بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -9-
S-T
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Dokuzuncu Cilt S-T Harfi
SANAT VE ALLAH’IN SANATI / 1
• Sanat; Anlam ve Mâhiyeti (İnanca Göre Sanat)
• Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
• Sanata Müslümanca Bakabilmek
• Kur’ân-ı Kerim’de Sanat ve Güzellik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sanat ve Güzellik Kavramı
• Estetik; Güzelliğin Felsefesi
• Günümüzde Sanat Denince
• Emperyalizmin Hizmetinde Sanat
• Sanat ve Toplum
• Sanat ve Rejim
• Sanat İçin Sanat (Put Sanat)
• Sanatın Putlaştırılması
• Sanat ve Güzellik (Güzel Sanat)
• "Güzele Bakmak Sevap mı?" -Elbette…
• Müzik Rûhun Gıdası mı?
• Allah İçin Sanat
• Müslümanların Sanata Yaklaşımı
• Kur'an ve Sünnet'te Sanat
• Hakiki Sanatkâr: ALLAH
• Allah'ın Sanatına Örnekler: Kâinat, insan, Cennet ve Kur'an
• Fıtrat ve Sanat
• Sanat ve Güzellik Merkezi: Câmi
• İslâm Sanatı mı, Müslümanların Sanatı mı?
• Müslüman Sanatçı ile Diğer Sanatçıların Farkı
• Sanat ve Cihad
• Sanat ve Tebliğ
• Sanat ve Fayda
• Sanat ve Gerçek
• Sanat Dallarına Bakış Açımız
• Sanat Konusunda Neler Yapılabilir?
KITÂL / SAVAŞ / 75
• Kıtâl/Savaş; Anlam ve Mâhiyeti
• Barış ve Savaş
• Kur'ân-ı Kerim'de Savaş Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Savaş
• İslâm’da Savaşın Sebebi ve Amacı
- II -
• Bir Savaşçı, Bir Komutan Olarak Rasûlullah
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Cihad ve Mücâhede
• Gazve ve Seriyye
• Kıyâm/Ayaklanma
• Nefr/Seferberlik
• Ribat ve Murâbıt
• Mü’min Toplumlar Arası Savaş
• Savaş ve Barış Dünyası (Dâru’l-Harb ve Dâru’l-İslâm)
• Allah’a Karşı Savaşan Rejimler
• Terör ile Cihad Arasındaki Fark
• İfsâd: Huzuru Bozma ve Terör
• Konuyla İlgili Lügatçe
SECDE / 169
• Secde; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Secde
• Secdenin Çeşitleri
• Şükür Secdesi
• Tilâvet Secdesi
• Sehiv Secdesi
• Secdenin Önemi
• Secdenin İki Kez Yapılması
• Secdenin Toprağa yapılması
• Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
• Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
• Meleklerin Hz. Adem'e Yaptığı Secdenin Mâhiyeti
• Secde ve Tesbih
• Secde ve Tekbir
• İbadetlerde Tekbir
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ / 189
• Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Sevgisi
• Sevginin Dereceleri
• Allah'ın Kulu Sevmesi
• Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
• Sevginin Esası ve Sebepleri
• Allah Sevgisi İçin "Aşk" Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
• Sevgi İmanın Göstergesidir
• Kur'ân-ı Kerim'de Sevgi Kavramı
• Allah Kimleri Sever?
• Allah Kimleri Sevmez?
• Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
• Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
• Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
- III -
• Sevginin Zirvesi: Takvâ
• Sevgi Toplumu
• Tutku (Çarpık Sevgi)
SIRÂT-I MÜSTAKÎM / 243
• Sırât-ı Müstakîm; Anlamı ve Mâhiyeti
• İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
• Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
• Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
• Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Olabilmenin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Devam Edebilmenin Gerekleri
• insanın Asıl Sırât Köprüsü Dünyadadır
• Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
• Sırât-ı Müstakîm; Anlamı ve Mâhiyeti
• İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
• Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
• Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
• Hristiyanların Sapma Nedenleri
• Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Olabilmenin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Devam Edebilmenin Gerekleri
• insanın Asıl Sırât Köprüsü Dünyadadır
• Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
SİHİR / BÜYÜ / 275
• Sihir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Sihir Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sihir Kavramı
• Sihrin Tarihçesi
• Büyünün Çeşitleri
• Büyünün Etkisi Var mıdır?
• Hârut ve Mârut
• Cinlerin insanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?
• Hz. Peygamber’e Büyü Yapıldı mı?
• Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller
• Sihrin ve Büyücünün Hükmü
• Ve Günümüz
• Sihir/Büyü ile İlgili Bazı Kavramlar
SU VE YAĞMUR / 335
• Kur'ân-ı Kerim'de Su ve Yağmur
• Bu Konuda Bâzı Âyetler
• İnsan ve Su
• Hayat ve Enerji Kaynağı Su
• Suyun Deverânı ve Hayat
• Yağmur
- IV -
• Kar
• Dolu
• Yeraltı Suları
• Şifâ Çeşmeleri; Kaplıca ve İçmeler
• Hayat Kaynağı Olarak Su ve Deniz
• Denizler
• Bitkiler ve Su
• Su ve Günlük Hayatımız
• Su ve Düşündürdükleri
SÜLEYMAN (A.S.) / 363
• Hz. Süleyman (a.s.)’ın Hayatı ve Peygamberliği
• Kur’an-ı Kerim’de Süleyman (a.s.)
• Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar
• Süleyman (a.s.) ve Belkıs
• Süleyman (a.s.) Kıssasından Bazı İbret ve Hikmetler
• Ehl-i Kitabın Süleyman (a.s.) Hakkındaki İftiraları
• Peygamberliği ve Tevhidî Mesajı, Efsâne ve Masal Ögelerinin Gölgelemesi
• Süleyman (a.s.) Kıssasından Alacağımız Mesaj ve Dersler
ŞEFÂAT / 397
• Şefâat Kelimesinin Anlamı
• Şefâatin Mâhiyeti
• Dünyevî Şefaat
• Kur’an’da Şefaat
• Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
ŞEHİD VE ŞEHÂDET / 419
• Allah Yolunda Öldürülmek ve Şehidlik
• Allah Yolunda Öldürülenlere Şehid Denilmesi
• Şehâdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kelime-i Şehâdet Getirmek
• Şehid; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah Yolunda Öldürülenler
• Kur’ân-ı Kerim’de Şehid Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Allah Yolunda Öldürülenler (Şehidler)
• Şehidlik Ruhunun Yeniden Canlanması
• Ölümü Tefekkür mü, Şehâdeti Tefekkür mü?
• Şehid Olmak; Ölümsüz Hayata Göz Açmak
• Şehidin Mirası Zaferdir
• Şehidin Destanı
• Ölümsüz Şehidlerden Ölümsüz Mesajlar
• Ve… Günümüzdeki Cepheler
- V -
ŞERİAT / 477
• Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
• Şer'î Hüküm
• Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
• Şeriatlerin Esasta Birliği
• Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi
• Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
• Devlet ve İslâm Devleti
• Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
ŞEYTAN – İBLİS / 515
• İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İblis/Şeytan ve Özellikleri
• İblis'in Allah İçin Secde Etmemesi
• Şeytana Mühlet Verilişi
• İblis ve Faaliyet Alanı
• İblis'in Başvurduğu Yöntemler
• Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
• Şeytanın Görevi
• Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
• Her insana Bir Şeytan Verilişi
• İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
• Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
• Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
ŞİARLAR / 533
• Şiar; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şiarlar, Allah’ın Şiarları
• Şiar ve Semboller
• Şiarların Dili
• Günde Beş Kez Çağrı, Beş Kez Manifesto
• Besmele; Manifestoya Giriş
• Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
• Lâ İlâhe İllâllah; Sahte İlâhlara İsyan, Büyüklenmeye Red
• Tahmîd; Övgü ve Şükür En Büyüğe, Allah’a Âittir!
• Tesbih; Allah’ı Her Çeşit Şirkten Aklama, O’nun Egemenliği Paylaşılamaz!
• Lehu’l Mülk (Her şey, Bütün Mülk O’nundur); En Büyüklük, Egemenlik Gerektirir
• Salevât; Bağlılık Andı, Biat Yenileme
• Kunut Duâsı; Fâcir ve Kâfirlere Ültimatom (Yoldan Çıkan Devrilir/Devrilmelidir!)
• İstiğfâr; Nefis/Hevâ Büyüklenmesine Dur!
• Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
- VI -
• Ezân; Allah’a Çağrı ve Kurtuluş İlânı
• İslâm Bayrağı, Râyet, Sancak, Hilâl
• Diğer Önemli Şiarlar: Kurban, Hac, Selâm, Başörtüsü, Sakal
• Küfrün Şiarları/Sembolleri; Bâtıl Dinlerin Kutsalları, Heykel, Giyim...
• Allah'ın Şiarlarını Yüceltme
ŞİRK / 605
• Şirk; Anlam ve Mâhiyeti
• Şirkin Çağdaş Yansımaları
• Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak
Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
• Kur’an-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri
• Şirkin Sebepleri; Şirkin Çeşitleri
• Şirk İçin Bazı Örnekler
• İttibâ Şirki; Büyük ve Küçük Şirk
• Açık Şirk ve Gizli Şirk
• Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ
• Şirkin Zararları; Hevânın Putlaştırılması
• İlâh Nedir? Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
• Elfaz-ı Küfür ve Efâl-i Küfür
• Hurâfe; Allah’ın Birliği ve Şirk
• Müşrik; İrtidat ve Mürted
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ / 681
• Şuayb (a.s.); Hayâtı, Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
• Şuayb (a.s.)’ın Kavmi Medyen
• Kur’ân-ı Kerim’de Şuayb (a.s.) ve Medyen Kavmi
• Ölçü-Tartı ve Hile
• Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
• Hadis-i Şeriflerde Ticaretin Övülmesi, Hilenin Yerilmesi
• Bozuk Düzenin Terazisi ve Şuayb (a.s.)
• Medyen Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Medyen Kavmi ve Günümüz
ŞÜKÜR / 733
• Şükür; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şükür Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Şükür Kavramı
• Şükür - İman İlişkisi
• Şükür İbadeti, Bir İmtihan Aracıdır
• Şekûr ve Şâkir
• Şükür-Hamd İlişkisi
• Şükrün Yerine Getirilmesi
• Şükrün Önemi
• Kendisinden Dolayı Şükredilecek "Nimet" Nedir?
- VII -
• Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir Toplum Olduk
• Şükrün Zıddı Nankörlük
• Şükür ve Nankörlükle İlgili Sünnetullah
• Şükür Bilincinin Kazandırdıkları
TAHRİF / 761
• Tahrif; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ehlî Kitabın Kitaplarını Tahrifi
• Yahûdilerin Tevrat’ı Tahrif Etmesi
• Hristiyanların İncil’i Tahrif Etmesi
• İslâm’ı Tahrif Çabaları
• Yahûdi ve Hristiyanları Taklit, Hak Dini Tahrife Götürür
• Sünnetin Tahrifi
• İsrâiliyyât
• Çağdaş İsrâiliyyât
• Bazı Hurâfeci Tahrif Akımları
TÂĞUT VE TUĞYÂN / 787
• Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
• Siyasî Otoritenin Tuğyânı
• İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
• Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
• Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut'laşması
• Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
• Tâğut Kimdir?
• Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah'tan Almıyorsa Tâğuttur
• Tâğut ve Tuğyan'ın Çağdaş Boyutu
• Tâğutların Özellikleri
• Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
• Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
• Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
TAKVÂ / 833
• Takvâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Takvâ; Sakınmaktır, Titremektir
• Kur’an’da Takvânın Tanımları
• İttika’nın Mertebeleri
• Kur’an’da Takvânın Yeri ve Önemi
• Takvâyı Elde Etme Yolları
• Takvâ Konusunda Sünnetullah (Allah'ın Değişmez Kanunları)
- VIII -
TEFSİR VE TE’VİL / 853
• Tefsir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’in Tefsiri
• Te’vil; Anlam ve Mâhiyeti
• Meal; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
• Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilâf Sebepleri
• Kur'ân-ı Kerim'de Te’vil ve Tefsir Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Te’vîl ve Tefsîr Kavramı
• Tefsirlerden İktibaslar
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ / 893
• Teheccüd; Anlam ve Mâhiyeti
• Nâfile ve Nâfile Namazlar
• Hz. Peygamber ve Ashâbının Nâfile İbâdetleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Teheccüd ve Nâfile Namaz
• Hadis-i Şeriflerde Teheccüd ve Nâfile Namaz
• Bazı Nâfile Namazlar: Evvâbîn, Duhâ (Kuşluk), Tahiyyetü’l-Mescid,
• Hâcet, Tesbih, Teravih, Küsûf, Husûf ve İstihâre Namazı
• Gece ve İhyâsı
• Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
TEMİZLİK / TAHÂRET / 941
• Tahâret/Temizlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Gönül Temizliği; Tezkiye
• Kur'ân-ı Kerim'de Temizlik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Temizlik
• Temizlik İçin Büyük Nimet; Su
• Kâinattaki İlâhî Temizlik Kanunu
• Tuvaletten Sonra En İyi Temizlik Nasıl Yapılır?
• Dört Yüz Yıl Avrupa Pislik İçinde Yüzdü
• Temizliğin Zıddı; Necâset ve Necis
• Temizliğin Zıddı Olan Diğer Kavramlar; Hubs, Rics, Hades
• İbâdet Öncesi Temizlik; Abdest
• Tepeden Tırnağa Temizlik; Gusul/Boy Abdesti
• Abdest ve Guslün Faydaları
TESETTÜR VE ELBİSE / 1005
• Elbise; Mâhiyeti
• Tesettür, Hicâb, Avret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Elbise ve Tesettür
• Hadis-i Şeriflerde Elbise ve Tesettür
• Cennetteki Elbiseler ve Ziynetler
• Takvâ Elbisesi
• Tesettürsüzlük, Zinâya Yaklaştırır ve Gözlerin Nûrunu Giderir!
• Asıl Kölelik Şehevî Çıplaklıktır
- IX -
• Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Olması Ya da Böyle Algılanması
• Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
• Kâfirlere Kıyâfette de Benzememek Gerekir
• Kıyafette Erkek ve Bayanların Ayrımı
• Tesettür İçin Çarşaf Şart mıdır?
• Giyecek ve Süslenmede Haramlar
• Erkek ve Kadında İslâmî Görüntü
• Örtü İtaatin Simgesi, Hanımların İffet ve Cihad Bayrağıdır
• Gündemden Düşmeyen Konu: Başörtüsü
• Çeyrek Tesettür Gerçek Tesettüre Karşı ya da Başörtülü Çıplaklar
• Elbise, Giyinme ve Günümüz
• Elbise ve Tesettür Konusunda Son Söz Yerine Bir Masal
• Tefsirlerden İktibaslar
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 1 -
Kavram no 156
Görevlerimiz 32
Nimetler 21
Bk. Güzellik/Hüsn; İhsân; Felâh
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
• Sanat; Anlam ve Mâhiyeti (İnanca Göre Sanat)
• Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
• Sanata Müslümanca Bakabilmek
• Kur’ân-ı Kerim’de Sanat ve Güzellik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sanat ve Güzellik Kavramı
• Estetik; Güzelliğin Felsefesi
• Günümüzde Sanat Denince
• Emperyalizmin Hizmetinde Sanat
• Sanat ve Toplum
• Sanat ve Rejim
• Sanat İçin Sanat (Put Sanat)
• Sanatın Putlaştırılması
• Sanat ve Güzellik (Güzel Sanat)
• “Güzele Bakmak Sevap mı?“ -Elbette…
• Müzik Rûhun Gıdası mı?
• Allah İçin Sanat
• Müslümanların Sanata Yaklaşımı
• Kur'an ve Sünnet'te Sanat
• Hakiki Sanatkâr: ALLAH
• Allah'ın Sanatına Örnekler: Kâinat, İnsan, Cennet ve Kur'an
• Fıtrat ve Sanat
• Sanat ve Güzellik Merkezi: Câmi
• İslâm Sanatı mı, Müslümanların Sanatı mı?
• Müslüman Sanatçı ile Diğer Sanatçıların Farkı
• Sanat ve Cihad
• Sanat ve Tebliğ
• Sanat ve Fayda
• Sanat ve Gerçek
• Sanat Dallarına Bakış Açımız
• Sanat Konusunda Neler Yapılabilir?
“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.“ 1
“Ona (Dâvud’a), savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?“ 2
1] 27/Neml, 88
2] 21/Enbiyâ, 80
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sanat; Anlam ve Mâhiyeti (İnanca Göre Sanat)
Sanat, insanların inanç, düşünce ve duygularını söz, ses, renk, çizgi, biçim gibi araçlarla güzel bir biçimde ve kişisel bir ifâde ile anlatma çabasından doğan rûhî bir faâliyettir.
“Sanat“ Arapça'dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Sözlük anlamı işlemek, yapmak anlamına gelen sun' (s-n-a) kökünden türemiştir. Sanat; ustalık, hüner, mârifet anlamlarında kullanılır. Batı dillerinde “art“ kelimesiyle karşılanır.
Sanat kelimesi dilimizde zanaat anlamında da kullanılır (Aslı: Arapça sınâat). Yani, insanlar için gerekli olan maddî şeylerden birinin yapımına dayanan ve el yatkınlığı isteyen işe de sanat denir. “Onun sanatı terziliktir“ örneğinde ve “sanat altın bileziktir“ atasözünde kullanıldığı gibi.
Bir şeyi güzel yapmak için uygulanan kuralların tümüne de sanat denir: “Konuşma sanatı“, “öğretmenlik sanatı“ örneklerinde olduğu gibi.
Bir şey yapmada gösterilen ustalık ve kabiliyete de sanat denir: “Hoşa gitme sanatı“ gibi.
Sanatı zanaattan ayırmak için bazı sanatlar “güzel sanatlar“ terimiyle ifâde edilir. Bu anlayışa göre edebiyat, mimarî, heykeltıraşlık, resim ve gravür güzel sanat kabul edilir. Sonra bunlara müzik ve dans da eklendi.
Güzel sanatlar ikiye ayrılır:
Göze hitap eden plastik sanatlar,
Kulağa hitap eden fonetik sanatlar.
Resim, heykel ve mimarlık birinci bölümü; edebiyat ve müzik de ikinci bölümü teşkil eder. Bugün bunlara hem göze hem kulağa hitap eden tiyatro ve sinema da ilâve edilir. Dans da güzel sanatlar içinde daha çok göze hitap eder, müziksiz düşünülemediği halde. İş o noktaya geldi ki, bugün operadan baleye, modelistlikten mankenliğe kadar yeni sanat(!) türleri güzel sanat kabul edilmeye, hatta spor gösterilerine katılan figürlere (buz dansı, su balesi...) güzel sanat anlayışıyla bakılmaya başlandı.
Çok eski dönemlerden beri zanaatlar ve el sanatları da sanatın içinde değerlendirilirdi. Bu hem İslâm âlemi, hem batı dünyası için geçerlidir. Batıda sanat kelimesi, bugün ona verilen anlamı ancak 19. yüzyılda almış ve sanat kavramı çağlara göre çok değişik anlamlar kazanmıştır. Geçmişte sanat kelimesine basit ve sınırlı bir mânâ verilirdi. Bir el işini kusursuz yapabilmek; ustalık ve hüner göstermek bir “sanat“tı. Sanatçı üstün bir işçiydi sadece. Bugün arandığı gibi orijinal bir eser “yaratıcı“sı olma şartı aranmazdı. Zamanla sanat ve sanatçı kelimelerine daha seçkin bir anlam verilmeye başlandı. Değer ölçüleri artık değişmişti. Sanatçı ile usta veya işçi arasında bir fark olduğu belirlendi. İşçi olağan işler yapardı. Sanatçının ise “olağanüstü“ bir bilgi veya bir yetenek gerektiren eserler “yaratma“sı gerekiyordu.
Bir nesnenin sanat ürünü sayılabilmesi için belirli özellikleri olması gerekir. Bu özelliklerden en önemlisi onun özgün ve tek oluşudur. Yani daha önce başkası tarafından yapılmış bir ürünü taklit ederek ortaya çıkarılan bir nesne güzel
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 3 -
olsa da, kişinin kendi duygu ve düşüncelerini yansıtmadığı, yoğun “düşünsel yaratıcılık“ sürecinden geçmediği için sanat eseri sayılmaz. Fabrikada seri olarak çok sayıda birbirinin eşi ürünler de sanat eseri değildir. Onun için sanat; düş gücü, yaratıcılık ve yetenek gerektiren bir insan etkinliği olarak tanımlanır.
Bu tanımlama ve değerlendirmelerin bir kısmının câhiliyye anlayışının ürünü olduğunu belirtmeye gerek var mı bilmiyorum. “Allah'tan başka tüm ilâhları reddetme“nin pratik hayatta uzantısı olan, câhiliyyeyi tüm alanlarda kurum ve kavramlarıyla dışlamamamız için, sanat anlayışını da yakından incelememiz gerekecek.
Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
İnancın etkisinde olmayan hiçbir kavram yoktur denilse yeridir. Kavramlara herkes inancı doğrultusunda yorum getirerek yaklaşır. (İnançla ilgisi olmadığı zannedilen kişiler de, kendi toplum görüşleri, şahsî bakış açıları, içinde bulunduğu toplum veya düzenin kabulleri doğrultusunda değerlendirmeler yapar ki, tüm bunlar bir din ve inançtan başka bir şey değildir.) Sanat kavramı için de aynı şey sözkonusu olacaktır kaçınılmaz olarak.
Kâfirlerin egemen olduğu toplumlarda, sanatın tanımından yorumuna, kapsamından güzellik anlayışına kadar sanatla ilgili kavram ve özelliklerin müslümanca değerlendirilmesini beklemek, cehennemde ırmaklar, köşkler aramaya benzer.
Câhiliyyeye göre sanat, yaratmak demektir. Yaratmak, yani ilâhlık taslamak. İddiâsı budur sanatçının. Sanatçı üstün yaratılışta bir insandır; daha doğrusu yarı tanrı yarı insandır. O, başkalarının göremediğini gören, duyamadığını duyandır. Sanatın sihirli diliyle kutsal eserini, kendisi gibi hissedemeyene duyurur. Ve başkalarının yapamadığını yapandır sanatçı: Yaratan! Nedir yaratmak?
Yaratmak: Yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek anlamda yaratıcı olabilir. Oysa ancak Allah'tır örneğe, maddeye, müddete, yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece “Ol!“ demesiyle bir şeyi yoktan var eden, yani yaratan.
Bunca âcizlerine rağmen küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, yaratıcı(!) sanatçılar, sahte ilâhlar, bırakın güzel sanat eserleri yaratmayı, hakir ve basit görülen bir sineği bile yaratamazlar.3 İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibârettir. İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; ancak sembolik ve mecâzî anlamda söylenebilir. O zaman da şekil veren, yapan ve yaratanların en güzeli olan Allah'ın yüceliğini kabulden başka yol kalmaz.4 Ve bütün varlıklar, yani Allah'ın yarattıkları “Allah'ın boyasıyla boyanmıştır. Allah'tan daha güzel kim boyayabilir?“ 5
Câhiliyye insanı ise, bunları düşünemeyecek kadar câhil ve alçaktır. İnsanlık ve kulluk derecesini kaybedip en aşağılara doğru alçaldıkça, ölçüsü ters olduğundan her şeyi tersten görüp değerlendirerek, kendini Firavunvârî ilâh ilân
3] Bk. 22/Hacc, 73
4] Bk. Mü'minûn, 14
5] 2/Bakara, 138
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeye gider. İşte o yüzden heykeltıraşlık en büyük sanattır câhiliyye anlayışında. Allah'ın yarattığına benzer bir insan yaratılmış(!) olacaktır güya bu gülünç taklitten ibâret taş veya tunç yığınıyla. Câhiliyyeye göre, isterse sanatın zirvesi kabul edilsin, müslümanlar indinde putların ve putçuluğun sanat olma özelliği olmadığından, putlaştırılan heykel veya heykelden putlar; fânîleri putlaştırmak ve taş halinde dondurmaktan, ruhsuz, cansız, basit ve gülünç bir taklitten ibârettir. Küfür ve haramlarda güzellik aranmaz. Put heykelin, Allah'ın yarattığı “ahsen-i takvîm“le karşılaştırıldığında, kaba ve çirkin bir oyuncak olduğu görülecektir. Putlaştırılan veya putların hizmetine verilen resimler ve heykeller, yaratma istek ve iddiâsının ahmakça ürünüdür. Bir yönüyle, yaratıcılık iddiâsıyla sanatçının ilâhlığı, diğer yönüyle yaratık heykelin put olmasıyla ilâhlığı. Bir tarafta taş veya tunç parçası, diğer yanda kendisi de yaratık ve âciz sanatçı. Ve... bunlara ilâhlık pâyesi veren zavallılar...
Bilindiği gibi, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren, önemli kabul edilen insanların öldükten sonra hatırlanıp yüceltilmesi, saygı duyulup tapınılması, putlaştırılmasının aracı olmuştur heykel. Tevhide toz kondurmak istemeyen müslümanlar, tarih boyunca heykelde hiç güzellik görememişler, onu sanattan saymadıkları gibi, ona tavır almışlardır. Yaratma konusuna gelince; müslümanın yaratma diye bir meselesi yoktur. Çünkü yaratmak, ancak Allah'a mahsustur.
Delinin biri, bir kuyuya taş atsa... Delidir, atabilir. Peki, akıllıların ne yapması gerekir? Akıllı geçinenler de o deliye uyarsa, seyredin siz gümbürtüyü. Delilere uyarsanız, sadece kuyuyu taşla doldurup su kaynağını kurutmakla kalmaz, daha ne delilikler yaparsınız. “Onların kalpleri vardı ama onunla düşünmez, anlamazlar... İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağıdırlar.“6 Haklarında böyle denilen delilere uyulursa, tımarhâne kaçkınlarının tamtamlarına, castık-custuk seslerine, yani müzik diye sunulan cızıklara sanat demekle kalınmayacak, şehevî duyguları azdırmaktan başka özelliği olmayan sahnelere, rollere veya eserlere de sanat ismi verilecektir. Hayvanların tepinmesine benzeyen eşek dansının bin bir çeşidi, sanat maskesi dışında bir takı ve giysiyi kabullenmeyecektir. Evet, bunlar halîfelikle taçlandırılmış olan insanlık onurundan ve tefekkür zevkinden uzaklaşanların sanat anlayışı olabilir. Tamam da, körü körüne taklit edip bunlara benzeyenlere, müslüman mahallesinde (gerçekten, müslüman mahallesi mi?) Salyangoz satanlara, bunlara göz yumanlara ne demeli? Ne demeli, kim demeli, nasıl demeli?
İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte. İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de mâlum yollarla aldımı, tamam!
Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek, eğlence dünyasının sömürü çarklarının
6] A'râf, 179
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 5 -
önemli dişlisi haline gelecektir.
Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (doğrusu, “ağlatacaksınız beni“ olmalı). “Ahlâk“, demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli zaman oluyor batıda ve onun kör taklitçisi toplumlarda.
Bale ve dans gibi gösterilen ne kadar bayağı, erotik özellikler taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır ve ayıp tanımıyor.
Diğer sanat dalları bu kokuşmuşluktan elbette nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya, çağdaşlık, özgürlük, tabuları yıkma bu modern câhiliyyenin nassları.
Günümüzdeki mimarlık artık haklı olarak sanattan bile sayılmıyor, mimara sanatçı diyen çıkmıyor. Şiir, edebiyat gibi gerçek sanatlara bunca önemli(!) iş arasında ayıracak vakit mi kalıyor? Hem, onların modası çok oldu geçeli. Artık gençler romantik takılmıyor. Şimdi yeni moda sanatlar var. Neler mi? Neler değil ki?! O sanat, bu sanat; tuvale fırçayı karşıdan fırlat! Bu da mı sanat? Ooo, hem de modern sanat! Gel fırçanı sen de at!
Peki, öyleyse nedir sanat?
Sanata Müslümanca Bakabilmek
Sanat: Allah’ı Aramak ve Güzeli Keşfetmek
“İnancın etkisinde olmayan hiçbir kavram yoktur“ demiştik. Sanat da, seçilen bir hayat görüşü ve buna bağlı yaşantının, yani dinin değişik araçlarla güzel bir biçimde başkalarına ulaştırma yolundan başka bir şey değildir gerçekte. Ortada mutlaka bir din vardır ve sanatçı, bu dinin misyoneridir. Bu din ve dinin tanrısı, bazen bağlı bulunulan sanat anlayışı (akım-ekol), bazen sanatın kendisi (kutsal sanat dini), bazen de özgürce yaratmaya kalkışan sanatçının kendisi olmakta. Müslüman için sanat ise, dininin estetik tebliğinden ibârettir. Dininin; yani inancının, hayata bakışının, yaşayışının, yani her şeyinin.
Bazı sanatkâr müslümanlar sanatı Allah'ı aramak olarak tanımlamaya çalışmışlar. Meselâ bir şâirimiz şöyle der:
“Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.“
Evet, sanat Allah'ı aramak ve güzeli keşfetmektir. Aramak; aramak ama akıllıca. Leyla'yı arayan “Mecnun“ gibi değil. Bulmak, keşfetmek güzeli, ama olgunca; Arshimet'in “evraka (buldum!)“ diye hamamdan çılgınca fırlaması gibi değil. “Arayan belâsını da Mevlâsını da bulur.“ Ama nasıl ve nerede aranacağını bilmek lâzım. İşte bunu bilmek, sanatçı olmak demektir. Yalnız, unutmamak gerekir ki, mutlak güzellik, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, ele geçirilmesi mümkün olmayan, ele geçirildiği zaman da sanatın konusu olmaktan çıkan aşkınlıktır.
İslâm, doğruların ve güzelliğin kişisel olarak benimsenip yaşanmasını yeterli görmez. Onların başkalarına sunulması gerekir. Sadece sunmak da yetmez; güzellikler güzel bir şekilde takdim edilmelidir. Çok güzel, leziz yemeklerin pis mi pis bir aşçı ya da garson tarafından, suratımıza çarpılır gibi kaba davranışlarla
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sunulması ne ise, doğru ve güzelliğin sanatsız bir şekilde kaba ve yobazca sunulması da öyledir. Gerçek sanat ve güzellik unsurunu, gerçek dinden koparamayacağınız gibi, dini de sanat ve güzelliksiz düşünemezsiniz. Bu anlayış -hâşâ- dinin sanatla sentezi değil; hakiki sanat ve güzelliğin dinin içinde, ondan kopmaz bir özellik olduğu bilincidir.
Müslüman, aklını ve duygularını teslim olduğu dininin, kendisine çizdiği oldukça geniş alanda ve Allah'ın dışındaki tüm kullukları reddeden bir özgürlükle kullanır. Rûhî gıda ile nefsin arzularını, meşrû irâde ile hevâ ve hevesi birbirine karıştırmaz. Müslüman, her şeye tevhid penceresinden bakar. Her şeyi Hakk'ın terazisiyle tartar. O, bir tevhid eri olduğundan, değer ölçüsü, her konuda ve her şeyde Allah'ın dışında tüm ilâhların reddiyle ilgilidir. Bütün dünya bir şeye “doğru“ ve “güzel“ dese bile o, “uydum kalabalığa“ diyemez. “Uydum Kur'an'a“ diyerek gerektiğinde tek başına tüm dünyaya ve çağa meydan okumaya hazırdır. Herkesin sanat ve güzellik dediklerini düşünmeden, inancına danışmadan kabullenemez.
Asıl anlamı, ilâh olarak Allah'ı birleme olan tevhid, aynı zamanda dış dünyamızda (büyük evren) ve iç dünyamızda (küçük evren) âhenk ve uyumu, nizam ve güzelliği görebilme işidir. Uyum, çoklukta birliktir. “Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevmek“ için, cemâlullah'ın (Allah'ın güzellik sıfatının) yaratıklarda tecellîsini görebilmek gerekir. Bu, insanı imanın zirve noktalarından olan “Allah için sevme“ye ulaştıracaktır. Allah için seven, Allah tarafından sevilecektir. Bu kâmil insanın imanı ile beraber tefekkür, duygu, anlayış ve heyecanı da yükseliş gösterecektir. Allah'ın sanatına hayranlık, insanı şükretmeye iter. Şükredilen zât, bu güzelliklere şükredene verdiği nimetlerini artırır. Artık o, Allah'ın nûruyla bakmaya başlar. Herkesin kolaylıkla göremediğini basîret ve ferâsetle görebilir, duyabilir, anlayabilir. İşte müslüman için ilham denilen şey budur. Müslüman sanatçı olabilmek için kapılar açılmıştır artık. Benzersiz İlâhî sanatın tecellîlerini seyreden müslüman, hayretin son aşaması olan vecd içinde yüzer. Kalbi haz ve zevkle dolar. Müslüman sanatçı, her şeyi Allah'ın yarattığını bildiğinden ve her şeyde Allah'ın hükmünün geçerli olduğunu görebildiğinden eşyalar arasındaki uyumu, nizamı anlar. Rûhu mutmain olur. Bu tatmin ve doygunluk içinde güzellikleri araştırır, keşfeder, yakalar. Aynı Yaratıcının aynı kanunlarına uyan çeşitli varlıkların “bir“de birleşip birlik oluşunu, yani uyumu görür, anlar. Yaratıklar arasındaki irtibatı, nizam ve âhengi keşfeder. İşte bu birliği yakalama tevhidin sanata yansımasıdır.
Batılı sanatçılarda tevhîdî anlayış olamayacağından, hep isyan, kargaşa, bunalım, nefret, aşırılık, anarşi, tatminsizlik, ifrat ve tefritler arasında gidip gelmeler vardır. Sözgelimi, klasik batı müziğindeki ânî iniş ve çıkışları, zikzakları hatırlayıverin. Bunalımın ve çırpınarak, başını oradan oraya çarparcasına bulamamanın getirdiği ızdıraplı bir arayış ve isyan vardır. Müslümanların sanatındaki benzer ritmi, olgunluk ve tatmini, huzuru bulamazsınız. Bu özelliği, batı müziğinin her şeklinde ve diğer sanat çeşitlerinin hemen hepsinde görebilirsiniz.
Evrende hiçbir varlık, kendi dışındakilerle, özellikle Rabbiyle bağlantısını koparmamaktadır. Varlıklar arasındaki bu uyum, tümünün tek yaratıcısının ve tek kanun koyucusunun olmasından ve varlıkların buna itaat (kulluk/ibâdet) etmesindendir. Varlık ve evren, tamamen düzen ve sistemden ibârettir. Evrenin en
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 7 -
önemli ve en güzel parçası olan insan, İlâhî düzen ve sistemin dışına çıktığında, hem evrenle, hem fıtratıyla, tabiî hem de Rabbiyle bağlarını koparmış, tevhidi bırakıp şirk bataklığına düşmüş olacaktır. Kendi istek ve kaprisine uyan insan, İlâhî kanunlara harfiyyen itaat eden kâinatla bütünleşemeyecek, evrendeki İlâhî yasaya uymadığı için düzensiz, uyumsuz ve anarşist olacaktır. Anarşi ve düzensizlikte güzellik olamaz. Evrendeki vahdet ve tevhide eremeyen insan da güzellik vasfını kaybeder. Şirkin ve müşriğin çirkinliği ve pisliği bu yüzdendir. 7
İslâm, başka sistemlerden, başka dinlerden ödünç kavramlar, esaslar ve kanunlar almaz. İslâm'ın her şeyi kendine hastır; eksiği, aksağı yoktur. Bugünse her şeyimiz yabancı. Ödünç kavramlarla konuşuyoruz. Bize âit olmayan aygıtlarla yaşıyor, hatta bunlarla İslâm'a hizmet(!) ediyoruz. Ödünç olmayan, bize âit olan mefhumlarımızın da içini câhiliyyenin doldurmasına fırsat veriyoruz. Bilelim ki, dine âit kelime ve kavramların tahrifi, cüz-küll ilişkisiyle dinin tahrifine sebep olur. Yahûdiler (ve yahûdileşenler) “kelimeleri, yerli yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler, başka anlamlarda kullanırlar.“8 Kur'an'da geçen sanat tâbirini9 Kur'an'da ifâde edildiği şekilde kullanmayıp, batılıların “art“a verdiği anlamı bu kelimeye aynısıyla yüklemek, tahriften başka bir şey değildir. Câhiliyye neye sanat diyorsa Kur'an'a rağmen sen de ona sanat diyeceksin, öyle mi? Öyle ise safını seçmiş olmuyor musun? Sanat denilen şeylerde tümüyle câhiliyyenin ölçüleri hükmedecek, müslüman da bunu kabullenecek, olmaz böyle şey!
Erotik şovlar, seksî danslar, nice çirkinlikleri yansıtan müzikler, kaba birer puttan ibâret heykeller, küfrün ve fuhşun hizmetinde filmler, tiyatro oyunları, baleler, daha bilmem neler... Hepsi hem de bugünkü halleriyle sanat, öyle mi? Bakın bu rezâlet taklit ve tâkipçilerine Rasûlullah (s.a.s.) ne diyor: “Siz, sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir keler/sürüngen deliğine girse, siz de gireceksiniz.“ Sahâbîler: “Ey Allah'ın Rasûlü, yahûdilerin ve hristiyanların yolunu mu?“ diye sordu. “Başka kim olacak?“ buyurdu.10 “Onlardan biri kadınıyla/sevgilisiyle yolda zinâ edecek olsa, siz de onları taklit edeceksiniz!“11 Ve neticeyi de hüküm olarak veriyor: “Bizden başkasına benzeyenler, bizden değildir!“ 12
Müslümanca sanat için, öncelikle İslâm'ın çok iyi bilinmesi gerekir. Sadece helâl-haram ahkâmını bilmek de yeterli değil. Bütüncül bir anlayışla, dinin prensiplerini, bakış açısını, hayat görüşünü, hikmetlerini... bilmek, tefekkür ve tefakkuh kabiliyetini kazanmak, olay ve eserlere tevhîdî yorum getirebilmek de lâzımdır. Müslümanca sanat için, ikinci olarak sanatın teorisinin, bugünkü gelişmeler gözönüne alınarak tekrar yapılması gerekiyor. Hangi şeylerin, nasıl ve ne şekilde, hangi araçlarla, hangi düşünce ve niyetlerle, nerelere yansıtılması gerekir? Bunları dosdoğru bilip pratikte uygulayamayan kişi, nasıl müslümanca sanat ortaya koyabilir? Soyut heykel, resim, fotoğraf, müzik, film, tiyatro gibi sanat şûbeleri hakkında ictihâdî hükümler, tartışmaya ve şüpheye yer bırakmayacak nitelikte, sanatçı-âlimler veya âlim-sanatçılarca ortaya konabilmelidir. İlm-i hal bilgileri farzdır. Yani, kişi hangi işle uğraşacak ve hangi hal üzere olacaksa o
7] bk. 9/Tevbe, 28
8] 5/Mâide, 41
9] Bk. 21/Enbiyâ, 86; 27/Neml, 88
10] Buhârî, İ'tisâm 14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17
11] Câmiu's-Sağîr
12] Tirmizî, hadis no: 2696
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konudaki haramları, helâlleri, hükümleri... bilmek zorundadır. Ya sanatla uğraşmayacaksın, ya da ahkâmını tümüyle bilecek, kaynaklardan ortaya çıkaracaksın. “Bunlar ictihâdı gerektirir, bense müctehid değilim“ deyip görev ve sorumluluktan kaçmak, aynı zamanda yaşanılan hayatla din arasında kopan bağa seyirci kalmaktır. “Ben fetvâsını aldım“ demek de kendini kandırmaktır. Fetvâ makamı mı var ki, geçerli fetvâsını almış olasın, fetvâsı geçerli olsun? Sonra, hangi konuda nasıl fetvâ istiyorsan, istediğin fetvâyı verecek modern molla bolluğunda, fetvâyı merciinden bile alsan, kalbine, inancına danışman gerekmez mi?
“Üzümünü ye, bağını sorma!“ anlayışı, materyalist felsefenin sonucudur. Haramdan kaçınmak için bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına dâir bir şüphe varsa sakınmak, müslümana yakışan takvâdır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah'ın sanatına hayran bir rûha sahip bulunduğundan, takvâ herkesten önce ona yakışacaktır, güzel bir elbise gibi. “Ey âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise, o, hepsinden daha hayırlıdır.“ 13
Kur'ân-ı Kerim'de Sanat ve Güzellik Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de san’at kelimesi, 21/Enbiyâ sûresi, 80. âyetinde geçer. San’at kelimesinin kökü olan s-n-a’ (sun’) kelimesi ve türevleri ise toplam 20 yerde zikredilir.
San’at kelimesi Arapçadır ve bir Kur’an kavramıdır. San’at kelimesi, Arapça sun' kelimesinden türemiştir. Sun’: Bir işi güzel bir şekilde yapmak anlamına gelir. İslâmî literatürde sun' ve san’a’t, Allah'ın eserleri anlamında kullanılmış, sâni' (sanatkâr) sıfatı da Allah'a atfedilmiştir. Özellikle yirminci asırdaki devlet düzeyinde ve giderek halkın yaşayış ve anlayışındaki Batılılaşma ve sekülerleşme sonucu sanat kavramı da Batılıların kullandığı ve içini doldurduğu şekilde kullanılmaya başlandı. Öyle ki, artık sanat ve sanatkâr (sanatçı) denilince Allah hiç akla gelmemekte, hatta daha çok Allah’a isyan özelliği taşıyan unsurlara sanat denilmekte, sanatçı da çoğunlukla Allah’a isyan eden kişilere unvan olarak verilebilmektedir. Müslümanın bunu kabullenmesi mümkün değildir. Çünkü “güzel“in ve güzelliğin tanımı Kur’an’a göre yapıldığında Allah’la, O’nun rızâsıyla ilişkisi olmayan bir şeyin güzel olması, sanat kabul edilmesi mümkün değildir.
Sun’ eylem bildiren bir kelimedir. Sun’ yani sanat; yaptığını güzel yapmak anlamındadır. Kur’an, sun’ kökünden türeyen kelimeleri Allah’ın fiilleri için kullandığı gibi, en güzel sûrette yaratıp Kendinden bir ruh üflediği insanın bazı davranışları için de kullanır. Allah’ın her sözü, her yaptığı, her yarattığı güzeldir. Onun fiilleri gibi isimleri de güzeldir; “El-Esmâü’l-hüsnâ, en güzel isimler Allah’ındır.“14 Gerçek anlamda sanatkâr sadece Allah’tır. İnsana mecâzî ve sınırlı ölçüde sanatkâr denir. Hiçbir âyette hayvanlar tarafından ortaya konulan şeyler için sun’ (sanat) kelimesi kullanılmaz. Cemâdât, bitkiler ve hayvanlar Allah’ın kendi fıtratlarına yazdığı güzellikleri mekanik olarak bilinçsizce ortaya koyarlar; insanlar için ibret sahneleri sergilemiş olurlar. İnsanı hayran bırakan hayvanların güzel eserlerinin tümü birer âyettir ve sanatkârı Allah’tır. Hayvanlar bu güzel fiillerin fâili olsalar bile sâni’i sayılamazlar. Çünkü sanat işinin irâde ile kesin bir alâka ve akrabalığı
13] 7/A'râf, 26
14] 7/A’râf, 180
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 9 -
vardır. Oysa hayvanlar yalnızca sevk-i tabiî denilen fıtratlarına yüklenen İlâhî programla öyle davranır, yaptıkları işin künhünü bilemez ve bozamazlar. İnsanda sanat denen güzel iş üretme yeteneği, Allah’ın kendisinden üflediği ruhla ilgili kabul edilmelidir. İnsan, kendisine verilmiş güzel faâliyet yeteneğine göre güzellikler ortaya koyar. İnsandaki gerçek güzelliklerin ortaya çıkması için, iman, sâlih amel, tebliğ, ihsan, takvâ ve cihad gibi teşvik unsurlarına ihtiyaç vardır. Çünkü gerçek sanatın bu saydığımız kavramlarla çok yakın ilişkisi vardır. Mü’min, her yaptığını güzel yapmaya çalışan kimsedir. O yüzden gerçek mü’minler sanatkâr ruhlu kimselerdir. Muvahhid mü’minler, gerçek güzeli ve güzellikleri tanır, bilir ve güzellik üretir, daha da güzelleşirler.
Kur’ân-ı Kerim’de sanat kelimesi bir yerde Allah’ın yaptığı faâliyet olarak belirtilmiş,15 Allah’ın sanatının çok muhkem, sapasağlam olduğu ifâde edilmiştir. Allah’ın sanatı her yönüyle mükemmel, eksiksiz, kusursuzdur. İnsanların sanatı ise tam bir mükemmellikten uzaktır, beşerî zaaflarla doludur, genel değil, sübjektiftir, fânîdir. Allah’ın sanatı evrensel olduğu halde, insanın sanatı asla evrensel olamaz, kendine özgüdür, belki en çok kavimsel ya da millî bir anlam taşır; Allah’ın eseriyle asla boy ölçüşemez. Allah’ın sanatında fabrikasyon yoktur. O’nun her yarattığı orijinaldir. Allah’ın sanatında zulüm ve şer de yoktur. Zulüm ve şer, değişken özelliğe sahip insanın eseri ve sanatı için sözkonusudur. Allah’ın sanatı tabiî iken, insanın sanatı sun’îdir, kesbîdir, sonradandır.
Yeryüzü halifesi olarak yaratılan insanın en önemli vasıflarından birisinin Allah’ın kendisine bahşettiği sanat yapma özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, insanın sanatı belirli güzelliklere kadar ulaşmakta, insanın gücüyle sınırlı kalmaktadır. Allah’ın sanatı ise kendisiyle mütenâsip olarak sınırsız güzellikler taşımaktadır. Bu nedenle insanın sanatla ortaya çıkardıkları sadece bir eser olarak kalmaktayken, Allah’ın sanatından sâdır olanlar âyet olma özelliği kazanırlar. İnsan sanat yaparken kendisi için bir âyet olan Allah’ın sanatını esas almak durumundadır. Bu nedenle Kur’an mesajının ilkel, kaba ve kuru bir üslûpla başkalarına aktarılmaya çalışılması ona yapılacak büyük bir hakarettir.
Sun’ kelimesinin geçtiği diğer 19 âyette bu kelime insanların yaptıkları şeyler için kullanılır. Sun’ kelimesi, Hz. Dâvud16 ve Hz. Nûh aleyhimesselâm17 ile ilgili olarak kullanıldığı gibi,18 âyetlerde görüldüğü üzere bazı âyetlerde mü’minlerin davranışları için, bazı âyetlerde de kâfirlerin işleri için bu kelime kullanılır. Kâfirlerden Mûsâ (a.s.) dönemindeki sihirbazların gösterdikleri sihir19 ile Firavun ve kavminin yaptıkları binâlar ve yetiştirdikleri bahçeler20 için de sun’ kelimesi kullanılır. Diğer bazı âyetlerde de kâfirlerin davranışları için aynı kelime kullanılır.
Bu kullanımlardan yola çıkarak Kur’an’a göre sanatı, önce İlâhî sanat ve beşerî sanat diye ikiye ayırmak, beşerî/insânî sanatı da, mü’minlerin sanatı, sıradan kâfirlerin sanatı ve kâfir tâğutların sanatı diye üçe ayırmak mümkündür.
15] 27/Neml, 88
16] 21/Enbiyâ, 80
17] 11/Hûd, 37, 38; 23/Mü’minûn, 27
18] 24/Nûr, 30 ve 29/Ankebût, 45.
19] 20/Tâhâ, 69
20] 7/A’râf, 137
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da bir âyette de21 güzel sanat diye tercüme edebileceğimiz “yuhsinûne sun’â“ ifâdesi kullanılır. Bu âyette dikkatimizi çeken husus, en çok ziyana uğrayacak olan kâfirlerin, güzel sanat icrâ ettiklerini sandıkları halde, amelleri boşa giderek dünyâ hayatında ve âhiret hayatında çabaları boşa giden kimseler olduklarının bildirilmesidir. Demek oluyor ki, kâfirlerin güzel sanat zannettiği şeyler sadece bir aldanmadır. Bu sanatlar, onların kurtulmasına yetmeyecek, sanatlarının karşılığını alamayacaklar, boşuna gayret göstermiş olup ziyana uğrayacaklardır. Kur’an müşrikleri pis, hatta pislik olarak22 takdim eder. Allah’tan uzaklaştıracak fiillerin, haramların ve Allah’ın rızâsı dışında başka gâyeler uğruna ortaya konan şeylerin güzel olmasının da beklenemeyeceği için, kendileri güzel olmayan kâfirlerin güzel sanat icrâ edemeyeceği, ancak yaptıklarının öyle zannedilebileceği ifâde edilmiş olmaktadır. Bu durumda “sanat“ kavramını, hem hayırlı ve hem de şerli işler için kullanmak mümkündür, ama “güzel sanat“ kavramını sadece gerçek güzel olan Allah için yapılan meşrû işler için kullanmak en doğrusudur.
Hz. Nûh’un inşâ etmesi emredilen geminin sanatlı bir şekilde yapılması sun’ kelimesi kullanılarak belirtilmiş, Nûh (a.s.) da geminin inşâsını sun’ etmiş, sanatlı bir şekilde yapmıştır.23 Dâvud’a (a.s.) da zırh yaparak savaş sanatı, silâhlardan korunma sanatı öğretilmiştir.24 Bu âyette zırh sanatını Allah’ın öğrettiği vurgulanmış, Nûh (a.s.) ile ilgili âyette de Allah’ın gemi sanatını emrettiği belirtilmiştir.25 23/Mü’minûn, 27. âyette de “Allah’ın gözetimi/muhâfazası altında bildirdiği şekilde o gemiyi yapmasını vahyettiği“ belirtilmiştir. Zırh ve gemi sanatında olduğu gibi, müslümanlar, her mesleğin pîrinin vahiyle yetişmiş bir peygamber olduğunu kabul ve iddiâ ederler. Demek ki, sanat da tüm diğer ilimler gibi26 Allah tarafından öğretilmiş, bilkuvve veya bilfiil O’ndan gelmiştir. İnsana üflediği ruh, ona verdiği güzellikleri anlatır. Ne yarattıysa her yarattığını güzel yaratan27 Allah, insanı ise en güzel biçimde yaratmıştır.28 İnsanın güzel taraflarından biri, güzelliği anlayıp keşfetmek, onu üretebilmek, yani sanat ortaya koyabilmektir. İnsan, Allah’ın verdiği akıl, ruh, fıtrat, güç ve imkân sâyesinde, Allah’ın yarattığı güzellikleri taklid ederek sanat icrâ edebilir. İnsanın bu sanatı, elbette Allah’ın sanatıyla mukayese edilemez.
Bazı sanatların helâk edilmeye aday olduğu, helâkı hak ettikleri Firavun ve kavminin sanatlı binâları ve sanatkârâne yapılmış bahçelerinin helâk edilmesiyle29 değerlendirilebilir. 20/Tâhâ, 69’da belirtildiği üzere, sihirbazların ortaya koydukları göz boyama (illizyon) cinsinden etkileyici ve büyüleyici gösteriler için de sanat (sun’) kavramı kullanılır. Demek ki, büyü de, insanları büyülemek de bir sanattır, şeytânî sanat. Böylece, büyülemenin şeytânî de olsa bir sanat olduğu gibi, sanatın da büyüleyici, etkileyici özelliği de (Allahu a’lem) işaret edilmiş olmaktadır.
21] 18/Kehf, 103-104
22] 9/Tevbe, 28
23] 11/Hûd, 37, 38
24] 21/Enbiyâ, 80
25] 11/Hûd, 37
26] 96/Alâk, 5
27] 32/Secde, 7
28] 95/Tîn, 4
29] 7/A’râf, 137
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 11 -
“Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.“ 30
“Ona (Dâvud’a), savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?“ 31
“Andolsun, Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik: 'Ey dağlar, onunla beraber tesbîh edin. Ve ey kuşlar (siz de onun tesbihine katılın)!’ (dedik) ve ona demiri yumuşattık. ‘Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı görmekteyim’ diye (vahyettik).“ 32
“Biz dağları onunla beraber (tesbih etmeleri için) boyun erdirmiştik; akşam sabah onunla tesbih ederler (onun yaptığı tesbihle çınlarlar)di. Toplanıp gelen kuşları da (ona râm etmiştik). Hepsi onun nağmesine katılır (beraber tesbih ederler)di. Onun mülkünü güçlendirmiştik, kendisine hikmet (peygamberlik, yüksek bilgi, hakkı bâtıldan ayırma, dâvaları çözme) ve açık, güzel konuşma (yeteneği) vermiştik.“ 33
“De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? İyi işler yaptıklarını (güzel sanat icrâ ettiklerini -yuhsinûne sun’â-) sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.“ 34
“(Âd kavmine, peygamberleri Hûd:) Siz her yüksek yere, bir alâmet (anıtlar, yüksek binâlar) binâ edip eğlenip durur musunuz? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı (sanat eseri muazzam köşkler, müstahkem kaleler, su mahzenleri -mesâni’- mi) edinirsiniz?“ 35
“Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah, dilediğini sapıklığa dalâlete/yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde rûhun, onlar hakkında birtakım üzüntülere dalarak yıpranmasın. Allah, onların ne yaptıklarını (sun’larını/sanatlarını) biliyor.“ 36
“…Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet/süs yapmıştır. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte rüşde erenler, doğru yolda olanlar bunlardır.“ 37
Kur'an ve Sanat
Kur'ân-ı Kerim, hakiki sanatkâr Yüce Allah'ın kelâmı olması hasebiyle en büyük sanat eseridir. Kur'an'ın mûcize olmasının (îcâz) en önemli göstergesi, onun fesâhat ve belâğatı, yani edebî üstünlüğüdür. Bu söz sanatlarındaki tartışılmaz üstünlük, Kur'an muârızlarını onun küçük bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Onun gerçekten Allah'a âit bir kitap olduğu, ulaşılamaz bir sanat eseri olmasıyla da ispatlanmış olur. Kur'an bu konuyu meydan okuyarak gündeme getirir. 38
30] 27/Neml, 88
31] 21/Enbiyâ, 80
32] 34/Sebe', 10-11
33] 38/Sâd, 18-20
34] 18/Kehf, 103-104
35] 26/Şuarâ, 128-129
36] 35/Fâtır, 8
37] 49/Hucurât, 7
38] Bkz. Bakara, 23
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Böyle bir kitabın gerçek sanata karşı olumsuz tavır takınması beklenemez elbette. Yeter ki yapılan gerçekten sanat olsun; câhiliyyenin sanat zannettiklerinden olmasın.
“Ey “Adem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Bunlar dünya hayatında hak olarak iman edenler içindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü'minlere mahsustur. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. De ki: Rabbim ancak açık ve gizli fuhşiyâtı, her türlü günahı, haksız isyanı, hakkında hiçbir delil indirilmeyen bir şeyi Allah'a şirk/ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.“ 39
Kur'ân-ı Kerim'de sanatla ilgili birçok âyet vardır. Bunların önemli bir kısmı Allah'ın sanatı ile ilgilidir. “Sanat“ kelimesinin kullanıldığı yer de vardır, yani “sanat“ Kur'ânî bir kavramdır: “Ona (Dâvud'a) savaş sıkıntılarından sizi koruması için zırh sanatını (san'ate lebûs) öğrettik.“40 buyrulur. Yine Dâvud’a (a.s.) bir mûcize ve nimet olarak verilen güzel sesten sitayişle bahsedilmektedir. Hz. Dâvud, bu güzel sesi ile mezmurları okur ve herkesi mest ederdi. Hayvanlar ve kuşlar bile o güzel sesin tesiri altında kalırlardı: “Andolsun Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik. 'Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin' dedik. Ona demiri de yumuşattık. Geniş zırhlar imal et. Biçimleme ve dokumasını ölçülü yap (diye emrettik). Siz de iyi işler yapın, sâlih ameller işleyin. Çünkü Ben, bütün yaptıklarınızı görmekteyim. Süleyman'ın emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi ve erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan kim emrimizden dışarı çıkarsa, ona ateş azâbından tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuz gibi büyük çanaklardan ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalış ey Dâvud hânedânı. Şükür için çalışın. Kullarım içinde şükreden azdır.“ 41
38/Sâd sûresinin 18-19 ncu âyetlerinde dağların ve kuşların akşam sabah Dâvûd'la beraber tesbîh ettikleri anlatılıyor ki iniş sırasına göre ilk defa burada anılan bu olay daha sonra inen Sebe' Sûresinin onuncu âyetinde de anılmıştır. Dağların tesbîhi şöyle açıklanıyor:
1) Allah dağlara hayat, akıl, kudret ve konuşma vermiş, dağlar da Dâvûd'la beraber Allah'ı tesbîh etmişlerdir.
2) Dâvud'un çok güzel olan sesi dağlarda yankılanmış, kuşlar onun sesine gelmişler ve o tesbîh ederken, ötüşerek Allah'ı tesbîh etmişlerdir.
Sâd, 19'uncu âyette haşrolunmuş kuşların da Dâvud'un emrine verildiği, hepsinin ona gittiği, itaat ettiği bildirilmektedir. Toplanmış olarak kuşlar da onun emrine verildi demektir. Bu, kuşların, Dâvud'un sesine toplanarak ötüşleriyle Allah'ı tesbîh ettikleri anlamına gelir. ' Hepsi ona gider, ona itaat ederdi, demektir.
Bu âyet, Hz. Dâvud'un güzel sesi yanında güzel sanatların bir çeşidi olan musîkî'ye âşinâ olduğunu gösterir. Tevrat'ın Mezmurlar bölümü de, Hz. Dâvud'un büyük bir edebiyatçı ve müzisyen olduğunu kanıtlar. Dâvûd “Musikacıbaşı için“
39] A'râf, 31-33
40] Enbiyâ, 80
41] 34/Sebe', 10-13
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 13 -
hikmetli şiirler yazdığına göre demek ki o, edebiyatı yanında musikîde de bir üstâddı. 42
Şu hadîsten de Hz. Dâvud'un sesinin güzelliği ve mûsikîşinâslığı anlaşılmaktadır. “Allah, güzel sesli olmayan peygamber göndermemiştir.“43 buyrulmuştur. Hz. Dâvûd övülürken onun güzel sesli olduğu, o kadar ki o tesbîh ederken güzel sesinin etkisiyle kuşların da onun tesbihine katıldıkları bildirilmiştir. Yüce Allah buyurmuştur: “Dâvud'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik, onunla beraber tesbîh ediyorlardı.“44 Âyetin tefsirinde Vehb şöyle demiş:“ Dâvûd dağların yanından tesbîh ederek geçerken dağlar ve kuşlar da onun tesbihini yankılarlardı.“ 45
“İman edip sâlih/iyi işler yapanlar, onlar (çiçekli, ırmaklı) bir bahçe içinde neşelendirilirler.“46 Zemahşerî'nin kaydına göre bu âyetin, cennet nîmetlerini tavsif ettiğini söyleyen Peygamber Aleyhisselâm'a bir a'râbî: “Yâ Rasûlallah, cennette semâ' (şarkı dinleme) var mı? diye sordu. Peygamber (selâm ona): 'Ey a'râbî, cennette bir ırmak var ki kıyısında beyaz tenli, derin bakışlı kızlar, yaratıkların hiç işitmediği güzel seslerle şarkı söylerler ki bu, cennet nimetlerinin en üstünüdür' demiştir.“47 Bu hadîsi kaydettikten sonra Zemahşerî devamla diyor ki: “Rivâyete göre cennette öyle ağaçlar var ki üzerlerinde gümüş ziller vardır. Cennet ehli, şarkı dinlemek istediklerinde Allah Arş'ın altından bir rüzgâr gönderir, o ağaçlara vuran rüzgâr, zilleri sallar, bu zillerin hareketinden öyle güzel sesler çıkar ki, dünyâ ehli onları duysa zevkten ölürler.“ 48
Evzâ'î ise cennetteki müziğin çekiciliğini şöyle anlatmaktadır: “Cennet ehli müzik dinlemeye başlayınca cennetteki her ağaç melodi ile Allah'ı tesbîh etmeğe başlar. İsrâfil'den daha güzel sesli olan bir yaratık yoktur. İsrâfîl şarkı söylemeğe başlayınca yedi gök halkı duâ ve tesbîhlerini kesip onu dinlemeğe koyulurlar.“
Kurtubî, Hakîm-i Tirmizî'den naklen, birinin şu sözünü aktarmıştır: “Cennette bulunan her ağaç duyduğu müziği terennüm eder. Kapalı kapılar, örtüler açılır. Halkalar müziğin sesine katılır, üstüne müzik sesi düşen örülmüş mücevherat çeşitli melodiler çıkarır. Cennet hûrîleri şarkılar söyler, kuşlar da ötüşleriyle müziğe eşlik eder. Yüce Allah, meleklere: “Kulaklarını şeytân düdüklerinden koruyup ruhani müzik dinleyen kullarıma katılın!“ diye emreder. Melek sesleri de hurilerin ve doğanın müziğine katılır. Sonra Cenabı Hak, Dâvûd 'a, “Ey Dâvûd, kalk Arşımın ayağı yanında dur da beni temcîd eyle (şerefimi, şânımı an!)“ der. Allah'ı temcîd etmeğe başlayan Dâvud'un gür sesi, diğer sesleri bastırır. Lezzet üstüne lezzet olur. İşte Onlar bir bahçede sevindirilir(eğlendirilir)ler.“ in mânâsı budur. 49
Yüce Allah: “O, yaratmada dilediğini artırır.“50 buyurmuştur. Bazı müfessirler, bu artırılan şeyin “güzel yüz, güzel ses, güzel saç“ olduğunu söylemişlerdir.51 Âyet,
42] Bk. Kitâb-ı Mukaddes, Mezmurlar kısmı, s. 540-563
43] Tirmizî, Şemâil'de Katâde'den rivâyet etmiştir.
44] 21/Enbiyâ, 79
45] Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, 11/319
46] 30/Rûm, 15
47] el-Keşşâf an Hakaiki't-Tenzîl, 3/200
48] el-Keşşâf an Hakaiki't-Tenzîl, 3/200
49] Kurtubî, el-Câmi', 14/12-13
50] 35/Fâtır, l
51] el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, 14/320
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın kullarına verdiği nimetleri beyân konusunda olduğuna göre bazı insanlara verdiği güzel ses de Allah'ın nîmetlerindendir.
Peygamber (s.a.s.): “Kur'ân'ı seslerinizle güzelleştiriniz, çünkü güzel ses, Kur'ân'ın güzelliğini artırır.“52 demiş; Ebû Mûsâ'l-Eş'arî'yi: “Ona Dâvûd soyu mizmarlarından bir mizmâr verilmiş“ diyerek övmüştür. 53
20'nci âyette Dâvud'a hikmet ve fasle'l-hitâb verildiği bildiriliyor. Hikmetin, gerçeğe uygun bilgi olduğunu, Hikmet maddesinde izah etmiştik. Oraya bakılabilir. Fasla'l-hitâb'a gelince: Hatıra gelen düşünceleri açıklama yeteneğidir. Hitabet sanatı, güzel sanatların ana dalı olan edebiyattır. Güzel konuşma, işlerin içyüzünü anlama dâvâları adâletle, iknâ edici bir üslûpla çözüme kavuşturma anlamları da vardır. Dâvud'un özelliklerinden biri de güzel konuşma yeteneğinin olması, insanların arasında çıkan olayları, anlaşmazlıkları güzel çözüme bağlamasıdır.
“Andolsun, Dâvud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik: 'Ey dağlar, onunla beraber tesbîh edin. Ve ey kuşlar (siz de onun tesbihine katılın)!’ (dedik) ve ona demiri yumuşattık. ‘Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı görmekteyim’ diye (vahyettik).“ 54
Sebe', 10-11'nci âyetlerde Allah taâlâ'nın, Dâvud'a ve Süleyman'a lütfettiği nimetler sayılıyor: Dâvud'a Öyle güzel bir ses vermişti ki o, tesbîh ettiği, İlâhî okuduğu zaman sesi dağlarda yankılanır; kuşlar onun sesine katılırdı. Allah, dağlara ve kuşlara: “ Onunla beraber tesbîh edin, onun sesini yankılayın!“ diye emrederdi. Burada Allah'ın dağlara emrinin, bir doğa yasasını, Dâvûd 'un yanık sesinin dağlardaki ve kuşlardaki etkisini gösterdiği kanısındayız. Yani dağlar onun sesiyle yankılanır, kuşlar onun sesiyle coşup ötmeğe başlar, kendi dilleriyle Allah'ı tesbîh ederlerdi. Nitekim yanık seslere seher vakti bülbüllerin katıldığını çok duymuşuzdur.
Allah Dâvud'a demiri yumuşatmış, demiri işleme sanatını bahşetmiş; demiri işleyip ondan bedenini örtüp koruyan zırhlar yapma yeteneğini vermişti. Sâbiğanın çoğulu olan sâbiğât, elbise gibi giyilen ve bedeni tamamen örten zırhlar demektir. Rivâyete göre daha önce zırh, demir levhalar halinde yapılırdı. İlk defa Dâvûd, küçük demir halkaları birbirine ekleyip giyilebilen zırhı yapmıştır. 55
Hz. Dâvud’un (a.s.) Zırh Sanatı
Kur’an’da, Dâvud’a (a.s.) Allah tarafından zırh sanatı öğretildiği ifâde edilmektedir. “Ona (Dâvud’a), savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?“56 Sadece Hz. Dâvud’a ve sadece zırh sanatı öğretilmesi için değil; her türlü sanatın, yetenek ve imkân vermek yönüyle Allah tarafından öğretildiği ve tüm sanatların Allah tarafından insana verildiği değerlendirilebilir. “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O,
52] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân, 34
53] Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 31; Müslim, Müsâfirîn 235, 236; Tirmizî, Menâkıb 55; Nesâî, İftitâh 83
54] 34/Sebe', 10-11
55] İbn Kesîr, Tefsîr 3/528
56] 21/Enbiyâ, 80
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 15 -
yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.“57 âyetinde de Allah’ın sanatından bahsedilmekte ve O’nun sanatının her konuda sapasağlam olduğu vurgulanmaktadır.
“Ona (Dâvud’a) demiri yumuşattık. ‘Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi işler yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı görmekteyim’ diye (vahyettik).“58 Âyetin metninde geçen “serd“ zırhın birbirine eklenen halkalarıdır. “Kaddir“: Halkaları birbirine geçirip zırh dokumayı ince ince hesab et, halkaları birbirine güzelce ekle, halkalar arasında boşluk bırakma, demektir. Rivâyete göre Hz. Dâvûd, Allah'a niyaz edip kendisini devlet malına muhtaç etmemesini istemiş, Allah da ona, kendisi için yumuşattığı demirden zırh yapmasını öğretmiş. Dâvûd, elinde mum gibi yumuşayan demirden zırh yapıp satar, geçimini sağlarmış.59 Bu rivâyetin asıl amacı, Dâvud'un, demiri işlemeyi bilen bir san'atkâr olduğunu ve elinin emeğiyle ekmeğini kazandığını anlatmaktır. Hz. Peygamber de: “Dâvûd (selâm ona), yalnız elinin emeğiyle kazandığını yerdi.“60 buyurmuştur.
Yüce Allah, Dâvûd ailesine güzel işler yapmalarını emretmiş, yaptıkları işleri gözetlediğini vurgulamıştır. Bunun anlamı şudur: Yanlış işler yapmayın, yaptığınız her şey, sâlih (güzel, yararlı, düzgün) olsun. 61
Yine Allah, bir lütuf olarak Süleyman'ın emrine verdiği cinler, ona mihrablar yani ma'bedler, yahut saraylar, heykeller, havuz kadar kocaman leğenler, yerinden kalkamayacak derecede büyük kazanlar yapar, ona çeşitli hizmetler sunarlardı.
Râzî diyor ki: “Bazı insanlara göre, dağların Dâvud'a müsahhar kılınması ve onunla beraber tesbîh etmesi, her şeyin Allah'ı tesbîh ettiğini bildiren âyetin62 anlamı gibidir. Her şey Allah'ı tesbîh eder. Fakat Dâvûd onların tesbîhini anlayıp kendisi de tesbîh ederdi. Rüzgârın Süleyman'a boyun eğdirilmesi de rüzgâr gibi koşan atlar yetiştirdiği anlamına gelir.
Sabah gidişi bir ay(lık mesafe), akşam dönüşü bir ay(lık mesafe) olan rüzgârı boyun eğdirdik' ise atların kat'ettiği otuz fersahlık mesafeyi gösterir. Çünkü gezmeğe çıkan kişi, çoğu kez bir fersahtan fazla gitmez. Gidiş dönüşü iki fersah eder. Ama Süleyman'ın atları, onu bir sabah yürüyüşünde otuz fersahlık, öğleden sonra dönüşünde de yine otuz fersahlık yola götürürlerdi. Ona demiri yumuşattık', Onun için katran kaynağını da akıttık' cümleleri de Dâvûd ile Süleyman'ın, demir ve bakırı ateşte eritip ondan âletler yapmayı bulduklarını anlatır. Süleyman'ın emrinde çalışan cinler de güçlü insanlar demektir.“ 63
Şimdi burada bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz husus, âyetlerde teknolojinin ve güzel sanatların özendirilmiş olmasıdır. Kur'ân'ın peygamberler arasında saydığı Hz. Süleyman 'in emrinde çalışanlar, ona mihrâblar ve timsaller yapmışlardır. Mihrâb, büyük, anıt eser türünden ma'beddir. Timsâl de heykel demektir. Birincisi mi'mârînin, ikincisi heykeltraşlığın konusudur. Emrinde
57] 27/Neml, 88
58] 34/Sebe', 10-11
59] İbn Kesîr, Tefsîr 3/528
60] Buhârî, Buyû' 15, Enbiyâ 37; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/314
61] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 18/416-417
62] 17/İsrâ, 44
63] Mefâtîhu'1-ğayb, 25/247
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalıştırdıklarına mi'mârî eserler ve heykeller yaptırdığına göre, demek ki hem peygamber, hem de cihangir bir padişah olarak nitelenen Hz. Süleyman, güzel sanatlara önem vermiş, mi'mârî eserler ve eserlerin görkemini artıracak heykeller yaptırmıştır. Kur'ân, Hz. Süleyman'ın bu tutumunu özendirici bir üslûb içerisinde anlattığına göre demek ki san'at olmak kaydıyla heykeltraşlık ve heykel yapmak yasak değil, tersine güzel bir şeydir. 64
Yasak olan heykeller, Hz. İbrâhim’in mücâdele ettiği put heykellerdir. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğun heykeller de nedir böyle?!’ demişti.“65 Her iki âyette de heykel anlamındaki timsâl kelimesinin çoğulu olan temâsîl kelimesinin geçmesi düşündürücüdür. Demek ki, salt sanat eseri olup put gibi çirkinliğe -ve çıplaklık gibi diğer haramlara- âlet edilmeyen heykel meşrû iken; put gibi çirkinliklere âlet edilen heykeller ise gayrı meşrû ve haramdır.
Kur’an’da Güzellik Kavramı
Kur'ân-ı Kerim'de hüsün kavramı, yani “h-s-n“ kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 194 yerde geçer. “Güzel olmak, güzel karşılık görmek, güzel davranmak, iyilik yapmak, Allah'a kulluk etmek, bolluk, genişlik, nimet, infak“ gibi anlamlarda kullanılır. Kubuh ise sadece bir âyette yer almış, burada Firavun ile taraftarlarının kıyâmette kötülenmiş kimseler olacakları belirtilmiştir.66 Kur'an'da kubuh karşılığında daha çok “sû'“ ve “seyyie“ kelimelerinin kullanıldığı görülür. Kur'an'da hüsün kökünden türeyen “ihsân“ ve “hasene“ ile anlam yakınlığı içinde bulunan adl, ma'rûf, tayyibât vb. kavramların insanda objektif bir hüsün telakkisinin mevcûdiyetine işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kur'an'da adâletli davranmanın, iyilik yapmanın ve yardımlaşmanın emredilmesi; buna karşılık kötülüğün, hayâsızlık ve ahlâksızlığın yasaklanması, dinin koyduğu bu hükümlere konu teşkil eden fiillere ait vasıfların, hükmün verilmesinden önce o fiillerde mevcut olduğuna ve bunların insanlarca aklen bilinebildiğine işaret etmektedir. Zira akıl bunları genel çerçevede bilmekten âciz olsaydı, insanların bu tür buyruklara muhâtap kılınmaları anlamsız kalır ve onların bu emirlere uymaları imkânsız hale gelirdi.
Bununla birlikte Kur'an'da insanların kötü zannettiği (hoşlanmadığı, kerih gördüğü) bazı şeylerin iyi olabileceğinin açıklanması,67 kişinin yaptığı kötü işlerin -kendisine güzel gösterilmesi sebebiyle- güzel bulunacağının belirtilmesi68 ve peygamber gönderilmedikçe azap edilmeyeceğinin bildirilmesi,69 insanın iyilik ve kötülüğe ilişkin bilgisinin mutlak bir kesinlik değeri taşımadığına işaret etmektedir. Kur'an'da hüsün vasfı ilâhî fiillere de nisbet edilmiştir. Buna göre Allah fiilleri en güzel yapmış, insanı en güzel şekilde yaratmış, kullarına ihsanda bulunmuş, iyilik yapanların sevabını (hüsn) arttırmıştır.70 Bazı insanların İlâhî irâde ve kudreti hiçe sayarcasına iyiliği kendilerinden bildikleri de Kur'an'da tenkidî bir üslûpla açıklanmıştır. Nitekim Firavun ve ashâbı iyiliği kendilerine
64] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 18/417-419
65] 21/Enbiyâ, 52
66] 28/Kasas, 42
67] 2/Bakara, 216
68] 35/Fâtır, 8
69] 17/İsrâ, 15
70] 12/Yusuf, 100; 23/Mü'minûn, 14; 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 42/Şûrâ, 23
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 17 -
isnat etmişler, başlarına gelen kötülükleri ise Hz. Mûsâ ve ashâbının uğursuzluğuna bağlamışlardır;71 aynı şekilde münâfıklar da iyilikleri Allah'a, kötülükleri Hz. Peygamber'e atfetmişlerdir.72 Allah ise bir yandan iyilik ve kötülükleri kendisinin yarattığını bildirirken öte yandan insanın yaptığı iyiliklerin kendi lehine, kötülüklerin de kendi aleyhlerine olduğunu beyan etmiştir. 73
Kadın güzelliği,74 içeceğin lezzeti,75 kişinin mükemmel bir tarzda yetişmesi,76 sonunda kâr sağlayacak bir borç veriş,77 ideal bir örneklik,78 sosyal ilişkilerdeki nezâket79 vb. somut ya da soyut birtakım güzellikler “hüsn“ ve türevleri ile anlatıldığı gibi, dinin öngördüğü güzel ameller de bu kavramla anlatılır. Güzel ve güzellik konusunda Kur'an'ın esas aldığı ilke şudur: Güzel ve güzelliği tasdikleyip hayatına sokana hayat kolaylaştırılır. Bunun aksine, güzele sırt dönen, onu tasdikleyip hayatına sokmayanlara hayat zorlaştırılır. 80
Allah ile sürekli beraberlik bilincine erme halinin adı, “ihsân“ (güzelleştirme, güzelleşme, güzelle kucaklaşma) olarak belirlenmiştir. Meşhur Cibrîl hadisinde ihsân, “Allah'ı her an görüyormuşsun gibi davranmak“ şeklinde tanımlanmıştır. Bu da gösterir ki, Kur'an'ın dünyasında ahlâk gerçeği de güzelle iç içe bir gerçektir. Güzellikten nasipsiz ruhlarda ahlâk barınamaz. Hz. Peygamberimiz, ahlâkla ilgili tüm sözlerinde ahlâkı, “güzel“ kelimesiyle nitelemiştir.
Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah'ın isim-sıfatlarından biri “muhsin“ (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır.81 insanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
Allah'tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür.82 Allah, yaratıcıların en güzelidir.83 Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah'tır.84 Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır.85 Rızkın en güzeli de Allah'tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.86 Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O'dur, O'nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir.87 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah'ın sözüdür.88 Bu yüzden, güzel
71] 7/A'râf, 131
72] 4/Nisâ, 78
73] 4/Nisâ, 79; 17/İsrâ, 7
74] 33/Ahzâb, 52
75] 16/Nahl, 67
76] 3/Âl-i İmrân, 37
77] 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11
78] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
79] 16/Nahl, 125, 17/İsrâ, 53; 2/Bakara, 83
80] 92/Leyl, 6-9
81] bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
82] 4/Nisâ, 79
83] 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
84] 2/Bakara, 138
85] 5/Mâide, 50
86] 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
87] 39/Zümer, 23
88] 39/Zümer, 55
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır.89 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah'a teslim olanların dinidir.90 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (el-esmâu'l-hüsnâ) da O'nundur.91
Kur'an'ın ideal insanı “muhsin“ diye anılmaktadır. Kur'an'da 39 kez tekrarlanan “muhsin“, güzel düşünüp güzel eylemler yapan kişi demektir. Muhsin, tamamına yakın yerde çoğul şekliyle kullanılmıştır. Bu da gösterir ki, güzellik üretimi, toplumsal bir idrâk ve uğraş olmadan fazla gelişemez. Kur'an'ın kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel düşünüp güzel şeyler üretenler) içindir; Kur'an onlara hayır ve bereket getirir.92 Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği hayatından silmiş kişiler ve toplumlar Kur'an'ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler. Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur'an'ın rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar, onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu lânetlenmenin kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi göstermektedir.
Kur'an, kendi bağlılarını “sözleri dinleyip onların en güzeline uyan insanlar“ olarak tanıtmaktadır.93 Bu demektir ki, güzellikten uzak bir çağrı, adına ne denirse densin, hangi iddia ile ortaya sürülürse sürülsün, Allah'ın değer vereceği bir dâvet değildir.
Kur'an, tüm iddiaları, inatları, ikiyüzlülükleri, sloganları aşan ölümsüz bir ilke getirmekte ve insanın dikkatini bu ilkeye çekmektedir: “Güzel düşünmenin, güzellik üretmenin karşılığı güzellikten başkası olmayacaktır.“94 Güzellik üretenlerin karşılıkları, diğer üretimlerden farklı olarak iltimaslı, fazla olarak verilecektir.95 Güzelliğin hayatı kolaylaştırması, belki de o “fazlalar“ yüzündendir.
Çirkinliği güzelle değiştirme veya çirkinin ardından güzel sergileme, çirkinin sonuçlarını silip süpürür ki, bu da Allah'ın af ve bağışının bir uzantısıdır. Bu yüzden Kur'an, insanı sürekli olarak çirkini güzelle değiştirmeye çağırır.96 Çirkine güzelle karşılık verme yeteneği, en azılı düşmanı en samimi dost haline getirebilir. 97
Kehf sûresi, 104. âyeti, sınaat yönüyle üretilen güzelliğin gerçek bir güzellik olmadığını, sadece bunu üretenlere bir güzellik sanısı verdiğini belirtiyor. Âyeti iyi değerlendirmek için, kendinden önceki âyetle bağlantısını dikkate almak gerekiyor. Şöyle deniyor: “De ki; size, yaptıkları işler bakımından en çok hüsrâna uğrayanları bildireyim mi? Bunlar o kimselerdir ki, dünya hayatındaki gayretleri boşa gitmiştir de buna rağmen onlar sınaat yoluyla güzellikler sergilediklerini sanırlar.“98 Bu âyetten yola çıkarak diyebiliriz ki, teknolojinin elinden beklenen bir güzellik, güzellik adına aldanıştan ibârettir. Esasen Kur'an insanın süslenip püslenen bazı çirkinlikleri
89] 39/Zümer, 18
90] 4/Nisâ, 125.
91] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
92] 31/Lokman, 3
93] 39/Zümer, 18
94] 55/Rahmân, 60
95] 10/Yûnus, 26
96] 13/Ra'd, 22; 28/Kasas, 54; 11/Hûd, 113; 25/Furkan, 70; 27/Neml, 11
97] 41/Fussılet, 34
98] 18/Kehf, 104
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 19 -
güzellik gibi görebilen bir yapıya sahip olduğuna dikkat çeker. Ve bu, insanın sapma noktalarından biridir. 99
Allah güzeldir, muhsindir. En büyük ihsan sahibi Allah olduğu için Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı.“100 denilmektedir. Eğer insanlar hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsân’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsân’ görürler, güzellikle muâmele edilirler. 101
Allah, ihsân sahibi olan, güzel davranışlarda bulunanları övmektedir: “Kim, din yönünden iyilik edici (ihsân sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.“102 Allah, güzel işler sergileyen ihsân sahipleriyle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir. 103
“...Biz, muhsinlere (güzellik sergileyen ve iyilik yapanlara) ziyâde vereceğiz (mükâfatı arttıracağız)' dedik.“ 104
“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.“ 105
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları) sever.“ 106
“Allah'a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara ihsân edin/iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.“ 107
“Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara ihsânla/güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.“ 108
“İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.“ 109
“Sabırlı ol, çünkü Allah, ihsân sahibi muhsinlerin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.“ 110
99] 35/Fâtır, 8; ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 120; 9/Tevbe, 50
100] 32/Secde, 7; ayrıca bkz. 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24
101] 55/Rahmân, 60
102] 4/Nisâ, 125
103] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût, 69 vd.
104] 2/Bakara, 58
105] 2/Bakara, 195
106] 3/Âl-i İmrân, 134
107] 4/Nisâ, 36
108] 9/Tevbe, 100
109] 10/Yûnus, 26
110] 11/Hûd, 115
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı (güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.“ 111
“Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize kötülük etmiş olursunuz...“ 112
“İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların (ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır...“ 113
“...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile...“ 114
“(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih/iyi ve güzel iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Hasene/güzellik, iyilik ile seyyie/çirkinlik, kötülük bir olmaz. (Sen, çirkinliği/kötülüğü) en güzel olan şeyle uzaklaştır; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.“ 115
“Biz insana, ana babasına ihsânıla/güzel davranıp iyilik etmesini tavsiye ettik...“ 116
Hadis-i Şeriflerde Sanat ve Güzellik Kavramı
Müslim, İbn-i Mâce, Ahmed bin Hanbel gibi meşhur hadis kitaplarında rivâyet edilen şu hadis-i şerif, dinin güzelliğe ve sanatlara bakışını en güzel şekilde ifâde eder: “Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever.“ Allah'ın güzelliği sevmesi, kullarının güzel olmasını ve güzeli sevmelerini istemesi demektir. Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Allah, her şeyin üzerine iyilik ve güzellik yazmıştır. Bir kimseyi katl (idam) ederken bile onu güzel bir tarzda öldürün. Bir hayvanı boğazlarken de güzel bir şekilde boğazlayın.“117 Öldüreceğimiz düşmanı dahi güzel bir şekilde öldürmeyi emreden dinimiz, inancın, ibâdetin, eylemin, düşüncenin, sözün, sesin, kısaca her şeyin güzelini istemektedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir gün üstü iyi düzeltilmemiş bir kabir gördü. Bozuk yerlerin düzeltilmesini emir buyurdu ve ilâve etti: “Bu işin ölüye ne faydası, ne zararı olur; fakat yaşayanların gözlerine düzgün kabir daha güzel görünür. Kim bir şey yaparsa Cenâb-ı Hak, onun mükemmel ve güzel bir şekilde yapılmasını sever.“ Bu tavrın sanat ve estetik açısından öğretici mâhiyeti büyüktür. Göze hoş gelmeyen şeylere karşı ilgisiz kalınmaması ve her şeyde güzellik aranması sanata giden yolların açılması demektir. Yine bir hadis-i şerif rivâyetinde şöyle buyrulur: “Cenâb-ı Hak, mâhir (işinde ehil) sanat sahibini sever.“
Mescid-i Nebevî'de Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) insanlara hitap ederken, cemaat tarafından daha net duyulup görülebilmesi için minber yapılıyordu. Minber nar büyüklüğünde iki top şeklinde ağaçla süslendi. Yine Efendimiz, nikâhlarda def çalınmasını, güzelce şarkı söylenip eğlenilmesini teşvik ediyordu. 118
Yine bir gün Habeşliler, Mescid-i Nebevî'de kılıç-kalkan oyunu oynuyorlardı.
111] 16/Nahl, 90
112] 17/İsrâ, 7
113] 18/Kehf, 30-31
114] 28/Kasas, 77
115] 41/Fussılet, 33-34
116] 46/Ahkaf, 15
117] Müslim
118] Buhârî, Tirmizî, İbn-i Mâce; Kitâbu'n-Nikâh bölümleri
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 21 -
Hz. Âişe'nin bunları rahatça seyredebilmesi için Peygamberimiz yardım ediyordu. 119
Kur'ân-ı Kerim'de bâtıl yolda dilini ve kalemini kullanan şâirlere dikkat çekilir ve küfre hizmet eden şiir kınanırken, Peygamberimiz (s.a.s.) de bu âyetlerin izahı olacak tarzda hak yoldaki şiir ve şâirleri övüyordu: “Şiirin bazı nevîleri hikmettir.“ Efendimiz, şâir-i Rasûlullah diye meşhur olan Hassan bin Sâbit'i şiir söylemeye teşvik eder ve o şiir söylerken: “Rûhu'l-Kudüs Hassan'la beraberdir“ derdi.120 Hatta Rasûlullah (s.a.s.) Hassan için Mescidde bir kürsü yaptırmıştı. O da kürsüye çıkar, şiir okurdu. Yine Hayber'in fethi için Rasûlullah (s.a.s.)'ın da aralarında bulunduğu topluluk içinde nağme ile şiir (ilâhî, ezgi) okuyan şair Amr bin Ekvâ için duâ etmişti. 121
Yine Buhârî ve Müslim'in rivâyetlerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz, Cenâb-ı Hak, güzel sesiyle cehren ve teğannî (makam) ile Kur'an okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi hiçbir şeye kulak vermemiştir.“
Bütün bunlar okyanustan bazı damlalardır. Kur'an ve Sünnet'te güzel sanatları ve zanaatları öven birçok nass vardır. Kur'an âyetleri ve hadis-i şeriflerin tümü, ifâde tarzı bakımından çok sanatkârânedir. Âyetlerin edebî bakımdan îcâzı gibi; sahih hadislerin de, başkalarının sözlerinden hemen ayrılacak sanat ve edebî üstünlükleri ehlince hemen bilinir ve bu yönden de tefrik edilir. Kur'an ve Sünneti ölçü kabul eden müslümanların da söz ve davranışları sanatlı, güzel olmalıdır. Bilinmelidir ki, sanatkârâne yaratılmış kâinat içinde, sanat eseri cennete lâyık kul olmak için indirilen en sanatlı eser Kur'an, Yaratıcının en büyük sanatkâr olduğunun açık delilleridir. En büyük sanatkâr, hakiki sanatkâr Allah'tır.
Hadis-i Şeriflerde Güzellik Kavramı
Hadislerde hüsün/güzellik kavramı, oldukça çok geçer. Hüsün, bazı hadislerde “güzel yaratılış sahibi olmak“ şeklinde maddî güzellik anlamında zikredilmiş,122 bazılarında varlıkların güzellik ve çirkinliklerini Allah'ın takdir ettiği açıklanmış,123 çoğunda ise insana ait amellerin güzelliğini ifâde etmiştir. Hadislerde hüsnün karşıtı olarak çoğunlukla seyyie kelimesinin kullanıldığı görülür. Bazı kaynaklarda müslümanların güzel gördüğü şeylerin Allah katında da güzel olduğunu ifâde eden rivâyetler, Hz. Peygamber'e atfedilmişse de,124 bunun İbn Mes'ud'a ait bir söz olduğu kabul edilir.
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.“ 125
“İhsân; Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.“ 126
119] Buhârî; Müslim
120] Buhârî, Müslim
121] Buhârî, Müslim
122] Ahmed bin Hanbel, 1/403; 5/9; 6/68
123] Buhârî, Rikak 31; Müslim, İman 207
124] Ahmed bin Hanbel, 1/379
125] Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
126] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63, 64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit bile öldürmeyi güzel yapın. Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Herbiriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin.“ 127
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.“ 128
“İnsana lutfedilen en değerli nimet, güzel ahlâktır.“ 129
“Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız. (Şöyle demeyin:) ‘İnsanlar ihsân ederse biz de ederiz; zulmederlerse biz de zulmederiz.’ Fakat kendinizi şuna iknâ ediniz: İnsanlar ihsân ederse ihsân edersiniz; (fakat) fenâlık ederlerse, siz yine de zulmetmeyiniz.“ 130
“Sizden biriniz ölümü temennî etmesin. Muhsin ise belki ihsânı (güzel amelleri) artar. Günahkâr ise, belki tevbe eder.“ 131
“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.“ 132
“Kur’an’ı seslerinizle güzelleştirin.“ 133
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap).“ 134
Estetik; Güzelliğin Felsefesi
Sanatı ve aynı zamanda -ona bir sanat eseri gözüyle bakarsak- tabiatı felsefî olarak inceleyen felsefe dalına estetik adı verilir. Estetik bir tutum, fikri estetik için son derece önem taşır. Sanat eserleri insan ürünleridir. Fakat aynı zamanda doğal nesnelere de uygulanabilir. Estetik, temel konusu olan sanat eseri ve estetik tutum kavramını tanımlamayı amaçlar. Estetik, sanat eserlerinin ne derece temsilî olacağını ve ne derecede onları ortaya çıkaran sanatçıların duygularını ifâde edeceği sorularına cevap arar. Estetik olarak tatmin edici konuların kendine has değerini tesbit etmeyi amaçlar. Estetik, bir sanat eserinin varlığının tabiatı sorununu (o bir sözcükler ya da sesler bütünü müdür, yoksa bir renk yığını ya da fiziksel bir nesne midir?) ele alır. Ayrıca estetik ile ahlâkî değer arasındaki ilişki sorunuyla da ilgilenir.
Güzelliğin yaratılması ve değerlendirilmesiyle uğraşan estetiğin, sosyoloji, biyoloji ve antropolojiyle yer yer dirsek teması olmakla birlikte, aslında felsefe ve psikolojinin bir parçasını oluşturur.
İslâm Sanatları ve Estetik
Genellikle “güzelliğin bilimi“ diye tarif edilmekle beraber, bu tarifin sınırlarını
127] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyet 14; İbn Mâce, Zebâih 4; Nesâî, Dahâyâ, 22
128] Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8
129] Ahmed bin Hanbel, 4/278
130] Tirmizî, Birr 63
131] Nesâî, Cenâiz Bâbu Temennâ’l-Mevt
132] Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud, Sünnet 14
133] Dârimî, Fedâilu’l-Kur’an 34
134] Ebû Dâvud, Libas
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 23 -
çoktan aşmış bir disiplin olan estetik; sanat tarihi, sosyoloji, antropoloji ve hatta biyoloji ile dirsek teması bulunan felsefi ve psikolojik teoriler toplamı olarak ele alınabilir. Sanat eserinin ortaya konulması, bir varlık alanı olarak sanat eseri, sanat eseriyle ilişkileri açısından tabiat, sanat eserinin değerlendirilmesi (sanat eleştirisi) zevk ve bunlarla ilgili yan konuları içine alan bir bilgi dalıdır.
Bu çerçevede oluşturulmuş estetik teorileri, kökleri Greko-Latin kültürüne uzanan bir dünya görüşü (yahut gerçeklik kavrayışı) temeline dayandığı için, Batı dışındaki kültürlerin sanatlarını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle İslâm sanatlarını açıklarken, bütünüyle Batı sanatları ve felsefesi etrafında oluşmuş bir kavram çerçevesine atıfta bulunmak, kaçınılmaz olarak yanlış değerlendirmelere yol açacaktır.
İslâm medeniyet dairesinde yer alan kültürlerin hemen tamamı, bu medeniyet dairesine girdikten sonra İslâmî dünya görüşü yönünde büyük bir dönüşüme uğramış, sanat gelenekleri de aynı şekilde, yeniden biçimlenmiştir. Bölgeler arası farklılıklar bulunmakla beraber, müslümanların sanatı olan bütün ürünlerde, İslâmî temel prensiplerin değişen ölçülerde uygulandığı görülmektedir.
Sözünü ettiğimiz prensipler doğrultusunda, İslâm düşünce tarihinde estetik teorilerinin geliştirilmemiş olmasını da, müslüman sanatçı ve düşünürlerin sanatla ilgili yaklaşımlarının bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Her şeyden önce “sanat“ (art) kavramının “güzel sanatlar“ diye belirlenen çerçevesinin İslâm kültürü açısından çok yeni olduğunu, çeşitli sanat dallarının ayrı ayrı bilimler (İlm-i musiki, ilm-i şi'r vb.) olarak düşünüldüğünü ve “sanat“la “zanaat“ın birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını gözönünde bulundurmak gerekmektedir.
Bu bakımdan, “İslâm sanatı“ (daha doğrusu; müslümanların sanatı) denildiği zaman, musikiden mimariye, kapı tokmaklarından kitap ciltlerine, mutfak eşyasından koşum takımlarına kadar, son derece geniş bir alan sözkonusudur. Bu geniş alanda karşımıza çıkan inanılmaz zenginlikteki verileri estetik açısından değerlendirmeye çalışırken izlenebilecek tek metod, eski metinlerde yer yer karşımıza çıkan dağınık bilgi ve yorumları da gözönüne almak kaydıyla, mevcut sanat eserlerinden yola çıkmaktır.
Bu farklı estetiğin diğer prensiplerini de belirleyen ilk prensibi, İslâm'ın putperestliğe karşı verdiği büyük mücadelede asıl ifâdesini bulan, sınırları hadislerle çizilmiş tasvir yasağı, yahut sûrete (heykel ve resimlere) tapınmayı yasaklayan hadislerin tasvir yasağı olarak anlaşılmış olmasıdır. Kur'ân-ı Kerim'de bu konuda herhangi bir hüküm bulunmadığını da ayrıca belirtelim (İbrâhim aleyhisselâm’ın, heykellere tapan kavmini uyaran âyetleri değerlendirme dışı tutulmamalı ve benzer durumlarda heykellerin haram olacağı hükmü göz ardı edilmemelidir: “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunu heykeller de nedir böyle?!’ demişti.“135 Kur’an’dan yola çıkılarak denilebilir ki; salt sanat eseri olup put gibi çirkinliğe -ve çıplaklık gibi diğer haramlara- âlet edilmeyen heykel meşrû iken; put gibi çirkinliklere âlet edilen heykeller ise gayrı meşrû ve haramdır.)
Tasvir yasağı, müslüman sanatçıların figürden kaçma ve figürü cansızlaştırma şeklinde ifâde edebileceğimiz iki yaklaşımı benimsemelerine yol açmıştır. Figürden kaçış, müslüman sanatçıları doğrudan doğruya soyut formlara yöneltir.
135] 21/Enbiyâ, 52
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sözgelişi, Arap alfabesindeki şekil repertuarının, başlangıçta plastik açıdan son derece elverişsiz olduğu halde, harf köşelerinin yuvarlaklaştırılarak (Ma'kılî yazının Kûfi'ye dönüşmesi, oradan çeşitli yazı karakterlerinin ortaya çıkması) son derece zengin imkânlara sahip bir ifâde vasıtasının elde edilmesi, bu eğilim sonuçlarından biridir. Figürü cansızlaştırma eğilimi ise, bir yandan tabiattan alınan şekilleri stilize ede ede asıl kaynağından büsbütün uzaklaştırarak soyut formlara dönüştürülmesini sağlamış, bir yandan da diğer geleneklerden devralınan resmi, ışık ve gölgeden arındırarak bir çeşit nakış haline getirmenin prensibi olmuştur.
Estetiğin başlıca konularından biri olan “güzellik“ ise, temel prensibini kısaca açıklamaya çalıştığımız estetiğin asıl hedeflerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat İslâm sanatlarında “güzellik“ meselesi, Batı kaynaklı objektivist ve sübjektivist estetikçilerin anladığı mânâda güzellik değil, “mutlak güzellik“tir ve mutlak güzelliğin görünen âlemdeki içkinliğidir (immanent oluşudur). İslâm sanatçısı için, sözgelimi gül, kendiliğinden güzel olmadığı gibi, bizim onda kendimizi yaşamamız (einfuhlung) da değildir. Gülün güzelliği, Allah’ın “cemal“ sıfatının ondaki tezâhürüdür. Batı kaynaklı bazı estetik teorilerinin kavram çerçevesinde yer alan “çirkinlik“, bu estetiğin konularının tamamen dışında kalır. Çünkü çirkinlik itibarîdir; başka bir deyişle, güzellik mutlak olduğuna göre, çirkinlik yoktur.
Sanatçının görevi, güzelliği kaynağında yakalamak, yani görünenlerin temelinde bulunanı araştırmaktır. Bu bakımdan dış dünyanın yerine benzerini geçirmek (mimesis) gibi bir kaygının tamamen dışında, sanatçının kendi ferdiyetinden de bağımsız bir arayıştır sanat. İslâm sanatları çerçevesinde değerlendirilebilecek bütün sanat ürünlerinde, sanatçının ferdiyetini olabildiğince paranteze aldığı, bunun da sanatı bir çeşit metafizik oyun haline getirdiği açıkça görülür. Sanatçılar, eserlerini bazen imzalarını bile atmayacak kadar kendi ferdiyetlerinin dışında düşünmüşlerdir. Psikolojiye en fazla bağımlı görünen şiir bile zaman içinde ferdî ârızalardan büsbütün arındırılarak, arabesk gibi, sadece dilin kendi imkânlarına dayanan bir ifâde vasıtası haline getirilmiştir. Mecazlaştırma yoluyla semantik alanları son derece genişletilen kelimeler, tıpkı Arap alfabesindeki harfler gibi, âdeta plastik bir kullanışlılık kazanırlar.
Sanatçı, bu çerçevede güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. Güzellik objektif bir nitelik olmadığına göre, sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzele ulaşılamaz. Ağaç sadece bir işarettir (âyet). Güzelliğe bu işaretten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duyularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında olmasak da sürekli değişme halindedir (“ol“ emriyle sürekli yeniden yaratılmaktadır). Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir. Bu öze ancak soyutlama (tecrid) yoluyla ulaşmak mümkün olabilir. Soyutlamanın ilk aşaması stilizasyondur. Stilizasyon (üsluplaştırma), objeyi şematize etmektir.
Bütün varlık, aynı mutlak hakikatin tezâhürü olduğuna göre, sayısız objede dağılmak yerine, belirli objelerden hareket etmek ve onlar üzerinde derinleşmek daha doğrudur. Bu yaklaşım, müslüman sanatçıyı kaçınılmaz olarak şematizme götürür. Bunun doğurduğu tekdüzelikten de çeşitleme (tenevvü) yoluyla kurtulmaya çalışılmıştır. Gerçek bir sanatçı, yaptığını asla tekrarlamaz.
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 25 -
Sanat eserleriyle sanat eserine bakan arasındaki ilişki de, sanatçıyla sanat eseri arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bakan, sanat eserini tamamen kendi dışında bir şeymiş gibi görmez. Yani eleştirel bir tavırla bakmaz. Aradaki mesafeyi kaldırır ve sanat eserini yaşamaya çalışır. 136
Günümüzde Sanat Denince...
Allah'a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında nefsini de tanrı kabul ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiştir. Müstekbir güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon sanatta da kendini gösteriyor.
Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa, kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, “en büyük“, yani “ekber“ kabul edilen takımlara, yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol. Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson'ın ayakkabı numarasını biliyor, Madonna'nın video kliplerini ezbere sayabiliyor. Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşifteleri ise göklere çıkartıp “yıldız“laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist deniyor. “Art“ batı dillerinde “sanat“ demektir; artist de sanatçı. Türkçe'de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece filmlerde boy gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. “Sanatçı“ damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. “Sanatçı“ ile “sanatkâr“ arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr, sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama kullanılışta hiç de aynı değil. “Sanatkâr“ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır. Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta) mâhir birine “sanatkâr“ denilir de “sanatçı“ denmez. Ama fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına “sanatkâr“ dendiğini duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa “sanatçı“ denilmekte. Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına köşeyi dönen, yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye, ya şarkıcıya denir, ya artiste. Sanat da ya sinemadır, ya müzik. Bunların her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa ağzıyla kuş tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan, sadece maddedir, tendir.
136] Beşir Ayvazoğlu, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y., Estetik maddesi
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal çıplaklık olmadan müzik düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde. Televizyon da gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
“Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin halini!“ cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm sanatı istismar, insanı da istihmar etmek için devreye girmiştir.
Emperyalizmin Hizmetinde Sanat
Koyunları gütmek için çoban, kavaldan yararlanır. Kaval çalmasını iyi bilen bir çoban, müzikle sarhoş ettiği koyunlara istediğini kolayca yaptırır. Biraz da kavalların yardımıyla her çobana boyun eğen koyun haline getirdiler halk yığınlarını. Çobanların rejimin en tepesine çıkmasını yadırgamayabiliriz, ama yönettiklerini sürü haline getirip istedikleri gibi güttüklerini görmezden gelemeyiz. Zulüm, isterse kendilerine karşı olsun, hiçbir haksızlığa sesini çıkarmayan uysal koyunlar haline getirildi toplum. Bu neticede müziğin payını unutmamak gerekir. Yorgun-argın işinden eve dönen adamı düşünün. Çobanların teyip, tv. gibi aygıtlarla evin içine kadar soktukları kaval seslerinden başını kaldırıp da namaza, düşünmeye, okumaya, çoluk-çocuğuyla ilgilenmeye fırsat bulamıyor. İşini, sokağını, çevreyle ilişkisini yönlendiren emperyalist rejim, onu evinde bile bırakmıyor. Gündüz evde kalanlar yine müzikle uyutulacak, tv. filmleriyle avutulacaktır. Evden işe giderken dolmuşların motor gürültüleri, kasetlerdeki modern gürültülerle işbirliği yapacak.
Hasan Sabbah'ın cennet fedâilerini herhalde bilirsiniz. Esrar yutturularak liderlerinin her emrini yerine getiren fedâilerdir bunlar. Bugün de Hasan Sabbah'lar gönüllü fedâilerine (kurbanlarına) afyon-sanat yutturmaktadırlar, onları kullanabilmek için. Esrarkeşler gibi yalancı cennet içinde, gerçeklerden kaçmaktadır halk uyuşturucu ses ve görüntülerle. Tembel tembel uyumak, uyuşmak, eğlenmek, vur patlasın çal oynasın anlayışı; boşvermişlerin yaşam felsefesi. Bunların boş vermeyenlere oranı ise, Avrupa'da bile rahatlıkla birincilik kürsüsüne çıkacak boyutta.
Bazı dört ayaklılara su verirken, sahipleri ıslık çalmak zorunluluğu hisseder. Hayvan, su içerken bile ıslıksız, müziksiz yapamaz. Bazı sulular da yemek yerken, su içerken bile müziksiz yapamazlar. Sözgelimi, çoğu dolmuş şoförü direksiyonun başına müziksiz geçemez. Hem de müzik ve sanat demeye bin şâhit olsa kabullenemeyeceğiniz tarzda bayağılıklar.
Çocukları uyutmak için ninniler söylenir. Çocuk akıllı gençleri uyutmak için de düzen ninniler söylemektedir hep. Yeter ki sesleri çıkmasın, mışıl mışıl uyusun çocuklaştırılanlar. Çocukları oyalamak için ağızlarına emzik tıkadıkları gibi, çocuklaştırılanların kulaklarına volkmenler tıkamakta, hakkı dinleyecek kulak bırakmamaktadırlar.
Gerçek sanat, ne koyun gibi güdülme aracı, ne uyuşturucu bir afyondur, ne de ninni. Gerçek sanat uyanıklıktır aslında. Tüm âzâların uyanıklığı, hassâsiyeti
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 27 -
gerekir sanat için. Her şeyden önce de rûhun uyanıklığı, dikkati şarttır. Sanat düşüncedir, tefekkürdür aslında. Hem göz, hem gönül açıklığıdır. Piyasada görülense sanatın istismarı, hislerin sûistimâlinden başkası değildir.
İnsanlar nelerle meşgul edilmektedir? İbâdet için yaratılan kul, dünyaya oyun ve eğlenmeye geldiğini zannetmektedir. Oyun ve eğlence, çocukların hayatında önemli yer tutar. Çocuk ruhlu, çocuk akıllılar da oyun ve eğlencelerle hayatlarını tüketiyorlar. Eğlenip felekten bir gün çaldığını zanneden delikanlı, şeytana gününü ve daha neyini çaldırmaktadır, bir düşünse...
Bu topraklarda afyon-sanatın, özellikle de müziğin fecî şekilde, bulaşıcı hastalık gibi yaygınlaşması ve desteklenmesi, çeşitli sosyal ve siyasal hesaplardan kaynaklanmaktadır. Kitlelerin sömürülmesini kolaylaştırmak için egemen güçler ve emperyalizm çeşitli planlar uygulamaktadır. Bunların başında kalabalıkların dikkatini oyun ve eğlence gibi şeylere çekmek ve onları boş şeylerle oyalamak gelir. Futbol ve müzik, milyonlarca müstaz'afın en önemli meselesi haline gelerek bir deşarj (boşalma) sebebi olmaktadır.
Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi, oyun ve eğlence kurumlarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla dünyalarını da mahvetmektedirler. Koyun sürüsü haline getirilen milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedirler. İspanya'nın meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: “Futbol, seks ve piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?“ Bu taktik, sadece Franco'nun değil; her asırdaki ve her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır. Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik alanda yapılmaktadır. İnsanlar dünyada dönen zulüm çarklarının farkına varmasın diye müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, uyutulmakta ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint Horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda büyük bir propaganda aracıdır.
“Coca Cola“sını 137 bütün dünyada reklam kandırmacasıyla ihtiyaç kabul ettiren ülke, Madonna'sını, Michael'ını tüm memleketlerde kendi üstünlük ve egemenliğinin sembolü olarak kullanmaktadır. Sık sık dünya turneleriyle ABD başkalarından önce sanatçı-ajan Mıchael'lar ülkeleri ele geçirmektedir öncü kuvvetler olarak. Bu, eli bilmem neresinde, yarı erkek yarı kadın kılıklı, yarı hayvan yarı insan ihtiyar delikanlı, sömürülen kurban kullar gözünde yarı insan yarı tanrı gibi görülmektedir. Eylül 1993'teki İstanbul turnesinde tekrar görüldü ki, uğruna her şeylerini fedâ edebilecek çılgın hayranlarına stadyum denilen tapınaklar bile dar gelmekte, kahraman Türk gençliği sömürgelik andı içmekte, T.C. çoktan ABD mandalığını benimsemekte. Gençliğin onun şahsına karşı gösterdiği batı ve Amerika hayranlığı, onların dilinden anlamasa bile âyin gibi dinlediği müzik ve sanatına tutkunluğuyla bütünleşmiş olmaktadır. Yeni dünya düzeni bu olsa gerek.
137] Kaka Kola diye okunmalıdır
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Türkiye'de kolay şöhret olmuş, daha doğrusu şöhret yapılmış sanatçı kabul edilenlere bir bakın; Tatlıses'ler, Emrah'lar, Ferdi'ler... artist veya şarkıcı kızlar, hepsi kültürsüz, eğitimsiz insanlar. Böyle olması gerekiyor kolay kullanılmaları için. Sömürü çarklarının başındakiler için en kestirme, en kolay yol bu. Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor. Sanatçı da birazcık onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri; aklı gidermesi, insanı uyuşturması, düşünceden ve iyi şeylerden alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte bulunmaktadır.
Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar, yeni türeyen varlıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet. İzinden gittikleri Ata'larının emirlerini daha çağdaş hale getirip uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik dinlemek, maça gitmek, TV. seyretmek, chat yapmak ve atari oynamak; böylece boşvermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada mevcuttur...
Uluslararası emperyalizm, Türkiye'ye sık sık övgüler, birincilikler, madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun, hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa'da bile takdir ediliyor diye. Daha çok cinselliği, dini karalamayı, ahlâksızlığı ön plana çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde başarılı olan filmlerin hemen hepsi o biçimdir ya da insanımızı karalayan, inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında ön sıralarda yarışmalı Türk kızları ki, batı uygarlığına yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında) birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin. El sanatlarını överler; Türk halkı bunlarla meşgul olup ciddî şeylere vakit ayıramasın. Ne güzel halıları vardır Türklerin, dantelleri, oyaları, oynamaları, oyalanmaları, avlanmaları...
Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı para olduğuna göre, sanat ayaklarıyla insanın parasına da sülük gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede üç bin basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce kasetinin tüketimini hesaplayın. Milyonlarca lira vererek aldığı biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce gençliğin rock starını dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında, maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan yönleri de var. Uydurma ses yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden olanlar...
Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir. Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle gıdâlanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur. Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek dinden
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 29 -
uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek, sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece genelev patronunun kaç yıldır vergi rekortmeni olması aklınıza gelmesin. O aysbergin sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin, eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. Programlarının, makyaj ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
Büyük şehirlerin caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız, dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon, sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız.
Modayı düşünün. Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris'teki modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları; modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve terziler de figüran kadrosu.
Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur'ânî kavram olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun da en önemli sebebidir.
Sanat da arz-talep işidir. Sanat ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlığa çıkarmak hedefiyle fuhuş sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için ne bütçeler ayırmaktadır...
Düzen ve toplum değişmeden sanatın kurtulmasını beklemek safdillik olur. Sanat, toplumun aynası olduğundan, toplumdaki yanlışların sanata yansımaması mümkün değildir.
Sanat ve Toplum
Sanat, sanatçının iç dünyasını dışa yansıtan ayna olduğu gibi, toplumun da aynasıdır. Toplum ile sanat arasında öyle yakın bir münâsebet vardır ki, bir toplumun bütün özelliklerini sanatından çıkarmak mümkün olur. Sanatçı, içinde bulunduğu toplumu etkilediği gibi, toplumdan da büyük ölçüde etkilenir.
Toplumun değerlerini ve estetik anlayışını dikkate almak zorunda olan sanatçının, içinden çıktığı topluma karşı birtakım sorumlulukları vardır. Evrensel değerlere ulaşabilmek, genelin kapılarını yoklayabilmek için, sanatçının kendi toplumunun çağdaş problemleriyle hesaplaşması gerekir. Sanatçı, istese de istemese de kendi toplumundan başlayarak insanlığa yönelmiş bir mesajın sahibidir. Ya toplumunu veya toplum düzenini kutsar ya da bu toplum ve düzeni değiştirme çabasında olur sanatçı. Sanatı sanat için bile kabul etse, uğraşısı bu iki seçenekten biriyle sonuçlanır. Kendini anlatan bir sanatçı, kendisi belli bir düzen ve toplum içinde şekillendiğinden, bir ölçüde çevresini yansıtmış olur. Tekil olma özelliğini fildişi kulesine çekilse bile sürdüremez. En çok “ben“ olduğu yerde bile “biz“den kurtulamaz. Toplumun onunla ilgilenmesi için, o toplumla ilgilenmek zorundadır. Bu noktada toplumun anlayışı, beğenisi, yargısı tek ölçü kabul
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilirse toplum putlaştırılmış olur. Muhâfazakârlık ve milliyetçiliğin uç noktasıdır bu. Yok, toplum önemsenmezse -ki bu, aslında mümkün değildir- sanatçı, boşlukta yaşıyor veya hiç yaşamıyor demektir. Toplumun önemsenmesi, dikkate alınması, topluma karşı sorumluluğun yüklenilmesi anlamına gelir.
Sanatçı, ancak kendisini anlayabilecek dereceye gelmiş bir toplum üzerinde etkili olabilir. Sanatçı, gerektiğinde toplumun değişmesine öncülük etmelidir elbette. Ama bu, toplumla bağlarını koparmak değil; güzel bağlar oluşturma çabasıdır aslında. Her peygamber, kendi toplumunun içinden çıkmıştır. Toplumun içinden biridir o. Kendi kavminin kardeşlerinden birisidir peygamber. İthal malı kurtarıcı olmaz; bu nedenle toplumunu iyi tanımalıdır lider ve sanatçı. Toplum da onları.
Tanzimat'tan beri iki tür sanatın mücâdelesini daha çok görürüz Anadolu topraklarında. Bir tarafta doğulu olduğunun farkında olan ve bundan utanç duymayan, geleneksel kalıplarda bile olsa müslüman sanatçı; diğer tarafta da batılı olamayışına üzülen ve müslümanlıktan başka her şeye sempati duyan yabancılaşmış sanatçı vardır. Bu ikisi arasındaki savaş, egemen güçlerin ve rejimin desteğiyle, bâtılı savunan ve batılı olmaya çalışanın lehine ivme kazanarak gelişmiştir. İslâm'dan olduğu kadar, halktan, toplumdan da bağlarını koparabilme riskini göze alabilmiştir yabancılaşmış sanatçı.
Bu yarı batılılaşmış ve İslâm'la ilgisi var diye, içinden çıktığı toplumun temel değerlerine uzak kalıp “tıpkı Avrupalılar gibi olacağız ve olmalıyız“ diyen sanatçının, niçin orijinal bir eser meydana getiremediğini anlamak kolaylaşacaktır. Taklitçilikle sanat oluşmaz. Sanat rûhun ifâdesidir, şahsiyetin tezâhürüdür. Kendi kendisini kabul etmeyen, fıtratını, değerlerini inkâr eden bir insan veya toplum, nasıl güzel veya yeni bir sanat ortaya koyabilir? Kendini aşağı görme hissiyle, aşağılık duygusuyla orijinal eser ortaya konamayacağını çocuk bile bilir. Batılı da, doğulu da olamayan ucûbe bir tip çıktı. “Onlar gibi olacağız“ diyenler, kendilerini de unuttu. Kendine âit ne varsa, yakıp yıkmaya çalıştı. Bu, mânevî intihardı. Bu intiharı, çağdaş medeniyet seviyesine yükselmeyi en büyük hedef kabul eden rejim arzulamıştı. Sanata ve sanatçıya çok yönlü baskı ve yönlendirmeler yapmıştı T.C. rejimi. Bugünkü sanat ve sanatçı, çok yönleriyle onun eseridir. Eseriyle övünebilir rejim.
Sanat ve Rejim
Şöyle düşünebilir miyiz? Şu anda cehâlet asrını değil; asr-ı saâdeti yaşıyoruz. Önderimiz hayatta. Sanata, daha doğrusu bugün sanat denilenlere karşı tavrı ne olurdu peygamberimizin?
Hz. Ebûbekir veya Hz. Ömer devrindeyiz. Bu halîfelerin televizyon karşısında film seyrettiklerini veya bir sanatçı(!) şarkı söylerken onu dinleyip izlediklerini düşünebilir misiniz? Bu soruları, benzer şekilde çoğaltabilirsiniz. Eğer onları tanıyorsanız ve yalancı şâhit değilseniz cevabınız çok nettir. Peki niçin? Onlar mı hidâyet üzere, bugünkü toplum ve sanat mı? Biz kimi örnek alır, kimin yolundan gidersek kurtulabiliriz? Peki, onların hükmettiği devlet olsaydı ve biz de câhiliyye hükmüyle değil; onların uyguladığı şeriatla idare edilseydik, sanat anlayışımız bugünkü gibi mi olurdu? Toplumda nelere sanat, kimlere sanatçı denirdi?
Tarihi değiştirmek mümkün değil; olan oldu, geçen geçti. Fakat biraz daha
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 31 -
yakınlara gelip düşünelim: Osmanlı, batının kucağına oturmasaydı, Tanzimat olmasa, Cumhuriyet ilân edilmeseydi, meselâ klasik Osmanlı idaresi Fatih dönemindeki gibi devam edip bugünlere gelinseydi; bale, opera gibi sanat(!)lar bir tarafa, klasik batı müziğini, her şeyiyle hafif olan hafif müziği, eşek dansını, bugünkü çirkef sinemayı... sanat kabul eder miydik? Rejimin bu sanatları, gümrüklerden ambargo koymadan geçirmesini bekler miydik? Bu sanatların(!) etkisinde kalır mıydık? Demek istiyorum ki, sanat anlayışı, düzenle direkt ilgilidir.
Meselâ Kanuni'nin, o dönem Fransa'sında ilk defa yaygınlaşmaya başlayan, kadınlı-erkekli, adına modern dans denilen sanata(!) karşı tavrını bilirsiniz. Kendi ülkesindeki insanlara, müslümanlara bu hastalığın bulaşmaması için Fransa'ya ültimatom veriyor, bu sanatı yasaklamazsa Fransa'ya savaş açacağını sert bir dille söylüyordu. O zaman dünyayı Osmanlı yönlendirdiğinden, hemen yasak işliyordu. Şimdi batı ve Amerika'nın yön verdiği dünyada, bu ülkelerin “bizi taklit edin!“ ültimatomuna gerek kalmadan bu tür hastalıklar yayılabiliyor, tarih tersine tekerrür ediyor.
Her düzenin kendine uygun bir sanat anlayışı vardır. Düzen, her şeyiyle gelir. T.C. kurulduğunda halkın sanat anlayışını da değiştirmek için imkânlarını seferber etti. Savaştan çıkmış halkın yiyecek ekmeği olmadığı 1920'li yıllarda yeni rejim, yurdun dört bir yanına heykeller dikmeyi, sık sık balolar tertip edip oralarda çeşitli sanatları sergilemeyi, kilise müziğine benzer müziği yaygınlaştırmayı, opera ve baleyi batıdan ithal edip emrine genel müdürlük vererek devletin himâyesine almayı öncelikli görev bildi. Çünkü “cumhurbaşkanı olmak kolaydı, ama sanatçı olmak, sanatçı yetişmek zordu.“ Devlet de, bu zor(!) görevleri başardı. Kurtarıcılar, halkı İslâm'dan kurtarabilmek için batının heykelinden müziğine her sanatını ithal etme kahramanlığını şanla yerine getirdiler. Devrimler önce sanatta ve sanat anlayışında gerçekleştirildi. Bu da tabiîdir. Her inkılâp, kalıcı olmak için sanatı kendi yanına ve hizmetine alır. Fetihler (veya işgaller), önce sanatla ve sanatta yapılırsa başarı oranı büyük olur.
T.C. Rejimi, meselâ devlet edebiyatı, devlet şiiri diye bir kurum değil; Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Konservatuarları, sadece resim ve heykelle uğraşan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi gibi kurumlar oluşturmuştur, hem de 1920'li yıllarda. Rejimin anlayışına hizmet eden sanatçılar “devlet sanatçısı“ unvanını alır, devletin himâyesine girer. Devlet, kendi seçtiği branşlardaki kendi sanatçılarına maddî yardımlarda bulunur. Sanatla uğraşanların bazıları zindanları boylarken, bazıları da düzenin sağladığı tüm imkânlardan sonuna kadar yararlanır. Önce şunu belirtelim: Sanatın devletçe korunması sanat açısından da son derece olumsuz bir durumdur. Devletin sanatı destekleyeyim derken, kısırlaştırdığı, en iyisi şöyle dursun, sanatçının en kötüsünü tuttuğu hemen her ülkede çok görülmüştür. Sanat açısından olaya baktığımızda, bazılarının desteklenmesi, diğer sanatçıların aleyhine yarışın neticelenmesini sağladığı gibi, dalkavuk sanatçıların artmasına, sanatçının duraklamasına sebep olur. Sanat, rejimin emrine girdikçe kaybolur. Bir borazandan farkı olmaz. Sonra hangi hükümet, sanatçının gerçeğini sahtesinden ayırt edebilecek yetenektedir?
Ama kasıt bellidir. Söylemezler söyler, yazmazlar yazar, çizmezler çizer, bilmezler bilir kabul edilmeli, rejime payandalar oluşmalıdır. Gerçek sanata giden yol tıkanmalı, hakiki sanatçının yetişeceği ortam oluşmamalı, bal vermez arılara
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fakir fukarânın parası bol keseden dağıtılmalıdır. Tâ ki, rejim güçlensin. Yoksa sanat-manat düzenin nesine?
Müslüman sanatçı için hiçbir altyapı yoktur bu rejimin gölgesinde. Müslümanlar adına sanat diye ortaya konulanlar, ya birer çocuk oyuncağı cinsinden şeyler, ya da yabancı malzemeyle, yabancı öğelerle iğreti bir İslâm kılıfı giydirilmiş aslı bize âit olmayan şeylerdir.
Sanat İçin Sanat (Put-Sanat)
Hedefini yitirmiş, boşvermiş insanların toplumudur câhiliyye. Yaratılış sebebini bilmeyen insan, niçin yaşadığını da bilmeyecektir. Ot gibi yaşayacak, amaçsız, idealsiz bir hiç olarak yaşadıktan sonra, anlayışına göre yine bir hiç olacak, toprağa karışacaktır. Bazıları daha idealisttir. Kendilerine göre bir ülküleri vardır. Bu ülkünün başında kendisi, egosu olduğundan savunur idealini. Kendi menfaati, kendi vatanı, kendi ırkı, kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi rejimi, kendi prensipleri, kendi takımı, kendi şarkıcısı, kendi sanatı... Bunların ne kadarı tümüyle kendine âittir; orası ayrı bir konu. Ama o aslında ben merkeziyetçilikle kendini putlaştırmaktadır.138 Rabbini de kendini de tanımamıştır. Bazıları ise ezilmiş, sömürülmüş, kandırılmıştır. Kendinde ilâhlık göremeyecek darbeler yemiştir. O da piyasadaki ilâhların bir veya birkaçına kul olacaktır. Câhilî insan için kaçınılmaz bir durumdur bu. İnsan, Allah'a hakiki anlamda iman etmiyorsa, ya kendini güçlü görüp ilâhlık taslayacak, ya da kendi üzerinde ilâhlık taslayanları kabul edip onların kulluğuna girecektir.
Câhilî toplumlarda sanatkâr ilâh taslağıdır; sanat da. Sanatçının ilâhlık iddiâsına câhiliyyenin sanat anlayışında, yaratma konusunda temas ettik. Sanat nasıl ilâh olmaktadır?
Laiklik ayrı bir din (daha doğrusu, çok dinlilik) olduğundan, müslümanın laik olması düşünülemez. “Onun her şeyi, namazı, ibâdetleri, hayatı, ölümü, hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Böyle emrolunmuştur.“139 Elbette müslümanın sanatı da Allah içindir. Sanatta yasakları ve tavsiyeleri Allah belirler. Mü'min her konuda O'na kulluk eder, itaat eder.
Batıdaki tüm yanlışlıklar aynen ithal edilecektir ya, 1804’de Benjan ve 1828 yılında V. Cousin'in ilk defa kullandıkları “sanat, sanat içindir“ ifâdesi, çoğu sanatla uğraşanlarca bir nass gibi benimsenmiştir. Sanatçının sosyal görevine inanan romantizme tepki olarak doğan bu anlayışa göre “ahlâk ve yararlılıkla uğraşmayan ve saf güzelliğin peşinde koşan sanatın, kendine has bir amacı olmalıdır. Sanat ve estetik kuralların dışında başka bir şey sanata gâye olamaz. Sanatın kurallarını ve amacını yine sanat belirler.“ Görüldüğü gibi bu anlayış, sanatı putlaştırmaktan başka bir şey olmadığı halde, gâyesini yitirmiş son dönem Osmanlı ve T.C. sanatçılarının önemli bir çoğunluğunun, uğruna mücâdeleleri göze aldıkları inancı oldu. 19. Yüzyılda bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmak veya o taşı orada tutmak için ne fikrî savaşlar verildi, ne kan gibi mürekkepler döküldü bir bilseniz... “Sanat sanat içindir“, “yok, değildir“...
Amaçlarla araçları günümüz insanının çok defa karıştırdığına önemli bir
138] Bkz. Furkan, 43
139] En'âm, 162-163
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 33 -
örnektir bu, aynı zamanda. Bir şey, kendisi için nasıl olur? Sanat gâye olabilir mi? Tefekkürü yitiren, Allah'ı unutan insan, inanacağı bir gâye, bir ilâh bulacak elbet. En güzel araç bile amaç olduğunda tüm değerini kaybeder, bir felâket sebebi olmuş olur amaçlaştıran için.
Sanat sanat içindir ifâdesi artık değerini büyük oranda kaybetti. Artık her amacın sanatı soysuzlaştıracağı tezini işleyen pek kimse kalmadı. Dâvâsız, idealsiz bir sanatın sanat olmaktan çok hevâ denen nefsin arzularının dışa vuruşu olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman olarak, sanatı daha çok, hakkın ortaya konulması ve haksızlığa karşı çıkılmasının estetik tarzda, güzel şekilde icrâ edilmesi olarak düşünmemiz gerekir.
Yukarıda câhiliyye insanı için söylediklerimizin bir benzerini sanat için de söyleyebiliriz: Allah için sanat anlayışı olmayınca, ya sanatın kendisi ilâh yerine geçecek, ya da sanat, piyasadaki ilâhların(!) birine hizmet edip onun kulu olacaktır. Bugün sanat, kendisi putlaştırılmıyorsa; emperyalizm, düzen, fuhuş, moda, sanatçı... gibi ilâh taslaklarının hizmetinde bir kuldur.
Sanatın Putlaştırılması
Sanatın genel olarak putlaştırılması gibi, sanat dallarının çoğu, hem de birkaç yönden put görevi üstlenmiştir.
Heykellerin ve bazı resim, hatta fotoğrafların put olduğunu bilmeyen yoktur. Tâğutların resim ve heykelleri böyle olduğu gibi, sâlih insanların heykel veya resmi bile olsa, saygı duyulur, tâzim edilirse put olmaktan kurtulamaz. Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in heykel ve resimlerinin bu konumda olduğunu hepimiz biliyoruz.
Müzikten başlayalım isterseniz. Müzik, yani mûsiki “Mûsa'ların sanatı“ anlamındaki Yunanca “musike“den. “Mûsa“, bildiğimiz peygamber Hz. Mûsâ değil. Mûsa, Yunan mitolojisinde yüce sanatların perisi olan dokuz tanrıdan herbiri. Okunuş şekli müz. Müz, tanrı adı. Yunanlılar mûsiki sanatını insanlara hediye eden ve onu koruyan bu tanrının varlığına inanırlardı. Müzik kelimesi de “müz tanrıçasına âit olan“ demek. Kelime oradan türemiş.
Müzik seslerini gözönünde canlandırmak için nota denen kararlaştırılmış işaretler kullanılır. Müslümanlarda ve eski Türklerde çok değişik notalar kullanılmakla birlikte, bugün bunlar unutulmuş, sadece batı notaları kullanılır olmuştur. Do, re, mi... Bu batı notalarının Yunan tanrılarının adlarının ilk heceleri olduğu ileri sürülür. Genel kabule göre ise Guid Arenzo, bu adları Aziz Johannes Batista ilâhisindeki mısraların birinci hecelerinden alarak notalara isim takmıştır. Görüldüğü gibi bu notalar, ya putları çağrıştıran heceler, ya da hristiyan dinî müziğinden alınan parçalardır.
Sanatçıların bir topluluk önünde müzik parçalarını çalması ya da söylemesi demek olan konserler 17. yüzyılın sonlarına kadar, tek-tük saraylarda icrâ edilenleri saymazsanız, sadece kiliselerde verilirdi. Konserler, kilise ile ortaya çıkmış, onunla bütünleşmişti.
Bugünkü Klasik Batı Müziği, büyük ölçüde kilise müziğidir. Oratoryo müziği de denilen bu dinsel müzik, batı müziğinin diğer şûbelerinde de açık etkisi olan yaygınlıktadır. Mozart ve Bethoven'in en meşhur eserleri kilise müziği tarzındadır. Klasik Türk Müziğini, Batıda müzikle uğraşanlar bile bilmez, ama Klasik Batı
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müziğini evinde veya televizyonu olan bir köylü bile bilmekte, şurada burada insanlar kulak vermek zorunda kalmaktadır.
Belirli bir konusu olan ve orkestra eşliğinde oynanan müzikli sahne oyunlarını, bunca devlet teşvikine rağmen putlu azınlığın dışında kim seyreder, kim dinler bilemiyor, zevkin de böylesine şaşıyorum. Operadan bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Operanın kökeni Ortaçağda oynanan dinsel oyunlara dayanır.
Bir hikâyeyi müzik eşliğinde, dans ve hareketlerle, ama ille de çırılçıplak denilecek bir şekilde anlatan sahne sanatına da bale deniliyor. Böyle bir sanatın(!) müslümanlar tarafından icad edilmesini tabii ki bekleyemezsiniz. Balenin eski Yunan, Roma ve Mısır'da dinsel nitelikli danslardan doğacağını tahmin ederseniz, bu tahmininiz doğrudur. Bale, dinî âyinlerdeki danslardan gelişerek bugüne gelmiştir.
Dans: Bir ya da birçok kimsenin müzik eşliğinde, ya da müziksiz olarak yaptığı vals, tango, rock gibi türleri olan az-çok kurallara bağlı hareket ve adımlar dizisi. İlkel kabilelerde büyü ve dinsel gösteri için danstan yararlanılırdı. Dinî âyin ve törenler dansla yapılırdı. Giderek çok tanrılı dinlerde tapınmanın önemli biçimlerinden biri oldu.
Eski çağ uygarlıklarında dans, hemen her zaman dinsel ve kutsal amaçlıdır. Bir tanrının (özellikle Bocchus adlı tanrının) onuruna düzenlenen şenliklerde yapılan dans, yeni burçları karşılamak için yapılan dans, Mısırlılar, Babilliler, Asurlular ve Perslerin yıldızlar dansı, dansın dinî kökenli oluşunun örneklerindendir. Bu ve daha birçok toplumlarda danslı âyinlerin varlığını gösteren birçok delil vardır. Savaş dansı, hasat dansı gibi dans çeşitlerinde de dinsel dansın etkisi vardır. İbrânîler, yalnızca dinsel törenlerde yer alan bir dans geliştirdiler. Rivâyete göre Mûsâ (a.s.) kendilerini Kızıldeniz'den geçirdikten sonra Yehova'ya dans ederek şükrettiler. Câhiliyye Araplarının da dinî töreni, ibâdeti, yani namazı dansa benzemektedir: “Müşriklerin namazı, Kâbe civarında ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibârettir.“ 140
İlk dönemlerdeki hristiyanlar da dansı tapınma amacıyla kullandılar. Ne var ki, yedinci yüzyılda hristiyanlar Roma döneminde saygınlığını yitiren dans biçimlerinden dolayı, dansı kilise etkinliklerinden uzak tutmaya çalıştılar. Fakat bazı katedrallerde dans kutsal günlerde âyinlerin bir parçası olmayı sürdürdü. Paskalya sırasında delikanlılar mihrabın önünde dans ederek tanrıya olan bağlılıklarını dile getirirler.
Doğuda da eski zamanlardan beri dans yaygın olarak dinsel amaçlar için kullanıldı. Doğuda dansın en eski ve en gelişmiş biçimine Hindistan'da rastlanır. Bazı tapınaklarda hâlâ “tanrının hizmetçileri“ anlamına gelen “devadasi“ler bulunur. Yıllarca tanrılara hizmet etmek için eğitilen bu kadınlar hayatlarını dinsel törenlerde şarkı söyleyerek ve dans ederek sürdürürler.
Anadolu'da yaşayan Türklerde dans, esas olarak Şamanlığın etkisiyle ortaya çıkmıştır. Şamanizm dininde ruhlarla (tanrılarla) ilişki kurabilmek için düzenlenen dinî törenlerde şaman denilen din adamı hem oyuncu, hem dansçı, hem de şarkıcıdır.
140] Enfâl, 35
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 35 -
Şamanın yaptığı dinî tören dansı ile Anadolu halk oyunları (folklor) arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır.
İslâm dininde, kendinden önceki dinlerle bağlantılı olduğu kabul edildiğinden dans meşrû görülmedi. Buna rağmen mevlevîlik gibi bazı tasavvufî tarikatların dans ve müzik anlayışından doğan semalar ortaya çıktı. Semalarda ilâhîler söylenir, özel elbiseli dervişler (semazenler) sol avuçları göğe, sağ avuçları yere dönük bir şekilde dönerek dans ederler. Aynı zamanda bu dansı ibâdet kabul ederler, sevap umarlar. Semalarda kullanılan birçok dans öğesinde daha önceki uygarlık ve dinlerin etkisi olduğu söylenmektedir.
Sinemaya gelince... Dünya Washington'dan daha çok Los Angeles yakınlarındaki bir kasabadan yönetilmektedir desek abartmış mı oluruz acaba? Hollywood'dan bahsediyorum. Holywood (l'yi şeddesiz kabul edin); anlamı: “Kutsal orman“. Film şirketlerinin ve aktör-aktristlerin yaşadığı orman. Yani hayvanat (pardon, insanat) bahçesi. Orman, ama kutsal (holy). Çünkü sinema herkesi etkileyen, kuşatan kutsal bir görevde. Artık insanların çoğu Kâbe'ye çevirmiyor yüzlerini, Beyaz Cama Beyaz Perdeye, Beyaz Saraya çeviriyor.
Edebiyatın, şiirin putların hizmetindeki durumu, Kur'ân-ı Kerim'de Şuarâ (şâirler) sûresinde beyan edilmiş: “... Şâirlere gelince, onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vâdide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih/iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zulmedenler, hangi inkılâba döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.“ 141
Mimarî: Tapınağa dönüşen türbe ve kümbetlerin durumunun İslâm'ın yasak kapsamı içine girdiğini, mimarinin de putlaşabileceğini ifâde edelim.
Bazı sanatların ilk çıkışlarında veya sonradan mitolojik tanrılarla, putlarla veya bâtıl dinlerle ilişkisi müslüman açısından şu yönüyle önemlidir: İslâm, bâtıl dinlere, o dinlerin ibâdet ve âyinlerine benzeyen şeyleri haram ve küfür kabul etmiş, yasaklamıştır. Hele insanı şirke yaklaştıran, putlaştırılan konularda çok hassastır dinimiz.
Bazı sanat dallarının tarihte putlarla, bâtıl dinlerle ilgisi olabilir; ama günümüzde bu durum sözkonusu olmadığından bunun ne önemi var, denilebilir. O zaman biz de günümüzde âyin yerleri haline gelmiş, müzikholleri, müzik ilâhlarının(!) önünde huşû ile eğilen kulları, bir el hareketiyle alkış veya dans şeklinde cemaat halinde yapılan tapınmaları, ibâdet coşkusuyla kendinden geçen, ayılıp bayılanları, yani sanat dininin günümüzdeki durumunu gösteririz. Renkli basında veya TV.lerin eğlence programlarında meşhur sanatçılardan bahsedilirken, onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz. Onlar göklere çıkartılır. “Yıldız“dır, “star“dır onlar; “sanat güneşi“dir. (Belki bu sıfatlar da gök cisimlerine tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.) Bunlar da yetmez. Açıkça gençliğin seks ilâhesi, müzik tanrısı gibi tanrılık unvanları resmen verilir. Öyle ya, Türkiye gibi müslümanların, nüfusun % 99'unu teşkil ettiği iddiâ edilen bir yerde, meselâ Sultan Ahmet Câmiinde yatsı namazında yüz kişiyi bulamazken, otuz-kırk bin kişi bir stadyumu, dilinden de anlamadığı bir batılı zibidi veya fâhişeyi dinleyip seyretmek için gecenin geç saatinde doldurabiliyorsa,
141] 26/Şuarâ, 224-227
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nüfusun müslümanlara oranı da, ibâdet konusu da düşünülmeye değer değil midir? “Müslümanım“ diyenlerin yarısından çoğu namazsız-niyazsız yaşayabiliyorken; müziksiz, kasetsiz, televizyonsuz yapamıyorsa, “en büyük filân, başka büyük yok!“ diye sanatçının büyüklüğünün ilanı, ezan seslerindeki “Allahu Ekber“ ifâdesini çoktan bastırıyorsa, kitlelerin dini ve bu dinde sanatın rolü tekrar sorgulanmalı değil midir?
Sanatın putlaştırılması durumunda İslâm'ın ve müslümanların tavrı çok kesindir:
Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakan, eleştirmeyen Kur'an'ın,142 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı timsâl (heykel) kelimesini Kur'an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına ve kavmine: 'Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?' demişti.“143 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put haline dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din aynı din, heykel aynı put; ama müslümanlar...)
Hz. Ömer devrinde fethedilen İran'da dünyaca şöhreti olan, paha biçilmez kıymette, dillere destan sanat şaheseri bir halı vardır. Hz. Ömer'e götürülen ganimetlerin arasında o halı da mevcuttur. Herkes Hz. Ömer'in o halıyı kime vereceğini, nerede kullanacağını büyük bir merakla beklemektedir. O, gözlerde çok büyütülen, çok fazla sevilen böyle bir halının putlaştırıldığını, dolayısıyla sanat eseri ve güzel olma vasfını kaybettiğini iyi bildiğinden bu eşsiz halıyı et doğrar gibi bir-iki santimetrekarelik küçük parçalara böler. Onu ele geçiren ashâba taksim eder, dağıtır. Bu büyük bir sanat eserine hakarettir, alay etmedir, doğru. Bir doğru daha var ki, din putlaştırmaya giden yolları böyle keskin kılıçla kesmeyi emreder. Yine aynı zâtın, altında birçok meşhur ashâbın bey'at ettiği Kur'an'da anlatılan144 ağacın, sonradan saygı duyulup onun arkasında namaz kılınmaya başlandığını, ziyâret edildiğini, kutsandığını görünce hemen ağacı kökünden söktürüp yaktığını ve buna hiçbir sahâbînin itiraz etmediğini hatırlayalım.
Bugünkü bazı mezarlar (yatırlar) ve türbelerin tapınak halini görseydi o Fâruk, kılıcını sadece bu mimarî yapıları yıkmaya değil, “müslümanım“ dediği halde buralardan kurtuluş bekleyen, adaklar adayıp duâlar eden, türbeleri mescid (tapınak) yapan, ölü ve mezar kullarının kellelerini devirmeye de kullanırdı.
İlâhlaştırılan, tapınılan sanatçılara karşı, putlaştırılan sanat dallarına karşı müslüman; fârûkî tavrını, tevhîdî bilincini göstermek zorundadır.
Günümüzde sanat deyince akan sular durur. Bazı açıkgözler çirkefliğe sanat damgasını vurunca, artık ayıp, günah, yasak hiçbir uyarının önemi ve yaptırım gücü kalmadı. Sanat denilince her şey mubahtır. Sanat dininde haram diye bir hükme rastlanmaz. Çağdaş insan, sanatın kutsallığına inanmalıdır; sanatçıların da ulûhiyetine. Eskiden olduğu gibi, “dinin sanatçısı“ yoktur artık; “sanatçının dini“ vardır; özel bir din, sanat dini.
142] bkz. Sebe', 13
143] Enbiyâ, 52
144] Fetih, 18
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 37 -
Bir de elfâz-ı küfür meselesi var. Sinema filmleri ve tiyatro sahnelerinde müslümanların gözü önünde pervâsızca en galiz küfürler, dinle alay etmeler ve söyleneni, tepkisizce dinleyeni küfre sokan sözler. Hele müzik parçalarının önemli bir kısmında feleğe, kadere çatılan, Allah'a şirk koşulan sözler...
Yer yer “Allah“ lafzı, sarhoş ağız ve kulaklara meze. Allah adını haram eğlencelere katmak, haram söz ve işlerin arasında, içinde Allah adı geçen, meselâ “Allah Allah“ şarkısı söylemek... Allah'la alayın bu derecesini Ebû Cehil'lerde bile göremezsiniz. Terbiyesizliğin, cür'etin, küfrün bu kadarını, İsa heykelinin önünde şuh danslarla şarkı söyleyip soyunarak İsa heykelini dirilten(!) kliplerle şöhret olan Madonna bile gösteremez. Peki, bunları zevk alarak dinleyen, içinde küfür lafızlarının geçtiği arabesk veya diğer müzik parçalarını, bir müslümanın Kur'an'dan aldığı hazza benzer bir coşkuyla dinleyip seyredenler kimler? Bunların durumu, hükmü? Ya bu cinâyetlere katılmamakla övünen, imanları elinden alınan zavallı kalabalıklara kurtarıcı mesaj veremeyen müslümanlar!
Peki, sanat hep emperyalizmin emrinde bir uyuşturucu, fuhşun hizmetinde haram bir oyuncak ve şirk vesilesi çirkin bir put mudur? Elbette hayır! Bunlar, gerçek sanat değil, sanatın düzmecesidir, sanatın istismarıdır. Sanat sanat ise eğer, ne putlara, ne haramların herhangi birine âlet olacak, ancak “güzel“ hükmünü alacaktır.
Sanat ve Güzellik (Güzel Sanat)
Güzellik fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın, güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme işidir. Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır. Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için kendilerini uyandıracak vâsıtalara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir âhenk duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve saâdet hissi doğururlar. Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana huzur verir.“
İnsan, hele duygulu ve uyanık gözlerle bakarsa ilk anda “güzel“i fark eder. Bu idrâk, düşünmeden, kendiliğinden oluşan bir duygudur. Güzelliğin kendisini ispâta, bir sebebin yardımına ihtiyacı yoktur.
“Güzel ve güzellik nedir, ne değildir“le ilgili, felsefe, “estetik“ başlığıyla incelemeler yapmış, neticelenmeyen nice tartışmalara öncülük etmiş; elbette bir sonuca da ulaşamamıştır. Güzel kavramı, zihinle beraber, ondan daha çok psikolojik sistemlere dayalı olduğundan matematik gerçekler gibi kesin yargılarda bulunmakta zorlanılıyor. Matematikte iki kere iki dört eder, ama sanat ve güzellik kavramı sözkonusu olduğunda iki kere iki dört mü eder, on dört mü, haydi ayıklayın pirincin taşını. Kimine göre öyle, kimine göre böyle. Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen, ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana değişen bir değer yargısı mıdır?
Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda “husün-kubuh“ (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konuda görüşler şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını emreder“ veya “güzel
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.“; “Allah sadece çirkin şeyleri yasaklar“ veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.“
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.“145 hadis-i şerifi de, bu konuda müslümanlar açısından çıkış noktası kabul edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân“ın bir anlamı da güzelliktir. İslâm, düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın, kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilemezsiniz.“146 Nefisle, arzu ile hevâ ile câhiliyyenin çirkeflikleriyle kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan putlaştırılmış olur. Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu halüsinasyonlardır. “Şeytan onlara yaptıkları işleri zînetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.“ 147
Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı“ her konuda Rabbine itaat edecektir. İmanı nispetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var olmadır, kâmil insan olmadır.
Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O'nun cemâlinin vasfıdır. O'nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri, mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olayları yaratan da Allah'tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Güzel olan Allah'ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya sonuçları yönüyle güzeldir. Allah'tan daima güzellik zuhur eder.
Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür.148 Allah, yaratıcıların en güzelidir.149 Allah, hüküm verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah'tan gelir. O, rızık verme bakımından da en güzeldir.150 Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah'tır.151 Güzelin kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik sergilemesini, yani ihsanı emreder: “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (iyilik) et...“ 152
Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nuruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez. O, kendine göre, yapay bir güzel peşindedir. Müslüman ise, güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde hakiki güzelliğin
145] Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
146] Bakara, 216
147] Ankebût, 38
148] Nisâ, 79
149] /Mü'minûn, 14; Saffât, 125
150] Talâk, 11; Hûd, 88; Hacc, 58; Nahl, 75
151] Bakara, 138
152] Kasas,77
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 39 -
tecellilerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir. Allah’ın cemâl sıfatının tecellilerini görerek hayran olur. Güzellik mutlak olduğu için, yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir. Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar. Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi bu haliyle hiçbir zaman pis değildir.
Güzellik de, bakılandan ziyâde bakana, görene, duyana ait bir özelliktir. Güzelliği gören göz, güzelden zevk alan ruh olmasaydı güzellik neye yarardı? Öyleyse, güzele bakmak güzeldir.
“Güzele Bakmak Sevap mı?“ -Elbette...
Boşvermiş gençlerin haramları basite, hatta alaya alan Bektaşî mantığıyla söylediği bu sözü duymuşsunuzdur: “Güzele bakmak sevap!“ Tabii, onların güzelden neyi anladığını irdelemek gerekir. Aklı, fikri, anlayışı yukarılarda (hayır, kafasından yaklaşık bir metre aşağılarda) olanların güzel denince anladıkları bir hanımın fizikî güzelliğinden başka şey olmayabilir. İnsanın fizikî güzelliği ise güzellikten sadece bir parçadır. Hem de geçici, göreceli, aldatıcı, yalancı bir parça. Şâirin biri, sadece dış güzellikten hoşlananlara, hoşlanılanın ağzından şöyle der:
“Eloğlu benim etimi-budumu beğenmiş, neylersin?
Ulan sen et değil, kemik istersin!“
Hayvanî bir beğenmedir bu. Güzelliğin o kadarını hayvanlar bile fark eder. İnsanî güzellik daha derin, daha rûhî, daha kalıcıdır.
“Güzele bakmak sevaptır“ sözünün kullanılış amacı yanlıştır. Ama bu söz, anlam bakımından tümüyle doğrudur. Güzele, güzel bir niyetle ve güzel bir şekilde bakmak ibâdettir, sevaptır. Yalnız unutmamak gerekir ki, güzelin tanımında güzel yoldan sapmamak, sınırı (hudûdullah) aşmamak esastır. Yine bilmeli ki, daha güzeli elde etmek için az güzeli terk etmek153 veya onu tehdit etmek, sınırlandırmak gerekir. Zevk aldığımız, güzel gördüğümüz şeylerden sınırsız bir şekilde yararlanılmasının çok çeşitli dünyevî ve uhrevî zararlara sebep olacağını, bunların imtihan vesilesi olduğunu herkes bilir veya bilmelidir.
Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın veya çevrenin çizdiği güzellerin(!) ve güzelliklerin(!) belki bir değeri olurdu. O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibaret olabilirdi. Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri o gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?
153] 3/Âl-i İmran, 92; 2/Bakara, 155
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yine, konumuzla ilgili halk arasında yaygın, atasözü halini almış ate sözlerinden bir-iki örnek verelim: “Zevkler ve renkler tartışılmaz!“ İnsanın arzusu ilâh kabul edilirse, tabii ki tartışılmaz. Hangi şeyden zevk alıyorsa saygı duyarsın, karışamazsın. “Ben zevkime karıştırmam. Özgürlük var. Zevk değil mi, herkesinki farklı olabilir, kimse kimsenin zevkine karışamaz.“ Bütün bu anlayışlar, hümanizm denilen insana tapma dininin iman esaslarından. Bu hümanizm dinine göre, zevklere sınır da konulamaz, güzel yönler de gösterilemez. Zevkleri kim tehdit edecek, onlara kim hedef gösterecek? -Hâşâ- insandan büyük başka ilâh mı var?
Bu tür vecize(!)lerle insanların zevkleri de yozlaştırılıp emperyalist oyunlara âlet edilmekte. Müslümanlar için insanın zevki de, renkleri seçmesi de, her şeyi İlâhî ölçülere uymak zorundadır.
“Su sesi, kadın sesi, para sesi.“ En güzel ses ve sanat örnekleri için halkın kesin yargılarıdır bunlar. Tabiat güzelliği ile cinsellik ve kapitalizmin sentezidir bunlar. Ve bunların içine Kur'an sesi girmez, Hakka dâvet girmez.
Kâinattaki varlıkların rengi, şekli, tadı ne güzel... Hele sesleri ne güzel bir armoni, ne güzel bir mûsikî, ne güzel uyumlu orkestradır. Bülbülün şakıması, horozun ötüşü, kuşların cıvıltısı, suyun şırıltısı... anlayana sivrisineğin vızıltısı bile saz gibi âhenkli bir müziktir. Kâinat hep tesbih etmektedir, zikretmektedir. Bitkilerin ve hayvanların şekilleri, yapıları, renkleri, tatları hep farklı, hep ayrı güzel. Ve seslerindeki farklılıklar, güzellikler... Bir de çağdaş aygıtlara bakın: Fabrikalardaki sese, makine gürültülerine, araba motorlarına, evlerdeki küçüklü-büyüklü âlet ve gereçlerden uçakların seslerine kadar... Ne çirkin bir gürültü; tabiatla ne uyumsuz şeyler yâ Rabbi!
Yine, eyyamcı fâsıkların kulak ve göz gibi nimetleri verene nankörlük yaparak onu haramlarda kullanırken ifâde ettikleri bir deyim vardır: “Kulakların pasını gidermek, göze bayram ettirmek!“ Neyle? Haramlarla mı?
Bakmak, ibâdettir, göze bayram ettirmedir; Doğru. Güzele bakmak da sevaptır. Kâbe'ye bakmak, aynen nâfile namaz kılmak gibi ibâdettir. Kur'an'a bakmak göze nur ve cilâdır; bayramdır göz için. Büyük kitaba (kâinata) bakmak; emr-i İlâhîye uymak ve sevaba girmektir. Hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Gözler bakmak içindir. Ama “göz odur ki Hakkı göre, kulak odur ki Hakkı duya!“ Görmek, görebilmek bir ibâdet olduğu gibi; duymak, dinlemek de ibâdettir. Emîri dinlemek, ezanı dinlemek, Kur'an'ı dinlemek, kendini dinlemek, Hakka çağıranı dinlemek... kulakların pasını gideren birer kulluktur. Allah için ortaya konan her güzel şey (ihsân), yani sanat, baştan sona ibâdet ve tâat!...
Allah için yapılan her şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan, dolayısıyla O’nun adıyla okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller güzeli.
Halk arasında yaygın, konumuzla ilgili sözlerden biri de; “müzik rûhun gıdâsıdır“ cevizesidir (vecizedir mi demem gerekiyordu?) Bu konuya biraz genişçe değinelim isterseniz...
Müzik Rûhun Gıdâsı mı?
Sabah-akşam müzikle iç içe yaşayanların kendilerini savunmak için dört elle sarıldıkları bir söz vardır: “Müzik rûhun gıdasıdır.“ Konfüçyüs'e âit olan bu söz bir nass gibi; tartışılmaz, kesin doğru kabul edilir. Rejimler okullarda müzik dersi
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 41 -
verir. Her yıl Eurovizyon müzik yarışmalarına iddiâlarla, devlet bütçesinden yardımla aylarca süren telaş sonrası katılınır. Televizyonlar günde yirmi beş saat müzik yayını sunar. Kaset-çalarlar, olmadı volkmenler, o da yetmedi müzik setleri, plaklar demode olduysa gelsin CD.ler, daha neler neler. Dolmuşlar, konserler, FM radyolar... Hepsinin tek amacı vardır: Ruhlara gıdâ vermek! Evler bile meyhaneye, sinemaya, gazinoya dönüştü; mescide hiç benzemiyor.
Bunca uğraşa rağmen, ruhların tatmin olmadığını görüyoruz. Rûhî özellikler yok olmuş, sevgiler tükenmiş, gönüller harâbeye dönmüş, mânevî özellikler gıdâsızlıktan ölümcülleşmiş.
Öyleyse bir yanlışlık var. Rûha bu kadar gıdâ verilecek, ama rûhî özellikler gittikçe kaybolacak. Kur'an'ın ve sahih hadisin dışında her söz eleştirilir. Doğru da olabilir, yanlış da. Konfüçyüs'ün sözünü incelerken ruh ve nefsi tanımak gerekir.
İnsanın iç dünyası çok zengin. Böyle olduğu halde, bir elini okyanusların dibine, diğerini de uzayın esrârengizliğine uzatan insanoğlu, kendini tanımaya uğraşmıyor. Onun için de mutluluğu yakalayamıyor. Zaten kendini tanısa, yeri ve göğü daha iyi bilecek, aralarındaki irtibatı görecek. Kendini tanısa Rabbini de tanımış olacak...
İnsanın iç benliğinde yerleştirilmiş iyi vasıfların, iyi ahlâkın ve güzelliklerin merkezi ruh; kötü vasıfların yeri de nefis olarak bilinir.
Sanat rûha hitap ettiği, gönlü coşturabildiği oranda sanat olur. Nefse hitap ettiği müddetçe de şeytanî vesvese ve oltanın ucundaki yem.
Rûhî yönümüzle yükseklere kanatlanabilir, melekleri geçebiliriz. Nefsi ön plana aldığımızda ise dört ayaklıların tabanlarını seyrederiz. İnsan irâdesi (nefsi), istekte sınır tanımamaktadır. İnsan sonsuz oranda istekten ibârettir. İnsan; nefisle, hoşuna giden her şeyi kendine mal etmek, zevklenmek ister. İçimizde devamlı fışkırıp duran bu istek kaynağının arzuları mutlak sûrette verildikçe, o sırnaşık insan gibi daha da arsızlaşır. Verdikçe azar, daha da ister. Nefsin midesi yoktur, doymak bilmez, Doysa bile az sonra yine acıkır. Sahibini de yemeye ve yenmeye başlar. Nefsi taşkınlıktan (tuğyân) korumak için hudûdullah'a riâyet şarttır. Nefsi, aklın ve rûhun, daha doğrusu imanın emrine vermeden insanın mutlu, başkalarının ondan memnun ve Rabbinin râzı olması mümkün değildir.
Kur'ân-ı Kerim rûhun gıdâsının müziğin dışında başka şeyler olduğunu söylüyor, ama müziksever, Konfüçyüs'ün sözü kadar itibar etmiyor, doğruluğunu kabul etmiyorsa din tercihini yapmış demektir. Artık müziksever değil; müzikperesttir. Kur'an'a kulak verelim: “Onlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler ancak Allah'ı zikir (Kur'an okumak, ibâdet etmek, Allah'ı hatırlamak, O'nu anmak) ile mutmain olur, sükûnet ve huzur bulur.“ 154
Rûha, gönle “zikir“ gıdâsı verilmediği, gıdâ yerine “zehir“ verildiği için şikâyet, sıkıntı, bunalım, stres, intihar gibi problemler gittikçe artıyor. Tatmin olmayan ruh sıkılıyor. Nefsin de doyacağı yok. Yedikçe azıyor, azdıkça gıdâlanıyor. Daha değişik zevk ve gıdâlar arıyor, sahibini felâkete ve helâke sürüklüyor.
154] 13/Ra'd, 28
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanlar zevk almak için eğlenceye, müziğe çokça yer ayırırlar. Hâlbuki maddî zevk hiçbir zaman hakiki zevkin yerini tutamaz. Hakiki zevk, ruhla ilgili; maddî zevk ise nefis ve duygularla ilgilidir. Hakiki zevk kısa süreli değildir, maddî zevk ise saman alevi gibi bir varmış bir yokmuş şeklindedir. Aynı zamanda zevkten kısa bir müddet sonra hazzın yerini yorgunluk, acı, maddî-mânevî kayıp, rahatsızlık gibi problemler alır. Meşrû olmayan maddî zevklerin peşinden gelecek gam ve kederler bir yana, yine vicdanın rahatsız etmesi ve Allah katındaki sorumluluk. Bütün bunlara değecek bir getirisinin olmadığından zevk bile sayılmaz maddî zevkler.
Rûhî zevklerin sonunda ise böyle problemler yoktur. Rûhî zevklerle ruh, sağlığını korur, gıdâsını almış olur. Stres gibi çağdaş problemler, çağdaş insanın çağdaş zevkleri ve tercihleriyle ilgilidir.
Gerçek zevk (rûhî zevk) en çok üç şeyde bulunur:
Her çeşit ibâdette, özellikle namaz ve Kur'an okumada, yani zikirde,
İlim tahsil etmede, öğrendiklerini yaymada, yani tebliğ ve cihadda,
Âciz ve zayıflara yardımda, yani ihsânda.
Bunların dışındaki zevkler geçicidir. Devamı olmayan bir kuruntu ve aldanmadan ibârettir. Altın kadeh içindeki zehirdir.
Bugün tûbâ ile zakkum farkedilmez olmuş, sanatla sahtesi birbirine karıştırılmış. Nefis rûhun yerini almış. Rûhî özellikler yok gibi, yaşayan ölüler, yani ruhsuzlar topluluğu halinde câhilî toplumlar. Müzik ilâhları ve tanrıçaları, kullarının müzikhollerde, gazinolarda âyin ve ibâdetleriyle yetinmiyor; stadyumlar, açık alanlar gibi daha büyük mâbedlere toplanmalarını istiyor artık. Nefis bu tapınma ve kendinden geçerek mest olmayla da tatmin olmuyor. Günlük ve saatlik âyinler de emrediyor: Radyolar, müzik setleri, TV.ler kalabalıkların neredeyse her dakikasını ibâdet vecdi içinde kaplıyor. İşyerinde müzik, arabada müzik, evde müzik, okuldaki derste müzik, filmde müzik...
Hz. İsa, rûha önem verilmeyen bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Ölüleri diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli insanlara ihtiyaç var. Böylece yahûdilerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin, ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve ruh hastalıkları iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah'ın nûruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa'nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa'nın nefesine, Hz. Mûsâ'nın asasına, Hz. Muhammed'in Kur'an'ına mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
Allah İçin Sanat
Günümüzde Müslümanların Sanata Yaklaşımı
İnsanlık her şeyiyle yozlaşmayı yaşıyor. İnsanî değerlerin tümünde büyük bir
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 43 -
çöküntü var. İnançla, ahlâkla, düşünceyle, zevkle, mânevî özelliklerle... ilgili her alanda büyük bir kaos yaşanıyor. Tabii, sanatın bu buhran ve bunalımdan nasibini almaması beklenemez. Hatta tek başına sanata baksanız, dejenerasyonun büyüklüğünü anlayabilirsiniz. Çünkü sanat, toplumların aynasıdır. İnançtan ahlâka, tefekkürden zevke, şahsiyetten hayata bakışa kadar her şeyi olduğu gibi yansıtır sanat denilen ayna. Ne biçim bir uygarlık yaşandığı sanat eserlerinden kolaylıkla çıkarılabileceği gibi, sanata karşı olumlu ve olumsuz tavır da insanı her şeyiyle ele verir, içyüzünü ortaya kor.
Sanat, günümüzdeki insanların çoğu için olduğu gibi, müslümanların çoğu açısından da “en fazla bir fanteziden, bir lüksten, gereksiz bir uğraştan başka bir şey değildir; o olmasa da olabilir. Zaten hayatın bunca keşmekeşi, uğraşısı yanında sanata yer ve zaman da kalmamaktadır.“ Dahası da var: Müslümanı cezbeden, duygularını coşturan, tutarlı, kaynak ve ilhâmını Kur'an ve Sünnet'ten alan sanatı karşısında göremediği için müslüman, sanatın kendisine de ters bakmaktadır. Bunun da ötesinde müslümanın karşısında sanat diye sunulan şeyler tümüyle küfür kokmaktadır, fuhuş ve fesat kokmaktadır.
İnsanımızın önemli bir kesimi, sanatın günümüzdeki yozlaşmasına tepsini, sanatın kendisine karşı da gösterdi. Böylece kendisi de yozlaştı. Bıçağın zararlı bir şekilde kullanıldığını görenin bıçak kullanmayı kendine yasak görmesi ve o aracın tüm faydalarından uzak kalması gibi. Asr-ı Saâdet'te, yeni yeni nâzil olan Kur'an'ın îcâzı, fesâhat ve belâgatı, yani sanatı birçok şâir sahâbîyi şiirle uğraşmaktan vazgeçiriyordu. O zevat Kur'an için “bu kadar güzel sanat eseri varken, benimkinin sanat adına lâfı mı olur?“ diyordu. Günümüzdeki câhilî sanat anlayışı ise, güzelim müslümanı sanattan tiksindirmiş. Birinci örnek ne kadar takdir edilecek hakşinas bir davranış ise; ikinci olay da o kadar meydanı sapıklara ve isyankârlara terk etmektir. Birinci örnek insanın haddini ve Rabbini bilmesi demektir. İkinci örnekse, teslim bayrağı olduğu kadar, güzel yaratılışa, fıtrata ters bir durumdur. Yığınlar, düzen ve medya vâsıtasıyla çirkinleri güzel kabul ediyor diye, güzelliğe düşman olmak değil; tanıdığımız ve hayran olduğumuz gerçek güzelliği tekrar topluma yaymak gerekmez mi?
İnsan en güzel sûrette yaratılmıştır. Müslüman bu güzelliğin farkına varan kimsedir. Müslüman güzel insan demektir. O, insanca yaşamanın güzellikleriyle huzurlu ve mutlu, Rabbinin sanatına hayran, hayatı sanat haline getiren, ince ruhlu, zevk sahibi insandır. Dini güzel, ahlâkı güzel, bakışı güzeldir. Güzellikleri görebilmek için güzel gözle bakabilmek gerekir. Müslümanda ise basar yanında basîret vardır. O, Allah'ın nûruyla bakabildiği için, kafa gözünün göremediği güzellikleri kalp gözüyle görecektir. Ufku geniş, hisleri derin, hazzı büyük olacaktır. Tefekkürle içli-dışlı olduğundan duygulu, düşünceli, hassas, yani sanatkâr ruhlu olacaktır.
Peki, bakıyoruz günümüzdeki realiteye: Bırakın Sinan gibi mimarları, herhangi bir sanat dalında evrensel bir sanatçı çıkartamamışız müslümanlar olarak. Haydi, heykeltıraşımızın, bir ölçüde ressamımızın çıkmaması doğal karşılanabilir, ama meşhur şâir ve ediplerimizin yokluğu, karikatür ve her türlü hiciv sanatlarıyla uğraşanlarımızın bulunmayışı, özellikle soyut resim, afiş, grafik gibi sanatlarla uğraşan sanatçılarımızın parmakla bile gösterilemeyişi, usta fotoğrafçı, kameraman ve büyük yönetmenimizin olmayışı, ebruyla, tezhiple, hatla
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğraşanlarımızın kalmayışı... neyle izah edilebilir?
Müslüman sanatçının yetişmesi için uygun ortamın olmadığı bir gerçek, ama insanımızın sanatı önemsememesi, boş vermesi de gerçek. Makineye ve insanı makineleştirmeye dayanan kapitalist düzen ve naylon medeniyet, insanımızda incelik diye bir şey bırakmadı, yozlaştırdı. Ekonomik sıkıntılar bir yanda, rûhî özelliklerin tümüne darbe vuran şartlar bir yanda hakiki güzelliğe ve sanata, derûnî his ve tavırlara giden yolları tıkadı. Aşkın yerini birkaç dakikalık gönül eğlendirmeler aldı. Bırakın Mevlâ aşkına yer bulmaya, Leylâ aşkı bile kalmadı. Sevginin yerini çıkar duyguları kapladı. Bosna'yı, Filistin'i hiç olmazsa gözyaşlarıyla dinleyip seyreden, bir şey yapamamanın ızdırabıyla kahrolan insanımız bile yok artık. Güzel sesli hâfızların okudukları Kur'an nağmeleri artık kalplerimizi titretmiyor, sabah ezanlarının yanık makamları uyuyan gönül ve gözlerimizi açmaya yetmiyor. Bunca zulüm, bizde hâlâ kıyam kıvılcımlarını tutuşturacak bir etki yapmıyor. Hâlâ kahkahalarla gülebiliyor, ağlamayı unutan, ağlatmayı tercih edenimiz. Duygu özürlü sakat nesiller, atari ve makinelerin yalancı memelerini saf sanat sütüne tercih ediyor. Gül ve bülbüle şiirlerde bile yer yok artık. Duygusal ve romantik olmanın modası çoktan geçtiği için, İslâmî duyarlılığın altyapısını oluşturan geçitler bile yok.
Sanatın intihar alanıdır elbet bu ortam. Tamam, ama müslüman, ortamı aşamayan, ortama kul olan sıradan insan mıdır?
Çoğu müslümanın rûhunda güzellik ve sanata giden yollar, düzen ve ortam putlarının egemenliğinden dolayı kapanmış durumda. Çirkinin, haramın sanat diye takdimi, sanata tavır alan müslümanları ortaya çıkaran bir tefrit ise; bunun yanında entel takılan müslümanları etkisine alan bir tehlike de, sanat konusundaki ifrat. Güzellik ve sanat oltasına takılarak emperyalizmin, düzenin yemi olmak. Sanat diye yutturulan çeşit çeşit rezâlete ayak uydurmak. Kalbini imanla, beynini ilim ve fikirle, rûhunu ibâdet ve zikirle yeterli miktarda dolduramayan aç gençlerimiz ve entellerimiz, her çeşit müziğe kulaklarını açabiliyor, her çeşit filmi sanat putu adına kaçırmamaya çalışıyorsa oltaya takılmış demektir. Nice gencimiz dindeki hükümlerini bilmediğinden değil, nefsine hoş geldiği için sanat adına ruhuna mikropları depo ediyor. Kur'an okumadan yapabilen gençler, müziksiz gün geçiremiyorsa, İslâm kahramanları yerine zibidi ve fâhişe sanatçıların(!) hayranı olabilmişse, bu, önce Akaid'le ilgili bir problemdir.
Bazılarına göre günümüzde sanat, batı egemenliğinin kuşatmasında olduğundan, reddedilmesi gereken bir anlayıştır. Çıkış yolu ancak millî sanatı, tarihteki sanat anlayışını ihyâ etmekle bulunacaktır. Milliyetçi veya muhâfazakâr yığınlarda bu kabullenmenin göze çarpması doğal. Ama müslüman isminden başka isim almayı reddeden bazı kimseler de çözümü millî-tarihî sanatta görmektedirler. Tarih ve tarihteki sanat tekrar sorgulanmalıdır tevhidî duyarlılıkla. Millî sanatta, eski gelenekte güzel unsurlar yanında câhilî sanat örnekleri o kadar çoktur ki...
Meselâ Ramazan ayı bir tevbe, arınma ve ibâdete daha fazla yer verme ayından çok, oburca tıkınma ve eğlence ayıdır bazılarınca. Direklerarası tiyatroları, kantolar, Karagöz (kukla), ortaoyunu, halkı “tiyatro“ dediği danslı müzikaller, meddah, soytarı (palyaço), çadır tiyatroları Ramazan aylarında daha çok hatırlanır ve piyasaya sürülür. Hiç değilse radyolar, televizyonlar unutmaz bu
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 45 -
eğlenceleri. (Aslında bu eğlencelerin çoğu, Osmanlı'nın yıkılışı ve Cumhuriyet'in kuruluşu dönemlerindeki dinî boşluğun ve Rum-Ermeni hegomanyasının kendi varlığını ve gücünü hissettirme anlayışının ortaya çıkardığı, hemen hepsinin sanat değeri de tahtessıfır olan, ibâdetlere darbe vurma niyetiyle özellikle Ramazan'larda züppelerin ve azınlıkların ilgi gösterdiği eğlencelerdir. Halka da hiçbir zaman yayılmamıştır.) Halkın millî anlayışına uygun bunun gibi sanatlar, unutulmuş örf ve âdetlerdeki halk sanatları canlandırılmak istenmektedir bazılarınca. Bunlar batı taklidi dejenere sanatlara alternatif gösterilebilir mi bilmiyorum, ama İslâm adına bunlara sarılmak herhalde cinâyet üstü cinâyettir. Özellikle TRT ve özel kanallar, her Ramazan ayında Din ve Ramazan Özel Programlarında bu cinâyetleri müslümanlarla alay edercesine en vahşîce işlemektedir.
Çoğu müslümanın sanata bakışında bir netlik göremezsiniz. Bazen dinin kabullerini, hatta güzel gördüklerini din adına reddettiklerine; bazen de tersine şâhit olursunuz. Fotoğrafa din adına karşı çıkanların, bazı televizyon veya sinema filmlerini ibâdet havasıyla seyrederken düştükleri çelişkiye şaşarsınız. Denge sağlanamamıştır sanat konusunda da. Kişiliksiz ucuz damgalandırmalar veya sınırı belli olmayan kabuller, hem farklı cemaatler arasında, hem de fert olarak farklı sanat dalları karşısında çelişkili şekilde kendini gösterir.
Gücü yettiği oranda ve kabiliyeti olduğu dallarda müslümanca güzellik sergilemek için yanıp tutuşan, çırpınan güzel müslümanlara selâm olsun!
Hakiki Sanatkâr: ALLAH
Tıpla ilgilenenler ve her branştan doktorlar, ya Ebû Cehilvârî çok inatçı birer kâfir veya olgun birer mü'min olma ile karşı karşıyadırlar. Eğer bile bile küfrü seçen inatçılardan değillerse, insan vücudunu tanıdıkça, onu yaratan zâtın büyüklüğünü daha iyi görecekler, kendi bilgileri ve yaptıklarının çok küçük şeyler olduğunu anlayacaklardır. Acziyetlerini itiraf ve Yaratıcının büyüklüğünü kabul, onları iman basamaklarının zirvesine doğru tırmandıracaktır. Aynen böyle, güzelliğe ve sanata düşkün insanlar da kâinatta ve insandaki sanata bakıp hayran olacaklar ve bu güzellikler karşısında şükür secdelerini arttıracaklardır. Kendilerinin ortaya koydukları sanat eserleri ile Allah'ın yarattıkları arasındaki mesâfenin büyüklüğünü kavramaları oranında iman ve teslimiyetleri artacaktır. Öyle ya, sanatçı insan, hiçbir şeyi yoktan var edememektedir. Allah'ın yarattıklarındaki âhenk ve nizamı görebildiği kadarıyla, tâbir câizse taklitten başka bir şey olmayan eserine uyum ve intizamı ancak küçük çapta yansıtabilmektedir. Öyleyse insana ancak mecâzî anlamda sembolik olarak sanatçı denmekte, gerçek sanatkâr, en büyük sanatkâr Allah olmaktadır.
İnsanın sanatı; Bedî', Mu'ciz, Hâlik, Bârî ve Mûsâvvir olan zâtın sanatını anlamak içindir. Aslında sanat tefekkürdür. Allah'ın sanatına hayran olmaktır. Sanatı bu şekilde anlayan Efendimiz (s.a.s.) tefekkür içinde şöyle duâ ederlerdi: “Allah'ım, hayretimi, hayranlığımı artır!“ Sanat, Allah'ın her alandaki büyüklüğünü takdir edebilmek; bu takdir ve hayranlık içinde sübhânallah diyebilmek, Allahu Ekber diye coşkusunu dile getirebilmektir.
Varlıklara ve onlardaki güzelliklere bakarak Yaratanı hatırlama maddeye mânevî bir yönden kazandırır. Her varlık taşıdığı sanatlarla “Ben, Allah'ın sanat eseriyim“ der. Bu sesi kalp kulağı açık sanatçı ruhlu insanlar iyi duyar.
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın Sanatına Örnek: Kâinat
Kâinata, tabiata, göklere, mevsimlere, mahlûkata ibret nazarlarıyla ve sık sık bakmamızı ister Kur'ân-ı Kerim. Bu şekilde nizamı daha iyi görece, dolayısıyla Sâni-i Hakiki'yi (Gerçek Sanatkâr'ı) O'nun sanat eserleri aracılığıyla daha iyi tanımış olacağız. Kâinat, akılları yerinden oynatan, Allah'ın eşsiz kudret sergisidir. Tabiat galerisindeki sanat eserlerine bakan insan eğer devamlı gördüğü şeyleri alışkanlık ve âdet haline getirmese, basite indirgememiş olsa idi, hayranlık ve şaşkınlıktan, bırakın kendisi sanat eserleri meydana getirmeyi, hiçbir şeyle uğraşamaz hale gelirdi.
Allah'ın büyük âyetleri olan kânat kitabına kısaca bir bakalım: “Yeryüzünde peş peşe akıp giden, mevsimlerin değişmesiyle uzunluk ve kısalığı değişen gece ve gündüz...
Her gün doğup batan, bir gün bile bu hareketinden sapma göstermeyen güneş...
Sanki karanlıkta etrafı gözetleyen, aralarındaki uzaklığa rağmen birbirlerine seslenen, gecenin karanlığında salındıkça parıldayan yıldızlar...
Nerede ise görülemeyecek derecede küçük bir kavis olarak görünmeye başlayan, yüzü aydınlıkla doluncaya kadar devamlı bir şekilde büyüyen, güzel, sâkin, akıcı, rüyamsı aydınlığını yeryüzüne salan, sonra başladığı gibi geri dönüp görülmeyecek derecede küçücük bir çizgicik halinde küçülen ve boşlukta gizlenen ay...
Küçücük çekirdekte biten, sonra büyük bir kuvvetle yeri delen, ufacık yeşil yapraklar çıkaran bitkideki canlanma olayı...
Doğar doğmaz annesini emerek yaşayan, yahut annenin getirdiği besinleri yiyen, gagasıyla beslenmeyi öğrenen, annesinin peşinde yavaş yavaş büyüyen çelimsiz hayvanda, küçücük yavruda gelişen hayat...
Hakikatinde canlı ve hareket halinde bulunan, görünürde ölü sanılan kâinatın katları arasında serpilmiş hayat nizamı...“
Bahar; arzın öldükten sonra tekrar dirilişi. Yeşeren yapraklar, rengârenk açan çiçekler, ötüşen bülbüller, uçuşan kelebekler...
Kış; bembeyaz kar... Ve kar kristalleri, hiçbiri diğerine benzememekte. Hiç kar tanelerini mikroskop altında incelediniz veya fotoğraflarını gördünüz mü? Herbiri tek tek süslenmiş bir tablo gibi sanat eseri... Hem de milyarlarca. Kim bilir ne kadar yüksekten indiği halde yere düşerken birbirine değmiyor, şekilleri bozulmuyor. Kocaman kütleler halinde başımıza düşmüyor, dolu halinde yağınca buzdan kayalar halinde tepemize inmiyor. Her şey hesaplı. Ölçü içinde ve büyük bir sanat. Güzellik içinde güzellik. Sanatkârı takdir etmemek mümkün değil.
“Milyonlarca sene takdir edilen uzun zamanlar boyunca yolundan kıl kadar şaşmayan, bir tek gezegeninde veya yıldızında dahi bir bozukluk meydana gelmeyen, tüm kâinatın intizam içinde yürümesini temin eden, inceliğinde akılları şaşırtan, parlaklığında ruhlara dehşet veren evrenin düzeni...
İşte bunların hepsi kâinatta Allah'ın âyetleridir. Onlardan herbiri başlı başına
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 47 -
birer mûcizedir; yani insanı bir benzerini yapmaktan âciz bırakır. Hepsinde bir azamet, bir heybet, bir büyüleyici tesir vardır. Lâkin uzayıp giden âdet ve alışkanlıkların etkisiyle insan, bu âyetlerin yanından duygusuz ve düşüncesiz olarak geçip gider, bu üstün sanat eserlerinden ibret almaz, bu mahlûkat gibi, varlıklar gibi Allah'a teslim olup kulluk yapması gerekirken, tereddütler eder.
İnsanın, kâinattaki âyetlere karşı basîret gözünü açması, bunlardaki mübdî kudret elini idrâk etmesi için Kur'an, rûhun bütün sistemlerini yakalar; onu alışkanlık ve âdetlerinden uyandırır. Sanki yeni bir olayla karşılaşmışçasına bu âyetleri gönül alıcı bir üslûp içinde insana yöneltir.“155; “(Bunlar) Her şeyi sapa sağlam yapan Allah'ın sanatıdır.“ 156
Allah'ın Sanatına İkinci Örnek: İnsan
İnsan: Allah'ın muhteşem sanat örneği olarak, kendisi için yaratılan dünyaya efendi olarak gönderilmiş. Küçük kâinat olan insan, Allah'ın canlı bir âyeti, canlı bir sanatıdır. Yapısındaki bedenî, fikrî ve rûhî faâliyetler, varlığına yerleştirilmiş çok ince sistemler... İnsan, muazzam bir makine olduğu kadar, muazzam bir sanat. Rûhî fonksiyonları birbirine benzemediği gibi; şekilleri, yüzleri, gözleri, kokuları, sesleri bile birbirine tümüyle benzeyen iki insan yoktur. Zevkleri, karakterleri, kabiliyetleri farklı olduğu gibi, fizikî yönde de benzer yön kadar benzemeyen yönler... Allah, fabrikadan çıkan arabalar gibi birbirinin aynısı ve kopyası olan iki şeyi yaratmayı sanatının büyüklüğüne münâsip görmez. Her yarattığı orijinaldir.
Hz. Ömer'in de bulunduğu bir mecliste sohbet edilirken, orada bulunanlardan biri: “Şu satranca şaşıyorum. Satranç tahtasının eni de boyu da birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa, bir oynadığı oyun diğerine hiçbir zaman benzemez. Küçücük bir tahtada binlerce değişik kombinezon oluşur“ demişti. Hz. Ömer bu söze cevap olarak şöyle dedi: “Bundan daha fazla hayret edilecek şeyler var. Meselâ insanın eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun ve ağız gibi âzânın yerleri kesinlikle değişmediği halde, bütün dünyada yüzleri tamamen birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız sanatı gösteren Allah ne büyük kudret ve hikmet sahibidir!“
İnsanın hiç taklit olunamayacak imzası parmak basmasıdır. Parmak uçlarındaki çizgiler insan sayısı kadar değişiklik arzeder. Gözler ve kokular da öyle. Bu kadar küçük yerde görünen benzerlikler yanında benzemeyen özellikleri sığdırmak, ancak acının içine tat ve lezzet koyan, zıtlarda bile âhengi sağlayan Allah'a mahsustur. 157
Allah'ın Sanatına Diğer Örnekler: Cennet ve Kur’an
Cennet
Güzel yaratılışlarına uygun güzellikte yaşayanlara hazırlanmış güzel mekân. Hiçbir gözün benzerini görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir beşer aklının ve
155] Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde Sanat, s. 39-41
156] 27/Neml, 88
157] İnsanla ilgili olarak geniş bilgi için bak. A. Kalkan, Nâs-İnsan, Kur’an Kavramı no: 29
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rûhunun hayal edemediği güzellikler... 158
Kur’an
Lafzı: Edebî sanat şaheseri. Mânâsı: Sanatların mayası. Yazısı: Orijinal bir sanat, hat. Kırâatı: Çeşitli makamlarda çeşit çeşit sanat. Tezhibi sanat; cildi, kapağı sanat. Okumak, anlamak ve yaşamak: İnsan için esas sanat. 159
Fıtrat ve Sanat
İnsan, yaratılışı gereği bir takım estetik duygular, estetik özellikler taşır. Bazı olay ve eserlerin etkisiyle özel estetik tatlara, yüksek haz ve zevke ulaşır. Sanat, insanın işte bu yaratılış özelliğine dayanan estetik bir uğraştır.
İnsan, maddî ve mânevî yapısıyla Allah'ın muhteşem bir sanat eseridir. Bu güzel yaratığı diğer varlıklardan ayıran birçok özellik vardır. Düşünme, konuşma, gülme, irâde, Allah'ın emânetini yüklenme, yeryüzünde halifelik, tefekkür ve hepsinden önemlisi din duygusu; yani irâdesiyle, serbest seçimiyle Allah'a inanıp kulluk etmesi, cihada koşması bunlardan bazıları. Güzeli sevmesi, estetik duygular gibi yüksek hisler de insanın yaratılışında, yani fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır.
Din fıtrattır. Yaratılışımıza ters bir şey emredilmez. İslâm hayat dinidir, fıtrata yani insanın rûhî ve bedenî özelliklerine tümüyle uygun dindir. Yaratılış özelliklerimiz, her konuda önem taşır ve din, hiçbir zaman bunları gözardı etmez, inkâr etmez. Ama başıboş da bırakmaz. Din fıtrî özelliklerimize, özellikle zevklerimize sınır koyar; alabildiğine azmasına, haddi aşmasına, insanın efendisi, Rabbi olmasına müsâade etmez. Aynı zamanda onlara istikamet verir. Eğer kabiliyet ve zevklerimiz doğru istikamet üzere gitmezse araba yoldan çıkıp devrilir veya başka arabalara çarpar. Verilen emânet ve hilâfet ehliyeti kötüye kullanılmış, istismar edilmeye başlanmış olur. O zaman helâkı, cehennemi dünyadayken yaşamaya başlar insan. İşte din, sınır koyma ve istikamet gösterme hidâyetiyle insanın fıtratına uygun davranmasını ibâdet sayar. Kabiliyetlerin geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Sanat ve estetik duygularımızı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Allah tarafından insan rûhuna yerleştirilen güzellik duygusu ve sanattan zevk alma, ölçü ve âhengin rûha tat vermesi gibi özellikleri insandan söküp atmak mümkün değildir. Bunlara sahip olmaktan daha önemlisi, bunları yerli yerince ve kararınca kullanmaktır. Bu konuda kullanma kılavuzuna (Kur'an'a) uymuş olsa insanın huzurlu olmaması imkânsızdır.
Varlık âleminde bulunan her şey, Allah'ın çizdiği yolda yürümekte, O'nun buyruğu doğrultusunda hareket etmektedir.160 Tüm varlıklar Allah'a ibâdet ve itaat içindedirler: “O'nu ham ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.“161 Şu varlıklar âleminde Allah'ın kanunlarına riâyet etmeyen bir tek yaratık gösterilebilir mi? Varlıklardan hangisi fıtratının dışına çıkmış, fıtratını bozmuştur? Sadece insan. İnsanın dışında hiçbir varlık gösterilemez. Zâlim ve câhil insan, istek ve
158] Cennetle ilgili olarak bak. A. Kalkan, Cennet, Kur’an Kavramı no: 36
159] Kur’an’la ilgili olarak bak. A. Kalkan, Kur’an ve Kur’an’ın Îcâzı Kavramları, kavram no: 120 ve 121
160] Bkz. Tâhâ, 50
161] İsrâ, 44
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 49 -
kaprislerine uyduğunda tabiattaki İlâhî kanunların dışına çıkmaktadır. Bu, fıtratı bozmadır. Evrende hiçbir bölüm kendi isteği yönünde seyretmemektedir. Arzu ve hevâsına tâbi olmamaktadır. Rabbiyle ve kendi dışındaki diğer varlıklarla bağlantısını koparmamaktadır. Aksine varlıklar arasında çok sağlam ve etkili bir ilişki sözkonusudur.
Kabiliyet ve zevklere doğru istikamet verilmemesi ve sınır çizilmemesi halinde hudûdullaha riâyetsizlik olacak, insan tuğyâna başlayacaktır. Bu, rûhun tüm dengelerini alt-üst eden bir sapma ve sapıklıktır. Fesat ve kargaşadır. Ahsen-i takvimlikten vazgeçip esfel-i sâfilîni tercihtir. İnsan hayvanlaşmaya başlamıştır. Bu fıtrata da isyandır. Fıtrat bozulmaya başlamıştır artık. Bu kötü değişiklik başka bozulmalarla neticelenecektir: “Şüphesiz ki bir toplum, kendilerindeki iyi hali değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez.“162 Rûhun, rûhî zevklerin sapması insanın bozulmasına sebep olacak, insanlar bozulunca içinde yaşanılan toplum da, idaresi ve tüm değerleriyle bozulmadan nasibini alacak, insanlar nasılsa, lâyık oldukları şekilde öyle yönetileceklerdir.
Allah her şeyi yerli yerince yaratmış. Güzellikleri yaratmış görmemiz için. Göz vermiş güzellikleri görmek için. Biri yaratılıp diğeri yaratılmasaydı, rûhun güzeli arama ve sevme ihtiyacı nasıl giderilecekti? Ne güzel fıtrat, ne güzel uyum! Sen ne güzelsin Allah'ım!
Kalp, insanın merkezi; Kâbe, arzın merkezi, yeryüzü mescidinin temsilcisi sayılır. Sanatın ve güzelliğin de etrafa halka halka yayıldığı bir merkez vardır müslümanların medeniyetlerinde. Bu güzellik merkezleri câmilerdir...
Sanat ve Güzellik Merkezi: Câmi
Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşerî diktaların tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri, meclisleri... dinin düzenlemesine müsâade etmeyen demokratik, laik ve dine saygılı(!) rejimler, câmilerde bile dinin hâkim olmasını istemezler. Tümüyle Allah'a ait ve O’nun için olması gereken mescidler, tâğûtî düzenlerde “Allah’ın evi“nden ziyade “devlet dairesi“ne benzerler.
İslâm’da câmiler sadece namaz kılınıp “dağılınan“ yerler değil; kendisinde devamlı “toplanılan“ mekânlardı. “Câmi“, kelimesi, bilindiği gibi “toplayan“ demektir; insanları açtığı bağrında toplayıp cemaat haline getiren yerdir cami. Câmi, aynı zamanda bir kıyam merkezi, savaş yeri, istişâre meclisi, devletin idare edildiği mekân, yönetenlerle yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleştikleri, hesaplaştıkları mahal, bir okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evi...dir. Bu kadar işlevi olan bir merkezin üstünkörü bir yapısının olması beklenemez elbette. Bunca ihtiyaçlara çözüm getirecek büyüklük ve sağlamlıkta olması gerekir. Binanın muhkem olması da yeterli değildir. Aynı zamanda güzel de olması lâzımdır. “Mescidler, Allah için“163 yapılan binâlardır. Bu ifâde, esas olarak câminin işlevi, yani içinde yapılacak eylemlerin ihlâslı ibâdet cinsinden olması, câminin inşâsı ve kullanılmasında Allah rızâsından başka bir amaç güdülmemesi anlamına gelir. Bununla birlikte “câmilerin Allah için olması“ dış yapıyı da kapsar. Binanın maddî güzellikte ve sanatlı olması gerektiği anlamına da gelebilir.
162] Ra'd, 11
163] Cinn, 18
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah için, O’nun adına yapılan bina, O’na arz ve takdim edileceği için güzel ve îtinâlı, her şeyiyle sanat eseri olmalıydı; nice müslümanların görüş ve anlayışı buydu. O yüzden câmilerin merkezlik ettiği bir medeniyet ve sanat anlayışı İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren kendini göstermeye başladı. Câmilerin sanat ve güzelliğe nasıl merkezlik ettiğini inceleyelim:
a) Mimarî Yönden Câmi:
Kur’ân-ı Kerim, câmilerin inşâsında azameti tavsiye eder: “Allah’ın, yükseltilmesine izin verdiği (emrettiği) evler“164 ifâdesi, câmilerin mimarisinde sanatı ortaya çıkartan en büyük etkendir denilebilir. İnsanın içine huzur veren, kişiye sonsuzluk ufku açan, mü’mini birlik ve yücelik duyguları içinde huşûa götürmeyi amaç edinen bir mimarî tarzı... Yüksek kubbesiyle hâfızların güzel seslerine mikrofonun veremediği ekoyu/yankıyı oluşturduğu gibi, gökkubbe gibi sonsuzluğa açılan pencere görevi yaparak yüce duyguları galeyana getiren mimari. Kulu mânen yükselmeye hazırlayan füzeye benzer minâreleri, ezan sesindeki Allah'a dâvet ve ilâh taslağı tâğutları reddedip onlara meydan okumayı yüksek şerefesinden çok uzaklara kadar ulaştırma görevi yanında, zarifliği ve ilme irşâdı çağrıştıran kalem gibi incecik yapısıyla âdetâ şehâdet parmağı vazifesi görmekte ve göklere yükselmekte.
Müslümanların ortaya koyduğu güzel sanat eserleri içinde câmiler her dönemde ilk sırayı almıştır. Meselâ İstanbul’u câmisiz düşünebiliyor musunuz? O güzelim şehrin güzelliğinde câmilerin katkısını inkâr edebilir misiniz? Selimiye’siz Edirne ve Süleymaniye’siz İstanbul, mâbedsiz şehir Ankara gibi en kara olmaz mı? Turistik amaçlı İstanbul tanıtımlarında bile câmisiz bir afiş veya tanıtımın olmadığını görüyoruz. Câmiler, müslümanların sanat anlayışlarını, tarihî medeniyet birikimlerini gösteren sanat şaheserleri olduğu gibi, müslümanların tapu senedi hükmündedir. Şimdi değilse bile tarihin belirli dönemlerinde müslümanların o topraklardaki hâkimiyetini simgeler. O beldenin “dâru’l-harb“e dönüşmesine isyan bayrağıdır minâreler.
b) Tezyînî Sanatlar Yönünden Câmi:
Mescid-i Nebevî’de Peygamberimiz (s.a.s.) için hazırlanan minber, nar büyüklüğünde iki topla süslenmişti ve Efendimiz’in torunları Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin onlarla oynarlardı. Minber süsü olarak bu iki yuvarlak ağaç, ahşap yontma sanatının başlangıcı olduğu gibi, ondan sonraki minber ve câmi süslerinin ilk örneğini teşkil ediyordu.
Minber: Câminin en göz alıcı yerlerinden biridir. Güzel amaca hizmet ettiğinden yapısının, tezyînâtının sanatı da âdetâ konuşmakta, üzerindeki hatibin sesi gibi ses vermekte, ruhun derinliklerine hitap etmektedir sanat lisanıyla. Dantel gibi işlenmiş mermerleriyle, abanoz, fildişi veya sedef gömme işleri içinde geometrik desenler, arabesk ve motiflerle süslenmiş esrârengiz ve muhteşem sanat armonisi. Çeşitli desenleriyle şahane tahta işleri, oymacılık, hemen her büyük câminin klasikleşmiş görüntüsünü oluşturur.
Mihrab: Mermer işlemeciliğinin ve özellikle çini sanatının şaheserlerinin galerisi gibidir. Çini panolar renk ve desenleriyle baştan sona sanattır. En ince
164] Nûr, 36
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 51 -
kıvrımlar nakşedilebilmiş, mozaikleştirilmiş, hamur gibi yoğrulmuş mermerler... Rengârenk ama gizemli ve derûnî his uyandıran camlar. Bu vitraylardan süzülen nûranî ışıkların akisleri ruhu tümüyle sarar. Gözü fazla meşgul etmemesine de özen gösterildiği anlaşılan canlı desenler... Bunlarla bütünlük arzeden halı, kilim ve seccâde gibi el emeği ve göz nurunun iplik iplik dökülerek sanatlaştığı dokuma ürünleri... Bütün bunlar birbirleriyle uyumlu ve irtibatlıdır. Birbirini çok güzel şekilde tamamlar. Öyle ki, bakan göze bir sanat birliği tesiri uyandırır. Câmiye giren insan, bu güzellikler ve etrafını saran hârikalar karşısında heyecanlanır, ruhunun tüm noktalarında huzur, zevk, coşku... hisleri kıpırdanır.
Mahyâ ayrı bir sanattır. Zannederim günümüzdeki neonlar ve ışık gösterilerinin ilk kaynağıdır. Ezanla birleşince ışık-ses gösterisine dönüşür mahyâ. İçindeki tebliğ yazıları iç-dış güzelliğini, bütünlüğünü ve ezanın mesajını yansıtır.
c) Hat ve Câmi:
Hat; Câmi tezyînatında vazgeçilmeyen bir unsurdur. Hem cemaate tebliğ, hem de güzellik duygusuna hitap eden, müslümanlara ait orijinal bir sanat. Kur’an metninin muhâfazasından doğmuştur hat. Devamlı gelişme göstererek soyut resimle birleşen bir âhenge dönüşmüştür.
d) Mûsikî ve Câmi:
Kur’an’ın tilâveti, ezanın makamla okunması müslümanlar için meşrû mûsikîye kaynaklık etmiştir denilebilir. Güzel sesin, okunan Kur’an ve ezanın tesirini artırdığı ve Kur’an’ı güzel bir şekilde ve güzel sesle okumanın Sünnette tavsiye ve teşvik edilmesi, kıraatin aynı zamanda bir sanata dönüşmesine yol açmıştır. Gerçek ses sanatkârı olan güzel sesli hâfızlar, câmi kubbelerini olduğu kadar, ruhları da doldurup çınlatmışlar, dinleyenleri coşturup onların ibâdete meyillerini arttırma görevi üstlenmişlerdir.
e) Güzel Elbise (Giyimde Sanat) ve Câmi:
Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbisenizi giyin.“165 Dış ve iç mimarî güzelliği, ses ve söz güzelliği, câmi içindeki insanların maddî ve mânevî güzellikleriyle de bütünlük kazanmalıdır. Mekânın büyüklüğüne ve güzelliğine yakışan elbise giyinmeli ki, Allah’ın evinde bulunduğumuz, O’nun huzuruna çıktığımız, yüce makama ayrıcalık verdiğimiz belli olsun. Bedenini tertemiz yapan, temizliğin güzellik için ön şart olduğunu bilerek abdest alan Mûsâllî, elbisesini de necâsetlerden arındırmakla yetinmeyecek, aynı zamanda süslenerek bayrama gelir gibi gelecek câmiye. Çünkü Rabbiyle beraber olduğu zaman bayramdır onun için; câmi de bayram yeri. Her şeyden çok sevdiği zat, huzuruna kabul için onu çağırmıştır. Çağıran güzel, çağrı güzel, çağrılan yer güzel olunca çağrıya koşan da güzel olmalı, hem de her şeyiyle.
f) Edebiyat Sanatı ve Câmi:
Hutbe, vaaz, sohbet, eğitim çalışmaları ve her çeşit emr-i bi’l-ma’rûf merkezi olan câmilerin edebiyat sanatına katkısı çok büyüktür. “İnsanlara güzel söyleyin.“166 emrine uygun, sanatlı, güzel sözler söyleyecektir câmide konuşan. Câmidekiler
165] A'râf, 31
166] 2/Bakara, 83
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yumuşak, tatlı ifâdelerle, hikmet ve güzel mev’ızalarla müjdelenerek Allah’ın yoluna dâvet edilecekler. Konuşulanların güzelliği gibi, konuşmanın şekli de güzel ve sanatlı olacaktır.
g) Namaz ve Sanat:
Beden ve kalbin beraberce kulluğu, uyum, âhenk, intizam, rûhî coşkunluk, Allah sevgisi, ezanla zamana tam riâyet, askerî disiplin içinde saf tanzimi, komutana (imam) tam ve hemen itaat, tüm cemaatin aynı anda uyumlu hareketleri, tekbirler ve kıraatlerdeki güzellik, kalbe huzur veren zikir... Evet, bütün bunlar her şeyiyle sanat değil midir? İşte buna sanat içinde sanat denir.
Tüm ibâdetler sanattır. Yani, müslümanın bütün hayatı kulluk ve ibâdet şuuru içinde geçtiği nisbette ve o oranda sanattır. Müslüman da ne kadar güzel kulluk yapıyorsa o kadar sanatkâr.
Bir yer, câmiye (takvâ mescidine) benzediği oranda sanatlı ve güzel olur. Bir insan da câmide ve namazda olunması gereken hale benzediği oranda kendi canlı sanat eseri olur.
Tüm ibâdetlerin prototipi olarak namaz, bir sanat olduğu gibi, yeryüzü mescidinin prototipi olan câmilerimiz de sanatın ve güzelliklerin icrâ yeridir. Câmi ruhunu tüm arza taşımalı, güzellikleri yeryüzünün her yanına yaymalıdır sanatkâr âbid. Çünkü tüm arz mescid kılınmıştır onun için.
Namazsız mescidin maddî güzelliği, mimarî özelliği bir anlam taşımayacaktır. İslâm, her şeyi dengelemiştir. Dışla iç bütünlüğünü, dünya ile âhiret dengesini esas alan din, güzelliğin sadece maddî süslerle olmayacağını bildirir. Mânevî unsurlar olmadan maddî güzelliğin değeri çok azdır. Maddî güzelliğe mânâ yön vermiyorsa denge de sağlanamaz. Demek istiyorum ki, câmideki maddî güzellikler, câmi içindeki mü’minin dış güzelliği hiçbir değer ifâde etmez; ibâdet şuuru tüm zerrelere kadar hissedilmez, takvâ, huşû ve huzur olmazsa. “Allah sizin dışınıza, sûretlerinize bakmaz; Sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.“ Hele câmide Allah’ın hükmü gizleniyor, anlatılmıyor, sansüre tâbi tutuluyorsa... Ve bir de zâlimler, tâğutlar ve onların düzenleri, kanunları övülüyor veya onların koydukları sınırlar hudûdullah’tan önemli görülüyorsa... Câminin süsü, ziyneti neye yarar?
Allah’ı hissettirmeyen, O’nu hatırlatmayan câmi, ne kadar muhteşem olsa da güzel değildir.
Önce rûhî, mânevî güzelliği, sonra bununla uyumlu olarak buna ters düşmeyen maddî güzelliği önemlidir güzel diyeceğimiz her şeyin, tüm ibâdetlerin. İçindeki ruh, mânevî yön ihmal edilir veya bozuk olursa mescid, takvâ mescidi olmaktan çıkar, güzelliğini kaybeder, zararlı bir mescid, dırar mescidi oluverir. Tabii, tüm süsü, maddî güzelliği böyle bir câminin ayakta kalmasını, ibâdet edilmeye lâyık yer olmasını sağlayamaz. Yıkılıp yeri çöplük yapılmayı hak eder bu anıt. 167
Câmileri takvâ ruhuna mâlik, hâlis niyetli, gerçek mü’minler inşâ etme hakkına sahiptir.168 Allah'a hakkıyla iman etmeyen, nefislerini veya tâğutları Allah'a ortak koşan, hâkimiyet hakkını Allah’ta görmeyen, O’nun kanunlarıyla
167] Bkz. Tevbe, 107-110
168] 9/Tevbe, 18
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 53 -
hükmetmeyen, başta namaz olmak üzere ibâdetlerini yerine getirmeyenlerin Allah’ın câmilerini yapmaya ve tamir etmeye hakları, yetkileri yoktur.169 Çünkü bu tipteki insanlar, câmilerin ruhunu maddesine kurban edecek, süslü-püslü inşâ ettikleri câmilerde esas ziynet olan kulluk yapılmasını istemeyeceklerdir. Niyetleri hâlis değildir. Bunlar, Allah’ın mescidlerinde Allah’ın zikredilmesine, insanlara Allah’ın hükmünün ve nizamının anlatılmasına engel olmak isteyen en büyük zâlimlerdir. 170
Takvâ, mânevî özellikler, câmi mimarisine ve süslerine kurban edilince, güzel elbise giydirilmiş odunların hali gibi, câmi de içiyle dışı (ruhuyla maddesi) bir ve uyumlu olmayan münâfık bir yapı oluşturur. O zaman şeklen dırar (zarar) mescidi ortaya çıkmış olur. Zaten câmiye bu şekli veren, câmiyi aslen ve tümüyle dırar yapmak için vâsıta ve imkânlarını tamamlamış olmaktadır. Gerisi kolaydır artık.
Tarihten günümüze İslâm âleminde nice sultanlar, krallar, başkanlar ve yöneticiler, câhil halkın gözünü boyama, dikkatleri zulüm, sömürü, fakirlik gibi önemli meselelerden uzaklaştırma, halkı kandırma ve oyalama kasdıyla, içinde yaşadıkları saraylar kadar büyük ve yüksek değilse bile onlara benzeterek câmiler inşâ ettirdiler. Kendilerinin namazla ve namazın temsil ettiği dâvâ ile ne kadar ilgilerinin olduğu bilinen bu yöneticilerin bu görkemli câmileri inşâ ettirme sebepleri bellidir. Halka ancak bu şekilde müslümanlıklarını ispat edip, kendi rejim ve saltanatlarına destek sağlamak. Yani kazın geleceği yerden tavuğu esirgememek.
Müslümanların, hatta onlardan daha önce İslâm dâvâsının bunca zarûrî ihtiyaçları varken Ağustos 1993’de Fas’ın Kazablanka kentinde tam beş yüz milyon dolar harcanarak inşâ edilen bir câminin açılışı yapıldı. Câminin inşâsı, müslümanlara akla gelmedik zulümler yapan, Allah’ın dini olan İslâm’ı devlet dini haline getirip kuşa çeviren Kral II. Hasan tarafından yaptırıldı. Bu, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî’den sonra dünyanın en büyük üçüncü câmisi. Ne ki, kalabalık yerleşim yerlerinden hayli uzakta, bir deniz kenarında. İslâm, sanat denilen gösteriş adına bu kadar israfa müsaade eder mi dersiniz? Bir de câminin kullanımını değerlendirin: Câmilerinde “Halîfe-i Müslimîn Kral Hasen-i Sânî“ ifâdesiyle her hutbede ve her duâda bütün namaz kıldırma görevlilerinin krala duâlar ve övgüler yağdırma zorunluluğunu düşünün. Fas’ta da câmilerin devlet dairesi şeklinde kullanıldığını hesap edin.
Tarihte ve günümüzde Allah’ın rızâsı dışında, meselâ gösteriş ve dünyevî yarış için “bizim köyün minaresi, sizinkinden daha büyük“, “bizim câminin kubbesi, sizinkinin iki katı!“ cinsinden tavırlar... İhtiyaç olan yerlerden ziyade, gösterişli yerlere dikilen binalar... Altından kubbesi olan câmiler, türbeler, minâreler... Bugünkü basit mahalle câmilerinin birisinin parasıyla Mescid-i Nebevî prensiplerine sahip sadelikte en az on câmi yapılır.
Esas ziynet olan cemaat bulma, onları şuurlandırma eylemi tümüyle terkedilip, ilim yayma yerine kilim yayma öne çıkartılarak, sadece şekil olarak câmilerin süslere boğulması sanat filan değil; eğer sahihse hadis-i şerif
169] Tevbe, 17-18
170] Bakara, 114
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyetine göre kıyâmet alâmeti olarak kabul edilir. Hadis sahih değilse bile anlam olarak bu ifâde sahihtir, doğrudur. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi tek yönlü maddî süs ve güzellik, hele câmi gibi bir mekânda olursa bu elbette bir kıyâmettir, dehşettir, sanat filân değil; sanatın kıyâmetidir bu. Ve bu kıyâmeti câmiler başta olmak üzere çok şeyde yaşıyor günümüz insanı.
Ruh mânevî varlıktır. Onun yok olması, insanın ölümü demektir. Rûhî özelliklerle irtibatı kopmuş bir eşya, sanat eseri kabul edilse bile ölü bir yapıdan başka bir şey değildir. Ve bize göre ruhsuz sanat, diğer olumsuzlukları yanında taş yığını, çocuk oyuncağı cinsinden süslü oyalamaca, fantezi ve israftan ibarettir. Allah’ı düşündürmeyen, rûhî hislerimizi öne çıkarmayan süslerin, hele aşırı biçimde, hem de câmilerimizde boy göstermesi, câmi ve sanat anlayışımızın dengeyi bozan şekilde dünyevîleştiğini gösteren bir doğu zevkidir.
Öyleyse bütün bu câmi sanatına, yanlışsız din olan “İslâm sanatı“ mı, yoksa yanlışlar da yapabilen, eksikleri ve zaafları da olan “müslümanların sanatı“ mı demek daha uygundur?
İslâm Sanatı mı, Müslümanların Sanatı mı?
İslâm, hak dinin adı. Müslüman da bu dinin mensûbuna Allah'ın verdiği isim. Biri her şeyiyle kutsal, eksiksiz, yanlışsız bir nizam; diğeri ise bazı üstün vasıfları yanında, beşer oluşundan dolayı eksiklik ve yanlışlıklarla mâlûl.
Müslümanların tarihten bu yana iyi-kötü yapageldikleri şeyleri İslâm'a mâletmek büyük yanlış. Günümüzde bu yanlışlık o kadar geniş bir alanda ve o kadar büyük ki... Müslümanlara kan kusturan zâlim tâğutların yönettiği ülkelere hiç tereddüt etmeden İslâm ülkeleri denilebilmekte. Bu ülkelerin aralarında oluşturacakları kapitalist ve pragmatist ticarî birlikteliğe İslâm Ortak Pazarı gibi adlar kolaylıkla verilebilmekte. Örtülü fâiz dâhil, diğer bankalarda olan tüm şeylerin aynısının mevcut olduğu kapital işleriyle uğraşılan yerlere hiç çekinmeden İslâm Bankası tesmiye edilebilmekte. Örnekleri çoğaltmak mümkün, fincancı katırları ürkütmek de...
Meşhur hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “İslâm yücedir. Ondan daha üstün hiçbir şey olamaz.“ O, Allah katında makbul tek dindir. Allah'a âittir. Müslümanların bütün beşerî zaaflarıyla ortaya koydukları bir şey zayıfsa, güçsüzse, yanlışsa... İslâm mı güçsüz olacak?
Osmanlı saray çevrelerinde oluşturulan Divan Edebiyatı, aşk şiirleri olan gazellerle, ucuz meddahlık (övgü) şiiri kasideleriyle, hamamnâmeleriyle ne kadar İslâmîdir? İslâmî Edebiyat adını vermemiz ne kadar doğru olur? İslâm gerçekten böyle bir sanatı mı hedefler? Böyle bir edebiyatın ve sanatın eleştirilecek yönleri varsa, nasıl İslâmî olabilir? Eleştirilince İslâm eleştirilmiş olmaz mı?
Demek istiyorum ki, tarihten günümüze müslümanların ortaya koydukları tüm sanat eserleri şu veya bu sebeplerle “İslâmî“ denecek ideal ölçülere uygun değildir. Bu sanat eserlerine müslümanların sanatı denebilir. Eksiklik ve yanlışlıklar İslâm'a değil, müslümanlara âittir. Bu değerlendirme, câmi mimarisini de kapsayacak şekilde tüm sanat eserleri için istisnâsız şekilde geçerlidir.
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 55 -
Ayasofya'yı bilirsiniz. Doğu Roma İmparatorluğunun önemli kiliselerinden biri olarak 537 yılında yapılan bu eser, Fatih'in yaptırdığı minâreleri saymazsanız mimarî şeklini aynen korumuştur. Osmanlı câmileri bu kilise mimarisine ne kadar benzer, bilmem karşılaştırma yaptınız mı? Hele Tanzimat dönemi câmileriyle kiliseler aynı mimarî özelliktedir. Daha eski olan Babil gözetleme kuleleri ise kiliselerin çan kuleleri ve onlarla minâreler arasında büyük benzerlikler vardır. Bizans, eski Mısır, Suriye gibi eski uygarlıklardan câmi mimarisinde de büyük çapta etkilenmeler olmuştur. Bunlar birer vâkıadır. Olması gerekiyor veya gerekmiyordu, ama bunları şunun için söylüyorum: İslâm sanatı diyebilmemiz için hristiyanların veya diğer dinlerin eserlerinden çok farklı, orijinal bir tarz gerekmez mi? Veya şöyle de sorulabilir: Peygamberimiz aynen bu tarz bir mimariyi mi isterdi? Meselâ, ilk minâre ne zaman, hangi ihtiyaçtan dolayı, neye benzetilerek, nelerden etkilenerek yaptırıldı? Bugün hangi ihtiyacı görüyor? Sorular daha derinleştirilerek arttırılabilir.
Mimarlık sanatı yönüyle câmilere yakın önem taşıyan kümbet ve yatırların mimarisinden önce, böyle anıtkabirlerin inşâsının İslâmî olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bunlara İslâm sanatı demeden evvel, hangi dinlerin ürünü olduğu ortaya konmalıdır.
İslâm sanatı, ilhamını Kur'an'dan, Rasûlullah'ın sünnetinden alan sanattır. Bir müslüman kültürü ve hassâsiyetiyle bu kaynaklara inilmedikçe, yapılmak istenenler takvâ ürpertisi, ihsan ve ibâdet bilinciyle değerlendirilmedikçe İslâm sanatı oluşamaz. Tabii, böyle bir sanatın oluşması için İslâmî bir ortama da ihtiyaç duyulacak, bu sanatın altyapıları mevcut olacaktır. Bize göre bugün de, tarih dilimlerinde de böyle bir sanat oluşmamıştır. Oluşan şey, batının veya bâtılın sanatına basit adapte ve küçük değişimlerle İslâm kılıfı giydirmekten ibârettir. Mankenlere başörtüsü taktırılarak onları podyuma sürmek cinsindendir yapılanların çoğu.
Asr-ı Saâdet, dört halîfe döneminin sonuna kadar yeni İslâm devletinin oluşum dönemidir. Bundan kısa bir süre sonra ise oluşan düzen ve ortamın da etkisiyle eski Arap câhiliyyesine veya yeni fethedilen topraklarda izleri görülen eski câhilî medeniyetlere yöneldiği kadar Kur'an'a yönelmemiştir sanatçı. Türkler İranlılar gibi İslâm'a yeni giren kavimlerse, İslâm öncesi sanat anlayışlarını da beraberlerinde getirmişler, saf İslâm sanatı oluşturma imkânlarını baştan kurutmuşlardı. Müslüman sanatçıya zor geliyordu Kur'an'ı sanatkâr ruhla okuyup yorumlamak, ona dayalı bir sanat anlayışını sıfırdan oluşturma çabasına girmek... O kolay yolu seçti. Eski sanatı İslâm kılıfıyla devam ettirmek veya yeni fethedilen yerlerdeki sanattan esinlenmek ve adaptasyon. Bu kolaycılık, İslâm sanatına doğru giden yolun ilk adımında sanatçının Kur'an sanatının dışında yollar aramasına sebep oldu.
Unvanları halife veya zıllullahi fi'l-arz da olsa, yöneticilerin hemen hepsinde Kur'an kaynaklı sanat ruhuna destek olacak bir anlayış ve yaşama biçimini, tevhid penceresinden bakınca görememekteyiz. Tam tersine, sanatçıyı oyalayacak oyuncakları ellerine tutuşturma işlevi görmüşler, sanata Kur'an'ın değil, sarayın yön vermesi için çabalamışlardır.
Kur'an her şeyden önce kâinat, hayat ve insan için çok geniş bir düşünce sistemi ortaya koyar. Sanata en güzel hedefler çizer. Sanat için gerekli metodun
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örneklerini bolca ihtivâ eder. Hem konu, hem üslûp bakımından sanat için de en mükemmel kaynak Kur'an'dır... Hayatı İslâm düşüncesine uygun ve evrensel çapta yorumlamak isteyen bir sanat için başvurulabilecek en geniş, en sağlam kaynak Kur'an'dır... Sanat alanında Kur'an'dan faydalanmak için Kur'an kavramlarına ve Kur'an'ın üslûbuna yönelme zorunluluğu vardır...
Kur'an'ın hayata geçirilmesi gibi, Kur'an'ın sanata geçirilmesi de ütopik bir rüya değildir. Elbette mümkündür. Bunun için her şeyden önce canlı Kur'an haline gelecek hamele-i Kur'an olan sanatçı rûhuna ihtiyaç vardır.
Müslümanların oluşturduğu sanatın, ideal İslâm sanatı ile karşılaştırıldığında olumsuzlukları yanında, kâfirlerin sanatı ile mukayese yapıldığında elbette nice güzellikler ve üstün özellikler bulunacaktır. Tarihe övgü yaklaşımı da sövgü yaklaşımı da yanlıştır. Her şeye âdil olarak bakmak gerekir. Müslüman sanatçının ya da müslümanların oluşturduğu sanatın alâmet-i fârikalarının (ayırıcı özelliklerinin) bilinmesi bu sanatın müsbet yönünü ortaya çıkaracaktır.
Müslüman Sanatçı ile Diğer Sanatçıların Farkı
Müslümanın inancı, hayat görüşü ve yaşayışı farklı olduğundan, sanat konusunda da tabii ki müşrik veya münkirden farklı yönleri olacaktır.
İdeal tipten ne kadar uzak olursa olsun, kendisine müslüman denilebilecek asgarî şartlara sahip olan insan, ister sanatçı ister başka biri olsun, Allah'ın koyduğu kurallara uymak zorunluluğu hissedecektir. Normal olarak da bunları imanı nisbetinde hayatına geçirecektir. Başka türlü olması beklenemez. Müslümansa belli edecektir müslümanlığını.
Kur'an'dan ilhamını alarak ideal ölçüler içinde İslâmî bir sanat ortaya koyamamakla itham ettiğimiz müslüman sanatçı, tarihten bu yana kâfirlerden nice yönleriyle farklı müslümanca bir sanat oluşturmaya çalışmıştır. Eksiğine aksağına rağmen müslümanların sanatında müslümanca güzellikler bulmak zor olmasa gerek.
Câmi başta olmak üzere her çeşit mimarlık, hat sanatı, dinî mûsikî denilen müzik, stilizasyon, arabesk, ebru, tezhip gibi tezyînî sanatlar, çeşitli el sanatları, halk sanatları ilk akla gelen türler. Ama bizim üzerinde durmak istediğimiz esas farklılık, sanata bakış açısında ve haramlığında ittifak edilen tür ve tarzlara karşı oluştur. Maddeler halinde, çok kısa olarak bu farklılıkları sıralayabiliriz:
a. Batı sanatçısı Allah'la mücâdele içindedir. Sanat da onun “yarattığı“dır. Buna karşılık müslüman sanatçıda en küçük çapta bile olsa Allah ile bir çatışma yoktur. Hatta o, sanatı ibâdet olarak görmek zorundadır. Batılılar Allah'ın yarattığını taklit için insan vücutlarını kaslarıyla birlikte çizmiş veya heykellerini yapmışlarken; müslümanın sanatında insan vücuduna hemen hiç rastlanmaz.
b. Müslüman sanatçı, güzelliği yaratma iddiâ ve cür'etinde değil; güzeli keşfetme görevindedir.
c. O kural, disiplin, ölçü tanımayan değil; haram-helâl hudutlarına ve kendi fıtratına uyan, ritme, âhenge, ölçüye, birliğe, sonsuzluğa ulaşmak isteyen bir anlayış içindedir.
d. O, nefsinin hevâ ve fantezilerinden ziyâde, mutlak güzelliğin peşinde
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 57 -
koşar.
e. Ne sanatı, ne kendini putlaştırır. Sanatı amaç olarak görüp ona Allah'ı karıştırmayarak putlaştırmaktan sakındığı gibi, sanatçı olarak kendini de putlaştırmaya götüren her şeyden kaçıp “ben“ini gizler.
f. Sadece duyularıyla ve hisleriyle değil; kalbî ve rûhî tüm özellikleriyle de güzele yaklaşır, gözünün yanında basîreti ile Allah'ın nûruyla bakar.
g. Değişen şeylerin ardındaki değişmeyeni arayıp yakalamaya çalışır.
h. Gayri müslim sanatçı Allah'ı, tabiatı, yaratıkları taklit etmeye, -hâşâ- Allah gibi yaratmaya kalkışma cür'etini gösterir, bunun için benzetme metoduyla eserini ortaya koyarken; müslüman sanatçı taklitçi değildir. Allah'ın yarattığına benzetmeye kalkmaz eserini. O, eşya ve hâdiseleri yansıtma metoduyla idrâk eder. Onun için batıdaki heykel ve figüratif resme karşılık, müslüman sanatçı minyatüre sığınır.
i. Müslüman sanatçı için tabiat, batıdaki gibi bir dış görünüşten ibâret değildir. Dış görünüşten ziyâde iç görünüştür, derinliktir tabiat. Rûhî hâletin yansımasıdır. O, gözünü dış dünyadan fazla içe doğru açmıştır. Hâdise ve eşyaları aynen değil; insanda bıraktığı intibâlara göre ele alır.
j. O her şeyi daha parlak, daha şen görür. Tabiat devamlı bahar mevsimini yaşar. Gül ve bülbül de bahçededir hep. Her şey güzel görünür sanatçıya. Çünkü onun bakışı mutluluk ve huzur doludur. Örneklerinde çirkinlere ve çirkinliklere yer yoktur.
k. Batıdaki arayıp bulamamanın getirdiği çırpınış ve isyanların yerine; huzur, sükûnet, olgunluk ve ritm vardır.
l. O, sanatı, batılılar gibi faydadan uzak düşünmez. Onun için sanat bir lüks ve fantezi değildir; bir oyuncak da. Sanat daha çok hayatta lâzım olacak bir güzelliktir. Kullanılan güzel bir eşya veya onun tezyînatıdır sanat.
m. O taklitçi olmadığından yaptığının aynısını tekrar etmez. Birbirinin aynı olan iki çiçeği bile resmetmez. Aynı iki kompozisyon ortaya koymaktan sanat adına hayâ eder.
n. Özellikle son asırda tatbiki güzel sanatlarda ve dekoratif sanatlarda batı makineyi ele tercih etmeye başlamıştır. Makineleşen insan, sanatı da makineye ezdirmeye başlamıştır. Müslüman sanatçı ise göz nurunu el emeğiyle birleştirmeyi tercih eder. Ucuzluğa ve tekdüzeliğe prim vermez. Makineye teslim olmaz, sanatını da teslim etmek istemez.
o. O tabiatla iç içedir. Kendisini küçük tabiat bildiğinden onunla uyum içindedir. Topraktan yaratıldığına inanır. Tabiata hükmedenle kendine hükmedenin aynı zât olduğunu, aralarındaki kanunların ayniyet arzettiğini görür. Onunla bütünleşmek ister, tabiattan kopmaya rızâ göstermez.
p. Batılı sanatçı, dinini bile trajedi haline getirdiğinden, hayatı trajik biçimde algılar. Karamsarlık ve tedirginlik içindedir. Yeni çözümler peşinde koşar; daha doğrusu çılgınlıklar peşinde. Müslüman sanatçı ise sanatta yeni yollar aramaktansa daha çok bulduğuyla yetinmeyi tercih etmiş, fakat bu sınırlı yolda
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
derinleşmeye ve çeşitlemeye yönelmiştir.
18. Yüzyıldan sonra, özellikle de Tanzimat'ın ilânıyla birlikte doğulu sanatçı ile batılı sanatçı arasında fark-mark kalmadı. Batı taklitçiliği müslümanca sanatın tüm değerlerini kemirmeye başladı. Taklit hastalığı şekilden ibâret olmadığından, öncelikle kalbi, rûhu mahvetti. “Müslüman sanatçı“ değildi artık doğulu sanatçı. O sadece sanatçıydı. Sanatçının müslümanı gâvuru mu olurdu? Sanat da sanattı işte. Onun da kurallarını din belirleyemezdi!
Artık Tanzimat'tan sonra sadece saraylar değil, câmiler bile batılılaşmıştı. Batıdaki kiliselerin mimarî özellikleri aynen câmilere taşınıyor, câmileri bile halkın gâvur dediği hristiyan mimarlar inşâ ediyordu. Ne yapalım büyükler(!) böyle istiyordu. Her konuda batı tek örnekti. Sanat da batılılaşacaktı. Câmiler de buna ayak uydursundu efendim. Batıdaki sanat ve sanatçı, her konuda taklit edilmeye başlandı. Artık bunun dışında sanat-manat yoktu. Ve derken Amerika'nın Michael'ı, Madonna'sı bile sanat adına okul defterlerinin kapaklarına, oradan gençlerin kalplerine yerleşmişti.
Anlayacağınız artık fark kalmadı, sanat da kalmadı.
Buyrun sanatın cenâze namazına. Sonra da gömmek için hristiyan mezarlığına!
Sanat ve Cihad
Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşının kıyâmete kadar süreceğini de bilmeyen yok. Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes, sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı konumuna girmiş olacaktır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki, şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“171 Bu ikisinin dışında üçüncü bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: “Bunlar (İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhil değildirler). Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın.“ 172
Kâfirler memleketleri önce sanat denilen araçlarla işgal ediyorlar. Silâhlı işgallerin zaten modası geçti ve çok pahalıya mal olduğu görüldü. Bununla birlikte kalıcı egemenlikler silâha değil, sanata dayanmak zorundadır. Silâhla insanı zorla ve geçici bir süre etkisiz hale getirebilirsiniz, ama sanatla insanı fetheder, kendi cephenize alabilirsiniz.
Hz. Ömer'in yalın kılıç Hz. Peygamber'e karşı öldürme kastıyla giderken Kur'an'ın sanatı karşısında kılıcının işe yaramadığını hatırlayıverelim. Ama bu sanattan anlamayana anlayacakları dilden anlatmak için Hz. Ömer kılıcını da elinden atmamıştı.
İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak zorundadır:
171] Nisâ, 76
172] Nisâ, 143
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 59 -
“Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.“173 O yüzden cihat sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.
Buhârî ve Müslim'in rivâyetine göre İslâm düşmanlarını şiirle hicveden Hassan bin Sâbit, Hz. Peygamber'in “onları hicvet, Cebrâil de seninle beraber olsun!“ şeklindeki duâ ve iltifâtına nâil oldu. Bilindiği gibi hiciv, birini şiirle kötülemek ve küçük düşürüp alay etmek, ona saldırmak demektir. Dolayısıyla sanatın hiciv gibi cihad için kullanılmasını Peygamberimiz emretmişti.
Sanat, rûhî özelliklerin dışa yansıması olduğundan, rûhî mücâdelesiyle sanatın büyük yakınlığı vardır. İnsan kendi rûhunun derinliklerinde, aynı anda hepsine karşılık verilmesi ve tatmin edilmesi mümkün olmayan gelip geçici ve iç içe duygu ve arzularla mücâdele eder. İçteki mücâdele sanatın cephesini, yönünü, şeklini, keyfiyetini, kalitesini belirler.
Müslüman için hayat, iman ve cihaddan ibâret olduğu gibi, diğer insanlar için de bu böyledir. Herkes hayatı boyunca bir şeylere inanır ve o uğurda mücâdele eder. Yani herkes savaşçıdır, dininin savaşçısı. İnsan hayatının bir ânı bile mücâdelesiz geçmez. Ya hak yolda, ya da bâtıl. Kime karşıdır bu mücâdele? Diğer insanlara, varlıklara, eşyaya. Düzenlere, değerlere, güçlere, akımlara; sosyal veya siyasal zulümlere. Arzular ve eğilimlerle; tâğutlarla mücâdele. Sanat, bu mücâdeleyi güzel bir şekilde, hikmetle yansıtabildiği oranda sanat olacaktır.
Hayat cihaddan ibârettir de, sanat cihaddan ibâret değil midir? Artık insanlar fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, kasetlerle savaşıyorlar. Savaş âletlerinin mermileri, bombaları bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef alıyor. Kalpler, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve sanatçıyla işgal ediliyor.
Sanata karşı sanatla mücâdele edilmelidir; orduya karşı orduyla mücâdelenin şart olduğu gibi. Hem de sahte sanata karşı gerçek sanatla. O takdirde mücâdele daha kolay kazanılacaktır. Hz. Mûsâ'nın sihirbazlara, yani sahte sanatçılara, göz boyayıcılara galebesi gibi.
Sanat ve Tebliğ
Sanat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır. “Ballar balını buldum. Kovanım yağma olsun!“ demektir. Yani tebliğdir.
Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat“ diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet,
173] Nahl, 125
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edebiyat: Kur'an'ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır. Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ edebildiği oranda makbul sanatlar. Ve diğerleri...
Tebliğ demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur'an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif'in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.“ Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun; yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmağa yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.
Büyü/sihir, insanları uyutur, hipnotize eder, manyetik alana sokarak sarhoş yapar. Bizim sanatımızın farkı ise uyarıcı olmasındadır. Müslüman sanatçı, teshir eden, uyutan, hipnotize eden değil; insanları şerre karşı sürekli uyaran, hakka dâvet eden, gerçek güzelliği insanlara gösteren tebliğcidir.
“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.“174 Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbin yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir. Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi batılı sanatçılar, sadece hristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla hristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, batılıların hristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım“ diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
Müslümana ve müslümandan önce İslâm'a faydası dokunmayan sanat, bir oyuncaktan, fantezi ve lüksten başka bir şey değildir. Dâvâ açısından faydasız sanat, çok yönden zararlı bir uğraştır.
174] Nahl, 125
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 61 -
Sanat ve Fayda
Bazıları sanatın fayda ile ilgisi olduğu oranda sanat olmaktan uzaklaşacağını söyleyerek, sanatın sadece sanat için olması gerektiğini savunurlar. Bunlara göre sanat, ahlâk ve faydayla kesinlikle uğraşmaz. Günümüz sanat anlayışında da toplum açısından maddî-mânevî hiç yararı olmayan yapıtlar, sanat eseri olarak takdim edilir. Başta heykel olmak üzere, modern resimden müzik anlayışına kadar günümüzde sanat diye takdim edilenlere yararlılık açısından bakıp tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Câhilî sanat anlayışı, sanat putuna toz kondurmak istemeyebilir: “Sanat, hiçbir şeyin aracı olmamalı, sanatta sadece estetik özellikler aranmalıdır. İnsana direkt faydalı olan şey, zanaat olur. Güzellik anlayışı, faydaya kurban edilemez...“
İslâm, hayra vesîle olmayan, faydası dokunmayan herhangi bir şeyi kesinlikle meşrû görmez. Efendimiz: “Allah'ım! Öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana faydası olanları öğret“ diye duâ ederken, ilim bile olsa faydası olmayandan sakınır: “Allah'ım! Faydasız ilimden Sana sığınırım.“
Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de, kurtuluşa erecek olan gerçek mü'minleri “Onlar lağvdan (faydasız söz, iş ve davranıştan) sakınanlardır.“175şeklinde vasfederek över. Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Faydasız söz ve işleri bırakması, mü'minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.“
Faydası olmayan herhangi bir şey, zararlı kabul edilmese bile kaçınılması gereken bir lağvdır. Vakit ve nakit isrâfıdır, mâlâyânidir, abesle iştigaldir. Dolayısıyla her faydasız şey zararlıdır. Allah'ın yarattığı, başta insan olmak üzere tüm yaratıklar, sadece şekil olarak güzel ve sanatlı olarak yaratılmamış, bir gâye için var edilmiştir. “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?“176 Müslüman sanatçı, yaptığı işin meşrû ve hayırlı bir iş olduğu, kendisine ve başkalarına faydası dokunduğu oranda ibâdet olduğu bilinciyle sanata yaklaşmak zorundadır. Tabii bu fayda, bazen sadece âhirette beklenen müeccel bir hayır olabilir. Bilinmeli ki “Âhiret bâki (devamlı) ve daha hayırlıdır.“177 Cennetteki nimetler, dünyevî süs ve faydalardan çok daha hayırlı ve büyüktür. 178
Bir iş veya sanat eseri faydalı olduğu halde, inancımıza ters düşüyorsa terk edilmelidir. Çünkü müslüman, olaylara pragmatizm açısından bakamaz. Zararlı bir şey, çok kapsamlı değerlendirilemediği için faydalı zannedilebilir. Bir şey de bazı küçük faydaları olduğu halde, meşrû olmayabilir.179 Fayda ile zarar aynı şeyde, meselâ bir sanat eseri veya anlayışında ortaklaşa bulunursa, “zarardan korunmak, faydanın gelmesinden daha önemli“ olduğu için (Mecelle kuralı), hayra şerri karıştırmadan olmuyorsa o, hayır olmaktan çıkmış, içine zehir damlatılan suya benzemiştir.
“Fayda“yı, nefsimizin hoşuna giden, egomuzu tatmin eden, sömürüye benzer kazanç, basit ve küçük dünyevî çıkar kaygısı olarak anlarsak, bu kabul İslâm'ın
175] Mü'minûn, 3
176] Mü'minûn, 115
177] A'lâ, 17
178] Bkz. Âl-i İmrân, 15
179] Bkz. Bakara, 219
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayır ve fayda anlayışına ters olduğu gibi, bu tür çıkar endişesi sanatı sanat olmaktan çıkaran bir parazit olur. Müslüman açısından fayda; Allah'ın rızâsına ulaştıran, insanlığa hizmetle alâkalı, dünya ve âhiret için gerçekten yararlı olan mâruf ve meşrû olandır, hayırdır.
Sanatın karın doyurmadığı, insanın sağlığını ve rahatını arttırmadığı doğru olabilir. Hatta insana çile çektirdiği, yorduğu, düşüncesini zorlattığı, bazen tedirgin ettiği, hâmile anne adayının katlandığı zahmet gibi güzel eser doğurabilmek için bin bir zahmetlere sebep olduğu söylenebilir. Bütün bu zahmetlerin rahmete dönüşeceği özellikler bir eseri sanat yapar. Sanat bu zahmetlerin yanında, güzel insan olmanın güzelliğini güzelce duyurabildiği için, insanî değerleri ihyâ ettiği, rûha huzur ve tatminlik hissi verdiği, onu beslediği ve bunun gibi güzelliklere hizmet ettiği için faydalı şeylerin ön sıralarında gelir.
Güzellik ile fayda, tarihin eski dönemlerinden beri çok iyi geçinen evli çift idi. Fitneci felsefe bile aralarını bozamadı. 18. Yüzyılın sonunda estetik adlı batı büyücüsü “bi-izzeti Rûm“ deyip süslü sihirbaz değneğiyle bu evli çiftin arasını açmayı başardı. Ne yaptığını, ne aradığını bilmeyen bazı Rönesans miras yedileri eski Roma'nın töre ve zevklerini yeniden hortlatmayı amaç edindikleri için arkeoloji düşkünlüğünün etkisinde bir anlayış geliştirdiler. Mimarî, bir ihtiyaca cevap verdiği ve faydalı olduğu için onu sanattan saymamaya başladılar. Mimarî ne kadar süslü ise, ancak o kadar değeri vardı bu anlayışta. Faydalı ile güzelin hiçbir zaman bağdaşamayacağı ilân edildi. Tek-tük cılız karşı çıkmalara rağmen, bu anlayış, tüm batı sanatını bugüne kadar önemli çapta etkisine aldı. Böylece sanat hayattan uzaklaşmış oluyor, bir lüks eşyadan başka şey olmayan bu sanat, bütünüyle yozlaşmış oluyordu. Tabii ki sadece fanteziden ibâret olan bir sanat, bazılarınca tümüyle önemsiz bir şey kabul edilecek, bazılarınca da hiçbir şeyin hizmetinde olmadığından, aşırı yüceltilerek putlaştırılacaktır.
Müslümanların kültüründe sanatla zanaat iç içe girmiş kavramlardır. Sanat kelimesi “yapmak, işlemek“ anlamına gelen Arapça “sun' “ kelimesinden türediği; sözlük anlamı olarak sanatın; ustalık, hüner, mârifet anlamlarına geldiği gözönüne alınırsa, sanatın bugün zanaat dediğimiz marangozluk gibi el işlerini kusursuz yapabilme anlamında kullanıldığı anlaşılır.
Bugün endüstri kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılan “sanayi“ kelimesi, Arapça sanat kelimesinin çoğuludur. Sanayi kelimesi günümüzde yararlı eşyaların üretimi amacıyla madde veya ürünlerin değişim işlemleri veya hammaddeleri işlenmiş hale getirip değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü anlamında kullanılmaktadır. Eskiden bu tür işler, zevk verecek tarzda güzellik unsuru öne çıkarılarak ve el emeği ile yapıldığından sanat kabul ediliyor; bugünkü anlamından farklı anlamda kullanılıyordu sanayi. Demek istiyorum ki, sanatla sanayi aynı şeylerdi. Belirli zanaatları öğretmek amacıyla açılan okullara Sanat Okulu, Sanat Enstitüsü gibi adlar verilirdi. Marangozluk, demircilik gibi el ustalığı ile ilgili zanaatlar için halk hâlâ “sanat altın bileziktir“ der, zanaatla sanatı ayrı düşünmez. Halkımızın dünkü ve bugünkü anlayışı, zanaatın sanata götüren bir köprü olduğu, sanatın estetik kaygıların daha belirgin olan zanaattan başka bir şey olmadığı istikametindedir ki, bu anlayış, sanat-fayda ilişkisi açısından önemlidir.
Batının sanat anlayışı da yüz elli, iki yüz sene öncelerine kadar aynıydı,
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 63 -
denilebilir. Sanat kelimesi bugün ona verilen anlamı batıda 19. yüzyılda almıştır. Bu yüzyıla kadar sanat, ustalık ve el işlerinde mahâret demekti. Zanaat sanat sayılıyordu. Sanatçı, üstün bir işçi demekti. Şimdi sanatçıdan beklendiği gibi, orijinal bir eser ortaya koyma şartı aranmıyordu.
Sanatı ve tüm güzellikleri, çarkları arasında ezerek yürüyen Kapitalizm, kendi eliyle yaptığı helvadan put olan “sanat, faydası olmayan güzelliktir“, “sanat, ancak sanat içindir“ lokmalarını karnını aç bıraktığı ezilmişlere çoktan yedirdi. Artık ciddî anlamda sanattan söz etmek için tarihe yolculuk etmekten başka çare kalmıyor. Ya da tımarhanelik delilerin tuvale boya fırlatmaları, bazılarının orasını burasını göstererek hoplayıp zıplamaları, dört ayakla tepinip bağırmalarını sanat kabul etmek gerekiyor. Batıda özellikle dekoratif sanatlar, süsü faydaya fedâ ederek gittikçe yalınlığa doğru yönelmektedir. Mimarî, ev eşyası yapımı, tekstil sanayii, seramikçilik vb. alanlara uygulanan güzel sanatlar demek olan tatbikî güzel sanatlar bir ihtiyaca cevap vermek gibi faydalarından ötürü artık güzel sanat kabul edilmektedir. Yani, açıkçası batı da artık fayda konusundaki görüşünün faydasızlığını anlamış, faydası oranında sanata güzel sanat demeye başlamıştır.
Sanat-fayda ilişkisini belirtirken, bir müslümana göre zararlı bir şeyin sanat olamayacağını vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum. Tabii, en büyük zararın da mânevî-uhrevî olduğunu. Direkt zararı gözükmese bile faydasız bir şeyi mâlâyâni, israf ve lağv özelliklerinden dolayı onaylamayan bir dinin; inanca, ahlâka, akla, düşünceye, ekonomiye... zarar veren bir şeyi güzel görmesine, meşrû kabul etmesine ihtimal verilemez.
Zarar verici özelliğinden (dırar), takvâ üzere yapılmayan mescidi/câmiyi bile onaylamaz, onu güzel görmez İslâm. Putlaştırmaya yol açtığı için, inanca zararlı olduğundan canlıların heykellerine güzellik vasfını lâyık görmez. Yine meşhur İran halısının aşırı şekilde övülüp gözde büyütülmesinden dolayı putlaştırılıp inanca zarar vermesinden ötürü Hz. Ömer tarafından kılıçla lime lime edilmesi, müslümanların onayını alır. Bu arada belirtelim ki, “zarar“ kavramının da “fayda“ gibi İslâm'ın anladığı gibi anlaşılması gerekir. Kiralık veya satılık sanatçı olmamak için çırpınan değeri takdir edilmemiş sanatçının sanatını icrâ ederken karşılaşacağı zorlukları, güzel çileleri “zarar“la karıştırmamalı.
Sanatın, halkı sömürmeye varmayan meşrû ölçüler içinde sanatkârın ekonomik durumu yönünden maddî fayda sağlaması da gâyet tabiidir. Bundan bir iki asır önce İstanbul'da boğazdan karşı tarafa kayıkla geçen bir meşhur hattatın para cüzdanını yanına almadığını fark edince, kayıkçıya yirmi paralık ücret karşılığı bir kâğıda vav harfi yazıp, “bunu çarşıda kitapçıların hangisine satsan, sana en az yirmi para verir“ deyip ücretini o şekilde ödemesini küçük bir nükte olarak belirtelim. Şimdi “vav“ın yerine geçirilen “v“lerin sanat olmayacağı ve para da kazandırmayacağı, kalemiyle geçinen kimselerin sanatçıdan çok kiralık kalemler olduğu gerçeğiyle açığa çıkıyor diye düşünüyorum.
“Sanat karın doyurur mu, doyurmaz mı?“ tartışılabilir, ama gerçek sanatın faydası, hayırlara vesîle olması, mideden daha önemli olan rûhu doyurması tartışılamaz.
Yapılanın faydalı olması için yalancı sanat olmaması gerekir. Gerçek sanat, gerçek üzere olan sanattır. Hak üzere olmayan yalan sanatın faydası da yalandır.
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sanat ve Gerçek
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar günaha, iftirâya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır. Şâirler(e gelince) onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vâdide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih/iyi ameller yapanlar, Allah'ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zâlimler hangi inkılâba döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.“ 180
Şeytanların ilhamları ile sanat(!) yapanların önemli özelliklerini bu âyetlerde görüyoruz. Yalancı, iftirâcı, yapmadıkları şeyleri söyleyen kimselerdir bu günahkârlar.
Açıkça görüyoruz ki, İslâm, sanat için de olsa yalana asla geçit vermez. Daha doğrusu, yalanı sanattan saymaz. Yalanı güzel kabul edenler, yalancı güzellikle karşı karşıyadırlar, aldanmışlardır. Yalancının mumu yatsıya kadar yandığından, sanatın uzun ömürlü olması için gerçek sanat olması gerekir. Doğruluktan güven ve sevgi oluşur. Yalan ise, güvensizlik, nefret ve çirkinliklere götürür. Yalan, çirkinliklere bulaştırdığı için güzellik kaynağı olan imana zıttır. Müslümanın sanatı, güzel bir gerçek (hak) arasında tam bir âhengin teminini hazırlayan bir sanattır. Çünkü kâinatta “güzel“ bir “gerçek“tir. Gerçek ise, güzelin doruğu.
Batıda gerçek için tek ölçü, bilimsel araç ve gereç dedikleri bazı aygıtlar ve gözdür. Bunun dışında gerçek yoktur. Hakikatin hakikat olabilmesi için deneyci bilim adamlarının laboratuvarında onaylanması şarttır. Bazıları daha da ileriye (geriye) giderek hakikatin çerçevesini öyle daraltmışlardır ki “Tanrı'yı neşterlerimizin altında görmedikçe varlığını kabul etmeyeceğiz“ demişlerdir. Ruh denilen bir gerçeğin tamamen yok sayılması ve maddî gerçekliğin tek ölçü kabul edilmesidir bu. Hâlbuki insanın ruhunda yer etmeyen ve ruhla bir etkileşim içerisine girerek bu doğrultuda harekette bulunmayan hiçbir şey, gerçekte mevcut sayılmaz. İnanç, düşünce, fikir, dâvâ gibi maddî gerçeklerin dışındakileri ele alalım. Bunlar bizim için büyük rûhî gerçeklerdir. Bunlarla yaşar, bunlarla hareket eder ve bunların etkisinde kalırız. Davranış, iş ve bilincimizde hep bunların etkisi vardır. Onun için bir dâvâ bizden başkası tarafından görülmese ve bizden başkası ona varlık hakkı tanımasa da, bizim için var olan her şey gibi mevcut bir gerçektir.
Sanatkâr yazdığı, söylediği, yaptığı her şeyi bizzat yaşamış olmalı. Hem de bu yaşama herkesin yaşadığı gibi basit ve sıradan bir şekilde değil; rûhunda, benliğinde de yaşamalı sanatkâr. Onunla yatıp kalkmalı, onunla içli-dışlı olmalı. Yoksa samimiyet, ihlâs, sâlih amel olmaz yaptıkları. Mücerreb bir hakikattir ki, hissetmeyen hissettiremez. İnanmayan inandıramaz. Yaşamayan yaşamaya çağıramaz. Görmek, öğrenmek başka şeydir, tâ ruhta duymak, yaşamak daha başka. Bir sanat eserinin etkisi veya etkisizliği, o eserin anlattığı şeyleri sanatçının iç dünyasında yaşamış olup olmamasına bağlıdır. Bu samimiyet, eserin kalıcı, uzun ömürlü olmasını sağladığı gibi, sahibinin amel defterlerinin kapanmaması ve onun sık sık hatırlanması cihetiyle onun ölümsüzleşmesi ve ebedîleşmesi demeyelim, ama çok uzun yaşaması demektir. Dolayısıyla madde dünyasında doğanlar kısa müddet sonra ölür, ama gerçek sanat dünyasında doğanlar, sanatlarının mutlak hakikatten aldığı pay kadar yaşamaya devam eder. Hem de evrensel
180] 26/Şuarâ, 221-227
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 65 -
bir yaşamadır bu.
Sanat Dallarına Bakış Açımız
“De ki: 'Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) güzel sanat yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.“ 181
Sanatı ve sanat kabul edilenleri değişik biçimde tasnif etmek, farklı bölümlerde incelemek mümkün. Güzel sanatlar, zanaatlar, göze hitap eden sanatlar, kulağa hitap edenler, fonetik sanatlar, plastik sanatlar, el sanatları, süsleme sanatları, halk sanatları, grafik sanatlar, tatbiki güzel sanatlar gibi.
Batıda mimarlık, heykeltıraşlık, resim, müzik ve edebiyat sanatının ana dalları; diğer türler bunların birer kolu kabul edilir.
Sanatı ve sanat kabul edilenleri hiçbir genel sınıflandırmaya tâbi tutmadan saymaya çalışalım:
Edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarî, tiyatro, dans, opera, operet, bale, sinema, minyatür, karikatür, fotoğrafçılık, seramik, çanak-çömlek yapımı, mobilyacılık, halı-kilim dokumacılığı, metal işleme, ağaç oymacılığı, iç mimarlık, mermercilik, vitray, grafik sanatlar, edebî sanatlar, el sanatları, stilistlik, modelistlik, mankenlik, moda, şehircilik, bahçe mimarisi, dekor sanatı, döşemecilik, aşçılık, kuaförlük, makyaj, parfüm gibi tuvalet sanatları... (en iyisi, sanatın iyice kokusu çıkmadan noktayı koyalım).
Müslümanlara göre güzel sanat denilince ilk sırayı edebiyat alır kanaatindeyiz. Kur'an ve Sünnet'in hem edebiyat şaheserleri olmaları, hem edebiyatı teşvik ve tavsiye etmeleri, hem de dinin tebliğine en müsâit sanat dalları olmaları hasebiyle şiir, hikâye, hiciv, edebî sanatlar ve her türlü dallarıyla edebiyat. Sonra mimarî, süsleme sanatları. Tabii ki hat, kıraat, tezhip, ebru...
Resim, müzik, tiyatro ve sinema çok sıkı kayıt ve şartlarla kabul edilebilecek dallar. (Bu sanat dallarının aslının kötü olduğundan değil; özellikle günümüzde çok çeşitli haram ve küfürlere bulaşmasından dolayı bu sanatlara biraz soğuk bakıyor, sıcak ortamları bekliyoruz.) Heykelin sadece soyut olanı, resmin daha çok minyatür ve karikatür şeklinde ya da figür halinde tezâhürü, zanaat denilen el sanatlarının hemen her çeşidi. Ölçü belli: Allah'ın hudûdu.
İnsan ve hayvan figürlerine âit heykellerin, dans, bale gibi etkinliklerin sanat kabul edilmesi bizim açımızdan mümkün değil. Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah'a yaklaştıran herhangi bir şey meşrû, Allah'tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana, nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması, estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
Sanat deyince dejenere edilip yozlaştırılmış toplumun aklına gelen iki şeyden
181] Kehf, 103-104
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biri müzik. Müziğin helâl ve haram türleri var. Ayrıca müziğin icrâ edildiği yere ve icrâ edildiği maksada göre de hükmü değişir. Haddi aşmadığı ve herhangi bir günaha sebep olmadığı takdirde çoğu âlimlerce mubah görülen müziğin günümüzdeki durumu dikkate alınmadan değerlendirmesi yanlış olur. Günümüzde müziğin içkili gazinolarda, fısk u fücuru ihtivâ eden, haramla birleşerek icrâ olunan, hayvanî duyguları öne çıkaran, cinsiyet ve seksin ön planda olduğu, şarkı sözlerinin çoğunun İslâmî edep ve hayâyâ ters düşmesi bir yana, küfür lafızlarını da içermesi değerlendirilince mubah damgasını vurmak mümkün değildir. Vakit israfı, para israfı, sayılanların yanında daha küçük problem. Bu problemlerin hiçbiri yoksa salt olarak müzik, insanı şeytanî düşüncelere yaklaştırmıyor ve müslümanlığını unutturmuyorsa o takdirde helâl denilebilir. Günümüzde adına yanlış olarak dinî mûsikî denilen ilâhî, marş ve ezgileri buna örnek verebiliriz.
Sinema için de benzer şeyler söyleyebilir, aynı hükümleri tekrarlayabiliriz. Hep kadın ve çıplaklık, gayri meşrû ilişkiler, sevgililer, kâfirlerin câhilî hayatlarının reklamı... Türk filmleri de batı hayatının ve batı filmlerinin hem de çok kötü birer taklidi. Konular bizim insanımıza tümüyle ters olduğu halde, izleye izleye insanımızın hayatı da film oldu. Bugünkü ortamda sinemaya gitmeyene, film seyretmeyene tavsiye edilecek, onu filme alıştıracak, yani içinde hiçbir çirkin ve haram unsur bulunmayan bir film var mı, bilmiyorum. Bana sorarsanız, bugünkü şartlarla tebliğe müsâit görünmüyor sinema. Çünkü onlarca problemi var sinemanın. Meselâ bayan eleman, yani aktrist problemi var. Oyuncu kızcağızın kıyafetinden zarâfetine dişiliğinin ortaya çıkmaması nasıl mümkün olacak? “Bâtılı tasvir, saf zihinleri saptırır.“ Müşrik veya günahkârları, kötüleri tasvir etmeyen, onların çirkefliklerini gözler önüne sermeyen film biliyor musunuz? Bu rolleri müslümanın mı, bir başkasının mı oynayacağından tutun, elfâz-ı küfrü ve ef'âl-i küfrü rol icabı da olsa söyleyip yapmaları... Bunların ibret olduğu kadar bazıları açısından kötü örnek teşkil etmesi, bazılarını olumsuz yönde etkilemesi gibi birçok sakıncalar. Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen ve diğer teknik elemanların gerçek anlamda müslaman, hatta dâvâ adamı olup olmamaları; olaya tüccarca mı, sanatçı olarak mı, yoksa tâvizsiz dâvâ adamı olarak mı baktıkları, bunların genel olarak İslâm'ı, Kur'an'ı ve yaptıkları işle alâkalı teferruatlı hükümleri ne oranda bildikleri, yaşadıkları değerlendirilmeli. Bütün bu problemlerin aşılması için ortam, bağımsız ve helâl finansman temini, hangi televizyonda veya hangi salonlarda oynanabileceği, rejimin sansür kurumlarını nasıl geçeceği... Film seyretmeyeni sinemaya alıştırma tehlikesi, muayyen bir şahsın taklidinin hükmü, hayalde büyük yeri olan bir zâtın veya peygamberin basit bir artist tarafından canlandırılması (ne demek canlandırma?), yani rol olarak taklidi. Sözgelimi gençlere Hz. Hamza dediğinizde akıllarına Yunan asıllı Amerikalı kâfir Anthony Quinn geliyor. Züleyha denilince Fatma Girik vb.
Bütün bu problemler aşılsın, ortaya müslümanca bir şey konulsun, sonra konuşalım hükmünü.
Tiyatro için de aşağı yukarı aynı problemler sözkonusu. Hükmü de benzer.
Peki, öyleyse bunlardan İslâm adına yararlanmayalım mı? Yararlanma yollarını arayalım, ama nasıl? Din, “ille yararlanın, haram veya büyük günahlar önemli değil!“ diyorsa, tamam. Haramlarla İslâm'a hizmet ve tebliğ olmayacağını, alkolle abdest alınmayacağını bilelim. Şu anda öncelikle ilimle mi, filmle
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 67 -
mi uğraşmalıyız, din bizden ne bekliyor, bu ortam içinde tekrar değerlendirelim. Dünyaya hizmet için değil; kulluk için geldiğimizi hesap edelim. Kulluğun içine ne kadar hizmet giriyorsa, yani yaptığımızın ne kadarı ibâdet ise, ancak o kadarını yaratılış amacımız, diğerlerinin ise nefsin aldatmacası, şeytanın sağdan yaklaşarak bizi kandırması olarak düşünelim.
Edebiyata gelince... Haramlara ve küfre vâsıta olması, günahkâr yalancılar elinde şeytanî ilhamlarla küfre hizmet edilmesi Kur'an'ın dikkatleri çektiği büyük günah. İslâm için kullanılması ise Kâ'b bin Züheyr için olduğu gibi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) cübbesini çıkartıp ikram ettirecek ölçüde teşvike şâyân.
Müslüman açısından sanatlar içinde ilk sırada sayılabilir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında, hitâbet ve edebiyatta söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir bu. Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması, “insanlara güzel söyleyin.“182 emrine uyulmasıdır bu.
Kur'an müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır.
Sadece müslümanlara has orijinal sanatlar daha çok Kur'an'la direkt ilgili sanatlardır. Hat sanatı bunlardan biridir. Yasaklanan canlı resimlerine karşı, yazıdan tablo gibi resim yapar müslüman sanatçı. Hem tebliğdir hüsn-i hat, hem süs.
Kur'ân-ı Kerim tilâveti, müslümanlara has orijinal sanatlardan bir diğeridir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz.“183 emri ve teşviki, bu sanatın gelişmesine en büyük etken olmuştur.
Hayber'in fethi sırasında bir sahâbî, nağme ile şiir (ilâhî-marş) okumaya başlayınca Rasûlullah (s.a.s.) ona duâda bulunmuşlardı.184 Ezanı güzel sesli ashâba okuturlardı. Güzel sesli bazı sahâbîden Kur'an dinlerlerdi. Dinin bu teşviki hoş sadâ ile Kur'an tilâvetinin, makamla ezanın ve meşrû mûsikinin gelişmesi açısından büyük rol oynamıştır.
“Güzel sesin ne önemi var, okunan Kur'an'ın mesajı yeterli“ diyemezsiniz. Güzel ses, mesajın etkisini arttırır. Bir divan şâirinin “Bozulmaz mâni-i Kur'an, olursa bed sadâ hâfız“ demesine nazîre yaparak Bağdat'lı Rûhî şöyle cevap veriyordu: “Uçar te'sîr-i Kur'an olursa bed sadâ hâfız.“ (Yani, bir şâirin, “Hâfızın sesi kötü olursa, Kur'an'ın mânâsı bozulmaz“ demesi üzerine şâir Rûhî: “Hâfızın sesi kötü olursa, Kur'an'ın etkisi uçup gider.“ Yani “Kur'an'ın tefsiri değilse de tesiri bozulur“ diye cevaplamıştır.)
Resim ve heykele gelince... Canlı resim, özellikle insan figürü resimde yasak kabul edilmiş. Özellikle heykel için bu yasaklık daha net ve daha tartışmasızdır. Tevhid inancının temel esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal ettiği halde “yaratma“ vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan
182] Bakara, 83
183] Buhârî, Müslim
184] Buhârî, Müslim
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yontusu için büyük paralar sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasaklanması için diğer hikmetler.
İslâm'da canlı resim ve heykellerin yasaklanmasının, bazı iddiâların aksine, sanat için çok olumlu etkileri vardır. Biyolojik bir vâkıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta olan diğer yeteneği takviye eder. Meselâ bir âmânın hâfızası ve hassâsiyeti normal insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim, yontma ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkârın kabiliyeti diğer sahalarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatındaki müslüman sanatçının başarıları bunun delilidir. Resim ve heykelin soyut olanına İslâm yasak koymaz. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen için soyut resim ve heykelin kapıları ardına kadar açıktır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkân ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir. Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah'ı, âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
Sanat konusunda çok az yasak vardır. Yeme-içme konusundaki birkaç yasak gibi. Geniş olan alan, meşrû olan alandır. Yasakların çoğu putçuluk, seks, fitne, fesat, israf gibi, sanatın aslına âit olmayan unsurlardır ki, şeytanın süsleyip güzel gösterdiği ârızî dış etkenlerle ilgilidir. Bunlar sanatla birlikte olmasa da yasak olan inanç ve ahlâk dışı çirkinliklerdir. Müslüman sanatkârın önünde, kabiliyetini gösterebileceği çok geniş saha vardır. Ancak, oynamasını bilmeyen gelin “yerim dar, yerim dar“ der.
“Müslümanım“ diyen sanatçı, Kur'an'a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü ve orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu Kur'an'dadır...
Sanat Konusunda Neler Yapılabilir?
Bazıları, “mehteri ihyâ edelim. Düğünlerimizi, eğlencelerimizi mehter marşları şenlendirsin. Millî-tarihî sanatımız bizi, biz onu kurtaralım“ diyebilir. Bazıları, okunmaz, anlaşılmaz hale getirilmiş, tebliğ amacı unutulmuş hat sanatını bu ortam için “İslâm sanatı“nın çıkış noktası olarak teklif edebilir. Ebru, tezhip gibi bize âit, ama ölmüş sanatları diriltmek için boşuna uğraşabilir. Veya en fazla yeni Mimar Sinan'lar çıkması gerekir ki “İslâmî sanat“ oluşsun değerlendirmesi yapabilir.
Bütün bu ve buna benzer görüşlerin bugünkü müslümanlar için, müslümanca sanat için hayâtî önemi olduğunu sanmıyorum. Önce konumumuzu tespit etmeliyiz; sonra ihtiyaçlarımızı. Niçin geldik dünyaya, nasıl bir dünyada, nasıl bir çevrede yaşıyoruz? Görevlerimiz, öncelikli işimiz nelerdir? İnsanların imanları bin bir oyunla, düzenle çalınırken, İslâm'a hizmet iddiâsındakiler İslâm'ı bilmez, hoca denilenlerin bilmem kaçta kaçı gerçek İslâm'a inanmazken... Neye, nereden başlamalıyız?
Her düzen kendi sanat anlayışını ve sanatını beraberinde getirir. Her rejim kendi prensiplerine uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O yüzden müslümanca
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 69 -
sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam için, Şeriat için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde olduğu müddetçe sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve beklenen nizamı tebliğ için her türlü faâliyetler de sanata dönüşebilir.
Her yaptığımızı en güzel şekilde yapmak İslâm'ın emri olduğu için müslümanın her yaptığı sanat haline dönüşebilir. Kur'an'da geçen “ihsân“ tüm anlamlarıyla gerçekten güzel olanı, güzel sanatı da ifâde edecek boyuttadır: “Güzellikler yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri, güzel hareketlerde bulunanları sever.“185 Âyette geçen ihsân, husün ve hasenât kelimeleri, aynı kökten ve Türkçe'de de az-çok kullanılmakta. Güzellik, iyilik, infak etmek, işi doğru yapmak, dürüst olmak gibi anlamlara gelir. Allah'ın sevdiği “muhsin“ de Arapça'da işinin ehli olana denir; infak eden ve güzel harekette bulunan anlamlarıyla birlikte. “İhsan (güzel hareket) nedir?“ diye Rasûlullah’a (s.a.s.) sorulmuştu. O da: “İhsan, Allah'a O'nu görüyormuş gibi kulluk etmendir. Eğer sen O'nu görmüyorsan, mutlaka O seni görüyor.“ 186 diye cevaplamıştı. İşte ihsan, bu çeşit kulluktur; ihsan, yani sanat.
Bugün esas olarak ve öncelikle yapılması gerekenin fert, toplum ve düzen bazında tevhidle kopan bağın asr-ı saâdet örneğiyle yeniden ikamesi olmalıdır. Tevhide dayanmayan, Lâ ilâhe illâllah dâvâsıyla ilgisi bulunmayan bir çalışmanın, bütün dünyaca şöhreti olan bir sanat kabul edilse bile; müslüman açısından hiçbir önemi yoktur.
Allah'a kulluk/ibâdet için yaratılan insanın en önemli sanatı kulluktur. Kulluk yapmak demek, her şeyi imtihan vesilesi bilerek Allah'ı sevmek, Rasûlü'nü örnek almak, güzellikleri tanımak ve güzel yaşamak demektir. Bunun adına ister ibâdet/kulluk deyin, ister örnek insan olma deyin, ister insanca yaşama deyin, isterse adam olma sanatı deyin; esas sanat budur. Hayatı sanat haline getirmek, yaşamayı anlamlı ve güzel kılmak, güzele tâbi olmakla mümkün olduğundan, bu, bizim elimizde. Kur'an, en büyük sanat eseri; canlı Kur'an olmak da hem bizim, hem sanatın canlanması için tek yol. Fıtratımız güzel, en güzel sûrette yaratılmışız; fıtrata uygun yaşamaksa ana vatanımıza (cennete) dönüşümüz, sanat şaheseri güzelliklere lâyık olmamız demek. O takdirde dünyamız da cennete dönüşecek, bu gurbet bitecektir.
“Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de hasene/güzellik ver.“ 187
“Allah vergisi olan vehbî güzelliğin, çalışmayla elde edilen kesbî güzellikle izdivâcından sanat denilen çocuk doğar.“
“Bir şeyi, en güzel şekilde anlatmak, en iyi zamanda, en iyi mekânda, yani yeri ve zamanında anlatmaktır sanat.“
“Fıtrata uygun olan yöntem, sanat yöntemidir. Çünkü sanat güzellik demektir, güzellik de fıtrîdir.“
“Eserdir, sanattır, dildir rûhun güzelliğini gösteren.“
185] Bakara, 195
186] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, Hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, Hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63,64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
187] 2/Bakara, 201
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kişi kimi seviyorsa odur en güzel.“
“Güzel olan şeyler, ancak kendilerinden anlayan ve hoşlanan kimselere güzel gelir.“
“Rûhun güzelliği, bedenin güzelliği kadar kolaylıkla görülmez.“
“İç hayatımızın hazinesini zenginleştiren her şey güzeldir.“
“Satılan ve satın alınan güzellikler, yapay/sanal güzelliklerdir; saf/doğal değildir.“
“Güzellik, Allah'ın armağanıdır.“
“Asırlardır bu böyledir, / Bütün kötülükler geçer; / Yaşar iyi ve güzel olan.“
“Bu hayata değer verdiren tek şey, sonsuz güzelliğin görülmesidir.“
“İnsan, bu geçici dünyada güzelliği görünce gerçek güzelliği hatırlar ve ona doğru uçmak için yanar tutuşur.“
“Güzelle iyinin arasında bir fark vardır; İyinin ispatlanmaya ihtiyacı vardır, güzel ise güzeldir.“
“Güzel ve göz alıcı her şey iyi olmayabilir; ancak iyi olan her şey güzeldir.“
“Doğru olan bir şey, hep güzel ve akla yakındır.“
“Güzellik gerçektir; gerçek de güzelliktir.“
“Bana Allah'ı hissettirmeyen câmi, ne kadar muhteşem olsa bile güzel değildir.“
“Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.“
“Güzel ahlâklı, güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Kötü ahlâklı kötü düşündüğünden, çirkin levhaları görür.“
“Her şey ya hakikaten güzeldir; ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.“
“Birkısım olaylar vardır ki, zâhiri çirkin ve karışıktır. Fakat o zâhirî perde altında çok parlak güzellikler ve intizamlar vardır.“
“Her şeyin bir mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki yönü vardır. Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir ve şeffaftır; Aynanın dış yüzü gibi. O yüzden, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Aynı zamanda o çirkinlerin yaratılışı, güzellikleri tamamlamak içindir. O yüzden çirkinin de bir çeşit güzelliği vardır.“
“Güzellik bir nimettir. Nimete şükredilse, mânen ziyâdeleşir/artar; Şükredilmezse değişir, çirkinleşir.“
“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûp/sevgili. Çünkü zevâle/yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz; ebedî sevgi için yaratılan ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez/sevilmemeli.“
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 71 -
Sanat ve Güzellik Konularıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- San’at Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime: (1 Yerde): 21/Enbiyâ, 80
B- San’at Kelimesinin Kökü Olan S-n-a’ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: (Toplam 20 Yerde): 5/Mâide, 14, 63; 7/A’râf, 137; 11/Hûd, 16, 37, 38; 13/Ra’d, 31; 16/Nahl, 112; 18/Kehf, 104; 20/Tâhâ, 39, 41, 69, 69; 21/Enbiyâ, 80; 23/Mü’minûn, 27; 24/Nûr, 30; 26/Şuarâ, 129; 27/Neml, 88; 29/Ankebût, 45; 35/Fâtır, 8.
C- Güzellik Anlamındaki Husn Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (194 Yerde): 2/Bakara, 58, 83, 83, 112, 138, 178, 195, 195, 201, 201, 229, 236, 245; 3/Âl-i İmrân, 14, 37, 37, 120, 134, 148, 148, 172, 195; 4/Nisâ, 36, 40, 59, 62, 69, 78, 79, 85, 86, 95, 125, 125, 128; 5/Mâide, 12, 13, 50, 85, 93, 93; 6/En'âm, 84, 151, 152, 154, 160; 7/A'râf, 56, 95, 145, 168, 131, 137, 156, 161, 180; 8/Enfâl, 17; 9/Tevbe, 50, 52, 91, 100, 107, 120, 121; 10/Yûnus, 26, 26; 11/Hûd, 3, 7, 88, 114, 115; 12/Yûsuf, 3, 22, 23, 36, 56, 78, 90, 100; 13/Ra'd, 6, 18, 22, 29; 16/Nahl, 30, 30, 41, 62, 67, 75, 90, 96, 97, 122, 125, 125, 128; 17/İsrâ, 7, 7, 23, 34, 35, 53, 110; 18/Kehf, 2, 7, 30, 31, 86, 88, 104; 19/Meryem, 73, 74; 20/Tâhâ, 8, 86; 21/Enbiyâ, 101; 22/Hacc, 37, 58; 23/Mü'minûn, 14, 96; 24/Nûr, 38; 25/Furkan, 24, 33, 70, 76; 27/Neml, 11, 46, 89, ; 28/Kasas, 14, 54, 61, 77, 77, 84; 29/Ankebût, 7, 8, 46, 69; 31/Lokman, 3, 22; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 21, 29, 52; 35/Fâtır, 8; 37/Sâffât, 80, 113, 105, 110, 121, 125, 131; 38/Sâd, 25, 40, 49; 39/Zümer, 10, 10, 18, 23, 34, 35, 55, 58; 40/Mü'min, 64; 41/Fussılet, 33, 34, 34, 50; 42/Şûrâ, 23, 23; 46/Ahkaf, 12, 15, 16; 48/Fetih, 16; 51/Zâriyât, 16; 53/Necm, 31, 31; 55/Rahmân, 60, 60, 76; 57/Hadîd, 10, 11, 18; 59/Haşr, 24; 60/Mümtehine, 4, 6; 64/Teğâbün, 3, 17; 65/Talâk, 11; 67/Mülk, 2; 73/Müzzemmil, 20; 77/Mürselât, 44; 92/Leyl, 6, 9; 95/Tîn, 4.
D- İhsân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 Yerde): 2/Bakara, 83, 178, 229; 4/Nisâ, 36, 62; 6/En’âm, 151; 9/Tevbe, 100; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 23; 46/Ahkaf, 15; 55/Rahmân, 60, 60.
E- Muhsin Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 58, 112, 125, 195, 236; 3/Âl-i İmrân, 134, 148; 5/Mâide, 13, 85, 93; 6/En’âm, 84; 7/A’râf, 56, 161; 9/Tevbe, 91, 120; 11/Hûd, 115; 12/Yûsuf, 22, 36, 56, 78, 90; 16/Nahl, 128; 22/Hacc, 37; 28/Kasas, 14; 29/Ankebût, 69; 31/Lokman, 3, 22; 33/Ahzâb, 29; 37/Sâffât, 80, 105, 110, 113, 121, 131; 39/Zümer, 34, 58; 46/Ahkaf, 12; 51/Zâriyât, 16; 77/Mürselât, 44.
F- Güzellik, Hayır ve İyilik Konularındaki Âyet-i Kerimeler:
a- Hayır ve Şer İmtihandır: 21/Enbiyâ, 35.
b- Allah, Bir Kişi Hakkında Hayır Dilerse Onu Geri Çevirecek Yoktur: 10/Yûnus, 107.
c- Hasenât (Güzellikler): 11/Hûd, 114.
d- İnsana İyi ve Kötü Diye İki Yol Gösterilmiştir: 90/Beled, 10; 91/Şems, 8.
e- Allah’tan Hayır İstemek: 26/Şuarâ, 84.
f- Hoşa Giden Bir Şey Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
g- Hayır, Allah’ın Elindedir: 3/Âl-i İmrân, 26; 4/Nisâ, 79.
h- Âhirete Önden Hayır Yollamak: 2/Bakara, 110; 22/Hacc, 77; 36/Yâsin, 12; 59/Haşr, 18; 75/Kıyâme, 13; 82/İnfitâr, 5.
i- Hayır İşlerinde Yarışmak: 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48; 23/Mü’minûn, 61.
j- Birr/İyilik: 2/Bakara, 177, 189.
k- İyilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134; 4/Nisâ, 36, 114, 125; 16/Nahl, 128.
l- İyiliklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85.
m- İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
n- İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
o- Kötülüğü İyilikle Savmak: 13/Ra’d, 22; 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-35.
p- Allah, İhsânı (İyiliği) Emreder: 16/Nahl, 90.
r- Yapılan İyiliği Çok Görmemek: 74/Müddessir, 6.
s- Daha Çoğunu Bekleyerek, İyilik Yapmaktan Sakınmak: 74/Müddessir, 6.
ş- İyilik Yapanla Kötülük Yapanın Misâli: 45/Câsiye, 21.
t- Kötülüğe Karşı İyilik, Dost Kazandırır: 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-36.
u- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
ü- İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262, 263, 264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
v- Allah, İyiliğin Karşılığını Kat Kat Verir: 4/Nisâ, 40, 124; 6/En’âm, 160; 10/Yûnus, 26; 42/Şûrâ, 23; 73/Müzzemmil, 20.
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
y- Her İyiliğin ve Kötülüğün Karşılığı Verilecektir: 99/Zilzâl, 6-8.
z- İyiliğin Karşılığı: 4/nisâ, 124; 31/Lokman, 16; 73/Müzzemmil, 20.
G- İhsan Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- İhsân Nedir? 10/Yûnus, 26.
b- Allah, İhsânı Emreder: 16/Nahl, 90.
c- Gerçek Muhsinler: 31/Lokman, 3-5.
d- Amel ve İbâdette İhsan: 2/Bakara, 112.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Düşüncesinde Sanat, Muhammed Kutup, Çev. Akif Nuri, Fikir Y. İstanbul, 1979
2. İslâm’da Sanat Sanatta İslâm, Nusret Çam, Akçağ Y., 3. Baskı, Ank, 1999
3. İslâm’da Sanat Resim ve Mimari, Nusret Çam, Özel Y., Ank. 1994
4. İslâm Sanatı ve Mâneviyatı, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y., İst. 1992
5. İslâm Düşüncesinde Tevhid ve Estetik İlişkisi, Ramazan Altıntaş, Pınar Y., İst. 2002
6. Sanat ve İnsan, Vedat Erkul, Timaş Y., İst. 1996
7. Gelenek Işığında Çağdaş Sanat, Sezer Tansuğ, İz Y., İst. 1997
8. İslâm'a Giriş, Muhammed Hamidullah, Nur Y. 2. Baskı, İstanbul, 1965
9. Sanat, Rehber Ali Hamaney, Terc. İsmail Bendiderya, Objektif Y., İst. 1993
10. Görsel Sanatlar ve İslâm, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat Y.
11. İslâm Açısından Musiki ve Sema, Süleyman Uludağ, İrfan Y. İstanbul, 1976
12. İslâm’a Göre Müzik ve Müzisyenler, Lois L. Farukî, Akabe Y., İst. 1985
13. Musiki’nin Hükmü, Aliyyu’l-Kari, Tevhid Y., İst. 1998
14. İslâm’da Resim ve Heykel, Osman Şekerci, Nûn Y., İst. 1996
15. İslâm'da Resim ve Heykelin Yeri, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik F.K.A. Hizmetleri, İstanbul, 974
16. İslâm Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ağaç Y. İstanbul, 1992
17. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Birlik Y. Ankara, 1982
18. Vahiy, Arkeoloji ve Sanat, Y. Can, Samsun, 1996
19. İslâm’ın Kutsal Mabetleri, Y. Can, Samsun, 1995
20. Muhteşem Sanatkâr, Servet Engin, Adım Y., İst., 1996
21. Çıplaklık Kültürü ve Kültürel Çıplaklık, Gulam Ali Haddad Âdil, Seçkin Y. 2. Baskı, İstanbul, 1988
22. Edebiyat Geleneği, Mustafa Miyasoğlu, Yeni Sanat Y. İstanbul, 1975
23. İslâm'da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavî, Hilâl Y. 5. Baskı, Ankara, Tarihsiz
24. Siyaset ve Sanat, Açıkoturum, Heyet, Akabe Y., Ankara, 1984
25. Kur'an'da Edebî Tasvir, Seyyid Kutup, Hilal Y. İstanbul, 1967
26. Kur’ân-ı Kerim’de Edebî Sanatlar, Cüneyt Eren, Halil Özcan, Aktif Y., Erzurum, 2003
27. Kur’an’da Edebî Mucize, Abdullah Aymaz, Özel Y.
28. İslâm Sanatının Oluşumu, Oleg Grabar, Terc. Nurhan Yavuz, Hürriyet Vakfı Y., İst. 1988
29. Doğu İslâm Memleketlerinde Minyatür, Ernst Kuhnel, çev. Suut Kemal Yetkin, M. Özgü, A. Ü. İlahiyat Fak. Y. Ank. 1952
30. Halkımız ve Sanatımız, Mehmet Çınarlı, Hisar Y., Ank, 1970
31. Anadolu Selçuklu Sanatı Sanatı Üzerine Görüşler, Semra Öğel, İst. 1986
32. Sanat Tarihi Metodu, Selçuk Mülayim, Anadolu Sanat Y., İst. 1983
33. Sanat Terimleri Sözlüğü, A. Turani, İst. 1966
34. Türklerde Dinî Resimler, Malik Aksel, Elif Kitabevi, İst. 1971
35. Sanat ve Folklor, Malik Aksel, Devlet Kitapları, İst. 1971
36. Sanat, İ. Hakkı Baltacıoğlu, Suhulet Kütüphanesi, İst. 1934
37. Türk Plastik Sanatları, İ. Hakkı Baltacıoğlu, M.E.B. Y. Ank. 1971
38. Mevlevilikte Resim ve Resimde Mevleviler, Şahabeddin Uzluk, Ank. 1957
39. Türk ve İslâm Sanatı Üzerine Denemeler, Doğan Kuban, Arkeoloji ve Sanat Y., İst. 1982
SANAT VE ALLAH’IN SANATI
- 73 -
40. Sanat Eleştirisinde Kural ve Ölçüler, Kerim Kayhan, Özel Yayın, Bursa, 1971
41. Esmâü'l-Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. İstanbul, 1984
42. İslâm Sanatı Tarihi, Suut Kemal Yetkin, Ank. 1954
43. İslâm Mimarisi, Suut Kemal Yetkin, Ank. 1965
44. Sanat Ansiklopedisi, 1-5, Celal Esad Arseven, M.E.B. Devlet Kitapları, İst. 1975
45. Türk Sanatı Tarihi, Celal Esad Arseven, 3 cilt, M.E.B. Y., İst. 1955-1959
46. Türk Sanatı, Celal Esad Arseven, İst. 1970
47. Türk Sanatı, Ernst Diez, İst. 1946
48. Türk Sanatı, Oktay Aslanapa, M.E.B. Y. İstanbul, 1972
49. Türk Süsleme Sanatı, Hüsnü Züber, T. İŞ B. Kültür Y. Ankara, 1971
50. Türkiye'de Sanatlar ve Zeneatlar, Pretextat Lecomte, Tercüman 1001 Temel Eser, No: 59, İstanbul, T.siz
51. Sanatın Anlamı, Herbert Read, çev. Gİnal-N. Asgari, T. İş Bankası Kültür Y., İst. 1974
52. Sanat ve Toplum, Selçuk Mülayim, Umran Y. İst. 1974
53. Sanat Üzerine Denemeler ve Eleştiriler, Sabahattin Eyüboğlu, Cem Y. İst. 1981
54. İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. 2. Baskı, İstanbul, 1973
55. Günlük Hayatımızda Haramlar ve Helaller, Hayreddin Karaman, İz Y., İst. 1982, s. 54-58
56. İslâm’da Helal ve Haram, çev. Mustafa Varlı, Hilal Y., Ank. 1970, s. 109-126
57. Meseleler, Mustafa Sabri, sadeleştiren Osman Nuri Gürsoy, Sebil Y., İst. 1978
58. İslâm’da Resim Yasağı ve Sonuçları, M. Ş. İpşiroğlu, İst. 1973
59. İslâmî Eğitimde Güzel Sanatların Rolü, İbrahim Titus Burchardı, Terc. H. Yıldız, Ankara, 1989
60. İslâm Sanatlarının Felsefesi, Louis Massignon (Din ve Sanat İçinde), terc. Burhan Toprak, İst. 1962
61. Felsefe, Edebiyat ve Güzel Sanatlar, Seyyid Hüseyin Nasr, Terc. H. Yıldız, Ankara, 1989
62. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Ank. 1985
63. Eski Türk Sanatları Tarihî Sohbetler, Halûk Y. Şehsuvaroğlu, Varlık Y., İst, 1960
64. Sanatın Öyküsü, E. H. R. Gombrich, Remzi Kitabevi Y.
65. Psikopatolojik Sanat, S. Dağyolu Velioğlu, İst. Ün. Tıp Fak. Y., 1967
66. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 7, s. ; c. 19, s. 59-63; c. 22, s. 146-148
67. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y, c. 3, 41-42; c. 2, s. 107, 243-246; c. 1, s. 244-245, 289, 292
68. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 40-52, c. 2, s. 66-81, 82-84, c. 20, s. 64-73
69. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Beşir Ayvazoğlu), Risale Y. c. 1, s. 474-476; c. 2, s. 213-214
70. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 293-295; 256-257
71. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 487-489
72. Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 7-8, 9-11
73. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 211-212
74. Kur'ân-ı Kerim'de Salâh Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 34-40, 127-129
75. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 273-279, 291-310
76. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 215-220
77. Kur'an'da İhsân ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılâb Y.
78. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 128-132
79. Nur'dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 118-119
80. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 35-36
81. İhsan, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
82. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
83. Ahlâk Hadisleri, İmam Buhârî, 1-2, Sönmez Neşriyat
84. Kırk Hadisle Güzel Ahlâk, Cemal Uşşak, Nesil Basım Yayın
85. Hadislerle Güzel Ahlâk, Said Köşk, Anahtar Y.
86. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y/Diyanet Vakfı Y.
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
87. Ahlâkımız, Mustafa Çağrıcı, Marifet Y.
88. Güzel Söze Uymanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
89. Din ve Fıtrat, Y. Nuri Öztürk,Yeni Boyut Y. s. 141-160
90. Sanat ve İnsan, İrwin Edman, terc. Turhan Oğuzkan, M.E.B. Y., İst. 1991
91. Poetika, Aristotales, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1976
92. Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, S. Ahmet Arvasi, İst. 1982
93. 100 Soruda Estetik, H. Mehmet Doğan, İst. 1975
94. Estetik Doktrinler, Suut Kemal Yetkin, Bilgi Y., Ank. 1972
95. Estetik ve Ana Sorunları, Suut Kemal Yetkin, İnkılap ve Aka Kitabevi, ist. 1979
96. Estetik, İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi Y.
97. Estetik, Cemil Sena, İst. 1972; Estetik, Wilhelm Georg Hegel, terc. T. Altuğ-H. Hünler, İst. 1994
98. Estetik, Georg Lukacs, terc. Ahmet Cemal, İst. 1985; Estetik, Avner Ziss, terc. Yakup Şahan, İst. 1984
99. Sanat ve Estetik Kuramları, Nejat Bozkurt, Sarmal Y. İst. 1995
100. Güzellik Felsefesi; Estetik (Kapak Konusu), Köprü no: 71, Yaz 2000
101. Kur’ânî Mesajı İletiminde Sanatın Rolü (Kapak Konusu), Fecre Doğru Dergisi, yıl 3, sayı 31, Mayıs 998
102. Haksöz s. 107 (Şubat 2000), Uğur Arpacık
103. İslâm’ın Estetik Görüşü, S. Mehmet Aydın, Kubbealtı Dergisi, Yıl 15, sayı 4, Ekim 1986, s. 9-24
104. Mâturîdî’ye Göre Husun ve Kubuh Konusunda Aklın Rolü, Ali Bardakoğlu, Mâturîdî Sempozyumu, Kayseri 86
105. Sanat ve Ahlâk Üzerine Bir Konuşma, S. Mehmet Aydın, İzlenim Dergisi, sayı32, Nisan 1996
106. İslâm’da Tasvir ve Minyatürler, Osman Keskioğlu, Ank. İlâhiyat Fak. Dergisi, c. 9, Ank. 1961, s. 11-23
107. İslâm Sanatının Mâhiyeti, Suut Kemal Yetkin, İlahiyat Fak. Dergisi, c. 1, Ank. 1952, s. 44-47
108. İslâm Sanatında (Yazısında) Plastik ve İfade, Nurullah Berk, İlahiyat Fak. Dergisi, sayı 4, Ank. 1955
109. Türk İslâm Plastik Sanatlarının Estetiği, Sanat Dünyamız Dergisi, Mayıs 1976
110. Müslümanın Sanat Anlayışı, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
111. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y., İst. 1993, 2. Baskı, 1997
112. Sanat Üzerine, Ahmed Kalkan’la Röportaj, Milli Gazete
KITÂL / SAVAŞ
- 75 -
Kavram Kavram no 157
Görevlerimiz 33
Bk. Cihad; Velî/Dost; Düşmanlık
KITÂL / SAVAŞ
• Kıtâl/Savaş; Anlam ve Mâhiyeti
• Barış ve Savaş
• Kur'ân-ı Kerim'de Savaş Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Savaş
• İslâm’da Savaşın Sebebi ve Amacı
• Bir Savaşçı, Bir Komutan Olarak Rasûlullah
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Cihad ve Mücâhede
• Gazve ve Seriyye
• Kıyâm/Ayaklanma
• Nefr/Seferberlik
• Ribat ve Murâbıt
• Mü’min Toplumlar Arası Savaş
• Savaş ve Barış Dünyası (Dâru’l-Harb ve Dâru’l-İslâm)
• Allah’a Karşı Savaşan Rejimler
• Terör ile Cihad Arasındaki Fark
• İfsâd: Huzuru Bozma ve Terör
• Konuyla İlgili Lügatçe
“Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça, Mescid-i Haram’da siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar (orada) size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kâfirlerin cezâsı. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah Ğafûr ve Rahîmdir. Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur. Haram aya karşılık, haram aydır. İşlenen suçlara karşılık da kısas vardır. Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle (takvâ sahipleriyle) beraberdir. Allah yolunda infak edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun (güzel davranın), çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.“ 188
Kıtâl/Savaş; Anlam ve Mâhiyeti
“Kıtâl“ ve “katl“in kelime anlamı, rûhun bedenden giderilmesidir, aynen
188] 2/Bakara, 190-195
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölüm gibi. Ancak, rûhun bedeni terk etmesi, dıştan bir etkinin sonucu sayılınca buna katl veya kıtâl, kendiliğinden olmuş sayılınca buna mevt/ölüm diyoruz.189 Kur'an, hayatın önemli olaylarından biri olan kıtâl keyfiyetini inkâr ve ihmâl etmemiş, onunla ilgili ayrıntılı hükümler ve düzenlemeler indirmiştir. Kıtâl kaçınılmazdır.
İnsan, bir başkasını öldürebilir mi? Öldürebilirse, bunun çerçevesi ve şartları nedir? Kur'an'ın bu soruya verdiği cevap, şu şekilde ifâde edilebilir: Hayatına ve din gibi temel bir hürriyetine kastedilen kişi, müdâfaa için öldürebilir. Kur'an, bu şartlarda bir öldürmeye “Allah yolunda mukaatele“ (Allah yolunda savaş) der ve onu insanın onuru ve görevi sayar. Eğer biri veya birileri ölecekse, bunlar hayata, mukaddes değerlere ve insan onuruna ilk saldıranlar olmalıdır. Bunun aksini düşünmek, hayata ve insana saygı değil; beceriksizlik veya ikiyüzlülük sebebiyle, hayatın pusuya düşürülmesine ve zulme göz yummaktır. Zulme göz yumuş da zulme ortak olmaktır. İnsana düşen, hayata ve insanın din, fikir, haysiyet gibi fıtrî haklarına saldıranı korumak için bahane aramak değil; hayatı ve hürriyeti saldırıya uğrayanın yanında yer almaktır. Kur'an'ın bu noktaya dikkat çeken beyanları çok dokunaklı ve etkileyicidir. 190
Kıtâl, hayata kastedenlere karşı, hayatı elinde tutan Kudretin bir emri olarak uygulanır. Hayata kast etmenin ölçüsü, Kur'an'a göre, ilk öldüren olmaktır. Ve bu anlamda “bir tek kişiyi öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.“191 İlk öldürene karşı çıkarken öldürmek (meşrû savunma) ve ilk öldüreni cezâlandırmak için öldürmek (kısas), hayata kast etmek değil; hayata hizmettir: “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.“ 192
İnsanlığın ilk kıtâl olayı, iki kardeş arasında meydana gelmiş ve bu ilk kıtâl kıskançlık, çekememe yüzünden vücut bulmuştur. Mâide sûresi 27-31. âyetler Hz. Âdem'in iki çocuğu arasındaki kıtâl olayını özetle şöyle vermektedir: Kardeşlerin ikisi Allah'a birer kurban sunmuşlar; birininki kabul edilmiş, ötekisi reddedilmiştir. Bunun üzerine kıskançlık krizine giren kardeş, kurbanı kabul edileni öldürerek toprağa gömmüştür. Kur'an bu öldürme olayını bir hüsrân (büyük kayıp, sapma) olarak anar ve katil kardeşi nefsinin tahrik ettiğine dikkat çeker. Kur'an'ın burada dikkat çektiği bir husus da öldüren kardeşin sonradan pişman olduğudur.
İnsanlığın bu ilk cinâyetine bakışta ortaya konan noktalarda cana kastın değişmez sebepleriyle şaşmaz sonucunu açıkça görebilmekteyiz: Kıskançlık, hırs, nefsin dürtmesi ve sonuçta hüsran ve pişmanlık...
Cana kastın yasaklığı, kişinin kendi canına kastı için de geçerlidir. Hayat hakkını ortadan kaldırma hakkını, kendi nefsiniz için de kullanamazsınız. Hayatı veren de, alan da Yaratıcı Allah'tır. İnsan, hayatı devam ettirmek için her şeyi yapmaya mezun ve memurdur; fakat Allah'ın meşrû gördüğü yollar hâriç; hayatı tehlikeye atmaya ve ortadan kaldırmaya asla müsaade edilmemiştir.193 İntihar, bir başkasını öldürmek kadar büyük bir günahtır.
189] Râgıb, Müfredât
190] bkz. 4/Nisâ, 75
191] 5/Mâide, 32
192] 2/Bakara, 179
193] bkz. 2/Bakara, 195; 4/Nisâ, 29
KITÂL / SAVAŞ
- 77 -
Kıtâl konusunun en önemli sorularından biri şudur: Kur'an'da savunma dışında kıtâl (İslâm'ın, taarruz/hücum/saldırı şeklindeki savaşa izin verip bunu emretmesi) var mıdır? Bu soruya “evet“ veya “hayır“ diye tek kelimeyle cevap vermek mümkün değildir kanısındayız. Çünkü “saldırı“ ve “savunma“ izâfî/göreceli kavramlardır. Hangi anlayışı esas alarak saldırı veya savunmanın tanımını ve boyutlarını yakalayacağız? Bunun yerine Kur'an'ın şu iki ölçüsünü kullanmak daha sağlıklı sonuçlara götürecektir. Fiilen hayata kastetmiş zâlimlere karşı kıtâle/savaşa başvurulur ve tebliğe mâni olanlara, Allah'ın dininin hâkim olup yayılmasının önündeki engellere karşı çıkılır. Bu karşı çıkmanın götüreceği sonuç bir mukatele, yani savaş oluyorsa, o da göğüslenir. Zâlim olmayanlara, başkalarının canına ve temel haklarına saldırmayanlara ve İslâmî tebliğin önünde engel olmayanlara karşı savaş meşrû değildir. İnsanları savaş korkusunda bırakarak, silâh zoruyla, ya da değişik baskı ve zorlamayla İslâm'a sokma yönüne gidilemez.194 Tebliğin boyutları ve şartları bellidir. Tebliğ kendisine ulaşan bunu kabul eder veya etmez. Ancak, tebliğin yapılmasını ve kitlelere ulaştırılmasını engelleyenlere, engellemedeki tavırları cinsinden karşılık verilir. Bu, kıtâl/savaş da olabilir. Bu yüzden biz kıtâli, hayata ve hürriyete, insanın temel haklarına kastedenlere karşı çıkmak esasına oturtmayı, Kur'an'ın temel tavrı diye anlıyoruz. Şu âyetler, bu tesbitin Kur'anî dayanağını vermektedir: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, birkısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.“ 195
Tesbit edilen bu ölçüler içinde bir kıtâlin, çok yönlü bir hareketler serisine vücut vereceği açıktır. Başlangıcı meşrû bir kıtâl devresine girildiğinde bunun içinde saldırılar ve savunmalar ardarda gelir. Bunları birbirinden ayrı düşünemeyiz. Kur'an'ın “müşrikleri yakaladığınız yerde öldürün, küfrün önderlerini öldürün, şeytanın dostlarını öldürün“196 âyetleri, işte böyle bir süreç içindeki hareketlerden bazılarıdır. Konuya başlangıcı itibarıyla ışık tutan âyetler: “Eğer sizi öldürürlerse siz de onları öldürün, onların sizi toptan öldürdükleri gibi siz de onları topyekün öldürün.“197 şeklinde müslümanın kıtâl tavrını bir cevap-hareket olarak belirlemiştir.
Şurası kesindir ki; Kur'an, bağlılarının silâhsızlanmasına gidecek bir yola onay vermez. Böyle bir şey, Kur'an'ın insanını, korumak ve yüceltmek zorunda olduğu değerleri savunmada yetersiz bırakır. Kur'an'ın insanı Allah yolunda savaşacak, ezilip itilen, yurtlarından edilen çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar için didinecektir. Böyle bir mukatelede/savaşta yer almak Allah'ın sevgisini kazandırır.198 Böyle olunca, Kur'an bağlısı, her an kıtâle girebilecek halde olmak zorundadır. Çünkü onun görevi evrensel bir görevdir. O, kendi nefsinin keyfini yerine getirmekle işini bitirmiş olmuyor. Sırtında bir büyük emânet vardır.
Anılan değerler uğruna kıtâl sergilerken can verenler, yani karşı-kıtâl ile
194] 2/Bakara, 256
195] 22/Hacc 39-40
196] 9/Tevbe, 36, 12; 4/Nisâ, 76, 82; 2/Bakara, 191
197] 2/Bakara, 191; 9/Tevbe, 36
198] 4/Nisâ, 75-76; 61/Saff, 4
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öldürülenler, Kur'an diliyle, “ölümsüz“ ilân edilmişlerdir. Bu şehîdlere “ölü“ demek bile yanlış ve yasaktır. 199
İman, bir anlamda Allah uğrunda hayır ve güzellikler için sürekli savaş halinde olmaktır.200 Çünkü hayat, Allah yolunda hayır savaşçılarıyla, karanlık kuvvet olan şeytanî güçler (tâğut) uğruna savaşanların bir çarpışma alanıdır.201 Şeytanî güçler/zâlim ve fesatçılar sürekli tetikte ve hazır beklerken, Allah'ın askerleri aydınlık kuvvetin pasifliği seçmesi hayata hizmet değil; ihânet olur. Bu hak savaşçıları, yaradılış dininin egemen olduğunu, tüm dünyada İslâm'ın hâkim olduğunu görünceye kadar hazır ve faal olmak zorundadır.202 Çünkü ona kıtâl iznini veren kudret bunu, zulme bir karşı çıkış için vermiştir.203 O halde bu hayırlı kuvvetin pasifliğe mahkûm olması veya bahane bulmaya çalışması, zulme destek vermek olur. Emâneti omuzlayan ve yeryüzünün halîfesi unvanını almış bulunan204 bir varlığın böyle bir yola gitmesi beklenemez. O, emâneti taşıma uğruna savaşmak zorundadır. Bu ona, çok gelecektir,205 ama mutlu bir gelecek ve ölümsüz bir hâtıra bırakmak için başka yol yoktur. Bu yüzden, Kur'an'ın insanına kıtâl, nefsi onu sevmese de bir güzel kader olarak yazılmıştır.206 Ve Peygamberin görevlerinden biri de büyük emanetin sahibi olan iman adamını kıtâli göğüsleyecek bir coşku içine çekmek ve onu kıtâl ruhuyla diri tutmaktır.207 Allah yolunda seferber olun dendiğinde, iğreti hayatın zebûnu olarak olduğu yere çakılıp kalmak iman adamına yakışmaz. Bu yolu seçenler, rezil ve zelil olurlar ve nihâyet Allah onları siler süpürür ve yerlerine, emâneti yüklenebilecek cihad eri başka topluluklar getirir. 208
Kıtâli sevmeyen ve onu çirkin görenler bilmelidirler ki kıtâlden kaçış fitneyi kökleştirir, yani insanlığın dirlik ve düzenini bozar. İşte bu, kıtâlden çok daha beter bir sonuçtur. Yani, fitne, kıtâlden daha kötü ve yıkıcıdır. 209
İslâm’da savaş, zorla insanları dine sokmak için değil; savunma ya da düşmana misliyle mukabele için yapılır. Kur’an’ın genel içeriğinden anlaşılan budur. “...Onlarla çarpışırsanız yahut onlar İslâm olurlar (müslüman olur veya teslim olurlar)“210 âyeti, bu anlayışa aykırı değildir. Burada savaşılması emredilen kavim, düşman olan kâfirlerdir. Onları öyle bırakmak müslümanlar için tehlikelidir. Tehlikeyi bertaraf etmek için onlarla savaşmak gerekir. Düşmanın, savaşa neden olan tutumlarına son vermesiyle savaş da sona erer. Bu da düşmanın, müslüman yahut teslim olması veya barış yapılmasıyla olur. Hudeybiye barışı bunun en güzel örneğidir. Peygamber (s.a.s.) müslüman olmayan müşriklerle barış yapmıştır. ‘Barış, Araplardan başkası hakkındadır, Araplarla barış olmaz, mutlaka onların müslüman
199] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169
200] 9/Tevbe, 111
201] 4/Nisâ, 76
202] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
203] 22/Hacc, 39
204] 2/Bakara, 30; 33/Ahzâb, 72
205] 4/Nisâ, 77
206] 2/Bakara, 216
207] 8/Enfâl, 65
208] 9/Tevbe, 38-39
209] 2/Bakara, 119, 217; Ali Ünal, Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 296-302
210] 48/Fetih, 16
KITÂL / SAVAŞ
- 79 -
olmaları gerekir’ diye Kur’an’da bir hüküm yoktur. 211
Ağırlık ve meşakkatiyle doğru orantılı olarak Kur'an, mü'minler arası hiyerarşide cihada büyük önem vermişti.212 Zira cihad; fiilî bir iman olmanın ötesinde, kişinin makam, mevkî, mal, can gibi en değerli varlıklarını ortaya koyduğu bir olgudur. Cihadın “amellerin zirvesi“213 ve “Allah katında en değerlisi“214 olarak tavsif edilmesi, ayrıca işin (dinin) teslimiyetle başlayıp namazla ayakta durması ve cihadla kemâle ermesi de215 buna dayanmaktadır. Nitekim birtakım iman sahipleri, bu ağırlık ve meşakkatten dolayı nifaka düşmüştür.216 Canla cihad, yani kıtâl, müstekbirlerin müstaz'aflar üzerindeki tahakkümüne son verme teşebbüsüdür. 217
Muhârebe; Allah ve Rasûlüyle fiilî mücâdeleyi ifâde etmekle birlikte,218 bir âyette, nebevî otorite tarafından sağlanan asayişin -yol kesmek sûretiyle- bozulması bağlamında kullanılmıştır.219 Kur'an ayrıca, fâiz yasağından sonra hâlâ fâiz alıp verenlerin Allah ve Rasûlüyle savaşmakta olduklarını belirterek fâiz alışverişini, -bir amel zaafı olduğu düşünülse de- imansızlık olarak görmüştür.220 Bu âyet, “Şâyet mü'minseniz, geri kalan fâizi bırakın!“ hitâbıyla son bulmakta ve 279. âyet de “Bunu yapmayacak olursanız Allah ve Rasûlü ile savaşa girdiğinizi bilmiş olun!“ diyerek bu emre uymamanın imansızlıkla eş değer olduğunu ifâde etmektedir. 221
Cihad, bir amaca varmak için tüm gayretini seferber etmek demektir. Cehd, olabilecek tüm gayretini harcayarak çalışabileceği kadar çalışmak demektir. Cehdin Kur'an peceresinde üç görünümü vardır: Mücâhede, ictihad ve cihad. Tüm diğer gayretlerin (cehdlerin) hareket noktası ve belirleyici ölçüsü bireyin iç dünyasındaki cehdin yani mücâhedenin başarısına bağlı bulunmaktadır. Mücâhedede başarıyı elde edememiş gayretler, insana, aldanış ve hüsrandan başka bir şey kazandıramaz. İctihad da, cehdin ilmî, fikrî, düşünsel alandaki görünümüdür. Tüm gayretini seferber ederek bilim ve düşünce üretmek demektir. Bu üretimi yapan bilim ve düşünce adamına müctehid denir. Bu üretim, iç dünyası arınmış Allah'tan hakkıyla korkan bireyin faâl olduğu değerler alanında vücut bulur. Bunun içindir ki, mücâhede gerçekleşmemişse ictihad da gerçekleşemez.
Cihad; cehdin üçüncü belirişi, insanı insan yapan değerlerin çiğnenmesi durumunda başvurulan her türlü kavga ve savaşın adıdır. Şartları doğmuş bir savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşmanın olmazsa olmaz şartıdır. Bütün mesele, savaşın şartlarının doğup doğmadığının iyi belirlenmesi ve seyrinin Kur'anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır. 222
211] İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadis, 10/20
212] 4/Nisâ, 95
213] Buhârî, Hacc 4, Cihad 1; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihad 22
214] Buhârî, Edeb 1
215] Tirmizî, İman 8, Fezâilü'l-Cihad 22
216] 4/Nisâ, 154; 9/Tevbe, 45 vd.
217] 4/Nisâ, 75
218] 9/Tevbe, 107
219] 5/Mâide, 33
220] 2/Bakara, 278-279
221] Murat Sülün, K.K.Açısından İman-Amel İlişkisi, s. 330, 334
222] İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 134-135
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cihad, cidâl ve kıtâl. Birbirine yakın gibi görünürler ama aralarında belirgin farklar var. Kıtâlde savaşmak, katledip öldürmek esas. Cidâl, bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi, gâlibiyet mücâdelesi. Cihad ise gayret etmek, olanca gücünü ve kuvvetini sarf etmek mânâsına geliyor. Fakat cihadda bir şart var ki onu diğerlerinden net biçimde ayırır; “fî sebîlillâh“ yani Allah yolunda, Kur'an nâmına ve İslâm uğrunda olma şartı. “Savaş ve cidâl“ ancak bu şartın gerçekleşmesi halinde “cihad“ olurlar.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır.“223 Demek ki cihad ve savaşta birinci gâye, âhiretimiz için bir ticâret yapmak. Cihadın ve savaşın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, cehennemde yanmamak için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Demek canla cihad başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş etmek de cihaddır.
Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfaa etmek“ ve “zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak.“ “Dinde zorlama yoktur.“224 Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaştan başka çare yoktur. Bu savaşta başarı sağlandıktan sonra kişi inancında serbest bırakılır. Dilerse İslâm'ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.
Canla cihadda, kıtâlde hedef, öldürmek değil; diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet“ dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve mü'minlere emredilen harbin ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü'minleri de “azaba hak kazanmış bir kavme Hakk'ın azâbını tatbik etmeye memur bir el“ olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak ve bu ibâdetin kurallarına en ince ayrıntılarına kadar uymak gerekir.
“Antlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin.“225 emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah'ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.“226 fermânına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan,
223] 61/Saff, 10-11
224] 2/Bakara, 256
225] 16/Nahl, 91
226] 2/Bakara, 190
KITÂL / SAVAŞ
- 81 -
aşırı gitmekten sakınılacaktır. Kadın, çocuk, ihtiyar gibi savaşa iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir. Ve böyle nice kurallara aynen uyulacaktır. Aksine hareket edenler sorumlu olurlar; tıpkı diğer ibâdetlerde olduğu gibi. 227
Barış ve Savaş
Barış; İslâm’ın Temel Hedefi ve İnsanlararası İlişkilerin Temeli: Barış, müslümanlarla diğer milletler arasındaki ilişkilerin temelidir. Müslümanlar ancak bir saldırıyla karşılaşırlarsa, o zaman savaş kaçınılmaz olur. Bilindiği gibi, İslâm’da savaşın sebebi, saldırıyı önlemektir. Yoksa özel bir inancı empoze edip dayatmak değildir. Saldırı durumlarında kötülüğü ya misliyle ezmek veya erdemi savunmak gerekir. Bu prensip, Kur’an âyetleri esas alınarak hükme bağlanmış ve Peygamber devrinde cereyan etmiş olan tarihî olaylarla da desteklenmiştir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.“228; “Eğer onlar (düşmanlar) barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.“229; “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'sen mü'min değilsin' demeyin.“230; “... Sulh (dâima) hayırlıdır...“ 231
Bütün bu âyetler tanıklık etmektedir ki, bir saldırı ortaya çıkıncaya kadar barış, insanî ilişkilerin esasını oluşturur. İlk âyete göre, hakka inananlar, her şekliyle barıştan yararlanmaya dâvet edilmişlerdir. Eğer ilişkilerin temeli düşmanlık ve savaş olsaydı, onlar hiçbir zaman barışa çağrılmazlardı. İkinci âyet, yine barışa çağırmaktadır. Düşmanlar bu barış çağrısına olumlu şekilde cevap verebilirler. Eğer savaşın sebebi inançsızlık olsaydı, İslâm’a girmedikçe kâfirlerle barış yapılamayacaktı. Fakat âyet sadece barışa çağırmaktadır. Düşmanların bu çağrıya sempati duymaları yeterlidir. Kendilerinden mutlak sûrette imana yönelmeleri istenmemektedir. Üçüncü âyet ise, müslümanlara teslim olan düşmanlarla savaşmayı yasaklamaktadır. Son âyette de, hem günlük beşerî hayatta, hem de genel olarak insanlar arası ilişkilerde sulhun/barışın daha hayırlı olduğu net bir şekilde ifâde edilmektedir.
İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar, bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah Teâlâ, İlâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.232 İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır. İslâm’a göre,
227] Alâaddin Başar, Nurdan Kelimeler, c. 2, s. 161-162
228] 2/Bakara, 208
229] 8/Enfâl, 60-61
230] 4/Nisâ, 94-96
231] 4/Nisâ, 128
232] 49/Hucurât, 13
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün insanlığın temeli birdir.233 Allah’ın bildirdiği esasları tümüyle kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün görülemez. Çünkü İlâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın fıtratına uymamaktadır.
Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.“234 Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği, şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler! Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.“235 Âyette geçen “silm“ kelimesi, hem İslâm, hem de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır. Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler şunlardır:
a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.“236 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir. Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı), can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması, nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir. Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir. Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını İslâm doğru görmez.
b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak: “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.“237 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir. İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada fitne kavramı, başta “Allah'a şirk koşmak, başkalarına kulluk, fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat görüşlerinin yayılması“ olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar veya müslüman zannedilenler
233] 4/Nisâ, 1
234] 4/Nisâ, 128
235] 2/Bakara, 208
236] 22/Hacc, 39
237] 2/Bakara, 193
KITÂL / SAVAŞ
- 83 -
tarafından çıkarılabilir, ya da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.“ 238
Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir? Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu, Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.“239 İnanmayanlarla, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması yapmıştır. 240
Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik; İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç, düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.“ 241
Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez. Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.“242 Peygamberimiz (s.a.s.) de zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.243 Ancak, kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslü238]
8/Enfâl, 25
239] 10/Yûnus, 99-100
240] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
241] 60/Mümtehine, 8-9
242] 5/Mâide, 2
243] Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
manlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir. Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar, sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı, toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah'a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın sadece gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“244 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...“ Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat, ya da önemli mâzeret yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir. Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atından ve küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak da böyledir. İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!“ demek de haramdır. “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın. Şâyet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.“245 İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan“ diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin
244] 4/Nisâ, 76
245] Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis no: 4780
KITÂL / SAVAŞ
- 85 -
içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
Peygamberimizin çağında cereyan etmiş olan tarihî olaylar, İslâmî savaşın tek sebebinin meşrû müdâfaa olduğunu ve müslümanlarla kâfirler arasındaki ilişkilerin barış esasına dayandığını açıkça doğrulamaktadır. Rasûlullah’ın, düşmanlarına karşı, onlar bir saldırıya kalkışmadıkça veya böyle bir hazırlığa girişmedikçe, kılıç çekmemiş olması bu fikri destekler. Peygamberimizin müslüman olmayanlarla ilişkilerini ayrı ayrı ele alalım:
1- Müşriklerle, Allah’a ortak koşanlarla olan ilişkiler: Peygamberimiz (s.a.s.), insanları, durmadan İlâhî mesajla Allah’ın birliğine inanmaya özendirerek, bilgisizlikten ileri gelen suçlardan ve fanatiklikten doğan zulümlerden onları temizlenmeye çağırmış, on üç sene Kureyş’in Allah’a eş koşan insanları arasında yaşamıştır. Allah’ın yüce emirlerine uyarak her fırsatta iman ve ahlâk nizamını, iyi ve hoş geçinmeyi öğütleyip durmuştu. Kur’an da bunu emrediyordu: “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla mücâdeleni en güzel (yol) hangisi ise onunla yap.“ 246
Fakat bilindiği gibi; kâfirler, Peygamberimize ve arkadaşlarına karşı hiç de iyi davranmadılar. Ona kötülük etmek için her fırsattan yararlandılar. Rasûlullah ise sabrı ve ferâgatı ile onları eziyor, perişan ediyordu. Hayatına kıymayı planladıkları Mekke’deki son gününe kadar bu durum böyle devam edip gitti. Allah’a eş koşanlar her kabileden bir adam seçerek Peygamberimize uğursuz bir darbe indirmek amacıyla bir araya geldiler. Darbelerini rahatlıkla ve sessizce indirebilmek için gece vakti evini kuşattılar. Ama her şeye gücü yeten Allah, Peygamberini bu zor durumdan kurtardı. Peygambere gönül verenler ise daha önce şehirden hicret edip gitmişlerdi. Seçmiş oldukları dinden dolayı, bu insanlar, yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardı. İşte bütün bu olaylardan sonra Allah (c.c.), müslümanlara savaş için izin vermişti: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, birkısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.“ 247
Savaş, sadece Kureyş’e karşı yapılıyordu. Çünkü ilk defa saldırıya geçenler onlardı. Ayrca Mekke’de kalmış olan müslüman azınlığa baskı ve işkence yapmak sûretiyle bu saldırılarını devam ettiriyorlardı. Bedir ve Uhud savaşları onlara karşı yapılmıştı. Fakat Ahzâb, yani Hendek savaşında iş değişti. Çünkü bu savaşta Kureyş’in liderleri Arap halkını müslümanlara karşı kışkırtmış ve hepsi birlik olup ansızın, amansız bir saldırıya girişmişlerdi. Arabistan’ın kutsal sitesi Medine’yi yerle bir etmek için tüm kuvvetlerini toplamışlardı. Bu durumda bütün Araplara karşı harekete geçmek kaçınılmaz olmuştu. Çünkü bu saldırıya onların hepsi de
246] 16/Nahl, 125
247] 22/Hacc 39-40
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
katılmıştı. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “...Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın.“248 İlk defa saldırıya geçenler, Allah’a şirk koşanlardı. Müslümanların bu toplu saldırıyı püskürtmeye hakları vardı elbette. Sadece hakları değil; aynı zamanda göreviydi de. “... Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.“ 249
2- Yahûdilerle olan ilişkiler: peygamberimiz Medine’ye göç ettiği zaman yahûdilere sataşmayı resmen yasaklamıştı. Onlara işkence veya baskı yapmak şöyle dursun; tam aksine, yahûdilerle barış içinde yaşamıştı. Karşılıklı hak ve görevleri kapsayan “iyi komşuluk paktı“ imzalamış; ayrıca kendisi de aynı hak ve görevleri yüklenmişti. Rasûlullah sâdık bir müttefik olarak kalmış ve antlaşmayı bozmayı bir an bile aklından geçirmemişti. Mü’minler ve onların başında Peygamberimiz, imzaladıkları bir antlaşmadan asla dönmezlerdi. Üç sene bu antlaşma sürdü. Hatta Allah’ın yardımıyla müşriklerin ezildiği ve Kureyş’in gururunun kırıldığı Bedir savaşından sonra bile bu pakt devam etmekteydi. Ne var ki, üçüncü sene Uhud savaşı esnâsında yahûdiler antlaşmayı bozdular. Dördüncü sene ise, İslâmîyeti vatanından söküp atmak ve yok etmek için bütün Arap müşriklerinin bir araya geldiği Ahzâb/Hendek savaşında, bir kere daha antlaşma hükümlerine aykırı davranıp müslümanlara ihânet etmişlerdi. Yahûdilerin ihânet plânları öyle zincirlemesine devam edip gitmişti ki, eğer bunda başarılı olabilselerdi müslümanların ve İslâmîyetin sonu bir anda gelmiş olurdu. Yahûdiler gizliden gizliye komplolar hazırlıyor ve İslâm nûrunu söndürmek ve içten yıkmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim Kur’an’da da ilân edildiği üzere, artık bu antlaşmayı yürürlükten kaldırmak zorunlu olmuştu: “(Antlaşma yaptığın) Bir kavmin hâinlik yapmasından (ahdini bozmasından) korkarsan, sen de hak ve adâletle (onlarla yaptığın ahdi) onların üzerine at. Çünkü Allah hâinleri sevmez.“ 250
3- Hristiyanlarla olan ilişkiler: Yüce Peygamberimiz onlarla ancak Suriye’de, müslümanlara baskı ve zulüm yaptıkları zaman savaşmıştı. Bununla beraber Rasûlullah, bütün hristiyanlara değil; sadece Bizanslılara karşı saldırıya geçmiş ve diğer taraftan hristiyan Araplarla iyi ve barışa dayalı ilişkilerini ve komşuluk bağlarını devam ettirmişti. O, Bizanslılarla hristiyan oldukları için değil; saldırgan tutumlarından dolayı savaşıyordu. Kur’ân-ı Kerim, hristiyanları müslümanlara en yakın topluluk olarak gösteriyordu: “İnsanların, mü’minlere düşmanlık bakımından en şiddetlisini andolsun ki, yahûdilerle müşrikleri bulacaksın. Onların, iman edenlere sevgi bakımından daha yakınını da, andolsun ‘biz hristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Bunun sebebi şudur: Çünkü onların içinde keşişler, râhipler vardır. Şüphe yok ki onlar büyüklenmek istemezler. Peygamber’e indirileni (Kur’an’ı) dinledikleri vakit de hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün.“ 251
Bu tarihî olaylar açıkça göstermektedir ki, Peygamberimiz (s.a.s.), yalnız ve yalnız kendisine veya İslâm’a saldıran, kendisine karşı komplo düzenleyen veya İslâm düşmanlarıyla gizli anlaşmalar yaparak onlarla suç ortaklığı eden, el altından onlara yardımda bulunan kimselere karşı savaşmıştır. Çünkü O, İslâm’ın gerçeklerini evrensel bir şekilde çizip belirleyen, müslümanların kendileriyle barış içinde yaşayan kimselerle savaşamayacaklarını açıklayan eşsiz bir şahsiyettir, o
248] 9/Tevbe, 36
249] 22/Hacc, 40
250] 8/Enfâl, 58
251] 5/Mâide, 82
KITÂL / SAVAŞ
- 87 -
âlemlere rahmet olarak gönderilen merhamet peygamberidir. İslâm da bir anlamı barış olan dinin adıdır. 252
“İslâm“ kelimesi, anlamı barış demek olan “silm“ kökünden türemiştir. Barış kökeninden ismi türetilmiş olan bir dinin kitabında savaştan söz edilmesi derinlemesine akletmeyen kimseler tarafından yadırganabilir. Ancak Kur'ân-ı Kerim, hayaller ve ütopyalar üzere kurulu bir kitap değildir. Bir şeyin olmamasını istemek başka, onun varlığını kabul etmek başka bir şeydir. Savaş, insanlık tarihiyle birlikte var olmuş ve var olmaya devam edecektir. Henüz insan yaratılmazdan önce melekler, insanın yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran bir varlık olacağını söylemiş, Yüce Allah da, bu iddialarının gerçekleşmeyeceğini belirtmemiştir. Tarih de bunu ispat etmektedir.
Din karşıtı tavır takınanların ileri sürdükleri hususlardan biri de, dinlerin savaşlara sebep olduğudur. Ama hiç kimse, dinlerin yönetimler üzerinde etkisinin bulunmadığı günümüzde ortaya çıkan savaşların, hem yoğunluk, hem de tahribatları bakımından dinlerin yönetimler üzerinde etkili oldukları dönemlerden daha az olduğunu söyleyemez. Aslında dinler, insanların mutluluğunu ve barış içerisinde yaşamalarını hedef edinirler. Özellikle İslâm dini açısından meseleye baktığımızda sırf inançtan kaynaklanan savaşların varlığını iddia edebilmek için, bunun, Kur'an'a dayandırılması gerekir. Din inancı ve dinî ilimler sâfiyetlerini korudukları müddetçe dinin savaşlara sebep olduğu söylenemez.
İslâm düşmanları, İslâm'ın silâh zoruyla yayıldığı iddiasını ortaya atmaktadır. Bu, ya gaflet ve cehâletle veya kasıt ve ihânetle yapılan bir değerlendirmedir ve tümüyle yanlıştır. Kur'an'da saldırı savaşına işaret edebilecek bir husus bulunmamaktadır. Bilakis, müslümanlara savaş açmış yahut müslümanları yurtlarından çıkarmış kimselerle savaşılması ve onların bu yaptıklarından vazgeçmeleri durumunda da savaşa son verilmesi istenmekte, hatta müslümanlara savaş açmamış kimselere iyilik yapılmasında bir sakınca bulunmadığı belirtilmektedir. 253
Savaşın sebebi, bütünüyle müslümanlara yapılan haksızlıklardan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, İslâm toplumuna düşmanlık ve haklarına tecâvüz olmaksızın, sırf İslâm dinini inkâr etmesi nedeniyle bir ülkeye savaş açılabileceğini ileri süren İslâm hukukçuları olmuştur. Bu hukukçulara göre, o ülkenin sınırına gidilir ve savaşmadan önce onlara üç şey teklif edilir. Önce müslüman olmaları istenir ve İslâm'ı kabul ettikleri takdirde mal ve canlarını kurtaracakları; bundan böyle müslümanlarla aynı statüye kavuşacakları söylenir. Bunu kabul etmedikleri takdirde, kendi dinlerinde kalabilecekleri, fakat müslümanların hâkimiyetine girip cizye vermeleri teklif edilir. Bu iki şıkkı da kabul etmedikleri takdirde, kendileriyle savaşılacağı bildirilir. Bu barış seçeneklerini kabul etmedikleri takdirde de kendilerine savaş açılır.
Diğer bazı hukukçular ise, İslâm dininin, vatandaşlarına tebliğ edilmesine engel olanlarla savaşılabileceğini söylemişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler, İslâm'ın evrensel bir din oluşunu ve Peygamber'in, İslâm dinini bütün insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmiş olmasını görüşlerine temel alırlar. Şunu belirtelim ki, ne
252] Muhammed Ebu Zehre, İslâm’da Savaş Kavramı, s. 47-53
253] 2/Bakara, 190-194; 60/Mümtehıni, 8-9
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öncekiler ve ne de bu görüşte olanlar, İslâm dininin zorla dayatılacağını savunmuyorlar. İnsanların bu dinle karşı karşıya gelmelerini; isterlerse inanacaklarını ve istemezlerse inanmayacaklarını belirtiyorlar.
Birinci grup, müslüman olmayan yönetimlerin, vatandaşlarının, İslâm'la karşılaşmalarına ve müslüman olmalarına engel olacaklarını ileri sürerken; ikinci grup, bunun pratikte ispatlanmış olmasını şart koşarlar. O halde ikinci gruba göre, inançların ifade edilmesine ve insanların inandıkları gibi yaşamalarına engel olmak, savaş sebebidir. Ancak bunun fiilen ispatlanmış olması gerekir. Birinci gruba mensup olanlar: Küfür bizâtihî büyük bir cinâyettir. Bu cinâyetin devamına göz yumulamaz. Bu sebeple fırsat bulunduğunda, müslüman olmayanlarla savaşmak gerekir, derler. Hâlbuki küfrün savaş sebebi olamayacağı ortadadır. Zâten o ülke toprakları, İslâm ülkesine katılacak olsa bile, isteyen kendi dinini devam ettirir. Çünkü Kur'an, inanç konusunda bir dayatmanın olamayacağını açıkça ifâde etmektedir.
Düşman ülkenin sınırına varıldığında, onlara üç şeyin teklif edilmesi meselesine gelince; bunlar, savaş sebebi oluştuktan sonra yapılacak tekliflerdir. Buna göre onlara önce müslüman olmaları teklif edilir. Bunu kabul etmedikleri takdirde, cizye vermek kaydıyla müslüman ülkenin vatandaşı olmaları istenir; bu iki teklifi kabul etmedikleri takdirde kendileriyle savaşılacağı haber verilir. Savaş sebebi oluştuktan sonra yapılan bu tekliler de, İslâm'ın savaşa başvurmak istemediğini gösterir. Ama savaşın sebepleri oluştuktan sonra, ilk iki teklifi de kabul etmezlerse, savaştan başka yol kalmadığından dolayı savaşa başvurmak câiz görülmüştür.
Tebliğ için savaşın câiz olacağı meselesine gelince; dinin ulaştırılmasında tâkip edilecek metod şu âyette açık bir şekilde ifade edilmektedir: “Hikmetle, güzel öğütle, Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilen O'dur ve O, hidâyete tâbi olanları/yola gelenleri de en iyi bilendir.“254 Savaş, bu âyette zikredilen hikmetle, güzel öğütle ve güzel mücâdele ile de bağdaşmaz. Kaldı ki, âyetlerde savaşın nedenleri zikredilmektedir ve bunların hiçbirinde İslâm'ın, savaşılan ülkenin vatandaşlarına ulaştırılması savaşa sebep olan bir unsur şeklinde zikredilmemektedir. Dini tebliğ etmenin diğer yollarına başvurmak yeterlidir. Ulusların birbirleriyle ilişkileri, herhalde savaştan ibâret değildir. Din dâvetçisi göndermek, ticaret ve daha başka ilişkiler, dinin tebliğ edilmesi için uygun vâsıtalardır. Bu araçlar mümkün değilse, mümkün olanlarıyla yetinilir. Örneğin Malezya'ya, Endonezya'ya, Hindistan'a, Çin ortalarındaki bölgelere ve daha başka bölgelere, müslüman tüccarlar kanalıyla İslâm yayılmıştır. Ayrıca tarih boyunca müslümanların hiç savaşmadıkları bölgelerde yaşayan müslümanların nüfus miktarının, savaş yapılan bölgelerde yaşayanların nüfus miktarından çok daha fazla olduğunu burada belirtmeliyiz. Gerçi müslümanların savaştıkları bölgelerde de, sözkonusu savaşların, durup dururken yapılmadığı, bilakis karşı tarafın savaşa sebep olacak davranışlarda bulunduğu bir vâkıadır. Elbette tarih boyunca müslümanların bu konuda hiçbir hata işlemediklerini söylemek istemiyoruz. Yapılan savaşların genelde savunma savaşı olduklarını anlatmak istiyoruz. Herhalde hiçbir dinin veya düşüncenin tarihi, bu konuda İslâm'ın tarihi kadar temiz değildir.
254] 16/Nahl, 125
KITÂL / SAVAŞ
- 89 -
İslâm'da cihad ve kıtâl, bir savunma savaşı olduğundan dolayı, Kur'ân-ı Kerim'de savaşa katılmayanlar şiddetle kınanmıştır. Çünkü cihada katılmayanlar, kendi toplumlarını ve vatanlarını savunma görevini yerine getirmemekte, esâret içerisinde bir hayatı, özgür bir hayata tercih etmektedirler.
Dinin tebliği için gerektiğinde savaşılacağını; çünkü Peygamberimizin peygamberliğinin evrensel olduğunu ve bu peygamberliğe insanların muhâtap olmaları için gerekirse savaşa gidilebileceğini ileri süren hukukçuların, bu gerekçeleri de, artık günümüzde geçerli değildir. Çünkü günümüz açısından mesele değerlendirildiğinde, dinin tebliğ edilmesi için başka ülkelere gitmeye gerek yoktur. Zaten günümüzde müslümanlar, dünyanın her tarafında bulunmaktadır. Ayrıca günümüz teknolojisiyle ulaşılmayan bölge yoktur. Yeter ki dini doğru anlatan ve yaşayanlar bulunsun. 255
İslâm savaşları, suçsuz halka saldıran, malları yok eden, atom bombalarıyla her şeyi harap eden, binaları yıkan, tabiatı bile kemiren yirminci yüzyılın savaşlarına, toplu kıyımlarına bütünüyle zıttır. Müslümanlar, ne orman kanunlarından, ne de güçsüzü ezen güçlünün zorbalığından ilham almışlardır. İslâm savaşçılarının uymak zorunda olduğu kanunlar, İlâhî bir kaynaktan gelmektedir. Bu kanunlar, ezilenlerin zorbalara karşı savunmasının hiçbir yerde rastlanmayan muhteşem örneğini vermek ve müstaz’afların zâlim müstekbirlerden hakkını en güzel bir yolla alma mücâdelesini gerçekleştirmek ve hakkı hâkim kılmak için gönderilmişlerdir. “Biz ise diliyoruz ki, o yerde za’fa uğratılanlara (müstaz’aflara) lutfedelim, onları (hayırda) önderler yapalım, onları (kâfirlere) vârisler kılalım.“256 İslâmî savaş; sebebi, başlayışı, cereyanı, bitişi ve yenilenlere yapılacak işlemler açısından tamâmen âdil ve bâtıla karşı hakkı savunan, gerçekten İlâhî bir savaştır.
Savaştan korkanların her şeye rağmen bir barış sağlanması dileği, bir bakıma emperyalizme boyun eğmek anlamına gelir.
İslâm barış dinidir. Ve biz onu cihadla koruyacağız. “Cihad“ ve “barış“, birbirine karşıt değil; özdeş kavramlardır. Çünkü bu, barışı yok eden saldırılara karşı bir barış savunusu, barışı hâkim kılma mücâdelesinin adıdır.
Barış güzeldir, ancak barış için savaşılabilir. İslâm, lügat ve terim anlamı olarak gerçek barıştır. Barışı tüm dünyada gerçekleştirmek için İslâm'ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti gerekmektedir.
Evet, biz barış savaşçılarıyız. Ne zulmederiz ve ne de zulme boyun eğeriz. İnsanlar inandıkları gibi yaşasınlar ve düşündüklerini özgürce ifade etsinler istiyoruz. Biz Hakk'a tâbiyiz ve hak sahiplerinin hakkını savunuruz.
Barış kula, ya da devlete, ya da servete boyun eğme; onun rabliğini ve hükümranlığını kabul etme olayı değildir. Nefsinin esiri olanlar da aslında kaybedilmiş bir savaşı ifade eder. Barış, bir esâret stratejisi değildir.
İslâm'da barışın teminatı, insanların birbirlerinin hak ve hukukuna riâyet etmesidir. Dinde zorlama olmaması ve herkesin dininin kendine âit olması ve müslümanların tek yanlı bir deklerasyonla, başkaları kendilerinin bu haklarını korumasalar bile meşrû zeminde bütün insanların mallarını, canlarını, namuslarını,
255] M. Sait Şimşek, Kur'an'ın Ana Konuları, s. 282-286
256] 28/Kasas, 5
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıl ve inançlarını, bütün canlıların nesil emniyetlerini koruması yönünde bir taahhüde sahip bulunması ile aktif bir barış politikası üretmektedir. İslâm âdil ve kalıcı bir barışın teminadır ve barışa yönelik tecâvüzlere karşı da insanları kışkırtır. Onun içindir ki, İslâm peygamberi hem savaş, hem de barış peygamberidir.
Fuhşun, alkolün, uyuşturucuların, işretin, kumar ve öteki ahlâksızlıkların zebunu olmuş boş vermiş insanların gerçek anlamda inanç ve ideolojileri yoktur. Bu yozlaşmaya karşı ise inanca dayalı çözüm yolları üretmek zorundayız. Belki insanları uyuşturarak barışçı edilgen topluluklar üretilebilir, ama böyle bir yaklaşımla barış toplumuna ulaşılamaz. Bu, gizli ve sessiz bir terör yöntemi olarak değerlendirilebilir.
İnsanların kendi ideolojilerini dayatmaları ve başkalarını bu dine ya da ideolojiye boyun eğmeye zorlamaları bir başka savaş türü olacaktır ki, bu tür dayatmalara karşı biz savaşa hazır olmalıyız.
Müslümanlar kendi içinde ve kendi inanç kardeşleri arasında barışı sağlamak zorundadırlar. Çünkü Allah ve Rasûlü bizi barışa çağırır. Dinde tartışmaya girenler ve birbirlerinin ayıbını araştıran ve birbirlerine karşı kötü söz ve kötü fiil sahipleri korkutucu bir günle uyarılır.
Kur'ân-ı Kerim'de Savaş Kavramı
Savaş anlamına gelen “kıtâl“ kelimesi Kur’an’da 13 yerde geçer. Aynı anlamda karşılıklı savaş anlamındaki “mukatele“ kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 57 yerde kullanılır. Bu kavramların kökü olan “katl“ kelimesi ve türevleri ise toplam 170 yerde ifâde edilir. “Harb“ kelimesi ve türevlerinin geçtiği âyetlerin sayısı ise 11’dir. Barış anlamındaki “silm“ kelimesi -farklı anlamlarda kullanılanlar hâriç- 6 yerde geçer. “Cihad“ kelimesi ve türevleri ise 41 yerde kullanılır. Bunlardan da anlaşılıyor ki, insanlığın çok uzun süre onsuz yapamadığı savaşın hukuku, sebep ve amacı, kuralları ve ahlâkı konularında yer yer ayrıntılara da yer verilerek Kur’an’da çok geniş bir şekilde ele alınmıştır.
Kur’an’da, Allah yolunda cihada çağrıldıkları zaman ağır, gönülsüz davranan mü’minler kınanmakta; Allah yolunda savaşa çıkmadıkları takdirde acı bir azâba uğrayacakları; kendilerinin götürülüp yerlerine başka bir toplumun getirileceği ihtar edilmektedir. 257
İki mü'min grup savaşa tutuştuklarında bunlar barışa çağrılır. Bu çağrıya uymayan taraf bağî/azgın diye adlandırılır ve hayata kast ettikleri kesinleştiğinden onlara karşı, Allah'ın emrine teslim oluncaya kadar savaşılır. 258
Kıtâlin, büyük zulüm olanı peygamberlere karşı uygulananıdır. Yahûdîler, bu tür bir kıtâlin öncüsü ve bildiğimiz tek uygulayıcısı olarak gösteriliyor ve onların bu yüzden lânet ve zillete müstahak hale geldikleri belirtiliyor. 259
Cihad ve kıtâl; Allah’ın adını yüceltmek, insanların müslüman olmalarının önündeki engelleri kaldırmak ve yeryüzünden fitne ve zulmü yok etmek üzere yapılır. Allah yolunda her çeşit gayretin ve bu arada O’nun düşmanları ve
257] 9/Tevbe, 38-39
258] 49/Hucurât, 9
259] bkz. 2/Bakara, 91; 3/Âl-i İmrân, 21, 112, 155, 181, 183; 5/Mâide, 70
KITÂL / SAVAŞ
- 91 -
kendi düşmanlarımızla savaş ve her çeşit mücâdelenin adı olan cihad, Allah’ın mü’minlere kesin emridir.260 Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin dereceleri çok yüksektir, mükâfatları boldur.261 Mü’minler, dünyayı, içindekileri, meskenleri cihaddan çok severlerse, Allah onlara cezâ verir.262 Allah (c.c.) cihad emri ile mü’minleri imtihan etmektedir.263 Onlardan kimin Allah yolunda mücâhede ettiği, kimin çeşitli bahânelerle bu önemli farzdan kaçtığı ortaya çıkmalıdır: “Allah, içinizden cihad edenleri (mücâhidleri) ve sabredenleri açığa çıkarmadan Cennete gireceğinizi mi zannettiniz?“ 264
Bilindiği gibi cihadın eylemli ve silâhlı olanına kıtâl denilmekle birlikte, Kur’an’da kıtâl ve mukatele kavramlarıyla birlikte, cihad kelimesi de bazen bu anlamda kullanılır. “Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla cihad et, onlara karşı sert davran.“265; “Kâfirlere itaat etme, onlara karşı olanca gücünle cihad et.“266 Kur’an’a göre düşmanla savaş anlamındaki silâhlı cihad, kesin bazı taleplere karşılık vermelidir: İyi tanımlanmış bir sebep ve düşman, kesin sınırlar ve bir savaş ahlâkı.
Savaşa giriş amaçları ve düşman, şöylece belirtilebilir:
1) Düşman saldırısına karşı koymak: Haksızlığa uğratılarak ve “Rabbimiz Allah’tır“ dedikleri için yurtlarından çıkarılan mü’minlere savaş izni verilmiştir. Bu anlamda savaş, mâbed dokunulmazlığını da sağlayıcı özelliktedir.267 Savaş hazırlığı yapmak da, düşmanları korkutup müslümanlara saldırmaları düşüncesinden caydırılmaları anlamına gelir. Ama barışa yanaşırlarsa, bu isteğe karşılık verilir.268 Düşmanca tutum içine girmeyenlere karşı böyle bir cihad/kıtâl yükümlülüğü yoktur, böylelerine iyilikle ve adâletle davranılır. 269
2) Hıyâneti önlemek: Medine’li Benî Kurayza yahûdileri, Medine’yi kuşattıkları sırada Mekke’lilerle işbirliği içine girmişti. İşte bu davranışları üzerine, cizye vermelerini sağlayıncaya kadar savaşma izni verildi. 270
3) Zulüm ve fesâdı önlemek: Mekke’nin fethinden sonra, müşriklerin zulüm ve fesatlarının önlenmesi için, fitnenin ortadan kaldırılmasının ve yalnız Allah’ın dininin geçerli olmasının sağlanması istenmiştir.271 Bu savaşın amacı, gönüllü veya gönülsüz olarak ihtidâlarını sağlamaktı.
4) Yardım amaçlı savaş: “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna hakkınız yok!) İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni
260] 5/Mâide, 35; 9/Tevbe, 41; 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 190; 4/Nisâ, 76 vd
261] 61/Saff, 10-12; 5/Mâide, 5
262] 9/Tevbe, 24
263] 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16
264] 2/Bakara, 218
265] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
266] 25/Furkan, 52
267] 22/Hacc, 39-41; 2/Bakara, 190-193
268] 8/Enfâl, 60-61
269] 60/Mümtehıne, 8
270] 9/Tevbe, 29
271] 2/Bakara, 191-193; 9/Tevbe, 36
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve tuzağı zayıftır.“ 272
Savaş ahlâkına gelince, özellikle şu hususlar belirtilebilir: Düşmanca tutum içine girmeyenlere karşı savaşılmaz, iyilikle ve adâletli davranılır.273 Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. Savaştan vazgeçip barışa yanaşanların taleplerine uyulur.274 Amacına ulaşmış savaşa son verilir.275 Savaşta saldıranlara karşı aynı ölçüde karşılık verilir, aşırı gitmek yasaktır.276 Cihadda temel şart, amacının çağrı, savunma ve uygulama açısından, din ve onun yüksek değerleri olmasıdır. 277
Kur’an’da; mü’minlere savaşta kâfirlerle karşılaştıkları zaman onların boyunlarını vurmaları (öldürmeleri), onları sindirip savaşta gâlip gelince bağlayıp esir etmeleri, savaştan sonra esirleri ya bir iyilik ve ikram olarak veya fidye karşılığında serbest bırakmaları emredilmektedir.278 Allah dilese müslümanların çarpışmasına gerek kalmadan kâfirleri yener, tepeler. Fakat Allah böyle yapmayı dilememiş, insanları birbirleriyle denemek, imtihan etmek istemiştir. Mü’minlerin, kâfirler karşısında dayanıp dayanamayacaklarını, Allah yolunda savaşıp savaşmayacaklarını sınamak istediği için iki zümrenin çarpışmasını takdir buyurmuştur. Eşyanın tabiatına uygun olan da budur. Yüce Allah bu sûretle, mü’minlerin başarıya ulaşacaklarını ortaya çıkarır. “Savaşta kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun! (öldürün)“279 âyeti mü’minleri, kâfirlerle savaşmaya teşvik etmektedir. Fakat savaşılması, boyunlarının vurulması emredilen kâfirler, kendi halinde bulunan, kendi inancına göre yaşayan zararsız kâfirler değil; hem inkâr eden, hem de müslümanlara saldıran, Allah yoluna engel olan kâfirlerdir. Bu âyetten iki âyet önceki, sûrenin ilk âyeti olan “İnkâr edip Allah yoluna engel olanlar“280 mealindeki âyet bunu ortaya koymaktadır. Âyetlerin, Mekke müşrikleri hakkında nâzil olduğunu düşünürsek, savaşılması emredilen kâfirlerin, müslümanlara saldıran ve İslâm’ın yayılmasına engel olan kâfirler olduğunu anlarız. Kur’an’ın temel cihad emri, yalnız saldırganlara karşı savaşmaktır. Savaş, saldırı ve haksızlığın kalkması içindir: “Fitne (yani saldırı, işkence, baskı ve haksızlık) kalmayıncaya kadar onlarla savaşın!“281 buyrulmaktadır. Her kâfir ile savaşmak, Kur’an’ın emri değildir. Saldırmayan insanlara saldırmak, Kur’an’ın prensiplerine aykırıdır. Kendi vicdânî kanaatine göre yaşayan, İslâm dâvetine engel olmayan kimselere saldırmak haramdır. “Çünkü Allah, saldırganları sevmez.“ 282
Kur’an, Allah ve Rasûlüyle (İslâm dâvâsıyla) savaşa girenlerin şiddetli azâba uğratılacağını beyan etmektedir.283 Bu âyetin ışığında, Allah ve Rasûlüne karşı savaşmak, Allah’ın emirleri doğrultusunda kurulmuş sosyal ve hukukî nizama
272] 4/Nisâ, 75-76
273] 60/Mümtehıne, 8
274] 2/Bakara, 192-193; 8/Enfâl, 60-61
275] 9/Tevbe, 29
276] 2/Bakara, 190, 194; 16/Nahl, 126; 42/Şûrâ, 40-41
277] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 490-491
278] 47/Muhammed, 4-6
279] 47/Muhammed, 4
280] 47/Muhammed, 1
281] 2/Bakara, 190
282] 2/Bakara, 190
283] 5/Mâide, 33
KITÂL / SAVAŞ
- 93 -
karşı savaş ilân etmek demektir. Bu açıdan İslâm devletinde eşkıyalık, kundakçılık, cinâyet ve tahripçilik toplumda hukuk ve düzen noktasında problem meydana getirdiğinde, yetkililer suçlulara, el ve ayak kesme de dâhil, örnek teşkil edecek caydırıcı cezâlar verebilir.
İç savaşla ilgili olarak, mü’min gruplar arasında çıkabilecek böyle bir problem konusunda Kur’an şöyle demektedir: “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaşır/vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“284 Bu âyet, müslümanlar arasında çıkacak silâhlı çatışmanın çözümü kurallar getirmektedir.
Allah, kendi yolunda cihad etmeyi emretmekte; bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övmektedir.285 Allah yolunda mücâdele eden mücâhidlerin dereceleri, evlerinde oturanlardan daha yücedir.286 Peygamberlerle beraber Allah yolunda yılmadan, gevşemeden mücâdele eden sabırlı Rabbânîleri Allah sever.287 Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olurlar ve onlar ölmezler, Allah katında diridirler. 288
“Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça, Mescid-i Haram’da siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar (orada) size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kâfirlerin cezâsı. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah Ğafûr ve Rahîmdir. Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur. Haram aya karşılık, haram aydır. İşlenen suçlara karşılık da kısas vardır. Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle (takvâ sahipleriyle) beraberdir. Allah yolunda infak edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareket ve davranışınızda dürüst olun (güzel davranın), çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.“ 289
“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin (barışçı olun). Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.“ 290
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı (farz kılındı). Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamanız mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmanız da mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz. Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyâretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük günahlardır. Fitne de adama öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam
284] 49/Hucurât, 9
285] 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 41
286] 4/Nisâ, 95
287] 3/Âl-i İmrân, 146
288] 2/Bakara,154; 3/Âl-i İmrân, 169
289] 2/Bakara, 190-195
290] 2/Bakara, 208
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar. İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar, Allah’ın rahmetini umarlar. Allah Ğafûr ve Rahîmdir.“ 291
“Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.“ 292
“Mûsâ’dan sonra, Benî İsrâil’den ileri gelen kimseleri görmedin mi, ne yaptılar? Kendileri için gönderilmiş bir peygambere: ‘Bize bir hükümdar gönder ki başımıza geçsin de Allah yolunda savaşalım’ dediler. ‘Size savaş yazılır/farz kılınır da ya savaşmazsanız!?’ dedi. ‘Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde neden savaşmayalım?’ dediler. Üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hâriç geri dönüp kaçtılar. Allah zâlimleri iyi bilir.“ 293
“... Eğer Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini defetmeseydi (savıp hizaya getirmeseydi), elbette yeryüzünde nizam bozulurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.“ 294
“Şâyet (fâiz hakkında emredilenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlığa da uğramazsınız.“ 295
“Kâfirlere de ki: ‘Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir kalma yeridir! (Bedir’de) Karşı karşıya gelen şu iki grubun halinde sizin için önemli bir ibret vardır: Bir grup Allah yolunda çarpışıyor; diğeri ise kâfirdi. Bunların gözüne ötekiler iki misli görünüyordu. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.“ 296
“Onlar size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.“ 297
“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?“ 298
“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.“ 299
“İki ordunun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, Allah’ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, mü’minleri ayırt etmesi ve münâfıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: ‘Gelin, Allah yolunda çarpışın yahut karartınızla düşmana gözdağı olun’ denildiği zaman, ‘Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik’ dediler. Onlar o gün, imandan çok kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların gizledikleri niyeti çok iyi bilir. (Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı
291] 2/Bakara, 216-218
292] 2/Bakara, 244
293] 2/Bakara, 246
294] 2/Bakara, 251
295] 2/Bakara, 279
296] 3/Âl-i İmrân, 12-13
297] 3/Âl-i İmrân, 111
298] 3/Âl-i İmrân, 142
299] 3/Âl-i İmrân, 146
KITÂL / SAVAŞ
- 95 -
öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.“ 300
“Birkısım insanlar mü’minlere, ‘düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir’ demişlerdir.“ 301
“Rableri, onların duâlarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, Benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, Ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah, mükâfatın en güzeli kendi nezdinde olandır.“ 302
“Ey iman edenler! İhtiyatlı davranın; bölük bölük savaşa çıkın yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.“ 303
“O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.“ 304
“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna hakkınız yok!)“ 305
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“ 306
“Kendilerine ‘ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin’ denilen kimseleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca içlerinden bir grup insanlardan, Allah’tan korkar gibi, yahut daha fazla bir korku ile korkmaya başladılar da; ‘Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi, yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır, size kıl kadar haksızlık edilmez. Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!..“ 307
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezâsı daha şiddetlidir.“ 308
300] 3/Âl-i İmrân, 166-170
301] 3/Âl-i İmrân, 173
302] 3/Âl-i İmrân, 195
303] 4/Nisâ, 71
304] 4/Nisâ, 74
305] 4/Nisâ, 75
306] 4/Nisâ, 76
307] 4/Nisâ, 77-78
308] 4/Nisâ, 84
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ancak, kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar, ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin)den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesnâ. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve barışı size bırakırlarsa bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yol(a girme hakkı) vermemiştir. Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh işini size bırakıp ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik.“ 309
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'sen mü'min değilsin' demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Mü'minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.“ 310
“... Sulh (dâima) hayırlıdır...“ 311
“Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız’ dediler. Mûsâ: ‘Rabbim, ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum; bizimle bu fâsık/yoldan çıkmış toplumun arasını ayır’ dedi. Allah: ‘Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen de fâsık/yoldan çıkmış toplum için üzülme’ dedi.“ 312
“Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezâsı, ancak ya acımadan öldürülmeleri ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için âhirette de büyük azap vardır.“ 313
“Ey iman edenler! Allah'tan ittika edin/korkun. O'na vesile/yaklaşmaya yol arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.“ 314
“Ey iman edenler! Sizden kim mürted olur/dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü'minlere alçakgönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lutfudur. Allah'ın lutfu ve ilmi geniştir.“ 315
“Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır) dediler. Hay dediği yüzünden eli bağlanası ve lânet olası! Bilakis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden
309] 4/Nisâ, 90-91
310] 4/Nisâ, 94-96
311] 4/Nisâ, 128
312] 5/Mâide, 24-26
313] 5/Mâide, 33
314] 5/Mâide, 35
315] 5/Mâide, 54
KITÂL / SAVAŞ
- 97 -
indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına, kıyâmete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah da bozguncuları sevmez.“ 316
“... Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için telkin ederler. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a şirk/ortak koşanlardan olursunuz.“ 317
“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, 'Ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim' diyerek duânızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: 'Muhakkak Ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!' diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların Allah'a ve Rasûlüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azâbı şiddetli olandır. İşte bu yenilgi size Allah'ın azâbı! Şimdilik onu tadın! Kâfirlere bir de cehennem ateşinin azâbı vardır. Ey mü'minler! Toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin (Korkup kaçmayın). Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzî tutma durumu dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah'ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü yerdir! (Savaşta) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, mü'minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Bu böyledir. Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını bozar.“ 318
“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamâmen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.“ 319
“Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile (savaş için) karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.“ 320
“Allah katında, yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler. Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra her defasında hiç çekinmeden ahitlerini bozan kimselerdir. Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almaları için onlar ile (onlara vereceğin cezâ ile) arkalarında bulunan kimseleri de dağıt.“ 321
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.“ 322
316] 5/Mâide, 64
317] 6/En’âm, 121
318] 8/Enfâl, 9-18
319] 8/Enfâl, 39
320] 8/Enfâl, 45
321] 8/Enfâl, 55-57
322] 8/Enfâl, 60-61
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) gâlip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüz kişiye gâlip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye gâlip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.“ 323
“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhâcirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının velîleridirler. İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir şey yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.“ 324
“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.“ 325
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şey)leri yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler. (Ey mü’minler!) Verdikleri sözü bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minler iseniz, korkmanız gereken yalnızca Allah’tır. Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun gönüllerine şifâ versin, kalplerini ferahlatsın. Ve onların (mü’minlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Çünkü Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa siz, Allah sizden cihad edenlerle Allah, Peygamber ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bilmeden (siz böyle bir imtihan geçirip iyiler ve kötüler müstehakını almadan başıboş) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.“ 326
“(Ey müşrikler!) Siz hacılara su veren ve Mescid-i Haram’ı onaran kimseyi, Allah ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez. İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.“ 327
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.’ Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 328
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah ve
323] 8/Enfâl, 65-66
324] 8/Enfâl, 72
325] 8/Enfâl, 74
326] 9/Tevbe, 12-16
327] 9/Tevbe, 19-20
328] 9/Tevbe, 24
KITÂL / SAVAŞ
- 99 -
Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.“ 329
“...Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah takvâ sahipleriyle, (din düşmanlarına karşı korkaklık göstermekten) sakınanlarla beraberdir.“ 330
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Âhiret (hayatına) dünya hayatını tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası âhiretin yanında pek azdır. Eğer (size emrolunan bu savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek acıklı bir azap ile cezâlandıracak ve yerinize sizden başka (emirlerine itaat edecek) bir kavim getirecek; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremeyeceksiniz. Çünkü Allah her şeye kadirdir.“ 331
“(Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek ağır (kolay-zor, binekli-yaya, kuvvetli-zayıf, zengin-fakir, ihtiyar-genç) olarak hep birlikte savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer anlıyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır.“ 332
“Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini çok iyi bilir. Ancak Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp kuşkular içinde bocalayanlar (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler. Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları (böyle cihad gibi güzel bir amelden) geri koydu; onlara, ‘oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!’ denildi. Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. Hâlbuki içinizde de onlara iyice kulak verecekler vardır (bunları kuşkulandırıp büyük bir fitne çıkarabilirlerdi). Allah zâlimleri gâyet iyi bilir.“ 333
“De ki: Siz bize iki güzelliğin (şehidlik veya gâziliğin) birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Hâlbuki biz size Allah’ın ya kendi katından veya bizim elimizle bir azap eriştirmesini bekliyoruz. Haydi, bekleyin durun; biz de sizinle beraber bekleyenleriz.“ 334
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!“ 335
“Allah’ın Rasûlüne muhâlefet etmek için (savaştan) geri kalanlar (münâfıklar, sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler ve (savaşa çıkmak isteyenlere de); ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır (ona nasıl dayanacaksınız?)’ Keşke anlasalardı!“ 336
“Allah’a iman edin, Rasûlü ile beraber cihad edin’ diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve ‘bizi bırak, oturanlarla beraber olalım’ dediler. Geride kalan kadınlarla beraber olmağa râzı oldular, çünkü onların kalplerine
329] 9/Tevbe, 29
330] 9/Tevbe, 36
331] 9/Tevbe, 38-39
332] 9/Tevbe, 41
333] 9/Tevbe, 44-47
334] 9/Tevbe, 52
335] 9/Tevbe, 73
336] 9/Tevbe, 81
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mühür vuruldu (dolayısıyla cihadda olan hikmet ve gâyeyi) onlar anlayamazlar. Fakat Peygamber ve onunla beraber iman edenler, mallarıyla canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar (dünyada zafer, âhirette cennet) onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.“ 337
“Allah ve Rasûü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde; zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Kendilerini bindirip sevk etmen için sana geldiklerinde, ‘sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur). Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde, senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (savaştan geri kalmanın sonucunun ne olacağını) bilemezler. (Seferden) Onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: ‘(Boşuna) özür dilemeyin, size asla inanmayız. Çünkü Allah, sizin haberlerinizden (aleyhimizde çevirdiğiniz dolaplardan çoğunu) bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Rasûlü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni Bilen’e döndürüleceksiniz de yapmakta olduklarınızı size haber verecektir. Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezâlandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına yemin edecekler. İşte o zaman onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık cezâ olarak varacakları yer cehennemdir. Onlardan râzı olmanız için size yemin edecekler. Şâyet onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.“ 338
“Allah mün’minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.“ 339
“Mü’minlerin hepsinin toptan (savaş için) sefere çıkmaları doğru değildir. Onlardan her topluluktan bir grup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde (onları Allah’ın azâbı ile) korkutmak için geride kalmalıdır. Umulur ki, dikkatli olurlar. Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş ânında) sizde bir sertlik bulsunlar, (onlara karşı şiddetli ve çetin olun, sakın gevşeklik ve korkaklık göstermeyin). Biliniz ki Allah takvâ sahipleriyle, (korkaklıktan) sakınanlarla beraberdir.“ 340
“Biz râsûlleri, sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, hakkı bâtıl ile ortadan kaldırmak için mücâdele verirler. Onlar, âyetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.“ 341
“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, birkısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette,
337] 9/Tevbe, 86-88
338] 9/Tevbe, 91-96
339] 9/Tevbe, 111
340] 9/Tevbe, 122-123
341] 18/Kehf, 56
KITÂL / SAVAŞ
- 101 -
içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.“ 342
“Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti; din husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi...“ 343
“Kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük cihad ile cihad et, büyük bir savaş ver!“ 344
“Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir, hiçbir şeye muhtaç değildir.“ 345
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, muhsinlerle/iyi ve güzel davrananlarla beraberdir.“ 346
“De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz!’ (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur, ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar ne de bir yardımcı. Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve dostlarına, ‘bize katılın’ diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların sadece pek azı savaşa gelir.“ 347
“Mü’minler, düşman birliklerini gördüklerinde, ‘işte Allah ve Rasûlünün bize vaad ettiği! Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir’ dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah’a bağlılıklarını arttırmıştır. Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler/yiğitler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.“ 348
“Allah, o inkâr eden kâfirleri hiçbir şey elde etmeden öfkeleriyle geri çevirdi. Allah (’ın yardımı) savaşta mü’minlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak gâliptir.“ 349
“(Savaşta) İnkâr eden kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.“ 350
“İman etmiş olanlar ‘Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı!’ derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin! (Onların vazifesi) İtaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Allah’a sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.“ 351
342] 22/Hacc 39-40
343] 22/Hacc, 78
344] 25/Furkan, 52
345] 29/Ankebût, 6
346] 29/Ankebût, 69
347] 33/Ahzâb, 16-18
348] 33/Ahzâb, 22-23
349] 33/Ahzâb, 25
350] 47/Muhammed, 4
351] 47/Muhammed, 20-21
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.“ 352
“Sakın gevşemeyin. Üstün olduğunuz halde barışa dâvet etmeyin. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmez.“ 353
“Köre vebâl yoktur, topala da vebâl yoktur, hastaya da vebâl yoktur (Bunlar savaşa katılmak zorunda değildir). Kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azâba uğratır.“ 354
“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Allah’ın, öteden beri süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.“ 355
“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaşır/vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamet olunasınız.“ 356
“(Gerçek) Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.“ 357
“Ne oluyor size ki, Allah yolunda infak edip harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Elbette içinizden fetihten önce infak eden ve savaşanlarla, daha sonra infak edip savaşanlarla bir değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vaad etmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.“ 358
“Onların (Münâfıkların) kalplerinde sizin korkunuz, Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.“ 359
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.“ 360
“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever.“ 361
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a
352] 47/Muhammed, 31
353] 47/Muhammed, 35
354] 48/Fetih, 17
355] 48/Fetih, 22-23
356] 49/Hucurât, 9-10
357] 49/Hucurât, 15
358] 57/Hadîd, 10
359] 59/Haşr, 13-14
360] 60/Mümtehıne, 8-9
361] 61/Saff, 4
KITÂL / SAVAŞ
- 103 -
ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bunlarla müjdele.“ 362
“Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!“ 363
Tefsirlerden İktibaslar
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı (farz kılındı). Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamanız mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmanız da mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.“364 Savaş aslında sevilen, hoşa giden bir şey değildir. Fakat bazen insan, savaşmak zorunda kalır. Bu türlü savaşa nefis müdâfaası denir. İslâm’ın emrettiği cihad’a gelince, onda iki güzelden biri vardır: Şehid olup cennete gitmek veya ganîmet alıp zengin olmak. Cihad, hiçbir zaman bir saldırı değildir. Çünkü önce İslâm’a dâvet yapılır, kabul eden müslüman olur; İslâm’ı kabul etmeyenden vergi (cizye) istenir. Bunu da kabul etmezse, ancak o zaman onlarla savaşılır. Savaştaki sırrı, tüm kapsamıyla biz bilemeyiz, onu Allah bilir. Bazı toplumlar cezâya müstahak olunca, Allah onları çeşitli belâlarla cezâlandırır. İşte onlardan biri de savaştır. Nitekim bir âyette: “Allah insanları birbiriyle def etmeseydi yeryüzünde nizam bozulurdu.“365 denilmiştir.
Şimdi, buna karşı, iyi ama Allah savaşa hiç meydan vermese ve hükümetin baskısına müsaade etmese daha iyi olmaz mıydı, dememeli. Çünkü Allah insanların bazısını, bazısıyla savmasa veya müdâfaa etmese, bozguncu ve saldırganları, ıslah ediciler ve mücâhidlerle savıp barış ve düzen taraftarlarını, çocukları ve kadınları korumasaydı, yeryüzü bozulurdu, dünyanın menfaat ve düzeni dağılır, çoluk çocuktan, ilim ve sanattan, din ve imandan eser kalmazdı. Çünkü uzaklaştırıp karşı koyma kanunu olmasaydı, insanların çoğu, uyum içinde, itaatkâr ve boyun eğmiş bile olsa, saldırganların devamlı olarak hücumuna uğrarlar, çiğnenir, mahvolurlardı. Sosyal eşitlik bulunmaz, nihâyet herkes saldırgan olur; herkes saldırgan olur da, direnme de varsayılmazsa hepsi mahvolur. Cenab-ı Allah, insanları irade sahibi olarak yaratmıştır ve böyle yaratması, sırf rahmet ve kudrettir. Fakat bu iradeler mutlak bırakılır da birbirleriyle ölçülü hâle getirilmez ve hiçbir direnişle karşılaşmazlarsa, çalışma zahmetine katlanmaz, önüne geleni çiğnemeye çalışır. Savunma ve karşı koyma olmayınca da saldırı, yolların en kısası ve doğru yol olmuş olur; o zaman da insan adına bir şey kalmaz, yeryüzünün düzeni bozulur. Fakat Allah, bütün âlemlere ve bu arada özellikle akıl sahipleri âlemine bütün bir lütuf ve rahmet sahibidir. Bu fesada râzı olmaz, o yeryüzünü imar edecek, üzerinde insanları lütuf ve ikramıyla yaşatacak, ebedî mutluluklara, yüksek mertebelere erdirecektir. Şu halde sonradan gelen fesat bâtıldır. Allah'ın istediği, düzendir. Bu bakımdan düzenin, fesadı ortadan kaldırması için; düzen ve hayır sahiplerinin, bozgunculuk ve kötülük çıkaranları defetmesi lazımdır ve zaten karşı koyma ve savunma, bütün dünyada hak olan bir kanundur. İradeden,
362] 61/Saff, 10-13
363] 66/Tahrîm, 9
364] 2/Bakara, 216
365] 2/Bakara, 251
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıl ve şuurdan nasibini almayan yaratıklar, bu direnişlerini, Hakk'ın zorlamasıyla mecburen ortaya koyarlar. İstediğini, dilediğini yapanlarda bunun tatbikinin de akıl, irade ve imanlarıyla yapılması gerekir. İşte Allah, savaşı ve hükümeti bu hikmetle meşru kılmış ve insanların bozguncu ve saldırgan kısmını, ıslahatçı kısmıyla defetmek ve güzel bir şekilde çalışacakları korumak için emretmiştir. Düzen ve fazilet sahipleri, bu noktayı gözönünde tutmayıp ve savunma kaydıyla meşgul olmayıp da saldırganları serbest bırakacak olurlarsa, bütün güç onların eline geçer ve onlar da dünyayı ele geçirmek sevdâsıyla yeryüzüne bozgunculuk verecekler ve buna meydan verenler, sorumlu olacaklardır ki yukarda buna bir, “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.“366 hatırlatması geçmişti.
Şu halde iki savaş vardır: Birisi ıslah savaşı, diğeri ifsad (fesat ve bozgunculuk) savaşıdır. İman ehline emredilen de Allah yolunda ıslah savaşıdır ki, bu da zulüm ve bozgunculuğun ve zulmün kaynağı olan küfür ve şirkin yok edilmesi ve genel barışı sağlamaktır. Düzene ve İslâma sahip çıkanlar, bunu yapmazsa, küfür ve bozgunculuk ortalığı kaplayacak; o zaman da insanlar, kökünden kazınıp kıyâmet kopacaktır. 367
İslâmın bazı kötü maksatlı düşmanları onun “Dinde zorlama yoktur“ ilkesini ortaya koymasına rağmen kendini kılıç yolu ile kabul ettirdiğini ileri sürerek bu dini çelişkili olmakla suçlarlar. Diğer bazı düşmanları da İslâmı bu töhmet karşısında savunur görünerek müslümanların ruhunda yanan cihad ateşini söndürmeye, tarihte İslâmın ortaya çıkmasında ve yayılmasında bu aracın oynadığı hayatî rolün önemini küçümsemeye yeltenmekte, -kaypakça, uyutma ve aldatma yolu ile- günümüzde ya da yarın bu araca başvurmanın gerekli olmadığı ve olmayacağı mesajını vermek istemektedirler. Bütün bu zehirleri, güya İslâm'ı rencide eden bir töhmet karşısında onu savunuyormuş gibi yaparak kusmaktadırlar.
Birinciler de ikinciler de İslâm'ın sistemini yozlaştırmak, onun uyarıcı mesajlarını müslümanların zihninde dumûra uğratmak, öldürmek amacı ile aynı cephede İslâm'a karşı savaşan Batılı şarkiyat uzmanları (oryantalistler) arasından çıkıyor. (Bu kişilerin basında Sir T.W. Arnold adlı oryantalist gelir. Onun Dr. İbrahim Hasan ve kardeşi tarafından “Ed-Da’vetül İslâmîyye“ adı altında Arapça'ya çevrilmiş bir eseri vardır.) Bunlar bu sinsi oyunları cihad ruhu bir daha uyanmasın diye oynuyorlar. O cihad ruhu ki, savaş alanında onun karşısında bir kere bile tutunamamışlardır! Yine o cihad ruhu ki, ancak onu zehirledikten, türlü türlü hileler ile zincire vurduktan, aralarında birleşerek dünyanın her yanında başına öldürücü ve vahşice darbeler indirdikten sonra pençesinden kurtularak rahat nefes alabilmişlerdir. Bunların yanısıra emperyalizm ile müslüman ülkeler arasındaki savaşların cihadı gerektirecek birer inanç savaşı olmadıkları, bunların sadece pazar, hammadde ve stratejik üsler uğruna yapılan savaşlar oldukları, buna göre cihadı gündeme getirmek için ortada hiçbir sebep bulunmadığı aldatmacasını müslümanların beyinlerine işledikten sonradır ki güven ve rahatlarını daha da perçinlemişlerdir.
Evet, İslâm'ın uzun tarihi boyunca kılıcını çekerek vuruştuğu, cihad ettiği dönemler olmuştur. Fakat bu kılıçlar hiç kimseyi zorla müslüman yapmak için değil, cihadı gerektiren birtakım amaçları gerçekleştirmek, hedeflere ulaşmak
366] Bakara, 2/195
367] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 145-146
KITÂL / SAVAŞ
- 105 -
için çekilmiştir. Bu hedeflerin başlıcaları şunlardır:
1- İslâm, her şeyden önce, müslümanlara yönelik işkenceleri, zulümleri ve fitneleri savmak, bunlara karşı koymak, bağlılarının can, mal ve inanç güvenliklerini sağlamak için cihada girişmiştir. Bu amaç doğrultusunda bu surenin daha önceki âyetlerinden birinde incelediğimiz “Fitne, adam öldürmekten daha ağır bir suçtur“ prensibini ortaya koydu.368 Böylece inanca yönelik saldırıyı, mü’minlere inançları yüzünden eziyet etmeyi, onları dinlerinden ayırmaya çalışmayı insan hayatına yönelik saldırıdan daha büyük bir insanlık suçu saydı. O halde bu kutsal ilkeye göre inanç, hayattan daha önemli, daha değerlidir. Eğer mü’min canını ve malını savunmak için savaşmaya izinli ise inancını ve dinini savunmak için savaşmaya hâydi haydi izinlidir.
Müslümanlar tarih boyunca, dünyanın çeşitli yerlerinde inançları yüzünden baskılara, vazgeçirme girişimlerine, eziyetlere, işkencelere uğramışlardır. Bu yüzden en önemli varlıklarına yönelen bu zulümlere karşı koymaları kaçınılmazdı. Çünkü bu baskılara ve eziyetlere inançları yüzünden uğratılıyorlardı.
Meselâ bir zamanların İslâm diyarı olan Endülüs (yani bugünkü ispanya) müslümanları dinlerinden koparılma amacına yönelik iğrenç ve vahşi işkenceler ile toplu kıyımlara sahne olmuştu. Bu zulümlerin benzerleri, katolikliğe karşı direnen diğer hristiyan mezheplerinin bağlılarına karşı da uygulanmıştı. Öyle ki, bugünün İspanya'sında İslâm'ın gölgesine, hatta öbür hristiyan mezheplerin gölgelerine bile rastlayamazsınız. Yine bir zamanlar Beytülmukaddes (Kudüs) ile çevresi de aynı iğrenç haçlı saldırılarına hedef olmuştu. Bu saldırıların tek amacı İslâm inancının kökünü kazımaktı. Fakat bu bölgede de müslümanlar inanç sancağı altında silâha sarılarak düşmanlarına karşı göğüslerini siper etmişler ve son aşamada zafere ulaşarak bu kutsal İslâm beldesini Endülüs'ün acı akıbetine uğramaktan kurtarmışlardı.
Komünistlerin, putperestlerin, siyonistlerin ve hristiyanların pençesi altında bulunan dünyanın çeşitli yörelerinde bugün de müslümanlar dinlerinden koparılmak istenmekte ve inançları uğruna baskı görmektedirler. Bu yüzden müslümanlar, eğer gerçek müslümanlar iseler, bu fitnelere karşı koymak için, bugün de cihad etme yükümlülüğü ile karşı karşıyadırlar!
2- İkinci olarak İslâm, inanç özgürlülüğünü gerçekleştirdikten sonra inanç sistemini tanıtma ve duyurma özgürlüğünü de sağlamak amacı ile cihad etmiş, savaş vermiştir. Sebebine gelince İslâm, evrene ve hayata ilişkin en mükemmel düşünce sistemini, sosyal hayatı geliştirecek en ileri düzeni getirdi. Bu nimeti, insanlığın tümüne iletmek, gene bu nimeti onların kulaklarına ve kalplerine duyurmak için getirdi. Bu açıklama anlatma ve ilandan sonra isteyen mü’min, isteyen de kâfir olsun, “Dinde zorlama yoktur.“ Evet, ama önce bu nimeti, yüce Allah'ın katından tüm insanlar için gelmiş olan bu nimeti, insanlığın bütününe ulaştırmanın yolu üzerindeki engeller kaldırılmalıdır, insanların bu İlâhî mesajı işitmelerini ve doğruluğuna inandıktan sonra, eğer isterlerse, hidâyet kervanına katılmalarını önleyen engeller yok edilmelidir.
Bu engellerden biri, toplumların ve ulusların başında insanların bu İlâhî mesajı işitmelerine izin vermeyen, bunun yanında İslâm'a girenlere baskı uygulayan
368] 2/Bakara, 217
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zorba rejimlerin bulunmasıdır. İslâm, bu tâğutî, bu zorba rejimleri yıkarak yerlerine adâlete bağlı rejimler kurmayı ve bu rejimler aracılığı ile her yerde hakkı tanıtma özgürlüğünü, hakkı tanıtmak için didinenlerin güvenliğini sağlamayı amaçlamıştır. Bu amaç bugün için de geçerlidir. Buna göre müslümanlar, eğer gerçekten müslüman iseler, bu amaca ulaşmak için bugün de cihad etme yükümlülüğü ile karşı karşıyadırlar!
3- Üçüncü bir amaç olarak İslâm yeryüzünde kendi düzenini kurmak, yerleştirmek ve korumak için cihad etti. İslâm, insanın, insan kardeşi karşısında özgürlüğünü gerçekleştiren tek sosyal düzendir. Çünkü İslâm, yüce ve büyük olan Allah'a yöneltilmesi gereken tek kulluğun, tek bir tapınma sürecinin sözkonusu olduğunu belirleyerek bütün biçim ve türleri ile insanın insana kulluğunu ortadan kaldırır, yasaklar. Buna göre ortada insanlar için hükümler koyan, hukuk normları koyma yolu ile insanları boyunduruk altına alan, köleleştiren hiçbir ferde, hiçbir sosyal sınıfa, hiçbir millete yer yoktur. Sadece herkesin Rabbi olan tek bir Allah vardır, bütün insanların, önlerinde eşit oldukları, hükümler koyma yetkisi sadece O'nundur; insanlar itaati ve boyun eğmeyi de sırf O'na yöneltirler. Tıpkı imanı ve ibâdeti de sırf O'na yöneltmeleri gerektiği gibi.
Buna göre bu düzende sırf Allah'ın şeriatının yürütücüsü olmayan, bu yürütme yetkisi için toplumdan vekillik almayan hiçbir kimseye itaat edilmez. Çünkü yürütme mevkiindeki görevlinin, temelde kanun koyma yetkisi yoktur. Çünkü hukuk normları koyma yetkisi sadece Allah'a aittir, bu yetki ilâhlık olgusunun insan hayatına yansıyan bir göstergesidir. O halde hiçbir insan, öbür kullar gibi bir kul olduğu, başka hiçbir ayrıcalığa sahip olmadığı halde bu yetkiyi kullanarak kendisi için ilâhlık iddiasına kalkışamaz, insanlara karşı ilâhlık makamı işgal etmeye yeltenemez!
Bu ilke, İslâm'ın getirdiği İlâhi düzenin temel kuralıdır. Bu temel kuralın üzerine tertemiz bir ahlâk düzeni oturur. Bu düzende her insanın özgürlüğü teminat alımdadır, hatta İslâm inancını benimsememiş olanların özgürlüğü bile. Bu düzende herkesin dokunulmazlıkları titizlikle gözetilir, hatta Müslümanlığı kabul etmemiş olanların dokunulmazlıkları bile. Bu düzende İslâm vatanında yaşayan her yurttaşın hakları korunur, varsın inançları ne olursa olsun. Bu düzende hiç kimse zorla müslüman yapılmaz, hiç kimseye dini inançları yüzünden baskı uygulanmaz, sadece İslâm'ın tanıtımı ve duyurusu yapılır.
İşte İslâm, yeryüzünde bu yüce düzeni kurmak, yerleştirmek ve korumak için cihad etti. İnsanın insana kulluğu esasına dayanan, kulların hiçbir hakları olmadığı halde Allah'a âit yetkiyi kullanmaya yeltendikleri, kendilerini ilâh yerine koymaya kalkıştıkları zorba düzenleri devirmek İslâmın görevi idi. Bunun yanısıra bu azgın rejimlerin dünyanın her yerinde İslâm'a karşı direnmeleri, onu düşman bilmeleri kaçınılmazdı. Böyle olunca İslâm'ın onları tepelemesi de kaçınılmaz oluyordu. Böylece yeryüzünde o yüce düzenini ilân edebilecek, arkasından bu rejimin egemenliği altında herkesi kendi özel inancında özgür bırakabilecekti. Onlardan sadece sosyal, ahlâkî, ekonomik ve devletlerarası hukuk normlarına uymalarını isteyecekti. Bunlar dışında vicdanlarındaki inançlarında, özel yaşantılarında özgür olacaklar, bu alanlarda inandıkları gibi davranacaklardı. Bu arada İslâm, bu düzenin sınırları içinde onları gözetecek, hayatlarını ve inançlarını koruyacak, haklarını teminat altında bulunduracak, dokunulmazlıklarına el
KITÂL / SAVAŞ
- 107 -
değdirmeyecekti.
Yeryüzünde bu yüce düzeni kurmayı amaçlayan sözkonusu cihad görevi, “Fitnenin kökü kazınarak Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar“ yeryüzünde kulların, ilâhlık taslamalarına ve Allah'ın dini dışındaki bütün sahte dinlerin egemenliklerine son verinceye kadar, sürekli biçimde müslümanların boynuna borçtur.
Demek ki, İslâm, insanlara kendi inanç sistemini zorla benimsetmek için kılıç kullanmadı, o bazı düşmanlarının suçlamalarında ileri sürüldüğü anlamda kılıçla yayılmış bir din de değildir. O sadece her inançtan insanların himâyesi altında güven duyabilecekleri, sınırları içinde inancını paylaşmasalar bile egemenliğini kabul ederek yaşayabilecekleri emniyetli bir düzen, bir rejim kurmak için cihad etmiştir.
İslâm'ın yaşaması, yayılması, bağlılarının inanç sistemlerine güven duyması, yeni müslüman olmak isteyenlerin güven içinde bu dine katılabilmeleri, bu yapıcı düzenin kurulması ve düşmanlarına karşı korunması için bu dinin güçlü olması şarttı. Demek ki, cihad, tarihteki önemi küçümsenebilecek bir araç olmadığı gibi, İslâm düşmanlarının sinsi mesajlarında en iğrenç metodlarla söylemek istedikleri gibi, İslâmın bugününde ve geleceğinde zorunlu fonksiyonu olmayan bir silâh da değildir!
İslâm'ın mutlaka bir sosyal düzeni, bir rejimi olması; bunun için onun mutlaka güçlü olması ve güçlü olabilmesi için de mutlaka uğrunda cihad edilmesi, savaşılması gerekir. Bu onun ayrılmaz özelliği, karakteristik vasfıdır, bu olmadan İslâm ne yaşayabilir ve ne de başkalarına önderlik edebilir.
“Dinde zorlama yoktur'', evet ama “Onlara karşı elinizden geldiği kadar gerek Allah'ın gerekse özünüzün düşmanlarını ve bunlar dışında Allah'ın bildiği, fakat sizin bilmediğiniz gizli düşmanlarınızı yıldırıp caydıracak savunma gücü ve atlı savaş birlikleri hazırlayınız.“ 369 âyeti de yüce Allah'ın buyruğudur.
İşte İslâm açısından işin aslı budur. Müslümanlar, dinlerinin özünü, tarihlerinin içyüzünü böyle bilmeli ve dinleri konusunda sürekli savunma çabası içinde bulunan bir sanık gibi davranmamalı, böylesine pasif ve yılgın bir rolü benimsememelidir. Tersine her zaman kendine güvenen, rahat, yeryüzü kaynaklı düşünceleri, yeryüzü kaynaklı rejim ve düzenlere ve tüm yeryüzü kaynaklı ideolojilere tepeden bakan insanların alnı açık tutumunu sergilemelidirler. Buna bağlı olarak dinlerini, bağlılarının güvenliğini sağlama, saldırgan bâtılın burnunu kırma ve getirmiş olduğu nimetten bütün insanları yararlandırma amacını taşıyan cihaddan soyutlamak isteyen, kendilerine bu zehiri şırınga ederken sözde İslâm'ı savunuyormuş gibi davranan sinsi düşmanlarının aldatmacalarına kanmamalıdırlar. O cihad ki, insanlığı ondan yoksun bırakanlar, insanlık ile onun arasına girenler, insanlığa karşı hiç kimsenin işleyemeyeceği cinâyeti işlemiş olurlar. Böyleleri insanlığın en koyu düşmanlarıdır, eğer insanlık olgunluğa ermiş olsa, aklını kullansa bunları kovalaması, yakalarını bırakmaması gerekir. İnsanlık bu olgunluğa ereceği ve aklını harekete geçireceği güne kadar sözkonusu bu insanlık düşmanlarını, yüce Allah'ın seçtiği ve iman nimeti ile onurlandırdığı mü’minlerin kovalaması gerekir. Bu, onların hem kendilerine ve hem de tüm insanlığa karşı görevleridir. Yüce Allah'ın önünde bu görevi yerine getirmekle
369] 8/Enfâl, 60
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yükümlüdürler. 370
Hadis-i Şeriflerde Savaş
“Bir kimse gazâ (Allah için savaş) yapmadan ve gönlünde gazâ etme arzusu taşımadan ölürse, nifaktan bir şûbe üzere (bir tür nifak üzere) ölür.“ 371
“Kim gazâya çıkmaz veya gazâya çıkan bir mücâhidi techiz etmez ya da cihada çıkan gâzinin âile fertlerine hayırla muâmele etmezse, Allah Teâlâ o kimseyi kıyâmet gününden önce büyük bir belâya uğratır.“ 372
“Harp hiledir (hud’adan/hileden ibârettir).“ 373
“Ben rahmet peygamberiyim, (aynı zamanda da) savaş peygamberiyim.“
“Allah'ın adıyla gazâ edin, Allah yolunda gazâ edin, (savaşta) Allah'a küfredeni (Allah'ı inkâr edeni) öldürün; savaşın, ahdinizi bozmayın, ganimet malına hıyânet etmeyin; kulak, burun ve baş kesmeyin; çocukları öldürmeyin.“
“Allah yolunda cihad ediniz. Çünkü Allah yolundaki cihad, Cennet kapılarından bir kapıdır ki, Allah onun sebebiyle (mücâhidi) hüzün ve kederden korur.“ 374
“Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.“ 375
“Rasûlullah (s.a.s.) kadınları ve çocukları öldürmekten nehyetti.“ 376
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde güneş batıya meyledinceye kadar bekledi. Sonra ashâbın arasında ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı temennî etmeyin; Allah’tan âfiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin. Bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.“ Sonra, Allah’a şöyle duâ etti: “Ey Kur’an’ı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Şu düşmanları perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl.“ 377
Rasûlullah (s.a.s.) gündüzün evvelinde harbe başlamadığı zaman, savaşı güneşin öğleden sonra batı tarafa yöneldiği, rüzgârların esip İlâhî yardımın ineceği vakte kadar ertelerdi. 378
“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Karşılaştığınız zaman da sabır ve sebat gösterin.“ 379
Peygamber (s.a.s.)'e bir kimse geldi de: “Bir kısım insanlar, ganîmet malı için savaşır, bazı kimseler de insanlar arasında adının söylenip övülmesi için savaşır,
370] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 2/Bakara, 256. Âyetin Tefsiri
371] Müslim, İmâre 158; Ebû Dâvud, Cihad 1; Nesâî, Cihad 2; Dârimî, Cihad 25; Ahmed bin Hanbel, II/374
372] Ebû Dâvud, Cihad 17; İbn Mâce, Cihad 5
373] Buhârî, Cihad 157, menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 17-19; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet 28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
374] Ahmed bin Hanbel, 5/214
375] Ebû Dâvud, Cihad 18; Nesâî, Cihad 1, 2, 48
376] Buhârî, Cihad 147; Müslim, Cihad, 25-26; Tirmizî, Siyer 19; İbn Mâce, Cihad 30
377] Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 20; Ebû Dâvud, Cihad 89
378] Ebû Dâvud, Cihad 111; Tirmizî, Siyer 46; Buhârî, Cizye 1
379] Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 20; Ebû Dâvud, Cihad 89
KITÂL / SAVAŞ
- 109 -
bazıları da (yiğitlikteki) mevkii, derecesi görülsün diye cihad eder. Kimileri de ırkının üstünlüğünü göstermek için veya gazabından dolayı savaşır. Şimdi, Allah yolunda cihad eden kimdir?“ diye sordu. Peygamber (s.a.s.) de: “Kim, Allah'ın kelimesi (dini, dâvâsı) daha yüce olsun diye savaşırsa, işte o, Allah yolundadır“ buyurdu. 380
“El-bâdî azlemu -Kötülüğe ilk başlayan daha zâlimdir (esas zâlim odur)-.“ 381
“Düşmanlarınız için elinizden geldiği, gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Dikkat edin! Kuvvet atmaktır; kuvvet atmaktır; kuvvet atmaktır.“ 382
“Kim atıcılık öğrenir de sonra onu terkederse Bizden değildir (veya muhakkak isyan etmiştir).“ 383
“Allah Teâlâ bir ok sebebiyle üç kimseyi cennete koyar: Hayır ve sevap umarak o oku yapan sanatkârı, bu oku Allah yolunda atanı, oku atana yardımcı olanı. Atıcılık ve binicilik öğrenin. Atıcılık öğrenmeniz binicilik öğrenmenizden bana göre daha sevimlidir. Kim kendisine atıcılık öğretildikten sonra ondan yüzçevirirse, Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimete karşı şükrünü terketmiş veya küfrân-ı nimet etmiş olur.“ 384
“Kim Allah yolunda bir ok atarsa, onun bu hareketi bir köleyi âzâd etme sevabına denktir.“ 385
“Allah'ın ismiyle, Allah ('ın yardımıy)la, Rasûlullah'ın sünneti üzerine gidin. İhtiyarları, çocukları, küçükleri ve kadınları öldürmeyin. Ganîmet malına hıyânet etmeyin, ganîmeti bir araya toplayın, ıslah edin (ifsâd etmeyin; işlerinizi düzeltin) ve iyilik yapın. 'İhsân (iyilik ve güzellik) edin. Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever.“ 386
“Bir kavim, zayıf ve yoksuldular, kuvvette ve sayıda güçlü olanlar onlarla savaştı. Allah Teâlâ, o zayıfları onlara gâlip kıldı. Onlar da düşmanlarına (kötülük) kastederek onları (büyük zorluklarda) kullandılar ve onlara mûsâllat oldular. Böyle Allah Teâlâ'ya kavuşacakları güne kadar Allah'ı kendilerine gazap ettirdiler/kızdırdılar.“ 387
“Allah Teâlâ, kendi yolunda cihada çıkan kimseye, ‘Onu sadece Benim yolumda cihad, Bana iman, Benim Rasûllerimi tasdik yola çıkarmıştır’ buyurarak kefil olur. Allah, o kimseyi şehid olursa cennete koymaya, gâzi olursa mânevî ecre ve dünyalık ganimete kavuşmuş olarak evine döndürmeye kefil olmuştur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda açılan bir yara, kıyâmet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer müslümanlara zor gelmeseydi, Allah yolunda cihada çıkan hiçbir seriyyenin arkasında asla oturup kalmazdım. Fakat maddî güç bulamıyorum ki onları sevkedeyim; onlar kendileri de bu gücü bulamıyorlar. Benden ayrılıp geride kalmak ise onlara zor geliyor. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar
380] Buhârî, Cihad 15, İlim 45, Humus 10, Tevhid, 28; Müslim, İmâre 149-151; Ebû Dâvud, Cihad 24; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbn Mâce, Cihad 13
381] Buhârî, İman 17, 28, Salât 28; Müslim, İman 32, 36; Ebû Dâvud, Zekât 1; Nesâî, Zekât 3
382] Müslim, İmâre 167; Ebû Dâvud, Cihad 23; Tirmizî Tefsîru Sûre (8) 5; İbn Mâce, Cihad 19
383] Müslim, İmâre 169; Ebû Dâvud, Cihad 23; Nesâî, Hayl 8; İbn Mâce, Cihad 19
384] Ebû Dâvud, Cihad 23; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 11; Nesâî, Hayl 8
385] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 11; Ebû Dâvud, Itk 14; Nesâî, Cihad 26; İbn Mâce, Cihad 19
386] Ebû Dâvud, Cihad 82, hadis no: 2614
387] Ahmed bin Hanbel, V/407
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.“ 388
“Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyâmet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi; koku ise misk kokusudur.“ 389
“Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyâmet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah’ın huzuruna gelir. Kanının rengi zâferân gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir.“ 390
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.“ Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı.
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.“ 391
“İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihad etmeyi temenni eden kimse, sonra ölse de, öldürülse de şehid sevabı kazanır.“ 392
“Gerçek mücâhid, nefsiyle cihad edendir.“ 393
“Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.“ 394
“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nâil olur.“ 395
Tepeden tırnağa silâhlı bir adam Nebî’ye (s.a.s.) geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?“ dedi. Rasûl-i Ekrem: “Önce müslüman ol, sonra savaş“ buyurdu. Bunun üzerine adam müslüman oldu, sonra savaştı ve neticede şehid oldu. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Az çalıştı, çok kazandı.“ 396
“Cihada çıkan bir birlik veya seriyye savaşır, ganimet alır ve ölümden kurtulursa, ecirlerinin üçte ikisini önceden peşinen almış olurlar. Bir birlik veya seriyye cihada çıkar, ganîmet elde edemez, şehid olur veya yaralı dönerlerse onların ecirleri âhirette tam olarak verilir.“ 397
Sahâbeden bir adam: “Yâ Rasûlallah! Seyahate çıkmam için bana izin ver“ dedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.): “Şüphesiz ki ümmetimin seyahati Aziz ve Celil olan Allah yolunda cihada çıkmaktır“ buyurdu. 398
İmran'ın babası Eslem’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: O dedi ki: “Biz (orayı feth
388] Müslim, İmâre 103; Buhârî, Cihad 7 (Hadisin bir bölümü); Nesâî, İman 24
389] Buhârî, Cihad 10, Zebâih 31; Müslim, İmâre 105; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 21; Nesâî, Cihad 27
390] Ebû Dâvud, Cihad 40; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 21; Nesâî, Cihad 25
391] Buhârî, İlim 45, Cihad 15; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
392] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 21; Ebû Dâvud, Cihad 42; Nesâî, Cihad 25
393] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 2, hadis no: 1621
394] Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15
395] Müslim, İmâre 156
396] Buhârî, Cihad 13; Müslim, İmâre 144
397] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvud, Cihad 12; Nesâî, Cihad 15; İbn Mâce, Cihad 13
398] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvud, Cihad 12; Nesâî, Cihad 15; İbn Mâce, Cihad 13
KITÂL / SAVAŞ
- 111 -
etme kastıyla, savaş için) Kostantîniyye'de (İstanbul'da) bulunuyorduk. Mısır ehlinin başında, Ukbe İbn Âmir, Şam ehlinin başında da Fudâle İbn Ubeyd bulunuyordu. Rumlardan büyük bir saf, karşımıza çıkınca, biz de onlara karşı saf tuttuk. O anda müslümanlardan bir kişi, onlara açıkça hamlede bulunarak aralarına daldı, o zaman insanlar, bu zat hakkında: “Sübhânallah! Kendini tehlikeye atıyor“ diye bağırdılar. Bunun üzerine Ebû Eyyub el-Ensârî kalkarak: “Ey insanlar! Siz bu âyeti, yani “Kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın“ 399 âyetini böyle te'vil ediyorsunuz ama aslında bu âyet, biz Ensâr cemaati hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Allah Teâlâ, dinini aziz edip İslâm'ın yardımcıları çoğalınca; Rasûlullah (s.a.s.)'ın haberi olmadan biz kendi aramızda: “Aile fertlerimizi ve mallarımızı terk ederek bu İslâm dininin yücelmesi için bu zamana kadar çalıştık; tâ ki İslâm yayıldı, Allah Teâlâ, Peygamberine yardım etti, şimdi ailemize ve mallarımıza dönüp onların arasında bulunarak zâyi olan şeylerimizi düzeltsek!“ dedik. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Peygamberine bu âyeti inzâl buyurarak bizim sözlerimizi reddetti. O halde, âyette geçen “tehlike“den maksadın, “cihadı bırakıp mallarımızla uğraşmamız“ olduğu meydana çıktı.“ 400
“Kim Allah yolunda (cihad için) bir şey infak edip harcarsa, ona (verdiğinin) yedi yüz misli (ecir/sevap) verilir.“ 401
“Bir kul Allah yolunda (cihadda iken) bir gün oruç tutarsa, bu oruç sebebiyle Cenâb-ı Hak onun yüzünü yetmiş senelik mesâfeden cehennem ateşinden uzaklaştırır.“ 402
“Bir kimse Allah yolunda (cihadda iken) bir gün oruç tutarsa, Cenâb-ı Hak onunla cehennem arasında yerle gök genişliğinde bir hendek açar.“ 403
Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından bir kişi, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Burası çok hoşuna gitti ve: ‘Keşke insanlardan ayrılıp şu dağ kısığında otursam. Ama Rasûlullah (s.a.s.)’dan izin almadan bunu asla yapmam’ dedi. Sonra arzusunu Rasûlullah’a anlattı. Peygamberimiz: “Böyle bir şey yapma. Çünkü sizden birinizin Allah yolunda çalışıp gayret sarfetmesi, evinde oturup yetmiş sene namaz kılmasından daha fazîletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennete koymasını istemez misiniz? O halde Allah yolunda cihada çıkınız. Kim devenin sağılacağı kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, mutlaka cennete girer.“ buyurdu.“ 404
Rasûlullah (s.a.s.)’a: “Yâ Rasûlallah! Allah yolunda cihada denk hangi iş vardır?“ denildi. “Ona denk bir iş bulamazsınız“ buyurdu. İki veya üç defa aynı soruyu tekrarladılar; Rasûlullah (s.a.s.) her defasında “Ona denk bir iş bulamazsınız“ cevabını tekrarladı. Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah yolunda cihad eden kimsenin benzeri, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan, Allah’ın âyetlerine hakkıyla itaat eden ve Allah yolunda cihad eden kimse, cepheden dönünceye kadar, namaza ve oruca hiçbir şekilde ara vermeyen kimsenin benzeridir.“405 Buhârî’nin rivâyeti şöyledir: Bu soru
399] 2/Bakara, 195
400] Tirmizî, Tefsîr-i Sûre 2/19; Ebû Dâvud, Cihad 22
401] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 4, hadis no: 1625; Nesâî, Cihad 45
402] Buhârî, Cihad 36; Müslim, Sıyâm 167-168; Ebû Dâvud, Cenâiz 3; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 3; Nesâî, Sıyâm 44; İbn Mâce, Sıyâm 34
403] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 3
404] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17
405] Buhârî, Cihad 1; Müslim, İmâre 110; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 1; Nesâî, Cihad 17
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerine Rasûl-i Ekrem: “Cihada denk olacak bir iş bulamıyorum ki! Allah yolunda cihad eden kimse yola çıktığında, sen de mescidine girip hiç ara vermeden namaz kılmaya, hiç iftar etmeden oruç tutmaya güç yetirebilir misin?“ Soruyu soran kişi: ‘Buna kim güç yetirebilir ki?!“ dedi. 406
“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehid olmayı ister.“ 407
“Şehidin kul borcu dışındaki bütün günahlarını Allah bağışlar.“ 408
“Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar; sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: ‘Bu eşsiz ev, şehidler sarayıdır’ dedi.“ 409
“Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.“ 410
Abdullah bin Amr ibn Harâm el-Ensârî, Uhud şehidlerindendir. Oğlu Câbir şöyle diyor: Babam öldürüldüğü zaman ağlamaya başladım, yüzündeki örtüyü açıp açıp ağlıyordum. Rasûlullah'ın ashâbı beni bırakmak istemiyorlar, fakat Rasûlullah bana engel olmuyordu. Sonra buyurdu ki: “Ağlasan da, ağlamasan da fark etmezdi. O (baban) kaldırılıp defn olununcaya kadar melekler kanatlarıyla ona gölge yapıyorlardı.“ 411
Câbir İbn Abdullah (r.a.) şöyle dedi: “Babamın müsle yapılmış cesedi getirilip Nebî (s.a.s.)’nin önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim, fakat oradaki topluluk bana engel oldu. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgeliyorlar.“ 412
“Kardeşleriniz Uhud'da vurulunca Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine (şekline) koydu. Cennetin ırmaklarına gelir, meyvelerinden yer, Arşın gölgesindeki altın kandillere gelip konarlar. Yediklerinin ve içtiklerinin güzelliğini görünce; 'Keşke kardeşlerimiz, Allah'ın bize ne yaptığını (ne ikramlarda bulunduğunu) bilseler de savaştan geri kalmasalar!' dediler. Yüce Allah: 'Ben sizin bu arzunuzu onlara duyururum' buyurdu ve bu âyetleri 413 indirdi.“ 414
Enes’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbn Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi’ binti Berâ, Nebî’ye (s.a.s.) geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bana Hârise’den haber verir misiniz? Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım“ dedi. Hârise, Bedir savaşında şehid olmuştu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler
406] -Buhârî, Cihad 1-
407] Buhârî, Cihad 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 13, 25
408] Müslim, İmâre 119
409] Buhârî, Cihad 4, Cenâiz 93
410] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
411] Buhârî, Cenâiz 34, Cihad 2; Müslim, Fezâil 26, hadis 129, 130
412] Buhârî, Cenâiz 3, 35, Cihad 20, Meğâzi, 26; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 129-130; Nesâî, Cenâiz 12, 13
413] 3/Âl-i İmrân, 169-171
414] Ebû Dâvud, Cihad, bâb fî Fadli'ş-şehâdeh
KITÂL / SAVAŞ
- 113 -
vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir.“ 415
“İki duâ reddolunmaz veya pek nâdir reddolunur. Bunlar; ezan okunurken yapılan duâ ile savaş ânında düşmanla boğaz boğaza gelindiği sırada yapılan duâdır.“ 416
Ebû Katâde (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ashâb arasında ayağa kalktı ve “Allah yolunda cihad ve Allah’a iman etmek, amellerin en fazîletlisidir“ diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp: “Yâ Rasûlallah! Şâyet Allah yolunda öldürülürsem, bu benim günahlarıma keffâret olur mu?“ diye sordu. Rasûlallah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek ecrini de sadece Allah’tan bekleyerek cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur“ buyurdu. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “Nasıl demiştin?“ diye sordu. Adam: “Şâyet ben Allah yolunda öldürülürsem günahlarıma keffâret olur mu?“ diye sözünü tekrarladı. Rasûlullah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek ecrini sadece Allah’tan bekleyerek cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur. Ancak, borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibrîl söyledi“ buyurdu. 417
Câbir’den (r.a.): Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem ben nerede olacağım?“ dedi. Rasûl-i Ekrem: “Cennette!“ diye cevap verdi. Bunun üzerine adam elinde bulunan hurmaları attı, sonra düşmanla savaştı ve neticede şehid düştü. 418
Enes (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.) ile ashâbı yola çıktı ve müşriklerden önce Bedir’e vardılar. Müşrikler de geldiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizden hiçbiriniz, ben başında olmadıkça herhangi bir şey yapmasın!“ Sonra müşrikler yaklaştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!“ buyurdu. Enes der ki: Ensar’dan Umeyr İbn Hümâm (r.a.): “Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?“ diye sordu. Peygamberimiz: “Evet“ dedi. Umeyr: “Ne iyi, ne âlâ!“ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Niye öyle söyledin?“ diye sordu. Umeyr: “Allah’a yemin ederim ki yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok“ dedi. Rasûl-i Ekrem: “Şüphesiz sen cennetliksin!“ buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra: “Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır“ diyerek elindeki hurmaları attı; sonra şehid oluncaya kadar müşriklerle savaştı. 419
Enes (r.a.) dedi ki: Birtakım kimseler Peygamber’e (s.a.s.) gelerek, “Bize Kur’an’ı ve Sünneti öğretecek insanlar gönderseniz“ dediler. Rasûl-i Ekrem, içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, ensârdan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’an okuyor, geceleri onu aralarında müzâkere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebî (s.a.s.) onlara bu kişileri göndermişti. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar (öldürülmeden önce): “Allah’ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler Sana kavuştuk ve Senden râzı olduk;
415] Buhârî, Cihad 14, Meğâzi 9, Rikak 51; Tirmizî, Tefsiru sûre 23
416] Ebû Dâvud, Cihad 39
417] Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihad 32
418] Müslim, İmâre, 143; Buhârî, Meğâzî, 17; nesâî, Cihad 31
419] Müslim, İmâre 145; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/137
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sen de bizden râzı oldun“ dediler. Bir adam, yaklaşıp Enes’in dayısı Harâm’a mızrağını sapladı, hatta vücudunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm: “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, cenneti kazandım gitti“ dedi. Bu olay üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Şüphesiz ki din kardeşleriniz öldürüldüler. Onlar hem de şöyle dediler: ‘Allah’ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler Sana kavuştuk ve Senden râzı olduk; Sen de bizden râzı oldun!“ buyurdu. 420
Enes (r.a.) şöyle dedi: Amcam Enes İbn Nadr (r.a.) Bedir savaşına katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple: “Yâ Rasûlallah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı muhakkak Allah görür“ dedi. Uhud savaşında müslüman safları dağılınca, Enes İbn Nadr arkadaşlarını kastederek, “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim“ dedi. Müşrikleri kastederek de, “bunların yaptıklarından da uzak olduğumu arzederim“ deyip ilerledi. Derken Sa’d İbn Muâz ile karşılaştı ve “Ey Sa’d İbn Muâz! İşte cennet. Nadr’ın Rabine yemin ederim ki, Uhud’un yakınlarından ben onun kokusunu alıyorum“ dedi. Sa’d (bu olayı anlatırken): “Ben onun yaptığını yapmaya güç yetiremedim, yâ Rasûlallah!“ dedi. Hadisin râvîsi Enes, amcasıyla ilgili olayı şöyle anlatır: Amcamı şehid edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç darbesi, mızrak yarası ve ok izi vardı. Müşrikler ona müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu hiç kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıyabildi. Enes, “Biz şu âyetin amcam ve onun gibiler hakkında inmiş olduğu görüşündeyiz“ dedi: “Mü’minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpışıp şehid oldu), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar, sözlerini asla değiştirmemişlerdir.“ 421
Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım?“ diye sordu. Rasûl-i Ekrem: “Ona malını verme!“ buyurdu. “Benimle savaşmaya kalkarsa ne dersin?“ diye sordu. “Sen de onunla savaş!“ cevabını verdi. “Adam beni öldürürse?“ dedi. Peygamberimiz (s.a.s.): “Sen şehid olursun“ buyurdu. “Peki, ben adamı öldürürsem?“ deyince, Efendimiz: “O cehennemdedir“ buyurdu. 422
“Cennette yüz derece vardır ki, Allah onları, kendi yolunda cihad edenlere hazırlamıştır. Her derece arasında gökle yer arası kadar mesâfe bulunmaktadır.“ 423
“Allah yolunda (cihad için) ayakları tozlanan kula cehennem ateşi dokunmaz.“ 424
“Allah korkusundan ağlayan bir kimse, sağılan süt tekrar memeye girmedikçe cehenneme girmez. Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı bir kulun üzerinde birleşmez.“ 425
“İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz.“ 426
420] Buhârî, Cihad 9, Meğâzî 28; Müslim, İmâre 147
421] 33/Ahzâb, 23
422] Müslim, İman 225
423] Buhârî, Cihad 4, Tevhid 22; Nesâî, Cihad 18
424] Buhârî, Cihad 16; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 7; Nesâî, Cihad 9
425] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 8, Zühd 8; Nesâî, Cihad 8
426] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 12
KITÂL / SAVAŞ
- 115 -
“Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gâziyi donatır, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, bizzat cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gâzinin arkada bıraktığı âilesine güzelce bakıp onların ihtiyaçlarını karşılayan da bizzat cihad yapmış gibi sevap kazanır.“ 427
“Kim Allah’a gerçekten iman ederek ve vaadine gönülden bağlanarak O’nun yolunda cihad etmek için at beslerse, o atın yediği, içtiği, gübresi ve bevli kıyâmet gününde o kimsenin sevapları arasında olacaktır.“ 428
Ebû Zer (r.a.) şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Hangi amel daha fazîletlidir?’ diye sordum. “Allah’a iman ve Allah yolunda cihaddır“ buyurdular.“ 429
Rasûlullah’a (s.a.s.) “Hangi amel daha fazîletlidir?“ diye soruldu. “Allah’a ve Rasûlüne iman etmek“ buyurdu. “Sonra hangisi?“ denildi. “Allah yolunda cihad etmek“ karşılığını verdi. “Bundan sonra hangisi?“ denilince: “Allah katında makbul olan hactır“ buyurdular. 430
Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’e gelerek: “İnsanların hangisi daha üstündür?“ diye sordu. Peygamberimiz: “Allah yolunda canıyla ve malıyla cihad eden kimse“ buyurdu. Adam: “Sonra kimdir?“ diye sordu. Efendimiz: “Bir vâdiye çekilip Allah’a ibâdet eden ve insanları şerrinden uzak tutan kimse“ buyurdu. 431
“Allah yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak (ribât) dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin kamçısının cennetteki yeri, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Kulun Allah Teâlâ’nın yolunda akşamleyin veya sabah erken vakitteki yürüyüşü de dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır.“ 432
“Bir gün ve bir gece ribât (düşman karşısında cihad halinde durma; hudut nöbeti tutmak), gündüzü oruçlu gecesi ibâdetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şâyet kişi bu nöbet esnâsında vazife başında ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevâbı kıyâmete kadar devam eder, şehid olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur.“ 433
“Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar (murâbıtlar) dışında ölenin ameli sona erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı işlerin sevâbı kıyâmet gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da güvenlik içinde olur.“ 434
“Allah yolunda ribât (düşman karşısında cihad halinde durmak; hudutta bir gün nöbet tutmak) başka yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır.“ 435
“Allah yolunda (cihad için) yapılan bir sabah ve akşam yürüyüşü, hiç şüphesiz dünyadan
427] Buhârî, Cihad 38; Müslim, İmâre 135-136; Ebû Dâvud, Cihad 20; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 6; Nesâî, Cihad 44
428] Buhârî, Cihad 45; Nesâî, Hayl 11
429] Buhârî, Itk 2; Keffârât 6; Müslim, İman 136; İbn Mâce, Itk 4
430] Buhârî, İman 18, Hac 4, Tevhid 47; Müslim, İman 135; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 22; Nesâî, Hac 4, Cihad 17
431] Buhârî, Cihad 2, Rikak 34; Müslim, İmâre 122-123, 127; Ebû Dâvud, Cihad 5; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 24; Nesâî, Cihad 7, Zekât 74; İbn Mâce, Fiten 13
432] Buhârî, Cihad 6, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 2; Müslim, İmâre 113-114; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17, 25, Tefsîru Sûre (3) 22; İbn Mâce, Zühd 39
433] Müslim, İmâre 163; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 2; Nesâî, Cihad 39; İbn Mâce, Cihad 7
434] Ebû Dâvud, Cihad 15; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 2
435] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 39
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve dünya varlıklarından daha hayırlıdır.“ 436
İslâm’da Savaşın Sebebi ve Amacı
İslâm’da Kıtâlin Sebebi; Kurtarıcı Merhamet: Allah'ın temel sıfatları merhamet ağırlıklıdır. O, kendisini Kur'an'da öncelikle Rahmân ve Rahîm isimleriyle tanıtmaktadır. O “Kendi üzerine rahmeti yazdı.“437; “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.“438; Hz. Muhammed (s.a.s.) de her şeyden önce rahmet peygamberidir. “O, ancak âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.“439; “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.“440 buyurmuştur.
İslâm’ın sözünü ettiği merhamet, bir yaralı veya bir zavallı karşısında duyulan acıma duygusu, basit bir duygulanma veya şefkat şeklinde basite indirgenemez. İslâm’ın sözünü ettiği merhamet, ilk olarak toplum, ikinci olarak da haklı ve âdil kimselere karşı gösterilmesi gereken merhamettir. Bir gün sahâbeler, Peygamber Efendimize: “Ey Allah’ın Elçisi! Sen bize uzun uzun merhametten söz ettin. Biz de şimdi, eşlerimize ve çocuklarımıza karşı insaflı davranıyoruz“ derler. Yüce Peygamber’in bu söz karşısında tutumu şöyle olmuştur: “Benim kasdettiğim sadece bu değil! Asıl demek istediğim: Topluma karşı insaflı davranmaktır.“ İslâm’daki merhamet duygusu özelden ziyade, geneldir. Bunun için İslâmî merhamet iki şekilde görünür:
1- Mü’minler arasında karşılıklı bir sevgi, acıma ve uyum içinde birlik; acıma duygusunu kalplerine yerleştirmek; bu konuda başarıya ulaşmak için onları İlâhî bir yarışa çağırmak ve ruhlarını kamçılamak,
2- Haksızlığı önlemek, zâlimlerin zulmüne engel olarak onları hak yola döndürmeye çalışmak ve nihâyet saldırılardan vazgeçmeleri için saldırganlara karşı çıkmak ve onları geri püskürtmek.
Müslümanlar bu İlâhî acıma duygusunun her iki kısmını da ruhlarında ve davranışlarında birleştirerek Yüce Rabbimizin şu âyetlerini ciddiyetle uyguluyor ve gerçekleştiriyorlardı: “Onlar kâfirlere karşı şiddetli (çetin ve metin), kendi aralarında merhametlidirler.“ 441; Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı azîz (onurlu ve zorlu)“442 Birinci âyette, şiddet ve şefkat, merhamet potasından fışkırırken; ikinci âyette alçak gönüllülük ve onur/şeref aynı özden ve temelden, yani izzetin özünden ve temelinden alınmaktadır. Çünkü mü’minin onur ve şerefi, âdil insanlara karşı besleyeceği güven duygusu ile kâfirlere karşı göstereceği izzet sâyesinde kıvamını bulacak ve gerçek değerini kazanacaktır.
Şu halde İslâm’ın merhamet anlayışı, hiçbir zaman olumsuz/pasif değil; aksine, tamamen olumlu/aktiftir. Ezilip büzülmeyen, uyuşup kapaklanmayan, bunun yanında daima kendi şuuruna, müslümanlık onuruna hâkim bir karakter... Pasif merhamet çeşitleri arasında öyleleri vardır ki, topluma karşı göğüslerinde
436] Buhârî, Cihad 5, Rikak 2; Müslim, İmâre 112-115; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17, 26; Nesâî, Cihad 11, 12
437] 6/En'âm, 12
438] 7/A'râf, 156
439] 21/Enbiyâ, 107
440] Müslim, Fezâil 66
441] 48/Fetih, 29
442] 5/Mâide, 54
KITÂL / SAVAŞ
- 117 -
tam bir merhametsizlik ve zulüm taşırlar. Suçlulara, cânîlere karşı gereğinden fazla yumuşak davranmak ve acımak gibi. Hâlbuki bu tür bir merhamet, öyle bir sevgi düzeni doğurur ki, topluma ve dürüst kimselere karşı yapılabilecek en büyük haksızlık ve en amansız zulüm ortaya çıkar. Çünkü halkın güven ve huzuru tamamen tehlikeye atılmış olmaktadır. Bunun için Yüce Peygamberimiz (s.a.s.): “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez“443 buyurmuştur. Kur’an, bu hakikati şu vecîz ifâdeyle dillendirir: “Kısasta sizin için hayat vardır.“ 444
İslâm’da savaş hukuku, kaynağını merhamet hukukundan almaktadır. Kıtâli doğuran ve zorunlu kılan, o kurtarıcı merhamettir. Çünkü İslâm’da kıtâl/savaş, saldırıyı püskürtmek, gerçeği yerleştirmek, hakkın ışığını yükseltmek, zulmü ve ahlâkî çöküntüyü söküp atmaktan ibârettir. İnsanlığa karşı duyulan gerçek merhamet, saldırıyı durdurmayı, zâlimi zulüm yapmaktan alıkoymayı, böylelikle ahlâkî çöküntünün yeryüzünü sarmasına engel olup gerçeğin direklerini sağlamlaştırmayı gerektirir. O halde bu durum, bu gerçek merhamet, ancak, saldırgana ve zâlime karşı “Dur! Ateş etme!“, mazluma ise “Sen yalnız değilsin! Yanında seni koruyan, zorbanın eziyetini önleyen, senden biri var!“ denildiği zaman gerçekleştirilmiş olur.
Savaş, elbette öldürmeden olmaz. Ama onu başlatanlar dürüst kimselerse, bu savaş, kan akıtmadan veya çok az kan dökerek de yapılabilir. İyilikle kötülük, her kişinin ve her toplumun rûhunda devamlı bir savaşa ve bitmez bir kavgaya girmiştir. Kötülük, saldırıyla yoluna devam ederken; iyilik, ona direniş ordusuyla karşı koymaya çalışır. Kötülük saldırıya geçerse, iyilik buna direnişle cevap vermek zorundadır. Dünyanın huzurunu isteyenlerin; fesat denilen itikadî ve ahlâkî bozukluklarla savaşmaları başlıca görevleridir. Erdemler çiğnenmiş, yüce değerler ayaklar altına alınmışsa eğer, erdemli kimselerin yapacakları ve yapmak zorunda oldukları tek şey, kötülük ve mânevî çöküntünün büyüyüp yayılmasına engel olmaktır. İşte bu nedenledir ki, cihad ve kıtâl, kıyâmete kadar sürüp gidecektir. Peygamberimiz (s.a.s.) bunu açıkça ilân etmiştir: “Cihad, kıyâmete kadar devam edecektir.“ Çünkü iyilik ile kötülük arasındaki savaş, o zamana kadar hiçbir an durmayacaktır. O halde kötülüğün egemen olmasına meydan vermemek ve iyiliğin başarı kazanmasını sağlamak için cihad, kesintisiz bir şekilde devam etmelidir. Aksi takdirde iyilik her yerde ezilip çiğnenirken zulüm yaygınlaşacak ve psikolojik çöküntü, iyilikle dengelenmeyen bu koca evrende, karşı durulmaz bir hâkimiyet kurmaya başlayacaktır. “Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesâda uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.“ 445
Yeryüzündeki Savaşların Sebebi: Âdem’in (a.s.) yeryüzüne inmesinden ve çocuklarının gitgide çoğalmaya başlamasından bu yana, insanlar arasındaki savaş kesintisiz sürüp gelmiştir. Öyle görünüyor ki, savaş, hayatın kaçınılmaz bir kanunudur. Kabul edilmesi ve ister istemez boyun eğilmesi gereken bir yasa... Kur’an bu değişmez gerçeği, çok önce ilân etmiş ve şeytanla Âdem’in (a.s.) yeryüzüne inişlerini şöyle anlatmıştır: “Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır.“446 İblis yeryüzünü
443] Müslim, Fezâil 66
444] 2/Bakara, 179
445] 2/Bakara, 251
446] 2/Bakara, 36
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iğfâl ve ifsâd etme silâhıyla silâhlanmış ve bunu kullanacağını, insanı tahrik edici bir tavırla şöyle demişti: “Onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini, mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.“447 İşte iyi ile kötü arasında devam edegelen savaşın nedeni...
Yeryüzüne inen insan, bu kandırma sonucu, kan dökme isteğini içinde duymuş oldu. Artık bu, onda bir içgüdüydü. Bu durumun ortaya çıkacağını tahmin eden melekler, Allah’ın dünya egemenliğini (yeryüzünde halifeliğini) insanoğluna vermeye karar verdiği zaman, boyunlarını bükerek şöyle demişlerdi: “Biz Seni hamdinle tesbih ve Seni takdis edip dururken orada fesat çıkaracak, bozgunculuk edecek, kan dökecek kimse mi yaratacaksın?’ demişlerdi. Allah (da): ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ demişti.“448 Allah, sonsuz hikmeti ve ilmiyle bilmekteydi ki, egemenlik, iktidar hırsına kapılanların eline geçtiğinde, bu, ister istemez kan dökülmesine yol açacaktı. Ayrıca bu hırs dizginlenmezse, insanları gerek din gerekse diğer idealler adına savaşa ve öldürmeye sürükleyebilirdi. Elbette bütün bunlar Allah tarafından bilinmekteydi.
İyi ile kötü arasındaki savaş, hiç şüphesiz kişiler, gruplar ve hatta milletler arasındaki savaşları ve mücâdeleleri zorunlu bir duruma sokmuştur. Bu hal, insanoğlunun tabiatında bizzat mevcuttur ve koparılıp atılması imkânsızdır. Her ne zaman, kötü saldırıya geçerse; iyi ona karşı koyacak; zulüm hâkim olmaya doğru giderse, adâlet onu ezip hükümranlığı elde etmeye çalışacaktır. İnsanoğlunun karakteri ve ruh yapısı bu şekildedir. Zaten Allah kullarına değişmez bir hürriyet vermiş ve kâinatta kurallar koymuştur: “Allah’ın sünnetinde (evrendeki yasalarında) asla değişiklik bulamazsın.“449 Ve: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesâda uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.“ 450
Kötülüğün diktatoryasına karşı savaşabilmek için, erdemin gerekli araçları elinde bulundurması zorunludur. Eli kolu bağlı bir erdem neye yarar?! Evet, işte bunu gözönüne alan Hak din, erdemi, imanı ve İlâhî mesajı savunabilmek ve koruyabilmek için, savaşa, meşrû savunma aracı olarak izin vermiştir. “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, birkısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.“ 451
Allah tarafından gönderilen hak din, dâvâlarını savunmak ve korumak ihtiyacında iseler -ki buna kimse itiraz edemez- Hak habercisi peygamberlerin de, insanların doğrulukla yargılanabilmeleri ve âdil hükümler çerçevesi içinde yollarına devam edebilmeleri için, bazen savaş yapmaları kaçınılmaz olur. Çünkü peygamberler, erdem idealini alçaklığa karşı başarılı kılmak için gönderilmişlerdir.
447] 15/Hıcr, 39-40
448] 2/Bakara, 30
449] 48/Fetih, 23
450] 2/Bakara, 251
451] 22/Hacc 39-40
KITÂL / SAVAŞ
- 119 -
Peygamberlerin giriştikleri bütün savaşlarda, iyiliği üstün kılmak ve kötülüğü yere sermek için insanların nasıl hareket etmeleri gerektiğini aydınlatan örnekler vardır. Peygamberler, her şeyde olduğu gibi, savaşlarda da insanlığa örnek olmuş ve savaşın hangi amaçla ve ne şekilde yapılması gerektiğini öğretmişlerdir.
Barış zamanlarında gerçeğe ulaşmak daha kolaydır. Çünkü ruhlar sâkin, akıl hâkim, hırs ve istekler az-çok dizginlenmiştir. Fakat savaş esnâsında insanın hak üzere kalması ve hak duygusuyla yoluna devam etmesi oldukça güçtür. Savaşın sebepleri her ne kadar meşrû olsa da, erdemin sınırlarını aşmamak gerekir. Böyle anlarda bile erdemden uzaklaşmamak, düşmandan gelebilecek kötülüklere aynı şekilde karşılık verdiren şeylerden uzak durmak gerekir. Doğrusu, kan dökmenin, servetleri yağma etmenin meşrû görüldüğü ve insan öldürme sanatı olan savaş esnâsında erdemin gerçek ölçülerine uymak oldukça zordur. İnsanlar, savaş ile aynı zamanda erdeme saygı göstermenin imkânsız olduğunu ve bunların iki zıt ucu oluşturduklarını zanneder. “Bu, ya savaştır, ya erdem; ikisi birden yürümez“ derler.
Savaş alanlarında, savaş ile erdemin kol kola yürüyebilmesi için, işin başında bir “rehber“in bulunması zorunlu oluyordu. Ayrıca, bu rehberin, direktiflerini hata yapmaz bir zâttan (Allah’tan) alması gerekiyordu; Dünyaya âit hırslar, din dışı isteklerle de dolu bulunan kendi hevâsından değil. Çünkü bu bencil duygular ağır bastığı zaman, adâlet yerini derhal zulme ve baskıya bırakacak, işin sonunda erdemden hiçbir eser kalmayacaktır. İlâhî kaynaklardan yoksun kalan insanoğlu, her kumandanın şu sloganı prensip edinmesi gerektiğini sanır: “Başkasını ezmeyen, ezilecektir!“ Peygamberlerin bizzat savaşa katılmış olmaları, ölüm ve mücâdelenin hüküm sürdüğü savaş alanlarında bile erdem ve adâletin görevlerine devam etmelerinin mümkün olduğunu ispat etmiştir. Zaten savaş prensiplerinin Allah tarafından vahyedilmiş kitaplarda ayrıntılarıyla anlatılmış olması da insanlığa bu yolu öğretmek içindir.
Savaş, merhamet ve şefkat kavramlarına zıt düşebilir. Fakat hangi hal ve şartlar altında çıkmış bulunursa bulunsun, bir savaşta, erdem ve adâlete sırt dönmek, ne peygamberliğin şânına ve de İlâhî mesajın rûhuna uygundur. Dünya tarihinde görebileceğimiz en güzel ve en insanî savaş örnekleri, Peygamberimiz ile onun yetiştirdiği halifelerin yapmış olduklarıdır. Bu savaşlarda erdem, adâlet ve insanî değerlere saygı, savaş meydanlarında bile hep kol kola yürümüş ve âdetâ birbirleriyle kaynaşmışlardır. Silâhların konuştuğu, kılıçların tokuştuğu, ölüm saatinin tik taklarının duyulduğu o amansız çarpışmalarda bile ne adâlete leke sürülmüş, ne erdem bir kenara itilmiş ve ne de insana insan olduğu için duyulması gereken saygı ayaklar altına alınmıştır.
“Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez.“452 Kur’ân-ı Kerim’den ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan savaşla ilgili hükümler yakından izlenir ve incelenirse, savaşa götüren sebebin ve savaş amacının hiçbir şekilde istemeyenlere İslâmîyeti zorla kabul ettirmek isteği olmadığı ve savaşın zorunlu bir sosyal sistem olarak ortaya çıkmadığı görülür. Hz. Peygamber’in, daha çok, saldırıyı önlemek için savaşa girdiği açıkça ortaya çıkar.
452] 2/Bakara, 190
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’da savaş, asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah’ın hükmü açıktır: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.“453 Kur’an, dinî itaatsizliği yasaklar. İnanca sataşmak, bir şahsa sataşmaktan daha kötüdür. “Fitne, katilden beterdir.“ 454
Savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. “Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle/takvâ sahipleriyle beraberdir.“455 Kur’an, mü’minlere saldırmayanları “kendileriyle iyi geçinilmesi gereken kimseler“ olarak görür. Ama müslümanlara saldırdıkları anda düşman saflarında yer alırlar: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.“ 456
Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman, savaşın meşrû görülmüş olmasına rağmen, Kur’an, saldırının ilk işareti görülür görülmez, hemen savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı bilfiil başladıktan sonra bile savaşa meydan vermeden, mümkünse onu durdurmaya çalışmayı tavsiye eder: “Eğer herhangi bir cezâ ile mukabele edecek olursanız ancak size revâ görülen cezânın misillemesiyle yapın. Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbet daha hayırlıdır.“457 İşte oldukça açık yargılar taşıyan bu âyetler ispat etmektedir ki, Peygamber (s.a.s.) ve ondan sonra gelen erdem sahibi yüce sahâbeler tarafından açılan savaşların sebebi, bir dâvâyı, bir düzeni veya bir dini, başkalarına zorla kabul ettirmek değil; aksine, bir saldırının önünü almaktı.
Bir de, karşımıza, önemi hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir mesele çıkmaktadır: İmanı ve kişisel hürriyeti savunan ulu bir dâvânın adamı için, insanların bu dâvânın varlığından haberdar olmaları çok önemlidir. Evet! Her insan, çeşitli doktrinler arasında kendisine en uygun geleni, aklına en çok yatanı, delilleri en kuvvetli olanı seçmekte tam bir hürriyete sahip olmalıdır. Eğer bir kral veya despot yönetici, halkına baskı yapar, hakkın/gerçeğin onlara ulaşmasına engel olursa, ulu bir dâvâyı ortaya atan kimse -şâyet yeterli bir kuvveti varsa- inansınlar veya inanmasınlar bu yeni mesajı benimseme ve kabul imkânına sahip olabilmeleri için, mesaj ile baskı altında tutulan insanlar arasında dikilen engelleri kaldırmak yetkisini taşır.
Peygamberimiz, dost ve düşmanların, ileride “insanlara dinini empoze etmek veya onları bu dinde birleşmeye zorlamak için savaştı“ gibi suçlamalarda bulunmasına fırsat vermemek için, başlangıçta şiddete başvurmak istememişti. Meseleyi çözümlemek için iki yol izlemişti:
1- O devirde yaşayan kral ve yöneticilere mesajlar göndermiş ve onları İslâm’a çağırmıştı. Bu dâvete olumlu cevap vermezlerse kendi suçlarıyla birlikte emirleri altında bulunan insanların suçlarını da yüklenmiş olacaklarını ve ileride bundan dolayı sorumlu tutulacaklarını hatırlatıyordu. İşte bütün bunları aydınlatmak
453] 2/Bakara, 256
454] 2/Bakara, 191
455] 2/Bakara, 194
456] 60/Mümtehıne, 8-9
457] 16/Nahl, 126
KITÂL / SAVAŞ
- 121 -
üzere Bizans İmparatoru Herakliyus’a şöyle mektup göndermişti: “Müslüman ol, selâmet bulursun. Eğer yüz çevirirsen yönetimin altında bulunan halkın sorumluluğu sana âittir. Ey Kitap ehli! Hepiniz bizimle sizin aranızda eşit bir sözde birleşin; (şöyle) diyerek: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.“
2- Resmî dâvetten sonra, Peygamberimiz (s.a.s.), bu toplumların yeni mesajdan haberdar olmaları ve isteyenlerin doğru yolu seçip hakkın ışığı altında yürüyebilmeleri için İslâmî prensipleri açık bir şekilde onlara anlatıyor ve iletiyordu. Gerçekten de, bu prensipler, İslâm’ın getirdiği bu mesaj, o sıralarda Bizans’ın egemenliği altında yaşayan Suriye’de, pek çok insan tarafından kabul edilmiş ve benimsenmişti. Öteki milletler gibi Mısırlılar da bu gerçekleri öğrenmiş bulunuyordu. Çünkü yeni ve kurtarıcı gerçekler, onu bilmek isteyenlere sunulmuştu. Ve Araplara komşu milletler hep bundan söz etmeye başlamışlardı.
Peygamberimiz, ancak iki olaydan sonra İran ve Bizans’a karşı savaş açmak zorunda kaldı:
a) Bizanslılar, Suriye’de, İslâm’ı seçmiş olan yeni mü’minlere eziyet etmeye ve onları dinlerinden döndürmek için zorlamaya başlamışlardı. İmana karşı yapılan bu saldırıyı ve dini topluca redde yönelen bu baskıyı gördükten sonra Rasûlullah, kayıtsız ve ilgisiz kalamazdı. Mâdem ki O, İslâm’ı zorla empoze etmeye çalışmıyordu; O halde gerçekleri görerek, anlayarak, kendisine bağlanmış olan kimselerin zor ve şiddete başvurularak inançlarından döndürülmelerine rızâ gösteremezdi. Kışkırtıcılığa, meydan okumaya karşıydı. Bu sebeple Bizans’ın tutumunu, dinine ve kendisine karşı apaçık bir saldırı olarak gördü. Çünkü İslâm’ın kurtuluş haberinden sorumlu olan O idi ve bunun için de isyanı bastırmak, şer kuvvetlerini dize getirmek zorundaydı.
b) İran şâhı Kisrâ, Peygamber’in (s.a.s.) mesajını getiren elçiyi öldürtmüş; bununla da yetinmeyerek bizzat Peygamberimizi öldürtmek için hazırlıklara girişmişti. İranlı savaşçılar arasından Hz. Muhammed’in (s.a.s.) başını getirmekle görevli kimseler seçmişti. Ama Kisrâ ve onun karakterindekiler, Allah’ın koruyuculuğu altında bulunan büyük insana darbe indirebilirler miydi? Neticede Hz. Peygamber, çok kısa bir zamanda komployu öğrendi. Bu âdî zorbanın böyle bir cinâyet işlemesini bekleyecek değildi elbet. Rasûlullah, Kisrâ’yı ve ordusunu, hayatına dokunmadan önce, saf dışı etmek zorundaydı.
İşte sözünü ettiğimiz bu iki olaydan ötürü, yani Bizans ve İran ordularının İslâm’a yönelik komplo ve bozgunculuğunu önlemek amacıyla, Rasûlullah, Bizans ve İran İmparatorluklarına karşı meşrû savaş ilân etmişti. Ayrıca müşriklere/puta tapanlara karşı da aynı sebeplerden ve aynı zorunluluklardan ötürü savaş açmıştır. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.“458 İbn Teymiye, Peygamberimizin Bizanslılarla yaptığı savaşları ve bunların nedenlerini şu şekilde açıklamaktadır:
“Hz. Muhammed (s.a.s.), Herakliyus’a, Kisrâ’ya, Mukavkıs’a, Necâşî’ye, Suriye ve Doğu krallarına ayrı ayrı elçiler gönderdikten sonra savaş açmak zorunda
458] 2/Bakara, 193
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmıştır. Elçilerin getirdiği gerçekleri görerek hristiyanlardan ve diğer dinlerden bazı insanlar İslâm’a katıldılar. Bu durumdan endişelenen hristiyanlar, Suriye’de müslümanları öldürmeye başladılar. Aralarında İslâm’a gönül verenleri kılıçtan geçirmeye başlamakla müslümanlara karşı ilk defa savaş ilân edenler hristiyanlar olmuştu. O zaman, Peygamberimiz, hristiyanların müslümanlara açıkça baskı yaparak işi zulme kadar vardırdıklarını görmüştü. Bu haksız davranışları durdurmak için, Bizans’a karşı büyük bir ordu hazırladı. Kumandanlığa Zeyd İbn Hârise’yi getirmişti. Zeyd şehid olursa kumandayı Câfer alacak, ona da bir şey olursa görevi İbn Ravâha yürütecekti. Bu, müslümanlarla hristiyanlar arasında açıkan ilk savaştı. Suriye’de, Mûte denilen yerde oldu. Büyük bir hristiyan ordusu Peygamberimizin sahâbelerine karşı çıkmış ve kumandanlar dâhil, birçok müslüman şehid olmuştu. İslâm ordusunun kumandanları birbiri ardınca şehid düşünce ordunun yönetimini Hâlid bin Velid üzerine almıştı.“
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere Peygamber’in (s.a.s.) savaşları, saldırıları geri püskürtmekten ileri gitmiyordu. Hz. Peygamber zamanında bu saldırılar iki şekilde olmaktaydı: 1- Düşmanlar, saldırılarını doğrudan doğruya Peygamber’e yöneltiyordu. O da bunları geri püskürtüyordu. 2- Müslümanları inançlarından döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum karşısında, Peygamberimiz, düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına her ne pahasına olursa olsun engel olmaya çalışıyordu. Her iki şekilde de Rasûlullah’ın İslâm’ı empoze edip dayatmadığını, bunun için kimseyi zorlamadığını, tam aksine, yeni mesajın prensiplerinden en önemlisini, yani “inanç hüriyyeti“ prensibini korumaya çalıştığını görmekteyiz. İnanç hürriyeti ilkesini Kur’an şöyle belirtir: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür, apaçık meydana çıkmıştır.“459 Gerçekten de, Peygamberimizin girdiği savaşların tümü, düşünce hürriyetini kurtarmak ve mü’minleri inançlarından döndürmeye çalışan kimselere karşı savunmak içindi.
Peygamberimizin dünya hayatına vedâ ettiği zaman, komşu devlet ve halkların birçoğu, müslümanları imanlarından döndürmek için harekete geçmişlerdi. İlk ayaklananlar Bizanslılar oldu. Bunlara sert bir cevap vermek için seferber olmak gerekiyordu. Nitekim Rasûlullah da, sağlığında kendisini öldürmeye yeltenen Kisrâ’ya karşı bir ordu hazırlamamış mıydı? Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi büyük insanların da içinde bulunduğu İslâm kahramanlarını Hz. Üsâme İbn Zeyd kumandasında İran’a göndermemiş miydi? Hz. Ebû Bekir ve ardından Hz. Ömer devlet başkanı oldukları zaman, önce zayıf bir imana sahip olmaları nedeniyle dinden dönen halkları yola getirdiler. Sonra da Kisrâ ve Herakliyus’a karşı ordu gönderdiler. Artık Arap memleketlerinde söz, Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve mü’minlerin olmalıydı. Dört halife devri boyunca verilen bütün savaşlar işte bu ilkelere bağlı olarak yürütülmüştü.
İranlılara ve onların doğudaki imparatorluklarına, Herakliyus’a ve Suriye’ye karşı yönelen savaşlar, artan bir şiddetle, uzayıp gitmiştir. Aralıksız devam eden ve daima zaferle biten bu savaşlar, müslümanlara tam bir güven ve huzur getirmiştir. Bu güven ve huzurdan yararlananlar yalnız müslümanlar değildi. Onların yanında, meselâ, Romalıların zorla katolik yapmak için eziyet edip durdukları Ya’kubîler de büyük bir rahata kavuşmuştu. Memleketlerine ordu ordu gelen müslümanları, Ya’kubîler, sonsuz bir sevinçle, kurtuluş çığlıklarıyla karşılamış ve
459] 2/Bakara, 256
KITÂL / SAVAŞ
- 123 -
bağırlarına basmışlardı. Müslümanlar, mâsum halka dokunmaksızın sadece Romalılara karşı savaşıyor ve her defasında da onları yenik düşürüyorlardı. Müslümanlarla Mısırlılar arasında çıkan savaş ise kısa süren birkaç çarpışmayla kalmış ve İslâm adâleti gönülleri fethettiğinden zaferle sonuçlanmıştı. Çünkü İslâm, dâima hürriyetleri ve özellikle inanç ve fikir hürriyetini savunuyordu.
İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu, savaş sebebinin “saldırıyı püskürtmek“ olduğu fikrinde birleşmişlerdir. Bu çoğunluk, Kur’an’ın bazı âyetlerinde açıkça belirtildiği üzere “savaş“ın, “saldırı“ya bir cevap olduğu konusunda görüş birliğine vardılar. “Müslüman değildir“ diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı, kâfirliği yüzünden kimsenin hayatına kıyılamaz. Bir insan, yalnız ve yalnız İslâm’a ve müslümanlara saldırıda bulunması sebebiyle öldürülebilir. Bu prensip kesindir.
Bazı Şâfiî hukukçular, “savaş sebebi“nin “inançsızlık“ olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat elimizde bu fikri çürütecek çok kesin ve oldukça açık deliller bulunmaktadır. Meselâ Kur’an’ın çok kesin yargılar taşıyan şu âyetlerine bir göz atalım: “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça, Mescid-i Haram’da siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar (orada)size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kâfirlerin cezâsı. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah ğafûr ve rahîmdir. Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.“460 Bu âyetler “İslâm’ın savaş tüzüğü“ olarak kabul edilmektedir. İbn Teymiye, bunlardan, savaşın ancak ve ancak “saldırıyı püskürtmek“ için yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve bu yargıyı aşağıdaki mantıkî zincire bağlamıştır:
1- Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın.“ Şu halde, müslümanlara savaş izninin verilişi, “düşmanların saldırısı“ şartına dayanmaktadır.
2- Bunun ardından, Rabbimiz “Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez“ demektedir. Âyete göre, savaşamayan kimselere ve savaş meydanında hiçbir fonksiyonu bulunmayan ve asla savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır. Çünkü böyle bir davranış, açık bir saldırı olacağından haram kılınmıştır.
3- Savaşın gerçek amacı; zulmü, haksızlığı, adâletsizliği, fitneyi ortadan kaldırmaktır. Çünkü âyette şöyle denilmektedir: Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.“ İşte, savaşın hem sebebine, hem de amacına işaret eden âyet. Sebebi, azgınlık ve sapıklığı (fitneyi) ortadan kaldırmaktır. Amacına gelince; amaç, azgınlık ve sapıklığı resmen yok etmek... Bu mantıkî sonuçlardan başka, bu âyetler, bir de İslâm’daki “savaş kanunu“nu belirlemektedir. Bu, “Karşılıklı Davranış Kanunu“dur:
Düşmana, davranışının aynıyla karşılık vermek gerekir. Fakat saldırganlar ahlâk kurallarından uzaklaşmışlarsa, meselâ erdemi ayaklar altına alıyorlarsa,
460] 2/Bakara, 190-193
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm savaşçısı bu yolda düşmanı izleyemez. Ahlâk dışı konularda “karşılıklı davranış kanunu“ uygulanamaz. Onlar kadınlarımızı lekelemeye kalkışırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız. Ölülerimizin cesetlerini parçalamaya, bazı organlarını kesmeye (müsle) kalkışırlarsa, biz hiçbir zaman onları yolda taklit edemeyiz. Bir din tarafından yönetilen ve İlâhî kanunlara boyun eğenlerle böyle olmayanlar arasındaki fark işte buradadır.
4- Peygamber Efendimizin savaşlarda düşmandan esir aldığı bir gerçektir. Bu esirlerden (daha önce İslâm’a ve müslümanlara büyük zararları dokunmuş) bazıları öldürülmüş, bir kısmından fidye/kurtuluş parası alınmış, bazıları ise serbest bırakılmıştır. Eğer harpler, inançsızlık ve müşrikliğe karşı açılmış veya sırf bu amaçla başlatılmış olsalardı, bu müşrik esirlerin tümünün öldürülmesi gerekirdi. Düşmanlar saldırılarından vazgeçerlerse Kur’an, ordu kumandanının iki şıktan birini seçmesini ister: Esirlerden kurtuluş parası (fidye) almak veya onları, hiçbir şey almaksızın salıvermek: “(Savaşta) İnkâr eden kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.“ 461
Rasûlullah ve O’nu izleyenler tarafından yapılmış olan savaşlar tarihlerde en ince ayrıntılarına, en küçük özelliklerine kadar anlatılmış ve bu savaşlarda izlenilen yollar net bir şekilde gösterilmiştir. Peygamberimizden önce gelip geçmiş peygamberlerin nasıl savaştıkları ayrıntılı ve açık bir şekilde bilinmiyorsa, bu onların, insanlığın karanlık çağlarında ve tarihin çözülmez kıvrımları arasında kalmış oldukları içindir. Buna karşılık, Son Peygamberin savaşları, insanlığa rehberlik etmek ve onlara gerçek ve yaşanmış örnekler vermek üzere sonsuzluk kitabının sayfalarına kaydedilmiştir. Bu savaşlar, en değerli, en erdemli ve en âdil mücâdele örnekleridir.
Efendimiz Muhammed (s.a.s.) gelmeden önceki yüzyıllarda, yani câhiliyye dönemlerinde cereyan etmiş savaşları incelemek ve daha yakından görmek için birazcık olsun gerilere göz atmazsak, Peygamberimizin gerek savaş, gerekse barış zamanlarında kendisiyle diğer toplumlar arasında kurmuş olduğu insanî ilişkilerin gerçek değerini tam anlamıyla anlayamaz ve bunlar hakkında doğru bir hükme varamayız. Onun gelişinden önceki savaşlar, sadece savaşanlara değil; kalabalıklara, halklara karşı yapılıyordu. Savaşan toplumlar, düşmanlık devam ettiği sürece, sadece savaş meydanında değil, her yerde ve savaş başlamadan önce ve bittikten sonra da hiçbir kanuna, hiçbir insanî prensibe hürmet göstermemekteydi. Bir antlaşma, aksine bir hüküm getirmedikçe aralarında savaş cereyan eden taraftan tüm halk, birbirine düşman olarak görülürdü, bu genel bir kuraldı. Birbirine düşman olmak da, her türlü zorbalığı hoş göstermeye yeterdi. İnsanî ilişkilerin temeli barış değil; sadece savaştı. Savaş, yalnız krallara, şeflere, kumandanlara ve böyle bir savaşa katılanlara karşı yapılacağı yerde; bütün bir topluma, suçsuz insanlara karşı da yürütülüyordu. Bir insan dikkatsizlik veya yanlışlıkla yabancı bir milletin topraklarına ayak basacak olursa ve eğer bu iki memleket arasında önceden yapılmış bir barış antlaşması da bulunmuyorsa, o devrin kanunlarına göre, bu adam, yakalandığında köle olarak kabul edilir
461] 47/Muhammed, 4
KITÂL / SAVAŞ
- 125 -
ve çarşılarda satılığa çıkarılırdı. Filozofların prensi Eflâtun da o çağların zâlim kanunlarının eline işte bu şekilde düşmüş ve tâlihin kendisini kurtaracağı günü, köle ve hizmetçi olarak bekleyip durmuştu. Aynı olay, İslâm öncesi devirde Ömer İbn Hattâb’ın da başına gelmişti. Suriye’de, bir Romalı onu köle edinmişti. Ömer, sahibine güven vermek için tam bir köle gibi uysal davrandı. Fakat bir süre sonra, onunla baş başa kaldığında sahibini öldürerek bu belâdan yakasını kurtarabilmişti. Hz. Ömer dev bir fiziğe sahipti. Karşı konulmaz, yenilmez bir güreşçiydi. Neticede bu güçlülük ona hürriyetini yeniden kazandırmıştı.
İşte olaylar, Muhammed (s.a.s.) gelinceye kadar, dünyanın hemen her yerinde bu şekilde cereyan edip gitmekteydi. Peygamberimiz sadece sözlerle değil, bizzat davranışlarıyla ilân etti ki, savaş, ancak harp meydanlarından yapılır. Dışarıda kalanlar öldürülmez. Savaş, yalnız bu savaşı yönetenlere ve buna katılanlara karşı olur. Hiçbir şekilde suçsuz halk kitlesi öldürülmez. Bir kral veya bir toplumun şefi veya bir ordu kumandanı saldırıya geçerse, halkın da saldırıya geçmiş olduğu kabul edilemez. Saldırıya geçen ve saldırıyı yürüten, ancak kendine yardım edecek kuvvetlere dayanarak ve bunlara emir vererek sınırı aşan ve bu işi düzenleyen kimsedir.
Peygamberimizin savaşları çok açık ve net bir özellik taşır. O, halk kitlelerine karşı saldırıya geçmezdi. Sadece saldırıyı yöneten kumandanlara ve onlara uyan askerlere karşılık verirdi. Bunun için de Rasûlullah harbe girmeyenleri, savaşa katılmayanları öldürmeyi kesinlikle yasaklıyordu. Savaşta hiçbir rol ve fonksiyonları bulunmayan kadınların, çocukların, işçilerin, çiftçilerin ve ihtiyarların öldürülmesini kesin olarak men ediyordu. Rahmet Peygamberinin sünnetine/tatbikatına göre, müslüman savaşçı, iyiliği ve kötülüğü, bir ayırım yapmaksızın, vurup kırmak için değil; fakat sadece kötülüğü ortadan kaldırmak için kılıç kuşanabilir. Yüce Peygamber, bir gün savaşta öldürülen bir kadını görünce âniden öfkelenir ve ordu kumandanı Hâlid bin Velid’e şöyle der: “Bu kadın savaşmak için gelmemişti buraya!“ 462
Bir Savaşçı, Bir Komutan Olarak Rasûlullah
Barış kelimesiyle aynı kökü paylaşan ve anlamlarından biri de barış olan “İslâm“da asıl ve doğal olan sulh, selâmet ve barıştır. Gel gör ki İslâm'ın düşmanları, barış çağrılarının önünde engel oldukları, yeryüzünde fitne çıkarttıkları, insanlara ve insanî değerlere zulmettikleri için, yeryüzünü ıslah etmekle görevli bulunan Peygamber ve O'nun izinden giden müslümanlar, fıtrat/insanlık düşmanlarının zararlarına engel olmak maksadıyla kaçınılmaz olarak savaşa kapılarını açmıştır.
Bütün insanlığa ve tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz,463 Allah'a dâvetin önünde engel olan zâlimlere karşı; kendisinin, aynı zamanda “savaş peygamberi.“ 464 olduğunu belirtmiştir. Dost-düşman, kabul etmek zorundadır ki, O'nun savaşları da baştan sona bir rahmet ve merhamet kuşağı idi. O ve O'na bağlı insanlar, mecbûriyet dışında savaşmazlarken, savaştıklarında da insanları öldürmemek; tam tersine, onları ihyâ etmek için tüm yolları tek tek
462] Muhammed Ebu Zehre, a.g.e. s. 10 vd.
463] 21/Enbiyâ, 107
464] Câmiu's-Sağîr, 1/108
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kullanıyorlardı. Hz. Peygamber, sulh zamanında olduğu kadar, savaşırken de rahmet peygamberi olduğunu gösteriyordu.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) saldırgan olmaktan sakınmasına rağmen; savaş tekniğini, kendisine saldıranlardan çok daha iyi bildiğini, uyguladığı savaş taktiklerinden ve savaştığı düşmandan sayı olarak çok az askeri ve silâhı olmasına rağmen savaşlarının neticelerinden görüyoruz. O'nun saldırıdan ve savaşı başlatmış olmaktan sakınması, kesinlikle savaşı bilmediğinden ya da korkudan değildi. Bu konuda en küçük âcizlik ve korkaklık kırıntısı O'nda yoktu. O'nun savaştan sakınması, savaşı, sakınılması mümkün olmayan ve sevilmeyen bir zarûret olarak değerlendirmesindendi. Allah'ın dâvâ ve dâvetinin başarısı, insanlara ulaşması için savaş dışında başka çıkar yol bulduğu zaman savaştan sakınırdı. İslâm'ın kılıç zoruyla yayıldığı gibi bir değerlendirme, özellikle Hz. Peygamber dönemi ve O'na bağlı yönetimler açısında kesin ve büyük bir iftirâdan başka şeyle tanımlanamaz. Şâyet İslâm, kendisine karşı iknâ ve delil ile savaşılabilen bir düşünceye karşı kılıçla savaş açmış olsa, bu, belki barışseverlik açısından kınanabilirdi. Ancak, ona kulak vereceklerin önüne geçip İslâm'ın önünde bir engel olarak duran güce güçle/kılıçla savaş açmasını ayıplamak, ayıplanacak bir suçtur. Çünkü kuvvet, ancak kuvvetle engellenir. İnsanları zulüm, fitne ve fesattan kurtarmak için, başka türlü yola gelmeyen saldırgan fesatçı tâğutlara karşı savaştan başka çıkar yol yoktur.
İslâm düşmanları, çoğunlukla düşünceye karşı savaş açarlarken; İslâm, savaşı bile düşünce ile önlemenin yollarını aramıştır. İslâm dâvetini, hidâyeti kabullenmeleri, cizye vermeyi kabul etmeleri veya barış antlaşmasına rızâ göstermeleri gibi barışçı çözümleri savaşı durduracak ve ona alternatif olacak şekilde, insanlara, hatta saldırgan savaşçılara şans tanıyarak sunmuştur. Bütün bunlara rağmen, “kâfirler tâğut ve bâtıl dâvâlar yolunda savaştıkları“ 465 için, “iman edenler de Allah yolunda savaşmak“ 466 zorundadır; çünkü “onlar, eğer güçleri yeterse, müslümanları dininden döndürünceye kadar onlara karşı savaşa devam ederler.“ 467. Saldırganlara karşı teslimiyet değil; onlara hadlerini bildirmek ve hiç kimseye zulmetmelerine fırsat vermemek gerekir: “Dininize saldırırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın.“ 468. “Fitnenin tamâmen yok edilinceye ve din (kulluk) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşmakla“ 469 emrolunan mü'min, iyi bilmelidir ki; “şâyet savaştan vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.“ 470. Bu konuda ölçü bellidir, aşırılığa gitmek, Allah için yapılması gereken savaşa dünyevî ve nefsî istekler karıştırmak yasaklanmıştır: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.“ 471.
Bu girişten sonra, Rasûlullah'ın savaş meydanlarındaki konumundan, bir mücâhid ve komutan olarak Rahmet Peygamberinden bahsedebiliriz. İslâm'ın savaş dini olmadığı, Hz. Peygamber'in de savaşı isteyen ve başka yol bulunduğu halde onu seçen bir savaşçı kişilik arzetmediği halde, savaşın gerekli olduğu
465] 4/Nisâ, 76
466] 4/Nisâ, 76
467] 2/Bakara, 217
468] 9/Tevbe, 12
469] 2/Bakara, 193
470] 2/Bakara, 193
471] 2/Bakara, 190
KITÂL / SAVAŞ
- 127 -
zaman Hz. Muhammed (s.a.s.), üstün yetenekli bir komutan, çok basîretli bir mücâhid, dâhi bir stratejist idi. Başkalarının savaş ve eğitimle öğrenemediği savaş tekniğini O, vahyin kılavuzluğu ile bilirdi. O'nun tüm güzel vasıflarının olduğu gibi, savaş dehâsı da peygamberliğinin isbâtıdır.
O'nun savaşçı konumunun belli başlı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Cesâret, meşverete başvurma, eldeki imkânları en üst seviyede kullanma, savaşta rûhî özelliklere, duâ ve ibâdete yer veren bir yaklaşım, düşmanın sayı ve silâh üstünlüğüne rağmen, iman ve ona dayalı cesâret, sabır, irâde, cihad, şehâdet gibi mânevî kuvvete, psikolojik imkânlara önem vermek, bunun yanında asker sayısı ve silâh gücünü tâviz vermeden artıracak imkânları ihmal etmemek...
Ganimet veya intikam almak için değil; sadece Allah için ve sadece O'nun yolunda, yani îlâ-yı kelimetullah uğruna savaşması, düşmanlarının birbiriyle yardımlaşması ve ortak güç hazırlamalarını engellemek için savaş öncesi tedbirler alması, diğer düşmanlarını savaş için etkisiz hale getirip savaşacak düşmanını daima teke indirmeye çalışması, savaş yerini seçmeyi düşmana bırakmayıp kendi belirlediği alanda savaşı tercihi, ordu komutanı ve devlet başkanı olduğu halde savaş cephesinin gerisinde değil; cephenin ortasında, hatta zaman zaman en başında savaşması, ordusunun moralini en üst düzeye çıkaracak her güzel yolu kullanması, istihbârata ve gizliliğe büyük önem vermesi, ordudan önce keşif ve istihbârat güçlerini kullanması, gerektiği durumlarda savaşla ilgili hazırlıkları, kimlere ve nereye karşı sefere çıkılacağını son âna kadar gizlemesi...
O, savaş öncesinde Kureyş'in savaş kaynağı için düzenlediği ticaret kervanlarından haber alıyor ve hemen peşlerine seriyyeler takıyordu. Yani, düşmanın silâh dışında başka yollarla da savaştığını veya savaşa zemin hazırladığını biliyor, pis suyu kaynağından kurutmaya çalışıyordu. Komutan tâyininde ve onlara nasihatlerde de örnek bir seçici ve görevlendiriciydi. Bazen müfreze komutanının dışında, askerler bile nereye gideceğinden, bir savaş için mi, yoksa keşif göreviyle mi gönderildiklerinden haberleri olmazdı. Durumu, ancak asıl istenen görevin harekâtına başlanmadan birkaç saat önce, artık mutlaka açıklanması gereken saatte öğrenirlerdi. Herkes ona göre son hazırlığını yapacak ve düşman, görevi açıklanmasından sonra durumu haber alsa bile buna karşılık hazırlık yapabilmesi için yeterli zaman bulamazdı. Bazı durumlarda, komutan bile nereye ve niçin gittiğini bilmez, kendisine emredildiği gibi, belirlenen stratejik yere geldiğinde, yazılı olarak verilen mühürlü/kapalı tâlimâtı açar ve ona göre emirleri uygulardı. Bunlardan biri, Hz. Peygamber'in, Cahş oğlu Abdullah'ı kapalı bir mektupla, yanına verdiği mücâhidlerin başında göndermesi ve iki gün yol aldıktan sonra mektubu açmasını istemesidir. Mektupta şunlar yazıyordu: “Batn-ı Nahle denen yere ulaşıncaya kadar, Allah'ın isim ve bereketiyle durumu gizli tut. Arkadaşlarından hiçbirini seninle beraber yola devam etmeye zorlama. Seninle beraber gelenlerle birlikte oraya ulaşıncaya kadar yola devam et. Orada Kureyş kervanını gözetle ve bize onun hakkında mâlûmat topla!“
Kureyş'in, kendisini ve sahâbelerini gözetlemek için câsus ve istihbârâtçı gönderme ihtimalini hesaba katar, stratejik haberleri etrafındaki güvenilir insanlardan bile bazen gizlerdi. Allah Rasûlü, “savaşın hile olduğunu“ belirtir, gizlenme ve düşmanı aldatma yöntemlerini en güzel şekilde kullanırdı. Bunların dışında daha onlarca Peygamber taktiği vardır ki, yukarıda anlatılanlarla birlikte
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çağımızdaki savaşlarda ve istihbârâtlarda, keşif ve gözlemlerde örnek alınmakta, daha iyisi bulunamadığı için O'nun düşmanlarınca bile bu taktiklerin ihmal edilmemesi istenmektedir.
Şâyet modern asrın savaş tekniklerini çok iyi bilen bir eleştirmen, o yüce insanın savaşlarını inceleyip tenkide tâbi tutacak olsa, savaş tekniği açısından hatalı hiçbir yön bulamayacak, O'nun bu imkânlarla uyguladığı taktik ve davranışlardan daha doğru başka bir yöntem gösteremeyecektir. Bu durum, günümüze kadar hiçbir İslâm ve Peygamber düşmanı veya müsteşrik tarafından, (itiraf edilmese bile) çok istedikleri halde eleştirilememesiyle zımnen kabul edilmektedir.
İyi bir komutan, salt kendi bilgi ve tecrübelerine güvenmez; uygun (ehil ve emin) kişilerle istişâreyi ihmal etmez. İyi bir komutan, savaş ve taktik uzmanlarının bilgisinden, cesurların cesâretinden istifade eden, yönettiği insanların akıl, kalp ve bedenî kuvvetlerinden de en az elindeki silâhlar kadar yararlanmasını bilen kimsedir. Bütün bunlar, en yüksek oranda o büyük komutanda mevcuttur.
Meşvere (şûrâ ve istişâre de denilen teknik danışma), tüm savaşlarda, savaş planları ve savunma yöntemleriyle ilgili olarak, Ekrem Rasûl'ün ihmal etmediği bir esastır. Bedir'de Habbâb bin Münzir'in, mevzîlenen yerden başka bir yere, Bedir kuyularının yanına taşınma teklifine kulak vermiş ve onu uygulamıştır. Bedir'e katılamamış genç ve cesur müslümanların teklifiyle Medine dışında Uhud çevresinde ordusunu konuşlandırmıştır. Selmân-ı Fârisî'nin teklif ettiği “hendek kazmak“ gibi o dönemin Arap toplumlarında hiç bilinmeyen savunma sistemini uygulamıştır. Denilebilir ki, Medine'ye baskın yapılacağı sırada İranlı Selman Medine'de bulunmasa ve bu yöntem teklif edilmeseydi, Hz. Peygamber, hendek kazılmasını kendisi icat edip emredebilirdi. Çünkü O, gedikleri kapatmaya ve arkadan gelecek saldırılara karşı tedbirli olmaya âzamî önemi verirdi. Uhud savaşında dağı arkasına almış ve düşmanın sızma ihtimali bulunan geçide de elli okçu yerleştirerek onlara şöyle emir vermişti: “Bizi arkadan koruyun. Bizi arkadan sarmalarına engel olun. Onları yendiğimizi görseniz bile ordugâhlarını ele geçirinceye kadar yerlerinizden ayrılmayın. Öldürüldüğümüzü görseniz bile bize yardıma gelmek için yerlerinizi terketmeyin. Sizin yapacağınız, düşman atlılarına ok atmaktır. Çünkü atlar okların atıldığı tarafa yanaşmaz.“ Bir dağın geçidinde düşmanın fırsatlardan yararlanabileceği her duruma tedbir alan komutan, Medine'ye düşmanın sızma ihtimali bulunan yerine de hendek kazar veya benzer bir alternatif bulurdu.
Bu, insanların en merhametlisi ve aynı zamanda dünyanın en büyük komutanı olan örnek insanın savaştaki uzak görüşlülüğü darb-ı mesel haline gelmişti. Sahâbelerin savaş öncesinde Bedir kuyusundan su içen iki köleyi dövdüklerini gördü. Sebep, Kureyş ordusunun sayısını söylememeleriydi. Peygamber (s.a.s.) üstün zekâsıyla, onları sınava tâbi tutarak onların doğru söylediklerini, müslümanları aldatmayı kasdetmediklerini anladı. Düşman ordusunun sayısını gerçekten bilmediklerini anlayınca, kestikleri develerin sayısını sordu. Böylece yenen yemek miktarını değerlendirerek asker sayısını tahmin etti. Bunun gibi, düşman hakkında bilgi toplarken, kendi istihbârâtçıları ve gözcülerine ilâve olarak, düşmanın geçtiği yollarda ve o yörede yaşayan halktan da yararlanırdı.
Düşmanlarının kendilerine karşı savaşacaklarını haber alınca, onların ânî baskında bulunmalarına fırsat vermezdi. Aksine, Tebük gazvesinde olduğu gibi,
KITÂL / SAVAŞ
- 129 -
kuraklık ve şiddetli sıcaklığın kavuruculuğuna rağmen stratejisinden ve düşmanı takipten vazgeçmezdi. Düşmanın nasıl davranacağını beklemekle vakit ve fırsat kaybetmezdi. Düşmanın mühimmâtını tamamlayarak baskın yapma avantajına veya savaşta toparlanma fırsatına meydan vermezdi. Ancak Hendek gazvesinde olduğu gibi baskının, baskında bulunanın aleyhinde olduğu durumlarda isteyerek düşmanı beklemesi ayrı bir taktik zaferidir.
Napolyon, Hitler, Mussolini ve ... gibi askerî dehâ olduğu söylenen nice kahramanlar(!), hayatları boyunca askerî dersler aldıkları, meslekleri savaş olduğu halde, nice hatâlara düşmüşler, zâlimlere has mel'un gâlibiyetler yanında, nice rezil mağlûbiyetler de almışlardır. Bunların ve benzerlerinin hiçbirini Rasûlullah'ın askerî dehâsıyla mukayese etmek mümkün değildir. Rasûlullah bu sayılan veya sayıl(a)mayan komutanların düştükleri hatalara hiç düşmemiştir. Peygamber'in büyük askerî özelliğinin esası, en az savaşla ve savaşta (mecbûriyet varsa) en az insan öldürmesi, savaşırken hiçbir düşmana işkence yaptırmaması, savaşmayan sivillere, mâsum insanlara olduğu kadar, çevreye bile zarar vermeyi yasaklaması, esirlere her yönüyle misafir muâmelesi yapması... gibi insanî esaslardadır. O, kılıcından devamlı kan damlayan, her gittiği yeri yakıp yıkan ceberut, müstekbir bir zorba değildir. Ulu Önderimiz'in on senelik Medine hayatı boyunca bizzat katıldığı 27 gazvede ve çeşitli yerlere ashâbından birinin komutasında gönderdiği 60 kadar seriyyede, (yani Peygamberimiz zamanındaki 90 civarındaki savaşlarda) toplam 150 kişinin öldürüldüğünü görmemiz, gerçekten şaşırtıcıdır. 472. En abartılı olarak bu sayıyı âzamî 1000'e çıkaranlar vardır. Rasûlullah döneminde “Rusya hâriç, Avrupa büyüklüğünde ve üzerinde milyonlarca halkın yaşadığı, bir buçuk milyon kilometrekareden fazla bir alanda cereyan eden tüm seriyye ve gazvelerde, savaş başına düşen ölü sayısını düşündüğümüzde “büyük komutan“a hayrân olmamak mümkün değildir. Bu durum, O'nun, savaşırken de “rahmet peygamberi“ olduğunun hemen göze çarpan özelliklerindendir. (Küçük bir karşılaştırma olarak, her iki taraftan 500 000 civarında ölü ve yaralıya mal olan Çanakkale savaşının askerî açıdan nelere mal olduğu, savaş kazanmak için 190 000 Türk askerinin yitirildiğini ve zaferi büyük oranda gölgelediğini hatırlayıverelim. Dünya savaşlarındaki yamyamlığı ve hâlâ devam eden vahşî saldırıları, barbarlıkları, mâsum insanların üzerine yağan bombaları gözönüne getiriverelim!)
Rasûlullah'ın savaş esnâsında çatışmaya katılmayan yaşlıların, kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklayan, aşırı gidilmemesi, zulüm ve işkencede bulunulmaması, gözleri oyarak, kulak ve burun gibi uzuvları keserek müsle yapılmaması konusundaki emirleri de 473 hayranlık vericidir.
Bütün bunların yanında Rasûlullah (s.a.s.), bu askerî dehâsını, zarûret bulunmadığı müddetçe kullanmamıştı. İnsanı, savaştan, sadece korkaklık ve acziyet geri bırakmaz. Rasûlullah'ın temsil ettiği dâvâ, kuşandığı risâlet ve sahip olduğu merhamet gibi değerler zarûret olmadıkça O'nu ve bağlılarını savaştan alıkoymuştur. Bununla birlikte, mecbur olduğu savaşlarda O'nun kahramanlık ve cesâretini anlatabilecek diller, yazabilecek eller var mıdır? O, savaş ateşinin kızıştığı, vahşet ve dehşetten en yiğitlerin korktuğu zamanlarda bile savaş
472] Bkz. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, s. 11; A. Önkal, Rasûlullah'ın İslâm'a Dâvet Metodu, s. 125
473] Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
safında askerleri arasındaydı. Kahramanlar kahramanı Hz. Ali şöyle der: “Biz, savaş kızıştığı zaman Rasûlullah’la (s.a.s.) korunurduk. Kendisinden düşmana daha yakın kimse olmazdı.“ Huneyn savaşında ordunun çoğunluğu kaçtığı ve neredeyse yalnız kendisi ok ve mızraklara hedef olduğu halde sebât etmeseydi, müslümanlar yenilgiye uğrayabilirdi. Uhud savaşında dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Peygamber'in şehid edildiği haberlerine karşı Rasûlullah (s.a.s.), savaşın en can alıcı safhasında kendisinin hayatta olduğunu, dostlarına olduğu kadar düşmanlarına da yiğitçe haykırıyor; bir taraftan ordusuna moral veriyor, diğer taraftan büyük risk alıyordu. Bunlar, Rasûlullah'ın onlarca destansı kahramanlık ve cesaretinden bir-ikisi...
Mekke döneminin son günlerini düşünün. Gemisini en son terkeden kaptandı O. Önce Habeşistan'a, sonra Medine'ye müslümanları emin bir şekilde ulaştırmış, kendisine yardım edecek ve destekçi olacak insan bile bırakmadan en son hicret eden O olmuştur. Medine'de de, devlet başkanı olduğu halde bundan farklı davranmamıştı. Düşmanın baskın tehditleri etrafa yayıldığı bir zamanda, gece karanlığında etrafı kontrol maksadıyla Medine'yi dolaşması, üstün cesâretinden değilse neden ileri geliyordu? Oysa o gün Medine'de bu işleri yürütecek kimseler de vardı ve o evinde rahat uyuyabilirdi. Fakat durumu kendi gözleriyle görmek istiyor, korku O'nu bundan alıkoyamıyordu. O, askerini savaşa sokup kendisi uzaktan seyreden komutanlardan/devlet başkanlarından değildi.
Yukarıda özetlenen bütün bu özellikleri O'nun peygamberliğinin ispatıdır ve bütün bu ve benzeri güzel sıfatları, Peygamberlik ve kulluk sıfatından sonra gelir. Salât ve selâm O'na ve O'nun izinden gidenlere olsun!
Hz. Peygamber'in savaş dehâsından dolayı, İslâm devletindeki askerliğe “Peygamber ocağı“ denilir(di). O ocakta Peygamber'in imanı, ahlâkı, cihadı, kahramanlığı, Allah'ın düşmanlarına düşmanlığı, müslümanlara/insanlara merhameti... öğretilirdi. Ve İslâm askerleri, ceyş-i Muhammed (Peygamberin askeri), “Asâkir-i mansûre-i Muhammediyye“ (Muzaffer Muhammed (s.a.s.)'in askerleri), küçük birer “Muhammed“, yani “Mehmetçik“ olarak yetişirdi... Evet, İslâm devletinde böyleydi; Şimdiki durum mu?!..
Seni tanıyan Sana hayran olur. Ama Seni tanıyamadık; dostlarını unuttuk. Senin düşmanlarını teşhis edemeyen, daha da kötüsü, düşmanlarınla işbirliği yapan bir toplum içindeyiz ey Nebî! Senin savaşını/mücâdeleni bilmiyor İnsanımız. Senin mücâdelenden önemli geliyor Mustafa'lara; falan takımla filan takımın maçı! Senden başka önder ve kahraman arayışında gencimiz. Senin askerin olamadık yâ Muhammed (s.a.s.)! Senin bayrağını, senin gösterdiğin burçlara dikemedik ey Rasûl! Sığınacak bir kalemiz, hicret edecek bir yurdumuz bile yok; Medine'ler oluşturamadık, Mekke'lerimizi fethedemedik. Senin adınla birlikte yazılan tevhid sancağını yükseltmesi gereken (Muhammed'ler demeye dilim varmıyor) Mehmed'ler Coni'lerin bayrağını taşıyor. Senin adını istismar edenlere, sana ve yoluna hakaret yağdıranlara anlayacakları dilden cevap bile veremedik. Senin getirdiğin Kitap raflarımızı süslerken, senin düşmanlarının kitap(sızlık)ları beyinlerimizi, gönüllerimizi, evlerimizi, sokaklarımızı... kirletiyor. Senin özgürlüğe kavuşturduğun ruhlarımız kimlerin işgalinde bir görsen ey Rasûl, dillendiremiyoruz. Sana şikâyet için düşmanının adını zikretmekten bile çekinir olduk, korkar olduk ey korkusuz insan! Senin komutanlığına giremedi dünyamız, o
KITÂL / SAVAŞ
- 131 -
yüzden kurtulamadı insanımız. 474
Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah“ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren475 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır,476, zâlimlerden olmaktır477 ve kâfirler safına geçmek, “onlardan sayılmak“tır.478 Allah'a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek“ olmadan Allah'a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.“479 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparma, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.“ 480
Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur.481 Mü’min, zelîl olduğuna inandığı kâfirleri, onlara karşı davranışlarıyla bilfiil aşağılarda tutmağa çalışacaktır. Bu sebeple onların ticarî kurumlarını boykot edecek, siyasî kadrolarını onaylamayacak, onları yönetici olarak kabul etmeyecek, onların câhilî kültür veren kurumlarına karşı çıkacaktır. Mü’minin düşmanlığını ispat edebilmesi için, onlardan korkmaması gerekir. “...Eğer iman
474] Ahmed Kalkan, Vuslat, sayı 5 (Kasım 2001), s. 52-55
475] 3/Âl-i İmrân, 28
476] 60/Mümtehine, 1
477] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
478] 5/Mâide, 51
479] 2/Bakara, 256
480] 53/Necm, 29
481] Tirmizî, hadis no: 2696
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ediyorsanız onlardan korkmayın; Benden korkun.“482 Onlardan korkuldukça onları fiilen zelîl/aşağılık görmek mümkün değildir. Mü’min bilir ki, Allah istemedikçe bütün kâfirler bir araya gelse kendisine en küçük bir zarar veremezler. O yüzden korkulmaya lâyık zat, tüm güç ve kuvveti elinde bulunduran Yüce Allah’tır. Düşman olmak, zarûretin dışındaki beraberliğe engeldir. Bir mü’min, onların emrine girip onların hizmetinde çalışmayı çok çirkin görüp reddedeceği gibi; kendi kurumlarında da onları çalıştırmayacaktır. Diğer kuruluşlarda görev alarak yüceltilmelerine kalben rızâ göstermeyecektir.
Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.“483 Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia olamaz. Allah'a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla ispatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibârettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.“484 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki; veya bağları koparmaktır.
Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah“ ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan“ dır; üçüncü bir grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.“ 485; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.“ 486
Ashâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdullah Peygamberimiz’e bey’at ederken, kendisinden şu şartla bey’at yapması istenmiştir: “Herbir müslümana öğütte bulunmak ve herbir kâfirden uzak durmak.“ 487
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır,
482] 3/Âl-i İmrân, 175
483] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
484] 3/Âl-i İmrân, 31
485] 2/Bakara, 257
486] 4/Nisâ, 76
487] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/357-358
KITÂL / SAVAŞ
- 133 -
yoldan çıkmışlardır.“488; “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!“489 Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!“ diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz490 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şâyet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.
İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.“491 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; insanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır“ atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır“ vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.
Düşmanın Silâhıyla Silâhlanmak: “Düşmanınızın silâhıyla silâhlanın“ sözü, bazılarınca hadis olarak ifade edilmekte ve İslâm dışı çalışmaların, metod ve yöntemlerin delili olarak sunulmaktadır. Kütüb-i Sitte’de ve benzeri hadis
488] 5/Mâide, 81
489] 5/Mâide, 51
490] 2/Bakara, 279
491] 20/Tâhâ, 117-119
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mecmualarında bulunmayan bu söz, kesinlikle hadis-i şerif değildir; Kur’an’a da, selim akla da aykırı, yanlış ve gayr-i meşrû bir tavsiye ve yönlendirmedir. Düşmanlar, İslâm’ın cevaz vermediği araçları silâh olarak kullanırsa müslüman ne yapacaktır? Sözgelimi, bazı düşmanlar, dâvâları için kendi karılarını ve kızlarını bile fesat öğesi şeklinde silâh olarak kullanabilmektedir. Ayrıca Kur’an, düşmanları korkutacak silâhlar hazırlamayı emrediyor. “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'’n bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcasanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.“492 Düşmanının silâhıyla silâhlanan bir mü’minden, kendisinde de aynı ve belki daha gelişmişi olan düşman nasıl korksun? İsrâil, kendisinin sahip olduğu cinsten benzer silâhlara sahip olduğu halde yönetimi yahûdiyle dost olan ülkelerdeki müslüman askerlerden mi, yoksa ölümden korkmayan, iman eri ve şehâdet adayı olan taştan başka silâhı olmayan çocuk yaşlardaki fedâilerden mi korkmaktadır?
Hiç düşmanı olmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olanın, sosyal faâliyetlerde bulunan, kişiliği olan ve izzet sahibi kişilerin mutlaka düşmanları da vardır. Düşmanı bulunmayan kimse, ot gibi yaşayan kimsedir. Düşmanı olmamak fazilet olsaydı, peygamberlerin düşmanı olmazdı. Hâlbuki onların, diğer insanlardan daha azılı ve daha çok düşmanı vardı. “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.“493; “(Rasûlüm!) İşte Biz böylece her peygamber için günahkârlardan düşman(lar) kılarız.“494 İyilik ve erdem, düşmanı olmamak değil; düşmanlarına haksızlık etmemek, haddi aşmamaktır. Onlara sövme ve çirkin hakaret düşmana bile yapmamak, bu kötü tavırları silâh olarak kullanmamaktır.
Düşmanların bazı faydaları da vardır. Mikropların alyuvarların savaşçılığını, canlılığını arttırdığı gibi. Düşmanlar, kişilere görevlerini hatırlatır, hızlarını ve derecelerini arttırır. Düşman, kişiye boyunun ölçüsünün ne kadar olduğunu gösteren iyi bir ölçüttür. Düşmanı, insanın kendi hatalarını görmesini sağlar. Cihad gibi, gazilik ve şehitlik gibi, yiğitlik ve kahramanlık gibi faziletler, düşman sâyesinde elde edilir.
Cihad ve Mücâhede
Cihâd: ‘Cehd’ veya ‘cühd’ kökünden türeyen ‘cihâd’, Kur’an’ın anahtar kavramlarından biridir. Cihad kelimesi Kur’an’da farklı formlarda kırk bir yerde geçmektedir. Cehd veya cühd, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen ‘cihad veya mücâhede’ sözlükte, düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir.
Bu düşmanın insanın içinde veya dışında olması farketmez. Mü’min, kendine zarar vermek üzere saldıran düşmanlarına karşı koymaya çalışır, onların zararlarını uzaklaştırmada gayretli olur. Mü’minlerin kararlı ve şuurlu çabalarının bedenle yapılanına ‘cihad’, ruhsal olanına ‘mücâhede’, fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına da ‘ictihad’ denilir. “Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek“
492] 8/Enfâl, 60
493] 6/En’âm, 112
494] 25/Furkan, 31
KITÂL / SAVAŞ
- 135 -
anlamlarına gelen ‘cihad’, her üç mânâyı da içerisine almaktadır. Allah yolunda yapılan bütün çalışmalar, Allah’ın adı yükselsin diye gösterilen gayretler, O’nun dini İslâm’ı savunmak için ortaya konan çabalar tümüyle ‘cihad’ diye nitelendirilir. Bununla birlikte; bedeniyle, organlarıyla, malıyla cihad edene veya mânevî yönünü olgunlaştırmak için çaba sarfedene ‘câhid ve mücâhid’, İslâmî hükümleri ortaya koymak için gayret edene de ‘müctehid’ denilmektedir.
Mü’minin, Allah tarafından kendisine emânet olarak verilen bedeni, malı ve zihinsel imkânları Allah yolunda harcaması, İslâm yolunda kullanması cihaddır. Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi ‘cihad’ bir saldırı değil, olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır. Bu saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır. O bir anlamda insanın mutluluğuna giden yoldaki engelleri kaldırmaktır. Kur’an, “cihad“ kavramı ile fiilî savaş olan “kıtal“ kavramını ayrı ayrı kullanmaktadır.
Cihad Saldırı mıdır? İslâm’ın yanlış anlaşılan emirlerinden biri de cihaddır. Özellikle Batılı araştırmacılar cihadın bir saldırı olduğunu, İslâm’ın bu saldırı yoluyla yayıldığını, müslümanların saldırı anlamındaki cihad emrine uyarak başka ülkeleri işgal ettiklerini ısrarlı bir şekilde iddia ederler. Müslümanlar sözkonusu olunca, yerli-yersiz ve doğru-yanlış tezler ileri süren Batılılar “cihad“ın müslümanlar tarafından saldırı amacıyla kullanıldığını ve bunu da “kutsal savaş“ şeklinde anladıklarını ileri sürerler.
Cihadın anlamı ve işleyiş şekli yakından incelense, cihada izin verilen şartlara yeniden bakılsa, durumun iddiâ edildiği gibi olmadığı görülecektir. Cihad kavramının karşılığı ‘savaş’ kelimesi değildir. Çünkü ‘cihad’la savaş sözcüğü arasında hem nitelik hem de nicelik farkı vardır. Kıtâl/savaş, salt askerî harekât olup güce dayanır. ‘Cihad’ ise askerî operasyon da dâhil İlâhî hedefler uğruna gösterilen bütün çabaları içerisine alır. Bu demektir ki cihad; kutsal bir gâye uğruna ortaya konulan her türlü fikrî, fiilî ve kalbî çalışmanın ortak adıdır.
İslâm’a göre; “dinde zorlama yoktur“495 Yani insanlar diledikleri dini seçebilirler. İnandıkları din ne kadar yanlış ve saçma olsa bile bu konuda zorlama söz konusu olamaz. Çünkü inanma bir gönül işidir. Bir şeyin doğruluğu ve hak oluşu ancak akıl ve kalp ile kabul edilir; silâh zoruyla kimseye bir şey sevdirilemez. Üstelik, Allah (c.c.) insanlara irâde hürriyeti vermiştir. Onlar, hak ile bâtıl arasında seçim yapma hakkına sahiptirler. Bu seçimlerinin sonucu tamamen kendilerini ilgilendirir. Herkes neticesine katlanmak şartıyla bâtılı da seçebilir; kişilerin cehenneme gitme tercih ve özgürlüğü de vardır.
Ancak, bazı insanlar kendi halinde bir din seçmekle kalmayıp başkalarına zorla kendi dinlerini benimsetmeye çalışırlar. Kimileri, insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak ister. Kimileri İslâm’ın dâvetinin önünü kesmeye, insanların İslâm’a ulaşmasını engellemeye çalışırlar. Kurdukları tuzak ve düzenlerle insanları kandırmaya, hak yoldan saptırmaya, Allah’ın indirdiklerini bırakıp zulümle yönetmeye, halkın gönüllerini işgal etmeye çaba gösterirler. Bazıları da, müslümanlara ve onların yaşadıkları yerlere saldırıp topraklarını işgal etmek, insanlarını yönetimleri altına almak isterler. İşte bu gibi durumlarda “cihad“ gündeme gelmektedir.
Müslümanlara veya onların yaşadıkları topraklara düşmanları saldırdığı
495] 2/Bakara 256
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman, müslümanlar sessiz mi kalsın? Allah’ın dinine hakaret edilirken, insanlar zorla veya hile ile İslâm’dan uzaklaştırılırken; müslümanlar hiç bir şey yapmasın mı? Birtakım zâlimler, halka, zayıf bırakılmışlara zulmederken, müslümanlar başlarını kuma mı gömsünler? Güçlüler ve zenginler yeryüzüne istedikleri gibi yön versinler, fitneyi artırsınlar, insanları sömürsünler, onların zenginliklerini yağmalasınlar ama müslümanlar aldırmasınlar mı? Allah’a kul olmak isteyen nice iyi niyetli insanın önüne şeytanî tuzaklar kurulsun da, müslümanlar kıllarını kıpırdatmasınlar, bu doğru olur mu?
Kaldı ki cihad yalnızca mü’minlerin dış düşmana karşı yaptıkları bir savunma değildir. Cihad, aynı zamanda kişinin kendi nefsinin kötü isteklerine karşı direnmesi, İblisin kandırmalarına karşı koymasıdır. Bu ise mü’minin hayatı boyunca yapması gereken bir ‘mücahâde’dir. Çünkü gerçek müslümanlık, ancak şeytana uymamakla, nefsin kötü emirlerine karşı çıkmakla yerine getirilir. Müslümanların kendilerini, dinlerini ve vatanlarını korumak için onlara farz kılınan cihad emrini yanlış anlayanlar, cihadsız bir İslâm istiyorlar. Onlar, yeryüzünde diledikleri gibi at koşturacaklar, istediklerini yapacaklar, hatta müslümanlara yön vermeye kalkışacaklar, ama müslümanların bir tepkisi olmayacak. Böylesine sessiz, tepkisiz, pısırık bir din istiyorlar.
Şeytan ve onun yardımcıları olduğu, bazı insanların yeryüzünü ifsat etmeleri, azıp sapmışların çıkardıkları fitne (bozukluk, isyan, kâfirlik) devam ettiği müddetçe; cihad da var olacak; cihada ihtiyaç duyulacaktır. Kıyâmete kadar kıyâm ve cihad ateşi yanmaya devam edecektir.
Cihadın Amacı ve Kapsamı: Cihadın gâyesi, toplumdaki fitneyi kaldırmak, zulümleri önlemek, insanlara Allah’ın adını ulaştırabilmektir. Hak bayrağını yüceltmektir. İnsanları baskılardan ve zulümlerden kurtarmaktır. İslâm ile insanların arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Onların rahat bir şekilde İslâm’ı tanımalarına fırsat vermektir.
İslâm savaş realitesini göz ardı etmez. Çünkü savaşın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Savaş bazen arzu edilmese de kaçınılmaz olur. Müslümanlar asla mal toplamak, toprak ele geçirmek, insanlara hükmetmek, onlara karşı büyüklük taslamak, onları öldürmek, zenginliklerini yağmalamak, insanlardan intikam almak için cihad etmezler. Bunların hiç biri İslâm’da yoktur. İslâm, savaşı, ekonomik, sosyal ve siyasal hegemonya aracı olmaktan kurtararak insanî hedeflerin gerçekleşmesinde, gerektiği zaman başvurulacak bir metod olarak kabul eder. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Başkalarının savaşları özünde profandır ve dünyalık amaçlar uğrunda yapılırken, İslâm’ın cihadı Allah rızâsı için yapılır ve özünde âhirete âit bir boyutu vardır.
Bu anlamda cihad, bir ibâdettir. Çünkü cihad İslâm’ı, yani Allah’ın insanlar için seçtiği iki dünya saadetini insanlara taşıma çalışmasıdır. İnsanların zulmün ve tuğyânın karanlıklarından, İslâm’ın aydınlığına bir davettir. İnsanlara o aydınlığı onlara ulaştırma faaliyetidir. Bu nedenle cihada bir ‘yürek fethi’ gayreti de denilir. Yani karanlıkta kalan insanların gönüllerini İslâm’a ve onun güzelliklerine açma çabası.
İslâm dâvetinin amacı insanlardan bazılarının diğerleri üzerinde rableşmesini önlemek, hakların sahiplerine ulaşmasını sağlamak ve onları mutluluğa
KITÂL / SAVAŞ
- 137 -
ulaştırmaktır. Ancak bazen insanla bu mutluluk arasına maddî veya mânevî engeller girebilir. Bu engeller kimi zaman fiziksel, kimi zaman düşünsel; bazen bireysel, bazen toplumsal, bazen de kurumsal olabilir. Bu engeller kimi zaman resmî odaklar tarafından tezgâhlanabilir.
Günümüzde insanlık, mesafelerin ve yerleşim alanlarının yakınlığına, iletişimin son derece artmasına rağmen, bir iletişimsizliği, bir yalnızlığı yaşıyor. Aynı mahalleyi, aynı apartmanı, hatta aynı mekânı paylaşan kişiler arasında bile bir yabancılık söz konusu. Yürekler arasındaki bağlar ve ünsiyet azaldı. Onun yerine kalın duvarlar örüldü.
Cihad faâliyeti, saâdetin ta kendisi olan İslâm’la insanlar arasına, giderek yürekler arasına konulan engelleri, yapılan duvarları ortadan kaldırma çalışmasıdır. İnsanları kendi gerçekleriyle, Rablerinden gelen gerçekle ve bunun sonucu iki dünya mutluluğu ile buluşturma, insanların yüreklerini ilâhí güzelliklere açma gayretidir. Müslümanlar cihad faâliyeti ile insanlığın eskimez değerleri olan İslâm’ın güzelliklerini insanlara, yine onun dilini kullanarak taşırlar. Onlar İslâm’ın getirdiği mutluluğu fiilen tadarak, başka yüreklere de bu aşkı götürmek isterler. Bu çalışmayı yapanlar insanı ‘Allah’ın indirdiği bir âyet-kitap’ olarak değerlendirirler. Onların da ‘vahy-i metluv -okunan vahiy’ olan Kur’an’la buluşmaları için çalışırlar. 496
Görüldüğü gibi cihadın kapsamı ve hedefi bazılarının sandığı gibi ne saldırı ne de savaştır. Ancak yeri gelince dış düşmana karşı fiilî cihad dediğimiz ‘kıtal-savaş’ gündeme gelir. Müslümanlara yapılan saldırılara cevap vermek, onların zararlarını önlemek İslâm’a inananların hem hakkı hem de görevidir. Cihad faâliyeti aynı zamanda insanların kendi istekleriyle müslüman olmalarını sağlayacak bir ortamı da hazırlar.
Kur’an-ı Kerim, cihad ve savaş kavramların tamamen “Allah yolunda cihad“ (fî sebîlillâh) şeklinde kullanmaktadır. Öyleyse Allah rızâsının dışına çıkan bir savaş İslâm’ın emrettiği cihad değildir. Hz. Muhammed (s.a.s.) bütün bir peygamberlik hayatı bir cihad faâliyetidir. Çünkü onun görevi bir peygamber olarak insanlara Allah’ın dinini tebliğ etmek, insanların İslâm ile iki dünya saadetine kavuşmalarını sağlamaktı. Onun bu uğurdaki çabası, gayreti, çektiği sıkıntılar, hedefi ve beklentileri; cihad ibâdetinin boyutlarını gösterir.
Ancak fiilî cihad -kıtal-“, İslâm tarihinde ilk defa Peygamberimizin ve müslümanların Medine’ye hicret edip bir toplum ve devlet kurmalarından sonra farz oldu. Bilindiği gibi Mekkeliler, müslümanları İslâm’dan döndürmek için her yolu denediler, başaramayınca onları Mekke’den sürüp çıkardılar. Bununla da kalmayıp onları Medine’de de öldürmek, yok etmek için ordular hazırladılar. Böyle bir ortamda müslümanlara kendilerini savunmak için ‘kıtâl-savaş’ izni verildi. Fiilî cihadın müslümanlara farz kılınış şekli, cihad anlayışını ortaya koymaktadır. Bu konuyu yanlış anlamak isteyenlere de net bir cevap vermektedir 497.
Müslümanlar savaş istemezler. Ama kendilerine saldırı olursa sabırla direnirler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda çaba gösterirler.
496] M. İslamoğlu, Yürek Fethi, s. 36-43
497] 9/Tevbe, 40
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cihadın Fazileti: Allah, kendi yolunda cihad etmeyi emrediyor. Bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övüyor.498 Allah yolunda mücâdele eden mücâhidelerin dereceleri, evlerinde oturanlardan daha yücedir.499 Peygamberlerle beraber Allah yolunda yılmadan, gevşemeden mücâdele eden sabırlı Rabbânîleri sever.500 Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olurlar ve onlar ölmezler, Allah katında diridirler. 501
Neye Karşı Cihad? Cihad üç şeye karşı yapılır: 1- Açık bir düşman saldırısına karşı, 2- Şeytanın hilelerine karşı, 3- Nefsin, şeriata aykırı isteklerine karşı.
Açık bir düşmana karşı cihadın da iki yönü vardır:
a- Mü’minlere saldıran kâfirler ve münâfıklara karşı; Bunlarla cihadın da kolaydan zora doğru dört aşaması vardır: 1- Gönülden râzı olmama 2- Onların yaptıklarına karşı çıkma, dil ile kötülüklerini önlemeye çalışma, 3- Mal ve diğer meşrû maddî araçları kullanarak onların zararlarını savma çabası, 4- Son olarak beden, el ve diğer araçlarla onların saldırılarını ve zararlarını önlemeye çalışma, yani kıtâl -fiilî savaş-.
b- Zâlimlere karşı cihad; Zâlimin yanında hak olan şeyi söylemek, onun zulmüne engel olmaya çalışmak bir cihaddır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, “bizi bu zâlimlerden kurtarın diye yalvaranlar uğruna cihad edin“ diye emrediyor. 502
Beden ile cihad; mü’min gerekirse bedeniyle, canıyla Allah yoluna çıkar, çalışır, çaba sarfeder, Allah adını yüceltmek için gayret eder. Canını Allah yolunda vermekten çekinmez.
Mü’minler İslâm’a aykırı olmayan bütün araçları kullanarak; bugün özelde müslümanları, genelde bütün insanlığı tehdit eden, onların mutluluğuna engel olan kötülüklerle mücâdele etmeli ve insanlara İslâm’ın güzelliklerini ulaştırmalıdırlar. İnsanlığın gerçekten bu çabaya, bu çalışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır.
Mücâhede: Mücâhede kavramının türediği ‘cehd’ veya ‘cühd’, sözlükte çaba sarfetme, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret göstermek demektir. Cihad ve mücâhede ise, düşmanın saldırılarına karşı koymak üzere çaba göstermek demektir. İki kavram da aynı anlama gelmekle beraber, cihad daha çok bedensel çabalar için, mücâhede ise daha çok ruhsal çabalar için kullanılmaktadır. Cihad, bilindiği gibi, Allah yolunda, Allah’ın adını yüceltme uğruna çaba gösterme, savaşma ve çalışmadır. Cihad, açık bir düşmana karşı, nefse ve şeytana karşı yapılır. Bunlardan açık düşmana karşı mücâdele etmeye (cihad), nefse ve şeytana karşı mücâdele etmeye de ‘mücâhede’ diyebiliriz.
Cihad veya mücâhede, mü’minin İslâmî hayatını ve müslüman toplumu her açıdan korumak için gerekli bir çabadır. Cihad, İslâm düşmanlarına karşı savunma amacıyla yapılır. Allah’ın adını yüceltmek, insanların müslüman olmalarının önündeki engelleri kaldırmak ve yeryüzünden fitne ve zulmü yok etmek üzere
498] 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 41
499] 4/Nisâ, 95
500] 3/Âl-i İmrân, 146
501] 2/Bakara,154; 3/Âl-i İmrân, 169
502] 4/Nisâ, 75
KITÂL / SAVAŞ
- 139 -
yapılır. Cihad veya mücâhede, Allah’ın mü’minlere kesin emridir.503 Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin dereceleri çok yüksektir, mükâfatları boldur.504 Mü’minler, dünyayı, içindekileri, meskenleri cihaddan çok severlerse, Allah onlara cezâ verir.505 Allah (c.c.) cihad emri ile mü’minleri imtihan etmektedir. 506
Cihad veya mücâhede Allah (c.c.) rızâsı, O’nun adı yüce olsun için ve sevap kazanma amacıyla olursa bir anlam ifade eder.507 Dünyalık bir çıkar için, şöhret, yağma ve intikam alma uğruna mücâhede edenler Allah yolunda değillerdir.508 Nefse ve şeytana karşı yapılan mücâhede, şüphesiz mü’minin takvâ derecesine ulaşmasını sağlar. Nefsinin isteklerini sınırlamayan azgınlığa ve sapıklığa düşer. Şeytanın aldatmalarına erken kanar. Mücâhede, mü’mine İslâm ahlâkı kazandırır.
Müslüman nefsinin haklı isteklerini karşılar. Çünkü hayatın devamı için buna ihtiyaç vardır. Aşırı isteklerine (şehvetine), hazlarına, hırslarına ise sınır koyar. Aslında nefsini terbiye etmek, nefsi Allah’ın huzurunda teslim olmaya, İslâmî emir ve yasakları yerine getirebilir bir olgunluğa ulaştırmaktır. Bu bir anlamda onu İslâmî ilkelere, ibâdetlere, Allah için fedâkârlık yapmaya râzı etmektir. Mücâhede; bu gayretin, bu çabanın, bu hedefin tatlı bir metodudur.
Mücâhid: Cehd kelimesinden türemiş bir kavramdır. Cihad eden demektir. ‘Cehd veya cühd’ sözlükte, güçlük ve zorluğa katlanmak, gayret etmek demektir. Aynı kökten gelen ‘cihad ve mücâhede’ sözlükte, düşmana karşı savunma yapmak için zorluğa katlanmak demektir. Mücâhid, işte bu zor çalışmayı yapan, cihad ve mücâhede eden insandır. Din işlerinde bilinmeyen birtakım meseleleri, bütün gücünü kullanarak, zorluğa katlanarak, sabırla çözmeye çalışma, sorumluluğu yüklenme nasıl ‘ictihad’ ise; iç ve dış düşmanların zararını savmak, onların saldırılarını önlemek için gücünü ortaya koymak, bu zor işi yapmak üzere gayret etmek, beşerî arzu ve isteklere karşı mücâdele vermek de cihad ve mücâhededir. Mücâhid, cihad ve mücâhede yapan insandır.
Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi cihad, başkalarına saldırmak değil, aksine başkalarından gelebilecek bir saldırıya karşı koyabilmenin, insanın mutluluğuna giden yoldaki engelleri kaldırmaya çalışmanın adıdır. Mücâhid, her ne sebeple olursa olsun, başkalarına saldıran değil; insanlarla İslâm’ın getirdiği mutluluk arasında bulunan engelleri kaldırma gayretinde olan, kendine, inancına, değerlerine ve vatanına yapılan saldırılara karşı koyan, kendi değerlerini korumak için çalışan insan demektir.
Cihad, aynı zamanda bir ibâdettir. Çünkü o, bir mü’minin kendi tattığı İslâmî mutluluğu başkalarına da taşıma işidir. Müslümanlar cihad faâliyetleriyle diğer din mensuplarının gönüllerini İslâm’a açarlar. Savaşların kayıpları ‘ölü’ olarak, cihadın kaybı ise ‘şehid’ olarak unvan kazanır. İslâm’ı ve müslümanları etkisiz hale
503] 5/Mâide, 35; 9/Tevbe, 41; 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 190; 4/Nisâ, 76 vd
504] 61/Saff, 10-12; 5/Mâide, 5
505] 9/Tevbe, 24
506] 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16
507] Buhârî, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâret 149-151, hadis no: 1904, 3/1512; Ebû Dâvud, Cihad 26, hadis no: 2517, 3/14; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 2/931; Tirmizî, Cihad 16, hadis no: 1646, 5/179; Nesâî, Cihad 21, 6/20
508] Ebû Dâvud, Cihad 25, hadis no: 2516, 3/14; Nesâî, Cenâiz 61, 4/49
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirmek, müslümanları kendi yönetimleri altına almak, sahip oldukları bütün zenginlikleri yağmalamak isteyenler, cihadsız bir din/İslâm(!) istiyorlar. Böylece saldırılarına ve sömürge isteklerine karşı koyabilecek bir iman gücü kalmaz, işleri daha kolay olur.
Cihad kavramı savaş (kıtal) kavramından daha geneldir. Birçok müslümana mücâhid denilebilir. O belki de düşmana bir kurşun bile atmamıştır. Ama onu bütün davranışlarında hak ve ihlâsa uymuştur. Haksızlıklardan ve kötü niyetlerden uzak durmuştur. Allah’a kulluk yolunda gevşeklik ve tembellik göstermemiştir. Allah’ın dini uğrunda çalışmış, gayretini göstermiş, fedâkârlık yapmıştır.
Allah yolunda cehd eden mücâhidlerin derecesi çok yüksektir. Allah (c.c.) onlara yüce bir makam verdiğini, onlara çok büyük mükâfat hazırladığını haber vermektedir. Onların yaptığı iş, öyle hafif bir iş değildir. Sıradan bir ibâdet de değildir. Onlar, her türlü zorluğu, meşakkati ve tehlikeyi göze alarak Allah yolunda çalışırlar. Zevklerinden, nefislerinin isteklerinden sırf Allah rızası için vazgeçerler. Allah’ı sevdikleri için, iblisin nefisleri okşayan, insanın hoşuna giden davetine uymazlar, onun kandırmalarına karşı direnirler. Allah’ın dini uğruna mallarını harcamaktan geri kalmazlar. Bu harcamayı gönül rızası ile yaparlar. Bundan asla bıkmazlar. Nefislerin mala karşı olan aşırı sevgisine rağmen onlar, Allah rızasını kazanmak, diğer mücâhidlere destek olmak için mallarını verirler. Onlar, bir insanın kurtuluşuna sebep olmanın, onun kalbini İslâma açmanın değerini bilirler. Allah yolunda çalışmanın getirdiği zorluklara ve mahrumiyetlere (yoksunluklara) aldırmazlar. Tehlikeleri göze alırlar. Ölümden korkmazlar, gerekirse canlarını bile bu uğurda seve seve verirler. Onlar, Allah’ın vaad ettiği şeye kesinlikle inanan insanlardır.
Kur’an’ın ifâdesine göre, müşriklerin birçoğu müslümanları kendi dinlerine çevirme gayretinden asla geri kalmazlar.509 Bu gerçek, geçmişte böyle idi, zamanımızda da böyledir. Onlar, gelecekte de müslümanları kendi yollarına çevirme çabasından vazgeçmeyecekler. Müslümanlar onların dinlerine dönünceye kadar onlardan hoşlanmazlar.510 Güçleri yettiği zaman çeşitli yollarla bu isteklerine kavuşmaya çalışırlar. Gerekirse sıcak savaşla, işgalle, katliamla, kültürel yollarla, aşağı görmekle, medya ile ticaret ve iktisat ile kandırma ve siyaset ile müslümanları mağlûp etmeye çalışırlar. Tarih ve günümüzde gördüğümüz tecrübeler, yaşadığımız olaylar bunu bize açıkça ispat etmektedir.
Öyleyse bütün bu yanlışlara karşı, bütün bu kötü niyetlere karşı müslümanların sessiz kalması beklenmez. Kendilerine ve dinlerine ne yapılırsa yapılsın, ne söylenirse söylensin, onların karşılık vermemesi düşünülemez. Herkesin kendini ve kendine ait değerlerini koruma hakkı vardır. Ancak özellikle emperyalist amaç güden kimi topluluklar kendilerine saldırı hakkı tanırken, başkalarına savunma hakkı bile tanımak istememektedir. Müslümanlara ve İslâma zarar vermek isteyenler oldukça, Allah’ın dini uğruna çalışanlar da, mücâhidler de olacaktır.
Cihad, bir başka deyişle, bir anlamda gerek kişinin hayatında gerekse toplum hayatında İslâmî yaşamının önündeki engellerle uğraşmak demektir. Allah’ın hidâyeti olan İslâm’ı başkalarına ulaştırmanın, yani İslâm’ı tebliğ etmenin
509] 2/Bakara, 217
510] 2/Bakara, 120
KITÂL / SAVAŞ
- 141 -
önündeki engelleri kaldırmaktır. Bir insanın, İslâm’ı daha iyi yaşamasına ayak bağı olan İblis ve nefsinin kötü istekleriyle mücâdele etmesidir. Bazı insanlar, İslâm kendilerine ulaşırsa belki müslüman olacaklar ve kurtulacaklar. Bazı insanlar da İslâm’ı daha iyi yaşamak ister, ama içinde bulunduğu şartlar ve topluma yön veren kişiler ve kurumlar onu günâha, isyana, kötü ahlâka götürebilir. Cihad işte bu kötü şartlarla, kötü kişiler ve kurumlarla, insanları isyana götüren şeylerle mücâhede etmenin yoludur.
Mücâhidlerin Özellikleri: Adına cihad ve sâlih amel denilen güzel çalışmaları mücâhid yapar. O, bir taraftan kendi hayatındaki kötülüklerle ve iblisle mücâhede ederken, bir taraftan da insanları isyana ve tuğyana (azgınlığa) götüren şartlar ve kişilerle mücâdele eder. İnsanların hidâyete ulaşmasının önündeki engelleri kaldırmayı çalışır. Bu iş zor, riskli, yorucu ve biraz tehlikelidir. O yüzden mücâhidlerin yaptıkları çalışmalar son derece değerli ve yücedir.
Allah yolunda ilk mücâhid olan ‘Muhâcir’ ve ‘Ensâr’ Allah tarafından övülmektedir: “Doğrusu iman edip hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ve hicret edenleri (Muhacirleri) barındıranlar ve canlara yardım edenler (var ya) işte onlar birbirlerinin velisidirler (dostudurlar).“ 511. Böyle olanlar Allah’ın affına ve büyük bir rızka kavuşurlar.512 Mücâhid, dünya çıkarı uğruna, şöhrete kavuşmak için, adını (namını) yüceltmek için veya soyunun adı duyulsun diye cihad etmez. O yalnızca Allah yolunda mücahâde eder. 513
Mücâhid, kendi hayatında ve toplum hayatında İslâm’ı yaşamanın önündeki engellerle, İslâm’ın ve İslâmî hayatın düşmanlarıyla, onları gerçek mutluluğa kazandırma amacıyla mücâdele eden (çalışan) mü’mindir. 514
Gazve ve Seriyye
Gazve, lügat anlamı olarak “akın, saldırı, din uğruna yapılan savaş“ demektir. Hadis ve siyer âlimlerinin kabul ettiklerine göre, asker sayısı az veya çok olsun, savaş için yahut başka bir maksatla, çarpışma yapılmasa bile Hz. Peygamber’in bütün askerî seferlerine gazve denilir. Peygamberimizin katılmadığı, bir sahâbînin kumandası altında gönderdiği askerî birliklere de seriyye denilir.
Vâkıdî ve İbn Sa’d’a göre Hz. Peygamber’in emir ve kumandasında yirmi yedi gazve gerçekleştirilmiştir. İbn Sa’d, Hz. Peygamberin gazvelerini şöyle sıralar: Ebvâ (H. 2/M.623), Buvât (2/623), Bedru’l-Ûlâ-Sefevâ (2/623), Zü’l-Uşeyre (2/623), Bedir (2/624), Benî Kaynuka (2/624), Sevik (2/624), Karkaratülküdr (3/624), Gatafân (3/624), Benî Süleym (3/625), Uhud (3/625), Hamrâü’l-Esed (3/625), Benî Nâdir (4/626), Bedrü’l-Mev’id (4/626), Zâtü’r-Rika (5/626), Dûmetü’l-Cendel (5/626), Müreysî (Benî Müstalik) (5/627), Hendek (Ahzâb) (5/627), Benî Kurayza (5/627), Benî Lihyân (6/627), Hudeybiye (6/628), Hayber (7/628), (Vâdi’l-Kurâ (7/628), Mekke’nin Fethi (8/630), Huneyn (Hevâzin) (8/630), Tâif (8/630), Tebük (9/630). 515
511] 8/Enfâl, 72
512] 8/Enfâl, 74
513] Ebû Dâvud, Cihad 26, hadis no: 2516-2517, 3/14
514] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 110-116; 430-434
515] İbn Sa’d, Tabakat, 2/5-165
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerek strateji ve harp taktikleri, gerekse dinî ve siyasî sonuçları bakımından büyük önem taşıyan Hz. Peygamber’in gazvelerinin amacı, küfür ve bâtılın zulmünü ortadan kaldırmak, İslâmîyet’in yayılmasına engel teşkil eden unsurların tahakkümüne son vermek, yeryüzünde Hakk’ı yüceltmek, fitne ateşini söndürmek, insanları maddî ve mânevî baskılardan kurtarmak ve İslâmî gerçekleri onlara duyurmaktır. Rasûl-i Ekrem müslümanlara düşmanla gereksiz yere vuruşmayı değil; şartlar oluşup da savaş kaçınılmaz hale gelince sabredip direnmelerini tavsiye etmiştir. 516
Araplar İslâm’dan önce çöl hayatının ağır şartlarını yağma ve baskınlar için bir sebep gibi görürler. Bundan dolayı kabileler arasında sık sık savaşlar meydana gelir. Kan döküldükten sonra da intikam duygularıyla kan dâvâları başlardı. Câhiliyye devrinde yapılan savaşlarda Araplar çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden hasımlarına acımasızca saldırır, esirleri çok defa işkence ederek öldürür, çocukları ok atmak için hedef tahtası gibi kullanır, esirlerin organlarını kesip gerdanlık yaparak kadınlarının boyunlarına iftiharla takarlardı. Bunların hepsini kaldıran Hz. Peygamber, gazvelerin hedefini “Allah’ın adını yüceltmek için cihad“ olarak belirtti. Hayber savaşına çıkarken ashâbına ganîmet için değil; Allah için savaşacak olanların ordusuna katılabileceğini söyledi. Düşmanların çocuk ve kadınlarının, savaşa katılmayan yaşlı, hasta ve din adamlarının öldürülmesini, hayvanların ve ürünlerin yağmalanmasını, ağaçların kesilmesini, öldürülen düşman askerlerinin organlarının kesilmesini yasakladı. Esirlere temiz elbiseler giydirilmesi, karınlarının doyurulup istirahatlerinin sağlanması prensiplerini getirdi. Anlaşmalara sadâkat esasını koydu. Mûte savaşında olduğu gibi, İslâm devleti temsilcisinin milletlerarası haklardan mahrum kılınarak haksız yere öldürülmesini ve Mekke’nin fethinden önce olduğu gibi barış şartlarının ihlâlini ve ihlâlde ısrar edilmesini savaş sebebi telâkki etti. Kendisi başkalarının haklarına nasıl saygı gösteriyorsa onların da müslümanlara saygı göstermelerini istedi. Rasûl-i Ekrem’in emriyle gerçekleştirilen gazve ve seriyyeler dünya harp tarihinin bilinen en az kan dökülen savaşlarıdır.
Hz. Peygamber’den sonra genel olarak kâfirlere karşı yapılan seferlere ve bu maksatla gerçekleştirilen askerî faâliyetlere gazâ, İslâm’ın ışığından mahrum kalmış ülkelere iman nurunu götürmek gâyesiyle kâfirlerle savaşanlara da gâzi denilmiştir. İ’lâ-yı kelimetullah için gazâ edenler, “De ki: Bize iki iyilikten -gâzilik ve şehidlikten- başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?“517 âyetini, “ölürsem şehid, kalırsam gâzi“ şeklinde algılamışlardır.
Hulefâ-yı râşidîn döneminde özellikle İran ve Bizans’la yapılan savaşlarda mücâhidleri teşvik için Hz. Peygamber’in gazvelerini anlatma geleneği başlamış, giderek kurumlaşan bu gelenek, Abbâsiler ve diğer müslüman devletlerde de devam etmiştir. Zamanla sadece Hz. Peygamber’in gazvelerini konu edinin eserler kaleme alınmış ve bunlara “megâzî“ adı verilmiştir.
Seriyye: İçinde Hz. Peygamber’in bulunmadığı askerî birliklere seriyye denilir. Seriyyeler, asr-ı saâdette düşman üzerine gönderilen ve beş yüz askeri aşmayan süvâri bölükleridir. Mü’minlerin bu süvâri birlikleri, daha çok keşif yapmak üzere geceleri sefere çıkardı. Muhtemel saldırılara karşı tedbirler alan müslümanlar
516] Buhârî, Cihad 112, 156; Müslim, Cihad 19, 20
517] 9/Tevbe, 52
KITÂL / SAVAŞ
- 143 -
için özellikle ilk seriyyeler büyük önem arzetmekteydi.
Hicretten hemen sonra peşpeşe seriyyeler ve gazveler başladı ve Medine dönemi boyunca devam etti. Bu bakımdan, Rasûlullah, islâm dâvetini silâh gücüyle tehdit eden bâtıl güçlere karşı mücâdele verebilmek için askerî kuvvetleri eğitme ihtiyacı hissediyordu. Hz. Peygamber, bir seriyye gönderince, dönüşlerinde askerlere kendi durumları, komutanın kendilerine davranışı ve aralarında mevcut olan yardımlaşmanın boyutları hakkında sorular sorardı. Hz. Peygamber, seriyyelerin başına harp bilgisi, sabrı ve cesâreti ile temâyüz etmiş kahraman müslümanlardan komutan seçiyordu. Hz. Hamza, Ubeyde bin Hâris, Sa’d bin Ebî Vakkas, Abdullah bin Revâha, Zeyd bin Sâbit, Ebû Ubeyde bin Cerrah bunlardandır. Daha sonra da Hâlid bin Velid ve Amr bin el-Âs, Hz. Peygamber’in en seçkin komutanlarının başında yer aldı.
Rasûlullah (s.a.s.) herhangi bir seriyye için sancağı ashâbdan birine vereceği zaman, onu mescidin avlusuna diker ve yiğitlerden bir seçim yapar; harekât ânı gelmeden seriyye komutanına gidecekleri yeri söylemezdi. Bazen de seriyye komutanına üzeri kapalı bir mektup verir; meselâ kuzeye veya güneye gitmelerini emreder, onlara bir yer târif edip o yere gelmeden mektubu açmamalarını tenbih ederdi. Bütün bunlardan amaç, düşmana haber sızmasını önlemekti.
İlk seriyyelerde gözetilen gâye, Mekke-Şam ticaret yolu gibi stratejik önem taşıyan bölgeleri kontrol altında tutmak; gerektiğinde orada sağladığı hâkimiyeti ve inisiyatifi Mekke’li müşrikleri susturmak amacıyla değerlendirmek, özellikle müşriklerin gözünü korkutmak, ummadıkları yerlerde karşılarına çıkabilecekleri izlenimini uyandırmak ve neler düşündükleri hakkında haber toplamaktı. Bu gâye ile hazırlanan seriyyelerden biri Hz. Hamza seriyyesi, bir diğeri de H. 2/M. 624 yılında Mekke ile Tâif arasındaki Batn-ı Nahle denilen yere gönderilmiş olan seriyye idi. Bu seriyyeye Abdullah bin Cahş komutan tâyin edilmişti. Hz. Peygamber’in katıldığı gazvelerin sayısı 27 iken; seriyyelerin sayısı 38’e ulaşır.
Kıyâm
‘Kıyâm’, birçok anlamı olan bir kavramdır. Sözlükte, ayağa kalkmak, ayakta durmak, sâbit olmak, bir şeyi gözetlemek gibi anlamlara gelir. Kavram olarak ‘kıyâm’, namazda ayakta durmaya denildiği gibi, haklı veya haksız bütün başkaldırılara (isyanlara), gece namazına, Allah’ın varlığının kendinden olmasına da denilmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de bu kelimenin çeşitli türevleri de yakın anlamlarda kullanılmıştır. Kıyâmet kelimesi de ‘kıyâm’ kelimesinden türemiştir. Namazda kıyâm denildiği zaman şu anlaşılır: Namaz için ayağa kalkmak, Allah’a saygı ve O’nu büyük tanımak için namazı ayakta kılmak. Peygamberimize hitap eden şu âyette kasdedilen ‘kıyâm’, namaz kılmaktır: “Az bir kısmı hariç olmak üzere gece kıyam et (namaz kıl).“518 Allah (c.c.), gece ibâdetine kalkan mü’minleri övmektedir.519 ‘Kavvâm’ kavramı da yine aynı kökten gelir. Koruyan, gözeten, bakımını ve gözetimini üzerine alan demektir. Ev yönetiminden ve evi korumaktan sorumlu
518] 73/Müzemmil, 2
519] 25/Furkan, 64
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kişiler hakkında kullanılır.520 Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de namazın hakkıyla ‘ikame’ edilmesini, en güzel şekilde yerine getirilmesini emrediyor.521 Burada da aynı kelime kullanılıyor. Kur’an’da ‘namaz kılın’ şeklinde bir emir verilmeyip, “namazı ikame edin“ denmesi anlamlıdır.
Kıyâmın konumuzla ilgili diğer kullanımı, isyan ve ayaklanma anlamıdır. İslâm tarihinde yönetimlere baş kaldırışlara ‘kıyâm’ denmiştir. Meşrû İslâmî bir yönetime itaat etmemeye, karşı gelmeye ‘bağy’, isyan edene de ‘bağî’ denilir. Kıyâm ise, bağy’den farklı bir kavramdır. Bağîlerin giriştikleri baş kaldırılara da ‘kıyâm’ denmiştir. Ancak ‘kıyâm’ her zaman olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Nitekim namazdaki kıyâm’ın farklı anlamlarında geçtiği gibi, kıyâm, aynı zamanda dünyalıklara, insandan kaynaklanan otoritelere, insanların kurduğu düzenlere karşı olmak, onlardan yana olmamak anlamlarına gelmektedir. Yine kıyâm, aynı zamanda Allah’a karşı bir saygıdır.
Müslüman, İslâm’a inanarak Allah’a teslim olmuştur. O’nun dışındaki bütün ilâhları ve tâğutları, onların dinlerini ve sistemlerini reddetmiştir. Öyleyse bu sahte ilâhlar veya tâğutlar, müslümana kendilerine itaat etmesini, kendi düzenlerini benimsemesini isterlerse, müslüman onlara teslim olmayacak, onların dinlerini ve sistemlerini benimsemeyecektir. İslâm’ın ilkelerini bırakıp onları tercih etmeyecek, onlara sürekli karşı gelecek; ‘kıyâm’ edecektir. Yine müslümanların içinden çıktığı halde, yönetimi eline geçirdikten sonra azan (müteğallibe olan) kimselere, çeşitli hilelerle müslümanların yönetimini eline geçiren azgın ve sapıklara karşı müslüman boyun eğmeyecek, onların yanlış dinlerini ve sistemlerini tanımayacaktır, karşı çıkacaktır.
Bu karşı çıkış her zaman silâhlı mücâdele şeklinde olmaz. Yerine göre, sözle, yerine göre işle yani yaşantıyla, yerine göre kültürle, yerine göre kendi öz benliğiyle, yerine göre medya aracılığıyla ve yerine göre başka mücâdele yollarıyla ortaya konabilir. Müslüman zayıf da olsa, sayı olarak çok olmasa da, yönetilen konumunda da olsa; en azından fikir ve ahlâk planında zâlimlerin, sapıkların, azgınların yollarını benimsemeyecek, kabul etmeyecek; ama hep ‘kıyâm’ anlayışı üzerine olacaktır.
‘Kıyâm’ bir anlamda gayri İslâmî ideolojiler ve sistemlerle uzlaşmamak, onların Hakka aykırı görüşlerini ve eylemlerini reddetmektir. Peygamberlerin sapık topluluklar ile yaptıkları mücâdelelerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Onlar, içerisinde yaşadıkları toplumların inançlarını, âdetlerini ve sistemlerini asla benimsemediler, karşı geldiler. Onlarla ve onların yanlış inançlarıyla hiçbir zaman uzlaşmadılar.
Kıyâm anlayışı; hareketliliği, canlılığı, çalışmayı, çabayı ve uyanık olmayı ifâde eder. Bir yerde oturup beklemenin, çöküp kalmanın, uyuşukluğun ve tembelliğin karşıtıdır. Kıyâm; aktifliktir, çabadır, çözüm üretmektir, canlılık, umut ve iyi niyettir. Bu anlayışta pısırıklık, umutsuzluk, teslimiyet ve elleri koynunda şartların akışında sürüklenmek yoktur. Buna karşın diriliş, direniş ve çalışma aşkı vardır. 522
520] 4/Nisâ, 24
521] 2/Bakara, 43, 110, 277; 4/Nisâ, 77; 10/Yûnus, 78 vd
522] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 357-359
KITÂL / SAVAŞ
- 145 -
Nefr (Seferberlik)
‘Nefr’ sözlükte, heyecan verici bir emirden dolayı fırlayıp çıkmak demektir. Aynı kökten gelen ‘nüfûr’, ürküp kaçmak anlamındadır. Bu kelime daha çok olumsuz anlamda kullanıldığı halde ‘nefr’ kelimesi, cihad için düşmana karşı harekete geçmek, ileri atılmak anlamında olumlu olarak kullanılmaktadır. Düşmana karşı koymak için evinden çıkan ve bu amaçla bir araya gelen topluluğa ‘nefîr’ adı verilmektedir. Bu topluluğa katılan herbir kişiye de ‘nefer’ denir. Türkçe’de askerlere, düşmana karşı koymak üzere hazırlanan erlere ‘nefer’ denildiğini hatırlayalım.
Müslümanların başkanının onları cihad için toplanmaya, ileri atılmaya çağırmasına da ‘istinfâr’ adı verilir. Bunun Türkçe’deki karşılığı ‘genel seferberliktir’. Bu seferberlik (istinfâr) ya genel olabilir, ya da özel olabilir. Genel olanına eskiden ‘nefîr-i âmm’ (genel seferberlik) denirdi.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da cihada bölük bölük çıkın (infirû) ya da (gerektiğinde) topluca seferber olun (infirû).“523 Mü’minler gerektiği zaman Allah yolunda ya bölük bölük, ya da ihtiyaç halinde toptan seferber olmalılar. İslâm’ı ve onun değerlerini saldırgan düşmana karşı korumanın yolu bundan geçmektedir. Bir başka âyette şöyle buyruluyor: “Gerek hafif, gerek ağır olarak hep birlikte savaşa kuşanıp çıkın (infirû -nefr olun-) ve Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizler için daha hayırlıdır.“ 524
İhtiyaç olduğu zaman fakir zengin, gönüllü gönülsüz, genç yaşlı, yaya veya binekli olarak Allah yolunda cihada çıkmak Allah’ın emridir. İslâm toplumunun, kendisini savunma açısından bu, çok mühimdir. Bu öneminden dolayı Rabbimiz, bu işi hafife alanları, cihada katılmayı ağırdan alanları kınamaktadır.525 Müslüman toplum içerisinde bu işi ağırdan alanlar, cemaatin genel durumunu bozar, iştahını kaçırır.
‘Nefr’ (seferberlik) olayına, Tebük seferi güzel bir örnektir. Peygamberimiz (s.a.s.) Hicretin 8. yılında Tebük seferi için genel seferberlik çağrısı yaptığı zaman, kimileri seferden kaçmak için Peygamberimizden izin istedi. Münâfıklar ise, ‘bu sıcakta nefr olmayın (sefere çıkmayın) diye aleyhte propaganda yaptılar. Allah (c.c.), onlara Cehennem ateşinin daha sıcak olduğunu hatırlatarak şöyle cevap verdi: “...De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır (ona nasıl dayanacaksınız?) Keşke anlasalardı!“ 526
Bu seferberlik müslümanların başkanının, gerektiği zaman uygulayacağı olağanüstü bir durumdur. Bazen de bu seferberlik özel ve yerel olabilir. Fıkıh dilinde ‘Nefr günü’, hacıların Mina’dan Mekke’ye indikleri gündür. Peygamberimiz bu günü ve kurban kesme gününü övmektedir. 527
523] 4/Nisâ, 71
524] 9/Tevbe, 41
525] 9/Tevbe, 38
526] 9/Tevbe, 81
527] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 491-492
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribat ve Murâbıt
Ribat: Bu kelimenin kökü ‘rabeta’ fiilidir. Bu kökten türeyen ‘râbıta’, ‘ribât’, ‘murâbıt’, ‘irtibât’, ‘rabt’ gibi kelimeler farklı anlamlarda kullanılmaktadır. ‘Râbıta’; bağ, bağlantı, bağlamak, düşmanla karşılaşmaya hazır olmak gibi mânâlara gelir. Râbıtanın türediği fiil sözlükte, bir şeyi bağlamak, birinin kalbine sabır vererek kuvvetlendirmek, kalbi cesur olmak, korku anında cesaretli olmak demektir. Ribat kelimesinin türediği ra-be-ta ve türevleri Kur’an’da beş yerde geçmektedir. 528
‘Ribat’ bir işe sarılıp devam etmek, düşmana karşı savaş atları (veya malzemeleri) hazırlamak ve sınırı düşmana korumak için beklemek demektir. “Onlara karşı gücünüzün yettiği kuvvet ve ribat atları (cihad malzemeleri) hazırlayın…“529 Buradaki ‘ribat’, hem savaş için hazırlıklı olmayı, hem de savaş için gerekli malzemeyi hazırlamayı ifâde etmektedir. Eğer mü’minler, düşmanlarına karşı hazırlıksız olurlarsa, düşmanların saldıracakları gediklerde, sınır boylarında nöbet tutmazlarsa, yani her an saldırı olacakmış gibi hazırlıklı olmazlarsa; düşmanları onları gâfil avlarlar ve onlara zarar verebilirler.
‘Ribat’ aynı zamanda ibâdete sarılmak, ibâdete devam etmek, gönlü ve duyguları en samimi bir şekilde ibâdet şuuruna bağlamak demektir. Mü’min her an ibâdete hazırdır, ibâdetinde süreklidir. O böyle yapmakla, imanın düşmanlarına karşı kendini korumuş olur, imanını koruma altına almış olur. İslâm ülkesinin sınır boylarında müslümanların vatanlarını, ırzlarını ve dinlerini korumak için düşmanlara karşı hazırlıklı olan İslâm askeri gibi, her müslüman da, imanın yeri olan kalbinin kapısında imanı tehlikeye düşüren tehlikelere karşı ‘ribat’ yapar, nöbet tutar, hazır olur, ibâdetine sürekli dikkat eder.
Türkçe’de bağ anlamında kullanılan ‘irtibat’ aslında saldırgan düşmana karşı hazır olmak demektir. Bu kelime elbette bir şeyle bağ ve bağlantı kurmak anlamına da gelmektedir.
Murâbıt: ‘Murâbıt’ bu bağlamda bir şeyle, -İslâmî mânâda söylersek- imanın gerekleriyle irtibat kuran, iç ve dış düşmanlara karşı hazırlıklı olan kimse demektir. Murâbıt, sürekli uyanıktır. O sınır boylarında, müslümanları zayıflatmak ve mağlup etmek için fırsat kollayan insandan düşmanlara karşı hazırlıklıdır. Müslümanlar ve İslâm için nöbet beklemektedir, cihad için hazırdır. O aynı zamanda imanını her türlü isyan, günah ve harama düşmek, şeytana aldanmak gibi iç düşmanlara karşı koruma konusunda dikkatlidir. İbâdetine devam ederek, Rabbi ile olan ‘irtibatını’ (bağını) sürekli diri tutarak imanını ve takvâ hayatını korumaya çalışır. O, imanını devamlı diri tutmanın gayretini gösterir. Nefsine ve onun aşırı isteklerine karşı dikkatlidir. Bir ibâdeti yapınca diğerini yapmak üzere bekler, imanının başında olgun bir nöbetçidir.
Murâbıt iki anlamda değerlendirilir: Birincisi; Müslümanların sınırlarında nöbet veya benzeri bir iş için bekleyen kimse. Bu, tıpkı kendi canını koruyan kimse gibi uyanıktır. Böyle bir kimse zorlukta, sürekli ayaktadır, tehlike ânında çobanın sürüyü koruduğu gibi nefsini ve korunması gereken değerleri düşmanlarından korur. Bu murâbıt, Allah yolundaki mücâhid/savaşçı gibidir. İkincisi; Yüreğini
528] 3/Âl-i İmrân, 200; 8/Enfâl, 11, 60, 18/Kehf, 14; 28/Kasas, 10
529] 8/Enfâl, 60
KITÂL / SAVAŞ
- 147 -
kuvvetlendiren, kalbine cesâret veren anlamında; bazı âyetlerde530 bu anlamda kullanılmıştır.
Râbıta: Ribat veya râbıta bir âyette şöyle geçmektedir: “Ey iman edenler! Sabredin, sabretmekte direnin (veya yarışın), ribat yapın (cihada hazırlıklı olun) ve Allahtan hakkıyla sakının. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.“531 Tasavvuf ehli bu âyette geçen ‘râbitû-ribat yapın’ emrini, ‘râbıta yapın’ şeklinde yorumlarlar. Onlara göre râbıta, mürîdin (tasavvuf yoluna girenin) şeyhini (hocasını) düşünerek, ondan feyiz alması, şeyhi aracılığıyla kalbini Allah’a ve Peygamber’e bağlamaya çalışması demektir.
Onlara göre mürid sürekli Allah’ı düşünmelidir, O’nunla bağ kurmalıdır. Bunu tek başına başaramaz; şeyhiyle bu bağı (râbıtayı) kurarak sağlayabilir. Râbıta ânında diz üstü çöker, gözlerini yumar ve şeyhini hayal ederek, Hz. Muhammed (s.a.s.)’le ve Allah’la mânevî bağ kurmaya çalışır. Ancak, yukarıdaki âyete ve bu âyetin tefsirlerine baktığımız zaman böylesine bir ‘râbıta’nın kasdedilmediği kolaylıkla anlaşılır. Âyette geçen “sabretmek ve müsabere yapmak (sabretmekte direnmek), ribat yapmak“; bir yönüyle cihadla, bir yönüyle de imanı korumakla, ibâdette sabretmek ve Allah’tan hakkıyla çekinmekle ilgilidir. “Râbıta, ribat ve murâbıt“ kelimeleri, birer cihad terimidir. Bu, hem dış düşmanlara karşı hem de imanın iç düşmanlarına karşı bir cihad anlayışını kapsar.
Âyette geçen sabır; nefsi kendisinde bulunan zorluklara katlandırmaktır. Musâbere ise, nefsi hem kendisindeki hem de kendi dışındaki zorluklara katlandırmaktır. Meselâ hastalık nefsin kendindendir. Hastalığa dayanmak sabırdır. Allah yolunda çalışmak ise nefsin dışındaki bir zorluktur. Nefsin o zorluğa katlanması ise ‘musâbere’dir. Âyette hem sabredin, hem de sabretmekte direnin, yani ‘musâbere’ edin, ifadesi bu anlamdadır. (Allahu a’lem). ‘Ribat’, bir anlamda nefsi güzel şeylere yöneltmektir. Allah yolunda mücâdele için hazırlık yapmak, Allah yolunda cihad etmek ve nöbet beklemek, nefsi namaza ve diğer ibâdetlere bağlamak da güzel işlerin başında gelir.
Hadis-i Şeriflerde Murâbıtların Fazileti: Ribat yapmanın faziletini Peygamberimiz bildirmektedir. Câbir b. Abdullah (r.a.) diyor ki: Peygamberimiz (s.a.s.) bize şöyle dedi: “Size, yaptığınız zaman hatalarınızı giderecek, günahlarınızı örtecek bir şeyi (ameli) haber vereyim mi?“ “Evet“ dedik. Buyurdu ki: “Zorluğuna rağmen abdestinizi imkân ölçüsünde alınız, mescidlere doğru adımlarınızı artırınız, bir namazdan sonra da diğer namazı bekleyiniz. İşte böyle yapmak sizin için ribat’tır.“ Bunu üç defa söyledi.“ 532
“Bir gündüz ve gece ribat yapmak (Allah yolunda nöbet beklemek) bir aylık nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır. Ölse bile bu işlediği amelin sevabı kesilmez. Bununla rızıklanır, kabir azâbından da emin olur.“ 533
“Kim Allah (c.c.) yolunda bir murâbıt olarak ölürse, kendisine, işlemekte olduğu sâlih amelinin sevâbı (sanki ölmemiş gibi verilmeye) devam edilir. Rızkı da sürekli olarak verilir. Kabirdeki hesaba çekicilerden emin olur. Allah (c.c.) onu kıyâmet günü en büyük
530] 28/Kasas, 10; 18/Kehf, 14 ve 8/Enfâl, 60
531] 3/Âl-i İmrân, 200
532] Müslim, Tahâre 40, hadis no: 250
533] Buhârî, Cihad 73; Müslim, İmâre 163, hadis no: 1913; Nesâî, Cihad 39
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korkudan (Cehennem’den) güvene kavuşturur.“ 534
“Allah (c.c.) yolunda bir gün murâbıt olmak (nöbet beklemek) dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır.“ 535
“Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murâbıtların ise, iyi amelleri kıyâmet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabir azabı konusunda emindirler.“ 536
“İki göz vardır ki, onlara ateş değmez: Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen göz.“ 537
Âl-i İmrân sûresi 200. âyette; gerektiği zaman düşmana karşı saf bağlamak, müslümanların sınırlarında onları korumak üzere nöbet beklemek, İslâm düşmanlarına karşı devamlı hazırlıklı olmak, bir namazdan sonra diğerini beklemek ve Allah yolunda gerektiği gibi sabırlı olmak tavsiye edilmiş olmalıdır. 538
Görüldüğü gibi ribat veya râbıta cihadla, sabırla, ibâdetlere bağlanmakla ilgili kavramlardır. Tasavvufçuların anladığı gibi bir anlam taşımamaktadırlar. Ne peygamberimiz, ne sahâbeler, ne de sonradan gelen büyük âlimler böylesine bir râbıtaya başvurmadılar. Bu, sonradan uydurulmuş bir şeydir.
Bu âyet aynı zamanda mü’minlere, birbirlerine bağlanmalarını, birbirlerine destek olmalarını, toplu bir şekilde İslâm ümmeti bağını güçlendirmelerini de emrediyor. Nitekim Kur’an’ın birçok âyetinde mü’minlerin birlik olmaları emrediliyor, onların kardeş oldukları vurgulanıyor. Müslümanların cemaat olmalarının, Kur’an’a topyekûn sarılmalarının din ve dünya açısından sayısız faydaları vardır. İslâm, kişiyi Allah’a bağlayan ve kurtuluşa götüren bir dindir. Herkes kendi sorumluluğunu kendisi taşır. Ancak İslâm, iyi bir müslüman cemaat arasında, onlarla beraber yaşanabilir.
Şeytan ve onun yardımcıları müslümanları zayıflatmaktan ve İslâm’ın varlığını ortadan kaldırmaktan hiçbir zaman geri kalmadılar ve kalmayacaklar. Müslümanlar cemaat halinde kuvvetli olurlar ve düşmanlarının zararını rahatlıkla savarlar. Rabbimiz, mü’minlerin her konuda, özellikle Allah’ın dinini koruma hususunda birbirlerine kuvvetli bağlarla bağlanmalarını, birbirlerine ‘rabt’ olmalarını istiyor. Bu bağ; sabır, tahammül, birbirlerinin ayıbını ve eksiğini örterek, birbirlerinin farklı görüşlerini hoş görerek, birbirlerinin zayıf taraflarını kapatarak olacaktır. Tarihî olaylar ve bugün içerisinde yaşadığımız gerçekler, İslâm ümmetinin çektiği acılar karşısında bu “râbitû -birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun!“ emri ne kadar yerindedir. Mü’minler inandıkları Kitabın hükümlerini yerine getirirlerse düzlüğe çıkacaklardır.
Ribat kavramı Kur’an’da ‘savaş için bağlanıp beslenen atlar ve düşmana karşı nöbet bekleme’ anlamında kullanıldığını tekrar hatırlayalım. Hadis-i şeriflerde de Allah yolunda savaşmak için atların hazır tutulması anlamında kullanılmakla
534] İbn Mâce, Cihad 7, hadis no: 2767
535] Buhârî, Cihad 73
536] Ebû Dâvud, Cihad 15; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 2
537] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 12
538] Muh. İbn Kesir, 1/351
KITÂL / SAVAŞ
- 149 -
beraber,539 daha çok nöbet tutmayı ifâde etmektedir. Ancak zaman içerisinde ‘ribat’ daha geniş bir mânâ kazanmıştır. İslâm hukukçuları ribâtı; “müslümanları saldırgan düşmana karşı korumak için sınırlarda beklemek“ diye tanımlamışlardır. Bu da süvarilerin (ata binenlerin) atlarını bağlamalarından (ribâtü’l hayl) gelen bir anlamdır. Ribat, başlangıçta yalnızca nöbet beklemeyi ifâde ederken, zamanla sınır boylarında nöbet hakkında kullanılmış ve mücâhidlerin barınmaları ve düşmanı gözetlemek için yapılan yerlere ad olmuştur. Bu ribatlar ayrıca mücâhidlerin yetişme ve nefis eğitim yerleri, müslümanların tehlike anında sığınma mekânları da olmuşlardır. Bir kısmı da zamanla kervansaray gibi kullanılmışlardır.
Mü’minler, Kur’an’ın emrine uyarak imanlarını ve İslâmî hayatlarını sabrederek, sabırda yarışarak korumalıdırlar. Bunun için kalplerinin, ailelerinin ve İslâm vatanının kapılarında gereği gibi ve bir nöbetçi gibi beklemeliler. Gönülleri de imanlarıyla ve Kur’an’la irtibatlı olmalıdır. 540
Mü’min Toplumlar Arası Savaş
“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriye savaşır vuruşurlarsa aralarını düzeltin, Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“ 541 Bu âyet, müslümanlar arasında çıkacak silâhlı bir çatışmanın çözümü için çeşitli kurallar getirmektedir.
1- İki müslüman grup birbiriyle vuruşuyorsa, diğer müslümanlar bir kenarda oturamazlar; çatışmayı durdurmak için müdâhale etmeleri gerekir.
2- Bu müdâhale ricâlardan veya çözümler sunmadan ibâret olmayıp, askerî harekâtı da ihtivâ etmektedir.
3- Bu askerî harekâta, müzâkereler sonuçsuz kaldığında başvurulacak ve harekâtın hedefi saldıran taraf olacaktır.
4- Savaşan iki müslüman grup arasında uzlaşma sağlarken diğer müslümanların taraflardan birisinin lehinde ya da aleyhinde önyargı taşımaması, tam bir adâletle hareket etmesi gerekir.
Savaş ve Barış Dünyası (Dâru’l-Harb ve Dâru’l-İslâm)
Müslümanlara göre, insanî ilişkiler, yukarıdan beri izah ve ispat edildiği gibi, savaş değil; barış esasına dayanmaktadır. Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: “Mâdem İslâmîyet’e göre barış esastır; o halde niçin ‘kâfirler dünyası’, ‘dâru’l-harb/savaş dünyası’ gibi ayrımlar ortaya çıkmıştır? Neden böyle bir ayrıma gerek görülmüştür?“
Evet! İslâm hukuk kitaplarında karşılaştığımız bu terimler, ister istemez, bizde insan ilişkilerinin barış değil de savaş esâsına dayanmakta olduğu şeklinde bir kanaat uyandırmaktadır. Evet, ama böyle bir yargı, gerçeklere inememekten ve meselenin esasını bilmemekten doğmaktadır. Çünkü:
539] İbn Mâce, Cihad 14, Edeb 10; Ahmed bin Hanbel, I/12, 395, VI/458
540] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 513-517
541] 49/Hucurât, 9
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm hukukçuları, milletleri/toplumları üç kategori altında toplamışlardır:
1) İslâm dünyası: İçinde İslâm kanunlarının uygulandığı ülkeler,
2) Müttefikler dünyası: Vatandaşlarının aşağı yukarı hepsi gayri müslimlerden oluşan, fakat müslümanlarla antlaşma yapmış bulunan memleketler,
3) Savaş dünyası: Halkı müslüman olmayan ve müslümanlarla da hiçbir antlaşması bulunmayan yerler. Bu ayrımı, onlara tarihî olaylar empoze etmiştir. Yoksa şeriat onları bu hususta zorlamış değildir.
İslâm ortaya çıktığı zaman, ilk müslümanlar, kendilerine saldıranlarla savaşmış ve toplumları, onlara baskı yapan zorbaların elinden kurtarmaya çalışmıştır. Bu zorbalar ve diktatör krallar, yönetimin ellerinden çıkmakta olduğunu görerek müslümanları yenmek için her yönden saldırıya geçmişlerdi. Onlar, büyük bir telâş ve korku içinde, bu dinin yayıldığını görüyorlardı. Hem de üstelik bu din, insanlara hürriyetten, kurtuluştan söz ediyor; hak ve hukuklarını savunuyor ve insanlar arasında eşitlik kurmaya çalışıyordu. Ama bu değer ve prensipler, tümüyle o devrin mutlak anarşi ve amansız dikta rejimlerine zıt düşüyordu. İşte bütün bu sebeplerden ötürü, o çağların diktatör kral ve imparatorları, müslümanlara karşı toplu saldırılara girişmek için birleşiyorlardı. O halde Kur'ân-ı Kerim'in de şu âyeti gereğince, müslümanların hiç beklemeden karşı saldırıya geçmesi gerekiyordu: “Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın.“542 Bu, meşrû savunma şekliydi. Müslümanlar, düşmanlarının ânî baskınlarına meydan vermemek ve saldırılarına hedef olmamak için taarruza geçmeliydi. Bu yeni savunma şekli, İslâm'da meşrûdur. Çünkü Kur'an, mü'minleri daima hazır olmaya ve tetikte bulunmaya özendirir: “Ey iman edenler, (düşmanlarınıza karşı) korunma tedbirinizi alın da küçük kıtalar halinde harbe çıkın yahut toptan seferber olun.“ 543
Eğer bütün dünya, “hep beraber barış içinde yaşamak“ demek olan İslâm mantığını izleseydi ve müslümanlar, kendilerine saldırmayanlara karşı kılıç kullansaydı, işte o zaman, hiç tereddüt etmeden, müslümanları “saldırganlık“la suçlayabilirdi. Hâlbuki tam aksine, dünyanın çoğu dinî yasalarla değil; zorbalık ve orman kanunlarıyla yönetiliyordu. Evet, bütün bunlardan sonra, düşman saldırılarına meydan vermedikleri için müslümanları, kim “saldırgan“lıkla niteleyebilir? İslâm'ın kanunları; tarih içinde Kur'an ve Sünnete ters düşmeyen yaşanan esaslardan, daima realitelerden alınmıştır. İslâm devlet başkanları, İslâmî konulardaki teslimiyetleri, derin duygu ve anlayışları oranında bu kanunları uygulamaya çalışıyordu. İslâmî kuralları tam olarak uygulamayan yöneticilerin bazı tavırları İslâm'ı bağlamaz ve İslâm'ın itham edilmesine sebep teşkil edemez. Burada söylemek istediğimiz; böyle bir terimin (dâru'l-harp) kullanılması, müslümanlara, savaşın dışındayken, düşmanın malına, servetine el koyma veya onları yok etme yahut da kişisel hürriyetlerine ilişme gibi bir bahane hiçbir zaman vermemektedir. Bazı câhillerin zannettiğinin aksine, bir yer dâru'l-harp olsa, orada barış içinde yaşayış sürdürülürken, kâfirlerin mal ve canlarına dokunulamaz; savaş şartlarındaki hususlar geçerli olmaz. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, bu terimin kullanılması, yani insanların çeşitli kategorilere ayrılması, ortadaki gerçeklerden hiçbir şey değiştirmiyordu.
542] 2/Bakara, 194
543] 4/Nisâ, 71
KITÂL / SAVAŞ
- 151 -
(Tarihî olaylardan ve o zamanki gereklerden yola çıkarak müctehidlerin tasnif edip tanımladıkları şekilde; bugünkü dünyayı dâru'l-harb ve dâru'l-İslâm kavramlarıyla izah etmenin doğru olmayacağı kanaatini taşıyorum. Sözgelimi Türkiye'nin durumu, dâru'l-harb tanımına girdiği zaman, bu değerlendirme ile ancak savaş şartlarında câiz olabilecek nice uygulamaların, sulh ve salâh ortamını bozacak ve bazı haramları helâl ilân edecek nice yanlışların ortaya çıkması sözkonusu olacaktır. Safların net olmadığı, müslümanlarla İslâm düşmanlarının cephelere ayrılmadığı, savaş şartlarının tümüyle ortaya çıkmadığı yerlere dâru'l-harp denilmesi, bugünkü dünya için ve İslâm'ın genel tavrı açısından yanlış tavırlara sebep olabilecektir diye düşünüyorum. Unutmayalım ki, dâru’l-harp ve dâru’l-İslâm kavramları Kur’ânî kavramlar olmayıp, tarihî şartlardan dolayı müctehidlerin tasnifinden ibârettir ve bu konudaki fıkhî hükümler, o günkü dünya açısından doğru olsa bile bugün için aynen uygulanmasında büyük sakıncalar vardır). 544
İslâm'ın Savaş Prensipleri
İslâm'ın savaş konusundaki prensiplerini özetleyelim:
a- Savaştan önce: Savaşın başlangıcından sonuna kadar egemen olan tek sebep, saldırıyı önleme zorunluluğudur. İslâmî prensiplere göre savaş ancak karşı tarafa şu üç şıktan birini seçmesi teklif edildikten sonra başlatılmalıdır: İslâm'ı kabul etme, bir antlaşma yapma, savaş.
b- Savaş alanında: İslâmî savaş, düşmanların bile kalplerini birleştirmek ve mümkün olduğu kadar onları korumak istek ve idealini taşıyan bir “merhamet savaşı“dır. Savaş, ancak savaş alanında çarpışmakta olanlara ve bir de savaşa katılmadıkları halde, dışarıdan savaşı organize eden ve halkı bu konuda kışkırtanlara karşı yapılır. İslâm'da savaşın tek amacı, saldırıyı önlemek ve düşmanların gururunu kırmaktır. Bu savaş, daima zulmü ve haksızlığı yok etmek için yapılır ve asla intikam amacı gütmez. Savaşın amacı, toplumlara zarar vermek değil; aksine, onları, iktidarda bulunan diktatörlerin kendilerine zulüm ve haksızlık yapmasına engel olmaktır. Bu yüzden: 1- Din adamlarını öldürmek yasaktır. 2- Çocukları, ihtiyarları ve kadınları öldürmek yasaktır. 3- İşçilerin, çiftçilerin ve esnafın öldürülmesi yasaktır. 4- Yıkım (ağaçların kesilmesi, yakılması, binaların tahrip edilmesi vs.) 4- Savaşanlara, yaralılara, ölülere, esirlere işkence yapılamaz, organlarına zarar verilemez, aç ve susuz bırakılamaz. Düşman, namusa saldırmak gibi âdî bir yola başvursa bile müslüman askerler hiçbir zaman intikam hissiyle de olsa böyle davranışlarda bulunamazlar.
İnsanlığa saygı: “Andolsun ki Biz, Âdemoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onlara karada, denizde taşıyacak (vâsıtalar) verdik, onlara güzel güzel rızıklar verdik; onları yarattığımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.“545 Kan dökmenin ve insan öldürmenin helâl kılındığı savaşlarda bile insanoğlunun şerefli yaratık özelliğinin devam ettiğini söylemek, ilk bakışta paradok/aykırı bir düşünce biçiminde görülebilir. Faka bu savaşların, Peygamber (s.a.s.) tarafından, sadece saldırıyı önlemek, mutlak bir şekilde ve daima fazilete bağlı kalarak amacından kıl payı bile sapmaksızın düşmanla karşılıklı olarak vuruşmak için yapılmış bulunduğu ispat
544] Geniş bilgi için bk. Ahmed Kalkan, Dâru’l Harp mi Dâru’l Harap mı, Beka Y.
545] 17/İsrâ, 70
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edildiği zaman bu aykırı düşünce kendiliğinden kaybolur. Zaten Yüce Peygamberimiz, insanî değerlere saygı konusunda her zaman çok büyük bir titizlik göstermiştir. Savaşta ölenlerin cesetlerini paralamayı yasaklamış, düşman ölülerinin tanınmayacak bir şekle sokulmasını ve kafalarının kesilerek kral sayalarında bir zafer sembolü olarak saklaması şeklindeki barbarlığı tamamen haram kılmıştır. Hz. Peygamber’in ashâbı, onun buyruklarına uyarak düşman cesetlerine hiç el sürmemiştir. Düşmanlar, kendi vahşiyâne alışkanlıkları yüzünden, böyle bir şey yapmaya kalkışmış olsalar bile onlar bu konuda onlara uymaya asla yönelmemişlerdir. Çünkü faziletli insanlar, kötülükleri örnek edinirse, fazilete ihanet etmiş olurlar.
Peygamber Efendimiz, düşmanları aç veya susuz bırakarak ölüme terketmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Çünkü böyle bir tutum, insan onuruna hiçbir şekilde yakışmaz. Düşmanlar bu tür davranışa girişmiş olsalar bile mü’minler onların izinden gitmemelidir. Bu iğrenç davranışlar, hiçbir zaman taklit edilemez. Yine Peygamberimiz, yaralılara eziyet edilmesini kesin bir şekilde yasaklamıştır. “Öldürürken bile bunu güzel bir şekilde yapın!“ İnsan şerefine ve erdeme saygıdan dolayı Rasûlullah savaşa girmiş olanların mallarını yağma etmeyi yasak etmiştir. Asillik ve yiğitlik, barış zamanında olduğu kadar, savaşta da savaşçının ayırıcı niteliğidir. Yağma ve soygun, genel olarak insan onuruna yaraşmayan şeylerdir. Özel olarak da savaşta yağmacılığı dinimiz uygun görmez. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurur: “Yağma yapan veya zorla başkasının malını alan yahut da yağmaya özendiren bizden değildir.“ Savaşın iyiden iyiye kızışıp artık her şeye öfkenin egemen olduğu anlarda bile Rasûlullah, askerlerine, doğrudan doğruya düşmanların suratlarına darbe indirilmesini, böylece yüzlerinin bozulmasını yasaklamıştı. Çünkü bu tutum, hiçbir zaman psikolojik büyüklüğün işareti değil; aksine, insan onuruna leke sürmektir. Çünkü yüz, insanî güzelliklerin toplanmış olduğu yerdir. Ayrıca Peygamberimiz, düşman cesetlerinin hayvanlara yem olarak verilmesini de kesinlikle yasaklamıştır. Kurtlara ve yırtıcı kuşlara yem olmamaları için tedbir almıştır.
Sadece insanî değerlere saygıdan dolayı, Yüce Peygamber, yaralıya işkencede bulunulmasını yasaklıyordu. Yaralı bir insanı, çok zor duruma düşmüş olsa bile öldürmek yine normal kabul edilmiştir. O, bir esir olması sıfatıyla, daima korunmalıdır. Böyle bir yaralı, ya bir miktar fidye alınarak veya doğrudan doğruya karşılıksız serbest bırakılacak, kendisine hürriyet verilecektir. İnsanın şeref ve onuruna saygı prensibi bunu gerektirir. Zaten vuruşmanın tek amacı, yeni bir saldırıya girişilmemesi için düşmanın gücünü kırmak; kuvvetini yıpratıp onu moral olarak böyle bir işe girişemeyecek duruma sokmaktır. İnsanlığa saygı, tutsaklara karşı takınılan tavırda kendisini açıkça göstermiş olur.
Esirler: “Onlar Allah sevgisinden dolayı yoksulu, yetimi, esiri doyururlar.“546 Savaşta bile insan onuruna saygıyı gösteren İslâm, müslümanları esirlere karşı da merhametli olmaya çağırır. Çünkü İslâm’ın savaştan anladığı şey, saldırıyı geri püskürtmektir. Tarih, tutsaklara en merhametli davranan savaşçılar olarak, dinlerinin hükümlerine göre kendilerini ayarlamış olan ilk dönem müslümanlarını görmüş ve tanımıştır.
Esirlere karşı merhametli davranma konusundaki direktiflere, dinî metinlerde çok sık rastlanır. Çünkü çarpışmanın iyice hızlandığı, savaşçıların kalplerini
546] 76/İnsan, 8
KITÂL / SAVAŞ
- 153 -
savaş alevlerinin tutuşturduğu ve başlarının döndüğü zamanlarda düşmandan esir alınır. Savaş ânında, savaşanlara kızgınlık ve şiddet hâkim olduğu için ellerine düşen kimselerden intikam almaya girişebilirler. Bunun için, Yüce Rasûl, mü’minleri, esirlere karşı merhametli davranmaya çağırmış ve şöyle buyurmuştur: “Esirlerinize iyilikle davranmanız tavsiye edilmiştir.“
Bedir savaşında, ayrıca, sahâbîlerine aldıkları esirlere saygılı davranmalarını emretmişti. Onlar da, bu emre uyarak, yiyecek konusunda tutsaklarına öncelik tanımışlardı. Böyle bir davranış gözönüne getirilirse, ancak müslümanların yiğitliği sâyesinde esir düşen ve biraz önce ellerindeki silâhları terketmiş bulunan bu esirlerin düşman askerleri olduklarını kimse söyleyemezdi. Evet! Müsâmahanın ve insan onuruna saygının gerçek delili işte böyle gösterilir. Bu yüce duygu, insana zarar vermek ve kan dökmek zorunluluğunu ancak saldırıyı püskürtmek için hoşgörür. Ulvî dinimiz İslâm savaşçılarına bu yönlendirmelerle iki çeşit cihadı öğretmiş oluyordu: Birincisi; savaş alanında Allah için kendilerini fedâ etmeyi göze alıp harp etmek. İkincisi; insanın öfkesini dizginleyen ve düşmanlarıyla orman kanunlarına göre değil; merhametle savaş imkânını veren ruh/nefis cihâdıdır.
Savaş esirleri konusunda Kur’an’ın direktifi: “(Savaşta) Kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.“547 Kur’an’ın bu âyeti, iki şıktan birinin seçilmesi gerektiğini göstermektedir. Müslümanların kumandanı veya yöneticisi, iki yoldan birini tercih eder: Ya esirlerden fidye alır, ya da onları tutsak düşmüş müslümanlarla değiştirir. Eğer fidye ödemeye güçleri yoksa ve değiştirme de söz konusu değilse, o zaman esirler serbest bırakılır. Günümüzde de tutsakları değiştirme işlemi yapılmaktadır. Böyle bir değiş tokuşun devam ettirilmesi gereklidir. Çünkü hem müslüman esirler, hem de düşman esirler bu yolla kurtarılmış olmaktadır. Hürriyet dini olan İslâm, bağlılarının olduğu kadar, kendisine ters düşen kimselerin de hürriyetlerini düşünür. Onların hürriyetine de saygı gösterir. Eğer özgürlüğü savunan kimse, kendisi bizzat özgürse, böyle biri hiçbir zaman bölgecilik, ırkçılık ve dincilik gibi bir ayrıma girişmez. O bilir ki, hürriyet, her insanın en doğal hakkıdır.
Yukarıdaki548 âyet, bize bir üçüncü tez daha sunmamaktadır. Eğer böyle bir üçüncü tez söz konusu olsaydı, bu, elbette bazı esirlerin köle olarak kullanılması şeklinde olacaktı. Evet, biz, farklı fıkhî metinlerde, her ne kadar köleliği kesinlikle yasaklayan ifadeler bulamıyorsak da, yukarıda verdiğimiz âyetin, bunu işaret yoluyla ve köleliğin tüm kaynaklarını kurutarak yasakladığını görmekteyiz. Çünkü bu âyet, bu iki seçenekten başka yola müsaade etmemiş, “ya iyilikle (karşılıksız hürriyetlerini verin), yahut fidye alarak“ demiş, fakat “veya köle yapın“ dememiş; esirlere davranışı sınırlandırmıştır. Kölelik meselesi, tercih şıklarından biri olma niteliğini tamamen kaybetmiş olmakta ve diğer kölelik kaynaklarını kesin bir şekilde yasaklayan din, köleliğin bu son kaynağını da kurutmaktadır.
Düşman Uyruğu Altında Bulunanlar ve Bunların Malları: “Eğer (kendilerine saldırılması emrolunan) müşriklerden biri senden emân (aman) dilerse ona emân ver. Tâ
547] 47/Muhammmed, 4
548] 47/Muhammed, 4
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra onu güven içinde bulanacağı yere kadar (selâmetle) ulaştır.“549 Savaşın tek sebebinin saldırıyı önlemek olduğunu ve savaşın savaş alanı dışına taşmaması gerektiğini, bu prensibin islâm’ın savaş prensiplerinin başında geldiğini ısrarla vurguladık. İslâm savaşları, hiçbir zaman, halklara karşı değildir. Onları ezenlere; silâhlı kuvvetleri hakkı ortadan kaldırmak ve uyruğu altında bulunanları ezmek için bir araç olarak kullananlara karşı yapılmıştır. Bunun sonucu olarak da müslümanlarla bu diktatör yöneticilerin vatandaşları arasında kurulmuş bulunan ilişkiler, kendileriyle temas imkânı olduğu takdirde, hiçbir kesintiye uğramamış ve devam etmiştir.
İslâm, ülkeler arasındaki gerçek ticarî ilişkilerin, savaş yüzünden kesilmemesi gerektiğini savunur. İslâm ülkelerine gelen tüccarların güvenliğini mutlak bir garanti altına alır. Hatta onlar, düşman bir memleketin uyruğunda iseler veya müslümanlarla savaş halinde bulunan bir ülke halkından olsalar bile İslâm, tüccarların güvenliğini teminat altında bulundurur. Ticarî işlemlerini serbestçe ve korkusuzca yürütmelerine izin verir. Ticaret malları, bugünün deyimiyle sigorta edilmiştir. Kendilerine verilmiş bulunan güvenceden ve bağlı bulundukları antlaşmalardan yararlandıkları sürece, kimse onların mallarına, hiçbir şekilde el süremez. Önceden belirlenmiş ve bildirilmiş olan şartlara bağlı kalmaları, kendilerinin ve mallarının korunması için en büyük teminattır.
Savaşın patlak vermiş olması, müslümanlar ile düşman memleketler arasındaki ticarete hiçbir zaman engel olmaz. İslâm ülkelerinden toplanan ticaret mallarını düşman ülkelerine satmak isteyen tüccarlara izin verilir. Fakat burada karşımıza bazı önemli konular çıkmaktadır. Meselâ prensip olarak, tüccarlar, müslümanların zararına düşmanları kuvvetlendirecek olan ticaret mallarını dış ülkelere satmaya yetkili değildir. Hanefî ekolüne bağlı hukukçular, kılıç, ok, köle, savaş araç ve gereçleri, savaşta kullanılan mallar, silâh yapımına yarayan ve her türlü silâh yapımında ham madde olarak kullanılan demir gibi askerî ihtiyaç maddelerinden başka, her şeyin düşman memleketlerine ihraç edilebileceğini söylemişlerdir.
İslâm kan dökmeye ve düşman askerlerinin mallarına el koymaya, ancak ve ancak savaş alanlarında izin verir. Çünkü savaş, hiçbir zaman savaş alanının dışına taşmamalıdır. Savaş alanı dışında, insan haklarına en büyük saygı gösterilir. Haklar asla çiğnenmez ve savaşta alınmış olmadıkça, servete, mal ve mülke hiçbir zaman dokunulmaz. Savaş yapmayanların güvenliği garanti edilmiştir. Onlar, ne kendi canlarından ve ne de mallarından dolayı herhangi bir endişeye kapılmazlar. Tüccar iseler, gönül hoşluğu ile yollarına devam ederler. Halk yığınları, savaşa katılmadıkları sürece ne açlık tehlikesi ve ne de mallarının ellerinden alınması gibi bir korku duymazlar. Şâfiî müstesnâ, öteki İslâm hukukçularının cumhûru bu fikirdedir. (ABD’nin ve onun güdümündeki B.M.’in Irak halkına on yıldan fazla zamandan beri uyguladığı ambargo ile nice çocukların ölümüne ve halkın büyük sıkıntılarına sebep olduğunu hatırlayalım.) İslâm, diğer devletlerin uyruklarına hiçbir zaman saldırmamıştır. İslâm, vatandaşlarına zulmeden, ağır vergiler altında onları ezen, asker ve polis gücüne dayanarak zorbalık ve dikta rejimlerini halklarına zorla kabul ettiren ve böylece asker ve polisi milletin can düşmanı yapan kanlı krallara ve acımasız yöneticilere karşı savaşmıştır.
549] 9/Tevbe, 6
KITÂL / SAVAŞ
- 155 -
İslâm’ın savaş halindeki düşmanın savaşta bilfiil rol almayan halkının bile mal ve canına kast etmeyi câiz görmediği kesin bir durum olduğu halde; günümüzde bazı câhil gençlerin, “dâru’l-harp“ kavramına girdiği için, sadece kâfir olduklarından dolayı bazı özel ve tüzel kişilerin mallarını gasb etmeyi veya canlarına saldırmayı câiz görmeleri kesinlikle yanlıştır.
Savaşın Sona Erişi: “Eğer (düşmanlar) barışa meylederlerse, sen de ona yanaş ve Allah’a güvenip dayan. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, kemâliyle bilen bizzat O’dur.“550 Savaş, iki karşıt grubun, ateş kesmeye karar vererek yapacakları bir antlaşma ile sona ermiş olur. Çünkü savaşın amacı gerçekleştirilmiştir. Müslümanlara göre o, saldırıyı püskürtmektir. Güvenlik paktının imzalanmasıyla çarpışma tamamen son bulmuştur. Çünkü müslümanlar, verdikleri sözü tutmakla emrolunmuşlardır.551 “Karşılıklı muâhede yaptığınız zaman Allah’ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın.“552 Bir antlaşma imzalanırken adâlet ve doğruluğa son derece önem verilmeli ve anlaşma maddelerine tam anlamıyla uyulmalıdır. Çünkü İslâm, yaptığı antlaşmayla iki noktayı kendisi için amaç edinir: 1- Kan dökülmesine, insan kasaplığına bir son vermek. İslâm’ın temel hedeflerinden biri budur. 2- Anarşi, ahlâksızlık ve düşkünlük doğuran, insanlığı çöküntüye götürmek isteyen şer kuvvetlerinin önünü almak. Savaş bu zorunluklardan dolayı meydana çıkmış olduğu için bunların ortadan kaldırılmasıyla da savaş, tamamen sona ermiş olur. Artık geçerli olan ve yürürlükte bulunan, yalnız hakka dayanan antlaşmadır. İslâm, antlaşma yapmak sûretiyle barış içinde bulunulan toplumlara karşı âdil davranmayı emreder. “Bir kavme olan kininiz, sizi adâlet yapmamaya sevketmesin. Adâlet yapın ki o, takvâya çok yakın olandır.“ 553
Günümüzde ise, gâlip gelen ve yenilen devletler arasında yapılan antlaşmalarda, halkların canına okumak için en ağır askerî tazminat maddeleri bulunmakta, yaşama ve geçinme imkânları kısıtlanmakta ve halkı alçaltıcı şartlar zorla kabul ettirilmektedir. Bu biçim barış antlaşmalarına her zaman rastlanmaktadır. Hâlbuki söz konusu antlaşmaları düzenleyen ve yürüten duygunun yalnız adâlet ve doğrulu ruhu olması gerekmez miydi? Üstelik başkalarını alçaltıcı ve küçük düşürücü antlaşmalar imzalamak da bir çeşit saldırı niteliği taşımaz mı? Böyle bir tutum ise İslâm’da kesin şekilde haram edilmiştir. “Aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.“554 Antlaşma, bir tür sözleşmedir ve İslâm’a göre her sözleşme hak ve görevler arasındaki doğruluk ve adâlet ölçüsüne dayanmış olmalıdır. Bir sözleşmeyle belirtilmiş olan her hak, bu haktan yararlanacak olan karşılıklı kişiler tarafından yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk taşır. Bu durum, öteki çeşit her sözleşmede olduğu kadar, antlaşmalarda da aynen yürürlüktedir.
Mekke fethi için hazırlanan İslâm ordusu, Mekke’ye girmek üzereydi. Tam bu sırada, bir müslüman general şöyle bağırmıştı: “Bu gün savaş günüdür!“ Peygamberimiz (s.a.s.) buna şu karşılığı verdi: “Bugün merhamet ve rahmet günüdür!“ Ayrıca sözü geçen generalin bütün vazife ve yetkilerini geri almış, işine son vermişti. İşin sonunda Mekke’nin tamamen kuşatıldığı halkın, kendilerini, güçlü bir ordu tarafından sarılmış gördüğü ve artık Peygamber (s.a.s.)’in duruma tam
550] 8/Enfâl, 61
551] 17/İsrâ, 34
552] 16/Nahl, 91
553] 5/Enfâl, 8
554] 2/Bakara, 190
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamıyla egemen olduğu anlaşıldığı zaman, puta tapanların şefleri boyunları bükük şekilde derhal Peygamber Efendimiz’e kendilerini affetmesi için başvurdular. O zaman Peygamberimiz onlara, kendisine hep kötülük etmiş, arkadaşlarından birçoklarını öldürmüş ve O’na iman edenleri inançlarından döndürmek için aklın alamayacağı korkunç işkenceler yapmış olan o insanlara, şunu sormuştu: “Şimdi size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?“ Onlar, bu soruya, yenilmiş olmanın verdiği aşağılık duygusuyla şöyle cevap vermişlerdi: “Sen asîl bir kardeşsin. Asîl bir kardeşimizin de oğlusun!“ Bunun üzerine, zâten merhamet ve rahmet pınarlarını akıtmak üzere gelmiş olan o Yüce insan, kararını şöyle açıklamıştı: “Ben, sizlere kardeşim Yusuf’un (a.s.) dediği gibi diyeceğim: ‘Bugün, hiç başa kakma ve ayıplama yok! Sizi Allah affetsin’ 555, serbestsiniz!“
Güvenlik (Savaşta Eman Verme): Eğer bir düşman askeri bir müslümandan güvenlik (eman) isteyecek olursa, kendisine derhal böyle bir güvenlik verilmesi gerekir. Böyle bir güvenliği aldığı zaman, artık dokunulmazlık kazanmıştır ve hiçbir müslüman, ona silâh çekme hakkına sahip olamaz. Yalnız müslümanlara has olan bu mesele, Peygamberimiz’in şu hükmünden ileri gelmektedir: “Müslümanlar eşit kan taşılar. Bu sebeple, içlerinden en önemsizi bile eman/güvenlik sözü verme hakkına sahiptir.“ Savaşın ancak kısmî olarak yürütülmesi ve ayrıca İslâm’ın savaştan kesinlikle kaçınmaya çılışmış olmasından dolayı, böyle bir antlaşmanın yapılmasına izin verilmiştir. Böyle bir güvenlik sözü, yalnız bir askere verilebileceği gibi, çok sayıdaki düşman askerlerine de verilebilir. Hatta onlar, bir kaleye sığınmış olsalar bile. Müslümanlara saldırmadıkları sürece bu güvenlikten yararlanmaya devam ederler. Fakat bu paktın şartlarına aykırı davranışlarda bulunacak olurlarsa, kendilerine verilmiş olan bu güvenlik garantisini yitirirler.
Bu tutum, her an patlak vermesi mümkün görülen savaşın önlenmesi konusunda islâm’ın katıksız isteğini su götürmez bir şekilde ortaya koymaktadır. İslâm, ancak saldırgan bir amaçla kendisine silâh çeken kimselere kaşı ve artık savaşın kaçınılmaz olduğu anlarda saldırıya geçer. Böyleyken, eğer düşman askeri, silâhını bırakır ve güvenlik isterse, bu istek de taşıdığı için o, hiçbir zaman, bir savaş esiri olarak düşünülemez. Eğer İslâm ülkesinde kalacak olursa, müslümanların koruyuculuğundan yararlanmakta olan kişilerin arasına girer. Ve müslümanlar gibi görev yapması gerekir. Onların sahip olduğu her türlü ayrıcalıklardan da yararlanır. Öte yandan, güvenlik paktı, çok basit bir el kol işaretiyle de imzalanabilir. “Hiçbir şeyden korkma“ şeklindeki bir söz bile güvenlik paktı için yeterli görülmüştür.
Güvenlik halkasının geniş tutulmuş olması, İslâm’ın savaşı mümkün olan en dar alana indirmekteki isteğini gösterir. Müslümanlar, bu güvenlik çemberini, çeşitli yollarla açmış ve genişletmişlerdir:
1- Müslümanlar, “güvenlik verme“ hakkını, yalnız bir ordu veya bir alay, yahut da bir birlik kumandanına tanıyıp diğerlerini bu haktan yoksun bırakmak sûretiyle meseleyi hiçbir şekilde sınırlandırma yoluna gitmemiştir. Her müslüman, güvenlik vermekte hürdür ve bu yapıldığı zaman da, bütün müslümanlar, bu paktın sorumluluğunu yüklenmiş olurlar. Kendisiyle pakt yapılmış olan, antlaşmayı bizzat bozmadıkça, hiç kimsenin onu çiğnemeye ve kaldırmaya hakkı yoktur. Hadis-i şerife göre, bütün müslümanlar eşittir; o halde, en önemsiz gibi
555] 12/Yûsuf, 92
KITÂL / SAVAŞ
- 157 -
görüneni, belli başlı hiçbir görevde bulunmayanı bile rahatça bir güvenlik paktı imzalayabilir.
2- Bu hakkı daha da yaygınlaştırmak amacıyla, müslüman bir kölenin bile koca bir düşman ordusuna güvenlik sözü verebileceği ve bu antlaşmadan düşman ordusunun artık esir edilemeyeceği hususu, İslâm hukukçuları tarafından resmen kabul edilmiştir. Bir zamanlar, müslüman bir köle, kaleye sığınan düşman askerlerine güvenlik sözü (emân) vermişti. Ordu kumandanı, derhal Hz. Ömer’e (r.a.) bir mesaj göndererek görüşünü istedi. Ömer (r.a.) şöyle cevap verdi: “Ne de olsa, müslüman bir köle, müslümanlar arasında bulunan bir kişidir. Bu yüzden de, onun koruyuculuğu, öbürlerininkine eşittir.“ Böylece âdil ve merhametli Ömer (r.a.), bir kölenin yaptığı antlaşmayı geçerli saymıştır.
3- Müslümanlar, bir vaadin, bir sözün verilmiş olduğunu göstermek için çeşitli deyim ve işaretler kullanırlardı. Meselâ şehâdet parmağını göğe doğru kaldırmak, korkan bir kimseye verilen bir güvenlik işareti ve bir güvenlik sözü olarak kabul edilirdi. Çünkü Hz. Ömer şöyle demişti: “Herhangi biriniz, bir müşriği çağırır ve parmağını göğe doğru kaldırırsa, ona güvenlik sözü (emân) vermiş demektir. Bundan böyle, bu müşrik, İlâhî koruyuculuk ve müslüman sözünün güvencesi altında tutulmalıdır.“
Güvenlik anlaşmasının bu şekilde genişletilmiş olması, savaşın yaygınlaşmasını ve genişlemesini önlemeyi amaçlamaktadır. Bu güvenlik paktı, kendisiyle böyle bir antlaşma yapılmış olan kimsenin mutlaka “savaş esiri olması gerekir“ şeklinde yorumlanamaz; tam aksine, bu kimsenin dokunulmazlık kazandığını ve esirlik, kölelik tehlikesinden kurtulduğunu gösterir. Böylelikle sözkonusu saldırganlar, İslâm’a silâh çekenlerden ayrılıp, İslâm ülkelerinde, hak ve görevlerini müslümanlarla paylaşan barışçı insanların arasına girmiş olur.
Evet! Baştan beri açıkladığımız bütün bu davranışlar ve ortaya konmuş bulunan prensipler, hiç şüphesiz İslâm’ın, savaşa, ancak yapılan saldırıyı püskürtmek amacıyla başvurduğu gerçeğini kesin bir şekilde ispatlar. Evet, ara sıra öldürmek zorunda kalınabilir. Ama bunun da “en az“a indirilmesi için her çareye başvurulur. Bu, İslâm’ın temel prensiplerindendir. İslâm, insan hayatına, mümkün olan en büyük değeri verir ve onu korumak için inanılmaz bir güç ve çaba gösterir. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir; onların tek koruyucusudur. 556
İslâm, bir anlamı barış olan dinin adıdır. Dinimiz, rahmet ve erdemi, yeryüzünün ıslahını, insanların huzurunu esas alır. İslâm’da asıl olan barıştır. Dinimizde savaş, başkalarının haklarını ellerinden almak için değil; müslümanların ve tüm mazlumların gasbedilmiş haklarını geri almak için ve fitneyi ortadan kaldırmak, saldırganlığı püskürtmek için yapılır. Savaş, başka türlü çözüm şansının kalmadığı durumda en son çaredir. Ve savaşta her şey meşrû görülmemiş, niçin ve kimlere karşı yapılacağı belirtildiği gibi, nasıl yapılacağı ve hangi esaslara riâyet edileceği de hükme bağlanmıştır.
Allah’a Karşı Savaşan Rejimler
Mâhiyeti ne olursa olsun, İslâm’ın dışında ortaya çıkmış olan insanların hayatına hükmetmeye çalışan rejim, Allah’a karşı savaşan rejimdir. Bir memlekette
556] M. Ebu Zehre, a.g.e. s. 55 vd.
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayat kanunları Allah’ın kitabına dayanmıyorsa; o memlekette Allah’a ve O’nun şeriatına karşı savaşan sosyal ve siyasal bir otorite var demektir. Allah (c.c.), ebedî hayat rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. İman etmişseniz, fâizden arta kalandan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun (fâizin) Allah’a ve peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin.“ 557
Âyet-i kerimelerin gölgesinde rahatlıkla diyebiliriz ki; iktisadî hayatı fâize dayanan tüm rejimler, Allah’a karşı savaşan rejimlerdir. Esâsen Allah’a karşı savaşan rejimleri tanımada yanılmamak için Allah Teâlâ Kur’an’da kendisine karşı savaşn rejimler için fâizin bir alâmet olduğunu beyan etmiştir. Bu münâsebetle müslüman, herhangi bir rejimi tanımak istediği zaman, hemen onun iktisadî hayatının fâize dayanıp dayanmadığına bakar. Şâyet rejimin iktisadî hayatı fâize dayanıyorsa o rejim, Allah’a karşı savaşanların rejimidir. Çünkü iktisadî hayatı fâize dayanan, fâizin reklâmını yapan ve fâizi geliştirmeye çalışan rejimin adı ne olursa olsun, böyle bir rejim şeksiz Allah’a karşı savaşan rejimdir. Böyle bir rejimi ortadan kaldırmaya çalışmak, çalışanlara yardımcı olmak, hem Hakkın hâkimiyet gücüne hizmet ve hem de mü’minin ödemek mecbûriyetinde olduğu bir zimmettir.
Şehid Seyyid Kutub şöyle diyor: “İslâm toplumu mevcut olduğu zaman; müslümanların imamı, fâiz üzerinde ısrar edenlerle savaşmakla mükelleftir. Fâizcilikte ısrar edenler her ne kadar müslüman olduklarını da iddiâ etseler, onlar Allah’ın emrinden dışarı çıkmışlardır. Hz. Ebû Bekir’in kelime-i şehâdet getirdikleri ve namaz kıldıkları halde zekât vermeyenlerle savaştığı gibi İslâm devlet reisi de fâiz yiyenlerle savaşacaktır. Allah’ın şeriatına itaat etmekten kaçanlar ve Allah’ın şeriatını hayatlarında uygulamayanlar müslüman değillerdir!“558 Bugün İslâm coğrafyasında Allah’ın hâkimiyetini reddederek fâiz üzerinde ısrar eden bir sürü sosyal ve siyasal otorite zuhur etmiştir. Bu sosyal ve siyasal otoritelerin ortak hedefi; Allah’a ve peygamberine karşı savaşmaktır. Biz desek de, demesek de bugün İslâm coğrafyası, Allah’a karşı savaşan otoritelerin istilâsı altındadır.
İslâm coğrafyasında fâize dayanan ve fâizi geliştirmeye çalışan tüm rejimlerin katli vâcibtir. Bakınız İmam Taberî şunu kaydediyor: “Fâizden vazgeçmeyen ve fâiz üzerinde mukim olan bir kimseyi tevbeye dâvet etmek imamu’l-müslimînin ödevidir. Şâyet fâizden vazgeçmez ve çekişmeye kalkışırsa o zaman derhal boynu vurulur.“559 Dikkat edilirse İslâm, fâiz üzerinde ısrar edenlere hayat hakkı tanımamaktadır. Bugün İslâm coğrafyasında Allah yolunda yürümek maksadıyla ortaya çıktığını iddiâ eden bir sürü lider ve grup türemiştir. Bu lider ve grupların Allah’ın yolunda olduklarını gösteren alâmetlerin başında, iktisadî hayatı fâize dayanan rejimlere karşı savaşmaları gelir. İktisadî hayatı fâize dayanan rejimlere karşı savaşmayan ve etrafında toplanan müslümanlara fâize dayanak şirk rejimini ortadan kaldırmanın yolunu göstermek yerine, başka yolları gösteren liderler, Allah’ın yolunda değil; şeytanın yolundadırlar. Ve Allah’a karşı savaşanlarla beraberdirler.
Allah’a karşı savaşmakla, Allah’a karşı savaşanı tasdik etmek arasında herhangi bir fark yoktur. Allah’ın diniyle ve Allah’ın hak dinine iman edenlerle savaşan
557] 2/Bakara, 278-279
558] Fî Zılâli’l Kur’an, c. 1, s. 331
559] Taberî, Câmiu’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, c. 2, s. 71
KITÂL / SAVAŞ
- 159 -
rejimler, Allah’a karşı savaşmış olurlar. Bu noktadan bakıldığında Osmanlı Devletinin tarihe karışmasından sonra Türkiye’de ortaya çıkan beşer mahsûlü rejimin Allah’a ve Peygamberine karşı savaştığı hemen görülür. 560
Sonuç olarak diyebiliriz ki; yeryüzünde en büyük cinâyet, Allah’a karşı savaşmak ve Allah’a karşı savaşan rejimlerden emin olmaktır. Allah’ı inkâr etmektir. Müslümanın görevi; dinini yıkmaya çalışan ve Rabbiyle savaşan rejimlerin ortadan kalkması için çalışmak, çalışanlara gücü nisbetinde yardım etmek ve bu uğurda şehid olan müslümanları rahmetle anmaktır. Şunu unutmayalım ki; nerede Allah’a karşı savaşan bir rejim varsa, mutlaka orada İslâmî bir kıyam hareketi de vardır. Çünkü Şeriat-ı Garrâ, Allah’a karşı savaşan rejimlere karşı eliyle, diliyle ve kalbiyle savaşmayan müslümanı, müslüman kabul etmez. 561
Terör ile Cihad Arasındaki Fark
Terör: Silâh Olarak Kullanılan Kaypak Bir Kavram: Filmlerde işlenen cinâyetler, öldürme işine göre değil de; bu cinâyetleri kimin işlediğine göre değerlendirilir; birçok insan öldüren kişi, eğer filmin jönü, başrol oyuncusu ise, bu kahramanlıktır; yok, kötü adam ise, bu vahşettir, terördür. Film de zaten bu şekilde kurgulanmış, izleyenlere de bazı cinâyetleri alkışlarken, bazılarını lânetlemek rolü düşmüştür. Seyirci buna hem alıştırılmış, hem de şartlandırılmıştır. Artık, sinema dışında oynanan oyunda da izleyici aynı tavrını kuşanacaktır.
Kediyi köşeye sıkıştıran, ona veya yavrusuna can güvenliğini çok gören kimseye bir şey demeyeceksiniz; kedinin kendisini ya da yavrusunu korumak için tek alternatifi olan aslanlaşıp kurtulma mücâdelesine terör diyecek ve onu terörist bir tavırla cezâlandırmadan yana olacaksınız. Bu ne kadar adâlet ölçüleriyle bağdaşır? Olayı empatiyle değerlendirip bir de kedi gözüyle bakmayı düşünemeseniz bile objektif olmak, kendi hakkın kadar muhâtaplarının da hakkını yüce bilmek erdemi olmadan insanlığın ne oranda korunabileceğini de mi düşünmezsiniz?
Her farklı inanç mensubu, kendisine göre bir “terör“ tanımı yapar; her görüşün farklı bir “terörist“i, daha doğrusu bu damgayla yaftalandırdığı farklı kimseler vardır. “Öteki“ kavramı, bazı saldırgan düşüncelere sahip müstekbirlerde “terörist“ demektir. Yani, ya dostları ve kendi çıkarlarına ters düşmeyen yardakçıları vardır; ya da teröristler. Her çeşit terör eylemleri yapan bir kimse, kendi çıkarlarına ters düşmüyor, hele hele kendi düşmanlarına karşı bu eylemleri sürdürüyorsa, o terörist değildir; o bir “özgürlük savaşçısı“dır. Ama terör saldırılarına karşı kendini savunan “öteki“ hemen damgayı yer: Terörist! 562
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen zümreler, yeryüzünde fesadın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için kurumlar kurmuş, kurallar oluşturmuştur. Müslümanlara düşen görev, fitne ve fesat yeryüzünden kaldırılıncaya, din sadece Allah'ın oluncaya kadar bütün gücüyle mücâhede, mücadele ve mukâtele etmektir.
560] Mustafa Çelik, Lâ, s. 98-100
561] M. Çelik, a.g.e., s. 101
562] Geniş bilgi için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Fesad-İfsad Kavramı, 48. Kavram, Terör ile Cihad Arasındaki Fark
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Lügatçe
Anarşi: Kargaşalık; hükümetsiz ve hükümeti gücünü kaybetmiş, otoritesiz topluluğun hali; otoritesizlik, kargaşalık, başıboşluk, düzensizlik. Anarşizm: Hürriyetleri ve insan mutluluğunu devlet otoritesinin kısıtladığını, bu yüzden devletlerin tamamen ortadan kalkması gerektiğini öne süren doktrin. Kurallara ve otoriteye karşı çıkma. Anarşist: Otorite tanımayan, anarşi tarafdarı, karışıklıktan fayda uman; yıkıcı, tahrip edici.
Cenk: (Farsça isim): Harp, savaş, muhârebe, kavga. Cengâver: Cenkçi, savaşkan, muhârip.
Cihad: (Arapça isim) İslâm uğruna çalışma, Allah yolunda mücâdele, çokça gayret etme, iyiliği hâkim kılmak ve kötülüğü yok etmek için faâliyet gösterme; Allah’ın rızâsını kazanmak için din düşmanları ile yapılan harp, mukaddes savaş; Dâru’l-harbi, yani müslümanların hâkimiyeti dışındaki toprakları dâru’l-İslâm’a, yani İslâm hâkimiyetine çevirmek için yapılan savaş; insanın kendi nefsiyle mücâdele etmesi.
Cihad Emîri: Cihadı başlatmak veya yönetmekle görevli kimse. Devlet reisinin bizzat savaşa katılmayıp, onun görevlendirdiği kimse.
Dârulharb: Harb sahası, savaş yurdu, savaş meydanı; İslâm hukukunun yürürlükte olmadığı bölgeler.
Dâruulİslâm: İslâm yurdu, İslâm ülkesi, İslâm hukukunun uygulandığı ve başında halîfenin, yani müslüman bir ülülemrin/devlet reisinin bulunduğu ülke.
Dârussulh: Sulh/barış halinde bulunulan ülkeler.
Fanatik: Bir şeye aşırı bağlı, aşırı tutkun, aşırı taraftar, mutaassıp. Fanatizm: Fanatiklik, körü körüne bağlılık, taassup.
Fesat: (Arapça isim) Karışıklık, nifak; Bozukluk, çürüklük, yolsuzluk.
Fetih: Arapça isim; Açma, açış, açılma; bir ülkeyi, bir şihri veya kaleyi ele geçirme, zapt etme; zafer, galebe.
Fitne: (Arapça isim) İmtihan, deneme; Karışıklık, kargaşa; Ara bozma, bozgunculuk, fesat; Küfür, azgınlık, sapıklık; Ayartma, azdırma, baştan çıkarma.
Fundamentalizm: 20. y.y.da ABD’de ortaya çıkan protestan menşeli mutaassıp akıma denir. Sonraları hristiyanlık dışındaki radikal dinî akımlar böyle adlandırılmaya başlandı; köktencilik, kökten dincilik diye Türkçeye çevrilen anlayış için itici, dışlayıcı bir kavram olarak daha çok İslâm düşmanlarının bazı müslümanlara taktıkları sıfat olarak gündemde tutuldu.
Harb: (Arapça isim) Devletler arasında meydana gelen silâhlı kavga, muhârebe, savaş, cenk.
Harb Emîri: Devlet başkanının tâyin ettiği savaş işlerine bakan komutan. Ordu politikasını, harp sevk ve idâresini, barış yapma ve ganimetleri bölüştürme gibi görev ve yetkileri vardır.
Harbî: Harple ilgili, dârulharbe âit; Düşman, sulh hâlinde olunmayan; Kâfir, müslüman olmayan; Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunmayan gayri
KITÂL / SAVAŞ
- 161 -
müslimlerin ülkesinde yaşayan kimse.
Harb-i Umûmî: Dünya Savaşı.
Katliâm: Toptan öldürme, toplu öldürme, kılıçtan geçirme, kırım, soykırım. Bosma’da hristiyanların; Filistin’de yahûdilerin, Almanya’da Nazilerin katliâmı bunlara örnektir.
Kıtâl: Savaş, cenk, vuruşma, birbirini öldürme.
Köktencilik veya köktendincilik: Köklü, temelli değişiklik ve yenilik yapma eğilimi, radikalizm; radikal dincilik.
Muhârebe: (Arapça isim) Muhâlif iki gücün çarpışması, harbetme, savaşma, harp, savaş, cenk.
Muhârip: (Arapça isim) Muhârebe eden, savaşan, savaşçı; Savaşabilecek, savaş gücünden istifade edilebilecek olan kişi veya birlik; birbiriyle savaşanlardan herbiri.
Mutaassıp: (Arapça isim) Taassup sahibi, bir meseleyi müdâfaada ifrâta varan; dinine ve geleneklererine bağlı dindar.
Mücâhid: (Arapça isim) Gayret eden, çok çalışan; Cihad eden, İslâm uğruna savaşan, Allah yolunda harb eden.
Müdâfaa: Bir hücum veya tecâvüze karşı kendisini veya bir topluluğu koruma, saldırıya karşı durma, savunma; Bir dâvâyı redde çalışma, söz veya yazıyla savunma. Müdâfaa-yı meşrûa: Meşrû müdâfaa.
Radikalizm: Her sahada köklü değişiklik ve yenilik eğilimi, köktencilik. Radikal: Kökten, kesin, kat’î; köktenci.
Savaş: (Savmak fiilinden türemiş isim) İki taraf (teşkilât, ülke veya ülkeler topluluğu) arasında meydana gelen silâhlı vuruşma, cenk, muhârebe, harp; dövüş, kavga, mücâdele, uğraş.
Savaş Hali: Savaşın ilânından itibaren geçerli olan hukukî durumdur. Bu durum, taraflar arasında çarpışmaların başlamasıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. Savaş hali durumunda diplomatik ilişkiler otomatik olarak kesilmekte, devletler arasındaki andlaşmalar geçersiz sayılmakta veya uygulama imkânı kalmamaktadır.
Savaş İlânı: Savaş halinin başlaması için taraflarca yapılan bildiridir. Bu andan itibaren savaşanlar için savaş hukuku ve savaşanlar ile tarafsızlar arasında tarafsızlık hukuku geçerli olmaya başlar. Bazen savaş ilânı yapılmadan da savaş başlayabilmektedir. Türkiye’de savaş ilân etme yetkisi, T.B.M.M.’ye aittir.
Savaş Suçları: Savaş sırasında savaş kurallarına uyulmaması ile ortaya çıkan suçlular. Uluslararası hukuka göre, savaş hukuku kurallarına uymayanlar ya kendi ülkelerince, ya da haksızlığa uğrayan devlet tarafından cezalandırılır.
Savaş Tazminatı: Birleşmiş Milletler Andlaşmasında bir silâhlı çatışmaya yol açan devlet, savaş sonunda sebep olduğu zararı gidermekle, yani savaş tazminatı ödemekle yükümlüdür. Savaş tazminatı, uluslararası hukuka göre, savaş sonunda yapılacak barış andlaşmalarıyla belirlenir.
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Savaş Tipleri
Sınırlı Savaşlar (Limited War): Kullanılan silâhların türü, savaş alanı, katılan devletlerin sayısı ve güdülen siyasî amaç bakımından sınırlı tutulan savaşlardır. Bunlar, düşmanın tamamen yok edilmesinden veya şartsız tesliminden çok, sınırlı bir amaca yönelik olarak yürütülen silâhlı mücâdelelerdir.
Topyekün Savaşlar (Total War): Düşmanı şartsız teslim olmaya zorlayan ve devletlerin bütün kaynaklarıyla katıldıkları savaşlardır. Tüm nüfusun katıldığı ve karşı taraftaki tüm nüfusa yönelik bu savaşlarda devletler, bütün maddî ve mânevî kuvvetleriyle karşı karşıya gelmektedir.
İç Savaş (İnternal Warfare): Aynı memleketin vatandaşları arasındaki savaşlar. Bunlar, ya belirli isyancı gruplarla hükümet güçleri arasında, ya da siyasal grupların kendi aralarındaki savaşlardır.
Gerilla Savaşı (Guerilla Warfare): Çeşitli nedenlerle ve bu arada düzenli ordularla yürütülemeyecek zamanlarda başvurulan bir savaş türüdür. Kendisini daha büyük bir devletin tehdidi altında gören ve sınırlı ekonomik ve askerî kapasiteye sahip devletlerin başvurdukları bir yoldur: Vietnam’ın ABD’ye ve Afganistan’ın Sovyetler Birliği'ne karşı karşı başarıyla uygulanmıştır. İç savaşlarda ve özellikle bağımsızlık hareketleri sırasında sık sık bu savaş türüne rastlanır.
Psikolojik Savaş (Psychological Warfare): Düşmana karşı askerî, ekonomik ve siyasal yollarla propagandanın etkin şekilde kullanılmasıdır. Halkın ve ordunun düşünce ve hareket tarzına tesir ederek onların savaşma irâdelerini azaltmayı, felce uğratmayı veya kırmayı hedef tutar.
Soğuk Savaş (Cold War): Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasının bir kavramı olup, savaştan sonra ABD ve Sovyetler Birliği'nin temsil ettiği, Doğu ve Batı bloku arasındaki silâhlı çatışmaya varmayan mücâdeledir. Bu kavram, iki blok arasındaki çetin siyasal ve ideolojik çekişmeyi anlatmak için kullanılmaktadır.
Nükleer Savaş (Nucleer War): Geleneksel klasik (konvensiyel) silâhların yerine; atomik, biyolojik veya kimyasal silâhlarla yürütülen savaşlardır. Uluslararası sistemin yapısından ve savaş teknolojisindeki gelişmelerden dolayı süper güçler arasındaki doğrudan çıkacak bir savaşın kısa bir zamanda nükleer bir savaşa dönüşme ihtimali büyüktür. Nükleer savaşların en büyük özelliği, tahrip gücünün yüksek oluşundan dolayı, caydırıcılığının fazla oluşudur.
Yıkıcı Savaş: Gizli kuruluşlar tarafından bir memleketin otoritelerine karşı girişilen halkın bir kısmının desteğini sağlamış olarak veya olmayarak kararlaştırılıp hazırlanan, sevk ve idare edilen bir harekettir. Tuzağa düşürücü ve sürekli bir savaş şeklidir ve etkinliği sağlamak için her usûle başvurulur. Düşmanın siyasî, idarî ve askerî teşkilâtına ait şu veya bu kesimin kontrolünden, siyâsî ve sosyal düzenin yıkılmasına varıncaya kadar, çok değişik maksatlarla yapılabilir. Son yıllarda hızlanan ABD’nin Irak yönetimine ve özellikle Saddam Hüseyin’in devrilmesine yönelik tavırları buna örnektir.
Sefer: (Arapça isim) Bir yerden bir yere gitme, yolculuk, sefer; Savaş hazırlığı; Savaşa gitme; Harb, savaş.
Seferber: Sefere, savaşa hazır; Sefer veya savaş halinde.
KITÂL / SAVAŞ
- 163 -
Seferberlik: Seferber olma hali, savaş için yapılan hazırlıkların bütünü; Seferberlik durumunun ilân edildiği dönem; Bütün güçlerin bir sonuca vermek için harekete geçirilmesi hali; Birinci Dünya Harbi.
Taassup: (Arapça isim) Aşırı bağlılık, aşırı taraftarlık, sebatkârlık; körü körüne bağlılık, bâtılda ısrar etme, bağnazlık. 20. y.y.dan beri, (aşağılayıcı mâhiyette ve aslında yanlış olarak) dinine bağlılık mânâsına kullanılmıştır.
Terörizm: Tedhişi siyasî fikrini yayma ve kabul ettirmede bir usûl olarak kullanma görüşü, tedhişçilik. Terör: Tedhiş; Daha çok sivil halka yönelik silâhlı saldırı ve bombalama eylemleri, insan kaçırma, rehin alma, siyasal amaçlı yaralama ve öldürme olayları.
Zimmî: (Ehl-i zimmet) İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunan ve cizye denilen özel vergiyi ödeyen hristiyan veya yahûdi tebaa; İslâm ülkesinde oturan gayri müslim vatandaşlar.
“Harp hiledir“ (Hadis-i Şerif)
“Nefsinle yapacağın savaş, en büyük savaştır.“
“Müslümanca yaşamak istiyorsak, zâlimlere karşı Allah yolunda savaşı sürdürmeye hazır olmalıyız.“
“Savaşta dövüşenlerden çok kaçanlar ölür.“
“Cepheden kaçanlar, savaşa girenlerden daha çok yara alırlar.“
“Savaşta başarı kazanmak için mânevî gücün rolü dörtte üç, maddî gücün ise dörtte birdir.“
“Savaşta en akıllıca davranış, en cesûrâne kararı vermekle olur.“
“Savaşta zaferin ilk anahtarı düşmanın niyetini anlamaktır.“
“Dünya hayatı; zorluklar, zulüm, fitne, fesat, yoksulluk kendine göre kahramanları olan savaş alanlarıdır.“
“Bir tek düşmanla sık sık dövüşmemelisin; çünkü ona tüm savaş sanatını öğretirsin.“
“Ancak nûra, hakka, güzele, cennete kavuşmak için yapılan savaş güzeldir.“
“Savaş korkusu, savaşın kendisinden daha kötüdür.“
“İlk vuruş, savaşı yarı yarıya kazanmak demektir.“
“Savaşsız, sabırsız yenme olur mu hiç?“
“Hazır ol cenge, ister isen sulh u salâh.“
“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz ü felâh,
Hazır ol cenge eğer ister isen sulh u salâh.“
“İslâm barışı hedefler, müslümanların savaşmak zorunda kalışı, barışı insanlara ulaştırmak içindir.“
“Barışı korumanın en iyi yolu savaşa hazır olmaktır.“
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Barış bile büyük ücretlerle satın alınır.“
“Barışta oğullar babalarını, savaşta babalar oğullarını gömer.“
“Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz. Lüks, kılıçtan beter eziyor bizi.“
“Düşmanlarımla ben baş ederim; Allah’ım sen beni dost bildiklerimin şerlerinden koru!“
“Düşmanına acıyan, çoğu defa, kendine acımamış olur.“
“Dostu severim ama düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir, düşman da ödevimi.“
“Aç canavara karşı sevgi, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.“
“Zâlime merhamet, mazluma zulümdür.“
“Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile kazanamazdık.“
Bir anlamı barış olan İslâm'ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti ile dünya barışı sağlanabilir. İşte cihad (her çeşit İslâmî mücâdele ve savaş) bunun için emredilmiştir. Biz barış için, sulh ve selâmet için mücâdele ederiz. Fitnenin, dayatma, fesat, saldırı ve savaşların sona ermesi için gerçek barışın, yani İslâm'ın hâkim kılınmasından başka kesin çözüm yoktur. Müslüman, başkalarının haklarını ellerinden almak için değil; gasbedilmiş haklarını geri almak ve zulme/fitneye karşı çıkmak için, başka barış çabaları sonuç vermiyorsa, zâlimin anlayacağı dilden konuşur, savaşmaktan kaçınmaz.
Kendi içinde ve çevresinde barışı/İslâm'ı hâkim kılan ve tüm yeryüzüne bunu yayma gayretinde bulunan barış elçisi İslâm erlerine, mücâhidlere selâm olsun!
KITÂL / SAVAŞ
- 165 -
Kıtâl Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kıtâl Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 Yerde): 2/Bakara, 216, 217, 217, 246, 246,; 3/Âl-i İmrân, 121, 167; 4/Nisâ, 77, 77; 8/Enfâl, 16, 65; 33/Ahzâb, 25; 47/Muhammed, 20
B- Mukatele (Savaş) Kelimesi ve Türevleri (57 Yerde): 2/Bakara, 190, 190, 191, 191, 191, 193, 217, 244, 246, 246, 246, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 111, 146, 167, 195; 4/Nisâ, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 84, 90, 90, 90, 90; 5/Mâide, 24; 8/Enfâl, 39; 9/Tevbe, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 123; 22/Hacc 39; 33/Ahzâb, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 4; 63/Münâfıkun, 4; 73/Müzzemmil, 20.
C- Katl Kelimesinin Geçtiği Âyetler (170 Yerde): 2/Bakara, 54, 61, 72, 85, 87, 91, 154, 178, 190, 190, 191, 191, 191, 191, 191, 191, 193, 216, 217, 217, 217, 217, 244, 246, 246, 246, 246, 246, 251, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 21, 21, 111, 112, 121, 144, 146, 154, 154, 156, 157, 158, 167, 167, 168, 169, 181, 183, 195, 195; 4/Nisâ, 29, 66, 74, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 77, 77, 84, 89, 90, 90, 90, 90, 91, 92, 92, 93, 155, 157, 157, 157; 5/Mâide, 24, 27, 28, 28, 30, 30, 32, 32, 33, 70, 95, 95, 95; 6/En'âm, 137, 140, 151, 151; 7/A'râf, 127, 141, 150; 8/Enfâl, 16, 17, 17, 30, 39, 65; 9/Tevbe, 5, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 111, 111, 123; 12/Yusuf, 9, 10; 17/İsrâ, 31, 31, 33, 33, 33; 18/Kehf, 74, 74; 20/Tâhâ, 40; 22/Hacc, 39, 58; 25/Furkan, 68; 26/Şuarâ, 14; 28/Kasas, 9, 15, 19, 19, 20, 33, 33; 29/Ankebût, 24; 33/Ahzâb, 16, 20, 25, 26, 61, 61; 40/Mü'min, 25, 26, 28; 47/Muhammed, 4, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 51/Zâriyât, 10; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9, 12; 61/Saff, 4; 63/Münâfukun, 4; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 19, 20; 80/Abese, 17; 81/Tekvîr, 9; 85/Bürûc, 4.
Harb Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (11 Yerde): 2/Bakara, 279; 3/Âl-i İmrân, 37, 39; 5/Mâide, 33, 64; 8/Enfâl, 57; 9/Tevbe, 107; 19/Meryem, 11; 38/Sâd, 21; 34/Sebe’, 12; 47/Muhammed, 4.
Cihad Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (41 Yerde): 2/Bakara, 218; 3/Âl-i İmrân, 142; 4/Nisâ, 95, 95, 95; 5/Mâide, 35, 53, 54; 6/En'âm, 109; 8/Enfâl, 72, 74, 75; 9/Tevbe, 16, 19, 20, 24, 41, 44, 73, 79, 81, 86, 88; 16/Nahl, 38, 110; 22/Hacc, 78, 78; 24/Nûr, 53; 25/Furkan, 52, 52; 29/Ankebût, 6, 6, 8, 69; 31/Lokman, 15; 35/Fâtır, 42; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 15; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 11; 66/Tahrîm, 9.
Mücâdele Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (29 Yerde): 2/Bakara, 197; 4/Nisâ, 107, 109, 109; 6/En’âm, 25, 121; 7/A’râf, 71; 8/Enfâl, 6; 11/Hûd, 32, 32, 74; 13/Ra’d, 13; 16/Nahl, 111, 125; 18/Kehf, 54, 56; 22/Hacc, 3, 8, 68; 29/Ankebût, 46; 31/Lokman, 20; 40/Mü’min, 4, 5, 35, 56, 69; 42/Şûrâ, 35; 43/Zuhruf, 58; 58/Mücâdele, 1.
Barış Anlamındaki Silm Kelimesi (6 Yerde): 4/Nisâ, 90, 91; 8/Enfâl, 61; 16/Nahl, 28, 87; 47/Muhammed, 35.
Barış, Anlaşma, Arabulucuk, Aralarını Düzeltme Anlamlarındaki “Sulh“ ve “Islâh“ Kelimeleri ve Türevleri (12 Yerde): 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128, 128, 128; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9, 9, 10.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Savaş, Barış, İktidar, Abdurrahman Dilipak, Ferşat Y.
2. Savaş Esintileri, Mâlik bin Nebi, çev. Salih Özer, Ankara Okulu Y.
3. Savaş Hileleri -Strategemler- 1, Harro Von Senger, Çev. Mekin Özbalta, Anahtar Kit. Y.
4. Savaş Aldatmaları, Mesut Günsev, Kastaş Y.
5. Savaş ve Hile Hidâyet Arkun, Işık Y. Çağdaş Pazarlama
6. Savaş Sanatı Tarihi, John Keegan, çev. Fusun Doruker, Sabah Kitapları
7. Savaş ve İlk Yardım, metin Erkaya, Seha Neşriyat
8. Savaş ve İnsan, Human Rights Watch, çev. Ertuğrul Kürkçü, Belge Y.
9. Savaş ve Uygarlık, Arnold Topnbee, çev. Mehmet Dündar, Ürün Y.
10. Savaşan Afganistan, Ferhad Bağcı, Rahmet Y.
11. Savaşan Dünya ve Türkiye, Kâmuran Gürün, Bilgi Y.
12. İslâm’da Savaş Kavramı, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y.
13. İslâm Savaşçısına Notlar, Zübeyir Yetik, Çığır Y.
14. İslâm Savaşçıları, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
15. Savaşımızı Türküleştirdik Biz, Alişan Satılmış, Hamle Y.
16. Savaşta ve Barışta Büyük Stratejiler, Paul Kennedy, çev. Ahmet Fethi, Eti Y.
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
17. Âyetlerle Savaş ve Cihad, Said Köşk, Anahtar Y.
18. Harp mi Sulh mü? Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
19. Dinsel Şiddet, Şinasi Gündüz, Etüd Y.
20. Peygamberimiz’in Seriyyeleri, Muhammed Ali Kutup, Hisar Y.
21. Peygamberimiz’in Savaşları, Muhammed Kutup, Hisar Y.
22. Hz. Peygamber’in Savaşları, Muhammed Hamidullah, Yağmur Y.
23. Peygamberimiz’in Savaşları, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
24. Peygamberimiz’in Savaşları, Kasım Göçmenoğlu, Erdem
25. Kim Savaşım Verebilir, Abdülkerim Süruş, Seçkin Y.
26. Kılıcın Hakkı, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
27. Neden Öldürüyorlar, Vural Okur, Özel Y.
28. Dinsel Şiddet, Şinasi Gündüz, Etüt Y.
29. İslâm’da Cihad, Seyyid Kutub, Özgün Y.
30. İslâm’da Cihadın Önemi, Mustafa Kapçı, Bayrak Y.
31. İslâm'da ve Günümüzde Cihad, Abdulkerim Abdülkadiroğlu, Sönmez Neşriyat
32. Cihad, Mevdûdi, Seyyid Kutub, Dünya Y.
33. Cihad, İbn Nehhas, Tevhid Y.
34. Cihad, Abdullah bin Mübârek, Tevhid Y.
35. Cihad, Bir Temel Tasarım, Abdülkadir es-Sûfi, Yeryüzü Y.
36. Cihad, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
37. Cihad Dersleri I-II, Abdullah Azzam, , Buruc Y.
38. Cihad Dünya Gündeminde, Abdullah Azzam, İslâmoğlu, Y.
39. Cihad, Âdâb ve Ahkâmı, Abdullah Azzam, Ravza Y.
40. Cihad Kervanı, Abdullah Azzam, Ravza Y.
41. Cihad Günlüğü, Abdülhamid Muhacir, Özgün Y.
42. Cihad Müdafaası, Ömer Abdurrahman, İstişare Y.
43. Cihad Müdafaası, Kelimetü’l-Hak, Ömer Abdurrahman, Servet Y.
44. Cihad Önderleri, Heyet, Seha Neşriyat
45. Cihad Ruhu, Azmi Yahya, Risale Y.
46. Cihad Sahasında Bediüzzaman, Mehmed Kırkıncı, Zafer Y.
47. Cihad Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
48. Cihad Yolunda Bir Adım Daha İleri, Said Havva, Uysal Kitabevi
49. Cihad Zikir Ayrılmazlığı, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
50. Cihad ile İlgili Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler, İSİLAY Y.
51. Cihadı Kuşanan Topraklar, Bekir Tank, Şûra Y.
52. Cihad ve Mücâhid, Bekir Başarıcı, Uysal Kitabevi Y.
53. Cihada Dâvet, Hasan el-Benna, Terc. Ali Arslan, Sinan Y.
54. Bütün Cepheleriyle Cihad I-II, Enver Baytan, Mevsim Y.
55. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
56. Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
57. Kitab ve Sünnette Cihad, Abdullah bin Muhammed bin Hümey, Tevhid Y.
58. Cihad Âyetlerinin Nüzul Sebepleri ve Muhtemel Kronolojisi, Nazmi Söğüt, Yük. İst. Enst.Y.
59. Kur'an-ı Kerim'e Göre Cihad, Mehmed Kemal Pilavoğlu, Güven Matbaası
60. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
61. İslâm’a Yönelik Fikrî Savaşlar, Ali Muhammed Çerişe, Muhammed Şerif el-Zıbk, Araştırma Y.
62. Sömürge ülkelerde Fikir Savaşı, Malik Binnebi, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
63. Beklenen Zafer Nesli, Yusuf Kardavi, çev. Hasan Fehmi Ulus, İklim Y.
64. Gelin Bu Dünyayı Değigştirelim, Mevdudi, Rahmet Y./Özgün Y.
65. İslâm İnkılâbının Yolu, Mevdudi, Bengisu Y.
66. Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücâhitler, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
KITÂL / SAVAŞ
- 167 -
67. Hak-Bâtıl Mücâdelesi ve İhtilaflar, Beşir İslâmoğlu, Bengisu Y.
68. İslâmî Mücadele Hizbullahî Yol, Ali Korani, Bengisu Y.
69. İslâm’ın Hareket Metodu, Yüksel Kılıçaslan, Hak Y.
70. İslâmî Hareket Metodu, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
71. Râsûlüllah’ın Hayatı ile İslâmî Hareket Metodu, I-II, Abdurrahman Muhacir, Hak Y.
72. Nebevî Hareket Metodu, I-II, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y./Merve Y. Paz.
73. Ölümsüz Müdafaa, Mevlâna Ebul Kelâm, Marifet Y.
74. İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Pınar Y.
75. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.
76. Hak Yolunda Mücadele, Hüseyin Âşık, Demir Kitabevi
77. Yüzyıllık Kuşatma, İbrahim Karagül, Fide Y.
78. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
79. Bosna: Mağlûp Edilemeyenler, Ahmet Şanverdi, Kiyap Y.
80. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün Y.
81. İslâmîyet ve Milletler Hukuku, Ahmet Reşid Turnagil, Sebil Y.
82. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.
83. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.
84. Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.
85. İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
86. Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
87. Sulh Peygamberi, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
88. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed, Abdurrahman Şarkavi, Birleşik Y.
89. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 28-41
90. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 132-135
91. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 383-398
92. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 396-407
93. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 755-770
94. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 326-336
95. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 426-446
96. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 89-114
97. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 3, s. 7-31
98. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 191-201
99. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 142-145
100. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 54-56
101. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 143-146
102. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 4, s. 47-59
103. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 229-234
104. El-Esâs fi't-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 490-504
105. Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 348-373
106. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu, Mahmud Sami, Erkam Y. s. 239-243
107. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 1, s. 182-193, 213-219; c. 2, s. 371-381
108. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (Cihad) c. 7, s. 527-534
109. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Cihad, Harp Emiri
110. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 368-460
111. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Savaş md. (Tayyar Arı), c. 3, s. 356-360
112. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 110-116; 430-431; 431-434
113. Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 475-504; 295-297
114. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 146-156
115. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 34-35
116. Kur'an'ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 277-286
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
117. Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s.158-175
118. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 365-396
119. İslâm Dâvetinin Esasları, Abdülkerim Zeydan, Risale Y. c. 1, s. 285-292
120. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 104-109; c. 3, s. 41-70
121. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 4, s. 315-323
122. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. c. 2, s. 97-110
123. Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 297-303, 73-74
124. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı? 133-138
SECDE
- 169 -
Kavram no 158
Görevlerimiz 34
Bk. İbâdet; Namaz; Rukû; İtaat-İsyan
SECDE
• Secde; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Secde
• Secdenin Çeşitleri
• Şükür Secdesi
• Tilâvet Secdesi
• Sehiv Secdesi
• Secdenin Önemi
• Secdenin İki Kez Yapılması
• Secdenin Toprağa yapılması
• Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
• Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
• Meleklerin Hz. Âdem'e Yaptığı Secdenin Mâhiyeti
• Secde ve Tesbih
• Secde ve Tekbir
• İbadetlerde Tekbir
“Ve o zaman Biz meleklere (ve cinlere): 'Âdem'e secde edin!' dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.“ 563
Secde; Anlam ve Mâhiyeti
“Secde“ sözlükte, eğilme ve boyun büküş demektir. Bu anlamda secde, Allah’ın önünde eğilme ve O’na karşı kulluk yapmak demektir ki insanları, hayvanları ve cansızları kuşatır. ‘Secde’, bir anlamda üstün bir varlığın önünde, onu büyüklemek ve kendini o varlığın karşısında küçük görmek üzere, saygıdan eğilmek, yere kapanmaktır. Özel anlamıyla secde; en önemli ibâdet olan namazı tamamlayan, alnı, elleri, dizleri ve ayakları yere koymak şeklindeki hareket ve namazdan bir rükündür (olmazsa olmaz şartıdır). Allah'ın huzurunda yere kapanış demek olan secde, Allah'a memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yapılan bir ibâdettir. Secde kelimesi, türevleriyle birlikte Kur'an'da 92 yerde geçer. Secde yapana ‘sâcid’, çok secde yapana ise ‘süccâd’ denir. Üzerinde secde yapılıp namaz kılanan kumaş veya küçük halıya 'seccâde', secde yapılıp (topluca) namaz kılınan binaya “mescid“, secde organlarına da mesced adı verilir. Secde yapma olayına da ‘sücûd’ denilir. Sücûd aynı zamanda çok secde yapan anlamına da gelmektedir. 564
İbâdet Anlamıyla Secde: Secde, son derece tevazu (hürmet) ile alçalıp baş eğmektir ki, ‘kibr’in karşıtıdır. İslâmî mânâda, alnı yere koymak şeklindeki Allah’ı
563] 2/Bakara, 34
564] 2/Bakara, 125; 22/Hacc; 26
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ta’zimin (büyüklemenin) ve Allah’a itaat etmenin en yüksek göstergesidir. Her çeşit secdede ibâdet, boyun büküş, tezellül (kendini aşağı görme) ifadesi vardır. Bunun için İslâm'a göre Allah’tan başkasına secde edilemez; bu küfürdür. Kendisine secde edilmeye lâyık Allah'tan başka hiçbir şey yoktur. Yüceltilmeye, tâzimde bulunulmaya lâyık yegâne makam Allah'tır. Allah’tan başkasına secde edenler o secde ettikleri şeyi ilâhlaştırmış ve Allah’a şirk koşmuş olurlar.
Kul, ister Allah’ın huzurunda isterse bir başkasının huzurunda yere kapansın; onun bu durumu bir itaat ve önünde yere kapandığı şeye mutlak bir bağlılıktır. Secde eden kimin karşısında secdeye kapanıyorsa, o makama karşı sınırsız bir saygı duyuyor, onu en büyük tanıyor, ona en büyük sevgiyi besliyor demektir. Bu saygı ve tâzim, ister korkudan kaynaklansın, isterse derin bir hayranlık duygusundan, durum değişmez. Çünkü insanın kendini en aşağı, en küçük, en güçsüz gördüğü durum, secde halidir. Öyle ki kişi, secdede kendini bir hiç olarak görür (kendini zelil sayar), ama karşısında secdeye kapandığı makamı ise en büyük tanır. Bir makamı veya şahsı yüceltmenin, secdeden daha ileri ve daha aşırı bir biçimi düşünülemez.
Bu bakımdan tarihte ve günümüzde yaşayan bütün müstekbir zorbalar, insanların kendi huzurlarında ve makamlarının huzurunda secde etmelerini, o makamlar karşısında boyun bükmelerini istemişlerdir. İnsanların kendi huzurlarında eğilmelerinden vahşî bir zevk almışlardır. Firavunlar ve çağdaş takipçileri, insanların saygıyla karşılarında eğilmelerini isteyerek mâbud haline gelmişlerdir. Yeryüzünde azıp haddi aşan, kendilerini tanrı makamında gören bütün tâğutlar aynı karakteri taşırlar. Kendileri Yüce Yaratıcı'nın huzurunda secde etmekten yan çizerler; ama aynı zorbalar insanları kendi huzurlarında eğilmeye zorlarlar. Peşinden gittikleri liderleri iblis de Allah’ın emrine karşı gelerek secde etmekten kaçınmıştı.
Kur’an’da Secde
“Secde et ve (Rabb'ine) yaklaş!“ 565
“Ey iman edenler, rükû edin ve secde edin!“ 566
“...Rükû eden, secde eden mü'minleri müjdele!“ 567
“Gecenin bir bölümünde O'na secde et!“ 568
“Onlar ki, gecelerini Rabb'lerine secde ederek ve kıyam ederek geçirirler.“ 569
“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor.“ 570
“Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez Allah'a secde ederler. Gökler de sabah ve akşam (uzayıp kısalarak) Allah'a secde etmektedir.“ 571
565] 96/Alak, 19
566] 22/Hacc, 77
567] 9/Tevbe, 112
568] 76/İnsan, 26
569] 25/Furkan, 64
570] 22/Hacc, 18
571] 13/Ra'd, 15
SECDE
- 171 -
“Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.“ 572
“Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar.“ 573
“Secde hali, kulun Rabb'ine en yakın olduğu andır. İşte orada çok dua ediniz.“ 574
Secde aynı zamanda, Allah’ın emirlerine uymak, O’nun evrene koyduğu kanunlara itaat etmek, Allah’ın rabliğine teslim olmak demektir. Kâinattaki bütün varlıklar isteyerek veya istemeyerek Allah’a secde ederler: “Göklerde ve yerde olanların hepsi, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görüyor musun?“575; “Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah’a secde ederler. Sabah akşam onların gölgeleri de (O’na secde ederler).“ 576
Secdenin Çeşitleri
Secde iki türlüdür: Birincisi; ihtiyarî, yani insanın kendi hür iradesiyle / özgür tercihiyle yaptığı secde. Bu, yalnızca insana mahsustur. Allah (cc) bütün insanları kendine secde etmeye, yani kendine mutlak anlamda itaat etmeye davet ediyor.577 İkincisi; Teshirî, yani ister istemez, daha doğrusu zorunlu olarak yapılan secdedir. İnsanın dışındaki bütün varlıklar da Allah’a secde ederler ve bu secdelerini ister istemez yaparlar. Çünkü başka tercihleri olamaz. 578
İnsanın dışındaki varlıkların secde şekli konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Kimilerine göre, onların Allah’a olan itaatlerinin secde olarak nitelenmesi sembolik bir ifadedir. Ya da secdenin anlamı; mutlak bir itaati, boyun bükmeyi, tesbih etmeyi, Allah’ın hükmüne uymayı içine alacak kadar geniştir. Buna göre secde, gerçek boyun eğişi, mutlak itaati, Allah’a tam teslimiyeti ve yakınlaşmayı, O’nu Rab bilmeyi ve kulluğun bütün görüntülerini bünyesinde toplayan çok önemli bir eylemdir.
Secde çeşitleri, şu şekilde de karşımıza çıkar: Namaz secdesi dışında ‘şükür secdesi’, namazda yanılmanın karşılığı olarak ‘yanılma (sehiv) secdesi’, Kur’an’da secde âyetleri okunduğu zaman yapılan ‘tilâvet (okuma) secdesi’ gibi secde çeşitleri de bulunmaktadır.
Şükür Secdesi: Şükür; nimeti bilip nimet vereni anmak ve övmek demektir. Şükür secdesi, bir nimete kavuşmaktan veya bir sıkıntı ve musîbetten kurtulmaktan dolayı kıbleye yönelerek ve tekbir alınarak tilâvet secdesi gibi yapılan secdedir. Secdede Allah'a hamd ve şükür edilir, tesbih edilir; daha sonra yine tekbir alarak ayağa kalkılır. Ebu Bekr (r.a.)'den rivâyete göre, “Hz. Peygamber (s.a.s.) sevindirici bir haber aldığı zaman veya kendisine bir müjde verildiği vakit
572] 16/Nahl, 48-49
573] 84/İnşikak, 21
574] Ebû Dâvud, c. 2, s. 33; Riyâzü's-Sâlihîn, c. 3, s. 82
575] 22/Hacc, 18
576] 13/Ra’d, 15
577] Hacc, 77; Necm, 62
578] 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49; 22/Hacc, 18; 7/A’râf, 206
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
secdeye kapanırdı.“ Şükür secdesi müstehaptır.
Tilâvet Secdesi: Tilâvet; okuma, özellikle Kur'an okuma anlamına gelir. Kur'an'daki bir secde âyetini okuyan veya dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye denilir. Kur'an-ı Kerim'de 14 yerde secde âyeti bulunmaktadır. Mushaflarda, secde âyeti bulunan sayfaların kenarına bunu belirten özel bir işaret konulmuştur. Kur'an'daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A'râf, 206; 13/Ra'd, 15; 16/Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/Necm, 62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19) Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib; Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde edince, şeytan ağlar ve 'vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir' diyerek oradan kaçar.“ 579
Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının karşısında boyun bükmekten ve secde etmekten kaçındıkları anlatılmakta, bir kısmında ise mü'min muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır. Secde âyetlerinin bu içeriği gözönünde bulundurulursa, bu âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
Sehiv Secdesi: Sehiv; dalma, gaflet etme, bilmeyerek terk etme demektir. Sehiv secdesi ise, yanılmak suretiyle namazın rükûnlarından birisini geciktirme halinde, namazın sonunda yapılması gereken iki secde demektir. Namazın rükûnlarından (farzlarından) birinin namaz esnasında te'hir edilmesi (geciktirilmesi) veya vâciblerinden birinin terk veya te'hiri halinde son oturuşta yalnız tahiyyat okunduktan sonra selâm verilir, daha sonra tekbirle secdeye varılarak namazdaki iki secde aynen tekrarlanır, tahiyyat, salli-bârik duâları okunduktan sonra selâmla namazdan çıkılır. Hanefilere göre vâcib, diğer mezheplere göre sünnettir.
Secdenin Önemi
Secde, namazın en önemli hareketidir. Secde; ibâdetin, kulluk tavrının özü ve esasıdır. Kur’an-ı Kerim, çeşitli âyetlerde secde edenleri övmektedir.580 Peygamber'e uyan ve O'nun Allah katından dini benimseyip yaşayan sahabelerin ve mü’minlerin yüzlerinde secde izleri vardır. Onların mü’min oldukları neredeyse alınlarındaki secde izinden belli olur. “Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır.“ 581
Allah'a her yerde secde edilebilmekle birlikte, secde/ibâdet için özel yapılar da söz konusudur. Bu konuyla ilgili âyette, secdenin/ibâdetin sadece Allah'a yapılması vurgulanmaktadır: “Mescidler (yahut mescedler/secdeler veya secde âzâları) yalnızca Allah’ ındır. Öyleyse Allah ile beraber başka bir şeye (ve kimseye) kulluk
579] S. Müslim, İman 35
580] 9/Tevbe, 112; 7/A’râf, 120; 26/Şuarâ, 219
581] 48/Fetih, 29
SECDE
- 173 -
etmeyin!“582 ‘Mescid’, secde edilen yer demektir. Bu anlamda bütün yeryüzü bir mescittir. Çünkü yeryüzünün her tarafında Allah’a secde edilmektedir. Ancak mescid denilince, genellikle cemaat halinde topluca namaz kılınan yerler, şimdiki câmiler, namazgâhlar akla gelir. Bu âyette583 geçen ‘mescid’in çoğulu mesâcid kelimesini ‘mesâced’ şeklinde okuyanlar da bulunmaktadır. ‘Mesâced’, ‘mesced’in çoğuludur ve anlamı secde yerleri demektir. Dolaysıyla âyeti şöyle de anlamak mümkündür: Secdeler ve secde yerleri, yani alın, burun, eller, dizler ve ayaklar Allah’a aittir. Onları yaratan O’dur. Öyleyse O’nun yarattığı uzuvları (organları) O’ndan başkasına secde ettirmeyin, yalnızca O’na secde edin.
Ibni Abbas’tan rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu ki: “Yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar, alın, -eli ile burnuna işaret etti-, iki el, iki diz ve iki ayak (ucudur).“584 Allah’ın yarattığı organlar O’na şükretmek ve O’na itaat etmek O'na secde etmek yolunda kullanılmalıdır. Secde, kulun şükrünün en yüksek makamıdır. Kul secde ile itaatin, saygının, İlâhî sevginin, huşû’nun en yücesine çıkar. Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde halidir. Kişi secdesi ile Rabbinin katında derece kazanır. Secde edenler, Allah’ı hakkıyla ta’zim ederler.
Yüce Allah'ın yarattığı bu vücut organları, yine Allah'ın yarattığı âciz yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı'ya karşı nankörlük ve küfür demek olur. Allah'tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i mahlûkat için bir züldür, alçalmadır. Şurasının altını çizmek gerekiyor ki âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. İnsanlık onurlarını âciz, güçsüz ve zorba karakterli varlıkların önünde beş paralık etmezler. Allah'a gerçek anlamda ve gereği gibi secde eden kul, kula kul olmaktan kurtulur. Mü'min, en şerefli organı olan yüzünü, insanların üzerinde gezinip tepindikleri toprağa sürerek, kendisini işte o topraktan yaratan Yaratıcı'nın karşısında ne kadar basit ve âciz olduğunu hatırlar. Mü'min, yalnız yaratıcısı Allah'ın huzurunda zelil hisseder.
Allah’ın karşısında secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler, ama her türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler, aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah'ın kendisine secde emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle “emir kulu“dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun eğmeye, kulluk göstermeye (secdeye) hazırdırlar.
Rabbimiz, kendisine secde etmeye yanaşmayanları çeşitli şekillerde rezil ve rüsvay eder, burunlarını sürter, onlara hiç bir izzet ve şeref vermez. İnsanların huzurlarında secdeye kapanmalarını veya secde eder gibi eğilmelerini isteyen
582] 72/Cinn, 18
583] 72/Cinn, 18
584] Müslim, Salât 231, Hadis no: 491, 1/355; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 891, 1/235; S. Buhâri, Tecrid- Sarih Terc. 3/847-848
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sultanların veya onlar gibi davranananların bu haline Allah (c.c.) gazap eder.
Allah'ın önünde eğilmeyen insan, gönlündeki putları deviremez, küfrün belini kıramaz. Secdeden kaçınan insanın yoldaşı, secdeden kaçınanların ilki olan şeytandır.
Secdede asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah'a yönelmesi, samimi bir teveccüh ile O'na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Secdesi çok olanlar, yani sâcidîn ve ‘süccâd’ olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için tevâzu gösterenleri, başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece Allah'ın huzurunda eğilip O'na secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar. Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?
'Rükû’su ve 'secde'si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda yapılan zikirler, edilen dualar ve kunutlar kabul edilmeğe daha yakındır. Bundan dolayı mü’minler secdede çok dua ederler ve Allah’ı çokça tesbih ederler. 585
Secdenin İki Kez Yapılması
Namazda her rekâtta bir defa rükû ettiğimiz halde, niçin iki defa peş peşe secdeye kapanırız? Bu konuda bazı yorumlar yapılmıştır.
Birinci secde, topraktan yaratıldığımıza; ikinci secde ise yine toprağa döneceğimize işarettir. Böylece, secde ile toprak arasındaki bağ, karşımıza çıkar. Başka bir yorum da şöyledir: Şeytan bir secde ile emrolundu ve o bunu yapmadı. Biz ise, şeytanın bu davranışına karşı, iki kez secde ederek şeytana tepkimizi belirtirken Rabb'imize daha çok yaklaşmış oluruz. 586
Secde hali, Rabb'imizin en çok hoşuna giden bir ibâdet olmasına karşın; şeytanın ve onun temsilcilerinin de en fazla nefret ettikleri bir eylemdir. Çünkü secde, kulun yalnızca Rabb'ine tahsis ettiği bir davranış biçimi olmakla kalmaz, aynı zamanda şeytana ve taraftarlarına karşı da bir başkaldırı niteliği taşır. Azgın bir saptırıcı olan şeytanın, Allah'ın kullarına yaklaşıp sokulma fırsatı bulamadığı iki cihetten biri de secdedir. A'raf suresinin 16 ve 17. âyetlerini tefsir ederken Fahreddin Râzi, şu açıklamayı yapar: İblis şöyle yemin etmişti: “Öyle ise, dedi; 'beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.“ 587
Bunu işiten melekler, şu âciz insanların hallerine acıyarak Allah'a şöyle niyazda bulundular: “İlâhımız! İnsan, şeytanın bu dört yönden saldırısı ve kuşatması karşısında nasıl kurtulabilir? O zaman Allah Teâlâ, onlara şunu vahyetti: “Şüphesiz insanlar için biri yukarı, biri de alt taraf olmak üzere iki cihet açık kalmıştır. Kul, hudû (tevâzu) ile duada ellerini yukarı kaldırdığı ve huşû (korku ve saygı) ile alnını yere koyduğu zaman, Ben onun yetmiş senelik günahını mağfiret ederim.“ 588
585] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s 582 vd.
586] Ekrem Doğanay, Namazın Sosyal Hayatımızdaki Yeri, s. 129
587] 7/A'râf, 16-17
588] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, IV/196
SECDE
- 175 -
Şu halde, şeytan ve taraftarlarının amansız saldırılarına karşı bizi koruyacak iki kalkanımız var: Dua ve secde. Bu yüzden Rasûlullah’ın (s.a.s.) uyguladığı ve tavsiye buyurduğu gibi secdeyi ve secde esnasındaki duayı çoğaltmak gerekir. 589
“Ümmetimden hiç kimse yoktur ki, Kıyamet gününde ben onu tanımış olmayayım... Kıyamet gününde benim ümmetim secde ettiklerinden dolayı alınları; abdest aldıklarından dolayı da abdest âzâları parlak olacaktır.“ 590
Secdenin Toprağa yapılması
Secdenin toprağa yapılması daha efdaldir. Çünkü toprakla secde organları arasında ve yine topraktan yaratılan Âdem’le, yani Âdem’in şahsında Allah’a yapılan secde arasında tatlı bir bağlantı vardır. Toprağın sahibinin huzurunda, topraktan yaratılan insan, yine bir gün toprağa dönecek olan kul, toprak üzerinde secde eder. Topraktan yaratanın Allah olduğunu, Allah'tan geldiğini ve tekrar Allah'a döneceğini hatırlayarak kendini Rabb'ine daha yakın hisseder. Secde, şüphesiz ulvî bir lezzet, mü’min için bir lütuftur.
Kul, her aynaya bakışında gururla ve beğenerek seyrettiği şerefli başını, secde ânında toprağa koymakla, menşeini / aslını hatırlayıp kendine dönmekte ve şu çok değer verdiği vücudunu değersiz bir nesneden yaratarak ona şekil ve biçim veren yüce Allah'a yönelmektedir. En güzel kul olan Râsûlüllah, çoğu kez kuru ve sert toprağa, bazen de hasıra secde ederdi. Bir keresinde çamurlu ve ıslak olan zemine secde ettiğinden, mübarek başını secdeden kaldırdığında alnından çamurlu sular damladığı görülmüştü. Namaz kılıp secde eden kimse, kendisini Allah'ın huzurunda daha zelil ve hakir hissetmek için, kıymetli, süslü-püslü halı veya seccâdeler yerine; taş, toprak, hasır, tahta veya basit ve sade bir bez üzerine secde etmelidir. Çünkü Allah'ın en güzel biçimde şekillendirdiği göz ve kulakla süslediği başını, ancak böyle bir zemine koyarak Allah'a karşı kendisini küçültebilir. 591
Bu konuda ilki Huzeyfe, ikincisi Ebû Zer’den (r.a.) rivâyet edilen hadis-i şeriflerde Peygamberimiz şöyle buyurur: “Bir kulun yaptığı işlerden Allah'ın en çok hoşuna giden, namazda yüzünü toprağa koyarak secde etmesidir.“592; “Hiç biriniz namaz kılarken alnındaki tozu toprağı silmesin; çünkü rahmet onu karşılıyor.“ 593
Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
Tüm manevî/kalbî hastalıkların kaynağı kibirdir/büyüklenmedir. Büyüklenenlerin ilki şeytandır. Allah'ın emrine isyan edip secde etmeyerek ilk günahı şeytan, büyüklenme günahıyla işlemiştir. Allah'ın secde/ibâdet emrine uymayarak şeytanın yolundan gidenler de onun işini meslek edinerek büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda Allah'ın “en büyük“ olduğunu tekrarlar ve secde ile gösteririz. Demek ki, gün ve gece boyunca büyüklenme ve eğilimleri ve tavırları
589] Abdullah Yıldız, Namaz, s. 124-125
590] Ahmed bin Hanbel; Tirmizî: Naklen M. Nâsıruddin elBânî, Peygamberimiz'in Namaz Kılma Şekli, s. 111
591] el-Elbânî, A.g.e. s. 120-121
592] el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, c. 1, s. 516
593] el-Münzirî, g. e. 1/514
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile yüzyüzeyiz. Namaz kılan bir müslüman da yüzlerce defa Allah'ın en büyüklüğünü kalbiyle tasdik, diliyle ikrar ve secdesiyle ispat etmiş olur. Namaz kılan bir müslüman, “Allahu ekber“ dediği, Allah'ın huzurunda bel büküp (rükû) yere burnunu sürttüğü (secde) halde, hâlâ gurur, kibir/büyüklenme eğilimleri varsa, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
Yeryüzündeki fesâdın kökünde “tekbir“ ve “secde“ şuurundan uzaklık, yani büyüklenme vardır. Mü'min, benlik ve kibir hastalıklarını Allahu ekber kılıcıyla keser, secde zaferine kavuşur. Günde 40 rekât namaz kılan bir mü'min, 80 defa secde yapma şerefine kavuşur. Alnını her gün 80 defa yerlere eğerek nefsini ve benliğini kırar; Allah'ın dışında büyük kabul edilmeye, önünde eğilmeye lâyık kimse olmadığının bilincini ispatlar. Bu secdelerle mü'min, “Ene rabbiküm'ul a'lâ“594 diyen firavunlara meydan okuyup “Sübhâne Rabbiy'el a'lâ“ der. Günün her ânında ve davranışında “lâ“yı yaşamış, şimdi de secdede “illâ“nın en yakınına ulaşmış, hakkal yakîn olarak sadece Allah'ı ilâh olarak tanımanın hazzına ermiştir. Kibirliliğin göstergesi olan “burnu havada olmak“ı secde ile “burnunu yere sürterek“ kırmış olur. O yüzden secde, kişiyi şeytanlaştıran kibir ve gurura karşı en güzel, en etkin tedavi yöntemidir. 595
Allah'ın büyüklüğü karşısında bir hiç olduğumuzu vurgulamak için secde halinde küçülür, küçülür, küçülebildiğimiz en küçük hali alır ve O tek büyüğün, en büyüğün huzurunda yerlere kapanırız. O'nu büyükleyerek ve yücelterek, O'na yakın olabilmek için O'nun kuluna en yakın olduğu an olan secdelere tekrar tekrar varıyoruz. O'nun yüceliği karşısında küçülüp kıvrılıyor, tıpkı kapı halkası gibi yusyuvarlak olarak O'nun rahmet kapısını “Senin şânın ne yücedir Rabbim“ diyerek çalıyoruz. “Buyur kulum, dilediğini iste kulum“ diyerek huzuruna, kulluğuna kulunu kabul etmek ise ancak Ekber olana, O'nun merhametine yaraşır.596 O, sadece kendi huzurunda küçülenleri, başkalarının yanında, eşyanın, maddenin, tüm fânilerin ve âcizlerin yanında aziz kılacak, küçültmeyecek olandır. O, kendini büyük görüp secde etmeyen şeytanları sâğîrinden kılan/alçaltan ve kendine secde edenleri yeryüzünde halife ve efendi kılandır.
Ağaçlar secde etmektedirler.597 Ağaçlar ve bitkiler, namazdaki secde gibi devamlı olarak secdede duruyorlar. Çünkü ağaçların ağızlarına benzeyen kökleri devamlı şekilde yerden su ve besin alırlar. Cisimlerin gölgeleri Allah'a özel bir teslimiyet ve ibâdet tarzı olarak her gün nasıl uzayıp kısalıyorsa598 ibâdet eden insan da namazda kıyam, rükû, secde ve ka'de yaparken uzanıp kısalır. Müslümanların cemaat halindeki ibâdetlerde yaptıkları gibi, sürü halinde uçan kuşlar da Allah'a ibâdet ederler: “Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Herbiri kendi salâtını (duâsını) ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.“ 599
Bilindiği gibi, Firavun, Hz. Mûsâ'ya inanmayan ve ilâhlık taslayan zâlim bir yöneticidir. İsrailoğullarını kendine kul-köle yapıp onları ezip sömüren ve açıkça
594] 79/Nâziât, 24
595] İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y. s. 26
596] Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sureleri, Suffe Y. s. 67
597] bk. 22/Hacc, 18
598] 16/Nahl, 48; 13/Ra'd, 15
599] 24/Nur, 41
SECDE
- 177 -
“ben sizin en büyük rabbinizim“600 deyip halkını kendine secde ettirip taptıran Firavun, iman edenleri imha için ordusuyla takip ettiği Hz. Mûsâ ve kavmi için mucize olarak açılan Kızıldeniz'de ölüm ânında Allah'a iman etti ve secdeye kapandı. Bu iman yeis/ümidsizlik halinde yapıldığı için kabul edilmedi. “Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Fir'avn ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihâyet (denizde) boğulma haline gelince, 'Gerçekten İsrail oğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!' dedi. Şimdi mi (iman ettin)? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (Ey Fir'avn!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız. İşte, insanlardan birçoğu hakikaten âyetlerimizden gâfildirler.“ 601
Londra Brıtısh Museum'da Fir'avn'a ait olduğu büyük bir ihtimalle bilinen bir ceset sergilenmektedir. Mısır'da firavunların cesetleri mumyalanmak suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan Firavun'un cesedinin mumyalanmadan, bir mucize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 1980'li yıllarda Cebelein mevkiinde, Kızıldeniz sahilindeki kumların altından mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum'da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Resimlerinden de belli olduğu ve bizzat benim müzede gördüğüm şekilde bu ceset secde eder vaziyettedir. Secde halindeki bu durum, âyette ölürken iman etmesiyle anlatılıyor. Hayatı, halkına zulümle ve Allah'a isyanla geçen, Allah'a secde etmediği yetmiyormuş gibi, “Ben sizin en yüce Rabbinizim“ diyerek602 vatandaşlarını kendisine secde ettirmekten hayâ etmeyen Firavun'a Allah, öyle bir diz çöktürüp secde ettiriyor ki, binlerce senedir secdeden kalkmayan başı, sürtülen burnu, diğer Firavunlara ve insan şeytanlarına ibret olsun! Ölüm ânındaki bu imanın ve secdenin âhirette onu kurtarmayacağı âyetteki ifadeden anlaşılmaktadır. Ancak, mumyalanmadığı ve benzeri işlemlerden geçmediği halde, Allah'ın hikmeti gereği ve insanlara ibret olması için üç bin yıldan fazla zamandan beri çürümeyen, bozulmayan ve tüm organları, hatta saçları bile yerinde olan cesedin Allahu a'lem, canlı gibi kalması secde halinde ölmesinin bir sonucu olabilir. Yani, secde ancak ölüm ânında yapıldığı için âhirette kurtarmasa bile Firavun gibi birinin canlı gibi sapasağlam kalmasına sebep olmuş olabilir. Secde sayesinde ve secde ederken öldüğü için bedeni çürümemiş olabilir. Tabii ki en doğrusunu Allah bilir.
Ölüm ânında ve kabul edilmeyen bir secdenin Fir'avn gibi birisine canlı görünümü vermesi gibi, kabul olan ve Firavunlaşmayan kimsenin secdesi, kim bilir insanı nasıl canlı tutacaktır? Allah'a secde eden mü'min, çok şerefli bir hayata secdesi sayesinde hak kazanacak, Allah'ın nice yardımına muhatap olacaktır. Dünyada canlandırdığı gibi, secdenin, ölümden sonra da sayılamayacak faydaları olacaktır.
“Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah'ım
Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım!“ 603
600] 79/Nâziât, 24
601] 10/Yûnus, 90-92
602] 79/Nâziât, 24
603] Mehmed Âkif
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
İbadetler, sadece Allah için yapılır. Yapılmasının yegâne sebebi, Allah'a itaat, O'na şükür ve O'nun rızasını kazanmaktır. O yüzden dünyevî bir amaçtan dolayı yapılan bir ibâdet, “ibâdet“ olmaktan çıkarak “kabahat“ olur. Ama her ibâdetin dünyevî faydaları, hikmetleri, extra olarak dünyada kula kazandırdıkları vardır. Zekâtın sosyal faydaları, orucun beden ve sıhhat için yararları gibi her ibâdetin bilebildiğimiz veya bilemediğimiz nice faydaları da vardır. Namaz ve secdenin sağlığımız açısından faydaları da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ama tekrar hatırlatalım ki, secdeyi ve namazı dünyevî faydalarından dolayı değil; sadece Allah rızası için yerine getirirsek ibâdet etmiş oluruz.
Bu anlayış içinde, tesbit edilebildiği kadarıyla secdenin insan vücuduna bazı faydalarını saymaya çalışalım: İlk olarak, namazı sırf bir beden eğitimi hareketi gibi gören yanlış ve eksik anlayışa cevap olarak bir doktorun beyanlarına göz atalım:
“Namazın herhangi bir jimnastik ve beden eğitimi hareketinden farklı ve üstün beş farkı vardır. 1- Beş vakit namazda 40 rekât ve 80 secde var. Her gün kaç jimnastikçi bu kadar hareket yapar? 2- Sportif hareket yapanlar, hızlı hareketler yaptıklarından kalplerini ve bedenlerini yorarlar, kalıpları ve kalpleri yorgun düşer. Namaz ise yavaş yavaş kılınır; kalp yorulmaz. 3- Namaz, günün beş ayrı vaktinde kılınır. Günün muhtelif saatlerinde namaz kılındığından insanı gün boyu devamlı dinç tutar, aktif ve aksiyoner yapar. Kaç jimnastikçi günde beş defa ayrı ayrı zamanlarda kültürfizik ve beden eğitimi hareketi yapar? Ve namaz, yolculukta bile terkedilmez; düzenli olarak her gün bu hareketler mutlaka yapılır, vücudun zindeliği sağlanır. Spor yapanlar, en çok günün belirli zamanında vücutlarını düzenli hareket ettirirler. Günün diğer zamanlarına sporu yayamadıkları için vücutlarında kalori toplanmasının, yağlanmanın önüne tam geçemezler. 4- Namaz, ömrümüzün sonuna kadar farzdır. Ömrünün sonuna kadar kaç jimnastikçi düzenli olarak hareketlerini sürdürür? 5- Namaz için abdest almak şarttır. Bazı durumlarda boy abdesti de gerekir veya en azından Cuma namazı için şiddetle tavsiye edilir. Hâlbuki jimnastik için böyle bir mecburiyet yoktur.
İnsanın hayatında kanın yeri büyüktür; vücudun her tarafına dağılması hayatî önem arzeder. Kalp, kanı vücudun en ücrâ yerlerine kadar ulaştırmak üzere pompalar. Kalbin bu işi yapabilmesi için daimî olarak dinç olması gerekir. Bir de bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi için, şahsın birtakım hareketler yapması, bedenin dinç kalması için, o hücrelerin kan ile iyice sulanması veya kanlanması gerekmektedir. Nasıl, bir bahçıvanın sebzelerin iyice yetişmesi için bahçeyi her zaman sulaması gerekirse, dokulardaki kan dolaşımı, yani hücrelerin iyice kanla sulanması, daha doğrusu hücrelerin iyi kanlanması gerekmektedir.
Bunu bir misalle daha iyi açıklayabiliriz: Namaz kılıp secde etmeyen, bütün gün bir sopa gibi gezinen ya da masa başında koltuğunda oturan bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile namaz kılan ve günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı muhakkak ki aynı değildir. Günde, secdelerle başı 80 defa kanla pompalanan bir kimsenin saçlı derisi de 80 defa kanla yıkanıyor demektir. Beynin üzerindeki beyin zarları, yani meninksler de namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara nazaran günde seksen defa daha fazla
SECDE
- 179 -
kanlanıyor demektir. Bu zarların üzerindeki dönüş deveranına ait sinuslardaki kan da namaz kılıp secde edenlerde 80 defa daha fazla olarak deverana iştirak ediyor demektir.
Hâfıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lop, yani beynin ön lobu, namaz kılıp secde edenlerde namaz kılmayanlara nazaran 80 defa daha fazla kanlanıyor demektir. O yüzden hâfıza ve şahsiyet bozukluklarına namaz sayesinde secde edenlerde çok daha az miktarda rastlanır. Bu insanlar, bunamaya pek uğramazlar. Bir insanın beyni günde secdeler sayesinde 80 defa kanla yıkanırsa, o insan ne erken ve ne de geç bunamaya yakalanır. Bunun için secdeli/namazlı ihtiyarlarda hemen hiç bunama görülmemektedir. Çok yaşamadığı halde yataklara düşüp küçük ve büyük abdestlerini tutamayanlar ve çoğunlukla bunama özellikleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir. İnsanın ayakta iken beyne giden ve beyin için iyi bir besleyici olan glikoz miktarının % 25, rükû halinde % 40, secde halinde ise % 75 oranında olduğu bilinmektedir.
Diğer taraftan, insanın iradeli hareketlerini, yürüyüşünü temin eden merkezler, parietel lopdadır. Günde 80 defa secdeye gidildiği için, bu parietal loblar, 80 defa kanla iyice yıkanıyor demektir. Görme, işitme, duyma, koklama ve tatma merkezleri ociipital, yani arka lobda olduğu için namaz kılanlarda kılmayanlara nazaran günde 80 defa fazla kanla besleniyor demektir. Muvâzeneyi/dengeyi temin eden beyinciğin ve kafa çiftlerinin çıktığı beyin kökünün günde 80 defa kanlanması ve daha doğrusu beslenmesinin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak gerekmez. Buna şöyle bir misal de verebiliriz: Eczane raflarında senelerce duran bir ilacın tesir tarzı ile aynı ilacı 80 defa çalkaladığımız zaman o ilacın yaptığı etki şekli aynı değildir. Hareket eden ve çalkalanan ilaç, mutlaka daha iyi karışır, homojen olur ve mutlaka daha iyi tesir eder.
Yine, secdeler sayesinde mü'minin gözleri, 80 defa yere eğildiklerinden daha kuvvetli kan deveranına sahip olur. Göz içi tansiyonunda artma olmaz ve ön kameradaki sıvının devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve buna benzer vahim göz hastalıklarına namaz kılıp secde edenlerde daha az görülmesi bu yüzdendir. Kulakların yine iyi kanlanması, frontal, etmoidal, sfenoidal ve maxiller sinüslerin ifrazatlarını daha kolay boşaltmaları hep bu günde 80 defa secde eden insanlarda daha iyi olmakta ve sinüzitlerin meydana gelmesine büyük ölçüde engel olmaktadır.“ 604
Rükû ve secdeler, bütün organları canlandıran kan dolaşımı için en iyi bir usûldür. Onun için namaz, sindirimi takviye edici ve iştah açıcıdır. Rükû, sırt ve mide kaslarını takviye eder, aynı zamanda midenin cidarı üzerinde meydana gelen yağları giderir. Secde ise, baldır ve uyluk kaslarını, bağırsak faaliyetleri ile mide cidarını takviye ettiği gibi, kanın, vücudun her tarafına ulaşmasını da temin eder. Yine secde, kasların za'fiyeti ile bezlerin hareketli olmasından meydana gelen mide ülseri gibi hastalıklardan korur. Namazda kol, bacak ve kafa hareket eder, bu hareketler ise, bütün kaslara, eklemlere ve kemiklere ulaşır. Namaz, vücudun üst tarafındaki kanı indirme etkisi gösterir. Bu sebepten, yüksek tansiyondan şikâyetçi hastalar, namazı tam olarak kılarlarsa açıkça faydasını görürler. Secde ve namaz, sinir sistemine rahatlatıcı bir tesir yapar, kalp atışlarını takviye eder, dolaşım aksaklıklarını giderir, buhranı söndürür ve stresten
604] Dr. Timuçin Altuğ'un makalesi, naklen: Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, A. Aymaz, s. 1-5
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uzaklaştırır. Morali ve siniri bozulanlar ve bu yüzden uykusuzluk çekenler için secdeye kapanıp namaz kılmak, yerinde bir tedavidir.605 Ruha ve sinirlere rahatlık, huzur, sükûnet ve güven vermekte en önemli ilaç budur. “Biliniz ki kalpler ancak Allah'ı zikretmekle sükûnet bulur, mutmain olur.“ 606
Meleklerin Hz. Âdem'e Yaptığı Secdenin Mâhiyeti
“Bir zamanlar Biz, meleklere 'Âdem'e secde edin' dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.“ 607
İslâm'a göre, insanların Allah'tan başkasının önünde her ne sebeple olursa olsun secde etmesi, saygı için alnını yere koyması asla câiz değildir. İslâm'da Allah'tan başkasına secde haram ve küfür olduğuna göre, meleklerin Hz. Âdem'e, secde ile emredilmesinde ayrı bir anlam olması gerekmektedir. Bu sebeple İslâm âlimleri, meleklerin Hz. Âdem'e ilâhî bir emir ile secde ettirilmesini, “tâbi olma“ ve “biat“ mânâsında anlamışlardır. Dolayısıyla meleklerin, Hz. Âdem'e secde etmeleri, ona olan bağlılığının, saygının bir nişânesi olarak görülmüştür. Bu derin saygı ve bağlılık, Hz. Âdem'in bizzat Allah tarafından “halife“ olarak yaratılmasından, ilmi ile kazandığı yüksek mevkiden dolayı, meleklerin bu üstünlüğü kabullenmesi şeklinde değerlendirilmektedir. Secde ile Allah, tabiat olaylarının Allah'ın izniyle idarecisi olan melekleri, tabiattaki diğer kuvvetlerle birlikte, Hz. Âdem'e ve onun neslinin emrine tahsis etmiştir. Böylece Hz. Âdem için meleklerin yaptığı secde, bütün insanlığı kapsayacak bir mâhiyet kazanmıştır. 608
Meleklerin Hz. Âdem'e secdesi konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları arasında yakın benzerlik bulunan bu görüşlerin başlıcaları şunlardır:
Secde, Allah için yapılmış olup, Hz. Âdem “kıble“ ve “mihrâb“ olarak kullanılmıştır. Bu, tıpkı mü'minlerin namaz kılarken Kâbe'yi karşılarına almaları gibidir. Namaz kılan, her ne kadar Kâbe'ye yönelse de onun secdesi Allah içindir. Melekler, Hz. Âdem'in şahsında, Allah'a ibâdet etmişler, secdeyi Hz. Âdem için değil; Allah için yapmışlardır. Dolayısıyla bu secde Alllah'tan başkasına yapılmış bir secde değildir; tam tersine Allah'ın emrini yerine getirmedir. Çünkü Rabbimiz meleklere, “Secde edin“ demiş, melekler de secdeye kapanmışlardır. Bu, meleklerin denenmesi açısından bir “emre boyun eğme“dir. Kur'an bunu hatırlatıp, insanların da Allah'ın bütün emirlerine böylece itaat etmeleri gerektiğini bildiriyor.
Bu secde, her ne kadar Hz. Âdem'e bir saygı olsa da, yalnızca Allah'a bir ibâdettir. Meleklerin secdesi, Hz. Yakub'un oğullarının, Hz. Yusuf'a secde etmeleri şeklinde anlaşılmış, böylece secdeden, itaat etme, boyun eğme anlamı çıkarılmıştır. Çünkü Hz. Yusuf'a yapılan secde609 Hz. Yusuf'un emrine girerek O'nun buyruklarının dışına çıkmamak ve önünde saygı ile eğilerek onu selâmlamak şeklinde anlaşılır. Bu yoruma göre “Âdem'e secde edin“, “Âdem'e boyun eğip itaat edin“ demektir. 610
Secdenin lügat anlamı tevâzu göstermek, üstün bir varlığın önünde saygı
605] A.g.e. s. 84-85
606] 13/Ra'd, 28
607] 2/Bakara, 34
608] bkz. Elmalılı, s. 1/272
609] 12/Yusuf suresi, 100
610] Bkz. Tabatabaî, el-Mîzan, 1/175; F. Razi, T. Kebir, 2/336
SECDE
- 181 -
göstermek ve saygıyla selâmlamak demektir. Secde Hz. Âdem'e yapılmıştır, ama aynen Hz. Yusuf'a kardeşlerinin secdesinde olduğu gibi, meleklerin halife Âdem'e tâzim, hürmet ve saygıyla selâmlamaları şeklindedir. Melekler, emr-i ilâhîye uyarak Hz. Âdem'e tâzim etmek suretiyle Allah'a ibâdet etmişlerdir. Nasıl, insanların birbirleriyle selâmlaşmaları ve kendilerinden büyüklere değer verip saygı göstererek selâm vermeleri, zâhirde dostluk ve İslâmî edebe uymak; hakikatte Allah'a ibâdet olduğu gibi, meleklerin de zâhirde Âdem'e saygıları, hakikatte Allah'a ibâdettir.
Yine, cenaze namazında müslüman ölü, Mûsâlla taşına konur; önlerindeki ölüye karşı imam ve cemaat, secdesi olmayan, ama namaz adıyla isimlenen duada bulunur. Bu namaz/ibâdet, nasıl ki ölüye değil; Allah'a yapılmaktadır, ama kıblede cenaze vardır ve ona karşı namaz kılınmaktadır. Aynen bu olay gibi kabul edilebilir Âdem için secde.
Bizzat Allah tarafından yaratılmış olmasından dolayı, Allah Hz. Âdem'in şerefini yüceltmek için meleklere secde etmelerini emretmiştir. Burada secde kelimesi sembolik ve mecâzî bir anlama sahiptir. Burada Allah'ın Hz. Âdem'e bir ikrâmı olduğu gibi, bazı özelliklerinden dolayı, onun meleklerden üstün olduğu da anlatılmak istenmiştir. Ayrıca bu secde, meleklerin insan için hizmete yatkın olduklarına işaret etmekte, dolayısıyla ibâdet kasdı bulunmamaktadır. 611
Mevdudi, bu konuda şu açıklamayı yapar: Bu, yeryüzünü ve tüm evrenin yeryüzüyle ilgili bölümüyle ilgili meleklerin, insana baş eğip itaat etmesinin sembolik bir ifadesiydi. İnsanın, Allah'ın emriyle yeryüzüne halife tayin edildiği için, evrenin bu bölümünde görevli olan meleklere, Allah dilediği müddetçe, yetkileri kötüye de iyiye de kullansa insana yardımcı olmaları emredilmiştir. Bu, şu anlama gelir: “Doğru olsun, yanlış olsun, yapmak istediği her şeyde ona yardımcı olacaksınız.
Meselâ namaz kılacağı veya başka iyi bir iş yapacağı zaman, kendi kapasiteniz dâhilinde ona yardım etmelisiniz. Veya o hırsızlık yapmak ya da başka bir kötülük yapmak isterse, Biz onun yetkisini bu yolda kullanmasına (imtihan açısından, kendi tercihine bıraktığımız sürece) ona yardımcı olacaksınız. Fakat Biz o yetkiyi ondan aldığımızda, ona yardımcı olmayı bırakacaksınız.“ Bu, bir devlette üst seviyede yetkili birinin durumuna benzer. Kendi yetki sınırı içindeki tüm memurlar ona itaat ederler; fakat hükümet tarafından görevden alınınca, daha önceden itaat eden tüm memurlar artık ona itaat etmezler. Hatta hükümet emrederse onu yakalayıp hapse bile atarlar. Meleklerin de insanla aynı ilişki içinde olduğu görülüyor. Secdenin, itaat ve boyun eğmenin sembolik bir ifadesi olması muhtemeldir. Boyun eğdiklerini belirtmek için böyle bir hareketi fiziksel olarak yapmış olmaları da mümkündür. 612
Bu secdenin bir başka sebebi de Hz. Âdem'in mükemmel, kusursuz ve bir hikmet üzere olan yaratılışını bir kutlama bir tebrik olabilir. 613
Bu secde, kuşkusuz Rabbimiz'in Hz. Âdem'e ve onun şahsın da insan unsuruna bir ikramıdır. Bu değerli ikramla beraber onun meleklerden daha üstün
611] bkz. Elmalılı, 1/272
612] Mevdudi, Tefhimü'l-Kur'an, 1/64
613] A. en-Neccâr, K. Enbiya, s. 14
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir makamda olduğu ortaya çıkmış ve melekler tarafından kabul edilmiştir. Hz. Âdem'e isimlerin öğretilmesi bu üstünlüğü pekiştiren bir başka özelliktir. Bu secde, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, O'nu tesbih ve takdis etmek, O'na ibâdet etmek için yaratılan meleklerin, aynı zamanda insana hizmet edebilmek üzere var edildiklerini de akla getirebilir.614
Secde ve Tesbih
Mü’minler rükû’da iken ‘Sübhâne rabbiye’l azîm/Yüce olan Rabbimi tesbih ederim’, secdelerde ise sürekli ‘Sübhâne Rabbiye’l a’lâ/Ulu olan Rabbimi tesbih ederim’ derler. O yüzden rükû ve secde, tesbih edilme makamıdır. Tesbihin anlam ve önemini bilmeden secde yeterli şekilde anlaşılamaz. Allah, yeryüzünde halife yaratacağını meleklere bildirince, onlar: “Biz, hamdinle Sana tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler.“615 Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, yeryüzünün halifesi insanın en önemli görevlerinden biri Allah'ı tesbih etmektir. Melekler, yaratılış hikmeti tesbih/ibâdet olan yeni bir varlık yaratılacağını anlayıp, bu görevi kendilerinin hakkıyla yaptıklarını belirtmişlerdi.
Secdede Yaptığımız Tesbihin Anlamı: ‘Tesbih’; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek yani uzak tutmaktır. ‘Tesbih’ bir anlamda Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama ‘sübhânellah’ (sübhâne Rabbiye'l- a'lâ vb.) demek ve O’na ibâdet etmektir. Bu bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı âlimlere göre ‘tesbih’, zikrin türlerinden biridir. ‘Tesbih’; Allah’ı, kutsal yüceliğine lâyık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların sahte ilâhlar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmak ve aklamaktır.
Tesbih, bir nevi protestodur. İnandığımız Allah'a birileri iftira atıyor. O'na ait olan vasıfları başkasına vermeye kalkışıyor. O'nun isimlerini, sıfatlarını kendi sevdiklerine, bağlandıklarına yakıştırıyor ve onları ululayıp yüceltiyor. İşte biz, bu durumu red ve protesto için “sübhânallah“ diyoruz. Bunu söylerken, şirki protesto ettiğimiz gibi, aynı zamanda da O'nu yüceltip övmüş oluyoruz.
Kur'an'da kullanıldığı şekilde tesbih, üç temel anlama gelir. 1- Aklama-uzaklaştırma; 2- Zikir/anma, dua, namaz; 3- Kâinattaki her şeyin O'nun düzenine uyduğu.
Allah Teâlâ (c.c.) yücedir, uludur, azimdir. Hiç bir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah (c.c.) hakkında, insanlara ve diğer yaratıklara ait şeyler düşünülemez. O, bütün bunların dışındadır. Sübhânallah şiarı, şirki mahkûm etmek için söylenir. Kâfir insan ve cinlerden/şeytanlardan başka her şey, Allah'a kul oluyor, secde ve tesbih ediyorken, bu hayvandan aşağı yaratıklar, bu nizam ve uyumu bozuyorlar. İşte bu fesat/düzen dışılık sübhânallah şiarıyla reddediliyor.
İşte, Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak), tesbih’tir. Aynı kökten gelen ‘Sübhan’ Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında
614] Daha geniş bilgi için, Bakara 34 ayetinin tefsirine ve Hz. Âdem'le ilgili kitaplara bakılabilir.
615] 2/Bakara, 30
SECDE
- 183 -
düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir ‘Fe sübhanellah’ cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın zatının temizliğini ve kutsallığını da anlatır. (Bu cümle hem bir zikir, hem Allah’tan yardım isteme, hem de bazen bir şeye hayret edildiği zamanlarda kullanılan bir cümledir.)
‘Tesbih’ ibâdetinde Allah’ın büyüklüğüne yönelik bir hayret ifadesi bulunmaktadır. Bunun yanında onda Allah’a ait yüceliğin itirafı ve O’nu noksan sıfatların uzağında görme inancı vardır. Talha b. Ubeydullah diyorki: Peygamberimiz'e ‘sübhanellah’ın tefsirinden sordum. Buyurdu ki: “O, Allah’ı O’nun dışındaki her şeyden tenzih etmedir (uzak tutmadır).“ 616
Allah’ı tesbih etmeyi ifade eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an, Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibâdetin de ortak yanları olduğunu gösterir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.“ 617 Sabah ve akşam vakitleri zikir ve Allah’ı tesbih için en uygun zamanlardır. Ancak sabah-akşam ifadesi bütün günü kapsaması sebebiyle, âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbih edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir. (Allahu a’lem) Aynı anlamı değişik ifadelerle birkaç âyette daha görmekteyiz. “Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol. Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.“618 Birçok âyette ise Hz. Peygamber'in şahsında bütün mü’minlerin Allah’ı hamd ile tesbih etmeleri emrediliyor. “Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.“ 619
Bütün Varlıklar Tesbih Eder
Arşın etrafını çevirmiş melekler Allah’ı sürekli tesbih ederler.620 Bir kısmı da Allah’ı tesbih eder ve bununla beraber yeryüzünde olanlar için istiğfar ederler.621 Allah’ın yanında bulunanlar da Allah’ı tesbih ederler.622 Kur’an’ın haber verdiğine göre yerde ve gökde olan bütün yaratıklar Allah’a tesbihte bulunurlar. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbih etti’ şeklinde, bazen de şimdiki zaman kipiyle ‘tesbih eder/ediyor’ şeklinde vermektedir. Bu, varlıkların geçmişte ve şimdi sürekli tesbih ile meşgul olduklarını gösteren bir gerçektir. 623
İnsanın dışındaki canlı veya cansız varlıkların nasıl tesbih ettiklerini bilmiyoruz. Bu konuda birçok açıklama yapılmıştır ama doğrusu onların tesbihlerinin nasıl olduğunu anlamak hem zor, hem de bunu anlama diye bir görevimiz yoktur. Bize düşen, bütün varlıkların ister istemez Allah’a teslim olup O’nu tesbih ettiklerini bilmek ve böyle bir gerçeğe şüphesiz inanmaktr. Bunu kabul ettikten sonra, onlar gibi bu yüce zikre katılmak, onlarla beraber Allah’a tesbihte bulunmaktır. Tıpkı Dâvud (a.s.) ile birlikte tesbih etsinler diye boyun eğdirilen dağlar gibi. 624
616] Kurtubî, nak. Saffetü’t Tefâsir, 1/47
617] 33/Ahzâb, 41- 42; 3/Âl-i İmran, 41
618] 20/Tâhâ, 130. Ayrıca bk. 40/Mü'min, 55; 50/Kaf, 39
619] 15/Hıcr, 98. Ayrıca bkz. 25/Furkan, 58; 52/Tûr, 48; 56/Vâkıa, 74, 96; 87/Â’la, 1; 110/Nasr, 3
620] 39/Zümer, 75
621] 42/Şûrâ, 5
622] 41/Fussilet, 38; 7/A’râf, 206
623] 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 24/Nûr, 41; 62/Cuma, 1 vd.
624] 21/Enbiyâ, 79; 38/Sâd, 18
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. O halîm’dir, bağışlayandır.“625 Onların tesbihlerini anlayamacağımıza göre, bu konudaki gayret boş bir çabadır. Burada önemli olan, evrendeki bu imana katılmak, bu koro ile beraber, âlemlerin Rabbini, O’nun layık olduğu gibi anmaktır.
Namaz ve Tesbih İbâdeti
Mü’minler ‘tekbir’le namaza girdikten sonra, önce ‘Sübhaneke’ duasını okurlar. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirirler. Bu imanla namaza başlarlar, namazı yalnızca bu tesbih ettikleri Allah (c.c.) için kıldıklarını ortaya koyarlar. Mü’minler rükû’da iken ‘Sübhâne rabbiye’l azîm/Yüce olan Rabbimi tesbih ederim’, secdelerde ise sürekli ‘Sübhâne Rabbiye’l a’lâ/Ulu olan Rabbimi tesbih ederim’ derler.
“Bir adam Peygamberimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben Kur’an’dan bir şey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?’ dedi. Peygamberimiz buyurdu ki: “Şöyle söyle: 'Sübhane’llahi ve’l hamdü li’llâhi ve lâ ilâhe illâ'llahu va’llahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh/Allah’ım seni tesbih ederim, hamd sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır.“626 Peygamberimiz yine buyuruyor ki: “İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler. (Bunlar:) Sübhânellahi ve bi hamdihî. Sübhâne’llahi’l azîm/Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim. Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim, sözleridir.“627 Peygamberimiz daha birçok hadisinde, tesbih’te bulunmanın, tevhid kelimesini söylemenin ve istiğfarda bulunmanın önemine, bunların sevaplarının çok olacağına işaret buyuruyor.
Herbir rükünde ve rek’atında bol bol tesbih yapılarak kılınan namaza ‘Tesbih namazı’ denilir. Namazdan sonra otuz üç defa ‘sübhane’llah’, otuz üç defa ‘el-hamdü li’llâh’, otuz üç defa da ‘Allahü ekber’ demek, zenginlerin fakirlere sadaka verip yardım etmeleri gibi sevabı çok olan zikirlerdir. Bunlar ‘Sübhane’llah’ ile başladıkları için hepsine de ‘tesbih duası’ denmektedir.628 Türkçe’de ‘tesbih’ diye bilinen, otuz üçlü veya doksan dokuzlu taneler, aslında ‘tesbih âleti’dir. Halk ‘tesbih’ deyince bu tesbih aracını kasdetmektedir. 629
Secde ve Tekbir
Secdeye tekbir'le varılır; secde Allah'ın ekber'liğinin itirafı ve göstergesidir. Secdede okunan “Sübhâne Rabbiy'el a'lâ/Ulu olan Rabbimi tesbih ederim“ ifadesi, Allah'ın “ekber“liğinin değişik bir açılım ve izahıdır.
Secde İçin Aldığımız Tekbir'in Anlamı: ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir. “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan
625] 17/Isrâ, 44
626] Ebû Dâvud, Salât 139, Hadis no: 832, 1/221; Nesâî, İftitah 32, 2/110
627] Müslim, Zikir ve Dua 10, Hadis no: 2694, 4/2072; Buhârî, Deavât 65, 8/107; Eymân 19, 8/173; Tirmizî, Deavât 61, Hadis no: 3467, 5/512
628] Ebu Davud, Harac ve Imaret, Hadis no: 2987, 3/150; Ahmed bin Hanbel, nak. Ş. Isl. Ans. 6/193
629] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 697 vd.
SECDE
- 185 -
Allah’a aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)“ 630
Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (cc) her şeyden yücedir ve büyüktür. ‘Kibriya’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir göstermezler. Mü’minler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermesinden dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kasdediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu, azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.
Allah En Büyüktür
‘Tekbir’ deyince elbette akla ‘tekbir cümlesi’ gelir. O da herkesin bildiği gibi ‘Allahü ekber’ cümlesidir ki, ‘Allah en büyüktür’ anlamına gelir. Bu söz sıradan bir cümle değildir. Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları ilâhları büyük bilirler. Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü ve büyük zanneder. Rabbimiz mü’minlere ‘Allahü ekber’i öğreterek, bütün bu hatalı “büyük“ anlayışından, “büyüklük“ ve “büyüklenmek“ yanlışlığından onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan Allah’tır.
‘Allahü ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk bildirimidir. İman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder. Mekke’de ilk inen âyetlerde şöyle bir ifadeyi görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen; Kalk (ve) bundan böyle uyarıp-korkut; Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt); Elbiseni de temizle…“ 631
İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları için, ya da baba mirası olduğu için yalancı ilâhları 'ekber' tanıyan insanlara bundan güzel bir mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahü ekber’ yüce bir gerçeği haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.
İbâdetlerde Tekbir
Bilindiği gibi müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan 'ezan'ın ilk sözleri ‘Allahu ekber’dir. Mü’minler, her ezan okuyuşta, bu gerçeği işiten kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne ulaştırırlar, haber verirler. İnsanın dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın büyüklüğünü zaten bilirler. Ancak hevâsını ve başka yalancı güçleri tanrı edinen bazı insan taslakları, bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.
Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile ‘Allahu ekber’ diyerek başlarlar. Böylece, insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır ve öylece, büyük
630] 17/İsrâ, 111
631] 74/Müddessir, 1-4
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahu ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.
Secdeye kapanırken ve namazın rükünlerinin herbirinin arasında da ‘Allahü ekber’ denilir. Böylece bu muazzam gerçek sık sık vurgulanır. Bu vurgu mü’min tarafından öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.
Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz İslâm'ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme, ister sevgiden isterse korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecazen de olsa bir başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek İslâm inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a ait olanla benzer ölçüde veya yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler.632
Secde edip Allah'ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden kimsenin gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı, otomobili, kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını... büyük görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde fanatik şekilde sever. Mü'minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı, Allah'tan başkasını Allah'a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler (onların Allah'ı sevmesi her şeyden, her sevgiden daha fazladır).“ 633
Secde, meleklerin severek yaptıkları bir ibâdet; secdeden kaçınmak, şeytanların lânetlenmesine sebep bir isyandır. Yükselip meleklerle beraber olmak isteyenler secde merdivenine tırmanmalı; secdeden kaçanlar, bunun “hubût“, yani iniş, düşüş ve alçalma olduğunu bilmelidir. Secde, Rabb'e yaklaşmak; secdeden kaçınmak ise, sonunda lânet olan çıkmaz yola girmektir. Secdeden kaçanlar şeytanlaşıp en aşağılara alçalıp yuvarlanırken; mü'min, secde füzesiyle fezâları aşıp yükselir.
Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip secde eden ve bu davranışıyla insan ve cin şeytanlarını kahredenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!
Selâm olsun secdelerini artıranlara; gündüz işlerini, gece uykularını Allah için bölüp secde izlerini alınlarına nurla nakşedenlere! Secde üssünden kalkan füzeyle göklerin en yükseğine, “mirac“a doğru kanatlananlara selâm olsun!..
632] A.g.e. s. 693-694.
633] Bakara, 165
SECDE
- 187 -
Secde Konusunda Âyet-i Kerimelerden Bazıları
A- Secde Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 92 Yerde): 2/Bakara, 34, 34, 58, 114, 125, 144, 149, 150, 187, 191, 196, 217; 3/Âl-i İmrân, 43, 113; 4/Nisâ, 102, 154; 5/Mâide, 2; 7/A’râf, 11, 11, 11, 12, 29, 31, 120, 161, 206; 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 7, 17, 18, 19, 28, 107, 108, 112; 12/Yûsuf, 4, 100; 13/Ra’d, 15; 15/Hıcr, 29, 30, 31, 32, 33, 98; 16/Nahl, 48, 49; 17/İsrâ, 1, 1, 7, 61, 61, 61, 107; 18/Kehf, 21, 50, 50; 19/Meryem, 58; 20/Tâhâ, 70, 116, 116; 22/Hacc, 18, 25, 26, 40, 77; 25/Furkan, 60, 60, 64; 26/Şuarâ, 46, 219; 27/Neml, 24, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 72, 73, 75; 39/Zümer, 9; 41/Fussılet, 37, 37; 48/Fetih, 25, 27, 29, 29; 50/Kaf, 40; 53/Necm, 62; 55/Rahmân, 6; 68/Kalem, 42, 43; 72/Cinn, 18; 76/İnsan, 26; 84/İnşikak, 21; 96/Alak, 19.
B- Secde Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Secde Nedir? Necm, 62.
b- Her Şey Allah'a Secde Eder: Ra’d, 15; Nahl, 49; Hacc, 18; Rahman, 6.
c- Secde Edenlerden Olmak: Hıcr, 98; Alak, 19.
d- Secdeden Kaçınmak: Furkan, 60.
e- Mü’minlerin Allah'a Secdesi: Secde, 15.
f-f- Kur’an’daki Secde Âyetleri: A'raf, 206; Ra'd, 15; Nahl, (49-)50; İsrâ, (107-)109; Meryem, 58; Hacc, 18; Furkan, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussılet, (37-)38; Necm, 62; İnşikak, 21; Alak 19.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-273
3. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 64
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 97-98
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 234-237
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 174-178
9. Furkan Tefsiri, M. Mahmut Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 40-41
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 5, s. 358-360
11. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 582-585; 693-695; 697-700
12. Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan A.Ş.
13. Psikoloji Açısından Hz. Peygamber'in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. s. 96-100
14. Hadislerle Peygamberimiz'in Namaz Kılma Şekli, Muh. Nâsıruddin el-Bânî, Aksâ Y. s. 103-116
15. Namaz, Abdullah Yıldız, Pınar Y. s. 118-126
16. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 67
17. Kur'an'da İbadet Kavramı, İsmail Karagöz, Şûle Y. s. 36-40
18. Kıble Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
19. Hz. Adem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 105-111
20. Hz. Adem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y. s. 136-140
21. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 24, 33, 39, 47
22. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 413-414
23. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Heyet, Türdav, c. 2, s. 1338
24. 23. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 189 -
Kavram no 159
İman 27
Bk. Allah, Esmâu’l-Husnâ; Velî/Dost
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
• Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Sevgisi
• Sevginin Dereceleri
• Allah'ın Kulu Sevmesi
• Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
• Sevginin Esası ve Sebepleri
• Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
• Sevgi İmanın Göstergesidir
• Kur'ân-ı Kerim'de Sevgi Kavramı
• Allah Kimleri Sever?
• Allah Kimleri Sevmez?
• Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
• Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
• Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
• Sevginin Zirvesi: Takvâ
• Sevgi Toplumu
• Tutku (Çarpık Sevgi)
“İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 634
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah'ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, “hubb“ (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Buna göre mahabbet, susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. Habâbu'l-mâ', suyun fazlasına denir. Mahabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan h-b-b ile ifade edilmiştir. Türkçede mahabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.635 Bu ikinci anlamını da
634] 2/Bakara, 165
635] 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözönünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür.
Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur. Sevgi, topluma huzur ve barışı getiren birleştirici bir unsurdur. Kur'an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü'minin gönlü sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık, kâfirlerin özelliklerindendir. Allah Teâlâ, iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir: “Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi...“ 636
Dinde sevgi iki türlüdür: Kulun Allah'ı sevmesi, Allah'ın kulu sevmesi. Allah'ı sevmek, yani mahabbetullah, herkesin, elde etmek için ardından koştuğu yüce bir mertebedir. Makamların en yücesi, derecelerin en yükseğidir. Kalplerin azığı, ruhların gıdası, gözlerin bebeğidir. Mahabbet, bir hayattır, onsuz insan ölülerden sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ; zâlimleri, fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri, sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini yapanları, tevekkül edenleri sever. Yüce Allah; “De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.“ 637 buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O'nun emirlerine uymak, Peygamberinin yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.
Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir. Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah için sevmemelidir. Allah'ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek, sevmediklerinden yine O'nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününde: 'Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka gölge bulunmayan bir günde Arş'ın gölgesinde gölgelendireceğim.' buyurur.“ 638
Abdullah bin Ömer şöyle söyler: “Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine O'nun için düşman ol. Çünkü Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.“ Müslüman, sevilmesi gereken her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak, sırf Allah rızâsı için, samimi bir sevgi beslemelidir. İnsan ruhunu olgunlaştıran mânevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı yürekli ve zâlim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrûmiyet, onların ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler. 639
Allah Sevgisi
Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla mükemmel olan Allah'a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah'ın künhünü (nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O'nu tanımak, O'na
636] 8/Enfâl, 63
637] 3/Âl-i İmrân, 31
638] Müslim, Birr ve Sıla, 161
639] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 393-394
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 191 -
inanmayı ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah sevgisine götüren beş sebepten bahseder:
a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever; yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu durum, insanı Allah'ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbinı bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah'tan olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah'tır. Yoksa insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah'tır. O'ndan başka her şey, O'nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O'nu sevmemesi, kendine ve Rabbine olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet, mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet (Allah'ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: “Rabbini bilen O'nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder“ demiştir.
b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan, kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda bulunanı sever. Bu sevgi, Allah'ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah'tır. Bunlara ilâveten insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah'tır. “Allah'ın verdiği nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.“640 Çok kere Allah'ın nimetleri bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek sahibi ise Allah'tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O'nu da diğerine karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah'tır. Allah'ın bu sebepleri onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan, onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah'ı sevmeyi gerektirir.
c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır. Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir. Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü sebep de yalnız Allah'ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından, önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu. Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.
d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız
640] 16/Nahl, 18
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah'a yakışmaz. Allah'ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli, cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah'ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Hâlbuki bu sıfatları da insana bahşeden yine Allah'tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye hak kazanan bir varlığa mukabil Allah'ın daha çok sevilmesi gerekir. Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl, celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şâyet ilminden dolayı bir âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil derecede Allah'ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok sevilmeye lâyık olan yine Allah'tır.
e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir. Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet vardır. İnsanın, Allah'ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir: “Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın“ gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf, hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri dînî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel münâsebetler de vardır. “Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde...“641 Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde halîfe642 olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın Allah'ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında kul Allah'ı, O'ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca Allah olduğu için sevmelidir. O'nu sevmenin ilk alâmeti O'na inanmak ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. “De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana (Hz. Muhammed'e) uyun ki Allah da sizi sevsin...“643 Bu âyet, Allah'ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak Hz. Peygamber'e mutlak itaati öngörüyor.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat, esasta onu elçi olarak gönderen Allah'a itaattir. Ona isyan ise Allah'a isyandır. İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz. Allah'ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan gibi sevmek küfürdür. Hristiyanlar Hz. İsa'yı Allah gibi, Allah'ı sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. “İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır...“ 644
Allah'ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O'na iman, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm'ından dolayı kınayıcının kınamasından
641] 15/Hıcr, 29
642] 2/Bakara, 30
643] 3/Âl-i İmrân, 31
644] 2/Bakara, 165
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 193 -
korkmamaktır.645 Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 646
Allah'ı sevmek, zamanla O'nun tarafından sevilme nimetini kazandırır. Allah'ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden kurtulmuş olur. “İyi bil ki Allah'ın dostlarına/sevdiklerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 647 Kul, sevgisiyle Allah'a itaat eder, farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah'a mânevî yakınlık kazanmaya çalışır. Nihâyet İlâhî lütuf ile Allah'ın sevgisine lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olur. Yani kul, Allah'ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.
Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir. Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır. Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ızdırap kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah'a ve âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah'ı ve âhireti inkâr kadar kolay değildir.
Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ızdırap kaynağı olan ölüm, mü'min için sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah'ı ve Rasûlullah'ı her şeyden daha çok sevmek, mü'minin imanının kemâlini gösterir. “Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum ya Rasûlallah!“ diyen Hz. Ömer'e, Peygamberimiz (s.a.s.): “Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü'min olamazsın, ey Ömer!“ demişti. Hz. Ömer de: “Seni kendimden de çok seviyorum ey Allah'ın Rasûlü“ deyince Peygamber Efendimiz “Şimdi oldu ey Ömer!“ buyurmuştu.
Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber'i sevmek, insanlığının ötesinde, Allah'ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir. Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda bulunmak üzere her şeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir'e Peygamberimiz: “Geride ailene ne bıraktın?“ diye sorunca, “Allah ve Rasûlünün sevgisini bıraktım, ey Allah'ın Rasûlü“ diyerek imanın sevgi ile doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: “Allah'ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.“ 648
Sevginin Dereceleri
Sevgi, kalpteki kuvvet ve zaaf derecesine göre çeşitli isimler alır. Mahabbetin ilk derecesi “alâka“dır. Kalp, sevilene yapışıp bağlandığı için, sevginin bu
645] 5/Mâide, 54
646] 9/Tevbe, 24
647] 10/Yûnus, 62
648] Tirmizî, Deavât 72, 73; Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ans. c. 1, s. 120-121
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düzeyine alâka denmişir. Sevginin ikinci derecesi “irâde“, yani kalbin sevdiğini istemesi, ona yönelmesidir. Üçüncüsü: “sabâbet“ yani sargın eğilim; kalbin, uzakta olan sevgiliye doğru, suyun tepeden aşağı akması gibi akmasıdır. Dördüncüsü “ğarâm“dır. Bu da kalpten hiç ayrılmayan, alacaklının borçluya yapışması gibi sahibine yapışan sevgidir. Suçluya yapışacak cehennem ateşine de ğarâm denmiştir: “Onun azâbı ğarâmdır.“649 Beşincisi: “Vedâd“dır. Bu da sevginin çok temiz ve hâlisine denir. Bunun için Allah'ın en güzel isimlerinden biri de el-Vedûd'dur. Çünkü en hâlis sevgi, O'nun yaratıklarını sevmesidir. Altıncısı “şeğaf“tır. Şeğaf, kalbi istilâ eden, yahut kalbin içinden ta dış zarına kadar taşan sevgiye denilir. Yedincisi “ışk“tır ki sahibinin sonucundan endişe edilen bir sevgidir. Türkçede buna sevdâ, daha ileri derecesine kara sevdâ denilir. Sekizincisi “teteyyüm“dür. Teteyyüm, tapmak, küçüklenmek, daha doğrusu taparcasına sevmek demektir. Dokuzuncusu: “Teabbüd“dür. Teabbüd, teteyyümün üstünde bir sevgidir. Bu sevgi, taparcasına sevmek değil, sevdiğine fiilen tapmaktır. Sevgilisi, onu tamamen kendisine kul yapar. Artık onun, kendisine ait bir şeyi kalmaz. Açık ve gizlide ne varsa hepsi sevgilisinin olur. İşte kulluğun hakikati, bu tür bir sevgidir. Onuncusu, “hullet“dir. Bu da sevenin ruhunun içine, kalbinin hücrelerine işleyen, orada sevgiliden başkasına hiç yer bırakmayan sevgidir.
Allah'ın Kulu Sevmesi
Kul, Allah'ı sevdiği gibi, Allah da kulunu, yarattığını sever. Özellikle insanın, öteki yaratıklar içinde ayrı bir yeri vardır. Çünkü: “Biz gerçekten Âdemoğullarına çok ikram ettik, onlara çok değer verdik...“650 âyeti ile Allah, insanoğlunu değerli yarattığını, ona çok ikramda bulunduğunu bildirmiştir. Allah'ın kulunu sevdiğini belirten çokça âyet vardır. Allah'ın, takvâ sahibi, iyilik eden, tevbe eden, içini dışını temizleyen, âdil, sâlih kullarını sevdiğini Kur'an vurgulamaktadır. Bazı âyetler de Allah'ın fesâd, fısk, kibir, zulüm, saldırganlık gibi kötü işleri yapan kullarını sevmediğini belirtmektedir. Âl-i İmrân sûresinin 31. âyetinde de Allah'ın kulu sevmesi, kulun, Peygamberine uyması şartına bağlanmıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah'ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.“651 buyurmuştur. Bir rivâyette de: “Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür.“ 652 buyrulmuştur. Yine birçok hadiste Allah'ın sevdiği işler anlatılmış; “Allah'ın en çok sevdiği işler şu, şudur“ denilmiştir. Bütün bunlar, Allah'ın, kullarını sevdiğini kanıtlamakta ve vurgulamaktadır.
Muhabbet yüce bir haldir. Allah, kulunun kendisini sevdiğini; kendisinin de kulunu sevdiğini bildirmiştir. Allah, kulunu sever, kul da Allah'ı sever. Sevgi hali, kulu, Allah'a saygıya, O'nun rızâsını üstün tutmağa, O'nun yolunda sabra, Allah'a kavuşmağa, O'nsuz kararının kalmamasına, kalbi sürekli Allah'ı anmağa ve onunla kaynaşmağa sevk eder.
649] 25/Furkan, 65
650] 17/İsrâ, 70
651] İbn Mâce, Zühd 16
652] Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 195 -
Gazâlî şöyle diyor: “Kulun Allah'ı sevmesi, mecâz değil; gerçektir. Çünkü dilde muhabbet, nefsin, kendisine uygun bir şeye duyduğu eğilimdir. Işk (Türkçe'de aşk) ise, bu eğilimin aşırı derecesidir. İyilik ve güzellik nefse uygunluktur; güzellik ve iyilik, bazen baş gözüyle, bazen de basîretle (gönül gözüyle) algılanır. Sevgi ise, her ikisi ile algılanabilir, sadece söze mahsus değildir. Fakat Allah'ın kulu sevmesi, bu anlamda olamaz. Bütün bu kavramlar da öyledir. Allah'tan başkası hakkında bir mânâ ifade eden kavramlar, Allah hakkında başka bir mânâ ifade eder. Yaratanla yaratıklar arasında en ortak isimlerden olan “varlık“ bile Yaratan ile yaratıklar hakkında aynı anlamı vermez, herbiri için ayrı bir anlam kazanır. Çünkü yaratıkların varlıkları, Allah'tan alınmıştır. Tâbi' varlık ile tâbi olunan varlık bir olamaz. Ortaklık, sadece kelimededir, anlam farklıdır.“ 653
Genel olarak Yaratanla yaratıklar arasında, özellikle de Yaratanla insan arasında sevgi, kâinatın temel yasalarından biridir. Yüce Allah, eserlerini, fiillerini görmek, isim ve sıfatlarıyla görünmek için kâinatı yaratmıştır. O, yaratıcıdır, rızık verendir, kısandır, açandır, yükseltendir, azîz edendir, alçaltandır, zelîl edendir; diğer isim ve sıfatların sahibidir. Eğer yarattığı kimse yoksa yaratması, kuru bir isimden ibaret kalır. Rızık verdiği kimse yoksa rızık verici sıfatı eyleme çıkmaz, potansiyel bir güçten ibaret kalır. Öteki isim ve sıfatları da böyle, ancak tatbikatla, eyleme çıkmakla kuvveden fiile geçmiş, görünmüş olur. İşte Yüce Allah, isimlerinin ve sıfatlarının görünmesi için âlemleri yaratmıştır. “Ben, cinleri ve insanları sadece Bana kulluk etmeleri için yarattım“ 654 âyetinde bu gerçeğe işaret edilmiştir. Çünkü ibâdet edilmek, bilinmenin en ileri sonucudur. Demek ki Allah, şânının bilinmesi için evreni yaratmıştır. Hakk'ın bilinme ve ibâdet edilme irâdesi, parça parça her yaratığında görünen sevgiyi içermektedir.
Maddî yaratıkların en küçük parçası -bildiğimize göre- atomdur. Atomun yapısını bilen insan, merkezdeki çekirdek ile onun çevresinde korkunç sür'atle dönen elektronlar arasındaki câzibeyi yani sevgi bağını anlar. Şimdi sevgi, kâinatın en küçük parçasına hâkim olduğuna göre, o zerrelerin birikiminden oluşan kâinat cisimlerinin hepsine de hâkimdir. Demek ki kâinatın yapısı, isim ve sıfatlarını seven Allah'ın sevgisinden taşan bir sevgi üzerine kuruludur.
Akıl, nakil, fıtrat, ibret, zevk ve vicdan kalıntıları hep kul ile Rab, yaratılan ile Yaratan arasında iki yönlü muhabbetin varlığını gösterir. Allah'ın yaratması, doğru yolu göstermek için emirler vermesi, peygamberler göndermesi, davranış ve eylemlere sevap ve ceza belirlemesi hep muhabbetinin, yaratıkları kollamasının eseridir. Yaratıcının, yarattığını sevmesi, kendi zâtını ve fiillerini sevmesi demektir. Yaratılanın, yaratanı sevmesi ise, eksiğin kemâle eğilimidir; Elektronun çekirdeğe, gezegenlerin güneşe; güneşin sistemiyle birlikte tâbi olduğu galaksi merkezine çekimi gibi. Çünkü yaratığın varlığı, hayatı ve eylemleri hep Yaratan'a bağlıdır. Yaratanın sevgisi, yaratılanın, özellikle de tam bilinç sahibi insanın hücrelerine, ruhuna karıştırılmıştır. Mahlûkatın hamuru, Hâlik sevgisiyle yoğrulmuştur. Allah cinleri ve insanları Kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır.655 İbâdet, sevginin en son derecesidir. Kulluğun gerçeği sevgidir. Sevgisiz inâbe, rızâ, hamd ve şükür, havf ve recâ mümkün değildir. “Allah, İbrâhim'i halîl edinmiştir.“656 Âyette
653] İhyâu Ulûmi'd-Dîn, IV/302-303
654] 51/Zâriyât, 56
655] 51/Zâriyât, 56
656] 4/Nisâ, 125
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçen hullet de sevginin en olgunudur. Sevgi, kalpte şevk, üns, inbisât ve rızâ gibi haller doğurur.
Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
Allah'ın, kulunu sevdiğinin ilk belirtisi, onu yaratması, ona varlık, sağlık vermesi, hayatını sürdürebileceği nimetleri lutfetmesidir. Ayrıca kulunu doğru yola iletmek, dünyada ve âhirette mutsuzluğa düşmesini önlemek için ona verdiği akıl gücü, irâde özgürlüğü yanında peygamberler, ıslahatçılar göndermesi de Allah'ın sevgisinin bir sonucudur.
Dünyada yaratıkların en değerlisi ve şereflisi olarak yaratılan insanın asıl yaratılış nedeni, yükselip kemal kazanmasıdır. Kul, kazandığı kemâl ölçüsünde sonsuz âhiret hayatında mutlu olur. Kemâl kazanmak da olayların sınavlarından geçmekle mümkündür. İşte Allah, sevdiği kulunu çeşitli meşakkatlerle, belâlarla sınavlardan geçire geçire olgunlaştırmak ister. Peygamberimiz (s.a.s.): “Allah bir kulu severse onu dener. Kul, sabrederse onu seçer; râzı olursa tertemiz yapar.“657 buyurmuştur. Âlimlerden biri de: “Sen kendini, O'nu sever; O'nu da seni sınar görüyorsan, anla ki O seni temizlemek istiyor“ demiştir.
Allah kulunu çeşitli belâlarla, zorluklarla, musîbetlerle dener. Kul, çeşitli belâlarla denendiği halde sabreder, Allah'a sığınırsa temizliği artar, Allah katında derecesi yükselir. Dünya, başlı başına bir imtihan alanıdır: “Allah, sizin hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.“658; “Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz!' derler. İşte Rablerinden bağışlama ve nimet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.“ 659
Allah'ın, kulu çeşitli belâlarla, sıkıntılarla sınaması, kulun değersizliğine değil; tersine Allah katındaki değerine işaret olabilir. Zira çekilen güçlük oranında yüksek dereceler elde edilir. Belâlar Allah'ın sınavı olduğu gibi, nimet bolluğu da O'nun sınavıdır. O, kimini bolluk ile kimini darlık ile dener. Kulun nimetlere şükretmesi, sıkıntılara, darlıklara katlanıp sabretmesi, Allah'ın kendisini sevdiğinin belirtilerindendir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah'ın murâdını, kendi isteklerine üstün tutması; Allah'ı, kendi canından fazla sevmesi, gerektiğinde canını Allah yolunda fedâ etmekten kaçınmamasıdır. Çünkü “Allah, harçla kaynatılmış binâlar gibi kendi yolunda saf bağlayarak çarpışanları sever.“660; “Allah, cennet karşılığında, mü'minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar, öldürürler ve öldürülürler.“ 661
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah'tan başka her şeyi, O'nun uğrunda fedâ etmesidir. Sevginin alâmeti, sevdiğini, nefsinden üstün tutmandır. Allah'a ibâdet eden herkes seven değildir. Seven, yasaklardan kaçınandır. 662
657] Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs
658] 67/Mülk, 2
659] 2/Bakara, 155-157
660] 61/Saff, 4
661] 9/Tevbe, 111
662] bk. 5/Mâide, 54; 48/Fetih, 29
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 197 -
Sevenin gönlü, sevgiliden başkasıyla huzura eremez. Nitekim Yüce Allah: “Onlar ki inandılar ve kalpleri Allah'ı zikredip anmakla huzur bulur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah'ı zikirle mutmain olur.“663 buyurmuştur. Ebû Bekir Sıddık (r.a.) da: “Allah'ın hâlis sevgisini tatmak, kişiyi dünya peşinde koşmaktan alıkor. İnsanlar içinde yalnız bırakır (bedeni halk içindedir, ama gönlü yalnız Allah iledir)“ demiştir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri, dünyanın elden çıkmasına üzülmemek, Allah'ın zikri dışında geçen saatlere üzülmek, ibâdetleri yüksünmemek, zevk alarak yapmak, Allah'ın yaratıklarına şefkatli, acımalı olmaktır. Yine belirtilerden biri de, sevgilisinin rızâsından başka bir kaygısı, düşüncesi olmamaktır. Çünkü Allah'ın rızâsı, nimetlerin en büyüğüdür.
Sevginin Esası ve Sebepleri
İnsan ancak bildiğini, tanıdığını sever. Sevgi sebepleri çeşitlidir. Şöyle ki:
1) Nefsi Koruma: Canlının ilk sevgilisi, kendi canı ve organlarının sağlığıdır. Sonra malını, çocuklarını, akrabasını ve dostlarını sever.
2) İyilik Görme: İnsan, ihsânın (iyiliğin) kölesidir. Yalnız insan değil; hayvanların çoğu da öyledir. Kendisine iyilik edeni sever, kötülük edenden hoşlanmaz.
3) Güzellik: Sevginin gerçek sebebi güzelliktir. Güzelliği algılayan herkes, ondan yararlanamaz, ama güzeli, sırf güzelliği için sever ve yanında bulunmak ister. Güzelliği algılamak, lezzetin ta kendisidir, bizâtihî istenen bir şeydir. Güzellik, başka bir nedenle değil; sırf kendisi için sevilir. Yüce Allah, bütün güzelliklerin kaynağıdır. Bütün güzellikler O'nun zâtında toplanmıştır. O'nun güzelliği, gerçek güzelliktir. Başkasının güzelliği, izâfî (göreceli)dir. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: “İnnallahe cemîlun yuhıbbu'l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 664 buyurmuştur.
4) Sevenle Sevilen Arasındaki Gizli İlişki: Bazen iki kişi birbirini sever de bu sevginin sebebi güzellik ya da haz (pay alma, zevk) olmaz. Bu iki kişi, ruhları arasındaki bağ dolayısıyla birbirlerini severler. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle işaret buyurmuştur: “Ruhlar bir arada bulunan topluluklardır. Tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ayrılır.“ 665
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
Arapça aslı ışk olan “aşk“, sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi“ anlamındadır. Aşk, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşmesi“ demektir. Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı kökten olup “sarmaşık“ anlamına gelen “aşeka“ ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem de ekşi olan bir meyve çeşidine de “uşuk“ denilir.
663] 13/Ra'd, 28
664] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
665] Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, II/295, 527, 537; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 8-17
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslümanların literatüründe aşk, İlâhî ve beşerî olmak üzere başlıca iki anlamda kullanılmış, İlâhî aşka genellikle “hakiki aşk“, beşerî aşka da “mecâzî aşk“ denilmiştir. İlâhî aşk, geniş ölçüde tasavvufta işlenmiştir. Kelâma dair bazı kaynaklarda, tasavvuftaki aşk anlayışı tenkit edilmiştir.
Kur'an ve sahih hadislerde “aşk“ kelimesi geçmez. Sevgi, Kur'an ve Sünnette çoğunlukla “hubb“ ve “muhabbet“, bazen de “meveddet“ kelimeleriyle ifade edilir. Allah sevgisiyle ilgili olarak Peygamberimiz gibi. Sahâbe ve ilk zâhidler de “aşk“tan kesinlikle söz etmemişler, bu kelimeyi İlâhî sevgi anlamında hiç kullanmamışlardır. İlk defa hicrî II. (milâdî VIII.) y.y.da Allah ile kul arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa “aşk“ kelimesinin kullanılmaya başlandığını gösteren rivâyetler vardır. Baklî'nin naklettiğine göre mutasavvıflardan Ebu'l-Hüseyin en-Nûrî, “Ben Allah'a âşığım, O da bana âşıktır“ dediği için kâfir olduğuna hükmedilerek memleketinden kovulmuş, daha sonra idam edilmek üzere cellâdın önüne çıkarılmış ve son anda asılmaktan kurtulabilmiştir.666 Bu rivâyetten de anlaşılacağı üzere âlimler, hatta ilk dönemlerde mutasavvıfların büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade etmek üzere Kur'an ve Sünnette yer alan hub ve muhabbet yerine “aşk“ kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar; Râbia el-Adeviyye, Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi sevgi temasını işleyen ilk sûfiler, aşk yerine, “hubb“ kelimesi ve türevlerini kullanmayı tercih etmişlerdir.
Hâris el-Muhâsibî, es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, el-Kelebâzî, Ebû Nuaym, el-Kuşeyrî, Hücvirî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar, bunun yerine Allah sevgisi konusunu hubb ve muhabbet terimleriyle anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî'nin naklettiğine göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkâk bu görüşünü şöyle açıklamıştı: Aşk aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O'nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah'a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O'nu yeterince ve lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz. 667
Hücvirî, tasavvuf şeyhlerinin aşk konusunda farklı görüşler taşıdıklarını belirterek başlıca görüşleri şöyle açıklar: Bir zümreye göre aşk, sevgilisinden ayrı düşenin bir nitelidir. Kul da Allah'tan ayrı kaldığına göre onun Allah sevgisine aşk demek câizdir. Buna karşılık Allah hiçbir şeyden ayrı ve uzak bulunmadığına göre O'nun sevgisi aşk kelimesiyle ifade edilemez. Başka bir görüşe göre aşk sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu için O'na duyulan sevgi hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla aşk diye adlandırılamaz. Hücvirî, dayandıkları çeşitli gerekçeleri de sıralayarak müteahhirînin, Allah'a duyulan sevginin muhabbet terimiyle ifade edilmesi gerektiği, bunun yerine aşk kelimesini kullanmanın câiz olmadığı görüşünü benimsediklerini belirtir. 668
Muhyiddin İbü'l-Arabî, ibâdetin aslının da sevgi olduğunu söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibâdet makbul olmaz. Çünkü sevgi en yüce ibâdettir. Aşk makamı
666] Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 165
667] Kuşeyrî, Risâle, s. 615
668] Keşfü'l-Mahcûb, s. 401
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 199 -
mâbud olma makamıdır. Bir “sevgi dini“nden de bahseden İbnü'l-Arabî, dinin de kıblesinin de sevgi olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, açıkça “aşk dini“nden bahsederek aşktan başka din ve mezhep tanımadığını ifade etmiştir. (O yüzden Mevlânâ'nın bağlıları, Mevlânâ için “aşk peygamberi“ -ki, bu ifade, Mevlâna müzesinin kapısında da yazılıdır-, mezarı için de “aşk kâbesi“, “âşıkların kıblegâhı“ derler.) İbnü'l-Arabî'den önce de başta “Sultânu'l-Âşıkîn“ (Âşıklar Sultanı) diye meşhur olan İbnü'l-Fârız ve Ebû Saîd-i Ebu'l-Hayr olmak üzere birçok büyük mutasavvıf, peygamberlerinin ve kıblelerinin aşk olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu inanç, Yunus Emre ve Niyazi-i Mısrî gibi mutasavvıf Türk şâirleri tarafından da dile getirilmiştir. İnanç farkı gözetmeden yetmiş iki millete bir gözle bakmayı, herkesi aşk dergâhına dâvet etmeyi sağlayan mânâdaki sevgi anlayışıdır.
Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî, Attâr, Rûzbihân-ı Baklî, İbnü'l-Fârız ve Celâleddin-i Rûmî gibi mutasavvıflarda aşk çok ağırlıklı konudur. Hatta bunlar nazarında her şey aşktan ibârettir. Varlık hakkındaki açıklamaları tamamıyla aşka dayanır. Bunlar bir çeşit aşk metafiziği kurmuşlardır.
Mutasavvıflar, baştan beri akılla Allah'a varılamayacağını, O'na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Onlara göre; Mirac'da sözkonusu edilen Cebrâil aklı, Refref aşkı temsil eder. Cebrâil Hz. Peygamber'i bir noktaya kadar götürebilmiş, daha ileri götürmesi için onu Refref'e teslim etmişti. Demek ki Allah'a giden yolda akıl, belli bir yerde durmak zorundadır; bu noktadan itibaren insanı Allah'a götüren aşktır. Mutasavvıflar, aşk ile mânevî miraç yapılabileceğini söyler, kendilerinin böyle miraçları bulunduğunu ileri sürerek buna “mi'râc-ı aşk“ adını verirler. Mecnun ve Leylâ gibi aşk hikâyelerini İlâhî aşkın değişik bir biçimi olarak gören, bu âşıkları bir bakıma örnek alan Allah âşığı mutasavvıflara göre bütün âlem, aşk esasına göre kurulduğuna ve çalıştığına göre bu esasla uyuşmayan İblis'in ve cehennem telâkkîlerinin değişik bir yorumu olması gerekir. Hallâc ile başlayan ve Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî ve Attâr gibi mutasavvıflar tarafından geliştirilen bu yeni yaklaşımda İblis'in bütün hal ve hareketleri onun Allah'a olan aşkıyla izah edilmiştir. Buna göre eğer mâşuku uğrunda en büyük azaba katlanmak aşk ise, bunu en iyi şekilde İblis yapmıştır.669 Peşinden cebirciliği (Cebriyyeciliği, kaderin elinde oyuncak olunduğu anlayışı) de getiren bu aşk çerçevesinde İblis'in Allah'a âşık olduğunu iddiâ etmek, mutasavvıflar için fazla zor olmamıştır. (Zaten daha önceden, Hallâc-ı Mansûr gibi nice mutasavvıflar tarafından İblis en büyük tevhid eri kabul ve ilân edilmişti. Çünkü o, Âdem'e secde etmeyi Allah'ın emrine rağmen reddetmiş, cennetten kovulma pahasına Allah'tan başkasına secde etmeyi kabullenmemişti.)
Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mum-ateş, gül-bülbül ve bâde misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri İlâhî aşka uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ'da olduğu gibi İlâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir. Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'u bunun en güzel örneklerinden biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve mesnevîlerde dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boş, işve
669] bkz. Abdülhüseyin Zerrînkûb, s. 106-109
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik ve mecâzî anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve bülbül de mutasavvıfların en çok kullandığı misallerden biridir. Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aştaki ızdırabı, bülbülün yanık nağmeleri âşığın feryat ve figânıdır. Pervane ve mum misali de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve sevgilisi uğrunda kendini fedâ ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap (mey, bâde) da aşk bahçesinde mutasavvıflar tarafından çok kullanılmış, kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer verilmiştir.
Mutasavvıflar, İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha çok teşbih ve temsillerle anlattıklarından tasavvuf edebiyatı bir mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Bazı hallerde bir manzûmenin İlâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dâir olduğunu anlamak çok zordur.
Aşk Güzel Bir Duygu mudur?
Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi âlimler, bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddî şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır. Genellikle onlar kelime ve kavram olarak “aşk“ı reddeder, yerine “muhabbet“i koyarlar. Onlara göre aşk, şer'an da aklen de kötü, muhabbet ise hem din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü'l-Cevzî, Zemmü'l-Hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit edip şer'î hükümlerini tâyin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel sûretlere meftûn olmaktır. Câzip ve güzel sûretlere düşkün ve tutkun olana “sûrî âşık“ denir. Sûretler fâni olduğu gibi onlara bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar, sûretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve sûretten ziyade ilim ve mârifetten hoşlanırlar.
İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim'e göre aşk insanı insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için şuur ve idrâk halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya hâkim olmasına fazîlet, duygunun akla hâkim olmasına rezîlet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan makbul bir şey değildir. Gerek irâdelerine hâkim olamayıp arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrâk halini kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Hâlbuki fazîlet ifratla tefrit arasında bulunan itidâl halidir. Şu halde aşk bir fazilet değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.
Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ızdırap, uykusuzluk,
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 201 -
iştahsızlık gibi patolojik tezâhürlerle kendini belli eden, cinnet ve intihara kadar götüren rûhî ve bedenî hastalıklara yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır. İbnü'l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinâyet işleyen kimseler bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sayar ve örnekler verir.670 Telbîs İblîs'te mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü'l-Cevzî'ye göre muhabbet, iyi bir duygu olmakla birlikte, onun aşırı şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla neticelenir. Aşkı uğurunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi, bu yolda din değiştirenler de az değildir.
Aşkı, “nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir“ diye tarif eden İbn Teymiyye'ye göre aşk, rûhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden üzerindeki tesiri arttıkça cismânî bir hastalığa da dönüşebilir. Kendini aşka kaptıran hüsrâna uğrar. Aşk bir irâde bozukluğu ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan mahayyile bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kimal hali olmadığı için Allah'ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka (beşerî aşka) da şiddetle karşı çıkmıştır. Zira aşk, önce kişinin dinini ve nâmusunu, sonra aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah'ı sevmek için yaratıldığından O'ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez. Allah'ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf, Züleyhâ'ya âşık olmamıştı. Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yusuf'a âşık olmuştu. Aşkın yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah'tan korkmak ve O'na gönül vermek, O'ndan başkasına gönül vermeye engeldir.
Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim, aşk konusunda İbn Teymiyye'yi tâkip eder. Ona göre konusu şekil ve sûret olan olan sûrî (beşerî) aşk, büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi tahrip eder. Ruhu Allah'tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir, esârete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayın, kurbanın olayım“ diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek, kişiyi o şeye bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah'ın kulu olan ve yalnız O'nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun irâdesinin ve hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ, “Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi?“671 diyerek aşkın sapıklık olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Mü'minler Allah'ı şiddetle severler.“672 meâlindeki âyet, “mü'minler, Allah'ı müşriklerin putları sevdiklerinden çok daha fazla severler“ mânâsına gelir. Müşriklerin putları sevmeleri sahte, mü'minlerin Allah'ı sevmeleri samimi ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla bir ilgisi yoktur. Ebû Ya'lâ el-Mevsılî, Ebu'l-Hüseyin en-Nûrî'nin, “Ben Allah'a âşığım, O da bana“ sözü hakkında, “Bu, Hulûliye'nin sözüdür“ demişti. İbn Kayyim de Nûrî'ye şiddetle hücum ederek aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını, ayrıca Allah'ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu belirtmiştir. Buna göre, “O sever“ denilebilir ama “âşık olur“ denilemez. Übnü'l-Cevzî, Gazzâlî'nin, “İlâhîler Allah'a âşık olanın aşkını
670] Zemmü'l-Hevâ, s. 458-465
671] 45/Câsiye, 23
672] 2/Bakara, 165
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pekiştirir“ sözüne temas ederek, “Bu çirkin bir sözdür. 'Allah'a âşık oldum' demek, vehim ve vesveseden başka bir şey değildir“ demiştir.
İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir tepkiden ibâret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir. Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla karşılamışlar, ancak bunun ifrâta götürülmemesi ve tabii sınırları içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir.
Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun Allah'ı sevmesini O'na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde izah eder. Ona göre Allah'ın kulunu sevmesi ise, amel ve ibâdete karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden râzı olması mânâsına gelir. Mu'tezile mutasavvıfların anladığı mânâdaki dinî ve İlâhî aşkı Hanbelîller gibi şiddetle reddeder. Büyük müfessir Zemahşerî, İlâhî aşktan bahseden mutasavvıfları insanların en câhili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz meclislerinde ve raks meydanlarında “şâhid“ adını verdikleri oğlanlar hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara, “Allah, meclislerini ve raksettikleri yerleri târumar ederek virâneye çevirsin!“ diye bedduâ eder. 673
Şîî âlimlerden Ahmed el-Ahsâî, sevgide en ileri ve aşırı noktaya kadar götürülen ve aşk adı verilen şeyin şeytanca bir çılgınlıktan ibaret olduğunu belirtir. Ona göre Yüce Allah'ı en kuvvetli ve en harâretli bir şekilde seven Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Ehl-i beyti olduğu halde, onlar bu sevgilerini ifade etmek için hakikat, ne de mecaz olarak aşk kelimesini kullanmamışlardır. Çünkü o zaman aşk sadece aşırı cinsî sevgiyi ifade ediyordu, hatta mala ve dünyaya âşık olmak gibi ifadelere bile rastlanmıyordu. Ahsâî'ye göre aşk, sûfîlere has bir ibâdet olup Allah bundan münezzehtir. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Ehl-i beyti bundan tenzih etmek gerekir. 674
Hem İlâhî, hem de mecâzî anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta “aşk“, bazen her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm'ın en temel konusu olan “tevhid“ hassâsiyetiyle ilgili zihinlerin ve gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm'ın çok kesin olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, mubah gibi de değil, bir fazîlet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde “şarap“, “bâde“, “mey“, “meyhane“, “sâkî“ gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir. “Aşk“ ve “âşık olmak“ denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî ve nefsî/hevâî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir. Sonra, bu edebiyatın adına da
673] el-Keşşâf, I/647
674] Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 11-16
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 203 -
İslâm edebiyatı diyebilmişlerdir.
Süleyman Çelebi, Mevlid diye bilinip ibâdet kasdıyla ve kutsal kitap gibi okunan Vesiletü'n Necat adlı kitabında, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e; “Ben sana âşık olmuşam ey Nebî“ şeklindeki ifadesi, Divan edebiyatına tasavvufun bu tür etkilerinden biri olarak değerlendirilir. Samed olan Allah'ın bir kuluna âşık olmasını düşünmek, bunu dillendirmek İslâm'ın Allah ve tevhid inancıyla nasıl ve ne kadar bağdaşır? Bir kadının yanağından, dudağından, saçından, belinden... bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah aşkını ifade eden mazmumlar, mecâzî ifadeler olduğunu kabul edeceksiniz. Peygamber ve ashâbı Allah sevgisini bu şekilde mi dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı? Allah sevgisini belirtmek için lügatlarda şaraptan, kadın yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası, gereği nedir, zararı ve sakıncası nedir? Ve “atalarımız ne yaptıysa, bir hikmeti vardır, biz de o yoldan yürümeliyiz, en azından bunları eleştirmemeli, yaptıklarına İslâmî sıfatı yakıştırmalıyız“ mı denilmelidir? “O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?“ 675
Sevgi İmanın Göstergesidir
Rasûlullah (s.a.s.), Allah'ı her şeyden çok sevmeyi, imanın şartı saymıştır. Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah'ın elçisi, iman nedir?“ diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır“ 676 buyurmuştur. Yine sevgi ile iman arasındaki ayrılmaz bağı şu şekilde vurgulamıştır: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.“677; “Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“678; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.“679; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!“ 680
Bu hadisler, “Peygamber, mü'minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.“ 681 Ve “De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin...“ 682 âyetlerine uygundur.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Allah bir kulu sevince, Cebrâil'i çağırıp: 'Ben falanı sevdim, sen de sev!“ der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (İnsanlar da onu severler).“683 Bu hadis-i şerifin bir benzeri
675] 2/Bakara, 169-170
676] Ahmed bin Hanbel, IV/11
677] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
678] Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
679] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
680] Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
681] 33/Ahzâb, 6
682] 9/Tevbe, 24
683] Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19;
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an'da şöyle ifade edilir: “Rahmân, iman edip sâlih amel işleyenler için (gönüllere) bir sevgi koyar.“684 Bu âyet de, yukarıdaki hadisi teyid etmektedir.
Mü'minler Arası Sevgi: Mü'minler, sevgide, dostluk ve kardeşlikte, tıpkı parçaları birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir âzâsı rahatsız olduğunda nasıl ki bütün vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa, bir tek mü'minin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mü'min kardeşleri derinden hisseder. Mü'minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber (s.a.s.) şöyle ifade etmektedir: “Mü'minin mü'mine bağlılığı, parçaları birbirini bütünleyen bir binâ gibidir.“ 685
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
Kur'ân-ı Kerim'de sevgi anlamında daha çok “Hubb (H-b-b)“ kelimesi kullanılır. Bu kelime ve türevleri, toplam 83 yerde geçer. Bunun yanında, yine sevgi anlamında “meveddet (v-d-d)“ kelimesi 28 yerde ve “ülfet (e-l-f)“ kelimesi ise 8 yerde kullanılır.
“İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 686
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız nice şeyler vardır ki, sizin için daha hayırlıdır. Sevdiğiniz nice şeyler de vardır ki, o da sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ 687
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı sevgi/düşkünlük, insanlara ziynetlendirildi, çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. De ki: 'Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.“ 688
“De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. De ki: 'Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. “ 689
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça “iyi“ye eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.“ 690
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
684] 19/Meryem, 96
685] Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
686] 2/Bakara, 165
687] 2/Bakara, 216
688] 3/Âl-i İmrân, 14-15
689] 3/Âl-i İmrân, 31-32
690] 3/Âl-i İmrân, 92
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 205 -
birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.“ 691
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar (kâfirler/müşrikler, münâfıklar) sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında 'inandık' derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: 'Kininizde (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.“ 692
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.“ 693
“Yahûdiler ve hristiyanlar 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler. De ki: 'Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır.“ 694
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir.“ 695
“Allah ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da rüzgârınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.“ 696
“Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi...“ 697
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.“ 698
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa (istahabbû -küfrü imandan çok seviyorlarsa-), babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.“ 699
“De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 700
691] 3/Âl-i İmrân, 103
692] 3/Âl-i İmrân, 119
693] 5/Mâide, 2
694] 5/Mâide, 18
695] 5/Mâide, 54
696] 8/Enfâl, 46
697] 8/Enfâl, 63
698] 8/Enfâl, 73
699] 9/Tevbe, 23
700] 9/Tevbe, 24
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Onun içinde (Mescid-i Dırârda) asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.“ 701
“(Yusuf:) 'Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha sevimlidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve câhillerden olurum!' dedi.“ 702
“Dünya hayatını âhirete tercih edenler (yestehıbbûne -dünyayı âhiretten daha fazla sevenler-), Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir dalâlet/sapıklık içindedirler.“ 703
“Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.“ 704
“Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: 'Mûsâ'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, Benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen) ve Benim nezâretimde yetiştirilmen için sana Kendimden sevgi verdim.“ 705
“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.“ 706
“(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.“ 707
“O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.“ 708
“Süleyman: 'Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi zikretmek/anmak için istedim' dedi...“ 709
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.“ 710
“Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...“ 711
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.
701] 9/Tevbe, 108
702] 12/Yûsuf, 33
703] 14/İbrâhim, 3
704] 19/Meryem, 96
705] 20/Tâhâ, 38-39
706] 25/Furkan, 26-29
707] 28/Kasas, 56
708] 30/Rûm, 21
709] 38/Sâd, 32
710] 41/Fussılet, 34-35
711] 48/Fetih, 29
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 207 -
Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. Bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şâyet o, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah'tan bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir. Eğer mü'minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını ıslah edip düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki merhamete ulaşasınız. Ey mü'minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir. Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etinin yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir. Ey İnsanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvâlı olanınız/O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden haberdardır.“ 712
“Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.“ 713
“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.“ 714
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.“ 715
“Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle
712] 49/Hucurât, 6-13
713] 58/Mücâdele, 22
714] 59/Haşr, 9
715] 60/Mümtehine, 1-2
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zâlimler onlardır.“ 716
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Mü'minleri (bunlarla) müjdele.“ 717
“Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.“ 718
“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.“ 719
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, Allah sevgisiyle yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.“ 720
“Hayır! Doğrusu siz malı aşırı biçimde seviyorsunuz.“ 721
“... Andolsun ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna kendisi de şâhiddir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.“ 722
Allah Kimleri Sever?
İhsan Sahibi Muhsinleri (Güzellik Sergileyen, Allah'ı Görür Gibi O'na Kulluk Yapanları): “Allah yolunda infak edin, mal ve paralarınızı harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde ihsan/güzellik sergileyin, dürüst davranın, çünkü Allah muhsinleri (dürüstleri, Allah'ı görür gibi O'na kulluk yapanları) sever.“ 723
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak edip harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel davranışta bulananları sever.“ 724
Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri: “... Allah çokça tevbe edenleri de sever, çokça temizlenenleri de sever.“ 725
“... Onda (Takvâ mescidi olan Mescid-i Kubâ'da) temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.“ 726
Rasûlullah'a Tâbi Olup Uyanı: “De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.“ 727
716] 60/Mümtehıne, 7-9
717] 61/Saff, 10-13
718] 75/Kıyâme, 20-21
719] 76/İnsan, 27
720] 76/İnsan, 8
721] 89/Fecr, 20
722] 100/Âdiyât, 6-8
723] 2/Bakara, 195
724] 3/Âl-i İmrân, 134). Yine bkz. (3/Âl-i İmrân, 148; 5/Mâide, 13, 93
725] 2/Bakara, 222
726] 9/Tevbe, 108
727] 3/Âl-i İmrân, 31
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 209 -
Takvâ Sahibi Muttakîleri, Sakınanları: “Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınır, takvâ sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever.“ 728
“... Allah (haksızlıktan) sakınan müttakîleri sever.“ 729
“... Allah (ahdi bozmaktan) sakınan müttakîleri sever.“ 730
Sabredenleri: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.“ 731
Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, mütevekkilleri, Kendisine dayanıp güvenenleri sever.“ 732
Âdil Olanları: “... Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet. Allah âdil olanları sever.“ 733
“Her işte adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“ 734
“... Allah, adâletli olanları sever.“ 735
Kendi Yolunda, Kenetlenmiş Gibi Saf Bağlayarak Savaşanları: “Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.“ 736
Allah Kimleri Sevmez?
Aşırı gidenleri: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.“ 737
Fesâdı/Bozgunculuğu: “... Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez.“ 738
Fâsidleri/Bozguncuları: “... Allah fesadçıları/bozguncuları sevmez.“ 739
“... Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri (bozguncuları) sevmez.“ 740
Günahlarda Israr Eden Nankörleri, Fâizle Uğraşanları: “Allah fâizi (ondan gelen kârı) tüketir/mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir); sadakaları ise arttırır/
728] 3/Âl-i İmrân, 76
729] 9/Tevbe, 4
730] 9/Tevbe, 7
731] 3/Âl-i İmrân, 146
732] 3/Âl-i İmrân, 159
733] 5/Mâide, 42
734] 49/Hucurât, 9
735] 60/Mümtehıne, 8
736] 61/Saff, 4
737] 2/Bakara, 190
738] 2/Bakara, 205
739] 5/Mâide, 64
740] 28/Kasas, 77
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.“ 741
Kâfirleri, Allah'a ve Rasûlüne İtaat Etmeyenleri: “De ki: 'Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. “ 742
“... Şüphesiz O (Allah), kâfirleri sevmez.“ 743
Zâlimleri: “... Allah zâlimleri sevmez.“ 744
“... Doğrusu O (Allah), zâlimleri sevmez.“ 745
Şımarıkları: “... Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.“ 746
Kendini Beğenip Böbürlenen Kimseleri: “... Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.“ 747
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.“ 748
“... Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.“ 749
Müstekbirleri, Büyüklük Taslayanları: “Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/büyüklük taslayanları asla sevmez.“ 750
Hâin Günahkârları: “Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.“ 751
“... Allah, hâin ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder, onları sevmez.“ 752
“... Allah hâinleri sevmez.“ 753
Kötü Sözün Açıkça Söylenmesini: “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işiten ve bilendir.“ 754
Sınırı Aşanları: “Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.“ 755
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.“ 756
İsrâf Edenleri: “... İsrâf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri/isrâf edenleri sevmez.“ 757
741] 2/Bakara, 276
742] 3/Âl-i İmrân, 32
743] 30/Rûm, 45
744] 3/Âl-i İmrân, 57, 140
745] 42/Şûrâ, 40
746] 28/Kasas, 76
747] 4/Nisâ, 36
748] 31/Lokman, 18
749] 57/Hadîd, 23
750] 16/Nahl, 23
751] 4/Nisâ, 107
752] 22/Hacc, 38
753] 8/Enfâl, 58
754] 4/Nisâ, 148
755] 5/Mâide, 87
756] 7/A'râf, 55
757] 6/En'âm, 141, 7/A'râf, 31
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 211 -
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
“El-mer'ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)“ 758
“Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ 759
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok sevmedikçe imanın tadını bulamaz.“ 760
“Nefsim yedinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.“ 761
“Mü’minin mü’mine karşı durumu (bağlılığı), bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan/bütünleyen binâ gibidir.“ Hz. Peygamber, bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetledi. 762
“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.“ 763
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.“
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.“ 764
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.“ 765
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.“ 766
“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.“ 767
758] Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
759] Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
760] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
761] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
762] Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
763] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
764] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
765] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 60; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
766] Tirmizî, Birr 18
767] Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.“ 768
“Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.“ Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim; ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?“ dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir“ buyurdu. 769
“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde Allah da onun ayıbını örter.“ 770
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.“ 771
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.“ 772
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.“ 773
“Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.“ 774
“Birbirinizle kinleşmeyin, haset etmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz...“ 775
“Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter.“ 776
“Allah'ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli kıl.“ 777
768] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
769] Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68
770] Müslim, Birr 72; Buhârî, Mezâlim 3; Ebû Dâvud, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
771] Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
772] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
773] Et-Tâc, c. 5, s. 78
774] Tirmizî, Birr 60
775] Buhârî, Edeb 57, Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
776] Müslim, 1, 32
777] Tirmizî, Deavât 72, 73
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 213 -
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah'ın elçisi, iman nedir?“ diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.“ 778
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.“ 779
“Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ 780
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu'l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 781
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.“ 782
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!“ 783
“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.“ 784
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil'i çağırıp: 'Ben falanı sevdim, sen de sev!“ der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (İnsanlar da onu severler).“ 785
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.“ 786
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah'ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.“ 787
“Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle yürür.“ 788
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Bu kul Allah'tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah'a sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere harb ilân eder.“ 789
“Onlar (Allah'ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.“ 790
778] Ahmed bin Hanbel, IV/11
779] Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
780] Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
781] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
782] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
783] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
784] Buhârî, Enbiyâ 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, II/295, 527, 537
785] Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
786] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
787] İbn Mâce, Zühd 16
788] Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
789] Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
790] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama“ 791
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.“ 792
Nebî (s.a.s.) Ali’nin (r.a.) oğlu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra İbn Hâbis de Peygamberimiz’in yanında bulunuyordu. Akra: “Benim on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim“ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp:“Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz“ buyurdular. 793
Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna geldiler ve “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?“ diye sordular. Peygamberimiz: “Evet“ buyurdu. Onlar: “Fakat biz, Allah’a yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz“ dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne yapabilirim ki!“ buyurdu. 794
“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.“ 795
“Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da namazdır.“ 796
“Birbirlerini seven (erkek ve hanım)ler için, nikâh/evlilik gibisi görülmedi.“ 797
“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.“ Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?“ diye sorunca, şöyle buyurdu: “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.“ 798
“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da onun gibidir.“ 799
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca ‘yerhamukelllah’ demek.“ 800
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.“ 801
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.“ 802
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.“ Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir,
791] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
792] Tirmizî, Zühd 64
793] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12
794] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164; İbn Mâce, Edeb 3
795] Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
796] Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; Ahmed bin Hanbel, III/128, 199, 285
797] İbn Mâce, Nikâh 1
798] Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
799] Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
800] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
801] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
802] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 215 -
bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; İnsanlar üzülürken onlar üzülmezler.“ Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 803
“Din nasihatten (samimiyetten) ibarettir!“ Yanında bulunanlar; ‘kim için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu onda izâle etsin (gidersin).“ 804
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
Sevgi, varlık sorusunun cevabı. Sevgi, mahlûkat ağacının tohumu. Sevgi, yüreğin ölümsüz meyvesi. Sevgi, Yaratan ve yaratılanıyla varlığın ortak sesi. Sevgi, insanın, harcadıkça çoğalan tek sermayesi.
Sevgi, varlık sorusuna nasıl cevap olabilir? Şöyle ki: Olmayan bir şeye sevgi duyulmaz, sevmekten söz edebilmek için “diğeri“ gerekli. Süje olmadan objeyi kim bilir? Sevginin sözkonusu olduğu bir yerde elbette sevenlerle sevilenlerin varlığı kaçınılmazdır. Ortada olmayan bir şeye sevgi duymak abes olur.
İşte bunun için sevgi, varlık sorusunun cevabıdır. Sevgiyi bilen, sevecek, onu paylaşacak birini arar. Çünkü sevginin en güçlü tezâhürüdür paylaşmak. Sevgiyi paylaşmak isteyen yaratmak gibi bir güce sahip değilse eğer, varlık içerisinden bir “diğeri“ni bulup sevgiyi onunla paylaşacaktır. Yok, bu zat yaratma gücünü elinde tutan Allah ise, elbette sevilen ve seven birilerini yaratıverecektir. “O’nun işi, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ demektir, hemen oluverir.“ 805
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
Her şeyin olduğu gibi sevginin kaynağı da Allah’tır. Sevgi çağlayanının kaynağında O vardır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük sevgi okulları (din) O’nundur. Dünyanın görüp göreceği en yetenekli sevgi öğretmenleri (peygamberler) O’nun okulunun mezunlarıdır. Sevginin ölümsüz kitabını yine O yazmıştır. Çünkü O; Vedûd’dur, yani “çok seven.“ Yalnız o kadar mı? Elbette değil; aynı zamanda O “çok sevilen“dir. Nedeni yine aynı: Çünkü O; “Vedûd“dur. Kendi dilinden, kendisini öyle tanıtmaktadır; kendisini tanıyabileceğimiz en sağlam kaynakta, Kur’an’da: “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok merhamet eden, çok sevendir.“806; “O (Allah) bağışlayandır, sevendir.“ 807
O’nun sevmesinin öbür adı “cennet“tir. Sevginin çözülüp eşyaya dönüşmesidir cennet. O yalnız seven, yalnız sevdiren değil; aynı zamanda sevindirendir de. Neyle olacak, cennetle elbette. Hem, çok sevenin, çok sevilenin, çok sevindirmemesi düşünülebilir mi? O hem çok seven, hem de çok sevilendir. “Vedûd“ ism-i celîlinin gramatik özelliğidir bu. Feûl vezninden mübâlağa sîgası, anlam olarak
803] 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
804] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
805] 36/Yâsin, 82
806] 11/Hûd, 90
807] 85/Bürûc, 14
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem etken hem de edilgen bir yapısı var. Yani fâil olarak “çok seven“ anlamına geldiği gibi, mef'ûl olar olarak “çok sevilen“ anlamına da gelir. Allah’ın Vedûd olması demek, O’nun çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. İşte bunun içindir ki, sevgi varlık sorusunun cevabıdır.
Sevgi, üflenen ruh gibi, özü İlâhî olan değerlerden biridir. Sözkonusu değerlerin çok azı Yaratanla yaratılan arasında paylaşılır. Paylaşılan bu değerlerin başında gelir sevgi. Yaratıcımızı tanıma hususunda bize kılavuzluk eden diğer sıfatlara benzemeyen farklı bir boyutu vardır Vedûd sıfatının. Örneğin Merhamet Edendir (Rahmân), Bağışlayandır (Rahîm), fakat merhamet edilmeye ve bağışlanmaya muhtaç değildir. Affeder (Ğafûr), affedilmez; Hükmeder, hükmolunmaz; Doyurur (Râzık), doyurulmaz... Bu gibi sıfatlar hem fâil hem mef'ul anlamıyla Allah için kullanılamaz. Bunları böyle kullanmak, kişinin imanını tehlikeye sokacak küfür sözler arasına bile girebilir. O’nun kendisi için seçip beğendiği “Vedûd“ isminin işte bu açılardan farklılığı vardır. Allah, sevgiyi kullarıyla paylaşmakta “O onları, onlar da O’nu sevmektedir.“ 808
Diğer nimetlerine karşılık olarak “ûbûdiyet (kulluk)“ isterken, sevgi nimetine aynı cinsten karşılık beklemektedir. Bu mânâda bir başka örneği daha yoktur sevginin ve sevgi rakipsizdir. Yaratan onu varlığın ortak değeri kılmıştır. Doyurmuş, doyurulmayı istememiş; vermiş, almayı istememiş; yaşatmış, yaşatılmayı istememiş; korumuş, korunmayı istememiştir. Fakat sevgiye gelince iş değişmiş, onu tüm varlığa şâmil kılarak, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.
Sevgi Mahlûkat Ağacının Çekirdeğidir: Kur’an’da sevgi üç ayrı terimle ifade edilir: Muhabbet, meveddet, ülfet. En çok kullanılan da birinci sıradaki “hubb (ha-be-be)“ kökünden türetilen terimlerdir. Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.809 Bu ikinci anlamını da gözönünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür. Varlığın yaratılış hikmeti, insanın varoluş illetidir. Her şey değerini ve ömrünü illetinden alır. İlleti ölümsüz olan değerlerin kendisi de ölümsüzdür; Allah için sevmek gibi. İlleti ölümlü olan değerlerin mâlûlü de ölümlüdür; kul için sevmek gibi. Ancak seven (Vedûd) var oldukça sevgi de var olacak; O, bu ölümsüz illetle yaratmasına devam edecektir. “O her an yeni bir iştedir (Hayatı her an tazelemekte, yaratmaya devam etmektedir).“ 810
Mahlûkatın sebebi olan sevgi tohumunun ekilebileceği en verimli toprak gönüldür. Adını sevgi koyduğumuz çandır tohumlar değil de Vedûd olan Allah’ın bağışladığı cins tohum; hamı alınıp nadaslanmış, taşı ayıklanıp keseği kırılmış, emek ve işçilikle sürülüp gözyaşıyla sulanmış selîm bir kalbe ekilirse, gönül harcadıkça çoğalan bitmez tükenmez bir sevgi ambarına dönecek; bu tohum, bire on değil; bire bin, bire yüz bin veren gönül toprağının ölümsüz hazinesi olacaktır. İnsan gönlünün bu ölümsüz meyvesinden tam verim alabilmek için üç şey gerekli: Cins bir tohum (sevgi), bakımlı bir tarla (kalp), fedâkâr bir bahçıvan.
En kötü kalpazanlık, sevgi kalpazanlığıdır. Karşılıksız çek kesen türedi tüccar
808] 5/Mâide, 54
809] bk. 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
810] 55/Rahmân, 29
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 217 -
gibi karşılıksız sevgi imal eden türedi sevgi tâcirleri yaptıkları kalpazanlığın adını “insanlık sevgisi“ ya da “hümanizm“ koyabilirler. Nasıl olsa bir faturası yok bu “kalp sevgi“nin. Kalpazanlığın bir başka türü de sevgiyi donun içinde aramaz, ya da günümüzde olduğu gibi fuhşun adını sevginin zirvesi olan “aşk“ koymak.
Ortalığı sahte sevgilerin ve sevgi sahtekârlarının kapladığı bir çağda gerçek sevgiyi ancak vahyin kılavuzluğunda bulabiliriz. Çünkü vahiy, hem sevenlerin ve hem sevilenlerin en yücesi olan Allah’ın kelâmıdır; sevgiyi sevgiyle yaratan Allah’ın...
Sevgi Mihenk taşıdır: Evrenin yaratılış hikmeti, insanın ölümsüz devleti, mü’minin dünyadaki cenneti, varlığın tek ortak serveti olan sevgi, aynı zamanda İlâhî vahyin de çatısını oluşturur. Bu çatı “sevmek“ ya da “sevmemek“ üzerine kurulmuştur. Bu İlâhî üslûp, sevginin “belirleyici“ olduğu sonucuna götürüyor bizi. Sevgi, Allah’ın kişiyi vurduğu mihenk taşıdır. Evrenin sahibi, kendisine karşı isyan etme, karşı gelme yetisiyle donattığı insanı kahretmekten, ateşe atmaktan, azab etmekten daha çok “sevmemek“le korkutup uyarıyor. Allah’a itaatin illeti sevgi olarak belirirken, itaatsizliğin illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor.
Korku mu? O var, olmalı da; ancak illeti azap, gazap ya da cehennem olmak yerine, yine “sevgi“ olmalı. Bu sayılanlar O’nun sevmemesinin bir sonucu değil midir? Allah’a duyulan korkunun temelinde cezaya çarptırılma korkusu değil de O’nunla kendisi arasındaki sevgiyi yıpratma korkusu, illeti sevgi olan korkudur ki, istenilen de budur ve “takvâ“ bunun adıdır.
Allah, kitabını sevmek ve sevmemek üzerine binâ etmiştir. Şu âyetlerde sevginin insanın amellerinin belirleyicisi olarak nasıl kullanıldığına bakalım:
“Allah hâinleri sevmez.“ 811
“Allah tevbe edenleri sever.“ 812
“Allah fesatçıları sevmez.“ 813
“Allah müttakîleri sever.“ 814
“Allah haddi aşanları sevmez.“ 815
“Allah dengeli (âdil, kıst) olanları sever.“ 816
“Kuşkusuz Allah ihânette ilerlemiş günahkârı sevmez.“ 817
“Allah, yolunda kurşunla kaynatılmış sağlam duvar gibi saf halinde savaşanları sever.“ 818
“Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.“ 819
811] 8/Enfâl, 58
812] 2/Bakara, 222
813] 5/Mâide, 54
814] 3/Âl-i İmrân, 76
815] 3/Âl-i İmrân, 57
816] 5/Mâide, 42
817] 4/Nisâ, 107
818] 61/Saff, 4
819] 4/Nisâ, 36
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah (her türlü pislikten) temizlenip arınanı sever.“ 820
Hepsi bu kadar değil elbet. Sevgi ekseni etrafında dönen bu âyetleri çoğaltmak mümkün. Bunlardan başka sevginin belirleyiciliğine, sevginin başöğretmeni ve insan sevgisinin ufku Rasûlullah’ın ve ashâbının hayatından da çarpıcı örnekler bulabiliriz. Kişinin niteliğinin tesbitinde sevginin belirleyici bir unsur olduğunu Allah Rasûlünde de görüyoruz. O, dışarıdan bakınca sahibini negatif konumlara oturtacak kimi davranış sahiplerini, sözkonusu olumsuz davranışlarıyla değil de sevgileriyle değerlendirmiştir. Ashâbı arasında olumsuz davranış sergileyen kimilerine karşı oluşan muhâlefeti dengelemek ve aşırı gidenlere unutulan bir boyutu daha hatırlatmak için birçok olayda “Hayır! O kardeşiniz Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurmuştur. Rasûlullah’ın sevgiyi belirleyici olarak gösterdiği birçok örnekten Buhârî ve başkalarının naklettiği yalnızca birini aktarmakla yetinelim. Hz. Ömer anlatıyor:
“Allah Rasûlü zamanında Abdullah isminde “eşek“ lakaplı biri vardı. Hareketleri ile Peygamberimizi güldürürdü. İçki içtiği için Efendimiz ona sopa attırmıştı. Yine bir defasında içki içerken yakalanmış ve sopa yemişti. Onun birkaç kez sopa yediğini gören biri: “Allah lânet etsin! Ne kadar da çok içiyor“ dedi. Allah Rasûlü: “Sus, ona lânet etme! Bilmiyorsun ki o, Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurdu.
Bu tavır, ameli hiçe sayan ters yönde bir dengesizliğe delil olamaz elbet. Çünkü bu örneğin kendisi, bir ifrâtın, bir dengesizliğin Allah Rasûlü eliyle önlenmesidir. İnsanları zaaflarından dolayı mahkûm ederek kimi çok güzel hasletlerini görmezden gelmeyi reddediyordu. Lâneti hak etmemiş birine lânet etmeyi hoş görmemişti Rasûlullah. Belki bununla onun duâya ihtiyacı olduğunu, affa ve rahmete ihtiyacı olduğunu îmâ etmişti. Elbette böylesi örnekler ameli sıfıra çıkaran Mürcie dengesizliğine delil olamazlar.
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.“821 Sevginin belirleyiciliğine güzel bir örnek de bu âyet-i kerime. Kişi sevmediğine de itaat eder; ama eğer seviyorsanız itaat edin, yani itaatinizin illeti Allah sevgisi olsun.
İtaat edin ki sevginiz lafta kalmasın, ödeyin onun bedelini. Sevdiğiniz Zat’ın hatırı için Rasûl’e itaat etmekle sevginizi yürek ülkenizde iktidara geçirin; iktidarsız sevgi olmaktan kurtulup iktidarlı sevgiye dönüşsün. O zaman ne mi olacak? Sevginizi Allah’a ispatlamış olacaksınız, onun bedeli olan itaati ödeyerek yapacaksınız bunu. İşte o dem Allah da sizi sevecek; yalnızca o kadar mı? Değil elbet, o da sevdiğini sana ispatlayacak, silecek günahlarını, bağışlayacak seni. Senin Allah’a olan sevginin ispatı “itaat“ iken Allah’ın sana olan sevgisinin ispatı da “mağfiret“ olacak. Bu sevgi sürdükçe senin itaatin artacak, senin itaatin arttıkça onun bağışı ve rahmeti artacak. İşte sana müthiş bir formül. Bu formülden haberi olmayan insanların yakalarından tutarak sars onları ve onlara “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız...“ Ve yine de ki onlara: Kim Allah’a sahip, o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
Sevmek ve Adamak: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı
820] 9/Tevbe, 108
821] 3/Âl-i İmrân, 31
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 219 -
onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir.“ 822
Allah’ın yolundayken O'ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin “sevgi“ olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı terkediyor. Bedeli “can“ ve “kan“ olan bir sevgiden yoksun kalınca, o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni seven ve benim sevdiğim Allah ne der?“ yerine, “falan ne der?“ sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor. Dün sevgi sâyesinde özgürken bugün sevgisizlik çukurunda nefsin, şeytanın, eşyanın ve çevrenin esiri oluyor. Dün sevgi sâyesinde üreten ve veren biriyken bugün sevgisizliğin pençesinde sürekli tüketen ve alan derekesine düşüyor.
Sevmek vermektir, sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi vermek... Vermek denilince, öyle çıkarıp sunmak değil; paylaşmak anlamında vermek. Kişi, başkasına veremediğinin, “diğeri“yle paylaşamadığının sahibi değildir. Ya da kişinin sahip olduğu şey başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz. Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor, “sevdim“ diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.
Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyişle, verdiğinizin kıymetini bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en yüksek değeri biçmektir. Sizden olan bir şeyi ölümsüzleştirmektir. Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı kapıya geçer.
Sevmek adamaktır. Adağın tasarrufu, adandığı kapıya aittir. Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız onu da ölümsüzleştirmişsiniz demektir. Allah’ı sevmek, sevgiyi ölümsüzleştirmektir. İlleti ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın kendisi de ölümsüzdür.
Söz buraya gelmişken, yanlış bir kanaate değinmek istiyorum. Bu kanaatte sevgi, şahsiyet geliştirici ve kişiye varlığını duyumsatıcı bir üretim aracı değil; seveni sevdiğinde yok edici (fenâ) bir tüketim aracıdır. Kişiyi olgunlaştıran ve ona şahsiyet kazandıran, sevgiyi sevgi olmaktan çıkarıp tutkuya dönüştüren ve onu bir can kurdu gibi insanı yiyip bitiren bir heyûlâ olarak tarif eden bu anlayışın vardığı son durak vahdet-i vücut dengesizliğidir. Hintli bilge Tao Tse’de görüldüğü gibi pisliğin içinde bile (hâşâ) tanrının görüldüğünü söylemeye kadar
822] 5/Mâide, 54
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardırılan bu yamuk felsefe, Kur’an’ın öngördüğü “Hâlık-mahlûk“ ikilemine taban tabana zıttır.
Sevmek, bazılarının iddiâ ettiği gibi yok olmak (fenâ) değil; aksine “sevmek, var olmaktır“, varlığından haberdar olmaktır, kişinin kendi varlığını ispatlamasının en kestirme yoludur. Çünkü sevgi, şahsiyeti koruyarak bütünleşmektir. Birbirinde yok olmak değil; birbirinde var olmaktır. Yok olma (fenâ) faraziyeleri, sevgiyi tek yönlü kabul ederek sevenin sevdiğinde yok olacağını iddiâ eder. Hâlbuki sevgi çift yönlüdür. Bu gerçek Allah’la kul arasındaki sevgide bile geçerlidir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı.“823 Sevgi bir başkasına hulûl (girme, onda yok olma) değil; bir başkasında kişinin benliğini duyumsaması, varlığının farkına varmasıdır.
Bir sevgi ki ferde kendi kimliğini kaybettiriyorsa o sevgi, sevgi değil girdaptır, karşıdaki de sevgili değil üzerine konan canlıyı eritip sindiren ve canavar bitki olarak bilinen Nepentes çiçeğidir. Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil; tüketici bir sevgidir; Züleyha’nın Yusuf’a (a.s.) olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır; kontrolden çıkmış, “ak sevdâ“ iken “kara sevdâ“ olmuştur. Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur: “Sevda onun bağrını yakmış, dediler.“824 Evet, onu tüketmiş, o da kendisini tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir bunu.
Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı baştan almaz; tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. Bazılarının iddiâ ettiği gibi Allah sevgisinden dolayı akıl yitirilmez. Allah’ı seven O’nun yerli yerinde yarattığı ve hikmetle yerleştirdiği aklı nasıl yerinden eder? Nasıl sevdiğini söylediği Zat’ın hikmetine müdâhale edebilir? Böylesi bir şey, Züleyha’nın Yusuf’a sopa çektirmesi ve bunu da, sevgi adına, sevginin üst sınırı olan aşk adına yaptığını iddiâ etmesi kadar abestir. Evet, bu tüketiciliğin de bir sevgi çeşidi olduğunda şüphe yok. Fakat normal ve üretici değil, anormal ve tüketici bir sevgidir bu. Eğer istediğini elde etseydi Züleyha, o sevgi hem kendisini hem karşısındakini yakacaktı.
Allah’ı sevmek adına, Allah’ın sevdiği gibi yarattığı insanın dengesini bozmak, imrenilecek bir şey olsaydı, bu işi öncelikle Allah'ı onun kadar hiç kimsenin sevemeyeceği Rasûlullah ve ashâbı yapardı. Rasûllerin bizden çok daha bilip tanıdıkları Allah Teâlâ’yı gereği gibi sevmemeleri düşünülemez. Allah’ın kendilerinden râzı olduğu, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu sahâbe için de geçerli aynı şey. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yoluna sevginin en büyük bedeli olan can ve kanlarını koyan sahâbe içerisinden belki her türlüsü çıkmıştır, ama Allah aşkından deli-divâne olduğu söylenen, çok sevdiklerini bildiğimiz bu iki varlığa karşı duydukları aşk yüzünden aklını kaçırıp “meczup“laşan biri çıkmamıştır. Kimdir Allah’ı Rasûlullah’tan (s.a.s.) daha çok sevdiğini iddiâ eden? Bunu söylemeye kimin dili varabilir? Hem en güzel örneğimiz olan Allah Rasûlü’nün ve onun ellerinde yetişen neslin bu konudaki tavrı bizler için takip edilecek en doğru yol değil midir?
823] 5/Mâide, 54
824] 12/Yusuf, 30
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 221 -
Allah’ı ruhuyle sevenlerin, kalbiyle sevenlerin aklını başında bırakır sevgi. Allah’ı aklıyla sevenlerin aklı ise başlarından gider. Çünkü sevgi, “bilmek“ değil; “tanımak“tır, akıl bunu kaldıracak kapasitede değildir: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez. Zira bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.“ Evet, akıl terazisi bu kadar ağırlığı kaldıramayacak, ince bir yerinden kırılıverecektir.
Adresleri doğru tesbit etmek gerek. Sevginin yerini, adresini de doğru tesbit etmek gerek. Bildiğimiz bir şey var: Allah sevgisini en üst düzeyde yaşayan Rasûl ve ashâbı arasından mecnun ve meczubun çıkmadığı. Yine bildiğimiz bir şey var: Allah Rasûlünün ve ashâbının Allah’ı çok, hem de pek çok sevdiği ve sevginin yüksek bedelini ödemekten bir an bile kaçınmadığı. İslâm’daki cihad farîzası, kulun Allah’a olan sevgisinin en yüksek tezâhürüdür. Çünkü sevginin büyüklüğü fedâkârlıkla orantılıdır. Kişinin sahip olabildiği en büyük değer “can“dır. Sahip olduğu o değeri en çok sevdiğini iddiâ ettiği Zat’ın yoluna sevgisinin bedeli olarak koyar, O’na bu şekilde ispat eder sevgisini. Değilse ispat edilmemiş sevgi kof bir sevgidir, kuru bir iddiâdan öte bir değeri yoktur. Onu ne Yaratan ve ne yaradılan ciddiye alır.
Bu durumda varacağımız en doğru hüküm şudur: Allah’ı çok sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna adayanlardır. Bu yüzden şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla ve canıyla ispat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.“ dedirtir. Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla ispat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir. Hem, doğrusu da öyle değil mi?
Sevgini ispatlamak için gerekirse İbrâhim gibi ateşin ortasına kaldırıp atacaksın kendini. Senden istenildiğinde böyle ispat edeceksin sevgini. Elbet O da ispat edecek, seni sevdiğini, kabzasından tuttuğu ateşe emrederek: “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîm.“825 diyecek. Ateş de sahibinin bu emrini tutup sevgiyi yakmaya güç yetiremeyecek; seven ve sevilene soğuk ve serin olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın; işte budur takvâ. 826
Sevginin Zirvesi: Takvâ
Takvâ kelimesi, “sakınmak“ biçiminde çevrilir Türkçeye. Takvânın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama takvânın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil. Bu tür korkuya “havf“ derler ki, onda sevgi aranmaz.
Ya nedir? Takvâdaki korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O'nun sevmemesidir. İşte takvâ, kişinin Allah'la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak için tetikte durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda vedûd olan Allah'ın değil yasaklarını; O'nun hoşlanmama ihtimali olan şeyleri bile terkeder. Değil O'nun emirlerini; O'nu hoşnut edeceğini sandığı
825] 21/Enbiyâ, 69
826] M. İslamoğlu, Yürek Devleti, s. 83-96
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu yıpratmamayı amaçlar. Takvâda, titreyişin illeti ödül ya da ceza değil; sevgidir.
Takvâ sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku; üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis etmek, tahsis edilen o şeyi “ilâh“ edinmektir. İnsan birini yalnız sevebilir, bu akîdevî bir mesele teşkil etmez. Ya da birine umut besleyebilir veyahut birinden korkabilir. Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak “müttakî“ yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...
Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek, mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın rızâsı olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak“ olarak adlandırmaktadır. Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan kimi Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla İnsanlardan korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takvâ sahibi için âhiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.“827 Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin durumunu belirten âyetin üslûbuyla, Allah’tan korkar gibi korkanların durumunu belirten âyetin üslûbu arasında çok açık bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek.
Sevgiye tanınan bu ayrıcalık da gösteriyor ki, o, duyguların en yücesidir. Yerini bulduğunda sahibini de yüceltir. Tersi de geçerli elbet; yerini bulmadığında ise sahibini aynı oranda alçaltır. Onu yerli yerinde harcamayan harcanacaktır.
Alçak gönüllülük, sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir. Bunun tersi olan kibir ve gurur ise sevgi yoksulluğunun doğal sonucudur. Kerim âyetteki sıralama bunun en güzel delilidir: “O onları sever onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler.“ Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen “zillet“ bile sevginin yanına gelince kanatlanıp yükseliyor ve sahibini de yükseltip övülen bir erdeme dönüşüyor; rezîletken fazîlet oluyor. Aynen alçaklık gibi. O da öyle değil mi? Tek başına alçaklık iğrenç bir durumken, gönlün, sevginin toprağı olan gönlün yanına gelince birden kanatlanıp fazîlete dönüşüyor, alçak+ gönül, yani alçak gönüllülük bir meziyet oluyor. Asıl alçaklık tevâzu gösterilecek yerde tevâzu göstermemek oluyor, mü’mine karşı kibirlenmek, gururlanmak oluyor. Bunun temeli de sevgisizliğe dayanıyor.
Yine âyetin devamından anlıyoruz ki kâfirlere karşı gösterilen şecaat ve cesaretin kaynağı da sevgidir. Sevgi insanı taraftar yapar. Kimin olacak, elbette sevdiğinizin taraftarı. Eğer sevdiğiniz Allah ise, siz de Allah taraftarı (hizbullah) olacaksınız. Bu durumda sevdiğinizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman olacaksınız. Kâfirler karşısında ödleklik ve pısırıklık sergilemenin illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor bu durumda. En büyük alçaklık, illeti sevgisizlik olan
827] 4/Nisâ, 77
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 223 -
korkudur. Özetle sevmek cesarettir.
En iyisi sen başka şeyden değil; sevmemekten, sevememekten kork. Tabii bir de sevgiyi yerli yerine koyamamaktan, her derde devâ olan bu ilacı bir intihar âleti olarak kullanmaktan kork. Sevgi gibi kökü İlâhî olan bir duyguyu yanlışa âlet ettiğinde Allah’ı karşında bulacaksın. İşte bu noktada Allah kıskançtır. Rasûlullah’a dayandırılan bir haberde: “Saad kıskançtır, ben Saad’dan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır“ buyrulur. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Ğayûr“dur, yani “kıskanç“. Kulunu ulûhiyet ve rubûbiyet noktasında başkasından kıskanma olayı. Salt kendisi için yaratıp herbir şeyi emrine verdiği kullarının kendisi dışında ya da kendisiyle birlikte başka ilâh edinmelerini (şirk) işte bu yüzden affetmemektedir. Ğayûr olduğu için, Vedûd olduğu için çok sevdiği kullarının bu konudaki yanılgılarını kat’iyyen affetmemekte, bunun dışındakilerini affedebileceğini söylediği halde sırf bunu (şirki) affetmeyeceğini bildirmektedir.
Rabb-i Rahîm’in bu gayretine rağmen insanın kendisine vesenden, sanemden, tâğuttan, canlıdan, cansızdan, ideolojiden, teknolojiden, özetle O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ortaklar bulmasını affetmez. Affetmemekle kalmaz; çok şiddetli bir biçimde cezalandırır. Sevgi (iman) yükselmektir, öyle yükselmek ki gökleri geçmek, zamanı ve mekânı geçmek. İşte budur Allah’ın kuluna olan sevgisi. Kul O’na ortak koşmakla bu sevgiye ihânet ederse bu, o kulun, o muazzam yükseklikten düşmesi anlamına gelir ki, bu düşüşün dehşetini haber vermekten diller âciz kalır. Sevgiyi yitirenin halini güzel özetlemiş Seyrânî:
“Zor gönülden düşme gökten düşmenden, ben bilirim.
Kalb-i sultandan düşen kul parçasından pâre bul.“
Cibt gibi insanın kendi cinsinden birini, sanem gibi elleriyle yaptığını, vesen ve tâğut gibi özel ya da tüzel kişilik sahibi otoriteleri, hevâ gibi düşünce, sistem, ideoloji ve ekolleri “rab“ edinmenin Allah’ı nasıl gazaba getirdiğini doğrudan Rasûlullah’ı muhâtap alan ve insanı iliklerine kadar titreten şu âyette görebiliriz: “Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Sonra rezil bir şekilde kovularak cehenneme atılırsın.“828 Ömründe puta tapmamış ve daha sonra da tapmayacağı kesin olan Rasûlullah’ın gönlünü sâbit tutması için büyük sevgisine halel getirmemesi için bir uyarıydı bu. Uyarı üslûbunun sertliği aynı zamanda sevginin de büyüklüğünü gösteriyordu.
Kimi, Nasıl Sevmek? “Kimi sevmek“ sorusuna doğru cevap bulmak yetmiyor, “kim için sevmek“ sorusunu da doğru cevaplamak gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan kovulmazdı. O Allah’ın rabliğini hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı ondan kıskandı. Bu kıskançlıkla diğerini karıştırmayalım. İkisi arasında illet farkı var; yine “sevgi“. Ğayûr’un kıskançlığının illeti sevgi iken, “ğarûr“un (şeytanın) kıskançlığının illeti “sevgisizlik“tir. Sevgisizlik ise hasedin öbür adıdır. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi, ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma. Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını iyi bil. Buyurun sevginin İlâhî
828] 17/İsrâ, 39
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taksîmâtına:
“De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini (gazabını) getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“829 “Babalar“ diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde, bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları tehdit ediyor.
Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı. Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için, Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi. Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan sevgiye verilmiş bir ödüldü.
İnce bir nokta var: Babayı, kardeşi, kadını, hısım akrabayı saydığı halde anneyi saymıyor âyet. Babayı saydığı halde anneyi saymamasının nedeni, baba sevgisinin şartlı sevgi oluşundan. Baba sevgisi, kazanılan bir sevgidir, umutlar gerçekleşmediği zaman yiter. Evlâdından beklentileri vardır babanın, kendisinin gerçekleştiremediklerini o gerçekleştirecektir, babasının kutsallarını koruyacak bir haleftir. Gereğinde çocuğunu Allah’tan ve O’nun yolundan alıkoyar. Eğer yukarıda sayılan emellerinin gerçekleşmesine evlâdının Allah yolunda oluşunu engel olarak görüyorsa gözünü kırpmadan yapar bunu. Hatta daha ileri gider, kendi kutsalları ve atasının kutsalları adına Allah’a karşı, Rasûl’e karşı savaştırır onu. Baba evlâdıyla arasındaki sevgiyi emellerinin gerçekleşmesi uğrunda kullanamazsa sevgisi azalır, hatta tümden yitebilir.
Fakat anne sevgisi öyle değildir. O kazanılmış değil; verilmiş bir sevgidir. O sevgide kayıt ve şart yoktur, baba gibi birtakım beklentileri sevgisine temel yapmaz. Eğer birtakım şartlar ileri sürmüşse, bu şartlar babada olduğu gibi “atalık“ hesapları yüzünden değil; tamamen onun iyiliğine olacağını sandığı içindir. Babada “ben“ ağır basarken anada “o“ ağır basar.
Günümüzde birçok ana baba farkında olarak ya da olmayarak evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıskanıyorlar. Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar onları. Daha doğru bir deyişle Allah’ı onlardan daha az seviyorlar. Elbet Gayûr olan Allah da buna râzı olmuyor, yalnız kendisi için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından) esirgenmesine, kıskanılmasına râzı olmuyor ve sonunda alıyor ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğunu böylesine sert bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebeveynlere. Anne babalar Allah’tan kıskanarak, onlar Allah’ı sever gibi severek evlâtlarının sonunu hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşler Allah
829] 9/Tevbe, 24
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 225 -
yolunda birbirleriyle yarışa çıkmış iki atlet gayreti içerisinde olması gerekirken o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar. Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi... Âyete buyurun; hem de sevgiye “âyet“ diyen âyete: “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.“ 830
Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan sevgi’yi O’nun yolunda kullanmak varken o sevginin sahibine karşı silâh olarak kullanmak ne hamâkat! Ailelerin yanlışı, kendilerini önce eş sonra kul saymalarında. Genellikle babaların hoşuna gitmekte önce evlat sonra kul tavrı. Bu ise, Allah’ın râzı olmayacağı bir durum; dahası inanan birinin almaması gereken bir tavır:
“İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.“831 Çağdaş insanın Allah’a inanışı câhiliye müşriklerinin Allah’a inanışına nitelik yönünden çok benziyor. Çünkü sevgi değil ihtiyaç belirliyor Rable olan ilişkileri. Çünkü insan “Ey Allah’ım, Sana muhtacım, çünkü Seni seviyorum“ deme yerine; “Seni seviyorum, çünkü Sana ihtiyacım var“ demeye getiriyor.
Câhiliyyede de, müşrikler kendilerini Allah’a yaklaştırdığını iddiâ ettikleri putlarını savaş, kıtlık ve salgın hastalık zamanlarında hatırlarlardı. O sıkıntı geçince, dün ölürcesine yalvardıkları tanrılarını ertesi gün unuturlar, hayatın akıntısına tekrar dalarlardı. Allah’a taptığını iddiâ eden günümüz insanının da yaratıcısıyla ilişkisi buna benzemiyor mu? Bu ilişkinin temeli sevgiye değil; ihtiyaca dayanmıyor mu? Dahası açınız çağdaş insanın gönlünü, onu kaptırdığı şeyler arasında Yaratıcı’nın kaçıncı sıraya geldiğine bakınız. Hatta gönlüne tıkıştırdığı bir yığın dünyalık arasında Yaratıcı’ya bir yer ayırıp ayırmadığına bakınız.
Bir Meş'ale Ki Mevlâ Yaka, Üflemekle Sönmez: Sevgi, verilen bir şey mi, kazanılan bir şey mi? Bu soruya “her ikisi de“ biçiminde cevap vermek mümkün. İhlâs da öyle değil mi? Kitab’ta her iki anlamıyla birden kullanılır: Muhlisîn (ihlâsı kazananlar), muhlasîn (ihlâs verilenler). Elbet sevginin en garantilisi Allah tarafından verilen sevgidir. Bu çok çeşitli alanlarda kendini gösterir. Meselâ iman konusunda: “... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.“832 Sevgi, bu anlamda hidâyetin öteki adı olmuştur. Bir şeye sahip olmakla, sahip olunan bir şeyi sevmek arasında fark olmalı. İmanı sevmek, imanlı olmaktan öte bir olay olsa gerek. İmanı seven biri, onun üzerinde titreyecek, hatırını sürekli hoş tutacak, uğrunda büyük fedâkârlıklara katlanacaktır. İmanı sevmek, imanın düşmanları olan küfürden, fısktan, isyandan nefret etmeyi gerekli kılıyor. İlkini sevdiren Allah bu sonuncusundan da kulunu nefret ettiriyor. Bu durumda nefret de sevginin kaçınılmaz unsuru oluyor.
“Her şey zıddıyla kaim“ ilkesine göre zaten sevmeyenin nefret etmesi, nefret etmeyenin sevmesi düşünülemez. Ancak nefretin meşrûlaşması illetinin “sevgi“
830] 30/Rûm, 21
831] 2/Bakara, 165
832] 49/Hucurât, 7
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasıyla mümkündür. Süsleme olayının sevmekle doğrudan ilgili olduğunu bu âyetten anlıyoruz. Obje (iman)’yi süsleyip güzelleştirmek yetmiyor, subjenin de güzel olması gerekiyor. Daha açık bir deyişle, baktığımız güzel olmalı, fakat bakışımız da güzel olmalı. İşte bunun için Allah imanı süsleyip güzelleştirirken bakışı da ihmal etmiyor. Yamuk bir bakış eğriyi doğru, doğruyu eğri gösterecektir sahibine. Kötülüklerin çirkin gösterildiği bir bakış doğru bir bakış demektir. İşte bunu yapıyor Allah.
İman için sevgiden belirleyici olarak söz eden Kur’an, küfür için de aynı ölçüyü koyuyor: “Küfrü sevmek...“ “Ey iman edenler! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır, dost tutarsa işte zâlimler onlardır.“833 Çifte standardı tabiat haline getiren günümüz insanının yaşadığı vahim çelişkiyi ortaya koyan bu âyet gerçekte yaygın bir ikiyüzlülüğe parmak basıyor. İnandığını iddiâ ettiği halde imana karşı küfrü sevenlerin, küfrü destekleyenlerin, küfrü savunanların baba-kardeş de olsalar, imanı sevenler tarafından velî ve dost edilmemelerini tavsiye ediyor.
Sadece imanı sevip küfrü sevmemek yetmiyor, imanlıyı sevmek, kâfiri ve onların dostlarını da sevmemek gerekiyor. Onlar isterse inandıklarını iddiâ etsinler, imana ve imanlıya dost olamazlar, velî olamazlar. Çünkü imanlı olmak yetmiyor, imanı sevmek de gerekiyor. Bu da yetmiyor, onun düşmanları olan inkâr, günah ve Rasûlüne isyanı sevmemek gerekiyor; karanlıkla aydınlığı birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Verilen sevgiden söz ediyorduk. Daha önce sevgiyi Allah’ın kendinden üflediği ruha benzetmiştim. Bakınız âyete, âdetâ O’ndan bir parça olarak söz ediyor sevgiden: “Gözümün önünde büyütülesin diye senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım.“834 Rûhu herkes taşırken sevgi daha özel bir ilişki gerektiriyor ve onu bazıları taşıyor. İnsanın erebileceği en büyük saâdet O’ndan bir sevgiyi üzerinde taşımasıdır. Sözkonusu bu sevgiyi taşıyacaklarda aranan özellikler, yani O’ndan bir sevgi taşımaya lâyık olabilmek şartları şöyle tesbit ediliyor: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için Rahmân bir sevgi yaratacak.“835 Bir şey dikkatimizi çekiyor; Kur’an’da nerede Allah’ın sevmesinden söz edilse, bu âyette olduğu gibi, hemen yanı başında rahmetten, bağıştan söz ediliyor.836 Sevgi Allah’ın rahmet kalemleri içerisinde baş sırayı oluşturuyor. Bu nedenle de sevgiden mahrum olmak, rahmetten mahrum olmak anlamına geliyor.
Sevgi barıştır, üstelik barışın en büyük teminatıdır. Elbette sevginin de bir teminatı olması gerek. İşte teminatı da Rabbimiz veriyor: “Ve onların kalplerinin arasını (sevgi ile) uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin yine onların kalplerinin arasında ülfeti oluşturamazdın, fakat Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırdı.“837 Gönül ferman dinlemiyor ve sevgi henüz borsalara düşmedi. İki insan birbirini kaç para verseniz sever? Ya da seven iki insan hangi bedeli ödeyince terkeder bu sevgiyi? Fiyatı nedir kalbin ve onun en soylu meyvesi olan sevginin?
Gönüllere söz geçirecek olan sultanlar ve fermanlar değil; yalnızca o
833] 9/Tevbe, 23
834] 20/Tâhâ, 39
835] 19/Meryem, 96
836] Bkz. 11/Hûd, 90; 85/Bürûc, 14
837] 8/Enfâl, 63
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 227 -
gönlün sahibi olan Allah’tır. O’nun bir vasfı da “Mukallibu’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren)“dir. Eğer o gönüllerde sevgi meş’alesini tutuşturmuşsa bir, dünya bir araya gelse, söndüremeyecektir o meş’aleyi. Şair de öyle demiyor mu: “Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.“ 838
Sevgi Toplumu
“Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun nimeti sâyesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun kenarındaydınız, Allah sizi (illeti sevgi olan bir topluluk içine katarak) ondan kurtardı.“839 Sevgisizliğin İlâhî lisandaki tasviri “ateş çukurunun kenarında olmak.“ Öyle ki yarım adım daha atınca kendinizi yalnızlık ve sevgisizlik çukurunda bulabilirsiniz. Allah sâyesinde yalnızlıktan kurtulup sevgiyi tattınız. Sevginin vazgeçilmez unsurunun “diğeri“ olduğunu konuya girerken söylemiştik. En büyük toplumsal rahmet olan “ülfet“in (kelime anlamı olarak birbirine geçirmek, aradaki boşlukları doldurmak demeye gelir. İman edenlerin kalplerine Allah’ın yerleştirdiği kardeşlik sevgisidir.) önşartı nedir, biliyor musunuz? Birlikte olmaktır, topluca sarılmaktır, yani cemâdât değil; cemaat olmaktır. Aynı âyetin girişini okuyalım: “Ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın.“840 Evet, Allah’ın hatırlamamızı istediği nimetin ülfet olduğunu âyetin devamında gördük. İşte sevgi nimetinin şükrü öncelikle sevgide birliğin sağlanmasıdır. Herhalde kimse sevginin olmadığı bir yerde vahdetten söz edemez.
Cemaat, sevginin bir araya topladığı ülfet adlı yürek devletini kurabilmiş insanlar topluluğudur; yüreklerini paylaşanların, ülfet kimliğiyle vizesiz gümrüksüz birbirlerinin gönlüne özgürce yol bulanların topluluğudur. Ümmet işte bu toplulukların oluşturduğu okyanusun adıdır. Böyle bir topluluğun fertleri yürek ülkelerinde muhabbeti iktidar etmişlerdir. Sevgi toplumunda fertler birbirlerinin gönlünü, hayat denizinde kopan ya da kopacak olan fırtınalara karşı, emin bir liman, selâmetli bir sığınak, bereketli bir barınak bilirler.
Sevgi toplumunda insan insanın kurdu değil; insan insanın cennetidir. Sevgi iksirinin cennet haline getirdiği yüreklerinde konuklarlar birbirlerini. Öyle bir yürek ki, çarşılarında sevgi satılır, terazilerinde sevgi tartılır, ancak karşılığında para değil yine sevgi alınır. Sevgilerinin faturası yine sevgidir. Çok kere severler ve sevgilerini bezlederler, fedâ ederler. Sevgi toplumunda insanlar yeni tanıdıkları her “insan“a yeni nâzil olmuş bir âyet gibi bakarlar.
Sevgi toplumunun fertleri, yüreğin işlevini iyi bilirler, onu nükleer bir güç merkezi gibi kullanırlar. Sorunlarını sevgiyle çözmeye çalışırlar. Kendi aralarındaki kavgaları sevgiden, tokatları ise şefkattendir. Olağanüstü durumlarda sevgilerini tümden silmezler, parantez içine alırlar. Bu da üç günü geçmez, geçemez. Dövmeleri gerekiyorsa nefret ettikleri için değil; sevdikleri için döverler. Birbirlerini tezgâhlarına koyup tüketmezler, gönüllerine ekip o münbit toprakta üretirler.
Sevgi toplumunda yüreklere asılan “sevgili pankart“ta şu yazılıdır: “Vallahi
838] M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 96-107
839] 3/Âl-i İmrân, 103
840] 3/Âl-i İmrân, 103
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe de cennete giremezsiniz.“841 Bu sözün sahibi olan sevginin başöğretmeni, ashâbına ara ara sevgi dersi veriyordu. Bir gün Hz. Ömer’in elini eline almış, “tamam, şimdi oldu“ deyinceye kadar onun yüreğine sevgi akıtmıştı. 842
Sevgi, peygamberlerin ve onların dâvet mirasını üstlenenlerin, dâvetlerine muhâtap olanlardan istedikleri tek karşılık idi. Tüm nebîlerin dâvetleri karşılığında bir ücret istemedikleri Kur’an dilinden sık sık vurgulanır. Çünkü maddî karşılığı olmayan bir eylem, fedâkârlık ve samimiyetin en büyük delilidir. Peygamberler kendilerini çağırdıkları şeyde samimi olduklarını insanlara hatırlatmak için ücret almadıklarını, ecri yalnızca Allah’tan beklediklerini sık sık vurgulamışlardır. Bütün bunlara karşın insanlardan bir tek şeyi istemelerine izin verilmiş. Ne demek “izin verilmiş“; istemeleri Allah tarafından tavsiye ve teşvik edilmiş, bu mükteseb bir hak olarak görülmüş. Nedir o bir tek şey? Tahmin edeceğiniz gibi yine “sevgi“: “De ki: ‘Ben buna karşılık sizlerden bir ücret istemiyorum. İstediğim yalnızca yakın bir sevgidir.“ 843
Sevmek kaynaşmaktır. İnsanların birlikte olmalarının illeti sevgi olursa o birlikteliğin ömrü de sevginin ömrüne eş olacaktır. Sevmek vahdetin ta kendisidir. Seven insan, cemaat ırmağına dökülen bir katre olmayı kabullenmiş demektir. Çokta yok olmaz, teki çoğa karıştırarak çokta var olur, kendinden olanların içinde kendini bulur. Değil mi ki balık gölde yetişir? O sevgi çağlayanları ümmet okyanusuna dökülür. O okyanusta bir damlanın hükmü ne mi olacak? İşte öyle değil. O öyle bir damla ki aynı zamanda bağrında okyanusu, yani ümmeti taşımaktadır.
Sevmek çoğalmaktır; artmak, üremektir. Tarihte sevgiyi katleden birçok düşünce, yaşam biçimi ve sistem gelmiş geçmiştir, fakat insanlığın değişmez değerlerini paraya tahvil eden, fazîlete dayalı bir ahlâkı yıkıp üretim ve tüketime dayalı bir “ahlâk“ı ikame eden; sevgi, fedâkârlık, samimiyet gibi erdemlerin yerine, gösteriş ve ikiyüzlülüğe dayalı diplomasiyi yerleştiren kapitalizm gibisi gelmemiştir.
Reklâm ve propagandaya dayanan çağdaş dünya sistemi, sevgi gibi paraya dönüştürülemeyen değerlere hasımdır. Onu tahrip etmeyi, bunu beceremezse tahrif etmeyi amaçlar. Onu yok etmeyi beceremez, çünkü sevgi yok edilemez. Ne ki ikincisinde, yani sevginin tahrif edilip sahte sevgileri, bol reklamla pazarlama işinde başarılı olmuşlardır. Fuhşun, çarpık ilişkilerin, putperestliğin adını aşk ve sanat koymayı başarmışlardır. Bu sâyede sevgi, tüketime elverişli bir hale getirilmiştir. Artık insanlığın yüce değerlerinden biri olan sevgiyi tutsaklık aracı olarak kullanmak mümkün olacaktır. 844
Tutku (Çarpık Sevgi)
Gerçekte sevgi, özgürlüğün üst sınırıdır. İnsanı mahkûm eden duyguya sevgi denmez, tutku denir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerek. Sevgi ile tutku birbirinden tamamen farklı şeyler. Sevmek bir şeyin içinde olmaktır. Tutku ise bir
841] Buhârî, İman
842] Müslim
843] 42/Şûrâ, 23
844] M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 107-111
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 229 -
şeye kapılmaktır; bir sele, bir kalabalığa, bir rüzgâra kapılır gibi kapılmak...
Sevmek özgür kılar, tutku tutuklar. Tutkusunu sevgi zannedenlere söylüyorum: Elinizi kolunuzu bağlayan, irâdenize söz hakkı tanımayıp onu teslim alan, aklınızın dizginlerini eline geçiren, sizi uysal bir binek gibi istediği tarafa sürükleyen şey en büyük özgürlük demek olan sevgi olabilir mi?
Tutkunun bir türü de tiryâkiliktir. Bir tiryâki, bana tiryâkisi olduğu şeyi sevdiğini söylüyorsa ben bunu “tutku“ olarak anlarım ve onun tutkuyu sevgi sandığı sonucuna varırım. Bu tiryâkilik her zaman aynı şeyde ortaya çıkmaz, farklı farklı şeylerde tezâhür edebilir. Kadın ya da erkek, bir zombi gibi kendisini esir edip ardından sürükleyen şeyin adını aşk koymaktan gizli bir haz duyarlar. Gerçek aşkın, saf aşkın iyi şöhretinden böyle istifade ederler. Hâlbuki bu aşk değil; tutkunun ta kendisidir. Çünkü gerçek aşk insanı kendi cinsinin elinde oyuncak etmez, insana özgürlük bahşeder ve aşkınlık kazandırır.
Gerçek aşkı tanımayanlar iki kişilik divâneliklerin adını aşk koymakta ısrarlıdırlar. Bu durum psiko-patolojik bir vak’adır. Aslında tutku olan bu tip “aşk“lar çoğunlukla yalnızlığı yüksek dozda yaşayan fertlerde görülür. Bu tipler çektikleri aşırı rûhî yalnızlığı hafifleten birini bulduğu zaman, ilk anda kronik yalnızlığını hafifleten o kişiye karşı duydukları minnet hissini aşk zannederler. Uzun zamandır uçsuz bucaksız yüreğinde bastırdığı yalnızlık acısını dindiren bu unsura karşı duyulan minnet ve şükran hissidir bu. Aşk zannedilen bu hissin güçlü olması, sevginin şiddetinin ölçüsü değil; daha önceki yalnızlığın derecesinin büyüklüğüdür. Yeni durumda, yalnızlık açısından değişen pek bir şey yoktur aslında. Evvelce tek kişilik olan yalnızlık, şimdiki durumda çift kişilik yalnızlığa dönüşmüştür. Tabii, bu tutku platonik (tek yanlı) değilse.
Platonik aşklar genelde hayal gücüyle orantılı olarak büyürler. Bu tip sevgilerin çoğu hayalî sevgidir. Sevgi hayal olduğu sürece katlanılır. Fakat sevgi insanlar arasında yaşanılan bir olgu haline gelince, aradığını bulmuşluğun korkusuyla donar kalır kahramanımız. Çünkü gerçekte onun aradığı, sevginin kendisi değil şöhretidir. Onu bir avuntu aracı olarak kullanmaktadır. Deniz kartpostallarında hayalî geziye çıkan adam gibi sevgilinin kendisine değil, fotoğrafına tutkundur. Bu tip sevgilerin diğer bir boyutu da, insanın kendi sorunlarını çözmek yerine, kendinden, kendi gerçeklerinden kaçmak için başkalarıyla ilgileniyor görünmeyi seçmesi. Kendi sorunlarının tümü yüzüstü dururken sevdiğini zannettiği insanın sorunlarını çözmeye çalışır ve bunun adını da “fedâkârlık“ koyar. İşte bu, insanın kendisinden kaçışıdır. Tabii, sonuçta hiçbir sorun da çözülmüş olmaz.
Cinsellik, alkol, uyuşturucu, mecnunluk ve serserilik aşkın doğal birer sonucu gibi gösterilir çarpık sevgide. Bu kocaman bir aldatmacadır. Bunlar olsa olsa doyumsuz birinin, kendisini içine atıp kaybolacağı bir girdap arama çabasıdır. Bu tip sevgilerde sevilen bir “girdap“ görevi görür. O âdeta bir intihar ağacıdır. Bütün bunlar, sevgi ve aşk değil; tutkunun farklı yansımalarıdır. Böyle birinin mâşûkuna bakması bir tiryâkinin tiryâkisi olduğu şeye bakması gibidir. Yalnızlığını, içki şişesinde balık olma düşüncesiyle gideren bir ayyaşla, yalnızlığını bir kadının cinselliğinde giderme düşü gören bir tutkun’un ruh halleri birbirinden farklı değildir.
Hâlbuki sevginin dinamiği ruhtur ve ruhun cinselliği yoktur. İnanan ruhuyla
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sever. O sevgide, ön planda olan cinsellik değil; ruhun, yani “üflenen öz“lerin birbirlerine karşılıklı olarak duydukları iştiyaktır. Saf (rûhânî) sevginin altında buzağı (cinsellik) arayan tipler ruhuyla değil; aklıyla, ya da daha başka yerleriyle seven tiplerdir. Sevgiyi hep cinsellik olarak algılayanlar, rûhânî sevgilere de “libido“ gözlüğünden bakarlar. İman edenlerin birbirine kardeş kılınması, işte o “üflenen öz“ün bedendeki egemenliğini kabul etmek (iman)tir. Bu egemenliği kabul edenler kardeş kılınmış olurlar.
Birçok kişi cinsel arzuyu kafalarında sevgi ile özdeşleştirdikleri için birbirlerine duydukları bedensel isteği kolayca “sevgi“ ya da “aşk“ sanabilmektedirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile illeti cinsel arzu olan bir sevginin ömrünü ve değerini varın siz hesaplayın. Kaldı ki bu, sevgi değil; iki kişilik bencilliktir; çift kişilik yalnızlıktır. Bencil kişi, aslında değil başkasını, kendisini bile sevemez. Yaygın kanaatte olduğu gibi, bencillik kişinin kendisini sevmesi değildir. Belki kendi kalbî beceriksizliğinin üzerine egosunu giydirmektir. O üretememenin acısını, ilgisini kendi şahsına tahsis ederek çıkarır. Yalnızca tek bir kişi tarafından tüketilecek kadar kısır bir yüreğin ürününe, nasıl “sevgi“ diyebiliriz?
Sevgi bir ummandır; yüzölçümü sınırsız olan bir yüreği bir kişiye tahsis etmek sevgiyi hadım etmektir. Benliğinin dikenli tellerinden kurtulup o yüreğin kıyılarına gelip dayanan herkesin girme hakkı vardır oraya. Sevginin sadece kendisine tahsis edilmesini Allah bile kullarından istememiştir. Onun istediği, sevgide başka bir şeyin kendisine denk tutulmaması, en çok kendisinin sevilmesidir: “İman edenler ise en çok Allah’ı severler.“ 845
Çağdaş insanın aşk adını verdiği yalnızlıkta, iki kişi dünyayı, Allah’ı, Rasûlü karşılarına alıp bir ltd. şirket kurarlar. Bu iki kişilik şirketin adına da sevgi derler. Çağdaş insanın hastalıklarından biri de sevmeye değil; sevilmeye, beğenilmeye çalışması. Bunun için olmadık kılıklara girmesi, bir yığın maskeler edinip; insanlara gerçek yüzünü değil; maskeli yüzünü göstermesi ve sonunda maskesini kendi gerçek yüzü sanması. Sen oradan geçiver. Sevgiyi üretecek olan yine sevginin kendisidir. Etken ol, önce sev, sonra ne yaparsan yap.
Romanlara, filmlere konu olan ve adına “büyük aşk“ denilen çarpık sevgi bir tür tapınışa kapı aralıyor. Tutkuda taraflar birbirlerini sevme değil; birbirlerine tapınma yarışına girince, aşk bir fetişizme dönüşüyor. İnsanoğlu tarih boyunca putunu hep kendisi yapmış ve dönüp kendisi tapmıştır. Bu kadim tutkunun bir devamı oluyor bu iş. Put edinilen sevgilinin kendisi değil; bizzat tutku yani “hevâ“ oluyor. Tutkusunu (hevâ) tanrı edinmekten Kur’an’da da söz ediliyor: “Tutkusunu tanrı edinen kimseyi görüyor musun?“846 Gerçek sevginin yüceltici gücü olduğu gibi, çarpık sevginin de aynı oranda alçaltıcı özelliği vardır. Birincisinde insan kendisini bulurken, ikincisinde kendisini yitirir. Sevdiğini ilâh edinen, onu tefekkür eder, onu zikreder, onu tesbih eder, onu görür, onu yaşar. O artık sevgili olmaktan çıkıp bir çeşit “ilâh“ olur. Ve zaten bu sayılanlar da bir tür tapınış yöntemleri değil midir?
Kahramanımız en büyük yanlışı sevgi dağılımında yapmıştır. Yalnızca Allah’a verilebilecek payı kendi cinsine ayırmış, tutkusunu tanrı edinmiş ve onu “Allah’ı
845] 2/Bakara, 165
846] 25/Furkan, 43
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 231 -
sever gibi sevmiş“tir. Böyle bir tavra karşı Ğayûr olan Allah’ın muâmelesi biraz farklıdır: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde vardır.“847 Burada bir noktayı hatırlatmak gerek: Tutkusu insana olan biri, tutkusu eşyaya olan birinden çok daha ehvendir. Hiç değilse insan mahlûkatın şereflisidir. Ya mahlûkatın şerefsizine vurgun olup onu “ilâh“ edinenler? Çoğu kez, çarpık da olsa, su katılmadığı zaman sevgi, insana doğru adresi buldurabilir. Sevmeyi öğrenmiş bir yürek, yanılgısını anlayıp gerçek sevgiliyi farkedince O’na yönelecektir. O zaman geçmiş acı tecrübe mükemmel bir iç zenginliğin kazanılmasında başrolü oynayacaktır. Gerçeğiyle, sahtesiyle sevgiyi hiç tanımayan insanın sözünü etmeye bile hâcet yok, çünkü onun “insan“lığı tartışılır.
Bu konuda son söz yine âyetin: “Rabbiniz sadece kendisine tapmanızı emretti.“848 Putlaştırılan sevgide sevgililer birbirlerinde olağanüstü şeyler görmeye başlarlar. Tıpkı Kur’an’ın dediği gibi: “Belki yardım olunurlar diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.“849 Sonunda ne mi olacak? Onu da aynı kaynaktan öğrenelim: “(O putlaştırdıkları) kendilerine yardım edemezler, tersine kendileri onlar için hazır kıta askerdirler.“850 Hele tek taraflı tutkularda bu gerçek kendini ne kadar açık bir biçimde gösteriyor. Sevgili adını verdiği ikonu memnun etmek için yaptıklarının yarısını Allah için yapsa, belki de O’nu râzı edecek. Bu serüven bazen tarafların birbirlerinden yok oluşuyla son bulur. Maddî ya da mânevî intihar...
Çağdaş sistem insana ruh açlığını fark ettirmemek için ha bire oyuncak üretiyor. Aile bağlarını, toplum bağlarını, sosyal erdemleri zayıflatıp yok ederek bireyi önce yalnızlığa itiyor. Ardından yalnızlığını hatırlayıp onu yenmeye çalışanların rotasını saptırıyor, ona yaşına göre oynayacağı oyuncaklar imal ediyor. O zavallı da bunları değiştire değiştire oynuyor, oyalanıyor. Bu oyuncaklar ona yalnızlığını geçici bir süre unutturabilir, bir uyuşturucu etkisi yapabilir. Asıl tehlike, bu oyuncakların ardındaki gizli maksadı göremeyip onlara güvenerek, insanın, sevebilecek yerlerini yok etmesidir. Bir kez toplumu bu hale getirirlerse gerisi kolay. Böylesi bir toplumda insanlararası ilişkilerin illeti sevgi değil; menfaattir. Herkes ikiyüzlü değil; iki yüz yüzlüdür. Olanca münâfıklığıyla sergilenen çağdaş ilişkilerdeki yapmacı “kibarlık“a budalaca katlanmak zorundadırlar. “Katlanmak“ ne kelime, kendisi de aynı oyunu karşısındakine karşı oynamak zorundadır. Belirleyici gücünü sevginin oluşturmadığı çağdaş ilişkiler tüketim, gösteriş, reklam ve sahtekârlık üzerine kurulmuştur. Bireyi makinenin bir parçası haline getiren sistem, onun şahsiyetini hedeflemiştir. Onu en şerefli yaratık makamından indirip eşyalaştırma ve eşyayı da onu indirdiği makama geçirmek ister. Senden kutsadığı eşyayı tüketmeni, yalnızca tüketmeni ister.
Bu bir yabancılaştırmadır; her şeyden önce insanın kendisine karşı yabancılaştırılması, öz benliğine karşı yabancılaştırılmasıdır. Böyle biri için sevgi, karın doyurmayan bir ayrıntıdır. Yabancılaşmış tip, her şeye midesinden baktığı için, her şey orayı doldurduğu oranda ya da bir eşya gibi tepe tepe kullanıldığı oranda kıymetlidir. Ruhun varlığından haberi olmayanlar, ruhun açlığını nereden bilsinler? Çağdaş sistemin bu sapıklığına bilimsel bir temel hazırlamaya çalışan kapitalizm dininin sahtekâr peygamberleri, kendilerine ilk hedef olarak sevgiyi
847] 2/Bakara, 7
848] 12/Yusuf, 40
849] 36/Yâsin, 74
850] 36/Yâsin, 75
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seçmişlerdir. Bunlardan biri olan Freud’a göre, tüm içgüdüsel arzular hiçbir engelleme ile karşılaşmadan tatmin edilince mutluluk ve ruh sağlığı kendiliğinden sağlanacaktır. Hiçbir ahlâk kuralı tanımayacaksınız, tüm toplumsal değerleri reddedeceksiniz, dinin ilkelerini rafa kaldıracaksınız, tüm eylemlerinizin itici gücü şehvet olacak, her türlü arzunuzu her çeşit yoldan tatmin ederek mutlu olacaksınız.
Bu tezin bilimsel olup olmadığı üzerinde durmuyorum; ne olduğu ortada zaten. Fakat bunun hiç de böyle olmadığını Freud’u yetiştiren toplum bile anlamış durumda. İnsanı mutlu eden, şehvet ve cinsel arzularının engellenmeden tatmini değil; bir dâvâya inanarak inancını hayatında yaşayabilmesidir. O dâvâ eğer dünyevî ise dünyada mutlu olur, eğer iki cihan mutluluğu istiyorsa o dâvâ İslâm olmalıdır. Bu tez, kimin ekmeğine yağ sürüyordu? Elbette kapitalizmin. Bu sömürü düzeninin insanın maddî ve mânevî tüm ihtiyaçlarını karşılayıp onu mutlu etmeye yeteceği ispatlanmaya çalışılıyordu. Ağababaların dünyayı daha iyi sömürebilmesi için insanların aklını fikrini uçkuruna takması isteniyordu. Patronlar bunu Freud aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Böylelikle kapitalizmin insan sorunlarını çözmede daha kapsayıcı bir hale geldiği vurgulanacaktı. Freud’a göre; insan doğuştan yarışmayı sever ve birbirlerine karşılıklı nefretle doludur. Erkekler ise hep birbirlerini kıskanırlar.
Darwin de bu bilimsel sömürü korosuna en güçlü olanın yaşamını sürdürdüğü ve geliştiği teziyle katıldı. Hayatı tesadüfle açıklayınca başka türlüsünü söylemesi de mümkün değildi zaten. Böylelikle hayatın dinamiği, hak değil; güç olmuş oluyordu. Kaba kuvvet, yaşamın kaynağına kocaman cüssesiyle gelip kuruluveriyordu. Freud kapitalizmi psiko-sosyal alana taşırken, Darwin de bu sömürü dinini biyolojik alana taşıdı. Sonuçta ikisi de aynı hedefe ateş ettiler, sevgiye...
Putperest Batı medeniyetinin (Batı, toplum ve sistem olarak tarihinin hiçbir döneminde muvahhid olmamış, aldığı hakikatleri tahrif ederek almıştır) üzerinde yükseldiği felsefe budur. G. Leonard kendi toplumunu şöyle değerlendiriyor: “Bu toplum, dünyayı bir yörüngeye sokabilir, aya ulaşabilir, ama iki insan için birbirini boğazlama isteği duymadan bir hafta süreyle birbirleriyle uyum içinde yaşamanın yolunu henüz bulamadı.“
Onların bu hastalığı hangi topluma bulaşmadı ki? Şimdi nefreti insanın değişmez karakteri olarak tanımlayan Batı her yerde; Batı içimizde, çünkü nefret içimizde. Onun girdiği yerde sevgi yaşayamaz, zaten o da yaşamadı. Sevginin sahibi, kendisinden yüz çevirenden aldı, onu tanıyanlara verdi. Tarih boyunca böyle olmuştur bu. “Ey iman edenler, sizden kim yolundan dönerse Allah öyle bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O’nu.“ 851
Sevmek fedâkârlıktır, verdikçe, harcadıkça çoğalır. Kimi harcamaların sonu tükeniş ve yoksulluk olabilir. Fakat sevginin bizzat kendisi zenginliktir. Bu yüzden sevebilen insan iki dünyanın en zengin insanıdır. Çünkü gerçek zenginlik vermektir, veren el olmaktır. Üreterek vermekten kazanılan ruh olgunluğu başka bir şeyden kazanılamaz, hele tüketerek harcamaktan hiç.
Züleyha alıyordu, tüketici bir sevgiydi onunkisi, zaten arzusu da buydu: Yusuf’u tüketmek. Yakub (a.s.) veriyordu, üreticiydi onun sevgisi. Seviyor ve
851] 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 233 -
veriyordu. Gözlerini verdi, değerli bir varlığı olan gözlerini. Sevginin bedeli olmuştu bir çift göz, onun karşılığında sevgi de kendi bedelini Yakub’a ödedi; gözün göremediğini gören bir burun vererek. Sevginin, sevip fedâ edene ödediği bir bedeldi bu.
Tüketici sevgiyle üretici sevgi arasında bir fark vardı: Şefkat. Birinin illeti şehvet iken, diğerinin illeti şefkat idi. Allah’a olan sevgisini öz yavrusunu gözünü kırpmadan fedâ ederek ispatlayan İbrâhim’e, sonunda sevgi aracı olan İsmâil’in iâde edildiği gibi, Yakub (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun)’un bedel olarak ödediği gözleri de sonunda kendisine iâde edildi.
Şehvete dayalı cinsel sevgi aslında arzunun aklı ve duyuları hükmü altına alıp kalbi yanıltmasıdır. Bunun benzeri hayvanlarda da görülür. Bu tip bir arzu tatmin edilmezse ihtirasa dönüşür. Sadistçe duygular işte bu tatmin edilmeyen ihtirasın insanı teslim almasının sonucudur.
Sevginin Tezâhürleri: Sevgiyi besleyen yan kaynaklar vardır. Bunlar olmadan sevgi tek başına uzun süre ayakta duramaz. Sevginin saçakları bu kaynaktan beslenirse o sevgi sağlam ve uzun ömürlü olur. Bunlar emek, ilgi, tanıma, sorumluluk ve saygıdır.
Emek: En doğal sevgi, emeğe dayanan sevgidir. Çünkü bu tür sevginin içerisinde ilk kalemi şefkat oluşturur. Allah’ın kuluna, ananın evlâdına, bahçıvanın çiçeklerine, mimarın eserine olan sevgisi de bu tür bir sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş, kendisinden bir şeyler katmıştır. İnsanlar ekmekle doyar, emekle büyür, sevgiyle yaşarlar.
İlgi: İlgi de sevginin tezâhürlerindendir. Bir şeyi sevip de ona ilgi göstermemek düşünülemez. Meselâ Allah’ı sevdiğinizi söylüyorsun ama O’nun emirlerine ilgisiz kalıyorsanız, bu sevgi kupkuru bir iddiâ olur. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.“852 Evet, yaratıcınız sevginizi ispatlamanızı istiyor, bunu sevdiklerini de severek yapmanızı, onlara uyarak yapmanızı istiyor. O’nun sevdiklerine itina göstererek, O’nun koyduğu kuralları hayata hâkim kılarak yapmanızı istiyor. Unutanların unutulacağını bilmenizi istiyor: “Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu.“ 853
Tanıma: Sevginin tezâhürlerinden biri de tanımadır. Tanıma yöntemlerinin içinde en kolayı sevgiyle tanımaktır. Bunlar içiçe eylemler. Sevdiğiniz kadar tanırsınız; tanıdığınız kadar seversiniz. Fakat toplum tanımadan sevenlerle, sevdiğini iddiâ edenlerle dolu. Bunu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum doğrusu. Zaten bu tip sevgilerin ömrü de olmuyor, tanıyıncaya kadar sürüyor. Buna şıp sevdilik derler. Bir de tanıdıkça artan sevgi vardır ki, böyle biri olmak büyük bir lütuftur. Allah da tanındıkça sevilir. Sevgi, tanımanın en kestirme yoludur, demiştik. Çünkü sevmek, sevilmeyi gerektirir. Bu eylemin karargâhı yürektir ve sevmek insanın kırkıncı odası olan yürekte birini konuk etmektir. İnsanın sırrı işte o odadadır. İnsanı tanımak için orayı görmek gerekli, yani sevilmek gerekli. İnsana tanınmak içinse orada görmek, yani sevmek gerekli. Elinde sevginin giriş kartını taşımayan, o odaya orduyla gelse dahi giremeyecektir, göremeyecektir, tanıyamayacaktır.
852] 3/Âl-i İmrân, 31
853] 9/Tevbe, 67
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sorumluluk: Sevgi sorumluluk ister. Zaten sevmek, başlı başına bir sorumluluk değil midir? Sorumsuz insanlar tutulabilir, vurulabilir, lâkin sevemezler. Çünkü sevgi kazanılması zor, muhâfazası ise daha zor bir olaydır. Onu korumak ve kollamak insana birtakım ek yükümlülükler getirir. Yani engin bir sabır işidir sevgi. Sorumluluğun zıddı yetersizliktir. Bir insana, sırf kendi kendine yetmediğin için bağlıysan, o sevgi bir gün bir yerlerinden dökülüverir. Sorumluluk en fazla eşler arasındaki sevginin çimentosudur. O giderse aile binası ikisinin de başına yıkılacaktır.
Saygı: Kişi sevdiğini saymıyorsa ona bir gün sevginin faturasını çıkartabilir, hatta sevdiği kişiyi tezgâhına koyup pazarlayabilir. Bu ona duyduğu sevginin sırtından geçinmektir ki, pek hoş karşılanmaz. Sevmek, sevilenin özgürlüğüne, şahsiyetine saygıyı gerektirir. Dengesizliğe varan saygısız sevgi, içerisinde sevileni esir alma, onu tutsak etme arzusunu barındırır. İşte bu yamuk arzu, ancak saygıyla önlenebilir. Sevdiğini nesneleştirmekten kaçınabilen çok az insan vardır. Sevilenin nesneleştirilmesinin en etkili tedbiri saygıdır. Çünkü insan bir nesneyi sevebilir, fakat bir nesneye saygı duyamaz. İşte bu nedenle saygı, sevginin kişisel bir sömürüye dönüşmesini önleyen yegâne unsurdur.
Sevgi öğretilebilir mi? Ne münâsebet, elbette öğretilemez, fakat yaşanır. Ancak, insanın sevme yeteneğini keşfetmesi, bu gizli hazineyi ortaya çıkarması için, içinde taşıdığı mükemmel donanımı görmesi, belki eğitimle sağlanabilir. Sevgiyi öğretmenin en garantili yöntemi sevmek ve sevgi temelleri üzerinde yükselen model bir toplum oluşturmaktır.
Kur’an sevgiden bu kadar çok söz ederken, sevgi bizim hayatımızda ne kadar yer tutmakta? Sevebilecek yerlerimizi ellerimizle hâlâ yok etmemişsek, haydi, hep birlikte sevgi oluğunun altına tutalım başlarımızı. Bilelim ki, İslâm’ın ve insanın ortak düşmanları önce sevgiyi katlettiler ve yerine nefret tohumları saçtılar. Bombalarını coğrafyamızdan önce yüreklerimize attılar ve oradan başladılar işgale. Yaşadığımız bu diz boyu sefâlet neyin sonucudur sanıyorsunuz? Sevginin kanı dökülmüşse bir yüreğe, o yüreğe bir daha bahar gelir mi hiç? Sevgi güllerini yolan eller kurumaz mı hiç? Ondan geriye buğz, hased, kin, sûizan, kapris, ihtiras kalacaktır. Sevginin yerini bu sayılanlar aldığı zaman gelsin gıybetler, gelsin iftiralar, dahası gelsin hamâkatten kaynaklanan ihânetler ve acımasızca kıyımlar.
Evet, yakıtı tükenmiş bir yürekle bu dünyanın en zor yokuşunda nereye kadar çıkabilirsiniz ki? Kalp öyle bir taşıyıcı ki, taşıdıkları arasında iman var, Kur’an var, basîret var, firâset var, cemaat var -kırıp bitirmemişse tabii- ümmet var. Nüfusu milyarları bulan bu ülkenin yüzölçümü henüz hesaplanabilmiş değil. Bütün bunlar bir yana, orası Mekânsız’a mekân olacak kadar, O’nu orada ağırlayacak kadar büyük. Bu sınırsız coğrafyada, bu sınırsız yükü çekebilecek taşıtın yakıtı da sınırsız olmak gerek. İşte o yakıt “sevgi“dir. Değilse, o muazzam yüke yürekten başka hangi araç, sevgi’den başka hangi yakıt dayanabilir? Bir sonsuz’u taşıyan sonsuz bir araca, sonsuz bir yakıttır sevgi.
Onun için diyoruz ki “önce sev...“ Kardeşini sevdin mi bir kez, kötülük yapamazsın ona. Eğer mü’minler elimizden, dilimizden emin olamıyorlarsa, sevgisizlik yüzündendir. Sevginin “cennet“ demeye geldiğini, sevginin “iman“ demeye geldiğini bir daha dinleyelim Rasûl’ün dilinden: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız; iman etmedikçe cennete giremezsiniz.“
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 235 -
İnsanın insana sunabileceği en ölümsüz hediyedir sevgi. Bir asrı asr-ı saâdet eden işte budur. Onlar sevgiyi öyle yüksek dozda yaşadılar ki, sonraki nesiller onların bu sevgi stoğunu yüzyıllardır harcaya harcaya bitiremedi. Buyurun, kuşağımızla biz bu sevgiyi tüketen değil; üreten olalım. Öyle üretelim ki, sonraki kuşaklara bile yetsin bu sevgi. Eğer dünyadaki insana ve insandaki dünyaya varlığın harcadıkça çoğalan ortak sermâyesi sevgi hâkim olmayacaksa, nasıl sağlanacaktır insanın mutluluğu? Ve yüreklerin işgal altında olduğu bir toplumda sevmeyi neyle, nasıl becerecektir insanlar? 854
Sevginin Tezâhürü; Dostluk ve Dostun Nitelikleri
Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri, Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen hedefe ulaşmak mümkün değildir.
a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir. Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece O’dur. 855
b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen, yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.856 Böyle bir dost, rahmet peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 857
c- Allah'a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın rızâsının dışına çıkmayan858 ve her konuda örnek olarak insanların hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan, sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir. Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah'a, Peygamber’e ve mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla yardım içinde olabilenlerdir.859 Kur’an, bu durumda olanları mü’min olarak değerlendirir.
e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.860 Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 861
Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
a- Müslüman olmak,
854] M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 111-125
855] Bkz. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
856] 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
857] 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
858] 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân, 150; 22/Hacc, 78
859] 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
860] Bkz. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
861] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- Allah'a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
c- Namaz kılmak,
d- Zekât vermek,
e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 862
Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah'a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
“Kişi, sevdiğiyle beraberdir.“ 863
“Bir şeyi aşırı sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar.“ 864
“Allah için sevişen iki din kardeşi buluştukları zaman, biri diğerini yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü'min bir araya gelirse, Allah Teâlâ, birini diğerinden faydalandırır.“ 865
“Allah için birbirlerini sevip dost olanlar, kıyâmet gününde arşın gölgesinde, nurdan minberlere kurulup oturacaklardır.“ 866
“Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Teâlâ dünya ve âhirette kusurlarını örter.“ 867
“Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize şefkat göstermeyen Bizden değildir.“ 868
“Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine O'nun için düşman ol. Çünkü Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.“ 869
“Zâlimi seven kimse, Kâbe'de duânın mutlaka kabul olunduğu yer olan makam-rükün arasında 70 yıl kalıp ibâdet etse dahi, kıyâmet günü, Allah onu sevdiği zâlim ile beraber kılacaktır.“ 870
“Kul, aslında cehennemlik bir adamı, Allah'ın rızâsına uygun, hayırlı bir iş yaptığını gördüğü için sevmiş olsa, bu yüzden Allah onu mükâfatlandırır. Yine
862] 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
863] Hadis-i Şerif rivâyeti
864] Hadis-i Şerif rivâyeti
865] Hadis-i Şerif rivâyeti
866] Hadis-i Şerif rivâyeti
867] Hadis-i Şerif rivâyeti
868] Hadis-i Şerif rivâyeti
869] Abdullah bin Ömer
870] Abdullah İbn Mes'ûd
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 237 -
kul, aslında cennetlik olan bir adamı, Allah'ın rızâsına aykırı, kötü bir iş yaparken görüp buğzetmiş olsa, bundan dolayı da yine Allah onu mükâfatlandırır.“ 871
“Allah için dost olanların sevgisi, sebebi devamlı olduğu için devam eder. Dünya için dost olanların sevgisi ise, sebebi fâni ve devamsız olduğu için kısa sürer. Bir an gelir ki son bulur.“
“Allah sevgisinin alâmeti, muvâfakat, yani emredilene uyup, peki demektir.“
Bir zat, Muhammed bin Vâsi'ye: “Ben seni Allah rızâsı için seviyorum“ demişti. O da şu karşılığı verdi: “Madem O'nun için beni seviyorsun. O da seni sevsin!“ Sonra şöyle duâ etti: “Ey Allah'ım! Senin için halk tarafından sevilirken, aynı zamanda Senin sevmediğin bir kulun olmaktan Sana sığınırım.“
Mü’min mü’mine mü’mince bakarsa nice güzellikler, sevilecek pekçok yönler görecek ve sevecektir. Her şeyden önce güzellik, bakan gözde; sevgi, seven gönüldedir.
“İnsanoğlu böyledir işte, hep sevilmek ister. Fakat sevilmek için önce sevmek ve sevilmeyi hak etmek gerek.“
“Bir insanın iki sevgisi olamaz; Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.“
“Temiz ve berrak bir sevgi, ruhtaki bütün korkuları filtre eder.“
“Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti, dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden dolayı değildir. Aralarındaki bu bağ, Allah'ın kalbe koyduğu akrabalık, annelik sevgisi sebebiyledir.“
“Allah sevgisi, itaate sarılmak, aykırılıklardan ayrılmaktır.“
“Sevilmek için önce sev ve sevimli ol.“
“Seviniz, insan hayatında bundan güzel bir şey yoktur, Sevilmesi gereken zâtı gereği gibi sevmek, devamlı bir mutluluktur.“
“Eğer bir kimseyi, kimse sevmiyorsa, bunun sebebini araştırmalıdır; eğer bir kimseyi herkes seviyorsa, bunun sebebini de araştırmalıdır.“
“Ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini, onları çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalıdır.“
“Büyük işlerden hiçbiri sevgisiz başarılamamıştır.“
“İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendisini sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz.“
“Sevgiyle bakılan her şey güzeldir.“
“Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan ve kötülük gördüğünde eksilmeyendir.“
“Sevgi, rûhun güzelliğidir.“
“Çok şeyi sevmezsen, çok şeye üzülmezsin. Fâni şeyleri aşırı sevmek, boş şeyler
871] Muhammed bin Hanefiyye
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için üzülmek demektir.“
“Her şeyden bıkılabilir, ama sevgiden asla!“
“Sevginin karşılığı yine sevgidir.“
“Sevgi, bir çeşit savaştır.“
“Sevgi, kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir.“
“Beşerî aşk, insanın her şeyini kilitleyen anahtar olabilir; İlâhî sevgi, insanın her şeyini açan/çözen anahtardır.“
“Kendi isteğiyle sevilmek kolay değildir, ama saygı uyandırmak kolaydır.“
“Sevgi, güneş gibidir; kör bile hisseder.“
“Dünya sevgisi, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.“
“Sevgi, insanı sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıttır.“
“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûb/sevgili. Çünkü zevâle/yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez, sevilmemeli.“
“Dünya için sevişenlerin araları, zamanla bozulur; Mevlâ için sevişenlerin araları ise hiç bozulmaz.“
“Niçin başın göklerde, ne arslansın ne devsin;
Mü’minleri sev, Allah da seni sevsin.“
“Her kime nasib olsa Kâbe, Hüdâ dâvet eder,
Herkes sevdiğini hânesine dâvet eder.“
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini.“
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 239 -
Sevgi Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Sevgi Anlamında Hub (H-b-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 83 Yerde): 2/Bakara, 165, 165, 165, 177, 190, 195, 205, 216, 222, 222, 276; 3/Âl-i İmrân, 14, 31, 31, 32, 57, 76, 92, 119, 119, 134, 140, 146, 148, 152, 159, 188; 4/Nisâ, 36, 107, 148; 5/Mâide, 13, 18, 42, 54, 54, 64, 87, 93; 6/En'âm, 76, 141; 7/A'râf, 31, 55, 79; 8/Enfâl, 58; 9/Tevbe, 4, 7, 23, 24, 108, 108; 12/Yûsuf, 8, 30, 33; 14/İbrâhim, 3; 16/Nahl, 23, 107; 20/Tâhâ, 39; 22/Hacc, 38; 24/Nûr, 19, 22; 28/Kasas, 56, 76, 77; 30/Rûm, 45; 31/Lokman, 18; 38/Sâd, 32, 32; 41/Fussılet, 17; 42/Şûrâ, 40; 49/Hucurât, 9, 12; 57/Hadîd, 23; 59/Haşr, 9; 60/Mümtehıne, 8; 61/Saff, 4, 13; 75/Kıyâme, 20; 76/İnsân, 8, 27; 89/Fecr, 20, 20; 100/Âdiyât, 8.
B- Sevgi Anlamında “Meveddet“ (V-d-d) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 28 Yerde): (2/Bakara, 96, 105, 109, 266; 3/Âl-i İmrân 30, 69, 118; 4/Nisâ, 42, 73, 89, 102; 5/Mâide, 82; 8/Enfâl, 7; 11/Hûd, 90; 15/Hıcr, 2; 19/Meryem, 96; 29/Ankebût, 25; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb,20; 42/Şûrâ, 23; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 1, 1, 2, 7; 68/Kalem, 9; 70/Meâric, 11; 85/Bürûc, 14.
C- Sevgi Anlamında “Ülfet“ (E-l-f) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 63, 63, 63; 9/Tevbe, 60; 24/Nûr, 43; 106/Kureyş, 1, 1.
D- Allah Sevgisi
a- Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/Enbiyâ, 90.
b- Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.
E- Rasûlullah Sevgisi
a- Peygamberimiz, Mü’minler İçin Nefislerinden daha İleridir: 33/Ahzâb, 6.
b- Peygamberimiz’e Salevât Getirmek: 33/Ahzâb, 56
c- Peygamberimiz’e Saygı Göstermek: 49/Hucurât, 1-5; 58/Mücâdele, 12-13.
d- Peygamberimiz, Ümmetinin Üzerine Düşkündür: 5/Mâide, 118; 9/Tevbe, 128.
F- Mü’minlerin Birbirini Sevmesi
a- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
b- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
c- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
d- Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119; 5/Mâide, 55.
e- Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.
f- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
g- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
G- Mal Sevgisinde Aşırılık
a- Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
b- Mal Sevgisini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8.
c- Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15, 49/Hucurât, 14, 16-17.
d- Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
H- Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
İ- Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
K- Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
L- Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehine, 3; 63/Münâfıkun, 9.
M- Ana-Babayı ve Diğer Akrabayı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
N- Kâfir Ana-Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 31/Lokman, 15.
O- Dost ve Dostluk
a- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
b- Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
c- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
d- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed, 7.
e- Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
f- Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16.
g- Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
h- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
i- Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
k- Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
l- Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
m- Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
n- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
o- Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
p- Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
r- Hristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
s- Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
P- Arkadaş ve Arkadaşlık
a- Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
b- Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
c- Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
R- Kardeşlik ve Barış
a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
g- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118
3. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 319-320
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 324-328
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 668-675
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 280-281
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 179-190
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 565-580
9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 439-442
10. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276
11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 157-158
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123-124
13. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45
14. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 135-142
15. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 204-205
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 241 -
16. El-Esâs fi't-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 393-398
17. Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 175-179
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 5-27
19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (S. Uludağ, İ. Kutluer, M.Uzun), c. 4, s. 11-21
20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.5, s. 393-394; c. 1, s. 120-121; c. 3, s. 302-305
21. Yeni Ansiklopedi, Timaş Y. c. 3, s. 1217-1224
22. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 531-556, 438-441, 313-317
23. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 506-513
24. Müslüman Şahsiyeti, M. A. Haşimi, Risale Y. s. 137-164
25. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazali, Vahdet Y. s. 201-224, 249-265, 17-21
26. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 199-206
27. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 19-20
29. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 67-
30. Hadis ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 77-97
31. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 243-256
32. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları Y. s. 43-45
33. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler, Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman, Özel Y. s. 37-53
34. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 325-331
35. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 232-237
36. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 225-229
37. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 134-136, 255-257
38. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 37-42, 49-82
39. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 205-208
40. Musâhabe, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Erkam Y. c. 1, s. 11-32; c. 2, s. 149-164, 97-110
41. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 113-130
42. Hayâtü's-Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevi, İslâmî Neşriyat, c. 3, 100-117 ; c. 2, s. 474-664
43. İlmihal, İslâm ve Toplum, İSAM Y. c. 2, s. 523-531
44. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. u533-648
45. Medâricu’s Sâlikîn, İbn Kayyim el-Cevziyye, c. 3
46. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-159
47. Işığın Göründüğü Yer, Fethullah Gülen, Nil Y. s.34-38, 102-107
48. Gafletten Kurtuluş, Tenbihu’l-Ğâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 553-559
49. Sevgi Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
50. Sevgi Medeniyeti, Raşid Küçük, Rehber Y.
51. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.
52. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.
53. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
54. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
55. Muhabbetulllah (Allah'ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
56. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.
57. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın
58. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
59. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
60. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.
61. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.
62. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.
63. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.
64. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.
65. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
66. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.
67. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.
68. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.
69. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
70. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
71. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat
72. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
73. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
74. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Bakış Y.
75. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
76. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
77. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
78. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
79. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş Y.
80. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
81. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y.
82. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
83. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
84. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
85. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
86. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
87. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
88. Meşreb mi Tefrika mı? Mustafa Akgün, Özel Y.
89. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
90. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
91. İslâm'da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
92. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
93. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
94. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95
95. Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 232-237
96. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160
97. Risâle-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444
98. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-339, 330-331, 58-65
99. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama Veysel Kasar, Köprü, Kış 97
100. Din ve Fıtrat, s. 170-191
101. Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 188-199
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 243 -
Kavram no 160
İman 28
Bk. Hidâyet; Doğruluk/Sıdk
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
“Rabbim Allah'tır“ de, sonra dosdoğru ol;
Sırât-ı müstakîmdir, budur en doğru yol.
• Sırât-ı Müstakîm; Anlamı ve Mâhiyeti
• İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
• Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
• Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
• Hristiyanların Sapma Nedenleri
• Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
• a- Sırât-ı Müstakîm'de Olabilmenin Gerekleri
• b- Sırât-ı Müstakîm'de Devam Edebilmenin Gerekleri
• insanın Asıl Sırât Köprüsü Dünyadadır
• Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
“Bize sırât-ı müstakîmi/dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet verdiklerin kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!“ 872
Sırât-ı Müstakîm/Dosdoğru Yol
Kur'ân-ı Kerim'de 32 âyette geçen bu tamlama yol anlamındaki sırât'la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur'an'ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırât'tır. Sırât, lügatta cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir (Sırât kelimesi, değişik kullanımlarla Kur’an’da toplam 45 defa zikredilir). “Es-sırât“: “Allah'ın yolu“ demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır.
İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
İstikamet: Hangi yaşta ve hangi seviyede olursak olalım, hiç birimiz aldanmaktan veya aldatılmaktan hoşlanmayız. Bu sebeple her insan, kendi idrâki ölçüsünde doğru ve doğruluktan yanadır. Hayatlarını yalan, hile ve sahtekârlık üzerine kurmuş olan kimseler dahi, suç ortakları ile olan münasebetlerinde menfaatleri icabı, doğruluğa büyük değer verirler.
Evet, ama doğruluk nedir? İslâm kültüründe insanî ve ahlâkî yaşayışa esas olan doğruluğun zirvesi, istikamettir. “İstikamet“i; Arapçadaki kökü “kavm“ veya “kıyâm“ ve aynı kökten türemiş olan “kâim“ ile birlikte mütâlaa etmeliyiz.
872] 1/Fâtiha, 6-7
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kavm“, “kıyâm“: Ayak üzere kalkıp durmak, bir işe başlamak, doğru ve mûtedil olmak, zulme karşı ayaklanmak anlamına gelir. “Kâim“: Ayakta duran, bir nesne üzerine sâbit ve devamlı olan demektir. Bu kelimelerle irtibatı olan “istikamet“ ise; doğru ve mûtedil olmak, bir nesneye baha ve kıymet takdir ve tayin eylemek mânâlarına gelir.
İstikamet kelimesini türemiş olduğu kelimelerle, bunların ihtivâ ettiği mânâları mantıkî bir sıra içinde şöyle özetleyebiliriz:
1- Dilimizde kısaca “doğruluk“ diye bilinen “istikamet“ kelimesinin lügat mânâlarından biri; herhangi bir şeyin değerini, kıymetini en iyi ve en doğru şekilde takdir ve tâyin etmektir. Buna göre, doğrulukta istikamet seviyesine erişmek isteyen bir kimsenin önce, doğruluğun ne olduğunu anlaması, sonra da, ona kıymet biçecek ölçüde, imanla desteklenmiş bir akl-ı selime sahip olması gerekir. İmanla desteklenmiş akıl diyoruz; zira, kendisini ve kâinatı yaratanı idrâk edememiş, değer hükümlerini kazanamamış bir akıl, beşerî ihtiras ve menfaatlerin kuklası olmaktan başka ne işe yarar!?
2- “İstikamet“ kelimesinin kökünde; ayağa kalkıp durmak ve bir işe başlamak mânâları da vardır. Bu iki anlamı birincisi ile telif edersek; istikamet sahibi olmak isteyen kimse, önce onun değerini kavramalı, sonra da karar verip idrâk ettiğini günlük hayatında yaşama gayreti içine girmelidir, diyebiliriz. Zira yaşanarak hal edilmeyen değerler, birer fantezi olmaktan öteye geçemezler.
3- “İstikamet“e esas olan mânâlardan biri de; sebat ve devamdır. Böyle bir değere tâlip olan insanın, asla doğruluktan ayrılmaması ve önüne çıkacak zorlu engellere rağmen, istikametin gereklerini yerine getirmede sebatkâr ve devamlı olması lâzımdır. Aksi takdirde hedefine nasıl ulaşır?
4- “İstikamet“in en güçlü mânâsı; doğru olmaktır. Ancak, bu müstesnâ değere esas olan doğruluk, herkesin kendi idrâkine bağlı kalmamalı; iman, ahlâk, vicdan ve akl-ı selime muvâfık olmalıdır. Zira bu seviyeye erişmemiş bir doğruluk anlayışı, sadece fikirde ve sözde kalır, davranış haline gelemez.
5- Sözlüklerde “istikamet“ tarif edilirken, doğruluktan hemen sonra “mûtedil olmak“ mânâsının zikredilmiş olması da son derece mühimdir. Bu, itidalsiz bir istikametin kemâle erişemeyeceğine işarettir. O halde, itidalle bağdaşmayan ifrat-tefrit, şiddet ve taassuptan yakasını kurtarıp “her şeyin hayırlısı, ortasıdır“ fetvâsınca orta yolu bulamayan bir insan, ne kadar doğru olsa da, istikamet zirvesine yükselemez, diyebiliriz.
6- Türkçe’de “istikamet“; doğrultu, yön mânâsına da kullanılmaktadır. Meselâ, cihadda askerlere; “İstikamet, karşı tepeler!“ veya benzeri bir ifadeyle, yön ve hedef tâyin edilmesi gerekir. İstikamet gösterilmeden hücuma kaldırılacak birlikler, kısa zamanda dağılır ve hücum gücünden çok şey kaybederler. Belki de bu sebepten Cenâb-ı Hak: “...Sizin ilâhınız bir tek İlâhtır. Onun için, hepiniz O’na istikamet edin/yönelin...“873 buyurur ve iman eden her insana tek istikamet tâyin eder.
İslâm’da istikametten gâye tevhiddir. Aksi halde, Allah her yerde mevcut iken; ırkları, dilleri, mizaç ve seviyeleri birbirinden farklı milyonlarca insanın, namazlarında, günde beş kere aynı kıbleye, aynı istikamete yönelmelerinin farz
873] 41/Fussılet, 6
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 245 -
oluşunu nasıl izah edebiliriz? İslâm tefekküründe, kısmen zâhirî olan bu istikametin bir üst derecesi, belki de gâyesi; gönül Kâbemize yöneliş ve bize bizden yakın olan Rabbimizi kendi özümüzde hissediştir. Ancak, bu anlamda bir istikamet, her kişinin değil; er kişinin kârı olsa gerektir. Nitekim, “O halde (Rasûlüm) sen beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi istikamet et/dosdoğru ol!...“874 İlâhî hitabına muhâtap olan Rasûlullah Efendimiz, bu âyeti kast ederek: “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı“875 buyurmuşlar. Zira emrolunduğu üzere istikamet etme seviyesi, Allah’a kayıtsız şartsız bir teslimiyetin ifâdesiydi. Öyle ki, bu seviyede Cenâb-ı Hak’tan başkasına meyledilemez ve O’nun emirlerine aykırı bir tercih de yapılamazdı. Şüphesiz, her haliyle istikametin zirvesinde olan Rasûlullah'a: “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı“ dedirtecek kadar zor gelen, İlâhî emrin kendisini ilgilendiren tarafından ziyâde; çok sevdiği ümmetine âit kısmıdır. Zira O, bizi bizden daha iyi tanıyor ve bizim için endişeleniyordu.
Sırât-ı Müstakîm: İslâm kültüründe ilmin gâyesi tevhid; amel ve ibâdetin zirvesi, istikamettir. İstikamete erişenlerin yoluna da sırât-ı müstakîm denir. Sözlüklerde sırât, yol, müstakîm de doğru diye belirtilmiştir, ama bu “doğru“yu, düz bir hat olarak düşünemeyiz. Zaten, yuvarlak bir dünya üzerinde böylesine müstakîm bir doğru çizmek de mümkün değildir. O halde, istikametin türediği kök olan “kavm“ veya “kıvam“ kelimelerinin, “ayağa kalkıp durmak“ mânâsından hareketle “müstakîm“e; “aşağıdan yukarıya yükselen doğru“dur, diyebiliriz. Bu durumda sırât-ı müstakîme de; “dünya durağından mânen yükselerek Allah’a ulaşan en doğru ve en kısa yol“ mânâsını vermek mümkün olur. Bu anlamda bizi yücelere doğru yükseltmek için Allah’ın gökten uzattığı ipi olan hablullaha/Kur’an’a sımsıkı yapışmak876 istikamet için, sırât-ı müstakîm için temel şarttır.
Sırât-ı müstakîm, bir zirvedir ve böylesine bir zirveye, elbette ki beşer idrâkiyle ulaşılamaz. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah kimi dilerse, onu sırât-ı müstakîme iletir“877 buyrulmuş ve bu seviyeye ancak, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla erişilebileceği açıkça beyan edilmiştir. O halde ne yapabiliriz, bize düşen nedir? Bu soruların cevabını Fâtiha sûresinde buluyoruz. Bu sûre, farz olan günlük beş vakit namazın her rekâtında okunur. Beş vakit namazda, kırk rekât bulunduğuna göre, günde en az kırk defa okuduğumuz bu sûrede Cenâb-ı Hak, istikamet ve tevhid yolunda mutlaka riâyet edilmesi gereken üç önemli esası, açıkça beyan ediyor:
Birincisi; bizleri, nefsimiz dâhil her türlü tehlikeden koruyan, hatalarımızı bağışlayan, âlemlerin Rabbi ve hesap gününün mutlak sahibi Allah’a, bahşettiği her türlü nimeti, O’nun rızâsı dâhilinde kullanmak sûretiyle şükretmektir. 878
İkincisi; ihtirasların yol açtığı her türlü kulluk ve kölelikten kurtulup; “Ancak Sana kulluk/ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.“879 diyecek seviyede bir teslimiyettir.
Üçüncü esas; hangi merhale ve makamda olursa olsun, kulun, kendisinde bir varlık görmemesi ve bulunduğu her hali Hak’tan bilip; “Bizi sırât-ı müstakîme;
874] 11/Hûd, 112
875] Tirmizî, Tefsir 57
876] 3/Âl-i İmrân, 103
877] 24/Nûr, 46
878] 1/Fâtiha, 1-4
879] 1/Fâtiha, 5
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir!“880 niyâzından bir an dahi gâfil olmamasıdır.
Bu esaslara sımsıkı sarılıp istikamet etme gayreti içinde olanlar, Kur’ân-ı Kerim’de bakın nasıl müjdeleniyorlar: “Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra istikamet edenlere, hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.“881 Bu âyette sırât-ı müstakîm; Cenâb-ı Hakk’ın nimete erdirdiği kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yolu olarak târif ediliyor. Acaba, böylesine yüceltilen insanlar kimlerdir? Bu sorunun cevabını da yine Cenâb-ı Hak’tan öğreniyoruz: “Allah'a ve Rasûl'e itaat edenler; Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.“ 882
Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
Kur'ân-ı Kerim'de 32 âyette geçen Sırât-ı müstakîm'in Kur'an'daki öteki isimleri şunlardır: a- Es-sırâtu's seviyy: Düz yol883 b- Sevâu's-sırât: Yolun doğrusu884 c- Sebîlu'r- Reşâd: Murada erdiren yol. 885
Sırât-ı Müstakîm'in Kur'ân-ı Kerim'deki zıddı (karşıtı): Sırât-ı cahıym: Cehennem yolu'dur.886 Kur'ân-ı Kerim'de ayrıca ve açıkça bir sırât-ı Cennet'ten söz edilmediğine göre, sırât-ı müstakîm “Cennet yolu“ anlamını da taşıyor demektir.
Sırât-ı Müstakîm’in Kur'ân-ı Kerim'deki Tanımları
a- İlâhî nimete ermişlerin yolu: “Bizi doğru yola hidâyet et; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna...“887 Kendilerine Allah'ın nimet verdikleri ise bir başka âyette meâlen şöyle açıklanmaktadır: “Allah'a ve Rasûl'e itaat edenler; Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.“ 888
b- Allah'ın yolu (sırâtullah): “...Ve elbette sen, doğru yola çağırıyorsun, göklerin ve yerin sahibi Allah'ın yoluna.“ 889
c- İslâm dini: “Sen onları doğru bir yola (İslâm'a) çağırıyorsun. Ama âhirete inanmayanlar (bu senin çağırdığın) yol (İslâm)dan sapıyorlar.“ 890
d- Allah'a kulluk: “Ey Âdemoğulları, ben size şeytana tapmayın; o, sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur (sırât-ı müstakîm) diye bildirmedim mi?“ 891
e- Sünnetullah: “Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık
880] 1/Fâtiha, 6-7
881] 46/Ahkaf, 13
882] 4/Nisâ, 69; Hayri Bilecik, Mefhumlardan Tefekküre, Hülbe Y., s. 99 vd.
883] 20/Tâhâ, 135; 19/Meryem, 43
884] 38/Sâd, 22
885] 7/A'râf, 146; 40/Mü'min, 38, 39
886] 37/Sâffât, 23; 4/Nisâ, 168-169
887] 1/Fâtiha, 6-7
888] 4/Nisâ, 69
889] 42/Şûrâ, 52-53
890] 23/Mü'minûn, 73-74
891] 36/Yâsin, 60-61
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 247 -
kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır. İşte Rabbinin sırât-ı müstakîmi, dosdoğru yolu budur.“ 892
f- Hz. İbrahim'in dini (Haniflik): “De ki; Rabbim, beni sırât-ı müstakîme (doğru yola) iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine.“ 893
g- Adâlet: “...Aramızda hak ile hükmet, zulmetme. Bizi yolun ortasına (adâlete) götür.“894; “Gerçekten Rabbin, doğru bir yol üzerindedir (O âdildir, katında kimse zulme uğramaz).“ 895
Tefsirlere baktığımızda “es-sırâtu'l-müstakîm“den maksadın ne olduğu hakkında şu rivâyetleri görürüz: Allah'ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah'ın kitabı, iman ve imana bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şeriatı, Peygamberimiz'in ve ashâbının büyüklerinin yolu, cennet yolu, sırât köprüsü (cehennem köprüsü), ifrat ve tefrit arası mûtedil (dengeli, orta) yol. Âyette söz konusu edilen doğru yol (sırât-ı müstakîm), hakka ulaştıran yoldur. Hakka ve doğruya ulaştıran yol ise, peygamberlerin yoludur. Bütün peygamberler insanları aynı yola dâvet etmişlerdir. Bu nedenle söz konusu edilen yol ile kast edilenin, Peygamberimizin yolu olduğunu söyleyenler de elbette isâbet etmişlerdir. Müfessirlerden bazıları, bununla Kur'an'ın, bazıları da İslâm'ın kast edildiğini söylemişlerdir. Kuşkusuz İslâm da, Kur'an da Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve kendisinden önceki peygamberlerin yoludur. Bu nedenle bu görüşlerin tümü arasında herhangi bir çelişki ve ihtilâf söz konusu değildir.
Cadde, ana yol, büyük yol anlamlarına gelen “sırât“, İslâm terminolojisinde ayrıca, Cehennem çukurlarının üzerinden geçip Cennet'e uzanan, 'kıldan ince, kılıçtan keskin' yol olarak da geçer. Bu yol, yani 'kıldan ince, kılıçtan keskin' olan yol, bir bakıma, yalnızca Cehennem çukurlarından geçen değil; insanın dünya hayatına gelişiyle başlayan yoldur. İnsanın, daha doğrusu mü'minin yeryüzündeki hayatı sırattır. Bu hayatı yaşama sırattan geçmektir. Bu yol, bir yerde Cehenneme uzanırken; bir yerde de Cehennemi aşıp Cennete varır. Dosdoğru yol, yani sırât-ı müstakîm tektir. Dünya hayatında insanların bu yol üzere olmaları gerekir. Geniş bir yoldur bu. İnsanların dünya hayatları ve âhiretteki gerçek mutlulukları için her türlü gerekli imkânı ve araç-gereci kendinde barındıran bir yoldur. Fakat bu yol, aynı zamanda 'kıldan ince, kılıçtan da keskince' bir yoldur. Allah elinden tutmazsa insan, her an bu yoldan kayıp bozuk yollara sapabilir. Her adım başında oturmuş kötü yol dâvetçileri vardır. “Her yolun başına oturup da, tehdit ederek iman edenleri Allah'ın yolundan çevirmeye ve onu eğriltmeye çalışmayın.“ 896
İnsan, her adım başında bu yoldan (sırât-ı müstakîm) sapabilir. Bu bakımdan, bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken, son anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler, örneğin Hz. Yusuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihlere kat.“897 diye duâ etmiştir. İşte, ömür boyu Allah'ın yolunda kalabilmek ve özellikle bu yol üzerindeyken can verebilmek için
892] 6/En'âm, 125-126
893] 6/En'âm, 161
894] 31/Sâd, 22
895] 11/Hûd, 56
896] 7/A'râf, 86
897] 12/Yûsuf, 101
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her an Allah'a duâ etmek gerekir: “Rabbimiz, hidâyete ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğriltme ve katından bize rahmet bağışla.“898 diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimizi dinin üzerinde sâbit kıl!“899 diye, hem dille, hem davranışlarla niyaz etmek gerekir. İşte, dünya hayatında “sırât-ı müstakîm“ üzerinde olan insanlar, 'kıldan ince, kılıçtan keskince' yolu geçen insanlar, âhirette de cehennemin üzerindeki “sırât“tan geçip, cennete ulaşacaklardır. Dünya hayatında, Allah'ın yolu dışındaki yollarda yürüyenler; âhirette cehenneme uzanan yola girip, ateşin içinde yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri, onların eşlerini ve Allah'ın dışında taptıklarını. Götürün onları cehennemin yolu (sırâtı)na.“ 900
Çok değişik yollar vardır; kısa, uzun, dar, geniş, eğri, dolambaç, düz, yolcusuna sıkıntı veren, rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren, hedeften uzaklaştıran... Fakat bütün bu yollardan hedefe gitmeye en uygun olanı hiç itirazsız düz (kısa), geniş, rahat ve amaçlanan hedefe götürme özelliklerine sahip olanıdır. Fâtiha'nın bu âyetinde kul, Allah'tan bir istekte bulunur; bir yolcu olarak kendisine dosdoğru yolu göstermesini, böyle bir yola ulaştırmasını ister. Kulun isteği sadece doğru olan herhangi bir yol değildir. Kul, dosdoğru bir yol ister. Yolculuktan amaç, bir yere gitmek değil midir? O halde, kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk olmasını ister? Kim varacağı yere gitmeyen veya çıkmaz sokaklar gibi devamı bulunmayan bir yolda yolculuk yapmak ister? Kulun isteğindeki titizliğinin nedeni işte budur. İstenilen yol dosdoğru olan yoldur. Âyetteki ‘yol’dan ne kast edildiğine gelince:
Bazı hadislerde insan bir yolcuya, dünya ise yolculuk sırasında bir süre dinlenmek için oturulan hana/otele benzetilir. Bu hanın biri giriş, diğeri çıkış için iki kapısı vardır. Dünya hayatı, sonu ebedî geleceğe, yani âhirete çıkan bir yoldan ibârettir. “Sizden herbirinize bir şeriat ve bir yol belirledik“901; “De ki, şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrâhim'in dinine iletti. O, şirk/ortak koşanlardan değildi.“902 Bu ve diğer bazı âyetlerden de anlaşılıyor ki, “yol“dan maksat din, yani inanç ve hayat tarzının dayandığı esaslar ile bu esasların oluşturduğu yaşam şeklinin kendisidir. Bu durumda dosdoğru yola iletilme isteğinden, “Beni dinlerin inanç ve hayat tarzlarının en doğrusuna, doğruluğu konusunda hiçbir şüphe taşımayanına sahip ve mensup kıl!“ anlamı kastedildiği anlaşılır. Sırât-ı müstakîm; İslâm, Kur'an ve Rasûlullah'ın yolu ve bunların dayanağı Allah'ın bildirdiği vahiydir. Fâtiha sûresinin söz konusu âyetinden, kulun Allah'tan, kendisini Allah tarafından tayin olunan bir hayat tarzına iletmesini istediği anlaşılır. Bu isteğinde ve ısrarında da haklıdır. Çünkü insanlık tarihi, insanın bireysel ve toplumsal hayatını kuşatan sistem arayışlarıyla doludur. Filozoflar, bilim adamları ve düşünürler... tarafından oluşturulan sistemlerin tamamı insanlığı huzur ve saâdete kavuşturacağı iddiasıyla ortaya çıkmış; uygulama imkanına kavuşanlarsa hep zulme ve sömürüye neden olmuş, arkalarında perişan insanlar veya darmadağın toplumlar bırakarak tarihin sayfalarına gömülmüştür. Bu nedenle, insanın bireysel ve toplumsal hayatın şeklini ve yönünü tayin edecek esaslar belirleme gayretinin Kur'ân-ı Kerim tarafından dayanaksız bir çaba olarak
898] 3/Âl-i İmran, 8
899] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
900] 37/Saffât, 22-23; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 129-130
901] 5/Mâide, 48
902] 6/En'âm, 161
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 249 -
nitelendirilmesi903 oldukça anlamlıdır. Böylesi bir gayretin çözümsüz olduğunun belirtilmesi de oldukça gerçekçidir. Çünkü bu konu insanın ilmini, güç ve yeteneklerini aşar. Bu iş, âlemlerin rabbi Allah'a ait olup insanların bireysel ve toplumsal hayatlarında gerçek huzur ve saâdeti sağlayacak bir sistemin sahibi ancak O'dur. “De ki: Yol gösterme ancak Allah'ın yol göstermesidir.“904; “Asıl doğru yol, Allah'ın yoludur' de!“905; “Yolu doğrultmak Allah'a aittir.“ 906
Dosdoğru yolun, dosdoğru inancın ve hayat tarzının ne olduğu Kur'an'da bildirilip gösterilmiştir: “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?“907; “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.“908; “Şüphesiz ki bu Kur'an, insanları en doğru yola götürür.“ 909
İbn Mes'ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: “Hz. Peygamber bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve 'Bu Allah'ın yoludur' dedi. Daha sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek 'Bunlar ise diğer yollardır. Herbiri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır' buyurdu. Arkasından da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, Benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun! Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O'nun yolundan saptırmasın. (Azâbından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.“ 910
Nimet Verilenler
Fâtiha sûresinde, insanlar için gerekli olanın herhangi bir yol olmayıp sadece sırât-ı müstakîm olduğu belirtildikten sonra, konu daha da somutlaştırılarak, bu yolun yolcularının ortak vasıfları açıklanır: “Nimet verilenler.“ Bu, hem kulun istemesi gereken şeyi, hem de sırât-ı müstakîme mensup olmanın insana neler kazandıracağını açıklayan bir âyetttir. Nimete sahip olanların kimler olduğu ise, daha sonra vahyolunan bir başka âyette şöylece açıklanır:
“Ve onları sırât-ı müstakîme/dosdoğru bir yola iletirdik. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse, işte onlar Allah'ın nimetine eriştirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar. Bu, Allah'ın büyük lütfudur.“911 Şurası açık ve kesindir ki, hiçbir şahsın veya grubun insanlar için oluşturduğu yaşam biçimi, bu âyette belirtilen insanlık zirvelerinden değil birini, yakın bir şeklini dahi sağlayamamıştır. Allah'ın yolunu, O'nun insanlar için belirlediği hayat tarzını takip edenler ise insanlığın zirvesi olan bu şahsiyetlerden biri ve yakın arkadaşları olur. Ne büyük mükâfat ve ne güzel bir nimettir bu!
Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü'minlerin Allah'tan ilk ve en önemli isteği hidâyettir. “Nesteıyn“de ilk hedefimiz Allah'ın yardımı oluyor. Allah'ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği, yardım dilemelerin en mühimi ve en önde geleni olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın da O'nun doğru yoluna
903] 68/Kalem, 36-41; 53/Necm, 28
904] 6/En'âm, 71
905] 2/Bakara, 120
906] 16/Nahl, 9
907] 90/Beled, 10
908] 21/Enbiyâ, 73
909] 17/İsrâ, 9
910] 6/En'âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
911] 4/Nisâ, 68-69
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
“Bizi dosdoğru olan yola (sırât-ı müstakîme) ilet! Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş ve sapmışların yoluna değil!“912 Beşinci ve altıncı âyetlerde insanlar için gerekli olan şey, kısa fakat oldukça açık bir şekilde bildirilmişti. Yedinci âyetle de, olmaması, örnek alınmaması gereken olumsuz bir örnek zikredilerek, hem yanlışın ne olduğu gösteriliyor, hem de bu örnekten hareketle insanlığı ne gibi inanç ve davranışların sırât-ı müstakîmden ayırıp ebedî azâba sürükleyeceği açıklanıyor. Bu olumsuz örneğin mensuplarının iki önemli vasfı bildiriliyor: 1- Gazaba uğrayanlar; 2- Sapmış olanlar.
Tefsirlerde, gazaba uğrayanların yahûdiler, sapıtanların ise hristiyanlar olduğu belirtiliyor. Bu görüşlerin doğru olduğu da açıktır; çünkü bu konuda Rasûlullah'tan naklolunan rivâyet vardır: “Yahûdiler, kendilerine gazap edilmişler; hristiyanlar da sapıklardır.“913 Yahûdi ve hristiyanların gazaba uğrama ve sapıtma nedenlerine gelince; bununla ilgili çok sayıda âyet vardır. Bu âyetlerin herbirinde yahûdilerin gazaba uğrama hristiyanların da sapıtma nedenleri ayrıntılarıyla açıklanmaktadır.
Gazap
Gazap; kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam alma ve cezalandırma isteği anlamlarına gelir. Nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam arzusuyla heyecanlanması; infiâle kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık ve saldırıya meyleden haline gazap denilir.
Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme: Allah Teâlâ’ya mahsus olan sıfatlardan rahmet ve gazap, mahlûkatın sıfatları gibi değildir. Allah’ın tüm vasıfları ve isimleri her yönüyle mükemmelliği içerdiğinden, beşerî olumsuzluk ve eksikliklerden münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.“914 O, tüm noksanlıklardan münezzehtir. Allah’ın rahmet ve gazab sıfatları, Kur’ân’ın birçok âyetinde zikredilmekte ve Allah’ın gazâbına uğrayarak helâk edilen bazı kavimlerden ibret için bahsedilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah’ın rahmeti gazâbından daha büyüktür. Bir rivâyette şöyle buyrulur: “Rahmetim, gazâbımı geçmiştir (kuşatmıştır).“ 915
Allah’ın Gazâbına Uğrayanlar
a- Allah'a İsyan Eden Yahûdiler: Bıldırcın ve kudret helvası gibi daha iyi olan Allah’ın nimetlerini daha kötüyle değiştiren yahûdiler için şöyle buyrulur: “... Üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazâbına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.“ 916
“... Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşılık satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de gazap üstüne gazaba uğramaları ne kadar kötü! Ayrıca, kâfirler için ihânet
912] 1/Fâtiha, 6-7
913] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an, 1-2
914] 42/Şûrâ, 11
915] Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16
916] 2/Bakara, 61
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 251 -
edici bir azap vardır.“ 917
“Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan bir ipe (sisteme) sığınmaları müstesna, onlar (yahûdiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazâbına/hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.“ 918
b- Putperest Yahûdiler (Altın Buzağıya Tapanlar): “Buzağıyı (tanrı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.“ 919
c- Şirk Koşanlar; Putperest Âdîler (Âd Kavmi), 920
d- İrtidat Edenler, 921
e- Maymunlaşan, Domuzlaşan ve Tâğûta Tapanlar, 922
f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler, 923
g- Allah Hakkında Tartışmaya Girenler, 924
h- Mü’minleri Öldürenler, 925
i- Cihaddan Kaçanlar, 926
k- Yalancı ve İftiracılar, 927
l- Yeme İçmede Taşkınlık ve Nankörlük Edenler, 928
m- Rasûlullah’a Eziyet Edenler. 929
Gazap Edilenleri Dost Edinmek: “Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları çok kötüdür!“930 Âyette Allah’ın gazab ettiği yahûdileri kendilerine dost edinenlerin münâfık olduğu bildirilmektedir.
“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.“ 931
917] 2/Bakara, 90
918] 3/Âl-i İmrân, 112; Ayrıca, Bak. 1/Fâtiha, 7; 5/Mâide, 60; 20/Tâhâ, 86; 58/Mücâdele, 14
919] 7/A’râf, 152
920] 7/A’râf, 71-72
921] 16/Nahl, 106
922] 5/Mâide, 60
923] 48/Fetih, 6
924] 42/Şûrâ, 16
925] 4/Nisâ, 93
926] 8/Enfâl, 16
927] 24/Nûr, 8-9
928] 20/Tâhâ, 81
929] Buhâri, Megâzî 24; Müslim, Cihad 106
930] 58/mücâdele, 14-15
931] 60/Mümtehine, 13
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’ın özü ve özeti olan Fâtiha sûresinde “Bizi dosdoğru yola ilet; Nimet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.“ 932 buyrulmaktadır. Allah haddi aşanlara, isyancılara, dini inkâr edenlere gazap üstüne gazap göndermiştir. Bunların kıssaları Kur’an’da gayb haberleri şeklinde bildirilmiştir. Gazap edilenler, daha çok, yahûdiler ve yahûdileşenlerdir. Allah’ın gazâbı, tarihteki inkârcı ve isyancıların başına türlü şekillerde gelmiştir. Onları yakalayıveren bir çığlık, bir yer sarsıntısı, ebâbil kuşları, kasırga, dağ gibi deniz dalgalarında boğulma...
Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
Yahûdiler; Allah'a karşı nankör olurlar. Kendilerini yaratan, varlıklarını devam ettiren, rızıklarını veren, durumlarını gözeten ve kendilerine nimetler bahşeden, sıkıntılarını sona erdiren, Firavun'un zulmünden kurtaran... olmasına rağmen, Allah'ı bırakıp, başkalarına yönelir, başkalarının belirlediği hayat tarzlarına göre yaşamayı tercih eder, İlâhî hükümleri dikkate almazlar. 933
Allah'a verdikleri söze sâdık kalmazlar. İlâhî hükümlere göre yaşayıp sadece Allah'a kul olma ve böylelikle yalnızca O'na ibâdet etme sözlerini yerine getirmezler.934 Allah'a kul olmanın gereklerinden olan iyiliği emredip kötülüğe engel olma görevini terk ederler.935 Allah'a itaat konusunda hainlik yaparlar. Allah'a itaati terk ederler.936 Dost olunması yasaklanan kâfirlerle dostluk kurarlar.937 İmandan yüz çevirirler.938 Peygamber’e âsi olup başka rehberler edinirler.939 Puta taparlar.940 Peygamberleri yalanlarlar veya öldürürler.941 Allah'ın emirlerine karşı kayıtsız kalıp İlâhî emirlere uymamak için kaytarmanın yollarını ararlar.942 Fâiz yerler.943 Fesat çıkarırlar.944 Allah'ın kendilerine verdiği nimetler üzerinde hak sahibi olanların haklarını vermeyerek cimrilik yaparlar: Yoksulu, düşkünü, öksüzü, yetimi, güçsüzü, sakatı... korumazlar. 945
Dünyayı asıl kabul ederek âhireti dikkate almazlar. Sadece maddeyi ölçü alarak âhireti hesaba katmadıkları için de sorumsuz bir hayat tarzını benimserler.946 İnsanların mallarını haksız şekilde gasbederler, ticarî dalaverelerle ve diğer bazı usullerle halkı sömürürler.947 Dinlerine karşı lâkayt davranır, dinin ciddiyetini
932] 1/Fâtiha, 5-7
933] 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 160-162
934] 2/Bakara, 246; 5/Mâide, 12-13; 7/A'râf, 165
935] 5/Mâide, 79
936] 5/Mâide, 13, 32
937] 5/Mâide, 80-81
938] 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A'râf, 148; 45/Câsiye, 16-17
939] Mâide, 20-26; 7/A'râf, 138-140
940] 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A'râf, 148-152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97
941] 5/Mâide, 70-71; 17/İsrâ, 4
942] 2/Bakara, 67-73
943] 4/Nisâ, 161
944] 5/Mâide, 64
945] 4/Nisâ, 53
946] 2/Bakara, 96
947] 3/Âl-i İmrân, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 253 -
dikkate almazlar.948 Allah hakkında yanlış ve kötü zanlarda bulunurlar.949 Bütün olumsuz özelliklerine rağmen; kendilerini Allah'ın seçkin kulları olarak niteler, cennetlik olduklarına inanırlar.950 Peygamberden inanmayacakları ve yapmayacakları şeyleri isterler.951 Bazı meleklere düşman olurlar.952 Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu kişi (rab) edinirler.953 Allah'a olan ahitlerine veya insanlarla olan antlaşmalarına uymazlar.954 Allah'ın seçkin kullarından birisi olan Hz. Meryem'e iftira atarlar.955 Kendilerine sırât-ı müstakîmi gösteren kitaplarını tahrif eder, yanlış gidişlerini meşrû gösterecek şeyler yaparlar. 956
Kur’an’da Yahûdilerin gazab edilme sebebi olarak sayılan bu özellikler hangi toplumda varsa, onlar Allah’ın gazâbını hak ediyorlar demektir.
İsrâiloğullarının Karakteri / Yahûdileşme Alâmet ve Özellikleri
Allah'a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak, 957
Maymunlaşmak, 958
Kör ve sağır kesilmek, 959
Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek, 960
Yalnız Allah'a güvenip sadece O'ndan korkmamak, 961
Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya) tapmak, 962
Güzel nimetlere nankörlük, 963
Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak, 964
Fesat/bozgunculuk, 965
Allah'ın hükümleriyle hükmetmemek, 966
Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek, 967
948] 4/Nisâ, 137
949] 3/Âl-i İmran, 181; 5/Mâide, 64
950] 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cuma, 6-8
951] 4/Nisâ, 153
952] 2/Bakara, 97
953] 9/Tevbe, 31
954] 8/Enfâl, 56-57
955] 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34
956] 2/Bakara, 75-79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43
957] 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
958] 2/Bakara, 65; 7/A'râf, 166
959] 5/Mâide, 70-71
960] 2/Bakara, 93
961] 10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62
962] 2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
963] 2/Bakara, 61
964] 5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14
965] 5/Mâide, 64, 81; 7/A'râf, 163; 17/İsrâ, 4-7
966] 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5
967] 2/Bakara, 87
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Gözümüzle görmeden inanmayız“ demek, 968
İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek, 969
Kitab'ı değiştirmek, 970
Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip anlamlarını çarpıtmak, 971
Hakla bâtılı karıştırmak, 972
Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek, 973
Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek, 974
Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek, 975
Ahireti dünyayla değiştirmek, 976
İsyankârlık ve aşırı gitmek, 977
“İşittik ve isyan ettik“ diyecek kadar küstahlaşmak, 978
Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek, 979
Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak, 980
Firavun'un işbirlikçisi kapitalist Karun'a özenmek, 981
Rüşvet alıp vermek, 982
Fâiz yemek, 983
Başkalarının malını haksız yere yemek, 984
Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek, 985
Cimrilik etmek (Kendi malında), 986
968] 2/Bakara, 55
969] 2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12
970] 2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79
971] 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
972] 2/Bakara, 42
973] 2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En'am, 91
974] 7/A'râf, 169
975] 2/Bakara, 61
976] 2/Bakara, 86
977] 2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En'am, 146
978] 4/Nisâ, 46
979] 5/Mâide, 40-42
980] 5/Mâide, 64
981] 28/Kasas, 79
982] 5/Mâide, 42, 62
983] 3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161
984] 3/Âl-i İmran, 161
985] 3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
986] 4/Nisâ, 53
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 255 -
Müsrif olmak/savurganlık (Doğa ve diğer insanlar konusunda), 987
Nankörlük yapmak, 988
Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek, 989
Zâlim olmak, 990
Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması, 991
Kalbin perdelenmesi, kılıflanması, 992
Kalbin mühürlenmesi, 993
Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek, 994
Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi nefsini dışta bırakmak, 995
İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak, 996
Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak, 997
Şeytana tâbi olmak, 998
Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak, 999
Mü'minleri de saptırmaya çalışmak, 1000
Mü'minlere inanmamak, 1001
Kendi yanlış dinlerine dâvet etmek, 1002
Mü'minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek, 1003
Allah'ın nurunu söndürmek istemek, 1004
Mü'minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak, 1005
987] 5/Mâide, 32
988] 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93
989] 2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A'râf, 169
990] 2/Bakara, 92
991] 2/Bakara, 74
992] 2/Bakara, 88
993] 3/Âl-i İmran, 155
994] 5/Mâide, 78
995] 2/Bakara, 44
996] 5/Mâide, 79
997] 5/Mâide, 41
998] 2/Bakara, 102
999] 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60
1000] 4/Nisâ, 44
1001] 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43
1002] 2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73
1003] 2/Bakara, 109
1004] 9/Tevbe, 32-33
1005] 5/Mâide, 80-81
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hâinlik yapmak, 1006
Antlaşmalara uymamak, 1007
Bir insanın (Hz. İsa'nın) tanrılığını iddia etmek, 1008
Kur'an'ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek, 1009
Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca “inandık“ demek, 1010
Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah'tan gelen vahiy gibi sunarak gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak, 1011
Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı iddiasıyla insanları aldatmaktan geri durmamak, 1012
Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/cezalarını çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine inanmak, 1013
Rasûl'e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek. “Peygamber, hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa reddedin“ demek, 1014
Göre göre, bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr etmek, 1015
Bilginlerini tanrı edinmek, 1016
Tekrar tekrar dinden dönmek, 1017
Allah'ın rahmetinden kovulmak, 1018
Lânetlenmek ve Allah'ın gazabına uğramak, 1019
Dostlukları olmaz. 1020
Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice “müslümanım“ diyenlerce aynen uygulanan şu yahûdi karakterlerine dikkat çekmek gerekmektedir:
Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası, 1021
Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına ve heykele tapma, 1022
1006] 5/Mâide, 13, 32
1007] 8/Enfâl, 56, 57
1008] 5/Mâide, 72, 75, 116, 117
1009] 2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En'am, 91
1010] 2/Bakara, 76
1011] 2/Bakara, 79
1012] 3/Âl-i İmran, 75
1013] 2/Bakara, 80
1014] 5/Mâide, 41
1015] Âl-i İmran, 70
1016] 9/Tevbe, 31, 34
1017] 4/Nisâ, 157
1018] 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157
1019] 5/Mâide, 3, 60
1020] 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13
1021] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80
1022] 2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 257 -
Eşlerini kıskanmama domuz gibi yaşadıklarından domuza çevrilmeleri, 1023
Maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna çevrilmeleri, 1024
Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri, 1025
Sözlerinde durmamaları, 1026
Sihirle uğraşmaları, 1027
Ahlâkî dejenerasyon, 1028
Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırmaları, 1029
Bilginlerini tanrı edinmeleri, 1030
Dini tahrif etmeleri, 1031
İmanda pazarlık, Allah'ı açıkça görmedikçe inanmayacağız“ demek, 1032
Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika, 1033
Gerçeği bile bile inat, 1034
Allah'ın hükümleriyle hükmetmemek. 1035
Dalâlet
‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak ve yanılmak anlamlarına gelir. Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ mânâsına gelse de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak, sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecazî olarak ‘dalâlet’ akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
Dalâlet, ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak doğru yoldan ayrılmak demektir. ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır. ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde, daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki sapmayı ifade eder.
1023] 5/Mâide, 60
1024] 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A'râf, 166
1025] 5/Mâide, 13, 32, 41
1026] 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
1027] 2/Bakara, 102
1028] 3/Âl-i İmran, 188
1029] 5/Mâide, 64
1030] 9/Tevbe, 31, 34
1031] 2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
1032] 2/Bakara, 55
1033] 6/En'âm, 159
1034] 3/Âl-i İmran, 70
1035] 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 188 yerde geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır. Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır. Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök mânâsıyla yakın ilişkisi vardır.
1- Saptırmak anlamında: ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak, gerçek yolu kaybettirmek mânâlarına gelmektedir. Şeytanın ağzından Kur’an’da şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım.“1036 Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrailoğullarına ‘işte sizin ilâhınız budur’ diyen Samirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.1037
2- Şaşırmak anlamında: Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi, peygamberler hakkında da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup da yol göstermedik mi?“1038 Bu âyette Peygamberimizin peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir. Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahyden habersizdi, şer’î hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu. Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiçbir zaman yanılmadığını ve sapmadığını söylemektedir. 1039
3- Boşa çıkarmak anlamında: Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki; ‘biz yerde yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacakmışız?’ Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.“1040 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar iyi amelde bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, dalâl olacaktır.1041 Dalâlet, aslında bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır. 1042
4- Azap anlamında: Kur’an cehennemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da onlara tattırılan azaptan başkası değildir. 1043
5- Hüsran anlamında: Tevhid düşmanlarının tarih boyunca İslâm’a ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrâna uğramışlardır. Kur'an bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.1044 İki âyette de yine hüsran anlamında geçiyor. 1045
6- Yanılmak anlamında: “Yusuf’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum“ diyen Hz. Ya’kub’a oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki
1036] 4/Nisâ, 199
1037] 20/Tâhâ, 79, 85
1038] 93/Dûha, 7
1039] 53/Necm, 2
1040] 32/Secde, 10
1041] 18/Kehf, 104
1042] 71/Nûh, 14
1043] 54/Kamer, 47-48
1044] 40/Mü’min, 25
1045] 12/Yusuf, 30, 36; 36/Yâsin, 24
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 259 -
yanılgındasın.“1046 Yine kardeşlerinin Yusuf’u ve kardeşini (Bünyamin’i) çok seven babalarına karşı benzer bir yanılgıda olma suçlaması yapılıyor.1047 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor. Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir. 1048
7- Sapkınlık anlamında: ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim dalâlet; dinî olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır. ‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o, dalâlete düşmüş (doğru yoldan sapıtmış olur).“1049 İster mü’min ister inkârcı olsun, “Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı gelenler sapıklığa düşerler.“1050 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir dalâlet/sapıklık içerisindedirler. 1051
Dalâlette Olanlar
Yine Kur’an’ın ifadesini göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir: Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü inkâr edenler,1052 Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler,1053 Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler,1054 Kıyâmetin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya girişenler,1055 Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar; çocuklarını, geçindirememe endişesiyle öldürenler,1056hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip kendi hevâlarından hüküm verenler,1057 Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler,1058 Kalbinde nifak hastalığı bulunan münâfıklar1059 ve ehl-i kitap1060 doğru yoldan sapmış kimselerdir.
Dalâlette Olanların Özellikleri
Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp da sapıklığa düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zâlim kimselerdir. Onlar akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevâlarına (doğru olmayan arzularına) uyarlar. 1061
Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp dalâlete düşürebilirler. İnsan, yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye de meyillidir.
1046] 12/Yusuf, 94-95
1047] 12/Yusuf, 8
1048] 4/Nisâ, 176
1049] 2/Bakara, 108
1050] 33/Ahzâb, 36
1051] 4/Nisa, 116
1052] 4/Nisâ, 136
1053] 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
1054] 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
1055] 42/Şûra, 18
1056] 6/En’âm, 140
1057] 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
1058] 7/A’râf, 179
1059] Münâfikun, 6
1060] 5/Mâide, 60, 77
1061] 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan, yani Kitabı ve Peygamberi idrâk eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp dalâlete sürükleyici kişilerin peşinden gidenler ise sapıtırlar. Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan, yardımcılarıyla birlikte insanları sapıklığa götürmeye çalışır. 1062
Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları saptırırlar. Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir tâğut (azgın, azdırıcı ve isyancı) kişiliktir. Yeryüzünde azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi hevâsını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir. Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet/egemenlik kurduğu kitleleri de kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi. Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler. Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle, oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri (heykeller) de sapıklığa sebep olurlar. 1063
Dalâlet Önderleri
Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslâmî ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak da kişiyi sapıklığa götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancının ve hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna (çoğunluğa) uyacak olursan, seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka (söz) de söylemezler. Muhakkak senin Rabbin, evet O, kendi yolundan sapanı en iyi bilendir, yine O doğru yolda gidenleri de en iyi bilendir.“1064 İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir. İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumun önündeki kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar. Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını da kabul etme tehlikesini beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin, bir önderin peşinden giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerinden gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).“1065 Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin1066 peşinden/izinden gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’1067 Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere, dünyada iken peşlerinden gittikleri imamlarıyla (önderleriyle)
1062] 20/Tâhâ, 177, 121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ, 199 vd.
1063] 14/İbrâhim, 36
1064] 6/En’âm, 116-117
1065] Dârimî, Rikak 39, hadis no: 2755; Tirmizî
1066] 9/Tevbe, 12
1067] 28/Kasas, 41
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 261 -
birlikte getirecektir.1068 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.“1069 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları kimselerin günahlarını de taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacaktır. 1070
Dalâlete Düşme Sebepleri
Bazı insanların hidâyetten yüzçevirip dalâlete sapmalarının birtakım sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam ve aldığı eğitim elbette önemlidir. Ancak insanın irâdesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir. Onun, bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde İslâm inancının dışına çıkarlar.
Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak da sapıtmanın bir başka nedenidir. Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek, onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini haber veriyor: “Dinlerini parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur.“1071 Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle, kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.1072 Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Herbiri bir liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar, diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın akîdesine uygun düşen bir gruba mensup olmak, bir cemaatle beraber çalışmak, bir hizbin prensipleriyle hayırlı bir iş yapmak üzere bir araya gelmek yanlış değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar götürebilir. Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a, yine O’nun istediği gibi topyekûn sarılmaktan geçer. 1073
İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (vaad) ve vereceği cezayı (va’id) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler hidâyetten saparlar.1074 Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay düzeltemezler. Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir. İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince
1068] 17/İsrâ, 71
1069] 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
1070] 16/Nahl, 25
1071] 6/En’âm, 159
1072] 30/Rûm, 32
1073] 3/Âl-i Imrân, 103
1074] 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kullanmaz. Hatta çoğu zaman Allah’tan gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia edilmekte, böylece onlardan yüz çevrilmekte. Günümüzde bilim hayli gelişmiş olmasına rağmen, gayri Müslimlerin elindeki bilim, vahyi kaynak olarak kabul edip ona teslim olmadığı için insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği çizgidedir. Çağın da bilgi çağı değil; bilgi kirliliği çağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da başka amaçlar için Din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
İnsanın kalbinden ‘âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.1075 Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.1076 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz, ama onu Allah’tan ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
Dalâletin Sonuçları
Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî özelliklerini yitirmiş, hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.1077 “Allah, kime hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…“1078 Dalâlette olanların kalpleri daykdır/dardır. Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın 1079 âhiretteki cezası elbette Cehennem’dir.1080 Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır. Bu sıfat, inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını, gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
Allah’ın dâvetine kulak asmayıp O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini maksada götürecek yolu kaybedip azâbı ve tükenişi kazandıracak olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır. Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış olurlar. insanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek kişiler, sistemler ve araçlar, eski dönemlere oranla günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete dâvet etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî kimliklerini korumalılar. Her namazda okuduğumuz ve Fâtiha Sûresinde yer alan şu duâyı pratik hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine
1075] 34/Sebe’, 8
1076] 31/Lokman, 6
1077] 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
1078] 5/Mâide, 13
1079] 2/Bakara, 16
1080] 26/Şuarâ, 91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 263 -
nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların (sapıtmışların) yoluna değil.“ 1081
İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile tesbit ettiği ve “tek kurtuluş yolu“ olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan; tamamen “saçma“ olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhâkemesini işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket eden ve “hakikati bulduğunu“ ileri süren herkese inanmamız gerekirdi. Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tesbit ettiğini ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla sırat-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz. İşte bu noktada karşımıza hidâyet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i (a.s.) ve Hz. Havvâ'yı yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra size Benden bir hüdâ (hidâyet) gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak da değildirler.“ 1082
Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allah Teâlâ'ya iman etmek ve hayatını İslâm'a göre düzenlemek (hidâyete tâbi olmak). İkincisi: Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak! Bu iki yolun dışında üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâgûtî güçlere itaat etmek ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Gerçekten biz reislerimize (liderlerimize) ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe'edallûne's-sebiylâ)’ diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize) azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!“1083 buyrulmuş ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
Kelime-i Şehâdeti ikrar ve tasdik eden her mü'min; Allah Teâlâ'nın sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm (dosdoğru yol) budur. Mâlum olduğu üzere; namaz ibâdetini edâ ederken mutlaka okuduğumuz Fâtiha sûresinde; “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette olanlarınkine değil!“ diye yalvarır ve “âmin“ deriz. Şimdi Muhammed Ali Sâbunî'nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden “velâd-dâlliyn“ ibâresinin mânâsını öğrenelim: “Dâllin’den (sapıklardan) kasıt hristiyanlardır. Nitekim Cenâbı Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da) doğru yoldan ayrılıp sapagelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.“1084 emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin Râzî, konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın; görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da, itikadında hata yapan herkes olduğu
1081] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 120-126
1082] 2/Bakara, 38
1083] 33/Ahzâb, 66-68
1084] 5/Mâide, 77
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hristiyanlara tahsis etmek esasa aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O'na bazı şahıs ve güçleri ortak etmek din olarak hristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin-i Râzî'nin bu görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar“ ile “sapıklar“ sözlerinden açık olarak yahûdi ve hristiyanların kasdedildiği sahih hadisle rivâyet edilmiştir. Bu rivâyet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam Kurtubi de şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar“ ile yahûdilere, “sapıklar“ ile de hristiyanlara işaret edildiği, Hatem oğlu Adiyy'in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebu Hayyan'ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif'in Rasûl-i Ekrem’den (s.a.s.) nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin Râzî'nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz. Aksine onun hükmünü genelleştirerek yahûdilik, hristiyanlık ve diğer tüm İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münâfıkları âyetin şûmulüne almıştır.1085
Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete düşmüştür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?“ (Fe mâ zâ ba'de’l hakkı illâ'd-dalâl1086 buyrulmuştur. Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde getireceği kolayca anlaşılır.
insanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e hitaben: “İşte Biz sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) Kitap nedir, iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu Biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kime dilersek, ona hidâyet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun“1087 buyrulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden önce, Kitabın ve imanın mâhiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır. Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler. 1088
Hristiyanların Sapma Nedenleri
Hristiyanlar; Hz. İsa'yı bir kul olarak değil; yüce bir varlık olarak niteleyerek şirke girerler.1089 Teslis inancını oluşturarak, Allah'ın birden fazla olduğuna inanırlar.1090 Allah'ı bir yaratık, bir insan gibi düşünerek O'na çocuk isnat ederler.1091 Allah'ın kendilerine bildirdiği kolay dinle yetinmeyip dini kendileri için zorlaştırarak ruhbanlığı oluştururlar.1092 Allah'a olan sözlerine sâdık kalmazlar.1093 Çeşitli yöntemlerle insanların mallarını gasbederler.1094 Din adamlarını, kendisine itaat
1085] Muhammed Ali Sabûni, Ahkânı Tefsiri, İst. 1984, c. I, sh. 22-23.
1086] 10/Yunus, 32
1087] 42/Şûrâ, 52
1088] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 109-113
1089] 3/Âl-i İmrân, 79-80; 5/Mâide, 17,72, 116-117; 19/Meryem, 37-39
1090] 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 73, 116-117
1091] 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30
1092] 57/Hadîd, 27
1093] 5/Mâide, 14
1094] 9/Tevbe, 34
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 265 -
edilmesi zorunlu kişi (rab) edinirler.1095 Allah tarafından kendilerine Lutfedilen sırât-ı müstakîmin rehberi olan kitaplarını tahrif ederek yanlış gidişatlarını tahrif ettikleri bu kitapla meşrû gösterirler. 1096
Allah, mü'minleri ehl-i kitap gibi olmaktan sakındırır ve bunu da peygamberliğin daha ilk günlerinde gerçekleştirir. Bu, elbette ki konunun öneminden ileri gelmektedir. Ayrıca, Fâtiha Sûresinin risâletin ilk günlerinde vahyolunduğu dikkate alınacak olursa, Allah Teâlâ'nın; henüz karşılaşmadıkları ve ilişkilerinde problemler çıkmadığı bir zamanda ehl-i kitap gibi olmaktan sakındırmak sûretiyle, Rasûlullah ile diğer müslümanları, onlarla olan irtibat dönemine hazırladığı anlaşılır. Bazı âyetlerde ise bu sakındırmanın açıkça emredildiği görülür: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.“1097 “Ey iman edenler! Yahûdilerle hristiyanları dost edinmeyin! Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.“ 1098
Fakat ne yazık ki, bütün bu ihtarlara, nasihat ve korkutmalara rağmen, insanı ebedî saâdete ulaştıran yoldan ayrılma, sırât-ı müstakîmden sapma ve aynen yahûdi ve hristiyanlarda olduğu gibi bu sapmayı Allah emretmişçesine haklı ve meşrû gösterme... suçuna bu ümmet de bulaşmıştır. Üstelik bu süreç Rasûlullah'tan kısa bir zaman sonra başlar ve sistemleşip günümüze kadar devam eder.
Fâtiha Sûresi, insanları yahûdilerle hristiyanlarda açığa çıkan sapma ve yanlışlıklara düşmekten sakındırarak biter. Böylelikle insanlara sırât-ı müstakîme dâhil ve bunda dâim olmaları tâlimâtı verilir. Yine bu sûreyle, kulun Allah'a olan duâsının nasıl olması gerektiğiyle ilgili pratik bir örnek de verilmiş olur. Bütün bunların sonunda kula, burada verilen ilkelere itaat kararlılığı içerisinde, içten yaptığı duâsının kabul olunacağı inancıyla “âmin“ demek düşer; çünkü Allah, kendisine içten gelerek yapılan samimi duâları kabul eder, geri çevirmez. 1099
Sırât-ı Müstakîm, istikamet üzere olan yol demektir. İstikamet; doğruluk, dürüstlük, her çeşit işte i'tidal (denge) üzere bulunma, adâlet ve doğruluktan ayrılmayıp yasaklardan sakınmak, İslâm'ın doğru yolu üzerinde yürüme demektir. Dinin emrettiği vazifeleri, emrolunduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman dosdoğru bir insandır. İstikametin karşıtı, hıyânettir ki; doğruluğu bırakıp hak ve hukuka tecavüz etme, verilen sözde durmama ve ahde riâyet etmeme demektir. Rasûl-i Ekrem bu konuda; “Allah'a iman ettim' de ve dosdoğru ol.“1100 buyurdu. “Yâ Rasûlallah, İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım“ diye soran Süfyan bin Abdullah Es-Sakafî'ye de öyle cevap verdi: “ 'Allah'a iman ettim' de, ondan sonra istikamet üzere yaşa/dosdoğru ol! “ 1101
Mü'min, Allah'a gereği gibi iman ettikten sonra; gerek itikadda, gerekse
1095] 9/Tevbe, 31
1096] 3/Âl-i İmrân, 78; 5/Mâide, 13
1097] 4/Nisâ, 115
1098] 4/Nisâ, 115
1099] Celâlettin Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, Pınar Y., s. 158 vd.
1100] Müslim, Kitabu'l-İman 13
1101] Tirmizî, Kitabü'z-Zühd 47
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
amelde dosdoğru olmak zorundadır. İmanda istikamet üzere olmak; şirkten, küfürden, irtidaddan, ilhaddan, bid'at ve hurâfelerden tamamen uzaklaşmak, onlarla her türlü ilişkiyi kesip bunları bütünüyle reddetmek demektir.
Davranışta istikametin önemini, “Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et!“1102 âyetinde görüyoruz. Hz. Peygamber, Hûd sûresinin, özellikle bu sûredeki “dosdoğru ol!“ emrinin kendisini ihtiyarlattığını, saçlarını ağarttığını belirtmiştir. İslâmî hareketin bel kemiği durumundaki müslüman gençliğin de günümüzde en önemli problemi istikamettir. Bazen çok radikal; bazen çok uzlaşmacı, bazen takvâ; bazen gevşeklik ve zikzaklar, yalpalamalar, çağımız insanının, müslüman olduğunu söyleyenlerin dosdoğru olamadığının göstergesidir.
Müslümanlar için gerçek gaye; Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Bu, dünya ve âhiret mutluluğu demektir. Hedefe en kısa ve sağlam yoldan kavuşmak ise, bütün müslümanların ortak arzusudur. Genel anlamda insanı, özel mânâda da müslümanı, İlâhî hoşnutluğa ve gerçek mutluluğa aday kılan Allah, peygamberi aracılığı ile kendisine giden doğru ve en kısa yolu tanıtmıştır. Bu yol, hiç şüphesiz ki en doğru yoldur (sırât-ı müstakîm). Allah, bu yolu İlâhî rızâya ve mutluluğa kavuşmak için vesile kıldığını ve ona uymak gerektiğini çeşitli âyetlerle açıklamıştır. Bunlardan biri: “İşte benim doğru yolum bu, ona uyun! Başka yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın. (Azâbından) korkarsınız diye (Allah) söze böyle tavsiye etti.“ 1103
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “İstikamet üzere olunuz. Eğer istikametli olursanız, o ne güzel bir şeydir. Amellerinizin en hayırlısı da namazdır. Ve kâmil mü'minden başkası namazı muhâfaza edemez.“1104 İstikamete ve kurtuluşa ermek için huşû içinde namaz kılmanın şart olduğunu unutmamak gerekiyor. İstikamet üzere olmayı beceren muvahhid mü'minleri Allah şöyle över: “Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah'tır' deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. İşte onlar Cennet halkıdır. Yapmakta olduklarına karşılık olmak üzere, içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.“1105 “Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), onların üzerine melekler iner (ve derler ki:) Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vaad olunan Cennet'le sevinin. Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin velîleriniz. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir. Ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok merhamet edenden (Allah’tan) bir ağırlanma olarak!“ 1106
Fâtiha sûresini namazlarımızda defalarca okuyarak duâ ediyoruz: Gazaba uğrayan yahûdilerin yaptıkları Allah'a isyan, Allah'a iftira, peygambere ihanet, fuhuş, hırsızlık, hakkı gizleme, ateşle İnsanları yakarak işkence etme gibi suçları çağdaş metotlarla tekrarlayanların yolunu bize verme yâ Rab!
İman, İslâm, kitap, peygamber, iffet, namus, izzet, adâlet, doğruluk, sadâkat gibi kelimeleri hayatından çıkaran ve yerine bunların zıddını koyarak İnsanları saptıranların yolunu da bize verme yâ Rabbi diyoruz. Burada hiç unutmamamız gereken husus şudur: İstiâne konusunu işlerken de gördüğümüz gibi, kavlî/
1102] 11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15
1103] 5/En'âm, 153
1104] İbn Mâce, Kitabu't-Tahâre 4
1105] (46/Ahkaf, 13-14
1106] 41/Fussılet, 30-32
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 267 -
sözle duâdan önce fiili duâ gelmelidir. Çağdaş sapıklar ve tâğutlarla, düzenbazlar ve onların düzenleriyle mücâdele etmeksizin onların yolunu dille reddetmenin fazla bir anlamı olmayacaktır. Vaşington'a giden uçağa bindiği halde, “Yâ Rab, beni Mekke'ye ulaştır“ diye duâ etmek bir netice vermeyeceği gibi, bu istek Sünnetullah'a da terstir ve Allah'la alay etmek demektir.
Bu sûre, bize ayrıca İslâm'da tebliğ metodunun nasıl olması gerektiğini de öğretir: Biz tâğuttan önce Allah'ı; küfürden önce İslâm'ı tanımalı ve tanıtmalıyız. Sonra da tâğutun ve küfrün mantığını ve nasıl yıkılacağını yine Kur'an'dan öğrenmeliyiz. Rabbimiz altı âyette kendisini ve kendi rızâsına giden yolu bize tanıttıktan sonra bu yoldan sapanlardan olmamamız konusunda bizi uyarıyor.
Dünyada devlete, âhirette Cennete çıkan bu sırât-ı müstakîmi Rabbimiz'den istiyoruz. Gazaba uğrayanlarla sapıkların yolunu istemiyoruz. Yâ Rabbi, diye milyonlarca kere duâ ediyor, âmin diyoruz. Mekke'ye, Kudüs'e gidecek olursanız, önce araştırırsınız: Hangi şirket, hangi yoldan, kaç liraya, kaç günde getirip götürür diye bilgi ve broşür edinirsiniz. Allah da (c.c.) şöyle demiş oluyor: Siz şimdi doğru yolu; dünyada devlete, âhirette Cennete götürecek sırât-ı müstakîmi mi istiyorsunuz? Buyurun: “Elif Lâm Mîm. İşte bu Kitap, O'nda hiç şüphe yoktur. Müttakîler için doğru yolu gösterendir.“ 1107
Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
Sırât-ı Müstakîm'de olmak isteyenler açısından neler gerekli olmaktadır? Bu soruya cevap vermeye çalışalım:
Sırât-ı Müstakîm'in gereklerini iki ana bölümde ele almak doğru olacaktır:
Sırât-ı müstakîmde olabilmenin gerekleri,
Sırât-ı müstakîmde devam edebilmenin gerekleri.
Hiç şüphesiz, her aklı başında insan kabul eder ki, istemekle ya da “ben doğru yoldayım“ demekle doğru yolda olunamaz. Bu oluş için gereken şartlar yerine getirilmediği takdirde söz; kuru bir iddia ya da yalancı bir avunmadan öte bir mânâ ifade etmez. Bu sebeple, nerede olduğumuzu yanılmadan tesbit edebilmemiz ve görünüşe aldanmamamız gerekmektedir. Bunun için de sırât-ı müstakîmde olabilmenin şartlarını önce biz tesbit etmeliyiz.
1- Sırât-ı Müstakîm'de Olabilmenin Gerekleri: Şartları, öncelikle âyet ve hadislerden yararlanarak çıkarmalıyız:
a- İman 1108
b- Yöneliş: İkinci gereklilik; sırât-ı müstakîmde olmayı arzu etmek, bu konuda yegâne hidâyet ediciye yönelmektir. 1109
c- Sünnet
d- Gönül Genişliği 1110
1107] 2/Bakara, 1-2; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 77-78
1108] 22/Hacc, 22; 3/Âl-i İmran, 101; 4/Nisâ, 175; 16/Nahl, 104; 72/Cinn, 14; 4/Nisâ, 66-68
1109] 13/Ra'd, 27; 29/Ankebut, 69; 5/Mâide, 16
1110] 59/Haşr, 10; Buhâri, Edeb 73; Müslim, İman 111; 16/Nahl, 125
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Sırât-ı Müstakîm'de Devam Edebilmenin Gerekleri
a- Takdir ve Şükür 1111
b- Teyakkuz: Teyakkuz, tehlike ya da düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı olmak demektir. Gaflet etmemektir.
c- Dikkat ve Titizlik: Elindeki nimeti takdir eden kişi; çevrenin tutum ve karşı çıkmasına aldırmamak, ne pahasına olursa olsun her hâl u kârda nimeti elden çıkarmamaya dikkat göstermek görevindedir. 1112
d- Kıskanmamak: İlâhî nimetlerde tükenme korkusu bulunmadığı için kıskançlık da câiz değildir. “Yalnız benim olsun“ ya da “yalnız ben olayım, yalnız ben kurtulayım“ gibi sakat ve bencil düşünceye yer yoktur. 1113
e- İlâhî İrâde ile İrtibat (Duâ) 1114
“Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı çok olan Sensin Sen.“ 1115
“Ey kalpleri halden hale değiştiren Allah'ım, benim kalbimi dinin üzere dâim ve sâbit kıl!“ 1116
“Bizi sırât-ı müstakîm'e ilet (ve onda dâim ve sâbit kıl!).“ 1117 Âmin. 1118
İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır
“Şüphesiz Biz ona (insana), doğru yolu gösterdik. İster şükreder, ister küfreder.“1119 Soğuk ve sıcak, siyah ve beyaz, gece ve gündüz birbirlerine zıttır. Tevhid ve şirk, iman ve küfür, mü’min ve kâfir de birbirlerine zıttır. Tıpkı bunlar gibi, Allah yolu ile şeytan yolu, İlâhî nizamla beşerî nizam da birbirlerine zıttır. Ve kâinatta her şey zıddıyla kaimdir. Bu zıtların yerlerinin değiştirilmesi, dengenin bozulmasıdır. Hakkı bâtılın yerine, bâtılı da hakkın yerine geçirmek, her şeyin alt üst olmasına sebep olur.
Geçici âlemle, ebedî âlemin arasında sıkı bir münâsebet vardır. Her insan, gideceği ebedî âlemin azığını, hazırlığını, hesabını, kitabını bu âlemde yapar. Bu insana, baskı uygulanmadan, zorlanmadan iki yol gösterilir. Bu iki yolda yürümede serbest bırakılır. Yolların vasıfları, çıkış ve bitiş yerleri tek tek izah edilir. Hür irâdesini kullanarak, doğruyu tercih etmesi istenir. Yürüyeceği yolun doğru yol olması, geçerli olabilecek yol olması şart koşulur. Ve insan, anlatılanları dinledikten sonra kararını verir: Ya Allah’ın yolu, ya da bâtılın yolu. Rabbimizin yolunun, doğru olan yolun adı: “sırât-ı müstakîm“dir. Dünya, imtihan yeri olduğu için, bu yolda yürümek isteyenlerin yolculuğunda dikkat edeceği hususlar vardır. Şâyet dikkatli bulunmazsa ikaz ve irşadlara kulak vermezse, bu yoldan ayrılmış olması,
1111] 7/A'râf, 43; 72/Cinn, 15-16; 2/Bakara, 5
1112] 11/Hûd, 112; 5/Mâide, 105; 15/Hıcr, 40
1113] Taberâni, El-Mu'cemu's-Sağîr, II/50; Feyzu'l-Kadir, II/421; Kenzu'l-Ummâl, III/269
1114] 40/Mü’min, 60
1115] 3/Âl-i İmrân, 8
1116] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
1117] 1/Fâtiha, 6
1118] İ. L. Çakan, Sırât-ı Müstakîm ve Yolcuları, Şamil Y., s. 153 vd.
1119] 76/İnsan, 3
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 269 -
başka yollarda yolculuğunu sürdürmesi an meselesidir. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda birtakım bâtıl ve tehlikeli yollar olduğu gibi, bizzat bu yolda yürüyen insanların önüne geçen, sağından, solundan kendisine yaklaşıp bâtıl yola kaydırmak isteyen şeytan adlı düşman da vardır. 1120
Şeytanın âcil görevi, Allah yolunun yolcularını bu yoldan uzaklaştırıp diğer bâtıl yollara kaydırabilme mücâdelesidir. Hadis rivâyetine göre, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü olan1121 “sırat köprüsü“, imanı ve ameli geçerli olacak kullar için, üzerinde evlerin, sarayların yapılabileceği kadar da geniş bir yol ve köprüdür. Yine, sırât’ın aşağısı ateştir, kavurucu bir ateş. Ancak, bu köprünün üzerinden geçecek olan mü’minlerin taşıdıkları nur, ateşi etkisiz hale getirebilecektir. Bilindiği gibi nûr ve nâr da birbirine zıttır.
Sırât köprüsü, değişik bir şekilde, fakat taşıdığı anlam itibarıyla dünyada da vardır. Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakîmle, cehennem üzerine kurulmuş olan sırât köprüsü birbirine bağlıdır. Dünyadaki sırat, dünyanın şartlarına; âhiretteki sırat da o âlemin şartlarına göre tanzim edilmiştir. Fakat taşıdıkları hüviyet, maksat ve anlam aynıdır. Sırât köprüsü incedir; sırât-ı müstakîm de ince bir yoldur. O yolda yürümek, sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanın önüne konulan yüzlerce yolu terk ederek, reddederek sırât-ı müstakîmi tercih etmek, her kişinin kârı değildir. Üstelik o yollar, İnsana daha câzibeli, daha gösterişli ve süslü, hevâ ve şeytanın teşviki ile güzel gösterilen yollardır.
Allah’ın yolunda yürüyen insanların yolculuklarına engel olmak isteyenler o kadar çoktur ki, bu yolda yürümek, ateşten bir gömlek giymektir. Elde ateş tutmaktadır bu yolda yürüyen; ateşi atsa sönecek; tutsa elini yakacaktır. Fakat bu ateşin tutulması gerekmektedir. Zira ateş imandır, cennetin bedelidir.
Sırâtın altında cehennem vardır. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda da ateşe atılmaya sebep olacak işlerden, yollardan oluşan bir hayat vardır. Dünyanın âhirete giden bir yol olması gibi, sırât ve sırât-ı müstakîm de, birbirine bitişen bir yoldur. Dünyada sırât-ı müstakîmde yürümeyenlerin âhiretteki sırâtı geçmeleri mümkün değildir.
Yol, Allah’ın yolu, yolcular da Allah’ın kulu olduğu müddetçe, bu kervanı hiçbir ses ve hiçbir kimse durduramayacaktır. Bâtıl dinler ve düzenler, hak yolun altındaki ateşlerdir. Allah yolundan ayrılmak demek, dünya ve âhireti yakacak bu ateşi tercih demektir. 1122
Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
“Bu dünyada bir garip gibi yaşa; yolcu gibi ol!“ Dünya iki kapılı bir han/otel; insan da yolcu. Hidâyet ve dalâlet adlı iki yol var; birinin son durağı cennet, diğerinin de ateş. Yolcuyu yoldan, yolu yolculuktan, yolculuğu menzilden ayrı değerlendirmek yanlıştır. Yolu bilmeyenlerin, yoldan çıkmış ve bâtıl/yanlış yolda olanların hak yolun yolcusunu anlamaları çok zordur. Yol hikâyesi okumak, kişiyi yolcu yapmaya yetmez. Yolcuyu anlamanın en kesin ve kestirme yolunun yola çıkmak ve yolcu olmaktan geçtiğini bilmeyenler, “dosdoğru yol“u ve “o yolun
1120] 7/A’râf, 16
1121] Tâc, 5/394
1122] Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Ribat Y., s. 337 vd.
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yolcuları“nı anlayamaz. Sırât-ı Müstakîm adlı o yol, insanlık tarihiyle yaşıttır ve dünyanın sonuna kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları bitmeyecektir. Ömür biter, yol bitmez; ama her yol cennete gitmez.
Kutlu yolun sâdık yolcuları, yolunu kesmek isteyen eşkıyâlara karşı yol silâhlarını yanlarından ayırmazlar; onlar, tüm şartlarda yürüyen kervanın yolcularıdır. Onlar bilirler ki, yolcu yolunda gerek. Neticeye ulaşmak isteyen bir yolcunun, tüm dikkatini diğer yolculara veya yoldan çıkanlara değil; yola vermesi gerektiğinin şuurundadır güzel yolcu.
Yolculuk yapmak yerine, yola yatan, bir engele takılıp düştüyse kalkmak için çabalamayan, yolun kendi bulunduğu şeridinin dışındaki şeritlerden gidenlere çelme takıp tekme atan, yoluna devam etmeyi bırakıp yol, yolcu ve menzil üzerine nutuk atanlar, doğru yolun dosdoğru yolcuları olma vasfını kaybetme riskleri büyük olan, yoldan çıkmaya aday kimselerdir. Çıktığı yolda kurallara uygun şekilde yarışan, yol arkadaşlarıyla yardımlaşabilen, yola gelmeyen insanlara acıyıp yolun genişliğini ve güzelliğini onlara da göstermeye çalışarak yolculuğunu bitiş noktasına kadar sürdüren insan, yolun sonunda ödül almaya hak kazanacaktır.
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.“ 1123
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak;
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.“ 1124
Dönülmez ufkun akşamlarına gelmeden ve yol yakınken, dosdoğru yolun doğru yolcusu olarak yola düşmek, yola koyulmak yakışacaktır âhiret yolcusuna. Yolda yorulmak normaldir, hatta yalpalayıp sendelemek de. Ama düşe kalka da olsa yola devam gerek; yola yatıp yolu kapamak, diğer yolculara da ihânettir. Yolu tıkamaktansa yoldan çıkıp başkalarına yol açmak, menziline ulaşmak isteyenlere yol vermek, hiç değilse diğer yolcuların, o yola baş koyanların bedduâsından kurtulmak demektir.
Başkalarını yola getirmek için, yola çağıranın öncü ve yolcu olması, yola düşmesi şarttır. Yol göstermek için, yolu, yoldaki engelleri bilmek ve yol haritasına sahip olmak da gerekecektir. Doğru yolu bulmak ve yoldan çıkmamak için, rehbere ve yoldaki işaretlere uymanın olmazsa olmaz önemde olduğu unutulmamalıdır. Dünya gurbetinde yol alan kişinin ana vatanı ve baba ocağı cennete ulaşmaması için, kırk harâmîler yol başlarını tutmuş, yolları kesmiş olsa da, yolsuzluk içinde yollanıp yolunu bulanlar, yolu şaşırtmaya çalışsa da, yolcunun azığında takvâ var ise çıkış yolu ihsân edecek, sırât-ı müstakîme hidâyet edecektir yolun sahibi.
Tüm yolsuzlukların ve yoldan çıkmanın sebebi, hak yoldan sapmaktır. Her şeyin yolu yordamı olur da sonucu cennete çıkacak güzel yolun düzeni, işaretleri ve kuralları olmaz mı? Asgarî ve âzamî hız belirtilmez mi? Çok yavaş gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli olmayan yolcunun kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu insanların da ulaşmak
1123] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
1124] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 271 -
istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü gibi uzun ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının aynı yolun gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı yolcu.
Kalabalık yolda arabamıza yolcu çağırmaktır tebliğ. “Kalabalık yol“ dedim. O kadar çok araba var ki yolda… Kimi süslü-püslü, nefse hoş gelecek görüntülerle döşenmiş, kimi modern mi modern. Bazı arabalar süratiyle, bazıları kalabalık yolcularıyla aday yolcuları cezbediyor. Arabanın nereye gittiği, çoğu yolcunun umurunda bile değil, kimi arabaların zikzak çizmesi, bir km. ileri, 2 km. geri gitmesi de.
Arabalarına çeşitli yöntemlerle çağıranlar da çok. Otogarlardaki çığırtkanlar gibi bazıları. Yaka-paça zorla kendi arabalarına bindirecekler neredeyse yolcu adaylarını. Yarı yolda indirecek mi, kazaya kurban mı edecek, şoför ehliyetsiz mi, hepsinden önemlisi araba hangi istikamete gidiyor, belli değil.
Bazıları da yolun kapalı olduğunu, nice insanın yoldan geri döndüğünden yola çıkarak tahminle karışık değerlendiriyor. Aslında kapalı olan, yoldan kaçmaya çalışanın alıcıları. Yol almak isteyene yol açık, bahaneyi bırak sen de yola çık.
Üzerinde Washington, ya da İsrail yazdığı halde “bu araba Mekke’ye gider“ diyen çığırtkanlar mı ararsınız, soyguncu şeytanla işbirliğinden sâbıkalı şoförler mi, hepsi mevcut.
Bütün bunlar ve benzerleri sizi korkutmasın. Siz de arabanızı hazırlayın; daha doğrusu Nuh’un gemisinin servis otosu için yolcu çağırmaya çalışın. Aman ha unutmayın; ilk işiniz çok yolcu almaktan önce, tertemiz arabaya leke sıçrat(tır)mamak. Sürat yapılmayacak yerdeki sürat, yoldakilerin üzerine çamur sıçratabilir mümkün ki. Az önce çamura boyadığımız kişiyi hangi yüzle arabanıza çağırabilirsiniz ki?! Yoldaki insanların niceleri yolcu olduğunun farkında bile değil; istikametlerinin farkında olmadıkları gibi. Sanki kör ebe oyunu oynuyor; önüne kim geçtiyse onu şoför olarak seçebiliyor. Körlere kılavuzluk çok zor değildir, ama kör olduğunun farkında olmayan bakarkörlere, sarhoşlara rehberlik ve onları gitmeleri gereken yere yönlendirmek zorun da zorudur.
Yolda kalmışları, yoldan çıkanları, yanlış araba ve kötü şoför seçenleri iknâ etmek kolay olmasa gerek. Başka şoför ve arabalarla uğraşıp boşa vakit geçirme. Ezanı oku, ezandaki tevhidî dâvetle kurtuluş gemisine çağır insanları. “Kurtuluş gemisi“ dedim; bu, senin-benim derneğimiz, vakfımız, radyomuz, dergimiz, partimiz, tarikatimiz, cemaatimiz… değil. Belki o hüsn-i zanla biniyoruz o arabalara ve sırât-ı müstakîm yolcusu olduğumuz konusunda hiç şüphemiz yok; olsun! Yolcuları veya yolcu olmadığını sanan yolcu adaylarını başka bir beşerî tabelaya / çalışmaya değil; Allah’a dâvet etmeliyiz, sadece Allah’a, O’nun yoluna (İslâm’a), O’nun kitabına; O’nun peygamberinin yaptığı gibi.
“Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız ve takvâlı olmanız için Allah size bunları emretti.“ 1125
“Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin. Dosdoğru yol budur.“ 1126
1125] 6/En’âm, 153
1126] 36/Yâsin, 61
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol (basîret) üzerindeyiz (kör bir saplantı içinde değiliz). Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben şirk koşanlardan değilim.“ 1127
Dünya hayatının nazenin yolcuları! Sizler için açılmış nice yollar var. Fakat, bu yolların sadece birinden gitmeniz istenmiş sizden. Dünya hayatı bir labirent gibi... Çıkış yolu bir tane... Aramak, bulmak lâzım. Bunun için de labirenti kuşbakışı görebilecek yerde durmak gerek. Deneme yanılma yoluyla da belki çıkış yolu bulunabilir. Fakat süreli bir arama içinde buna vakit yok. Öyleyse “yolcu yolunda gerek“ uyarısına kulak verip, bizim için açılmış doğru yolda, yola devam etmeliyiz. Gereksiz meşguliyetlerle yerimizde saymak ciddi bir zaaf. Yolculuğumuzda tahribat oluşturacak tavırlara göz yummak da bir fâcia. Gideceğimiz yolun tahrip olması bizim yürüyüşümüzü zorlaştıracaktır. Hele yol kesicilerin güçlenmesine izin vermek yolculuğu sekteye uğratacaktır. Onlarca yolsuzluğun yaşandığı dünyada, ana yola (sırât-ı müstakîme) açılacak zeminler oluşturmalıyız. Şairin dediği gerçeği haykırmalıyız. “Yol onun, varlık onun; gerisi hep angarya/ yüzüstü çok süründün ayağa kalk ......“
Yol açmak... Ulaşılamayan nice köylere, nice insanlara, nice cevherlere... Önder olmak, öncü olmak. Bize dosdoğru yolu açanın da bizden istediği bu değil mi? İyi bir işte “çığır“ açanların, arkasından gelenler kadar sevap kazandığı müjdesini alıyoruz; tabii bunun tersi de mümkün.
Elbette merkeze ulaştıracak yolları açmak her zaman kolay olmuyor. Bazen kazma kullanmak yeterli iken, bazen de buldozer ya da dinamit kullanmak gerekebiliyor. Hiçbir yol açma görevlisi, karşılaştığı dağ gibi engellere gelince “buraya kadar!“ dememiştir, deme hakkı yoktur. Çözüm bulmuş, meydan okumuş: “Dağlar seni delik delik delerim, kalbur alır toprağını elerim“ demiş, tünel açmış, köprü kurmuş; şehirleri kasabalara, kasabaları köylere bağlamış, insanı insana kavuşturmuştur.
Bütün bu işleri beceren dünya hayatının nazenin yolcuları! Hemcinslerinizi yoldan çıkarmaya çalışan, Yaradan’a götüren yolu tahrip eden yolsuzlara karşı kullanacak kazmanız, buldozeriniz, dinamitiniz yok mu? “Yolcu yolunda gerek“, eğleşmek size göre değil.
Yol açanların aynı zamanda yolculuğu kolaylaştıracak yürüyüş tarzı geliştirmeleri gerekir. Zira sırat-ı müstakîm adlı ana yolun sahibi o yolun yolcularına yolu kolaylaştırmıştır. Seçtiği yol önderi de “kolaylaştırın, zorlaştırmayın“ uyarısında bulunmuştur.
Açtığınız yollarda yürüyen yolculara, kendilerinin de yol açma sorumluluğunun olduğunu; en azından açamıyorlarsa da, yolda yatıp eğleşerek arkadan gelenleri oyalamamaları gerektiğini hatırlatın. Çoğu idealist yolcular realist yolculara takılıp hızlarını yavaşlatmışlardır. Bu durumda yola devam ederken yoldaşımızı da doğru seçmemiz gerekliliği ortaya çıkıyor.
Yola çıkarken yalnız kalma tehlikesini de göze almalıyız. Eğer çevremiz, korkaklar, tembeller ve zoru göze alamayanlardan müteşekkil ise bu tehlike ile her zaman karşı karşıyayız. Ama yola sebatla devam edersek, A mıntıkasında olmasa
1127] 12/Yusuf, 108
SIRÂT-I MÜSTAKÎM
- 273 -
da, B mıntıkasında kendimize göre yoldaş bulma ümidi vardır. Zira dosdoğru yolun sahibi bizzat kendisinin yoldaşımız olacağını vaad ediyor.
Her şeye rağmen yoldaşınızı çok iyi seçmek zorundasınız. Duygusallığa, zaafa yer yok bu yolculukta. Yolcu ve yoldaş yolunda gerek.
Bugün yolunda gitmiyorsa işler, yolsuzlukla uğraşanlar ve bunların yolsuzluğuna göz yumanlardadır suç. Küçük bir tahribatın onarılmaması gayya çukurlarının oluşmasına sebebiyet verecektir. Yoldan sorumlu sorumsuzların ihmali nasıl kazalara sebebiyet veriyorsa, ana yolun sahibine yapılan haksızlıklara göz yumanların âkıbeti nasıl olacak?! Sırât-ı müstakîm adlı doğru yol da bir tanedir, sahibi de. Kimse ortak olmaya çalışmasın. Bu yolsuzluğu savunacak avukatlara da söz yok orada. Yoldaşlık ana yolun sahibine göre değilse bu yoldaşlık külfet. Yolun sonunda hesaptan kurtulmak için yoldaşını bile feda eder yolcu. Fakat nihai sonda yoldaş yoldaşa hiç bir şey yapamaz. Ve o gün geldiğinde... Ana yolun sahibinin diğer yolları ortadan kaldırdığı, yolcuları tek bir merkezde topladığı gün, o gün geldiğinde... eğleşen insanlar yarışı kaybettiklerini anlayacaklar; kazanmak için yeni arayışlar içine girecekler, ama... Artık o engele ne kazma, ne buldozer, ne dinamit...
Yolcu yolunda gerek...
Dosdoğru yolun sahibine doğru giderken herbirimiz dönüşü olmayan bir yola giriyoruz. Dünya yollarına benzemiyor. Bütün yollar Roma’ya çıkmıyor. Bütün yolcularda Roma’ya gitmiyor.
Ey doğru yolun doğru yolcuları! Gerek yaya, gerek koşarak, gerek bineklerle yola devam edin, ama sakın ha yolda çakılıp kalmayın, yolda yatıp eğleşmeyin. Parsanın payı sadece size ait. Haydi koşun... Yolcu yolunda gerek. Ne kadar yol koştunuz, ne de çabuk yoruldunuz? Daha gidilecek çok yol var. Haydi yola!
Yolda giderken yürüyüşünüze de dikkat edin. Anayolun sahibi öyle istiyor. Yolsuz yolcular gibi mağrurluk, zâlimlik, ayağınıza takılanı ezmek yok bu yürüyüşte. Başı havada gitmek de yok. Yolda kalmışa iyilik yapacaksın, yolcuya hakkını vereceksin, sağına soluna bakıp senden önceki yolcuların bıraktıklarına bakıp tefekkür edeceksin. Ve anayolun sahibini her handa zikredeceksin. Zira güzel yolculuğun referansı bu.
Yol ağzında, yol ayrımındayız; bitmek bilmeyen dünyevî işleri yoluna koyma uğraşıları, bizi ana yolumuzdan etmemeli, burada misafir ve yolcu olduğumuzu unutmamalıyız. Yoldan kalmamalı, yolumuza/hedefimize bakmalıyız ki, yolumuzu gözleyenlerin gözleri yolda kalmasın.
Yol açıklığı ver yâ Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme. Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et; yoldan sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sırât-ı Müstakîmle İlgili Âyet-i Kerimeler
Sırât-ı Müstakîm İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 33 Yerde:) 1/Fâtiha, 6; 2/Bakara, 142, 212; 3/Al-i İmran, 51, 101; 4/Nisâ, 68, 175; 5/Mâide, 16; 6/En'âm, 39, 87, 126, 153, 161; 7/A'râf, 16; 10/Yûnus, 25; 11/Hûd, 56; 15/Hıcr, 41; 16/Nahl, 76, 121; 19/Meryem, 36; 22/Hacc, 54; 23/Mü'minun, 73; 24/Nûr, 46; 36/Yâsin, 4, 61; 37/Sâffât, 118; 42/Şûrâ, 52; 43/Zuhruf, 43, 61, 64; 48/Fetih, 2, 20; 67/Mülk, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C. 2, s. 108-119
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c.1, s. 354-363
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Azim Y c. 1, s. 122-139
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 74-78
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 45-48
6. Tefhimü'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 42
7. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 199-237
8. Fâtiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 239-297
9. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. s. 183-188
10. Sırât-ı Müstakîm ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
11. Sırât-ı Müstakîm 1, 2, İbni Teymiyye, (terc. Salih Uçan) Pınar Y.
12. Sırât-ı Müstakîm'de Yürümek İçin, İbrahim Balcı-Medine Balcı, Ebrar Y.
13. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 5 s. 412 ve c. 3 s. 221-222
14. Kur'ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 139-146
15. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 128-134
16. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik, Hülbe Y. s. 99-105
17. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 221-223
18. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 31-35
19. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 158-171
20. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 56-63
21. Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 177-192
22. Namaz Duaları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 81-84
23. Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y. s. 337-340
24. Kur'an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 140-143
25. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 585-587
SİHİR / BÜYÜ
- 275 -
Kavram no 161
İmtihan 9
Bk. Cin; İblis-Şeytan; Vesvese; Firavun; Fesad-İfsâd
SİHİR / BÜYÜ
• Sihir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Sihir Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sihir Kavramı
• Sihrin Tarihçesi
• Büyünün Çeşitleri
• Büyünün Etkisi Var mıdır?
• Hârut ve Mârut
• Cinlerin İnsanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?
• Hz. Peygamber’e Büyü Yapıldı mı?
• Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller
• Sihrin ve Büyücünün Hükmü
• Ve Günümüz
• Sihir/Büyü ile İlgili Bazı Kavramlar
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese ‘Biz imtihan için gönderildik, sakın (yanlış inanıp büyü yapmaya cevaz verip de) kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!“ 1128
“Eğer onlar Allah'a inanıp kendilerini kötülükten korumuş olsalardı, şüphesiz, Allah tarafından kendilerine verilecek sevap daha hayırlı idi. Eğer bunu bilselerdi ne iyi olurdu.“ 1129
Sihir; Anlam ve Mâhiyeti
Sihr, nüzul sürecinde ilk kez Müddessir sûresi 24. âyette geçer. Dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan şey“ demektir. Görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. Görülen, aslında görüldüğü gibi değildir. Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü halde sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun“ derler. Sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen Ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur“ ismi verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla
1128] 2/Bakara, 102
1129] 2/Bakara, 103
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bâtılın, gerçekle yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen herhangi bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci tanım özneyi (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen) esas alan tanımlardır ve ikisi de birbirini tamamlar. İster özne açısından ister nesne açısından tanımlansın, sihir her hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden bazen de her ikisinden kaynaklanır. Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar oraya çıkacak olsalar da ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş bir topluluğuz’ derlerdi.“1130 âyetinde geçen “sihir“ gören açısındandır. Çünkü kaynağı hakikat olduğu halde gören farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz, bir büyüdür.“ Hadisinde de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de “İki söz, bir büyü“ atasözün vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün: Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyormuş gibi göründü (yuhayyelu ileyhi).“1131 Velid, Allah Rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor“ dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir olarak bakıyorlardı. 1132
Türkçede “büyü“ kelimesiyle karşılanan “Sihir“, Arapça lügat anlamıyla, “her ne olursa olsun, sebebi gizli olan ince şey“ demektir. Nitekim fecir vaktinin başlangıcına da ufuk çizgisinin inceliğinden dolayı “seher“ denilir. Bu anlamda, yani sebebi gizli olan ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında sihrin küfür olmayacağı açıktır. Ancak, dinî örfteki anlamıyla sihir, sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık, falcılık, medyumluk, cincilik, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir. Halk dilinde de sihir veya büyü denilince akla gelen bunlardır ve bütün bunlar çirkin ve bâtıl şeylerdir. Çünkü bunda esrârengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek vardır. Nitekim “insanların gözlerini sihirlediler.“1133; “Sihirleri sâyesinde ipleri ve sopaları onun hayâlini büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler.“1134 buyrulmaktadır. Demek ki, esrârengiz, gizli sebep ile incelik, dış görünüşü itibarıyla çekicilik ve bir de kötü maksat, sihrin niteliğini belirler.
Dinî örfte sihir, sebebi gizli olmakla, gerçeğin zıddına tahayyül olunan, gözbağcılık, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık tarzında cereyan eden herhangi bir şey demektir. Kendisinde, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme özelliği söz konusu olduğu için, aslında ortak adı İslâm olan tüm semâvî dinler tarafından kötülenmiş ve yasaklanmıştır. Mâhiyetinde, esrârengiz gizli sebep ile incelik, dış görünüşünde câzibe, hile ve kötü niyet vardır. Bizzat ilâhî irâde ile meydana gelen olaylardan değildir. Ortaya konulabilmesi için teşebbüs edilmesi gerekli özel bir sebebi vardır. Bu özel sebebi herkes bilemediğinden, sihir hârika gibi zannedilir. Bunun için, sebebi herkesçe bilinmeyen herhangi bir hakikat bile başkalarını kandırmak için kullanıldığı takdirde sihir olur. Bu sebebin nazarî/teorik olarak açıklanabilir bir halde bulunması da şart değildir. Az çok taklidî bir şekilde ortaya konulabilmesi de yeterlidir.
1130] 15/Hicr, 14-15
1131] 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
1132] M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
1133] 7/A’râf, 116
1134] 20/Tâhâ, 66
SİHİR / BÜYÜ
- 277 -
Yaratılış sebebi ilmen açıklanamayan, tek başına ya da zincirleme bazı garip olaylar meydana getirebilmek sihir olmaz. Fakat İnsanları aldatmak için bunlardan faydalanmaya kalkışıldığı ve bu şekilde kalplere tesir ederek dolandırıcılık yapılmak istenildiği zaman bunlar sihir özelliği kazanırlar. Bunun için imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmak, sihrin köküdür. Sihirbazlar, çeşitli bilimlerden, sanayi ve teknolojiden, edebiyattan, felsefeden, yaratılışın garip sırlarından kötü niyetleri için yararlanmasını bilirler. Bu şekilde hakkı gizlemek için yazılmış nice felsefeler, romanlar, tarih kılıklı kitaplar vardır. Vaktiyle hukemânın, yani hikmet ehli kimselerin “domuzların boynuna mücevher (inci gerdanlık) takmayın“ nasihati, bu gibi kimselerin yüksek ilimleri öğrenerek, bunları kötü maksatlarla kullanmalarını önlemek için verilmiştir.
Sihir, din açısından şiddetle kınandığı ve yapanlara ağır cezalar öngördüğü halde; bazı kayıtlarla meşrû kılınmış hususlar için de kullanılmıştır. Hz. Peygamber’in “Belîğ olan sözlerden bir kısmı muhakkak sihirdir.“1135 sözleri bu cümledendir. Ömer bin Abdülaziz de, kişinin güzel konuşması ile gerçeği etkili şekilde ortaya koymasına “sihr-i helâl“ demiştir. Bu durumda, hakkı ortaya koyan belîğ konuşmalar helâl bir sihir olup hakkı bâtıl, bâtılı hak şeklinde gösteren belîğ konuşmalar da haram bir sihirdir. 1136
Büyü anlamına gelen Fransızca ve Almanca “magie“, İngilizce “magi“, “magic“ kelimelerinin aslının Yunanca “magos“tan geldiği bilinmektedir. “Sihir“ kelimesi, Türkçede “büyü“ kelimesiyle karşılanır. Aynı zamanda sihir kelimesi de kullanılır. Fakat, Türkçede sihir ve büyü kelimeleri tümüyle aynı anlamda kullanılmamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “sihir“ kelimesi, büyü anlamını da taşımakla birlikte sihir, büyüden daha geniş kapsamlıdır: Büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında farklar vardır.
Öte yandan Türkçe’de büyücü ile sihirbaz aynı anlama gelmemektedir. Sihirbazlıkta gözü, görüşü aldatan, hokkabazlık, el çabukluğu ve renk yanıltmasına dayanan bir gösteri anlamı da vardır. İllüzyonizm, manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri uygulayan kimse, sihirbazdır. Büyücü ise, iyi veya kötü varlıkların yardımını sağladığı varsayılan, büyü tekniğini, usullerini, tılsımlı sözleri, iksirleri, uygun materyali, muskaları, diğer ilgili maddeleri bilen ve kullanan veya öyle kabul edilen kimsedir. Daha çok el çabukluğuna dayanan, sahne showlarına, halkı eğlendirme amacıyla gösterilen teknik ve illüzyonlara, gözleri yanıltmaya sihirbazlık denilirken; cinlerle iş yaptığı zannedilen, muska ve üfürükten yararlanan, İnsanların zihnini etkilemeye ve çeşitli rûhî hastalıklara veya bu hastalıkları tedâviye sebep olduğu kabul edilen kimselerin tıp, bilim ve din dışı araçlar kullanarak yaptıklarına da büyü denilmektedir. Cadılar ve kâhinler, büyücülerle karıştırılırsa da aslında onlarınki bir teknik değil; şahsî kabiliyet veya istismara dayanan farklı yöntemlerdir. Medyumlar, falcılar, astrologlar da modern müneccim ve büyücüler olarak kabul edilebilir.
Büyü, “tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî/doğal nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma gâyeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler“ şeklinde tarif edilebilir. Kutsalla ilişkisi bulunmaması ve ahlâkî amaç taşımaması, büyünün
1135] Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
1136] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/366-367
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
en temel özellikleridir; başlıca gayesi ise daima çıkar sağlamaktır. Batılı bazı araştırmacılar, “din“ ile “büyü“ arasında benzerlikler bularak, birbirlerini etkiledikleri, birinin diğerini doğurduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu, büyüyü tümüyle dışlayan, sihri küfür ve şirk olarak tanımlayan İslâm için, düşünülmesi bile mümkün olmayan bir bühtandır. Hatta bu değerlendirmeyi, İslâm’ın dışındaki diğer dinler için de doğru olmayan ve din düşmanlığını sergilemek için, iki zıt şey arasında ayrıntıyla ilgili ve çok küçük bir iki benzerliğin kasıtlı olarak abartılmasından dolayı ortaya atılan bir iddia ve her türlü dine bir iftira kabul ediyoruz.
Din ile büyü arasında benzerlik bulanlara karşı şu görüşler ileri sürülür: Din her şeye gücü yeten bir varlığa, büyü ise tabiattaki bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, büyücünün ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah anlayışı varken büyüde yoktur. Dinde açıklık, büyüde kapalılık ve gizlilik; dinde itaat, bağlanma, büyüde muvakkat bir menfaat hesabı vardır. Dindeki duâ, ibâdet, ahlâk, dayanışma, birlik gibi temel unsurlar büyüde yoktur. Büyüde dinî uygulamalardaki mânevî, ruhanî özden, derûnî inanıştan çok dış unsurlar, katı şartlar, maddî araçlar ön plandadır. Büyü ilâhî otorite ve ahlâkî kuralların dışındadır.
Büyü, inanışa göre, Tanrı veya tanrıların kudretinin üstünde bir şey yapmak veya onları zorlayarak bir gâyeyi gerçekleştirmek iddiasındadır. Hâlbuki dinde Tanrı’ya itaat etmek, O’nun hoşnutluğunu kazanmak, gazabından sakınmak, ceza veya mükâfatına göre tavır almak söz konusudur. Büyünün temel gâyesi, menfaat temini olduğundan, yerine göre dince kutsal sayılan şeyleri de kendi gâyesi için kullanarak dini istismar edebilir. Büyüde şahsî, dinde hem şahsî hem de sosyal gâye söz konusudur. Dinin devamlılığına karşılık, kişinin bilgi, yetenek ve imkânı bitince veya gâyesini gerçekleştirince büyü olayı sona erer. 1137
Kur’an-ı Kerim’de Sihir Kavramı
“Sihir“ kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 60 yerde geçer; 2 âyette de “kâhin“ kelimesi kullanılır. Kur’an, câhiliyye toplumu üyesi müşriklerin, hak olarak gönderildiklerini tebliğ ettiklerinde, bunları alışılmadık, duyulmadık şeyler olarak değerlendirerek, peygamberlere “büyülenmiş, kendisine sihir yapılmış, cinlenmiş, mecnun“ gibi ifâdeler yakıştırdıklarını belirtir. Yine hakkın ifadesi olan vahye de “bu bir sihirdir/büyüdür“ dediklerini ifade eder.1138 Kur’an, bu ithamları kesin bir dille reddeder. Peygamberin bir kâhin, mecnun veya sihre uğramış biri, ya da büyücü/sihirbaz olmadığını belirtir.1139 Peygamberlerin mûcize göstermesine karşı kâfirler buna sihir demişlerdir 1140 Bunların yanında sihrin peygamberlerle ve vahiyle zerre kadar ilgisi olmayan, şeytânî bir pislik ve küfür olduğu vurgulanır.
“Sihir“ kelimesi, Kur’an’da “hile“, 1141, “kandırmak ve aldatmak“1142 anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler fesatçı/bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir ve Allah’ın onların işini düzeltmeyeceği açıklanır.1143 Kur’an, si1137]
Hikmet Tanyu, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 501-502
1138] 10/Yûnus, 2
1139] 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
1140] 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yûnus, 77; 27/Neml, 13, 28/Kasas, 48; 37/Sâffât, 14-15
1141] 20/Tâhâ, 64, 69
1142] 23/Mü’minûn, 89
1143] 10/Yûnus, 81
SİHİR / BÜYÜ
- 279 -
hirbazların, nereye gitseler başarılı olamayacağını belirtir.1144 Allah, sihri tesirsiz bırakacak, iptal edecektir.1145 Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavunun sihirbazları arasındaki mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı ayrıntılarla birlikte açıklar.1146 Bu mücâdelenin vurgulanması, her dönemde değişik biçimde ve farklı araçlarla Firavunların sihirbazlar/büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve karayı ak gösterenler, insanları çeşitli hilelerle kandıran ve oyalayanlar) ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını hatırlatır. Yine mü’minlere ders ve moral verilir; kim olurlarsa olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah boşa çıkarıp iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar büyücüler başarısız olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar, kurtuluşa eremeyeceklerdir.
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese ‘Biz imtihan için gönderildik, sakın (yanlış inanıp büyü yapmaya cevaz verip de) kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!“ 1147
“Allah o zaman şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsa! (...) Hani İsrâiloğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mûcizeler) getirdiğin zaman, içlerinden inkâr edenler, ‘bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir’ demişlerdi.“ 1148
“Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir Kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: ‘Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi.“ 1149
“Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcı (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:) ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi. (Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. (Firavun ve kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır) kıptî olan halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen
1144] 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
1145] 10/Yûnus, 81
1146] 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
1147] 2/Bakara, 102
1148] 5/Mâide, 110
1149] 6/En’âm, 7
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sadece, Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür’ dediler.“ 1150
“Ve dediler ki: ‘Sen bizi büyülemek için her ne mûcize getirirsen, biz asla sana inanacak değiliz.“ 1151
“Firavun dedi ki: ‘Bilgili bütün sihirbazları bana getirin! Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: ‘Atacağınızı atın’ dedi. Onlar (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu iptal edecek, boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların işini düzeltmez. Suçluların hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.“ 1152
“İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele’ diye vahyetmemiz, İnsanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: ‘Bu elbette apaçık bir sihirbazdır’ dediler.“ 1153
“Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar iflâh olmazlar’ dedi.“ 1154
“...(Rasûlüm!) ‘ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, kâfir olanlar derhal ‘bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler.“ 1155
“Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken onlar hâlâ buna (Kur’an’a) inanmıyorlar. Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine ‘gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır’ derler.“ 1156
“Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırlarken de o zâlimlerin, ‘Siz, sihirlenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!’ dediklerini çok iyi biliriz.“ 1157
“(Firavun’un sihirbazları) şöyle dediler: ‘Bu ikisi (Mûsâ ve Hârun), muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki: ‘Ey Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’ dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek olan, kesinlikle sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar; ‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik’ dediler.“ 1158
“...(O müşrik) zâlimler (mü’minlere:) ‘Siz, ancak büyüye tutulmuş bir adama uymaktasınız!’ dediler.“ 1159
1150] 7/A’râf, 109-126
1151] 7/A’râf, 132
1152] 10/Yûnus, 79-82
1153] 10/Yûnus, 2
1154] 10/Yûnus, 76-77
1155] 11/Hûd, 7
1156] 15/Hıcr, 13-15
1157] 17/İsrâ, 47
1158] 20/Tâhâ, 63-70
1159] 25/Furkan, 8
SİHİR / BÜYÜ
- 281 -
“Dediler ki: ‘Sen, olsa olsa iyice sihirlenmiş birisin!“ 1160
“(Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’ya, azâbı görünce) Dediler ki: ‘Ey sihir ustası! Sana verdiği ahid uyarınca bizim için Rabbine duâ et; çünkü biz, doğru yola gireceğiz.“ 1161
“İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen: ‘O, bir büyücüdür veya delidir’ dediler.“ 1162
“O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da, ‘işte yalanlayıp durduğunuz ateş budur’ denilir. Bir sihir midir bu, yoksa görmüyor musunuz?“ 1163
“(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.“ 1164
“Onlar bir mûcize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: ‘eskiden beri devam edegelen bir büyüdür’ derler.“ 1165
“(Rasûl’üm,) Sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun (cinlenmiş veya deli) değilsin.“ 1166
“De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.“ 1167
Hadis-i Şeriflerde Sihir Kavramı
“İçki bağımlısı, sihre inanan ve akrabalarıyla alâkasını (sıla-i rahmi) kesen cennete giremeyecektir.“ (Hadisin bazı rivâyetlerinde “mü’minun bi-sihrin, -sihre inanan-“geçmesine karşılık, bazılarında “Mûsâddıkun bi’s-sihr -sihri tasdik eden-“ şeklinde geçmektedir.) 1168
“Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır. Sihir yapan ise şirk koşmuştur. Üzerine bir şey takan kimse, (taktığı şeye) güvenmiş olur.“ 1169
“(Şu) Helâk edici yedi şeyden sakının.“ Dediler ki: ‘Bunlar nelerdir, ey Allah’ın Rasûlü? Buyurdular ki: “Allah'a şirk/ortak koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, fâiz malı yemek, savaşta düşmandan kaçmak, kendini savunmaktan âciz nâmuslu kadınlara zinâ iftirâsında bulunmak.“ 1170
İki yahûdiden birisi, diğerine ‘beraberce gidip şu peygamber’e soru soralım’ dedi. Arkadaşı, ‘ona peygamber deme! Sonra senin ona peygamber dediğini duyarsa (sevincinden) dört gözlü olur’ dedi. Sonra Nebî (s.a.s.)’ye geldiler ve ona:
1160] 26/Şuarâ, 153
1161] 43/Zuhruf, 49
1162] 51/Zâriyât, 52
1163] 52/Tûr, 13-15
1164] 52/Tûr, 29
1165] 54/Kamer, 2
1166] 68/Kalem, 2
1167] 113/Felak, 1-5
1168] Ahmed bin Hanbel, 4/399; Ebû Ya’lâ, el-Müsned hds no: 3386; İbn Hibbân, Sahîh 7/366, 648; Hâkim, Müstedrek 4/146
1169] Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
1170] Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10, 1; Nesâî, Vesâyâ 11
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mûsâ’ya apaçık dokuz âyet verdik“ 1171 âyet-i kerimesini sordular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah'a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, zinâ etmeyin, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, sihir yapmayın, bir suçsuzu öldürmesi için devlet adamına götürmeyin, fâiz yemeyin, iffetli bir kadına zinâ suçu isnâd etmeyin, savaştan kaçmayın ve siz yahûdilere mahsus olmak üzere Cumartesi gününe tecâvüz etmeyin.“ Bunun üzerine o iki yahûdi, Hz. Peygamber’in iki elini ve iki ayağını öptüler. ‘Senin peygamber olduğuna şehâdet ederiz’ dediler. Hz. Peygamber, “o halde müslüman olmaktan sizi engelleyen nedir?“ buyurunca dediler ki: ‘Dâvud (a.s.), zürriyetinden bir peygamberin devamlı olarak bulunması için duâ etmiştir. Şâyet müslüman olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız. 1172
“Dâvud Peygamber’in gecede bir saati vardı ki, bu saatte âilesini uyandırarak şöyle derdi: ‘Ey Dâvud âilesi, kalkın ve namaz kılın. Zira bu saat öyle bir saattir ki, sâhir (sihir ve büyüyle uğraşan) veya vergi toplayandan başkasının duâsına karşılık verilir.“ 1173
“(Belîğ olan) sözlerden bir kısmı, muhakkak sihirdir.“ 1174
“Baykuşlarda (uğursuzluk diye) bir şey yoktur. Yorum yapmanın en doğrusu, hayra yormadır. Göz değmesi de bir gerçektir.“ 1175
“Uğursuzluğa yorma yoktur. Dürüst yorum, güzel söz hoşuma gider.“ 1176
“Fal açan ve kendisi için fal açtıran ve kehânette bulunan ve kendisi için kehânette bulunulan ile sihir yapan ve kendisi için sihir yaptıran kişi Bizden değildir.“ 1177
Sihrin Tarihçesi
Büyü, Paleolitik devrede bile örnekleri bulunan çok eski bir uygulamadır. Eski Mezopotamya ve Mısır’dan kalma, tılsımlı sözler ve büyü formülleri ihtivâ eden çok sayıda metin, günümüze kadar gelmiştir. Onların törenlerinin çoğu büyü ile ilgiliydi. Milattan sonra I-IV. yüzyıllara ait Yunan ve Mısır papirüslerinde hayvanlar ve insanlarla ilgili büyü formülleri, büyü törenleri, büyünün tutması için gerekli görülen temizlenme usullerini içinde bulunduran büyü örnekleri çoktur. Mezopotamya bölgesinde râhipler aynı zamanda büyü ile ilgili törenleri yürütmekte idiler. Akkadlar, Bâbilliler ve Asurlular’da kötü cinlerden korunmak için muskalar kullanılmaktaydı. Özellikle Bâbilliler’de toplum hayatı büyü üzerine kurulmuştu. Sanat, ticaret, savaş, din, av vb. faâliyetler hep büyü ile iç içe idi. Eski Mısırlılar büyü yoluyla hayat ve ölümü etkileyebileceklerini, tabiat güçlerini denetimleri altına alabileceklerini sanıyorlardı (aktif büyü). Mısır tanrıları aldatılabilir, zorlanabilir, itaat altına alınabilirdi. Bu yüzden Mısırlılar büyüsel jestler ve tanrıları kendi isteklerine uydurabilecek âyinlerle, büyücülerin, ölülere iyi davranmayan tanrılara ceza verebileceğine inanıyorlardı.
a- Eski Yunan ve Romalılarda Büyü: Eski Yunan’da Hekata sırlı bir kişiliğe
1171] 17/İsrâ, 101
1172] Tirmizî, İsti’zân 33, Tefsîr Benî İsrâil 18, 16; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 18; İbn Mâce, Edeb 16/2
1173] Ahmed bin Hanbel, 4/22, 218
1174] Buhârî, Tıbb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
1175] Tirmizî, Tıbb, hadis no: 2062; İbn Mâce, Tıbb, hadis no: 3506-3509; Ebû Dâvud, Tıb, c. 2, s. 336
1176] Buhârî, Tıbb 44; Müslim, Selâm 111, 112; Ebû Dâvud, Tıbb, c. 2, s. 343; Tirmizî, Siyer, hadis no: 1615; İbn Mâce, c. 2, s. 365-366
1177] Bezzâr, Müsned; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat
SİHİR / BÜYÜ
- 283 -
sahip olması yanında, büyü ilâhesi/tanrıçası olarak da benimsenmişti. Şehirlerde büyücüden geçilmezdi. Bütün eski Yunan filozofları büyüye, büyünün etkisine inandılar; hatta içlerinde Porphyrius gibi kendini büyüye adayanlar da oldu. Büyücüler Pisagor’un rakamlarından faydalanarak sayıları büyülü daireler içinde kullandılar. Pisagorcular büyü nazariyeleri yanında büyü uygulaması da yaptılar.
Romalılar büyüyü boş ve anlamsız, büyücüleri hilekâr ve yalancı saymakla beraber onlarda da büyücülük geniş çapta yer almıştı. Mısırlılarla Kaldelilerin büyülerinden etkilenmiş olan eski Roma, büyücülerin merkezi haline gelmişti. İmparatorlar sık sık bunlara başvuruyorlardı.
Kur’an-ı Kerim’de Sihir Kavramı
b- Bâbillilerde Büyü: Sihir ve sihirbazların tarihi, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerinden birini kuran Keldânîler zamanına kadar uzanır. Bâbil diyarında yani bugünkü Irak’ta yaşayan Keldânîler, astronomi ve astrolojide çok ileri gitmişlerdi. Kur’ân-ı Kerim’de Sâbiîler 1178 adıyla anılan Keldânîler, bütün olayların yıldızlar âleminin etkisi sonucu meydana geldiğini iddia ediyorlardı. Onlara göre hayır ve şer, fayda ve zarar, saâdet ve bedbahtlık semâvî cisimlerden kaynaklanmaktaydı. Bu yüzden Keldânîler yıldızlardan herbiri adına putlar yapıyor, heykeller dikiyorlardı. Bu putlara, heykellere, tütsülere, çeşitli nefes ve efsunlarla yaklaşmaya çalışıyorlardı. Hayır ve salâh için Müşteri yıldızına (Jüpiter gezegeni), başkalarıyla savaşmak ya da herhangi bir yolla zarara uğratmak istediklerinde Zuhal yıldızına (Satürn gezegeni), semâvî âfetler ve salgın hastalıklardan korunmak için de Merih’e tâzimde bulunurlardı.
Keldânîlerin medeniyet merkezleri olan Bâbil şehrinin gâyet mâmur ve güzel binalarla süslü olduğuna dair tarihî bilgiler, bu kavmin mimarî ve diğer sanayi dallarında çok ileri gittiğine işaret etmektedir. Bu sihirbazlar ülkesinde Güneşten kinâye olan “Ba’l“ tanrısına mahsus Bâbil Kulesi’yle, Bâbil’in mâmur oluşuna dair birçok efsânevî rivâyet vardır. Bu dönemde halkın câhil tabakası, sihirbazların sûret ve tabiatları değiştirdiklerine, sözgelimi bir sihirbazın bir kimseyi eşek ya da köpek şekline döndürebildiğine, sonra dilediği zaman tekrar insan şekline iâde ettiğine inanmaktaydılar. Bunlara göre, bir büyücü bir yumurtaya, bir süpürgeye ya da küçük bir küpe binerek havalanabilir, uçmak sûretiyle Irak’tan Hindistan’a veya dilediği herhangi bir yere gidebilir, sonra aynı günde geri dönüp gelebilirdi.
Câhil halk tabakası bu ve buna benzer gariplikleri, kâhinlerin yıldızlara yakınlığının bir sonucu zannederlerdi. Sihirbazlar da avam tabakasının bu kanaatinden çeşitli hilelerle, yaldızlı hokkabazlıklarla faydalanırlardı. Hatta devlet başkanları ve adamları bile bunların mel’anetinden kurtulamazlardı. Görülüyor ki Bâbil halkı gök cisimlerinin ilâhlığına inanan kimseler olup yıldızların ve bütün kâinatın yaratıcısı bir İlâhın varlığını kabul etmiyorlardı. Bunların bu sakat inançlarını iptal ve ıslah etmek için Hz. İbrâhim, peygamber olarak gönderilmişti. O devirlerde Bâbil, Irak, Şam, Mısır ve Anadolu halkı bu inançtaydılar. Dahhâk ve Feridun devrine kadar böylece devam etmişti. Bâbil, Feridun’dan itibaren Keştâsip devrine kadar İranlıların hâkimiyetinde kaldı. Feridun ve onu tâkip eden dönemlerde İranlılar muvahhid idiler; Allah’ın birliğini kabul ediyorlardı. İran’ın
1178] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 22/Hacc, 17
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşadığı bu tevhid devrinde, Bâbil sihirbazlarına karşı büyük bir mücâdele açıldı. Ele geçirilen kâhinler tamamen kılıçtan geçirildi.
c- Eski Mısır’da Sihir: Sihir ve sihirbazlar tarihinin ikinci bir bölümünü de Mısır’da Firavun’un sihirbazlarıyla Hz. Mûsâ arasında geçen olaylar meydana getirmektedir. Kur'ân-ı Kerim’de haber verildiği gibi 1179 Mısır sihirbazları da halka karşı esrârengiz bir şekilde göz bağcılık yaparlar, hayâlî şeyleri gerçekmiş gibi gösterirlerdi. Bunların da şarlatanlıklarını meydana çıkarmak ve halkı bunların kandırmasından kurtarıp doğru yola sevketmek için Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ’yı, “asâ“ ve “yed-i beyzâ“ gibi mûcizelerle göndermişti. Hz. Mûsâ tarafından bunların bütün hile ve desîseleri ortaya konulmuştu. Kur’an’ın haber verdiğine göre, Firavun’un sihirbazları, Hz. Mûsâ’nın asâ mûcizesini hükümsüz bırakarak iptal etmek için, içleri cıva dolu iplerini ve sopalarını ortaya attıklarında, Hz. Mûsâ’nın büyük bir ejder haline gelen asâsı, güneşin harâretiyle ortada dönen içi cıva dolu ipleri, sopaları yiyip yutmuştu. Bu yüce hakikati gözleriyle gören sihirbazlar hemen secdeye kapanarak iman etmişlerdi 1180. Firavunlar dönemi geçip tevhidin şirke gâlip olmasından sonra Mısır sihirbazları da ortadan kalkmışlardı. Bunun yanında, el altından câhilleri kandırmaya çalışan sihirbazlar gibi, kılıçtan kurtulan bazı Firavun dönemi sihirbazlarının da faâliyetlerini gizlice sürdürdükleri ifade edilir.
d- Hz. Süleyman Döneminde Sihir: Kur’ân-ı Kerim’de de işaret edildiği üzere, Hz. Süleyman devrindeki sihirbazlar arasında şeytan kadar dessâs birtakım sanatçılar da vardı 1181. Bunlardan bir kısmı, her türlü bina kalfaları, ustaları, mimarlardı. Bir kısmı da deniz dalgıçlarıydı. Bunlar denizlerin dibindeki hazineleri çıkarırlardı. Ayrıca, birtakım sosyal sınıflara mensup sihirbazlar da vardı. Bu sihirbazlar bir ara çok azıtarak çıkardıkları bir ihtilâl yoluyla, Hz. Süleyman’ın tahtını elinden almaya kalkışmışlardı 1182. Bu sırada dinsizlik alıp yürümüştü. Vahiy kaynağından uzak olan bu şeytanlar, meydana gelen ve gelecek olan birtakım olaylar hakkında kulak hırsızlığıyla bazı bilgiler edinirler ve bunların arasına yüzlerce yalan karıştırarak gizli gizli yayarlardı. Buna âlet etmek için de kâhinleri seçerek, onlara telkinlerde bulunurlardı. Bazı haberleri doğru çıktıkça kâhinler bunlara güvenir, bunun yanında da binlerce asılsız şey yayarlardı. Sonunda kâhinler bunları yazdılar. Cin celbi, gönülleri etkileme hakkında çeşitli sihir ve efsun kitapları meydana getirdiler. Bu arada geçmiş ve gelecek şeyler hakkında haberlere benzer efsâneler, masallar, yalanlar-dolanlar neşrettiler. Olayları ve birtakım gerçekleri tahrif ederek insanları kandırıp yanlış yollara sevkedecek hurâfeler ortaya attılar. Bunların arasına ilmî ve hikemî şeyler karıştırarak kötü maksatlarla kullandılar. Böylece “cinler gaybı biliyor“ diye yayıldı. Bu şeytanların yalan-dolan ve iftiraları yüzünden fitne çıktı, Hz. Süleyman’ın mülkü bir müddet elinden gitti. Ancak Allah’ın yardımıyla Hz. Süleyman bunlara gâlip gelerek hepsini emri altına aldı. 1183
Saîd bin Cübeyr’in nakline göre Hz. Süleyman, sihre dair şeytanların elinde ne varsa hepsini toplattırarak bunları hazine odasındaki tahtının altına
1179] 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
1180] 7/A’râf, 12-122
1181] 38/Sâd, 37
1182] 38/Sâd, 34
1183] Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 8/229-230; Elmalılı, 1/372
SİHİR / BÜYÜ
- 285 -
gömdürdü. Şeytanlar bu sihirlerin gömülü bulunduğu yere yaklaşma imkânı bulamayınca, insanlara, “Siz, Süleyman’ın cinlere, rüzgârlara ve diğer varlıklara kendisiyle hükmettiği ilmi istemez misiniz?“ dediler. Onlar da “tabii arzu ederiz“ dediler. Bunun üzerine insanlara onun gömülü olduğu yeri tarif ettiler. İnsanlar da burayı kazarak sihir kitaplarını buldular ve kullandılar. İbn İshak’ın nakline göre ise, şeytanlar Hz. Süleyman’ın vefatını anlayınca, sihrin bütün çeşitlerini kaleme aldılar ve “kim şu şu arzularına kavuşmak isterse, şöyle şöyle yapsın“ diye ilan ettiler. Her türlü sihir ve buna ait formüller tespit edildikten sonra bunları bir kitap haline getirdiler. Sonra bunu, taşı Süleyman’ın (a.s.) yüzüğüne benzer bir yüzükle mühürlediler. Üzerine de sahte olan şu ünvanı koydular: “Bu kitap, Dâvudoğlu Süleyman’ın ilim hazinelerine dair Âsaf bin Berhiyâ’nın yazdığı şeyleri ihtivâ eder.“ Sonra bunu Hz. Süleyman’ın tahtının altına gömdüler. Daha sonra İsrâiloğullarından hayatta kalanlar bu kitabı buldular ve kitapta yazılı olan şeyleri öğrenince, “Hz. Süleyman, yaptıklarını ancak bu sâyede yapmış“ dediler. Sihri insanlar arasında yaydılar. Büyü, başka hiçbir millet arasında yayılmadığı kadar yahûdiler arasında yayıldı.
Yukarıda kaydedilen Saîd bin Cübeyr’den nakledilen ve Hz. Süleyman’ın muhîtinde yaygın olan sihir ve efsunları toplattırıp tahtının altına gömdürdüğüne dair rivâyet sahih olmamalıdır. Çünkü Hz. Süleyman’ın bunları gömdürmesi değil; yaktırması veya suya attırarak imhâ ettirmesi gerekirdi. Bu durumda da daha sonraki dönemlerde sihir tatbikatından veya buna benzer rivâyetlerden bahsedilmesi icap ederdi. Bu sebeple, Hz. Süleyman’ın vefatından sonra sihrin bütün çeşitlerinin kaleme alınıp iftira yoluyla ona isnat edildiğinden bahseden İbn Abbâs rivâyeti daha sahih gözükmektedir.
Sonuç olarak, Mısır’dan beri İsrâiloğulları arasında sihir ve hokkabazlık meçhul değildi. Fakat bu sefer başka bir renk almıştı. Bir taraftan Hz. Süleyman’ın devleti aleyhinde siyasî ve sosyal entrikalar takip edilmiş, diğer taraftan onun dünyayı teshir eden ilmi diye, onun adına bazı iftiralar ortaya atılmak istenilmişti. Bunun için İsrâiloğulları ona bir peygamber olarak değil; sihirbaz bir hükümdar nazarıyla bakmaktaydı. Yahûdiler, devletlerini kaybettikten sonra, milletler arasında gizli yollarla bu çeşit neşriyatı yaymaktan ve hüner şeklinde hokkabazlık yapmaktan geri kalmadılar. 1184
e- Hz. Peygamber Döneminde Büyü: Hz. Peygamber gelince Tevrat’tan bahsetti. O zaman yahûdiler dönüp Hz. Peygamber’le mücâdeleye başladılar. Sonunda, “nübüvvet yoluyla mücâdele edemeyeceğiz, ne yapsak Cibrîl O’na haber veriyor“ dediler. Bu yüzden Cebrâil’e (a.s.) düşman oldular. 1185
Tevrat’ı da arkalarına atarak sihir ve iftira yoluna saptılar. Hâlbuki Tevrat, sihri yasaklamış, sihirbaz kadın ve erkeklerin öldürülmesini emretmişti. 1186
Bu dönemde yahûdiler, “Süleyman, Muhammed’in (s.a.s.) dediği gibi bir peygamber değildi. Sihirbaz bir hükümdardı. Büyülerini mûcize gibi gösterirdi“ diye iftiralar ortaya attılar. Sihir küfür olduğu için, yahûdilerin bu sözlerine göre, Hz. Süleyman’ın da hâşâ kâfir olması gerekiyordu. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de
1184] Elmalılı, Eser Y. c. 1, s. 440; Tecrîd-i Sarih Terc. 8/230-231
1185] 2/Bakara, 98
1186] Bkz. Tevrat, Çıkış 22/18; Levililer, 20/27
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Teâlâ, Hz. Süleyman’ın değil; şeytan sihirbazların küfrettiğini bildirdi. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı...“ 1187
Bununla da yetinmeyen yahûdiler, Hz. Peygamber’e sihir yapmaya kalkıştılar. Kaynaklarımızda yer alan bazı hadis rivâyetleri, yahûdi Lebîd bin el-A’sam’ın Hz. Peygamber’e zarar vermek maksadıyla sihir yaptığını belirtir. 1188
f- Eski Türklerde Büyü: Çeşitli Türk kavimlerinde büyü, kehânet, falcılık, cincilik vardı. Şaman, Türklerde “kam“ kelimesiyle ifade edilirdi. Kam; ruhlar, tanrılar ve cinlerle ilişki kurabildiğine inanılan kimse idi. O afsun (arvaş) ve büyü yapar, afsunlu sözler söyler, kâhinlik (ırk) yoluyla insanın içinden geçenleri bilir, gâipten haber verir, cin çarpmasını ve hastalıkları tedâvi ederdi; anlaşılmayan afsunlu sözler söyler, üfürür, davul döver, kendinden geçerek görünmeyen varlıklarla ilişkiye girerdi. Kam ve üfürükçüye (afsuncu, arbağçı) “ürüng“ denilen bir ücret verilirdi. Eski Türklerde çocuklar, cinlere ve göz değmesine karşı ilaçla afsunlanırdı. Yine göz değmesine karşı bağ, bostan ve bahçelerde korkuluk (abakı) ve nazarlık (kösgük) dikilirdi. Cin çarpan kimsenin yüzüne soğuk su serpilir, sonra “kovuç kovuç“ (kaç kaç) denilerek üzerlik ve öd ağacıyla tütsülenirdi. “Kovuz“ (Oğuzlar’da “kovuç“), cin çarpmasına karşı afsun, üfürük olarak söylenirdi. “Yel“ cin, “yelvi“ büyü, “yelviçin“ büyücü anlamında kullanılırdı. Orta Asya Türk lehçelerinde “arbağ“ da büyü anlamına gelirdi. Yılanı ininden çıkarmak yahut zehrini gidermek için yılan afsunu okunurdu. Dudaklardaki uçuk kötü bir ruhtan bilinir, özel bir törenle afsunlanarak tedâvi edilir, buna “uçuklama“, tedâvi edene de “uçukçu“ denirdi. Havayı etkileyerek yağmur, kar ve dolu yağdırmakta kullanılan afsunlanmış taşa “yada“, “cada“ ve “yat“ gibi isimler verilmiştir. Kaşgarlı Mahmud “yat“ı taşlarla yağmur ve rüzgâr getirmek için yapılan büyücülük şeklinde târif eder. 1189
Eski Türkler atın boynuna nazarlık olarak “moncuk“ denilen bir taş ve bir çeşit muska takarlardı. Başkırtlar hastalığı tedâvi etmek veya korkuyu yatıştırmak için kurşun eriterek hastanın başında bulunan kap içindeki suya döker ve bu sudan hastaya içirirlerdi. Kurşun döken kadın, kurşunun suda aldığı şekle bakarak hastalığın sebebini söylerdi; sudan alınan kurşun hastanın elbisesinin göğsüne muska olarak dikilirdi. İslâm’dan önceki Türk boylarında her türlü belâ ve âfetlere karşı koruyucu etkisine inanılan muska-tılsım âdeti yaygındı. 8-14. yüzyıllar arasında Doğu Türkistan’da, aralarında Budist ve Maniheist Türklerin de yaşadığı bölgede yapılan arkeolojik kazılarda tılsım-muskalar (üzerinde afsun formülleri yazılı levhalar, tahta materyal) bulunmuştur. Budist Uygurların dinî kitaplarında da tılsım şekillerine rastlanmıştır. Budist Türklerin dinî eserlerinde “tılsım-muska“ anlamına gelen “vu“ kelimesi Çincedir. Bu kelimeyi onlara Çinli Budist râhipler öğretmişlerdir. Türkler müslüman olduktan sonra “vu“ yerine “bitig“ (yazı) kelimesini kullanmışlardır.
1187] 2/Bakara, 102
1188] Buhârî, Tıb 49, Edeb 56, B. Halk 11; Müslim, Selâm 43; İbn Mâce Tıb 45, hadis no: 3545; Ahmed bin Hanbel, Müsned 6/57, 63, 96; Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 213-220
1189] Dîvânü Lugati’t-Türk Tercümesi, I/159
SİHİR / BÜYÜ
- 287 -
10. yüzyılda Türk boylarının büyük kitleler halinde müslümanlığı kabul etmelerinden sonra da İslâm’ın şiddetle yasaklamasına rağmen büyü-sihir, İslâm’dan önceki devreden kalan âdetlerle, ayrıca eski İran, Mezopotamya, Mısır ve nihâyet Anadolu kültürlerindeki katkılarla günümüze kadar varlığını sürdürebilmiştir. Türklerin müslüman olmaları sırasında bu geniş âlemin kamları, budist ve maniheist râhipleri yeni dinin yayılmasını önleyemeyince eski geleneklerini yaşatmak ve meslekî çıkarlarını korumak için kendi hurâfelerini başka milletlerden öğrendikleri âdet ve inançlarla birleştirip bunlara biraz da dinî bir görüntü vererek cincilik, üfürükçülük, muskacılık ve afsunculuğa yeni bir şekil kazandırmışlardır. Böylece eski kam ve râhip geleneğini yürütenlerin artık “muazzim“, “muskacı“ ve “hoca“ adını aldıkları, eski afsun geleneğine dinî-İslâmî bir veche vermek niyetiyle Kâbe, levh-i mahfûz, arş, kürsî, zemzem vb. terimleri, Kur’an’dan bazı âyet ve sûreleri büyü unsuru veya malzemesi olarak kullandıkları görülmektedir. Doğu Türkistan azâimcileri (muskacı ve cincileri), mesleklerinin Hz. Fâtıma’ya dayandığını ispat etmek için Risâle-i Perîhân adıyla kitap yazmışlardır.
Aslında Mezopotamya, İran ve Mısır büyü geleneklerinin karışımı olan bu telâkkî, Anadolu’da eski putperest dinlerin ve hristiyanlığın da dâhil olduğu kültür etkileriyle daha çok çeşitlendi. Bütün bu gelişmelerin ortaya çıkardığı kitap ve risâlelerde düşmanı öldürmek, malını mülkünü yok etmek, servet ele geçirmek, birinin gönlünü çalmak, sevdirmek, soğutmak, ayırmak, ara bozmak, sidikliği, cinsî gücü, dili, uykuyu bağlamak, sevilmeyen kimsenin başına cinleri mûsâllat etmek, ağır hastalıklara düşürmek gibi kara büyü; çocuk sahibi olmak, hırsızı yakalamak, kaçanın geri gelmesini sağlamak, bol ürün almak, yolculukta sıkıntı ve belâ ile karşılaşmamak gibi maksatlarla yapılan ak büyüden temas ve taklit büyülerine, nazar ve doğal âfetlerden korunmak için yapılanlardan muska, tılsım, afsunlara kadar çok çeşitli uygulamalar bulmaktaydı. Eski Mısır geleneğinden kalma afsunlara itimat telkin etmek için Kur’an’dan âyetler, esmâ-i hüsnâ, çeşitli duâlar vb. dinî metinler de karıştırılmıştı. Eski Mısır tılsımlı sözleri, eski Yunan Pisagor rakamları yahûdilerin “kabala“ denilen mistik rakamsal sistemleri yahûdi geleneğinden aktarılarak ve yer yer İslâm maskesi takılarak müslümanların dünyasına (maalesef) girmiştir.
Şimdiki Türklerde: Hâlen Türkiye’nin çeşitli yörelerinde değişik uygulamalar içinde büyü geleneği varlığını sürdürmektedir. Hunlar’dan günümüz Türk toplumlarına kadar uzun bir gelişme çizgisi takip eden büyü, bugün Türkiye’de genellikle kötü niyetle yapılmaktadır. Karı koca veya başka kişilerin arasını açmak, insanın bazı kabiliyetlerini, dilini, bahtını, cinsî gücünü, idrarını bağlamak, sakatlamak, uyutmamak, malına, canına, hayvanına zarar vermek, kız kaçırmak, kız veya erkeklerin bahtını bağlamak, kadının gönlünü çalmak gibi kötü niyetli kara büyü yanında; kişinin kendisini, âilesini, mal mülkünü koruma gâyesine yönelik ak büyü örnekleri de görülmektedir. Taklit ve temas büyüsü örnekleri de vardır. İçinde tılsımlı yazılar, şekiller, âyetler, duâlar bulunan muskalar, muhabbet ve şifâ maksadıyla, düşmanlık, cin, hasım ve benzerinden korunmak için muskacılara yazdırılır. Karı-koca, baba-oğul, gelin-kaynana, iki kardeş vb. arasını açmak için yazdırılan muskaların birçok çeşidi vardır. Büyü türlerine ve çeşitli yörelere göre değişen büyü maddelerinden en çok kullanılanları, başta muska olmak üzere saç, elbise parçası, tırnak, sabun, iğne, resim, ip, tesbih, çakı, kilit, düğme, at nalı, kazık, demirci örsü, kurşun, demir, bakır vb. maden parçası,
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toprak, yumurta, koyun işkembesi, horoz kanı, sıpa dili, bal mumudur. Bu tür büyülenmiş nesnelerin saklanıldığı veya konulduğu yerler arasında boyun, koltuk altı, cep, yatak veya yastık altı, kapı eşiği, ocak arkası, merdiven dibi, kör kuyu, mezar gibi yerler sayılabilir. 1190
Büyünün Çeşitleri
Amacı ve Hedefleri Açısından Büyü Çeşitleri:
1- Ak Büyü (Koruyucu Büyü): Genel olarak ferdin veya toplumun iyiliği için yapıldığı kabul edilen büyüdür. Kuraklık, yaralanma, mal ve mülkün zarara uğraması, hastalık gibi felâketlere karşı, ayrıca çocuklara ve loğusa kadınlara zarar veren şeylere çare bulmak veya bunları önlemek için yapılan koruyucu büyü de ak büyü sayılır. Bu büyüde, içinde bulunulan toplumun dininden, ya da bu büyüyü yapanın kendisini nisbet ettiği din veya din adamından, duâlardan ve dinî metinlerden faydalanılır. Tekniği, kısmen büyünün taklit ve temas tarzlarıdır. (Her ne kadar, bu çeşit büyüler halk arasında kabul görüyor, hatta bu işi yapanlara papaz veya hoca deniyorsa da, İslâm gibi büyüyü yasaklayan bir dinin, din istismarına ve insanları kandırmaya yönelik bu tür faâliyetleri hoş gördüğü düşünülmemelidir.)
2- Kara Büyü: Ak büyünün aksine, birine kötülük yapmak, zarar vermek gâyesiyle yapılan büyülere kara büyü denir. Kişileri birbirinden ayırmak, evlilerin boşanmasını sağlamak, cinsî kudreti önlemek (arada soğukluk sağlamak, erkekliği bağlamak), hasta etmek, sakat bırakmak, hatta öldürmek gibi kötü istekler kara büyünün gâyeleri içindedir. Bütün bu istekler, dinî ilkelere aykırı olduğu halde kara büyü yapanlar, bile bile bazı kutsal değerleri, nesneleri, metinleri araç olarak kullanırlar. Uygulama tekniği, genellikle taklit ve temas yoluyladır.
3- Aktif Büyü: Bu büyüyü yapan, tabiat olaylarını yönetim ve denetimi altına alarak güçlü irâdesiyle onları dilediği gibi kullanabildiğini iddiâ eder. Kendisinin parapsikolojik bir hayatı olduğunu telkin eder; özel bazı sözleri, tekerlemeleri, duâ veya bedduâları ile büyüyü hazırlamak için elverişli bir durum meydana getirmek ister. Meselâ Güney Afrika’da yaşayan Zulu kabilesi mensupları, kızgın kömür üzerine su dökülmesiyle yapılan büyünün fırtınayı önlediğine inanırlar. Kötü ve zararlı olayları önlemek, uğursuzluktan korunmak, insanların zararlarından kaçınmak için bu büyüye başvurulur. (Tabii ki, İslâm’a göre iyi niyetle de olsa büyünün hiçbir çeşidine meşrû, helâl veya mubah olarak bakılamaz.)
4- Pasif Büyü: Genellikle savunma ve korunma için yapılır. Kutsal yazı, bıçak, makas, mavi boncuk ve çeşitli nazarlık eşyalar bulundurularak büyücülerin bazı faâliyetleriyle gebe ve lohusaların zararlı etkilere karşı korunması bu büyü içinde kabul edilir. Büyücü bu maksatla o kişinin muska ve uğurluklar gibi okunmuş veya hazırlanmış bazı şeyleri taşımasını ister. (Câhil müslümanlarda da görülen bu tür nazarlık ve şans getirdiğine inanılan uğurlukların şirk olduğu unutulmamalı, her çeşit muskadan da kaçınılmalıdır.)
5- Temas Büyüsü: En çok yapılan büyü şekillerindendir. Frazer, birbiriyle ilişkisi bulunan şeylerin fizikî temas olmasa bile birbirlerini etkileyeceklerini belirtir. Ona göre büyü ile ilgili gücün temasla, yakınlıkla bir başkasına geçtiğine
1190] H. Tanyu, TDV. İslâm Ans. 6/503-505
SİHİR / BÜYÜ
- 289 -
inanılmıştır. Temas büyüsünde temas esas olduğundan parça-bütün ilişkisi inancıyla bir kimsenin saçından alınan bir kıl, elbisesinden koparılan bir bez parçası, bir tırnak ucu, kopartılan bir iplik parçası gibi şeylerle bu büyü yapılır. Temas büyüsünün genellikle kişinin iyiliği için yapıldığı değerlendirilse de, bazen bir kötülüğü uzaklaştırmak veya zarar vermek için de buna başvurulabilmektedir.
6- Taklit Büyüsü: Pek çok yerde uygulanmaktadır. Bir şeyin taklidini yapmakla o şeyin esasını etkileme, taklit yoluyla istenilen sonucu elde etme esasına dayanır. Bu büyünün temeli, Frazer’in benzerin benzeri meydana getirdiği şeklindeki ilkesine dayanır. Aynı zamanda analoji büyüsü, homeopatik büyü de denilen bu büyüye hem iyi hem de kötü gâyeler için başvurulur. Bu büyü şeklinde çocuk isteyenlerin bezden bebek, ev isteyenlerin de ufak taşlarla bir ev yapmaları, benzerin benzer şeyler meydana getirebileceği inancından kaynaklanır. Yağmur yağdırmak için bir genç kızın yeşil dallarla donatılıp başından su dökülmesi de (Balkanlar’da) bir taklit büyüsüdür. Bu büyü çeşidinde duâlar ve okumalar ikinci planda kalır. Gerek taklit, gerekse temas büyüsü, birbirlerinden uzak şeylerin gizli bir sempati ile birbirlerini etkilediklerini, bir çeşit gizli ve görünmez vâsıta ile uyarmanın birinden ötekine geçebildiğini ifade etmek üzere “sempatik büyü“ şeklinde de adlandırılır. 1191
Sihrin Türleri (Hangi Yollarla Sihir Ortaya Konulur?)
Sihirle ilgili hemen tüm yazarların ve müfessirlerin sihrin nevîleri konusunda referans gösterdiği Fahreddin Râzî, sihrin hangi yollarla yapıldığını açıklayarak sihrin sekiz çeşit olduğunu belirtir:
1- Semâvî kuvvetlerle yere ait güçleri birbirine karıştırarak yapıldığı söylenilen ve tılsım adı verilen şeylerdir ki, bunlara Keldânî (Bâbil) sihri denilmektedir. Keldânîler, gök cisimlerine büyük kuvvetler atfederek bazı rakamların özelliklerinden ve tılsımlardan yararlanmak için onlara taparlardı. Bunlar, büyücülüğün ve kâhinliğin sırrını bilmekle ün yapmışlardı. Bu kavim Sâbiîler adıyla bilinmekte olup Hz. İbrâhim bunların yanlış inançlarını iptal için gönderilmişti. Bu sihirde, tabîiyat ile rûhiyatın eski zamanlarda keşfedilmiş, birbirine karışmış bazı garip özelliklerinin tatbik edildiği sanılmaktadır. Hz. Peygamber, yıldızlarla ilgili bilgilerin sihir yapmada kullanılmasını kesin biçimde yasaklamıştır. 1192
2- Evham ve güçlü ruh sahiplerinin büyüsü. Bunlar, insan ruhunun arınıp temizlenmesiyle bazı güçler kazanacağına, kendi vücudunda olduğu gibi, başka bedenler üzerinde de etki yapabileceğine inanırlar. Bunun için sırf başka varlıkları buyruk altına almak maksadıyla uzlete çekilir, çeşitli riyâzetler yaparlar. Beden terbiyesinde olduğu gibi ruh terbiyesinde de birçok faydalı hususlar olduğu açıktır. Bu, bir derecede ilâhî bir ihsan olabilirse de, bunu sanat kazanma yoluyla elde edilebilir sanmak bir evhamdır. Fakat birtakım kimseler, riyâzât, havas, rukye, uzlet vs. gibi bazı yollara başvurarak ruh ilminin bazı garip olaylarıyla uğraşırlar ki, manyetizma, hipnotizma, Hindistan’daki fakirizm bu gruba dâhildir. Sihrin en aldatıcı ve tehlikeli kısmı da budur.
3- Yere ait ruhlardan, yani cinlerden yararlanılarak yapılan sihirdir. Azâim
1191] 7- H. Tanyu, Şamil İslâm Ans. a.g.e. 6/502
1192] Ebû Dâvud, Tıb 22; hadis no: 3905; İbn Mâce, Edeb 28, hds no: 3726; Ahmed bin Hanbel, I/227, 311
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya cincilik denilen şey budur. Yere ait ruhlarla ilişki kurmak, semâvî ruhlarla yani meleklerle münâsebet kurmaktan daha kolay olmalıdır. Filozoflar cinleri inkâr etmemiş, fakat yer ruhları “ervâh-ı arziyye“ adıyla anmışlardır. Ancak insanların bunlarla belirli şartlar ve sebepler altında irtibat kurup kuramayacakları ilmî bir şekilde incelenirse, kesin olarak bunun mümkün olduğuna hüküm olunamaz. Fakat bundan dolayı, cinlerle irtibat konusunu inkâr etmemek gerekir. Bugünkü ispiritizmacıları (ruh çağırma seansları düzenleyen kimseleri) cincilerden sayabiliriz. Sihrin en meşhur bölümü, kaydedilen bu üç grupta toplanmaktadır.
4- Hayâli hakikat göstermek, el çabukluğu, göz bağlamak şeklinde yapılan sihirlerdir (İllusion). Bunlara sihirden çok hokkabazlık, şa’beze adı verilmektedir. Bunların aslı, duyu organlarının aldatılmasıdır. Bu, tıpkı vapurda giden kimsenin sâhili hareket ediyor gibi görmesidir. Buna Arapça “âhız bi’l-uyûn“, yani göz bağcılığı denilir. Göz bağcılığın, daha gizli olan ruhsal birtakım etkilerle ilgisinin bulunması da mümkündür.
5- Bazı âletlerden yararlanılarak birtakım acâyip şeyler göstermek sûretiyle yapılan sihirdir. Firavun’un sihirbazlarının bu tür büyücüler olduğu sanılmaktadır. Rivâyet edildiğine göre bunlar, özel sûrette yaptırdıkları değneklerin ve iplerin içine cıva doldurmuşlar, hünerlerini gösterecekleri alanı da daha önce alttan ateş yakarak ısıtmışlardı. Bu ipleri ve değnekleri halkın gözünde toprağın üzerine atınca, alttan ateşin, üstten güneşin tesiriyle cıva genleşmiş, bundan dolayı ipler ve değnekler kımıldamaya başlamıştı. Halk da bunları hareket ediyor sanmıştı. Böylece Firavun’un sihirbazları bâtılı gerçekmiş gibi göstermeye kalkışmışlardı. Zamanımızda teknik ve fennin gelişmesi sebebiyle bunlara birçok örnek verilebilir. Günümüzde sihirbazlar, teknolojiden yararlanarak gösterilerinde daha çok özel âletler kullanırlar.
6- Bazı ilâçlar, ya da bazı cisimlerden yararlanılarak yapılan sihirlerdir. Büyü yapılacak kimseye esrar, morfin gibi şeyler içirmek sûretiyle aklı çelinir. Hasan Sabbah’ın, kendisine bağladığı özel cemaatini (haşhâşîleri) uyuşturucular kullandırmak sûretiyle etkilediği tarihî örneklerden biridir. Dışkılar, kadavra parçaları, kan ve cinsiyetle ilgili her çeşit nesne sihirbazın kullandığı şeylerdendir. Bunların bir özelliği de dinen pis sayılan şeyler olmalarıdır. Meselâ necis olan pisliği, büyücü ilaç olarak kullanır. Ayrıca, büyülenecek kişinin vücudundan alınacak herhangi bir şey, saç teli, tırnak vs. de sihir yapımında kullanılır.
7- Dinleyicileri yaldızlı sözlerle kandırarak, onların gönüllerini çelmek sûretiyle yapılan sihirdir. Bu çeşit büyüde sihirbaz şarlatanlık yapar, çeşitli şekillerde kendini metheder, karşısındakini kendine celbeder, muhâtabının hislerine etki ederek yapacağını yapar. “İsm-i Âzam bilirim“ der, “cin çağırırım“ der, duruma göre hünerden, sanatından, kudretinden, kerâmetten, nüfuzdan, ticaret ve menfaatten bahseder; sonunda karşısındakini dolandırır. Kalp çelmenin etkisi çeşitli ve büyüktür. En âdîsinden en mahâretlisine kadar dolandırıcılığın çeşitleri, sihrin çoğu, ya da hepsi bununla ilgilidir, denilebilir.
8- Söz taşıyarak, kovuculuk (nemmamlık ve gammazlık) yaparak insanları birbirine düşürmek, böylece kendi hesabına çıkar sağlamak da büyü kapsamındadır. Bunlar, yalan haberler, iftiralar, dolaylı ve vasıtasız tahrikler, telkinlerdir ki,
SİHİR / BÜYÜ
- 291 -
sihrin halk arasında en yaygın olan kısmıdır. 1193
Büyü yapmak isteyen sihirbazların, Allah’ın yasakladığı birtakım fiilleri işleyerek şeytan ya da cinlere yaklaşmak istedikleri nakledilegelen hususlardandır. Tarih boyunca bu tür kimseler yıldızlara taparak, Allah'a şirk koşarak, şeytanı övüp ona tapınarak şeytanın yardımını temin etmeye çalışmışlardır. Şeytanın da pislikte, şerde, fenalıkta kendisine en uygun olan kimseleri dost edindiği muhakkaktır. Ancak şeytanın, tevhid ehli mü’min kullara karşı, bu tür müşrik ve müflis insanlara yardımı ne kadar tesirlidir? Bunlar, Allah’ın iyi kullarına zarar vermeye muktedir olabilirler mi? Hemen kısaca cevap verelim ki, şeytan ve yandaşları Allah ve Rasûlü’nün yolundan gidenlere, Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı sarılanlara hiçbir şekilde zarar veremezler. Bu husus, Kurân-ı Kerim’de haber verilmiştir. 1194
Buraya kadar kaydedilen hususlardan sihrin başlıca iki kısma ayrıldığını görmekteyiz. Birinci kısım, sırf yalan-dolan ve kandırmacadan ibaret olan söz ve fiillerle ortaya atılan büyü çeşididir. İkinci kısım da az çok var olan bir gerçeği sûiistimal ederek yapılan sihirlerdir. Cinlerle ilgili olarak, yukarıdaki sekiz maddelik sihir çeşitlerinden üçüncü sırada yer alan bölüm, önemlidir. Diğer gruplarda yer alan sihir çeşitlerinin günümüzde artık astronomi, astrofizik, kimya, fizik, biyoloji, tıp, eczacılık vs. gibi müspet bilimlerle, edebiyat, psikoloji, parapsikoloji, hitabet ve sosyoloji bilimlerinin meşguliyet alanına girdiği de bir gerçektir. Bilim ve fennin, düşüncenin gelişmesiyle artık günümüzde insanlar, geçmişte sihir olarak adlandırılan, halkın kandırılmasına vesile kılınan birçok olayın sebebini bilmekte, bunların açıklamasını yapabilmektedirler. Haberleşme araç ve gereçlerinin son derece yaygınlaştığı günümüzde artık insanlar, duydukları her şeye körü körüne inanmamakta, bunların aslını ve gerçeğini araştırmaktadırlar.
Yine günümüzde halk, sihirbazların yaptıkları çoğu şeyin duyu organlarının yanıltılmasına dayandığını, kendisini seyreden ya da kendilerine program yaptıranların verdikleri para olmadan sihirbazların, büyücülerin karınlarını bile doyurmaktan âciz olduklarını bilmektedirler. Geçmişte sihir ya da büyü olarak takdim edilen pek çok olay, artık müsbet bilimlerin ilgi alanına girmiş, sebebi, mâhiyeti, sonucu açıklanabilir konuma gelmiştir. Yukarıda saydığımız sihir çeşitlerinin ikinci grubu olan güçlü ruh sahiplerinin büyüsüyle ilgili olarak müfessirlerin kaydettiği bazı hususlar vardır ki günümüzde bunları kabul etmek, pek mümkün görünmemektedir. Meselâ bu gruba giren güçlü ruh sahibi kimsenin, kendi bedeninin dışında etki edebilecek kadar irâdesinin güçlendiği, eşyada, hayvanlarda, insanlarda kendi vücuduymuş gibi tasarruf yapabildiği, dilediği zaman başkalarının bünye ve şeklini değiştirebildiği, insanı öldürecek, diriltecek ya da sözgelimi eşek haline getirebilecek hüner elde edebildiği, havada uçup suda yürüyebildiği ileri sürülmektedir.
Artık çağımızda, bir eşyaya ya da insana dokunmadan, ya da belli fizikî kanunlara göre çalışan araçların yardımı olmadan uzaktan etki etmenin mümkün olduğunu ileri sürmek çok güçtür. Bu husus, son derece tartışmaya müsâit bir konudur. Biyoenerji olayında olduğu gibi, makul bilimsel bir açıklaması mevcut olmalıdır. Bir eşyayı dokunarak kaldırabilir, yerini değiştirebilir, ya da imha
1193] Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebir (Mefâtuhu’l Gayb) Terc. c. 3, s. 266-273; Elmalılı, c. 1, s. 367-369; A.Osman Ateş, a.g.e. s. 221-224
1194] 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edebilirsiniz. İnsan da buna dâhildir. Ancak, günümüzde onlara uzaktan tesir etmenin, zarar vermenin, ya da imha etmenin yolları bellidir. Ya top-tüfek vs. atarsınız, ya uçakla, füzeyle bombalarsınız, ya da lazer vs. gibi ışınlarla çalışan silâhlar geliştirerek elinizi dokunmadan hedefiniz olan varlığı imha edersiniz. Veya o eşya ya da canlı ışınlarla bombardımana tâbi tutarsınız. Onu hasta eder veya ölümüne sebep olursunuz. Uzaktan kumandalı bombalarla, evinde oturan birini, uçakta veya arabasında yolculuk yapanları havaya uçurabilirsiniz. Geçmişte sihir olarak nitelendirilebilecek bu olayların hemen hepsinin bilimsel bir açıklaması mevcuttur. Eğer insanları uzaktan büyü ve sihir yoluyla öldürmek mümkün olsaydı, dünyanın dört bir yanına dağıtılmış, sürülmüş, katliama soykırıma uğratılmış yahûdiler, sihir işlerini en iyi bilen bir millet olarak bunu düşmanlarına tatbik eder, onların baskı ve zulümlerinden kurtulurlardı. Hâlbuki tarih bize bunun aksini söylüyor.
Bu açıdan sihir yoluyla insanlara zarar vermek, onları öldürmek hususundaki iddialar, düşmanlarından savaş vs. yollarla doğrudan intikam alamayan, onların karşısına çıkamayan, ezilmiş, mağlup olmuş zavallı kişi ve toplumların, hasımlarının kalbine korku salmak, onların zararlarından emin olmak maksadıyla çaresizlik içinde başvurdukları, sığınıp teselli aradıkları bir husus olmalıdır. Yukarıda da belirtildiği gibi, sihir ve büyünün İsrâiloğulları, Süryânîler gibi güçsüz toplumlarda, ilkel kabilelerde yayılması, Mısır’da, İran’da Bâbil’de tevhid devirlerinde yasaklandığı için el altından gizli gizli devam etmesi, bu görüşümüzü destekleyen hususlardandır.
İnsana hayat vermek, ya da onu öldürmek, ancak Cenâb-ı Hakk’ın irâdesiyledir. Bu iş, Allah’ın elindedir ve O’nun emriyle meydana gelmektedir. İnsanların ya da başka nesnelerin bu hususta, sebep olmaktan öteye bir fonksiyonu yoktur. Bu konularda insan diler, Allah da onun sonucunu yaratır. Bu sebeple, öldürmek maksadıyla bir insana ateş eden kimse de, Allah dilemedikçe karşısındakini öldüremez. Kurşun seker, isabet etmez, öldürücü şekilde yaralayamaz vs. sebeplerden dolayı kişi bu arzusuna erişemez. Öldürme ve diriltmenin Allah'a ait olduğuna dair birçok âyet vardır. Meselâ: “Doğrusu, dirilten ve öldüren Biziz. Hepsinin gerisinde de Biz kalırız.“ 1195
Kısacası herhangi bir zahmet, tehlike ya da gayret ve çalışmaya girmeden oturduğu yerden büyü yaparak bir kimsenin hasımlarını bertaraf etmesi, imha etmesi sözkonusu değildir. Bu, “sünnetullah“a, Allah’ın kâinata koyduğu değişmez tabiî kanunlara ve irâdesine aykırıdır. İnsanlar açısından bu, mümkün de değildir. Eğer böyle bir şey mümkün ve câiz olsaydı, Hz. Peygamber, düşmanlarıyla savaşa çıkmaz, ordular tertip etmez, müslümanlar kendilerini tehlikeye atmaz, şehid vermezlerdi. Hasımlarını daha kolay ve zahmetsiz, tehlikesiz olan bu yolla ortadan kaldırmaya çalışırlardı. Yahûdiler, hristiyanlar, müşrikler, münâfıklar, İslâm düşmanları da bu yolla Hz. Peygamber’i, sonraları müslümanların liderlerini, komutanlarını ortadan kaldırmaya muvaffak olurlardı. Hâlbuki böyle bir şey sözkonusu olmamıştır. Hz. Peygamber, düşmanlarının karşısına silâhıyla, ordusuyla çıktığı gibi, düşmanları da O’nun karşısına silâhlarıyla, askerleriyle çıkmışlar ve çarpışmışlardır.
Sihirbazların, eşyaların şeklini değiştirebildikleri, bir insanı eşek yapabildikleri
1195] 15/Hıcr, 23
SİHİR / BÜYÜ
- 293 -
iddiası da artık günümüzde komik kabul edilen bir husustur. Bunun mümkün olamayacağını herkes bilir. Bir canlının anatomisini değiştirmek, onu başka kılıklara sokmak, onun hayatına son vermek demektir. Bu, Kur’an’da “mesh“ diye bahsedilen olaydır ki, bunun gerçekleşebilmesi, ancak Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dâhilindedir. Allah’tan başka varlıkların, kendileri de âciz birer varlık olan sihirbazların bunu yapabilmesi mümkün değildir.
Günümüzde, artık havada uçmanın, denizde yürümenin de orijinal bir tarafı, sihir diye nitelendirilebilecek bir yönü kalmamıştır. Sıradan insanlar bile biraz pilotluk eğitiminden sonra uçabilmekte, kanat, ya da paraşüt takarak tehlikesizce aşağılara süzülmekte, ayağına deniz paleti takan herkes bir motorun arkasından iple tutunarak denizin üstünde süratle kayabilmektedir. Bunların, tabiatta mevcut olan birtakım denge kanunlarına bağlı olduğunu da herkes idrâk etmektedir. Bu açıdan, biz burada, cinlerle irtibat kurmak sûretiyle yapıldığı iddia edilen büyüler üzerinde duracağız. 1196
Büyünün Etkisi Var mıdır?
Sihir ya da büyünün insanlık tarihinde fiilen var olduğu, Bâbil döneminden beri bilinip bazı çeşitlerinin uygulandığını biliyoruz. Ancak, sihirbazlar, büyücüler tarafından çeşitli maksatlarla yapılarak bazı etki ve sonuçları iddia edilen, kendilerine diğer insanlardan üstünlük, ayrıcalık, maddî-mânevî çıkar sağladığı görülen sihir ya da büyünün insanlar veya eşya üzerinde gerçekten tesiri var mıdır? Bu soruya tarihten bu yana açık, net ve kesin bir cevap üzerinde uzlaşılamadığı görülmektedir. Sihrin çeşitlerinden bahsedilen bölümde sonuç olarak sihrin başlıca iki kısma ayrıldığını, bir grubun sırf yalan-dolan, üçkâğıtçılık, göz boyama ve el çabukluğu, göz bağcılığı türünden şeyleri içerdiğini, diğer grubun da bilimsel, teknolojik bazı gerçeklere dayandığını ve bu bilimsel gerçeklerin istismar edilmesi sûretiyle ortaya konulan bazı olayları kapsamına aldığını belirtmiştik. Bu durumda birinci grup sihir ya da büyünün hiçbir şekilde gerçekle ilgisi olmadığı ortaya çıkmaktadır. İkinci grup sihirde ise, bazı bilimsel gerçekler yer almakta, eşya ya da Allah’ın tabiatta yarattığı bazı kanunların özellik ve inceliklerinden yararlanıldığı, bunların kötü maksatlarla kullanılarak şirk ve küfre âlet edildiği görülmektedir. Bu açıdan, birinci gruba giren ve aslı olmayan, yalana-dolana dayanan sihrin herhangi bir tesirinin olmayacağı açıktır. İkinci gruba giren sihirlerin birtakım bilimsel gerçekleri içinde barındırdığını belirten bazı âlimler, bu çeşit büyülerin tesir edebileceğini söylemişlerdir.
İslâm, sihirle uğraşmayı, büyü yapmayı şirk ve küfür derecesinde bir fiil saymış, bu konuda çok şiddetli bir tutum sergilemiştir. Bu açıdan, sihir ya da büyü kitaplarında yer alan ve az çok bilimsel bir gerçeği olduğu ileri sürülen, insanlara ve eşyaya tesir ettiği iddia olunan bu sihirlerin hurâfe mi yoksa gerçek mi olduğunu deneyerek, tecrübe ederek ortaya koymaya da cesaret edilememiş, günümüze kadar bu konuda kesin ilmî sonuçlara varılamamış olduğu kanaatindeyiz.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan âyetlerle, bazı hadislere dayanan birkısım İslâm âlimleri büyünün bir hakikati olduğunu ve tesir ettiğini, bunun şerrinden Allah'a sığınmak gerektiğini söylemişlerdir. Mu’tezileye ve ehl-i sünnete mensup bazı âlimlere göre ise büyü, gerçek değildir. Sihir diye bir şey yoktur. İnsan hiçbir
1196] A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 224-229
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şekilde, dokunmadan başkasına etki yapamaz. Ancak mu’tezile ve bazı ehl-i sünnet âlimlerinin, bir kimseye dokunmadan etki edilemediği görüşünün, devirlerindeki fen ve teknik uygulamaların, çağımızdaki seviyeye ulaşmamış olmasından dolayı bu şekilde ortaya konduğu da bir gerçektir. Çünkü günümüzde fizikî birtakım yollarla, ses dalgaları, elektrik, kızıl ya da mor ötesi ışınlar kullanılarak eşyaya ya da herhangi bir insana etki etmenin mümkün olduğu anlaşılmıştır. Artık zamanımızda ses, ışık, elektrik dalgalarıyla el değmeden birtakım cihazlar çalıştırılabilmektedir. Tv., uydular, uzaktan kumandalı silâhlar, füzeler vs. araç ve gereçler buna bir örnektir. Ancak bunların fizikî birtakım kanunlarla, bilimsel yollarla yapıldığı, bir sihir ya da büyü olmadığı ortadadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir er-Râzî, İbn Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî,’ye göre büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve insanları aldatıp kandırmadan ibarettir. Yine kaydedildiğine göre, ehl-i sünnet âlimlerinin bir kısmına göre büyü vardır. Bunlara göre, bazı kimseler riyâzet, isimlerin ve rakamların özellikleri, efsun ve uzlet gibi yollara başvurarak başka varlıklar üzerinde etki yapabilecek duruma gelebilirler. Cinlerin kötüleriyle temas kurup onlar aracılığıyla olağanüstü şeyleri yaratan yine Allah’tır. Sihirbaz, büyüsüyle bir olayın sebeplerini bir doğrultuda düzenlemeye sevkeder. O isimlere ve rakamlara o özellikleri veren de Allah’tır. Böylece her işin fâili Allah olmaktadır. 1197
Sihir konusunu, birtakım saçmalıklardan, asılsız uygulamalardan ve hurâfelerden arındırarak Kur’an ve sahih sünnetin ışığında düşünürsek, âlimlerimizin de belirttiği gibi, bunlardan bir kısmında gerçek payı olmalıdır. O halde sihrin bu gerçek kısmı ve tesiri nedir? Kanaatimizce bu, günümüzde geçmiş asırlara nispetle gâyet iyi bilinen ve kullanılan “telkin“dir. Telkin, yaldızlı sözlerle, aldatıcı davranış ve yalan-dolan haberlerle muhâtabın kafasını ve gönlünü bulandırmak, fikirlerini çelmek, kanaatini değiştirmek ya da arzu edilen görüş veya kanaate sahip olmasını sağlamaktır. Telkin, günümüzde söz, propaganda, yazı, resim, film, mozik, spor, yalan haber vs. yollarla çok modern bir şekilde yapılmaktadır. Bunun için kaset, disket, cd., bant, resim, yazı, tv., telefon vs. araçlarla muhâtaba ulaşılmakta, onun fikirleri çelinmekte, belli bir kanaate sahip olması temin edilmektedir.1198 Tâbir câizse kişi, yavaş yavaş şartlandırılmakta, beyni yıkanmakta, yani büyülenmektedir. Bu şekilde telkin sahiplerinin isteği doğrultusunda, insanlara doğrular yanlış, yanlışlar doğru, hak bâtıl, bâtıl hak, yalanlar doğru gibi gösterilmekte, kabul ettirilmektedir. Geçmişte bir insan ya da cin şeytanının, sihirbazının bir ya da birkaç kişiyi, bir kabile veya site halkını büyüleyip kandırarak küfre götürebilmesine karşılık, günümüzün modern sihirbazları, sahip oldukları iletişim araçlarıyla milyonlarca insanı, az geliş(tiril)miş veya geri bıraktırılmış toplumları, ulusları, câhil kitleleri istedikleri biçimde şartlandırmakta, zehirlemekte, yalan yanlış fikirler empoze ederek, kendi benliklerinden koparmaya çalışmaktadırlar.
Yalan haberler, reklâmlar, seks filmleri, pembe diziler, spor ve özellikle futbol maçları, müzik vs. yollarla insanların beyinleri dumûra uğratılıp uyuşturulmakta, İnsanlar düşünemez, doğruyu yanlışı, faydalıyı zararlıyı ayırt edemez hale getirilmektedir. İletişim araç ve gereçlerinin yoğun baskısı, sihirleyici, büyüleyici gücü
1197] Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb Terc. 263; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/209; A. Osman Ateş, a.g.e. s. 232
1198] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 8/88
SİHİR / BÜYÜ
- 295 -
altında insanlar cinsel ihtiyaçlarıyla midelerinden başkasını düşünemez, akıl ve irâdelerini kullanamaz, silkinip kendilerine gelemez duruma sokulmaktadır. Bu gerçeği inkâr edemediklerinden Batılılar bile tv.ye magic box (büyüleyici kutu) demektedir. Eski büyücülerin/sihirbazların yerini alan tv., seyirciyi efsunlayıp hipnotize etmekte, aptallaştırmaktadır. Bu sihirli iletişim gücünün sahipleri ve yönlendiricileri, çıkarlarını tehlikede hissettikleri anda kamuoyu oluşturmakta, halk kitlelerini harekete geçirerek hükümetleri devirmek, ya da onlara arzuladıkları kararları aldırtmak istemektedir.
Eski ve Modern Büyünün Etkisi İçin Bir Örnek: Karı-Koca Arasını Ayırmak: “...Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı...“ 1199 Geçmişte, şeytan karakterli kişiler ya da sihirbazlar, insanların, karı-kocanın, akrabaların arasını açmak için sınırlı çapta faâliyette bulunabilmekte, dünya çapında düşünüldüğü zaman küçük zararlara sebebiyet vermekteydiler. Bunlar, belki bin bir şeytanlık ya da kurnazlıkla, halktan yana görünerek karıyı kocasına, kocayı karısına karşı kışkırtıp aralarına geçimsizlik sokmakta, belki ayrılmalarına sebep olmaktaydılar. Kim bilir, kadınların kulaklarına kocalarının kendilerini sevmediğini, aralarında başka bir kadın bulunduğunu, ya da kocanın kendisine haksızlık yaptığını, yeterli gezdirmediğini, güzel giydirmediğini, istenildiği şekilde yedirmediğini, ona karşı cimrilik yaptığını fısıldıyorlar, huzursuzluk ve münâkaşalara, mutsuzluklara sebep oluyorlardı. Kocanın kulaklarına, karısının kendisini istemediğini, evlenmeden önce bir başkasını sevdiğini, zorla kendisiyle evlendirildiğini, hâlâ o eski şahsı sevdiğini, karısının onunla ilişki kurduğunu söylemekte, ya da “hanımın ev işlerini iyi yapmıyor, güzel yemekler yapmıyor, israf ediyor...“ gibi araya kırgınlık ve kızgınlık sokacak düşünceleri fısıldıyor, vesvese veriyordu. Böylece huzurlu ve mutlu ruhlar, gönüller altüst oluyor, canlar sıkılıyor, ruhlar daralıyor, sonu ayrılıklarla neticelenecek fâcialar meydana getiriyor, yavruları ana-babalı öksüz bırakabiliyorlardı.
Günümüzün modern ve çok daha güçlü büyücüleri, artık gizli gizli kişilerin kulaklarına fısıldayarak onları büyülemiyorlar. Onlar, toplumlara, fıtratlarında ve benliklerinde yer almayan, değerlerine zıt fikirleri ve hevâlara hoş gelecek özgürlük anlayışlarını pompalıyorlar. Kadın-erkek eşitliğini, kadınların ezildiğini, horlandığını, kocaların onları ezdiğini, erkeklerin onları köle haline getirdiğini, kızların evlenip koca kahrı çekmeye, çocuk doğurup bakmaya, büyütüp terbiye etmeye mecbur olmadıklarını, evlilik denilen kurumun kutsal olduğuna inanmaya gerek olmadığını, cinsel özgürlük olması gerektiğini, iffet, nâmus, bâkirelik gibi kavramların gereksiz ve boş şeyler olduğunu, kadının da istediği zaman, istediği süre, istediği erkekle serbeste yaşayabilme hakkı olduğunu, onun da erkek gibi her işte çalışıp kazanarak özgürce harcayabilmesi gerektiğini sûret-i haktan görünerek, güya kadınların hakkını savunarak, şuursuz kesimlere “telkin“ ediyorlar. Onları şartlandırıyor, büyülüyorlar. Bunun sonucu olarak âileler çöküyor, karı-koca arasında kavga ve gürültüler, nifak tohumları atılıyor, boşanmalar çoğalıyor, yapısı ve sağlamlığı âileye dayanan toplumlar çatırdıyor. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek imkânsız hale getirilmek isteniyor. Zina, fuhuş ve benzeri çirkinlikler, Allah’ın haram kıldığı fiiller yayılıyor, ahlâken çöküş başlıyor. Toplumlar zayıflıyor, insanların fıtratları yozlaşıyor, kimlik ve benlikleri kayboluyor, başka toplumların ve devletlerin hâkimiyeti altında yok olmaya aday hale geliyorlar.
1199] 2/Bakara, 102
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Boşanmaların oranı konusunda, tv. öncesi ile tv. sonrası karşılaştırmalı istatistikler, olayın vehâmetini ve modern büyünün etkisini belgeler. İşi gücü güzel gözükerek fitneye sebep olmak, erkekleri tahrik etmek, kışkırtmak olan, çağdaş hile ve aldatma araç ve öğeleri olarak eski sihirbazların değneklerinin yerini tutan kozmetik ürünler, fotoğraf hileleri, vücutları teşhir eden giyinmeler/soyunmalar, müzik ve dansın katkıları vb. ile erkekleri büyüleme işini başarıyla gerçekleştiren “sanatçı“, “yıldız“ denilen aktrist ve şarkıcıların eski zamandaki büyücü kadınlara, cadılara benzerlikleri değerlendirilmelidir. Bu starları/sanatçıları (!) izlerken, erkek, onları kendi karısıyla ister istemez mukayese etmekte, ahlâksız kadınların teknikle takviye edilen, şeytanın nefislere, olduğundan çok daha güzel gösterdiği yalancı güzelliğine vurularak karısından soğuyabilmektedir. Yine, yakışıklı ve ağzı güzel (büyüleyici) lâf yapan aktörler, şarkıcılar kadınları teshir edip büyülemekte, o da kocası ile filmdeki, pembe dizideki, magazin adlı büyü showlardaki şeytanın allayıp pulladığı oğlanla/jönle, kendi kocasını karşılaştırmakta, etkisinde kaldığı bu büyünün bedelini, günlük hayattaki çatırdayan yuvasıyla ödemektedir. Günümüzde “sanat“, çağdaş büyü aracı olarak kullanılmakta, sanatçı da modern büyücü rolünü üstlenmektedir.
Sanat, ruhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan çıkarılmış; toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden de uyuşturma görevi almış emperyalizmin cadısıdır. Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin sırıtan makyajını göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine âşık oldukları bu cadının kollarına atılır atılmaz can vermekteler. Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle arkasından koşturduğu gençlerin ruhunu almakla yetinmemekte, bu cinâyetten önce kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya kadar vardıran bu büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki kurbanlarını azaltmak için çalışmak. Bunun da yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı “gerçek güzel“i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa, o şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler sadece. Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun. 1200
Bu yönüyle, modern sihirbazlar ve büyücüler tarafından uygulanan, toplumlara yöneltilen sihrin ne kadar etkileyici ve tahrip edici olduğu, âileleri yıkmada, karı ile kocanın arasını ayırmada ne kadar güçlü rol oynadığı ortadadır. Bunların şerrinden, zararından emin olabilmek için de her şeyin yaratıcısı Yüce Allah'a sıkı sıkıya bağlanmak, O’nun emir ve yasaklarına kulak vermek, gönderdiği Kitab’ına ve Peygamberinin tavsiyelerine uymak, fitne saçan ortamlardan sakınmak, insan ve cin şeytanlarının kulaklarımıza fısıldadığı telkinlere kapılmamak gerektiği açıktır. Politikacıların yalan vaatleriyle halkı nasıl büyüleyip kandırdıkları, medyanın nasıl akı kara, karayı da ak gösterdiğini ve toplumu nasıl etkilediği ortadadır. Hz. Peygamber’in bu konuda: “Belâğatlı sözlerden bir kısmı sihirdir.“1201 buyurması da konuyu kavramamıza katkıda bulunmaktadır. Böyle yıkıcı tesirleri olabilen sihrin tesirinden korunabilmemiz için Kur’ân-ı Kerim’de bir sûre yer almaktadır: “De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan
1200] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 7
1201] Buhârî, Tıb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
SİHİR / BÜYÜ
- 297 -
yerini ağartan Rabbe sığınırım.“ 1202
Bu sûrede konumuzla direkt ilgili âyet şudur: “düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden“1203; “Düğümlere üfleyen kadınlar“ ifadesiyle, sihir yapmak için bağladıkları düğümlere üfleyen kadınlar kast edilmiştir. Bu ibâre, “erkeklerin kadınlara düşkünlüğünden yararlanıp, naz ve işve ile onların zihinlerini çelerek istedikleri görüşe döndüren kadınlar“ şeklinde de anlaşılmıştır. “Bunlar, düğüm gibi açılması zor olan erkekleri naz ve işveleriyle fikirden fikre döndürürler. Böylelerin, erkeklerin fikirlerini çelmek için döktükleri dil, yaptıkları işve, erkeklerin düğüm gibi düşüncelerini üfleyerek çözmeleri, onları çeşitli fitnelere düşürmeleri“ şeklinde de tefsir edilmiştir.1204 Âyetin bu şekilde yorumlanması, telkinin sihir olduğuna, sihrin de telkinden ibaret olduğuna dair yukarıda kaydettiğimiz hususlara uygundur.
İslâm’a rağmen müslümanların içinde icrâ-yı faâliyet gösteren büyücü ve sihirbazların, kaynağı Bâbil, Âsur, Eski Mısır, yahûdilik vs. gibi İslâm öncesi küfür ve şirk dönemlerine ulaşan efsun, tılsım ve büyüleri, onlara İslâmî bir kimlik vermek sûretiyle müslümanların câhil halk tabakası arasına yaydıkları bilinmektedir. Bunda da en çok şamanlar, budist râhipler, maniheist din adamları, yahûdiler rol oynamış, karşı gelemeyince, ellerinde mevcut birtakım tılsım, efsun, vefk vs. büyü cinsinden hurâfeleri İslâm’a sokmaya çalışarak, bu yüce dini tahrif etme, Kur’an’ı topluma, anlaşılmaz bir sihir kitabı olarak algılatma yoluna gitmişlerdir. Böylece Kur’an’ı hükümsüz bırakma ve Onun denetiminden uzak kalan toplumlar üzerinde eski hâkimiyetlerini sürdürme maksadı gütmüşlerdir. Bunu gerçekleştirmek için, âyetlerden, hadislerden, esmâ-i hüsnâdan, bazı İslâmî duâlardan yararlanmışlar, bunları istismar ederek büyü yapmada kullanmışlardır. Hâlbuki İslâm büyüyü yasaklamış, bunun şirk ve küfür olduğunu bildirmiştir. Cinci olduğunu iddia eden muskacı, üfürükçü ve büyücüleri “hoca“ sıfatıyla adlandırmışlar, dinin şirk ve küfür kabul ettiği bu sahtekârlıkları, müslümanlığın sahip çıktığı imajı vererek dine büyük darbeler indirmişlerdir.
Görüldüğü gibi, “düğümlere üfleyenler“, İslâm’ı iptal ederek, Kurân-ı Kerim’i devre dışı bırakmak isteyen, içine sokuşturmak istedikleri hurâfe ve büyülerle tevhid dinini tahrif etme arzusunda olan İslâm düşmanlarıdır. Kur’ân-ı Kerim’in inmesi ve İslâm’ın bunların faâliyet alanlarında hâkim olmasıyla menfaatleri haleldâr olmuş bu tür kimseler, hem intikam almak, hem de eski sömürü çarklarını işletmeye devam edip, bu zavallı halkı pençelerinde tutmak için sihre meşrûiyet kazandırmak istemişlerdir. Yüce Allah’ın, “düğümlere üfleyenlerin şerrinden“ kendisine sığınılmasını isteyerek, mü’minleri onların bu sinsi ve çok tehlikeli faâliyetlerine karşı uyarmasına bu açıdan da bakmak gerektiği kanaatindeyiz. Kısacası düğümlere üfleyerek sanat icrâ eden sihirbaz ve büyücülerin asıl tehlikesi, Kur’an’ı ve islâm’ı tahrif etmeye ve onları kötü amaçlarına yönelik istismar etmeye yönelik faâliyetleridir.
Kur’ân-ı Kerim indiği zaman, dünyada mevcut tüm toplumlarda olduğu gibi, câhiliye Araplarında da karanlık korkuları vardı. Onlar, gece karanlığında cinlerin ortaya çıkıp kendilerini çarpacaklarına inandıklarından geceleyin bir dereye
1202] 113/Felak, 1-5
1203] 113/Felak, 4
1204] Bkz. Fahreddin Râzi, Elmalılı ve S. Ateş’in Tefsirleri, Felak sûresi tefsiri
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indiklerinde o derenin en büyük cinine sığınıyorlar ve böylece güven içinde olduklarına inanıyorlardı. Yine bu dönemde Araplar arasında, insanları hasta yapmak, onları istediği yöne sevketmek, onlara zarar vermek amacıyla sihir yapan erkek ve kadınlar vardı. Bunlar büyü yaparken, okuyup üfleyerek düğüm bağlarlardı. Yine toplum içinde, haset eden insanların nazarlarının değeceğine inanılır ve bunun için çeşitli tılsımlara, hurâfe yollarına başvurulurdu. Bu açıdan bu âyetlerin amacı, gecenin karanlığında cinlerin çarpacağını yahut büyücülerin insana zarar vereceğini veya mutlaka göz değeceğini anlatmak değil; tek kuvvet ve kudret sahibinin Allah olduğunu, O’na sığındıktan sonra hiç kimsenin ve hiçbir şeyin zarar veremeyeceğini, başkasına değil; yalnız Allah'a sığınmak gerektiğini anlatmaktır. 1205
Cinlerin insanlara zarar verebileceği, çarpacağı, büyü yaparak cinler vasıtasıyla diğer insanların etki altına alınıp istenilen yöne sevkedileceği, öldürülebileceği, hastalandırılabileceği, hayvan şekline dönüştürülebileceği iddiaları, câhiliye döneminin birtakım yanlış kanaatleri olmalıdır. Bize göre, günümüzde bazı bilim dallarınca da kullanılan hipnoz vs. yollarla telkin, iknâ, şartlandırma, beyin yıkama durumları hâriç bir insanın irâdesinin etki altına alınması söz konusu değildir. Bir insan, bir konuda şu ya da bu yolla iknâ olabilir, etki altında kalabilir, ama attığı her adımda, her davranışında cüz’î irâdesini kullanması söz konusudur. Deli değilse, irâdesini kullandığı şeylerden de sorumludur. Çünkü Allah, irâdesini hayır ya da şerde kullanmakta serbest bırakmış, insanın davranışlarından sorumlu tutulacağını bildirmiştir. Ayrıca bir insanın hipnoz vs. yollarla devamlı bir sûrette telkin altında tutulup, başkasının emri altına girmesi de mümkün olmamalıdır. Çünkü bu durum, bir nevi uyku halidir. Bir kimseyi irâdesi dışında hipnotize etmek de mümkün değildir.1206 Bu sebeple de cinlerle irtibat kurarak ya da onları emri altına alarak, başkalarını öldürecek, eşinden boşattıracak ya da birisini istemediği bir kimseye âşık edecek davranışları yaptırtabilmek pek mümkün değildir.
Bu iddialarda bulunanlar, ilgili şahısla doğrudan irtibatta bulunup onlara söz vs. yollarla telkinde bulunmuyorlar. Yazdıkları birtakım muskalarla ya da yaptırdıkları birtakım hurâfe mahsûlü, Bâbil, Âsur, Süryânî kalıntısı büyülerle hedef şahsı etki altına alabildiklerini ileri sürüyorlar. Bu iddialarını desteklemek için de cinleri kullandıklarını, onların kendi emirleri altında bulunduğunu iddia ediyorlar. Cinlerin insanların emrine girmeleri mümkün olmadığına göre, geriye bu iddiada bulunan sihirbaz ve büyücülerin cinler ve şeytanlarla dost olmaları kalıyor. Bu durumda, bu tür kimselerin cin ve şeytanlarla irtibat kurduklarını kabul etsek bile başka insanları hasta ettirip hatta öldürebileceklerini, onları tesir altına alıp istedikleri her şeyi yaptırabileceklerini kabul etmek de mümkün değildir. Çünkü hayat veren ve öldüren yegâne güç Allah’tır. Bunlar O’na mahsus fiillerdir. 1207
Ayrıca insanın koruyucu melekleri (hafaza melekleri) olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir. Cin ya da şeytanların bu konuda bir gücü ve fonksiyonu yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın üzerinde senin bir nüfûzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır“1208 buyurarak bu hususa
1205] İzzet Derveze, Tefsîru’l-Hadis 1/197-198; S. Ateş, a.g.e. 11/191
1206] Tahir Örs Özakkaş, Gerçeğin Dirilişine Kapı Hipnoz, s. 158/159
1207] Bkz. 2/Bakara, 258; 15/Hıcr, 23
1208] 15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
SİHİR / BÜYÜ
- 299 -
işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya da şeytanların insanlar üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan saptırıp azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek, Allah’ın kendilerine buğzetmesini temin etmek için kalplerine vesvese vermek, kötü telkinlerde bulunmaktır. Bu açıdan cin şeytanları ile insan şeytanları aynı görevi yapmakta, her iki grup da telkin yoluyla insanları etkilemeye, tesir altına alıp kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara vesvese verdiği, onların insanın gönlüne getirdiği bu vesveselerin, gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından Allah'a sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir.1209 Nâs sûresinde ise bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “De ki: ‘İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, İnsanların İlâhı, İnsanların Hükümrânı ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım.“ 1210
Yine Kur’an, şeytanın kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda şöyle diyeceğini haber vermektedir: “İş olup bitince şeytan, ‘doğrusu Allah size gerçek vaad etti. Ben de vaad ettim, ama sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a şirk/ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere can yakıcı bir azap vardır’ der.“ 1211
Yine bu konuda: “Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler ve Allah'a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları kandırabilir).“1212 buyrulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların telkin ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost edinen günahkâr kimselerin kapılabileceğini anlıyoruz. İster büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin, ister cin ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne vesvese vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın dostudur. Ona dost olanın da şu veya bu zorlamayla değil; yukarıdaki âyette1213 kendisinin de itiraf ettiği gibi özgür arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı açıktır.
Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu yine büyücü vs. değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır. Sihirbazın sorumluluğu ayrı bir konudur. O zaman ister nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir yaparak, isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya da sihirbazların şerrinden Allah'a sığınmak gerekir. Cin ya da insan şeytanlarının şerri de, insanlara vesvese vermesi, kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara yanlış ve zararlı hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır. Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun, cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara etkili olabileceklerini söylediklerini kaydetmektedir. 1214
İnsan şeytanlarının telkin vs. yollarla, medyayı kullanarak, ya da ferdî hareket ederek, kişide, âilede, toplumda nasıl tahribat yapabildiklerini yukarıda açıklamaya çalıştık. Eski sihirbazların daha dar imkânlarla hakkı bâtıl, bâtılı hak göstererek küfrü yaymaya, hâkim kılmaya çalıştıkları gibi, günümüzde de daha
1209] 6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36
1210] 114/Nâs, 1-6
1211] 14/İbrâhim, 22
1212] 16/Nahl, 99-100
1213] 14/İbrâhim, 22
1214] Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin Maddesi, 8/9
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geniş çapta insanları telkin altına alıp gözlerini boyayarak, beyinlerini yıkayarak, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterip şerri, fitne ve fesâdı hâkim kılmaya çalışan modern büyücü ve sihirbazlar vardır. Bunların zarar ve etkisinden korunmak için Allah’ın yardımını dilemek, O’na sığınmaktan başka çare yoktur. O zaman, eski sihirbazların da, yeni büyücülerin de, şeytanların da başvurdukları yol “telkin“dir ve hedefleri de insanları şirk ve küfre düşürmektir. Onların dünyada mutsuzluğa, âhirette azâba uğratmak, devamlı ruh sıkıntıları, stres ve bunalımlar içinde yaşatarak, sonuçta hastalandırıp delirtmek, inkâra, intihara kadar götürmektir. Küfre ve şirke, inançsızlığa, ahlâksızlığa sevketmektir.
Buraya kadar saydığımız şu hususların şerrinden Yüce Yaratıcı’ya sığınılmasını gerektirecek büyük felâketler olduğu açıktır. İnsanoğlu bu felâketlere, bu acı sonuçlara kendisini insan ya da cin şeytanlarının telkinlerine teslim etmesi, irâdesini bu yönde kullanması sebebiyle uğramaktadır. O halde kişi, suçu büyücü ve sihirbazda, şeytan ya da cinde değil; kendisinde aramalıdır. Tarih boyunca Cenâb-ı Hakk’ın bu konudaki Sünnetinin, sihrin iptal edilmesi (tesirsiz bırakılması), büyücülerin perişan ve mağlûp edilmesi şeklinde tecellî ettiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.1215 Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda, “büyücü nereden gelirse gelsin, başarı kazanamaz.“1216; “Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, ‘atacağınızı atın’ dedi. Attıklarında Mûsâ ‘Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah fesatçıların/bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular/günahkârlar istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir’ dedi.“1217 buyrulmaktadır.
Burada konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadisi kaydetmenin yerinde olacağını düşünmekteyiz: Hz. Peygamber, devamlı içki içen ayyaş kimselerin, sihre inanan ve doğru olduğunu tasdik edenlerin, sıla-i rahmi kesenlerin, kâhinlerin, yaptığı iyilikleri başa kakan kimselerin cennete giremeyeceğini söylemiştir.1218 Bir diğer hadislerinde ise Rasûlullah, sihir yapan kimsenin Allah'a şirk/ortak koşmuş olacağını bildirmiştir. 1219
Hârut ve Mârut
Hârut ve Mârut’un Öğrettikleri Neydi? Büyünün bir hakikati olduğu ve tesir edebildiğini ileri süren âlimlerin delillerinden birisi, Bakara 102. âyetidir. Âyette geçen Hârut ve Mârut isimli iki meleğin öğrettiklerinin sihir olmadığı açıktır. “...Onlar, insanlara büyüyü, bir de iki meleğe indirileni öğretiyorlar.“ buyrularak büyü ile meleklere indirilenin ayrı şeyler olduğu bildirilmiştir. Bu durumda, meleklere indirilen şey, bir sihir değil; fesatçı ve kötü kimselerin elinde, küfre vesile olabilecek bir hakikat, büyünün de dayandığı temel bir bilgidir. Ancak şeytanlar bunu sihir yapmak, küfre sebep olmak için öğretmişlerdir. Hâlbuki Bâbil’de kendilerine bu bilgi indirilen iki melek Hârut ve Mârut, “Biz bir fitneyiz, öğreteceğimiz şeyler fitneye müsâittir, sûiistimali küfürdür. Sakın sen bunu öğrenip kötü yolda kullanarak küfre girme“ diye öğüt vermedikçe gelişi güzel kimseye öğretmezler; sûiistimalden, küfür ve sihirden men ederlerdi. Şeytanlar ise böyle yapmadılar, bunlarla herkese kötülük yapma yollarını gösterip sihir öğretiyorlardı.
1215] F. Râzi, T. Kebir, 3/273
1216] 20/Tâhâ, 69
1217] 10/Yûnus, 80-81
1218] Ahmed bin Hanbel, 3/14, 83; 4/399
1219] Nesâî, Tahrîm 19, hadis no: 4076; A.Osman Ateş, a.g.e. s. 230-250
SİHİR / BÜYÜ
- 301 -
“İki melek üzerine indirilen şey“ lafzıyla işaret edilen bu bilgi, insanların küfrüne sebep olan sihir ve sihirbazların çok yaygın olduğu Mezopotamya bölgesinde, Bâbil’de, bunların küfürlerine son vermek, halkı saptırmalarından korumak maksadıyla indirilmiştir. Bu maksatla, büyünün ne olduğu, hangi sebepler zincirinin düzenlenmesinden meydana geldiği, insanları Bâbil’deki sihirbaz kâfirlerin şerrinden korumak maksadıyla iki meleğe veya onlardan ilham alan iki hükümdara (melik) ilham edilmiştir. Onlar da bu bilgiyi, sihirbazların otoritesini kırıp küfre son vermek, tevhidi hâkim kılmak maksadıyla yukarıdaki ikazları yaparak insanlara öğretmişlerdir. Hârut ve Mârut, günümüze göre çok basit olan olayların bile bir büyü olarak görüldüğü Mezopotamya’da, diğer insanların kavrayamayacağı birtakım olayların kanunlarını açıklamışlar ve bunu öğrencilerine öğretirken kötüye kullanmamalarını söylemişlerdi. Fakat Bâbilliler ve Bâbil’deki esâretleri sırasında onlardan bazı garip olayların sırlarını öğrenen yahûdiler, kısacası insan ve cin şeytanları bunlara birçok hurâfeleri katmışlar, bir yığın hayaller, vefk, tılsım vs. ortaya atarak bunları sihir yapmada kullanmışlardı. 1220
Burada, âyette geçen “Onlar, karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı.“ İfadesinin biraz kapalı olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Bazı müfessirler bu ibâredeki “minhümâ -onlardan-“ zamirini bu iki meleğe, yani Hârut ve Mârut’a atfetmişlerdir. Bu durumda anlam, “Hârut ve Mârut’tan, erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı“ şeklinde olmakta ve erkekle karısının arasını açacak şeyleri insanlara bu iki meleğin öğrettiği ortaya atılmaktadır. Fakat yukarıdaki ibârede yer alan “minhümâ -onlardan-“ zamirinin Hârut ve Mârut’a değil de, “sihr“ kelimesiyle, devamındaki “iki meleğe indirilen şey“ ifadesine atfedilmiş olduğunu söyleyen İslâm âlimleri de vardır. Kanaatimizce bunların görüşü daha isâbetlidir. Bu durumda da âyetteki bu ibârenin mânâsı, “Şeytanların, Süleyman (a.s.) hakkında uydurduğu şeylere uyan bu yahûdi zümresi, kâfir şeytanların öğrettiği sihir ile Bâbil’de Hârut ve Mârut adlı meleklere indirilen (bilgilerden) koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlar“ şeklinde olmaktadır. 1221
Böylece Hârut ve Mârut’ adlı bu iki meleğin insanlara karı ile kocanın arasını ayıracak sihir öğretmedikleri, yahûdilerin bu konudaki büyüleri, Allah katından Hârut ve Mârut’a indirilen bu bilgileri kötüye kullanarak şeytanların/sihirbazların öğrettiği sihirlere karıştırarak kendilerinin ürettikleri anlaşılmaktadır.1222 Yahûdilerin yaptıkları bu büyünün tesiri konusunda ise Cenâb-ı Hak aynı âyette şöyle buyurmuştur: “...Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler.“ 1223
Bu iki meleğin, küfür ve şirk olduğu aynı âyette belirtilen büyüyü, karı-koca arasını ayıracak şeyleri halka öğretmeleri söz konusu değildir. Onlar, halkı küfür ve sapıklıktan, sihirbazların kandırmalarından kurtarmak için sihrin de kendisine dayanılarak üretildiği, mâhiyeti itibarıyla şirk özelliği, çirkinlik vasfı bulunmayan, o döneme göre yüksek seviyedeki bilgiyi halka belletiyorlar ve öğrettikleri kimselere, “sakın bunu istismar etme, sihir yapmada kullanarak küfre girme“
1220] Fahreddin Râzi, a.g.e. 263-264; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/206-2079; A. Osman Ateş, a.g.e. s. 234-235
1221] Bkz. Fahreddin Râzi, Tefsîr-i Kebir Terc. 3/263-264; Elmalılı, 1/371; A. Osman Ateş, Cinler-Büyü, s. 235-236
1222] Fahreddin Râzî, a.g.e. s. 1/371
1223] 2/Bakara, 102
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diye de uyarıyorlardı. Bâbil’deki iki meleğe indirilenin sihir değil; bilgi olduğunu açıklamıştık. Bu iki melek, halka sihir yapmada da kullanılmaya müsâit bilgiyi öğretiyorlar, onların kanmamasını temin ediyorlardı. Kendileri asla sihir yapmamışlardır; çünkü bu şirk ve küfürdür. Meleklerin şirk ve küfre girmeleri, şirk olan davranışlarla meşgul olmaları onlara yaraşmaz. Âyetin metninde bu konuda, “Oysa onlar, Allah’ın izni olmadan büyü ile hiç kimseye zarar veremezlerdi.“ buyrulmaktadır. Burada “hüm -onlar-“ zamiriyle kast edilenler Bâbil’deki iki melek değil; sihirle meşgul olan yahûdilerdir. Eğer burada Bâbil’deki iki melek kast edilseydi “hüm -onlar-“ değil; “hümâ -o ikisi-“ zamirinin kullanılması gerekirdi. 1224
Hz. Süleyman döneminde sihirle uğraşan şeytanlar ve şeytan karakterli büyücülerle ilgili olarak Bâbil’de imtihan için insanlara bazı bilgiler öğreten “Hârut ve Mârut adlı iki melek“ hakkında çok çeşitli isrâiliyat kaynaklı hurâfeler, meleklerin şânına yakışmayacak, Kur’an’daki “melek“ tanımına ters masalımsı rivâyetler, eski tefsirlerin çoğunda yer alır. Bazılarınca eleştirisi yapılmayan ve doğruluğu kesinmiş gibi rivâyet edilen bu söylentiler, tefsirlerimize giren isrâiliyatın seviyesi konusunda bilgilenmemiz açısından önemli örneklerden sayılabilir. Hârut ve Mârut hakkındaki bu rivâyetleri kısaca görelim:
Hârut ve Mârut’la İlgili Tefsirlerdeki İsrâiliyat Örnekleri
Hârut ve Mârut’un Kim Olduklarıyla İlgili Rivâyetler: Hârut ve Mârut, iki melektir. Bütün kıraat imamlarınca ilgili âyetteki1225 kelime “melekeyn = iki melek“ tarzında okunmuştur. Bunun başka bir şeye ihtimali yoktur. Konu, tevâtürle sâbittir. Buna rağmen şâz tarîkle gelen ve imamlarca asla ehemmiyet verilmeyen bir okuyuşa dayanarak bu hususta çeşitli görüşler ortaya atılmış ve Hârut ile Mârut’un kim oldukları açıklığa kavuşturulmak istenmiştir. Bu konudaki rivâyet ve yorumları tercih eden tefsirlere göre Hârut ve Mârut:
İki melektir (Doğru olan görüş budur);
Cebrâil ve Mîkâil’dir;
İnsanlardan iki kişidir;
İki hükümdardır;
İki şeytandır;
Cinlerden iki kabîledir;
“es-Sicill“ ismindeki meleğin yardımcılarındandır;
İns ve cin şeytanlarıdır;
Dâvud ve Süleyman (a.s.)’dır. 1226
Yeryüzüne İndirilen İki Meleğin Mâcerâsı: İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Allah semâların kapılarını meleklerine açtı. Onlar yeryüzündeki insanların amellerine baktılar. İnsanların hata işlediklerini görünce: “Ya Rab, Senin (kudret) elinle yarattığın, meleklerine secde ettirdiğin, eşyanın isimlerini öğrettiğin
1224] A.Osman Ateş, a.g.e. s. 232-238
1225] 2/Bakara, 102
1226] Bu rivâyet ve yorumların kaynaklarıyla ilgili bkz. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 141
SİHİR / BÜYÜ
- 303 -
Âdemoğulları hatalar içinde yüzüyorlar“ dediler. Allah da: “Eğer siz onların yerinde olsaydınız, aynı şeyleri yapardınız“ buyurdu. Melekler: “Ya Rab, Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Âdemoğullarının yaptığını yapmak bize yaraşmaz“ dediler. Râvî der ki; melekler, Allah tarafından yeryüzüne inecek olanları seçmekle emrolundular. Onlar da, Hârut ve Mârut’u seçtiler. Hârut ve Mârut yere indirildi. Allah; kendisine hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleri, şarap içmemeleri, -Allah’ın meşrû gördüğü haller müstesnâ- hiçbir cana kıymamaları şartıyla yeryüzünde ne varsa onlara helâl kıldı. Râvî sözüne devamla der ki; melekler yeryüzünde yaşamalarına devam ederken, kendisine (dünya) güzelliğinin yarısı verilmiş olan Bîzuht isminde bir kadın gördüler. Dayanamayıp onunla zinâ etmek istediler.
Kadın, meleklerin teklifine yanaşmadı. Onlardan Allah'a şirk koşmalarını, şarap içmelerini, cana kıymalarını ve (gösterdiği) puta secde etmelerini şart koştu. Melekler kadının teklifine: “Biz Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayız“ diye cevap verdiler. Meleklerden biri diğerine, kadına varıp tekliflerini tekrarladı. Kadın yine reddetti. “şarap içerseniz olur“ dedi. Melekler kadının sunduğu şarabı içtiler ve körkütük sarhoş oldular. Bu esnâda yanlarına bir dilenci geldi ve kendilerinden bir şeyler istedi. Dilenciyi öldürdüler. Onlar bu iki büyük kötülüğü irtikâp edince, Allah gök kapılarını meleklere açtı. Arkadaşlarının bu hallerini görünce: “Yâ Rab! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Sen her şeyi en iyi bilensin“ dediler. Râvî diyor ki; Allah, Dâvud oğlu Süleyman’a (a.s.), meleklerin dünya azâbı ile âhiret azâbından birini tercih etmelerini vahyetti. Melekler dünya azâbını tercih ettiler. Bunun üzerine Bâbil’de topuklarından tepesi aşağı asıldılar. 1227
Es-Süddî’den rivâyete göre, benzer şekilde, kadınla beraber olmak isteyen meleklere, kadın: “Hangi sözle (duâ ile) semâya çıktığınızı ve hangisiyle indiğinizi bana söylemedikçe arzu ettiğiniz şeye yanaşmam“ dedi. Onlar da semâya çıkış ve inişte okudukları duâları kadına bildirdiler. Kadın bunu öğrenir öğrenmez okudu ve semâya çıktı. Allah kendisine, semâdan inileceği zaman duâyı unutturdu. Böylece kadın çıktığı yerde kaldı. Neticede Allah onu bir yıldıza çevirdi. Abdullah bin Ömer o yıldızı her gördükçe lânet eder ve: “Hârut ve Mârut’u fitneye düşüren budur!“ derdi. Hârut ile Mârut akşam olunca mûtad şekilde semâya çıkmak istediler, fakat muvaffak olamadılar. Mahvolduklarını anladılar. Allah kendilerini, dünya azâbı ile âhiret azâbından birini seçmeleri hususunda serbest bıraktı. Dünya azâbını tercih ettiler. Bâbil’de asıldılar ve insanlara sihirle konuşmaya başladılar. 1228
Er-Rabî’den rivâyete göre, yine benzer şekilde anlatılan olayda bu iki meleğin şiddetle arzuladıkları bu kadın, “şarap içmek, adam öldürmek ve puta tapmaktan birini tercih edin“ dedi. Melekler: “Bu üç tekliften hiç biri bize yakışmaz, ama yine de bunların en ehveni şarap içmektir“ dediler. Kadın onlara şarap sundu. Şarap kendilerini iyice mest edince, kadınla zinâ ettiler. Bu halleri devam ederken yanlarına bir kişi geldi ve durumu gördü. Bu adamı, gördüklerini sağda solda yayıp bizi rezil etmesin diye öldürdüler. Sarhoşluk halleri geçip ayıldıktan sonra, işledikleri günahı ve cürmü anladılar ve semâya çıkmak istediler, fakat
1227] Taberî, I/456
1228] Taberî, I/457
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
buna muvaffak olamadılar. Allah tarafından bu arzularına mâni olundu. İş bu raddeye geldiği zaman, yeryüzünde bulunan bu iki melekle semâ ehli arasındaki perde açıldı. Melekler, Hârut ile Mârut’un içine düştükleri günah ve hayatı gözleriyle gördüler ve bundan dolayı hayret ve dehşete kapıldılar. Ve melekler bu vesîle ile şunu anladılar ki; kim Allah’tan ırak, O’nun murâkabe, müşâhede ve kontrolünden uzak kalırsa o kimse Allah’tan daha az korkar. Artık bundan böyle melekler, yeryüzünde yaşayanların tümüne (imanlı ve imansız oluş hallerine bakmadan) istiğfâr etmeye başladılar. Hârut ile Mârut yukarıda anlatılan hatalara düşünce, kendilerine taraf-ı İlâhî’den şöyle bir teklif geldi: “Dünya azâbını veya âhiret azâbını, bu ikisinden birini tercih edin!“ Melekler: “Dünya azâbı fâni, âhiret azâbı bâkîdir“ deyip dünya azâbını seçtiler. Bâbil ülkesinde bırakıldılar ve kendilerine orada azâb olunmaktadır. 1229
Bu konu, temel çerçevenin hemen aynı şekilde anlatıldığı hadis rivâyeti olarak da kaynaklara geçmiştir. Hadis rivâyetine göre, yukarıdaki rivâyetlerde anlatıldığı gibi Hârut ve Mârut, her üç büyük günahı da işlemişler, dünya azâbını tercih etmişlerdir. 1230
İbn Cerîr’in, İbn Ömer’den nakline göre Nâfi’ şöyle anlatır: Ben Abdullah İbn Ömer ile yolculuk yaptım. Yolculuğumuz esnâsında gecenin sonuna doğru İbn Ömer bana: “Ey Nâfi’! Bak hele, ‘el-Hamrâ’ (Kırmızı yıldız, yani Çoban yıldızı) doğmuş mu?“ dedi. Ben de “hayır, doğmamış“ dedim. İbn Ömer bu soruyu iki veya üç kere tekrarladı. Sonra ben (zamanı gelip doğduğunda): “Şimdi doğdu!“ dedim. İbn Ömer bunun üzerine: “Ona merhaba da, hoş safâ da yok!“ dedi. Ben: “Sübhânellah, Allah’ın emrine boyun eğmiş, itaatli, söz dinler bir yıldızdır o! (ona bu tarzda kızmanın mânâsı ne?)“ dedim. Bunun üzerine İbn Ömer: “Sana sadece Hz. Peygamber’den (s.a.s.) duyduğumu söylüyorum; Efendimiz bana şöyle buyurdu: “Melekler: ‘Ey Rabbimiz, bunca hata ve günahlarına karşılık, insanlara nasıl sabırlı davranıyorsun?’ dediler. Cenâb-ı Hak, kendilerine: ‘Ben onları sınadım, sizleri ise onların işlediği günah ve fitnelerden korudum’ buyurdu. Melekler: ‘Biz onların yerinde olsak yine Sana isyan etmezdik’ dediler. Bu iddiâya karşılık Allah: ‘İçinizden iki melek seçin!’ emrini verdi. Onlar da Hârut ve Mârut’u seçtiler.“ 1231
Hz. Ali’den rivâyet; Amr bin Saîd, Hz. Ali’nin şöyle söylediğini naklediyor: “Ez-Zühre“ (Çoban yıldızı, Venüs) ismindeki yıldız, aslında İranlılardan güzel bir kadındı. Bu kadın vaktiyle, Hârut ve Mârut ismindeki iki meleğe dâvâcı olarak geldi. Melekler kadını görünce ondan murad almak istediler. Kadın onların teklifini, okudukları zaman göklere çıkmalarını temin eden şeyi öğretmeleri şartıyla “peki“ dedi. Kadına öğrettiler. Kadın duâyı okudu, gökyüzüne yükseldi ve o anda (Allah tarafından) yıldıza çevriliverdi.1232 Yine Hz. Ali’den el-Hâfız Ebû Bekr İbn Medûye’nin nakline göre, Hz. Ali şöyle demiştir: “Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah Zühre’ye (Çoban yıldızı da denilen Venüs gezegenine) lânet etsin! Çünkü Hârut ve Mârut isimli iki meleği fitneye düşüren odur.“ 1233
1229] Taberî, I/457-458; İbn Kesîr, Tefsîr, el-Bidâye; el-Vâhıdî, Tefsir; el-Kirmânî, Lübâbü’t-Tefsir; Tefsîru Askerî; Ebul’l-Leys essSemerkandî; et-Tabressî; et-Tıbyân vb.
1230] Ahmed bin Hanbel, Müsned, hadis no: 6178; Taberî, II/433; İbn Kesîr, I/241-242
1231] Taberî; İbn Kesîr; İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an vb.
1232] Taberî; İbn Kesir
1233] Zâdu’l-Mesîr I/124; İbn Kesîr I/243
SİHİR / BÜYÜ
- 305 -
Hârut ve Mârut Nasıl Bir Cezâya Çarptırıldılar? Rivâyetlere göre, Hârut ve Mârut’a işledikleri üç büyük günahtan dolayı Allah tarafından verilen ceza konusunda da ihtilâflar vardır:
Kıyâmet kopuncaya kadar saçlarından asılma cezâsına çarptırıldılar;
Başları kanatlarının altına kıstırılmıştır;
İçi ateş dolu bir kuyuya atılmışlardır;
Baş aşağı asılmışlardır ve devamlı olarak demir kırbaçlarla kırbaçlanmaktadırlar;
Ayaklarından uyluklarına kadar tartılmış vaziyettedirler;
Rivâyete göre bir zat kendilerinden sihir öğrenmek niyetiyle Hârut ve Mârut’a gitti. Onları ayaklarından asılmış vaziyette buldu. Gözleri kızarmış, derileri simsiyah olmuştu. Dilleri ile asılmış oldukları yerde bulunan su arasındaki mesâfe dört parmak kadardı. Onlar bu vaziyette “susuzluk“ ile cezalandırılıyorlardı. Meleklerin bu durumu adamı ürpertti ve gayrı ihtiyârî “Lâ ilâhe illâllah“ dedi. Melekler bunu işitince adama kim olduğunu sordular. O da, “İnsanlardan herhangi biri olduğunu“ söyledi. Adama ikinci defa, “kimin ümmetinden olduğunu“ sordular. O da: “Muhammed ümmetinden olduğunu haber verdi. Melekler: “Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderildi mi?“ dediler. O da: “evet“ dedi. Melekler: “Elhamdülillâh“ deyip sevinç ızhar ettiler. Yanlarına varan zat, sevinçlerinin nedenini sordu. Melekler: “O kıyâmet peygamberidir (âhir zaman nebîsidir). Artık işkencemizin bitmesi yakındır“ dediler;
Bâbil’de bir mağarada azâb içindedirler. 1234
Olayın Geçtiği Yer: Allah Teâlâ, âyette 1235 bahsi geçen iki meleğin Bâbil denen bir memlekete indirildiğini beyan ediyor. Ama dünya coğrafyasında buranın yerini Kur’an bize bildirmiyor. Kur’an’ın bildirmediği şeylerin arkasına düşmenin çok zaman müslümanlara faydası yoktur. Buna rağmen bazı müfessirler bu gibi şeylere fazlaca düşkünlük göstermişlerdir. Bâbil’in yerini tâyin için öne sürülen yerler:
Irak;
Kûfe;
Hîre ile Bâbil arasında bir yer;
Nusaybin;
Dünbavend Bâbil’i
Demavend dağı;
Garpta bir yer;
Bir kasaba adı;
Arzda bir dağ. 1236
1234] M. Tenzîl, I/43; el-Vâhıdî, Tefsir 37; İbn Hazm, el-Fasl, IV/32; naklen Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 151
1235] 2/Bakara, 102
1236] Tüm bu rivâyetlerin kaynağı için bkz. A. Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 139
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rivâyetlerin Tahlili: Bakara sûresinin 102. âyetinden başka, Kur’an’da hakkında hiçbir açıklama bulunmayan ve sahih yollarla Hz. Peygamber’e ulaşan bir hadis de mevcut olmayan bu Hârut ve Mârut meselesi, görüldüğü gibi kitaplarımızda bir hayli yer tutmuştur. Belki yüzde doksan oranında; tefsirle, siyerle, peygamberler tarihi ve megâzi ile uğraşan ve akaid sahasında eser veren müellifler rivâyetleri hiçbir tenkîde tâbi tutmadan almışlardır. Haberleri, rivâyet veya dirâyet yönünden ve bazen de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır. Haberlerden bazıları birçok yönleri ile masaldan farksız olduğu halde, nedense bunlara dikkati çekmemişlerdir. İsrâiliyattan olan bu haberlerin naklinde sayısız mahzurlar vardır. Birçok yönleri ile bunlar bâtıl ve lüzumsuzdur. Eğer bunlar İslâmî eserlere girmemiş olsaydı, üzerinde durmaya hiç de lüzum yoktu. Rivâyetler, tenkîd ve tahlile tâbi tutulmalıdır.
Âyette geçen Bâbil’in neresi olduğunu tâyin için ortaya atılan görüşlerin sayısı on’a varmıştır. Belki bu türlü görüşler insanın içindeki merak ve tecessüsü tatmin için iyi şeyler olabilir. Ama bunların yeri, tefsire dair eserler olmamalıydı. Çünkü bunlar âyetten gâye olan irşâd ve öğütleri bir ölçüde gölgeliyor ve murâd-ı ilâhî bunlar arasında kaybolup gidiyor, âyetin mânâsını düşünmek yerine, mü’minler Bâbil’in neresi olduğu sorusu ile uğraşıyorlar. Neticede ortaya atılan görüşlerden hangisinin doğru, hangisinin eğri olduğu yolunda gerçek bir fikre sahip olunamıyor. O zaman bu uğraşmalar tamamıyla lüzumsuz, faydasız oluyor, abesle iştigal sınıfına giriyor.
Hârut ve Mârut’tan maksat kimlerdir? Bunun hakkında da bir hayli şeyler söylenmiştir. Yukarıda da temas edildiği gibi Hârut ve Mârut’tan maksat iki melektir. Ama bu isimler etrafında uydurulan şeylerin vebali tamamıyla uyduranlara âittir ve mü’minler bunlara asla îtibar etmemelidirler. İbn Hazm, bu iki isimden maksadın iki melek olduğuna şiddetle karşı çıkmıştır. Bâzı âyetlere isnad etmeye çalışarak görüşünü müdâfa eden müellife göre, bunlar olsa olsa iki şeytandır veya cinlerden iki kabîle adıdır.1237 Hârut ve Mârut’un, Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman olduğu bile öne sürülebilmiştir. Hârut ve Mârut’un kim olduklarını aydınlığa kavuşturmak için öne sürülenleri lüzumsuz ve gülünç bulan İbn Kesîr, bu konuya ait bazı haberleri tek tek inceler ve bunların itimada şâyân olmadıklarını ortaya koyar. 1238
Hârut ve Mârut ile ilgili hadis rivâyeti ve diğer rivâyetlere gelince: Ahmed bin Hanbel tarafından tahrîc edilen bu hadis rivâyeti, Abdürrezzak’ın tefsîrindeki rivâyetten anlaşıldığı gibi, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) âit değildir. Rivâyet, Abdullah bin Ömer vâsıtasıyla Kâ’bu’l-Ahbâr’dan alınmıştır. Yani bu haber doğrudan doğruya Kâ’b’ın sözüdür ve isrâiliyattır.1239 Farklı hadis rivâyetlerini kaydettikten sonra İbn Kesîr, şu hükme varır: “Hadis döndü dolaştı ve neticede yahûdilere âit kitaplardan ve Kâ’bu’l-Ahbar’ın nakli noktasında düğümlendi; bu haber isrâiliyattandandır.“ 1240. Ebû Bekr İbn Merûye’nin Hz. Ali’den rivâyet ettiği hadis rivâyeti için de İbnu’l-Cevzî: “Bunlar sıhhati sâbit olmayan şeylerdir“ der. 1241
1237] İbn Hazm, el-Fasl, IV/32-33; Naklen A. Aydemir, s. 153
1238] İbn Kesîr, I/240-241
1239] İbn Kesîr, I/241-242
1240] İbn Kesîr, I/242-243
1241] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, I/124
SİHİR / BÜYÜ
- 307 -
İbn Kesîr, bir kısmını örnek olarak gördüğümüz Hârut ve Mârut kıssasının varyasyonlarının tümünü bir arada şöyle değerlendirmektedir: “Bu Hârut ve Mârut kıssası, Mücâhid, Süddî, Hasan, Katâde, Ebu’l-Âliye, Zührî, Rebî’ bin Enes ve Mukatil bin Hayyân gibi tâbiûndan rivâyet edilmiştir. Ayrıca mütekaddim ve müteahhir müfessirlerin çoğunluğu da bu kıssayı az çok anlatmışlardır. Hâsıl-ı kelâm bu kıssanın tafsîlâtı benî İsrâil haberlerine dayanmaktadır. Üstelik Peygamberimiz’e kadar kesintisiz sahih senetli bir hadis de vârid olmuş değildir. Kur’an’da onlar hakkında anlatılanlar, kıssanın tafsilâtsız icmâli olup, biz ancak Kur’an’da anlatıldığı kadarına inanırız. Allah, gerçeği en iyi bilendir.“ 1242
Hârut ve Mârut’a ait yukarıda örnekleri görülen söylentilerin aslı olmadığı halde, birçok İslâmî eserlerde, cezalarının üzerinde durulmuştur. Müellifler, bu türlü düzmeler melekler hakkında câiz midir, değil midir sorusuna cevap vermeden; bunu araştırmaya lüzum görmeden onların cezalarının şekli ile uğraşmışlardır. Kıssanın isrâiliyattan olduğu tesbit edildikten sonra artık, meleklerin uğradığı işkenceyi tâyine veya üzerinde durmaya hiç gerek yoktur!
Kısaca ifade etmek gerekirse, Hârut ve Mârut’un Zühre ile ilgili ve hayal ürünü mâcerâlarını dile getiren tüm rivâyetler bâtıldır ve hepsi de akıl, mantık ve İslâmî ölçüler yönünden reddi gereken şeylerdir. İsrâiliyattan, hem de İslâm’a taban tabana zıt isrâiliyattan olan bu haberlerin hiç birine iltifat etmemek gerekir. Bu efsânelerin kitaplara geçmiş olması ne kadar acıdır. Hârut ve Mârut konusu hakkında rivâyet edilenler, dikkatli muhaddislerin gözlerinden kaçmamıştır. Uydurma hadislere ait mecmualarda rivâyetler tahlil edilmiş ve bunların Hz. Peygamber veya sahâbeye ait oluşu reddedilmiştir. 1243
İmam Kurtubî, bu rivâyetler hakkında şöyle der: Melekleri, her türlü günahlardan berî gösteren inanca ve onların ismetine/günahsızlığına dair Kur’an’ın haberlerine aykırıdır. Melekler hakkında Kur’an; “Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.“1244; “Bilâkis melekler, ikrâma mazhar olmuş kullardır.“1245; “Onlar bıkıp usanmaksızın gece ve gündüz tesbih ederler.“1246 buyurmaktadır.
Kadının Zühre (Venüs) gezegenine dönüşmesi olayına gelince: Allah Teâlâ yıldızları ve gezegenleri, gökleri yarattığı zaman vücûda getirdi. Nitekim bir haberde: “gökyüzü yaratıldığında yıldız ve gezegenlerin de yaratıldığı“ bildirilmiştir. Bu da Hak Teâlâ’nın şu kavlinin mânâsı içindedir: “Herbiri belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.“1247 Bununla da sâbit olmuştur ki, Zühre (Venüs) ve Süheyl (güneydeki parlak yıldız), Âdem (a.s.)’in yaratılmasından önce de var idiler. 1248
Rivâyetler içinde geçen ve meleklerin dünya azâbı ile âhiret azâbından birini tercih etmede serbest bırakıldıklarını ifade eden kısım da sakattır. Bu konuda evlâ olan meleklerin azâb ile tevbe arasında özgür kılınmalarıdır. Zira Allah bir ömür boyu kendisine şirk koşanları bile azâb ile tevbe arasında serbest
1242] İbn Kesîr, Tefsir I/203
1243] Bu konudaki örnekler için bkz. A. Aydemir, s. 157
1244] 66/Tahrim, 6
1245] 21/Enbiyâ, 26
1246] 21/Enbiyâ, 20
1247] 36/Yâsin, 40
1248] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an I/52
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakmıştır. Rahmeti bu kadar geniş olan Yüce Yaratıcı, nasıl olur da, bu hususta Hârut ve Mârut’a karşı cimri davranır?
Allah, Hârut ve Mârut’a “eğer Âdemoğullarını imtihan için vesîle yaptığım şeyleri size tatbik etseydim, siz de tıpkı onlar gibi bana âsî olurdunuz“ buyurunca melekler: “Hayır ya Rab! Sen dediğini bize yapsan, biz Sana âsî olmayız“ dediler. Bu cümle Allah’ı tekzibdir, O’nu cehâletle suçlamadır ve açık küfürlerdendir.
Kıssacıların; Hârut ve Mârut (hâlen insanlara) azâb içinde olmalarına rağmen sihir öğretmektedirler, Cenâb-ı Hakk’a yalvarmaktadırlar ve ceza çekmektedirler“ rivâyet ve iddiaları da akıl mantık açısından tuhaf ve tutarsızdır. Hem ceza çekerken tevbe ediyorlar, hem de küfür olduğu halde sihir öğretmeye devam ediyorlar!
Kıssaya ait rivâyetlerde Zühre’nin fâcire bir kadın olduğu ve Hârut ile Mârut’u fitneye düşürdüğü ifade ediliyor. Arkadan da semâlara yükseltiliyor. Ahlâksız bir kadın nasıl olur da semâlara yükseltilir? Diyelim ki Zühre göklere çıktı. Nasıl parlak bir yıldız olabilir? Cezâ neticesi kadının yıldıza tebdîl edildiği ifade ediliyor. Günahkâr olan bu kadının parlak değil de; simsiyah olması gerekmez miydi? Zühre (Venüs) adıyla anılan yıldız, göklerin yaratıldığı günden beri semâda cevelân eden, hiçbir şeyden haberi olmayan, günah veya sevapla uzaktan yakından en ufak bir ilgisi ve irtibatı bulunmayan bir varlıktır. Kendi adına düzülen bu tür yalanlardan onun asla haberi bile yoktur! 1249
Cinlerin İnsanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?
Bazı âlimler, cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle ilgili âyetleri delil olarak alıp cinlerin diğer insanlara da boyun eğip onların emrinde bulunmalarının mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu konuyla ilgili olarak ilmu’l-Azâim adlı bir bilim dalının meydana getirildiği de öne sürülmektedir. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden bahseden âyetler 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-39; 34/Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin insanlara boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan âlimlerin delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir ve bu işin sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen kimselere böyle bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim ve hadislerden anlaşılmaktadır. Kanaatimizce bu durum, cinlerin insanlara itaat etmelerinin mümkün olduğunu ileri süren ve bu görüşlerine bu âyetleri delil gösteren âlimlerce gözardı edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Süleyman’ın bu konuda şöyle duâ ettiğinden bahsedilmektedir: “Süleyman: ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.“ 1250
İnsanların, cinlerin, rüzgârın, hayvanların emrine verilmeleri sebebiyle onun bu duâsının kabul edildiği, ilgili âyetlerden anlaşılmaktadır. Verilen bu imtiyaz ve hükümranlığa kendisinden sonra kimsenin ulaşmaması konusundaki dilek ve duâsının da kabul edildiğini Hz. Peygamber’den gelen bazı hadisler ortaya koymaktadır. Bu konuda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cin tâifesinden bir ifrît (korkunç ve zararlı bir cin) dün gece namazımı bozmak için bana apansızın hücum etti. Fakat Allah (c.c.) beni ona karşı gâlip getirdi de hemen onu boğdum. Sabah olunca hepiniz onu göresiniz diye, Mescid’in direklerinden birinin yanıbaşına bağlamak istedim. Fakat
1249] A. Aydemir, a.g.e. s. 136-161; karş. Yusuf Özbek, İslâm Açısından Sihir, s. 101-131
1250] 38/Sâd, 35
SİHİR / BÜYÜ
- 309 -
sonradan kardeşim Süleyman’ın şu duâsını hatırlayarak vazgeçtim: “Ya Rab! Bana mağfiret et ve bana öyle bir mülk ver ki o, benden başka hiç kimseye lâyık olmasın. Şüphesiz bütün dilekleri ihsan eden Sensin Sen!“1251 Diğer rivâyette, “... Sonra onu yakalamak istedim. Vallahi kardeşimiz Süleyman’ın duâsı olmasaydı, muhakkak bağlanmış olacaktı da Medine halkının çocukları onu oyuncak edeceklerdi.“ 1252
Hz. Süleyman’a verilen bu mülk ve hükümranlık konusunda Kitab-ı Mukaddes’de bir kayıt vardır ve burada şöyle denilmektedir: “Ve Allah dedi: ...Hikmet ve bilgi sana verildi. Ve Ben sana öyle zenginlik, mal ve şeref vereceğim ki, senden önce olan krallarda onun benzeri yoktu, ne de senden sonra onun benzeri olacaktır.“ 1253
Sonuç itibarıyla, Hz. Süleyman’ın emrine verilen cin ve şeytanların, ondan sonra başkalarının emir ve hizmetine verilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber için bile böyle bir durum söz konusu olmadığına göre, bunun diğer sıradan insanlar için mümkün olabileceğini ileri sürmek doğru olmasa gerektir. Çünkü âyet ve hadislerde cinlerin Hz. Peygamber’in emrine verilip Ona da Hz. Süleyman’a yaptıkları gibi kaleler, mâbedler, havuzlar vs. yaptıklarından bahsedilmemektedir. Hz. Peygamber’in cinlerden hizmetçileri yoktu, Mescid-i Nebeviyye’yi ashâbıyla beraber bizzat kendisi çalışarak inşâ etmişti. Düşmana karşı korunmak için Medine’nin etrafına kazılan hendekte bizzat kendisi de kazma-kürek çalışmıştı. Ev işlerini de hanımları ve kendisi görmüştü. Bu husus gözden uzak tutulmamalıdır.
Günümüzde ve daha sonraki asırlarda müslümanlar, cin ve şeytanları kendilerine boyun eğdirip onları çalıştırmayı hayal etmek yerine; kendileri çalışmayı öğrenmeli, dünya ve âhirette hor ve zelil olmaktan kurtulmalıdırlar. Hz. Peygamber’in yukarıda sayılan davranışlarında, ümmeti için bu konuda gerekli olan uyarı vardır. Müslümanlar, cehâlet, hurâfe ve saflık içinde, tarlasının burçağını yoldurduğunu, ekip biçtirdiğini ileri süren, yerin altında gizli altın ve gümüşlerin, definelerin, hazinelerin yerini cinlerden öğrendiğini iddia eden cinci denilen yalancı kimselerin kendilerinde kudret ve üstünlük olduğunu göstermek için ortaya attıkları sözlerine kanmamalıdır. Aksine kafa ve gönüllerini Kur’an’ın aydınlığına açmalı, bu tür hayâlî şeylerden medet beklemekten vazgeçerek çalışmalı, ilmin verilerine kulak vermelidir. Cinlerden yerin altındaki hazinelerin yerini öğrenmeyi bekleyeceklerine, yerin altındaki cevherleri, madenleri, petrolü keşfedip yeryüzüne çıkartarak zenginleşmek ve zilletten kurtulmak için bunların ilmî yollarını öğrenip tatbik etmelidir.
Hz. Süleyman’ın Kur’ân-ı Kerim’de haber verilen durumu hâriç, dünya kuruldu kurulalı cinlerin insanlara itaati söz konusu olmamalıdır. Elimizde bunun aksini ortaya koyacak deliller bulunmamaktadır. Cinlerin insanlara itaati, onların tabiatlarına da aykırıdır. Onlar kendi arzularıyla insanın emrine girmemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’den, onların Hz. Süleyman’ın emrine de kendi istekleriyle girmediklerini anlıyoruz: “Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırdık.“ 1254
1251] Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39; Ahmed bin Hanbel, II/298
1252] Müslim, Mesâcid 40
1253] II. Krallar I/11-12
1254] 34/Sebe’, 12
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyetten, cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine girmelerinin ancak Allah’ın izin ve müsaadesiyle, yani emriyle mümkün olduğu anlaşılıyor. O zaman, cinleri emirleri altına aldığını iddia eden insanların bu konuda kendilerinin delilleri nelerdir? Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaya muktedir olduklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Âyette, cinlerin Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine, Allah’ın buyruğuyla girdikleri, buna itaatsizlik edenlerin alevli bir ateşle cezalandırıldıkları haber veriliyor. Demek ki cinler isteseler de Hz. Süleyman’ın emrinden çıkamazlardı; aksi takdirde azab olunarak imhâ edilirler, ya da zorla itaate sokulurlardı. Yine, Kur’an’da cinlerin zorla Hz. Süleyman’ın emrine verildikleri ve o vefat edinceye kadar bu durumdan kurtulamadıkları bildirilmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını fark ettirdi. O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şâyet cinler gaybı/görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azabın içinde kalmazlardı.“ 1255 Şu halde, Allah’ın zorla Hz. Süleyman’ın buyruğuna verdiği, ondan sonra da kimsenin emrine vermediğini Peygamberleri Süleyman (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle haber verdiği cinleri, başkalarının emri ve hizmetine verdiğini iddia etmek, büyük bir yalan olmalıdır.
Cinlerin kendi istekleriyle insanoğluna itaati ta ilk baştan beri söz konusu değildir. Çünkü onların büyükleri olan İblis, Hz. Âdem yaratıldığı zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ona boyun eğmesi konusundaki emrini dinlemeyerek isyan etmiş, büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştur. Bu durum, Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde haber verilmektedir.1256 İslâm âlimlerinin çoğu, bu âyet-i kerimelerdeki “secde“ kelimesi ile Hz. Âdem’e ibâdetin değil; ona itaat ve boyun eğmenin kastedildiğini söylemektedirler. Bu durumda, yaratıldığı günden beri insana karşı büyüklenen, kendisini üstün gören İblis ile onun soyu olan cinlerin, kendi istek ve arzularıyla bazı insanların emrine girdiğini, onlara hizmet ettiğini ileri sürmek boş bir iddia olmaktan öteye gidemez. Bu konularda yazılan ve halkın elinde dolaşan kitaplar, İslâm’dan önceki câhiliyye toplumlarının inanç, gelenek ve kültürlerinden geçmiş aslısız şeyler ve hurâfelerle doludur. Bunlar, Yıldıznâme, Gizli İlimler Hazinesi vb. adlarla insanların ellerinde bulunan derlemelerdir. Yıldıznâme denilen kitaplardaki bilgilerin yıldızlara tapan Sâbiîlerden geçen hurâfelerle dolu olduğunda şüphe yoktur. Gizli İlimler Hazinesi denilen kitaplar da Bâbil, Âsur, Sümer, Hitit, Eski Mısır vs. kültürlerden geçmiş safsatalarla doludur. 1257
Cinler Kaybolan Ya da Çalınan Şeyleri Bilebilir mi?
Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği haber verilmektedir. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan daneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitaptadır- ancak O bilir.“1258; “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir.“1259; “De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.“1260; “O, gaybı bilendir, gaybına da
1255] 34/Sebe’, 14
1256] Bkz. 15/Hıcr, 28-46; 2/Bakara, 34-38; 7/A’râf, 11-25; 17/İsrâ, 61-65; 18/Kehf, 50; 38/Sâd, 71-85; 20/Tâhâ, 116-125
1257] A. Osman Ateş, a.g.e. s. 252-259
1258] 6/En’âm, 59
1259] 16/Nahl, 77
1260] 27/Neml, 65
SİHİR / BÜYÜ
- 311 -
kimseyi vâkıf kılmaz.“1261; “Ona Rabbinden bir mûcize indirilmeli değil mi?’ diyorlar. De ki: ‘Gayb Allah’ındır. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.“ 1262
Bu âyetlerin ışığında gaybı Allah’tan başkasının bilmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır. Yine Kur’ân-ı Kerim’den, kendisinden başkasının vâkıf olması mümkün olmayan gaybın bir kısmını, Allah’ın, dilediği peygamberlerine bildirdiğini öğrenmekteyiz: “Allah size gaybı bildirecek değildir; fakat O, peygamberlerden dilediğini seçip ona gaybı bildirir.“ 1263
Cinler de gaybı bilme konusunda insanlardan farklı durumda değildir. Onlar da gaybı bilmezler, bilgileri de gördükleri şeylerle sınırlı olup geleceği ve meydana gelen olaylardan kendilerine gizli kalan şeyleri bilemezler. Cinlerin gök katlarına çıkarak meleklerin konuşmalarını dinleyip kulak hırsızlığı yapmaları, çaldıkları haberleri kâhinlere iletmeleri Allah tarafından yasaklanmış, gökler şihâblarla korunmuştur. Kurân-ı Kerim’de yer alan âyetlerden, kulak hırsızlığına teşebbüs eden cinlerin şihâblarla imhâ edildiği anlaşılmaktadır.1264 Bunun hikmetinin, gaybdan haber verdiklerini ileri süren kâhinlerin, insanları saptırmalarının engellenmesi olduğu açıktır.
Hz. Süleyman’ın vefatından bahseden bir âyet, cinlerin gaybı bilmediklerini açıkça ifade etmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını cinlere farkettirdi. O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şâyet cinler, gaybı/ görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azab içinde kalmazlardı.“1265 Âlûsî, bu âyetin tefsîriyle ilgili olarak, gaybın sadece istikbalde meydana gelecek olaylara tahsis edilemeyeceğini, vukua geldiği halde kişinin bilgi sahibi olmadığı şeylerin de gaybın muhtevâsına girdiğini söylemektedir.
İslâm öncesi çağlardan günümüze kadar birtakım kimseler, cinlerle irtibat kurduklarını, kendilerinin dostu olan ya da emirleri altına girmiş olan cinlerin onlara birtakım gaybî haberleri bildirdiklerini iddia edegelmişlerdir. Ancak Hz. Peygamber, kâhin denilen bu kimselerin verdikleri haberlere inanılmamasını emrederek onlara bir şey sorulmasını yasaklamışlardır: “Kim bir kâhine, ya da arrâfa gider ve onun sözlerini tasdik ederse, Hz. Muhammed’e indirilene küfretmiş olur.“1266 Bu durumda, ister yıldızlara bakarak (burçlardan ve astrolojik haritalardan yola çıkarak), ister cinle konuşarak, isterse remil yoluyla gaybdan haber verdiğini iddia etsin, kâhine, müneccime, arrâfa bir şey sormak, onların, kaybolan ya da çalınan şeylerin yerleri hakkında söylediklerini tasdik etmek şiddetle yasaklanmış oluyor. Bu yüzden de cinlere, çalınan şeyler hakkında soru sormak câiz olmadığı gibi, onlardan alındığı iddia edilen haberlere inanmak da doğru olmaz. Cinlerden alındığı ileri sürülen bu tür haberler şer’î ve hukukî bir delil olamaz. İslâm’ın bu tür konularda beyyine/delil olarak kabul ettiği husus, âdil kimselerin (tabii ki insanların) şâhitliğidir. Bu açıdan, günümüzde birtakım şahısların, cinlerle irtibatlı olduğunu söyleyen kimselere başvurarak onlardan kayıp ve çalınan şeyler
1261] 72/Cin, 26
1262] 10/Yûnus, 20
1263] 3/Âl-i İmrân, 179
1264] Bkz. 67/Mülk/5
1265] 34/Sebe’, 14
1266] Ebû Dâvud, Tıb 21, hadis no: 3904; Tirmizî, Tahâret 102; hadis no: 135; İbn Mâce, Tahâret 122, hadis no: 639
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkında bilgi istemeleri apaçık bir hatadır. Sorularına karşılık olarak aldıkları cevapların da şer’î/hukukî bir delil olması söz konusu olamaz. 1267
Hz. Peygamber’e Büyü Yapıldı mı?
Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, hadis kitaplarında Peygamberimiz’e (s.a.s.) büyü yapıldığına dair rivâyetler vardır. Önce bu rivâyetleri görelim:
Hz. Âişe şöyle demiştir: “Benî Zureyk yahûdilerinden Lebîd bin el-A’sam adlı bir kimse, Hz. Peygamber’e büyü yaptı. O kadar ki, Rasûlullah bir şeyi yapmadığı halde kendisine onu yaptığı hayali gelirdi. Nihâyet günün yahut gecenin birinde Rasûlullah (s.a.s.) duâ etti, sonra tekrar duâ etti, sonra tekrar duâ etti; sonra bana şöyle dedi: “Yâ Âişe, kendisinden fetvâ istediğim şey hakkında Allah’ın bana fetvâ verdiğini bildin mi? Bana iki kişi geldi, birisi başucumda, diğeri de ayakucumda oturdu. Daha sonra başucumda oturan ayakucumda oturana yahut ayakucumdaki başucumdakine: ‘bu zâtın rahatsızlığı nedir?’ diye sordu. O da: ‘Büyülenmiştir’ diye cevap verdi. Öteki. ‘Ona kim sihir yapmıştır?’ diye sordu. Diğeri de: ‘Lebîd bin el-A’sam’ cevabını verdi. Sonra: ‘Büyü hangi şeye yapılmıştır?’ dedi. Öteki: ‘Bir tarakla, saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine’ dedi. Diğeri: ‘O büyü nerededir?’ diye sordu. Öteki: ‘Zû Ervân kuyusunda’ diye cevap verdi.“ Hz. Âişe dedi ki: ‘Daha sonra Rasûlullah ashâbından bazı kimselerle beraber oraya gitti. Sonra bana: “Yâ Âişe! Vallahi o kuyunun suyu kına ıslatılmış gibi kırmızımtırak, etrafındaki hurması da şeytanların başları gibiydi“ dedi. Bunun üzerine ben: ‘Yâ Rasûlullah, sen o sihri çıkarıp yakmadın mı?’ diye sordum. Rasûlullah: “Hayır, Bana Allah âfiyet verdi. İnsanlara bir kötülük getirmekten çekindim. Emrettim de o kuyu kapatıldı“ buyurdu.“ 1268
Bu konuda Hz. Âişe’den gelen rivâyetlerin birçoğunda sihir yapan kimsenin yahûdi Lebîd bin el-A’sam olduğuna dair bir bilgi yoktur. Bu hadislerde sadece Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahsedilmemektedir.1269 Bu rivâyetlerin tamamına göre, Lebîd bin el-A’sam ya da bir başkası tarafından yapılan bu sihir Hz. Peygamber’e tesir etmiştir. Hadis rivâyetindeki “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi“ ifadesiyle işaret edilen hususa diğer bazı rivâyetlerde açıklık getirilmiştir. Bunlara göre, Rasûlullah’a yapmadığı halde yapıyormuş hayali gelen hususun, hanımlarıyla cinsel ilişkide bulunmasıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Buhârî ve Ahmed bin Hanbel’in kaydettiklerine göre Hz. Âişe: “Rasûlullah’a sihir yapılmıştı. Bu durumda, kendisi hanımlarına cinsî münasebet için yaklaşmadığı haldeyken, onlara yaklaşır durumda olduğunu zannederdi“ demiştir. Râvi Süfyan bin Uyeyne de, “İşte bu, büyüden meydana gelebilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir“ demektedir.1270 Diğer bir rivâyete göre ise Hz. Peygamber’in bu rahatsızlığı yaklaşık altı ay kadar sürmüştür. 1271
Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden diğer bir rivâyet, Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) nakledilmiştir. Ahmed bin Hanbel tarafından kaydedilen bu rivâyet de şöyledir: Zeyd bin Erkam’dan, “Yahûdilerden bir adam Rasûlullah’a
1267] A. Osman Ateş, a.g.e. s. 263-267
1268] Müslim, Selâm 43; Karşılaştırın: Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11, Tıb 47; İbn Mâce, Tıb 45, hadis no: 3545; Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/57
1269] Bkz. Buhârî, Cizye 14; Tıb 49, 50; Edeb 56; Ahmed bin Hanbel, VI/63-64, 96
1270] Buhârî, Tıb 49, Edeb 56; Ahmed bin Hanbel, VI/63
1271] Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/63
SİHİR / BÜYÜ
- 313 -
sihir yaptı. Bunun üzerine Hz. Peygamber birkaç gün rahatsız oldu. Nihâyet Cebrâil (a.s.) gelerek Rasûlullah’a: ‘Sana yahûdilerden bir adam büyü yaptı. Bir ipe düğümler atarak filan kuyuya attı, oraya o sihri çıkartıp getirecek bir adam gönder’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber Hz. Ali’yi gönderdi. Hz. Ali de o ipi çıkararak getirdi ve çözdü. Bundan dolayı Hz. Peygamber sanki bağlarından çözülmüş gibi rahatladı. Bunu o yahûdiye söylemediği gibi, ölünceye kadar onun yüzünü de görmedi.“1272 En-Nesâî’nin Zeyd bin Erkam’dan yaptığı bu konudaki rivâyetinde ise sihri çıkarmak üzere gönderilen kimsenin Hz. Ali olduğu belirtilmemiştir. 1273
Zeyd bin Erkam’dan yapılan bu rivâyetlerde büyüyü kuyudan çıkarmak için Hz. Ali’nin veya bir başka sahâbînin gönderildiğinden söz edilirken; bu konuda Hz. Âişe’den yapılan yukarıda kaydedilen hadislerde ise, Hz. Peygamber’in yanına ashâbından bazı kimseleri alarak sihrin bulunduğu kuyuya kendisinin gittiğinden bahsedilmektedir. Bu durum, söz konusu rivâyetlerde zabt yönünden bazı kusurların mevcut olduğunu hatıra getirmektedir. Yani, râvîlerin olayı iyi zapt edemedikleri ortaya çıkmaktadır. Zeyd bin Erkam’dan nakledilen ve Ahmed bin Hanbel ile Nesâî tarafından kaydedilen son hadiste, düğümler atılarak sihir yapılan ipin kuyudan çıkarılıp getirildiği, “bu düğümler çözülünce, Hz. Peygamber’in sanki bağlarından kurtulmuşçasına ferahladığı“ndan söz edilmektedir. Bu ifade, Buhârî’nin de aralarında olduğu kaynaklardaki başka bir hadis rivâyetinde Fâtiha okuyarak üflenen bir delinin bağdan çözülür gibi olduğundan, aynı kelimelerle söz edilmektedir.1274 Bu durumda, bir yahûdinin yaptığı büyünün, Hz. Peygamber’de bir delide gözlenebilecek bir tesir meydana getirebileceğini, doğrusu insanın gönlü kabul edemiyor. Peygamberimiz’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetlerin sadece Hz. Âişe ve Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) gelen âhad haberler olduğu görülmektedir.
Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı müfessirler bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler. Peygamberimiz’in, kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden kurtulması için bu iki sûrenin indiği iddia edilir. Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de nâzil olmalıdır. Çünkü Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen Lebîd bin el-A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri sürülen bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu rivâyet sahipleri belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir, Fîl sûresinden sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
Mu’tezile bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i sünnet’e mensup birkısım âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer Esterebâzî ile hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
1272] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/367
1273] Nesâî, Tahrim 20, hadis no: 4077
1274] Buhârî, İcâre 16, Tıb 39; Ebû Dâvud, Büyû’ 37, Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, V/211
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa Tesir Etmediğine Dair Deliller:
Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr = büyülenmiş“ dediklerini ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu Kur’an vurgular: “...Zulmedenler dediler ki: ‘siz olsa olsa, ancak büyülenmiş (meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir bakıver; senin için nasıl örnekler verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.“1275; “Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.“ 1276
Peygamberimiz, bir kâhin olmadığı gibi, mecnûn (cinlenmiş, cinler tarafından deli edilmiş) de değildir: “ (Ey Muhammed!) Sen öğüt ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli. Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın felâketlerine çarpılmasını gözetliyoruz’ mu diyorlar?“1277; “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.“1278; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız (Muhammed) mecnun değildir.“ 1279
Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın koruyacağını net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni insanlardan korur.“ 1280
Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz: “...Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa iflâh olmaz“1281; “Mûsâ, ‘size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar/büyücüler iflâh olmazlar’ dedi.“ 1282; “Onlar (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onun bâtıl olduğunu mutlaka açığa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/bozguncuların işini düzeltmez.“1283 Hz. Peygamber’e büyü yapılıp bunun tesir ettiğiyle ilgili rivâyetler, büyücülerin başarılı olamayacağını ifade eden âyetlere ters düşmektedir. Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları ortaya serilen büyücülerin Peygamber’e karşı başarılı olmaları da düşünülemez.
Cinlerin ve büyük cin şeytanın gücü ve egemenliği yoktur: Büyünün en etkin şekilde ve insana zarar verecek tarzda kullanılmasının (kara büyü), kötü ve kâfir cinlerle yapılan büyü olduğu söylenir. Hâlbuki, kâfir ve şerli cinlerin lideri İblis’tir, şeytandır. Onun, tüm insanlara ve özellikle mü’minlere karşı ne yapıp yapamayacağını Kur’an tartışmaya gerek bırakmayacak kadar net bir şekilde açıklar. “Kur’an okuduğun zaman, (önce) o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun bir saltanatı/hâkimiyeti yoktur.“1284 Allah, İblis’in kıyâmet günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği ifade şöyledir: “Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfûzum da yoktu. Yalnız, ben sizi (bâtıla) çağırdım (size vesvese verdim), siz de bana hemen icâbet
1275] 25/Furkan, 8-9
1276] 17/İsrâ, 47
1277] 52/Tûr, 29-30
1278] 68/Kalem, 2
1279] 81/Tekvîr, 22
1280] 5/Mâide, 67
1281] 20/Tâhâ, 69
1282] 10/Yûnus, 77
1283] 10/Yûnus, 81
1284] 16/Nahl, 98-99
SİHİR / BÜYÜ
- 315 -
ettiniz.“1285; “Doğrusu o Benim kullarım yok mu, ey şeytan senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. (Çünkü onlar için) vekil olarak Rabbin yeter.“1286 “Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. (Senin gücün) ancak sana uyan azgınlara (yeter).“1287; “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.“ 1288
Seyyid Kutub, bu konuda şöyle der: “Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf rivâyetler peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet“ sıfatına muhâlif düşmektedir. Peygamber (s.a.s.)’in her sözü ve her hareketi birer sünnettir ve şeriattır. Bu itikat esasıyla o hadislerin bağdaştırılması mümkün değildir. Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir yapılmış bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını haber verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere de muhâlif düşmektedir. Onun için bu rivâyetler uzak görülmektedir. İnanç ve akîde ile ilgili meselelerde bu türlü “âhad“ hadislerle hükmolunamaz. Akaidde yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince; inanç mevzûunda sadece “mütevâtir“ olan hadislerle amel edebiliriz. Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir. Bütün bunların dışında şunu da belirtelim ki, Felak ve Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil olduğuna işaret eden zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil olduğuna dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen rivâyetler de bunlardır.“ 1289
Mevdûdi de, Felak ve Nâs sûrelerinin Peygamberimiz’e yapıldığı iddia edilen sihirle ilgisinin olmadığı kanaatini taşır. Bu konuda şunları söyler: “Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerinin Mekkî olduğu çok kuvvetle muhtemeldir. Hasan Basrî, İkrime, Atâ, Câbir bin Zeyd ve İbn Abbas’dan bir kavle göre Mekke’de nâzil oldu. Bu sûrelerin sadece sihir hakkında nâzil olduğunu düşünmeye; Felak sûresinde sadece bir tek âyetin “Ve düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçüleri şerrinden“1290 âyetinin sihirle ilgili olması, diğer âyetlerin ise sihirle ilgili olmamasına engeldir. Ayrıca Nâs sûresinin bütününün de sihirle ilgisi yoktur. Dolayısıyla Mekkî olduğunu söyleyenlerin sözü daha kuvvetlidir.“ 1291
Elmalılı Hamdi Yazır ise, Hz. Peygamber’e sihir yapılmasıyla ilgili rivâyetler hakkında şunları söyler: “Bu rivâyetlerin hepsinin sıhhati kabul edildiği takdirde bile Rasûlullah’a velev bir an için olsun bir sihir yapılmış olduğuna mutlaka itikadın vücûbunu ifade edecek kuvveti hâiz değildir. Zira esas itibarıyla haber-i âhad hudûdunu geçmiş değillerdir. Haber-i âhadın sıhhati ise itikadın cevâzını ifade etse bile vücûbunu ifade eylemez. Hâlbuki bunda itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına muhâlif olduğundan dolayı câiz bile olamayacağına kaail olanlar vardır. Nitekim İmam Mâturidî’den nakledildiğine göre Ebû Bekir Esam, “burada, rivâyet edilmiş olan sihir hadisi metrûktür, çünkü bu, kâfirlerin Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a meshûr demelerinin doğru olmasını gerektirecektir.
1285] 14/İbrâhim, 22
1286] 17/İsrâ, 65
1287] 15/Hıcr, 42
1288] 26/Şuarâ, 221-223 Yine bkz. 16/Nahl, 100.
1289] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
1290] 113/Felak, 4
1291] Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, c. 7, s. 312
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu ise, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın nassına muhâliftir“ demiştir. 1292
Müfessir M. İzzet Derveze de, “Şeyhayn’ın Hz. Âişe’den naklettikleri bu hadis rivâyeti karşısında hayret ediyoruz“1293 demektedir.
Hamdi Yazır, bu konuda, “Peygamber’e ‘sihirbaz’ ve nübüvveti yönünden ‘sihirlenmiş’ diyenin küfründe şüphe yoktur. Burada üç mesele vardın: Birincisi sihrin vukuu, ikincisi Peygamber’in bu sihirden etkilenmesinin vukuu, üçüncüsü bu sûrelerin (Felak ve Nâs) nüzûl sebebi olup olmaması... Peygamber’e bir sihir yapıldığına ve O’nun hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim (etkilenmiş ve acı duyup rahatsızlanmış) olduğuna itikad etmek câiz olabilirse de, vâcip değildir“1294 demektedir.
Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin, bütün peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye, kendilerine büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş“ diyenleri reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru olması gerekir ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise Peygamberlik makamı için câiz değildir. Peygamber’e büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin getirdiği tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri, cin ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini söyletip yaptırabilir. Rasûlullah’ın getirdiklerinin ne kadarının Allah'a ait olduğu, ne kadarının sihir etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden, her türlü yaratıkların şerrinden Allah'a sığınmayı emretmektedir. Bundan sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük aşılayan, onları kötü yollara sürmeğe çalışan insan ve cin vesvecilerinden Allah'a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler, Felak ile Nâs sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir. Cin ve insan vesvesecilerinden Allah'a sığınmayı emreden Nâs sûresinin bu rivâyetlerde anlatılan büyü olayıyla bir ilgisi yoktur.
Bu, özellikle Mekke’de müslümanları kandırıp İslâm’dan döndürmeğe çalışan Mekke müşriklerinin telkinlerine, fiskoslarına işarettir. Orada bir avuç müslüman, bir yandan herbiri birer şeytan gibi kendilerini dinlerinden döndürmek için kandırmağa çalışan müşrik insanların, bir yandan da görünmez cin şeytanlarının kötü vesvese ve telkinleriyle karşı karşıya idiler. Onun için Nâs sûresinde müslümanlara cin ve insan şeytanlarının vesveselerinden Allah'a sığınmaları emredilmektedir. Bu, Mekke şartlarında bir yandan müşrik telkinleri, bir yandan da görünmez şeytan vesveselerinin tesiri altında kalan bazı müslümanların durumlarını yansıtmaktadır. “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...“ 1295 âyeti, insan ve cin şeytanlarının, insanlara kötü düşünceler aşıladıklarını bildirmekte, “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse Allah'a sığın.“1296 âyeti de bu gibi telkinlerden Allah'a sığınmayı emretmektedir. Bu âyetlerin hepsi Mekke şartlarında inmiştir.
1292] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 9, s. 6356
1293] İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs c. 1, s. 199-200
1294] Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e. 9/6358
1295] 6/En’âm, 112
1296] 7/A’râf, 200
SİHİR / BÜYÜ
- 317 -
Ayrıca bu konudaki hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Çünkü, birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin antlısı (onlarla antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği, yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır.
Hz. Peygamber’e hangi yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet etmiştir? Gâyet ihtiyatlı hareket eden, kendisine gelen İbrânîce mektupları dahi, güvenmediğinden dolayı yahûdilere okutmamak için Zeyd bin Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber (s.a.s.) bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır? Ona hizmet edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan biri de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine ne gerek vardır?
Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği, siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği gibi, Peygamber’in altı ay hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir şaşkınlık içine düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün etkisini desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce şudur: Büyü Peygamber’e bile tesir etmiştir; onun için büyücülerden çekinmek lâzımdır.
Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını vaad etmiştir.1297 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı zannedecek kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne onun mâsumluğu, ne de vahiylerin korunma garantisi kalır. Peygamber (s.a.s.) elbette böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir. Kur’an, Peygamber’e büyülenmiş diyenleri “zâlimler“ diye nitelendirmektedir. “O zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...“1298 “O zâlimler: ‘Siz, sadece büyülü bir adama uyuyorsunuz’ dediler...“1299 Peygamber’e meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış diyen kimseler zâlim olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı hakkındaki bu rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin bir sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?
Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü cinleri etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler yapar. Yani, büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün kötü etkisini yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına girer. İsrâ sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri Peygamber’in büyülü olmadığını, ona büyü yapılmadığını, onun bu tür iftiralardan uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in asla cinli olmadığını, cinin etkisi altına girmediğini bildiren birçok âyet de1300 bu büyü yalanını reddetmektedir. 1301
Kadı Iyâd ve benzeri bazı İslâm âlimleri, Peygamberimiz’e yapılan büyünün
1297] 5/Mâide, 67
1298] 17/İsrâ., 47
1299] 25/Furkan, 8
1300] 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
1301] S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber’in aklına, kalbine, itikadına değil de bedenine, dış uzuvlarına tesir ettiğine dair iddialar sunar ve bunların Peygamber’in diğer fizikî hastalıklardan sâlim olmaması gibi, mâsumluğuna ve peygamberlik makamına zarar vermediğini söyler. Bu görüş, tutarlı değildir. Çünkü hadis rivâyetlerindeki büyünün etkisiyle ilgili en hafif ifade olarak, “kadınlarına varmadığı halde vardığını, yapmadığı şeyi yaptığını sandığı ve bu halin altı ay böyle sürdüğü“ anlatılıyor. Bu, altı ay Peygamber’in hayal gördüğü anlamına gelir. Bu, bir beden hastalığı değil; hâşâ O’nun akıl gücünün zayıflaması, işlevini yapamaması demektir. Bu esnâda O’nun, -hâşâ-gelen vahiyleri zaptedememesi, başka şeylerle karıştırma ihtimali gündeme gelebilir. Hadis rivâyetlerinde yer alan “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi“ gibi “hayal görme“ lafızlarından anlaşılan bu olayın akıl ve zihinle ilgili bir husus olduğunu tespit edebilmek için derin bir psikoloji bilgisine ihtiyaç olmadığı ortadadır. Bugün, bir insanın hayal görme olayını kaslarıyla, kollarıyla, bacaklarıyla değil; aklıyla, zihniyle, beyniyle gerçekleştirdiğini herkes bilir.
Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini bağlamış, hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir. Büyü yoluyla, Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana getirilebildiğini kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu hususu doğru kabul etmek, yahûdi, kâfir ya da müşriklerin sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber üzerinde istedikleri etkiyi meydana getirebildikleri düşüncesine kapı açar. Büyü yoluyla Hz. Peygamber altı ay boyunca iktidarsızlaştırılabildiği durumda O’nun mübârek hanımları olan annelerimize kocalık haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel arzu ve ihtiyaçlarını gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış düşünce ve ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
Ne Hz. Peygamber’in cinsel gücünün abartılmasına, insanüstü boyutlara çıkartılmasına hizmet eden rivâyetlere, ne de O’nun sihir yoluyla cinsel yönden iktidarsızlaştırılabileceği fikrine zemin teşkil eden rivâyetlere itibar edilmelidir. O’nu değerlendirmek için ifrat ve tefritlerden arınıp en doğru ve dengeli yolu tutmak gerekir. Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetleri toptan reddetmek, kanaatimize göre doğru değildir. Bunlar Hz. Peygamber’in hayatı, mûcizesi, Allah’ın Onu düşmanlarının şerrinden koruması açısından tarihî bir değere sahiptirler. Bu hadisler bize, Hz. Peygamber’e, kimliği ne olursa olsun bir düşmanı tarafından zarar vermek maksadıyla sihir yapıldığını haber veriyor. Bu husus, tarihî açıdan doğru olabilir, kanaatimizce de doğrudur. Çünkü sihir, çok eski çağlardan beri var olagelmiş bir uygulamadır. Yahûdilerin bununla fazlaca meşgul oldukları, düşmanlarından bu yolla intikam almaya çalıştıkları da bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber’e de zarar vermek kasdıyla Lebîb bin el-A’sam’a başvurarak sihir yaptırtmış olabilirler. Bu rivâyetler olayın bu yönüne işaret etmektedir. Bu durum, hadis rivâyetlerinin incelenmesinden de anlaşılacağı gibi Allah tarafından Cebrâil vâsıtasıyla Hz. Peygamber’e bildirilmiştir. Rasûlullah üzerinde bu sihrin bir etkisi söz konusu değildir.
Allah (c.c.), bunu Hz. Peygamber’e bildirmek ve o büyüyü atıldığı kuyudan çıkarttırmak sûretiyle, büyüyü yapan ve bundan medet uman İslâm düşmanlarını rezil, rüsvay ve mağlûp etmeyi arzu etmiş ve bunu gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber, Allah tarafından durum kendisine bildirilince, yanına ashâbından bir grubu almış, ya da bir ekiple Hz. Ali’yi göndermiş ve sihri yapan Lebîd bin
SİHİR / BÜYÜ
- 319 -
el-A’sam adlı yahûdinin arazisi içinde olduğu kaydedilen Zû Ervân kuyusundan o büyüyü bulup çıkartmıştır. Bu büyüyü imhâ için, halk arasında yaygın olan inanç doğrultusunda da hareket etmemiş, buna gerek görmemiştir. Böylece sihirden medet uman, ondan bir silâh olarak yararlanmak isteyen İslâm düşmanlarına, maksatlarına eremeyeceklerini, bu tür şeylerin kendisine ve müslümanlara herhangi bir tesir yapamayacağını, Allah’ın kendilerini koruyacağını göstermiştir. Büyüyü yapan şahsı cezalandırmaya da (onu kahramanlaştırmamak için) gerek görmemiş, böylece iyice rezil olmasını, yahûdi ve müşrikler arasında itibardan düşmesini sağlamıştır.
Bu rivâyetler bu yönüyle doğru olabilir. Ancak, bunlarda zabt kusuru olduğu, bu sihrin etkisi konusundaki farklı ve çelişkili anlatımlardan da anlaşılmaktadır. Rivâyetin metnini problemli hale sokan ve âlimler arasında münakaşalara yol açan sihrin, Hz. Peygamber üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğine dair ifadeler, kanaatimizce daha sonra râvîlerin yaptığı açıklamalardır. Nitekim râvîlerden Süfyan’ın, bu konudaki bir açıklaması, bu rivâyetlerden birinin içinde yer almaktadır. Buna göre Süfyan, “İşte bu, sihirden olabilecek rahatsızlığın en şiddetlisidir.“1302 demektedir.
Ayrıca İslâm âlimlerinden Ebû Bekr Ahmed bin Ali el-Cessâs da aynı görüşte olup, rivâyetleri problemli hale sokan bu ilâvelerin aslının olmadığını, bunların sonradan râviler tarafından hadislerin metnine eklendiğini söylemiştir.1303 Büyünün Hz. Peygamber’e tesiri konusundaki “Sihirlenmesi dolayısıyla, Hz. Peygamber’e, bir şeyi yapmadığı halde onu yaptığı hayali gelirdi. Kendisi hanımlarına yaklaşmadığı halde, onlara yaklaşır durumda olduğunu zannederdi“ tarzındaki bu ifâdelerin râvî Hişam bin Urve’den, ya da babası Urve’den kaynaklanmış olması çok muhtemeldir. Urve’nin veya Hişam’ın bu açıklamaları Hz. Âişe’ye mal edilmiş, onun sözlerinin arasına dâhil edilmiş olabilir. Bu konularda ihtiyatlı davranmakta yarar vardır.
Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde karşımıza çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının cinlerle irtibat yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu iddiada bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte, çarpmakta, hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün değildir. Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır. Her iki yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler kullanılarak sihirbazlarca tesir edilmesi söz konusu olamaz. Rasûlullah’a, cinlerin ya da şeytanların çarpmasını, ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin bundan etkilenmelerini kabul etmek mümkün değildir. Buna peygamberlik makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur; yukarıda zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle şeytanın şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 1304
Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller
“Cin“, gözle görülmeyen canlı varlık; “ins“in (insan) mukabili demektir.
1302] Buhârî, Tıb 49
1303] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an I/60
1304] Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4, hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A. Osman Ateş, a.g.e. s. 268-291
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da bildirildiğine göre, cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratılmıştır.1305 Bu yüzden cinler de insanlar gibi mükelleftir, sorumludur. Müslüman olanları ve kâfirleri vardır. Erkeği, dişisi, evlenmeleri ve çoğalmaları sözkonusudur. Her fânî gibi ölümlüdürler, dumansız ateşten (ışın) yaratılmışlardır. Bu yüzden vücut yapıları insanlardan farklıdır. İnsanlarla evlenmeleri, cinsleri ayrı olduğu için mümkün değildir. İnsanların cinlerle evlenmeleriyle ilgili olarak kaydedilenler, eski din ve kültürlerden geçen birtakım hurâfelerdir. İslâm hukuku böyle bir durumu kabul etmez. Onlarla cinsel temas yapıp çocuk sahibi olmak mümkün değildir. Zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan bir kadına: “bu çocuğun babası kimdir?“ diye sorulduğunda bu kadının, “cindir“ şeklinde cevap vermesi kabul edilecek bir husus değildir.
Bunun gibi, “şurayı cinler soydu, şu eşyamı aldılar, kızımı onlar kaçırdı“ gibi iddiaların geçersizliği ortadadır. Toplumumuzda, cinlerle evli olduğunu söyleyenler ya şarlatandır, ya da ruhsal açıdan rahatsız kimselerdir, tedaviye ihtiyaçları vardır. Cinlerin kâfir olanlarına “şeytan“ denilmektedir. İblis (Şeytan) da cinlerdendir.1306 Onların gaybı bilmeleri sözkonusu değildir. Cinlerin ve onlarla irtibat halinde bulunduğunu iddia eden kâhin, falcı, cinci diye anılan kimselerin gaybı bilme iddiaları yalandan ibarettir. Bunların verdikleri haberlere dayanılarak birtakım insanlar suçlanamaz, böyle kişilerin sözleri mahkemelerde delil olamaz; bunlar iftiradan ibarettir.
Bu tür şahıslara gelecekle veya kayıp eşya ile ilgili sorular yöneltmek ve cevaplarına inanmak haramdır. İslâm’a göre, mahkemede cinlerin verdiği bilgiler değil; insan cinsinden âdil tanıkların şâhitliği geçerlidir. Cinlerle irtibat kurmak, peygamberlerle ilgili olmak şartıyla ve mûcize şeklinde mümkündür. Diğer insanların onlarla irtibat kurdukları, emirleri altına aldıkları hususu, kendi iddialarından ibarettir ve bize göre yalandır. Kur’an ve hadislerden bu işin Hz. Süleyman’a mahsus bir mûcize olduğu anlaşılmaktadır.
Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse bile Cenâb-ı Hakk’ın buna izni yoktur ve bu iş “sünnetullah“a aykırıdır. Böyle bir şeye müsaade edilseydi, insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi altüst olurdu. Onların canları istediği zaman şekil değiştirmeleri de mümkün değildir. Peygamberlerin, âlimlerin veya diğer insanların kılığına girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu öteden beri devam edip gelen kanunlara aykırıdır. Böyle bir şey insanoğlunun dinini ve hukuk düzenini bozacağından Yüce Allah tarafından buna izin verilmemiştir. 1307
Sihrin ve Büyücünün Hükmü
Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah, büyü ile uğraşmayı küfür olarak nitelendirmiştir 1308. Hz. Peygamber de müslümanların büyü ile meşgul olmalarını şiddetle yasaklamıştır. Bir hadislerinde, “Helâk edici yedi şeyden sakının“ buyurmuşlar, ashâb, “Bu yedi şey nedir, yâ Rasûlallah?“ diye sorduklarında, “Allah'a şirk koşmak, sihir yapmak, haksız yere bir cana kıymak, fâiz ve yetim malı yemek, düşmana hücum esnâsında
1305] 51/Zâriyât, 56
1306] 18/Kehf, 50
1307] A. Osman Ateş, ı.g.e. s.-337-338
1308] 2/Bakara, 102
SİHİR / BÜYÜ
- 321 -
savaştan kaçmak, iffetli mü’min hanımlara zinâ isnâdında bulunmak“ 1309 buyurmuştur. Bir diğer hadislerinde de, büyü yapan kimsenin Allah'a şirk koşmuş olacağını bildirmişlerdir 1310. Bir başka hadislerinde ise, sihre inanan, onun doğruluğunu tasdik eden kimselerin Cennete giremeyeceklerini haber vermişlerdir 1311
Büyü yapmanın büyük günahlardan olduğu konusunda İslâm âlimleri arasında ittifak vardır. Sihri öğrenmek ve öğretmek de haramdır. Büyüyü meslek edinen ve sihirbazlığı küfre vardıran kimselerin şiddetle cezalandırılması gerektiği kaynak kitaplarda kaydedilmektedir.1312 Yapılan büyü küfrü gerektiriyorsa, bunu yapanın küfre gireceği açıktır. Küfrü gerektirmiyorsa, Şâfiî mezhebine göre, sihir yapan ta’zîr olunur, tevbe etmesi istenilir. İmam Mâlik, “sihir yapan kâfirdir, sihir yapmasından dolayı öldürülür. Tevbe etmesi istenilmez; etse bile kabul olunmaz, mutlaka öldürülür“ görüşündedir. Kadı Iyâd’ın bildirdiğine göre, Ahmed bin Hanbel de aynı fikirdedir. Ashâb ve tâbiîn’e mensup birçok âlimin kanaatinin de böyle olduğu nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed’in görüşlerine göre, büyü yapan kâfir olur. Böyle bir kimsenin tevbe etmesi istenilmez. 1313
Çok eski zamanlardan beri insanlar, gayb âlemini merak etmiş, hakkında bilgi edinmek istemiş, bazı açıkgözler de bunu istismar ederek gâibden haber vermeye başlamışlardır. Eskiden bu işle meşgul olan kâhinler, arrâflar, falcılar, cinciler vardı; günümüzde bunlara ek olarak medyumlar ve ruhçular da var. Bu kişiler, çeşitli yol ve vâsıtalardan istifade ederek insanların geçmişi, geleceği, ruhlar âlemi gibi gayb haberleri vermişlerdir, vermektedirler. Bunlara inanmayanlar yanında, inananlar da vardır. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın en seçkin kulu olmasına rağmen, O’nun hakkında Kur’an diliyle şöyle buyrulmuştur: “De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında ben kendim bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Gaybı/görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi.“ 1314 Allah’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilmediğini şu âyet kesin bir şekilde ortaya koyar: “De ki: ‘Göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur...“ 1315
Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Gayb habercisine (arrâfa, kâhine) inanan kimsenin kırk gün namazının kabul olunmayacağını“1316 haber vermiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Kâhin ve arrâfa inanan kimse, kendisine gönderilen (Kitabı, vahyi) inkâr etmiştir.“1317 Peygamber Efendimiz’e, “ama bazı söyledikleri doğru çıkıyor“ diyenlere, Rasûl-i Ekrem: “Allah’a âsi olan cinlerin, edindikleri bazı bilgileri, bir doğrunun yanına yüz yalan katarak bu kâhinlere ulaştırdıklarını, bunlar vâsıtasıyla halkın inancını bozduklarını, onları sapıklığa düşürdüklerini“ söylemiştir. 1318
Bu kesin deliller karşısında müslümanların, gâipten haber verdiğini iddia
1309] Buhârî Vesâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10, hadis no: 2874
1310] Nesâî, Tahrim 19, hadis no: 4076
1311] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/14, 83; 4/399
1312] Tirmizî, Hudûd 27, hadis no: 1460; Ebû Dâvud, Harâc 31, hadis no: 3043; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/61-68
1313] A. Osman Ateş, a.g.e. s. 333-334
1314] 7/A’râf, 88
1315] 27/Neml, 65
1316] Müslim, Selâm 125; Ahmed bin Hanbel, 2/429, 4/68
1317] Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
1318] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, 11, Tıb 46, Edeb 117; Müslim, Selâm 122, 123
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden kimseleri dinlemeleri haramdır.1319 Onlara değer verip, onlara danışmaya, onlardan yardım istemeğe gitmenin de haram olduğunda şüphe yoktur.
Ruh Çağırma: Günümüzde, özellikle sosyete denilen tabaka arasında yaygın olan ruh çağırma olayı da bir nevi modern kâhinliktir. Birçok tecrübeler, medyumların madde ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir. Ancak bunun ruh olduğu ve söylediğinin gerçeğe uygunluğu sâbit değildir. Elmalılı merhûmun ifadesiyle “bunların büyük ruhları ve şahsiyetleri çağırıp getirme iddiaları yalan olduğunda şüphe yok ise de, habis ruhları ve sefil şahsiyetleri afsunlayıp topladıkları ve bu sûretle yüce ruhlara zarar vermeye çalıştıkları muhakkaktır.1320 Ruh çağırma seanslarında, gelenin ruh olduğu belli değildir; bunun cin olma ihtimali daha kuvvetlidir. Cin çağırma işi, toplumumuzda öteden beri bilinmekte idi; şimdikiler bunu biraz daha modernize ederek “ruh çağırma“ dediler. Aynı zamanda gelen varlığın veya hayalin, ya da sesin verdiği haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile karışıktır.
Dinimiz ruh ve diğer madde ötesi varlıklar üzerine ilmî araştırma yapmayı engellemez; aksine teşvik eder.1321 Ancak maddî mânevî menfaat sağlamak gâyesiyle ve İslâm inancına uymayan telâkkîler, anlayışlar içinde bu işlerle uğraşmayı ve mesnedsiz iddialara inanmayı meneder.
Fal ve Falcılık: Eskiden yazılı oklarla, günümüzde yıldız, kahve, bakla, iskambil kâğıdı gibi vâsıtalarla yapılan falcılık da bir nevi gâipten haber vermedir; çünkü gelecek (müstakbel) gaybdır; bu sebeple her nevî falcılık ile bunlara inanmak haramdır. 1322
Sihir/büyü: Sihir itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı için kötüye kullanıldığı ve aldatma, iğfâl, ızrar vâsıtası olduğu için haram kılınmış, sihirbazın felâh bulamayacağı ifade buyrulmuştur. 1323
Nazarlık, nal, muska vb. kullanmak: Birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak veya tedâvi etmek üzere başvurulan birtakım tedbirler vardır; nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir. Bunlar, tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik bâtıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) nazarlık kullanmayı menetmiş, bu gibi şeyleri asan kimselerin bey’atlerini kabul etmemiştir. 1324
Uğursuz saymak: İnsanlar, eskiden beri bazı yer, zaman, şahıs ve şeyleri uğursuz veya uğurlu saymışlar, bu inanca göre karar verdikleri, hareket ettikleri olmuştur. Hiçbir ilmî ve dinî esasa dayanmayan bu inanç İslâm’da reddedilmiş, uğur veya uğursuzluğu insanların kendi inanç ve davranışlarında aramaları istenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), buna benzer başka inanışları da zikrederek şöyle buyurmuştur: “Hastalığın bir başkasına geçmesi, uğursuzluk, (ölü ruhunun temsilcisi)
1319] Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s.137-139
1320] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 8, 6365
1321] 51/Zâriyât, 20-21
1322] 5/Mâide, 3
1323] 20/Tâhâ, 69
1324] Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39
SİHİR / BÜYÜ
- 323 -
baykuş, karındaki yılan diye bir şey yoktur; cüzzamlıdan -arslandan kaçar gibi- kaçın.“1325 Hadisin başında “hastalığın birinden diğerine geçmesi (sirâyet, salgın) diye bir şey yoktur“ derken, sonunda cüzzamlıdan uzak durulması“ emrolunuyor. Hadis açıklayan bilginler burada biri inanç, diğeri davranış ile ilgili iki noktanın bulunduğunu söylemişlerdir;
a) İnanç: Hastalığı yaratan, insanı hasta eden, bunu belli kanunlara bağlayan Allah’tır. Bir hasta ile temas eden iki kişiden biri hastalığa yakalanıp diğeri sağlıklı kalabilir; bu Allah’ın irâdesine bağlıdır.
b) Davranış; Salgın hastalığın birinden diğerine geçmesi Allah’ın takdir ettiği, yarattığı bir tabiat kanunudur. Hasta ile temas, hastalanmanın sebebidir; sebepleri olaylara bağlayan Yaratıcı, bunu böyle dilemiştir; şu halde insanın bu sebeplerden kaçınması gerekir (“Hastalıklı hayvanları, sağlıklı hayvanlara katmayı“ meneden Buhârî hadisi de aynı hükmü desteklemektedir.)
Câhiliyye devrinde Araplar baykuşun, ölünün kemikleri veya ruhundan meydana geldiğine, insanın karnında bir yılanın bulunduğuna ve aç kalınca insanı öldürdüğüne, ürküttükleri hayvanların sağ veya sollarından karşı yöne gidişlerine göre uğur veya uğursuzluğa inanırlardı. Hadis bunların da aslı astarı bulunmadığını bildirmektedir. Bazı gün, şahıs, eşya ve yerleri uğursuz saymak, ölüm veya felâketten söz ederken kulak çekip tahtaya vurarak korunmaya çalışmak da aslı astarı olmayan inanç ve davranışlar arasındadır. Buhârî’nin bir başka rivâyetinde “kadın, ev ve binekte uğursuzluktan“ bahsedilmiştir. Fakat bu hadisin baş tarafını Hz. Âişe annemiz açıklıyor: Peygamberimiz’in (s.a.s.) câhiliyye âdetlerini söylediğini, “onlar, bu üç şeyde uğursuzluk bulurlardı“ dediğini açıklıyor.
Uğurlu saymak: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, uğursuzluk inancını reddederken “en iyisi, uğurlu saymaktır (fe’l, tefe’ül)“ buyurmuş, “Tefe’ül nedir yâ Rasûlallah?“ dediklerinde; Herhangi birinizin duyduğu güzel, hayırlı bir sözdür“1326 cevabını vermiştir. Buna göre bir kimsenin iyi bir söz duymasını, bir şeye yönelince ilk olarak “başarı, esenlik, mutluluk“ gibi bir kelime işitmesini uğurlu saymasında mahzur yoktur. Uğur inancının hedefi, insanların hayatlarını, mânâsız ve mesnetsiz vehimlere göre değil; gerçeklere göre düzenlemesi ve idare etmesidir. 1327
Ve Günümüz
Sihir ve büyünün hiçbir çeşidi, İslâm toplumunda yer bulamaz. Bu tür sapıklıklar, ancak câhiliyye toplumlarında yaygınlaşabilir. İçinde yaşadığımız toplumun câhiliyye toplumu olup olmadığıyla ilgili bir yargıya varmak için gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:
Düzen ve çevrenin, fıtrata müdâhale edip İslâm’ı bireysel ve toplumsal alanlardan tümüyle uzaklaştırma mücâdelesi ve yer yer başarısı, insanımıza ağır bedeller ödetiyor. İslâm’ın çoğu hükümlerinin yaşan(a)madığı günümüzde stres ve psikolojik bunalımların hemen her çeşidi giderek hemen her insanı kemiriyor. Ve denize düşen yılana sarılıyor: Dinini bilmediği, ilkel ve modern hurâfeleri de reddedemediği için câhil insanlar, çözümü de cincilerde, üfürükçü ve muskacılarda
1325] Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
1326] Buhârî, Tıb 43, 44; Müslim, Selâm 110
1327] Hayreddin Karaman, a.g.e., s. 139-151
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arıyor. Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan yani modern müneccimlerden, cinci ve büyücülerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki“ , “burcunuz“ , “elektronik burç falı“ , “bilgisayarlı astrolojik fal“ gibi köşelere ne demeli? (Bu hurâfeler, irticâ kavramına girmediğinden kimsenin bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)
Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya, yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır.
Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir o kadar. Astrolog veya medyum denilen müneccimler, yıldız falına bakan kimselerdir. Horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar. Eski Yıldızname'lerin yerini günlük burçlar, astrolojik hurâfeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum olmuştur artık.
Açıkça kâfir olanların yanında, nice müslümanım diyen insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde etkili olduklarına inanmaktadır. Müneccimin, kâhinin; geleceği (her şeyi değilse bile çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle ilgili değerlendirmelerde bulunanlara “sen müneccim misin, nereden biliyorsun?“ diye sorulur; “adam sanki kâhin“ denilir.
Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların râsûlleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir. Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları “yıldızınız diyor ki...“ , “burcunuzun durumuna göre başınıza şu, şu gelecek“ diye insanlara para karşılığı tebliğ eder ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara, yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.“1328 Yine bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.“ 1329
Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurarak bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia edene de falcı, medyum denir.
Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti“, yahut “yap“ diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti“ veya “yapma“ diye nehy kelimeleri
1328] Buhâri, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
1329] Ebû Dâvud
SİHİR / BÜYÜ
- 325 -
yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur'an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.“ 1330
Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî“ gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. 1331
Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermektir. Hâlbuki, Kur'an; gaybı, Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle meleklerin dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: 'Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah'tan başka bilen yoktur.“1332; “De ki: Size 'Allah'ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.“1333; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.“1334 âyetleri buna yeterli delildir.
Kendilerine “arrâf“, “kâhin“ veya “medyum“ denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.“1335; “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed'e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.“ 1336
Burç falı, “İnsanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya“ denir. Modern cahiliyyenin yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibarettir. İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.1337; “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah'a inanmazlar.“ 1338
Konuyla ilgili yanlış itikad veya hurâfeler sebebiyle dilimize giren deyimlerden bazıları: “Cadı kazanı“, “gözün faltaşı gibi açılması“, “müneccim misin?“, “kâhin gibi“, “yıldızı kaymak“, “yıldızları barışmak“, sanatçılara: “star/yıldız“,
1330] 5/Mâide, 90
1331] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. 7, s. 5208
1332] 27/Neml, 65
1333] 6/En'âm, 50
1334] 7/A'râf, 188
1335] Müslim, Selâm 125
1336] Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin Hanbel, II/ 408
1337] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. 1, s. 5207
1338] 10/Yûnus, 106
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“yıldızınız diyor ki“, “burcunuza göre...“, “felek“ , “cingöz“, “cini tepesine çıkmak“, “cin fikirli“, “cin çarpması“, “denize düşen yılana sarılır“, “tahtaya vurup eli kulağa götürmek“ vb.
Hayatın her alanını kuşatan İslâm’ın kişisel, toplumsal ve siyasal boyutu gerektiği şekilde yaşanmadığından, psikolojik hastalıklar ivme kazanarak insanı her yönüyle pençesine alıyor. Stres ve bunalımın bin bir çeşidi altında ezilen insan, yeterli inanç ve bilinçten yoksun ise, düştüğü ızdırap denizinden kurtulmak için sarıldığının yılan olduğunu düşünmüyor bile. Her türlü üfürükçülerden, vesvese verenlerden Allah’a sığınması gerektiği halde, şeytanlara ve şeytanlaşan üfürükçülere sığınabiliyor. Kur’an’ın fıtrî prensiplerine sarılıp ibâdet, zikir ve tefekkürle ruhunu arıtacak ve gıdalandıracak yerde, ruhundaki hastalığı artıracak zehirlere ve mikroplara yöneliyor. Yine, müslüman psikolog ve psikiyatristlerden yararlanıp tıp ilminin imkânlarından istifade edeceğine istismarcılara teslim oluyor. Vahye teslim olmayan, aklını ve mantığını da kullanmayan enâyiler bulundukça; adlarına hoca, muskacı, cinci, büyücü, sihirbaz, arrâf, medyum, kâhin, astrolog, falcı... denen kimseler de bulunacak, kendisinden yardım isteyenleri sömürmekle kalmayacak, onları dünyada ve âhirette perişan etmeye çalışacaktır. Suç, bu istismarcılardan daha çok, bunların oltalarına takılan zavallılardadır. İslâm’ın yaşanmadığı yerde bu çeşit istismarcıların, sahtekârların önüne geçilmesi de imkânsızdır.
Sihir/Büyü ile İlgili Bazı Kavramlar
Afsun: Büyü, sihir, efsun.
Ak büyü: İyilik için yapıldığı iddia edilen büyü, sevgi büyüleri veya hastalıklardan kurtulmak için yapılan büyülere denir. Tehlikelerden ve özellikle rûhî hastalıklardan korunmak için yapılan pasif büyü de ak büyü sayılır.
Arrâf: Falcı, kâhin, medyum; çalınan veya kaybolan eşyayı bulmak için falcılık yapan kimse. Gaybden haber veren kimselere verilen vasıftır. Cin, yıldız ve bazı tılsımlara dayanarak gelecekten haber vermeye çalışan kimselere verilen isim.
Astroloji: Yıldızların hareketlerinden hüküm çıkarma, ilm-i nücûm, müneccimlik.
Astrolog: Yıldız falına bakan kimse, müneccim.
Azâim: Yere ait ruhlardan, yani cinlerden yararlanılarak yapılan sihir; hastalık ve âfetten korunmak için duâ, efsun ve yazılan muskalar.
Biyomanyetik alan: Bütün canlılarda var olan elektriksel alanların insanda fevkalâde yüksek güçte olduğu bilinmektedir. İnsanların bu manyetik alanları, hem etkileşimde, hem de iletişimde önemli rolü vardır. İnsanlardan yayılan enerji dalgaları, ışınsal enerjiler, biyolojik tepki olarak nazar, âşık etme, hipnotize etme, korkutma gibi duyguları ortaya çıkarabileceği kabul edilmektedir.
Burç: Güneş sisteminde yer alan on iki takım yıldızın herbiri: Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık. Güneş her yıl bu takım yıldızlarından birinin bölgesinde bulunur. Burçlar, daha çok fal için, kişinin geleceğini öğrenmek gibi bâtıl, yalana dayanan ve büyük günah kabul edilen gaybı bilme iddiasının aracı olarak eski zamandan beri kullanılır.
SİHİR / BÜYÜ
- 327 -
Cadı: Büyücü kadın; Geceleri dirilip insanlara kötülük ettiğine inanılan ölü kadın, hortlak. Cadı inancı özellikle ortaçağ Avrupa’sında çok yaygındı. Büyücülük yapanların da bu cadılar olduğuna inanılmış ve cadı kelimesi, büyücü anlamında da kullanılmıştır. Hristiyanlık tarihinde büyücü avları gibi cadı avları da ünlüdür. Cadı sayılıp yakılanların sayısının ortaçağ hristiyan Avrupasında milyonları aştığı tarihlerde yazılıdır.
Cifr: Harflere verilen sayı kıymeti ile geleceğe veya geçen hâdiselere, ibârelerden tarih veya isme dair işaretler çıkarmaya denir. Ebced hesabının bir çeşididir. Harflere verilen ebced değerleri gibi, rakam ve remiz (sembol) ile ifade edilen, gelecek hakkında haber verdiğine inanılan bilgiye ad verilen cifr, hurûfilik denilen sapık bir tarikat tarafından dini, tümüyle zâhirinden farklı değerlendirmeye sebep olan anlayıştan etkilenerek ortaya çıkmıştır. Hurûfiliğin kaynağı da yahûdi kabalası, eski Yunanlardan kalma Pisagorculuk ve çeşitli câhiliyye tılsımlarıdır. Değişik sihirlerde, kayıp bulmada, gayba taş atmada ve muskalarda bol bol cifirden ve ebcedden yararlanılır.
Cin: Gözle görülmeyen canlı varlık; Cinler tarafından çarpılmaya, daha doğrusu böyle kabul edilen felç vb. sakatlıklara cin çarpması, veya şeytan çarpması denilir.
Cincilik: Yere ait ruhlardan, yani cinlerden yararlanılarak, daha doğrusu böyle bir iddia ile yapılan sihirdir. Bu tür büyülerle uğraşanlara da cinci denir.
Ebced: Arap elifbâsını meydana getiren haflerin akılda tutulmasını kolaylaştırmak için düşünülen sekiz kelimeden ilki. Arapça eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen kelimelere verilen addır. Bu tertip, İbrânî ve Süryânî alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimeler şunlardır: Ebced, Hevvez, Huttî, Kelemen, Sa’fes, Karaşet, Sehaz, Dazığ. Bu sekiz kelime, bütün hurûf-ı hecâ denen yirmi sekiz harfi içine almış ve sıra ile eliften, ğayın harfine kadar, bir’den bin’e kadar her harfte aşağıdaki sıra ile gösterildiği gibi değerler verilmiştir: Elif: 1, be (ve pe): 2, cim (ve çim): 3, dal: 4, he: 5, vav: 6, ze: 7, ha: 8, tı: 9, ye: 10, kef: 20, lâm: 30, mim: 40, nun: 50, sin: 60, ayın: 70, fe: 80, sad: 90, kaf: 100, rı: 200, şın: 300, te: 400, se: 500, hı: 600, zel (ve je): 700, dat: 800, zı: 900, ğayın: 1000.
Şimdiki Arapçada alfabe, bu sırayı tutmuyorsa da, harflerin rakam gibi kullanıldığı zaman, yine eski sıraya uymak için ebced sırasını da devam ettirmişlerdir. Eskiden, matematik ve fizikte bu harflerin rakam yerine kullanıldıklarını biliyoruz. Ebced hesabı: Harflerin ebced değerlerine göre tarih veya sayı çıkarma işi. Ebced harf tertibinde, Kur’an daha nâzil olmadan harflere rakam değeri verilerek tarih ve yazılır ve olaylar kaydedilirdi. Arap, Fars ve Türk edebiyatında hâdiselerin tarihleri, yer yer ebced hesabıyla yazılırdı. Önemli olaylar, bu hesaba uyularak mısrâlarla ifade edilirdi. Bu harfleri tılsımlı kabul edip olur olmaz anlamlar çıkartmak, Kur’an’ın bazı kelimelerindeki harflerin ebced değerlerinden mânevî anlamlar çıkarmak, hurûfilik gibi sapık bir tarikatın izinden gitmektir. Sihir ve tılsımlarda, muskalarda da bol bol ebced harf değerlerinden yararlanılır.
Efsun: Büyü, üfürük, afsun.
Ervâh-ı Arziyye: Cinler için kullanılan “yer ruhları“ anlamında sıfat. Filozoflar cinleri inkâr etmemiş, fakat onları ervâh-ı arziyye adıyla anmışlardır.
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ervâh-ı semâvî: Gök ruhları anlamına gelen bu ifade, filozofların meleklere taktıkları isimdir.
Fakir: Hindistan’da bazı hünerler gösteren şahıslara verilen unvan; Hint fakiri. Fakirizm: Hint fakirlerinin gösterdiği olağanüstü haller.
Fal: İstikbalden haber almak, gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli nesnelerden anlam çıkarma. Bakla falı, yıldız falı, kahve falı, iskambil falı, burç falı gibi çeşitleri vardır.
Göz bağcılığı: Arapça “Âhız bi’l-uyûn“ denir. “Göz boyama“ olarak da kullanılan bu terim, sahtelikle, gösterişle aldatmak için, el çabukluğu vb. şeylerle gözü kandırmaya denir.
Hipnoz: Fizikî, rûhî veya mekanik yollarla meydana gelen sun’î/yapay uyku hali. İpnoz da denilen bu durum, hekimlikte de kullanılan, gönüllü ve kısmen güçsüz irâdelilere uygulanabilen bir telkin yöntemidir. Hipnotizma: Hipnozla ilgili uygulamaların ve olayların tamamı. Hipnotize: Hipnotizma ile uyutulmuş kimse.
Hokkabazlık: Birtakım oyunları el çabukluğu ile yaparak göz boyamak ve böylece halkı eğlendirmek. Mecaz olarak; düzenbazlık, hile ve yalanla iş görmek, hilekârlık, dolandırıcılık. Hokka-bâz: Hokka ile oynayan, hokkacı demektir. Hokka: Hokkabazların oyunlarını icrâ ederken kullandıkları küçük su bardağını andıran kaba (kap) verilen addır.
Horoskop: Astrologların yıldızlardan çıkardığı gelecekle ilgili kehânet. Astrolog denilen modern kâhinler, horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak o kişinin geleceği -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar.
Hurâfe: Dinî bilgiler ve kurallar arasına karışmış yanlış, bâtıl inanç, efsâne ve mitolojilere denir. Bunlar, gerçekle bağlantısı bulunmayan boş inançlar ve uydurmalardır. Atalara duyulan saygıdan dolayı, kuşaktan kuşağa aktarılan hurâfelerin temel özelliği, bunlar hakkında Kur’an ve sünnetten bir delili olmaması, hatta çoğunlukla bu iki kaynağa ters, İslâm akaidine zıt olmasıdır.
İllüzyon: His/duyu yanılması, yanılsama hayal ve hile. El çabukluğuna ve kandırmaya dayanan, bazen teknolojiden veya özel hazırlanmış araçlardan yararlanılan, bir şeyi olduğundan farklı gösterme faâliyetidir. İllüzyonist: His yanılmasına dayanan hünerler gösteren kimse, hokkabaz, sihirbaz.
İlm-i Nücum: Yıldızlar ilmi, astronomi, felekiyat anlamında olan bu terkip, astroloji için de kullanılmaktadır. Birincisi araştırma ve incelemelere dayanan gerçek bilgi olduğu halde, İkinci anlamı (astroloji), hurâfelere, bâtıl inanç ve kandırmaya dayanarak gayb hakkında bilgi edinme iddiası taşır.
İspirtizma (spirtüalizm): Ölülerin ruhları ile haberleşme maksadıyla yapılan faâliyet. Bu kandırmacalara ruh çağırma da denilir. Ölülerin ruhlarıyla ilişki, sözde onların sözlerini algılayabilecek nitelikte olan medyumlar aracılığıyla kurulur. Aslında, ölü ruhun konuşması, hileden ibarettir, konuşan varsa bu, cinden başkası değildir.
İstidrâc: Kâfirlerde, özellikle tâğutlarda ortaya çıkan veya öyle zannedilen
SİHİR / BÜYÜ
- 329 -
hârikalara denir.
İstihâre: Aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır duâsı demektir. İstişâre edilerek yapmaya karar verilen meşrû ve mubah bir eylemle ilgili olarak azmedip karar verdikten sonra, o işin sonucunun bilinmediği için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp nasip edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip edilmemesini istemek için duâdır. Klâsik uygulama şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya da kötü sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve tahrife uğramıştır. Aslında rüya, bilgi kaynağı değildir; rüya ile amel edilmez. Rüyaların çoğu şeytânîdir veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya ile amel etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
Kara büyü: insanın kötülüğü için yapılan büyülere denilir. Sevgilileri, karı-kocayı birbirlerinden ayırmak, düşman ve hasımlara zarar vermek, hastalandırmak, hatta öldürmek için yapıldığı kabul edilen aktif büyülere kara büyü denir.
Kâhin: İsrail oğullarında ve bazı başka bâtıl din mensuplarında gâipten haber verme, gelecekle ilgili şeyleri bilme iddiasında bulunan kimse. Gaybden haber veren kimselere verilen vasıf. Cin, yıldız ve bazı tılsımlara dayanarak gelecekten haber vermeye çalışan kimselere verilen isim, kehânet yapan kimse. Kehânet: Sonradan olacak şeyleri haber verme, kâhinlik.
Maji (magi): Büyü ve sihir kelimelerinin batı dillerindeki karşılığı.
Manyetizma: Telkin ve hipnoz olayları ve nazariyeleri. Bir insanın başka bir insanı ruhsal egemenliği altına almak yoluyla etkileyebileceği inancıdır. Bu inanca göre, bazı insanlarda akıcı bir öz vardır. Bu öze sahip güçlü kişilikler, elleriyle paslar vererek bu özü bir başka insana geçirebilirler ve onu ruhsal egemenlikleri altına alabilirler. Aslında uyumak için bahane arayan güçsüz kişilikler, gerçekten bu yolla uyutulabilir ve telkin altında tutulabilirler. Manyetizmacı: Manyetizma yapan kimse. Manyetize: Manyetizma ile etki altına alınmış olan, manyetizma ile uyutulan.
Medyum: Ruhlar arasında aracılık ettiğine inanılan kimse. Ölülerden, ruhlardan, cinlerden haber alabilecek olağanüstü güce sahip olduğuna inanılan kişi. Bunların hemen hepsi şarlatandır. Günümüzde kâhin ve falcılara, cinci olduğu iddiasındakilere de medyum denilmektedir.
Metafizik: Fizikötesi; Duyularımızla idrâk edemediğimiz varlıkları konu edinen, asıl mesele olarak varlık problemini ele alan felsefe kolu.
Metapsişik: Ruh ötesi, normal psikolojinin sınırları dışında kalan olayların incelenmesi.
Muska (Nüsha): (Kelimenin aslı nüsha’dır.) Bazı hastalıkları, kötülükleri ve nazarı defetmek için boyna asılan veya üstte taşınan yazılı kâğıt. Hristiyanlıktaki teslis inancının simgesi olarak üçgen şeklinde, üç köşeli katlanır; içinde çoğu zaman anlamsız şekiller ve uydurmalar bulunur. Kötülüklerden koruyacağına inanıldığı için, şirk unsuru kabul edilir. Nazardan koruduğuna inanılan nazarlıklar, nazar boncukları da muska kabul edilir. Büyü yapmak, ya da büyüden korunmak için kullanılan muskalar vardır.
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müneccim: Yıldız anlamına gelen Arapça “necm“ kelimesinden türetilmiştir. Yıldızla uğraşan, yani yıldız falcısı demektir. Yıldızların hal ve hareketlerinden ahkâm çıkaran kimse, astrolog, falcı. Müneccim başı: Saray müneccimlerinin başı olan kimseye denirdi.
Nazar; Göz değmesi: Bazı insanların bakışla, maddî ve mânevî olumsuz etkide bulunması. Nazar değmek: Göz değmek; birisinin hasetçi bakışıyla rahatsız olmak veya zarara uğramak. Nazar boncuğu: Nazar değmesine karşı takılan mavi boncuk; Göz boncuğu da denilen nazar boncuğunu takmayı, bulundurmayı veya bir yere asmayı dinimiz şirk unsuru kabul ederek, böyle bir boncuğun bir zararı def edeceğini sanmayı büyük günah sayar.
Obsesyon: Arapça tâbiriyle “tasallut“; cin gibi ruhsal varlıkların insan bedenine uzaktan, yakından veya içine girerek çeşitli derecelerde ona hükmedip etkide bulunmasına, daha doğrusu böyle olduğuna inanmaya denir.
Önsezi: Hiss-i kable’l-vuku; Bir olay henüz meydana gelmemişken, ya da uzaklarda olan bir olayı sezme yeteneği. Bir tarz iletişim olan önsezi, az da olsa hemen herkeste vardır. İslâmî duyarlılığa sahip muttakî kişilerde basîret ve ferâset, Rahmânî ilham olarak önsezinin üst basamakları kabul edilebilir.
Paranoya: Türkçe karşılığı; evham. Her şeyden şüphe etme, başkalarından kötülük bekleme, her şeyden şikâyet, emniyetsizlik, bencillik, gurur ve büyüklük duygusu şeklinde beliren ruh hastalığı. Paranoyak: Paranoya hastalığıyla ilgili; paranoya hastalığına tutulmuş olan kimse.
Parapsikoloji: Tabiatüstü olayları araştıran psikoloji dalı.
Peri: Dişi cin. Güzel ve iyilikseverlik sembolü olarak kabul edilirler. Mecâzî olarak güzel kadın veya kıza da peri veya peri gibi güzel denir.
Ruhçuluk: Asıl unsur olarak ruhu kabul edenlerin görüşü, spirtüalizm, maddeci olmamak.
Ruh çağırma: Batı dillerinde ispirtizma denilen bu terim için bkz. İspirtizma.
Rukye: Daha çok rûhî hastalıkların tedâvisi için kullanılan formülasyonlardır. Türkçesi, tam olarak karşılamasa da efsundur. Koruyucu muska=hirz anlamı da taşır.
Riyâzet: Az yiyip az uyuma ve sürekli ibâdet ederek nefsi terbiye etme, nefsin arzularına karşı kendini tutma, dünya zevklerinden el çekmek sûretiyle nefsi kırma. Çile çekme anlayışı.
Şa’beze: El çabukluğu, hokkabazlık.
Şaman: Eski müşrik Türklerde, birtakım doğaüstü gücü bulunduğuna, ruhlarla ilişki kurarak hastalıkları iyileştirdiğine inanılan, büyü yapma, gelecekten haber verme gibi işler yapan din adamı.
Telekinezi: Cisimlerin dokunulmadan hareket etmesi hali.
Telepati: Uzaktan araçsız haberleşme, mesafe kaydı duymadan insanlar arası zihinsel iletişim. Uzakta meydana gelen bir olayı ânında hissetme hali.
Tılsım: Üzerine şekil veya harfler yazılmış, gizli ve sihirli kuvveti olduğu kabul
SİHİR / BÜYÜ
- 331 -
edilen şey, sihir gücü olduğu kabul edilen şey, doğaüstü güç ve böyle bir güç taşıdığı sanılan muska, nazarlık vb. nesne.
Vefk: Duâ yazılı muska, denklem, sihirli kareler; sıralarının, sütunlarının ve köşegenlerinin toplamı aynı olan kareler. Matematiksel bir eğlence olmaktan öte hiçbir gizemi olmayan bu karelerdeki matematiksel simetri, matematikten anlamayan câhil insanları cezbetmiş ve onları bu denklemleri kutsallaştırmaya sevketmiştir. Büyük bir ihtimalle, halkın cehâletinden yararlanan kurnazlar tarafından amacından saptırılan “ebced“ sayı sistemi, zamanla cincilerin, büyücülerin ve sahte doktorların menfaat tuzağı haline dönüşmüştür. Hatta Kur’an’ın yüce kelime ve âyetleri bile vefk (denklem) diye adlandırılan bu karelere şeytânî amaçlarla yerleştirilmiş ve ne acıdır ki âlim diye tanınan nice kişi tarafından da onaylanmıştır.
Vesvese: Şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı, iç üzüntüsü, vehim, kuruntu, şüphe, tereddüt.
Yıldıznâme: Yıldızların hareketleri ile insanların kaderi arasında olduğu varsayılan ilişkileri konu edinen ve bunlardan ahkâm çıkaran kitap, astroloji.
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sihirle İlgili Kur’ân-ı Kerim’den Âyet-i Kerimeler
A- Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Âyetler (60 yerde): (2/Bakara, 102; 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 7/A’râf, 109, 112, 113, 116, 116, 120, 132; 10/Yûnus, 2, 76, 77, 77, 79, 80, 81; 11/Hûd, 7; 15/Hıcr, 15; 17/İsrâ, 47, 101; 20/Tâhâ, 57, 58, 63, 63, 66, 69, 69, 70, 71, 73; 21/Enbiyâ, 3; 23/Mü’minûn, 89; 25/Furkan, 8; 26/Şuarâ, 34, 35, 37, 38, 40, 41, 46, 49, 153, 185; 27/Neml, 13; 28/Kasas, 36, 48; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 15; 38/Sâd, 4; 40/Mü’min, 24; 43/Zuhruf, 30, 49; 46/Ahkaf, 7; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 15; 54/Kamer, 2, 34; 61/Saff, 6; 74/Müddessir, 24.
B- Sihir Konusu
a- Yapmanın Kötülüğü: 2/Bakara, 102.
b- Sihir ve Büyücülerin Kötülüğünden Allah'a Sığınmak: 113/Felak, 1-4
c- Fal ve Falcılık: 5/Mâide, 3, 90
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 363-373
2. Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s.255-293
3. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 200-205
4. Tefhîmu’l-Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 87-88
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, c. 2, s. 437-480
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 233-252
7. El-Mîzân Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 328-346
8. Kur’ân-ı Kerim Şifâ Tefsîri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 206-215
9. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 130-139
10. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 28-29
11. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 164-168
12. Hulâsatu’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 186-192
13. Furkan Tefsiri, Hicâzî, Vahdet Y. c. 1, s. 77-80
14. Sahih-i Buhâri Muht. Tecrîd-i Sarih Terc. K. Miras, A. Nâim, D.İ.B. Y. 4/108; 8/225-231, 471; 9/54
15. Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 8, s. 83-100
16. Büyük Hadis Külliyatı, Cem’ul-Fevâid, Rûdânî, İz Y. c. 4, s. 181-205
17. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 260-261; c. 5, s. 419-421
18. T. D. Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Hikmet Tanyu), T.D.V. Y. c. 6, s. 501-506
19. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (İzzet Er), Risâle Y. c. 1, s. 237-238
20. Tefsirde İsrâiliyyat, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 136-161
21. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y. s. 248-257
22. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, İz Y. s. 137-145
23. İlim ve Din Açısından Mûcize, Osman Karadeniz, Marifet Y. s. 48-85
24. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mûcize, Kerâmet, Sihir), Bakıllânî, Rağbet Y. s. 97-129
25. Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y. s. 13-36
26. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. s. 34-49; 58-67
27. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y. s. 89-98
28. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. (Nazar:) s. 247-263; (Ruh, Cin, Reenk.)160-186
29. Gerçek Din Bu, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
30. İslâm Açısından Sihir, Yusuf Özbek, İz Y.
31. Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
32. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Cin-Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
33. Kur’ân-ı Kerime Göre Sihr (Büyü), Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
34. Cin ve Şeytanlardan Nasıl Korunmalıyız? Vahid Abdüsselâm Bali, Uysal Kitabevi Y.
35. Cin, Şeytan ve Büyüden Korunma, Halil bin İbrahim Emin, Uysal Kitabevi Y.
36. Büyü, Sihir, Fal, Yıldızname, Kehanet, Nazar, Sevim Asımgil, İpek Y.
SİHİR / BÜYÜ
- 333 -
37. Âyet ve Hadislerin Işığında Nazar-Göz Değmesi, Bayram Altan, Altın Kalem Y.
38. Nazar ve Büyü, Bayram Altan, Sahhaflar Kitap Sarayı Y.
39. Nazar Değme Hakkında Bir Risâle, Süheyl Ünver
40. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı, Seha Neşriyat
41. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Büyü, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan, Karizma Y.
42. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Fal, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan, Karizma Y.
43. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Cinler, Giovanni Scognamillo - Arif Arslan, Karizma Y.
44. Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Kehânet, Arif Arslan – Hakan Yılmaz, Karizma Y.
45. Falcılık ve Kehânet (Dünü, Bugünü ve İslâmî Hükmü), Bayram Altan, Çelik Y.
46. Kehânetler ve Kâhinler, Elvan ve Gündüz Öğüt, Ege Meta Y.
47. İslâm’da ve Eski Ortadoğuda Cin ve Ruh İnançları, Ernest Zbinden, Yeni Ufuklar Neşriyat
48. Varlığın Metafizik Boyutları, I, II, M. Fethullah Gülen, Feza Gazetecilik A.Ş. Y.
49. Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, Temel Neşriyat
50. Altıncı Duyu (Duyu Ötesi Algı), Brian Ward, Remzi Kitabevi Y.
51. Cinlerin Esrârı, Şiblî, Ferşat/Merve Y.
52. Cinlerin Âlemi, Ahmet Cemil Akıncı, Demir Kitabevi Y.
53. Cinler Âlemi, Sırları ve Gizlilikler, M. Aşur, Pamuk Y.
54. İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, Arif Coşkun, Enes/Yâsin K.Evi
55. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Es-Seyyid Ali Göleli, Şüheda Y.
56. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, A. Kasapoğlu, 80-87
57. Sihir, Tılsım, Büyü, Cemal Anadol, Kamer Neşriyat
58. Sihirbazlık Kılavuzu, Herbert L.Becker, Gün Y.
59. Her Yönüyle Sihirbazlık Öğretiyoruz, Ali Özoğlu, İlgi Y.
60. Büyü Nasıl Yapılır, Nasıl Hissedilir, Nasıl Bozulur; Hanife Tezer, Ataman Elk. Y.
61. Büyü, Bilim ve Din, Bronislaw Malinowski, Kabalcı Y.
62. Gizli İlimler Hazinesi 1-8, Mustafa İloğlu, Özel Y.
63. Yıldızname, Câfer-i Sâdık, Esma Y.
64. Yıldızname ve Büyü, Robert Fleury, Kıbele Y.
65. Doğu Büyüsü, İdris Şah, Gizem/Say Y.
66. 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Sedat Veyis Örnek, Gerçek Y.
67. Anadolu Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
68. Sevgi Büyüleri, İsmet Zeki Eyüboğlu, Der Y.
69.Din ve Büyü, Claude Levi-Straus, Yol Y.
70. Hintlilerde Ak ve Kara Büyü, Paul Dare, Ruh ve Madde Y.
71. Psişik Gücünüz, Carl Rider, Say Y.
72. Psişik Becerinizi Geliştiriniz, Enid Hoffman, Ruh ve Madde Y.
73. Psikiyatri, Ayhan Songar
74. Psikiyatri, Özcan Köknel, Nobel Tıp Kitabevleri Y.
75. Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasında Geçişler, Erol Göka, Vadi Y.
76. Psikanaliz ve Psikoterapi, Orhan Öztürk, Alfa Basım Yayım
77. Ruh İnsan Cin, Ahmed Hulûsi, Ferşat Y.
78. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
79. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
80. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, İnsan Y.
81. Hipnotizma, Recep Doksat, Kader Basımevi
82. Hipnotizma, Vural Okur, Şahsî Y.
83. Hipnotizma, Cemil Sena Ongun, Dün ve Bugün Y.
84. Hipnoz Sayesinde Mucize Tedaviler, Hikmet Saim, Venüs Y.
85. Ruh ve Kâinat, Bedri Ruhselman, Gayret Kitabevi Y.
86. İpnotizma ve Telkinle Tedavi, Alfred Brauchle, Bozak Y.
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
87. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
88. Medyum ve Medyumluk: Haksöz s. 138-139
89. Vesvese, Mehmet Paksu, Nesil Y.
90. Binlerce Senedir İnsanların İgisini Çeken Burçlar Nedir? Sevim Asımgil, Furkan Bas. Y.
91. Saatlerin Hazinesi, İslâm’da Burçlar ve Yıldızlar, Muhyiddin İbn Arabî, Sümer Kit.
92. A’dan Z’ye Astroloji, Nuran Tuncel, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
SU VE YAĞMUR
- 335 -
Kavram no 162
Nimetler 22
Bk. Gök ve Yer; Rızık
SU VE YAĞMUR
• Kur'ân-ı Kerim'de Su ve Yağmur
• Bu Konuda Bâzı Âyetler
• İnsan ve Su
• Hayat ve Enerji Kaynağı Su
• Suyun Deverânı ve Hayat
• Yağmur
• Kar
• Dolu
• Yeraltı Suları
• Şifâ Çeşmeleri; Kaplıca ve İçmeler
• Hayat Kaynağı Olarak Su ve Deniz
• Denizler
• Bitkiler ve Su
• Su ve Günlük Hayatımız
• Su ve Düşündürdükleri
“O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a endâd/ortaklar koşmayın.“ 1339
Kur'ân-ı Kerim'de Su ve Yağmur
Kur’ân-ı Kerim’de su veya yağmur anlamında kullanılan “mâ'“ kelimesi, toplam 63 yerde geçer.1340 Yağmurun tûfan gibi bazen azap sebebi olduğunu, “metar“ kelimesiyle bahseder Kur’an.
Su ve Yağmur Konusundaki Bâzı Âyetler:
“Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor.“ 1341
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, İnsanların faydasına olan şeyleri, denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla
1339] 2/Bakara, 22
1340] Su (ve Yağmur) Anlamındaki Mâ’ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 63 Yerde): 2/Bakara, 22, 74, 164; 4/Nisâ, 6; 6/En’âm, 99; 7/A’râf, 50, 57; 8/Enfâl, 11; 10/Yûnus, 24; 11/Hûd, 7, 43, 44, 44; 13/Ra’d, 4, 14, 17; 14/İbrâhim, 16, 32; 15/Hıcr, 22; 16/Nahl, 10, 65; 18/Kehf, 29, 41, 45; 20/Tâhâ, 53; 21/Enbiyâ, 30; 22/Hacc, 5, 63; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 39, 45; 25/Furkan, 48, 54; 27/Neml, 60; 28/Kasas, 23; 29/Ankebût, 63; 30/Rûm, 24; 31/Lokman,10; 32/Secde, 8, 27; 35/Fâtır, 27; 39/Zümer, 21; 41/Fussılet, 39; 43/Zuhruf, 11; 47/Muhammed, 15, 15; 50/Kaf, 9; 54/Kamer, 11, 12, 28; 56/Vâkıa, 31, 68; 67/Mülk, 30, 30; 69/Hakka, 11; 72/Cinn, 16; 77/Mürselât, 20, 27; 78/Nebe’, 14; 79/Nâziât, 31; 80/Abese, 25; 86/Târık, 6.
1341] 8/Enfâl, 11
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ölmüş olan yeri (tekrar) dirilterek üzerinde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde, elbette düşünen kimseler için deliller vardır.“ 1342
“O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyin; hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır.“ 1343
“Gökten belli miktarda yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.“ 1344
“De ki: (Sabahın birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?“ 1345
“İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?“ 1346
“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.“ 1347
İnsan ve Su
Su, bilindiği gibi, iki hidrojen ve bir oksijenin bileşiminden meydana gelen sıvıdır. Yeryüzünde insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için kullanmak zorunda oldukları ilâhî rahmet ve kaçınılmaz maddedir.
Bilimin Kur'an âyetleriyle, özellikle protoplazmanın sudan müteşekkil yapısı hususunda büyük uyum içinde olduğunu görmek durumundayız.
“Biz İnsanı muhakkak ki çamurun özünden yarattık.“ 1348
“İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik halde iken bizim, onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?“ 1349
“Allah, bütün canlıları sudan yarattı.“ 1350
“İnsanı sudan yaratarak, ona soy-sop veren O'dur. Rabbin her şeye kadirdir.“ 1351
Yukarıdaki âyetlerde, tüm yaşayan varlıkların su içerdiği açıklanmaktadır. Kur'an, insan bedeninin ve diğer canlıların protoplazmasının yüzde 85 ilâ 90 arasında su içerdiğini söyleyen bilim ile tam bir benzerlik içindedir. Su içeren insan hücrelerinin yapısı hakkındaki modern bilgilerin, Kur'an'da zaten var olduğunu
1342] 2/Bakara, 164
1343] 20/Tâhâ, 53-54
1344] 23/Mü'minun, 18-19
1345] 67/Mülk, 30
1346] 56/Vâkıa, 68-70
1347] 2/Bakara, 22
1348] 23/Mü'minun, 12
1349] 21/Enbiyâ, 30
1350] 24/Nur, 45
1351] 25/Furkan, 54
SU VE YAĞMUR
- 337 -
görmek, şaşırtıcı bir gerçek ve büyük bir mûcizedir. Biyolojik olarak su, yaşayan maddenin hâkim unsurudur. Bilimsel incelemeler, insanın yapısını oluşturan temel ve hâkim yapı taşının su olduğunu göstermektedir. İnsan vücudu, müphem bir şekilde varlığını sürdürebilen ve çevresindeki suyun uygun şartları barındırması durumunda kendisini çoğaltabilen 60 ilâ 75 trilyon arasında canlı hücreden müteşekkildir.
Hücre, topluca protoplazma diye adlandırılan farklı maddelerden oluşmuştur. Protoplazmada bulunan temel öğeler ise beş tanedir: Su, elektrolitler, proteinler, lipidler, karbon hidratlar. Protoplazmadaki sıvı ortam, % 85 ilâ 90 arasında bir yoğunlukla mevcut sudan oluşmaktadır. Bu da şu âyetle açıklanan husus ile şaşırtıcı bir uyum içerisinde bulunmaktadır: “Allah, bütün canlıları sudan yarattı.“1352 Sudan sonra hücre kütlesinin yüzde 10 ilâ 20'si arasında bir kısmını oluşturan proteinler gelir. Lipidler % 2 ilâ 3, karbonhidratlar ise % 1'ini oluşturur. Elektrolitler de önemli rol oynar. Bilime göre protoplazma yaşayan bir maddedir ve içinde suyun en hayatî rolü oynadığı, yaşayan tüm varlıkların temelidir.
Bitkilerde rüzgârların aşılayıcı bir rol oynaması, ancak son asırlarda anlaşılmış bir meseledir. Bütün bitkilerin çiçeklerinin erkek ve dişi çift ihtiva ettiği ve erkeğin dişiyi aşılamasıyla meyvelerin meydana geldiği anlaşıldıktan sonra, bu işte rüzgârın rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Âyet-i kerime'de bu konuda şöyle buyrulur: “Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu (yeterli suyu) toplayamazdınız.“1353 Bu âyette, bundan da fazla olarak rüzgârın, yağmur yağmasında oynadığı rol de anlatılmaktadır. Bu âyette ayrıca, gökten inen suların yer katmanlarında stok edildiği ve buralardan İnsanlığın ihtiyacı karşılandığı ifade edilmektedir. Günümüzde bulutlar, onları meydana getiren rüzgârlara göre taksim edilmektedir. Rüzgârlar, küçük toz toprak zerrelerini kaldırıp sürükler, bu zerreler ile yükselen buhar zerreciklerini aşılar; böylece toz zerreleri etrafında su buharı toplanır ve neticede ağır damla haline gelir.
Kur'an şöyle buyurur: “Allah o zattır ki, rüzgârlar gönderir, derken onlar da bulutları kaldırır (yükseltir). Derken onları gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder; artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah, dilediği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverir.“1354; “Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevk ederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız.“1355; “Yerin yetiştirdiği nebatlardan/bitkilerden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden çift çift yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim.“1356 Nebatlar çift, hayvanlar, İnsanlar çift, gök-yer, gece-gündüz çift, yağmur bile biri artı, öbürü eksi yüklü bulutların birbirini aşılamasının eseri. Atomda bile artı ve eksi elektronlar var.
Hayat ve Enerji Kaynağı Su
Su, Yeryüzünde insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için kullanmak zorunda oldukları İlâhî rahmet ve
1352] 24/Nur, 45
1353] 15/Hıcr, 22
1354] 30/Rûm, 48
1355] 7/A'râf, 57
1356] 36/Yâsin, 36
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçınılmaz maddedir. İnsan vücudu, zarif siluetinin altında onu teşkil eden hücrelerin doldurduğu ve içinde yüzdükleri, yürüyen bir göl veya denizdir. İnsan, içinde yaşadığı göldeki suyu her gün birkaç bardak harcar, parçalar, atomlarına ayrıştırır, kullanır ve vücudundaki artıkları temizler, dışarı atar. Bu harcanmış su, her gün, birkaç defa temiz olarak yerine konmuş olmalıdır. Hayat, sağlıklı yaşama öncelikle bu esasa dayanır. Bu gerekli günlük ihtiyacı yerine koyamayan insan, vücudunu oluşturan hücrelerin ateşten kavrulduklarını hisseder. Vücut yanmaktadır; içilen bir bardak su, bu yangını söndürürken, en büyük ferahlığı verir, inançsıza ve müşriğe bile “ooh, çok şükür Allah'ım“ dedirtir.
Dünyanın üçte ikisinin su olduğu bilinmektedir. Benzer bir durum, insanlar için de söz konusudur ve insanın % 50-70'i sudur. Bu su miktarı, yağlı bünyelerde biraz düşük, yağsız bünyelerde ve çocuklarda biraz daha fazladır. Normal bir insanın günlük su kaybı 2,5 - 3 litre, ihtiyacı da yine o kadardır. Alınan sıvı ile verilen sıvı arasında yaz-kış fark etmeksizin, düzenli bir ölçü söz konusudur. İnsan vücudunun % 70'i su olarak kabul edilirse, bu % 70'in: %50'si hücreler içindeki su, 15'i hücreler arasındaki mesafede bulunan su, 5'i de damar yatağında bulunan sudur. Vücutta değişik yerlerde muayyen miktarlarda bulunan su, çeşitli sistemlerin kontrolü ile dengede tutulur. Bunların miktarlarında meydana gelecek değişimler, insan hayatını tehdit edebilir ve hatta insanın ölümüne yol açabilir. Organizmadaki bu su metabolizması böbrekler, böbrek üstü bezleri, sinir ve iç salgı bezlerinin kontrolü ile sabit değerde tutulur.
Kanın, % 83'ü, gelişen embriyonun % 90'ı sudur. Kasların % 75'i, böbreklerin % 82'si, beynin % 74,5'u, kemiğin % 22'si sudur. Su, sürekli olarak vücut yüzeyinden buharlaşıp atmosfere karışır.
Kurak mevsimlerde hemen hemen bütün hayvan çeşitleri, sevk-i İlâhî ile kendi bölgelerinden çok uzaklardaki suya doğru, ölesiye koşar, sürünür, uçar. Bu yolda pek çoğu telef olsa da, niceleri suyu bulur, içer, kanar; nesillerini böylece su vasıtasıyla devam ettirirler. Topraklarına sımsıkı bağlı olduklarından, kuraklık halinde, ötelerdeki suya doğru koşamayan bitkiler yanar. (Vatana ve toprağa aşırı bağlılığın zararı ve hicretin fazileti...) Sararan yapraklar dökülüp ölürken, dallar, gövdeler, kökler odunlaşır, ufalanır, toz olur; bulundukları toprak çöle dönüşür. Orada artık hayat yoktur. Bu uzunca bir dönem yağmur yağmayınca oluşacak tablodur. Oysa toprağın içindeki kökler henüz kurumadan, derinlerin nemi içinde canlılığı varken, göklerden boşanan bir yağmur, köklerden yeni filizler fışkırtır; yeni yeni gövdeler, yüzlerce dallar, on binlerce yemyeşil yapraklar oluşturur.
Bu, hayat kurtaran, yepyeni canlar fışkırmasına vesile olan etkisi için suyun, yağmur gibi temiz, pak olması gerekir, bu şarttır. İçine maden kömürü ve petrol artıkları olan sülfür gibi zehirli gazların karışmamış olduğu; asitleşmemiş yağmur gibi tertemiz olmalıdır. Bütün canlılar, vücutlar, bitki, hayvan, insan ve bunları oluşturan hücreler, böylesine temiz su istemektedir. Kıpkızıl susuzluk ateşini söndürmek; vücutlarında mavi yeşil hayat ateşini yeniden yakabilmek için. Dünya uçağımız suyla dopdolu olduğu için, masmavidir; mavi-yeşildir; hayat doludur. Suyun önemini ve korunması gerektiğini kuluna anlatmak için Allah, bazı alanları çöl yapıp gözler önüne sermiştir. Çölde hayat yok; çünkü su yok. Suyun var olup da kirletildiği, zehirlerle bulaştırıldığı yerlerde de hayat yoktur; varken yok
SU VE YAĞMUR
- 339 -
olmağa yönelir ve yok olur. Günümüzde bunun örnekleri sık sık sergilenmektedir. Nisbeten yakından tanıyıp öğrendiğimiz planet Mars'ta, mavi-yeşil renk yoktur. Kıpkızıl bir yangın artığı gibi görülür. Çünkü orada hayat kaynağı su yoktur. Canlılığa ait herhangi bir emare de bulunmamıştır bu gezegende. Hayat, o halde kesinkes su demektir. Hayat için durmaksızın harcanan bir enerji gerektiğine göre o halde su, baş enerji kaynağıdır.
Hayat veren eneri kaynağı hususiyetini muhâfaza edebilmesi için, suyun temiz olması gerekir. Organik artıklar, bütün canlıların, bitkilerin, hayvanların, insanların, günlük artıklarının suya karışması, sadece ruhî olarak hissedilen bir kirliliktir. Organik artık, suyu kirletmez. O artıklar, su içinde yaşayıp çoğalan ve insana en sağlıklı besin kaynağı diye bilinen balıklara ve daha birçoklarına en seçkin bir yem olmaktadır. Suyu kirleten, öldürücü yapan, sadece ve yalnız maden kömüründen, petrolden ve radyasyon saçan radyoaktif maddelerden kaynaklanan artıklardır. Sadece tek bir petrol tankerinin patlaması sonucu kirlenen dev suların içindeki, halin ve geleceğin hayat serveti canlılar ölmekte, karaya vurmakta, yok olmaktadır.
İnsanlığın başına bu belâları getiren, kömürden, petrolden, radyasyondan kâr sağlayan sanayici, tek kelimeyle insan toplumlarına yaraşmayan, insanlığı şahsî çıkarları için sömüren yaratıklar olmaktadır. Bu durum, çağdaş uygarlık için hiç kuşku yok, korkunç bir yüz karası, bir utançtır. Yüce Allah, hayatî zehirler olması sebebiyle, dünyamızın gelişimi tarihinde kömürü, petrolü ve radyasyonlu artıkları, yer kabuğunun altındaki derinliklere gömmüş; bundan önce de dünyamızda hayatın yeşermesine müsaade etmişti. Onların bugün çıkartılıp kullanılması ise; gerçekte var olan çok daha iyilerinin tertemiz enerji kaynaklarının, akl-ı selim sahibi olan kulları tarafından, gerçek ilim adamları tarafından, araştırılıp bulunsun diye, hiç kuşku yok İlâhî bir imtihandır. Bu temiz enerji kaynağı bulunmuştur; bu da “su“dur. Tıpkı, tabiattaki canlıların yaşamasına vesile olan tertemiz enerji kaynağı su olduğu gibi, sanayide de su, evlerin ısıtıcısı, ocakların yanıcısı, fezaya gönderilen tüm araçlar dâhil vapurun, denizaltının, otomobilin, trenin, uçağın ve de tüm sanayii fabrikalarının işleticisi su.1357 Kısa bir zaman sonra su enerjisi tüm yoğunluğuyla uygulamaya geçmeyi beklemektedir. Ümit edelim ki, çevre kirliliği dünyayı yaşanmaz kılmadan bu gerçekleşsin.
Suyun meydana gelmesi dünyaya gerektiği kadar depolanması bir tesadüf değil; ince hesapların sonucudur. Suların en derin yeri, on bin metreyi biraz aşarken, en yüksek dağ, 9 bin metreye varmaktadır. Yüksekliklerle çukurların dengeli kurulması ve yeryüzünün şekillenmesi bile bir sanat eseri olduğu gibi, suların bütün kara parçalarını işgal etmemesi de İlâhî bir plan neticesidir.
Suyun Deverânı ve Hayat
Dünyada hayatın devam etmesi için gerekli şartlardan biri de denizlerde, atmosferde ve toprakta belli miktarlarda suyun devamlı bulunması gereğidir. Su, canlıların vücutları için zaruri bir madde olduğu gibi, dünyanın ısı dengesinin korunmasında da mühim rol oynar. Suyun hayat üzerindeki tesirleri bütün yönleriyle incelendiğinde, dünyadaki su, su deverânının (hidrolojik döngü) ne derece faydalı, manalı, ne derece güzel ve insanı hayrette bırakan bir olay olduğu
1357] Nuri Sağıroğlu, Sızıntı c. 9, s. 451-452
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlaşılır.
Yeryüzünde yağışların meydana gelmesi, bu suların bir kısmının toprak ve bitki yüzeylerinde tutulup tekrar buharlaşması, bir kısmının ise toprak tarafından emilmesi ve geriye kalanın yüzey akışlarla deniz ve göllere taşınması, oradan buharlaşıp bulutları meydana getirmesi, toprak tarafından emilen suyun yeraltı suyunu besleyip nehir ve pınarların kaynağını oluşturması, hidrolojik döngü olarak adlandırılmaktadır. Rüzgâr, iklim şartları ve atmosferik olaylar gibi kararsız faktörlerin tesiri altında, atmosfer-toprak-deniz üçlü sistemi arasındaki bu su hareketi, hassas bir ölçü ve denge içinde cereyan etmektedir. Bu denge bir an bozulacak olsa, canlı hayat tehlikeye düşecek, belki de dengenin bozulma şiddetine göre tamamen kaybolacaktır.
Meselâ, atmosferdeki su buharı, toplam su içinde en az payı oluşturmakta; fakat en aktif rolü oynamaktadır. Buradaki su buharı, arzdan geri yansıyan uzun dalga boylu radyasyonların büyük bir bölümünü yutar ve ısınan atmosfer, bu enerjisini tekrar yeryüzüne gönderir. Diğer taraftan bulutlar, güneşten gelen enerjinin % 24 oranındaki kısmını yansıtarak yeryüzünün ısı dengesinin muhafazasına hizmet eder. Bu sayede gece-gündüz arasındaki sıcaklık farkı en aza iner. Atmosferdeki su buharı değişmeyen sabit bir değerdir. Ancak atmosferdeki su buharı ile toprak ve denizlerdeki su, devamlı yer değiştirmektedir. Büyük deniz ve okyanuslardan buharlaşan su, rüzgârlarla suya ihtiyacı olan yerlere taşınır. Burada oluşan bulutlar, oradaki canlılara damlalar halinde su serper; onların ihtiyacını görüp serinletir, toz toprağı yatıştırır ve kirleri temizler. Yeryüzüne her saniye ortalama 16 milyon ton su inmekte, aynı miktarda da yeryüzünden buharlaşmaktadır. Modern bilimin ortaya koyduğu bu gerçek, 1400 yıl önce Yüce Rehber tarafından: “Her sene, yeryüzüne inen su miktarı eşittir. Sadece, suyun indiği yerler muhteliftir.“ şeklinde ifade edilmiştir. Tabii ki, yağış miktarı her yerde aynı değildir.
Hidrolojik devr-i dâim içinde yeraltı suyu ve topraktaki su önemli bir yer işgal eder. Uzun süre yağmur yağmamasına rağmen bitkilerin canlı kalabilmesi tamamen toprakta tutulan su sayesindedir. Yeryüzünün kan damarları olan nehir ve pınarlara bu yeraltı suları menba olur. “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi, onu yerin içindeki kaynaklara geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler yetiştiriyor.“1358 Bu âyet, açıkça bu gerçeği ortaya koymaktadır. Suların düzeni, bugün herkes tarafından bilinebilir. Fakat Kur'an'ın vahyedildiği zamandan önceki asırlarda olduğu gibi, 1800'lü yıllarda bile insanlar, bu hususta tamamen yanlış telakkilere sahip bulunuyorlardı. Maurice Bucaille tarafından yazılan “Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim“ adlı eserde bu yanlış telakkiler açıklanmaktadır. Aristo'ya göre, yerdeki su buharı, dağların soğuk oyuklarında yoğunlaşmakta ve böylece kaynakları besleyen yeraltı gölleri oluşmaktadır. Bu teori, 1877'ye kadar O. Volger'in de içinde bulunduğu birçok taraftar bulmuştur. Bugünkü anlamda suyun dolaşımı hakkında, Kur'an'dan sonra ilk açık anlayış, 1580'de Bernard Palissy tarafından ortaya konmuştur. Ne var ki, Kur'an, bu hakikati, bu bilim adamından yaklaşık bin yıl önce bildiriyordu. “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık) siz onu (yeterli suyu)
1358] 39/Zümer, 21
SU VE YAĞMUR
- 341 -
depolayamazdınız.“1359 Bu âyetle de ayrıca yeraltı sularına dikkatlerimiz çekiliyor.
Hidrolik devr-i dâimde diğer bir sistem, büyük su depoları olan okyanus ve denizlerdir. Buralar, birçok canlının hayatı için zemin olduğu gibi kaynayan bir kazan şeklinde devamlı atmosfere su buharı gönderir. 1360
Yağmur
“ O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.“ 1361
“Gökten belli ölçü ve miktarda su indirdik de onu yerde durdurduk.“ 1362
“Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.“ 1363
Kur’ân-ı Kerim’de bu âyetlerin yanında, daha birçok âyette su ve yağmurdan, yağmur yüklü bulutlardan1364 ve o bulutları yürüten rüzgârlardan söz edilir.
Rüzgârın dindiği ve yağmur damlalarının toplu halde, o nâzik ve nâzenin çiçekleri, binlerce küçük hayvancıkları incitmeden yavaşça yere indiği bahar yağmurları ne kadar huzur vericidir. Fakat herhalde, karşımızdaki bu nefes kesici manzarayı seyrederken yağmurun tatlı nağmelerini dinlerken, damlaların hangi halde bize bu tabloyu sunduklarını düşünmüş olsak bile bizim bu konuda fazla bilgimiz yoktur.
Yaratıcı'nın koyduğu kanunların zincirleme işlemesiyle atmosfere gelen güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı kadar olan üçte biri yeryüzüne ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun devamlılığını temin eden buharlaşmayı sağlar. Denizlerden ve toprak üzerinden kaldırılan su aynı oranda buharlaşır, tekrar yere iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret sahibi Allah, bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Keza, dakikada yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede 16 milyon ton su, yağmur olarak indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik bölgelerinde farklı miktarlarda olmasına rağmen, evrende israfa yer verilmeyerek bu miktar korunur ve bir yıl içerisinde dünyaya düşen toplam yağmur miktarı, diğer yıllarda da hep aynı kalır ve bu, bütün zaman boyu böylece devam eder.
Atılmış pamuk gibi bulutlarda, birbirine yakın su molekülleri arasındaki elektriksel câzibeyle oluşan yüzey gerilimi, damlaları bir küre haline getirir. O tertemiz ve masmavi semada kısa zamanda meydana gelen bulutlardaki bu damlalar, eğer küçüklerse hava onların şeklini fazla bozamaz. Fakat büyüklerse
1359] 15/Hıcr, 22
1360] Harun Avcı, Sızıntı, c. 12, sayfa 320
1361] 2/Bakara, 22
1362] 23/Mü'minûn, 18
1363] 2/Bakara, 164
1364] Bulutlarla İlgili Âyetler Bulutlar: Bakara, 57, 164, 210; A'raf, 57, 160; Ra'd, 12; Nur, 40, 43; Furkan, 25; Neml, 88; Rum, 48; Fatır, 9; Ahkaf, 24; Zariyat, 2; Tur, 44; Vakıa, 69; Nebe', 14.
a- Bulutlar Y
ağmur Yüklüdür: Ra'd, 12; Zariyat, 2; Nebe', 14.
b- Bulutların Sağa-Sola Kaymaları: Bakara, 164; A'raf, 57.
c- Bulutların Rüzgâr T
arafından Yürütülmesi: A'raf, 57; Rum, 48; Fatır, 9.
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alt taraflarını yassılaştıracak bir basınçla karşılaşırlar. Allah'ın dilediği zaman, dilediği coğrafyaya onca yükseklikten aşağıya düşerlerken, önceden bilindiğinin aksine, değişime uğrama şekilleri sadece büyüklükleriyle ilgili değildir. Bu zaman zarfında saniyede yaklaşık 300 defa şekil değiştirirler. Şekilden şekle geçerek bir plân dâhilinde yere ulaşan damlalar, toplu halde çok güzel bir manzara sunarlar insanlara.
Yağmur damlaları, dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin etkisinde kalsalardı; yere düşene kadar hızları devamlı artarak çok büyük değerlere ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla muazzam hareket enerjisi kazanmış damlaların yeryüzüne taş gibi düşen felâketi olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi sonsuz bir Yaratıcı'nın tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan herbir damlanın, yerçekiminin ters yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket ettiğini görüyoruz. Bu şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü hızla artan hava direnci ile aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine eşit olmasına kadar artarak sonunda sabit kalmaktadır. O aktif, berrak ve tatlı su, hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmet'ten gönderildiği hem cahillerce hem bilginlerce kabul edilir ki, sanki rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm ederek damlalar suretinde İlâhî hazine çeşmesinden akmaktadır. Yağmurda görülen bu İlâhî yardım tecellisinden dolayı ona rahmet adı verilmiştir. 1365
Denizler dolusu su, gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları bir araya toplamak mümkün olsaydı, belki Akdeniz'i doldururdu. Demek ki, bir senede Akdeniz'i gökyüzüne çıkarıp yere indiren, onları toprağın altına geçirip, yeraltı kanallarında dolaştırıp, tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların hizmetine sokan var. Nil, Fırat ve Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler içinde bırakmaktadır.
Bulutlar için, tencereden çıkan buharı örnek verirler. Burada unutulan hususlar şunlardır: Nasıl ki bir tencere, tencerenin içinde su var ve bu su, sobanın üzerine konmuş, soba da yakılmışsa... Yeryüzü sularını, su yatakları denen kaba koyan, güneş ısısı ile bunu buharlaştıran bulunmalı ve bilinmelidir. Yani suyun teşekkülünden tutunuz, buharlaşmasına kadar bütün süreç, bir tertip ve nizam içinde yürümektedir. Bu nizamı koyan kimdir? Sular, en fazla yazın buharlaşır. Fakat en kurak mevsim de yaz aylarıdır. Buharlaşma, deniz ve okyanuslarda daha fazla olmasına rağmen, buralara daha fazla yağmur yağmıyor; suya ihtiyacı olan ormanlık alanlarda yağış fazla oluyor. Bu örneklerden anlıyoruz ki, bir yerde buharlaşan sular, gökyüzüne yükselip, rüzgâr arabasına bindirilip, bir plân dâhilinde sevk ediliyor, yaprakları buruşan, hal dili ile su isteyen bitkilerin imdadına yetiştiriliyor. Bitkilerin bulunmadığı yerlere yağmurun az yağması gösteriyor ki, ormanlar yağmur çekme bakımından da bir hazinedir.
Yükselen buharlar başıboş bırakılmıyor. Onlar belirli yerlerde toplanıp, belirli yerlere sevk edilince, o bölgenin rasathanesi “bugün falan yere yağmur yağacak“ diye bildiriyor. Artık yağmur o beldenin sınırına gelmiştir. Nasıl ki radarlar, yaklaşan uçağı yakalayıp haber veriyorsa, meteoroloji istasyonlarındaki âletler de, yaklaşan, hatta içeri giren buharı, yani rutubeti haber veriyor. Böylece yağmurun yağacağı anlaşılmış oluyor. Meteoroloji bilginlerini takdir ederiz. Öte yanda gemiciler ve bazı hayvanlar yağışlardan haber verdikleri gibi, fırtınalardan da haber vermektedirler. Meselâ derler ki “martılar sahile vurdumu kar yağar veya
1365] Mehmet Buharalı, Sızıntı, c. 12, s. 323
SU VE YAĞMUR
- 343 -
fırtına kopar.“ Ve genellikle de böyle olur.
Fakat hayvanların bir şeyler bilmesi ve haber vermesi ile insanların bilmesi daha başkadır. Hayvan yağışın olacağını haber verdi, diyelim. Hayvanın bundan başka yapacağı bir şey yoktur; hayvanın yapacağı bu kadardır. Fakat biz insanlar, yağan yağmura bakarken düşünürüz: “Hiç yağmur yağmasaydı ne olurdu?“ “Yağan yağmurlar, hiç durmasaydı ne olurdu?“ “Yağmurlar tane tane değil de oluktan boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne olurdu?“ Bu üç sorunun cevapları aynı olacaktı: Tek kelimeyle “felâket!“ Öyleyse yağmurun yağışında üç felâket gizlenmiş. Bizi bu üç felâketten koruyan var. Şükretmeyelim mi?
“Yağmur, doğanın sevinçten ağlamasıdır.“ Bir yağmur damlasının buharlaşıp gökyüzüne çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde yeryüzüne inmesi esnasında; şiddetle inmeden, rahmet olarak başımızı okşaması, canlıların imdadına yetişmesi, şefkatle üzerine düştüğü en nazenin yaprak ve çiçeklere dahi zarar vermemesi, bütün bu olayların, üstün bir ilim ve kudret çerçevesinde gerçekleştiğini göstermez mi? 1366
Bütün yaratıklara rızkını veren Rabbimiz, mahlûkatını rızıklandırmak için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı zamanda akla durgunluk veren öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran kalmamaya imkân yoktur. İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın eseri olduğunu ve ne kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve hayranlıkla yaratıcının büyüklüğünü kavrarız. “De ki; gökten yağmur gönderip bitkileri çıkarıp size rızık (olarak) veren kimdir?“1367 Bilindiği gibi, yiyeceklerimizden çoğunu Allah'ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde sağlarız. Eğer yağmur olmasa, akarsularımız da olmaz. Akarsu ile sulamamız da imkânsız olur.
Kurak geçen senelerde çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın devamlı olduğunu düşünün, halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir şey kalmaz ve bulunmazdı. Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı teşkil eden hububat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan Cenâb-ı Hak'tır. Çeşitli gıdalarımızın herbiri yaratılma ürünü olduğu gibi, toprak tarafından tekrar tekrar verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli gıdalar yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip kılınmamış olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp oradan yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere sahip kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek yeridir.
Su: Zaruri ihtiyaçlarımızdan biri, hayat için vazgeçilemez bir unsurdur. Ya mevcut deniz, nehir, menba suları doğrudan doğruya buharlaşarak bulutları veya yağmuru meydana getirerek sebze, meyve, tahıl, ot, ağaç vs.nin faydalanması sağlanmakta veya canlıların istifadesine sunulmaktadır. Canlıların kullandığı sular da idrar, ter, nefeslenme, dışkı... olarak; bitkilerde ise yapraklardan ve benzer şekilde tekrar atmosfere (dünya havasına) iade edilerek kullanılmakta; fakat varlığını koruyabilmesini sağlayan bir devr-i dâime tâbi bulunmaktadır. Ancak bu sayede varlığını koruyabilmektedir. Yoksa bu kadar sarf edilmesi
1366] Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y., s. 279-280
1367] 10/Yûnus, 31
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolayısıyla, buhar, yağmur ve kar şeklinde yeniden arza döndürülmemiş olsaydı tükenirdi. Hazıra ne dayanır ki? Sonra iade edilişinde tasfiye edilmiş, temizlenerek arıtılmış olmasaydı, kullanılamaz hale gelirdi. Zaman geçince çabucak kirlenirdi.
Esasen tüketilen suların yağmur halinde tekrar iade özelliği olmasa, sular yalnız durgun sulardan ibaret kalır, menba suları olmaz, dolayısıyla akarsu da bulunmazdı. O zaman da kirlenmenin ne kadar yaygın olacağını kestirebiliriz. Artık bulunsa bile onu kullanabilmek çok büyük çapta arıtmalara bağlı kalırdı. Fakat kuraklık hiçbir canlı için yaşama imkânı bırakmazdı. O yüzden, yağmurun yağması ve suyun devr-i dâim etmesinde de çok güzel tertiplenmiş, yeryüzünün imarı ve yaratıkların rızkı yönünden muazzam bir düzenin varlığı söz konusudur. Suyun rahmet olduğu, Allah’ın rahmeti olduğu ve düşünenler, okuyanlar için âyet olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. 1368
Yağmurların dizginini elinde tutan, kar'ın dizginini de elinde tutuyor. Bir arabacı, atın dizginlerine sahip olup, arabasını nasıl istediği yere sevk ederse, bulutları rüzgâr atına bindiren, onun dizginini tutan, yükseliş ve alçalış mesafelerini ayarlayan, bir de kar tanelerini hem tane tane yağdırıp hem de bunların birbirine yapışarak çığ gibi başımıza düşmesini önlüyor, hem de düşen kar tanelerinin herbirini süslüyor ki, görüp de ibret alalım.
Kar
Kar yağdığı sıralarda, önceden hazırladığımız siyah mukavva cinsinden bir cismi, karın altına tutsak, yağan kar tanelerine büyüteçle baksak, altı köşeli, sekiz köşeli kar taneleri göreceğiz. Bir genç kızın çehizine işleyeceği nakışların en güzellerinin bu kar tanelerinde bulunduğuna şahit olacağız. Kar taneleri, mükemmel geometrik şekilleriyle âdeta gökyüzü çiçeklerine benziyor. En usta desinatörlerin elinden çıkmış hârika motifler gibi, herbirisinin girift yapıları var. Bir tanesini bile en dâhî mimar, dakikalarca uğraşmadan çizemeyeceği halde, Cenâb-ı Hak, milyarlarcasını her saniyede şekillendirip, eşit ağırlıklarda kesip yeryüzüne gönderiyor.
Hem de hiç biri, diğerine benzemeyen orijinal nakışlar. Evet, bu konuda araştırmacıları ve özel tekniklerle kar kristallerinin fotoğrafını çeken şahısları hayretlere düşüren bir gerçek o ki, hiçbir kar kristali, birbirine benzememektedir. Amerikalı Vilson Bentley, 1885 yılında kar tanelerindeki akıllara durgunluk verecek muhteşem sanat karşısında âdeta büyülenmiş ve 50 yıl boyunca sürekli kar resimleri çekmeye kendini mecbur hissetmiş, çektiği 6000 fotoğraftan seçmeler yaparak yayınlamıştır. Orijinal kar kristallerinin bu gizemli ve ihtişamlı özellik ve güzelliklerinin anlaşılmasından sonra, bunların fotoğraflarını çekmek, âdeta bir sanat haline gelmiştir. Bu durum; sesleri, simâları veya parmak uçlarını ayrı ayrı mühürleyen İlâhî kudretin, kar tanelerindeki tecellisidir ve hiçbir hâdisede en ufak bir tesadüf olmadığının, kar taneleri sayısında ispatıdır. Evet, herbir kar kristali, gökyüzünden inen muhteşem bir tablo kadar sanatlıdır ve su zerrelerinden meydana gelen bu tablolar, yine bir su zerresinden yaratılan insanoğluna yaratıcısını göstermeye yeterlidir. İngiliz bilim adamı, 24.000 kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada hiç birisinin birbirine benzemediğini ve hepsinin hârikulâde
1368] Kenan Çığman, Kaza Kader, Özel Y., s. 222
SU VE YAĞMUR
- 345 -
motiflerle süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın yaratılışından bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor. 1369
Yağmakta olan kar tanelerini alıp incelediğimizde yeni yeni şekiller görmek mümkün. Sanatkârı takdir etmemek ise mümkün değil! Her yarattığını, özellikle insanı, benzeyen özellikler içinde benzemeyen nice farklarla yaratan evrenin muhteşem sanatkârı için, milyarlarca kar kristalini ayrı ayrı güzellikte ve desende yaratmanın hiç de zor olmadığını, bilim bile görmek isteyen her göze fotoğraflayıp göstermektedir.
Kar yağıyor tane tane. Nakış nakış işlenmiş; biçim biçim süslenmiş. Yüzlerce, binlerce metreden gelir, hem de salına salına. Kim işler bu taneleri? Kim süsler bu yeri? Acaba ne diyor bu şekiller? Kim açacak bu perdeleri?
Yağmur ve kar, fırtınalı havalarda dahi yağarken, birbirleriyle çarpışmaz. Eğer çarpışsa yeryüzüne gelinceye kadar dev kütleler oluşturup bizlere zarar vereceklerdi. Bu da kütlelerinin en hassas terazilerin ölçemeyeceği hassâsiyette birbirine eşit olduğunu gösteriyor. Zira birbirinden ağır maddeler düşerken ağır olanı daha hızlı yol alarak önünde bulunana çarpabilir. Ve kar tanelerinde de birleşme özelliği olduğundan zararlı kütleler oluşturabilirlerdi.
Dolu
Kar'dan bahsedince doluyu unutmak mümkün mü? Şimdiye kadar başımıza fındık kadar dolu yağdı, ama hiçbir zaman on kiloluk dolular yağmadı. Fındık, ceviz büyüklüğündeki dolular bizi ikaz etti, hal lisanı ile dolular der ki: “Ey insan, yolun harabelere, viranelere, Efes, Bergama Truva gibi yerlere düşerse buraları iyi gez. Gezerken düşün ve araştır. Neden buralar virane olmuş, neden buralardaki halk helâk olmuş? İşte o zaman heykellere dikkat et. Sonra başını etrafa çevir, heykeller gibi gezen, his bakımından taşlaşan, kendini arzularının ipine bağlayan, arzularına kul-köle olanlara bak; beldelerin viran olacağını hatırına getir. Sonra git tarihe sor. Neden bazı milletler yok olmuş, neden bazı beldeler yıkılmış? Sodom Gomore, Lut kavmi, Âd kavmi, Semud, Firavun kavmine ne olmuş? Haramların sıralandığı rafları, vitrinleri düşün. Haram imal eden, haram satan insanların vurdum duymazlığını, nice haramları mecbur edip farzları yasaklayan rejimlerin sonunun neye lâyık olduğunu hatırla ve de ki: “Başımıza taş yağmıyorsa, taş gibi kaya gibi dolular yağmıyorsa bu, Allah'ın bir lütfudur, insanların akıllarını başlarına almaları için bir fırsat ve mühlet vermedir.!“
Yağmur, kar, dolu... Bunların hepsi su. Denizler dolusu, gökler dolusu ve yerin altı su! Şu hale bakınca sanki dünyamız, su denen plazma içinde bir hücre gibi... İşte küçüğün büyüğe ve büyüğün küçüğe benzemesindeki sır gösteriyor ki, hücreyi, yağmuru yapamayan sanatkâr, yer gezegenini yapamaz. Yağmurun dizginini elinde tutamayan, rüzgâra hükmedemez. 1370
Yeraltı Suları
Su, yaşamamız için lüzumlu maddelerin en önemli olanlarından birisidir. Halen dünyamızda binlerce insanın yeterli temiz su kaynağı bulamadığı için
1369] Servet Engin, Muhteşem Sanatkâr, Adım Y., s. 41
1370] Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y., s. 28
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hastalıklar ve ölümle pençeleştiğini düşünürsek, suyun ehemmiyetini daha iyi idrâk edebiliriz. Yaklaşık 1.400.000.000.000 (1 katrilyon 400 trilyon) metreküp gibi son derece büyük miktarda mevcut olmasına rağmen, dünyanın birçok yerinde susuzluk vardır. Bu miktarı dünyada yaşayan insanlara dağıtırsak, kişi başına 200 milyar litreden fazla su düşmektedir. Şu halde mesele suyun azlığı değildir. Su kaynaklarının dağılımındaki farklılıklar ve mevcut kaynakları kirletmemiz en mühim problemi meydana getirmektedir. Yeryüzündeki suların çoğunluğu okyanuslarda ve denizlerdedir. Mağaralar ve su geçirebilen kayalar içinde bulunan yeraltı suları, okyanuslardan sonra ikinci büyük su kaynağıdır. Yaklaşık 50 milyon kilometreküp olan yeraltı sularının, 4 milyon kilometreküpü içilebilir özelliktedir.
Yeraltı sularının kaynağı, yağmur sularıdır. Yeraltı suları, yeryüzü seviyesine ulaştığı zaman buralardan dışarı çıkar. Yer üstüne çıktığı yerler, genellikle nehir yatakları gibi yeryüzünün aşağı kısımlarıdır. Çıkan bu sular, yağmur sularıyla birleşerek dere ve nehirleri meydana getirirler. Yeraltı sularının yeryüzüne çıktığı yer onun yeraltına girdiği yerden çok uzak olabilir. Böylece nemli bir bölgeden beslenmiş olan su, kurak bir bölgeye, yeraltından taşınmış olur. Hatta bazen nemli bir yerden çöle bile su taşınmış olur.
Kaynağı ne olursa olsun, yeraltı suyu, yeraltında çok uzun süre kalır. Bu süre, suyun bulunduğu yerdeki mineralleri çözerek, tadının tatlı veya acı olması için yeterlidir. Bu sebeple pek çok insan, yeraltı sularını nehir ve göl sularından daha leziz ve hoş bulur. Günümüzde kaynak suyu olarak şişelenip satılan sular, buna örnektir. Mineral yönünden zengin olan bu sular, şişelenir, kaynak suyu veya maden suyu olarak alıcılara sunulur. Yeraltı sularının bir başka özelliği de, güvenli olmalarıdır. Yeraltında uzun müddet kalan bu sulara, yeryüzünden karışan hastalık yapıcı mikroplar, bir başkasına hastalık taşıyabilecek kadar uzun zaman yaşayamazlar. Bu sebeple yeraltı suyu kaynakları nadiren dezenfekte edilmeye gerek duyulur. 1371
Şifâ Çeşmeleri; Kaplıca ve İçmeler
Türkiye'de bugün 500'ün üzerinde sıcak su kaynağı vardır. Bunların bir kısmının kimyevî tahlili yapılmıştır. Alınan neticelere göre de çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Yüz binlerce insan, müsait mevsimlerde bu içmelere, özellikle kaplıcalara akın etmektedir. Bu kaplıcaların bazıları, birçok tıbbî fizik tedavi âletleriyle donatılmıştır. Şifalı sularla yapılan tedaviye “balneoterapi“, tıpta bununla uğraşan dala da “hidroloji“ denir. Yeryüzünde çıkan sular, âdi sular ve şifalı sular olmak üzere iki grupta incelenebilir. Âdi sular, yağmurla yeryüzüne iner, toprak tarafından emilir, su geçirmeyen bir yer tabakasının üzerinde birikir. Sonra yol bulup çıkarken beraberinde toprak tabakalarındaki mineralleri de sürükleyip getirir. Bunların miktarı ve içerikleri mevsimlere göre değişir.
Şifâlı sular ise, yeryüzüne ilk defa çıkan, içindeki maddeleri iyon halinde bulunduran sulardır. Bunlar, depremlerle meydana gelen kırıklardan yol bularak derin tabakalardan gelirler ve genellikle sıcak sulardır. Yolları uzarsa soğuk olarak yeryüzüne ulaşırlar. Radyoaktif özellik de taşıyan bu sular, mevsimlere göre miktar ve içerikleri değişmez. Değişiyorsa, atmosfer suyu ile karışıyor demektir; tıbbî istifade için bunun incelenmesi gerekir.
1371] Salih Aksu, Yeraltı Suları, Sızıntı, sayı 161
SU VE YAĞMUR
- 347 -
Günümüzde fizik tedavi bölümü bünyesinde kaplıca tedavisi yan bir ilim dalı olarak bulunmaktadır. Bu yan dal, giderek gelişmektedir. Yani asırlardan beri uygulana gelen kaplıca tedavisi, zamanımızda bilimsel hüviyet kazanmış ve birçok hasta gerek doktor, gerekse yıllar öncesinden akıp gelen tavsiyelerle, kaplıcaların şifa veren özelliklerinden faydalanmaktadır. Kaplıca tedavisinin tesir tarzı bugün müspet ilimlerin ışığı altında yeni anlaşılmakla beraber, ecdâdımız bunu tecrübe yoluyla anlamış ve yıllarca bu faydalı tedaviden oldukça fazla istifade etmiştir.
Kaplıcalarda bu suların insan vücuduna tesirleri şöyle olmaktadır: Su ile insan bedeni arasındaki suyun elektrisitesi denilen elektriksel bir potansiyel farkı meydana gelir. Bunun neticesinde iyonlar çok rahatlıkla insan vücuduna girerler. Bu sular içildiğinde de sindirim sisteminde çok çabuk ve rahat emilirler. Neticede organizmada bozulmuş metabolik fonksiyonları düzenler, asit-baz oxido-reduksiyon ve su metabolizmasında rol alan enzimleri aktive ederler. Kolesterol gibi maddeler, bu sularda eriyip atılabilir. İnsan vücudundaki zehirler etkisiz hale gelebilir. Organizma, alerjisinin olduğu bazı maddelere karşı duyarsız hale gelebilir. Otonom sinir sistemi ve iç salgı bezlerinin düzenli çalışması, bu sular tarafından sağlanabilir; aynı zamanda bazal metabolizma, tansiyon, yedek alkali ve idrar asitliği üzerine normalleştirici tesire sahiptirler. Ayrıca hücrelerin çoğalmasını ve büyümesini de artırırlar. Meselâ, Gönen kaplıcaları civarındaki seralarda verim, kaplıcaya uzak yerlere oranla çok daha fazladır.
Kaplıcalardan fayda gören hastalıklar: Dejeneratif, kronik iltihabı, romatizmalar, adale romatizması, deri hastalıkları, şeker hastalıklarında görülen beslenme bozuklukları, aşırı şişmanlık, dolaşım sistemi hastalıkları, kadın hastalıkları, solunum, sinir, çocuk hastalıklarıdır. İçmeler de; mide, bağırsak, karaciğer, safra kesesi, böbrek, idrar yolu hastalıklarına iyi gelir.
Bu sıcak su kaynakları tedaviden başka seraları ısıtmada, merkezî sistemle yerleşme merkezlerini ısıtmada, yiyeceklerin kurutulması ve temizlenmesinde, sanayide derileri kurutmada ve işlemede, deniz suyundan tuz üretmede, kerestecilik ve ağaç kaplama sanayisinde ve kimya sanayisinin birçok işlemlerinde dünyanın çeşitli ülkelerinde kullanılmaktadır. Jeotermal enerji de denilen bu yolla elektrik üretimi, en temiz, en ucuz elektriktir; hele Türkiye gibi doğal sıcak su kaynaklar yönünden çok zengin olan bir ülkede bu konunun ihmalinin, akılla izahı hayli zordur. Elektrik üretmede ve ısıtmada, yeraltı sularından en az % 50 ucuzluk sağlanmaktadır. Bu ucuzluğun yanında, petrol konusunda dünyanın krizin eşiğinde olduğu düşünülürse, bunlardan daha önemlisi de çevre kirliliği konusunda hiçbir olumsuz yönü bulunmadığı değerlendirilirse, yeraltı sıcak sularının eşsiz bir nimet olduğu gözler önüne serilir. 1372
“O, arzın içinde ne varsa hepsini sizin için yarattı.“1373 Bir hadis rivâyeti de şöyledir: “Rızkı arzın derinliklerinde arayınız.“
Hayat Kaynağı Olarak Su ve Deniz
“İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik halde iken bizim, onları ayırdığımızı ve bütün
1372] M. Reşid, Şifa Çeşmeleri, Sızıntı, sayı 58
1373] 2/Bakara, 29
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?“ 1374
“Allah, bütün canlıları sudan yarattı.“ 1375
“İnsanı sudan yaratarak, ona soy-sop veren O'dur. Rabbin her şeye kadirdir.“ 1376
Hayatın ilk defa sularda başladığı, sonra karaya, daha sonra havaya intikal ettiği söylenir. Hayatın sularda başlaması için suların hayat şartlarına uygun olması gerekir. Saf suda hayat olamayacağı gibi, kaynar suda da olamaz. Akıntılı, durgun, berrak, bulanık sular, hayat için aynı değildir. Bu fizikî halin ötesinde bir de kimyevî haller gereklidir. Meselâ tatlı sularda kalsiyum karbonat ve kalsiyum sülfat tuzları çok; sodyum klorür ve magnezyum karbonat ise az bulunur. Tuzlu sularda ise sodyum klorür yani yemek tuzu çok; diğerleri azdır. Bununla beraber, bu madenî tuzların oranı, binde beş ile binde iki yüz arasında olmalıdır ki, sularda canlılar yaşayabilsin.
Kalsiyum ve sülfat nereden gelmiş? Bunları kim yapmış, kim taşımış, kim onları canlıların imdadına koşturmuş? Kalsiyumla sülfatı birleştiren kim? Birleşme kanununu koyan kim? Nasıl olmuş da sodyum ve klor isimli iki zehir birleşince yemek tuzu şeklini almış ve ağızlara tad olmuş? Bazı insanlardan zarar görürken; zehirlerin bile insana yardım etmesine ne mana verilebilir? Sulardaki madenî tuzların oranını koyan kim? Suları insan vücudundaki plazmaya benzeten kim?
Sulardaki madenî tuz oranı binde beşten az olsa, suların yoğunluğu da azalacaktır. Balığın vücut yoğunluğu fazla olduğundan, az yoğundan çok yoğuna geçiş başlayacağından, balığın vücudundaki su fazlalaşır ve balık ölür. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; çay şekerinin ucunu çaya değdirdiğimizde, şekerin çay suyunu emdiğini görürüz. İşte burada şekerin yoğunluğu fazladır; çayın az. Az yoğun, fazla yoğuna geçiyor. Bu, bir kanundur. Fakat yoğunluğu yaratan ve düzenleyen kim? Bu kanunu koyan kim? Yukarıdaki misalin tersini alalım: Sulardaki madenî tuzların oranı, binde iki yüzden fazla olsa, bu sefer sular, balıkların vücudundaki suyu emer, balıklar yine ölür. Demek ki sularla suda yaşayan hayvanların yapıları arasında bir uygunluk ve nizam var. Canlının vücut yapısını yapan, yaşama uygunluğunu koyan kimdir? Balık suda yaşar ama suyun ne olduğunu bilmez. Tatlı suların yoğunluğu, denizlere nazaran azdır. Bu sebeple Allah, tatlı su balıklarının elbisesine bol bol pul döşemiş ki, denge sağlansın diye. Nehir boylarında oturanlar da, balık tutsun, et ihtiyacını temin etsin ve balığın derisine pullar dizip onu tatlı sularda yaşatana şükretsin.
Derler ki: “Büyük balıklar, küçük balıkları yutar.“ Bu arada yutulmamış nice küçük balığa rastlıyoruz. Demek ki yutmak ve yutulmak, başıboş bırakılmamış. Peki, küçük balıklar ne yer? Denizler, aynı zamanda sanki bir tarladır; küçük balıklar bu tarladan otlanır. Mideyi yaratan, midenin ihtiyacını da yaratmış. Sularda, özellikle tuzlu sularda çiçekli bitkiler barınamazsa da; kökü, yaprağı ve damarları bulunmayan yosunlar ve bakteriler bol bol bulunur. Ve bunlar da deniz hayvanlarının otlağı olur.
Suların sıcaklık ve soğukluk derecesi de canlılar için önemlidir. Fizikte
1374] 21/Enbiyâ, 30
1375] 24/Nur, 45
1376] 25/Furkan, 54
SU VE YAĞMUR
- 349 -
öğretilen tabiattaki İlâhî kanunlardan biri; ısınan her şeyin genişlediği, soğuyanların ise büzüldüğüdür. Su, bu kanunun dışında kalan tek maddedir. Evet, su, donunca yoğunluğu azalan biricik maddedir. Allah, lutfedip, suyun en soğuk şekli sayılan buzun büzülme yerine genişlemesini emretmiş. Meselâ, bir şişeye su doldurup soğuk günlerde dışarı bıraksak, buz tutunca şişenin parçalandığını görürüz. Bu hal de gösterir ki buz tutan su, genişlemektedir. Genişleyen buzun yoğunluğu azalır. Suyun yoğunluğu 1'den fazla iken, buzunki azdır. Bu özellik sebebiyle soğuklar fazlalaştığı zaman suların üst kısmını bir buz tabakası kaplar. Buzun yoğunluğu sudan az olduğu için bu tabaka nehirlerin, göllerin ve okyanusların dibine inmez. İşin tuhaf tarafı, buz tabakası, suyun dibini soğuktan muhafaza ederek, sıcaklığını donma noktasının üstünde tutar. Böylece suda yaşayan canlı varlıklar ve balıklar da hayatlarını devam ettirir. Böylece buzun, sular üzerinde yüzmesi mümkün olmaktadır. Su, buz tutunca genişlemeyip daralsaydı, o zaman buzun yoğunluğu sudan fazla olurdu. Buzlar dibe iner; denizler, göller, hatta nehirler buz yatağı kesilir, hayat da biterdi. Sadece balıkların değil; su yeraltında olamayacağından o zaman bizim de yaşamamız mümkün değildi. Her cisim, ısı kaybederken küçülür; su, buz haline gelince genişler. Bu hal, tesadüfün eseri değil; hayatı halk eden, canlıları koruyan ve hayatlarını devam ettirenin, Hâlik-ı külli şey'in eseridir. Fizikteki bu istisnaî kanun, dünya hayatını teminde önemini koruyor. Fizikteki kanunları koyan da tabii Allah Teâlâ'dan başkası değildir.
Balıklar ve kurbağalar, kışın uyuşuk bir hayat yaşar, buzların çözülmesiyle hareketlenirler. Yine tatlı sulardaki süngerler, soğuğa dayanıklı kısımlar bırakarak ölür, havalar ısınınca dirilip ortaya çıkarlar. Nilüfer de kışın kurur ve ölür. Su dibine bıraktığı yumurtalarda bahar mevsiminde yeni nilüferler oluşur. 1377
Denizler
Sıcak denizlerde, güneşin sıcaklığı en fazla 300 ilâ 400 metre derinlere işler; 400 metreden daha derin yerlerde sıcaklık +4 derecede sabit kalır. Bu hal, buz denizleri için de aynıdır. Buzların, buz dağlarının onda biri su yüzünde; gerisi su içindedir. dolayısıyla gemiciler tarafından görülür, büyük kazalar böylece önlenmiş olur. Kuzey buz denizinde bile buz yatakları denizlerin dibine ulaşmamakta, yüzeyde kalmaktadır. Böylece suyun derinliklerinde hayat bulunmakta, denizler bir plazma hüviyetini korumaktadır. Bir yanda biberi yaratan Allah, öte yanda hurmayı da yaratmış. Denizlerde de bu kanun aynı şekilde geçerlidir. Bir yanda buz dağları, öte yanda sıcak su akıntıları. Bir balık meselâ 600 metre derinlikte yüzerek sıcak denizlerden Kuzey Buz Denizine geçse, herhangi bir değişiklik hissetmez. Çünkü gittiği her yerde sıcaklık +4 derecedir. Böylece yaz ve kış mevsimlerinde deniz canlıları için güzel imkânlar hazırlanmıştır. Güneş ışıkları, sularda 200 metre derinliğe kadar inebilir, böylece su yosunları güneş ışığından faydalanarak glikoz yapar. Yosunların bulunduğu bu bölge, denizdeki canlılar için bir ziyafet sofrasıdır. Akla şöyle bir soru gelebilir: Denizin her yerinde canlı bulunduğuna göre 200 metrenin altındakiler ne yapacak?
Kâinata nizam koyan, her yarattığına rızık veren Allah, tabii ki, onların yiyeceğini de hazırlamıştır. Meselâ, koparak dökülen yosun parçaları ve balık ölüleri,
1377] Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y., s. 24
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
derinlerdeki canlıların ihtiyacını karşılar. Zaten derin yerlerde yaşayan canlıların hemen hemen hepsi et ile beslenir. Yenenler ve yiyenler yıllar yılı varlıklarını devam ettiriyor. Demek ki hepsi büyük bir hesap, ölçü ve nizam içinde. Hepsi evren makinesinin birer parçası. Her parçanın birbiriyle yakın ilgisi vardır. Milyonlarca senedir bu makine çalıştırılmaktadır. Fizik, kimya, astronomi gibi bilimler, bu makinenin işleyiş kurallarını, kanunlarını anlatmaktadır. Bu makineye tabiat da denir. Elbette bu kâinat makinesini yapan, kuran, ayarlayan ve sistemli bir şekilde çalıştıran Allah'tır.
Su hayvanlarının bir kısmı, karada da yaşayabilir. Amipler böyledir. Sudan çıkınca nemli yerlerde hayatlarını sürdürürler. Bütün canlılar, hayatlarını ve nesillerini korumaya çalışır. Onlara böyle bir özellik verilmiştir. Meselâ amip, sudan veya nemli yerlerden hoşlanır. Bu hoşlanma duygusu, onun hayatının devamını sağlar. Böyle bir duygu verilmemiş olsaydı amip, güneş altında can verecek, haberi bile olmayacak ve nesli tükenecekti. Meselâ, aynı şekilde hıyarlara su verdikçe bol çiçek açar, fakat tohum vermez. Ne zaman ki suyu kesilirse, neslinin tehlikeye düştüğünü anlar, hemen tohum saçmaya, hıyar vermeye başlar. Hayatın devamı için gerekli şartlar, Yaratıcı ve Rızık Verici tarafından en ince teferruatına kadar ayarlanmıştır. Meselâ, karada yaşayan kurbağaların akciğeri olduğu halde, ağızlarından ziyade derileri yoluyla solunum yaptıklarından, derileri kuruyunca nefes almaları güçleşir; onlar da hemen sulu ve nemli yerlere koşar, rahatça nefes almaya başlar.1378
Denizler, bir bakıma kazana benziyor. İçi su dolu. Deniz isimli kazanda çeşitli yemekler bir anda ve bir kapta pişiriliyor. Hamsinin yemeği denizlerde hazırlandığı gibi; balinanın ve kaplumbağanın yemeği de orada pişirilir. Eli iğne tutanlar, eli makas tutanlar, denizlere bir başka gözle bakmalıdır. Denizler aynı zamanda bir terzi dükkânıdır. Yengecin elbisesi orada dikilir, kılıç balığının ve denizanasının elbisesi de orada dikilmektedir. Denizler aynı zamanda bir beşiktir. Deniz hayvanlarının yavruları orada hayata gözlerini açar, orada doğar ve deniz beşiğinde sallanır, dalgaların ninnisiyle büyür. Denizler aynı zamanda bir eğitim meydanı; deniz hayvanları da bir askerdir. Hepsinin farklı farklı silâhları ve kendilerini korumak için değişik gereçleri ve yöntemleri var. Denizler aynı zamanda kocaman bir mezardır. Ölen bütün deniz hayvanları bu mezara gömülür.
İngiltere, Türkiye'den çok daha kuzeydedir. Biliyoruz ki kuzeye çıktıkça havalar soğumakta, kışlar uzun ve yazlar kısa olmaktadır. Fakat İngiltere hiç de öyle değil. Hemen hemen Türkiye iklimine yakın bir durum var. Bunun sebebini araştıran coğrafyacılar, Atlas Okyanusu'nda golfstrim ismini verdikleri bir sıcak su akıntısı tespit ettiler. Sanki Atlas Okyanusu'nun içine çapı elli metre kadar olan çelik borular döşenmiş, ta ekvator bölgesinden alınan sıcak sular, getirilip İngiltere yakınından geçirilerek, bu büyük adanın ısınması temin edilmiş. İngiltere'de bulunanlar, bu sıcak suyun önemini ve bu nimetleri ihsan edeni anlamasalar bile biz anlayıp denizlerde sıcak suyu dolaştıran Allah'a hamd etmekteyiz.1379
Denizin derinliklerinde petrol ve doğalgaz gibi kolay kolay vazgeçilmez enerji kaynaklarını da Allah insan için depolamıştır. İçinde insanların ve gemilerin yüzmesine uygun yaratılması da denizin ayrı bir özelliğidir. Kur’an’da nehir
1378] a.g.e. s. 22 ve devamı
1379] a.g.e. s. 276
SU VE YAĞMUR
- 351 -
ve denizlerden bahsedilerek, içlerinde gemilerin yüzmesi için Allah’ın suya kaldırma gücü vermesi O’nun büyüklüğüne delâlet eden âyetler olarak vurgulanır. “İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.“ 1380
Su ve Rızık
Bütün yaratıklara rızkını veren Rabbimiz, mahlûkatını rızıklandırmak için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı zamanda akla durgunluk veren öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran kalmamaya imkân yoktur. İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın eseri olduğunu ve ne kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve hayranlıkla yaratıcının büyüklüğünü kavrarız. “De ki; gökten yağmur gönderip bitkileri çıkarıp size rızık (olarak) veren kimdir?“1381 Bilindiği gibi, yiyeceklerimizden çoğunu Allah'ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde sağlarız. Eğer yağmur olmasa, akarsularımız da olmaz. Akarsu ile sulamamız da imkânsız olur. Kurak geçen senelerde çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın devamlı olduğunu düşünün, halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir şey kalmaz ve bulunmazdı. Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı teşkil eden hububat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan Cenâb-ı Hak'tır. Çeşitli gıdalarımızın herbiri yaratılma ürünü olduğu gibi, toprak tarafından tekrar tekrar verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli gıdalar yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip kılınmamış olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp oradan yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere sahip kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek yeridir.
“De ki; size gökten ve yerden kim rızık veriyor?“1382 diye soruyor. Bu soruya cevap vermemiz gerekiyor. Bu konuda tefekkür etmek, rızık veren zat'ın lütfunu düşünmek ve gereğini yerine getirerek şükretmekle bu sorunun cevabı verilmiş olur. Eğer Allah, yararlandığımız imkân ve nimetleri yaratmasa, bugünkü rahatlık ve mutluluğa kavuşmamız mümkün olur muydu? Bunları Allah'tan başkasının verebileceği düşünülebilir mi? Bu sistemin bazılarını, toprağın nasıl itaatkâr bir hazine haline sokularak bize bol bol yiyecek sağladığını görelim. Herbirinin tükenmeden ihtiyaçlarımızı karşılamak imkânına nasıl bir sistem ve mekanizma ile kavuşturulduğunu gözönüne getirelim:
Denizler ve Denizdeki Canlıların Rızkı
Denizlerdeki İlâhî sistem ve rızıklanma da, yerde ve göklerde olduğu gibi denizlerde de Allah’ın hükmünün ve Rezzâk özelliğinin görüntüsü olarak bizi hayrete düşürür. Denizlerde yosunlar ve deniz bitkileriyle geçinen küçük canlılar, onlarla geçinen balıklar ve diğer suda yaşayan varlıklar, onlarla geçinen daha büyükleri ve daha da büyükleri... Ve büyüklerle geçinen daha küçükleri. Bütün bu gıda bulma hali evrenin tek Rezzâk'ı Allah’ın, yarattıklarını doyurmak için kurduğu mekanizmanın ârızasız işleyişi sayesinde imkân dâhiline girmektedir.
1380] 16/Nahl, 14
1381] 10/Yûnus, 31
1382] 10/Yûnus, 31
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın, Kur’an’da belirttiği yarattıklarının rızkını tekeffül etmesi (üzerine alması), bu harika nizamın uygulanışı ile canlanıp tahakkuk etmektedir.
Yalnız bu konuda unutmamak gerekir ki, insanlar, yeryüzünün halifesi olarak yaratılmışlardır. Türlerin azalıp çoğalmasında veya yok oluşunda gücünü ıslaha da ifsada da kullanabilen halifelik yetenekleriyle donatılan insanların müessir rol oynama imkânı sözkonusudur. “İnsanların kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesad çıktı, düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.“ 1383
Bütün canlı ve bitkiler Allah’ın yaratması ile varlık kazanmışlardır. Bu çeşitli bitki ve canlıları ondan başkasının meydana getirmesi mümkün değildir. Her bitki ve canlı ancak kendi tohumu ile vücuda gelir. Aralarındaki ilişkiler ve harika nizam, bütün canlıların bir düzenleyicisi, bir Rabbi ve bir Razzâk’ı bulunduğunda şüpheye yer bırakmayacak mükemmeliyettedir. Dolayısıyla bütün mahlûkat, Allah’ın yaratmasıyla varlık kazandıkları gibi; O’nun rızıklandırması ile hayatlarını devam ettirebilmektedirler. İnsan, bu yaratılanlar dışında başka bir şey bulup ortaya koyabiliyor mu? Allah’ın dışında gözde büyütülen, korkulan, tanrı yerine konulan, tapılanlar, bırakın bütün evrendeki canlıları beslemeyi, bir canlı yaratabiliyor mu? “Ey İnsanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız, o maksatla bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!“1384 Bütün varlıkların Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiklerini bildiğimize göre, ne suretle olursa olsun rızıklanmamızın da, yarattıklarının hiç birini rızıksız bırakmayan Allah’ın lütfu olduğunu kabule mecburuz. Rızıkların hayatımızı devam ettirmede, güç ve enerjimiz üzerinde faydaları yanında şeklen güzellikleri, lezzet olarak da tadlarını düşündüğümüzde, Rabbimiz ve Razzâk’ımızın ne kadar cömert olduğunu anlamış oluruz. Nimetlerin lezzetini anlatmak, güzelliklerini anlatmaktan daha zordur. Âhiret nimetlerinin özellikleri ve oradaki rızıkların güzellikleri ise, aklımızın, hayalimizin ulaşamayacağı kadar muhteşem!
Canlıya besin teşkil eden gıdaların, sindirim organlarınca asimile edilerek o canlının hayatının devamını sağladığını biliyoruz. Kullanılan gıda artıkları, canlı için zehir durumuna gelmiştir. Onun için dışkı ve idrar şeklinde dışarı atılır. Canlı için zehir haline gelerek bozulan bu maddeler, bitkiler için besin maddesidir. Toprağı bereketlendirir. İnsanlar ve hayvanlar amonyak ve tuzlarından azotlu maddeler meydana getiremezler. Fakat bazı bakteriler uzviyyete girer, amonyaktan uzvî azotlu birleşikler yaparlar. Mikroplar telef olduktan sonra albüminlerinden insan ve hayvanlar istifade ederler. Vitaminlerden bir kısmı da bu sayede oluşurlar. Bunlar öyle ince ve girift hesapların neticesidir ki, hiç birinin tesadüfler sonucu rastgele meydana gelmiş şeyler olduğu iddia edilemez.
Bütün bunlar, bu düzeni çok ince bir hesapla kuran ve koruyan bir Yaratıcı’yı, bir Rab ve Razzâk’ı ispatlıyor. Yoksa bu iş, dünya yaratıldığından beri nizam bozulmadan yürümez, bir yerde durur ve her şeyin yokluğu, canlıların açlıktan telef olduğu görülürdü. İşler o kadar ustalıklı ve mükemmel ayarlanmış ve tertiplenmiş ki, öğrenince hayran kalmamak mümkün olmuyor. Bir tür canlı için sevilmeyen veya zararlı olan, diğerinin talip olduğu gıda oluyor; onu alıp faydalanıyor.
1383] 30/Rûm, 41
1384] 22/Hac, 73
SU VE YAĞMUR
- 353 -
Birinin dışarı attığı atık ve artık maddeler, diğerinin aradığı maddeyi teşkil ediyor. Onu alıp istifade ettikten sonra, diğeri için tasfiye edilmiş, arıtılmış bir halde istifadesine sunuyor. Bunlar ne kadar hoş ve ilginç şeyler, ne muhteşem işler! Ne kadar da güzel işliyor. Sen ne büyüksün ya Rabbi!
Su ve Rızık
Yerde meydana gelen bitkilerin, toprağın bize merhametinden geldiğini iddia edemeyeceğimiz gibi, yağmurun da, bize ve diğer canlılarla bitkilere acıdığından indiğini ileri süremeyiz. Bize rızık vererek bizi düşünen, yağmuru rahmet olarak gönderen zattır Rabb. “İçmekte olduğunuz suyu, bildirin bana. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa Biz miyiz indiren? Dileseydik onu tuzlu, acı bir su yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?“ 1385
Diğer nimetlerini de gözönüne getirince hepsinin Cenâb-ı Hakk'ın ihsanı olduğunu kabul ederek, şükür ve hamd üzere olmamız icap eder. “Sizi yeryüzüne yerleştirdik. Size orada geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?“1386 Allah, koca evreni insanın hizmetine tahsis etmiş, zemini, semâyı onun geçimini temin edecek şekilde düzenlemiş ve bunlardan faydalanma imkânlarını bahşetmiştir. Bütün bunlara rağmen şükretmemek büyük bir nankörlüktür.
Allah'ın yarattığı her şey hayırlı ve güzeldir. Münkirlerin zannettiği gibi basit canlı yoktur. En basit kabul edilenler bile besin seçme ve tedarik etme yeteneği, besinden yararlanma ve kullanma sanatı, besin artıklarını dışarı atma mahâreti, enerji üretme yeteneği ve yerine sarf edilmesi, çalışma sırasında organlar arası koordinasyonu sağlaması, hayatını devam ettirebilmek için lüzumlu organları bünyesinde koruma ve görevlerinde başarı göstermesi, üreme mekanizmasının işleyişi, dış etkilerden korunmayı başarması gibi nice karışık ve ince işlerin hakkından gelebilen mükemmel eserdirler. Üzerlerine düşen hayatî işlerin hepsini bir arada noksansız yerine getirebilmektedirler. Demek ki tek hücre de olsa her canlı, muhteşem ve akıl almaz bir ilâhî mûcizedir. Hatta o tek hücreyi en mükemmel fabrikalarla kıyaslayabiliriz. Ve bu minik canlı fabrikanın âlet ve makineleri, ustaları, işçileri bizim kurduklarımızdan çok daha güzel ve başarılıdır. Hiçbir görev aksamamakta, her iş tam zamanında görülmektedir.
Kendiliğinden oluştuğuna inananlar, her şey maddeden ibarettir diyenler bile böyle bir muhteşem eserin tesadüfler sonucu veya kendiliğinden meydana geldiğini kabul edemezler. Mikron (=milimetrenin binde biri) ile ölçülen bu çok ufak canlıların bu kadar karışık işleri aksatmadan, nasıl bu kadar mükemmel şekilde başardığını öğrenip de hayrete düşmemek mümkün olmaz. Canlılardan hiç biri basit değil; kavrayamayacağımız kadar mükemmel, girift ama düzenli varlıklardır. Bunlar ancak Allah'ın yaratma, rızık verme ve yaşatma sanatının eseridirler. 1387
Bitkiler ve Su
Ağaçları biliriz, meyvesini yer, yeşil yaprakları altında gölgeleniriz. Hayvanlar gibi yürümek, etrafı gezip dolaşarak rızık toplamak imkânına sahip değildirler.
1385] 56/Vâkıa, 68-70
1386] 7/A'râf, 10
1387] M. Kenan Çığman, Kazâ-Kader, Özel Y., s. 218-228
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bazen rüzgârların etkisiyle hışırtılar çıkararak sallansalar da, çoğunlukla sessiz bir hayat yaşarlar. Fakat bu sessizlik, onların tembel ve garip gözüken zavallı bir yaratık oldukları anlamına gelmez. Bir biyolog gözüyle tetkik ettiğimizde onların da çok enteresan bir yapıya sahip olduğunu, otomatik bir makine gibi çalıştığını görürüz. Biz, bitkilerin ve ağacın onlarca enteresan yönünü değil; sadece su ile ilgisini belirtmeye çalışacağız.
Ağacın gövde ve dallarının iç kısmı, odun dediğimiz cansız gibi bir maddedir. Fakat bir iskelet görevi görmektedir. Bu ölü kısımdan dışarı doğru, yüzeye çok yakın bir yerde su nakleden bir tabaka gelir. Bu kısım, uzun damarlardan, tüplerden meydana gelmiştir. Bu tüpler de cansız ve hareketsizdir. Sadece su iletmeye yararlar. Bunlar, başlangıçta meydana gelirken, içlerinde kiracı gibi oturup hem de çalışan canlı hücreler vardır. Tüpler tamamlanıp işler bitince canlı kiracılar da yerlerini terk ederler. Bu hücreleri bir inşaat ustası gibi intizamla çalıştıran bir kudret sahibi olmalıdır; çünkü bunlar, ne beraber çalışmadan anlar, ne de mühendislikten.
Bir ağacın kaç yıl yaşadığını da anlayabiliriz. Toprağa yakın bir yerden kesersek halkalar göreceğiz ki, bunlar yıllık büyüme halkalarıdır. Ağacın canlı kısmı, odunun yüzeyindeki ince bir hücre tabakasıdır. Buna Kambium denir. Ağacın büyümesini sağlayan yegâne canlı kısım budur. Nasıl insanların ve hayvanların dokuları arasında sıvı dolaşıyorsa, ağacın da böyledir. Zaten her canlı hücre ister hayvana, ister bitkiye ait olsun, içinde besin bulunan bir sıvı ile kuşatıldığı müddetçe yaşayabilir. Hem ağaç çok su buharlaştırır. Bu sebeple içinden çok miktarda su geçirmek zorundadır. Bir büyük kayın ağacı kuru ve sıcak bir günde 250 litre su baharlaştırır. 25-30 metre yüksekliğindeki bir kayın ağacı ise ortalama 20 ton kadar su buharlaştırır. Bir ayçiçeği bile günde bir litre su harcar.
Bizi düşündüren taraf şudur: Acaba ağaçlar, bu kadar suyu yapraklarına kadar nasıl çıkarıyor? Boyu 120 metreye varan ağaçlar vardır. Hangi kuvvet, suyu böyle tepelere götürüyor? 100 metre yüksekliğindeki bir su kulesinin, metrekarenin yüzde biri kadar küçük bir yüzeye bir ton basınç yaptığı hesaplanmıştır. Boyu 100 metreyi geçen ağaçlar böyle basınçlara rağmen suyu tepelerine kadar çıkarabilmektedir. Bir fitil, gazı çeker. İnce bir boru su dolu bir kaba batırılırsa su boruda yükselir. Boru ne kadar ince ise, su o oranda yükseğe çıkar. Bunlar, fizikte kılcal olaylar diye geçer. Ağacın ince damarları suyu bu prensiple mi yükseltiyor diye düşünüldü. Neticede anlaşıldı ki, bu prensip pek işe yaramaz. Hele su biraz koyu ve ağdalı ise hiç yükselmez. Öyle ise, bu prensipten daha üstün bir mekanizma var ki, su ağaçta tepelere kadar yükseliyor. Acaba bu mekanizma nedir?
Kök basıncı veya osmoz dediğimiz kimyasal basınçla ilgili, kuvvetli bir emme çeşidi üzerinde duruldu. Toprakta bulunan su, osmoz (geçişme) sonunda ağacın köklerine girer. Ağaç kökündeki zar, kök içindeki özsuyunda bulunan kimyasal maddelerin kökten çıkıp gitmesini engeller. Böylece kök içindeki su daha yoğun durumda bulunur. Meselâ, şekerli, tuzlu sular saf suya nazaran daha yoğundur. Bunun gibi osmoz prensibine göre az yoğun su, daha yoğun suya akmak ister. Böylece kök dışındaki daha az yoğun olan su, kökün içine girmeye zorlayan bir basınç meydana getirir. Bu basınç kökte bulunan suyu 18 metre yukarıya çıkarabilecek güçtedir. Her ağaçta böyle bir basınç vardır. Meselâ bir asma bu basınçla sıvıyı 12 metreye, bir kayın ağacı 28 metreye yükseltebilir. Demek, suyun kökten
SU VE YAĞMUR
- 355 -
yapraklara çıkmasında kimya kanunları rol oynamaktadır.
Fakat kimya kanunudur deyip de köklerin sanatkârını akla getirmemek mümkün mü? Elbette bu kanunları koyan vardır. Biz, tabiattır, tesadüftür, şu veya bu sebeplerle bu işler oluveriyor diyenlerden değiliz. El-hamdü lillâh, aklımız yaratıcıyı görmeyecek kadar bozulmuş değildir. Toprağa atılan bir çekirdek, bir müddet sonra filiz veriyor, kök salıyor. Böylece nice fizik ve kimya kanunlarının hüküm sürdüğü bir meyve fabrikası meydana gelmeğe başlıyor. Karanlık toprağın altında, böyle ilim isteyen, hesap isteyen hârika işler, kendi kendine, tesadüflerle olur mu? Osmoz prensibi gibi daha pek çok kanunları bilen bir Âlim var ki, ağacın kökünü, gövdesini, dal ve yapraklarını meydana getiriyor. Buradan anlaşılıyor ki, çekirdeği programlayan O olduğu gibi; toprağa, suya, havaya, güneşe hükmeden de O'dur. Evet, O Zat, bütün bunlara hâkim olmasa, emrinde kullanıp bir ağacı yaratamazdı. Madem yaratıyor, öyleyse her şeye hükmediyor.
Ağaçtaki suyu yükseklere çıkartan sebebin kökten yapılan basınç olduğunu söylemiştik. Bu basınç suyu ortalama olarak 18-20 metreye kadar çıkarabilmektedir. Boyu 120 metre olan ağaçlar düşünülünce, osmozdan doğan basıncın yetmediği anlaşılmaktadır. İlim adamları, bunca araştırmalara rağmen, ağacın tepelerine suyun nasıl çıkabildiği problemini hâlâ tümüyle çözebilmiş değiller. Hâlbuki ağaçlarda bu mesele çoktan halledilmiş, en mükemmel bir mekanizma ağaçlara yerleştirilmiş, otomatik olarak çalışmaktadır. İlmin zirveye ulaştığı iddia edilen zamanımızda bilginlerin anlamaktan âciz kaldığı böyle ince ve derin işler, kendi kendine olur mu? Biz inanıyoruz ki, ilmi sonsuz, yüce bir kudret sahibi bu işleri yapmaktadır. O'nun gücü ve ilmi, ağacın incecik damarlarına kadar girer, bizce esrarengiz işleri yapar. Bu bakımdan ağaçla suyun ilişkisi bile Allah'ı ispatlamaya yeter. Ağaç da Allah'a götüren bir delil, bir kitaptır. İnsanın, bırakın benzerini yaratmayı, laboratuarda deneyini yapmayı, anlamaktan bile âciz olduğu tabiatta/dış dünyamızda nice işaretler, deliller vardır.
Bitki hücrelerinin yan yana dizilip belli şekiller alması karşısında hayretimizi gizleyemezken, bitkilerdeki suyun da bildiğimiz cinsten olmadığı dikkatimizi çekmektedir. Bu suların farklı ama belli oranlarda madensel tuzların karıştığı sular olduğu bir gerçektir. Ağaçların ne akciğeri, ne de buna benzer organları vardır. Fakat solunum yaparlar. Acaba nasıl? İşte bu da anlamaktan âciz kaldığımız bir sırdır. Oksijen temin ederler. Topraktan aldıkları ham besin suyu, hava ve güneş ışığı sayesinde besinlerini üretirler. Beşer zekâsının idrâk etmekten âciz kaldığı bütün ince işler, anladığı diğerlerinin de sebebini yaratan Allah'a dayanmaktadır. Bir ağacın yaratılıp meyve ve hava fabrikası gibi çalıştırılması, büyük bir ilmin işidir.
Ağaç, karada yaşayan bir deniz yaratığı gibidir. Onun her hücresi su içerisine dalmış olarak hayatını devam ettirmektedir. Su hem gıda, hem de hayattır. Ağacın tepesindeki bir hücre ile denizdeki bir hücre arasında esasta bir fark yoktur. Yazın 30-40 derece sıcağında bünyesindeki suyu ağaç nasıl muhafaza ediyor diye bir soru geliyor insanın aklına. Sıcaklarda dışarıya bir çamaşır serdik mi, hele bir de rüzgâr varsa hemen kupkuru kesilivermektedir. Ağaç, her canlı hücresini sanki bir göl içindeymiş gibi su içerisine batmış olarak nasıl sıcakta muhafaza ediyor? Her yaprak, dışarıdan gelecek etkilere karşı en mükemmel bir şekilde sıkı sıkıya örtülüdür. Yaprakların alt tarafında, mikroskopla ancak görülebilen
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
incecik delikler vardır. Bunlara stomata adı verilir. Hava bu deliklerden girer, su buradan çıkar. Bu delikler otomatiktir, duruma göre açılır, kapanırlar.
Gövde ve dallardan su niçin sızıp buharlaşmıyor? Su ile devamlı temasta olan kabuk niçin bozulmuyor, çürümüyor? Ağacı saran kabuk mantarlaşmıştır. Öyle ki, suya karşı ağaç kabuğundan daha dayanıklı bir madde yoktur. En iyi yağmurluk, şemsiye onun yanında zayıf kalır. Mantar suya karşı o kadar dayanıklıdır ki, suyun geçmemesi istenilen şişe tıpalarında, makinelerin contalarında hep ondan yararlanılır. Hem tüm hücrelerinin ihtiyacı olacak şekilde deniz içindeymiş gibi yaş kalmaları gerekirken, en uygun bir örtünün/kabuğun keşfedilip imal edilmesi tesadüf olamaz. Ağaçtaki sadece suyla ilgili bu bilimsel gerçeklerin, birbirini tamamlayan noksansız ilişkileri, Allah'ın sulamasıyla ihtiyacımız olan meyveleri kusursuz olarak imal eden bir fabrika olmaları bile kişiyi Allah'a götürmeye yeter. 1388
Su ve Günlük Hayatımız
Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler, su kaynaklarının etrafında kurulup gelişmiş, ne zamanın değişmesi, ne de teknolojinin ilerlemesi bu durumu değiştirebilmiş. 21. Yüzyılda da su, toplumların refah seviyelerinin yükselmesinde esas faktör olma özelliğini koruyacaktır. Kurak ve yarı kurak ülkeler, hal-i hazırda su sıkıntısına girmiş durumda olup, görünen o ki, daha başka ülkeler de yakın gelecekte bu sayıyı artıracaklar. Bazıları, kâhinlik yapıyorlar diye reddetse bile çoğu fütürologlar/gelecekbilimciler, yakın geleceklerin savaşlarının “su savaşları“ olacağını bekliyor, öngörüyorlar.
Su, her insanın her gün kullandığı vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Daha büyük su sıkıntısıyla karşılaşmamak için, suyu kullanıcı olan tüm kesimlere görevler düşmektedir. Öncelikle evde, sanayide, ziraat alanlarında ve diğer kullanılan yerlerde suyun bir damlası dahi israf edilmemelidir. “Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez.“1389; “Müsrifler, şeytanların kardeşleridir.“1390; “Ve onlar ki, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisi arasında dengeli olur.“1391 Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Akmakta olan bir nehir kenarında bile olsa, suyu israf etmeyin.“ Kur'an ve hadisin getirdiği bu esaslara âhiret için olduğu kadar; dünya için de uymak zorundayız.
Yine, çevre kirliliği konusunda araştırmalar yapılarak su kirlenmesine karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. Hz. Peygamber, 14 asır önce, durgun suya bevletmeyi ve su kenarına abdest bozmayı yasaklamıştı. “Sizden biriniz, durgun suya abdest bozmasın ve böyle bir suda cünüplükten dolayı yıkanmasın.“1392 Ne yazık ki, O'nun prensiplerine uyulmayıp, yasakladıklarının daha kötüsü yapıldığından suyumuz da kirlendi, huyumuz da. Tabii çevremiz de.
Su, içme ve bitkilerin sulanması yanında, önemli bir temizlenme aracıdır. Bazı ibâdetleri yapabilmek için farz olan abdest veya gusül abdesti ancak su ile
1388] Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Su ve Tabiat, Türdav Y., s. 3 vd.
1389] 7/A'râf, 31
1390] 17/İsrâ, 27
1391] 25/Furkan, 67
1392] Buhârî, Vüdû', 68; Müslim, Tahâre 51
SU VE YAĞMUR
- 357 -
alınır.1393 Abdest bir ibâdettir de. Abdest, dışı temizlediği gibi insanı iç temizliğe de ulaştırır. Abdest nur; abdest üzerine abdest ise nur üzerine nurdur. Diğer yandan, namaz için giysilerin, bedenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması da şarttır. Temizliğin de su olmadan mümkün olmadığı bir gerçektir. “Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor.“1394 Suyun fazla olmadığı bölgede yayılmaya başlayan dinin su ve su ile temizlik konusunu öne çıkarması ve bir “su medeniyeti“ oluşturması; suyu aramayan, sudan ve rahmetten kaçan Batı insanına bir ufuk açması gerekmez mi?
Hava şartları, kuraklık ve yağışlar insanoğlu için büyük öneme sahip. Rahmeti zahmete çevirmekte insanoğlunun eline su dökecek yok. Zâten Nuh tûfânı da, İlâhî ve nebevî rahmeti takdir edemeyen insanın kendi çağırdığı ceza değil miydi? Suya hükmünü geçiremeyen, onunla yarışamayan, yağmura “yağ!“ veya “dur!“ diyemeyen, sellerin ve doğal âfetlerin ders veren zararlarını teknolojisiyle sıfırlayamayan insanın kendi âcizliğini ve tüm tabiatın/âlemlerin Rabbine teslim olması gerektiğini kabul için, aslında çok zeki ve kültürlü olmasına gerek yok. Yaz kurak geçti diye şikâyet ederken, kışın ay boyunca yağan rahmetten de şikâyet eder zavallı insan. Tedbir almadığı, teknolojinin imkânlarını hayırlarda kullanamadığı için yazın kuruyan barajlarını, kışın köyler üzerine boşaltmakla çözümler(!) bulur.
“Suyla yarıştığını“ iddia ederek çizmeyi aşan şekilde reklâmlarını yapanlar, -başka ülkelerde örnekleri olduğu halde- yağmuru üzerinde tutmayıp altındaki toprağa sızdıran asfaltlar düşünmezler. Ve insanoğlu, kendi fıtratının aksine hareketle dünyayı kendine zindan edip topluma da zulmettiği yetmiyormuş gibi, tabiattaki İlâhî kanunun/sünnetullahın sınırlarını ihlâl edip çevreyi kirletmenin cezasını da tüm dünya insanlarına, hatta diğer mahlûkata da çektiriyor. Yeryüzünü ifsâd eden insan, ozon tabakasını da deliyor; karşılığını da global çölleşme ve iklimlerin intikamıyla çekiyor. Yeryüzünün halîfesi olan/olması gereken, tabiatla aynı Zâta kulluk yapan doğanın/çevrenin kardeşleri “muslih“ler tarih sahnesine çık(a)madığı için, onlar da “cezâsı, sadece zulmü işleyenlere has kalmayıp görevini yapmayan insanlara da şâmil olan fitne“nin1395 kurbanı oluyor.
Su ve Düşündürdükleri
Çeliğe su verince kuvvetlenir. Tohuma, çiçeğe su verince filizlenir, dallanıp budaklanır. Çölde kalmış bir yolcuya su verirseniz, hayat vermiş olursunuz. Kıraç topraklar, çölleşen yer, suya hasrettir. Yanan gönüller, çorak sineler, kuru gözler, kuruyan ruhlar, gökyüzünden bir meltem gibi yumuşak ve sessiz sessiz akacak rahmeti beklerler. Doğudan, Ortadoğudan bir ses gelir kulağımıza, vâveylâ gibi: “Her gün Âşûrâ; Her yer Kerbelâ!“ Sahi, “biz de müslümanız“ diyenler değil miydi Hz. Hüseyin'i Kerbelâ çölünde günlerce susuz bırakanlar?
Dünya denizinin üzerinde yüzmesi gerekirken gemimiz suyu içine/gönlüne aldı. Bu hırs sonucu, üstünde yüzecek temiz sudan da mahrum kaldı. Artık karaya oturan gemimiz, S.O.S. sinyalleri saldı.
“Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi;
1393] Bak. 5/Mâide, 6; 4/Nisâ, 43
1394] 8/Enfâl, 11
1395] 8/Enfâl, 25
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Anne, seccâden gelsin, bize duâ et, e mi?“
Su, insanoğlu ve diğer canlılar için ne büyük lütuf. Şırıl şırıl sesi, çevresini yeşillendirip serinletmesi, tozu toprağı yatıştırıp her türlü kiri, pisliği temizlemesi, kuruyan dudakları ıslatıp içene can katması, çatlayan toprağı doyurup pörsüyen bitkilere hayat vermesi, bu lütuf zincirinin halkaları. Su, adına kasideler yazılan nimettir: Âlemlere rahmet olarak gönderilen zatla,1396 rahmet olarak inzal olan yağmurun1397 arasında güzel bir bağ kuran, Peygamber sevgisini su sevgisiyle simgeleştiren naatların en güzellerinden biri Fuzuli'nin “Su Kasidesi“dir. Su, Yüce Beyan'da cennetin güzellikleri arasında sık sık yer alan hediyedir: “İman edip sâlih amel işleyenlere, altından (içinden) ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!“1398 Su, (rivâyete göre) Nebî'nin (s.a.s.) parmağında bereketlenip çeşme gibi akan mûcize...
Kur'an, semâdan inzâl edildiği gibi; yağmur da yine semâdan (yukarıdan, üstten) inzâl edilmiş/indirilmiştir. Her ikisi de rahmettir. Bir çiçeğin, bir gülün semâdan inen rahmete/yağmura ihtiyacı vardır; yoksa bir ot yığını, bir diken parçası olur, ölür gider. Bir insanın da semâdan inen rahmete/Kur'an'a ihtiyacı vardır; yoksa canlı cenazeye, elbiseli oduna benzer, ruhen ölür gider. Su, hayat kaynağı olabilir; Kur'an ise âb-ı hayattır/ölümsüzlük suyu. Kur'an nağmelerinin ruhu coşturması gibi, su sesi de insana huzur verir; İkisi de Allah'ın kitabıdır çünkü. Birini içmeye başlarken “Elhamdülillâh...“ deriz; diğerini içtikten sonra. Kur'an çeşmesi cehennemimizin ateşini söndürecektir; Suyun ateşi söndürdüğü gibi.
Aslında biri yanıcı, biri yakıcı olan iki elementin birleşmesinden, ateşi söndüren bir sıvı yaratması; zıtları birleştiren, acıya tad, çileye zevk katan bir Zat'ın muhteşem sanatının ayrı bir görüntüsüdür. Bilindiği gibi hidrojen yanıcı bir gaz; oksijen ise yakıcı. Ama su; gaz da değildir; Hidrojenin zehirli bir gaz ve öldürücü bomba olduğu, ağırlıklı oranda ondan meydana gelmiş suyun ise tatlı ve ihya eden olması gibi.
Hangi insan, evinin bahçesinde bir çağlayan olmasını istemez; ya da güzel bir nehir kenarında köşk? Öyleyse iman ve sâlih amellere sarılsın suyun o güzel görüntüsü ve şırıltısı Cennette onu bekliyor. Tabii, bir de Kevser; Rasûl'ün sunduğu rahmet çeşmelerinden dünyada içenler için. Tabii insan özgür: Zakkum, irin ve kaynar suyu da tercih edebilir; dünyada onca temiz içecekleri bırakıp alkolü tercih ettiği gibi. Zemzem: İsmail'in hâtırası. Can suyunu, kanını sevdiğine seve seve vermeye hazır olana En Sevilen' in cevabıdır/ikramıdır o mübârek su. Ama insan, mecbur değil, şeytanın sunduğu süslü kadeh içindeki zehir, bazılarının tercihidir; özgürlük var, zevklere karışılmaz.
İnsanımızın Selsebil özlemidir sebil. Müslümanlar, Kerbelâ'nın ne demek olduğunu bildiklerinden düşmanlarının bile rahmetten mahrum olmasını istemezler. Eskiden beri müslümanlar, adım başına çeşme yaptırmışlar, soğuk su temin edip adına sebil demişler. Sebil, sebîlullah'ın kısaltılmışıdır; rahmeti kısa yoldan elde etmek için, kestirmeden rahmet sunmaktır bu. Frengistan'da ve oralara özenen yerlerde göremezsiniz sebilleri. Oralarda her şey paraya endekslenmiştir.
1396] 21/Enbiyâ, 107
1397] 7/A'râf, 57
1398] 2/Bakara, 25
SU VE YAĞMUR
- 359 -
Ve artık, su bile “sudan ucuz“,“su gibi ucuz“ değildir. Onlar, sudan para kazanıp sudan konularla uğraşsın, havadan sudan dem vursun, kasalarını doldurup su gibi para harcama sevdasında olsunlar, musluklarından şarap akan otellerde konaklasınlar. Ve müslümanları bir kaşık suda boğmak istesinler. Unutmayalım, imtihan çeşmesi olmaz bir; “Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.“
“İbrik ü leğen mâden-i vâhidden iken,
Birinde su pâk, birisinde nâ-pâk.“
Su tûfandır aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de boğandır. Gökten sadece rahmet yağmaz; gazab yağdığı da olur. Rahmet, özdeki zehiri artıran işlev de görür. Yağmur, kirazın tadını arttırır, ama Ebucehil karpuzu, bundan yararlanmasını bilmediğinden, ancak acılığı çoğalacaktır. Kur'an'ın mü'minlere şifâ ve rahmet yağdırırken; zâlimlerin hüsranlarını/ziyanlarını arttırdığı1399 gibi. Sen de rahmet ol; ince ince ve latifce yağ gül tomurcuklarına, güldür yüzünü güllerin. Ama gülle olmasını da bil, suya düşman olanlara. Sun rahmeti, rahmet ol, yağ insanların başlarına; tufan ol, sertleşip dolu olarak in, rahmete sövenlere, bakma timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri olmadığı halde, gözönündeki Nuh'un gemisini reddeden için kaçınılmaz sondur tufanla helâk. Mûsâ'nın Rabbine ve mesajına kör ve sağır olanlar için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar, suya akseden kendi canavar görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır su, aynadır; bakan göze göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili, kızıl gözle bakan kızılı görecektir. Firavunlar Kızıldenizde boğulurken, Mûsâlar yemyeşil ova gibi sıratta, sırat-ı müstakimde yol almıştır, yol alacaktır.
Bazıları hayat boyu suyu arar; bilmez ki, “vermez suyu, ipsize kuyu“. Bazıları da serabı su zanneder; Zehri şerbet sananlar gibi. “Su gibi aziz olmak“ için izzeti doğru yerde aramak gerekir. “Suya sabuna dokunmadan“ temizlenmek, tertemiz insan olmak mümkün değil; bazı bedelleri, zorlukları olsa da rahmet deryasından yararlanmak için “derine dalmak“, fincancı katırlarını ürkütmek, su kenarındaki kurbağaları bağırtmak pahasına da olsa suya sabuna dokunmak, başkalarına da suyu sabunu ulaştırmak gerekir. Öyle demiş şair: “Âb-ı pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan?“ Ne? “su uyur, düşman uyumaz“ mı? Uyanık suları, uyandıran, akıp coşan ve çağlayan suları çok gördük; düşman da uyumaktan çok uyutma sevdasında. Dinle bak, yağmur/rahmet sesi, seni uyandırmak için gökten sana ulaşıyor. Unutma, su götürmez bir hakikat şu ki, zaman su gibi akıp gitmekte.
Bu fırtınalı kış günlerini cennet gibi bir bahara çevirecek, susuzluktan kuruyan dilimize, kavrulan gönlümüze yeniden hayat verecek suya kavuşmak için hayat kaynağını, rahmeti uzaklarda aramaya gerek yok; işte yakınımızda, evin duvarında. Gerçekten Şirin'imize, şirin bir şeye/birr'e kavuşmak için dağları delip, ardındaki suyu insanlara sunmamız gerek: “Vur kazmayı Ferhat! Çoğu gitti, azı kaldı.“
1399] 17/İsrâ, 82
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Su ve Yağmur Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Su (ve Yağmur) Anlamındaki Mâ’ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 63 Yerde): 2/Bakara, 22, 74, 164; 4/Nisâ, 6; 6/En’âm, 99; 7/A’râf, 50, 57; 8/Enfâl, 11; 10/Yûnus, 24; 11/Hûd, 7, 43, 44, 44; 13/Ra’d, 4, 14, 17; 14/İbrâhim, 16, 32; 15/Hıcr, 22; 16/Nahl, 10, 65; 18/Kehf, 29, 41, 45; 20/Tâhâ, 53; 21/Enbiyâ, 30; 22/Hacc, 5, 63; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 39, 45; 25/Furkan, 48, 54; 27/Neml, 60; 28/Kasas, 23; 29/Ankebût, 63; 30/Rûm, 24; 31/Lokman,10; 32/Secde, 8, 27; 35/Fâtır, 27; 39/Zümer, 21; 41/Fussılet, 39; 43/Zuhruf, 11; 47/Muhammed, 15, 15; 50/Kaf, 9; 54/Kamer, 11, 12, 28; 56/Vâkıa, 31, 68; 67/Mülk, 30, 30; 69/Hakka, 11; 72/Cinn, 16; 77/Mürselât, 20, 27; 78/Nebe’, 14; 79/Nâziât, 31; 80/Abese, 25; 86/Târık, 6.
B- Yağmur ve Taş Yağmuru vs. gibi Yukarıdan İnen Azab Anlamına Gelen Metar kelimesi ve Fiil Halindeki Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Toplam 12 Yerde): Yağmur Anlamında: 4/Nisâ, 102; 46/Ahkaf, 24. Taş Yağmuru Anlamında Metar: 7/A’râf, 84, 84; 8/Enfâl, 32; 11/Hûd, 82; 15/Hıcr, 74; 25/Furkan, 40, 40; 26/Şuarâ, 173, 173, 173; 27/Neml, 58, 58, 58.
C- Su Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Suyun Yaratılışı: Hud, 7.
b- Su, Temiz ve Temizleyicidir: Furkan, 48.
c- Yerden Fışkıran Sular: Yasin, 34-35.
d- Su, İnsana Verilen Nimettir: İbrahim, 32; Mürselat, 27; Naziat, 31.
D- Denizler, Nehirler ve Gemilerle İlgili Âyetler
a- Denizçler ve Irmaklar: Bakara, 74; En'am, 6; Hud, 7; Ra'd, 3; Nahl, 14-15; Enbiya, 30; Nur, 39-40; Furkan, 49, 53; Neml, 61; Lokman, 32; Fatır, 12; Yasin, 34; Casiye, 12; Tur, 34; Rahman, 19-20, 22.
b- Denizler, insanın Hizmetine Verilmiştir: Nahl, 14; Casiye, 12.
c- Denizlerden Balık, İnci ve Mercan Gibi Nimetler Çıkar: Nahl, 14; Fatır, 12; Rahman, 22.
d- Tuzlu-Tuzsuz Deniz ve Sulardaki Hikmet: Furkan, 53; Fatır, 12; Rahman, 19-20.
e- Irmakların Yaratılışı: Ra'd, 3
f- Gemilerin Yüzmesi: Bakara, 164; Yunus, 22; İbrahim, 32; Hacc, 65; Rum, 46; Lokman, 31-32; Fatır, 12; Yasin, 41-44; Şura, 32-33; Casiye, 12; Zariyat, 3.
g- Gemişeli İnsanların Faydasına Veren Allah'tır: İbrahim, 32; Nahl, 14; İsra, 66; Zuhruf, 12-14; Rahman, 24-25.
h- Gemilerin Batması: Şura, 34-35.
E- Yağmur Konusundaki Âyetler
a- Yağmuru İndiren Allah'tır: En'am, 99; Ra'd, 17; Mü'minun, 18; Furkan, 48-49; Rum, 48; Lokman, 34; Vakıa, 68-70.
b- Yağmurun İndirilişi: Hıcr, 22; Nahl, 65; Nur, 43; Rum, 48; Nebe', 14.
c- Yağmurun İndiriliş Sebebi: Bakara, 22, 164; En'am, 99; A'raf, 57; İbrahim, 32; Nahl, 10-11; Hacc, 63; Mü'minun, 18-19; Furkan, 48-49; Rum, 24, 48-49; Lokman, 10; Fatır, 27; Kaf, 9-10; Nebe', 15-16.
d- Yağmur Rahmettir: A'raf, 57; Furkan, 48; Neml, 63; Rum, 46, 50; Şura, 28.
e- Yağmurda İbretler Vardır: Furkan, 50; Rum, 24.
f- Yağmur ve Yağmurun Toprağı Diriltmesinde İbretler Vardır: A'raf, 57; Nahl, 11, 65; Furkan, 50; Rum, 24; Casiye, 5.
g- Yağmur, Bulutlardan İner: Ra'd, 12; Zariyat, 2; Nebe', 14.
h- Ümitler Kesilince, Yağmuru İndiren Allah'tır: Şura, 28.
i- Dolu Yağışı: Nur, 43.
j- Allah, Yağmurla Ölü Toprağa Can Verir: Nahl, 65; Rum, 50; Fatır, 9; Fussılet, 39; Zuhruf, 11; Casiye, 5; Kaf, 11; Abese, 25-32.
k- Yağmurla Rızık İner: Zariyat, 22.
l- Yağmur Duasında İstiğfar Etmek: Nuh, 10-12.
F- Bulutlarla İlgili Âyetler
a- Bulutlar: Bakara, 57, 164, 210; A'raf, 57, 160; Ra'd, 12; Nur, 40, 43; Furkan, 25; Neml, 88; Rum, 48; Fatır, 9; Ahkaf, 24; Zariyat, 2; Tur, 44; Vakıa, 69; Nebe', 14.
b- Bulutlar Yağmur Yüklüdür: Ra'd, 12; Zariyat, 2; Nebe', 14.
SU VE YAĞMUR
- 361 -
c- Bulutların Sağa-Sola Kaymaları: Bakara, 164; A'raf, 57.
d- Bulutların Rüzgâr Tarafından Yürütülmesi: A'raf, 57; Rum, 48; Fatır, 9.
G- Rüzgâr Konusundaki Âyetler
e- Rüzgâr, Yağmurun Önünde Müjdecidir: A'raf, 57; Furkan, 48; Rum, 46, 48.
f- Rüzgârın Aşılama Görevi: Hıcr, 22.
g- Rüzgâr, Bulutları Harekete Getirir: A'raf, 57; Rum, 48; Fatır, 9.
h- Rüzgârın Çeşitli Yönlerde Esmesinde İbretler Vardır: Bakara, 164; A'raf, 57; Casiye, 5.
Sularla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
a- Kirlenmeyen Suyun Miktarı: 16/ 603-604.
b- Suyun İyi Olması İçin Aranan On Vasıf: 10/ 331-332.
c- Suda Çer-Çöp Görüldüğünde Suyu Dökmek: 8/ 111.
d- Su Dağıtırken Cemaatin Büyüğünden Başlamak: 8/ 114.
e- Suyu Dökerek Temizlikle İlgili Çıkarılan Hükümler: 10/ 338-339.
f- Su İle İstinca: 16/571.
g- Suyun Mahiyeti ve Pislikle Karıştıktan Sonraki Durumu: 10/ 319.
h- Suyun Satılması: 3/ 44-45.
i- Suyu Sadaka Etmenin Fazileti: 17/ 475.
j- Açık Arazilerde Bulunan Suların Temizliği: 10/ 320.
k- Ashabın, Râsûlullah'ın Abdest Suyunu Toplamaları: 10/ 328.
l- Bir Cemaate İçecek Dağıtan, En Son İçer: 8/ 111.
m- Durgun Suların Temizliğinde Esas Alınan Ölçü: 10/ 320-321.
n- Durgun Suya Bevletmenin Yasaklanması: 10/322.
o- Ensar ve Muhacirlerin Su Yüzünden Birbirleriyle Kavgası: 12/ 160.
p- Gözeden Ağızla Su İçmek Caizdir: 8/ 120-121.
q- İhtiyaç Sahibine Su Vermek, Cehennemden Kurtulmya Vesiledir: 17/ 475-476.
r- Mümkünse İyi (Tatlı) Su İçmek: 8/ 118-119.
s- Müslümanların Ortak Olduğu; Ot, Su ve Ateşin Durumu: 14/ 516-517.
t- Râsûlullah'ın “Su Temizdir; Onu Hiçbir Şey Kirletemez“ Sözünün İzahı: 10/317-319.
u- Su İçme Âdâbı: 8/ 103.
v- İçecekler Hakkında: 8/ 102.
w- İçeceklerin En İyisi: 8/156.
x- Râsûlullah'ın En Çok Sevdiği İçecek: 8/ 157.
y- Ayakta İçmemek: 8/ 105-106.
z- Ayakta Yiyip İçmekten Men Eden Hadisler: 8/ 106.
aa- Ayakta İçmenin Caiz Olduğunu İfade Eden Hadisler: 8/ 155-156.
ab- İçerken Nefes Alıp Vermemek: 8/ 109-111; 10/ 378-379.
ac- Kapların Ağzından İçmemek: 8/ 107-108.
ad- Su İçenlerin Öncelik Sırası: 8/ 113.
ae- Suyu İçtikten Sonra “Elhamdülillâh“ demek: 8/ 109.
af- Suyu Üç Solukta (Yudumda) Dinlenerek İçmek: 8/ 109-112.
ag- Râsûlullah'ın Suyu Küçüğe Vermesi: 8/ 113.
ah- Sıcak Günde Soğuk Su İçilebilir: 8/ 121.
ai- Su Verirken Büyüğün Öne Geçirilmesi: 8/ 114-115.
aj- Suyun Soğutmada Kullanılması: 11/ 288.
ak- Su Tatbiki İle Tedavi: 11/ 390.
al- Su Uyur, Düşman Uyumaz: 7/ 3117-318.
nn- Yağmur Namazı ve Duası: 17/ 78-79; 9/ 364-367.
oo- Yağmurla Helak Edilen Bir Kavim: 6/ 353.
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.128-131
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 234
3. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5, s. 4440-443
4. Su ve Tabiat, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y. s. 3-16
5. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. H. Korkmaz, Türdav Y. s. 22-29, 264, 273-282
6. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 501
7. Kur'an ve Kâinat Âyetleri, Fethullah Han, İnkılab Y. s.335-337
8. Allah ve Modern İlim II, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y. s. 55-57, 218-219
9. Kitab-ı Mukaddes, Kuran ve Bilim, Maurice Bucaille, T.Ö.V. Y. s. 254-267, 275-282
10. Kur'an'da İlmî Mucizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y. s. 65-68
11. Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan A.Ş. Y. s. 63-70, 78-83
12. İlim, Felsefe, Kur'an Işığında İman, A. Nedim el-Cisr, Kitabevi Y. s. 348- 396
13. Kaza-Kader, M. Kenan Çığman, Özel Y. s. 218-223
14. Su Mühendisliği, Mustafa E. Ulugür, Çağlayan Kitabevi Y.
15. Su Savaşları, John Bullach-Adel Darwısh, Altın Kitaplar Y.
16. Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, Sabahattin Şen, Bağlam Y.
17. Su Teknolojisi, Anorganik Teknoloji, Memnune Bildik, Fırat Üniv. Y.
18. Su Temini ve Çevre Sağlığı, Yılmaz Muslu, İst. Teknik Üniv. Y.
SÜLEYMAN (A.S.)
- 363 -
Kavram no 163
Peygamberler 7
Bk. Peygamberlik ve Peygamberler;
Hüküm-Hâkimiyet; Belâ/İmtihan
SÜLEYMAN (A.S.)
• Hz. Süleyman (a.s.)’ın Hayatı ve Peygamberliği
• Kur’an-ı Kerim’de Süleyman (a.s.)
• Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar
• Süleyman (a.s.) ve Belkıs
• Süleyman (a.s.) Kıssasından Bazı İbret ve Hikmetler
• Ehl-i Kitabın Süleyman (a.s.) Hakkındaki İftiraları
• Peygamberliği ve Tevhidî Mesajı, Efsâne ve Masal Öğelerinin Gölgelemesi
• Süleyman (a.s.) Kıssasından Alacağımız Mesaj ve Dersler
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese ‘Biz imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!“ 1400
Hz. Süleyman’ın (a.s.) Hayatı ve Peygamberliği
“Süleyman“ İsmi, Soyu ve Şemâili: “Süleyman“ isminin aslı, İbrânîce olan Salomon’dur. Bu kelime, akl-ı selîm ve nâzik mânâlarına gelen “Selîm“ ile eş anlamlıdır. Hz. Süleyman, kendisi gibi kral peygamber olan Dâvud (a.s.)’un (en küçük) oğludur.1401 Peygamberler, maddî miras bırakmadıkları1402 için, babasına malda değil; saltanat ve peygamberlikte vâris olmuştur. Rivâyetlere göre Hz. Dâvud’un 19 evlâdından biri olduğu halde, diğer 18 kardeşinden ilim, hikmet, takvâ gibi özellikleri ile küçük yaşlarından beri sivrildiği için, babasının mânevî alanlardaki miraslarına sahip olmuştur.1403 Milattan önce 1032 ilâ 975 yılları arasında yaşadığı, 1014 yılında babası Hz. Dâvud’un vefatı üzerine İsrâiloğulları krallığını devraldığı tarihî bilgilerden anlaşılmaktadır. Anası, ibâdete düşkün sâliha bir kadındı ve oğlu Süleyman’a geceleri az uyumasını öğütlemişti. Rivâyetlere göre, Kudüs yakınlarında Gazze’de doğdu. Babası gibi önce sultan,
1400] 2/Bakara, 102
1401] 38/Sâd, 30
1402] Buhârî, Meğâzi 14; Müslim, Cihad 51, 52; Ebû Dâvud, İmâre 19
1403] 27/Neml, 16
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra peygamber oldu. Mescid-i Aksâ’yı yedi yılda inşâ ettirdi. Kudüs’de vefat etti. Rivâyete göre Hz. Süleyman, beyaz tenli, iri gövdeli, nur yüzlü bir zat olup tüy ve kılları çoktu; beyaz elbise giyerdi. Çok sayıda hanımı olduğu rivâyetleri vardır.
Kitab-ı Mukaddes’e göre, hepsi de kral kızı olan 700 karısı ve 300 de câriyesi vardır.1404 Hadis-i şerifte ise 90 hanımı olduğu belirtilir.1405 Rivâyet edilen bir hadis-i şerife göre, bir gün Hz. Süleyman, bir arzusunu dillendirerek şöyle der: “Vallahi, bu gece 70 (veya 90) hanımımı dolaşırım da, onların herbiri Allah yolunda vuruşacak birer süvâri mücâhid dünyaya getirir“ diye yeminle bahsetti. Kendisine “inşâallah de!“ denildiği halde Süleyman (a.s.) “inşâallah“ demeyi unuttu ve bütün hanımlarını dolaştı. Sonuçta hanımlarından sadece biri hâmile kaldı. O da “eksik doğumlu“ yani sakat bir çocuk dünyaya getirdi. Hz. Peygamber: “Eğer Süleyman ‘inşâallah’ deseydi, o kadınlardan herbiri, muhakkak süvâri olacak ve Allah yolunda savaşacak birer oğlan doğururdu“ buyurdu. 1406
Nitekim Hz. Peygamber’e (s.a.s.) de, rûh, Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn’den bilgi sorulunca; “yarın gelin, haber vereyim!“ buyurmuştu. Ancak “inşâallah“ demeyi unutmuştu. Bu sebeple Ona da bir müddet vahiy gelmedi. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallah demedikçe), hiçbir şey için ‘bunu yarın yapacağım’ deme! Bunu unuttuğun takdirde Allah’ı zikret ve ‘umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir’ de.“ 1407
Süleyman (a.s.), Kur’an’da isminden çokça bahsedilen bir peygamberdir. Büyük dünya nimetlerine mazhar olmuştur. Dillere destan, darb-ı mesellere konu olan muazzam bir saltanatın sahibidir. Kuş dilinden anlayan, rüzgârın kendisine âmâde olduğu, insanlar, cinler ve kuşlardan müteşekkil ordusu olan kral peygamberdi. Bakır madeni ilk kez kendisi için bir pınar gibi akıtılmıştı. Cinler, itirazsız hizmetini görür ve emrinden dışarı çıkmazlardı. Varlıklı ve mevki sahibi herkes gibi, peygamberlerin tümü için geçerli olduğu şekilde1408 Süleyman (a.s.) için de birtakım düşmanlar çıkmış ve bunlar çeşitli fitnelerle Hz. Süleyman’ın mülkünde çeşitli ihtilâl denemelerine girişmişti.
Kur’an-ı Kerim’de Süleyman (a.s.)
“Süleyman“ kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 17 yerde zikredilir; yani Hz. Süleyman, Kur’an’da 17 yerde ismi geçen bir peygamberdir. Süleyman’ın (a.s.) peygamberliği, şahsiyeti, krallığı ve hak dini tebliği ile ilgili olarak.1409 Kur’an’da toplam olarak 51 âyette ondan bahsedilir.
“Bir zaman Dâvud ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece Süleyman’ın bunu (dâvâ konusunu, daha derinden) anlamasını Biz sağladık. Bununla birlikte Biz, onların herbirine hüküm (sağlam
1404] I. Krallar, 113
1405] Buhârî, Nikâh 119; Müslim, Eymân 22, 24
1406] Buhârî, Nikâh 119; Keffâret 9; Müslim, Eymân, 22, 25; Tirmizî, Nüzûr 7; Nesâî, Eyman 43
1407] 18/Kehf, 23-24
1408] 6/En’âm, 112; 25/Furkan, 31
1409] 21/Enbiyâ sûresi 78-82. âyetlerde, 27/Neml sûresi 15-44, 34/Sebe’ sûresi 12-14 ve 38/Sâd sûresi, 30-40. âyetlerde bilgi verilir
SÜLEYMAN (A.S.)
- 365 -
bir muhâkeme gücü, hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik.“ 1410
“İçinde bereketler yarattığımız kutlu ülkeye doğru onun emriyle esip gitsin diye kasırga (gibi esen zorlu) rüzgârı Süleyman’ın emrine Biz verdik. Çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.“ 1411
“Şeytanlardan da, onun için dalgıçlık eden ve bundan başka işler görenler vardı. Bu güçleri de gözetim altında tutan yine Bizdik.“ 1412
“Andolsun ki Biz, Dâvud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Bunun için onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun’ derlerdi.“ 1413
“Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey İnsanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.“ 1414
“Cinlerden (görünmeyen varlıklardan), İnsanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları Süleyman’ın hizmetine toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu.“ 1415
“Nihâyet karınca(larla dolu bir) vâdiye geldikleri zaman, bir karınca, ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi.“ 1416
“(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih amel yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle, beni sâlih (dürüst ve erdemli) kullarının arasına kat.“ 1417
“(Bir gün Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: ‘Hüdhüdü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?“ 1418
“Ya bana (mâzeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da mutlaka onu şiddetli bir cezayla azâba uğratacağım veya boğazlayacağım!“ 1419
“Çok geçmeden (hüdhüd) gelip ‘Ben, dedi, senin (henüz) bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.“ 1420
“Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkân verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım.“ 1421
“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidâyete giremiyorlar.“ 1422
“Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açıkladığınızı bilen Allah'a
1410] 21/Enbiyâ, 78-79
1411] 21/Enbiyâ, 81
1412] 21/Enbiyâ, 82
1413] 27/Neml, 15
1414] 27/Neml, 16
1415] 27/Neml, 17
1416] 27/Neml, 18
1417] 27/Neml, 19
1418] 27/Neml, 20
1419] 27/Neml, 21
1420] 27/Neml, 22
1421] 27/Neml, 23
1422] 27/Neml, 24
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
secde etmezler.“ 1423
“(Hâlbuki) O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tapılacak yoktur.“ 1424
“(Süleyman Hüdhüde) dedi ki: ‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.“ 1425
“Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.“ 1426
“(Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) ‘Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı’ dedi.“ 1427
“Mektup Süleyman’dandır, Bismillâhirrahmânirrahîm (diye); Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.“ 1428
“Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek, müslümanlar olarak bana gelin’ diye (yazmakta)dır.“ 1429
“(Sonra kraliçe) dedi ki: ‘Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam.“ 1430
“Onlar, şöyle cevap verdiler: ‘Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaşçılarız; emir ise senindir, artık ne emredeceğini düşün taşın.“ 1431
“Kraliçe, ‘hükümdarlar bir memlekete girdilermi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını hakir hale getirirler. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır’ dedi.“ 1432
“Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.“ 1433
“(Elçiler, hediyelerle) gelince Süleyman şöyle dedi:’Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz.“ 1434
“(Ey elçi!) Onlara var (söyle:) İyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakir halde oradan çıkarırız.“ 1435
“(Sonra Süleyman müşâvirlerine) dedi ki: ‘Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melîkenin tahtını bana getirebilir?“ 1436
“Cinlerden bir ifrit, ‘sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten
1423] 27/Neml, 25
1424] 27/Neml, 26
1425] 27/Neml, 27
1426] 27/Neml, 28
1427] 27/Neml, 29
1428] 27/Neml, 30
1429] 27/Neml, 31
1430] 27/Neml, 32
1431] 27/Neml, 33
1432] 27/Neml, 34
1433] 27/Neml, 35
1434] 27/Neml, 36
1435] 27/Neml, 37
1436] 27/Neml, 38
SÜLEYMAN (A.S.)
- 367 -
bu işe gücüm ve güvenim var’ dedi.“ 1437
“Kitaptan ilmi olan kimse ise, ‘gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm’ dedi. (Süleyman) onu (kraliçenin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, ‘bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.“ 1438
“(Süleyman devamla) dedi ki: ‘Onun tahtını bilemeyeceği bir vaziyete sokun; getirin, bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?“ 1439
“Kraliçe gelince, ‘Senin tahtın da böyle mi?’ dendi. O şöyle cevap verdi: ‘Tıpkı o! Zaten bize daha önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik (müslüman olmuştuk).“ 1440
“Onu, Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi kâfir/inkârcı bir kavimdendi.“ 1441
“Ona ‘köşke gir!’ dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. Süleyman ‘bu billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir’ dedi. Kraliçe dedi ki: ‘Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmiştim. Süleyman’ın maiyyetinde âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.“ 1442
“Süleyman’a da sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü de bir aylık mesâfe olan rüzgârı verdik (emrine âmâde kıldık) ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azâbı tattırırdık.“ 1443
“Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sâbit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud âilesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!“ 1444
“(Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Bu sûretle yere kapanıp yıkılınca öldüğü anlaşıldı. Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.“ 1445
“Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.“ 1446
“Öğleden sonra kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını yere diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.“ 1447
“Süleyman, ‘gerçekte ben mal sevgisine, Rabbimi anmayı sağladığı için düştüm’ dedi. Nihâyet bu atlar koşup gözden kayboldukları zaman, ‘onları bana getirin!’ dedi.
1437] 27/Neml, 39
1438] 27/Neml, 40
1439] 27/Neml, 41
1440] 27/Neml, 42
1441] 27/Neml, 43
1442] 27/Neml, 44
1443] 34/Sebe’, 12
1444] 34/Sebe’, 13
1445] 34/Sebe’, 14
1446] 38/Sâd, 30
1447] 38/Sâd, 31
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.“ 1448
“Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.“ 1449
“Süleyman, ‘Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.“1450
“Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.“1451
“İşte Bizim bağışımız budur. İster ver, ister tut; hesapsızdır’ dedik.“ 1452
“Doğrusu onun, Bizim yanımızda yüksek bir makamı ve güzel bir istikbâli vardı.“ 1453
Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar
Ehl-i Kitap, Hz. Süleyman’ı peygamber olarak tanımaz. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes’ te daima “kral“ olarak bahsedilir.1454 Kur’an-ı Kerim ise Süleyman’ı (a.s.) vahye mazhar olmuş peygamberler arasında sayar.1455 Kendisine Allah tarafından bahşedilen nimetlerden bazılarını dile getirir:
1- Kuş Dilini Bilmesi: Kur’an, bu konuda şöyle der: “Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey İnsanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.“1456 Kuşların, hayvanların dilini bilmesi, Hz. Süleyman’a Allah’ın bahşettiği bir mûcizeydi. Ona bu mûcize sâyesinde, kuşların hislerindeki münâsebetleri sezecek kadar derin ve uzaklardaki cüz’î şeylere nüfuz edecek kadar yüksek bir his ve idrâkle birlikte, aynı zamanda kuşların tabiatı olan “uçma“nın ilmi öğretilmişti.1457 Hz. Süleyman’a kuş dilinin öğretilmesi kesin olmakla birlikte, işin detayları ve nasıl olduğu bizce meçhuldür.
2- Hz. Süleyman’ın Atları: Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın atlarından şu şekilde bahsediyor: “Öğleden sonra kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını yere diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu. Süleyman, ‘gerçekte ben mal (yani at) sevgisine, Rabbimi anmayı sağladığı için düştüm’ dedi. Nihâyet bu atlar koşup gözden kayboldukları zaman, ‘onları bana getirin!’ dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.“1458 Atın üç ayağını yere basıp dördüncünün tırnağını dikerek duruşu, en güzel duruşu ifade eder ki bu hal ekseriya safkan Arap atlarında görülür. Âyette bir de Süleyman’ın (a.s.) atlarının güzel koştuğuna işaret edilmiştir. En fazla beğenilip övülen iki sıfatı dile getirilen bu atların sayısı hakkında 20’den 20 bin’e kadar, cinsi hakkında da savaş atından kanatlı olmasına kadar hayli değişik rivâyetler vardır ki, bu tür rivâyetlerin Hz. Peygamber’den mervî sahih ha1448]
38/Sâd, 32-33
1449] 38/Sâd, 34
1450] 38/Sâd, 35
1451] 38/Sâd, 36-38
1452] 38/Sâd, 39
1453] 38/Sâd, 40
1454] Örnek olarak bkz. I. Krallar, 10/23; 11/1
1455] 4/Nisâ, 163
1456] 27/Neml, 16
1457] Elmalılı, Eser Y. V/3666
1458] 38/Sâd, 31-33
SÜLEYMAN (A.S.)
- 369 -
berler olmadığı için, sadece abartı ve masalımsı unsurların boyutları açısından değerlendirmelidir. At sevgisi fıtrîdir, salma atlara karşı düşkünlük insanlara çekici kılınmış, süslü gösterilmiştir.1459 Mü’minlerin düşmanlara karşı, onları korkutacak şekilde, gücü yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlaması Kur’an’ın emridir.1460 Peygamberimiz (s.a.s.) de, kıyâmete kadar “at“ta hayır olduğunu belirtir. 1461
3- Hz. Süleyman’ın Üç Duâsı: Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, Süleyman (a.s.) Beytü’l-Makdis’i yapıp bitirdiği zaman Allah’tan:
a) Allah’ın hükmüne uygun hüküm; insanlar arasındaki dâvâ konusu problemlerde ve ictihada dayanan hususlarda Allah’ın kendisini doğruya ulaştırması,
b) Kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak mülk ve saltanat;
c) Mescidine ibâdet niyetiyle girecek herkesin, anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından arınmasını dilemiş ve bu dilekleri kabul edilmiştir.1462 Bu hadisin başka varyantlarındaki ifadeye göre Süleyman’a (a.s.) ilk iki dileği verilmiştir. Hz. Peygamber, “sonuncu dileğin biz (Muhammed ümmetin)e verilmesini umarız.“1463 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim Hz. Süleyman’a ait bu dileklerden ikisine temas eder. Şöyle ki: Gece vakti çobansız bir sürünün bir tarlada meydana getirdiği zararla ilgili olarak Hz. Dâvud ve oğlu Hz. Süleyman ayrı ayrı hüküm vermişlerdi. Meselenin çözümü Allah tarafından Süleyman’a (a.s.) anlatılmıştı: “Bir zaman Dâvud ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece Süleyman’ın bunu (dâvâ konusunu, daha derinden) anlamasını Biz sağladık. Bununla birlikte Biz, onların herbirine hüküm (sağlam bir muhâkeme gücü, hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik.“1464 Tefsirlerde anlatıldığına göre, ekin sahibi ile koyun sürüsü sahipleri arasındaki dâvâda hâkimlik yapan Dâvud (a.s.) ile Süleyman (a.s.), farklı hükümler vermişlerdi. Hz. Dâvud, tahrip edilen ekinin kıymetinin, koyunların kıymetine denk olduğunu gözönüne alarak, koyunların ekin sahibine tazminat olarak verilmesine hükmetmişti. Oğlu Süleyman ise, şu hükme varmıştı: Ekin tarlası koyun sahiplerine verilmeli, onlar ziyandan önceki haline gelinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmelidir. Koyunlar da tarla sahibine verilmeli, tarlası eski bakımlı haline gelinceye kadar bu koyunların sütünden, yününden ve kuzularından yararlandırılmalıdır. Hz. Dâvud, oğlunun bu ictihâdını beğenerek kendi görüşünden vazgeçmişti.
Kur’an ikinci dileğe şöyle temas eder: “Süleyman, ‘Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.“1465 Hz. Süleyman’ın bu dileğine nâil olduğuna müteâkip âyetler işaret eder. Ayrıca Hz. Peygamber’in, birçok hadis mecmuasında yer alan
1459] 3/Âl-i İmrân, 14
1460] 8/Enfâl, 60
1461] Buhârî, Cihad 43; Müslim, İmâre 96; Muvattâ, Cihad 44
1462] Nesâî, Mesâcid 6; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 196; K. Sitte, 12/357
1463] İbn Mâce, İkame 196; Ahmed bin Hanbel, II/176; K. Sitte Terc, 17/103
1464] 21/Enbiyâ, 78-79
1465] 38/Sâd, 35
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir vâkıası da bunu teyid eder: Peygamberimiz, namaz kıldığı esnâda, ibâdetine engel olmak için kendisine hücum eden cin tâifesinden bir ifriti zararsız hale getirdikten sonra onu mescidin direklerinden birine bağlamayı ve ashâbına göstermeyi düşünmüş, fakat kardeşi Süleyman peygamberin duâsını hatırladığı için bundan vazgeçmiştir. 1466
Mevsuk hadislerde bir de yine Dâvud (a.s.)’la oğlu Süleyman (a.s.) arasında geçmiş fetvâ konusu başka bir olaya yer verilir. Bir çocuk üzerinde hak iddia eden iki anne arasında geçen olayla ilgili hükümde de yine Hz. Süleyman haklı çıkmıştır. Olay şöyledir:
“Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde iki oğlan çocuğu (bebek) vardı. Yolda giderlerken, bir kurt gelip kadınlardan birinin (büyük kadının) çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine büyük kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına: ‘Kurt, senin çocuğunu götürdü’ dedi. Öbür kadın: ‘Hayır, senin çocuğunu götürdü!’ dedi. Nihâyet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Dâvud (a.s.)’a mürâcaat ettiler. Dâvud (a.s.) da, çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti. (Daha sonra kadınlar) muhâkemeden çıkıp Dâvud (a.s.)’un oğlu Süleyman (a.s.)’a gittiler. Dâvud(a.s.)’un hükmünü söylediler. Süleyman (a.s.) da: ‘Bana bir bıçak getirin!’ Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!’ dedi. Bunun üzerine küçük kadın: ‘Aman, sakın öyle yapma! Allah sana rahmet etsin! Çocuk bu kadınındır’ dedi. Bunun üzerine Süleyman (a.s.), çocuğun (kesilmesine şiddetli tepki gösteren ve hayatta kalması için kendi analığından fedâkârlık gösteren) küçük kadına âit olduğuna hükmetti.“ 1467
4- Rüzgârın Emrine Verilmesi: Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “İçinde bereketler yarattığımız kutlu ülkeye doğru onun emriyle esip gitsin diye kasırga (gibi esen zorlu) rüzgârı Süleyman’ın emrine Biz verdik. Çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.“1468 Başka bir âyet, bu rüzgârın Süleyman (a.s.)’ı sabahtan öğleye ve öğleden akşama kadarki zaman içerisinde, yürüyüşle birer aylık mesâfeye (takriben 900 km.) götürdüğünü beyan eder.1469 Rüzgârın Hz. Süleyman’ın emrine âmâde kılınması konusunda pek çok rivâyet vardır ve bu rivâyetlerde hâkim unsur isrâiliyattır; bu rivâyetlerden sakınmak evlâ, Kur’an’ın nassı ile yetinmek en sağlam yoldur.1470 Eski tefsir, kasasu’l-enbiyâ ve tarih kitaplarımız isrâiliyat kaynaklı akla mantığa ters rivâyetlerle maalesef doludur. Hz. Süleyman, bu anlatımlarda tevhid peygamberi vasfından ziyade bir masal kahramanı, efsânevî destansı kişi hüviyetindedir. Hakikatini bilmediğimiz ve tahkikten de uzak olduğumuz bu tür hurâfelere girmemek gerekir.
5- Hz. Süleyman’a Verilen “Aynü’l-Kıtr“: Sebe’ sûresinin 12. âyetinde Allah. “aynü’l-kıtr’ı ona sel gibi akıttık“ buyurur. Bütün müfessirler bunun “erimiş bakır madeni“ olduğunda müttefiktirler. (Bu âyette geçen “aynü’l-kıtr“ın petrol olduğunu iddia edenler varsa da bu, hiçbir delile dayanmayan hayali bir görüştür.) Bu sâyede Hz. Süleyman kendisine lâzım olan binaları, âlet ve edevâtı, muhtemelen ordusunun techizatını kolaylıkla yapmaya ve temin etmeye muvaffak olmuştur. Bakır madeni bir mûcize olarak Hz. Süleyman’a cidden bir pınar gibi mi akıtıldı, yoksa bu, Süleyman’ın (a.s.) ilim ve fen yardımıyla bakırı eritmesinden kinâye
1466] Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39, 40; Nesâî, Sehiv 19
1467] Buhârî, Enbiyâ, 40, Ferâiz 30; Müslim, Akdiye 20; Nesâî, Kudât 14; K. Sitte, 12/355-356
1468] 21/Enbiyâ, 81
1469] 34/Sebe’, 12
1470] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 10/160
SÜLEYMAN (A.S.)
- 371 -
midir? Bu soru da zihinleri meşgul etmiştir. Bu iki ayrı görüşü savunan iki büyük müfessiri örnek olarak verebiliriz: Fahreddin Râzi, bu işi mûcize olarak düşünmeyenleri kınar ve bunları inanç zayıflığı ve Allah’ın kudretine itimatsızlıkla itham eder. Elmalılı ise, bakırın ilim ve sanatla akıtılmış olmasını peygamberlik makamı için daha mühim görür. 1471
6- Timsaller/Heykeller ve Dalgıçlar: Kur’ân-ı Kerim, Süleyman (a.s.)’a iş gören bazı cinlerin râm edildiğini bildirir ki bunlar, ona, mihrablar (mescidler), timsaller/heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar, sâbit kazanlar yaparlardı. 1472
Timsâl: Canlı veya cansız bir şeyin aslına benzer biçimde yapılan herhangi bir sûreti, heykelidir. Cinlerin Hz. Süleyman için yaptıkları, onların aynı zamanda sanatkâr ve ellerine iş yakışır, belli bir seviyede hesap kitap, ilim-irfan sahibi olduklarını ifade eder. Ve yine aynı âyetler Hz. Süleyman’ın halka son derece şefkatli, onların huzurunu ön planda tutan ve düşünen bir kişi olduğunu da ifade ederler. İri iri çanaklar, havuz büyüklüğünde yerinden kalkmaz çömlek, tencere ve kazan gibi kapların yapılması, Hz. Süleyman’ın fakir dostu olduğunu, kurulan muazzam sofralarda halkın ağırlandığını ifade eder. 1473
Kur’ân-ı Kerim Hz. Süleyman’a şeytanlardan bina ustaları, dalgıçlar ve fesatlarına meydan verilmeyecek bir sûrette sıkı kontrole tâbi olan diğerlerinin de râm edildiğini bildirir.1474 ki, rivâyetlere göre dalgıçlar, Hz. Süleyman’a denizlerde bulunan her çeşit süs eşyasını, cevher ve incileri bulup çıkarırlardı. Şeytanların Hz. Süleyman’ın emrine râm edilmesinden sonra onun için yaptıkları ve bunların nelerden ibaret oldukları yolunda birçok rivâyet varsa da, bunlara itibar etmemek, Kur’an’ın nassı ile yetinmek ve dolayısıyla hurâfelere dalmamak en hayırlı iştir. 1475
Hz. Süleyman ve Nemle (Karınca): Hz. Süleyman maiyetiyle bir sefere çıktığında yolları “karınca vâdisi“ne uğrar; ya da karıncaların olduğu bir vâdiden geçerler. Süleyman ve ordusunun kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu gören bir nemle/karınca (muhtemelen reis durumunda olan, arkadaşlarını uyarır): “Nihâyet karınca(larla dolu bir) vâdiye geldikleri zaman, bir karınca, ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi.“ (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih amel yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle, beni sâlih (dürüst ve erdemli) kullarının arasına kat.“1476 Bu âyetlerde bir karıncanın, kendi hemcinslerini, Süleyman’ın (a.s.) ordusu tarafından çiğnenmesinler diye uyardığını görüyoruz. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bunun dışında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Buna rağmen tarih ve tefsir kitaplarına konuyla ilgili yığın yığın mâlûmat dercedilmiştir.
Hz. Süleyman’ın Kürsüsüne Atılan Ceset: Süleyman’la (a.s.) ilgili olarak bir âyette şöyle buyrulur: “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset
1471] Elmalılı, Eser Y. VI/3951
1472] 34/Sebe’, 12-13
1473] Elmalılı, VI/3953
1474] 38/Sâd, 37-38
1475] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 12/390
1476] 27/Neml, 18-19
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.“1477 Kürsüye atılan “ceset“ konusu müfessirleri çok meşgul etmiş ve buna dair hayli değişik izahlara yer verilmiştir.
Kur’an’da anılan bu cesedin ne olduğu ve bundan neyin kastedildiği kesin olarak belli değildir. Konu ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den de bir açıklama yoktur. Hurâfelerden uzak kalmak düşüncesiyle bazı müfessirler cesetten maksadın hadislerde bahis konusu edilen “yarım çocuk“ olduğunu ifade ediyorlarsa da bunda da kesinlik yoktur ve bazı yönleriyle tenkide müsaittir. Âyette Hz. Süleyman’ın fitneye düşürüldüğü ve kürsüsüne bir cesedin atıldığı bildirildiğine göre böyle bir şey olmuş demektir. Ama bunun, şu veya bu diye kestirilip atılmasına imkân yoktur. Muhtemelen Hz. Süleyman’ın Beytü’l-Makdis’i yaptırdığı sırada inşaat işlerinde çalıştırdığı sanatkârlar içinde, çeşitli hilelere vâkıf dessas kişiler vardı. Bu şeytanların veya şeytan ruhluların planladıkları bir ihtilâl yüzünden Hz. Süleyman bir müddet nüfûzunu yitirmiş veya tahtından uzaklaşmış, bu sûretle tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış yahut tahtı işgal edilip, ona muayyen bir zaman için heykel gibi birisi oturtulmuş olabilir.
Hz. Süleyman’ın Mülkünün Genişliği: Hz. Süleyman Cenâb-ı Hak’tan kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat istemişti. Kur’an, onun duâsının kabul edildiğini ve dileğine nâil olduğunu haber verir.1478 Bahis konusu mülkün daha ziyade mânevî mülk olduğu ve mânevî varlıklara tasarrufta bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bilindiği gibi Hz. Süleyman, peygamber olması yanında aynı zamanda bir kraldı. Kral, coğrafî bir vatan üzerinde hükmeden kişi olduğuna göre Hz. Süleyman da bundan hâriç tutulamaz. Bugünkü Filistin’le Ürdün’ün tamamı ve Sûriye’nin bir kısmını içine alan topraklarında hüküm sürdüğünü tarihî bilgilerden ve ilgili haberlerden öğrendiğimiz Süleyman’ın (a.s.) hükmettiği topraklar hakkında aşırı büyüklüklere ve abartılı tasvirlere yer verildiğini görüyoruz.
Süleyman (a.s.) ve Belkıs
Belkıs, Sebe’ kraliçesinin ismidir. Hz. Süleyman’ın hizmetinde bulunan Hüdhüd’ün haberi sonucu Süleyman (a.s.) ona mektup yazar. Durumu kendi adamlarıyla görüşen Belkıs maiyetinden bazısı ve birtakım hediyelerle yurdundan kalkar ve Hz. Süleyman’ın ziyaretine gelir. Bu ziyaret ve ona tekaddüm eden mektup olayı üzerine de teşekkül eden hayli zengin efsâneler kitaplara konu olmuştur.
Süleyman (a.s.) ve Hüdhüd: Halkımız arasında “ibibik“ ve “çavuş kuşu“ gibi isimlerle anılan hüdhüd, müslümanlarca muhterem tanınan bir kuştur ve Hz. Peygamber öldürülmesini ve avlanmasını yasak etmiştir.1479 Başında dikkat çeken bir sorgucu bulunan bu kuşun huy ve itiyatları hakkında pek çok şey söylenmiştir. Ana ve babasına gösterdiği hürmet özellikle belirtilir. Hüdhüdün ölen anasını kefenleyerek cesedini, bir istirahat yeri buluncaya kadar, sırtında ve başında taşıdığı yolunda bir hikâye anlatılır ve sırtının kahverengi oluşu buna bağlanır. Eşi ölünce hüdhüd yeni bir eş aramaz. Ebeveyni yaşlanınca, onların yiyeceklerini
1477] 38/Sâd, 34
1478] 38/Sâd, 35-40
1479] Ebû Dâvud, Edeb 164; İbn Mâce, Sayd 10; Dârimî, Edâhî 26
SÜLEYMAN (A.S.)
- 373 -
temin eder. 1480
Kısaca tanıtılmaya çalışılan hüdhüdün Hz. Süleyman ile Belkıs kıssasında rolü büyüktür. İbn Abbas’tan nakle göre, Hz. Süleyman’ın (a.s.) özellikle hava yolculuklarında kendisi ve ordusu için su lâzım olduğunda hüdhüdü çağırırdı. Hz. Süleyman’ın su mühendisi olan bu kuş, insanların yeryüzünde olan bir cismi gördükleri gibi arzın derinliklerinde bulunan suyu görür ve onun ne kadar derinlikte olduğunu da anlardı. Suyun yer ve derinliği böylece keşfedildikten sonra Süleyman görevlilere emreder, orası kazılır ve su çıkarılırdı.1481 Ordusunda bu kadar önemli bir görev yaptığı söylenen hüdhüdü bir gün Hz. Süleyman arar. “(Bir gün Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: ‘Hüdhüdü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?“1482 Hüdhüdü aradığı anda bulamayan Hz. Süleyman kızar ve şöyle der: “Ya bana (mâzeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da mutlaka onu şiddetli bir cezayla azâba uğratacağım veya boğazlayacağım!“ 1483
Belkıs’ın Tahtının Getirilmesi: Hz. Süleyman, kendisini ziyarete gelmekte olan Belkıs ve maiyetinin ulaşmasından önce kraliçenin dillere destan özelliklere sahip meşhur tahtının getirilmesini arzu etti. Allah’ın bir lütfu olarak taht çok kısa bir müddet içinde getirilip Hz. Süleyman (a.s.)’ın yanına kondu.1484 Tahtın nasıl geldiği merakını gidermek için bu konuda bazı tarihçi ve müfessirler birbirini tutmayan çok çeşitli ifadeler kullanmışlardır.
Belkıs’ın Hz. Süleyman’a Takdim Ettiği Hediyeler: Hz. Süleyman’ın, müslüman olmalarını isteyen mektubunu alan Belkıs, durumu maiyetiyle istişâre eder ve neticede, önce Hz. Süleyman’a (a.s.) elçiler ve hediyeler göndermeye, sonra da bizzat ziyaret etmeye karar verir. Ziyaretinden önce gönderdiği hediyeler, bir gerekçe ile redde uğrar. Kendisinin dünya peşinde koşan bir insan değil; hak dini yayma çabasında bir peygamber olduğunu karşı tarafa oldukça sert ve kesin bir ifadeyle bildiren Hz. Süleyman sonuç olarak misafirlerini karşısında bulur.
Hz. Süleyman Belkıs ile Evlendi mi? Hz. Süleyman’ın Belkıs’ı alıp almadığı da merak konusu olmuş, soruya olumlu ve olumsuz karşılıklar verilmiştir. Rivâyetlerin ekseriyeti evlendiklerini beyan ediyorsa da buna dair Kur’an ve hadislerde hiçbir açıklama yoktur; sıhhatine inanılır bir haber de mevcut değildir.
Ölümü Bildiren “Dâbbetü’l-Arz“: Yüce Allah “gaybı bilirim“ iddiasında bulunan cinlere ve onlarla aynı paralelde hareket etmek için çaba sarfeden kötü ruhlu insanlara ebedî bir ders vermek için Hz. Süleyman’ın ölümünü gizlemiş, onu hayatta sanan cinler uzun bir müddet daha tıpkı sağlığında olduğu gibi ağır işlerde çalışmaya devam etmişler ve akılsızca “zillet verici azap içinde“ beklemiş durmuşlardır.1485 Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Süleyman’ın vefatını asası vâsıtasıyla halka duyurduğu mutlak bir gerçektir. Süleyman (a.s.) irtihal edince, na’şının uzun süre asasına dayanarak ayakta kaldığı anlaşılmaktadır. Hz. Süleyman’ın ölümünü anlamadıkları için hayatında olduğu gibi, yorucu işlere O'nun ölümünden sonra da bir süre daha devam etmişlerdi. O halde gaybı ancak Allah bilir.
1480] İslâm Ansiklopedisi, Hüdhüd maddesi
1481] İbn Kesir, Tefsir 5/227-228; Taberî, Tefsir 19/143
1482] 27/Neml, 20
1483] 27/Neml, 21
1484] 27/Neml, 38-41
1485] 34/Sebe’, 14
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Süleyman’ın hayatını ve kıssasını özetlersek; Dâvud Peygamber’in oğlu olan Süleyman (a.s.) dillere destan ve darb-ı mesellere konu olan muazzam bir saltanatın sahibidir. Kur’an, kendine verilen hârikulâde nimet ve hasletlerden bazısını zikreder. Hz. Peygamber’in hadislerinde de “Süleyman“ ismine oldukça sık rastlanır. Kuş dilini bilen Hz. Süleyman’a maddî ve mânevî sahada büyük bir tasarruf gücü verilmişti. İstediği takdirde rüzgâr kendisini çok kısa bir müddet zarfında “bir aylık“ mesafeye götürür; şeytanlar kendisine muazzam kap kacak, çanak çömlek gibi mutfak eşyaları yanında devâsâ binalar inşâ ederlerdi. Tarihte ilk kez bakır madeninin kendisine Yüce Allah’ın kudreti eseri “su gibi“ akıtıldığı Süleyman (a.s.) bu sâyede de son derece dayanıklı malzeme ve evlere, muhtemelen ordusunun ihtiyacı olan silâhlara, harp araç ve gereçlerine, kışlalar ve kervansaraylara sahip olmuştur.
Sağlığında halk içinde cereyan eden hâdiselerde hakem, dâvâlarda yargıç vazifesi gören Hz. Süleyman, son derece isabetli sonuçlara varmış ve hatta bu konuda babası Hz. Dâvud’u geçmiştir. Kur’an onun bu durumuna kısaca temas eder, hadisler de izah eder.
Mevki sahibi olan ve nimet içinde yüzen herkes için olduğu gibi Hz. Süleyman için de sağlığında sayıları oldukça kabarık bir gayr-ı memnunlar zümresi türemiş ve şeytan ruhlu bu adamlarla İblis ve avanesinin iş birliği sonucu, iktidarı aleyhine hayli kesif bir propaganda ve yıkım faâliyeti sürdürülmüş, bunların bir sonucu olarak Hz. Süleyman bir müddet tahtından ayrı kalmış veya güç ve nüfuzunu yitirmiştir.
Hüdhüdün haberi sonucu Yemen ülkesinin kraliçesi Belkıs ile irtibat kuran Hz. Süleyman (a.s.) önce mektup yazmış, sonra da ziyaretine gelen bu kadının ziyaretinden önce tahtını da getirmiş, gördüğü manzaradan hayretler içinde kalan kraliçenin maiyeti ile birlikte Allah’a teslimiyetine vesile olmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın “ağaç kurdu“ ile ölümünü insanlara ve cinlere bildirdiği Hz. Süleyman elli küsur yıl ömür sürdükten sonra Kudüs’te bu fâni âleme vedâ etmiştir. Görkemli saltanatın yerinde sahibinin ölümünü müteâkip yeller esmiş; ondan bize, dünyaya karşı zühdü öğütleyen birkaç cümle ve atasözü miras kalmıştır. Bir örnek verelim:
“Seyr etti havâ üzre derler taht-ı Süleyman,
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!“
Hz. Süleyman’ın Kur’an ve hadiste çok muhtasar anlatılan bazı halleri ve buna bağlı olan diğer şeyler, meraklı yazarlarca, rivâyetlerin kaynağına bakılmaksızın zenginleştirilmiş ve bu iş yapılırken de kritik bir zihniyete sahip olunmadığı için onun özellikle yüzüğü (mührü), havaî seyahatleri, hanımları, atları, emrine âmâde cinler ve şeytanlar, Belkıs’ın ziyareti, ihtişamı ve ölümü gibi konularda anlamsız, gereksiz, mantık dışı, geniş ölçüde hayal mahsulü olan bilgilere, isrâilî haberlere, efsânelere yer verilmiştir. Bunlar onu gerçek bir kral ve Allah elçisi değil; destanî bir hüviyete büründürmüştür. Hz. Süleyman’ı anlatan eski tefsir ve tarih kitaplarındaki bilgilerin büyük çoğunluğu, gerçekle irtibatlı değildir; Hz. Süleyman hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlerin bunu gözönünde bulundurmaları faydalı olur. 1486
1486] Hz. Süleyman’ın hayatı, daha çok Abdullah Aydemir’in İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler adlı eserinden yararlanılarak, bazı yerleri özetlenerek yazılmıştır. Geniş bilgi için bk. a.g.e. s. 187-224
SÜLEYMAN (A.S.)
- 375 -
Süleyman (a.s.) Kıssasından Bazı İbret ve Hikmetler
“Gerçekten onların (peygamberlerin) kıssalarında akıl sahipleri için çok ibret vardır.“1487; “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi kıssa olarak sana anlatıyoruz. Bunda sana hak, gerçeğin bilgisi, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.“ 1488
Hakka Dâvet ve Açık Mesaj:“(Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) ‘Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı’ dedi. ‘Mektup Süleyman’dandır, Bismillâhirrahmânirrahîm; Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. ‘Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek, müslümanlar olarak bana gelin’ diye (yazmakta)dır.“1489 Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, İslâm’a dâvet ve tebliğ görevini üstlenen peygamberler, her vesileyle insanlara, hatta başka ülkelerdeki uygun kişilere İslâm mesajını sunmuşlardır. Mektup gibi iletişim araçlarından faydalanmışlar, mektuba ilk başlarken bile ilk söz ve dâvetleri Allah olmuştur. Nitekim Peygamberimiz de (s.a.s.), zamanında yaşayan farklı ülkelerin devlet başkanlarına İslâm dâvetini içeren mektuplar göndermiştir.
Süleyman (a.s.), mektubundaki besmele ile Belkıs’a ibâdetin yalnız Allah’a yapılacağını anlatmış, dikkatleri ilk planda Rahmân ve Rahîm olan Allah’a çekmişti. “Bana karşı baş kaldırmayın!“ demek sûretiyle de, nefis muhâsebesine dâvet etti ve “teslimiyet göstererek, müslümanlar olarak bana gelin“ diyerek net bir şekilde dâvetini yaptı, bütün huzurun İslâm’da olduğunu ifade etti. Bütün bunlar bizim için, peygamberlerin vârisleri âlimler için örneklerdir.
Allah’tan Nimet İsterken Gösterdiği Hassâsiyet: “Süleyman, ‘Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.“1490 Âyet-i kerimenin başlangıcında belirtilen Hz. Süleyman’ın ifadesi gösteriyor ki o, nefsinin Allah’ın bağışı olan nimetlerden olumsuz etkilenmemesi için Allah’ın yardımını da istemekte, peşinen af talep etmektedir. Süleyman (a.s.)’ın kimsenin muktedir olamayacağı güçlerin, başkalarının ulaşamayacağı bazı mânevî mülkün kendisine verilmesini istemesi, övünmek ve hevâsını tatmin etmek için değildi. Zamanındaki kâfir ve zâlim kralları zelîl etmek, Allah’a teslim olup kulluk yapmalarına engel olan gururlarını kırmak içindi. Çünkü hemen her dönemde olduğu gibi onun devrindeki krallar, gurur, kibir, zulüm, ihtişam sergilemek için büyük savurganlık ve sömürü içindeydi. Fahreddin Râzi, bu âyete şöyle de mânâ vermiştir: “Bana öyle şanlı bir mülk ver ki, ben ona kavuşup öldükten sonra ‘dünya mülkünün vefâsı olsaydı, Süleyman’a olurdu!’ denilsin de, kimsenin dünya saltanatına hırs ve rağbeti kalmasın!“ Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, Süleyman’ın (a.s.) asıl maksadı, dünya mülkünü değil; âhiret mülkünü istemektir. Yoksa Allah’ın sünneti, âhiretten kopuk şekilde sadece dünya nimetlerini isteyeni esas yurt olan öteki âlemde nasipsiz bırakmaktır. Bir peygamberin böyle geçici küçük faydayı, büyük ve ebedî nimetlere tercih etmesi düşünülemez. “Kim âhiret kazancını isterse, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını isterse ona da dünyadan bir şeyler veririz; fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.“ 1491
1487] 12/Yûsuf, 111
1488] 11/Hûd, 120
1489] 27/Neml, 29-31
1490] 38/Sâd, 35
1491] 42/Şûrâ, 20
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dünya Malına Karşı Tavrı, Hırsa Kapılmaması, Tâğutların Rüşvet Gibi Olan Hediyelerini Reddetmesi: Kendisini İslâm’a dâvet eden mektubu alıp okuduktan sonra, Belkıs, durumu halkının ileri gelenleriyle, yani istişâre kurulu ile görüşmüş, neticede Hz. Süleyman’a elçiler gönderip çok kıymetli hediyeler sunarak onun dâvet ve baskısından kurtulma kararı almıştı. Belkıs şöyle demişti: “Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.“1492 Süleyman (a.s.) ise onların hediyelerine güvendiklerini anlamış ve o hediyeleri bir rüşvet mâhiyetinde görerek tehdit edercesine geri göndermişti. “(Elçiler, hediyelerle) gelince Süleyman şöyle dedi:’Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz. (Ey elçi!) Onlara var (söyle:) İyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakir halde oradan çıkarırız.“ 1493
“...(Süleyman) onu (kraliçenin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, ‘bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.“1494 Bir mûcize eseri olarak Allah’ın lütfu gereği binlerce kilometre uzaktan Belkıs’ın dillere destan tahtını, göz açıp kapamadan daha kısa bir zamanda naklini gerçekleştiren Hz. Süleyman, bunu kendi nefsine ve diğer zayıf yaratıklara haml etmeyip Allah’ın lütfu olarak görmektedir. Günümüzde bile henüz gerçekleştirilemeyen eşya naklinin Allah’ın izniyle çok kısa bir anda gerçekleştirildiğini gören Hz. Süleyman, her şeyin olduğu gibi bu nimetin de Allah’ın bir sınavı olduğunu değerlendirir ve şükretme vesilesi kabul eder.
Kahramanlar Ayakta Ölür: “(Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Bu sûretle yere kapanıp yıkılınca öldüğü anlaşıldı. Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.“1495 Hz. Süleyman’ın bastonuna dayanarak ayakta ölmesi de düşündürücüdür. Sürünerek yaşamayı ayakta ölmeye tercih eden günümüz dünya adamlarına bakıldığında bu örneğin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Hz. Süleyman’ın hayatı gibi ölümü de bir tevhid mücâdelesi ve hak mesajı idi. Gaybı, Allah’tan başka hiçbir varlığın bilemediğini, cinlere ve şeytanlaşan insanlara Allah bir ağaç kurdu örneği ile göstermektedir.
Muazzam Dünya Servet ve Saltanatını Kalbinin Dışında Taşıması: Allah Teâlâ, peygamberler içinden varlık sahibi olarak Süleyman’ı (a.s.) örnek vermektedir. Süleyman (a.s.) ile Karun’un, emperyalist zenginlerin arasındaki temel fark şundan kaynaklanıyor: Hz. Süleyman, mülkün Allah’a ait olduğunu, bunun insanlara bir sınav için geçici bir süre verildiğini, nimetlere bol bol şükredilmesi gerektiğini iyi biliyor ve kendisine emânet olarak bahşedilen dünya servetini daima kalbinin dışında taşıyordu. “Eğer siz şükrederseniz, size olan nimetlerimi arttırırım.“1496 Nimetlerin artmasının yolunun da şükürden geçtiğini bildiğinden Allah’ın emri gereği bol bol şükrediyordu. “Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sâbit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud âilesi!
1492] 27/Neml, 35
1493] 27/Neml, 36-37
1494] 27/Neml, 40
1495] 34/Sebe’, 14
1496] 14/İbrâhim, 7
SÜLEYMAN (A.S.)
- 377 -
Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır.“1497 Kur’an, Hz. Süleyman’ın daima Allah’a yöneldiğini1498 haber verir. Dâvud ve Süleyman peygamberler, çok şükür ve hamd eden insanlardı: “Andolsun ki, Dâvud’a ve Süleyman’a ilim verdik. İkisi de: ‘Bizi mü’min kullarının çoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun’ dediler.“ 1499
Hz. Süleyman örneği göstermektedir ki, dünya malı, mülkü ve saltanatı, sadece belirli bir zaman dilimi için ve sınırlı bir şekilde istifade olduğu gibi, bir sınavdır da. “Ey İnsanlar! Hepiniz Allah’a karşı fakirsiniz, muhtaçsınız. Zengin ve hamde/övülmeye lâyık olan ancak O’dur.“1500 İnsan emânetçidir; mülk tümüyle Allah’ındır. “Göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı Allah’a âittir. Allah’ın gücü her şeye yeter.“1501; “De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi Allah’ım! Sen mülkü ve hükümranlığı dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü hayır senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye kadirsin.“1502; “Kim izzet (güç ve şeref) isterse (bilsin ki), izzet tümüyle Allah’ındır.“ 1503
Ehl-i Kitabın Süleyman (a.s.) Hakkındaki İftiraları
Kitab-ı Mukaddes’de 31 baptan (bölüm) meydana gelen “Süleyman’ın Meselleri“nin Hz. Süleyman’a ait olduğu yahûdi kaynaklarında zikredilir. Bu bölümde Hz. Süleyman’ın hikmetli sözlerinden örnekler bulunmaktadır. Bunun yanısıra, yine Kitab-ı Mukaddes’de sekiz baptan meydana gelen ve Onun yazdığı iddia edilen “Neşîdelerin Neşîdesi“ bölümünde, bir peygamber’e hiç de yakışmayacak aşk ve harem hayatından bahseden cümleler vardır. Bunlar da Tevrat’ın tahrife uğradığını açıkça göstermektedir. Neşîdelerin Neşîdesi baştan sona okununca bu cümlelerin bir peygamber ağzından çıkmayacağını dindar yahûdiler dahi kolayca kabul edebilir. Saydıklarımızdan ayrı olarak yahûdi mezheplerinden Ferisiliği desteklemek için “Süleyman’ın Mezmurları“ adıyla uydurulmuş 18 Mezmur daha vardır. Bunlar Tevrat’a alınmamıştır. Tevrat’taki Mezmurlar Onun babası Hz. Dâvud’a atfedilir.
Hristiyan ve yahûdiler, onu peygamber olarak kabul etmezler, onu sadece kral, hem de krallığını büyüye borçlu, büyücü bir kral olarak görürler. Birçok sihir kitabını onun yazdığı iddia edilerek ona iftira atılır. Ölümünden sonra, sarayının altında gömülü olan büyü kitaplarını cinlerin gömüldükleri yerden çıkardıkları gibi ithamlar yapılır. Hz. Süleyman’ın büyük saltanat ve güçlerini büyülerle elde ettiği yolunda Tevrat1504 kaynaklı isnad, itham ve iftirasını Kur’ân-ı Kerim şiddetle reddeder. Kitab-ı Mukaddes’i tahrif edenler, Hz. Süleyman için, puta tapma suçu işlediği iftirasını da Tevrat’a geçirmekten1505 çekinmemişlerdir. Yahûdilere göre o, sihirbazlığın mûcidi bir büyücü kraldır; krallığını büyülü güç kaynağı yüzüğünden almaktadır.
1497] 34/Sebe’, 13
1498] 38/Sâd, 30
1499] 27/Neml, 15
1500] 35/Fâtır, 15
1501] 3/Âl-i İmrân, 189
1502] 3/Âl-i İmrân, 26
1503] 35/Fâtır, 10
1504] I. Krallar ve II. Krallar
1505] Kitab-ı Mukaddes, 1. Krallar 11/1-10
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberliği ve Tevhidî Mesajı, Efsâne ve Masal Öğelerinin Gölgelemesi
Hz. Süleyman’ın Kişiliği, Hanımları: Bazı eski tefsirlerin ve tarih kitaplarının Hz. Süleyman’ın hanımları ve câriyelerinin sayıları ile ilgili olarak verdikleri rakamlar çeşitlidir. 700 hanımı ve 300 odalığı, 300 hanımı ve 700 odalığı veya 300 hanımı 900 odalığı olduğu rivâyetlerine yer verilir. Kitaplarında bu abartılı rakamlara yer veren Taberî ve Kurtubî gibi yazarlar, bu kadar hanımın hakkını edâ için Hz. Süleyman’a yüz erkeğin şehveti verildiğine dair haberler de kaydetmişlerdir. Bu konuda 38/Sâd, 39. âyetine istinad etmişlerdir. Hâlbuki bu âyette Hz. Süleyman’a verildiği söylenen şehvet ve erkeklik gücüne dolaylı da olsa en ufak bir işaret yoktur. Taberî’nin de bu rivâyeti tenkit ederken dediği gibi, Hz. Süleyman’a verilen şeyin “şehvet“ değil; “mülk ve saltanat“ olduğudur. Hz. Süleyman’ın eş ve câriyelerinin toplam 1000 olduğu yolunda tefsirlere geçen rivâyetlerin kaynağı Kitab-ı Mukaddes’tir. I. Krallar bab 113’de aynen şöyle denir: “Ve onun 700 karısı kral kızı olup, 300 de câriyesi vardı.“
Hz. Süleyman ve Rüzgâr: “İçinde bereketler yarattığımız kutlu ülkeye doğru onun emriyle esip gitsin diye kasırga (gibi esen zorlu) rüzgârı Süleyman’ın emrine Biz verdik. Çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.“1506; “Süleyman’a da sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü de bir aylık mesâfe olan rüzgârı verdik (emrine âmâde kıldık)...“1507 Bu âyetlerde Süleyman’ın (a.s.) emrine verilen rüzgârla ilgili hayli masalımsı söylentiler kitaplara geçmiştir. Bu rivâyetlere göre Hz. Süleyman’ın ahşaptan mâmul bir döşemesi/tahtı vardı. Bir gezinti, bir sefer, bir kral veya düşmanla savaşmak gerektiğinde, lâzım olan her şey bunun üzerine yüklenirdi. Bu öyle geniş bir döşeme/taht idi ki, bütün evler, köşkler, çadırlar, mallar, malzemeler, atlar, develer, ağırlıklar, ins ve cinden erkekler, kuşlar ve diğer hayvanlardan her şeyi içine alırdı. Yükleme işi bitince rüzgâra emreder, o da döşemenin altına girer ve onu havaya kaldırırdı. Muayyen bir yüksekliğe çıktıktan sonra, tatlı ve yumuşak esen rüzgâr onu alır götürürdü. Eğer daha serî bir hareket arzu edilirse, o zaman bu işi şiddetli esen rüzgâr yapardı.1508 Kaynaklar, bir ihtiyaç halinde Süleyman (a.s.) için 600 veya 600 bin tahtın kurulduğunu kaydederler. Tahtların kurulmasını müteâkip önce insanların eşrâfı gelerek Hz. Süleyman’ın yanındaki tahtlara, bundan sonra cinlerin eşrâfı gelir ve insanlara yakın olan tahtlara oturur; sonra kuşları çağırır ve onlar da bu oturanlara gölge yapar; sonra da rüzgârı çağırırdı.1509 Hz. Süleyman’ın bu ahşap tahtının 1000 rüknü (sütun, direk) bulunduğunu, her rükünde bir evin olduğu, herbir rüknün 1000 şeytanın omzunda taşındığı da rivâyetler arasındadır. 1510
Bu kaynaklar bir de 1x1 fersah ebadında yani 5 km.lik eni ve boyu olan altın ve ibrişimden şeytanlarca dokunmuş bir halıdan bahsederler ki bu, Hz. Süleyman’ın havada bir yerden bir yere gitmesinde kullanılırdı. Bunun üzerine Hz. Süleyman’ın oturacağı altın bir minber yerleştirilirdi. Bu minberin sağına konan altın koltuklara peygamberler; soluna konan gümüş koltuklara da bilginler otururdu. Ulemânın etrafında diğer insanlar, insanların etrafında da cin ve
1506] 21/Enbiyâ, 81
1507] 34/Sebe’, 12
1508] Taberî; İbn Kesir
1509] Taberî, Bağavî, İbn Kesir, İbnu’l-Cevzî, İbnu’l Arabî -Ahkâmu’l-Kur’ân-
1510] Taberî, Tefsir; Bağavî, Tefsir; el-Âlûsî, Tefsir
SÜLEYMAN (A.S.)
- 379 -
şeytanlar yerlerini alır ve bütün cemaate, güneşe karşı siper olurdu.1511 Ve bunun gibi masalımsı nice unsurlar...
Görüldüğü gibi, bunlar ölçüsü, hesap ve kitaba gelmez rakamlar olup, büyük ihtimalle Hz. Süleyman’ı sevmeyenlerce, onu büyücü kabul edenlerce uydurulmuş şeylerdir. Bin rükün (sütun, direk) her direkte bin ev. Her evde on askerin barındığı düşünülse, on milyon eder. On milyonluk bir ordu nereye sığar? Böyle bir orduya o gün için imkân ve lüzum var mıydı...?
Kur’an’ın ifadesine göre, Süleyman (a.s.) için rüzgâra Allah’ın boyun eğdirdiği,1512 Allah’ın rüzgârı onun buyruğu altına verdiği, onun emriyle dilediği yöne yumuşakça estiği1513 belirtilir. Mevdûdî, bu konuda şöyle der: Rüzgâr Süleyman (a.s.)’ın emrindeydi ve o, bir aylık uzağa deniz seferleri düzenleyebiliyordu. Çünkü rüzgâr onun gemileri için istediği yönde esiyordu. Tevrat’ın I. Krallar bölümünde Süleyman’ın Edom’da, Kızıldeniz kıyısında gemiler yaptırdığı, büyük bir deniz ticareti geliştirdiği kaydedilir. Rüzgârın ona boyun eğdirilmesi, Allah’ın lütfu ile rüzgârın yönünün hep Süleyman (a.s.)’ın gemilerinin gideceği yöne esmesi –ki o dönemde gemiler tamamen rüzgâra bağlı olarak hareket ediyorlardı- anlamına gelebilir. Fakat “rüzgâr onun emriyle eserdi“1514 ifadesini zâhirî anlamda olduğu gibi kabul etsek de bir sakıncası yoktur. Çünkü Allah, kullarından dilediğine böyle güçler verebilir. 1515
Hz. Süleyman’ın Cinlerden ve Kuşlardan Ordusu: Günümüz yazarlarından bazıları, âyetteki “cin“ ve “tâir -kuş-“ kelimelerinin, bildiğimiz cin ve kuşları ifade etmediğini, aksine Hz. Süleyman’ın ordusunda çok çeşitli vazifeler icrâ eden insanlara işaret ettiğini ispat etmek üzere çok çaba göstermişlerdir: “Cin“ kelimesinin, Hz. Süleyman’ın idaresi altına aldığı ve onun emri altında güç ve kabiliyet gerektiren olağanüstü işlerle uğraşan dağ kabileleri, “tâir -kuş-“ kelimesinin de, piyâde askerden çok daha süratli hareket edebilen süvârileri ifade ettiğini söylerler. Ne var ki bunlar, Kur’an’ı yanlış tefsir etmenin en kötü örnekleridir. Kur’ân-ı Kerim burada, insanlardan, cinlerden ve kuşlardan meydana gelen birbirinden farklı üç ayrı ordu zikreder. Ayrı birer askerî sınıfı ifade etmeleri için de her üç kelimede belirlilik (harf-i ta’rif) ön eki kullanılmıştır. Binâenaleyh “el-cin“ ve “et-tâir“ kelimeleri ve mânâları “el-ins“ kelimesinin içine dâhil edilemez. Aksine her ikisinin de, insanoğlundan ayrı ve farklı iki sınıf olması mümkündür.
Ayrıca Arapça ile biraz meşgul olan herhangi bir şahıs, tek “el-cin“ kelimesinin bir grup insanı veya “et-tâir“ in atlı askerî birlikleri îmâ ettiğini aklından geçirmeyeceği gibi, bir Arap da bu kelimelerden bu anlamları çıkarmaz. Olağanüstü bir mahâretinden dolayı bir adama cin, güzelliği sebebiyle bir kadına peri, ya da çok hızlı hareket etmesi nedeniyle bir kimseye kuş denmesi, sadece mecâzî olarak mümkündür. Yoksa cin, peri ve kuş kelimeleri, sırasıyla güçlü bir adam, güzel bir kadın ve hızlı hareket eden bir kişi anlamına gelmez. Bütün bunlar bu kelimelerin gerçek değil; mecâzî mânâlarıdır. Bir konuşmada bir kelime lügat mânâsı yerine mecâzî anlamda kullanılabilir. Fakat metinde onun mecaz
1511] Taberî, Tefsir; Bağavî, Tefsir; Zemahşeri, Tefsir
1512] 34/Sebe’, 12
1513] 38/Sâd, 36
1514] 21/Enbiyâ, 81
1515] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. 3, s. 323
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğuna dair bir karîne varsa, ancak o zaman onu muhâtap orada kullanılan mecaz mânâsıyla anlar. Netice olarak burada “cin“ ve “tâir“ kelimelerinin gerçek ve lügat mânâlarında değil de mecaz anlamlarında kullanıldığını biz bu metinde hangi karîneden anlayabiliriz? Oysa bunun aksine, takip eden âyetlerden zikredilen iki gruptan herbir ferdin işi ve durumu böyle bir tefsirden çıkacak anlama bütünüyle zıttır. Şâyet bir kimse Kur’an’da anlatılan bir şeye inanmak istemiyorsa ona inanmadığını açıkça (dobra dobra) söylemesi gerekir. Fakat biri kalkar, Kur’ân-ı Kerim’deki açık ve net kelimeleri zorlayarak istediği mânâyı yükler ve aynı zamanda Kur’an’ın dediğine inandığını da dünyaya ilân ederse, aslında bu kimse, Kur’an’a değil; kendi kafasındaki çarpık mânâya inanıyor demektir. Böyle bir davranış da aslında, ahlâkî korkaklık ve entelektüel nâmus yoksunluğundan başka bir şey değildir. 1516
“Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik.“ 1517 Bu âyet, Süleyman (a.s.) için çalışan şeytanların ve cinlerin insanlardan tamamen farklı bir yapıya sahip olduklarını göstermektedir. Nitekim Araplar, cinlerin gaybın ilmine vâkıf olduklarına inanırlardı. Ayrıca bizzat cinlerin kendileri de gaybın ilmini bildikleri zannı içindeydiler. Bu âyetleri önyargısız okuyan herhangi bir kimse buradaki cin ve şeytanların ne tür bir niteliğe sahip mahluklar olduklarını açıkça görür. İşte Arapların gaybın ilmine vâkıf sandıkları cinler bunlardı. Bu nedenle, bazı çağdaş müfessirlerin yaptığı gibi bunların “insan“ olduğu sonucuna varmak için Kur’an’ın anlamını saptırmak doğru değildir. Kur’an’daki ifade tarzından ve bu ifadenin yer aldığı konunun akışından, bahsedilen cinlerin insan olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer bunlar insan olsalardı, bu sadece Süleyman (a.s.)’a lutfedilmiş bir nimet olamazdı. Çünkü o zamana dek insanlar Mısır’daki piramitler gibi dev yapılar inşâ etmişlerdi bile. 1518
Hz. Süleyman’ın Atları: Bazı tefsir ve tarih kitapları, Hz. Süleyman’ın atlarının sayısı hakkında da değişik rivâyetler sunarlar. Bu sayılar 20’den 20 bin’e kadar çıkar. Normal at olmasından kanatlı olmalarına kadar vasıfları konusunda da farklı rivâyetlere yer verilir. Nereden ve nasıl geldikleri konusunda da hayli rivâyet vardır. Yine Hz. Süleyman’ın atları teftiş edip seyrederken ikindi namazının vaktinin çıkması ve atların kendisini Allah’ın zikrinden alıkoyduğu için kılıcıyla hepsinin ayaklarını ve boyunlarını doğradığı rivâyetlerine yer verilir. Bütün bunlar, peygamber olarak Hz. Süleyman’ı küçülten isrâiliyattan geçmiş, yanlış yaklaşımlardır.
Hz. Süleyman ve Nemle (Karınca): “Nihâyet karınca(larla dolu bir) vâdiye geldikleri zaman, bir karınca, ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi. Süleyman) onun sözüne gülümsedi...“1519 Bu konuda da uydurma olduğu hemen anlaşılacak nice söylentiler kitaplara geçirilmiştir. Bu rivâyetlere göre Hz. Süleyman, karıncanın, ayaklar altında ezilmemeleri için hemcinslerine “yuvanıza girin!“ sözünü üç mil mesafeden duymuştur. Bir peygamber olarak Hz. Süleyman’ın Allah’ın verdiği bir mûcize gereği karıncanın sözünü veya işaretini ya da içinden geçeni duyması, bilmesi normaldir. Ama bu rivâyet
1516] Mevdudi, a.g.e., c. 4, s. 98-99
1517] 21/Enbiyâ, 82
1518] Mevdûdi, a.g.e., c. 3, s. 325
1519] 27/Neml, 18-19
SÜLEYMAN (A.S.)
- 381 -
aynı zamanda karıncanın Süleyman ve ordusunun gelişini üç mil gibi çok uzak bir mesafeden bilmiş ve anlamış olması demektir ki, bu normal değildir. Akla hayli uzak görünen rivâyetteki bu haberin inkârında hiçbir zarar yoktur; bilâkis fayda vardır. Sanki Hz. Süleyman’ın karıncaya nerede rastlaması çok önemli imiş gibi müfessir ve tarihçilerimiz de karıncaların bulunduğu bir memleket aramışlardır. Bazılarına göre bu vâdi, Tâif’te, bazılarına göre Şam’dadır.1520 Vehb bin Münebbih’e varan rivâyete göre Hz. Süleyman karıncaya rastladığı zaman “Bisat“ üzerinde idi, deniliyor. Böyle olsaydı, havada seyahat eden Hz. Süleyman ve maiyetini karınca nereden görecekti? Niçin çiğnenmekten bahsedecekti? 1521
Hiçbir önemi olmadığı halde bu karıncanın büyüklüğünden de söz edilmiştir. Güya o, deve,1522 veya kurt büyüklüğünde1523 imiş. Halbuki asıl ve meşhur olan nemlenin (karınca) küçük olmasıdır. Kıssacıların hiçbir delile dayanmadan aktardıkları ve mübâlağaya düştükleri bu haber ehl-i kitaptan alınmıştır. Topal olduğu söylenen bu karınca, “eş-Şeysan“ veya “Şeysaban“ oğulları kabilesinden olup adı Cisr, Cers veya Tahıye’dir.1524 Bunlar son derece önemsiz konulardır; yalan yanlış söylenmiş söz ve kıssalardan ibarettir. Karıncalar toplum halinde yaşayan canlılardan iseler de, onların şu veya bu isimle kabilelere ayrıldığı ve kabilenin her ferdine özel isimler verildiği duyulmuş şey değildir. Karıncanın kanatlı olduğu ve kuşlar arasında bulunduğu yolunda da rivâyetler vardır.
Ebû İshak es-Salebî’nin “bir kitapta gördüm“ diyerek anlattığına göre Hz. Süleyman Nemle’ye: “diğer karıncaları ‘yuvalarınıza girin!’ diye niçin uyardın? Zulüm edeceğimden mi korktun? Benim âdil bir peygamber olduğumu bilmedin mi? Niçin ‘Süleyman ve ordusu sizi ezmesin!’ dedin?“ tarzında birtakım sorular sorar. Nemle de: “Onlar ‘bilmeden, farkına varmadan’ dediğimi duymadın mı?“ der ve “ben nefislerin değil; kalplerin kırılmasını kasdettim; sana verilen nimetleri görürler de aynısını isterler, dünyaya aldanırlar. Böylece de Allah’ı tesbih ve zikirden vazgeçerler“ şeklinde maksadını izah eder. Bunun üzerine Hz. Süleyman, bu karıncaya: “Bana nasihat et!“ der. Nemle, babasına Dâvud; kendisine de Süleyman isminin verilme sebebini bilip bilmediğini sorar, bunlara Hz. Süleyman “bilmiyorum“ cevabını verir ve Nemle’nin izahlarını dinler. Nemle aynı şekilde Allah’ın kindesine rüzgârı müsahhar etmesinin nedenini sorar; yine “bilmiyorum“ cevabını alır ve sebebini izah eder. Sonra hızlıca kavmine (karıncalara) varır ve Hz. Süleyman’a hediye edebilecekleri bir şeyin olup olmadığını sorar. Onlar yanlarında bir tek “köknar yemişi“ (Arabistan kirazı)nden başka bir şey olmadığını söylerler. Onu ağzına alır ve sürükleyerek götürmeye çalışır. Allah’ın emriyle rüzgâr onu alır ve bisat üzerinde seyahat etmekte olan Hz. Süleyman’ın önüne bırakır. Ağzıyla getirdiği yemişi Hz. Süleyman’ın avucuna koyar ve bu hakir hediyenin kabulü için dört beyitlik bir şiir söyler. Hz. Süleyman da ona bereket duâsıyla karşılık verir. (Bazı esnafın dükkânlarında karınca duâsı diye isimlendirilen yazılı levhalar, bu anlatımın eseridir) Karıncalar bu duâ sâyesinde Allah’a en çok şükreden ve çoğalan bir cemaat olurlar.1525 Bütün bunların doğru1520]
Tabresi, Tefsir; İbn Kesir, Tefsir
1521] İbn Kesir, Tefsir
1522] Bağavî, Tefsir
1523] el-Hâzin, Tefsir; İbnu’l-Cevzî, Tefsir
1524] İbn Kesir, Tefsir; Zemahşerî, Tefsir
1525] Ebû Hayyan, el-Bahru’l-Muhît; el-Âlûsi, Tefsir, 19/79
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
luğu konusunu akl-ı selim insanlara bırakmak gerekir.
Eski isrâiliyattan bu örnekleri gördükten sonra, olayın bir de çağdaş yorumunu Mevdûdi’nin eleştirileriyle birlikte görelim: Günümüz müfessirlerinden bir kısmı, Hz. Süleyman’la karınca konusundaki âyete1526 çok ters bir mânâ vermişlerdir. Bunlar, âyetteki “vâdi’n-neml“ terkibinin “karıncalar vâdisi“ anlamını ifade etmediğini, aksine, Suriye’de bu isimde bir vâdinin bulunduğunu, “nemle“nin de, karınca değil; bu vâdide yaşamış olan bir kabilenin ismi olduğunu söylerler. Dolayısıyla bunlara göre âyet şöyle bir anlama gelir: “Hz. Süleyman (a.s.), bu ‘karınca vâdisi’ne vardığı zaman, Nemle kabilesine mensup biri: ‘Ey Nemle kabilesi halkı...’ diye başlayan âyette işaret edilen konuşmasını yaptı.“ Ancak bu da, Kur’an âyetlerinin desteklemediği bir tefsirdir. “Vâdi’n-neml“ terkibinin, bir vâdinin ismi olduğunu kabul etsek ve Benî Nemle adında da bir kabile ile de meskûn olduğunu farzetsek bile böyle bir kabileye mensup birinden “Nemle“ diye bahsetmemiz Arapça ifade tarzına ve kullanımına aykırıdır. Hayvan isimleri ile anılan birçok Arap kabilesi -meselâ Esed (aslan), Kelb (köpek) gibi- bulunmasına rağmen hiçbir Arap, Kelb veya Esed kabilesinin mensûbundan “Bir köpek dedi ki...“ veya “bir aslan şöyle dedi“ diye bahsetmez. Binâenaleyh “Nemle“ kabilesine mensup birisinden; “Bunu bir karınca dedi“ diye söz etmek Arapça ifade tarzına aykırı olur.
Sonra, Nemle kabilesinden bir ferdin; “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları, farkında olmayarak sizi ezmesinler“ diyerek konuşması anlamsız olur. İnsanlardan oluşmuş bir ordunun, bir grup insanı farkında olmayarak ezdiği (tarihte) hiç vâki değildir. Eğer bir ordu bir yere hücum niyeti ile gelmişse, baskına uğrayan tarafın evlerine sığınmaları zaten bir fayda vermez. Çünkü işgalciler onları evlerine kadar tâkip eder ve daha acımasız bir şekilde ezerdi. Fakat ordu sadece sefer yürüyüşü halinde ise ona, yalnızca yolu açmak yeterli olur. Orduların sefer yürüyüşlerinden insanlar zarar görebilir, ancak farkında olmayarak insanları ezmeleri hiç de olacak şey değildir. Binâenaleyh, şâyet Benî Nemle insanlardan meydana gelen bir kabile ve böyle bir hücum ânında, fertlerden biri kendi kabilesini uyarmak zorunda kalmış olsaydı, o şöyle derdi: “Ey Nemleliler! Hz. Süleyman’ın ordularının sizi ezip imhâ etmemesi için, evlerinizi terkedip dağlara sığının“ Dahası, bir hücum tehlikesinin söz konusu olmadığı bir durumda o şöyle diyecekti: “Ey Nemleliler! Hz. Süleyman’ın ordularının geçişinin size zarar vermemesi için yolları açınız.“
Âyetin yorumundaki bu hata, Arapça ifade tarzı ve konunun yanlış anlaşılmasından ileri geliyor. Terkibin vâdi ismi ve orada oturan Benî Nemle kabilesinin ismi olmasına gelince bu, bilimsel hiçbir dayanağı olmayan sırf bir varsayımdan ibarettir. “Vâdi’n-Neml“in bir vâdi ismi olduğunu kabul edenler, içinde çok miktarda karınca bulunması nedeniyle böyle bir isim almış olduğuna bizzat işaret etmiş bulunmaktadırlar. Nitekim Katâde ve Mukatil, “Bu bölge, karıncası bol bir vâdidir“ derler. Hiçbir tarih ve coğrafya kitabı ile hiçbir arkeolojik kazı, bir önceki görüşün aksine, orada Benî Nemle adında bir kabilenin yaşamış olduğunu zikretmez. Öyleyse bundan, böyle bir mânâ çıkarmak, kişinin kendi kişisel yorumunu desteklemek için ortaya attığı, tam bir hezeyanıdır.
Böyle bir kıssa, İsrâil rivâyetlerinde vardır. Ancak oradaki hikâyenin son
1526] 27/Neml, 18-19
SÜLEYMAN (A.S.)
- 383 -
bölümü, Hz. Süleyman’ın vakarına olduğu kadar Kur’an’a da terstir. Bu açıklamaya göre Hz. Süleyman (a.s.), karıncası bol vâdiden geçerken karıncalardan birinin diğerine şöyle seslendiğini işitti: “Yuvalarınıza giriniz! Yoksa Hz. Süleyman’ın orduları sizi çiğneyecektir.“ Bu anda Hz. Süleyman, karıncanın önünde büyüklük tasladı. Bunun üzerine karınca, “Siz de kim oluyorsunuz, siz kimsiniz? Bir damla sudan meydana gelmiş mahlûk!“ diye sert bir karşılık verdi. Bunu duyan Hz. Süleyman, bu durum karşısında çok utandı ve mahcup oldu.1527 Bu husus Kur’ân-ı Kerim’in İsrâiloğullarının çarpıtmış oldukları rivâyetleri nasıl düzelttiğini ve peygamberlerinin temiz şahsiyetlerini, bizzat İsrâillilerin bulaştırdığı çirkinlik ve ayıplardan nasıl temizlediğini gösterir. İsrâiloğullarına gönderilen peygamberler hakkındaki Kur’an’ın bu açıklamalarını ele alan batılı müsteşrikler, Kur’an’ın bu kıssaları, İsrâiliyattan aşırdığını hayâsızca iddia ederler.
Bir karıncanın kendi türünün fertlerini, vuku bulacak bir tehlike karşısında uyarması ve yuvalarına girmelerini söylemesi aklen hiç de hayret verici değildir. Hz. Süleyman’ın bunu nasıl işittiği sorusuna gelince, bunun cevabı şudur: Vahiy Kelâmı gibi çok hafif bir çağrıyı kavrayıp anlayabilen duyular sahibi bir şahıs için, karıncanın sesli konuşmasını anlamak hiç de zor değildir. 1528
Hz. Süleyman’ın Kürsüsüne Atılan Ceset: “Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.“1529 Kürsüye atılan “ceset“ konusu müfessirleri çok meşgul etmiş ve buna dair birçok değişik izahlara ve “Bin bir gece masalları“nı aratmayacak masalımsı unsurlara yer verilmiştir:
a- Rivâyete göre Hz. Süleyman’ın Cerâde isimli bir hanımı vardı. Günün birinde bu kadının akrabalarından biri ile bir başkası arasında dâvâ konusu bir mesele ortaya çıktı. Hz. Süleyman, kendisine arzedilen bu dâvâda tarafsız davranmakla birlikte Cerâde’nin akrabasının haklı çıkmasını arzu etti. Kalben de olsa bu iki kişi hakkında tarafsız davranmadığı için cezaya çarptırıldı. Allah vahiy yoluyla kendisine: “Yakında sana bir belâ gelecektir“ dedi. Hz. Süleyman bu belânın kendisine gökten mi, yerden mi geleceğini bilmiyordu.
b- Hz. Süleyman’ın hanımları arasında Cerâde’nin seçkin bir mevkii vardı. Bu hanım bir gün Hz. Süleyman’a: “Kardeşimle falan kimse arasında bir dâvâ vardır. Senin, kardeşim lehinde hüküm vermeni arzu ediyorum“ şeklinde bir teklifte bulundu. O da: “Peki“ dedi. Fakat hanımına söz vermekle birlikte yine de tarafsız davrandı. İşte Hz. Süleyman bu konuda söylediği “söz“ sebebiyle belâya uğradı.
c- Hz. Süleyman, Cerâde’yi, yaptığı bir savaş sonunda esir etmiş ve kendine hanım olarak almıştı. Bir kral kızı olan bu kadın, Hz. Süleyman’ın eşi olduktan sonra müslüman olmuş, yani Hz. Süleyman’a iman etmişti. Yalnız gece gündüz devamlı ağlar ve ağlaması bir türlü bitmezdi. Süleyman (a.s.) ona bir gün niçin ağladığını sordu. O da: “Babamı ve onunla beraber olduğu anları düşünüyorum. Ne olur, şeytanlara emretsen de, evimin içinde babamın heykelini yapsalar, ben de onunla teselli bulsam“ dedi. Hz. Süleyman bu isteği kabul etti ve heykel yapıldı. Hz. Süleyman evden çıkınca Cerâde ve hizmetçileri bu heykele taparlardı.
1527] Yahûdi Ansiklopedisi, c. 11, s. 440
1528] Mevdûdi, a.g.e., c.4, s. 99-101
1529] 38/Sâd, 34
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Süleyman’ın evinde bu hal 40 gün devam etti. Hz. Süleyman işin farkına vardıktan sonra heykeli kırdı ve hanımını da cezalandırdı. Sonra da evinde cereyan eden bu halden dolayı Allah’a tevbe ve istiğfarda bulundu. Bu hâdiseden sonra şeytan Hz. Süleyman’ın yüzüğüne Mûsâllat oldu ki, olay Vehb bin Münebbih’e göre şöyle cereyan etmiştir:
Haberi olmadan evinde puta tapılmasını müteâkip Hz. Süleyman temiz elbiseler istedi. Kendisine, ipleri bâkirelerce eğrilmiş, aybaşılı ve lohusa olan kadının eli değmemiş elbiseler getirildi; bunları giyip tek başına bir çöle gitti. Emri ile çölün belli bir yerine kül serpildi. Allah’a tevbe etmek kasdıyla küle yatıp yuvarlandı. Ağladı, duâ etti, istiğfarda bulundu. Ve “Yâ Rab, Dâvud hânedanına Senden başkasına ibâdet etmek yakışmaz; evlerinde Senden başkasına el açılmaz!“ dedi. Bu hal akşama kadar devam etti. Akşam vakti evine döndü. Hz. Süleyman’ın Emine isminde bir hanımı vardı. Abdest bozmak icap ettiği veya hanımlarından biriyle yalnız kalmak istediği zaman, ayakyolundan dönüp tekrar abdest alıncaya veya cünüplükten temizleninceye kadar yüzüğünü (mührünü) bu hanımına bırakırdı.
Temizlenmedikçe yüzüğüne dokunmazdı. Çünkü yüzüğü yeşil yakuttan olup Cebrâil tarafından verilmişti ve üzerinde “lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-Rasûlullah“ yazılı idi. Süleyman’ın mülk ve saltanatı yüzüğünde idi. Günlerden birinde yüzüğünü hanımı Emine’ye bıraktı. İşte bu sırada okyanusların sahibi olan Sahr isimli şeytan Süleyman kılığında gelip kadından yüzüğü istedi. Ondan şüphe etmeyen kadın yüzüğü verdi ve o da alır almaz parmağına taktı. Sonra gidip Hz. Süleyman’ın tahtına kuruldu. Derhal kuşlar, cinler, insanlar ve şeytanlar emrine râm oldular. Bu arada Hz. Süleyman işini bitirip geldi ve Emine’den yüzüğünü istedi. Kılık kıyafeti, fizyonomisi değişmişti. Emine: “Sen kimsin?“ diye sordu. Süleyman: “Dâvud oğlu Süleyman’ım“ dedi. Hanımı: “Yalan söylüyorsun! Sen Süleyman değilsin; Süleyman gelip yüzüğünü aldı; o, işte orada tahtında oturmaktadır“ dedi.
Hz. Süleyman başına gelenleri anladı ve dışarı çıktı. Sokaklarda dolaşıyor ve İsrâil oğullarının kapılarına varıp: “Ben Dâvud oğlu Süleyman’ım!“ diyordu. Fakat bunu duyan herkes ona sövüp sayıyor ve başına toprak saçıyordu. Arkasından da: “Bakın şu deliye, kendini Süleyman sanan şu serseriye!“ diyordu. Bunun üzerine Hz. Süleyman şehirden ayrılıp deniz kenarına gitmekten başka çare kalmadığını anlayarak yola düştü. Orada deniz ürünleriyle uğraşanlara balık taşıyarak, hamallık yaparak hayatını kazanmaya çalıştı. Gördüğü hizmet mukabili her gün kendisine iki balık veriyorlardı. O, bunlardan birini satıp parasıyla ekmek alıyor, diğerini de kızartıp karnını doyuruyordu. Bu hal, kırk gün devam etti ki bu, Hz. Süleyman’ın evinde puta tapılma müddetidir. Hz. Süleyman’ın veziri olan Âsaf bin Berhıya ve İsrâiloğullarının bilginleri, Allah düşmanı şeytanın bu 40 gün içinde verdiği hükümleri yadırgadılar. Âsaf bir gün: “Süleyman’ın hükümlerinde siz de benim gibi tutarsızlıklar görüyor musunuz?“ diye sordu. Onlar da “evet“ dediler. “Durun“ dedi Âsaf; “Ben hanımlarına varıp umûmî ve halka açık işlerinde olduğu gibi özel işlerinde de bazı garipliklerin olup olmadığını sorayım.“ Hanımlarının yanına varıp; “Dâvud oğlu Süleyman’ın sizin hoşlanmadığınız işleri var mı?“ diye sordu. Onlar: “Hayızlı hayızsız demeyip bizlere yaklaşıyor ve gusül abdesti almıyor“ dediler. Bu cevabı alan Âsaf, “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, gerçek bu âşikâr bir belâdır“ dedi.
SÜLEYMAN (A.S.)
- 385 -
Sonra halk içine çıkıp: “Onun özel hayatı, umûmîsinden de betermiş!“ diye onları etrafa duyurdu. Kırk gün tamam olunca Hz. Süleyman kılığına bürünmüş şeytan tahttan inip deryaya vardı ve yüzüğü parmağından çıkarıp suya attı. Yüzüğü bir balık yuttu. Onu avcılardan biri yakaladı. Süleyman o gün balıkçının hizmetini görüyordu. Akşam vakti ücreti karşılığı iki balık aldı ki, bunlardan biri yüzüğü yutan balıktı. Hz. Süleyman balıklarını alıp iş yerinden ayrıldı. Her zamanki gibi birini satıp parasıyla ekmek aldı. Öbürünü de kızartmak maksadıyla karnını yardı. İşte bu balığın karnında yüzüğü buldu ve parmağına taktı ve hemen secdeye kapandı. Yüzüğü takar takmaz derhal kuşlar, cinler, insanlar ve şeytanlar etrafına toplandılar. (Halk, kitaplardan okuyup hocalarından dinlediği bu rivâyetlerin doğru olduğundan şüphe etmediği için olsa gerektir; “mühür kimde ise Süleyman odur“ der.)
d- Hz. Süleyman fitneye uğratıldığı zaman yüzüğü elinden düştü. Mülkü bu yüzükte idi. Yüzüğünü aldı ve eline taktı; yüzük tekrar düştü. Yüzüğün elinde durmadığını gören Süleyman fitneye uğradığını kesin olarak anladı. Bu hale muttalî olan Âsaf, Süleyman’a: “Sen günahından ötürü belâya uğramışsın; artık yüzük senin elinde 14 gün durmaz. Sen Allah'a ilticâ et, yalvar. Ben tahtına oturur, seni Allah yargılayıp mülkünü iâde edinceye kadar işlerini görürüm“ dedi. Âsaf’ın tavsiyesine uyan Hz. Süleyman bir kenara çekilip Allah'a yalvardı; Âsaf da yüzüğü parmağına takıp tahta geçti ve memleketi 14 gün idare etti. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an’da anlattığı “cesed“den maksat, Süleyman’ın kâtibi olan Âsaf’tır ki, kendisi ilim sahibi bir zat idi. Hz. Süleyman 14 gün sonra gelip yüzüğü Âsaf’tan aldı ve parmağına taktı. Bu sefer yüzük parmağından düşmedi.
e- Said ibnu’l-Müseyyeb’den nakledildiğine göre, Hz. Süleyman insanlardan üç gün gizlendi. Bunun üzerine Allah kendisine vahiy yoluyla: “Ey Süleyman, sen kullarımdan üç gün gizlendin; işleriyle ilgilenmedin; bu müddet içinde mazlumu zâlimden kurtarmadın“ dedi. Râvi, bundan sonra “yüzük ve şeytan“ hikâyesini anlatmıştır.
f- Eş-Şa’bî’ye göre Süleyman’ın mülkünün muvakkat olarak elinden alınmasına sebep şudur: Bir gün Hz. Süleyman’ın bir erkek evlâdı dünyaya gelmişti. Bunu göre şeytanlar bir toplantı yaparak “şâyet bu çocuk yaşarsa, biz daha yıllarca çektiğimiz sıkıntılardan kurtulamayız. (Zira babasının ölümünden sonra oğlu yerine geçer ve bizi çalıştırmaya devam eder.) Bizim için tek çıkar yol, bu çocuğu öldürmektir“ dediler. Şeytanların bu kararını öğrenen Süleyman, oğlunu alıp götürmesi ve muhâfaza etmesi için buluta emir verdi. (Yine onun emriyle) rüzgâr onu aldı ve istenilen yere sevketti. Çocuk bu sâyede şeytanların şerrinden kurtulmuş oldu. Allah Süleyman (a.s.)’ı şeytanlardan korktuğu için payladı. Neticede çocuk öldü ve bir ceset halinde kürsüsüne atıldı. İşte Allah’ın Kur’an’da bahis konusu ettiği ceset budur.
g- “İnşâallah“ demeyi unutarak hanımlarını dolaştıktan sonra dünyaya gelen yarım (eksik doğumlu, yani sakat) çocuğunu Hz. Süleyman çok severdi. Bunun sebebi de doğan çocuklarının yaşamaması idi. Bir gün Azrâil ile karşılaştığında: “Eceli geldiği zaman bu oğlumun ölümünü sekiz gün geciktirebilir misin?“ dedi. Melek: “Hayır, fakat vefatından üç gün önce sana haber veririm“ dedi. Vefatına üç gün kala Azrâil haber verince Hz. Süleyman, maiyetindeki cinlere: “Benim bu oğlumu Melekü’l-Mevt’den kim gizleyebilir?“ diye sordu. İçlerinden
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biri: “Ben onu maşrıkda (doğuda) saklarım“ dedi. “Kimden saklarsın?“ sorusuna da: “Melekü’l-Mevtden“ diye cevap verdi. Hz. Süleyman: “Onun gözü her şeyi görür“ dedi. Bir diğeri, “mağribde (batıda) saklarım“ dedi. Hz. Süleyman aynı şeyleri ona da söyledi. Bir başkası, arzın yedinci katında saklayabileceğini söyledi. Buna da diğerlerine söylediğini tekrar etti. Biri de: “Ben onu görülmeyen iki bulutun arasında saklarım“ dedi. Hz. Süleyman: “İşte tek çıkar yol budur“ dedi. Çocuğun eceli gelince Azrâil yeryüzünün doğusunu, batısını, denizleri aradı bulamadı. Nihâyet onu iki bulut arasında bulup babasının tahtı üzerinde canını aldı. İşte “ceset“ten maksat budur. 1530
Aslında bu rivâyetlerdeki saçma sapan görüşleri tenkide tâbi tutmaya ihtiyaç var mıdır, bilinmez. Kur’an’ın tevhid, peygamberlik anlayışına ve selim akla ters o kadar unsur var ki... Buna rağmen, yukarıdaki rivâyetlerde yer alan hususları tahlil ettiğimizde şunlar söylenebilir:
a- Hz. Süleyman’ın hanımından yüzüğü istediği anda şeytanın Hz. Süleyman’ın kılığına girdiği söyleniyor ki, bu asla mümkün değildir. Eğer şeytan, herhangi bir peygamberin şekil ve sûretine bürünmeye muktedir olsaydı, hiçbir ilâhî şeriate güvenilemezdi. Ve o takdirde, Hz. İsa, Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed ve emsâli peygamberler insanları doğrudan saptırmak için insan ve peygamber olarak zuhur etmiş birtakım şeytanlar olarak -hâşâ- düşünülebilirdi. Bu da tahmin edileceği gibi ilâhî dinleri temelinden yıkar.
b- Şâyet şeytan, Allah’ın elçisi, Hz. Süleyman’a bunları yapmaya muktedir farzedilirse, o takdirde bütün din bilginleri ve zâhidlere de aynı şeyleri rahatlıkla yapabilir. Hatta onları öldürebilir; evlerini, barklarını yıkar ve eserlerini paramparça eder, yakar ve yok eder. Gerçek odur ki şeytan hiçbir din âlimine ve en sade, en basit hayatı yaşayan bir zâhide bile bunu yapamamıştır ve yapamaz. O halde şeytanın Hz. Süleyman’ın sûretine girdiği ve hanımından yüzüğü aldığını ifade eden bütün rivâyetler yalan ve uydurmadır.1531 Bütün bu rivâyetler, zındıkların ve yahûdilerin düzmesidir. 1532
Şeytanın hâkimiyeti konusunda bunca söze bile gerek yoktur. Kur’an şeytanın mü’minler üzerinde hâkimiyeti olamayacağını açık şekilde belirtiyor. 1533
c- Şeytanın, Hz. Süleyman’ın hanımlarına Mûsâllat olmasının doğruluğu bir tarafa, nasıl ağza alıp söylenebilir? Hangi mantıkla kitaplara geçirilebilir?
d- Maalesef birçok kitapta Hz. Süleyman’ın kürsüsüne atılan cesedin şeytan olduğu ve 40 gün bu makamda oturup hükmettiği yolundaki rivâyete yer verilmiş, imâen dahi olsa bunun yalan olduğuna işaret edilmemiştir. El-Müstedrek sahibi Hâkim konu ile ilgili rivâyeti kaydettikten sonra, bunu Buhârî ile Müslim’in şartına uygun sahih bir hadis olduğunu söylemiştir1534 ki, buna şaşmamak elde değildir.
e- Bir peygamber, kendisine arzedilen dâvâyı sadece hakkaniyet prensiplerine riâyetle karara bağlar. Şunun veya bunun hatırı için muhâkemenin normal
1530] Bu rivâyetler ve kaynakları için, bkz. Abdullah Aydemir, a.g.e. s.200-203
1531] Fahreddin Râzi, Tefsir; Zemahşerî, Tefsir
1532] İbn Kesir; İbn Hazm
1533] 15/Hıcr, 39-42
1534] Hâkim, el-Müstedrek, 2/433-434
SÜLEYMAN (A.S.)
- 387 -
mecrâsını tersyüz edemez, bunu aklından bile geçirmez.
Uzun münakaşa ve tereddütlerden sonra, hadd cezası icap eden bir konuda Mahzum oğulları kabilesinden bir kadın hakkında Hz. Peygamber’den şefaate cesaret eden Üsâme’nin nasıl bir karşılık gördüğü mâlûmdur.1535 Peygamber olan Hz. Süleyman’ın da dâvâ konusu olan meselelerde Hz. Peygamberimiz’den ayrı düşündüğünü tahayyül etmek dahi câiz değildir.
f- Bir hanımının hatırı için bir peygamber evine put diktirmez; buna müsâade edemez. Böyle bir şeyin ona sorulmadan gizlice yapıldığı söylenebilirse de, vahye mazhar bir peygamber bundan gâfil olamaz. Bunlar peygamberlik makamı ile zıtlık arzeden şeylerdir.
g- Eceli gelmiş bir çocuğu Azrâil’den gizlemeğe çalışmak veya o zarar vermesin diye bulutlarda büyütmek ne mümkün? Bunları bir peygamber hakkında düşünmek ne kadar akıl dışı şeylerdir!
h- Hz. Süleyman’ın bütün güç ve kudretinin yüzüğünde (mühründe) olduğu şâyiası da yalandır. Yüzüğü kaybetmesinden sonra kapı kapı dolaşıp kendini takdim ederek ekmek dilenmesi, hakarete mâruz kalması, sövülüp sayılması, balıkçılara hamallıkla hayatını kazanması vs. gibi şeyler de peygamberlik makamına yakışmayan hususlardır. Bunlar Hz. Süleyman’dan öç almak isteyen yahûdilerin uydurmasıdır.1536 Ayrıca bunlarda peygamberlere olan güveni yıkmayı, onları alelâde kişilermiş gibi göstererek iman edenlerin gözünden düşürmeyi hedef alan din ve peygamber düşmanı zındıkların ve onların oyununa, tuzağına düşen gâfil ve câhil, her duyduğu rivâyeti kutsal metin gibi düşünmeden alıp doğru kabul edenlerin de büyük rolü vardır.
Tabii, bu rivâyetlerin başında; “bir varmış, bir yokmuş...“ diye giriş cümlesi olsa, masal kahramanı da bir peygamber değil; hayalî bir kişilik olsa, hoşça vakit geçirmeye sebep olacak ve kurgu ve anlatı açısından güzel kabul edilecek faydalı bir masal olarak değerlendirilebilir. Ama olayı mâsumâne ve zararsız bir hikâye olmaktan çıkaran yön, bunların din adına, bir peygamberi büyüteceğim diyerek küçülten, onu efsânevî kişilik olarak yansıtan, örnekliği, ibretliği, tevhidî mesajı yok eden, zenginlik, maddiyat, ihtişam ve aşk temaları ile günümüzdeki pembe dizilere yer yer benzeyen rivâyet kültürü, peygamberliğe ve tevhide en büyük darbe vurmanın yollarından, halkın bu önderleri ibret ve örnek kabul edemediğinin temel sebeplerindendir. İsrâiliyatın dini ve tevhidi ne kadar gölgelediği Hz. Süleyman’la ilgili tefsir ve peygamberler tarihi gibi ciddi kitaplara, ilmî eserlere geçmesi, üzerinde düşünülmesi ve sağlıklı değerlendirmeler yapılması gereken hususlardandır.
Halk kültürüne, deyim ve darb-ı mesellere konu olan Süleyman’ın “mührü“ konusundaki yukarıda örneği görülen rivâyetlerdeki yaklaşım, din açısından tam bir cinâyet veya hıyânet örneği kabul edilebilir. Bir peygamber’e Allah tarafından verilen mûcizevî özellikleri, bire bin katarak büyünün eseri olarak görmek ve bu olağanüstü olayların da yüzük (mühür) aracılığı ile meydana geldiğini iddia etmek, peygamberi, mûcizeyi, ilâhî bağışları inkâr etmekten de öte, onları şeytânî özellik ve küfür davranışı olan sihirle eş tutmak, yahûdilerin tavrı olabilir
1535] Buhârî, Hudûd 12; Müslim, Hudûd 8, 9; Ebû Dâvud, Hudûd 4
1536] İbn Kesir, Tefsir
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belki, ama müslümanların olamaz, olmamalıdır.
Hz. Süleyman kıssası ile ilgili sayılamayacak kadar uydurma rivâyetler vardır. Bunların tümünü nakletmek belki yüzlerce sayfalık roman kaleme almak olacaktır. Başka bir örnek daha verelim ve bazı masalcıların uydurduklarını sahâbenin ileri gelenlerinin rivâyeti olarak sunarak, bir taşla birkaç kuş birden vurduklarını veya onları da akılsız ve dini bilmeyen veya bildiği halde hurâfelere sarılan, vahye ters düşen kişiler gibi gösterdiklerini belirtmiş olalım:
İbn Abbas, Hz. Ali, Said İbnu’l Müseyyeb ve Zeyd bin Eslem gibi kişilerden rivâyete göre Hz. Süleyman, yüzüğünü parmağına takınca şeytanlar, cinler, insanlar, kuşlar, vahşi hayvanlar ve rüzgâr hemen kendisine gelip baş eğdiler. Bir gün, nasılsa Süleyman (a.s.)’dan yüzüğü almış (çalmış) olan şeytan da kaçıp deryanın ortasındaki bir adaya sığındı. Hz. Süleyman onu yakalatmak gayesiyle emrine âmâde olan diğer şeytanları gönderdi. Şeytanlar “biz onu yakalayamayız, yalnız haftada bir gün adada mevcut bir kaynağa su içmeye gelir. İşte o vakit sarhoş ederek yakalamak mümkündür“ dediler. Süleyman (a.s.) pınarın suyunu boşalttırıp yerine şarap koydurdu. Şeytan belli gününde pınara geldi; baktı ki şarap akıyor. “Vallahi ben biliyorum ki sen güzel ve hoş bir içkisin; lâkin içilince yumuşak huylunun aklını başından alır, hırçınlaştırırsın; câhilin de cehâletini artırırsın“ dedi. Bir hayli gezip dolaştıktan sonra tekrar geldi ve yine aynı şeyleri söyledi. Çok susamış olduğu için eğilip içti ve sarhoş oldu. İşte tam bu sırada kendisine Hz. Süleyman’ın yüzüğü gösterildi. Yüzüğü görünce “başüstüne!“ deyip boyun eğdi. Hz. Süleyman’a getirdiler. Hz. Süleyman onu bağlattırıp bir dağa sürgün etti. Rivâyete görü sürgün yeri “Cebelü’d-Duhan (Duman Dağı)’dır. Ve yine rivâyete göre, bu dünyada görülen duman ve sisler bu şeytanın nefesidir; dağlardan çıkan sular da idrarı (küçük abdesti)dir. İsmi Âsaf ve Habkık olarak bildirilen bu şeytanın yakalandıktan sonra demir bir sandığa konulup kapağının kilitlendiği ve mühürlenip denize atıldığı ve kıyâmete kadar denizde kalacağı söylenmiştir. 1537
Hz. Süleyman’ın yüzüğünün şeytanın eline geçmesi ve muayyen müddet için mülkünde tasarruftan menedilmesi yolundaki rivâyetleri tamamlar nitelikte olan bu rivâyet de itimada şâyân değildir. Eğer rivâyetin İbn Abbas ve Hz. Ali gibi kişilere ait oluşu doğru ise (ki böyle kabul etmek, onları tanımamaktır), bunlar, haberi ehl-i kitaptan almışlar demektir. Ehl-i kitap da besbellidir ki, Hz. Süleyman’a yalan nisbet ediyorlar.1538 Her ne kadar İbn Cerîr et-Taberî bu rivâyetlerden bazısını kuvvetli bir isnadla Nesâî tarafından tahriç edildiği gerekçesiyle takviyeye taraftar ise de buna da itibar edilmez. Zira bu gibi mühim konularda sadece senedin kuvvetli olması yeterli değildir.1539 Hadisin muhtevâsını da düşünmek gerekir.
İmam Müslim’in Sahih’inde bulunan ve Abdullah bin Amr’dan rivâyet edilen bir hadiste, denizlerde hapsedilmiş ve Hz. Süleyman’ca bağlanmış birtakım şeytanların mevcûdiyetinden bahsedilmiştir ki1540 bu hadisin isrâilî bir haber olduğu kuvvetle tahmin edilmektedir. Sonuç olarak söylemek gerekirse, Hz.
1537] en-Nesâî, Tefsir; Taberî, Tarih; ez-Zemahşerî, Tefsir; Kurtubî, Tefsir; İbn Kesir, Tefsir
1538] İbn Kesir, Tefsir
1539] el-Kasımî, Tefsir
1540] Müslim, Mukaddime 4; en-Nevevî, Müslim Şerhi I/79-80
SÜLEYMAN (A.S.)
- 389 -
Süleyman’ın ne gaye ile olursa olsun, bir veya müteaddit şeytanları bağladığı ve onları deryaya hapsettiği yolundaki haberler -Müslim’in Sahih’inde yer alan bir hadise rağmen- asılsızdır; kabule şâyan değildir. 1541
Kubbe ve Süleyman: Vehb bin Münebbih’in anlattığına göre, gökte geçen seyahatlerinden birinde Hz. Süleyman’ın yolu bir sahile uğramıştı. Denizin iri dalgalarına bakarken deryanın tabanını merak etti. Havâî bineğinden inip yere tahtına oturdu. Sonra dalgıçların başkanını çağırıp: “Bana yüz dalgıç seç“ dedi. Seçimden sonra “bunların içinden 30’unu seç“ dedi. Daha sonra, 30’dan 10; 10’dan da 3 kişi seçtirdi. Bunlardan birine: “Denize dal ve bana dibinden haber getir“ emrini verdi. Dalgıç geri döndüğü zaman, neler gördüğünü sordu. O da dalgalar, balıklar ve büyük bir sultandan gayri nesne görmediğini ve sultanla arasında geçen konuşmayı anlattı. Dalgıcın Hz. Süleyman’dan aldığı emri dinleyen sultan, Hz. Süleyman’a selâm göndermiş ve 40 yıldan beri bu denizin dibini keşf için müteaddit defalar teşebbüsler yapıldığını ve fakat hiç birinin muvaffak olmadığını, bu teşebbüs sahiplerinden birinin düşürdüğü keserin 40 yıldır tabana doğru gittiği halde henüz dibe ulaşmadığını söylemiş. Dalgıç gelip bunları Hz. Süleyman’a anlattı ve Hz. Süleyman dinlediklerinden hayrete düştü.
Vehb’in ifadesine göre Hz. Süleyman deniz kenarında iken dalgaların arasında bir kubbe gördü. Dalgıçlara emir verip getirtti. Kubbe sahile konunca, ikişer kanatlı iki kapı açıldı ve içinden sütten daha beyaz giysili, başından sular damlayan bir genç çıktı. Genci Hz. Süleyman’ın huzuruna getirdiler. Hz. Süleyman ona cinlerden mi, insanlardan mı olduğunu sordu. O, insanlardan olduğunu söyledi ve mâcerasını şöyle hikâye etti:
“Benim yaşlı bir annem vardı. Ben ona yedirir, içirirdim. Ve gerekli hiçbir hizmetini ihmal etmezdim. Öleceğine yakın bana duâ etmesini istedim. Başını göklere çevirdi ve: ‘Yâ Rab, oğlumun bana nasıl iyilik ettiğini biliyorsun. İblis ve avanesinin tasallutundan uzak bir yerde ona ibâdet etmeyi lutfet, dedi ve öldü. Kendisini defnettikten sonra bir gün buraya geldim ve bu kubbe ile karşılaştım. İçine girmeyi arzu ettim. Girince de kapıları kapandı ve dalgalar deryaya sürükledi“ dedi. Hz. Süleyman, yiyecek ve içeceğinin nereden geldiğini sordu. O da: “gece vakti olup karanlık basınca beyaz bir kuş gagasıyla beyaz bir şey getirir ve bırakır. Onu yiyince doyarım“ cevabını verdi. Gece ve gündüzü nasıl bildiği yolundaki bir soruya da, “kubbede beyaz ve siyah iki ip bulunduğunu, beyazın beyazlığı artınca gündüz; siyahın siyahlığı artınca da gece olduğunu anlarım“ dedi ve gene yerine çekilip gitti.
Vehb bin Münebbih’in hayalhanesinde imal ettiği bu hikâyeleri sağlam bir zemine oturtmak ve sıhhatlerini garanti etmek imkânsızdır. Bitmez tükenmez bir mesai ile hurâfeleri müslümanlar arasında yayan bu zâta ve onunla aynı paralelde çalışan Kâ’bu’l-Ahbar’a hayret etmemek mümkün değildir. 1542
Belkıs’ın Tırnağı: Kur’an’ın bildirdiğine göre Hz. Süleyman, Belkıs’ı sırçadan mâmul mücellâ bir köşkte karşıladı. Köşkün avlusu da yine cam gibi parlaktı. Köşke giden bu meydana varınca Belkıs onun parlaklığını su sandı ve ıslanmasın
1541] Abdullah aydemir, a.g.e., s. 206
1542] A. Aydemir, a.g.e. s. 209-210
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diye eteklerini topladı. Hz. Süleyman “O sırçadan döşenmiş mücellâ bir meydandır“1543 diyerek Belkıs’ı uyardı. Manzaradan son derece etkilenen Belkıs, kendi kendini kınadı ve Allah'a teslimiyetini belirtti. 1544
Bazı eserler, bu köşkün niçin yapıldığını izah sadedinde değişik rivâyetler kaydederler ki, bunların ortak noktasına göre, Hz. Süleyman’ın anası peri kızı olan Belkıs’la evlenebileceğinden endişe eden ve evlenmeleri halinde esârette devamlı kalacaklarından korkan şeytanlar, onu var güçleriyle Hz. Süleyman’ın gözünden düşürmek ve evlenmelerine engel olmak için gayret sarfederler. Ayağının merkep ayağına benzediğini sansasyonel bir haber niteliğinde yayarlar. Hz. Süleyman köşkün meydanının girişine büyük bir havuz yaptırıp içine balık ve kurbağaya kadar deniz hayvanları koydurur. Bunu gören Belkıs da paçalarını sıvar. Kadının ayaklarını bu fırsattan istifade ile gören Hz. Süleyman onları son derece güzel ve fakat biraz kıllıca bulur. Kraliçenin ayağının kıllı olmasını bekârlığına bağlayan râvîler hemen Hz. Süleyman’ın bu kılların izâlesi için çare sormasına, şeytanlar usturayı salık verirler. “Ustura kadının bacaklarını keser“ gerekçesiyle râzı olmayan Hz. Süleyman’a şeytanlar hamam otunu icad ederler. 1545
İş bu kadarla da kalmaz. Mü’minlerin annesine de, mü’min evlâtlara yakışmayacak çağrışımlarda bulundurulur. Bazı haberlere göre Hz. Peygamber, Belkıs’ın bacakları itibarıyla dünya kadınlarının en güzeli olduğunu ve Cennette Hz. Süleyman (a.s.)’ın hanımları arasında yer alacağını bildirmiştir. Hz. Âişe’nin: Onun bacakları benimkilerden de mi güzel?“ tarzındaki endişe ve kıskançlık ifade eden sorusunu da: “Sen Cennette de ondan daha güzel bacaklı olacaksın“ diyerek karşılık vermiştir.1546 Sa’lebî’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyetine göre Hz. Peygamber, ilk hamam yaptıran ve hamamda yıkanan kişinin Hz. Süleyman olduğunu söylemiştir (aynı yer). Sabunu ilk icat edenin de keza Süleyman (a.s.) olduğu söylenmiştir
Belkıs’ın ayağının hayvan ayağına benzediği, tırnağının katır tırnağı gibi olduğu yolundaki haberler zayıftır1547 ve itimada şâyân değildir. Bu kadının bacaklarının kıllı olduğu, ustura ve hamam otu gibi şeyler de son derece garip ve münkerdir. Kâ’bu’l-Ahbar ve Vehb bin Münebbih gibi zevat kanalıyla ehl-i kitaptan alınmış irâiliyat makulesi şeylerdir.1548 Hz. Süleyman gibi bir peygamber, bir Allah elçisi şeytanların dedikodusuna aldırmaz, onların söylentilerinin kıymetsizliğini bilir. Bunun için emek sarfederek köşk yaptırmaz. Bütün bunları bir kadının bacaklarını görmek için yapması mümkün değildir. Belkıs’ın bacaklarının Hz. Peygamber’in hadislerine konu olması ise hiç düşünülemez. Kezâ Hz. Süleyman’ın sabunu ilk icat eden1549 ve ilk hamama giren olması da vâkıalara mutâbık değildir ve haberlerin sıhhatında “nazar“ vardır. 1550
Abdullah Aydemir’in İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler kitabında1551
1543] 27/Neml, 44
1544] 27/Neml, 44
1545] Taberî, Tefsir; Bağavî, Tefsir; ez-Zemahşerî, Tefsir; İbn Kesir, el-Bidâye
1546] Kurtubî, Tefsir, 13/210
1547] İbn Kesir, el-Bidâye
1548] İbn Kesir, Tefsir
1549] el-Âlûsi, Tefsir
1550] İbn Kesir, el-Bidâye
1551] s. 187-224
SÜLEYMAN (A.S.)
- 391 -
ayrıntılarıyla kaynaklarıyla ve bazı eleştirileriyle görülebilecek olan bu rivâyetler, bu kadarla da bitmez. Bütün bunların Kur’an ruhuna ve selim akla ters düştüğünü gören günümüz akılcı yorumcuların bazıları, ifrattan kaçarak tefrite tutulmuşlar, Süleyman (a.s.)’a ait olan mûcizevî unsurların hepsini te’vil ederek, Kur’an’daki bu konuyla ilgili ifadelerin mecâzî olduğunu izah etmek için uğraşmışlar ve hiç kimseye verilmeyip sadece Hz. Süleyman’a verilen mülkle ilgili direkt değilse de dolaylı yoldan inkâra gitmişlerdir. Yukarıda bu aklî yorum ve te’villere, Mevdûdî’nin eleştirel bakışıyla beraber bazı örnekler verilmişti. Bunlara bir ilâvede daha bulunalım: Ömer Rıza Doğrul’un Tanrı Buyruğu adlı tefsirine göre, Süleyman’ın dayandığı “değnek“, onun saltanatıdır. Değneğini yiyen “kurt“ da oğlunun idaresizliği ve zaafıdır. “Cinler“ de kendisinin emri altına giren yabancı insanlardır. Süleyman (a.s.)’ın ölümünden sonra onun saltanatına Mûsâllat olan oğlu Rehoboam, sefâhete ve zevke daldığından, onun saltanatını kemirdi, çürüttü, sonunda İsrâiloğullarına hizmet eden, boyun eğen kabileler, artık onlara boyun eğmediler. 1552
Şeytan, insanın merakını gıdıklayarak, gereksiz şeyleri, dünyasına da âhiretine de lâzım olmayacak detayları lüzumsuz konuları önemsettirir. Maalesef ilim adına bu gereksiz merakın kurbanı olan bazı eski müfessir ve peygamberler tarihi yazarlarımız, Kur’an’da geçen bir kelimeden yola çıkarak, merakları tatmin etmek uğruna ipe sapa gelmez nice hurâfeleri eserlerine hakikat diye geçirmişler, bunların kuyuya attığı taşları çıkarmak binlerce akıllı âlimlerin mesâisini işgal etmiş.
Müslümanlar, Kur’an’la bağlarını kaybettiklerinden, peygamber kıssalarını ibret ve örnek almak için değil; gereksiz ve uydurma ayrıntılara boğulmuş şekilde masal ve roman ihtiyaçlarına cevap bulmak için yönelmişler. Ayrıntıların tartışıldığı ve rivâyet adına her mirasa konulduğu; dolayısıyla hakla bâtılın, ilimle hurâfenin karıştığı salata olmamalı tefsir ve peygamber kıssaları. Kur’an, peygamber kıssalarında, akıl sahipleri için çok ibret vardır1553 buyurur. Başka bir âyette peygamber kıssalarının, kalpleri tatmin ve teskin etmek için hak ve gerçeğin bilgisi olarak ve mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı1554 olarak anlatıldığı vurgulanır.
Kur’an’ı okuyan, Süleyman (a.s.) kıssasını bilen halk, Hz. Süleyman gibi nice krallık kuranların gidişat ve çökmeleri hakkında sağlıklı değerlendirme yapamamış, bu konudaki sünnetullahı anlayamamış, yöneticilerin Hz. Dâvud ve Süleyman gibi ilâhî hükümle hükmeden adâleti icrâ eden kimseler olması için üzerine düşeni yapamamış, zâlim sultanlara gerekli tepki gösterememiştir.
Süleyman (a.s.) Kıssasından Alacağımız Mesajlar ve Dersler
Süleyman (a.s.) kıssasının vermek istediği mesajları şöyle sıralayabiliriz:
a- Hz. Süleyman kıssasının nâzil olmasının ilk sebebi, Tevrat, İncil gibi muharref kitaplardan ve çeşitli rivâyetlerden, Hz. Süleyman hakkında birtakım yanlış fikirlere sahip olan câhiliye toplumuna kıssanın doğrusunu bildirmektir. Çünkü hidâyetle ilgili içerikten yoksun olan olan Süleyman kıssasından insanlar öğüt ve
1552] Tanrı Buyruğu’ndan naklen S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 7, s. 243
1553] 12/Yûsuf, 111
1554] 11/Hûd, 120
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibret alamazlardı.
b- Mekke’yi kendi hevâ ve heveslerine göre yöneten Mekke egemen güçleri olan müstekbirlere, toplumu hak ve adâletle yönetmeleri kıssa yoluyla bildirilmiş oluyordu.
c- Hz. Süleyman’ın kıssasının bütünü, ülke yönetiminde bulunan bir yöneticinin Allah’ın emirlerini gerek kendisine, gerek toplumuna ve gerekse diğer toplumlara uygulamalarını ibret olarak vermektedir.
d- “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halîfe yaptık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet, hevâna tâbi olma; yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır.“1555 Babası Dâvudâ Allah’ın emrettiği bu ilke; Hz. Süleyman’ın da kavmini yönetirken uyguladığı ilâhî bir ilkedir. Allah böylece ülke yöneticilerinin toplumlarına yapacakları davranışlarının nasıl olması gerektiğinin iki İslâmî otorite olan Dâvud ve Süleyman’ın kıssası ile bildirmiş oluyordu.
e- Sebe’ melîkesinin mele’si ile yaptığı istişâre, ülke yönetiminde şûrâ prensibinin önemini gösterir.
f- Allah’ın verdiği nimetleri, O’nun kanunlarına göre değerlendirerek toplumun refahını arttırmak... Diğer toplumların önüne geçmek... Hz. Süleyman’ın gemiler inşâ ettirip rüzgârlardan faydalanarak ticarette ilerlemesi, zırh ve Arap atları ile teçhiz edilmiş kuvvetli bir orduya sahip olması, bakır madenini işleme sanatını geliştirmesi ve inşaat sanatını ilerleterek elde ettiği göz alıcı binalar sâyesinde kurduğu medeniyet bizlere ibrettir. Böylece silâh üstünlüğü sâyesinde gelecek tehlikelere karşı hem hazırlıklı olmak, hem de diğer kavimlere üstünlüğünü bu yolla da kabul ettirmek mümkün olabilir. İyi değerlendirilen yer altı ve yerüstü servetleri ve iyi yapılan ticaret sâyesinde ekonomik olarak hem kavmini refaha ulaştırmak ve hem de diğer kavimlere egemenlik sağlamak mümkün olabilir. İslâm bunu yaparken insanlara adâlet ve refah götürür. Fakat günümüzde ise aynı imkânlara sahip müşrik, emperyalist Batı ülkeleri kendi refah ve zenginliklerini, diğer milletlerin sömürülmesine, aç kalmasına, yokluk ve sefâlet içinde kalmasına dayandırmaktalar.
g- Yöneticiler geldikleri makama Allah’ın lütfu ile gelirler, dolayısıyla böbürlenme, şöhret tutkusu ve tamahkârlık onlara yakışmaz. Elde ettikleri mevkinin Allah’ın onlara bahşettiği ve sınandıkları bir durum olduğunu her zaman hatırlamaları gerektiği kıssa yolu ile anlatılır.
h- Süleyman (a.s.)’ın Sebe’ kraliçesini İslâm’a çağrı metodu olan mektup gönderme yöntemini, daha sonra Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in çağdaşları diğer hükümdarları İslâm’a dâvet ederken kullandığını görmekteyiz. Mektup gibi iletişim araçlarını çağdaş dâvetçilerin, tebliğ metodu ve aracı olarak kullanmaları gerektiğini bu kıssadan çıkarabiliriz.
l- Dâvud ve Süleyman kıssası, Allah’ın yeryüzündeki halîfesi olarak İslâm otoritesinin yapması gereken davranışların neler olduğunun; olması gerektiğinin örneklerini veren bir ibret ve nasihat vesikasıdır.1556 Dillere destan muhteşem saltanat ve serveti kalbine koymayan, bunları emânet olarak değerlendiren, şükür
1555] 38/Sâd, 26
1556] Cengiz Duman, Haksöz sayı 29 (Ağustos, 93), s. 83
SÜLEYMAN (A.S.)
- 393 -
ve kulluk görevini aksatmayan, kendisi mütevâzi ve sade bir hayat yaşayan Hz. Süleyman, eline üç kuruş para geçince din ve dâvâdan uzaklaşıp dünyevîleşen insanımıza, mal ve mülkle imtihan konusunda örnektir. Bütün bunlar değerlendirilmeli, tevhid mesajının, nübüvvet, hikmet ve ibretinin, ders, öğüt ve uyarısının efsâne ve masal öğelerince gölgelenmesine müsâade edilmemeli, tefsirlerimize kadar hem de bolca giren rivâyetler, kutsal bir metin gibi görülmemeli, Kur’an ve sahih sünnetle sağlaması yapılmadan doğru kabul edilmemelidir.
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Süleyman’la İlgili Âyet-i Kerîmeler
A- “Süleyman“ kelimesinin Kur’an’da geçtiği yerler (17 yerde): 2/Bakara, 102, 102; 4/Nisâ, 163; 6/En’âm, 84; 21/Enbiyâ, 78, 79, 81; 27/Neml, 15, 16, 17, 18, 30, 36, 44; 34/Sebe’, 12; 38/Sâd, 30, 34.
B- Süleyman a.s. Kıssası
B- Süleyman a.s. Kıssası
Süleyman a.s.’ın Kıssasını Anlatan Âyetler: 21/Enbiyâ, 78, 81-82; 27/Neml, 15-44; 34/Sebe’, 12-15; 38/Sâd, 30-40
C- Süleyman a.s.’ın Peygamberliği ve Şahsiyeti
a- Süleyman a.s. Dâvud a.s.’ın Oğludur: 34/Sebe’, 13; 38/Sâd, 30.
b- Süleyman a.s. Babası Dâvud a.s.’a Vâris Oldu: 27/Neml, 16.
c- Süleyman a.s.’a Peygamberlik Verilmiştir: 4/Nisâ, 163; 6/En’âm, 84; 21/Enbiyâ, 78; 27/Neml, 15; 38/Sâd, 40.
d- Süleyman a.s.’ın İnsanlar Arasında Makam ve Mevkî İstemesi: 38/Sâd, 35.
e- Süleyman a.s’a Allah, İnsanlar Arasında Mevkî Verdi: 27/Neml, 15-16; 38/Sâd, 35-39.
f- Süleyman a.s.’ın Mûcizeleri: 21/Enbiyâ, 81-82; 27/Neml, 16-19, 38-40; 34/Sebe’, 12-14; 38/Sâd, 36-38.
g- Süleyman a.s. Kuş Dilini Biliyordu: 27/Neml, 16.
h- Süleyman a.s.’ın Cinlerden, İnsanlardan ve Kuşlardan Orduları Vardı: 27/Neml, 17-18; 34/Sebe’, 12-14; 38/Sâd, 37-38.
i- Süleyman a.s.’ın Kendisi ve Ana-Babası İçin Duâsı: 27/Neml, 19.
j- Süleyman a.s.’ı Allah’ın İmtihan Etmesi: 38/Sâd, 34-35.
k- Süleyman a.s.’ın Emrine Rüzgârın Verilmesi: 38/Sâd, 35-36.
l- Süleyman a.s.’ın, Allah’ın Şükür Nasip Etmesi İçin Duâsı: 27/Neml, 19.
m- Süleyman a.s.’ın Allah’ın Dinine Hizmet İçin At Beslemesi: 38/Sâd, 31-33.
n- Süleyman a.s.’ın Ölümü: 34/Sebe’, 14.
D- Süleyman a.s.’ın Sebe’ Kavmini ve Kraliçe Belkıs’ı Hakka Dâvet Etmesi
a- Süleyman a.s.’ın, Belkıs’a Yazdığı Mektubun İlk Satırı Besmele ile Başlıyordu: 27/Neml, 30.
b- Süleyman a.s.’ın, Belkıs’ı Hakka Dâvet Etmesi: 27/Neml, 28-44.
c- Süleyman a.s.’a Hüdhüd Kuşunun, Yemen’deki Sebe’ Kavminden ve Hükümdarı Belkıs’tan Haber Getirmesi: 27/Neml, 20-28.
d- Sebe’ Kavmi ve Belkıs: 27/Neml, 20-28; 34/Sebe’, 15.
e- Süleyman a.s.’ın, Belkıs’ın Tahtını Yanına Getirtmesi ve Belkıs ile Bunun Değerlendirilmesi: 27/Neml, 38-44.
f- Sebe’ Kavminin Yok Oluşu: 34/Sebe’ 15-20.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
A- Hz. Süleyman:
1. Hz. Süleyman, Hüseyin K. Ece, H. Ece Y.
2. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 10, s. 155-161; c. 11, s. 126-150; c. 12, s. 111-116, 387-391.
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Kitabevi Y. c, 5, s. 3364, 3661-3683; c. 6, s. 3947- 3954, 4095-4099.
4. Tefhûmu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 3, s. 321-325; c. 4, s. 96-121, 504-515; c. 5, s. 69-79.
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Osman Cilacı), Şâmil Y. c. 5, s. 454-456
6. Sîret Ansiklopedisi, Hazırlayan Afzalurrahman, İnkılâb Y. c. 4, s. 397-409
7. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T. D. Vakfı Y. s. 187-224
8. Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y. c. 3, s. 45-90
9. Peygamberler ve Halifeler Tarihi, Ahmet Cevdet Paşa, Akit Gazetesi Y. c. 1, s. 29-30
10. Adem’den Hateme Kişilik, A. Kasapoğlu, 67-69
11. Haksöz (Cengiz Duman), sayı 28-29 (Temmuz-Ağustos, 93)
SÜLEYMAN (A.S.)
- 395 -
B- Peygamberler
1. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
2. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
3. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
4. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
5. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
6. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
7. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
8. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
9. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
10. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
11. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
12. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
13. Peygamberlerin Hayatı, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
14. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
15. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
16. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
17. Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar
18. Kur'an'da Peygamber, Muhittin Akgün, Işık Y.
19. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
20. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
21. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
22. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
23. Müşriklerin Vahye ve Rasûllere Karşı Aldığı Tavırlar, Cengiz Duman, Haksöz 46-47 (Ocak 95)
24. Nebi ile Râsûl Arasındaki Fark, F. Zülaloğlu, Haksöz 66 (Eylül 96), s. 29-33.
ŞEFÂAT
- 397 -
Kavram no 164
İman 29
Bk. Allah; Âhiret; Hz. Muhammed (s.a.s.)
ŞEFÂAT
• Şefâat Kelimesinin Anlamı
• Şefâatin Mâhiyeti
• Dünyevî Şefaat
• Kur’an’da Şefaat
• Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
• Şefaat yok diyenlerin gerekçeleri
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.“ 1557
Şefâat Kelimesinin Anlamı
“Şefâat“in aslı “şef'“ kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri olan şeye eklemek, yan yana getirmektir. Şef' kelimesinden türeyen şefâat ise, sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası adına yardım istemek, dua etmek, rica etmek demektir. Şefâat, bir mü'minin günahlarının bağışlanması için Allah'a dua edip yalvarmaktır. Bir başka deyişle, bir kimsenin yardım etmek veya yardım dilemek gayesiyle, bir başka kişiye nisbet edilmesi, onunla birlikte anılmasıdır. Daha çok yüksek makamdan aşağı makama doğru bir kullanılışı ifade eder. Şefâat edene Şâfi' veya Şefî'; şefaat edilene meşfû' (şefaat bekleyen) denilir. “Şefâat“in çoğulu şüfeâ' olarak gelir.
Şefaat, kişinin yardım edeceği, kendisi için istekte bulunacağı kimsenin yanında yer alması ve onu tek bırakmamasıdır. Şefaat kavramı en çok saygı ve rütbe yönünden yüksek olanın kendisinden daha aşağı birinin yanında yer alıp yardımıyla onu yalnız başına bırakmamasında kullanılır. 1558
Âlimler, şefaatin tesirinin, azabı hak etmiş kimselerden, azabı düşürme şeklinde olduğunu belirtirler. Bu şefaat, ya mahşer meydanında onlara yapılır da cehenneme hiç girmezler veya onlar cehenneme girdikleri zaman onlara şefaat olunur ve böylece cehennemden çıkarılır, cennete girdirilirler. Âhiretteki şefaat, Rasûlullah’ın Rabbine yapacağı duâ ve Allah’ın bu duâyı kabul etmesidir.
Şefâat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak gibi anlamlara da gelir. Nitekim Kur’an’da bu mânâda da kullanılmaktadır: “Kim güzel bir şefâatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa), ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefâatte bulunursa (kötü bir işe aracılık) yaparsa, ondan da kendisine bir pay
1557] 2/Bakara, 48
1558] Râğıb el-Isfahanî, El-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, s. 263
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardır. Alllah (c.c.) her şeyin üzerinde koruyucudur.“1559 Burada ‘şefâat’ olarak ifade edilen aracı olmayı, Peygamberimiz, “Kim güzel bir sünnet (âdet, tavır, çığır) başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik olmaz...“1560 diye ortaya koymuştur.
Buradaki şefaat; hayır olsun, şer olsun, insanların bir yola girmesini sağlamak, onların o yola girmesine aracı olmaktır. ‘Hasene olan şefaat’, insanların iyiliği için, onların faydasına uğraşmak, onlardan zararı uzaklaştırmaya gayret göstermek, kötülükleri önlemeye çalışmaktır. Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.s.), bir ihtiyacının giderilmesini isteyen birisi gelince arkadaşlarına döner ve “Şefâat edin, ecir kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin“ derdi. 1561
“Seyyie olan şefâat“ ise, insanların kötü yollara gitmesi için çalışmak, onların kötülüğü ve sapıtması için çaba harcamak, onların zararı için gayret etmektir. İnsanların kötü yollara sapması için sebep hazırlamak, yardımcı olmaktır. Şüphesiz ki bu şekilde, iyi veya kötü olarak ‘şefâat’ etmek, insanlara yardımcı olmak karşılıksız değildir, herkes yaptığının karşılığını alır.
Şefâatin Mâhiyeti
Şefaati yardım etmek, birinin zarardan kurtulması için dua etmek, iyi bir şeye öncülük mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve salih insanların diğer kimseler hakkındaki dualarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına dua etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak şeklinde düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir başkasını azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur. Birçok hadis-i şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.s.) mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmiştir ve Ahirette yine dua edecektir.1562 Yani Peygamberimiz bütün ümmete ve bize dünyada iken şefaat etmiştir. Şefaat, elbette onu hak edenler içindir.
İnkâr edenler, dünyada iken kendilerine gelen elçileri ve onların haber verdiği Âhireti kabul etmiyorlardı. O elçileri alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar ya da Allah’tan başka ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları ve bir şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak ya da cezalarını hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona iyiliğin gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına yardımcı olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin tebliği, insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu gibi onların, ümmetleri için dua edip affedilmelerini istemeleri de bir şefâattir. 1563
Dünyevî Şefaat
“Kim güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa (iyi bir işe aracılık ederse) ondan kendisine
1559] 4/Nisâ, 85
1560] Müslim, Zekât 69, Hadis no: 1017, 2/705 ve 4/2059; İbn Mâce, Mukaddime 14, Hadis no: 207, 1/75
1561] Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627, 4/2026; Ebû Dâvud, Edeb Hadis no: 5131, 4/334; Buhârî Edeb 37, 8/14; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672, 5/42; Nesâî, Zekât 65, 5/58
1562] Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
1563] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 607
ŞEFÂAT
- 399 -
bir hisse (sevap) vardır. Kim de kötü bir şefaatle şefaatte bulunursa (kötü bir işe aracılık ederse) ondan kendisine (günah olarak) bir pay vardır.“ 1564
Bu âyetteki şefaat, güzel veya kötü bir işte aracılık yapma anlamında kullanılmıştır. Allah, yapılan amellerin mutlaka bir karşılığının olduğunu, herhangi bir şeyde öncülük etmenin, o şeyde yol göstermenin de bir karşılığının bulunduğunu, bu sebeple toplumda kötülüğün yaygınlaştırılmasına değil; iyiliklerin, güzelliklerin yaygınlaştırılmasına aracılık etmek gerektiğini bildirmiştir. Dünyada iyi veya kötü bir işe aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak, vesile olmak, çığır açmak “şefaat“ veya “sünnet“ kavramı içinde değerlendirilir. Şefaat-i hasene, iman edip Allah'ın ve kullarının haklarına riâyetle beraber, mü'minlerin iyiliği için uğraşmak, onları kötülüklerden ve zararlardan korumaya çalışmaktır.
Şefaat-i seyyie, mü'minlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötü çığırlar açmaktır. Hangi hususta olursa olsun, insanlara menfaat sağlayıp zarara uğramalarını engelleme yolunda sırf Allah rızâsı için şefaatte bulunana dünyada ve âhirette bundan nasib ve ecir vardır. Kötülüğe ve zararlara sebep olanın da bu şefaat-i seyyienin vebal ve günahından nasibi vardır. “İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.“ 1565
Rasûlullah, dünyevî işlerde şefaatte bulunmayı tavsiye ve teşvik eder. Bir başkasının hukukunu zâyi etmeye sebep olmayan ve hadlerle ilgisi bulunmayan her çeşit konuda şefaat teşvik edilmiştir. “Şefâat edin, ecir kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin.“ 1566
Allah'ın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mü'min için hayır isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi yahut onun günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir kısmıdır. Mü'minin, mü'min kardeşinin günahlarının affı için duası Allah katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir kulun bu duası ister dünyada iken sağ olan mü'min için olsun, ister ölmüş mü'min için olsun aynıdır. Dünyada iken Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mü'minlere duası, onlara bir çeşit şefaatidir. O daha bu dünyada hayatta iken mü'minlere dua ederek şefaatte bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe’nin (r.anhâ) naklettiğine göre, Rasûlullah (s.a.s.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü'min ölülere Allah'tan mağfiret istemek için Bâkiu'l-Ğarkad mezarlığına giderdi. 1567
Kur’an’da Şefaat
Kur'an'da şefaat kelimesi 30 yerde geçer. Bu âyetlerin bir kısmı, genel olarak şefaatin geçersizliği, kabul edilmeyeceği ile ilgilidir. Bu âyetleri, Kur'an bütünlüğünde değerlendirdiğimizde, bu kabul edilmeyen şefaat, âhirette kâfirler için fayda vermeyen şefaattir. Yine bu şefaatin, Allah'ın izin vermediği durumlarla ilgili olduğu görülür. Çünkü Kur'an'ın şefaatle ilgili olarak vurgu yaptığı önemli bir konu, şefaatin tümüyle Allah'a ait olduğu, O izin vermedikçe kimsenin şefaat edemeyeceğidir. Allah’ın dilediği ve râzı olduğu kişilere karşı, râzı olduğu
1564] 4/Nisâ, 85
1565] 5/Mâide, 2
1566] Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627, 4/2026; Ebû Dâvud, Edeb Hadis no: 5131, 4/334; Buhârî Edeb 37, 8/14; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672, 5/42; Nesâî, Zekât 65, 5/58
1567] Müslim, Cenâiz 35
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimselere şefaat izni verip vermeyeceğini âhirette göreceğiz. Kur'an'ın şefaat kavramının da tevhid akidesiyle ilgisini kurarak şefaati Allah'ın iznine bağlaması gösteriyor ki, hakikatte şefaat eden de, şefaati kabul eden de Yüce Allah'tır. “Şefaat yâ Rasûlallah“ şeklinde duâ kesinlikle uygun değildir. Böyle dua yapılırsa; sanki şefaatte tüm yetki Rasûlullah’a aitmiş gibi kabul edilir. Bundan daha yanlış olanı, sadece Allah’a duâ edilmesi gerekirken1568 “yâ“ nidâsını da koyarak Rasûlullah da olsa bir insana yönelinip ondan istekte bulunma, ona dua edip yalvarmadır. Hâlbuki Rasûl, salevât ile Allah’a kendisi için dua ettiğimiz bir şahsiyettir.
Şefaat İzni: Kur’an, şefaat olayının daha çok âhiretteki durumunu anlatmaktadır. “...O’nun izni olmadan, O’nun katında şefaat edecek kimdir?...“1569 âyeti, eğer Allah izin verirse başkalarının da şefaat isteğinde bulunabileceği anlamına geldiği gibi; müşriklerin şefaat umdukları bütün putlar ve benzerleri asla şefaatçi olamazlar, çünkü Allah (c.c.) onlara böyle bir yetki vermemiştir mânâsına da gelir. Yûnus Sûresi 3. âyette de benzer ifadeleri görüyoruz. Allah (c.c.), kendi katından ahid (söz) almışlara,1570 Hakka şâhidlik edenlere,1571 dilediği ve râzı olduğu kimselere1572 şefaat etmeleri için izin vermektedir.
Âhirette Kimsenin Şefaati Fayda Vermez: Bir âyette, mü’minlere mallarından ‘infak’ etmeleri emrediliyor. Bu infakın, hiçbir dostluğun veya şefaatin olmadığı Âhiret günü gelmeden önce gerçekleşmesi gerekir.1573 Bu ifade şefaat izniyle çelişmiyor. Esasen kullara şefaat edecek olan, onları kurtaracak olan Allah’tır. O’nun şefaatinin dışında hiçbir şey fayda vermez. Kişi başkalarının yapacağı şefaate güvenmemelidir. Fakat Rabbimiz dünyada veya Âhirette şefaat için bazı kullarına izin verebilir. İnkâr edenlere ve Hakk’tan yüz çevirenlere hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermez. 1574
Tapınılan Sahte Tanrıların Asla Şefaati Olmaz: Allah (c.c.) inkârcılara, puta tapanlara şöyle soruyor: “Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?“1575 Bazıları kendilerine şefaatçi olsunlar diye putları, Allah’ın dışındakileri ilâh edinirler.1576 Ancak bu putlar onlara asla şefaat edemeyecektir.1577 O inkârcıların ve dünyada iken İslâm’dan yüz çevirenlerin ne yardımcıları ne de bir şefaatçileri vardır.1578 Kendilerine şefaat edecek kimsenin olmadığını kendi ağızlarıyla itiraf ederler.1579 Allah’ın dâvetine uymayıp Kitap’tan yüz çevirenler o gün “bize şefaat edecek bir şefaatçi yok mudur?“ diye yalvaracaklar veya dünyaya geri dönmeyi arzu edecekler. 1580
1568] 1/Fâtiha, 5
1569] 2/Bakara, 255
1570] 19/Meryem, 87
1571] 43/ Zuhruf 86
1572] 53/Necm 26
1573] 2/ Bakara, 254
1574] 2/Bakara, 48, 123
1575] 39/Zümer, 43
1576] 10/Yûnus, 18
1577] 30/Rûm, 13; 6/En’âm, 94
1578] 6/En’âm, 51, 70; 32/Secde, 4
1579] 26/Şuarâ, 100
1580] 7/A’râf, 53
ŞEFÂAT
- 401 -
Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşulan şeylerin/putların şefaat yetkisine sahip olmadıklarını vurgular.1581 Müşrikler, bir yandan Allah’a şirk koşuyorlar, bir yandan da koştukları ortakların Allah katında mutlaka şefaat edeceklerini iddia ediyorlardı. Kur’an’ın reddettiği şefaat, Allah’ın iznine bağlamadan birtakım varlıklardan beklenilen ve istenilen şefaattir. Yoksa Yüce Allah’ın, bizzat kendi yetkisinde olan şefaat nimetini, sevdiği bazı kullarına ihsan edebilir veya etmez. Ama Kur’an’dan anlaşılmaktadır ki, kâfirler için şefaat söz konusu değildir. Yine kendisine şefaat izni verilen şefaatçi, öyle herkese şefaat talebinde bulunamaz; Ancak Allah katında iyi kimseler için şefaat konusunda aracılık yapabilir. 1582
Kur’an’daki birçok âyet, Haşr gününde şefaatte bulunma fiilini reddeder.1583 Başka âyetlere göre ise, bu dünyada işledikleri kötü ameller nedeniyle âhirette cezalandırılmaktan şefaatçileri sayesinde kurtulacaklarını düşünenler, Haşr günü telâkkilerinin yanlış olduğunu anlayacaklardır.1584 Bu tür âyetler, mahşerde adâlet ilkesinin sıkı sıkıya uygulanacağını ve herkesin kendi fiillerinin sorumluluğunu yükleneceğini ifade etmektedir. Kur’an, şefaatin Allah’ın izin ve müsaadesine bağlı olduğunu belirtir. 1585
Allah’ın en seçkin kulları melekler ve peygamberlerin bile Allah izin vermeden şefaatleri sözkonusu değildir.1586 Ancak mü’minler için bir hak olan şefaat,1587 sadece Allah’a ait olup1588 O’ndan başkası şefaat edemez, ama başkasına, şefaatte bulunmak müsaadesini vermek suretiyle Allah şefaat eder. 20/Tâhâ, 109; 21/Enbiyâ, 28, 53/Necm, 26 âyetlerinde şefaat iki şarta bağlanarak, Allah’ın, kendisi için şefaat dilenilen kimsenin kavlinden hoşnut olması ve şefaat ediciye de şefaat için izin vermesi halinde bu yoldan istifade edilebileceği anlatılır.
Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak onlardan asla şefaat istenemez. “De ki: ‘Şefaatin tamamı Allah’a aittir.“1589 Zaten duâ Allah’tan başkasına yapılamaz.1590 Bu yüzden, “şefaat yâ Rasûlallah“ demek yanlıştır. Dirilerden âhiret için şefaat istemek de yanlıştır; sadece dünya işleri konusunda şefaat (aracılık) istenebilir.
Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1591 tefsirinde şunları söyler: Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın mülkü olan yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın yüce huzurunda şefaat edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın emri olmadan bunların birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat O’nun izni ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir parça olsun tasarrufa kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete lâyık birinin kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım ederek O’na katılması demektir ki, bu
1581] 5/Mâide, 72, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 18
1582] 20/Tâhâ, 109; 53/Necm, 26
1583] 2/Bakara, 48, 123, 254
1584] 6/En’am, 94; 7/A’râf, 53; 26/Şuarâ, 100; 30/Rûm, 13; 74/Müddessir, 48
1585] 2/Bakara, 254, 255; 10/Yûnus, 3; 20/Tâhâ, 109; 34/Sebe’, 23
1586] 53/Necm, 26
1587] 44/Duhân, 41; 74/Müddessir, 48
1588] 6/En’am, 51; 32/Secde, 4
1589] 39/Zümer, 44
1590] 1/Fâtiha, 5
1591] Bakara, 255
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir bilinmezi bildirmek veya bir isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar.
Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hali, şefaat edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden bilinir? Bu hal içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki Allah’ın izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah’ın kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini kendinde görsün de şefaate cesaret edebilsin. 1592
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.“1593 Konumuzun temelini teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi'l-Kur'an adlı tefsirde şu açıklama yapılmaktadır:
Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda bir başkası onu halledebilmekte veya araya vasıta/aracı koymakta. Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte âyet, âhirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.
İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın anladığı gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından dolayı peygamberlere ve velî zannettiklerine kişisel birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. insanlar aynı mantıkla liderlere, şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velî zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır. 1594
Şefaatle İlgili Âyetler ve Nüzul Sırasına Göre Sıralanması
Şefaat konusunu daha iyi anlayabilmek için, Kur’an-ı Kerim’deki şefaatle ilgili âyetleri nüzul sırasına göre sıralayıp1595 incelemeye çalışacağız.
“Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Böyle iken onlara ne oluyor ki, (hâla)
1592] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
1593] 2/Bakara, 48
1594] Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, II/38-39
1595] M. İzzet Derveze, et-Tefsirü’l Hadis “Nüzül Sırasına Göre Kur’an Tefsiri,” (trc. Mehmet Baytaş, Vahdettin İnce, Ramazan Yıldırım) 1.bs. İstanbul, Ekin y.y, 1997,C:VII, s. 455–456
ŞEFÂAT
- 403 -
öğütten yüz çeviriyorlar?“ 1596
“Çifte ve teke yemin olsun.“ 1597
“Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz.“ 1598
“(Fakat onlar), onun tevilinden başka bir şey beklemiyorlar. Tevili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler veya (dünyaya) geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapalım? Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler (putlar) da kendilerinden kaybolup gitti.“ 1599
“O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar.“ 1600
“Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah'ın huzurunda topladığımız, günahkârları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün, Rahman nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaate güçleri yetmeyecektir.“ 1601
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işler izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâla düşünmüyor musunuz?“ 1602
“Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, diyorlar. De ki: “Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.“ 1603
“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.“ 1604
“Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar.“ 1605
“Allah'ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Nihâyet onların yüreklerinden korku giderilince: Rabbiniz ne buyurdu? Derler. Onlar da: Hak olanı buyurdu, derler. O, yücedir, büyüktür.“ 1606
“Yoksa onlar Allah'tan başkasını şefaatçi mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç
1596] 74/Müddesir, 48-49
1597] 89/Fecr, 3
1598] 53/Necm, 26
1599] 7/A’râf, 53
1600] 36/Yâsin, 23
1601] 19/Meryem, 85, 86, 87
1602] 10/Yunus, 3
1603] 10/Yunus, 18
1604] 6/En’am, 94
1605] 6/En’am, 51
1606] 34/Sebe’, 23
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi edineceksiniz)? De ki: Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı o’nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz.“ 1607
“Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zâlimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır.“ 1608
“Bizi ancak o günahkârlar saptırdı. Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz. Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, mü’minlerden olsak!“ 1609
“Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.“ 1610
“Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!“ 1611
“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra Arş'a istiva eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?“ 1612
“(Allah'a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.“ 1613
“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.“ 1614
“Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.“ 1615
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zâlimlerdir.“ 1616
“Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, diridir, kayyumdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi o’nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir?“ 1617
“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.“ 1618
1607] 39/Zumer, 43-44
1608] 40/Mü’min, 18
1609] 26/Şuarâ, 99-102
1610] 43/Zuhruf, 86
1611] 21/Enbiyâ, 28
1612] 32/Secde, 4
1613] 30/Rûm, 13
1614] 2/Bakara, 48
1615] 2/Bakara, 123
1616] 2/ Bakara, 254
1617] 2/Bakara, 255
1618] 4/Nisâ, 85
ŞEFÂAT
- 405 -
“O’nu bırakıp da ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.“ 1619
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır. O’ndan başka bir velî ve şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almaz mısınız?“ 1620
Hadis-i Şeriflerde Şefaat
Ebu Hureyre’den rivâyete göre, peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yakın akrabalarını uyar“ âyeti nazil olunca Rasûlullah şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu yahut buna benzer bir şey söyledi. Nefislerinizi Allah’ın azabına karşı koruyunuz. Ey Abdi Menaf oğulları! Ben sizi Allah’ın azabına karşı koruyamam. Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Seni Allah’tan gelecek azaptan koruyamam. Ey Rasûlullah’ın halası Safiye! Seni Allah’ın azabına karşı koruyamam. Ey Fadıma b. Muhammed! Malımdan dilediğini iste, ancak sana Allah’tan gelecek azabı def edemem.“ 1621
Ebu Hureyre’den rivâyete göre, peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizden hiçbirinizi Kıyamet gününde boynunda feryat eden bir koyunla bulmayayım. O, ey Allah’ın elçisi bana yardım et dedikçe ben, bu gün Allah’ın hükmünden sana bir fayda sağlayamam, ben tebliğ etmiştim diyeceğim“ 1622
Şeddat b. Evs (r.a.)’den rivâyete göre, peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hakiki kazanç sahibi kendi nefsini hesaba çeken (kıyametten önce) ölümden sonrası için çalışandır. Aciz ise arzu ve şehvetinin esiri olup, Allah’tan uman kimsedir.“ 1623
Hz. Aişe (r.a)’den rivâyete göre, peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: Rasûlullah’ı bazı namazlarda “Allah’ım hesabımı kolaylaştır“...diye dua ettiğini duyardım. 1624
İbn Abbas’ın (r.a.) rivâyetine göre; (sahabelerden) Osman b. Maz’un öldüğü zaman bir kadın (bir rivâyete göre de kendi hanımı) Cennet sana kutlu olsun ey Osman b. Maz’un der. Allah’ın elçisi ona kızgınca bakarak; “ne biliyorsun cennete gireceğini? Kadın, ey Allah’ın elçisi, senin şövalyen ve sahabendir deyince Allah elçisi, “Vallahi ben Allah’ın elçisiyim, ben bile bana ne yapılacağını bilmem“ buyurmuşlardır. 1625
Günahlar imanı zayıflatır, kalbi taşlaştırır ve nihâyet şirke götürür. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hüsrana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından (onlara mühlet verip de sonra ansızın yakalanmasından) emin olmaz.“1626; “Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur.“1627; “Sonra kötülük edenlerin sonu, Allah'ın âyetlerini yalanlamak oldu.“1628 Bu uyarılar günahkârı günahlardan uzaklaştırmaya, takvâ yolunu izleyip muhsinlere ulaşmasını sağlamaya yeter ve böylece
1619] 36/Yâsin, 23
1620] 32/Secde, 4
1621] Buhari,Vasaya, 2548; Müslim, İman, 203, 205; Tirmizi, Tefsir, 3019; Nesai, Vesaya, 3584, 3586, 3587, Müsnedi Ahmet, 8051, 8246, 8372, 8812, 9417, 10307; Darimi, Rikak, 2616
1622] Buhari, Zekât, 1314
1623] İbn Mace, Zühd 4250;Tirmizi, Kıyame, 2383; Darimi, Kıyame 2383
1624] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 23082
1625] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2020
1626] 7/A'râf, 99
1627] 83/Mutaffifîn, 14
1628] 30/Rûm, 10
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu anlamdaki şefaate bile ihtiyaç duymaz. Bundan daha büyük yarar, en güzel sonuç budur. 1629
Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi de şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan şefaat de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar tarafından ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz duyguları bazı çevreler yararına sömürülmektedir.
Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid“den habersiz olanların, sadece şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi ve toplumsal yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi mümkün değildir. Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları ve insanların o sınırlar içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın yapısı, özellikleri ve gücü çok iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde bazı insanların tuğyan edip haddi aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
Kur’an, her dönemde ve her coğrafyada söz konusu olan şirkin temel özelliklerini açıklamış, şirk tehlikesine karşı bilgili, uyanık ve tedbirli olmamızı istemiştir. Hüküm/kanun koyucu, rızık verici ve bağışlayıcı olarak iman ettiğimiz Allah (c.c.), yaratma ve rızık vermede tek ilâh olduğu gibi, hâkimiyet ve benzeri meselelerde ve her konuda da tek ilâhtır. Şefaat meselesinde de durum böyledir. Kur’an’ın ilk indiği dönemdeki câhiliyye toplumunda şefaat hususundaki sapık düşünceler ne yazık ki günümüzde de mevcuttur. Kur’an’da şefaat kavramı anlaşılmadan, câhiliyye toplumunun bu husustaki sapmaları da anlaşılamaz.
Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi biliniyor ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı olarak kabullendikleri 1630 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine ve kendilerini azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.“1631 Allah katında (Allah’a rağmen, O’nun izin vermediği) şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği gibi tanıyamamaktan kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki, bu da büyük bir sapıklıktır.
Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bu günkü toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine din edinmiş kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak kabul edip bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a gerçek iman ve salih amellerde değil; salih veya veli zannedilen zatlara bağlanmakta olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir konumlarının bulunduğunu, bu sebeple onların isteklerini Allah’ın geri çevirmeyeceğini iddia ediyorlar. Kur'an, putlara ve putlaştırılan insanlara güvenmenin şirk olduğunu değerlendirerek “Allah, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.“ buyuruyor. İnsanlara güvenmekten ziyade,
1629] Tabatabaî, El-Mîzân Fî Tefsiri'l-Kur'an, I/234-235
1630] 39/Zümer, 3
1631] 10/Yûnus, 18
ŞEFÂAT
- 407 -
sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.“1632; “Ve öyle bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara hiçbir yardım da edilmez.“ 1633
O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek için çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya şeylerin de kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar birbirlerini suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği anlaşılıyor. Herkes kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba çekiliyor, zerre miktarı hayır ve şer karşılık görüyor, kimseye orada iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor. İşte bu sebeple Allah Teâlâ bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada iken o gün için bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın faydasız olduğunu, ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
“Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?“1634 Allah o gün hâkimiyetin tümüyle, tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek, bu hâkimiyette hiçbir ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların birbirlerinden farklılığının bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir kimsenin olmadı-ğını belirtiyor. “O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.“1635; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.“1636; “O gün öyle dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret edemez; Ancak o gün ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahman’ın izin verdiğinden başkası konuşamaz. (Rahman’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu söyler.“1637; “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden korkuları giderilince denilir ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da: ‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok büyüktür’ derler.“ 1638
Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın azabından korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar. Peygamberlerin bile “nefsî, nefsî“ diyecekleri, kendi kurtuluşlarını düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyorlar.
Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Ya Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için Allah'tan bir şeyi savamam.“1639 Görüldüğü gibi, Allah'a yakın olmak için, Peygamberimiz'in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah'ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verip vermeyeceği, verecekse vereceği kimselerin kimler olduğu, bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek iznin hangi boyutta olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa kavuşturulması gereken hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı sürece, nice insan
1632] 2/Bakara, 48
1633] 2/Bakara, 123
1634] 32/Secde, 4
1635] 11/Hûd, 105
1636] 21/Enbiyâ, 27
1637] 78/Nebe’, 38
1638] 34/Sebe’, 23
1639] Buhâri, Müslim, Tirmizi
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Medet ya Abdülkadir Geylânî!, Yetiş ya Hızır, yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!“ demeye devam edecektir.
Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir. Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.“1640 Yani hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de bulunamaz. Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a aittir.
İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu aziz insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar, hangi amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur ki, Allah’tan korkup sakınırlar.“1641 Allah ilk şefaat edilecek topluluğu ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar ki; âhirete iman etmiş, o gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının bilincinde ve o günün hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar Kur’an’la uyarılıyorlar. Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor. Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri hususunda korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya çalışanlar ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların velîsi ve şefaatçisi Allah’tır. Çünkü şefaat yetkisi tümüyle Allah’a aittir ve şefaat edilecek insanlar da Allah’ın râzı olduklarıdır.
“(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah’ın hoşnut olduğundan başkasına şefaat edemezler. Onun korkusundan titrerler.“1642 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir kimse yoktur, onlar Allah korkusundan tir tir titrerler. “Acaba bugün kurtulabilecek miyiz?“ derler. Değil birilerine şefaat edebileceklerini düşünmek, bu düşünce akıllarının ucundan bile geçmez. Öncelikle kendi hesaplarını vermeye çalışırlar, ne zaman ki onların korkuları giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar; işte o zaman huzura kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile Allah’ın önüne geçemez, ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah bu durumlarından sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar, alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah onlara ikramda bulunur. Onlara cennete girecek insanları tesbit etmek için onlara yetki verilmemiştir. Filan velî, falan sâlih insan şefaat edecektir iddiasında bulunmak, Allah adına konuşmaktır ve Allah’a yalan isnadında bulunmaktır.
Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur. Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve onun güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları şeyler zaten bâtıldır.“ 1643
Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar, dünyada yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla Allah’a
1640] 39/Zümer, 44
1641] 6/En’am, 51
1642] 21/Enbiyâ, 27-28
1643] 11/Hûd, 15-16
ŞEFÂAT
- 409 -
şükretmeleri, O’nun yolunda infakta/harcamalarda bulunmaları gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici zevklerine aldananları ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten başka bir şey yoktur. Onlar kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş, kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
“Ey Muhammed! Onları yüreklerin ağza geleceği, tasadan yutkunacakları, yaklaşan kıyamet günü ile inzâr et/uyar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçisi olur.“ 1644
“Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden evvel, sizi rızıklandırdıklarımızdan infak edin. Kâfirler, onlar kendilerine yazık edenlerdir.“ 1645
“Onlar Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, 'Rabbimizin peygamberleri şüphesiz bize gerçeği bildirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki, şefaat etsin yahut geriye döndürülsek de yaptıklarımızın başka türlüsünü yapsak' derler. Doğrusu uydurdukları şeyler onları bırakıp kaçmışlardır.“ 1646
“Koştukları ortakları, artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler.“ 1647
“Orada putlarıyla çekişerek, 'vallahi biz apaçık sapıklık içerisinde idik, çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk, bizi saptıranlar ancak suçlulardır. Şimdi bizim için ne bir şefaatçi var, ne de yakın bir dost. Keşke geriye dönüşümüz olsaydı da, iman edenlerden olsaydık' derler.“ 1648
Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar, şefaatçi edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar, yaptıkları yanlışları bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken yapmadıkları şeyleri yapabilmek için. Ancak onlar için bir daha dönüş olmayacaktır. Âyetlerden anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi yoktur. 1649
Şe-fe-a kelimesi sözlükte, bir şeyi bir şeye ilave etmek, eklemek, katmak anlamına gelmektedir. Bir iş adamı, kendisine bir ortak edindiği zaman, “onu ortak edindim“ demek için ‘şefea’ fiilini kullanır.
Birine şefaat eden, şefaat ettiği kimseyi kendisine yaklaştırmak suretiyle, sanki onu kendine ortak edinmiş gibi olur. İkinci anlamı, büyük bir makama iltimasçı ve aracı ile müracaat ederek bir talepte bulunmak, yardım istemektir. Bu anlamda “şe-fe-a“ “ta-le-be“ ile anlamdaştır. Şefea fiilinin üçüncü anlamı, teki çift yapmaktır. eş-Şef’u, çift demektir. Ezanın sözlerini ikişer defa söylemeye şef’ yapmak (en-yeşfe’a) denir. eş-Şefî’u ve eş-şâfi’u, şefaat eden anlamına geldiği gibi, çift anlamına da gelir, çoğulu şufeâ’dır. Şefea fiilinin dördüncü anlamı, bir işte birinin öncelik hakkının olması anlamını ifade eder. Şefea bir de, bir işe ön ayak olmak, çığır açmak anlamına gelir. Nisa suresinin 85. âyeti ve bu âyetin tefsiri mahiyetindeki “Kim bir hayırlı davranış tarzı (sünnet) ihdas ederse onun ve onunla
1644] 40/Mü’min, 18
1645] 2/Bakara, 254
1646] 7/A’râf, 53
1647] 30/Rûm, 13
1648] 26/Şuarâ, 97-102
1649] Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
amel edenlerin sevabını alır; kim de kötü bir davranış tarzı (sünnet) ihdas ederse onun ve onunla amel edenlerin günahını alır“ hadisi, bu anlamı ifade etmektedir.
Şefaat isteyen kişiye şefî’; şefaat işinde aracılık edene şâfî; bir kimseye, şefaat etmesi için başvuruda bulunmaya istişfâ’; şefaat başvurusunu kabul edene müşeffi’u; şefaat başvurusu kabul edilen kişiye ise müşeffe’u denir.
Şefaat kavramı âhirete ait bir beklentiyi ifade etmekle beraber, dünya hayatında her hangi bir insanın, zor bir işini kolaylaştırmak isteği için araya adamlar koymak anlamında da kullanılmaktadır.
Şefaat, bir başkasına aracılık etmektir.
Bir kimsenin işini görmek, onu cezadan kurtarmak veya bir mevki kazandırmak için, yetkili birinin yanında aracı olmaya, darda kalmışa yardım etmeye şefaat denir. Öz olarak şefaat, bir faydanın temini ya da bir şerrin def’i için yetkili bir merci katında, ihtiyaç sahibi adına aracılık (tavassut) etmektir. Şefaatte, bir makam sahibine, bir kimsenin dileğini kabul etmesi ya da suçunu affetmesi için, o makam sahibine daha yakın olan bir şahsı aracı (vâsıta - vesîle) yapmak esastır.
Geleneksel dinî inanışa göre, Peygamber (s.a.s.), bazı insanların hiç hesap sorulmadan cennete girmeleri, bazılarının, cehennemi hak ettikleri halde af edilmeleri; kiminin, cezasını tamamlamadan cehennemden çıkması, kiminin, cennette daha yüksek dereceler elde etmesi, bir diğer kesimin ise, Allah katında daha üstün mevkiler kazanmaları için şefaat edecektir. Şefaat deyince anlaşılması gereken budur.
Geleneksel hadis uleması, şefaati beş kategoride açıklamıştır.
Buna göre birincisi, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) mahsus olan, kapsamlı şefaattir. Mahşer gününde bütün insanlar sığınacak bir makam arayacaklar, en sonunda Muhammed (s.a.s.)’a sığınacaklar. O da, ümmetine şefaat edecektir. Buna büyük şefaat (eş-şefa’atu’l-uzmâ) denmekte ve başka hiçbir bir peygambere ait olmayıp, sadece Peygamberimize mahsustur ve bütün yaratılmışları kapsayıcıdır. İkincisi, herhangi bir topluluğun, hesap sorulmaksızın cennete girdirilmesi şeklindeki şefaattir. Bu da sadece Hz. Muhammed’e tahsis edilmektedir. Üçüncü olarak, cehennem azabını hak etmiş bir topluluğa yapılacağı ileri sürülen şefaattir. Dördüncüsü, cehenneme girmiş bir günahkârı kurtaracak olan şefaattir. Beşincisi, cennet ehlinin derecelerini yükseltecek olan şefaattir. Bu beş kategorinin şerh döneminde 10’a çıkartılarak genişletildiğini görüyoruz. Buna göre, Muhammed ümmetinden -tevhid ehli olduğu halde- günahkâr olup, cehennemi hak eden kimselere hem Muhammed hem de Allah’ın dilediği kimseler şefaat edecektir. “Cehenneme giren günahkârlar“a da, hem Muhammed’in (s.a.s.), hem diğer peygamberlerin, hem meleklerin ve hem de başka bazı mü’minlerin şefaat edeceğine inanılmaktadır. Telakkiye göre, cehenneme girmiş bazı insanlar, şefaatle cehennemden çıkarılacaklar. Hz. Muhammed’in yanısıra, diğer peygamberler, melekler, âlimler ve şehidler böyle bir şefaate yetkilidirler. On şefaat kategorisinden birisini, Medinelilere yapılacak şefaat, diğerini de, Peygamberin kabrini ziyaret eden ve ona çokça salâvat okuyan kimselere yapılacak şefaat oluşturmaktadır.
İsrâ sûresinin 79. âyetinde zikredilen ‘makamen mahmûd’ terimi Peygamber’e
ŞEFÂAT
- 411 -
verilecek şefaat makamı olarak yorumlanmış ve bu terim üzerine büyükçe bir söylem bina edilmiş ve ‘hamd bayrağı’ (livâu’l-hamd) gibi birtakım yeni kavramlar ihdas edilmiştir. Hâlbuki zikredilen âyette Peygamber’e verilecek bir şefaat makamından değil, Allah'ın ona lütfedeceği bir makamdan bahsedilmektedir.
Bazı hadis âlimlerine göre Hâtemü’l-Enbiya’nın mahşerdeki büyük şefaatinden başka, her peygamber Cenab-ı Hak tarafından kendi ümmeti hakkında şefaate me’zun edilecektir. Hatta peygamberlerden başka şehidler ve evliyâ da şefaate me’zun edileceklerdir.
Klasik Akaid ve kelam kitaplarında da şefaat ‘hak’ olarak kabul görmüştür.
Meselâ İmam Ebu Hanife’ye nisbet edilen el-Fıkhu’l-Ekber risalesinde şöyle denmektedir: “Peygamberlerin (salevâtullahi aleyhim ecmaîn) (umumi) şefaati hak olduğu gibi bizim peygamberimiz’in (s.a.s.) cezaya hak kazanmış günahkâr mü'minlere, (hele) onlardan büyük günah işleyenlere şefaat buyurması hak ve sabittir.“ El-Fıkhu’l-Ekber’in şarihi Aliyyül Kari, şerh ettiği risaleye bir nebze katkı olsun dercesine, Peygamber (s.a.s.) yanında, diğer Peygamberleri ve melekleri, hatta velileri, âlimleri, şehidleri, fakirleri ve belalara karşı sabreden mü'minlerin ölmüş küçük çocuklarını da şefaat etmeye yetkili kimseler listesine eklemiştir.
Ehli Sünnet akaidini yazanlardan biri olan Pezdevî (ö. 1089), resullerin, nebilerin ve âlimlerin, büyük günahları işlemiş olanlara ateşe atılmadan önce şefaat edeceklerini ileri sürmektedir. Böylece o kişiler, ateşten muaf tutulup cennete girdirileceklerdir! Ateşe atılmış olanlar varsa onlar için de şefaat geçerlidir, bu takdirde Allah büyük günah sahiplerini cehennemden çıkarıp cennetine koyacaktır! Bu konuda Hz. Peygamber’den birtakım hadisler rivâyet edilmektedir... İmam Birgivî (ö. H. 981), Bakara suresinin 255. âyetine istinaden, “Peygamberler ve seçkin insanlar için“ şefaat etme yetkisinin sabit olduğunu iddia etmektedir.
Tasavvuf ehli nazarında şefaatin daha büyük bir kabul göreceğini tahmin etmek zor değildir.
İmam Gazalî’ye (ö. 1111) göre mü'minlerden birkısım insan cehenneme girmeyi hak ettiği vakit, bu gibiler hakkında Allahu Teâlâ, fazlu keremiyle “peygamberlerin, sıddîkların, ulemâ ve sâlihlerin ve kendi katında manevi değeri olan her zatın“ şefaatini kabul edecektir. Ayrıca zikri geçen kişiler kendi ailelerine, yakınlarına, dostlarına, aşina oldukları kimselere şefaat edeceklerdir. Gazalî, Allahu Teâlâ’nın, kerametini kulları arasında gizlediğine inanmakta, dolayısıyla uyarmaktadır: “Belki de senin hakir gördüğün kimse Allah katında üstün mevkie sahiptir. Hiç olmazsa onların şefaatine nail olmaya haris ol ve ona göre çalış.“
Tasavvuf kitaplarında Abdülkadir Geylanî’nin nasıl şefaat edeceği şu şekilde anlatılmaktadır: “O şöyle derdi: Müridim iyi olmadığı zaman, ben iyiyimdir. Rabbimin izzeti hakkı için, ben şarkta bulunduğum halde, elim devamlı olarak garptaki müridimin başı üstündedir. Eğer, onun bir ayıbını sezersem, doğudan elimi uzatır ve onu örterim. Rabbimin izzeti için, kıyamet gününde benim bütün müritlerim geçinceye kadar cehennemin kapısında duracağım. Zira Allahu Teâlâ müritlerimden hiçbirisini ateşe koymayacağına dair bana söz verdi. Her kim bana intisap ederse, onu kabul eder ve ona yönelirim. Kabirde hiçbir müridimi korkutmamaları için Münker ve Nekir meleklerini yakaladım.“ Bu sözler her kime ait olursa olsun, tam bir tuğyanı ifade etmekte ve Allah'a ortaklar tahayyül
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edildiğini göstermektedir.
Süleyman Uludağ’ın şu sözleri tasavvuf felsefesinin şefaat anlayışını ortaya koymaktadır: “Buna ilaveten sufiler ve tarikat ehli ölülerin, yatırların, ermişlerin, türbelerde gömülü olan velilerin ruhlarının, sağ insanlara şefaatçı olacaklarına ve bunların Allah'a nazlarının geçtiğine inanırlar. Bu anlamdaki şefaat onlara özgüdür ve genellikle şefaat deyince de bu anlaşılır. Bunun için türbelere ve yatırlara gidilir, oralara adaklar adanır, kurbanlar kesilir, paralar atılır, çaputlar bağlanır, dua edilir, namaz kılınır. Böylece buralarda gömülü olup Allah'ın sevgili kulları ve yakın dostları olduklarına inanılan ölülerin ruhlarının Allah katında şefaatçı (aracı) olmaları istenir. Özellikle tarikat şeyhlerinden, gavslardan, kutuplardan şefaat istenir ve bu şefaatin pek çok müşkil meseleyi çözdüğü kabul edilir.“
“Allah'a nazlarının geçtiğine inanılan zatlar“ telakkisinin, Nuh kavminin Ved, Suğa, Yeus, Yeuk, Nesr ve Mekke toplumunun Lât, Menât, Hubel ve Uzza gibi ilâhlar zımnında oluşturdukları ‘evliya’, ‘ermiş’ kültünden farklı olduğunu düşünmek için hiçbir sebep bulunmamaktadır.
‘Şefaat’ bir Kur’an terimi olmakla beraber, şefaatin dünya hayatında, güzel bir işe öncülük etmek anlamına geldiğini bildiren âyetin1650 dışında bu terimin Kur’an’da hiçbir olumlu anlamı yoktur. Kur’an’da yirmi beş âyette 1651 şefaat kelimesi bir biçimde kullanılmıştır, ama tamamına yakını, müşriklerin bir inancı olarak atıf konusu olmuş ve kökten reddedilmiştir.
Şefaat kelimesinin değişik türevleriyle kullanıldığı âyetlerin genel olarak üç özelliğinden bahsetmek mümkündür. Birincisi, şefaatin âhiret bağlamında zikredilmiş olmasıdır. Bir başka deyişle şefaat tamamen uhrevi bir meseledir. İkincisi, şefaat müşriklerin bir inancı olarak zikredilmiştir. Yani şefaat, müşriklerin bir inancı ve beklentisidir; öte dünyaya ait bir tasavvurlarıdır. Kur’an’da bu meyanda bahis konusu edilmektedir. Üçüncü olarak ise, genelde bir müşrik akidesi olarak ele alınmasına rağmen sadece bir âyette1652 bizzat mü’minler muhatap alınarak şefaat müessesesine güvenmemeleri hususunda uyarılmışlardır. Bu âyeti, En’am suresinin 51. âyeti ile şefaat kelimesi kullanılmaksızın, alış-veriş (bey’) ve dostluk (hılâle) kelimeleri ile aynı mesajın verildiği İbrahim suresinin 31. âyeti desteklemiştir.
Bazı âyetlerden Mekke müşriklerinin melekleri;1653 bazılarından ilâhlarını1654 şefaatçiler olarak tasavvur ettikleri anlaşılmaktadır. Bazı âyetler “hiç kimse“ kaydını düşerek, melek veya insan kim olursa olsun, bütün şefaat beklentilerini reddetmektedir.1655 Bazı âyetler “Allah'ın izni olmadığı halde kimmiş O’nun katında şefaat
1650] 4/Nisa, 85
1651] Bakara, 48, 123, 254, 255; En’am, 51, 70, 94; A’raf, 53; Yunus, 3, 18; Meryem, 87; Taha, 109; Enbiya, 28; Şuara, 100; Rum, 13; Secde, 4; Sebe, 23; Yasin, 23; Zümer, 43, 44; Mü’min, 18; Zuhruf, 86; Necm, 26; Müddessir, 48; Fecr, 3.
1652] 2/Bakara, 254
1653] 53/Necm, 26; 21/Enbiya, 28
1654] 43/Zuhruf, 86; 19/Meryem, 87; 20/Taha, 109; 34/Sebe, 23; 36/Yasin, 23; 26/Şuara, 100; 10/Yunus, 18; 6/En’am, 94; 30/Rum, 13
1655] 10/Yunus, 3
ŞEFÂAT
- 413 -
edecek olan?“ mealinde yine mutlak surette olumsuzlayıcı bir dille1656 şefaati reddetmektedir. Bazı âyetlerde ise, müşrik Arapların dışında, ehli kitap bir toplum zımnında şefaat reddedilmekte ve bir insanı cehennem azabından kurtaracak olanın şefaat değil, eldeki mallardan infak etmek olduğu açıklanmaktadır.1657 Bir âyette ise doğrudan Muhammed ümmeti (mü’minler) muhatap alınarak, kendisinde alış-veriş (günahla sevap takası), dostluk (torpil/kayırmacılık) ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce Allah'ın verdiği rızıklardan harcamaları kesin bir dille salık verilmektedir. 1658
Bazı âyetlerdeki, “Allah'ın izin verdikleri hâriç“ gibi bir söz dizimi ile tercüme edilen kısımlar, Allahın herhangi bir kişi ya da zümreye şefaat yetkisi vereceğini değil, tam tersine Allah'ın hiç kimseye böyle bir yetki vermediğini, dolayısıyla müşriklerin boş yere hevese kapılmamaları gerektiğini çarpıcı bir üslupla anlatan Kur’an ifadeleridir. Bunun en büyük kanıtı yine Kur’an’ın kendisidir. Her meselede olduğu gibi bu hususta da Kur’an bütünlüğü en büyük destekçimizdir. Şefaat konusunun zikredildiği âyetlerden gerçek mesajı bir türlü alamayanlar(!), kafalarındaki karışıklığı bir de Kur’an bütünlüğü ile düzeltmeyi denemelidirler. Fatiha’dan Nâs suresine kadar bütün Kur’an âyetleri şefaati, aracılığı, tevessülü, birilerini Allah’la kullar arasına girdirmeyi, herhangi bir insana Allah katında söz sahibi olma payesini vermeyi reddeder.
Kur’an Zümer suresinin 43 ve 44. âyetleriyle şefaat meselesine son noktayı koymakta, bu husustaki bütün tartışmaları bitirmekte ve şefaatin bütünüyle, tamamen Allah'a ait olduğunu kesin bir dille karara bağlanmakta, âdeta mesele bir daha açılmaya elverişli olmamak üzere kapatılmaktadır.
“Yoksa onlar, Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye sahip olamazlar, güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi edinecekler?)
De ki: Bütün şefaat Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mülkü/hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.“ 1659
Şefaati konu edinen âyetlerde çoğunlukla şefaat beklentisi olan varlıklardan hiçbirinin böyle bir yetkisinin olmadığı açıkça vurgulanırken, eş zamanlı olarak mülkün Allah'a ait olduğunun vurgulanması çok önemli ve dikkat çekicidir. Bunun anlamı şudur: Nasıl ki mülkün tamamı Allah'a aitse, şefaat de öylece tamamen Allah'a aittir. Nasıl ki mülkün hiçbir ortağı yoksa Allah mülkünde hiç kimseyi kendisine ortak edinmemişse, buna ihtiyacı yoksa Allah'ın dışında hiç kimsenin mülkten kıl kadar bile bir pay sahibi olması mümkün değilse, herhangi bir varlığın şefaatte bir pay sahibi olması da öylece imkân dışıdır. Allah'ın dışında hiçbir varlık hurmanın içindeki lif kadar bile bir şey yaratamaz.
İlâh sanılan o ölümlü varlıklar, bir sineği bile yaratamazlar; sinek kendilerinden bir şey alsa kaçırsa, onu dahi kendilerinden def etmekten acizdirler. Yani talep eden aciz, talep edilen de acizdir!1660 İşte tıpkı bunun gibi, adı, sıfatı, statüsü, mahiyeti, cinsiyeti v.b. ne olursa olsun ilâh yerine konulan ve dolayısıyla
1656] 2/Bakara, 255
1657] 2/Bakara, 48, 123
1658] 2/Bakara, 254
1659] 39/Zümer, 43-44
1660] 22/Hac, 73
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şefaatine bel bağlanan hiçbir varlık, kendisine umut bağlayanlara hiçbir fayda veremeyecektir. Bunlar aciz varlıklardır, kendilerine umut bağlayanlar onlardan daha da acizdirler.
Kur’an sadece şefaat kavramıyla değil, bir bütün halinde, içerdiği tevhid akidesiyle yanlış şefaat inanışını kökten reddeder.
Nice insan, Allah’ı râzı edemeyeceğini düşündüklerinden, Allah yanında hatırı sayılır biri kabul edip onu râzı ederek onun vesilesi ile şefaate ulaşıp cennete gideceklerini hesap etmektedir. Bu, ahiret gününde Allah’tan başka sözü geçecek, hatta Allah’ın hükmünü değiştirip O’nun hükmüne galip gelecek şahıslar kabul etmek demektir. Bu tür şefaat beklentisi, bir Peygamber bile olsa, onu Allah'a ortak yapmak; Allahın otoritesine, affetme yetkisine yeni şerikler ihdas etmek anlamına gelecektir. Oysa Kur’an tam da bu şirk akidesini reddetmek, ulûhiyeti, rubûbiyeti, mâlikiyeti tamamen Allah'a tahsis etmek için inzal edilmiştir. Sadece Fâtiha sûresi bile şefaat inanışına geçit vermemek açısından yeterlidir. Fâtiha’da Allah'ın, ceza gününün (âhiret) yegâne sahibi olduğu açıkça bildirilmekte; biz kulların ibâdeti sadece Allah'a yapmamız gerektiği ve yardımı da sadece Allah’tan beklememiz gerektiği açıkça talim edilmektedir.
Mülk tamamen Allah'ın olduğuna göre, şefaat de tamamen Allah'a aittir.
“(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün gerçek sahibi)dir.“1661; “Sonra din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün emir yalnız Allah'a aittir.“1662; “Kimindir o gün mülk/hükümranlık? Elbette kahhâr olan tek Allah'ındır.“1663; “O gün iş tamamıyla Allah'ındır.“ 1664
“Gul lillâhi’ş-şefâtu cemîâ (De ki: Bütün şefaat Allah’a aittir).“1665 “Leyse lehum min dûnihî veliyyun ve lâ şefî’ (Allah’tan başka ne bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır).“1666 insanların geçmişini, geleceğini ve halini bilen sadece Allah’tır. Dolayısıyla şefaat de ancak O’na has olabilir. Bir Peygamber, kendi yaşadığı dönemde bizzat yakınında olan mü’minleri görür ve az çok bilir. Ama insanların kendisine fizikî uzaklığı oranında insanlarla ilgili bilgileri de azalır. Peygamber (s.a.s.) vefat ettikten sonra ise dünyada neler olup bittiğini, kimlerin yaşadığını, kimin hangi günahı ya da hangi sevabı işlediğini, kimin affedilmeye layık, kimin cezaya müstahak olduğunu nereden bilebilir? Bunları bilmek için Peygamber değil, ilâh olması gerekir. Bu bilgileri peygambere yükleyenler, peygambere belki de farkında olmadan iftira atmaktadırlar. Muhammed’den (s.a.s.) sona on dört asırdır dünyaya gelip giden insanların tek tek durumlarını ancak âlemlerin Rabbi bir İlâh (Allah) bilebilir. Peygamber böyle bir ilâh olmadığına, bizim gibi bir beşer olduğuna göre, onu şefaat gibi bir yetki ile muttasıf görmek, peygambere yapılacak en büyük bir zulümdür. Peygambere şefaat görevini tevdi etmenin, tek başına bir insandan, dünyanın gelmiş geçmiş bütün insanlarının, bütün siyasal sistemlerinin teker teker maddî durumlarını, sosyal, psikolojik, ekonomik ve sağlıkla ilgili sorunlarını bilmesini beklemekten pek bir farkı yoktur.
1661] 1/Fâtiha, 3
1662] 82/İnfitâr, 17-18
1663] 40/Mü'min, 16
1664] 82/İnfitâr, 19
1665] 39/Zümer, 44
1666] 6/En’âm, 51
ŞEFÂAT
- 415 -
Şefaati ‘şahitlik’ gibi kavramlarla yumuşatarak izah etmenin de hiçbir ilmî ciddiyeti yoktur.
Çünkü şefaatle şahitlik farklı şeylerdir. Bir Peygamber'in şahitliği de, bir beşer olarak yaşam süresi, risalet görevi ile sınırlıdır. Şahitlik, ümmetin affına değil, olsa olsa mazeretlerinin geçersizliğine yarayacak bir müessesedir.
Allah'a, kendi İlâhi iradesiyle affettiği ve cennete lâyık gördüğü kimseler için bir başkalarını görevlendirerek, “haydi siz şunlara şefaat edin de ben de sizin şefaatinizi kabul edeyim“ gibi bir abeslik izafe edilemez. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek, bütün bu abeslikleri O’na nispet etmekten kaçınmayı gerektirir.
Peygamber (s.a.s.) şefaat edemeyince, onun dışındaki insanlara hayali şefaat yetkileri tanzim edenler, ne kadar büyük cürüm işlediklerini düşünmelidirler.
Âhirette insanların şefaatle kurtulacağına inanmak, aslında bilerek veya bilmeyerek Allah'ın adâletinden kuşku duymak anlamına gelir. Oysa Allah'ın adaleti mutlaktır ve O hiç kimseye, hurma çekirdeğinin üzerindeki ince bir iplik kadar bile haksızlık yapmaz.1667 Allah, iman eden ve salih ameller işleyen mü’minlere ecirlerini kat kat fazlasıyla verecektir. Mü’minlerin cennete girmeleri için hiçbir şefaate gerek kalmayacaktır.
Klasik tefsirlerde ve diğer dinî metinlerde yapıldığı üzere, şefaatin tamamen bir müşrik inancı ve beklentisi olduğunu delilleriyle ortaya koyarak reddeden insanları Mutezile diyerek yaftalamak, ilmî bir tutum olamaz. Bizler şefaati Mutezile olduğumuz için değil, Müslüman olduğumuz için reddediyoruz. Çünkü kitabımızın ve Nebimiz Muhammed’in (s.a.s.) böyle bir akideyi kökten reddettiğine inanıyoruz. Her fikir akımının olduğu gibi Mutezile’nin de doğrusuna doğru, eğrisine eğri demekten çekinmeyiz. Fakat Mutezile olmayalım endişesiyle şefaat gibi bâtıl inanışlara büyük bir şevkle sarılanlar, gece odun toplayan gibi, önlerine gelen her dedikoduyu ilim sanmaktadırlar. Din gününde insanların sorgusu Mutezileye göre değil, Allah'ın vahyine göre yapılacaktır.
Şefaat anlayışı, İslâm'a sokulan bid’at ve hurafelerin hemen hemen tamamında olduğu gibi, öncelikle Kur’an âyetlerinin yanlış yorumlanmasına ve ardından da bu yanlış tefsiri (Kur’an’ın tahrifini) destekleyen yığınlarca rivâyete dayanmaktadır. Fakat Kur’an’ın rabbine ne kadar şükretsek yeridir ki, Kur’an’ın hiçbir yanlış yorumuna biz Müslümanlar mahkûm değiliz. Kur’an, ilâ nihâye yanlış tefsirlere âlet edilemez. Her çağda, bu yanlış yorumları deşifre eden, doğrulara işaret eden, Kur’an’ın tahrif edilmesine bigâne kalmayan -bir kişi bile olsa- bir hak ehli mutlaka bulunacaktır. Bu, ‘hak ehli’nin kerameti olmayıp, Kur’an’ın yüceliğidir. Doğrular tamamen Allah'a aittir.
Kur’an’dan yanlışlara giriş kapısı bulamayan hurafeciler hadis denilen kültürü kullanarak yapacaklarını yapmaktadırlar. Fakat artık hadislerle İslâm’ın akidesini bozmak da tehlike olmaktan çıkmıştır. Çünkü hadislerin tespiti, geçirdiği aşamalar, toplanma yolları ve içeriğinin tenkidi gibi birçok ilmi yolla kritikler yapılmakta, Peygamber’den (s.a.s.) yüz elli-iki yüz yıl sonra yazıya geçirilen bir kültürle Kur’an hükümlerinin tahdit ve tahsis edilemeyeceğine dair önemli bir bilinç oluşmaktadır.
1667] Bk, 4/Nisâ, 124
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’ın bu kadar açık âyetleri varken, Kur’an bütünü, şefaate hiçbir şekilde izin vermez, bilakis müşriklerin şefaat inancını kökten reddederken, hadis adı verilen zannî bilgilere dayanarak şefaat bir İslâm akidesi haline getirilemez. Kur’an’la bu kadar açık çelişki hiçbir şekilde kabul edilemez.
Öte yandan, Kur’an’a rağmen âhiretteki şefaat konusunu işleyen yığınlarca hadise tezat teşkil eden, şefaatin mümkün olmayacağı anlamını işleyen, şefaat hadisleriyle aynı ‘sahihlik’ payesine sahip, aynı müelliflerin aynı hadis mecmualarında mervî rivâyetler de bulunmaktadır. Bu hadislerde Peygamber’in (s.a.s.), en yakınlarına, âhirette kendilerine hiçbir yarar sağlayamayacağı, bir tek hurma infak ederek bile olsa kendilerini azaptan kurtarmaları salık verilmektedir.
Şefaat İslâmî bir beklenti değildir.
Âhirette hiç kimseye hiç kimsenin şefaat etmesi mümkün olmayacak; buna gerek de kalmayacaktır. Çünkü hayatımız olduğu gibi ölümümüz de âlemlerin Rabbi Allaha aittir.1668 Allah'a aidiz ve yine O’na döneceğiz.1669 Mü’minler, Allah'ın merhametinden, mağfiretinden, adaletinden kuşku duyamazlar. 1670
Kur’an’da cennete ve cehenneme gideceklerin vasıfları çok açık şekilde belirtilmiştir. “Kim cennete nasıl gider, kim cehennemi nasıl hak eder“, bu, Kur’an’da açıkça bildirilmiştir. Cehennemi hak eden bir insanı kim Allah’ın cezasından kurtarabilir? Allah’ın dininde, Muhammed’in (s.a.s.) bize öğrettiği dinde böyle bir şey yoktur. Bu kadar merhametli bir Rabbin adaletini de hesaba kattığımızda, hiç kimsenin şefaatine gerek kalmaksızın, kulları arasında en uygun hükmü vereceğinden kuşku duyamayız.
Geleneksel din anlayışlarında konu, Kur’anî çerçeveden çıkarılıp rivâyet kültürüyle bulandırılmıştır. Kur’an’a tamamen aykırı rivâyetlerle bir şefaat ediciler listesi hazırlanmış ve bu listede olanların, cehenneme gitmeyi hak eden insanları bundan kurtaracağına inanılmıştır.
Konuyla ilgili rivâyetlerde ciddi çelişkiler vardır; birkısım hadislerde hesap günü, kimsenin kimseye faydasının olamayacağı yolundaki Kur’anî hakikatin yer aldığını görüyoruz. Diğer bir kısmında ise, büyük günah işleyenlere peygamberler ve bazı zevatın şefaat edeceği iddiası yer almaktadır.
Kur’an’da 25 âyette şefaat konusu geçer. Bu âyetleri üç gruba ayırabiliriz:
“Bunlardan birincisi; 'Allah’ın izni' vurgusunun yer aldığı âyetler, ikincisi; kâfirlerin şefaat inancını rededen âyetler, üçüncüsü de; şefaati kesin olarak reddeden âyetler. İlk bölüm âyetler, maalesef Kur’an bütünlüğünden koparılarak bâtıl şefaat inancına delil gibi sunulmaya çalışılmıştır. Oysa bu âyetler şefaatin imkânsızlığını farklı bir şekilde ifade eden âyetlerdir. Bakara 48, 123, 254. âyetlerde, En’am 51. âyette ve benzeri âyetlerde şefaatin kesin olarak reddedildiği, hesap günü hiçbir şefaatin olmayacağı açıkça ifade edildiği halde, bâtıl anlayışlar İslâm inancına farklı yollardan sokulmaya çalışılmıştır.
Şefaat konusu, doğrudan akîde meselesi olduğundan, Yüce Allah kendi
1668] 6/En’am, 162
1669] 2/Bakara, 156
1670] İktibas Dergisi, Ocak 2011
ŞEFÂAT
- 417 -
ulûhiyetine, rubûbiyyetine, mâlik oluşuna hiçbir şekilde ortak koşulmasına râzı olmadığı halde, şefaat inancıyla bu akideye zarar verilmektedir. Allah’ın cehennem hükmünü verdiği bir kimseyi, şefaat edip Allah’ın hükmünü bozarak O’nun azâbından kurtaracak kimse olamaz. Akidemizi bütün kirlerden temizlememiz öncelikli sorumluluktur.
Şefaate gerek olup olmadığı sorusu da önemlidir. Sevap belli, günah belli; haram belli, helâl belli; Hiçbir kapalılık yok. Cennete gideceklerin vasıfları, cehenneme kimlerin gideceği Kur’an’da Rabbimiz tarafından açıkça belirtilmiş. Dinin sınırları belli. Buna tâbi olanlar cennete gidecek, sınırları ihlalde ısrarcı olanlar cezayı hak edecek. Cennet ve cehennem, Yüce Allah’ın, insanları hak ettikleri karşılıkla karşı karşıya bırakmasıdır.1671
1671] Mehmet Durmuş
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şefaat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Şefaat Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 31 Yerde): 2/Bakara, 48, 123, 254, 255; 4/Nisâ, 85, 85, 85, 85; 6/En’âm, 51, 70, 94; 7/A’râf, 53, 53; 10/Yûnus, 3, 18; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 109; 21/Enbiyâ, 28; 26/Şuarâ, 100; 30/Rûm, 13; 32/Secde, 4; 34/Sebe’, 23; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 43, 44; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 26; 74/Müddessir, 48, 48; 89/Fecr, 3.
B- Şefaat Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Kıyamet Gününde Allah’ın İzni Olmadan Şefaat Edecek Yoktur: 2/Bakara, 48, 123, 254-255; 10/Yûnus, 3; 11/Hûd, 105; 19/Meryem, 85-87; 20/Tâhâ, 109-110; 21/Enbiyâ, 28; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer,43-44; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 26; 74/Müddessir, 48; 78/Nebe’, 38.
b- Peygamberimiz’in Şefaati: 10/Yûnus, 2; 17/İsrâ, 79; 23/Mü’minûn, 118.
c- Meleklerin Şefaati: 21/Enbiyâ, 28; 34/Sebe’, 23; 53/Necm, 26.
d- İyi Şefaatte Bulunmak (Dünyada İyi Konularda Aracılık): 4/Nisâ, 85.
e- Kötü Şefaatte Bulunmak (Kötü Konularda Aracılık): 4/Nisâ, 85.
f- Kıyamet Gününde Kurtuluş İçin Duâ: 3/Âl-i İmran, 194; 26/Şuarâ, 87-89.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’a Göre Şefaat, Mehmed Durmuş, Anlam Y.
2. Kur’an ve Şefaat, Yaşar Düzenli, Pınar Y.
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 291-292; c. 2, s. 155-157
4. Mefâtihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 498-523
5. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 72
6. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 133-134
7. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 334-336
8. El-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubî, c. 2, s. 69-72
9. El-Mîzâzn Fî Tefsiri'l-Kur'an, Allâme Tabatabaî, Kevser Y. c. 1, s. 214-262
10. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 120-121
11. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 37-42
12. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 127-128
13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. S. 17-18
14. Kur'anî Terimler ve Kavramlar, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 177-178
15. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 607-610
16. Kur'anî Kavramlar, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y. 97-110
17. Kur'an'da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 403-407
18. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. 198-207
19. Haksöz 67 (Ekim 96), Cafer T. Soykök, s. 35-38
20. Peygamberimizin Şefaati, Halil Günaydın, Pamuk Y.
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 419 -
Kavram no 165
Görevlerimiz 34
Bk. Cihad; Savaş-Kıtâl;
Velî/Dost; Düşmanlık
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
• Allah Yolunda Öldürülmek ve Şehidlik
• Allah Yolunda Öldürülenlere Şehid Denilmesi
• Şehâdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kelime-i Şehâdet Getirmek
• Şehid; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah Yolunda Öldürülenler
• Kur’ân-ı Kerim’de Şehid Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Allah Yolunda Öldürülenler (Şehidler)
• Şehidlik Ruhunun Yeniden Canlanması
• Ölümü Tefekkür mü, Şehâdeti Tefekkür mü?
• Şehid Olmak; Ölümsüz Hayata Göz Açmak
• Şehidin Mirası Zaferdir
• Şehidin Destanı
• Ölümsüz Şehidlerden Ölümsüz Mesajlar
• Ve… Günümüzdeki Cepheler
“Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.“ 1672
Allah Yolunda Öldürülmek ve Şehidlik
Kur'an, Allah yolundaki savaşta öldürülen kimselerin, gerçekte ölmediklerini vurgulamaktadır.1673 Yine aynı âyetlerde, Allah yolunda öldürülenlere ölü denmemesini, çünkü onların diri ve Rableri katında rızıklanmakta oldukları, fakat insanların bunu fark edemedikleri bildirilmektedir.
Ölüm, şu görünen bedene özgüdür. İnsanın asıl benliği, bedeni değil; ona hareket ve canlılık veren rûhudur. Beden kalıptır. Ruh onun hakikati, insanın gerçeğidir. Bedenin aslı topraktır. Topraktan süzüle süzüle besinlerle insana geçmiş, insan vücudunda birtakım işlemlerden geçip insan tohumu haline gelmiş, tohum haline gelirken de tıpkı süt içine yağın karışması, susam tanesine yağın nüfuzu gibi insan tohumunun içine de ruh cevheri, canlılık giydirilmiştir. Ana karnında cenîn haline gelen insandaki ruh da gelişmeye başlamıştır. Cenîni insan şekline sokup şu dünyaya getiren, Allah'ın izni ve irâdesiyle onun içine üflenen ruhtur.
Özü topraktan çıkan beden, zamanla değişikliğe uğrar, büyür, gelişir,
1672] 2/Bakara, 154
1673] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyarlar ve içindeki ruhu kaybedince tekrar toprağa düşüp çözülür, dağılır, aslı olan toprağa dönüşür. Ama deneylerden geçip olgunlaşmak, ruhsal bilgiler ve haller kazanmak için bir süre beden içinde konuk edilen ruh; ölmez, yaşar. İşte insan öldüğü zaman kabir sevâbı ve azâbı ölen bedenine değil; ölmeyen ruhunadır. Çünkü beden ölünce genellikte toprakta çürür, bazı bedenler de yakılır, kül olur. Kimileri havada parçalanıp dağılır, kimileri denizlerin derinliklerine atılıp balıklarca yenilip yutulur. Ruhunu kaybeden bedene bir daha ruh dönmez, ölen kişi şu dünyada bir daha dirilmez. Kuruyan ağaca nasıl bir daha yaşlık gelmezse, ölen bedene de bir daha canlılık gelmez.
Dünyada güzel eylemlerle bezenip sâfiyet kazanan insan rûhu, şu bedenden ayrılınca cennet bahçeleri gibi bir yaşam içine girecek, orada iyi ruhlarla, peygamberler, sıddıklar, şehidler (gerçeğin tanığı bilginler veya Allah yolunda öldürülenler) ve sâlihlerden oluşan güzel arkadaşlarla beraber, tadına doyum olmaz rûhânî âlemde bulunacaktır. Fakat dünyada kötü eylemlerle kirlenmiş, bozulmuş, çirkinleşmiş olan insan ruhu da bedeninden ayrıldıktan sonra dünyadaki kötü eylemlerinin gerçek niteliğini görecek, azap zebânîsine dönüşüp kendisinden ayrılmayacak olan o kötü arkadaşlar arasında, azaplar içinde kalacaktır. İşte Hz. Peygamber, bu gerçeğe işaret için kabrin ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu söylemiştir.
Allah yolunda öldürülenler, eylemlerin en güzelini yapmışlar, her şeyden aziz ve tatlı canlarını Allah yolunda fedâ etmişlerdir. Yoluna can fedâ eden bu insanları Yüce Allah, iyi kullarının arasına katacak, mânevî derecelerin en yükseklerine çıkaracak, cennet bahçelerinde yaşatacak; huzurunda, akla ve hayale gelmeyecek nimetlere erdirecektir.
İnsan, dünyada ne kadar mutlu yaşasa, yine de acılardan, ızdıraplardan tamamen uzak duramaz. Çünkü dünyanın lezzeti yanında üzüntü ve kederi de vardır. Asıl elemsiz, üzüntüsüz, tasasız yaşam, o ruhsal yaşamdır. Allah yolunda öldürülenler, bu ruhsal yaşamın en yücesine erdirilirler. O ebedî zevk ve huzur içinde yaşayan insanlara “ölü“ demek doğru değildir. Onlar, ölümün geldiği beden giysisini atmış, katıksız, saf, ölümsüz hayata kavuşmuşlardır. Ama basîretleri (gönül gözleri) kapalı olan dünyalılar, onların o saf, ölümsüz hayatlarının, rûhânî zevk ve lezzetlerinin farkında değillerdir.
Allah yolunda öldürülen kimseler, amellerin en güzelini işlemişlerdir. Onlar, Allah'ın en fazla sevdiği işi yapmış, canlarını Allah uğruna fedâ etmişlerdir. Yoluna can fedâ eden bu insanları Yüce Allah, sâlih/iyi kullarının arasına katacak, mânevî derecelerin en yükseklerine çıkaracak, cennet bahçelerinde yaşatacak, huzurunda, akıl ve hayale gelmeyecek nimetlere nâil eyleyecektir.
İnsan, dünyada ne kadar mutlu yaşasa da yine de acılardan, sıkıntılardan uzak olamaz. Çünkü dünyanın lezzeti yanında üzüntü ve kederi de vardır. Asıl elemsiz, üzüntüsüz, tasasız yaşam, o rûhî hayattır. Şehidler, bu ruhsal yaşamın en yükseğine ermişlerdir. O ebedî zevk içinde yaşayan insanlara ölü demek doğru değildir. Onlar, ölmenin ârız olduğu vücut elbisesini atmış, katıksız, saf, ölümsüz hayata kavuşmuşlardır. Ama basîretleri kapalı olan dünyalılar, onların o saf, ölümsüz hayatlarının, rûhânî zevk ve lezzetlerinin farkında değillerdir.
Allah yolunda cihad, ibâdetlerin en üstünüdür. Cihad eden müslüman, ya
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 421 -
şehid olur, ya gâzi. İkisi de yüksek rütbelerdir. Hele şehidlik mertebesi, mertebelerin en yücesidir. Peygamberlikten sonra en makbul seviye, şehidlik mertebesidir. Bundan dolayı ashâb-ı kiram, şehid olmak için can atarlardı. Allah'ın kılıcı ünvânıyla taltif edilmiş bulunan Hâlid bin Velid, son demlerinde, ömrü savaşlar içinde geçtiği halde yine şehid olamayıp yatağında ölmekte olduğu için çok üzgün olduğunu söylemiştir. 1674
Mü'minler, her şeyden önce Allah'ın emri olduğu için cihad edip savaşırlar. Onlar için bu yolda şehid olmak, büyük bir şereftir. Şehidliği arzu eden, dolayısıyla ölümden korkmayan insanı hiçbir silâh, hiçbir düşman korkutamaz.
Allah Yolunda Öldürülenlere Şehid Denilmesi
Kur’an’a baktığımızda, “şehid“ kavramının bizzat “Allah yolunda öldürülen“ anlamına kullanılmadığını, çok geniş anlamının olduğunu, öncelikle de şâhid/tanıklık eden, eşyanın hakikatlerini müşâhede eden gibi anlamları içerdiğini görürüz.
Peki, neden İslâm kültüründe “Allah yolunda öldürülen kişi“ye “şehid“ adı verilmiştir? Çünkü şehâdet (şehidlik) ilimle, yaşayışla, adâletle Hakka şâhidlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet denmiş ve bu şekilde canlarını fedâ edenlere de şehid adı verilmiştir. Doğru olduğuna inandığı şey için kişinin hayatını fedâ etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) da hadislerinde Allah yolunda öldürülen anlamında şehid kavramını kullanmıştır. Fakat şunu belirtmekte fayda vardır ki; şehid olmak, mutlaka savaşta ölmeyi gerektiren bir durum değildir. Belki savaşta Allah yolunda ölmek, şehâdetin bir yan özelliğidir, aslından değildir. Şehâdetin özü, yakînî ilim, adâlet, takvâ ve yaşayışla Hakka şâhid olmaktır. Buna göre, “Allah yolunda cihad esnasında öldürülen her mü’min şehid, fakat her şehid Allah yolunda mücâdele sırasında öldürülen değildir“ diyebiliriz. Yani şehid, Allah yolunda öldürülen anlamını da içermektedir. O halde Allah yolunda şeytânî güçler tarafından öldürülen mü’mine şehid derken, şehid kelimesinin Kur’an’da kullanıldığı şekilde mutlak ve geniş anlamını unutmamak gerekir.
Şehâdet, Diğer Ölümler ve Cihad: Normal bir ölüm, yani şehâdetin dışındaki bütün ölümler, insanların hayatında pek etki bırakmaz. Başlangıçta biraz tesirleri olsa da bu etkileri kısa bir süre içerisinde kaybolur. Fakat şehâdet, öyle değildir. Şehidin bu dünyadan öbür dünyaya göçü asla unutulmaz. Şehidler tarih sayfalarına gömülüp kalmazlar. Çünkü şehidler, bütün bir insanlık için Allah yolunda giriştiği mücâdele ve şehâdetiyle destanlar yazmışlardır. Şehidler, topluma can vermek, kan vermek, ışık tutmak, nur saçmak, hayat vermek için kendilerini fedâ ederler. Şehidler, kalp gibidir; toplumun kurumuş damarlarına kendi kanlarını ulaştırırlar. Müslümanlara yeniden dinlerine ve kendilerine inanıp güvenme duygusu kazandırırlar.
Şehid; kötülüklerin, zulümlerin ve şeytanî güçlerin ortadan kalkması ve insanların mutluluğa kavuşmaları için canını ortaya koyarak kelle koltukta mücâdele eder. Böylelikle müslümanların kalplerinde taht kurar. Müslümanların tâğûtî/şeytânî güçler karşısındaki mücâdele ve mücâhedelerine ivme kazandırır.
1674] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 3, s. 65-70
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslümanlar, tarihin hangi devrinde olursa olsun, şehidi asla unutmamışlardır ve unutamazlar.
Cihad, Allah yolunda yapılan savaşımın, mücâdelenin her türlüsünü kapsamına alır. Bir hareketliliği, canlılığı, gayret ve didinmeyi ifâde eder. Allah uğruna cihad eden, yani mücâdele eden, didinen, gayret sarfeden ve savaşan kimseye mücâhid denilir. Buna göre şehid, mücâhiddir. Mücâhid olmayanın şehid olması mümkün değildir. Ancak “hayat, iman ve cihaddır“ düsturuyla hareket edenler şehidlik mertebesine erebilirler. Çünkü şehâdet ucuza elde edilebilecek bir şey değildir. Şehâdet işi, Allah’la bir alışveriş işidir.1675 Bu alışveriş çok kârlı bir ticarettir, karşılığında cennet olan bir alışveriş!
Şehâdet makamı, “söz“den ziyâde “hareket“in, “eylem“in meyvesidir. Gerçi, sözünü silâh haline getiren müslümanların da İslâm düşmanlarınca öldürüldükleri görülmüştür. Ama, bu noktada artık, söz, söz mertebesinden silâh mertebesine geçmiştir de, onun içindir İslâm düşmanı olanların o gibi söz sahiplerini öldürmekten başka çare olmadığını düşünmeye başlamaları...
Bir İslâm büyüğüne; “bize, köle âzâd etmenin faziletinden bahset“ dediklerinde, onun hemen izin isteyip o topluluğu terk etmesi ve bir müddet sonra gelip konuşmaya başlaması örneği vardır. O İslâm büyüğü der ki: “Benden bu konuda istekte bulundunuz. Ama, ben o zamana kadar hiç köle âzâd etmemiştim. Size o konunun fazileti hakkında nasıl söz söyleyebilirdim? Gittim, evimde her ne kadar param varsa, onları aldım; pazara uğradım, orada bir köle satın aldım ve sonra da âzâd ettim onu. Şimdi, o konunun fazileti hakkında biraz rahatça konuşabilirim...“ Şehidliğin faziletiyle ilgili dille ve kalemle bir şey anlatmak konusunda da, aynı şekilde davranmamız gerekmez miydi? Şehâdetin fazileti, şehidliği göze almış yürekli bir eylemle anlatılmalı...
Söz söylemeye varız da, “sözümüzün eri“ olmaya gelince, âdeta gelecek zaman üzerinde tasarruf hakkımız varmış gibi, muhtelif hesaplarla yan çizmemiz yok mu, işte o bizi mahvediyor. Bahânelerimiz de çok kere mantıklı ve mâkul geliyor herbirimize. İslâm hâkimiyeti ve i’lâ-yı kelimetullah dâvâsı uğruna yüz binlerce şehid vermiş atalarıyla övünen insanların, yakın tarihte yıllardır kaç tane şehid verdiklerini değerlendirdiklerinde çok eskide kalmış şehid atalarıyla övünmeye haklarının olup olmadığı anlaşılacaktır. Henüz “şehid vermek“ değil; “şehid kazanmak“ kavramının anlamını bile idrâk noktasına gelip gelmediğimizi kendimize bir sormalıyız.
Şehid... el-Esmâü’l-Hüsnâ’dan, Allah Teâlâ’nın isimlerinden olan şehid kavramı, tahsîsî değildir; yani Kur’an’da hiçbir yerde, belirleme eki olan “el“ takısıyla birlikte, “eş-şehîd“ şeklinde geçmez. Yani, sadece Allah Teâlâ’ya mahsus değildir. Şehid kavramı, Allah Teâlâ için kullanıldığında “her yerde hâzır ve nâzır olması hasebiyle, her şeyi hakkıyla bilen“ mânâsınadır. Şâhidlik, bilmekten daha ileridir. İslâm ıstılahında “şehid“, bilindiği gibi, “Allah yolunda dünya hayatını fedâ eden kimse“ anlamında kullanılmaktadır. Başka dinlerde ve ideolojilerde ise, esasen “şehidlik“ diye bir mertebe yoktur. Bu yüzden, başka din mensuplarının kendi dinlerine veya ideolojilerine (ki ideolojiler de birer bâtıl dindir), geçerlilik kazandırabilmek yolunda ölenler için “şehid“ denilemez. Ne var ki, her
1675] 9/Tevbe, 111
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 423 -
şeyden önce, çoğu müslümanların (özellikle medya mensuplarının) bu husustaki vurdumduymazlığı ve İslâm düşmanlarının da çifte standart ve istismarcı yapıları ile İslâmî kavramları sû-istimal etmektedirler. Şehidin, İslâm’da çok yüksek bir mânevî makama sahip olduğunu bilenler, bu makamın etkisini tahrip edemeyenler, müslüman toplumların kültür ve akîdelerindeki şehid anlayışını söküp atamadıklarından, atamayacaklarını da bildiklerinden; bu kavramın içini kendileri doldurmaya başlamışlardır. Kendi sapık hedefleri, niyet, inanç ve ideolojileri için bu kavramı yüzsüzce kullanmayı denediler ve maalesef çoğu yerde de muvaffak oldular. İslâmî kavramların en aziz kelimelerinden birisi olan şehid kelimesinin mânâsının korunamaması, en başta şehidlerin dünya hayatını fedâ ettikleri mânâlara karşı, bir “emânete hiyânet“ durumu ortaya çıkarır.
“Vahyi reddetmek“ üzerine kurulu laiklik bile bütün materyalistliğine ve âhiret hayatını bir zan ve zihin fantezisi olarak değerlendirmesine rağmen, kendi kayıplarına, kendi yolunda öldürülenlere “laiklik şehidi“ demiyor mu? Hatta İslâm’la en küçük bir ilgisi olmayan kişilerin veya toplumların, bu kavga ve mücâdele dünyasında, karşısına çıkan herhangi bir hasmı ile savaşırken ölmesi karşısında, ona taraftar olanlar, bizim üzerinde yaşadığımız toprakların kitle iletişim haberlerinde, her çeşit medyada o gibi kimselerden “şehid“ diye söz etmiyorlar mı? Buna karşı bizler, gerçek mânâda İslâmî ölçülere göre şehid kavramına lâyık olanların, dünya hayatlarını uğrunda verdikleri aziz hedefleri değil; onların hâtırasını korumakta bile gerekli hassâsiyeti göstermiyor ve “şehid“ gibi bir yüce sıfatı, o mânâya zıt, ona ters ve en seviyesiz kimseler için kullanılmasına bile seyirci kalıyoruz. Şâir ne demiş:
“Vicdan bile duymaz, sesi çıkmazsa bir âhı
Sessiz kölelerdir yaratan, bin bir ilâhı.“
“Şehid vermek“ değil; “şehid kazanmak“ demiştik. “Vermek“te bir kaybetmek vardır; elden bir şeyler çıkıyor, vermekle. Şehâdet ise, bir kayıp değil; kazançtır. İnancı yolunda, Allah’ın dini uğrunda dünya hayatından vazgeçmeyi göze alabilecek kadar çetin bir mücâdeleye girişen müslümanın şehâdetle dünya hayatından çekilişi, evet, zâhiren bir kayıp gibi gözükse de, o gerçekte bir kazançtır. Çünkü, Allah’ın vaad ettiği yüksek mânevî makamlardan ayrı olarak, şehid olmanın verdiği bir mesaj vardır. Topluma kazandırdığı ruh vardır, kanıyla eğitip yetiştirdiği insanlar vardır.
Müslüman, şehid olmakla, diyor ki: “Ben, öyle bir dünya nizamına ve öyle bir hayat telâkkisine sahibim ki, onun bütün insanlar içinde tek kurtuluş yolu olduğuna inanıyorum ve sadece kendi hayatımı bu inanca göre düzene sokmak için değil; bütün insanların da bu anlayış içinde yaşayabilmesi için, bu yolda hatta dünya hayatından geçmeyi göze alıyorum. Evet, yaşamak için benimsediğim hayat yolu, öyle bir yoldur ki, onun uğrunda ölebiliyorum.“ Böyle bir anlayış içinde olan insanın dünya hayatını fedâ edebilmesi bir kayıp değil; bir kazançtır. Bu dünyevî ve uhrevî kazanç öylesine büyüktür ki, şehid; kanıyla, dâvâsına yeni bir kan ve can vermekte, dâvâsı yolunda tesâdüfen değil; bilerek dünya hayatını fedâ etmekle, inancının güçlülüğünü düşmanlarına da ispatlamakta ve hatta dünya hayatındayken iknâ edemediği, kendisine çekemediği yakınlarını da şehâdetiyle terbiye etmekte ve geride bıraktığı şehidlik hâtırasıyla kendi yakınlarına çok güçlü mesajlar vermekte ve iftiharlar sunmakta ve bu övünç
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duygusunun verdiği şuurla, onları kendi mânevî huzur alanı içine çekmekte, dâvâsını, inancını, mücâdelesini onlara daha iyi anlatmaktadır. 1676
Şehâdet; Anlam ve Mâhiyeti
‘Şehâdet’ veya ‘şuhûd’ sözlükte, bir şeyi yerinde ve yanında gözlemektir. Bu gözleme kafa gözüyle olabileceği gibi kalp gözüyle de olabilir. ‘Şehâdet’ kelimesi farklı kullanım yerlerine göre, hazır olma, tanıklık, açık belirti, ona tanıklık etme demektir. Türkçe’de kullanılan ‘şâhit olma’, ‘şehâdette bulunma’ bu anlamlardadır. ‘Şehâdet ve şuhûd’ Kur’an’da ‘ğayb’ın karşıtı olarak kullanılmaktadır.
‘Şehâdet’ türevleriyle birlikte Kur’an’da yüz altmış yerde geçmektedir. Bu türevlerden en çok kullanılan, ‘şehid’ (çoğulu: şühedâ), ‘şâhid’ (tanık olan, gözleyen), ‘meşhûd’ (gözlenen, tanık olunan), ‘istişhad’ (tanıklık, gözleme, görerek bilip öğrenme) kelimeleridir.
‘Şehâdet’ kelimesi Kur’an’da çok geçmesine rağmen, yeterince bilinmeyen veya çok dar mânâda bilinen kavramdır. Kur’an’daki şu ifade dikkat çekicidir: “Burçları olan göğe andolsun, o vaadedilen güne, şâhid olana (görene) ve şâhid olunana-meşhûda (görülene de).“1677 Allah (c.c.), kendisinin hem ‘ğayb’ âleminin hem de ‘şehâdet’ âleminin âlimi olduğunu beyan ediyor.1678 insan Allah’tan aldığı şuur ve işaretle, ilim veya düşünce üretebilir. Bu ilim ve düşünce sâyesinde de varlığı ve eşyayı tanır. İnsanın kendisi ve onun ürettiği bilgi ve düşünce, Şâhid olan Allah’ın ona verdiği bir ‘şehâdet’ olayıdır. O, Allah’ın kendi varlığının delili olarak yarattığı ‘şuhûd âlemindeki’ bazı şeyleri görmektedir, gözlemektedir.
İnsan iman ettikçe, bunun doğrultusunda ilmi arttıkça ve kalp gözü açıldıkça, âlemdeki Allah’ın ‘şâhidlerini’, O’nun varlığını her an bilenleri, ona tanıklık edenleri daha iyi anlar. Böyle bir insan için ‘gayb’ın bir kısmı ‘şâhid’ olunan ‘meşhûd’ âlem haline gelmeye başlar. Aynı kökten gelen ‘müşâhede’; iyice gözlemek, hisleriyle bir şeyi anlamak, bir şeyde kesin bir bilgiye ulaşmak anlamlarına gelir. Şehâdet ise, müşâhedeye hazır olmak, nefis ve duygularla bir şeyin varlığına şâhid olmak, ona ait bir bilgiye ulaşmak ve sonunda bu bilgiyi açığa vurmak eylemidir.
Kişi, gerek nefsiyle, gerekse duyularıyla bir şeyin doğruluğunu anlarsa, o şeyin doğru olduğundan emin olursa, onu itiraf eder, onun öyle olduğuna tanıklık eder. Söz gelimi Tevhid Kelimesini söylemek, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir. Yani bu kelime ile verilen bilginin doğruluğundan emin olmak, onun doğruluğuna şâhid olmaktır. Burada hislerle bir şeyin doğruluğu gözlenmiş, emin olunmuş ve bu doğrulayıcı tavır bir ‘şehâdet’le ortaya konmuştur.
Allah (c.c.) kendi varlığını ‘ğayb-şehâdet’ süreci olarak ortaya koyuyor ve insanı çeşitli şekillerde buna şâhid olmaya çağırıyor. İşte bu şehâdet, insanın kaçamayacağı bir tanıklıktır. Yerde ve gökte olan her şey bu tanıklığı yapmaktadır. Yalnız bazı insanların nefisleri bunu inkâr etse de, gerçek böyledir.1679 Zâten Kıyâmet günü insanların dilleri susacak, buna karşın elleri ve ayakları insanın ne
1676] Mâlik Eşter, E. Selâhaddin, Tevhid, Şubat 91
1677] 85/Bürûc, 1-3
1678] 32/Secde, 6; 39/Zümer, 46; 59/Haşr, 22; 62/Cum’a, 8
1679] 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1; 17/İsrâ, 44
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 425 -
yaptığına ‘şâhitlik’ edeceklerdir. 1680
İnsanın var olması bir anlamda ‘şehâdet’i yerine getirmesi içindir. Bazı mü’minlerin “Yarabbi! Bizi şehidlerden yaz“ diye duâ etmeleri bu gerçeğe işaret etmektedir.1681 Olgun mü’minler, bu anlamdaki şehâdetlerini hakkıyla yerine getiren kimselerdir.1682 Kur’ân’ı tam anlayabilmek için bu evrensel şehâdeti bütün anlamıyla yerine getirmek gerekir. Çünkü Kur’an, bu şehâdeti insanlara bildirmek için geldi.
Allah’ın güzel adlarından biri de ‘Şehid’dir. O, her şeye ve her şeyin üzerine şâhiddir.1683 Allah’ın varlığı ve O’na ait yaratma, var etme, Rablik, kudret ve bunların eserleri bütün evrende, her yerde varken, bu şehâdeti inkâr etmek zâlimliktir. 1684
Şehâdetin tarihî süreç içerisinde üç zamanını görmek mümkündür: Allah’ın, insanların benliklerini kendi gerçeğine şâhid tuttuğunu Kur’an haber vermektedir. Bu ‘elest bezmi’ diye bilinen sözleşmedir/misaktır. Bütün insanlar fıtratlarıyla Allah’a ve O’nunla ilgili gerçeklere ‘şehâdet’ etmişlerdir ve etmektedirler. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ sorusuna ‘evet Rabbimizsin, buna şehâdet ederiz’ demişlerdir.1685 Bu şâhidlik sebebiyle insan öldükten sonra, benim bundan haberim yoktu diyemeyecektir.
İnsan dünyaya geldikten sonra, dünya hayatının câzipliğine kapılarak bu şehâdeti unutabilir. hirette ona ‘sana bir uyarıcı peygamber gelmedi mi?’ sorusu sorulduğu zaman ‘nefislerimize karşı şehâdet’ ederiz’ derler.1686 Bu itiraf, hem varlık dünyasının Allah’a ait olduğunu kabul etmektir, hem de varlığın sahibi Allah’ın insana elçiler gönderdiğini ilan etmektir. Böylece insanlar dünya hayatında da bu şehâdeti sürdürmeye davet ediliyorlar. Bu şehâdeti yerine getiren mü’minleri Kur’an şöyle anlatıyor: “Rasûl’e indirilen Kur’an’ı dinledikleri zaman, tanıdıkları gerçekten dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz, inandık, bizi şâhidler (olarak) yaz!“ 1687
Allah (c.c.) kendi varlığına bizzat kendisi şehâdet ediyor. Aynı şehâdeti melekler ve ilim sahibi kimseler de yaparlar.1688 Allah (c.c.) bu tanıklığı, kendisinin dışında herhangi bir ilâh olmadığı gerçeğini vurgulayarak yapmaktadır. Melekler, bu gerçegi itiraf ederler. İlimden nasibi olan bazı âlimler de elde ettikleri bilgilerle bunu kabul ederler. Çünkü onların elde ettiği bilgiler zâten Allah’ın Rabliğinin şâhitleridir.
Allah’ın Şehâdeti: Allah (c.c.), âfakta (dış âlemde) ve enfüste (nefislerde) bulunan âyetlerini insana göstereceğini belirttikten sonra, kendisinin her şeye şâhid olduğunu haber veriyor.1689 Allah’ın şehâdetinin insan üzerinde gerçekleş1680]
36/Yâsin, 65; 41/Fussilet, 20
1681] 3/Âl-i İmrân, 53; 5/Mâide, 83
1682] 70/Meâric, 33
1683] 3/Âl-i İmrân, 98; 5/Mâide, 117; 10/Yûnus, 47
1684] 2/Bakara, 140
1685] 7/A’râf, 172
1686] 6/En’âm, 140
1687] 5/Mâide, 83
1688] 3/Âl-i İmrân, 18
1689] 41/Fussilet, 53
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mesi ise daha fazla dikkat çekicidir. Her şeye şâhid olduğunu söyleyen Rabbimiz, insana, onun şah damarından daha yakın olduğunu da açıklıyor.1690 Öyleyse insan sürekli bu tanıklığın kontrolü altındadır. İman edenler bu gerçeği bilerek devamlı en iyi ameli, devamlı en güzel kulluğu yapmaya çalışırlar. Allah’ın insanı her an gördüğünün bilinmesi şuuru, ‘ihsan’ durumudur ki mü’minlerin yücelecekleri en üstün makamdır.
Peygamberlerin Şâhid Oluşu: Allah (c.c.) kendisi her şeyin şâhidi (veya şehidi) olduğu gibi, aynı zamanda peygamberler de gerçeğin ve insanların yaptıklarının birer şâhididirler.1691 Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bir ‘şâhid’ olarak gönderildiğini sık sık vurgular.1692 Peygamberimiz aynı zamanda bütün insanların şâhidi olacaktır.1693 Hz. Muhammed (s.a.s.) nasıl şehid/şâhid ise, O’nun ümmeti de insanlar üzerine bir şehidler topluluğudur. Kur’an bunu çoğul halinde ‘şühedâ’ olarak kullanıyor.1694 İslâm ümmeti bu mânâda bütün insanlar üzerinde şühâdadırlar/şâhittirler. Onlar, yeryüzünde hakikatin gerçek şâhidleridir.
Kur’an, yeryüzünde bozgunculuk yapıp doğru yoldan uzaklaşan ve İlâhî vahye inanmayanları, iddialarını ispat etmeye çağırıyor.1695 Allah adına uydurdukları hükümlerin, doğru yolda olduklarının şâhitlerini getirmeleri isteniyor. Onlar elbette bu yaptıklarının doğruluğunu ispat edecek doğru şühedâ bulamazlar.
Adâlet ve Şehâdet: Şehâdet, ancak adâlet duygusuyla gerçekleştirilebilir. Yerde ve gökte mutlak anlamda İlâhî adâlet vardır. Allah’ın adâlet sıfatının tecellisi bütün yaratıkları kuşatmıştır. İnsanlar arasındaki adâletin sağlanması da hakkıyla ‘şâhitlik’ yapmakla mümkündür. Kur’an, hukukî anlamda yapılacak şehâdetin de hakkıyla yapılmasını emrediyor. Bu şehâdet adâlet sahibi kimseler tarafından yerine getirilir. 1696
Kur’an, borçlanmalarda, vasiyetlerde, zinâ ve iftira cezalarında şâhid getirilmesini bu gibi şeylerin şâhitlerle ispatlanmasını emrediyor.1697 Müslüman ve iffetli kadınlara zinâ iftirası yapıp da bunu dört şâhitle ispat edemeyenlerin şâhitlikleri ebediyyen kabul edilmez.1698 Kıyâmet günü Allah (c.c.) bütün herkes ve her şey üzerine şâhiddir. O, elbette dünya hayatında her şeye tanıklık ediyor. Hesap günü de O, insanların yaptıklarına şâhitlik edecektir. 1699
Bütün insanlar da kendi şâhitleriyle (peygamberiyle) diriltilir ve hesapları görülür.1700 Peygamberimiz (s.a.s.) hem kendi ümmeti üzerine, hem de bütün insanlar üzerine şâhid olarak getirilir.1701 Ayrıca her insanın elleri ve ayakları, derisi, kulağı ve gözü kendi aleyhine şâhitlik edecektir. 1702
1690] 6/En’âm, 19
1691] 16/Nahl, 84
1692] 33/Ahzâb, 45; 48/Fetih, 8; 73/Müzemmil, 15
1693] 4/Nisâ, 41
1694] 2/Bakara, 143; 22/Hacc, 78
1695] 28/Kasas, 75
1696] 5/Mâide, 8, 44; 65/Talâk, 2
1697] 2/Bakara, 282; 4/Nisâ, 15; 24/Nûr, 4, 6-9
1698] 24/Nûr, 6-9
1699] 4/Nisâ, 159; 10/Yûnus, 29; 13/Ra’d, 43
1700] 16/Nahl, 84
1701] 16/Nahl, 89; 4/Nisâ, 42
1702] 41/Fussilet, 20-22; 36/Yâsin, 65; 24/24Nûr
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 427 -
Allah’a ve Rasûlüne itaat edenler, kendilerine Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sâdık olanlar, sâlih ve şühedâ (şâhidler/şehidler) ile beraber olurlar. Onlar gerçekten güzel arkadaştır.1703 Buradaki ‘şühedâ’ yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız anlamda Hakk’a şâhitlik edenler olabileceği gibi, Allah yolunda canlarını fedâ eden şehidler anlamına da gelebilir.
Şehâdet, ilimle ve yaşantı ile Hakk’a şâhitlik etmek olduğu için, bunun göstergesi olarak Allah yolunda can vermeye de ‘şehâdet-şehidlik’ denilir. Bu yolda canlarını fedâ edenlere ‘şehid’ denilir. Bu şehidlik, şehâdetin bir başka şekilde gerçekleşmiş halidir. Ancak asıl ‘şehâdet’ yakîn bilgi (ilim), adâlet, takvâ ve İslâmî yaşayışla Hakk’a şâhit olmaktır. Bu mânâda bütün güzel mü’minler birer şehiddir. 1704
Kelime-i Şehâdet Getirmek
İslâm’ın, halk açısından anlaşılamayan yönlerinden biri de kelime-i şehâdet getirme meselesinde kendisini göstermektedir. Bilindiği gibi, matematikte bir problemi çözerken formülü yanlış uygularsanız sonuç da yanlış çıkar. Kelime-i şehâdet de İslâm’ın formülüdür. İlk etapta bunu doğru anlarsak, neye ve nasıl şâhidlik yapacağımızı da doğru anlamış ve doğru yaşamış oluruz.
Kelime-i şehâdeti mânâ olarak hatırlayalım: “Ben şâhidlik ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve ben yine şehâdet ederim ki Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun kulu ve Rasûlü/elçisidir.“ Bilindiği gibi, günümüzde bir insan, müslüman olmak istediği zaman, ona birtakım telkinlerden sonra hemen kelime-i şehâdet söylettirilir. Böylece o kişi İslâm’a dâhil edilmiş olur.
Her şeyden önce, kelime-i şehâdetle nelerin denmek istendiğini açıklayalım: İlâh; kendisine itaat edilen, sığınılan ve râzı edilmeye çalışılan varlık demektir. Buna göre şehâdet kelimesinin ilk cümlesini tekrar edelim: “Şâhidlik ederim ki Allah’tan başka ilâh (mutlak olarak itaat edilecek, sığınılacak ve râzı edilecek varlık) yoktur, ben tanımıyorum.“ Bu, Allah’tan başkasına kayıtsız şartsız itaat etmemeyi ve sadece O’nun emir ve yasaklarına uyarak yaşamayı gerektirir.
O halde kelime-i şehâdet getirmek, insanlara şunu haykırmaktır: “Ey insanlar! Artık ben Allah’tan başkasına itaat etmeyeceğime şâhidlik edeceğim. Siz de benim hayatımda Allah’tan başkasına ait kuralların olmadığını göreceksiniz.“ Yani buradaki şehâdet, sözlü değil; fiilîdir/eylemseldir.
İkinci cümleye gelince: “Ve yine şâhidlik ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun kulu ve elçisidir.“ Elçi; bir şeyi birinden alıp bir başkasına götüren kimsedir. Padişahlar ferman yazıp elçilerine verir ve istedikleri kimselere gönderirler. Dolayısıyla padişaha giden yolu en iyi bilen o elçidir. Tıpkı bunun gibi peygamberler de Allah ile insanlar arasında elçidirler. Allah’tan aldıklarını insanlara iletirler. Bu örnekte elçi, nasıl padişaha giden yolu en iyi bilen kişi ise, Allah’a giden, O’nun râzı olduğu yolu en iyi bilen de peygamberlerdir. Öyleyse, teklife muhâtap insanlardan, Allah’a gitmek ve Allah’ı râzı etmek isteyen olursa, yapacağı şey, kendisine gelen peygamberi örnek/önder kabul edip onun gibi inanıp yaşamaktır.
İşte “Hz. Peygamber’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şâhidlik ederim“
1703] 4/Nisâ, 69
1704] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 610-614
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diyenler de, gerçekte şunu söylemiş olurlar: “Ey insanlar! Benim için, beni Allah’a götürecek tek önder Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Ben Allah’a itaat ederken O’nun kulu ve elçisi gibi itaat etmeye çalışacağım. O benim için örnektir.“ Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sizin için Allah’ı ve âhiret gününü arzu edenler ve Allah’ı çok zikredip ananlar için Allah’ın peygamberinde pek güzel bir örnek vardır.“ 1705
Ashâb, şehâdeti böyle anladı ve böyle yaşadı. Yoksa bugün olduğu gibi, sadece diliyle kelime-i şehâdeti söyle ve bir ömür boyu hayatını pek fazla değiştirmeden yaşa! Hayır, böyle bir anlayış İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Öyle bir yaşam ortaya koyacaksın ki, sen dilinle “ben müslümanım“ demesen bile dışarıdan bakanlar sana “müslüman“ demeliler. İşte şehâdet budur. Sadece söylenen bir söz değil; aynı zamanda yaşanan bir hayattır. Aksi takdirde pek bir anlamı olmaz. Şehâdet getirmek, getirmeyenlerden farklı olmaktır.1706 Şehâdet, Allah’la ve mü’minlerle bir antlaşma imzasıdır; bir sözleşmedir. Mü’minlere ait bütün haklardan yararlanmak için, mü’minlere ait bütün görevleri yerine getirme sözüdür. Cennet karşılığında bir alışveriş akdidir.
Şehid; Anlam ve Mâhiyeti
‘Şehid’, şehâdet konusunda geçtiği gibi, ‘şâhid olan, tanıklık eden, kesin bir haberi veren, hazır olan’ gibi anlamlara gelir. ‘Şehid’ kavramı Kur’an’da birkaç anlamda kullanılmasına rağmen, şehid deyince akla daha çok Allah yolunda öldürülen kimseler gelmektedir. Bu bakımdan ‘şehid’, Allah yolunda, O’nun dini uğrunda çalışırken ya da cihad ederken canını veren, bu uğurda ölen kimse demektir. Bu gibi kimselere ‘şehid’ denmesinin sebebi, onların cennetlik olduğuna şâhitlik edilmesi, Allah’ın huzurunda her zaman diri olmaları, ölümleri zamanında meleklerin onlara şâhit olmaları veya doğrudan Cennete giderek Allah’ın onlar için hazırladığı çeşitli nimetlere şâhit olmalarıdır.
‘Şehid’ kelimesi Kur’an’da otuzaltı yerde tekil, bir yerde ikili, onsekiz yerde de çoğul olarak ‘şühedâ’ şeklinde geçmektedir. Kur’an’da ‘şehid’ kelimesi aynı kökten türemiş diğer kelimelerle beraber daha çok Türkçe’de şâhitlik-tanıklık olarak bildiğimiz mânâda kullanılmaktadır.
Allah’ın İsmi Olarak Şehid: Allah’ın güzel isimlerinden (Esmâu’l-Hüsnâ’dan) biri de ‘Şehîd’dir. Allah’ın ismi olarak Şehid, kendisinden hiçbir şey saklanamayan, her şeye şâhid, ve hiçbir şeyi unutmayan demektir. Şâhit olma, bir şeyin bizzat yanında hazır olmayı hatırlatır. Allah ğaybı ve gizli-açık her şeyi bilmesiyle ‘Alîm-Bilen’, her şeyden haberdar olmasıyla ‘Habîr-haberi olan’, açık ve ğayb olan şeylere şâhid olması açısından da Şehiddir. Aslında Allah (c.c.) her şeyi bilir ve her şeye mutlak anlamda şâhiddir. İnsanlar bir şeyi, ancak ona ulaştıklarında, o şey kendileri için hazır olduğu zaman bilirler, ona şâhitlik ederler. Allah ise, insanlar için hazır olmayan, insanların bilmediği her şeye de ‘şâhid’ olan, onları olduğu gibi bilendir.
Kur’an’ın haber verdiğine göre Allah (c.c.) kendinden başka tanrı (ilâh) olmadığına ‘şehâdet ettiği gibi melekler ve ilim sahibi kimseler de buna şâhitlik ederler.1707 O, kullarının işlerine, meselâ münafıkların yalancı olduklarına şâhitlik
1705] 4/Nisâ, 69
1706] Hasan Eker, Şehâdet Bilinci, s. 99-102
1707] 3/Âl-i İmrân, 18
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 429 -
eder.1708 Rabbimiz, şeytanları ve onların yardımcılarını kâinatın yaratılmasına şâhit tutmamıştır. 1709
Şehâdetin en büyüğü Allah’a ait olandır. Bu O’nun tarafından bilinen şeydir, ya da O’nun bildirdiği şeylerdir.1710 Allah, hem şehâdet âlemini, hem de ğayb âlemini bilir. O, hepsinin şâhididir.1711 ‘Şehid’ kelimesi yirmi kadar âyette Allah (c.c.) hakkında kullanılır. “Allah her şeye şehiddir, -şâhiddir-“ veya “şehîd olarak Allah yeter“ şeklinde sık sık geçmektedir. Şu âyetlerde bunun örneklerini görmekteyiz: “Allah, muhakkak Kıyamet günü onların arasını açacak, hükmünü verecektir. Şüphesiz Allah her şeye şehiddir.“1712; “Rabbin sana yeterli değil mi? Şüphesiz O her şeye ‘şehiddir.“1713; “Allah, benimle sizin aranızda ‘şehid’ olarak yeter. Şüphesiz ki O kullarının yaptığından haberdardır.“ 1714
Allah Teâlâ, kullarının yaptığı her şeye şehid-tanık olduğunu haber veriyor.1715 Yüce Allah, bir âyette de kendisi hakkında çoğul olarak ‘şâhidîn-şâhitler’ demektedir. Rabbimiz kendisi hakkında bazen ‘Biz’ zamirini kullanmaktadır. “Biz onların hükümlerine şehid-şâhitler idik.“1716 âyetinde de bu durum söz konusudur.
Hz. Muhammed (s.a.s.) de ‘şehid’ sıfatıyla anılmaktadır. Çünkü O, hem kendi ümmeti için, hem bütün insanlar için bir ‘şâhid’ olarak görevli kılınmıştır. O’na inanan mü’minler de insanlar üzerine ‘şehid’ olmaktadırlar. “Size bundan önce müslüman ismini O verdi. Bunun sebebi, Rasûl sizin üzerinize, sizler de insanlar üzerine ‘şehid’ (tanık) olasınız diye.“ 1717
İnsanların Şâhid Olması: ‘Şehid’ ismi, Allah hakkında kullanıldığı gibi insanlar hakkında da kullanılmaktadır. Bu kullanımların daha çok Türkçe’deki ‘şâhitlik-tanıklık’ anlamı taşıdığını görmekteyiz. ‘Şehid’in çoğulu ‘şühedâ’ Kur’an’da daha çok ‘şâhitler’ mânâsında kullanılmaktadır. Bu çoğul hali müşrikler hakkında kullanıldığı zaman, sahte tanrılar, müşriklerin yardımcı sandığı kimseler veya onların lehine şehâdet edecekleri umulan kimseler anlamı anlaşılmıştır.
İslâm ümmeti diğer insanlar üzerine ‘şühedâ’-şâhidler’ olarak seçilmiştir. “Böylece sizi, insanlara ‘şühedâ-şâhitler (ve örnek) olmanız için vasat (orta) bir ümmet kıldık. Peygamber de sizin üzerinizde ‘şehid-tanık’ olsun…“1718 Allah (c.c.) zafer ve hüzün günlerini insanlar arasında devredip durur. Bunun sebebi, Allah’ın insanlar arasından ‘şühedâ-şâhitler veya şehitler’ seçmek istemesidir.1719 Mü’minler, şehâdet sahibi kimseler (şühedâ) ile beraber haşr olunmayı (hesaba çekilmeyi) isterler.1720 Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler her zaman peygamberler ve ‘şühedâ’ ile
1708] 63/Münâfıkûn, 1
1709] 18/Kehf, 51
1710] 6/En’âm, 19
1711] 32/Secde, 6; 39/Zümer, 36; 59/Haşr, 22
1712] 22/Hacc, 17
1713] 41/Fussilet, 53
1714] 17/İsrâ, 96
1715] 3/Âl-i İmrân, 98
1716] 21/Enbiyâ, 78
1717] 22/Hacc, 78; Ayrıca bk. 4/Nisâ, 41; 48/Fetih, 8
1718] 2/Bakara, 143
1719] 3/Âl-i İmrân, 140
1720] 3/Âl-i İmrân, 53
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
beraberdirler. 1721
Allah Yolunun Şehidleri: Allah yolunda öldürülmek anlamında ‘şehidliğin’ derecesi çok yüksektir. Onlar, insan için pek sevimli olan canlarını Allah uğrunda, O’nun adının yüce olması (îlâ-yı kelimetullah) için, İslâm’ın yücelmesi ve korunması için fedâ ederler. Rabbimiz, şehidlerin kendi katında ölmeyip diri olduklarını ve Allah’ın verdiği şeylerle rızıklandıklarını açıklıyor.1722 “Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.“ 1723
Allah, kendi yolunda ölenlerin ücretini vereceği gibi, onların bütün günahlarını da affedecek ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.1724 Peygamberimiz de birçok hadisinde Allah yolunda mal ve can ile çalışmanın, malı ve canı Allah yolunda fedâ etmenin faziletini, Allah katındaki değerini anlatmaktadır.
“Bu kadar yüce derecelere ulaşacak olan şehid kimdir?“ sorusu sorulabilir. Bu konuda farklı görüşler vardır. Ama şu hadis bize bu konuda bir ipucu vermektedir. ‘Kim Allah yolundadır?’ diye sorulan bir soruya karşılık Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.“ 1725
Şehidlerin Çeşitleri: Şehidleri birkaç gruba ayırmak mümkündür. Çünkü hadislerde farklı şekillerde ölenlere ‘şehid’ denmektedir.
1- Hükmen şehid: Bunlar, İslâm uğruna savaşırken ölen kimselerdir. Kur’an bunlara; Allah yolunda öldürülenler demektedir.1726 Yol kesen soyguncular tarafından öldürülen de bu şekilde şehid sayılır. Allah yolunda öldürülen şehidler yıkanmaz ve kefenlenmez. Bunlara dünyanın ve âhiretin şehidi denilir. Çünkü dünyada müslümanlar onlara şehid muâmelesi yaparlar, âhirette ise zaten şehid kabul edililirler.
2- Âhiretin şehidi: Bunlara âhirette şehid muamelesi yapılması umulur. Hata yoluyla öldürülenler, Allah yolundaki savaşta yaralanıp da sonradan ölenler, çocukken ölenler, yanarak, boğularak, göçük veya çığ altında kalarak, salgın hastalık dolaysıyla ölenler, malını, ırzını veya toprağını koruma uğruna ölenler, doğum yaparken ölen kadınlar, gurbette veya ilim yolunda ölen müslümanlar da bu gruba girerler.
3- Dünya şehidi: Allah yolundaki bir savaşa katılmasına rağmen Allah rızâsı için değil de, başka bir amaçla savaşıp ölenler. Bunlara dünyada insanlar şehid dese bile Allah’ın katında onlar sehid sayılmazlar. Bunların durumunu sadece Allah bilir.
Şehidliğin Fazileti: Şüphesiz şehidlik üstün bir makamdır. Allah (c.c.) bu
1721] 4/Nisâ, 69; 3/Âl-i İmrân, 140
1722] 3/Âl-i İmrân, 169-171
1723] 2/Bakara, 154
1724] 3/Âl-i İmrân, 195
1725] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
1726] 2/Bakara, 154
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 431 -
makamı kendi uğrunda veya dininin uğrunda, yalnızca O’nun rızâsı için çalışıp gayret gösterirken, cihad ederken ölen kimselere vermektedir. Bizim bazı ölüler hakkında şu veya bu sıfatı kullanmamız fazla bir şeyi değiştirmiyor. Allah (c.c.) kendi yolunda çalışanları ve bu uğurda canlarını Cennet karşılığı seve seve verenleri bilmektedir. Bazı ölüler hakkında bizim ne dediğimiz değil; Allah’ın o ölüye nasıl muâmele edeceği önemlidir.
Çağımızda ‘şehidlik’ kavramı da diğer birtakım değerler gibi yıpratıldı, biraz da ucuzlatıldı. Şehid ve şehâdetin ne olduğu bu kadar açıkken, bazıları İslâm’ın dışındaki dinler ve ideolojiler veya kendi uydurdukları sistemleri uğruna ölenleri ‘şehid’ saymaktadırlar. Hatta Allah’ın dinine karşı savaşanlara, Allah’ın dini gelmesin, insan ve toplum hayatına hâkim olmasın diye çalışırken ölenlere bile Kur’an’ın bu kelimesini kullanıyorlar.
Açıktır ki bu övgü sıfatı, İslâm'a âit bir değerdir. Hayatlarına İslâmî ilkeleri temel almayanların, İslâmî değerlere karşı olanların, kendi kutsalları uğruna ölenler hakkında bu kelimeyi kullanmaya hakları yoktur. Kendi ölülerine başka bir isim vermeleri daha uygun olur. Böylece sağ iken önem vermedikleri İslâmî bir hükme, öldükten sonra da uymama dürüstlüğünü göstermiş olurlar. Zaten onlar ölülerine hangi ismi verirlerse versinler; Allah’a dönen ölünün durumunu Yüce Rabbimiz herkesten çok iyi bilmektedir. Onu dünyada iken peşinden gittiği inancına ve işlediği ameline göre hesaba çekecektir.
Tekrar vurgulama gerekir ki ‘şehâdet’ olayı, Allah’a ve O’nun bütün âyetlerine güçlü bir tanıklıktan sonra, bu tanıklığın bir gereği olarak O’nun dinine iman, sâlih amel ve cihadla yardım etmenin ve bu uğurda canı fedâ edebilmenin bir sonucu ve mükâfatıdır. İslâm gerçeğine samimi bir müslüman olarak şehâdet etmeyen birisinin cenazesine ‘şehid’ demenin bir faydası yok, zararı çoktur. 1727
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Yolunda Öldürülenler
Kur'an, Allah yolundaki savaşta öldürülen kimselerin, gerçekte ölmediklerini vurgulamaktadır.1728 Yine aynı âyetlerde, Allah yolunda öldürülenlere ölü denmemesini, çünkü onların diri ve Rableri katında rızıklanmakta oldukları, fakat insanların bunu fark edemedikleri bildirilmektedir.
Mü'minler, şehid olmak veya gâlip gelip gâzi olmak için çarpışırlar. Şehidliği arzu ederek çarpışan insanlar hiç yenilir mi? Bu iman, en güçlü silâhları dahi yener. Çünkü silâhı kullanan da insandır. Yüce Rabbimiz: “Ölmekten, öldürülmekten kaçmak, size fayda vermez. Kaçsanız bile ancak az bir süre yaşatılırsınız.“1729 buyuruyor. Şu fâni dünyada zilletle yaşamak yerine Hak yolunda şehid olmayı tercih eden insanlar, ebedî diriliğe kavuşur, peygamberlerle arkadaş olmak şerefine ererler.
3/Âl-i İmrân sûresi 169-171. âyetlerin, Uhud'da şehid olanlar hakkında indiği kuvvetle muhtemeldir. Ancak mânâ geneldir, Allah yolunda can veren bütün insanları kapsamına alır. Bu âyetler, Allah yolunda öldürülen bütün insanların âhiretteki yerini belirlemektedir. Onların makamı çok yüksektir.
“Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz
1727] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 614-617
1728] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169
1729] 33/Ahzâb, 16
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlayamazsınız.“ 1730
“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir’de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya uğramıştır. İşte böylece Biz, zafer günlerini insanların kâh bir kesimine, kâh diğer kesimine nasip ederiz. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhidler edinsin. Allah zâlimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?“ 1731
“Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah’a karşı haksız yere câhiliyye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, ‘(zafer için) bizim elimizden ne gelir?’ diyorlardı. De ki: ‘Emir (yardım, zafer, kader) bütünüyle Allah’ındır. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. ‘(Zafer için) Bizim elimizden bir şey gelseydi, burada öldürülmezdik’ diyorlar. Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile öldürülmesi takdir edilmiş olanlar öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah, içinizde ne varsa hepsini bilir.“ 1732
“Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.“ 1733
“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de, Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.“ 1734
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘Bize uysalardı öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!’ de.“ 1735
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olanlara (şehid olacak kardeşlerine), hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.“ 1736
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!“ 1737
“Dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah
1730] 2/Bakara, 154
1731] 3/Âl-i İmrân, 140-142
1732] 3/Âl-i İmrân, 154
1733] 3/Âl-i İmrân, 156
1734] 3/Âl-i İmrân, 157-158
1735] 3/Âl-i İmrân, 168
1736] 3/Âl-i İmrân, 169-171
1737] 4/Nisâ, 69
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 433 -
yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.“ 1738
“Size ne oldu da, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize, tarafından bir sâhip gönder, bize katından bir yardımcı yolla’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Buna hakkınız yok!)“ 1739
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“ 1740
“Mü’minlerden -özür sahibi olanlardan başka- oturanlar ile malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Allah hepsine güzellik (cennet) vaadetmiştir; mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.“ 1741
“De ki: ‘Siz bizim için iki güzelliğin (şehidlik veya gâziliğin) birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Hâlbuki biz size Allah’ın ya kendi yanından veya bizim elimizle bir azap eriştirmesini bekliyoruz. Haydi, bekleyin durun, biz de sizinle beraber bekleyenleriz.“ 1742
“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.“ 1743
“Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah’ın bizzat kendisi rızık verenlerin en hayırlısıdır. Allah onları, memnun kalacakları bir yere girdirecektir. Allah, kesinlikle tam bilgilidir, halîmdir.“ 1744
“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler/yiğitler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.“ 1745
“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.“ 1746
1738] 4/Nisâ, 74
1739] 4/Nisâ, 75
1740] 4/Nisâ, 76
1741] 4/Nisâ, 95-96
1742] 9/Tevbe, 52
1743] 9/Tevbe, 111
1744] 22/Hacc, 58-59
1745] 33/Ahzâb, 23
1746] 47/Muhammed, 4-6
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'ân-ı Kerim'de Şehid Kavramı
Kur’an’a baktığımızda, “şehid“ kavramının bizzat “Allah yolunda öldürülen“ anlamına kullanılmadığını, çok geniş anlamının olduğunu, öncelikle de şâhid (tanıklık eden), bilen, hazır bulunan, gören, gözleyen, dosdoğru güvenilen bir haberci, bilinçli, hissedilip görülen, bütün gözlerin kendisine çevrildiği kimse, örnek alınan, haktan başka bir şey istemeyen, haktan başka bir şey yapmayan, haktan başka bir şeye şâhitlik etmeyen, eşyanın hakikatlerini müşâhede eden gibi anlamları içerdiğini görürüz.
Kur'ân-ı Kerim'de şehid, savaşta öldürülen anlamında değil; gerçeği bilen ve buna tanıklık eden rabbânî bilginlerdir ki bunların başında peygamberler bulunmakla beraber, Hak tanıkları sadece peygamberlerden ibâret de değildir. Çünkü Nisâ sûresi 69. âyette “şehid“in çoğulu olan “şühedâ“, peygamberlerden ayrı bir zümre olarak anılmaktadır. Şehîd, çoğulu şühedâ Kur'an'da, savaşta öldürülen anlamında değil; hakikatin tanığı, gerçek bilgin anlamında ise de hadislerde Allah yolunda öldürülen anlamını kazanmış ve bu anlam, İslâm literatüründe kelimenin temel anlamını gölgede bırakmıştır. Artık şehid denince hemen akla, Allah yolunda savaşta öldürülen insan gelir.
Şehâdet, olayı görenin veya orada bulunanın olay hakkında bildiğini söylemesidir. Gerçeği bilen ve söyleyene şâhid, şehid (çoğulu şühedâ) denilir. Gerçeği bilen ve söyleyen bilginlere de şühedâ (gerçeğin tanıkları) denilir. Başta Yüce Allah şâhiddir. Hiçbir şey O olmadan vukû bulmaz. O her şeye tanıktır. Şehidler, başta peygamberler olmak üzere gerçeğe tanık olan din bilginleri, rabbânî âlimlerdir. Şehid, esas itibarıyla gerçeğin tanığı olan rabbânî (kendini Allah'a vermiş) âlim demek ise de Allah yolunda öldürülen insan da bu mertebeye yükseldiği için şehid sıfatını kazanır.
Daha önce de zikredildiği gibi, Allah yolunda öldürülenlere, hadislerde şehid denilmektedir. Ancak, Kur'ân-ı Kerim'de onlar hakkında sadece “Allah yolunda öldürülenler“ deyimi kullanılmakta, şehide ise daha başka bir anlam verilmektedir. Şehid, olaylara tanık olan, işlerin içyüzünü bilendir. Türkçede buna şâhid deriz. Aslında şehid ve şâhid birdir, aynı şeye denilir.
Allah'ın Her Şeye Şehîd Oluşu: Şu âyetlerde Allah'ın her şeyin şehîdi olduğu, her şeyin içyüzünü bildiği ve insanlar arasında haklının ve haksızın kim olduğuna karar vereceği anlatılır:
“Vallahu alâ külli şey'in şehîd -Allah her şeye şehîddir-.“ 1747
“Ve kefâ billâhi şehîdâ -Allah'ın şehidliği yeterlidir-.“ 1748
“Vallahu şehîdun alâ mâ ta'melûn -Allah yaptıklarınıza şehiddir-.“ 1749
“Allahu şehîdun alâ mâ yef'alûn -Allah yaptıklarına şehiddir-.“ 1750
1747] 4/Nisâ, 33; 22/Hacc, 17; 33/Ahzâb, 55; 34/Sebe', 47; 58/Mücâdele, 6; 85/Bürûc, 9; 100/Âdiyât, 7
1748] 4/Nisâ, 79, 166; 10/Yûnus, 29; 13/Ra'd, 43; 17/İsrâ, 96; 29/Ankebût, 52; 46/Ahkaf, 8
1749] 3/Âl-i İmrân, 98
1750] 10/Yûnus, 46
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 435 -
“Ve ente alâ külli şey'in şehîd -(Yâ Rabbi,) Sen her şeye şehidsin-.“ 1751
“Evelem yekfi birabbike ennehû alâ külli şey'in şehîd -Rabbinin her şeye şehidliği yetmez mi?-“ 1752
“Allahu şehîdun beynî ve beyneküm -Bizimle sizin aranızda Allah şehiddir-.“ 1753
Peygamberler de Ümmetlerine Şehîddir:
“Her ümmetten bir şehid (şâhid) çıkarırız: 'Delillerinizi getirin!' deriz. Gerçeğin Allah'a âit olduğunu bilirler ve uydurdukları şeyler kendilerinden sapıp gider.“ 1754
“Her ümmetten bir şehîd (şâhid) getirdiğimiz gün, artık ne nankörlere izin verilir, ne de onların özür dilemeleri istenir.“ 1755
“Her ümmet içinde, kendi aralarından, aleyhlerine bir şehîd (şâhid) getireceğimiz gün, seni de bunların aleyhine şehîd (şâhid) getirmiş olacağız. Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan ve müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik.“ 1756
Her ümmetten bir şehîd (şâhid), seni de şunların aleyhine şehîd (şâhid) getirdiğimiz zaman nasıl olur? Nankörlük edip Rasûl'e/Elçi'ye karşı gelenler, o gün yerin dibine geçirilmeyi isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler.“ 1757
28/Kasas sûresi 75. âyette, Kıyâmet günü Yüce Divan'da Allah'ın, huzurunda bulunan müşriklere, Kendisinden başka varlıkları ilâhlaştırmalarının delilini getirmelerini isteyeceği; o zaman yalnız Allah'ın gerçek İlâh olduğunu anlayacakları ve uydurdukları tanrıların kaybolacağı; 16/Nahl, 84. âyette her millete bir şehîd getirileceği ve artık onların kendilerini savunmalarına izin verilmeyeceği; 89. âyette de her millete getirilecek şehîdin (şâhidin), yaptıkları kötülükleri, tevhid ahlâkına aykırı davranışları açıklayan, aleyhlerinde bir şehîd olacağı, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de gönderildiği inkârcı kavmin aleyhinde şehîd olarak getirileceği belirtilir. 4/Nisâ 41-42. âyetlerde de her ümmetten bir şehîd ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de şu kavme şehîd getirildiği zaman, onlarının hallerinin vahîm olacağı, soru tarzında belirtilir ve o gün kâfirlerin, Elçi'ye isyan etmiş olanların, pişmanlıktan yerin dibine geçirilmiş olmayı arzu edecekleri, Allah'tan hiçbir sözü gizleyemeyecekleri vurgulanır.
Bu âyetlerde, âhiretteki Yüce Divan duruşmasında her ümmetin suçluları aleyhine bir şehîd/şâhid, Hz. Muhammed'in de bu ümmetin inkârcıları aleyhine şehîd/şâhid olarak getirileceği bildiriliyor ve inkârcılar o yüce mahkeme gününe karşı uyarılıyor. Burada peygamberlerin aleyhte tanık olarak getirileceği kimseler, kendilerine uyan sâlih mü'minler değil; onları dinlemeyen, yoldan çıkmış, fâsık ve kâfirlerdir. Âyetlerin bağlamı bunu göstermektedir. “Ve ci'nâ bike alâ hâulâi şehîdâ -Seni de şunların aleyhine şehîd/şâhid getirdiğimiz zaman (onların hali) nasıl olur?-“ ifâdesi, bunu gösterir. Çünkü burada “hâulâi -şunlar-“ sözüyle kast edilenler, Peygamber'in çevresinde toplanan mü'minler değil; ona inanmayanlardır. Hz.
1751] 5/Mâide, 117
1752] 41/Fussılet, 53
1753] 6/En'âm, 19
1754] 28/Kasas, 75
1755] 16/Nahl, 84
1756] 16/Nahl, 89
1757] 4/Nisâ, 41-42
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Muhammed (s.a.s.) bu ümmetin fâsık ve kâfirlerinin aleyhine tanık olacağı gibi, Hz. İsa da kendi ümmetinin sapıkları aleyhine tanıklık edecektir: “Andolsun Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyâmet günü de o (İsa), onların aleyhine şehîd (tanık) olacaktır.“1758 âyetinde de Hz. İsa'nın, Kıyâmet gününde, Kitap ehli aleyhine şâhidlik edeceği bildirilmektedir.
Her ümmetin yaptığı işler, peygamberlerinin işleriyle karşılaştırılır. İnsanların yaptıkları işlerin, kendi getirdiklerine uyup uymadığına her peygamber tanıklık eder. Getirdikleri prensipleri kabul etmeyeni reddeder. Nasıl diğer ümmetlerin işleri, kendi elçilerinin işleriyle karşılaştırılacaksa, bu ümmetin bireylerinin işleri de Hz. Muhammed (s.a.s.)'in getirdiği prensipler ve eylemlerle karşılaştırılacaktır. İnanç ve eylemleri, Peygamber'in getirdiklerine aykırı olduğu için Peygamber tarafından tanınmayan kimsenin sonu yamandır. Peygamber, onların aleyhlerine tanık olmaktadır.
Peygamberlerin yanında, onların vârisleri durumundaki gerçek din âlimleri de ümmetleri için aleyhte tanıktır: “Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şâhiddir (şehide -şehâdet etti-). Melekler ve ilim sahipleri de adâletle şâhiddir (ki O'ndan başka ilâh yoktur. O,) azîzdir, hakîmdir.“1759 âyetinde bilgi sahipleri de gerçeğe adâletle şâhidlik edenler arasında sayılmıştır. “Kim Allah'a ve Rasûl'e/Elçi'ye itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır!“1760 Bu âyette çoğul şeklinde geçen “şühedâ“, Allah'ın dininin doğruluğuna, insanların eylemlerinin hak dine uyup uymadığına tanıklık edecek olan din âlimleridir.
Allah, âlimler yanında sâdık İslâm ümmetini de “şühedâ -şehîdler-“ olarak nitelendirmiştir: “Böylece Biz sizi orta bir ümmet yaptık ki insanlara şehîdler (tanıklar) olasınız; Rasûl/Elçi de size şehîd (tanık) olsun.“1761; “Rasûl/Elçi, size şehîd olsun, siz de insanlara şehîd olasınız.“1762 Görüldüğü üzere bu âyetlerin hiçbirinde “şehîd“ savaşta öldürülen kimse anlamında değildir. Yalnız 3/Âl-i İmrân 120. âyette çoğul olarak kullanılan “şühedâ -şehîdler-“ savaş şehidleri anlamına gelebilir.
“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir’de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya uğramıştır. İşte böylece Biz, zafer günlerini insanların kâh bir kesimine, kâh diğer kesimine nasip ederiz. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhidler edinsin. Allah zâlimleri sevmez.“ 1763. Bu âyette “Ve yettehıze minküm şühedâ'“ -Allah sizden şehîdler edinmek için...-“ ifâdesi, “Allah, içinizden canını Kendisi yolunda fedâ edecek doğru dindarlar edinmek ister“ anlamına gelir. Fakat buradaki “şühedâ“ kelimesi, sadece savaşta öldürülenlerin niteliği değil; canla başla savaşa katılmış ve kahramanca savaşmış olan bütün müslümanların özelliğidir. Onların hepsi de 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 143. âyetlerin belirttiği gibi şehîd (doğruyu anlayan, kendini Alah'a vermiş gerçek dindar) anlamındadır. Elbette savaşta öldürülenler de şehîdlerin başında gelirler ama, şehîdler, sadece savaşta öldürülenlerden ibâret değildir. Ancak hadislerde şehid ve çoğulu şühedâ, çoğunlukla savaşta
1758] 4/Nisâ, 159
1759] 3/Âl-i İmrân, 18
1760] 4/Nisâ, 69
1761] 2/Bakara, 143
1762] 22/Hacc, 78
1763] 3/Âl-i İmrân, 140
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 437 -
öldürülmüş olanlar hakkında kullanılmaktadır. 1764
Kur’an’da önemli bir yer tutan ve hayatın her aşamasında gözlemlenebilen somut bir tevhidî kimliğin göstergesi olarak ifade edilen şehid kavramı, ne yazık ki, çoğu kez anlam kaybına uğramış, bazen de anlamı daraltılmış olarak kullanılmaktadır. Her türlü sapkın ve müfsit ideolojilerin amaçları doğrultusunda öldürülen/ölen kişiye şehid denmesi, bir anlam karmaşasına sebep olmuştur. Kelime olarak kullanım, her ne kadar doğru gibi gelse de, Kur’an’daki kullanımıyla şehid, yakîn bir bilgiye sahip olan bir insan olarak adâletin örnekliğini temsil eden bir kimliğin taşıyıcısıdır. İlâhî, tevhidî bir kimliğe sahip olmayan her insanın ilme değil; zanna uyduğunu bildiren Kur’an’a1765 rağmen bu insanlara şehid denmesi doğru görülmemelidir.
Kur’an’daki şehâdet kavramı, adâletin hâkim kılınması için örnek ve önder olma, müşâhede edilen bir duruma vâkıf olan insanın yaptığı doğru tanıklık gibi yakîn bilgiye dayanan anlamlara gelmektedir. Bu anlamın bozulmasına neden olabilecek bütün kullanım biçimleri için uyanık olunmalıdır. İman edenlerin şehidler olduğunu bildiren âyetler ortada dururken; tâğut için savaşanlara, öldürülenlere şehid denemez. Çünkü iman edenler Allah yolunda, inkâr edenler ise tâğut yolunda savaşırlar.1766 Tâğut ise, Allah’ın koyduğu ölçülerin dışında ölçü/hüküm koyma iddiâsında olan her kişi ve kurumun adıdır.
Şehâdet, ilimle, yaşayışla, adâletle Hakk’a şâhitlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet/şehidlik denmiştir. Fakat şehid olmak, mutlaka savaşta ölmeyi gerektiren bir durum değildir. Hatta savaşta Allah yolunda ölmek, şehâdetin yan özelliğidir ve aslından değildir. Yine de, Allah’ın hükmünü esas alıp adâleti hâkim kılmak kasdıyla eylemini sürdüren müslümanın bu tavrını sürdürürken direniş esnâsında öldürülmesini şehâdet olarak tanımlamak yanlış olmaz. Fakat şehâdeti bu anlamı ile sınırlandırmak doğru değildir. Esâsen şehâdet, hayatın her ânında Allah’ın hükmüne göre davranışta bulunmak, buna tanıklık etmek ve buna öncü/örnek olmaktır. 1767
Hadis-i Şeriflerde Allah Yolunda Öldürülenler (Şehidler)
“Allah Teâlâ, kendi yolunda cihada çıkan kimseye, ‘onu sadece Benim yolumda cihad, Bana iman, Benim Rasûllerimi tasdik yola çıkarmıştır’ buyurarak kefil olur. Allah, o kimseyi şehid olursa cennete koymaya, gâzi olursa mânevî ecre ve dünyalık ganimete kavuşmuş olarak evine döndürmeye kefil olmuştur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda açılan bir yara, kıyâmet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer müslümanlara zor gelmeseydi, Allah yolunda cihada çıkan hiçbir seriyyenin arkasında asla oturup kalmazdım. Fakat maddî güç bulamıyorum ki onları sevkedeyim; onlar kendileri de bu gücü bulamıyorlar. Benden ayrılıp geride kalmak ise onlara zor geliyor. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar
1764] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 3, s. 72-75
1765] 6/En’âm, 116; 10/Yûnus, 36
1766] 4/Nisâ, 76
1767] Vahdettin Işık, Şehâdet ve Şehid, Haksöz, sayı 59
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.“ 1768
“Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyâmet gününde yarasından kan akarak Allah’ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi; koku ise misk kokusudur.“ 1769
“Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyâmet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah’ın huzuruna gelir. Kanının rengi zâferân gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir.“ 1770
“Cennet kapıları, şüphesiz kılıçların gölgeleri altındadır.“ Rasûlullah’ın bu sözünü duyan bir mücâhid, kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve ölünceye kadar düşmanla savaştı. 1771
“Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.“ 1772
Tepeden tırnağa silâhlı bir adam Nebî (s.a.s.)’ye geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?“ dedi. Rasûl-i Ekrem: “Önce müslüman ol, sonra savaş“ buyurdu. Bunun üzerine adam müslüman oldu, sonra savaştı ve neticede şehid oldu. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Az çalıştı, çok kazandı.“ 1773
“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehid olmayı ister.“ 1774
“Cihada çıkan bir birlik veya seriyye savaşır, ganimet alır ve ölümden kurtulursa, ecirlerinin üçte ikisini önceden peşinen almış olurlar. Bir birlik veya seriyye cihada çıkar, ganimet elde edemez, şehid olur veya yaralı dönerlerse onların ecirleri âhirette tam olarak verilir.“ 1775
“Şehidin kul borcu dışındaki bütün günahlarını Allah bağışlar.“ 1776
“Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar; sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve değerde idi. Sonra o iki kişi bana: ‘Bu eşsiz ev, şehidler sarayıdır’ dedi.“ 1777
“Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.“ 1778
“Kim gazâ etmeden ve gönlünde gazâ etme arzusu taşımadan vefat ederse, bir tür
1768] Müslim, İmâre 103; Buhârî, Cihad 7 (Hadisin bir bölümü); Nesâî, İman 24
1769] Buhârî, Cihad 10, Zebâih 31; Müslim, İmâre 105; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad21; Nesâî, Cihad 27
1770] Ebû Dâvud, Cihad 40; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 21; Nesâî, Cihad 25
1771] Müslim, İmâre 146; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 23
1772] Buhârî, İlim 45, 1/42, Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417
1773] Buhârî, Cihad 13; Müslim, İmâre 144
1774] Buhârî, Cihad 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 13, 25
1775] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvud, Cihad12; Nesâî, Cihad 15; İbn Mâce, Cihad 13
1776] Müslim, İmâre 119
1777] Buhârî, Cihad 4, Cenâiz 93
1778] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 439 -
nifak üzere ölür.“ 1779
“Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.“ 1780
“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nâil olur.“ 1781
Abdullah bin Amr ibn Harâm el-Ensârî, Uhud şehidlerindendir. Oğlu Câbir şöyle diyor: Babam öldürüldüğü zaman ağlamaya başladım, yüzündeki örtüyü açıp açıp ağlıyordum. Rasûlullah'ın ashâbı beni bırakmak istemiyorlar, fakat Rasûlullah bana engel olmuyordu. Sonra buyurdu ki: “Ağlasan da, ağlamasan da fark etmezdi. O (baban) kaldırılıp defn olununcaya kadar melekler kanatlarıyla ona gölge yapıyorlardı.“ 1782
Câbir İbn Abdullah (r.a.) şöyle dedi: “Babamın müsle yapılmış cesedi getirilip Nebî (s.a.s.)’nin önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim, fakat oradaki topluluk bana engel oldu. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgeliyorlar.“ 1783
“Kardeşleriniz Uhud'da vurulunca Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine (şekline) koydu. Cennetin ırmaklarına gelir, meyvelerinden yer, Arşın gölgesindeki altın kandillere gelip konarlar. Yediklerinin ve içtiklerinin güzelliğini görünce; 'Keşke kardeşlerimiz, Allah'ın bize ne yaptığını (ne ikramlarda bulunduğunu) bilseler de savaştan geri kalmasalar!' dediler. Yüce Allah: 'Ben sizin bu arzunuzu onlara duyururum' buyurdu ve bu âyetleri 1784 indirdi.“ 1785
Enes (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbn Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi’ binti Berâ, Nebî’ye (s.a.s.) geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bana Hârise’den haber verir misiniz? Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım“ dedi. Hârise, Bedir savaşında şehid olmuştu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir.“ 1786
Rasûlullah (s.a.s.) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde güneş batıya meyledinceye kadar bekledi. Sonra ashâbın arasında ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı temennî etmeyin; Allah’tan âfiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin. Bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.“ Sonra, Allah’a şöyle duâ etti: “Ey Kur’an’ı indiren, bulutları gökyüzünde gezdiren ve düşman saflarını darmadağın eden Allah’ım! Şu düşmanları perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl.“ 1787
“İki duâ reddolunmaz veya pek nâdir reddolunur. Bunlar; ezan okunurken yapılan duâ
1779] Müslim, İmâre 158; Ebû Dâvud, Cihad18; Nesâî, Cihad 2
1780] Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15
1781] Müslim, İmâre 156
1782] Buhârî, Cenâiz 34, Cihad 2; Müslim, Fezâil 26, hadis 129, 130
1783] Buhârî, Cenâiz 3, 35, Cihad 20, Meğâzi, 26; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 129-130; Nesâî, Cenâiz 12, 13
1784] 3/Âl-i İmrân, 169-171
1785] Ebû Dâvud, Cihad, bâb fî Fadli'ş-şehâdeh
1786] Buhârî, Cihad 14, Meğâzi 9, Rikak 51; Tirmizî, Tefsiru sûre 23
1787] Buhârî, Cihad 112; Müslim, Cihad 20; Ebû Dâvud, Cihad 89
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile savaş ânında düşmanla boğaz boğaza gelindiği sırada yapılan duâdır.“ 1788
Ebû Katâde (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ashâb arasında ayağa kalktı ve “Allah yolunda cihad ve Allah’a iman etmek, amellerin en fazîletlisidir“ diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam ayağa kalkıp: “Yâ Rasûlallah! Şâyet Allah yolunda öldürülürsem, bu benim günahlarıma keffâret olur mu?“ diye sordu. Rasûlallah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek ecrini de sadece Allah’tan bekleyerek cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur“ buyurdu. Sonra Rasûlullah (s.a.s.): “Nasıl demiştin?“ diye sordu. Adam: “Şâyet ben Allah yolunda öldürülürsem günahlarıma keffâret olur mu?“ diye sözünü tekrarladı. Rasûlullah (s.a.s.) ona: “Evet, şâyet sen sabrederek ecrini sadece Allah’tan bekleyerek cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur. Ancak, borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibrîl söyledi“ buyurdu. 1789
Câbir (r.a.)’dan: Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Eğer Allah yolunda öldürülürsem ben nerede olacağım?“ dedi. Rasûl-i Ekrem: “Cennette!“ diye cevap verdi. Bunun üzerine adam elinde bulunan hurmaları attı, sonra düşmanla savaştı ve neticede şehid düştü. 1790
Enes (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.) ile ashâbı yola çıktı ve müşriklerden önce Bedir’e vardılar. Müşrikler de geldiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sizden hiçbiriniz, ben başında olmadıkça herhangi bir şey yapmasın!“ Sonra müşrikler yaklaştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!“ buyurdu. Enes der ki: Ensar’dan Umeyr İbn Hümâm (r.a.): “Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?“ diye sordu. Peygamberimiz: “Evet“ dedi. Umeyr: “Ne iyi, ne âlâ!“ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Niye öyle söyledin?“ diye sordu. Umeyr: “Allah’a yemin ederim ki yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok“ dedi. Rasûl-i Ekrem: “Şüphesiz sen cennetliksin!“ buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra: “Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır“ diyerek elindeki hurmaları attı; sonra şehid oluncaya kadar müşriklerle savaştı. 1791
Enes (r.a.) şöyle dedi: Birtakım kimseler Peygamber (s.a.s.)’e gelerek, “bize Kur’an’ı ve Sünneti öğretecek insanlar gönderseniz“ dediler. Rasûl-i Ekrem, içlerinde dayım Harâm’ın da bulunduğu, ensârdan kendilerine kurrâ denilen yetmiş kişiyi onlara gönderdi. Bunlar Kur’an okuyor, geceleri onu aralarında müzâkere edip öğreniyorlardı. Gündüzleri ise su getirip mescide koyuyorlar, odun toplayıp onu satıyor, bedeliyle de Suffe ehline ve fakirlere yiyecek satın alıyorlardı. İşte Nebî (s.a.s.) onlara bu kişileri göndermişti. Fakat gidecekleri yere varmadan önlerine çıktılar ve onları öldürdüler. Onlar (öldürülmeden önce): “Allah’ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler Sana kavuştuk ve Senden râzı olduk; Sen de bizden râzı oldun“ dediler. Bir adam, yaklaşıp Enes’in dayısı Harâm’a mızrağını sapladı, hatta vücudunun bir tarafından öbür tarafına geçirdi. Bunun üzerine Harâm: “Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, cenneti kazandım gitti“ dedi.
1788] Ebû Dâvud, Cihad 39
1789] Müslim, İmâre 117; Tirmizî, Cihad 32
1790] Müslim, İmâre, 143; Buhârî, Meğâzî, 17; nesâî, Cihad 31
1791] Müslim, İmâre 145; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/137
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 441 -
Bu olay üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Şüphesiz ki din kardeşleriniz öldürüldüler. Onlar hem de şöyle dediler: ‘Allah’ım! Bizim haberimizi Peygamberimiz’e ulaştır. Bizler Sana kavuştuk ve Senden râzı olduk; Sen de bizden râzı oldun!“ buyurdu. 1792
Yine Enes (r.a.) şöyle dedi: Amcam Enes İbn Nadr (r.a.) Bedir savaşına katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple: “Yâ Rasûlallah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa, neler yapacağımı muhakkak Allah görür“ dedi. Uhud savaşında müslüman safları dağılınca, Enes İbn Nadr arkadaşlarını kastederek, “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim“ dedi. Müşrikleri kastederek de, “bunların yaptıklarından da uzak olduğumu arzederim“ deyip ilerledi. Derken Sa’d İbn Muâz ile karşılaştı ve “Ey Sa’d İbn Muâz! İşte cennet. Nadr’ın Rabbine yemin ederim ki, Uhud’un yakınlarından ben onun kokusunu alıyorum“ dedi. Sa’d (bu olayı anlatırken): “Ben onun yaptığını yapmaya güç yetiremedim, yâ Rasûlallah!“ dedi. Hadisin râvîsi Enes, amcasıyla ilgili olayı şöyle anlatır: Amcamı şehid edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç darbesi, mızrak yarası ve ok izi vardı. Müşrikler ona müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu hiç kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıyabildi. Enes, “biz şu âyetin amcam ve onun gibiler hakkında inmiş olduğu görüşündeyiz“ dedi: “Mü’minler içinde öyle yiğit erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpışıp şehid oldu), kimi de sırasını bekliyor. Bunlar, sözlerini asla değiştirmemişlerdir.“ 1793
“Şehidler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehid olanlar.“ 1794
“Siz kimleri şehid sayıyorsunuz?“ diye Rasûlullah (s.a.s.) sordu. Sahâbîler: “Yâ Rasûlallah! Kim Allah yolunda öldürülürse o şehiddir“ dediler. Peygamber Efendimiz: “Öyleyse ümmetimin şehidleri oldukça azdır“ buyurdu. Ashâb: “O halde kimler şehiddir, yâ Rasûlallah?“ dediler. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Allah yolunda öldürülen şehiddir; Allah yolunda ölen şehidddir; bulaşıcı hastalıktan ölen şehiddir; ishalden ölen şehiddir; boğularak ölen şehiddir.“ 1795
“Malı uğrunda öldürülen şehiddir.“ 1796
“Malı uğrunda öldürülen şehiddir; kanı uğrunda öldürülen şehiddir; dini uğrunda öldürülen şehiddir; ailesi uğrunda öldürülen şehiddir.“ 1797
Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım?“ diye sordu. Rasûl-i Ekrem: “Ona malını verme!“ buyurdu. “Benimle savaşmaya kalkarsa ne dersin?“ diye sordu. “Sen de onunla savaş!“ cevabını verdi. “Adam beni öldürürse?“ dedi. Peygamberimiz (s.a.s.): “Sen şehid olursun“ buyurdu. “Peki, ben adamı öldürürsem?“ deyince, Efendimiz: “O cehennemdedir“ buyurdu. 1798
1792] Buhârî, Cihad 9, Meğâzî 28; Müslim, İmâre 147
1793] 33/Ahzâb, 23
1794] Buhârî, Cihad 30; Müslim, İmâre 164; Buhârî, Ezan 32; Tirmizî, Cenâiz 65
1795] Müslim, İmâre 165; İbn Mâce, Cihad 17
1796] Buhârî, Mezâlim 33; Müslim, İman 226; Ebû Dâvud, Sünnet 29; Tirmizî, Diyât 21; Nesâî, Tahrîm 22, 23, 24; İbn Mâce, Hudûd 21
1797] Ebû Dâvud, Sünnet 29; Tirmizî, Diyât 21
1798] Müslim, İman 225
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şehidlik Ruhunun Yeniden Canlanması
Bir Kimsenin Şehid Olabilmesi İçin Gerekli Şartlar: Bir kimsenin şehid olabilmesi için aranan ilk şart: Mü'min olmasıdır. Özellikle mü'minliğin zikredilmesinin sebebi, kâfirlerin şehid olamayacağının bilinmesi içindir; hiçbir beşerî ideoloji mensubu bu makama eremez. Zira, kâfir zulmen öldürülse bile şehid değildir. Bu konuda, Uhud harbinde Peygamberimiz'e demir zırh ile yüzü örtülü ve silâhlı şekilde gelen kişinin; “hemen savaş mı edeyim, müslüman mı olayım?“ diye sorduğunda, Efendimiz'in; “önce müslüman ol, sonra harb et“ buyurması, onun da hemen müslüman olup, sonra savaşa katılıp şehid olması üzerine Rasûlullah (s.a.s.)'ın “az işledi, fakat çok kazandı“1799 buyurması, şehidin şehâdet rütbesine ve bu sûrette Allah'ın ihsan ve keremiyle bir saatte cennet gibi ebedî bir saâdete erebilmesi, onun İslâm câmiasına girmiş olmasına bağlı olduğu hükmünü iş'âr eder. 1800
Günümüzde İslâm'a düşmanlıklarıyla tanınan ideolojiler ve mensupları, şehid kavramını yozlaştırma gayreti içinde ve materyalist, ateist, komünist kimseleri şehid ilan etme yarışındadırlar. Bütün târiflerde geçtiği gibi, ancak Allah'ın yolunda öldürülenler şehid olabilirler. İslâm'ın dışında bir şeye itikad eden ve Allah'ın dâvâsının dışında bir dâvâ için ölenler, ancak ölüdürler. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“1801 Şehid olmak isteyen kimsenin, önce kimin yolunda olduğunu tesbit etmesi gerekir. Şeytanın dostu olduğu halde şehidlik beklemek, şaşkınlıktır. O makam ve mertebeyi gözleyen ve özleyenlerin, önce müslüman olmaları ve sadece Allah yolunda ve O'nun rızâsı için savaşmaları gerekir.
Şehid olabilmek için ikinci şart: Akıl-bâliğ olmak; üçüncü şart da: Zulmen öldürülmektir. 1802. Şehid olabilmek için, öncelikle müslüman olmak ve Allah'ın yolunda savaşmanın şart olduğunu tekrar edelim. Müslüman olmayan Allah yolunda olamaz. Allah yolunda olmayan Allah için savaşamaz. Allah için savaşamayan da şehid olamaz. Allah nizamının hâkimiyeti dışında başka ideolojiler için ölenler şehid olamazlar. Tâğutî güçlerin birbirleriyle mücâdelelerinde ve savaşlarında ölen hiç kimse şehid değildir. Tâğutî güçlerin emri ile savaşan kimseler de, velev ki müslüman dahi olsalar, şehid olamazlar.
Şehidin üzerinde bulunan fazla elbiseler çıkarılır; şâyet elbisesi, gerekli yerlerini örtmek için yeterli değilse, fazlalaştırılarak kefen, sünnet üzere tamamlanır. Şehidler yıkanmazlar ve üzerlerine, bu durumda cenâze namazı kılınır.
“Kim i'lâ-yı kelimetullah için, Allah kelimesi yüce olsun diye savaşırsa, işte o, Azîz ve Celîl olan Allah yolundadır.“ 1803 Abdullah bin Amr (r.a.): “Yâ Rasûlallah, cihad ve gazâdan bana haber ver“ dedim. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ey Abdullah, Eğer sabrederek sevap ümid ederek savaşırsan, Allah seni sabredici, sevap ümid edici olarak diriltecek, eğer riyâkârlık ve mal toplamak için savaşırsan Allah da seni riyâkâr ve
1799] Buhârî, Cihad 13; Müslim, İmâre 144
1800] Tecrîd-i Sarîh Terc. 8/277
1801] 4/Nisâ, 76
1802] Molla Hüsrev, Düreru'l-Hukkâm Fî Şerhi Ğureri'l-Ahkâm, 1/168-169; İbn Âbidîn, Reddu'l-Muhtar ale'd-Dürri'l-Muhtar, 3/522
1803] Müslim, hadis no: 1904; Tirmizî, hadis no: 1646; Ebû Dâvud, 3/432
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 443 -
mal çoğaltıcı olarak diriltecek. Ne hal üzere savaşırsan veya öldürülürsen, Allah da seni o hal üzere diriltir.“ 1804
Şehid; inancını hayatıyla besleyen İslâmî şahsiyetin adıdır. İslâm ulemâsı şehidleri ikiye ayırmıştır. Birisi “hakiki şehid“, öbürü ise “hükmî şehid“dir. İslâm ulemâsı, hakiki şehidi çeşitli şekillerde tarif etmişlerdi. Seyyid Şerif Cürcânî, şöyle tarif eder: “Şehid, zulmen öldürülen tâhir ve akıl bâliğ olmuş her müslümandır.“1805 İmam Merğınânî şöyle der: “Şehid, müşriklerin öldürdüğü veya savaş meydanında kendisinde bir eser olduğu halde bulunan veya müslümanların zulmen öldürdüğü kimsedir.“1806 Molla Hüsrev ise şehidi şöyle tarif eder: “Şehid; müslüman, tâhir, akıl bâliğ olup zulmen gerek bağî, gerek eşkıyâ ve gerekse harbî tarafından öldürülen kimseye denir.“1807 İmam Kâsânî'nin tarifi ise şöyledir: “Çarpışma meydanında veya başka bir yerde ehl-i harb ile savaşan veya malını, nefsini, ailesini, müslümanlardan birisini veya ehl-i zimmetten birini müdâfaa ederken öldürülen kişidir şehid.“1808
Hakiki şehid, aynı zamanda dünya ve âhiret şehidi olarak da tanımlanır. Bunun yanında bir de hükmî şehid olanlar vardır. Bunlar, haklarında şehidlerle ilgili dünya ahkâmı uygulanmayan, fakat âhirette şehid derecesine nâil olan kimsedir. Ulu önderimiz Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Şehidler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehid olanlar.“1809 Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor: “Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.“ 1810
Tarih boyunca şehidi olan dâvâlar yükselmiş, şehidden mahrum olan dâvâlar ise muvaffak olamamıştır. İki güzelden birine (ihde'l-husneyeyn) tâlip insanlar çoğaldıkça, canını, malını Allah yolunda fedâ etmeyi ve Allah Teâlâ ile yapılan antlaşmayla cennet karşılığında satmayı1811 gâye edinmiş Allah erleri çoğaldıkça; dâvânın hâkimiyeti yakın demektir. Kansız, çile ve gözyaşı olmaksızın, zahmetsiz, sıkıntısız, ihtiyar kadınlar gibi evlerinin köşesinde oturarak zafer beklemek, ancak cihad kaçkınlarının işidir. Şehâdete, zorluklara, sıkıntılara tâlip olmak, Allah'ın dinini hâkim kılmak için çalışmak; gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman sahipleri için neticede iki hayır vardır: Ya şehâdet, ya da zafer ve ganîmet; bir de Allah'ın rızâsı ve muhabbeti... Ölümün acıları bile kendileri için lezzete dönüşen ve o lezzetleri elde edebilmek sebebiyle, defalarca şehid olmayı isteyen şühedâ... 1812
“Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!“1813 “Şehid“ kelimesinin sözlük anlamı, bilindiği gibi bir şeye şâhit olan “tanık“tır. Hayatının
1804] Ebû Dâvud, hadis no: 2519
1805] Et-Ta'rîfât, s. 129
1806] El-Hidâye, 1/94
1807] Molla Hüsrev, Düreru'l-Hukkâm Fî Şerhi Ğureri'l-Ahkâm, 1/127
1808] Kâsânî, Bedâiu Senâî fî Tertîbi Şerâî, 1/322
1809] Buhârî, Cihad 30; Müslim, İmâre 164; Buhârî, Ezan 32; Tirmizî, Cenâiz 65
1810] Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15
1811] 9/Tevbe, 111
1812] Şeyh Seyfuddin Muvahhid, İslâm Dâvetçilerine Öğütler, s. 112
1813] 4/Nisâ, 69
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her yönünde onu uygulayarak imana şâhitlik (tanıklık) eden kişi şehiddir. Allah yolunda öldürülen kişiye de şehid denir. Çünkü o, Allah için isteyerek ölümü seçer. Doğru olduğuna inandığı şey için hayatını fedâ etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir. 1814
Ölümü Tefekkür mü, Şehâdeti Tefekkür mü?
Nicedir hayatımızdan kovduk ölümü. Artık mezarlıklar insanları “rahatsız“ etmeyecek kadar uzak yerlere yapılır oldu. Ölümle içli-dışlı olan nesiller yerini, koynunda taşıdığı ölümü tanımayan bir nesle bıraktı. İslâm, kendi insanlarına ölümle barış içinde, hatta el ele yaşamayı öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde baş tacı edilecek, koşulacak bir şey olduğuna inandırmıştı. İslâm'ın insanı, kendi ölümünü, muhtemel bir darlık ânında harcanmak için itinayla saklanılan “son dirhem“ gibi üzerinde taşıyor, yeri geldiğinde o sermayesini Allah ile arasındaki en kârlı alışverişinde kullanmaktan kaçınmıyordu. İslâm'ın insanı, kimi dermansız dertlerin devâsının ölümde olduğunu keşfetmişti.
Günümüz insanının ölüme bakış açısı bambaşka. Doğrusu, çağdaş insanın ölüm karşısında bir “bakış açısı“na sahip olduğu hayli su götürür. Yine de biz hayatın öteki yüzü olan bu olay karşısında takınılan câhilî tavrı, bir “bakış açısı“ olarak ele alalım. Kusacak kadar iyi tanıdığımız çağdaş ihtişamlar, ölümle mü'min arasındaki bu dostluğu kopma noktasına getirdi. Güzel ölümün şefkatli kollarından çirkin hayatın merhametsiz kucağına terkedildi insanımız. Değerini bilmeyip küstürdüğümüz ölüm yüzünden hayatla da aramız açıldı. Ne ölümü tümden hayatımızdan çıkartıp onun içimizdeki kronik korkusunu yenebildik, ne de hayat üzerinde istediğimiz gibi tasarruf etme hakkına sahip olabildik. İslâm'ın insanındaki “ölüm sevgisi“, bizde “ölüm korkusu“na dönüştü.
Ölümün bin bir yüzü olduğunu düşünemedik. O çok sevdiğimiz hayatı bile çirkinleştirecek kadar gül-endam ölümlerin olabileceğini hayal edemedik. Bir kez değil; bin kez, dönüp dönüp ölünecek ölümleri tanımadık. Yaşayacak kadar yüreksizleşen insanların gözünde ölümle dostâne ilişkiler kurmak demek, “aklından zoru olmak“ demeye gelirdi. “Siz onları görseydiniz deli derdiniz“ sözünün gerçek mânâsı şimdi daha iyi kavranmıyor mu? Onların deliliği ölümün üstünü üstüne gittiklerinden değil; gittikleri yere ölümlerini de beraberlerinde götürdüklerindendi. En az hayat kadar aziz bilmişlerdi ölümü. Bu aziz bilinen, bu hamayıl gibi göğüste taşınan ölümü sıradan ölümle karıştırmamak için İslâm ona güzel bir ad koymuştu: Şehâdet.
Çağımızda, ölümün yaşadığı sefâleti açıklayabilmek için fazla düşünmeye gerek yok. Çağının hiçbir döneminde İslâm, günümüzdeki şehâdet yoksulluğuna benzer bir yoksulluğa düşmemiştir. Uğruna can vermeyi cana minnet sayan birileri hep olagelmiştir. Ölümü hep diri ve gündemde tutan bu “gelenek“ kaybolalıdan beri ölümler sürekli ölü doğmuştur. Ba'sü ba'de'l-mevt'lere şâhid olamamıştır insanımız.
Şimdilerde gündemimize giren şehâdet olayı, epey uzaklaşan kervanla aramızdaki açığı kapatmak için en büyük fırsattır. Ölümü güzelleştirmeden hayatı güzelleştirmeye çalışmak, sünnetullahı bilmemek demektir. Niceden sonra açılan
1814] Mevdûdi, Tefhîmu'l-Kur'an, 1/334
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 445 -
kapının kapanmasına fırsat verilmemeli. Bunun yolu da, onu “düşünmek“ten, onu hayal etmekten geçer elbet. Bu, müslüman için bir ısınma, bir hazırlık olacaktır.
Ocakları söndüren ölümü çok çok düşünmemiz emrediliyor. Şehid kıtlığı çektiğimiz şu çağda, bu emri, en güzel ölümü düşünerek, onu özleyerek yerine getirmememiz için bir sebep mi var? Bencil bir ölümle başkalarını dirilten bir ölüm arasındaki fark ölçüye sığmayacak kadar büyüktür. İnsan ister istemez soruyor: O halde, niçin “mevti tefekkür“ de, “şehâdeti tefekkür“ değil? 1815
Ölüm ve Şehâdet: Ölmek, yaşamanın öbür yüzüdür. Ölümünü sürekli koynunda taşımayan, hayatın hakkını veremez. Ölmeden evvel ölmeye çalışınız. Bir de öldükten sonra yaşamanın sırrını bulunuz. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebilirsiniz. Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir. Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün ölür“; ölümden korkup kaçmaya çalışan ise “her gün ölür.“
Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak durmak şartıyla kabirleri ziyaret edin. Çocuklarınızın da elinden tutup bazen size en yakın kabristana gezintiye çıkın. Çocuğun küçük ve mâsum dünyasına “gül yüzlü güzel ölümü“ sokun. Çağdaş insanın gözünü en çok yıldıran “ölüm“ gerçeğidir. Bu gerçekle ne zaman yüz yüze gelse yalpalamakta, alı al, moru mor olmaktadır. Geleceği kuracak olan tarih işçileri, ölümün öldürdükleri arasından değil; ölümün öldüremedikleri arasından çıkacaktır.
Şehid olmak, Allah'ın vaadine şâhid olmak, en büyük emeliniz olsun. İyi bilin ki şehâdet, bitimsiz saâdettir. Şehid, insanın ebedî mutluluğu uğruna hayatını ortaya koyandır. Şehid, imanına namazıyla, cihadıyla, hayatıyla, memâtıyla, kanıyla, canıyla Allah'ı şâhid tutandır. Şehid, seven ve sevgisinin bedelini canıyla ödeyendir. Yani şehid, en büyük âşık, şehâdet en büyük aşktır. Şehid, tarihin kalbi, çağının tanığı, geleceğin müjdecisidir.
Kimi zaman olur ki şehid olarak yaşamak, şehid olarak ölmekten daha zor olabilir. İşte öylesi dönemlerde “şehid-i zî-hayat“ olmak, “şehid-i zî-memât“ olmaktan daha değerlidir. Unutmayın ki “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz, nasıl dirilirseniz öyle haşrolunursunuz.“ Kimin yolunda yaşadınızsa onun yolunda ölürsünüz. Allah yolunda yaşayanlar, elbet O'nun yolunda öleceklerdir.
Her yirmi dört saat içerisinde ölümü sınayın. Gündüzü dünya hayatı, yatağı kabir, geceyi ölüm gibi bilin. Yatağa girdiğiniz zaman günlük amel defterinizi kendiniz açıp kendi vicdan mahkemenizde kurduğunuz “mizan“da kendinizi yargılayın. İşte “hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin“ tavsiyesini bu şekilde yerine getirmiş, günlük ba'sü ba'de'l-mevt'iniz olan ertesi güne daha bir dingin ve yenilenmiş olarak başlama şansını yakalamış olursunuz. Eğer böyle yaparsanız “iki günü bir“ olup “ziyanda olanlardan“ olmazsınız. 1816
Şehid Olmak; Ölümsüz Hayata Göz Açmak
Şehâdet, asıl olarak, “insanın kendi nefsinde ve hayatta olup bitenlere şâhid
1815] Mustafa İslâmoğlu, Makalât, s. 69-71
1816] M. İslâmoğlu, Tavsiyeler, s. 88-90
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasıdır.“ Bu kavramın diğer yüzünü de “şehid olmak“ oluşturur. Aslında şâhid olmakla şehid olmak, birbirinden ayrı hususlar değildir. Aksine birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçası şâhid olmak ise, ikinci parçası ve sonucu da şehid olmaktır. İster farkında olalım, istersek olmayalım; mü’minler olarak her gün kıldığımız beş vakit namazlarımızda okuduğumuz Fâtiha sûresinde şehidliği temennî ediyoruz: “Bizi doğru yola, nimetlerine eriştirdiğin kimselerin yoluna eriştir.“1817 Cenâb-ı Allah’ın nimetlerine erişen kullarından bir de şehidlerdir. “Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte bunlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve sâlihlerle/iyilerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!“1818 Şehidlerle birlikte olmak veya şehid olmak, sadece temenniye bağlı olan bir olay değil; o bir yaşam biçimidir. Savaşçı kimliğini kuşanmaktır. Siz şâhid olur da şehid gibi yaşarsanız neticede şehid olursunuz. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşredilirsiniz.“
Güzel ölmenin yolu, güzel hayattan geçer. Güzel düşünen güzel yaşar, güzel yaşayan güzel ölür, güzel ölen güzel haşredilir, güzel haşredilen de hayatına güzel yerde devam eder. Evet, şehâdeti özlüyor ve gözlüyorsak, kendimizi kontrol etmeliyiz: Nasıl yaşıyoruz? Eğer şehid gibi yaşıyorsak, biz zaten şehidliği fiilî olarak istiyoruz demektir. Şehidlik, istenmekten çok yaşanılır. Daha doğrusu, canlı şehid olarak yaşamakla şehidlik istenir. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölmeye bakın.“ 1819
Şehidlik, ölümde zirvedir, en güzel ölümdür. Bir mü’min, “nasıl olsa öleceğim, bundan kurtuluş yok, o halde en güzel şekilde ölmenin çaresine bakayım!“ diyerek gözünü zirveye dikmelidir. Hz. Mûsâ ile yaptıkları mücâdeleyi kaybeden Firavun’un sihirbazları, iman ederek: “âlemlerin Rabbine inandık, Mûsâ ve Hârun’un Rabbine.“ 1820 diyorlar. Firavun bu durum karşısında; “ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi asacağım“1821 şeklinde tehditler savuruyor. Ama artık mü’min olan eski sihirbazlar, ölüme meydan okurcasına sadece müslüman olarak ölmenin kaygısıyla şöyle diyorlar: “Dediler ki; ‘Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Rabbimizin âyetleri gelince ona inandık diye bizden öç alıyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak öldür.“ 1822
Bir insan, hangi halde yaşarsa yaşasın, mutlaka bir gün Rabbine dönecek. Madem bu, hiç kimsenin kaçınamadığı bir gerçek; o halde bu dönüş, neden Rabbimizin râzı olacağı en güzel şekilde olmasın? Her durumda hayatta kalmaya çaba göstermek! Ne kadar boş bir uğraş! Hâlbuki mârifet, hangi halde olursa olsun hayatta kalmak değildir; mârifet/mahâret, müslüman (Allah’a teslim olmuş) bir fert olmaktır. Böyle olduktan sonra, ister hayatta kal, istersen ölmüş ol; her ikisi de Rabbimizin râzı olduğu bir durumdur.
“De ki: ‘Bize yalnız iki güzellikten (gâzilik veya şehidlikten) birini gözetleyebilirsiniz. (Bundan başka ne olabilir?) Ama biz, Allah’ın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle
1817] 1/Fâtiha, 6-7
1818] 4/Nisâ, 69
1819] 3/Âl-i İmrân, 102
1820] 7/A’râf, 121-122
1821] 7/A’râf, 124
1822] 7/A’râf, 125-126
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 447 -
bir azap ulaştırmasını bekliyoruz. Haydi, gözetin, biz de sizinle beraber gözetleriz.“1823 Gözü dünyaya (aşağıya, alçağa) takılmış insanlar, zirveye bakamazlar ve gözü alçağa alışmış insanlar zirveden ürkerler.
Şehidliğe susamanın yolu, ölümü sevmekten geçer. Ölümü seven insanlar, ölümlerin en güzelini daha çok severler. Ölüm nasıl sevilir? Dünyayı sevdiğiniz an ölümü sevemezsiniz. Hele şâhidliği/şehidliği hiç sevemezsiniz. Eğer dünya, gözünüzde “sineğin kanadından daha değerli“ ise, ölümü sevip şehidliği arzulayamazsınız. Adını şehid olarak tarihe yazdıran insanlara bakın. Onlar hakkında Hâlid bin Velid’in Bizans komutanına şöyle dediği rivâyet edilir: “İşte size öyle bir orduyla geldim ki, sizin dünyayı sevdiğiniz kadar onlar ölümü seviyorlar!“ Şehidliğe susamışlığın psikolojisi bu olsa gerek.
İslâm kültüründe şehidlik, gerçek mânâda yaşamaya başlamanın adıdır. Şehidlik, aslında gerçek anlamıyla ölmek istemeyen, hep yaşamak isteyen insanların ölüm şeklidir. Diğer insanlar sadece ölürler; fakat şehidler ölmezler, insanlar bunu anlamasa da.1824 Siz, zillet içinde yaşamayı yaşamak mı zannediyorsunuz? Şâhidlik ve şehidlik; şerefsizliğe, zillete karşı koyulan bir tavırdır. Şehid, ya şereflice yaşamak veya şereflice ölmekten başka bir üçüncü yol bilmeyen kahramandır.
Belirli bir amaca ulaşmak gâyesiyle savaşımı seçen kişi için savaşı başlatmak, onu sürdürmekten daha kolaydır. Savaşımın başlangıcında umutlar daha fazladır. Dayanışma daha sağlamdır, hedefe ulaşma şevk ve isteği daha canlıdır ve hiç kuşkusuz yoldaki tehlikeler de daha azdır. Ama savaşım doruğa çıkınca, yol dolambaçlaşıp kıvrımlı bir hal alınca, hareket kurbanlar isteyip kanlılaşınca, özellikle de hedef zor ulaşılabilir bir hedefse ve engeller çok fazla olup düşman bir türlü direnişten vazgeçip siperini terk etmiyorsa, daha çok, savaşımı toyluk ve hamlıklarından dolayı kendi zaaflarına has bir yorumla seçmiş bulananlar yolun yarısında, önce kendilerine ve daha sonra da savaş arkadaşlarına şunu sorarlar: “Bu savaş sürdürülmeye değer mi? Döktüğümüz bunca kana, çektiğimiz bunca sıkıntıya, verdiğimiz bunca kayba rağmen ortada zaferden bir eser olmadığına göre acaba hâlâ savaşı sürdürmek gerekir mi? Bu sıkıntıların huzura dönüşeceğinin garantisi ve bu kanların hebâ olmayacağının güvencesi nedir?“
Soru şudur: Hangi öğreti, bu kayıplar karşısında ve hâlâ zaferden herhangi bir eserin bulunmadığı bir durumda savaşımın sürdürülmesini sağlayabilir? Hangi öğreti direnişe, savaşımı sürdürmeye, sabırlılığa ve hedefe doğru ilerlemeye teşvik edebilir? Ve hangi öğreti, bunları yapmaktan âcizdir? Şüphesiz bu soruların hepsine birden çok net cevap verebilecek tek dâvâ, İslâm’dır. Çünkü İslâm, ölüm ötesine uzanan ebedî bir hayatı kapsar. Ayrıca o, ölüm sonrası kurtuluşu ölüm öncesi kurtuluşa bağlar. Bu yüzden İslâm, mensuplarını ölüme çağırırken gerçekte ölmeye değil; yaşamaya çağırmaktadır.
İslâm dışı düzenler ise, mensuplarını sadece ölmeye çağırırlar. Çünkü onların dünyasında “ölüm ateşi“ yoktur. İslâm dışı beşerî düzenler Allah’ı, cennet ve cehennemi olmayan, sadece yalancı peygamberleri/önderleri olan uydurma dinlerdir. Bu düzen ve ideolojilere şunu sormak gerekir: “Beni kendi yolunda ölmeye çağırdığında, karşılığında bana ne vereceksin? Yoksa ben sadece öleceğim,
1823] 9/Tevbe, 52
1824] 3/Âl-i İmrân, 154
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sen de geride rahat mı edeceksin? Bana, öldükten sonra vereceğin bir cennet ve içinde süreceğim ebedî bir mutluluk var mı? Bütün bunlardan yoksun isen beni ne diye kendi yolunda ölmeye çağırıyorsun? Kısacası, sizler, uğrunda bir savaşım sürdürmeye ve ölmeye değmezsiniz!“
Fakat maalesef, günümüzdeki beşerî düzenler sadece İslâm’a has olan şehidlik kavramını alıp tepe tepe kullanıyorlar. Demokrasi şehidi, devrim şehidi, basın şehidi, görev şehidi... Şunu tekrar tekrar belirtelim ki, uğrunda ölünen yol Allah yolu, ölen kişi müslüman, ölenin niyeti de tamamen Allah’ın rızâsını kazanmak olmadıkça o şehid olamaz. O boşuna ölmüştür. Rasûlullah’a (s.a.s.); ‘adamın birisi şecaat için, birisi ırk hamiyeti için, birisi riyâ için savaşıyor; hangisi Allah yolundadır?’ diye sordular. Peygamberimiz buyurdu ki: “Kim Allah kelimesi yücelsin diye savaşırsa, o Allah yolundadır.“1825 Kur’an şöyle emrediyor: “De ki: ‘Namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.“ 1826
Özellikle beşerî düzenler, kendilerini korumakla görevli olan asker veya polis, herhangi bir şekilde birileri tarafından öldürüldüğü zaman, hemen, “şehid edildi“ derler. Müslümaların tâkip ettiği medya da, istisnâlar dışında, aynı nakaratı dillendirir. Fakat aynı olayda ölenler arasında halktan mâsum vatandaşlar varsa, onlara da “öldürüldü“ derler. Yani, kısacası, bu düzenler, kendi amaçları doğrultusunda ölenlere şehid deyip sonra da onları, kabul etmedikleri İslâm’ın cennetine sokuyorlar! Dini ve İslâmî kavramları kullanıp müslüman halkın inançlarını sömürmeye hakları yoktur. Cenneti ve cehennemi olmayan, sadece yalancı peygamberleri olan düzenlerin İslâm’ın malı olan bu kavramı kullanmaya hakları kesinlikle yoktur. Müslümanlar olarak, bu noktada uyanık olup beşerî düzenlerin bizden çaldıkları kavramları, çarpıtılmış şekilde değil; İslâmî kavramları yine kendi zemin ve şartları içerisinde İslâmî bir perspektifle değerlendirmemiz gerekir.
Şehidler söylediklerini ve yaşadıklarını kanlarıyla yazarlar. Bu yüzden o yazılar silinmez. Tarih onları silemiyor ve unutturamıyor. Zâlimler ve müstekbirler de onları hayattan, tarih yazmaktan ve tarih sahnesinden atamıyor. Şehidlerin kanlarıyla yazdıkları mesaj, gün geçtikçe daha da derinleşip netleşiyor. Meselâ, şehid Seyyid Kutub’un şehâdetiyle birlikte daha fazla tanındığını, mesajının daha fazla yankı uyandırdığını söyleyebiliriz. Seyyid Kutub, sağ iken, bu kadar yaygın bir şekilde tanınmıyordu. O şehid olmasaydı, öğretmenliği bu denli sürekli ve canlı olamazdı. Tarih, aynı dönemlerde yaşayıp ölen nice insanları unutturduğu halde Seyyid Kutub daha fazla tanınır hale geldi. Bugün az çok okuyan, düşünen ve müslüman olduğunun farkında olarak yaşayan her müslüman tarafından tanınmaktadır. Kim demiş ki Seyyid Kutub öldü diye? Hayır, o ölmedi! Tam aksine, Allah yolunda yürüyen tüm mü’minlerin kalbinde yaşıyor. Şehidlere “ölüler“ denilmemesini ve onların yaşadığını bir başka açıdan da böyle anlamak gerekir. Seyyid Kutub örneğini vererek söylediklerimiz tüm şehidler için geçerlidir.
Şehid kanı çok bereketli ve verimli olduğundan sahibini gün geçtikçe daha fazla dallandırıp yeşertir. Şehidin kaleminde mürekkep yerine kan vardır. Şehidlik bir zevktir. Onu yaşayan, tekrar tekrar yaşamak ister. Zaten Rasûlullah da bir hadisinde cennete gireceklerden hiçbirinin oradan asla çıkmak istemeyeceklerini,
1825] Ebû Dâvud
1826] 6/En’âm, 162
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 449 -
sadece şehidlerin oradan çıkıp dünya hayatına dönüp şehid oldukları ânı tekrar tekrar yaşamak isteyeceklerini belirtiyor. 1827
Şehidlik, dâvâ edinilmiş şeyin uğrunda kurban olmanın adıdır. İnfakta zirvedir. Bilindiği gibi infak; Allah yolunda harcama yapmak mânâsına gelen bir Kur’an kavramıdır. Allah yolunda sarfedilen maddî, mânevî her şey, infak kavramı içerisine girer. İnsan, sevdiği şeyleri infak ettikçe dâvâsına olan samimiyetini ispatlamış olur. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe birre/iyiliğe ulaşamazsınız.“1828 insanın dünyada sevdiği şeylerin en başında herhalde kendi canı gelir. Ama bir insan en sevdiği şeyi olan canını dâvâsı uğruna veriyorsa, demek ki o insan dâvâsını canından da üstün tutuyor demektir. Rabbimiz kitabında böyle kimseler için “nefislerini cennet karşılığında Allah’a satmış kimseler“1829 buyuruyor. Kurban kelimesinin sözlük anlamı içerisinde “yakınlık, yakın olma“ mânâsı vardır. Kurban aynı zamanda kişinin arzu ve isteklerini Allah’a sunma biçimidir.1830 Şehid, kurban keserek değil; kurban olarak isteklerini Allah’a sunan kişidir.
Şehidlerin kanlı ve parçalanmış cesetlerine bakarak çoğu zaman “acaba öldürülürken ne acılar çektiler, nasıl dayandılar?...“ gibi duygular taşıyabiliriz. Bu, olayın bize görünen cephesidir. Bir de şehidin cephesinden olayı değerlendirelim. Bu konuda hadis-i şerif, öğretiyor ki, şehidlerin öldürülürken duydukları acı, sineğin ısırmasına benziyor. Olayın şehid tarafındaki cephesi o kadar tatlı olmasa, şehid cennetten çıkıp o ânı tekrar tekrar yaşamak ister mi?
Bu değerlendirmelerden, şehâdetin mutlaka kan ile sonuçlanacağı anlaşılmamalıdır. Gerçek öyle değildir. Şehid, yatağında bile ölebilir. Nice insan vardır, cephede öldüğü halde, hatta şehid zannedildiği halde şehid değildir; nice insan da vardır ki, kendisine şehid denilmediği ve dünya ahkâmı yönünden şehid muâmelesi yapılmadığı halde, yatağında öldüğü halde, âhiret açısından şehid hükmüne sahip olur. Önemli olan kişinin şehid gibi yaşamasıdır. “Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehidlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile Allah onu şehidlik mertebesine ulaştırır.“1831; “Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına nâil olur.“ 1832
Bir mü’minin ölüm şekli kadar, belki ondan daha fazla yaşayış şekli önemlidir. Ama şu bir gerçek ki, hayata şâhid olmaya ve hayatı Allah’ın istekleri doğrultusunda düzenlemeye kalktığımızda da büyük bir ihtimalle şehidlik kapısı açılır. Bu yüzden şehâdeti, şâhid olmak ve şehid olmak şeklinde çift yönlü, ama bir bütün olarak anlamamız gerekir.
Nasıl öldüğümüz kadar, nasıl yaşadığımız önemlidir. Biz şuna inanıyoruz ki, şehid gibi yaşadığımız zaman, kanlı bir ölümle zâlimler tarafından öldürülmek şeklinde değil de; yatağımızda ölsek bile ölümümüz en az hayatımız kadar bu dine hizmet edecektir. 1833 “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine ‘düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun!’ dedi de bu, onların imanlarını artırdı ve ‘Allah
1827] Buhârî, Cihad 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 13, 25
1828] 3/Âl-i İmrân, 92
1829] 9/Tevbe, 111
1830] 5/Mâide, 27
1831] Müslim, İmâre 157; Nesâî, Cihad 36; İbn Mâce, Cihad 15
1832] Müslim, İmâre 156
1833] Hasan Eker, A.g.e. s. 88-98
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bize yeter, hem O ne güzel vekîldir’ dediler.“ 1834
Şehidin Mirası Zaferdir
Elbet şehid verilecektir. Ama her şehide karşılık İslâm saflarına bir melek ordusu katılacaktır. Her şehidin yere düşmesi, ortalığı bir şimşek gibi aydınlatacak ve o şimşeğin şiddetinden düşmanın bir ordusu kahrolacaktır. Bir Seyyid Kutub asılırsa, doğacak bin çocuğa Seyyid Kutub ismi verilecek, onun gösterdiği “yoldaki işaretler“ tâkip edilecektir. Şehidler diridirler. Şehid, toprağa düşmüş öyle bir tohumdur ki, verdiği başakta bin mü'min kalbi çarpar. Ve o başak, saf kuvvet, saf inançtır. O başağın dikeni ve samanı yoktur. Bir şehid kanı kara toprağa düşmesin, en kısa zamanda, o kandan bin müslüman dirilmedikçe o toprak rahat etmeyecektir. Her şehid verdikçe dâvâmız bir adım daha ilerliyor.1835 Aslında “şehid verdikçe“ değil; “şehid kazandıkça“ denmeli, çünkü şehid, dâvânın kaybettiği bir yiğit değil; kazandığı bin yiğittir.
Zafer, temennilerle gerçekleşmez. Söylenen her söz ölüdür, ne zaman ki o söz uğrunda can fedâ edilse o zaman dirilecek ve canlar arasında yaşanabilecektir. Uğrunda can fedâ edilmeyen inançlar cansızdırlar, hayattan habersizdirler. Bundan ötürüdür ki; iman hicreti, hicret cihadı, cihad kıtali, kıtal de şehâdeti gerektirir. Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığı yerde, yerin altı üstünden hayırlıdır. Gerçek hayat; ma'siyet içinde yaşamak değil; Hakk'ın çizgisinde ölebilmektir. Yani, cihad mektebinde okuyup şehid olarak mezun olmaktır.
Şehidin Destanı
Şehidin Kutsallığı: İster müslüman, ister gayr-ı müslim olsun, bütün insanların ve özellikle gerçek mü’minlerin inanç ve örflerinde bazı kelime ve terimlerin oldukça önemli azamet, hürmet ve hatta kutsallıkları vardır. Âlim, filozof, profesör, mareşal, sanatçı, mûcit, kahraman, ıslahatçı, inkılâpçı, müceddid, müctehid, üstad, talebe, âbid, mü’min, mücâhid, muhâcir, iyilikleri emreden dâvetçi/tebliğci, velî, imam, peygamber gibi kelimelerin bazıları halk; bazıları hakiki müslüman ve bir kısmı da İslâm inancı ve kültüründe yine azamet, saygıdeğerlik ve özellikle kutsallık taşırlar. Hiç şüphe yok ki, kelimeler, söyleniş bakımından değil; anlamları dolayısıyla bu önem ve kutsallığı kazanmışlardır.
İslâm’da ise, “şehid“, kendine has kutsallık mânâsı taşıyan bir kelimedir. İslâmî kavramlarla âşinâlığı olan kimse İslâm kültürünce “şehid“in nurla hâlelenmiş bir kelime olduğunu rahatça anlayabilir. İslâm, kendine has bazı ölçülerle herhangi bir kimseyi “şehâdet“ makam ve derecesine erişmiş yücelikte tanır, yeter ki bu kimse, hakikatte yüce İslâmî hedef ve beşerî kıymetlerin seçkin yolları uğruna canını fedâ etsin ve böylece insanın erişebileceği en yüce derece ve makama, kendi ebedî saâdet yolculuğuna nâil olacak istikamete yönelmiş olsun. Şühedâ hakkında, Kur’ân-ı Kerim’in kullandığı tâbirler ve hadislerde nakledilen ifâdeler, İslâm mantığını tanımaya yettiği gibi, bu kelimenin şuurlu müslümanların zihnindeki kutsallığı bulmanın sebebini de ortaya koymaya kâfidir.
Şehidin Hakkı: Beşeriyete, amelî hikmet, ahlâk, keşif, buluş, sanat, düşünce, fikir/düşünce ve ilim yollarıyla hizmet eden herkesin, muhakkak ki insanlık
1834] 3/Âl-i İmrân, 173
1835] Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, s. 111
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 451 -
üzerinde bazı hakları olur. Ancak, hiçbir kimsenin insanlık üzerindeki hakkı, bir şehidin hakkı kadar asla olamaz. Bu nedenle, insanların hissiyâtından doğan minnettarlık ve şehidler hakkında onların hâlisâne değer vermeleri, diğerler sayılanlardan çok daha fazladır. Niçin ve ne gibi delillerle şühedânın hakkı diğer yardımda bulunanlardan daha fazla ve yücedir? Elbette ki bunun da bir isbâtı vardır. Zira diğer topluma hizmette bulunanların hepsi şehidlere borçludurlar; fakat, şühedâ onlara medyûn değildir. Âlim, kendi ilminde, mûcit kendi buluşunda, muallim kendi ahlâkî öğretiminde müsâit bir çevreyi bulur ve böylece görevini yürütür. Oysa ki şehid, büyük fedâkârlıkla kendi can ve varlığını hiçe sayıp, görünüşte yok olup topraklaşarak, çevreyi diğer yaşayanlar için müsâit bir duruma sokar.
Şehid, aynen bir muma benzer; yanar, yanar; etrafına nurlar saçar ve yokluğuna mal olacak bu yanışla çevresini huzura kavuşturup işlerini görmeğe yardımcı olur; fakat sonunda kendini bitirip sönüp gider. Evet, şühedâ insanlık âleminin mumudur; bunlar kendilerini yakarlar, yakarlar ama beşeriyetin ufkunu da aydınlatırlar. Eğer insanlık âlemi karanlıkta kalsaydı, yukarıda sayılan topluma hizmet veren hiçbir başarılı insan göreceği işe başlayamaz veya onu devam ettiremezdi.
Gündüz güneşin aydınlığında şuraya buraya koşan, geceleyin bir mum veya lambanın ışığıyla işini gören insan, her şeye bu ışık sâyesinde sahip olur; onunla görür, onunla yolunu bulur. Şöyle bir düşünsek, eğer o ışık olmasaydı, bütün o hareketler ve kaynaşmalar bir anda durur, âdeta bütün yönler kaybolurdu. Şühedâ ise aynı şekilde toplumun parlayan, nurlar saçan mumlarıdır. Küfrün, istibdât ve köleliğin zulmeti onların nurlu ışıklarıyla görünmezliklerini kaybetmeseydi, beşer asla yolunu bulup tâyin edemezdi.
Kur’ân-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem hakkında “sirâc-ı münîr“ (nur saçan lamba/mum) 1836 gibi gâyet latîf bir tâbir kullanmıştır. Bu tâbir ile Hz. Peygamber’in Allah’a dâvet ile O’nun izniyle küfür karanlıklarını aydınlattığı vurgulanmıştır: “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şâhid, bir müjdeci ve bir nezîr/uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle, bir dâvetçi ve nur saçan bir lamba olarak (gönderdik).“ 1837 Bu âyetlerin açıklaması sadedinde bir şâir şöyle diyor: “Bu yüzdendir ki, Ey korkan kişi! Allah, Hz. Peygamber’e: “Ey elbisesine bürünmüş!“1838 buyurdu; yani, “örtündüğün şeyleri at, onlardan sıyrıl. “Haydi geceleyin kalk (kıyâma dur/ibâdete yönel)!“1839 Çünkü, ey gerçek er, Sen mumsun; mumsa geceleyin dâima kıyamda bulunur. Senin nûrun olmadıkça aydın gün bile gecedir. Senin himâyen olmadıkça aslan bile tilkiye esirdir. Sen demedin mi (ey Peygamber!) “â’mâyı yola götüren, ona kılavuzluk eden kişi, Allah’tan yüzlerce sevâba ve ecre nâil olur. Kim bir körü tutar, kırk adım götürürse hidâyete erer ve bağışlanır“ buyurmadın mı? Haydi, tut, katar katar körler topluluklarının elinden tut da, şu bir karara durmayan dünyadan çek!“
Evet, İslâmî kelime ve kavramlar arasında ve bilgileri İslâm ilimleriyle dolu olan kişilerin zihinlerinde, “şehidlik“, bütün diğer benzer kelimelerden üstün
1836] 33/Ahzâb, 46
1837] 33/Ahzâb, 45-46
1838] 74/Müzzemmil, 1
1839] 74/Müzzemmil, 2
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mukaddes ve nurlu bir kelime ve kavramdır.
Şehidin Bedeni: İslâm’ın her emrinde binlerce hikmet, maslahat ve güzellikler vardır. Herhangi bir müslümanın ölümünde, o mevtâyı usûlünce yıkadıktan, ona gusül verdirdikten sonra, temiz bir kefenle sarmak, cenâze namazını kılmak ve sonra defnetmek, bütün şahıslara gerekli bir görevdir. Ancak, bu yapılan görevde bir istisnâ vardır; o da şehiddir. Şehid için sadece cenâze namazı kılınır, sonra o defnedilir. O yıkanmaz, ona gusül verilmez. Onun üzerindeki elbiseler çıkartılıp kefenlenmez asla.
Bu istisnânın kendisi, bir sır ve semboldür. Şehidin ruh ve şahsiyeti o derece temiz ve her şeyden arınmış durumdadır ki, bu pâklık onun bedenine, kanına ve giyimine tesir etmiştir. Şehidin bedeni öyle bir cesettir ki, ruhun hükümleri onda câri olmuştur. Aynı şekilde, şehâdet vakti üzerinde bulunan elbisesi de şehide câri olan hükme bürünür, kefen yerine geçer. Şehidin her şeyi, elbisesi ve bedeni de, Hakk’a kulluk ve teslimiyeti, tertemiz fedâîliği nedeniyle büyük şeref kazanmış olmaktadır. Şehid, eğer bir savaş meydanında, emânet ve sınav olarak kullandığı o canı, sahibine/verene teslim ederse, o kana bulanmış beden ve elbiseyle gusül verilmeksizin ve kefenlenmeksizin defnedilir.
Kutsallığın Kaynağı: Ölümlerin nicesi telef olmaktır. Ölümlerin çoğu iftihar vesilesi olmaktan uzaktır; hatta utanç verici ne kadar ölümler vardır. Şehâdete götüren ölüm ise çok farklıdır. Kur’an tâbiriyle “fî sebîlillâh -Allah yolunda-“ olup, insanlık ve mukaddes bir hedef (Allah rızâsı) uğruna, muhtemel, şüpheli, riskli veya kesin dünyevî tehlikelere karşı, şehâdet mertebesiyle yüceltilen bir ölüm olarak tanımlanır.
Şehâdetin iki esâsı vardır. Birinci rüknü, mukaddes bir hedef için fî sebîlillâh/Allah yolunda varlığını fedâ etmesi, diğeri ise bunun açıkça yapılmasıdır. Normal olarak şehâdet esnâsında cinâyet de sözkonusudur ve bu durum da şehâdette mevcuttur. Yani, bu amel; maktûle nisbet edildiğinde şehâdet olmasıyla mukaddes; katile nisbetiyle ise bir cinâyettir, aşağılıktır, âdîliktir.
Şehâdet, mukaddes bir hedef uğruna, şahsın kendi arzusuyla veya şahsî düşüncelerden ve ihtiraslardan arınmış olmasına binâen, muhakkak ki iftihârı gerekli olacak ve taltif edilecek yüce bir makamdır, kahramanlığın ta kendisidir. Ölüm çeşitleri içinde yücelik ve iftihar vesilesi olabilecek, dünya hayatından daha üstün, daha güzel, daha mukaddes sayılabilecek ancak ve ancak şehâdettir.
Cihad ve Şehidin Sorumluluğu: Kur’ân-ı Kerim, üç mukaddes kavramı birçok âyette bir araya getirmiştir: “İman“, “hicret“ ve “cihad“. Kur’an’da övülen insan, imanlı ve Allah (c.c.) dışında her şeyden âzâde hür bir varlıktır. Bu varlık, imana bağlı olarak, imanının kurtuluşu ve kendini kurtarmak için hicret eder ve toplumun imanının kurtulması için, daha doğrusu toplumu imansızlığın şeytanî pençesinden koparmak için cihad eder.
Cihad, Allah’ın herkese açmadığı cennet kapılarından bir kapıdır. Sıradan insanların, bu kapının kendisine açılmasına liyakati yoktur. Herkes cihad okulunda talebe olamaz, hele bu okuldan şehâdetnâme (şehidlik diploması) alarak mezun olamaz. Allah bu kapıyı, ancak kendi has dostlarına açar. İşte şehid, önce kendini ve toplumu arındıracak cihad mektebine lâyık görülmüş, sonra da bu okulu başarıyla bitirerek mezun olmuş, şehâdet ödülünü almış, sonraki hayatında en
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 453 -
büyük ödüllere hak kazanmış, sorumluluk bilincini kuşanmış bir şahsiyettir. Bu sorumluluktan kaçmak, kişisel ve çevresel sorunlara kucak açmaktır.
Şehidin Zevk ve Sevgisi: İslâm’ın başlangıcına âit tarihlerde, özellikle ilk zamanlarda müslümanların pek çoğunda görülen, apayrı, husûsî bir ruh vardı. Yâ Rab, bu rûha ne ad takmalıyız? Buna “şehâdet sevgisi, şehidlik aşkı“ demek, herhalde en yerinde tâbir olur. Mücâhid ashâbın -ki, ashâbın tümü mücâhiddi- kalbinde bir ateş yanar, yakıp kavurur bunları; “acaba Rabbimiz bizi şehâdetle rızıklandırcak mı?“ diye. İşte Peygamber’e en yakın insanlar tarafından çoğunlukla yapılan duâlardan biri bu idi: “Allah’ım! Şehâdet feyzine nâil olabilmemiz için Senin yolunda ve Senin dostlarınla birlikte ölmeye bizi muvaffak kıl.“
Biz bu coşkulu sevgiyi o zamanın gencinde görüyoruz, yaşlısında görüyoruz, siyahında, beyazında, kısacası hepsinde görüyoruz. Bunlar, kendileri Hz. Peygamber’in mübârek huzurlarına geliyor ve “Yâ Rasûlallah, gönlümüz Allah yolunda şehâdetin arzusunu çekiyor“ diyorlardı. Allah yolunda şehâdet, kendini öldürmekle olamayacağına göre ve bir müslümanın intihara hakkı olmadığı cihetle, cihad istiyorlardı; Hak yolunda savaş istiyorlardı ve bu mukaddes vazifeyi yerine getirip O’nun yolunda şehid olmayı diliyorlardı. Böyle bir arzuyla geliyor, durumlarını Rasûlullah’a arz ediyorlar ve kendisinden “Yâ Rasûlallah, şehâdeti bize nasib etmesi için hakkımızda duâ buyur!“ diye yalvarıyorlardı.
İşte bunlardan bir tablo: Bir baba ve bir oğul şehâdet sırası için birbirleriyle münâzaaya giriştiler. Harbin kapıya dayandığı günlerdi. Bu tatlı tartışma, o dereceye vardı ki, oğul babasına; “ben gidiyorum, sen ailenin başında kal!“ diyor; baba ise, “hayır, cihada ben gideceğim“ diye diretiyordu. Oğul “ben gidip şehid olmak istiyorum“; Baba ise; “hayır, ben daha çok istiyorum“ diye tartışıyorlardı. Nihâyet kur’a çektiler. Kur’a oğula çıkınca o gidip şehâdet şerbetini içti. Bir müddet sonra baba, oğlunun âlem-i mânâda, inanılmaz bir saâdet ve erişilmez bir makam içinde hayat sürdüğünü gördü. “Babacığım!“ diyordu, “Allah bize ne vaad etmişse hepsi hak ve doğrudur. Allah vaadine vefâ gösterdi.“ İhtiyar baba gelip durumu Rasûl-i Ekrem’e arzetti: “Yâ Rasûlallah, her ne kadar ihtiyarlamış, kemiklerim zayıflamış, halsiz düşmüşsem de, şehâdeti çok arzuluyorum, sizden bir dilekte bulunmaya geldim; duâ buyurun, Allah beni şehâdetle rızıklandırsın.“ Yüce Peygamber de, “Bu mü’min kulunu şehâdetle rızıklandır yâ Rabbi!“ diye duâ buyurdular. Bir yıl geçmedi, Uhud gazvesi oldu ve yılların şehâdet âşığı koca insan Uhud’da şehâdeti tattı nihâyet.
Amr bin Cemûd adlı bir başka şahıs vardı; birkaç oğula sahipti. Kendisinin de bir ayağı topaldı. İslâm kanunları hükmünce, cihad bu şahsa farz değildi. Uhud gazvesinin başladığı sıralardı. Oğulları silâhlarını kuşandılar; fakat baba da: “Benim de gitmem gerek; ben de şehid olmalıyım“ diye tutturdu. Oğulları kendisine engel olmak istediler: Sen evde kal, senin mecbûriyetin yok, ne diye cihada gelmek istiyorsun?“ İhtiyar baba bütün ısrarlara karşı durunca, ailenin ileri gelenlerini toplayıp ihtiyarı bundan vazgeçirmek istediler. Nâfile olan çabaydı bu artık. Yılların cihad âşığı Hz. Peygamber’in huzûruyla müşerref olup “Yâ Rasûlallah, eğer şehâdet güzel bir şeyse, anlamıyorum; bunlar bana niye engel olmaya çalışıyorlar? Ben de onlar gibi Allah yolunda şehid olmak istiyorum“ diye yakındı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) “mâni olmayın bu adama, bu adamda şehâdet arzusu, aşkı var; her ne kadar kendisine cihad farz değilse de haram hiç değildir; mâdem bu kadar
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzu ediyor, bırakın gitsin!“ buyurdular. Sevinmişti ihtiyar, hemen silâhlarını kuşanıp hazırlanmış, meydana gelmişti. Oğullarından biri babasının halsizliğini ve müdâfaasızlığını gördükçe onu koruyor, savaş boyunca ona yardımcı oluyordu aynı zamanda. Fakat ihtiyar baba âdeta ölüme meydan okuyor, kendini düşman ordusunun ta ortalarına atıyordu. Neticede susamış olduğu şehâdet şerbetini tattı. Oğullarından biriyle, o koca genç, âşık oldukları makamlarına eriştiler.
Uhud, Medine’ye yakın bir yerdir. Müslümanların cihadı/savaşı, gönüllerin arzuladığı şekilde neticelenmedi. Müslümanların yenilgisini duyanlar Medine’den haber için dağılıyorlardı. Bunu duyan Amr bin Cemuh’un eşi Uhud’a koştu. Kocasının, oğlunun ve bir kardeşinin mübârek cenâzelerini buldu. Oldukça kuvvetli olan devesine üçünü de yükledi ve Medine’de Bâki mezarlığına doğru yola koyulmak istedi. Her ne kadar deveyi Medine’ye doğru çekiyor idiyse de deve âdeta direniyor ve yol almak istemiyordu. Bu arada bazı kadınlar ve Hz. Peygamber’in bazı hanımları Uhud’a doğru geliyorlardı. Hz. Peygamber’in hanımlarından biri, “nereden geliyorsun?“ diye sordu. O hanım da Uhud’dan geldiğini söyledi. Devesinin yükünün ne olduğunu sorduklarında ise, gâyet soğukkanlı olarak; “biri kocamın, biri oğlumun, biri de kardeşimin cenâzeleri; Medine’ye götürüp orada defnetmek istiyorum“ dedi. Harbin neticesini sorduklarında ise; “el-hamdü lillâh, hayırla geçti; Peygamberimiz’in mukaddes canları sağ-sâlim olduğuna göre de olan olayların kıymeti yok. Allah kâfirlerin şerrini bastırdı“ dedi. Sonradan şöyle ilâve etti: “Benim şu devemin hali bir tuhaf! Medine’ye her ne kadar çeksem, gelmek istemiyor; Uhud’a çevirdiğim anda âdeta koşarcasına gitmeye başlıyor. Aksi olması gerekir; zira Uhud bir dağ, tepe tırmanışı; Medine ise düz yol.“ Rasûlullah’ın hanımı, “gidip Hz. Peygamber’e soralım“ dedi. Huzûra vardıklarında; “acâip bir durumla karşı karşıyayım. Devemi Medine’ye doğru ne kadar çeksem de gelmek istemiyor; ancak Uhud’a yönelince uçarcasına gidiyor.“ Hz. Peygamber sordu: “Kocan evden çıkışında hiçbir şey söyledi mi sana?“ Evet yâ Rasûlallah, ellerini duâya kaldırıp ‘yâ Rab, beni bir daha bu eve geri çevirme!’ diye duâ etti.“ Efendimiz (s.a.s.) “işte kocanın duâsı kabul olmuş, kocan tekrar eve dönmek istememiş. Bırak, kocanın cesedi Uhud’da kalsın, diğer şühedâ ile birlikte defnedilsin, bütün şehidleri Uhud’da defnedeceğiz, kocanı da.“
Hz. Ali (r.a.): “Başıma bir kılıçla vurulup bunun tesiriyle ölmem, hastalık nedeniyle yatağımda ölmekten yeğdir“ diyor ve şiir diliyle şöyle devam ediyordu: Dünyayı nefîs sayıyorsan, Allah’ın sevâp yurdu olan âhiret ondan daha yücedir ve de daha değerli. Malların derlenip toplanması, terk edilmek için olunca, insanın terk edilecek bir şeyin üzerine bu kadar düşmesi ve bu hususta cimri olmasının ne faydası/hayrı olabilir? Bedenler ölüm için var edilince, insanın Allah yolunda öldürülmesi elbette daha güzeldir.“
Şehidin Mantığı: Normal insan mantığı ile bir şehidin mantığı arasında fark vardır. Şehidin mantık ve düşüncesi asla normal insan mantık ve düşüncesi ile mukayese edilemez. Normal insan mantığı bazı ıstılâhlarla yüceltilip alçaltılabilir. Fakat şehidin mantığı... Ulu bir mantıktır, aşk mayasıyla yoğrulmuştur, bir taraftan İlâhî bir aşk; diğer taraftan ıslah olup ıslah etme mantığı. Islah edici sâlih birinin mantığı kendi toplumu için yanar, bir ârifinki ise Rabbinin vuslatının aşkı için. Tâbir câizse Allah âşığı bir ârifin coşkusu ile ıslah edici bir kişinin mantığından bir terkip/sentez oluşturursak, şehidin mantığı ortaya çıkar.
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 455 -
Nasıl ki, büyük şehid Hz. Hüseyin, Kûfe’ye gideceği zaman, kavmin akıllı sayılan kişileri o Peygamber torununa engel olmak ister ve derler ki; “bu yolculuğunuz mantıklı bir yolculuk değil!“ Normal bir insan mantığına göre mantıklı bir şey sayılamazdı; doğru söylüyorlardı. Böyle bir mantığa göre, kendi fikirlerinin menfaat ve maslahat mihveri etrafındaki düşünceler ancak mantıklı olabilirdi. Menfaat ve siyaset mantığı... Onlarca Hz. Hüseyin, mantıklı bir iş görmüyordu. Ancak o yüce şehidin daha yüce bir mantığı vardı; bir şehid mantığı. Elbette ki şehid mantığı, alelâde kişilerin mantığının çok üstündedir. Akıl ehli, hayatta kalıp yaşamak için bin bir çare ararken; aşk ehli, Allah için şehid olacak ve O’na kavuşacak bir tercih peşindedir. Şehidin mantığı, basit insanların mantığı gibi olmayıp, onların çok ötesindedir. Aynen şehid kelimesinin etrafını çeviren kutsal bir hâle gibi. Bu nedenledir ki, diğer kelimelerin arasında yüce, ulu ve mukaddes, kısacası apayrı bir anlam taşır. O yüzden bir kahraman veya topluma büyük hizmeti dokunmuş herhangi bir insan, şehidle, şehâdetin yüceliği ile karşılaştırma bile yapılamaz.
Şehidin Kanı: Şehid nedir ve ne yapar? Şehidin vazifesi sadece düşmanın karşısında durmak değildir; düşmanı sadece yenen veya ona yenilen değildir şehid. Eğer şehidler sadece gâlibiyet için canlarını vermiş olsalardı, yenilgi halinde kanları boşa mı akmış olacaktı? Hayır, şehidin kanı asla boşa akmaz, o kan asla heder olmaz! Onun kanı yere dökülüp asla yokluğa karışmaz. O kanın herbir damlası yüzlerce katreciklere bölünüp insanlara kan olur, can olur ve kendi toplumunun dirilişine, kanlanıp canlanmasına sebep olur. Rasûl-i Ekrem, öyle buyurur: “Kanın hiçbir damlası, hakikat ölçüsü ile Allah’ın indinde, Allah yolunda dökülen bir kan damlasından daha hayırlı değildir.“ Şehâdet, toplumun ve özellikle donuk kanlı uyuşuk toplumların bedenlerine zerkedilen kan gibidir. Şehidin kanı, toplumun omuzlarına yeni bir gayret, damarlarına taze kan, dirilişine can, zayıflığına şifâ olacak enerji verir.
Şehidin Destanı: Şehid, diriliş destanıdır. Şehidin en büyük özelliği, onun toplumu canlandırmasıdır. Destan rûhu olan toplumlarda şehidler, özellikle İlâhî bir destan oluşturmak için ölürler/ölümsüzleşirler. Şehidin en önemli özelliği, bu ölüm destanıyla yeniden hayata, gerçek hayata kavuşmasıdır. Bunun için müslüman, şehâdeti niyaz eder ve bu özlem, onun devamlı destanlar icad etme arzusundan gelir. Yeni yeni destanlar ve yeni yeni canlanış ve şahlanışlar, hele üzerlerine ölü toprağı örtülmüş toplumlara yeniden tarih yazma fırsatıdır.
Şehidin Ölmezliği: Bazı insanlar âlimdir, topluma ilim yoluyla hizmet eder. Aslında ilim kanalıyla ferdiyetten/bireysellikten arınır ve toplumdan bir parça olur. Ferdî şahsiyeti, ilim yoluyla toplumun kollektif kimliğiyle birleşir; aynen bir damla suyun denize ulaşıp orada yok oluşu gibi. Âlim, gerçekte kendi kişiliğinin bir kısmını, yani kendi düşünce ve fikirlerini topluma ulaştırmayla, bu bağlantıyla toplumda devamlı yaşar duruma gelir. Diğer bir faâl şahsı, meselâ bir buluş yapan kişiyi ele alırsak, bu kimsede bu icadı sâyesinde toplumla birleşir ve topluma fennî bilgisi, sanatı ve kendi varlığı ile faydalı olur ve kendisi o toplumda yaşamaya devam eder. İnsan, bıraktığı faydalı eser sâyesinde ölümsüzleşir. Diğer biri sanatkârdır, meselâ şâirdir, kendisini sanat ve kültürü, fikir ve düşünceleriyle yaşatır. Bir başkası, ahlâk hocasıdır, toplum terbiyecisidir; kendisini hikmet dolu öğütlerle kalplerden kalplere aktarır ve yine bu kimse de toplumda kendini yaşatır. Öldükten sonra toplum içinde yaşayanlardan biri de şehiddir. Şehid, kendi
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kanıyla, kendini toplumda yaşatır, daha doğrusu, toplumda ebediyyen yaşayan bir kan, bir ruh olur.
Bazıları kendi fikirlerine kıymet, ebediyet ve ölümsüzlük katabilir; bazıları fen, hüner ve sanatlarıyla kendileri için unutulmazlık kapılarını açabilirler. Fakat şehid, kendi kanına, hakikatte bütün vücut ve varlığına kıymet, ebediyet ve ölümsüzlük sağlar. Şehidin kanı her zaman toplumun damarlarında atar durur. Daha doğrusu, her bölükten kaliteli insan, ancak kendindeki bir özellik kadar, kendinden bir miktar özellik katarak topluma ölümsüzlük bağışlarken; şehid bu yolda, kendini tamamen bütün varlığıyla verir. Bu sebeple Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Her iyi iş gören kimsenin elinin üzerinde başka bir iyilikseverin eli vardır; ancak Allah yolunda şehid oluncaya kadar. Allah yolunda şehid olduktan sonra, bunun üstüne çıkacak el yoktur.“
Ölüm konusunda farklı anlayış, felsefe ve inançlar vardır. Bunlardan biri, bedenle ruhun ilişkisini, bir hükümlünün hapisle, kuyuya düşmüş bir kişinin kuyuyla, kafesteki kuşun kafesle olan bağlantısı şeklinde değerlendiriyor. Bu anlayışa göre ölüm, kurtuluş ve özgürlüktür, intihara bile kapı açıktır. Peygamberlik iddiasında bulunmakla şöhret yapmış Mani’nin felsefesine göre böyledir. Diğer bir anlayış, bunun tam tersidir. Ölüm; tam bir yok oluş, bitiş ve sönüştür, varlığı kaybediştir. Aksi ise yaşayış, var oluş, vücut sahibi oluştur. Varlık yokluğa nazaran daha aziz, var oluş yokluğa her durumda tercih edilen bir durumdur. Yaşayış nasıl olursa olsun ve ne şekilde devam ederse etsin, ölüme tercih edilmelidir. İskenderun’lu meşhur hakîm/tabip Câlinus’un görüşü böyledir. Bu şahıs şöyle der: “Ben yaşamayı her hal ve şekliyle ölüme tercih ederim. Hatta o kadar ki, bir eşeğin karnında olmak ve nefes alabilmek için eşeğin kuyruğu altından başımı çıkarmak, bana ölümden, yok oluştan daha kıymetlidir.“ Birinci görüş, ölümü kutsarken, ikinci görüş dünya hayatını yüceltmektedir.
Başka bir anlayış ise şöyledir: Ölüm, yokluk ve yok oluş değildir, sadece bir dünyadan diğer bir dünyaya göçüştür. Fakat insanın dünya ile olan bağlantısı, ruhun bedenle; mahpusun hapisle, kuyudakinin kuyu ile kuşun kafesle olan irtibatı gibi değildir. Ancak belki talebinin okulla, ziraatçının ekimle olan ilişkisine benzeyebilir. Hiç şüphe yok ki, öğrenci evinden, yuvasından, dostlarıyla buluşmaktan ve bazen de vatanından uzak kalıp okulunun sınırlı çevresinde tahsil ve tekâmülü için uğraşır durur. Fakat toplum içinde saâdetle yaşayışın tek yolu, tahsil boyunca başarılı bir öğrenim devresini bitirebilmektir. Nitekim çiftçi de ev, yaşayış ve ailesini bırakıp tarlasında ekiniyle meşgul olmaktadır; ama ekim ve tarlada çalışması, onun maîşetini temin ettiği gibi, yılın kalan kısmını ailesinin, evinin çevresinde geçirmesine katkı sağlar. Dünyanın âhiretle, ruhun bedenle olan bağı işte böyle bir bağdır. Böyle bir dünya görüşü olan kimse, ameliyle başarılı olacağını bilir. Aynen, bir öğrenciyi ele aldığımız zaman, üzerinde tahsil yaptığı dalda, meselâ ziraatçilik konusunda esaslı bilgi edinmiş ise, vatanına dönmek ve öğrendiklerinin neticesini orada görmek istemesi beklenir. Her an, işini tamamlamış bir çiftçi gibi elde ettiği ürünü evine taşımak arzu ve endişesi içindedir. Bu öğrencinin, hiçbir zaman görevini arzusuna fedâ etmeyen bir çiftçi misali, içinde yalım yalım yanan vatan hasreti ile savaşıp tahsilini yarım bırakmama gayreti vardır.
Allah dostlarına, bu başarıları elde etmiş öğrenci gibi, adı ölüm olan öbür
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 457 -
dünyaya göçüş bir arzudur. Öyle bir arzu ki, bu âlemde bir an dahi kalma arzusunu ortadan kaldırır. Hz. Ali şöyle buyuruyor: “Eğer Allah onlar için belirli bir ecel çizgisi çizmemiş olsaydı, onların ruhları, sevaplarının sevkinden ve günah işleme ihtimali korkusundan, bir göz açıp kapayıncaya kadar bedenlerinde kalmazdı.“ Aynı halde, Allah dostları, hiçbir zaman ölümü karşılamaya koşmazlar. Zira adına ömür dediğimiz şey, sadece tekâmül/olgunlaşma, sâlih amel ve güzel iş yapma fırsatıdır. Her ne kadar yaşarlarsa insânî kemâlâta o oranda fazla erişeceklerdir. Hatta ölüme karşı koymaya çalışır, Allah Teâlâ’dan uzun ömür talebinde bulunurlar. Bu açıdan bakarak pekâlâ görüyoruz ki, Allah dostlarının ölümü arzu, isteyiş ve sevişi; hiçbir zaman ölüme pisipisine atılma değildir; uzun ömür dilemeye ters değildir.
Kur’ân-ı Kerim, “biz Allah dostlarıyız“ iddiâsında bulunan yahûdilere hitap ederken şöyle buyuruyor: “Eğer siz evliyâullah -Allah dostları- olsanız ölüm, sizler için arzu edilen ve sevilen bir şey olmalıydı.“1840 Sonra şöyle ilâve ediyor: Fakat bunlar hiçbir sûretle ölümü arzu etmiyorlar. Zira önceden gönderdikleri çok zâlimâne, cinâyetkârâne amellerinin neticesi, öbür dünyada nereye gideceklerini kendileri pekâlâ bilmektedirler.
Evliyâullah -Allah dostları- iki hal ve durumda uzun ömür dilemekten kaçınırlar. Bunlardan biri şudur: Her ne kadar yaşasalar, bulundukları durum, tâatlerinde daha fazla başarı elde edemeyeceklerini, aksine tekâmül yerine noksanlığa düşeceklerini hissettikleri zaman, Hz. Hüseyin gibi şöyle duâ ederler: “Allah’ım, eğer ömrüm Sana itaatle geçecekse bana uzun ömür ihsan et. Yok, eğer, yaşayışım şeytana otlak olacak ise imkân nisbetinde beni kendi tarafına çek, çağır.“ ikincisi ise, şehâdettir. Allah dostları, şehâdetle ölümü Allah’tan şartsız olarak niyâz ederler. Tahmin edilebileceği gibi şehâdette yukarıda sayılan her iki özellik de vardır: Hem amel ve hem tekâmül. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, şehâdet hâriç, her iyi amelin tekâmül basamağında bir üst seviyesi vardır. Diğer yönüyle ise öbür dünyaya hicret; arzu edilen, istenen, sevilen bir şeydir Allah dostları için. Bu nedenle Hz. Ali, ölümün kendisine şehâdetle nasip olduğunu görünce neşesinden âdeta kalıbına sığmıyordu. Hz. Ali’nin yaralanmasıyla vefatı arasında geçen zamanda söyledikleri ifadelerden biri şuydu: “Allah’a kasem olsun, arzum olan şehâdeti istemişimdir daima, ona da ulaştım. Bu karanlık gecede uçsuz bucaksız bir çölde su arayan ve birden bire bir kuyu veya bir pınar bulan kişiye benziyorum. Ben arzusuna erişmeyi arayıp bulan bir kişi gibiyim. Şu halde, şehâdet; İslâm nazarında, fertler açısından, kısacası şehitliğin üstün fazîletine inanan kimse için büyük bir başarıdır, başarıların en üstünü; bir arzudur, arzuların en istenileni.
Şehâdetin diğer bir çehresi daha vardır; toplumla olan bağlantısı. Şehidin toplumla iki bağı vardır. Biri, kendisi hayatta olsaydı, ondan bazı kimseler faydalanabilirdi, fakat bu durumla onun feyzinden mahrum kalınmaktadır. Diğeri, fesat ve kötülüğü körükleyen kimselerle olan bağıdır ki, onlarla muâhezeye kalkıp, onların elleriyle şehâdete ermektir. Muhakkak ki, o şehidin hayatının feyzinden faydalanan, onun yolunda giden arkadaşları, eli boş kalmışlardır ve o şehidin şehâdetinden elbette ki müteessir olacaklardır. Onların bu üzüntüsü, aslında kendilerine ağlayıştır, kendileri için üzülüştür. Ancak, şehidin şehâdetinin vuku
1840] 2/Bakara, 94-96
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
buluşunda şehâdet, arzulanmayan bir olayın meydana gelmesi dolayısıyla özlenen bir iş olur. Şöyle bir örnek verebiliriz: Bir müdâhaleyi gerektiren, meselâ iç hastalıkların bazılarında yapılacak ameliyatlar, hiç şüphe yok ki yerinde bir iştir. Fakat ameliyatı gerektiren bir şey yoksa bu yapılan hatadır. Toplum açısından, şehâdetten alınacak ders şudur: İlkin böyle bir durumun vuku bulmasını önlemek gerekir. Yoksa bu fâcia, yapılmaması gereken bir eylem olarak dillerde dolaşır ve zulüm kahramanı olan katillere bağlı bir üzüntü kaynağı olur. Fakat bu durum, önlenmesi istendiği halde değiştirilemezse, o zaman toplumun fertleri o cânîlere dönüşmekten kendilerini sakınırlar.
Toplumun alması gereken diğer bir ders daha vardır. Toplumda şehâdeti gerektirecek durumlar olacaktır. Bu bakımdan şehidin kendisine taalluk eden uyarıcı ve seçilmiş bir amel nedenleriyle ve yükümlü olmadığı halde baş göstermesi halinde, insanların hissiyatları, o şehidin hislerinin renk ve şekline bürünür. İşte bu durumda şehide ağlayış, onun destanına iştiraktir, o ruhla hem-âhenk oluştur, onun neşesine bürünüştür, onun oluşturduğu dalga ile dalgalanmadır. Ağlayış, her zaman bir rikkat veya bir heyecan eseridir. Şevk ve aşk gözyaşlarını hepimiz biliriz. Ağlayış sırasında ve onun kendine has rikkat ve heyecanında, insan bütün hallerden ziyade, ağlamış olduğu sevgilisine kendini daha yakın görür. Hakikatte öyle bir hale bürünür ki, kendini onunla birlikte bulur. Gülüş ve neşede daha ziyade kendine dönüş, bencillik ve benlik; ağlayışta ise, kendinden geçiş, kendini unutuş ve sevilenle bir olmak vardır.
Şehidin mantığı, bir yönden aşk mantığıdır, diğer yönden ıslah. Islah eden, âşık ve ârifin iki karakterini senteze tâbi tutarsak ve ondan tek bir insan meydana getirirsek, o zaman şehid ortaya çıkar. Şehid mantığı, başka bir mantıktır. Şehid, destanlar oluşturmak, topluma can vermek, kan vermek, ışık tutmak, hayat bağışlamak için kendini fedâ eder. Şehâdet, sadece düşmanın mağlup olmasına yönelik bir çaba değildir. Şehâdette destanlar oluşturan güç de vardır. Eğer şehidler olmasaydı, destanlar da olmazdı. Üzerinden yıllar geçse de, halkın bu destanlara kulak verişi, bu olaydan ders alışı, ruhlanışı, canlanması temin edilemezdi. 1841
Şehidin, sadece savaşta öldürülen olmadığından dolayı, Allah'ın ahkâmı için, Kur'ân-ı Kerim'in hâkimiyetini sağlama yolunda cihad/gayret eden, bu yolda ciddî çabalar harcayan veya en azından bunlara yardım eden müslümanlar, yatağında ölse bile şehid sevâbı alacaklardır. Kur'an'ın şehid tanımından ve hadis-i şeriflerdeki şehid çeşitlerinden kesinlikle bu anlaşılmaktadır. Bir hadis-i şerifte de, “İnsanların fesâda uğradığı zamanda Peygamber'in sünnetine sarılan kişiye de (yüz) şehid sevabı verileceği“ bildirilmektedir. Çünkü şehidin gâyesi ölmek değil; Kur'an'ın ahkâmına itaat, O'nun hükümlerinin hâkimiyetine çalışmak, Rasûl'ün sünnetine sarılmaktır. Bunu sağlayınca, savaş alanında ölmese de şehid sevabı alacaktır. “Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, evet O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.“1842 Hz. Ali de der ki; “Bir devlet başkanı bir kişiyi hapseder ve ona zulmederse, hapishanede iken o mazlum da ölürse şehiddir.1843 Ve zâlim sultanlara karşı hakkı
1841] Murtaza Mutahharî, Şehid
1842] 22/Hacc, 58
1843] Mirkat, Şerhu'l- Mişkât, 2/303
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 459 -
söylerken öldürülenlerin en büyük şehidler olduğunu da Peygamberimiz haber vermiştir. 1844
Sahâbe, Bedir'de, Uhud'da bazı şehidleri anlatıyor: “Sanki Cennetin kokusunu almış da o tarafa koşarmış gibi koşarken gördüm, sonra da şehid edildi...“ insan, bir şeyde sağlam bir ilim edinecek olursa, o bilgi edindiği şeye doğru koşar ve onu elde etmek için gayret eder. Sanki kokusunu almış gibidir. Günümüzde de deriz: “Bu, paranın kokusunu almış, o tarafa gidiyor.“ Paranın kokusunu alan, o işe yatırım yapar, onu elde eder. Parayla insan, bazı organlarını doyursa bile gözünü ve iç dünyasını doyuramayacak, mutluluğu da satın alamayacaktır. Çünkü insan, maddî şeylerle değil; ibâdetle, zikirle, Allah'ı râzı etmekle, cennetle tatmin olup doyum sağlayabilir. Bunu idrâk edemeyen insanlar, doyumlarını sağlamak için sadece paraya doğru koşuyorlar; ama bu, bazılarının açlıklarını artırmaktan başka bir şey sağlamıyor.
Şehid, hadis-i şerifte ifâde edildiğine göre, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa, şehid olurken ancak o kadar bir acı duyar.1845 Biz, Filistin'de oğlunun ölmüş cesedi yedirilen kadının, sonra da işkence edilerek öldürüldüğünü duyunca tüylerimiz ürperiyor. Önce kolları, sonra ayakları kırılan, sonra da burnu kesilen insanları duyunca yüreklerimiz hopluyor, bize bunu gözönüne getirmek bile acı veriyor. Bize verdiği acı kadar şehidimiz acı duymamıştır. Yusuf’un (a.s.) güzelliğine bakarken ellerini kesen kadınların acıyı hissetmedikleri gibi şehidler de ölürken acı hissetmezler. Onun için, biz şehidlerimize acımıyoruz. Onlara rahmet okuyor ve kendimize acıyoruz. Şehid olmak (yani cephede düşman tarafından öldürülmek) gâye değildir; müslümanca yaşayan bir kul olmak, canlı şehid gibi yaşamak, Allah'ı râzı edecek şekilde yaşamak gâyedir. Allah'ın ahkâmının hâkim olması için kulluk yapmak gâyedir. Hazineyi elde etmek için harâbeyi yıktıkları gibi, öteki dünyayı (hatta her iki dünyayı) güzelleştirmek için şehâdet, severek tercih edilir. Ama o yolda yürürken önümüze engeller çıkmış, Mûsâ'nın denizi, İbrâhim'in ateşi veya Yusuf'un hapishanesi çıkmış, hiç önemli değil; ya geçeriz ya geçeriz!
Şehid: Ne adına, kime karşı ve niçin mücâdele ettiğini bilen kimsedir. Şehid, tuğyânın kurumlaşıp otoriteleştiği bir dünyada İlâhî sevdâya tutulmuş müslümandır.
Şehid: Kendisinin yeryüzünde halîfe1846 olduğu bilincinde olan, “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamâmen Allah’ın oluncaya kadar İslâm düşmanlarıyla savaşılması gerektiğini“1847 unutmayan bir dünya vatandaşıdır. İstanbul’u fethetmek için tâ Medine’lerden gelip sur kenarlarında şehid olanların yolunu sürdüren ve dünyanın bir ucunda yaşayan bir mücâhid müslümanın dünyanın diğer ucundaki mazlum müslümanlara yardım için kıtalar arası seferleri en güzel seyahat kabul edenlerin yoludur şehidlik.
Şehid: Öyle bir öğretmen ve tebliğcidir ki, yıllarca medreselerde/okullarda verilen derslerin, ciltlerce yazılan kitapların, dillerle yapılan tebliğ ve uyarıların sağlayamadığı bir netice ve kazancı sağlar.
1844] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13
1845] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
1846] 2/Bakara, 30
1847] 8/Enfâl, 39
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şehid: Yarar-zarar hesaplarına radikalce iyi bir ders verir: Tek dünyalı insanların ölçülerine göre, şehidin yenemeyeceği bir düşmana kendini öldürteceğine, hayatta kalıp gücünü uygun zamanda kullanmak üzere saklaması daha faydalıdır. Gâlip gelemeyeceği, sonucunu dünyada göremeyeceği bir mücâdeleye girmemesi gerekir. Böyle düşünenler şehidi anlayamazlar. Anlarlarsa böyle düşünemezler.
Şehidlik: Sayıyı, maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu boşuna ölmek“, “kendine yazık etmek“, “kendini tehlikeye atmak“, “siyaset bilmemek...“ gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir ama amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar cihadla görevlidirler. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Allah, zaferi insanlar arasında evirir çevirir:
“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir’de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya uğramıştır. İşte böylece Biz, zafer günlerini insanların kâh bir kesimine, kâh diğer kesimine nasip ederiz. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhidler edinsin. Allah zâlimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?“1848 Zafer, muvaffâkiyet/başarı Allah’ındır, o dilediğini başarılı kılar. “Nusret/zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.“1849 Yine unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir: “Mü’minlere yardım etmek Bize hak olmuştur.“1850 Bu, cihad edip şehâdete can atan kimselere uzak da değildir. “Allah’ın yardımı/zaferi yakındır.“1851; “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve
1848] 3/Âl-i İmrân, 140-142
1849] 3/Âl-i İmrân, 126
1850] 30/Rûm, 47
1851] 2/Bakara, 214
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 461 -
yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!“ 1852
Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!“ Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.“1853 O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.“1854 Hem de, dile kolay; tam 950 sene... “Andolsun Biz Nûh’u kendi kavmine gönderdik de, o, dokuz yüz elli sene onların arasında kaldı.“ 1855
Ama hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için,1856 Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?
Şehid: “Şehidlerin efendisi, zâlim sultan önünde hakkı haykırandır“ hadisini canıyla tasdik eden kimsedir. Şehid, kendi ölümüyle sonuçlanan eylemiyle, zâlimin maddî gücüne hiçbir zarar vermediği gibi İslâm saflarına da maddî açıdan hiçbir katkıda bulunmamıştır. Aksine, şehâdetiyle, kendi kişisel varlığını yok ederek İslâm saflarından bir neferin güç ve imkânlarından mahrum bırakmıştır; İslâmî hareketi yarar-zarar hesapları içinde yönlendirmeye çalışan zihniyete göre bu böyledir. Onlar, görmez veya göremez ki; İslâmî hareketin esas dinamikleri maddî imkânların ötesinde, ölçülemez, kolay anlaşılamaz dinamiklerdir.
Şehid, toplumun kalbidir. Şehidin kanı, bir uzvu olduğu topluma ulaştığında, toplumun kurumuş damarlarını harekete geçirir, canlandırır, bir kalp görevi yapar. Toplumu, içinde bulunduğu bitkisel hayattan (ot gibi yaşamaktan) kurtarır, canlandırır.
Şehidlik: Yaşamak için her çeşit zillete/şerefsizliğe tâlip olanların yaşadığı bir dünyada, çok şerefli bir ölümü (ebedî hayatı) seçmektir. Hayat süren leşlere, canlı cenaze durumunda olanlara en güzel dersi vermek için ölümsüzler kervanına katılmak demektir.
Ölüm istenmez, ama ölümden bin beter olan zillet hiç istenmez. Âdî birer korkak, alçak birer hâin olarak zillet içinde yaşamaktansa, şereflice ölüm elbette daha iyidir. Hem, şehidlik ölmek de olmadığına göre, ölüm istenmez, ama şehidlik istenir/istenmelidir. Şehidin de Rasûl’ün de tekrar tekrar istediği lezzettir şehid olmak.
1852] 61/Saff, 8-13
1853] 54/Kamer, 10
1854] 71/Nûh, 5-9
1855] 29/Ankebût, 14
1856] 51/Zâriyât, 56
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan, müslümanca yaşayamıyorsa, müslümanca ölmenin yolunu mutlaka bulabilir. Bazen yerin altı, yerin üstünden daha güzeldir.
Şehidlik: Zulme, fitneye, Hakka isyâna; canla kanla karşı koymak, neticede kanın kılıca gâlip gelmesini sağlamak demektir.
Dünya, şehid olmaya can atanlardan korkuyor. Hiçbir silâh, yerinde kullanılan şehâdet silâhından daha büyük olamaz. Şehid olmak isteyeni, hiçbir maddî şeyle korkutamazsınız. O daima gâliptir; ölse de, yaşasa da. Ölümden korkan tüm materyalistler, yahûdiler, beşerî ideoloji mensuplarını ancak ölümden korkmayan yiğitler korkutabilirler. Görmüyor musunuz İsrâil’in taş atan gençten nasıl korkup üstüne tankla yürümesini... Görmüyor musunuz 15 yaşındaki gencin/çocuğun elindeki taşla dünya ile savaştığını... Çeçenistan destanını... Afgan direnişini, Bosna kıyâmını... (Ve Türkiye’nin uykusunu!... Pardon, Amerika safında Amerikan hedefleri doğrultusunda müslümanlarla savaşını...)
Şehidler, ölümden korkmaz; bilirler ki ölüm, daha güzel bir diyara, asıl vatana göç etmektir. Bilirler ki şehidlik ölümsüzlüktür. Bilirler ki her şeyin olduğu gibi canın da sahibi Allah’tır. O istediği zaman zaten emânetini geri alacaktır. Ama, gönül rızâsıyla seve seve O’nun yolunda canlarını O’na takdim, fazladan ikrâma sebep oluyor. Allah, kendi malını, kulundan, çok büyük bedelle satın almış alıyor. Onlar şehidliğe tâlip olmakla ölümlerini erkene almış olmadıklarının,1857 sadece eceli/ölümü güzelleştirdiklerinin bilincindedirler.
“Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler...“ 1858. Dirilikleri nasıldır? Nasıl, ne tür bir hayat yaşıyorlar? “Fakat siz onu hissedemez, anlayamazsınız.“1859 Şehidlerin hayatını tümüyle idrâk edemeyiz; künhüne vâkıf olamadığımız bir hayattır bu. Ancak, kabul ve tasdik ederiz, inanırız ve onlara ölü demeyiz. Cansız dediğimiz cisimlerin hayatını bilemediğimiz, atomlarındaki yazıları/şifreleri çözemediğimiz gibi... Tesbih eden,1860 İlâhî emânetin azametini idrâk eden,1861 Allah korkusundan yarılıp paramparça olan, yuvarlanan1862 taşların, dağların hayatını bilemediğimiz gibi. Cin ve meleklerin hayatına vâkıf olamadığımız gibi. Berzah/kabir hayatını tümüyle idrâk edemediğimiz gibi... Âhireti tümüyle anlayamadığımız, rüyânın sırlarını, rûhî hayatın gizliliklerini çözemediğimiz gibi... Şehidlerin hayatını da tümüyle anlayamayız. Ama tüm sayılanlara iman ettiğimiz gibi şehidlerin yaşadığına da inanırız.
Seven, sevdiğinin yolunda, sevdiğinin isteğini seve seve fedâ edendir; Şehidlik, bu hükmü kanıyla onaylayan sevdâlı fedâidir.
Şehid, Tevhid mücâdelesinin ebedî şâhididir. Hakk’a ve hakikatlere, gözüyle görmüş gibi şâhid olan şehâdet eridir.
Şehâdet/şehidlik, şehâdet kelimesini kuşanmakla, Allah’ın şâhidi olmakla mümkündür. Allah dışındaki bütün ilâhlara “lâ -hayır!-“ demek, şehâdete giden yola girmektir. Çünkü gerçekten şehâdet kelimesini haykırmak, bütün dünyaya
1857] 3/Âl-i İmrân, 154
1858] 2/Bakara, 154 ve 3/Âl-i İmrân, 169
1859] 2/Bakara, 154
1860] 17/İsrâ, 44
1861] 33/Ahzâb, 72
1862] 2/Bakara, 74
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 463 -
meydan okumak, bütün küfür dünyasını karşısına almak, şehâdete/şehidliğe tâlip olmak demektir.
Şehidlerin kanları, İslâmî değişim ve dönüşümün, inkılâbın anahtarıdır. Şehidlerin kanları, güzellik ve koku saçan kırmızı lâlelerdir.
İnsan nasıl olsa ölecek, ecel ne bir sâniye önce, ne bir sâniye sonra değil (7/A’râf, 34), tam vaktinde gelecek. Ama ölümün şeklini belirlemek biraz da bizim irâdemize bağlı; kahramanca, şereflice ölmek, yani ölümsüzleşmek veya sıradan biri gibi...
Tevhidin ve Hakkın düşmanları, İslâmî dâvetin önüne engel koymak üzere her zaman hile ve tuzak kurmuşlardır. Tevhid tarihi boyunca bâtıl güçler, dünyevî aşağılık çıkarlarına engel gördükleri Hakkın hâkimiyetini istemediklerinden, insanları Allah yolundan alıkoymak için cinâyetlerden, vahşet ve katliâmlardan geri durmamışlar, sayısız şehidin kanı karşılığında fethedilen İslâm topraklarını işgal etmişlerdir. Cihad ve şehâdet rûhundan başka bu zâlimleri durduracak bir yol yoktur. Bu şuurdaki mü’minler, tarih boyunca Tevhid bayrağını yere düşürmemişler, özellikle saâdet asrından sonra, tâğutlara bütünüyle kulluk yapıldığı hiçbir devir olmamıştır. Kutsal emânet, şehidler sâyesinde bize sağlam bir şekilde ulaşmıştır. Şehid kanlarının yeşerttiği engin filizler Hak’tan başkası karşısında boyun eğmeyerek mukaddes değerleri korumuşlardır. Şehid kanlarının suladığı her toprak parçası, şehidlik mantığını öğretirken, üzerinde dolaşanlara sorumluluklarını hatırlatmakta ve şöyle haykırmaktalar: “Ey Allah’ın kulları, her şey Allah yolunda verilmeye lâyıktır; ama hiçbir şey Allah yolunda harcanmayacak kadar kıymetli değildir! Mukaddes tevhid sancağını yere düşürmemek, kutsal emânete ihânet etmekten kurtulmak için bugün, şehidlik şuurunu yeniden canlandırmak zorundayız. Unutmamalıyız ki bugün küfür cephesi, geçmiştekilerden daha mâsum, daha merhametli değildir. Hak ile bâtıl arasındaki mücâdele, günümüzde de en şiddetli biçimde sürüyor.
Hz. Hüseyin’in şehâdeti, asırlardır cihad, inkılâp ve şehâdet rûhunu nasıl etkilemiştir? Seyyid Kutub ve onun gibiler hâlâ yaşamıyorlar, yoldaki işaretleri göstermiyorlar mı? Bak, nasıl canlı dersler veriyorlar, hizmet ve cihad yapıyorlar... Onlar bu hizmetleri yaparken ölü de, biz mi diriyiz?
Kansız ihtilâl olmadığı gibi, her hayırlı inkılâp da şehidlerin kanına ihtiyaç duyar. İslâmî inkılâbın olmazsa olmazlarından biridir şehâdet. En büyük inkılâp, Kur’an’ın, Peygamber’in inkılâbıdır. O inkılâp öncesi, nice zahmetlere, fedâkârlığa, şehâdetlere sahne olmuştur Mekke ve Medine. Selâm olsun Sümeyye’lere, Yâsir’lere, Ammar’lara, Bilâl’lara, Hamza’lara, Câfer’lere!
Yakın tarihteki devrimlere bakın. 1789 Fransız devrimi, 1917 Rus İhtilâli; ne kanlara ve canlara sahne olmuştur. İran İslâm İnkılâbı da yüz bini aşkın şehid kanının üstüne kurulmuştur. Bugün de şehidler ve canlı şehidler ayakta tutmaktadır.
Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yeraltı zindanlarında uzunca çile çekmesi... Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır. Sonra bu aşamalardan geçen buğday
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dânesi, bir ölür, yüz dirilir 1863. Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir.
Denilebilir ki Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı 1970’lerde dâvâları için kendilerini fedâ etmese, komünizm için idam sehpâsına boynunu uzatmasaydı, belki 70’li yıllarda Türkiye’de bu denli ilerlemeyecekti komünizm. PKK dâvâsı da bâtıl dâvâ uğruna binlerce canın fedâ edilmesiyle büyümedi mi? Onlar, cenneti olmayan bir dâvâ için, kendilerine göre yokluğu seçebiliyorlar da, müslüman gerektiğinde cennet karşılığı fedâi olamayacak mı? Canlı şehidler unutmaz ki, uğrunda ölünmeye/canlanmaya en lâyık dâvâ İslâm dâvâsıdır. Bâtıl ideoloji mensupları kadar çalışmayan, fedâkârlık yapmayan insanlar, sorumluluklarından nasıl kurtulacaklar? “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a eşler, benzerler edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler...“ 1864
Bâtıl dinler, beşerî dâvâlar ve ideolojiler uğruna, içi boş kavramlar için, ırkçılık, kan dâvâsı, toprak veya bâtıl simgeler uğrunda eziyet çekenler, ölenler normal görülebiliyor, hatta bu kimseler kahraman ilân ediliyorken; Allah yolunda öldürülenlere nasıl bakılmalı? “Ben de müslümanım el-hamdü lillâh!“ diyenler nasıl bakmalı? Bu bakış, bakanın kendisini iman aynasında görüp, imanının testi olmaktadır aslında.
İmanın, mü’min olmanın bir bedeli vardır. Cennetin bir bedeli vardır.1865 Bedeli ödenmeyen inanç, taklitten öte gidemez. İmanda tahkîke ve yakîne ulaşmak için gereken bedeli eksiksiz ödemek gerekir. İman sözü kuru bir iddiâdan ibâret değildir; “inandım“ diyen, en ağır imtihanlara tâlibim demektedir: “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılavereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir.“1866 Nelerle imtihan olacağız? “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma ile ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele!“1867; “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?“1868; “Sevdiğiniz şeylerden infak edip Allah yolunda harcamadıkça birre (iyiliğe) eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.“ 1869
Allah yolunda savaş yapanları, cephede savaşan müslümanları görenler iyi bilir? Hayatta bu kadar nurlu, candan tebessüm edip gülen huzur dolu yüzlere kesinlikle başka bir yerde rastlanamaz. Şehidlik için gönülden yalvaranları, en güzel duâyı dille ve fiille yapanları, düğüne gider gibi cepheye koşanları kalemle veya dille anlatmak mümkün değildir, onu gören ve yaşayan bilir ancak.
Şehid: Fânî varlığını Allah’a sunarak giriştiği alışverişte, kendisi için rızâ ve cennet satın alırken, geride bıraktığı cemaati için de, bu dinamikleri çağırmış olur. Şehid kanının bereketi ve fazîleti dediğimiz şeydir bu. Şehâdetin işlevi, Allah’ın gaybî imkânlarını, şehidin içinden çıktığı cemaat üzerine celbetmektir.
1863] 48/Fetih, 29
1864] 2/Bakara, 165
1865] 2/Bakara, 214
1866] 29/Ankebût, 2-3, 6
1867] 2/Bakara, 155
1868] 3/Âl-i İmrân, 142
1869] 3/Âl-i İmrân, 92
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 465 -
Allah’ın rızâsına paraleldir Allah’ın yardımı; sünnetullah budur. Allah’ın rızâsı, Allah’ın yardımını neticelendirir. Şehidin mesajı, örnekliği, verdiği dersler, kanı ile kendi zamanında ve gelecekteki, dâvâ kardeşlerine faydası ve Sünnetullah gereği Allah’ın yardımı ve zaferini dâvet ettirici olduğu gibi; âhirette de, içinden çıktığı topluma Allah'ın izniyle şefaat edebilecek, dünyada olduğu gibi âhirette şehâdette (şâhidlikte) bulunacak, hakkın şâhidi olacaktır.
Her şehid, dünya âleminde geriye kalanlara kutsal bir masaj bırakarak gider. Hiçbir ölüm olayının şehidlik kadar derin muhtevâsı yoktur. Belki birkaç damla gözyaşı veya dramatik sessizlik... Fakat şehâdet, katiller cephesinde, bir bedenin varlığına karşı girişilen bir yok etme olayından ibâret olmayıp, hak ve hakikatin, adâlet ve doğruluğun yok edilmesi olayına mâtufdur. Dolayısıyla yok edilmek istenen şehidin bedeninde sembolleşen hak, hakikat ve tevhid gerçeğidir. Dökülen her şehid kanı, aynı zamanda İlâhî dâvânını ebediyyen pâyidar kalması için önden gidenlerin arkada kalanlara mes’ûliyetlerini hatırlatma sadedinde bir mesajdır. İlâhî dâvâ uğruna canlarını fedâ edenleri anlayabilmek, ancak onların kaygılarıyla kaygılanıp, küfre ve zulme karşı onların duyduğu kutsal kini kuşanmakla mümkün olacaktır.
Şehidler, kendi hayatlarını fedâ etme pahasına kutsal emaneti, İslâm sancağını bize ulaştırdılar. Bizler, bu bayrağı taşıyabiliyor muyuz? Bizden sonraki nesillere bayrağı daha yükselterek teslim edebiliyor muyuz? Cevabımız “evet“ ise, şehid olamasak bile şehidlerin şefaatini umabiliriz; “hayır“ ise, hesap meleklerinden önce şehidlerin yakamıza yapışacakları endişesi taşımamız gerekir.
Şehidin kanı, hak ve bâtılı, adâlet ve zulmü birbirinden ayıran ölçü taşıdır. Şehid, halk kalabalıklarının sırıtan yüzünü görmesine engel olan bâtılın zulmünün maskesini yırtma görevi üstlenir.
Hak yolunun tâvizsiz savunucuları olan canlı şehidler, başarısızlığın % 99 olduğunda bile bâtılla tokalaşıp uzlaşmazlar. Ezilir, ama sebat ederler; düşerler, ama dosdoğru çizgiden yalpalamazlar. Hz. Hüseyin; şehidlerin seyyidi işte böyle birisidir. “Heyhâte mine’z-zilleh“ diyen korkusuz peygamberin yiğit torunu. Hüseyin gibi muhteşem mağluplardır asıl gâlipler, tarihe geçen, tarih yazanlar. Onu dünyevî olarak yenen, şehid edenlerin durumu mu? Kim, oğluna Yezid ismi koymuş ki bugüne kadar? Ya Hüseyinlerin sayısı?! Hz. Hüseyin, bir destan kahramanı değil, baştan sona bir destandır, canlı destan! Kendisi için en çok ağlanılan büyük şehid. Dâvâ adamının bir ideal uğruna ölebilenine/ölümsüzleşenine Hüseyin’den daha güzel bir örnek mi aranır?
Ölümsüz Şehidlerden Ölümsüz Mesajlar
“Muhammed'in canını elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar cihad edip tekrar öldürülmeyi ne kadar isterim!“ (Ümmetinin Şehidi/şâhidi Hz. Muhammed Mustafa) (s.a.s.)
“Sabran yâ âle Yâsir! İnne mev’ıdeküm el-cenneh -Sabredin ey Yâsir âilesi! Size cennet vaad edildi!-“ (Canlı Şehid Hz. Muhammed (s.a.s.)
“Gâyemiz Allah’tır, önderimiz Rasûlullah’tır. Anayasamız Kur’an, yolumuz cihaddır. En yüce temennîmiz Allah yolunda şehîd olmaktır.“ (Şehid Hasan
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el-Bennâ)
“Normal bir insanın mantığı ile şehidin mantığı arasında büyük fark vardır. Şehid, aşk ehlidir; akıl ehli değil!“ (Şehid Mutahharî)
“Şehid verdik’ demeyelim; ‘şehid kazandık’ diyelim. Çünkü, şehid, evet, zâhiren aramızdan ayrılıyor ama kanı daha büyük hizmetler görüyor. Biz gönül ehliyiz, akıl ehli değil. Akıl ehli, hayatta kalmanın bin bir yolunu hesap ederken; gönül ehli, şehâdet için bir yol bulma gayretindedir. Sırf akıl ehli olanlar, dâvâları için sadece tedbir peşinde koşarlar. Gönül ehli olanlar ise, dâvâları için önce kendilerini fedâ etmeyi göze alırlar. Herbir müslüman, inancına aşkla bağlanmalıdır; sadece akılla değil!“ (Şehid Muhammed Hüseyin Beheştî)
“Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...“ (Şehid Seyyid Kutub)
“Bizler, kaderin Allah’ın elinde olduğuna inanıyoruz. Eğer benim ölümüm sizin bu zâlim mahkemenizin emri ile değilse, hapisten çıkınca size savaşın ne olduğunu göstereceğim! Yok, eğer ölümüm, sizin idam hükmünüzle ise, size şunu müjdeliyorum: Bizden sonra gelecek nesil, sizin küfür nizamınızı yerle bir edecektir.“ (Şehid Şükrü Mustafa)
“Dert ve gamla dolu kalbim, özgür olmak istiyor. Pejmürde rûhum artık uçmak ve şu kara gurbet beldesinden göçüp gitmek için yolculuk vâdisine çekmek istiyor. Gönül, varlık yükünden kurtulup, yokluk âleminde sadece Allah’ıyla vahdete ulaşmak derdinde...“ (Şehid Mustafa Çamran)
“Bu yolda ölümle karşılaşmamız şereftir bizim için. Zillete boyun eğmektense izzetle ölürüz! Müslüman, kula kulluk olmayacağını bilendir. Müslüman, gâyesinin Allah’a lâyıkıyla kulluk olduğunu bilendir. Müslüman, kolaya değil zora, sefâya değil cefâya, refaha değil çileye, savaşa değil barışa, kötülüğe değil iyiliğe, cehenneme değil cennete tâlip olandır.“ (Şehid Şeyhmus Durgun)
“Ey İslâm dâvetçileri! Ölüm tutkunu olun ki, size hayat bağışlansın. Sakın amelleriniz sizi aldatmasın, aldatanlar sizi Allah ile aldatmasın. Okuduğunuz kitaplar, devam ettiğiniz nâfileler sakın sizi aldatmasın!“ (Şehid Abdullah Azzam)
“Herkes ya kan, ya da mesajı... Ya Hüseyin ya da Zeynep olmayı... Ya öyle bir ölümü, ya da böyle bir kalımı... seçmesi gerektiğini bilmelidir...“ (Şehid Ali Şeriatî)
Eğer idamı hak etmiş olarak Hakk’ın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmem haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam; bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!“ (Şehid Seyyid Kutub)
“Allah’ım! Sana şükrediyorum; şehâdet sırrını bana gösterdin. Tâ ki, tehlike döneminde ölümden korkmayayım, aşkla tehlike denizine dalayım! Korkunç sahnelerden kaçmayayım. Tehlike ve tehdit beni Senin yolundan saptırmasın! Şehâdeti kabul etmem, beni özgürleştirdi. Şehidliğine dayanan böyle bir hürriyeti, hayatım pahasına hiçbir şeye satmadım, satmayacağım.“ (Şehid Mustafa
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 467 -
Çamran)
“Cânân yolunda canım giderse / Canıma minnet, el-Hükmü lillâh!“ (Şehid Sefa Eryağan)
“Zulüm, kısmak istediği sesi nâra yapar. Ve bazı ölüler, yaşayanlardan daha yüksek sesle konuşur.“ (Boğanın boynuzundan tutan adam, Şehid Malcolm X)
“Biz, fikir ve sözlerimiz uğruna ölsek de; o fikir ve sözler, ruhlu birer vücut olarak kalacak; yahut da onları kanlarımızla sulayıp canlılar, ruhlular arasında yaşatacağız.“ (Şehid Seyyid Kutub)
“Ben şehâdeti bütün nimetlere tercih etmeye hazırım.“ (Şehid Safiyyullah Efzalî)
“Yarın ben kıyâmet günüde Allah’ın ve Peygamber’in huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana: ‘Ey Said, İslâm dininin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu halde niçin savaşmadın?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebânîleri beni sarığımdan tutup cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Andolsun Allah’a ki yalnız ben ve bu elimdeki baston bile kalsa, bâtılın karşısına çıkıp kıyâm edeceğim. Şehid olana kadar da mücâdelemden asla dönmeyeceğim. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha makbul bir kulum ne de siz onun ailesinden daha makbulsünüz. Ben üzerime düşeni yapmak zorundayım. Allah’a emânet olun!“ (Şehid Şeyh Said)
“Yâ Rabbi! Kanımı, günahlarım için temizleyici kıl.“ (Şehid Tekiner Tayfur)
“Şehâdet, bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara!“ (Şehid Metin Yüksel)
“Aziz gençlere ilân ediyorum ki, ben şehid olmaya karar verdim. Belki de benden en son duyacağınız söz, bu olacaktır. Her müslüman, elinden geldiğince hatta hayatı pahasına İslâm’a dayanan şerefli, sâlih bir nizâmı yerleştirinceye kadar cihad ve mücâdeleye devam etmelidir.“ (Şehid Muhammed Bâkır es-Sadr)
“Ey Büyük Allah’ım! Benim için şehâdet yolunu açtın ve bu toprak dünyadan soyut âleme geçebilmem için bana bir pencere gösterdin. Bana hayatımın en lezzetli ümidini seçebilmemi ve bu yolda bütün zorluk ve eziyetlere katlanabilmemi müyesser kıldın. Şükürler olsun Sana!“ (Şehid Mustafa Çamran)
“Biz elbette Rabbimize döneceğiz. Beni bu değersiz dallarda asmanıza karşı pervam yoktur. Muhakkak ki yolum İslâm ve Allah içindir.“ (Şehid Şeyh Said)
“Size dinimi satmayı reddediyorum. Dinimi cellâtlara satmaktan Allah’a sığınırım. Hiç kimsenin, sahte dünya metâı karşılığında şehâdet tacını başımdan atmasına izin vermem!“ (Şehid Arif el-Basrî)
“Bir inanabilsem Allah’ım... Bir inanabilsem! Ben de bu mücâhidlerden, şehîd adaylarından biri miyim acaba?“ (Hama şehidlerinin liderlerinden Şehid Edip el-Kıylânî)
“Ölümü hayata tercih eden kimse için ölümle hayat müsâvîdir. Peygamberimiz bize hak uğrunda ölmekten korkmamayı öğretmiştir. Hiçbir şey bizi korkutamayacaktır. Ölümü hayata tercih eden bir milletin önünde hiçbir şey duramayacaktır.“ (Şehid Hasan el-Bennâ)
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Aziz şehidlerimizin meş’ale görevi görmeleri için, aziz hâtıralarının ayakta tutulması gerekir.“ (Şehid Edip el-Kıylânî)
Güzel ölmenin sanatı, hayatı güzel yaşamaktan geçer. Şehâdet, bir yenilgi, bir yitiri değil; bir seçimdir.
Ölümden korkmayanı, şehâdete susamış olanı korkutabilecek bir silâh icat edilemedi, edilemeyecektir.
Ne zaman müslümanların kurtuluş gemisi karaya oturmaya yüz tutsa, kanlarını altına pompalayarak O’nu yüzdüren ve yüzdürecek olan şehidlerimizdir.
Şehidlik konusunda söylenmedik söz kalmamış olabilir; ama bu konuda yapılmadık henüz pek çok eylem, icrâcısını bekliyor. Esâsen, şehâdet makamı, “söz“den ziyâde, “hareket“in, “eylem“in meyvesi değil midir?
Yenmek başkadır, kazanmak başka. Yenilmek başkadır, kaybetmek başka. Allah’ın askerleri savaşı kaybetse de, zaferi kazanırlar.
Son sözü hep şehid söyler. Çünkü o kanıyla konuşur. Fakat onun sözü, bir bakıma ilk sözdür. Her müslüman mücâhidin ölmeden önce ölüp, şehid olmadan önce şehid olması gerekir. Canlı şehid olamayana, canını şehid vermek nasib olmaz.
Selâm olsun tüm şehidlere, şehid gibi yaşayan canlı şehidlere ve şehâdet duâsı ve hazırlığı yapanlara!..
“Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Şimdi bizi şâhidlerden/şehidlerden yaz!“ 1870
Ve… Günümüzdeki Cepheler
Şehidlik; zulme, fitneye, Hakka isyâna; canla kanla karşı koymak, neticede kanın kılıca gâlip gelmesini sağlamak demektir. Dünya, şehid olmaya can atanlardan korkuyor. Hiçbir silâh, yerinde kullanılan şehâdet silâhından daha büyük olamaz. Şehid olmak isteyeni, hiçbir maddî şeyle korkutamazsınız. O daima gâliptir; ölse de, yaşasa da. Ölümden korkan tüm materyalistleri, yahûdileri, beşerî ideoloji mensuplarını ancak ölümden korkmayan şehâdete can atan yiğitler korkutabilirler. Görmüyor musunuz İsrâil’in taş atan gençten nasıl korkup üstüne tankla yürüdüğünü... Görmüyor musunuz 15 yaşındaki gencin/çocuğun elindeki taşla dünya ile savaştığını... Çeçenistan destanını... Afgan direnişini, Bosna kıyâmını... (Ve Türkiye’nin uykusunu!... Rejimin, Amerika safında, İsrail ve Amerika hedefleri doğrultusunda müslümanlarla, İslâmî simgelerle bilinçli-bilinçsiz mücâdelesini...)
Günümüzdeki cephelere gelince… Olaya heyecanla, duygularla değil; serinkanlılıkla, tecrübe birikimiyle, akılla, vahyin tedriciliğe verdiği önemle bakmak gerekiyor. Cihada hazır olmak elbette gereklidir, ama bunun usûlü, yöntemi ve tedricî aşamaları nelerdir? Hangi kapıdan nasıl gidecek gençler ve nasıl onlara yardım edecek? Bugün cephelerde insan ihtiyacından çok daha fazla silâha, yani paraya ihtiyaç var. Yetecek sayıda cihad edecek oralarda insan var. Ama hepsinin lojistik, mânevî ve maddî desteğe ihtiyacı var.
1870] 3/Âl-i İmrân, 53
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 469 -
Ayrıca, kendi aramızda şu değerlendirmeyi yapmak mecburiyetindeyiz: Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün bittiği yerdeyiz. Söz bitince silâh konuşsun diyorsunuz, o da fayda sağlamıyor. Yani, söylemesi zor, ama söylenmeli; canla cihadın bile yeterli olmadığı bir fitnenin içindeyiz. Nasıl mı?
Kurtuluş Savaşı denilen savaşta bu ülke topraklarında nice insan canlarını verdi. Sonuç mu? Onların kanları, antlaşma masalarında çok ucuza satıldı. Sanki düşman olan kâfirler gâlip gelseydi Türkiye’de nasıl bir yönetim ve nasıl halkı Batılılaştırmaya uğratacaksa aynısı uygulandı. Dünyevî açıdan bedavaya ölmüş oldular savaş yapan ve zafer kazananlar.
Bosna Hersek’te cephelerde öldürülen kardeşlerimiz… İnşaallah hepsi şehid derecesine ermiştir. Ama dünyevî sonuç ortada: Ne İslâm devleti kuruldu, ne problemler çözüldü. Çeçenistan için de benzer şeyler söylenebilir. Afganistan için daha göze batacak şekilde şehidlerin kanlarının neticeyi tayin etmede yeterli kalmadığı ifade edilebilir. Irak’sa tam bir fâcia. Ümmet birbirini kırarak cihad yaptığını sanıyor, Müslüman kardeşini öldürmek için ölenler şehid sayılıyor. Ve tabii bu kanlar zulmü boğamıyor, daha büyütüyor…
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar içinde olacağını, şehid kanlarını satıp satmayacağını, ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor.
Eskiden ülkücü gençlerde görüldüğü gibi, insanları gaza getirip dâvâ filan diyerek canlarını feda ettirmek çok zor değil. PKK bile bunu beceriyor. Önemli olan ölmesini bilmek değil; müslümanca yaşamanın yolunu bulmak. Müslümanın kanı o kadar ucuz olmamalı. Delicesine, heyecana kapılarak, hastalıklı bir ruh haliyle, öleyim de kurtulayım diyerek, kendisi ilim sahibi olsa isabetli karar verebilecek, ama öyle olmadığından, ilim ve takvâ sahipleriyle istişâre de yapmadan; mutlaka ölünmesi gerekip gerekmediğini bilmeden, aceleci bir kararla (dilim varmıyor, ama söylemeliyim: İntihar eder gibi) ölmek... Bu anlayış mı kurtaracak ümmeti? Delikanlı, doğru dürüst iman etmeden mücâhid kesiliyor. Canlı Kur’an değil; ama mücahid, kahraman! Niye öldüğünü, dininin kendisinden bu ortamda böyle bir şeyi kesin şekilde isteyip istemediğini bilmeden ölmek… Şehidlik bu demek mi gerçekten? Bu, militanca yaklaşıma, intihar bombacılığına, dünyevî kahramanlığa, fedâkârlığa, yiğitliğe daha yakın bir anlayış olabilir, ama İslâm’ın cihad ve şehâdet anlayışına ne kadar uzakta, tartışılmalı. İslâm, insanları kurtarmak ister. Canla cihad, yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır.
Esas acınacak insanlar, dostunu düşmanını tanımayan ve düşmanını dost zannedenlerdir. Cihadıyla, ibâdetiyle Allah'ın dinini yaşamayan, Müslüman kardeşine yardım edemeyen kimsenin, müslümanca ölmesi de çok zordur.
Cihad, yanmaktan kurtulan merhametli insanların başkalarının imdadına koşmasının, insan kurtarma savaşının adıdır. O yüzden kurtulmayan kurtaramaz. Kendi ülkesindeki küfrü, şirki ihmal edip cihad bölgelerine koşanların durumu
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şuna benziyor: Evinde büyük bir yangın olan, ateşler içindeki çocuklarının, kardeşlerinin dumandan boğulduğunu, sesleri çıkmaz hale geldiğini gören veya görmesi gerektiği halde görmek istemeyen, onları kurtarmak yerine, komşusunun hastasından inilti seslerine acıyarak evini terk edip ona ilaç yetiştirmeye çalışan samimi ama saf insan… Tabii, o komşusuna yardıma giderken evindeki yangının büyüyüp çocuklarını da, diğer yakınlarını da mahvetme riski büyük. Kaldı ki, elinde komşusunun hastalığına deva olacak ilaç filan da yok, ona pek bir yardımı olacak da değil. Komşusunun dilini anlamıyor, onun hastalığını teşhis edecek tıbbi bilgisi de yok. Henüz yangının sadece dumanlarının perişan ettiği ve yanmaktan kurtarabilecek imkânı olduğu halde, evini terk edip faydası pek olmayacağını düşünmeden iyi niyetle komşusunun yardımına koşması… Bu ülkede yaşayan insanımızın, küfür ve şirk alevleri içinde cehenneme doğru hızla koştuğuna şahit olan bir itfaiyeci durumundaki dâva adamının, yangın mahallini terk edip görev alanı dışındaki problemlerle uğraşması ne kadar onaylanabilir? Eyvallah, elbette bu sınırlar câhiliyyenin çizdiği yapay sınırlardır, kardeşlerimiz bu topraklarla sınırlı değildir. Ümmet bir bütündür. Ancak, maddî ve mânevî yardım, bulunduğumuz yerden başlayarak halka halka yayılması gereken bir süreç gerektirir. Biz, önce yaratıldığımız yerde imtihan olmaktayız. Ve buralarda cihada çok daha büyük ihtiyaç vardır.
Cihad, Allah için gayret etmek demektir, Allah’ın dinini hayata hâkim kılma gayreti için gücü yettiğince çabalamak demektir. Bu, sadece savaşla olmaz. Canla cihadda, yani Allah için savaşta bile hedef, öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar.
Çokların hayat bulması için, belli bir azgın azınlığın ölmesi gerekiyorsa, işte buna “cihad“ deriz ve buna koşarız. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Ama bunun şartlarını da ümmetin ulemâsı belirler, birkaç gencin heyecanlı ama cahilce tavrı değil.
Cihad mekânları; mânen hastalıklı, ülkelerinde ciddi bir şey yapamayan insanların sığınağı, ucuz ve kolay yoldan cennete gitmek için kaçılacak, sığınılacak mekânlar veya Vehhâbileştirme kursu değildir.
Maddeler halinde cihadı tahlil edelim:
1) Cihad farzdır.
2) Cihad, sadece silâhla veya can alıp canını vermekle sınırlandırılamaz.
3) Kur’an’da cihadı emreden hemen bütün âyetler, “malınızla ve canınızla cihad edin“ der. Önce malla, yani, can dışında Allah ne tür imkân verdiyse onlarla Allah yolunda cihad…
4) Cihad emri, Kur’an’ın tedricî olarak topluma yüklediği görevlerdendir.
5) Cihad emri, öncesinde başka çalışmaları icap ettiriyorsa oradan başlamayı gerekli kılar. Namaz için önce abdestin gerekli olduğu gibi.
6) Türkiye topraklarında yaşayan kimselerin en önemli cihadı bu topraklarda olmalıdır. Çünkü bizim yaşadığımız yerlerde cihada daha büyük ihtiyaç vardır.
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 471 -
Şirkin izale edilmesi için yapılacak ciddi çabalar için uğraş vermek, can vermekten daha zor, daha sabır isteyen, daha ilim ve olgunluk isteyen bir tavırdır.
7) Esas İsrail, bizim içimizdeki İsrail’dir. Esas Filistin biziz. Esas büyük işgal, toprakların işgali değil, bizim insanımızın gönlünün ve zihninin işgalidir.
Şeytan, yapamayacağımız büyük işleri, idealleri, boyumuzun ve gücümüzün yetmeyeceği şeyleri güya yaptırmak için, yapacağımız görevleri aksattırmayı pek sever. Şeytanın sağdan yaklaşmasıdır bu.
Çözüm, kısa vadede ve heyecanla, kendini feda etmekle çözülecek basitlikte değil. Ve kendini kurtaramayan başkalarını kurtaramaz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmesi beklenemez. Yamuk ağacın gölgesi de yamuk olacaktır. Gencin biri “ben Halep’te 30 arşın (metre) atladım“ diye övünür durur; bununla orada burada kahramanlık taslar. Onun yalanını ispatlamak için biri der ki: “Halep oradaysa, arşın burada. Orada atladıysan burada da atlarsın, haydi!“ Ve delikanlı ondan sonra sus-pus olup oturur. Oralarda cihad edecek kahramanımız burada hangi cihad sınıflarından geçti, değerlendirilmez. Aynen, Almanya’daki cemaatlerin kendi çocukları tümüyle küfür ortamında eriyip kaybolurken, buna çözüm bulacak yatırımlar yerine, bütün infaklarını Türkiye’ye gönderdiği gibi. Yine, eve lâzım olan eşyanın camiye bağışlanması gibi bir durum.
Ben bunları yazmak zorunda mı kalacaktım Allah’ım? Ben ki, şehid çocuğu değilim, ama “Şehâdet“ benim çocuğum. Keşke, bilgisayarım olmasaydı, cihad ortamlarını ve şehid (zannedilenlerin) kanlarının sonucunu (sonuçsuzluğunu) eleştirmeseydi tuşlar! Ve bunları gönlüm kanayarak, ruhum ağlayarak yazmak zorunda kalmasaydım…
Ne mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra uzun vadeli programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan muvahhidlerin vahdeti. Sonra öncülerin şûrâsı ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif dayanışma ve güçbirliği ruhu. İlim-takva-cihad bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde öncü bir kadro, ümmet içinde ümmet. Ve onların İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı faaliyetleri. Cihadsa, her çeşidiyle cihad; Ama önce niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların, önderliğin netliği.
Mukaddes tevhid sancağını yere düşürmemek, kutsal emânete ihânet etmekten kurtulmak için bugün, şehidlik şuurunu yeniden canlandırmak zorundayız. Unutmamalıyız ki bugün küfür cephesi, geçmiştekilerden daha mâsum, daha merhametli değildir. Hak ile bâtıl arasındaki mücâdele, günümüzde de en şiddetli biçimde sürüyor.
Hz. Hüseyin’in şehâdeti, asırlardır cihad, inkılâp ve şehâdet rûhunu nasıl etkilemiştir? Seyyid Kutub ve onun gibiler hâlâ yaşamıyorlar, yoldaki işaretleri göstermiyorlar mı? Bak, bu şehid öğretmenler nasıl canlı dersler veriyorlar, hizmet ve cihad yapıyorlar... Onlar bu hizmetleri yaparken ölü de, iş-aş-eş uğraşısı içinde kaybolan bizler mi diriyiz?
Her hayırlı sosyal değişim, şehidlerin kanına ihtiyaç duyar. İslâmî inkılâbın, İslâmî değişim ve dönüşümün olmazsa olmazlarından biridir şehâdet. Önemli olan; doğru yerde, doğru zamanda, doğru niyetle ve mutlak doğrunun hâkim
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması uğruna can verebilmektir. En büyük inkılâp, Kur’an’ın teorisini çizdiği, Hz. Peygamber’in uygulamasını yaptığı devrimdir. O inkılâp öncesi, nice zahmetlere, fedâkârlığa, şehâdetlere sahne olmuştur Mekke ve Medine. Selâm olsun Sümeyye’lere, Yâsir’lere, Ammar’lara, Bilâl’lara, Hamza’lara, Câfer’lere!
Namaz farz diye, paldır küldür namaza duramayız. Önce abdest almamız ve namaz kılacak ortam hazırlamamız gerekiyor. Cihad farzdır ve şehâdet gereklidir, ama önce abdest gibi gerekli şeyler var. Abdestsiz namaz kılma aceleciliğinin caiz ve doğru olmadığını söylemeli bazıları. Önce abdest; şu soğuk ortamda zor gelse de, abdestin vakit kaybı olduğu önyargısı olsa da, önce abdest! insanlarımız heyecanla ve ucuzcu bir yaklaşımla, sağlıklı olmayan bir acelecilik ve kurtuluş isteğiyle abdestsiz namaz kılmayı öncelikliyorsa, bunun yanlış olduğunu söyleyenler (kendisini anlamayacakların, yanlış anlayacakların, itham edeceklerin çok olacağını bilmesine rağmen) çıkmalı. Ve insanlara abdest almasını, temizlenmesini öğretmeli. Yüce Nebî’ye; önce üzerindeki örtüyü (yalnızlığı, uzleti, toplumdan kopukluğu, eve çekilmeyi) atması ve ilerideki büyük cihadlara hazırlanması için elbisesini temizlemesi, her çeşit “rucz“den/kötülükten uzaklaşması emredilmişti.1871 Aynı emir bizim için de geçerli…
Haydi, abdest almaya! Çevremizde abdestsiz namaz kılmaya kalkanları uyarmaya; hep beraber cemaatle namaz kılmak için onları da abdeste davet etmeye. Sahi, abdest nasıl alınacak? Biz sadece namaza odaklandık, onu öğrenmeye çalışmadık, ona yoğunlaşmadık ki… Namaz vaktini kaçırmadan, abdest almasını öğrenelim. Öğrenince övünelim diye değil, öğrenince alalım ve sonra namaza duralım diye. O muazzam sayıdaki ümmet içinde muhteşem ümmetin/kadronun hep birlikte cemaat olup kıyâma kalkacağı büyük ibâdet için haydi abdest almaya!
1871] 74/Müddessir, 4-5
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 473 -
Allah Yolunda Öldürülenlerle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Allah Yolunda Öldürülenler (Şehidler)
a- Allah Yolunda Öldürülenler (Şehidler) Ölmez: 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169-170
b- Allah Yolunda Ölmek veya Öldürülmek: 3/Âl-i İmrân, 157-158; 4/Nisâ, 74
c- Allah Yolunda Öldürülenlerin Mükâfatı: 3/Âl-i İmrân, 169-171, 195; 4/Nisâ, 74; 9/Tevbe, 52, 111; 22/Hacc, 58; 47/Muhammed, 4-6;
d- Savaşta Geçici Mağlûbiyetlerin, Şehidler Yönünden Hikmetleri: 3/Âl-i İmrân, 140-142
e- Allah Yolunda Öldürülenlerin Cennetteki Arkadaşlıkları: 4/Nisâ, 69
B- Gâziler
a- Düşmana Karşı Zafer Kazanan Gâziler: 4/Nisâ, 74, 95-96.
b- Yara Almalarına Rağmen Cihaddan Kaçmayanların Mükâfatı: 3/Âl-i İmrân, 172.
c- Savaşan Gâziler, Düşmana Karşı Allah’a Güvenirler: 3/Âl-i İmrân, 173-174.
Allah Yolunda Öldürülenlerle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Cihad 2, 4, 7, 9, 10, 13, 14, 15, 20, 21, 30, 112; Zebâih 31; İlim 45; Cenâiz 3, 34, 35, 65, 93; Meğâzi 9, 17, 26, 28; Mezâlim 33; Rikak 51; Ezan 32
Müslim, İmâre 103, 105, 109, 117, 119, 143, 146, 144, 145, 147, 149, 150, 154, 156, 157, 158, 164; Fezâil 26, 129, 130, 165; Cihad 20; İman 225, 226.
Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 13, 21, 23, 25, 26, 32; Tefsiru sûre 23
Nesâî, İman 24; Cihad 2, 15, 27, 31, 35, 36; Cenâiz 12, 13; Tahrîm 22, 23, 24
İbn Mâce, Cihad 13, 15, 16, 17; Hudûd 21
Ebû Dâvud, Cihad 12, 18, 39, 40, 89; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 21; Nesâî, Cihad 25; Sünnet 29; Diyât 21;
Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/137; 4/392, 397, 402, 405, 417)
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 451-452
2. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 297-300
3. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdûdi, insan Y. c. 1, s. 113
4. Mefâtihu’l-Gayb (Tefsîr-i Kebir), Fahruddin er-Râzi, Akçağ Y. c. 4, s. 74-81
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 631-633
6. Hulâsatu’l Beyân Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 264-265
7. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 92-98
8. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 304-308
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 400
10. Et-Tefsîru’l-Hadîs, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 149-151
11. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 264-269
12. El-Mîzân Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. c. 1, s. 485-535
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 3, s. 64-75; c. 19, s. 292-297
14. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Nureddin Turgay), Şamil Y. c. 6, s. 19-25
15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 418-425
16. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 610-617
17. Tevhide Doğru, Halil Atalay, s. 163-168
18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 293-298
19. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 84-86
20. Tavsiyeler, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 88-90
21. Makalât, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 69-71
22. Dirilişin Çevresinde, Sezai Karakoç, Diriliş Y. s. 111-115
23. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 169-207
24. Lâ 2, Mustafa Çelik, Ölçü Y./Yenda Y. s. 119-127
25. Şehâdet ve Şehid, Vahdettin Işık, Hak Söz, sayı 59 (Şubat 96)
26. Şehâdet, Ali Şeriati, Çev. M. Şayir, Fecr Y.
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
27. Şehâdet, Said Havva, Çev. Kenan Gültürk, Ravza Y.
28. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
29. Şehid, Murtaza Mutahhari, Zaman Y.
30. Şehâdet ve Şehid Metin Yüksel, Sadi Yüksel, Madve Y.
31. Şehâdet Yarışı, Mustafa Çelik, Hizbullah Y.
32. Şehid Sahâbiler, Muhammed Fehmi Abdülvehhab, Çev. Süheyl Yücel, Esrâ Y.
33. Asr-ı Saâdetteki İslâm Şehitleri, Ali Sami en-Neşşâr, Bahar Y.
34. Darağacındaki Kur'an Şehitleri, Rec'i Vakası, Adem Saraç, Erkam Y.
35. Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı, Abdülhakim Yüce, Nil Y.
36. Şehidin Günlüğü, İdris Gürsoy, Nil Y.
37. Şehitler Sultanı, Halid Muhammed Halid, Denge Kitabevi Y.
38. Şehidler Albümü, Heyet, Denge Y.
39. Şehid Hama, Ahmed Pakalın, İslâmoğlu Y.
40. Şehid Ömer, Hüseyin Kartal, Medeniyet Y.
41. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
42. Hz. Hüseyin, Bir Uyarı Bir Sembol, Heyet, Beyan Y.
43. Peygamberimize ve Ashâbına Yapılan İşkenceler, Asım Uysal, Uysal Kitabevi Y.
44. Cihad, Mevdûdi, Seyyid Kutub, Dünya Y.
45. İslâm’da Cihad, Seyyid Kutub, Özgün Y.
46. İslâm’da Cihadın Önemi, Mustafa Kapçı, Bayrak Y.
47. Cihad, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
48. Cihad Dersleri I-II, Abdullah Azzam, , Buruc Y.
49. Cihad Dünya Gündeminde, Abdullah Azzam, İslâmoğlu, Y.
50. Cihad, Âdâb ve Ahkâmı, Abdullah Azzam, Ravza Y.
51. Cihad Kervanı, Abdullah Azzam, Ravza Y.
52. Cihad Günlüğü, Abdülhamid Muhacir, Özgün Y.
53. Cihad Müdafaası, Ömer Abdurrahman, İstişare Y.
54. Cihad Müdafaası, Kelimetü’l-Hak, Ömer Abdurrahman, Servet Y.
55. Cihad Önderleri, Heyet, Seha Neşriyat
56. Cihad Ruhu, Azmi Yahya, Risale Y.
57. Cihad Sahasında Bediüzzaman, Mehmed Kırkıncı, Zafer Y.
58. Cihad Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
59. Cihad Yolunda Bir Adım Daha İleri, Said Havva, Uysal Kitabevi
60. Cihad Zikir Ayrılmazlığı, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
61. Cihadı Kuşanan Topraklar, Bekir Tank, Şûra Y.
62. Bütün Cepheleriyle Cihad I-II, Enver Baytan, Mevsim Y.
63. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
64. Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
65. Âyetlerle Savaş ve Cihad, Said Köşk, Anahtar Y.
66. Cihad Âyetlerinin Nüzul Sebepleri ve Muhtemel Kronolojisi, Nazmi Söğüt, Yük. İst. Enst.Y.
67. Kur'an-ı Kerim'e Göre Cihad, Mehmed Kemal Pilavoğlu, Güven Matbaası
68. Kim Savaşım Verebilir? Abdülkerim Süruş, Seçkin Y.
69. İslâm’ın Hareket Metodu, Yüksel Kılıçaslan, Hak Y.
70. İslâmî Hareket Metodu, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
71. Rasûlullah’ın Hayatı ile İslâmî Hareket Metodu, I-II, Abdurrahman Muhacir, Hak Y.
72. Nebevî Hareket Metodu, I-II, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y./Merve Y. Paz.
73. Ölümsüz Müdafaa, Mevlâna Ebul Kelâm, Marifet Y.
74. İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Pınar Y.
75. Hak Yolunda Mücadele, Hüseyin Âşık, Demir Kitabevi
76. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
ŞEHİD VE ŞEHÂDET
- 475 -
77. Bosna: Mağlûp Edilemeyenler, Ahmet Şanverdi, Kiyap Y.
78. Kim Savaşım Verebilir, Abdülkerim Süruş, Seçkin Y.
79. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün Y.
80. Savaş, Barış, İktidar, Abdurrahman Dilipak, Ferşat Y.
81. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.
82. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.
83. Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.
84 İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
85. Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
86. Kılıcın Hakkı, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
87. Sulh Peygamberi, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
88. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed, Abdurrahman Şarkavi, Birleşik Y.
89. Peygamberimiz’in Seriyyeleri, Muhammed Ali Kutup, Hisar Y.
90. Peygamberimiz’in Savaşları, Muhammed Kutup, Hisar Y.
91. Hz. Peygamber’in Savaşları, Muhammed Hamidullah, Yağmur Y.
92. Peygamberimiz’in Savaşları, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
93. Peygamberimiz’in Savaşları, Kasım Göçmenoğlu, Erdem Y.
ŞERİAT
- 477 -
Kavram no 166
Görevlerimiz 35
İbâdet; Şeriat; Haram-Helâl;
Günah; Sâlih Amel
ŞERİAT
• Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
• Şer'î Hüküm
• Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
• Şeriatlerin Esasta Birliği
• Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye“
• Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi
• Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
• Devlet ve İslâm Devleti
• Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 1872
(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 1873
Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
Şeriat; Sözlükte, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol anlamına gelir. Din ıstılâhında ise İlâhî emir ve yasaklar toplamı demektir. Âyet, hadis ve icmâa dayanan İlâhî kanun anlamındadır. Din, dinin amele ilişkin hükümlerinin bütünü için kullanılır. Dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin tamamına şeriat denilir. Şerîatla eş anlamlı olan “şer'“ kelimesi yalnız “İslâm şerîatı“ anlamında kullanılırken, şerîat kelimesi diğer kanunlar için de kullanılabilir. “Mûsâ'nın şerîatı“, “Zerdüşt şerîatı“ gibi. Şer' kelimesinin çoğulu kullanılmaz. Şerîat'ın çoğulu “şerâyi'“dir. Şerîat'ın eş anlamlısı olan “Şir'a“ da sözlükte; yol, mezhep, metot, âdet, benzer, tek, suya giden yol, anlamlarına
1872] 5/Mâide, 48
1873] 5/Mâide, 49
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelir. Ancak şerîat sözcüğü diğerlerine göre daha çok şöhret kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm dini“ karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, İslâm şerîatı denildiği zaman daima, Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile insanlara gönderdiği İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri anlaşılır. Şâri'; Şeriât koyan, teşrî' ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak demektir. Kelimenin terim anlamı Mekke'de inen şu âyette görülür: “Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.“1874 Yine Mekke'de inen şu âyette İslâm'ın önceki şerîatların devamı olduğu belirtilir. “Allah dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu.“1875 Yine, aynı sûrede inançtan yoksun olanlara hitâben; “Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği hususlarda kendileri için dinden şerîat koyan ortakları mı var?“1876 buyrulmuştur.
Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler Allah'ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır. Bu hükümleri vazedenin bizzat Allah olması itibarıyla O'na “Şâri-i Hâkim“ veya “Şâri-i Mübîn“ denildiği gibi, aynı isimler Hz. Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak, yeni hükümler koymuş veya Kur'an'ın hükümlerini tamamlayıcı esaslar getirmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed de “Şâri“ dir. Ancak O'nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O'ndan vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir. Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır. Kur'an'da şöyle buyrulur: “O, kendi arzu ve hevâsından konuşmaz. Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.“ 1877
İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine dayanır (Bunlardan ilk ikisi temel kaynak ve temel delil, diğer ikisi bunlara bağlı tâlî delillerdir). Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. Kur'an, Hz. Peygamber'in 12 yıl Mekke, 10 yıl da Medine dönemi olmak üzere toplam 22 yıl ve birkaç aylık peygamberlik süresinde tamamlanmıştır. “Bugün size dininizi tamamladım. Size olan nimetimi de tamamladım ve sizin için İslâm'ı din olarak seçtim.“ 1878
Bu dinin tamamlanması iki devrede olmuştur. Mekke'de Müslümanların sayısı az ve henüz kendilerini savunacak düzenli bir güce sahip olmadıkları için, bu devrede şerîatın dünyaya ve devlet düzenine ait hükümlerini uygulama imkânı yoktu. Bu yüzden Mekke'de inen sûrelerde daha çok inanç, ibâdet, ahlâk ve fazîlet konuları yer almış ve geçmiş milletlere ait ibret verici kıssalar anlatılmıştır. Medine döneminde ise artık evlilik, boşanma, nafaka, miras, ticaret, tarım, cihad, ceza hukuku müeyyideleri gibi devlet düzeni içinde yaşayan bir toplum için gerekli olacak bütün şer'î hükümler gelmiştir. Bunların bir bölümü Kur'an'da, daha geniş bölümü de hadislerde yer almıştır. Artık Müslümanların Şer'i hükümlerin uygulanmasını gerektiğinde zor kullanarak sağlayabilecek bir güce kavuştukları, Bedir, Uhud, Hendek gazveleri gibi düşmanla yapılan savaşlarda kendilerini savunabildikleri, ya da düşmanı yenilgiye uğrattıkları görülür. Böylece şer'î
1874] 45/Câsiye, 18
1875] 42/Şûrâ, 13
1876] 42/Şûrâ, 21
1877] 53/Necm, 3, 4
1878] 5/Mâide, 3
ŞERİAT
- 479 -
hükümler ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal bir sistem olarak bir bütünlük içinde uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada ekonomik alanda faiz, karaborsacılık, aldatmaya dayalı fâhiş kâr yasaklanırken mufâvaza, inan, mudârabe, vücuh ve sanâyi şirketi gibi “kâr ortaklıkları“ yoluyla sermaye piyasası düzenlemeleri getirilmiştir. Altın, gümüş gibi ölçü ya da tartı ile satılan standart malların kendi cinsleriyle eşit ve peşin, farklı cinsle peşin olarak mübadele edilmesi prensibinin getirilmesi, özellikle altın ve gümüş paranın enflasyona karşı satın alma gücünü korumasını sağlamıştır. Çünkü faiz yasağı altın ve gümüş çeşidini kendi içinde ağırlık olarak (veznen) birbirine eşitlemiştir. Yani 10 gr. 22 ayar altın bilezik ile 100 gr. 22 ayar altın para satın alma gücü bakımından eş değer sayılmıştır. Bütün altın ve gümüş stoklarını eşitleyen bu prensip sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarmıştır.
İslâm'ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini klâsik fıkıh kaynakları üç ana bölüm içinde incelemiştir. İbâdetler, muâmeleler ve cezâ hukuku.
1- İbâdetler: İbâdet genel anlamda Allah'ın hoşnut ve razı olduğu her çeşit ameli kapsamına alır. Özel anlamda ise, âyet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibâdetler kastedilir. Namaz, oruç, hac, zekât, cihat ve kurban ibâdete örnek verilebilir. İbâdetler Müslüman'ın ruh ve mana zenginliği kazanarak olgunlaşmasını sağlar. Namaz mü'minin miracı, gönüllerin sevinci, rükû ve secdeleriyle kulluğun görüntüsüdür. Oruç, bedeni ve ruhu açlıkta eğitme, nefsi sabra alıştırma, yoksulun halini anlama, yasaklara uyma melekesi kazanma eğitimidir.
Hac, varlıklı mü'minlerin yeryüzünden her yıl tek kutsal bölgede toplanarak ırk, renk, dil, soy, devlet, ülke, belde farklarını kaldırarak bütün mü'minleri tek safta ve aynı çizgide birleştiren kökenleri ilk peygambere kadar uzanan Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'le sembolleşen büyük bir ibâdettir. Zekât da zenginle yoksul arasında köprü vazifesi gören önemli bir sosyal güvenlik müessesesidir. Bir İslâm ülkesinde zenginlik sınırları içinde bulunan Müslümanların altın, gümüş, nakit para, döviz ve ticaret mallarının % 2,5'u hayvancılık sektörünün zekâtı, tarım ürünlerinden alınacak onda bir veya sulama yapılan yerden yirmide bir, madenlerden beşte bir oranında alınacak zekât yoksul kesimin mesken problemi dâhil bütün ekonomik sıkıntılarını çözecek güçtedir.
2- Muâmeleler: insanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve sosyal bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle münasebetleri bu bölümde yer alır. İslâm doğumdan ölüme kadar evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras, nafaka, alış-veriş gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî muâmelelere ait hükümler getirmiştir. Hatta sofra âdâbından tuvalet âdâbına, komşuluk âdâbından, komşu ülkelerle yapılacak savaş ve barış hükümlerine kadar her alanla ilgili düzenlemeler yapmıştır. Avrupa ülkelerinin devletler hukuku alanında çok gerilerde olduğu bir dönemde âyet ve hadislerde bu konuda yer alan önemli savaş-barış ve ikili ilişkilerle ilgili hükümler burada zikredilebilir.
3- Ceza hukuku: Bir İslâm ülkesinde İslâm emir ve yasaklara uymayan ve toplum düzenini bozmaya çalışanlara karşı bedenî, mâlî veya caydırıcı birtakım ceza hükümleri getirilmiştir. Kısas, recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü'l-adl gibi cezalar bunlar arasında sayılabilir.
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm Şeratının Kaynakları: Şerîat hükümleri Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyastan başka fer'î deliller adı verilen istihsan, maslahat, örf, önceki şeratler, sahâbe kavli, istishab gibi delillere dayanılarak müctehitlerce bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik b. Enes (ö.179/795) ve Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) temsil ettiği fıkıh ekolleri şer'î hükümleri bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla birlikte ayrıntılarda farklı yaklaşım, tefsir ve teviller İslâm hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke, yöre ve kültür yapısı içinde yaşayan mü'minler bu esnekliklerden yararlanarak tercih ettikleri yönde İslâm'ı yaşama ve uygulama imkânı buldular. Ayrıntıdaki bu yorum zenginliği İslâm'ın her asra intibakında da önemli rol oynadı. II. yüzyıldan itibaren bu mezhep oluşumları yaşanırken Ca'feriye-İmamiye ekolü de gerek akîde ve gerekse şer'î hükümlerin bazısını yorumlamada çoğunluktan ayrıldı. Ehl-i beyt dışındaki râviler aracılığı ile gelen tüm hadislere karşı itimatsızlığını ortaya koydu. Böylece “ehl-i sünnet“ adı verilen çoğunluk tarafı ile “şîa“ denilen bu ekol arasında hadis delili farklı kapsam kazandı. Bir imama inanıp bağlanmayı inanç esası haline getiren şîa, kendine özgü farklı bir İslâm toplumu oluşturdu. Ehl-i sünnet tarafıyla delillerin tartışılmasına, müzâkere ve münakaşasına girmedikleri için de çoğu zaman gizli, kapalı devre ve tek yanlı kaynaklara dayalı akide ve fıkıh ekolü oluşturdular. Bu arada ehl-i sünnetin mensuh saydığı “mut'a nikâhı“ gibi hükümleri meşrû sayarken, içlerinden “gulât-ı şîa“ denilen aşırıları Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (r. anhum) gibi en önde gelen sahâbe büyüklerine sövecek derecede ehl-i sünnete karşı bir muhalefet içindedirler.
Şeriat hükümlerinin dayandığı aslî ve tal delillerin bilimsel münakaşası yapılarak, İslâm dünyasındaki yorum farkından kaynaklanan görüş ayrılıkları giderilebilir. Çünkü Kur'an, İslâm toplumuna en sağlam yolu gösterir, yüce Allah âyet ve hadisleri ihlâsla ve iyi niyetle yorumlamaya çalışanların idrak, anlayış ve ufuklarını açar. Vahiy ve sünnete bozguncu ve kötü te'vl amacıyla yaklaşanları da saptırır, ufuklarını daraltır. 1879
'Şeriat', Arapça'da 'şeraa' fiilinden türemiş bir masdardır. 'Şeraa', sözlükte; yol açtı, yolu açık ve dümdüz yaptı mânâsına gelir. Bu fiilin masdarı 'şer'a', açık ve dümdüz yola verilin isimdir. Bu masdar, 'şer'a' şeklinde söylendiği gibi, 'şir'a, şeri'a veya şeriat' şeklinde de söylenebilir.
'Şeriat'; insanı bir ırmağa veya bir su kaynağına götüren yol demektir. Kısaca şeriat sözlükte; açık ve düzgün yol anlamına gelmektedir. İslâm, bu kelimeyi bir kavram haline getirerek ona sözlük anlamına bağlı olarak yepyeni bir mânâ kazandırmıştır. Şeriat, İslâm'ın diğer adı olarak kullanılmaktadır. Bunu şu şekilde özetlemek mümkündür: insanın en sonunda kanmak, mutluluğa erişmek ve susuzluğunu gidermek için günlük hayatının her ânında izlemesi gereken yol demektir. İnsan, bu İlâhî yola girerse, bu yolun getirdiği ilkeleri izlerse su kaynağına ulaşır. Böylece susuzluğunu giderir, suya kanar ve mutluluğa kavuşur.
Şeriat kelimesinin eş anlamlısı 'şir'a' da sözlükte; yol, metot, âdet, mezhep, suya giden yol anlamlarına gelmektedir. Şeriat kelimesi diğer eş anlamlılara göre daha fazla meşhur olmuş ve daha geniş bir kullanım alanına ulaşmıştır. Şeriat, bütün emir ve yasakları, bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde
1879] bk. el-İsrâ', 17/9; el-Kasas, 28/56; Al İmrân, 3/7, 8; el-A'râf, 7/146; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 29-30
ŞERİAT
- 481 -
İslâm Dini karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri akla gelir. Şeriat kelimesinin çoğulu 'şerâyi' 'dir.
Şeriat hükümlerini gönderene ve ortaya koyana; 'şâri' ', şeriat koymaya da 'teşrî' ' denir. Türkçe'de günlük konuşmalarda kullanılan 'meşrû' kelimesi, şeriata, kanuna ve olması gerekene uygun olan demektir. Bugünkü Arapça'da büyük caddelere 'şâria' denilmektedir. Bu bağlamda bütün insan topluluklarının sahip olduğu kurallara ve uydukları kanunlara sözcük anlamıyla 'şeriat' demek mümkündür. Çünkü şeriat kelimesi, tâkip edilen yoldur, üzerinde yürünülen caddedir, uyulan kurallar bütünüdür. İnsanı bir su kaynağına ulaştıran yoldur, metottur, hukuktur.
'Şeriat', bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Batılılar bunu 'the right-hukuk' kavramı ile karşılarlar. Kanun ve kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna girmesine sebep olurlar. Bu bakımdan diyebiliriz ki, tarihte bütün insan toplulukları bir şeriata sahip olmuşlardır. Şeriatsız bir toplum; kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur. Bugün kanun hâkimiyetinin olduğu bütün ülkeler, anayasası olan bütün topluluklar, şeriata sahip topluluklardır. Bu şeriatların insan aklına dayalı olup olmaması önemli değildir. Çünkü şeriat, bir anlamda kanun demektir, kanunsuz toplum, kargaşa toplumudur. En geniş anlamıyla ve kavramsal karşılığıyla 'şeriat yanlıştır, kötüdür' demek, “bir toplumun sahip olduğu kanunlar bütünü kötüdür, anayasal düzen iyi değildir; kargaşa, anarşi, kanunsuzluk daha iyidir“ demektir.
Kavram Olarak Şeriat: Türkçe'de 'şeriat' deyince sözlük anlamına ve genel olarak kullanılan mânâsına bakılmaksızın, yalnızca İslâm'ın toplum ve devlet düzeni için getirdiği kurallar akla getirilmektedir. Kimileri de bu kelime ile yalnızca İslâm ceza hukuk sistemini kasdetmektedir. Meseleye bilimsel bir açıdan bakılmadığı için de bu kavram, pek çok kesim tarafından eksik ve yanlış tanınmaktadır. Kimileri de bu kelimeyi kendi bakışıyla değerlendiriyorlar, ona olumsuz bir anlam yükleyip bununla Allah'ın aziz dini İslâm'ı tartışma zeminine çekmek istiyorlar.
Bazı kimseler kendilerine göre bir 'şeriat' tanımı yapıyorlar, sonra da kendi uydurdukları tanıma göre İslâm'a karşı olumsuz tavır alıyorlar. Hatta müslüman olduğunu iddia eden pek çokları da bu yanlış bilgilenme yüzünden Allah'ın dini İslâm'ı yanlış anlıyorlar, yanlış tanıyorlar, bilmeden kendi değerlerine, içinde yaşadıkları toplumun değerlerine karşı çıkıyorlar. Kavram kargaşası meydana getirip kafaları karıştırıyorlar.
Günümüzde (özellikle Türkiye'de) 'şeriat' kelimesi maalesef en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya bilimsel açıdan bakmak gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve âit olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız; o kavramla ifade edilen şeyi insanlara arzu edildiği gibi sunmanız mümkün değildir.
Terim (kavram) kelimesinin 'ıstılâh' sözcüğü ile karşılandığını hatırlayalım. Istılâh; bir topluluğun belli bir şey, bir kelimenin anlamı üzerinde söz birliği etmesi, sözün kullanılışı üzerindeki ihtilâfın giderilmesi demektir. Böyle olunca, bazıları ne derse desin, kavramlara ilgili ilim çevrelerinin, o ilme âit ölçülerin getirdiği tanım önemlidir. 'Şeriat', Arapça kökenli bir kelimedir ve İslâm geldikten sonra, sözlük anlamını aşarak kavram-terim halini almıştır. Öyleyse, onun ne olduğunu anlamak için onun köküne, sözlük anlamına, kullanılış sahasına, neler hakkında kullanıldığına bakmak gerekir.
Şunu da vurgulamak gerekiyor ki, bu kavramın bu denli yanlış tanıtılması; İslâm'a karşı olan, onun bir hayat sistemi olarak yaşanmasını istemeyen bir zihniyetin çabasıdır. İslâm'a doğrudan karşı olduklarını söyleyemeyenler bu kavrama verdikleri olumsuz anlamın gölgesine sığınıyorlar. Onu kötü, eksik, çağdışı gösterip kitleleri İslâm'ın getirdiği ölçülerden uzaklaştırmaya, ya da İslâm'ın ahlâk ilkelerinden uzak durmalarını sağlamaya çalışıyorlar.
Kur'an'daki Kullanımı: Önce bu kelimenin Kur'an'da nasıl kullanıldığına bir göz atalım: Kur'an, insanlar için bir 'şeriat' ve bir 'minhâc' var edildiğini haber vermektedir: “Sana da (ey Muhammed!) önündeki kitap(lar)dan olanı doğrulayıcı ve ona bir şâhit-gözetleyici olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) indirdik. Öyleyse, aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir minhâc (yol-yöntem) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu), size verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık, hayırlarda yarışınız...“ 1880
Görüldüğü gibi, Rabbimiz, insanların uyması gereken kaynağı haber veriyor. Onlar, yani gönderilen Kitab'a iman edenler; Allah'tan gelen hükümlere uyacaklar, inanmayanların kendi arzu ve kafalarından uydurdukları hükümleri, kuralları bir tarafa atacaklardır. Çünkü Allah (c.c.) onlara, kendilerini doğru yola ve mutluluğa götürecek, onların her devirdeki sorunlarını çözecek şeriatları (yolları, hükümleri) ve yöntemleri, çıkış yollarını göstermiştir.
Bu âyetin iki şeye işaret ettiği belirtilmiştir: Birincisi, her insana verilen yol (kabiliyet ve yöntem) ki, bununla insan kendine faydalı olanı araştırır ve dünya işlerini yapabilir. İkincisi ise, gönderilen dinden şeriat kısmının açıkça bildirilmesidir. Âlemlerin Rabbi, yarattığı insana hem dünya hayatını nasıl yaşayacağının kabiliyetini, hem de uyacağı şer'î kuralları, toplumsal ve kişisel düzeni sağlayacak hükümleri göndermiştir. Kimilerine göre bu âyette geçen 'şeriat' kelimesi Kur'an ile bildirilen şeylere, 'minhâc' ise Peygamberimizin sünnetiyle ortaya konulan dinî hükümlere işaret etmektedir. 1881
Dinin Eşanlamlısı Olarak Şeriat: İslâm tarihi boyunca 'şeriat' kelimesi, 'Din'in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta Din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Ancak, Kur'an bu iki kelimeyi ayrı anlamlarda kullanmaktadır. Sözgelimi, Dinden kaynaklanan bir şeriat'tan söz etmektedir. “Allah, dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye Din'den Nûh'a vasiyet ettiğini
1880] 5/Mâide, 48
1881] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
ŞERİAT
- 483 -
ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya da vasiyet ettiğimizi sizin için de teşrî' etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir.“ 1882
Din'in Bölümleri: Burada kastedilen 'teşrî' kılma' meselesi şüphesiz ki Din'in ahkâm bölümüdür. Kişi ve toplum hayatını düzenleyen kurallardır. Bu bakımdan şeriat, daha doğrusu İslâm şeriatı denildiği zaman akla, İslâm'ın miras, medenî ve idare hukuku; idari ve toplumsal kuralları, cezaları, emirleri, yasakları, ibâdet ve ahlâk hükümlerini içine alan bölümü akla gelmektedir. Bunu şöyle ifade etmek mümkündür: İslâm iki ana bölümden meydana gelmektedir: a- Akaid, yani inanç esasları, tevhid ilkeleri, b- Şeriat, fertle ve toplumla ilgili bütün sosyal, ekonomik, hukukî, ahlâkî ve ibâdet hükümleri.
İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür. İnanç esaslarını ahlâkla ilgili kurallardan, ibâdetle ilgili hükümlerini fert ve aile hayatını düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında fark yoktur. Mü'minlere Allah için kulluk yapmayı emreden İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah'ın ölçüleriyle hareket etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din, ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı; helâl yollardan para kazanmayı da emretmektedir.
Şeriat Kavramı ve Bazı Yanlış Değerlendirmeler: Modern sistemler, 'din özgürlüğü' derken din'in iman, ibâdet ve ahlâkının fert vicdanında yaşatılmasını ve toplumlarda dinî ilkelerin bir kültür olarak kalmasını kasdetmektedirler. Onlar bu anlayışlarıyla Kitab'ın bir kısmını alıp bir kısmını terkettiklerini ortaya koyarlar.1883 Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Din'in ancak kendi sosyal statülerini destekleyecek, konumlarına zarar vermeyecek kısmına râzı olurlar. Onların yanında Din, hayata yön veren bir inanç değil, bir vicdanî kanaat veya bir kültürel değerdir. Böyleleri, Din'in kendilerinin ve toplumun hayatına yön vermesini ve bütünüyle etkin olmasını istemezler. 1884
Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Allah'ın gönderdiği Din'i ve O'nun emirleri ve tavsiyelerini kendi toplum modellerine aykırı gördükleri için beğenmezler. Kendileri, insanlar ve toplumlar için, Allah'ın gönderdiği temel inançlardan farklı olacak şekilde hüküm koyarlar, yani şeriatlar oluştururlar. Allah (c.c.) böyleleri hakkında bakınız ne buyuruyor: “Yoksa oların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar? Eğer 'fasıl-karar' kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm hemen verilirdi. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.“ 1885
Allah'ın vahy ile gönderdiği Din'in iman ilkeleri Allah'ın hükmü olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme ve benzeri ibâdetler; aynı zamanda, 'şöyle evlenin, mirasınızı şöyle pay edin, şu suçlara ceza verin, insanlarla şöyle ilişki kurun, Allah'tan şöyle korkun, adâleti yerine getirin' gibi emirler de Allah'ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din'i, İslâm'ı göndermiştir. Bu dinin temel
1882] 42/Şûrâ, 13
1883] 2/Bakara, 85
1884] 22/Hacc, 11
1885] 42/Şûrâ, 21
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanç esasları değişmemiş, hep aynı kalmıştır.
Ancak bu Din'in dünya işleriyle ilgili, ferdî, âilevî, sosyal, hukukî ve idârî konulardaki hükümleri, yani şeriatları zamanlara ve toplumlara göre değişiklik göstermiştir. Esasen bu İlâhî şeriatın temel prensipleri de değişmemiştir. Ancak ikinci derecede önemli olan birtakım ibâdet, muâmelât (ilişkiler), sorumluluk ve cezalar tarihin akışı içerisinde az da olsa değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğin amacı, Din'in özünün farklı olması değil, farklı coğrafya ve şartlarda yaşayan insanların müslümanlığının daha iyi olmasını sağlamak, onların sorunlarını daha kolay çözmek içindir.
İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış, son şeklini almıştır.
Rabbimiz Peygamberimize bu şeriatın verildiğini söyledikten sonra ona uymaya dâvet ediyor: “Sonra seni de bu emirden (bu işten) bir 'şeriat' üzerinde kıldık; öyleyse sen ona (o şeriata) uy ve bilmeyenlerin hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Çünkü onlar, Allah'tan gelecek hiçbir şeye karşı kesin olarak seni bağımsız kılamazlar. Hiç şüphesiz zâlimler, birbirinin velîsidirler. Allah ise, muttakîlerin velîsidir.“1886 Böylece Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İlâhî şeriat, kendin önceki bütün şeriatları yürürlükten kaldırılmıştır. Artık kıyâmete kadar bütün inananlar bu İslâmî şeriata uymak durumundadırlar.
İslâm Şeriatının Özellikleri: Bu arada şunu da söylemekte fayda var: İslâmî şeriatlar genellikle bir peygamberin adına nisbet edilirler. Yani Nûh şeriatı, Mûsâ şeriatı, İsa şeriatı, Muhammad (s.a.s.) şeriatı denilebilir. Çünkü peygamberler tebliğ ettikleri Din'in, aynı zamanda kendi ümmetlerine âit şerit hükümlerini de tebliğ ediyorlar ve uyguluyorlardı.
İslâm şeriatı, Kur'an'a ve Peygamberimizin sünnetine dayanır ve bu esaslar değişmez. Şeriat hükümleri genel hatlarıyla bu iki kaynakta bulunmaktadır. Ancak, bu iki kaynakta bulunmayan birçok sorunun cevabı icmâ ve kıyas, yani ictihad ile her zaman bulunabilir. Bu da İslâm fıkhıdır ve ihtiyaca göre değişebilir. Bütün toplumların sorunları Kur'an'a ve Sünnet'teki temel prensiplere uygun olarak her devirde ve her coğrafyada çözülebilir. Unutmamak gerekir ki, hakkında kesin delil (nass) olan hükümler, zaman ve şartlara göre değişmez. Bunun dışında kalan hükümler, yerine ve toplumun faydasına göre değişebilir, yeni çözüm yolları bulunabilir. İslâm şeriatı, İslâm'ın ahkâmı olduğu için iman edenlerin nasıl ibâdet edeceklerini düzenler, onların toplum düzenini korur, hakları sahibine verir, 'nasıl bir insan, nasıl bir toplum?' sorularının cevabını karşılar.
İslâm şeriatının şu özellikleri vardır:
1- İslâm şeriatı, kurallarının Allah'ın koyduğu bir şeriattır.
2- Bütün insanların yararını gözetir, belli bir grubun ve belli bir toplumun değil.
1886] 45/Câsiye, 18-19
ŞERİAT
- 485 -
3- İnsanın yaratılışına uygundur, zorlamacı değildir.
4- Kıyâmete kadar geçerli olacaktır, çünkü Kur'an ayakta kalacaktır.
5- İnsanla ilgili her şeyi içerisine almaktadır.
6- Maddî ve mânevî yaptırımları aynı anda uygular.
7- Kur'an'a dayanmak şartıyla, ictihad sâyesinde her devirde, her yerde uygulanabilecek bir hayat sistemini sunmaktadır. 1887
Şer'î Hüküm
Şeriata ait amelî prensip, hakkında âyet, hadis veya icmâ bulunan veya temelde bu delillere dayanan ve İslâm'ın pratik yönünü oluşturan prensipler. Allah ve Rasûlünün emir, yasak, muhayyer bırakma veya bir kimsenin fiiline ilişkin iki şeyi birbirine bağlama özelliklerini taşıyan prensiplere “şer'î hüküm“ denir. Şer'î hükümler teklifi ve vaz'î hükümler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
1- Teklifî hüküm: Şer'î hükümleri koyan Allah ve Rasûlünün mükellef olan Müslüman'dan bir fiili yapmasını veya yapmamasını istemesi yahut onu yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır. Şâri'in, fiilin yapılmasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda ise buna “farz“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna “mendub“ denir. Diğer yandan Hanefîlere göre, delil kesin olmakla birlikte hükme delâleti zannî olursa hüküm “vâcib“ derecesinde kalır. Kurban kesmek, vitir namazı gibi.
Şâri'in fiilin yapılmamasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda ise buna “haram“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna da “mekruh“ denir. Şâri'in, mükellefi fiilin yapılıp yapılmaması arasında serbest bıraktığı fiile ise “mubah“ denir.
Buna göre, teklif hükümler farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsid (ibâdeti veya akdi bozan) hüküm olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bu duruma göre teklif hüküm bir işin yapılmasını veya yapılmamasını istemeyi yahut da iki seçenek arasında serbest bırakılmayı kapsamaktadır. Namaz kılmak, zekât vermek ve hacca gitmek yapılması istenen hükme örnek verilebilir. İçki ve kumar yasağı, yapılmaması istenilene örnek teşkil eder. Yiyip içme ve meşrû olarak gezinme de yükümlünün serbest bırakıldığı hususlardandır.
2- Vaz'î hüküm: Allah ve Rasûlünün bir şeyi başka bir şey için sebep, şart veya mani kılmasıdır. Teklif hükümler asıl temel hüküm olup, vaz'î hükümler bunların uygulanması sırasında ortaya çıkar. Meselâ Allah Teâlâ “Namaz kılın, zekât verin.“1888 buyurarak bunu mü'minlere farz kılmıştır. İşte bunların ifasının istenmesi “teklîfî“ bir hükümdür. Ancak namazın farz olması için aranan birtakım şartlar yanında, vaktinin girmesi de gereklidir. İşte namaz vaktinin girmesi, onun farz oluşuna bir “sebep“ teşkil eder. Zekâtta nisap miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi de zekâtın farz olmasının sebebidir.
Yine, Ramazan orucunun farz olması için, bu ayın girmesi, yani ramazan hilâlinin görülmesi, orucun farz kılınışına sebep teşkil eder. Hadiste; “Hilâli
1887] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 624-629
1888] 2/Bakara, 43
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görünce orucu tutun, yine onu görünce oruca son verin“ denilmiştir. 1889
Şart'a örnek olarak, namaz için abdesti, mirasçılık için, mûris öldüğü tarihte vârisin hayatta olmasını, namazın geçerli olması için kıbleye dönülmesini ve nikâhın sahih olması için de şahitlerin bulunmasını zikredebiliriz.
Mâni için de “öldürme“ ve “dinden dönme“yi örnek verebiliriz. Bir kimse Kur'an'da belirlenen hısımlarına mirasçı olabilir. Fakat bu hısımlardan birisini öldürdüğü takdirde, öldürdüğü bu kişiye mirasçı olamaz. Böylece normalde uygulanması gereken bir hüküm, ortaya çıkan “öldürme“ engeli dolayısıyla uygulanmamaktadır. Hadiste, “Öldüren için miras hakkı yoktur“ buyrulur.1890 Yine dinden dönen kimse de Müslüman olan hısmına mirasçı olamaz. Burada normal şartlarda mirasçı olması mümkün iken, ortaya çıkan “dinden dönme“ engeli yüzünden miras alamamaktadır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman gayri müslime mirasçı olamaz.“1891 “Ayrı dinden olanlar birbirine mirasçı olamaz.“ 1892
Teklîfi hüküm ile vaz'î hüküm bazen bir tek nass'ta birleşebilir. Meselâ, “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin.“1893 âyetinde hem hırsızlık suçunun cezası olan ve teklîfi nitelikte bulunan el kesme hükmü, hem de hırsızlık fiilinin bu cezanın sebebi kılınması yani vaz'î hüküm yer almıştır.
Yine; “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz.“1894 âyetinde, hem ihramdan çıktıktan sonra avlanmanın mubahlığı (teklîfi hüküm), hem de ihramdan çıkmanın avlanmanın mubah sayılmasına sebep kılındığı birlikte yer almıştır. Şu âyetlerde ise sadece teklîfi hüküm yer almış, sebep, şart veya mânî zikredilmemiştir: “Namazı kılın, zekâtı verin.“1895; “Ey iman edenler, akitleri yerine getiriniz.“1896 Şu hadiste ise yalnız vaz'î hüküm olan sebebin yer aldığı görülür: “Allah temizlik olmaksızın namazı kabul etmez.“ 1897
Kur'ân-ı Kerim'de Şeriat Kavramı
Yol açmak ve düz yol anlamına gelen şeriat ve şir' kelimesi, daha sonra İlâhî yol anlamında kullanılır olmuştur. Ş-r-a kökünden gelen kelimeler, toplam 5 âyette geçer: 5/Mâide, 48; 7/A'râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18. Râgıb el-Isfehânî, Şeriatla ilgili 5/Mâide, 48. âyette iki şeye işâret olduğunu belirtir:
1) insanların yararı ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah'ın her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işâret edilir: “... Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık...“ 1898
2) (Önceki peygamberlerle ilgili) Şeriatlerin değiştiği ve neshin (yürürlükten
1889] Buhârî, Savm 11; Muslim, Sıyâm 4, 18
1890] İbn Mâce, Diyât 14
1891] Buhârî, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1
1892] Tirmizî, Ferâiz 16; Ahmed bin Hanbel, II/187, 190
1893] el-Mâide, 5/38
1894] 5/Mâide, 2
1895] 2/Bakara, 43
1896] 5/Mâide, 1
1897] Nesaî, Zekât 48; İbn Mâce, Tahâret 2; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33
1898] 43/Zuhruf, 32
ŞERİAT
- 487 -
kaldırmanın) sözkonusu olduğu, Allah'ın bahşettiği/belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dinî hükümler. Şu âyet de bunu gösterir: “Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“ 1899
42/Şûrâ, 13 ve 21.âyetlerde geçen şeriat (“şerea“ fiili) için Râgıb, şöyle der: Bu âyetler, bütün dinlerin/milletlerin birleştiği ve nesih sözkonusu olmayan usûle işâret eder; Allah'ı tanımak (iman etmek) gibi.1900 Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah'ı tek tanrı edinmektir.
“Şeriat“ kelimesi ise bir âyette geçer: “Seni de din konusunda şeriat (alâ şerîatin mine'l-emr) sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“1901 Şeriat, İslâmî kaynaklarda, iki mânâda kullanılmıştır:
1) Din ve millet kelimeleri gibi, bir bakış açısından İslâm'ı (din) ifâde etmek için kullanılır. Bu anlamda din, İslâm, şeriat, millet aynı mâhiyetin farklı isimleridir.
2) Dinin ibâdet ve hayat düzeni (muâmelât) ile ilgili kısmını ifâde için kullanılır. Bu mânâda şeriat, İslâm'ın bütünü değil, bir parçasıdır. 1902
Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur'an hükümlerini, sünneti ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen İslâm hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda şeriat, Kur'an'da açıklanan ve hadislerde geçen hukukî kurallar, daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, ictihadlar, fetvâlar ve yargı kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır olmuştur. 1903
“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 1904
(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 1905
“O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.“ 1906
1899] 45/Câsiye, 18; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
1900] el-Müfredât, s. 379
1901] 45/Câsiye, 18
1902] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, s. 134
1903] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 419-421
1904] 5/Mâide, 48
1905] 5/Mâide, 49
1906] 42/Şûrâ, 13
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah'a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 1907
“Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâlarına/istek ve tutkularına uyma.“ 1908
“Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibâdet tarzı (mensek) gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine dâvet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.“ 1909
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...“ 1910
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir.“ 1911
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri (münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.“ 1912
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 1913
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda (ey Rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.“ 1914
“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!“ 1915
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 1916
“...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin, fâsıkların ta kendileridir.“ 1917
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’ân’ı)
1907] 42/Şûrâ, 21
1908] 45/Câsiye, 18
1909] 22/Hacc, 67
1910] 2/Bakara, 213
1911] 4/Nisâ, 59
1912] 4/Nisâ, 60
1913] 4/Nisâ, 61
1914] 4/Nisâ, 65
1915] 4/Nisâ, 105
1916] 5/Mâide, 44
1917] 5/Mâide, 45, 47
ŞERİAT
- 489 -
gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 1918
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.“ 1919
“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?“ 1920
“...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam hüküm verenlerin en hayırlısıdır.“ 1921
“...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.“ 1922
“(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı açık olarak indiren O’dur...“ 1923
“(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.“ 1924
“Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.“ 1925
“...Hüküm ancak Allah’ındır. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.“ 1926
“...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...“ 1927
“...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.“ 1928
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber’e çağrıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz
1918] 5/Mâide, 48
1919] 5/Mâide, 49
1920] 5/Mâide, 50
1921] 6/En’âm, 57
1922] 6/En’âm, 62
1923] 6/En’âm, 114
1924] 10/Yûnus, 109
1925] 12/Yûsuf, 40
1926] 12/Yûsuf, 67
1927] 13/Ra’d, 11
1928] 18/Kehf, 26
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çevirip dönerler. Ama eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir. Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde, ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat eder, Allah'a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.“ 1929
“İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.“ 1930
“Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!“ 1931
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 1932
“...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma; yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.“ 1933
“...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.“ 1934
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?“ 1935
“Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?“ 1936
“...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.“ 1937
Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş; kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.“ 1938
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.“ 1939
1929] 24/Nûr, 47-52
1930] 28/Kasas, 70
1931] 29/Ankebût, 4
1932] 33/Ahzâb, 36
1933] 38/Sâd, 26
1934] 60/Mümtehıne, 10
1935] 68/Kalem, 36
1936] 95/Tîn, 8
1937] 2/Bakara, 85
1938] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
1939] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
ŞERİAT
- 491 -
“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar) emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!“ 1940
“Allah'a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.“ 1941
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar, sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden geciktirecekler.“ Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?“ Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!“ 1942
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.“ 1943
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete girebilsin.“ 1944
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek tek çözülecek; herbir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler. O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi), sonuncusu da namazdır.“ 1945
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?“ diye sorulunca: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.“ 1946
Şeriatlerin Esasta Birliği
“O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı.“1947 Bu âyette bütün peygamberlere vahyedilen din yasalarının ruh birliğine işaret edilmiştir. Allah; Nûh'a, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya tavsiye ettiği din esaslarını, Hz. Muhammed (s.a.s.) vâsıtasıyla müslümanlara da meşrû kılmıştır. Din Allah'a kulluk ve ibâdet yoludur. Bütün peygamberlerin getirdiği inanç prensipleri aynıdır. Öteki peygamberlere vahyedilen temel inançlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de vahyedilmek sûretiyle yeni müslümanlara, tevhid ümmetlerinin yolunda gitmeleri emredilmiştir. Hz. Muhammed'e vahyedilenlerin özü, önceki peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir. Bütün peygamberlere ve ümmetlere dini doğru uygulamaları ve dinde ayrılığa düşmemeleri emredilmiştir.
“Senden önce hiçbir peygamber göndermemiştik ki: 'Benden başka ilâh/tanrı yoktur,
1940] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
1941] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
1942] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
1943] Buhârî, Ahkâm 8
1944] Müslim, İman 229, hadis no: 142
1945] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92
1946] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
1947] 42/Şûrâ, 13
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bana kulluk ediniz' diye vahyetmiş olmayalım.“1948 âyetinde buyrulduğu gibi bütün peygamberlere yalnız Allah'a ibâdet/kulluk yapmaları vahyedilmiştir. Zâten İslâm'ın mânâsı da Allah'a teslim olmak demektir. Bu anlamda İslâm, bütün peygamberlere gönderilen dinin adıdır, anlamıdır. Bütün dinlerin özü İslâm, yani Allah'a tapmak, yalnız O'na teslim olmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Biz peygamberler topluluğu, baba bir kardeşleriz, dinimiz birdir.“1949 buyurmuştur.
Mâide sûresinin 48. âyetinde her ümmet için bir şeriatın, yani hukuk sisteminin, bir davranış tarzının belirlenmiş olduğu bildirilmektedir. Bu şeriatlerin hepsi tevhid temeline dayanır. Fakat hukuk ve ibâdet şekillerinde farklar olması doğaldır. Toplumların ihtiyaçlarına göre gönderilen şeriatlerde tedrîcî değişiklikler yapılmıştır. Öndeki şeriatlerde haram olan bazı eylemler, sonraki şeriatte helâl kılınmış veya bunun tersi olmuş, gerekli şartları ortadan kalkan bazı hükümler neshedilmiştir (Nesh, şeriatlar arasında olur). Ancak inanç esasları hepsinde birdir.
Şeriat ve Laiklik: Kur'an'a göre sadece bir tek makbul din vardır. O da Allah'ı birleme (tevhid) ve Allah'a kulluk/ibâdet dini olan İslâm'dır. İslâm kelimesi, dillere göre değişik olsa da, aynı rûhu taşıyan dini (tek hak dini) anlatmaktadır. Bütün peygamberler aynı inanç ve temel yasaları getirmişlerdir. Bu dinin temel niteliği olan tevhid aynı olmakla beraber, şeriat kısmı ulusların şartlarına göre farklılık gösterir. Şeriat ayrılığı doğaldır.
Laikliğe gelince; Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, devlet işlerine dinin karıştırılmaması, devletin dinden bağımsız olması demektir. Laik devlet, bütün dinlere ve dinsizliğe eşit ve tarafsız bakar. (Ama Türkiye'de laiklik İslâm düşmanlığı, devletin din işlerine istediği gibi ve istediği kadar karışması, dini yönlendirmeye kalkması, sınırlarını daraltması, kendi boyasını, yorumunu, kanunlarını, ilkelerini dinin izahı ve yaşanması için alternatifine izin verilmeyen mecbûrî kabulü şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini sadece -o da kurallarını kendi belirleyerek- câmi ve vicdan gibi alanlara hasrederek/hapsederek güya dine özgürlük verilmiş ve din karşısında tarafsızlık yapılmış olmaktadır. Özgürlük verilen bir-iki alanda da Allah'ın dini olan İslâm'a değil; ilkelere, anayasa ve yasalara uygun hale getirilmiş, atmalar ve katmalarla tahrif edilmiş devlet dininin anlatılıp öğretilmesine bu hak(!) lutfen verilmiştir. Siyasal alanda, resmî kurumlarda, yasama ve yürütmede, kamusal alanda resmî din Kemalizm başta olmak üzere başka dinlerin hâkim olmasını, İslâm'ın da bu alanlarda gündeme getirilmesine bile izin verilmeyeceğini dikte edip dayatmak şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini devletten ayırdığınızda dini kuşa benzetip güçsüzleştirdiğiniz, dini devletsiz yaptığınız gibi; dini devlete karıştırmayıp devleti dinden ayırdığınızda da, devleti dinsiz yapmış olursunuz. Laiklik de işte bu zulüm ve fâciaları gerçekleştirmek için vardır. Laiklik, aslında dinsizlik değil; çok dinliliktir, yani çağdaş şirktir.)
Laiklik bir düzen olarak uygulanan bir sistemdir. Birey bazında laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına gelir ki, dünyada dinle tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır. Zaman zaman Allah'ı düşünen, O'nun huzurunda sorumluluğa inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele ile
1948] 21/Enbiyâ, 25
1949] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fedâil 145
ŞERİAT
- 493 -
çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra Kur'an okuyan (veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine Kur'an okutan), hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa dinsel iş yapan (yani yaşamasa ya da çok azını yaşasa dahi 'ben müslümanım' diyen) kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda din (şu veya bu ölçüde) vardır, öyle ise o kimse laik değildir, çünkü dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır. 1950
“Ben hem müslümanım, hem de laikim“ diyen kimse, kendi özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu, tutarlı bir söz değildir. Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da olsa) dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama, bilinçli olarak insan ille de “ben laikim!“ diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün olmaz; yani insan hem laik hem müslüman olamayacağı için, ya müslümandır, ya da laik, yani dinlere karşı tarafsız, çok dinli, dini kendine karıştırmayandır.
Kur'an'a göre, toplumu Allah'ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat) indirmiştir. Allah'ın indirdiği hükümleri/yasaları uygulamayanlar kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar. 1951
Şeriate Bağlılık ve İbâdet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı. Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini hidâyete/doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.“1952 “Size verdiğimizi kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki, (azâbımdan) korunasınız.“ 1953
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi
a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır.1954 insanlık dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahu Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlere (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde aynı olmuştur.
b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını) nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şeriatıdır.
d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
1950] S. Ateş, Kur'an Ans., 19/326
1951] 5/Mâide, 45-47
1952] 39/Zümer, 17-18
1953] 2/Bakara, 63
1954] Bkz. 2/Bakara, 130-133
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye“
“Cumartesi günü içinizden (yahûdilerden) azgınlık edenleri elbette bilmiş olacaksınız. Çünkü Biz onlara 'aşağılık maymunlar olun!' dedik. Biz onu (meshi/maymunlaşmayı), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir mev'ıza/öğüt kıldık.“1955 Meshedilen, yani maymuna çevrilip sonra helâk edilen insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler; irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır. Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Hâlbuki onlar emrin, şeklî ve harfî mânâsına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya çarptırılmışlardı.
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır. Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri, emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dâhil her şeyi bildiğine inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye“ yani, “şeriat’e uygun (!) hile“ diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye“ (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye“ yi câiz görenler, “hîle“nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu mânasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle“nin asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle“ ve “iyne satışı“ gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır. Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
1955] 2/Bakara, 65-66
ŞERİAT
- 495 -
Meselâ, borç verdiği kişiden faiz almak isteyen bir kimsenin herhangi bir malını ona 1 milyara veresiye satıp, aynı malı 700 milyona peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne satışı“ denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.“1956 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir: Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.“ Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevâbını kaybetmiş olur.“1957 Günümüzde özel finans kurumlarının faizden (şeklen) kurtulup, faiz geliri gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz: Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir. 1958
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı“nın sebebi olan “cumartesi ashâbı“nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile en azından Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.
1956] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
1957] Ahmed bin Hanbel, 4/469
1958] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesh’e uğrayıp maymunlaşan Cumartesi yasağını çiğneyen kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür.1959 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de İlâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi
Tasavvufta şeriat, bir dış yapı olarak ele alınmış ve işin içyüzüne hakikat denilmiştir. Şeriatten hakikate giden yola tarikat denir. Şeriat, kabuk kabul edilmiş, tarikat ve hakikat öz olarak değerlendirilmiştir. Şeriatın emirlerine uyup tarikata girmeyen kişiler, işin kabuğunda kalmakla itham olunmuşlardır.
Mutasavvıflar, şeriate direkt cephe almaktan çekinmişler, benzetmelerle onu hafife almayı tercih etmişlerdir: “Dinin şeriat kısmı, cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğuna, tarikat kısmı, sert olan iç kabuğuna, hakikat kısmı yenilecek olan içine, mârifet kısmı ise cevizin aslına ve mâhiyetine benzer. Bal, bal denilmekle ağız tatlanmayacağı gibi, bir cevizin yeşil kabuğu ısırılmakla da, ondan ağıza bir tad gelmez. Asıl tad, cevizin içinin yenilmesindedir. Bununla beraber, cevizin ta kendisi olabilmek daha iyidir. İşte mutasavvıflar, ilme'l-yakîn (bilmek), ayne'l-yakîn (bulmak) ve hakka'l-yakîn (olmak) gibi üç kelime ile özetle ifâde ettikleri mânânın da bu olduğunu söylerler. Yalnız cevizin adını işitmek, sonra onu arayıp bulmak, hatta yemek kâfi değil; cevizin ta kendisi olmak da lâzımdır. Bu dört mertebenin birincisi şeriattir, avâma (halka, aşağı tabaka, câhil kesim, ayak takımı) mahsustur. İkincisi tarikattir, havassa (üst tabaka, seçkinler, aydınlar, tarikat mensupları) mahsustur. Üçüncüsü hakikattir, havassü'l-havassa (seçkinlerin seçkini, tarikatın üst seviyesindekiler) mahsustur.“ Kastamonu'lu Şaban-ı Veli, bu dört yolu şu sûretle de ifâde etmiştir: Şeriat beden için; tarikat halk için, hakikat ruh için, mârifet Hak içindir.“ 1960
Şeriatın benzedildiği cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğu yenilmez acılıktadır. Sadece cevizi korur. İçindeki gıda veren tatlı cevize ulaşmak için yeşil kabuğu ezmek ve kırmak gerekir. Üst kabuğu kırmadan içe ulaşılmaz. O yüzden cevize (hakikate) ulaşmak için şeriatın kırılması, o kabuktan kurtulunması gerekmektedir. Verdikleri örnekten yola çıkarak şeriatın ne kadar basit, kabuk ve aşılması gereken husus olduğu vurgulanır. İşin özü kabul edilen “hakikat“in ne olduğu bize göre çok belirgin değildir; kendileri tevil ve yorumlarla bu özün ancak tasavvufa gönül verenlere açılacağı gizli ve büyük hazine olduğunu belirtirler. Onlara göre, kabukta kalanlar zâten bunları anla(ya)maz. Bu ve benzeri örnek ve ifâdelerden şeriatın içinde hakikat olmadığı, hakikatin daha derinde ve daha
1959] 2/Bakara, 66
1960] Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, s. 230
ŞERİAT
- 497 -
başka şey olduğu anlatılmış olur. Şeriat ilmi ve yaşayışı, hakikat ilmine ve yaşayışına aykırı olduğu belirtilmiş olur. Bu hakikatin İslâm mı, küfür mü demek olduğu kimsenin aklına gelmez ve sorgulanmaz. Çünkü kullandıkları kelimeler, kavramlar hep İslâmî kavramlardır. Hakikate karşı çıkmak gibi bir suçlamayı göze alan pek çıkmaz. Zâten tüm toplum tarafından kabul görülen bu tasavvuf anlayışına karşı çıkmak cesâret isteyecektir. Ama şeriatın hakarete uğraması pek önemli kabul edilmez, ona bu sataşmalar müslümanlar tarafından bile olmadık tevil ve hatalı hüsn-i zanlarla müsâmaha bulur. Olan da şeriata olur. Bugün halk arasında şeriatı öcü gibi görülmesinde, onun gerçek İslâm'dan, Kur'an'dan ayrı bir şeymiş gibi kabul edilip yer yer çatılmasında bu geleneksel din anlayışı haline gelen yaklaşımın büyük payı vardır.
Zâhir-Bâtın Ayrımı: Dinin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu konusunda Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zâhir, avâm halkın nassların zâhirinden anladığı mânâdır. Bâtın ise, nasslardan kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak şiaya göre imamlar, tasavvufçulara göre de velîler (evliyâ) bilir. Tasavvufçuların nassların bu şekilde bâtınî açıklanmasına hakikat, diğer zâhirî tarzda açıklanmasına şeriat adını vermiş, hakikatin velilere, şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî'nin “Lâ ilâhe illâllah“ın avamın imanı, “lâ huve illâ huve“nin havassın imanı olduğunu söylediği bilinmektedir. Şeriat âlimlerine “zâhir ve kışır bilgisi âlimleri“ deyişleri de meşhurdur. Şeriatta, kabukta kalmış olanlar, ibâdetlerini ve haramlardan kaçınmalarını cennet arzusu ve cehennem korkusu için yaparlar diye suçlanılır. Kendileri, cenneti küçük görme, onu istememeyi mârifet olarak görür ve gösterirler. Tabii ki şeriat kitabı Kur'an, bizden cehennemden sakınıp cenneti talep etmemizi ister, bizi cennete özendirir, azâbın dehşetinden korkutur.
Bazı tasavvuf kitaplarında ve günümüzdeki tasavvufçuların önemli bir kesiminde şeriat aleyhtarı gibi görünmenin doğru olmayacağı yaklaşımından, gerçek tasavvufun şeriata bağlılık olduğu slogan halinde tekrarlandığı da görülür. Ama tuhaftır ki; şeriata bağlı kalmadan gerçek tasavvuf ehli olunamayacağı gibi ifadelerle, şeriatın hafife alınması, işin özünün şeriat aşılarak ulaşılabilecek hakikat olduğu gibi çelişkilerle beraber ifadelendirilir. Ve şeriatla, tevhidle bağdaşmayacak gavs, kutub gibi yarı tanrılar, tanrı özelliği gösteren kerâmet/olağanüstü haller sahibi kişilerin evliyâ kabulü, türbe ve bâtıl vesileye verilen önem, şefaatçilik gibi inanış ve anlayışlarla, Peygamberimiz'in yapmadığı şekilde zikir ve değişik ibâdetlerle bid'at ve hurâfeler şeklindeki uygulamalar değerlendirildiğinde, şeriatın kaynaklarıyla izah edemedikleri hususlar için de “keşif“, “ilham“, “rüyâ“ gibi birçok gayr-ı meşrû delile sarıldıkları bilindiğinde, yukarıdaki sloganlarındaki samimiyetlerinin ölçülmesi için mihenk taşı olmalıdır. Tarihte, istisnâlar dışında medresede eğitim görmeyen, hattâ medresede okutulan ilimlere ve oradan yetişen âlimlere çatıp sataşan bir olumsuz tavırla tekkelere dolup tasavvufa meyleden kişilerin yine medrese vb. yerlerde ilim tahsil etmeyen ve âlim olmayı küçük görüp daha kıymetli olduğu yorumuyla ârif olmayı seçmiş, şeriatı küçük görüp şeriat bilgisi olmamasını fazilet gibi takdim etmiş kişilerin hocalığı altında ne kadar şer'î bilgiler almış olduklarını düşünebiliriz. Hele günümüzde daha çok avamdan insanların ya da şeriat bilgileri tahsil etmemiş farklı alanlarda yüksek tahsil yapmış az sayıdaki kişilerin şeriat bilgilerinin ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğu değerlendirilebilir. Bununla birlikte şeyhler tarafından
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlara ne derece şer'î eğitim tavsiye edilmektedir? Tavsiye edilen kitapların kahir ekseriyeti yine tasavvufçu kişilerin eseri, sohbetlerde atıfta bulunulan örnek kişilerin hemen hepsi o yolun yolcusu olduğu için, insanların şeriata bağlılığı ne kadar olabilecektir? Bazı muvahhid gençlerin tevhidî esaslarla bağdaşmadığını âyet ve hadisleri delil getirerek tasavvufçulara anlattığında hiç olumlu bir netice alınamadığı da, şeriatın en temel delillerinin bile onlara niçin etkili olamadığının altı deşinilince, konuyla ilgili bahsettiğimiz problem kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
İşi biraz daha ileriye götürüp haramı helâl, helâlı haram ilân edenlere de rastlanır. Allah'ın dininde, şeriatta haram-helâl bütün müslüman kullar için sözkonusu iken, bunların din anlayışında bu haram ve helâller yalnız basit ve sıradan insanları (avâmı) bağlayan kurallar olarak sunulabiliyor ve kendilerinin bunlardan muaf olduğunu ileri sürebiliyor. Bu anlayış, kamuoyunda kabul görmediği için bunları tüm bu ekol sahipleri direkt olarak savunmazlar. Ama içlerinden bu anlayışta olanları inkâr da edemezler. Ayrıca, bu anlayışın temelini besleyen yaklaşımları hemen bütün tasavvufî kitap ve sohbetlerde bulmak mümkündür: Örneğin bir şeyhi içki içerken ve kadınlarla işret halinde gören mürîdin bu görünenlerin zâhir olduğunu düşünmesi, bâtınında ise mübâreklerin kim bilir ne halde olduklarını düşünmeleri, şeyhinin yanlış yapma ihtimalini aklından bile geçirmemesi tavsiye olunur. Böyle olunca, helâl-haram hudûdu insana göre değişmiş olacaktır. Şeyhin şeriata aykırı sözleri ve davranışları varsa, mürîde düşen bunları güzel bir yolla tevil etmesi, tevil edemiyorsa “vardır bir hikmeti“ demesi, ama kesinlikle eleştirmemesi, hatta hata olarak düşünmemesi gerekecektir. Ama kendisi şeyhinin eline, ölünün yıkayıcısına teslim olması gibi teslim olup her konuda itaat edecektir.
Kaynağı itibarıyla şeriat-hakikat ikilemi şeriatın zâhirî ve bâtını ikilemine râcidir. İslâm'ın başında müslümanlar bu ayrımı yapmamışlardır. Bu ayrım her şeyin zâhiri ve bâtını olduğu gibi Kur'an'ın, hatta Kur'an'dan her âyetin ve her kelimenin bir zâhiri bir de bâtını olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.
Marifet ve Hakikat İddiası: Tasavvufçular dinin özü ve cevherine ulaşma iddiâları yanında onun hükümlerini küçümsemeyi ve onlara muhâlefeti bayraklaştırmayı da ihmal etmemişlerdir. Bu hükümleri zâhir, kabuk, şekil ve benzeri sıfatlarla niteleyerek bunlara muhâlefetin çok önemli olmadığı, önemli olanın cevher ve öz dedikleri mârifet ve hakikat olduğu havasını estirmişlerdir. Onun için bunlar arasında kemâle erdiğini tasavvur eden yahut erdiğini düşünenler artık teklifin kendilerinden kalktığını ve bu hükümlerin avam insanlar için olduğunu söylemekten kendilerini alamamaktadır. Nitekim günümüzde de aşk, sevgi, mârifet, hakikat, hümanizm ve hoşgörü sloganları arkasına sığınan ve dinin hükümlerini gözardı eden, hatta onlara inanmayan sayısız tarikat çevreleri bulunmaktadır.
Bu çevreler, yazılarında ve kitaplarında da bunu telkin ve teşvik etmekten de geri durmamaktadır. Bir-iki örnek verelim: “Namaz (sıtmaya yakalanmış bir hastanın) sağ elini, oruç sol elini, zekât ve sadaka sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla mâlul olduğunda asla fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i kâmilin ilâcına muhtaçtır.“; “Buyurmuşlardır ki, ibâdetlerin yükte ağır, pahada hafifi ve pahada
ŞERİAT
- 499 -
ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz, oruç, hasenât ve her ne kadar zâhirî ibâdet ve tâat varsa, bunların hepsi yükte ağır, pahada hafiftir. Allahu Teâlâ'nın rızâsı, Rasûlullah (s.a.s.)'in sünnetleri ve mürşidin sözleri de, eski bakır gibi yükte hafif ve pahada ağırdır.“ 1961
Toplumda birtakım insanlar tarafından “kalbim temizdir, kalbime bak. Önemli olan kalp temizliğidir“ gibi sözlerin kullanılmasının kaynağı, bu nevi tasavvufî hikmetler(!) olsa gerek.
Muhammed Nazım Kıbrisî, ilim ve âlimi şu şekilde küçümsemekte ve aşağılamaktadır: “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine atarsan kaybolur... Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların okudukları kitapları, Avrupa'nın papazları da okur. Bizden fazla okurlar onlar... İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler) bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî ilmi papazlar alamaz.“1962 (Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğunun bu ilme dayandığı Ledunnî ilim, şeriatın ölçülerine göre buna ilim demek doğru olmaz. İslâm akaidiyle ilgili kitapların hemen tümünde yer alan “ilmin kaynakları“ arasında bu tür ilim yoktur. Tasavvufçular bunu Kur'an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve gaybdan gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.) “Zâhirî ilim, melekler arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı dahi kurtarmadı. Zira ilmi gırtlaktan yukarı kafasında kalmış, kalbine inmemişti. (Fâsit kıyas yaptı ve cennetten kovuldu).“1963 “Bilmiyorsanız ehl-i zikir (âlimler)'den sorun“1964 âyetindeki ehl-i zikirden maksat, evliyâullah hazerâtıdır.“ 1965
Tasavvufçular, Kehf Sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile “sâlih kul“ arasındaki kıssadaki sâlih kulu Hızır adında bir ermiş kişi olarak nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını tahrif etmiş ve tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır. Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin bazı davranış ve sözlerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış olduğunu söylemişlerdir. Peygamber değil; Hızır adında bir velî kabul ettikleri “sâlih kul“a Hz. Mûsâ'nın itirazının nasıl anlamsız ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır'ın (Kur'an'daki geçen ifâdeyle “sâlih kul“) vahil, ilham, akaid ve şeriat sahibi olduğunu söylemişler ve ilimlerinin büyük birçoğunu buna binâ etmişlerdir.
Hızır'ın kıyâmete kadar yaşadığını, şeriat ilimlerinden ayrı olan bâtınî ilimlere sahip olduğunu, peygamber olmayıp veli olduğunu, peygamberlerden gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla kendisine ledunnî ilim dedikleri bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz. Peygamber'in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden daha üstün ve daha
1961] el-Hac Mehmed Nuri Şemsuddin en-Nakşibendi, Tam Miftâhu'l-Kulûb, s. 229, 300
1962] M. Nazım Kıbrısî, Tasavvufî Sohbetler, s. 90
1963] Ali Erol, Hâtıratım, s. 66
1964] 16/Nahl, 43
1965] Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/145) (İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 272-273
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyük olduğunu iddiâ etmişlerdir. Nitekim “veli olan Hızır'ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır'a uymak zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır'dan birtakım bilgiler öğrenmek için onun yanına gitmiştir...“ diye iddia etmişlerdir.
Yine, veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz. Mûsâ'dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velileri de şeriatın zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu, aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliya yahut tasavvufçuların şeriat (zâhirî) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu dolaylı olarak iddiâ etmişlerdir. Yine, Hızır'ın evliyâ ile buluştuğu, bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu belirtmişlerdir.
Hemen belirtelim ki, kendisine Hızır adı takılan “sâlih kul“un veli olduğunu söyleyen kimi âlimler olmakla beraber, âlimlerin cumhûru onun peygamber olduğunu söylemektedir. Nebî olduğunu söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. 1966
İddiâ olarak, hemen tüm tasavvufçular, sözlerinin “Kur'an ve Sünnetle kayıtlı“ olduğunu ifade ederler. Meselâ, tasavvuf kitaplarında şu ifâde yer alır: “Şeriata bağlı olmayan kişilerin havada uçtuğunu veya su üstünde yürüdüğünü görseniz bile o velî olamaz.“ Bu tür sözleri, tasavvufun Kur'an ve Sünnet dairesi (şeriat) içinde olduğuna delil gösterenler olabilir. Ama din anlayış ve yorumlarının bu ölçülere gerçekten bağlı olup olmadıkları herhangi bir tasavvuf kitabındaki ifâdeleri gözönüne getirince ortaya çıkmaktadır. Meselâ tasavvufun meşhurlarından en-Nablusî'nin vahdet-i vücûdun Kur'an ve Sünnetten alındığını söyler. Yeryüzündeki ve evrendeki bütün varlıkların Allah'ın kendisi veya görünen şekli olduğunu söyleyen putperest bir anlayışın bile Kur'an ve Sünnetten alındığını iddiâ edecek bir yaklaşım, sözlerinin ve eylemlerinin Kur'an ve Sünnete, yani şeriata bağlı olduğunu niye iddiâ etmesin? Örnek olarak Gümüşhanevî'nin şu sözlerine bakalım: “Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa, fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir.“1967 Bu ifadenin bir sayfa sonrasında yer alan şu sözlerin şeriatla bağdaştığını nasıl söyleyeceğiz?: “Şeriat sözler, tarikat fiiller, hakikat haller, mârifet de servetin başıdır.“ Şeriatın hangi hükmü hakikat değildir ki, diğer hükümlerine bu isim verilmiş olsun? İslâm'ın bu ayrımını Kur'an ve Sünnet mi yapmıştır, Rasûlullah (s.a.s.) döneminde tarikat mı vardı ki, şeriatı (ya da dini) bu şekilde kısımlara ayırsın ve değişik isimlerle isimlendirsin? Bu anlayış, şeriattan (Kur'an ve Sünnetten) takvâyı çıkarmışlar, onu kendi anlayışlarıyla yorumlayıp tasavvuf ve tarikate mal etmeye çalışmışlar; fetvâ ayrı, takvâ ayrı demişler, takvâyı elde etmenin yolunun şeriatten değil; tasavvuftan geçtiğini dillendirmişlerdir.
Ve bu anlayışta şeriata ters, Kur'an ve Sünnetle bağdaşmayacak din anlayışlarını savunan nice yanlışlara şâhit oluyoruz. Birkaç örnek verelim: Tasavvufun en büyük hanım evliyâsı Râbia şöyle der: “Ateşinden korktuğum yahut cennetini
1966] Bu konudaki deliller ve tasavvuf anlayışının iddiâlarının çürütülmesi için bak. İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 70-81
1967] Gümüşhanevî, Veliler ve Tarikatlarda Usûl, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267
ŞERİAT
- 501 -
umduğum için Sana ibâdet etmedim. Sana sadece zâtın için ibâdet ettim.“ Yunus Emre'nin de bu anlayışı şöyle tekrar ettiğini biliyoruz: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver onları / Bana Seni gerek Seni.“ Görülüyor ki, Rabia ve Yunus (ve onların bu sözlerini tasvip eden tasavvuf), Allah'ın mü'minlere sâlih amelleri için vaad ettiği cenneti beğenmiyor veya yeterli görmüyor, onun yerine İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ'ya “Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız“1968 dedikleri gibi, Allah'ın zâtını görmek istiyor. Hâlbuki hiçbir peygamber âhiret için böyle bir istekte bulunmamıştır. Kaldı ki, hayır ameller için mükâfat olarak Kur'an ve Sünnet cenneti vaad ederken, onları istememek veya Allah'ın zâtını istemek Kur'an ve Sünneti takmamak değil midir? Bid'at ve sapıklıklara dalan kimi tasavvufçuların Allah'ın dininden nasıl uzaklaştıkları açıkça görülüyor. Bu uzaklıktan dolayıdır ki, Şeyhu'l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre'nin cennet ve nimetlerini hem istemeyen, hem küçümseyen sözleri için “küfür“ demektedir.1969 Allah'ın örnek gösterdiği kadınlardan biri olan Hz. Âsiye'nin duâsını Kur'an öğretiyor: “Allah, mü'minlere de Firavn'un karısını misal gösterdi. O, 'Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap, beni Firavn'dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan kurtar' demişti.“1970 Yüce Allah'ın takdirle andığı ve Kur'an'ında zikrettiği, mü'minlere örnek gösterdiği sâliha kadın Âsiye, cennette kendisine bir ev yapması için Allah'a yalvarıyor ve duâ ediyor. Firavun'un eşi yanında adı bile anılmaya değmeyecek olan Râbia ise, cenneti istemiyor... 1971
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah'a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“1972 Bu âyette uydurdukları hurâfeleri Allah'ın dini, şeriatı gibi gösterenler reddediliyor. Onların, Allah'ın izin vermediği, râzı olmadığı dini kendilerine yasalaştıran, şeriat yapan, meşrû gösteren ortakları mı olduğu, inkâr tarzında soruluyor. Bu sorudan Allah'tan başka kimsenin din hükmü koyma yetkisinin olmadığı kesin şekilde anlaşılıyor. Zira Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, insanların Kur'an'a uymayan geleneklerini din yapmalarına izin vermemiştir. Bu gelenekler, Allah'ın din hükümleri değil, şeytan öğütleridir. Allah böyle şeylerden râzı olmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezâlarını ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı derhal aralarında hüküm verilip helâk edilirlerdi. Fakat Allah ezelî kararı uyarınca onların cezâlarını ertelemekte, (hidâyetleri ve) uslanmaları için fırsat vermektedir. Onlar, zamanı gelince şiddetli bir cezâya çarpılacaklardır. 1973
Bir de şu ifâdelere bakalım: “Şeriat, tarîkat yoldur varana / Hakîkat, ma'rifet andan içeru.“1974 Tasavvuf anlayışında, en azından yetersiz bir şeydir şeriat, başka şeylerle takviyesi gerekir. Yunus Emre'nin şu sözlerinde bu anlayış çok net görülür: “Mumlu baldır şeriat, yağı anın tarikat / Dost için yağı bala ya niçin katmayalar?“
1968] 2/Bakara, 55
1969] Bak. Ebussuud Efendi, Fetvâlar, s. 87, Mesele 353, İst. 1972
1970] 66/Tahrîm, 11
1971] İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 227-232
1972] 42/Şûrâ, 21
1973] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 323-324
1974] Yunus Emre
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür. Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur.1975 Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır. Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat'tır. Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu, çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senli-benli, şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla paralellik gösterir.
Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler görülür. Hallâc-ı Mansur'un “Ene'l-Hakk“ (Ben Hakk'ım/Allah'ım) sözü ile; Bayezid Bestâmî'nin “Sübhânî mâ a'zame şânî“ (Kendimi tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir. Yine, Bâyezid Bistâmî'ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin sâhilinde durdu“ sözü de böyledir.
Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken, fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz ve deyişlerdir.“ 1976
Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te'vil etmeye çalışırlar: Bunlar vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri söyleyenler Allah'a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk'ım, -hâşâ- Allah'ım“ diyenleri savunan ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur? Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış, tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş, hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde illâllah“ (Allah'tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu, kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah'ın öğrettiği ve Rasûlü'nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir, büyük ve fecî bir bid'attir.
1975] Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76
1976] Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108
ŞERİAT
- 503 -
Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah'tan af dileyerek, bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf kitabında kolaylıkla bulabilir.
“Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.“ 1977
“Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır, Hakk'ı ıyân göresin.“ Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git, kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece) Allah'ı açıkça görmüş olursun.“ 1978
“Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun suçun / Âdem'i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım, harmancı mısın?
Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun / kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı mısın?
Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet günahımı, yalancı mısın?
Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı mısın?
Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün yârisin, yabancı mısın?“ 1979
“Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.“ 1980
“Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler seyr içün...“ 1981
“Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. / Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.“ 1982
“Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin / Mü'min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ'm eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?“
1977] Mektubat, İmam Rabbani, 445. Mektup
1978] Yunus Emre
1979] Azmi Baba
1980] Kaygusuz Abdal
1981] Yunus Emre
1982] Seyyid Nesîmî
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese âşık emîrdir.“ 1983
“Benem Hakk'ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip her türlü dili / Halka haber veren benem.“ 1984
Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.“ Böyle dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri, sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni gerek seni.“
Devlet ve İslâm Devleti
‘Devlet veya dûlet’, değişmek, bir durumdan başka bir duruma dönmek, dolaşmak, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek ve zafer kazanmak gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin aslı olan ‘devl’ kökü, Kur’an’da bir yerde kullanılmaktadır ve dönüşümlü olmak, döndermek anlamındadır. “Biz o günleri insanlar arasında dönderir dururuz…“1985 ‘Devlet ya da dûlet’ biçimiyle de yine bir âyette geçmektedir. Ganimet mallarının taksimiyle ilgili bir konunun sonunda şöyle denilmektedir: “Ta ki o ganimet (ya da genel olarak servet ) sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir ‘devlet-dûle’ (servet) olmasın.“ 1986
Bazı tefsirciler burada geçen kelimenin ‘devlet’ veya ‘dûlet’ şeklinde okunabileceğini açıklıyorlar. Buna göre ‘devlet-dûlet’ servet, baht, makam ve gâlibiyet gibi insanlar arasında bazen ona bazen buna devrolunan sevindirici nimet ve duruma verilen addır. Nitekim Türkçe’de, büyük bir nimete kavuşanlar için ‘başına devlet kuşu kondu’ şeklinde söylenilen bir deyim vardır. Kimileri de demişlerdir ki, ‘devlet’ şeklinde söylenirse devlet kavramı, yani zafer, galibiyet ve makam; ‘dûlet’ şeklinde söylenirse, mülk anlamı kasdedilir.1987 Buna göre ‘devlet’ kelimesinin sözlük anlamında; elden ele dolaşan, bir ona bir buna geçen güç, makam ve üstünlük gibi şeyler vardır.
Siyasî Anlamıyla Devlet: Tarihî gelişimi içerisinde bu kelime giderek, bir siyasí yapılanma, belli bir gücü elinde bulundurma ve egemenliğe sahip olma durumunu ifade etmeye başlamıştır. Bugün ‘devlet’ diye ifade edilen gücün, kelimenin sözlük anlamıyla ince bir bağlantısı vardır. ‘Devlet’ bir gücü ve belli bir üstünlüğü temsil etmektedir. Ancak bu güç sabit değildir, bir onun bir bunun elinde durmakta, sürekli el değiştirmektedir.
Bugün ‘devlet’ deyince, manevi bir kişiliği, anayasal bir düzeni olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülke üzerinde kurulu, bir hükümete ve ortak kanunlara sahip teşkilat (örgüt) akla gelmektedir. Devlet kavramının tanımı noktasında çok farklı görüşler vardır. Bunun sebebi hemen herkesin olaya kendi ideolojisi, kültürel kimliği ve aldığı eğitim açısından bakmasıdır. Herkes onu, kendi anlayışı
1983] Seyyid Nesîmî
1984] Yunus Emre
1985] 3/Âl-i Imran, 140
1986] 59/Haşr, 7
1987] R. Isfehânî, Müfredât, s. 252
ŞERİAT
- 505 -
doğrultusunda tanımlamaktadır.
Kur’an, çok açık şekilde devletten, devletin yapısından bahsetmez. Böyle bir şey zaten Kur’an’ın konusu değildir. Çünkü Kur’an bir hidâyet rehberidir ve insanlara Allah’a nasıl kulluk yapılacağının, dünya hayatının nasıl yaşanacağının, hangi ilkelere uyacaklarının genel hatlarını gösterir. Ancak Kur’an, yönetimden, âdil yöneticilere itaatten, mü’minlere iktidar verilmesinden, yönetici peygamberlerden, saltanat sahibi kralların azgınlıklarından, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinden, suçluların cezalandırılmasından, adâletle hüküm verilmesinden sık sık bahsediyor.
Kur’an’da çok miktarda siyasí kavram ve siyasetle ilgili pek çok prensip olmasına rağmen ‘Íslâm’da bir yönetim şekli yoktur’ demek doğru değildir. Kaldı ki gönderilen bütün peygamberler, aynı zamanda kendi toplumlarının yöneticileri idiler. Onlar, insanları Din’e davet edipte sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakmamışlardır. Onları Allah’ın indirdikleriyle yönetmişler, aralarındaki sorunları ilâhí ilkelerle çözmüşlerdir.
Şüphesiz devlet anlayışı ve devletin örgütlenişi tarih boyunca bir gelişme göştermiştir. Ancak, yönetim, kanun, hukuk, hâkimiyet, hükümranlık ve benzeri şeyler hep devlete beraber düşünülmüş şeylerdir. İslâm tarihinde ‘devlet’ kelimesinin kavram olarak kullanılması Abbâsîler döneminden itibaren başlamıştır. Sevinçli günlerin sırasının Abbâsîlere geldiğini ifade etmek üzere ya kelimenin sözlük anlamından hareket ederek, ya da ‘devlet’ kelimesinin geçtiği âyetten esinlenerek ‘devlet’ sözü kullanılmıştır. Zira ‘devlet’ kelimesinde mutluluk ve kutlu olmak anlamları da vardır. İktidarın el değişmesi, mevcut yönetimlerin iyi veya kötü olarak nitelendirilmesi, yönetime bağlılıklar ve karşı oluşlar bu kelime ile ifade edilmiştir.
Batılılaşma hareketlerinden sonra da İngilizcedeki ‘state’ kelimesinin karşılığı olarak ‘devlet’ kelimesi tam olarak yerleşmiştir. Biz ‘devlet’ konusundaki çok farklı görüşleri ve geniş açıklamaları bir tarafa bırakıp, İslâm'ın tavsiye ettiği yönetim anlayışına kısaca değinmek istiyoruz.
İster ‘devlet’ diyelim, isterse başka bir ad verelim, yönetim olayının ilk insanla başladığı açıktır. İki insan bir araya gelse aralarında bir hukuk olayı meydana gelir. Toplu olarak yaşamaya mecbur olan insanların hukuksuz, yönetimsiz ve yöneticisiz olmaları mümkün değildir. Bir yöneticinin veya yönetimin yetkisinde belirli kurallara uyan topluluklar huzuru, toplumsal düzeni sağlarlar. Kuralsız, hukuksuz, yönetimsiz, başsız topluluklarda huzur ve düzen değil; kaos, anarşi ve düzensizlik vardır.
Müslümanların Tarihinde Devlet: insanı başıboş bırakmayan Rabbimiz, onlara elçiler göndererek dünya hayatlarını nasıl yaşayacaklarını bildirmiş, uymaları gereken kuralları ve hukuku da onlara haber vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye hicret ettikten sonra İslâmî yönetimin genel esaslarını bizzat kendisi uygulayarak göstermiştir. O, vahy doğrultusunda insanların dâvâlarına bakıyor, suçları önlemek için tedbir alıyor, gerekirse suçluların cezalarını veriyor, saldırgan düşmana karşı ordu çıkarıp savaşıyor, kimileriyle barış imzalıyor, çeşitli ülke yöneticilerine elçi gönderiyor, onlardan gelen elçileri kabul ediyordu. Allah’ın hükümlerini yerli yerinde uyguluyor, ticaret emniyetini sağlıyor ve gerekirse
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denetliyor, insanların eğitimleri için kurumlar tesis ediyor, emirler veriyor, diplomatik ilişkiler kuruyordu.
Şüphesiz bütün bunlar bugün ‘devlet’ denilen örgütün yaptıklarının benzeri idi ve o günün şartlarına uygundu. Peygamberimiz (s.a.s.) dikkat edilirse mescidde namaz kıldırıp, insanları irşad etmekle kalmamış, toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş, mü’minler topluluğunu sevk ve idare etmişti. O, ibâdet, vaaz ve irşad işlerini kendine, yönetim ve hükümranlık işlerini dinle ilgisi olmayan siyasîlere bırakmadı. Böyle bir şey İslâm'ın ilkelerine ters olurdu.
Peygamberimiz'in vefatından sonra Râşid Halifeler döneminde İslâmî devlet modeli daha da gelişti ve kurumsallaştı. Yönetim şekli Emevîlerle saltana dönüşse ve daha sonradan kurulan birçok İslâm devletinde saltanat kurumu korunsa bile; devlet yönetiminde ve hukuk alanında İslâm'ın genel prensipleri uygulanmaya çalışıldı. Râşid Halifelerin yönetimi, Peygamberimiz'in hayatını içine alacak şekilde, yani Asr-ı Saâdet hep bir model olarak düşünüldü. Çünkü bu model, İslâmî bir yönetimin bütün özelliklerini taşıyordu.
İslâmî bir yönetim biçiminde şûra, biat ve Allah’ın hükümlerinin hâkimiyeti ana temeldir. Biat sıradan bir oy vermek değil, Allah adına bir yöneticiye, o yönetici Allah’ın emrine uyduğu müddetçe bir bağlılık ve itaat sözüdür. Bu söz içerisinde itaat, mü’min olarak kamu alanındaki görevleri yerine getirme, yöneticiye hayırlı işlerde yardımcı olma, hem de kendilerine yönetim emaneti verilenleri denetleme görevi ve anlayışı da vardır.
Şûra, İslâmî devletin en belirgin özelliğidir. Bu yönetimde söz hakkı ne bir kişinin, ne bir sınıfın, ne çoğunluğun, ne de her sözü kanun olan diktatörlerindir. Şûra, bütün işlerde yöneticilerin yetkili kimselere, hatta gerekirse halka danışmasıdır. Hakka ve halkın yararına en uygun kararların alınma çabasıdır. İslâmî devlet modelinde son söz, Hakka, yani Allah’ın hükmüne aittir. Allah’ın insan toplulukları için gönderdiği, onların faydasına olan genel ve değişmeyecek hükümlerdir. İslâmî devletin kuruluş amacı ve siyasetinin metodu, bu hükümleri uygulamak, insanların işlerini bu hükümler doğrultusunda yürütmektir. Ancak bu hükümleri anlayacak ve uygulayacak olanlar yine insanlardır. Şûrâ, yani her konuyu uzmanına danışma prensibi, İslâmî hükümlerin en iyi anlaşılmasını ve adâletli bir şekilde uygulanmasını sağlar. İnananlar bunun en güzel şekilde olmasına çaba gösterirler, ama hiç kimsenin anladığı ve uyguladığı şey İslâmî modelin kendisi değil, İslâm’ı kaynaklara uygun anlama ve yaşama çabasıdır.
Devlet Amaç Değildir: Öyleyse İslâmî devlet bir amaç değil, İslâm’ı daha iyi yaşamak, hakları sahiplerine ulaştırmak, dünya işlerini düzene koymak ve suçları önlemek için bir araçtır. Kimilerine göre devlet en son güç ve hâkimiyet makamıdır. Onun gücünün üstünde güç yoktur. Koyduğu bütün ilkeler ve kanunlar tartışmasız doğrudur ve itaat edilmesi gerekir. Böyleleri devleti en son güç makamı olarak tanıyarak, onu hak etmediği bir yere koymakta ve onu adeta bir ilâh haline getirmektedirler.
İslâmî devlette, hâkimiyet; yani en son egemenlik Allah’a âittir. Bunun anlamı şudur: Mülk Allah’ındır. Yerde ve gökte olan canlı ve cansız bütün varlıklar O’nundur. İnsanlara din ve şeriat koyma, onlar hakkında hükümler, ölçüler ve ilkeler gönderme hakkı Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi bilir ve her şeye
ŞERİAT
- 507 -
hâkimdir. İnsanlara düşen, Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul edip uygulamak ve böylece kulluk görevlerini yerine getirmektir.
Hâkimiyeti, belli bir toprak parçasına sahip olup, orada bir otorite kurmak, özgürlükleri ve bazı hakları kullanabilmek; bir ülkeye, bir halka bir kişinin, bir zümrenin hükmetme hakkı yoktur anlamına alırsak, ‘hâkimiyet milletindir’ demek yanlış değildir. Bu söz ile ‘milletin, daha doğrusu millet adına hareket ettiğini iddia edenlerin görüşünün üstünde görüş yoktur, onların kararlarının üzerinde hiçbir hüküm tanımayız’ anlamı kasdedilirse; bu şüphesiz İslâm dışı bir görüştür. Çünkü bu anlayış, hüküm (helâl-haram ölçüleri, hukuk ilkeleri) hakkını Allah’tan alıp kullara verme anlayışıdır.
İslâmî devlet, Allah’ın hükümlerini uygularken, günün şartlarına göre, insanların ihtiyacı kadar yeni kanunlar çıkarabilir, yeni kararlar alabilir. Teknik geliştikçe yeni kurumlar, yeni çalışma yöntemleri oluşturabilir. İslâmî hükümlerin uygulandığı İslâm devletine ‘dâru’l-İslâm’ denildiğini hatırlayalım. Öyleyse bir yönetimin İslâmî sayılabilmesi, o yönetimin İslâmî ilkeler üzerine kurulması ve işlerin ve siyasetin İslâm’a göre yapılması gerekir.
Kimileri, ‘İslâmî yönetimin bir modeli yoktur. Yönetimle ilgili ilkeler ümmetin tarihí tecrübesi ve yeni gelişmelerle elde ettikleri, oluşturdukları sivil bir alandır’ görüşündedirler. İslâm fıkhının yönetimle ilgili ortaya koyduğu prensipler İslâmî yönetim modelinin kendisidir. Bu modelin günümüzde bilinen teknik terimlere uyması gerekmez. İnsanın bütün hayatını kuşatan İslâm, hükmetme, yönetme, kanun koyma gibi çok önemli bir alanı, her zaman hevâsına uyma zaafı olan insanın insafına bırakmamıştır.
İslâmî devlet modeli hiçbir monarşik, oligarşik, teokratik, laik ve demokratik modellere benzemez. Çünkü İslâm'ın kaynağı İlâhî vahy, diğerlerinin kaynağı ise insan aklıdır. Hatırlatmak gerekir ki cumhuriyet anlayışı ile demokratik yönetimin bazı yöntemleri, ilkeleri ve işleyiş biçimi İslâmî yönetime oldukça yakındır. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, halkın görüşüne itibar etme, danışma yabana atılacak şeyler değildir.1988 Ama bütün bunlar, onların beşerî ideolojiler olduğunu, içinde bazı doğrular yanında çok sayıda yanlışların/bâtılların bulunduğunu unutturmamalıdır. Onun doğru ve güzel kabul edilen nice hususlarının da kâğıt üzerinde kaldığını, özellikle İslâm ve müslüman sözkonusu olduğunda uygulamada ilkelerinden vaad ettiği güzellikten eser kalmadığı bilinen ve görünen bir hakikattir. Beşerî ideolojilerin hiçbiri, İslâmî sisteme alternatif olamaz, birlikte uzlaşmaları düşünülemez.
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik“ anlamında kullanılan “hâkimiyet“ şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
1988] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah'a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.1989 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.1990 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 1991
Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah'a has kılma“yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır. İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak herbir doğru eylem, hatta zihinsel faâliyetler bile birer sâlih ameldir. Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli, sâlih kılan özellikler şunlardır: 1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması, 2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması, 3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması, yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ“ şartı bulunmayacaktır. Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, herbir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur. Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri gözönünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik ise; en azından İslâm’ın
1989] 18/Kehf, 26
1990] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
1991] 4/Nisâ, 65; Hâkimiyet konusuyla ilgili geniş bilgi almak için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Hukm-Hâkimiyet kavramı.
ŞERİAT
- 509 -
devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir siyasal yaklaşımdır.
Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi çerçevede olursa olsun) red etmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından red edilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen ya da tamamen red eden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları red etmekten başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda, gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır: “Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.“ 1992
Bu memlekette; Allah'ın hükmünün uygulanmasını istemek, şeriatı savunmak bile suç sayılabilir. “Şeriatçı“ kavramı bir suç, bir yafta olarak horlanan kimselere takılır, bazen herhangi bir olay bahanesiyle İslâm düşmanları sokaklara dökülür, “kahrolsun şeriat!“ şeklinde anırmalar yükselir. Müslümanların sarılması ve savunması gereken şeriat, yine içlerinden bazıları tarafından “hîle-i şer'iyye, yani şer'î hile terimiyle hilelere âlet edilir, iş kitabına uydurulmaya, hilelere şeriatten kılıf bulunmaya çalışılır. Bazıları da şeriatı da hakikatin dışında bir kabuk kabul ederek onu küçümser, avâmın takılıp kaldığı ve ileriye geçemediği bir ilk aşama olarak düşünüp, kendileri onu aştığını ileri sürerler.
Şeriat kavramının düşündürdüğü bir husus da; bu kavramla ilgili ve aynı kökü paylaşan “meşrû“ ve “gayr-ı meşrû“ terimleriyle ilgili câhiliyye insanının açmazıdır. Bilindiği gibi, “meşrû“ şeriata uygun; “gayr-ı meşrû“ da şeriata uygun olmayan demektir. Şimdi, biri kalkıp “bu düzen, bu hükümet, bu yöneticiler gayr-ı meşrûdur“ dese, bu ifâdeyi bu düzenin kurumları ve mensupları yanlış ve suç sayıp bu sözü söyleyenin cezâlandırılmasını isteyebilirler mi? Eğer “bu düzen ve mensuplarının gayr-ı meşrû“ olduğunu kabullenmeyip suç saysalar, o zaman kendileri bu düzenin şeriata dayalı olduğunu söylemiş, laik (dinsiz, daha doğrusu çok dinli), demokratik, İslâm dışı devleti şeriata uygun görmüş olacaklar ki, bu önce savundukları Atatürk ilkelerine, anayasaya ve ona bağlı kanunlara ters olan ciddi bir suç unsurudur. Bilindiği gibi devletin en küçük bir esasının bile dine ve dince mukaddes sayılan hususlara göre düzenlenmesini istemek bile suçtur, hele bu düzene tümüyle meşrû, yani şeriata uygun demek tümüyle suç olacaktır.
Yok, eğer “bu düzen meşrûdur“ diyen çıksa, bu sözü mevcut düzen yanlıları doğru mu, yanlış ve suç mu kabul etsinler? Bu söz, bu sistemin şeriata uygunluğunu ifade etmektedir. Müslüman açısından bu sözün doğru olmadığı açık-seçiktir, ama bu câhiliyye insanı olan düzen taraftarlarınca öyle bir karmaşadır ki…
1992] 29/Ankebût, 69
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bütün bu kaos içinde Allah'ın dinine, Muhammed (s.a.s.)'in şeriatına, Kur'an'ın hükümlerine sarılmayı başarabilen, ifrat ve tefritler arasında şeriatı incitmeyen ve incitilmeye aday olmayan şeriatçı gençlere selâm olsun! O gençler ki, Rasûlullah (s.a.s.)'ın şu tavsiyesine uymayı her şeyin önüne geçirmiş ya da geçirme gayretindedirler: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe dalâlete/sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah'ın Kitabı'dır.“1993 Ne mutlu, Kur'an'ın hidâyetinde her türlü sapıklığa düşmeyen şuurlu muvahhidlere!
“Şeriat kim sarây-ı Kibriyâdır / Hakikat mülküdür muhkem binâdır / Anın herbir taşını her kim koparsa / Yerine başını koymak revâdır.“ 1994
“Başını alır şerîatten koparsa kimse taş / Oldu şemşîri anın insâna âhenden hisar.“1995
“Şeriatın kestiği parmak acımaz.“1996 (İslâmî hükümlere uymamaktan dolayı gelen cezâ için bir şey söylemek mümkün değildir, anlamında deyim)
“Şeriat zâhire hükmeder.“1997 (Şeriat/İslâm hukuku, görünene göre uygulanır.)
1993] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, h. no: 3074
1994] İbn-i Kemal
1995] Yahya Bey
1996] Atasözü
1997] Atasözü
ŞERİAT
- 511 -
Şeriat Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Şeriat Kelimesinin Kökü “Ş-r-a“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (5 Âyet): 5/Mâide, 48; 7/A'râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
B- Hüküm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (210 Âyet): 2/Bakara, 32, 113, 129, 129, 151, 188, 209, 213, 220, 228, 231, 240, 251, 260, 269, 269; 3/Âl-i İmrân, 6, 18, 23, 48, 55, 58, 62, 79, 81, 126, 164; 4/Nisâ, 11, 17, 24, 26, 35, 35, 54, 56, 58, 58, 60, 65, 92, 104, 105, 111, 113, 130, 141, 158, 165, 170; 5/Mâide, 2, 38, 42, 42, 42, 43, 43, 44, 44, 45, 47, 47, 48, 49, 50, 50, 95, 110, 118; 6/En’âm, 18, 57, 62, 73, 83, 89, 114, 128, 136, 139; 7/A’râf, 7, 87, 87; 8/Enfâl, 10, 49, 63, 67, 71; 9/Tevbe, 15, 28, 40, 60, 71, 97, 106, 110; 10/Yûnus, 1, 35, 109, 109; 11/Hûd, 1, 1, 45, 45; 12/Yûsuf, 6, 22, 40, 67, 80, 80, 83, 100; 13/Ra’d, 37, 41, 41; 14/İbrâhim, 4; 15/Hıcr, 25; 16/Nahl, 59, 60, 124, 125; 17/İsrâ, 39; 18/Kehf, 26; 19/Meryem, 12; 21/Enbiyâ, 74, 78, 78, 79, 112; 22/Hacc, 52, 52, 56, 69; 24/Nûr, 10, 18, 48, 51, 58, 59; 26/Şuarâ, 21, 83; 27/Neml, 6, 9, 78; 28/Kasas, 14, 70, 88; 29/Ankebût, 4, 26, 42; 30/Rûm, 27; 31/Lokman, 2, 9, 12, 27; 33/Ahzâb, 1, 34; 34/Sebe’, 1, 27; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 2; 37/Saffât, 154; 38/Sâd, 20, 22, 26; 39/Zümer, 1, 3, 46; 40/Ğâfir, 8, 12, 48; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 3, 10, 51; 43/Zuhruf, 4, 63, 84; 44/Duhân, 4; 45/Câsiye, 2, 16, 21, 37; 46/Ahkaf, 2; 47/Muhammed, 20; 48/Fetih, 4, 7, 19; 49/Hucurât, 8; 51/Zâriyât, 30; 52/Tûr, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1, 24; 60/Mümtehıne, 5, 10, 10, 10; 61/Saff, 1; 62/Cuma, 1, 2, 3; 64/Teğâbün, 18; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 36, 39, 48; 76/İnsan, 24, 30; 95/Tîn, 8, 8.
C- Şeriat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Allah'ın Şeriatı: 5/Mâide, 48; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
b- Allah'ın Şeriatına Uymak: 45/Câsiye, 18.
c- Her Ümmete Amel Edecekleri Bir Şeriat Verilmiştir: 22/Hacc, 67.
d- Şeriatlerin Muhtelif Olmasıyla İmtihan: 5/Mâide, 48.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
2. Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.
3. Şeriat ve Demokrasi, Kâzım Güleçyüz, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
4. Muhteşem Şeriat ve Fikrî Mes'eleler, Ahmed Selâmî, Türkçesi Neşriyat, İst. 1976
5. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 419-421; 41-62
6. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 116-118; 164-171
7. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 624-629; 139-142; 279-281
8. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 188-191
11. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 11-23
12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 298-301; c. 3; 33; c. 6, s. 29-30
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 19, 317-339; c. 7, s. 236-245; c. 9, s. 5-38
14. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 149-156
15. Nurdan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72
16. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 260-278
17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 187-196
18. Kur’an’da insan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207
19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 3, s. 225-227, c. 4, s. 101-109
20. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
21. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
22. İslâm'da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
23. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
24. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
25. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
26. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
27. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
28. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
29. Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
30. Teşrîî İslâm Tarihi, Abdülvehhâb Hallâf, terc. Hüseyin Algül, Şamil Y.
31. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, çev. Muhlis Canyürek, Denge Y.
32. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişi, Davut Dursun, İşaret Y.
33. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
34. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
35. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
36. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
37. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
38. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
39. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
40. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
41. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
42. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
43. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
44. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
45. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
46. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
47. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
48. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
49. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
50. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
51. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
52. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
53. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
54. İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
55. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
56. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
57. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
58. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
59. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
60. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
61. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
62. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
63. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
64. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
65. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
66. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
67. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
68. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
69. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
70. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
71. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
72. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
73. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
74. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
75. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
76. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
77. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
78. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
ŞERİAT
- 513 -
79. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.
80. Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
81. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
82. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
83. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
84. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
85. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
86. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, insan Y.
87. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
88. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
89. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
90. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
91. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
92. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, insan Y.
93. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
94. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
95. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
96. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
97. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
98. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y.
99. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
100. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
101. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
102. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978, İstanbul
103. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul
104. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 580-582
ŞEYTAN – İBLİS
- 515 -
Kavram no 167
İmtihan 10
Bk. Vesvese; Cin; Sihir-Büyü
ŞEYTAN – İBLİS
• İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İblis/Şeytan ve Özellikleri
• İblis'in Allah İçin Secde Etmemesi
• Şeytana Mühlet Verilişi
• İblis ve Faaliyet Alanı
• İblis'in Başvurduğu Yöntemler
• Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
• Şeytanın Görevi
• Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
• Her insana Bir Şeytan Verilişi
• İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
• Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
• Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
“Ve o zaman meleklere (ve cinlere): “Âdem'e secde edin!“ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.“ 1998
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
‘İblis’, kelime anlamı yönünden, hayırsız olan, zarara uğrayan, şaşkınlığa düşen manalarına gelmektedir. İblis kelimesi Kur'an-ı Kerim'de 11 yerde geçer. Şeytana, işlediği hatanın onu sonsuza kadar hüsrana (zarara) uğratması sebebiyle ‘İblis’ denmiştir. İblis, Şeytanın Kur’an’daki özel adıdır. İblis, insanı kıskanması yüzünden Allah’a karşı gelen ve O’nun huzurunda küstahlık yapıp kibirlenen ve bu yüzden de kovulan (racim olan), insanın en önemli düşmanıdır.
“Şeytan“ ise, uzaklaştı mânâsındaki “şatane“ fiilinden türemiştir. Yandı anlamındaki “şâta“ fiilinden türediğini öne süren bazı âlimler de vardır. Şeytan kelimesinin aslının “Satan“ olup, bunun İbrânîce olduğu, rakip, muhalif gibi anlamlara geldiği, Tevrat'ta da bu anlamda kullanıldığı da ileri sürülür. Şeytan, cinlerden ve insanlardan en şerli (en kötü) yaratıkları nitelemek için kullanılan bir kavramdır. “Şeytan“ ve çoğulu olan “şeyâtîn“ kelimeleri Kur'an-ı Kerim'de toplam 88 yerde geçmektedir. Şer'î istılâhta, Yüce Allah'ın Hz. Âdem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhî rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan cinlerin inkârcılarından gizli bir varlıktır.
Kur'an, şeytanla İblis'in fonksiyon bakımından aynı olduklarını gösteriyor. Şeytan, İblis'in faal hale geçişinde aldığı ad, kuvvetlerinin tümüne verilen ad; İblis de şeytan denen şer kuvvetin kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır.
1998] 2/Bakara, 34
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Âdem’in cennetten çıkmasına sebep olan şeytanın, İblis’ten başka ‘Azâzil’, ‘Adüvvullah’ gibi adları da vardır. İblis, şeytanî bütün faaliyetlerin beyni ve babası konumundaki varlıktır.
İblis/Şeytan ve Özellikleri
İblis ateşten yaratılmıştı ve cinlerdendi.1999 Hz. Âişe (r.anha)’nin rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Melekler nurdan yaratıldılar. Cinler zehirli ateşten. Âdem ise, size özellikleri söylenen şeyden (topraktan) yaratıldı.“ 2000
Evrende Hz. Âdem'den önce yaratılmış melek ve cin adında iki varlık mevcuttu. 2001
Ruhanî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah'a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah'a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar.
İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi ruhanî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah'a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah'a isyan edenleri de vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan ruhanî varlıklar anlaşılır.
Hz. Âdem'e secde emrine kadar, hissiyatına/nefsine dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu âna kadar, Allah'ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. İlk imtihanında kaybetti; Âdem'e secde emri, onun hissiyâtına ters düştü. Emri yerine getirmekten kaçındı.
Eski adı Azâzil olan olan şeytan, Hz. Âdem'e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan“ anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da “beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın“ diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve Hz.Âdem'i cennetten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır. Dolayısıyla İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir. Kur'an'da Hz. Âdem'e secde söz konusu olan bütün âyetlerde özellikle “İblis“ kelimesinin kullanılmış olması, bu görüşü desteklediği gibi, âyetlerde kullanılan kelimelerin yerli yerince seçilişi ve Kur'an'ın yüce üslûbu hakkında bir fikir de vermektedir.
“Şeytan“ kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan, şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
1999] 18/Kehf, 50; 15/Hıcr, 27; 55/Rahman, 15
2000] Müslim, Zühd 10, Hadis no: 2294, 4/2294
2001] Bkz. 2/Bakara, 31; 15/Hicr, 26-29). Şeytan, cin denen varlık grubuna mensup idi (18/Kehf, 50
ŞEYTAN – İBLİS
- 517 -
İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins, bir “ilk fert“ ile başladığından, “şeytan“ denilince, bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis“ akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah'a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem’e (a.s.) secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.“2002 Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır. Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani kıyamete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
Şeytan, insanı hak yoldan, selim fıtrattan aldatma ve çarpık gösterme sayesinde uzaklaştırabilmektedir. İnsanı gurura, hayale, çirkini güzel görmeye sevk eden şeytan iç dengeleri alt üst eder ve gerçeğin çehresini değiştirir. İnsanın doğruyu-yanlışı, hakkı-bâtılı fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş, sapma, uçuruma yuvarlanmayla son bulur. Şeytanın kullandığı en büyük silâh, insanı gurura sevketmektir. Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu aldanışla eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın başarısı, onun kuvvetinde değil; insanın kuvvetlerini, insanın aleyhine kullanabilmesinden kaynaklanıyor. “Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur, onları hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan başka bir şey vaad etmez.“2003 Şeytanın bu gururu istismar etmesine, daha ilk insanın sürçmesi anlatılırken dikkat çekilmiştir. 2004
Şeytan, insanı Allah yolunda infak etmekten fakirlikle korkutarak caydırdığı gibi 2005; bâtıl yolda saçıp savurmayı, israfı körükler. “Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridir ve şeytan, Rabbine karşı çok nankördür.“2006 Aynı şekilde şeytan her türlü haramı ve aşırılığı, fahşâyı, sosyo-psikolojik bozuklukları emreder.2007 Şeytanın yaydığı bozukluklardan biri de fâizdir. Fâiz yiyenler, şeytanın çarpmasına uğramış kişilerdir. 2008
İblis'in Allah İçin Secde Etmemesi
Allah, Hz. Âdem’i yarattı ve ona kendi ruhundan üfledi. Âdem’in yaratılışı bitince Allah, meleklere ‘Âdem’in önünde secde edin’ diye emretti. Hepsi secde ettiler ama İblis secde etmedi. Secde etmeyişinin sebebini de şöyle açıkladı : ‘Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise topraktan yaratıldı. Ateş topraktan üstündür.’ Allah, bu isyanından dolayı İblis'i kovdu. İlâhî rahmetten ve huzurdan kovulan İblis, insanları saptırmak, kandırmak ve ‘hidâyet’ yolundan şaşırtmak üzere Allah’tan izin istedi. İblis’e bu izin verildi. İblis, kıyamete kadar gücü yettiği ölçüde insanları kandırıp kendi emrine çekmeye, onlara günah işletmeye devam edecekti. Bu konuyu Kur'an'dan takip edelim:
“Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere) 'Âdem'e secde edin' dedik. İblis hâriç hepsi
2002] 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
2003] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
2004] Bkz. 7/A'râf, 20
2005] 2/Bakara, 268
2006] 17/İsrâ, 27
2007] 2/Bakara, 268; 24/Nur, 21
2008] 2/Bakara, 275
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.“ 2009
“Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere 'Âdem'e secde edin' diye emrettik. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. Fakat o secde edenlerden olmadı.
Allah (şeytana) buyurdu ki: 'Sana emrettiğim vakit seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis:) 'Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın' dedi.
Allah, 'Öyle ise, dedi. Oradan (cennetten veya meleklerin içinden) in. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!'
İblis, 'Bana, (İnsanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver' dedi.
Allah 'Haydi sen mühlet verilenlerdensin' buyurdu.
İblis: 'Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (İnsanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın!' dedi.
Allah buyurdu: 'Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.'
(Allah buyurdu ki:) Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz yerden (bol bol) yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz.
Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve 'Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men'etti, başka bir sebepten değil' dedi.
Ve onlara, 'Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim' diye yemin etti.
Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini taddıklarında çirkin yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: 'Ben sizi o ağaçtan men' etmedim mi ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?' diye nidâ etti.
(Âdem'le eşi) dediler ki: 'Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet edip acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.'
Allah buyurdu: Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.
'Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız' dedi.
Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).
Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ'yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.“ 2010
2009] 2/Bakara, 34
2010] 7/A’râf, 11-27
ŞEYTAN – İBLİS
- 519 -
Allah, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tâyin etmişti. İblis bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Hz. Âdem’e verdiği bu ilâhî emaneti, yani insan olarak yeryüzündeki ‘halifelik’ emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği yüzünden Âdem’e secde etmedi.
İblis, aynı zamanda Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını göremeyip, kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti. Öyleyse kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis, Allah’ın iradesini sevgi planında da görememiştir. O Allah'ı hakkıyla sevebilseydi, Allah’ın severek yarattığı Âdem’e secde ederdi. İblis, sevgiyi nefrete çevirmenin ilk örneğidir.
İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır, herbirinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Bugün, kendini mal, yüz güzelliği, makam, ırk, soy, sınıf veya ülke olarak üstün görenlerin mantığı İblis mantığıdır.
İblisin en önemli hatası Allah’ın hükmüne aykırı şekilde kıyas etmesidir. Yani kendi aklınca, ‘ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi de Âdem’den üstündür.’ Hâlbuki o durumda Allah’ın kesin secde emri vardı. İtaat eden bir kula düşen, mutlak Yaratıcı karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i kıskanan İblis isyan etti ve sonsuza kadar lânetlendi. İblis, bu kıyası hangi ölçüye göre yaptı? Kendi aklına, kendi küçük mantığına göre mi, yoksa Allah’ın ona verdiği ölçüye göre mi? Allah ona öyle bir ölçü ve kıyas etme görevi vermemişti. O, boyundan büyük bir işe kalkıştı; Âdem’i küçük görüp secde etmek istemezken, aslında Allah’a karşı böbürlendi ve O’nun apaçık emrine karşı geldi. 2011
Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.2012 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğu itiraf etmesine rağmen, Âdem'in halifelik ve ilâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Âdem'de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu.
Bu anlayış, şeytana Allah'ın huzurundan kovulma, rahmetinden ümit kesme ve kıyamete kadar Allah'ın lânetini hak etme dışında hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah'ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Mesele, sadece Allah'ın bir emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü'min insan da yanılarak,
2011] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 284-285
2012] 38/Sâd, 71-85
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor, şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe etme, özür dileme yerine itirazı ve hayatı tercih etti.
Ateş ve toprak karşılaştırması bize gösteriyor ki, varlık sırrı, toprakta ve onun sembolleştirdiği çile alçak gönüllülük, ezilmişlik, hizmet ve didinmededir.
Şeytana Mühlet Verilişi
Hz. Âdem'e secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu ilâhî rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan, helâk edilebileceğini düşünmeye başladı; hayatından endişe etmeye başladı. “İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.“2013 diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden maksat, sûr'a ikinci üfürülüş zamanıdır2014. Bu şekilde mühlet istemekle tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, “...belirli bir zamana kadar“ kaydıyla, “Sen mühlet verilenlerdensin!“2015 şeklinde cevaplandırıldı. Belirli bir zamandan maksat ise, sûr'a birinci üfürülüş zamanıdır.2016 Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.
Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah'ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi Âdem'in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü, Allah'ı ve âhireti inkâr şeklinde değil; teklif edilen emrin gereğini yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.
Belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu hedef, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına sebep olan insandı. Gönlünü intikam duyguları bürümüştü. Cüretkâr bir edâ ile bu duygularını Yüce Allah'a şöyle açıkladı: “Beni azdırdığın için yemin ederim ki, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim ve onların hepsini saptıracağım.“2017
Görüldüğü gibi, Yüce Allah, isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbe imkânı tanımış; fakat o inat ve küfründe ısrar edince, bulunduğu makamdan indirmiş ve tasarladığı plânlarını şöylece sıralayıvermişti: “Hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.“2018 “Yerilmiş ve koğulmuş olarak defol! Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.“ 2019
Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebasından olup onun âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın hâlis kulları üzerinde
2013] 7/A'râf, 14
2014] 39/Zümer, 68; 83/Mutaffifîn, 6
2015] 7/A'râf, 15
2016] 27/Neml, 87
2017] 15/Hıcr, 39
2018] 15/Hıcr, 42
2019] 7/A'râf, 18
ŞEYTAN – İBLİS
- 521 -
etkili olabilecek hiçbir güç verilmemiştir. Dolayısıyla düşüncesinde, yaşayışında ve huyunda şeytana karşı olan insan, “Allah'ın kulu“ sıfatını koruyacaktır. Şeytana âit bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir. 2020
İblis ve Faâliyet Alanı
İblis, Allah'ın doğru yolunun üzerine oturup, insanlara her yönden yaklaşıp onları kandırmaya çalışacağına söz verdi.2021 İblis böylece düşmanını seçti, faaliyet alanını belirledi. Onun düşmanı, yaratılmasıyla ve secde emriyle kendisinin racîm olup kovulmasına sebep olan insanın bizzat kendisi, gönlü, kafası, nefsi ve onun bulunduğu her yerdi. İblis, bütün gücünü kullanarak, bütün imkânlarını seferber ederek, düşmanlarını azdırmaya, isyana sürüklemeye ve kendine bağlamaya gayret edecektir. Kabilesini (askerlerini), dostlarını, cinlerden ve insanlardan yardımcılarını devreye sokacak, bu iş için kullanacaktır.
insanın iç dünyası, bu anlamda bir mücadele, bir savaş alanıdır. Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis, sürekli kötülüğe olan meyilleri ön plâna çıkarmaya çalışacak, ona sürekli kötülükleri telkin edecektir. Ona bu faâliyet iznini veren Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygara kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlerde bulun (söz ver). Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.“2022 Bu İblise verilmiş olan bir emir değil; 'haydi elinden geleni ardına koyma, yapabileceğini yap, serbestsin' demektir.
Hayatımızla, ibâdet ve inançla, haram ve helâl hükümleriyle ilgili kesin söz Allah’a aittir. Bu gibi konularda kendine göre dinler ve inanışlar uyduranlar İblisin arkadaşları, dostları ve askerleridirler.
Allah’tan insanları kandırmak için izin alan İblis, işe ilk defa Âdem’i ve onun eşini kandırmakla başladı. Âdem’i, ‘yasak ağacın meyvesinden yerseniz cenette ölümsüz olursunuz’ fitnesiyle ve Allah adına yemin ederek kandırdı. Yasak meyveyi yiyen ilk insanlar Cennetten çıkarıldılar ve dünyaya gönderildiler.
Âdem tevbe etti ve bağışlandı.2023 Âdem’in günahı nefsine aldanması idi. Bir anlık kanma sebebiyle işlenen günahları Allah bağışlardı. Ama şeytanın günahı nefse aldanmanın ötesinde Allah’ın emrini beğenmemek, kendini O’nun karşısında güçlü görmek, Allah’ın emrini bilerek dinlememek idi. Bu hata bağışlanmazdı.
İblis, Kur’an’da ‘şeytan´olarak da anılıyor. Şeytan, bütün kandırmaların, bütün kötülüklerin, bütün hak yoldan saptırmaların ortak adı olmaktadır. Bu mânâda birçok şeytan olabilmektedir. İblisin dünyada insanları kandırıp günaha ve isyana götürme faaliyetlerine artık şeytanî işler dememiz mümkündür.
Şeytan, itaat etmeye de isyan etmeye de, yani hayır işlemeye de şer işlemeye de meyilli yaratılan Âdemoğlunu, kendi tarafına çekmeye, ona günah işletmeye çalışır. Ancak onun Allah’a hakkıyla teslim olmuş kullar üzerinde bir hâkimiyeti, bir gücü yoktur:
2020] Elmalılı, c. 3, s. 2138
2021] 7/A'râf, 17
2022] 17/İsrâ, 64
2023] 2/Bakara, 37
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Meleklere, Âdem'e secde edin! Demiştik. İblisin dışında hepsi secde ettiler. İblis, 'Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?'
Dedi ki: 'Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!
Allah buyurdu: 'Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza!
'Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun.'
Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va'detmez.
Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.“ 2024
İblis'in Başvurduğu Yöntemler
İblis insanları kandırmak için yaklaşırken birçok yöntem kullanır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Şeytan her şeyden önce bir vesvesecidir. Vesvese; fısıltı, hışırtı gibi gizli seslere denir. Gönülde birbiri arkasından gelip tekrar eden gizli söze vesvese denir. Şeytan insana sokulur ve tıpkı nefis gibi ona sinsi bir şekilde vesvese verir, onu kandırır, ona telkinde bulunur. 2025
2- İblis insanları Allah'ın rahmetinin ve affının geniş olması ile aldatır ve onları günah işlemeye teşvik eder. Onlara sanki 'yiyin, için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız, Allah nasıl olsa affedicidir, sizi de affeder' der. Kur'an, bizi bu noktada da uyarmaktadır: “...Sizi ğarûr/aldatıcı, sakın Allah'a güvendirerek aldatmasın.“ 2026
3- İblis'in bir diğer yöntemi insanlara Allah'ın adını ve O'nu hatırlamayı unutturmasıdır.2027 Allah'ı unutanlar, kuşkusuz O'nun hükümlerini kulak arkası ederler, emirlerini kaale almazlar, nefislerinin isteklerine karşı çıkmazlar; âhiret azabını hatırlamazlar, cennetteki nimetleri akıllarına getirmezler. Ne Allah'ın azabından korkarlar, ne de O'nun vereceği mükâfatları beklerler.
4- İnsanları özelllikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için fakirliği silâh olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik eder. Maldan ve dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan insanlar elbette İblis'in istediği noktaya gelen kimselerdir. İblis, bu gibi kimseleri çok rahat güdebilir. Onlara çok rahat kötülükleri yapmalarını emreder. 2028
5- İnsanların aralarını açmaya çalışır. Sürekli kavga, savaş, anlaşmazlık, fitne, güvensizlik, birbiri hakkında kötü düşünme tam da İblis'in arzu ettiği şeydir. İblis, insanlar arasında fitne çıkarmaktan asla vazgeçmez. 2029
2024] 17/İsrâ, 61-65
2025] 114/Nâs, 4-6
2026] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
2027] 58/Mücadele, 19
2028] 2/Bakara, 268
2029] 17/İsrâ, 53
ŞEYTAN – İBLİS
- 523 -
6- İblis, kendine bağladığı, Hakk'tan yüz çeviren kimselerin yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu, inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar. Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar. 2030
7- Şeytan ve onun yardımcıları olan cinler ve insanlar, diğerlerini kandırmak için süslü ve yaldızlı sözler söylerler. İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı kendilerine göre deliller getirirler, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar. Çekici, hoşa giden, gönle rahatlık veren, ama aslında saptırıcı ve çarpık sözler kullanırlar. Avlarını bu yöntemle avlamaya çalışırlar. 2031
8- İblis, insanları kendi yoluna davet etmek için birtakım araçlardan yararlanır. Bu araçların başında içki, kumar ve putlara tapmak gibi şeyler gelir.2032 Bu gibi şeyler, esasen şeytanın pis işlerindendir. Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara dalanların akıl ve şuurları yerinde olmadığı için şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün kötülüklerin anası olan içki şeytanın işini kolaylaştırır. 2033
Şüphesiz ki İblis'in en önemli tuzaklarından biri de içki ve uyuşturucudur. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça tüketildiği toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir. O toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki ayaklı askerleri haline gelmişlerdir.
9- Büyüklenme, istikbâr etme, kendini müstağnî görme, yani Allah' a muhtaç olmama duyguları da şeytanın önemli araçlarından biridir. Şüphesiz büyüklenmek, İblis'in ahlâkıdır. O bu duygu ile insanları Allah'ın huzurunda boyun eğmekten, O'nun emirlerine uymaktan uzaklaştırır. Aldatıcı bir gururla onlara istiğnâ, yani Allah'a ihtiyaç duymama duygusu telkin eder.
İblis bunlara benzer kendine ait tuzaklarla, verdiği vaadlerle, söylediği yalanlarla, süslediği zevk ve tutkularla, kendine bağlı olanları Allah'ın yolundan uzaklaştırmaya çabalar. 2034
Unutmamak gerekir ki İblis'in Allah'ın sâlih kulları üzerinde bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı olanları yönlendirir, istediğini yaptırır. İblis yalnızca davet eder, özendirir, teşvik eder. Ona aldananlar, onun yolunu izler. 2035
Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine mühlet verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek şöyle dillendiriyordu: “İblis: 'Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.' dedi.“2036
2030] 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
2031] 6/En'âm, 112-113
2032] 5/Mâide, 90-91
2033] A. Osman Ateş, Şeytan, s. 214
2034] Zübeyir Yetik, Şeytan, s. 97-107
2035] H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 139-141
2036] 7/A'raf, 16-17
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları deneyeceğini açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden, her taraftan, yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi tarafını, hangi duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım. Vesvese vereceğim, kendime dâvet edeceğim. Benim dâvetime uymazsa hiç olmazsa Allah'a isyan etmesini ona fısıldayacağım, yani günahkâr olması için elimden geleni yapacağım.“ diye söz vermiştir. Şeytan bunu yapabilecek mi? Buna gücü yetecek mi?
Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur.2037 Ama o nereden öğrenmişse; insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve şerre meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere, aşırı isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar ile sonunu düşünmeden zevklerinin peşinden gidenler, onun süslü sözlerine kanacaklardı.
İbn Abbas'tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden yaklaşacağım“ demek, onları dünyaya düşkün edeceğim; “sağlarından yaklaşacağım“ demek, din işlerinde, ibâdet ve amellerinde onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım“ demek, onlara günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet) vereceğim, anlamına gelir. 2038
Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret yok, yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim. Arkalarından gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp pullayıp onları bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından gelip, ibâdetleri (hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye çalışacağım. Sollarından da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü gösterip onlara günah işlemelerini tavsiye edeceğim.“ 2039
Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara) daha çok sağdan yaklaşırlar, onları din ile din motifleriyle aldatırlar. Nice zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için dindar görünürler, dinî motifleri kullanırlar. İslâm'a bağlılık ve saygıları olmadığı halde kitleleri susturabilmek için dinî sloganlara başvururlar. Allah'ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin devamı için kullanmaktan çekinmezler.
Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün olduğu kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek olduğunu aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek için nefsin istediklerini ona vermek gerektiğini iddia ederler. Onları dünyaya ve bitmez tükenmez tutkulara bağlarlar. O tutkuların peşinden bir ömür sürmelerini temin ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını unutturmaya, boş hayaller peşinde koşturmaya çaba gösterirler.
İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki, isyanı zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm'ın kötü (münker) dediklerini insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar, uyuşturucu, zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın gayesi olarak sunarlar. Allah'ı hatırlamayı unuttururlar. O'na ibâdet etmeyin, yasaklarından kaçmayı zor ve ağzın tadını kaçırıcı, eğlenme ve zevki engelleyici olarak gösterirler. Akla gelmedik şeytanî metodlarla, hile ve tuzaklarla insanları
2037] 15/Hıcr, 41-42
2038] İbn Kesir, 2/9
2039] İbn Kesir, 2/9
ŞEYTAN – İBLİS
- 525 -
Allah yolundan uzaklaştırmak için gayret ederler.2040
İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm'ı samimi bir şekilde yaşamak ve Allah'a sığınmaktır.
İnsan, imtihan için yaratılmıştır. Ya hayr işleyerek râzı olunan kulların arasına katılacak; ya da şer işleyip cezayı hak edecek. Nefsi onu kötülüğe de iyiliğe de götürebilir. Şeytanın ve nefsin faaliyetleri imtihan olmanın bir gereğidir. Sıkıntı, meşakkat olmadan imtihan olmaz. İşte bu noktada Allah’ın hikmeti ortaya çıkmaktadır. Allah dileseydi ne şeytan olurdu, ne de kullar günah işleyebilirlerdi. Ancak, dünya hayatı imtihan içindir. İnsan, birtakım denemelerden geçecek ve makamını kendisi kazanacaktır.
Şeytan, yani İblis; insanın içine fısıldar, vesvese verir, insanı hayallere sürükler, hayırlı işleri yapmamaya, şerli işleri yapmaya davet eder. İnsanın içinde kötülüğe dâvet eden her çağrı, her duygu şeytandandır. O ve kabilesi insanları, onların görmeyecekleri yerden gözetlerler. Ancak o ve kabilesi, inkârcıların dostudurlar. 2041
O, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından sokulur; onların Allah’a şükredici olmamaları için çalışır.2042 Bu amacına ulaşmak üzere atlılarını ve yayalarını seferber eder, onlara karşı yaygara koparır, onlara mal ve çocuklarında ortak olmaya kalkışır. 2043
Şeytan, müslümanları hayır yapmaktan alıkoymaya çalışır. Zekât ve sadaka verenleri ‘fakir olacaksınız’ diye korkutur2044. Şeytan, insanlara her türlü ahlâksızlığı emreder2045. Onlara içkiyi, kumarı, zinayı süslü gösterir, böylece insanları Allah’ı anmaktan uzaklaştırır.
Şeytan, insanlara Allah’ı ve O’nun kitabını hatırlamayı unutturur. Böylece onları daha iyi kontrol altına alır ve hata yaptırır. Şeytan, Allah’ın gücünü ve kaderini unutturarak evrendeki olayları, insan hayatında olanları tesadüflere bağlar ve insanları bunlara inanmaya çağırır. Böylece Allah’ı hatırlarına getirtmez. Şeytan, kendi yolundan gelenlere; başkaları üzerine haksızlık yapmaya, onların elindekine göz dikmeye dâvet eder. İnsanlar arasında anlaşmazlıkların kavgaların çıkmasına sebep olur. 2046
Şeytanın işi fesat ve fitnedir. O, insanlar içinden kendine yandaşlar (veliler) bulur ve birçok işini onlara yaptırır. “Şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“2047 Aslında şeytanın hilesi zayıftır. “Şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.“2048 Onun insan üzerinde herhangi bir gücü yoktur: “Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin
2040] M. Alagaş, Şeytan ve Dostları, s. 27-52
2041] 7/A'râf, 27
2042] 7/A’râf, 17
2043] 17/İsrâ, 64 ve Müslim, Münafikûn 66, 68, Hadis no: 2813, 4/2167
2044] 2/Bakara, 268
2045] 2/Bakara, 288
2046] H. K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 286
2047] 4/Nisâ, 76
2048] 4/Nisâ, 76
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.“2049 Fakat insan, şeytanın fısıltılarına, kandırmacalarına, vesveselerine; hoşuna gittiği için kanmaktadır.
Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden yüz çevirenlere Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan taraftarı’ demektedir: “Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, hizbü'ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü'ş-şeytan mutlaka kaybedenlerdir.“2050 Demek ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı başarıp başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah'ın hizbinden olmak durumundadır.
Şeytanın Görevi
Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp reddedenler de olacaktır.
Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyamete kadar devam edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi Allah'a isyan edenlerden oluruz.
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü, hayâsızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.“ 2051
Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım“ dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
“Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: 'Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim' dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler' (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. Şeytan onlara söz verir, vaadde bulunur, onları ümitlendirir ve kuruntulara düşürür. Ancak bu vaad sadece aldatmadan ibarettir. Onların varacağı yer cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.“ 2052
Bu âyetler, aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu da gösterir. Yine bu âyetler, imansızlıkla şeytanlık, imansızlarla şeytanlar arasında bir yakınlık olduğunu ve şeytanın imansızların velîleri, âmirleri, işverenleri, başlarına Mûsâllat yakınları ve arkadaşları olduğunu gösterir.
Allah'ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O'nun koyduğu yasakları çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın tuzağına düşecekleri2053, şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin, sonunda şeytanın kendilerini istilâ etmesine ve kayıtsız şartsız şeytanın esiri olmalarına engel olamayacak2049]
17/İsrâ, 65
2050] 58/Mücâdele, 19
2051] 2/Bakara, 168-169
2052] 4/Nisâ, 117-121) Ayrıca bkz. 18/Kehf, 50; 35/Fâtır, 6
2053] 43/Zuhruf, 39
ŞEYTAN – İBLİS
- 527 -
ları bildirilmiş2054 ve “...eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.“2055 buyrulmuştur.
Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
Şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de Kur'an'da şöyle belirtilmiştir: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın, doğrusu O işitir ve bilir. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.“ 2056
“Kur'an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Doğrusu şeytanın, iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir.“ 2057
Allah'ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini, şeytan, bizzat kendisi de itiraf etmiştir.2058
Âyetlerden de anlaşılıyor ki, Allah'a içtenlikle iman ederek ibâdet eden insanlar üzerinde, tabanca kurşununa karşı çelik yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır. Allah'a iman edip emirlerine uyan ve Peygamberimiz'in (s.a.s.) gösterdiği yoldan giden kişiler, şeytana galip gelmişler demektir. O halde, şeytana boyun eğmemenin tek yolu, Allah'a samimi olarak inanmak ve ibâdetleri tam yapmak, Peygamber'in gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. Her işimize başlarken de şeytandan Allah'a sığınıp, Allah'ın ismini anmalı; “eûzü besmele“ ile başlamalıyız.
Her insana Bir Şeytan Verilişi
Yüce Allah insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi, onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, münkere teşvik eden ve fitneye çağıran bir şeytan da vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım yapılmamıştır. Şöyle ki: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk, dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler.“2059 Yani ima ve işaretlerle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sade dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. Hz. Peygamber de bir soru üzerine: “Her insanın yanında bir şeytan vardır.“ buyurmuş, “Senin de mi ey Allah'ın elçisi?“ diye sorulduğunda, “Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana teslim oldu.“ Cevabını vermiştir. 2060
Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına şeytanî metodlarla hayâsızlığa götürenler günümüz dünyasının birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi üstlenmiş durumdadır. Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana düşen
2054] 58/Mücadele, 19
2055] 6/En'âm, 121
2056] 7/A'râf, 200-201
2057] 16/Nahl, 98-100
2058] 15/Hıcr, 28-43; 17/İsrâ, 61
2059] 6/En'âm, 112-113
2060] Müslim, Münâfikun 11; Ahmed bin Hanbel, VI/115; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 6/ 40-41
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
İman ve amel yönünden zayıflık, Allah'ın affı ve merhametinden ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yerli yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlara haddinden fazla katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikâyet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma... Nefis bu hastalıklardan kurtulup mutmain olunca, içini Allah'ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, Allah'a yönelme gibi insanın mâneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeye başlar ve onunla karşılaştığı yolunu değiştirir. Nitekim Hz. Ömer bunun en güzel örneğidir. Hz. Peygamber ona hitaben şöyle demiştir: “Ey Hattâb oğlu Ömer, şeytan asla seninle karşılaşmaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider.“ 2061
Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
Hz. Âdem'in yaratılışı ile meydana gelen bu imtihanda, şeytanın, nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makamdan şekavetin en aşağı mertebesine düşmesi ne kadar acıklı ise; hiç şüphe yok ki, meleklerin secde ettiği varlık olmak şerefine mazhar olan insanın, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna uyarak o ulvî makamdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi ondan daha acıklı olacaktır. Allah kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: “...Ey cin topluluğu! insanların çoğunu yoldan çıkardınız...' insanlardan onlara uymuş olanlar, 'Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık' derler. Allah, 'Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır' der.“2062 İnsanlara hitaben de: “...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin.“2063 buyurmuştur. Diğer bir kıyamet sahnesinde de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: “İş olup bitince şeytan: 'doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir azâb vardır' der.“ 2064
Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı doğru yoldan çıkararak küfre ve dalalete sevke çalışmak olduğu anlaşılan şeytan, acaba niçin yaratılmıştır? Bu konuda şu hikmetler sayılabilir:
2061] Buhârî, Fedâilü'l-ashâb 6; Müslim, Fedâilü's-sahabe 2; Ahmed bin Hanbel, I/171, 182
2062] 6/En'âm, 128
2063] 36/Yâsin, 59-64
2064] 14/İbrâhim, 22
ŞEYTAN – İBLİS
- 529 -
a- Allah, eşyayı zıdlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil yaratılmıştır.
b- Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah'ın üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntakîm, Adl, Dâll, Şedîdü'l-ıkab, Serîu'l-hisâb, Hâfid, Râfi', Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecellî edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler, taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şâyet ins ve cin, melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.
c- Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah'ın hıfz, afv, mağfiret, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtivâ eden kemâl sıfatlarının ve isimlerinin tecellî etmesi mümkün olmazdı. Peygamberimiz, bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir: “Eğer sizler, hiç günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi de, fertleri günah işleyip mağfiret dileyecek ve Allah'ın kendilerine mağfiret edeceği bir kavim getirirdi.“ 2065
d- Şeytan yaratılmamış olsaydı, insan için Allah'a ibâdet ve itaattan söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fiillerin ibâdet, tâat, hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır.
Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse, insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez; ama bunlara istikamet ve sınır çizer. İnsanın bu cins duygu ve arzularını kontrol etmesi, yöneleceği yeri helal olanlara göre belirlemesi ve haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya ulaşırsa, ne bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana zarar verebilir. Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, manevî cephesinin emrine girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan için bir sınanma alanı olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek için melek, vicdan, fıtratın varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı için de onun süflî arzularını kamçılayan kuvvetler, kontrol altına alınmak şartı ile zararsız; hatta faydalı olabilir.
Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız Âdem’e vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır. Onun niyeti, insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını uyandırarak, onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, ruhî gelişmesinin ilk aşamasında, şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları susturmak için onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu mücadelede azimli olursa, ilâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı yenecektir. İnsan, bu safhayı atlatıp galip çıkar, ihlâs sahibi samimi mü’min olursa, artık yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da kâmil imana sahip ihlâslı insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla imtihan edildiği ve onu sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın –istemese de- takvâsını, derecesini artırmış olur. Bu düşman sayesinde insan, meleklerden de üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve onun içimizdeki vesvesesi olmamış olsaydı, insanın bu yücelmesi de mümkün olmayacaktı. “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde kim ona uyar, yolundan giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar
2065] Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, Deavât 98; Ahmed bin Hanbel, I/289, II/309
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mahzun da olmayacaktır.“ 2066
Allah’ın sevgi ve rahmetinden uzak kalan İblis (şeytan) kıyamete kadar düşmanı olduğu Âdem’i, yani insanı kandırmaya ve saptırmaya devam edecektir.
İnsana yakışan, düşmanına karşı uyanık olmasıdır. Allah'ım! Senin dostlarını ve bizim gerçek dostlarımızı bize sevdir. Düşmanlarımızın peşinden gitmeyecek kararlılık, ihlâs ve basiret ver!
2066] 2/Bakara, 38
ŞEYTAN – İBLİS
- 531 -
İblis-Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- İblis Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; 15/Hıcr, 31, 32; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 26/Şuarâ, 95; 34/Sebe’, 20; 38/Sâd, 74, 75.
B- Şeytan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara, 36, 168, 208, 268, 275; 3/Âl-i İmrân, 36, 155, 175; 4/Nisâ, 38, 60, 76, 76, 83, 117, 119, 120; 5/Mâide, 90, 91; 6/En’âm, 43, 68, 142; 7/A’râf, 20, 22, 27, 175, 200, 201; 8/Enfâl, 11, 48; 12/Yûsuf, 5, 42, 100; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 17; 16/Nahl, 63, 98; 17/İsrâ, 27, 53, 53, 64; 18/Kehf, 63; 19/Meryem, 44, 44,45; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 3, 52, 52, 53; 24/Nûr, 21, 21; 25/Furkan, 29; 27/Neml, 24; 28/Kasas, 15; 29/Ankebût, 38; 31/Lokman, 21; 35/Fâtır, 6; 36/Yâsin,60; 37/Sâffât, 7; 38/Sâd, 41; 41/Fussılet, 36; 43/Zuhruf, 36, 62; 47/Muhammed, 25; 58/Mücâdele, 10, 19, 19, 19; 59/Haşr, 16; 81/Tekvîr, 25.
C- Şeytan Kelimesinin Çoğulu Şeyâtîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 14, 102, 102; 6/En’âm, 71, 112, 121; 7/A’râf, 27, 30; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 68, 83; 21/Enbiyâ, 82; 23/Mü’minûn, 97; 26/Şuarâ, 210, 221; 37/Sâffât, 65; 38/Sâd, 37; 67/Mülk, 5.
D- İblis Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- İblis: 2/Bakara, 34; Nisâ, 118-119; A'raf, 11-18; Hıcr, 28-38; İsrâ, 61-63; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sebe', 21; Sâd, 71-81.
b- İblis'in Kibri: Bakara, 34; A'raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
c- İblis'in Cennetten Koğuluşu: A'raf, 11-18; Hıcr, 34-35; İsrâ, 62-63.
d- İblis Lânetlenmiştir: Hıcr, 35; Sâd, 78;
e- İblis'e Mühlet (Süre) Verilmesi: A'raf, 14-15; Hıcr, 36-38; İsrâ, 62; Sâd, 79-81.
f- İblis'e Verilen Fırsatın Hikmeti: Sebe', 21.
g- İblis Allah'ın Rahmetinden Koğulmuştur: Nisâ, 118-119; A'raf, 18; İsrâ, 62-63; Sâd, 77.
B- Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Şeytanın Ateşten Yaratılışı: A'raf, 12; Hıcr, 27; Sâd, 76.
b- Şeytan, insan ve Cin'den Olabilir: En'am, 112-113; Nâs, 6.
c- Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar: Hıcr, 17-18; Şuarâ, 212; Saffat, 7-10; Mülk, 5; Cin, 8-9.
d- Şeytan, insanlara Düşmandır: Bakara, 168, 208-209; En'am, 142; A'raf, 16-17, 27; Yusuf, 5; Hıcr, 39 40; Tâhâ, 116-117; Hacc, 52; Fâtır, 6; Yâsin, 60-61; Zuhruf, 62.
e- Şeytan Kötülüğü, Hayâsızlığı ve Allah'a Karşı Gelmeyi Emreder: Bakara, 169; Nisâ, 14, 118-119; En'am, 128; A'raf, 200; Nûr, 21; Sâd, 82-83.
f- Şeytan, insanların Kalbine Vesvese Verir: Nâs, 5.
g- Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Ederler: A'raf, 201; Hıcr, 39-40; İsrâ. 65.
h- Şeytan, insanları Kuruntulara Düşürür: Nisâ, 119-120; A'raf, 20-21; İsrâ, 63-64.
i- İnsan ve Cin Şeytanları, Düşmandır: En'am, 112.
j- İnsan ve Cin Şeytanları, Aldatmak İçin Yaldızlı Lâflar Söyler: En'am, 112-113
k- Şeytana Uymak: Bakara, 208-209; Nisâ, 38, 119-120; En'am, 128, 142; A'raf, 18; Hıcr, 41-44; İsrâ, 63-64; Kehf, 50-51; Nur, 21; Şuarâ, 221-223; Lokman, 33; Fâtır, 5; Sâd, 84-85; Fussılet, 36; Zuhruf, 36-39.
l- Şeytanın, Mü'minler Üzerinde Hiçbir Hâkimiyeti Yoktur: Hıcr, 42; Nahl, 99-100; İsrâ, 65; Sâd, 82-83.
m- Şeytanın Arkadaşlığı: Nisâ, 38; Fussılet, 25; Zuhruf, 36-38; Kaf, 27.
n- Şeytanın Aldatmasının Etkili Olduğu Kişiler: Hacc, 52-55.
o- Şeytan, Kâfirlerin Dostudur: Bakara, 257; Nisâ, 38, 76; En'am, 71; A'raf, 27, 201-202; Enfâl, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuarâ, 221-223; Fussılet, 25.
p- Şeytan, Münafıkların Dostudur: Mücadele: 19-20; Haşr, 16-17.
r- Şeytandan Allah'a Sığınmak: A'raf, 200; Nahl, 98; Mü'minun, 97-98; Fussılet, 36; Nâs, 1-6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-277
3. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 64-65
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 96-99
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342; 380-386
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 176-178
9. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 505-506; c. 3, s. 1335-1336
10. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 173-181
11. Ana Konularıyla Kur'an, FazlurRahman, Fecr Y. s. 249-265
12. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
14. Kur'an'da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
15. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-153
16. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
17. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
18. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
19. Kur'an'a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
20. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. / Büruc Y.
21. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
22. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
23. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
24. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
25. Şeytandan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilalî, Buruc Y.
26. Vesvese -Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Basım Yayım
27. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
28. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
29. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
30. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
31. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
32. Şeytanın Tuzakları: insanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi Y.
33. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
34. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
35. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
36. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
37. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
38. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
39. İnsan ve insanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
ŞİARLAR
- 533 -
Kavram no 168
İman 30
Görevlerimiz 36
Şeriat; Hak-Bâtıl; İslâm
ŞİARLAR
• Şiar; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şiarlar, Allah’ın Şiarları
• Şiar ve Semboller
• Şiarların Dili
• Günde Beş Kez Çağrı, Beş Kez Manifesto
• Besmele; Manifestoya Giriş
• Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
• Lâ İlâhe İllâllah; Sahte İlâhlara İsyan, Büyüklenmeye Red
• Tahmîd; Övgü ve Şükür En Büyüğe, Allah’a Âittir!
• Tesbih; Allah’ı Her Çeşit Şirkten Aklama, O’nun Egemenliği Paylaşılamaz!
• Lehu’l Mülk (Her şey, Bütün Mülk O’nundur); En Büyüklük, Egemenlik Gerektirir
• Salevât; Bağlılık Andı, Biat Yenileme
• Kunut Duâsı; Fâcir ve Kâfirlere Ültimatom (Yoldan Çıkan Devrilir/Devrilmelidir!)
• İstiğfâr; Nefis/Hevâ Büyüklenmesine Dur!
• Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
• Ezân; Allah’a Çağrı ve Kurtuluş İlânı
• İslâm Bayrağı, Râyet, Sancak, Hilâl
• Diğer Önemli Şiarlar: Kurban, Hac, Selâm, Başörtüsü, Sakal
• Küfrün Şiarları/Sembolleri; Bâtıl Dinlerin Kutsalları, Heykel, Giyim...
• Allah'ın Şiarlarını Yüceltme
“Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.“ 2067
Şiar; Anlam ve Mâhiyeti
Şiarlar demek olan Kur'an kavramı “şeâir“, “Şeîre“nin çoğuludur. Şeîre: Yapılması gereken şeyler, vazifeler, alâmetler mânâsındadır. “Şeâiru’l-Hacc“: Hacda yapılması gereken vazifeler, hacca ait ameller ve menâsik demektir. “Şeâir“ ve tekili olan “şeîre“, “şuur“ (ş-a-r)“ kelimesinin türevidir.
“İlim“ maddesinden “alem“, “alâmet“ ve “alâim“ gibi; “şuur“ maddesinden “şeâir“, “şaîre“nin veya “şiâre“nin, yahut da “meş’ar“ın çoğuludur ki, bu özel
2067] 2/Bakara, 158
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isim, bildiren alâmet, belirti mânâsına gelir. Nitekim savaşta iki tarafın tanışması için kullanılan alâmet ve işarete de “şiar -parola-“ denir. Şeâir; bazen ibâdetin kendisine, bazen de yerine denir. Ezan, cemaat ile namaz, bu cümleden olarak Cuma ve Bayram namazları ve Hac dinin şeâirinden, yani alâmetlerindendirler. Aynı şekilde câmiler, minâreler, Hacdaki ibâdet ve haccın özel yerleri de alâmet ve işaretlerdendir ki, Safâ ile Merve de bunlardandır.2068 Bunların yanında, besmele, tehlil, tekbir, tesbih, tahmîd, salevât, istiğfâr, İslâm bayrağı/râyet de İslâm’ın en önemli şiarlarındandır.
Bilindiği gibi şiarlar şuurları uyandırmak içindir. Semboller, dış görünüşlerinden çok daha büyük anlam ve değer taşırlar. İslâm’ın şiarlarına karşı mücâdele edenler aslında şuursuz nesiller yetiştirmek istiyorlar. Çünkü şuursuz nesilleri kullanmak ve gütmek daha kolay olur.
İslâm, sırf tevhid dinidir. Onda kulla Allah arasında aracı yoktur. Gözlerin erişemediği Allah’ı, hayal etmesi için, insan düşüncesinin temerküz edeceği, insan hikmetinin yöneleceği gözle görülür, elle tutulur put ve benzerlerini de kabul etmez İslâm dini. O yüzden ne aracı, ne put, ne de heykel veya imtiyazlı dinî bir zümre bahis konusudur.2069 Öyleyse İslâm, hayalde mücerretliği/soyutluğu, düşüncede yüceliği, irâde ve niyette temizliği, amel ve tatbikatta ihlâsı, mâsivâdan alâkayı kesmeyi isteyen bir dindir ki, düşünce ve inançta bundan daha üstünü tasavvur olunamaz. Hiçbir din, hiçbir felsefe ve ideolojiler, değil böylesine; benzerine bile ulaşamamışlardır.
Fakat insan fıtratı, arzularını yönelteceği, ta’zim ve yaklaşma konusundaki ısrarlı isteğini gerçekleştireceği ve gönlündeki dinmeyen aşkı dindireceği ve gözüyle görebileceği bir şeyi aramaktadır. Cenâb-ı Hak, gözle görülen, elle tutulan, Kendisine mahsus olan ve Kendisine nisbet edilen, aynı zamanda rahmetinin tecellî ettiği, inâyetinin kuşattığı bazı şeyleri seçmiştir ki, bunlar görüldüğünde Allah anılır ve bunlar, Allah’ın günlerini, nimetlerini, dinini, tevhidini ve peygamberlerinin kahramanlıklarını hatırlatan olaylarla çok yakından ilgilidirler. Allah bunlara “Allah’ın şiarları“ adını vermiş ve onlara yapılan ta’zim ve hürmetleri Kendisine yapılmış olarak kabul etmiş, onların yanında yapılan edepsizliği de Kendi nezdinde yapılmış olarak saymıştır. İnsanlara, gönüllerindeki aşkı, görmek ve yaklaşmak husûsundaki fıtrî arzuyu onlarla tatmin etmeleri için müsaade etmiş, hattâ teşvik edip dâvet etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’ın şiarlarına/hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.“2070; “Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır...“ 2071
Seven kimse, sevdiğine nisbet edilen her şeyi sever. Allah’ı seven de O’nun şiarlarına karşı sevgi ve saygı duyar.
Kur’ân-ı Kerim’de Şiarlar, Allah’ın Şiarları
Kur’ân-ı Kerim’de “şeâir“ (şiarlar, alâmetler) kelimesi 4 âyette geçmektedir. Bunların tümünde şeâir kelimesi, Allah’a izâfe edilmekte, “şeâiru’llah -Allah’ın
2068] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 457
2069] bk. 2/Bakara, 186, 39/Zümer, 2-3
2070] 22/Hacc, 32
2071] 22/Hacc, 30; Ebul Hasen Ali Hasenî en-Nedvî, Dört Rükûn, İslâmî Neşriyat, s. 242-243
ŞİARLAR
- 535 -
şiarları-“ şeklinde kullanılmaktadır.
Bir şeyin tanındığı belirtiler, nişanlar anlamına gelen “şeâir/şiarlar“ genel olarak ibâdetler yahut hacdaki ibâdetler veya kurbanlar şeklinde açıklanmıştır. Rivâyetlere göre Araplar, kurban edilecek hayvanları hafifçe yaralar, kan akıtırlardı. Hayvanın üstüne süzülen bu kan, onun kurbanlık olduğuna işaret sayılır, ona kimse dokunmazdı. Bu işe “şear“ (yan tarafa mızrak vurmak), “şeîre (Allah'ın nişanı) denirdi. Şeîre'nin çoğulu olan “şeâir“ işaretlenmiş, nişanlanmış kurbanlık hayvanlar anlamında kullanılıyordu. Buna göre, âyette böyle işaretli kurbanlık hayvanlara dokunmamanın takvâ gereği olduğu belirtilmiştir. Fakat “şeâir/şiarlar“, farzlar, vâcipler, dinî geleneklerdir. Kurbanlar da bu geleneklerdendir. Âyette bu tür dinî geleneklere saygı gösterilmesi öğütlenmektedir.
Bakara sûresinde Safâ ile Merve'nin, Allah'ın şiarlarından olduğu belirtilmiş; Mâide sûresinde ise, Allah'ın şiarlarını, harâm ayını, kurbanlıkları helâl saymamaları, Allah rızâsına ermek için Beyt-i Harâm'a gelenlere saygısızlık etmemeleri emredilmektedir.2072 Bu âyetlerdeki şiarlar, Allah'ın buyrukları, belirlediği sınır anlamındadır. Hac sûresi 32. âyette Allah'ın şiarlarına saygı göstermenin, kalp takvâsı gereği olduğu; 36. âyette de kurbanlık develerin Allah'ın şiarlarından olduğu, onlarda hayır bulunduğu belirtiliyor. Allah'ın nişanlarına, O'na ait yasalara, O'nun tarafından konulan hükümlere, ahlâk kurallarına, prensiplere saygı göstermenin, gönüllerin takvâsı gereği olduğu vurgulanmaktadır. Yani ancak gönlü Allah'tan korkan kimseler, Allah'ın koyduğu prensiplere, Allah'a varan yol olan dine saygılı olurlar.
“Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.“ 2073
“Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarına (koyduğu, dinî) işaretlerine, haram aya, (Allah’a hediye edilmiş) kurbana, (ondaki) gerdanlıklara, Rablerinin lütuf ve rızâsını arayarak Beyt-i Harâm’a yönelmiş kimselere (tecâvüz ve) saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Harâm’a girmenizi önledikleri için bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecâvüze sevk etmesin! İyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.“ 2074
“Kim Allah’ın şiarlarına/hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.“ 2075
“Biz, büyük baş hayvanları (onların kurban edilmesini) da sizin için Allah’ın şiarlarından (O’nun dininin işaretlerinden) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerinde dururken üzerlerine Allah’ın ismini anın (ve kurban edin). Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı çıkmış olacağından) onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları Biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.“ 2076
2072] 5/Mâide, 2
2073] 2/Bakara, 158
2074] 5/Mâide, 2
2075] 22/Hacc, 32
2076] 22/Hacc, 36
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hac ve Umre Esnâsında Safâ ile Merve’nin Tavaf (Sa’y) Edilmesi: “Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.“ 2077
Peygamberimiz (s.a.s.), hacc-ı şeriflerinde Safâ’ya yaklaştıkları zaman: “Safâ ile Merve Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Allah’ın başladığı ile başlayın“2078 diye emretmiş ve kendisi Safâ’dan başlayıp Beyt’i görünceye kadar üzerine çıkmıştır. Bir hadisinde bu hususta: “Allah size sa’yi yazmış/farz kılmıştır, sa’y yapınız“2079 buyurmuştur.
Mekke'de, Kâbe'nin hemen yakınında bulunan Safâ ve Merve adındaki iki alçak kayalık tepe arasındaki sahanın, Hz. İbrâhim'in Allah'ın buyruğu ile Hâcer'i ve bebek yaştaki oğlu Hz. İsmâil'i çölde terkettiği ve anne Hâcer'in bundan dolayı acı ve ızdırap çektiği mekân olduğu rivâyet edilir. Susuzluktan kıvranan ve çocuğunun hayatından endişeye kapılan Hâcer, iki kaya arasında koşup duruyor ve yardım için Allah'a yalvarıyordu. Sonunda Hâcer'in Allah'a güveni ve sabrı, hem kendisini, hem de çocuğunu susuzluk sebebiyle ölmekten kurtaran bir su kaynağının (bu güne kadar gelen ve Zemzem diye bilinen suyun) keşfiyle mükâfatlandırıldı.
Hâcer'in bu şiddetli imtihanının ve Allah'a güveninin anısıyla Safâ ve Merve, İslâm öncesi zamanlarda bile imanın ve sıkıntılara göğüs germenin sembolleri olarak görülmeye başlandı. Bu özellik, Safâ ile Merve'nin neden sabır ve Allah'a güven erdemlerini konu alan âyetler içinde zikredildiğini de açıklamaktadır. 2080
Kâbe yakınında iki tepe olan Safâ ile Merve arasında gidip gelmek, Allah tarafından Hz. İbrâhim’e (a.s.) Hac ile birlikte öğretilen ibâdetlerdendi. Fakat Safâ ve Merve’de iki tapınak yapıp, bunları İsâf ve Nâile adlı iki puta adadılar ve onlara tapınmaya başladılar. Araplar müslüman olduklarında Safâ ile Merve arasında gidip gelmenin eski hac geleneğinin/ibâdetinin bir parçası mı, yoksa sonradan putperestler tarafından uydurulmuş bir tapınma biçimi mi olduğu ve iki tepe arasında gidip geldiklerinde şirke düşmüş olup olmayacakları konusunda sorular sormaya başladılar.
Ayrıca Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadise göre, Medine’liler İslâm’ı kabul etmeden çok önce bile safâ ile Merve arasında gidip gelme geleneğine karşıydılar. Bu sebepten dolayı Kâbe kıble yapıldıktan sonra Allah, onların Safâ ile Merve arasında gidip gelme konusundaki şüphelerini ortadan kaldırıyor ve onlara bunun İbrâhim (a.s.)’in Hac geleneğini kurduğundan beri var olan bir ibâdet şekli olduğunu, O’ndan sonra gelen câhil kimseler tarafından uydurulmadığını bildiriyor. 2081
Buhârî'nin Âsım bin Süleyman'dan rivâyetine göre, bu zat şöyle der: “Enes bin Mâlik (r.a.)'e Safâ ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: 'Biz bunların
2077] 2/Bakara, 158
2078] Ebû Dâvud, Menâsik 57; Tirmizî, Hacc 38; Nesâî, Hacc 161, 166, 170; İbn Mâce, Menâsik 34, 84
2079] Feyzu’l-Kadir, II/249
2080] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, 1/43-44
2081] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, 1/113
ŞİARLAR
- 537 -
(arasında tavaf etmenin) câhiliyye işlerinden olduğu görüşünde idik. İslâm gelince onlardan uzak durduk. Yüce Allah da “Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.“2082 âyetini indirdi.“ 2083
Şiar ve Semboller
Sembollerin Pratik Hareket İçindeki Rolleri: Semboller bizim hayatımızda düşünceyi sırtlayan isimler işlevini görür. Oldukça geniş bir çizgide rol oynarlar. Bu sâyede düşünce dünyasına geniş bir kapıdan girilmiş oluyor. Ayrıntılar ise insanın kişisel bilinçlenmesine yönelik içsel birikim hareketinde bir ikinci aşama olgusudur. Çünkü cüz’lerin kül’lerle birlikte hareket etmesi kaçınılmazdır. Küllî olgular, hayatın büyük alanlarına yönelen genel ilkeler konumundadır. Bunlar aracılığı ile bir düşünce diğer bir düşünceden, bir tavır başka bir tavırdan ayır edilebilir. Küçük ve ayrıntı nitelikli çerçevelerdeki oluşum faâliyetleri bundan sonra başlar.
Düşünsel Sınırları Bilmek: İlâhî mesajlarda somut olarak gözlemlediğimiz bir durumdur bu. Örneğin tevhid sembolü, mesajın bir vitrini niteliğindedir. Risâlet de inanç ve şeriatın vitrini konumundadır. Amaç insanların, başka düşünce akımlarını ayıran düşünsel sınırları bilmelerini sağlamaktır. Belirgin ve ayrı bir kişiliğe sahip olması buna bağlıdır çünkü.
Sembolün “insan yapma“daki olumlu işlevi budur. İnsanın düşüncesi üzerinde etkili olur ve genel sorunlara yönelik düşünsel tavrının ayırıcı çizgilerini belirler. Dolayısıyla insan, taşıdığı düşüncenin ve izlediği metodun kalın çizgilerini onda görür. Sözgelimi düşüncesinde herhangi bir şaşkınlık yaşamaz. Küllî olgulardan uzak bir şekilde sayısız cüzlerin ayrıntılarına dalmış kimseler gibi hayrete düşmez. Tam tersine, sahip olduğu genel sembol nitelikli isimler aracılığıyla, nasıl bir hareket tarzını belirleyeceğini bilir. Tıpkı gerek kendisine ve gerekse başkalarına bu tavrının şeklini açık bir şekilde belirginleştireceği gibi. Böylece şu veya bu yolu izleyeceğini de hiçbir zorluk çekmeden kestirmesi imkân dâhilinde olur.
Sembollerin düşüncenin niteliği ve yönünü belirleyen isimler olma gibi bir vasıflarının yanında bir diğer önemli vasıfları, bir diğer önemli rolleri de vardır: Değişik duygular aracılığı ile insanın duygusal yönünü beslemek. Bunlara da şu veya bu düşüncenin psikolojik telkinlerinin farklı oranında olumlu ya da olumsuz tarzda farklılıklar gösterirler. Örneğin herhangi bir sembol, içindeki ince ve sıcak duyguları kabartabilir. Bu da seni başkalarına karşı açık olmaya, onlarla belli noktalar üzerinde buluşturmaya yöneliktir. Başka bir zaman diğer bir sembol, içindeki katı duyguları harekete geçirebilir. Bu da seni meydan okumaya, saldırıya geçmeye, dolayısıyla insanlardan ayrılıp kabuğuna çekilmeye yöneltebilir.
Kur’an’daki Semboller, insanın Barışçı ve Savaşçı Duygularını Şekillendirmeye Yöneliktir. Örnek olarak, barış sembolünü içeren âyeti gösterebiliriz: “Ey iman edenler, topluca silm’e -barışa- girin.“2084 Bu sembol çağrının üzerinde durup
2082] 2/Bakara, 158
2083] Buhârî, Hac 80
2084] 2/Bakara, 208
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşündüğün zaman, içindeki duygular depreşmeye başlar. Bu sıcaklık, bütün düşünceni, vicdanını ve duygularını kaplar. Savaş meydanında karşı karşıya geldiğin kimselere karşı duygusal yönün ön plana çıkar. Bu amaçla hem kendinin, hem de onların sahip oldukları sevgi, merhamet ve acıma gibi duyguları harekete geçirerek uygun bir ortam oluşturmaya çalışırsın. Ki seninle onlar arasında karşılıklı güvene dayalı bir ilişki kurulabilsin. “Barış“ sözcüğünün duygular ve oluşturduğu sıcak atmosfer etkili olabilsin. Bu durumda herkes, açık ve geniş bir ortamın bulunduğuna, buluşmak için ortada herhangi bir engel olmadığına, ihtilâfların bir sorun olmadığına inanmaya başlar. Belki de içindeki özgür irâde uyanır ve meydandaki tüm engelleri birer birer kırmaya başlarsın, barışı bozmak için kafasını uzatmış tüm ayrılıkları bertaraf edersin. Ki sembol, insan hayatındaki doğal yerini alsın.
“Halklar arasında sadâkat“, “sevgi“ ve “merhamet“ gibi sembol ve sloganlar karşısında da benzeri duygular uyanır içimizde. Karşı tarafta ise savaş ve cihad gibi sloganlar bizi galeyana getirir: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et. Onlara karşı sert ol...“2085; “Onların sizinle topyekün savaştıkları gibi, siz de müşriklerle topyekün savaşın.“ 2086
Şiarların Dili
“Slogan“ kelimesi, İngilizce “slog“ (sık) kökünden geliyor. “Sıkça söylenen kısa sözler“ olarak Türkçe’de kullanılmaktadır. Arapça’da bunu karşılayabilecek “ş-a-r“ ve “s-n-y“ kökünden kelimeler vardır. “Şeara“ şiir söyledi demektir. “Şiir“, kısa sözlerle anlamlı kelimeler kullanılarak söylenir. “Şuur“, hissetmek, bilmek, “şâir“, şiir söyleyen, “şiar“, sembol, arma, parola, dinin korunması gerekli alâmetleri anlamına gelmektedir. Ayrıca Arapça’da saç ve kıl anlamında da bu kökten kelime kullanılmaktadır. Sıkça biten tüy olduğu için saça Arapça’da “şa’r“ denmektedir. “Şiar“ kelimesinde his ve duygu anlamı da vardır. Bu açıdan slogan kelimesinin derinliksiz, kuru çağrışımından daha geniştir. Ancak “tekrar edilen sözler“ anlamında kullanıldığında her ikisi de aynı anlamı karşılamaktadır.
“S-n-y“ (peltek s ile) kökünden de tekrar edilme ile ilgili kelimeler türetilmiştir. “İsnâ“; iki, “tesniye“; ikilemek, “mesnâ“; ikişer, “mesnevî“; iki mısralı nazım/şiir, “seneviyye“; iki tanrılı anlamlarına gelmektedir. “Mesânî“; ikilemek, katlamak, bükmek anlamında “tekrarlamak“ olarak anlaşılmaktadır. “Mesânî“ sözlük anlamında ele alındığında İngilizcedeki “slog“ (sık-tekrar) ile aynı anlama geliyor. Buradan hareketle, gerek Kur’an’da gerekse namazlarda tekrar edilen âyetler “şiaru’l-mesânî“, “tekrar edilen şiar, sloganlar“ olarak görülebilir. Yine Fâtiha sûresine “seb’u’l-mesânî“ denilmiştir. Buhârî, Tefsir bölümünün girişinde aldığı bir hadiste bu seb’u’l-mesânî hadisini zikretmektedir. Hadiste Nebî (s.a.s.) Fâtiha’nın büyüklüğünden bahsetmekte ve onun için “seb’u’l-mesânî“ tâbirini kullanmaktadır. “Tekrarlanan yedi“ anlamındaki bu ifâde, Fâtiha’nın yedi âyetinin tüm namazlarda sıklıkla tekrar edilişinden dolayı söylenmiş olmalıdır.
İslâm, âdetâ bir şiarlar dinidir. Müslüman, sanki şiarlarla yaşamaktadır. Kur’an’ın başından sonuna kadar bu güzel tekrarlarla karşılaşırız. Ayrıca gündelik namazlarda ve tavsiye edilen virdlerde her gün 1000 civarında tekrar
2085] 9/Tevbe, 73
2086] 9/Tevbe, 36; Muhammed Fadlallah, İslâmî Hareket İlkeler ve Sorunlar c. 2, s. 293-296
ŞİARLAR
- 539 -
yapmaktayız. Birbirine anlamca benzeyen kısa sözleri defalarca tekrar etmekteyiz. Kur’an’ın meseleleri anlatmadaki üslûbuna dikkat edersek bu tekrarları yakından görürüz. Anlatılan konu ne olursa olsun, savaş, miras, boşanma, kıssa, sonunda “Allah büyüktür, azizdir, O’ndan başka ilâh yoktur, O görendir, işitendir...“ gibi tekrarlar yapılır.
Bu Kitap, en çok neyin üzerinde duruyorsa, anlatmak istediği ana fikir de o değil midir? Dikkat edilirse İslâm’a ilk giren insan, tekrarlarla dini tanımaya başlıyor. Önce dine giriş cümlesi olan “kelime-i tevhid“i söylüyor. Sonra hemen namaza başlaması gerektiğinden benzer kelimeleri her gün beş vakitte tekrar etmesi gerekiyor. Bir taraftan tekrarları yaparken diğer taraftan derinliğine inmeye, onları anlamaya çalışıyor. Her namazda aynı kalıptaki cümleyi aynı zamanda ve aynı şekilde tekrar ediyor. Üstelik bunlar hep yalnız başına değil; topluca da yapılıyor. Bu dinin mensûbu olan herkes, aynı sözleri ayrı yerlerde de olsalar bir melodi gibi tekrarlıyorlar. Günlük yaşantı, bunlarla derinleşiyor, irfânî bir boyut kazanıyor, anlamlanıyor. Düşünceler, duygular aynı ana fikir etrafında dönüşüyor, zihinlere aynı çerçeve çiziliyor. Gözler aynı pencere etrafında toplanarak, o açıdan bakmaları sağlanıyor. Gittikçe “tek“liğe doğru bir akış devam ediyor. Aynı parolayı yüzlerce, binlerce insan birbirine söyledikçe kalpten kalbe yol açılıyor. Şiarlar etrafında yoğunlaştıkça fikir disiplini sağlanıyor. İslâm, müntesiplerini öyle bir eğitiyor ki, kısa sürede duygusu, düşüncesi kaynaşmış bir “bünyânun mersûs“ topluluk kendiliğinden oluşuyor.
Ancak ne var ki aradan geçen yüzyıllar hayat ve dinamizm ile dopdolu bu şiarları âdeta “erozyon“a uğratmış, söylenenleri dilsiz, sağır ve kör hale getirerek söylenip durmaktan öte bir anlamı kalmamış kuru tekerlemelere dönmüştür. Nasıl ki, bir padişahın “bana su getirin!“ emrini “su getirin, su getirin...“ diye diliyle tekrar edip durarak yerine getirdiklerini sanan adamların yaptığı anlamsızsa, bu dinin şiarlarını dille tekrar edip de ondan habersiz olanların da yaptığı aynı şekilde anlamsızdır. Bugün müslümanım diyenlerin çoğu, bu duruma düşmüştür.
Şunu iyi anlayalım ki Kur’an bize bırakılmış bir mirastır. İki kapağı arasındaki emir, orada durduğu müddetçe yazılı bir metin olmaktan öte bir anlam ifâde etmemektedir. Kur’an bize yol göstermez, biz ona yönelerek yolumuzu buluruz. Kur’an ve Sünnet (hadisler), nihâyet bir kitap koleksiyonudur. Onu canlı bir hayata döndürecek bizim yaklaşımlarımız, anlayışımız, kavrayışımız, fıkhedişimiz ve amellerimizdir. Dinin özü, metinlerde yazılı olandır. Kur’an’ı bize miras bırakan, açıklayıp uygulayan Nebî (s.a.s.) şu anda yaşamadığı için bıraktığı mirası ne kadar fıkhedersek (derince anlar ve yeterlice kavrarsak) o dine o kadar yaklaşmış oluruz. Dinin ruhunu anlayıp kavrama, bize tekrar ettirilen şiarlarından başlayarak olmalı, bize en çok ne tekrar ettiriliyorsa gündemimizi de oluşturmalıdır.
Günde Beş Kez Çağrı, Beş Kez Manifesto
Önce, her gün ilân edilen ezan manifestosunu, bizlere namaz kılarken, duâ ederken tekrar ettirilen sözleri “mercek altına“ alarak başlayalım... Arapçaları bilindiği için sadece Türkçe karşılıklarını yazacağız. Ezanda:
Allah en büyüktür, Allah en büyüktür!
Allah en büyüktür, Allah en büyüktür!
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhitlik ederim!
Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhitlik ederim!
Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik ederim!
Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şâhitlik ederim!
Haydin namaza! Haydin namaza!
Haydin kurtuluşa! Haydin kurtuluşa!
Allah en büyüktür, Allah en büyüktür!
Allah’tan başka ilâh yoktur!
Namazda, ayakta:
Allah en büyüktür.
Allah’ım, Seni tesbih ederim (tenzîh eder, aklarım). Sana hamd ederim (överim). İsmini yüceltirim. Şânını yüceltirim. Senden başka ilâh yoktur.
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. (İstiâze)
Rahmân ve rahîm Allah’ın adıyla başlarım. (Besmele)
Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Rahman Rahim olana, Din gününün sahibine. Ancak, Sana ibâdet ederiz. Ancak Senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verilenlerin yoluna hidâyet et/ilet; Senin yolundan sapan ve gazabına uğrayanların yoluna değil.“ (Fâtiha)
Allah en büyüktür.
Rukûda:
En güçlü olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
En güçlü olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
En güçlü olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
Ayakta:
Allah kendine hamd edeni işitir. Rabbimiz hamd Sanadır.
Allah en büyüktür.
Secdede:
En yüce olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
En yüce olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
En yüce olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.Allah en büyüktür.
Allah en büyüktür.
En yüce olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
En yüce olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
En yüce olan Rabbimi tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im.
ŞİARLAR
- 541 -
Allah en büyüktür.
Oturuşta:
Tahiyyât, tayyibât, salevât Allah içindir. Ey Nebî, Sana selâm olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Selâm bizlere. Selâm Allah’ın sâlih kullarına. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet ederim. (Tahiyyât)
Allah’ım, Muhammed’e salât et; ehline de salât et. İbrâhim’e ve âline salât ettiğin gibi. Sen yücesin, övülecek olan sadece Sensin.
Selâmda:
Allah’ın selâm ve rahmeti sizlere olsun!
Allah’ın selâm ve rahmeti sizlere olsun!
Namazdan sonra:
Allah’ım selâm Sensin. Selâmetlik Sendendir. Ey celâl ve ikrâm sahibi! Sen çok yücesin.
Tesbih Allah’adır. Hamd Allah’adır, Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Ondan başka güç ve kudret sahibi yoktur. O yücedir, güçlüdür.
Tesbih çekerken:
Allah’ı tesbih eder (noksanlıklardan tenzih eder)im. Allah şirk koşulanlardan uzaktır. (33 defa)
Hamd (övme ve övülme) Allah’a âittir. (33 defa)
Allah en büyüktür. (33 defa)
Tesbihten sonra:
Allah’tan başka ilâh yoktur. O’na ortak koşulamaz. O birdir. Mülk O’nundur. Hamd/övgü sadece O’nadır. O’nun her şeye gücü yeter.
Bir gün içinde en fazla tekrar edilen şiarlar şunlardır:
Allahu Ekber (Günde 285 defa + 165 -tesbih çekerken-)
Lâ ilâhe illâllah (68 defa)
Elhamdü lillâh (117 defa + 165 -tesbih çekerken-)
Sübhânallah (54 defa + 165 -tesbih çekerken-)
Sübhâne rabbiye’l-azîm (126 defa)
Sübhâne rabbiye’l-a’lâ (252 defa) (Tesbih; toplam 432 defa + 165 -tesbih çekerken-)
Görülüyor ki, namaz içinde tahiyyât oturuşunda Nebî’ye (s.a.s) ve tüm sâlih kullara gönderilen selâmlar hâriç, tüm sözler Allah’ın “en büyüklüğü“ etrafında dönmektedir. En büyüklük, övgü, yücelik, güçlülük, eşinin ve benzerinin bulunmayışının -tek ilâh oluşunun- ilânı, aklanıp tenzih edilişi vb. tüm büyüklük sıfatları O’na nisbet edilmektedir.
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz (s.a.s.), namazlarda söylenenlerden ayrı olarak da bazı İslâmî şiarların özellikle söylenmesini tavsiye etmiştir. Onlardan bazılarını buraya almakta fayda var:
“Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.“2087 Diğer rivâyet şöyledir: “Gerçekten Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer.“ 2088
“Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber' demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir.“ 2089
“Bir kimse günde yüz defa, 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu, ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O'nundur, hamd de O'na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)' derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere 'Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)' derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.“ 2090
“İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah'a makbuldürler. (Bunlar:) 'Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi'l-azîm (Allah'ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah'ı tenzih ederim)' (kelimeleridir).“ 2091
“Sübhânallahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah'ı tenzih ederim, hamd Allah'a mahsustur ve Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)' demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür.“ 2092
Mus'ab bin Sa'd (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: 'Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanındaydık. “Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?“ diye sordu: “Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir“ buyurdu.' 2093
Abdullah bin Kays’dan rivâyet edilmiştir. “Rasûlullah buyurdu ki: “Ey Abdullah! Sana cennet definelerinden bir define göstereyim mi?“ dedi. Ben: “Hay hay yâ Rasûlallah!“ dedim. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah'a mahsustur' de!“ 2094
Muhâcirlerin fakirleri Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: 'Varlık sahipleri yüksek dereceleri ve devamlı nimetleri alıp gittiler' demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Neymiş o“ diye sordu. Muhâcirler: ' (Ne olacak,) Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor; bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama) Onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle âzâd ediyor, biz edemiyoruz' dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir; sizden sonrakileri de
2087] Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677
2088] Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677
2089] Müslim, Zikir 10
2090] Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691
2091] Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694
2092] Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695
2093] Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed'ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu't-Tesbîh
2094] Müslim, Zikir 44, hadis no: 2704
ŞİARLAR
- 543 -
geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha fazîletli olamaz; meğer ki sizin yaptığınız gibi yapmış olsun!“ buyurdu. Muhâcirler: 'Hay hay yâ Rasûlallah!' dediler. Rasûlullah: “Her namazdan sonra otuz üç kere tesbih (sübhânallah), tahmid (el-hamdu lillâh) ve tekbir (Allahu ekber zikri) edersiniz.“ Bunun üzerine fakir muhâcirler Rasûlullah (s.a.s.)'a dönerek: 'Mal, mülk sahibi din kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitmiş; bunun mislini onlar da yaptılar' dediler. Rasûlullah: “(Ne yapalım,) Bu, Allah'ın bir fazl u keremidir; onu dilediğine verir“ buyurdu. 2095
“Bir kimse her namazın sonunda Allah'a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdu ve hüve alâ külli şey'in kadîr' derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur.“ 2096
“Bir kimse, on defa 'Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu'l-mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun şerîki/ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd de O'na mahsustur. O her şeye kaadirdir)' derse, İsmâil oğullarından dört kişi âzâd etmiş gibi olur.“ 2097
“Kelimelerin en güzeli dört tanedir: 'Sübhânallah ve el-hamdü lillâh ve lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber.“2098 Bunlara, hadisteki sırasıyla; tesbih, tahmîd, tehlîl ve tekbir denilir. “Zikrin en faziletlisi; 'lâ ilâhe illâllah', duânın en faziletlisi de 'el-hamdü lillâh'tır.“ 2099 Başka bir hadiste de Rasûlullah (s.a.s.): “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh“ demenin, çok sayıda günahların affedilmesine sebep olacağını söylemiştir. 2100
Namazda bir taraftan bazı temel zikirler/şiarlar söylenirken anlamlarına uygun olarak da bazı hareketler yapılıyor. Meselâ Allah’tan başkalarının yücelik ve büyüklük iddiâları reddedilirken, Allah’ın önünde eğilirken (rukû) ve secde edilirken anlamlı bir hareket yerine getirilmiş oluyor. Ayrıca yukarıda naklettiğimiz hadiste de görüldüğü gibi, temel kök, şiarların peş peşe yer aldığı dizi halindeki virdlerle de sürekli mırıldanarak günün her saatine yayılıyor. Bu anlam ve ruh atmosferinde yaşanıyor. Şimdi bu şiarların belli başlılarını kısaca açıklamaya çalışalım. Bunlar, sırayla şu “temel-kök“ şiarlardır: 1- Bismillâhirrahmânirrahîm, 2- Allahu Ekber, 3- Lâ ilâhe illâllah, 4- Sübhânallah, 5- Sübhânallahi’l-azîm, 6- İstiğfâr (estağfirullah), 7- Salevât (Allahumme salli alâ Muhammed), 8- Kunut duâsı.
Besmele; Manifestoya Giriş
“Allah’ın adı ile...“ Müslüman her şeye Allah’ın adı ile başlar. Söylediği bir sözü Allah’ın adı ile söyler. Allah’tan izin alarak. S-m-e kökü, isim koymak, ad vermek anlamında kullanıldığı gibi, -bi harf-i cerri ile de- yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında “semâ“ kelimesi vardır. Bismillâh “Allah’ı yücelterek“ şeklinde de; “Allah’ın yüce adı ile“ şeklinde de anlaşılabilir. Kovulmuş şeytandan sığınma, yüce olan Allah’ın adı ile başlama şeklindeki cümleye “eûzü-besmele“ denilmektedir.
2095] Müslim, Mesâcid, 142, hadis no: 595
2096] Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597
2097] Müslim, Zikir 30, hadis no: 2693
2098] Buhârî, Eymân 19
2099] İbn Mâce, Edeb 25; Tirmizî, Deavât 9
2100] Tirmizî, Deavât 58
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ın adı ile“ demek, bir anlamda O’na sığınarak, O’ndan yardım dileyerek demektir. Zira hayat, şeytanın vesvesesine karşı uyanık durmakla İslâmî bir anlam kazanıyor. Her eylem, her duygu, her düşünce Allah’ın dediğine göre olmalıdır. Allah’ın adı ile başlamak, bunlara O’nun izin verdiği çerçevede yön çizmek demektir. Allah’ın adı ile demek, O’nun izniyle demektir. Besmele, bir hayat görüşü, bir hayat yorumudur. Gözlerimizin gördüğü dünyayı Allah’tan gelen İlâhî vahye göre yorumlamaktır. “Ben neyim, bu hal neyin nesi?“ sorusunu, tarihin derinliklerinden gelen Âdem-şeytan-vahy-risâlet-hidâyet-dalâlet kavramları ışığında cevaplamaktır. Allah, şeytan ve Âdem... İlk kıssa... Allah’ın Âdem’i ve eşini yaratışı. Ağaca yaklaşmama emri. Şeytanın onları kandırması, Allah’a karşı fücûru vesvese ile telkin etmesi. Sonra Âdem’in tevbesi ve yeryüzüne iniş... Burada başlayan insanlık tarihi, Âdemoğlunun yeryüzü serüveni...
İstiâze (Eûzü) ve Besmele: “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.“ Şeytan nereden kovulmuştu? Cennetten. Nereye gelmişti? Yeryüzüne. Kiminle gelmişti? Atamız Âdem ve anamız Havvâ ile. Ne yapacaktı burada? Allah’ın doğru yolu üzerine oturacak ve insanları iğvâ ederek saptırmaya çalışacaktı. Ne zamana kadar sürecekti bu mücâdele? Kendisine verilen mühlet dolana, yani yeryüzü imtihanımız bitip, Kıyâmet kopana kadar...
Görüldüğü gibi İslâm’a göre dinlerin kaynağı ikidir. Allah’tan gelen ve şeytandan gelen. Allah’tan gelen “vahiy“dir. Bununla “hak din“ oluşur. Şeytandan gelen ise “vesvese“dir, bununla da “izm“ler oluşur. İnsan ya Allah’tan yana olur, ya da şeytandan yana. İşte eûzü-besmele, bu tercihin açıklanmasıdır. Allah’ı kabul ederek O’na göre bir sistemin tercihi ile şeytanı kabul edip onun kışkırtıcı, isyancı, büyüklenmeci sistemi arasındaki tercih. Her ikisi de din olacaktır. Bu iki din arasındaki mücâdele mühlet dolana kadar devam edip gidecektir. Âdemoğlunun imanı, isyanı, korkusu, ümidi, tercihi, kazancı ve kaybı hep bu mücâdele içinde ortaya çıkıp şekillenecektir.
Nebî (s.a.s.), tüm duâlarında besmeledeki ruh ve anlamı yaşamıştır. Onun yaptığı duâlar genellikle iki cümle ile başlamaktadır. “Eûzü bike (Sana sığınırım)“ ve “es’eluke (Senden isterim).“ Nebî (s.a.s.) Allah’a şeytandan sığınmakta ve O’ndan birtakım hayırlar istemektedir. Bununla hayatın Allah, şeytan ve kişi arasında devam eden bir mücâdele olduğu açıklanmış oluyor. Peygamberimiz, Allah’tan bağışlanma, nur, dünya ve âhirette âfiyet dini, dünyası, malı ve ailesi için af ve âfiyet, ayıplarını gizlemesini, korkulardan emin kılmasını, şeytana karşı korumasını, fazlını, keremini, nusretini, müstaz’aflara yardım etmesini vb. istiyor. Ayrıca şeytandan, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borca batmaktan vb. Allah’a sığınıyor ve bu şekilde duâlar yapmamızı öğütlüyor.
Kur’an, özellikle ilk inen âyetlerde Allah’ın isminin “zikredilmesini“ ve “tesbih“ edilmesini ister. 2101
Eûzü besmeleyi iyi anlamak için Allah’a sığınma, şeytan, şeytanın kovuluşu, şeytanın dünyaya ne yapmak için Âdem’le birlikte gönderildiği konularını iyice kavrayıp fıkhetmek gerekmektedir. Bir işe Allah’ın adı ile başlamakla şunları yapmış oluyoruz: 1. Yapılan işi Allah’tan yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz. 2- Allah’ı yücelterek başladığımızda o iş Allah için oluyor. O’nun dini için
2101] Bkz. 56/Vâkıa, 74-96; 69/Haakka, 52; 73/Müzzemmil, 18; 96/Alak, 1
ŞİARLAR
- 545 -
yapılan bir gayret özelliğini alıyor. 3- Şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yenileniyor. 4- Her işe besmele ile başlamak, hayatı anlamlandırıyor. Allah’ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş oluyor.
Besmelede özellikle “Rahmân“ ve “Rahîm“ ismi zikredilmiştir. Çünkü müşrikler bu isimlere itiraz ediyorlar ve “Rahmân da ne imiş?“2102 diyorlardı. Hatta Hudeybiye’de Rahmân ve Rahîm isimlerine itiraz eder, “biz böyle bir isim tanımıyoruz“ demişlerdi. Müşriklerin bu itirazına karşılık, besmelenin özellikle bu isimlerle beraber kullanıldığını görüyoruz. Bununla müşriklerin tanıdığı Allah ile Hz. Peygamberimiz’in anlattığı Allah arasındaki fark vurgulanmış olmaktadır. Zira müşrikler kendilerine göre bir çeşit Allah’a inanıyorlardı. Nebî (s.a.s.) tarafından Allah’ın “Rahmân“ olarak ilân edilişini bu anlayışlarını kabul etmeyen bir peygamberin çağrısı olarak gördükleri için sürekli karşı çıkıyorlardı.
Sanki buna karşılık Kur’an’da tüm sûreler Rahmân ve Rahîm isminin kullanıldığı besmele ile başlamaktadır. Rahmân tek başına Allah lafzının yerine de kullanılırken; Rahîm genellikle Raûf, Tevvâb, Azîz ve daha çok da Ğafûr ismi ile beraber geçmektedir. 2103
İslâm kültüründe “besmele, hamdele, salvele“ geleneği vardır. Her üçü de Kur’an’da kullanılmış ve emredilmiştir. Besmele, “düşmanı dışlama“ simgeleri olarak görülebilir. Eûzü besmelede iki bölüm olduğunu görüyoruz. 1- Düşman şeytandan dost Allah’a sığınma, 2- Rahmân ve Rahîm olan dost Allah’ın adı ile başlama. Birini dışlama, öbürüne sığınma. Çünkü hayatın mânâsı bundan ibârettir. Ya Allah’tan gelen vahyi din edinir ona göre yaşar, düşünür konuşursun; ya da şeytandan gelen fücur ilhâmını din edinir, ona göre konuşursun, yaşarsın. Bunun dışında Allah’ın dinini yaşarken şeytanın vesvesesine karşı uyanık olursun.
Eûzü besmele, müslüman insan için şeytana ve tâifesine, dostlarına karşı uyanıklık ifâdesi olmaktadır. Sanki ona karşı sürekli kullandığı, dilinde ve gönlünde taşıdığı bir “silâh“ gibidir.
İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar: Yapılması gerekeni yaptıktan sonra Allah'a sığınmalı ve O'ndan yardım istenmelidir. Şeytandan ve onun ilke ve yönlendirmelerinden uzaklaşmadığımız sürece Allah'a sığınmanın hiçbir anlamı yoktur. Dille şeytana düşman olurken, diğer tüm uzuvlarımızla şeytana dostluk ve bağlılık, istiâze şuuruyla bağdaşmaz.
İstiâze, “hicret“tir; Şeytanî özelliklerden Rahmânî vasıflara; Basit, geçici ve hayvanî olduğu kadar şeytanî zevklerden, sonu acıyla bitecek yapay duygulardan, şeytanî sanal lezzetlerden ebedî saadetlere hicret. İstiaze şuuruna sahip bir mü'min, Kur'an'da övülen o mutluluk çağının zirve kahramanları olan ashab'a ashab olup, sonu fetihle biten hicret için yol arkadaşlığına hazırlanabilir.
Kul ne yaparsa yapsın, Allah'ın dilemesi ve yardımı olmadan hiçbir şey olmaz. Öyleyse O'nun yardımına müstahak olarak O'ndan istemeliyiz.
Şeytandan Allah'a sığınan, şeytanî özellik ve vasıflardan da Allah'a sığınmış demektir. “Şeytan“ azgın ve haktan uzak demektir. Azgınlıktan ve hakka uzak
2102] 25/Furkan, 60
2103] Bkz. 6/En’âm, 118-119; 69/Haakka, 52; 73/Müzzemmil, 18; 33/Ahzâb, 56-57; 37/Sâffât, 182
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaktan kurtulup, gerçek kul olmaya, Hakkın adamı olmaya çalışmalıyız.
Şeytan azılı tarihî düşmanımızdır. Onu iyi tanımalı ve hilelerine karşı uyanık olmalıyız. Cinlerden olduğu gibi, insanlardan da şeytanların olduğunu ve her yerde her zaman onlarla karşılaşabileceğimizi unutmamalıyız. Evden çarşıya, işten okula, sofradan tuvalete, mescidden cepheye kadar her yerde düşmanımızla karşılaşabiliriz.
Şeytanın kovulma ve lânetlenme sebebini değerlendirmeli ve aynı durumlara düşmemek için gayret etmeliyiz. Biliyoruz ki şeytan, Allah’ın emrine kibirlenip isyan etti ve o yüzden kovuldu, lânetlendi. Onu, ne sahip olduğu ilmi kurtarabildi, ne de zekâsı. Öyleyse vahyin ışığında bir akıl ve ilimle hikmetleri yakalamaya ve yaşamaya çalışmalıyız.
Şeytana lânetle yetineceğimize, ona uymayarak, onu mahvedecek şekilde Allah'ı çokça anarak onu yenmeli ve kahretmeliyiz. Unutmayalım ki, şeytan ve askerleri, kendi misyonlarını yapıyor. Biz, dünyadaki görevimizi yerine getirirsek, şeytana da uymamış oluruz. 2104
Tuvalete girerken, şeytandan korunmak için eûzü çekmeliyiz de; televizyonun düğmesini açarken eûzü, kaparken de en azından istiğfar çekmeli değil miyiz? Caddeye, çarşıya, dolmuşa adım atarken, iş başında, aş başında, gafletle geçen dakikalar, saatler, hatta günler içindeki tüm şerlerden, istiazedeki sığınak dışında kimin kalesine sığınabiliriz? Kur'an okurken istiaze gerekir de, beşerî kitaplar, gazeteler okunurken gerekmez mi dersiniz?
İstiâze, müslüman için şeytana ve taifesine, şeytan dostları ve askerlerine karşı uyanıklık ifadesi olmaktadır. İstiâze, mü'min için sanki düşmana karşı sürekli kullandığı, dilinde ve gönlünde taşıdığı bir silâh gibidir.
Allah'ı tek Rabb, tek Melik ve tek İlâh kabul ederek O'na sığınanlara, Allah'ın yardımı erişecektir. Unutulmamalıdır ki, insanlığın saadeti, şuurlu bir iman ve her türlü kötülüklerden Allah'ın dinine sığınıp sakınmalarıyla mümkün olacaktır. “En iyi koruyan Allah'tır ve O merhametlilerin en merhametlisidir.“2105; “O, ne güzel dost, ne güzel vekildir.“ 2106
Besmele, Laik Mantığı Protestodur: Bir mü'min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah'la iş yapması, Allah'ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz“ olmaktır. Laik olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah'tan alır ve meşrû işlere besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
Besmelesizlik demek olan laisizm, aynı zamanda şeytanî bir dünya görüşüdür. Bunun için Allah Rasûlü her eylemine “Rahmân, Rahîm Olan Allah'ın adıyla“ başlayarak bu sapkınlığı mahkûm etmiştir. 2107
2104] A. Akpınar, Namaz Duaları ve sureleri, s. 21, 26
2105] 12/Yûsuf, 64
2106] 8/Enfâl, 40; 3/Âl-i İmrân, 173
2107] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, s. 180
ŞİARLAR
- 547 -
Besmele şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır): Müslümanın her işi Allah'ın adıyla ve O'nun emir ve müsaadeleri doğrultusunda olmalı. Müslümanın her işinde 'evvel Allah' olmalı. Yani mü'min, başlayacağı işi yapıp yapmama konusunda önce Allah'a danışmalı. Harama besmele çekilmeyeceği için, besmele çekemeyeceğimiz hiçbir işe girişmemeliyiz. “Besmelesiz iş ebterdir, yok olmaya mahkûmdur.“2108 hadisinden anlıyoruz ki besmelesizler ve onların düzenleri devrilip yıkılmaya mahkûmdur.
Kesilirken besmele çekilmeyen her hayvan murdardır, pistir. Besmeleyle ve besmele doğrultusunda olmayan her düşünce, fikir, iş ve düzen de murdar ve leş hükmündedir. Besmele Allah'tan yardım dilemedir. Allah ise, ancak Kendi yolunda olanlara yardım eder.2109 Besmeleyle, yapılan işi kendi adımıza, fakat Allah’ın ismi ve izniyle, Allah'tan yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz. Allah'ı yücelterek başladığımızda o iş, Allah için oluyor. O'nun dini için yapılan bir gayret şeklini alıyor. Şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yenileniyor. Her işe besmeleyle başlamak hayatı anlamlandırıyor.
Allah'ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş oluyor. Mü'minler istiâze ve besmelenin şuuruna erdikleri gün, yeryüzünde hiçbir tâğutî iktidar gücünü muhafaza edemez. Çünkü eûzü-besmeleyi duyan şeytan ve tâğut çılgına döner, mahvolur.
Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
“Kelimelerin en güzeli dört tanedir: 'Sübhânallah ve el-hamdü lillâh ve lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber.“2110 Bu şiarlara, hadisteki sırasıyla; tesbih, tahmîd, tehlîl ve tekbir denilir. Tekbir, namaz kılan bir mü’minin günlük hayatında en fazla tekrar ettiği “mesânî“ (şiar/slogan)dir. Bütünüyle dinin özü, bu kısa ifâdede toplanmıştır. Er fazla tekrar ettirilen bu şiar olduğuna göre İslâm’ın dünya görüşü, bu ifâdenin zâviyesinden olmalı değil midir?
Tekbir'in Anlamı: ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir. “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)“ 2111
Allah’ın “ekber“ oluşu, “a’lâ“ ve “a’zam“ oluşunu da içine almaktadır. Son ikisi, âdeta ilkinin açıklaması gibidir. İslâm’ın insanlık tarihi boyunca söylediği kadîm şiarı, ne kadar özlü, ne kadar mânâlıdır. Kısaca “en büyüklük“ ilânı olan özlü mesaj iliklerimize kadar işlemeli iken başka gündemler, başka mesajlar bizleri oyalayıp duruyor. Bu dinin Şâri’ tarafından tâyin ve tesbit edilmiş tekrarlanan âyetler, bizim gündemimizin birinci maddesini teşkil etmeli iken, biz bu vurguları görmezlikten gelebiliyoruz.
K-b-r kökünden büyüklük ifade eden kelimeler geliyor. “Ekber“, en büyük olan, “ekâbir“ onun çoğulu, “mütekebbir“ büyüklenen, “müstekbir“ kendini büyük gören, büyüklük taslayan, “tekebbür“ kibirlenmek, “kebâir“, büyük
2108] İbn Mâce, hadis no: 1894
2109] Ali Akpınar, a.g.e. s. 28
2110] Buhârî, Eymân 19
2111] 17/İsrâ, 111
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günahlar. Namazlarda söylenen diğer büyüklük ifâde edici tekrarlar da bu ifâde ile söylenmiş olmaktadır. Şimdi Kur’an’ın büyüklük ve büyüklenme ile ilgili âyetlerine bakalım:
1- Allah’ın Büyüklüğü: “Muhakkak ki Allah Aliyyu’l Kebîrdir.“2112; “Gayb ve şuhûd âlemini bilen Kebîru’l Müteâldir.“2113; “Hukm, Aliyyu’l Kebîr olan Allah’ındır.“2114; “Allah, her mütekebbir cebbarın kalbini mühürler.“2115; “Rabbini büyükle!“2116; “Rabbinin ismini an.“ 2117
2- Şeytanın Büyüklenmesi: “İblis secdeye yanaşmadı, büyüklendi ve kâfir oldu.“ 2118
3- Yeryüzünde Kâfirlerin Büyüklenmesi: “Âyetlerimizi yalanlayarak büyüklenenler ateşe atılacaklardır.“2119; “Firavun ve melei (ileri gelenleri), âyetlerimize karşı büyüklendiler.“2120; “Firavun yeryüzünde büyüklendi ve halkını gruplara ayırdı.“2121; “Ben sizin en yüce Rabbinizim dedi.“ 2122
4- Rasûl’e Karşı Büyüklenme: “Bu Kur’an iki şehirden birindeki bir büyük adama indirilmeli değil miydi dediler.“2123; “Kabul ettikleri halde haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü inkâr ettiler.“2124; “O’dur ümmî bir Rasûlü içlerinden gönderen.“ 2125
5- İnsanların Birbirine Karşı Büyüklenmesi: “(İblis:) ‘Ben onlardan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu topraktan’ dedi.“ 2126
Tüm hastalıkların kaynağı “büyüklenme“dir. Büyüklenenlerin ilki şeytandır, ilk günah, büyüklenme günahıdır. Şeytanın yolundan gidenler de onun işini meslek edinerek büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda Allah’ın “en büyük“ olduğunu tekrarlarız. Demek ki gün boyunca büyüklenme eğilimleri ve tavırları ile yüz yüzeyiz. Namaz kılan bir müslüman da yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü ikrar ettiği halde, bu sözleri söylerken bel büküp (rükû), yere burnunu sürttüğü (secde) halde, hâlâ büyüklenme eğilimleri varsa, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
Yeryüzündeki fesâdın kökünde büyüklenme vardır. Fesadı çıkaran kâfirlerdir. Müslümanlar arasında anlaşmazlık sebebi de çoğunlukla büyüklenme (benlik/egoizm)dir. Tüm istenmeyen durumların kaynağında “benlik“ vardır. Benlik, büyüklenmeyle oluşur. Kâfir benliğini ortaya kor, büyüklenir, küfrüne sebep olur. Müslüman da din kardeşine karşı benlik yapar, büyüklenir, ayrılığa neden olur. Her ikisinin kaynağı da büyüklenmedir. Mü’min bu hastalıkları “Allahu ekber“
2112] 22/Hacc, 62
2113] 13/Ra’d, 19
2114] 40/Mü’min, 12
2115] 40/Mü’min, 15
2116] 74/Müddessir, 3
2117] 96/Alak, 3
2118] 2/Bakara, 34
2119] 4/Nisâ, 5
2120] 23/Mü’minûn, 46
2121] 28/Kasas, 4
2122] 79/Nâziât, 24
2123] 43/Zuhruf, 31
2124] 27/Neml, 14
2125] 62/Cum’a, 2
2126] 38/Sâd, 56
ŞİARLAR
- 549 -
kılıcı ile keser atar. En büyüğün Allah olduğunu ilân eder. Alnını her gün 80 defa yerlere eğip secde ederek bunu gösterir. Bununla şunları ilân etmiş olur:
1- “Ene rabbukûmu’l-a’lâ“ diyen Firavunlara meydan okur.
2- “Sellimû teslîmâ“ (tam bir teslimiyetle) rûhuyla Allah’a kendini adar.
3- Gününün her ânında “lâ“yı yaşamış, şimdi “illâ“nın en yakınına ulaşmıştır.
4- Kibirliliğin göstergesi olan “burnu havada olma“yı, “burnunu yere sürterek“ kırmış olur.
Yahûdiler de Rasûlullah’a karşı büyüklendiler. Aslında Rasûl olduğunu bildikleri halde “senden de peygamber mi olurmuş?!“ diyerek bunu kibirlerine yediremediler. Oysa Allah onların “ümmî“ diye hor gördükleri insanlar içinden bir Rasûl göndermişti. O ümmî idi; ancak, ona itaat edilmeliydi. Çünkü Allah böyle istemişti. Kalbinde hastalık bulunanlar hemen kendini gösteriverdi. Büyüklük hastalıklarını açığa vuruverdiler.
İmam Gazzâli, kibirliliğin sebepleri olarak kendini beğenme (ucup), kin (hıkd), çekememezlik (haset) ve gösteriş (riyâ)i sayar. Kibrin sebeplerinin ilim, amel, ibâdet, asâlet, güzellik, servet, kuvvet, çevre edinme gibi nedenler olduğunu anlatır. Bunlardan kurtulmak ve tedâvi olmak için “Allahu Ekber“ sözü ne güzel bir ilâç, rukû ve secde ne güzel bir tedâvidir.
Görüldüğü gibi, her şey Allah’ın “en büyüklüğü“ etrafında dönmektedir. Bu nedenle İslâmî bir devrimin dünyaya ilân edeceği temel çağrı bu büyüklüğün tanınması ve O’na teslim olunmasıdır. 2127
Biz müslümanlar, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda, şok olduğumuzda, hayran olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber! Çünkü “Allah en büyüktür“ mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar büyüktür. Seviniyorsak sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak, kendimizi Allah’ın en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız bir saâdet ve felâket tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ halinde de “Allahu ekber“ deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu hatırlar ve bizi şaşırtan şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlarız. Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında daha büyüklerinin olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran olduğumuzda, hayretimizi esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata değil; asıl sanatkâra yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
Namaza “Allahu ekber“le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız. Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!“ demekle, kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir aşk hareketi olan secdedir. 2128
Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) her şeyden yücedir ve büyüktür. ‘Kibriyâ’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın büyüklüğü (kibriyâsı)
2127] İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, s. 13-27
2128] D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir göstermezler. Mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine hidâyet lutfetmesinden dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kast ediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu, azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.
‘Tekbir’le ifâde edilen Allah’ın en büyük oluşu, sıradan bir cümle değildir. Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları tanrıları büyük bilirler. Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü ve büyük zanneder. Kimileri de süper güç olarak adlandırdıkları A.B.D. gibi zâlim ve emperyalist devletleri, her şeyi gören, her şeye gücü yeten kaadir-i mutlak kabul eder.
Rabbimiz mü’minlere ‘Allahu ekber’i öğreterek, bütün bu hatalı “büyük“ anlayışından, “büyüklük“ ve “büyüklenmek“ yanlışlığından onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan Allah’tır.
‘Allahu ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk bildirimidir. İman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder. Mekke’de ilk inen âyetlerde şöyle bir ifadeyi görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen; Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut; Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt); Elbiseni de temizle…“ 2129
İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları, ya da baba mirası olduğu için yalancı ilâhları 'ekber' tanıyan insanlara bundan daha güzel bir mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahu ekber’ yüce bir gerçeği haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.
Bilindiği gibi, müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan 'ezan'ın ilk sözleri ‘Allahu ekber’dir. Mü’minler, her ezan okuyuşta, bu gerçeği işiten kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne ulaştırırlar, haber verirler. İnsan dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın büyüklüğünü zaten bilirler, O’na itaat ederler, teslimiyet gösterir ve O’nu devamlı tesbih edip zikrederler. Ancak, hevâsını ve başka yalancı güçleri tanrı edinen bazı insan taslakları, bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.
Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile ‘Allahu ekber’ diyerek başlarlar. Böylece, insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır ve öylece, büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahu ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.
2129] 74/Müddessir, 1-4
ŞİARLAR
- 551 -
Namazın rükünlerinin herbirinin arasında da Allahu ekber denilir. Böylece bu muazzam gerçek, sık sık vurgulanır. Bu vurgu, mü’min tarafından öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.
Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz Islâm'ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme, ister sevgiden isterse korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecâzen de olsa bir başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek Islâm inancına terstir. Hiçbir makam, hiçbir güç, hiçbir sevgi ve korku Allah’a ait olanla benzer ölçüde veya yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler, bir şeyi Allah’ı sever gibi sevenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler. 2130
Allah'ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden kimsenin gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı, otomobili, kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını... büyük görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde fanatik şekilde sever. Mü'minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı, Allah'tan başkasını Allah'a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler (onların Allah'ı sevmesi her şeyden, her sevgiden daha fazladır).“ 2131
Lâ İlâhe İllâllah; Sahte İlâhlara İsyan, Büyüklenmeye Red
Müslümanım diyen her insanın, bütün gün boyunca söyleyip durduğu bu şiarlar/sloganlar bu kadar aktüel olmasına, derin anlamlar taşımasına rağmen, gerektiği gibi harekete ve ayağa kaldırmaya yol açmıyorsa, bunun tek sebebi, bu şiarların ilk kullanıldığı günlerdeki tazeliği ve anlam boyutlarıyla anlayıp kavrayamamış olmamızdır.
Mekke’de ilk müslümanların, bu şiarları ilk duyduğu günlerdeki tazelik, ruh ve heyecan nasıldı? Bir Ebû Zer... Gizlene saklana Mekke’ye geliyor. Rasûlullah’ı (s.a.s.) buluyor ve “bana İslâm’ı anlat, müslüman olacağım!“ diyor. Ona sadece bu kelime söyleniyor. “İşte İslâm bu demektir“ deniliyor. Müşriklere hitâben haykırmaya başlıyor: “Dinleyin beni! Ben Gıfar kabilesinden Ebû Zer’im. Sizin ilâhlarınızı reddediyorum. En büyük Allah’tır. Siz ve putlarınız bir hiçsiniz...“ Üzerine çullanıyorlar. Ebû Zer, kanlar içinde kalıyor, komalık oluyor.
Burada, Ebû Zer’in yaptığından ziyâde bu kelimeden ne anladığı ve ona bu sözü öğreten kişinin verdiği ruh önemlidir. Nasıl, bir söz ki, kabul eden kişinin üzerindeki etkisi fırlayıp ayağa kalkarak şehrin meydanına koşmak oluyor. Zaptedilmez bir enerjiyle doluyor. İliklerine kadar devrim ateşiyle dopdolu hale geliyor. İşte 23 yılda dünyayı saran bir inkılâbın temelinde yatan ruh budur. Bu ruhu veren, başlarındaki Peygamber, etrafında toplanan insanları bu enerjiyle doldurmuştur.
2130] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 693-694
2131] Bakara, 165
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah çırpınıyordu, kavminin hidâyeti için en güzel yollarla onları bu kelimelere dâvet ediyordu: “... Bir kelime, onu söyleyin, kurtulun; Rabbimin yanında size sahip çıkayım; Lâ ilâhe illâllah deyin!“ Tabii, kavmin ileri gelenleri, peşlerine kalabalığı da takıp diretiyorlardı. Çünkü biliyorlardı bu kelimelerin anlamının ne olduğunu. Henüz müslüman olmamış olan Hz. Peygamber’in amcası Abbas, Medine’lilerin biatı esnâsında onlara diyordu ki: “Bakın öyle bir söz söyleyeceksiniz ki, bu sözle bütün dünyaya savaş ilân etmiş olacaksınız? Lâ ilâhe illâllah demek, bütün dünyayı karşınıza almak demektir. Buna hazır mısınız?“
Bir çocuk; Ali... İlk duyduğunda bu sözü gidip babasına danışmak, onun iznini almak istiyor. Ancak sonradan düşünüyor ki, müslüman olmak için izin almak gereksizdir. Nasıl bir sözdür ki, ilk kabullenen bir çocuktaki etkisi, korkarak endişeye kapılmak ve odasına çekilip tefekküre dalıp düşünmek oluyor. Düşündüren, odalara kapattıran, ayağa kaldıran, dünyaya meydan okutan, canlandıran, dirilten bir söz... Lâ ilâhe illâllah.
Bu durum, onun zulme, haksızlığa, tuğyâna karşı muhâlefetçi, karşı koyucu, başkaldırıcı özelliğinden kaynaklanıyor. Bu söz, insanlar tarafından kabullenildiğinde daha ne hac, ne zekât, ne örtünme, ne içki yasağı, ne oruç, hiçbir şey yoktu. İnsanlar sadece “hayır!“ demeye, başkaldırmaya çağrılıyordu.
Tevhid Kelimesindeki “lâ“ ve “illâ“ sözleri başkaldırı ve boyun eğmenin ikisini de içermektedir. Müslüman “lâ“ diyerek “başkaldıran insan“ olurken; “illâ“ diyerek de “boyun eğen“ insan olmakta. “Lâ“ diyerek “hayır“ diyen; “illâ“ diyerek de “evet“ diyen insan olmaktadır. Böylece sadece başkaldırıyı kutsayan anarşizm ile boyun eğmeyi meslek haline getiren mazoşizmi dışlamış olmaktadır.
Müslüman olmanın ilk şartı başkaldırmaktır. Çünkü İslâm’a giren bir insana ilk önce “lâ“ yani, “hayır!“ dedirtilir. Neye hayır? Allah’ın en büyüklüğünü tanımayan, Allah’ın otoritesi, hükmü yerine geçmeye kalkışan, O’na alternatif olma iddiasındaki her şeye, her kişiye, her rejime, her güce... İkinci şart, boyun eğmedir. Bu, birincinin tam tersidir. Bu tevhidi dillendiren mü’min, Allah’tan başkasına baş kaldırdığı kadar, hatta daha büyük kararlılıkla Allah’a boyun eğecek, O’na teslim olacaktır. “Evet“ diyecektir. Neye evet? Allah’a, O’nun en büyüklüğüne, O’nun dinine, anlam, değer ve kurallarına, bildirdiklerine, açıkladıklarına...
Böylece kelimenin “Allah’a vet, gayrısına hayır!“ merkezinde döndüğü görülmektedir. Hayır ile evetin, başkaldırma ile boyun eğmenin, meydan okuma ile teslim olmanın bir arada olduğu özetin özeti bir cümle.
Lâ ilâhe illâllah sözü, özünde değiştirici ve devrimci tohumlar taşımaktadır. Başlıca dört unsurdan oluşan kelime, topyekün bir formül niteliğindedir.
Lâ: Hayır, red, dışlama.
İlâh: Allah’ın yerine geçmeye kalkışan (Lâ ile kullanıldığında)
İllâ: Evet, kabullenme, hâriç tutma.
Allah: Mutlak yaratıcı, kaynak. Mutlak kudret ve tüm kemal sıfatların sahibi.
Muhammed: Abdullah’ın oğlu, Kureyşli, Hz. İsa’dan 571 yıl sonra doğdu, 610 yılında peygamber oldu, 63 yaşında Medine’de vefat etti.
ŞİARLAR
- 553 -
Rasûl: Elçi, Allah’ın onu elçi seçmesi, değerler ve kurallarını onun vâsıtasıyla (son kez) bildirmesi olayı.
Allah: Mutlak yaratıcı, kaynak. Mutlak kudret ve tüm kemal sıfatların sahibi.
Böylece, önce dışlama, sonra kabul, daha sonra da kabullenilen kaynağın seçtiği Rasûle tâbi olma ortaya çıkmış oluyor. Buna “kelime-i tevhid“ denilmiştir. Yani, “birliği“, “bir“ olma durumunu izah eden kelime. Hayır’da birlik, evet’te birlik, Rasûl’e tâbi olmada birlik. Kelimenin ana terimi, “ilâh“tır. E-l-h kökünden gelen ilâh, sözlük anlamı itibarıyla “bir şeye sevgi ile yönelip kabullenerek onu yüceltip dokunulmaz kılmak“ demektir. Bu şekilde kim neye yöneliyorsa, onu ilâh ediniyor demektir. Kur’an’da “rab“ kelimesi gibi Allah’ın dışındaki birtakım güçler için de ilâh denilmiştir. Şimdi, Kur’an’daki kullanılışından bazı örnekler görelim:
1- Hevâyı ilâh edinmek: Hevâ kelimesi şu anlamlara geliyor: Arzu, istek, meyil, nefis, hoşuna gitmek, hüküm ve kanun koymak. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?“2132; “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?“ 2133
Allah’tan geleni kabullenmeyerek, onları hoş görmeyerek kendi nefsinin hoşuna gidenleri kabul edip ona göre yaşayan bir kimse, hevâsını ilâh edinmiş olmaktadır. İnsanların çoğu, Allah Teâlâ’dan gelen kuralları çirkin bularak kendi hoşlarına giden şekilde kurallar koymakta ve ona göre yaşamaktadır. Bu durum kişinin kendi arzu ve zevklerini, fikir ve görüşlerini Allah’a rağmen ilâh edinmesidir. Müslüman kişinin buna da “lâ“ demesi ve “illâ“ diyerek Allah’a teslim olması gerekir.
2- Putları ilâh edinmek: “Dediler ki, ‘Ey İbrâhim! İlâhlarımıza ne yaptın?“ 2134
3- İnsanları ilâh edinmek: “Kendilerine bu kadar nimetler verildiği halde, yine onlar, yardımlarını umarak Allah’tan başka ilâhlar edindiler.“ 2135
4- Liderleri ilâh edinmek: “Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini (din adamlarını) rabler edindiler...“ 2136
Dalâlet ve Allah’ı gazaplandırmanın yolu, daima iki türlü olmuştur. Asıl kitabı bırakıp türev kitaplara yapışmak; asıl kişiyi bırakıp türev kişilere yapışmak. Burada asıl kitap, Allah’ın kitabı Kur’an’dır; asıl kişi de, Allah’ın elçisi Rasûller, nebîlerdir. Yahûdiler de, hristiyanlar da bunların aslına değil; türevlerine yapışıp onları aslının yerine koydukları için, yoldan çıkmışlardır. Tevrat’ı bırakıp tefsirlere, kişilerin yorumlarına yapışmışlar; Allah’ı bırakıp Rasûllerine ibâdet etmeye başlamışlardır. Mûsâ’yı, İsa’yı bırakıp onun arkadaşlarını, azizleri, Pavlos’u Rasûl gibi, hatta -hâşâ- Allah gibi düşünmüşlerdir.
Görülüyor ki, yoldan çıkmak “aslını bırakıp diğerini onun gibi görmek“ yanlışlığından kaynaklanıyor. Allah’ın en büyüklük ilânından sonra, bu büyüklüğe karşı tavır alanların red ve dışlanmasını ifade eden Lâ ilâhe illâllah sözü, İslâm
2132] 25/Furkan, 43
2133] 45/Câsiye, 23
2134] 21/Enbiyâ, 62
2135] 36/Yâsin, 74
2136] 9/Tevbe, 31
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devriminin ikinci büyük şiarlarındandır. 2137
Tehlil: Tehlil, “Lâ ilâhe illâllah (Allah'tan başka ilâh yoktur)“ sözünü söylemek demektir. Bu kelime, bilindiği gibi “kelime-i tevhid“ olarak da adlandırılır. Tevhid, İslâm'ın temelidir. Allah'tan başka hiçbir ilâhın olmadığı, hâkimiyet, üstünlük, yaratıcılık ve ilâhlığın ancak Allah'a ait olduğunu kalp ve dil ile söylemeye tehlil denir. Tevhid kelimesi, iki kısımdan meydana gelir. Birinci kısmı, “Lâ ilâhe illâllah“, ikincisi ise, “Muhammedün Rasûlullah (Muhammed Allah'ın Rasûlü/elçisidir)“
Hz. Peygamberimiz, günde yüz defa tehlil'i okumayı/zikretmeyi tavsiye etmiş ve bunun, büyük sevapların kazanılmasına ve çeşitli günah ile zararların giderilmesine sebep olduğunu açıklamıştır.2138 Aslında buradaki yüz sayısı, çokluğa işarettir. İhlâsla bol miktarda tehlil okumanın faziletini ifade etmektedir.
Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Zikrin en faziletlisi; 'lâ ilâhe illâllah', duânın en faziletlisi de 'el-hamdü lillâh'tır.“2139 Başka bir hadiste de Rasûlullah (s.a.s.): “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh“ demenin, çok sayıda günahların affedilmesine sebep olacağını söylemiştir. 2140
Ebû Süfyan'ın naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), Herakl'e mektup yazdığı zaman ona; “Gelin sizinle aramızda müsâvi, eşit olan bir kelimede birleşelim“ demişti. Bu kelimenin, takvâ kelimesi olan “Lâ ilâhe illâllah“ olduğu belirtilir. 2141
Bütün peygamberler, insanları tevhid inancına, Allah'a inanmaya ve yalnız O'na ibâdet etmeye çağırmışlardır. Peygamberlerin mücâdelesi, tevhid mücâdelesidir. Tehlil, bu tevhidi kalben, fikren ve zikren idrak etmek, yaşamak ve Allah'a yaklaşmaktır.
Tahmîd; Övgü ve Şükür En Büyüğe, Allah’a Âittir!
Tahmîd: Hamdetmeye, “el-hamdü lillâh“ demeye “tahmîd“ denilir. “Hamd“; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle ‘hamd’, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Bunda hem nimet sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır. ‘Hamd’ kavramının anlamını Türkçe’de aynen karşılayacak bir kelime bulunmamaktadır. Çünkü o yalnızca bir övme değil, methetme ile şükür arasında bir çeşit övme, özel bir methetmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Meselâ, değerli bir elmas parçası veya güzel bir at övülebilir. Ama hiçbir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediği şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır.
Kur’an’ın birinci sûresi olan Fâtiha’nın ilk âyeti hamd olayının kime ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.“2142 Buna göre hamd sahibi bellidir. İnsanlar kendi görüşlerinden hareket ederek
2137] İhsan Eliaçık, a.g.e. s. 27-31
2138] Buhârî, Deavât 64; Tirmizî, Deavât 60
2139] İbn Mâce, Edeb 25; Tirmizî, Deavât 9
2140] Tirmizî, Deavât 58
2141] Buhârî, Eymân 19
2142] 1/Fâtiha, 2
ŞİARLAR
- 555 -
başkalarına hamd edemezler. Kur’ân-ı Kerim bu gerçeği başka bir âyette şöyle dile getirmektedir: “Başlangıçta da sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.“2143 Hamd, eşi ve benzeri olmayan ilâhî rahmetin hakkıyla övülmesi, o rahmetin sahibinin hakkıyla yüceltilmesidir.
Bütün varlıklar Allah’a hamd içerisindedir. Ancak en olgun hamd inanan bir insan tarafından yerine getirilir. Çünkü mü’min bir insan, Peygamberinden öğrendiği gibi Allah’ı hakkıyla takdir eder, O’na nasıl hamd edileceğini bilir. Allah’ı ve O’nun Rabliğini anlayan samimi bir müslüman hamdi yalnızca Allah’a yapar. O her zaman ‘elhamdülillah’ diyerek Yaratıcıyı hakkıyla över ve yüceltir. “Hamd olsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve nûru var etti. Yine inkârcılar, (başkalarını) Rablerine denk tutuyorlar.“2144 “Onların orada duası: ‘Allahım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’, birbirlerine sağlık temennileri; ‘selâm’, dualarını sonu da; ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun’ sözleridir.2145 Bir hadiste şöyle buyruluyor: “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamdetmeyen O’na şükretmemiş olur.“ 2146
Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler:
1- Dil ile şükür: Ni’met sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilân etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehâdeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm'ı anlatma, Kur’an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir.
2- Kalp ile şükür; imanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin gerçek anlamda korkusunu ve sevgisini koymamaktır.
3- Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür; Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm'ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir.
Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah'ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kulluk yapmakla beraber, aynı zamanda Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır. Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zâtını idrâk etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir.
Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibâdet eder, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyla birlemek şükrün zirvesidir.
2143] 28/Kasas, 70
2144] 6/En’âm, 1
2145] 10/ Yûnus, 10; Ayrıca bkz. 7/A’râf, 43; 20/Tâhâ, 130; 28/Kasas, 70; 39/Zümer, 74
2146] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan, kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır. Çünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak kullukla yerine getirebilir. İnsan, aynı zamanda hata ve günah içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahmân, Rahim ve Ğafur’dur. Rahmân ve Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir.
Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben nimet ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.“ 2147
Şükür ahlâkının Hz. Muhammed’in hayatında nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasûlullah (s.a.s.) geceleri kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)?’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?“ cevabını verdi. 2148
Mü’minin hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği ni’metler sayılamayacak kadar çoktur. Bu ni’metlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu, iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda yaşamakla yerine getirilir. 2149
“Lehu’l hamd“ Hamd O’nun içindir, O’na âittir. Ayrıca “el-hamdü lillâl“ şeklinde de sıkça kullanılır. Allah’a hamd olsun, hamd Allah için olsun anlamlarına gelir. Görüldüğü gibi, bu şiarda da ana terim “hamd“dir. Hamd’in Allah’a ait oluşu vurgulanmak istenmektedir.
H-m-d kökünden gelen hamd, şu anlamlarda kullanılıyor: Övmek, hakkını ödemek, övgü, övgüye değer, râzı olmak, sevinmek. Allah’ı övmek... Bir kişi, niçin övülür? Ya gerçekten bir iyilik görüldüğü için, ya da onun gözüne girmek için. Biz gelip geçen zaman içinde sadece bir noktayız, bir damlayız. Bizden evvel nice insan gelip geçti ve bizden sonra nice insan gelecek. Biz onlar için sadece bir küçük nokta olarak kalacağız. İnsan, geçmişi okudukça “acz“ içinde kalmaktadır. Dünyanın, kâinatın düzenini gördükçe acz içinde kalmaktadır. İnsanın, hayvanların, bitkilerin yaratılışını gördükçe ve anladıkça acz içinde kalmakta ve küçüklüğünü itiraf etmektedir.
Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde “bana bu iyiliği ne için yapıyor?“ diye sorar. Sonra ona teşekkür eder. İşte “hamd“in bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor, bahşediyor. Ama biz bunların farkında bile değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişigüzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bir “sânî“ (yapıcı, sanatkâr)yi fark edemiyor. Bu durumu fark etmek,
2147] nak. Ibn Teymiyye, el-Câmiu’r Rasâil, 1/116
2148] Buhârî, Teheccüd 6, 2/63, Tefsir Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l-Münâfikîn 18, hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, hadis no: 412, 2/268; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 17, 3/178
2149] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 247, 643
ŞİARLAR
- 557 -
Allah’a sonsuz teşekkürü/şükrânı gerektirir. Bunun içindir ki, Kur’an hamd ile başlamıştır. Kur’an’ın ilk sayfasından başlayan bir okuyucu Allah’a hamd ederek âyetleri okumaya başlar. Yani önce hamd, övgü...
Allah’ın büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü hatırlayarak, insanlardan bir insan, okuyuculardan bir okuyucu, mü’minlerden bir mü’min olduğunu hatırlayarak... Bir “dâhî“ olduğunu zannederek değil... Eğer hamdi olmazsa, bir “hiç“ olacağını düşünerek... Kur’an’ı okumaya başlayan kişi, önce bu tür duygular atmosferinde işe başlamalıdır. Hamd üzerinde düşünme, bu duyguları veya benzerlerini akla getirecektir. Çünkü hamd, insanın kendini bilmesidir. Yaratılışı düşünerek Allah karşısındaki konumunu tesbit etmesidir. Hamd, bir itiraftır, âcizlik ve küçüklük itirafı...
İnsanların ve cinlerin kâfirleri hâriç, doğadaki her şey, Allah’ı övmekte, O’na hamd etmektedir. Yeryüzünde insan soyu yaratılmadan önce de bu böyleydi. Yeryüzünde bir halife yaratmayı murad edince Allah’a karşı melekler şöyle dediler: “Kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi? Oysa ki biz seni hamd ile tesbih ediyoruz.“2150 Ondan önce doğada tam bir hamd ve tesbih düzeni vardı. Herkes ve her şey Allah’ı övüp yüceltiyor, O’na karşı gelmiyor, tam bir teslimiyetle itaat ediyordu. İnsanoğlunun yaratılması ve şeytanla birlikte yeryüzüne gelmesiyle O’nu yüceltmek, tanımak şöyle dursun; O’na ve elçilerine karşı savaş açanlar çıktı. İnsanların çoğu Allah’ı unutup şeytanın yoluna girdi. Şeytanı övüp yüceltti.
İnsanoğlu ibâdete, hamde meyilli yaratılmıştır. Birilerini övmeye, onlara bağlanıp ibâdet etmeye meyyâl yaratılmıştır. Suyun çukur bulduğu yere doğru akmaya başlaması gibi, insan da Allah’ı unutursa, birilerine doğru akmaya, ona ibâdet etmeye, bağlanmaya, övüp yüceltmeye başlar. Çünkü insan, aslında ibâdete etmek için yaratılmıştır. Allah’a kulluk etmezse başkasına edecektir. Zira onun mayasında bu vardır.
Tesbih; Allah’ı Her Çeşit Şirkten Aklama, O’nun Egemenliği Paylaşılamaz!
S-b-h kökünden şu kelimeler kullanılıyor: Yıldızın hareket etmesi, uzaklaşmak, şehâdet parması, duâ, nâfile namaz. N-z-h (tenzîh) kökünde de şu anlamlar vardır: Hayvanları sudan uzaklaştırmak, uzaklaştırıldı, uzak olmak, korundu, uzak yer.
Allah’ı tesbih ve tenzih kelimeleri, genellikle beraber kullanılır. Bu şiar ile asıl olarak Allah’ı “aklama“ (tesbih etme) vurgulanmak istenmektedir. Yani nasıl ki Arap, suyun başına toplanan hayvanları uzaklaştırma işine “nezehe“ diyor, aynı şekilde Allah’a yakıştırılan birtakım iftiraları uzaklaştırma işine de “tenzîh“ diyoruz. Tesbihde de tenzihde de ortak olan mânâ, “uzaklaştırmak“tır. Biz buna Türkçe’de yaklaşık olarak “aklama“ diyebiliriz. Yani bir nevi bir şeyi protesto ânındaki durum oluyor. Bizim inandığımız Allah’a birileri iftira atıyor. O’na ait olan vasfları başkasına vermeye kalkışıyor. O’nun isimlerini, sıfatlarını çalarak kendi sevdiklerine, bağlandıklarına yakıştırıyor ve onları ululayıp yüceltiyor. İşte biz bu durumu red ve protesto için “sübhânallah!“ diyoruz. Bunu söylerken aynı zamanda da O’nu yüceltip övmüş oluyoruz.
2150] 2/Bakara, 30
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu kelimelerde koruma anlamı da vardır. Türkçe’de “koruma ve kollama“ denilen işi yapmak anlamında. Tabii, Allah’ın tesbih ve tenzih edilişi, fizikî bir durumdan ziyade, daha çok inanç ve düşünce alanında oluyor.
Kur’an’da tesbihin, üç temel anlamda kullanıldığı görülmektedir: 1- Aklama-uzaklaştırma 2- Anma-duâ-namaz 3- Kâinattaki her şeyin O’nun düzenine uyduğu.
Bu şiar (sübhânallah) ortay koyuculuğu (şirki) mahkûm etmek için söylenir. Zira gelen âyetlere bakıldığında bu amaçla kullanıldığı görülmektedir. Önce nelerin şirk, yani ortak koşuculuk, vasıflandırıcılık olduğu açıklanır. Meselâ, O’na çocuk isnat etmek, aracısı olduğuna inanmak, ortağı olduğunu zannetmek, başka şeylere benzetmek ve olmayacak şeylerle vasıflandırmak gibi. Sonra nelerin şirk olmadığı anlatılır. Doğanın yeryüzü ve gökyüzünün içindeki her şeyin O’nu tesbih ettiğinin söylenmesi gibi.
İns ve cinnin kâfirlerinın dışındaki her şey, Allah’a kul olup itaat ve tesbih ediyorken, bu yaratıklar bu düzeni bozuyorlar. İşte bu düzen dışılık, bu şiarla dışlanıyor, reddediliyor. Nitekim Arapça’da şehâdet parmağına “müsebbiha“ denilmektedir. Aynı kökten gelen tesbih, birleme, bir’i gösterme olarak şehâdet parmağının anlamına uygun mânâlar içerir.
Yüsebbihu fiiliyle Kur’an’da Allah’ı tesbih eden varlıklar anlatılr. Kur’an’da açık olarak, yeryüzü ve gökyüzündeki her şeyin Allah’a ait olduğu vurgulanıyor. Demek ki mülk ve hamd Allah’a ait olmazsa bu tesbih bozuluyor. Allah’tan başkası insanlar üzerinde yönetim (mülk) iddiâsında bulunursa, bu var olan tesbih düzenini bozmak demektir; ortak koşucu olmak (müşrik) demektir. 2151
Tesbih; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek (uzak tutmak)tir. Tesbih, bir anlamda, Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama, “sübhânallah“ demek ve O’na ibâdet etmektir. Bu, bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı âlimlere göre tesbih, zikrin türlerinden biridir.
Tesbih; Allah’ı, kutsal yüceliğine lâyık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların ilâhlar/tanrılar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmaktır. Allah Teâlâ yücedir, uludur, azimdir. Hiçbir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah hakkında, insanlara ait şeyler düşünülmez. O, bütün bunların dışındadır. İşte, Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak) tesbihtir.
Aynı kökten gelen “Sübhân“ Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir. “Sübhânallah“ cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın zatının temizliğini ve kutsallığını da anlatır. Bu cümle; hem bir zikir, hem Allah’tan yardım isteme, hem de bazen bir şeye hayret edildiği zaman kullanılan bir ifadedir.
Allah’ı tesbih etmeyi ifade eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an,
2151] İ. Eliaçık, a.g.e. s. 31-36
ŞİARLAR
- 559 -
Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibâdetin ortak yanları olduğunu gösterir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.“2152 Sabah ve akşam vakitleri zikir ve Allah’ı tesbih için en uygun zamanlardır. Ancak sabah-akşam ifadesi bütün günü kapsaması sebebiyle, âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbih edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir. “Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.“2153; “Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.“ 2154
Kur’an’ın haber verdiğine göre yerde ve gökte olan bütün yaratıklar Allah’a tesbihte bulunurlar. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbih etti’ şeklinde, bazen şimdiki zaman kipiyle ‘tesbih eder-ediyor’ şeklinde vermektedir. Bu, varlıkların geçmişte ve şimdi sürekli tesbih ile meşgul olduklarını gösteren bir gerçektir. 2155
Canlı veya cansız varlıkların nasıl tesbih ettiklerini bilmiyoruz. Bu konuda birçok açıklama yapılmıştır; ama doğrusu onların tesbihlerinin nasıl olduğunu anlamak hem zor, hem de bunu anlama diye bir görevimiz yoktur. Bize düşen, bütün varlıkların ister istemez Allah’a teslim olup O’nu tesbih ettiklerini bilmek ve böyle bir gerçeğe şüphe duymadan inanmaktr. Bunu kabul ettikten sonra, onlar gibi bu yüce zikre katılmak, onlarla beraber Allah’a tesbihte bulunmaktır. Tıpkı Dâvud (a.s.) ile birlikte tesbih etsinler diye boyun eğdirilen dağlar gibi.2156 “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. O Halim’dir, bağışlayandır.“ 2157
Onların tesbihlerini anlayamacağımıza göre, bu konudaki gayret boş bir çabadır. Burada önemli olan, evrendeki bu imana katılmak, bu koro ile beraber, âlemlerin Rabbini, O’nun lâyık olduğu gibi zikretmek/anmaktır.
Allah’ın Sübhân Oluşu: Allah (c.c.) aynı zamanda “Sübhân“dır. Bütün yaratıklar, canlı ve cansız her şey, insanların bütün hücreleri, bazı insanların dilleri, sürekli Allah’ı tesbih ederler. O, bu anlamda çok çok tesbih edilendir. O, kendisi hakkında düşünülen bütün noksan sıfatlardan uzaktır. O, kendi dışındaki her şeyden münezzehtir (tenzih edilmiştir).
Kur’an, Allah’ın “sübhân“ olduğunu sık sık vurgulamaktadır. “Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilâhlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın sahibi Allah, Sübhan’dır; onların nitelendirdikleri şeyden uzaktır.“2158; “Üstünlük ve güç (izzet) sahibi Allah, sübhândır, onların nitelendirmekte olduklarından yücedir.“ 2159
2152] 33/Ahzâb, 41-42; 3/Âl-i İmrân, 41
2153] 20/Tâhâ, 130; Ayrıca bkz. 40/Mü’min, 55; 50/Kaf, 39
2154] 15/Hıcr, 98; Ayrıca bkz. 25/Furkan, 58; 52/Tûr, 48; 56/Vâkıa, 74, 96; 87/A’lâ, 1; 110/Nasr, 3
2155] 57/Hadid/1; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 24/Nûr, 41; 62/Cuma, 1 vd
2156] 21/Enbiyâ, 79; 38/Sâd, 18
2157] 17/İsrâ, 44
2158] 21/Enbiyâ, 22
2159] 37/Sâffât, 180; Ayrıca bkz. 12/Yûsuf, 108; 17/İsrâ, 1, 93, 108; 27/Neml, 8; 28/Kasas, 68; 43/Zuhruf, 13; 68/Kalem, 29
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Melekler, zaman zaman Allah’ın ‘Sübhan’ olduğunu söylerler.2160 Mü’minler de inkârcıların Allah hakkında düşündükleri yanlış şeylere cevap verirken, Allah’ın onların nitelemelerinden çok uzak olduğunu dile getirirler, Allah’a “Sen Sübhânsın“ derler. 2161
Namaz ve Tesbih İbâdeti: Mü’minler ‘tekbir’le namaza girdikten sonra, önce “Sübhâneke“ duâsını okurlar. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirirler. Bu imanla namaza başlarlar, namazı, yalnızca, bu tesbih ettikleri Allah (c.c.) için kıldıklarını ortaya koyarlar. Mü’minler rükûda iken “Sübhâne rabbiye’l-azîm (Yüce olan Rabbimi tesbih ederim)“, secdelerde ise sürekli “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ (Ulu olan Rabbimi tesbih ederim)“ derler.
“Bir adam Peygamberimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben Kur’an’dan bir şey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?’ dedi. Peygamberimiz buyurdu ki, şöyle de: “Sübhane’llahi ve’l hamdüli’llahi ve lâ ilâhe ilallahu va’llahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.(Allah’ım Seni tesbih ederim, hamdler Sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır).“ 2162
Peygamberimiz yine buyuruyor ki: “İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler (Bunlar): ‘Sübhanallahi ve bihamdihî (Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim), Sübhanallahi’l azîm (Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim)’ sözleridir.“ 2163
Peygamberimiz, başka birçok hadisinde, tesbih’te bulunmanın, tevhid kelimesini söyleminin ve istiğfarda bulunmanın önemine ve sevaplarının çok olacağına işaret buyuruyor. Herbir rükünde ve rekâtında bol bol tesbih yapılarak kılınan namaza ‘Tesbih namazı’ denilir.
Namazdan sonra otuz üç defa ‘sübhanallah’, otuz üç defa ‘el-hamdülillâh’, otuz üç defa da ‘Allahu ekber’ demek, zenginlerin fakirlere sadaka verip yardım etmeleri gibi sevabı çok olan zikirlerdir. Bunlar ‘Sübhanallah’ ile başladıkları için hepsine birden “tesbih duâsı“ denmektedir.2164 Namazdan sonra, önemli zikir ifadeleri olan bu tesbihleri yapmak sünettir.2165 Türkçe’de ‘tesbih’ diye bilinen, otuz üçlü veya doksan dokuzlu taneler, aslında ‘tesbih âletidir. Halk ‘tesbih’ deyince bu tesbih âletini hatırlamaktadır. 2166
Lehu’l Mülk (Her şey, Bütün Mülk O’nundur);
En Büyüklük, Egemenlik Gerektirir
M-l-k kökünden şu anlamları içeren kelimeler geliyor: Mâlik ve sahip olmak, öz, esas-dayanak, hükümdar, egemen irâde, izzet, saltanat, büyüklük, ululuk,
2160] 2/Bakara, 32
2161] 3/Âl-i İmrân, 191; 5/Mâide, 116; 21/Enbiyâ, 87; 4/Nisâ, 171; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 57; 30/Rûm, 40
2162] Ebû Dâvud, Salât 139, hadis no: 832, 1/221; Nesâî, İftitâh 32, 2/110
2163] Müslim, Zikir ve Duâ 10, hadis no: 2694, 4/2072; Buhârî, Deavât 65, 8/107, Eymân 19, 8/173; Tirmizî, Deavât 61, hadis no: 3467, 5/512
2164] Ebû Dâvud, Harac ve İmâret, hadis no: 2987, 3/150; Ahmed bin Hanbel
2165] Müslim, Mesâcid 144; Tirmizî, Deavât 35; Nesâî, Sehv 91
2166] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 697
ŞİARLAR
- 561 -
imparatorluk, idâre, devlet. Bu kökten kelimelerde, yavrunun kuvvetlenip anasını tâkibe muktedir olması, hamuru iyice yoğurmak anlamları vardır. Kökün tam anlamları üzerine düşünüldüğünde “sahip, muktedir olma, güç yetirme“ anlamı etrafında döndüğü görülüyor.
Kur’an’da en fazla şu kelime kalıplarıyla kullanılıyor: Melâike: Allah’ın melekleri (68 kez), Mülk: 1- Tabiatın sahibi (Mâlik) (3 defa), 2- Toplumun sahibi (melik) (13 kez). Mülkün kaynağını açıklamak için “lehû“ (O’nundur, O’nun içindir) âidiyet zamiri ile birlikte sıkça kullanılır. En çok kullanılan şekli de budur (Lehu’l-mülk).
Mülkün O’na ait olduğu açıklaması, niçin sıkça yapılmaktadır? Buna neden gerek duyulmaktadır? Çünkü toplum içinde çıkıp “bu toplumu biz yönetelim; şekil verelim, hamur gibi yoğuralım, Allah buna karışmasın, gökte otursun!“ diyerek şirkini ilân eden, mülke sahip olma hırsıyla Allah’a isyan eden tâğutlaşmış insanlar vardır. Bunlar haddi aşmakta ve mülk’ün sahibi olmak istemektedirler. Bunlar kendi hevâlarını egemen kılarak, istedikleri biçimde toplumu hamur gibi yoğurmak istemektedirler. Böylece toplumun “meliki“, kendileri olmuş olacak, insanlar onlara ibâdet/kulluk edeceklerdir. İşte bu durum, Allah tarafından şiddetle reddedilmektedir. Zaten bir şeytan kışkırtması olan bu iddiâ sahiplerini şirk ile suçlamaktadır. “Mülkte O’nun şeriki/ortağı olmadı, olamaz!“ 2167 ifâdesi ile bu durum, açıkça ilân ediliyor.
Mekke’de müslümanlar Kureyş kodamanlarının karşısına “Lehu’l-mülk“ şiarı/sloganı ile çıkmışlardır. Zaten bu tâğutlar “mülk“, “ilâh“, “ekber“, “Rab“ kelimelerine yabancı değillerdi. Bunların yanlış amaçlar için kullanılmasını Allah kaldırınca, sadece O’na ait olduğu söylenince beyinlerinden vurulmuşa döndüler. İslâm’ın, meydan okuyuşu karşısında günbegün eriyip yok oldular. Çünkü bu şiarları/sloganları haykıran o günün müslümanları, onları hayatın içine sokmuşlar, toplumun bütünlüğü içinde onlara anlam ve ruh kazandırmışlardı. Bunun için etkili oluyordu yeni mesaj. Aynı kelimeler, bugün de insanların en çok duyup işittiği kelimeler olmasına rağmen şuursuzca söylendiğinden anlamsızlaşmış, hiçbir etkisi kalmamıştır. O halde yapılması gereken “din“i değil; “anlayış“ı yenilemektir. “Bilgi“de değil; “yorum“da yenilik yapmaktır. Sonra bu yorumla çıkıp tüm bâtıllara meydan okumaktır.
Bu konuyla ilgili olarak Kur’an’da en çok şu kelimelerin kullanıldığını görüyoruz: “Yemliku-yemlikûne“: Güç yetirebilme (18 kez). “Melik“: Kral, siyasal kudretin başı (13 kez). “Meleket eymânihim (yemînike): Elleriyle (sağ eliyle) sahip olduğu, yani kadın köleler, câriyeler (15 kez). Görüldüğü gibi, sahip olma olayı değişik biçimlerde ele alınmıştır. Bunları da şöyle tasnif edebiliriz:
Yeryüzünün ve gökyüzünün sahibi olmak.
Gecenin ve gündüzün sahibi olmak.
Din gününün sahibi olmak.
Arz ve semâvâtın içindekilerin sahibi olmak.
Hazinelere sahip olmak.
2167] 17/İsrâ, 111
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Köle kadınlara sahip olmak.
Siyasal iktidar, toplumsal kudret sahibi olmak.
Zarar veya fayda vermeye güç yetirememek (sahip olmamak).
Şefaate, rızık vermeye, ölmemeye, dirilmeye güç yetirememek.
Bazı örneklerini aldığımız sahip olma ile ilgili âyetlerde geçen tüm hususlar, “lehu’l-mülk“ sözüyle Allah’a nisbet edilir. Şimdi, “mülk“ kelimesinin kullanıldığı âyetlerden bazılarına bakalım: “Arzın ve semâvâtın mülkü Allah’ındır. O’na döndürüleceksiniz.“2168; “Arz ve semâvâtın mülkü O’nundur. O, çocuk edinmemiştir.“2169; “O’nun, mülkünde ortağı yoktur. Ard ve semâvâtta olan her şey O’nu tesbih ediyor. Mülk O’nundur. Hamd O’na aittir.“2170; “İşte Rabbiniz Allah... Mülk O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken, nasıl oluyor da, (O’na kulluktan) çevriliyorsunuz?“2171; “Melik dedi: ‘ben yedi inek gördüm...“ 2172; “Melik onu bana getirin’ dedi. Yusuf’a haberci (Rasûl) gelince Yusuf ona şöyle dedi: ‘Efendine (Rabbine) dön. Kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi?’ bir sor. Doğrusu Rabbim (Rabbî) onların hilesini bilir.“2173; “De ki: ‘sığınırım insanların Rabbine, melikine, ilâhına.“2174; “Melikler (mülûk) bir şehre girdiklerinde orayı ifsâd ederler.“2175; “Yüce olan gerçek Melik (Meliku’l hakk) O’dur.“ 2176
Yukarıdaki âyetlerde “melik“, “rab“, “Rasûl“, “ilâh“ kelimelerinin kullanılışına dikkat etmek gerekiyor. Yusuf (a.s.) dönemindeki kral “melik“, “rab“ şeklinde anılıyor. Müslüman olsun olmasın, siyasal güç sahibi olan liderlere, krallara “melik“ diye hitap ediliyor. En son âyete bakarsak, nihâyet gerçek Melikin Allah olduğu ısrarla vurgulandığını görürüz.
İşte “Lehu’l-mülk“ şiarı, bu ısrarlı vurguyu ifade ediyor. Bunun toplum planında gerçekleşmesi ise müslümanların elinde olacak, toplumun mülkiyeti Allah’ın kitabına dayandırılacaktır. 2177
Salevât; Bağlılık Andı, Biat Yenileme
Yukarıda sayılan şiarların nisbet noktası, Allah idi. Şimdi ise O’nun elçisine salât etme sözkonusudur. Bununla Peygamber ile müslümanlar arasındaki bağ sağlamlaştırılmak istenmektedir. Önder ile ümmet arasındaki bağ sağlamlaştırılmak istenmektedir. Önder ile ümmet arasındaki bağı islâm, kendine özgü sistemi ile sağlamaktadır. Öyle ki, bu bağla ilgili söz vermenin her namazda söylenmesi istenir: “Ey Nebî! Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun... Bize ve tüm sâlih kulların üzerine olsun.“
Salevâtta asıl terimler, “âl-i Muhammed“ ve “salât“ kelimeleridir. “Âl-i Muhammed“ derken kimleri kastediyoruz? Salât ile neyi anla(t)mak istiyoruz? Ne
2168] 39/Zümer, 44
2169] 25/Furkan, 2
2170] 64/Teğâbün, 1
2171] 39/Zümer, 6
2172] 12/Yûsuf, 43
2173] 12/Yusuf, 50
2174] 114/Nâs, 1-3
2175] 27/Neml, 34
2176] 20/Tâhâ, 114
2177] İ. Eliaçık, a.g.e. s. 36-39
ŞİARLAR
- 563 -
anlama geliyor bu salevât?
E-v-l kökünden gelen “âl“ şu anlamları içeriyor: Serap, aile akraba, tâbi, taraf. E-h-l kökünden gelen “ehl“ ise, benzer anlamlarda birlikte kullanılıyor. Şu anlamları var: Evlenmek, mâmur olmak, akraba, eş, sahip. Âl-i Muhammed ve Ehl-i Beyt denilince, başlıca iki anlam ortaya çıkıyor: 1- Aile anlamı, 2- Taraftar-tâbi-çevresi anlamı. Şimdi kelimenin Kur’an’da ve İslâmî metinlerdeki kullanılışını görelim:
Âl kelimesinin Kur’an’da 25 defa geçtiği görülmektedir. 13 kere Âl-i Fir’avn şeklinde, geri kalanda Benî İsrâil’e gönderilen peygamberler için kullanılmaktadır. Âl-i İbrâhim, âl-i Ya’kub, âl-i Lût, âl-i Mûsâ, âl-i Hârun gibi.
Âl-i Muhammed’in kim olduğu konusunda da ihtilâf edilmiştir. Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik, “benî Hâşim“dir derken; Şâfii, “benî Hâşim ve benî Abdulmuttalip’tir“ diyor. Bazı ulemâ da: “Kureyş’in hepsidir“ diyor.2178 “Âl“ ve “ehl“ kelimeleri, nisbet edildiği isme göre kullanılan genel bir isim olmaktadır. Meselâ Âl-i Muhammed denildiğinde, “Onun taraftarları, bağlıları, etrafında toplanan çevresi“ anlamı daha kuvvetlidir. Zira kan bağı ile ona yakın olan akrabası kastedilmiş olsa idi, Ebû Leheb de işin içine girmiş olacaktı. Nitekim âl-i Fir’avun derken, onun akrabaları değil; çevresinde toplanan adamları, yönetim çevresi kastedilmektedir. Türkçe’de bu kelimeler karşılığı kullanılan taraftar, çevre, mensup, adamları, yanlıları vb. kelimeler vardır.
Kelimelerin ilk ve asıl mânâları bunlar olmakla birlikte, ikinci olarak da âilesi, hanımları, kızları, dâmatları vs. anlamları da vardır. Nitekim âl-i Muhammed’e sadaka verilmeyeceğine dair Buhârî’nin rivâyet ettiği Ebû Hüreyre hadisi 2179 buna örnektir. Hadiste “Âl-i Muhammed sadaka yemez“ denilirken, “Muhammed’in (s.a.s.) evinde oturanlar“ kastedilmiştir.2180 Bunlar da Nebî’nin (s.a.s.) ev halkını oluşturan hanımları, kızları, dâmâdı ve torunlarıdır. 2181
Ehl kelimesinin Kur’an’daki 54 ayrı yerdeki kullanımı incelendiğinde görülmektedir ki, kelime, genel bir nisbet ifâde etmektedir. En çok kullanılan “ehl-i kitap“la bir kitaba nisbet yapılmaktadır. Yani, bir kitabın (Tevrat ve İncil’in) etrafında toplananlar. Ehl-i Beyt denilince “Muhammed’in (s.a.s.) evinde oturanlar“ (hâne-i sükkân) kastedilir. Nitekim 33/Ahzâb sûresindeki âyetlerde Nebî’nin (s.a.s.) hanımlarına “ehle’l-beyt“ diye hitap edilmiştir. 2182
Salevâttaki “âl“ kelimesi de âl-i Fir’avn kelimesindeki kullanılışı gibidir. Yani Muhammed’e (s.a.s.) tâbi ve taraftar olan herkes kastedilir. Bunun içinde ailesi de, hâne halkı da vardır. Değil Kureyş’ten, Arap bile olmayan Fârisî (İran’lı) Selman, Habeşî (Habeşistan’lı) Bilâl, Rum (Bizans’lı) Süheyb de vardır. Âl ve ehl kelimelerini daraltarak sadece 4 kişiye hasretmek (Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin -r.a.-), sonraki asırların ashâb arasında çıkan tartışma ve kavgaların etkisiyle bir tarafı tutarak diğer tarafı tümden silme yanlışlığının bir sonucudur. Öyle ki, aynı Rasûl’ün hanımı olan Âişe’ye (r.a.) Kur’an “ehl-i beyt“ diye hitap etmesine
2178] Buhârî, 5/293-295
2179] Buhârî, 5/292
2180] Buhârî, 5/295
2181] Buhârî, 5/295
2182] 33/Ahzâb, 33
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rağmen; Ehl-i Beyt’ten çıkarılmış, Nebî’nin kızı Fâtıma (r.a.) Ehl-i Beyt’ten kabul edilmiştir. Hâlbuki biri hanımı, biri kızıdır. Her ikisinin de Ehl-i Beyt olarak anılması gerekir.2183 Böylece “al“ ve “ehl“ kelimelerini özellikle Kur’an’daki kullanımlarına uygun olarak “inanç“ temelinde “aileden ve aileden olmayan çevre“ anlamında kullanmak en doğru kullanış olacaktır.
S-l-v kökünden gelen kelimelerde şu anlamlar var: Atın ikinci gelmesi, duâ, namaz, rahmet, hayvanın sırtının ortası. Salevât getirmek denilince “duâ ve rahmet“ okumak anlamları kastedilmektedir. Kur’an’da 104 defa kullanılan bu kökten kelimelerin bu kullanılışlarına baktığımızda hemen hemen tamamında bazı özel hareketleri ihtivâ eden bir ibâdet şekli olduğunu anlıyoruz. “Onlar ki salâtı ikame ederler ve zekâtı verirler.“2184; “Sen içlerinde olup da namazları kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun, silâhları da yanlarına alsınlar. Secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler, kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar, tedbirli olsunlar... Namazı kıldıktan başka, Allah’ı ayakta iken, oturur iken ve yan yatarken de zikredin/anın... Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın. Namaz şüphesiz ki mü’minler üzerine farz kılınmıştır.“2185; “Gecenin bitiminde ve gündüzün başlangıcında namazı ikame et.“ 2186
Salâtın namaz dışında, bir de duâ ve rahmet anlamı olduğunu belirtmiştik. Bu, “salevât göndermek“ denilen şeydir. ‘Salat’, Allah’a nisbet edilirse, kullarına rahmet etmeyi; müslümanlara nisbet edilirse duâyı, meleklere nisbet edilirse Allah’tan kullar için af dilemeyi ifade eder. Peygambere ‘salât’ etmek, ona duâ etmek demektir. Buradaki ‘salât’ın çoğulu bilindiği gibi ‘salavât’tır. ‘Salât’ bu anlamda Kur’an’da da geçmektedir: “Hiç şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salât etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle ona selâm verin.“ 2187
Bu kelime yine Kur’an’da dua ve rahmet anlamında da kullanılmaktadır: “O’dur ki sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet (salat) etmekte, melekleri de (size dua etmektedir). O, mü’minlere çok merhametlidir.“2188; “Rablerinden bir salevât (bağışlanma) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidâyete erenler de bunlardır.“ 2189
Allah Teâlâ ve melekler hem Peygambere hem de mü’minlere salât ediyorlar. Peygamber mü’minlere devamlı salât-duâ etmektedir. Mü’minler de Peygamber'e ‘salât-salevât’ getirmekle, O’na dua etmekle sorumlu tutuluyorlar. Hergün namazda okunan ‘salli-bârik’ duâlarında bunu ifade etmekteyiz ve Peygambere ‘salât’ getirmekteyiz. “Ey Allah’ım! İbrahim’e ve ailesine ‘salât’ ettiğin gibi Muhammed’e ve O’nun âline/ailesine de ‘salât’ et.“ Peygamber’e salât etmek, yani salevât getirmek mü’minler üzerine bir yükümlülüktür.2190 Peygamberimiz de buyuruyor ki: “Kim bana salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günâhını affeder, makamını on derece yükseltir.“ 2191
2183] 33/Ahzâb, 32-33
2184] 2/Bakara, 277
2185] 4/Nisâ, 102
2186] 17/İsrâ, 78
2187] 33/Ahzâb, 56
2188] 33/Ahzâb, 43
2189] 2/Bakara, 157
2190] 33/Ahzâb, 56
2191] Nesâî, Sehv 55, 3/43
ŞİARLAR
- 565 -
Peygamber'in ismi her anıldığında ona salât ve selâm göndermek böylece emredilmiş oluyor. Bunun ne zaman ve nasıl yapılacağı, her ismi geçtiğinde mi, yoksa çok anılan bir yerde bir defa salevâtın yeterli mi olacağı konusu tartışılmıştır. Genelde her ismi anıldığında veya yazıldığında salevât getirmek bir İslâmî gelenek olarak yerleşmiştir. Bu geleneği devam ettirmek gerekir.
Salevât, bir bağlılık açıklamasıdır. Dinin kaynağı olarak görülen risâletin korunması, üzerine toz kondurulmaması için özel bir formüldür. Bununla mü'minler dinin kaynaklarına bağlılıklarını her defasında yenilemiş olurlar. Zira risâlet ve Rasûl merkezî konumdadır. Biz dini onun açıklamasıyla, beyanıyla öğrendik. Onun doğru söylediğine inandığımız için dini kabullendik. Dolayısıyla ona olan en küçük bir güvensizlik, getirdiklerine de güvenmemeye yol açacağından bu durumun zedelenmemesi şarttır. O halde, İslâm'a giriş, risâlete iman ile başlamaktadır. Zira ortada görünen ne Allah ve ne de melekleri vardır. Sadece o konuşmaktadır. Söylediklerine inanan, müslüman olmakta, inanmayan kâfir olmaktadır. Âhiret günü hesaplaşmanın mihenk taşı da Rasûller olacaktır. Rasûle tâbi olan kurtulacak, olmayan cehennemi boylayacaktır.
Mü'minler Rasûl'ün önüne kimseyi geçirmemelidirler.2192 Zira her gün defalarca ismini anarak ona olan bağlılık izhar edilmektedir. Biz bu kadar ona yakınlaşmışken araya başkalarını sokarak nasıl ondan uzaklaşabiliriz. İslâmî önderler ve liderler bu salevâtın ölçüsüyle daima kontrol edilmeli, yüzleştirilmeli, onunla sağlaması yapılmalıdır. Bütün İslâmî önderler onun çizgisinde/hattında olmak zorundadırlar. Onun hattının üzerinde başka bir hat/usûl olamaz. Mekke ve Medine'de gerçekleşen ve başında bir Nebî'nin bulunduğu nur inkılâbına bağlılık esastır. Salevât bunu ifade eder. Her söylenişinde bu inkılâba ve onun nebî/Rasûl olan önderine/rehberine bağlılık andı içilmiş olur. Yeryüzünün her yanındaki mü'minler bu andla neyi örnek aldıklarını ifade etmiş olurlar. 2193
Kunut Duâsı; Fâcir ve Tâğutlara Ültimatom
(Yoldan Çıkan Devrilir/Devrilmelidir!)
Sözlükteki anlamı, bir şeye öylece devam edip durmaktır. ‘Kunut’, itaat, huşu (saygı), sakinlik anlamlarını da içerisine alır. Türkçede bunu en güzel ‘divan durmak’ deyimi karşılayabilir. Öyleyse ‘kunut’, Allah’a karşı saygıdan dolayı alçak gönüllü olarak uzun süre ayakta durmak ve O’na dua etmektir. Bu anlamıyla ‘kunut’, kıyam (ayakta durmak) demektir. Kunut yapan mü’min Allah’ın huzurunda olduğunun bilinciyle huşû (saygı) içerisinde, alçak gönüllü (tevazu sahibi) olarak organları susmuş, Allah’a teslim olmuştur. İşte bu saygı ve kıyam, kunuttur. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Namazın en faziletlisi kunutu uzun olandır.“ 2194
Bir başka deyişle, namazda kıyâmı, Kur’an okumayı, duayı ve huşuyu uzun yapmaya ‘kunut’ diyebiliriz.2195 Terim olarak daha çok, vitir ve sabah namazının son rekâtında yapılan duâya ‘kunut’ denilmektedir.
2192] 49/Hucurât, 1
2193] İ.Eliaçık, a.g.e. s. 42-47
2194] Müslim, S. Müsafirîn 164, 165, hadis no: 756, 1/520; Tirmizî, Salât 285, hadis no: 387, 2/229; Ebû Dâvud, Tatavvu 2
2195] 2/Bakara, 238
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz, İslâm'ı dâvet etmek üzere görevlendirdiği yetmiş sahâbeyi öldüren, Ri’l ve Zekvan kabilelerine bir ay boyunca sabah namazının farzının son rek’atında kunut yaparak beddua etmiştir. Yatsıdan sonra kılınan vitir namazında ‘kunut’ yaptığı rivâyet edilmiştir. 2196
Namazın kendisi bir kunut olduğu halde, son rekâtı uzun yaparak duâ etmek, kunut içerisinde kunuttur. Halk arasında kunut deyince de yalnızca vitir namazında okunan dualar akla gelmektedir. Vitir namazının üçüncü rek’atında sûre okunduktan sonra tekrar tekbir alınır, kunut duaları okunur, sonra rukû’ya gidilir. Sabah namazının farzının son rek’atı bittikten sonra rukû’ya varılır, rukû’dan kalktıktan sonra ayakta kunut yapılır ve sonra secdeye gidilir (Sabah namazında kunut yapmayı yalnızca Şâfiîler câiz görürler). Bazı âlimlere göre vitir namazında kunut yapmak vâcip, bazılarına göre sünnettir.
Kur’an’da, kunut yapanlar anlamında ‘kanitîn’ kelimesi vardır. Namaz, Allah’ın huzurunda öncelikle ‘divan durmak’tır, yani bir kunuttur. Bundan dolayı ‘kanitín’; namaz kılanlar, namazda huşu içerisinde olanlar, namazda dünyalık bir şey konuşmayanlar demek olur. Onlar, namazda Allah’ı zikretmekle meşgul olurlar, huzurda olduklarının farkındadırlar ve büyük bir huşu (saygı) içerisindedirler.
Müslümanlar başlangıçta namazda konuşuyorlardı veya birbirlerine selam veriyorlardı. Ancak yukarıdaki âyet gelince2197 bu huylarından vazgeçtiler. Yani kanitûn (namazı huşû ve suskunluk içerisinde kılanlar) oldular. Çünkü namazda mü’minler Allah’ın divanındadırlar, O’nu şükretmektedirler, ona dua etmektedirler.
Peygamberimizin ne zaman ve nerelerde kunut yaptığı konusunda çeşitli rivâyetler vardır. Belâ ve musîbet zamanlarında kunut yapılabilir. Peygamberimizin özel anlamda kunut yaptığı zamanlara bakarsak, uzun kunut yapmanın yine özel bir amacı olmalıdır. Daha çok felâket, sıkıntı, darlık zamanlarında yapılmaktadır.
Peygamberimizden aktarılan kunut duâlarının en meşhuru herkesin bildiği ‘Allahumme innâ nestâinüke ile Allahumme iyyâkke na’büdü’ duâlarıdır.2198 Bu duâların Türkçesi şöyle: “Ey Allahım! Biz, senden yardım ve bağışlanma dileriz. Senden hidâyet dileriz. Sana iman ederiz. Sana tevbe ederiz. Sana tevekkül ederiz. Bütün övgü sıfatlarıyla Seni överiz, Sana şükrederiz, Sana nankörlük etmeyiz. Sana karşı geleni hal’ ederiz (onu görevde tutmayız) ve onu terkederiz.“ “Ey Allahım! Yalnız Sana ibâdet ederiz. Ancak senin için namaz kılar, Senin için secdeye varırız. Koşmalarımız ve çabalarımız yalnız Sana yaklaşmak içindir. Senin rahmetini ümit ederiz, Senin azabından korkarız. Şüphesiz Senin azâbın kâfirlere lâyıktır.“
Hasan bin Ali bin Ebi Tâlip (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)'ın kendisine vitirde okuması için şu duâyı öğrettiğini haber veriyor: “Allahım! Beni hidâyete erdirdiklerinle beraber hidâyete erdir. Kendilerine afiyet verdiklerinle birlikte bana da afiyet ver. Dost edindiklerinle beraber beni de dost edin (kendilerini velâyetine aldıklarınla beraber beni de velâyetine al). Bana verdiğini benim için bereketli kıl. Verdiğin hükmün şerrinden beri
2196] Müslim, S. Misafirîn 297-304, hadis no: 677, 1/468-469; Buhârî, Vitir 7, 2/32; Cenâiz 40, 2/104; Nesâî, İftitah 116, 2/157; Ebû Dâvud, Salât 345, hadis no: 1443, 2/68
2197] 2 Bekara/238
2198] Beyhakî, 2/211; Ebû Davûd
ŞİARLAR
- 567 -
koru. Sen dilediğin hükmü verirsin ancak senin üzerine hüküm verilemez. Şüphesiz senin işini üzerine aldığın (dost-veli edindiğin) aşalığa düşmez (zelil olmaz). Ey Rabbimiz! Sen çok üstünsün ve yücesin.“ 2199
Mü’minler, kunut yaptıkları zamanlarda yukarıdaki duaları okurlar. Bu dualarda yer alan cümleler son derece önemlidir. Her cümlede bir ümit ve söz veriş vardır. Allah’tan istenebilecek şeyler sıralanırken, bazı güzel davranışlar konusunda da O’na söz verilmektedir. Mü’min, yalnızca Allah’a ibâdet edeceğine, yardımı yalnızca O’ndan isteyeceğine, secdeyi yalnız O’nun huzurunda yapacağına, nimetlere nankörlük etmeyeceğine söz vermektedir. Birinci duanın sonundaki cümleler daha ilginçtir. Mü’min, her kunut duasında; Allah’a karşı gelen, O’nun ilkeleri ve emirleri karşısında duyarsız kalan, Allah’ın dinine savaş açan, günahları açıktan çekinmeden yapan, insanlar arasında günahların yayılmasına çalışan bütün kişi, kuruluş ve otoritelere itaat etmeyeceğine, onlardan yüz çevireceğine, onları hal’ etmek için (onlara engel olmak için çalışacağına), onların fesatlarına devam etmeleri için fırsat tanımayacağına söz vermektedir.
Bu duâlar, hem bir yakarış, hem bir ümit, hem Allah’ın dini için çalışmaya söz veriş, hem azgınlardan yüz çevirme niyeti, hem de Allah’ın huzurunda bir teslimiyettir. Dualarında isyan edenlere karşı olacağını, onlarla ilişiğini keseceğine söz verenlerin bunu pratikte göstermeleri gerekir. 2200
Buhârî'nin Enes bin Mâlik'ten rivâyetine göre Enes'e, “Nebî (s.a.s.) sabah namazında kunut duâsı okur muydu?“ diye soruldu. O da: “Az mühlet sürmek üzere rukûdan sonra“ cevabını verdi.2201 Yine Enes bin Mâlik'ten “Nebî (s.a.s.) Ri'l ve Zekvan kabileleri aleyhine bir ay duâ buyurarak kunut etti.“2202 Rivâyetlerden anlaşıldığına göre Nebî (s.a.s.) namaz arasında ayakta durarak kunut nâmı ile duâ etmiştir. Peygamberimiz iki yerde kunut duâsı yapmış ve bu bir ay kadar sürmüştür. İlki, Ramazan'ın yarısında başlayıp bayramla birlikte biten kunuttur.2203 Bu kunutta Mekke'de müşriklerin elinde esir olan üç müslümanın ve diğer “müstaz'aflar“ın kurtuluşu için duâ edilmiş, ayrıca Mudar kabilesinin kâfirleri aleyhine duâ edilmiştir. Diğeri ise Bi'r-i Mâune hâdisesi üzerine edilen kunuttur. Bunda da Süleym kabilesinden Ri'l, Zekvan, Lihyan, Usayye kabilelerinin aleyhlerine Eslem ve Gıfar'ın lehlerine duâ edilmiştir.
Bi'r-i Mâune olayı, Uhud'dan dört ay sonra hicrî dördüncü senede vuku bulmuştur. Benî Süleym kabilesinden “dine dâvet ve İslâm'ı kabile halkına öğretmek“ maksadıyla bir grup sahâbenin oraya gönderilmesi istenmişti. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) Münzir bin Amr komutasında 70 kadar “kurrâ“yı Necd bölgesine gönderdi. Yolda giderken alçakça pusuya düşürülerek biri hâriç hepsi de şehid edildiler. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) çok üzüldü. Saldırıyı düzenleyen müşrik kabileler aleyhine bir ay boyunca namazlarda kunut okudu. Müşriklere lânet okudu. Böylece kunutta müşrikler aleyhine lânet okumak meşrû olmuştur.
Ancak, daha sonra kunutun kesildiği rivâyetleri de vardır. Bu konuda
2199] Ebû Dâvud, Salât 340, hadis no: 1425, 2/63; İbn Mâce, 1, Salât 117, hadis no: 1178, 1/372; Tirmizî, Salât 341, hadis no: 464, 2/328; Nesâî, K. Leyl 51, 3/206; Ahmed bin Hanbel, 1/199
2200] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 363-365
2201] Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. 536
2202] Buhârî, 2/233
2203] Buhârî, 3/234
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahâbelerden birçoğu, kunuta devam etmiştir. Sabah namazında mı, vitirde mi okunacağı hakkında ihtilâf edilmiş, Hz. Ömer, İbn Mes'ud, Hz. Ali, Alkame, Hammad, Ebû Hanife kanalıyla gelen Kûfe ekolü Vitr'de, diğerleri de sabah namazında okunması gerektiğine kail olmuşlardır.
Duânın içeriği hakkında da değişik görüşler vardır. Birbirine benzeyen cümlelerde ibâret duânın asıl vurgusu, “kâfirlere lânet“ etrafında döner. Şimdi Hanefîlerin her gece Vitr'de, Şâfiîlerin de Ramazan'ın yarısından sonra okudukları duânın anlamına geçelim: “Allah'ım, Senden yardım dileriz, bağışlanma dileriz, hidâyet dileriz. Sana iman ettik, Sana tevekkül ederiz, sana hayır ile senâ ederiz, Sana şükrederiz, Sana küfretmeyiz. Sana muhâlefet ve isyan edene itaat etmez, deviririz, terkederiz (Nahleu ve netruku men yefcüruk).“ “Allah'ım, ancak Sana ibâdet ederiz, Senin için namaz kılarız, secdeyi Senin için yaparız. Koşuşup çabalamamız hep Senin içindir. Rahmetini umar, azâbından korkarız. Senin azâbın kâfirleri içine alacaktır.“ Diğer bazı rivâyetlerde ise duânın içeriğinde; “Kâfirlere lânet olsun, Allah'ım kâfirlerin birliğini boz, mü'minlere sebat ver, onlara yardım et. Kâfirlerin direnişini sars, onları korkuya dûçar kıl...“ gibi ifadelere rastlanmaktadır. 2204
Her gece Vitr'de okunan ve günün son namaz cümlelerinden olan duânın bitişi son derece dikkat çekici ve çarpıcıdır. “Nahleu ve netrukü men yefcüruk (Fâcirleşeni devirir, azleder, terkederiz).“ H-l-a kökünden gelen nahleu (hal') kelimesinin sözlükteki anlamları şunlardır: Yaprağın dökülmesi, izâle etmek, ayırmak, tahtından indirmek, salıvermek, ücret verip boşamak. T-r-k kökünden gelen terk ve metrûk gibi kelimeler de şu anlamlara geliyor: Bırakmak, terketmek, uzaklaşmak. F-c-r kökünden (fâcir-fücûr) şu anlamlardadır: Azmak, günaha dalmak, bozulmak, yemin ve sözünde yalancı çıkmak, haktan yan çizmek. L-a-n'den lânet de şu mânâlara geliyor: Rahmetten uzaklaşmak, kovmak, lânetlemek, sövmek, şeytanın kovulması.
Her gün bu cümlelerdeki anlamları tekrar ederek yatağa giren bir müslüman, fâcirlere karşı bu denli hassas kılınmakta iken “fâcir de olsa sultana karşı çıkılmaz“ anlayışıın pekiştirenlerin kulakları çınlasın! İslâm ve Allah düşmanlarının lânetlenerek “kahrolmaları“nı istemek, Peygamber sünnetidir. O sağlığında bunu yapmış, vefatından sonra da bu inkılâpçı gelenek devam ettirilmiştir. Esasında namazın tamamı, şiarların bütünü bu anlamlarla dopdoludur.
Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız şiarları şöyle formülize edip toparlayabiliriz:
En büyüklük ilânı: Allahu ekber.
En büyüğün ismi ile başlama: Bismillâh.
En büyüklük egemenlik gerektirir: Lehu'l-mülk.
En büyüklük iddiâsına red: Lâ ilâhe illâllah.
En büyüklük paylaşılamaz: Sübhânallah.
En büyük olan ancak övülüp yüceltilir: Lehu'l-hamd.
En büyüklüğü nefse vurmaya dur: Estağfirullah.
2204] Buhârî, 3/239
ŞİARLAR
- 569 -
En büyük yüceltilip ululanır: A'lâ, A'zam.
En büyüğün elçisine bağlılık: Allahumme salli alâ Muhammed.
En büyüğün yolundan çıkan devrilir ve terkedilir: Nahleu ve netruk (Kunut duâsında) 2205
İstiğfâr; Nefis/Hevâ Büyüklenmesine Dur!
Ğ-f-r kökünden gelen ğufrân, mağfiret: Örtmek, gizlemek, kusurunu örtmek, bağışlamak, affetmek, ucuzlatmak, af dilemek anlamına geliyor. Allah’a nisbet edilerek söylendiğinde (estağfirullah) Allah’tan günah ve kusurları için bağışlanma dileme anlamını içeriyor. Kur’an’da kullanılışıyla ilgili âyetlerden bir bölümünü görelim: “Dedi ki: ‘Rabbim, ben nefsime zulmettim; beni bağışla.“2206; “Allah, şirki/ortak koşmayı bağışlamaz.“2207; “Allah, dilediğinin günahını bağışlar.“2208; “Siz amellerinizi düzeltin; Allah da günahlarınızı affeder.“2209; “Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.“2210; “Onlar bir günah işlediklerinde veya nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı anarlar ve günahlarından dolayı bağışlanma dilerler.“2211; “O, günahlarını bağışlayan, tevbeleri kabul eden ve azabının şiddeti uzun olandır. Allah, affedip bağışlayan ve merhamet edendir (Ğaf^run Rahîm).“ 2212
İstiğfârın diğer şiarlardan farkı, müslüman-Allah ilişkisi ile ilgili olmasıdır. Burada konu, müslümanın kusur, günah ve yanlışlarından dolayı Allah’tan af dilemesi, kendisini Allah’a şikâyet etmesidir. Kendisinin inanç ve ilkeleri ile barışık yaşaması çabasıdır. Amellerini Allah ile yüzleştirmesi gayretidir. Kendi kendine itiraf etmesi, kendisiyle ters düşmeme isteğidir.
G-f-r kökünden gelen kelimeler genellikle “bağışlayan-bağışlar-bağışlama-bağışla“ kalıplarındadır. Vurgular, Allah’ın bağışlaması ve kulların bağışlanma dilemesi etrafında döner. Yanlışlık yapmış müslümanların bu yanlışlıklarını Allah’a nasıl arz edeceklerine dair duâ âyetleri vardır. Bunu okuyarak hallerini arzederler. İstiğfâr ile birlikte geçen diğer kelimeler de vardır. “Zenb“ (günah, yasaklı), “ism“ (günah, kötülük), “tevbe“ (pişmanlık, itiraf, dönüş yapma), “afuvv“ (af, bağış), “Rahîm“ (acıyan, merhamet etme), “keffera -tekfîr-“ (örtme, ayıpları gizleme).
Müslüman, aynaya baktığında aynadaki kendisi ile asıl kendisi arasında bir terslik görmemelidir. Her ikisi birbiriyle barışık olmalıdır. Müslüman kendisi ile barışık yaşamalıdır. Amellerini, sözlerini, sık sık ilkeleri ile değerleri ile yüzleştirmelidir. İçi gibi dışı, dışı gibi içi olmalıdır. İstiğfâr, bunu sağlamaya yönelik bir şiardır. İstiğfâr, kişiyi kişilik tekliğine götürür. İçi dışı bir olan şahsiyet...
“İzzet; Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.“2213 buyrulmuştur. Kişiye İslâmî şahsiyeti bu âyetteki anlayış verir. Müslüman kişinin yaptığı her yanlış, onun izzetinin
2205] İ. Eliaçık, a.g.e. s. 47-50
2206] 28/Kasas, 16
2207] 4/Nisâ, 48
2208] 5/Mâide, 18
2209] 33/Ahzâb, 81
2210] 2/Bakara, 286
2211] 3/Âl-i İmrân, 135
2212] 2/Bakara, 281
2213] 63/Münâfıkun, 8
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alınıp götürülmesine yol açar. İzzetli olmayan ahlâklı olamaz. İslâmî ahlâk ve şahsiyet erginliği, izzetli olmakla sağlanır. Buna izzet-i nefs“ (kişiliğin korunması) da denilmiştir. Kişilik, içi dışı bir olan “tek kişilik“ oluşturmakla korunur; iki yüz bulundurmakla değil. İşte istiğfâr, bu ikiliği ortadan kaldırır. İyi bir insan kötülük yapmaz, yapmamalıdır. Yaparsa, derhal onu itiraf etmeli, iyi ile kötülüğü birbirine karıştırarak iyiliğe ihânet etmemelidir. Kötülüğün kendisine âit olduğunu itiraf, insan şahsiyetini ikiyüzlü olmaktan kurtarır. İyiliğin netleşmesine ve öne çıkmasına neden olur. İhtiyacınızı isterken izzetinizi koruyun, vakarınızı kaybetmeyin“ buyrulmuştur.
Görülüyor ki izzet, insanın kendi fıtratı üzere olmasıdır. Bunu bozan, ahlâkını da bozar. İnsan, yaratılış itibarıyla iki boyutlu bir varlıktır. Bir iyilikler boyutu, bir de kötülükler boyutu vardır. İki kişiliği de aynı bünyede barındırır. Sanki insanda hayvanlık ve meleklik birleşmiştir.
İzzet, üstünlük demektir. İnsanın iyilik boyutunu üstün tutması, bunu hayvanlık boyutuna çiğnetmemesi demektir. Bir de tersi vardır. O da “istikbâr“dır. Bu da üstünlük anlamındadır, ama hayvanlık boyutunun üstünlüğü. Kendini büyük görerek hevâ ve hevesini üstün tutması, arzularının peşine gitmesi, onları hayat tarzı olarak benimsemesi... İzzet kişinin şahsiyetinde Yaratıcı’nın koyduğu emir ve prensipleri üstün kılması, “istikbâr“ ise, kendi arzularını üstün kılmasıdır. Bu nedenle İslâmî ahlâkın temeli, “izzet“; ahlâk bozukluğunun, kişilik sapmasının, günahkârlığın temeli de “istikbâr“dır. Bu nedenle, istikbâra bulaşan herkes, istiğfâr etmeli ve böylece izzetini muhâfaza etmelidir. 2214
İstiğfâr; Allah’tan hata ve günahlarının bağışlanmasını isteme, mağfiret (bağışlanma) dileğinde bulunma demektir. İçerisinde ‘istiğfar (bağışlanma dileği) bulunan bütün dualara da ‘istiğfar duası’ denmiştir. İstiğfar; müslüman bir insanın bir kul olarak kendini Allah’ın büyüklüğü karşısında bir yere koyması, Allah’ın her şeye sahip olduğunu anlaması demektir bir anlamda. Kişi Allah’ın kuludur. Kul Allah’ın bir yasağını çiğnerse veya bir emrine aykırı hareket ederse günah kazanır. Yani Allah karşısında hata eder. Günahları ise yalnızca Allah bağışlar. 2215
Kul, yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur, ellerini açar Rabbinden bağışlanma diler, af olmayı bekler. Kulun böyle yapması hem yaptığı hatadan dönmektir, hem de Allah’ın büyüklüğüne yeniden teslim olmaktır. Kişi, bir hatayı yaptığı halde umursamaz, aldırmaz, hatta yaptığı hatanın iyi bir şey olduğunu düşünür de, affedilmesi için Allah’a yönelmezse; bu tavır Allah’a karşı bir kibirdir/gururdur. Böyle bir ahlâk ancak inkârcıların davranışıdır. Kul, Allah’ı sevdiğini, O’nun Büyüklüğünü tanıdığını, O’ndan korktuğu (ittika ettiğini), O’na sığındığını, yalnızca O’ndan yardım dilediğini, Allah’tan bağışlanma (istiğfar) ile yerine getirir. Kulun en Yüce Makam karşısında acizliğini ve günahkârlığını dile getirmesi, Allah’ın rahmetine sığınması veya onu istemesi, onun çok önemli bir ibâdetidir. Bu tavır, Allah’a olan bir bağlılığın ispatıdır.
“Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu O çok bağışlayandır (Ğafur’dur).“2216 İnsan2214]
İ. Eliaçık, a.g.e. s. 39-42
2215] 3/Âl-i İmran, 135
2216] 71/Nuh, 10
ŞİARLAR
- 571 -
ların günahlarını tamamen gören ve bilen yalnızca Allah’tır.2217 Öyleyse insanlar günahlarını yalnızca Allah’a itiraf ederler ve yalnızca O’ndan bağışlanma dilerler. “Rabbinize istiğfar edin, sonra da O’na tevbe edin. Şüphe yok ki benim Rabbim Rahim’dir (merhamet sahibidir), Vedûd’tur (seven ve sevilendir).“2218; “Rabbimiz, biz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru’ diyenleri, sabredenleri, doğru olanları, huzurunda boyun büküp divan duranları, Allah için (mallarını) harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri görmektedir.“2219; “(Amel) defterinin sayfasında çokça istiğfar bulana ne mutlu!…“2220; “Âdemoğlunun hepsi hata edici, günah işleyicidir. Ancak, hata işleyenlerin en hayırlısı, tevbe edip Allah'tan affını dileyendir.“ 2221
İnsan günah işlediği zaman bunda ısrar etmemeli, hemen istiğfar ve tevbe etmeli. İstiğfar, günahın bağışlanmasını istemek; tevbe ise, günahtan vazgeçmektir. Allah’a istiğfar etmiş bir kimse, istiğfarından önce günah işlemiş de olsa affedileceği umulur 2222. İstiğfarın yalnızca dil ile yapılması yetmez. Bunun hem dil hem kalp ile yapılması gerekir. Her ibâdette olduğu gibi niyet çok önemlidir.
İhlâslı bir şekilde bağışlanma isteyip de günahtan vazgeçeni Allah affedebilir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim yatağına girince üç defa: ‘Estağfirullahe’l azím ellizi lâ ilâhe illâ hüve’l Hayyu’l Kayyûm (Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, diri ve her an yaratıkları gözetip duran yüce Allah’tan bağışlanma dilerim)’ derse, Allah onu savaştan kaçmış olsa da bağışlar.“ 2223
Peygamberin günde yüz kadar istiğfâr etmesi, ümmetine tevbe ve istiğfârı öğretmek için olsa gerektir. Bir mü'min de günlük hayatında yüz kere olsun, tevbe ve istiğfârda bulunması dinî vazifelerindendir. İstiğfâr devamlı olmalıdır. Dinimizde, ibâdetin az da olsa devamlı olanı makbuldür. “Kim (günahlarına tevbe ederek) istiğfâra devam ederse, Allah o kimseyi (dünyevî ve uhrevî) her darlıktan kurtarır ve her gamdan, kederden âzâd eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.“ 2224
Fakirlikten, kuraklıktan ve nice musibetten kurtuluş, istiğfâr sayesinde verilen nimetlerdir: “Artık, dedim, 'Rabbinize istiğfar edin/O'ndan mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. (O sayede) gök, üstünüze bol yağmur salıverir, sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltır, size bağlar, bostanlar verir, size ırmaklar akıtır.“ 2225
Müslüman, insan olması dolaysıyla yanılıp hata edebilir, günaha düşebilir. Önemli olan günahta ısrar etmemek ve Allah’a istiğfar etmektir. Böyle yapmak imanın gereğidir. Müslüman, kendisi için bağışlanma dileğinde bulunabileceği gibi, ana babası, ölmüş olsalar bile diğer müslümanlar için de istiğfar edebilir, bağışlanmalarını Allah’tan isteyebilir.2226 Fakat tevbeleri kabul edilmeyecek insanlar için bağışlanma dilemeleri yasaklanmıştır.2227 Münafıklar için bağışlanma
2217] 25/Furkan, 58
2218] 11/Hûd, 90
2219] 3/Âl-i İmran, 16-17
2220] Ibn Mâce, Edeb 57, hadis no: 3818, 2/1254
2221] İbn Mâce, c. 2, s. 1420; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, c. 5, s. 515
2222] Tirmizî, Deavât 107, Hadis no: 3559, 5/558
2223] Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1517, 2/85; Tirmizî, Deavât 118, hadis no: 3578, 5/569
2224] Ebû Dâvud, I/348
2225] 71/Nûh, 10-12
2226] 14/İbrahim, 41; 47/Muhammed, 19
2227] 9/Tevbe, 80
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dileği yasaklandığı2228 gibi, yakın akrabası olsa bile müşrikler için de bağışlanma dilemek yasaklanmıştır. 2229
Allah’ın isimlerinden biri de ‘Ğafûr veya Ğâfir’ yani, istiğfar edenleri, bağışlanma isteyenleri çokça bağışlayandır.2230 Allah (c.c.) aynı zamanda ‘Ğaffâr’dır. Yani günahları çok çok bağışlayan, kullarını çok affedendir.2231 O halde müslümanlar her zaman Allah’ın Ğafur ismine sığınırlar, hatalarının bağışlanması için yalnızca O’ndan yardım dilerler ve samimi bir dilekle O’na tevbe ederler. 2232
Dilin/Konuşmanın Şiar Yönünden Önemi
İnsanı, diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri, onun konuşuyor olmasıdır. İnsana, eşyanın isimlerini öğretmesi, onlara ad verebilmesi şeklinde, bu potansiyelle yaratan Allah'tır.2233 insanı yaratan Rahmân olan Allah, ona Kur'an'ı ve beyanı/açıklamayı da öğretmiştir.2234 Dil, insana bir emânettir. Dilediği gibi kelimelerin yerini değiştiremez. 2235
Dillerdeki Birlik ve Dillerin Allah Merkezli Olması: insanlık ailesinde bir “birlik“ olduğu gibi, insanların konuştuğu farklı dillerde de bir birlik vardır ve bu, temel bir ilkedir. Bütün diller, ilk insanın konuştuğu dilden türemiş ve zaman içinde çeşitli faktörlerin etkisi altında birden fazla dili konuşur hale gelmişlerdir. İnsanların farklı renklere ve ırklara mensup olması, herbirinin farklı bir Âdem’den geldiklerini göstermediği gibi, farklı diller de farklı kök ve kaynaklara işaret etmez. Bundan dolayı “İnsanların farklı renk ve dillere sahip olması, Allah’ın birliğine tanıklık eden âyetler“ hükmündedir. 2236
Müslüman kavimlerin dilleri ise, diğerlerine göre daha çok birbirine benzer. Başta Arapça olmak üzere, Farsça, Türkçe ve diğer nice diller “Allah merkezli“dir. Avrupa’da Boşnakça, Uzak Asya’da Malay dili ve Afrika’da çok sayıda mahallî dil, bu özelliği arz eder. Bu dillerin genel bağlamı gözönüne alındığında Lafza-i Celâl (Allah kelimesi), bir tohum veya güneş hükmündedir. Nasıl bütün bir ağaç, bir tek tohumdan neşet edip etrafa yayılıyorsa, bu dillerin de tohumu Tek Bir Kelime’dir. Bu açıdan müslümanların dili ve dil aracılığıyla teşekkül eden kültürleri (düşünce hayatları ve mirasları) bir ağaç gibidir. Bu ağacın kökü yukarıda, gövdesi, dalları ve yaprakları aşağıya doğru sarkıp yayılmaktadır.
Bu açıdan dilin hiçbir şekilde seküler/laik olamayacağını söylememiz mümkün. Dil, özü itibarıyla dinî ve müteâldir. Nitekim kendilerini seküler kimlikle takdim eden insanlar da şu veya bu düzeyde dinî bir dil kullanırlar.
Müslüman kavimlerin konuştuğu dillerin genel yapısına bakıldığında, denilebilir ki, dünyada hiçbir dil, dile yedirilmiş, havaya sinmiş bir ruh misali, hiç bu
2228] 9/Tevbe, 84
2229] 9/Tevbe, 113
2230] 40/Mü'min, 3, 9/Tevbe, 173, 182, 218; 3/Âl-i Imran, 31, 155; 8/Enfâl, 70; 35/Fâtır, 53; 58/Mücâdele, 2; 73/Müzzemmil, 20 vd
2231] 20/Tâhâ, 82; 38/Sâd, 66; 39/Zümer, 5; 71/Nûh, 10; 40/Mü'min, 42
2232] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 314-315
2233] 2/Bakara, 31
2234] 55/Rahmân, 1-4
2235] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41
2236] 30/Rûm, 22
ŞİARLAR
- 573 -
kadar irfânî-kelâmî ve entelektüel-felsefî düzeyde zengin ve yoğun değildir. Bu dillerde asıl olan, iki kaynak var: Kur’an ve Sünnet. Bu iki kaynak müslüman kavimlerin dillerinde temel teşkil eden kök paradigmayı meydana getirirler. Gündelik hayatta, kelâm, fıkıh, tasavvuf ve hatta argo lisan bile bunun bir türevi hükmündedir. Bu sözkonusu türevlerin sayısını yüzlerle değil; meramın ifade biçimine göre binlerle, yüz binlerle ifade etmek mümkün.
Biz dili Tûbâ Ağacına benzettiğimize göre, bu kutlu ağaçta tohum Allah’ın ezelî ve sınırsız ilmi olan Levh-i Mahfuz’dur. Gövde Kur’an’dır. Sünnet’in öğrenilmesi ve ifâde biçimiyle bu gövdeden üç büyük dal çıkar. Bunlar da Tevhid, Tesmiye (Besmele) ve Tekbir’dir. 1- Tevhid: Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh yoktur), 2- Bismillâh (Allah’ın adıyla), 3- Allahu ekber (Allah en büyüktür).
Bu üç büyük daldan İslâmî ilimler; Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Akaid, Tasavvuf, Felsefe (İlâhî Hikmet) ve diğerleri türer. Bunlardan da yapraklar teşekkül etmektedir ki, yapraklar gündelik hayatımızdaki konuşmalarımız, kullandığımız kelime ve cümlelerdir. Türkçe, müslüman kavimlerin konuştuğu güzel dillerden biri olarak Kutlu Ağaç modeli bu dilin yapısında da fazlasıyla tezâhür etmektedir. 2237
Bu konuya örnek olarak gündelik dildeki “Allah“ kelimesiyle yapılan deyimleri gösterebiliriz:
Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
Allah Allah!
Allah’ım!
Mâşâallah
İnşâallah
Estağfirullah
Fe-sübhânallah
El-hamdü lillâh
Vallahi
Billâhi
Tallahi
Hasbünallah
Maazallah
Hafazanallah
Neûzü billâh
Bi-iznillâh
Fî sebîlillâh
Îlâ-yı kelimetullah
2237] Ali Bulaç, Dil Ağacı
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yâ Allah
Allah acılarını göstermesin
Allah açlıkla terbiye etmesin
Allah adama ya akıl verir ya devlet
Allah adamı
Allah affedicidir / Allah affeder
Allah affetsin
Allah akıl fikir versin
Allah analı babalı büyütsün
Allah aratmasın (bu günlerimizi)
Allah artırsın
Allah aşkına!
Allah Allah demeyince işler olmaz
Allah az verip azdırmasın, çok verip gezdirmesin
Allah’a bir can borcum var
Allah’a duâ ettim
Allah’a emanet ol
Allah’a havâle ettim
Allah’a hesap vermek
Allah’a hicret etmek
Allah’a ısmarladık
Allah’a ibâdet
Allah’a isyan etme
Allah’a inanmak /iman
Allah’a karşı nankör
Allah’a kulluk / Allah’a kul olmak
Allah’a kurban adamak / olmak
Allah’a ortak olmak
Allah’a ortak koşmak
Allah’a sığındım
Allah’a şükür
Allah’a tevekkül etmek
ŞİARLAR
- 575 -
Allah’a yalvar
Allah’a yemin etme
Allah bağışlasın
Allah bana, ben sana
Allah be!
Allah belânı vermesin
Allah (bin) bereket versin
Allah beterinden saklasın
Allah bir (yemin olarak)
Allah bir dediğinden gayri (filan kimsenin) sözüne inanılmaz
Allah bir kapıyı kaparsa bin kapıyı açar
Allah bir karıncasından bile geçmez.
Allah büyüktür
Allah bilir
Allah bilir ama kul da sezer
Allah bilir ya
Allah bildiği gibi yapsın
Allah bile kulunun karasını yüzüne vurmamış
Allah bir kapı açar
Allah bir dediğini iki etmesin
Allah bir peygamber hak, pekmez kara yoğurt ak
Allah bir yastıkta kocatsın
Allah boyunu devir(me)sin
Allah bugünümüzü aratmasın
Allah büyük(tür)
Allah’ı hatırlamak
Allah'ı var...
Allah’ıma hamdolsun
Allah'ım Sen ne büyüksün!
Allah’ım, ne olur!
Allah’ım, yâ Rabbim!
Allah’ın âciz kulu
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın adâleti
Allah’ın adıyla
Allah’ın arzı geniştir
Allah’ın âyetleri
Allah’ın azâbı
Allah’ın belâsı
Allah belânı ver(me)sin
Allah’ın bereketi
Allah’ın birliği
Allah’ın bildiğini kuldan saklamak
Allah'ın birliği kuldan saklanmaz
Allah’ın boyası
Allah’ın buyruğu
Allah’ın cezası
Allah cezanı ver(me)sin
Allah’ından bul
Allah’ın dediği olur
Allah’ın dini
Allah’ın düşmanı
Allah’ın emri
Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle
Allah’ın eli cemaat üzerinedir
Allah’ın elçisi
Allah’ın emânetini teslim etti
Allah’ın Evi
Allah’ın emriyle
Allah’ın emri, Peygamberin kavli ile
Allah’ın gazabı
Allah’ın gücüne gitmesin
Allah’ın günü bitmedi
Allah’ın güzel isimleri (el-Esmâü’l-Hüsnâ)
Allah’ın haram ve helâlleri
ŞİARLAR
- 577 -
Allah’ın hakkı
Allah’ın hâkimiyeti
Allah’ın halifesi
Allah’ın hesabı
Allah hidâyet versin
Allah’ın hikmeti
Allah'ın hikmetinden suâl olunmaz
Allah’ın hükmü
Allah’ın hudûdu / hudutları
Allah’ın ihsânı
Allah'ın inâyeti ile
Allah’ın intikamı
Allah’ın ipine sarılmak
Allah’ın işi
Allah’ın işine bak
Allah'ın işine karışılmaz
Allah’ın izniyle
Allah’ın kendisinden râzı olduğu kul
Allah’ın kitabı
Allah’ın kudreti
Allah’ın kudret eli
Allah’ın lâneti
Allah’ın lutfu
Allah’ın murâdı
Allah’ın nimetleri
Allah’ın nûru
Allah'ın ondurmadığını kim ondurur
Allah'ın ondurmadığını kul ondurmaz
Allah'ın öldürmediğini kimse öldüremez
Allah’ın rahmeti
Allah’ın sevgili kulu
Allah'ın sevmediğini kul da sevmez
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın sonsuz rahmeti
Allah’ın sillesi
Allah’ın takdiri
Allah’ın tokadı
Allah'ın verdiği canı Allah alır
Allah’ın yardımıyla
Allah’ın yolu
Allah’ın yoluna dâvet
Allah’ına kurban
Allah’ını seversen
Allah’ını seven tutmasın
Allah’ından bul
Allah canımı alsın!
Allah canını almasın!
Allah cezanı ver(me)sin!
Allah dağına göre kar verir
Allah dağına göre kış verir
Allah deldiği boğazı aç koymaz
Allah derim
Allah dert verip derman aratmasın
Allah deveye kanat verseydi damı taşı dağıtırdı
Allah dilerse
Allah dilemezse hiçbir şey olmaz
Allah diyen aldanmaz
Allah diyen açıkta kalmaz
Allah diyen mahrum kalmaz
Allah doğruların yardımcısıdır
Allah dokuzda verdiği ömrü sekizde almaz
Allah dostu
Allah dört gözden etmesin
Allah düşmana fırsat vermesin
Allah düşmanıma vermesin
ŞİARLAR
- 579 -
Allah düşürmesin
Allah ecir sabır versin
Allah ecrini versin
Allah esirgesin
Allah etmesin
Allah eksik etmesin
Allah eksikliğini göstermesin
Allah emek yemez
Allah emeklerini boşa çıkarmasın
Allah Eyüp Peygamber sabrı versin
Allah gecinden versin
Allah gönlüne göre versin
Allah göstermesin
Allah gözünü kör etmesin
Allah güç kuvvet versin
Allah gümüş kapıyı kapa(tı)rsa, altın kapıyı açar.
Allah hakkı için
Allah Halil İbrâhim bereketi versin
Allah hastalığı vermiş, tedâvisini de
Allah her şeyi görüyor
Allah hayrını versin
Allah hayırlar göstersin
Allah hayırlara tebdil etsin
Allah hayıra çıkarsın
Allah hayırlı kazançlar versin
Allah hayırlı ömürler versin
Allah hidâyet versin
Allah huzur versin
Allah ıslah etsin
Allah için (doğru söyle)
Allah iki cihanda aziz etsin
Allah iki gözümü önüme akıtsın ki
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah ile kul arasına girilmez
Allah ilham etti
Allah ilmi dileyene, malı dilediğine verir
Allah imdat eylesin top çeken beygirlere
Allah imhal eder ama ihmal etmez
Allah imtihan ediyor
Allah inandırsın
Allah insana bir ağız iki kulak vermiş, bir söyleyip iki dinlemek için
Allah işini rastgetirsin
Allah iyiliğini versin
Allah izin verirse
Allah kabul ederse / etsin
Allah kahret(me)sin
Allah kapılara baktırmasın
Allah kardeşi kardeş yaratmış, kesesini ayrı yaratmış
Allah kavuştursun
Allah kaza belâ vermesin
Allah kefil
Allah kelâmı
Allah kerim
Allah kerimdir, keremin kuyusu derindir
Allah (başka) keder vermesin
Allah kolaylığını verir
Allah kolaylık versin
Allah korusun
Allah kuluna nefesi sayıyla vermiş
Allah kulundan vazgeçmez
Allah kulunu darda komaz
Allah, kulunun karasını yüzüne vurmaz
Allah, kulunun götüreceği kadar verir
Allah kuru iftiradan saklasın
Allah kurtarsın
ŞİARLAR
- 581 -
Allah lâyığını versin
Allah manda şifası versin
Allah mesut etsin
Allah muhâfaza
Allah muhtaç etmesin
Allah muhannete muhtaç etmesin
Allah mübârek etsin
Allah mü’min kulunun duâsını geri çevirmez
Allah müstahakını versin
Allah nâmerde muhtaç etmesin
Allah nazardan saklasın
Allah ne derse o olur
Allah ne murâdın varsa versin
Allah ne verdiyse
Allah ne verirse hayırlısını versin
Allah neyi kısmet ederse
Allah ona mal versin de başını kaşıyacak tırnak vermesin
Allah ömür verirse / versin
Allah övmüş de yaratmış
Allah rahatlık versin
Allah rahmet etsin
Allah râzı olsun
Allah rızâsı için
Allah, rızâsından ayırmasın
Allah, rızkın kefilidir
Allah sabır versin
Allah sabırlı kulunu sever
Allah sağ gözü sol göze muhtaç etmesin
Allah sağlık, âfiyet versin
Allah saklasın
Allah sâlih evlât versin
Allah selâmet versin
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah seni inandırsın
Allah seni dünya boş kalmasın diye yaratmamış
Allah sevdiğine kavuştursun
Allah son gürlüğü versin
Allah sonunu hayır etsin
Allah sözü
Allah (rûhunu) şâd eylesin
Allah şâhidim
Allah şifâ versin
Allah taksimi
Allah taksiratını affeylesin
Allah tamamına erdirsin
Allah taşına toprağına bereket versin
Allah tuttuğunu altın etsin
Allah uçamayan kuşa alçacık dal verir
Allah unutturmasın
Allah utandırmasın
Allah uzun ömür(ler) versin
Allah üçün beşin arkasını kesmesin
Allah var / Allah’ı var
Allah vekil
Allah vere de
Allah verdi, Allah aldı
Allah verince kimin oğlu demez
Allah verirse / versin
Allah verirse el getirir, sel getirir, yel getirir
Allah vergisi
Allah verdim derse
Allah yapısı
Allah yaratmış
Allah yardımcın olsun
Allah yar ve yardımcımız olsun
ŞİARLAR
- 583 -
Allah yar olduktan sonra kılıcın ağaç olsa yine keser
Allah yardım ederse kuluna, her iş girer yoluna
Allah (çok) yatırmasın
Allah yazdı ise bozsun
Allah yolu
Allah yurt yoksulluğu göstermesin
Allah, yürü yâ kulum demiş
Allah’la alış-veriş
Allah’tan dilerim ki
Allah’tan gelene ne denir
Allah'tan hayır iste hayır bulasın
Allah’tan iste
Allah’tan ki!
Allah’tan kork
Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan
Allah’tan korkmayandan korkulur
Allah’tan başka kimseden korkum yok
Allah’tan ümit kesilmez
Allah'tan yazılmış, başa gelecek
Allah kahret(me)sin
Allah kalpleri çevirir
Allah kerim
Allah kısmet ederse
Allah korudu
Allah korkusu
Allah mesut etsin
Allah müstahakkını versin
Allah özene bezene yaratmış
Allah sabredenlerle beraberdir
Allah sevgisi
Allah söyletiyor
Allahu a’lem
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allahu a’lemu bis-savâb
Allah yalanı (yalancıları) sevmez
Allah yardım eder
Allah yolunu açık etsin
Allah yolunda
Allah yolunda infak / cihad
Allah, yüzünden nurunu almış
Allah zulmü (zâlimleri) sevmez
Âdetullah
Âlemlerin Rabbi Allah
Alimallah
Aman Allah’ım!
Aziz Allah
Ben affetsem, Allah affetmez
Benimle Allah arasında
Beytullah
Bırak Allah aşkına
Bırak Allah’ını seversen
Bir ben bilirim, bir de Allah
Bugün Allah için ne yaptın?
Canı veren Allah
Deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et
Dilinden Allah lafzı düşmez
Din gününün sahibi Allah
Ehlullah
Er-rızku alâllah
Evvel Allah
Eyvallah
Garip kuşun yuvasını Allah yapar
Hay Allah
Hayırdır inşâallah
Hayırlısı Allah’tan
ŞİARLAR
- 585 -
Hayret vallahi
Her Allah’ın günü
Her işin başı Allah
Her şey Allah’tan
Hey Allah'ım!
Hikmetin başı, Allah korkusu
Hüküm Allah’ın
Kelâmullah
Kendini Allah’a adamış/vermiş
Kul affetmedikçe Allah affetmez
Kulla Allah arasında
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh
Marifetullah
Muhabbetullah
Mülk Allah’ındır
Önce Allah, sonra sen
Rızâen lillâh
Rızık Allah’tan
Söz bir, Allah bir
Sünnetullah
Tedbir kuldan, takdir Allah’tan
Ver Allah ver
Veren de Allah
Yemin billâh
Bazı isimler:
Abdullah
Atâullah
Âyetullah
Beytullah
Cârullah
Cündullah
Emânullah
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Emetullah
Emrullah
Fazlullah
Fethullah
Habîbullah
Hamîdullah
Hayrullah
Hizbullah
Huccetullah
Lutfullah
Nimetullah
Nurullah
Rahmetullah
Ruhullah
Sadullah
Seyfullah
Sıbğatullah
Şükrullah
Ubeydullah
Bütün bu ifadeleri, egemen güçler tarafından dayatılan seküler/laik anlayışa rağmen, deyim, atasözü, halk duâsı ve çeşitli vesilelerle sık sık tekrarlanan şiar şeklinde ortaya dökülen halkın gönlünde gömülü (küllenmiş ve gizlenmiş olan) inancın izleri olarak, halkın Hak'tan hâlâ kop(arıla)madığının göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
Kur'anî kavramlar, dinî ıstılah ve tâbirler de İslâmî şiarların korunması açısından çok önemlidir. Bunların önemlilerini saymaya çalışalım:
a- İtikada ait kavram ve deyimler: Allah'ın zâtî ve subûtî sıfatları, peygamberlerin sıfatları, melek, kitap ve âhiret gününe ait deyimler.
b- Fıkıh ve ibâdetlere ait olanlar: Farz, vâcip, helâl, haram, mekruh, sevap, günah... gibi.
c- El-hamdu lillâh: Bir sıkıntıdan kurtulduğumuz zaman ve Allah'ın bir lutfuna nâil olduğumuz vakit, halimizi/nasıl olduğumuzu soranlara karşı, bu ifâdeyi olduğu gibi veya “Allah'a hamdolsun“ ya da sadece “hamdolsun“ şeklinde söylemek.
d- Allah'a şükür: Nimete nâil olduğumuz zaman bu deyimi kullanmaya özen göstermek gerekir.
ŞİARLAR
- 587 -
e- İnşaallah: Bir işi yapacağımızı söylediğimiz zaman, “Allah dilerse“ mânâsına gelen bu deyim kullanılır. Unutmamak gerekir ki, bu ifâde, bir şeyi yapmaya karar verilirse söylenir, geleceği sadece Allah bileceğinden ve O bizim yapacağımız şeyi dilemezse bizim yapma kararlılığımızın bir şeye yaramayacağını hatırlayıp hatırlatma amacıyla söylenir; yoksa yapmaya karar vermediğimiz veya kesin kararlı olmadığımız bir iş için, baştan savma kasdıyla bu söz söylenmez/söylenmemelidir.
f- Bi-iznillâh: Allah'ın izniyle demektir. Önemli bir işi yaptığımızı (veya yapabileceğimizi) anlatırken, “Allah'ın izniyle yaptım“ demek gerekir. Bu deyim, övünmenin, nefsin gurura kapılmasının engellenmesi açısından önemlidir; tabii ki, anlamı düşünülüp değerlendirilirse.
g- Mâşâallah: “Allah'ın istediği olur“ mânâsındadır. “Allah nazardan saklasın“ karşılığı olarak kullanılır. Hayret ve memnunluk uyandıran haller karşısında da söylenir.
h- “Es-selâmu aleykûm“, “ve aleykûmû-sselâm“: (Selâm size olsun demektir.) Kur'an'da geçen ve Rasûlullah ve ashâbı tarafından kullanılan, aynı zamanda cennette de kullanılacak olan bu lafızlarla selâmın yerine başka türlü deyimleri kullanmamak gerekir. “İyi günler, merhaba, hayırlı akşamlar, hoşça kal, görüşmek üzere!“ gibi ifadeler, hiçbir zaman “es-selâmu aleyküm“deki güzel anlam, dilek ve duânın yerini tutamaz. Merhaba, selâmdan sonra, bir meclise oturulunca söylenebilir; asla selâmın yerine geçmez.
i- Allah râzı olsun: İyiliğini gördüğümüz müslümanlara, mutlaka bu ifade şekliyle mukabelede bulunmalıyız. Teşekkür veya sağol gibi ifadeler, soyut beşerî memnûniyeti ifâde eden ve dinî havası ve duâ özelliği olmayan deyimlerdir. Rızâ kelimesinin İslâm'da o kadar derin ve büyük mânâsı vardır ki, onun yerini tutabilecek ikinci bir kelime yoktur. Sahâbelerin isimleri anıldığı zaman, “Allah ondan râzı olsun“ anlamında “radıyallahu anh“ (r.a.) demek, dinî bir gelenek haline gelmiştir. Bunu da ihmal etmemek gerekir.
k- Aleyhi's-selâm (a.s.): (Selâm -Allah'ın selâmı- üzerine olsun demektir.) Peygamberleri andıkça, arkasından bu deyim kullanılmalı veya Hazreti (Hz.) kelimesi ile isimleri söylemeye başlamalıdır. Peygamberimiz'in ismi anıldığında da bu ifade kullanılabileceği gibi, en güzeli ve meşhur olanı “sallallahû aleyhi ve sellem“ (s.a.s.) demektir.
l- Rahmetullahi aleyh: (Allah'ın rahmeti üzerine olsun demektir.) Her ölmüş müslüman için, özellikle âlimler için bu deyim kullanılmalıdır. Bunun yerine, duruma göre; “Allah rahmet etsin“, “rahmetli“,“merhum“gibi deyimler de kullanılabilir. Ama unutmamak gerekir ki, Allah'ın rahmeti kâfirler için istenilmez, onlara bu ifâdeler kullanılmaz. Gayr-ı müslim ölüler için müteveffâ (vefat etmiş olan) veya “toprağı bol olsun“ denilebilir.
m- İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: İstircâ denilen bu ifade, özellikle bir ölüm haberi alındığında veya bir büyük sıkıntı zamanında söylenilir. Bu ifâde Kur'an'da şöyle geçer.“O sabredenler, kendilerine bir musîbet/belâ geldiği zaman: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz)' derler.“ 2238
2238] 2/Bakara, 156
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
n- Azîzallah: Ezan sesi ilk duyulunca söylenir. Azîz olan (kıymetli, şerefli, onurla, saygı değer olan) Allah'tır, Allah azizdir anlamlarına gelir.
Bu İslâmî şiarlar, bütün laik özendirme ve mektep ve medyadaki dayatmalara rağmen hâlâ halka unutturulup terkettirilememiş kavramlarımızdandır. Bunları şuurlu bir şekilde ifade etmek, bu şiarlara sahip çıkmak, aynı zamanda hem zikir, hem de tebliğ olacaktır.
Ezân; Allah’a Çağrı ve Kurtuluş İlânı
Ezan da, bir İslâm şiarıdır (sembolü ve sloganıdır). “Ezan“, sözlükte, duyurmak, bildirmek, ilan etmek, çağrıda bulunmak anlamına gelen bir masdardır. Kavram olarak ezân; 5 vakit farz namazları ve Cuma namazının vaktinin geldiğini müslümanlara duyurmak için okunan özel ifadelere denir. Ezân, müslümanlara ait, sözleri hadislerle kesinleşmiş, okunması dinî bir emir olan namaz çağrısıdır. Ezân okuyana müezzin, ezân okunan yere de mi’zene denir. (Bu kelime daha sonraları Türkçe’de minare şeklinde söylenmeye başlanmıştır.)
Ezân, yalnızca namaz vaktinin, namaz için toplanma zamanının geldiğini ilan eden sözler değildir. Bu özel ibâdet, mü’minleri Allah’a itaat etmeye, şuura, uyanıklığa, takvâya ve İslâmî dirilişe dâvettir. Mü’minlerin gür bir sesle, yiğitçe Allah’ın adını yükseltmeleri, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka Rab olmadığını, seslerinin ulaşabildiği her yere duyurmalarıdır. Ezân, Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber ve tek önder olduğunu, mü’minlerin Kıyâmete kadar O’nun izinde olduklarını, O’nun hayatını örnek aldıklarını bildirmek ve ilân etmektir.
Ezân, baştanbaşa bir özgürlük bildirisidir. Müslümanların, Allah’tan başka hiçbir güç tanımadıklarını, O’ndan başka hiç kimsenin önünde eğilmelerinin sözkonusu olmadığını bütün dünyaya duyurmalarıdır, ültimatomlarıdır. Mü’minlerin İslâm’a bağlı olarak yaşama arzu ve isteklerini, ahid ve akitlerini, bu konudaki kararlılıklarını gösteren simgeleridir. Müslümanlar ezân şuuruyla; tevhidi, Allah’ın hâkimiyetini tebliğ ederken, insanları sadece Allah'a kulluk ve ibâdete çağırırken, kendi özgürlük hedeflerini de dile getirirler.
Mü’minler, İslâm’ın hâkimiyeti, ibâdet ve müslümanca hayat özgürlüğü anlamına kavuşan gerçek ezânı, İslâm’ı hakkıyla yaşayabildikleri yerlerde ve zamanlarda okuyabilirler. Müslümanların hâkim olmadığı yerlerde okunan ezânlar yalnızca bir namaz çağrısı ve sınırlı bir din hürriyetidir. Böyle bir yerlerde İslâm’ın hedeflediği ezân şuurundan bahsedilemez.
Namaz Peygamberimizin hicretinden önce Mekke’de farz olduğu ve mü’minler Mekke döneminde de namaz kıldıkları halde, ezan ile birbirlerini namaza çağıramıyorlar, ezan okuyarak namaz için bir araya gelip cemaat olamıyorlardı. Ama ne zaman ki hicretten sonra Medine’de bir İslâm toplumu ve İslâm devleti kuruldu, İslâm hâkim hale geldi; işte o zaman diğer İslâmî ahkâm uygulanmaya başlandığı gibi, ezan okuma yükümlülüğü de başladı. Şüphesiz bu durum, ezan olayı ile müslümanların hâkimiyeti arasındaki bağlantıyı gösterir. Müslümanlar tarih boyunca fethettikleri beldelerde öncelikle ezan okumuşlardır. Günümüzde laik rejimlerin ezana ses çıkarmaması, verdikleri küçük tâviz karşısında aldıkları büyük tâvizlerden dolayıdır. Müslümanlara sus payı olmak üzere ezan okumalarına lütfen izin verirler, yakın tarihte ve yaşadığımız coğrafyalarda görüldüğü gibi, canları isteyince de ezanın aslını okumayı yasaklarlar.
ŞİARLAR
- 589 -
Ezanın Başka Dillerde Okunması: Müslümanların yaşadığı beldeleri ele geçiren işgalci müşrikler ile yerli bağîler (Hakktan ayrılanlar), genellikle uğramadıkları camiye, kılmadıkları namaza, kuşanmadıkları tesettüre ve uyup gereğini yapmadıkları ezana müdâhale etmekten geri durmamışlardır. Canları istedikçe günümüzde de müdâhale edebilmektedirler. Ya onun sesini kısmaya, ya da asıl fonksiyonunu icrâ edemeyecek hale sokmaya çalışırlar. Etki alanını sınırlamak, başka dillerde okunmasını emredip yozlaştırmak isterler.
Ezanın sözleri Arapçadır ve dünyanın her yerinde Kıyâmete kadar Arapça okunmaya devam edilecektir. Çünkü onun sözleri bizzat Peygamberimiz tarafından tesbit edilmiş ve ümmete emânet bırakılmıştır. Ezanın Arapça sözlerinden başka bir şekilde okunabileceğine hiçbir aklı başında İslâm âlimi fetvâ veremez. Verenler olmuşsa veya böyleleri çıkacaksa, onlar âlim değil; kendilerine ekmek ve emir verenlerin sözcüleridir ve bunların değerlendirmeleri müslümanları bağlamaz. Üstelik hiçbir dildeki ezan çevirileri, aslının etkisini, sözlerindeki derin anlamı, âhengi, haşmeti ve ürpertiyi ifade edemez.
Hangi dil “Allahu ekber“ sözünü canlı, etkileyici, ürpertici, şuurlandırıcı, uyarıcı, ısındırıcı, kalplerin derinliğine işleyici bir şekilde anlatabilir? Hangi söz “eşhedü en lâ ilâhe illâllah (şehâdet ederim ki Allah’tan başka tanrı yoktur!)“ bildirisini, iman ilânını, coşkusunu, bağlılığını, yüceliğini, yalancı tanrıları red edişteki kararlılığı dile getirebilir?
Bir semboller sistemi olan dil, onu konuşanların inançlarını, tercihlerini ve dünya görüşlerini; hayatı, tabiatı ve yaratıcıyı algılayış biçimlerini gösterir. Arapça da antropolijik anlamda dillerden bir dildir ve kutsal değildir. Ancak Allah (c.c.) Kur’an’ı bu dille gönderdi, Peygamberini bu dili konuşan bir kavimden seçti. İslâm’ın gelişine kadar sıradan bir dil olan Arapça, Kur’an ile birlikte en zengin dillerden biri oldu. Kur’anî vahiy, bu dile ait kelimelerin içini kendi değerleriyle, kendi dünya ve evren görüşüyle doldurdu. Vahyin, içini doldurduğu bu kavramlar artık Arapça değil; Rab’çadır, İslâm’cadır. Müslümanlar dinlerini bu kavramlarla öğrenirler, algılarlar ve hayatlarını bu kavramlarla İslâm istikametinde dönüştürürler.
Ezanın başka bir dilde (özellikle Türkiye’de Türkçe olarak) devlet zoruyla okutulmaya çalışılması, Din’i protestanlaştırma amacından başka bir şey değildir. Ezanın Arapça dışında bir dille okunmasını savunanlar; dikkat edilirse, ya tepeden inmeci jakobenler ya da ulusçu düşünen yarım okumuşlar, aydın denilen karanlıklardır. Bunların da Din’i daha iyi anlayıp, daha iyi uygulama diye bir kaygı taşımadıkları bilinen bir şeydir.
Ezan, yalnızca namaz için toplanma çağrısı değildir. O, bir tevhid duyurusu, bir iman yenileme dâveti, bir birlik (vahdet) ilânıdır. Müslümanları tek bir İlâh’a, tek bir öndere çağırmak sûretiyle onlara kurtuluşun (felâhın) yolunu göstermekir. Şehâdet ilkesine sarılan mü’minler, tek yumruk, tek yürek halinde ve tek gâye uğruna İslâm ümmeti binasını meydana getirirler.
Ezan, aynı zamanda bir tebliğdir. Mü’minleri Allah’a ibâdete dâvet ederken, gayri müslimleri Allah’a teslim olmaya çağrıdır. Namaz, Allah’a kulluğun simgesidir. Teslimiyetin, zikrin, boyun eğmenin, Allah’ı büyük tanımanın, duânın, niyazın, en Yüce Makamı tanımanın somutlaşmış halidir. Namaz; İslâm’a teslimiyetin,
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslüman olmanın göstergesidir. Ezan, bu teslimiyeti yeniden hatırlatır, bununla mü’minlere şuur ve canlılık verir.
Ezan, insanlara İslâm gerçeğini, ibâdetin yüceliğini, Allah yolunun doğruluğunu haber verir. Ezan, mü’min yürekleri sevindirir, onların esir, aşağı, müstaz’af, sürünen, sünepe olmadıklarını; aziz olduklarını/olmaları gerektiğini ilân eder ve onları Allah’a ibâdetle en güzel hürriyetin tadını tatmaya dâvet eder.
Unutmamak gerekir ki ezan, yalnızca dinlenmez, aynı zamanda dinleyen müslümanlar tarafından okunur. Kur’an okur gibi, tabiatın dilini, denizin bestesini, gülün kokuşunu okur gibi… Herbir müslüman duyduğu ezan sesinde, kendi benliğini bulur, parçası olduğu bütünü hatırlar, organı olduğu bedeni aklına getirir. Ezanın sözlerinde imanını, umutlarını, kimliğini, aşkını ve varlığını hisseder.
Farz namazlardan önce ayrıca okunan ezana kaamet (ikaameh) denir. Ezan, farz namazlar ve cuma namazı için okunduğu gibi; mü’minler, doğan çocuklarının sağ kulağına ezan, sol kulağına kaamet okurlar. Bu ibâdet çocuğun İslâm fıtratına uygun bir amel ve ileride bu fıtratı koruması hususunda bir duâdır. Ezan, vâcip derecesinde sünnet-i müekkededir. 2239 insan doğar doğmaz ezanla, tekbirle hayata adım atar. Ölürken de ezanla, tekbirle Mûsâlâya konur, namazı kılınır. Önemli olan bu ikisi arasındaki hayatı ezan ve tekbir mesajı ve gerekleriyle geçirmektir.
Ezan, tekbire, salât ve felâha çağrı olduğu gibi, aynı zamanda bir tebliğdir. Allah'ın hâkimiyetini bütün dünyaya ilân eden bir özgürlük mesajıdır; bir devrim çağrısıdır. O yüzden ezanla dirilen, namazla şeytana karşı zafer kazanan tevhid eri, kulu kula kulluktan kurtaracak bu mesajı topluma yaymaya, sesini ulaştırabildiği tüm yerlerde Hakkı hâkim kılma mücâdelesine ve tevhid ve vahiy ekseninde toplum projesi sunup kişisel, sosyal, siyasal değişim ve dönüşüm için hakkı haykırmış olur. Bulduğu doğruyu ve güzeli, kurtuluş ve huzuru başkalarıyla paylaşmak için “buldum, buldum!“ demiş ve bulduğunu bulamayanlara da sunmuş olur.
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla“ , “bunu düşün“ diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.“ 2240
Rasûlullah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Ezandan rahatsız olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, Rasûlullah'ın yellenme sesine benzetmesi de dikkat çekicidir.
Ezan Yasağı; Allahu Ekber’den Tanrı Uludur’a: Ezan, 1932 yılında devlet baskısı ve zorlamasıyla sadece Türkçe tercümesiyle okunmuştur. Türkiye'deki tüm ninâreler, tam 18 sene boyunca “Allahu Ekber!“ sadâlarına hasret kalmıştır.
Arapça aslıyla okuma yasağı 16 Haziran 1950 tarihine kadar sürmüştür. Ezanın
2239] İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y.
2240] Buhârî, Ezan 4, Amel fi's-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89; Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezan 30; Muvattâ, Nidâ 6; Kütüb-i SitteTercümesi, 8/ 320
ŞİARLAR
- 591 -
tekrar aslî lisanıyla okunmaya başlamasından ordu rahatsız olmuş, kışlalarda kıpırdanmalar başlamış; bu uygulamayı tekrar hayata geçirenler on sene sonra bu suçlarının (!) cezasını idam sehpalarında ödemişlerdi. Bu uygulama, “laik“ olduğu iddia edilen rejimin dine ne kadar müdâhale ettiğini göstermesi açısından hayli önemlidir. Ezanı Arapça aslıyla okumayı göze alan bazı müezzinlerin bu büyük suçu(!) işlediklerinden dolayı fecî zulümlerle cezalandırıldığını biliyoruz.
İslâm Bayrağı, Râyet, Sancak
Müslümanların şiarlarından biri de İslâm bayrağıdır, tevhid sancağıdır. Hz. Peygamber'in ilk defa, hicret sırasında Medine'ye girerken livâ/bayrak kullandığı bilinmektedir. Rivâyet edildiğine göre hicret kafilesi Medine'ye yaklaştığında Büreyde bin Husayb el-Eslemî, sarığını çözerek bir mızrağa bağlayıp kafilenin önünde yürüyerek Medine'ye girmişti. Hz. Peygamber, daha sonra, ilk defa hicretin yedinci ayında Hz. Hamza'nın kumandasında Sîfü'l-bahr'e sekizinci ayında da Ubeyde bin Hâris bin Abdülmuttalib kumandasında Seniyyetülmere'ye gönderdiği seriyyelere birer bayrak vermişti.
Gerek bu iki seriyyede, gerekse daha sonraki gazve ve seriyyelerde kullanılan bayraklarla ilgili olarak klasik kaynaklarda aynı mânâda olmak üzere “livâ“ ve “râyet“ kelimeleri kullanılmıştır. Ancak Hayber Savaşına kadar yalnız livâ bulunduğu, bu savaşta ise hem livâ hem râyeler taşındığı; Rasûlullah'ın râyesinin siyah, livâsının ise beyaz olduğu 2241 şeklindeki rivâyetlerden hareketle bazı âlimlerce râye ile livâ arasında bir fark bulunduğu ileri sürülmüştür. Hz. Peygamber zamanında kullanılan bayrakların beyaz, sarı, siyah, kırmızı vb. renklerde olduğu, ukab adlı siyah râyesinin Hz. Âişe'nin kaftanının yünlü kumaşından yapıldığı da kaynaklarda kaydedilmektedir. 2242
Rasûlullah'a ait sancak, alem-i Nebî, alem-i şerif, livâ-i saâdet, liva-i şerif isimleriyle de anılan bu sancak, halen Topkapı Sarıyında mukaddes emânetlerin arasında bulunmaktadır. Bedir ve Uhud savaşlarında Rasûlullah (s.a.s.), livâyı taşımakla Mus'ab bin Umeyr'i görevlendirmişti. Hicretten sonra yapılan bütün savaşlarda livâların kullanılmış olduğu görülmektedir. Bu livâlar umûmiyetle beyaz renkteydi. Bir de devlet başkanı ve ordu komutanı olarak Rasûlullah'a ait Ukab adında siyah bir livâ bulunmaktaydı.
Rivâyete göre Mekke'nin fethi esnâsında Rasûlullah'ın râyesi siyah renkte olup, üzerinde lâ ilâhe illâllah Muhammedun Rasûlullah“ yazısı bulunmaktaydı.2243 Daha sonra sancak-ı şerif olarak adlandırılan livâ budur.
Rasûlullah (s.a.s.)'in vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve peşinden gelen halifeler, bu sancağı savaşlarda sürekli olarak ordunun önünde bulundurmaya gayret göstermişlerdir. Sancak-ı şerif, Râşid halifelerden sonra Emevîlerin eline geçmiş, bunların çöküşünden sonra da Abbâsiler tarafından muhâfaza edilmiştir. Mısır'ın Yavuz Sultan Selim tarafından alınmasından sonra sancak İstanbul'a getirildi. Padişahlar, çıktıkları seferlerde onu yanlarında götürmüşlerdir. Sancak-ı şerif, sadece askerî seferler esnasında yerinden çıkarılmazdı. İstanbul'da meydana gelen isyanları bastırmak için de sancak-ı şerif çıkartılır ve halka, bunun
2241] Ahmed bin Hanbel, IV/297; Tirmizî, Cihad 10
2242] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 248
2243] İbn Mâce, Cihad 20; M. Hamîdullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, s. 216
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
altında toplanarak âsilere karşı savaşma çağrısı yapılırdı.
Sancak-ı şerif, son olarak 1826 yılında yeniçerilerin ayaklanması sebebiyle yerinden alınarak Sultan Ahmet Câmiinin minberine dikilmişti. Onun çevresinde toplanan halkın desteğiyle yeniçeriler topa tutularak, ortadan kaldırılmıştı. Osmanlılar, sancak-ı şerife büyük önem vermişler ve ona sürekli saygı göstermişlerdir. Sancak çıkarıldığı zaman, onun altında toplanmak ve savaşmak halk tarafından bir farz olarak telakkî edilmiştir.
Sancak-ı şerif, Topkapı Sarayında Arz odası karşısındaki kapı önüne dikildiği zaman onun dikildiği yere, kimsenin basmaması ve hürmetsizlikte bulunmaması için 1908 devrimine kadar iki süngülü asker nöbet tutmuştu. Bu tarihten sonra kaldırılan sancak-ı şerifin yerine bir taş dikilmiştir. Sancak-ı şerif, son olarak Osmanlı Devletinin 1. Dünya Savaşına katılması sebebiyle çıkarılarak Cihad-ı ekber ilân edilmiştir. Sancak-ı şerif, hâlen diğer kutsal emânetlerle birlikte Topkapı Sarayında muhâfaza edilmektedir. 2244
Hilâl
Kur'an'da, “Sana hilâllerden sorarlar. De ki:'Onlar insanlar için vakit ölçüleridir...“2245 buyrulur. Ayrıca, yılların sayısı ve hesabının bilinmesi için aya menziller tâyin edildiği,2246 onun eğri hurma dalı haline gelinceye kadar inceldiği ve bir yörüngede döndüğü2247 belirtilir. Hilâl, Allah'ın varlığının ve kudretinin delillerinden biri sayılır. Birçok âyette ayın insanların hizmetine sunulduğu belirtilir, ayrıca birkaç yerde onun üzerine yemin edilir.
Geçmiş kültürlerde farklı bir anlam taşısa da âyet ve hadislerde anlatılan özellikleri sebebiyle hilâlin müslümanlar tarafından mutluluk, sevinç ve dirilişin sembolü olarak kullanılmasında bir sakınca görülmemiş olmalıdır. İbn Hacer el-Askalânî'nin İbn Yunus'tan naklettiği rivâyete göre Hz. Peygamber, kabilesinin elçisi sıfatıyla Medine'ye gelen Sa'd bin Mâlik bin Ubeysır el-Ezdî'ye kavmine götürmesi için üzerinde hilâl bulunan siyah bir bayrak vermiştir. 2248
Hilâl motifinin bir sembol olarak VII. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında kullanıldığı görülmektedir. Emevîler döneminde Bîşâpûr'da basılan paralar kompozisyonları değiştirilmeden ay-yıldızlar arasına besmele, kelime-i tevhid veya bazı âyetler eklenerek yeniden darbedildi. Abbâsîler döneminde kendini bağımsız sayan devletler tarafından kesilen sikkeler arasında da hilâl motifi taşıyanlar vardı. Gazneli hükümdarı Sebük Tegin'in hilâli ordusunda bir sembol olarak kullandığı da belirtilmektedir. Haçlı şövalyelerin kiliseye çevirdikleri Kudüs'teki Kubbetu's-sahrâ'nın kubbesine altın bir haç yerleştirilmişti. Selâhaddin-i Eyyûbî Kudüs'ü Haçlılar'dan geri aldığı zaman (583/1187) bu haçı indirip yerine uçları birbirine yakın hilâl şeklinde bir alem koydurmuştu. Bu olaydan çok önce Alparslan 1064'te Ani'yi fethedince câmiye çevrilen katedralin kubbesindeki büyük
2244] Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 343-344
2245] 2/Bakara, 189
2246] 10/Yûnus, 5
2247] 36/Yâsin, 39-40
2248] el-İsâbe, II/329
ŞİARLAR
- 593 -
haç indirilip yerine daha sonra Ahlat'tan getirilen büyük bir hilâl konulmuştur. Hilâl şeklindeki bina alemleri en çok Osmanlılar döneminde kullanılmıştır. Bu da, İslâm devletlerinin kültürel mirasçısı olan Osmanlı Devletinin hilâl şiarını/sembolünü cihanşümul hale getirmesiyle açıklanabilir.
Daha önce Endülüs müslümanlarının ve Memlükler'in sancaklarında da yer alan hilâl, osmanlı sancaklarında zülfikârla birlikte temel motifti. Günümüzde hristiyan dünyasının Kızılhaç'ına mukabil kurulan Kızılay (Hilâl-i Ahmer), içki ve uyuşturucularla mücâdele etme amacını güden Yeşilay (Hilâl-i Ahdar) gibi müesseselerin sembolü olarak kullanılan hilâl, bazen tek, bazen de bir veya birkaç yıldızla birlikte Türkiye, Azerbaycan, Cezâyir, Kamerun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Malezya, Moritanya, Pakistan, Singapur, Tunus, Türkmenistan gibi müslümanların yaşadığı ülkelerin bayrak motiflerini meydana getirmektedir.
Hilâl, XI. yüzyıldan itibaren Doğu'da ve Batı'da hristiyanlığın sembolü olan haça karşı İslâmîyet'in sembolü olarak kullanılmış ve bu durum, özellikle İstanbul'un fethinden sonra giderek yaygınlaşmıştır. Hilâlin ibâdet takvimindeki rolü, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde Allah'ın âyetlerinden biri şeklinde gösterilmesi ve ona yemin edilmesi, ayrıca Hz. Peygamber'in Sa'd bin Mâlik bin Ubeysır el-Ezdî'ye üzerinde hilâl bulunan bir sancak vermesi sebebiyle müslümanlar tarafından İslâm'ın sembolü/şiarı kabul edildiği söylenebilir. 2249
Kurban
İslâm’ın şiarlarından biri de kurbandır. Kurban; insanı Allah’a yaklaştıran şey demektir. Bu, bir ibâdet ve hürmet ifadesidir ki, kurbanla insan Allah’a yaklaşmaya çalışır yahut kurban insanı Allah’a yaklaştırır. Bu yaklaşma elbette maddî anlamda bir yaklaşma değil; O’nun rızasına ve sevgisine yaklaşmaktır. Kurbanla insan, Allah’a karşı duyduğu takvâ duygusunu zenginleştirir.
Kurban olayı, tarihten günümüze kadar insanların başvurdukları bir ibâdet, bir adettir. İslâm'ın bâtıl din kabul ettiği birçok inanışta, hatta hırıstiyan ve yahudilerde bile ‘kurban’ âdeti veya ibâdeti vardı.
İslâm, tarih öncesinden günümüze gelen bu anlayışı kaldırmamış, ama O’nu asıl olması gereken şekle sokmuştur. Öncekiler kurbanı bir korkunun, bir çekinmenin, bir sığınmanın ihtiyacı olarak, tanrıların gazabını (öfkesini) dindirmek üzere verirlerdi. Kimileri de kurbanları tanrılarının yiyeceği sayarlardı. Hayvan kurban edildiği gibi, insan veya eşya da kurban ediliyordu.
İslâm, bütün bu yanlış anlayışları kökünden kaldırdı. Kurbanı, Allah’a yaklaşmanın, O’nun sevgisini kazanmanın, malı O’nun yolunda harcamanın, O’nun verdiği ni’metlerle sevinmenin ve insan ruhunu dindirmenin bir aracı haline getirdi. İslâm'a göre Kurban ibâdeti, belli hayvanlardan belli günlerde kesilmek suretiyle yerine getirilebilir. O, ne basit bir âdettir, ne de bütün malı mülkü belirsiz bir amaç uğruna bir tarafa atmaktır.
Kurban olmak Allah’a yakın olmaktır. O’na yaklaşmak fiziği metafiziğe taşımak, içkin olanı aşkın olana bağlamaktır. Bu anlamda kurban, varlığın sahibine yönelişi sembolize eder. İnsanın emrine verin maddenin, yine O’nun emrine
2249] Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, s. 13-15
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sunulmasıdır. Ya da ‘o benim kurbanımdı, ben ise Senin kurbanınım’ demektir. Allah’a yaklaşmak ancak ihlâs (samimiyet) ve aşkla, yani Allah’ı gereği gibi sevmekle olur. Kurban bu aşkın bir aracıdır. Mü’min, kurban keserek bu sevgisini gösterir. En azından bu inancını kendi içerisinde ispat eder, bunun heyecanını yaşar.
İslâm’da kurban kesme ibâdetinin Hz. İbrahim (a.s.) ile başladığını Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz:
“Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek bir çağa gelince (Ibrahim ona): ‘Oğlum, gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun?’ dedi. (Oğlu Ismail) dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.
Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, Ismail’i kurban etmek için) onu yanağı üzerine yatırdı.
Biz ona ‘Ey İbrahim’ diye seslendik.
Gerçekten son rüyayı doğruladın. Hiç şüphesiz biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.
Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.
Ve ona büyük bir kurban fidye olarak verdik.
Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık.“ 2250
İbrahim (a.s.) oğlunu kurban etme imtihanı ile sınanmıştı. O, dünyada en fazla değer verdiği evladını rüyasında Rabbinden aldığı bir işaret ile O’nun yolunda kurban etmek durumunda idi. Ya da böyle bir kurbanı Rabbinin uğruna fedâ edebileceğini göstermek zorundaydı. Bu durumu henüz küçük yaşta olan oğlu İsmail’e anlattığı zaman, o hiçbir itirazda bulunmadı. Allah’ın emrine babası gibi o da teslim oldu. Bu olayda baba ile oğulun teslimiyetini ve Allah’ın emri karşısındaki tavırlarını açık bir şekilde görüyoruz. Bu olayda asıl maksat elbette insanın Allah yolunda kurban edilmesi değildi. Bu kötü adet batıl dine inananların işiydi. Buradaki asıl amaç, inanan bir insanın en sevdiği şeyi Allah yolunda feda edebilmesidir. İbrahim (a.s.) bu zorlu imtihan ile başbaşa kalmıştı. İsmail (a.s.) ise kendi canını isteyerek Allah yolunda vermenin sınaması karşısında idi. O da hiç tereddüt etmeden boynunu Allah’ın emrine teslim etti. Her ikisi de imtihanı kazanınca, Allah da onlara ‘büyük bir kurbanı’ fidye olarak gönderdi.
108/Kevser sûresinde Rabbimiz, Peygamberimize ‘Allah için namaz kılıp kurban kesmesini’ emrediyor. Bu emir, hem İbrahim’i (a.s.) hatırlamak, hem de aynı teslimiyetin, aynı fedakârlığın devamını sağlamak, ayrıca mükâfata kavuşan İbrahim (a.s.) gibi bayram coşkusunu yaşamaktır. Peygamberimiz kurban kesmiş ve ümmetinin de kesmesini emretmiştir. Bazı âlimler kurban kesmenin vacip olduğunu, bazıları ise, terkedilmeyecek kadar kuvvetli bir sünnet olduğunu söylerler. Peygamberin hayatında bunun uygulamasını görmekteyiz.
Kurban, ‘eyyâm-ı nahr’ denilen Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilir. Bu günler Zilhicce ayının onuncu, onbirinci ve on ikinci
2250] 37/Sâffât, 102-108
ŞİARLAR
- 595 -
günleridir. Bu günler aynı zamanda hacc günleridir. İki ibâdetin aynı zamanda yapılmasının hikmeti iyi düşünülmeli. Müslümanlardan bazıları hacc’da hacc heyecanını yaşarken, diğer müslümanlar kendi evlerinde Kurban bayramını yaşayarak, kurban keserek aynı heyecanı paylaşırlar. Hz. İbrahim’i ve oğlu İsmail’i anarlar, onların davetlerini hatırlarlar.
Kurban, her şeyden önce sevilen, elde edilmek için emek ve para verilen, zaman ve ömür harcanan, değerli dünyalıklardan bir kısmını Allah için fedâ edebilmenin bir göstergesidir. Bu anlayış insanı başka şeyleri de Allah yolunda feda etme fedakârlığına götürür. Kurban, insandaki aşırı isteklerin (hırsın), başkasına merhametsizce davranmanın, başkasına saldırmanın azalmasına yardımcı olur. Üzerine kurban kesmek düşen mü’min, kurbanını kendisi kesmeli, kendisi kesmiyorsa bile kesilirken yanında bulunmalı. Böylece Allah için boğazlanan hayvanı o haliyle görürse merhameti çoğalır, başkasının kanına tecâvüzün zorluğunu anlar, Allah için fedakârlıkta bulunmanın lezzetini duyar.
Kurban, kesinlikle eti için kesilmez. O bir sosyal dayanışma amacı da değildir. Ancak kurbanı kesen kendisi etinden yiyebilir, fakirlere ve dostlarına verebilir. Bu dostlar ve müslümanlar arasındaki sevgiyi ve muhabbeti artırır. Bu aynı zamanda bayram yapmanın da anlamıdır.
Kurban bayramında bütün müslümanlar birlikte kurban keserler, birlikte bayram ederler. Bu durum Tevhid Dininin bir özelliğidir. O bütün müslümanları her zaman birliğe davet etmektedir. Kurbanlar, İslâm’ın şiarları olduğu gibi, Ramazan ve Kurban Bayramı adıyla iki bayram da mü’minlerin şiarlarındandır. 2251
İslâm, Allah yolunda mallarını ve canlarını kurban olarak feda eden veya etmeye hazır olan, ahlâk ve takvâ bakımından İsmail ve İbrahim (a.s.) gibi olanların eliyle yücelecektir. Kurban ibâdeti İbrahim’in ve İsmail’in şehâdetini bu çağa taşımaktır. Bunu kimileri kurban keserek sembolik olarak yaparlar. Kimileri de canlarını Allah yolunda vererek fiilî olarak gerçekleştirirler.
Kurban ibâdetinin şuuruna varmayanların payına kurbandan belki de ‘et’, İsmail gibi olanların payına da ‘cennet’ düşer. Kendilerini Allah’ın yoluna kurban olarak hazırlayanlar; imanlarını tıpkı kestikleri kurban gibi kusursuz, eksiksiz yapmaları gerekir. Bedeninde noksanlık olan hayvanlardan kurban olmaz. Kurbanın sağlıklı, eksiksiz ve hayvanlar arasından en seçilmişlerden olması gerekir. İmanı eksik, hastalıklı, felçli ve illetli olanlar kendilerini o ulvî gâyeye adayamazlar.
Kendilerini ve mallarını böylesine bir amaç uğruna adayabileyenler mübârek kimselerdir ve onların bayramları da bu anlamda mübârektir. Bayramlar, müslümana âhirette Rabbiyle buluşmayı hatırlatan vuslat zamanıdırlar. Ne adadığının farkında olanlar bu vuslatın değerini de bilirler.
İnsanın eşyaya, insana, ideolojilere, dünyaya kul ve kurban edildiği bir dünya, insanın harcandığı ve horlandığı bir yerdir. Böyle bir harcanmadan kurtulmanın yolu, yüce bir gâye için ‘adamak ve adanmak’tır. Bunu da İslâm’a teslim olarak emin olan ve tam bir hürriyete kavuşan şuurlu mü’minler aşkla yapabilirler.
Yeryüzü bugüne kadar insanın hoyratça harcandığı başka bir uygarlık görmüş
2251] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 365-369
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müdür? insanların sahte tanrılara böylesine kitlesel ve sistematik bir şekilde kurban edildiği bir zaman geçmiş midir? İnsanı nesne haline getiren modernizm, onun yüreğini öldürmekle kalmadı; yüreğini bir puthaneye çevirdikten sonra onu modern ilâhların önünde kurban etti. Kısaca onu sefihleştirerek harcadı.
Böyle bir dünyada İslâm’ın getirdiği kurban ibâdeti bu çarpık zihniyete bir tavır alıştır, bir meydan okumadır. Bu sefihliğe, bu yanlışlığa, bu bozulmuşluğa teslim olmamaktır. İlâhî olanla sağlam bir bağ kurmaktır. Küresel sapmaya, bozulmaya, çürümüşlüğe rağmen, insan için gerçek güvenliğin ve gerçek emniyetin hâlâ mümkün olduğunu onlara göstermektir.
İnsanın, eşyaya, ikonlara, çıkarlara, boş hedeflere ve yalancı ilâhlara kurban edilip harcandığı günümüz dünyasında, İslâm’ın emrettiği kurban ibâdeti daha bir anlamlı hale geliyor. 2252
Diğer Bazı Önemli Şiarlar
Halife: İslâm’ın ve müslümanların simgelerinden biri de, tüm müslümanların tek bir topluluk (ümmet) oluşturmaları ve başlarında Allah’ın hükmü ile kendilerini yöneten Peygamber’in halîfesinin bulunmasıdır. Katolik hristiyanların lideri/halifesi Papa, Ortodoks hristiyanların halifesi ise Fener Rum Patriği. Peki, müslümanların halifesi nerede? Yok, Birlik unsuru, sembolü olmayan yerde, birlik de olmayacak, ihtilâfların her çeşidi, her yerde boy gösterecektir.
Başörtüsü: Kadınlar için Allah'ın emirlerine uygun olarak örtünme, iman alâmetidir, İslâm şiarıdır. Ruhumuz gibi, vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin, belgesi olan bir ibâdettir tesettür. Örtünme; çağımızın zulüm egemenliğine karşı cihadı, başörtüsü de hürriyet bayrağıdır. Başörtüsü ve onunla beraber İslâmî tesettür, hicap ve iffet/haya, müslüman bayanların şiarıdır. Başörtüsü, Allah’ın emri olması yanında, nice hikmetleri de olan, müslümanın vazgeçemeyeceği bir semboldür. Bunu bilen İslâm düşmanları başörtüsüne, al görmüş boğa gibi saldırmaktan vazgeçmiyor, onu kamusal alanlardan uzaklaştırmak için bütün güçlerini kullanıyorlar.
Sakal veya Benzeri İslâmî Görüntü: Bir hanımın müslüman olup olmadığı, ya da İslâm’a teslimiyeti, dışarıdaki davranış ve kıyafetinden aşağı yukarı belli olur/olmalıdır. Aynen bu durum gibi, bir erkeğin de müslüman olup olmadığı, İslâmî bir kimliğe sahip olma durumu da dış görünüşüyle az çok belli olmalıdır. İşte müslüman erkek için kendi kimliğini belli edecek dışa yansıyan özellikleri, müslümanın şiarıdır. Bu da, başta sakal olmak üzere, sakalla beraber (veya ciddi bir gerekçe varsa, sakalsız olarak) müslümanca bir görünümdür.
Hac: Safâ ve Merve, Allah'ın şiarlarından2253 olduğu gibi, Hac da bu şiarlardandır. Hac, İslâm ümmetinin yıllık kongresidir. Tüm müslümanların birbirlerini kardeş kabul ettiklerinin, birbirlerini tanıyıp problemlerini ve çözümlerini gündeme getirdiklerinin bir göstergesidir. Hac, kulun, Yaratıcısına mutlak teslimiyet ve bağlılığın sembolüdür. Hacda giyilmesi şart olan ihram, insanlararası eşitliğin tam bir simgesidir. İki parça dikişsiz beyaz örtüden oluşan ihram, her türlü sınıfsal ve ekonomik farklılığı ortadan kaldırır. Arafatta vakfe, kıyâmetin, mahşer
2252] Mustafa İslâmoğlu, Şafak Yazıları, Denge Y. s. 115-116
2253] 2/Bakara, 158
ŞİARLAR
- 597 -
gününün bir sembolüdür.
Haccın menâsikı, İbrâhim’in (a.s.) Allah'ın emrine uyarak büyük bir teslimiyetle gerçekleştirdiği fedâkârlığın şiarı/ifadesidir. İbrâhim’in (a.s.) en sevdiğini, İsmâil’in (a.s.) kendini Allah'a seve seve fedâ etmesinin hâtırasının yaşamasıdır. Hac, İbrâhim, Hâcer, İsmâil ve Muhammed (salât ve selâm hepsinin üzerine olsun) gibi büyüklerin izinden yürümenin, onları örnek almanın işaretidir. Arafat, amellerimizden hesap sorulacağı kıyâmeti hatırlatır. Hacda sembolik olarak taşlanılan şeytanlarla, hacdan dönüşte karşılaşılaşılacak iki ayaklı düşmanlara tavır arasında irtibat kurulur.
Selâm
Müslümanların şiarlarından biri de selâmdır. Müslümanlar, birbirleriyle karşılaştıklarında İslâm'ın selâmıyla, Allah'ın selâmıyla selâmlaşırlar. ‘Selâm’, ‘selime’ fiilinden gelen bir masdardır. Sözlükte, kurtulmak, selamette olmak, güven, barış, ayıp ve kusurlardan uzak olmak anlamlarına gelir. ‘Selime’ fiili ve onun türevleri olan kelimeler, barış, teslim olma, güvende olma, ayıp ve kusurdan uzak olma, barışa girme, hayır ve iyilik içinde olma, emniyette olma gibi anlamlara gelirler. Görüldüğü gibi bütün bu anlamların birbirleriyle yakın ilgisi bulunmaktadır.
‘Selâm’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kendisi her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzak olduğu gibi başkalarına da barış ve esenlik veren anlamına gelir. Bazılarına göre Allah’ın ‘Selâm’ ismi, bütün yaratıkları her türlü bozukluktan uzak tutan, onlara selâmet veren demektir. Kâinatta her şey Allah’ın koyduğu düzene göre devam etmektedir. Allah’ın bütün fiilleri bozukluk ve düzensizlikten uzaktır. O’nun takdirinde ve yaratmasında kusur olmaz.
‘Selâm’, hem Allah’ın noksanlıklardan uzak olduğunu, hem de O’ndan kullarına gelen esenliği, güveni ifade eder. Nitekim namazın sonunda Peygamberimiz, ‘Allahumme ente’s selâmü ve minke’s selâm’ demiştir. Yani, ‘Ey Allahım sen Selâmsın ve selâm Sendedir’ denilmesini tavsiye etmiştir.
Kur’an’da ‘selâm’ kelimesi esenlik, kurtuluş ve tehlikeden salim (uzak) olma anlamlarında da kullanılmaktadır.2254 Selâm Kur’an’da, insanlar hakkında kullanıldığında, ‘selâm vermeyi’, sözle esenlik, barış ve güven dilemeyi ifade etmek; Allah hakkında kullanıldığı zaman da, bizzat bu esenliği, barışı ve güveni gerçekleştirmek anlamında gelmektedir.
Allah (c.c.) ayrıca Cennetten olan kimseleri de bizzat ‘selâm’ sözüyle karşılamaktadır. “Rahman olan Rabbinden onlara bir de sözlü ‘Selâm’ vardır.“2255 Rabbimiz, özellikle seçtiği Rasûllerine ‘selâm’ sözüyle selâm vermekte ve onlar hakkında övücü sözler sarfetmektedir.2256 Cennete bulunan mü’minler orada boş bir söz, yalan bir lâf işitmeyecek; orada ancak selâm sözü işitecekler. 2257
Allah (c.c.), rızâsına uyanları Kur’an ve Hz. Muhammed’le ‘selâm yolları’na
2254] 11/Hûd/48; 21/Enbiyâ, 69
2255] 36 Yasin/58
2256] 27/Neml, 59; 37/Sâffât, 79, 109, 120, 130, 181
2257] 10/Meryem, 62; 56/Vâkıa, 26
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ulaştırır, o insanları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır.2258 Rabbimiz, bütün insanları ‘selâm yurdu’na dâvet eder, insanlardan dilediğine, -bir anlamda hidâyeti isteyene- hidâyetini verir.2259 insanlar İslâm’ı hayat haline getirirlerse, önce kendileri ‘selâm’a ulaşırlar. Böyle insanlardan kurulu bir toplum artık ‘selâm’ toplumu olur ve onların yaşadığı yerler de ‘selâm yurdu’ (dârü’s-selâm) olur. Ancak, asıl ‘selâm yurdu’ Cennet’tir. Cennet’te bitmeyecek bir sonsuzluk, fakirliği olmayan bir zenginlik, hastalıksız sağlık, zilleti olmayan bir izzet vardır. Işte Allah (cc) insanları böyle bir yurda çağırmaktadır.
Müslümanların Selâmı: Mü’minler birbirlerine ‘selâm’ vermekle yükümlüdürler. Böylelikle kendilerinin ulaştığı ‘selâm’ halini müslüman kardeşi için de isterler. Onların yeryüzünde ve Cennet’te ‘selâm yurdunda’ olmaları için duâ ederler. Selâm, her şeyden önce, müslümanlar arasında bir şiardır (alâmettir). Mü’minler birbirlerine selâm vererek tanışırlar, birbirlerinden emin olurlar ve birbirlerine duâ ederler. Bir mü’mine ‘selâmün aleyküm’ veya ‘es-Selâmü aleyküm’ diyen bir kimse, ‘selâm senin üzerine olsun’, selâm üzere olasın, selâmette olasın, benden salim ol (benden sana zarar gelmez)’ demiş olur. Böylece mü’minler arası dostluk, güven ve karşılıklı iyi niyet gerçekleşmiş olur.
Kur’an diyor ki: “Selâm hidâyete uyanların üzerine olsun.“2260 Mü’minler Allah’ın hidâyetine kavuşan insanlardır. Öyleyse ‘selâm’ onların hakkıdır. Rabbimiz buyuruyor ki: “Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selâmı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.“2261 Burada selâm ‘tahiyye’ kelimesiyle ifade ediliyor. “Ey mü’minler! Evlerinizden başka evlere izin almadan, seslenip sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Eğer düşünürseniz bu, sizin için daha iyidir.“2262 Bu âyetler mü’minlerin birbirlerine selâm vermelerini emrediyor. Çünkü selâm insanlar arasındaki emniyeti, barışı, kardeşliği pekiştirir, mü’minlerin birbirlerine dua etmeleri sağlar.
‘Selâm’ dini olan ‘İslâm’ı tebliğ eden Hz. Muhammed (s.a.s.) ‘selâm’ sancağını taşıyan biricik Rasûldür. Öyleyse selâmların en güzeli O’na ve diğer peygamberlere verilmelidir. Et-Tehiyyatü’ aynı zamanda O’na selâm verme duâsıdır. Mü’minler bu duâyı, salli barik’i okuyarak, salevât getirerek O’na selâm verirler.
İslâm fıkhına göre müslümanların ‘selâm’ vermeleri sünnet, verilen ‘selâm’ı almaları ise farzdır. Bu hüküm, selâmın mü’minler arasında ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bir sahâbe Peygamberimize ‘İslâmın hangi işi daha hayırlıdır?’ diye sordu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına herkese selâm vermendir.“ 2263
Yine Peygamberimiz buyuruyor ki: “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe olgun bir imana sahip olamazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.“ 2264
2258] 5/Mâide, 16
2259] 10/Yûnus, 25
2260] 20/Tâhâ, 47
2261] 4/Nisâ, 86
2262] 24/Nûr/27
2263] Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5194, 4/350; Buhârî, İman 6 ve 20, 1/10 ve 1/14
2264] Müslim, İman 93, hadis no: 54, 1/74
ŞİARLAR
- 599 -
Selâmı,
‘es-selâmü aleyküm’,
‘selâmün aleyküm’,
‘es-selâmü aleyküm ve rahmetullah’ veya;
‘es-selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühu’ şeklinde vermek mümkündür.
Selâm, ‘aleykümü's-selâm’, ‘ve aleyküm selâm’, ‘aleykümü's-selâm ve rahmetullah’ ve ‘aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve berekâtuh’ şeklinde iâde edilir. 2265
Birbirleri üzerindeki İslâm kardeşliği haklarından biri olan selâmlaşma hususunda mü'minlerin gayr-ı müslimlere benzememesini emreden Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bizden gayrısına benzemek isteyenler bizden değildir. Bu (itibarla) yahûdilere ve hristiyanlara benzemeyin. Yahûdilerin selâmı parmaklarla işarettir. Hristiyanların selâmı ise avuç içleri ile işarettir.“ Bir diğer hadislerinde ise şöyle buyurmuştur: “Yahûdiler gibi selâmlaşmayın; onların selâmı başlarıyla, avuç içleriyle ve diğer işaretlerledir.“; “(Ey mü'minler,) Yahûdiler İslâm'ca selâmlaşmanızı kıskandıkları gibi size hiçbir yönde haset etmezler.“ 2266
Bütün anlamıyla, bereketiyle ve sonuçlarıyla selâm, Kur’an’ın dediği gibi ‘hidâyete tâbi olanların üzerine olsun.’ 2267
Küfrün Şiarları/Sembolleri; Bâtıl Dinlerin Kutsalları, Heykel, Giyim...
Heykel: Heykel, büst ve manken gibi hacimli sûretlerin yapılması ve kullanılması dinimizde haram kılınmıştır. Bâtıl din ve ideolojilerin bağlılarının uygarlığını benimseyip taklit ederek heykeller dikilmesi, büstler kullanılması ve mankenler kullanılması, kâfirlere benzeme yoluyla işlenmiş bir haramdır. Kur'ân-ı Kerim, heykelleri kutsayanları şiddetle takbih eder: “(İbrâhim,) Babasına ve kavmine: 'Sizin tapmakta olduğunuz bu heykeller nedir?' demişti. Onlar: 'Biz atalarımızı bunların tapıcıları olarak bulduk' dediler. (İbrâhim) dedi: 'Andolsun siz de atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz.“2268; “(İbrâhim) Dedi ki: 'Kendi (elinizle) yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Hâlbuki sizi de (elinizle) yapageldiğiniz şeyleri de Allah yaratmıştır.“2269; “İbrâhim: 'Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?“2270; Bu konuda hadis rivâyetleri şöyledir: “Kıyâmet gününde en şiddetli azâba uğrayacaklar, yaptıkları sûretleri (heykelleri) Allah'ın yarattığı varlıklara benzetmeye çalışanlardır.“; “Kim bir canlı sûreti (heykeli) yaparsa kıyâmet gününde yaptığına can verinceye kadar Allah o kula azap edecektir. Kul ise ebediyyen can veremeyecektir.“
Tarihî dönemlerde yaygınlaşan ve asrımızda şekil değiştirerek varlığını
2265] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 587-590
2266] Tirmizî, hadis no: 2696; İbn Mâce, hadis no: 856
2267] 20/Tâhâ, 47
2268] 21/Enbiyâ, 52-54
2269] 37/Sâffât, 95-96
2270] 21/Enbiyâ, 66-67
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sürdüren çok tanrıcılık ve putperestliğin başlıca kaynaklarından birisi şüphesiz hacimli sûretlerin, yani heykellerin yapılması ve kullanılmasıdır. Tanrılaşma ve tanrılaştırma sapıklığını engelleyerek tevhid inancını korumak ve ahlâk dışı resim ve heykellerle şehvetin putlaştırılmasına mâni olmak gibi gâyelerle İslâm dini, heykelleri haram kılmıştır. İslâm dininin yasakları arasında bulunması sebebiyledir ki İslâm kültürünün egemen olduğu hiçbir İslâm ülkesinde heykel, büst ve manken yapımı ve kullanımı revaç bulmamıştır. Başta Peygamberimiz ve dört büyük halife olmak üzere hiçbir İslâm âlimi, kumandanı ve yöneticisinin heykeli yapılıp dikilmemiş, büstü kullanılmamıştır. 2271
Âtıf Hoca gibi nice İslâm âlimleri ve müslüman halktan binlerce kişi, kâfirlerin şiarı olduğu gerekçesiyle şapka giymeyi reddettikleri için idam sehpasında şehid edilmişlerdir. Günümüzde şapkanın kâfirlerin şiarı olmaktan çıktığı söylenebilir. Bunun yanında günümüzde papyon, kravatın batıcılar tarafından ve batı uygarlığının sembolü/şiarı olduğu gerekçesiyle nice müslümanın kravat ve papyon takmadıkları bilinmektedir. “Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.“2272 Bu âyetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır, âyette geçen “ağlâl“ kelimesini kravata benzeterek şunları söyler: “Biz onların boyunlarında birtakım bağlar, kelepçeler yapmışızdır. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağlar, ceza ve ukubat âletlerinden olmak itibarıyla cebrî olan fıtriyâtı değil; iktisap ile istihkaka terettüp eden cezâî bir ilzâm ifade eder. İlk nazarda, asrî medeniyetin boyun bağlarını ihtar eder gibi görünen bu “ağlâl“ hem ferdin kabiliyet-i fıtriyyesini yanlış hedeflere sevkeden bir cemiyetin sultasının fena tazyıklarını, hem de itikadlar, çirkin itiyadlar, kötü huylar, taklit, taassup, hevâ gibi küfr ü ma'siyeti hoşlandırıp imandan sakındıran fena melekelere ve keyfiyetlere nefislerin alıştıra alıştıra değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir.“ 2273
Kılık kıyafette bâtıl din ve ideoloji bağlılarına benzememek, İslâm'ın üzerinde hassâsiyetle durduğu bir mevzûdur. Zira zâhirî benzemeler, kaynaşmalara ve rûhen yakınlaşmalara sebep olmaktadır. Meselâ; askerler ve polisler gibi aynı meslekten olup, aynı tip elbise içinde görülen insanlarda rûhî bir yakınlaşma kaçınılmazdır. Kezâ, saç, sakal, bıyık şekilleri bir olan ve bu birlikleri hususuyla bir kaynaktan kaynaklanan ve bir gâyeye yönelik olan kişilerde de aynı rûhî yakınlaşmaları müşâhede ediyoruz. İslâm, mü'minlerin bâtıl din ve ideoloji mensuplarıyla kaynaşmasını câiz görmediği içindir ki, kılık kıyafet mevzuunda müslümanları bağlayıcı emirler ve yasaklar koymuştur.
Sakal ve bıyık: Sakal ve bıyık şeklinde İslâm'ın dışındaki yabancı ümmetlere; bâtıl din ve ideoloji mensuplarına benzenilmemesi konusuna dinimizde çok büyük bir önem verilmiş, sözlü ve fiilî sünnette açıkça belirlenmiş şekliyle sakal ve bıyık, dinin şiarlarından kabul olunmuştur. Değişik lafızlarla bize intikal eden emirlerinde Peygamberimiz (s.a.s.); “Sakalınızı uzatın; bıyıklarınızı kısaltın“ buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu emirlerini verirken, çok defa “Müşriklere, mecûsilere, yahûdilere muhâlefet edin“ buyurmuş, bu konudaki emrinin yabancı ümmetlere benzenilmemesi hikmetine dayandığını açıklamıştır. Bu hikmetin
2271] Ali Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 90-91
2272] 36/Yâsin, 8
2273] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. c. 6, s. 4010
ŞİARLAR
- 601 -
yanısıra Peygamberimiz'in sakal ve bıyığı, fıtratın gereği ve erkeklerin zîneti olarak vasıflandırması, bu konuda ümmetine bilfiil örnek olması da sakal ve bıyığı İslâmî kılığın değiştirelemez bir özelliği kılmıştır. Nitekim dört mezhepte bu konudaki nebevî hassâsiyeti tesbit etmiş ve üç mezhep imamı (Hanefî, Mâlikî, Hanbelî), Peygamberin emrini, vücûba (vâcip olduğuna) hamlederek sakal kesmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Beyhakî'nin bu konudaki hadis rivâyetini özetleyelim:
İran kisrâsı, Peygamberimiz'in mektupla kendisini İslâm'a dâvet etmesinden ötürü gazaplanmış, imparatorluğuna bağlı Yemen valisi Bazen'a Peygamberimizle ilgili emirler vermişti. Kisrânın emri üzerine Bazen'ın gönderdiği İran'lı elçiler Hz. Peygamber’in (s.a.s.) huzuruna çıktıklarında Peygamberimiz onların sakalsız suratlarına ve uzun bıyıklarına bakmış ve şöyle buyurmuştur: “Size yazıklar olsun. Bu ne biçim sakal ve bıyık şekli?“ Onların “efendimiz Kisrâmız bize böyle emrediyor“ demeleri üzerine de Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bana da Rabbim sakalımı uzatmamı, bıyığımı kısaltmamı emretti.“ 2274
Söyleniş gâyesi itibarıyla bâtıl din ve ideoloji mensuplarının bütününe şâmil kılabileceğimiz bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Râhiplerin elbiseleri (gibi yabancı ümmetlere has elbiseler) giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse Benden değildir.“2275 Bu konuya ilgili diğer bir rivâyette ise Abdullah bin Amr bin Âs şöyle diyor: Hz. Peygamber, üzerimde rengi sapsarı bir elbise gördüğünde şöyle buyurdu: “Bu elbise (renk ve şekil itibarıyla) kâfirlerin elbisesidir; onu giyme!“ 2276
İslâm âlimleri; haç takınmak, zünnar bağlamak, haham, râhip, râhibe elbiselerini giymek gibi giyimdeki benzemeleri alâmet-i küfür (küfür alâmet ve şiarları) olarak görmüştür. Burada üzerinde hassâsiyetle durulması gereken husus, giyilecek elbiselerin ve takılacak rozet ve süs eşyasının yabancı ümmetlere, bâtıl din ve ideoloji mensuplarına has olup olmadıkları keyfiyetidir. Mü'minin bâtıl din ve sistemlerden birinin mensubu gibi görülmesine sebep olacak tarzda giyinmesi kesinlikle haramdır. Zira bu tarzdaki bir giyim, yabancı bir milletin bayrağını iltizam eden kişinin işlediği “hıyânet-i vataniyye“ suçu gibi, bir “hıyânet-i İslâmîyye“ suçudur.
Yakın tarihimizdeki şapka devriminin İslâm âlimleri arasında infial uyandırmasının sebebi, devrin şartları içerisinde şapkanın küfür alâmeti ve şiarı olarak değerlendirilmesi, kâfirlere benzemekten korunma gayret-i diniyyesidir. Giyimdeki benzeme, duygu ve düşüncelerin kaynaşmasına medar olması bakımından önem taşıdığı gibi, mü'minlerle bâtılperestlerin iç içe yaşadığı toplumlarda, sosyal karmaşaya sebep olması bakımından da önem taşır.
Bu konuyu akaid meselesi olarak gören ve kâfirlere has kıyafeti giyenlerin küfürlerine hükmeden âlimler de vardır. Bu konuda eski ve yeni bazı âlimlerin fetvâlarından bir-iki örnek verelim: Ebussud Efendi'den fetvâlar: Mes'ele: “Zeyd'e sıla vâcip oldukta, yerlerine yakın yerde bir dâru'l-harp olup kefere libâsını (kâfirlere has kıyafeti) giymeyince oradan geçilmese, giydiği takdirde
2274] Hadislerin kaynakları ve bu konuda geniş bilgi için bkz. A. Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 166-237
2275] Taberânî, Evsat
2276] Ahmed bin Hanbel, 2/164
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zevcesi boş olur mu?“ El-cevap: “Kefereye mahsus libâs ise bâin olur. (Kâfirlere mahsus kıyâfet ise bâin talâkla karısı boş düşer. Talâk-ı bâin, kadının yeniden evleniyorlarmış gibi rızâsı ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk, boşamadır. Kadın istemezse erkek zorla alamaz.) Mes'le: “Zeyd, bi-gayrı zarûretin (zarûret olmaksızın) başına yahûdi şapkası giyse, şe'an Zeyd'e ne lâzım olur?“ El-cevap: “Küfür lâzımdır.“ 2277
“Bele Zünnar (papazların bellerine bağladıkları kuşak) bağlamak gibi bazı günahlar vardır ki Kur'an ve Sünnet onları alâmet (şiar) ve dini yalanlamadan saymış, bu da şer'î deliller ile bilinmiş olduğundan, o gibi günahları işleyenlerin kâfir olduğunda nizâ (ihtilâf) yoktur.“2278; “Kâfirlere mahsus olup onlara ait bir alâmet (şiar) olarak kökleşip yaygınlaşan giysi ve rozetleri giyip takınmak; Havra ve kiliselerine girilmemiş olsa da, yahûdi ve hristiyan zünnarı takmak; Zarûret yokken mecûsi (veya müslüman olmayan herhangi bir bâtıl din mensuplarına ait) başlığı giyme... müslümanı kâfirliğe sürükleyip onlardan kılar.“ 2279
Ali Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzeme'nin Hükmü adlı kitabında, teşebbühü yasaklayıcı genel özellikteki düsturlara aykırı olan benzeme çeşitlerine örnek olarak şunları da sayar: Tâzim maksadıyla ölü veya diri siyâset vs. adamlarının fotoğraflarının evlere, resmî dairelere asılması; bandolu, resimli ve çelenkli cenâze merâsimleri; tarihî şahsiyetlerin ölümleri sebebiyle veya ölüm yıldönümleri nedeniyle toplumda yas ilân edilmesi; yılbaşı gecesi eğlenceleri; falcılık, İslâmî ölçülere riâyet edilmeden ve tesettürlü olmayan kadınlarla erkeklerin karışık olarak bulundukları düğün; misafirlere alkollü içkiler ikram edilmesi; kravat veya papyon takmak; kabirlere mum yakmak gibi şiarlardan ve bunların kesin haramlığından bahseder. 2280
Yine, kâfirler için kutsal kabul edilen şiarlardan herhangi birini kabul etmek, dinimizde kesin olarak haram kabul edilmiştir. Haç işareti, papaz kıyafeti, orak-çekiç işareti, gamalı haç, altı köşeli yahûdi yıldızı, siyonizm vb. bâtıl ideolojilerin her çeşit simgeleri/şiarları, kâfirlere ait devlet marşları, bayrak, flama ve armalar, rozetler, kâfirlere ait âyine benzeyen törenler, küfür imam ve önderlerine saygı duruşu...
Allah'ın Şiarlarını Yüceltme
Kur'an Allah'ın koyduğu haramları gözetmenin, O'nun koyduğu helâl hükümlere uymanın gereğine işaret ettikten sonra şöyle diyor: “İşte böyle, kim Allah'ın ölçü ve kutsallarını/şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.“2281 Din, Allah'ın şiarlarına tâzim etme (saygı gösterme) esası üzerine binâ edilir. Bu hürmet duygusu, mü'minde takvâ olup olmadığının göstergelerinden biridir. Allah'ın şiarlarından maksat, O'nun muhterem kıldığı, saygıya lâyık gördüğü işaretlerdir. Bunlar, Beytullah'ın sahibi Allah'a yönelişin ve O'nun emirlerine uymanın belirtilerinden başka bir şey değildir.
2277] M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhul-İslâm Ebussuud Efendi Fetvâları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, s. 118
2278] Sırrı Paşa, Nakdü'l-Kelâm fî Akaidi'l-İslâm, s. 248
2279] A. Ziyâeddin Gümüşhanevî, Câmiu'l-Mütûn, s. 76) (Naklen; A. Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 56-65
2280] Bkz. A.g.e. s. 92-100
2281] 22/Hacc, 32
ŞİARLAR
- 603 -
Dinin şiarları, Rabbimizin kendisine ibâdete vesile olması için onlara saygı göstermeye, onlarla kulluk vazifelerini yapmaya insanları dâvet ettiği İslâm'ın esaslarıdır. Bunlar âdeta dinin nirengi noktalarıdır. İşte muttakî insan, bu dinî unsurlara saygı gösteren, onlara karşı kusur etmekten sakınandır. Bu dikkat ve sakınma, kalpteki takvânın eseridir. Onun için, “mü'minim“ diyen kimsede dinin kutsal tanıdığı şeylere karşı lâubâlilik, pervâsızlık ve saygısızlık olmaz. İman, bir anlamda dinin kutsallarına saygıdır.2282 Allah'ın hürmet edilmesini istediği en büyük şiarları dört tanedir. Bunlar: Kur'an, Kâbe, Peygamber ve namazdır. 2283
Allahım! Yalnız Senden yardım diler, yalnız Sana kulluk ederiz. Seni sığınak, barınak, tutamak bilir “yâ Allah“ deriz. Şeytandan Sana sığınır “e'ûzu billâh“ deriz. Her işe Seninle başlar “bismillâh“ deriz. Nimet verdiğinde gönülden şükrederiz. Versen de alsan da “el-hamdu lillâh“ deriz. Hayran kaldığımızda “mâşâAllah“, pişman olduğumuzda “estağfirullah“ deriz. Sevindiğimizde “Allahu ekber“, üzüldüğümüzde “innâ lillâh...“ deriz. Bir işi arzu ettiğimizde “inşâAllah“, bir işi başardığımızda “bi-iznillâh“ deriz. Güçlük karşısında “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, söz verdiğimizde “vallah ve billâh“ deriz. 2284
İslâm’ın tüm şiarlarına sahip çıkıp onları yücelten şuurlu gençlere selâm olsun!
2282] Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s. 243-244
2283] Şah Veliyyullah Dehlevî, Huccetullahi'l Bâliğa, s. 134-135
2284] M.İslamoğlu, Allah, s. 149
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 457-460
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 113
3. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 308-312
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 314-315
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 637-640
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 269-271
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 97-108
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 536-540
9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 416-413
10. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 270-271
11. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 151-153
12. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 43-44
13- Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 109-112
14. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 198-199
15. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, c. 19, s. 264-265
16. Huccetullahi’l Bâliğa, Şah Veliyyullah Kandehlevî, İz Y. s. 134-135
17. Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. 243-244
18. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 167
19. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 11-50
20. İslâmî Hareket İlkeler ve Sorunlar, Muhammed Fadlallah, Ekin Y. c. 2, s. 293-296
21. İlâhî Şiarları Özgürleştirmek, Atasoy Müftüoğlu, insan Y.
22. İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y.
ŞİRK
- 605 -
Kavram no 169
İman 31
Bk. Tevhid; Küfür, İrtidâd; Câhiliyye,
Atalar Yolu Put ve Putperestlik
ŞİRK
• Şirk; Anlam ve Mâhiyeti
• Şirkin Çağdaş Yansımaları
• Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
• Kur’an-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri
• Şirkin Sebepleri; Şirkin Çeşitleri
• Şirk İçin Bazı Örnekler
• İttibâ Şirki; Büyük ve Küçük Şirk
• Açık Şirk ve Gizli Şirk
• Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ
• Şirkin Zararları; Hevânın Putlaştırılması
• İlâh Nedir? Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
• Efâz-ı Küfür ve Efâl-i Küfür
• Hurâfe; Allah’ın Birliği ve Şirk
• Müşrik; İrtidat ve Mürted
“Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden herbiri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.“ 2285
Şirk; Anlam ve Mâhiyeti
“Şirk“, “şerike“ fiilinden masdardır. “Şirk“ ve aynı kökten gelen şirket, müşâreket, sözlükte; mülk ve saltanatta ortak olmak demektir. Bir şeyin birden fazla kişiye ait olduğunu ifade ederler. Aynı kökten gelen ‘eşreke’ fiili, ortak koşmak, ortak olmak anlamına gelir. Ortak koşana ise “müşrik“ denir.
Istılâhta şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin temeli olan “lâ ilâhe illâllah“ gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka ilâh(lar) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında ibâdet edilecek, duâ edilecek, gerçek anlamda güç ve kudret sahibi olduğunu kabul etmektir.
Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir. Şirk kavramı, insanların
2285] 2/Bakara, 96
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uydurdukları dinleri tanımlama açısından son derece önemli kavramlardan biridir. İnsanlar tarih boyunca sınırlı sayıdaki inançsızlar/ateistler dışında ya “şirk’ dini üzerinde ya da ‘Tevhid’ dini üzerinde olmuşlardır. Aslında ateistler de bir anlamda müşrik ve münkirdirler.
Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs, yani yapılan ibâdetin yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.“ 2286
Şirk, kelime anlamı itibariyle bir ortaklığı, ortak olmayı, bir eş-arkadaş tutmayı, malda ve tasarrufta bir hissedar bulmayı ifade eder. Söz gelimi, aynı kökten gelen ‘şerik’ arkadaş, yardımcı, hissedar yani ortak demektir. Şirk, bu ortak olma, eş ve arkadaş bulma fiilidir. İslâm kültüründe şirk kelimesi sözlük anlamından hareketle çok daha özel bir mânâ kazanmıştır. Tevhid dinine aykırı olarak inanılan dinleri ve Allah’tan başka ilâh kabul edenlerin kafa yapılarını, aynı zamanda da onların yaptıkları yanlış işi değerlendirmek üzere kullanılır olmuştur.
Şirk ve Küfür İlişkisi: Şirk olayının küfr olayı ile birlikteliği vardır. Aslında şirk de bir inkârdır; Hak’tan gelen gerçeğin üzerini örtmektir (küfürdür). Ancak ‘küfr’ kelimesi ‘şirk’e göre biraz daha kapsamlıdır. ‘Küfr’ kavramı bütün inkârcıların eylemini ifade ederken; ‘şirk’ Allah’ı kabul ediyor görünürken O’na ortak koşmayı, birden fazla ilâh edinmeyi, bir şeye Allah’ın özelliklerini vermeyi anlatmaktadır. Kısaca ‘şirk’ Tevhid dini dışında kalan bütün ilâh anlayışlarını, tüm bâtıl inançları içeren anahtar bir kavramdır. İnsanın, fıtratından gelen inanma ve ibâdet etme ihtiyacını karşılarken düştüğü alçak seviyeyi, haktan yüz çeviren insanın içindeki kaosu, inanma adına insanların düştüğü cahillik ve sapıklığı anlatmaktadır. Yine ‘şirk’ kavramı, insanların kendi kafalarından uydurdukları inançları ve bu inançlar adına yaptıkları yanlışlar, fesatlar ve zulümleri gözler önüne sermektedir.
Şirk, insan zihnindeki bir sapmayı ve sıkıntıyı ifade etmektedir. Tevhid hakikatinden sapan kimselerin, kendi kendilerine düştükleri açmazları, sürüklendikleri yanlışları ve bunun sonucu olarak yaratılış kanununa aykırı düşmeleri böylelikle ortaya konmaktadır. Şirk; Allah’a zâtında (sayı olarak), sıfat ve tasarrufunda (yapıp etmelerinde) ortak tanıma eylemi veya inanışıdır. Şirk koşmak salt bir inkâr olayı değildir. Şirk koşanlar, yani müşrikler inançsız insanlar değildir; aksine, Allah'a inanan ama yanlış inanan, inancı tevhide aykırı olan ve Allah’ın yanında başka varlıklara da ilâh diye tapınan kimselerdir.
Kur’an, şirk üzerinde ısrarla durmaktadır. Çünkü tarih boyunca dinsiz toplumlardan çok şirk koşan toplumlarla, ateist insanlardan çok müşrik insanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlar, Tevhid’ten uzaklaştıkça, din adına çok çeşitli yalanlar, hurâfeler uyduruyor, kendi kafalarından sahte tanrılar icad ediyor; sonra da onlara yine kendi kafalarına göre ibâdet ediyorlar. Bazı toplumlar da, başlangıçta Tevhid’e bağlı iken zamanla çeşitli nedenler yüzünden şirke düşmüşler, dinlerini bozmuş ve yanlış bir şekilde inanıp din adına ilâhlar, ilkeler, törenler, âyinler ve ibâdet türleri uydurmuşlardır.
İnanmak fıtratta/yaratılışta vardır. İnanma ve yüce bir kudrete kulluk yapma ve ona tapma; yüce bir güçten yardım isteme ihtiyacı bütün insanlarda vardır.
2286] 18/Kehf, 110
ŞİRK
- 607 -
İnsanın fıtratı böyledir. Yaşamak için suya, yemeğe, havaya muhtaç olan insan, inanmaya ve inandığı ilâhın önünde eğilmeye de muhtaçtır. Bu ihtiyacı bilen, insanların yaratılışına bu ihtiyacı koyan âlemlerin Rabbi, ilk insandan itibaren toplumlara peygamberler/elçiler göndermiş ve nasıl hareket etmeleri gerektiğini onlara göstermiştir. Dünyaya imtihan için gelen insan, bu elçilerin gösterdiği gibi yani Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman, hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşamış olur. Üstelik Tevhid’in ilkeleri, insana gerçek saâdeti ve kurtuluşu getirmektedir. İnsana ait hakları ona vermekte, insanlar ve toplumlar arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği fitne ve zulümden insanları korumaktadır.
Ancak insanların çoğunluğu bu gelen elçileri dinlemedi. Elçilerin öğrettiklerini ya hiç almadı veya aldıktan kısa bir zaman sonra bir tarafa attı, tevhidi tahrif ve dejenere etti; kendi hevâsının peşinden gitti. Eline geçirdiği güç ve dünyalıklarla ‘bağy’ etti, ‘tuğyan’ ederek azgınlaştı ve tevhidin doğru yolundan ayrıldı.
Toplumların hayatını düzenleyici kanunlar, insanların bağlandığı değer yargıları, insanın fıtratında bulunan tapınma, duâ etme, kendinden üstün bir varlığa el açma ihtiyacı insanla birlikte vardır. Tevhidden uzaklaşanlar veya Tevhidi bilmeyenler, her ne kadar yerin ve göklerin bir sahibi, yağmuru yağdıran, dünyayı yaratan ve yöneten bir ilâhın olduğunu kabul etseler de; hâkimiyet, sosyal hayatın düzenlenmesi, ibâdet, helâl haram gibi konularda kendi hevâlarına veya egemen güçlerin isteklerine ve tâğûtî yasalara uyarlar. Böyle kimseler ve topluluklar, zamanla birtakım varlıkları ve güçleri ilâhlaştırarak, onlara aşırı saygı göstermeye, bazılarının yardımını alabilmek için, bazılarının da kötülüğünden kurtulmak için onlar adına uydurulmuş putlara veya ilkelere tapınırlar. Kimileri de bu tapındıkları ilâhları kendileriyle Allah arasında bir aracı kabul ederler. Kendilerine göre dinler icad ederler ve onun peşinden giderler veya hak dini tahrif eder, hurâfe ve şirk peşinde koşarlar.
Tevhid dininden ayrılıp kendi hevâsına uyarak ‘bağî’ ve ‘müşrik’ olan ve bu şekilde doğru yoldan uzaklaşan zâlimler, kendi kafalarından koydukları ilkeleri bir inanç haline getirirler ve insanlara dayatırlar. İnsan, inanma ihtiyacı ile beraber yaratılmış olduğu için, âlemlerin Rabbine olan tevhidî inancını kaybetmiş veya hak dini bulamamışsa, içindeki boşluğu mutlaka bir şeyle dolduracaktır. Geçmişte daha çok putçuluk ve bâtıl/uydurma din şeklinde görülen bu ihtiyaç, günümüzde de benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır. Kimileri Allah’a ait ilâhlık özelliklerini bir başka şeye verirler. Sayı olarak, birden fazla ilâh kabul ederler, kimileri de Allah’a ait yaratma, rızık verme, cezalandırma, ödüllendirme, kendisine ibâdet ve duâ edilme gibi özellikleri Allah’ın dışındaki varlıklara da verirler. Onlar bu değer verdikleri niddlerini (ortak koştukları ilâhlarını) Allah’ı sever gibi, hatta daha fazla severler.2287 Kimileri, herhangi bir şeye hayatlarında Allah gibi yer verir; Allah’tan fazla ondan korkar, Allah’tan fazla ona değer verir. Allah’ın hükümlerini takmaz, aldırmaz; ama o çok sevdiği şeyden geldiğini zannettiği her şeye daha fazla itibar eder.
Bu gibi müşrikler, bir müslümanın Allah’a ibâdet ettiği gibi, ilâh haline getirdiği şeyin karşısında rukû’ yapar, ya da secdeye kapanır veya namazdaki kıyâma benzer şekilde saygı duruşunda bulunur. Ona olan saygısını ve bağlılığını çeşitli
2287] 2/Bakara, 165
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şekillerde ortaya koyar. İlâh haline getirdiği şeyin veya kişinin emrinden dışarı çıkmaz. Onun önünde boyun eğer, onu râzı etmeye ve onun cezasından kurtulmaya çalışır.
Şirk olayı, Allah’ın dışındaki herhangi bir şeyi, bir varlığı, bir kişiyi, bir gücü veya beşerî ideolojiyi Allah gibi değerlendirme, Allah yerine koymanın mantığıdır. Allah dışındaki herhangi bir şeyi Allah gibi sanmanın, onlara ilâhlık vermenin adıdır şirk. Bu, onlara tapınma şeklinde ortaya çıktığı gibi, inanç ve saygı olarak da görülebilir. Nitekim Kur’an câhiliyye Araplarının putlara tapınmasını şirk olarak nitelendirdiği gibi2288 O’na çocuk isnat etmeyi ve yaratıkların ilâh sayılmasını da şirk olarak nitelemektedir.2289 Bu yanlışlık, kulların Allah’a ait ilâhlığı ve rabliği yeterince anlamamalarından kaynaklanmaktadır. Kur’an bu konuda şöyle diyor: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.“2290 Allah’ı hakkıyla bilemeyenler, O’nu ve O’nun rabliğini anlamayanlar, başka dinlere girer, başka ilâhlara boyun eğerler. Kendilerini âlemlerin Rabbinden mahrum edenler, içlerindeki ihtiyacı başka yalancı ilâhlarla gidermeye çalışırlar. Kendini Allah’tan mahrum edenler, mutlaka başka ilâhlar (tanrılar) bulacaklardır. Yaratılış gereği Allah’a kulluk etmeyenler, ibâdet edecekleri bir ilâha, bir puta bağlanacaklardır. Allah'a hakkıyla kul olamayan insanın böyle dalâleti var, putunu kendi yapar, kendi tapar. İşte şirk yanlışı, insanı bu noktaya düşüren bir zillet ve bayağılıktır.
Şirk En Büyük Zulümdür: Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulümdür.2291 Zulüm, hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur; hem de hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek, Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır. Şirk inancı, insana huzur değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu ve güvensizliği, saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil; azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik etmektedir veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.“ 2292
Şirk İnancının Bir Temeli Yoktur: İslâm’a göre tek yaratıcı Allah’tır ve O bütün kâinatın tek hâkimidir.2293 Bu açıdan şirkin bir esası, bir temeli yoktur. Zaten müşrikler bile sıkıştıkları zaman âlemlerin Rabbi Allah’a sığınırlar.2294 Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh (tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu.2295 Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır. Şirk inancı, sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah ile bağlarını kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler, adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi bile güzel gösterebilir.2296 Ancak, şirk inancı insanı tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrikler, ibâdet ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar. Hâlbuki
2288] 53/Necm, 19-23
2289] 6/En’âm, 100; 7/A’râf, 191-192
2290] 22/Hacc, 74
2291] 31/Lokman, 13
2292] 22/Hacc, 31
2293] 6/En’âm, 101, 164; 10/Yûnus, 68; 17/İsrâ, 111; 22/Furkan, 2
2294] 6/En’âm, 40, 63; 10/Yûnus, 22
2295] 21/Enbiyâ, 22
2296] 6/En’âm, 137
ŞİRK
- 609 -
ilâhlar onlara hiçbir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların hali susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya ulaşamayan kimse gibidir. 2297
Müşrikler, hiçbir şey yaratamayacak olan, aksine kendileri bir Yaratıcı tarafından yaratılmış şeyleri Allah’a şirk/ortak koşmaktadırlar. Şüphesiz aklını iyi kullananlar bunun yanlışlığını görürler.2298 Allah’a ait özellikleri (nitelikleri) yaratılmış olanlara vermek, yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük sapıklık ve karmaşa içerisine düşerler.2299 Onlar, dibi görünmez bir karanlığa yuvarlanırlar.2300 Allah (c.c.) böylesine yanlışlığa ve sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı bir tedirginlik ve korku içerisindedirler.2301 Onlar, âhiret hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten korkarlar. 2302
Allah (c.c.) şirk günahını affetmez: Kur’an’ın haber verdiğine göre Allah, şirk koşma dışında kalan günahlardan dilediğini bağışlayacaktır. Ancak, rahmetinin genişliğine rağmen müşrikler bu rahmetten mahrum kalacaklar. Çünkü şirk, kulun işlediği en önemli cürümdür.2303 Yarın hesap gününde onlar affedilmeyi, merhamet olunmayı istedikleri zaman onlara “hani dünyada iken ortak koştuklarınız, çağırın bakalım“ denecek. Ama ortak koştukları şirk unsurları onlara asla yardım edemeyecektir.2304 Hatta o şirk koştukları şeyler, müşriklere ‘siz yalancılarsınız’ diye cevap verecekler ve kendilerinin Allah’a teslim olduklarını söyleyecekler. 2305
Şirk koşmadan ölenlerin affedileceği umulur: Şirk koşanlar, kesinlikle cehennemliktirler.2306 Müslümanlardan şirk koşmadan ölenlerin affedilip cennete konulacağı umulur. 2307
Ebû Zer (r.a.)’in rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail (a.s.) bana gelerek; ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk koşmadan ölürse cennete girer müjdesini verdi.“ Ben, (hayretle) zina ve hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. “Evet, hırsızlık etse de, zina yapsa da“ cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık etse, zina yapsa da ha?’ dedim. “Evet, bunları yapsa da (Cennete girecektir)“ buyurdu. Ben aynı soruyu dördüncü defa sorunca; “Ebû Zerr’in burnu kırılsa (patlasa) da Cennete girecektir“ buyurdu.2308 Peygamberimiz, açık ve büyük şirkten sakındırdığı gibi, mü’minleri gizli şirkten de sakındırmaktadır.2309 Peygamberimiz, şunu da ilâve ederek diyor ki: “Dikkat edin ben size onlar (müslümanlar) güneşe, aya
2297] 13/Ra’d, 14
2298] 7/A’râf, 191
2299] 4/Nisâ, 48
2300] 4/Nisâ, 116
2301] 2/Âl-i İmrân, 151
2302] 2/Bakara, 96
2303] 4/Nisâ, 48, 116
2304] 6/En’âm, 23; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 52
2305] 16/Nahl, 86-87
2306] 5/Mâide, 72; 4/Nisâ, 116
2307] Müslim, İman 151-152, hadis no: 93-94, 1/94
2308] Müslim, İman 153-154, hadis no: 94, 1/94-95; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2644, 5/27; Buhârî, Tevhid 33; K. Sitte, 2/205
2309] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 1/1406
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tapacaklar demiyorum, ancak onlar amellerini Allah’tan başkası için yapacaklar.“ 2310
Şirkin Çağdaş Yansımaları
Şirk, Allah’a ait özellikleri bir anlamda gasbetmek ve onları hak etmeyenlere vermektir. Haddi aşan insanlar veya aklını iyi kullanmayanlar, Allah’ın rabliğini, melikliğini, ilâhlığını, hâkimiyetini gasbederler. Bütün bu ilâhî özellikleri bazı şeylere, insanlara veya birtakım güçlere verirler. Sonra da onların önünde şöyle veya böyle boyun eğerler, onlara mutlak anlamda itaat ederler. İnsanların şirk içinde olması Allah’ın rabliğine zarar vermez. İnsan, kendi aleyhine olarak şirke yuvarlanır. Ancak, şirkin zararı sadece müşrikle sınırlı kalmaz, topluma da yayılır. Şirkin ve müşriklerin güçlü olduğu yerlerde fesat yaygınlaşır, hayatın huzuru bozulur. Allah’tan başka yaratıcı, öldürücü, mutlak tasarruf sahibi, sınırsız güç sahibi, sevilen ve ibâdet eder gibi itaat edilen, hükmüne -Allah’ın hükümlerine aykırı olarak- boyun eğilen her şey, şirke götüren sahte tanrılardır. Şirk içinde olanlar, şüphesiz toplum içinde, tabiatta ve insan ilişkilerinde dengeyi bozarlar. Hâlbuki Tevhid bu hayatî dengeyi kurmak ve korumak için gönderilmiştir.
Şirke düşenler hiçbir zaman “Allah (c.c.) evreni şu kadar ortakla, yardımcı ile idare ediyor“ demiyorlar. Onlar, yaptıklarının şirk olduğunu çoğunlukla kabul bile etmezler. Hatta birçoğu İslâm’a ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Ancak, şirk koşmaktan maksat, Allah’ın evren üzerindeki hâkimiyetini tanımamak, O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar bulmak, öyle inanmaktr. Dolaysıyla hayata ait hükümleri, İlâhî ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapmaktır.
Bu anlamda çağımızda yepyeni şirk örnekleri gelişmiştir. Eskiden görülen şirk çeşitlerine yenileri de ilave olmuştur. Artık atalar dini, eskiden beri devam eden putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderlik, siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, ikon (put) haline getirilen sevgililer, herbir şeyi taklit edilen sanatçılar, dünya çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline getirilmiştir. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını isterken, kendi hayatına ve toplum hayatına başkalarının ilkelerini daha uygun görmekte, Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği ölçüye aldırış etmemektedirler. Bir kişinin veya bir siyasal gücün ilkelerini Allah’ın hükümlerinin önüne getirebilmektedirler. Çok üstün sandıkları birtakım kişilere ve şeylere Allah’tan ve O’nun hükümlerinden daha fazla değer vermektedirler. İslâm, insanın bu sapıklıktan kurtulup Tevhidle hayat bulmasını istiyor. Allah’ı birlemek ve yanlızca O’na kulluk yapmak üzere yaratılan insanın fıtratına uygun olan da budur. İnsana düşen, Kur’an’ın “De ki O Allah tektir. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Doğmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk/eş değildir.“2311 gerçeğine teslim olmak ve gereğini yapmaktır. 2312
İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehalet ve düzenin/ortamın cahilî yapısından dolayı -Allah muhafaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir. Günümüzde
2310] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4205; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 635-639
2311] 112/İhlâs, 1-4
2312] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 640-641
ŞİRK
- 611 -
sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların bazıları şunlardır:
Güncel Câhilî Eğitimde Şirk: Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah'a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz veya çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim adına eritiliyor, öğütülüyor. Yeni neslin kafaları düzene uygun hale getirilmek için yontuluyor, fıtratları bozuluyor. Ve bu konuda Müslümanlar olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir zilletini yaşıyor ve vebalini taşıyoruz.
Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz. Hastalığı doğru teşhis etmeden tedavinin mümkün olmadığı için, önce problemin adını koymamız gerekiyor: Okullar, devlet kurumları olduğuna ve bu ülkede yaşayan her çocuk, 8 yıl zorunlu eğitime tâbi tutulduğuna göre, ilk olarak devleti/düzeni din açısından teşhis etmeyle işe başlamamız lâzımdır.
Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara baktığınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm dini, tek dindir ve kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.
Laik olduğunu iddia eden T.C., aslında Kemalist bir teokrasidir. Devletin resmî lügatinde bu ilan edilir: 1948’de basılan Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göz atılırsa sadece devletin değil, tüm Türklerin de dini Kemalizm’dir. Bu resmî sözlüğe göre; “Kemalizm: Türklerin dini“dir. Türkiye Devletinde Atatürk tek ulusal lider kabul edilir ve halkın da bu tercihi alternatifsiz kabul etmesi istenir. Sanıldığının aksine, resmî inanışa göre o, yalnız askerî ve siyasî bir dehâ değil, aynı zamanda dinî liderdir de. Günümüzde, devletin okullarında okutulan Din Dersi (Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) kitaplarının kapağına ve içeriğine, âyet ve hadisten daha fazla onun referans gösterildiğine bakmak yeterlidir. O, devlet inancında “ulu önder“dir. T.C., 1923’den beri Atatürk’ün en büyük olduğuna inandığı için her Türk vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu düzen, din yaklaşımı içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Anayasa, partiler kanunu ve tüm yasalar onun ilkelerinin hiçbirine ters düşemez. Hangi parti yönetim rolünü üstlenirse üstlensin, aslında Atatürk her dönemde tek başına iktidardadır ve iktidarını başkalarıyla paylaşması, yani Atatürk’e şirk koşulması
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul edilemez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Atatürk’ündür. Bu ülkede din devletinden bahsedilemez, ama devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz edilebilir. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü sevmek ibâdettir.“ Evet, devletin gözünde Atatürkçülük bir dindir. Devletin anayasasında, Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Atatürk’e ve onun ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.
Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız, onların izinden gideriz“ dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir atalar rejimidir. Türkiye düzeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul ettiği için, atasını sevmeme hakkını kimseye vermez. Atatürk sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre, onun hata yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.
Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda öğretmenine filan da belli etme!“ diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta anormalleştiriyor.
Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Hayır, kısa zaman önce ülkeyi karıştırmak ve belki de tekrar askerî darbeye zemin hazırlamak için öldürülen Hrant Dink’ten, Ermenilerden, azınlıklardan bahsetmiyorum. Onlar özgür olarak kendi dinlerini öğrenebiliyor, papazların öğretmen olarak görev yaptığı özel okullarda kendi dinlerine uygun eğitim alabiliyor, kendi dinlerini özgürce yaşayabiliyorlar. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir, tıpkı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde ve Kur’an
ŞİRK
- 613 -
anlamında ifade ediyorum. Yoksa fırlatılınca ekonominin yerle bir olduğu düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin. Okullarda da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde farklı kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla yönlendiriliyor. Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah'tır. O'nu temel almayan eğitim, eğitim değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik eğitim de bilime Allah'ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki Kur'an'a göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah'a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O'nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah'a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir. Bismillâh deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu aleyküm'le sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette. Ama besmele ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah'a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur'an'ın ilkelerine hiç yer vermeyen, O'nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?
Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır, tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş, kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din, sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar olarak
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“keşke olmasa“ dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi“ dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu ders kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki kabul etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet ve hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele alınsa da, yine de, Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan başka bir dinle ilgili bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasılsa çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları, Kur’an’dan fazla Nutuk’tan alıntıları göstererek “bu din benim dinim değil; bu kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!“ deyip halk tabiriyle “din dersi“ne girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi isteğe bağlı kabul eder- başta babası ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın, putperestlikle İslâm’ın sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış doğrultusunda düzenin oltaya taktığı bir yemdir.
Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar, hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olursa olsun okutayım“ demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak anlamında kullanılan câhillik kötüdür ama, küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından, çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.
“Ne yapmalı?“ sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede olduğunu tesbit eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' derler. 'Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylere ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar' derler. 'Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.“ 2313
“Eğitim konusunda neler yapılmalı?“ sorusuna verilecek cevabın şekli, öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan, âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla ilgilidir.
2313] 33/Ahzâb, 66-68
ŞİRK
- 615 -
İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıraya alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak mı hareket ediyoruz? Yoksa kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır. Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Mûsâ, Firavun gibi azgın bir zorbanın her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu. Hz. Mûsâ’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle: “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’ diye vahyettik.“2314 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler değil; otuz civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her türlü düzenlemeyi içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler. Halen de yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin arkasında faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Vakıflara bazı zorluklar getirildi, tavizler ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı. Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için cemaatlere, dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul dediğiniz şey,
2314] 10/Yûnus, 87
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bizim için hapishane ve zindan konumundadır“ dese, ne cevap verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir. Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir. İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler, mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına yükleyecektir.
Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir. Ama yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve
ŞİRK
- 617 -
bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
Günümüzde ekonomik yorumlar da baştan sona şirk anlayışı içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil; medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para, mal ve nimetlerin Allah'a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid“ anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim geçirdiği, ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan, kapitalist ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tasnifi, insanların Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği iddiasını haklı çıkarmaya dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk yaşama biçiminin vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük bir teori ve ihtimal dâhilinde bile değerlendirilmez.
Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur. Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya katılır.
Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayatın düzenlenmesi laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, din eğitimi veren laik kurumlarda da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber, ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
Modern câhiliyyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği, devlet, din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.“ Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devlete, devletin dine karışmaması“ demek olan “laiklik“ gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah'ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez.
Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul ediyorlardı.2315 Modern câhiliyye insanı ise, Allah'a bu kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı“na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah'a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır“, “ben buna da tapıyorum“ demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah'a tercih etmektir.
Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ“nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zatlar olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zat olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir. Evren bu ilâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir kimsenin
2315] 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
ŞİRK
- 619 -
ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerden medet ummak câhiliyye sapıklıklarındandır. Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.
Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir. Kur’an-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 360 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeûk ve Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey put olabilir. Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlâa edilebilir:
1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.“ 2316
Put, sadece Arapların cahiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif cahiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah'a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-manevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah'a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç, taş, maden vs. şeylere ibâdete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden tâzimde bulunulmuş ve bulunulagelmektedir?
Putlara Tapınmanın Sebepleri: Kur’an, putlara tapınma sebepleri konusunda şunları sayar:
1- Şefaat düşüncesi ve Allah'a bu aracılarla güya yakın olma arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul etmez ve insanları putperestliği bırakmaları için en keskin ve sert dili kullanır. 2317
2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler,
2316] Saffat, 95-96
2317] Bkz. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13
ŞİRK
- 621 -
Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. 2318
3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah'a şirk koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler...“2319 Allah'a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda feda edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah'a denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebî ve velîleri gibi değerli kullarını severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir. Zira Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki farkı bilip ona göre davranmak gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.
Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti.2320 Fakat Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Daru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.
Günümüzde de kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah'a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece bunlara kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tümüyle zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan hiç ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilân ediyorlar. Bu tür
2318] Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nuh, 23
2319] Bakara, 165
2320] Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!.. 2321
Putları Kırmak: Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.2322 Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn her şeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah'a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ızdırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ızdırap şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları bırakarak sadece Allah'a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah'a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.“2323
Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirse bile tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek için uğraşmayı
2321] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y. s. 132-138
2322] 14/İbrâhim, 22
2323] 65/Talak, 2-3
ŞİRK
- 623 -
bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?“2324 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim olur. 2325
“İbrâhim / İçimdeki putları devir / Elindeki baltayla / Kırılan putların yerine / Yenilerini koyan kim?“
“Andolsun biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi, onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.“ 2326
Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Sâffât sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un) milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar, onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’ dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.“ 2327
Ve Rasûlullah: Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran bir peygamber babanın, put kıran bir peygamber oğludur. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put kıran bir peygamber idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan
2324] 12/Yûsuf, 39
2325] Hârun Yahya, Şirk, s. 90, 92
2326] 21/Enbiyâ, 51-71
2327] 37/Sâffât, 83-98
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah da, put kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de müşrik putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan put heykelleri paramparça edip kırmıştır. Rasûlullah, hem putçu ideolojileri ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.
Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan Rasûlullah’ın, müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk haline getirdikleri tevhidin merkezi Mekke’deki bir uygulaması şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret edeceği sırada gündeme gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık. Bana: “otur!“ dedi. Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak istedim. Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma çık!“ dedi. Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi ki, istersem göğe kadar yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından yapılmış birçok heykellerle karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana, şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!“ Fırlatıp attım, cam bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.“ 2328
Olayı anlatan Hz. Ali’nin (r.a.) ifadelerine dikkat edilecek olursa, bu put kırma hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp en müsait zaman seçilmiş, olay gerçekleştikten hemen sonra koşarak evlerin arasında kaybolup olay yerinden uzaklaşılmıştır. Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “İnsanlardan birinin bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.“ Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa korkunun adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa, tüm ihtimaller düşünülerek ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir. Müşrik tâğutların egemenliğindeki Mekke’de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah, birkaç yıl sonra fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.
Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethi günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında ibâdet için dikilmiş üç yüz altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla dokunduğu her put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi, bâtıl yok oldu.“2329 “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.“ 2330
Ebu'l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): 'Rasûlullah (s.a.s.)'ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?' diye sordu ve Rasûlullah'ın kendisene: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!“ buyurduğunu söyledi.“ 2331
2328] Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c. 3, s. 259, hadis no: 6396-6398; İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal, c. 6, s. 149
2329] 17/İsrâ, 81
2330] 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer, B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sâdi Yüksel, Selefin İzinde, s. 215-219
2331] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
ŞİRK
- 625 -
Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?“ 2332
Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri
Kur’an’da Şirk ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk kelimesi geçmese bile âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah lafzı 2697 yerde, ilâh kelimesi 147 yerde, lâ ilâhe illâllah ifâdesi 2 yerde, lâ ilâhe illâ hû cümlesi 30 yerde, iman kelimesi 873 yerde, küfür kelimesi 525 yerde zikredilir. Saydığmız bu kavramlar şirk kelimesiyle birlikte toplam olarak 4442 etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir anlamı taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte, dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
Kur’an-ı Kerim, müşrikleri, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan, insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik olarak nitelendirir.2333 Kur’an’da şirk, herhangi bir şeyi, kavramı veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir. Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir. İlâh, Allah’ın Kur’an’da bildirilen özelliklerine sahip olan varlıktır. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir.
Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır: “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.“ 2334
“(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...“ 2335
2332] 21/Enbiyâ, 67
2333] 9/Tevbe, 28
2334] 39/Zümer, 64-67
2335] 29/Ankebût, 25
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah'a -hâşâ- eşler, ortaklar, benzerler edinirler de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.“ 2336
“Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar.“ 2337
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?“ 2338
“Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.“ 2339
“...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.“ 2340
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah'a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).“ 2341
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.“ 2342
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.“ 2343
“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.“ 2344
“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.“ 2345
“Ey oğlum, Allah'a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.“ 2346
“Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.“ 2347
2336] 2/Bakara, 165
2337] 4/Nisâ, 117
2338] 16/Nahl, 51-52
2339] 26/Şuarâ, 213
2340] 22/Hacc, 30-31
2341] 6/En’âm, 14
2342] 18/Kehf, 102
2343] 4/Nisâ, 45
2344] 36/Yâsin, 74-75
2345] 4/Nisâ, 116
2346] 31/Lokman, 13
2347] 30/Rûm, 31
ŞİRK
- 627 -
“Allah, sizlerden iman edip sâlih amellerde bulunanlara vaad etmiştir: Hiç şüphesiz kendilerinden öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde halifeler (yeryüzüne hâkim, güç ve iktidar sahibi) kılacak, kendileri için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları geçirdikleri korku döneminden sonra, güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır (büyük günahkârlardır).“ 2348
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.“ 2349
“Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.“ 2350
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.“ 2351
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azab dokunacaktır.“ 2352
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 2353
“De ki: ‘Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şâhid olun, biz gerçekten müslümanlarız.“ 2354
“Onların çoğu Allah'a, şirk koşmadan iman etmezler“ 2355
“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 2356
2348] 24/Nûr, 55
2349] 22/Hacc, 74
2350] 29/Ankebût, 8
2351] 6/En’âm, 22-23
2352] 5/Mâide, 72-73
2353] 9/Tevbe, 31
2354] 3/Âl-i İmrân, 64
2355] 12/Yûsuf, 106
2356] 42/Şûrâ, 21
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?“ 2357
“İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka bir şey değildir.“ 2358
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.“ 2359
“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.“ 2360
“Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler...“ 2361
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!“ 2362
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.“ 2363
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.“ 2364
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.“ 2365
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.“ 2366
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır. Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.“2367
Kur’an’da birçok âyetlerde açıkça görüldüğü gibi, Allah, ibâdetin sadece
2357] 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bkz. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24; 7/A’râf, 28
2358] 38/Sâd, 4-7
2359] 12/Yûsuf, 39-40
2360] 10/Yûnus, 18
2361] 9/Tevbe, 28
2362] 3/Âl-i İmrân, 151
2363] 21/Enbiyâ, 24
2364] 6/En’âm, 19
2365] 28/Kasas, 88
2366] 6/En’âm, 102 - 103
2367] 112/İhlâs, 1-4
ŞİRK
- 629 -
kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç“, bizi kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti bizim yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
Kur’ân-ı Kerim’de Şirk, Şu Şekillerde Tanımlanır:
1-) Büyük Günah: “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur.“ 2368
2-) Büyük Zulüm: “Lokman, oğluna öğüt vererek: ‘Ey oğulcuğum, Allah’a eş koşma. Doğrusu O’na eş koşmak büyük haksızlıktır, zulümdür’ demişti.“ 2369
3-) Büyük Cehâlet: “O’nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitabı.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.“ 2370
4-) Apaçık Sapıklık: “Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü, yalvardıkları şeyler yalvarışlarından habersizdirler.“2371 “Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, derin bir sapıklığa sapmış olur.“ 2372
5-) Büyük Alçaklık: “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır. İftira edenleri böylece cezalandırırız.“ 2373
6-) Zanna Göre Hareket: “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.“ 2374
7-) Dünya Hayatına Düşkünlük: “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden herbiri de arzular ki, bin sene yaşasın. Oysa (uzun) yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.“ 2375
8-) Halkı, Sağlam Temellerden Uzak Tutma: “Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!“ 2376
9-) Şirk Koşanların Kalplerinin Korku ile Doldurulması: “Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmalarından ötürü, inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir. Zâlimlerin durağı ne kötüdür!“ 2377
10-) Cennetin Kapılarının Şirk Koşanlara Kapanması: “Kim Allah’a ortak koşarsa,
2368] 4/Nisâ, 8
2369] 31/Lokman, 13
2370] 21/Enbiyâ, 24
2371] 29/Ankebût, 5
2372] 4/Nisâ, 116
2373] 7/A’râf, 52
2374] 6/En’âm, 116
2375] 2/Bakara, 96
2376] 29/Ankebût, 41
2377] 3/Âl-i İmrân, 151
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.“ 2378
11-) Tevhid İnancında Olanlara Karşı Düşmanlık: “İman edenlere en şiddetli düşman olarak, yahudileri ve Allah’a eş koşanları bulursun...“ 2379
Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? diye sordu. Ben: ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.“ buyurdu. 2380
Şirkin Sebepleri
İnsanların şirke düşme sebepleri söyle özetlenebilir:
1-) insanın Kendisini/Hevâsını (Basit Arzu ve Şehvetlerini) Tanrılaştırması: insanların tevhidden sapıp şirke düşmelerinin asıl sebebi; insanın kendi nefsine tapması, nefsini, yani kötü arzularını (hevâsını) ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı üstünlük sağlayıp onları kendisine kul etmek istemesidir. Kur’ân-ı Kerim bunu şu şekilde belirtmektedir: “(Firavun:) ‘sizin en yüce rabbiniz benim’ dedi.“2381; “Firavun milletine şöyle seslendi; ‘Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?“2382 insan, büyüklük taslayınca, tuğyan eder, azgınlaşır; Rabbine döneceğini unutur. “İnsan, azgınlık etmektedir, kendisini müstağnî/ihtiyaçsız görerek. Şüphesiz dönüş Rabbinedir.“ 2383
“Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, başka değil, ancak aralarındaki bağy nedeniyle ayrılığa düştüler.“ 2384 Bağy; “hakka saldırı, payına razı olmayıp başkalarının payına el uzatma, haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik“ mânâlarına gelir. İnsanları bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin peşine gitmeleri, kendi nefislerine tapınmalarıdır. “Hevâ ve hevesini ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın.?“2385; “Allah’tan bir hidâyet olmaksızın, kendi nefsine uyandan daha sapık kim vardır?“ 2386
Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini, adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine kulluk ettirirler. Sosyal ve siyasal anlamda şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır. Tevhid de, kulun kula kulluktan kurtulup yegâne Yaratıcısına yönelmesidir.
2378] 5/Mâide, 72
2379] 5/Mâide, 82
2380] Buhâri, Müslim
2381] 79/Nâziât, 24
2382] 43/Zuhruf, 51
2383] 96/Alak, 4-5
2384] 3/Âl-i İmrân, 10
2385] 25/Furkan, 43
2386] 28/Kasas, 50
ŞİRK
- 631 -
2-) Ataların Yolunu Körü Körüne Tâkip Etmek, Gelenekleri, Örf ve Âdetleri Yüceltmek, Irkçılık: Şirkin temel sebebi cehâlettir. Cehâlet taklidi getirir. Câhil kimseler doğru bir inanca sahip olmak için hiçbir gayret sarfetmezler. Atalarından, büyüklerinden nasıl görmüşlerse öyle inanırlar. Atalarının ve büyüklerinin her şeyin en iyisini bildiklerini zannederler. Onların bellettikleri ve miras bıraktıkları örfe âdete uymayı da görev kabul ederler. Atalardan kalma her şeyin doğru olduğuna inanma veya topluma uyma yanlışlığı, insanı şirke yaklaştırır. “(Ne yapalım,) Daha önce babalarımız Allah'a şirk/ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onun için biz de onların izinden gittik...“2387; “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince, ‘hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?“ 2388; “Ey Muhammed! Senden önce, herhangi bir kasabaya gönderdiğimiz uyarıcıya, o kasabanın şımarık varlıklıları sadece: ‘Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz’ derlerdi. Gönderilen uyarıcı: ‘Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız?’ dedi. Onlar: ‘Doğrusu sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz’ dediler.“ 2389
3-) Aşırı Hürmet ve Saygı; Diğer Varlıkları Allah ve Rasûlünden Çok Sevmek: “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin.’ Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.“2390; “Sen, yahûdi ve müşriklerin dünya hayatına daha düşkün olduklarını görürsün. Herbiri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azabtan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.“ 2391
4- Kibir, Büyüklenme (İstikbar): Şirk ve küfrün sebeplerinin başında büyüklük taslama gelir. “Küfredenler, cehenneme sunuldukları gün, onlara 'Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlardan gönlünüzce faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca büyüklük taslamış olmanız, hem de fâsıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız' denir.“2392 Cehennemdeki kâfir kuluna Allah şöyle seslenir: “Sana, âyetlerim gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun.“2393; “Mûsâ şöyle dedi: 'Ben, hesap gününe inanmayan her kibirlenen (mütekebbir)den Rabbime sığınırım.“2394 İblis'in Âdem için Allah'a secde etmemesinin ve küfre düşmesinin sebebi de kibir idi. “Meleklerin hepsi onun için secde etmişti; yalnız İblis hariç. O, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştu.“2395 Azgın Firavun da istikbarı yüzünden rabliğini ilân etme küstahlığında bulundu: “(Firavun,) adamlarını topladı ve onlara bağırdı: ‘Ben, sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi.“ 2396
5- Haddi Aşmak (Taşkınlık): Şirk ve küfrün sebeplerinden biri de Kur'an'da “beğâ“ fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı kibri yüzünden haksız ya
2387] 7/A’râf, 173
2388] 2/Bakara, 170
2389] 43/Zuhruf, 23 - 24
2390] 9/Tevbe, 24
2391] 2/Bakara, 96
2392] 46/Ahkaf, 20
2393] 39/Zümer, 59
2394] 40/Mü'min, 27
2395] 38/Sâd, 72-74
2396] 79/Nâziât, 23-24
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da hukuksuz davranışlarda bulunmak“ olan durumdur. “Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz) verseydi, mutlaka yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama O bir ölçü dâhilinde dilediğini indiriyor.“2397 “Karun, Mûsâ ümmetindendi. Ama o, toplumda kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki, onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Kavmi ona demişti ki: 'Şımarıp böbürlenme, Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah'ın sana verdiği ile dünyadan nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve dünyada fesat çıkarmaya niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç sevmez.“ 2398
6- Utuv ve Tuğyan (Çılgınlık, Azgınlık): insanların çoğu, bilhassa refah içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman, çılgınlık ve azgınlık sebebiyle, Allah'a ve O'nun vahyine karşı burun kıvırıp meydan okuyarak şirkin ve küfrün alçaklığına saplanırlar. “Oysa Biz, Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları) içinde bırakırız da bocalayıp dururlar.“ 2399
7- İstiğnâ (Kendisini Yeterli Görmek), Zenginlik ve Refahla Şımarma, Dünyevî Endişeler: insanın kendi kendini yeterli görmesi ve kendi dışında İlâhî bir güce ihtiyacı olmadığını zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda, insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah'ı unutmuşlar ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır. “Hayır, doğrusu insan, istiğna ederek (kendi kendine yeterli olduğunu zannederek) tuğyan/azgınlık etmektedir. Oysa dönüş Rabbinedir.“ 2400
8- Cebbarlık: insanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir. Bu da şirkin ve küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan, Allah'a iman ihtiyacı duymaz, O'nu tanımaz. “İşte Allah, her büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur.“ 2401
9- Çoğunluğa, Sürüye Uymak; Zanna Tâbi Olmak: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, zandan (kesin olmayan bilgiden, tahmin ve teoriden) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.“2402 Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın2403 peşine düşmek, insanı Allah'a şirk/ortak koşmaya2404 götürür. Allah'a şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapmanın, zanna tâbi olmanın (tahmin ve teorilere yaslanmanın) dışında hiçbir dayanağı yoktur.
10- Aklı Kullanmamak, Allah’ı Yeterince Tanımamak; Câhillik, Allah’ı ve O’nun Tasarruflarını bilmemek
11- Sadece Hissedilebilene, Beş Duyu ile Algılanılabilene İnanıp, Hissedilemeyeni İnkâr, Duyu Organlarının İlâhlaştırılması, Gayba İman Etmeme
12- İnsanlara Tevhidî Dâvetin Yeterli Şekilde Yapılmaması
2397] 42/Şûrâ, 27
2398] 28/Kasas, 76-77
2399] 10/Yûnus, 11
2400] 96/Alak, 6-8
2401] 40/Mü'min, 35
2402] 6/En’âm, 116
2403] 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 28
2404] 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 35-36, 66
ŞİRK
- 633 -
13- Yarını/Âhireti Uzak Görmek, Önemsemeyip İhmal Etmek, Bâtıl Umutlar
14- Şeytanın Aldatması, Şirk Düzenlerinin ve Müşrik Çevrelerin (İslâm’a Teslim Olmayan Ailenin, Arkadaş Grubunun, Medyanın, Eğitimin) Etkisi.
Şirkin Çeşitleri
Câhiliyye Araplarının putlara tapan müşrikler olduğunu okuyan veya duyan bazılarının zannettiği gibi, şirkin tek çeşidi putlara tapmak değildir. Gerek Kur’an’a ve gerekse câhiliyye Araplarının hayatına baktığımızda putlara ibâdetin şirk çeşitlerinden sadece biri olduğunu görürüz. Evet, putlara tapma, şirkin en açık bir örneğidir; ama onun dışında her zaman dilimindeki câhiliyyenin şirki çok çeiştlidir. Farklı câhiyyelerde şirk, değişik boyutlar kazanmıştır. Modern câhiliyyenin egemenliğindeki günümüz düzen ve toplumlarında, doğuda ve batıda insan hayatında sayısız şekilleriyle şirk mevcuttur.
Arap câhiliyyesinde de, sanıldığı gibi, şirk unsuru olarak put, yalnız ve tek çeşit değildi. Müşrik Araplar, putlara ibâdetin yanısıra; meleklere, cinlere tapınma, kabile taraftarlığında (ırk ve soy asabiyetinde) aşırıya gitme, atalarının örf ve âdetlerini körü körüne taklit gibi sahte rablere kulluk ediyorlardı. Zaten onlar, putlara Allah gibi bir ilâh gözüyle de bakmıyorlar, onların Allah'a yakınlık için aracı, şefaatçi olduklarına inanıyorlardı. Bununla birlikte kesinlikle Allah’ı yaratıcı ve büyük ilâh olarak kabul de ediyorlardı. Şirk çok çeşitlilik arzeder. Şirk, temelde Allah’tan başka ilâh/tanrı kabul etmek olduğu halde, çok farklı görüntüleri vardır. Şirki iyi anlamak için çeşitlerini bilmek şarttır. Şirk çeşitlerini şöyle sayabiliriz:
1-) Şirk-i İstiklâl: Birbirinden ayrı iki ilâhın varlığını kabul etmek; Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak yahut tamamen ayrı olmak üzere Allah’tan başka bir veya birden fazla mâbudun varlığına inanmaktır. Eski Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya mecûsîlerin iyilik ve kötülük tanrısı inançları gibi.
2-) Şirk-i Teb’iz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul etmektir. Hristıyanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-ruhul kudüs toplamı olarak bir olduğu inancı gibi.
3-) Şirk-i Takrib: Allah’a yaklaştıracakları zannıyla birtakım putlara tapınmak; Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna inanmakla beraber ona yaklaştıracağı inancı ile insanların kendi yaptıkları put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz zamanında yaşayan câhiliyye Arapları putlara, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile tapıyorlardı. Kur’an-ı Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp da kendilerine birtakım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.“ 2405
4-) Şirk-i Taklid: Çevrenin etkisinde kalarak düşülen şirk; Ataların bâtıl inanışlarını aynen sürdürmek, bâtıl da olsa atalar dinine inanmak. Hususi olarak beğenip seçtikleri için değil de, atalarından geldiği için bâtıl olduğu halde kabul ettikleri inanç, düşünce ve yaşama biçimi, şirktir. Genellikle insanların çoğu, dinini araştırıp delilleriyle bilerek, bâtılı haktan ayırıp seçerek değil; içinde bulunduğu
2405] 39/Zümer, 3
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumda o din bulunduğu için, bulduğu saflığı veya yanlışlığıyla birlikte bir dine sahip olur. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin ağzından şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız.“ 2406
5-) Şirk-i Esbab: Sebepleri putlaştırmak; Kâinattaki her türlü kanunun Allah’ın yaratması ve müsaadesiyle değil de, kendi kendine oluştuğuna ve işlediğine inanmak. Evrendeki her şeyi yaratan ve eşyanın hususiyetlerini tayin ve takdir eden Allah’tır. Kâinatta her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş yakıcıdır gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak her şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir. Her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmadığını kabul etmekle beraber, sebepleri Allah’ın yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi yalnız tabiata ve zâhirî sebeplere vermek, sebepleri gerçek fâil ve yaratıcı kabul etmek, sebepleri putlaştırıp yüceltmektir.
6) Şirk-i Ağraz: “Acaba Allah ne der?“ yerine; “İnsanlar acaba ne der?“ diyerek, insanların hatırını Allah’ın hatırından üstün tutmaya ve Allah’ın rızâsı yerine insanların beğenisini tercih ederek Allah’ın hükmünü uygulamayıp başkalarının hükmünü isteyenlerin şirkine şirk-i ağraz denilir.
Şirk İçin Bazı Örnekler
Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı düşülen şirki, şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:
Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece Allah'a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah'la birlikte veya O’ndan bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur ki, bu tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.“ 2407
Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve Resulü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları ve kanun koyucuları benimseyip kabullenmek de insanı şirke sokar. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tâbi olmak insanı tevhidden uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.“2408; “Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.“2409; “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).“2410; “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.“2411 Allah ve Rasûlü’nün hükmüne
2406] 43/Zuhruf, 23
2407] 7/A’râf, 18
2408] 5/Mâide, 44
2409] 12/Yûsuf, 40
2410] 42/Şûrâ, 21
2411] 4/Nisâ, 65; ve yine bkz. 4/Nisâ, 59
ŞİRK
- 635 -
teslim olmamak, İslâm’dan olan bir şeyden tiksinip hoşlanmamak, Allah’ın haram kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da açık bir şirktir.
Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar, insanı şirke sokar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.“2412; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.“ 2413
Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah'a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları ilâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine getirse bile bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 2414
Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen, yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan, kâinatın idaresini elinde tutan zat demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir, dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zatın da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve evrende dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunu zannetmek şirktir. 2415
Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir. Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum, yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka âlimlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Hâlbuki onlar da tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O’ndan başka ilâh yoktur. O, koştukları şirklerden münezzehtir.“2416 insanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zatlara yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını helâl
2412] 12/Yûsuf, 40
2413] 9/Tevbe, 31
2414] 33/Ahzâb, 36
2415] Bkz. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
2416] 9/Tevbe, 31; ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş olurlar. 2417
Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah ve uygulamasıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zatlar, yöneticiliklerinde kendilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara öğretmişler, “Eğer biz Allah’ın yolundan ayrılırsak, bize itaat etmeniz gerekmez“ demişlerdi. Halkın içinden herhangi bir genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni bu kılıçlarımızla doğrulturuz“ diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tevhidî şuur dolayısıyla Allah'a hamd ediyordu.
Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen Şirk: “Dikkat et, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.“2418; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.“ 2419
Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah'a çıkaran ve aracılık/arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah ile insanlar arasında, Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile insanlar arasında bu anlamda aracılar/şefaatçiler yoktur. Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kul duâ ettiği zaman, Allah onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla takdir edemeyen câhiller ise, kulu Allah'a yaklaştırıcı, aracı zatların olduğuna inanırlar, böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını ispatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı ile görüşebilmesi için aracılara, cumhurbaşkanına yakın zatlara ihtiyaç duyulur da âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için aracılara ihtiyaç duyulmaz mı?“ derler. Elbette cumhurbaşkanı ile herkes görüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı, bir anda ancak bir kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz ve zavallı bir varlıktır. Milyonlarca vatandaşı bir anda kabul etmesi, onları görmesi ve işitmesi mümkün değildir. Fakat Allah bundan âciz midir ki aracılara gerek duysun! O, bir anda bütün kâinatı ve yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’ ve basîrdir. Çünkü O, ilâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve noksanlıktan uzaktır. Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle bir şirki, ibâdet gibi insanlara sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır. Bu tuzağa düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak ve anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyuruyor: “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların Allah’tan başka velîleri ve şefaatçıları (aracıları) yoktur. Umulur ki sakınırlar.“2420; “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm. O halde onlar da Benim çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.“ 2421
Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme gibi duyguların bir araya gelip
2417] Bkz. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292
2418] 39/Zümer, 3
2419] 10/Yûnus, 18
2420] 6/En’âm, 51
2421] 2/Bakara, 186
ŞİRK
- 637 -
kaynaşmasından velî/dost edinmek adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost ve yardımcı olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.“2422 insan için Allah’tan başka gerçek anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur.“2423 Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahudilerle, hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.“2424; “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.“ 2425
Kâfirleri velî ve yönetici tanımak açık bir şirktir. Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü'minler birbirlerinin dostudur. Allah da mü'minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü'min, Allah için ve O’nun izin verdiği mü'minleri velî/dost edinmeyi bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak kabul ederse, imanı boşa çıkar ve müşrik olur. “Allah, mü'minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.“2426; “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.“2427 Velî, yani gerçek ve mutlak anlamda yönetici, dost ve yardımcı edinilmeye lâyık yegâne varlık Allah’tır. O’ndan başkaları, kendilerine bile yardım etmeye güçleri yetmeyen, kendileri de Allah tarafından yaratılmış olan, her bakımdan Allah'a muhtaç ve bağımlı olan âciz varlıklardır. “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah'a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).“2428 Müşriklerin önemli bir özelliği, kendilerine Allah’tan başka dostlar edinmeleridir. Allah’ı bırakıp kullarını velî (mutlak yönetici, dost ve yardımcı) edinmek, Kur’an’a göre şirktir. “İnkâr edenler, Beni bırakıp kullarımı evliyâ/dostlar, velîler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz cehennemi kâfirler için bir konak/durak olarak hazırladık.“2429; “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.“ 2430
Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. “De ki, şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.“ 2431; “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım ister,
2422] 4/Nisâ, 45
2423] 9/Tevbe, 116
2424] 5/Mâide, 51
2425] 5/Mâide, 57
2426] 2/Bakara, 257
2427] 3/Âl-i İmran, 100
2428] 6/En’âm, 14
2429] 18/Kehf, 102
2430] 36/Yâsin, 74-75
2431] 6/En’âm, 162
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
medet umarız (Ey Allah’ım!)“2432; “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.“2433; “Allah’tan başkasına (yalvarıp) duâ edenden daha sapık kim vardır? Yalvardıkları o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler ve onların duâlarından habersizdirler.“2434; “Allah’tan başka duâ ettikleriniz sizin gibi kullardır.“2435; “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size yardım etmeye muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım edemezler.“ 2436
İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım etme ve tasarruf sahibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır. Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde taşıyan zatların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar, duâ ve niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış bir mü’min ise yalnızca Allah'a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder ve yalnızca mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler, yardım ümidiyle; ölülere, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları yerlere giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için adaklar ve kurbanlar keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler, orada medfun olan yatır veya evliyâ dedikleri zatlara duâ edip arzularına nâil olmak isterler. İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke düşer. Câhillik, insanı şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur. Hele İslâm dışı bir çevrede, İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir anlayışın hâkim olduğu, gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda bu yol daha hızla kişiyi şirke ulaştırır.
Câhil halk, Allah’tan başka yatırlara, türbelere duâ etmekte, hatta bazen Allah’ın Rasûlünü de kendi şirkine âlet etmektedir. Bazı câhil insanlar, duâ ederken: “Ya Rabbi, Ya Rasûlallah!“ diye nidâ etmektedir. Dolayısıyla hem Allah'a, hem de Allah’ın Rasûlüne duâ ediyor. Bunun sebebi, çoğunlukla “Rasûlullah“ kelimesinin anlamını bilmemek olmalıdır. İkinci sebep ise, Rasûlullah’ın ölümsüz olduğu, herkesi görüp gözeterek ümmetinin yardımına her an koştuğu inancı olabilir. Hurâfe ve şirk inancı, insanlara Peygamber’in ölümsüz olduğunun yanında, evliyâların, Hızır’ın, Mehdi’nin, Mesih’in ölümsüz olduğunu, fakat bunların gizli yaşadıklarını, herkesin onları görmesinin mümkün olmadığını kabul ettirmiştir. Oysa peygamberlerin ölümlü olduğunu Kur’an bize açıkça ifade etmektedir: “Muhammed ancak bir peygamberdir/elçidir. O’ndan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.“2437 Peygamberimiz’in vefatından sonra, onun ölümüne inanmak istemeyenlere karşı Hz. Ebû Bekir’in cevabı meşhurdur: “Herkes bilsin ki Muhammed (s.a.s.) ölmüştür. Kim, Muhammed’e tapıyorsa O, beşerdi ve öldü. Kim de Allah'a tapıyorsa bilsin ki O, diridir, hayy ve kayyûmdur. Kendisinden başka ilâh olmayan tek Allah’tır.“
“Sizden hiçbiriniz, beni ana babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.“ insanlar içinde en çok, hatta kendi nefsimizden daha fazla Allah Rasûlünü sevmek zorundayız. Bu sevgi, “anam babam
2432] 1/Fâtiha, 5
2433] 26/Şuarâ, 213
2434] 46/Ahkaf, 5
2435] 7/A’râf, 194
2436] 7/A’râf, 97
2437] 3/Âl-i İmrân, 144
ŞİRK
- 639 -
(ve kendim, senin uğruna) fedâ olsun yâ Rasûlallah!“ diyen ashâbın dillendirdiği fedâkârlık boyutlarında da olmalıdır. Ama Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmek, tevhidle şirk kadar birbirinden apayrı şeylerdir. Peygamberlerini sevmekte aşırıya giderek şirke düşen hristiyanlar, peygambere duâ edip yalvarır, ondan bir şeyler isterken; tevhidî esaslara bağlı olan mü’minler, peygamberleri için Allah'a duâ eder, Allah’ın ona rahmet etmesini isterler; yani salevat getirirler. Birinde kendisinde ilâhî özellik görülerek duâ edilen, Allah'a şirk koşulan bir yanlış sevgi; diğerinde, kendisi için Allah'a duâ edilen, insan olarak büyüklüğüne rağmen, duâya, Allah’ın rahmetine muhtaç kabul edilen bir kul olarak doğru sevgi...
Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.“2438; “...Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası, kendi elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.“ 2439
Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara Hakaret Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, ‘biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azab edeceğiz.“2440; “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.“ 2441
Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz..“2442; “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler.“2443; “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.“ 2444
Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir insanı veya Nesneyi, İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...“2445; “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah'a -hâşâ- eşler, ortaklar, benzerler edinirler de
2438] 2/Bakara, 85
2439] Rûm, 31-32
2440] 9/Tevbe, 65-66
2441] 4/Nisâ, 140
2442] 5/Mâide, 23
2443] 9/Tevbe, 51
2444] 36/Yâsin, 74-75
2445] 29/Ankebût, 25
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.“2446; “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.“ 2447 Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.“ 2448
Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan, mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir surette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir. “De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile) herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.“2449; “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.“ 2450
Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek, yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah'a kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah'a kulluktan da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu olur. “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!“2451; “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?“2452; “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir kavim oldunuz.“2453; “...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşinin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.“ 2454
İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek. “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar.“2455; “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden
2446] 2/Bakara, 165
2447] 29/Ankebût, 8
2448] İbn Mâce, hadis no: 4205
2449] 7/A’râf, 188
2450] 5/Mâide, 76
2451] 28/Kasas, 87
2452] 45/Câsiye, 23
2453] 45/Câsiye, 31
2454] 2/Bakara, 39
2455] 42/Şûrâ, 21
ŞİRK
- 641 -
yücedir.“ 2456
Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların kendileridir!“ 2457
Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?“2458; “Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.“2459; “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını (veya sizi kendi dostlarından) korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.“ 2460
Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini düşünerek, onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd’a (a.s.) onlar şöyle diyorlardı: “Tanrılarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey söylemeyiz.“2461 Buradaki “çarpmak“, daha ziyade “deli etmek“ şeklinde izah edilmiştir.
Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah'tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah'ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah'ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah'ın Kitabında olmayan ve Kitab'a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah'ın kanunları gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için 'bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır' diyorlar. İşte bunlar, Allah'ın lânetledikleridir. Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.“2462 “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.“ 2463
Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk.
r- Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının Olduğuna, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda insanların Bilebileceğini İddia Etmek.
s- Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini Helâl Saymak.
2456] 9/Tevbe, 31; Ve bkz. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
2457] 9/Tevbe, 67; Ve bkz. 5/Mâide, 78-79
2458] 16/Nahl, 51-52
2459] 39/Zümer, 36
2460] 3/Âl-i İmrân, 175
2461] 11/Hûd, 54
2462] 4/Nisâ, 51-52
2463] 4/Nisâ, 60
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İttibâ Şirki
İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde bile (istisnalar dışında) tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.“2464 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’an en fazla önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...“ diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).“ 2465
“Lâ ilâhe illâllah“ hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, İman edin!“ diye uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici,
2464] 26/Şuarâ, 227
2465] 4/Nisâ, 136
ŞİRK
- 643 -
rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah'a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah'a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.2466; “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah'a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!“2467 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah“a muhtaçtır.
Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah'a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur“ diyerek insanları tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...“ diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah'a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah'a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar. Yığınlar, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah'a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!“2468; “...Hüküm sadece Allah’a aittir.“2469; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?“2470; “Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden)
2466] Bkz. 33/Ahzâb, 44
2467] 39/Zümer, 17-18
2468] 7/A’râf, 54
2469] 12/Yûsuf, 40
2470] 16/Nahl, 17
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?“ 2471
Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar, bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.“ 2472
Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn“ Muhammed (s.a.s.)’den şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablık anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile tapınılan bir rabdı, baba ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdı. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram yapan rablerdi.
Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişince, şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından, bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah'a iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah'a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud, tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl olur?!
İman iddiası, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“2473 Adiy: “Ya Rasûlallah, hristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki“ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?“ Adiy: “Evet“ dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.“ 2474
2471] 35/Fâtır, 3
2472] 40/Mü’min, 26; Ve yine bkz. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
2473] 9/Tevbe, 31
2474] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
ŞİRK
- 645 -
“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.“2475; “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?“2476; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.“2477; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.“2478; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.“2479; “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.“2480; “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“2481; “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?“2482; “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?“2483; “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.“2484; “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.“2485; “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!“2486; “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.“2487; “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.“ 2488
Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.“2489; “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.“2490; “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek
2475] 7/A’râf, 3
2476] 42/Şûrâ, 21
2477] 42/Şûrâ, 10
2478] 6/En’âm, 121
2479] 4/Nisâ, 65
2480] 24/Nûr, 47-48
2481] 5/Mâide, 44
2482] 5/Mâide, 50
2483] 95/Tîn, 8
2484] 4/Nisâ, 59
2485] 33/Ahzâb, 36
2486] 7/A’râf, 54
2487] 6/En’âm, 82
2488] 12/Yûsuf, 40
2489] 4/Nisâ, 13-14
2490] 8/Enfâl, 1
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akıl sahipleri de onlardır.“2491; “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.“ 2492
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.“ 2493
Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah“la direkt ve sağlam bir şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.“2494 âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona denktir veya bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir“ diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır;2495 çünkü ikrahta rızâ yoktur.
Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ ilâhe illâllah“ deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa
2491] 39/Zümer, 17-18
2492] 3/Al-i İmrân, 31-32. Yine bkz. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115
2493] İbn Mâce, hadis no: 4205
2494] 5/Mâide, 44
2495] 16/Nahl, 106
ŞİRK
- 647 -
da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece diliyle söyleyenler. 2496
Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
Büyük ve Küçük Şirk; Açık Şirk ve Gizli Şirk
Şirki İslâm âlimleri şu şekilde de ayırmışlardır. a- Büyük Şirk: Allah’ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki bu, en büyük inkâr ve küfürdür. b-Küçük Şirk: Bazı amelleri yaparken Allah’ın dışında başkalarının da rızâsını hesaba katmaktır. Böyle bir tavır riyâ ve amelî münafıklıktır. Şirkle ilgili yukarıdaki tasniflerin yanında, şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılmıştır.
Gizli Şirk
Açık şirk: Allah’ın zatında, sıfatlarında ve isimlerinde ortak tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat gizli şirk öyle değildir. Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine) kafa tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu şirkin farkına varmak zordur, kişi çoğu zaman bu şirke düştüğünün farkına bile varmayabilir. Maalesef, günümüzde dinini tam olarak bilmeyen bazı müslümanlar gizli şirke bulaşmaktadırlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bu hususta müslümanları uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında gelir. Meselâ, bir insan Allah'a ibâdet ederken insanların gözüne girmeyi, onların yardımlarından faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna gizli şirk denir. Çağımızda bir hastalık derecesine varan, aşırı mal-mülk sevgisi, aşırı para ve servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular da gizli şirk sayılmışlardır. Bunlar için delicesine çalışılırsa, bu çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı şirke götürebilir. Çünkü İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır; hayatın amacı sadece Allah olmalıdır.
“Onların çoğu Allah'a, şirk koşmadan iman etmezler.“2497 Allah Rasûlü (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.“ ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman riyâkârlara: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.“ 2498
Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.“ İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?“ “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de senden mağfiret dileriz’ deyin“ buyurdu. 2499
2496] Geniş bilgi için bkz. Muhammed Kutub, Tevhid
2497] 10/Yûnus, 106
2498] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58; Müsned, Ahmed bin Hanbel
2499] İbn-i Kesir
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın halili (dostu) İbrahim (a.s.) ne güzel dua etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.“2500 Âyette belirtildiği üzere, İbrahim (a.s.) bile kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah'a duâ etmiştir.
Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilir. Allah’ın birliğine iman eden, Allah'a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah'a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünü O’na ait kılan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.“2501; “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mi arayayım?“ 2502
Küçük Şirk
Kebâirden, (büyük günahlardan) daha büyük, ebedî cehennemlik yapan şirkten daha küçük olan şirk unsurları, küçük şirk diye adlandırılır. Günümüzde de her yerde görülebilen küçük şirke bazı örnekler verelim:
1- Riyâ (Allah rızâsı için yapılması gereken bir ibâdeti Allah'tan başkası için yapmak anlamında).
2- Allah'tan başkası adına yemin etmek (Allah'ın dışında yemin edilecek kutsal bir varlık kabulü anlamında).
3- Mavi boncuk, nazar boncuğu takmak (zarardan uzaklaştırmak için manevî sığınak olarak Allah'ın dışında bir şey kabulü anlamında).
4- Sihir/büyü ve üfürükçülük, kâhinlik, medyumluk, arraflık: “...Süleyman kâfir olmadı (büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı...“ 2503
5- Gelecekten haber vermek ve bu haberlere inanmak veya mutlak gaybı bildiğini iddia etmek (Yıldızlardan ve burçlardan yola çıkarak, her çeşit fal bakarak, cinlerden öğrendiğini iddia ederek gelecekle ilgili bilgiler vermek ve bu yalanlara inanmak; kendisinin veya başkasının geleceği, mutlak gaybı bildiğini iddia etmek anlamında).
6- Allah'tan başkası adına adak adamak veya kurban kesmek, muskacılık, cincilik yapmak
7- Uğursuzluk görüşü.
Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ
“Riyâ“ kavramının aslı görmek anlamına gelen “ru’yet“tir. Riyâ; kişinin,
2500] 14/İbrahim, 35-36
2501] 6/En’âm, 162-163
2502] 6/En’âm, 164
2503] 2/Bakara, 102
ŞİRK
- 649 -
görsünler diye bir davranış içerisine girmesi, bir ibâdeti gösteriş için yapmasıdır. Bu; işte, davranışta ve ibâdette gösteriştir. Sâlih bir ameli Allah rızâsını kazanmak amacıyla değil, insanların beğenisini, onların hoşnutluğunu kazanmak için yapmaktır. Bu şekilde gösteriş yapanlara ‘riyâkâr’ veya ‘mürâi’ denilir.
Riyâ anlayışında, yapılan fiil niyete uymaz. Bu uygunsuzluk yerine getirilen ibâdette ve davranışta ya tamamen ya da biraz olabilir. Riyâ, samimiyetsizliğin, ikiyüzlülüğün, kişiliksizliğin bir sonucudur. Bazı zayıf karakterli insanlar, ya bir dünyalık elde etmek, ya bir makama çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için başkalarına şirin görünmeye çalışırlar. Onların hoşuna gidecek davranışta bulunurlar. Oldukları gibi değil de; yaranmaya çalıştıkları kişilere göre görünürler, ortama göre hareket ederler.
Riyânın en çirkini şüphesiz, insanı Rabbine yaklaştıran ve kulluğun gereği olan ibâdetin veya İslâmî ilkelerin çirkin çıkarlara âlet edilmesidir. Kişinin, ibâdeti, kul olduğu ve Allah’ın rızâsını kazanmak için değil de; menfaat elde etmek niyetiyle yapmasıdır. Bir kişinin tamamen veya az da olsa saf ve iyi niyetinin tersine iş ve ibâdet yapması, bunun sonucunda mükâfat beklemesi riyâdır.
Riyâkâr, Allah rızâsı için yapılması gereken bir ibâdeti, kullar görsün diye sergiler. Allah’tan beklenmesi gereken sonucu/ödülü de kullardan bekler. Böyle bir durumda iki yalan ve yanlış vardır: Allah rızâsı için yapması gereken davranışı kullar için yapmak; Allah’tan beklenmesi gereken bir mükâfatı kullardan beklemek. Kur’an-ı Kerim, riyâyı münâfıkların önemli bir özelliği olarak saymaktadır: “Gerçek şu ki, münâfıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman isteksizce (tembel tembel) kalkarlar. İnsanlara karşı riyâ (gösteriş) yaparlar ve Allah’ı çok az anarlar.“2504 Yine, Mâûn sûresinde namazı gösteriş için kılıp, kıldığı namazdan habersiz olanlar kınanmaktadır. Sûrenin başında Din’i yalan sayan, yetime yemek yedirmeyi teşvik etmeyen kimse kınanırken, sûrenin sonunda, riyâ/gösteriş için namaz kılanlar ağır dille suçlanır. Bu kimseler “mâûn“u (zekâtı veya çeşitli yardımları) da vermezler.2505 Mâûn sûresinin ifadesine göre bu gibi riyâ, Din’i yalanlamakla eşittir; münâfıklık ve çirkin bir davranıştır. Riyâ, olduğundan farklı şekilde iyi görünerek insanların kalbinde hak etmediği bir yer almak isteğidir. Böylesine bir davranış karakter bozukluğudur, bir kalp hastalığı ve alçak bir ikiyüzlülüktür. 2506
Riyânın Dereceleri: İmam Gazâli, riyânın dört derecesini saymaktadır:
1- En ağır riyâ çeşidi; hiçbir sevap beklentisi olmadan gösteriş için ibâdet etmek. Abdestsiz olduğu halde insanların yanında namaz kılmak gibi. Bu, açık bir şirktir.
2- Biraz Allah rızâsı için niyet olsa da, ibâdeti gösteriş için yapmak. Tek başına olsa yapmayacağı o ibâdeti başkalarının görmesi için yapmak. Bu davranış, gizli şirktir
3- Gösteriş ve sevap niyeti eşit olan davranışta bulunmak. Bu şekilde amel işleyenin ameli boşa gider.
2504] 4/Nisâ, 142
2505] Bkz. 107/Mâûn, 4-7
2506] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 541-543
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
4- İbâdetini, insanların duymasından sonra daha da artırmaktır. Böyle birisi, insanlar duymasa da ibâdetini yapar. Ancak riyâ kokusu olduğu için bu şekilde davranmak hatadır.
Peygamberimiz (s.a.s.) riyâyı, gizli şirk olarak tanıtmaktadır: “Muhakkak ki sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyâdır.“ 2507
Câfer Sâdık (r.a.) da şöyle diyor: “Riyânın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerinedir (karşılığını onlardan beklesin); Allah (c.c.) için amel eden kimsenin sevabı ise Allah üzerinedir.“2508 Kur’an, Allah’a ve âhiret gününe inanmayıp insanlara karşı gösteriş olsun diye mallarını infak edenleri kınar ve onların yaptıklarının geçersiz olduğunu belirtir.2509 Buna karşın gerçek mü’min olanlar, mallarını yalnızca Allah rızâsı için infak ederler. 2510
Birçok hadis-i şerifte riyânın çirkinliği ve riyâkârların kazandıkları kötü sonuçlar açıklanmaktadır. Gösteriş için Kur’an okuyanlar, insanlar kendisine âlim desinler diye ilim öğrenenler, dinini âlet ederek dünya çıkarı sağlamaya çalışan istismarcılar, insanlara ma’rû’fu (iyiliği) emredip kendileri yapmayanlar ve benzerleri şiddetle tenkit edilmektedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Ben şirk koşulan her şeyden müstağnîyim (onlara ihtiyacım yoktur, onlardan uzağım). Kim bir amel yapar, buna Benden başkasını da ortak kılarsa, onu ortağıyla başbaşa bırakırım.“ 2511
Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerife göre, “kahramanlık ve gösteriş için cihad eden Allah yolunda değildir. Ancak bir kimse îlâ-yı kelimetullah (Allah’ın yüce adı) için cihad ederse o Allah yolundadır.“2512 insanların en kolay riyâ karıştırabilecekleri ibâdetler namaz ve sadaka vermektir. Çünkü her ikisi de zordur ve sevapları çoktur. Peygamberimiz (s.a.s.) bunların gösteriş için yapılmasını ısrarla yasaklar.
Riyâkârlık ve münâfıklık daha çok müslümanların güçlü olduğu yerlerde ortaya çıkmaktadır. Rabbimiz buyuruyor ki: “De ki: ‘Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnız bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.“ 2513
Şirkin Zararları
İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere (imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliye eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızadır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler
2507] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457, 4/58
2508] İ. Humeynî, Kırk Hadis Şerhi, 1/53
2509] 2/Bakara, 264; 4/Nisâ, 38
2510] 2/Bakara, 272
2511] Müslim, Zühd 46, hadis no: 2985, 4/2289
2512] Müslim, İmâre 150, hadis no: 1904, 3/1513
2513] 18/Kehf, 110
ŞİRK
- 651 -
de ölümcül hastadırlar,2514 onların duyu organları da ârızalı ve görev yapamaz durumdadır.2515 Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri,2516 birer pisliktirler.2517 Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fezat, fesat, kavga, anarşı, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.“2518 Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.
Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden atom ve hücrenin iç yapılarına kadar mikro âleme, bitkiler âleminden hayvanlar âlemine kadar tüm evrende tevhidin eseri gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı anlayışa sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür durur.2519 Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek“, diğeri “birlik“ veya “birleşmek“ demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet“ bilincine sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş2520 kabul edecektir. Aynı Allah'a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve imkân birliği oluşturacaklardır. Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip sayabiliriz:
1 Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
2 Arınmış nefsi yok eder.
3 İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
4 Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
5 Amelleri boşa çıkarır.
6 İnsanın ebediyyen cehennemden kalmasına sebep olur.
7 Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
8 Büyük bir zulümdür.
9 Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
10 İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından daha
2514] 2/Bakara, 10
2515] 2/Bakara, 18, 7/A’râf, 179
2516] 7/A’râf, 179
2517] 9/Tevbe, 28
2518] 21/Enbiyâ, 22
2519] 30/Rûm, 31-32
2520] 49/Hucurât, 10
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki 'eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.“2521; “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah'a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.“ 2522
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve sadece O’na uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Faziletler doğuştan değil; sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesindedir. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.
Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları doğrudan o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’ diye tapınmaya başladılar. Hâlbuki Allah (c.c.) bütün insanlara, sizi ben yarattım ve rızkınızı da ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti yalnızca Bana yapın.’ diye buyurmaktadır.2523 Şirk dini üzerinde olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler, hem de o ilâhlar adına kurallar (şeriatlar) uydurup onu din haline getirirler. Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta ve reddetmektedir.2524 Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar, aslında gerçek anlamda bir ilâh bulmuş ve gerçekten ona ibâdet ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’ (sanı)dır, bir avunmadır.2525 Yarın hesap günü şefaatçi olacakları zannedilen bütün ‘şerikler-ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım edemeyeceklerdir. 2526
Bâtıla İman: Kur'an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın, olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah'ın inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur. “De ki: ‘Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir.’ Bâtıla iman eden ve Allah'ı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.“2527; “Tek Allah'a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O'na şirk koşulunca (buna)
2521] 39/Zümer, 65
2522] 4/Nisâ, 48 ve 116
2523] 4/Nisâ, 36
2524] 42/Şûrâ, 21
2525] 10/Yûnus, 66
2526] 6/En’âm, 94
2527] 29/Ankebut, 52
ŞİRK
- 653 -
iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah'ındır.“2528; “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah'a iman ederler.“ 2529
Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü'min de Allah'a iman etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, “küfür“ etmesi gerekir. Küfredip reddetmesi gerekenlerin başında tâğut gelir.2530 Doğru iman, Kur'an'ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara Allah'tan başka ilâh olmadığını, Allah'ın âlemlerin Rabbi olduğunu, Allah'tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu ispatlamak için Allah'ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır. “Allah'tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah'a aittir. O'ndan başkasına değil!“ 2531
Kur'an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır.“2532 Kur'an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur'an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat Kur'an'a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. 2533
Hevânın Putlaştırılması
“Hevâ“; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir. Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, yeterli ilmi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis, sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, dünyada rezilliğe, âhirette ise azâba götürür.
İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına “hevâ“ denilmektedir. Nefsin ölçülü ve sınırlı istekleri, meşrû arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil; sevap bile olur. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu taleplerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil; hevânın aşırı arzularıdır. Kişi, nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu, şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir şeydir.
Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme/vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa, bu nefis, doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi hevâsına uydu demektir. Yeryüzündeki bütün günahların,
2528] 40/Mü'min, 12
2529] 12/Yûsuf, 106
2530] Bkz. 2/Bakara, 256
2531] 12/Yûsuf, 40
2532] 6/En'âm, 82
2533] Bkz. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün şirklerin, bütün kâfirliklerin sebebi hevâya uymaktır. Bir iş yaparken, bir şeyin hakkında karar verirken, bir ibâdet fiilini yerine getirirken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına/arzularına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere inanmıyorsa, o aklın sahibi kesinlikle yanılacaktır ve insan, hevâsına uymuş olacaktır.
Hevânın İlâh Haline Getirilmesi: Bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanımıyorsa o insan kendi hevâsını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevâsını (arzularını/isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?“2534 Böyle kimseler, canlarının istediğinden başka kutsal bir şey bilmezler. Bunlarda hakseverlik yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştükleri arzuları da normal bir istek değil, nefislerinin istediği kuruntulardır. Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şâhit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır. Dolayısıyla kendi nefislerini doyurmaya, keyiflerini tatmin etmeye çalışırlar. Bunlar, hakkı/gerçeği kabul etmezler, ama keyfîliği hayat anlayışı olarak alırlar.
“Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz öğüt alıp düşünmüyor musunuz?“ 2535
Hevâsına Uyanların Özellikleri: Hevânın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Böyleleri hevânın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyflerinin peşine giderler. Allah’ın gönderdiği hidâyet rehberine aldırmazlar bile. 2536
Kişinin kendi hevâsına uyması, Hak’tan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur’an, “kendi hevâlarına uyanlara tâbi olmayın“2537 demektedir. Böyle yapanlar zâlim olurlar. Zâlimler ise Hak’tan yüz çevirenlerdir.2538 Zaten onların Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, Vahyi bırakıp kendi hevâlarına uymalarıdır.2539 Şu âyet, hevâya uymanın zararlarını göstermesi açısından ne kadar dikkat çekicidir: “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesada (bozulmaya) uğrardı…“ 2540
Hevâlarına uyanların özelliklerinden biri de istikbar (kendini büyük görme) ve peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır. Bu gün de hayata ve dünyaya kendi hevâları doğrultusunda yön vermek, keyiflerine göre yaşamak isteyenler Kur’an mesajına, İslâm’ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar.2541 Hevâlarına uyanlar Allah’tan gelen ilmi (vahyi veya âyetleri) bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar
2534] 25/Furkan, 43
2535] 45/Câsiye, 23
2536] 53/Necm, 23
2537] 38/Sâd, 26; 5/Mâide, 77
2538] 2/Bakara, 145
2539] 6/En’âm, 150; 18/Kehf, 28
2540] 23/Mü’minûn, 71
2541] 2/Bakara, 87; 5/Mâaide, 70
ŞİRK
- 655 -
gerçekten câhillerdir.2542 Kur’an, Hz. Peygamberi ve onların şahsında müslümanları uyararak: “Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevâsına uyarsan, senin için Allah’tan bir velî ve yardımcı yoktur.“2543; “Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevâsına uyma!“2544; “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol ve onların hevâsına uyma!“2545 diye emretmektedir.
Kur’an, mü’minlere ayrıca “adâletten ayrılıp hevânıza uymayın“ demektedir.2546 Şüphesiz ki hevâya uymak dengeyi bozar, hakları ihlâl eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler. İnsan, Allah’ın hidâyet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi hevâsına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın içinde de yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir. Vahyi dışlayanlar hem kendilerine çeşitli ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önemsiz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar. Hevâsına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adâletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem tarih şâhittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz.
Kur’an, mü’minleri, hevâlarına uymamaları konusunda sık sık uyarmaktadır. Yine, mü’minlere, hevâlarına uyan veya hevâlarını tanrı haline getirenlerin peşinden gitmemelerini emretmektedir. Buna bağlı olarak da en iyi barınma yeri Cennet’in Rabbinin makamından korkanlar ve nefsinin hevâsından sakınanlar için hazırlandığını haber vermektedir.2547 Kur’an, Allah’ın âyetlerine tâbi olanlar ile hevâlarına uyanların bir olmayacağını belirtir: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevâsına uyan kimse gibi midir?“2548 Elbette bir olmaz. Birisi, Allah’tan gelen açık, sağlam, Hak, doğru, hidâyete ulaştırıcı, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam eden ilâhî belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine) uymakta, öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmî dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır.
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkular)dan daha büyüğü yoktur.“2549 Hevâsına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insanî değerler rağbet görmez, adâletle hareket etme ahlâkı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen, hevâlarına uymak değil; kendi hevâsından konuşmayan bir Peygamber’e2550 ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye) tâbi olmaktır. 2551
“Hakiki mücâhid, nefsiyle (hevâsıyla, kötü arzu ve istekleriyle) savaşandır.“2552 Nefsin sayısız denecek kadar çok, kötü arzu ve istekleriyle mücâdele İslâm’ın istediği
2542] 30/ Rûm, 29
2543] 13/Ra’d, 37; 2/Bakara, 120
2544] 5/Mâide, 48-49
2545] 42/Şûrâ, 15
2546] 4/Nisâ, 135
2547] 79/Nâziât, 40-41
2548] 47/Muhammed, 14
2549] Taberânî, nak. Elmalılı, 6/70, Ş. İsl. Ans. 2/397
2550] 53/Necm, 3-4
2551] 2/Bakara, 120; Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 264-266
2552] Tirmizî
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şekilde ve miktarda olmazsa, hevâsı insana hâkim olur, insanın tüm yönetim ve denetimini ele geçirir. İşte bu durum, Kur’an’ın “hevâyı ilâhlaştırmak“ dediği durum olur. Hevânın her emrini yapmak, arzularını bir kanun gibi benimseyip, kimseyi karıştırmayan mutlak özgürlük içinde bulunmak, İslâm’la çeliştiğinde tercihi arzulardan ve nefsî isteklerden yana yapmak hevâyı putlaştırmak demektir. “Allah’ın ölçülerine göre; Allah’ın mâbudluğunun dışında, arzularına uyulan nefisten/hevâdan daha büyük bir ilâh, semâ gölgesi altında yoktur.“ Dini, şeriatı nefsine hâkim kılamayan kişi, çevresine ve devlete hiç kılamaz. İrâdesine hâkim olamayan kişi, başkalarına hakkın sözünü hiç duyuramaz. Nefsimizin istediği ölçüde, basit menfaatlerimize uygun düştüğü kadar İslâm’ı isteyen, hevâsını hakem ve ölçü yapmıştır. İslâm tebliğ edildiği halde, çeşitli bahaneler ileri süren, İslâm’ı yaşamayan veya yanlış yaşayan bazı kötü örnekleri, kendi yaptığı yanlışlara mâzeret kabul eden, onları tenkit ederek işin içinden sıyrılacağını zanneden kişi, hevâsının egemenliğine girmiş, şirk yoluna düşmüş demektir. Kişi; Allah'a, İslâm’a dil uzatılmasına karşı sessiz kaldığı halde; nefsine sataşıldığında, menfaatlerine ters bir durum olduğunda kavgaya kalkıyorsa, nefis ve hevâsını büyük tanrı kabul etmiş olmaz mı?
İlâh Nedir?
Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan biri de “ilâh“ kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık“ anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı “ilâh“tır. Türkçede bunu “tanrı“ kelimesi ile karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılâhta şu anlamlara gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.“ İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir.
İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya
ŞİRK
- 657 -
toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten “ilâh“tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer. Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın tek ilâh olmasının bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir.“ 2553
Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. “Lâ ilâhe illâllah“ kelimesinde belirtildiği gibi, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi budur.
“Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.“2554 Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir.“ 2555
İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce, sığınak arar.
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan topluluklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve günümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır. İşte o ‘şey’ onun
2553] 23/Mü’minûn, 91
2554] 2/Bakara, 256
2555] 21/Enbiyâ, 25
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?“2556 demektedir.
İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “ben sizin en büyük Rabbinizim/ilâhınızım“2557 diyordu. Japon kralları, güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.
Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı.
Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici yine O’dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne ‘ilâh’tır ve O’ndan başka ilâh yoktur.
İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi ‘ilâhın’ özel adıdır. İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama ‘Allah’ birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
2556] 25/Furkan, 43
2557] 79/Nâziât, 24
ŞİRK
- 659 -
İlâh’ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ daha çok iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; ikincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz. Nûh’tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir. Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır. Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir.
Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir. Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm, bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir.
Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler. Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar ‘ilâh’ haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor“ diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır.
Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır. Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’, ‘sanat ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler.
Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclislerin
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, ‘karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’ düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının, ‘birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki düşünce ve inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir. Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ‘Allah’ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.
Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa, kim Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir. Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.2558 İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü’r Rasûlullah“ Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz. Muhammed Allah’ın Rasûlü, elçisidir.“ “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.“ 2559
Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen varlıklardan bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır: “Allah’tan başka taptıkları“2560; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları“2561; “Allah'a şirk koştukları“2562; “Şirk koştukları şeyler“2563; “Allah’tan başka benimsedikleri“2564 tarzında fiil şekilleri olduğu
2558] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 295-299
2559] 28/Kasas, 88
2560] 25/Furkan, 17
2561] 7/A’râf, 194
2562] 28/Kasas, 68
2563] 7/A’râf, 190
2564] 45/Câsiye, 10
ŞİRK
- 661 -
gibi; genel anlamda birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh“2565; “âlihe -ilâhlar-“2566; “endâd -eş ve denkler-“2567; “esnâm -heykelden putlar-“2568; “evsân -putlar-“2569; “temâsîl -heykeller-“2570; “şürekâ –ortaklar-“2571; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-“2572; “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-“2573; “erbâb -rabler-“2574; “evliyâ -velîler, dostlar, yöneticiler-“2575; “emsâl -eşler, benzerler-“2576; “tâğût -azgın yönetici“2577; “cibt -putlar-“2578; “ensâb -dikili taşlar, putlar-“2579; “veled -çocuk-“2580; “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrıça-“ 2581
Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde yüzlerce defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an şirkin her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa sadece zuhur ettiği bölgede, birtakım özel isimlerle belirtilen (Menât, Hubel, İsâf vb.) putları hedef almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması için yukarıda anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın, ulûhiyete tahsis edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma, hâkimiyet, velâyet vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu bakımından, birinci dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür yandan Kur’an, bâtıl ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken genel olarak, onların adlarından değil; mâhiyetlerinden bahseder. (Arabistan’da o dönemde tapılan tanrılardan bazılarının özel isimleri -el-lât, el-Uzzâ, Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.) Şu halde, o, aslında ulûhiyet bakımından yok olan o varlıkları muhâtap, bir muârız, bir rakip veya düşman gibi telâkkî ederek birtakım belirli fertlere değil; insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları yaygın olan mâhiyetlere hücum etmiştir. Mâhiyetler üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi vermek değil; onların eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını belirtmeye yönelmiştir.
Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve sahte tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı varlık tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında, Arabistan’da rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği ile açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınıflandırılabilir:
Hayat sahibi varlıklar
İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe), c) Hükümdar-tanrı
2565] 15/Hicr, 96
2566] 21/Enbiyâ, 36
2567] 2/Bakara, 165
2568] 7/A’râf, 138
2569] 22/Hacc, 30
2570] 21/Enbiyâ, 52
2571] 13/Ra’d, 16
2572] 2/Bakara, 23
2573] 39/Zümer, 43
2574] 12/Yûsuf, 39
2575] 29/Ankebût, 41
2576] 16/Nahl, 74
2577] 2/Bakara, 256
2578] 4/Nisâ, 51
2579] 5/Mâide, 90
2580] 72/Cin, 3
2581] 72/Cin, 3
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(Firavun)
Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
Cansızlar
Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e) ağaç (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b) ensâb
Mücerred Varlıklar
1- Nefsin hevâsı, 2- şâri’, 3- dehr, 4- seneviyye 2582
Elfâz-ı Küfür ve Ef’âl-i Küfür
Elfâz'ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise “kefera“ fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür“ adı verilir.
Ef'âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır. 2583
Hurâfe
Dinde olmadığı halde dindenmiş gibi uydurulup anlatılan hikâye ve rivâyetlere verilen ad. Bu çeşit rivâyetler ve hikâyeler tümüyle uydurma, hatta bir kısmı saçma sapan olduğu halde, tarih boyunca Islâm’a mal edilmiş, dinî bir kılıfla sunulmuşturlar. Hurâfe, aslında bir kişinin adıdır. Hurâfe adındaki bu kişi, aslı astarı olmayan hikâyeler anlatırmış. Dolaysıyla, Hurâfe’nin anlattıkları, Hurâfe’nin uydurdukları, Hurâfe’nin kullandığı deyimler zamanla, bu tür bütün uydurma rivâyetlerin ortak adı olmuştur.
Hurâfeler, dilden dile veya kitaplarla anlatılan rivâyetlerdir. Bunların sağlam bir asılları yoktur yani uydurma şeylerdir. Ancak dinî bir motifle, dine mal edilerek anlatılır. İşin önemli olan yanı da burasıdır. Hurâfeler yalnızca hikâyeden ibâret olsa, üzerinde durulmaz. Hikâye her yerde her zaman anlatılabilir, yazılabilir. Ancak bunlara uydurma ve yanlış oldukları halde İslâmî bir kılıf giydirilirse, o zaman iş değişir. Çünkü bu tür rivâyetler müslümanların saf inancına zarar vermektedir. Müslümanlar arasında dolaşan yanlış unsurların bir kısmı, yahudi ve hristiyan kaynaklarından aktarılmışlardır. Bunlara ‘israiliyyat’ denilir. Bir kısmı, dinden olmadığı halde din’e sonradan sokulan bid’atlerdir. Ki bunlar, uydurma oldukları halde, çok önemli dinî ibâdetler gibi algılanır ve yapılır. Bir kısmı, halk arasına yerleşmiş bâtıl, yani yanlış, İslâm dışı inançlardır. Hurâfeler, İslâm gerçekleriyle bağdaşmayan bâtıl inanışlar, uydurma hikâyeler ve çarpık davranışlardır.
Hurâfeler, bir taraftan müslümanların inançlarına zarar verirken bir taraftan da başkalarının, yeni yetişen nesillerin İslâm hakkında yanlış fikre sahip
2582] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 339-340
2583] Geniş bilgi için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Küfür Kavramı, kavram no: 122
ŞİRK
- 663 -
olmalarına sebep olur. Hurâfelerle örülmüş bir din, günümüzün gerçeklerinin çoğuyla bağdaşmaz. Hâlbuki İslâm, kâinattaki kevnî gerçeklerle uyuştuğu gibi, her çağın ve her ülkenin insanına hitap etmektedir. Günümüzde birçok felsefî, siyasî ve iktisadî düşünceler, birçok tavır ve anlayışlar birer bilimsel gerçek, birer değişmez inanç ilkeleri gibi sunulmaktadır. Hâlbuki bunların çoğu ya kişilerin kendi görüşleri, ya da zamanla modası geçecek şeylerdir. Bunların pek çoğu müslümanların saf inancını bozacak özelliktedir. Bunlara ‘modern hurâfeler’ dememiz mümkündür.2584 Cifircilik ve ebcedcilik gibi, “on dokuzculuk“, bilimcilik/bilimselcilik gibi doğrulukları tartışabilecek hususların din gibi veya dinin kesin ve bağlayıcı yorumu olarak kabulü de bu kabildendir.
Müslümanlar, hangi adla ve hangi kılıfla sunulursa sunulsun, her türlü hurâfeye karşı dikkat etmek zorundadırlar. 2585
Allah Teâlâ’nın Birliği ve Şirk
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten birçok âyet-i kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını ifade eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder. Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan; yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifade eden özelikleri reddetmek suretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.“2586 buyrularak şirk reddedilirken; diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.“2587 buyrularak tevhid en özlü biçimde vurgulanmaktadır.
Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama Allah’a sadece inanmak yeterli değildir. O’na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.
İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle ifade etmek mümkündür:
Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ettikleri halde, vahdâniyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın rabbâniyetini inkâr ederek O’nu dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk vahdâniyeti; laiklik rabbâniyeti inkâr etmektir.
Şirk, Allah’ın zatında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme, hüküm koyma
2584] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 279
2585] Geniş bilgi için bk. Ahmed Kalkan, Kur’an Kavramları, Atalar Yolu
2586] 3/Âl-i İmrân, 48
2587] 112/İhlâs, 1-4
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.
Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu: Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri, ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir hayat...
Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını Allah’a, “Sezar“ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.
“Allah’ın birliği“ konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur. Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir. (Tevhid, birlemek, Allah’ı bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır.) İslâm Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid denilir.
Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar, hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar. Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’tan korkar gibi korkanlar Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına, idarelerine, işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını kaybedip müşrik vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın iman etmezler.“ 2588
Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılâp hareketidir; bir başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vâkıayı kabullenen kuru ve edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına, ferdî, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.
Tevhid ve Tâğutlarla Mücadele
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin..’ Eğer yüz çevirirlerse: ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.“2589; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 2590
Sosyal bir hayat nizamı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca tabiat ötesi/metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda
2588] 12/Yusuf, 106
2589] 3/Âl-i İmrân, 64
2590] 4/Nisâ, 76
ŞİRK
- 665 -
sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.
Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye, şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı, tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?
İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren “Hanifler“in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği dönemde Mekke’de Hz. İbrahim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrahim’in dinine girmişlerdi. Bunlar, Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikatı ile ilgili nutuklar söylüyorlar, putların bâtıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı öğütlüyorlardı.
Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest toplumda ortaya koydukları fikirler, sadece nazarî inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler. Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan öteye gitmeyen tevhid akîdesine bağlı olmaları, onları o haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin ispatı ve şirkin reddi olduğu için, câhilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akîdesi, özel bir yaşam biçimini göstererek, inkılâbçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilân edildi. Şirkin her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gâyet özlü bir şekilde insanlar tevhide davet edildi. Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akîdeye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah’ın (s.a.s.) kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel ve hem de pratiğe yansıyan bir akîde; diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...
Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idâreyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı ilânı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
Şirk Ehli Müşriklerle Mücâdele
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun Rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir.“ 2591
Şirk ehliyle, müşriklerle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaşmıyorsa bile onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!“2592 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?“ 2593
İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ ilâhe illâllah“tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur. Dikkat etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.
İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı. Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek“ olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
2591] Buhâri, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2592] 109/Kâfirun, 1, 6
2593] 21/Enbiyâ, 67
ŞİRK
- 667 -
Müşrik
“Müşrik“, ‘şirk’ kökünden türemiştir ve ‘şirk koşan’ demektir. ‘Müşrik’, ‘eşrake’ fiilinin fâil ismidir. Allah’a ortak koşan demektir.
Müşrik, açıktan açığa Allah’a sıfatlarında ve fiillerinde ortak koşan kimsedir. O görünüşte Allah’ın varlığını kabul etmektedir. Ama ya birden fazla ilâha inanır, ya Allah’a ait sıfatları başka ilâhlara verir, ya da Allah’ın fiillerini (yaptıklarını) başka ilâhların da, başka şeylerin de yapabileceğini kabul eder.
Müşrik, Kur’an dilinde iki ayrı anlama gelir. Biri açık (zâhirî), diğeri de gerçek (hakiki)dir. Açıktan müşrik, çok açık bir şekilde Allah’a ortak koşan, birden fazla ilâhın olduğuna inanan kimsedir. Bu anlam açısından bakılırsa Hristiyan ve Yahûdilere müşrik denmez. Gerçek (hakiki) müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlerdir. Çünkü hıristıyanlar; Hz. İsa’ya, yahûdiler; Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler. Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimseseler bile müşriktirler.2594 İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik olurlar. Hatta Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen ‘kâfir’ (inkârcı) bile demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.“2595; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...“2596; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.“2597 Müşrik ile kâfir arasında esasta bir fark yoktur. Ancak kâfirlik, müşrikliğe göre biraz daha geniştir. Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşanların da, O’nu inkâr edenlerin de büyük bir sapıklık içinde olduklarını belirtiyor.2598 Kâfir, Allah’ı doğrudan inkâr eder, müşrik ise, Allah’ın varlığına iman ettiği halde, O’nun ilâhlık ve Rabb’lik sıfatlarına başkalarını da ortak eder. Allah’a şirk koşmanın küfr olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Müşrikler özellikle Allah’ın ilâhlık sıfatını kabul etmemekte, bu ilâhlığı başka varlıklara vermektedirler.
Şirk İnancının Ortaya Çıkması: Tevhid Dini üzerine şekillenmiş topluluklar, gerek münâfıkların gerekse, haddi aşanların (bağîlerin) yüzünden zayıflar ve parçalanırlar. Zaman içerisinde insanlar giderek Tevhid inancından ve İslâmî hayattan uzaklaşırlar. Parçalanan toplum, Tevhidden uzaklaşan insanlar başka yollara, başka inançlara saparlar. Bazı insanlar dünya hayatını âhiret hayatına tercih ederler. Hevâsına (kendi görüşüne) uyan birtakım kimseler, kendi uydurdukları dinleri veya ilkeleri din edinmeye başlarlar. Başkalarına da bu uydurma dini dayatırlar. Böylece, insanlardan bir kısmı ‘müşrik’ olurlar, bir ve tek olan Allah’a ibâdet yerine başka ilâhlara da kulluk yapma yanlışlığı ortaya çıkmaya başlar.
Nefislerine uyarak bağî olan azgınlar, Tevhid toplumunu şirk toplumuna çevirirler. Bütün insanlarda yaratılıştan ibâdet, duâ, sığınma isteği, kendisinden üstün saydığı varlıktan yardım istemeye duyguları vardır. Bütün toplumların, hayatlarını düzenleyici kanunları, bağlandıkları değer yargıları vardır. Tevhid toplumundaki mü’minler, tek olan Allah’a kulluk yaparlar. O’na duâ ederler, O’na
2594] 22/Hacc, 17
2595] 2/Bakara, 105
2596] 5/Mâide, 17
2597] 5/Mâide, 73
2598] 4/Nisâ, 116
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el açarlar. O’nun gönderdiği ilkeler doğrultusunda hayatlarını sürdürürler, toplumsal düzenlerini sağlarlar. Ancak şirk toplumlarında insanlar birden çok ilâh edinirler. Kimileri kendi nefsine, kimileri tabiat güçlerine, kimileri ata ruhuna, kimileri hayvanlara, kimileri güneşe, kimileri liderlerine ilâhlık özelliği verirler. Allah’a ait sıfatları ve özellikleri bunlarda ararlar.
Müşrikler, sebepleri Yaratan Allah’a değil de sebeplerin kendisinde ilâhlık görürler. Tapınmak için putlar edinirler. Putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını sanırlar. 2599
Müşriklerin Özellikleri
Kur’ân-ı Kerim, inkârcılara bazen kâfir, bazen de müşrik demektedir. Bu onların yaptıkları işlere, takındıkları tavırlara göre verilen bir isimlendirmedir. İnkâr açısından ikisi arasında fazla bir fark bulunmamaktadır. Kur’an, müşrikleri tanıtırken, yalnızca Firavun’a iman edenleri, Hz. Muhammed’e karşı çıkan Mekkeli müşrikleri değil; hem onları hem de tüm zamanlar boyunca olabilecek bütün müşriklerin özelliklerini tanıtıyor. Şirkin nasıl bir şey olduğunu ortaya koyarak, insanları sakındırıyor.
Kâinatın Rabbi Allah (c.c.) bütün kemal (üstün) sıfatlara sahip, bir ve tek olan, başlangıcı ve sonu olmayan, yaratıklardan hiçbirine benzemeyen, her şeyin sahibi, çok güçlü ve kudretli, emir ve hüküm sahibi olan, istediği şeyi istediği gibi yaratan, varlığı her şeyi kuşatan, yalnızca kendisine ibâdet edilen tek İlâh’tır. Canlıların rızkını O verir. O öldüren ve diriltendir. Mülk O’nundur. O yaratıcıdır (Hâlık) ve O’nun dışında her şey yaratılmış (mahlûk)tır.
İşte Allah (c.c.)’a ait bu ve buna benzer sıfatları başkasına veren müşriktir. Evrende olan olayları Allah’ın yarattığını kabul etmeyip, bunların tabiat (doğa) tarafından yaratıldığına inanan müşriktir. Tabiatı veya diğer sebepleri yaratılan değil de, yaratıcı gibi kabul eden müşriktir. Yeryüzünün ve insan irâdesinin dışındaki bütün oluşumlara ait tasarruf Allah’ın elindedir. Müşrikler, bu tasarruf hakkını başkalarına da verirler. Hayatın her alanına ilâhî hükümler koyma yetkisi Allah’ındır. Ancak müşrikler, Allah’ın bu yetkisine saldırarak, ya kendileri adlarına, ya da başka bir insan veya put adına hüküm koyarlar.
İnsanları Allah yaratmıştır. Dolaysıyla onlar Allah’ın kullarıdır. İbâdet yalnızca Allah’a yapılır. Ama müşrikler Allah’tan başkasına da kulluk yaparlar. O’nun dışındaki varlıkların da önünde tıpkı bir ilâh gibi secde ederler. Kendi hevâ ve hevesleri doğrultusunda insanlar adına, bir ulus ve ideoloji adına hükümler/yasalar koyarlar ve bunlara kalpten bağlanır, Allah’ın hükümlerini bir tarafa atarlar. Bunlar şirk koşmaktadırlar.
Allah’ın helâl ve haram ölçülerini kabul etmeyip, O’nun gönderdiği ilkeleri bir tarafa atarak, kendi arzusuna göre helâl ve haram ölçüleri koyanlar; insanların, partilerin, devletlerin veya örgütlerin koyduğu haram ve helâl ölçülerini kabul edenler müşrik olurlar. Bir insanın, bir örgütün, bir ideolojinin görüşlerini, hükümlerini Allah’ın hükümlerinden daha doğru, daha çağdaş, daha iyi bulanlar, Allah yerine başka ilâh tanımış olurlar.2600 Allah’a ait görme, haberdar olma, mutlak anlamda ilâhî yardım yapma, günahları affetme, gözetleme gibi
2599] 39/ Zümer, 3
2600] 9/Tevbe, 31
ŞİRK
- 669 -
sıfatları varlıklara veya insanlara verenler müşrik olmuşlardır. Söz gelimi, bağlanılan şeyhlerin çok uzak yerlerden öğrencilerini (müridlerini) evlerinin içinde bile gördüğünü, ibâdet veya zikirleri ancak şeyhlerin Allah’a ulaştırabileceğini, şeyhlerin diledikleri yere diledikleri zaman gidebileceklerini, istedikleri zaman kerâmet gösterebileceklerini kabul etmek, şüphesiz ki şirke çok benzemektedir.
Ölmüş veya yaşayan kimi insanların ilkelerini mutlak hüküm ve ilke saymak, onların görüşlerini en üstün, hatta Allah’ın âyetlerinden daha yüce saymak, ölünün mezarı başına gidip, ona hesap vermek şirkin, yani Allah’a ortak bulmanın ta kendisidir. Çünkü Allah’a ait sıfatlar bir ölümlüye veya ölmüşe verilmektedir. Tekrar edelim ki, ister bir başka insanın, ister insanın kendi hevâsının, ister bir grubun, isterse bir coğrafyanın olsun; Allah’ın ilâhlığına ait bir özelliği onlarda görmek, onlarda da aynı özelliklerin var olduğuna inanmak şirktir. Bunu yapanlar da müşriktirler. İslâm ülkelerinde bazı adamlar, müslümanlık iddia etmelerine rağmen, batı dünyasından gelen bütün fikirleri, bütün ölçüleri en üstün sayarlar. Onlara, ‘bakınız Allahımız şöyle buyuruyor’ denildiği zaman, “o din işi“, “o ayrı“ ayrı derler.
Görüldüğü gibi müşriklik, inkârcılıktan çok, Allah var denildiği halde, Allah’a benzer ilâhlar bulmanın, O’na ait özellikleri varlıklara da verip onları da Allah gibi üstün tutmanın adıdır. İslâm’ın mücadele ettiği en önemli inkâr işte bu şirk anlayışıdır. İslâm geldiği zaman Mekkeliler tanrısız değillerdi. Evreni Allah’ın yarattığını, rızkı O’nun verdiğini kabul ediyorlardı. Ama O’na putları ortak ediyor, başka şeylere kulluk yapıyorlardı.2601 Günümüzde müslümanların sakınması gereken temel tehlike budur.
Kur’ân-ı Kerim, müşriklere ait bazı özel durumlara da dikkat çekmektedir: Şirk en büyük zulümdür, öyleyse müşrikler aynı zamanda zâlimdirler.2602 Müşrikler, gerçek ilme değil; zanna (sanrıya, tahmin ve teorilere) uyarlar. Onlar ilmin, aydınlığın, doğrunun peşinde olduklarını söylerler, ama onların gerçek sandığı şey, Allah katında bir değer ifade etmez. Onlar sıkışınca Allah’a duâ eder, yalvarırlar, ama rahata ve refaha kavuşunca Allah’ın âyetlerinden yüz çevirirler.2603 Putlarını, yani Allah’a eş koştukları şeyleri çok severler, onlara candan bağlıdırlar. 2604
İslâm’ın teklifleri müşriklere çok ağır gelir.2605 Onlar mü’minleri sevmezler, devamlı düşmanlık beslerler. Dünyaya aşırı bağlıdırlar.2606 İslâm’a karşı çıkışları noktasında tutarlı değillerdir. Yaptıkları işler sebebiyle Allah katında suçlu (mücrim) olmuşlardır. 2607
İrtidat ve Mürted
İrtidat, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılâhta, iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek
2601] 31/Lokman, 25
2602] 31/Lokman, 13
2603] 17/İsrâ, 67
2604] 37/Saffât, 35-36
2605] 42/Şûrâ, 111
2606] 2/Bakara, 96
2607] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 472-476
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted“ denir.
Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.“2608; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yolun ortasında sapıtmıştır.“ 2609
İrtidat edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki seçen kimse. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya ‘irtidat’ denilmektedir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiçbir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor. 2610
Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı (zayıflığı) olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp taşmıştır. Çok şey istemektedir, birçok şeyden zevk alma arzusundadır, ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur. Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp atmaktadır.
Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi, insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi) olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’. Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor. Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor yahut elçilerle gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu düşünmemesi ne kadar acıdır!
Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı (şanssızı) var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar, ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır. Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiçbir kimse bir inanca ve ideolojiye
2608] 2/Bakara, 217
2609] 2/Bakara, 108
2610] 2/Bakara, 217
ŞİRK
- 671 -
bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme, orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın yüceliğine gölge düşüren bir durumdur.
Mürtedliğe Yol Açan Sebepler: Mürtedlerin İslâm’dan dönmelerinin birkaç sebebi olablir:
1- İslâm’ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
2- İslâm’ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
4- İman zayıflığı veya İslâm’ı yeterince tanımama,
5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı ve diğer sebepler.
Bir Müslümanı Mürted Yapan Tavırlar: Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.
Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm’dan çıkarır, mürted yapar.
İslâm’ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek; İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?“ düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Komünizm, Hinduizm, Hristiyanlık, demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).
Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek, onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.2611
Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım etmek.2612
İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek, onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi, güzel veya çağdaş bulmak.
Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir ve onları tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği gibi kullansın.
2611] 47/Muhammed, 9
2612] 9/Tevbe, 65-66
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mürtede Karşı Tavır
Bu konuda dikkatli olmak mecbûriyeti vardır. Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı“na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
Mürted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca savaşılır, zararları def edilir demektedirler. 2613
Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği takdirde idam edilir. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased, kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular, mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı) durumuna getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel mâsumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye sahip değildir.
İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin muhâfazası, maslahatların en üstünüdür“ hükmünü zikreder. Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı) durumunda değildir.“ Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ulu’l-emr tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir. Ulu’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. 2614
Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi, şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu, ona hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu, bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlar için kılıç gibi kullanmak için
2613] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 457-459
2614] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 214
ŞİRK
- 673 -
öğrenilmez. Kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmamız ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmeyi, şirk düzeni ile mücâdele edilmeden bunun önünün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla ispat etmek için olmalıdır.
“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.“2615
Peygamberimiz (s.a.s.), mü’minlere şöyle duâ etmelerini tavsiye ediyor: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim“.
Selâm olsun, şirkin en küçüğünden ve en gizlisinden bile kaçan tevhidî söyleme ve eyleme sahip olan muvahhid gençlere!
2615] 6/En’âm, 82
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şirkle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Şirk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 167 Yerde): 2/Bakara, 96, 105, 135, 221, 221, 221, 221; 3/Âl-i İmrân, 64, 67, 95, 151, 186; 4/Nisâ, 12, 36, 48, 48, 116, 116; 5/Mâide, 72, 82; 6/En’âm, 14, 19, 22, 22, 23, 41, 64, 78, 79, 80, 81, 81, 88, 94, 100, 106, 107, 121, 136, 136, 136, 137, 137, 139, 148, 148, 151, 161, 163; 7/A’râf, 33, 173, 190, 190, 191, 195; 9/Tevbe, 1, 3, 4, 5, 6, 7, 17, 28, 31, 33, 36, 113; 10/Yûnus, 18, 28, 28, 28, 34, 35, 66, 71, 105; 11/Hûd, 54; 12/Yûsuf, 38, 106, 108; 13/Ra’d, 16, 33, 36; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 94; 16/Nahl, 1, 3, 27, 35, 54, 86, 86, 86, 100, 120, 123; 17/İsrâ, 64, 111; 18/Kehf, 26, 38, 42, 52, 110; 20/Tâhâ, 32; 22/Hacc, 17, 26, 31, 31; 23/Mü’minûn, 59, 92; 24/Nûr, 3, 3, 55; 25/Furkan, 2; 27/Neml, 59, 63; 28/Kasas, 62, 64, 68, 74, 87; 29/Ankebût, 8, 65; 30/Rûm, 13, 13, 28, 31, 33, 35, 40, 40, 42; 31/Lokman, 13, 13, 15; 33/Ahzâb, 73, 73; 34/Sebe’, 22, 27; 35/Fâtır, 14, 40, 40; 37/Sâffât, 33; 39/Zümer, 29, 65, 67; 40/Mü’min, 12, 42, 73, 84; 41/Fussılet, 6, 47; 42/Şûrâ, 13, 21; 43/Zuhruf, 39; 46/Ahkaf, 4; 48/Fetih, 6, 6; 52/Tûr, 43; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 12; 61/Saff, 9; 68/Kalem, 41, 41; 72/Cinn, 2, 20; 98/Beyyine, 1, 6.
B- Şirk Konusundaki Âyetler
a- Allah'a Eş/Şirk Koşmak: 4/Nisâ, 36, 48, 116; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23, 39; 29/Ankebût, 68; 33/Ahzâb, 57.
b- Şirkin Misali: 30/Rûm, 28.
c- Şirk Büyük Bir Zulümdür: 31/Lokman, 13.
d- Hevâ ve Hevesi Putlaştırmak: 45/Câsiye, 23, 47/Muhammed, 12.
e- Allah'a Çocuk İsnâd Edenler: 18/Kehf, 5, 102; 19/Meryem, 88-92.
f- Allah'a Eş Koşmak Haramdır: 7/A’râf, 33; 16/Nahl, 74; 22/Hacc, 31.
g- Putlara Tapmak: 5/Mâide, 76; 23/Mü’minûn, 117; 46/Ahkaf, 5.
h- Allah, Kendisine Şirk Koşmayı Affetmez: 4/Nisâ, 48, 116.
i- Şirkten Sakınmak: 26/Şuarâ, 213; 28/Kasas, 88; 30/Rûm, 31; 39/Zümer, 65-66; 40/Mü’min, 66; 41/Fussılet, 37; 51/Zâriyât, 51.
j- Şirkten Sakınanların Mükâfatı: 47/Muhammed, 15, 36.
k- Mekke’li Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
C- Müşrikler Konusundaki Âyetler
a- Müşrikler, Allah'a Çocuk İsnâd Ettiler:6/En’âm, 100-101; 10/Yûnus, 68-70; 16/Nahl, 57, 62; 17/İsrâ, 40; 19/Meryem, 88-92; 21/Enbiyâ, 26; 22/Hacc, 3-4; 34/Sebe’, 40-42; 37/Saffât, 149-159, 180; 43/Zuhruf, 15-16, 18, 79-82; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
b- Müşrikler, Allah’tan Başkasını Tanrı Edindiler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136, 150; 7/A’râf, 191; 10/Yûnus, 18, 66; 11/Hûd, 109; 14/İbrâhim, 30; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 73; 19/Meryem, 81; 22/Hacc, 11-13, 71, 74; 25/Furkan, 3, 55; 36/Yâsin, 74-75; 37/Saffât, 11; 38/Sâd, 5-7; 39/Zümer, 15 45, 67; 40/Mü’min, 10-12; 42/Şûrâ, 9; 52/Tûr, 43.
c- Müşrikler, Kötülükleri “Atalarımızdan Devraldık“ Diye Savunurlar: 2/Bakara, 170-171; 5/Mâide, 103-104; 7/A’râf, 28; 11/Hûd, 109; 31/Lokman, 21; 37/Saffât, 68-71; 43/Zuhruf, 22-25.
d- Müşrikler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 6/En’âm, 4-5, 66-67, 105, 110, 124; 8/Enfâl, 31-33, 52; 9/Tevbe, 9; 10/Yûnus, 15; 37/Saffât, 68-71; 38/Sâd, 8.
e- Müşrikler, Put Diye Şeytana Taparlar: 4/Nisâ, 117.
f- Müşrikler, Hem Kendileri Peygamber’den Uzaklaşırlar, Hem de insanları Uzaklaştırmak İsterler: 6/En’âm, 26, 116-117; 21/Enbiyâ,. 2-5; 25/Furkan, 7-9; 31/Lokman, 6-7; 34/Sebe’, 43-44; 38/Sâd, 8, 50/Kaf, 1-2, 5; 54/Kamer, 3; 68/Kalem, 46-48, 51.
g- Müşrikler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Ederler: 6/En’âm, 29-30, 134; 11/Hûd, 19, 25/Furkan, 11, 32/Secde, 10-11, 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffât, 16-21; 41/Fussılet, 7; 44/Duhân, 9-10 34-36; 45/Câsiye, 24-26; 50/Kaf, 2-4; 51/Zâriyât, 12-14; 64/Teğâbün, 7.
h- Müşrikler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mûcizeler İsterler: 6/En’âm, 37, 57-58, 109-111, 158; 10/Yûnus, 20, 46; 11/Hûd, 12; 13/Ra’d, 6-7, 27, 40; 15/Hıcr, 6-8; 17/İsrâ, 59, 90-93; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 5, 37-39; 25/Furkan, 7-8; 29/Ankebût, 50-51, 53-54; 32/Secde, 28-29; 37/Saffât, 176-177; 45/Câsiye, 25; 70/Meâric, 1-3, 5-7; 74/Müddessir, 52-53.
i- Müşrikler İman Etmezler: 7/A’râf, 192-193; 10/Yûnus, 42-43; 25/Furkan, 9; 36/Yâsin, 7-10; 41/Fussılet, 4, 14; 43/Zuhruf, 40, 88; 68/Kalem, 42-43; 109/Kâfirûn, 1-6.
j- Müşrikler, Putları Şefaatçi Kabul Ederler: 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44.
ŞİRK
- 675 -
k- Müşriklerin Şirki: 6/En’âm, 100; 30/Rûm, 28-29, 31-32; 34/Sebe’, 41; 43/Zuhruf, 20-21, 57-59.
l- Müşriklerin Peygamberimiz’e İftiraları: 21/Enbiyâ, 5-6; 25/Furkan, 4-5; 34/Sebe’, 43, 46; 38/Sa’d, 4; 44/Duhân, 14; 46/Ahkaf, 8-9; 51/Zâriyât, 8-11;52/Tûr, 29-30, 32-33; 68/Kalem, 1-2, 5-6, 51.
m- Müşrikler, Peygamberimiz’le ve Mûcizelerle Alay Ederler: 21/Enbiyâ, 36; 25/Furkan, 7-9, 41-43; 37/Saffât, 11-12, 14-15, 35-36; 40/Mü’min, 83; 43/Zuhruf, 31-32, 57-58; 54/Kamer, 2; 70/Meâric, 1-2, 36-39.
n- Müşrikler, Kur’an’ı Dinlerler ve “Eskilerin Masallarından İbaret“ Derler; Kur’an’la Alay Ederler ve O’nu Yalanlarlar: 6/En’âm, 25; 10/Yûnus, 42-43; 17/İsrâ, 47-48; 21/Enbiyâ, 5; 25/Furkan, 4-6; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 167-170; 38/Sa’d, 7; 43/Zuhruf, 30-31; 46/Ahkaf, 7, 11; 50/Kaf, 5; 52/Tûr, 33; 53, Necm, 59-61; 68/Kalem, 15; 74/Müddessir, 11-26; 83/Mutaffifîn, 13.
o- Müşrikler, Meleklere Cinsiyet Yakıştırırlar: 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28.
p- Müşriklerin Akıllarına Hitap Ederek İman Etmelerini İsteyen Âyet-i Kerimeler: 30/Rûm, 8-9; 36/Yâsin, 66-73; 40/Mü’min, 13; 50/Kaf, 6-7; 52/Tûr, 35-43; 53/Necm, 62; 67/Mülk, 19-24, 28, 30; 80/Abese, 17-32; 82/İnfitâr, 6-9; 88/Ğâşiye, 17-21; 106/Kureyş, 1-4.
q- Mekke Müşriklerinin İslâm’a ve Peygamberimiz’e Karşı Yürüttükleri Haksız Mücadele: 2/Bakara, 118, 139; 170; 3/Âl-i İmrân, 7, 10, 135, 165; 8/Enfâl,30, 47; 9/Tevbe, 13, 32; 10/Yûnus, 2, 15-16; 38-39, 49, 51, 53, 57, 59, 104, 108; 11/Hûd, 7-8, 12, 14; 13/Ra’d, 5-7, 16, 27, 30-31, 43; 14/İbrâhim, 28, 46; 15/Hıcr, 3, 85, 90-91; 16/Nahl, 1, 44-45, 83, 101-102, 125; 17/İsrâ, 46, 50-51; 56-57, 73, 76, 90, 93; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77, 80-82; 20/Tâhâ, 133-135; 21/Enbiyâ, 34, 36, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 15, 19, 25, 47, 49, 68-69; 23/Mü’minûn, 56, 63-96, 109-110; 25/Furkan, 3-9, 21-22, 27, 29, 32, 40, 44, 52; 26/Şuarâ, 4-8 192 197, 208, 212, 214; 28/Kasas, 46-51, 57; 29/Ankebût, 12-13, 50-51, 53-54, 61, 63, 67; 30/Rûm, 6, 10, 28, 33, 43-46, 50-54; 35/Fâtır, 4, 5, 37, 42-43; 36/Yâsin, 6, 11, 69-70, 74-76; 37/Saffât, 11, 13, 34, 36, 38, 40, 50, 61, 149, 158, 167, 170, 176, 179; 38/Sa’d, 8-11, 15-16; 39/Zümer, 36, 38-40, 64; 40/Mü’min, 6, 10, 12, 56, 69, 77; 41/Fussılet, 5, 13-f4, 26, 29, 33, 38, 40, 53, 54; 42/Şûrâ, 13, 15, 24, 47, 54; 43/Zuhruf, 24-25, 29-31, 79-80; 44/Duhân, 10, 16, 34, 37; 46/Ahkaf, 9; 47/Muhammed, 1-3, 8, 10, 14, 32; 48/Fetih, 25-26, 50/Kaf, 12, 14, 22, 36-37, 45; 51/Zâriyât, 14, 53-54, 59-60; 52/Tûr, 15-16, 30, 47; 53/Necm, 19, 26, 33, 37, 59,61; 62/Cum’a, 2; 67/Mülk, 9, 11, 13, 18, 25, 30; 68/Kalem, 42-43, 46-47, 51; 69/Hakka, 43-44, 49-50; 73/Müzzemmil, 15; 74/Müddessir, 11, 49; 75/Kıyâme, 31; 76/İnsan, 27; 77/Mürselât, 7, 16; 78/Nebe’, 1; 83/Mutaffifîn, 13, 16; 86/Târık, 17; 96/Alak, 19; 102/Tekâsür, 1-8; 106/Kureyş, 1-4; 107/Mâûn, 1-3; 108/Kevser, 1-3; 109/Kâfirûr, 1-6; 111/Leheb, 1-5.
A- Müşriklerin Bazı Özellikleri
a- Müşrikler Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebût, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 1-11; 106/Kureyş, 1-4.
b- Müşrikler, Kız Çocuklarını Öldürüyorlardı: 6/En’âm, 137, 140; 16/Nahl, 57-59; 42/Şûrâ, 17; 81/Tekvîr, 8-9.
c- Müşrikler, Helâlı Haram; Haramı Helâl Yaparlar: 6/En’âm, 136-140, 143-145, 148-151; 10/Yûnus, 15, 59-60; 16/Nahl, 35.
d- Müşrikler, Kadınlara Değer Vermezler: 6/En’âm, 139; 16/Nahl, 58-59; 42/Şûrâ, 17; 43/Zuhruf, 17; 52/Tûr, 39; 53/Necm, 21-22.
e- Müşrikler, Allah’a İftira Ederler: 6/En’âm, 138-139, 143-144,
f- Müşrikler, Çocuklarına Putlarının Adını Verirler: 7/A’râf, 190-191.
g- Müşrikler, Antlaşmalarını Bozarlar: 9/Tevbe, 1-4, 7-10, 12-13.
h- Müşrikler Necistir: 9/Tevbe, 28.
i- Müşriklerin Misali: 13/Ra’d, 14; 22/Hacc, 31; 25/Furkan, 44; 29/Ankebût, 41-43.
j- Müşrikler, Mü’minlerle Alay Ederler: 23/Mü’minûn, 109-111; 38/Sâd, 62-63; 67/Mülk, 25-29; 83/Mutaffifîn, 29-36.
k- Müşrikler, Dünya Nimetleriyle Övünürler: 13/Ra’d, 26; 23/Mü’minûn, 54-56, 101; 43/Zuhruf, 32; 53/Necm, 29-30; 68/Kalem, 14, 16-41.
l- Müşrikler, Fakirlere Vermekten Kaçarlar: 41/Fussılet, 7; 68/Kalem, 17-33, 36-40; 107/Mâûn, 1-3.
m- Müşrikler, Yetimlere Zulm Ederler: 107/Mâûn, 1-2.
n- Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Çıplak Tavaf Ederlerdi: 8/Enfâl, 35.
o- Mekke Müşrikleri, Kâbe’yi Tavaftan Men Ederlerdi: 8/Enfâl, 34-35.
E- Müşriklerin Cezaları
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Müşrikler, Putlardan Fayda Görmeyecekler: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53, 194-198; 10/Yûnus, 28; 25/Furkan, 17-19; 26/Şuarâ, 96-103; 38/Sâd, 59-60; 45/Câsiye, 10.
b- Müşrikler, Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: 2/Bakara, 167; 6/En’âm, 27-28; 7/A’râf, 53; 23/Mü’minûn, 99-100, 107-108; 26/Şuarâ, 94-102; 32/Secde, 12; 35/Fâtır, 37; 39/Zümer, 56-59.
c- Kıyâmet Günü Müşriklerin Durumu: 3/Âl-i İmrân, 151; 4/Nisâ, 120-121; 6/En’âm, 22-24, 30; 9/Tevbe, 17; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 20, 22; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 34; 15/Hıcr, 95-96; 16/Nahl, 86-87; 18/Kehf, 52-53; 23/Mü’minûn, 99-108, 112-115; 25/Furkan, 11-14; 26/Şuarâ, 91-103; 28/Kasas, 62-67, 74; 29/Ankebût, 54-55; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 31-33; 37/Saffât, 19-34, 38-39; 38/Sâd, 55-64; 39/Zümer, 15-16, 60; 40/Mü’min, 71-76, 84-85; 41/Fussılet, 6, 47; 43/Zuhruf, 36-39; 50/Kaf, 22-30; 68/Kalem, 42-43; 70/Meâric, 42-44; 73/Müzzemmil, 11-13; 98/Beyyine, 6.
d- Müşriklerin Tevbesi: 9/Tevbe, 3, 11; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67.
e- Müşriklerin Yaptıkları İyilikler Boşa Gider: 9/Tevbe, 17; 39/Zümer, 65.
f- Mekke Müşriklerinin Azapla Korkutulmaları: 16/Nahl, 45; 18/Kehf, 55, 58; 19/Meryem, 77-82; 20/Tâhâ, 134-135; 21/Enbiyâ, 41, 46, 109, 111; 22/Hacc, 19, 25, 49, 69; 40/Mü’min, 77; 41/Fussılet, 13; 43/Zuhruf, 41-42; 44/Duhân, 9-16, 36, 59; 50/Kaf, 12-14, 36; 51/Zâriyât, 59-60; 52/Tûr, 31 42, 44-47; 54/Kamer, 4-5, 43-48, 51; 67/Mülk, 16-18; 68/Kalem, 16-41. 44; 70/Meâric, 40-41; 72/Cin, 24; 73/Müzzemmil, 11, 15-17; 77/Mürselât, 16-18; 85/Bürûc, 17-20; 86/Târık, 17; 88/Ğâşiye, 23-24.
g- Müşriklerin Malları ve Evlâtları, Kendilerine Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Hakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
h- Müşrikler, Azaptan Kurtulmak İçin Her Şeylerini Fedâ Etmek İsteyecekler: 70/Meâric, 11-18.
i- Müşriklere Verilen Mühlet (Süre): 18/Kehf, 58-59; 29/Ankebût, 53; 39/Zümer, 8; 68/Kalem, 44-45; 70/Meâric, 42-43; 73/Müzzemmil, 11.
j- Müşriklerin Kâbe’ye Hizmet Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-19, 28.
F- Müşrik-Mü’min İlişkisi
a- Müşriklerin Dostluğu Yoktur: 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9.
b- Müşrikler, Mü’minleri Ateşe Çağırırlar: 2/Bakara, 221; 17/isrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13.
c- Müşriklerden Yüz Çevirmek: 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât, 173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer, 6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10.
d- Müşriklerden Korkulmaz: 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Saffât, 171-175.
e- Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: 9/Tevbe, 113-115.
f- Müşrikle Mü’min Karşılaştırması: 47/Muhammed, 15; 67/Mülk, 22.
g- Müşrikler, Mü’minlere Zarar Veremezler: 37/Saffât, 160-163; 52/Tûr, 42.
h- Müşriklere Savaşta Yapılacak İşlem: 9/Tevbe, 5-6, 11-12.
G- Putlar ve Küfrün Öncüleri
a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
ŞİRK
- 677 -
j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
o- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
p- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
H- Putlara Tapmak
a- Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
b- Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
c- Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.
d- Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.
I- Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
a- Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.
b- Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 194-195
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 352-355
3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 199-201
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 236-238
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, 422-426
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 223-226
7. El-Mîzân Fî Tefsîri’l-Kur’an, Tabatabaî, Kevser Y. c. 2, s. 323
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. 47-49, c. 4, s. 396-398
9. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 231-232
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 303-305
11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 334-338
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 635-641, 472-476
13. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 64-83
14. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 137-141
15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 10-19
16. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57c. 2, s. 52-57
17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 85-96
18. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
19. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y. s. 43-71
20. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshıhıko İzutsu, Pınar Y. s. 179-183, 238-244
21. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 262-266, 309-310
22. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 115-146
23. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. 1-9; 281-385
24. Kur’an’da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 105-152
25. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 36-60
26. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 80-86
27. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 182-184
28. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y. s. 189-198
29. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 115-137; 58-89
30. Selefin İzinde, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 21-36; 211-232
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
31. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 82-99
32. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 71-111
33. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
34. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
35. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
36. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
37. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
38. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat BasımY.
39. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
40. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
41. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez Neşriyat
42. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
43. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
44. Tevhid, İsmail R. Faruki, insan Y.
45. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
46. Tevhid, 1,2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
47. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
48. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
49. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
50. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
51. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
52. Tevhide Giriş, Muhammed Esad, Erkam Y.
53. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
54. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
55. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
56. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
57. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
58. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
59. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
60. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
61. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
62. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
63. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
64. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
65. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
66. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
67. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
68. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
69. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
70. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
71. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
72. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
73. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
74. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
75. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
76. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
77. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
78. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
79. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
80. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
ŞİRK
- 679 -
81. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 40-50
82. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
83. Mü’min-Kâfir, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
84. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılâb Y.
85. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
86. Kur’an’da Allah ve insan, Toshıhıko İzutsu, Kevser Y.
87. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
88. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
89. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
90. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
91. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Tanıtalım?, M. Emin Ay, Timaş Y.
92. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
93. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
94. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
95. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y.
96. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
97. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
98. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
99. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
100. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
101. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
102. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
103. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
104. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
105. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
106. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
107. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
108. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
109. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
110. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
111. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
112. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N. Solmaz
113. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
114. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
115. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
116. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
117. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
118. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
119. Devletsiz İslâm, Mehmet Göktaş, İstşare Y.
120. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y.
121. Elfâz-ı Küfür -Küfür Sözler-, Hüseyin Âşık, İlim Y.
122. Mürtede Ait Hükümler, Samarrai, Sönmez Neşriyat
123. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
124. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
125. Kur’an’’a Göre Müşrikler ve Putperestler, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Temmuz, 1986
126. Kur’an Okulu, Hanif Y. 7-8
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 681 -
Kavram no 170
Peygamberler 8
Bk. Peygamberlik ve Peygamberler;
Ticaret; Namaz; Helâk
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
• Şuayb (a.s.); Hayâtı, Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
• Şuayb (a.s.)’ın Kavmi Medyen
• Kur’ân-ı Kerim’de Şuayb (a.s.) ve Medyen Kavmi
• Ölçü-Tartı ve Hile
• Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
• Hadis-i Şeriflerde Ticaretin Övülmesi, Hilenin Yerilmesi
• Bozuk Düzenin Terazisi ve Şuayb (a.s.)
• Medyen Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Medyen Kavmi ve Günümüz
“Medyen (oğullarına) da kardeşleri Şuayb’ı (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir: Artık ölçüyü tartıyı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde ifsâd/bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlardan iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. (85)
İman edenleri tehdit ederek Allah yolundan alıkoymak için ve o yolda çarpıklık arayarak öyle her yolun (başını) kesip oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, fesatçıların/bozguncuların sonu nasıl olmuştur! (86)
Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene iman eder, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O hâkimlerin en hayırlısı/iyisidir.’ (87)
Kavminden müstekbir mele’ (ileri gelen kibirliler/büyüklük taslayanlar) dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız, yahut dinimize döneceksiniz.’ (Şuayb) dedi ki: ‘İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)?! (88)
(Andolsun ki,) Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftirâ emiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hali müstesnâ, geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a tevekkül eder/dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet (kimin haklı, kimin haksız olduğunu adâletle açığa çıkar). Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.’ (89)
Kavminden mele’ (ileri gelen) kâfirler dediler ki: ‘Eğer Şuayb’e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.’ (90)
Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar (diz üstü çökerek helâk oldular). (91)
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şuayb’i yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb’i yalanlayanların kendileridir. (92)
(Şuayb) Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!“ 2616
Şuayb (a.s.); Hayâtı, Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
Şuayb (a.s.), Kur’an’da adı geçen peygamberlerden biridir. Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderildi. Bu iki ülkede ayrı ayrı mücâdelede bulundu. Bu iki toplumla yaptığı mücâdelesi, çeşitli âyetlerde geçmektedir. Medyen ve Eyke, dağlık ve ormanlık olan iki ülke idi. Medyen toprakları, Hicaz’ın kuzey batısında, oradan Kızıldeniz’in doğu sahiline, güney Filistin’e, Akabe Körfezi’ne ve Sina Yarımadası’nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır.
Kur’an’ın Medyen halkı hakkında anlattıklarının önemini kavramak için, bu insanların, Hz. İbrahim’in üçüncü hanımı Katurah’tan olma oğlu Midyan’ın soyundan geldikleri iddialarına dikkat edilmelidir. Doğrudan doğruya onun neslinden gelmemiş oldukları halde, tümü onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdir. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zâta bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş onun torunları arasında sayılmaya başlanırdı. Nitekim Hz. İsmail’in (a.s.) soyundan gelmemesine rağmen bütün Araplara “İsmailoğulları“ denmiştir. Hz. Yakub’un (a.s.) soyu (İsrailoğulları) için de durum aynıdır. Aynı şekilde, Hz. İbrahim’in (a.s.) çocuklarından biri olan Midyan’ın etkisi altına giren tüm bölge halkına Benû Medyen (Medyenoğulları) ve onların oturduğu yerlere de, Medyen bölgesi dendi. 2617
Şuayb (a.s.), soyu anne tarafından Lût’un (a.s.) kızına ulaştığı ve Eyyûb’la (a.s.) teyze oğulları oldukları rivâyet edilmiştir. Mûsâ’nın (a.s.) kayınpederidir. Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve tesirli hitâb etmesi sebebiyle kendisine Hatîb-ul-Enbiyâ (peygamberlerin hatibi) denilir. İnsanlara İbrâhim’e (a.s.) bildirilen dinin emir ve yasaklarını tebliğ etti. Arabistan Yarımadasının kuzeybatısında Hicâz’la Filistin arasında Kızıldeniz sâhilinde yer alan Akabe körfezinden Humus vâdisine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen Şuayb (a.s.), o kavmin asil bir âilesine mensuptu. Gençliği, dedelerinden Medyen adlı bir şahsın etrâfında toplandıkları için bu adla anılan Medyen halkı arasında geçen Şuayb (a.s.), azgın ve sapık kavminin kötülüklerinden uzak yaşar, babasından kalan koyunlarıyla meşgul olur ve namaz kılardı. Medyenliler atalarının doğru yolundan ayrılmışlar ve kötü yollara sapmışlardı. Allah Teâlâ’ya iman ve ibâdet etmeyi bırakmışlar, kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen, ticâret kervanlarının gelip geçtiği yollar üzerinde olduğundan ticâretle uğraşıyorlardı. Yaptıkları alış-verişte hep hile yapıyorlardı. Yiyecek maddelerini alıp stok yapıyorlar, pahalanınca fâhiş fiyatla satıyorlardı. Ölçü ve tartı için iki değişik ölçek kullanıyorlar, alırken büyük ölçekle alıyorlar, satarken küçük ölçekle veriyorlardı. İnsanların yollarını kesiyorlar, onların mallarına zorla el koyuyorlardı. Yol üstünde durup, bilhassa yabancı ve gariplerin mallarını çeşitli hilelere başvurarak ellerinden alıyorlardı. Ayrıca sahip oldukları pekçok nimetin şükrünü yapmayıp nankörlük ediyorlardı. Allah Teâlâ onlara, doğru yola dâvet etmek için
2616] 7/A’râf, 85-93
2617] ez-Ziriklî, Kamûsu’l-A’Iâm, VI, 4244; Yakut el-Hamevî, Mu’cemü’l-Büldan, Beyrut 1956, V, 77
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 683 -
Şuayb’ı (a.s.) peygamber olarak gönderdi. Şuayb (a.s.) onlara nasihatlerde bulunup Allah Teâlâ’ya şirk koşmamalarını ve yanlızca O’na ibâdet etmelerini, alış-verişte, ölçü ve tartıda haksızlık ve hile yapmamalarını, yeryüzünde bozgunculuk etmemelerini söyledi. Kötülüklere devam ettikleri takdirde azâba uğrayacaklarını, vazgeçtikleri takdirde mükâfâta kavuşacaklarını anlattı. Fakat azgın Medyen kavmi, Şuayb’ın (a.s.) sözlerini dinlemeyip ona karşı çıktılar. Ona inananları tehdit ettiler. Şuayb (a.s.), bütün sıkıntı, eziyet ve horlamalara rağmen, Medyenlileri doğru yola dâvete devâm etti. İbret olarak isyanları sebebiyle helâk edilen Nûh kavminin, Hûd ve Lût kavminin başına gelen azapları ve helâk olmalarını anlattı. İnkârdan vazgeçip imân etmelerini, mağfiret dilemelerini, aksi halde kendilerinin de isyan edip helâk olan kavimler gibi azâba düşeceklerini ve helâk olacaklarını açık bir lisanla anlattı. Onun peygamberliği Şam’a kadar duyulmuştu. Pekçok kimse gelerek Şuayb (a.s.)’a iman etmekle şereflendiler. Fakat Medyenliler yolda durup Şuayb (a.s.)’a gelenlere mâni olmaya çalıştılar. Şuayb (a.s.)’ı ve ona iman edenleri kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip tehdit ettiler. Şuayb (a.s.) azgın Medyen halkının, bütün nasihatlerine rağmen imana gelmelerinden ümit kesince, onları Allah Teâlâ’ya havâle etti. Şuayb (a.s.) Allah Teâlâ’ya; “Yâ Rabbi! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver. Sen hükmedicilerin en hayırlısısın“2618 diye duâ etti.
Azgınlıklarına ve mü’minlere karşı düşmanlıklarına devam eden Medyen halkı üzerine, Allah Teâlâ azap gönderdi. Bir sayha ve bir zelzeleyle onların hepsini helâk etti. Hepsi yok oldular. Sanki onlar o beldede yaşamamışlardı. Şuayb (a.s.) ve ona inananlar kurtulup Medyen’e yakın bir yerde, yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke’ye giderek oradaki insanlara doğru yolu göstermekle vazifelendirildi. Medyen halkının bütün husûsiyetlerini taşıyan Eyke halkı, parayı tartı ile alırlar, kenarlarından kırptıktan sonra, tane ile verirlerdi. Alış-verişlerinde karşı taraftakine muhakkak zarar verirler ve onu aldatırlardı. Alırken ucuz ve fazla fazla alırlar, satarken pahalı ve eksik verirlerdi. Yolcuları soyarlar, putlara taparlardı. Şuayb’a (a.s.) inanmak için gelenleri vazgeçirmek için çalışıyorlar, Şuayb’a (a.s.) yalancı diyorlardı. İstekleri olmazsa, tehditte bulunup, eziyet ediyorlardı. Şuayb (a.s.) Eyke halkını Allah Teâlâ’ya iman ve ibâdet etmeye dâvet etti. Şuayb (a.s.) son defâ ikaz edip puta tapmaktan vazgeçmelerini, Allah’a iman etmelerini ölçü ve tartıda adâletli olmalarını ve her türlü zulümden vazgeçip kurtulmalarını söylediyse de inkâr edip inanmadılar. Alay ettiler, onun yalancı, sihirbaz biri olduğunu ileri sürdüler. İman etmeyeceklerini açıkca söyleyip; “Eğer sen doğru sözlüysen, bize gökten azap indir.“ dediler.
Şuayb (a.s.) bu azgın kavmi Allah Teâlâ’ya havâle etti. Allah Teâlâ onlara isyanları sebebiyle şiddetli bir azap göndererek hepsini helâk etti. Önce ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir sıcaklığa tutuldular. Sular fokur fokur kaynadı. Susuzluktan kıvranıyorlar sıcak suları içtikçe içleri yanıyordu. Çaresizlikten gölge ve içecek su arıyorlar, bir tarafdan bir tarafa koşuyorlardı. Bu hâl yedi gün devâm etti. Sekizinci gün ufukta koyu gölgeli siyah bir bulut çıkıp yükseldi. Bunu gören Eykeliler serinlemek için koşup hepsi bulutun altında toplandılar. Onlar bulutun altına toplanır toplanmaz buluttan üzerlerine şiddetli bir ateş yağmaya başladı ve hepsi ateş altında helâk olup gittiler. Eykelilerin helâk edildiği bugün, Kur’ân-ı Kerim’de (gölge günü) olarak bildirilmekte ve meâlen şöyle buyrulmaktadır: “O
2618] 7/A’râf, 89
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gölge (zılle) gününün azâbı onları yakalıyıverdi. Gerçekten o azap büyük bir günah azâbı idi.“2619 Şuayb (a.s.), Eyke ahâlisinin helâk olmasından sonra, inananlarla birlikte Medyen’e gidip yerleşti. İnananlardan birinin kızıyla evlendi. İki kızı oldu. Kızlar büyüdü. Kendisi iyice yaşlandı. Allah korkusundan çok gözyaşı döktü. Gözleri zayıfladı, vücudu kuvvetten düştü.
Bu sırada Mısır’dan çıkıp Medyen’e gelen Mûsâ (a.s.), kuyu başında koyunlarını sulamak için bekleyen Şuayb’ın (a.s.) kızlarına yardım ederek koyunlarını suladı. Şuayb (a.s.) ücret vermek için onu evine dâvet etti. Onu emin/güvenilir bir kimse olarak görüp koyunlarına çoban tuttu. Sekiz sene koyunlarını gütmesi şartıyla kızlarından birini ona nikâhladı. Mûsâ (a.s.) orada on sene kaldı. Çocukları oldu. Daha sonra Mısır’a göç etti. Sıhhati düzelip gözleri açılan Şuayb (a.s.), her sene Medyen’den Mısır’a giderek kızı va damâdını ziyâret etti. Bir müddet sonra (rivâyete göre orada) vefât etti.
Şuayb (a.s.) çok namaz kılardı. Tevrât’ta ismi Mikâil olarak bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de A’râf, Şuarâ, Hûd ve Ankebût sûrelerinde Şuayb (a.s.) ve Medyen kavmi hakkında âyet-i kerimeler mevcuttur.
Şuayb (a.s.), Hz. İbrahim’in torunlarından Mikâil’in oğludur. Annesi ise Hz. Lût’un kızıdır. 2620
Yüce Allah’tan Şuayb’a (a.s.) kitab veya sahife gönderilmedi. O, Âdem, Şit, İdris, Nuh ve İbrahim’e indirilen sahifeleri okudu ve onlarla tebliğde bulundu. 2621
Şuayb (a.s.) büyük bir hatipti. İnsanları güzel söz ve nasihatlerle aydınlatmaya çalıştı. Dolayısıyla ona peygamberler hatibi denilmiştir.2622 Şuayb (a.s.) aynı zamanda Mûsâ (a.s.)’ın kayınpederi idi. Kızı Safura’yı Mûsâ (a.s.) ile evlendirmişti. 2623
Şuayb’ın (a.s.) peygamber olarak Medyen’e gönderilmesi ve Medyenlilerle mücâdelesi, Kur’an’da şöyle bildirilir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan (insan)lar iseniz böylesi sizin için daha iyidir!.. Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek insanları Allah yolundan çevirmeye ve O (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın. Düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın bozguncuların sonu nasıl oldu!.. Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en iyisidir.“ 2624
Görülüyor ki Şuayb (a.s.) onları Allah’a kulluk etmeye, insan haklarına saygılı olmaya, her türlü bozgunculuktan uzak durmaya ve bu yolda sabırla hareket etmeye dâvet ediyordu. Fakat Medyen halkı Şuayb’ın (a.s.) nasihatlerini dinlemediler ve kötü hareketlerinde daha ileri gittiler. Onların bu isyan ve
2619] 26/Şuarâ, 189
2620] et-Taberî, Tarih, Mısır 1326, I, 167; es-Sa’lebî el-Arâis, Mısır 1951, s. 164; M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Ankara 1990, I, 327
2621] İbn Asâkir, Tarih, Beyrut 1979, VI, 322
2622] ez-Zemahşerî, el-Kesşâf, Kahire 1977, II, 118
2623] İbnü’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut 1965, 177
2624] 7/A’râf, 85-87
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 685 -
sapkınlıkları, Kur’an’da şöyle haber verilir: “Dediler ki: ‘Ey Şuayb, senin söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz, biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlarla(öldürür)dük! Senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yoktur!“ 2625
Şuayb (a.s.) onların bu taşkınlıklarına karşı nasihat ediyor ve onları büyük bir azap ile kokutuyordu: “(Şuayb onlara de ki): ‘Ey kavmim, size göre kabilem Allah’tan daha mı üstün ki, O’nu arkanıza atıp unuttunuz? Şüphesiz Rabbim, yaptıklarınızı kuşatıcıdır (Ondan bir şey gizli kalmaz). Ey kavmim, olduğunuz yerde (yaptığınızı) yapın, ben de yapıyorum. Yakında kime azâbın gelip kendisini rezil edeceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetin, ben de sizinle beraber gözetmekteyim.“ 2626
Her türlü mücâdelede, tebliğ ve nasihate rağmen, Allah’ın emirlerini dinlemeyen, zulüm, taşkınlık ve kötülükte ısrar eden Medyen halkı, azâbı hak etmişti: “Derken o (müthiş) sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar... İşte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.“ 2627
Medyen halkı, kâfirlerin kaçınılmaz sonu olan azâba maruz kaldıktan sonra Şuayb (a.s.) onlara acımıştı. Bu durum, Kur’an’da şöyle bildirilir: “(Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ‘Ey kavmim, ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!..“ 2628
Buna göre, Allah’ın emirlerini dinlememede ısrar eden ve bunun neticesinde Allah’ın azâbı ile cezâlandırılanlara acımamak gerekir. Çünkü bu cezâyı hak etmiş oluyorlar.
Şuayb (a.s.) Medyenlilerle beraber, Eyke halkına da peygamber olarak gönderilmişti. Onlarla da önemli mücâdelelerde bulundu. Onlarla olan mücâdelesi ve onların isyankârlığı, Kur’an’da şöyle özetlenmektedir: “Gerçekten Eyke halkı da zâlim kimselerdi.“ 2629
Eyke halkı da gönderilen elçileri yalanladı. Şuayb, onlara demişti ki: “(Allah’ın azâbından) korunmaz mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın, Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah’)dan korkun.“ 2630
Eykeliler, Şuayb’ın (a.s.) telkinlerine karşı ters hareket ettiler. Söz dinlemeyip isyanda bulundular. Hatta, Şuayb’a (a.s.) hakaret ettiler. Onların bu isyanı, Kur’an’da şöyle dile getirilir: “Dediler ki: ‘Sen iyice büyülenmişlerdensin. Sen de bizim gibi bir insansın, biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz.“ 2631
Eykeliler bununla da yetinmediler. Azap isteyecek kadar ileri gittiler: “Eğer
2625] 11/Hûd, 91
2626] 11/Hûd, 92-93
2627] 7/A’râf, 91-92
2628] 7/A’râf, 93
2629] 59/Haşr, 78
2630] 26/Şuarâ, 176-184
2631] 26/Şuarâ, 185, 186
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
doğrulardansan, o halde üzerimize gökten parçalar düşür!“2632 diyerek Şuayb’a (a.s.) meydan okudular. Şuayb (a.s.) onlara şöyle cevap verdi: “Rabbim, yaptığınızı daha iyi bilir.“2633 Yüce Allah da, onlara verilen azâbı, şöyle haber veriyor: “Onu yalanladılar. Nihâyet o gölge gününün azâbı, kendilerini yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azâbı idi. Muhakkak ki, bunda bir ibret vardır. Ama yine çokları inanmazlar“ 2634
Âyette söz konusu olan “gölge gününün azâbı“ hakkında, müfessirler şöyle bir açıklamada bulunuyorlar: Eykeliler azap isteyince, güneş yedi gün müthiş bir sıcaklık yaydı. O sırada gökyüzünde bir bulut belirdi ve serin bir rüzgâr esti. Eyke’liler bulutun gölgesinde toplandılar. Birden o buluttan bir ateş indi ve Eyke halkı yeryüzünden silindi. 2635
Medyen ve Eyke halkı Hz. Şuayb’ı dinlemediler ve bunun neticesinde, yukarıda sunulan âyetlerde ifâde edildiği gibi helâk oldular. Allah’ı dinlememenin, peygambere uymamanın ve yanlış yollara sapmanın cezâsını buldular. Şuayb (a.s.), kendisine uyanlarla birlikte Mekke’ye gidip yerleşti.
Orta boylu, buğday benizli biri olan Şuayb (a.s.), hayatının sonuna doğru gözlerini kaybetmişti, âmâ olarak yaşıyordu. Mekke’de vefât etti. Türbesinin, Kâbe’nin batısında, Darünnedve ile Benû Semh kapısının arasında olduğu rivâyet edilir. 2636
Yukarıda iktibas edilen metinde ifâde edildiği şekilde, bazıları Eyke’nin ayrı bir kavim olduğunu belirtirler. Ama biz Eyke ile Medyen’in aynı kavim olduğu kanaatini taşıyoruz. Kur’an’da ashâbu’l-Eyke2637 diye bahsi geçen “ağaçlı vâdilerin sâkinleri“nden kasıt, peygamberleri Hz. Şuayb’ın uyarılarına aldırmayan ve bu yüzden de, bir yer sarsıntısı ve/veya volkanik püskürtü sonucu yok olup giden Medyen halkıdır. Kur’ân-ı Kerim’de Eyke kelimesinin geçtiği dört âyette de2638 “ashâbu’l-Eyke“ diye bahsedilip “kavm“ kelimesiyle bahsedilmemesi, buranın Medyen’deki en önemli yerleşim yeri/şehir olduğunu düşündürmektedir. Eyke: sık ormanlık, ağaçlı vâdi demektir. Şuayb (a.s.) ve kavminin oturduğu ülke, ormanlık olduğu için, buradakilere ashâbu’l-Eyke (Eyke halkı) denilmiştir.
Ağaçları sık ve birbirine örülmüş koruluk ve orman demek olan Eyke, Şuayb Peygamber’in kavmi Medyenlilerin yurdudur. Tebuk’un kuzeyinde, Ürdün nehrinin doğu yakasında bir yer olup Leyke diye de isimlendirilmiştir. Bir görüşe göre, Eyke yerleşim merkezinin adı, Leyke ise genel olarak bu bölgenin adıdır.
Şuayb’ın (a.s.) Kavmi Medyen
Medyen, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Şuayb’ın (a.s.) kavmini tevhide dâvet ettiği yer olarak adı geçen ülkedir. Kur’ân-ı Kerim’de Medyen kelimesi on kere geçer. Yüce Allah Medyen halkına kardeşleri Şuayb’ı gönderdiği2639, Hz. Şuayb onlara
2632] 26/Şuarâ, 187
2633] 26/Şuarâ, 188
2634] 26/Şuarâ, 189, 190
2635] el-Beydavî, Envâru’t-Tenzîl, Mısır 1955, II, 84
2636] et-Taberî, Tarih, Mısır 1326, I, 167; İbn Kuteybe, Kitabü’l-Maârif, Beyrut 1970, s. 19; İbn Asâkir, Tarih, Beyrut, 1979, VI, 322; Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 53-55
2637] 15/Hıcr, 78
2638] 15/Hıcr, 78; 26/Şuarâ, 176; 38/Sâd, 13; 50/Kaf, 14
2639] 7/A’râf, 85; 11/Hûd, 84; 29/Ankebût, 36
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 687 -
Allah’a kulluk etmeleri, âhirete inanmaları ve bozgunculuk yapmamaları2640, ölçüye-tartıya dikkat etmeleri, inananları yoldan çıkarmamaları, helâl kâra kanaat etmelerini bildirdi. Kavminin ileri gelenleri ona, daha önce yumuşak huylu ve akıllı bir insan iken kendilerini niçin babalarının taptığı şeylerden vazgeçirmeye çalışıp mallarını diledikleri gibi tasarruftan alıkoymak istediğini sordular. Hz. Şuayb, kendisinin Rabbi tarafından görevlendirildiğini, onlara yasakladığı şeyleri, kendisinin de yapmadığını, böylelikle onların hallerini düzeltmeye çalıştığını ifade etti. Medyen halkı, bu söylediklerini anlayamadıklarını ileri sürüp küçümser sözler sarfederek onu tehdit ettiler, onun kendilerinden bir üstünlüğü bulunmadığını ileri sürdüler. Hz. Şuayb onlara; “Allah’tan daha mı üstünsünüz ki onu unuttunuz“ deyip onları Rabbine havâle etti ve başlarına gelecek felâketi beklemelerini de ilâve etti. Bunun üzerine onu ve inananları ya şehri terketmeleri veya dinlerine dönmeleri yolunda uyardılar. İnananlar bunlara kulak asmadılar. “Rabbimiz gerçeği açığa çıkarır“ diye beklediler. İnanmayanlar, onlara eğer Şuayb’e uyarlarsa ziyana uğrayacaklarını söylediklerinde o korkunç ses ve sarsıntı geldi. Medyenliler sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular, diz üstü çökekaldılar. Hz. Şuayb ve inananlar Yüce Allah’ın rahmetiyle kurtuldular2641 Hz. Şuayb, “Ey kavmim, dedi; ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim.“2642
Hz. Şuayb, onları Nuh, Sâlih ve Lût kavimlerinin başına gelenlerle uyardıysa da Medyen halkı dinlemedi.2643 Peygamberleri açık deliller getirdiği halde Âd ve Semûd kavimleri, Nuh, İbrahim ve Lût kavimlerinin başına gelenler Medyen halkını da yakalamış, şehirleri başları üstünde ters dönmüştü.2644 Yüce Allah’ın Âd ve Semûd’u nasıl helâk ettiği, vaktiyle oturdukları yerlerden bellidir. Karun, Firavun ve Hâmân da helâk edilmiştir; Medyen halkı da. 2645
Medyen halkını ve diğerlerini helâk eden korkunç ses, onları ansızın yakalamıştı. Çekişip duruyorlardı. Sur da gâfilleri öyle yakalayacak ve o zaman peygamberlerin doğru söylediği son bir kere ortaya çıkacak. O da sadece korkunç bir sesten ibâret olacaktır. 2646
Hz. Mûsâ (a.s.), Medyen’de yıllarca kalmıştı. O, Firavun ve çevresinin zulmünden Yüce Allah’a ilticâ edip Medyen’e yöneldi. Medyen suyu başında hayvan sulama sırasına girememiş iki kızın hayvanlarını sulayıverdi. Babaları o zaman ihtiyarlamış olan bu iki kızdan biriyle evlenip burada sekiz yıldan az olmayan uzun bir süre kaldı.2647 Bu kızların babasının Hz. Şuayb olduğu kanaati vardır.
Dokuz hadis kitabında Medyen ismi geçmez. Hz. Şuayb, “Hatîbu’l Enbiyâ“ diye bilinir. Medyenliler ticaretle meşguldüler. Hz. Şuayb’in ikazı bu yönden de dikkate alınmalıdır. Bu halk yahûdi ve hristiyanların kutsal kitaplarında “Mudyâniler“ (midianites) diye geçer. Bu ad, kuzey batı Arabistan’da Akabe körfezinin doğu
2640] 29/Ankebût, 36
2641] 7/A’râf, 85, 93; 11/Hûd, 84-95
2642] 7/A’râf, 93
2643] 11/Hûd, 89
2644] 9/Tevbe, 70; 22/Hacc, 42
2645] 29/Ankebût, 36, 40
2646] 36/Yâsin, 48-54
2647] 28/Kasas, 22-30
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıyılarına uzanan alan içerisinde yer alan bu çöl şehri sâkinlerine Hz. İbrahim’in Keturah’dan2648 olma oğlu Midian’dan geldiği söylenir. Hz. Yusuf’u Gilead’dan Mısır’a giderken alıp götüren Midyâni tüccarlardır2649 Hz. Şuayb için yahûdi ve hristiyan kutsal kitaplarında Hz. Mûsâ’nın kayınpederi olarak Yetro (Jethro, Revel) diye bahsedilir. 2650
Kur’ân-ı Kerim’de Şuayb (a.s.) ve Medyen Kavmi
Allah (c.c.) Şuayb’ın (a.s.) ismini, Kur’an’da toplam on bir yerde zirketmiştir: 7/A’râf, 85, 88, 90, 92, 92; 11/Hûd, 84, 87, 90, 95; 26/Şuarâ, 177; 29/Ankebût, 36. Şuayb (a.s.) ile kavmi arasındaki tevhid mücâdelesi, Kur’ân-ı Kerim’in 7/A’râf, 11/Hûd, 26/Şuarâ ve 29/Ankebût sûrelerinde gündeme gelir. Şuayb (a.s.)’ın kavmi Medyen ismi de Kur’ân-ı Kerim’de toplam 10 yerde zikredilir. Kavmin diğer adı olan Eyke ise toplam 4 yerde kullanılır.
“Medyen (oğullarına) da kardeşleri Şuayb’ı (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir: Artık ölçüyü tartıyı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde ifsâd/bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlardan iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. 2651
İman edenleri tehdit ederek Allah yolundan alıkoymak için ve o yolda çarpıklık arayarak öyle her yolun (başını) kesip oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, fesatçıların/bozguncuların sonu nasıl olmuştur! 2652
Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene iman eder, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O hâkimlerin en hayırlısı/iyisidir.’ 2653
Kavminden müstekbir mele’ (ileri gelen kibirliler/büyüklük taslayanlar) dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız, yahut dinimize döneceksiniz.’ (Şuayb) dedi ki: ‘İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)?! 2654
(Andolsun ki,) Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftirâ emiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hali müstesnâ, geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a tevekkül eder/dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet (kimin haklı, kimin haksız olduğunu adâletle açığa çıkar). Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.’ 2655
Kavminden mele’ (ileri gelen) kâfirler dediler ki: ‘Eğer Şuayb’e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.’ 2656
Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar (diz
2648] Tekvin 25: 1
2649] Tekvin, 37: 25-28, 36
2650] Çıkış 2: 15, 3: 1; Günay Tümer, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 104-105
2651] 7/85
2652] 7/86
2653] 7/87
2654] 7/88
2655] 7/89
2656] 7/90
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 689 -
üstü çökerek helâk oldular). 2657
Şuayb’i yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb’i yalanlayanların kendileridir. 2658
(Şuayb) Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!“ 2659
“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.“ 2660
“Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a ibâdet edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir bolluk ve refah (hayır) içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azâbından korkuyorum. 2661
Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. 2662
Eğer mü’min iseniz Allah’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim.’ 2663
Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!’ 2664
Dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim. 2665
Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak değildir. 2666
Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.’ 2667
Dediler ki:’ Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden
2657] 7/91
2658] 7/92
2659] 7/A’râf, 85-93
2660] 9/Tevbe, 70
2661] 11/84
2662] 11/85
2663] 11/86
2664] 11/87
2665] 11/88
2666] 11/89
2667] 11/90
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üstün değilsin.’ 2668
(Şuayb:) ‘Ey kavmim dedi, size göre benim kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır. 2669
Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azâbın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim.’ 2670
Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar. 2671
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah’ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi).“ 2672
“Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler. 2673
Biz onlardan da intikam aldık. İkisi de (Eyke ve Hicr) açık bir yol üzerindedir.“ 2674
“Hani kız kardeşin gezinip; ‘Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?’ demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. Sen bir insan öldürmüştün de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni esaslı bir denemeden geçirip sınamıştık. Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Mûsâ.“ 2675
“Medyen halkı da (peygamberlerini yalanlamıştı). Mûsâ da yalanlanmıştı. Böylelikle Ben, o inkâr edenlere bir süre tanıdım, sonra onları yakalayıverdim. Nasılmış Benim (her şeyi alt üst edip kökten değiştiren) inkılâbım.?“ 2676
“Âd’ı, Semûd’u, Ress halkını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (inkârcılıklarından ötürü helâk ettik).“ 2677
“Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. 2678
Şuayb onlara şöyle demişti: ‘(Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? 2679
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim 2680
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. 2681
2668] 11/91
2669] 11/92
2670] 11/93
2671] 11/94
2672] 11/Hûd, 84-95
2673] 15/78
2674] 15/Hıcr, 78-79
2675] 20/Tâhâ, 40
2676] 22/Hacc, 44
2677] 25/Furkan, 38
2678] 26/176
2679] 26/177
2680] 26/178
2681] 26/179
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 691 -
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. 2682
Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın. 2683
Doğru terazi ile tartın. 2684
İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. 2685
Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun.’ 2686
Onlar şöyle dediler: ‘Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin! 2687
Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz. 2688
Şâyet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır!’ 2689
Şuayb: ‘Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir’ dedi. 2690
Velhâsıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azâbı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azâbı idi! 2691
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. 2692
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.“ 2693
“Medyen’e doğru yöneldiğinde de: ‘Umarım Rabbim, beni doğru bir yola yöneltip iletir’ dedi. 2694
Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: ‘Bu durumunuz ne?’ ‘Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır’ dediler.“ 2695
“Ancak Biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp geçti. Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp da âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri sana) gönderen Biziz.“2696
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Böylece dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin ve ahiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık
2682] 26/180
2683] 26/181
2684] 26/182
2685] 26/183
2686] 26/184
2687] 26/185
2688] 26/186
2689] 26/187
2690] 26/188
2691] 26/189
2692] 26/190
2693] 26/Şuarâ, 176- 191
2694] 28/22
2695] 28/Kasas, 22-23
2696] 28/Kasas, 45
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarmayın.’2697
Fakat onu yalancılıkla itham ettiler. Derken, kendilerini bir sarsıntı yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. 2698
Âd ve Semûd’u da (helâk ettik). Sizin için, (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri güzel gösterip onları doğru yoldan çıkardı. Oysa bakıp görebilecek durumdaydılar. 2699
Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki, Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki (azâbımızı aşıp) geçebilecek değillerdi. 2700
Nitekim onlardan herbirini günahı sebebiyle cezâlandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.“ 2701
“Onlardan önce Nuh kavmi, Res halkı ve Semûd da yalanlamıştı. 2702
Âd ve Firavun ile Lût’un kardeşleri de (yalanladılar). 2703
Eyke halkı ve Tübba’ kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti!“ 2704
“İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek (satmak) için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!“ 2705
Ölçü-Tartı ve Hile
Sıvılar ve taneli bitkiler gibi bir hacim ölçülü veya belirli bir kapla ölçülerek alınıp satılan şeylere ölçü ile satılan (mekîlât)lar denir. Zeytin yağı, gaz, arpa, mısır gibi. Günümüzde sıvı maddeler “litre“ ile; katı fakat içine konulduğu kabın şeklini alabilen maddeler de “hacmi belirli bir ölçekle“ alınıp satılmaktadır.
Ağırlık ölçüleri ile alınıp satılan şeylere de “tartı ile satılanlar (mevzûn)“ denir. Ağırlık ölçü birimleri dirhem, dinar ve miskal gibi İslâm hukukunda ölçü alınan birimlerdir. Günümüzde bunların yerine gram, kilogram ve ton gibi ağırlık (vezn) ölçüsü birimleri kullanılmaktadır. Demir, kömür, çimento, şeker gibi şeyler tartı ile alınıp satılmaktadır.
Bazı malların ölçü veya tartıyla satılması onları standart hale getirmektedir. Bu; özellikle fâiz yasağında etkisini gösterir…
Bir toplumda sosyal adâletin sağlanabilmesi, karşılıklı hakların korunabilmesi için her şeyden önce ölçü ve tartının doğru ve düzgün olması gerekir. Bunu
2697] 29/36
2698] 29/37
2699] 29/38
2700] 29/39
2701] 29/Ankebût, 36-40
2702] 50/12
2703] 50/13
2704] 50/Kaf, 12-14
2705] 83/Mutaffifîn, 1-3
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 693 -
temin etmek için iki şart vardır. Biri bizzat ölçeği tam yapmak; eksik, fazla veya yanlış âlet/araç kullanmamaktır. İkincisi de, tam ve doğru alıp tartmaktır. Ölçme ve tartmanın doğru olması, bir hak, adâlet anlayışı, din ve vicdan meselesidir. Ölçüyü, ölçeği ve tartıyı doğrultacak olanlar bunlardır. Vicdanlardan hak ve adâlet fikrini kaldırdığınız zaman, içlerinde Allah korkusu olmayan insanlar, doğru âletle ölçerken bile yanlışlık yapmaktan çekinmezler. İnsanlar başkalarının haklarını kendi haklarıyla bir tutarak ölçü ve tartıda doğru ve dürüst olma duygusundan yoksun oldukları sürece; alırken fazla, verirken eksik yapmaktan kurtulmaları mümkün değildir. Bunun için önce vicdanları düzeltmek, sonra da ölçü ve tartı âletlerini ıslah etmek gerekir. Bu da vicdanlara Allah korkusu ve âhiret inancını yerleştirmekle olur. Ölçü ve tartıda hile yapmak, doğru dürüst hareket etmemek büyük günahtır.
Kur’ân-ı Kerim’de ticaret erbâbı, ölçü ve tartıda eksiklik yapmamaları için şöyle uyarılır: “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçüp alırken eksiksiz alırlar. Kendileri onlara ölçerek veya tartarak sattıkları zaman eksik verirler.“2706
Ölçü ve tartının doğru olması, alış-verişe hilenin karıştırılmaması gerekir. İslâm dini, insanları ahlâka, fazîlete ve muâmelelerinde dürüstlüğe çağırır. Müslümanın en dikkate değer özelliği, dürüst oluşudur. Alış-verişlerde hîleden maksat; bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek satım akdinin onun yararına olduğunu telkîn etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeline râzı etmektir. Âyet-i Kerîme'de şöyle buyrulur: “Veyl (Azap, yazıklar) olsun ölçüde tartıda noksanlık edenlere ki, onlar insanlardan ölçüp (haklarını) aldıkları zaman tam olarak alırlar. Fakat insanlara (verilmek üzere) ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler.“2707 2708
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz'da Araplar ticâretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden geçerken, elini bir zâhire yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Bu ıslaklığı herkesin görmesi için zâhirenin üzerine çıkarman gerekmez miydi? Bizi aldatan bizden değildir.“2709 Bu hadis, alış-verişte hile yapmanın haram olduğuna delâlet eder. Hile sâbit olunca satılan şeyin veya satış bedelinin geri verilmesi, yalnız gabn-ı fâhiş (aşırı yararlanma) hali varsa gerekli olur. Bu da Hanefî mezhebine göre ancak tarafları aldatması (tağrîr) hâlinde sözkonusu olur. Yani hile ve aldatma yanında, fâhiş gabn hâli de varsa satım akdinin bozulması mümkün ve câiz olur. Satıcı veya dellâlin, alıcıyı yanıltması ve fâhiş bir kârla satım akdini yapmaya râzı etmesi gibi. Hz. Ebû Bekir, halife iken valilerini irşâdında fâhiş gabn nisbetini üçte bir olarak belirlemiştir. Bu duruma göre gabn; bir malın kıymetinden açık, yani göze batan bir şekilde fazla veya eksik bir fiyatla satılmasıdır. Fazlalık veya noksanlık açık olduğu zaman fâhiş gabn meydana gelir.
Hz. Peygamber, dürüst ticâret yapanları şu hadisi ile övmüştür: “Sözü ve
2706] 83/Mutaffifin, 1-3; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 162-163
2707] 83/Mutaffifîn, 1-3
2708] Ayrıca bk. 6/En'âm, 152; 17/İsrâ, 35; 28/Şuarâ, 181-183
2709] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muâmelesi doğru tüccâr, kıyâmet gününde arşın gölgesi altındadır.“2710 Ayrıca müşteri aldığı bir malı herhangi bir sebeple geri vermek isteyebilir. Hanefî fakîhlerine göre hem müşteri ve hem satıcı aldıkları malı geri verme veya geri alma hakkına sahiptirler. Ancak böyle bir geri dönüşte ilk alınan bedel aynen geri verilir. Yoksa yeni bir fiyat ile verilemez. O zaman yeni bir alış-veriş olur. Bu durumda iki taraf da zarara sokulmamalıdır. Alıcı malı geri vermek istediğinde satıcı bu mal karşılığı almış olduğu parayı tüketmiş ise, bu durum satışın bozulmasına engel değildir. Fakat satılan mal kısmen veya tamamen helâk olmuşsa böyle bir durumda satıştan geri dönülmez. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Satışı bozmak isteyen mü’mine kolaylık gösteren kimseyi, Allah (c.c.) sürçüp düşmekten korur“2711 buyurmaktadır. 2712
Tefecilik, fâiz, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hıyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu çeşit yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan helâl malların ticâreti, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticâretin meşrûluğu, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman, taraflardan birinin râzı olmayacağı ticâret meşrû değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “...Aldatan kimse bizden değildir!“2713 buyurmuştur.
Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
a- Haram Olan Şeyleri Satmak: “Allah ve Rasûlü şarap, boğazlanmamış hayvan (meyte), domuz ve put satışını haram kılmıştır.“2714 “Allah bir şeyi haram kılınca onun bedelini de haram kılar.“2715 İçki, zina ve kumar gibi haram yollardan kazanç da haramdır: “İçki içilmesini yasaklayan Allah, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.“2716; “Çirkin eylem ve sözlerin mü’minlerin arasında yayılmasını arzu edenler (yok mu?) Onlara dünyada da âhirette de pek acıklı bir azab vardır.“2717; “Kazancın en şerlisi zinâ bedelidir.“ 2718
b- Bir Yanı Meçhul Satış: Fıkıh ve hadis kitaplarının “cehâlet ve ğarar“ diye ifade ettikleri şey, akdin unsurlarından biri meçhul kalan, yahut gerçekleşmesi şüpheli bulunan satıştır. Eğer bu bilinmezlik, arada anlaşmazlık çıktığı takdirde çözüm ve icrâyı imkânsız kılacak ölçüde ise satım akdi fâsiddir. “Sürüden bir koyunu, başakları olgunlaşmadan buğdayı veya arpayı, denizdeki balığı...“ satmak buna örnektir. Peygamberimiz (s.a.s.) anlaşmazlık çıkmasın, bir taraf zarara uğramasın diye bu nevi satışları yasaklamıştır. 2719
c- Narh Koymak: İslâm prensip olarak piyasaya müdâhale etmez; arz ve talep gibi tabiî ve iktisâdî kurallar içinde pazarı serbest bırakır. Nitekim Peygamberimiz’in zamanında fiyatlar yükselmiş, narh koyarak fiyatları sınırlaması için kendisine başvurmuşlardı; şöyle buyurdu: “Fiyatı ayarlayan, bolluk, darlık
2710] İbn Mâce, Ticâret 1
2711] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
2712] Hamdi Döndüren, Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 103-108
2713] Müslim, İman 164; Tirmizî, Büyû' 74; İbn Mâce, Ticârât 36
2714] Buhârî, Meğâzî 51, Büyû’ 105; Müslim, Büyû’ 93
2715] Ebû Dâvud, Büyû’ 38, 63, 64
2716] Müslim, hadis no: 930
2717] 24/Nûr, 19
2718] Müslim; S. Müslim ve Ter. M. Sofuoğlu, 5/87
2719] Müslim, Büyû’ 43; Ebû Dâvud, Büyû’ 24
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 695 -
ve rızık veren Allah’tır. Şüphesiz ben, -hiçbir kimsenin, benden talep edeceği mal ve can hususundaki bir haksızlığım olmadan- Allah’a kavuşmak emelindeyim.“2720 Ancak, fertler bu hürriyeti toplumun zararına olacak şekilde kötüye kullanırlar, ihtikâr (karaborsa), stokçuluk, lüks tüketimi körüklemek gibi yollara saparlarsa müdâhale ve sınırlama zarûrî olarak câiz görülmüştür.
d- Fiyatlarla Oynamak: İslâm’da mukavele ve piyasa hürriyeti esas olmakla beraber, hürriyetin mutlak olmadığına, toplumun menfaati ile sınırlı bulunduğuna işaret etmiştik. Fiyatların yapay olarak artmasına sebep olanlar hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Pahalılığı arttırmak için müslümanların fiyatlarına müdâhale eden kimseyi, kıyâmet gününde büyük bir ateşe oturtmayı Allah üzerine almıştır.“2721 Üretimin az, tüketimin fazla olması gibi tabiî etkenler dışında fiyatların artması bazı müdâhalelerle olmaktadır; bunlardan birkaçını örnek olarak zikredelim:
İhtikâr/Karaborsacılık: İhtikâr, bir malı (fiyatı artınca satmak üzere) piyasadan çekmek, stok etmek veya piyasaya sürmemektir. “Pazara mal getiren merzuk (rızık verilmiş), ihtikâr yapan mel’undur (lânetlenmiştir).“2722; “Fiyatını arttırmak gâyesiyle kırk gün ihtikâr eden kimse, Allah’tan uzaklaşır; Allah da ondan uzaklaşır.“ 2723
Kabz-ı mallık ve Komisyonculukla Yapay Olarak Piyasaya Müdâhale: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), şehirdeki satıcının, köylü malını, pazara gelmeden teslim alarak azar azar pahalı satmasını yasaklamıştır.2724 Bu mânâdaki birçok hadisin müşterek hedefi şudur: “Üretici malı doğrudan doğruya pazara arzedecek, araya başkaları girerek fiyatın sun’î (yapay) bir şekilde artmasına sebep olmayacaktır. Maksat bu olduğuna göre fiyat artışına sebep olmayan hizmetler, yardımlar, aracılıklar, pazarlama ve dağıtım işleri yasak değildir. Üreticinin malını tüketiciye arzeden, satıcıya müşteri bulan ve bunun için de belirli bir ücret veya yüzde alan hizmetler meşrûdur.
Menkul kıymetlerin fiyatlarını sun’î/yapay olarak artırmak veya düşürmek için başvurulan hileler, spekülatif faâliyetler de fiyatlarda oynamaktır ve câiz değildir.
e- Hileli Arttırma: Peygamberimiz’in men ettiği “necş“2725 şöyle açıklanmıştır: Malı almak niyeti olmadığı halde üçüncü şahısları aldatmak için değerinden fazla fiyat vermek. Açık ve kapalı arttırma veya eksiltmelerde yapılan hile ve muvâzaalar (danışıklı pazarlıklar) da bu hadisin hükmüne dâhildir.
f- Hile ve Aldatma: Peygamberimiz bir gün pazarı dolaşırken tahıl satan birisinin yanına gelmiş, elini daldırmış, altının ıslak olduğunu görerek sormuştu: “Bu (ıslaklık) nedir?“ ‘Yağmur ıslatmıştı!’ “Halkın görebilmesi için ıslak olanı üste getirseydin ya? Bizi aldatan bizden değildir.“2726 Hadisin son cümlesi hile konusunda bir düstur mâhiyetindedir. Reklâm, malı tanıtma sınırını geçer, işe yalan ve abartma
2720] Tirmizî, Büyû’ 73; Ebû Dâvud, Büyû’ 49
2721] Ahmed bin Hanbel, 5/27, 50
2722] İbn Mâce, Ticâret 6
2723] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2896
2724] Buhârî, Büyû’ 58, 64, 68, 71; Müslim, Büyû’ 11, 12, 18, 19, 20-22
2725] Buhârî, Büyû’ 60; Müslim, Büyû’ 13
2726] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karışırsa hile ve aldatma gerçekleşmiş olur. (Şimdiki reklamların hemen hepsi helâl olan tanıtım sınırını aşmakta ve kazancı haram edecek aldatma ve yalan alanına girmektedir.)
g- Yemin: Peygamberimiz tüccarı, genel olarak çok yeminden ve özel olarak da yalan yere yeminden men etmiştir: “Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.“ 2727
h- Eksik Ölçmek ve Tartmak: Ölçme ve tartma konusunda elden geldiği kadar dürüst davranmak, hile yapmamak, eksik ölçü ve tartı ile satış yapmamak Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetine konu teşkil etmiştir.2728 İstatistik, anket ve sayım hileleri de eksik ölçme ve tartma kavramına girer. “Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline...“2729; “Kim bize hile yapar (karıştırılmış mallarla bizi) aldatırsa, bizim yaşayışımız üzerinde yaşayanlardan değildir.“ 2730
i- Çalınan ve Gasbedilen Şeyi Satın Almak: Çalınan veya haksızlıkla sahibinden alınan bir şeyi bilerek satın almak bu haksız fiile yardımdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.“ 2731
i- Fâiz: “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, 'alış veriş (ticâret) de fâiz gibidir' demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır...“2732 İslâm, bütün çeşitleri ve miktarlarıyla fâizi yasaklamış, haram kılmıştır. İçkinin günahı, nasıl yalnızca içenin üzerinde kalmıyorsa, fâizin vebali de sadece onu yiyene âit değildir. Fâizi ödeyen, mukaveleyi yazan ve şâhidlik edenler de günaha girmektedir. Hadiste “Allah Teâlâ’nın fâiz yiyeni, yedireni, şâhidlerini ve yazanı lânetlediği“2733 ifade edilmiştir.
Fâiz yasağının sebep ve hikmetleri, şu maddelerle özetlenebilir:
1- Fâizli kredi kullananlar fâizi de maliyete ekledikleri için bu fazlalık sonunda tüketiciden (sermayesi olmayan, emekçi, zanaatkâr vb. dar gelirli ve fukarânın cebinden) çıkmaktadır. Böylece zengin daha zengin, fakir ise daha fakir hale gelmektedir.
2- Fâizli kapitalist sistemlerde zengin-fakir arasındaki refah farkı gittikçe büyüyeceği için bunun sonucu sosyal bunalımlar, anarşi ve fesât toplumu kasıp kavuracaktır.
3- Fâizsiz kredi insanları birbirine yaklaştırırken, fâiz uzaklaştırmakta, düşmanlık doğurmaktadır.
4- Fâizcilik, paradan para kazanan, rantiyeci, hortumcu, toplum içinde fâiz yiyip yatan, işsiz güçsüz ömür tüketen, topluma hizmetten uzak yaşayan bir sınıfın doğmasına sebep olmaktadır.
2727] Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
2728] 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 35; 26/Şuarâ, 181-183; 83/1-6
2729] 83/Mutaffifîn, 1-6
2730] Riyâzu’s Sâlihîn Terc. 3/160
2731] Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, V/336
2732] 2/Bakara, 275
2733] Buhârî, Büyû’ 24, 113; Ebû Dâvud, Büyû’ 4; Tirmizî, Büyû’ 2
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 697 -
5- Fâizli kredi ile çalışan kimse gece gündüz çalışıp didinirken riziko içindedir; fâizci ise hem emeksiz hem de endişesizdir. Bu durum, kişilerin adâlet duygusunu zedelemekte, ahlâka ve toplum dayanışmasına ters düşmektedir.
k- Sigorta Şirketi: insanoğlunun mutluluğu üzerinde güvenlik duygusunun büyük payı vardır. Malı, canı, değerleri üzerinde kaygısı ve korkusu olan kimse huzurlu ve mutlu olamaz. Hiçbir tedbir almadan Allah’a tevekkül, bazı havâssın hali ve kârı olabilir; ancak Rasûl’ün ümmetine tavsiyesi tedbirdir. Sigorta da dünyevî tedbirlerden biridir. Ancak sigorta, insanların istikbal endişesini, kaza ve felâkete uğrama korkusunu istismar ederse İslâm’ın bunu meşrû görmesi düşünülemez. Bilinen üç sigorta çeşidi vardır: Devlet sigortası, üyelik sigortası ve ücretli (özel) sigorta.
Bunlardan birincisi, İslâm’da en kâmil mânâda gerçekleşmiştir. Bütün vatandaşların kazâ, felâket, angarya yüklenme ve yoksulluk karşısında İslâm devletine (beytü’l-mâle) başvurma hakkı vardır. Üyelik sigortası: Meselâ bir iş koluna mensup üyelerin içlerinden birisi kazâ veya felâkete uğradığı, yardıma muhtaç olduğu zaman yardım edilmek üzere periyodik bir meblâğ vermeleriyle gerçekleşir. Bu da meşrûdur, teşvike değer bir sigorta çeşididir. Ücretli (özel) sigortaya gelince; bir sigortacının kazâ, yangın, ölüm ve benzeri durumlarda zararı ödemek, bunlar meydana gelmezse hiçbir şey ödememek, para sigortacıya kalmak üzere bir şahısla ücretli sigorta akdi yapmasıyla vücut bulur. Bu şekil, özellikle sigortacının kazancı açısından İslâmî hükümlere aykırıdır. Ancak, zarûret halinde câiz olabilir. 2734
l- Tahvil: Tahvil, alınıp satılabilen fâizli borç senedi mâhiyetindedir. Tahvili ister devlet çıkarsın, ister özel şahıs ve şirketler çıkarsın, esası fâiz karşılığında borç almaktır. İslâm fâiz alıp vermeyi haram kıldığına göre tahvil alıp satmak, bu yoldan kazanç elde etmek de helâl değildir.
Dövize endeksli tahvil ve döviz karşılığı borç alma: Tahvil alanın parasının değerini de koruyarak gelir sağlamasını mümkün kılmak ve tahvil alım-satımını teşvik etmek için başvurulan yeni bir yol da tahvile yatırılan parayı, daha doğrusu tahvilin nominal değerini, tahvil ihracı sırasında geçerli kura göre dolar ve Euro gibi bir dövize bağlamak ve ana para, Türk lirası olarak iâde edilirken, iâde sırasındaki kura göre tahvil bedelini ödemektir. Dövize endeksli tahvillerde fâiz de ödendiği için bu işlem İslâm hukuku bakımından câiz olmamaktadır.
Borçlanmaların karz-ı hasen (güzel borç, Allah rızâsı dışında karşılık beklemeden borç/ödünç para vermek) şeklinde olmasını Kur’an tavsiye etmektedir.2735 Dövize veya altına bağlı ödünç alıp verme işlemleri de paranın değer kaybını önlemeye, dolayısıyla borç verenin zarara girmesine engel olmaya yönelik tedbirlerdir.
m- Rüşvet: “(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Rüşvet alana, verene ve aracı olana Allah lânet etsin!“ 2736
n- Emeği sömürmek: “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.“2737; “Ben kıyâmet
2734] Geniş bilgi için bk. Hayreddin Karaman, İslâm’a Göre Banka ve Sigorta
2735] 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbün, 17; 73/Müzzemmil, 20
2736] Câmiu’s Sağîr, 2/124
2737] İbn Mâce, hadis no: 2443
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.“ 2738
o- Hırsızlık, gasp: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır.“ 2739
Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat içki, kumar, fuhuş ve fâiz parası gibi haram yollarla kazanılmış olan paralarla alınan gıdâ maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdâlarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, helâl ve temiz gıdâlardan yememizi emretmiş, maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdâlar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette ilâhî azaba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.“ 2740
Haramla beslenen kimse, Allah'tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. “...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: 'Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?“2741 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda haramlardan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın getireceği nimet de büyük olacaktır: “Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.“ 2742
Allah'a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: “Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.“ 2743
İslâm âlimlerine göre kazanç yollarının fazilet sırası şöyledir: 1. Cihad, 2. Ticâret, 3. Ziraat, 4. Zanâat. Bu yollarla kazanç sağlamanın hükmü:
a- Kendine, âilesine ve borçlarını ödemeye yetecek kadar kazanmak farzdır.
2738] İbn Mâce, hadis no: 2442
2739] 4/Nisâ, 29-30
2740] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
2741] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
2742] Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet, 2640
2743] 16/Nahl, 112-113
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 699 -
b- Fakirlere bakmak, akrabaya ikrâm etmek için bundan fazlasını kazanmak müstehaptır.
c- Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için kazanmak mubahtır.
d- Helâl kazanç ile de olsa övünmek, yarışmak, azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak mekrûh veya haramdır. 2744
Hadis-i Şeriflerde Ticaretin Övülmesi, Hilenin Yerilmesi
Güvenilir ve doğru tâcirin, kıyâmet gününde şehidlerle beraber bulunacağını2745 söyleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini,2746 Allah'ın nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı,2747 başkasının satışına engel olmamayı,2748 hayvanların sütlerini memelerinde bekletip satmamayı,2749 gereksiz yere ticârete aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş2750, vurgunculuğu kesin şekilde yasaklamıştır. 2751
“Doğru, dürüst ve güvenilir tâcir, Peygamberlerle, sıddıklarla ve şehidlerle beraberdir.“ 2752
“Sözü ve muâmelesi doğru tüccâr, kıyâmet gününde arşın gölgesi altındadır.“ 2753
“En güzel ve hoş kazanç o tüccarındır ki; konuştuğunda yalan söylemez, kendisine inanıldığında emniyeti kötüye kullanmaz, vaad ettiğinde vaadinden dönmez, satın aldığında malı kötülemez, sattığında da övmez, borçlandığında vâdesini geçirmez ve alacaklı olduğunda borçluya güçlük çıkarmaz.“ 2754
“Kim hacim ölçüsü ve tartıyla bir yiyecek satın alırsa, ölçmeden ve tartmadan onu başkasına satmasın.“ 2755
“Siz ıyne alış-verişi yaptığınız, sığırların kuyruğuna yapıştığınız, tarıma râzı olduğunu (sanâyileşmediğiniz) ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah size zilleti Mûsâllat kılar. Ondan, cihad yapıp dininize dönünceye kadar da kurtulamazsınız.“ 2756
“Alıcı ve satıcı ayrılmadıkça muhayyerdirler. Dürüst davranır, gerçeği açıklarlarsa satışları bereketlenir. Ama gerçeği saklar ve yalan söylerlerse satışlarından bereket kaldırılır.“ 2757
“Bizi aldatan bizden değildir.“ 2758
2744] El-İhtiyâr, IV/171-172; Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar
2745] İbn Mâce, Ticârât 1
2746] İbn Mâce, Mukaddime 7
2747] İbn Mâce, Ticârât 2
2748] Müslim, Büyû' b. 4
2749] Müslim, Büyû' b. 4
2750] Müslim, Nikâh 51; İbn Mâce, Ticârât 15
2751] İbn Mâce, Ticârât 6, 16
2752] Tirmizî, Büyû' 4, h. no: 1209; İbn Mâce, Ticârât 1, h. no: 2139
2753] İbn Mâce, Ticârât 1
2754] Beyhakî, Şuabu'l-İman IV/221; Terğîb ve Terhîb, II/366
2755] Müslim, Büyû' 31-39
2756] Ebû Dâvud, Büyû' 56
2757] Buhârî, Büyû 19; Ebû Dâvud, Büyû' 51; Tirmizî, Büyû' 26
2758] Müslim, İman 164; Tirmizî, Büyû' 74
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim kusurunu söylemeden ayıplı malı satarsa Allah'ın gazabı ve meleklerin lâneti onun tepesine yağmaya devam eder durur.“ 2759
“Ey tâcirler topluluğu! Muhakkak ki Allah'tan korkan, iyi ve doğru olanların hâricindeki tâcirler günahkâr ve şerliler olarak haşr olunacaklardır!“ 2760
“Yemin, malın tükenmesine, bereketin eksilmesine sebeptir.“ 2761
“Allah'ın buğzettiği üç kişi: Başa kakan cimri, kibirlenen mağrur ve çok yemin eden tâcirdir.“ 2762
“Üç kişiye Allah kıyâmet gününde rahmet nazarıyla bakmaz. Onları temize çıkarmaz. Onlar için elem verici bir azap vardır.“ Sahâbe dediler ki: “Kim onlar yâ Rasûlallah? Gerçekten onlar büyük zarara uğradılar, elleri boş kaldı ve iflâs ettiler.“ Rasûlullah (s.a.s.) cevaben buyurdu ki: “İyiliğini başa kakan, kibirlenmek için uzun elbise giyen ve malının değerini yalan yeminlerle arttırarak satışını kolaylaştırmak isteyen. Siz alış-verişte çok yemin etmekten sakının! Çünkü o satışı teşvik eder, sonra da bereketi yok eder.“ 2763
“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Vaad ettiği zaman zaman sözünde durmaz. Kendisine güvenildiğinde hâinlik eder.“ 2764
“İmkânı olanın borcunu vâdesinde ödememesi zulümdür.“ 2765
“Müslümanlar verdikleri söze, koydukları şartlara uyarlar. Sözlerinin erleridirler.“ 2766
“Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Sabırsızlık etmeyin. Allah'tan korkun. Ey insanlar! Rızkı meşrû yollardan güzellikle arayın. Helâl olanı alın, haram olanı bırakın.“ 2767
“Zenginlik, mal çokluğundan değildir. Gerçek zenginlik gönül zenginliğidir.“ 2768
“Müslüman olup yeterli rızık verilen ve Allah'ın kendisine verdiğine kanaat sahibi kıldığı kimse felâh bulmuştur.“ 2769
“İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.“ 2770
“Dışarıdan pazarımıza mal getiren rızıklandırılır. İhtikâr yapan/karaborsacı ise mel'undur.“ 2771
“Kim ihtikâr/karaborsacılık yaparsa o âsî bir günahkârdır.“ 2772
“Kim yiyeceklerde müslümanlara ihtikâr/karaborsacılık yaparsa Allah onu iflâs ettirir,
2759] İbn Mâce, Ticârât 45
2760] Tirmizî, Büyû' 4
2761] Buhârî, Büyû 26; Müslim, Müsâkât 131; Ebû Dâvud, Büyû' 6
2762] Ahmed bin Hanbel, V/151
2763] Müslim, İman 171; Tirmizî, Büyû 5
2764] Buhârî, İman 24; Müslim, İman 59
2765] Buhârî, Havalât 1; Müslim, Müsâkât 33; İbn Mâce, Sadâkat 8
2766] Buhârî, İcâre 14; Ebû Dâvud, Akdıye 12; Tirmizî, Ahkâm 17
2767] Müstedrek, II/5, IV/361; Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübrâ, V/265
2768] İbn Mâce, Zühd 9
2769] İbn Mâce, Zühd 9
2770] İbn Mâce, Ruhûn 4
2771] İbn Mâce, Ticârât; Dârimî, Büyû' 12
2772] Ahmed bin Hanbel, II/351; Müslim, Müsâkât 26
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 701 -
cüzzam gibi pis hastalıklara uğratır.“ 2773
“İslâm'da zarar vermek ve zarara uğramak, zarara zararla karşılık vermek yoktur.“ 2774
Rasûlullah (s.a.s.), bir buğday satıcısına uğramışlardı. Ellerini buğday yığınına daldırdı. Elleri ıslandı. “Bu ne?“ diye sordu. Satıcı yağmurdan ıslandığını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Islananı halk görsün diye üste çıkarsaydın ya? Bizi aldatan bizden değildir.“ 2775
“Kim kusurunu açıklamadığı bir malı satarsa, Allah'ın gazabına ve hiddetine uğrar. Melekler de ona lânet eder dururlar.“ 2776
“Birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Birbirinize müşteri kızıştırmayın. Şehirli de köylü adına satış yapmasın.“ 2777
“Muhakkak ki Allah ve Rasûlü içki, ölü, domuz ve put alıp satmayı yasaklamış, haram kılmıştır.“ 2778
“Allah'ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir.“ 2779 buyurmuştur. Yine Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: “Alış-verişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile hakikatte kazancın bereketini giderir.“ 2780
“Alıp-satanlar“ birbirlerinden ayrılmadıkça (vazgeçmekte) muhayyerdirler. Alıp-satanlar alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar (kusuru) beyan ederlerse alış-verişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler (kusurları) gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile alış-verişlerinin bereketini kaybederler.“ Bir rivâyet şöyledir: “Alış-verişlerinin bereketi yok edilir: Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar.“ 2781
“Satış işine yemin ve yalan bulaşmaktadır, siz (Rabbin gadabını söndüren) sadaka karıştırın“ 2782
“(Ticarette yalan) yemin, (tüccarın zannınca) mala rağbeti artırır. (Hâlbuki gerçekte) kazancı giderir.“ 2783
“Ticârette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırır, fakat bereketi yok eder.“ 2784
“Öyle bir devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna
2773] İbn Mâce, Ticârât 6
2774] İbn Mâce, Ahkâm 17; Muvattâ, Akdıye 31
2775] Müslim, İman 164; Tirmizî, Büyû' 74; İbn Mâce, Ticârât 36
2776] İbn Mâce, Ticârât 45
2777] Buhârî, Büyû' 64; Müslim, Büyû' 11; Ebû Dâvud, Büyû' 46
2778] Buhârî, Büyû' 105, 112; Müslim, Büyû' 71; Tirmizî, Büyû' 61
2779] Buhârî
2780] Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû' 26
2781] Buhârî, Büyû: 19, 22, 44, 46; Müslim, Büyû' 47, h. no: 532; Ebû Dâvud, Büyû' 53, h. no: 3459; Tirmizî, Büyû' 26, h. no: 1246; Nesâî, Büyû' 3, h. no: 7, 244-245; İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları 3/11
2782] Ebû Dâvud, Büyû’ 1, h. no: 3326, 3327; Tirmizî, Buyû’ 4, h. no: 1208; Nesâî, Eymân 7, h. no: 7, 15
2783] Buhârî, Büyû' 26; Müslim, Müsâkât 13, h. no: 1607; Ebû Dâvud, Büyû' 6, h. no: 3335; Nesâî, Büyû' 5, h. no: 7, 246
2784] Müslim, Müsâkât, 27
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiç aldırmayacak.“2785 Rezîn rivâyetinde şu ziyâde vardır: “...Böyle kimselerin hiçbir duâsı kabul edilmez.“
“Yedi helâk ediciden kaçının!“ Sahâbîler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnad etmektir.“ 2786
“Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar.“ 2787
“Kim bildiği halde hırsızlıkla elde edilmiş çalıntı bir malı satın alırsa onun günahına ve alçaklığına ortak olmuştur“ 2788
“Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikâr (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir.“ 2789
“Bilmiş ol ki, haramdan gıdâsını alıp büyüyen bir ete ancak ateş evlâdır.“ 2790
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsı, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.“ 2791
“Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, ırzını/insanî kıymetini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır. Haberiniz olsun, bedende bir küçük et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası), kalptir.“ 2792
“Ey insanlar, şüphesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyibden (temiz, hoş ve helâl olandan) başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de, Rasûllere emrettiği şeyi emreder: ‘Ey Rasûller, helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih amellerde bulunun. Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı bilirim.2793 ve “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların tayyiblerinden (helâl ve hoş/temiz olanlarından) yiyin.’2794 buyurmuştur.“ dedi. Sonra devam etti: “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir halde ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram,
2785] Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2
2786] Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12
2787] Ebû Dâvud, Büyû' 38, 63, 64
2788] Beyhakî, Sünen, V/336
2789] İbn-i Mâce, Ticâret, 6
2790] Tirmizî, Salât 429, hadis no: 609; Dârimî, Rikak 60, hadis no: 2779
2791] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
2792] Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14, hadis no: 3984; Nesâi, Büyû’ 2, hadis no: 4431; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1219; Ebû Dâvud, Büyû’ 1, hadis no: 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
2793] 23/Mü’minûn, 51
2794] 2/Bakara, 172
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 703 -
giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir?“ 2795
“Üç sınıf insan vardır ki kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azap vardır.“ (Râvi Ebû Zer dedi ki; Rasûlullah bu cümleyi üç kere tekrarladı. Ebû Zer: 'Bu kimseler tam bir mahrûmiyete ve hüsrâna uğramışlar. Bunlar kimlerdir, ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) de şu cevabı verdi: “Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticâret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır.“ 2796
“Her kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da onun kötülüklerinden emin olurlarsa, mutlaka cennete girer.“ Bunun üzerine bir adam: “Yâ Rasûlallah, bugün halk arasında bu (vasıfta kişiler) pek çoktur’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu: “Benden sonraki asırlarda da bulunacaktır.“ 2797
“Allah, haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.“ 2798
“Hiçbir kimse el emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah'ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi.“ 2799
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Üç işi vardır, kıyamet gününde Allah onlara ne konuşur ne nazar eder ne de günahlardan arındırır, onlar için elim bir azab vardır!“ buyurdu ve bunu üç kere de tekrar etti. Ben: “Ey Allah'ın Rasûlü! Öyleyse onlar büyük zarar ve hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?“ dedim. Şöyle saydılar: “(Elbisesini kibirle, yerlere kadar salıp) süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan, malını yalan yeminlerle reklâm eden kimseler!“ 2800
“Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavm ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını Mûsâllat eder.“ 2801
“Mal, yeşil (taze) ve tatlıdır. El açıklığıyla (cömertlik ve ikramla) onu ele geçirenin malına bereket verilir. İnsanlara zulmetmek için kazananın malı ise bereketlenmez. Onun durumu, yiyip doymayan kimse gibidir. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır.“ 2802
“Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.“ 2803
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün
2795] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3, hadis no: 3173; Dârimî, Rikak 9, hadis no: 2720
2796] Müslim, İman 171; Ebû Dâvud, Libâs 25; Tirmizî, Büyû' 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû' 5, Ziynet 103; İbn Mâce, Ticâret 30
2797] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2640
2798] Ebû Dâvud, Tahâre 31, hadis no: 59; Nesâî, Zekât 104, hadis no: 139; İbn Mâce, Tahâre 2, hadis no: 271-274; Dârimî, Tahâre 21, hadis no: 692
2799] Buhârî, Büyû' 15
2800] Müslim, İman 171, (106); Ebû Dâvud, Libas 28, -087, 4088- Tirmizî, Büyu 5, h. no: 1211; Nesâî, Büyu 5, h. no: 7, 245
2801] Muvattâ, Cihâd 26, h. no: 2, 460
2802] Buhâri; Askalani, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
2803] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.“ 2804
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. (Hakiki) zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.“ 2805
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.“ 2806
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.“ 2807
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.“ Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.“ “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.“ 2808
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.“ 2809
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!“ 2810
“Allah'ım, Âl-i Muhammed'in rızkını belini doğrultacak kadar ver.“ -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver.“ 2811
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben seni seviyorum“ dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!“ diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!“ deyip, bunu üç kere tekrar etti.
2804] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
2805] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
2806] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
2807] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
2808] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
2809] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
2810] Kütüb-i Sitte, 17/563
2811] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 705 -
Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür'atli gelir.“ 2812
“Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terketmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz.“ 2813
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.“ 2814
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.“ 2815
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.“ 2816
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.“ 2817
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.“ 2818
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!“ “Şöyle“ kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar“ demek istedi). 2819
“Birkısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.“ 2820
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.“2821 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.“
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.“ Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?“ Rasûlülullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.“ Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü,
2812] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
2813] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
2814] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
2815] Ebû Dâvud, Edeb 125
2816] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
2817] Kütüb-i Sitte, 17/245
2818] Kütüb-i Sitte, 17/571
2819] Kütüb-i Sitte, 17/571
2820] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
2821] Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2, -7, 243-
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vehn nedir?“ Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.“ 2822
“Satışında, satın alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve kolaylaştırıcı davranan kimseye Allah rahmetini bol kılsın“ 2823
“Allah, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muâmele etti. Çünkü bu adam satınca kolaylık gösterir, satın alınca kolaylık gösterir, alacağını isteyince (kabalık ve sertlik değil, anlayış ve) kolaylık gösterirdi.“ 2824
“Allah, satıştaki müsâmahayı, satın alıştaki müsâmahayı, ödemedeki müsâmahayı sever.“ 2825
“Sattığın zaman tart, satın alınca tarttır.“ 2826
İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.“ Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da...“ 2827
“İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.“ Bir rivâyette “...tozu ulaşacak“ denir. 2828
“Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah'tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir.“ 2829
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.“ 2830
“Iyne usulüyle alışverişte bulunur, sığırların peşine düşer, ziraate râzı olur ve cihadı da terkederseniz, Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize tekrar rücu etmedikçe o zilleti kaldırmaz.“ 2831
İyne usulüyle satışı şârihler şöyle tarif etmiştir: Tüccar, malını veresiye olarak belli bir vade ile müşteriye satar. Sonra bu malı müşteriden daha ucuz bir fiyatla satın alır. Bu tarz alışveriş caiz mi, değil mi münakaşa edilmiştir. İmam Malik Ebû Hanife, Ahmed İbn Hanbel gibi birkısım fukaha “caiz değil“ derken, İmam Şafii ve ashabı “caizdir“ demiştir.
Hadis, esas itibariyle, insanların ticaret ve ziraate kendilerini vererek cihadı ihmal etmelerini yasaklamaktadır. İlk nazarda, hadisten ticaret ve ziraatin kötülendiği anlaşılabilir. Aksine hadis, cihadın terkinden gelecek zillete dikkat çekmektedir. Daha önce de zikredildiği üzere Aleyhissalâtu vesselâm aslî meslekler olarak “ticaret, ziraat ve san'atı“ saymıştır. Ama ne ticaret, ne ziraat ne
2822] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
2823] Buhârî, Büyû' 16; Tirmizî, Büyû' 75, h. no: 1320
2824] Tirmizî, Büyû' 75, h. no: 1320
2825] Tirmizî, Büyû' 75, h. no: 1319
2826] Buhârî, Büyû’ 51
2827] Müslim, Müsâkât 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû' 4, h. no. 3333; Tirmizî, Büyû' 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no. 2277
2828] Ebû Dâvud, Büyû' 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû' 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
2829] Ahmed İbn Hanbel, II/33
2830] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, h. no: 2963; Tirmizî, Kıyamet 59, h. no: 2515
2831] Ebû Dâvud, Büyû' 56, h. no: 3462
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 707 -
de san'at cihad gibi mühim bir meşguliyeti ihmale sevketmemelidir. Şevkânî'nin dediği gibi “İslâm'ın izzet ve diğer dinlere üstünlüğünü izhar vesilesi olan “Allah yolunda cihad“ın terki halinde Allah, müslümanlara, düşüncelerinin aksiyle muâmele ederek zillet verir: Atların sırtında olduktan sonra sığırların peşlerine takar, hâlbuki at sırtı, sığırın peşinden makamca daha üstün, daha izzetlidir.“ 2832
“Zannediyorum bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî inkılâbı ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildi isek. Cihadı, zaten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin berzahında bulduk. Oysaki yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmeti bunlara hasretmek, işte doğru olmayan budur.Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi füyuzât hisleriyle baş başa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümulü olan bu ifade, bize mühim bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, devletler muvazenesinde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devletler muvazenesindeki yerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet Mûsâllat edeceğini, tagallüpler, esaretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm'ı hayata hayat kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Verdiğimiz misâl, deryadan bir katredir ve Allah Rasûlü'nün bu hususta daha nice sözleri var. Ne var ki biz, bu biricik misâlle iktifa edeceğiz. Allah Rasûlü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri tahdid edip sınır altına almamış, öyle de bedenî güç ve kuvvetleri dahi hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü'min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü'min) Allah indinde zayıf mü'minden daha hayırlı ve sevimlidir.“ Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalb sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sıhhatiyle beraber ruh sıhhatine de sahip olmalıdırlar. Görülüyor ki, Allah Rasûlü (s.a.s.): “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız“ demiyor. Belki ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor; ve bizi o istikamete kanalize ediyor.
Bozuk Düzenin Terazisi ve Şuayb (a.s.)
İnsanlar hayatlarını idâme ettirebilmeleri için kendilerinde bulunmayan ihtiyaç maddelerini, ya kendilerine yakın olan bölge insanlarından ya da bu ihtiyaçların bulunduğu yerlerle yapılan alışverişlerle sağlarlar. Ticaret denilen bu olgu, insanların ihtiyaçlarını temin etme vâsıtası olduğu gibi, onlar için geçim sağlama vâsıtası da olmuştur.
Toplum bireylerinin kaynaşması ile aynı zamanda yakın ve uzak toplumların iletişim vâsıtası konumunda olan ticaret; insanlar arasındaki karşılıklı haklar korunduğu sürece toplumların ilerlemesinde büyük etken olurken, bu hakların ihlâlinde ise toplumu uçuruma sevkedecek bir âmil durumuna gelir. Allah, ticaretin; toplumun yaşamında önemli bir yeri bulunduğunu, doğru yapılmasından
2832] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/423
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumun olumlu, karşılıklı hakların ihlâlinde toplumun büyük zararlar çektiğini, hatta; uçuruma (helâke) ittiğini göstermek amacıyla (özellikle tüccar bir toplum olan Mekke'lilere) Şuayb’ın (a.s.) kıssasını vahyeder. Böylece Allah, Müşriklerden kavimlerini uçuruma götüren, ticarette karşılıklı rızâyı gözetmeyip hile yapan Şuayb kavminin kıssasının ışığında, kıssadan öğüt ve ibret almalarını ister.
Mekkî sûrelerde anlatılan Şuayb kavminin, ticaretle ilgilenen tüccar bir toplum olduğu gözönüne alındığında ticaret kervanlarının geçtiği işlek bir yol üzerinde olduğu anlaşılmaktadır. Şuayb kavminin yaşadığı bölge, muhtemelen Hz. Mûsâ'nın da Mısır'da işlediği cürümden dolayı kaçtığı yer olması hasebiyle Mısır'a yakın olan; Mısır, Filistin, Sina üçgeni içerisinde Mekke ticaret kervanlarının da geçtiği bir yerde bulunmaktaydı. “Mûsâ 'Medyen'e yöneldiğinde: ‘Rabbimin bana doğru yolu göstereceğini umarım’ dedi.“2833; “Sen bir cana kıymıştın, seni üzüntüden kurtarmıştık ve birçok musîbetlerle denemiştik. Bunun için 'Medyen' halkı arasında yıllarca kalmıştın.“ 2834
Risâlet vazifesini yüklenmeden önce, işlediği bir fiilden dolayı Mısır'dan kaçan Mûsâ (a.s.) Medyen'e sığınır. Medyen'de Şuayb’ın (a.s.) yanına yerleşir, onun kızıyla da evlenir. Daha sonra eşiyle birlikte Medyen'den ayrılarak Tur dağının bulunduğu yöreye doğru yola koyulur.
“Mûsâ süreyi doldurunca ailesiyle birlikte yola çıktı. Tur tarafından bir ateş gördü...“2835 Ve bundan sonra Mûsâ, Allah tarafından Firavun kavmine Rasûl olarak tâyin edilir. Kur'ân-ı Kerim'deki Mûsâ’nın (a.s.) anlatıldığı bu âyet-i kerimelerden Medyen'in bulunduğu yer tâyin olunduğu gibi, Medyen kavminin bulunduğu yörede yaşayanlar itibarıyla aynı zamanda Arap asıllı oldukları da anlaşılmaktadır. Mısır'a yakın bir yerde olduğu anlaşılan Medyenliler; aynı zamanda kendilerinin ticarette ileri bir seviyede olmalarını sağlayan zengin kervanların geçtiği bir yol üzerin deydiler. Hindistan'dan gelen ticaret kervanları Yemen, Tâif, Mekke, Medine istikametiyle Medyen kavminin de bulunduğu bölgeden geçip Şam'a ulaşırlardı. Mekkeliler'in de katıldığı bu ticarete Kur'an'da Kureyş sûresinde şöyle değinilir: “Kureyş kabilesinin yaz ve kış seferlerinde...“ 2836
Kur'ân-ı Kerim bize, Mekkelilerin tüccar bir toplum olduğunu belirttiği kadar, onların Medyen ahâlisinin helâk olduğu yerlerden geçmeleri hasebiyle Medyenliler'in başından geçenleri; Kur'ânî doğrultuda olmasa da bildiklerini beyan etmektedir. Şuayb kavminin helâkten sonraki kalıntılarının bulunduğu yerlerden geçen Mekkelilerden ibret almalarını isteyen Allah, Lût ve Şuayb kavimlerinin, Mekke ticaret kervanlarının yolları üzerinde olduğunu Hicr sûresindeki şu âyetle ifâde eder: “Eykeliler de, şüphesiz zâlim kimselerdi. Bunun için onlardan öç aldık. Hâlâ her iki memleket de işlek bir yol üzerindedirler.“
Kur'an'da Şuayb’ın (a.s.) kavminden bahsedilirken Medyen ve Eyke olarak iki isim verildiğini görmekteyiz. Medyen halkından bahsedilirken “Ehûhum (kardeşleri)“ denmesinden yola çıkan bazı müfessirler, Eyke'lilerden bahsedilirken “Onlara“ denmesinin Şuayb’ın (a.s.) Eyke'lilere sonradan gelmiş olması gerektiğini savunurlar. Bazı müfessirler de Şuayb'ın dâvet ve nasihatinin aynı, her iki ahâlinin
2833] 28/Kasas, 22
2834] 20/Tâhâ, 40
2835] 28/Kasas, 29
2836] 106/Kureyş, 1
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 709 -
de cezâsının benzer şekilde olmasından hareketle, Medyen ve Eyke'nin aynı kavim olduğu kanaatine varmışlardır. Bütün bunlara ilâveten; Kur'ân-ı Kerim'de kıssaları anlatılan tüm Rasûllerin, kendi kavimleri içinde yetişmiş “içlerinden bir Rasûl“ ve “güvenilir bir elçi“ olarak görevlendirdikleri dikkate alındığında, Medyen ve Eyke'nin aynı kavim olduğu, ancak anlatımın değişik varyantlarla yapıldığı kanaati hâsıl olmaktadır.
Allah'ın isteği, bu kavmin işlediği kötü fiillerin onları helâke götürdüğü nazar-ı dikkate alınarak bu suçların işlenmemesidir. Kur'an'ın hedeflediği bu noktayı kenara bırakıp, pek fazla fayda getirmeyecek, aksine birbirimizle cedelleştirecek tâlî konularla uğraşmak, kıssayı öğüt ve ibret olmaktan engellemek demektir.
Şuayb kavminin Allah ve Rasûlüne karşı tutumunu birkaç grupta inceleyeceğiz: Bunlardan birincisi, Şuayb kavminin Allah'a karşı tutumudur.
“Ey kavmim.' Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur.“ 2837
“Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?“ 2838
“Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun.“2839 diye çağrıda bulunan Şuayb (a.s.)'a karşı şöyle cevap verirler:
“Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı men'eden senin salât'ın/namazın mıdır?“ 2840
Âyetlerden anlaşıldığı gibi Şuayb'in kavmi, putlara tapan bir kavimdir. Kendilerinin arzu ettikleri şekillere göre yonttukları ilâhların, emirlerini de yine kendi içlerindeki; Kur'an'ın “ileri gelenler“ olarak nitelediği zengin ve yönetici kimseler tarafından belirlendiği bir dine (yaşam tarzına) inanıyorlardı. Pek tabii ki Şuayb’ın (a.s.) tek ve gerçek İlâha inanmaları isteği hoşlarına gitmemişti.
Kendi yaşamlarını kendileri belirleyen bu insanlar, Allah'a inanmak istemediler, daha doğrusu; kendi kafalarına göre çizdikleri bir Allah'a iman ettiklerinden dolayı işlerine gelmeyen tek ve gerçek Allah'ı inkâr ettiler. Allah'ı inkâr eden bu insanlar onun elçisini de reddederek karşı tutum aldılar: “Sen ancak büyülenmiş birisin, bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlülerden isen göğün bir parçasını üzerimize düşür, dediler.“ 2841
Allah'a inanmak aynı zamanda Rasûlüne inanmak demektir. Rasûlüne inanmak Allah'a inanmayı gerektireceğinden, Şuayb’ın (a.s.) tek Allah'ını inkâr eden kavmi, o Allah'ın Rasûlünü de inkâr eder. Şuayb’ı (a.s.) beşerlikle, büyücülükle, yalancılıkla suçlarlar. Mûcize talebinde bulunarak; Allah'ın tekelinde bulunan bir konuda, sanki Rasûlün elinde olan bir şeymiş gibi Rasûlü âciz göstermeye çalışırlar. “Doğru söze“ (vahye) inanmayanlar, mûcize gelse bile şu veya bu bahânelerle yine inkâr edeceklerdi.
Allah'ı ve Rasûlünü reddeden bu müşrikler Rasûlün getirdiği vahye de karşı
2837] 7/A’râf, 85
2838] 26/Şuarâ, 27
2839] 26/Şuarâ, 184
2840] 11/Hûd, 87
2841] 26/Şuarâ, 185-187
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tutum alırlar. Neden reddetmesinlerdi!? Kendi inançları doğrultusunda uydurdukları ilâhları siper yaparak dilsiz, düşüncesiz ve âciz putlar adına oluşturdukları dinde zulmün en hasını gerçekleştiriyorlardı. Böylece mustaz’af halkı soyuyorlar, haklarını gasp ediyorlardı. Oysa Şuayb'ın getirdiği vahiy, onlardan bu yaptıkları zulmü bırakmalarını istiyordu.
Diğer karşıt tutumları ise Allah 'm emirlerine karşı gelmekti:
“Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın, doğru terazi ile tartın, insanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.“ 2842
“Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum.“ 2843
“Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı tamamı tamamına yapın; insanlara haklarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. İnanıyorsanız Allah'ın geri bıraktığı helâl kâr sizin için daha hayırlıdır.“ 2844
Ticaret yapan bu toplumdaki haksızlıkları gündeme getiren ve bu haksızlıklardan vazgeçilmesini isteyen Allah, doğru yapılmayan ticaretin insanların haklarını gasbetmek olduğunu, bunun ise zulüm olduğunu beyan eder. İşin ilginç yanı; âyette “Doğrusu sizi bolluk içinde görüyorum“ diye belirtilen durumdur. Şuayb’ın (a.s.) kavmi bolluk içinde olmasına rağmen yine de alışverişte hile yapılıyordu. Bu bolluk içerisindeki insanların ticarette hile yapmalarındaki sebep; satıştan kalan kârın daha çok olması isteğidir.
Oysa Allah hile yapılarak kazanılan kârın haram olduğunu; gerçek ve helâl olan kârın karşılıklı rızayla yapılan alışverişten kalan kâr olduğunu beyan eder: “İnanıyorsanız, Allah'ın geri bıraktığı helâl kâr sizin için daha hayırlıdır.“ Ama bu yozlaşmış toplumda Rasûlün hatırlatmaları fayda vermez. İnkârcılar müslümanlar aleyhine ellerinden ne gelirse geri koymazlar. “Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın.“ 2845
Bu âyetler müşriklerin geldiği son noktanın, müslümanları tehdit ve işkence olduğunu belirtir. Her toplumda olduğu gibi “mele’“ (ileri gelenler) tarafından yönetilen Şuayb'ın kavmi de inkârcıların safındaydı. Mevcut yönetimin icraatına, yani ilâhlar adına uydurulan bu yaşama karşı gelmek gibi bir istekleri yoktu. Zâten mevcut yönetime karşı gelip Şuayb'a inanmaya kalksalar “ileri gelen“lerin tehditleri onları da hedef alıyordu. “(Şuayb'm) kavminden ‘ileri gelen’ kâfirler dediler ki: ‘Eğer Şuayb'a uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.“ 2846
Allah'ın Hûd Sûresi 84. âyetinde Şuayb’ın (a.s.) ağzından belirttiği “doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum“ değerlendirmesi ışığında bu kavmin neden Allah'a isyanda direndiğini tespit etmek lâzımdır.
Tarihte bolluk ve refahın zirvesinde olan birçok kavmin Allah'ı inkâr ettikleri görülmektedir. Çünkü; o bolluk ve refaha insanların haklarına tecâvüz edilmesi (zulüm) ile ulaşılmıştır. Tek amaçları servet biriktirmek ve diledikleri gibi yaşamak olan inkârcılar, ulaştıkları bu seviyeyi korumak isterler. Nasıl olacaktır bu
2842] 26/Şuarâ, 183
2843] 11/Hûd, 84
2844] 11/Hûd, 85-86
2845] 7/A’râf, 86
2846] 7/A’râf, 90
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 711 -
koruma? Aynı yöntemle; yani zulümle. Böylesi bir toplumun, mevcut sömürücü konumlarını sürdürebilmeleri için Allah'ın elçilerine karşı gelmeleri gereklidir. Aksi halde, Rasûlün getirdiği mesajı kabullenmeleri, düzenlerinin sonu anlamına gelir. Bunun farkında olan, kavmin yönetimini üstlenen “ileri gelenler“ soyguncu düzenlerinin devamı için; ilâhlar/putlar adına düzenlerini tasdik ettirici şeyler uydurup insanları bu yaşam tarzına itaat etmeye çağırmışlardır.
Hal böyle olunca tabiidir ki, Allah'ın Rasûlünü yalanlayacaklar, ondan olağanüstü isteklerde bulunacaklar, bu istekleri gerçekleşmeyince, peygamberliğinin de geçersiz olduğunu iddia ederek onu yalanlamak için kendilerince mâkul bir sebep bulmuş olacaklardır. Bunun yanısıra, getirdiği vahiyde pazarlık yaparak, “şunu kabul edersek…“ veya “bunu istemezsen…“ gibi uzlaşmacı tavırlarla Rasûlün getirdiği vahyi kendi hevâlarma göre eğriltmeye, karıştırmaya çalışacaklardır.
Müşrikler kendi bâtıl sistemlerini korumak için ne gibi önlemler gerekirse alacaklar ve iman edenleri susturmak için ne lâzımsa yapacaklardır. Bütün bu karşı gelme çabaları sonuç vermezse devreye baskı ve eziyet girecek, bu da işe yaramazsa iman edenler yurtlarından sürülmeye başlanacaktır. Bu hususta şu âyet bize, Şuayb kavminin de aynı tavırda olduğunu belirtiyor: “Ey Şuayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber iman edenleri kentimizden çıkarırız. Ya da dinimize dönersiniz.“ 2847
Peki, bütün bu zulümlerle yaşayan, Allah'a isyanda dönüş yapmayacağı belli olan kavim için Allah ne yapacaktır? Her şeyden önce Allah, bir kavmi yok yere cezalandırmaz. Bu hususta Allah şöyle diyor: “Biz Rasûl göndermedikçe hiçbir kavmi yok etmeyiz.“2848 insanları kendine kulluk etsinler diye yaratan Yüce Allah, arzu ettiği vakit, “Bize Rasûl göndermedin“ dememeleri için zaman zaman Rasûller göndermiş, onları bu yolla çeşitli imtihanlara sokarak denemiştir. “Biz hangi kasabaya bir Rasûl gönderdikse, ora halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır. Sonra kötülüğün yerine iyiliği koyduk, öyle ki çoğalıp ‘babalarımız da darlığa uğramıştı, (bazen de) bolluğa kavuşmuşlardı’ dediler.“ 2849
Allah'ın Rasûl göndererek doğru yola gelmeleri için uyardığı, bolluk ve refah içerisindeki Şuayb'ın kavmi, Allah'ı inkârda direndikleri ve O’nun emirlerine karşı geldikleri için helâki hak etmişlerdir. “Kavminin inkâr eden ileri gelenleri, ‘Şuayb'a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz!’ dediler. Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.“ 2850
Oysa başlarına gelecekler hakkında uyarılmışlardı. Eğer Allah'a isyanda direnmeselerdi Allah onlara bu azâbı yollamazdı. Bu hususta Şuayb (a.s.)'ın duâsı gerçekleri ortaya koyar: “Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.“2851; “Ey kavmim! Andolsun ki Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim; kâfir millet için niçin üzüleyim!“ 2852
2847] 7/A’râf, 88
2848] 17/İsrâ, 15
2849] 7/A’râf, 94-95
2850] 7/A’râf, 90-91
2851] 7/A’râf, 89
2852] 7/A’râf, 93
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah da bu gerçeği şöyle vurgular: “Eğer inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarından verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.“2853 Kıyâmete kadar bâki olan Kur'ân-ı Kerim, hitâbettiği tüm insanlara Allah'a göre yapılması ve yapılmaması gerekli olanları belirtmiş ve insanların öğüt almalarını istemiştir. “Dinde zorlama yoktur.“ Akıllara hitâbeden Allah'a, kendi rızâları ile uyanlara esenlik, ebedî cennet; şu veya bu şekilde yine kendi istekleriyle gerçekleri inkâr edip, emirlere isyan edenlere de ebedî azap verileceği açıklanmıştır.
Sonuçta, Şuayb’ın (a.s.) kıssası ile tüccar bir toplum olan Mekkeli müşriklere ve Kıyâmete kadar yaşayacak tüm Kur'an muhâtaplarına alışverişlerde karşılıklı rızâya dayanan bir ticaret yapılması öğütlenmiş olur. Başkalarının mallarını haksızlık ve hile ile yememeleri için insanlar uyarılır. Bu hususta karşılıklı rızayla yapılan ticaretten kalan kârın, Allah'ın nezdinde hak ve helâl olan kazanç olduğu hatırlatılır. Ticaretin yapılmadığı hiçbir toplum düşünülemeyeceğine göre; adları ne olursa olsun; sanayi toplumu, tarım toplumu gibi tanımlamalarla kendilerini tanımlayarak, Allah'ın bu emirlerinden kaçmak demek zulümde devam edilmesi anlamına gelir ki bu hususta Allah şu hatırlatmayı yapar: “Kasabaların/şehirlerin halkı, geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine gelmesinden emin midirler?“ 2854
Medyen Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
Yüce Allah Lût kavmini toptan helâk ettikten sonra Şuayb’ın (a.s.) hareketinden bahsediyor. Bu kavim de ölçü ve tartıda hileli davranmak ve yeryüzünde bozgunculuk yapmakla tanınmaktadır. Bugün acaba onlar gibi İslâm’ın hudutlarını çiğneyip ölçü ve tartıda hileli davrananlar yok mudur? Elbette âlâsı var. Günümüz toplumu Lût kavminin, Sâlih kavminin, Hud ve Nuh kavminin yaptıklarım yapmıyor mu acaba? Ama Yüce Allah bir hikmete mebni olarak bunları dünya tarihinden silmiyor. Topyekun silmiyor, ancak çeşitli şekillerde bunlar da dünyada Allah’ın azâbından geçmektedirler. Günümüzde hemen herkesin hastalıklı olması, her gün binlerce kişinin trafik kazalarında hayatlarını kaybetmesi, depremler, savaşlar ve anarşik olaylardan her yıl sayısız insanların kaybı ve bunların da ötesinde lüks, konfor ve dünyaperest hastalığının getirdiği maddî ve mânevî krizleri sayabiliriz. Ama bütün bunlardan daha büyük olan cehennem azâbı vardır ki ondan hiçbir zâlim ve âsi kurtulamayacaktır.
Diğer Resullerin yaptığı gibi, Şuayb (a.s.) da başlangıçta tevhid akidesini gönüllere yerleştirmekle işe başladı. Arkasından, emanet ve adâlet konusuna da ağırlık verdi. Çünkü Medyen halkı, büyük bir ticarete sahipti. Yemen’den Suriye’ye, Irak’tan Mısır’a kadar uzanan iki ana ticaret yolunun kavşağında iskân ettiklerinden dünya üzerinde büyük bir öneme sahiptiler. Ticaretlerinde eksik tartma ve eksik verme, hileli davranma, zulüm ve soygun olaylarına karışma gibi konularda da kötü bir üne sahiptiler. Şuayb’ın (a.s.) onlara yaptığı bunca nasihatten maalesef pek yararlanan olmadı. Onlar, insanların eşyalarını eksik verdiklerinden, insanlara zulmedip bozgunculuk yaptıklarından ruhları körelmiş ve hayata adâlet gözlüğüyle bakamıyorlardı. Onlar sadece nefislerinin tuzağı olmuş, böylece Allah'ın elçisine karşı çıkarak şöyle diyorlardı: “Ey Şuayb, senin namazın mı bizim babalarımızın yaptıklarını ve mallarımızı dilediğimiz gibi kullanmamızı men ediyor?
2853] 7/A’râf, 96
2854] 7/A’râf, 97; Cengiz Duman, Haksöz, Sayı 37, Nisan 94, s. 43-45
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 713 -
Sen doğrusu aklı başında yumuşak huylu birisin.' Şuayb: 'Ey kavmim, ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmişse ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir isteğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır. O'na güvendim, O'na yöneliyorum' dedi. 'Ey kavmim, bana karşı gelmeniz, Nuh kavminin, Salih kavminin başına gelen felâketin benzerini sakın sizin başınıza getirmesin. Lût kavmi de sizden pek uzak değildir. Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra da O'na tevbe edin. Doğrusu benim Rabbim Rahimdir, Veduddur.“ 2855
Şuayb'ın kavmi, inat ve bilgisizlikleri yüzünden körü körüne onun hakkında alay ve istihzaya başladılar. Şehid müfessir Seyyid Kutub, günümüz toplumunun düşünce ve inkârları bakımından hiç de Şuayb peygamberin kavminden geri kalmadığı konusunda şunları söylüyor: 'İçinde yaşadığımız şu günün câhiliyesi ve şirki hiç de Şuayb peygamberin devrindeki cahiliyeden ve şirkten ayrı değil... Aralarında yahûdi, hristiyan ve müslüman adı verilenler de dâhil olmak üzere günümüzde insanlığın içine düştüğü putperest hayat, inançla hareketin arasını açıp ayırıyor. Şeriat ile sosyal münâsebetleri birbirinden ayrı mülâhaza ediyor. İnanç ve ibâdetin Allah'a ait olduğunu, nizam ve münâsebetlerin ise Allah'tan başkalarına ait olduğunu savunuyor. Dinî konularda Allah'ın emirlerine, sosyal konularda Allah'tan başkalarının buyruğuna boyun eğiyor. Aslı ve hakikati itibarıyla en büyük şirk de budur zâten.
Ne acı ki, bugün aramızda kendilerine müslüman adını verdikleri halde din ile ahlâkın, din ile dünyanın ayrılması gerektiğim savunanlar da bulunmaktadır. Gerek kendi yerli ve gerekse yabancı üniversitelerden mezun olmuş aydınlar arasında öyleleriyle karşılaşıyoruz ki dudaklarını bükerek söze başlıyorlar ve hemen arkasından ekliyorlar: “Niçin karışsın İslâm bizim özel hayatımıza?... Neden İslâm’da plaja ve açık saçık kıyafetlerle denize girmek yasak olacakmış? Kadının kılık ve kıyafetine niçin karışsın İslâmîyet? Seksüel konularda dinin dogmaları hâlâ geçerli olabilir mi? Kafamızı dindirmek için bir iki yudum içki içmemize İslâmîyet neden karışacakmış? Medenî memleketlerin yaptıkları şeylere İslâm'ın ne hakkı varmış müdâhale etmeye?“ Ne fark var şu sorularla Medyen putperestlerinin: “Ey Şuayb, senin namazın mı bizi babalarımızın yaptıklarını ve mallarımızı dilediğimiz gibi kullanmamızı men ediyor?“ demeleri arasında?!
Bu kadarla da kalmıyorlar. Şiddetle kızarak, dehşete kapılarak dinin, ekonomik konulara müdâhale etmesine karşı çıkıyorlar. “Sosyal ilişkiler ile inançların nasıl bir ilgisi olabilir? Bırakalım dinî inançları da, ahlâka bile ilgisi mevzû bahis edilemez. Fâiz neden yasak olacakmış? Faizsiz bir toplum hayatı olabilir mi? Birisi devlet tarafından konulan kanunların pençesine düşmeden hile yapıyorsa, aldatabiliyorsa neden karışacakmış din buraya?“ diyorlar. Hatta daha da şımarıklık ederek, ahlâkî kaideler iktisadî hayata müdâhale edecek olursa ekonomik hayatı bozar diyorlar. Çünkü ekonomik hayat her türlü ahlâkî kayıttan âzâde olmalıymış. Bunlara göre eski çağ kalıntısı bir düşünüşmüş ahlâk denilen şeyler...
O ilk câhiliye devrinin Medyen halkının tutumu gözümüzde pek büyümesin. Bugün biz daha korkunç bir cehâlet ortamında yaşıyoruz. Ne var ki, günümüzün câhiliyesi eskisi gibi bilgisizliğe dayanmıyor, aksine bilgi, görgü ve medeniyet esaslarına istinat ediyor. Ve dinle günlük hayat arasında ilgi kurmak isteyenleri,
2855] 11/Hûd, 87-90
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sosyal muâmelelere dinî inançları müdâhale ettirenleri başlıyorlar itham yağmuruna. Gerici diyorlar, mutaasıp diyorlar, tutucu diyorlar...
Şurası muhakkaktır ki, bir gönülde hem Allah'ın birliğine inanmak, hem de sosyal münâsebetler hususunda Allah'tan başkalarının buyruklarına bağlanmak, yeryüzü kanunlarına tâbi olmak asla birleşemez. Nasıl olur, şirkle tevhid bir kalpte birleşir mi hiç? Şirkin de çeşitleri vardır şüphesiz. Bugün bizim de içinde yaşadığımız siyasal ve sosyal düzenlemeler bir şirk nevidir. Hatta diyebiliriz ki her zaman ve her devirde gelen müşriklerin müşterek tarafları günümüzdeki şirkçi unsurlardır...
Medyen halkı da tıpkı günümüzde saf tevhid akidesine dâvet eden ve bu uğurda çalışan gerçek mü’minler ile alay eden kimseler gibi Hz. Şuayb'ı alayla karşılıyorlar: 'Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin' Aslında bu söylediklerinin tam tersini belirtmek istiyorlar. Onlara göre yumuşak huyluluğun ve aklı başında olmanın biricik ifadesi hiç düşünmeksizin onlar gibi, atalarının tapındıkları şeylere tapınmaktır. İbâdet ile çarşıdaki muâmelelerini birbirinden ayrı mütâlea etmektir. Öyle değil mi günümüzdeki aydın ve medenî kimselerin(!) yanında da? Bu yüzden ayıplamıyorlar mı mutaassıpları ve geri kafalıları(!) 2856
Medyen kavmi Şuayb’ın (a.s.) bütün ikazlarına rağmen, öğüt ve ihtarlarına rağmen bir türlü şımarıklıklarından vazgeçmiyor ve onunla alaya kalkışıyorlardı. Bu davranışlarını daha ileriye götürerek onu ölümle tehdit etmeye başladılar: “Dediler ki: 'Ey Şuayb, söylediklerininin çoğunu anlamıyor ve seni aramızda zayıf görüyoruz. Taraftarların olmasaydı seni taşlardık, esasen sen bizim yanımızda şerefli kimse de değilsin.' Şuayb: 'Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Rezil edecek bir azâbın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözetleyeceğim.' Emrimiz gelince Şuayb'ı ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak kurtardık; zulmedenleri de korkunç bir ses yakaladı. Ve oldukları yerde dizüstü çöküverdiler. Sanki oralarda hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semud kavmi gibi Medyen halkı da Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.“ 2857
Evet, Şuayb (a.s.)'ın halkı olan Medyenlilerin de sonu gelmişti artık. Tıpkı Sâlih peygamberin kavmi gibi tarih sahnesinden silindiler. Öyle ki, hiç yaşamamışlardı âdeta. Onlardan geriye kalan sadece birkaç satır... Onların kıyâmeti sadece bir çığlık, bir ses olmuştu. Acaba beş milyar insanın yaşadığı şu günümüz dünyasının kıyâmeti nasıl olacaktır? 2858
Kendilerine Şuayb (a.s.)’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen halkı hakkında bildiğimiz, İbrahim (a.s.)’ın soyundan olduklarıdır.2859 Kur’ân-ı Kerim’in ifâdelerinden Şuayb (a.s.)’ın kavminin tek Allah’a inanıp O’na kulluk yapmayan, O’na ortak koşan müşrik bir kavim olduklarını anlıyoruz, özellikle hâkimiyet konusunda Allah’a şirk koşuyor, muâmelâtta, -özellikle de alışveriş hususunda- Allah’ın ortaya koyduğu prensiplere uymuyor ve kendi yanlarından, hevâ ve heveslerinden kaynaklanan uydurma kanunlarla amelî konuları yürütüyorlardı.
Bu kıssa, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı
2856] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 8, s. 250-252
2857] 11/Hûd, 91-95
2858] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, 58-63
2859] Mevdûdî, Tefhim, c. 2, s. 61
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 715 -
gönderdik. Onlara şöyle dedi; ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. O’ndan size apaçık bir burhan/delil gelmiştir, ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara eşyasını eksik vermeyin. Düzeltilmişken yeryüzünde fesat çıkarmayın. İnanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için daha hayırlıdır.“2860 Kur’ân-ı Kerim’in bu ifâdelerinden anlaşılıyor ki, Şuayb kavmi, alışveriş konusunda dürüst davranmayan, zâlim; hidâyete ermiş ve Allah’a iman eden insanlar arasında fitne-fesat çıkaran ve doğru yoldan alıkoyan insanlardı. Allah yolundaki doğruluktan hoşlanmıyorlar, İlâhî düsturun adâletine katlanamıyorlar, bu düsturu bozmak istiyorlardı. 2861
Kavminin sapıklığını muâmelâta taalluk eden bir noktada olduğunu bildiği halde Şuayb (a.s.), onları yalnız Allah’a ibâdet/kulluk etmeye, O’nun tek ilâh olduğuna inanmaya, yalnız O’nun dinini kabul etmeye çağırıyor. Şuayb (a.s.)’ın işe Tevhid akîdesine dâvet ile başlaması, onun, hayatın her türlü metod ve kanunlarının ancak bu kaideye bağlı olarak geliştiği zaman bir anlam kazanabileceğini bilmesinden dolayıdır. Yine yalnız Allah’a kulluk ederek O’na bağlanmalarını şart koşmasının nedeni; onun, sağlam bir akîde olmadan insanların yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçmelerinin mümkün olmadığının idrâkinde olmasında dolayıdır. İşte bu sebepten dolayıdır ki, Şuayb (a.s.) kavmini ilk olarak sadece Allah’a kulluğa, yani Tevhid akîdesine dâvetle işe başlıyor. 2862
Tevhid’le Birlikte Fesâdın Önlenmesine Yönelik Çağrı: “Medyen (oğullarına) da kardeşleri Şuayb’ı (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir: Artık ölçüyü tartıyı tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde ifsâd/bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlardan iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. 2863
Her peygamber, günün temel problemleriyle ilgili bir söyleme sahip olarak gelir. Gelen nebî Mûsâ ise ve sorun etnik ve dinî azınlığın problemleri, yani siyasal ahlâksızlıksa Mûsâ’ya inen vahyin buna kayıtsız kalması düşünülemez. Yoğun olarak bu sorun gündeme gelir. Gelen Şuayb ise ticarî ahlâksızlıkların önlenmesine yönelik çağrılar olacaktır. Ama bütün bu fesatların ancak, Allah’tan başka ilâh kabul edilmemesi ve sadece O’na ibâdet ve kulluk yapılması gereği, yani tevhid vurgusu yapılacaktır. Çünkü bütün fesat ve haramlar, temel problem olan şirkle bağıntılıdır. Tevhid hayata hâkim olmadan fesâdın ve ahlâksızlıkların önüne geçmek mümkün değildir.
Allah’tan Çok, Taraftarlarımızdan Korkan Bir Düşman: “Dediler ki:’ Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf (âciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin.’ (Şuayb:) ‘Ey kavmim dedi, size göre benim kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve değerli ki, O’nu (Allah’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.“ 2864
Küfrün ve kâfirlerin basiret ve ferâseti kesinlikle yoktur. Onlar mücâdelede neyin araç, neyin ise amaç olduğunu; neyin asıl ve neyin ise fer’ (teferruat)
2860] 7/A’râf, 85
2861] S. Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 6, s. 139
2862] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 83-84
2863] 7/A’râf, 85
2864] 11/Hûd, 91-92
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu anlayabilecek bir idrâke bile sahip değildirler. Bu yüzden helâklerini getiren şeylere birer nimet gibi koşmakta ve kendilerine yok oluştan başka bir şey getirmeyecek amellere sarılmaktadırlar. Korkmadıkları ve hesâba katmadıkları gerçek İrâde’nin lütuf ve bereketi ise, mü’minlerin zaferlerinin temellerini oluşturmaktadır. 2865
Medyen Kavmi ve Günümüz
Medyenliler gibi karşı tarafın taraftarlarından korkmak yerine, gerçek güç ve kuvvet sahibi ve her şeyden değerli Allah’ın yardımına sahip olacak özellikler üzerinde bulunmamız gerekmektedir. 2866
Gayr-ı İslâmî toplumların temel problemi olan şirk ve Allah’la irtibatsızlık önemsenmeden, esas problemin ahlâkî olduğunu düşünüp sadece o alanda nasihatler yapmak delik kaba su doldurma çalışması gibi başarısız kalmaya mahkûmdur. Çünkü her türlü fesâdın ve ahlâksızlığın beslendiği şirk mikrobuyla savaşılmadan bu altyapıya bağlı olan yanlışlıkların düzelmesine imkân yoktur. O yüzden hangi çeşit ahlâksızlık, fesat ve zulüm varsa, bunların kökten giderilmesi için insanlara tevhidi hâkim kılma gayreti zorunludur. Bütün peygamberler, devirlerindeki yanlışlıklara karşı çıkarken, öncelikle tevhid vurgusu yapmışlardır. Toplumlarını Allah’tan başka ilâhları reddetmeye ve sadece O’na ibâdet ve kulluğa çağırmışlardır. Bu alt yapıyı oluşturarak fesâdın ve ahlâkî dejenerasyonun önüne geçmeye çalışmışlardır.
Bununla birlikte, câhilî topluma içi boş, kuru bir söylem olarak, felsefî ve teorik fikir yığını olarak tevhid söylemi de eksiktir, dolayısıyla tek başına yanlıştır. Bunun güncel şirkin izâlesi, bireyin ve toplumun yaşayışını kökten değiştirecek tevhid vurgusunu, yaşanan hayatla irtibatlandırak öncelikli olarak hangi davranış ve ahlâkî özelliklere sahip olunması gerektiğinin vurgulanması önemlidir. Tevhid, hayattan kopuk, insan davranışlarından bağımsız bir inanç esası değildir, tam tersine insanı ve hayatı her yönüyle kuşatıp yeniden inşâ etme projesidir. Vücutta etle kemik ne ise, tevhidin teorisi ile pratiği odur. O yüzden tâğutlara, sahte ilâhlara karşı çıkıp tavır almak, hayatı İslâmlaştırmak için kaçınılmaz bir zorunluluk olur. Bazı radikal geçinen gençlerin tevhidi, ahlâktan ve yaşayıştan uzak, sadece felsefî bir teori gibi algılaması, öncelikle kendi hayatlarında tevhîdî bir ahlâk ve yaşayışı, örnek şekilde gösterememesi, bir yönden İlâhî yardıma, diğer yönden iyi niyetli ama câhil insanların mesaja kulak vermesine engel olmaktadır.
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik)...“2867 Allah (c.c.), âyetin bu kısmında Medyen halkına, onlara hakkı tebliğ etmesi ve onları imana dâvet etmesi için Şuayb’ı (a.s.) bir Rasûl olarak seçip gönderdiğini haber vermektedir. Bu âyette geçen; “kardeşleri“ kelimesinden kasıt, din kardeşliği değildir. Bundan kasıt; aynı kabileden olmaları veya meleklerden değil de insan cinsinden olmasıdır.
Şuayb kavminin en büyük hastalığı muâmelât konusuna Allah’ı karıştırmamak ve ölçüye, tartıya riâyet etmemek. Ölçü ve tartıda kapitalist bir hayatın ortaya konması. Maddeci ve materyalist bir anlayışın doruklaştırılması. Ahiret inancının, hesap duygusunun diskalifiye edilip dünyanın birinci plana alınması
2865] Levent Uçkan, İslâm Tarihi Notları, s. 32-33
2866] bk. 11/Hûd, 91-92
2867] 7/A’râf, 85
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 717 -
ve bunun sonucu olarak da putlaştırılan dünya ve dünyalıklara ulaşabilmek için her şeyin meşrû sayıldığı bir toplum.
Hz Şuayb’ın önce tıpkı önceki elçilerin yaptığı gibi bu toplumu Allah’a kulluğa çağırdığını görüyoruz: “Ey kavmim Allah’a kulluk edin, çünkü sizin O’ndan başka kulluk yapacağınız ilâhınız yoktur.“ Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz, kendisine ibâdet edeceğiniz, sizin üzerinizde yetki ve otorite sahibi yoktur. Yaratıcınız O, rızık vericiniz O, hayat programınızı belirleyen O’dur. Ondan başka hayatınızda minnet duyacağınız, hesap ödeyeceğiniz göklerde de yerde de başka bir varlık yoktur. İşte böyle bir Allah’ı dinleyin. Çünkü: “Rabbinizden size apaçık beyyineler gelmiştir. Öyleyse Rabbinizin emrettiği biçimde ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların mallarını eksiltmeyin.“
Evet, Allah’ın peygamberi evvelâ toplumunu tevhide dâvet ettikten sonra ölçü ve tartı konusunu, ticarette dürüst davranmaları konusunu gündeme getiriyor. Elbette tevhidi kavrayamamış, Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanmamış bir bir insanın, içine iman ve akide yerleşmemiş bir toplumun amelî hayatının düzelmesi de mümkün olmayacaktır. Allah’ı Allah’ın kendisini tarif ettiği biçimde tanımayan ve inanmayan bir adama birkısım amellerden söz etmenin anlamı yoktur. Çünkü ne adına yapacak insan bunları? insanlara önce Allah anlatılacak, Cennet anlatılacak, Cehennem anlatılacak, hesap-kitap anlatılacak, yani Cenneti ve Cehennemi olan, sonunda hesaba çekecek olan bir Allah anlatılacak ve ondan sonra da “işte bu Allah hatırına şunları şunları yapman lâzım“ denilecektir. Sadece Allah’ı dinlemen ve Allah’tan başka hiç kimseyi dinlememen gerekir diyeceğiz. Yani, öncelikle insanları şirkten-küfürden arındırıp onların kalplerine imanı yerleştirmeliyiz.
İşte Allah’ın elçisi de işe buradan başladıktan sonra onların hayatlarındaki bir bozukluğa dikkat çekiyor: “Ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların eşyalarını eksiltmeyin, eksik vermeyin!“ Ölçü ve tartıya riâyet edilmeli ve insanların eşyaları eksiltilmemeli. Bu emir, ticaretin her çeşidini içine alan bir emirdir. İhtiyaç olmayan şeyleri reklâm vâsıtasıyla ihtiyaçmış gibi göstermekten tutun da, insanların şartlandırılmasına, satılmaması gereken malın satılmasına kadar, enflasyon yoluyla çaktırmadan sade yağdan kıl çeker gibi insanların ceplerine uzanmaya kadar her türlü mal eksiltmeyi içine almaktadır ve bunların her türlüsü yasaktır.2868
Bu âyette yer alan ve “İnsanların eşyalarını eksik vermeyin“ anlamına gelen ibare, hem maddî, hem ahlâkî ve sosyal haklara riâyet etmek gerektiğini belirtir. Çünkü insan, sadece alış verişlerde değil, başkalarıyla girdiği tüm ilişkilerde de doğruluk ve adâletten ayrılmamakla yükümlüdür.
Şuayb (a.s.)’ın Kavmine Emrettikleri:
Şuayb (a.s.), kavmi Medyen’e şu beş şeyi emretti:
1) Sadece Allah (c.c.)’a İbâdet ve Şirki Terk:
“O şöyle dedi : “Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin! Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.“2869 Şuayb (a.s.), kavmine ilk olarak sadece Allah’a (c.c.) ibâdet etmelerini, şirkin her çeşidini terk etmelerini emretti. İşte bu, bütün Rasûllerin insanlara ilk dâvet
2868] Ali Küçük, Besâiru’l-Kur’an, c. 6, s. 486-488
2869] 7/A’râf, 85
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiği şeydir.
Allah (c.c.), bu konuyla ilgili olarak başka âyetlerde şöyle buyurmuştur: “Senden önce hiçbir Rasûl göndermiş olmayalım ki, ona: ‘Benden başka ibâdete layık ilâh yoktur, yalnız Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.“2870; “Andolsun ki, her ümmete: ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının’ diye (tebliğ etmeleri için) bir Rasûl gönderdik. Allah, onlardan kimine hidâyet etti ve onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!“ 2871
Şuayb (a.s.), kavmi Medyen ahâlisine ilk olark şöyle dedi: “Ey kavmim! Sadece Allah’a ibâdet edin, sadece O’nun emirlerini dinleyin, sadece O’nun şeriatine göre hayatınızı düzenleyin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Çünkü sizin, O’ndan başka ibâdete lâyık ilâhınız yoktur.“ Şuayb (a.s.) de bütün Rasûllerin yaptığı gibi ilk olarak kavmini tevhide ve her türlü şirki terke çağırdı.
Çünkü dinde ilk bozukluk şirk koşmakla başlar. Dinin esası da zaten bu temele dayanır. Yaratılışın asıl gâyesi de budur ve bütün ibâdetlerin geçerliliği tevhidin sağlanıp sağlanmamasına bağlıdır. İnsî ve cinnî şeytanlar, bu meseleyi çok iyi bildikleri için ilk olarak tevhidi bozmaya çalışırlar ve bunun için bütün güçlerini kullanırlar.
2) Gönderilen Rasûle Tâbi Olmak ve İtaat Etmek:
“Rabbinizden size bir delil geldi.“ Şuayb (a.s.), kavmine ikinci olarak, kendisinin Allah (c.c.) tarafından gönderilmiş bir Rasûl olduğunu ve kendisine tâbi olunması gerektiğini emretti. Onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Sizlere, getirdiğim şeylerin doğruluğunu ve Allah tarafından olduğunu ispat eden, aklı başında herkesin anlayabileceği deliller gelmiştir.“
Bu âyette zikredilen deliller, kâinatla ilgili bir mûcize olabileceği gibi, aklî deliller de olabilir. Allah (c.c.) Şuayb’e (a.s.) kâinatla ilgili bir mûcize verdiğini belirtmemiştir. Fakat onun Allah’ın (c.c.) Rasûlü olduğunu, doğru söylediğini ispat eden kâinatla ilgili bir mûcizenin mutlaka verilmiş olması gerekir. Ebû Hureyre’den, Rasûlullah’ın (s.a.s) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Her nebiye, insanları ona iman etmeye sevk eden mûcizeler verilmiştir. Bana verilen mûcize ise Allah’ın (c.c.) vahyi Kur’ân-ı Kerim’dir. Kıyâmet gününde en çok tâbi olunan olmamı dilerim.“ 2872
3) Ölçü ve Tartıda Âdil Olmak:
“Artık ölçü ve tartıyı tam yerine getirin!“ Şuayb (a.s.), kavmine üçüncü olarak ölçü ve tartıda âdil olmayı emretti. Onlara şöyle dedi: “Ölçü ve tartı konusunda insanların haklarını verin! Tartıda eksiklik yaparak insanları kandırmayın ve böylece onlara zulmetmeyin!“
Şuayb (a.s.) kavmini Allah (c.c.)’ı tevhid etmeye ve her türlü şirki terk etmeye çağırdıktan ve kendisine tâbi olunmasını emrettikten sonra ölçü ve tartı konusunda insanlara haksızlık yapmamalarını emretti. Bu konu üzerinde hassâsiyetle durmuş olması, bu meselenin ne kadar önemli olduğunu ve ölçüde, tartıda âdil olmamanın ne kadar büyük suç olduğunu göstermektedir. İşte bu sebeple
2870] 21/Enbiyâ, 25
2871] 16/Nahl, 36
2872] Buhârî; Müslim
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 719 -
mü’minler, bu mesele üzerinde titizlikle durmalıdırlar.
4) insanlara Haklarını Tam Vermek:
“İnsanlara, eşyalarını eksilterek vermeyin!“ Şuayb (a.s.), kavmine dördüncü olarak, insanlara ihânet ederek haksız yere mallarını almamayı emretti. Onlara şöyle dedi: “İnsanların haklarını tam olarak verin! Haklarını eksilterek, ihânet ederek, kandırarak ve zulmederek almayın!“
Şuayb (a.s.), kavmine ölçü ve tartıda eksiklik yapmamalarını emrettikten sonra, insanlara karşı yapılabilecek her türlü haksızlığı genel olarak yasaklamıştır. Böylece insanların mallarını gasb ederek, hırsızlık yaparak, rüşvet alarak veya hile yoluyla yemelerini de yasaklamıştır.
5) Yeryüzünde Bozgunculuk Çıkarmamak:
“Islahından sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın!“
Şuayb (a.s.), kavmine son olarak yeryüzünde fesad çıkarmamalarını emretmiştir. Onlara şöyle dedi: “Yeryüzünü ıslah ettikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, tevhidi bırakıp şirk işlemeyin. Çünkü yeryüzünde en büyük bozgunculuk, şirk işlemek, insanları bu yola sevketmek ve tevhidi engellemektir. Artık şirk işlemeyin, tevhidi bozmayın, muvahhidlere karşı gelmeyin! Allah’ın şeriatinin uygulanmasına engel olmayın, insanlara O’nun şeriatinden başka bir şeriatle hükmetmeyin! Aksi takdirde, zulmü yaymış olursunuz. Allah’ın yasakladığı amelleri işlemeyin ve size yaşamanız için gösterdiği doğru yoldan asla ayrılmayın! Allah’ın şeriatini hayatınızın her yönüne uygulayın! O’nun şeriatini terkederek, beşer aklının ürünü ve hevâ ü hevese dayalı olan şeraitleri/hükümleri tatbik etmeyin! insanları onunla muhâkeme olmaya zorlamayın!“
“Eğer inananlardan iseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır.“ Şuayb (a.s.), kavmine beş şeyi emrettikten sonra onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! İyi bilin ki, yapmanızı emrettiğim şeyleri yerine getirirseniz, yani sadece Allah’a ibâdet eder ve ona hiçbir şeyi ortak koşmazsanız, tartıda ve ölçüde insanların haklarını yemezseniz, insanlara karşı hiç zulmetmez ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmazsanız, benim söylediklerimi tasdik eder, Allah tarafından gönderilmiş bir Rasûl olduğuma, size sadece O’nun emir ve yasaklarını bildirdiğime inanırsanız, bu, sizin için hem dünyada hem de âhirette daha hayırlı olur.“
Bu âyet gösteriyor ki, toplumun ıslahı için sadece ilim yetmez. Gelecek nesillerin de dine bağlanmaları için halkın ve özellikle de yeni nesillerin İslâmî bir terbiye ile terbiye edilmesi gerekir. Yeni neslin, her türlü şirki terkedip tevhide göre yaşamak ve pratikte bunu uygulamak üzere terbiye edilmesiyle birlikte, ahlâki yönden de çok iyi terbiye edilmesi gerekir. Doğruluk üzere yaşamaları, emânete ihânet etmemeleri, herkese karşı adâletli davranmaları, her türlü ahlâksızlıktan, fesad ve bozgunculuktan uzak durmaları gerektiği onlara aşılanmalıdır.
Medyen toprakları, Hicaz’ın kuzeybatısında, oradan Kızıldeniz’in doğu sahiline, güney Filistin’e, Akebe Körfezi’ne ve Sina Yarımadası’nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır. Medayinde yaşayanlar büyük tüccar idiler. Onların yerleşim merkezleri, Kızıldeniz sahilini takip eden Yemen-Mekke ve oradan Suriye ticaret yolu güzergâhı ile Irak’tan Mısır’a giden yolun kesiştikleri mevkilerde yer alır. Bundan dolayı da onlar Araplar arasında iyi bilinirler ve helâk
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmalarından sonra bile Suriye ve Mısır’a giden ticaret kervanlarının yolları onların arkeolojik kalıntıları arasından geçmesi nedeniyle hatırlanırdı.
Yukarıdaki tarihî gerçeğin ışığı altında, onların Hakk’ın sesini ilk defa, Hz. Şuayb’dan (a.s.) duydukları bir hakikattır. Gerçekte Medyenoğulları, İsrail kavmi gibi aslında müslümandılar. Fakat Şuayb (a.s.) kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman onların inançları bozulmuş idi, tıpkı, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) geldiğinde İsrailoğulları’nın saf inançlarının bozulmuş olduğu gibi. Benî İsrail, Hz. İbrahim’den (a.s.) sonraki yaklaşık altı asır süresince müşriklerle ihtilât ederek (onlara karışıp, benzeyip uyarak) şirke ve ahlâksızlığa dûçar olmalarına rağmen, hâlâ “mü’min“ olduklarını ve bundan gurur duyduklarını iddia ediyorlardı.
Bu, Hz. Şuayb’ın kavmine, şirk ve ticarî ahlâksızlık gibi iki önemli günah bakımından onları ıslah etmek için gönderildiğini göstermektedir. Hz. Şuayb (a.s.) burada onların dikkatini özellikle şu hususa çekmek istemiştir: “Sizden önceki peygamberlerin (selâm üzerlerine olsun) yerleştirdiği Hak Yolu (Sırat-ı Mustakimi), kendi yanlış inanç ve ahlâksızlıklarınızla bozmayın.“
Peygamberin onların inançlarına telmihte bulunması göstermektedir ki, onlar kendi kendilerinin “inananlar“ olduklarını itiraf ediyorlardı. Her ne kadar yanlış inançlara ve sapmalara kaymışlarsa da her hal u kârda “inananlar“ olduklarını ve bununla da övündüklerini söyleyen, güya baştan çıkarılmış müslümanlar idiler. İşte bunun için peygamber onlara: “Eğer gerçekten inananlar iseniz, iyilik ve kötülüğü, Allah’a, âhiret gününe inanmayan şu dünyaperest insanların ölçüleriyle değil, doğru ve dürüst insanların ölçüleriyle değerlendirmelisiniz diye hitapda bulunmaktadır.
Şuayb’ın (a.s.) Kavmini Yapmaktan Yasakladığı Şeyler
“Ona iman eden kimseyi tehdit ederek Allah’ın yolundan alıkoymaya ve onda çarpıklık aramaya çalışarak (böyle) her yolun başında oturmayın. Hatırlayın ki siz, az (ınlık) idiniz de O, sizi çoğalttı. Fesatçıların/bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın (bakalım).“ 2873
Şuayb (a.s.), bu âyette kavmini şu üç şeyden nehyetmiştir:
1 - Yol keserek insanların mallarının gasbetmekten.
2 - İnsanların kendisine bağlanmalarını engellemekten ve ona bağlı olanları dinlerinden döndürmek için zor kullanmaktan.
3- Yalan, hile ve şüphe uyandırma ile Allah’ın (c.c.) dosdoğru yolunu eğriltmekten, bozmaktan ve tahrif etmekten.
İnsanlara zulmetmek, haksız yere onların mallarını yemek, hevâ ve hevese göre onlara hükmetmek, Allah’ın (c.c.) şeriatine göre değil de hevâ ve hevese göre yaşamak isteyenler, Allah’ın (c.c.) doğru olan şeriatinin hâkim olmasını asla istemez, daima eğri olan kanunların hâkim olmasını isterler.
Bu âyet gösteriyor ki tevhide çağıran, her türlü şirki zulmü, ahlâksızlığı yasaklayan, iyi ahlâka çağıran yegâne doğru yol, Allah’ın (c.c.) şeriatidir. Onun dışında olan düzenlerin, fikirlerin, ideolojilerin hepsi eğridir, bozuktur, sapıktır...
2873] 7/A’râf, 86
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 721 -
Allah (c.c.) bu âyette, Şuayb’ın (a.s.), yapmakta oldukları birtakım amellerden kavmini vazgeçirmeye çalıştığını haber vermektedir: “Ona iman eden kimseleri tehdit ederek Allah’ın yolundan alıkoymaya ve onda çarpıklık aramaya çalışarak (böyle) her yolun başında oturmayın.“
Âyette geçen “fesâd“ halinin insanın, velî, koruyucu ve yardımcı olarak Allah'tan başkasını kabul etmesiyle başladığı Kur’an’da belirtilir. O halde düzen, ancak tek velî, koruyucu ve yardımcının, yalnız Allah olduğunu bilmekle tekrar sağlanabilir.
Allah (c.c.) âyetin bu kısmında Şuayb’ın (a.s.) kavmine şöyle dediğini bildirmektedir: “Ey kavmim! insanların Mallarını çalmak için yol köşelerinde oturarak onları ölümle tehdit etmeyin! Bana iman etmek isteyenlere telkinde bulunarak, onları imandan vazgeçirmeye çalışmayın! Onları, imanlarından döndürmek için korkutmayın! Allah’ın size bildirmiş olduğu doğru yolunun eğri olmasını istemeyin. Bu yolu bozmaya, tahrif etmeye, küçük düşürmeye çalışmayın!“
Rabbimiz diyor ki “ölçü ve tartıya iyi riâyet edin, insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların haklarını yemek sûretiyle onlara zulmetmeyin.“ Eğer bir toplumun hayatı Allah’a iman esasına dayanmıyorsa, ekonomik hayatı Allah’a teslimiyyet esasına dayanmıyor, kapitalist yahut materyalist bir anlayışa dayanıyorsa, küfre ve şirke dayanıyorsa, o toplumda mutlaka zulüm olacak, insanlar her şeyi kendi menfaatlerine göre yontacak ve mutlaka o toplumda ezenler ve ezilenler olacaktır. Çünkü hayatları Allah’a iman esasına dayanmayan, hayat programlarını Allah’tan almayan toplum fertleri bencildir, hodbindir, sadece kendini düşünen, kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, tüm dünya kendisine verilse bile bir türlü doymayan özelliktedir. Bundan dolayıdır ki daha çok kazanabilmek için, insanlara ölçüp tartarken hep eksik ölçüp tartacaklar ve insanlara zulmedeceklerdir.
İşte Medyen ahâlisi de böyleydi. Rivâyetlere göre ticarette kullandıkları altın ve gümüş paralardan insanlara verirken bir kısmını keserek, eksilterek veriyorlardı. İşte, içinde yaşamak zorunda olduğumuz toplumsal düzendeki enflasyon da aynı şeyi gerçekleştirmektedir. Tabii bu şekilde insanların birbirlerine zulmetmelerini sağlayan şu anda yaşadığımız sistemdir. Allah’a iman ve teslimiyyet esasına dayanmayan bu sistem her gün insanların cebindekini biraz daha eksiltmektedir. Ama halk da buna yardımcı oluyor.
“Allah’a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken, Allah’ın sizi çoğalttığını hatırlayın; bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.“ 2874
Herbir yolun üzerine oturup insanları Allah yolundan uzaklaştırıp kendi yollarınıza çağırmayın. Yolda eğrilik arayarak, yolun eğrisini isteyerek, insanların yollarını eğip bükerek insanların dinlerini, yollarını bozmayın. Anlayabildiğimiz kadar bunun birkaç mânâsı var:
1- Birincisi bu toplum Asya, Afrika ve Avrupanın ticaret kervanlarının geçtiği kesiştiği merkezî bir noktada oturan bir toplumdu. Bu bölgeden geçen ticaret kervanlarının yollarını değiştirerek kervanları soymaya çalışıyorlardı da Rabbimiz
2874] 7/A’râf, 86
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunu yapmamalarını, böyle bir ahlâksızlıktan vazgeçmelerini öğütlemektedir. Tıpkı bugün reklamlar vasıtasıyla, insanları şartlandırmak sûretiyle insanların yollarını değiştirerek yazar kasalarının önlerine uğramalarını sağlayarak onları soymaya çalışan insanların yaptıkları gibi.
2- Devletin, toplumun önemli köşelerini ellerine geçirerek, önemli noktalarına oturarak, iktisad, ekonomi, hukuk, eğitim sahalarını ellerine geçirerek toplumun dinlerini, hayatlarını, hayat programlarını bozuyorlardı. Veya meselâ medyayı, basın ve yayın araçlarını ellerine geçirerek bütün bu sahip oldukları imkân ve araçlarla insanların düşüncelerini, inanışlarını ve dinlerini bozuyorlardı. Ellerine geçirdikleri bu vâsıtalarla insanları şartlandırarak hakkı bâtıl bâtılı hak, beyazı siyah, siyahı beyaz göstererek toplumun tüm ahlâkî değerlerini bozuyorlardı. Tıpkı bugün aynı vâsıtaları ellerine geçirerek, aynı köşe bucakları kaparak insanların dinlerini, inanışlarını ve düşüncelerini bozmaya çalışan zâlimler gibi. Devletin ve toplumun bütün imkânlarını, halkı soyarak elde ettikleri tüm ekonomik güçlerini bu yolda harcayan, bu toplumun dinini bozma ve toplumu dinsizleştirme yolunda kullanan zâlimler gibi.
Ekonomiyi bozuyorlar, hukuku bozuyorlar, eğitimi bozuyorlar, kılık kıyafeti bozuyorlar, halkın paralarıyla yazdıkları güya din dersi kitaplarıyla halkın dinini bozuyorlar. Allah’ın dinini bozuyorlar, Allah’ın dinini eğip büküyorlar ve “işte din budur!“ diye insanların karşısına bozuk bir din çıkarıyorlar. Allah’ın dinini kaldırarak yerine resmî bir din çıkarıyorlar. Kendi hevâ ve heveslerine göre hayata karışmayan, hayatta hiçbir etkinliği olmayan, devletle hiçbir problemi olmayan, kendi tanrılıklarına, kendi egemenliklerine evet diyen bir din çıkarıyorlar ve “işte din budur“ diyorlar. Böylece Allah dininden kopardıkları insanları kendi dinlerine kul-köle edinerek Allah kullarını Cehenneme sürüklüyorlar. Halkın imkânlarıyla oturdukları makamlarda zorla mü’minlerin çocuklarının örtülerini çıkartıyorlar. “Bizim dinimize göre, resmî dine göre bu yasaktır!“ diyorlar. “Resmî dine göre başörtüsü yasaktır, sakal yasaktır, sarık yasaktır, namaz yasaktır!“ diyorlar. Bugün de aynen Medyenliler gibi Allah kullarının dinlerini eğip bükenleri görüyoruz.
3- Ya da herbir yolun başına oturarak yolu değiştirerek, yolun kurallarını kendileri koyarak, yolun özelliğini bozarak insanları Allah yolundan uzaklaştırıyorlardı. Kaynağın başına oturarak insanları bu dinin temel kaynaklarından uzaklaştırarak kendi yazıp çizdikleriyle insanların dinlerini karmakarışık hale getiriyorlardı. Üç kuruşluk dünya menfaati adına, beş kuruşluk statü adına insanları kendi yollarına, kendi anlayışlarına çağırarak Kitap ve Sünnetten uzaklaştırmaya çalışıyorlardı.
Şu anda da insanları Allah’ın kitabına ve Rasûlünün Sünnetine çağırmayarak kendilerine, kendi cemaatlerine, kendi anlayışlarına, kendi yollarına veya kendileri gibilerin yollarına çağıranların tamamı, Allah kullarının dinlerini karmakarışık etmeye çalışan insanlardır. O kadar çok insan sözü, o kadar çok insan hayatı duyuyor ki bu insanlar ne yapacaklarını, nasıl amel edeceklerini şaşırıyorlar. Filan şöyle dedi falan böyle dedi, filan şöyle uçmuştu, falan böyle kaçmıştı; “acaba bizler bunların hangisiyle sorumluyuz?“ diyerek insanların kafaları karma karışık hale geliyor. Bırakalım bunları da, Allah’ın kitabını ve Rasûlünün Sünnetini anlatalım. Net ve açık İslâm’ı gündeme getirelim de, insanlar ne yapacaklarını
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 723 -
bilsinler.
Evet ey Medyen toplumu! Ve ey şu anda Medyen’i aratmayacak biçimde Allah kullarının yollarını, dinlerini bozmaya çalışanlar, yapmayın bunu! Allah kullarının dinlerini bozmayın!
Sizler azken, güçsüzken Allah’ın sizi hem mal yönünden, hem güç ve kuvvet yönünden, hem makam-mansıp yönünden güçlendirdiğini hatırlayın. Şu anda sahip olduğunuz her şeyi size Allah vermedi mi? Bunu düşünün ve sizden önce şu anda sizin yaptığınız fesâdı yapanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna da bir bakıverin. Eğer sizler şu anda bu fesatlarınıza devam edecek olursanız onların başlarına gelenlerin sizin de başınıza da geleceğiden hiç şüpheniz olmasın. 2875
“Hatırlayın ki siz, az (ınlık)idiniz de O, sizi çoğalttı..“ Allah (c.c.) âyetin bu kısmında, Şuayb’ın (a.s.) kavmine şöyle dediğini haber vermektedir: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Siz, az idiniz de sizi çoğalttı, zilletten ve hakirlikten sonra size izzet verdi. Fakirlikten sonra ise sizi zenginleştirdi. Bunları ve diğer nimetleri hatırlayın ve yanlız Allah’a ibâdet edin, her türlü şirki terk edin! Sadece O’nun emirlerini yerine getirin ve yasaklarından kaçının! Böylece O’na gerektiği şekilde şükredenlerden olun!“
“Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın (bakalım)!“ Allah (c.c.) âyetin bu kısmında Şuayb’ın (a.s.), kavmini korkutmak ve sakındırmak için şöyle dediğini haber vermektedir: “Ey kavmim! Sizden önceki ümmetlerin halini düşünün! Nuh, Âd, Semud, Lût kavimlerinin başlarına gelenlerden ibret alın! Şirk koştukları, insanlara zulmettikleri, yeryüzünde fesad çıkardıkları, Allah’ın emirlerini dinlemeyip yasaklarından kaçınmadıkları, Rasûlleri yalanlayıp onlara tâbi olmadıkları için onların başlarına gelenlerden ibret alın, onlar gibi olmayın! Yoksa onların helâk olduğu gibi, siz de zillet içinde helâk olursunuz.“
Şuayb (a.s.)’ın Kavmini Allah’ın Hükmüyle Uyarması:
“Şâyet sizden bir grup, kendisiyle gönderildiğime iman eder ve bir grup da iman etmezse, (bu durumda) Allah, aramızda hüküm verinceye kadar sabredin. Elbette ki O, hâkimlerin en hayırlısıdır. 2876
Allah (c.c.) bu âyette yine, Şuayb’ın (a.s.), kavmine söylediği sözleri zikretmektedir. “Şâyet sizden bir grup, kendisiyle gönderildiğime iman eder ve bir grup da iman etmezse, (bu durumda) Allah, aramızda hüküm verinceye kadar sabredin.“ Allah (c.c.) bu âyette Şuayb’ın (a.s.), kavmine şöyle dediğini haber vermektedir: “Ey Medyen ahâlisi! Eğer bir kısmınız beni doğrulayıp bana inanmış, Allah tarafından getirdiğim şeyleri kabul etmiş, her türlü şirki terkedip ibâdeti sadece Allah’a ihlâslı olarak yapmış ve insanlara zulmetmeyi, tartı konusunda haksızlık yapmayı terk ederek bana bağlanmış, diğer kısmınız da yalanlayıp benim getirdiğimi reddetmişse, o zaman Allah aramızda hüküm verinceye kadar bekleyelim. Bakalım, hangi taraf doğru yoldadır! Bakalım, Allah kimlerden râzı olmuştur!“
“Elbette ki O, hâkimlerin en hayırlısıdır.“ Şuayb (a.s.) sözlerini şöyle bitiriyor: “Allah hükmedenlerin en hayırlısı, en adâletlisidir. Çünkü hükmünde hiç kimseyi kayırmaz ve hiç kimseye meyletmez.“ Bu âyet gösteriyor ki, adâletli hüküm, sadece Allah
2875] A. Küçük, a.g.e., c. 6, s. 489-493
2876] 7/A’râf, 89
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(c.c.)’ın verdiği hükümdür. Onun için, insanlar arasında haksızlık yapmaktan çekinen, onlara adâletli hüküm vermek ve doğruya isâbet etmek isteyen hâkimin sadece Allah’ın (c.c.) Kur’ân’ı Kerim ve sahih sünnette bulunan hükmünü uygulaması gerekir. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerdir.“2877 Buna rağmen, Allah (c.c.)’ın hükmünü bir kenara bırakıp beşerî kanunları uygulayan hâkim, hem zulümle hükmetmiş hem de Allah’ın hükmünü inkâr etmiş olur. “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 2878
Hz. Şuayb’ın (a.s.) konuşmasının hemen akabinde bu kelimeleri de ilâve etmesinin nedeni, onların yeniden inançsızların yolu üzerine dönmeyecekleri hususunda kesin bir iddiada bulunmaya yetkili olmadığını göstermek içindir. Allah’ın kudretini tam olarak anlamış mü’min, O’nun irâdesinin her şeyi kuşattığını bilir. Bundan dolayı da bir mü’min “Bunun ya da şunun yapılması tamamen Allah’ın dileğine bağlı iken, ben şunu yapacağım, şunu yapmayacağım“ diye kesin iddialarda bulunmaz. “Eğer O dilerse, başarılı olurum, yoksa hayır“ der. Allah Teâlâ, aynı şeyi âyetlerinde de bildiriyor. “Hiçbir şey hakkında: ‘ben bunu yarın mutlaka yapacağım’ deme; ancak, Allah dilerse, yapacağım’ de.“ 2879
Ama şurasını hiçbir zaman unutmayalım ki yeryüzünde bâtıllar asla hakkın varlığına tahammül edemezler. Yeryüzünde kâfirler, bir mü’minin varlığına asla tahammül edemez. Hak taraftarları yani mü’minler bâtıl taraftarları kâfirlerle herhangi bir savaşa girişmese de, az evvel ifade edildiği gibi “mâdem ki ey kâfirler, sizler inanmadınız, öyleyse bizler de Allah aramızda hükmünü verene kadar bekleyeceğiz“ dese de bâtıl taraftarları yine de rahat durmazlar. Yine de hakka karşı barıştan yana olmazlar. İlâhî yasa budur yeryüzünde ve bu yasa tarihin hiçbir döneminde değişmemiştir. Bakın ne diyorlar: “Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, ‘Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, andolsun ki seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız!’ dediler. Şuayb, onlara: ‘İstemesek de mi?’ dedi.“
İşte her zaman olduğu gibi mele’ grubunun tehdidi. Her dönemde ileri atılan, devlet yönetimine sahip olan, devletin kaymağını yiyen, devletin imkânlarından nasiplenen ve bunun için de devletin zevalinden çok korkan, daha doğrusu kendi menfaatlerinin zevalinden ödü kopan ve bunun için de her dönemde herkesden önce öne atılan mele’ grubu dediler ki Allah’ın elçisine: “Ey Şuayb! Ya bizim dinimize dönersiniz ya da seni ve sana inananları ülkemizden çıkaracağız. Ya bizim dediğimiz gibi inanır, bizim istediğimiz gibi düşünür, bizim istediğimiz gibi giyinir, bizim istediğimizi gibi yaşarsınız; ya da andolsun ki sizi memleketimizden söküp atacağız. Ya bizim gibi iktisadî bozukluklara ses çıkarmaz, bizim ahlâksızlıklarımıza siz de sahip çıkarsınız, bizim hayatımıza, bizim yasalarımıza, bizim ticaretimize, bizim çalıp çırpmamıza, yetimlerin haklarını, devletin imkânlarını kullanmamıza hiç laf etmezsiniz, bizim hukukumuza, bizim eğitim anlayışımıza, bizim kılık kıyafet anlayışımıza ses çıkarmazsınız ya da sürülmeyi göze alırsınız. Ya bizim fâizlerimize, bizim gasplarımıza, bizim genelevlerimize, bizim fuhuşlarımıza, bizim rüşvetlerimize dil uzatmayarak fitne çıkarmazsınız yahut da sizi süreceğiz!“ diyorlar. Yani “ya bizim huzurumuzu kaçırmaz, düzenlerimizi bozmazsınız, ya da sürülmeyi göze alırsınız!“ diyorlar. “Ya bizim
2877] 5/Mâide, 45
2878] 5/Mâide, 44
2879] 18/Kehf, 23 ve 24
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 725 -
hayatımızı benimsersiniz ya da çeker gidersiniz!“; “ya seversiniz düzenimizi, ya da bu ülkeyi terk edersiniz!“
Allah elçisine ve beraberindeki mü’minlere kâfirlerin tehditleri böyleydi. Dünkü kâfirlerin mü’minlere söyledikleri bu gün bize söylenmiyorsa ya kâfirler değişmiş ya da müslümanlar değişmiştir. Kâfir hiçbir zaman değişmeyeceğine göre herhalde bugün onlar karşısında biz müslümanlar değiştik. “Ya bizim hayatımızı kabullenirsiniz, ya bizim anlayışlarımıza dönersiniz, ya bizim metodlarımızla hareket edersiniz, ya bizim gibi demokratik usullerle çalışırsınız bizim prensiplerimize uyarsınız ya da sizi ülkemizden çıkarırız!...“
Aslında bunu onlara biz demeliydik. Onlara bunu biz söylemeliydik. Ama biz demeyince onlar diyorlar tabii bunu. Biz demiyoruz onlara bunu. Biz diyoruz ki “vazgeç bu işten! Etliye sütlüye karışma! Sakın ileri gitme!“ diyoruz. Arkadaşlarımız, akrabamız diyor, babamız, anamız diyor. Biz böyle davranınca da elbette onlar bize bunu deme hakkını elde ediyorlar.
Evet, Allah’ın elçisi Şuayb (a.s.) karşısında bu tehditleri savuruyorlardı. Çünkü şunu kesin olarak biliyorlardı onlar. Eğer Şuayb’ın (a.s.) Allah’tan getirdiği mesaj toplumda maya tutarsa o zaman toplum hayatını bu mesaja göre düzenleyecek ve toplumda zulümden eser kalmayacaktı. Toplumda materyalizm, maddecilik tutunamayacak, toplum ferlerinden hiçbirisi diğerini sömüremeyecek, kimse kimsenin kanını ememeyecek, kimse kimseyi ezemeyecek, kimse kimsenin sırtına binerek para kazanamayacaktı. Dolayısıyla bu mele’nin hortumları, gelir kaynakları kesilecekti. İşte bundan dolayı herkesten önce bunlar peygamberin karşısına dikiliyorlar ve onun dâvetinin insanlar tarafından kabul görmesini engellemeye çalışıyorlardı. Hûd sûresinde de toplumun Hz. Şuayb’a (a.s.) şöyle dedikleri anlatılıyor: “Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı men eden senin namazın mıdır? Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin’ dediler.“ 2880
Namazın Kötülükleri Terk Ettirmesi
Diyorlar ki; ‘ey Şuayb! Senin namazın mı emrediyor bunları sana? Atalarımızın, babalarımızın senelerdir tapındıkları tanrılara, senelerdir uyup geldikleri bu yasalara itaat etmememiz gerektiğini ve sadece Allah’a kulluk etmemiz gerektiğini sana emreden senin namazın mıdır? Veya hayatımızı düzenleyen yasalar konusunda, ticaret hayatımızı belirleyen, hukukumuzu, eğitim hayatımızı düzenleyen yasalar konusunda sadece Allah’ı dinlememiz gerektiğini sana emreden senin namazın mı yoksa? Veya mallarımız konusunda dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan senin namazın mı menediyor? Bütün bunları senin namazın mı emrediyor?’
Demek ki Allah’tan mesaj alma makamı olan namazın böyle bir misyonu vardır. Namaz bütün hayatı düzenleme fonksiyonuna sahiptir. Kıldığı namazı kişiye sadece Allah’a kulluğu, sadece Allah’ı dinlemeyi ve Allah’tan başkalarını dinlememeyi, Allah’tan başkalarına kulluk etmemeyi öğretmesi lâzımdır. Namaz kişiyi tüm hayatında Allah’a teslimiyete götürmelidir. Malı konusunda, evlâdı konusunda, hanımı konusunda, zamanı konusunda dilediği gibi hareket etmemesini,
2880] 11/Hûd, 87
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tüm bu konularda sadece Allah’ı dinlemesini emreden bir fonksiyona sahip olması gerekmektedir. “Muhakkak ki namaz, fahşâ (iğrenç şeyler) ve münker (kötülükler)den vazgeçirir.“2881 Bu âyet de bunu anlatır. Yani namaz, kişinin tüm hayatını düzenleyen bir özelliğe sahiptir ve böyle bir namaza namaz denir. Değilse, namaz kıldığı halde hayatını Allah’a teslim etmeyen kişinin kıldığı namaza namaz denmez. Namaz kıldığı halde malı konusunda Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde hukukunda Allah’ı söz sahibi bilmeyen, ekonomi anlayışında Allah’ı söz sahibi bilmeyen, eğitimi konusunda Allah’tan başkalarının yasalarını uygulayan bir adam namaz kılmıyor demektir.
Allah elçisinin karşısında bâtılın tehditlerinin estiğini görüyoruz. Ama kâfirler ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl tehditler savururlarsa savursunlar Allah’ın elçisi asla tâviz makamında değildi. Allah’ın elçisi Hz Şuayb tâviz vermeye yetkili bir makamda değildi. Onların bu tür tehditleri karşısında Allah’ın elçisinin cevabı kesindi: “Yani biz istemesekde mi? Yani bu sizin bize sunduğunuz hayattan râzı olmasak da mı bunu bize yapacaksınız? Veya bu kendi vatanımızdan çıkmak istemesek de mi bizi çıkaracaksınız? Zorla ve zorbayla mı bizi kendi ülkemizden çıkaracaksınız? O zaman: “Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakışmaz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah’a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın“ dedi. 2882
“Rabb’imiz Allah istemedikçe bizim sizin inancınıza dönmemiz mümkün değil anlamına gelen ibâre, Allah’ın insanlardan inkâra dönmelerini isteyebileceği ihtimalini değil, aksine samimi mü’minin O’na tam teslim olma tavrını ifade eder.
Allah bize hidâyetini gönderip bizi dalâletten, sapıklıktan kurtardıktan sonra tekrar o eski dalalet ve sapıklığa dönecek olursak o zaman bizler Allah’a açık bir iftirada bulunmuş oluruz. Eğer Rabbimizin gönderdiği hakkı, hidâyeti doğru yolu tanıdıktan sonra, Rabbimizden gelen hakka inandıktan sonra eğer sizin sapıklıklarınıza, sizin milletinize, sizin dininize, sizin anlayışlarınıza, sizin yasalarınıza, sizin dolandırıcılıklarınıza, sizin rüşvetlerinize, sizin kılık kıyafet anlayışınıza, sizin hukuk anlayışınıza, sizin hayat anlayışınıza dönersek, sizin gibi inanır sizin gibi yaşamaya kalkışırsak o zaman Allah’a karşı en büyük iftiraya kalkışmış oluruz. Eğer sizin bu sapık dininize, bu sapık hayat tarzınıza dönersek Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Eğer sizler de bizler de Allah’ın bu hükümlerini duyduktan sonra, Allah’ın yolunu ve hidâyetini tanıdıktam sonra sanki bütün bunları duymamış gibi, tanımamış gibi hâlâ eski hayatımıza devam edecek olursak Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Bir peygamber için asla geri dönüş yoktur. Peygamber yolunun yolcuları için de bu böyledir. Peygamber de peygamber yolunun yolcuları da hidâyeti tanıdıktan ve ona iman ettikten sonra tekrar eski küfürlerine, eski şirklerine dönmektense bin defa ateşe atılmayı tercih ederler. Çünkü gerçekten hakkı tanıdıktan sonra insanın onu bırakıp bâtıla uyması çok daha zor, çok daha çetrefilli ve yorucudur. Tevhidi tanıyan, Allah’ı tanıyan, Allah’a kulluğu tanıyan bir adamın Allah’ı bırakıp da Allah’tan başkalarına kulluğu insanda insanlık haysiyeti bırakmaz, öldürür. Böyle bir insanın insanlar
2881] 29/Ankebût, 45
2882] 7/A’râf, 89
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 727 -
tarafından boynuna gem vurulup zorla Allah’tan başkalarına kulluğa çağrılması kadar korkunç ve hakir bir şey düşünülemez. Yeryüzünde bundan daha hakir bir kulluk türü de düşünülemez. Allah bile kâinatın sahibi ve yaratıcısı olduğu halde insanlardan böyle zoraki bir kulluk istememektedir. Ama bâtıl bu şekilde hâkimiyetini kurunca, gücü eline geçirince insanlar hem akıllarını, hem dinlerini, hem nesillerini hem de servetlerini kurtaramazlar. İnsanlar bâtıllara karşı mükellefiyetlerinin gereği olarak her şeylerini kaybederler. Çünkü doyumsuzdur bâtıllar ve insanların her şeylerine el koyarlar. 2883
Kavminden mele’ (ileri gelen) kâfirler dediler ki: ‘Eğer Şuayb’e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız.’2884 Bu ifâdeleri üstünkörü geçmemeli, bilâkis içerdiği anlamları derinliğine düşünmeliyiz. Medayin’in ileri gelenleri ve şefleri şöyle söyleyerek halkı bu hususta kandırmak istediler: “Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak, biz o zaman tümüyle mahvoluruz. Biz ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve mesleğimizi bunlara göre sürdürürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Bunun yanında, en önemli kervanların, güzergâhlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafî stratejik konumumuzdan yararlanamaz, bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine bir şeyler yapmadan seyirci kalırsak işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımız bitti demektir. Bu da, komşu ülkelere karşı olan hâkimiyetimiz ve etkiğinliğimizin de bir sonu demektir.“ İşte bu “mahvolma“ korkusu, sadece Hz. Şuayb’in kavmine özgü bir olay değildir. Sefih toplumlar, hak, doğruluk ve dürüstlük hakkında, her zaman aynı tedirginliği duymuşlardır. Yalan, üçkağıtçılık ve ahlâksızlığa başvurmaksızın, fâize bulaşmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevî işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi tarih boyunca bütün iflâs etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Bundan dolayı da Hak dâvete karşı her zaman yapılan en büyük itiraz, “hep eğer bilenen o dalavereli yollar bırakılır ve doğru yola uyulursa ilerleme sağlanamayacağı ve toplumun yıkılacağı“ konusundadır.
Evet Hz Şuayb işi Allah’a bırakıyor. O Allah’a teslim bir peygamber olarak insanların tekliflerini reddeder ama meşîeti İlahîye de karışmaz. Zira o sadece bir elçidir ve Allah’ın bu mevzûdaki murâdını da bilmemektedir. İşte böylece Ulûhiyyet kavramının Peygamber şahsında billurlaşmasını görüyoruz. Allah’ın elçisinin kuvvet kaynağını görüp O’na sığındığını görüyoruz. Rabbine Rabbin istediği biçimde sığındığını gören toplumun da bakın O’nu bırakıp her dönemde olduğu gibi ona inanan mü’minlere yöneldiklerini görüyoruz. Alçaklar Peygambere dokunamıyorlar. Ona iliştikleri zaman biliyorlar başlarına nelerin geleceğini de ona inanan garibanların üzerine gidiyorlar. Peygamberi dize getiremeyince çevresindeki mü’minlere yükleniyorlar.
“Milletinin inkâr eden ileri gelenleri, ‘Şuayb’a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz’ dediler.“2885 “Eğer Şuayb’a iman ederseniz andolsun ki kaybedenlerden olursunuz“ ifâdesini iki anlamda söylediklerini anlıyoruz. Ya bu bir tehditti, mü’minleri tehdit ediyorlardı. Eğer ona iman ederseniz çok büyük ziyana uğrayacaksınız.
2883] A. Küçük, a.g.e., c. 6, s. 496-501
2884] 7/A’râf, 90
2885] 7/A’râf, 90
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yani “bizim reddettiğimiz bu adama iman ederseniz artık başınıza gelecekleri siz düşünün. Neyiniz varsa hepsini elinizden alacağız, mallarınızı hatta canlarınızı ve tüm haklarınızı elinizden alıp sizi kendimize köleler edineceğiz. Her şeyinizi kaybedip bizim kölelerimiz durumuna düşeceksiniz“ diye tehdit ediyorlardı mü’minleri. Ya da bunu onlara bir nasihat olarak söylüyorlar da olabilir. Yani “eğer bu adama iman ederseniz, bu peygamberin istediği gibi yaşamaya kalkışırsanız o zaman bu toplumda sizler yok olmak, erimek zorunda kalacaksınız. Öyle değil mi? Fâiz almadan, ölçüde-tartıda bizim gibi hile yapmadan, insanların cebindekine uzanmadan, içki içmeden, kumara yönelmeden, yalana-dolana bulaşmadan bu toplumda nasıl ticaret yapacaksınız? Kazanmak şöyle dursun, büyümek şöyle dursun sermayelerinizi bile koruyamayacaksınız. Bunları yapmadan bu toplumda ayakta kalmanız mümkün değildir. Bu kafayla sizler bu toplumda, bu toplumun ekonomik anlayışı içinde eiriyecek, silinip gideceksiniz. Eğer Şuayb’ın getirdiği dine tâbi olursanız, onun haram dediklerini haram, helâl dediklerini de helâl kabul ederek hayatınızı bu inanca binâ edecek olursanız, kesinlikle sizler zarar edeceksiniz“ diyorlar. “Fâizsiz, kumarsız, rüşvetsiz bir ekonomi düşünülemez. İnsanlara zulmetmeden, insanların haklarını yemeden, insanların sırtlarına basmadan para kazanmak da yükselmek de mümkün değildir. Baksanıza Şuayb’ın getirdiği mesaj bunların tümünü reddetmektedir. Eğer ona iman ederseniz bütün bunları nasıl yapabileceksiniz? Mümkün değil, bu kafayla giderseniz zinhar sizler adam olamazsınız. Zarar etmek bir tarafa, sizler dünyanızı da zindan edeceksiniz. Çünkü içkisiz, kumarsız, kadınsız, faizsiz, düzensiz, dalaveresiz bir hayat çekilebilecek bir hayat değildir. Gelin, hayatınızı yaşayın, bu adamın dediklerine inanmayın“ diyorlardı.
Kâfirler mü’minlere böyle diyorlar ve nasihat ediyorlardı. “Bu peygamberin dediği gibi bir hayat yaşarsanız kaybedeceksiniz“ diyorlardı. Alçaklar kendileri dünyayı hedef bildiklerinden dolayı dünyalık elde edemeyen mü’minlere: “Sizler sonunda keybedecek ve enayi durumuna düşeceksiniz“ diyorlardı. Müslümanca bir hayat onlar için kayıptır. Dünyada zevklerini yaşayamamış olmak onlar için kayıptır. Kâfirler müslümanlar için dün de bu gün de böyle düşünüyorlar. Hâlbuki gerçek keybedenler kendileridir, gerçek kayıp onların hayatlarıdır. Allah’a kulluğa dönüştürülemeyen bir dünya hayatı baştan sona kayıptır. Yedikten sonra Allah’a kulluğa dönüşrütülmeyen tüm nimetler boştur ve kayıptır. İstifade edilip de kulluğa dönüştürülemeyen tüm nimetler değersiz ve boştur. İşte kendileri boş şeylerle oyalanan kâfirler mü’minlerin hayatlarını boş olarak görüyorlar ve aldanıyorlar.2886
“Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar (diz üstü çökerek helâk oldular). Şuayb’i yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb’i yalanlayanların kendileridir. 2887
Medyen’in bu tümüyle yerle bir edilişi, komşu halkların dilinde darb-ı mesel olmuştu, Zebur’da,2888 Dâvud (a.s.) zâlimlere karşı Allah’ın yardımını şöyle istiyordu: “Senin kullarına karşı sinsice planlar yapan ‘bu hâinlere’ Medyen halkına yaptığını yap“, İşaya peygamber de İsrailoğullarına “....Asurlu’dan korkma...
2886] A. Küçük, a.g.e., 6/503-504
2887] 7/A’râf, 91-92
2888] 83/5-9
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 729 -
O asasını Mısır’ın üzerine kaldırdığı gibi kaldıracak... Orduların Rabbi, Medyen vurgununda olduğu gibi kırbacı ona karşı kımıldatacaktır...“2889 diyerek teselli vermiştir.
“(Şuayb) Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!“2890 Burada anlatılan bütün bu olayların derin mânâları vardır. Her kıssa, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve onun kavminin durumuna tam ve yerinde uymaktadır. Her kıssada iki taraf vardır: Peygamber ve kavmi, herbir kıssada geçen peygamber ve onun tâlimleri, uyarıları vs. tamamıyla Hz. Muhammed’in (s.a.s.) dâvetinde olduğu şekildedir. Diğer taraftan, kötülük, ahlâksızlık ve inatçılıklara dalmış olan halk ve onların kendini beğenmiş şefleri, her zaman, küçümser bir tavırla dâvete karşı çıkmışlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve dâvetine karşı Kureyş halkı da aynı tarz bir tavır takındığı için, dolaylı olarak, eğer çağrıya kulak vermezler ve Allah’ın onlara bahşettiği fırsatı değerlendirmezlerse âkıbetlerinin de onlar gibi olacağı ikazı yapılmakta. Eğer körükörüne aynı yolda gitmekte ısrar ederlerse, sapkınlıklarında ısrar edenlere geçmişte müstehak olan aynı belâ kendilerinin de başına er geç gelecektir.
“Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.“2891 Bu yaptıkları yüzünden onları bir racfe, bir sarsıntı, bir deprem ya da geberin geberesiceler diye bir ses yakaladı da hepsi oldukları yere diz çöküverdiler. Oldukları yere yığılıp kaldılar. Evlerinin ortasında diz çökülü kalıverdiler. Zaten ölüydü bu kâfirler. Çünkü vahiyle ilgi kuramamış insanların tamamı ölüdürler. Kur’an ve Sünnetle tanışamamış insanların tamamı ölüdürler. İşte bu ölüleri bir sarsıntı kendilerine getiriverdi. Yani Allah’tan gelen bir racfe, bir sarsıntı onları olmaları gereken konuma getiriverdi. Onlar hayatlarında diz çöküp Allah’a kulluk yapmaları gerekirken bundan kaçınıyorlardı da bir sarsıntı onları diz çöktürüverdi. O âna kadar Allah huzurunda diz çökmeye yanaşmayan alçaklar çaresiz diz çöküverdiler. Kazandıkları o malları mülkleri, çalıp çırptıkları servetleri, o makamları mansıpları, güçleri, kuvvetleri, medeniyetleri onları Allah’ın azâbından kurtaramadı. Ekonomik yönden çok büyük bir güce sahip oldukları halde bu güç ve kuvvetlerine güvenerek Allah’a ve Allah’ın elçisine kafa tuttukları halde evlerinde çöküverdiler. Allah diyor ki bakın: “Şuayb’ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular, izleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb’ı yalanlayanlar oldu.“ 2892
“(Şuayb) Onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!“2893 Eğer bizler de çevremizdekilere karşı görevlerimizi tam yaparsak, onlara Allah’ın istediği biçimde İlâhî mesajı duyurursak o zaman biz de hiç üzülmeyeceğiz. Son derece rahat olacağız. Ama bizler bu insanlara karşı tebliğ görevimizi hakkıyla yapamadıysak hem kendimize hem de onlara ağlayalım.
Evet üzülmüyordu Allah’ın elçisi, çünkü görevini tam yapmıştı. Üzülmüyordu, vazifesini eksiksiz yapmıştı. Gönül rahatlığı içindeydi Şuayb (a.s.), çünkü hakkıyla
2889] İşaya, 10: 21-26
2890] 7/A’râf, 93
2891] 7/A’râf, 91
2892] 7/A’râf, 92
2893] 7/A’râf, 93
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyarmıştı onları. Tüm bu uyarılarına rağmen yine de iman etmeyen, yine de adam olmayarak burnunun doğrusuna giden bu insanlara üzülmeye değmezdi. Demek ki kâfirlerin, müşriklerin arkasından üzülmek câiz değildir. İşte Allah’ın en merhametli, en şefkatli, onların dirilişi için kendini bile ihmal edecek kadar çırpınan bir Allah elçisinin onların arkalarından üzülmediğini görüyoruz. Firavun’un arkasından da kimse üzülmedi. Rabbimiz Kur’an’ın başka bir yerinde “Ona ne gök ağladı ne yerdekilerden kimse ağladı“2894 buyurmaktadır.
2894] 44/Duhân, 29
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ
- 731 -
Şuayb.(a.s.) ve Medyen Kavmi Hakkında Âyet-i Kerimeler
A- Şuayb’ın (a.s.) İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 11 Yerde): 7/A’râf, 85, 88, 90, 92, 92; 11/Hûd, 84, 87, 91, 94; 26/Şuarâ, 177; 29/Ankebût, 36.
B- Medyen İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: (Toplam 10 Yerde): 7/A’râf, 85; 9/Tevbe, 70; 11/Hûd, 84, 95; 20/Tâhâ, 40; 22/Hacc, 44; 28/Kasas, 22, 22, 45; 29/Ankebût, 36.
C- Eyke İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 15/Hıcr, 78; 26/Şuarâ, 176; 38/Sâd, 13; 50/Kaf, 14.
D- Ress İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: (Toplam 2 Yerde): 25/Furkan, 38; 50/Kaf, 12.
E- Şuayb (a.s.) ve Kavmi Konusundaki Âyetler
a- Şuayb (a.s.)’ın Kavmiyle Tevhid Mücâdelesi: 7/A’râf, 85-93; 11/Hûd, 84; 26/Şuarâ, 177-178; 29/Ankebût, 36.
b- Şuayb (a.s.) Medyen Kavmine Gönderilmiştir: 7/A’râf, 85, 11/Hûd, 84; 26/Şuarâ, 177-178; 29/Ankebût, 36.
c- Medyen Kavminin Kötülüğü: 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 84-85; 26/Şuarâ, 181-183.
d- Şuayb (a.s.)’ın Kavmine Dâveti ve Kavminin Tepkisi: 7/A’râf, 85-93; 11/Hûd, 84-93; 26/Şuarâ, 176-188; 29/Ankebût, 36-37.
e- Medyen Kavminin Helâk Edilerek Yok Oluşu: 7/A’râf, 85-93; 11/Hûd, 94-95; 15/Hıcr, 78-79; 25/Furkan, 38; 26-Şuarâ, 189-191; 29/Ankebût, 36-37, 40; 50/Kaf, 12, 14.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd Semûd Medyen, S. Süleyman Nedvî, Terc. Abdullah Davudoğlu, İnkılâb Y.
2. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y.
3. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
4. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
5. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
6. Kur’an’da Helâk Olan Kavimler, S. Ü. Sosyal Bilimler Enst. (doktora tezi), Cemalettin Sancar, s. 70-79
7. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Şuayb (a.s.) maddesi, Nureddin Turgay, c. 6, s. 53-55; Medyen maddesi, Günay Tümer, c. 4, s. 104-105
8. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 19, s. 417-425
9. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y., s. 83-84
10. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, insan Y.
11. Rabbanî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, insan Dergisi Y.
12. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
13. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
14. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
15. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, insan Y.
16. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Y.
17. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Bilgi Y.
18. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
19. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
20. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
21. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
22. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
23. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
24. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
25. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
26. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
27. Peygamberlerin Hayâtı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
28. Peygamberlerin Hayâtı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
29. Peygamberlerin Hayâtı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
30. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
31. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
32. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
33. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
34. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayâtı, Mevdudi, Pınar Y.
35. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
36. Peygamberler, Seyyid Kutub, Ravza Y.
37. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
38. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
39. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
40. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y.
41. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
42. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s.
43. Kur’ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y. s.
44. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
ŞÜKÜR
- 733 -
Kavram no 171
Görevlerimiz 37
Bk. Hamd; Allah; Esmâu’l Husnâ
ŞÜKÜR
• Şükür; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şükür Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Şükür Kavramı
• Şükür - İman İlişkisi
• Şükür İbadeti, Bir İmtihan Aracıdır
• Şekûr ve Şâkir
• Şükür-Hamd İlişkisi
• Şükrün Yerine Getirilmesi
• Şükrün Önemi
• Kendisinden Dolayı Şükredilecek “Nimet“ Nedir?
• Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir Toplum Olduk
• Şükrün Zıddı Nankörlük
• Şükür ve Nankörlükle İlgili Sünnetullah
• Şükür Bilincinin Kazandırdıkları
“O davranışlarınızdan sonra, belki (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.“ 2895
Şükür; Anlam ve Mâhiyeti
‘Şükr’ sözlükte; semizlemek ve gelişmek anlamlarına gelir. Yani, lügat anlamıyla şükür, hayvanların bedenlerinde yedikleri gıdanın etkisinin apaçık ortaya çıkmasıdır. Din dilindeki ‘şükür’ de bunun gibidir. Yani ‘şükür’, Allah’ın nimetinin etkisinin kulun dilinde ‘itiraf ve övgü’ olarak, kalbinde ‘şahitlik ve muhabbet/sevgi’ olarak, organlarında da ‘itaat etme ve boyun eğme’ olarak ortaya çıkmasıdır. Şükür kelimesinin zıddı, küfür (nankörlük)dür; nimeti unutup örtmektir. Şükür, kişinin kendine ulaşan nimeti bilmesi ve bunu çeşitli şekillerde açığa vurmasıdır. Bir başka deyişle nimet sahibini bilip onu övmesi demektir.
Şükr'ü çeşitli açılardan tanıtan şu tanımlara bakmakta yarar vardır: Şükür, nimet vereni boyun eğerek itiraf etmektir. Şükür, ihsan yapan kimseyi, ihsanını anarak övmektir. Şükür, nimet verene kalbin sevgiyle, organların itaatle, dilin onun zikri ile ve onu övmekle meşgul olmasıdır. Şükür, nimetleri onu verene boyun eğerek nisbet etmektir. Şükür, Allah’ın nimet vermesinden dolayı O’nun ihtiyacı olmadığı halde O’nu övmekle lezzet duymaktır. Şükür, bir nimeti verene teşekkür etmek, memnuniyetini ve minnettarlığını belirtmek, verilen nimetin değerini bilip takdir etmektir. Her türlü nimetin tek ve gerçek sahibinin Allah olduğunun şuuruna varmak ve bunu saygıyla ifade etmektir. Şükür, şükürden âciz olduğunu bilmektir. Şükür, Allah'ın verdiği nimet ile Allah'a isyan etmemektir.
2895] 2/Bakara, 52
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, insana sayısız nimet verildiğini, insanın bunları veren Allah’ı bilip, hizmetine sunulan bu nimetlerden dolayı nimet sahibine minnet duymasını, bu minnettarlığı çeşitli şekillerde ortaya koymasını söylüyor. Türkçede kullandığımız ‘teşekkür etmek, şükran duymak’ kavramları da aynı kökten gelmekte ve yaklaşık aynı mânâyı ifade etmektedirler.
Kur'ân-ı Kerim'de Şükür Kavramı
Şükür, Kur’an’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. 75 yerde şükürden, şükretmenin öneminden bahsedilir. Şükrün Kur’an’da bu kadar önemle vurgulanmasının sebebi, şükrün iman ve tevhidin en önemli göstergelerinden olmasındandır. Kur’an, sürekli olarak Allah’ın insanlara verdiği nimetlere, yaptığı bağışlara, ettiği ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın bütün bu iyilikler karşısında minnettarlık duymasını, ‘şükran’ duyguları içerisinde olmasını istemektedir. Çünkü nimete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı budur.
Kur’an’da mü’minlerin çokça şükretmeleri hatırlatıldığı gibi, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir, âkıbetleri anlatılır. İnsan, Allah’ın kendisine verdiği can ve organlar karşılığında,2896 yağmur vermesinin,2897 gece ile gündüzü var etmesinin,2898 dağ gibi gemileri yüzdürmesinin,2899 eti yenen hayvanları,2900 yeryüzündeki her tür geçim vasıtaları2901 ve daha nice nimetler vermesinin karşılığı olarak şükretmelidir. Bütün bu nimetleri vereni tanımalı ve O’nun önünde boyun bükmelidir.
Allah’ın insanlara; “Verdiğim nimetlere şükredin“ demesi de ayrıca kul için bir nimet ve ihsandır. Çünkü şükrün faydası dünya ve âhirette Allah’a değil; kula dönüktür. Yerine getirdiği şükür ile fayda gören kulun kendisidir. Kul, şükrederek Rabbine bir karşılık veya bir mükâfat vermemektedir. Zaten buna da hiçbir varlığın gücü yetmez. Kim şükrederse kendi nefsi için şükretmiş olur.2902 Yoksa Allah’ın böyle şeylere asla ihtiyacı yoktur.
Ancak Allah (c.c.) kullarına karşı bu kadar cömert, bu kadar lütuf sahibi olduğu halde, kullarının bir kısmı nankördür, çok şükretmekten uzaktır. “Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir, ama çokları şükretmiyorlar.“ 2903
Allah’ın Kur’an’daki ve evrendeki âyetlerini ve ibretlerini şükretmeyenler anlayamaz; ancak çok şükredenler anlayabilir.2904 Çünkü nankör insan, duyarsızdır, hikmetleri anlayabilecek ferâsetten ve anlayıştan uzaktır.
Şükretmek mü’minlerin en önemli özelliklerinden biridir. Allah (c.c.) mü’minlere verilenleri zaman zaman hatırlatıyor ve bu hatırlatmanın da onları
2896] 23/Secde, 7-9
2897] 45/Câsiye, 4-5; 56/Vâkıa, 68-69
2898] 28/Kasas, 73
2899] 31/Lokman, 31
2900] 36/Yâsin, 71-73
2901] 7/A’râf, 10
2902] 27/Neml, 40
2903] 2/Bakara, 243; ayrıca bkz. 10/Yunus, 60; 7/A’râf, 10; 23/ Mü’minûn, 78; 27/Neml, 73; 40/Mü’min, 61; 67/Mülk, 23
2904] 7/A’râf, 58; 14/İbrahim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’19
ŞÜKÜR
- 735 -
şükretmeye teşvik olduğunu hissettiriyor. Söz gelimi, Allah mü’minleri affeder,2905 mü’minler Ramazan orucuyla ibâdet ederler, doğru yolu bulurlar ve Allah’ı da büyük tanırlar,2906 onlar Allah’tan ittika ederler (hakkıyla çekinirler),2907 bundan dolayı Allah (c.c.) onlara nimetlerini tamamlamak ve onları temizlemek istiyor.2908 Allah (c.c.) onlara âyetlerini çok net bir şekilde açıklıyor,2909 onlara zafer veriyor ve güzel rızıklarla rızıklandırıyor,2910 dinlenmek için geceyi ve gündüzü var etmiştir;2911 işte bunların sebebi, umulur ki mü’minler hakkıyla şükrederler.
Bütün nimetlerin sahibi Allah (c.c.) insanlara; “Siz Beni zikredin (anın) ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, fakat asla nankörlük etmeyin.“2912 diye emretmektedir. Yine Lokman (a.s.)’ın şahsında insanların ‘şükür’ edici olmalarını istiyor.2913 insana sayısız nimet verilmesinin sebebi, onun şükreden bir kul mu yoksa nankörlük eden bir kul mu olduğunu denemek içindir. Kur’an bunu Hz. Süleyman’la ilgili bir olayda şöyle haber veriyor: “Yanında kitaptan bir ilim olan biri, dedi ki; ‘Ben (gözünü açıp kapamadan) onu (kraliçenin tahtını) sana getirebilirim.’ Derken (Süleyman) onu (tahtı) kendi yanında durur halde görünce dedi ki: ‘Bu Rabbimin fazlındandır. O’na şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemektedir…“ 2914
“O davranışlarınızdan sonra, belki (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.“ 2915
“Siz Beni zikredin (tâat ve ibâdetle anın) ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın nankörlük yapmayın!“ 2916
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin; eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.“ 2917
“...Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.“2918
“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin! Allah Şâkir’dir, Alîm’dir; şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.“2919
“...Allah, şükredenleri daha iyi bilmez mi?“2920
“Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz (veya nankörlük yaparsanız), şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.“ 2921
2905] 2/Bakara, 52
2906] 2/Bakara, 185
2907] 3/Âl-i İmran, 123
2908] 5/Mâide, 6
2909] 5/Mâide, 89
2910] 8/Enfâl, 26
2911] 28/Kasas, 73
2912] 2/Bakara, 152
2913] 31/Lokman, 12
2914] 27/Neml, 40
2915] 2/Bakara, 52
2916] 2/Bakara, 152
2917] 2/Bakara, 172
2918] 3/Âl-i İmrân, 144
2919] 4/Nisâ, 147
2920] 6/En’âm, 53
2921] 14/ İbrahim, 7
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.“ 2922
“Gerçekten İbrahim, Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi. Allah'a ortak koşanlardan değildi. Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.“ 2923
Kur’an, âhiret için çaba harcayan mü’minleri ‘şükr’ kökünden gelen ‘meşkûr’ sıfatıyla övmektedir. “Kim de âhireti ister ve bir mü’min olarak ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası meşkûr’dur (şükre değerdir).“2924
“Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki Allah müstağnîdir, her türlü övgüye lâyıktır.“ 2925
“...Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!“ 2926
“...Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!“ 2927
“Şâyet nankörlük ederseniz (küfrederseniz), artık şüphesiz Allah size karşı hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için buna rızâ göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için ondan râzı olur…“ 2928
“...Biz şükredenleri mükâfatlandırırız.“ 2929
Hadis-i Şeriflerde Şükür Kavramı
“Mü'minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.“ 2930
“Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiştir.“ 2931
“Rasûlullah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun?)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?“ cevabını verdi. 2932
“İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a karşı da hamdetmez.“ 2933
“Allah'ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve güzel ibâdet etmek için bana yardım eyle!“ 2934
2922] 16/Nahl, 78
2923] 16/Nahl, 120-121
2924] 17/İsrâ, 19; ayrıca bkz. 76/İnsan, 22
2925] 31/Lokman, 12
2926] 32/Secde, 9
2927] 34/Sebe’, 13
2928] 39/Zümer, 7
2929] 54/Kamer, 35
2930] Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
2931] Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Kenzu'l Ummâl, 3/6419, s. 255
2932] Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, 79, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıy. Leyl 17, 3/178
2933] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizû, Birr 35
2934] Ebû Dâvud, Vitr 26; Nesâi, Sehv 60; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 2/299, 5/245
ŞÜKÜR
- 737 -
“Allah, bir kuluna nimet verince, kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister.“ 2935
“Yüce Allah diyor ki: 'Ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bütün ins ve cinler bir araya gelerek, aranızdaki en muttakî kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu durumunuz, Benim hâkimiyetimi zerre kadar arttırmaz. Yine ey kullarım! Geçmiş ve gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız, aranızdaki en günahkâr birinin kalbi gibi olsanız, Benim hâkimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir. Daha sonra siz, amellerinize göre eksiksiz olarak mükâfatlandırılacak veya cezalandırılacaksınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan dolayı Allah'a şükretsin. Kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan dolayı da kendi nefsini suçlasın.“ 2936
“Yemek yiyip şükredenin derecesi, (nâfile) oruç tutup sabredenin derecesi gibidir.“ 2937
“Kıyamet gününde ‘hamd edenler ayağa kalksın’ denildiğinde yalnız Allah'a çokça ve her hal ü kârda şükredenler ayağa kalkar.“ 2938
Mal toplamayı yasaklama hususunda âyet nâzil olunca Hz. Ömer (r.a.): “Öyleyse ne toplayalım yâ Rasûlallah?“ diye sordu. Rasûlullah da şöyle cevap verdi: “Allah'a şükreden dil, zikreden kalp ve mü’mine hanım.“ 2939
“Zikrin en faziletlisi ‘lâ ilâhe illâllah’tır. Duânın en faziletlisi ‘el-hamdü lillâh’tır.“ 2940
Şükür - İman İlişkisi
Şükür, nimet vereni bilip onu açığa vurmak olduğu gibi, bunun tam zıddı olan ‘küfr’ ise, nimet vereni inkâr edip onu gizlemektir. Küfür kavramının, inkâr ve nimet sahibini gizlemeyi de ifade ettiğini hatırlayalım. Küfür kelimesi, iman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler veren rızık sahibi Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, şükür kelimesi de iman etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifade eder. Şükrün zıddının Kur’an’da “küfür“ kelimesiyle tanımlanmasından, şükretmenin Allah katında ne kadar önemli olduğu ve bu ibâdetten uzaklaşmanın ne kadar büyük problem olduğu açıkça anlaşılır.
Şükür, hamdetmeyi ve tevhide inanmayı bir araya toplar. Her şükrün başı mutlaka Allah’a hamd olmalıdır. Nitekim Fâtiha sûresine Allah’a hamd ile başlar, tevhid dinine bağlılıkla bitiririz. Fâtiha’da, “Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet“ dememiz emredildi. Kendilerine nimet verilenler ise, peygamberler, sıddíkler, şehitler ve sâlih insanlardır. Kendilerine gazap edilenler ile sapıtanlar, nimet verilenler arasına sokulmamıştır. Küfredenler, inkârcılar; şükredenler ise iman edenlerdir diyebiliriz.
Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu organların faaliyetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur. İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir. Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün
2935] Tirmizî, Edeb 54; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 2/311, 4/438
2936] Müsned, Ahmed bin Hanbel, 5/160; Müslim, Birr 55; Tirmizî, Kıyâm 48; İbn Mâce, Zühd 30
2937] Buhâri; Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 176, hadis no: 559 -1765-
2938] Taberâni; Ebu Naim; Beyhakî, Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 8, s. 547
2939] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 8, s. 547
2940] Tirmizî; Nesâi; İbn Mâce; nakl. İhyâ, 8/309
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şartlarından biridir. Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı nimet sahibi Allah'ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder.
Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmezlikten gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmaktır. Şüphesiz bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dönüşmesiyle yerine getirilir. Bazı âyetlerde 'şükür' kelimesinin iman etmenin, 'küfr'ün ise inkâr etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz: “Şâyet nankörlük ederseniz (küfrederseniz), artık şüphesiz Allah size karşı hiçbir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için buna rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için ondan razı olur…“ 2941; “Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) arttırırım ve andolsun eğer küfrederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.“ 2942
Şükür, aynı zamanda ‘şirk’ koşmanın da karşılığıdır. Şirk koşanlar elbette şükretmezler. Onlar zaten Allah’a ortak koşarak O’nun asıl nimet sahibi olduğunu inkâr etmektedirler. Onlardan bir kısmı Allah’tan bir iyilik gelirse şükretmeye söz verirler. Ancak sıkıntıdan kurtulunca tekrar şirk koşmaya devam ederler.2943 Şükretmek, şirk koşmanın zıddı olarak Allah'a kullukla beraber zikredilir: “...Andolsun ki Allah'a şirk/ortak koşarsan, amellerin/işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır! Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.“ 2944
Bir âyette şükretmek, yalnızca Allah'a kulluk etmenin şartı olarak gösterilir: “Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve eğer siz gerçekten yalnızca Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.“ 2945
Şükür İbâdeti, Bir İmtihan Aracıdır
İnsan şükretmek veya küfretmek noktasında denenmektedir: “Hiç şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu denemekteyiz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör olur.“2946 Bu âyette şükretmenin imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah (c.c.) mü’minleri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve verdiği nimetleri hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. Sınava tutulan mü'minlerin başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum kalırlar, insanlardan eziyet görürler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder.
Allah, insana sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetlerle insanları sınamaktadır; insan şükür mü edecek, nankörlük mü? 2947
2941] 39/Zümer, 7
2942] 14/ İbrahim, 7
2943] 6/En’âm, 63-64
2944] 39/Zümer, 65-66
2945] 2/Bakara, 172
2946] 76/ İnsan, 2-3
2947] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 644
ŞÜKÜR
- 739 -
Şekûr ve Şâkir
Kur’an, şükredenlere ‘şâkir’ demektedir ve bu kelimeyi genellikle çoğul olarak kullanmaktadır. Allah (c.c.) ‘Şekûr ve Şâkir’dir. Yani şükredenlerin sevabını kat kat, fazlasıyla verendir. ‘Şâkir’, ‘şükr’ mastarının fâil ismidir. ‘Şekûr’ ise bu fâil ismin mübalağalı (abartılı) halidir. ‘Şâkir’ şükreden demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki âyette Allah hakkında, diğerlerinde ise Allah’a şükreden mü’minler hakkında tekil ve çoğul olarak geçmektedir. ‘Şekûr’ sözlükte, çok çok şükreden demektir. Bu kavram da daha çok şükreden kullar hakkında kullanılmaktadır. Ancak dört âyette Allah’ın (c.c.) ismi olarak geçmektedir.
a- Allah’ın Şâkir-Şekûr Olması
Kulun Allah’a şükretmesi, O’nun verdiği nimetleri bilmesi ve bunu bizzat kulluk yaparak, Allah’a itaat ederek yerine getirmesi şeklinde görülür. Ancak Allah’ın ‘Şâkir veya Şekûr’ olması böyle değildir. Allah’ın kullarına şükrü, onları bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesi, kullarının az da olsa şükürlerinden râzı olmasıdır.
Allah hakkında kullanılan ‘şâkir ve şekûr’ kelimelerinin yalnız değil de ‘Ğafûr, Halîm ve Alîm’ sıfatlarıyla beraber gelmeleri dikkat çekmektedir. Allah (c.c.) Şekûr’dur. Yani kullarının az amellerine karşı çok mükâfat verendir, ecirlerini kat kat artırandır. Bir başka deyişle şekûr, Allah’ın kullarını bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesidir. Kullarından gelen az bir şükre râzı olması da Allah’ın ‘Şekûr’ olmasının bir sonucudur. Allah (c.c.) kullarından gelen az şükre râzı olarak onları çok şükre teşvik etmekte, az da olsa şükrü küçümsemeyip bu görevi yapmalarını istemektedir.
Allah kullarının ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onların ecirlerini daha da artırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur; bağışlayandır ve şükrü kabul edendir2948. Allah iyilik edenlerin iyiliğini artırır. Çünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur2949. Kim, kendisine farz kılınan ibâdetlerin fazlasını gönülden yaparsa, onun karşılığını alır. Çünkü Allah (c.c.) Alîm’dir (bilendir) ve Şekûr’dur (şükrün karşılığını verendir)2950. Şu âyette de aynı sıfat Halîm ismiyle beraber kullanılmaktadır: “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız (Allah rızâsı için ihtiyaç sahiplerine infak eder veya fâizsiz borç verirseniz), onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan edendir), Halîm’dir (ceza vermekte acele etmeyendir).“ 2951
Allah’a güzel bir şekilde borç vermek, O’nun yolunda malı içten gelerek, severek ve isteyerek infak etmek, karşılıksız borç vermek şeklinde tefsir edilmiştir. Allah (c.c.), kuluna verdiği maldan infakta bulunmasını istiyor, bunun da karşılığını bol bol veriyor. Kul, şükrünü noksan yaptığı zaman da ona ceza vermekte acele etmiyor, ona hilimle (yumuşaklıkla) davranıyor. Aynı ifadeyi Kur’an’da iki yerde daha görmekteyiz.2952 Kullar, şükrün bir ifadesi olarak Allah’ın kendilerine verdiği maldan ihlâslı bir şekilde O’nun yolunda harcarlarsa, Allah’a borç verirlerse; Allah da bunun karşılığını kat kat öder. Çünkü O, şükrü karşılıksız
2948] 35/Fâtır, 30, 34
2949] 42/Şûrâ, 23
2950] 2/Bakara, 158
2951] 64/Teğabûn, 17
2952] 2/Bakara, 245 ve 57/Hadid, 11
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakmaz.
‘Şâkir’ sözlükte şükreden anlamına gelmekle beraber Allah hakkında kullanıldığı zaman, tıpkı ‘Şekûr’ gibi şükrün karşılığını, şükreden kimseyi bilip ona hak ettiği mükâfatı veren demek olur. Bunun için Kur’an’da iki âyette ve Alîm sıfatıyla birlikte geçmektedir. Bunun Alîm sıfatıyla birlikte kullanılması, bu ismin yanlış anlaşılmasını önlemekte, kulun yaptığı şükrün Allah tarafından bilinip karşılığının verileceği açıkça bildirilmiş olmaktadır.2953 “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah, Şâkir’dir (şükrün karşılığını verendir), Alîm’dir (bilendir)“ 2954
b- İnsanların Şâkir-Şekûr Olmaları
Şekûr ve şâkir kavramları insanlar hakkında da kullanılmaktadır. Allah (c.c.) insanı bir yola (sebile) sevketmiştir, onu düzene koyarak ona akıl vermiş ve dünyaya göndermiştir. Böylece o acaba şâkir (şükreden) bir kul mu yoksa nankörlük eden bir kul mu olacak?2955 Şâkir olma sıfatı bazı peygamberlerin de sıfatıdır. Meselâ Hz. İbrahim tek başına bir ümmet idi ve şâkir (şükreden) bir kuldu.2956 Nûh (a.s.) da şekûr (şükreden) bir kimse idi. 2957
Kulların şükredici olmalarını belirtmek için de birçok âyette ‘şâkir’ kelimesinin çoğul halinin (şâkirûn-şâkirîn) kelimelerinin kullanıldığını görmekteyiz.2958 Kur’an, Hz. Dâvud’a ve Hz. Süleyman’a Allah’ın verdiği çeşitli nimetleri saydıktan sonra, onlara ve onların kişiliğinde diğer kullara şöyle sormaktadır: “Siz, şâkirlerden (şükredenlerden) olmayacak mısınız?“ 2959
Rabbimiz buyuruyor ki: “Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden (şâkirîn’den) ol.“2960 Şükredenler, Rablerine iman ederler, O’nun nimet ve rızık verici olduğunu bilirler. Onlar, hayatın ve ölümün, insanın emrine verilen her şeyin bir deneme sebebi olduğunun şuurundadırlar. Onlar böyle iman etmişlerdir. Şükrün gereğini yerine getirirler.
Şükür – Hamd İlişkisi
Hamd ile şükür arasında büyük yakınlık ve benzerlik vardır. Hatta hamd yerine şükür, şükür yerine hamd kelimeleri kullanılabilir. Hadis-i şerifte bu yakınlık şöyle ifade edilir: “Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiştir.“ 2961
Bunun yanında, hamd ile şükür arasında kısmî farklar vardır. Hamd, isteyerek yapılan bir iyiliğe karşı, iyilik yapana bir teşekkür ve bir övgüdür. Hamd etmenin özelliği bir iyiliğe karşı yapılmasıdır. Hamd ile ihsanda bulunan hem övülür, hem ona karşı minnettarlık duyulur, teşekkür edilir. ‘Şükür’ de böyledir. Ancak
2953] 2/Bakara, 158
2954] 4/Nisâ, 147
2955] 76/İnsan, 3
2956] 16/Nahl, 120-121
2957] 17/ İsrâ, 3
2958] 21/Enbiyâ, 80; 3/Âl-i İmrân, 114, 145; 7/A’râf, 17, 144
2959] 21/Enbiyâ, 80
2960] 39 Zümer/66
2961] Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Kenzu'l Ummâl, 3/6419, s. 255; El-Cevziyye, Medâricü’s Salikîn, 2/208
ŞÜKÜR
- 741 -
şükür yapılmış olan bir iyiliğe karşı söz ile veya fiil ile yerine getirilen bir övgü ve şükran duygusudur. Bu bakımdan hamd genel olarak şükürden daha geniş kapsamlıdır.
Hamd, nimete kavuşmanın veya gelecek olan bir nimetin sevincini, huzurunu duyup, nimet sahibine övgüde bulunmadır. Şükür de insana gelip ulaşmış bir nimete karşı bir teşekkürdür. Hamd’de sevinç ve arzu anlamı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha çok yer almaktadır. Bununla beraber hamd etmede saygı ve değer verme yönü daha yüksektir. Allah’a karşı kullanılan bütün saygı ifadeleri, O’nu zikretme, O’nu methetme (övme): hepsi de birer hamd’dir. ‘el-Hamdü lillâh’ (Allah’a hamdolsun) denildiği zaman hepsi de ifade edilmiş olur. Hamd, şükrün başıdır.
Şükür, ‘hamd’e göre, sebepleri açısından daha genel, ilgili olduğu şeyler açısından daha özeldir. Hamd, ilgili olduğu şeyler açısından daha genel, sebepleri açısından daha özeldir. Bunun anlamı şudur: Şükür, nimet sahibine şahitlik yaparak kalp ile överek ve nimet sahibini itiraf ederek dil ile itaat ederek ve boyun bükerek organlarla olur. Şükrün ilgilendiği şey Allah’ın zatına ait özellikler değil, O’nun verdiği nimetlerdir. Allah’ın, hayat, işitme ve görme gibi sıfatlarına karşılık ‘şükürler olsun’ denmez. Bunlar için Allah’a hamdedilir. Şükr gereken her şeye aynı zamanda hamd de gerekir. Ama hamdin gerekli olduğu her şeye şükür gerekmez. Şükür organlarla, hamd ise kalp ve dil ile yerine getirilir.
Hamd; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle hamd, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Bunda hem nimet sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır. ‘Hamd’, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak gibi anlamları da kapsayan bir sözdür.
Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür. Hamd, yalnızca dille yapılır. Hâlbuki şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilir. Şükür, bir nimetin karşılığı olarak yapılır. Hamd ise, nimet sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o nimet veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır. Bu bakımdan hamd her durumda yerine getirilir. Şükür, insana ulaşan bir iyilikten sonra, sözlü, fiille ve kalpten nimeti verene karşılık vermektir. Yalnız fiille veya kalpten yapılan şükür ne methetmedir, ne de hamd’dir. Fakat dil olarak yapılırsa bu, hem hamd, hem methetme olur. Böyle bir hamd de Allah’a karşı duyulan minnettarlığın başı olur. Hamd, geçmişte verilen ve gelecekte verilecek olan nimetler hakkındaki sevinç durumundan, şükür ise, verilmiş olan bir nimete kavuşma durumundan dolayı yapılan bir mutluluk ilânıdır.
Tekrar edelim ki şükür; nimet veren Allah’ın (c.c.) nimetlerini boyun bükerek itiraf etmektir. Kul kendisine yapılan iyiliği itiraf eder ve nimet vereni över. Bu anlamda onun ‘Allah’a hamdolsun’ demesi bir şükür ifadesidir. Nimetlere şükür, Allah’ın yaptığı ihsanları görmek, hürmet ve büyük tanımayı (tazimi) yerine getirmek ve nimet verenin hizmetinde bulunmaktır. Şükür bir anlamda da kulun kendini gerçek şükretmekten âciz görmesidir. İnsan ne kadar gayret ederse etsin; ne verilen nimetlerin karşılığını hakkıyla ödeyebilir, ne de nimet vereni hakkıyla övebilir.
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şüphesiz ki Allah’ın bir insana şükredebilme kabiliyeti ve fırsatı vermesi, anlayabilenlere göre, insan için en büyük iyiliktir. Bir başka açıdan ‘şükür’, güç ve imkânlarını Allah’a ibâdet ve itaat uğruna kullanabilmektir.
Şükür
Şükür veya teşekkür, yapılan iyiliğin bilincinde olma, bundan dolayı memnun ve hoşnut olma, bu memnuniyeti ve hoşnutluğu iyiliği yapanı memnun ve hoşnut edecek hal, hareket ve ifadelerle dile getirme, kısaca iyilik yapana iyilikle karşılık vermek, hoşnut edeni hoşnut etmek anlamına gelir.
Yapılan iyilik ve yardım; yerine göre nimet, lütuf, ihsan, ikram, hayır, övme ve yüceltme (hamd, i’zaz) gibi isimler alır. Böyle bir iyilik gören, kim ve ne olursa olsun iyilikle karşılık verir, sevincini dile getirir, gönül borcunu öder. Bu hal bütün varlıklarda görülür. Meselâ bir bakım (iyilik) yapılan bir ağacın çiçek açması ve meyve vermesi şükür (teşekkür), olduğu gibi beslenen, okşanan ve sevilen bir hayvanın, meselâ bir kedinin ve köpeğin hal ve hareketleri de teşekkürdür. Bitkilerde ve hayvanlarda rastlanan bu tabiî ve fıtrî hale en güzel şekliyle ve bilinçli olarak insanlarda da rastlanır. İnancı, dini, mezhebi, ideolojisi, ırkı, dili, rengi ve bölgesi ne olursa olsun bütün toplumlarda teşekkür ve bu anlama gelen bir ve birkaç terim vardır. Bunun içindir ki, şükrün ve teşekkürün evrensel beşerî ve ahlakî bir değer olduğunu ifade ediyoruz.
İslâm’da önemli bir dinî ve ahlakî kavram olan şükür hem Allah Teâlâ, hem de insanlar için kullanılır. Bir hadiste: “İnsanlara şükr (teşekkür) etmeyen Allah’a da şükretmez.“2962 buyrulmuştur. Bununla beraber Kur’an’da ve hadislerde şükür Allah Teâlâ için kullanılmıştır. İnsanın insana şükretmesi ise daha ziyade: “Allah râzı olsun, sağol, eline (diline, ağzına) sağlık, Allah dünya ve âhirette mutlu etsin.“ şeklinde duû sûretiyle yapılır. İslâmî anlamda insanın insana şükr (teşekkür) etmesinde, Allah ve O’nun rızâsı, yardımı, inâyeti, koruması, lütfu ve keremi bu kavramın özünü oluşturur. Şükür; bir merhamet ve iyilik söz konusu olduğunda yapılır.
Şükürde şu üç unsur önemlidir: Bilgi, dillendirme ve davranış.
Bilgi: Neyin nimet ve iyilik olduğunu, nimet ve iyiliğin oluş biçimini ve bunun kaynağını, yani nimeti vereni ve iyiliği yapanı bilmek önemlidir. Bu anlamda bilmek şükürdür. Maddi ve manevi bütün nimetlerin ve iyiliklerin Allah Teâlâ’dan olduğunu bilmek, nimetten önce nimeti vereni görmek (düşünmek) lâzımdır.
Nimete nâil olan ve iyilik gören kişinin bundan dolayı hoşlanması, sevinmesi ve ferahlaması, memnuniyetini belli eder bir tavır takınması şarttır. Nimeti ve kaynağını bilmek, ama buna sevinmemek nimeti kabul etmemek veya küçümsemek anlamına gelir.
Nimeti vereni bilmekten hâsıl olan sevinç kişiyi buna uygun eylemlere ve davranışlara sevk etmelidir. Bu davranışlar da kalp, dil ve bedenle (diğer organlarla) ilgilidir.
Kalple Şükür: Kalple ilgili eylem herkese iyilik yapmaya niyet ve azm etmek şeklinde olur. Buna gönül borcu denir. Yapılan iyiliğe kendini borçlu sayma,
2962] Tirmizi, Birr, 35; Ebu Davud, Edeb, 11
ŞÜKÜR
- 743 -
iyiliğe iyilikle karşılık vermeye karar verme demektir. Minnettarlık ve minnettar olmak da budur. Kısaca şükür konusunda kalp merkezî bir ağırlık taşır. Kalpte hissedilen sevinç, kendini borçlu hissetme kişiyi iyi yönde eyleme sevk eder.
Dille Şükür: Dil ile ilgili olan eylem nimete nâil olan ve iyiliği gören kişinin gönlündeki sevinç hissini dile getirmesi, nimeti verene ve iyilik yapana dua etmesi, onun karşısında saygılı ve edepli bir ifade ile nimeti ve iyiliği uygun bir ifade ile ve nezâketle dile getirmesidir. Buna Tahdis-i nimet denir. Yüce Allah: “Rabbinin nimetini dile getir.“2963 buyuruyor. Nimeti vereni ve iyiliği yapanı övmek (hamd u senâ) da dille yapılan şükürdür.
Bedenle Şükür: Bedenle ilgili olan şükür, verilen nimete ve yapılan iyiliğe dayanarak o nimeti verenin ve iyiliği yapanın memnun ve râzı olacağı şekilde davranmaktır. Yüce Allah’ın lutfettiği göz, kulak gibi organları ve bedeni onun yasakladığı alanlarda kullanmamak, tersine rızâsına ve bunları yaratılış amacına uygun olarak kullanmak şükrün gereğidir.
insanın her an sayısız nimetlerine nâil olduğu Yüce Allah’a iyilik yapması ve faydalı olması elbette ki söz konusu değildir. Zira Allah Teâlâ başkasının iyilik yapmasına muhtaç değildir. Onun için insanın Mevlâ’ya şükretmesi O’nu övmesi, hamd u senâ etmesi, yüceltmesi suretiyle olur. Aslında Hak Teâlâ’nın buna da ihtiyacı yoktur, ama O’na hamd u senâ eden bir kul kendisini iyi bir erdemle donatmış ve O’nun yakınlığını kazanmış olur. Yani hamd etmeye insanın ihtiyacı vardır.
Allah Teâlâ da şükreder. Bunun için O’na: “Şâkir2964 denilmiştir. Allah Teâlâ’nın şükretmesi kulunun şükrünü kabul etmesi ve O’nun nimetini artırması anlamına gelir. Nitekim: “Eğer şükrederseniz (nimetlerimi) arttırırım.“2965 buyurmuştur.
Kur’an’da: “Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız bunu sayamazsınız, insanlar çok zâlim ve pek nankördür.“2966 buyrulmuştur. Her nimete bir şükür lâzım olduğuna göre sayısız nimetlere de sayısız şükür gerekir. Buna ise insan ömrü yetmez. Aslında insanın Allah’a şükretmesi O’nun verdiği akıl, ilim, idrâk, kudret ve irâde ile gerçekleştiğinden, her şükür aynı zamanda bir nimettir ve buna da şükredilmesi icâp eder. Bu ise insanın tâkatini aşar. İşte bu noktada, şükür, insanın şükretmekten âciz olduğunun şuur ve idrâki içinde olmasıdır, denilir.
Şükür; nimeti ve bunu vereni bilmektir, dedik. Bundan dolayı şükür kadirdanlık ve kadirşinaslık anlamına da gelir. Bir kimsenin insanların değerini bilmesi ve onların saygıdeğer olduklarını bilmesi aslında teşekkürün tâ kendisidir.
Şükrün zıddı küfrân-ı nimet, yani nankörlüktür. Kur’an’da: “Kim şükrederse kendi lehinedir, kim nankörlük ederse Allah’ın onun şükrüne ihtiyacı yoktur.“2967 buyrulmuştur. Demek ki şükrün ve teşekkürün yararı ve sevabı Allah’a değil, insana aittir.
Yakınmak ve sızlanmak (şekvâ-şikâyet) de şükür ve minnettarlığın zıddıdır.
Birçok âyet-i kerime’de şükretsinler diye Allah’ın insanlara sayısız nimetler
2963] 93/Duhâ, 11
2964] şükreden, bk. 2/Bakara, 158; 4/Nisâ, 147
2965] 14/İbrahim, 7
2966] 14/İbrahim, 34
2967] 31/Lokman, 12
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiğine işaret edilir: “Allah size kulak, göz ve kalp verdi, umulur ki şükredersiniz, diye.“2968 Şu halde kulun şükretmesini Allah hem ister, hem de bundan râzı olur. Nankörlüğü ise istemez ve yasaklar.
Hak Teâlâ Kur’an’da sıkça: “İnsanların çoğu şükretmez.“2969 der. Gerçekten de biz insanlar hem Yüce Allah’a karşı hem de birbirimize karşı şükür ve teşekkür borcumuzu yerine getirme hususunda çok kusurluyuz. Hak Teâlâ buyurur: “İnsanı, Rabbi sınayıp ona ikramda bulunduğu ve bol nimet verdiği vakit: Rabbim bana ikramda bulundu (Çünkü bu benim hakkımdı) der. Ama onu deneyip geçimini daralttığı vakit: Rabbim beni önemsemedi“ der.“2970 Kur’an’da bu yüzden bazı insanların hiç hak tanımaz ve gâyet nankör (zalûm, keffâr ve kefûr) olduğundan bahsedilmiş ve “Allah nankörleri sevmez.“ denilmiştir.
insanın tabiatında hem minnettarlık ve kadirbilirlik hem de nankörlük ve hak tanımazlık vardır. İlki kalpten ve ruhtan kaynaklanır, rahmanîdir; ikincisi şeytandan ve nefsin hevâsından kaynaklanır, şeytânîdir. Akıl ve idrâk sahibine düşen görev, irâdesine dayanarak rahmânî olanı şeytânî ve hevâî olana egemen kılmaktır. Hak yol budur, huzur ve mutluluk da buradadır.
Şükür, nimetine dayanarak Allah’a itaatsizlik etmemektir. Şu halde her isyan ve günah mutlaka bir veya birçok nimete dayanılarak yapıldığından nankörlüktür. Meselâ yalan söyleyen bir insan dil nimetini ve konuşma yeteneğini kötüye kullanarak bu günahı işler, nankörlük eder. En az günah işleyen, Allah’a en çok şükredendir. Şükür-tâat, nankörlük-günah ilişkisi bu esasa dayanır. Buna göre itaat şükür, isyan nankörlüktür.
Şükür hakkında şöyle denilmiştir: “Şükür, şükürden âciz olduğunu kavramandır.“; “Şükür, kendini nimete ehil görmemendir.“; “Şükür, nimeti değil, onu vereni görmedir.“
Şâkir ile şekûr yani şükredenle çok şükreden arasındaki farktan da bahsedilmiştir:
Şâkir, olana; şekûr, olmayana da şükredendir.
Şâkir, verilene; şekûr, verilmeyene de şükredendir.
Şâkir, âfiyete; şekûr, belâya da şükredendir.
Genellikle ferah, rahat ve nimete nâil olma zamanında: “Allah’a şükür.“ denilir. Sıkıntı, darlık, yokluk ve musibet zamanında da: “Allah’a hamd olsun“ denilir.
Şükür ve teşekkür dindar ve fazilet sahibi kişinin en ayırt edici özelliğidir, bir kemal hâlidir. Üstün bir haslet, yüce bir meziyettir. Gönülden gelmeyen ve ruhun derinliklerinden kopup çıkmayan dildeki göstermelik şükür ve teşekkür hiç önemli değildir, bu bir merasim, bir şekildir, özden ve ruhtan yoksundur. Gerçek şükür ve teşekkür gönüldeki minnettarlık hissi, yani borçlu olma duygusudur. Bu duygunun bir hal ve tavır olarak belirmesi de çok mühimdir. En sonunda ise sözü edilen iki hususa dayanan dille şükür ve teşekkür gelir.
2968] 16/Nahl, 14, 76
2969] Meselâ, 2/Bakara, 143
2970] 89/Fecr, 17-20
ŞÜKÜR
- 745 -
Allah Teâlâ’ya şükür ile kullarına teşekkür arasında sıkı bir ilişki vardır. Allah nimetini bize bir sebep ve bir araçla ulaştırır. Çoğu zaman sebep ve araç insandır. İnsan hem nimetin gerçek kaynağı olarak bildiği ve inandığı Allah’a şükretmeli, hem de o nimetin kendisine ulaşmasına sebep ve vesile olana teşekkür etmelidir. Birini ihmal ve terk nankörlük anlamına gelir. 2971
Şükrün Yerine Getirilmesi
Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler:
a- Dil ile şükür: Nimet sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehâdeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir.
b- Kalp ile şükür: İmanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin korkusunu ve sevgisini koymamaktır.
c- Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür: Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak, İslâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulamadır, eylemdir.
Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır. 2972
“...Ey Dâvud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır.“2973; “Eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.“2974 Âyetlerde “şükür deyin“ buyrulmamış, “şükredin“ denilmiştir. “Şükretmek“, gerçek şükrün, Allah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden de uzaklaşmakla edâ edileceğini gösterir. Dolayısıyla şükür, bazılarının zannettiği gibi sadece namazlardan ve yemek yiyip doyduktan, su içip kandıktan sonra “el-hamdü lillâh“ demekten ibaret değil; bunun yanısıra ibâdetin fiilen edâ edilmesi demektir. Rasûlullah, geceleri yataktan kalkıp ayakları şişene kadar namaz kılmasının sebebini öyle açıklıyordu: “Şükreden bir kul olmayayım mı?“2975 Rasûlullah (s.a.s.), şükür etmeyi, sadece dil ile yapılan bir övgüden ibaret görmüyor, aksine şükrü bizlere bütün nimetleri sunan Allah'a, bedenin bütün âzâlarıyla yapılan bir ibâdet olarak görüyordu. Onun için şükür şöyle tarif edilir: “Şükür, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun dilinde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.“
Gerçek şükür için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili bulunmamalı, mahlûklardan biri sevilse bile Allah için
2971] Süleyman Uludağ, Evrensel Bir Ahlak Değeri Olarak Şükür
2972] Hüseyin K. Ece, a.g.e. 648 vd.
2973] 34/Sebe’, 13
2974] 2/Bakara, 172
2975] Buhâri, Teheccüd 6; Müslim, Sıfatü’l Münâfikîn 18, 79
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sevilmelidir. Allah sevgisi insanın kalbine yerleşince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür budur.
“Yalnızca Rabbinin nimetini anlat; onu minnet ve şükranla an.“2976 Bu âyet-i kerimede geçen “anlat“ kelimesinden maksat, ya Allah’ın vermiş olduğu nimetleri başkalarına da anlatarak zikretmek ve “Allah bana şu şu nimetleri nasib etti“ demektir; ya da “bu âyet-i kerimede anlatılması emredilen nimet: “Allah yoluna dâvet etmek, O’nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm’ı öğretmektir.“ Âyet-i celile bu iki mânâyı da kapsamaktadır.
İnsan, dalâlet ve câhiliyye içerisinde olduğu günleri hatırlamalı ve Allah’ın kendisini karanlıklardan, nur’a çıkartmış olduğuna şükretmelidir. Hz. Ömer (r.a.) de böyle yapıyor, câhiliyye günlerinde helvadan put yapıp, acıkınca yediklerini hatırlayınca, o günlerine gülüyordu. Müslüman, Allah'ın nimetiyle zengin olduktan sonra da, fakir olduğu eski günlerini hatırlamalı ve davranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Durumu düzeldiğinde sıkıntılı günlerini hatırlamalı, sonra da Allah kendisini o dertlerden kurtardığı için şükür vecibesini yerine getirmelidir. Bu şekilde, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin anlatımı olur ve bunun vecibelerini insanları Allah yoluna dâvet etmek suretiyle tamama erdirir.
Kulun şükrü, üç rükûn üzere kuruludur. Bunların hepsi bir arada olmayınca kul, şükür etmiş sayılmaz. Bunlar: Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd ve senâ etmek, bu nimetleri, Allah’ın rızasını kazanacak işlerde kullanmaktır.
Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetleri kendi tecrübemize, zekâmıza, çabamıza, makamımıza, şöhretimize ve kuvvetimize değil; sadece Allah'a dayandırmaktır. Karun, kendisine verilmiş olan nimeti, kendi bilgisine ve becerisine dayandırınca Allah onu, bütün malı ve mülkü ile yerin dibine sokmuştur. Bunun için, normal olarak kişi, kendisine bütün bu nimetleri veren Allah'a şükretmelidir. Sonra, kendisine nimet verenin Allah olduğuna yakînen iman eden ve O’na hamd ve senâ eden kişi, kendisine verilen bu nimetleri Allah'a isyan yolunda kullanmaz. Kendisine mal verilen kişi, faizle para vermeyeceği gibi, sıhhat ve âfiyet verilen kişi de, insanlara karşı zor kullanarak, onlara zulmetmez; ibâdetleri terk etmez. Bu rükünleri gereği gibi edâ ettiğimiz zaman, hiç şüphe yok ki Allah bize vermiş olduğu nimetleri çoğaltacak ve Kerim olan kitabında “Şükrederseniz, and olsun ki size arttıracağız.“2977 buyurarak, vaad etmiş olduğu üzere, o nimetleri bereketlendirecektir. 2978
Seyyid Kutub, şükrün derecelerini şöyle açıklar: Allah Teâlâ’ya şükrün pek çok dereceleri vardır. Birinci derecesi, Allah’ın fazl u keremini itiraf ederek isyan etmekten hayâ etmektir. Son derecesi de, bedenin bütün hareketiyle, lisanın bütün telâffuzuyla, kalbin bütün hafakanıyla, ruhun bütün titreyişi ile Rabb-i Zülcelâl’e şükretmektir. 2979
Mevdûdi, şükrün belirtilerini şu şekilde açıklar: Şükrün belirtisi, ihlâsla
2976] 93/Duhâ, 11
2977] 14/İbrahim, 7
2978] Abdülhamid Bilâlî, Arınma Yolu, 2/22-25
2979] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 1/291
ŞÜKÜR
- 747 -
Allah’ın lutfettiği nimetlerin kadrini bilmek ve bunu dil ile ikrar edip davranışlarla sergilemektir. Bu da üç şeyi ifade eder: Birincisi, şükreden kimse kendisine nimet verenin lutfunu iyice değerlendirmeli ve şükürde başkasını O’na ortak kabul etmemelidir. İkincisi, kendisine nimet veren varlığa sevgi ve bağlılık duymalı ve bu tür duyguları O’nun düşmanlarına karşı beslememelidir. Üçüncüsü, kendisine nimet verene itaat etmeli ve O’nun isteğine aykırı harekette bulunmamalıdır. 2980
Şükrün Önemi
Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibâdet eder, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyla birlemek şükrün zirvesidir.
İnsan kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır.2981 Çünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak ibâdetle/kullukla yerine getirebilir. İnsan, aynı zamanda, hata ve günah içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahim ve Ğafur’dur. Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir.
Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben nimet ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.“ 2982
Şükretmenin ne kadar önemli bir konu olduğuna bir delil de, İblis’in Kur’an’da ibret olarak nakledilen şu sözleridir: “İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (İnsanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın’ dedi.“2983 Âyette ifade edildiği gibi, şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını, kendisi için büyük bir başarı olarak görüyor. Şeytanın hedefinin insanları şükürden alıkoymak olduğuna göre, şükretmeyen insanın nasıl bir dalâlet içinde olduğu anlaşılır.
Şükrün işaret ettiği bütün görüntüler Allah’a ait olmasına rağmen Kur’an, bir yerde ana-babaya da şükredilmesini emrediyor.2984 Bunu Türkçedeki teşekkür ve iyilik olarak anlamamız daha uygundur. Yalnız, Kur’an’ın ana-babaya şükür/teşekkür edilmesini emretmesinde, ana-babaya karşı evlâtların tavırlarına dikkat çekildiğini görmek zorundayız. Bebekliğimizden itibaren onların yaptıkları iyilikleri unutup nankörlük yapmamamız, onlara saygı ve minnettarlıkta bulunmamız
2980] Mevdudi, Tefhim, 1/422
2981] 35/Fâtır, 15
2982] nak. Ibni Teymiyye, el-Câmiu’r Rasâil, 1/116
2983] 7/A’râf, 16-17
2984] 31/Lokman, 14)
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerektiğini Kur’an, onlara şükürle emrederek, insanlara karşı da nankör olmamamızı belirtiyor.
Allah (c.c.) şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Ahiret mutluluğunu kazanmak için çaba harcayan mü’minlerin bu çabası Allah katında değerlidir, makbuldur. Bu çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı verilen çabalar, gayretler; meşkûr’dur.
Şükür ahlâkının Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hayatında nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasûlullah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?“ cevabını verdi. 2985
Mü’minin hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda hayat sürmekle yerine getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi memnun edecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehabtır. Rivâyet edildiğine göre “Peygamberimiz (s.a.s.)’e sevindirici bir haber geldiği zaman veya onun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah’a şükür için secdeye kapanırdı.“ 2986
Sâdi-i Şirâzî, Gülistan'ın dibacesinde; “Bir insan, her nefesinde Allah'a karşı iki şükür borçludur.“ der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. “Kullarımdan şükreden ne kadar az!“ 2987
Çok sevilen, çok sayılan bir zatın, bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi, o kimse tarafından bize verilen hediyenin maddî kıymet ve değeridir ki, bu, ondan alınacak zevk ve lezzet, sadece maddî değeri kıymetindedir. İkincisi ise, onun, çok saygın bir zatın, bir padişahın hediyesi olması hususudur ki, burada artık maddî değerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu makamda önemli olan, bu hatıranın o saygın kişiye ait oluşudur. Böyle bir hediyeden alınacak zevkin, öncekinden kat kat fazla olduğunu herkes kabul eder. Çünkü bu hatırayla, onu bağışlayan zata bağlanılır, bu hediye, ikram edenle yakınlığın simgesi kabul edilir.
Bu örnekle anlaşılmaktadır ki, nimet verilen kimse, nimetten çok, nimet vereni hatırlamalıdır. Verilen nimetlerden yararlanmaktan daha çok önemlidir, nimet verenin bize önem verip, bağış ve ikramlarını sunması. Nimetten, nimet sahibine intikal edilmelidir; Araçlardan amaca, postacıdan mektup sahibine, aracıdan her şeyin gerçek sahibine; Ve bunca acziyet ve isyanımıza rağmen bize ihsan ve bağışından vazgeçmeyen gerçek mürebbimiz Rabbimize. O yüzden tüm nimetlerin sahibi olan zat, büyüklüğünden ve bize değer verdiğinden dolayı devamlı
2985] Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıyâmu’l Leyl 17, 3/178
2986] Ebû Dâvud, Cihad, Hadis no: 2774, 3/89; H. Ece, a.g.e. 646
2987] 34/Sebe' 13
ŞÜKÜR
- 749 -
şükredilmeye lâyıktır. Şükür, sadakat makamıdır.
Allah, insanlar için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler gönderip kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya-âhiret saadetini kazansınlar diye emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun yolunda yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve şükür budur. Allah'ın insanlardan insanlar için istediği budur.2988 Yoksa Allah insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi, küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden kendi iyiliği için şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saadete erer. Allah, şükrünün karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da kullarının şükrüne karşı şükredendir. 2989
Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok manevî nimetler için şükretmemiz gerekir. Allah'a şükretmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah'a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta'zim etmektir.
Bazı insanlar, şükretmek için kendilerine çok büyük, özel bir nimetin gelmesini veya büyük bir probleminin çözülmesini beklerler. Hâlbuki insan her ânında sayısız nimetler içindedir. Hayatı, sağlığı, aklı, duyuları, nefes aldığı havaya varıncaya kadar sayılamayacak nimetler içinde yüzmektedir en şikâyetçi ve nankör insan bile. Bütün bunlar şükrü gerektirir. İnsan, nimetler içinde yüzerken bunların kıymetini anlamayabiliyor; ama elinden çıktıktan sonra nimetlerin değerini anlayıp nankörlüğünün cezasını çekiyor.
Şükür, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok manevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Hikmet, mârifet, ilim nimetleri, maddî nimetlerden daha büyüktür anlayanlar için. Kitab'ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle şükür ve hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
Çay ikram edene teşekkür eden kadirşinas kimse, hiç bunca nimet verene teşekkürü unutur mu? “El-hamdü lillâh (hamd Allah'a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler.“2990 El-hamdü lillâh, Sana şükürler olsun Rabbim!
Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte şükrün bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımızdan bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, Allah'a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun içindir ki, Kur'an hamd ile başlamıştır.
2988] 5/Mâide, 6, 89; 16/Nahl, 78...
2989] 27/Neml, 40; 14/İbrahim, 7; A. Kalkan, Hamd kavramı
2990] 29/Ankebut, 63
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendisinden Dolayı Şükredilecek “Nimet“ Nedir?
‘Nimet’ sözlükte, her türlü iyi hal (durum) demektir. Geniş anlamıyla nimet; hayatın güzel ve hoş olması, geçim yönünden geniş olmak, manevî olarak rahat olmak anlamına gelir. Nimet kelimesinin içerisinde, iyilik, mutluluk, ihsan, bağış, hayırlı mal ve servet, her türlü güzel durum mânâları bulunmaktadır.
Türkçede başta ekmek olmak üzere, yiyecek, içecek ve ihtiyacı karşılayan şeylere ‘nimet’ denildiğini hatırlayalım. Aynı kelimeden gelen in’âm; nimet verme, nimetlendirme demektir. Kur’an’da bir sûreye (altıncı sûre) adını veren ‘En’âm’, kendilerinden faydalanılan deve, davar ve sığır gibi hayvanlara denmektedir. Yine aynı kökten gelen ‘naîm’, pek çok nimet anlamındadır. Cennet’te mü’minlere haddinden fazla nimet verileceği için, oraya ‘Naîm cenneti’ adı verilmektedir.
Kur’an’da ‘nimet’ kelimesi sık sık geçmektedir ve Allah’ın insana verdiği bağışlar hatırlatılmaktadır. İnsanın sahip olduğu her türlü imkân, yetenek ve varlık, aslında Rabbinin ona verdiği nimetlerdir. Bu nimetlere akıl ve aklın işlevleri girdiği gibi, bedenin düzgün olması, kullandığı eşyalar, yeryüzü ve onun üzerinde yararlanılan her şey, doğru yolu bulmak, rahat olmak ve benzeri her şey girmektedir. Nimet, aslında insanın tat aldığı durum, yani mutluluk demektir. Buradan hareketle insanın tat alarak mutlu olduğu her şeye nimet denmiştir.
Elinde dünyalığı olduğu halde, onu gereği gibi kullanamayan, ondan yeterli tadı alamayan, nimet içinde değildir. Allah’ın nimet vermesi, bir anlamda, verdiği şeyin tadını tattırmasıdır. Canlı veya cansız bütün varlıklara verilen ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayan şeylere ‘rızık’ denir ve bu hayvan veya insan için kullanılır. Ancak nimet kelimesi yalnızca insan için kullanılmaktadır. Çünkü yediği, kullandığı, kavuştuğu şeyin tadını tam anlamıyla almak yalnızca insana ait bir olaydır.
İnsana verilen nimetler ya dünyalıktır ya da âhiretliktir. Dünyada ulaşılan nimetler de iki çeşittir: Allah vergisi nimetler; Çalışılarak elde edilen nimetler. Allah vergisi (vehbí) nimetler de ya maddî olur veya mânevî. Ruhun bedene üfürülmesi, yani can verilmesi, akıl ve zekânın işe yaraması, düşünme, konuşma, akletme, vicdan ve iç duygular, anlama ve ifade etme gibi yetenekler birer vehbî nimettir. Vücudumuz, vücudumuzdaki bütün organlar, bunların işe yaraması, kuvvet ve hareket yeteneği yine birer nimettir.
Çalışarak elde edilen nimetlerin başında iman gelir. İlim sahibi olma, ahlâkı güzelleştirme, doğru olma, itibar sahibi olma, mal ve mülk kazanma gibi şeyler, nimet olan şeylerdir. Âhiret nimeti ise, Allah’ın bağışını kazanarak nimetler yurdu Cennete kavuşmadır.
Bu anlamda insanlar Allah’ın nimetlerini saymaya kalksalar sayamazlar. Çünkü Allah’ın insana verdiği nimetler sayısızdır. Yenilen ve içilen bütün rızıklar, sahip olunan ve kullanılan bütün eşyalar, tabiatın verdiği her şey, insanın bütün yetenekleri, hayatın devamını sağlayan her şey Allah’ın insana verdiği nimetlerdir. Bunları kim sayabilir? “O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız! Doğrusu insan çok zâlim, çok nankördür.“ 2991
2991] 14/İbrahim, 34
ŞÜKÜR
- 751 -
Fâtiha Sûresinde her gün şöyle dua ediyoruz: “Yâ Rabbi, bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların ve doğru yoldan sapmış olanların yoluna değil.“2992 Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimseler şu âyette açıklanıyor: “Kim Allah’a ve O’nun Rasûlüne nimet verdiği peygamberler, sıddıklar (imanında doğru olanlar), şehidler ve sâlih (iyi iş yapan) kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.“2993 Kendilerine nimet verilenler, doğru yolu bulmuş, İslâm’la şereflenerek dünya hayatını İslâm’la düzene koymuş, bu imanla yaşamış, ölümden sonra ise sonsuz nimetlere kavuşmuş kimselerdir.
Değerli nimetlerin başında; yaşama hakkı, hürriyet hakkı, inanma, vicdan sağlığı, öğrenme ve kazanma hakları gelir. Bunlar da Allah’ın insana ihsanıdır. Hidâyet, yani doğru yolu bulma imkânı ise en büyük nimettir. Allah’ın bu yolu insanlara vahy veya peygamberle göstermesi de onlar için muazzam bir nimettir. Nimet ayrıca, insana her türlü faydanın sağlanması, her türlü zararın ondan giderilmesidir.
İnsana düşen, kendisine sayılamayacak kadar çok bağışta bulunan nimet sahibi Allah’ı tanıması ve kendisine nasip edilenlere hakkıyla şükretmesidir. Allah’ın nimetleri sayesinde mü’min ve birbirlerinin kardeşi olan müslümanlar çok çok şükretmeliler.2994 Bunun yanında müslümanlar, kendilerine rızkın ve nimetlerin ulaşmasına sebep olanlara da teşekkür etmeyi bilmelidirler. Kullara teşekkür etmesini bilmeyen, zaten Allah’a şükretmesini bilmez. 2995
Eğer nimet, dini için imkân sağladığı ve ilimle ibâdetle meşgul olup Allah'a yaklaşmasına sebep olduğu için kul seviniyorsa, bu tam şükür olur. Bunun özelliği, dünyada kendisini ilim, ibâdet ve hak yoldan alıkoyan her nimete üzülmek, onu nimet olarak bilmemek, belki de o nimetin geri alınmasını nimet bilip buna şükretmektir. Kişiyi Allah’tan uzaklaştıran hiçbir şey, o kişi için nimet olamaz! Gerçekte nimet, âhiret saadetidir. Bunun dışındakilere nimet ve mutluluk demek, ya yanlıştır veya mecazdır. Âhirete yardım etmeyen dünyevî mutluluğa, rahat ve zevklere nimet ismi vermek böyledir. Dünyada yaratılan her şey, ancak insan onunla âhiret saâdetine ersin, Allah'a yakınlığı elde etsin diye kula bir âlet/araç olarak yaratılmıştır. Her insan, tâatinin oranında, tâatte kullandığı sebeplerle Allah’ın nimetine şükreder.
Her nimetin şükrü, kendi cinsinden yapılır. Malın şükrü, zekât ve sadaka vererek; ilmin şükrü, onunla amel edip, başkalarına da öğreterek, vücudun şükrü, onu Allah yolunda kullanarak yerine getirilebilir.
Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir Toplum Olduk
Kitabımızın ilk âyeti “Elhamdü lillâh“ diye başladığı halde; hamdi, şükrü unutan bir toplum olduk. Şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Çok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ızdıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi.
2992] 1/Fâtiha, 6-7
2993] 4/Nisâ, 69
2994] 3/Âl-i İmrân, 103
2995] Hüseyin K. Ece, a.g.e. 502-503
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi ama gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı.
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.“2996 Hamd ve şükür zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki cezası sıkıntılar ve özellikle geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve şükürde: “Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.“ 2997
Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis kokulardan önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslâmî geleneğimizde “nasılsınız?“ sorusuna cevap “elhamdü lillah“ idi. Şimdi, beylik bir “iyiyim“den sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan, koca karısından, kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes toplumdan, hatta müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet. İyi de, olayların güzel tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor bazı kara tablolar. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Rivâyete göre; Medine çevresinde Rasûlullah ashabıyla yürürken yol kenarında bir köpek leşi görürler. Sahabe, manzaranın ve kokusunun çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca, Efendimiz, güzel bakmakla ilgili güzel bir ders verir: “Görmüyor musunuz, dişleri inci gibi, ne güzel!“ (Bu olay, Havarileriyle gezinen Hz. İsa için de sözkonusu edilir.) Problem gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp, olaylara ve varlıklara Allah'ın nuruyla bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice güzellikler basiretle görülebilecektir. Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile kalp gözü Mutlak Güzel'in, varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede eder. Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.2998 Gül açıyor, bülbül ötüyor, güneş gülümsüyor, yani varlıkların şükür ve hamdi hal dillerinden anlaşılıyor. İnsanoğlu ise çok zâlim ve çok nankör.2999 Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen nankör anlamına gelen kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.
Şükür ve Nankörlük, insanın Yüzünden Okunur
Şükür ve Hamd, Hayata Gülümsemektir. Şükür, insanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Henüz ölmediğimiz, nice hastalardan daha sıhhatli olduğumuzu, hastane ve mezarlık aynalarında görebiliriz. Şükrü artırdığı için bu ziyaretlerin önemi vurgulanmış. Dünyevî konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi şükre götürür. Dilimiz şükrettiği gibi, yüzümüz de her an şükretmelidir. Yüzün şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemâil kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
2996] 20/Tâhâ, 123
2997] 14/İbrahim, 7
2998] 17/İsrâ, 44
2999] 14/İbrahim, 34
ŞÜKÜR
- 753 -
Efendimiz'in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbiyle başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!“ buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve saadet dağıtan tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden dua, haşyet, takvâ, İslâm'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli, hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslâm, insana huzur verir. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılâpla deviren peygamber nizamının ve o çağın adı “asr-ı saâdet“, yani mutluluk çağıdır. Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan'dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan kabın dolu tarafını görür. Ama gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır.
Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik. Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha fecîsi, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlaksız... olabilirdik.
Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibâdetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara şükredilmez de ne yapılır?
Şükür insanın ruh ve gönül âleminden coşan şükrandır. Bu şükran duygusunun, içinde kaynadığını hisseden müslüman için bu coşku, Allah'la olan en samimi bağlantıdır. Bu bağın kuvveti, dilimizin ve gönlümüzün, bütün organlarımızla uyumlu olarak şükür vazifesini yerine getirmesiyle kendini gösterir.
Şükür, sadece bize ait özel nimetlere yapılması gerektiği gibi, genel nimetlere de yapılmalıdır. Kur'ân-ı Kerim'de bu genel nimetlere vurgu yapılarak bunlar
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde düşünmemiz, Allah'ın bu âyetlerini okumamız ve şükretmemiz emredilir. Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış nimetlerin akabinde de şükür edilir ki, insanın Rabbi ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi canlı tutulsun ve yapılanlar ibâdet olsun. Yemekten sonra hamd ve şükür edilir ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı veren, açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı'yı görmezden, bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım.
Kemal derecesinde bir şükrün üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah'tan geldiğini bilmek, O'nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü bedeninde bulunduğu sürece O'na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her nimet üç ibâdet ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele), ortada -iş esnasında- fikir (tefekkür, Allah'ın nimet ve ihsanını düşünüp O'nun rızasını istemek) ve sonunda şükür (El-hamdü lillâh demek). 3000
Şükrün Zıddı; Nankörlük
Nankörlük, şükrün zıddıdır. Nankör: Kendisine yapılan iyiliği inkâr eden, gördüğü iyiliğin ve yardımların değerini bilmeyen, iyilik ve nimet verene karşı inkârcı bir tavır takınan kimse demektir. İyiliklere ve nimet verene karşı takınılan bu olumsuz tavra, nankörlük denir. Eskiler bu kötü ahlaka ‘küfrân-ı nimet’ derlerdi. Yani nimeti yalan sayma, nimeti inkâr etme, nimeti ve sahibini görmezlikten gelme. Küfrân-ı nimet, nimet bulunduğunda haddi aşmak ve şükrünü yerine getirmemektir.3001 Râgıb, Müfredâtında şöyle der: Nimetin küfrü veya küfrânı, şükrünü edâ etmemek suretiyle nimeti örtmek demektir. “Küfrân“ (nankörlük), nimetin inkârında kullanılırken, “küfür“, dinde inkâr anlamında kullanılmaktadır. “Küfür“ kelimesi ise, her iki anlamda da kullanılır. 3002
Allah’ın nimetlerine karşı gösterilen olumlu tavır, şükür iken, şükretmemenin Kur’an’daki adı küfürdür. Şükrün ve küfrün zıt anlamlar içermesi, bazı âyetlerde açıkça gözükür: “...(Süleyman) tahtı, yanında yerleşmiş görünce dedi: ‘Bu, Rabbimin lutfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük (küfür) mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden, kendisi için şükretmiş olur; nankörlük (küfür) edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.“3003; “Ve Rabbiniz şöyle bildirmişti: ‘Andolsun şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttırırım ve eğer nankörlük (küfür) ederseniz azâbım pek çetindir.“ 3004
‘Nankör’ kelimesi, Farsçadan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Gördüğü iyilikleri, kavuştuğu maddî ve manevi nimetleri inkâr eden, iyilik edeni ve nimet vereni bilmeyen, teşekkür veya şükretmeyen kimseye de nankör anlamında ‘kâfir-i nimet’ denmiştir. Kâfir, Allah’tan gelen gerçeğin üzerine örten, gizleyen, tanımayan ve inkâr edendir. Nankör de, iyilikleri, nimetleri ve bunları yapanları görmez, inkâr eder, bilmezlikten gelir.
İnsan kendine yapılan iyilik ve yardımların, verilen nimet ve rızıkların kadrini (değerini) bilmeli. Bu iyilikler ister insandan gelsin, isterse Allah’tan gelsin; kişi
3000] A. Kalkan, Hamd Kavramı
3001] Lisânu’l-Arab 5/125
3002] Râgıb, el-Müfredât, s. 439
3003] 27/Neml, 40
3004] 14/İbrahim, 7
ŞÜKÜR
- 755 -
bunun şuurunda olmalıdır. İyilik yapanlar genellikle karşılık beklemezler. Ancak iyilik yapanlar teşekkürü hak ederler. Bu teşekkür, hem yapılan iyiliğin derecesini artırır, hem nimetin devamını sağlar, hem de iyilik yapan ile yapılan arasında sevgi bağı kurar.
Nankörlük ya insanlara karşı, ya da âlemlerin Rabbine karşı yapılır. Kişi, başkasından gördüğü bir iyiliği, bir yardımı, bir destek olmayı, görmezlikten gelse, bu bir nankörlüktür. İyilik yapanı unutarak nankörce davranmadır. İnsanlar ölünceye kadar birbirlerine muhtaçtırlar. Başkaları olmadan hayatlarını sürdüremezler. Maddi gücün her şeyi çözmediği tecrübelerle ispatlanmıştır. Kişiye ana-babasının iyiliğinden tutun da, hasta olunca tedavi eden doktora, ilim öğreten hocaya, yol gösteren bir büyüğe kadar, pek çok kimsenin iyiliği dokunur. Bir insana ana-babasının yaptığı iyilikleri saymak mümkün mü? Bu karşılıksız iyiliklere teşekkür etmek, insanlık ve yardım etme duygusunun yüceliğinin gereğidir.
Türkçedeki ‘bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ atasözü çok şey ifade etmektedir. Maddeyi bütün ilişkilerin temeline yerleştiren, çıkarından başka bir kutsal tanımayan, bu yüzden de derin bir egoizme saplanan günümüz insanına bunu nasıl anlatmalı? insan, diğer insanlardan gördüğü iyilik ve yardımlara teşekkür etmeli. Fakat iyilik edene kul köle olmak, onun karşısında ezilip büzülmek, zelil olmak doğru değildir. İyilik eden böyle bir şey beklerse, bu iyilik değil sömürü niyetidir. İyiliklere ve yapılan yardımlara, nankörlük etmek bir kötü ahlâktır, kınanması gereken kötü bir davranıştır.3005 Kendisine iyilik yapılanın teşekkür etmesi, nasıl ahlâkî bir görev ise, yapılacak iyiliğin bir teşekkür ve minnettarlık beklentisine bağlı olmaması da aynı şekilde bir ahlak ilkesidir.
Kur’an, iman edenlerin özelliklerinden bahsederken, bu konuda şöyle söylediklerini açıklar: “Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyor, doyuruyoruz; Sizden ne bir karşılık, ne de bir şükür (teşekkür) bekliyoruz.“ Yine unutulmamalıdır ki, “İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a karşı da hamdetmez, şükretmez.“3006 Bu konuda ölçü şu olmalıdır: Birisinden iyilik gören, bunu unutmamalı; birisine iyilik yapan, bunu hatırlamamalıdır.
Esas nankörlük, Allah'a karşı yapılandır. Nimeti haramlarda kullanmak, o nimete nankörlüktür. Gözü haramda kullanmak, göz nimetine; kulağı haramda kullanmak kulak nimetine nankörlüktür. Dolayısıyla insandan sâdır olan her amel/eylem, ya şükürdür veya küfür (nankörlük).
Kişinin içinde yüzdüğü bunca nimeti görmezlikten gelip başına gelen bazı musibetleri anması, nankörlük karakterini uyandıran durumlardandır. “Eğer yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, yalnız duyurmaktır. Biz insana, katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama ellerinin işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, hemen insan nankör olur.“ 3007
İnsana ulaşan sıkıntıların ve korkuların ortadan kalkması da nankörlüğün ortaya çıktığı durumlardandır: “Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz.
3005] H. Ece, a.g.e. s. 483-484
3006] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35
3007] 42/Şûrâ, 48
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerçekten insan nankördür.“ 3008
Nankör kimse, ortada olduğu halde Allah’ın nimetlerini görmezlikten, kendisine verilen nimetleri, kendisinden uzak tutulan çeşitli belâları ve kötülükleri bilmezlikten gelir. “O’dur ki, sizi diriltti, sonra sizi öldürür, sonra yine sizi diriltir. Hakikaten insan çok nankördür.“3009 Nankör insan, Allah’ın nimetlerine karşı duyarsız, kendisine bahşedilen nimetlerin kadrini bilemeyen kimsedir. 3010
Nankörlük, her insanın fıtratında olmakla birlikte, karakterleri iman esaslarına göre şekillenmeyenlerde iyice belirginleşir. “Kahrolası insan, ne de nankördür!“3011 insan, nankörlükten kurtulup minnettarlığa, şükreden bir kul olmaya yönelmelidir. Hoşuna gitmeyen olaylar karşısında da sabırla direniş göstermelidir.
Kur’an’ın ifadesine göre inkârcıların nankörlükleri, onların küfretmelerinden kaynaklanır. Küfür ile nankörlük farklı gibi görünse de aralarında yakınlık vardır. Nankörlük kelimesinin anlam sahası içerisinde tıpkı küfür gibi, Allah’ı yaratıcı, bütün evrenin sahibi ve canlılara ait geçim kaynaklarının var edicisi olduğunu; insanın sahip olduğu hayat, can, kalp, eşya gibi şeylerin O’nun tarafından verildiğini inkâr etmek vardır. Bu tutum da elbette tıpkı küfre düşmek gibidir.
Şükür ve Nankörlükle İlgili Sünnetullah
Şükredenlere, şükretmesinin çokluğu ve gerçek anlamda yapıldığı oranında nimetlerin arttırılması ve çokça ödüllendirilmesi Allah’ın değişmez yasalarındandır. “Andolsun, eğer şükrederseniz, gerçekten size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.“3012 İman edip şükretmek azaptan kurtulmak demektir. Azabın temelinde ise, şükretmemek vardır. “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin! Allah Şâkir’dir, Alîm’dir; Şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.“3013; “...Kim bir iyilik işlerse onun sevabını artırırız. Gerçekten Allah, Ğafûr’dur, Şekûr’dur; bağışlayan ve (iyiliğe, şükre) karşılık verendir.“ 3014
Gereği gibi şükretmeyip nankörlük yapanları Allah’ın değişmez kanunları cezalandırır. Bu cezalar, bu konudaki âyetlere göre, açlık ve korkuyla cezalandırılma, nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması ve ekin ve meyvelerinin helâk edilmesi gibi cezalardır. Esas ceza yeri âhirettir. Şükür ibâdetiyle Allah'a iman ve kulluğunu göstermeyen insanları orada elîm bir azap beklemektedir.
a- Açlık ve korkuyla cezalandırılma: “Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler, böylece Allah da yaptıklarına karşılık olarak, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.“3015 Yani, Allah Teâlâ, durumu böyle olan güvenli ve huzur içinde, korkusuz, kedersiz ve her yerde bolluk içinde olan kent halkını Mekke’lilere ve Allah’ın nimetine, hakkıyla takdir edememek ve şükrünü yerine getirmemekle nankörlük yapan her topluma örnek verdi ki, Allah’ın örneklendirdiği bu kent
3008] 17/İsrâ, 67
3009] 22/Hacc, 66
3010] 16/Nahl, 111-112
3011] 80/Abese, 17
3012] 14/İbrahim, 7
3013] 4/Nisâ, 147
3014] 42/Şûrâ, 23
3015] 16/Nahl, 112
ŞÜKÜR
- 757 -
halkının yaptığını, aynı şey başlarına gelmesin diye yapmaktan kaçınsınlar.
b- Nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması: Kendilerini helâk, ülkelerini ise tahrip etmesi, Allah’ın nankörler hakkındaki sünneti/değişmez kanunudur. “Biz refah içinde şımarmış nice memleketi helâk ettik. İşte yerleri! Onlardan sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara Biz vâris olduk.“3016 Yani nice bol ve rahat geçimli kentleri helâk ettik. Onların da durumu, aynen emniyet, bolluk ve rahat yaşantı içinde sizler gibiydi. Ne zaman nimetlerin hakkını edâ ve Allah'a olan şükürlerini îfâ edemediler, Allah da onları ve ülkelerini yerle bir etti. Öyleyse her toplum, nankörlük konusunda aynı şeyleri yaptıkları zaman, bunların başına gelenlerden ibret alsınlar!
c- Ekin ve meyvelerinin helâk edilmesi: Ekin ve meyvelerinin de yok edilmesi, Allah’ın nankörler hakkındaki sünnetlerinden biridir. Nankörlerin cezası bir değildir. Korku ve açlıkla, evlerinin yıkılması ve helâk edilmeleri şeklinde olabileceği gibi, ekin ve meyvelerinin yok edilmesi tarzında da olabilir. Bazen bütün bu cezalar toplanabilir de. Bazen yalnız bir ceza iner, tevbekâr olurlar, diğer cezalar da başlarına gelmez. Kâmil hikmet sahibi Allah’tır; dilediğini yapar. Allah’ın Sebe’ halkına verdiği ceza da, nankörlerin ekin ve meyvelerini yok etmesi türünden bir cezadır. “Andolsun, Sebe’ (oğulları)nın oturdukları yerlerde de bir ibret vardır: (O meskenler,) sağdan, soldan iki bahçe (ile çevrili idi. Onlara): ‘Rabbinizin nimetinden yiyin de O’na şükredin! Hoş bir memleket ve çok bağışlayan Rabb!’ (denilmişti). Ama şükürden yüz çevirdiler; bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik; onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik. Nankörlük ettiklerinden ötürü onları böyle cezalandırdık; Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?“ 3017
Bu âyetler, Sebe’ halkı hakkında inmiştir. Sebe’, Yemen’de Me’rib isminde bir şehirde yaşayan kavmin ismidir. Bu şehir, Belkıs’ın başkenti idi. Kurucusu Sebe’ olduğu için, belde ve halkı onun adıyla anılmıştır. Âyetlerin ifade ettiği gibi, buranın halkı, ülkelerinde nimet ve bolluk içindeydiler. Rahat bir yaşantıları vardı. Rızıkları, ekin ve meyveleri çoktu. Allah onlara, kendisini birlemek ve kendisine ibâdet etmek suretiyle nimetlerine şükrederek verdiği rızkını yemelerini emreden peygamberler gönderdi. Onlar Allah’ın dilediğince böyle kaldılar. Daha sonra, emrolundukları şeylerden yüz çevirdiler. Tevhidden, yalnız O’na ibâdet etmekten, nimetlerine şükretmekten vazgeçtiler. Allah da onlara “arîm“ gönderdi. Arîm, şiddetli yağmurun sebep olduğu sel demektir. Allah böylece topraklarını, ekin ve meyve bahçelerini su altında bıraktı. Sonra da meyveli bahçelerinin yerine meyvesi acı bahçelerle dikenli acı ılgın ağaçları verdi. Sonra, Cenâb-ı Hak, başlarına gelen cezayı açıklayarak, bunun, Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük etmelerinin bir cezası olduğunu ifade buyurdu. Zaten, ancak Allah’ın nimetlerine nankörlük edenler cezaya çaptırılır. 3018
Şükür Bilincinin Kazandırdıkları
Konuyu özetler ve bu hususta yapılacakları tekrarlarsak, diyebiliriz ki, şükür, Allah'ı tanıma, O'na ta'zim ve dua etmedir. O'na inanıp ibâdet/kulluk etmedir.
3016] 28/Kasas, 58
3017] 34/Sebe’, 15-17
3018] Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, s. 263-266
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O yüzden şükür, imanî bir kavramdır. Düşünülerek yapılan şükür, bizdeki kulluk şuurunu canlı tutar. İnsanların Allah'a muhtaç olduklarını, Yüce Allah'ın ise, her şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin şükrüne Allah'ın ihtiyacı olmadığını günümüz insanı iyice kavramalı ve gerektiği gibi iman etmelidir.
Şükür, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür“le aynı kökten gelen nankörlüğün zıddıdır. En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi insanlık görevi biliyoruz. Hâlbuki bizi ve bize iyilik yapanı yaratan, yapılan iyiliği, nimeti yoktan var eden, iyilik yapana bu güzel özelliği veren ve sevdiren, bizi o iyilikten zevk alacak şekilde vücuda getiren, her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. Öyleyse her şeyden önce, O'na şükretmeliyiz. Bize hediye getirmede aracı olan postacıya teşekkür edip, hediyeyi postalayan gerçek ikram sahibini unutmak uygun olur mu?
Sabahlara kadar, gözyaşıyla ıslattığı secde yerinden kalkmayan en çok şükreden zât’a, hanımı; “Geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olduğu halde, kendini sıkıntıya sokacak kadar niye ibâdet ediyorsun?“ diye sorduğunda, şu cevabı almıştı: “Şükreden bir kul olmayayım mı?“ Peki, bizim, bunca nimete bunca isyanla cevap verirken, şükreden, hamdeden bir kul olmaya ihtiyacımız yok mu?
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes ve her şey O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.“3019 buyruluyor. Allah'ın bütün mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır. Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhatap olduğumuz halde; bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamd etmeden, şükretmeden, nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?
Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir şükür. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların dünyasını, ancak şükür şuuru aydınlatabilir.
Vücut organlarına şükür, onları Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır. Diğer nimetler için de aynı hüküm geçerlidir.
“Nimet ve ilâhî rahmetin fiyatı şükürdür.“
“Nimete karşılık vermede elin kısa kalırsa, şükür yolunda dilini uzun eyle!“
“Şükür bir itiraftır; âcizlik ve kulluk itirafı. Şükür, şükürden âciz olduğunu bilmektir.“
“Şükür, nimete değil; nimeti verene bakmaktır.“
“Şükrün çok çeşitleri vardır; Tüm çeşitleri içinde toplayansa namazdır.“
“Şükür, nasıl nimetleri arttırıyorsa, şikâyet de musibeti arttırır.“
Şükredenlerden kıldığı için şükürler olsun O Şekûr olan Allah’a.
Ve âhıru da'vânâ eni'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin: Dâvâmızın sonu âlemlerin Rabbi Allah'a hamdetmek, şükretmektir.
3019] 17/İsrâ, 44
ŞÜKÜR
- 759 -
Şükürle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Şükr“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 74 Yerde): 2/Bakara, 52, 56, 152, 158, 172, 185, 243; 3/Âl-i İmrân, 123, 144, 145; 4/Nisâ, 147, 147; 5/Mâide, 6, 89; 6/En’âm, 53, 63; 7/A’râf, 10, 17, 58, 144, 189; 8/Enfâl, 26; 10/Yûnus, 22, 60; 12/Yûsuf, 38; 14/İbrâhim, 5, 7, 37; 16/Nahl, 14, 78, 114, 121; 17/İsrâ, 3, 19; 21/Enbiyâ, 80; 22/Haccc, 36; 23/Mü’minûn, 78; 25/Furkan, 62; 27/Neml, 19, 40, 40, 40, 73; 28/Kasas, 73; 29/Ankebût, 17; 30/Rûm, 46; 31/Lokman, 12, 12, 12, 14, 31; 32/Secde, 9; 34/Sebe’, 13, 13, 15, 19; 35/Fâtır, 12, 30, 34; 36/Yâsin, 35, 73; 39/Zümer, 7, 66; 40/Mü’min, 61; 42/Şûrâ, 23, 33; 45/Câsiye, 12; 46/Ahkaf, 15; 54/Kamer, 35; 56/Vâkıa, 70; 64/Teğâbün, 17; 67/Mülk, 23; 76/İnsan, 3, 9, 22.
B- “Hamd“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 68 Yerde): 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 30, 267; 3/Âl-i İmrân,, 144, 188; 4/Nisâ, 131; 6/En’âm, 1, 45; 7/A’râf, 43; 9/Tevbe, 112; 10/Yûnus, 10; 11/Hûd, 73; 13/Ra’d, 13; 14/İbrâhim, 1, 8, 39; 15/Hıcr, 98; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 44, 52, 79, 111; 18/Kehf, 1; 20/Tâhâ, 130; 22/Hacc, 24, 64; 23/Mü’minûn, 28; 25/Furkan, 58; 27/Neml, 15, 59, 93; 28/Kasas, 70; 29/Ankebût, 63; 30/Rûm, 18; 31/Lokman, 12, 25, 26; 32/Secde, 15; 33/Ahzâb, 40; 34/Sebe’, 1, 1, 6; 35/Fâtır, 1, 15, 34; 37/Sâffât, 182; 39/Zümer, 29, 74, 75, 75; 40/Mü’min, 7, 55, 65; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 5, 28; 45/Câsiye, 36; 47/Muhammed, 2; 48/Fetih, 29; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 48; 57/Hadîd, 24; 60/Mümtehıne, 6; 61/Saff, 6; 64/Teğâbün, 1, 6; 85/Bürûc, 8; 110/Nasr, 3.
C- Nankörlük Anlamındaki “Küfr“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 33 Yerde): 2/Bakara, 152; 3/Âl-i İmrân, 115; 11/Hûd, 9; 14/İbrâhim, 7, 8, 28, 34; 16/Nahl, 72, 83, 112; 17/İsrâ, 27, 67; 18/Kehf, 80; 21/Enbiyâ, 94; 22/Hacc, 66; 26/Şuarâ, 19; 27/Neml, 40, 40; 29/Ankebût, 67; 30/Rûm, 51; 31/Lokman, 12; 34/Sebe’, 17, 17; 35; 35/Fâtır, 36, 36; 39/Zümer, 7, 7, 8; 42/Şûrâ, 48; 54/Kamer, 14; 76/İnsan, 3; 80/Abese, 17.
D- Şükür Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Şükretmek: 2/Bakara, 152, 172; 16/Nahl, 114; 27/Neml, 40; 28/Kasas, 71-73; 29/Ankebut, 17; 39/Zümer, 66; 42/Şûrâ, 33; 93/Duhâ, 11.
b- Şükür, Nimetleri Artırır: 14/İbrahim, 7.
c- Şükür, Azabı Uzaklaştırır: 4/Nisâ, 147.
d- Şükredenlerin Mükâfatı: 4/Nisâ, 147.
e- Şükreden, Kendisi için Eder: 31/Lokman, 12; 39/Zümer, 7.
f- İnsan, Az Şükreden Bir Varlıktır: 7/A’râf, 10; 34/Sebe’, 13.
g- Allah’ın Şükür Nasib Etmesi İçin, Süleyman (a.s.)’ın Duası: 27/Neml, 19.
E- Hamd Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Hamde Lâyık olan Yalnız Allah'tır: Bakara, 267; Nisa, 131; Fatır, 1, 15, 34; Kasas, 70; Ankebut, 63 ; Sebe' , 1, 6 ; Fussılet, 42; İbrahim, 1, 8; Hacc, 64; Buruc, 8
b- Bütün Varlıklar Allah'a Hamdeder: İsra, 44; Mü'min, 7; Zümer, 75.
c- Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'a Aittir: 1/Fâtiha, 1; 6/En'âm, 1, 45; 7/A'râf, 43; 45/Câsiye, 36; 50/Kaf, 39; 18/Kehf, 1; 17/İsrâ, 111; 20/Tâhâ, 130; 13/Ra'd, 13; 40/Mü'min, 55, 65; 42/Şûrâ, 55; 23/Mü'minûn, 28; 30/Rûm, 18; 37/Sâffât, 182; 10/Yûnus, 10; 14/İbrâhim, 39; 31/Lokman, 25; 27/Neml, 15, 59, 93; 15/Hıcr, 98; 64/Teğâbün, 1; 39/Zümer, 29, 74; 52/Tûr, 48.
F- Nankörlük Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Nankör Olmaktan Sakınmak: 2/Bakara, 152; 14/İbrahim, 7-8; 27/Neml, 40.
b- Nankörlük Eden Kendisi İçin Eder: 31/Lokman, 12.
c- İnsan, Nankör Bir Varlıktır: 11/Hûd, 9-10; 17/İsrâ, 67-69, 83; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 78; 29/Ankebut, 65-66; 30/Rûm, 33-36; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 49-50; 40/Mü’min, 61; 41/Fussılet, 49-51; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbün, 2; 70/Meâric, 19-21; 80/Fecr, 15-16; 100/Âdiyât, 6-9
d- Müşrikler ve Kâfirler, Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebut, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 6-9; 106/Kureyş, 1-4
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 71-74, 445-447
2- Fî Zılâli'l Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 291
3- Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 422
4- Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 626
5- Sabredenler ve Şükredenler, İbn Kayyim el-Cevziyye, Pınar Y.
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
6- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 62-63
7- Kur'an'da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 278-283
8- Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 442-447
9- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 483-485; 502-504; 641-650
10- İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 178-181
11- Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 116-122
12- Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 265-267
13- İlâhi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 241-247
14- İhyâ-i Ulûmi'd-Din, İmam Gazâli, Arslan Y. c. 8, s. 305-425
15- Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâli, Çile Y. s. 546-563
16- Tenbihu'l Gâfilin, Ebu'l Leys Semerkandi, Bedir Y. s. 471-477
17- Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. c. 2, s. 21-25
18- Kur'ânî Terimler Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 184-185
19- Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s.265-267
20- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 449-450
21- Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 615-619
22- İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 282-286
23- Kur’an’da insan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 109-113
24- Kur'an'da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s.160-161
25- Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 207-209
26- Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 109-113
27- Kur’an Kavramları Tefsiri, Ahmed Kalkan, Hamd maddesi
TAHRİF
- 761 -
Kavram no 172
Görevlerimiz 38
İmtihan 10
Atalar Yolu; Câhiliyye;
Ehl-i Kitap; İncil; Tevrat
TAHRİF
• Tahrif; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ehlî Kitabın Kitaplarını Tahrifi
• Yahûdilerin Tevrat’ı Tahrif Etmesi
• Hristiyanların İncil’i Tahrif Etmesi
• İslâm’ı Tahrif Çabaları
• Yahûdi ve Hristiyanları Taklit, Hak Dini Tahrife Götürür
• Sünnetin Tahrifi
• İsrâiliyyât
• Çağdaş İsrâiliyyât
• Bazı Hurâfeci Tahrif Akımları
“Şimdi (ey mü’minler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.“ 3020
“Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘bu Allah katındandır’ diyenlere veyl/yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!“ 3021
Tahrif; Anlam ve Mâhiyeti
“Tahrif“ kelimesi, “ha-ra-fe“ den gelir. “Harf“, bu fiilin masdarıdır; çevirmek, değiştirmek demektir. Harf, isim olarak kullanıldığında harf, kenar, uç anlamlarına gelir. Tahrîf, “bir şeyi uzatmak, sözgelimi, kalemi uzatmak, yani açmak, sivriltmek, kelimeleri harf harf yapmak, yani gerçek anlamından çıkarıp birkaç manaya gelebilecek şekle sokmak“ demektir. Bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi değiştirme, bozma; bir ibârenin mânâsını değiştirme anlamına gelir. Daha çok, ilâhî kitaplar üzerinde herhangi bir kelimenin bile bile değiştirilmesi için kullanılır. Tahrif edene “muharrif“, tahrif edilen şeye de “muharref“ denir.
Kur’an’ın tahrif konusundaki âyetlerinde bu olayın nasıl gerçekleştiği açıklanmaktadır. Tevrat ve İncil gibi Allah tarafından gönderilen Kitab’ın âyetleri, gerçek anlamından çıkarılmaktadır. Kelimelerle esas kastedilen manayı öteye beriye çekmek, âyetlere yersiz manalar verip anlamsız te’villerde bulunmak, kısaca kendi dâvâlarının aksini belirten kelime ve âyetlerin manalarını değiştirmek,
3020] 2/Bakara, 75
3021] 2/Bakara, 79
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayrıca âyetlerin bizzat metinlerinde de değişiklik yapmak sûretiyle Kitap tahrif edilmektedir. Kur’an’ın metni Allah tarafından korunmaya alınmıştır: O zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.“3022 Buna rağmen, aynı hâdise, Kitab’ın lafız veya metninde değişiklik yapmanın dışında, belli ölçülerde İslâm ümmetinde de cereyan etmiştir. Çünkü Kur’an’ın geçmiş ümmetlerden, özellikle İsrâiloğulları ve hristiyanlardan söz eden âyetleri İslâm ümmetine bir bakıma kesin bir ikaz mâhiyetindedir. 3023
İslâm’a göre birkaç çeşit tahrif vardır:
1- Bir kelimenin bazı harflerini yanlış telaffuz ederek ona başka mana vermek,
2- Bir hadis veya âyete tefsir yoluyla değişik mana vermek,
3- Metinler arasında bile bile değişiklik yaparak Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde mevcut olmayan bir kelimeyi metinlere eklemek sûretiyle varmış gibi göstermek.
Dinî bir metnin aslını bozma ve değiştirme anlamına gelen tahrif, İslâm literatüründe genellikle Tevrat ve İncil’in geçirdiği değişiklikler ve aslının bozulmasını ifade için kullanılır. Yapılan araştırmalar Tevrat’ta, Allah’ın kelâmı olarak kabul edilebilecek az sayıda ibâre ve bölümün bulunduğunu ortaya koymuştur. İlâhî metin olma niteliğindeki bu az sayıda ibâre ve bölüme de haham, kâhin ve yahûdi müfessirleri tarafından söz, hikâye, vaaz ve telkinler ilâve edilmiştir. Bu bakımdan, ilâvelerin ayıklanarak aslî metnin ortaya çıkarılması oldukça zordur.
Hz. Mûsâ, İsrâiloğullarından, verdiği tâlimatlara uymalarını, Allah’ın emir ve yasaklarını gelecek nesillere öğretmelerini, evde olsun yolda olsun, her oturuş kalkışta bunlardan söz etmelerini ve Tevrat’a gönülden sahip çıkmalarını istemiş, onlardan söz almıştı. Fakat onlar, Hz. Mûsâ’nın samimi nasihatini ciddiye almadıkları gibi, Tevrat’ı muhâfaza ve nesilden nesile devretme görevini de yerine getirmemişlerdir. İsrâiloğulları ta başından beri Allah kelâmı olan Tevrat’a daima ilgisiz kalmışlardır. O kadar ki, Hz. Mûsâ’dan yedi yüz yıl sonra Kudüs’teki Süleyman Mâbedinin baş râhibi ile dönemin hükümdarı, kendilerine Allah tarafından Tevrat adında bir kitabın verildiğinden nerede ise haberleri bile yoktu.
Tevrat’ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konusunda yahûdi din adamlarının en büyük suçu, bu ilâhî kitabı okuma imkânını kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan dolayıdır ki Tevrat, yahûdi halkının bildiği ve okuduğu bir kitap mahiyetini alamamış, halk bu Allah kelâmından kopuk yaşamıştır. Daha sonraları yahûdiler arasında bid’at ve cehâlete dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din bilginleri bir yandan bid’at ve cehâletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bozuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat’tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat’tan kesin cevap bulamadıkları hususları da bizzat kendileri Tevrat’a eklemişlerdir. Yahûdi bilgin ve hahamları, kesin cevap bulamadıkları noktalarda Tevrat’ı yalnız kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinleri ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu ilâve ve çıkarmalar gerçek Tevrat’ı tanınmaz hale getirmiştir.
Aynı tür bir tahrif olayına diğer ilâhî kitap olan İncil’de de rastlanmaktadır.
3022] 15/Hıcr, 9
3023] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 86
TAHRİF
- 763 -
Hristiyan râhipleri kendi yorum ve hayal ürünü düşüncelerini, kendi ictihadları doğrultusunda geliştirdikleri din anlayışlarını Allah’ın kelâmı olan İncil’e ekleyerek bu ilâhî kitabı âdeta anlaşılamayacak hale getirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hristiyan din adamlarının ilâhî kitaplar üzerindeki bu çirkin tasarrufunu şöyle açıklıyor: “Ey iman edenler! Bilin ki, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah yolundan alıkoyarlar...“3024 Bu âyetten anlaşıldığı üzere, hahamlarla râhipler, mukaddes kitaplardaki âyetleri dünya menfaati karşılığında değişmişler veya hükmünü kendilerine göre yorumlamışlardır. Bunlar, özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğiyle ilgili âyetleri tahrif etmişler, Kitab-ı Mukaddes’in, Hz. İsa’dan sonra Hz. Muhammed’in geleceğini müjdeleyen âyetlerini yok etmeye çalışmışlardır. Haham ve râhipler bununla da yetinmemiş, ilâhî kitaplara yaptıkları ilâvelerin aslî metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece haham ve râhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallarındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes külliyatı içine girerek âdeta Allah kelâmının bir parçası halinde görülmüştür. 3025
Kur’ân-ı Kerim’de Ehlî Kitabın Kitaplarını Tahrifi
Kur'ân-ı Kerim, yahudi ve hristiyanların birçok yanlış ve sapık davranışlarından söz eder. Üzeyir ve Mesih'i ilâh olarak kabul etmeleri gibi. Bu affedilmez yanlışlarının başında tahrif gelir. Onlar, kutsal kitaplarını değiştirmekten, hükümlerini gizlemekten, atmalar ve katmalarla tahrif etmekten uzak durmamışlardır.
“Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı ketm etmeyin/gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz Kitab'ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?“ 3026
“Ey iman edenler, onların (yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.“ 3027
“Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!“ 3028
“Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.“ 3029
“Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği gizliyorsunuz?“ 3030
3024] 9/Tevbe, 34
3025] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 92-93
3026] 2/Bakara, 41-44
3027] 2/Bakara, 75
3028] 2/Bakara, 79
3029] 2/Bakara, 174
3030] 3/Âl-i İmran, 71
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ehl-i kitaptan bir grup, okuduklarını Kitaptan sanasınız diye Kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları Kitaptan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde; ‘bu Allah katındandır’ derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.“ 3031
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!“ 3032
“Yahûdilerden bir kısmı kelimeleri tahrif ederler/yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) ‘işittik ve isyan ettik’, ‘dinle, dinlemez olası’, ‘râinâ’ derler...“ 3033
“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları (İsrâiloğullarını) lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (Kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hâinlik görürsün. Yine de sen onları af1fet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.“ 3034
“Biz hristiyanlarız’ diyenlerden de kesin söz almıştık, ama onlar da kendilerine zikredilenin (verilen öğütlerin veya Kitabın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.“ 3035
“Ey ehl-i kitap! Rasûlümüz size Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir Kitap geldi.“ 3036
“Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen kimselerden ve yahûdilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri yerlerinden kaydırıp tahrif ederler/değiştirirler...“ 3037
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 3038
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, 'nasıl olsa bağışlanacağız' diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba Allah'a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab'ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?“ 3039
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve (hristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah'ın
3031] 3/Âl-i İmrân, 78
3032] 3/Âl-i İmran, 187
3033] 4/Nisâ, 46
3034] 5/Mâide, 13
3035] 5/Mâide, 14
3036] 5/Mâide, 15
3037] 5/Mâide, 41
3038] 5/Mâide, 44
3039] 7/A'râf, 169
TAHRİF
- 765 -
yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!“ 3040
Kur'anî ifadeler, görüldüğü gibi, hristiyan ve yahudilerin kitaplarını tahrif ettiklerini, yer yer kendi elleriyle yazdıklarını açık ifadelerle belirtiyor. Bir tahrif çeşidi olarak ehl-i kitap, Allah'ın indirdiği Kitaptan Hz. Muhammed'in (s.a.s.) vasfını dünyevî menfaatlerinden dolayı gizlemişlerdir: “Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah kendileriyle ne konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! Bu azabın sebebi, Allah'ın, hak olarak indirmiş olduğu Kitab'ı(n hükmünü gizlemeleri)dır. (Hak olarak inen Kitab'ı farklı yorumlar yapıp) Kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.“ 3041
Peygamber Efendimiz de hadis-i şeriflerinde yahûdi ve hristiyanların “tefsir etmek sûretiyle kitaplarını tahrif ettiklerini“3042 “İsa’dan sonra meliklerin Tevrat’ı değiştirdiklerini“3043 “Kitaplarını hem tahrif ettikleri, hem de ilâveler yaptıklarını“3044 açıklamıştır.
Yahûdilerin Tevrat’ı Tahrif Etmesi
İsrâiloğulları, Hz. Mûsâ'nın bütün ikazlarına rağmen Tevrat'a sahip çıkamadılar, onu koruyamadılar, onu tahrif ettiler. Bu tahrifatın kökeninde yahudi din adamlarının duyarsızlığı yatıyordu. Bel'amlar, kendileri Kitab'ı öğrenmek kaydıyla muhafaza etmedikleri gibi, halka da öğretmiyorlardı. Kutsal kitabın kaderi tamamen ruhban sınıfa kalmıştı. Kutsal kitap, halk arasından tamamen çektirilmişti. Kitaba ancak ruhban sınıf ve aristokrat sınıf ulaşabilirdi. Onlar da Kitabı mevcut statükoya göre, egemen güçlerin arzuları istikametinde yorumluyorlardı. Hele kutsal kitap, halkın arasından çektirildi mi, halk tamamen câhil hale gelerek bütünüyle şirk, hurâfe, bid'at ve sapıklıkla başbaşa kalır. İşte yahudi din adamları ve hahamları Kitabı muhafaza edecekleri yerde, revaçta olan, yaygınlık ve önem kazanan bâtıl ve sapık inançlara, ahlâkî bozukluklara Tevrat'tan dogmalar bulmaya çalışarak onları meşrû gösterme gayreti içine giriyorlardı. Giderek Tevrat'ta bulunmayan dogmaları da kendi felsefelerinden türeterek tahrifata çalışıyorlardı.
Öyle oldu ki artık Allah'ın kutsal kitabı olan Tevrat, din adamları ve hahamlar elinde bir taslak, bir oyuncak oldu. Bu kimseler, Allah'ın kitabını kendi hevâ ve istekleri, kendi felsefe ve sapık inançları doğrultusunda istedikleri gibi nesh ediyorlardı. Nesh ederlerken, mensuh âyetler yerine kendi hezeyanlarını yerleştirerek tahrifi pekiştiriyorlardı. Bu din adamları, menfaatleri istikametinde her türlü bâtıl tefsir ve te'vil hakkına sahiptiler. Her çeşit ekleme ve çıkarmalar için kendilerini yetkili görüyorlardı. Bütün bu yapılanlar yetmiyormuş gibi, “bunlar
3040] 9/Tevbe, 34
3041] 2/Bakara, 174-176
3042] Dârimî, Mukaddime 56
3043] Nesâî, Kudât 12
3044] Tirmizî, Tefsir, 34
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah katındandır“ diyerek tahriflerini tescillendiriyorlardı. Böylece, birçok felsefecinin, tarihçinin, müfessirin, yorumcu, bid'at ve hurâfeci masalcının görüşleri mukaddes kitaba sokularak Allah'ın kelâmı oluverdi. Bu saçmalıklar Allah'ın kelâmı oluverince de kim bunlara karşı çıktıysa hemen dinden çıkmış sayıldı.
İsrâiloğullarının birçok açık hakikatleri inkâr ettiklerini veya tahrif edip değiştirdiklerini görürüz. Hz. Muhammed'in vasfını Tevrat'tan kaldırmaları,3045 “İbrahim (a.s.) bizim dinimiz üzeredir“ diyerek ona iftira etmeleri,3046 kendi yorumlarını “bu Allah'ın Kitabındandır“ diyerek Allah'a iftirada bulunmaları,3047 onların kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif etmeleri3048 Kur’an’da vurgulanır.
İsrâiloğullarının peygamberlerine Allah tarafından indirilen Tevrat'ı Kur'an tasdik eder. Tevrat'ı bir nur ve öğüt,3049 hidâyet kaynağı,3050 bir hidâyet ve rahmet3051 olarak vasıflandırır. Buna karşılık Kur'an, Tevrat'ın tahrif edildiğini de haber verir. Onlar Kitabı elleriyle yazıp 'bu Allah katındandır' diye yalan uydurup3052Allah'ın kelâmını değiştirmektedirler.3053 Kelimeleri konuldukları anlamlardan çıkarmaktadırlar.3054 Vahyi gizlemektedirler.3055 Vahyi ciddi muhafaza etmeyip unutulmaya terk etmektedirler.3056
İsrâiloğullarının Kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat'ın kendisi itiraf ederek, Yeremya peygamberin dilinden şöyle söyler: “Allah'ımızın sözlerini değiştirdiniz.“3057
Tevrat'ın tahrif edildiğini anlamak için derin bir araştırma yapmaya ihtiyaç yoktur. Tevrat satırları arasında yapılacak kısa bir gezinti, bu kitabın tahrifine dair birçok örneği gözler önüne serecektir. Tevrat'ta Allah'a oğul isnâd edilir.3058 Allah'ın, yiyip bitiren bir ateş olduğu ifade edilir.3059 Allah'a yorgunluk isnâd edilir.3060 Allah'ın, Hz. Yakub'la güreşip ona yenildiği gibi komik hikâyeler aktarılır. 3061
İftira edilen sadece Allah değildir. Onun peygamberleri de türlü iftiralara uğrar Tevrat'ta: Hz. Âdem, Allah'ın dilinden ilâhlaşmış biri gibi tanıtılarak hem Allah'a hem Âdem'e iftira edilir: “İşte Âdem iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden birisi gibi oldu.“3062 Hz. Nuh'a içki içiren kızlarının onunla zina ettikleri ve öz kızlarının bu
3045] 4/Nisâ, 46
3046] 3/Âl-i İmran, 65
3047] 3/Âl-i İmran, 78
3048] 5/Mâide, 13
3049] 21/Enbiyâ, 48
3050] 17/İsrâ2
3051] 28/Kasas, 43
3052] 2/Bakara, 79
3053] 2/Bakara, 59, 75
3054] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
3055] 2/Bakara, 159, 174; 5/Mâide, 15; 6/En'am, 91
3056] 5/Mâide, 13-14
3057] Kitab-ı Mukaddes, Yeremya, 23/36
3058] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 6/2; Mezmurlar, 2/7
3059] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 4/24
3060] Tekvin, 2/2
3061] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 32/28
3062] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 3/22-23
TAHRİF
- 767 -
peygamberden hamile kaldığı söylenir.3063 Yine aynı peygambere yapılan bir başka çirkin isnat da torunu Ken'an tarafından sarhoşken tecavüze uğradığıdır.3064 Hz. İbrahim de Tevrat'taki iftiralardan payını alır. Bu yüce peygamber, hanımı Sâra'yı kendi elleriyle Firavun'a peşkeş çeken biri olarak gösterilir. 3065
Hz. Yakub, Allah'a başkaldıran ve onu azarlayan biri olarak gösterilir.3066 Hz. Harun, Tevrat'a göre altın buzağı putunu yapıp buna tapılmasını emreden biridir.3067 Hz. Dâvud, Uriya adlı bir komutanının hanımıyla zina eden, ondan gayrı meşru çocuk sahibi olan ve onunla evlenmek için kocası Uriya'ya komplo kurarak öldürten bir zorba olarak takdim edilir.3068 Hz. Süleyman, hanımlarından putperest olanların oyununa gelerek puta tapan biri olarak gösterilir.3069 Yine aynı peygamberin ağzından şuh ve müstehcen şiirler verilir. 3070
İsrâiloğullarının peygamberlerine önce çamur atıp sonra onu kutsal kitaplarına geçirmele-rini Kur'an şiddetle yerer. Tevrat'ta yer alan peygamberlerden birçoğu Kur'an'da da yer alır. Ne ki, Kur'an, kendisinde adı geçen hiçbir peygamber hakkında onların peygamberlik şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayacak herhangi bir rivâyete yer vermez. Üstelik Tevrat'ta iftiraya uğrayan kimi isimleri de aklar. Bunlardan biri Tevrat'ta puta tapmakla itham edilen Hz. Hârun'dur. Kur'an, olayın doğrusunu vererek, Hz. Hârun'un putçu yahudilere engel olmaya kalktığını, lâkin buna güç yetiremediğini aktarır.3071 Tevrat'ta iftira edilip de Kur'an'ın akladığı İsrâiloğulları peygamberlerinden biri de Süleyman peygamberdir. Tahrif edilmiş Tevrat' ta sırf boy asabiyeti uğruna Hz. Süleyman, küfre düşen ve putperest olan biri olarak lanse edilir.3072 Kur'an ise, yahudilerin bu iftirasını “Onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular“ diye reddederek Hz. Süleyman'ı “Süleyman kâfir olmadı, lâkin (onu tekfir eden) şeytanlar kâfir oldu“ ifadesiyle aklar. 3073
Ayrıca yaratılış kıssası, Âdem kıssası, Nuh kavmi ve kıssası, Lût kavmi ve kıssası, Kur'an'da, Tevrat'ta geçtiği gibi yalan yanlış değil; doğru ve nübüvvet makamına yakışmayacak isnat ve iftiralardan uzak bir biçimde anlatılır. Burada esas olan, asıl Tevrat'ta doğrusunun anlatıldığından kuşku duymadığımız peygamber kıssalarının niçin tahrif edildiği ve yahudileşen İsrâiloğullarının hayatlarına vâkıf oldukları kendi peygamberlerine böylesine iğrenç isnat ve iftiraları hangi sebeple yaptıklarıdır. Bu sebeplerden biri siyâsî idi: İsrâiloğulları âlimleri, uzun süren sürgün ve işgal yılları sırasında her türlü tecavüz ve ahlâksızlığın revaç bulduğu yahudi toplumunu kendilerine bağlayabilmek için böyle yalanlar uyduruyorlardı. Güya böylelikle zulme ve tecavüze uğramış toplumu teskin ederek millî bir görev icrâ ediyorlar ve toplumu moralize ediyorlardı. İkinci sebep ekonomik idi: İsrâiloğulları âlimleri aslî görevleri olan dini tebliğ etme vazifesini bırakıp
3063] Tekvin, 19/30-36
3064] Tekvin, 9/20-25
3065] Tekvin, 12/14-19
3066] Kitab-ı Mukaddes, Sayılar, 11/10-15
3067] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 32/1-5; 24, 35
3068] Kitab-ı Mukaddes, II. Samuel, 11/2-27
3069] Kitab-ı Mukaddes, Krallar, 11/4
3070] Kitab-ı Mukaddes, Neşideler Neşidesi, 1/1-4
3071] 7/A'râf, 150; 20/Tâhâ, 90-94
3072] Kitab-ı Mukaddes, I. Krallar, 11/5, 9
3073] 2/Bakara, 102
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işi yatırımcılığa, hatta halktan topladıkları parayla tefeciliğe dökmüşlerdi. Bu kötü alışkanlıklarından millî felâketler sırasında dahi vazgeçmiyorlardı. Bunun için halkın bozulan ahlâkını dine uydurmak yerine; dini tahrif ederek halka uyduruyorlardı. Sonuçta, ahlâksızlık yapan insanlara “bakın bunu yapan sadece siz değilsiniz, falan büyük, filân ulu kişi de böyle yapmış“ yollu teselli metotları geliştiriyorlardı.
Bu tür bir tahrif yönteminin farklı bir biçimde günümüz İslâm toplumları arasında da revaçta olduğunu müşâhede ediyoruz. İlkesizliğin pençesinde olan kimi sorumsuz âlimler (daha doğrusu “bilgin“ler, ucuz bir popülizmi bayraklaştırıp halka ve yöneticilere şirin görünmek için dinin değişmez değerlerini zorluyorlar. En azından iyiliği yayma ve kötülüğe engel olma noktasında görevlerini tavsatıyorlar. Halkı dine uydurmak yerine; dini halka uyduruyorlar. Değiştirmeyi teklif bile edemedikleri İslâm dışı düzen ve uygulamaları dinî gösteriyorlar. Câhil yığınların önünde onlara klavuzluk edecekleri yerde yığınların ardına takılıp sürüden biri haline geliyorlar.
Belki peygamberlerine yahudileşen İsrâiloğulları gibi doğrudan iftira etmiyorlar, lâkin ne hayatlarıyla, ne davranışlarıyla ve ne de duygu ve düşünceleriyle peygamberi hatırlatan “örnek“ olabiliyorlar. Aksine “örneği“ unutturuyorlar. Dinin özünü değiştirip peygamberin hâtırasını tahrif ediyorlar. Böylece peygamberlerini mânen “öldürmüş“ oluyorlar. Tabii bu da peygamberlere yapılabilecek dolaylı bir hakaret anlamına geliyor. Bir gün birileri çıkıp peygamberlerine ve onun yakınlarına en olmadık iftiraları yakıştırıp, ağıza alınmayacak küfür ve ithamlarda bulununca, aynen İsrâiloğulları toplumu gibi “neme lazımcılıkla“ sineye çekiyorlar.
Tevrat'ın tahriften korunamamasının temel sebebi, Allah'ın onu korumayı benî İsrâil âlimlerine vermiş olmasıdır: “Rabbânîler ve ahbâr da Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildikleri için, onu koruyup kolluyorlardı. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun da âyetlerimi basit bir ücret karşılığı satmayın. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.“3074 Ne ki, Allah'ın Tevrat'ı koruma işini kendilerine emanet ettiği İsrâil oğulları âlimleri Allah'tan korkmayıp emanete ihanet ettiler. Görevlerini yerine getirmediler. Allah'ın hükmü ile hükmetmediler. Dolayısıyla Allah'ın hükümleri ve o hükümlerin içinde yer aldığı vahiy unutuldu. 3075
Hristiyanların İncil’i Tahrif Etmesi
“Biz hristiyanlarız’ diyenlerden de kesin söz almıştık ama onlar da kendilerine zikredilenin (verilen öğütlerin veya Kitabın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyâmete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.“ 3076
İlk hristiyanlar da yahûdilerin amansız takipleri ve işkenceleri karşısında darmadağınık yaşamışlar, Allah tarafından Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’i muhâfaza edemeyip kaybetmişlerdi. Milâdî üçüncü asrın başlarında Roma imparatoru Kostantin’in hristiyanlığa meyletmesinden sonra rahatlayan hristiyanlar, mukaddes kitaplarını yazmaya teşebbüs etmişler, bunun neticesinde ortaya, birbirini
3074] 5/Mâide, 44
3075] M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s.176-180
3076] 5/Mâide, 14
TAHRİF
- 769 -
tutmayan yüzlerce İncil çıkmıştır. Hz. İsa’nın yolundan çıkan, Allah’a verdikleri sözde durmayan hristiyanlar böylece ihtilâfa düşmüş, ayrı dinlermiş gibi mezheplere bölünmüş, asırlarca birbirleriyle didişmişlerdir.
Hz. İsa, kendi zamanında öğretilerini konu edinen yazılı herhangi bir belge düzenlememiş ve havârîleri/öğrencileri de onun sağlığında böyle bir şey meydana getirmemişlerdir. Bundan dolayı İncil’e baktığımız zaman onun tek bir eser olmayıp bir tek isim altında birçok risâleden meydana geldiğini görürüz. Yani İncil, bir bakıma derleme eserler koleksiyonudur.
İncillerin durumu, İslâm’daki hadislere bir yönden benzemektedir. Hadisler, daha çok Hz. Muhammed’in (s.a.s.) vefatından sonra yazılmıştır. İnciller de Hz. İsa’nın ref’inden sonra kaleme alınmışlardır. Ancak burada çok önemli bir fark vardır: Hadisleri rivâyet eden kişiler Hz. Muhammed’i (s.a.s.) görenlerdir; hâlbuki İncilleri Hz. İsa’nın ref’inden onlarca sene sonra kaleme alanlar, onu görmemişler ve yazdıklarını da ondan duymamışlardır.
Bugün hristiyanların ellerinde bulunan Ahd-i Cedîd, yani Yeni Sözleşme adındaki İncil; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinden ve Peygamberlerin İşleri adlarını taşıyan beş kitaptan oluşmaktadır. Bu kitaplar incelendiği zaman onların birbirlerini yalanlayan, akla mantığa ve tevhide aykırı bölümlerle dolu olduğu görülür. Buna mukabil İncillerin yazılışlarına bir yönden benzettiğimiz hadislerin arasına yalan haberlerin girmemesi için İslâm âlimleri kılı kırk yararcasına çeşitli metodlar geliştirmişler ve sahih hadisleri diğerlerinden ayırmışlardır. İnciller, sahih hadislerin bu titiz yazılışından yoksun bir şekilde kaleme alınmıştır.
Kur’ân-ı Kerim, Tevrat gibi İncil’in de aslen ilâhî kaynaklı bir kitap olduğunu belirtir. Bununla ilgili olarak bir âyette şöyle denilmektedir: “Onların ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve Ona içinde yol gösterici ve nûr bulunan İncil’i verdik...“3077 Bu âyet, açıkça Hz. İsa’ya İncil’in Allah tarafından verildiğini ifade etmektedir. Hz. İsa, yaklaşık olarak 30 yaşına kadar Nâsıra kasabasında, başka yerlerdekiler tarafından bilinmeyerek ve tanınmayarak yaşamıştı. Daha sonra köyleri ve kasabaları gezerek halka İncil’i tebliğ etmiştir. Onun tebliğatını yaptığı İncil, tabiatıyla hak olan bir kitaptır. Ancak, Hz. İsa şifahî tebliğatının dışında yazılı bir eser bırakmamıştır. Onun bu dünyadan ayrılmasından sonra çeşitli İncil nüshaları yazılmıştır. Ancak bu İncil nüshalarında, Hz. İsa’ya kadar gelip geçen birçok kişinin hayat hikâyeleri ve bu arada cereyan eden olaylar ve fevkalâde haller Hz. İsa’nın gösterdiği mûcizeler, onun yahûdiler ile olan ilişkileri ve Hz. İsa’nın sözleri birer birer anlatılmaktadır. Ayrıca bu İncil nüshalarında Hz. İsa’nın tutuklanıp gerek yahûdiler ve gerekse Romalılar tarafından yargılanması, bunun ardından da haç’a gerilmesi ve kabrinden kalkarak göklere yükselmesi de tarihî bir safha olarak anlatılmaktadır.
İncillerin Hz. İsa’nın ref’i ve ondan sonraki olayları anlatması, onların tahrif edildiğinin ve birçok şeyin onlara eklendiğinin göstergesidir. Zaten bugün birden fazla İncil’in mevcut olması ve bu İncillerin birbirlerini yalanlar türden haberlerle dolu olması, onların tahrif edildiklerinin bir başka ispatıdır. Bütün müslümanların ve akl-ı selim sahibi herkesin sahip olduğu kanaate göre Allah’ın vahyinde çelişki bulunamaz. İnciller üzerinde kesinlikle tasarruf ve tahrif yapılmıştır. Bunu
3077] 5/Mâide, 46
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapan hristiyan kilisesi Hz. İsa’nın hayatını ve öğrettiği dinî esasları nakleden kitapların çoğunda son derece önemli budamalar yapmıştır. Kilise, Yeni Ahid içinde sadece sınırlı sayıda kitaplar alıkoymuştur. Bunların en önemlileri resmî dört İncil, yani Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'dır.
Aslında M.S. 325 yılında yapılan İznik konsiline kadar bu İnciller kilise tarafından resmen kabul edilmemişti. Bununla birlikte birbiriyle çelişkili onlarca İncil’den oluşan bir koleksiyon vardı. Kilise, bunlardan sadece dört tanesini seçip almıştı. Yani kilise, bir bakıma İncil yazımı için sipariş veriyordu. Kilisenin bu konuda karşılaştığı en büyük sorun, İncillerin sayısının çokluğuydu. Tabiatıyla İncillerin çokluğu neticede onun tahrif edilmesinden kaynaklanıyordu. Kur’an bu tahrifi yapanları şöyle kınamaktadır. “Allah, Kitap verilenlerden onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz diye ahid almıştı. Onlar ise İncil’i arkalarına atıp az bir değere değiştirdiler. Onların alış verişleri ne kötüdür.“ 3078
Hristiyanlığın ilk asırlarından beri İncillerin çokluğunun kiliseyi zor durumda bıraktığını söylemiştik. Roma imparatorlarının hristiyanlara yaptıkları baskılara son vermek ve hatta onların gözetim ve korumalarına girmek isteyen bazı hristiyanlar İncilleri imparatorların istedikleri şekle sokmak istemiş ve bunda da başarılı olmuşlardır. Çünkü M.S. 325 yılında İznik’te yapılan konsilde artık horlanan, işkence edilen hristiyanlar, kendi dinlerinin Roma devletinin resmî dini olması sebebiyle âdeta derin bir nefes alarak rahatlıyorlardı. Kur’an, hristiyanların İncil’i az bir değere sattıkları fikrini teyid etmektedir. Neticede hristiyanlık başkalaşarak Roma devletinin himayesine girebilmiştir. Kısaca Roma devletini idare edenler hristiyanlığı kendi istekleri doğrultusunda değiştirdikten sonra kabul etmişlerdir. Çünkü bu aşamadan sonra onu kabul etmek, kendi zâlim yönetimleri için tehlikeli değildi.
Hz. İsa’nın yaptığı tebliğatın tek bir İncilde bulunması gerekirdi. Kilisenin ve bu arada Roma devletinin yazılması için sipariş verdiği İncillerin Hz. İsa’nın tebliğ ettiği Kitap olamayacağı açıktır. Zaten Hz. İsa’nın tebliğ ettiği İncil’in sözlü olarak Allah’tan gelen ve tek bir İncil olduğunu Yeni Ahid’deki şu cümleler de desteklemektedir: “Yahya ele verildikten sonra İsa Allah’ın İncil’ini vazederek Galile’ye gelip dedi.“3079 Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’teki Pavlos’un risâlelerinde de Mesih’in İncil’inden bahsedilmektedir. 3080
Bütün bu gerçeklere rağmen hristiyanlar tek bir İncil’in varlığını kabul etmeyip onları iki grupta ele alırlar. Birinci gruba ilk üç İncil3081 girmektedir. İkinci gruba ise Yuhanna İncili girmektedir. Bu üç İncil, Yuhanna İncilinden çok farklıdır. Kendi aralarında da bir insicam yoktur. Zaten bu kitapları okuyan bir kişi, onlardaki çelişkileri kolayca görebilir. 3082
İslâm’ı Tahrif Çabaları
Tarihte yahudi din adamları ve hahamları kutsal kitap olan Tevrat üzerinde nasıl oynamışlarsa, bugün de korumasız kalmış laik ülkelerdeki durum aynıdır.
3078] 3/Âl-i İmrân, 187
3079] Kitab-ı Mukaddes, Markos, 1/14
3080] Kitab-ı Mukaddes, Romalılara 1/10-16; 15/19
3081] Matta, Markos, Luka
3082] M. Fatih Kesler, Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdiler ve Hristiyanlar, s. 216 vd.
TAHRİF
- 771 -
Günümüzde de son kitap olan Kur'an üzerinde benzer tahrifatlar, kasıtlı ve yanlış yorumlarla yapılmaktadır. Din sahipsiz kalınca, bütün işler resmî din kurumlarına terk edildi. Bu teşkilâtların bağlı olduğu otorite hangi dine ve ne tür bir düzene ve hangi yasalara bağlıysa, din teşkilâtı da o dine bağlı sayılacaktır. Yani bu laik kurumların İslâm'a, Kur’an’a, müslümanların haklarına sahip çıkması bu şartlarda mümkün değildir. Kaldı ki böyle bir görev de zaten onlardan beklenemez. Laik toplumlarda bu derece sahipsiz kalan dini, her isteyen etkin kişi, istediği gibi tahrif etmeye başlar. Din ve Kitap üzerinde o kadar oynanıyor ki, hakkı hâkim kılmak ve sadece Allah’a kulluk için gönderilen din, özellikle laik ülkelerde, artık statükoyu ayakta tutma ve zorluklar esnasında zâlim yönetimlere koltuk değneği olma görevi görüyor. Her canı isteyen, istediği şekilde Allah'ın âyetlerini amacı dışına çıkarıyor, istismar edebiliyor. Yani Allah'ın vahyi, hevâ ve isteklere göre yorumlanıp şekillendiriliyor.
İşte din, böyle garip bırakılınca, düşmanlar tarafından bid'at, hurâfe, israiliyat ve şirk unsurlarından niceleri Hak Dine katılmaya başlandı. Ve yıllar sonra da bunlar İslâm'dan sayıldı ve câhil halka dinin esası gibi sunulmaya çalışıldı. Bunların Kur'an ve sahih sünnete göre yeniden sağlamasını yapıp bâtıl ve hurâfeleri ayıklamak, ilim sahibi mü'minleri beklemektedir. Bu çok zor görünse de mutlaka yapılmalıdır. Bizim Ehl-i Kitap'tan farklı bir yönümüz vardır ki o da Allah kelâmı olan Kur'an'ın dokunulmazlığı, Allah tarafından korunmasıdır.3083 İşte bu konum itibarıyla biz yeniden Kitabımız'a sahip çıkabiliriz. Yeter ki bu bilinci kazanalım, yeter ki bu konuda yeterince formasyona sahip olalım.
Mûsâ ümmetinin Tevrat'a yaptığının benzerini Muhmmed ümmeti de Kur'an'a yaptı. Onu taşıması ve iki ayaklı Kur'an olması gerekenler Allah'tan değil de, yöneticilerden korktukları için görevlerini ihmal ettiler. Toplum içerisinde hükmedilmek için indirilen âyetler, para karşılığı ölülere okunmaya, muskalar yazılmaya, anma günlerinde “müsekkin“ olarak kullanılmaya başlandı. Ümmet-i Muhammed, ümmet-i Mûsâ gibi yahudileşme temayülüne kapılsa da, Kur'an'ın metni, Tevrat gibi tahrif edilemedi. Çünkü bu iki kitap arasında bir fark vardı. Allah Tevrat'ın korunmasını daha önce verdiğimiz âyette görüldüğü üzere İsrâiloğulları âlimlerine tevdî etmişken, Kur'an'ın korunmasını bu ümmetin âlimlerine bırakmayıp bizzat kendisi üstlenmişti: “Elbette Biz, Biz indirdik Zikr'i (Kur'an'ı) ve elbette onu koruyacak olan da Biziz.“ 3084
Kur'an, Tevrat'ın tahrifini ifade ederken, tahrifin hangi şekillerde yapıldığını farklı kavram ve terimlerle ifade eder:
a- Tahrif yoluyla: Tahrif, “geri dönmek, yolu değiştirmek, yoldan çıkmak, bozmak, eğilmek, ayağı kaymak“ anlamlarına gelir. Kur'an'da hepsi de yahudileşenler için kullanılır: “Allah'ın kelâmını tahrif ediyorlar/kökünden bozup değiştiriyorlar.“3085; “Kelimeleri konuldukları mânâdan tahrif ediyorlar/çıkarıyorlar.“ 3086
Tahrifin bu çeşidini yahudiler sık sık yapıyorlardı. Kur'an'dan öğrendiğimize göre, Rasûlullah'a gelip “bizi dinle“ diyorlar, hemen arkasından da “dinlemez
3083] Bkz. 15/Hıcr, 9
3084] 15/Hicr, 9
3085] 2/Bakara, 75
3086] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olasıca“ gibi hakaret ifadesini ekliyebiliyorlardı.3087 “Bizi gözet, kolla“ mânâsına gelen “râınâ“ ifadesini, dillerini ayın harfinde kırarak “çobanımız“ anlamında “raînâ“ya çeviriyorlardı.3088 “Hıtta“ yani, “Ya Rabbi bizi affet“3089 demeleri gerekirken, “buğday“ anlamına gelen “hınta“ dedikleri de bu örnekler arasındadır.3090 Peygamberimiz döneminde Medine yahudileri de bu tahrifi gündelik hayatlarında bile yapıyorlardı. Hz. Âişe'nin şahid olduğu bir olaydan öğreniyoruz ki, onlar Rasûlullah'a verdikleri selâmda dahi tahrifat yaparak “es-selâmu aleyküm“ yerine “es-sâmu aleyküm“ (kahrol) kelimesini geveliyorlardı. 3091
Benzer tahrifler, esefle kaydedelim ki, bazı müslüman bilginler tarafından da yapılabilmektedir. Bazı müslüman âlimlerin kelimeleri ve harfleri değiştirerek yaptıkları tahrife ilginç bir örnek verelim: “De ki, ben de yalnızca sizin gibi bir insanım“3092 âyetindeki “innemâ“ daki “mâ“ya olumsuz anlam vererek, âyeti “De ki, ben sizler gibi (sıradan) bir insan değilim“ gibi tam tersi bir manaya tahrif etmişlerdir İlginç olan da şudur ki, Kur'an'ın anlamında bu açık tahrifi yapanlar, Hz. Peygamber'i yüceltme adına bu cinâyeti işliyorlardı.
b- Tebdil yoluyla: Değiştirerek tahrif etmek mânâsına gelen tebdil, Kur'an'da iki yerde geçer: “Onu kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler.“3093; “Kelâmı, kendilerine söylenmeyen bir lâfla değiştirdiler.“ 3094
Bu tip tahrif Kur'an'da görülmez. Ancak aynı tipte tahrif, aynı gerekçelerle hadis külliyatında çok görülür. Açıklama ve şerhlerin sonradan hadisin metnine dâhil edildiğinin sayısız örnekleri vardır. Bu türden rivâyetlere hadis ilminde “müdrec“ denir. Bazılarınca tek lafzî mütevâtir olarak anılan “Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.“ hadisine belki de öncekilerin tefsir olarak düştüğü “müteammiden (kasıtlı olarak)“ notunun, sonradan metne eklenmesi bunun en çarpıcı örneğidir.
c- Gizleme yoluyla: İsrâiloğulları Hz. Mûsâ'ya indirilen kitabın çoğunu gizliyorlardı.3095 Kitaptaki delilleri ve hidâyeti gizliyorlardı.3096 Kitap ehlinin gizlediği ilâhî bilgilerden birçok şeyi Kur'an açıklıyordu.3097 Bile bile gerçeği gizliyorlardı.3098
d- Unutma yoluyla: Kendilerine gönderilen vahiyle hükmetmeyip onu unutulmaya terkediyorlardı. “Uyarıldıkları şeyden bir payı unuttular.“ 3099
e- Uydurma yoluyla: Uydurdukları yalanları, ya da tefsirleri bir müddet sonra Kitab'ın metnine ilâve ediyorlar, sonraki kuşaklar onu da Kitab'ın metninden
3087] 4/Nisâ, 46
3088] 2/Bakara, 104
3089] 2/Bakara, 58-59
3090] Buhâri, Tefsir 4; Müslim, Tefsir 54/1
3091] Buhâri, Edeb 35; Müslim, Selâm 8, 10-12
3092] 18/Kehf, 110
3093] 2/Bakara, 59
3094] 7/A'râf, 162
3095] 6/En'am, 91
3096] 2/Bakara, 159, 174
3097] 5/Mâide, 15
3098] 3/Âl-i İmran, 71
3099] 5/Mâide, 13
TAHRİF
- 773 -
zannediyorlardı. Her tahrif, “tahlit“i (karıştırma) beraberinde getiriyordu. Kur'an buna dikkat çeker: “Ey ehl-i kitab, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?“ 3100
Aynı tip tahrifi müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah'ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas ettiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivâyetleri en güvenilir kitaplarına (tefsirlerine, hadis kitaplarına) aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların elinde İslâm'a karşı kullanacakları birer koza dönüşecek “Garanik“ türü rivâyetlerle doldurdular kitaplarını.
Nâsih-mensûh ile ilgili tuhaf ve Kur'an'dan şüphe uyandıracak rivâyetlerle, tefsir ve te'vil adı altında nice tahrifat içinde Kur'an'a yaklaşımlar söz konusudur.
Müslüman İsrâiloğullarının yahudileşme alâmetleri, ümmet-i Muhammed içerisinde de tezahür etmiştir. Bunların başında din âlimlerinin Kitab'ı birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutmaları gelmektedir. Bu eğilimin günümüzdeki temsilcileri, Allah'ın hükmüyle hükmetmemek, faiz, zina, içki, piyango, heykel ve tesettür gibi konularda tam bir yahudileşme temayülü sergilemektedirler. Özellikle Bel'am kılıklı âlim müsveddeleri âyetleri işine geldiği gibi yorumlayarak tahrif etmeye çalışmaktadırlar.
“Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?“3101 Ümmet-i Muhammed, özellikle nesh konusunda İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Kur'an'ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan “tedrîcilik“ sünnetini gözönüne almayan birkısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin Hz. Peygamber'den Kur'an'da metni bulunan hiçbir âyet için “bu âyet mensuhtur“ biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Ayrıca, mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur.
Sünnetin tahrifi ve İsrâiliyât (hem yahudi ve hristiyan kaynaklarından ve hem de modern hurâfeler/çağdaş İsrâiliyat) tahrif ve tahripleri insanımızın zihinlerini ve gönüllerini allak bullak etmeye yetmiştir. Çağdaş tahrif akımlarından Bahâilik, Kadıyanilik, Hurufîlik, Ebcedcilik, Cifircilik, Ondokuzculuk, İskender-i Ekber taraftarları, devlet âlimi (kapıkulu ulemâsı) olan Bel'amlar, modernist muharrifler (reformcular) ve daha niceleri sayılabilir. 3102
Yahudileşme temâyülü, yahudilerden daha tehlikelidir. Çünkü bu ümmet, yahudileşmekten korunabilirse, yahudilerle baş edebilir. Birkaç milyon nüfusla 250 milyonluk Amerika'yı, dolayısıyla dünyayı yöneten yahudilerden daha korkunç olanı, bu ümmetin yahudileşmesidir. Bu ümmet, öncelikle yahudilerle değil; yahudileşmeyle mücadele etmelidir. Bugün, kendi nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü“ sonucunda ümmet olarak geldiğimiz vahim nokta ortada. Ümmetin kıyameti, yahudileşme sonucunda koptu. Ümmet coğrafyasının çeşitli bölgelerinden gelen feryatlar, bunun acı habercisi. Her kıyamete bir yeniden
3100] 3/Al-i İmran, 71
3101] 2/Bakara, 85
3102] M. İslâmoğlu, a.g.e. s. 181 vd.
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diriliş gerek. Eğer nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü“nü frenler, onu “müslümanlaşma temâyülü“ne dönüştürebilirsek, o zaman çölde âvâre kasnakçasına dönüp duran İsrâiloğulları gibi sıkıştığımız şu zaman çölünden “çıkış“a kadir olup, “arz-ı mev'ûd“a değil ama Kur'an'da va'dedilen “nasr-ı mev'ûd“a ulaşabiliriz. 3103
Yahudilerden mü'min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık “yahudi(leşmiş)“ bir kimsedir. Kendisinde nifak (itikadî anlamda) alâmeti bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa yaratılış ve ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur'an'ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur'an'da ifadesini bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani ırk olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
Batılı kâfirlere, hristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım“ diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adaletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih, mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyameti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca dalâlette olan kimseler size zarar veremez.“3104 Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
Yahudi ve Hristiyanları Taklit, Hak Dini Tahrife Götürür
Hristiyanlar ve yahûdiler, dinlerini daha çok ekonomik sebepten, dünyevîleşme ve dini geçimlerine âlet etmekten dolayı tahrif ettiler. Yahûdiler gibi altına tapmak, hristiyan batılılar gibi kapitalizmin sömürü çarklarını çevirmek, onlara benzemek olduğu gibi, hak dini de aynen onlar gibi tahrif etmeye sebep olacaktır. Kur’an, bu konuda çok hassas olmamız gerektiğini hatırlatmak için ısrarla onların yoluna uymamamızı emreder ve onların tahrif yoluna nasıl girdiklerini ibret almamız için belirtir.
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve (hristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah'ın
3103] M. İslâmoğlu, A.g.e. s. 13-14
3104] 5/Nisâ, 105
TAHRİF
- 775 -
yolundan men ederler. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!“3105 Burada dikkati çeken bazı noktalar vardır:
Bâtıl yollarla insanların mallarını yiyenler, bazı din bilginleridir ve bu iş için bu vasıflarından yararlanmaktadırlar. Bu yollarla insanların mallarını yemeleri, onları aynı zamanda Allah'ın yolundan da uzaklaştırmaktadır. Yani bu yolla malını kaybeden insan, yolunu da sapıtmaktadır. Din adamlarının bu yola girmelerine sebep, maddî ihtiraslarıdır; altın ve gümüş, yani para biriktirme arzularıdır. Hristiyan ve yahudilerdeki bu anlayışların taklit edilmesiyle ilgili meşhur hadis-i şerifi hatırlatalım: “Sizden öncekilerin yollarına karış karış uyacaksınız. Hatta onlar bir keler/sürüngen deliğine girseler, siz de onların arkasından gireceksiniz.“ Biz, yâ Rasûlallah, yahudilerle hristiyanlara mı? dedik. “Ya kime (olacak)!?“ 3106
Bu takip ve taklid, Allah'ın kitabını kazanç konusu yapmada olduğuna göre, yahudiler, konumuzla ilgili âyet-i kerimeye yegâne muhatap olmaktan çıkmış olmalıdırlar. Hitap, aynı anda, takibi karış karış sürdüren müslümanlaradır da: “Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz Kitab'ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?“ 3107
Âyetleri az bir paha (semen-i kalîl) karşılığında satmak... Hakkı bâtıl ile karıştırmak... Gerçekleri gizlemek... Dosdoğru namaz kılmamak... Zekâtı vermemek (paraya hırslı olmak)... Başkasına doğruyu emrettiği halde, kendini (kendi çıkarı için) unutmak... Ve bunların hepsini Kitab'ı okuyup dururken yapmak da söz konusu takip ve taklidin tamamlayıcılarından sayılabilir. 3108
Tahrifin ikinci bir sebebi de, siyasal sebeplerdir. Bu da, yine bâtıl zihniyetlerin yönetim anlayışlarını aynen almak ve Allah’ın hükmü yerine, bâtıl yönetimin her çeşit kurallarına mutlak bir şekilde uymak şeklinde olmaktadır. Bâtıl yönetime ve zâlim tâğutlara itaat için hak din en önemli engel olduğu için din, uydurma te’villerle tahrif edilmeye çalışılacak veya hak gizlenecektir. Hakkın râzı olduğu din, halkın ve tâğutların râzı olacağı şekilde çarpıtılacaktır ki, bu da dine bid’at ve hurâfelerin, hatta açıkça şirk unsurlarının katılmasıyla veya bazı hakikatlerin örtbas edilip yok sayılmasıyla gerçekleşecektir. İşte dine bu müdâhele, atma ve katma, tahrif kavramıyla ilgilidir ve hak dine en büyük ihânettir.
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim 'havz'ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.“ 3109
3105] 9/Tevbe, 34
3106] Buhârî, Enbiyâ 50, İ'tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, II/325, 327, 336, III/83, 89, 94
3107] 2/Bakara, 41-44
3108] Faruk Beşer, Fıkıh Pencesinden Fetvâlarla Çağdaş Hayat, s. 64
3109] Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.“ 3110
Sünnetin Tahrifi
Sünnet, Kur’an’ın hayata dönüşmüş şeklidir. Sünnetin kavramsal alanı, kitabî ve teorik olanla değil; hayatî ve pratik olanla ilgilidir. Zaten “sünnet“ sözlükte alışılmış yol, takip edilen örnek, taklit edilen davranış şekli gibi anlamlara gelmektedir. Onun içindir ki Kur’an, kendisini değil; Rasûlullah’ı örnek gösterir. 3111
İsrâiloğullarının kendi Kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadiste yapmıştır. Önceki ümmetlerin vahyin aydınlık yolundan nasıl saptığını çok iyi bilen Rasûlullah, onların kötü sünnetlerini takip etmemesi için bu ümmeti tekrar tekrar uyarmıştır. Özellikle müslüman İsrâiloğullarının nasıl yahûdileştiklerini bu ümmete ibretâmiz bir örnek olarak gösteren Allah Rasûlü, bu ümmetin de “onların yolunu karış karış, adım adım izleyeceğini“3112 bir mûcize olarak daha o günden beyan etmiştir. Rasûlullah’ın, bu ümmetin yahûdileşmesi konusunda gösterdiği hassâsiyet, Kur’an’dan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın bu konudaki en büyük uyarısı “Kitabın arkaya atılması“ konusundadır. Çünkü müslüman İsrâiloğullarını yahûdileştiren en büyük sebep, Kitaplarını arkaya atarak onun hükümlerini terketmeleridir: “Kitap verilenlerden bir grup, Allah’ın kitabını sanki bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar.“3113; “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü arkalarına attılar ve ona karşılık bir miktar ücret aldılar.“ 3114
Vahyin arkaya atılıp “metrûk“ bir tarihî hâtıra haline getirilmesi yalnız Allah'a karşı değil; Peygamber’e karşı da bir hakarettir. Ümmetinin bu yâhudileşme alâmetini Rasûlullah’ın kıyâmette Allah Teâlâ’ya nasıl şikâyet edeceği Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Peygamber der ki: ‘Ya Rabbi, halkım, bu Kur’an’ı terkedilmiş bir halde bıraktılar!“ 3115
Rasûlullah’ın kesin emirle “Benden bir şey yazmayın. Benden Kur’an dışında bir şey yazan hemen onu imha etsin!“3116 buyurması, sahâbenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi3117 hep bu ümmetin Kitab’ı tahrif ederek yahûdileşeceği korkusu yüzündendir.
Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek, en uygun yoldu. İsrâiloğulları, tahrife daha çok ekonomik çıkarlar yüzünden girişmişlerdi. Müslümanlar ise tahrif işine siyasal çıkarlar yüzünden bulaştılar. İlk uydurulan rivâyetler, hizip savaşlarında kullanılmak için uyduruldu. Örneğin “Kaderiyye, bu ümmetin mecûsileridir“ sözü bunlardan biriydi. Rasûlullah’ın vefatından onlarca yıl sonra ortaya çıkan bir mezhep
3110] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek
3111] 33/Ahzâb, 21
3112] Buhâri, İ’tisam, 14; Müslim, İlim 6
3113] 2/Bakara, 101
3114] 3/Âl-i İmrân, 187
3115] 25/Furkan, 30
3116] Müslim, Zühd 72; hadis no: 3004; Dârimî, Mukaddime 42; Ahmed bin Hanbel, 3/12, 21, 39
3117] Dârimî, Mukaddime 42, Tirmizî, İlim 11
TAHRİF
- 777 -
hakkında, Onun ağzından yalan uydurmaktan çekinmemişlerdi Kaderiyye’nin muhâlifleri. Tabii Kaderiyye de karşı taraf için uyduruyordu. Mürcie hakkında uydurulan şu mevzû hadis onlardan biri: “Nebi buyurdu ki: ‘Mürcie’ye yetmiş peygamberin dili lânet okusun!“ 3118
Uydurmacılık, sadece kelâmî mezhepler arasında kalmıyor, fıkhî mezhepleri de kapsıyordu. Müfrit bir Hanefî mezhebi müntesibinin uydurduğu şu söz bunlardan biri: “Allah Rasûlü buyurdu: ‘Ümmetimden bir adam çıkar; Ona Muhammed bin İdris (İmam Şâfii) denir. O adam, ümmetime İblisten daha zararlıdır. Yine ümmetimden bir adam çıkar; ona Ebû Hanife (İmam Âzam) denilir. O ümmetimin kandilidir.“ 3119
Uydurmacılığın en tehlikeli yanlarından biri, Allah’ın koyduğu haram ve helâl sınırlarını değiştirmekti. İsrâiloğullarına mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur’an’dan öğreniyoruz: “Tevrat indirilmeden önce, İsrâil (Yakup Peygamber)’in kendisine haram kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: Getirip okuyun Tevrat’ı, eğer doğruysanız!“3120 (Gerçekten de İsrâiloğullarının kendilerine yasak kıldıkları inek etinin Tevrat’ta helâl kılındığını görüyoruz. 3121
Allah’ın koymadığı yasakları koymak, sünnetullaha aykırı olduğu gibi, fıtrata da aykırıydı. Çünkü eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa elbette bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar da bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.
Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin “değişken“ ve “sâbitelerini“ birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din, kalabalıkların dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor; kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu, tam İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’dan sonra dinlerine karşı lâubâli oluş serüveninin aynısıydı.
Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından, bugün “İslâmî tiyatronun farziyyeti“ derecesine, dün “erkek çocuklarını dahi okula göndermeme“ ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların okuması hatırına “başlarını açıversinler canım“ tefritine, dün vesikalık resmin dahi zarûrete binâen ancak tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday “hidâyet filmleri“ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların, yanında dut yemiş bülbüle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde verilen “İslâmî konser“lere, dün dinlenmesi “haram“ olan radyodan bugün kurulması “farz“ olan televizyon istasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda vardığımız yargıyı sadece doğrulamakla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor. 3122
3118] Bağdâdî, el-Fark, s. 190
3119] Zehebî, el-Mîzan3/129; Cezerî, Câmiu’l Usûl 1/137
3120] 3/Âl-i İmrân, 93
3121] Levliler, 22/20-30
3122] M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 206 vd.
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İsrâiliyyât
Tahrif ve hadis uydurmacılığı bahsinde önemli bir konu da İsrâiliyyât’tır. İsrâiliyyât, önceleri İsrâiloğulları kaynaklı tüm rivâyetlere verilen bir isimken, daha sonra İslâm kültürüne (daha doğrusu bazı müslümanların kültürüne) girmiş tüm yabancı kaynaklı bilgilerin ortak ismi haline gelmiştir. İsrâiliyyât kaynaklarının başında Tevrât ve onun şerhleri gelir.
Uydurma olduğu kesin olan İsrâiliyyâta karşı Rasûlullah’ın tavrına şu rivâyet delildir: Rasûlullah’a elinde İsrâiloğullarına ait kitaplardan -ki bu kitap, bazı hadis şârihlerinin zannettiği gibi Tevrat değildi, baştan sona uydurma rivâyetler içeren yahûdi sözlü geleneğinin kaynağı olan Mişna adlı bir kitaptı- biriyle gelen Hz. Ömer’i Rasûlullah azarlamıştı. 3123
Kur’an’ın ve sünnetin yaklaşımı esas alınarak İsrâiliyyât, üç kısımda değerlendirilir:
1- Doğruluğu tasdik edilen İsrâiliyyât,
2- Yalan olunduğundan emin olunan İsrâiliyyât,
3- Doğru ya da yalan olduğu bilinemeyen İsrâiliyyât.
Kur’an, Tevrat’ın mihenk taşıdır. Kur’an’ın kabul ettikleri doğru, reddettikleri yalan, sükût ettikleri ise meçhuldür. Meçhul rivâyetler karşısında tavrımızın ne olması gerektiğini Rasûlullah açıklamıştır: “Kitap ehlini ne yalanlayın, ne de tasdik edin. Deyin ki: ‘Allah'a ve Allah’ın bize ve size indirdiği âyetlere iman ettik.“ 3124
Rasûlullah, müslümanlara yaptığı bu tavsiyeyi (her konuda olduğu gibi) önce kendi tutmuş, kitap ehlinin Tevrat’tan İbrânice okuyup da Arapçaya çevirerek anlattıkları kimi hikâyeleri sadece dinlemekle yetinmiştir. Esasen bu hikâyeler, asırlardır o bölgede oturmakta olan yahûdiler tarafından sürekli anlatıla anlatıla artık bölge halkının ortak kültürü haline dönüşmüştü. Bunlar içerisinde Tevrat’ta yer alan bir cümlenin atasözü haline gelmişi olan “kadın, kürek/eğe kemiğinden yaratılmıştır“ sözü örnek olarak anılabilir.
Deccâl, mehdî, kıyâmet alâmetleri gibi birçok konuda yığınlarca rivâyet nakledilir. Birçoğunun aslı araştırıldığında bunların İsrâiliyyâttan olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak kimi râvîler mârifetiyle bu rivâyetler Rasûlullah’ın ağzından çıkmış gibi nakledilmektedir. (Bu gibi rivâyetlerin asıl kaynağı olan Kâ’bu’l-Ahbar, Vehb bin Münebbih gibi kimselerden bazı sahâbiler dahi rivâyet etmişlerdir. Bir sahâbinin kendisinden sonraki nesle mensup birinden rivâyetine usûlde “tedlis“ denir.)
İşte buna benzer “senedi sahih, metni illetli“ bir rivâyetin aslını araştıran bir muhakkikin tesbiti: “Zübeyr bin Avvam, hadis rivâyet eden bir adam duydu. Adam hadisi bitirene dek bekleyen Zübeyr ona şöyle dedi: ‘Sen bunu Rasûlullah’tan mı duydun?’ Adam ‘evet’ dedi. Zübeyr şöyle dedi: ‘İşte bu ve benzerleri beni Nebî’den hadis rivâyet etmekten soğutanlardır. Ömrüme yemin olsun ki, ben bunu Rasûl’den duydum ve bu söylediğinde Rasûlün yanındaydım. Fakat Rasûl bu hadise başladığında biz ona kitap ehlinden bir adamın sözünü aktardık. Ve
3123] Ahmed bin Hanbel, 3/378
3124] Buhârî, İ’tisâm 25, Tevhid 51
TAHRİF
- 779 -
sen, ‘evet, duydum’ diyen kişi, sen hadisin başı bittikten sonra geldin ve kitap ehlinden bir adamın anlattıklarını Rasûlullah’ın hadisinden zannettin.“ 3125
İşte bu rivâyet, bazı sahâbilerin dahi yahûdilere ait birtakım rivâyetleri sözün başına yetişemedikleri için Rasûlullah’ın söylediğini zannederek rivâyet ettiklerinin en ilginç delili. Bu gibi örnekler, mûteber hadis kaynaklarındaki senedi sahih, lâkin metninde İsrâilî rivâyetler olan hadislere nasıl bakmamız gerektiğini göstermektedir. İşte şu hadis de onlardan biri: “Ölüm meleği Mûsâ’ya gönderildi. Mûsâ ona bir yumruk vurdu ve gözünü çıkardı. Melek Rabbine geri dönüp dedi ki: ‘Beni ölmek istemeyen birine gönderdin’ Allah, gözünü geri iâde etti ve buyurdu ki: ‘Dön, eğer yaşamak istiyorsa elini öküzün sırtına koymasını söyle, avucunun aldığı her kıla karşılık bir yıl yaşar. Mûsâ sordu: ‘Ya Rab, ya sonra?’ Allah cevapladı: ‘Ölüm!’ Mûsâ dedi: ‘O zaman şimdi gelsin...“ 3126
Sözkonusu hadislerden biri de şudur: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil cennet nehirlerindendir.“3127 Bu hadis rivâyeti, Tevrat’taki cümlelere çok benzemektedir.3128 Kur’an’a aykırı olan İsrâiliyyât, tefsirlerde de çokça yer alır. İsrâiliyyât, Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurularak süzgeçten geçmeden ulu orta kaynak olarak kullanılırsa, geçmişte olduğu gibi bir yığın hurâfe ve yalanın müslümanların kaynaklarına karışması sonucunu doğuracağı gibi, dinin tahrifini de beraberinde getirir.
Çağdaş İsrâiliyyât
Bugün, İslâmî kültürü tehdit eden, eski İsrâiliyyât değil; adı İsrâiliyyât olmayan ve çoğu kimsenin dikkatini çekmeyen çağdaş İsrâiliyyâttır. İsrâiliyyât, bizce “tahrif kültürü“nü sembolize eden bir isimdir. İslâm kültürünü tahrife yönelen her kültür, “isrâiliyyât“ kapsamına girer. Bu yüzden orta çağda İslâm kültürünü istilâ eden Yunan felsefesi de döneminin isrâiliyyâtıydı. Her yabancı kültür gibi girdiği kültüre hem katkıda bulundu, hem yozlaştırdı. Yüzyıllardır boşu boşuna tartışılan ve “imanın kelâmlaşması“ demeye gelen Allah’ın sıfatları meselesi, dünyanın “kadîm/hâdis“liği meselesi, “haşir“ meselesi, “cüz’ü lâ yetecezzâ“ meselesi hep bu kültürün İslâm kültürüne etkisiyle ortaya çıkan incir çekirdeğini doldurmayan meselelerdi.
Bugünün en tehlikeli isrâiliyyâtı çağdaş ideolojiler ve sistemlerdir. Marksizm, sosyalizm, şövenizm, kapitalizm ve Kemalizm birer isrâiliyyât olduğu gibi, pozitivizm, materyalizm, sekülerizm ve laisizm gibi felsefî ve siyasî akımlar da bugünün İslâm kültürünü ve hatta varlığını ciddi bir biçimde tehdit eden isrâiliyyâttır. Türk-İslâmcılık, İslâmî sol, İslâm sosyalizmi şimdilerde moda olan laik İslâm da “hakkın bâtılla karıştırılarak“ bir tür “düşünce şirki“ elde edilen yahûdileşme ve gâvurlaşma temâyüllerindendir. Bu gibi düşünce şirklerine fetva tedarik etmekle görevlendirilen resmî din adamları taifesiyle Kur'an’ın “hakka bâtılı karıştırıp bile bile hakkı gizledikleri“ için kınadığı yahûdileşmiş din adamları arasında garip bir ilişki var.
3125] İbnu’l Cevzî, Def’u Şübheti’t Teşbih, s. 38
3126] Buhâri, Cenâiz 69
3127] Müslim, Cennet 26
3128] Her bakımdan yanlış bilgilerle dolu olan Tevrat’taki konuyla ilgili cümleler için bkz. Tekvin, 2/10-14
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Laisizm, son moda isrâiliyyât olarak günümüz Türkiye müslümanları için çok ciddi bir tehlike olarak hissettirmektedir kendisini. Müslümanca düşünme ve yaşama felsefesini kökten tehdit eden laisizm sadece kültürümüzü değil; imanımızı da tehdit etmekte. Kadim/eski isrâiliyyât, kelimeleri yerlerinden ederek düşünceyi tahrif ve hayatı tahrip ediyordu. Çağdaş isrâiliyyât olan laisizm ise eşyayı menşeinden, gayesinden ve illetinden ederek düşünceyi tahrif ve imanı tahrip etmektedir. Bu çağdaş ilhad modası, hayatla imanın arasını ayırarak eşyanın tabiatına aykırı bir konum almakta, bu modaya kapılanlar ise dini “vicdanîleştirerek“ hristiyanlaşmaktadırlar. Laisizm, Kur’an’ın diliyle “sapıtanların yolu“, yani bir “hristiyanlaşma“dır.
Ancak, şu bir gerçektir ki, isrâiliyyâtın ister eski, ister çağdaş olsun tüm çeşitlerinde yahûdilerin parmağı hep olagelmiştir. İslâmî kaynaklara girmiş kadim isrâilî rivâyetlerin başında deccal ve mehdi haberleri gelirdi. Çağımız yahûdileri, tekellerinde tuttukları basın-yayın ve iletişim araçları vasıtasıyla süper güç adı altında insanların zihninde “heyûlâ“ haline getirilen yeni “deccal“ ve “mehdi“ler imal etmektedir. İnsanlığın bilnçaltına yerleştirilen bu güçler, kimi için “korku“, kimi için “umut“ haline getirilmektedir.
Bugün iletişim organları sayesinde çağdaş teknoloji muazzam bir hurâfe haline getirmektedir. İnsanlar makinelerde, onlarda olmayan birtakım güçler vehmeder olmuşlardır. Çağdaş isrâiliyyât, “yazılı âyetler“ dışındaki üç âyeti de tahrife yönelmiştir.
İnsanın tahrifi: Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan insan, hem fiziğiyle hem metafiziğiyle tahrip edilmekte, kitlesel imha silâhlarıyla bedeni tehdit altındayken, kitle iletişim araçlarıyla da duygu ve düşüncesi tahrip ile karşı karşıya kalmaktadır.
Olayların tahrifi: Yine, Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan “âyât-ı hâdisât“ da yahûdi kartellerin elinde tuttuğu uluslararası medya tarafından tahrif edilerek insanların haber alma emniyeti katledilmektedir. Olaylar, olduğu gibi değil; haberi aktaranların istediği gibi, tahrife uğrayarak insanlara sunulmaktadır.
Tabiatın tahrifi: Allah’ın âyetlerinden dördüncüsü olan “âyât-ı kâinât“, yani tabiat, teknoloji adlı canavarın tahrifine uğramakta, ekolojik ve biyolojik denge tahrip olmaktadır. Allah’ın kevnî âyeti olan tabiatın tahribine yol açan bu “teknolojik tahrif“i de, insanlığın istikbalini tehdit eden bir tahrif çeşidi olarak görmek yerinde olacaktır.
Türkiye gibi pozitivist eğitimin tutmadığı, bunun sonucunda da genç kitlelerde büyük bir inanç boşluğu meydana gelen taklitçi ülkelerde şimdilerin en moda isrâiliyyâtı, yıldız falcılığı, astroloji ve burç falcılığı, medyumluk gibi sapkınlıklardır. Bir asra yakın zamandır dinî olan her şeyi yok etmek için insafsızca savaşan resmî ideoloji, dinin yerine koyacak bir şey bulamayınca, ortalığı bu sahte dinler, nazar boncuğu, uğur totemleri vs. gibi sosyete putları kapladı. Bu sahte dinlerin peygamberleri de medyum, astrolog, nümerolog, müneccim adı altında ortaya çıkan kimselerdi.
Bazı Hurâfeci Tahrif Akımları
Tahrif konusu işlenirken, örnek olarak gösterilen tahrifçi akımlar, hep hicrî ilk üç yüz yıllık bir dilimden gösterilir. Oysaki İslâm ümmeti içerisinde daha sonra
TAHRİF
- 781 -
ortaya çıkan tahrifçi mezhepler, dinde yaptıkları tahribat açısından öncekilerden hiç de aşağı değildirler. Bunların en önemlileri Bahâîlik, Kadıyânîlik, Hurûfilik, Ebced ve Cifircilik, On dokuzculuk, İskendercilik gibi bâtıl mezhep ve akımlardır.
İran ve Hindistan-Pakistan gibi ülkelerde yaygın olduğunu gördüğümüz Bahâîlik ve Kadıyânîliğin Türkiye toprakları üzerinde pek etkisi olmadığını belirtelim.
Hurâfeci Tahrif Akımlarından Hurûfîlik, Ebcedcilik, Cifircilik: insanlık tarihinde tevhid akîdesini bulandıran bir yığın hurâfe çeşidi olagelmiştir. Bunlar bazen ağaç, ırmak, inek, yıldız, güneş, ateş, yer, gök gibi müşahhas/somut varlıklar olabildiği gibi, bazen de peri, gulyabânî, dev, hortlak vs. gibi mücerret/soyut tasavvurlar da olabilmektedir. İnsanın, olmayan bir şeyi vehmetmesiyle, eşyada olmayan bir gücü onda varmış gibi hissetmesi arasında temelde bir fark yoktur. Bunların tümü birer “tahrif“tir, imanın tahrifi...
Somut birer varlık olan eşyada güç vehmetmekten daha beter bir hurâfe olan soyut birer sembol olan harf ve rakamlarda birtakım sırlar ve manalar vehmetmek, insanoğlunun en eski hurâfelerinden biridir. Bu hurâfeler, kendisine inanan insanlarda gösterdiği etki sayesinde yaygınlaşmakta, bâtıl da olsa, insanın duyuları üzerindeki baskısı sonucunda gerçekleşen birtakım fizikî tezâhürler, “evhamlı“ insanların hurâfelere inanmasına delil olmaktadır.
Din, her şeye gücü yeten bir varlığa (Allah); sihir ise, tabiattaki somut ya da soyut bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, sihrin ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah ve haram anlayışı varken, sihirde yoktur. Dinde açıklık ve anlaşılırlık, sihirde ise kapalılık ve gizem esastır. Dinde erdem, itaat ve bağlanma; sihirde ise menfaat vardır. Sihir, ilâhî otorite ve ahlâkî kuralların dışındadır. İddiası, tanrı(lar)ı zorlayarak bir şey yaptırmaktır. Sihirbaz, menfaati için her kutsalı kullanmakta bir beis görmez.
Hurûfîlik, tarihin en eski hurâfe yöntemlerinden biridir. Harfler ve rakamlarla insanların duyguları üzerinde baskı kurma, onları, tabiat üstü varlıkları harekete geçiren birer parola olarak kullanma işinin bir parçası olan rakam değerli harf sistemini (ebced, cifir), yahûdileşen İsrâiloğulları sistematik bir biçimde kullanmışlardır.
Sihirbazlık ve yıldız falcılığı Tevrat’ta yasaklanmasına rağmen3129 yahûdiler bu işi yapagelmişlerdir. Hatta Kabala adı verilen ve ebced hesabına çok benzeyen bir rakamsal sihir sistemi yahûdilere atfedilir. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın “peygamber“ değil de; büyücü olduğunu iddia eden yahûdileri reddederek sihrin ilk defa nasıl ortaya çıktığını Bakara sûresi, 102. âyette bildirir.
Yahûdiler, eski alışkanlıkları gereği hep gizemli şeylerin ardına düşüyorlar, tabiatta insanla uyum içerisinde yaşayan şeffaf güçleri, hasımlarının aleyhine kullanmanın yollarını arıyorlardı. Ayrıca “Ebû Câd hesabı“ diye bilinip Türkçeye “ebced hesabı“ olarak geçen rakam değerli harf sistemiyle, gelecekte vuku bulacak birtakım olayları bileceklerini iddia ediyorlardı.
İslâm âlimleri, ebced sistemine hurâfe olarak bakarlar. İbn Hacer bu sistemle
3129] bkz. Levililer, 19/26, 31; 20/27; Çıkış, 22/18; İşaya, 47/ 8-14
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varılan sonuçların bâtıl olduğunu, ona itimat etmenin câiz olmadığını söyler. İbn Abbas’ın da (r.a.) ebced hesabından insanları sakındırdığı ve onu sihrin bir çeşidi sayarak “bu hesabın şeriatta yeri yoktur“ dediği aktarılır. 3130
Cifr, ebced, cümmel vs. gibi adlar verilen rakam değerli harf sistemiyle olayların zamanını, yerini, durumunu, sırrını keşfetmek için yapılan bu hurâfecilik işlemine “hurûfîlik“ adını verebiliriz. Tarihte bu adla ünlenmiş bir ekol de bulunmaktadır. İran’lı Fazlullah Hurûfî3131 adlı bir şeyhin kurduğu bu tarikatta, görülmeyen güçleri harekete geçirmek ve tabiat üstü kuvvetleri kullanmak için birtakım harf, rakam ve şekillere özel anlamlar yüklenir.
On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe: Hurûfîliğin çağdaş bir tezâhürü de 19’culuk akımıdır. Amerika’da yaşamış Türk asıllı bir Mısır vatandaşı olan biyokimya doktoru Reşat Halife’nin bilgisayar analizlerine dayanarak icad ettiği “on dokuz mûcizesi“, piyasaya ilk sürüldüğünde hayli taraftar buldu kendisine. Reşat Halife iddiasını, “on dokuz“ sayısının Kur’an’ın kodu olduğu tezi üzerine kurmuştu. Tarihte çıkan her fırka gibi o da delillerini Kur’an’dan getirmeye çalışıyordu. Ama on dokuz sayısının mûcizeliğinin ispatı yapılırken, Kur’an’da bu rakamla uyuşmayan bazı sayımlar elde edilince, Kur’an’ın bazı âyetleri (meselâ Tevbe sûresinin son iki âyeti) inkâr edilmeye, bu âyetlerin -hâşâ- Kur’an’a sonradan ilâve edildiği gibi çok âdice bir iftiraya varılıyordu. Hurâfenin mantığı, her yer ve her çağda aynı. Uydurulan hurâfeye uymadı diye, hurâfeden vazgeçilmek yerine âyetten vazgeçiliyordu. Buna “Kur’an’a iman etmek“ değil; “19’a iman etmek“ derler. Hâlbuki sadece bu iki âyetteki kelimeler değil; nice örnekte görüldüğü şekilde bazı kelimeler yanlış sayılıyor, veya uydurma te’villerle zorlanarak sayı tutmuş gösteriliyordu.
En sonunda bu iddiaları ortaya atan Reşat Halife, ağzından baklayı çıkardı. O, beklenen “peygamberliğini“ ilân ediyordu. “Reşat Halife / Allah’ın Rasûlü“ imzasını attığı “Allah’ın Dünyaya Bildirisi“ başlıklı bir metin ile peygamberliğini dünyaya duyurur ve herkesi kendisine inanmaya dâvet eder. Bu sapık mütenebbî ve bağlıları, bununla da yetinmeyip bazı âyetleri tahrif etmekten geri durmazlar. Kur’an’ın Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ısrarla söylediği kıyametin kopma tarihini, yahûdilerin yaptığı gibi, hurûf-ı mukattaa’nın cifr hesabındaki toplam rakamsal karşılığı olarak ilân ederler.
19’cular, çok ilginç bir şeyi daha yaparlar. Tıpkı, Kadıyânîler’in İngilizlerin Hindistan’daki varlığını; Bahâîlerin, yine İngiliz ve Rusların İran’daki sömürüsünü meşrûlaştırdığı gibi, bunlar da Türkiye’de ateizmin taşeronluğunu yapan Kemalizm’in varlığını meşrûlaştırmaya çalışırlar. Bu sapık dine göre, Kur’ân-ı Kerim’e -hâşâ- Muhammed“in yâveleri diyecek kadar Kur’an’a düşman olan Mustafa Kemal, Kur’an’ın kodu olan kutsal 19 rakamıyla geleceği haber verilen “mûcizevî“ bir müceddiddir. “Şeytanî bir hilâfete son veren Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını kuşatmış bulunan 19 sistemi Fussılet, 53 âyetinde belirtilen işaretlerden biridir“ diyerek3132 yer yer sahtekârlık derecesine varan bir çarpıklıkla Atatürk“ün hayatındaki 19 rakamıyla ilişkiyi ortaya atarlar. 3133
3130] Süyûti, el-İtkan, 3/26
3131] ö. 1394
3132] Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Ozan Y. s. 70
3133] Bu tezler ve bu sahtekârlığın eleştirisiyle ilgili olarak bkz. M. İslâmoğlu, Yahûdileşme
TAHRİF
- 783 -
Değil hadisleri, tüm sünneti “şeytanî öğreti“ adı altında acımasızca süpürüp, ezanda Peygamber Efendimiz’in adının anılmasını “putperestlik“ olarak niteleyebilecek kadar modernist ve “Kur’an’cı“, bilgisayara dayalı bir öğreti geliştirecek kadar yenilikçi ve devrimci geçinen 19’cular da pekâlâ tarihin en mistik hurâfe ve hezeyanlarından hiç de aşağı kalmayan bir hurâfenin ve tahrif akımının mimarı olabilmektedirler. Bu durum, bir kez daha göstermiştir ki, hurâfecilik ve tahrif, hiçbir zümreye has değildir; bu bir yahûdileşme mantığıdır. Bu mantığa saplanan insan, kimi zaman sünnet, kimi zaman gelenek, kimi zaman da çağdaşlık adına âyetleri tahrif, dini tahrip edebilmektedir.
İskender el-Ekber Tâifesi: Kendisini önce mehdî, sonra peygamber ilân edip “Risâlet Nurları“ isimli bir de -hâşâ- Allah tarafından kitap indirildiğini iddia eden mistik Mihr’cilerin tahrifi de rasyonalist 19’cuların tahrifiyle özde aynıdır. İşte Kur’an’dan sonra dünyaya indirilen “Risâlet Nurları“ndan âyetler(!): “Onlara aralarındaki anlaşmazlıkları halletmelerini söyle. Hepsi ile ayrı ayrı toplantı tertip et. Sonra Demirel, Erbakan, Türkeş ve Feyzioğlu kullarımızla toplan.“3134 “Bugün öğleden sonra Sanayi Bakanlığına git. Soner’in sağ tarafında sana yardımcı kıldıklarımızdan birini göreceksin. Ona bu satırları göster sana biat edecek.“3135 “Beni defalarca gördün. Vaktiyle dayı beyin düştüğü hataya düşme. Beni defalarca gördün. Cibril’i, Muhammed kulumuzu, kendini de gördün.“3136 “Gördün ki sen uçtuğun zaman kimse senin uçtuğunun farkına varmıyor.“3137 “Ey İskender el-Ekber hazretleri kulumuz. Evet, sen hakiki bir hazretsin. Bozoklu Han bir veli idi ve senin ceddindir, seyyiddir. Sen de seyyidsin, 12. imamsın, son imamsın.“3138 “Evet, şeytan senin voltajına dayanamaz. Dalga uzunluğu konusunu sana tekrar yazdıracağız.“ 3139
Bunlar gibi, baştan sona abuk-sabuk cümleler ve hezeyanlarla dolu olan bu kitapçık, bir gerçeği açık seçik ortaya koymuştur: insanlar eğer sâdık peygamberlerine tâbi olmazlarsa, onları arkalarına takacak sahte peygamberler çıkmaya devam edecektir. Eğer içinde şüphe bulunmayan Allah’ın vahyi Kur’an’a sarılmazlarsa, bu ümmetin içinden çıkan ya da çıkacak olan muharriflerin/tahrif edicilerin elleriyle yazıp ‘bu Allah’tandır’ diyerek piyasaya sürdükleri şeytanî vahiylerin tuzağına düşeceklerdir.
Muharrifler ve Müceddidler
Tecdîd, tahrîfin zıddıdır. Tahrif edileni aslına döndürmeye, tahrip edileni onarmaya, bozulanı yapmaya, eskiyeni yenilemeye “tecdîd“, bunu yapana da “müceddid“ denir. Tecdîd, sonradan uydurmak değildir. Aksine tecdîd, sonradan uydurulmuş şeyleri “asıl“dan temizlemektir. Bir bid’attan arındırma ameliyesidir. Tecdîd, kesinlikle reform değildir. Reformda, öze bağlılık aranmaz. “Deforme“ Temâyülü, s. 235-239; Mahmut Toptaş, K. Kerim ve 19 Efsânesi, İnkılâb Y; E. Şenlikoğlu, İnsanlar da Kayar, Mektup Y; B. Sağlam, 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Tebliğ Y. ve 19 Meselesini doğrulayan ve Atatürk’ü savunan eser olarak bkz. Cenk Koray, Kur’an-İslâmiyet, Atatürk ve 19 Mûcizesi, Altın Kitaplar Y.
3134] Anlaşmazlık sûresi, s. 1
3135] Mehdi suresi, s. 13
3136] Allah Teâlâ, suresi, s. 15-16
3137] s. 26
3138] Tayyı Mekân suresi, s. 44
3139] s. 62
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmakla “tahrif“ arasında benzerlik varsa da, bunların izâlesi için yapılan “reform“ ile “tecdîd“ arasında mâhiyet farkı vardır.
Reform, orijinali şart koşmaz. Reformun karşılığı “tecdîd“ değil; “ıslah“tır. Reformasyon, düzeltme, iyileştirme, daha kullanışlı hale getirme işidir. Elde deforme olmamış bir “asıl“ olmadan bir şey reforme edilebilir, ancak elde tahrif olmamış bir “asıl“ olmadan tecdid gerçekleştirilemez.
Tarih, müceddidlerle muharrifler arasındaki bitmez tükenmez mücadelenin en büyük şâhididir. Muharrifler, tarih boyunca hep müceddidlere düşman olagelmişlerdir. Ekmeğini tahriften çıkaran her tahrifçi, tecdid yanlılarının amansız düşmanıdır. Bu nedenle de tarihte bir inancın müceddidlerine en çok düşman olanlar, o inancı inkâr edenler değil; o inancın tahrif edilmiş biçimini kabul edenler olmuştur.
Benî İsrâilin Tahrifi ile Bu Ümmetin Tahrifi Arasında Karşılaştırma ve Sonuç: Tahrif, İslâm ümmetinin yahûdileşme tehlikesine en çok mâruz kaldığı bir temayüldür. İsrâiloğulları dinlerini tahrif edince; ahlâkî, sosyal ve siyasal yapıları da tahrip olmuştur. Bu ümmet de dinini tahrif edince aynı âkıbete uğrayarak ahlâkî, sosyal ve siyasal bir çöküş sürecine girmiştir. İsrâiloğullarının Tevrat’a sarılarak öze dönmesi artık mümkün değildir. Çünkü Tevrat’ın muhâfazası benî İsrâil bilginlerine bırakıldığı için aslı kaybolacak bir biçimde tahrif edilmiştir. Ancak ümmet-i Muhammed’in Kur’an’a sarılarak dinini tecdid etmesi mümkündür. Çünkü Kur’an, bizzat Allah tarafından korunmuştur.
İsrâiloğullarını tahrife yönelten sebeplerin başında iki şey gelir: Kör taassup ve dünyevîleşme. Bu ümmetin tarihindeki tahrifin sebeplerinin başında da bu iki unsur gelmektedir: Siyaset, mezhep, meşrep, soy, ırk, ulus asabiyeti ve makam-mevki, mal-mülk, servet-şöhret ihtirası.
Bu ümmetin muharrifleri Kur’an’ın metninde tahrifat yapamamışlarsa da, onun mânâsında te’vil, tefsir, nesh, tahsis adı altında birçok tahrifat yapmışlar, bunu müteşâbih âyetler sınırında da tutmayıp muhkem âyetleri dahi mezhep, meşrep ve politik kavgalarında silâhlarının ucuna takmaktan çekinmemişlerdir. İsrâiloğullarının en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur’an’da gerçekleştiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan “hadis“te gerçekleştirmişlerdir.
Müslüman İsrâiloğullarının yahûdileşmesinde nasıl eski Mısır, Yunan, Filistin putperest kültürlerinin etkisi olmuşsa, bu ümmetin yahûdileşme temayülüne sapmasında da başta isrâilliyyât olmak üzere Yunan, Roma, Bizans, kadim Türk ve çağdaş Batı kültürlerinin tahrip edici etkileri olmuştur.
İsrâiloğulları içerisinden çıkıp da kendilerine has peygamberler ve kitaplar ihdas eden sapık grupların benzeri bu ümmetin içerisinden de çıkmıştır. Bahâîlik, Kadıyanîlik, Hurûfîlik, 19’culuk ve İskender el-Ekber taifesi bunlardan birkaçı. Bu sapkınlıklardan birçoğunun ortak yanı da bir tür rakam gizemciliğine dayalı “cifr“ ve “ebced“e aşırı düşkünlükleridir.
Hurâfe, tarih boyunca tahrifin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Tarihte ve günümüzde din ne kadar tahrif edilirse, hurâfe de o kadar itibar kazanmaktadır. Şimdilerde toplumumuzda hayli ilgi toplayan medyumlar, tarotçular, burççular,
TAHRİF
- 785 -
falcılar, büyücüler, cinciler ve bilumum çağdaş üfürükçüler din düşmanı rejimin açtığı boşluktan istifadeyle ortaya çıkmışlardır.
Hurâfecilik, öteden beri sanıldığı gibi yalnızca mistik, geleneksel ve gizemci çevrelerin müptelâ olduğu özel bir sapma değil; 19’culuk sapkınlığında da görüldüğü gibi akılcı, modern ve bilimci çevrelerin de pekâlâ sarılabileceği genel bir sapmadır.
Bel’am, “din âlimi“ne karşı çıkarılan “devlet âlimi“ tipidir. Her din ve dinî toplum, kendi içerisinden çıkardığı “Bel’amların“ tahrif ve tahribine mâruz kalmıştır. Bu konuda ümmet-i Mûsâ ile ümmet-i Muhammed’in kaderleri garip bir biçimde birbirine benzemektedir.
Tahrif ile tecdid arasındaki savaş, neredeyse insanlıkla yaşıttır. İlk tahrifçi şeytandır. Tarih boyunca, bir dinin muharrifleri, aynı dinin müceddidlerinin en büyük hasmı olagelmiştir. Bu ezelî kural, bu ümmette de bozulmamıştır. Günümüzdeki İslâmî mücadelenin içinde olanlar, bu tarihî gerçeğin çağdaş tezâhürlerinin acı hâtıralarıyla doludurlar. 3140
3140] M. İslâmoğlu, a.g.e. s. 212 vd.
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tahrif Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Tahrîf Kelimesinin Kökü Harf ve Türevleriyle İlgili Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 8/Enfâl, 16; 22/Hacc, 11.
B- Tahrif Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmrân, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
b- İncil, Hristiyanların Tahrifine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide, 110.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. 1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 177-180
2. 2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 327-328
3. 3. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 87-89
4. 4. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 390-400
5. 5. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 180-191
6. 6. El-Mîzan Fî Tefsîri’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. s. 1, s. 300-301
7. 7. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 156-159
8. 8. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s .157-161
9. 9. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 107-125
10. 10. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 90-92
11. 11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 125-130
12. 12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 21-23
13. 13. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 162-163
14. 14. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. 92-94
15. 15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 85-86
16. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 83-89;176-253
17. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebu Zehre, Fikir Y. s. 92-95; 129-133
18. Kur’ân-ı Kerim’de Yahudiler ve Hristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet V. Y. s. 188-198; 216-221
19. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münafıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y. s. 37-41
20. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y. s. 148-154; 305-342
21. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 198-200
22. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, İmam el-Harameyn el-Cüveynî, Seha Neşriyat
23. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
24. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? Ahmed Deedat-E. Yüksel, İnkılab Y.
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 787 -
Kavram no 173
İmtihan 11
Bk. Zulüm-Zâlim; Küfür-Kâfir;
Firavun; Hüküm-Hâkimiyet
TÂĞUT VE TUĞYÂN
• Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
• Siyasî Otoritenin Tuğyânı
• İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
• Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
• Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut'laşması
• Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
• Tâğut Kimdir?
• Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah'tan Almıyorsa Tâğuttur
• Tâğut ve Tuğyan'ın Çağdaş Boyutu
• Tâğutların Özellikleri
• Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
• Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
• Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
“Allah onlarla istihzâ (alay) eder, tuğyânlarında (azgınlıklarında) onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.“ 3141
Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyanla ifade edilmiştir. “Su tuğyan ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“3142 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah'ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah'a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah'ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah'a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur'an'da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8'i, tâğût şeklindedir. Tâğût, tuğyanı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır. Tuğyan kelimesi de Kur’an’da toplam 9 yerde kullanılır.
3141] 2/Bakara, 15
3142] 69/Haakka, 11
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tuğyan, istikametten bir sapmadır.3143 Tuğyana sapmanın Mûsâllat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur'an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller“ olarak tanıtır. 3144
İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah'ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için tuğyana açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah'a ortak koşmaya, nefsini O'nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyan halidir. Bu tür insanlar da Kur'an diliyle tâğîdir.
Kur'an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyana kalkışanların vasıflarından sayar. 3145
Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyan, hak hukuk ve sınır tanımamak, inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara acımamak ve dolayısıyla Allah'ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak O'na ortak koşmak, kısacası nefsinin, heva ve hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyan olarak belirtilir.3146 Tuğyan, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.“ 3147
Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyandır. İsrail oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız. Gazabımı hak eden, şüphesiz mahvolur.“ 3148
Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyandır. “Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.“3149 Buradaki ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak biçiminde de anlaşılmıştır.
Kur'an; Firavun'un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha başka üzerlerine Allah'ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını tuğyan kelimesiyle
3143] 11/Hûd, 112
3144] Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
3145] Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
3146] 79/Nâziât, 17, 21-24
3147] 11/Hûd, 112
3148] 20/Tâhâ, 80-82
3149] 55/Rahmân, 8-9
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 789 -
açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün en büyük ve istediklerini istedikleri biçimde yapabilecek gücü olarak görüp tam bir istiğnanın içine girmişler, tuğyanın içine dalmışlardır. Semud kavmi bağlarda, bahçelerde, çeşme başlarında ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp müsriflerin emrine itaat etmekle ve Salih’in (a.s.) uyarmalarına kulak tıkayarak Allah'ın âyetlerine yüz çevirip O'na şirk koştukları yetmiyormuş gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi boğazlamakla3150 tuğyankâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedî hayat umuduyla köşkler dikip boş şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat çıkarırken Hûd’un (a.s.) çağrısına uymayarak Allah'a şirk koşmaya devam etmekle tuğyan içine batmışlardı. 3151
En zâlim ve en tuğyankâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh'un kavmi3152 kendilerini üstün görüşlü ve mü'minleri de ayak takımı olarak değerlendirmeleri, Hz. Nuh'u taşlamakla tehdit etmeleri ve bir an önce kaçınmaya çağırdığı azabı getirmesini istemeleri, çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli kibirli ayak diremeleri, büyük büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tanrıları bırakmamalarıyla3153 şehirlerde tuğyanda bulunmuş ve fesadı artırmış oluyorlardı.3154 Aynı şekilde Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler yapıyor, erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ'nın çağrısına sağır kesilip Allah'a şirk koşuyor ve kendisini insanların en büyük Rabbi ilan ediyordu.
Kur'an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyan kökünden bir fiille (tağâ = tuğyan etti) ifade etmektedir. İlginçtir ki, suların tuğyanı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur'an, “zulme sapan, tuğyan edip azan“ bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza, amel cinsindendir“ prensibi bu olayda net olarak kendini göstermekte ve insanın tuğyanını tabiatın tuğyanı ile cezalandıran sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir. Yine benzer bir durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka sûresi 5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye“ ile helak edildikleri belirtilmektedir. Bu “tâğıye“ de tuğyan kökünden türeyen bir isim olup, tuğyan eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından devreye sokulan tuğyan edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir. Bu âyette cümle o şekilde düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud kavmini helak eden kuvveti, hem de bu kavmin helâkine sebep olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud kavmine gelince, onlar tâğıye (tuğyan eden, azan) bir topluluk oldukları için tâğıye ile (yani azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.“ 3155
Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden haddi aşıp isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan insana, Allah'ın emrine boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına, zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir. Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı halde baş kaldırıp isyan eden, her istediğini yapabileceğini zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde her emre boyun eğen “Allah'ın askerleri“3156 olan tabiat güçleri, yani doğal âfetler tarafından mağlup ve perişan edilir.
3150] 26/Şuarâ, 146, 157
3151] 26/Şuarâ, 128-130
3152] 53/Necm, 52
3153] 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
3154] 89/Fecr, 11-12
3155] 69/Haakka, 5
3156] 48/Fetih, 7
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
Tuğyan, insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.“3157 Âyetin hemen devamında, insanın tuğyanının temel sebebi gösterilir: İstiğnâ; yani insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini hiç kimseye muhtaç olmayan bir konumda zannetmesi ve okumaması, vahiyden/ilimden uzak olması.3158 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla tuğyâna sürükleyen en büyük etken, ya malının çokluğu veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır; ikincisi ise otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir. Tuğyanın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış, rızkı da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir.“3159 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan“3160 ve “kötülüğü çok emreden nefis“3161 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik eder. Bunun için Kur'an, nefis ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır ve onların vesvese ve saptırmalarına karşı uyanık bulunmayı emreder. Allah'ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf ve merhametinin bir eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır.3162 Başıboş bıraksaydı, insanın aleyhine olurdu; ademoğlu azıp sapardı. Bununla beraber, insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman etmemişlerdir.
Tuğyan, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin üstünde görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır. Kur'an'a göre, bu doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun'dur.3163 Firavun, bütün gücün kendi elinde olduğunu vehmediyor, insanları küçük görüyor, onları öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu.3164 Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun mülkü idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?“3165 Firavunlar medeniyeti bir tuğyan medeniyeti idi; batışları bu yüzden olmuştur: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? Sütunlar, saraylar sahibi Firavunlara. Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyan sergilediler (azgınlık ettiler) ve oraları fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.“ 3166
Sünnetullah gereklerinden birini Kur'an belirtir: Bütün uygarlık ve saltanatların çöküşü tuğyan (azgınlık) yüzündendir. Bu, daha çok, maddî değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında bu yatar. Tuğyana sapanların cezaları, bir tabiat tuğyanı olan ateşle verilecektir. Cehennem, tabiat kuvvetleri tuğyanının çok güçlü bir belirişidir.
Tuğyancı zâlimlerin cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle ceza
3157] 96/Alak, 6
3158] bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
3159] 42/Şûrâ, 27
3160] 12/Yûsuf, 5
3161] 12/Yûsuf, 53
3162] 75/Kıyâme(t), 36
3163] Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
3164] 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
3165] 43/Zuhruf, 51
3166] 89/Fecr, 11-13
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 791 -
yoludur.3167 Cehennem, bir gözetleme yeridir, tuğyana sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.3168 Böyle olduğu içindir ki, cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni tuğyana ben itmedim“ şeklinde konuşacaklar; “tuğyana sapmış bir topluluk idiniz, haydi görün sonunuzu!“ hitabını duyacaklardır. 3169
Siyasî Otoritenin Tuğyânı
Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve haddini aşması, Allah'ın koyduğu hükümlerle belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyan türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rububiyet iddiasına kadar götürür. Bu, ya Firavun'un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablık iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: 'Ben sizin en yüce rabbinizim' dedi.“ 3170
Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun'un tuğyanıdır. Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rububiyet dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb'e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun'un tuğyanını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Mûsâ'nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi'de Tuvâ'da seslenmişti: 'Firavun'a git, çünkü o tuğyan etti (azdı).“3171 Buradaki tuğyanı, hem Yaratıcı'ya karşı, hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı'ya karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek suretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyanın zirvesine ulaştı. O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî'nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden Rabbinizim. Size âlemde emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!“
İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu İrem'e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan Semûd'a? Ve kazıklar sahibi Firavun'a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.“3172 Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar sahibi Firavun denilmesi: Fira3167]
Bk. 79/Nâziât, 39
3168] 78/Nebe', 21-22
3169] 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
3170] 79/Nâziât, 23-24
3171] 79/Nâziât, 15-17
3172] 89/Fecr, 6-14
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vun, yere dört kazık çaktırır, işkence edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler, Allah'a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
Tuğyanın temelinde “kibir“ ve “benlik“ yatar. Tâğutlardan biri olan Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyan, küfür, şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.“3173 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyandır. İman açısından tuğyan içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun'un tuğyanı buna örnektir. Uygulama açısından tuğyan ise, zulüm ve haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten, Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.3174 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.“ 3175
İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş'as ve beraberindeki fakih ve muhaddislerin, Haccac'ın tuğyanına ve Emevî devletinin sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine'nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin'in yolundan gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik'e biatı reddeden Said bin Müseyyeb'e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac'ın zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.)
Halife Mansur'un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife Mansur'dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve işkence gören, hatta idam edilen âlimler çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri gözönüne getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Said Nursi, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed Bâkır es-Sadr...
3173] 31/Lokman, 13
3174] 5/Mâide, 45
3175] İbn Mâce, Fiten 20
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 793 -
Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyan (zulüm), ister mü'min geçinsin, ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah'ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir. Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah'ın hükmü adalet; onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.“ 3176
Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut'laşması
Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah'ın hükmünü bırakır, tuğyankârların hükümleriyle muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara hem ibâdet etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur'an, bunlardan birinci tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut, kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât, yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.3177 Böylece, tâğutun peşinden gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş3178 olurlar. Allah'a imandan önce 'lâ/hayır' silâhıyla tâğuta küfretmeleri, onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme olunmak istemekle Allah'a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.3179 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur'an âyetleri böylelerinin ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.3180 Böylelikle, şirk toplumunun üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani heva ve hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur; tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer. 3181
Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
Tâğut kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de toplam 8 yerde kullanılmıştır: 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğuta küfredip (onu inkâr edip reddederek) Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.“ 3182
“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere (inkâr edenlere) gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür.
3176] 5/Mâide, 45
3177] 2/Bakara, 257
3178] 5/Mâide, 60
3179] 4/Nisâ, 60
3180] 5/Mâide, 64
3181] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 320-321
3182] 2/Bakara, 256
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.“ 3183
“Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.“ 3184
“Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki ona küfretmekle (tâğutu inkâr etmekle, tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“ 3185
“İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 3186
“De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha çok sapmış bulunanlardır.“ 3187
“Andolsun ki, Biz her kavme; 'Allah'a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının' diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“ 3188
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.“ 3189
Tâğut Kimdir?
Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılâhta ise Allah'a isyan eden anlamında kullanılır. Allah'ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur'an-ı Kerim'de: “Andolsun ki, Biz her kavme; 'Allah'a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının' diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“3190 insanlar, sadece Allah'a kul olma, yalnız O'na ibâdet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.“3191 Yani insanlar ya Allah'a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.
Kur'an-ı Kerim'de: “Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“ 3192 buyrulmaktadır. Kur'an'daki bütün bu
3183] 2/Bakara, 257
3184] 4/Nisâ, 51
3185] 4/Nisâ, 60
3186] 4/Nisâ, 76
3187] 5/Mâide, 60
3188] 16/Nahl, 36
3189] 39/Zümer, 17-18
3190] 16/Nahl, 36
3191] 4/Nisâ, 76
3192] 4/Nisâ, 60
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 795 -
âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede3193 Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah'ın kitabından ve Peygamber'in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını Allah reddetmektedir.“ 3194
Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah'ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu noktada “tâğutî“ özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslâm'ın dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü'minlerin, Allah'ın indirdiği hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet“ diyenler, Allah'ın dinine “hayır “ demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah'a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının“ diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücadele vermeyen kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik“ çizgisini asla geçemez. 3195
Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah'ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah'a bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah'a iman edip bağlanır, sadece Allah'ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.3196 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah'a inanması gibidir. Tâğut, Allah'a ibâdetten alıkoyan, Allah'a giden yolu tıkayan, dini Allah'a has kılmayı, Allah ve Rasûlü'ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
Mevdudi'ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan herkes için kullanılır. Kur'an bu kelimeyi Allah'a isyan eden, Allah'ın kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah'a isyan eder ve O'nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe Allah'a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır. Çünkü Allah'ı inkâr
3193] 4/Nisâ, 60
3194] İbn Kesir, 1/519
3195] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 316-317
3196] 2/Bakara, 256
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.3197 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah'ı tek hâkim / egemen ve Rasûlü'nü nihâî otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 3198
Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah'ın emri dışındaki her çeşit sistem, Allah'ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam tâğuttur. Tâğut, Allah'ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir. Zira insan, ülûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adaletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler. 3199
Yusuf el-Karadavi'ye göre, Allah'ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız Allah'a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah'a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.3200
Nisa, 76. âyetine göre tâğut, Allah'a karşı olanların, uğruna savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut, itaatte Allah'a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edilecek tek merci Allah'tır. O'nun dışındakilere O'ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini Allah'tan alırlar. Kur'an, Allah'tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir.3201 İtaat edilen şey, Allah'ın hükümlerine aykırı olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır. 3202
Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin, putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir eşya, bazen bir ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir. Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur. 3203
Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut, tuğyanı yaşayan ve
3197] Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
3198] Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
3199] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, c.3, s. 269
3200] Yusuf el-Kardavî, Tevhidin Hakikatı, s. 57
3201] 16/Nahl, 36
3202] 4/Nisâ, 60
3203] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 797 -
yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta İblisler parlamentosu (hizbu'ş-şeytan, evliyâu'ş-şeytan) gibi birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur'an, bu noktada evliyâu't-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor. 3204
Bir kimse, Allah'a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim, insanların maslahat ve iyiliklerini Allah'tan daha iyi bildiğini iddia ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik etmeye gayret ederse “ilâhlık“ iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akidesini parçalamış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri“ iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa, Allah'ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler. 3205
Hz. Âdem'den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah'ı kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir. İşte Kur'an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut demektedir.
Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu bakımdan profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu kimseler, bir yandan Allah'a iman ettikleri iddiasında bulunurken, diğer yandan İslâm'ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre yer verilmesi İslâm'a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.“ 3206
3204] 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
3205] Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, 140
3206] 2/Bakara, 85
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz. Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü'min, kâfir ve münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duymaması, mü'minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında bulunan yığınların Allah'a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur'an'ı öğrenmek, mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir sorumluluktur.
Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah'tan Almıyorsa Tâğuttur
Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah'ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut“ olarak isimlenir.
Bir kimse; Allah'a, ahirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa; fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat etse, böyle bir kimsenin irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah'tan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah katında üstünlük, sadece takvâ iledir.3207 Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık“ iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla Allah'ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akidesinin dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır. Tâğut, devlet sistemlerini, ahlakî değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah'ın arzında, O'nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır. 3208
Günümüzde Allah'ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır“ sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî“ özellikleri taşırlar. Kelime-i şehadet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddeden müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
3207] 49/Hucurât, 13
3208] 4/Nisâ, 76
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 799 -
Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz.“ 3209
İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.“3210 Allah, Firavun'u helak edince, onları da helak ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.“3211; “Biz de onu (Firavun'u) ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!“ 3212
Tâğut tanımına girenler şunlardır:
a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
b- Allah'ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
c- Allah'tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
d- Şeytan tâğuttur.
e- Allah'ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler tâğuttur. 3213
Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan, Allah'a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan askeridir. Allah'ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah'a ve O'nun nizamı İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.3214 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedil-mesi, sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
a- Allah'ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle savaşmak,
b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah'a döndürmemize engel olan ve tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.
İslâm'da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan
3209] 11/Hûd, 113
3210] 28/Kasas, 8
3211] 20/Tâhâ, 78
3212] 28/Kasas, 40
3213] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
3214] Bk. 2/Bakara, 256
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü'minler, tâğutla mücadele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü'minleri tâğuta karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.3215 Tâğuta ve ondan yana olanlara karşı mücadele vermeyenler mü'min kalamazlar. Bunun içindir ki, Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.“ 3216 buyurmuşlardır. Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir. 3217
Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu bir arada yaşatmaya çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine getiren niceleri, İslâm'ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti, Allah'ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür. 3218
Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile cemiyet, sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor: Abdullah bin Mes'ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu Allah'ın yoludur“ dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki herbiri üzerinde kendisine çağıran bir tâğut vardır.“ buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi olmayın ki, sizi O'nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.“ 3219
Bugün Kur’anî kavramlar içerisinde kendisinden bütünüyle habersiz kalınan ve aynı zamanda büyük bir tahrif ve istismara uğrayan kavramlardan bir tanesi de hiç şüphesiz tâğut kavramıdır. Öyle ki; kendilerini Müslüman olarak isimlendiren insanların büyük bir kısmı tâğut kavramını hayatlarında bir kere dahi olsa hiç duymamışlardır. Çok küçük bir kesim ise, tâğut kavramını duymakla beraber, ya bu kavram hakkında hiçbir bilgiye sahip değiller, ya da azda olsa bu noktada bilgi sahibi olsalar bile bu bilginin pratiğe nasıl aktarılacağı hususunda büyük
3215] 4/Nisâ, 76
3216] Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
3217] Bk. 2/Bakara, 257
3218] Bk. 4/Nisâ, 60
3219] 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, II/ 41
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 801 -
bir cehalet içerisindedirler. Bu cehaletin doğal bir sonucu olarak, hayatlarının her alanında tâğutlara ibâdet etmektedirler. Hâlbuki tâğut kavramı Kur’ani kavramlar içerisinde en önemli kavramlardan bir tanesidir. Çünkü bütün resullerin getirmiş olduğu tek hak din olan İslâm dininin ilk şartı, tâğutu reddetme şartıdır. Allahu Teâlâ fertlerin ya da toplumların İslâm dairesi içerisine girebilmelerini öncelikle tâğutu reddetme şartına bağlamıştır. Tâğutun reddi olmadan Müslüman ismine sahip olabilmek bu noktada asla mümkün gözükmemektedir. Nitekim Allahu Teâlâ Bakara Sûresi’nin 256. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.“
Yine aynı şekilde tâğutu reddetme şartı, tüm resullerin gönderilme ve kitapların indirilme gayesidir. Tüm resuller öncelikle Allah’a ibâdet etme ve tâğutu reddetme gerekliliğini insanlara tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının“ diye peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti, onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.“ 3220
Tâğutun her türlüsünü reddedebilmek ve hâlis bir tevhid inancına sahip olabilmek için ise, tâğut kavramının ve özellikle zamanımızın tâğutlarının en iyi şekilde bilinmesi gerekmektedir.
Lisanu’l Arab’da tâğut kelimesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır: Tâğut: küfürde haddini aşan mânâsına da gelmektedir. Allah’tan başka ibâdet edilen her şey tâğuttur. Tâğut, putlardan olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir.
İbn Cerir Et-Taberî tâğut kelimesi hakkında şöyle demektedir: “Tâğut; Allah’a karşı isyankar olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şey demektir.
Bunun tefsirinde şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inat edip büyüklük taslayanları veya Allah’a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeşitli rivâyetlere rastlanır.“
Müfessirlerden Kurtubî ise bu kavram hakkında şunları söylemektedir: “Tâğutu reddedin demek, şeytan, kahin, put, ve bunlar gibi Allah’tan başka ibâdet edilen ve sapıklığa çağıran her şeyi terk edin demektir.“
Yine tâğut kavramı hakkında Mücahid şunları demektedir: “Tâğut kendisine muhakeme oldukları ve emirlerine itaat ettikleri insan görünümündeki şeytanlardır.“
İbn Kayyim el-Cevziyye ise şunları söylemektedir: “Tâğut; kendisine ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini aşan kul demektir. İnsanların tâğutu, Allah ve Resulü’nün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allah’tan başka kendisine muhakeme olunan, ibâdet edilen ve Allah’ın emrine dayanmaksızın, Allah’a itaat etmeksizin kendisine tabii olunanlardır. Bunları düşünür ve insanların durumlarına bakarsan, insanların çoğunun Allah’a değil tâğutlara ibâdet
3220] 16/Nahl, 36
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiğini, Allah ve Resulü’nün hükümlerine değil tâğutların hükümlerine muhakeme olduklarını, Allah ve Resulüne değil, tâğuta itaat edip tabii olduklarını görürsün.“
Seyyid Kutub ise tâğut kavramı hakkında şunları söylemektedir: “Tâğut, sağduyuya ters düşen, gerçeği çiğneyen, Allah’ın kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah’a inanmaktan, O’nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz. İlkelerini yüce Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her sosyal sistem, yüce Allah’ın buyruklarından kaynaklanmayan her kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her gelenek bu kategoriye girer, bu kavramın kapsamına girer.“
Bilinmelidir ki, tâğut Allah’tan başka ibâdet edilen her şey olduğuna göre tâğutların sayısını belirli bir şekilde ifade etmek kesinlikle mümkün değildir. Buna karşılık İslâm âlimleri tâğutları şu beş kısımda incelemişlerdir:
1- Şeytan: Tâğutların başı ve en büyüğü, Allah’ın kullarını kıyamete kadar Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için nefsine yemin eden şeytandır. Şeytan tüm fitnelerin müsebbibidir ve kişiyi Allah’a ibâdetten men etmesi itibarıyla tâğutların başıdır. Şeytan insanoğlunun ebedi düşmanıdır. Kıyamet gününe kadar insanoğluna Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için bütün güç ve kuvvetini harcar:
“Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.“ Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.“ 3221; “İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım“ dedi.“ 3222
Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip, iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman “imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helâl olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.“ 3223
2- Allah’ın Şeriatı Dışında Hüküm Koyan: Tâğutların en önde gelenlerinden bir tanesi de Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak yasamada bulunanlar, Allah’ın helallerini haram, haramlarını helal yapanlardır. Bu ister tek kişi olsun, isterse de bir grup, parti ya da devlet olsun fark etmez. Kim Allah’ın indirdiği hükümleri terk ederek yasamada bulunursa haddini aşmış ve tâğutlaşmıştır.
3221] 7/A’râf, 16-17
3222] 15/Hicr, 39-40
3223] 2/Bakara, 168
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 803 -
Zira teşride bulunmak, kanun ve hüküm çıkarmak ilâhlığın en belirgin vasıflarındandır. Allah’ın indirdiği hükümleri terk ederek yeni kanun ve hükümler çıkaranlar bu yaptıklarıyla Allahu Teâlâ’nın hakkını gasbederek tâğutlaşmışlardır.
Böyle bir eylem aynı zamanda Yahudi ve Hristiyan âlimlerinin yaptıklarının aynısıdır. Zira onlar da Allah’ın kendilerine indirmiş olduğu şeriatı terk ederek, Allah’ın kendileri için haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını ise haram yapmışlardır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.“ 3224
İmam Âlûsî bu âyetin tefsirinde şöyle demektedir: “Müfessirlerin çoğundan nakledildiğine göre din adamlarının yaratıcı olduklarına inanmıyorlardı. Bilakis onlara emir ve nehiy konusunda itaat ediyorlardı.“
3- Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeyen Hâkim: Allah’ın indirdiği hükümlerden başka bir hükümle hükmeden hakimde haddini aşarak tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş, beşer aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları Allah’ın kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar. Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 3225
Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip, iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman “imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.“ 3226
Câhilî hükümle hükmeden hâkim de haddini aşarak tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş, beşer aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları Allah’ın kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar. Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 3227
4- Sihirbazlar: Sihirbazlar hakkı gizleyip batılı insanlara güzel
3224] 9/Tevbe, 31
3225] 5/Mâide, 44
3226] 2/Bakara, 168
3227] 5/Mâide, 44
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göstermektedirler. Aynen Firavun’un sihirbazları gibi. Zira onlarda Hz. Mûsâ’nın hak davasını batıl göstermek için sihre başvurmuşlardı. Bununla beraber sihirbazların yaptığı her büyü şirk ve küfürle doludur. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz kitabında onlardan kendisine sığınmamızı emretmektedir: “De ki: Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden, Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.“ 3228
5- Kâhinler: Gaybten haber verdiği iddiasıyla insanları kandıran sihirbazlarda tâğuttur. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü “kim bunlara başvurursa bana nazil olanı inkâr etmiştir“ diyerek bizleri ikaz etmektedir.
Bilinmesi gerekir ki, tâğut kavramının içeriği sadece bu beş kısımdan ibaret değildir. Zira aslen tâğut yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah’tan başka ibâdet edilen her şeydir. Buna göre, bazen kişinin nefsinin ve hevasının tâğut olduğunu görürüz, Şöyle ki, kişinin nefsi her neyi emrederse kişi onu güzel görür ve ona tabii olursa nefsini tâğutlaştırmış olur. Allah’a isyan konusunda heva ve hevese itaat edilip bağlanıldığında, Allah’ın şeraitine ters düşse bile heva ve hevesin hak gördüğü hak, batıl gördüğü batıl görülerek eşyalar üzerinde hüküm verici kaynak tayin edildiğinde heva ve heves Allah’tan başka ibâdet edilen bir tâğut olmuş olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?“3229; “Hevâsını (nefsinin arzusunu) ilâh edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?“ 3230
Bazı durumlarda özellikle demokrasilerde görüldüğü üzere millet iradesi tâğut olur. Zira demokrasiler de milletin, halkın yetkisi asıldır. Demokrasiye göre; İslâm’a zıt bile olsa çoğunluğun görüşü doğru ve geçerlidir.
Bazı durumlarda vatancılık ve milliyetçilik düşüncesi tâğut olarak karşımıza çıkar. Milliyetçilik düşüncesi ümmet kavramını yok etmesi sebebiyle bütün hak ve hukuku vatan anlayışı üzerine kurmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bugün birçok İslâm alimi “kim kâfir olsun Müslüman olsun insanların hukukunu vatandaşlık anlayışına göre bina ederse kâfir olur“ demişlerdir. Çünkü bu düşünce akîde bağını koparmak, yerine başka bir bağ koymaktır ki, bu da İslâm’ın bütünüyle bertaraf edilmesidir. Asrımızın tâğutlarının milliyetçilik düşüncesini toplum içerisinde yaygınlaştırmaya çalışmalarının altında yatan temel esas da budur. Onlar devamlı surette vatan için mücadele etmeyi, vatan için yaşamayı ve vatan için ölmeyi telkin ederler ki bu da putperestliğin ta kendisidir.
Milliyetçilik anlayışına paralel olarak bazen ırkçılık düşüncesi tâğut olarak karşımıza çıkar. Kişi ırkçılığı kendisi için kabe edinip onun için mücadele ederse ırkçılığı tâğutlaştırmış olur. Irkçılık düşüncesi kişiyi öyle bir konuma getirir ki, kişi bütün ölçülerini bunun üzerine kurar. Dostluk ve düşmanlık gibi tevhid kelimesinin en önemli esasını akîde bağı üzerine değil ırk bağı üzerine bina eder. İnsanların dinine bakmaksızın kendi ırkından olanların hukukuna riâyet ederken, başka ırktan olanların hukukuna riâyet etmez ki bu da putperestliğin bir çeşididir.
3228] 113/Felak, 1-5
3229] 25/Furkan, 43
3230] 45/Câsiye, 23
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 805 -
Bazı durumlarda insanlık (Hümanizm) düşüncesi tâğut olarak karşımıza çıkar. Bu da kişinin Allah’ın şeraitini düşünmeksizin bütün fiillerini insanlığa yöneltmesidir. Hiçbir dini ayrım gözetmeksizin insan olması itibarıyla bütün insanlığı dost edinmek, bütün insanlara eşit davranmak bu düşüncenin dışa yansıyan halidir.
Burada üzülerek belirtmekte fayda görüyorum ki, bazı müfessirlerimizin tâğut kavramını şeytan olarak tefsir etmeleri üzerine günümüzün sathi düşünenleri tâğutun sadece şeytandan ibaret olduğunu zannetmişlerdir. Ve içinde yaşadıkları topluma da böyle anlatmışlardır. Bu düşünce tarzı da ister istemez toplumların, yeryüzünün bütününü kaplayan tâğutlardan habersiz kalmalarına sebep olmuştur. İnsanlar şeytana nefret beslediklerini zannederek hayatlarının bütününde tâğutlara kulluk ve kölelik etmeye başlamışlar ancak bunun farkına dahi varmamışlardır.
Sahih bir imanın gerçekleşmesi ancak Allahu Teâlâ’nın istediği şekliyle tâğutları inkâr etmekle mümkün olur. Tâğut; Allah’tan başka ibâdet edilen her şeydir. Şeytandan sonra tâğutların en tehlikelisi ise Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen idari sistemlerdir. Bir kimsenin mü’min olabilmesi için öncelikle La ilâhe reddi ile bu tâğutları reddetmesi gerekmektedir. Hayatın hiçbir alanında tâğutlara, Allah’a muhâlif bir meselede itaat etmemeli, itaat sözü vermemeli, her 3-5 yılda bir onlara iman tazeleme anlamına gelecek tavırlara meyledilmemelidir. Tâğutların mahkemelerinin Müslüman olduğunu iddia eden bir fert için asla yetkili bir kurum ve kuruluş olmadığı değerlendirilmelidir.
Tâğut ve Tuğyan'ın Çağdaş Boyutu
“Andolsun biz, her ümmete 'Allah'a kulluk edin, Tâğut'a kulluktan kaçının' diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti. Onlardan kimine de sapıklık hak oldu. İşte yeryüzünde gezin bakın, başkaldıranların sonu nasıl olmuş?“ 3231
Allah bir şeyi yaratırken onun işleyiş yasalarını, yiyeceğini, hayatını idame ettireceği rızkını da yaratır. Rabbimiz fizik âlem içinde insan toplumları için de böyle yasalar koymuştur. Bu yasalara uygun hareket etmek ilâhi dengeyi devam ettirirken, aksine hareket etmek bu dengeyi bozar.
Kur'an-ı Kerim, tufan gibi gelen yasaların bir istisnası olan taşkınlıklara da, ölçüde haksızlık yapan, ahlaki sapmalar içinde olan insan toplumlarının taşkınlıklarına da tuğyan demiştir.
İnsan topluluklarına uymaları için hayatın çeşitli alanlarına ait temel buyruklar indiren Allah, bu buyruklardan sapanları tâğut olmakla suçlamıştır, insanların tuğyanı sadece toplumda kargaşalık çıkarmaz. Fiziksel alemi, karayı, denizi, havayı, ozonu hatta atmosferin dışını dahi bozmaktan çekinmeyen bir karaktere sahiptir. O halde Allah'ın indirdiği ilkelere göre hareket etmeyen, örgütlü bir düşünce (ideoloji), ilâhi dengelere savaş açmış demektir. Bunun için tâğut, Allah'a iman edenlerin inkâr etmeleri gereken bir ilâhtır.
Tâğut, “Tağvâ“ ve “Tuğyan“ mastarlarının çokluğu ve büyüklüğü ifade eden bir kipinden türemiştir.' “Tağaâ kök harflerinden müştak olan “Tâğut“, çokça azan, taşkınlıkta, sınırı aşmada ileri giden demektir. el-Müfredat sahibi Ragıb
3231] 16/Nahl, 36
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el-İsfehani “Tuğyan“ maddesinde konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir. “İsyan ve günahta sınır tanımayacak kadar ileri gitmek“
Tâğut'un kelime anlamı ile çokça azgın haddi aşan anlamına gelirken, terim olarak da, zorla yahut insanları şartlandırarak kendisine kulluk ettiren (Firavun gibi) küfrün önde gelenlerine denir. Ayrıca şeytan, put, sihirbaz, kâhin için de kullanılan bir nitelemedir.
Eğer bir insan Allah'a isyanda ileri gider ve insanları kendi taşkınlığına ortak yapıp boyun eğmeye zorlarsa tâğut olur. Tâğut bir kişi olabileceği gibi dini ya da siyasi bir lider, kral, padişah, devlet başkanı olabilir. Sözü edilen güçlerin dayanağı, dayanışma içersinde olduğu kurumları da tâğut olabilir. Örneğin devlet ve benzerleri gibi...
İlkelerini Allah'ın direktiflerine dayandırmayan her düşünce, her kurum ve gelenek bu kavramın kapsamına girer. Hakkı çiğneyen, ilâhi vahyin ilkelerine savaş açan her düşünce, sistem, ideoloji ve Allah'ın adını istismar ederek, dinin yerine hurafeler ikâme eden herkes, tâğut kavramının kapsamına girer.
İnsanları “küfre“ düşüren her kişi, “fuhşa“ sürükleyen her dünya görüşü, “fesada“ saplanan ve “ifsada' yönelten her kurum, her türlü şirk önderliği tâğuttur.
Kısaca tâğut, Yüce Allah'ın onayına dayanmayan herhangi bir hukuk sistemi, Allah'ın şeriatınca desteklenmeyen her hükümranlık, otoritesinin meşruiyetini Allah'tan almayan her türlü yönetim, uygulamasını Allah'ın şeriatı ile test etmeyen her iktidar, hakka tecavüz eden her zalim düşünce tâğuttur.
Kur'an'da Tâğut'un Kelime ve Terim Anlamları
Türevleriyle birlikte Kırka yakın âyette geçen tâğut, suyun kabarıp taşması, yatağından çıkıp kenarlara hücum etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu durum, yeni bir ilâhi emirle tabiatin genel işleyiş kanunlarının dışına çıkmasını ifade eder. Bu tuğyan hali insanın tuğyanını takiben bir ceza olmak üzere gerçekleşmiştir: “Sular kabarınca (Tağâ el-mâu), biz sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“ 3232
Aynı sûrenin 5. âyetinde de Semud kavminin yok eden fırtınadan “Tağiye“ kelimesi ile söz edilmiştir. Nuh kavminde olduğu gibi insanların tuğyanı/ilâhi çizgiden çıkması fiziksel alemin tuğyanını davet etmiştir: “Bu yüzden Semûd azgın bir olay (tâğıye) ile helâk edildiler.“ 3233
İnsan toplumları için uyulması gereken İlahi yasalar, nebevi vahiy ile belirlenmişken, azgınlık yapan, zulmü, ifsadı yaygınlaştırarak Tâğut nitelemesini hak edenleri Rabbimizin hem dünyada hem de ahirette cezalandırması O'nun adaletinin bir gereğidir. Dikkatimizi çekmesi gereken husus, insanın tuğyanının, tuğyana geçmiş maddi bir kuvvet tarafından yetki altına alınmaya çalışılmış olmasıdır. Ancak tufan ya da fırtınanın tuğyanı yaratıcıdan izinlidir ve adaletin tekrar ikamesi için son çare olarak devreye sokulmaktadır.
Tuğyan içinde olanlar sadece kendilerini değil, tüm insanlığı etkilerler. Hatta sınırsız kalkınma ve ilerleme sloganlarıyla hareket eden günümüz Batı medeniyetinin dünyayı bir felakete sürükleyecek teknolojiler üretmesi örneğinde
3232] 69/Haakka, 11
3233] 69/Haakka, 5
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 807 -
görüldüğü gibi, fiziksel âlemin ilâhi dengelerini de bozacak bir karaktere sahiptir.
Tâğutların zulümlerine engel olmamak, bütün bir toplumun helak nedenidir. Semûd kavmi, Mısır'ın Firavunî uygarlığı hep tuğyan üzere bir yaşam tarzı sürdürdükleri için helak edilmişlerdir: “Semûd (kavmi) azgınlığı (tuğyanı) yüzünden yalanlandı. En bahtsızları (şakileri) ayaklandığı zaman, Allah'ın elçisi onlara: “Allah'ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayın“ dedi: Onu yalanladılar, deveyi kestiler, Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti.“3234; “Ve piramitler sahibi Firavun'a bunlar ülkelerde azmışlardı. (Tâğutluk yapmışlardı). Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azab kırbacını çarptı.“ 3235
Tuğyânı bir yaşam tarzı haline getirenler menfaatleriyle öyle bütünleşirler ki, uyarı ve öğüt fayda vermez hale gelirler. Tuğyan hastalığı dolayısıyla adalet çağrısı yapanların öğütleri onların küfrünü ve zulmünü daha da arttırır.
“... Andolsun, Rabb'inden sana indirilen, onların, çoğunun azgınlığını (Tuğyan) ve küfrünü arttıracaktır...“ 3236
Tuğyan, insanın kendisini ilâhlaştırması sonucu doğan şer bir fiildir. “Şimdi sen Firavun'a git; çünkü o azdı (tağâ) 3237; “(Firavun): “Ben size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür...“ 3238
Cibt, cansız put anlamında iken, Tâğut o putu sembol olarak kullanıp zulüm düzenlerini kuran, bilinçli, azgınlıkta kararlı tavrı çağrıştırmaktadır.
Nisâ sûresi 51. âyette cibt (put) ve tâğut yanyana ve ayrı anlamlara tekabül etmek üzere kullanılmıştır. Siyak sibaktan anlaşıldığına göre ehl-i kitaptan bazı insanlar, Kur'an'ın indirildiği dönemde müslümanlarla ittifak kurmaları, Kur'an vahyine inanmaları gerekirken müşriklerle işbirliği yapmışlardır. Bunun nedeni tevhidi, üçlemeye ya da birtakım kuruntularla şirke yaklaştırmaları dolayısıyladır.
Nasıl Allah'ın indirdiği yasalara göre hareket etmemek bir taşkınlıksa, bu taşkınlığa öncülük eden din adamları, rahipler, hahamlar, kahinler, beyler, paşalar, efendiler, üstadlar da birer tâğuttur. Çünkü bu kişilere Allah'ın onayından geçmeyen yasalar koyma yetkisi tanımışlardır. Bu yetkiyi üstlenenler ise ilâhi ölçüleri çiğneyerek taşkınlık yapmışlar Allah'ın tekelindeki bir imtiyaz olan egemenliği insanlara vermişlerdir. Bu tutum bir taşkınlık ve kuralları çiğneme olayıdır. 3239
Tâğutların Özellikleri
a- Müstağnilik: Kendilerini, zengin, yeterli, üstün görmeleri, 3240
b- Zulüm: Haksızlık yapmayı bir hayat tam olarak sürdürmeleri, 3241
3234] 91/Şems, 11-14
3235] 89/Fecr, 10-13
3236] 5/Mâide, 64; Ayrıca Bk. 2/Bakara, 15, 6/En’âm, 110, 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/Nahl, 60; 23/Mü’minûn, 75; 52/Tûr, 32
3237] 20/Tâhâ, 24; Ayrıca Bk. 20/Tâhâ, 43; 79/Nâziât, 17
3238] 20/Tâhâ, 71
3239] Bk. 4/Nisâ, 51-55
3240] 96/Bk. Alak, 6-7
3241] Bk. 53/Necm, 52
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c- Kurdukları sömürü düzenin korumak için ellerinden gelen gayreti göstermeleri; kararlı, bilinçli olarak tuğyanı seçmiş olmaları, 3242
d- Fesadı yaygınlaştırmayı bir kazanç vesilesi saymaları, 3243
e- Maddi gücü elinde bulundurmak için her türlü haksızlığı halkına reva görebilmeleri, istikbarı sürdürebilmeleri için halkın zayıf kalmasına yönelik politikalar icra etmeleri. Örneğin nüfus kontrolü ve güç kontrolü için bebekleri kesecek kadar cânîleşebilmeleri. 3244
Tâğut'a Kulluk
Tâğuta ibâdet etmekten sakınmak, mü’minlerin temel görevleri arasındadır. Çünkü, Allah'ın dışındaki nesne, kişi, kurum vb. ibâdet etmek, Rabbani yöneliş içerisindeki kişiliklere yakışmaz.
Zümer sûresi 17-18 âyette Tâğuta kulluktan kaçınmak ile sözün en güzeline uymak arasındaki, uyma olayına dikkatimiz çekilmektedir. Böylece Tâğutun insan ruhunda dolaşan belli belirsiz bir duygu olmadığını, önemli bir tercihte somut bir şekilde karşısına alınanın mücadele alanı olduğunu öğrenmekteyiz.
Nefsini tezkiye etmek isteyenler, sözlerin en güzeli olan ilâhi bildirime uyarlar. Hayatlarını kötülükle, günahla çevrili insanlar ise Tâğutun günaha, kirliliğe çağıran sözlerine kulak verirler:
Tâğutun peşinden gidenler, onu öncü, yönetici dost (velî) olarak kabul ettikleri için, ona ibâdet etmiş olurlar. 3245
Tâğut ise kendisini velî edinenleri ateş çukuruna, nurdan zulümâta götürüp karanlıklar içinde bırakıverirler. 3246
Mâide sûresi 60. âyette “maymun ve domuz olun“ denilerek Allah'ın gazabına uğrayan ehl-i kitaptan bazı kimseler, tâğuta ibâdet etmekle suçlanmaktadırlar. Somut olarak onlar din adamlarına tapmış değillerdir. Yani azgın, çizgiden sapmış ve hakka tecavüz eden otoritelere, onlar, açıkça rükû ve secde yaparak kulluk yapmıyorlardı. Fakat hahamlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri için bu durum kulluk olarak nitelendirilmekte ve yoldan sapmak şeklinde anılmaktadır.
Kısaca tâğuta ibâdet edenler, Allah'ın indirdiklerine muhalefet ettikleri için ilâhi adalet tarafından maymun ve domuz olmakla cezalandırılmışlardır. Çünkü onlar, Allah'a düşmanlık, Allah'a “cimridir“ diye iftira etmek, haram yeme konusunda yarışmak, günah işleyerek tuğyanı hayatlarında kurumlaştırmak vb. şer eylemleri işlemişlerdir. 3247
Tâğut'a Kulluğun Somut Tezahürü: Hâkimliğine Başvurmak
Âyetlerde sözü edilen ehl-i kitaptan olup, Allah'ın önceden indirdikleri yahut Kur'an'daki hükümler yerine başka bir sistemin başka bir hüküm merciğinin
3242] Bk. 11/Hûd, 27-32; 26/Şuarâ, 111-116; 71/Nûh, 71/7-25
3243] Bk. 89/Fecr, 11-12
3244] Bk. 28/Kasas, 4
3245] Bk. 5/Mâide, 60
3246] Bk. 2/Bakara, 257
3247] Bk. 5/Maide, 60-65
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 809 -
hakemliğine başvurmak isteyen yahudiler ve onların yardakçıları münafıklardır. Bu gruplar uymak istedikleri hüküm kaynağını nevalarından olmakta böylece ilâhlığın başta gelen yetkisini kendisine yakıştırdıkları için kendileri tâğut ilan etmiş olmaktadırlar.
Münafıklar Allah'ın dininden meşruiyetini almayan bir kaynağın hakemliğine başvurarak sonucu hüsranla bitecek bir maceraya atılmış oluyorlar. “Şunları görmüyor musun? kendilerinin, sana ve senden önce indirilene inandıklarını soruyorlar da, hakem olarak tâğuta başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmişti. Şeytan onları iyice saptırmak istiyorlar.“ 3248
Şeytan ve tâğut kelimelerinin ayrı ayrı kullanılmasından anlıyoruz ki, tâğut şeytanın razı olacağı şekilde yeryüzünde egemenlik kuran insanlar anlamına gelmektedir. Ağızlarıyla inandıklarını söyledikleri halde, hayat tarzı olarak başvuru kaynağı olan ilâhi bildirgelere ters hareket edenler tâğuttur. Mü’minlerin görevi, bunları dost tutmamak, inkâr etmektir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edip küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 3249
Karanlığın Dostu Tâğutların, Kendilerini Temize Çıkarma Çabası
Allah'ın şeriatını bir yana bırakıp, başka bir kaynağın hakemliğine başvuranlar, her zaman kendilerinin temiz oldukları iddiasında bulunurlar ve hatta bu konuda kendilerini temize çıkarmak için Allah'ın adını bile istismar ederler.
“Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tâğuttur. (O da) Onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.“ 3250
Tâğutlar karanlığa yolcu taşıdıklara halde dostlarına hayra, iyiliğe, uzlaşmaya çağırdıkları mesajını vererek aldatmaya çalışırlar: “Ya nasıl, elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden başlarına bir felaket gelince, hemen sana geldiler de: “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak isledik“ diye Allah'a yemin ediyorlar.“ 3251
İslâmî Mücadele Yöntemi Olarak Tâğut'u İnkâr
Küfrün kaynağı tâğut, imanın kaynağı ise Allah'tır. Tâğutu inkâr bir mücadelenin İslâmîliğinin garantisi aynı zamanda başarısınında teminatıdır. Çünkü Tâğutu inkâr edip Allah'a gönülden inananlar Urvetu'l-Vuska'ya/kopmaz kulba yapışmıştır. Bu kulbun yapışanını selamet sahiline ulaştıracağından kuşku yoktur.
“Dinde ikrah yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu inkâr edip Allah'a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulba yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.“ 3252
Tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesi, yeryüzünde görevlendirilmiş bütün elçilerin ve mü’minlerin uymakla yükümlü, oldukları bazı temel ilkeler üzerinde yükselir. Bu ilkelerin en başta geleni tâğutu inkâr etmektir; İslâmî kimliğin
3248] 4/Nisâ, 60
3249] 4/Nisâ, 76
3250] 2/Bakara, 257
3251] 4/Nisâ, 62
3252] 2/Bakara, 256
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumsal hayata yansıyan bariz vasfı tâğuti otoriteye, bu otoriteyi temsil eden kurumlara ve şahıslara açık bir red tavrına sahip olmasıdır.
Tâğut kavramı kendini yeterli ve Allah'tan bağımsız olarak görüp azgınlaşan Allah'ın uluhiyetine (Hanlığına) ve Rabbliğine karşı tuğyan İçinde olan her tür kişi ve kurumu kapsar. Bu yönüyle açıkça şeytanın tarafında yer alan ve Allah'ın dininin yeryüzünde ortaya çıkma biçimlerine ve nişanelerine (Örneğin; başörtü zulmü, faiz yasağını alaya almak, hadleri alaya almak, ihramla, haccın rükunlarıyla dalga geçmek) karşı savaş açan yerel ve evrensel dünya sistemleri birer tâğuttur. Nasıl Firavun nüfusu kontrol ederek insanların neye saygılı neye saygısız olması gerektiğini tespit ederek, eline geçirdiği güçle şirk sistemini hakim kılarak tâğutlaştıysa günümüzün Firavunları da geniş kitleleri, zayıf bırakarak, genel servetten mahrum kılarak, sömürü politikalarıyla insanları esip sindirmektedirler. Bu nitelikleriyle tâğut insan haysiyet ve onuruna aykırı olarak zalim küfre dayalı bir sistemi göğüslere vesvese vererek, şartlama yoluyla medya ve benzeri güçleri kullanarak, yahut askeri kaba kuvvete zor ve şiddete dayalı olarak mahrum kitlelere emperyalist sistemini dayatanlardır.
Tâğutu inkâr, sözde kalmaması gereken bizzat yaşamayı da içeren bir şekilde egemenliğin tümünü Allah'a hasretmeyi gerektirir. Tevhid kelimesinde Allah'tan başka tüm otoriteleri reddetmek anlamına gelen “lâ“ demek nasıl Allah'a imanın bir ön şartıysa, tâğutu inkâr da Allah'a yönelmenin bir ön şartıdır.
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde vardır. Müjdele kullarımı. Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar, işte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. Ve onlar akl-ı selim sahibidirler.“ 3253
İslâmî kimliğin en belirgin vasıflarından biri tâğuti güçlere karşı tavır almaktır. Allah'ın değil sistemin rızasını kazanmaya çalışan sözde mukaddesatçı, muhafazakarlıkta ölçüsüz oluşumlar İslâmîlik iddiasında bulunamazlar. Günümüzde İslâmîlik iddiasındaki birçok oluşum mevcut şirk sistemine yaklaşımda ve kurduğu yapısal ilişkilerde genelde tâğutla uzlaşmacı sentezci bir yaklaşımı benimsemektedirler.
Uzlaşmacılık, İslâmî olmak iddiasındaki bir mücadelenin esası olamaz. Devleti, “ebed-müddet“ olarak görüp adeta Allah'ın hâkimiyetine ortak koşarak masum telakki etmek, yaptıklarını sorgulamamak, hatta İslâm'a karşı açılmış bir savaşı sevap getiren bir “ictihad“ olarak nitelemek, sorunu yöneticilerle ve yöneticilerin uygulamalarıyla sınırlıymış gibi görmek, olsa olsa safdilliktir. Devlet, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı ve işleyişe sahiptir. Tâğuti bir karaktere sahip olan devleti “aynı gemideyiz“ edebiyatı ile koruyucu, kollâyıcı pozisyon içerisine girmek son derece yanlıştır. Bu tutum, 1960'larda İslâmî duyarlılığı olan kitleleri Missuri Zırhlısından çıkan Amerikan askerlerini koruma ve kollama görevi amacıyla, solculara karşı kışkırtan basiretsiz noktalara kadar uzanmıştır.
Mevcut şirk sistemini doğru tanımlamak, neye sahip çıkıp çıkmamamız gerektiğini belirlemek için elzemdir. Missuri Zırhlısı örneğinde görüldüğü gibi geleneksel anlayış ve yapılanmalarının olumsuz mirasına dair önemli ipuçları vermektedir. Temelinde iyi niyet bulunan birçok muhafazakâr yapı, adeta Allah'ın değil tâğutun rızâsını kazanma kaygısıyla oluşturulmuştur.
3253] 39/Zümer; 17-18
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 811 -
Mevcut durumu ve câri sistemi kutsamaktan ötürü, geçmiş yıllarda Kur'ani düşünce ve Kur'ani kavramların önü kapatılmıştır. Müslüman isminin önüne sağcı, muhafazakar, mukaddesatçı, milliyetçi vb. sıfatlar eklenmiştir. Dünya sisteminde faşizmin moda olduğu yıllarda milliyetçilik sıfatı nasıl tâğutun bir dayatması ise, Körfez Savaşı'ndan sonra kurulduğu iddia edilen “Yeni Dünya Düzeni“nde de liberal, demokrat, sivil toplum gibi sıfatlar tâğutun birer dayatmasıdırlar. Müslüman kimliğinin önüne böyle bulandırıcı sıfatlar eklemek değiştirmek zorunda olduğumuz şirkin değerlerine teslimiyete yol açar.
İslâmî mücadele evrensel ya da yerel, geleneksel ya da modern tâğuti oluşumlara karşı net, tavizsiz, devrimci bir tavrı gerektirir. Çünkü tâğutu inkâr Allah'a imanın bir ön koşuludur. Bu tavır bütün peygamberlere emredilmiştir. Çünkü ilkelerin, zamanın değişmesiyle, düşmanın farklılaşmasıyla hükmü ortadan kalkmaz. Egemen şirk sistemi zamana ve zemine göre müslümanları çeşitli yerlere yama olarak eklemek isteyecektir. Bu dayatmalar karşısında tavizkar bir tutum sergilemek İslâmî ilkelerin tasfiyesine kadar gidebilecek çıkmaz bir sokaktır.
Zamanın egemen güçleri, Peygamberimizle de ilkesel uzlaşılara girmek istemiştir. Ancak Allah Teâlâ O'nun kalbini bu tür oyunlara karşı sağlamlaştırarak sapmayı önlemiştir. “Onlar istediler ki sen onlarla uzlaşasın da onlarda seninle uzlaşınlar.“ 3254
Tâğutların sonu ateş çukurlandır: “Cehennem de durmadan gözetlemektedir. Azgınlar (tâğutların) varacağı yerdir.“ 3255
“Bu böyledir. Fakat azgınlara (tâğutlara) da en kötü bir gelecek vardır: Cehennem. Oraya girecekler. Ne kötü bir döşektir O!“ 3256
Tâğut, tuğyanın bilinçli bir yayıcısı, zulmün ele basısı, lideridir. Adaletin çağmalarına da ilkin tâğutlar karşı çıkarlar. Tâğutların tarih boyunca geçerli bir özelliklerine Rabbimiz dikkatimizi çekerek, İslâmî, mücadeleyi üstlenmek isteyen mü’minlerin işe, “tâğutu inkâr“la başlamalarını emretmektedir. 3257
Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve Rasûle gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 3258
Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler çıkarılmakta ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette dikkatimizi çekmesi gereken odak kelime, bana göre “yurîdûne/isterler (istiyorlar)“ ifadesidir. Bir kimse İslâm devletinde bile yaşasa, sadece tâğutun hükümleriyle muhakeme olmak istese bu isteğiyle küfre girmiş olur. Tersine; bir kimse istemeden böyle bir mahkemede muhakeme olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı polisler evinden
3254] 68/Kalem, 9
3255] 78/Nebe’, 21-22
3256] 38/Sâd, 55-56
3257] Fevzi Zülaloğlu, Haksöz-Haber
3258] 4/Nisâ, 60-61
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar. Bu, elbette küfür de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye çıkarılmak. Benzer şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve hakkını İslâmî bir kurum (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm mahkemesi) olmadığı için müslümana has şekilde alamıyorsa, zulme rıza göstermenin de haram olduğunu değerlendirip bir zulmün def edilmesi için (başka alternatif bulamadığı için) istemeye istemeye mahkemeye gitmesi yukarıdaki âyetteki tehdidin içine insanı koymaz diye hükmedilebilir. Ama bu husus kişinin gönlünün tatmin olmasına bağlıdır. Hadiste “Fetvayı alsan da kalbine danış“ buyrulmaktadır. Mümkün ki, azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar, bir diğeri zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla engellenebiliyorsa, dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan yararlanılabilir. Delil, hilfu’l-fudûl kurumudur.
Hilfu’l-Fudul nedir, bu konuya açıklık getirelim:
Hılfu’l-Fudûl
Hılfu’l-Fudûl; Zulme karşı İslâm öncesi Arapların yaptığı Hz. Peygamber'in de katıldığı antlaşma demektir.
Bütün cahili toplumlar gibi İslâm öncesi Arap toplumu da kuvvet sahibi zorbaların hâkim olduğu, zulüm ve haksızlığın kol gezdiği bir toplumdu. Fil olayının yirminci yılında Ficâr savaşı olarak adlandırılan kanlı kabile kavgalarından sonra Mekke'de hiçbir yabancı ve koruyucusuz kimsenin mal, can ve namus güvenliği kalmamıştı. İşler çığırından çıkmıştı. Yabancı tacirlerin malları alınır, parası ödenmezdi. Hac için gelenlerin hoşa giden kadın ve kızları zorla ellerinden alınır, kimsenin feryadına kulak asılmazdı.
Böyle bir ortamda Yemen Zebid kabilesinden bir adam Mekke'ye satmak için bir deve yük mal getirmişti. Mekke'nin ileri gelenlerinden As b. Vail, Zebidî'nin mallarını almış fakat parasını ödememişti. Zavallı Zebidî parasını almak için Mekke'nin güçlü ailelerine başvurdu ise de bir sonuç alamadı. Başvurduğu kimseler yardım etmek bir yana, aşağılayarak kovmuşlardı adamı.
Uğradığı zulümden bağrı yanan Zebidî, bir sabah Ebu Kubeys dağına çıkarak Kâbe çevresinde toplanan Mekke halkına, “ey Fihr halkı“ hitabıyla uğradığı zulmü şiir biçiminde haykırdı. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in amcası Zübeyr bir daha böyle olayların tekrarlanmasını engellemek düşüncesiyle girişimlerde bulundu. Kendisine katılan Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris ve Teymoğullarının ileri gelenleri ile birlikte Mekke'nin zengin ve saygı değer adamlarından Abdullah b. Cud'an'ın evinde toplandılar. Uzun görüşmelerden sonra Mekke'de hiçbir yabancı ve yerli kimsenin zulme uğramasına meydan verilmemesi, hakları alınıncaya kadar mazlumların yanında hareket edilmesi yolunda karar aldılar.
Yakubî'ye göre antlaşma şu şekilde gerçekleştirildi: Abdulmuttalib'in kızı Atike veya Beyda ortaya hazırladığı bir çanak koku koydu. Oradakiler birer birer ayağa kalkıp elini çanaktaki kokuya batırarak, “Vallahi, bundan böyle Mekke'de yerli olsun, yabancı olsun, zulme uğramış hiçbir kimse bırakmayacağız. Zulme meydan vermeyeceğiz. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağları yerlerinden silinip gidinceye, Kâbe'ye istilam
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 813 -
ibâdeti ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz“ diye and içtiler.
Bu antlaşma, daha önceki zamanlarda aynı amaçla Cürhüm ve Katura kabilesinde Fadl ve Hidayl adlı birkaç kişinin yaptıkları andlaşmaya çok benzediği için onların adına izafe edilerek “Fadl'ların andlaşması“ anlamındaki “Hılfu'l-Fudûl“ olarak adlandırılmıştır. Fudûl kelimesi “fazlalık şey“ anlamına da gelmektedir. Bu antlaşmayı yapanlar zulmedenlere fazladan zulmen alınan mallarını geri vermek üzere yemin ettikleri için bu isimle anılmıştır da denilir.
Andlaşmaya katılanlar ilk iş olarak As b. Vail'in kapısı önüne dikilmiş ve ondan Zebidî'nin hakkını almışlardır. Daha sonra da benzeri olaylarda zulmün ortadan kaldırılması yolunda başarılı girişimleri olmuştur. Bunlara örnek olarak anılan iki olay şöyledir:
Has'am kabilesinden birisi kızı ile birlikte Hac için Mekke'ye gelir. Mekke'nin güçlü kişilerinden Nübeyh b. Haccac çok beğendiği kızı babasının elinden zorla alarak evine kapatır. Kızını kurtarmak için çırpınıp duran adama Hılfu'l-Fudûl'a başvurması tavsiye edilir. Adamın başvurusu üzerine hemen Nubeyh'in evi kuşatılır ve çaresiz kalan zalim, kızı babasına teslim eder.
Sumale kabilesinden bir tacir mallarını bir kısmını Mekke reislerinden Ubey b. Halef'e satar. Ancak Ubey üzerinde anlaştıkları bedeli tacire ödemez. Hılfu'l-Fudûl'a başvuran adama, “şimdi sen hemen Ubey'e git ve ona Fudulî'lerden geldiğini, ödemeyi derhal yapmazsa biıim gelişimizi beklemesini söyle“ derler. Bu haber Ubey'e ulaşınca vakit geçirmeden adamın parasını öder.
“Fadl'lar Andlaşması“na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasûl-i Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel'in rivâyetine göre Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah b. Cud'an'ın evinde yapılan And'da ben de bulundum. Bence o and kırmızı tüylü bir deve sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya malik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim.“ 3259
Andlaşmaya katılanlar sonradan aralarına başka kimseleri alamadıkları için onların ölümüyle “hılfu'l-fudûl“ son bulmuştur. Fakat fiilen devam etmese de yıllarca sonra bile hılfu'l-Fudûl'dan söz etmek zâlimleri korkutmaya yetmiştir. Nitekim Muaviye'nin yönetimi döneminde Medine valisi Velid b. Utbe, bir meseleden dolayı kendisine zulmetmeye kalkışınca Hazreti Hüseyin, “vallahi, ya adalete riâyet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak Rasûlullah'ın Mescidi'nin kapısına dikilir halkı Hılfu'l-Fudûl'a davet ederim.“ diyerek onu tehdit etmiştir. Bunu duyan Abdullah b. Zübeyr, “Vallahi, eğer Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa, ben de kılıcımı çeker, ona adalet üzerine hakkı verilinceye kadar onunla birlikte ayaklanırım, yahut hep ölürüz“ demiş, buna daha başkaları da katılınca Velid çaresiz Hazreti Hüseyin'e hakkını teslim etmiştir. 3260
Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir. Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir. Bu konularda şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden sakınmak kaydıyla mahkemelerden yararlanabilir.
3259] Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
3260] Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 440-441
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynen belediyeden yararlandığı gibi. Esnafın vergi karnesini işyerine asıp ondan yararlanması (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar olduğu için sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî devlet için çalışması ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan gayri İslâmî düzene tavır alması (varsa, bu konudaki) günahlarına kefaret için terk edilmemesi gereken önemdedir.
Ama adalet bekleyerek, mecbur olmadan, çok büyük bir zararın def’i gibi bir zaruret bulunmadan tâğutların mahkemesine müracaata caiz demek çok zordur.
Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için hilful fudul örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti taşımaz. Mü’minler, kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
Özellikle devlet düzeninde şirkin hâkim olması hayata dair birçok sorunları da gündeme getirmektedir. Zira bugün halkı yönetenler hiçbir hususta Allah’ın indirdiklerine itibar etmiyorlar. Bundan dolayı birçok noktada olumsuz şeylerle karşılaşabiliyoruz. Bunlardan biri, günümüz tâğutlarının mahkemelerinde muhakeme olmaktır. Acaba günümüz tâğutlarının mahkemelerine yapılan her türlü müracaat sahibini dinden çıkaran bir amel midir?
Müslüman bir kimse elindeki tüm imkânları kullanarak bu mahkemelere muhakeme olmaktan kaçınmalıdır. Özellikle davetçiler bu konuda çok titiz davranmalıdır. Zira onlar toplumun içinde örnek alınan şahsiyetlerdir.
Ancak, bir Müslümanın büyük bir malı gasp edilmişse ve tâğutun muhakemesine gitmeksizin uğradığı zararı kaldırma gücü yok ise bu durumda tâğutun muhakemesine başvurabilir. Çünkü bazı ihtiyaçlar zaruret durumundadır.
Bir de büyük miktardaki bir malın gasp olunması bir tür ikrah mânâsını taşır. Dolayısıyla böylesi bir durumda bu mahkemelere başvuran kişiler küfre girmezler.
Bir kişi Şeyh Abdurrazzak Afifi’ye böyle bir soru yöneltmiştir. O da cevaben şöyle demiştir: “Müslüman gücü yettiği kadar tâğutların mahkemesine başvurmasın. Şâyet başka bir alternatifi yoksa başvurabilir. Hatta Seyyid Kutup, Mısır’da Muhammed Kutub kanun dışı olarak yakalanınca mahkemeye başvurmuştur.“ 3261
Fakat Şeyh Hamid bin Atik, Şeyh Süleyman bin Sehman gibi bazı âlimler “inkâr etmekle emrolundukları halde tâğuta muhakeme olmak istiyorlar“3262 âyetinin zâhirine bakarak hiçbir şekilde tâğutun mahkemelerine muhakeme olmayı caiz görmemişler.
Hâlbuki bu âyetin nüzul ortamında İslâm şeriati hâkim idi ve o zamanın atmosferi ile bizim içinde bulunduğumuz ortam bir değildir. Zira bizim içinde bulunduğumuz ortamda İslâm şeriati hâkim değildir. Her iki ortamın arasındaki bu büyük farkı görmezlikten gelerek birbirine kıyas yapmak kıyas-ı maal fârıktır.
3261] Münir Gadban, Hareket Metodu, sy: 74
3262] 4/Nisâ, 60
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 815 -
(Yani ilgisiz şeylerin birbiri ile kıyaslanmasıdır.)
Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) mazlumların hakkını korumak için müşriklerin kurmuş olduğu müesseseye iltica etmeyi, sığınmayı caiz görmüştür.
İmam Ahmed’in Musned’inde ve Müstedrek’te geçen bir rivâyette Rasûlullah (s.a.s.) “Çocukken amcalarımla birlikte Hılfu-l Mutayyibin’e şâhit oldum. Bana kırmızı develer verilse bile bu anlaşmayı bozmam“ buyurmuştur.
Yine mürsel olarak gelen bir başka rivâyette ise “Şâyet bugün o anlaşmaya çağrılsam giderdim“ buyurduğu nakledilmiştir.
Konuya dair Şeyh Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Helâlı haram, haramı helâl kılma konusu olmadığı müddetçe aşiret reislerine sulh yapmak için başvurulabilir. Fakat hüküm vermek için başvurmak caiz değildir. Zira aşiret reislerinin çoğu cahil insanlardır. Onlara tahakküm yetkisini vermek tâğuta muhakeme olmaktır.“ 3263
Maalesef bu taksimatlardan habersiz olan bazı cahil kişiler mahkemeye giden herkesi tekfir ederler. Hatta bazıları işi iyice abartarak tâğutun karakollarına gidenleri de tekfir ederler. Kişinin bu karakola niçin gittiğini araştırma gereği bile duymazlar.
Dolayısıyla İslâm’ın caiz gördüğü bir şeyi yasaklar, İslâm’ın genişlettiğini darlaştırırlar. Kişinin içinde bulunduğu zamana ve zemine bakmadan kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfir ederler. Bu yaptıklarıyla âlimlerin içtihadına hayat hakkı tanımazlar. Kur’an’dan ve sünnetten bazı âyet ve hadisleri kendi düşüncelerini doğru göstermek uğruna istismar ederler. 3264
Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
Bakara 256’daki âyet: “Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse…“ diye başlıyor. Âyette geçen “tâğuta küfretmek“ nasıl olur ve neleri kapsar? Bu soruyu cevaplamak için “küfür“ nedir, onu tahlil etmek gerekir.
Küfür, “ke-fe-ra“ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah'ın varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi, Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak, inkâr etmektir.
Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır. 3265
“Küfür“, “iman“ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı tanımak
3263] Fetvalar, 12/292
3264] Alaeddin Palevî, Mühim Soruların Cevabı, s. 160 -161
3265] 16/Nahl, 106
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerekir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar. Demek ki küfür de “birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak, kabullenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden benimsememek, ona güvenmemek demektir.
Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak, “tâğuta küfretmek“, tâğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama geldiğinden “tâğuta küfür“ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız gerekir:
Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz, neyi yok sayacağız? Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten gelmek, onun varlığını inkâr etmek kast edilmiş olabilir mi? Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını ve mahkemelerini kabul etmesin.3266 Varlığını kabul edecek ki, ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 3267
Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, nankörlük anlamında kullanılır. Nankörlük, nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak demektir.
Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça'dan geçerek yerleşmiş bir kelimedir. Arap dilinde nankörlük; “küfrân“ ya da “küfrânü'n-nimeti“ kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de “kâfirü'n-nimeti“ denilir. Nankörlük; bir insanın başka bir insana karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan nankörlüğüdür. Zira bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür. Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik vardır. Birincisinde; Allah'ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça küfürdür. Allah'ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür. Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vacib olan hakikatleri inkâr etme söz konusudur.
Kur'ân-ı Kerim'de, insanların Allah'a karşı nankörlüğünden söz edilirken, “nankör“ ve “nankörlük“ kelimelerinin, “küfr“ kelimesiyle ifade edildiğini görüyoruz: “...Nankörlük ettikleri için (bimâ keferû) onları işte böyle cezalandırdık. Biz, nankör (kefûr) olandan başkasını cezalandırır mıyız?“ 3268
“Yanında kitabdan bir ilim olan kişi; sen yerinden kalkmadan önce onu sana getirebilirim, dedi. Süleyman tahtı yanına yerleşivermiş görünce; bu, şükür mü edeceğim yoksa küfür (nankörlük) mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de (ve men kefera) bilsin ki Rabbim
3266] 4/Nisâ, 60
3267] 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
3268] 34/Sebe', 15-17
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 817 -
Ganî'dir, Kerîm'dir.“ 3269
“Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler (keferat bi-enumi’llâh). Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık açlık ve korku belâsını tattırdı.“ 3270
Yukarıdaki âyet meallerinin ilkinde geçen “nankörlük ettikleri için“ sözü, Kur'an'daki “bimâ keferû“ kelâmının mealidir. “Nankör“ kelimesi de “kefûr“ sözünün mealidir. Aynı şekilde, ikinci ve üçüncü âyetlerde geçen “nankör“ ile “nankörlük“ kelimelerinin tümü, “küfr“ kelimesinin türevleridir. 3271
İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek olan Kur’an ifadesi olarak “küfür“ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti tanımamak demektir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen “küfür“ kelimesi, “nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak“ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “Tâğuta küfür“3272 kelimesinin tefsiri de, Kur’an’dan yola çıkarak; “iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak“ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Tâğuta küfür“ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer buradaki “küfür“ kelimesinden “red, reddetmek“ anlamı kast edilseydi, “redd“ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki “redd“ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan “redd“ kelimesi, Bakara 256’da kullanılmamış, “küfür“ kelimesi kullanılmıştır. Demek ki, buradaki küfür kelimesini “redd“ anlamı vermek doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de “küfür“ kelimesi, redd anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış olsun. Ama küfür kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde “nimetleri, iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek“ anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır diyebiliyoruz.
Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder...“3273 İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak, her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür...“3274 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların olumlu taraflarından bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok sayar.
3269] 27/Neml, 40
3270] 16/Nahl, 112
3271] Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 50-51
3272] 2/Bakara, 256
3273] 3/Âl-i İmrân, 75
3274] 2/Bakara, 219
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı, onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor. Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değildir. Biz, tâğut olmayan kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla. Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine, Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından çıkardıkları hükümlerle insanlara hükmederek onları Allah’ın azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinâyetler işleyen tâğutların insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getirilecek önemde midir? O küçük faydaların gözönüne getirilip inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinâyetlerini örtbas etmeye götürebilir. Kanserden can çekişen bir adamın ayağındaki mantarla uğraşmak veya binlerce adam öldürmüş seri katil bir canavar kişinin bu cinâyetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.
Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı “tâğut“ kavramından bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları (yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkları yöneticileri en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler. Sadece kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; 'Allah'a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının' diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“3275 Tâğutların bazı iyi taraflarını gündeme getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır? Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan, tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir? Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil, aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 3276
Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan yönetici, yani “ulu’l-emr.“3277 İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu “tâğut“. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor.3278 Güne kâfirlere ültimatomla başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn“ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim dinim bana!“3279 Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk“ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz,
3275] 16/Nahl, 36
3276] 5/Mâide, 44, 45, 47
3277] 4/Nisâ, 59
3278] 2/Bakara, 256
3279] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 819 -
onu kendi haline terk ederiz.“ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd“ denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye“ hal’ etme denir. Ve netruku: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce insanı Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik olmasına zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’ etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
“Andolsun Biz, her toplum içinde: 'Allah'a ibâdet edin, tâğuttan kaçının' diye bir elçi gönderdik.“3280 Bu âyette “tâğut“, ibâdet konusunda Allah'ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah'a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var.“3281 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.“3282
Nedir tâğut? “Tâğut“ kelimesinin kökü “tuğyan“dır. Tuğyan, isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah'tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların Allah'a ibâdet etmelerine ve İslâm'ı yaşamalarına engel olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah'tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında Allah'ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah'ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
Kur’ân-ı Kerim'de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca varırız: Kulu Allah'a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah'ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah'a bağlanmayan her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah'ın sisteminden almayan her idare, Allah'ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.3283
Allah'a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye
3280] 16/Nahl, 36
3281] 39/Zümer, 17
3282] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
3283] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah'a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut, Allah'a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir.3284
Kur'an'a göre tâğut; Allah'ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm'ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yerine önder seçilen, Kur'an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
Buna göre tâğuta ibâdet, Allah'tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah'a isyan anlamına gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah'ın hükmü yerine Allah'tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid'in şartı, Allah'a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah'a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.“ 3285
“Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister. Onlara, 'Allah'ın indirdiği Kur'an'a ve Peygamberim hükmüne gelin' denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca bir dönüşle yüzçevirirler.“ 3286 “... Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun koyma hakkı) ancak Allah'ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.“ 3287
Kur'an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için, açıkça belirtiyor: “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete 'Allah'a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının' diye bir peygamber gönderdik...“3288 Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti? Putlara ve Nemrut'a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun'a karşı Hz. Mûsâ'yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut'un, Firavun'un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında “Gerçekten Allah'ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için size Allah'ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz)
3284] Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
3285] 2/Bakara, 256
3286] 4/Nisâ, 60-61
3287] 12/Yusuf, 40
3288] 16/Nahl, 36
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 821 -
pek güzel örnek vardır.“3289 hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları... Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah'a kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'le uzlaşma yolları aradılar. Bazı tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz yönetelim“ teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere Kur'ân-ı Kerim'den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt“ diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi Peygamber'in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.“3290 diyorlardı. Zâten Rasûlullah'ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti. Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin, Efendimiz'e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel, seni başımıza kral yapalım“ teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın krallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem“ diyordu; dâvâ hiçbir tâviz ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz'in reddettiği anlayış, şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim“ şeklinde hem de çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti. Müslümanlar çok oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete, kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında İslâm nâmına neler değişmişti acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse, şeriat 100 esasta toplanmış olsa, 99'unu uzlaşma veya küfürle koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz koparsalar müslümanların 1 tek esası bile küfürden almaları, bir esasta tâviz vermeleri câiz miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi acaba? “Yoksa siz Kitab'ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.“3291 Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim devam etsin, küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti vererek, toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme, sünnetullaha ters olur: “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi nefislerini değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez...“3292
Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri sahada, kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini istiyorlar. Hâlbuki İslâm'da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücâdele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit ve müsâade
3289] 33/Ahzâb, 21
3290] 28/Kasas, 57
3291] 2/Bakara, 85
3292] 13/Ra'd, 11
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe almadan, onları nasıl alt edeceklerdir?
Demokrasi ile İslâm'a giden, bu yolla Kur’an ahkâmını tatbik eden dünyada hiçbir örnek gösterilemez; aksi ise, dâima olagelen vâkıadır. Kur'an bu gerçeğe ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu: “Hepiniz, toptan Allah'ın ipine (dinine, şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın, fırka fırka olmayın...“ 3293 Fırka fırka, hizip hizip olmak yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor muydu bu kardeşler, biliyorlar, hatta başkalarına da okuyorlardı, ama buna rağmen kendi partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden âyetle, bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı. Osmanlı'nın son zamanlarında ve T.C.'nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe karşılığı olarak “fırka“ kelimesi kullanılıyordu, hatta. “İttihad ve Terakki Fırkası“, “Halk Fırkası“, “Serbet Fırka“ gibi. Rabbimiz fırka fırka olmayın demesine rağmen fırkalar, hizipler kendi yaptıklarıyla övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine engel oluyordu. “Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup, parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte, onunla övünmektedir.“3294 Eski Türkçe'de fırka, Arapça'da hizip (hızb) diye karşılık bulan, bugünkü Türkçe'de Avrupa'daki kullanılışı gibi aynen kullanılan “parti“ zâten parça demekti. Partinin bu anlamı, âileleri, samimi insanları bile nasıl parçalayıp birbirine düşman ediyor, müslümanlar nasıl parça parça olup, kardeşliğini unutup düşman hale geliyor, özellikle seçim atmosferinde daha berrak gözükmektedir.
İslâm ise, kelime-i tevhid'deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ“ ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin emri tebliğ ve cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan, tâğutlara isyan olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.“ 3295 Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile hak-bâtıl karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.“ 3296
İslâm'ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm'ı temsil iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. “Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği Kur'an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.“ 3297 Tam bir
3293] 3/Âl-i İmrân, 103
3294] 30/Rûm, 32
3295] 17/İsrâ, 73-75
3296] 2/Bakara, 42
3297] 5/Mâide, 49
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 823 -
açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir: “Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.“ 3298
Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir şeyi O'na şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak, bir meyve olarak bize Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor: “Sizden iman edip sâlih ameller işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa, şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler kılacak, onlar için seçtiği dini (İslâm'ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ imkânı verecek, onları korkularının ardından emniyete kavuşturacaktır. Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra nankörlük ederse, işte onlar fâsık olanlardır.“ 3299 Bu âyetin tefsirinde Mevdûdî diyor ki: “Burada Allah'ın yeryüzünde halîfelik verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi, amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah'ın dinine uymada şirkin her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek münâfıklar uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm'a yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhâtabı ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde, payları olduğu ümidini beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart: Mü'minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah'a bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki mânâda bu imana sahip kimseler Allah'tan bir vaad üzeredir ve Allah vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Allah'a karşı savaşanları Allah daha iyi bilir. Müslümanlar, çok olduklarından dolayı değil, Allah'ın nusret ve yardımıyla savaşarak gâlip gelir.“ 3300
Kendi nefsinde ve ailesinde... yaşayabileceğinin en son noktasına kadar Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren, devlete şeriatı nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin hiçbir şûbesine bulaşmayıp tâğutlardan kaçınarak, Allah'a kulluk) yapalım. Allah'ın vaadini beklemeye hakkımız olsun. Tabii ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah'a kulluğun fiilî cihadsız da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat'ı getirmekle değil, zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat'ın hükümlerini yaşamakla mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül ederek, Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere vaad ederek üzerine alıyor. Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları... yani partinin imkânları olduğu halde, şeriatın adını bile anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar, “İslâm Devleti istiyoruz“ demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye özen gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine getirenler, zâhiren kanunlara teslim olan, hatta kanun koyan ya da kanunları halka uygulatanlar, bu küfür kanunlarının çerçevesinde, kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl devirecekler?
Bir insanın veya teşkilâtın “biz peygamberlerden ve Peygamberimiz'den daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol bulduk. O zâtlar İslâm devletine gitmek için memleketlerinden kovuldular, olmadık zulme, işkencelere mâruz kaldılar, tâğutlarla, maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, putlara ve
3298] 15/Hıcr, 94-95
3299] 24/Nûr, 55
3300] Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, c. 3, s. 497-499
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tâğutlara boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar. Biz ise çok daha kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler...“ dese, bu sözleri söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle söylemeyip davranışlarıyla söylüyorlarsa? Öyle ya, “bugün devlete gidiş yolu ancak budur; günümüzün cihadı böyle olur“ diyerek rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy atma, sonra yan gelip yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol bir mücâhid, sonra bekle, gelsin kolay yoldan İslâmî sistem!
Din tamamlanmış, Kur'an'ın ve Sünnet'in ahkâmı Kıyâmete kadar değişmeden uygulanmayı beklemektedir. “Bugün kâfirler, dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın, yalnız Ben'den korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip ondan râzı oldum.“ 3301 Asrımızın en büyük bid'atlerinden biri particiliktir. Kâfirler tarafından Batıdan, önce Türkiye'ye, oradan da İslâm âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu hemen tüm memleketlere yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs. diye takdim edildiğinden tehlikesi çok büyük bir bid'at olmuştur. Çünkü bid'atin târifi: Dine, Peygamberimiz'den sonra sokulan herhangi bir şeydir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.“3302; “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.“ 3303; “Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 3304 Bid'at ve bid'atçılara karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.
Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle vakit geçirip oyalanmayı bırakalım. “Rabbimiz'in “Cihad edenlerle oturanları ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?“ 3305 hitâbının gereğini yapalım. “(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?' dediler. İşte o zaman (onlara), 'Şüphesiz Allah'ın yardımı yakın' (denildi).“ 3306
Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:
“Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.“ (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır. Çünkü insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.) Bu şiirde başka şey kast edilebilir, ama siz İslâm'a göre “zâlim“, “zâlime yardımcı olmak“, “insafsız avcı“ ve “köpek karakterliler“i değerlendirme ferâsetinde olun. “Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.“ 3307 “Zâlimlere az da olsa meyletmeyin. Aksi
3301] 5/Mâide, 3
3302] Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153
3303] İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49
3304] 42/Şûrâ, 21
3305] 3/Âl-i İmrân, 142
3306] 2/Bakara, 214
3307] 5/Mâide, 45
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 825 -
halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.“ 3308 Bundan önceki âyette de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!“ 3309 uyarısı yapılır.
Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri bilen yalnız Allah'ındır. Açıkça bâtılı savunanların sözlerine ve davranışlarına (zâhirlerine) göre bakıp müslüman-kâfir diye hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını sevdikleri şahıslar söyleyince de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa Efendimiz'in “kalbini yarıp baktın mı?“ sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi hangi şer'î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.
Ya T.B.M.M. denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i kerimeden yola çıkalım: “Allah size kitabında (Kur'an'da) şunu da indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman, o kâfirlerle beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar (başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın). Yoksa orada kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.“3310 Ve bu âyetin bir öncesi: “Mü'minleri bırakıp, kâfirleri dost edinen münâfıkları acı bir azap ile müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve izzet tamâmen Allah'a âittir.“ 3311 Müctehid ve fukahâya göre: Meselâ kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili lokantada, içen veya oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın çay içmesi, yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul ediliyor. Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki masada içilen haram olan bira veya şaraba seyirci olmaktan çok daha kötüdür “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu“ küfür ifâdesine -ki, Kur'an hükmüne tümüyle terstir: “Hüküm (egemenlik, hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah'ındır.“3312- devamlı seyirci olmak. Meclis'i düşünün: Kapı gibi (belki de altından dökme) harflerle tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına ve kalbine koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis. Bu mecliste her Allah'ın günü Allah'la ve O'nun diniyle, hükümleriyle alay etmek, O'nu inkâr edip kaale bile almamak, O'nun hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak, kanun koymaya, teklif edilmeye çalışılacak, düzenin aksayan yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk olan kelimeler sık sık söylenecek, müslüman da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek. Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz? Günde binlerce defa değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin hangisine, nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı çıkacak? Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların Allah'a rağmen kanun koymaya kalktıkları... yerde oturmanın hükmünü müslümanlar mutlaka öğrenmek zorundadır.
Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî de değiliz, tekfirci de. Ulu-orta tekfir müessesesinin işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların birbirlerine, hele grup, hizip ve parti taassubu ile kâfir demelerine şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine kâfir deyince, o kâfir değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa
3308] 11/Hûd, 113
3309] 11/Hûd, 112
3310] 4/Nisâ, 140
3311] 4/Nisâ, 138-139
3312] 12/Yusuf, 40
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşıyız, itidalden yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin, metot tartışmalarının gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet, küfre düşecek kesin delil olmadan hiçbir mü'mine kâfir demenin câiz olmadığı bilinci içindeyiz. Amma, Kur'an ve hadis-i şerifler ışığında tevhidî akîde çerçevesinde tüm olayları değerlendirmek zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya ihtilâf çıkmasın diye açık şer'î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul edilen tavırları sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz. Yoksa Kur'an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı. Bu konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları hiçbir şahsı tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur'an'ın kâfir dediği sınıflardanım diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona da mü'min demenin kimsenin hakkı olmadığı anlayışıyla hareket etmeleridir. Peygamberimiz (s.a.s.): “münâfıkların alâmeti şunlardır...“, “şöyle yapan şirke düşmüştür“, “şu câhiliyye alâmetidir“, “şunu söyleyen bizden değildir“ veya “kâfirlerdendir“ gibi genelleme yapar, açık delil olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı. Yalnız bu konuda da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet ona göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini gerektireceğinden dolayı, kâfire mü'min demenin de günahı bilinmelidir.
Bazı Âlimlerin Görüşleri
Şeyhul İslâm Mustafa Sabri şöyle der: “Laiklik ilkesini kabul eden bir siyası rejim İslâm hükümlerine başkaldırmış demektir. Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat edenler mürtedleşmiş sayılır. Siyasî yönetimde görev alanlar tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden kitleler de irtidada düşmüş olur. Bu, kestirmeden toplu küfre giriş kadar korkunç bir olay tasavvur edilemez. Birimiz, fert olarak İslâm'ın herhangi bir hükmünü kabul etmediğimiz, dinin sultasını reddettiğimiz, helâl ve haramdan, emir ve nehiyden birini inkâr ettiğimiz takdirde küfre girmiş oluruz. Peki, toptan Allah’ın sultasını, emir ve nehiylerini helâl ve harama ilişkin ölçülerini reddeden dolayısıyla mürted olduğu şüphe götürmeyen bir idarenin üyeleri hakkındaki hükmünüz ne olacaktır? Cevap: Yalnızca ‘mürted olmak’, değil mi?“ 3313
Şeyh Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine ortak kabul etmez.“ 3314 âyeti ve benzeri âyetlerden anlaşılıyor ki; Kur'an ve sünnetin dışında kendi hevâ ve heveslerine göre kanun koyanlara uyanlar Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu mânâyı destekleyen birçok âyet de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah öldürmüştür“ diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c.) şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.“ 3315 Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk, Allah’ın kanunlarına muhâlif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir.
“(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını
3313] Mustafa Sabri, Mevkıf el Akl ve’l İlm ve’l Âlem min Rabbil Âlemîn, c. 4, s. 280
3314] 18/Kehf, 26
3315] 6/En'âm, 121
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 827 -
iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri (ona inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak istiyor.“3316
Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah’ın şeriatına muhâlif kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş kimselerden başkaları değildir. 3317
Kurtubi şöyle diyor: “Ebu Ali dedi ki: ‘Allah’ın kanunlarından yüz çevirip onların dışında başka hükümleri isteyen kâfir olur.“ 3318
İbn Teymiye şöyle diyor: “Bütün âlimlerin ittifakıyla; her Müslümanın bilmesi gerekir ki; Her kim İslâm'dan başka bir dine tâbi olur veya Muhammed’in (s.a.s.) şeriatından (kanunundan) başka şeriatlara (kanunlara) tâbi olmayı serbest bırakıp câiz görürse kâfir olur.“3319
İbn Kesir, Nisâ sûresi 65. âyetinin 3320 tefsirinde şöyle diyor: “Allah (c.c.) tüm işlerde Rasûlullah’ı (s.a.s.) hakem tayin etmeyenin iman etmiş olmayacağını kendi adına yemin ederek belirtiyor. Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) hükmederse o haktır. Zâhiren ve bâtınen yalnız ona bağlanmak gerekir.“ 3321
İbn Kesir, “İhtilâfa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır.“ 3322 âyetinin tefsiriyle ilgili şunları söyler: “Yani Allah ve Rasûlünün verdiği hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır? Bu sebeple Allah, bu âyetin hemen ardından: “Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız“ buyurmaktadır. O zaman bu; “Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız aralarınızda olan ihtilâflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur'an ve sünnetten isteyin ve o iki kaynağı hakem tayin edin,“ demektir. Bu âyetler gösteriyor ki yalnız Kur'an'a ve sünnete muhâkeme olmayan kişi Allah’a ve âhiret gününe iman etmiyor demektir.“ 3323
İbn Kesir, bir başka eserinde şöyle diyor: “Kim Muhammed’e (s.a.s) inen şeriatı bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş Tevrat ve İncil gibi) şeriatlara bağlanırsa küfre girer. Kur'an ve sünnete muhakeme olmayıp da Yesak'a 3324 muhâkeme olanın (onun hükmüyle hükmetmenin) hükmü nedir? Şüphesiz ittifakla küfürdür.“ 3325
Bu konuda önemli bir noktaya değinmek gerekir: İslâm’la çelişmeyen idari
3316] 4/Nisâ, 60
3317] Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
3318] Kurtubi Tefsiri, s. 2185
3319] İbn Teymiyye, Fetvalar c. 4, Mesele 515
3320] “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça onlar iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)
3321] İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 520
3322] 42/Şûrâ, 10
3323] İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 518
3324] Yesak: Cengiz Han’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi düşüncesinin bir sentezi olarak ortaya koyduğu bir yasadır.
3325] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 13, s. 119
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kanunları tatbik etmek ayrı, haramı helâl, helâlı haram yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi ise küfürdür. İslâm ile çelişmeyen idarî kanunlardan kasıt; haramı helâl, helâlı haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve topluluğun düzenini sağlayan idarî kanunlardır. Trafik, binaların şekli, yolların şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi, işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb. ve düzenleme gibi halkın genel maslahatına uygun olan ve şeriata karşı gelmeyen kanunları yapmak ve uygulamak câizdir.
Şeyh Emin Şankıtiy şöyle diyor: Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan Kur'an'a zıt olan kanunları uygulamak (ki bu açık bir küfürdür) ile Kur'an'a ve sünnete zıt olmayan, insanların hayatını düzene sokan kanunları uygulamak arasındaki farkı ayırmak lâzımdır. Kanunlar iki türlüdür: İdarî ve şer'î kanunlar. İdarî kanundan maksat; insanların durumlarını Kur'an ve sünnete muhâlif olmayacak şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insanlar tarafından konulması câizdir. Sahâbiler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da bunu yapmışlardır. Ömer b. Hattab Rasûlullah (s.a.s.) zamanında olmayan bunun gibi idarî birçok kanunlar koymuştur. Örneğin; Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s) böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Kâ'b İbn Mâlik ve onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir. Ayrıca Ömer b. Hattab Saffan b. Umeyye'nin evini hapishane yapmıştır. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebu Bekir zamanında hapishane yoktu. İşte bu gibi İslâm'a zıt olmayan ve insanların hayatını düzene koyucu kanunları koymak câizdir. Şeriata muhâlif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak da bunlardandır. Fakat gökleri ve yerleri yaratan Allah’ın şeriatına muhâlif bir kanun koymak ve bunu insanlara uygulamak bu gökleri ve yeri yaratanı inkârdır, küfürdür. Mirasta erkek ve kızın eşit tutulması, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, had cezalarını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezasını değiştirmek ve bunun gibi şeriatta bulunan cezaları ortadan kaldırmak ve bu cezalar hakkında: ‘Artık bunlar zamanımıza uymaz’ demek gökleri ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir. Böyle yapmak Allah’ın koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allah (c.c.) insanların maslahatını en iyi bilendir. Teşrî’ konusunda da Allah (c.c.) ortaktan münezzehtir.3326
Tâğut, şeytanlığın, şeytânî özelliğin, yani kötülüğün örgütlenmiş, kurumsallaşmış şeklidir.
Öncelikle, bir konuda âyetler delil olarak gündeme getiriliyorsa, mü’minlere düşen husus, bu konuda alternatif olarak şahsî kanaat ve yorumlarını belirtmek olmamalı; o âyetlerin ilmî usullere göre delil olup olmadığını gündeme getirmek olmalıdır. Bu konuda söz ve yazı ile tartışmaya katılacak kişi, o âyetlerin ilgili hüküm konusunda delil olduğu tezini çürütecek ve onlar kadar sağlam başka deliller ileri sürecekse, bu konuyu ilmî olarak tartışıyor demektir. Yoksa… İmam Şafii şöyle diyor: “Kim Kur'an ve sünnetten kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile bu yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz. Eğer Kur'an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse, bu durumda da özür sahibi sayılmaz.“ 3327
3326] Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 84
3327] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178. risale
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 829 -
Kur’an, ihtilâfları gidermek için gelmiştir. “İhtilâfa/ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.“3328 Kur’an, mü’minler arasında hakemdir, ölçüdür. Mü’minler, bir âyetten uluorta, ilimsiz ve aceleci yaklaşımla hüküm çıkarmamaya dikkat ederler. Ama onların hükmü Kur’an’la irtibatsız ve hele Kur’an hükümlerine ters olamaz. Kur’an’ın çok açık bir hükmü kendine ulaştığında, farklı bir yoruma, farklı bir tercihe, farklı bir alternatife gidemez. Hükmün kabulünde ve uygulamaya geçirilmesinde ertelemeye gidemez. “İşittik, itaat ettik.“3329 derler. Hele, bir âyet değil, birbirini destekleyen onlarca âyetin hükmü gündeme getirilince, Allah’ın kitabına teslim olmaları gereken mü’minlerin ne yapmaları gerekir?
Bunun için Kur’an okumalıyız, özellikle de şu âyetleri topluca ve bütünlük içinde okuyup, ilk indiği ve inşa ettiği hayatla ve bugünkü hayatla bağını da kurarak anlamaya çalışmalıyız. (16/Nahl, 17, 35/Fâtır, 3, 7/A’râf, 3, 42/Şûrâ, 21, 42/Şûrâ, 10, 6/En’âm, 121, 4/Nisâ, 65, 24/Nûr, 47-48, 5/Mâide, 44, 5/Mâide, 50, 95/Tîn, 8, 4/Nisâ, 59, 33/Ahzâb, 36, 7/A’râf, 54, 6/En’âm, 82, 12/Yûsuf, 40, 39/Zümer, 17-18, 3/Al-i İmrân, 31-32; Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115., 18/Kehf, 26, 17/İsrâ, 23, 12/Yûsuf, 40, 25/Furkan, 43, 6/En’âm, 153, 2/Bakara, 85, 5/Mâide, 49, 2/Bakara, 42, 2/Bakara, 257, 6/En’âm, 129
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir şeriatı, dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.“ 3330 Yani, onların önünde müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, zulüm, aslı astarı olmayan ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi Allah’ın meşrû kılmadığı birtakım şeyleri emreden ve diledikleri gibi din yapan birileri mi var?
Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 3331 Adiy: “Ya Rasûlallah, hristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki“ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?“ Adiy: “Evet“ dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.“ 3332 Evet, Allah’ın haram kıldıklarını serbest kılanlar, helâl kıldıklarını ve hatta emrettiklerini yasaklayanlar rablik iddia etmiş, onların bu durumlarını kabul edenler de onları rab kabul etmiş oluyorlar.
“Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.“ 3333
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
3328] 42/Şûrâ, 10
3329] 2/Bakara, 285
3330] 42/Şûrâ, 21
3331] 9/Tevbe, 31
3332] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
3333] 15/Hıcr, 94-95
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.“ 3334
Yukarıdaki nasslardan anlaşılmaktadır ki; Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur. İslâm'ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
Kur'an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut“ kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş kimselerdir.
Yolların ayrılış noktasındayız: insan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu ahirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah'a dostluk; hayatını İslâm'ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.“3335 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
“İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 3336
3334] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
3335] 39/Zümer, 17-18
3336] 4/Nisâ, 76
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 831 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât, 53; 52/Tûr, 32; 53/Necm, 17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11; 78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/Şems, 11; 96/Alak, 6.
B- Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
C- Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
D- Tuğyanla Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 15; En'am, 110; Maide, 64, 68; A'raf, 186; Hud, 112; Yunus, 11; Mü'minun, 75; İsra, 60; Kehf, 80; Taha, 24, 43, 45, 81; Saffat, 30; Sat, 55; Kaf, 27; Zariyat, 53; Tur, 32; Rahman, 8; Kalem, 31; Nebe', 22; Necm, 17, 52; Hakka, 5, 11, Naziat, 17, 37; Fecr, 11; Alak, 6; Şems, 11.
E- Tâğut Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 256-257; Nisa, 51, 60, 76; Maide, 60; Nahl, 36; Zümer, 17.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 215-216
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 193-196
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 49-51
4. Fi Zılali'l Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 90-91,; c 3, 269
5. Tefhimül Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, 202, 375
6. Min Vahyi'l-Kur'an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 81-83
7. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 140-141
8. Tâğut, Ahmed Kettan, Muhammed ez Zeyn, Esra Y.
9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 226-228, 77-79
10. Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 297-307
11. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 319-321
12. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 316-317
13. Kur'an'da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 143-145
14. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 105-109
15. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 248-261
16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 166-171
17. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. c. 1, s. 31-45, 203-211
18. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 67-70, 149-162
19. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 55-58
20. Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 53-57
21. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyumi, Eksen Y.
22. Alim ve Tâğut, Yusuf el-Kardavi, Bengisu Y.
23. Medeni Vahşet, Hüsnü Aktaş, Düşünce Y. s. 135-141
24. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 41-46
25. Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Recep Çetintaş, Usûl Y.
TAKVÂ
- 833 -
Kavram no 174
Görevlerimiz 38
Bk. İhsân; Sevgi ve Allah Sevgisi;
Korku; İbâdet
TAKVÂ
• Takvâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Takvâ; Sakınmaktır, Titremektir
• Kur’an’da Takvânın Tanımları
• İttika’nın Mertebeleri
• Kur’an’da Takvânın Yeri ve Önemi
• Takvâyı Elde Etme Yolları
• Takvâ Konusunda Sünnetullah (Allah'ın Değişmez Kanunları)
“Bu Kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan bir Kitaptır. Muttakiler(takvâ sahipleri) için hidâyet kaynağı (rehber-kılavuz) ve yol göstericidir.“ 3337
Takvâ; Anlam ve Mâhiyeti
Takvâ kelimesi, “veka“ fiilinden gelir. Veka: ‘Korundu, kendini zararlı, acı ve eziyet veren şeylerden sakındı’ demektir. Takvâ, nefsi korktuğu şeyden korumaktır. Kavram olarak, kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, nefsi günahlardan korumak demektir. Bu da, haramı terkle olur: Haramı terk de en azından şüpheli şeyleri bırakmakla tam gerçekleşebilir. Hadis-i şerifte: “Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Bu nedenle şüphelerden korunan, dini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen harama da düşer; Nasıl, koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa. Haberiniz olsun ki, her melikin korusu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır.“3338 buyrulmuştur. Kur’an, ‘hududullah’tan söz eder ki, işte bu Allah’ın, içinde kalınmasını emrettiği korusunun sınırlarıdır. Mü’minlere sürekli olarak “Allah’ın sınırlarını aşmayın“ değil; “Allah’ın sınırlarına yaklaşmayın“ diye emredilir. Yaklaşıldığında sınırların aşılması her zaman mümkündür. İşte, bu şekilde Allah’ın çizdiği sınırları aşma korkusuyla bu sınırlara yaklaşmamak, nefsi bu sahada korumak ve sınıra yaklaştırmamak takvâ’dır.
Takvâ, haşyet (ta'zim ve saygıdan ileri gelen korkma) mânâsındadır. Takvâ alelâde bir korku değildir; Bu, sevginin azalmasından endişe duymak, Allah'ın rızasının gideceğinden kaygılanmak, bunun için sakınmak demektir.
Takvâ, Hz. Ali'ye göre: “Günahlara devam etmeyi ve yaptığı ibâdetlerle avunup aldanmayı bırakmaktır.“ Yine şu söz de Hz. Ali'ye aittir: “Dünyada insanların efendisi cömertler; âhirette de müttakîlerdir.“ Hasan el-Basri'ye göre ise: “Allah'tan başkasını Allah'a tercih etmemek ve bütün işlerin Allah'ın kudretinde
3337] 2/Bakara, 2
3338] Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkat 107
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu bilmektir.“ Takvâ, Allah'tan uzaklaştıracak şeylerden uzaklaşmaktır. Sorumluluk şuurudur takvâ. Allah'a karşı duyulan sevgi ve yakınlıktır. Allah'a yaklaşmak için her çeşit haramdan kaçınmak; O'nun rızasını, O'nun sevgisini yitirmekten çekinmektir. Cehennemle insan arasına engel koymaktır. Şeytanla ilâhi emirler arasına, arzularla iman arasına, düşmanla dost arasına engel koymaktır. Tabbii, bu engelleri koyabilmek için, öncelikle Allah'la aramızdaki engelleri kaldırmak gerekir.
Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir, vücudunun her parçası göz olur. İşte aynen bunun gibi; elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağını, ayağını haramlara dokundurmadan ömrünü geçirmeye takvâ denir. Takvâ, halk için insanın dışını süslediği gibi; İçini Hak için şirkten, her türlü haramdan, yalandan, kinden, iftiradan, hasetten, gıybetten arındırıp süslemesidir.
En kapsamlı ve en kuvvetli koruma, ancak Allah’ın korumasıdır. Diğer koruyanların korumaları mecazi anlamda ve çok sınırlı olduğu gibi; Allah’ın dilemediği hiçbir alanı kapsamaz. İyi korunmak demek olan ittika, ancak Allah’ın vikaye’sine (korumasına) girmekle gerçekleşebilir. O yüzden Takvâ, her türlü zarar verecek şeye karşı bir sığınaktır; bir kale ve kalkandır; bir zırhtır. Kendini emniyete almak, emin ve gerçek mü’min olmaktır. Şirki ve sapıklığı reddetmeden, isyanı ve günahları terketmeden Allah’ın kalesine sığınılmaz. Takvâ, haramları terketmek ve sevaplara yapışmaktır. Ömer b. Hattab (r.a.), Übeyy b. Kâb’a “takvâ nedir?“ diye sorduğunda Übeyy: “Dikenli yolda hiç yürümedin mi?“ dedi. Hz. Ömer: “Yürüdüm!“ deyince, “o zaman ne yaptın?“ dedi. “Paçalarımı sıvayıp gayret sarfettim“ cevabını aldıktan sonra: “İşte takvâ odur“ dedi.
Budur işte takvâ... Duygulu vicdan, şuurda berraklık, devamlı haşyet, daimi sakınma, yolun dikenlerinden korunma... Hayât yolunun, şehvetlerin ve çeşitli arzuların dikenlerinin sardığı yol... Korku ve vehim dikenlerinin sardığı yol... Boş ümitlerin bağlandığı dikenli yol. Fayda ve zarar vermekten âciz, dolayısıyla korumak, sığınılmak ve sakınmak liyakati olmayan kimseleri boş korkularının sardığı dikenli yol ve daha yüzlerce korkular... 3339
Takvâ; Sakınmaktır, Titremektir
Takvâ, sakınmaktır. Sevdiğimiz, şeyin üzerinde nasıl titreriz. Onu korumak, onu kaybetmemek için veya ona zarar gelmesin diye nasıl sakınırsak, insanın en şerefli yeri olan gönül ve içindeki iman da öyle, hatta daha fazla sakınılmalı. İmanı korumak ve onun üzerinde titremektir takvâ. Küçük çocuğu balkondan veya odanın penceresinden dışarı sarkmış olsa, annesi-babası onu gözetip korumak için nasıl davranır ve düşme ihtimaline karşı nasıl tedbir alırsa, şüpheli ve haram olma riski olan tehlikeli davranışlara karşı en az öyle tedbir alıp sakınmaktır takvâ. “Gözü gibi sakınmak“ deyimi vardır dilimizde. Haramlara karşı bu titizlik ve hassasiyetle Allah'ın rızasını, gözümüz gibi korumamız gerekmektedir.
Takvâ; Olumlu Korkudur, Sevgiyi Yıpratma veya Yitirme Endişesidir
Allah, Fâtiha'nın başlangıcında da gördüğümüz gibi, kendisinin rahmet
3339] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an, s. 77
TAKVÂ
- 835 -
sıfatlarını öne çıkarmakta; ağırlıklı olarak O'nun Rabliğini, merhametini düşünmemizi istemektedir. O yüzden korkudan çok; sevilmeli, rahmetin ümit kesilmemelidir. İşte, takvâdaki korku, sevgi ağırlıklı bir korkudur. Arapçada alelâde korkuya takvâ denmez, havf denir. Türkçede takvânın ifâde ettiği sevgi ağırlıklı korkuyu karşılayacak kelime yok. İnsanın, korkulmaması gereken nice şeylerden korktuğu, bu korkunun bir eksiklik, hatta oranına ve yönelişine göre hastalık olduğu bir gerçektir. Sözgelimi, fakirlikten, polisten, karakoldan, bazı insanlardan, insanların kınamasından, tâğutî kanun ve mahkemelerden, ölümden... korkanlar çoktur. Hatta, adına fobi denilen çağdaş korkular da var. Bunların hiçbiri takvânın içerdiği olumlu korkular değildir. Meselâ hastalıktan korkarız ama, korktuğumuz için hastalığa sevgi ve saygı beslemeyiz. Bu tür korku itici bir korkudur. Takvâ ise çekici, olumlu bir korku. Korkuyorsunuz, korktuğunuz için daha çok seviyor, saygı duyuyorsunuz. Daha doğrusu, sevdiğiniz ve saydığınız için korkuyorsunuz. Korkunuz, O'nun sevgisine gölge düşme endişesinden. Korktukça O'na daha yaklaşıyorsunuz. O'na yakınlığınız oranında titremeniz, heyecanınız, huşunuz, korkunuz, yani takvânız artıyor. İşte takvâ, bizi Allah'a yaklaştıran bir ürperti, sevgisini yıpratma korkusudur.
Kur’an, Arab’a hidâyettir veya aceme hidâyettir denilmiyor; Kur’an’ın hidâyeti her insanın çalışarak kazanabileceği bir vasıf olması sebebiyle bütün insanları kuşatması mümkün olan takvâ sahipliği şartına bağlanıyor. Kur’an’dan yararlanabilmenin ilk şartı muttaki olmaktır. Şüphesiz bu Kitap’ta hidâyetten başka bir şey yoktur. Kur’an, bütün insanlığa hidâyet için nazil olmuştur. Fakat bu hidâyetten istifâdenin ilk şartı, ittikayı tercih etmek, yani korunmayı istemektir. Kişi, ondan faydalanabilmek için sağlam bir gönül ve selim bir akıl ile yaklaşmalıdır. Her şeyden önce Allah’tan korkan, hakkı seven biri olmalı; hakla batılı birbirinden ayırabilmeli ve dosdoğru yaşamalıdır. Dolayısıyla, takvâ sahibi olmalıyız ki, Kur’an bizi doğru yola iletsin ve felaha kavuşalım. Kalbin kilitlerini açan takvâ, o nurun kalbe girerek vazifelerini yapmasını sağlar. Faydalı her şeyi tutup kaldırabilmeğe, karşılayıp hüsnü kabul göstermeye ve hayra çağrıldığında icabet etmeye kalbi hazırlayan takvâdır. Kur’an’da hidâyeti bulmak isteyen kimsenin, ona selim kalple ve samimi niyyetle yönelmesi şarttır. Allah’tan hakkıyla korkan, korunan, dalalete düşmekten, bir sapıklık tarafından avlanmaktan çekinen bir kalbe Kur’an sırlarını ve nurlarını açar.
Bakara sûresinin ilk âyetleri, müttakîlere hidâyet olan kitabı belirttikten sonra, müttakîlerin sıfatlarını açıklamaya başlıyor: “Onlar ki gayba inanırlar. Namazı dosdoğru kılarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler. Onlar, sana indirilene de, senden evvel indirilmiş olanlara da inanırlar. Âhirete de yakînen kaanîdirler.“3340 Takvâ sahibinin özellikleri: İlk vasıf iman; Sonra bu sahih akideye dayalı ve onu perçinleyen namaz ve infak başta olmak üzere sâlih ameller.
Kur’an’da Takvânın Tanımları
“Elif Lâm Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan, müttakîler için bir hidâyet kaynağı ve kılavuz olan bir kitaptır. O müttakîler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan infak ederler. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve âhiret gününe iman ederler. Onlar Rablerinden bir hidâyet üzeredirler
3340] 2/Bakara, 3-4
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve felaha, kurtuluşa erenler ancak onlardır.“ 3341
“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz gerçek iyilik (birr, takvâ ve itaat) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalmışa), isteyip dilenenlere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır.“ 3342
“De ki, size bunlardan daha hayırlısını bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızası, hoşnutluğu vardır. Allah kullarını hakkıyla görendir. Ki onlar, ‘Ey Rabbimiz! İman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru’ derler. Sabrederler, doğru dürüst olurlar, huzurda boyun bükerler, infak ederler (hayırda harcarlar) ve seher vaktinde Allah’tan bağışlanma dilerler.“ 3343
“Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olan, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete kavuşmak için yarışın, koşun. O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için infak edip harcarlar; öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel davranışta bulunanları, iyilik yapanları sever. Yine onlar, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı tevbe istiğfar eder, bağışlanma isterler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Yine onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. İşte bunların mükâfatı, Rablerinin mağfireti ve içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!“ 3344
“Andolsun Biz, Mûsâ ve Harun’a, takvâ sahipleri için bir aydınlık ve bir zikir (öğüt) olarak, hak ile bâtılı birbirinden ayıran Furkan’ı verdik. (O takvâ sahipleri ki) onlar, Rablerine karşı O’nu görmedikleri halde bir haşyet içinde O’na saygı gösterirler. Onlar, kıyametten içleri titreyip korkan kimselerdir.“ 3345
“Doğruyu getiren ve tasdik edip doğrulayanlar, işte onlar müttakîlerdir.“ 3346
“Şüphesiz müttakî olanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada ihsanda bulunup güzel davrananlardı. Gece boyunca da pek az uyurlardı (Kalan saatlerinde de namaz kılar ve ibâdet ederlerdi). Onlar seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi. Onların mallarında dilenip isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için bir hak olduğunu kabul ederlerdi.“ 3347
Şirkten sakınıp iman üzere olmaktır takvâ. 3348
İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takvâ. 3349
3341] 2/Bakara, 1-5
3342] 2/Bakara, 177
3343] 3/Âl-i İmran, 15-17
3344] 3/Âl-i İmran, 133-136
3345] 21/Enbiyâ, 48-49
3346] 39/Zümer, 33
3347] 51/Zâriyat, 15-19
3348] 48/Fetih, 26
3349] 5/Mâide, 65; 7/A'râf, 96
TAKVÂ
- 837 -
Her eylemde Allah'ın rızasını aramak için Allah'a lâyık bir kul olmaya çalışmaktır takvâ. 3350
Takvâ iman demektir. 3351
Takvâ tevbe demektir.3352
Takvâ tâat anlamına gelir. 3353
Takvâ günahları terketmek anlamında da kullanılır. 3354
Takvâ ihlâs mânâsında kullanılır. 3355
Kur’an’daki takvâ ile ilgili âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Kur’anî tanımla takvâ, iman etmek ve Kitaba tâbî olmaktır. Takvâ, tevhid ve teslimiyettir. Kur’anî inanç ve sâlih ameldir.
İttika’nın Mertebeleri
İttika’nın üç mertebesi vardır. Birinci mertebesi: insanın küfürden nefsini korumasıdır. Her mü’min bu anlamda müttakîdir.3356 İkinci mertebesi; haramlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları eda etmektir. Bu mertebe, ittikanın ortasıdır. Yasaklardan kaçınıp, emredilene yapışarak mü’minlerin cehennem azabından korunmalarını içeren bu takvâ, 2/Bakara sûresinin ilk âyetlerinde vasıfları belirtilen ittikadır.3357 Üçüncü mertebesi ise; Mü’minin, bütün benliği ile Allah’a dönmesi, kalbinden mâsivâyı (Allah’ın dışında her şeyi) çıkarması ve her an ibâdet bilinci ile yaşayıp tefekkürle meşgul olmasıdır3358. İnsanın iman edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe, kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvâdır. İkincisi, insanın kendisi ile diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvâdır. Üçüncüsü ise, insanın kendisi ile Allah arasındaki takvâsı ve imanıdır. Âyette takvânın bu üçüncü mertebesi ihsan olarak zikredilmiştir. “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da, şüphesiz O seni görmektedir.“ 3359
Takvâ, bir elbise; isyankâr anlamındaki fücur, fâcirlik de örtüyü yırtmak demektir. Dolayısıyla takvâyı bırakıp günahlara meyletmek, elbiseyi atıp, giysileri, çamaşırları yırtmak ve çıplaklıktır. Utanılacak bir durumdur, edepsizliktir, takvâdan sıyrılıp çıplak kalmak. Nasıl bir anlık vesvese sonucu Allah'ın emrini unutup, O'nun yasağını işleyen Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın elbiseleri sıyrılıvermişti. “(Allah buyurdu ki:) 'Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin. Ancak, şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zâlimlerden olursunuz.' Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: 'Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı' dedi. Ve
3350] 3/Âl-i İmran, 102
3351] 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 3; 26/Şuarâ, 11
3352] 7/A'râf, 96
3353] 16/Nahl, 2, 52; 23/Mü'minûn, 52
3354] 2/Bakara, 189
3355] 22/Hacc, 32; 2/Bakara, 41
3356] Takvânın bu mertebesi için bkz. 48/Fetih, 26
3357] Bkz. 7/A’râf, 96
3358] Bkz. 3/Âl-i İmran, 102; 64/Teğâbün, 16
3359] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 57
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlara: 'Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim' diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: 'Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?' diye nidâ etti.(...) Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi; işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de aldatmasın.“3360 Takvâ elbisesi, bazı âlimler tarafından hayâ, sâlih amel, yüzdeki hoş çehre, harpte giyilen zırh ve miğfer, Allah korkusu ve haramlardan çekinerek Allah'tan sakınma, takvâyı hatırlatan ve takvânın gereği olan elbise şekillerinde yorumlanmıştır.
Ele, dile bele, göze, gönle sahip olup, onları haramlardan korumak takvâ iken; hayâ perdesini yırtmak da, takvânın zıddı olan fücur demek oluyor.
Fücur: Örtüyü yırtmak anlamına gelir. Takvâ, fücurun zıddı olarak, bir örtü, bir elbisedir: “Ve takvâ elbisesi, işte o hayırlıdır.“3361 Allah, insana hem fâcir, hem de müttakî olma yolunu göstermiş ve onu bu iki yol arasında serbest bırakmıştır. Takvâ elbisesini giyen, kendini bu elbiseye zarar verecek her şeyden korur; insanın dışından giydiği elbise gibi bu elbise aynı zamanda süs, aynı zamanda her türlü etkiden koruyucudur. Bu elbise yalnızca dış elbisesi olmakla kalmaz; içe giyilen parçaları da vardır. İslâm bu elbiseye talip olmakla başlar. Takvâ öncelikle “korunma“ anlamına geldiğinden, korunmaya zarar verecek şeylerden korkmak ve çekinmek de bu kavramın içine girmiştir. İşte, kişi önce kendisinin istikbali, yaptıkları ve azap konusunda bir korku duyar. Bu korku onu bir yerlere sığınmaya zorlar; bu takvânın ilk mertebesidir. Sığınılan yer salt bir dört duvar arası değildir. Tehlikenin gelebilmesi için çatı, pencere, kapı açıklıkları ve daha başka yarıklar da bulunabilir. Bütün buraları da örtmeye çalışmak, elbiseyi daha bir kalınlaştırıp vücudun her yanına sarmak takvânın ikinci mertebesidir.
Bütün bunlardan sonra, sığınılan binânın veya giyilen elbisenin herhangi bir yanından en ufak bir delik bile açılmaması için çalışmak da takvânın son mertebesidir. (Çünkü, açılan delik her zaman büyüme istidadındadır.) Şu halde, takvâ bir sığınağa sığınmak, her türlü tehlikelerden korunmak için bir elbise giymek anlamına geldiği gibi, bu sığınak veya elbiseyi korumak, onun üzerinde titremek ve dıştan gelebilecek her türlü tehlikeler karşısında uyanık bulunmak anlamına da gelir. Takvânın bu üç derecesi Kur’an’da açıklanmıştır:
“İttika edip iman ettikleri ve sâlih ameller işledikleri, sonra ittika edip iman ettikleri, sonra ittika edip...“3362 Birinci derecede takvâ, bütün peygamberlerin tebliğlerinin ilk başlangıcını oluşturur. Gerek Hz. Nuh, gerek Hz. Hud, gerekse Hz. Sâlih, Hz. Şuayb ve Hz. Lut, kavimlerine “ittika etmez misiniz? Ben muhakkak emin bir Rasûlüm.“ diyerek tebliğe başlamışlar ve bu başlangıç bir bakıma çeşitli mertebeleriyle tebliğlerinin özetini de oluşturmuştur. “İttika etmez misiniz? Muhakkak ben emin bir Rasûlüm. Allah’tan ittika edin ve bana itaat edin.“ 3363
Oruç, kısas, Allah’ın âyetleri ve vaid vs. takvâ merdiveninin basamaklarıdır.
3360] 7/A'râf, 19-22, 26-27
3361] 7/A’râf, 26
3362] 5/Mâide, 93
3363] 26/Şuarâ, 106, 124, 142, 161, 177
TAKVÂ
- 839 -
Takvâyı korumak, bu sığınak veya elbiseye hiçbir zarar vermemek için ateşten, âhiret gününün şiddetinden, Allah’tan, azabından korku ve çekinme içinde olmak da takvânın anlamı içindedir; bu duruma ittika denilir. 3364
Her insan, belli bir derecede Allah’ın koruması altındadır. Bu, Allah’ın Rahman ve Rabb oluşunun sonucudur. Yalnız, unutulmamalıdır ki, Allah, adil bir Rabb olarak azabından korunmaya çalışmayanları azabından uzak tutacak değildir. İşte, azaptan korunma, Allah’ın cezalandırmasından titreme kulun görevidir. Bunun için de ne gerekiyorsa yapmak, Allah’ın emir ve yasaklarından oluşan sınırlarını aşmak şöyle dursun, onlara yaklaşmamak ve bu konuda elden geldiğince dikkatli olmak gerekir. İşte, müslüman olarak ölebilmek buna bağlıdır. Bu da Allah’tan ittika etmek nasıl gerekiyorsa öyle ittika etmektir.3365 Bu da kuşkusuz istidat, kabiliyet ölçüsündedir; mükellefiyetin sınırları dâhilindedir. Kur’an bunu “Allah’tan istidadınız ölçüsünde ittika edin“ diye açıklar. 3366
Özet olarak, insanın kendisini Allah’ın korumasına bırakması, bu nedenle de âhirette zarar verecek günahlardan çekinip sevaplara koşması takvâdır. Bu birkaç derecedir. İlk derecesinde Kelimetü’t-Takvâ olan tevhid’e sarılma ve şirkten uzaklaşma; ikinci derecede ise kalbini Allah’tan sakınarak farzları yerine getirme, üçüncü derecede ise, kalbini Allah’tan başka her şeyden uzak tutma, bütün varlığıyla Allah’a yönelmedir. Âyette belirtilen Allah’tan ittika’nın gerektirdiği takvâ budur.
Allah’tan hakkıyla ittika edebilmek ve müslüman ölebilmek için öncelikle Allah’ın ipi’ne toptan yapışarak tevhid üzerinde birleşmek ve her türlü tefrika ve ihtilâftan kaçınmak gerekir. Bütün mü’minler, tek bir kelime üzerinde aynı davranış biçimine girmedikçe, tevhid-i ameli’ye ulaşamadıkça, takvâya ulaşmak da güçleşir. Bu yüzden Kur’an: “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na karşı takvâ’nın gerektirdiği şekilde ittika edin ve ancak müslümanlar olarak can verin. Toptan Allah’ın ipine sarılın; ayrılığa düşmeyin.“3367 diye emretmektedir. 3368
Takvâ kelimesi, “sakınmak“ biçiminde çevrilir Türkçeye. Takvânın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama takvânın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil. Bu tür korkuya “havf“ derler ki, onda sevgi aranmaz.
Ya nedir? Takvâdaki korku, kulun Rabbıyla arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; o sevmeyecek diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O'nun sevmemesidir. İşte takvâ, kişinin Allah'la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak için tetikte durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda vedûd olan Allah'ın değil yasaklarını; O'nun hoşlanmama ihtimali olan şeyleri bile terk eder. Değil O'nun emirlerini; O'nu hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu yıpratmamayı amaçlar. Takvâda, titreyişin illeti ödül ya da ceza değil; sevgidir.
3364] 2/Bakara, 183, 24, 179, 123, 194, 196, 203, 223; 20/Tâhâ, 113...
3365] 3/Âl-i İmran, 102
3366] 64/Teğâbün, 16
3367] 3/Âl-i İmran, 102-103
3368] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 466-469
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Takvâ sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku, üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis etmek tahsis edilen o şeyi “ilâh“ edinmektir. İnsan birini yalnız sevebilir, bu akidevî bir mesele teşkil etmez. Ya da birine umut besleyebilir, veyahut birinden korkabilir. Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak “müttakî“ yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...
Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek, mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın rızası olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak“ olarak adlandırmaktadır. Cenab-ı Hak, “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkalarını O’na eşler koşar. Allah’ı sever gibi severler onları. İman edenlerin Allah sevgisi ise daha çoktur.“3369 Bu, sevgiye ilişkin hüküm. Bir de korkuya ilişkin olanı var:
“Kendilerine savaş farz kılınınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takvâ sahibi için âhiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.“3370 Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin durumunu belirten âyetin üslubuyla, Allah’tan korkar gibi korkanların durumunu belirten âyetin üslubu arasında çok açık bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek. 3371
Kur’an’da Takvânın Yeri ve Önemi
Takvâ, sadece Muhammed ümmetine değil; bütün ümmetlere ve toplumlara emredilmiş bir vasiyettir: “Andolsun, biz sizden önce kitap verilenlere ve sizlere: ‘Allah’tan ittika edin (korkup sakının)’ diye vasiyet ettik (emrettik).“3372; “Nuh kavmi de gönderilen peygamberleri yalanlamıştı. Hani onlara kardeşleri Nuh: ‘ittika etmez misiniz (korkup sakınmaz mısınız)?’ demişti.“3373 Mûsâ, Hud, Lut, İlyas (a.s.) da kavimlerine aynı soruyu sorup, aynı vasiyeti iletmişti.3374 Tüm bu âyetlerden öğrenmekteyiz ki, takvâ genel bir hedeftir. Bunun için peygamberler gönderilmiştir. Bütün şeriatlar, emirler, vasiyetler bunun içindir. Şâyet takvâ, bir insanın kalbine yerleşirse, artık bundan böyle kendisini gözetleyecek, rapor tutacak, hesaba çekecek bir polise ihtiyacı yoktur. Çünkü onun takvâsı, kendisini her türlü şerden alıkor, her türlü hayra da yöneltir. Bakıyoruz ve görüyoruz ki, tüm peygamberlerin emirleri, bunun üzerine binâ edilmiş ve onlara itaata bağlı kılınmıştır. O halde itaatsız olarak takvâ öğrenilemez, uygulanamaz. Nerede takvâdan söz ediliyorsa, orada mutlaka itaat vardır: İşte Nuh (a.s.) diyor ki: “Allah’tan ittika edin (korkup sakının)
3369] 2/Bakara, 165
3370] 4/Nisâ, 77
3371] M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 96-98
3372] 4/Nisâ, 131
3373] 26/Şuarâ, 105-106
3374] Bkz. sırasıyla 26/Şuarâ, 10-11; 123-124; 160-161; 37/Saffât, 123-124
TAKVÂ
- 841 -
ve bana itaat edin.“3375 İşte Hud (a.s.) diyor ki: “O halde Allah’tan ittika edin (korkup sakının) ve bana itaat edin.“3376. İşte Sâlih (a.s.) (aynı ifâde:3377; İşte Hz. Şuayb3378; İşte Hz. İsa3379; İşte Hz. Muhammed (s.a.s.): “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl ittika etmek (korkup sakınmak) gerekiyorsa, öylece ittika edin (korkup sakının) ve ancak müslümanlar olarak ölünüz.“ 3380
İlahî emirler, takvâyı gerçekleştirmek ve insan kalbine çıkmayacak şekilde kökleştirmek için farz kılınmıştır:
“Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Umulur ki, takvâ sahibi olursunuz.“ 3381
“Ey temiz akıl sahipleri, kısasta sizin için hayât vardır. Umulur ki, takvâ sahibi olursunuz (korunup sakınırsınız).“ 3382
“İşte Allah, insanlara âyetlerini böylece açıklar. Umulur ki, takvâ sahibi olurlar.“ 3383
Takvâ, büyük ve şerefli bir makamdır. Allah, kendisine yakınlığın ve uzaklığın ölçüsü olarak takvâyı göstermektedir: “Gerçekten, sizin en üstün olanınız, Allah katında, en çok takvâ sahibi olanınızdır.“3384 Kur’an’da, dünyada kazanılacak olan en iyi azığın takvâ olduğu bildirilmektedir: “Azık edinin; Kuşkusuz azığın en hayırlısı takvâdır.“3385 Dünyada insan için en güzel bir elbise görevi yapan şey takvâdır: “Ey Âdemoğulları, biz size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır.“ 3386
Allah, kendisine veli-dost olarak takvâ sahiplerini seçmiştir:
“O’nun asıl velileri, evliyası sadece muttakilerdir. Fakat onların çoğu bunu bilmez.“ 3387
“Haberiniz olsun, Allah’ın evliyası (velileri-dostları), onlar için korku yoktur; onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edenler ve ittika edenler (Allah’tan korkup sakınanlar)dır.“ 3388
Allah, sadece muttakilerin amellerini kabul edeceğini bildiriyor: “Allah, ancak müttakîlerden (korkup sakınanlardan) kabul eder.“ 3389
Kur’an, sadece takvâ sahibi olanların, onun hidâyetiyle doğru yolu bulacaklarını, onun gösterdiği yoldan gideceklerini bildiriyor: “O (Kur’an) takvâ sahipleri
3375] 26/Şuarâ, 108
3376] 26/Şuarâ, 126
3377] Bkz. 26/Şuarâ, 144
3378] 26/Şuarâ, 179
3379] 3/Âl-i İmran, 50
3380] 3/Âl-i İmran, 103
3381] 2/Bakara, 183
3382] 2/Bakara, 179
3383] 2/Bakara, 187
3384] 49/Hucurât, 13
3385] 2/Bakara, 197
3386] 7/A’râf, 26
3387] 8/Enfâl, 34
3388] 10/Yûnus, 63-64
3389] 5/Mâide, 27
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için kesin bir öğüttür.“3390; “Bu (Kur’an), bütün insanlara bir beyan (açıklama)dır. Takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür.“ 3391
Şâyet kişi takvâ sahibi olursa, Allah, onu şeytanın hile ve tuzaklarından korur: “Takvâya erenlere şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.“ 3392
Takvâ üzerine kurulmamış her şey, sahibini sadece cehenneme sürükler: “Binâsını takvâ (Allah korkusu) ve Allah rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.“ 3393
İnsanlar, Hz. Âdem ve Havva’dan çoğalmaları veya herbiri bir anne ve babadan doğmaları itibariyle yaratılışta eşittirler. Bu açıdan soy ve soplarıyla övünmeleri yersiz ve yanlıştır. Çünkü gerçek ve yegâne üstünlük takvâ üstünlüğüdür: “Ey insanlar, doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi uluslara ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takvâ bakımından en üstün olanınız (Allah’tan en çok korkup sakınanınız)dır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberi olandır.“3394
Takvâ, Yüce Allah’ın mü’min kulları için işaret buyurduğu bir toplanma ve yardımlaşma noktasıdır: “İyilik ve takvâda yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.“ 3395
Peygamberimiz (s.a.s.) duâlarında Yüce Allah’tan çeşitli nimetleri talep ederken, takvâyı da istemiştir. Bu şekilde duâ etmesiyle, takvânın bizim için büyük önemini vurgulamıştır. Bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Arabın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.“3396; “insanın cennete girmesine en çok sebep olan şey, onun Allah’a karşı duyduğu takvâsıdır.“ 3397
“Allah’a karşı takvâ sahibi olmanızı tavsiye ederim.“3398 Her cuma hutbesinde bu takvâ emri veya tavsiyesi tekrarlanır. Bütün hutbelerin özeti mahiyetinde, konuşmanın özü ve anafikri olarak bu sözler, Peygamberin sünneti olarak ifâde edilir: “Emmâ ba'dü feyâ ibâdellah! İttekullahe ve etîûh (Sözün özü şu: Allah'ın kulları! Takvâ sahibi olun, Allah'tan korkup sakının. Ve O'na itaat edin!)“ Veya “ûsıyküm bi-takvâllahi ve tâatih (Takvâyı, Allah korkusunu tavsiye ederim.)“ Ve eklenir: “Allah, kesinlikle takvâ sahipleriyle ve muhsinlerle beraberdir.“3399 Muhsin olmak da, muttaki olmanın değişik bir yansımasıdır. Muhsin, ihsan sahibi demek. İhsan: Güzel davranmak, iyilik ve infak etmek, davranışımızı ve konuşmamızı güzelleştirmek demek. İhsan: Allah'ı görür gibi ibâdet etmek demek; ki, bunlar da takvâ özelliğidir.
Toplumdaki müslümanların tümü takvâ sahibi olurlarsa ancak o zaman
3390] 69/Haakka, 48
3391] 3/Âl-i İmran, 138
3392] 7/A’râf, 201
3393] 9/Tevbe, 109
3394] 49/Hucurât, 13
3395] 5/Mâide, 2
3396] Ahmed b. Hanbel, V, 411
3397] Ahmed b. Hanbel, II, 392 , 442
3398] Ebû Dâvud, Sünen 5; Tirmizî, İlim 16
3399] 16/Nahl, 128
TAKVÂ
- 843 -
İslâm bütünüyle ayakta durabilir. Şâyet müslüman bireylerde takvâ zedelenirse, İslâm'a da zarar gelir. Her ferdin takvâsı, sorumluluğu nisbetindedir. Sapık bir inanç ve bayağı yaşayıştan, yani zifiri karanlık bir cahiliyyeden çıkan insanların, dünyanın bir benzerine şahit olmadığı mutluluk çağını oluşturmaları, toplumun takvâ temeline oturmasından kaynaklanmaktaydı. Takvâ sayesinde toplum canlandı, dirildi; dün çocuğunu diri diri toprağa gömen insan, karıncayı ezmemeye özen gösterecek merhamet anıtına dönüştü.
Takvâyı Elde Etme Yolları
Takvâ, kalpteki bir melekedir. Bu meleke kalpte yer ettiği zaman, bundan da vücudun (cesedin) izleyeceği yol ortaya çıkar. Bu, Allah'ın koyduğu programa göre devam eder. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Gerçekten cesette bir et parçası vardır. Bu et parçası sağlıklı olduğu zaman, tüm vücut sağlam olur. Bu bozulunca tüm ceset de bozulur. Dikkat edin, bu et parçası kalptir.“3400 Anlaşılıyor ki, insanın tümüyle düzelmesi, kalpteki takvâ ile ilgilidir. Bu takvâ gerçekleşince, gerekli olan şeyler ortaya çıkmaya başlar.
Takvâyı elde etmenin birinci yolu Allah'ın Kitabını düşünerek, anlamaya ve uygulamaya çalışarak okumak, okumak, okumaktır: “Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri, ikazları türlü şekillerde açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede) ittika ederler (korkup sakınırlar) ya da Kur'an onlar için öğüt olarak düşünme (yeteneğini) oluşturur.“ 3401
Kur'an, kalplerde takvâya engel olan problemleri giderir; gönüllere şifadır: “Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa ve mü'minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.“3402; “Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?“ 3403
Takvâyı elde etmenin ilk yolu imanla beraber Kur'an'a sarılmaktır. Çünkü Kur'an, iman etmiş bir kimseye sırlarını açar, hazinelerini saçar. Sahâbe de öyle diyordu: “Bize Kur'an'dan önce iman verilirdi.“ İmanın aslı bulunduğu halde, kalpte yine hastalıktan biraz eser bulunur. Özellikle bizim gibi her tarafa manevi mikroplar saçan cahiliyye toplumundaki bulaşıcı hastalıklardan kalbin etkilenmemesi mümkün değildir. İman ettiği halde az da olsa hastalıktan kurtulamayan kalbin şifası, Allah'ın Kitabı Kur'an'da mevcuttur. Kalbinde iman bulunmayan ve hidâyeti aramayan insanın O Kitap'tan yararlanması ise mümkün değildir. Kâmil bir imana, takvâ ile dolu selim bir kalbe ulaşmanın yolu Kur'an'dan geçer.
Takvâyı kazanmanın ikinci yolu hidâyete bağlı olan Allah'ın ihsanı (bağışı)dır. Hidâyet olmadan takvâ olmaz: “Hidâyeti bulmuş olanlara gelince, (Allah), onların hidâyetlerini arttırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.“3404 Hidâyet, şahsi bir çaba göstermeyi ister. Bu şahsi gayreti, şu âyet bildirir: “Bizim uğrumuzda gayret gösteren, cihad edenlere, biz şüphesiz hidâyette kılarız, yollarımızı gösteririz.“3405 Hidâyet için, Allah'ın Kitabına sarılmak ve mücâhede gerekir. Mücâhede, Kitap ve Sünnet'e bağlı kal3400]
Buhârî ve Müslim
3401] 20/Tâhâ, 113
3402] 10/Yûnus, 57
3403] 47/Muhammed, 24
3404] 47/Muhammed, 17
3405] 29/Ankebut, 69
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mak ve bağı kuvvetlendirmek için gayret demektir. Bu gayret, diri ve uyanık olmakla sağlanır. Bunun için de zikir ve fikir şarttır. Zikir ile fikrin birleştiği en büyük amel, Kur'an'ı tedebbür ve tefekkürle okumaktır. Çünkü Kur'an bizzat zikirdir.3406 Bu konuda en etkili Kur'an tilaveti ise, gecelerin ihyası için kılınan teheccüd namazlarındaki okunan Kur'an'dır. “Doğrusu gece neşesi (gece ibâdeti), (insanın iç dünyasında uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, Kur'an okumaya daha elverişlidir.“ 3407
Kalp; küfürden, şikaktan, münafıklık hallerinden, kirlerinden arınmadıkça sağlığını (selim vasfını) kazanamaz. Rasûlullah şöyle buyurur: “Kul, bir hata işlediğinde kalbinde bir siyah nokta oluşur. Şâyet o kimse, nefsini o günahtan çekip çıkartır, tevbe eder ve Allah'tan mağfiret dilerse kalbi cilalanıp temizlenir. Şâyet tekrar o hataya (günaha) dönerse, o leke büyür; öyle ki, tüm kalbini istila eder. İşte bu “rân“dır. Allah, bununla neyin kasdolduğunu Mutaffifin sûresinde zikretmiştir. “Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn“ “Hayır (onların sandıkları gibi değil), onların kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp karartmıştır.“ âyetinde buyurduğu “rân“dır. 3408
Nefis, rahatlığa alışkındır, tembelliği sever, şehvete, lezzete ve dünyevi şeylerden istifâde düşkündür. Bütün bunlar, zahmet ve çile isteyen takvâ gereçleri ile çelişirler. “Cennet hoşa gitmeyen şeylerle sarılmış, cehennem de şehvetlerle kuşatılmıştır.“3409 Bu hususta takvâya meyil için üstün gelmek için gayret gerekir. İnsanın, hevâ ve heveslerini yenmesi için sıkıntılarla karşılaşsa da sabır ve sebat göstermesi lazımdır. “Kim de Rabbinin makamından korkar ve nefsi de hevâdan (kötü istek ve tutkulardan) sakındırırsa, artık hiç şüphesiz cennet onun için bir barınma yeridir.“3410; “Sizden herhangi biriniz hevâsını benim getirdiğime tâbi kılmadıkça iman etmiş sayılmaz.“3411 Nefsin sürekli olarak kullukla ilgili görevlerle, hayırla uğraşması gerekir. Çünkü nefsi kirlerden, paslardan temizleyecek olan şey bunlardır. Şâyet nefis, hayırla meşgul olup uğraşmazsa, bu takdirde insanı şer ve kötülüklerle meşgul eder. Hayât, boşluk kabul etmez. Çünkü kişi devamlı ibâdet halindedir: Ya Allah'a, ya da Allah'ın dışındakilere.
Takvâya ulaşmak için, başta haramları terketmek ve farzları îfâ etmek gerekir. Namaz, zekât, cihad, faize bulaşmamak... Sonra, nâfilelere devam etmek gerekir. Namazların sünnetleri başta olmak üzere nafile namazlar, özellikle teheccüd namazı, zikir, tefekkür, sünnetlere sarılmak gibi şeylerle takvâ sağlanabilir. Nafilelere önem verirken dikkat edilmesi gereken önemli bir durum vardır. O da; bazı insanlar, nafileyi farzların önüne geçiriyor, farz derecesinde mecbur tuttukları nafileleri yapacağım diye nice farzları ihmal ediyorlar. Bu, şeytanın sağdan yaklaşarak, mühimmi ehemme tercih ettirmesiyle ilgili bir tuzaktır. Bu tuzağa düşmemek için edille-i şer'iyye sıralamasını unutmadan; imandan sonra öncelikle yapılması gerekenin haramları terk ve farzları eda olduğunu unutmamak gerekir. Bununla birlikte, yaptıklarımızla yetinmeyip, iki günümüzü eşit geçirmeyen bir çaba ile takvânın zirvelerine tırmanmak için, sünnet ve nafilelerden yapabildiklerimizin sayısını artırmaya çalışmak; sırat-ı müstakim budur. Emr-i
3406] 36/Yâsin, 69
3407] 73/Müzzemmil, 6
3408] Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, Nesai, İbn Mâce -83/Mutaffifin, 14-
3409] Buhârî, Müslim
3410] 79/Nâziât, 40-41
3411] İmam Nevevî, Kırk Hadis
TAKVÂ
- 845 -
bi’l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker, bildiğimiz hakkı yaşayıp, bilmediklerimizi öğrenmeye çalışmak, namazı huşu ile ve imkân nispetinde cemaatle ikame etmek, sabır, zikir, istiğfar ve tefekkür takvânın sağlamlaşması için önemli hususlardır.
Kur'an, kurtuluşu nefis tezkiyesine bağlı kılmaktadır: “Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve takvâsını (ondan sakınmayı) ilham edene andolsun. Nefsini tezkiye eden (kötülüklerden arındırıp temizleyen) kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen (günahla örtüp saran) de yıkıma uğramış, ziyan etmiştir.“ 3412
“Muhakkak mü'minler felâh bulmuş, kurtuluşa ermişlerdir. Ki onlar, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekatı verirler. Ve onlar ki, iffetlerini korurlar. Yine onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler. Onlar ki namazlarına devam ederler. İşte vâris olacak olanlar bunlardır. Onlar Firdevs cennetine vâris olacaklardır, orada ebedî olarak kalıcılardır.“3413 İşte sayılan bu altı nitelikten biri şâyet ihlal edilir, çiğnenirse, bu henüz nefsin tezkiye edilmemiş, temizlenmemiş olduğuna delildir. Takvâya erişememiştir bu konuda eksikleri olan. O kimsenin çaba ve gayreti henüz yeterli düzeyde değildir. Nefis, namazda huşua eremeyince, o nefis mücâhedeye ihtiyacı çok olan nefistir. O nefis, boş şeylerden hâlâ yüz çeviremiyorsa yine mücâhedeye ihtiyaç vardır. İffetini koruyamıyor, karşı cinsle imtihanını kazanamıyorsa o nefis mücâhedeye gerek duymaktadır. Emanete ve verdiği söze, randevu dakikasına riâyet etmiyorsa, beş vakit namazına huşu ile devam edip namazlarını muhafaza edecek davranışlardan kaçınamıyorsa o nefsin mücâhede için daha çok yol kat etmesine ihtiyaç vardır.
Nefsin tezkiye olup arınmasının ölçüsü, bu sayılan niteliklerdir. Ne zaman bu nitelikler nefis için huy ve tabiat halini alırsa, hiçbir zorlama ve sıkıntı olmaksızın bunları işlerse, riya, kendini beğenme ve gururdan uzak olarak bunları işlerse, işte o zaman bu nefis tezkiye olmuş, arınıp temizlenmiştir. İnsan da yaptığı mücâhedesinde başarıya ulaşmıştır. Takvâsını koruyup müslüman olarak ölünceye kadar bu çizgisini devam ettirmek, takvâsını artırıp bu yolda yarışı ön saflarda bitirmeye çalışmaktır onun yapacağı. Böyle bir durum kazanılmadıkça, mutlaka Kur'an okumakla, her an ibâdet şuuruyla, zikirle, oruçla mücâhedeyi desteklemelidir. Tabii, bunlar hakkında sahih ve yeterli bilgi sahibi olunmadan bu özelliklere sahip olunamaz.
Takvâyı elde etmenin yollarından biri oruç tutmaktır. “Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç, size de farz kılındı. Umulur ki takvâya ulaşırsınız.“3414 Takvâ cennet yoludur. Buhârî ve Müslim' de geçen bir hadis-i şerif şöyledir: “Cehennem şehvetlerle kaplıdır, cennet ise zorluklarla çevrilidir.“ Oruç, kişinin dünyevî lezzete üstün geldiğinin işaretidir. İnsan için, imtihanı en güç ve zor lezzet, açlık ve cinsel duygu ile ilgili lezzettir. İnsan bu ikisine hakim olursa, artık ötesi kolaydır. Nefsinin diğer istek ve lezzetlerine insan daha kolaylıkla hakim olabilir. İşte oruç, bu iki lezzete galip gelmenin aracı olduğundan, takvâ aracıdır, ittika ve takvâ okuludur. Onun için “oruç, sabrın yarısıdır.“ “Sabır da imanın yarısıdır.“ Hedef ise takvâdır. Rasûlullah, oruç tuttuğumuz Ramazan ayı içinde yapmamız gereken öyle sünnetler bırakmışlardır ki, bunların hepsi de takvâ yollarının pekişmesi için
3412] 91/Şems,7-10
3413] 23/Mü'minûn, 1-5, 8-11
3414] 2/Bakara, 183
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gereken önemli hususlar olarak görülür. Kim bunların tümünü yapabiliyorsa, o kimse takvâda zirveye ulaşmıştır. Rasûlullah, bu ay içerisinde çok çok Kur'an okumayı bize sünnet kılmıştır. Bilindiği gibi Kur'an okumak, takvâya varabilmenin yollarından biridir. Allah yolunda infakı sünnet kılmıştır. Aynı şekilde infak da Bakara sûresinin ilk âyetlerinde açıklandığı gibi bizi takvâya ulaştırır. Ramazan'ın son on gününde itikâfa girmeyi bize sünnet kılmıştır. Böylece ibâdetlerin tümüyle ilgilenebilme imkânını vermiştir. Bu da takvâya götüren araçtır. Kim Ramazan okuluna girer, çalışkan bir talebe olup ödevlerini yaparsa bu ay sonunda takvâ diplomasını alır ve bayram yapmaya hak kazanır.
Nâfile oruca gelince, bu da Pazartesi ve Perşembe günleri tutulan oruç gibi Ramazan dışında tutulan oruçlardır. Her aydan üç gün oruç tutmak, Şevval ayında altı gün oruç tutmak, arefe ve aşure günleri oruç tutmak gibi. Bütün bunlar sünnet olan oruçlardandır.
“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk/ibâdet edin ki takvâ sahibi olasınız.“3415 Allah'a ibâdet kabul edilen tüm tâatler, kişiyi takvâ yolunda ilerletir. İbâdet de bilgisiz olmaz. Bir hadis-i şerif şöyledir: “Dinde bilerek Allah'a ibâdet etmekten daha üstün bir şey yoktur.“3416 Farzlar, sünnet ve nâfilelerden daha öncelikli ve ehemmiyetli olduğu gibi; haramları terkedip fesatla mücâdele etmek, farzlardan da önce ve önemlidir. “Sizi neden nehyettiysem, hemen ondan kaçının ve size neyi emrettiysem, onu da gücünüzün yettiğince işleyin.“3417 Müslüman, açık-seçik olan haramı terkeder. Şüpheli olanların hükmünü araştırıp öğrenir. Hükmü kesin bilinmeyen şeylerden de uzaklaşır. Çünkü o iş, yasak ihtimali olan şüpheli bir şeydir. Şüpheli şeyleri terk etmek takvâdır. “Helallar ve haramlar bellidir. Siz, şüpheli şeylerden aman ha kaçının.“3418 Takvâ yolcusu, farzların yanında vacipleri yapacak, bunlarla birlikte mendup olanları da işlemeye çalışacaktır. Ancak, bir mendub sebebiyle bir farzı zayi etmeyecektir. İşte, felaha ermek için mü'min, sıralamaya özen göstererek hayatını ibâdetlerle tanzim etmelidir. Tabii, ibâdet denilince sadece namaz oruç akla gelmemelidir. Allah'ın meşru kıldığı herhangi bir eylem, sağlam bir niyyetle, Allah'ın istediği ve Rasûlü'nün uyguladığı usulde bir mü'min tarafından işlendiği takdirde bu amel ibâdettir. Ve her ibâdet takvâya götüren araçtır.
Kişiyi ilgilendirmeyen, gereksiz, faydasız şeyi (mâlâyâni) terk etmek takvâdandır: “Kişinin mâlâyâniyi (kendisini ilgilendirmeyen faydasız şeyi) terketmesi, güzel müslüman olduğunun (müttakîliğinin) kanıtıdır.“3419; “Allah'a ve âhiret gününe iman eden, ya hayır konuşur veya susar.“ Bırakın günah olan yalan, çirkin söz gibi ifâdeleri; boş ve faydasız bile konuşmaz takvâ sahibi olmak isteyen. Bir araştırmaya göre, günlük konuşmaların % 85'i, söylenmese de olabilecek olan gereksiz sözlerden oluşuyor. İnsanî özellikler yerine; geyik muhabbetleri ile meşgul olmaya devam edersek takvâya ulaşamayız. Boş söz yerine; zikir, istiğfar, Kur'an tilaveti ile dilimizi ve gönlümüzü süslemeliyiz. Hatta dünyevi bir işle meşgul olurken bile dilimizden şükrü ve zikri, gönlümüzden fikri terk etmemeliyiz, ki takvâya ulaşalım. Unutmayalım ki, “iki gününü eşit geçiren (her gün, bir önceki günden
3415] 2/Bakara, 21
3416] Beyhaki
3417] Buhârî ve Müslim
3418] Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkat 107
3419] Tirmizî, Zühd 11, İbn Mâce, Fiten 12
TAKVÂ
- 847 -
daha fazla Allah'a yaklaşmaya çalışmayan), aldanmıştır.“
Kalbi yumuşatıp takvâya müsait hale getirmek için; akraba, dost, fakir, hasta ve kabir ziyaretleri en verimli ilaçlardır. Gülmeyi azaltmak ve Allah korkusundan dolayı ağlamayı çoğaltmak da, takvâ zirvelerine tırmanırken müttakînin yardımcılarıdır. “Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.“3420; “Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanağına değecek kadar akan hiçbir mü'min kul yoktur ki, Allah onu (ebedî) ateşe haram etmesin!“3421 Emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker görevini ihmal eden kimse de takvâya ulaşamaz.
Takvâ Konusunda Sünnetullah (Allah'ın Değişmez Kanunları)
a- Takvâ sahiplerine Allah furkan (hak ile bâtılı ayırdedecek bir anlayış) verir:
“Ey iman edenler, Allah'tan ittika ederseniz (korkarsanız), O size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.“3422 Âyette geçen “iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış“ olarak tercüme edilen “furkan“ kelimesi, “takvâ“ gibi mutlak ve kapsamlı bir kelimedir. Takvâ'yı meyve veren ağaca benzetirsek, furkan da onun meyvesidir, diyebiliriz. “Furkan“ lügatta, iki veya daha çok şeyler arasını açmaktır. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: “Dini, şeriatı ve yaratıkların nizamı konusundaki sünneti (kanunu) gereğince, korkulması gereken her şeyde Allah'tan korkarsanız, bu takvâ sebebiyle size hak ile bâtılı ayıracak ilmî bir meleke (bilgi ve yetenek), hidâyet ve kalplerinizde nur verir; Bu sayede insan hakkı bulur ve yolunu şaşırmaz. Bâtıl da onu aldatamaz. Allah, takvâ sahibi mü'minleri aziz; kâfirleri zelil etmek sûretiyle de hak ehli ile bâtıl taraftarları arasını ayıracak bir yardım, şüphelerden arındıracak bir çıkış yolu, dünyevî sıkıntılardan ve uhrevî azaptan kurtuluş nasib eder.“
b- Takvâ sahiplerine Allah, çıkış yolu gösterir. Sıkıntılardan kurtarır, güzel ve temiz rızık verir:
“Kim Allah'tan ittika ederse (korkarsa), (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse, O, ona yeter.“3423 Yani, Allah, emrettiğini yapmak, yasakladığından kaçınmak sûretiyle Allah'tan korkan kimseye her türlü sıkıntıdan (kurtulacak) bir çıkış yolu verir, ummadığı yerden onu rızıklandırır ve verdiği şeylerde bereket nasib eder. Kim Allah'a tevekkül eder, yani işini O'na havale ederse, önemsediği şeyleri temin konusunda Allah ona yeter. “Kim Allah'tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona işinde bir kolaylık verir.“ 3424
c- Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir:
“Çünkü Allah, ittika edenlerle (azâbından korunanlarla) ve iyilik edenlerle beraberdir.“3425 Allah; desteği, yardım ve hidâyetiyle muttakilerle beraber olur. Bu, Allah'ın tüm kullarını görüp gözetmesi ve onlarla beraber olması anlamından daha farklı,
3420] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7281, c. 17, s. 584
3421] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7283, c. 17 s. 585
3422] 8/Enfâl, 29
3423] 65/Talâk, 2-3
3424] 65/Talâk, 4
3425] 16/Nahl, 128
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muttakilerle özel bir beraberliktir.
“Ve (iyi) biliniz ki Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir.“ 3426
“Ve (iyi) âkıbet, güzel son takvâ sahipleri içindir.“ 3427
“Âkıbet, güzel sonuç da takvânındır.“ 3428
“Gerçekten Allah, takvâ sahiplerini sever.“ 3429
d- Amelin ıslah edilip düzeltilmesi de yine takvâ sahiplerine verilir:
“Ey iman edenler, Allah'tan ittika edin (korkup sakının) ve doğru söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah amellerinizi ıslah eder, işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.“ 3430
e- Allah, kâfirlere karşı savaşta takvâ sahiplerine yardım eder:
“O zaman sen mü'minlere: 'Rabbinizin, size indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi, size yetmez mi?' diyordun. Evet, sabreder, ittika ederseniz (Allah'tan sakınırsanız) onlar (düşmanlarınız) hemen şu an üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder (size yardım eder).“3431 Yani düşmanla karşı karşıya kalma konusunda sabır gösterir, her hususta günahtan sakınırsanız, âyette ifâde edildiği şekliyle, Allah, sizi destekler.
f- İktisadî mânâdaki refah ve bolluk, iman ve takvâ iledir:
“O ülkelerin halkı iman edip ittika etselerdi (günahtan sakınsalardı), elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket (bolluk) kapıları açardık; fakat yalanladılar, Biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.“3432 Yani, kent halkı Allah'a iman edip O'nun haram kılarak yasakladıklarından kaçınırsa, yağmur ve bitki vererek yerden ve gökten bereket kapılarını açarız. Fakat peygamberlerini yalanlayınca Allah, küfür ve masiyetlerinin bir cezası olarak, onları kuraklık ve kıtlıkla yakalayıp cezalandırdı. “Eğer ehl-i kitap iman edip takvâ sahibi olsalardı (kötülüklerden sakınsalardı), elbette onların kötülüklerini örter ve onları nimetlerle donatılmış cennetlere sokardık. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni (Kur'an'ı) doğru dürüst uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından (sayısız nimetleri) yerlerdi (yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden istifâde ederek refah içinde yaşarlardı). Onlardan aşırılığa kaçmayan (mu'tedil) bir zümre vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!“3433 Dini uygulamak, takvâ sahibi olmak; medenî ve iktisadî bakımdan toplumları geri bırakmak şöyle dursun, refah ve mutluluğun zirvesine çıkarır. Dini bırakıp menfaat felsefesine göre hareket edenler, zayıfları, başka ulusları sömürme yoluna gittikleri için gerilik, sefalet, savaş ve kargaşalara sebep olmaktadırlar. Allah'ın hâkimiyetine boyun eğildiği takdirde yeryüzünde hiçbir kimse zerrece zulme uğramayacak, herkes hakkını alacak, zenginlik, bolluk ve refahı meşru yollarda arayacak ve işte o zaman gökten nimetler yağacak, bolluk ve bereket olacak, yerden de zenginlikler fışkıracaktır.
g- Takvâ sahibinin ecri, hem dünya hem âhirette verilir:
3426] 9/Tevbe, 36
3427] 7/A'râf, 128
3428] 20/Tâhâ, 132
3429] 9/Tevbe, 7
3430] 33/Ahzâb, 70-71
3431] 3/Âl-i İmran, 124-125
3432] 7/A'râf, 96
3433] 5/Mâide, 65-66
TAKVÂ
- 849 -
“...Güzel davrananların ecrini, mükâfatını zâyi etmeyiz. İman edip de ittika edenler (kötülüklerden sakınanlar) için elbette âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.“3434 Yani, Allah imanla takvâyı birleştiren muhsin (güzel davranan) kullarının ecrini verir. Onlara dünyada ve âhirette ecir verir. Âhiret ecri onlar için daha hayırlıdır; çünkü devamlıdır. Dünya ecri ise geçicidir. Mü'min, yaptığı güzel işlerin dünya ve âhirette sevabına nail olurken; kâfire dünyevî karşılığı önceden verilir, âhirette ise artık onun bir payı olmaz.
“Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline! Yoksa Biz, iman edip de sâlih işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakileri (Allah'tan korkup sakınanları) fâcirler (yoldan çıkanlar) gibi mi tutacağız?“ 3435
“Hiç şüphesiz müttakî olanlar, cennetlerde ve pınarlardadır. Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar olarak. Çünkü onlar, bundan önce ihsanda bulunan güzel iş ve iyilik yapanlardandı.“ 3436
“Müttakîlere gelince tartışmasız onlar, güvenli bir makamdadırlar.“ 3437
“Müttakîler hariç olmak üzere, o gün, dostlar kimi kimine düşmandır.“ 3438
“Gerçek şu ki, müttakîler için bir kurtuluş ve mutluluk vardır. Nice bahçeler ve üzüm bağları.“ 3439
“Allah, takvâ sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar üzülmezler.“ 3440
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Ben bir âyet biliyorum. Eğer insanların hepsi onu tutsaydılar, hepsine kâfi gelirdi.“ Ashab, “Ey Allah'ın Rasûlü, bu hangi âyettir?“ diye sordular. Peygamberimiz: “Ve men yettekıllahe yec'al lehû mahracen (Ve kim Allah'tan korkarsa -takvâ sahibi olursa- Allah o kimseye bir çıkış yolu ihsan eder.)“3441 âyetini okudu. 3442
Özetleyecek olursak, Allah, takvâ üzere olanlarla beraberdir. 3443
Takvâ üzere olana Allah, iyiyle kötüyü ayırt etme özelliği verir. 3444
İşlerini kolaylaştırır. 3445
Her sıkıntılı işine bir çıkış yolu verir, hiç hesap etmediği yerden rızıklandırılır. 3446
Takvâ üzere olan korkmaz ve üzülmez. 3447
Sermâyesi takvâ olanın kazancı, kimsenin paha biçemeyeceği kadar büyük olur.
3434] 12/Yûsuf, 56-57
3435] 38/Sâd, 27-28; Geniş bilgi için bkz. Said Havva, Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, s. 379-495
3436] 51/Zâriyât, 15-16
3437] 44/Duhan, 51
3438] 43/Zuhruf, 67
3439] 78/Nebe', 31-32
3440] 39/Zümer, 61
3441] 65/Talâk, 2
3442] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7297, c. 17, s. 591
3443] 16/Nahl, 128
3444] 8/Enfâl, 29
3445] 65/Talâk, 4
3446] 65/Talâk, 2
3447] 7/A'râf, 25
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Takvâ İle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Takvâ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 197, 237; 5/Mâide, 2, 8; 7/A’râf, 26; 9/Tevbe, 108, 109; 20/Tâhâ, 132; 22/Hacc, 32, 37; 47/Muhammed, 17; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 3; 58/Mücâdele, 9; 74/Müddessir, 56; 91/Şems, 8; 96/Alak, 12.
B- Takvâ Sahipleri Anlamındaki Muttekûn ve Muttekîn Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 49 Yerde:) 2/Bakara, 2, 66, 177, 180, 194, 241; 3/Âl-i İmrân, 76, 115, 133, 138; 5/Mâide, 27, 46; 7/A’râf, 128; 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 4, 7, 36, 44, 123; 11/Hûd, 49; 13/Ra’d, 35; 15/Hıcr, 45; 16/Nahl, 30, 31; 19/Meryem, 85, 97; 21/Enbiyâ, 48; 24/N3ur, 34; 25/Furkan, 15, 74; 26/Şuarâ, 90; 28/Kasas, 83; 38/Sâd, 28, 49; 39/Zümer, 33, 57; 43/Zuhruf, 35, 67; 44/Duhân, 51; 45/Câsiye, 19; 47/Muhammed, 15; 50/Kaf, 31; 51/Zâriyât, 15; 52/Tûr, 17; 54/Kamer, 54; 68/Kalem, 34; 69/Haakka, 48; 77/Mürselât, 41; 78/Nebe’, 31.
C- Takvâ ve Muttekûn/Muttekîn Kelimeleri Dışında, Bu Kelimelerin Kökü Olan ve Korunmak, Sakınmak Anlamına Gelen V-k-y Kökü ve Türevleriyle İlgili Kelimeler (Toplam 192Yerde:) 2/Bakara, 21, 24, 41, 48, 63, 103, 123, 179, 183, 187, 189, 189, 194, 196, 197, 201, 203, 203, 206, 212, 223, 224, 231, 233, 278, 281, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 15, 16, 28, 28, 50, 76, 102, 102, 120, 123, 125, 130, 131, 172, 179, 186, 191, 198, 200; 4/Nisâ, 1, 1, 9, 77, 128, 129, 131; 5/Mâide, 2, 4, 7, 8, 11, 35, 57, 65, 88, 93, 93, 93, 96, 100, 108, 112; 6/En’âm, 32, 51, 69, 69, 72, 153, 155; 7/A’râf, 35, 63, 65, 96, 156, 164, 169, 171, 201; 8/Enfâl, 1, 25, 29, 56, 69; 9/Tevbe, 115, 119; 10/Yûnus, 6, 31, 63; 11/Hûd, 78; 12/Yûsuf, 57, 90, 109; 13/Ra’d, 34, 35, 37; 15/Hıcr, 69; 16/Nahl, 2, 30, 52, 81, 81, 128; 19/Meryem, 13, 18, 63, 72; 20/Tâhâ, 113; 22/Hacc, 1; 23/Mü’minûn, 23, 32, 52, 87; 24/Nûr, 52; 26/Şuarâ, 11, 106, 108, 110, 124, 126, 131, 32, 142, 144, 150, 161, 163, 177, 179, 184; 27/Neml, 53; 29/Ankebût, 16; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 1, 32, 37, 55, 70; 36/Yâsin, 45; 37/Sâffât, 124; 39/Zümer, 10, 16, 20, 24, 28, 61, 73; 40/Mü’min, 7, 9, 9, 21, 45; 41/Fussılet, 18; 43/Zuhruf, 63; 44/Duhân, 56; 47/Muhammed, 36; 49/Hucurât, 1, 10, 12, 13; 52/Tûr, 18, 27; 53/Necm, 32; 57/Hadîd, 28; 58/Mücâdele, 9; 59/Haşr, 7, 9, 18, 18; 60/Mümtehıne, 11; 64/Teğâbün, 16, 16; 65/Talâk, 1, 2, 4, 5, 10; 66/Tahrîm, 6; 71/Nûh, 3; 73/Müzzemmil, 17; 76/İnsân, 11; 92/Leyl, 5, 17.
D- Takvâ Konusunda Âyetler
a- Takvâ Sahipleri: Bakara, 2-5, 45-46; Al-i İmran, 16-17, 134-136; Enbiya, 48-49; Nur, 52; Zümer, 33; Zariyat, 17-19.
b- Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Eder: A'raf, 201; Hıcr, 39-40; İsra, 65.
c- Takvâ Sahiplerinin Mükafatı: Al-i İmran, 14-15, 136; Hıcr, 45-48; Nahl, 30-31; Meryem, 63; Sâd, 49-53; Zümer, 34-35, 73; Zariyat, 15-16; Tur, 17-20; Kamer, 54-55; Rahman, 46, 48, 50, 52, 54, 56, 58, 60, 62, 64, 66, 68, 70, 72, 74, 76, 78; Kalem, 34-35; Mürselat, 41-44; Nebe', 31-36; Naziat, 40-41; Leyl, 17-21.
Takvâ İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. –İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
a- Takvâ ve Vera: 17, 589
b- Takvâ Ehlinin Birkısım Alametleri: 16, 342-343
c- Fetih 26. Âyetinde Geçen Takvâ Kelimesinden Anlaşılan Mana: 4, 247-248
d- Takvânın Ehemmiyeti: 17, 533
e- Takvânın Fazileti: 16, 330-331
f- Takvânın Mertebeleri: 7, 458
g- Takvâya Ulaşmak: 7, 458
h- Allah'tan İttikanın Fazileti: 16, 328
i- En İyi Azık Takvâ: 3, 290
j- Takvâlı Olmak: 17, 193
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
113. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C. 2, s. 158-161
114. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c.1, s. 444-448
115. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 156-160
116. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 81-82
TAKVÂ
- 851 -
117. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 77-78
118. Tefhimu'l-Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 43
119. Hulasatü'l-Beyan, Mehmet Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1-2, s. 38-39
120. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 6 s. 100-102
121. İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 203-206
122. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 317-323
123. Kur'an'da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 239-244
124. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 466-470
125. Kur'an Araştırmaları, Murtaza Mutahhari, Tuba Y. c. 3, s. 16-64
126. Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 379-495
127. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 96-100
128. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl, Büyük Doğu Y. s. 298-299
129. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 17-21
130. Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 60-62
131. İlahi Kanunların Hikmetleri, Sünnetullah, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 286-301
132. Takvâ Yolu, İbn Teymiyye, Pınar Y.
133. Takvâ, Lütfullah Cebeci, Seha Neşriyat
134. Allah Korkusu, Harun Yahya, Vural Y.
135. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayât, Âdem Ergül, Altınoluk Dergisi Y.
136. Ruh Terbiyemiz, Said Havva, Petek Y.
TEFSİR VE TE’VİL
- 853 -
Kavram no 175
Bk. Görevlerimiz 39
Bk. Kur’an, Kur’an’ın İcazı
TEFSİR VE TE’VİL
• Tefsir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’in Tefsiri
• Te’vil; Anlam ve Mâhiyeti
• Meal; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
• Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilâf Sebepleri
• Kur'ân-ı Kerim'de Te’vil ve Tefsir Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Te’vîl ve Tefsîr Kavramı
• Tefsirlerden İktibaslar
“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan birkısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.“ 3448
“Onların sana karşı getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, (onun karşılığında) sana doğrusunu ve daha açığını (ahsenu tefsîr) getirmeyelim.“ 3449
Tefsir; Anlam ve Mâhiyeti
Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr“ masdarından tef'il babında bir kelime. İstılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâlâ'nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur'ân-ı Kerim'i inceleyen bir ilimdir.
Konusu, Kur'an âyetleridir. Gayesi, iki cihanda selamete ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâlâ'nın kitabını yine O'nun murâdına uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.
Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ; “Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir“3450 buyurmuştur. İbn Abbas (r.a)'dan gelen bir rivâyete göre âyet-i kerimede geçen “hikmet“ kelimesi, Kur'an'ın nasihini, mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, ilk ve son inen âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Âlimlerin İcma'ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla Tefsir ilmi Şer'i ilimlerin en yücelerindendir. Mevzu, gâye ve kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de
3448] 3/Âl-i İmrân, 7
3449] 25/Furkan, 33
3450] Bakara, 269
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilimlerin en şereflisidir. 3451
Tefsire olan ihtiyaç: Kur'an-ı Kerîm'in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur'an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok bilgi sahibi olurlar.
Bir de herkes, Kur'an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur'an'ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi'l-me'sur veya Bi-Tariki'r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde âyetlerin manaları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir, âyet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde aranan bazı şartları taşıması tabiidir.
Gerek rivâyet ve gerekse dirâyet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te'lif edilmiştir. 3452
Tefsîr, “Fe-se-ra“ veya değişim sûretiyle “se-fe-ra“dan tef’îl bâbında masdardır. “El-fesr“ lugatta, “doktorun hastalığı teşhis için bakmış olduğu mâyi’ye/sıvıya denir; bu mâyinin idrar olduğu da söylenmiştir; Tefsir, bu sıvıya bakarak hastalığı teşhis etmektir. Bu mânâdan başka, tefsir, “mânâsını ortaya koymak ve üzeri kapalı bir şeyi açmak“ gibi mânâlara da gelir. “Es-sefr“ ise, kapalı bir şeyi açmak ve aydınlatmak demektir. “Seferati’l-mer’etü an vechihâ -kadın yüzünü açtı“ denilir. 3453
3451] Mennâ el-Kattan, Mebâhis-Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
3452] Mennâ el-Kattan, a.g.e., s. 347-367; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, I, 105-107; Abdülbaki Turan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Tefsir Maddesi
3453] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 209-210
TEFSİR VE TE’VİL
- 855 -
Gerek “fe-se-ra“dan, gerekse “se-fe-ra“dan gelmiş olsun tefsir, maddî ve mânevî açıdan keşfetmek, açıklamak mânâlarına gelir. Terim olarak, “anlaşılması zor olan lafızdan, kastedilen mânâyı ortaya çıkarmak“ demektir. Kur’ân-ı Kerim’le ilgili olaraksa, “Kur’an’ın mânâsını açıklamak, içindeki müşkil ve garip lafızları çözmektir“ şeklinde târif olunur. 3454
İslâm tarihinde tefsir hareketi erken başlamıştır. Genellikle Hz. Peygamber’den ve sahâbeden gelen nakillere dayalı tefsirlere “rivâyet tefsirleri“ denilir. Bu tefsirlerin en ünlüleri, Taberî’nin Câmiu’l-Beyan fî Tefsîri’l-Kur’an’ı, İbn Kesir’in, et-Tefsîru’l-Kebîr’i, Suyûtî’nin ed-Dürru’l-Mensûr fî Tefsîri’l-Me’sûr adlı tefsiridir. Rivâyet tefsirleri, bazı hususlarda tenkide tâbi tutulmuşsa da, kıymetli bilgiler ihtivâ ettikleri de bir vâkıadır.
Rey ile tefsir konusunda âlimler arasında büyük ihtilâflar çıkmıştır. Bazı âlimler bu tür tefsirlerin şiddetle karşısında olmuşlardır. Bu konuda hadisler de rivâyet edilmektedir. Tirmizî’de şöyle bir hadis-i şerif vardır: “Kim benim üzerime kasden yalan söylerse Cehennem’deki yerine hazırlansın. Kim reyiyle Kur’an’la ilgili bir şey söylerse, Cehennem’deki yerine hazırlansın.“ Yine bir diğer hadis-i şerifte, “Kim Kur’an hakkında kendi görüşüne göre söylerse, isâbet de etmiş olsa, yine yanılmış olur“ buyrulmaktadır.3455 Buna karşılık, bazı âlimler, bu hadisleri yorumlamışlar ve Kur’an üzerinde düşünüp ibret almaya çağıran âyetlere dayanarak, rey tefsirine cevaz vermişlerdir. Aslında, tek bir dönem ve ilim, idrâk seviyesine değil, her zaman ve her seviyeye hitap eden Kur’an, özellikle ilimlerin gelişmesiyle mânâ tomurcukları sürekli açan bir gül gibidir. Her zamanın bir hükmü vardır. Zaman da bir müfessirdir. Şartlar ve olaylar, gizli kalmış pek çok gerçeği ortaya çıkarır. Kamuoyuna hocalık edecek olan ilmî kamuoyudur. Bu sebeple, büyük bir müfessir olan zamanın başkanlığı altında, herbir fende uzman ve hakikat ehli ve araştırmacı âlimlerden seçilmiş bir ilim meclisi teşkili ile bu meclis, meşverete dayalı bir tefsiri te’lif etmekle, diğer tefsirlere dağılmış bulunan güzellikleri daha da güzelleştirerek bir araya getirmelidirler.
Tabiatıyla, her müfessirin tefsiri, kendi kapasitesi ve zamanıyla sınırlı olacaktır. Ayrıca, Kur’an’da temel gâye, insanların büyük çoğunluğunu oluşturan avâmı irşad olduğundan, bununla birlikte, özellikle mecaz, istiâre gibi sanatlarla her seviyedeki ilim erbâbı da ihmal edilmediğinden, onda her türlü temel bilgi, en azından çekirdek halinde vardır. Bu çekirdeklerin çimlenip neşv ü nemâ bulması, zamana ve gelişen şartlara bağlıdır. Tıpkı Kur’an gibi, rivâyet tefsirlerinin dayanağı olan hadisler de, önce avâvı irşâdı esas aldığı ve zâhirî mânâsıyla kendi zamanına hitap ettiği için, ihtivâ ettikleri derin anlamların anlaşılması da yine zamana gerek duyar. Bu sebeple, her asır, hatta ilimlerin ve olayların çok süratli geliştiği günümüzde belki her çeyrek asır, ayrı bir tefsire ihtiyaç göstermektedir.
Dünyamızda izâfî gerçekler, mutlak hakikatlerden çok daha fazladır. Bir gerçeğin duruma göre her kişiye, her şarta, her olaya bakan yönleri vardır. Suyun, girdiği kabın rengini ve şeklini alması gibi, çoğu gerçekler zamana, şartlara ve kişilere göre farklı yüzleriyle azr-ı endâm eder. Bu noktada dikkat edilmesi gereken, hevâ, heves ve başka olumsuz niyetlerin işe karışmaması, âyetlerin tekellüflü/
3454] İ. Cerrahoğlu, s. 210; Abdurrahman Çetin, Kur’an İlimleri ve Kur’ân-ı Kerim Tarihi, Dergâh Y. s. 270
3455] Naklen, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Y. c. 1, s. 427
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zorlama te’villere ve akla gelen ve o anda kişiye doğruymuş gibi görünen her düşünceye göre tefsire tâbi tutulmasıdır. Rey ile tefsiri men eden hadislerde dikkat çekilen nokta burası olsa gerektir. Bu noktada doğruyu işaret eden, Kur’an ve Sünnet’in muhkemâtı, Şeriat’ın kaideleri ve kesinleşmiş ilmî gerçeklerdir. Ayrıca, çok önemli bir husus olarak, Kur’an âyetleri birbirini tefsir etmektedir; iyi bir müfessir, bir âyeti tefsir ederken, bütün Kur’an’ı nazara alır.
Sünnetin Kur’an’ı tefsirde çok önemli bir yeri vardır. Ruhuna ve mânâsına nüfuz edilebildiği takdirde, Kur’an ve Sünnet, Kur’an’ın tefsiri için yetebilir. Sünnetin de, içerdiği gerçekler veya her zamana bakan mânâsı, zamanla veya o zaman ortaya çıkan müteşâbihâtı vardır. Dolayısıyla, Sünnet bütün zamanlara ve her seviyeye hitap ederken, kim olursa olsun, herkes zamanın çocuğu olduğundan, kimse, anlayamadığı, mânâsına nüfuz edemediği ve hatta o anda kesinleşmiş zannedilen ilmî gerçeklere ters gibi görünen hadisleri inkâr cihetine gitmemelidir. Bu konuda hadis âlimlerince tesbit edilen hadis kriterleri çok önemlidir. Kur’an’ı tefsir ederken, Sünnet kesinlikle ihmal edilmemelidir. Bu noktada, rivâyet tefsirlerinin hiçbir zaman eskimeyen bir önemi vardır. 3456
Kur’ân-ı Kerim’in Tefsiri
Mübârek ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim, insanlığın muhtaç olduğu dünyevi ve uhrevi bütün hükümleri ihtiva etmektedir. Bu engin kaynaktan her fert ve her toplum imkan ve yetenekleri ölçüsünde istifade edip ihtiyaçlarını karşılama durumundadır. Kur’an-ı Kerim her probleme çözüm getiren, her meseleyi çözen ve her derde şifa olan bir ilâhi kitap olduğuna göre, onun çok iyi bilinmesi, değerinin takdir edilmesi, saygıda kusur gözetilmemesi gerekir.
Yaşadığımız yüzyılın maddeye ve dünyaya yönelik materyalist anlayışının tüm değer hükümlerini yıkarak yerine inançsızlığı ve başıboşluğu aşıladığı görülmektedir. Materyalist anlayışın bertaraf edilmesi veya etkisiz hale getirilmesi Kur’an’ı öğrenmek ve onun anlamını bilmekle mümkündür. Yani Kuran okunacak, anlamı kavranacak, ibâdet dili olması sebebiyle kısmen veya mümkünse tamamen ezberlenecektir. Aslında Kur’an bilinir, öğrenilir veya kavranırsa sözü edilen yanılmalar ve sapmalar da önlenmiş olur.
Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmasını hedef edinen tefsir ilminin başlangıçtan günümüze kadar geçirdiği tekâmül ve değişiklikleri bilmek gerçekten lüzumludur. Bu sayede Rasûlullah’ın, Sahâbenin, Tâbiîn ve Tebeu’t-tâbiîin tefsirdeki yerleri belirlendiği gibi sonraki dönemin tefsir faaliyetleri de gözden geçirilmiş olur. Bu anlamda Sahabenin Kur’an’ın ruhunu iyice anlayıp kavradıkları ve İslâm’ın yüce mesajını beldelere ulaştırmayı kendilerine gaye edindikleri görülmektedir. Fetihlerle birlikte İslâm’ın nurlu dairesine Arap-Arap dışı toplumların diğer ilimlerle birlikte Kur’an ve Kur’an ilimlerine özel bir önem verdikleri de bilinmektedir.
Hicrî 4. yüzyılda en verimli eserlerini vermeye başlayan tefsir ve Kur’ani ilimlerle ilgili çalışmalar daha sonraki yüzyıllarda altın çağlarını yaşamıştır. Tefsirdeki farklı metod ve üsluplarıyla belirginleşen müfessirler yüzyıllarının unutulmayan büyük isimleri olmuşlardır. 3457
3456] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 43-47
3457] Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, s. 220-221
TEFSİR VE TE’VİL
- 857 -
Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç: Her zaman ve her devirde, dini, felsefi ve ilmi eserlerin muhatablar tarafından iyice anlaşılıp kavranabilmesi için, onların kendilerini iyi anlayanlar tarafından izah edilip açıklanması lazım gelir. Bu gibi eserlerde, öyle esas ve prensipler var ki, onu okuyan herkes, ne demek istediğini anlayamaz. Hele insanlığı dalâlet bataklığından kurtaracak esasları ihtiva eden İlâhî kitapların muhteviyatı, muhatabları tarafından daha iyi anlaşılması gerekir. O halde, ilâhi kitapların sonuncusu olan Kur’an’ın müslümanlar, hatta bütün insanlar tarafından anlaşılıp insanların ona bağlanabilmek için, onun mutlak surette tefsir ve izah edilmesi icab ediyordu. Bütün insanlık için prensipler ihtiva eden bir kitabın, insanlığın ayrı ayrı zamanlar ve mekânlar içinde bütün ihtiyaçlarını madde madde sıralayıp muhtevasında derc etmesi mümkün değildi. Onda umumi esaslar vardır. Onda açıkça anlaşılabilen âyetler olduğu gibi, sarih olarak anlaşılmayan âyetler de vardır. Yine onda yüksek edebi sanatlar da mevcuttur. Bunlar ancak onları iyi bilenler tarafından izah edilmekle anlaşılır. Ondaki dini hakikatler, ilmi kaide ve mantık prensipleriyle de çözülemez. Eğer bu hakikatler, ilmi kaidelerle çözülebilseydi, dinin ilâhi karakterine lüzum kalmaz, onları eğitim ve öğretim yoluyla öğrenir ve öğretirdik. Bu bakımdan dini eserlerin, diğer ilmi eserlere nisbetle tefsire daha çok ihtiyacı vardır. Araplarda, yıllardan beri kökleşmiş olan cahili adetlerin fena olanlarını söküp atacak ve ileride sosyal hayat kanunlarını ortaya koyacak olan Kur’an’ı, Rasûlullah’ın tefsir etmesi lazım geliyordu.
Fütûhat devrinde Araplar yarımadalarının dışına çıkıp, harici alemle temas ettiklerinde, ellerinde Kur’an’dan başka kitab da yoktu. Onu okuyor ve onunla hükmediyorlardı. Kur’an’ın üslub ve belağatı onları hayrette bırakıyor, taaccübe sevkediyordu. Çünkü onlar, bu kitapdan evvel, kahinlerin secili nesirleriyle, şairlerin vezinli ve kafiyeli nazımlarından başka bir şey işitmemişlerdi. Hâlbuki Kur’an, bildikleri ne şiir ve ne de nesir idi. Onda, bildiklerinin dışında ibret verici bir üslub ve belağat vardı. Hele onun ihtiva ettiği hükümler ve kıssalar, onları teshir ediyordu. Elbette, onları bu kadar hayrette bırakan bir kitabı okumak ve hükümlerini anlamak, onlar için en büyük gaye olacaktı. Bundan dolayı, müslümanlar dini ve dünyevi işlerinde ve hatta günlük muamelelerinde ona müracaat ediyor ve onu iyi anlamaya çalışıyordu.
Yukarıda Kur’an-ı Kerim’in ilim ve felsefe kitabı olmadığını ve onun İlâhî bir kitap olduğunu söylemiştik. Ondaki hakikatları bize en iyi öğretecek, bizzat kendisine kitap gelen mümtaz şahıstır ki, o da Muhammed’dir (s.a.s.). O, Kur’an tefsirinin aslı ve esasıdır. Zira Kur’an-ı Kerim ona indirilmiştir. O mutlak olarak, Kur’an’ı insanlar içinde en iyi bilen ve en iyi anlayandır. Yine bu bakımdan o, mübelliğdir ve tebyinle mükelleftir. Bu husus âyetlerde açık olarak belirtilmiştir. Bu bakımdan Kur’an, kendisinin bizzat tefsir edilmesini yine kendisi istemiştir. O halde ilk tefsir hareketi, İslâm’ın kendi bünyesinden doğmuştur. Elbette yeni harekete geçen bu faaliyete hız verecek veya onu frenleyecek bazı amiller zuhur edecektir ki, bunlara yeri geldikçe temas edilecektir.
Rasûlullah tebliğ ve tebyinle mükelleftir. Tebliğ, nübüvvetin esaslarından biridir. Tebliğsiz nebi olamaz. Tebliğ edeceği konuyu da en iyi bilen nebi ve Rasûllerdir. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’de gerek Muhammed’e (s.a.s.) ve gerekse diğer nebi ve Rasûllere ait tebliğ emirleri pek çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.“ 3458
“(Hûd:) “Ey kavmim, bende akıl yetersizliği yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir elçiyim.“ dedi.“ 3459
“O (Salih) da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim, andolsun size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz.“ 3460
“Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye.“ 3461
“Biz hiçbir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın.“ 3462
“Âyetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mubarek bir kitaptır.“ 3463
“Öyle olmasa Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?“ 3464
“Onlar yine de o sözü gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?“ 3465
“Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur’an’da sadece Rabbini bir ve tek andığın zaman, nefretle kaçar vaziyette gerisin geriye giderler.“ 3466
“Fakat ne oluyor ki bu topluluğa, hiçbir sözü anlamaya çalışmıyorlar?“ 3467
Te’vil; Anlam ve Mâhiyeti
Te’vîl, “evl“ kökünden gelir. Evl, “kaynağa dönmek“, te’vîl ise, “kaynağa döndürmek“ demektir. Bir şeyi, kendisinden kastedilen mânâya ve gâyeye döndürmek şeklinde de târif edilmiştir. “Onun te’vîlini mi gözetiyorlar, onun te’vili geldiği gün...“3468 âyetinde te’vîl, “sonuç, varacağı nokta, döneceği durum“ mânâsındadır. Âyet, dünya hayatıyla aldanan kâfirlerin, “bakalım sonunda ne olacak?“ şeklindeki soruların cevabını vermektedir; “sonunda Kitab’ın ve işlerin varacağı nokta, Kıyâmet Gününde gelecek ve her şey ortaya çıkacaktır“ denmektedir. Yine, aynı konuda, “Bu hayırdır ve en güzel te’vildir.“3469 âyetinde de te’vil, “amellerin
3458] Maide: 5/67
3459] 7/A’râf, 67
3460] 7/A’râf, 79
3461] 16/Nahl, 44
3462] 14/İbrâhim, 4
3463] 38/Sâd, 29
3464] 47/Muhammed, 24
3465] 23/Mü’minûn, 68
3466] 17/İsrâ, 45-46
3467] 4/Nisâ, 78) (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 210-213
3468] 7/A’râf, 53
3469] 17/İsrâ, 35
TEFSİR VE TE’VİL
- 859 -
karşılığının görülmesi“ şeklinde yorumlanmıştır.3470 Âyet, ölçüyü ve tartıyı tam yapmanın sonucunu açıklamaktadır.
Kur’an’ın te’vili konusuna geçmeden önce, Kur’an’ın mânâ derinliği üzerinde biraz daha açıklamalarda bulunmak gerekmektedir. Ebû Hayyan, bâtınî tefsirler hakkında şöyle der: Bâtınîler ve aşırı sûfîler, İslâm milletinin içinde gizlenen zındıklardır. Allah’ın Kitabı apaçık Arapça olarak gelmiştir; onda remz de bâtın da yoktur. Felsefecilerin ve tabiatçıların bulmaya çalıştığı şeylere îma bile sözkonusu değildir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır bu sözü naklettikten sonra, özetle şu güzel açıklamada bulunur: Kuşkusuz, Allah’ın kelâmı apaçık Arapça ile inmiştir. Kur’an’ın dili muammâ gibi simgeden ibâret sembolik bir ifâde değildir. Ve, yine kuşkusuz, nasslarda aslolan, engel bir delil bulunmadıkça zâhir üzere olmaktır. Bununla birlikte, şu da muhakkaktır ki, Kur’an’ın, Kitabın anası olan muhkem âyetlerinin yanısıra, gizli, müşkil, mücmel ve müteşâbihâtı, gerçeği, mecâzı, açığı, kinâyesi, benzetmesi, istiâresi, temsili, îması, belâğatinin nükteleri, hatırlatmaları, remizleri de vardır. Bütün bunlar da, açık mânânın yanısıra, derece derece nice ifâdeler daha mevcuttur. Usûl ilminde de bilindiği üzere, zâhirin zâhir olması aynı zamanda te’vil, tahsis, mecaz ihtimallerini de kesmiş olmayı gerektirmeyeceğinden, zâhirin zâhir olması aynı zamanda te’vil, tahsis, mecaz ihtimallerini de kesmiş olmayı gerektirmeyeceğinden, zâhire aykırı düşmeyecek birtakım ikinci derecedeki ihtimallerin de anlaşılması, muhkem âyetlerin açıklanmasına aykırı olmayacağı gibi, tersine Arapçanın apaçık olmasının gereklerindendir. Bu sebeple, “Kur’an’da hiç bâtın, remz ve îma yoktur“ demek doğru olmaz. Sûre başlarındaki “Elif-lâm-mîm, Nûn“ gibi ibâreler nasıl tefsir edilirse edilsin, rümuz olmaktan öte geçemez. Doğrusu, bazı haberlerde de geldiği üzere, Kur’an’ın hem zâhiri vardır, hem de bâtını. Fakat Kur’an, ihtilâftan ve çelişkiden uzaktır.
Yine, zâhir ve bâtın denizlerinin birleşmesiyle beraber, birbirine tecâvüz edip karışmasını da önleyen engeli aşmamak şartıyla, ondan zaman zaman vehbî ve zevkî olarak alınan doğuş ve ilhamlara da bir son tasavvur olunamaz. Buna karşılık, gerek filozoflar ve hakîmler (bilgeler), gerek astronom ve diğer bilim adamları, akıl erbâbı, edipler, seçkinleri ve avâmıyla bütün insanların zihnine ve rûhuna temas eden ve edebilecek olan haller, fikirler ve konular hakkında Kur’an’da îma yoktur demek ve Râzî gibi o yolda fikirleri nurlandırmaya hizmet edenleri ayıplamak ve suçlamak doğru olmadığı gibi, nassların ve muhkemlerin zâhirini iptal etmeyecek biçimde, Kur’an’ın rûhî ve vicdânî zevklere doğabilen işaret ve te’villerinden sözedenlerin hepsini de, Karamita ve Hurufiyye bâtınîleri gibi zındıklardan saymak da doğru değildir. Zâhirî mânâları ve hükümleri açıklayıp tesbit ettikten sonra, bunlara ters düşmeyecek şekilde birtakım işaret ve te’villerden söz eden kişilerden yararlanmamak da mahrûmiyet olur. Çünkü Kur’an, bunda iman edenler için âyetler vardır; bunda akleden bir kavim için âyetler vardır; bilen bir kavim için, düşünen bir kavim için, zikreden bir kavim için, fıkheden bir kavim için, lübb erbâbı için demektedir ki, kendilerine has kabiliyetleri içinde çeşitli muhâtaplarına seslenmektedir. Herhalde, zâhirîlikte aşırı gitmek de, bâtınîlikte aşırı gitmek kadar zararlıdır. Kur’an’da tefsir de vardır, te’vil de...“ 3471
Merhum Elmalılı’nın kendine has üslûbuyla gâyet güzel şekilde açıkladığı
3470] Râgıb el-İsfehânî, Müfredât, s. 31
3471] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 8, s. 561-563
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi, Kur’an’ı tek düze bir kitap saymak, onu inkâr etmekle eş mânâlıdır. Bir defa, bütün insanlar anlayışta bir değildir. Bir hadis-i şerifte: “İnsanlar mâdenler gibidir“ buyrulmuştur. Madenlerin içinde bakır da vardır, demir de; krom da vardır, kömür de; gümüş de vardır, altın da. Bunun gibi, insanlar da çeşit çeşittir. Kur’an, Allah’ın Kelâmıdır, Allah’ın Kitabıdır; onda bütün bir kâinat vardır. İnsanlar da, anlayış derecelerine göre Kur’an’dan paylarını alırlar. Kalplerini tathir eden, her türlü kirden temizleyenler Kur’an’ın derinliklerine dalarlar.
Aynı konuda Seyyid Hüseyin Nasr’dan da birtakım iktibaslar yapmak yerinde olacaktır: Kur’an’ın çeşitli türde sûreleri ve âyetleri vardır; bunların bazıları öğretici ve açıklayıcıdır; diğerleri ise şiir gibidir ve genellikle kısa ve özlüdür. Kur’an, bir ormandaki gibi birden geometri, simetri, madenler topluluğu, ışığa tutulmuş bir kristal berraklığıyla karışan iç içe gür bir bitki hayatından oluşur. İslâm san’atının anahtarı, işte bu özelliğiyle Kur’an’ın ifade biçiminin ilham ettiği bitki ve maden şekilleri bileşimidir. Bazı âyetler veya sûreler, Kur’an âyetleriyle bezeli câmi süslemeleri halinde fizikî bir dünyada şekillendirilmiş arabeskler örneği uzatılmıştır. Diğerleri ise, özellikle son sûrelerinde görüldüğü üzere, daha çok geometrik ve simetrik bir dille ifâde edilmiş, oldukça açık ve keskin bir fikrin ânî patlamalarıdır.
Kur’an’ın gücü tarihî gerçekleri veya olayları anlatmasından kaynaklanmaz; belli bir zamandaki belli bir olayla değil; eşyanın tabiatındaki sonsuz gerçeklerle ilgilendiği için mânâsının her zaman geçerli bir sembol oluşundan kaynaklanır. Bunun yanısıra, Kur’an kuşkusuz, Tevrat’ta da gördüğümüz üzere, bir kavmin Allah’a isyan edip Allah’ın da onları cezalandırması gibi belli olaylardan da söz eder. Fakat bu olaylar bile güçlerini, bizi her zaman var olan bir gerçeğin sembolleri olarak ilgilendirmelerinden alırlar. Kur’an mûcizesi, insanların ruhlarını, vahyedildikten on dört yüz yıl sonra bile aynen yeryüzünde indiği ilk günkü gibi hoplatmasında yatmaktadır. Bir müslüman, Kur’an’ın tek bir sesiyle harekete geçer ve öyle ki, bir kişinin imanının, her gün okunan ezanların ve Kur’an’ın kendisini harekete geçirip geçiremediğiyle ölçülebileceği söylenir.
Kur’an, İslâm’da bilginin kaynağıdır da, yalnızca metafizik ve mânevî alanda değil; belli bilgi alanlarında da. Hatta metafizik, ahlâk ve fıkıh bir yana, her ne kadar son zaman bilim adamlarınca göz ardı ediliyorsa da, Kur’an’ın İslâm düşüncesi ve biliminin gelişmesindeki rolü de küçümsenemez ölçülerdedir. Bütün İslâmî zihnî çabalara kaynaklık eden bir yol gösterici ve temel yapıdır Kur’an.
Kur’an, insan için temelde mesaj ihtivâ eder. Önce, akîdevî mesaj vardır Kur’an’da; hakikatin bilgisini ve insanın bu bilgideki yerini açıklayan akîdeler takımı. Bu yönüyle Kur’an, her boyutuyla insan hayatını ilgilendiren kutsal İslâm hukuku veya Şeriat’ın temelini oluşturan bir dizi ahlâkî ve fıkhî hükümleri ihtivâ eder. Öte yandan, Kur’an’da, Allah’ın sıfatlarıyla ilgili metafizikî âyetler, kâinatın yapısıyla ilgili bir kâinat bilim ve varlığın sayısız durumlarıyla insanın sonu, sonrası ve âhiret hakkında açıklamalar bulunur. İnsan hayatı hakkında, tarih hakkında, varlık ve mânâsı hakkında akîdevî izahlar vardır. İkinci olarak, Kur’an, ilk bakışta bir tarih kitabı izlenimini veren bir mesaj ihtivâ eder. Çağlar boyunca yaşayıp gelmiş kavimlerin, kabilelerin, kralların, peygamberlerin ve bazı zâtların kıssalarını, bunlar içinde bazılarının yargılanıp cezalandırılmalarını anlatır. Bu mesaj tarihî terimlerle sunulmaktadır ama insan ruhuna seslenmektedir. Mânâlı
TEFSİR VE TE’VİL
- 861 -
ve çarpıcı terimlerle yükseliş ve düşüşleri, insan ruhunun zikzaklarını ve kirliliklerini, geçmiş halkların hikâyeleri şeklinde tasvir eder. Üçüncü olarak, Kur’an’ın, modern dilde anlatılması güç bir husûsiyeti vardır. İlâhî büyü diyebilirsiniz ona; eğer bu deyimi metafizik mânâsıyla kavrayabilirseniz tabii. Kur’anî kaidelerin, Allah’tan geldikleri için, bizim kendilerinden yalnızca okuyarak aklî sahada öğrendiklerimizle özdeş olmayan bir gücü vardır. Kur’an’ın kâğıtlardan oluşan maddî varlığının bile büyük bir “bereket“e sahip oluşu bundandır. Bir müslüman, herhangi bir darlığa düştüğünde bir miktar Kur’an okur ve gerçekten rahatlar.
Kur’an’ı okuyan çokları, ondan, kelime kelime verdiği mesajı dışında hiçbir şey anlamazlar. Bu, hiçbir kutsal metnin kendisini insan aklına hemen açıvermemesinden ve gizlisini kolayca ortaya çıkarıvermemesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an, üzerinde varlıkların yaşadığı pek çok gezegenleri ve mânâ tabaları olan kâinat gibidir. Mânâsına nüfuz edebilmek için hazırlıklı olmak gerekmektedir.
Varlığımızın daha derin boyutlarına nüfuz edinceye kadar ve Allah’ın lutfu da olmadan, Kur’an’ın iç mânâsına ulaşamayacağımızı kavramak zorundayız. Eğer Kur’an’a sathî olarak yaklaşır, kendimiz, varlığımızın sathında yüzen sathî varlıklar olmakta devam eder ve derinlere uzanmış köklerimizden habersiz yaşarsak, Kur’an da bize yalnızca sathî mânâsı olan bir kitapmış gibi görünür. Gizliliklerini bizden gizler ve ona nüfuz edemeyiz. Rûhî sancılardır ki, nasıl tefsir Kur’an’ın zâhirini açıklıyorsa, onun gibi, adına te’vil veya sembolik ve yorumlu tefsir denilen bir işlemle insanı kutsal metnin bâtın mânâsına götürebilir.
Arapça te’vil kelimesi, etimolojik olarak, ilgili işlemin asıl mânâsını ihtivâ eder. Kelime mânâsı, “bir şeyi geri başlangıcına veya kaynağına götürmek“ demektir. Kur’an’ın iç gizliliklerine nüfuz etmek, geri onun kaynağına ulaşmaktan başka bir şey değildir; çünkü kaynak bâtın olandır ve vahy veya kutsal metnin ortaya çıkışı ilk bakışta bir iniş ve dışa vuruştur.3472
Birtakım âlimler, “... Onun te’vilini ancak Allah bilir; ilimde râsih olanlar, ‘ona inandık, hepsi Rabbimiz’in katındadır’ derler.3473 âyetiyle ilgili olarak, te’vili ancak Allah’ın bilebileceğini savunurken, bazıları da: “...Onun te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde râsih olanlar da (bilir) ve ‘ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler“ şeklinde okuyarak, ilimde râsih olanların da te’vili bilebileceğini kabul etmişlerdir.
Kur’an’da bu türden daha başka âyetler de vardır. Meselâ, “Allah’ın memleketler halkından Rasûlü’ne verdiği fey Allah ve Rasûlü içindir... Yurtlarından çıkarılmış, mallarından edilmiş ve Allah’tan fazl ve râzılık bekleyen muhâcirler içindir“ dendikten sonra, “onların ardından gelenler ise, ‘Rabbimiz bizi ve iman etmekte bizi geçen kardeşlerimizi bağışla’ derler.“3474 âyetlerinde gerek “sonra gelenler“, gerekse 9’uncu âyetteki “Onlardan önce o yurda yerleşip imana sarılanlar“ ibâresi kullanılmakta ve bununla Ensâr kastedilmekte, fakat hiçbiri için âidiyet belirten “lâm“ harf-i cerri kullanılmamaktadır. Oysa bütün rivâyetler ve müfessirler, feyin muhâcirlerin yanısıra, ensara ve sonradan gelenlere de verileceğinde ittifak etmiş ve “ellezîne“ ism-i mevsulleri “lillezîne“ takdirinde kabul edilmiştir. Bunun gibi, yukarıdaki âyette de Vav (ve) edatı hem “te’vil“i bilmeye, hem de “inandık“ demeye mâtuftur. Elmalılı
3472] S. Hüseyin Nasr, Ideals and Realites of Islam, Londra, 1966, 2. baskı, ikinci bölüm
3473] 3/Âl-i İmrân, 7
3474] 59/Haşr, 7, 8, 10
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hamdi Yazır, âyeti: “Onun te’vilini Allah’tan başka kimse bilmez ve ilimde râsih olanlar (da Allah’ın bildirdiği kadar bilir) ve ‘ona inandık, hepsi Rabbimiz’in katındandır’ derler.“ şeklinde tefsir ettikten sonra, âyetin bu şekilde gelmesinin, ilimde râsih olanların Kitab’ın te’vilini Allah kadar bilmediklerini ve mutlak bilginin Allah’a ait bulunduğunu belirtmeye yönelik olduğunu ifâde eder. 3475
“Ve mâ ya’lemu te’vîlehû ill’Allah“taki “te’vîlehû“nun “hû“ zamirinin “müteşâbih olan“a değil de, “Kitab“a gittiğinini bazı müfessirler vurgulamış ve müteşâbihlerin muhkemlere ircâsıyla Kitab’ın bütününün muhkem olduğunu belirterek, te’vilin bütün Kitab’a şâmil bulunduğunu ihtar etmişlerdir. Müteşâbihlere inanmak ve muhkemlere ircâ ile muhkemlerle amel etmek gerekir. Ama kalplerinde eğrilik olanlar müteşâbihlere takılırlar, Kur’an’ın bir kısmını alıp kalan kısmını bırakırlar; âyeti âyete tefsir ettirmeyerek, Kur’an’da ihtilâf varmış gibi ondan çeşit çeşit ve birbirine zıt hükümler çıkarıp farklı sonuçlara varırlar. Oysa Kur’an’ın te’vilinin dayandığı hakikat birdir; te’vil, rastgele yorumlamak demek değildir. İkinci olarak, “Ve mâ ya’lemu te’vîlehû ill’Allah ve’r-râsihûne fi’l-ilmi yekuulûne âmennâ bihî küllün min ındi R’abbinâ“ ifâdesinde, ilimde râsih olanların te’vili bilmediklerine dâir bir işaret yoktur. “Ve mâ ya’lemu te’vîlehû ill’Allah“ ile “ve’r-râsihûne fi’l-ilm“ ibâreleri arasında bir zıtlıktan çok, bir devam ve olumluluk görünmektedir. İlimde râsih olanlar “Kitabın te’vilini bilir, müteşâbihlere inanır ve hepsinin Allah katından olduğunu kabul eder ve muhkemlere ittibâ ederler.“
Üçüncü olarak, Kur’an’da sık sık gaybın bilgisinin ancak Allah’a âit olduğu ısrarla vurgulanır. Bununla birlikte gaybı Allah’ın bildirdiği bazı Rasûllerin3476 bilmesi, bu bilginin yalnızca Allah’a âit olmasına zıtlık teşkil etmez. Bunun gibi, gayb ve te’vilin bilgisine Allah’ın bildirmesiyle ve bildirdiği kadarıyla bazı rüsuh sahibi kulların da sahip olmasıyla, bu bilgi yine mutlak mânâda Allah’a âittir ve O’ndandır. 3477
Te'vil, aslına dönmek, rücû etmek mânâsına gelir. Te'vil; Bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden murâd edilen gâyeye döndürmektir.3478 Niketim: “Âle'l-emru ilâ kezâ“ cümlesinde “âle“, “sâra ileyhi“, yani “iş şu şeye döndü“ şeklinde açıklanmıştır. Öte yandan, “evl“ keşf ve izhar mânâsına da kullanılmıştır. A'râf sûresinin 53. âyetinde geçen “te'vîl“in bu anlamda olduğu söylenmiştir. Tef'îl vezninde te'vîl kelimesi ise, “takdir etmek, tedebbür ve tefsir etmek, açıklamak ve beyan etmek anlamına gelmektedir.
Te'vil kelimesini, dinî bir ıstılah olarak tanımlamak güçtür. Bu güçlük, kelimeye çok farklı anlamların verilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Âlimlerimiz, selef ve halef bilginleri te'vili değişik şekillerde yorumlamışlardır. Selefe göre te'vil, tefsir ve beyan etmektir. Bu tefsir ve beyanın zâhire muvâfık olup olmaması önemli değildir. Tefsir ve te'vil, birbirine yakın ve müterâdiftirler. Mücâhid3479 ve İbn Cerîr et-Taberî'nin,3480 iki kelimeyi birbirinin yerine kullanmaları bundan
3475] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1047
3476] 72/Cinn, 27
3477] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 47-54
3478] el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 30
3479] v. 104/722
3480] v. 310/922
TEFSİR VE TE’VİL
- 863 -
dolayı olsa gerektir.3481 Gerçekten de İbn Cerîr et-Taberî, ünlü tefsiri Câmiu'l-Beyan an Te'vîli'l-Kur'an'da, bir âyetin tefsirine başlamadan önce, “el-kavlu fî te'vîli kavlihî Teâlâ“ (Allah Teâlâ'nın şu kavlinin te'vîli/yorumu şöyledir) veya “ihtelefe ehlu't-te'vîli fî hâzihi'lâyeti“ (Te'vil ehli şu âyet hakkında ihtilâf etmiştir) derken, te'vîli tefsir anlamında kullanmıştır.
Her ne kadar anlam itibarıyla birbirine çok benzeyen bu iki kelimeyi, selef âlimleri, İbn Teymiyye'nin,3482 ifâdesiyle, ashâb, tâbiûn, dört imam ve daha başkaları, yek diğerinin yerine kullanmış ve aralarına fark koymamışlarsa da, daha sonra gelen âlimler, bu kelimelere farklı mânâlar yüklemiş ve değişik anlamlarda kullanmışlardır.
Müteahhir fıkıh, kelâm, hadis ve tefsir âlimleri te'vili, “bitişik olan bir delilden dolayı, lafzın râcih ihtimalden mercuh ihtimale döndürülmesi“,3483 “âyetin, zâhiren muhtemel olduğu mânâlardan birine rücû ettirilmesi“3484 şeklinde tarif edilmiştir.
Te'vil kelimesinin tanımı üzerindeki ihtilâftan başka, kullanımı konusunda da ihtilâf çıkmış, bu yüzden bazı mezhep mensupları arasında kavgaya kadar varan münakaşalar zuhur etmiştir.3485 Aslında, çok değişik yönlere çekildiği ve farklı anlamlara hamledildiği için yavaş yavaş müstakil bir ilim haline gelmekte olan te'vilin, herkesin mutâbık olduğu yeknesak bir tarifi yapılamamıştır. Bununla beraber, Ehl-i sünnet âlimlerine ait çeşitli tarifler gözönünde bulundurularak, te'vil şu şekilde izah edilebilir: “Meşrû bir sebep veya delilden dolayı, âyeti zâhirî mânâsından alıp taşıdığı diğer mânâlardan, önündeki ve sonundaki âyete mutâbık, Kitab ve Sünnete muvâfık olanında kullanmaktır.“
Tefsir ve Te'vil Arasındaki Farklar
Yukarıda belirtildiği gibi, müteahhir bilginler, selef âlimlerinden farklı olarak tefsir ile te'vili ayrı anlamlarda kullanmışlar, birbirinin yerine kullanma geleneğini terk etmişlerdir. Her şeyden evvel tefsir kelimesi ıstılah olarak, te'vilden daha önce kullanılmıştır. İslâm'ın ilk asrında, Kur'an ile ilgili tüm ilimler “tefsir“ diye adlandırılıyordu. Zaten o dönemde tefsir ile hadisten başka ilim de yoktu. Daha sonraları, özellikle tercüme faâliyetlerinin büyük bir ivme kazanmasından sonra başlayan tedvin hareketiyle, tefsir kelimesi daha geniş bir anlam ifade eder olmuş ve başka ilimler için de kullanılmıştır. Te'vil ise, Kur'an'ın ve ondaki fikirlerin müdâfaa edilmeye başlanmasından sonra kullanılmıştır. 3486
Buna istinâden Râğıb el-İsfehânî, bu iki kelimenin farklı olduğunu söylemiş ve aralarında şöyle bir ayrım yapmıştır: Tefsir, te'vilden daha geneldir. Tefsir, daha ziyâde lafızlarda ve bunların müfredâtında, te'vil ise daha çok mânâlarda ve cümlelerde kullanılır. Meselâ, Kur'an'da da geçtiği gibi,3487 rüya te'vil edilir, fa3481]
İbn Teymiyye, Mecmeu Fetâvâ, 11/33
3482] v. 728/1327
3483] İbn Teymiyye, 13/289; Mehmet Sofuoğlu, Tefsire Giriş, s. 340
3484] ez-Zebidî, Tâcu'l-Arûs, III/470, VII/215; ez-Zerkeşî, el-Burhan fî Ulûmi'l-Kur'an, II/148; es-Süyûtî, el-İtkan, IV/167; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 214
3485] İbn Teymiyye, 13/286-287
3486] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 214-215
3487] 12/Yusuf, 44, 100
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kat tefsir edilmez. Te'vil sadece İlâhî kitaplarda, tefsir ise bunlardan başka diğer eserlerde de kullanılır. 3488
Sa'lebî'nin (v. 427/1036) kavli üzere, müfessirler örfünde tefsir te'vil ile mürâdiftir (eşanlamlıdır). Nitekim buna daha önce temas edilmişti. Lâkin daha sonra gelen âlimler, tefsiri, müşkil olan lafızlardan murad edilen mânâyı keşfetmek ve beyan etmek, te'vili ise, iki muhtemel mânâdan birini, zâhir kelâma mutâbık olan mânâya yöneltmek şeklinde değerlendirmişlerdir. Tefsir, yalnız bir veche ihtimali olan lafız hakkında izahtır; te'vil ise, değişik mânâlara ihtimali bulunan bir lafzı, o mânâlardan birine tevcih etmektir. 3489
İmam Mâturidî (v. 333/944) de, tefsir ile te'vili gâyet güzel bir şekilde birbirinden ayırmıştır. Te'vîlâtu'l-Kur'an adlı meşhur eserinde, tefsirin sahâbeye, te'vilin ise fakîhlere âit olduğuna temas ettikten sonra, bu sözün şerhi meyanında şunları söylüyor: Sahâbe hâdiseleri görüyor, hakında âyet nâzil olan hususu yakînen biliyordu. Bu yüzden, onlara göre âyetin tefsiri demek, ondan murad edilen şeyin hakikati demekti. Mâturidî, te'vilin, sözün muhtemel olduğu mânâlardan birine ircâ ettirilmesi şeklindeki tanımını verdikten sonra, te'vilde Allah'ı şâhit gösterme gibi bir durumun olmadığını, dolayısıyla, tefsirdeki gibi bir zorluğun bulunmadığını belirtiyor. Zira diyor, te'vil eden, murad edilen şeyden haber vermemekte, “Allah bununla şunu murad etti“ diye kestirip atmamakta; fakat “bu söz, insanların konuşmalarında şu vecihlere yöneliyor. Ama yine de en iyisini Allah bilir“ demektedir. O halde tefsirde bir tek vecih, te'vilde ise müteaddit vecihler vardır.
Âlimlerin çoğunun ifâdesinden anlaşıldığına göre, tefsir rivâyete, te'vil ise dirâyete dayanmaktadır.3490 Çünkü tefsirin mânâsı, daha önce de geçtiği gibi, keşf etmek, beyan etmektir. “Allah'ın şu âyetten murâdı şudur“ diye, İlâhî irâdeyi kat'î olarak tâyin etmektir. Bu ise ancak, Hz. Peygamber'in beyanına ve tenzîli bizzat müşâhede eden sahâbenin nakline bağlıdır. Onun için yapılan tefsir, buna benzer kesin bir delile dayanıyorsa, sahih ve makbuldür, aksi takdirde rey ile tefsir olur ki, bu nehyedilmiştir.
Te'vilde ise, Allah'ın murâdını kat'iyetle ifâde etmek yoktur, sadece lafzın muhtemel olduğu mânâlardan birine tercih etmek söz konusudur. Tabii olarak bu tercihin bir ictihada dayanması lâzımdır. 3491
Ebu'l-Beka (v. 1094/1683) da, tefsir ile te'vil arasındaki farkı, şöyle bir örnekle de açıklamaktadır: Eğer, “yuhricu'l-hayye mine'l-meyyiti“ (-Allah- ölüden diriyi çıkartır)3492 âyetinden murâd, Alllah'ın yumurtadan kuşu çıkarmasıdır dersek, bu tefsir olur. Fakat, bununla kâfirden mü'min veya câhilden âlim çıkarmayı murâd ediyor dersek, bu da te'vil olur. 3493
İslâm'ın ilk asırlarında tefsir ve te'vil aynı mânâda kullanılıyordu. Ancak daha
3488] el-İsfehânî, Mukaddime, 402; ez-Zerkeşî, el-Burhxân, II/149
3489] M. Sofuoğlu, Tefsire Giriş, 241
3490] M. Sofuoğlu, a.g.e., s. 241
3491] ez-Zehebî, et-Tefsîr ve'l-Müfessirûn, I/22; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'an, 327; Suat Yıldırım, Peygamberimiz'in Kur'an'ı Tefsiri, s. 22; Sofuoğlu, 241, 248
3492] 3/Âl-i İmrân, 27; 6/En'âm, 95; 10/Yûnus, 31; 30/Rûm, 19
3493] Ebu'l-Beka, Külliyat, 106
TEFSİR VE TE’VİL
- 865 -
sonraları, bu iki kelime ayrı anlamlarda kullanılır olmuştur. 3494
Tefsir, Te'vil ve Tercüme Arasındaki Münâsebet: Buraya kadar verilen bilgilerden, bu üç lafzın birbiriyle sıkı bir ilişki içinde oldukları anlaşılmaktadır. Tabii ki bu ilişki, onların aynı mânâyı tazammun ettiğini ifâde etmez. Ne var ki, onları birbirinden ayrı düşünmek de mümkün değildir.
Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha hassâsiyet ve itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir sorumluluk altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber'den veya sahâbeden sahih bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
Te'vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna göre, burada te'vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te'vil eden kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber'in sünnetine vukufu, Arap dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta yaşadığı çevrenin sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun tercihinde etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih söz konusu olduğu için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği söylenebilir.
Herbiri Kur'an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te'vil ve Tercüme; bunların üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını hedeflemektedir. 3495
Müteşâbihlerin Mâhiyeti Hakkında Anahtar Bir Kavram Olarak Te’vil: Te’vil kelimesi süreç içerisinde “anlamak/yorumlamak“ ve “lafzı, başka bir mânâya delâlet ettiğine dâir bir delilden dolayı, asıl mânâsından, gerektirmediği bir mânâya hamletmektir“ şeklinde de anlaşılmış olsa da, ilk dönem lügat kitaplarında bu kelimeye “âkıbet“ mânâsı verilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’deki kullanımında da te’vil kelimesinin bu çerçeveye oturmuş olduğu görülmektedir.
Kur’an’da te’vil kelimesi 17 yerde kullanılmaktadır ve “işlerin âkıbeti“, “varacağı yeri“ mânâsına gelmektedir. Nitekim Yûsuf Sûresinde Yusuf’a rüyada görülenlerin te’vilinin3496 öğretildiğinden bahsedilmesi3497 ona rüyada görülen şeylerin “âkıbetinin ne olacağını“ kestirmenin ve o görülen şeylerin “gelecekte yaşanacak vâkıa olarak“ neye tekabül edeceğini bilmenin öğretilmesi demektir. Zaten yine aynı sûrede anlatılan kralın bir rüya görmesi ve bunu Yusuf’un te’vil etmesi olayı da bu görüşü açıkça ortaya koymaktadır. Kral bir rüya görmüştür.3498 Ve kimse bu rüyayı te’vil edememiş,3499 dolayısıyla te’vil etme işi Yusuf’a bırakılmıştır.3500 Yusuf da bu rüyayı te’vil etmiş, onun âkıbetini bildirmiş, yani o rüyada görülenlerin ileride nasıl gerçekleşeceğini ve bu gerçekleşecek olanın nasıl olacağını onlara bildirerek tedbir almalarını söylemiştir. 3501
Kehf Sûresinde ise Mûsâ (a.s.) ile “Allah’ın katından rahmet verdiği ve bir
3494] Cerrahoğlu, Kur'an Tefsirinin Doğuşu, 15
3495] Hidayet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 69-73
3496] te’vîlu’l-ehâdîs
3497] 12/Yûsuff, 6
3498] 12/Yusuf, 43
3499] 12/44
3500] 12/45
3501] 12/46-48
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilim öğrettiği kullarından bir kul“un kıssası anlatılmaktadır. Bu kıssada o “kul“un birtakım olayları gerçekleştirdiği anlatılmakta ve Hz. Mûsâ’nın bu yapılan işleri anlamlandıramadığından şaşkına döndüğünden bahsedilmektedir.3502 Tüm yaşanan olaylardan sonra Hz. Mûsâ’nın sözel bir müdâhalede bulunmasının,3503 ardından o “kul“un şöyle dediğine şâhit olunmaktadır: “İşte, dedi; bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te’vilini haber vereceğim.“3504 Âyetlerin devamına bakıldığında o kulun te’vilini haber verdiği şeylerin gelecekte olacak olan hâdiselerle ilgili olduğu görülmektedir. Âyetler o kulun yaptığı işlerin ileride ne gibi bir sonuçla, âkıbetle bağlantılı olduğunu ortaya koyup anlattıktan sonra şöyle demektedir: “İşte senin sabredemediğin şeylerin te’vili (âkıbeti) budur.“3505 Görüldüğü gibi bu sûredeki te’vil kavramının da gelecekle ve gelecekteki âkıbet ve sonuçla yakın bir irtibâtı vardır.
4/Nisâ 59 ve 17/İsrâ, 35. âyetlerde de en güzel te’vilin (ahsenu te’vîlâ), yani en güzel âkıbet ve sonucun müslümanların olacağı kaydedilmektedir. 10/Yûnus 39. âyette ise inanmayanların “bilgisini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine gelmemiş olan şey“i yalanladıkları bildirilmektedir. Burada da inanmayanların Kur’an’ın bildirdiklerini (ilmi) yalanladıkları, bu bilgiyi kavramadıkları ve bundan da öte, bilgisi bildirilen şeylerin sonucu, gerçekleşmesi (te’vili) oluşmadığı halde, o kimselerin bunu yalanlamış olduğu ifâde edilmektedir ki, yine te’vili ile ileriye dönük, ileride sonuç bulacak şeyler arasındaki yakın alâka göze çarpmaktadır.
O halde, bu âyet-i kerimede iki olgudan söz edilmemektedir:
1. Bilgisi kavranılmayan şey, yani İlâhî bildirimler, âyetler,
2. Te’vili gelmeyen şey, yani İlâhî bildirimlerin âkıbeti, sonucu ile ilgili şeyler.
Gerek te’vil kavramına, gerekse te’vilin müteşâbih âyetlerle ilgisine doğrudan açıklık getirecek bir başka âyet ise şöyledir: “Gerçekten onlara bilgiye göre açıkladığımız, iman eden bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. İlle onun te’vilini mi gözetiyorlar? Onun te’vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki şefaat etsinler, yahut tekrar geri dönmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım?’ Onlar kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden saptı.“3506 Görüldüğü gibi âyette Kitap unsuru ile te’vil unsuru ayrı ayrı zikredilmektedir. Âyet, bir bütün olarak ele alındığında te’vil ile Kitap’ta bildirilenlerin ya da Kitap ile bildirilen bazı bilgilerin kıyâmet gününde açığa çıkması olayını kasdettiği açıkça anlaşılmaktadır. Demek ki burada da te’vil kelimesi, verilen bilgilerin ileride gerçekleşmesi, sonuçlanması ve ortaya çıkmasıdır ki, bu da ancak kıyâmetle vuku bulacaktır. Zâten âyette bahsedilen iman etmeyenlerin te’vil geldiğindeki pişmanlıkları Kur’an’da kıyâmetin kopmasıyla ilgili diğer âyetlerde de bildirilmektedir.
Te’vil kavramının Kur’an’da her şeyin âkıbeti ve sonucu, şu anda belirtilen şeylerin gelecekte neye tekabül edeceği ve dahası “Kitab’ın te’vilinin“ şu anda
3502] 18/Kehf, 65-77
3503] 18/77
3504] 18/Kehf, 78
3505] 18/Kehf, 82
3506] 7/A’râf, 52-53
TEFSİR VE TE’VİL
- 867 -
muhâtap olunan bazı İlâhî gerçeklerin ileride kıyâmetle birlikte aynen ortaya çıkıp kesinleşeceği olduğu anlaşıldıktan sonra, Âl-i İmrân, 7. âyete dönülebilir.
Yukarıda Kur’an’ın tümünün hem muhkem, hem de müteşâbih olduğu zikredilmişti. Oysa Âl-i İmrân, 7. âyette Kitab’ın bir kısmının muhkem, bir kısmının ise müteşâbih olduğu zikredilmektedir. Bu durum nasıl izah edilecektir? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, müteşâbih âyetlerin “anlaşılıp anlaşılmaması“ sorunu ile hiçbir ilgisi sözkonusu değildir. Te’vil kelimesini “tefsir ve anlamın açıklanması“ olarak anlayan kimi müfessirler Kur’an’daki müteşâbih âyetlerin anlaşılamayacağı üzerinde durmuşlardır ki, bu iki açından yanlış bir anlayıştır.
Birincisi, te’vil kavramına yanlış bir anlam verilmesi sebebiyle Kur’ânî bir kavramın yerinden edilmesi; ikincisi ise Kur’an’ın kendisini ısrarla “apaçık ve anlaşılır“3507 diye ortaya koymasına rağmen, Kur’an’ın birkısım âyetlerinin anlaşılamayacağı iddiâsında ve zannında bulunulması nedeniyledir. O halde Kur’an’ın tamamı açık ve anlaşılır; yani muhkem kavramıyla irtibatlı olarak, lafzen ve mânen çarpıtılmaya, tahrif edilmeye ve sağa sola kaydırılmaya nihâî anlamda müsâit olmayan ve buna asla izin vermeyen bir Kitaptır. Kur’an’ın tamamının muhkem olması demek, böylece Kitab’ın tüm âyetlerinin lafzen ve mânen sağlam bir biçimde, açık ve kesin olarak yerli yerinde durması demektir ki, bu da onun anlaşılırlığı ile yakından alâkalıdır. Peki, bu durumda Kur’an’ın birkısım âyetlerinin muhkem, bir kısmının ise müteşâbih olduğu gerçeği nereye oturacaktır? Burada hemen şunu kaydetmek gerekir ki, Kur’an’ın tamamı muhkem/apaçık anlaşılır olmakla birlikte, bazı muhkem âyetlerin gaybî boyutla bir ilişkisi sözkonusudur.
İşte gayble ilgili “bazı“ muhkem âyetler, anlaşıldığı kadarıyla müteşâbih olarak zikredilmektedir. Yani bir âyet, aynı zamanda hem muhkem, hem de müteşâbih olabilmektedir. Ama muhkem bir âyetin müteşâbih olması için gaybî bir boyutunun da olması gerekmektedir. Zira müteşâbih deyimi bir şey hakkında duyuların veri elde edememesi, yani gayb alanıyla ilgili olması sebebiyle ve o konuda kesin bir bilgiye sahip olamama sonucu o şey hakkındaki düşünce ve yorumların benzer olması ve neyin kesin doğru olduğunun bilinememesi dolayısıyladır. Başka bir ifâdeyle müteşâbih kelimesi, gaybî gerçeklere -kisin bilgimizin olmaması sonucu- zihnimizde bazı benzerlikler kurmamızı ifâde etmektedir. Bununla birlikte şunu da söylemek gereikir ki, muhkem âyetlerin gaybla ilgili olanların tümü müteşâbih kapsamına girmemektedir. Bunun böyle olması te'vil kavramının anlamıyla irtibatlıdır. Gerek Kur'an'ın diğer âyetlerinde, gerekse Âl-i İmrân, 7. âyetteki te'vil kavramının gelecekle ilgili bir içeriğinin olması, yani “gelecekte vâki olacak bir âkıbet ve sonuç“la ilişkilenmesi açıkça müteşâbihin gelecekle alâkalı olmasını gerekli kılmaktadır. Müteşâbih, muhkem âyetlerin gaybla ilgili boyutlarıdır ama, bu gaybî boyut da ileride sonuçlanacak ve gerçekleşecek bir yön taşımaktadır. Bu durumda, te'vil kavramından hareketle müteşâbihâtı, sonucu/âkıbeti ileride (kıyâmet gününde) açığa çıkacak ve gerçekleşecek olan âyetler olarak gerekecektir. Zâten Kur'ân-ı Kerim, “Kitab'ın te'vilinin gelmesini“, Kitab'ın önceden bildirdiklerinin kıyâmet gününde açıkça ortaya çıkması şeklinde tanımlamaktadır.3508 O halde müteşâbihât, Allah'ın kısmen bilgisini verdiği,
3507] Bkz. 2/Bakara, 118; 6/En’âm, 52, 126; 16/Nahl, 89; 54/Necm, 17; 57/Hadîd, 9 vd.
3508] 7/A'râf, 52-53
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ama tamamıyla kuşatamadığımız kıyâmet günü, cennet, cehennem ve bunların ahvâline dâir ileride vukuu gerçekleşip âkıbeti ortaya çıkacak âyetleri kapsamaktadır. Nitekim el-İsfehânî, müteşâbihâta giren konular arasında kıyâmet gününün niteliklerini zikretmiş, bunun nedeni olarak da “duyuların bu nitelikleri tasavvur etmedik çâresizliği“ni kaydetmiştir.3509 Yine, birtakım eksiklikler ve bulanıklık taşısa da vaad ve vaid (cennet ve cehennem) ile kıyâmet âyetlerini müteşâbihât kapsamında değerlendiren görüşlere İslâm tarihinde rastlanılmaktadır. 3510
Durum böyle olunca Âl-i İmrân, 7. âyette niçin müteşâbihâtın te'vilinin peşine düşmenin kınandığı ve niçin bu tutumun “kalplerinde eğrilik olanlar“ın tutumu olarak zikredildiği de anlaşılmış olmaktadır. Çünkü müteşâbihâtın te'vilini insan, bu sınırlı idrâkiyle bilememektedir. Onun te'vilini insan, bu sınırlı idrâkiyle bilememektedir. Onun te'vilini (nasıl sonuçlanacağını ve âkıbetini) ancak Allah bilebilir. O halde mü'minlere düşecek olan, müteşâbih âyetlerde bildirilen hakikatlerin âkıbetini bilmeseler de, hepsine birden iman etmiş olmaktır. Zira gerçek mü'min, gelecekteki vuku bulacak olayları tümüyle görmese ve bilmese de sırf “Allah'tan indirildiği“ için ona iman edendir. İşte bundan dolayı âyette “ilimde râsih olanlar ise, 'o kitaba inandık, onun tamamı Allah katındandır' derler“ buyrulmaktadır.
Konuyla ilgili bir başka tartışma da Âl-i İmrân, 7. âyetteki “durak“ın “lafza-i celâl“de mi, yoksa “el-ilm“de mi olacağı tartışmasıdır. “Te'vil“ kelimesinin “tefsir“ ve “mânânın açıklanması“ olarak anlaşılması sonucu ortaya çıktığını düşündüğümüz bu tartışmanın müteşâbihâtın anlaşılıp anlaşılamayacağı tartışmasıyla da yakın bir ilişkisi vardır. Selefin büyük çoğunluğu, durağın lafza-i celâl üzerinde olması gerektiği (yani te'vili yalnızca Allah bilir, başkası değil) ve âyetin sonrasının ayrı bir cümle olduğu görüşündedirler. İbn Abbas, Ubeyy ve İbn Mes'ud'dan rivâyet edilen kıraat budur. Durağın “ve'r-râsihûne fi'l-ılm“deki “ılm“ üzerinde olacağını söyleyenler (yani te'vili Allah ve ilimde râsih olanlar bilir); Mücâhid'den nakledilen rivâyete dayanmaktadırlar. Mücâhid'den başka, seleften bazılarının da bu görüşte olduğunu nakledenler var ise de, büyük çoğunluğun aksi görüşte olduğunu kabul etmeyen yoktur. 3511
Te'vil kelimesinin sonraki dönemlerde tefsir ve mânânın açıklanması olarak anlaşılması Kur'an'da “anlaşılmaz“ âyetlerin varlığı problemini ortaya çıkarmış ve bu nedenle buna karşı çıkan ulemâ, durağı “el-ilm“ kelimesine alarak “müteşâbihin yorumunun ve anlaşılmasının“ ilimde râsih olanlar tarafından gerçekleştirilebileceğini ortaya koymaya çalışmışlardır. Bizce bu bir zorlamadır. Zira te'vili, yani âkıbeti Allah'tan başka kimse bilmemektedir. Zâten te'vilin tefsir ve anlaşılmayla ilgili olmadığı bilindiğinde böyle bir zorlamaya da gerek kalmayacaktır. O halde mânâya uygun olarak durağın “Allah“ lafzında olması gerekmektedir. Zira gaybı yalnız O bilebilir.
Sonuç olarak denilebilir ki, Kur'ân-ı Kerim bütün âyetleriyle muhkem bir kitaptır. Kitabın muhkem olması lafzen ve mânen nihâî anlamda kendisine karşı herhangi bir dahlin, çarpıtmanın, tahrifin olamayacağı ve bu yüzden de Kitab'ın
3509] Râgıb el-İsfehânî, a. g. e. s. 44
3510] Reşid Rızâ, Tefsiru'l-Menâr, c. 3, s. 164, Beyrut, tarihsiz
3511] M. Said Şimşek, Kur'an'da İki Mesele, s. 43
TEFSİR VE TE’VİL
- 869 -
tümünün açık ve anlaşılır olduğu, kesin bir hüküm taşıdığı anlamına gelmektedir. Bu böyle olmakla birlikte muhkem âyetlerin gelecekle ilgili gaybî boyut taşımaları (kıyâmet gününün zamanı ve nitelikleri, cennet-cehennem ve bunların tam olarak keyfiyetleri gibi) insan idrâkinin bunları kavrayamaması nedeniyle bu âyetleri müteşâbihât kapsamına sokmaktadır. Müteşâbihâtın konusuna Allah'ın zâtı ve sıfatları ile Allah'ın eli, yüzü, istivâ etmesi gibi ifâdeleri sokmak doğru bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Zira Allah'ın bu tür ifâdelerle nitelendirilmesi tamamen mecâzî ifâdeler olup hakiki mânâyla bir ilgisi sözkonusu olamaz. O halde bunlar mecazlı ifâdeler olup müteşâbih değildirler. Müteşâbihâtın konusunu tâyin etmede te'vil kavramı anahtar bir rol üstlenmektedir. Te'vil bir şeyin âkıbeti, sonucu ileride/gelecekte nasıl gerçekleşeceği ve neye tekabül edeceği gibi mânâlara geldiğinden müteşâbihâtın ileride gerçekleşecek ve sonuçlanacak esaslı bir yönünün olması gerekmektedir. Bu da genel olarak bu dünya hayatından sonraki dönemle ilgili âyetlere karşılık gelmektedir. 3512
Tefsir, Te’vil ve Tercüme Kelimelerinin Anlamı
Tefsir: Tefsir kelimesi “Fesera“ veya taklib tarikiyle “Sefera“ köklerinden gelmektedir. Tef’il babından olan tefsir kelimesinin bu iki kökten de türemiş olması mümkündür. Lügatte; beyan etmek, keşfetmek, izhar etmek, aydınlatmak ve üzeri kapalı bir şeyi açmak anlamındadır. Istılahta; müşkil olan lafızdan murad edilen şeyi keşfetmek anlamına geliyorsa da âlimler arasında yaygın anlamı, Kur’an-ı kerim’in manalarını keşfetmek, ondaki müşkil ve garib lafızlardan kastedilen şeyi beyan etmek, demektir. 3513
Te’vil: “Evl“ kökünden gelen ve “Geri dönme“ anlamına gelen bir mastardır. Açıklamak ve beyan etmek anlamını da ifade etmektedir. Istılahta ise; görünürde birbiriyle uyumlu iki ihtimalden birine manayı yöneltmektir. Yani âyete muhtemel mânâlardan birini vermektir.3514
Tefsir ve te’vil kelimeleri muhtelif zamanlarda birbirlerinin yerlerine de kullanılmışlardır. Tefsir kelimesi istılâh olarak te’vilden daha evvel kullanılmıştır. İslâmın ilk asrında tefsir ve hadisten başka ilimler şuyu bulmadığından tefsir kelimesi bu ilimlere tahsis ediliyordu. Tercüme devri ile bu ilimler tedvine başlanıp, muhtelif ilimler İslâmîyete girince bu kelime diğer ilimlerde de kullanılmaya başlanmış, te’vil kelimesi ise Kur’an’ı ve ondaki fikirleri müdafaa devrinden itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde başka başka anlamlarda geçmektedir. Et-Taberi de bu kelimeyi tefsir yerinde kullanmıştır. Bu bir tevazuun ifadesi olabilir. Bazıları tefsir ile te’vil kullanılış bakımından aynıdır demişlerse de, bunlar aynı şey değildir ve tefsir te’vilden daha umumidir. Zerkeşi’ye göre sahih olan bu ikisinin değişik mânâlarda kullanılmasıdır. Ragıp el-İsfehani, tefsir ile tevili şöyle ayırt etmektedir. “Tefsir te’vilden daha umumidir. Tefsir ekseriya lafızlarda, te’vil ise mânâlarda kullanılır. Meselâ rü’ya te’vili gibi. Te’vil ekseriya ilâhiyat kitaplarında, tefsir ise bu kitaplarda kullanıldığı gibi,
3512] Ömer Mahir Alper, Kur’ân-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, Haksöz, Sayı 52, Temmuz 95, s. 32-36
3513] Lisânu’l-Arab: 4/369; 5/55; Cevherî, Sıhah, 2/686, 781; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 3/470; el-Burhân, 2/147; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 213-214
3514] Lisânu’l-Arab, 11/32-33; Cevherî, Sıhah, 4/1627; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 3/470; 7/215; el-Burhan, 2/148; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 214
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunun gayrısında da kullanılır. Te’vil umumi ve hususi olarak da kullanılabilir. Meselâ küfür kelimesi umumi olarak mutlak inkâr mânâsına kullanıldığı gibi, hususi olarak Allah’ı inkâr mânâsına, iman kelimesi de mutlak tasdik mânâsına kullanıldığı gibi, hususi olarak ta hak dini tasdik etmek mânâsında kullanılır. Ragıp el-İsfehani, te’vili makbul olma veya olmama bakımından iki kısma ayırmaktadır. Makbul olmayan te’vil, kendisine bakıldığı vakit hoş olmayan, âyetin ileri ve gerisiyle mutabakat etmeyen ve delilleri çirkin olandır. Bu şartları havi olmayan te’vil ise makbul addolunur. 3515
Tercüme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubai) “Tercüme“ fiilidir. Cevheri bu kelimenin “Raceme“den geldiğini söylemektedir. Lügat mânâsı birçok manaya gelmekle birlikte; bir kelamı, bir dilden başka bir dile çevirmek, demektir. İstılâhi mânâsı ise, bir kelamın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelamın bütün mana ve maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 3516
Tercüme iki kısımda incelenebilir:
1) Harfî veya lafzî tercüme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercümedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir tercüme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belağat hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.
2) Mânevî veya tefsirî tercüme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi gözetilmeyen tercümedir. Bunda asıl gaye, mananın güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercümeye tercih edilmiştir.
Kur’an’ın Tercümesi yapılabilir mi?: Bu hususta âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercümesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercümenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün tercüme, lafzın mânâsını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu tercüme aslının da aynı sayılmamaktadır. Yalnız yapılan tercümenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’an-ı Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile asıl mânâyı ifade etmekten çok âcizdir. 3517
Tefsir ile Tercüme Arasındaki Farklar
1) Tercüme sigası müstakil bir sigadır. Aslından müstağni olunup, tercümenin aslın yerine geçmesi düşünülebilir. Hâlbuki tefsir böyle değildir. Tefsir asl ile irtibatını kesmez. Eğer tefsirle irtibat kesilmiş olsaydı, söz bozulur veya batıl olurdu. Bu arada mânâ da doğru ifade edilmemiş olurdu.
2) Tercümede istidrat yapmak câiz olmadığı halde, tefsirde bu işi yapmak câizdir, hatta bazen vâcip bile olur. Bu da tercüme ile aslın birbirine benzer olmasının zaruriliğini ifade eder. Tercüme fazlalıksız ve noksan olarak, tam bir vukufla aslına uygun olması bir zarurettir. Tefsir ise böyle değildir. Çünkü o, aslın
3515] el-Burhan, 2/149; Mukaddimetü’t-Tefsir, 402-403; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 214-215
3516] Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
3517] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, 222-223
TEFSİR VE TE’VİL
- 871 -
bir beyanı ve tavzihidir. Bu beyan ve tavzihler, istidratta müfesseri çeşitli mezheplere sevketmeyi iktiza eder. Bu da vaz’ olunduğu mânâdan başkası kastedildiğinde lügatçıların şerhlerinde, ıstılâhların izahında ve delillerin serdedilmesinde görülür.
İşte Kur’an tefsirinin ekserisi, lügat âlimleri, akaid, fıkıh ve fıkıh usulü, nüzul sebepleri, nasih ve mensuh, tabii ve ictimai ilimlerin çeşitli istidratları ihtiva etmelerindeki sır budur. Hata edildiğinde, aslın hatası üzerine yapılan tembih, bu istidradın yönlerindendir. Keza bunu ilmi eserlerin şerhlerinde de mülahaza edebiliriz. Böyle bir şeyi tercümede görmemize imkan yoktur. Eğer tercümede böyle bir şey görseydik, emanetin vücubundan ve tercüme inceliğinden çıkılmış olurdu.
3) Tercüme, örf cihetinden aslın bütün manalarına ve maksatlarına uygunluk mânâsını tazammun eder. Tefsir için böyle bir durum yoktur. Yukarıda zikredildiği gibi tefsir ancak izah üzerinde durur. Bu izah ister icmali, ister tafsili, ister bütün manaları kaplasın, isterse bazılarını ihtisar etsin, müsavidir. Hâlbuki tercüme ne fazla ve ne de noksan aslın mânâsını aynen nakleder. Bu işe tefsir kifâyet etmeyebilir.
4) Tercüme, örf yönünden mütercimin naklettiği maksat ve manaların, asıl sözün medlûlü olduğuna ve söz sahibinin bunu kastettiğine itminan tazammun eder. Hâlbuki tefsir böyle değildir. Eğer müfessirin yanında deliller çok olursa böyle bir itminanı verebilir. Deliller az olursa susar ve bir tercihde de bulunamaz. Bazen bir kelime veya bir ibareyi anlamaktaki aczini bildirerek “Söz sahibi kendi maksadını daha iyi bilendir.“ der. Bilhassa bunlar sure başlarında ve müteşâbih âyetlerde daha çok görülür. 3518
Tercüme aslın aynı olduğuna göre, zamanımızda da bazı asıllar unutulup tercümeler onların yerine kaim olmaktadır. Ekseriya aslın tercümesindeki tercüme lafzı hazfedilip, tercüme bir asılmış gibi gösteriliyor. Meselâ, muhtelif dillerdeki Tevrat ve İncil tercümeleri gibi. Böyle bir şey tefsirde mümkün değildir. Burada tercümenin aksine asıl lafız düşebilir. Fakat tefsir lafzı asla düşmez. Taberî tefsiri, Râzî tefsiri, Celâleyn tefsiri gibi.
Meal; Anlam ve Mâhiyeti
Yaşadığımız ülkede Kur'ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok “meal“ lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan Kur'an tercümelerinin hemen hepsi “meal“ diye isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, “döndü, aslına rucû etti“ anlamına gelen âle fiilinden türemiştir. Meâl; “Evl“ kökünden mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i mekân da olur.3519 Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi“, âkıbeti ve dönüp varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te'vli/içyüzü budur.“3520 Bu âyette geçen te'vilin aslının “meal“ olduğu ve bu mânâda kullanıldığı da söylenmiştir. 3521
Meal kelimesi lügatte “evl“ kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesine
3518] İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291); Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'an, 325
3519] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
3520] 18/Kehf, 80
3521] Mennâ' el-Kattan, 326
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de meal denir. İstılâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’an-ı Kerim’in tercümesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen tercüme etmeye imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe Allah’ın kelamını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar arasında İslâm’ı yaymak için Kur’an-ı Kerimin tercümesi zaruridir. Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercümelerde, fahiş hatalar yapıldığı gözönünde bulundurulacak olursa, müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercümesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. 3522
Meale Duyulan İhtiyaç: Mâlum olduğu üzere Kur'ân-ı Kerim'i aynen tercüme etmek mümkün değildir. Hadd-i zâtında insan sözünün bile bir dilden başka bir dile tıpatıp tercümesi fevkalâde zor, hatta imkânsızdır. Hal böyle iken, Allah'ın kelâmının bütün incelikleriyle, tüm mânâ ve maksadıyla aynen tercümesi nasıl mümkün olsun? Ama “harfiyyen tercüme imkânsızdır“ deyip, milyonlarca müslümanı Allah'ın kelâmını onun mânâ ve maksatlarını, muhtevâ ve mazmununu öğrenmekten mahrum bırakmak da elbette doğru değildir. Bu yüzden, mümkün olduğunca İlâhî mesajı doğru bir şekilde yansıtmaya çalışarak ve beşer tâkatının el verdiği bütün gayretleri bu uğurda bezlederek, Arapların dışındaki insanların da onu anlamalarını sağlamak gerekir.
Eğer bu esnâda, onun lafızlarındaki mûcizevî kudret, ifâdelerindeki zevk ve letâfet yansıtılamıyor, dolayısıyla bu tür özellik ve incelikleri kayboluyorsa, bunu da, “eksik de olsa, hiç olmamasından daha iyidir“ düşüncesiyle, kabul etmek lâzımdır. Aksi takdirde, pek çok müslüman ve bunların dışındaki diğer insanlar, Kur'an'ı anlamaktan mahrum kalabilirler. Ancak, yapılan tercümenin eksik ve yetersiz olduğunu itiraf ve ifâde etmek için, “meal“ kelimesinin kullanılması da gereklidir. Zira tercüme aslın yerini tutar, “meal“ ise, aslın yerini tutmaz; o sözün, biraz eksiğiyle başka bir dile aktarılmasıdır. Mehmed Âkif de bundan dolayı yaptığına “tercüme“ değil; “meal“ denmesini şart koşmuştur.
O halde, yapılan tercümelerin tıpatıp aslın yerini tutmadığını, bazı yönlerden eksik kaldığını, onu aynen tercümeye imkân olmadığını belirtmek için, “meal“ kelimesi isim olarak kullanılmalıdır. 3523
Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur'an'ın bütün özellik ve inceliklerini, mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur'an'ın başka dillere çevrilmesine itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir ki, Kur'an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel bir mesaj sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur'ân-ı Kerim'de “âlemlere rahmet“3524 “tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı“3525 olarak gönderilmiş olmak gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur'an'ın da bütün beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur.3526
3522] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
3523] Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
3524] 21/Enbiyâ, 107
3525] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
3526] Bkz. 2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27; 41/
TEFSİR VE TE’VİL
- 873 -
Dolayısıyla, Kur'an'daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve hikmetler Araplar kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir. O halde Kur'an, Arapların dışındaki müslümanların onu anlayıp kavramaları, emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa ve hikmetlerinden ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp tedebbür etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal“ olduğu da belirtilmelidir.
Kur'ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime hazinesi açısından zengin iseler de, yine de Kur'an'ın tüm mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur'an tercümesi“ denmiş, sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur'an'a duyduğu sevgi ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal“ deme nezâket ve inceliğini göstermiştir. 3527
Kur’an-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
Kur’an-ı Kerim’in İslâm’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Prof. M. Hamidullah Le Saint Coran adlı Fransızca tercümesinin mukaddimesinde, Kur’an-ı Kerim’in tercüme tarihi adlı bölümünde3528 aslen İran’lı olan Selman el-Fârisî’nin, Fâtiha’yı farsçaya tercüme ettiğini, keza hicrî 127 senesinde Kur’an’ın berberîceye çevrildiği, el-Câhiz’in (255/869) beyanına göre, Mûsâ b. Seyyar el-Esvari’nin, Kur’an’ı talebelerine hem arapça, hem farsça tefsir ettiği, keza Buzurg b. Şehriyar’ın ifadesine göre, 270/883 senelerinde Kur’an’ın Hind diline tercüme edildiği bildiriliyor. Samanoğullarından Mansur b. Nuh devrinde (354/956) bir heyet Kur’an’ı farsçaya tercüme etmiş, bu esere Taberi tefsirini ek olarak ilave etmişlerdir. Bu heyetin, Kur’an’ı türkçeye de tercüme ettiği söylenmektedir. Aynı devreye ait, mütercimi belli olmayan bir tercümenin Cambridge’de olduğu söylenir. Bunlardan başka hicri 5. ve 6. asırlara ait Surabadi İsfaraini (471/1049), Zahidi (519/1125) ve Hoca Abdullah Ensari’nin tercümeleri günümüze kadar ulaşmıştır. Hoca Abdullah bu eserinin, 107 tefsirden istifade edilerek toplandığını kaydeder. Hatta müsteşrik Mingana, Kur’an’dan kısımlar ve reddiyeleri ihtiva eden süryanice bir eserin parçalarının el-Haccac b. Yusuf devrine ait olduğunu zikreder.
Kur’an-ı kerim’in ilk latince tercümesi 1143 tarihinde Robertus Ketenensiz (Robert of Retina) ile Dalmaçyalı Hermannus tarafından yapılmış ise de, bu tercüme ancak 1543 senesinde Luter’in tavsiyesi üzerine Theodor Bibliender tarafından neşredilmiştir. Bu neşir tarihinden bir asır kadar sonra Slezyalı rahip Dominicus, izahlı bir Kur’an tercümesi hazırlamış, fakat bu eser yazma olarak kalmış, basılmamıştı. Bunlardan başka 1698’de basılan tefsirli ve tenkidli bir Kur’an tercümesi, bu tercümelerin en iyisi addedilir. Bu tercüme Ludovicus Maraccius (Maracci) tarafından yapılmıştır.
Kur’an-ı Kerim hemen hemen bütün avrupa dillerine tercüme edilmiştir. İlk fransızca tercümesi 1647’de A. du Ryer tarafından yapılmıştır. Bundan sonra M. Fussılet, 44
3527] Hidayet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
3528] Le Saint Coran İntroduction, 36-38
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Savary, B. Kasimirski, R. Blachere, E. Montet ve M, Hamidullah’ın yapmış olduğu tercümeler meşhur olmuştur. Fransızcada bunlardan başka 30’a yakın tercüme vardır. İngilizcede de G. Sale, J. M. Rodwell, F. H. Palmer, A. J. Arberry, Muhammed Ali gibi şahısların tercümeleri yanında 50’den fazla tercüme bulunmaktadır. Diğer avrupa dillerinde de ur’an tercümeleri çok yaygındır. Bu hususta tafsilata girişmek istemiyoruz.3529 Batı dillerinde yaygın olan Kur’an tercümesi şark dillerinde de bol miktarda bulunmaktadır. Türk, İran, Çin, Urdu, Hindu, Malaya, Bengale, Cava ve Japon dillerinde de tercümeler vardır.
Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercümelerine uygur, arap ve latin harfleriyle rastlamaktayız. Uygur harfleriyle Kur’an’ın tam bir tercümesi yoktur. Ancak bazı âyetlerin parçaları ele geçmiştir. Prof. Reşit Rahmati Arat 1951 senesinde İstanbul’da neşrettiği Edip Ahmed b. Mahmud Yükenki’nin, Atabetü’l-Hakayık’ında bazı âyetlerin tercümesine rastlandığını söylemektedir.3530 Arap harfleriyle, Kur’an’ın en eski tercümesi Ebu Ali el-Cubbai el-Huzistani’ye (303/915) ait olduğu söylenirse de bu tercümeye ait bir ize rastlanılamamıştır. Başka bir nüsha, 1914 senesinde Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın Türkistan’da bulduğu nüshadır ki, müellifi meçhuldür. Bu tercüme halen Leningrat’taki Asya müzesinde “Anonim tefsir“ adı ile korunmaktadır. Yine müellifi meçhul, fakat tam bir nüsha İstanbul Türk-İslâm Eserleri Müzesi 73 noda kayıtlı olan tercüme (734/1333) yılında Muhammed İbnu’l-hace Devletşah eş-Şirazi tarafından istinsah edilmiştir. Bu nüshayı Abdulkadir Erdoğan, Vakıflar Dergisi’nde tanıtmıştır. Keza 764/1363 senesinde istinsah edilen ve Hekim oğlu Ali Paşa Kütüphanesinde 951 no da bulunan nüsha da ilk tercümelerdendir.
Abdulkadir İnan’ın tetkikine göre, yukarıda zikredilen üç nüshanın, tercümeleri birbirine uygun ve çok yakın olduğunu söylemekte ve bunların hepsinin bir asıl nüshadan geldiğini ilave etmektedir. Yine bu zata göre, Kur’an’ın ilk tercümeleri miladi 11. asra kadar inmektedir. Fakat bugün elde mevcut en eski türkçe tercümeleri 14. asra ait bulunmaktadır. Asırlar boyunca latin harflerinin kabulüne kadar, yüzlerce tercüme yapılmış, bunların ekserisi hayır sahipleri tarafından çeşitli kütüphanelere ve camilere vakfedilmiştir. Şahısların elinde veya hususi kütüphanelerde de bol miktarda bulunmaktadır. Kur’an’ın türkçe tercümelerine ait bilbiyografyalar bu bakımdan daima eksik kalmaktadır. Her an Anadolu’nun çeşitli kütüphane ve camilerinden veya hususi kütüphanelerden yeni ve kıymetli tercümeler çıkma ihtimali kuvvetlidir. Eski Türkçe tercümelerin ekserisi kelime kelime yapılmıştır. Ord, Prof. Süheyl Ünver, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercümelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını söylemektedir. 3531
Latin Harfleriyle Yapılan Tercümeler: Latin harfleriyle yapılmış tercümelere gelince, sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. 3532
3529] M. Hamidullah, Macit Yaşaroğlu, Kur’an-ı Kerim Tarihi ve Türkçe Tefsirler Bilbiyoğrafyası, 77-88; Le Saint Coran İntroduction, 36-38
3530] Kur’an-ı Kerim Tarihi, 72-73; Abdulkadir İnan, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercemeleri Üzerinde Bir İnceleme
3531] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 221-223
3532] Bk. Son sayfa: Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar –Mealler-
TEFSİR VE TE’VİL
- 875 -
Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilâf Sebepleri
Kur’an-ı Kerim tefsirinde, sahâbi ve tâbîlerden itibaren birçok ihtilâlar olduğu sâbittir. “Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.“3533 Rasûlullah’ın ashâbına Kur’an lafızlarını beyan ettiği gibi, manalarını da açıkladığını bilmek vacip olur. Bu bakımdan ashâb, Rasûlullah’tan on âyeti ilim ve amel bakımından öğrenmedikçe diğerlerine geçmezlerdi.
İbn Teymiyye diyor ki:3534 Selef arasında tefsirde ihtilâf gâyet azdı. Onlar arasındaki ihtilâf tefsirden ziyade hükümlerde idi. Mevcud olan bu ihtilâf da bir zıtlık (tezat) ihtilâfından ziyade bir nevi ihtilâfı idi. Bu da iki kısımda mütalaa edilebilir:
1) Bir müsemmânın başka başka isimlerle çağrılmasından doğan ihtilâflar. Meselâ, kılıç için bir müsemmâ olduğu halde, buna “Sarim, seyf ve mühenned“ diye üç isim verilmesi gibi. Kezâ Kur’an-ı Kerim’de de Allah’ın el-esmâ-i hüsnâsı ve Rasûlullah’ın çeşitli isimleri olması gibi. Yine bu hususa örnek olarak Sırat-ı Mustakim’i verebiliriz. Bundan maksat, Kur’an’a ittiba etmektir, diyenler olduğu gibi, onun İslâm olduğunu söyleyenler de vardır. Buradaki iki tefsir tarzı zahiren ayrı görülmekte ise de, bu iki sözün maksadı ayrı ve zıd değil, bilakis aynıdır. Ayrı gibi görülen ifade ediliş tarzıdır. Zira İslâm demek Kur’an’a ittiba demektir. Bununla beraber, bu şekildeki nevi ihtilâfları sebebiyle, elde edilen izah tarzları, diğerinde bulunmayan bir vasfı ortaya koyar.
2) Tefsiri yapılması istenen bir şeyin, tamamı değil de temsil veya tembih tarikiyle o şeyin bazı nevilerini zikretmektir. Yani ihata ve hasır için muhataba temsil tarikiyle ismin bazı envaı zikredilir. Meselâ, yabancı biri ekmek sorsa da, ona bir ekmek dilimi gösterilse ve ona istediğin şu mu? denilse... işte bu işaret ekmeğin nevine işarettir, yoksa bir ekmek dilimine işaret değildir. Meselâ buna ait bir misal Kur’an’dan verelim: “Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır, öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir.“ 3535
Mâlûmdur ki bu âyette nefsine zulmedenler, vacip olanları terkedip haramları helal gibi işleyenlerdir. Muktesid ise orta yolda olanlardır ki, vacipleri işleyip, haramları terkedenlerdir. Es-Sabık ise; vaciplerle birlikte, hayırlarda da ileri gidenlerdir. Veyahut şunlardan herbiri taat nevilerinden biri olarak zikredilir. Vaktin evvelinde namaz kılana sabık, zamanında kılana muktesid, namazın vaktini geçirenlere (bilhassa ikindi namazını akşama doğru geç bırakana) zalim denilir. Keza Bakara suresinin sonlarında, sadaka verenlere muhsin, riba yiyenlere zalim denilir. Malı kullanma bakımından insanlar ya muhsin, ya adil, yahut ta zalim olurlar. O halde muhsin olan sabık vaciplerle beraber müstehapları da eda edendir. Zalim riba yiyen ve zekata mani olandır. Muktesid ise, farz olan zekatı eda eden ve riba yemeyendir.
Tefsirdeki ihtilâf iki nevidir: Birinin dayanağı sadece nakildir, diğeri ise naklin gayrı ile bilinir. İlim ise ya muraddaki bir nakildir veya tahkik edilmiş bir
3533] 16/Nahl, 44
3534] Mukaddime fi Usûli’t-Tefsir, 6-13
3535] 35/Fâtır, 32
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istidlaldir. Nakil ise ya masum bir zattan gelir veya masum olmayandan. Birinci nevide sahih ve zayıfı bilmek mümkün olur, bu taktirde yapılacak bir şey yoktur. Yahutta sahih veya zayıfı bilmek mümkün olmaz. O taktirde bunları tasdik etmek mümkün olmaz. Onun üzerinde araştırma yapmanın faydası yoktur. Meselâ Ehli Kehf’in ahvali gibi, bu hususta Rasûlullah’dan sahih bir haber varsa makbuldür. Yoksa merduddur. Rasûlullah’dan tefsir, hadis, ahkam ve megazi hususunda nakledilmiş sahih haberler boldur. Burada bir ihtilâf bahis konusu değildir. Asıl ihtilâf, istidlal yoluyla gelen haberlerin bilinmemesindendir. Hataların ekserisi burada görülür. Daha sonra gelen müfessirlerden bir kısmı, evvela manalara inandılar sonra onun üzerine Kur’an’ın lafızlarını hamlettiler. Diğer bir kısmı ise ne konuşanın, ne inmiş olanın ve ne de onun muhatabını nazarı dikkate almaksızın, mücerret Kur’an’ı kendi konuştukları arapçaya ve tabirlere, murat ettikleri şeyleri sevkederek tefsir ettiler. Birinciler delalet ve beyan bakımından Kur’an lafızlarının mustahak olup olmadıklarına bakmaksızın, sadece manayı sevkettiler. Diğerleri ise, kelamın siyakına ve mütekellimin muradına bakmaksızın, arabın indinde caiz görülen şeyi, caiz görüb mücerred lafza tabi oldular. Evvelkiler Kur’an’ı tefsir ederken mânâlarda hata yaptıkları gibi, bunlar da birçok lafızlarda galat yaptılar. Birincilerde mana, ikincilerde lafız önplandadır. Birinciler iki sınıftır. Onlar bazen bir şeye delalet eden Kur’an lafzını selbederler, bazen de ona delalet etmiyen veya murat edilmeyen şey üzerine hamlederler. Bu iki halde de mana batıl olmuş olur. Onlar delil ve medlulde hata etmişlerdir. Bid’at, heva ve heveslerine kapılmış taifeler gibi ki, onlar dalalet üzere ittifak etmiyenmutedil bir ümmete muhalif bir mezhep oldular. İşte bunlar, Kur’an’ı kendi görüşlerine göre te’vil etmeye kalkıştılar. Onlar bazen, âyetlerle mezheplerine delil getiriyorlar. Hâlbuki âyetlerin delaletle bir alakası yoktur. Bazen de mezheplerine muhalif olanları te’vil ediyorlar ve kelimelerin yerlerini oynatıyorlar. Tefsirlerindeki butlan açık bir şekilde birçok yönlerde kendini gösterir.
Bazıları da medlulde değil de delilde hata ederler. Bunun misali de bazı sofilerde ve fakihlerde görülür. Kur’an’ı sahih bir mânâ ile tefsir ederler, fakat Kur’an vermek istedikleri bu manaya delalet etmez. Şu zikredilen umûmî ihtilâflardan sonra, müfessirler arasında mevcut ihtilâfın sebeplerini şöylece sıralayabiliriz:
1) Kıraat ihtilâfları: Bir âyet hakkında sahabeden muhtelif iki tefsir gelir ki, bu da ihtilâf gibi addolunursa da hakikatte bir ihtilâf yoktur. Meselâ: “Ev lâmestumu’n-Nisâ’: Yahut kadınlara dokunursanız...“3536 âyetindeki okunuşa, cima veya dokunma mânâları verilmesi gibi.
2) İ’rab yönlerindeki ihtilâf: Meselâ: “Fetelekka Âdemu min Rabbihi kelimatin: Âdem Rabbinden kelimeler belleyip aldı.“3537 Bu âyette Âdem merfû, kelimat ise nasb okunduğu gibi, aksi de mümkündür. Bu taktirde failler değiştiği için, mânâlarda da değişiklik olacaktır.
3) Kelimenin mânâsında dilcilerin ihtilâfı: Meselâ: “Yetûfu aleyhim vildânun muhalledun: Ebediliğe mazhar edilmiş evlatlar etraflarında dolanırlar.“3538 “Muhalledun“ kelimesinin mânâsı ebedi olarak onlar ihtiyarlamayacaklar, olabileceği gibi, onlar aynı yaşta oldukları ve yaşları değişmeyeceği gibi bir mânâ da verilebilir.
3536] 4/Nisâ, 43
3537] 2/Bakara, 37
3538] 56/Vâkıa, 17
TEFSİR VE TE’VİL
- 877 -
4) Lafzın iki veya daha fazla mânâda iştiraki: Meselâ: “Feasbahat ke’s-sarim: Bahçe simsiyah kesiliverdi.“3539 “Es-sarim“ kelimesi hakkında dört görüş vardır:
a) Gece gibi oldu, zira es-sarim lügatte gece mânâsına gelir.
b) Gündüz gibi oldu, es-sarîm kelimesi hem gece hem de gündüz mânâsına gelir.
c) Bazı arap lehçelerinde, yangından arta kalan siyahlıklar mânâsına gelir.
d) Kesilmiş ziraat gibi bir manaya da gelir.
5) Itlak ve takyit ihtimali: Meselâ: “Femen lem yecid fesıyâmu selâseti eyyâmin: Bulamayan kimse için üç gün oruç vardır.“3540 Ebû Hanife, Sevrî ve onlara tâbi olanlar takyidle hareket etmişler ve Ubeyy b. Kâ’b ile İbn Mes’ud bu âyeti “Fesıyâmu selâseti eyyâmin mutetâbiatin: Üç gün peşpeşe oruç tutar.“ şeklinde okuduğu için, bu iki imam da bu üç günlük orucun arka arkaya olacağını ileri sürmüşlerdir. İmam eş-Şâfii ise, bu görüşten ayrılarak, yukarıdaki şazz olan kıraatin hüccet olamayacağını ileri sürerek, âyeti ıtlaka hamleder.
6) Umum ve husus ihtilâfı: Meselâ: “Em yahsudûne’n-nâse alâ mâ âtâhumu’llahu min fadlihî: Yoksa onlar, Allah’ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar.“3541 Denildi ki, âyetteki en-nas’dan murad, Rasûlullah’dır. Çünkü Allah ona nübüvvet verdi, onlardan ona haset ettiler. Yine denildi ki, en-nâs’dan murad, Rasûlullah’ın âli ve ashabıdır. Birinci mânâ hâs (özel), ikincisi ise âm’dır (genel).
7) Hakikat ve mecaz ihtimali: Meselâ: “Ve ennehû huve edhake ve ebkâ: Şüphesiz ağlatan da güldüren de O’dur, O!“3542 Allah, insanoğlunu, mâruf olan gülüş ve ağlayışı ile yaratmıştır. Bu hakikattır. Veya arz, nebâtı vermekle güler, semâ da yağmurla ağlar, bu mânâ ise mecaz yönüdür. Sahih olan ferah ve hüzünden ibarettir. Zira gülme, sürur ve feraha, ağlama ise hüzne delâlet eder.
8) Kelimenin ziyadeliği ihtimali: Meselâ: “Lâ uksimu biyevmi’l-Kıyâmeti: Yoo, Kıyamet gününe yemin ederim.“3543 Bazı âlimlere göre bu âyetteki “Lâ“ fazladandır, kelâmı takviye eder. Bazı âlimlere göre ise aslîdir ve nefiydir. Zira kıyamet bizatihi o kadar muazzamdır ki, onu izah etmek için yemine ihtiyaç yoktur.
9) Hükmün mensuh veya muhkem olma ihtimali: Meselâ: “Yâ eyyühe’l-lezîne âmenu’t-teku’llahe hakka tukatihi: Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öyle korkun.“3544 Bu âyet hakkında bazıları mensuhdur derken, bazıları da muhkem olduğunu söylemeleri gibi.
10) Rasûlullah ve seleften gelen tefsir rivâyetlerinin ihtilâfı: Meselâ: “Hâzâni hasmâni ihtesamû fi Rabbihim: İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler.“3545 Bazı âlimler şu iki fırkadan birine ehl-i iman, diğerine de ehli kitap demişlerdir. Diğer bir kısmı da, o iki fırkadan biri mü’minler, diğerleri ise, hangi
3539] 68/Kalem, 20
3540] 5/Mâide, 89
3541] 4/Nisâ, 54
3542] 53/Necm, 43
3543] 75/Kıyâme, 1
3544] 3/Al-i İmran, 102
3545] 22/Hacc, 19
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
milletten olursa olsun kâfir olanlardır, demişlerdir. Kezâ “Ve ezzin fi’n-nâsi bi’l-hacci: insanları hacca çağır“3546 âyetinde de olduğu gibi. Buradaki hitabın İbrahim’e ait olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Muhammed’e ait olduğunu zikredenler de vardır.
Bundan başka, takdim ve tehirler, izmarlar ve diğer birçok hususlardan dolayı ihtilâf konusu olabilecek meseleler eksik değildir. 3547
Rasûlullah’ın Zamanında Tefsir: Kur’an-ı Kerim arap dili ile nazil olmuş, muhatapları onu kendi kültür seviyeleri nisbetinde anlayabilmişler, anlayamadıkları konuları, bu hususta en selahiyetli zat olan Rasûlullah’a sormuşlardı. Derin akaid meseleleri üzerinde düşünmeye lüzum görmemişler, sağlam bir iman onları bu gibi bir tekellüften kurtarmıştı. Rasûlullah’ı Kur’an tefsirine sevkeden en mühim âmil, İslâmîyet’in kendisinden olan emridir. Bu risalet vazifesinin iktizasıdır. O tebyin ve tebliğle mükellefti. Buna tipik bir misal, Haccetü’l-Veda hutbesinde üç defa müslümanlara “tebliğ ettim mi?“ diye sormuş, müslümanlardan müsbet cevap alınca “Yâ Rabbi şahid ol.“ demişti. Kur’an-ı Kerim’den sonra onun en mühim tefsir kaynağının Rasûlullah’ın sünneti olduğunu söylemiştik. Sünnet Kur’an’ın umumunu, hususunu, mutlak ve mukayyedini, nasih ve mensuhunu ve diğer hususlarını izah eder. Mekhul’den rivâyete göre Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kur’an’a olan ihtiyacından daha fazladır.3548 Bir hadiste: “Bana kitapla beraber, misli de verildi.“3549 denilmektedir. Bu konuda sünnete o kadar ehemmiyet verilmiştir ki, Yahya b. Ebi Kesir, sünnet Kur’an’a kadirdir, Kitab ise sünnete kadir değildir, demektedir. Bu söz Ahmed b. Hanbel’e söylendiğinde “Bunu söylemeye cesaret edemem, fakat sünnet, kitabı tefsir ve tebyin eder derim“ demiştir.3550 Kurtubî Tefsirinin mukaddimesinde,3551 sünnetin Kur’an’ı beyanının iki şekilde olduğu anlatılmaktadır. Birincisi, kitaptaki mücmeli beyandır. Meselâ beş vakit namazın vakitlerinin beyanı, zekatın miktarı ve haccın menasikini beyan gibi. İkincisi ise, kitabın hükmü üzerine ziyadeliktir. Meselâ, kadının nikâhını, hala ve teyze üzerine haram kılmak gibi. (Bu ikinci şık, yani Allah’ın kitabının hükmü üzerine fazlalık ve Rasûl’ün haram kılma yetkisi, ihtilâflı bir konudur.)
Rasûlullah konuşma yönünden arabın en fasihlerindendi. Çünkü ona arap edebiyatının meani, beyan ve bedi bakımından en yükseği olan Kur’an nazil olmuştu. Böyle bir kitabı ona müyesser kılan Allah, elbette onun lisanını en fasih ve en beliğ kılması icab ederdi. Nitekim o, öyle yetiştirilmişti. Daha evvelce söylediğimiz gibi, aAap dili yazı ile pek işlenmediğinden cümleler kısa ve mânâlar çok genişti. Kur’an-ı Kerim’de de bu ifade şekli mevcuttu.
Kur'ân-ı Kerim'de Te’vîl ve Tefsîr Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “te’vil“ kelimesi on beş âyette 17 defa, “tefsir“ kelimesi de bir yerde geçer. Te’vil kelimesi, her yerde aynı anlamda kullanılmamıştır. Âyetler genel olarak gözönünde bulundurulduğunda, te'vil kelimesinin “sözlerin mânâlarını açıklamak, işlerin iç yüzünü haber vermek, neticelerinin nereye
3546] 22/Hacc, 27
3547] Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 226-227
3548] Tefsiru Kurtubî, 1/39
3549] Mukaddime fî Usûli’t-Tefsir, 25; Tefsiru Kurtubî, 1/39
3550] Tefsiru Kurtubî, 1/39; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 215; Tefsiru Kasımî, 1/191
3551] Tefsiru Kurtubî, 1/38-39
TEFSİR VE TE’VİL
- 879 -
varacağını belirtmek, rüya ve anlam tâbir etmek...“ gibi anlamlarda kullanıldığı görülür.3552 Bu âyetlerden birinde3553 te'vilin Allah'a atfedildiğini ve O'na has kılındığını belirtelim.
Tefsir kelimesi ise, Kur'an'da sadece bir defa geçiyor.3554 Kâfirlerin Kur'an'ın iniş şekline yaptıkları itiraza değinilen ve onlara cevap verilen âyette şöyle deniliyor: “Onların sana getirdiği her misale (bâtıl soruya) karşı, mutlaka Biz sana (o bâtılı yok edecek) gerçeği ve en güzel tefsiri/açıklamayı getiririz.“3555 Buradaki tefsirin mânâsı ise tafsil ve beyandır. 3556
“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan birkısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde râsih olanlar (derinleşenler) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.“ 3557
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre/emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de te’vil/netice bakımından daha iyidir.“ 3558
“Gerçekten onlara (kâfirlere) ilim ile açıkladığımız, iman eden bir toplum için hidâyet/yol gösterici ve rahmet olarak bir Kitap getirdik. (Fakat onlar,) O’nun te’vilinden başka bir şey beklemiyorlar. Onun te’vili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbinizin elçileri gerçeği getirmişler...“ 3559
“Onlar (müşrikler) ilmini kavrayamadıkları ve te’vili/yorumu kendilerine asla gelmemiş olan bir şeyi (Kur’an’ı) yalanladılar...“ 3560
“İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların te’vilini/yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrâhim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya’kub soyuna nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.“ 3561
“... İşte böylece (Mısır’da adâletle hükmetmesi) ve kendisine (rüyadaki) olayların te’vilini/yorumunu öğretmemiz için Yusuf’u o yere yerleştirdik...“ 3562
“Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: ‘Ben (rüyada), şarap sıktığımı gördüm.’ Diğeri de: ‘Ben de başımın üstünde kuşların yediği ekmeği taşıdığımı gördüm. Onun te’vilini/yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni muhsinlerden/güzel davrananlardan görüyoruz’ dediler. (Yusuf) Dedi ki: ‘Size yedirilecek yemek size
3552] Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/20
3553] 3/Âl-i İmrân, 7
3554] 25/Furkan, 33
3555] 25/Furkan, 33
3556] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu'l-Beyan an Te'vîli'l-Kur'an, 19/8
3557] 3/Âl-i İmrân, 7
3558] 4/Nisâ, 59
3559] 7/A’râf, 52-53
3560] 10/Yûnus, 39
3561] 12/Yusuf, 6
3562] 12/Yusuf, 21
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelmeden önce onun te’vilini/yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Çünkü ben Allah’a iman etmeyen bir kavmin dinini terk ettim. Onlar âhireti inkâr edenlerin kendileridir.“ 3563
“(Yorumcular) Dediler ki: ‘Bunlar karmakarışık, yalancı düşlerdir. Biz böyle yalancı rüyaların te’vilini/yorumunu bilenlerden değiliz.’ (Zindandaki) İki kişiden kurtulmuş olan, uzun bir zaman sonra (Yusuf’u) hatırlayarak dedi ki: ‘Ben size onun te’vilini/yorumunu haber veririm, beni hemen (zindana) gönderin.“ 3564
“Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. (Yusuf) Dedi ki: ‘Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın te’vilidir/yorumudur... Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların te’vilini/yorumunu da öğrettin...“ 3565
“(Kendisine rahmet ve ilim verilmiş kul) Şöyle dedi: ‘İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, hakkında sabredemediğin şeylerin te’vilini/iç yüzünü haber vereceğim.“ 3566
“... İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin te’vili/iç yüzü budur.“ 3567
“Onların sana karşı getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, (onun karşılığında) sana doğrusunu ve daha açığını (ahsenu tefsîr) getirmeyelim.“ 3568
Hadis-i Şeriflerde Te’vîl ve Tefsîr Kavramı
Cündeb (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kim Kitabullah hakkında şahsî re'yi ile söz ederse, isâbet bile etse hatâdadır.“3569 Rezîn şu ilâvede bulunmuştur: “Kim re'yi ile söz eder de hata ederse küfre düşer.“ 3570
Açıklama: Kur'ân'ın gerek lâfzı üzerine ve gerekse lâfzın ifade ettiği mâna üzerine, aklına dayanarak beyanda, yorumda bulunmak Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından yasaklanmış bulunmaktadır. Vardığı yorumda isabet etse bile şerî bir ruhsatı olmadığı için hatâlı bir iş yapmış olmaktadır. İmam Gazâlî şöyle der: “Şeriat koyucusunun (Allah) elfâzını Batınîlerin yaptığı gibi zâhirinden hareketle daha önce (Selef'in) zihnine inmemiş meseleleri yorumlamaya kalkmak büyük felâketlerden biridir. Zira Kur'ân-ı Kerîm'i anlama işinde -bizzât şeriat koyucusundan (Hz. Peygamber) yapılan nakle dayanmadan ve öyle yapılmasında zaruret olduğunu gösteren aklî bir delil bulunmadan- sırf zâhire göre hareket edip yorum yapmak haramdır.“
Kur'ân'ı tefsir edebilmek için, başta Arapça ile alâkalı ilimlerden başka, bedî, beyan gibi edebiyata, tefsir, hadîs, fıkıh, nâsih mensuh gibi şeriata, Kur'ân'a müteallik on beş kadar ilim bilmek gerekmektedir. (Burada kastedilen 15 adet ilim şunlardır. Lügat, nahv, tasrîf, iştikak, me'ânî, beyân, bedî, kıraât, asleyn, esbabu'n-nüzûl, kasas, nâsih-mensûh, fıkıh, ehâdîsu'l-mübeyyine, ilmu'l-mevhibe.)
3563] 12/Yusuf, 36-37
3564] 12/Yusuf, 44-45
3565] 12/Yusuf, 100-101
3566] 18/Kehf, 78
3567] 18/Kehf, 82
3568] 25/Furkan, 33
3569] Ebû Dâvud, İlm:, 5 (3652); Tirmizî, Tefsir: 1, hadis no: 2953
3570] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/218
TEFSİR VE TE’VİL
- 881 -
Esasen Kur'ân'ın re'yle tefsiri, tefsir metodları çerçevesinde düşünülünce en son sırada yer alır. Âlimler: 1- Kur'ân'ı Kur'ân'la, 2- Kur'ân'ı Sünnetle, 3- Başta Ashab olmak üzere selefin re'yi ile tefsiri esas alıp, en son sırada gerekli ilmî formasyona sâhip kişinin re'yine belli kayıtlarla cevaz verirler. Elbette Şia'nın yaptığı üzere bu metoda uymayan, hevaya göre yapılan tefsirler merduddur, kabul edilmez. Sözgelimi, Hz. Mûsâ ile Firavun kıssasında Hz. Mûsâ'yı kalb, Firavun'u nefis olarak yorumlayanlar olmuştur. Bunda naklî delile dayanmadıkları için merduddur.
Türbüştî, bunda reddedilen re'yden maksadın, Kur'an ve sünnetle ilgili ilimlere istinad etmeyip sırf aklına dayanarak söylediği sözler olduğunu belirttikten sonra der ki: “Tefsîr ilmi, ulemanın ağzından alınır. Nitekim Esbâbu'n-Nüzûl, Nâsih, Mensuh ilmi böyle alınmıştır. Tefsirin diğer bir kaynağı imamların -Arab dilinin hakikat, mecaz, mücmel, mufassal, âm, hâs gibi meselelerle ilgili kaidelerine dayanarak- ortaya koydukları te'vîl ve akvâllerdir. Bu iki temele dayanan müfessir, usûlü'ddinin iktiza ettiği çerçeve dâhilinde konuşmaya, te'vîle muhtaç âyetleri te'vîl etmeye tevessül eder. Ortaya koyduğu te'vîlin mûteber olması, Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirine muvafık düşmesine, bu zâhirden “sahihtir, doğrudur“ diye tasdik ve şehâdet görmesine bağlıdır. Bu şartları eksiksiz yerine getirmeyen kimselerin sözleri terkedilir. Şartları yerine getirmeden söyleyeceği sözde isabet etse bile Rasûlullah (s.a.s.) tarafından “hatalı“ olduğunun söylenmesi, yolunun yanlışlığını ifâdeye kâfidir. Müctehid ile mütekellif (müctehid taslağı), arasında ne büyük mesâfe var: Müctehid hata da etse me'cûr (sevâba mazhar) iken mütekellif isâbet bile etse müznibtir, günahkârdır.“
Âlimler, Kur'ân-ı Kerîm'i şahsi re'yle tefsir etme yasağının şu iki gayeden birinden hâli olmayacağını belirtirler:
1- Bundan maksad, Kur'ân'la ilgili olarak seleften nakledilen ve otoritelerden işitilenler ile yetinip yeni istinbatta bulunmayı terketmek.
2- Bu yasaklamadan maksat: “Kur'an hakkında sadece ve sadece işitmiş olduğunu söylemek, bunlar dışında hiç konuşmamak. Bu ikincisi bâtıl bir iddiadır. Çünkü Ashâb-ı Kirâm, Kur'ân'ı tefsir ettiler ve tefsirlerinde ihtilâfa düştüler. Söylediklerinin hepsini Rasûlullah’tan (s.a.s.) işitmiş değillerdi. Hz. Peygamber İbn Abbas (r.a.) için: “Ey Allah'ım bunu dinde fakih kıl, Kur'ân'ın te'vilini de öğret“ diye duâ etmişken, nasıl olur da ‘Ashab'ın te'villerinin hepsi Rasûlullah’tan (s.a.s.) işitilmiş açıklamalardır’ diyebiliriz? Çünkü te'vil de tenzil (Kur'ân) gibi Hz. Peygamber'den işitilmiş olsaydı İbn Abbas’a (r.a.) yaptığı duâda “tevili öğret“ diye tahsisle zikretmesinde bir mânâ kalmazdı.
Öyle ise hadiste ifâde edilen yasağın başka maksadlarını aramakta gerek var. Müteakip hadisin açıklamasında bu hususta İbnu'l-Esir'in beyân ettiği iki te'vili kaydedeceğiz. 3571
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kim Kur'an hakkında ilme dayanmadan söz ederse ateşteki yerini hazırlasın.“ 3572
Açıklama: Münâvi buradaki tehdidin, Kur'an-ı Kerîm hakkında, gerçeğin
3571] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/218-220
3572] Tirmizî, Tefsir: 1, hadis no: 2951
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başka şekilde olduğunu bildiği halde, yanlış söz edenle Kur'ân-ı Kerîm'in müşkil âyetleri üzerine Sâhabe ve Tâbiîn'den nakledilen dışında söz edenleri ilgilendirdiğini belirtir. İbnu'l-Esîr buradaki yasaklamanın iki vechi olduğuna dikkat çeker:
“Birincisi: Kişinin bir hususta peşin bir hükmü vardır. Bu hüküm o şeye duyduğu arz ve hevesden doğmuştur. Adam tutar Kur'ân'ı alır ve gâyesine uygun şekilde ondan delil çıkarır. Şâyet bu peşin arzu ve hevâsı olmasaydı Kur'ân'dan o mâna çıkmayacak idi. Bunu bazen bilerek yapar, tıpkı ehl-i bid'at gibi ortaya attığı sapık görüşünü doğru göstermek için bir âyetten te'vîl ederek delil çıkarır, hâlbuki pekâlâ bilmektedir ki âyetin asıl muradı bu değildir. Bunu bazen cehâletle yapar. Şöyle ki: Birçok mânâya muhtemel olan bir âyeti alır, onu gâyesine uygun mânada anlar ve bu mânayı şahsî re'y ve arzusuna dayanarak tercih eder ve böylece kendi re'yine dayanarak Kur'an'ı tefsir etmiş olma durumuna düşer. Çünkü bu olmasaydı, mezkûr ihtimal nezdinde tercihe mazhar olamayacaktı. Bazen da kişinin doğru bir gâyesi vardır. Buna Kur'ân'dan bir delil arar ve düşündüğü maksadla nâzil omadığını bildiği bir âyeti kendine delil yapar, şöyle ki: insanları kalpteki kasâvetle mücâdeleye çağırmak isteyen kimsenin “Firavun'a git doğrusu o azmıştır“3573 meâlindeki âyeti kullanması gibi. Âyeti okuyup kalbine işaret ederek Firavun'la kalbin kastedildiğine imâda bulunur. Bu çeşit davranışlara birkısım vâizler meşru ve doğru bir maksad için tevessül ederler. Böylece sözlerine güzellik katıp dâvet ettikleri meseleye cemaatin hevesini uyandırmak isterler. Gaye müsbet bile olsa bu davranış yasaktır, sorumluluğu büyüktür.
İkincisine gelince, bu âyetin, sırf zâhirine, Arapça elfâzına göre onu tefsir etmeye kalkmaktır. Burada Kur'an'ın garib ve mübhem kelimelerindeki ihtisar, hazf, izmâr, takdim, tehîr gibi durumlardaki incelikleri, nakle başvurarak, ehlini dinleyerek anlama, araştırma cihetine gitme yoktur. Şu halde kim tefsir için gerekli olan hâricî şartları gözetmeden, mücerret Arabça bilgisiyle Kur'ân'dan mâna çıkarma cihetine giderse çok hata yapar ve hadiste tehdid edilen: “İlme dayanmadan Kur'an tefsir edenler“ zümresine dâhil olur. Şu halde tefsir için nakl (yani selefin açıklamaları) ve semâ (yani ehil olanların dersini dinlemek) zaruri olan iki ön şarttır. Bu şartların gerçekleşmesinden sonra anlamak ve mâna istinbat etmek imkân dâhiline girer. Zâhirî şartları eksiksiz ikmal etmeden bâtinî mânaya nüfuz etme hevesine düşülmemelidir.“ 3574
“Benim hakkımda da bildiğiniz dışında sözden kaçının. Kim bana bile bile yalan nisbet ederse ateşteki yerini hazırlasın. Kim de Kur'an hakkında re'yi ile söz ederse ateşteki yerini hazırlasın.“ 3575
Açıklama: Bu rivâyette, Kur'ân mevzuunda olduğu ölçüde Rasûlullah (s.a.s.) hakkında da son derece dikkatli olmak emredilmektedir. Çünkü her ikisi de dinin iki temel kaynağını teşkil etmektedir. Bunlar istismar edilerek insanlar yanıltılabilir.
Münâvî, “bildiğiniz“ kelimesiyle “yakîn hasıl ettiğiniz“ yani “Rasûlullah’a (s.a.s.) nisbeti hususunda kesin bilgi sahibi olduğunuz“ denmek istendiğini
3573] 20/Tâhâ, 24
3574] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/220-221
3575] Tirmizi, Tefsir: 1, hadis no: 2952
TEFSİR VE TE’VİL
- 883 -
belirtir. Şârih Tîbî şunu söylemiştir: “Hadisle şu iki mânânın da kastedilmiş olması câizdir:
1- Benden hadis rivâyet etmekten kaçının.
2- Benden hadis rivâyetinden kaçının ancak bildiklerinizi rivâyetten kaçınmayın.“
“Ateşteki yerini hazırlasın“ ibâresi “inmek üzere, kendisine cehennemde bir yer edinsin“ demektir. Dikkat edersek emir sigasıyla gelmiştir, ama maksad haberdir, yani mutlaka cehenneme gideceğini haber vermektedir. Râfiî bunun beddua olduğunu söyler. Yâni: “Allah ona cehennemde bir yer hazırlasın! O da burayı ikametgah edinmeye hazırlansın demektir“ der. Hadisin emir sigasıyla gelmesi, “kim bile bile bana yalan nisbet ederse“ şartına cevaptır. Cevabın böyle emir sigasıyla gelmesi, yapılan işin mutlaka bu cezayı gerektirdiğini daha beliğ daha açık olarak ifade etme gayesine mâtuftur.
Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında söylenen yalan, felâkete atıcı en büyük günahlardan biridir. Çünkü dinde hâsıl edeceği zarar fazla, imanın temelinde meydana getireceği fesad büyüktür. Rasûlullah (s.a.s.) hakkında yalan söyleyenler pekçok sınıflara ayrılır: Siyasî, ticarî, ırkî, maddî, dinî vs. pekçok sebeplerle yalan uyduranlar türemiştir. Hadisin âm olan ifadesine bakan âlimler, tehdidin, hangi maksadla söylenmiş olursa olsun, Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında söylenen bütün yalanlara şâmil olduğunu belirtmişlerdir. Bu hadiste dine müteallik yalanların kastedildiğini söyleyenler de olmuştur. Ancak, her çeşit yalanın dâhil olduğu görüşü ekseriyetin re'yidir ve esah olan da budur. 3576
Hâris el-A'ver anlatıyor: “Mescide uğramıştım, gördüm ki halk, zikri terkedip malayanî konulara dalmış, konuşuyor. Hz. Ali’ye (r.a.) çıkıp durumdan haberdâr ettim. Bana:
- “Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?“ dedi, Ben:
- “Evet, dediğim doğrudur“ deyince:
- “Ben Rasûlullah’ın (s.as.) şöyle söylediğini işittim:
- “Haberiniz olsun bir fitne çıkacak!“ Ben hemen sordum:
- “Bundan kurtuluş yolu nedir Ey Allah'ın Rasûlü?“ Buyurdu ki:
- “Allah'ın Kitabı (na uymak)dır. O'nda sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda (iman-küfür, taat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O'nda her şey ciddîdir, gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O'na inanmaz ve O'nunla amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O'nun dışında hidâyet ararsa Allah onu saptırır.O Allah'ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru yoldur. O, kendine uyan hevaları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokca tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez, O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı
3576] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/221-223
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğuna) inandık.“3577 Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur. Ey A'ver, bu güzel kelimeleri öğren.“ 3578
Açıklama: Mescidde zikir dışında yapılan konuşmalar ahbâr, hikâyât, kıssalar nevinden faydasız şeylerdir. Kur'ân-ı Kerim mükerrer âyetlerinde bu çeşit malâyanî mevzulara dalmaktan yasaklamıştır: “...Onları daldıkları sapıklıkta bırak oynasınlar“3579 meâlindeki âyette olduğu gibi. Hz. Ali’nin (r.a.): “Öyle mi yapıyorlar?“ sözü, onların davranışının kötü karşılandığını ifade eder. Yani: “Gerçekten söylediğiniz şen'î işi yaptılar mı?“ demektir.
Hz. Peygamber'in haber verdiği “fitne“den maksadın Ashab arasında cereyan eden hâdiseler veya Tatarlar'ın çıkışı, Deccâl veya Dâbbetu'l-Arz'ın zuhûru gibi âhir zaman fitneleri olabileceği belirtilmiştir. Ancak, Aliyyu'l-Kârî: “Birincisi dışındakileri kastetmiş olması makam icâbı mümkün değildir“ der.
Kur'ân için “gâyesiz bir kelâm değildir“ diye tercüme edilen tavsifin metni “hezl değildir“ şeklindedir. Hezl, lügat olarak “arzu edilen mânâdan yoksun olan söz“e denir. Kur'ân'la ilgili bu tavsif şu mealdeki âyetten muktebestir: “Hakikaten o (Kur'ân) hak ile (bâtılı ayırt eden) kat'î bir sözdür, o hezl (gâyesiz bir söz) değildir“ 3580
Tîbî, “Kim akılsızlık edip Kur'ân'ı terkederse...“ ibaresini açıklama sadedinde der ki: “Kur'ân'dan, amel edilmesi vâcib olan bir âyet veya bir kelimeyi tekebbür sebebiyle kim amel dışı bırakır veya kıraatını terkederse küfre deşer. Kur'ân'ın yüceliğine inanmakla birlikte acz, tembellik veya zayıflık sebebiyle kıraatı terketmesinde günah yoktur, ancak sevaptan mahrum kalır.“
“O, kendine uyan hevâları kaymaktan korur“ ifâdesinden şârihler şu mânaları anlamışlardır:
1- Kişinin hevâsı Kur'ân'ın getirdiği hidâyete tâbi olursa, düşüklükten kendini korur.
2- Kur'an'a tâbi olan hevâ bid'ate düşmekten, sapıtmaktan kendini korur. Yâni Kur'ân'ın hidâyeti sebebiyle hevâ ehli onu meylettiremez.
3- Hevâ ehli Kur'ân'ı tebdil ve tağyir edemez (mânasını) saptıramaz. Anak bu mananın muhalifinde, gulât denen sapıklıkta aşırı gidenlerin tahrife, mubtıllerin bâtıl iddialara, câhillerin de yersiz te'villere tevessül edeceklerine işâret vardır.
4- Kaymak diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı izâğa'dır. Bunun metinde “meylettirme“ mânâsına olduğu, binaenaleyh ibâreyi şu şekilde anlatmanın mümkün olduğu söylenmiştir: “Kur'ân-ı Kerîm'i, doğru yoldan sapmış hevalar eğriliğe ve sapıklığa alet edemezler, Yahudilerin Tevrat'ı tahrif edip kelâmın yerlerini değiştirince yaptıkları gibi. Zira Cenâb-ı Hakk, onun hıfzını tekeffül etmiş, üzerine almıştır: “Zikri (Kitabı) biz indirdik, O'nun koruyucusu da biziz“3581 buyurmuştur.
3577] 72/Cin, 1
3578] Tirmizi, Sevâbu'l-Kur'ân: 14, 2908; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/224-225
3579] 6/En'âm, 91
3580] 86/Târık, 13-14
3581] 15/Hicr, 9
TEFSİR VE TE’VİL
- 885 -
“Dillerin iltibastan korunması“, Kur'ân Arapça olmasına rağmen, Arap olmayan mü'minler de öğrenmekte, telâffuzda zorluk çekmezler. Zira Cenâb-ı Hakk: “Biz Kur'ân'ı senin dilinde indirerek kolaylaştırdık“3582 ve “Andolsun ki, Kur'ân'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık...“3583 buyurmaktadır. Bundan, Kur'ân'dan başka bir sözün, teşvişe sebep olacak, hakla batıl karışacak şekilde araya sızıp karışmaya yol bulamayacağı, çünkü Kur'ân'ı Allah'ın korumakta olduğu mânası da anlaşılmıştır. Kur'ân'ı Kerim'e beşer sözü karışamaz çünkü onda i'câza delâlet eden ma'sumiyet (korunma) vardır.
“Âlimler ona doyamazlar“ ibâresi “onun künhüne eremezler, sonuna varıp “tamamen hallettik artık“ deyip araştırmaya devamdan geri duramazlar“ demektir. Yemek yiyenin doyup elini yemekten tamâmen çekme hâli, böylesi bir doygunluk Kur'ân âlimlerinde hâsıl olmaz. Onun hâiz olduğu hakikatlerden bir sonuncusunu keşfettikçe yenilerini aramaya öncekinden daha fazla bir iştiyak duyar. Bu böyle doymadan, usanmadan devam eder gider. 3584
“Bir grup, Kitâbullah'ı okuyup ondan ders almak üzere Allah'ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah'ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah, onları, yanında bulunan yüce cemaatte anar.“ 3585
Açıklama: Bu hadis, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Müslümanlar arasında Kur'an bilgisinin yayılması için yaptığı teşviklerden biridir. Allah'ın evi tâbiri öncelikle mescidleri ifâde ederse de ulema, bu fazileti elde etmek arzusuyla, han, kışla, medrese gibi başka yerlerde de toplanılabileceği görüşünü beyan etmişlerdir. Esas olan Kur'an'ın müzâkeresi olduğuna göre bu maksadla evlerde akdedilen meclislerin de aynı şekilde sevablı olacağı söylenebilir.
Sekînet, esas itibariyle vakar, itminan ve mehâbet mânasına gelir. Ancak Kadı Iyaz, burada rahmet mânasında kullanıldığını söyler. Ancak rahmet kelimesi hemen arkadan buna atfedildiğine göre, Nevevî'nin dediği gibi vakar ve tuma'nine şekline anlamak daha uygun düşüyor. Zikredenlerin anıldığı yüce cemaat büyük meleklerin teşkil ettiği cemaattir, buna Mele-i Â'la da denir. Allah'ın onların yanında anması, Kur' ân okudukları için teşrif etmek maksadıyla medh u senâda bulunmasıdır.
Müslim ve Tirmizî'nin rivâyetlerinde hadisin sonunda şu cümleye de yer verilir: “Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa nesebi hızlandırmaz.“ Bu şu demektir: “Her kim soy ve sopunun şerefine aldanarak hayır ameller işlemede kusurda bulunursa nesebi, onu, amel edenler seviyesine ulaştırmaz.“ 3586
3582] 19/Meryem, 97
3583] 54/Kamer, 22
3584] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/225-226
3585] Ebû Dâvud, Salât: 349, 1455. H.; Tirmizî, Kırâ'at: 3, 2946 H.; Müslim, Zikir: 38, 2699 H; İbnu Mâce, Mukaddime: 17, 225. H. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/227
3586] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/227-228
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Te'vil ve Tefsir Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Te’vil Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (17 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 7, 7; 4/Nisâ, 59; 7/A’râf, 53, 53, 10/Yûnus, 39; 12/Yusuf, 6, 21, 36, 37, 44, 45, 100, 101; 17/İsrâ, 35; 18/Kehf, 78, 82.
B- Tefsîr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime (1 Yerde): 25/Furkan, 33
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm'da Kur'an, Allame M. H. Tabatabaî, Bir Y. s. 41-51
2. Tefsirde Semantik Metod, Ali Galip Gezgin, Ötüken Y. s. 82-87
3. Ulûmu'l Kur'an, Kur'an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y.449-456
4. Kur'an Tefsirinde Yöntem, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 86-94
5. Lügavî Kur’an Okumaları, Muhammed Şehrûr, Sidre Y. 66-76
6. Kur’an Bilimi, Bahauddin Hürremşahî, İhtar Y. s. 94-100
7. Kur'ân-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşâbih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
8. Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
9. Kur’ân-ı Kerim’de Lafzî Müteşâbihler, Muhammed Aydın, Nûn Y.
10. Modernleşme Sürecinde Kur’an ve Müteşâbihler, Ahmet Baydar, Beyan Y.
11. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
12. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1985, s. 128-134
13. Ulûmu'l Kur'an, Kur'an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y. s. 298-306
14. Kur'an'ın insan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
15. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 15, s. 13-39
16. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Abdülbaki Turan, Tefsir Maddesi
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 43-54, 39-439
18. İslâm'da Kur'an, Allâme M. H. Tabatabaî, Bir Y. s. 34-41
19. Kur'an'ı Anlamada Temel İlkeler, Yusuf Işıcık, Esra Y. s. 109-121
20. Kur'an'a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat, s. 44-51
21. Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 371-373, 389-394
22. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 256-261
23. Kur'an'da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 47-50, 67-72, 103-130
24. Kur'an'a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. s. 78-97
25. Kur'an Tefsirinde Yöntem, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 86-146
26. Kur'an-ı Kerim'i Tanımanın Temel İlkeleri, Özden Y. s. 60-62
27. Kur’an Bilimi, Bahauddin Hürremşahî, İhtar Y. s. 94-100
28. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y. s. 84-99
29. Elmalılı Tefsirinde Kur'ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 231, 243-245
30. Kur'ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Bîr, İnkılâb Y. s. 122
31. Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, Tayyib Okiç, Nûn Y. s. 135-137
32. Kur’ân-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, Ömer Mahir Alper, Haksöz, Sayı 52, Temmuz 95, s. 32-36
33. Müteşabihat Konusundaki Yaklaşımların Değerlendirilmesi ve Yeni Bir Yaklaşım Önerisi, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, 1. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. Ank. 1994
34. Kur’an’da Müteşâbih ve Te’vili, Yusuf Işıcık, I. Kur’an Haftası, Kur’an Sempozyumu, Tebliğ, Ank. 95
35. Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerim, Ahmet Okutan, Özel yayın
36. Hadislerin Kur'an'a Arzı, Ahmet Keleş, insan Y.
37. Kur'an'da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, Özel yayın
38. Kur'an'da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
39. Kur'an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
40. Kur'an ve Peygamberimiz'in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur, Altınkalem Y.
41. Kur'an'a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
42. Kur'an ve insan, Celal Kırca, Marifet Y.
TEFSİR VE TE’VİL
- 887 -
43. Kur'an'da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
44. Kur'an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
45. Kur'an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
46. Kur'an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
47. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y.
48. Kur'an'ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
49. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Işık Y.
50. Kur'an'ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
51. Kur'an'dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
52. Kur'an'dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
53. Kur'an'da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
54. Kur'an'a Göre Uzayda Hayât Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
55. Kur'an ve Kainat Âyetleri, Safiye Gülen İnkılab Y.
56. Kur'an ve Kainat Âyetleri -Allah, Kainat ve insan- Fethullah Han, İnkılab Y
57. Kur’an Okulu, M. Bâkır es-Sadr, Fecr Y.
58. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an-ı Kerim’den Ortak Âyetler, Zakir Barutçu, Müthiş Kitaplar Y.
59. Ahkâm-ı Kur’aniye, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat
60. Kur'an'da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
61. Kur'an'ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
62. Kur'an'ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
63. Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
64. Kur'an'ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
65. Anlamın Buharlaşması ve Kur'an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
66. Kur'an'ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
67. Kur'an'ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
68. Kur'an'ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur'an Okulu Y.
69. Kur'an'ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
70. Kur'an'ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
71. Kur'an'ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
72. Kur’an’ı Anlamaya ve Yaşamaya Doğru, 2 Kaynak Y.
73. Kur’an-ı Kerim’i Anlamaya Yönelik Metotlar, Cüneyt Eren, Ekev Y.
74. Kur'an'ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. /İşaret Y.
75. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, İşaret Y.
76. Kur'an'da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
77. Kur'an'ı Anlamada Siyakın Rolü -Bütünlük Üzerine-, Mustafa Ünver, Sidre Y.
78. Kur’an’ı Anlamada Farklı Yaklaşımlar, Şadi Eren, Nesil Y.
79. Kur’an’ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
80. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
81. Kur’an’ın Anlaşılmasında Esbâb-ı Nüzûlün Rolü, Ahmet Nedim Serinsu, Şule Y.
82. Kur’an’a Yönelirken, Mehmed Alagaş, insan Dergisi Y.
83. Temel Kaynağımız Kur’an, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
84. Kendi Dilinden Kur’an “Tanımak ve Yaşamak“, Muhammed Bayraktar, Ravza Y.
85. Kur'an İlimleri ve Kur'an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
86. Kur'an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y./Esra Y.
87. Kur'an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, insan Y.
88. Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
89. Kur'an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
90. Ulûmu’l Kur’an Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y.
91. Kur’an Tefsirinde Fıkhî Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhî Tefsir, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y.
92. Kur’an-ı Kerim’i Tanımanın Temel İlkeleri, Ali Umuç, Özden Y.
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
93. Kur’an’ın Evrenselliği, Kur’an Sembollerinin Dili, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
94. Kur’an-ı Kerim (Sistematik Bir İnceleme), Necati Demirtaş, Boğaziçi Y.
95. Tefsirde İsrâiliyyat, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y./Beyan Y.
96. Kur’an Tefsirinde Sapma ve Nedenleri, Tefsire Sokulan Bid’at, Hurâfe ve Tahrifat, Abdülcelil Candan, Denge Y.
97. Kur'an-ı Kerim Tefsirlerinde Hurafe ve Bid'atlar, M: Hüseyin Ez-Zehebi, Saba Y.
98. Peygamberimiz'in Kur'an'ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
99. Kur’an Tefsirinde Sünneti Devre Dışı Bırakan Hareketler, Cüneyt Eren, Ekev Y.
100. Tefsirde Semantik Metod, Ali Galip Gezgin, Ötüken Y.
101. Kur’an Tefsirinde Yöntem, Ömer Dumlu, Anadolu Y.
102. Kur’an Tefsirinin Kaynakları, Sadrettin Gümüş, Kayıhan Y.
103. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.
104. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Hûlî, Kur’an Kitaplığı Y.
105. Tefsir Çeşitleri ve Konulu Tefsir,
106. Örneklerle Konulu Tefsir, Ahmed Muhammed ez-Zahrâni, Akçağ Y.
107. Konulu Tefsir Metodu, A. Cüneyt Eren, Nil Y.
108. Konulu Tefsir Metodu, Şahin Güven, Şûrâ Y.
109. İbn Teymiye ve Konulu Tefsir, Ömer Dumlu, Anadolu Y.
110. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Konulu Tefsire Metodik Bir Yaklaşım, Mustafa Müslim, Fecr Y.
111. Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J.M.S. Baljon, Fecr Y.
112. Kur’an’a (Bilimsel-Filolojik-Pratik) Yaklaşımlar, J.J.G. Jansen, Fecr Y.
113. Tarihte Tefsir Hareketi ve Tefsir Anlayışları, Ali Eroğlu, Ekev Y.
114. Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü'l-Müfessirin (2 cilt), Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
115. Tefsir Tarihi (2 cilt), İsmail Cerrahoğlu, Fecr Y./ Diyanet İşl. Başk. Y.
116. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
117. Tefsir Usûlü ve Kaynakları, Ali Turgut, Mar. Ün. İlâhiyat Faak. Vakfı Y.
118. Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin Kasımî, İz Y.
119. Tefsir Üzerine, İbn Teymiye, Pınar Y.
120. Osmanlı’da II. Meşrutiyet Sonrası Modern Tefsir Anlayışı, Suvat Mertoğlu, Bülten, Bilim ve Sanat Vakfı, sayı 51, Mart-Nisan 2003, s. 4-5
121. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
122. Kur’an Çevirilerinde Hatalar, Edip Yüksel, Milliyet Y.
123. Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), Salih Akdemir, Akid Y.
124. Kur’an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
125. Kur’an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y.
126. Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar, Kur’an Okulu Yayıncılık
127. El-Mu’cemu’l Müfehres Li-Elfâzı’l-Kur’âni’l-Kerim, Muhammed Fuad Abdülbâki, Çağrı Y.
128. Mevzûlarına Göre Âyet-i Kerimeler ve Mealleri, Muhammed Fuad Abdülbâki, Şamil Y.
129. Kur’an-ı Kerim Lugatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
130. Kur’an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
131. Kur’an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
132. Umdetü’l Huffâz: Kur’an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbn İbrâhim Halebî, Hizmet Kit. Y.
133. El-Vücûh Ve’n-Nezâir, Mukatil bin Süleyman, İlmi Neşriyat
134. Kur’an İlimleri ve Tefsir İstılâhları, Cüneyt Eren, Ekev Y.
135. İki Kur’an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Mar. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
136. Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur’an Fihristi, Recep Aykan, Pınar Y.
137. Konularına Göre Kur’an, Ömer Özsoy, Fecr Y.
138. Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
139. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
140. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
TEFSİR VE TE’VİL
- 889 -
141. Mevzularına Göre Hazırlanmış Kur’an-ı Kerim Fihristi, Muhammed el-Arabî el-Azzûzî, Sönmez Y.
142. Kur’an-ı Kerim’in Mevzulara Göre Tasnifli ve Fihristli Şerhi, Ömer Fevzi Mardin, İst. 1976
143. Kur’an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
144. Konularına Göre Kur’an Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y./Muvahhid Y./Akit Gaz.
145. Molla Gürani ve Tefsiri, Sakıp Yıldız Sahaflar Kitap Sarayı Y.
146. Kur’an Üzerine Testlerle Alternatif Eğitim Çalışmaları, M. Salih Gökdeniz, Yöntem Y.
147. Sülemi ve Tasavvufî Tefsiri, Süleyman Ateş, Sönmez Y.
148. Şianın Tefsir Anlayışı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neş.
149. Esbab-ı Nüzul, Kur’an Âyetlerinin İniş Sebepleri ve Tefsirleri, Hasan Tahsin Emiroğlu, Konya, 1978
150. Türkiye Kur’an Makaleleri Bibliyografyası, Murat Sülün-Ömer Çelik, İFAV Y.
151. Kur'an-ı Kerim Tarihi ve Türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah, Yağmur Y.
152. Kur’anî Araştırmalar, Murtaza Mutahhari, Tuba Basın Yayın
153. Muhammedî Vahiy, M. Reşid Rıza, Fecr Y.
154. TEFSİRLER:
155. Fî Zılâli'l-Kur'an, (16 cilt), Seyyid Kutub, Hikmet Y./Dünya Y./Birleşik Dağ.Ank.Y./Çelik Y./Araştırma Y./Azim Dağ. Y./Madve Y./Saadet Yay.Paz.Y.
156. Tefhimu'l Kur'an (7 cilt), Mevdudi, insan Y.
157. Hak Dini Kur'an Dili (8cilt), Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y./ÇelikY./Yenda Y. (10 cilt:) Eser Y./Azim Dağ. Y.
158. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri (8 cilt), Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
159. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, (16 cilt), İbn Kesir, Çağrı Y.
160. Muhtasar İbn-i Kesir Tefsiri (6 cilt), Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Doğuş Y.
161. İbn Kesir Tefsiri (Muhtasar), Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Sağlam Y.
162. Muhtasar Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Muhammed Ali İbn Kesir, Çağrı Y.
163. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an (8 cilt), Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat
164. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir) (24 cilt), Fahreddin Razi, Akçağ Y.
165. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y.
166. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an (20 cilt), İmam Kurtubi, Buruc Y.
167. El-Esâs fi’t-Tefsîr (16 cilt), Said Havvâ, Şamil Y.
168. Taberî Tefsiri, Taberî, Şule Y.
169. Muhtasar Taberî Tefsiri (6 cilt), İmam Taberi, Ümit Y.
170. Tefsir-i Sâvî (4 cilt), Ahmed Savi, Eser Neşriyat
171. Tefsir-ül İbn-i Abbas, Abdullah İbni Abbas, Eda Neşriyat
172. Tefsiru Ebdei’l-Beyan Li Cemî’-i Âyi’l-Kur’an, Muhammed Bedreddin, Nil A.Ş. Y.
173. Tibyan Tefsiri (4 cilt), Ayntabi Mehmed Efendi, Terc: Ahmed Davudoğlu, Huzur Y.
174. Tefsir-i Eebu’l Leys, Tefsiru’l Kur’aın, Ebu’l-Leys Semerkandi, Hizmet Kit. Y.
175. Rûhu’l Furkan Tefsiri, Mahmut Ustaosmanoğlu, Siraç Y.
176. Ruhu’l-Beyan Fî Tefsiri’l-Kur’an (10 cilt), İsmail Hakkı Bursevî, El-Mektebetu’l-Mahmûdiye Y./Eser Neş./Damla Y.
177. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri (12 cilt), Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
178. Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1987
179. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y.
180. Furkan Tefsiri, M. Mahmud Hicazi (6 cilt), İlim Y./Vahdet Y.
181. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y.
182. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî (3 cilt), Ensar Neşriyat
183. Safvetü't Tefâsir (Tefsirlerin Özü), Muhammed Ali es-Sâbûnî (7 cilt), İz Y.
184. Kur’ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri (8cilt), Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y./Kahraman Y.
185. Min Vahyi'l Kur'an (10 cilt), Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y.
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
186. Büyük Kur’an Tefsiri (16 cilt), Ali Arslan, Arslan Y./Okusan Y.
187. Nesefî Tefsiri (8 cilt), Ahmed bin Muhammed Nesefî, Ravza Y./Eda Neşriyat
188. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin Muvahhidi, Hak Y.
189. Kelimâtu’l-Kur’an Fî Tefsîri’l-Beyan, M. Mahluf, Esma Y.
190. Ebu’l-Berekât en-Nesefî ve Medârik Tefsiri, Bedreddin Çetiner, Mar. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
191. Celâleyn Tefsiri, Celâleddin Suyûti, Eser Y./Hisar Y./Pamuk Y./Mahmudiye Kit.Y.
192. Tanrı Buyruğu Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi ve Tefsiri (2 cilt), Ömer Rıza Doğrul, İnkılâp Kit. Y.
193. Kur’an’ın Konulu Tefsiri, Muhammed Gazâli, Şura Y.
194. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş (24 cilt), KUBA Y.
195. Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y.
196. Âyet Yorumları, Ali Şeriati, Kıyam Y.
197. İki Sûre İki Yorum, Ali Şeriati, Endişe Y.
198. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaş, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
199. Uzay Âyetleri Tefsiri, Celal Yeniçeri, Erkam Y.
200. Müşkil Âyetlerin Tefsiri, İbni Teymiyye, Tevhid Y.
201. Tevbe Sûresinin Gölgesinde Cihad Dersleri, Abdullah Azzam, Buruc Y.
202. Sure-i Tekvîr’in Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
203. Sure-i Yusuf’un Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
204. Yasin Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
205. Yasin Suresi ve Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
206. Ve’l-Asr Tefsiri, Ahmed Hamdi Akseki, Birun Y.
207. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 226-270
208. Bakara Sûresi Yorumu, 1-2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
209. Âyet-el Kürsi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
210. Amme Cüz’ü Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
211. Amme Tefsiri, Ebu’l-Leys Semerkandi, Hizmet Kit. Y.
212. Sûre-i Feth’in Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
213. Fâtiha Tefsiri, Mevlânâ Ebu’l-Kelâm Azad, Bir Y.
214. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
215. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
216. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil A.Ş. Y.
217. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
218. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Durmuş-Ali İçipak, Yenda Y.
219. Kur’an-ı Kerim Açıklaması (Fatiha ve Bakara Sureleri), M. Sadettin Evrin, Ank. 1962
220. Kur’an Araştırmaları, Muhammed Kutub, 1-2, Fikir Y.
221. Fâtiha ve En’am Sûrelerinin Tefsiri, Suat Yıldırım, Işık Y.
222. Eûzü Besmelenin Ve Fâtiha’nın İlginç Nükteleri, Eşref İba, Şahsî Y.
223. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebu’l-Leys Semerkandi, Hizmet Kit. Y.
224. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim bin İbrahim Cîlî, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
225. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
226. Kur’ân-ı Kerim’in Ahkâm Tefsiri (2 cilt), Muhammed Ali Sâbûni, Şamil Y.
227. MEALLER:
228. Kur’ân-ı Kerim Meali ve Yüce Tefsiri, Hacı Murad, Doğuş Y.
229. Azik Kur’an Çeviri ve Açıklama, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
230. Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, Muhammed Esed, İşaret Y.
231. Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Ağırakça, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
232. Nüzul Sebepli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Ahmet Ağırakça-Beşir Eryarsoy, İst. 1987
233. Kur’an-ı Kerim’in Türçe Anlamı, Ali Bulaç, Bakış Y.
234. Yüce Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsir Notları, (3 cilt), Ebu’l-A’lâ Mevdudi, Merve Y.
235. Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, Hasan Basri Çantay, Çantay Kitabevi Y./Risale Y.
TEFSİR VE TE’VİL
- 891 -
236. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
237. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Heyet, Hikmet Neşriyat
238. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çelik Y. /Seha Neşriyat
239. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklama, İsmail Mutlu, Nesil Basım Yayın
240. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Heyet, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
241. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
242. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
243. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çile Y./Timaş Y./Merve Yayın Paz.
244. Kur’an-ı Kerim ve Kelime Meali (2 cilt), Medine Balcı, Ebrar Y.
245. Kur’an-ı Kerim ve Meal-i Âlîsi, A. Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
246. Elmalılı Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Y./İhtar Y./Huzur Y./İslâmoğlu Y./Eser Neşriyat
247. Kur’an-ı Kerim ve Meali, İsmail Kurt, Huzur Y.
248. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, İ. Atasoy, Ü. Şimşek, M. Paksu, İ. Mutlu, Ş. Döğen, C. Uşşak, İst. 1989
249. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal), Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay, D.İ.B. Y.
250. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Abdullah Aydın, Aydın Y.
251. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Ali Arslan, Okusan Yayıncılık
252. Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Tekin, Özel Y.
253. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, Birim Yayın Org.
254. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Hasan Rıza, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
255. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İsmail Hakkı İzmirli, Eren Y.
256. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, Ötüken Neşriyat
257. Kur’an-ı Kerim Meali, Ziya Kazıcı, Çağrı Y.
258. Kur’an-ı Kerim Meali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım Yay./Akçağ Y.
259. Kur’an-ı Kerim Meali, Ali Arslan, Devran Y.
260. Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Ayntabi Mehmed Efendi, İst. 1956
261. Kur’an, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ank. 1957
262. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Enver Baytan, İst. 1986
263. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlîsi, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
264. Feyzu’l-Furkan ve Meâli’l-Kur’an, Hasan Tahsin Feyizli, Ank. 1992/Akit Gaz.
265. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâni-i Kur’an, İzmirli İsmail Hakkı, İst. 1977
266. Kur’an-ı Kerim Türçe Meali, H. Karakaya, K. Kabakçı, M. Süslü, K. Seyidhanoğlu, K. Aytekin, İst. 1981
267. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1982
268. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Ank. 1985
269. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlam), Ziya Kazıcı, Necip Taylan, Çağrı Y.
270. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meal-i Âlîsi, Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
271. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek , Hayreddin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İ. Kâfi Dönmez, Sadreddin Gümüş, Ank. 1993/S. Arabistan Krallığı, Medine
272. Kur’an-ı Kerim, Ş. Oral, Y. Z. Ersal, M. Runyun, A. S. Yücesoy, A. Güven, M. A. Köksal, M. Ş. Özmen, K. Edip Kürkçüoğlu, H. Atay ve Y. Kutluay (3 cilt), Ank. 1973
273. Kur’an-ı Kerim’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, Ahmet Okutan, İst. 1967
274. Türkçe Kur’an-ı Kerim, Osman Nebioğlu, İst. 1957
275. Kur’an-ı Kerim veTürkçe Anlamı, H. E. Çalışkan, Güneş Gaz. Y.
276. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Akpınar Y.
277. Kur’an Tercümesi, Muhammed bin Hamza, İst. 1976
278. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Abdullah Tüzüner, İst. 1973
279. Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmed Davudoğlu, Şelale Y./Temel Neşriyat/Cevher Y./Bahar Y.
280. Kur’an-ı Kerim Meali, Enver Baytan, Baytan Y.
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
281. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Abdülbâki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi Y.
282. Fuyuzat; Kur’an-ı Mübin’in Mealen Tefsiri, Şemsettin Yeşil, İst. 1964
283. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal) (3 cilt), Hüseyin Atay ve Yaşar Kutluay, D.İ.B. Y.
284. Kur’an-ı Kerim, Besim Atalay, İst. İ962
285. Kutsal Kur’an Türkçe Meali, Sadi Irmak, İst, 1962
286. Kur’an-ı Kerim Meali, Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y.
287. Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali, Komisyon, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
288. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Yüce Meali, Ayntabî Mehmed Efendi, Huzur Y.
289. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Açıklaması, Osman Keskioğlu, Eren Y.
290. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Ş. Taha, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
291. Kur’an ve Açıklamalı Meali, Heyet, Nesil Basım Yayın
292. Kur’an Meali, Ahmet Varol, Ozan Y.
293. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Hasan Rıza, Baytan Y.
294. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Birleşik Y.
295. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Mesut Okumuş, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
296. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı (Meal ve Sözlük), Ali Bulaç, Birim Y.
297. Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Abdullah Varlı, Şahsi Y.
298. İngilizce Kur’an-ı Kerim Meali, Heyet, İlmi Neşriyat
299. Kur’an-ı Kerim’in Mealen Manzum Açıklaması, A. Adnan Sütmen, Üçdal Neşriyat
300. Tanrı Buyruğu Oku, Kur’an Nazım Çeviri, Rıza Çiloğlu, İst. 1987
301. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, İst. 1989
302. Kur’an-ı Kerim, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İst. 1932
303. Lafzen ve Meâlen Kur’an-ı Hakim’in Tercümesi, Ali Rıza Sağman, İst. 1980
304. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Süleyman Ateş, Kılıç Y./Yeni Ufuklar Neşriyat/Şura Y.
305. Kur’an-ı Hakim ve Öztürkçe Meali, Dabbetu’l-Arz Profesör 1400 (Alevi Dedeleri), Ank. 1995
306. İslâm’ın Mukaddes Kitabı Kur’an-ı Kerim, Türçe Tercüme ve Tefsiri, Hacı Murat Sertoğlu, İst. 55
307. İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y.
308. Mevzularına Göre Âyetü-i Kerimeler ve Mealleri, (2 cilt), Şamil Y.
309. Son Mesaj K.K. ve Gerekçeli Türkçe Meali, Mustafa Yıldız, Çıra Y.
310. Kelâmullah Allah’ın Kelâmı, Meal-Tefsir, Mehmet Türk, Edav Y.
311. Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Armağan Kitaplar Y.
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 893 -
Kavram no 176
Görevlerimiz 40
Namaz; İbâdet
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
• Teheccüd; Anlam ve Mâhiyeti
• Nâfile ve Nâfile Namazlar
• Hz. Peygamber ve Ashâbının Nâfile İbâdetleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Teheccüd ve Nâfile Namaz
• Hadis-i Şeriflerde Teheccüd ve Nâfile Namaz
• Bazı Nâfile Namazlar: Evvâbîn, Duhâ (Kuşluk), Tahiyyetü’l-Mescid,
• Hâcet, Tesbih, Teravih, Küsûf, Husûf ve İstihâre Namazı
• Gece ve İhyâsı
• Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
“Gecenin bir kısmında kalk, sana âit bir nâfile olarak onunla (Kur'an'la) teheccüd et/namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama (makam-ı mahmûda) ulaştırır.“ 3587
Teheccüd; Anlam ve Mâhiyeti
Teheccüd, geceleyin uyanıp kılınan namaz demektir. Teheccüd sözlükte, uyumak ve uyanmak mânâsında olup, zıt anlamlı kelimelerdendir. Daha sonra gece uyanıp namaz kılan kimseye, bu kökten türetilmiş “hücûd“ denilmiş ve böylece teheccüd, terim olarak namaz ve Allah'ı zikir için gece uyanmak mânâsında kullanılmıştır. Genellikle yatsı namazından sonra, daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınan namaza gece namazı (salâtü'l-leyl) denir. Gece uykusu bölünerek kalkıp kılınan namazlara ise teheccüd namazı denir.
Tâbiînin büyüklerinden Esved ile Alkame: “Teheccüd uykudan sonradır“ demişlerdir. Hatta hiç uyumaksızın bütün geceyi ibâdetle geçirmeyi âdet edinmek mekruh sayılmıştır.3588 Buhârî'nin Amr b. el-As (r.a.)'dan rivâyetine göre bir kere Rasûlullah (s.a.s.) Abdullah b. Amr'e “Ey Abdullah! Senin her gün oruç tuttuğun ve her gece baştanbaşa namaz kıldığın haberi bana ulaşmadı mı sanırsın?“ buyurmuşlardır. Abdullah da, “Evet öyledir, ya Rasûlallah! Bütün gece namaz kılarım“ demiştir. Rasûl-i Ekrem, “Sakın öyle yapma. Kâh oruç tut, kâh iftar et; gecenin bir kısmında namaz kıl, bir kısmında uyu“ buyurmuştur. 3589
Kur’ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimize hitaben: “Gecenin bir kısmında sadece sana mahsus, fazla (bir ibâdet) olmak üzere namaz kıl. Muhakkak Rabbin seni övülmüş bir makama erdirecektir“3590 buyrulmuştur. Âyet-i kerimenin tefsirinde teheccüd namazının Hz. Peygamber için farz veya fazilet olduğu, ümmeti için ise nâfile olduğu belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz teheccüd namazını kılmaya devam
3587] 17/İsrâ, 79
3588] Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 13
3589] Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 13
3590] 17/İsrâ, 79
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eder, bu namaz için kalktığında da şöyle duâ ederdi: “Yâ Rab! Her hamd Senin içindir. Sen, göklerin ve her yerin ve bunlardaki her şeyin daimi müdebbirisin. Yine her hamd senin içindir. Sen, göklerin ve her yerin ve bunlardaki her şeyin nûrusun, (bunları aydınlatırsın). Yine her hamd senin içindir. Sen göklerin ve her yerin ve bunlarda bulunan her şeyin sahibisin. Yine her hamd senin içindir. Sen haksın, senin vaadin de haktır. (Âhirette) seni görmek de haktır. Sözün haktır. Cennetin de haktır, Cehennemin de haktır. Peygamberin de haktır, Muhammed de haktır. Kıyâmet günü de haktır. Ya Rab! Ancak sana itaat ettim. Sana inandım, sana güvendim, sana yöneldim, yalnız senin (burhanlarına) dayanarak (düşmanlarla) mücadele ettim. Aramızda yalnız seni hakem kıldım. Ya Rab! Önce işlediğim ve sonra işlerim sandığım, gizli yaptığım ve âşikâra işlediğim (bütün) günahlarımı bağışla! (Âhiret hayatımda beni) takdim eden, (dünya tarihinde nübüvvetimi) tehir eden ancak sensin. (Allahım!) ibâdete lâyık ilâh yoktur, yalnız sen varsın, yahut, senden başka ibâdete lâyık ilâh yoktur. Hakîmâne tasarruf da, tam kuvvet de Allah ile kaimdir.“ 3591
Teheccüd namazı menduptur. İki ilâ on iki rekât arasında kılınabilir. En azı iki rekât, en çoğu on iki, ortası ise sekiz rekâttır. Her iki rekâtta selâm verilmesi daha faziletlidir.
Teheccüdün en faziletli vakti: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Sahih-i Müslim'de Ebû Hureyre (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte teheccüd namazının en faziletli vaktini şöyle belirtmiştir: “Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir.“ 3592
Teheccüd namazı çok faziletli bir namazdır. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde teheccüd namazı kılmaya teşvik edilmiş ve bu namazı kılanlar övülmüştür. Yüce Rabbimiz geceleyin kalkıp teheccüd namazı kılanlar hakkında şöyle buyurur: “Onların yanları yataklarından uzaklaşır (teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için gözlerini aydınlatıcı ne güzel (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilmez.“ 3593
Ebû Hureyre’den rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Geceleyin kalkıp namaz kılan ve karısını uyandırarak ona da kıldıran, şâyet kalkmak istemezse yüzüne su serpen erkeğe Allah rahmet eder, (günahlarını bağışlar). Yine geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, kalkmak istemezse yüzüne su serpen kadına da Allah rahmet eder (günahını bağışlar)“3594 Hadis-i şerif insanı teheccüd namazı kılmaya teşvik ettiği gibi, aile fertlerini kaldırıp onlara da bu faziletli namazı kıldırmaya teşvik etmektedir.
Yine Ebû Hureyre ve Ebû Saîd el-Hudrî, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: “Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraberce iki rekât namaz kılarlarsa, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar.“3595 Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlar ise Allah'ın mağfiret ve mükâfatına nâil olacaklardır. Kur’ân-ı Kerimde onlar hakkında “Allah'ı çok zikreden erkekler ve
3591] Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 12
3592] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16
3593] 32/Secde, 16-17
3594] Ebû Davûd, Salâtü't-Tatavvu' 18
3595] Ebû Davûd, Vitr 13
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 895 -
zikreden kadınlar, işte Allah bunlar için bağış ve büyük mükâfat hazırlamıştır“3596 buyrulmuştur.
Bir kimse itiyat haline getirdiği teheccüd namazını özürsüz yere terketmemelidir. Hz. Âişe validemizin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Gece namazını terketme. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) onu terketmezdi. Hasta ve yorgun olduğu zaman oturarak kılardı“3597 Yine Hz. Âişe vâlidemiz, “Rasûlullah’a (s.a.s.) namazın en sevimlisi az da olsa devam edileni idi. Rasûlullah (s.a.s.) bir namazı kılmaya başladığı zaman ona devam ederdi“ demiştir.3598
“Teheccüd“, kelime anlamıyla, uykuyu gidermek, birini uyandırmak demektir. Din dilinde teheccüd, uykuyu fedâ ederek ibâdet ve Kur'an'la meşgul olmak için uyanmak, kalkmak demektir. Bu anlamda teheccüd, Kur'an okuyarak geceyi değerlendirmektir. Peygamberimiz, teheccüdü genellikle namaz kılarak yerine getirdiği için, gece namazına teheccüd namazı denilmiştir. Teheccüd denilince de artık bu namaz hatırlanmaktadır.
Kur'an şöyle diyor: “Gecenin bir kısmında kalk, sana âit bir nâfile olarak onunla (Kur'an'la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama (makam-ı mahmûda) ulaştırır.’’3599 Buradaki emir Peygamberimizedir. Peygamberimiz de bu namazı veya gece ibâdetini vefat edinceye kadar hiç terketmemek üzere yerine getirmişti. Hatta hasta olsa bile bu namazı kıldığı rivâyet ediliyor.3600 İslâm âlimleri gece ibâdetinin Peygamberimiz için farz, diğer müslümanlar için nâfile olduğunu söylemişlerdir. Gece ibâdetinin 'teheccüd' olabilmesi için, biraz uyuduktan sonra kalkılması gerekir. Bu, uykuyu Allah'ı zikir, Kur'an okuma ve namaz için fedâ etmektir.
Gecenin sessizliği içerisinde Rabb ile kul ilişkisini yakalamak 'teheccüd' ile mümkün olabilir. Herkesin uyuduğu bir saat, uyanık bir mü'min için Allah'a yakınlaşma, O'na içten duâ etme, O'ndan af isteme fırsatıdır. 'Teheccüd', bütün gösterişlerden uzak, günlük uğraşıların çok çok uzağında, samimi bir şekilde, ihlâs anlayışı ile Allah'a bağlılığın gösterildiği özel bir ibâdettir. Şüphesiz bu ibâdet, insan ruhunun yücelmesinde önemli bir rol oynar. Bir başka âyette “Namaz için yanlarını yataklarından uzaklaştıranlar, Allah'tan korkup sakınarak duâ edenler“ övülmektedirler. 3601
Peygamberimiz buyuruyor ki: “Ramazan ayından sonra en faziletli oruç (ayı), Allah'ın ayı olan Muharrem'dir. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da, gece namazıdır.“ 3602
“Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan ve hanımını da uyandıran, hanımı kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen kula rahmetini bol kılsın. Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, kocası kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen kadına
3596] 33/Ahzâb, 35
3597] Ebû Davûd, Salâtu't-Tatavvu' 18
3598] Buharî, Savm 52; Durak Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 162
3599] 17/İsrâ, 79
3600] Ebû Dâvud, Kıyâmu'l-Leyl 2, hadis no: 1307, 2/32
3601] 32/Secde, 16-17
3602] Müslim, Sıyâm 38, hadis no: 1163; Ebû Dâvud, Savm 55, hadis no: 2429; Tirmizî, Salât 324, hadis no: 438; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 7
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da rahmetini bol kılsın.“ 3603
“Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önceki sâlih kimselerin âdeti idi; Rabbinize yakınlık, günahlardan koruyucu, kötülüklere keffâret, bedenden hastalığı kovucudur.“ 3604
Birkaç rivâyette Peygamberimizin teheccüd namazlarını uzun kıldığını ve ayakları şişinceye kadar ayakta (kıyamda) durduğunu, “Allah senin gelmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir, niçin böyle yapıyorsun?“ sorularına; 'şükreden bir kul olmayayım mı?' cevabını verdiğini okumaktayız. 3605
Teheccüd namazı iki rekât kılındığı gibi, güç yeterse daha fazla da kılınabilir. Gecenin yarısından sonra uyanılması ve teheccüd yapılması daha uygun görülmüştür.
Peygamberimizin teheccüd namazında şöyle duâ ettiği rivâyet ediliyor: “Ey Rabbimiz olan Allah'ım! Gökleri, yeri ve içinde olanları ayakta tutan Sensin. Hamd Sanadır. Sen göklerin, yerin ve bunların içinde olanların nûrusun. Hamd Sanadır. Sen Hakk'sın, va'din (verdiğin söz) gerçektir. Cehennem gerçektir, Cennet gerçektir. Peygamberler gerçektir, Muhammed gerçektir. Kıyâmet saati gerçektir. Ey Allah'ım! Sana teslim oldum, Sana inandım, Sana güvendim, Sana yöneldim. Sana dayanarak (düşmanlara) karşı geldim. Senin hükmüne uydum. Benim şimdiye kadar geçmiş günahlarımı da bundan sonrakileri de, açığa vurduklarımı da, gizlediklerimi de bağışla...“ 3606
Süleyman Ateş, âlimlerin cumhûruna göre sünnet kabul edilen teheccüdün Peygamberimizle birlikte bütün ümmete farz kılındığı görüşündedir ve ilgili âyetleri şöyle açıklar:
“Güneşin sarkmasından (aşağı kaymasından) alacakaranlığa kadar namaz kıl ve sabahın Kur'ân’ını (duâ ve namazını) da yerine getir. Çünkü sabah Kur'ân (okuması) görülecek şeydir. Ayrıca sen, gecenin bir kısmında da Kur'ân oku(yup namaz kıl)mak üzere uyanmalısın. Böylece Rabbinin, seni güzel bir makama ulaştırması umulur.“ 3607
17/İsrâ, 78-79. âyetlerde, Peygamber'e, güneşin sarkmasından, alacakaranlığa kadar namaz kılması, sabah vaktinin okuma ve duâsını da yapması; ayrıca gecenin bir bölümünde yine okuyup ibâdet etmek üzere teheccüd etmesi emredilmektedir.
Teheccüd uyku anlamındaki hücûd kökündendir. Hâcid uyuyan, tehcîd uykuyu gidermek (uyandırmak), teheccüd de uyanmak demektir. Âyette zamîr (fetehecced bihî), 78. âyetin sonundaki Kur'ân'a gider. “Kur'ân ile uyan“ yani namaz kılıp Kur'ân okumak için geceleyin uykudan uyan, demektir. Teheccüd kelimesi artık gece namazının adı olmuştur. Geceleyin uyanıp namaz kılan kimseye müteheccid denilir.
Hasan-ı Basrî'ye göre teheccüd, yatsıdan sonra kılınan namazdır ki yine biraz
3603] Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1308; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 5
3604] Tirmizî, Deavât 102, hadis no: 3549, 5/552
3605] Müslim, Sıfatü'l-Münâfıkîn 18, hadis no: 2820, 4/2172; Buhârî, Tefsir 485 (Feth), 6/169
3606] Buhârî, Teheccüd 1, Deavât 9; Müslim, Salâtu'l-Musâfirîn 36, hadis no: 769; Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 771; Muvattâ, Salât; Tirmizî, Deavât 29, hadis no: 3418; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 9; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 691-693
3607] 17/İsrâ; 78-79
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 897 -
uyuduktan sonra kılınır. Gecenin bir kısmında uyanıp namaz kılmanın, özel olarak Peygamber'in kendisine farzolup ümmetine farz olmadığı söylenir. Âyette “nâfileten (nâfile olarak)“; Ayrıca, “leke (senin için)“ söyleminden bu anlam çıkarılmıştır.
Fakat bize göre gece namazının önemini vurgulamayı amaçlayan bu söylemden böyle bir anlam çıkmaz. Bu, tıpkı “Ey örtüsüne bürünen, Geceleyin kalk, (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) yahut bundan biraz eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır Kur'ân oku. Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece kalk(ıp ibâdet et)mek daha oturaklı ve (geceleyin) söz (duâ) daha etkilidir. Çünkü gündüzün, senin, uzun sûre uğraşacağın şeyler vardır. Rabbinin adını zikret ve bütün gönlünle O'na yönel.“3608 âyetleri gibi, gece ibâdetinin asla ihmal edilmemesi gereken huzurlu bir ibâdet olduğunu vurgulamaktadır. Buradaki “nâfile“ deyimi, farzın altında olan nâfile anlamında değil, “üstelik, ayrıca“ demektir. Bu emir, Peygamber'in kişiliğinde bütün ümmet bireylerine de yöneliktir. Nasıl ki “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. “3609 âyetinde Peygamber'e olan, gündüzün iki ucunda namaz kıl emri, aynı zamanda bütün ümmet bireylerini bağlıyorsa, Peygamber'e gece kalkıp namaz kılmasını emreden âyetler de ümmet bireylerini bağlar ve gece ibâdetini yalnız Peygamber'e değil, bütün mü’minlere farz kılar, “Çünkü gündüzün, senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.“3610 âyetinde de gündüzün uğraşları olanlar da yalnız Peygamber değil, bütün mü'minlerdir. Kur'ân'da Peygamber'e olan hitaplar -özel olduğuna dair delîl yoksa- bütün ümmet bireylerini kapsar. Bundan dolayı teheccüd, gücü olan her mü'mine farzdır.
“Kuşkusuz gece kalkıp ibâdet etmek daha oturaklı, ve geceleyin okumak (duâ etmek) daha etkilidir“ âyetinin belirttiği üzere gece ibâdeti, ruha daha etkili ve gece, herkesin uyuduğu o sâkin saatlerde yapılan duâlar daha duygusaldır. İnsan o zaman okuduğu duâları, söylediği sözleri daha içten duyar. “Gündüzün senin uzun bir sebhin vardır.“ Yani gündüzün gezip dolaşman, çalışman, yapacağın işler vardır. Gündüzün onları yapman gerekir. Bütün vaktini ibâdete ayıramazsın. Gecenin bazı saatlerini ibâdete ayırırsan yeter. Rabbinin adını an ve O'na tebettül et.“
Tebettül, kesmek demektir! Kendisini yalnız Allah'a ibâdete verdiği için Meryem'e “Betûl“ denmiştir. Tebettül, her şey ile ilgiyi kesip tamamen Allah'a yönelmektir. İşte bu âyette Hz. Peygamber'e, geceleyin, dünya meşgaleleriyle ilgisini kesip gönülden Allah'a yönelmesi emredilmektedir. Daha sonra Allah'ın, doğunun ve batının rabbi olduğu, O'ndan başka ilâh/tanrı bulunmadığı ve yalnız O'na dayanmak gerektiği vurgulanmaktadır.
Müzzemmil Sûresi'nin birinci âyetindeki “Geceleyin kalk!“ emrinin, vücûb (gereklilik) mi, yoksa nedb (iyiye teşvîk) mi ifâde ettiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Nedb ifâde ettiğini söyleyenlere göre âyet muhkemdir, neshedilmemiştir. Vücûb ifâde ettiği takdirde âyet üzerinde üç görüş vardır:
Birine göre gece namazı, yalnız Hz. Peygamber (s.a.s.)’e farzdır. Onun hakkındaki bu farz, vefatına kadar sürmüştür. Diğerine göre gece namazı, hem
3608] 73/Müzzemmil, 1-8
3609] 11/Hûd, 114
3610] 73/Müzzemmil, 7
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine, hem de ümmetine farz kılınmış, kendileri, kalkıp ayaklan şişinceye kadar namaz kılmışlar, sonra Cenâb-ı Hak sûrenin son âyeti ile bu farzı neshetmiştir. Üçüncü görüşe göre gece namazı hem Allah'ın Elçisi'ne, hem de ümmetine farz kılınmış ve neshedilmemiştir. Ne kadar mümkün ise gecenin o kadar kısmında ibâdet etmek farzdır. Hasan-ı Basrî ve İbn Şîrîn bu görüştedirler. 3611
Bizce birinci ile üçüncü görüş doğrudur, ikinci görüşün bir değeri yoktur. Çünkü âyetler arasında çelişki yoktur, mevcut bir âyetin neshedilmesi de söz konusu olamaz. Her âyetin uygulanır hükmü vardır. Müzzemmil Sûresi'nin son âyeti, ilk âyetlerinin hükmünü kaldırmıyor. Uygulayanlar için elbette bu daha iyidir. Ancak uygulayamayanlar için bunu biraz hafifletiyor, işi olup yorgun argın olanlara gece biraz ibâdet etmekle yetinme ruhsatı veriyor. Bu nesh değil, hükmü kaldırma değil, sadece uygulamada güçlük çekecek olanlara hafifletmedir. Zaten “Gücün üstünde teklîf olmayacağı“ Kur'ân'ın temel ilkelerindendir. İbn Atıyye, cumhûra göre âyetin ibâhe bildirdiğini söylemiştir. Fakat Hasan-ı Basrî ve İbn Şîrîn, bir miktar gece ibâdetinin, yapılması gereken bir farz olduğu kanısındadırlar. Ancak, geceleyin vitri kılan, bu emri yerine getirmiş olur. 3612
Sûrenin son âyeti, sahâbîlerden bir bölümünün de Hz. Peygamber'in kendisi gibi gecenin kâh üçte ikisini, kâh yarısını, kâh üçte birini ibâdetle geçirdiklerini anlatmaktadır. Rivâyetler, onların geceleyin ayakları şişinceye kadar namaz kıldıklarını anlatır ki bu, gece ibâdetinin, onlara ne denli tatlı geldiğini, bundan ne derece büyük zevk aldıklarını ve huzur duyduklarını gösterir. Son âyette Yüce Allah'ın, gece ibâdetini hafiflettiği ve bu hafiflfl etmenin sebebi anlatılmaktadır: “Allah, İçinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah'ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını bilmiştir“ buyrulmaktadır. Âyetin sonunda mü'mînlere, Kur'ân'dan ne kadar okuyabilirlerse o kadar okumaları, namazı kılmaları, zekât ve Allah'a güzel borç vermeleri, Allah'tan mağfiret dilemeleri emrediliyor ve Allah için yapılan iyi işlerin zâyi olmayacağı; Allah'ın, onların karşılığını fazlasıyla vereceği vurgulanıyor.
Hz. Peygamber, farz namazlardan sonra en makbul namazın, gece namazı olduğunu söylemiştir: “Kendisine farz namazlardan sonra hangi namazın daha makbul olduğu soruldu, 'Gece namazı' dedi.“ 3613
“Rabbin, senin gecenin üçte ikisinde, yarısında ve üçte birinde kalk(ıp namaz kıl)dığını biliyor. Seninle beraber bulunanlardan bir topluluk da (böyle yapıyor)’’3614 âyetinde bazı sahâbîlerin de gece namazı kıldıklarını öğreniyoruz. İnsanın uğraşlarını atmış olduğu o sakin saatlerde yapılan ibâdet ruhu çok etkiler. “Gerçekten gece kalkıp ibâdet etmek, oturaklı ve geceleyin okumak daha etkilidir“ 3615 âyetinin bildirdiği üzere gece ibâdeti insan ruhuna bambaşka bir huzur ve lezzet verir, insanı ma'nevî derecelere yükseltir. İşte âyetin sonunda bu gerçeğe işaret buyrularak Allah'ın, gece ibâdetine devam eden Peygamber'i, yüce bir makama ulaştıracağı bildirilmektedir.
Bu Makam-ı Mahmûd üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır: Kimine göre
3611] et-Teshîl: 4/156
3612] et-Teshîl: 4/159
3613] Müslim, Sıyâm 203; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/303, 329
3614] 73/Müzzemmil, 20
3615] 73/Müzzemmil, 6
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 899 -
Makam-ı mahmûd, şefaat makamıdır. Allah, Muhammed Aleyhisselâm'ı, Kıyâmet gününde şefaat edecek bir makama ulaştıracaktır. Hiç şüphesiz Peygamber Aleyhisselâm'ın, Allah katında derecesi büyüktür ama Makam-ı mahmûd'un, şefaat makamı olduğuna dair âyette en küçük bir delîl yoktur. Bu konudaki rivâyetlerin abartıldığını ve zamanla oluşturulduğunu sanıyoruz. Birkısım müfessirlere göre de Makam-ı mahmûd, Allah'ın, Peygamber'i, kendisiyle birlikte Arşta oturtacağı makamdır.3616 Bu konuda da bazı haberler zikredilir ki bunlar da şefaat haberleri gibi sonraki zamanlarda üretilmiş şeylerdir. Hattâ bu motifin, Kıyâmette İsa'nın, Allah'ın sağ yanında oturup insanları muhakeme edeceği şeklindeki Hristiyan inancından adapte edildiğinde kuşku görmüyoruz. Bir kulun Allah ile beraber tahta oturması muhaldir. Allah, insan gibi olmaktan münezzehtir. Cenâb-ı Hak Kur'ân'da müteaddid defa kendisi izin vermeden huzurunda kimsenin şefaate cesaret edemeyeceğini vurgularken bu şefaat haberleri, sanki Kur'ân âyetlerine meydan okumaktadır. Âhiret halini de Allah'tan başka kimse bilmez. Âyette, Peygamber'e, gece ibâdetinin faziletiyle Allah'ın, kendisini yüksek ma'nevî dereceye ulaştıracağı buyrulmaktadır. Ma'nevî mertebeler pek çoktur. Peygamber Aleyhisselâm bu derecelerin en yükseğine çıkarılmıştır. Kıyâmette değil, kendi hayatlarında ve vefatından sonra da onun ruhu ma'nevî derecelerin zirvesindedir.
Özellikle teheccüd namazı son derece önemlidir. Çünkü biraz uyuyunca dinlenmiş olan fikirle kalkıp gönül sadece Allah'a verilerek, yani tam ihlâs ile kılınan namazın ruh üzerindeki etkisi büyüktür. Bunun içindir ki Yüce Allah: “Gerçekten gece kalkıp ibâdet etmek daha oturaklı ve etkilidir.“3617 buyurmuştur. 3618
Nâfile ve Nâfile Namazlar
‘Nâfile’nin aslı ‘nefl’dir ki bu da gerekli olanın (farz olanın) üzerine yapılan bir fazlalıktır. Aynı kelime, ganimet malı, yani savaştan sonra ele geçen mal hakkında da kullanılır. Bunun çoğulu ‘enfâl’dir ki, Kur’ân-ı Kerim’de bu adı taşıyan bir sûre bulunmaktadır. 3619
Mecbûrî olmaksızın yapılan fazla işe, ‘nâfile’ demek daha yaygın bir söyleyiştir. Nâfile aynı zamanda, bağış, hibe anlamlarına da gelmektedir (21/Enbiyâ, 72’de fazladan bir bağış anlamındadır).
Fıkıh ilminde ‘nâfile’; farz ve vâcib dışında, sevap amacıyla yapılan, Peygamberimizin de kıldığı bilinen namazların tümüne ve diğer ibâdetlere verilen bir isimdir. Nâfile namazlara, tatavvu, müstehab, mendup gibi isimler de verilmiştir.
Nâfilenin Önemi
Farz ve vâcib diye nitelenen emirleri yerine getirmek müslümanların görevidir. Bu görev iman etmenin, imanın tadını almanın, İslâm’ı yaşanır kılmanın ve İslâm’la ulaşılması mümkün olan iki dünya mutluluğuna kavuşabilmenin yoludur. İman, bilindiği gibi soyut bir şekilde ‘inanıyorum’ demek değildir. İman, aynı zamanda bir din, bir hayat şekli seçmenin adıdır. İslâmî hayatı seçen mü’minler,
3616] Câmi'u'l-beyân, 15/145-148
3617] 73/Müzzemmil, 6
3618] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, c. 20, s. 202-208
3619] Bakınız: 8. sûre
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inandıkları dinin bütün emir ve yasaklarına uyarlar. Özellikle farz, vâcib, haram diye isim verilen emir ve yasaklar konusunda titizdirler.
Bunların dışında imanı olgunlaştıracak birtakım mendup, yani güzel görünen, teşvik edilen ibâdetler de vardır. Mü’min, bu ibâdetleri farzlara ve vâciblere bir hazırlık yapmak, onları tamamlamak için yerine getirir. Bu gibi ibâdetler Allah’a hakkıyla şükretmenin yollarını açar. İmanı sağlamlaştırır, farzlar konusundaki bilinci artırır.
Nâfile ibâdetler, kullukta yapılan eksikliklere, işlenilen günahlara bir karşılıktır. Şüphesiz mü’min ne kadar gayret ederse etsin Allah’a, O’nun istediği gibi ibâdet edemez. Ama bunun için çaba gösterir. Mü’min kulluk noktasındaki eksiğini nâfile ibâdetlerle tamamlar.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah (cc) şöyle buyuruyor: Kim benim veli (dost) kuluma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyi yerine getirmesidir. Kulum Bana nâfile ibâdetlerle yaklaşır, sonunda sevgime ulaşır…“3620
Peygamberimize ait nâfileler ‘Revâtib’ ve ‘Regâib’ olmak üzere iki kısma ayrılır. Bunlara Rasûlullah’ın sünnetleri de denir. Revâtib sünnet; Peygamberimizin, tertipli bir şekilde, belli zamanlarda, bazen de farz ibâdetlere bağlı olarak yaptığı nâfile ibâdetlerdir. Regâib sünnet ise; belli bir zamana ve farz ibâdete bağlı olmaksızın arada sırada yaptığı nâfile kulluklardır. Revâtib sünnete örnek: Sabah namazının sünneti, öğlenin ilk ve son sünneti, akşamın sünneti, yatsının son sünneti, teheccüd namazı, belli günlerde tuttuğu oruçlar gibi. Peygamberimiz bunları pek az terkeder, çoğunlukla yapardı.
Mendub ya da Regâib olanlara örnek: Kuşluk, abdest, mescid, yolculuk, güneş ve ay tutulması, yağmur ve tesbih namazları; bazen tuttuğu nâfile oruçlar. 3621
Nâfile; Bağış, hibe, ganimet malı, zorunlu olmaksızın yapılan iş demektir. Farz veya vâcib namazlar dışında kalan ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın kıldığına dair rivâyet bulunan namazlar demektir. Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Sünnet olan nâfile Allah elçisinin yapmağa devam ettiği ve ancak nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının sebebi insanlara farz olmadığını göstermektir. Mendup olan nâfile ise, Hz. Peygamber'in bazen yapıp, bazen yapmadığı, kuvvetli olmayan sünnetlerdir. Menduba müstehap da denir.
Fıkıh usûlünde nâfile sünnet, tatavvu, müstehap ve ihsan terimleri “mendup“la eş anlamda kullanılır.
Nâfile ibâdetleri aşağıdaki şekilde tasnif etmek mümkündür:
A. Müekked olan sünnetler: Beş vakit namaza ve cuma namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bir hadiste bu nitelikteki sünnetler şöyle belirlenmiştir: “Kim bir gün ve gecede, farz namazlar dışında on iki rekât namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce iki rekât, öğleden önce dört rekât, öğleden sonra iki rekât,
3620] Buharî, Rikak 38
3621] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 481-482
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 901 -
akşamdan sonra iki rekât ve yatsıdan sonra iki rekât.“3622
Namazlara bağlı olan müekked sünnetleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Sabah namazının farzından önce kılınan iki rekâtlık sünnet: Bu namaz en kuvvetli bir sünnettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizi atlar kovalasa da sabah namazının iki rekât sünnetini terketmeyin“3623; “Sabah namazının iki rekâtı sünneti dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır“3624 Hz. Âişe şöyle demiştir: “Hz. Peygamber, sabah namazının iki rekâtı gibi başka hiçbir nâfile namaza devam etmemiştir.“ 3625
Başka bir sünnet kaza edilmezken, yukarıdaki hadisler sebebiyle, sabah namazını kılamayan kişi aynı gün zevalden önce onu kaza ederken sünnetini de birlikte kılar. Diğer yandan ikinci rekâtta bile imama yetişebileceğini anlayan kimse önce sünneti kılar, daha sonra imama uyar.
2. Öğle veya cuma namazından önce kılınan dört rekât namaz. Hz. Âişe şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) öğleden önce dört, sabah namazından önce de iki rekât namaz kılmayı terk etmezdi.“ 3626
3. Öğle namazından sonraki iki rekât namaz. Bu iki rekât, müekked sünnet olup, bunun dörde tamamlanması ise menduptur. Cuma namazından sonra tek selâmla kılınan dört rekât nâfile namaz da müekked sünnetlerdendir. Hadiste şöyle buyrulur: “Hz. Peygamber cuma namazından önce dört, cuma namazından sonra dört rekât namaz kılar, rekâtlar arasını selâm ile ayırmazdı.“ 3627
4. Akşam namazından sonra iki rekât. Bu da Allah elçisinin devam ettiği sünnetlerdendir.
5. Yatsı namazından sonra iki rekât. Bunun delili; Gün ve gecede on iki rekât nâfile namaza devam eden için Allah Teâlâ'nın cennette bir köşk bina edeceğini bildiren hadistir. 3628
6. Terâvih namazı: Bu namaz erkek ve kadın için müekked sünnettir. Çünkü terâvih namazına hem Hz. Peygamber, hem de ondan sonra raşid halîfeler ve ashâb-ı kirâm devam etmişlerdir. Terâvih namazını cemaatle kılmak sünnettir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.), Ramazanın üçüncü, beşinci, yedinci ve yirminci gecelerinde bu namazı mescitte cemaatle kılmıştır. Sonra mü’minlere farz olur endişesiyle mescide çıkıp kıldırmamıştır. 3629
Terâvih namazı Ramazan ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınır. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya bırakılması müstehaptır. Terâvih namazı tek başına kılınabilir, fakat cemaatle
3622] Tirmizi; Salât 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl 66; İbn Mâce, İkame 100
3623] Ahmed b. Hanbel, II, 405
3624] Müslim, Misâfirîn 96, 97; Tirmizî, Salât 190
3625] Buhâri, Teheccüd 27; Müslim, Misâfirîn 94; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 43, 54, 170
3626] Nesâî, Kıyâmü'l-Leyl 56
3627] Zeylaî, Nasbur-Râye, II, 206
3628] Tirmizî, Salât 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl 66; İbn Mâce, İkame 100
3629] Zeylaî, a.g.e., II, 152; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 50 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II, 43
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılınması daha faziletlidir.
Hanefîlere göre, terâvih namazının rekât sayısı yirmi olup bu sayı Hz. Ömer'in uygulamasına dayanır. Çünkü Hz. Ömer halîfeliğinin sonuna doğru bu namazı Mescid-i Nebevî'de Devlet başkanı olarak yirmi rekât kıldırmıştır. Bu miktara sahâbeden karşı çıkan olmamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Benden sonra, benim sünnetimden ve râşid halîfelerimin yolundan ayrılmayın.“3630 Ebû Hanîfe'ye, Hz. Ömer'in yaptığı uygulama sorulunca şöyle demiştir: “Terâvih kuvvetli bir sünnettir. Hz. Ömer onu kendiliğinden çıkarmış değildir. O, bu konuda yeni bir şey de icad etmedi. O, bunu ancak kendi bildiği bir delile dayanarak yapmıştır. Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir ahid olarak yapmıştır.“ 3631
Bazı hadis bilginleri ise Allah elçisinin Ramazanda terâvihi sekiz rekât olarak kıldığını tesbit etmişlerdir. Bunun delili, Buhârî'nin ve başkalarının Hz. Âişe'den naklettikleri şu hadistir: “Hz. Peygamber Ramazanda da Ramazan dışında da on bir rekâttan fazla nâfile namaz kılmamıştır.“3632 Yine İbn Hibbân, Sahîh'inde Câbir’den (r.a.) şu hadisi rivâyet etmiştir: “Hz. Peygamber kendilerine sekiz rekât namaz kıldırdıktan sonra vitir namazını kıldırmıştır.“3633 Bu duruma göre, terâvih namazının sekiz rekâtının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. İbnül-Hümâm gibi bazı bilginler ise sekiz rekâttan fazlasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum yatsı namazının farzından sonra dört rekât nâfile namaz kılmaya benzer ki, bunun da ilk iki rekâtı müekked sünnet, iki rekâtı da müstehap olur.3634
B. Gayri Müekked Sünnetler: Hz. Peygamber'in kesintisiz devam etmediği ve bazen terkettiği sünnetler olup bunlara mendup da denir. Bu namazlar şunlardır:
1. İkindi namazından önce tek selâmla kılınan dört rekât namaz. Rasûlullah (s.a.s.) bu namaz hakkında şöyle buyurmuştur: “İkindi namazından önce dört rekât namaz kılan kimseye Allah rahmet etsin.“3635
2. Yatsı namazından önce kılınan dört rekât namaz. Hz. Âişe’den (r.anhâ) şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber, yatsıdan önce dört rekât namaz kılardı.“ 3636
3. Evvâbîn namazı: Evvâbîn, evvâb kelimesinin çoğulu olup, Allah Teâlâ'ya çokça yönelen kişi anlamına gelir. İki ilâ altı rekâta kadar kılınabilir. Bir, iki veya üç selâmla kılmak mümkündür. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekât namaz kılanın “evvâbîn“den sayılacağını bildirmiş ve arkasından şu âyeti okumuştur: “Eğer siz iyi olursanız, şunu iyi bilin ki Allah kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri (evvâbîn) son derece bağışlayıcıdır.“ 3637
3630] Ebû Dâvûd, Sünnet 5; Tirmizî, İlim 16; İbn Mâce, Mukaddime 6; Dârimî, Mukaddime 16
3631] ez-Zühaylî, a.g.e., II, 44
3632] Buhârî, Teheccüd 16; Terâvih 1; Müslim, Misâfirîn 125; Tirmizî, Mevâkît 208
3633] eş-Şevkânî, a.g.e., III, 53
3634] İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898, I, 333, 334
3635] Tirmizî, Salât, 301
3636] Zeylaî, a.g.e., II, 145 vd.; eş-Şevkânî, a.g.e., III, 18
3637] 17/İsrâ, 25; İbn Kesîr, Tefsîr; İstanbul 1985, V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâku’l-Felâh, İstanbul 1984, s. 74
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 903 -
Bunlar farz namazlara tâbi olan nâfile namazlardır.
C. Bağımsız Nâfile (Mendup) Namazlar:
Beş vakitteki farz namazların sünnetlerinden başka birtakım nâfile namazlar daha vardır ki bunlar, müstehap, mendup veya tatavvu' adı verilen nâfilelerdir:
1. Kuşluk namazı
En az iki rekât olup, sağlam görüşe göre, dört veya sekize kadar kılınabilir. Mendup bir namazdır. Vakti, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi ile başlayıp, zeval vaktine yirmi dakika veya yarım saat kalıncaya kadar devam eder. Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) kuşluk namazını ikişer ikişer, dört rekât olarak kılar, birinci selâmdan sonra dünya sözleri konuşmazdı.“3638 Müslim'in rivâyeti ise şöyledir: “Hz. Peygamber kuşluk namazını dört rekât olarak ve Allah'ın dilediği kadar ilâvede bulunarak kılardı.“
2. Teheccüd namazı
Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya kısa bir uykudan sonra kalkıp kılınacak nâfile namaza “gece namazı (salâtül-leyl)“ denir. Bir süre uyuduktan sonra, gecenin yarısından imsak vaktine kadar kalkılıp kılınırsa “teheccüd“ adını alır. Teheccüd namazı iki rekâttan sekiz rekâta kadardır. Her iki rekâtta bir selâm verilmesi daha faziletlidir.
Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e farzdır. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibâdet olmak üzere, Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini umabilirsin.“3639 Bu namaz diğer müslümanlara sünnet veya müstehap derecesindedir.
Teheccüd namazına diğer mü’minleri de teşvik eden âyet3640 ve hadisler vardır. Abdullah b. Ömer’in (r.a.) kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak “korkma“ demesinin Rasûlullah’a (s.a.s.) anlatılması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur:“ Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu.“ Abdullah b. Ömer, bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır.3641 Başka bir hadiste şöyle buyrulur: “Gece namazına devam edin. Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki sâlih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir tâattir, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur.“ 3642
3. Abdest namazı
Abdestten veya gusül abdestinden sonra vakit elverişli ise, yaşlık kuruyacak kadar bir süre geçmeden iki rekât namaz kılınması menduptur. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa
3638] es-San'ânî, Sübülü's-Selâm, Kahire 1950, II, 16
3639] 17/İsrâ, 79
3640] bk. 73/Müzzemmil, 20; 32/Secde, 16; 25/Furkan, 63, 64; 51/Zâriyât, 17, 18; 3/Âl-i İmrân, 16, 17
3641] ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576
3642] Tirmizî, Deavât 101
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve bu iki rekâta kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vâcib olur.“ 3643
4. Tahiyyetül-Mescid namazı
Tahiyye, selâm vermek demektir. Tahiyyetül-Mescid de; mescide selâm vermek anlamına gelir. Mescide ilk giren kimsenin, Mescidin Rabbine selâm vermek ve O'nu yüceltmek amacıyla iki rekât namaz kılması menduptur. Bir günde, ta'lim, teallüm vb. sebeplerle birkaç kere mescide girmek zorunda olan kimselerin bu namazı ilk girişte bir kere kılması yeterlidir. Hadiste şöyle buyrulur: “Sizden kim mescide girerse iki rekât namaz kılmadan oturmasın.“ 3644
Bir mescide girip meşguliyetinden veya vaktin darlığından ya da kerâhetinden ötürü tahiyyetül-mescid yapamayacak kimsenin şu duâyı okuması yeterli ve müstehap görülmüştür: Sübhânellah ve’l-hamdû lillâh ve lâ ilâhe illâllahü vallahu ekber.“ Anlamı: “Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah her şeyden yücedir.“ Diğer yandan, bir mescidde herhangi bir namazı kılmak veya orada bir farzı kılmak için imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetül-mescid yerine geçer.
5. İstihâre namazı
İstihâre; bir şeyin hayırlı olanını istemek demektir. İstihâre namazı, nasıl hareket edileceği bilinemeyen mubah işlerde mânevî bir işarete nâil olmak için kılınan iki rekâtlık bir namazdır. Cabir b. Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber bütün işlerde bize Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi öğretir ve şöyle buyururdu: “Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farz dışında iki rekât namaz kılsın ve istihâre duâsını okusun.“ 3645
6. Tesbih namazı
Dört rekâtlı bir namaz olup her rekâtta Fâtiha ve bir sûre okunur. Bir veya iki selâmla tamamlanır. Bu namazda üç yüz kere şu tesbih duâsı okunur: “Sübhânallahi ve’l-hamdu Lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyi’l-azîm.“ Anlamı: “Allah’ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah her şeyden yücedir. Büyük ve yüce olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kudret sahibi yoktur.“
Hz. Peygamber, amcası Abbas’a (r.a.) kendisini Allah'a yaklaştıracak bir ameli bildirmek için tesbih namazını tâlim buyurmuş ve eğer bu namazı kılarsa, günahları kum yığınları kadar çok olsa bile Allah'ın bunları mağfiret edeceğini bildirmiştir. Bu namazı her gün, bu olmazsa cuma günü, bu olmazsa ayda veya yılda bir kere, başka rivâyette, ömründe bir defa kılmasını tavsiye etmiştir. 3646
7. Hâcet namazı
Dünyevî ve uhrevî isteği olan kimse abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekât, başka bir görüşe göre on iki rekât namaz kılar, sonra Allah
3643] Buhârî, Vüdû 24; Müslim, Tahâre 5, 6, 17; Ebû Dâvûd, Tahâre 65
3644] Buhârî, Salât 60, Teheccüd 35; Müslim, Misâfirîn 69, 70; Tirmizî, Salât 118
3645] Buhârî, Teheccüd 25, Deavât 49, Tevhîd 10; Tirmizî, Vitr 18; İbn Mâce, İkame I, 18; Ahmed bin Hanbel, III, 344
3646] Tirmizî, Vitr 19; İbn Mâce, İkame 190; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 14
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 905 -
Teâlâ'ya senâda ve Hz. Peygambere salâtü selâmda bulunur, bundan sonra hâcet duâsını okuyup, isteğinin gerçekleşmesini Yüce Allah'tan ister.
Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a.)'dan nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kimin Allah'tan bir dileği olursa veya insanlardan bir isteği olursa, önce abdest alıp iki rekât namaz kılsın, sonra Allah’a hamd ve senâda bulunsun ve Hz. Peygambere salâtü selâm getirsin. Sonra şu duâyı okusun: “Lâ ilâhe illallahul-halîmül-kerîm. Sübhânellahi Rabbil-arşil-azîm. el-Hamdü lillâhi Rabbil-âlemin, nes'elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vel-ganîmete min külli birrin ve's-selâmete min külli ismin. Lâ teda' lî zenben illâ gafertehû ve lâ hemmen illâ mezahtehû ve lâ hâcete hiye leke rizan illâ kadaytehâ yâ erhamerrâhimîn.“ Anlamı: “Halîm ve kerîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Yüce arşın Rabbi olan Allah'ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Allah'ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, kesin affını, her iyiliği elde etmeyi, her günahtan uzak olmayı senden dilerim. Affetmediğin hiçbir günah, feraha çıkarmadığın hiçbir tasa, senin rızana uygun olan hiçbir ihtiyacı da karşılamadan bırakma. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım.“ 3647
8. Yolculuk namazı
Bir müslümanın yola çıkacağı veya yoldan döndüğü zaman iki rekât namaz kılması menduptur. “Hz. Peygamber yolculuktan gündüz kuşluk vakti döner, Mescid-i Nebevî'ye giderek iki rekât namaz kılar, orada bir süre otururdu.“ 3648
9. İstiska (Yağmur İsteme) namazı
Şiddetli kuraklık hüküm süren zamanlarda yağmur duâsı yapılır. Çünkü Kur'an'da Nûh, Mûsâ ve Hûd peygamberlerin kavimlerine su verilmesi için yaptıkları duâlardan söz edilir. 3649
Enes bin Mâlik’ten (r.a.) rivâyete göre, Allah Rasûlü cuma hutbesi irad ederken, şiddetli kuraklığın hüküm sürdüğünü, ürünün ve hayvanların telef olduğunu söyleyen bir adamın isteği üzerine; “Allah’ım bize su ver, Allah’ım bize su ver!“ diye duâ etmiştir. Bunun üzerine gökte hiç bulut yokken, birden bulutlar belirmiş ve yağmur yağmaya başlamıştır. Bir hafta süren yağmurlar âfet halini almaya başlayınca, ertesi hafta aynı adamın yağmurun kesilmesini istemesi üzerine Allah'ın Rasûlü şöyle duâ etmiştir: “Allah'ım! Yağmuru üzerimize değil, çevremize, dağlara, tepelere, vadilere ve ağaçlı yerlere ver!“ Bu duâ ile yağmur kesilmiştir. 3650
Ebû Hanîfe'ye göre istiska; duâ ve istiğfardan ibarettir. Bu yüzden bu duâ özel bir namaz kılmadan ve hutbe okumadan yerine getirilebilir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, yağmur duâsı namazının, ihtiyaç varsa, hazarda veya seferde kılınması menduptur. Yağmur gecikirse bu duâ günler boyu tekrarlanır. Çünkü Allah Teâlâ duâda ısrarlı olanları sever. 3651
10. Küsûf namazı
Güneş tutulmasına “küsûf“, ay tutulmasına “husûf“ denir. Güneş tutulduğu
3647] Tirmizî, Vitr 17; İbn Mâce, 189
3648] Buhârî, Salât 59; Cihâd 198
3649] bk. 71/Nûh, 10-12; 2/Bakara, 60
3650] Buhârî, İstiska 6; Müslim, İstiska 8
3651] bk. el-Kasânî, el-Bedâyi', I, 282; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 437; İbn Abidîn, Reddül-Muhtar, I, 790 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 353 vd.
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman, bir beldede cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kametsiz olarak en az iki rekât namaz kıldırır. Ebû Hanife'ye göre bu namaz gizli, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre açıktan kıraatla kılınır.
Hz. Peygamber güneş tutulduğu zaman iki rekât namaz kıldırmış ve arkasından şöyle buyurmuştur: “Bu olaylar Allah'ın büyüklüğünü gösteren delillerdir. Allah Teâlâ bunlarla kullarını korkutmak istiyor. Bunları gördüğünüz zaman, en son kıldığınız farz namaz gibi namaz kılın.“ 3652
11. Husûf namazı
Ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsûf namazı gibi gizli veya açıktan iki ya da dört rekât namaz kılmaları menduptur. Ebû Hanîfe'ye göre, bu namazın camide cemaatle kılınması sünnette yoktur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel ile bazı hadis bilginlerine göre, cemaatle kılınır.
Ay tutulması gece olabileceği için cemaatin camide toplanıp toplu namaz kılmasında güçlük vardır. 3653
Nâfile veya mendup sayılan amellerin amacını eş-Şâtıbî şöyle açıklar:
1. Hz. Peygamber'den sünnet olarak gelen her mendup, farz ve vâcib ibâdetlerin ikmali ve korunması için yardımcıdır. Çünkü nâfile ibâdetler insanı farzları edaya hazırlar. Nâfile ibâdetleri ihmal eden farzları da ihmale maruz kalır. Bazı mendupların kendi cinsinden farz ibâdet vardır. Beş vakit namazın sünnetleri, nâfile oruç, nâfile hac ve sadakalar gibi. Bazılarının da benzeri ibâdet bulunmaz. Namaz için güzel elbise giyinmek, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek gibi. Bunların da farz ibâdeti desteklediği görülür. Sözgelimi, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek orucu kolaylaştırır ve şahsın bu ibâdeti sürekli olarak yapmasını sağlar. Allah katında, az da olsa, ibâdetin sürekli olanı makbuldür.
2. Mendup tek tek değil, bütünüyle yapılması gereken bir sünnettir. Nitekim sünnet-i müekkedeleri Hz. Peygamber ara sıra terketmiştir. Bu yüzden insan bazı darlık zamanlarında terkedebilir. Kaza edilmemeleri de bunu gösterir. Ancak toptan terkedemez. Meselâ; ezanı sürekli olarak terketmek câiz değildir. Bir ülkenin insanları ezanı sürekli olarak bırakmışlarsa, onlara bunu zorla okutmak gerekir. Yine bir kimse tamamen cemaati terkedemez. Çünkü Hz. Peygamber; “Bir kimse üç günden fazla cemaati terk ederse kalbi mühürlenir.“3654 buyurmuştur. Evlenme de böyledir... Bazı hallerde fertler evlenmeyebilir, ancak toplum olarak bunu bırakamazlar, aksi takdirde toplum yok olur. 3655
Hz. Peygamber ve Ashâbının Nâfile İbâdetleri
Hz. Peygamber, henüz peygamberlikle görevlendirilmeden önce yalnız başına tefekküre dalmak, Rabbini anmak isterdi. Bu maksatla Hirâ Mağarasına çekilir, Rabbine ibâdet ederdi. Buhârî'nin ifadesiyle: “Peygamber’e (s.a.s.) yalnızlık sevdirildi. Hirâ Mağarasına çekilir, orada tehannüs ederdi. Tehannüs, ailesine dönmeden aldığı azıklâ yetinip birkaç gün ibâdet etmesidir. Sonra tekrar
3652] Buhârî, Küsûf 1, 17; Ebû Dâvûd, İstiska 4, 9, Sünnet 9; Nesâî, Küsûf 5, 12, 14, 16, 24
3653] el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, Merâku’l-Felâh, 92
3654] İbn Mâce, Mesâcid 17
3655] eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, Ticariye baskısı, Kahire, t.y., I, 132, 133, 151; M. Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, t.y., 40 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 6-9
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 907 -
Hadice'ye döner, bir o kadar gün için yine azık alırdı... 3656
İbn Hacer, tehannüs kelimesinin, tehannüf anlamında olduğunu söylüyor. Nitekim bu kelime İbn Hişâm'ın Sîretinde (yetehannefu) şeklinde geçmektedir. Tehannüf: hanîflik yapmaktır. Yani Hz. Peygamber, İbrâhîm dini olan tevhîd üzere Allah'a ibâdet ederdi, demektir. Yahut tehannüs günâh anlamındaki hinsı bırakmak demektir. Peygamber'in ibâdete çekildiği bu sayılı geceler, Ramazan geceleriydi. 3657
İbn Hacer'in, İbn İshâk'tan aldığı bu rivâyet, zühd hareketinin, Hz. Peygamber'in yetiştiği İslâm öncesi ortamda mevcudolduğunu, bazı kimselerin tenhaya çekilip ibâdetle meşgul olduklarını, halvete çekilip Allah'ı anma şeklindeki bu ibâdetin, özellikle Ramazan ayında yapıldığını, bunu yapanlara el-hantf, çoğulu el-hunefâ dendiğini, Ramazan ayının da îslâmdan önce de ibâdete hasredilen bir ay olarak değerlendirildiğini gösterir.
İşte Peygamber (s.a.s.), henüz peygamberlikle görevlendirilmeden önce o hanîfler gibi Rabbini anar, düşünür, İslâm'dan önceki şekliyle oruç ve namaz gibi İbrâhîm dininden kalma ibâdetlerle Rabbine yaklaşmağa çalışırdı. Onun bu zühdünü ve yoğun ibâdetini, derin Allah sevgisini görenler: “Muhammed Rabbine âşık oldu!“ demişlerdi.3658 Bu ibâdet ve tefekkürüdür ki kendisini melekten vahiy alma durumuna hazırlamıştır.
Rabbin vahyini almazdan önce bir hazırlık dönemi geçirmek, halvette Rabbe ibâdet ile O'nun vahyini duyacak bir olgunluk düzeyine yükselmek, ondan önceki peygamberlerin de geçirdiği haldir. Bunun en güzel örneği, Hz. Mûsâ'da görülmektedir. Yüce Allah, onun, Allah'ın konuşmasını dinlemek üzere Sina Dağı'na gelmeden Önce girdiği halvet ibâdetini şöyle anlatıyor: “Mûsâ ile otuz gece (Bana ibâdet etmesi için) sözleştik ve buna on gece daha kattık. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit, kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârun'a dedi ki: 'Kavmim içinde benim yerime geç, ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.“ 3659
Peygamber’in (s.a.s.), peygamberliğinden birkaç yıl önce başlayan tehannüs şeklindeki ibâdeti, biraz önce sunduğumuz âyetlerin belirttiği üzere bütün hayâtı boyunca devam etmiştir. Çünkü Rabbi ona, yatağından kalkıp ibâdete durmasını, gecenin üçte ikisini, yarısını, yahut üçte birini ibâdetle geçirmesini emretmiş; böylece kendisinin yüce bir makama ulaştırılacağını müjdelemiştir. Çünkü korunanlar, hep böyle gece vakitlerinde içten yapılan ibâdet ve duâlarla yüce makamlara ermişlerdir:
“Müttakîler/Korunanlar, cennetlerde, çeşme başlarındadırlar; Rab'lerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı. Geceleri pek az. Uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.“ 3660
Yüce Allah: “Rabbimiz, bizler inandık, bizim günâhlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!“3661 diye yalvaran, o sabır ile ve içtenlikle yalnız kendisine kulluk eden
3656] Buhârî, Bed'u'l-Vahy; Hz. Âişe'den rivâyet edilmiştir
3657] Fethu'1-Bârî, 1/24
3658] el-Munkizu mina'd-Dalâl, s. 50
3659] 7/A'râf, 142
3660] 51/Zâriyât, 15-18
3661] 3/Âl-i İmrân, 16
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sabreden, doğru olan, geceleri saygı ile ibâdet eden, mağfiret dileyen3662 kullarına, yaptıklarına karşılık olarak alt yanlarından ırmaklar akan, sürekli kalacakları cennetler va'detmiştir. Ve o sâdık mü'minleri: “Yanları yataklardan uzaklaşır, (gece teheccüd namazı kılmak için yataklardan ayrılıp kalkarlar), korkarak ve umarak Rab'lerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar“3663 sözüyle nitelendirmiştir.
Bu âyette geceleyin uyanıp korku ve umud içinde Rablerine niyaz eden, Allah'ın verdiği rızıktan harcayanlara, hayal edilemeyecek ni'metler verileceği müjdelenmektedİr. Âyette mü'minlerin, yanlarını yataklardan kaldırıp geceleyin, korku ve umud ile Rablerine yal vardıkları ve Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan, başkalarına da harcadıkları, Allah yoluna verdikleri anlatılmaktadır.
Madca'ın çoğulu olan madâci, yatacak yerler, yataklar demektir. “tetecâfâ“ yükselir anlamındadır. Yani mü'minlerin yanları yataklardan yüksek kalır, yatmazlar. Mücâhid ve Hasan-ı Basî'ye göre, “yanları yataklardan yükselir“ cümlesiyle mü'minlerin yatmayıp ibâdet ettikleri kastedilmiştir. Enes ve İkrime'den gelen rivâyete göre bununla akşamla yatsı arasında namaz kıldıkları kastedilir. Dahhâk'e göre bununla öğle namazını cemâatle kılmaları kastedilmiştir. 3664
Fakat Kur'ân'ın diğer âyetieriyle karşılaştırılınca bu deyim ile mü'minlerin, geceleri biraz uyuduktan sonra kalkıp namaz kıldıklarınının kasdedildiği anlaşılır: “Geceleri pek az uyurlardı,. Seherlerde istiğfar ederlerdi.“3665; “Rabbin, senin gecenin üçte ikisinde, yarısında ve üçte birinde kalk(ıp namaz kıl)dığını biliyor. Seninle beraber bulunanlardan bir topluluk da (böyle yapıyor).“3666 âyetleri, mü'minlerin geceleyin az uyuduktan sonra kalkıp Allah'a ibâdet ettiklerini gösterir.
Gecenin ortasında ibâdetlerini gizleyip sırf Allah rızâsı için ibâdet eden mü'minlerin ödülü, yaptıkları işlere uygun olarak gizlenmekte; onlara hayal edilemeyecek nimetlerin verileceği müjdelenmektedir: “Hiç kimse onlar için ne göz kamaştırıcı nimetlerin gizlenmiş olduğunu bilmez“3667 buyrulmaktadır. Ameller nasıl gece ortasında gizlice yapılmış ise onların ödülleri de öyle gizli tutulmuştur. Tâ ki verilen karşılık, yapılan eyleme denk olsun. Hasan-ı Basrî: “Bir kavim amellerini gizledi, Allah da onlara gözlerin görmediği, insanın hatırına gelmeyen nimetler gizledi“3668 demiştir.
Kalbi etkilemeyen, gönülde saygı, incelik, merhamet, sevgi, şefkat uyandırmayan, ahlâkı düzeltmeyen ibâdetler; Kur'ân'ın, yapanlarını övüp cennetle müjdelediği eylemlerden değildir. Çünkü ibâdet ve amelden maksat, bilinçsiz olarak bazı hareket ve sözleri yinelemek değil, Allah'ı anma ve takvâdır. Yüce Allah: Kurban edilen hayvanların ne etleri, ne de kanlan Allah'a ulaşır. “O'na ulaşan, sizin takvânızdır“3669 buyurmuştur. İslâm, güzel işlere, ibâdetlere, güzel
3662] 3/Âl-i İmrân, 17
3663] 32/Secde, 16
3664] İbnKesîr, Tefsîr 3/460
3665] 51/Zâriyât, 17-18
3666] 73/Müzzemmil, 20
3667] 32/Secde, 17
3668] İbn Kesir, Tefsîr 3/461
3669] 22/Hacc, 37
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 909 -
ahlâka götüren îmândır. “Namaz, fuhuştan ve çirkin işlerden meneder.“3670 Sahibinin ahlâkını düzeltmeyen, onu fuhuştan ve çirkin işlerden menetmeyen namaz, Kur'ân'ın tanımladığı namaz değildir.
Bu âyetlerin anlamında pek çok hadîs de vardır. Bir münâsebetle üç kez: “Takvâ ancak buradadır.“3671 deyip kalbini gösteren Peygamber (s.a.s.) “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki o düzelince bütün vücut düzelir, o bozulunca bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir.“3672 buyurmuştur. Gece namazını çok seven Allah'ın Elçisi: Fecr vakti kılınan iki rekât namaz, bana dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.3673 “Farzlardan sonra en üstün namaz, gece namazıdır.“3674 buyurmuştur.
Geceleri o kadar namaz kılardı ki ayakta dura dura ayaklan şişerdi. “Senin geçmiş ve gelecek günâhın bağışlanmadı mı?“ denildi de: “Şükreden bir kul olmayayım mı?“ dedi. 3675
Avf İbn Mâlik diyor ki: “Bir gece Allah'ın Elçisi ile beraberdim. Misvak kullandı, sonra abdest aldı, namaza durdu. Ben de kalkıp onunla beraber namaza durdum. Bakara Sûresi'ne başladı. Her rahmet âyeti geçince durup rahmet istedi. Azâb âyeti geçtikçe de durup Allah'a sığındı. Sonra rükû'a vardı. Ayakta durduğu kadar da rükû'da durdu. Diyordu ki:
Ceberut, melekût ve azamet sahibi Yüce Allah'ı tesbîh ederim.' Secdede de aynı şeyi söyledi. İkinci rekâtte Al-i İmrân Sûresi'ni okudu. Sonra her rekâtte sûre sûre devam etti.3676 Hz. Âişe (r.anhâ) Rasûl-i Ekrem'in gece namazı vaktini şöyle belirliyor: “Gecenin evvelinde uyurdu. Seher vakti olunca kalkar, vitir kılardı. Sonra yatağına gelirdi. İhtiyacı olursa ehline yaklaşırdı. Ezanı işitince sıçrardı. Eğer cünüp ise su dokunur, değilse abdest alıp namaza giderdi. 3677
Abdullah ibn Abbâs, bir gece Peygamber’in (s.a.s.) eşi, kendisinin de teyzesi bulunan Meymûne'nin yanında kalmıştı. Gördüklerini anlatıyor: “Yastığın enine başımı koydum, Allah'ın Elçisi de uzunluğuna başım koyup uyudu. Gece yarısı yahut biraz önce veya biraz sonra uyandı, gözlerini ovaladı, Âl-i İmrân Sûresi'nin son âyetini okudu. Sonra asılı bulunan kırba ile güzelce bir abdest aldı, namaza durdu. Ben de kalkıp yanında namaza durdum. Allah'ın Elçisi sağ elini başıma koydu, sağ kulağımı tutup büktü. İki rekât kıldı. Tekrar iki rekât, tekrar İki rekât, tekrar iki rekât, tekrar iki rekât ve tekrar iki rekât kıldı. Altı defa. Sonra tek bir rekât kılıp uzandı. Sonra müezzini gelip çağırdı. Kalkıp iki rekât kıldıktan sonra çıkıp sabah namazını kıldırdı.3678 Şâyet Peygamber (s.a.s.) uyku galebesiyle gece
3670] 29/Ankebût, 45
3671] Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/277, 360, 3/135, 491, 4/66, 5/24, 25, 71, 379, 381
3672] Buhârî, İmân 39; Müslim, Müsâkat 107; İbn Mâce, Fiten 14; Dârimî, Buyü' 1
3673] Buhârî, Teheccüd 10; Müslim, Müsâfirîn 96; Ebû Dâvûd, Tetavvu' 26; Tirmizî, Salât 190
3674] Müslim, Sıyâm 202; Tirmizî, Mevâkît 207; Nesâî, Kıyâmu'l-leyl 6; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/344
3675] Buhârî, Teheccüd 6, Tefsîr, sûre 48/2; Müslim, Münâfikîn 79-81; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kıyâmu'1-ley 17; İbn Mâce, İkame 200; Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/251, 255, 6/11
3676] Şifâ, s. 112
3677] Şemâil, s. 45
3678] Şemâil, s. 45
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
namazını kaçırmış olursa, gündüzün on iki rekât namaz kılardı. 3679
İbn Abbâs (r.a.)’ın rivâyetinde Hz. Peygamber'in teheccüd namazına kalktığı zaman şu duâyı okuduğu tesbit edilmiştir: “Yâ Rab! Her hamd senin içindir. Sen göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin sürekli yöneticisisin! Yine her hamd senin içindir. Sen göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin nûrusun. Yine her hamd senin içindir, sen göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin pâdişâhısın. Yine her hamd senin içindir. Sen Haksin, senin va'din de haktır. (Âhirette) Seni görmek de haktır. Sözün haktır. Cennet de haktır, cehennem de haktır, âteş de haktır; peygamberler haktır, Muhammed haktır, (Kıyâmet) Sâ''at(i) de haktır. Allah’ım, ancak Sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim, sana yöneldim, yalnız senin için mücadele ettim, senin hükmüne başvurdum. Ya Rabbi, önce islediğim, sonra işleyebileceğim, gizli ve açık günâhlarımdan ötürü beni bağışla. Kulunu öne geçiren, geri bırakan (yükselten, alçaltan) sensin! Senden başka tanrı yoktur (yahut) senden başkası yoktur. Tasarruf ve kudret ancak Allah iledir!“ 3680
Peygamber (s.a.s.), sade namazda değil, yattığı yerde dahi tefekkür ve zikirden geri durmazdı: “Ayakta, otururken ve yattıkları yerde Allah'ı zikredenler; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünenler; ‘Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın. Senin şânın yücedir. Bizi âteş azabından koru’ (derler).“3681; “Rabbini içinden, yalvararak ve korkarak, hafif bir sesle sabah akşam zikret, gâfillerden olma!“ 3682
Hz. Peygamber, kalp temizliğine çok önem vermiş, kalbden kötü düşünceleri silip yalnız Allah'ı düşünmeyi, ibâdetin ihsan derecesi olarak tanımlamıştır: “İhsan, görür gibi Allah'a ibâdet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan da O seni görüyor!“3683 buyurmuştur.
Bu hadîs, ibâdetin asıl amacını belirtmektedir ki o da ibâdetin, bilinçli olarak yapılmasıdır. Bu husus, ibâdetin biçiminden önemlidir. Bilinçsiz olarak yinelenen hareketler, söylenen sözler, duâlar gerçekte ibâdet olmaktan uzaktır. Yüce Allah: “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz.“3684 buyurmuş; ibâdetlerinin ruhunu kaybedip onu oyun, eğlence, gelenek haline getiren müşrikleri kınayarak: “Onların Kâbe huzurundaki namazları, ıslık çalma ve el çırpmadan ibârettir.“3685 buyurmuştur. Allah rızâsı için değil, gösteriş için, gaflet içinde namaz kılanları da: “Namazlarından sehveden (namazın rûhundan uzaklaşıp gaflet ile namaz kılan)lara, gösteriş yapanlara, iyiliği esirgeyenlere yazıklar olsun!“3686 demiştir.
Bu konuda Hz. İsa'nın şu sözü de çok anlamlıdır: “Herkes sizi görsün diye iyiliklerinizi halkın önünde yapmayınız. Yoksa göklerde olan babanızın (Rabbinizin) önünde karşılığınız olmaz. İmdi sen sadaka verdiğin zaman, ikiyüzlülerin yaptıkları gibi önünde boru öttürme. Doğrusu size derim: Onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sadaka verdiğin zaman, sol elin, sağ elinin ne yaptığını bilmesin de sadakan gizlide olsun; gizlide gören Baban 'Rabbin) da sana ödeyecektir. Duâ ettiğiniz zaman da ikiyüzlüler gibi olmayın; çünkü insanlar kendilerini görsünler
3679] Müslim, Salâtu'l-musâfirîn b. 18, h. 140, 141
3680] S. Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 4/7
3681] 3/Âl-i İmrân, 193
3682] 7/A'râf, 205
3683] Buhârî, Tefsîru sûreti Lokman 2; Müslim, İman 57; Ebû Dâvûd, Sünnet 16
3684] 4/Nisâ, 43
3685] 8/Enfâl, 35
3686] 107/Mâ'ûn, 4-7
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 911 -
diye, havralarda ve köşe-başlarında durup duâ etmeyi severler. Doğrusu size derim: Onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sen duâ ettiğin zaman, kendi iç odana gir ve kapını kapayarak gizlide olan Babana (Rabbine) duâ et; gizlide gören Baban (Rabbin) sana ödeyecektir. Duâ ederken putperestlerin ettiği gibi boş tekrarlar yapmayın; zira onlar sanırlar ki çok söylemekle işitilecekler. 3687
Hz. Peygamber de, hiçbir gölgenin olmadığı Kıyâmet gününde Allah'ın gölgelendireceği yedi kişiden birinin de “Allah’ı tenhâda zikredip de gözlerinden yaş akan kimse“ olduğunu söylemiştir. 3688
Mu'âz ibn Cebel'in şöyle dediği rivâyet edilir: “Ben bir seferde Peygamber (s.a.s.) ile beraberdim. Bir gün yanına yakın düştüm, yürüyorduk. Dedim ki: ‘Ey Allah'ın peygamberi, bana, beni cennete sokacak, cehennemden uzaklaştıracak bir eylem söyle.’ Buyurdu ki:“Sen büyük bir işten sordun. Ama Allah kolaylaştırırsa kolay olur. Allah'a kulluk edersin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beyt'i haccedersin. Sana hayır kapılarım göstereyim mi? Oruç kalkandır, sadaka günâhı söndürür, adamın gecenin ortasında namaz kılması (da bu hayır kapılarındandır)“ dedi ve: “Yanları yataklardan uzaklaşır, (gece teheccüd namazı kılmak için yataklardan ayırılıp kalkarlar), korkarak ve umarak Rab'lerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar. Hiç kimse onlar için ne göz kamaştırıcı nimetlerin gizlenmiş olduğunu bilmez.“3689 âyetini okudu. Sonra buyurdu ki: “Sana işin başını, direğini, bel kemiğini söyleyeyim mi? İşin başı İslâm'dır, direği namazdır, bel kemiği Allah yolunda cihâddır. Sana bunların hepsinin temelini söyleyeyim mi?“ ‘Evet, ey Allah 'in peygamberi’ dedim. Dilini (eliyle) tuttu: “Bunu tut!“ dedi. ‘Ey Allah 'in Elçisi, biz söylediğimiz sözlerden ötürü sorumlu muyuz?’ dedim. “Haline anan ağlasın ey Mu'âz dedi, insanların yüzükoyun ateşe düşmeleri, dillerinin ürünü değil de nedir?“ 3690
Kur’ân-ı Kerim’de Teheccüd ve Nâfile Namaz
“Öyle kullar ki, ‘ey Rabbimiz! İman ettik, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azâbından koru!’ derler. Sabrederler, sâdık/dürüst olurlar, kunut ederler (huzurda boyun bükerler), infak eder, hayırda harcarlar ve seher vakitlerinde istiğfar ederek Allah’tan bağışlanma dilerler.“ 3691
“Gecenin bir kısmında kalk, sana âit bir nâfile olarak onunla (Kur'an'la) teheccüd et/namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama (makam-ı mahmûda) ulaştırır.“ 3692
“O çok merhametli Allah’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil/kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında (incitmeksizin) ‘selâm!’ derler (geçerler). Onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.“ 3693
“Yanları yataklardan uzaklaşır, (gece teheccüd namazı kılmak için yataklardan ayrılıp
3687] Matta, 6/14-34
3688] Buhârî, Edeb 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 29; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kadâ 2; Taberanî Şiir 14
3689] 32/Secde, 16-17
3690] Tirmizî, İman 8; İbn Mâce, Fiten 12; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/231237; Süleyman Ateş, a.g.e., c. 20, s. 208-216
3691] 3/Âl-i İmrân, 16-17
3692] 17/İsrâ, 79
3693] 25/Furkan, 63-64
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalkarlar), korkarak ve umarak Rab'lerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, hiç kimse onlar için ne göz kamaştırıcı nimetlerin gizlenmiş olduğunu bilmez.“ 3694
“Müttakîler/korunanlar, cennetlerde, çeşme başlarındadırlar. Rab'lerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.“ 3695
“Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.“ 3696
“Rabbin, senin gecenin üçte ikisinde, yarısında ve üçte birinde kalk(ıp namaz kıl)dığını biliyor. Seninle beraber bulunanlardan bir topluluk da (böyle yapıyor).“ 3697
Hadis-i Şeriflerde Teheccüd ve Nâfile Namaz
“Farzlardan sonra en üstün namaz, gece namazıdır.“ 3698
“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç (ayı), Allah'ın ayı olan Muharrem'dir. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da, gece namazıdır.“ 3699
“Allah (cc) şöyle buyuruyor: Kim benim veli (dost) kuluma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyi yerine getirmesidir. Kulum Bana nâfile ibâdetlerle yaklaşır, sonunda sevgime ulaşır…“ 3700
“Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan ve hanımını da uyandıran, hanımı kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen kula rahmetini bol sılsın. Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, kocası kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen kadına da rahmetini bol kılsın.“ 3701
“Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir.“ 3702
“Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önceki sâlih kimselerin âdeti idi; Rabbinize yakınlık, günahlardan koruyucu, kötülüklere keffâret, bedenden hastalığı kovucudur.“ 3703
3694] 32/Secde, 16-17
3695] 51/Zâriyât, 15-18
3696] 73/Müzzemmil, 1-7
3697] 73/Müzzemmil, 20
3698] Müslim, Sıyâm 202; Tirmizî, Mevâkît 207; Nesâî, Kıyâmu'l-leyl 6; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/344
3699] Müslim, Sıyâm 38, hadis no: 1163, 2/821; Ebû Dâvud, Savm 55, hadis no: 2429, 2/323; Tirmizî, Salât 324, hadis no: 438,2/301; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 7
3700] Buharî, Rikak 38
3701] Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1308, 2/33; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 5, Nak. Kütüb-i Sitte, 9/309, H. İbâdetler Ans. 4/280
3702] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16
3703] Tirmizî, Deavât 102, hadis no: 3549, 5/552
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 913 -
“Kim geceleyin uyanır ve karısını da uyandırarak beraberce iki rekât namaz kılarlarsa, Allah'ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar.“ 3704
Peygamberimizin teheccüd namazında şöyle duâ ettiği rivâyet ediliyor: “Ey Rabbimiz olan Allah'ım! Gökleri, yeri ve içinde olanları ayakta tutan Sensin. Hamd Sanadır. Sen göklerin, yerin ve bunların içinde olanların nûrusun. Hamd Sanadır. Sen Hakk'sın, va'din (verdiğin söz) gerçektir. Cehennem gerçektir, Cennet gerçektir. Peygamberler gerçektir, Muhammed gerçektir. Kıyâmet saati gerçektir. Ey Allah'ım! Sana teslim oldum, Sana inandım, Sana güvendim, Sana yöneldim. Sana dayanarak (düşmanlara) karşı geldim. Senin hükmüne uydum. Benim şimdiye kadar geçmiş günahlarımı da bundan sonrakileri de, açığa vurduklarımı da, gizlediklerimi de bağışla...“ 3705
“Kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa ve bu iki rekâta kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vâcib olur.“ 3706
“Sizden her kim mescide girerse iki rekât namaz kılmadan oturmasın.“ 3707
Bazı Nâfile Namazlar
a) Evvâbîn Namazı
Akşam namazının sünnetinden sonra kılınan altı rekâtlık gayr-i müekked namaz. Evvâb, faal vezninde ism-i fâildir, günâhları terk ve hayırlı işler yapmak sûretiyle Allah'a dönen demektir. Çoğulu Evvâbin'dir. Evvâbin namazı, Allah'a çok itaat edenlerin namazı demektir. Ashab-ı kirâmdan Zeyd b. Erkam, kuşluk vakti birtakım insanların namaz kıldıklarını görmüş de; “Bu adamlar pek âlâ bilir ki, bu saatten başka zamanda namaz kılmak, daha faziletlidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.), “Evvâbin namazı, sıcaktan deve yavrularının ayakları yandığı zaman kılınır.“ buyurmuştur.“ 3708
Zeyd b. Erkam, başka bir rivâyetinde şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) Kûba'lıların yanına gitti. Vardığında, onlar namaz kılıyordu. Allah elçisi, onlara, “Evvâbin namazı, sıcaktan deve yavrularının ayakları yandığı zamandır“ buyurdu.“ 3709
Bu hadislerde, namazın kaç rekât kılınacağı belirtilmemiştir. İslâm âlimleri, sıcağın yükseldiği bu vaktin, kuşluk namazı için en elverişli ve faziletli olduğunu söylemişlerdir. Çünkü kuşluk namazının vakti, günün evveli olup, daha erken saatlerde de kılınabilmektedir.
Hz. Sevbân'dan nakledilen şu hadis de, evvâbin namazının önemini belirtir: “Allah Rasûlü, günün yarısından sonra namaz kılmayı severdi. Hz. Âişe, Ya Rasûlullah, sen bu saatte de mi namaz kılmayı seviyorsun? dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Bu saatte gök kapıları açılır ve Hak Teâlâ hazretleri, bu saatte kullarına rahmetle bakar. Bu namaz Âdem, Nuh, İbrahim ve İsâ'nın devam ettikleri bir namazdır“ buyurdular.3710
3704] Ebû Davûd, Vitr 13
3705] Buhârî, Teheccüd 1, 2/60; Deavât 9; Müslim, Salâtu'l-Musâfirîn 36, hadis no: 769; Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 771; Muvattâ, Salât, 1/217; Tirmizî, Deavât 29, hadis no: 3418; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 9
3706] Buhârî, Vüdû 24; Müslim, Tahâre 5, 6, 17; Ebû Dâvûd, Tahâre 65
3707] Buhârî, Salât, 60, Teheccüd, 35; Müslim, Misâfirîn, 69, 70; Tirmizî, Salât, 118
3708] Müslim, Salât 19
3709] A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercümesi ve Şerhi IV, 2132
3710] el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, II, 48
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evvâbin namazının dört rekât olduğuna dâir çeşitli hadisler nakledilmiştir. Akşam namazından sonra ve altı rekât kılındığına dâir hadisler de nakledilir ve bunların uygulamada daha yaygın olduğu bilinmektedir. 3711
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekât arasında kılınan nafile namaza da “evvâbin“ denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekât nâfile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tevbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu âyeti okumuştur: “Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir.“3712
b) Duhâ (Kuşluk) Namazı
Kuşluk vaktinde kılınan sünnet namaza duhâ namazı denir. Duhâ, Arapça bir kelime olarak lûğatte, “güneş isâbet etmek, terletmek, kuşluk yemeği yemek“ manalarına gelir. “Dahvetün“ kelimesi günün ilerlemesi, güneşin biraz yükselmesi mânâsına; duhâ kelimesi ise kuşluk vakti, gün aydınlığı manalarına gelir. Bu anlamıyla duhâ, aşağıda sıralayacağımız Kur'ân âyetlerinde de geçmektedir:
1- “Yahut kasabaların halkı Duhâ (kuşluk) vakti eğlenirken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?“ 3713
2- Hz. Mûsâ: “Buluşma zamanınız sizin bayram gününüzde insanların toplandığı Duhâ (kuşluk) vaktidir’ dedi.“ 3714
3- “Kuşluk vaktine andolsun“ 3715
4- “Kıyâmeti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir duhâ (kuşluk) vakti kalmış olduklarını sanırlar.“ 3716
Fıkhî ıstılâhta duhâ vakti güneşin doğuşundan takriben iki saat sonra giren zamana denir. Bu zaman güneşin batıya meyletmesinden az öncesine kadar devam eder. Bu zamana Türkçe'de kuşluk vakti denir. İslâm'da işte bu zaman dilimine mahsus mendup olan duhâ (kuşluk) namazı vardır. Kur'ân-ı Kerim'de duhâ namazı diye bir namazdan bahsedilmemektedir. Bu namaz bazı hadislerde konu edilmektedir. Taberânî Mu'cemü'l-Kebir adlı eserinde Ebu'd-Derdâ yoluyla Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) şöyle dediğini naklediyor: “Kim iki rekât duhâ namazı kılarsa o kimse gâfil kimselerden olmaz. Kim duhâ namazını dört rekât kılarsa Allah'a ibâdet eden kimselerden olur. Kim bu namazı altı rekât kılarsa o gün ona duhâ namazı olarak kâfi gelir. Kim yine bu namazı sekiz rekât kılarsa, Allah o kimseyi kendisine itaat eden kimselerden kabul eder. Ve kim ki bu duhâ namazını oniki rekât kılarsa Allah ona Cennet'te bir köşk yapar.“ 3717
Ayrıca yine duhâ namazı konusunda Ummu Hâni'den; “Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'nin fethi gününde sekiz rekât namaz kıldı. Bu namaz Duhâ namazıydı“
3711] Tirmizî, Salat 321
3712] 17/İsrâ, 25; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nûri'l-İzah, İstanbul 1984, s. 74; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 131-132
3713] 7/A'râf, 98
3714] 20/Tâhâ, 59
3715] 93/Duhâ, 1
3716] 79/Nâziât, 46
3717] et-Tahtavî, 321
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 915 -
hadisiyle yine Ebu Hüreyre'den; “Dostum Rasûlullah (s.a.s.) bana üç şeyi tavsiye etti; onları ölünceye kadar bırakmam: Her aydan üç gün oruç tutmak, duhâ (kuşluk) namazı kılmak, vitir namazı kılıp da uyumak“3718 Ve Hz. Âişe'den “Rasûlullah (s.a.s.) duhâ namazını dört rekât kılar ve dilediği kadar da artırırdı“ şeklinde hadisler de vârid olmuştur.
Duhâ (kuşluk) namazının fıkhî hükümlerine gelince: Bu namazı dört rekât ve daha fazla kılmak menduptur. Bu namaz oniki rekâta kadar kılınabilir. Ayrıca en azı iki rekât, en fazlası on iki rekât, ortası ve en faziletli olanı sekiz rekâttır, diyen âlimler de vardır. Büyük muhaddis Hâkim bu konuda şöyle demiştir. “Ben hadis hafızı olan, kuvvetli ilim sahibi hadis imamlarıyla arkadaşlık ettim. Onların, bu konudaki haberlerinin sıhhatli olması sebebiyle duhâ namazını dört rekât kıldıklarını gördüm. Ben de aynı görüşteyim.’’3719 Öte yandan âlimler duhâ namazını devamlı kılmanın mı, yoksa zaman zaman kılmanın mı faziletli olduğu konusunda değişik görüşler beyan etmişlerse de, tercih edilen görüş, devamlı kılmanın faziletli olduğudur.
Duhâ (kuşluk) namazının vaktine gelince; bu vakit güneşin doğuşundan, yaklaşık iki saat sonra başlar ve güneşin semanın ortasından batıya hafif yönelmesinden az önceki zamana kadar devam eder. 3720
İşrak Namazı
İşrak, güneşin doğuşundan ufukta bir veya iki mızrak boyu yükselinceye kadar geçen zamandır. Güneşin ufukta görünüşte bir mızrak yükselmesi astronomicilere göre beş derece yükselmesi demektir. Ebû Hanîfe'ye göre bu süre içinde namaz kılmak mekruhtur.
İşrak namazı, sabah namazından sonra güneş doğup, kerâhet vakti çıktıktan sonra iki veya dört rekât olarak kılman nâfile bir namazdır. Diğer nâfile namazlar gibi işrak namazı kılanlar, bu namazı kuşluk namazından ayrı olarak ve ondan önce kılarlar. Aslında işrak namazı kılındığı sırada kuşluk namazının vakti de girmiş bulunmaktadır.
Hz. Peygamber'in güneş doğup, kerâhet vakti çıktıktan sonra “Duhâ namazı“, sıcak şiddetlenince de “Evvâbîn namazı“ kıldığına dair çeşitli hadisler vardır. Ancak, Hz. Peygamber, devrinde öğleden önce bu namazların dışında “işrâk namazı“ adı ile bir namaz kılındığına dâir bir bilgiye rastlanmamıştır. 3721
c) Tahiyyetü’l-Mescid
Tahiyye, hürmet, selâmlama, saygı gösterme; tahiyyetü'l-mescid, mescide hürmet, daha doğrusu mescidin sahibi Allah'a saygı gösterme anlamınadır. Çünkü insanın gayesi mescide yaklaşmak değil onun sahibi Allah'a yaklaşmak ve onun rızasını elde etmektedir. Bu maksatla kılınan namaza da tahiyyetü'l-mescid denir.
Tahiyyetü'l-mescid namazı iki rekât olup müstehaptır. Bir cami veya mescide girildiğinde oturmadan kılınır. Oturulduktan sonra, namaz geçmiş olmayıp yine
3718] Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV, 151
3719] Tahtavî, 321
3720] Halid Ünal, Şamil İ.A., c. 1, s. 419
3721] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 242
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılınırsa da, faziletli olan, oturmadan önce kılınmasıdır. Nitekim Ebû Katâde’den (r.a.) rivâyet edilen hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s.); “Sizden biri mescide gelince oturmadan önce iki rekât namaz kılsın.“ 3722 buyurmuştur.
Bir mescide ziyâret, ders okuma veya okutma gibi bir maksatla giren Müslüman tahiyyetü'l-mescid namazını kılar. Bir günde birkaç defa girilirse, bir defasında kılınması kafidir. Dilerse ilk girişinde, dilerse son girişinde kılar. Her girişinde kılması gerekmez.
Bir mescide her hangi bir namazı kılmak veya farzı eda ve imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetü'l-mescid yerine kaim olur. Buna göre bir mescide girince oturmadan önce kılınan her hangi bir namaz tahiyyetü'l-mescid yerine geçer.
Kerâhet vaktinde tahiyyetü'l-mescid namazı kılınmaz. Bir mescide girip de meşguliyetinden veya kerâhet vakti olması yahut abdestsiz olması gibi sebeplerden dolayı tahiyyetü'l-mescid namazını kılamayan kimse, “Sübbanallahi ve'l-hamdü li'llâhi ve lâ ilâhe illâllahu va'llahu ekber“ der. 3723
d) Hâcet Namazı
Herhangi bir ihtiyacı olan kişinin, bu ihtiyacının giderilmesini Allah'tan dilemeden önce kıldığı namaza hâcet namazı denilir. Kur'ân, “Sabırla ve namazla Allah'tan yardım dileyin“ 3724 buyurur. Mü'minler; yalnız Allah'a kulluk etmek ve yalnız O'ndan yardım dilemekle yükümlüdürler.3725 Bu nedenle bir ihtiyaç içindeki insanın namaz ve duâ ile Allah'a yönelmesinden, O'ndan yardım dilemesinden daha mâkul bir şey olamaz. Hâcet namazı bu yöneliş ve dilemenin bir mukaddimesi niteliğindedir.
Mendûb olan hâcet namazı, yatsı namazından sonra iki, dört ya da on iki rekât olarak kılınır. Hz. Peygamber'den gelen bir rivâyete göre hâcet namazının ilk rekâtında Fâtiha'dan sonra üç defa Âyetel-Kürsî, diğer rekâtta (ya da rekâtlarda) da Fâtiha'dan sonra birer defa İhlâs ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûreleri okunur.
Hâcet namazı bitince Allah'a hamd ve senâ, Rasûlullah'a salât ve selâmdan sonra bir hâcet duâsı okunması sünnettir. Çeşitli hâcet duâları vardır. Bunlardan birisi, “Allah'ım, senden hidâyet ehlinin başarısını, yakîn ehlinin amellerini, tövbe ehlinin öğütleşmesini, sabır ehlinin azmini, korku ehlinin ibâdetini, ilim ehlinin irfânını isterim ki, senden gereği gibi korkayım. Allah'ım, senden öyle bir korku isterim ki, o beni sana isyandan menetsin; tâ ki, sana itâat ile öyle amel edeyim ki, onunla senin rızana ereyim; senden korkarak içtenlikle sana döneyim; sırf senin sevgini kazanmak için hâlis nasihat edeyim; her işte sana güvenip sana dayanayım; sana güzel zan besleyeyim. Nûrun yaratıcısı Allah'ı tesbih ederim“ anlamındaki “Allahumme innî es’eluke tevfîka ehlil-hudâ ve amele ehli'l-yakîni ve munâsehete ehli't-tevbeti ve azme ehli-s-sabri ve cidde ehli'l-haşyeti ve talebi ehli'r-rağbeti ve teabbude ehli'l-vera'i ve irfâne ehli'l-ilmi hattâ ehâfek. Allahume innî es'eluke mehâfeten tahcizuni an masiyetike hatta a'mele bi ta'atike amelen estehikku bihi rıdâke ve hattâ unâsihake bi't-tevbeti havfen minke ve hattâ uhlise leke'n-nasîhate
3722] Ebû Davûd, Salât 19
3723] Durak Pusmaz, Şamil İ.A., c. 6, s. 89
3724] 2/Bakara, 45
3725] 1/Fâtiha, 4
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 917 -
hubben leke ve hattâ etevekkele aleyke fi'l-umûri ve husni zannin bike. Subhâne hâliki'n-nûr“ duâsıdır. Hâcet duâsı okunduktan sonra Allah'tan ihtiyacın giderilmesi yolunda dilekte bulunulur. Hâcet namazı mendubdur.3726 Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivâyet edilen bir başka hâcet duâsı ise şöyledir: “Hiçbir ilâh yoktur (bütün putları ve tâğutları reddederim). Yalnız ve yalnız halîm ve kerîm olan Allahu Teâlâ vardır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ'ya mahsustur. Allah'ım, senden rahmetinin işlerini, mağfiretinin hasletlerini ve her iyiliğinin ihsânını taleb ederim. Her günahtan da selâmetimi, kurtuluşumu istirham ederim. Bağışlanmamış bir günah ve giderilmemiş bir kederi benden bırakma. Bir de kendisinde senin rızan olan bir işi yerine getirilmemiş bırakma, ey merhamet edenlerin merhametlisi...“3727 Mâlum olduğu üzere günümüzde mü'minlerin en büyük hâceti; İslâm ahkâmının yeryüzünde galip gelmesidir. 3728
e) Tesbih Namazı
Tesbih edilerek kılınan nâfile namazlardan biri. Tesbih namazı, mendup (sevabı çok) olan namazlardan biridir. Arapça bir kelime olan tesbih, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etme ve ululama mânâsına gelir. Dört rekât olan bu namazda üçyüz defa “Suhhânallahi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber“ dendiği için bu adı almıştır.
Tesbih namazının belli bir vakti yoktur. Kerâhet vakitlerinin dışında her zaman kılınabilir. Bu namazı dört rekât olarak kılmak mümkün olduğu gibi, iki rekâtın sonunda selâm vermek sûretiyle, ayrı ayrı ikişer rekât halinde kılmak da mümkündür.3729
Tesbih namazı hakkında Kur'an'da geçen herhangi bir âyet yoktur. Ancak bu namaz hakkında hadis rivâyet edilmiştir. Rasûlullah (s.a.s.) amcası Hz. Abbas'a tesbih namazı hakkında bu tavsiyede bulunmuştur: “Ey Abbas! Amcacığım! Sana bir şey vereyim mi, sana bir bağışta bulunayım mı? Sana bir özellik tanıyayım mı? Sana on haslet ölçüsü vereyim mi? Sen bu on hasleti yerine getirdiğin zaman, Allah senin geçmiş ve gelecek, eski ve yeni, bilerek veya bilmeyerek yaptığın, gizli veya aşikâr yapılan, küçük büyük bütün günahlarını affeder, bağışlar. Bu on haslet şunlardır:
Dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında Fatiha sûresini ve başka bir sûre okursun. Birinci rekâtta kıraatı bitirdikten sonra, ayakta iken on beş defa: “Sübhanellâhi velhamdu lillâhi ve lâ ilâhe illallahu vellâhu ekber“ dedikten sonra rükûa varırsın ve aynı tesbihi on defa rükûda söylersin. Sonra başını kaldırıp, ayakta on defa söylersin. Sonra secdeye gider on defa orada söylersin. Birinci secdeden sonra iki secde arasındaki oturuşta on defa söylersin. İkinci secdeye vardığında yine on defa ve basını secdeden kaldırınca da on defa söylersin. Böylece bir rekâtta yetmiş bey defayı tamamlamış olursun.
Ey amcacığım! Eğer güç getirebilirsen, her gün bu namazı bir defa kılarsın. Buna güç getiremediğin takdirde, her cuma bir defa kılmaya çalışırsın. Bunu da yapamazsan, her sene bir defa kılmaya çalış. Bunu da yapamazsan hiç olmazsa ömründe bir defa olsun kıl.“ 3730
Tesbih namazında okunan tesbihlerin, namaz içindeki yeri hususunda iki
3726] Fetâvây-i Hindiyye, Beyrut 1400, I, 112
3727] Tirmizî, Sünen, Hadis No: 479
3728] Ahmet Özalp, Şamil İ.A., c. 2, s. 273-274
3729] Vehbe ez-Zuhavlî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühü, Dımaşk, 1984, II, 49
3730] Tirmizî, Vitir 19; İbn Mace, İkame 190; Ebû Dâvud, Tatavvu’ 14; et-Terğîb ve't-Terhîb, I, 467, 469
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüş vardır. Hanefî mezhebine göre tesbih namazını kılarken, Allah rızası için tesbih namazına veya nâfile namaza niyet edilir ve “Allahu Ekber“ diye namaza başlanır. Sübhanekeden sonra onbeş kere “Sübhanellahi velhamdu lillâhi...“ okunur. Sonra Eûzü Besmele, Fatiha ve bir sûre okunup tekrar on kere “Sübhânallah.. “ okunur. Ondan sonra rükûa varılır. Üç kere, “Subhâne rabbiye'lazim“ dendikten sonra, on defa Subhânellah...“ okunur. Rükûdan, “Semiallahu limen hamideh, Rabbenâ leke'l-hamd“ denilerek kalkılır. Doğrulduktan sonra yine on defa, Suhhânellah...“ okunur. Bundan sonra secdeye varır. Secdede üç defa “Suhhane rabbiye'l-a'lâ“ dan sonra on kere “Subhânellah...“ okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır. İki secde arasındaki oturuşta yine on defa, “Subhânellah...“ okunur. İkinci secdeye tekbir ile varılıp üç defa, “Sübhane rabbiye'l-a'lâ“ dan sonra, tekrar on defa, “Subhânellah...“ okunur ki, bu fazla tesbihlerin toplamı yetmişbeşe ulaşmış olur.
Peşinden ikinci rekâta kalkılır. Yine önce onbeş kere Subhânellah...“ okunur. Sonra aynen birinci rekâttaki şekliyle hareket edilerek kılınır ve ikinci rekâtın sonunda oturulur. Tahiyyat ve salli-bârik duâları okunur. İlave tesbihlerin toplamı böylece 150 olmuş olur. Bundan sonra selâm vermeden veya selâmdan sonra ayağa kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rekâtlar, aynen birinci ve ikinci rekâtlar gibi kılınır. Böylece dört rekâtte üçyüz defa tesbih duâsı okunmuş olur.
Tesbih namazının bu kılınma şekli, Tirmizî'nin el-Câmi'inde, Ebu Hanife'nin talebelerinden Abdullah b. Mübarek'ten rivâyet ettiği şekle göredir. İkinci görüşe göre ise, yukarıdaki hadiste tarif edildiği gibi kılınır.
Diğer bir rivâyete göre de, tesbih namazında okunan tesbih duâsı; “Subhanellâhi ve'l hamdu lillâhi ve lâ ilâhe illallahu va'llâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyi'l azim“ şeklinde uzatılır.
Tesbih namazında yanılma olursa, sehiv secdelerinde bu ilâve tesbihlerin okunması gerekmez. Namazı kılan kişi bu tesbihleri aklında tutabiliyorsa, parmaklarıyla saymaz. Tesbih namazı cemaat halinde kılındığı zaman imâm, açıktan okur ve tesbihleri de açıktan tekrar eder.3731
Bütün namazlarda olduğu gibi, tesbih namazında da, Kur'an'dan bir şey okunacağı zaman, Kur'an'ın herhangi bir yerinden okumak mümkündür. “Şu sûre okunmaz veya mutlaka şu sûreyi okumak gerekir“ diye bir şey yoktur. Ancak İbn Abbas'a: “Bu namaz için belirlenmiş bir sûre biliyor musun?“ diye sorulunca: “Evet, et-Tekâsur, el-Asr, el-Kâfirûn ve el-İhlâs“ diye cevap vermiştir. 3732
f) Teravih Namazı
Teravih; Ramazan ayında yatsı namazından sonra kılınan namaza denilir. “Teravih“ kelimesi Arapça, “Terviha“nın çoğuludur ve “oturmak, istirahat etmek'“ anlamına gelmektedir. Teravih namazı her dört rekâtın sonunda oturulup biraz dinlenildiği için, bu adı almıştır. 3733
Teravih namazı, kadın-erkek her müslüman için sünnet-i müekkededir. Teravih, orucun sünneti değil, vaktin sünnetidir. Bir mazereti dolayısıyla oruç
3731] İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, Mısır 1966,II, 27
3732] Fetâva-yi Hindiyye, Mısır 1323, I, 119; Nureddin Turgay, Şamil İ.A., c. 6, s. 194
3733] el-Meydanı, el-Lubab, İstanbul, (t.y) I, 123
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 919 -
tutamayanlar da teravih namazı kılarlar. Ramazan gecelerini ihyâ etmek için kılınan Teravih namazı, Kur'an'da zikredilmemektedir. Fakat hakkında çok sayıda hadis rivâyet edilmiştir.3734 Ebû Hureyre'nin naklettiği bir hadise göre Rasûlullah (s.a.s.), Ramazan gecelerini ihyâ etmeyi teşvik etmiş, fakat bunu kesin olarak emretmemiştir. Bu konuda; “Her kim inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan'ı ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır“3735 diye buyurmuştur. Hadis âlimlerinden en-Nevevî, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ashâbına Ramazanı ihyâ etmeyi vâcib kılmadığını, fakat mendup olarak emredip teşvik ettiğini, İslâm âlimlerinin de bunun mendup olduğunda ittifak ettiklerini kaydetmektedir. En-Nevevî, “Ramazanı ihyâ etmenin, teravih namazını kılmakla hasıl olduğunu“ da zikretmektedir. Bu açıdan Hz. Muhammed’in (s.a.s.), “her kim Ramazan'ı ihva ederse“ sözü, “her kim geceleri namaz kılarak Ramazan'ı ihyâ ederse“ şeklinde anlaşılmalıdır.3736 Nitekim Abdurrahman b. Avf'ın naklettiği bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.s.): “Şüphesiz Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerini ihyâ etmeyi sünnet kıldım. Her kim inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek Ramazan'ı oruçla, gecelerini namazla ihyâ ederse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından temizlenmiş olur“ buyurmaktadır. 3737
“Rasûlullah (s.a.s.) Ramazanda mescitte gece bir namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla birlikte o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O'na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Üçüncü gece Hz. Muhammed (s.a.s.) mescid'e gitmedi. Orayı dolduran cemaat onu bekledi. Rasûlullah (s.a.s.) ancak sabah olunca mescide çıktı ve cemaata şöyle buyurdu: “Sizin cemaatla teravih namazını kılmaya ne kadar arzulu olduğunuzu görüyorum. Benim çıkıp, size namazı kıldırmama engel olan bir husus da yoktu. Ancak ben size, teravih namazının farz olmasından korktuğum için çıkmadım.“ 3738
Ebû Zer (r.a.)'dan nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s.) Ramazan ayının sonuna doğru bazı gecelerde ahsabına, gecenin üçte birini geçinceye kadar teravih namazını kıldırmıştır.3739 Ebû Hureyre’nin naklettiği bir başka hadiste de Rasûlullah’ın (s.a.s.) Ramazan ayında, ashabtan bir grubu, Ubey b. Kâ’b’ın (r.a.) arkasında cemaatle namaz kılarken gördü ve “Doğru yapıyorlar, yaptıkları şey ne güzeldir“ diyerek tasvip ettikleri haber verilmiştir. 3740
Yine Hz. Âişe validemiz (r.a.) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kıldığı teravih namazı hakkında şu bilgileri vermiştir: “Allah'ın elçisi ne Ramazanda, ne de diğer zamanlarda on bir rekâttan fazla namaz kılardı. Dört rekât namaz kılardı ki, güzelliği ve uzunluğunu anlatamam! Nihâyet üç rekât daha kılardı. Bir defasında, Ey Allah'ın Rasûlü! Vitir namazını kılmadan uyuyor musun? diye sorduğumda “Ey Âişe! Benim gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz.“ buyurdu.“ 3741
Hanefîlere göre, teravih namazının rekât sayısı Hz. Ömer’in (r.a.) uygulamasına
3734] Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Mısır, (t.y) III, 53
3735] Buharî, İman, 25, 27; Müslim, Mûsâfi'in, 173, 176; İbn Mace, İkametu's-Salâ, 173; Tirmizî, Savm, 83
3736] en-Nevevî, el-Minhâc, 1924, VI, 39, vd
3737] İbn Mâce, İkametu's-Salâh, 173; Ahmed bin Hanbel, I, 191, 195
3738] Buharî, Teheccud, 57
3739] İbn Mâce, İkametu's-Salâ, 173
3740] Ebû Dâvud, İkametu's-Salâh, 190
3741] Buharî, Teheccüd, 1 25
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dayanır. Hz. Ömer Mescid-i Nebevî'de halifeliğinin son zamanlarında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldırdı. Dört halife devrinden sonra da kimse teravihin yirmi rekât olarak cemaatla kılınmasına karşı çıkmadı. Âlimler bu hususta Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şu hadisine göre hareket etmişlerdir: “Benden sonra benim sünnetimden ve raşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın.“3742 Diğer yandan Abdullah b. Abbas’ın (r.a.) Ramazan ayında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldığı ve arkasından da üç rekât vitir namazını kıldığı rivâyet edilmiştir. İmam Ebû Hanife'ye Hz. Ömer’in (r.a.) bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir: Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekât kılınmasını şahsi bir ictihadı ile yapmadığı gibi, bir bid'at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiği şer'î bir esasa ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır. 3743
Yukarıda işaret edildiği gibi, teravih namazı erkek ve kadınlar için sünnet-i müekkede olarak kabul edilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadiste: “Allah size Ramazan orucunu farz kılmıştır, ben de size gece namazını (teravihi) sünnet kıldım“3744 diyerek buna işaret buyurmuştur.
Nakledilen bütün bu rivâyetlere göre teravih namazının sekiz rekâtının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. İbnu'l-Humam gibi bazı âlimler, sekiz rekâttan fazlasının müstahap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum, yatsı namazından sonra dört rekât nafile namaz kılmanın müstahap oluşuna benzer ki, bunun ilk iki rekâtı müekked sünnet olur. 3745
Teravih namazı, Ramazan ayına mahsustur; vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Vitir namazı teravih namazından sonra kılınır. Ancak teravih namazından önce kılınmasında da herhangi bir sakınca yoktur. Ancak teravih namazı yatsı namazından önce kılınmaz. Kılındığı takdirde, iâdesi gerekir. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya tehir edilmesi müstehaptır. En sağlam görüşe göre, teravihte cemaat olmak sünnet-i kifâyedir. Yani bir mescitte hiç kimse teravihi cemaatle kılmazsa, hepsi günahkâr olur. Teravih namazı tek başına kılınabilir. Fakat cemaatle kılınması daha faziletlidir. Teravih namazına, yarısında yetişen kimse, önce yatsı namazının farzını kılar ve daha sonra teravih namazını kılmak için imama uyar. Eksik kalan teravih rekâtlarını, daha sonra kendisi tamamlar. Hatim ile teravih namazını kılmak sünnettir.
Teravih namazının kazası yoktur. Bilindiği gibi farz ve vâcib namazlar kaza edilirler. Teravih namazını, her iki rekâtta bir selâm vererek on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekâtta bir selam vermek de câizdir. Fakat bu şekilde kılmak mekruhtur.
Teravih namazını kılarken, iki rekâtta bir selâm verilse, normal olarak akşam namazının iki rekât sünneti gibi ve dört rekâtta bir selâm verilse, yatsı namazının dört rekât sünneti gibi kılınır. Başlarken ve her iki rekâtın başında “Sübhâneke“, “Ezûzübesmele“ ve her oturuşta “et-Tahiyyat“ ile “Salli-barik“ duâları okunur. Cemaatle kılınınca, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder.
3742] Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126
3743] et-Tahtavî, Haşiye, 334
3744] İbn Mâce, İkametü's, Salâ, 173; İbn Hanbel, I,191 vd.
3745] İbnu'l-Humâm, Fethü'l-Kadîr, Mısır, 1315, I, 333 vd.
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 921 -
İmam teravih namazını sesli olarak kıldırır.3746
Teravih namazı, diğer namazlara nispetle biraz seri kılınır. Ama bu, harflerin mahreci anlaşılmayacak şekilde bozuk bir telaffuzla kılınabilir anlamına gelmez. Bu bakımdan teravih namazının normalin dışındaki bir şekilde acele kılınması mekruhtur. Namazın rükünlerini yerine getirirken de acele edilmez. Kelimeleri tane tane okumak, mahreçlere dikkat etmek ve rükünleri gerektiği gibi yerine getirmek gerekir.
Teravih namazı hatimle kılınmayan camilerde, herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek ve cemaatın da kısa sureleri iyice ezberlemelerini sağlamak için, “Fil sûresi“nden sonraki sureleri okumakta yarar vardır. Bu durumda imam, rekât sayılarında da tereddüde düşmekten korunmuş olur. 3747
g) Küsûf ve Husûf Namazı
K-s-f Kökünden “küsûf“ ve H-s-f kökünden “husûf“ sözlükte; güneş ve ay tutulmasını ifâde eden iki masdardır. Küsûf; daha çok güneş tutulması, husûf ise, ay tutulması için kullanılır. Küsûf, astronomi ilmi bakımından; güneş ışıklarının tamamının veya bir bölümünün, gündüz, güneşle dünya arasına ay'ın gölgesinin girmesiyle dünyanın belli bir yöresine ulaşamamasıdır. Husûf ise, geceleyin ay ışığının tamamının veya bir bölümünün, dünyanın gölgesinin güneşle ay arasına girmesi yüzünden dünyaya ulaşamamasından ibarettir. Bu iki terim, birbirinin yerine de kullanılabildiği için, bunlara “iki küsûf“ veya “iki husûf“ da denilmiştir.
Küsûf ve husûf namazı İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre müekked sünnettir. Yalnız Hanefî ve Mâlikîler husûf namazım mendûb görürler. Kur'ân'da şöyle buyrulur: “Gece, gündüz güneş ve ay, O'nun varlığını gösteren âyetlerdendir. Güneşe veya ay'a secde etmeyin. Bütün bunları yoktan var eden Allah'a secde edin.“3748 Bu âyet-i kerîme, ay ve güneş tutulması sırasında, bunları yaratan Allah için namaz kılmaya işaret etmektedir.
Hz. Peygamber, (s.a.s.) oğlu İbrahim vefat ettiği zaman üzülmüştü. Aynı günde güneşin tutulması üzerine bazı. İnsanların, güneşin de Hz. Muhammed’in (s.a.s.) üzüntüsüne ortak olduğunu öne sürmesi üzerine, Allâh'ın elçisi şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz güneş ve ay, Allâh'ın âyetlerinden iki âyettir. Herhangi bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesi yüzünden tutulmazlar. Siz onların tutulduğunu gördüğünüz zaman, tutulma sona erinceye kadar namaz kılınız ve duâ ediniz.“ 3749
Küsûf namazı, mukîm veya misafir olsun, beş vakit namazla yükümlü olan erkek ve kadınlar için meşrûdur. Çünkü küsûf ve husûf namazında Rasûlullah (s.a.s)'in uygulaması böyle olmuştur. Bu namaz ezan ve kametsiz kılınır. Bir münâdî sadece “essalâtü câmia= namaz toplayıcıdır“ diye seslenir.3750 Cemaatle veya tek tek, gizli veya açık okunarak, hutbeli veya hutbesiz kılınması mümkün ve câizdir. Ancak bu namazın mescidde ve cemaatle kılınması daha fazîletlidir.
3746] el-Kasânî, Bedai'us-Sanâyi', Beyrut, 1974, I, 288; Tahtavî, Haşiye, 335 vd
3747] İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, II, 44; vd., Vekbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk, 1989, II, 72; Turgay, Şamil İ.A., c. 6, s. 186-187
3748] 41/Fussilet, 37
3749] Buhârî, Küsûf 1, 3, 8, 13, 15, 17; Müslim, Küsûf 10; Ahmed b. Hanbel, IV, 249, 253; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, III, 326
3750] eş-Şevkânî, a.g.e., III, 325
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Deprem, fırtına, yıldırım düşmesi, şiddetli yağmur, dolu, kar ve salgın hastalık gibi felâket zamanlarında, cemaatsiz olarak, diğer namazlar gibi iki rekât namaz kılmak mendub'tur. Burada küsûf namazına kıyas yapılmıştır. 3751
Hanefîlere göre küsûf namazı, bayram, cum'a ve nâfile namazlar gibi iki rekâttan ibarettir. Ezansız, kametsiz, hutbesiz kılınır ve her rekât; bir rükû ve iki secdeli olur. Delil, Ebû Davud'un naklettiği şu hadistir: “Rasûlullah (s.a.s) iki rekât namaz kıldı ve rekâtlarda ayakta duruşları (kıyamı) uzun yaptı. Sonra geri döndü, güneş açılınca da şöyle buyurdu: “Bunlar, Allah'ın kendisiyle kullarını korkuttuğu belgelerdir. Bu gibi mûcizeleri gördüğünüz zaman, farz namazlardan en yeni kıldığınız namaz gibi namaz kılınız.“ 3752
Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, küsûf namazı iki rekât olup, her rekâtte iki kıyâm, iki kırâat, iki rükû ve iki secde bulunur. Sünnet olan okuyuş şöyledir: İlk kıyamda Fâtiha'dan sonra, Bakara sûresi veya ona denk bir sûre, ikinci kıyamda Fâtiha'dan sonra, bundan daha az, üçüncü kıyamda Fatiha'dan sonra, daha da az, dördüncü kıyamda yine Fâtiha'dan sonra, bir öncekinden daha az miktarda Kur'ân okunur. Kıyamda ilk okuyuştan sonra rukûya varılır, sonra doğrulur ve ikinci okuyuşu yapar, sonra yine rukûya varılır ve secdeye gidilir. İlk rukûda yaklaşık yüz, ikincide seksen, üçüncüde yetmiş ve dördüncüde elli âyet okuyacak kadar “Sübhânallah = Allah'ım seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim“ der.3753 Çoğunluğun bir rekâtta iki rükû için dayandığı delil şu hadistir. Abdullah b. Amr şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında güneş tutulduğunda “namaz toplayıcıdır“ diye nidâ olundu. Rasûlullah (s.a.s) bir secdede iki rükû yaptı, sonra ayağa kalktı, tekrar bir secdede iki rükû yaptı. Sonra güneş açıldı. Hz. Aişe şöyle dedi: Bu namazın rükûundan daha uzun hiç rükû yapmadım. Secdesinden, daha uzun hiçbir secde de yapmadım.“ 3754
Ebû Hanîfe'ye göre, imam, küsûf namazında okuyuşu gizli yapar. İbn Abbas şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s) ile küsûf namazı kıldım. O'nun kıraatinden bir harf bile işitmedim“3755 Husûf namazı ise, münferid olarak ve gizli okuyuşla kılınır. İmam Muhammed ve Ebû Yusuf'a göre ise İmam Küsûf namazında sesli okur. Çünkü Hz. Âişe, Rasûlullah (s.a.s)'in böyle bir namazda sesli okuduğunu söylemiştir. 3756
Hanefî ve Hanbelîlere göre, küsûf namazı için hutbe yoktur. Çünkü Hz. Peygamber hutbeyi değil, yalnız namazı emretmiştir. O'nun namazdan sonra hutbe irad etmesi, hükmü bildirmek içindir. O'nun bir küsûf namazından sonra yaptığı bir konuşma şöyledir: “Şüphesiz güneş ve ay Allah'ın mûcizelerinden bir mûcizedir. Bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesi yüzünden tutulmazlar. Bunu görünce Allah'a duâ edin, namaz kılın ve sadaka verin. Şüphesiz şu makamımda size söz verilen her şeyi gördüm. Beni öne geçer gördüğünüzde ben de kendimi Cennet'ten bir salkım almayı arzu eder görüyordum. Beni biraz geri çekilirken gördüğünüzde ben Cehennem'in bir
3751] Zeylaî, Nasbu'r-Râye, II, 234, 235
3752] Buhârî, Küsûf 6, 14; Müslim, Küsûf 21, 24; Ebû Dâvud, İstiska 3, 4
3753] Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, 1405/1985, II, 399
3754] eş-Şevkânî, a.g.e., III, 325
3755] Zeylaî, Nasbu'r-Râye, II, 232
3756] eş-Şevkânî, a.g.e., III, 331; Zeylaî, a.g.e., II, 232; bk. İbnü'l Hümâm, Fethu'l-Kadir, 432-436; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi: I, 281-282, Meydânî, el-Lübâb, I, 121
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 923 -
kısmının diğer tarafını yediğini görüyordum.“3757 Hadîsin başka bir rivâyeti şöyledir: “Cehennemi gördüm. Bugünkünden daha korkunç bir manzarayı hiç görmemiştim. Cehennemliklerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm“. Bir sahâbînin, bunun sebebini sorması üzerine, de şöyle buyurdu: “Onlar kocalarına nankörlük ediyorlar. Hatta sen onlardan birine bütün ömür boyu iyilik yapsan, sonra sende küçük bir kötülük görse, şimdiye kadar senden zaten hiç iyilik görmedim, der.“ 3758
h) İstihâre Namazı ve Duâsı
İstihâre: Hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz kılıp duâ etmek demektir.
Bir iş yapılmak istenildiğinde istihâre yapmak menduptur. Hz. Peygamber, ashâb-ı kirâma önemli işlerinde istihâreye başvurmalarını telkin buyurdu. Câbir (r.a.)'den şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) bütün işlerinde, Kur'an'dan sûre öğretir gibi istihâreyi de öğreterek şöyle derdi: “Sizden biriniz bir işe niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekât namaz kılsın ve şöyle desin:
“Allahumme innî estehîruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemu ve lâ a'lemu ve ente allâmu'l ğuyûb. Allahumme in künte ta'lemu enne hâze'l-emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî (ev kale:) âcili emrî ve âcilihî. Fekdurhu lî ve yessirhu lî summe bârik lî fîhi. Ve in künte ta'lemu enne hâze'l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî (ev kale:) âcili emrî ve âcilihî f'asrifhu annî va'srifni anhu ve'kdur lî el-hayra haysü kâne. Sümme raddınî bihî“ 3759
İstihâre duâsının anlamı: “Allah'ım yapmayı düşündüğüm şu işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen şeyi çok iyi bilensin, Allah'ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya âhiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya âhiretimin sonucu
3757] Müslim, Kusuf, 3901; Mâlik, Muvatta', I, 186; Beyhakî, III, 323, 324; Şevkânî, a.g.e., III, 325
3758] Buhârî, İbn Abbas'tan, II, 28; Mâlik, Muvatta', I, 186; İbn Huzeyme, 1379; Beyhakî, III, 321
3759] Buhârî, Teheccüd 25, Deavât 49, Tevhid 10; Tirmizî, Vitr 18; İbn Mâce, Akâme 188; Ahmed bin Hanbel, III/344
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur.“
Sa'd b. Ebi Vakkas'tan, Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Âdem oğlunun Allah'tan hayır dilemesi (istihâresi) saâdetindendir. Allah'ın hükmüne râzı olması da saâdetindendir. Allah'tan hayır istemeyi terk etmesi ise onun bedbaht olmasındandır. Allah'ın hükmüne râzı olmaması da, Âdemoğlunun bedbahtlığındandır.“ 3760
İstihâreden önce veya sonra, gerekli istişâreler yapılır ve o iş hakkında karar verilir Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: “İş konusunda onlarla istişâre yap. İstişâreden sonra o işi yapmaya tam olarak karar verince, artık Allah'a dayan ve güven.“3761 İstihâre hadisi İbn Mes'ud, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ebû Bekir, Ebû Saîd, el-Hudrî, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve Enes b. Mâlik gibi büyük sahâbîlerden nakledilmiş, bu rivâyetleri senetleriyle birlikte, Buhârî, şârihi Aynî, “Umdetu'l-Kâri“ adlı şerhinde tek tek zikredilmiştir. Rivâyetler arasında bazı metin farklılıkları vardır.
Enes b. Mâlik'ten gelen rivâyet istihâreyi teşvik eder. Bu hadîs şöyledir: “İstihâre yapan kimse hüsrâna uğramaz, istihâre eden pişman olmaz, iktisatlı davranan kimse de muhtaç duruma düşmez.“ 3762
İstihâre namazında nelerin okunacağı hadisle sâbit değilse de, birinci rekâtta Fâtiha'dan sonra Kâfirun, ikinci rekâtta ise, İhlâs sûrelerinin okunması güzel görülmüştür. Nevevî bunu müstehap görür. İmam Gazzalî de bu sûrelerin okunması gereğinden İhyâ'da söz etmiştir. İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: “Rasûlullah’ı (s.a.s.) bir ay süreyle izledim, sabah namazının sünnetinde, Kâfirun ve İhlâs sûrelerini okurlardı. Gazzâlî'nin bu gibi hadislerden mülhem olarak, istihâre namazında da benzer kıraati uyun gördüğü söylenebilir.
İstihâre namazından sonra, istihâre duâsı okunur ve istenilen şeye niyet edilerek, Kıbleye dönülmek suretiyle yatılır. Böylece istihâreye üç veya yedi geceye kadar devam edilebilir. Çünkü Hz. Peygamber'in bazı duâları üç defa tekrar ettiği, hatta Enes bin Malik'e istihâreyi yediye kadar tekrar etmeyi telkin buyurduğu nakledilir. 3763
İstihâre, iyiliği veya kötülüğü kestirilemeyen bir iş hakkında sözkonusu olur. Hayırlı ve sevaplı olduğu kesin olarak bilinen bir konuda istihâreye gerek kalmaz. İstihâre namazı, kerâhat vakitleri dışında her zaman kılınabilir. Çünkü hadiste vakit belirtilmemiştir. 3764
Sözlükte “hayırlı olanı isteme“ anlamına gelen istihâre, terim olarak “bir iş veya davranışta Allah katında hayırlı olanı, kılınan nâfile bir namaz ve duâ ile talep etme“ mânâsında kullanılır. “Hayr“ kelimesi ve çeşitli türevleri Kur’an’da 196 yerde geçmekle birlikte aynı kökten türeyen “istihâre“ yer almaz. Ancak, bir şey hayırlı olduğu halde ondan hoşlanmayabileceğini, şer olduğu halde onu
3760] Ahmed bin Hanbel, I/167; Tirmizî, Kader 15
3761] 3/Al-i İmrân, 159
3762] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1985, IV/135
3763] Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/142, 143
3764] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 425-426
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 925 -
sevebileceğini,3765 Allah’ın her türlü noksanlıktan münezzeh olup dilediğini yaratarak seçtiğini,3766 her türlü hayrın O’nun elinde bulunduğunu, her şeye gücünün yettiğini3767 bir işe girişirken başkalarına danışmak (istişâre etmek) ve karar verince de Allah’a güvenip dayanmak gerektiğini, böyle yapanlara Allah’ın yeteceğini3768 ifâde eden âyetler İslâm’da istihârenin dayandığı temel çerçeveyi oluşturur. Âlimlerin sünnet veya müstehap saydıkları istihârenin meşrûiyeti Câbir bin Abdullah’tan rivâyet edilen şu hadise dayandırılmaktadır: “Rasûlullah, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi işlerimizin tamamında bize istihâreyi öğretiyor ve şöyle diyordu: “Biriniz bir şey yapmaya niyet edince farz dışında iki rekât namaz kılsın ve arkasından şu duâyı yapsın...“ Hz. Peygamber sözüne devamla, “istihâreyi yapan kişi bu sırada işini de söylesin“ dedi. 3769
İstihâre duâsının, bu niyetle kılınacak iki rekât nâfile namazdan sonra okunmasının en uygun usûl olacağı konusunda dört mezhep görüş birliği içindedir. Mâlikî ve Şâfiî mezheplerine göre herhangi bir namazdan sonra da sözkonusu duânın okunması câizdir. Hanbelîler’in dışında kalan üç mezhebe göre istihâre namazını kılmak mümkün değilse, sadece duâ ile yetinilebilir. İstihâre namazı kerâhet vakitleri hâriç her zaman kılınabilir. Bütün mezheplere göre istihâre namazının en fazîletlisi, iki rekât olarak kılınanıdır.
İstihâre duâsının, namazdan hemen sonra ve kıbleye dönülerek okunması, ellerin kaldırılması ve duâ âdâbına riâyet edilmesi, duânın kabul olma ihtimalini arttıran güzel davranışlar olarak telakki edilmiştir. Kişinin olumlu veya olumsuz bir karara varamaması halinde Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî âlimleri, Enes bin Mâlik’ten gelen bir rivâyete dayanarak3770 istihârenin yediye kadar tekrarlanabileceğini söylemişlerdir. Şâfiî ve Mâlikî âlimleri, Hz. Peygamber’in bir rahatsızlık sebebiyle başkasını “okuyarak“ tedâviye izin vermesi ve bu vesîleyle söylediği, “Kardeşine faydalı olmaya gücü yeten bunu yapsın.“3771 Sözünden hareketle; başkası adına istihâre yapmanın câiz olduğunu ileri sürerken Mâlikî fakîhi Hattâb bu uygulamanın bir dayanağını bulamadığını belirtmiştir.
İstihâre, kişinin gerekli bütün çabayı sarfedip araştırma ve istişârelerini tamamladıktan sonra hakkında hayırlısını takdir etmesi için Allah’a duâ etme, kulluk şuurunu canlı tutma ve ortaya çıkacak sonuca rızâ göstererek ruh sağlığını koruma gibi çok amaçlı metafizik bir olaydır. Bu sebeple de iyi veya kötü olduğu açık şekilde bilinen bir şeyi yapıp yapmama konusunda değil, gerek dünyevî gerek uhrevî bakımdan kişi hakkında hayırlı olup olmayacağı kestirilemeyen işlerde sözkonusu olabilir. Dinen iyi ve hayırlı olduğu bilinen işlerin zamanı, şekli vb. hususunda da istihâre yapılabilir. İnsan, geleceği bilemediğinden bir şeyi ilk bakışta iyi zannetse de onun sonucundan emin olamaz. Bu sebeple bir iş yapacağı ve ileriye yönelik önemli bir karar vereceği zaman istihâre yoluyla her şeyi bilen Allah’ın kılavuzluğuna ve yönlendirmesine başvurması, O’ndan yardım istemesi, kişinin davranışlarındaki sorumluluğunu kaldırmamakla birlikte, onda bir güven
3765] 2/Bakara, 216
3766] 28/Kasas, 68
3767] 3/Âl-i İmrân, 26
3768] 3/Âl-i İmrân, 159; 65/Talâk, 3
3769] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/, 344; Buhârî, Deavât 49, Tevhid 10; İbn Mâce, İkame 188
3770] Münâvî, I/450
3771] Ahmed bin Hanbel, III/302, 334, 382, 393; Müslim, Selâm, 61-63
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hissi doğuracağı ve takdire rızâ göstermesini sağlayacağından önem taşımaktadır. Dolayısıyla istihârenin dinî öğretideki kader, tevekkül ve sabır anlayışıyla yakın ilgisi bulunur.
Hz. Peygamber’in tavsiyesi doğrultusunda istihâre eskiden beri İslâm dünyasında âdet olmuş ve önemli önemsiz birçok hususta günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. Kumandanlar sefere çıkmadan, sultanlar veliahtlarını belirlemeden önce istihâre yapar ve bunun sonucuna genellikle uyarlardı. Evlilik öncesinde ve çocukların isimlerinin konması esnâsında da istihâre yapmak âdet olmuştur. Ayrıca birtakım tartışmalı dinî meselelerde fetvâ verirken bazı âlimler ulaştıkları sonucu istihâreyle destekleme yoluna gitmişlerdir. 3772
İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi: İstihâre; aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır duâsı demektir. İstişâre edilerek yapmaya karar verilen meşrû ve mubah bir eylemle ilgili olarak azmedip karar verdikten sonra, o işin sonucunun bilinmediği için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp nasip edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip edilmemesini istemek için duâdır. Klâsik uygulama şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya da kötü sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve tahrife uğramıştır. Aslında rüya, bilgi kaynağı değildir; rüya ile amel edilmez. Rüyaların çoğu şeytânîdir veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya ile amel etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
İnsanların, yapmak istedikleri bir işin kendileri hakkında iyi veya kötü sonuçlar doğuracağını anlamak için fal vb. uygulamalara çok eskiden beri başvurdukları bilinmektedir. Nitekim câhiliyye Arapları bir işe başlamadan önce, üzerine “evet“ veya “hayır“ yazılı “ezlâm“ denilen fal oklarıyla karar verirlerdi. Kur’ân-ı Kerim “şeytan işi“ olarak nitelendirdiği bu uygulamayı yasaklamış,3773 peygamberler dâhil hiç kimsenin gaybı ve dolayısıyla bir işin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyeceğini, Allah’ın dilemesi dışında kendisine fayda ve zarar verecek bir güce sahip bulunamayacağını bildirmiştir. 3774
Enes bin Mâlik’ten nakledilen istihâre hadisinin devamında Rasûl-i Ekrem, “Sonra kalbine ilk doğan duyguya/düşünceye bak, ona uygun davranman hayırlı olur“ demiştir.3775 Buna göre istihârenin sonucunda insanın içine ferahlık, genişlik ve iç huzuru gelirse o işi yapması; sıkıntı, huzursuzluk ve darlık hali doğarsa yapmaması daha hayırlı görülmüştür.
İbnü’l-Hâc el-Abderî, hadislerde ifâde edildiği şekliyle meşrû istihârenin bundan ibâret olduğunu, ayrıca bir işâret almak amacıyla kişinin veya bir başkasının onun adına rüya görmek üzere uyumasının, gün ve kişi adlarından uğur çıkarma gibi davranışlara başvurmasının bid’at olduğunu belirtir.3776 İbnü’l-Hâc ayrıca, istihâre ile birlikte istişâre etmesinin de sünnete uygun bulunduğunu söyleyerek
3772] Meselâ bk. İbnü’s-Salâh, Fetâvâ ve Mesâilü İbni’s-Salâh, I/293, 396; II/434, 484, 485, 507; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 215
3773] 5/Mâide, 3, 90
3774] 7/A’râf, 188
3775] Münâvî, I/450
3776] el-Medhal, IV/37-38
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 927 -
kişinin her ikisini de ihmal etmemesi gerektiğini kaydeder.3777 Bazı kaynaklarda rüyada beyaz veya yeşil görülmesinin o işin hayırlı olduğuna, siyah veya kırmızı görülmesinin şer olduğuna delâlet ettiğine dair nakledilen görüşler3778 şahsî tecrübelere dayanmakta, dolayısıyla dinî bir mâhiyeti bulunmamaktadır. 3779
Zâlim yöneticileri halkın gözünde temize çıkarmak için onların istihâreye çok önem verdiği hakkında şâyialar yayılır, dolayısıyla halkın şer zannettiği nice yanlış uygulamanın aslında hayır olduğu, halk anlamasa da yöneticilerin bir bildiklerinin ve dayandıkları gerekçenin olduğu belirtilir. Böylece halkın zâlim yöneticilere tepki duyması önlenmeye çalışılır. Şâir Accâc, Haccâc’ı överken; onun istihâre etmeden hiçbir iş yapmadığını söyler.3780 Abdullah İbn Tâhir, Irak’a vali tayin edildiği zaman babası ona, idârî kararlarını verirken istihâre etmesini tavsiye etmiştir.3781 Ancak, yöneticilerin, tüm işlerini istihâre ile yaptıkları hakkındaki rivâyetlerin çoğu uydurmadır.
Gece ve İhyâsı
Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak, gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan (kalpden) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını. Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ (Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)“ gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden bir şey kaybetmez. Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf edenler)“3782 tasvirini yapar.
Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirle akşamcıdır, yaratılışın doğasına aykırıdır. Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm, tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en çok Müslümanlar yararlanır. Ben Allah Rasûlünden gelen rivâyetlerde “yatsıdan sonra Rasûlullah’la oturup konuşurken…“ gibi rivâyetlere pek rastlamadım. Aksine Buhârî, Evkatu’s-Salât bâbında Ebû Berze’den, Allah Rasûlü’nün yatsıdan sonra mecbur kalmadıkça konuşmayıp istirahate çekildiğini, yatsıdan sonra oturmaktan hoşlanmadıklarını nakletmekte.
3777] a.g.e., IV/40
3778] İbn Âbidîn, II/27
3779] Semîr Karanî Muhammed Rızk, s. 42-43
3780] Divan, rakam 12, 83; Arâcîzu’l-Arab, s. 120
3781] Tayfûr, Kitâbu Bağdâd, s. 49
3782] 39/Zümer, 53
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gece ve Kur’an: “Kuşkusuz Biz onu mübârek bir gecede indirdik.“3783 Gece, Allah’ın, üzerine yemin ettiği vakitlerden biri. Kur’an, bir gece vakti indiğini ifşâ ediyor bizlere. “Kadir“ bir gecenin adıdır ki ad olduğu geceyi gecelerin efendisi yapmıştır. Mi’râc da gecenin armağanlarından, bir gece vakti (leylen) vuku bulmuştur, insan neslinin erebileceği en yüce rütbeye bir gece vakti ermişti ekrem Rasûl. Gecenin ümmete getirdiği hediyelerden biri de “Hicret.“
Kur’an; “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan topluluk.“3784 Bu grubu kitab ehli içerisinde ayrıca anmış, onların diğerleriyle bir olmadığını ifâde etmiştir. Rasûle de bu bağlamda bir emir indirilerek gecesinin bir kısmında uykusunu bölerek teheccüd namazı kılması istenmiştir.3785 Rasûlüne iç zenginliğin yollarını gösteren Allah’ın bir tavsiyesi daha: “Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında O’nu tesbih et ki, memnun olasın.“ 3786
Bu konuda Kur’an’da çok ilginç bir sûre var: Müzzemmil Sûresi. İlginçliği -hâşâ- garipliğinden değil, ilk nâzil olan sûrelerden olmasına rağmen ihtivâ ettiği iç zenginliğin elde edilmesine yönelik İlâhî emirlerden gelmekte. Bilinen bir şey var; bu sûre nâzil olduğunda bildiğimiz beş vakit namazın henüz farz olmadığı. Daha dâvetin esaslarının bile yeni yeni belirlendiği nübüvvetin ilk yıllarına ait bu sûrede, Rasûlullah’a ve ona ilk uyan bir avuç insana neyin emredildiği birlikte okuyalım: “Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) ya da bundan biraz eksilt. Veya buna ekle. Ve Kur’an’ı tertîl üzere oku. Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece neş’esi (dinginliği, insanın iç evreninde uyandırdığı) etki açısından daha güçlü, okumak bakımından da daha etkilidir.“ 3787
Evet, henüz beş vakit namazın bile farz olmadığı, İslâm’ın gerçekten garîb olan ilk ve zor günlerinde bu âyetler oldukça anlamlı bir şeyin ifâdesiydi; gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan çekirdek kadronun şahsiyet eğitiminin. Onlar projesi Allah’a ait olan, mimarı Rasûlullah olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam atılması gerekiyordu. İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan bu gibi âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu.
Adı geçen sûrenin son âyeti ininceye kadar Rasûlullah ve ashâbı gece namazını farz olarak kıldılar. Sûre-i Müzzemmil’in son âyetindeki “…O sizin (gece saatlerini) hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (ne kadar kolayınıza gelirse o kadar gece namazı kılın)“ ibâresiyle bu vecîbe hafifletildi. Kaldırılmadı; “fakra ûmâ teyessera mine’l-Kur’an“ ibâresinden de öyle anlaşılıyor. “O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun“ anlamına gelen bu cümlede “parça“ ile “bütün“ kastedilmiş olup namazda Kur’an okunduğundan gece namazı, mecâzî olarak “Kur’an okuma“ ile ifâde edilmiştir.
Sûrenin sözkonusu son âyetinin, kendisinden önceki âyetlerden ne kadar sonra indiği hakkında farklı rivâyetler var. Bir yıl, iki yıl, on yıl diyenler olduğu gibi, son âyetin Medine’de nâzil olduğunu söyleyenler de var. Hz. Âişe bu âyeti
3783] 44/Duhân, 3
3784] 3/Âl-i İmrân, 113
3785] 17/İsrâ, 79
3786] 20/Tâhâ, 130
3787] 73/Müzzemmil, 1-6
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 929 -
kastederek “12 ay sonra indi, Rasûlullah ve ashâbı 12 ay gece namazını farz olarak kıldı“ demektedir. Abd İbn Humeyd’in Yakub ve Cafer yoluyla Saîd’den gelen rivâyetinde Allah Rasûlü ve ashâbı on yıl gece namazını bir vecîbe olarak edâ etmişler, on yıl sonra bu âyet nâzil olarak mü’minleri rahatlatmıştır.
Şöyle ya da böyle Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd için zorunlu olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil olduktan sonra bile bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında uykunu bölerek sana özgü bir nâfile namaz kıl“3788 emriyle farziyetini muhâfaza etmiştir.
En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştirmesin? Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli“ olarak nitelenen gece adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Nasıl dirilirseniz öylece haşrolunursunuz.“ Bu Nebevî uyarıdan alacağımız çok ders var. Uykuyu bir tür “ölüm“ olarak nitelemek gerekiyor. Kur’an’da Sûre-i En’âm’da, uykudan “ölüm“ olarak “yeteveffâküm bi’l-leyl“ diye söz edilir. Buradan yola çıkarsak, en azından yarı ölüm olan gecelerimiz için şunu söyleyebiliriz: Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte cansızlar, canlılar ve Sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin, tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti yakın demektir.
“Geceler tâ subh olunca inletir bu dert beni“ diyen sevgi eri gibi kırık-dökük halimizi Allah’a arzedelim. İçimizin sonsuz ülkesi için yapalım bunu. Oranın ruh gibi, iman gibi, iz’an gibi, irfan gibi, ihsan gibi sâkinleri için yapalım bunu; esir coğrafyamız için yapalım, göğsünde kalp yerine taş taşıyan zavallı insanımız için yapalım bunu. Geceyi yüreğimizin sarnıcında damıtarak ve gecenin dallarından derinlik yemişleri toplayarak erelim sabaha.
Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet edina, her gün imanı kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın;3789 “Sâlih“ olma liyâkatini elde eden kulla3788]
17/İsrâ, 79
3789] 7/A’râf, 128
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rına verecektir toprağın ve suyun emânetini. 3790
Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
Türkçe’de anlam kaymasına uğrayarak “boşuna“ mânâsına kullanılır olan “nâfile“ kelimesinin, İslâm’daki nâfile ibâdetler ve namazlar için asla böyle anlaşılmaması gerektiğinin altını çizelim. İslâm fıkhında, “farzların dışındaki namazlar nâfile ise de, yaygın olarak; farz, vâcib ve sünnet namazların dışında kılınan ilâve namazlara “nâfile namazlar“ denilir ve bu namazlar, -hâşâ- boş yere kılınan değil; “zorunlu ve gerekli olana ilâve“ olarak ve Allah’a yak(ın)laşmak amacıyla kılınan, mü’mine mânevî derinlik kazandıran namazlardır. Beş vakte ilâve olarak, hayatın diğer anlarında da Allah’ı zikredip anmak, düşünmek, O’na şükretmek, ihtiyaçları O’na arzetmek için kılınan nâfile namazlar, kulluk bilincini sürekli diri tutar. Teheccüd namazı, tahiyyetü’l-mescid (mescid selâmlama), duhâ/kuşluk namazı, şükür, istihâre (hayırlı olanı isteme), istiâne/hâcet (Allah’tan yardım dileme), tesbih namazı, akşam namazından sonra kılınan altı rekât evvâbîn, güneş ve ay tutulduğunda kılınan küsûf ve husûf namazları, hatta deprem, şiddetli rüzgâr, sürekli yağmur, kuraklık, yıldırım ve salgın hastalık… anlarında Allah’ı zikredip anmak, O’na sığınmak ve O’ndan yardım dilemek için kılınan nâfile namazlar, hayatı tümüyle ibâdet haline getirir.
Nâfile namazların en güçlü olanı ve insanı Allah’a en çok yaklaştıranı, gece kalkılarak iki, dört, sekiz… rekât kılınan teheccüdün namazıdır. Rabbimiz “kıyâmu’l-leyl“i, yani gece kalkmayı Hz. Peygamber’in şahsında, onun misyonunu üstlenen tüm mü’minlere ve dâvetçilere emreder. Ve gece kıyâmı sadece teheccüd namazı için değil; daha çok ağır ağır, anlaya anlaya, düşüne düşüne Kur’an okumak içindir: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.“ 3791
Müzzemmil sûresinin 6. âyetinde gece kıyâmı için kullanılan tâbirçok ilginçtir: Nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi!... Gece kalkıp namaz kılarak, akleden kalple Kur’an okuyarak o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak…
Âyetin devamında; bu zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam bir harmoni/uyum sağlanarak, “sorumluluğu ağır bir söz“ün, yani Kur’an’ın daha iyi anlaşılacağı vurgulanır. Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten okuyup âyetleri üzerinde düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor aşamasında, hakkı olanca kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin “gece kıyâmını/neş’esini“ emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileğceği en elverişli zaman; gece vaktidir. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde ibâdet etmek ve uzun uzun, ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür
3790] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
3791] 73/Müzzemmil, 1-7
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 931 -
etmek… Gece kıyâmını nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek bu olsa gerektir. Müzzemmil sûresi, 6. âyetindeki “eşeddü vat’en“ ibâresinin anlamı da bunu işaret eder: Tam bir uyum! Üstad Mevdûdî’nin Tefhîmu’l-Kur’an’da açıkladığı üzere; gerçekten de gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Burada kul ile Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Kezâ, âyetteki “akvemu kıylen“ (sağlam bir kırâat) ifâdesi de şu anlama gelir: Gece vakti, Kur’an’ı sâkin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya çok uygun bir zamandır. Gündüz vakti ise, hem meşgûliyetlerin çokluğu ve hem de insanın dikkatini dağıtan, zihnî çabasını zayıflatan etkenlerin çeşitliliği sebebiyle okuma, anlama ve kavramaya pek uygun bir zaman dilimi değildir. İbn Abbas’a göre, “okumaya daha elverişlidir“den maksat, Kur’an’ı anlamaya, Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya demektir.
Evet, var mıyız gece kıyâm edip o ulvî vakti gece neş’esine çevirmeye?! Huşû içinde ve riyâsız namaz kılıp düşüne düşüne, anlaya anlaya Kur’an okuyarak Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya?! Ve de, gündüz vakitlerimizi de, öğrendiğimiz Kur’ânî hakikatler doğrultusunda ihyâ edip “yaşayan Kur’an“lar olmaya?! 3792
Bir müslümanın farzların dışında günün belirli vakitlerinde kılabileceği nâfile namazları vardır. Fakat bunlar arasında teheccüd namazı birçok yönüyle üzerinde durulması gereken bir namazdır. Peygamberî deyişle, bir süt sağımı kadar da olsa gece uyanık olup Allah Teâlâ’nın huzurunda bulunmalıyız. Diğer insanlardan farklı olarak, uykumuzu bölerek huzur’a varmalıyız.
Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz. Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
Ne güzeldir gece! Yıldızların parlayıp kendisini gösterdiği, nurların tecellî ettiği zaman ve mekândır gece. Bin aydan daha hayırlı olan vakit, gündüz değil; gecedir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu yalan dünyadaki en yüce ve mutlu ânı olanı Mi’râc, gece vuku bulmadı mı? Evet, gece gönül adamlarının akşama kadar bekleyip durduğu vakittir. Gece samimiyettir. Gecenin riyâsı yoktur. Herkes uyurken kalkmalı, güzel bir abdest alıp soğuk suyla, Rabbimizin huzuruna varmalı, boynumuzu bükmeli… Gecenin nasıl iletken olduğunu göreceğiz. Radyo dalgaları bile gece daha iyi çeker.
Gecenin bir kısmından sonra uyanmak, Allah Teâlâ’nın huzuruna varmak, bu ümmetin güzel özelliklerinden, hoş yükümlülüklerindendir: “Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibâdet olmak üzere onunla (Kur’an’la) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir makam-ı mahmûda gönderecektir.“3793 Rasûlullah da şöyle buyurur: “Ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı ezberleyenler ve gece ashâbıdır.“ 3794
Geceleri ihyâ etmenin, özellikle teheccüd namazının fazileti çok büyüktür. Biz, dizleri şişinceye kadar geceleri namaz kılan bir peygamberin ümmeti olarak bu vasfı kazanmak mecbûriyetindeyiz. Başka bir delil ve teşvik unsurunu aramak
3792] Abdullah Yıldız, Vakit, 17 Ocak 2006, s. 20
3793] 17/İsrâ, 79
3794] Taberânî, Beyhakî
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
niye, önümüzde böyle bir örnek varken?
Allah Teâlâ geceden ayrı olarak bir de seher vakitlerini de af dilemekle, istiğfarla geçirmemizi tavsiye etmektedir: “Onlar gecenin az bir vaktinde uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.“3795; “(O takvâya erenler) ‘Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi ateşin azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyendir.“ 3796
Allah yolunda cihad edenler gecelerinin bir kısmını mutlaka ibâdetle geçirmişlerdir. Geceyi ihyâ etmek bütün mü’minler için güzel bir şeydir, fakat özellikle bir dâvâ adamı için, bir mücâhid için zarûrettir. Bizimle geçmişte savaşan düşmanlarımız bizi böyle bilmişlerdir. İbn Esir ve diğer tarihçilerin belirttiklerine göre, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbıyla ve daha sonra gelen müslümanlarla savaşan kâfirler, onlardan bahsederken “gündüz savaşan, geceleri ibâdet eden kişiler“ olarak söz etmişlerdir. Müslümanlarla savaşıp yenilince, cephe gerisinde yenilgilerinin sebebini anlatırlarken, “Biz öyle bir kavimle karşılaştık ki, gündüzleri savaşıyorlar, geceleri ibâdet ediyorlar. Bizim yaşamayı sevdiğimiz kadar onlar da ölümü seviyorlar“ şeklinde tanıtmışlardı bizi.
Gündüzleri Allah adına bir şeyler yapmak isteyenler, geceleri mutlaka Allah ile beraber olmak durumundadırlar. Dâvâ adamı için gece dolma, gündüz ise boşalma vaktidir. Geceleri boylu boyuna uzanarak deliksiz bir uyku uyuyanın gündüze vereceği pek bir şey yoktur.
Dikkat edelim, Allah Rasûlünün peygamberliğinin ilk yılları. Yeryüzünün en karanlık toplumuna, en zâlim ve en câhil toplumuna gönderiliyor. Bu karanlığı, bu zulmü ve cehâleti yok etmek, onlarla savaşmak için gönderiliyor. Rasûlullah, bütün bunlar karşısında kendisini ne ile donatıyor, ne ile kuvvetleniyor? İşte İlâhî emir, işte ilk inen sûrelerden Müzzemmil. “Ey örtüsüne bürünen! Gecenin birazı müstesnâ, kalk. Yarısında veya ondan biraz eksilt. Yahut biraz artır ve Kur’an’ı yavaş yavaş oku. Muhakkak ki Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki gece kıyâmı/kalkışı daha tesirli ve onda okumak daha elverişlidir. Muhakkak ki gündüzde seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını zikret, her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel.“ 3797
İslâm tarihinde belirtildiğine göre bu sûre indikten sonra Allah’ın Rasûlü ve O’na iman edenler gecenin büyük bir bölümünü dizleri şişinceye kadar ibâdetle geçirmişlerdir. Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’indeki rivâyetlere göre Müzzemmil sûresinin başındaki bu âyetler gece ibâdetini farz kılmıştır. Daha sonra mü’minlerin bu durumunu gören Allah teâlâ, bir yıl sonra aynı sûrenin son âyetlerinde belirtildiği üzere bu farziyeti kaldırmış ve gece ibâdeti sünnet olarak kalmıştır. Tabii bundan sonra da Rasûlullah (s.a.s.) bu ibâdeti yine bırakmamış, devam ettirmiş, ümmetinin de farz olarak değil de sünnet olarak sürdürmelerini ısrarla istemiştir.
Şimdi iyi düşünelim; şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış, küfür ve şirk bizi bombardımana tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde, her ânında ve her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını, yayını, sokağı, kitabı, çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların kesintisiz hücumuna
3795] 51/Zâriyât, 17-18
3796] 3/Âl-i İmrân, 16-17
3797] 73/Müzzemmil, 1-8
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 933 -
muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağnağı altındayız. Bu alev ve ateşler içerisinden sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek zaman ve tek mekân gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan sonra yine küfrün üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek gücü temin edebileceğimiz tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü amansız ve kesintisiz hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz enerjiyi alabileceğimiz başka bir zaman ve mekân var mıdır?
Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların, onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki, en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 3798
3798] Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 99-103
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Teheccüd ve Namazla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Teheccüd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime (1 Yerde): 17/İsrâ, 79.
B- Nâfile Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 17/İsrâ, 79; 21/Enbiyâ, 72.
C- Namaz Anlamındaki Salât (Sallâ) Kelimesi ve Türevlerini Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 99 Yerde; es-Salât 67 Yerde): 2/Bakara, 3, 43, 45, 83, 110, 125, 153, 157, 177, 238, 238, 277; 3/Âl-i İmrân, 39; 4/Nisâ, 43, 77, 101, 102, 102, 102, 103, 103, 142, 162; 5/Mâide, 6, 12, 55, 58, 91, 106; 6/En’âm, 72, 92, 162; 7/A’râf, 170; 8/enfâl, 3, 35; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 54, 71, 84, 99, 103, 103; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 87, 114; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31, 37, 40; 17/isrâ, 78, 110; 19/Meryem, 31, 55, 59; 20/Tâhâ, 14, 132; 21/Enbiyâ, 73; 22/Hacc, 35, 40, 41, 78; 23/Mü’minûn, 2, 9; 24/Nûr, 37, 41, 56, 58, 58; 27/Neml, 3; 29/Ankebût, 45, 45; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 4, 17; 33/Ahzâb, 33, 43, 56, 56; 35/Fâtır, 18, 29; 42/Şûrâ, 38; 58/Mücâdele, 13; 62/Cum’a, 9, 10; 70/Meâric, 22, 23, 34; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 43; 75/Kıyâme, 31; 87/A’lâ, 15; 96/Alak, 10; 98/Beyyine, 5; 107/Mâun, 4, 5; 108/Kevser, 2. (Yukarıdaki âyetlerdeki salât kelimesi, birkaç yerde namaz dışında anlamda kullanılır. Duâ anlamında: 9/Tevbe, 99, 103, 103. Rahmet anlamında: 2/Bakara, 157; Allah’ın rahmeti, meleklerin duâsı anlamında: 33/Ahzâb, 43, 56; Rasûlullah’a salevat getirmek, duâ etmek: 33/Ahzâb, 56; Havra veya namaz: 22/Hacc, 40)
D- Namazların Dosdoğru Kılınması Anlamındaki İkame Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 60 Yerde): 2/Bakara, 3, 20, 43, 83, 110, 177, 238, 277; 3/Âl-i İmrân, 39; 4/Nisâ, 77, 102, 102, 103, 142, 142, 162; 5/Mâide, 6, 12, 55; 6/En’âm, 72; 7/A’râf, 29, 170; 8/Enfâl, 3; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 71, 84, 108, 108; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 114; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31, 37; 17/İsrâ, 78; 18/Kehf, 14; 20/Tâhâ, 14; 22/Hacc, 26, 35, 41, 78; 24/Nûr, 56; 25/Furkan, 64; 27/Neml, 3; 29/Ankebût, 45; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 4, 17; 33/Ahzâb, 33; 35/Fâtır, 18, 29; 39/Zümer, 9; 42/Şûrâ, 13, 38; 52/Tûr, 48; 55/Rahmân, 9; 58/Mücâdele, 13; 72/Cinn, 19; 73/Müzzemmil, 2, 20, 20; 74/Müddessir, 2; 98/Beyine, 5.
E- Namaz ve Namaz Kılmak Hakkında Âyet-i Kerimeler
a- Namazın Farziyeti: Nisa, 103.
b- Namaz Kılmak: Bakara, 3, 43, 238; En'am, 72, 92; Hacc, 77, Mü'minun, 9; Lokman, 4; Meâric, 22-23; A'lâ, 15, 18-19.
c- Önceki Şeriatlarda Namaz: A'lâ, 15, 18-19.
d- Namaz İle Allah'tan Yardım İstemek: Bakara, 45, 153.
e- Namazı Dosdoğru Kılmak: Bakara, 83, 110, 177, 277; Nisa, 103; Maide, 55; Enfal, 3; Tevbe, 71; İbrahim, 31, Hacc, 35, 41, 78; Nur, 37, 56; Neml, 3; Ankebut, 45; Rûm, 31, Lokman, 17; Fâtır, 29-30; Şura, 38; Mücâdele, 13; Meâric, 34; Müzzemmil, 20.
f- Namaz, Allah İçindir: En'am, 162.
g- Namaz, Günahları Giderir: Hûd, 114.
h- Namaz Kılanların Mükâfatı: Tevbe, 112.
i- Namazı Emretmek: Taha, 132.
j- Namaz, Her Türlü Kötülükten Alıkor: Ankebut, 45.
k- Namaz, En Büyük Zikirdir: Ankebut, 45.
l- Namaza Engel Olanlar: Maide, 91.
m- Namazı Yasaklayanlar: Alak, 9-19.
n- Beş Vakit Namaz Kılmak: Hûd, 114; İsra, 78; Taha, 130; Rûm, 17-18.
F- Beş Vakit Namaz
a- Sabah Namazı: İsra, 78; Rûm, 17; Kaf, 39, Tûr, 49.
b- Öğle Namazı: Rûm, 18; Kaf, 39.
c- İkindi Namazı: Bakara, 238; Rûm, 18; Kaf, 39.
d- Akşam Namazı: Rûm, 17; Kaf, 40; Tûr, 49; insan, 26.
e- Yatsı Namazı: Rûm, 17; Kaf, 40; Tûr, 49; insan, 26.
G- Namaz Vakitleri
a- Sabah, Öğle, İkindi, Akşam ve Yatsı Namazlarının Vakti: Hûd, 111; İsra, 78; Taha, 130.
b- Cuma Namazının Vakti: Cum'a, 9
H- Namazın Farzları
a- Abdest ve Gusül Abdesti Almak: Maide, 6
b- Teyemmüm Yapmak: Nisa, 43; Maide, 6
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 935 -
c- Necasetten (Maddî Pisliklerden) Temizlenmek: Müddessir. 4
d- Setr-i Avret (Örtünmek): A'raf, 31
e- İstikbal-i Kıble (Kıbleye Dönmek): A'raf, 29; Bakara, 144
f- Vakit (Namazı Vaktinde Kılmak): Nisa, 103
g- İftitah (Başlangıç) Tekbiri: A'lâ, 15
h- Kıraat (Kur'an Okumak): İsra, 110; Müzzemmil, 20
i- Rükû: Bakara, 43; Al-i İmran, 43
I- Cemaat
a- Cemaata Devam Etmek: Bakara, 43; Al-i İmran, 43
b- İmamın Namazı Kısa Tutması: Müzzemmil, 20
J- Namaz Âdâbı
a- Namazı Dosdoğru Kılmak: Bakara, 83, 110, 177, 277; Nisa, 103; Maide, 55; Enfal, 3, Tevbe, 71; İbrahim, 31; Hacc, 35, 41, 78; Nur, 37, 56; Neml, 3; Ankebut, 45; Rûm, 31; Lokman, 17; Fâtır, 29-30; Şura, 38; Mücâdele, 13; Meâric, 34; Müzzemmil, 20.
b- Namazda Huşû (Kalp Huzuru ve Tevazu): Bakara, 238; Mü'minun, 2.
c- Namazda Gafil Bulunmaktan Sakınmak: Mâun, 4-6
d- Okuma Sırasında Ses Tonu: İsra, 110
e- Ta'dil-i Erkân: Meâric, 34
f- Münafıklar, Namaza Üşenerek Kalkarlar: Nisa, 142; Tevbe, 54; Mâun, 4-6
g- Namazda Sübhaneke Okumak: Tûr, 48
h- Namazdan Sonra Tesbih Etmek: Bakara, 45, 153.
K- Cuma Namazı
a- Cuma Namazının Farziyeti: Cum'a, 9
b- Cuma Vaktinde Alışverişi ve Her Türlü İşi Bırakmak: Cum'a, 9-11
c- Cum'a Gününün Fazileti: Bürûc, 3.
L- Diğer Namazlar
a- Teheccüd Namazı (Gece Namazı): İsra, 79-80; Furkan, 64; Secde, 16; Zâriyat, 17-18.
b- Korku Namazı (Savaşta Namaz): Bakara, 239; Nisa, 101-103.
c- Yolcu (Misafir) Namazı: Nisa, 101
d- Bayram Namazı: Kevser, 2
e- Cenaze Namazı: Tevbe, 84
f- Duhâ (Kuşluk) Namazı: Sâd, 18
Namazla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
1. Namaz Bölümü: 8, 206; 16, 623-624
2. Namaz Hakkında Umumi Açıklama: 8, 207; 9, 360
3. Namazın Fazileti: 8, 212
4. Namaz Ne Demek: 8, 207-208
5. Namazın Kadrinin Yüceliği: 13, 248-249; 17, 100
6. Namaz Allah İle Meşguliyettir: 8, 552
7. Namazda Kişi Allah İle Yüz Yüzedir: 17, 43
8. Namazın Bedene de Faydası Vardır: 17, 444
9. Namazın Göz Sağlığı Açısından Ehemmiyeti: 11, 396-397
10. Namaza Düşkünlük Misali: 8, 223
11. Namazın Ehemmiyeti ve Üstünlüğü: 12, 264
12. Namaz Beş Vakittir: 8, 229
13. Namaz Devletin Meselesidir: 8, 263
14. Namaz Dışındaki İbâdetleri Yerine Getirmemenin Cezası: 8, 252
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
15. Namaz Elli Vakitten Beş Vakte Nasıl İnmiştir: 8, 225; 17, 101
16. Namaz Günaha Keffarettir: 17, 100
17. Namazı İnkâr Edenle Savaşmak: 7, 343
18. Namaz, İbâdet, insanı Dinlendirir: 9, 415
19. Namazları Makbul Olmayan Üç Kişi: 9, 129-131
20. Namaz, Önceki Peygamber ve Ümmetlerine de Farzdı: 8, 260
21. Namaz Şifadır: 17, 444
22. Aile Fertleri Namaz İçin Birbirlerini Uyandırır. İmtina Edenin Yüzüne Su Serpilir: 9, 309-310
23. Namazla Zekât Bir Bütündür, Ayrılmazlar: 7, 340-343
24. Ashab'ın Ok Darbelerine Galebe Çaldığı Namazdan Aldıkları Haz: 10, 456-458
25. Beş Vakit Namaza Devam Etmek: 8, 231
26. Beş Vakit Namazın Farz Oluşu: 17, 100
27. Beş Vakit Namaz Mirac'da Farz Kılınmıştı: 8, 229
28. Cibril (a.s.)'ın Namaz Vakitlerini Peygamber'e Tatbikî Olarak Öğretmesi: 8, 260; 444-446
29. Kişinin Allah'a Borçları Arasında En Mühimi Namazdır: 14, 372
30. Müşterilerine Güven Duygusu Vermek İçin Namaz Kılmak veya İbâdet Etmek: 7, 313
31. Şeytanın Namaz Kılana Mûsâllat Olması: 8, 320
32. Namazı Terkeden: 17, 48
33. Namazı Terketmenin Tehlikesi: 8, 249-251; 17, 48
34. Tadil-i Erkânın Hükmü: 8, 441
35. Namaz Vakitleri: 8, 256
36. Fatiha'sız Namaz Olur mu: 8, 404-406
37. Namazda Selâmdan Sonra Üç Kere Estağfirullah Demek: 7, 41
38. Namazı Bitirdikten Sonra Rasûlullah'ın Okuduğu Duâ: 7, 41
39. Namazların Herbirinin Arkasından Muavvizeteyn Okumak: 7, 44
40. Rükû ve Secdede Beli Tam Doğrultmak: 8, 441
41. Secdenin Hikmetleri: 8, 456
42. Yatsıdan Önce Yatılmaz, Sonra Konuşulmaz: 16, 625-626
43. Sabah ve Yatsıyı Cemaatle Kılan Geceyi İhya Etmiştir: 13, 232-233
44. Sabah Namazına Kalkamayan Kimsenin Kulağına Şeytan İşemiştir: 9, 313-314
45. Namazı İlk Giriş Vaktinde ve Son Çıkış Vaktinde Kılmak: 8, 256-257
46. Namazı Geciktirenin Durumu: 8, 314
47. Namaz Kılınan Yerler: 8, 532
48. Namaz Her Yerde Kılınabilir: 8, 544
49. Namaz Kılınan Yer Temiz Olmalıdır: 8, 532
50. Namaz, Kılındığı Yere Göre Sevabı Artar: 17, 104
51. Camide Namaz: 17, 103
52. İşyerinde Namaz Kılmak: 8, 548
53. Nafile Namazlar: 9, 257-258; 13, 229-230
54. Nafilenin Önemi: 13, 245-246
55. Evde Kılınan Nafile Namaz Nurdur: 17, 95-96
56. Gece Namazı İçin Rasûlullah Ne Zaman Kalkardı: 9, 316
57. Gece Namazı İçin Karı-Koca Birbirlerini Teşvik Etmelidirler: 9, 309-310
58. Gece Namazı İkişer İkişer Kılınır: 9, 278
59. Gece Namazının Üzerinde Niçin Çok Israr Ediliyor: 9, 325
60. Gece Namazını Peygamber'in Kılması ve Bunun Ümmete Farz Olmasından Korktuğu: 9, 161-162
61. Rasûlullah, Teheccüd Namazını Hiç Terketmedi: 9, 309
62. Rasûlullah'ın Teheccüd Namazının Uzunluğu: 8, 508
63. Rasûllah'ın Teheccüd Namazına Kalktığı Zaman Okuduğu Duâ: 7, 45
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 937 -
64. Kıyamu'l-Leyl: 17, 88
65. Kıyamu'l-Leyl'den Maksat: 9, 323
66. Kıyamu'l-Leylin Müddeti: 9, 321
67. Kıyamu'l-Leyl ve Aile: 9, 324
68. Kıyamu'l-Leyl ve Ehemmiyeti: 9, 318
69. Teravih Hz. Ömer Zamanında Cemaatle Kılınmaya Başlamıştır: 9, 334
70. Teravih Rasûlullah Zamanında Cemaatle Hiç Kılındı mı: 9, 338-339
71. Teravihi Rasûlullah'ın Cemaatle Kılmamasındaki Hikmet: 9, 336-337
72. Teravih Namazının Uzun Olması: 8, 399
73. Teravihi Rasûlullah kaç Rekât Kılardı: 9, 339-341
74. Yemek ve Abdest İhtiyaçlarının Namazdan Önceye Alınması: 9, 47-48
75. Namazda Bakınmak Helak Olmaktır: 9, 19
76. Namazda namazla İlgili Olmayan Şeyleri Tefekkür Etmek: 8, 10
77. Namazda Riâyet Edilmesi Gereken Hususlar: 8, 443-445
78. Namazda Sağa Sola ve Semaya Bakmak: 9, 18-20
79. Namazda, Şehadet Parmağını Kaldırmanın Hükmü: 8, 495
80. Namazda Uyanan Kimselerin Uyanamayanları Kaldırması: 8, 364
81. Namazdan Çalmak: 8, 442
82. Namazdan Sonra Cemaat Sesli Zikir Yapabilir mi: 9, 408
83. Namazı Alelacele Kılmak: 8, 392
84. Namazı Alelacele Kılan Kimseye Rasûlullah'ın Yaptığı İhtar: 8, 504-505
85. Namazı Çabuk Kılanların Teşbihi: 8, 314
86. Namazları Beklemenin Mükâfatı: 17, 16
87. Namazı Faydasız Olan Üç Kişi: 17, 36
88. Namazın Uzunluğu ve Kısalığı Hakkında: 8, 507
89. Namazı Uzun Kılmanın Fazileti: 8, 508
90. Namazı Fazla Uzatmak: 12, 300
91. Namazı Görsünler Diye Güzel Kılmak: 17, 587
92. Namazı Ta'dil-i Erkân İle Kılmak: 8, 451
93. Namazın Rekâtlarında Şüpheye Düşen Kimse İçin Taharri: 9, 57-58
94. Rasûlullah'ın Namazı Öğretme Şekli: 8. 454-455
95. Rasûllah, Araya Zikir Gibi Bir Şeyle Fâsıla Koymadan Peşpeşe Namazı Hoş Karşılamadı: 9, 408-409
96. Rasûlullah'ın Ashabını Namaza Kaldırma Şekli: 8, 364
97. Rasûlullah'ın Çok Namaz Kılması: 17, 105
98. Rasûlullah'ın Üzüldüğü Zaman Namaz Kılması: 8. 222
99. Rasûlullah'ın Namaz İle İlgili Üç Âdâbı ikaz Etmesi: 8, 453
100. Rasûlullah'ın Namaz Kılış Şekli: 8, 503
101. Rasûlullah'ın Namazının Uzunluğu: 8, 508-509
102. Rasûlullah'ın Namazını Kılmadığı Kimseleri Vasfı: 7, 336
103. Rasûlullah'ın Namaz ve Hutbesinin Vasatlığı: 9, 205-209
104. Önceden Namazını Kılan Birinin Cemaate Rastladığında Tekrar Kılmasının Mubahlığı: 9, 168-169
105. Fatihasız Namaz Olur mu: 8, 404-406
106. Namaz Esnasında Elbiseyi Bol Giymek: 8, 378-380
107. Tembellikle Namazı Terkedenlerin Tekfiri Mümkün müdür: 10, 456
108. Kul ile Küfür Arasında Namazın Terki Vardır Hadisinin Te'vili: 8, 252
109. Müslüman ile Şirk Arasındaki Fark, Namazı Terketmesidir: 8, 249
110. Namaz Kılmayan Küfre Düşer: 8, 250
111. Namaz Kılmayan Kâfir midir: 8, 251
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
112. Namaz Kılmayan Öldürülür mü: 8, 251
113. Namazı Terk Eden: 17, 48
114. Namazı Terk Etmenin Tehlikesi: 8, 249-251; 17, 48
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Gece İbadeti, Abdülhakim Yüce, Nil Y.
2. Gece Yolcuları, Seyyid bin Hüseyin el Affânî, Polen Y.
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Azim Y. s. 175-179
4. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 80-81
5. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 459-461
6. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 171-172
7. Tefhimü'l Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1 s. 49
8. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 83-85
9. Min Vahyi'l Kur'an Tefsir Dersleri, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 44-45
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5, s. 17-49
11. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırk Ambarlar y.455-459
12. İbâdetlerde Şekil ve Mana İlişkisi, Ruhi Özcan, Ravza Y. s. 23-64
13. Dört Rükûn (Namaz, Zekât, Oruç, Hac), Ebul Hasen En-Nedvi, İslâmî Neş. s. 9-101
14. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 65-107
15. İbadet, Yaşar İşcan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
16. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 85-93
17. Akaid ve Şeriat, Mahmud Şeltut, Yöneliş Y. s. 186-204
18. Kur'an'da Mü'minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 105-108
19. Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 1 s. 191-193
20. İlmihal İSAM Y. c.1 s. 219-223
21. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 86-88
22. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 185-204
23. Dini Hayâtın Psiko - Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 91-116
24. Kur'an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 185-193
25. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 50-55
26. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c1, s. 20-29; c. 3, s. 289-294
27. Risale-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 360-363
28. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 98-100
29. Hadislerle Hz. Peygamber’in Namaz Kılma Şekli, Muhammed Nâsıruddin el-Albânî, Beka Y.
30. Namazda Huşûya Götüren 33 Etken, M. Salih el-Müneccid, Karınca Y.
31. İslâm’da Namazı Terketmenin Hükmü, Muhammed Ebu Said el-Yarbuzi, S. Arabistan
32. Sabah Namazına Nasıl Kalkılır? Cemil Tokpınar, Nesil Y.
33. Namaz Gözaydınlığım, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
34. Namaz Duâları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 80-81
35. Namaz (Bir Tevhid Eylemi) Abdullah Yıldız, Pınar Y.
36. Namaz (Fert ve Toplum Hayâtındaki Etkileri) Hasan Turabi, Risale Y.
37. Namazın Maddi Manevi Faydaları, Mehmet Bayrak, Abdullah Işıklar Kitabevi
38. Namaz (Hikmeti, Mânâsı ve Kaideleriyle), Abdullah Büyük ve Heyet, Ribat Neşriyat
39. Namazı Dosdoğru Kılmak, Mehmed Şevket Eygi, Bedir Y.
40. Namazın Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
41. Namaz Bilinci, İhsan Kebir, Denge Y.
42. Namaz, İzzetullah Radmeneş, Endişe Y.
43. Namaz, M. Zahid Kotku, Seha Neşriyat
44. Namaz, Nûrullah Abalı, İklim Y.
45. Namaz Dinin Direğidir, Ahmed bin Zeyni Dahlan, Bedir Y.
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ
- 939 -
46. Namaz Konusunda Müslümanlara Uyarı, Muhammed Raşid Halebi, Bedir Y.
47. Namaz Rehberi, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
48. Namazın Hikmeti, Muhsin Kıraati, Kevser Y.
49. Namaza İlk Adım, Feridun Fazıl Yüceler, Akçağ Y.
50. Namazın Fazileti, Heyet, Ankara Fazilet Y.
51. Namazın Fazileti ve Terk Etmenin Cezası, Yusuf bin İsmail Nebhani, Pamuk Y.
52. Namazla Dirilme, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
53. Namazla Kıyam Etmek, Abdullah Büyük, Suffe Y.
54. Namaz Konusunda Müslümanlara Uyarı, Muhammed Raşid Halebi, Bedir Y.
55. Niçin Namaz, Vehbi Karakaş, Timaş Y.
56. Niçin Namaz Kılıyoruz? M. Ahmed İsami el-Mukaten, Karınca Y.
57. Gençlik ve Namaz, Yusuf Özcan, Türdav A. Ş.
58. Gözümün Nûru Namaz, - Nurs Basım Yayın
59. Ruhu's-Salat ve Tercümesi, Yusuf bin Zeynüddin, Fazilet Neşriyat
60. Ruhun Miracı Namaz, Büşra Cırık, Miraç Y.
61. İslâm'a Göre Namazı Terketmenin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidi Çekirdek Y.
62. Cemaat, İsmail Çetin, Dilara Y.
63. En Büyük Saadet Kaynağı Namaz, Ekrem Doğanay, Eminelbirliği Y.
64. Ezan, Cami ve Namaz, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
65. Hadislerle Peygamberimiz'in Namaz Kılma Şekli, M. Nasıruddin El-Bani, Aksa Y.
66. İbâdet, Yaşar İşcan, D. İ. B. Y.
67. İbâdet, Yusuf El Kardavi,
68. Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbâdet, Abdullah Aymaz, Çağlayan Y.
69. Kur'an'da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz...
70. Kıble Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
71. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
72. Kulluk, İmam İbni Teymiyye, İhyâ Y.
73. Türkiye'de Cuma Namazı Sahih midir? Ahmet Yılmaz, Sivas Şura Y./ Furkan Kitabevi
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 941 -
Kavram no 177
Görevlerimiz 41
Su ve Yağmur; Namaz
TEMİZLİK / TAHÂRET
• Tahâret/Temizlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Gönül Temizliği; Tezkiye
• Kur'ân-ı Kerim'de Temizlik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Temizlik
• Temizlik İçin Büyük Nimet; Su
• Kâinattaki İlâhî Temizlik Kanunu
• Tuvaletten Sonra En İyi Temizlik Nasıl Yapılır?
• Dört Yüz Yıl Avrupa Pislik İçinde Yüzdü
• Temizliğin Zıddı; Necâset ve Necis
• Temizliğin Zıddı Olan Diğer Kavramlar; Hubs, Rics, Hades
• İbâdet Öncesi Temizlik; Abdest
• Tepeden Tırnağa Temizlik; Gusul/Boy Abdesti
• Abdest ve Guslün Faydaları
“Sana kadınların ay halini (hayızı) sorarlar. De ki: ‘O, bir ezâdır (bir çeşit hastalıktır). Ayhalinde olan kadınlardan uzak durun (onlarla cinsî temasta bulunmayın). Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.“ 3799
Tahâret/Temizlik; Anlam ve Mâhiyeti
“Tahâret“, kelimenin tam anlamıyla temizlik demektir. Aynı kökten gelen ‘tuhr’ de yine temizlik anlamına gelir. ‘Tahera’ temizledi, ‘tatahhur’ temizlenme, ‘tahûr’ veya ‘tâhir’ temiz mânâlarına gelmektedir. Tahâret iki kısımdır: a- Cisim temizliği (maddî temizlik), b- Nefis temizliği (mânevî temizlik).
Allah (c.c.) peygamberliğin ilk yıllarında Hz. Muhammed’e (s.a.s.) şöyle söylüyor: “Ey bürünüp örtünen! Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut, Rabbini tekbir et (yücelt). Elbiseni de temizle (tahhir). Pislikten (şirkten veya görünen pislikten) kaçınıp uzaklaş.“ 3800
Abdest ve gusül bir temizlenme fiilidir. Dolaysıyla mü’minler ibâdet etmek için abdest alırlar, gerekirse gusül yaparlar. Hayızlı kadınlar da hayızlarının sonunda temizlenirler, yani gusül abdesti alırlar. Kur’an, bütün bunları ‘tahâret’ ile veya bunun fiil şeklinde kullanımı ile anlatmaktadır. Kur’an, hayızdan temizleninceye kadar kadınlara yaklaşılmamasını,3801 namaz için abdest alınmasını,
3799] 2/Bakara, 222
3800] 74/Müdessir, 1-5
3801] 2/Bakara, 222
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cünüplük halinde yıkanılmasını emrediyor.3802 Bütün bunların sebebi Allah’ın mü’minleri temizlemek (tathir etmek) istemesidir.
Fıkıh ilminde her türlü maddî temizliğe ‘tahâret’ adı verilir. Tahâret, ibâdet yapabilmek için zorunlu bir faâliyettir.
Tahâret, aynı zamanda beden ve çevre temizliğidir. Allah (c.c.) hem maddî hem de mânevî olarak temiz olanları (mutahharûn’u) sever. İslâm temizlik (tahâret) dinidir denilse yanlış olmaz. Bütün hadis kitaplarında ve fıkıh kitaplarında bir tahâret bölümü vardır. Müslümanın ibâdet için veya normal bir şekilde nasıl temizleneceği uzun uzadıya anlatılır. Çünkü mânevî temizlenmeyi kazandıracak olan, maddî olarak temizliktir.
Şu hadis maddî anlamdaki tahâretin önemine yeterince işaret ediyor: “Temizlik (abdest) imanın bir parçasıdır. El-Hamdü lillâh sözü amel terazisini doldurur. Sübhanallahi ve’l hamdu lillâhi, (Allah’ın şânı pek yücedir, hamd O’na aittir) sözü göklerle yerin arasını doldurur. Namaz nûrdur. Sadaka (kurtarıcı bir) delildir. Sabır ışıktır. Kur’an senin lehine ve aleyhine bir delildir…“ 3803
İslâm ulemâsı hikmet'i “bir şeyin meşrû olmasını gerektiren nesne“ şeklinde târif etmiştir. Temizliğin meşhur olan hikmetlerinden bazıları şunlardır: Günahlara kefâret olması, şeytanı defetmesi, kızgınlık ve gadab sebebiyle meydana gelen hareketi gidermesi, dünyada vücûdun uzuvlarını yıkamakla âhirette de güzelleşmesi. Hz. Osman bin Affan (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte: “Her kim Allah Teâlâ'nın emrettiği gibi abdest alırsa, farz namazlar arasındaki günahlara keffâret olur.“ 3804 buyurduğu bilinmektedir.
Allah Teâlâ, insanlara elbiselerini temiz tutmalarını, pislikten arınmalarını ve tertemiz olmalarını teklif etmiş, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bu konuda mü'minlere örnek olmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de “...Orada tertemiz olmak isteyen kimseler vardır. Allah da tertemiz onları sever.“ 3805 hükmü beyan buyrulmuştur. İbn Kesir su ile temizlenmek hususunda aşırı titizlik gösteren ensârın (Medinelilerin) bu âyet-i kerîme ile övüldüğünü kaydeder.3806 Fakat âyetin hükmü umûmidir ve temizlik teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Temizlik, imânın yarısıdır.“ 3807 diyerek mü’minleri bu hususta uyarmıştır.
Allah Teâlâ'ya kulluk edebilmek ve O'nun rızâsını kazanabilmek için temizlik ilk şarttır. Çünkü tahâretsiz yapılması mümkün olmayan birçok ibâdet vardır. Her Müslüman bilir ki; gerek hakiki pisliği (necâseti), gerek hades denilen mânevî pisliği temizlemeden namaz kılınamaz. Tahâretin sebebi, namazın farz olmasıdır. Müslümanların tahâret hususunda titiz olmaları, ibâdet hayatıyla yakından alâkalıdır. Avret mahallindeki ve koltuk altındaki kılların tıraş edilmesi, tırnakların kesilmesi ve diğer temizlik hususunda hassas olmak vâciptir. Zira bu hususlarda sünnet vârid olmuştur. 3808
3802] 5/Mâide, 6
3803] Müslim, Tahâre 1, hadis no: 223; İbn Mâce, Tahâre 5, hadis no: 280; Tirmizî, Deavât 86, hadis no: 3517; Nesâî, Zekât 1; Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 655-658
3804] Müslim, Tahâre 4
3805] 9/Tevbe, 108
3806] Tefsir, II, 389
3807] Müslim, Tahâre, 1
3808] Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 88
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 943 -
Temizlik: Bedenin ve ruhun maddî-mânevî pisliklerden uzak tutulmasına temizlik denir. İslâm, Müslümanları bazı görevleri yerine getirmekle mükellef tutmuştur. Bu görevlerden bir kısmı Müslümanın rûhî yönünü bir kısmı da maddî yönünü ilgilendirir. Dinin kesinlikle yerine getirilmesini istediği bedenî görevlerin aksatılması vücudun çeşitli rahatsızlıklara yakalanması ve dinî-ahlâkî görevlerin yapılabilme güçlüğünü ortaya çıkarır. Bunun için bedenî görevleri titizlikle yerine getirmek, sağlıklı ve her an her türlü görevleri eksiksiz yapabilecek bir beden yapısına sahip olmak, ahlâkî bir yükümlülüktür.
Bedenî görevlerin başında temizlik gelir. Nitekim bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Orada (takvâ mescidinde, Mescid-i Kuba'da) günahlardan ve pisliklerden temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever.“ 3809 Âyetten de anlaşılacağı gibi, sadece gözle görülen maddî kirler değil; günah ve kötülükler gibi mânevî kötülükler de pis sayılmış ve müslümanların bunlardan arınmaları istenmiştir. Peygamber’in (s.a.s.) “Temizlik imanın yarısıdır.“3810 buyurması da temizliğin önemini gösterir.
Temizlik, gerek maddî gerek manevî olsun bir müslümanın mutlaka riâyet etmesi gereken bir husustur. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Temizlik imanın yarısıdır“; “Namazın anahtarı temizliktir“ gibi beyanlarıyla temizliksiz dînî hayatın, dindârlığın mümkün olamayacağını mü'minlerin vicdanına yerleştirmeye çalışmıştır. “Temizlik“in dinin, dinî hayatın yarısını, hem de ikinci yarının tahakkuku için şart olan evvelki yarıyı teşkil ettiğini nasslardan anlıyoruz Tabiîdir ki bu durum, müslüman nazarında temizliğin ehemmiyetini fevkalâde artırmış oluyor, zira maddî manevî bütün amellerin makbul ve mûteber olması bunun varlığına bağlanmıştır. Nitekim hadiste: “Temizlik olmayınca namaz kabul edilmez.“ denmektedir.
Aslında kabul edilmesi için koşulan temizlik şartı sadece namaza has değildir. Allah için yapılan herbir şeyin kabul edilmesi, onun temiz olmasına bağlıdır. “İbâdet riyâ ile kirlenirse makbul değildir.“; “Sadaka, zekât meşru yoldan kazanılmış helâl maldan değilse makbul değil.“; “Yenilip içilen şeyler, alınan gıdalar temiz/helâl değilse yapılan duâların, edilen ibâdetlerin hiçbirisi makbul değildir.“; “Allah temizdir ve sadece temiz olanı kabul eder.“; “Sözün temiz olanı, amelin salih olanı O'na yükselir.“ 3811
Şu halde kişi müslüman olabilmek, Allah'a lâyık kul olabilmek için pek çok yönlerden, maddeten ve mânen temiz olmak zorundadır. Burada temizlik şartı mutlaktır. Maddî temizlik veya manevî temizlik diye tahsise imkân yoktur. Zira önce de söylediğimiz gibi İslâm ceset ve ruhu ayrı ayrı mütâlaa ederek, sadece birini üstün görüp diğerini ihmâl etmiyor, ikisinin de terbiye ve kemâlini istiyor, ikisinin de terbiyesinde temizliği ilk şart kılıyor. Ruhu kirleten şirk, kibir, ucub, yalan, gıybet, haset, gadab, dedikodu, mâlâyânî şeylerle iştigal, haram bakış, fısk, gaflet, kötü söz, yeis, fahr, israf, cimrilik, merhametsizlik... gibi mânevi kirlerden1 şiddetle nehyedildiği gibi, ibâdete mâni birkısım maddî pisliklerden de haber verip bunlardan da uzak durmayı emretmektedir.
Hattâ Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetleri, birçok dinî emirlerin, “temizlik“in gerçekleşmesi için konulmuş olduğunu ifade etmektedir. Meselâ namaz kılmak için
3809] 9/Tevbe, 108
3810] Müslim, Tahâre, 1
3811] bk. 35/Fâtır, 10; 2/Bakara 264; 107/Mâûn, 6
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şart olan gusül, abdest veya ihtiyaç durumunda her ikisinin yerini tutmak üzere teyemmüm gibi vâsıtalarla temizlik yapılmasını emreden âyetten sonra: “Allah (bu emirle) size bir güçlük dilemez, fakat sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister“ 3812 dendiği gibi, zekâtla ilgili olarak da “Onların mallarından bir zekât al ki onunla kendilerini temizlemiş, tezkiye etmiş olasın“ 3813 denmektedir. Hz. Peygamberin: “Her şey için bir zekât (temizleyici) vardır, cesedin zekâtı da oruçtur“ sözü, orucun da bir başka temizlik için konduğunu ifade etmektedir. Bilindiği üzere, zekât lügatte nemâ (artma) ma'nâsına geldiği gibi tathîr/temizleme mânâsına da gelmekte ve şer'î örfte iki ma'nâda birlikte kullanılmaktadır.
Bu ifadeler az önce söylediklerimizin zıddına, insana farz kılınan amellerden esas maksadın “İnsanı hakîkî temizliğe kavuşturmak“ olduğunu göstermektedir. Yani temizlik, dinde hem vâsıta, hem gâye olmaktadır. İslâm'da temizliğe birinci plânda verilen bu ehemmiyetin bir ifadesi olarak hemen hemen bütün hadis ve fıkıh kitapları, tahâretle ilgili bölüme en başta yer verirler, ondan sonra diğer bölümlere geçerler. Meselâ Kütüb-i Sitte'nin, Buhârî dışında kalan beş kitabı böyledir. Buhârî en başa Kitâbu'l-İmân'ı koymuştur.
Gazalî, İslâm'ın mü'minlerden taleb ettiği maddî ve manevî temizliği dört mertebeye ayırır:
1- Zâhir'in temizliği: Bu hadesten, necâsetten ve fuzûliyattan temizliktir.
2- İnsan âzâlarının (cevârih) birkısım cürüm ve günahlardan temizliği.
3- Kalbin mezmum ahlâklardan, takbih edilen düşüklüklerden (rezâil) temizlenmesi.
4- Sırrın Allah'tan başka her şeyden temizlenmesi -ki bu Enbiyâ ve Sıddîkin'e has bir temizlik mertebesidir-.
İslâm'ın temizlik anlayışının sahip olduğu bu genişlik ve şümûlü belirttikten sonra hemen ilâve edelim ki biz burada daha ziyade bedenî terbiyeye taalluk eden “zâhir“in temizliği üzerinde duracağız.
Sünnette gelen beyanlara bakınca zâhirin temizliği deyince sadece insan bedeninin temizliği söz konusu değildir. Elbisenin, meskenin ve hatta yaşanan muhit ve çevrenin de temizliği söz konusudur. Zirâ insan bu söylenenlerin hepsiyle birlikte gerçek bütünlüğünü bulmaktadır ve bunların herbirisi insan üzerinde te'sir icra etmektedir. Bu sebeple bir müslümanın içinde yaşadığı fizik ve sosyal çevrenin de maddî ve manevî yönlerden kendi akîde iklimine uygun olması, imân şartlarına göre tanzim edilmiş bulunması gerekmektedir.
a- Beden Ve Elbise Temizliği: Biri hades denen ve gözle görülmeyen hükmi pislikten, diğeri de gözle görülen ve necâset denen maddî pislikten olmak üzere iki ayrı temizliği gerçekleştirmektir. Hades denen hükmî pislik sadece insan vücudu için mevzubahistir. İki çeşittir, birincisi cinsî münasebet veya ihtilâmla hâsıl olur, bundan temizlenmek için bütün vücudun yıkanması gerekir. Diğeri abdesti bozan hallerle hâsıl olur ve vücudun her an dışarı ile teması olan el, yüz, kol ve ayakların yıkanmasını gerektirir. Bu temizlikler olmayınca namaz kılınamaz.
3812] 5/Mâide, 6
3813] 9/Tevbe, 103
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 945 -
Bütün vücudun yıkanması, sâdece büyük hades (cünüplük) şartına bağlı değildir. Bunun dışında normal olarak bir müslümanın haftada en az bir defa yıkanması gerekmektedir. Hz. Peygamber: “Sizden cumaya gelen yıkansın“ demekle kalmaz, “Cuma günü yıkanmak bülûğa ermiş herkese vacibtir“ diyerek tekid eder. Hz. Ali ve Hz. Osman gibi Ashab'tan bazılarının cünüp olmadığı halde, soğuk bile olsa her gün yıkandıkları belirtilir.
Gerek abdest ve gerekse guslün nâkıs olmaması “Allah'ın emrettiği şekilde“ mükemmel olması gerekmektedir. Her ne kadar abdest âzâlarının ikişer ve hatta birer defa yıkanması yeterli ise de mükemmel olması için, hiçbir kuruluk kalmayacak şekilde üçer defa yıkanması lazımdır. Hz. Peygamber alelacele abdest alıp ökçelerini iyi yıkamayan kimseyi görünce “yazık ateşte yanacak olan ökçelere, (abdesti tam al)“ diye uyarmış, tırnak kadar kuru yer bırakan kimseyi “abdestini tam alması için“ geri çevirmiş, ihmâli mümkün olan parmak araları için de: “Su ile ovulmazsa Kıyamet günü Allah ateşle ovacaktır“ diye dikkat çekmiştir. Abdest bozulmadıkça aynı abdestle birkaç vaktin namazını kılmak caiz ise de her vakit için yeni bir abdest teşvik edilmiş, Selef bunu “nur üstüne nur (nûrun alâ nûr)“ olarak tavsif etmiştir. Hz. Peygamber'in Mekke' nin fethedildiği güne kadar her namaz için ayrı abdest aldığı, o gün aynı abdestle beş vakti kıldığı belirtilmiştir.
Hz. Peygamber günlük temizliğin mecburî vasıtası olan abdeste teşvik olarak, müslümanların Kıyamet günü adest uzuvlarında zuhur edecek nurdan bir parlaklıkla diğer ümmetler arasında temayüz edeceğini belirtmekten başka, abdest alan kimse uzuvlarını yıkadıkça o uzuvlarla işlenmiş olan günahların, (onlarda bulunması muhtemel maddî kirler gibi) su ile akıp gideceğini, böylece günahlardan arınmış olarak çıkacağını, abdestin iki vakit arasında işlenen günahlara kefâret olacağını belirtir.
Sünnet, bilhassa el ve ağız gibi hıfzıssıhha noktasından ehemmiyet taşıyan uzuvların yıkanmasını, sadece namaz vakitlerine hasretmemiştir. Uykudan kalkıldığı zaman, abdest almazdan önce, ilk iş ellerin yıkanması gerektiğine dikkat çeker ve: “El nerede geceledi bilemezsiniz“ der. Kezâ (el ve) parmakların yıkanmasında mübâlağalı davranarak iyice yıkanması, aksi takdirde (Kıyamet günü) ateşle yakılacağı bildirilir. Bu meyânda istincadan sonra ve gusül esnasında pislikler yıkandıktan sonra temizliğin tam olabilmesi için ayrıca toprağa sürtülmesi gerekmektedir.
Yemekten evvel ve sonraki yıkamalardan başka, süt gibi yağlı herhangi bir şey (yenilip) içilecek olsa arkadan “yağlı olduğu için“ yıkanması icâb etmektedir. Bilhassa yatma esnasında ellerin mutlaka temiz olması istenmektedir. Yatmadan önce, abdest alıp ayaklar da dâhil bütün abdest uzuvlarının yıkanmasını tavsiye etmekten başka, bilhassa ellerin mutlaka yıkanması gerektiğini belirtmek için Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Elinde bulaşık kokusu olduğu halde yıkamadan uyuyan kimseye herhangi bir rahatsızlık isabet ederse, kendisinden başkasında kabahat aramasın.“
Misvak; Dişleri Fırçalamak: Ağız temizliğinde mühim bir husus misvaktır. Hz. Peygamber her abdest alışında misvak kullanmakla yetinmez, bu vakitler dışında da sık sık misvak kullanırdı. “Ben dişlerimi o kadar misvaklarım ki (bazen) ön dişlerim sökülecek diye korkarım“ diyen Hz. Peygamber'in namaz için evden her çıkışında misvak kullandığı, eve her girişinde ilk yaptığı şeyinde dişlerini
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
misvaklamak olduğu, kezâ herhangi bir sebeple gece uyandığı zaman da dişlerini misvakladığı belirtilir. Misvakın ehemmiyetini belirtmek için “Eğer ümmetime müşkilat çıkarmış olmaktan (korkmasaydım) her namazda misvak emrederdim“; “Misvak kullanın! Zirâ o, ağız için temizlik vesilesi, Rabbülâlemîn içinde rıza ve hoşnutluk sebebidir. Cebrâil her gelişinde bana misvak tavsiye etti. O kadar ki bana ve ümmetime farz kılınacak diye korktum“ buyurur. Yine aynı maksatla: “Kirâmen kâtibîn meleklerini, sahibi bulundukları kimseyi, dişlerinin arasında yemek kırıntısı olduğu halde namaza durur görmek kadar hiçbir şey rahatsız etmez“ der ve misvak kullanılarak kılınan namazın misvaksız kılınana nazaran 70 defa üstün olduğunu söyler.
Sünnete göre, dişleri temizlemenin en pratik ve en müessir vâsıtası misvaktır. Sünnete uygun olan misvâk, erâk ağacından yapılan çubuklardan ibârettir; ince lifleri, kendine has kokusu vardır. Kullanılacak çubuğun müstehab şekli şöyledir. Kullanan kişinin serçe parmağı kalınlığında, karışı uzunluğunda ve kuru olmalıdır. Ucu suda ıslatılınca yumuşar.
Su değmeden dişlere vurulur, sürtme işi yukarıdan aşağı değil enlemesine yapılır. Sadece dişlere değil, diş etlerine, dile ve hatta damağa da misvak yapılır, üç su verilir. Hadîsler, misvaklarken, çubuğun sertçe kullanılmasını tavsiye eder. Müstehab olan her abdest alışta, yatarken, yataktan kalkınca kullanılmasıdır. Misvaktan gâye sadece dişlerdeki kırıntıların, artıkların temizliği değildir.
Âlimler misvakın pek çok faydasını sayarlar. Bazılarını şöyle hatırlatabiliriz:
* Rasûlullah'ın mühim bir sünneti yerine gelmiş olur.
* Allah'ın rızasına vesîledir.
* Ağız temizliğini sağlar.
* Dişleri parlatır, diş etlerini kırmızı kılar.
* Ağız sağlığını sağlar, ağız kokusunu giderir.
* Dişlerin sağlamlığını artırır, diş taşlarını önler.
* Diş etlerini kuvvetlendirir.
* Diş çürümelerini önler.
* Zekâyı artırır.
* Sesi güzelleştirir, konuşmayı kolaylaştırır.
* Göze kuvvet verir.
* Son nefeste kelime-i şehâdeti hatırlattırır.
* İhtiyarlığı geciktirir.
* Mideyi takviye edip, mide hastalıklarını önler.
* Hazmın kolaylaşmasını sağlar.
* Can çekişmeyi kolaylaştırır.
* Bedenin rutubetini keser.
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 947 -
* Sevabı artırarak ömrü bereketli kılar.
Pek çok hastalığın sindirim sistemi ve bilhassa mideden kaynaklandığı gözönüne alınınca mide sağlığına fevkalâde te'sir edecek olan ağız temizliği ve onun yegane vâsıtası misvakın faydaları saymakla bitmez. Sadece “Mideyi takviye etmesi'nin hâsıl edeceği neticeler bütün organlarımıza, dolayısıyla hayatımızın seyrine müessirdir.
Rasûlullah misvakın olmadığı durumlarda parmakla da olsa dişlerin ovulmasını tavsiye etmiştir. Fakihlerimiz, erâk ağacından yapılanı sünnete muvafık bulur ise de başkaca sert ağaçtan da misvak yapılabileceğini söylemiş ve hatta bezle de dişlerin ovulabileceğini belirtmiştir. Bazı yörelerimizde geven kökünden bile misvak yapılmaktadır. Erâk ağacından yapılanın yerini tutmasa da naylon fırçalar da kullanılabilir. Şu halde dinimiz diş temizliğini esas almış olmakta, bunun en güzel vasıtasının da erâk ağacından imâl edilen misvakın olduğunu söylemekte, fakat “illa da bu ağaçtan mamul olanla“ diye bir ısrarda bulunmamaktadır. Dindar doktorlarımızın tavsiye ve rehberliğinde imkânımız dâhilinde olan vâsıtalarla behemahal dişlerimizi temiz tutmalıyız.
Rasûlullah'tan ağız temizliği ile alakalı olarak kitaplarımızın kaydettiği bazı tavsiyeler: “Ağızlarınız Kur'an yoludur, onları misvak ile temizleyin.“ “Misvak kullandıktan sonra kılınan bir namaz, misvak kullanmadan kılınan namazdan sevab yönüyle yetmişbeş kat üstündür.“ “Niye sararmış dişlerinizle yanıma giriyorsunuz? Dişlerinizi misvaklayın.“
Rasûlullah (s.a.s.), gece gündüz, mukim ve sefer halinde misvak kullanmayı hiç ihmâl etmemiştir. Buhârî'nin bir rivâyeti, ölüm döşeğinde iken bile misvakı ihmâl etmediğini belirtir. Ashab-ı Kiram da misvaka gereken ehemmiyeti vermiştir. Rivâyetler, kulaklarının arkasında misvak taşıdıkları halde yola çıktıklarını belirtir.
Buhâri şârihi Aynî, misvakın sünnet-i müekkede olduğunu, mendubiyeti husûsunda icmâ vâki olduğunu; Evzâî“nin: “O, abdestin yarısıdır“ dediğini kaydeder. Misvak hususunda ulemânın ihtilâfı var: Bu neyin sünnetidir? Bazıları, “Abdestin sünnetidir“ demiştir. Bazıları, “Namazın sünnetidir“ demiştir. Bazıları da, “Dinin sünnetidir“ demiştir. Ebû Hanîfe rahimehullah “Dinin sünnetidir“ diyenlerdendir. Rasûlullah (s.a.s.) pekçok kereler abdeste mukârin olmaksızın da misvak kullandığı için, misvağı, dinin sünneti olarak değerlendiren görüş daha kuvvetli ve isabetli gözükmektedir. Hidâye'de müstehab olduğu ifâde edilir. İmam Şâfiî de böyle hükmetmiştir. İbnu Hazm: “O, sünnettir, her namazda yapılabilirse efdaldir. Cuma günü ise gerekli bir farzdır“ der. Ehl-i Zâhirin “vacib“ dediği, İshak İbnu Râhûye'nin: “O vâcibtir, kişi kasden terkederse namaz bâtıldır“ dediği rivâyet edilmiştir. Nevevî, İshak'tan yapılan bu rivâyeti yanlış bulur.
Tuvaletten Sonraki Temizlik: Beden ve elbise temizliğinin diğer bir şartı istincâ ve istibrâdır. Yani gerek büyük abdest gerekse küçük abdest bozduktan sonra bunların bedene ve elbiseye bulaşmasına meydan vermemektir. Bu maksadla def-i hacetten sonra su kullanmak gerekmektedir. Su olmadığı takdirde taşla en az üç kere silmek şarttır. Hz. Peygamber'in önce taş, sonra da su kullanmak suretiyle her ikisiyle temizlik yaptığı, helâda su kullandığı gibi, helâdan çıktıktan sonra da mutlaka her defasında ellerini yıkadığı Hz. Enes ve Hz. Âişe tarafından bildirilmektedir. Büyük abdestten sonraki temizliği su ile yapmanın
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ehemmiyetine bir âyetle Kur'an-ı Kerim de işaret ederek teşvikte bulunur. Mezkûr âyet Medine yakınında bulunan Kuba köyü hakkında gelmiştir ve şöyle der: “... Orada (pisliklerden) iyice temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever.“3814 Bu âyet üzerine Hz. Peygamber, Kubalılara Allah tarafından övülen temizliklerinin ne olduğunu sorunca, helâda su kullandıklarını söylerler.
Hz. Peygamber ehemmiyet verilmeyip ihmâl edilmesi mümkün olan idrar bulaşmalarına ayrı bir ağırlık vererek dikkati çekmekte, ehemmiyetini nazara arzetmektedir: “Sidikten temizlenin. Zira kabir azabının çoğu sidik yüzündendir.“ Diğer bazı hadislerde de kabir azabının sidik ve gıybet yüzünden olduğu belirtilir ki böylece idrar bulaşmaları bizzat Kur'an-ı Kerim'de “ölmüş kardeşinin etini yemek“ olarak tavsif edilen gıybet kadar kötülenmiş, aynı derekede olduğu ifade edilmiş oluyor. Ayakta küçük abdest bozulabileceğine dair rivâyetler mevcut ise de, sıçramalardan emin olunmayan hallerde oturarak yapılması gerektiği anlaşılmaktadır.
Allah Teâlâ belli durumlarda müslümanlara abdest ve boy abdesti almalarını emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin.“ 3815 Peygamber’in (s.a.s.) de hiç olmazsa haftada bir kere vücudun tamamen yıkanmasını ve her türlü kirden ve pis kokulardan arındırılmasını tavsiye ettiğini bilinmektedir. Namaz kılmak için abdest alınması, belli zaman ve durumlarda boy abdestinin alınması mecbûriyetinin olması, Müslümanların, ister istemez her an temiz olmaları sonucunu ortaya çıkaracaktır. Kaldı ki, bir Müslümanın bedenini temizlemesi sadece abdest ve boy abdesti ile sınırlı kalmaz; gerekli gördüğü her yerde yıkanmak, yemeklerden önce ve sonra kesinlikle elleri yıkamak, özellikle ağız ve diş temizliğine dikkat etmek icap eder. Peygamber efendimiz: “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.“3816; “Eğer mü’minlere güçlük verecek olmasaydım, onlara her namaz için misvak kullanmayı emrederdim.“3817; “Yemekten önce ve sonra el yıkamak yemeğe bereket getirir.“3818 buyurmakla el, ağız ve diş temizliğine verdiği önemi göstermiştir. Bu sebeple misvak veya fırça kullanarak dişleri temizlemenin önemli bir sağlık kuralı olduğu unutulmamalıdır.
Beden temizliği konusunda Hz. Peygamber gusül, abdest, istincâ, istibrâ, misvak gibi buraya kadar belirtmiş olduğumuz temizliklerin yapılmasını emretmekle kalmaz, başka hususlara da temas eder. Bu meyanda bıyıkların, tırnakların kesilmesi, koltuk altı ve etek traşlarının yapılmasını da emretmiş, bu fazlalıkların atılmasında en çok kırk günün geçilmemesini istemiştir.
Fazla uzadıkları zaman ve bakımsız, pis bırakıldıkları zaman birer mikrop yuvası olan tırnaklarla, vücudun belli yerlerindeki kılların kesilip temizlenmesine de dikkat edilmeli, saç, sakal, bıyık her zaman taranıp düzeltilmeli ve temiz tutulmalıdır. İbâdetlerle elde etmek istediğimiz gönül temizliğine giden yolun, beden temizliğinden geçtiği unutulmamalıdır.
3814] 9/Tevbe, 108
3815] 5/Mâide, 6
3816] Buharî, Savm, 27
3817] Buharî, Cum'a 8; Müslim, Tahâre, 42
3818] Tirmizî, Et'ime, 29
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 949 -
Sağ ve Sol Ellerin Kullanılışı: Sünnetin temizlik hususundaki hassasiyetinin bir başka tezahürü sağ ve sol ellerin yapacağı işlerde kendini gösterir. Zira ayakkabı, elbise giyme, baş tarama, temizlik vs. bütün işlerde “sağdan başlamayı“ prensip edinen Hz. Peygamber, pisliklerin temizlenmesi, zaruret halinde temiz olmayan bir şeye dokunma gibi kirletici işlerin daima sol elle yapılmasını; yemek yemek, yiyeceklere dokunmak gibi temiz olması istenen işlerin de dâima sağ elle yapılmasını emretmektedir. Bu cümleden olarak istincânın, abdest alırken burun temizliğinin gusül esnasında vücuttaki pis yerlerin ve vücuda bulaşan pisliklerin temizlenmesinin daima sol elle yapılması prensip kılınmış, küçük abdest bozma sırasında bile sağ elle zekere dokunulmaması emredilmiştir.
Buna karşılık yemeğin sağ elle yenmesi emredilmiştir. Hz. Peygamber'in bu hususa verdiği ehemmiyeti göstermek için soluyla yiyen bir kimseye “Sağınla ye“ dediği zaman, berikisi kibirlenerek “sağımla yiyemiyorum“ deyince, “yiyemez ol“ diye beddua etmiş olmasını hatırlatmamız kâfidir.
b- Yiyecek ve giyecek temizliği: insan yaşayabilmek için yer ve içer. Yiyecek ve içecekleri temiz ve helâl olanlardan seçmek İslâm'ın emirlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler; size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, şâyet sadece Allah'a ibâdet ediyorsanız O’na şükredin.“3819 Başka bir âyet-i kerimede de: “Ey iman edenler! Allah 'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı, aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve inandığınız Allah 'tan korkun.“ 3820 buyurmuştur.
Besin maddelerinde iki türlü temizlik aranması gerektiğini yukarıdaki âyetler ortaya koymaktadır. Bunlar maddî ve manevî temizliktir. Maddî temizlikten maksat, yenilen şeylerin kirli olmamasıdır. Kirli olanlar temizlendikten sonra yenilebilir. İçeceklerin de pis olmamasına özen gösterilir. Kirli ve mikroplu besinlerin vücut için ne büyük tehlike teşkil ettiğini, pek çok hastalığın bu yolla vücuda girdiği bilinmektedir.
Yiyecek ve içeceklerde aranan ikinci temizlik, mânevî temizliktir. Allah Teâlâ, helâl olan şeyleri temiz, haram olan şeyleri pis saymıştır. Öyleyse, nasıl yıkamak, kaynatmak, pişirmek yolu ile yiyecek ve içeceklerde maddî yönden temizlenmeye çalışılıyorsa, helâl olanlarını seçmek sûretiyle, de onlardaki mânevî temizliğe dikkat edilmesi gerekmektedir. İslâm içki ve domuz etini haram oldukları için pis saydığı gibi; aynı şekilde, hırsızlıkla veya haksız kazanç yoluyla elde edilen yiyecek ve içecekleri de pis kabul etmiştir.
Yiyeceklerde olduğu kadar giyeceklerde de temizliğe dikkat edilmelidir. Vücut ne kadar temiz tutulursa tutulsun, elbiseler temiz olmazsa, bu temizliğin bir kıymeti kalmaz. Allah Teâlâ'nın Peygamber’e (s.a.s.) ilk emirlerinden biri “Elbiseni de daima temiz tut“ 3821 emridir. Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin (avret) yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar.“3822; “Ey Âdemoğullar! Her mescide gidişinizde, süslü, güzel elbiselerinizi giyin, yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki: ‘Allah'ın kulları için çıkardığı
3819] 2/Bakara, 72
3820] 5/Mâide, 87-88
3821] 74/Müddessir, 4
3822] 7/A’râf, 26
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki, ‘O dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.“3823 Âyetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah Teâlâ örtünmek ve süslenmek için giyecekleri insanlara bir nimet olarak vermiştir. İsrafa ve gösterişe kaçmadan, temiz ve sade giyinmek her Müslümanın görevidir. Ayrıca Peygamberimiz, giyim kuşamı ile başkalarına karşı böbürlenenlerin Allah'ın rahmetinden uzaklaşacaklarını haber vermiştir. 3824
Şu halde Müslüman, giyiminde temiz ve derli toplu olmaya çalışmalıdır. Pis ve pejmürde bir kıyafet yalnız giyinen için değil, çevresindekileri de rahatsız eder. Peygamber (s.a.s)'in her konuda olduğu gibi, üst-baş ve giyim kuşam konusunda da, temizliği ve derli toplu olmasıyla, Müslümanlara örnektir.
c- Çevre ve Mekân Temizliği: Müslüman, yediği, içtiği ve giyindikleri kadar içinde yaşadığı çevrenin de temiz olmasına dikkat eder. Bu önemli bir ahlakî sorumluluktur. Başta evler olmak üzere, sokaklar, mahalleler, köy ve kasabalar mutlaka temiz tutulmalıdır. Eğitim kurumları, fabrikalar, dükkanlar, camiler temiz tutulmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “İbrâhim ve İsmâil'e: ‘Tavaf edenler, orada ibâdet amacıyla oturanlar, rüku ve secde edenler için Evimi (Kabe'yi) temizleyin!’ diye emretmiştik.“3825; “Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri ve pisliklerden temizlenenleri sever.“ 3826
Namaz kılınan ve zikir yapılan yerler de her çeşit necâsetten uzak olmalıdır. Pis kokulardan meleklerin hoşlanmadığı ve pislik bulunan yerlere meleklerin girmediği belirtilir. “Necaset sebebiyle“ mezbele, mezbaha, hamam ... da namaz“ yasaklanmıştır. Bu cümleden olarak necis ilan edilmiş olan köpeğin bulunduğu eve, bekletilmiş idrâkın bulunduğu eve (rahmet) meleklerinin girmeyeceği haber verilmiştir. Kezâ meskenin bir parçası olan gusül yapılan yerinde temiz tutulması istenmiş, bilhassa küçük abdest bozulmaması emredilmiştir.
Diğer birkısım rivâyetler beden ve meskenden başka, çevrenin de temiz tutulmasını emretmektedir. Bu cümleden olarak Müslim'in bir tahricinde Hz. Peygamber: “Lânete uğrayanlar olmayın“ der. Yanındakiler bunların kim olduğunu sorunca: “Herkesin gelip geçtiği yolla, gölgelendikleri (kuytu) yerlere abdest bozanlar“ cevabını verir. Bir başka rivâyette lânet vesilesi olan bu yerlere bir üçüncüsü ilave edilmektedir: “Su yolları“ Yani buralara da abdest bozulması yasaklanmıştır. Bazı rivâyetlerde “meyveli ağacın altı“ da aynı yasağa dâhil edilmiştir. Hemen belirtelim ki şârihlerin de belirttiği gibi kirletilmesi yasaklanan gölgeden murad, sadece ağaç gölgesi değil, halkın dinlenme ve tenezzüh için oturdukları bütün gölgelere şâmildir. Yine birkısım rivâyetlerde, kirlendiği takdirde temizlenme ümidi olmayan “durgun suya abdest bozulması“ da yasaklanmıştır.
Rivâyetlerin bir kısmında lâneti gerektiren husus, abdest bozmakla kayıtlanmayıp “eza vermek“ şeklinde ifade edilmiştir: “Müslümanları yollarında rahatsız edenlere, lanetleri vacib olmuştur“ gibi. Bilhassa rahatsızlık veren her şeyin kastedildiği “ezâ“nın uğrak yerlerinden kaldırılmasına ayrı bir ehemmiyet verilmiştir. Bu durumda herkesin istifadesine açık yerlerin şu veya bu şekilde rahatsız
3823] 7/A'râf, 31-32
3824] Müslim, Libas, 42-80
3825] 2/Bakara, 135
3826] 2/Bakara, 222
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 951 -
edici atıklar, lüzumsuz eşyalar, döküntüler vs. ile kirletilmemesi istenmektedir.
Şu halde “Müslümanları yollarında rahatsız edenlere, lanetleri vacib olmuştur“ tehdidinin şümûlüne çevre kirletenlerin hepsi dâhildir. Hatta birkısım hayvanların toprakta açmış olduğu deliklere akıtmanın yasaklandığına dair rivâyetler de nazara alınırsa, sünnetin sadece insanları değil, hayvanları bile rahatsız edici çevre kirletmelerinden kaçınılmasını emrettiği anlaşılır.
Çevre temizliği sadece kişileri ilgilendirmez, toplumsal bir konudur. Burada fertlerin karşılıklı hak ve görevleri söz konusudur. Meselâ; yola çöp atan veya çekinmeden tükürüp geçen; dinlenmek için gittiği gezinti yerlerinde yiyip içtiklerinin artıklarını çevreye saçan; işyerinin etrafını artık maddelerle kirleten bir kişi, yalnız çevresini kirletmiş olmakla kalmaz, kirlettiği yerlerde yaşayan veya o yerlerden yararlanan insanlara karşı da haksızlık yapmış, terbiyesizlikte bulunmuş olur. Bunun için çevre temizliğini aynı zamanda toplumsal bir görev olarak değerlendirmek ve bu konuda çok titiz davranmak Müslümanlar için bir yükümlülüktür.
Rasûlullah (s.a.s): insanların çoğunun aldandığı (yani değerini bilmediği) iki nimet vardır: Sağlık ve boş vakit.“3827 buyurmuştur. Gerçekten de çoğu zaman insan ancak hastalandığında sağlığın kıymetini anlar. Buna meydan vermemek, sonunda pişman olmamak için hastalık gelmeden tedbirinin alınması gerekir. Sağlığın ilk şartı hastalıklara karşı en önemli tedbir olan temizliğe riâyet etmektir.
Mekân Temizliği
Mekân temizliği deyince, her müslümanın iyi bildiği bir husus, namaz kılınan yerin maddi yönden de temiz olması gereğidir. Herhangi bir maddî necasetle kirlenmiş bulunan yerde namaz kılınmadığı gibi, umumiyet itibariyle pis olan yerlerde Allah'ın zikri de yasaklanmıştır. Hadislerde “mezbele, hamam, mezbaha, makbere, deve ağılı“ hususen belirtilir, buralarda ibâdet yapılamaz.
Ev temizliğinde ısrar eden Hz. Peygamber (s.a.s.), necis olduğu beyan edilen köpeğin, bekletilmiş idrarın bulunduğu eve rahmet meleklerinin girmeyeceğini belirterek, bu çeşit mekân ve havayı kirletici şeylerden evin korunmasını emretmiş oluyor. Cemaate gelenin, sarımsak, soğan gibi başkalarını rahatsız edici kerih kokulardan da kaçınmasını emreden Hz. Peygamber bu vesile ile insanları rahatsız eden her şeyin, melekleri de rahatsız ettiğini belirtir.
Şu halde mü'min, insanları rahatsız eden her çeşit durumlardan kaçınarak, çevresinde bunlara imkân vermemesi gerekmektedir. Herkese açık olan yerlerin her yönden temizliği ayrı bir önem taşır. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.), uzak kabilelere bile yolladığı tamimlerle “mescidlerin temiz tutulmasını“ tenbih eder. Mescid-i Nebevî'nin temizliğinde hassasiyet gösteren Ümmü Mihcen'e gösterilen hususi alaka bu vesile ile kayda değer: Ümmü Mihcen öldüğü zaman, kendisine haber verilmeden defnedilmiş olduğunu duyunca, duruma üzülür ve telâfi için, cemaati toplayarak yeniden “cenaze namazı“ kıldırır.
Avlu ve Meydanların Temizliği
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), sadece beden ve ev temizliği
3827] Buhârî, Rikak, 1
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde durmaz. Âlimlerce, “evin dışa uzantısı“ kabul edilerek ayrılmaz bir parçası bilinmiş olan “avlular“ın temiz tutulmasına da ayrıca dikkat çeker: Bezzâr'ın Müsned'inde yer alan bir rivâyette şöyle buyurur: “Allah pâk ve nazîftir, pâklık ve nezâfeti sever; kerîm ve cömerttir, kerem ve cömertliği sever. Öyle ise, avlularınızı ve boş sahalarınızı temiz tutun. Yahudilere de benzemeyin onlar çöplerini evlerde toplarlar.“
Mesire/Piknik Yerlerinin Temizliği
Çevre sağlığı deyince hatıra gelen mühim mevzulardan biri “mesîre“dir. Buna yenilerde piknik denmektedir. Mesîreye çıkmak, günümüzde bilhassa şehirlerde yaşayanlar için normal hayatın bir parçası, hem de kolay kolay vazgeçilemeyen, nerdeyse zarurî bir parçası halini almış durumdadır. Hafta sonlarında, bir haftalık çalışma hayatının sıkıntılarına karşı bir ferahlama, bir dinlenme fırsatı elde etmek üzere, imkan nisbetinde kırlara, suyu, havası ve manzarası daha değişik, daha sakin yerlere gidilmektedir.
Mesîre yerlerinde en ziyade aranan husus güzellik, temizlik ve sukûnettir. Ancak ne var ki, çoğu kere buraların daha önce gelenler tarafından çeşitli artıklarla kirletilmiş, koku ve manzarasının bozulmuş olduğunu üzülerek görürüz. Bilhassa yatıp yuvarlanarak oynamayı seven çocuk tâifesi için tehlikeli bir hal arzeden şişe kırıklarından hâlî bir köşeyi beyhûde arar dururuz.
Hz. Peygamber'in hadislerinde uzak çevrenin de her çeşit rahatsızlık verici kirletmelerden korunmasıyla ilgili emirler gelmiştir. Müslim'in bir rivâyetinde Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: “Lânete uğramışlardan olmaktan sakının!“ Ashab: “Bunlar da kim, ey Allah'ın Rasûlü?“ diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) açıklar: “Halkın gelip geçtiği yolla, gölgelendikleri (kuytu) yerlerde abdest bozanlardır.“ Bazı rivâyetlerde “halkın gölgelendiği“ kaydı konmaksızın “meyveli ağaçların diplerine“ abdest bozmak da yasaklanmıştır.
Şârihlerin de belirttiği gibi, kirletilmesi yasaklanan gölgeden murad, sadece meyveli ağaçların gölgesi değildir. Halkın tenezzüh ve dinlenmek için oturduğu bütün gölgeler yasağa dâhildir. Ağaç gölgesi, duvar gölgesi, kaya vs. gölgesi hepsi birdir. Yeter ki, insanların şu veya bu maksadla iltica ve istifadeleri bilinir ve görülür olsun. Ayrıca bir mü'min hadiste ifade edilen yasağı sadece “abdest bozma“ olarak anlamaz, her çeşit kirlenmelere teşmîl eder. Zira o devir için şişe, konserve kutusu, kağıt paket artığı gibi kirleticiler mevzubahis değildi. Diğer yandan, gelip geçene rahatsızlık veren bir diken, bir dal parçasının tek kelime ile “ezâ“nın bertaraf edilmesinin ehemmiyeti ifade edilmiştir. Bu çeşit hadislerin mânâ-yı muhâliflerini arayacak olursak, mesîre yerlerini insanlara -ve hatta hayvanlara- rahatsızlık verecek şeylerle kirletmenin dinen ne kadar büyük bir hata olduğunu anlarız.
Yolların Temizliği
Hadislerde yollarla ilgili talimat daha çok yer alır. Yolların genişliğinden inşâsına, temiz tutulmasına, başkalarını rahatsız edecek işgallerden korunmasına kadar pek çok teferruata Hz. Peygamber (s.a.s.) temas etmiştir. Biz bunlardan sadece, mevzumuzu ilgilendirenlere kısaca temas edeceğiz: Hadiste ısrarla üzerinde durulan hususlardan özellikle yolların temizliği ve muhâfazası, konumuzu yakından ilgilendirir. Bir hadiste, rahatsızlık veren şeylerin -ki ezâ diye ifade edilir- yollardan kaldırılması “imandan bir şûbe“ olarak tavsif edilmiştir: “İman yetmiş
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 953 -
küsür şubedir. En üst şubesi ‘lâ ilâhe illâllah’ sözü, en aşağısı da yoldan “ezâ“yı (rahatsız edici şeyi) kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir şûbedir.“ Bu hadis farklı tariklerle birçok hadis kitaplarında yer alır.
Yine bazı hadis kitaplarında yer alan bir rivâyette; “yoldan ‘ezâ’yı kaldırmak, “sadaka“ olarak târif edilir. Bu sadakanın ehemmiyetini belirtmek için Hz. Peygamber aynı değerde olan başka “sadaka“ları da zikreder: “İki kişi arasında adaletli iş yapmak“, “hayvanını yüklemede bir kimseye yardımcı olmak“, “güzel söz“, “namaz için atılacak her adım“ gibi.
Bir hadislerinde, yolda rastladığı bir ağaç dalını, insanlara zarar veriyor diye kesip kaldıran kimsenin, bu ameli sebebiyle cennete gittiğini haber veren Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir başka hadislerinde şöyle buyurur: “Ümmetimin iyi ve kötü bütün amelleri bana arzedilip gösterildi. İyi amelleri arasında, yoldan atılmış olan ‘ezâ’yı da gördüm. Kötü amelleri arasında ise, (herkesin gözüne çarpan) yere gömülmemiş tükürük de vardı.“
Yine, Müslim'de kaydedilen bir rivâyette Hz. Peygamber'in, kendisini (cennete götürecek) faydalı bir amel soran kimseye, şu cevabı verdiğini görmekteyiz: “Müslümanların yolundan ‘ezâ’yı kaldır.“
Yolda Kaldırılması Gereken Ezâ Nedir?
Yukarıda kaydedilen hadislerde dikkatimizi çeken bir husus ezâ kelimesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) yoldan temizlenecek şeyin cinsini belirterek “taş“, “diken“, “pislik“ vs. demiyor, hepsinin yerine geçecek “ezâ“ kelimesini kullanıyor. Bu kelime lügat açısından büyük olmayan zarar ve ayıp (kusur) ma'nâsına gelir. Ancak yukarıdaki hadislerde bununla yoldan gelip geçenlere rahatsızlık veren her şey kastedilmektedir. Bu kelime Kur'an ve hadiste “rahatsızlık veren“ şeyler hakkında sıkça kullanılmıştır.
Yolu Kirletenlere Lânet
Yoldan “ezâ“yı temizlemek ne kadar ehemmiyetli, ne kadar değerli sevaplı bir amel ise, onu kirletmek de o kadar kötü ve mezmum bir amel olmaktadır. Yukarıda kaydedilen hadislerde bu mânâ mevcuttur. Ancak, Hz. Peygamber (s.a.s.), “kirletilmemesi“ için de müslümanları uyarmıştır. “Müslümanları yollarında rahatsız edenlere, onların lânetleri vâcip olmuştur.“ “Ezâ“nın sadece kirletmelerden ileri gelmeyip, haksız işgallerden de ileri gelebileceğini görüyoruz. Yol dâhil her yerde, her durumda her halde mü'minleri rahatsız edici şeylerden, yâni “ezâ“dan ümmetini uzaklaştırmak maksadıyla Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah mü'mine eziyet edilmesini sevmez.“ Bir mü'min, elbette bilerek Rabbinin hoşlanmadığı şeyleri yapmaz. Yapsa ısrar etmez, tevbe edip terkeder.
Özetle Müslüman; üstü-başı, çevresi, yiyeceği ve giyeceği ile temiz, derli-toplu, intizamlı olmaya ve böylece Allah Teâlâ'nın rızasını kazanarak O'nun sevgili kulları arasına girmeye çalışır. Bu onun en önemli ahlakî görevidir. Bu görevini kesinlikle aksatmamalı ve dikkatli bir şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır. 3828
İslâm, bütün beşerî sistemler ve diğer dinî nizamlar arasında temizliğe en
3828] Osman Çetin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 178-180; İ. Cânân, Kütüb-i Sitte, c. 10, s.309-314
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok yer veren bir dindir. Bütün ibâdetler ve her çeşit dinî hayat temizlik üzerine kurulur. Hadis ve Fıkıh kitapları önce temizlik bahisleriyle başlar. İslâm'ın yarısı temizlik kabul edilir.
Gönül Temizliği; Tezkiye
Tezkiye, zekât kelimesinin de aslı olan “zekâ“ fiilinden gelir. Zekâ, sözlükte temizlik, paklık, artıp büyümek mânâsında nemâ, feyiz ve bereket anlamlarına gelir. Tezkiye ise temizlemek, geliştirmek, feyizlendirmek, büyütmek ve temize çıkarmak demektir. Aynı kökten gelen “zekât“, Allah'ın bereketlendirmesinden meydana gelen nemâdır, artıştır ve temizliktir. Bu, dünyalık ve âhiretlik işler hakkında kullanılmaktadır. Zekât, aynı zamanda zengin müslümanların, Allah'ın hakkı olarak fakirler için ayırdıkları paydır. Bununla onlar, mallarının bereketinin artmasını isterler. Ya da zekât ibâdetiyle nefislerini tezkiye etmeyi/temizlemeyi arzu ederler.
Yine aynı kökten gelen “ezkâ“, daha temiz, daha iyi ve daha feyizli anlamındadır.3829 Zekiyy kelimesi de aynı kökten türemiştir. Tertemiz, günahsız demektir ki Hz. İsa'nın bir özelliğidir. Cebrâil, Meryem’e (a.s.) zekiy/tertemiz bir çocuk müjdelemek için görevlendirilmişti.3830 Bir başka âyette ise, suçsuz, mâsum, tertemiz anlamında geçmektedir. 3831
Tezkiye, kavram olarak, nefsini temizlemek, onu şirk, günah, nifak, rics, cehâlet, kötü duygular ve benzeri şeylerden temizlemek, ona itaati ve takvâyı öğretmek demektir. Allah nefsi, insana ait iç benliği düzene koydu ve ona hem takvâsını hem de fücurunu (isyan etmeyi) öğretti. Nefis, isyan veya itaat edebilecek bir yapıda yaratıldı. Bundan sonra kim nefsini tezkiye ederse (temizlerse) kurtulur, onu günahla örtüp saran da yıkıma uğrar.3832 Allah, bunun yanında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, rüşd ve sapıklık yollarını göstermiştir.3833 İnsan nasıl hareket ederse doğru yola gider, nasıl inanır ve yaşarsa sapıtır, zarara uğrar; hepsini göstermiştir. İnsanlara bunları açıklayacak elçiler ve elçilerle beraber apaçık beyyineler (belgeler/İlâhî kitaplar) gönderilmiştir.
İnsan nefsine, itaat etme veya isyan etme yeteneği verilmiş ve bunlardan hangisini seçeceği kendi irâdesine bırakılmıştır. İnsan fücur (günaha girme) yollarına girmez, takvâ elbisesini yırtıp atmazsa nefsini tezkiye etmiş olur. İnsanları mutlak anlamda yalnızca Allah tezkiye edebilir. Çünkü mutlak yaratıcı meydana getirici O'dur. Nefsin hangi yolla ve nasıl tezkiye edileceğini ancak O bilir. Fücurdan, günahtan, isyandan sakınabilmenin, doğru yola (hidâyete) girebilmenin yöntemini O bildirir.
Rabbimizin bildirdiği tezkiye yollarına uymayıp da kendini temize çıkaranlar, bir anlamda kendilerini üstün görenler (kitap ehli olanlar) yanılıyorlar. “Nefislerini tezkiye edenleri görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini tezkiye eder/arındırır. Onlar bir hurma çekirdeğindeki ince iplik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.“3834 Allah'ın insan3829]
2/Bakara, 232; 18/Kehf, 19, 28, 30
3830] 19/Meryem, 19
3831] 18/Kehf, 74
3832] 91/Şems, 7-10
3833] 2/Bakara, 256
3834] 4/Nisâ, 49
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 955 -
ları tezkiye etmesine aracı olanlar şerefli elçilerdir. Onlar, Rabbimizin bildirdiği emir ve hikmetlerle insanların nefislerini her türlü İslâm dışı şeylerden temizlerler. “Öyle ki, içinizden kendinizden size âyetlerimizi okuyacak, sizi tezkiye edecek, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik.“3835 Allah gönderdiği Kitabı gözardı edenleri ve onu az bir para karşılığı satanları âhirette tezkiye etmeyecek, onları temize çıkarmayacak.3836 Allah'a verdiği sözden dönenlerin durumu da bundan farklı değildir.3837 insanlardan kim nefsini tezkiye ederse, bu kendi lehinedir, bunun kazancı kendisinindir.3838 Nefislerini tezkiye edip arınanlar için öldükten sonra şüphesiz Adn cennetleri vardır. Onlar orada temelli kalacaklardır.3839 “Kim tezkiye yaparsa (arınırsa) o elbette kurtulmuştur.“ 3840
Görüldüğü gibi tezkiye, Kur'an'ın bir emri ve bir ibâdet eylemidir. Bu anlamda tezkiye, takvâya ulaşmak için bir çaba, insanı Allah'tan uzaklaştıracak her şeyden kaçma, nefsi fücur sayılan şeylerden alıkoymaya gayret göstermektir. Kelime anlamından hareketle, temizlenmek, arı olmak, pak olmak, aydınlanmak, nemâlanmak ve hayır yönünden çoğalmak demek olan tezkiye, bir diğer deyişle İslâm'ın bir başka adıdır. Nefsin tezkiyesi, mü'minin hayatında başlı başına bir faâliyettir. Bunun nasıl olacağı Kur'an'da anlatılmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.) de bunu yaşayarak bize öğretmiştir.
Nefis Tezkiyesinin Anlamı: Nefis tezkiyesi, başlıca üç anlamda kullanılmaktadır:
1- Onu kirletecek her türlü küfür, cehâlet, yanlış inançlar, kötü duygular ve kötü huylardan temizlenmek.
Bu gibi kötü şeylerden temizlendikten sonra ona; iman, irfan, güzel ahlâk, iyilik duygusu, takvâ gibi güzel şeyleri aşılayıp çevresine hayır ve bereket yayacak duruma getirmektir.
Bu iki anlamda nefis tezkiyesi, Allah'ın insan üzerinde bir hakkı olmakla beraber insanın faydasınadır. Bu tezkiye işi, yapması yönüyle kişiye, sebep olması yönüyle irşad ve terbiye ediciye (Rasûle), yaratma yönüyle de Allah'a nisbet edilir.
3- Nefsin temiz olduğuna, gerekli feyzi alıp gelişmiş olduğuna hükmetmek ve onu hep temize çıkarmak. (Nitekim, şâhitlik yapanı tezkiye etmek bu anlamdadır.) Ancak, bu şekilde nefsi temize çıkarmak yanlıştır. Yaptığı amelin sonucunu bilmeden, kaderin sırlarına ulaşmadan nefsi temize çıkarmak bir böbürlenme ve gurura kapılmadır.
Kur'an şöyle buyuruyor: “Nefsinizi tezkiye etmeyin (temize çıkarmayın). Allah takvâ sahibini (günahlardan korunanı) daha iyi bilir.“3841 Takvâ sahibi olmadan, Allah'ın emir ve yasaklarını yerine getirmeden “kalbim temiz“ diyenlerin yanlış yaptıkları açıkça görülmektedir. Nefsi temizlemenin en kestirme yolu, takvâ sahibi olmaktır.
3835] 2/Bakara, 151; ayrıca bkz. 2/Bakara, 129; 3/Âl-i İmrân, 164; 62/Cum'a, 2
3836] 2/Bakara, 174
3837] 3/Âl-i İmrân, 77
3838] 35/Fâtır, 18
3839] 20/Tâhâ, 76
3840] 87/A'lâ, 14
3841] 53/Necm, 32
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Takvânın kapsamı, bunun en geçerli yol olduğunu gösterir. Zâten insanın nefsine fücuru ve takvâyı öğreten Rabbimizdir. Nefsi temizleyip kurtuluşa ermek, şüphesiz fücuru terk edip takvâya sarılmakla mümkün olabilir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah'ım! Benim nefsime takvâsını ver ve onu temizle. Sen onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen onun velîsi ve mevlâsısın.“ 3842
Takvâ sahibi mü'minler, nefislerini şirkle, isyanla, kötü ahlâk ve kötü düşüncelerle, Rabbe karşı câhillikle, yüz kızartıcı hatalarla kirletmezler. İslâm'ın açık ölçülerine uyanlar, Allah'ın koyduğu sınırlara dikkat edenler, helâli bilip haramdan uzaklaşanlar; şüphesiz temiz bir kalbe sahip olurlar. Bu, nefis tezkiyesidir. Mü'minler, dininin kötü dediği ve haram saydığı şeyleri yanılma veya hata etme sonucu yaparlarsa; bütün bunlara tevbe ederler, pişman olurlar, itaat ve duâ ile nefislerini arındırırlar.
Nefis tezkiyesi için özel törenlere, uzun uzun şartlara, yedek yardımcılara ihtiyaç yoktur. İslâm'ın her şeyi ve onu hakkıyla yaşamanın yolları bellidir. İnsanın kendi kafasından yeni, bağlayıcı ve hatta işi zorlaştırıcı kurallar koyması gereksizdir. Tarih boyunca tarikat geleneğinde “nefis tezkiyesi“ en önemli bir hedeftir. Pek çok tarikat anlayışı, bu iddia çerçevesinde şekillenmiştir. Bu her müslümanın yerine getirmesi gereken bir ibâdet olmasına rağmen, sanki belli akımların önem verdiği, ya da yapabildiği bir uğraşı haline gelmiştir. Nefis tezkiyesi gayretlerinde Kur'an'ın ve sünnetin terbiyesi, irşadları, öğütleri yanında, bir kitabın, bir ilim adamının, güzel ahlaklı bir kimsenin, bir cemaat eğitiminin, ibret verici olayların ve örneklerin, tefekkür ve zikrin faydaları inkâr edilemez. Ancak, bilinmeli ki, “tezkiye“, başlı başına bir ibâdettir ve her müslüman, Kur'an'ın irşâdıyla bunu yapmakla yükümlüdür.“ 3843
Kur'ân-ı Kerim'de Temizlik Kavramı
T-h-r kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 31 yerde geçer. Mânevî temizlik, arınma ve doğruluk mânâsında tezkiye kelimesi ve türevleri ise 27 yerde zikredilir (32 yerde geçen aynı kelimenin türevi olan zekât kelimesi de buna ilâve edilebilir; zekât da parayı yüceltip onu Allah için toplum menfaatine harcamaya engel olan mânevî pisliklerden insanı arındırdığı gibi, malı farkında olmadan işlenen haramlardan da temizler). Daha çok mânevî pislik/murdarlık anlamındaki “rics“ kelimesi 10 yerde, maddî ve mânevî pislik anlamında müşrikler için kullanılan “neces“ kelimesi de 1 yerde kullanılır.
Temizliği; beden temizliği, yiyecek giyecek temizliği ve çevre temizliği olarak ele almak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu üç çeşit temizliğe işaret eden âyetler vardır. “Tahâret“, maddî kirlerden arınmayı anlattığı gibi, Allah’ın yasakladığı günahlardan kaçınıp emirleri yerine getirmek yoluyla temizlenmeyi de ifade eder. Kur’an, bu kavramı her iki anlamda da kullanmaktadır. Ancak nefis temizliği anlamının daha çok kullanıldığını görmekteyiz. Bazen de aynı kelime ile iki anlam birden kastedilmektedir. Sözgelimi, gökten indirilen yağmur hem temizdir (tahûr), hem de yeryüzünü kirlerden arıtan bir temizleyicidir 3844. Bütün
3842] Müslim, Zikir ve Duâ 18, hadis no: 2722; Nesâî, İstiâze 13; Ahmed bin Hanbel IV/371
3843] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 724-727
3844] 25/Furkan, 78
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 957 -
mü’minler tahâreti/temizlenmeyi seven kimselerdir 3845. Allah da, bu şekilde arınan kullarını sever 3846.
Kur’an, ‘tahâret’ kelimesinin farklı türevlerini kullanmaktadır. Şimdi onlara birkaç örnek verelim: İsa’nın (a.s.) annesi Hz. Meryem, son derece iffetli ve temiz bir kadındı. Çünkü Allah (c.c.) onu özellikle seçmiş ve onu tathîr etmiş/temizlemişti. Onun temiz oluşu, her türlü düşük ahlâktan, iffetsizlikten, şirk ve günah pisliklerinden, isyan ve itaatsizlik hatalarından uzak olmasıdır 3847. İslâm’ın temellerinden biri olan zekât, malı temizlediği gibi, kalbi aşırı mal sevgisinden arıtır, hem de malın bereketlenmesi ummayı öğretir. “Onların mallarından sadaka (zekât) al, bununla onları temizlemiş ve arındırmış olursun…“3848 Bu âyette “tahâret“ ile yakın anlamı olan “tezkiye“ kelimesinin yan yana kullanılması oldukça dikkat çekicidir.
Kalpleri inanmadığı halde, ağızlarıyla inandık diyenler, küfür içerisinde bocalarlar. Onlar yalana kulak verirler, kelimeleri konuldukları yerden yanlış yere taşırlar. İşte Allah böyle kimselerin kalbini tathir etmek/temizlemek istememektedir. Şüphesiz kalpteki küfür, nifak ve fesat bir ricstir/pisliktir. Kalplerdeki bu pislik ancak iman ve teslimiyetle temizlenir 3849. Allah (c.c.) gökten su indirir ve bu su ile hem görünen maddî kirleri temizler, hem de mânevî kirleri giderir. Gökten indirilen bu su, aynı zamanda Allah’ın vahyi anlamına da gelmiş olabilir. Bu su ile Allah, mü’minleri tathir etmek/temizlemek, şeytanın kalplere bırakacağı kötü düşünceleri ve fesatları silmek, onların kalplerini birbirine bağlamak istemektedir 3850.
Her türlü günah ve rics kalbi kirletir, onun saflığını bozar, onu karartır. Allah (c.c.) bazı kullarını bu ricsten temizlemek ve onları arındırmak istiyor. Tıpkı özel olarak Hz. Meryem’i ve onun oğlu Hz. İsa’yı tathir ettiği/temizlediği gibi. “Ey Ehl-i Beyt (Peygamberin ev halkı); gerçekten Allah (c.c.) sizden kiri (ricsi/günahı) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.“3851 Allah’ın evi sayılan Beytullah’ı tathir etmek/temizlemek için İbrâhim ve İsmâil’den (a.s.) söz alınmıştı. Onlar, tavaf yapmak isteyenler için o Beyt’i temizleyeceklerdi. Bu temizlik her türlü şirk unsurlarından temizlenmeyi anlattığı gibi, maddî olarak temizlemeyi de anlatır 3852
Temeli takvâ üzerine kurulan mescidlere devam eden mü’minler, ibâdet, duâ ve yakarış ile günah, hata ve benzeri kötülüklerden arınmak isterler. Allah da arınanları sever 3853. Her türlü fuhuştan kaçınma da bir temizliktir. Nitekim hayatı boyunca fuhşa gitmeyen, zina etmeyen kimselere halk arasında ‘temiz kaldı, temiz insan’ gibi övücü sözler söylenmektedir. Lût (a.s.) kavmi, kendileri gibi çirkin bir fiili yapmayanlara “bunlar çokça temizlenen, çokça temiz kalmaya çalışanlar“ diyerek, günahta ve pislikte kendileri gibi olmayan bu temiz insanları sürgün
3845] 9/Tevbe, 108
3846] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
3847] 3/Âl-i İmrân, 42
3848] 9/Tevbe, 103
3849] 5/Mâide, 41
3850] 8/Enfâl, 11
3851] 33/Ahzâb, 33
3852] 2/Bakara, 125
3853] 9/Tevbe, 108
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmek istedi.3854 Cennetlikler hafif ipek ve işlenmiş atlastan elbiseler içerisinde, gümüşten bilezikler takarak tahûr/temiz bir içecekten içeceklerdir.3855 Yine cennetliklere mutahhara/tertemiz eşler verilecektir. 3856
İnsanların her türlü şirk, küfür, fesat, günah, itaatsizlik ve hata gibi kirlerini temizleyip, onları ‘mutahhar’ kılmak isteyen Kur’an, esasen; şerefli/üstün sayfalardadır. Yüceltilmiş, mutahhar/tertemiz kılınmış (sayfalarda).3857 İnsanları tezkiye etmek/temizlemek için gönderilmiş3858 Rasûl, onlara bu yüce Kur’an’ı tertemiz (mutahhar) sayfalardan okur ve onları, kalbi kirleten insanı rezil eden her türlü kötü ahlâktan temizler.3859 Kur’an ve onun mesajı, deyim yerinde ise, içinde kir ve leke bulunmayan bir ‘su’ gibidir ve mutahhar/temizdir. Onu temiz olan ve seçilmiş bulunan elçi insanlara tebliğ etti. Bu temiz su bütün kalpleri temizler, onları diriltir, onlara hayat bağışlar. Bu suyun başkalarına aktarılması için de temiz kaplara ihtiyaç vardır. Kalpleri vahy ile temizlenenler bu ‘su’yu kirletmeden ve bulandırmadan başkalarına aktarmalıdır. Kalbinde rics/pislik olanlar o ‘mutahhar-tertemiz’ sahifelere dokunmamalıdır. O’na ancak mutahhar/tertemiz olanlar el sürebilir. 3860
Görüldüğü gibi Kur’an tahâreti/temizliği, çeşitli varyantlarıyla ve daha çok kalp temizliği, şirk, küfür ve günah gibi mânevî pisliklerden temizlenme, arınma ve şerefli kalma anlamında kullanmaktadır. Bu tahâreti iman edip, İslâm’ın emir ve yasaklarını yerine getiren, kendini isyan ve hatalardan uzak tutanlar ancak yapabilirler. Şüphesiz bu, mü’min bir insanın şerefi ve üstünlük makamıdır.
“İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! ... Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.“ 3861
“Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara (sevap için) toplantı ve güven yeri kıldık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve İsmâil’e ‘Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rukû ve secde edenler için Evim’i temizleyin’ diye emretmiştik.“ 3862
“Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden Senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir Rasûl/elçi gönder. Azîz; her zaman üstün gelen, Hakîm; her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sensin.“ 3863
“Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl/elçi gönderdik.“ 3864
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler (onu maddî karşılıkla satanlar) var ya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah ne onlarla konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada
3854] 7/A’râf, 82; 27/Neml, 56
3855] 76/İnsan, 21
3856] 2/Bakara, 25; 4/Nisâ, 57; 3/Âl-i İmrân, 15
3857] 80/Abese, 13-14
3858] 3/Âl-i İmrân, 164
3859] 98/Beyyine, 2
3860] 56/Vâkıa, 79
3861] 2/Bakara, 25
3862] 2/Bakara, 125
3863] 2/Bakara, 129
3864] 2/Bakara, 151; Benzeri âyet için bkz. 3/Âl-i İmrân, 164
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 959 -
onlar için acıtıcı bir azap vardır.“ 3865
“Kadınları boşadığınız ve onlar da iddetlerini/ bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. İşte o, sizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere verilen öğüttür. Sizin o öğüdü tutmanız kendiniz için daha parlak ve daha temizdir. Allah her şeyi bilir, siz bilmezsiniz.“ 3866
(Rasûlüm!) De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı vardır. Allah kullarını çok iyi görür.“ 3867
“Hani melekler demişlerdi: ‘Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti (üstün kıldı).“ 3868
“Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim/arındıracağım ve sana uyanları kıyâmete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben hükmedeceğim.“ 3869
“Kendilerini temize çıkaranları gördün mü? Hayır! Allah dilediğini tezkiye eder/temize çıkarır ve hiç kimse kıl kadar haksızlık görmez.“ 3870
“İman edip sâlih işler yapanları da, içinde ebediyyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız.“ 3871
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınıza meshedip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, veya kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak istiyor; umulur ki şükredersiniz.“ 3872
“Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen kimselerden ve yahûdilerden küfür içinde koşanlar(ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri, yerlerinden sonrasına kaydırıp değiştirirler. ‘Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!’ derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse Allah’a karşı sen, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara mahsus büyük bir azap vardır.“ 3873
“Ey iman edenler! Şarap (içki), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan
3865] 2/Bakara, 174; yine bk. benzeri âyet için 3/Âl-i İmrân, 77
3866] 2/Bakara, 232
3867] 3/Âl-i İmrân, 15
3868] 3/Âl-i İmrân, 42
3869] 3/Âl-i İmrân, 55
3870] 4/Nisâ, 49
3871] 4/Nisâ, 57
3872] 5/Mâide, 6
3873] 5/Mâide, 41
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.“ 3874
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü (kalbini) İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi meşakkatlendirir. Allah iman etmeyenlerin üstünü işte böyle rics/pislik/murdarlık indirir.“ 3875
“De ki: ‘Bana vahy olunanda (Kur’an’da) onu yiyecek kimse için, leş veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki, ricstir/pisliğin kendisidir-, ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka haram edilmiş bir şey bulamıyorum...“ 3876
“(Hûd) Dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir rics/azap ve bir gazap/hışım inmiştir...“ 3877
“(Lût) Kavminin cevabı: ‘Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey olmadı.“ 3878
“O zaman (Bedir Savaşında) katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek; kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.“ 3879
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir necestir/pisliktir...“ 3880
“Onların (münâfıkların) yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezalandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına yemin edecekler. İşte o zaman onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar ricstir/murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir.“ 3881
“Onların mallarından sadaka (ve zekât) al ki, bununla onları (günahlardan) temizleyesin, onların (sevaplarını) arttırıp yüceltesin. Ve onlara duâ et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onların ızdıraplarını yatıştırır). Allah çok iyi işiten ve her şeyi bilendir.“ 3882
“Onun (Mescid-i Dırar’ın) içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever.“ 3883
“Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münâfıklık) olanlara gelince; (bu sûre) onların ricsine/murdarlığına rics/murdarlık katar. Onlar artık kâfirler olarak ölürler.“ 3884
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, rics/murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara verir.“ 3885
“(Delikanlı şeklindeki melekleri gören Lût’un) Kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût,) ‘Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır, sizin
3874] 5/Mâide, 90
3875] 6/En’âm, 125
3876] 6/En’âm, 145
3877] 7/A’râf, 71
3878] 7/A’râf, 82
3879] 8/Enfâl, 11
3880] 9/Tevbe, 28
3881] 9/Tevbe, 95
3882] 9/Tevbe, 103
3883] 9/Tevbe, 108
3884] 9/Tevbe, 125
3885] 10/Yûnus, 100
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 961 -
için bunlar (evlenmek yönüyle) daha temizdir, Allah’tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde (sizi bu kötülükten alıkoyacak) aklı başında bir adam yok mu?’ dedi.“ 3886
“Yine (Mûsâ (a.s.) ile kendisine ilim ve hikmet verilen kul) yürüdüler. Nihâyet bir erkek çocuğa rastladıklarında, o (Mûsâ’nın arkadaşı) hemen o çocuğu öldürdü. Mûsâ dedi ki: ‘Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği halde) katlettin ha! Gerçekten sen fenâ bir şey yaptın!“ 3887
“Ruh (Cebrâil); ‘Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin bir elçisiyim’ dedi.“ 3888
“İçinde ebedî kalacakları, zemîninden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte tezkiye olanların/tertemiz arınanların mükâfatı budur.“ 3889
“Bir zamanlar İbrâhim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): ‘Bana hiçbir şeyi şirk/eş koşma; tavaf edenler, ayakta ibâdet edenler, rukû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.“ 3890
“Durum böyle. Her kim, Allah’ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin yanında kendisi için daha hayırlıdır. (Dinde, haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.“ 3891
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını tâkip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını tâkip ederse, şunu iyi bilsin ki o, fahşâyı/edepsizlikleri ve münkeri/kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini tezkiye eder/arındırır. Allah işitir ve bilir.“ 3892
“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.“ 3893
“Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O’dur. Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlamak için gökten tertemiz su indirdik.“ 3894
“Kavminin cevabı sadece ‘Lût ailesini memleketinden çıkarın; baksanıza onlar (bizim yaptıklarımızdan) temiz kalmak isteyen insanlarmış!’ demelerinden ibâret oldu.“ 3895
“(Ey Peygamber hanımları!) Evlerinizde vakarınızla oturun. İlk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.“ 3896
3886] 11/Hûd, 78
3887] 18/Kehf, 74
3888] 19/Meryem, 19
3889] 20/Tâhâ, 76
3890] 22/Hacc, 26
3891] 22/Hacc, 30
3892] 24/Nûr, 21
3893] 24/Nûr, 30
3894] 25/Furkan, 48
3895] 27/Neml, 56
3896] 33/Ahzâb, 33
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! Bir yemek için size izin verilmiş olması hâli müstesnâ, Peygamber’in evlerine girmeyin. (Yemeğe çağrılıp da girdiğiniz vakit de) yemek kabını gözetlemeyin. Dâvet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın. (Yemekten sonra) Sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzüyor, fakat o (size bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Rasûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla câiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah)tır.“ 3897
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekemez. Eğer yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabâsı da olsa, bir şey (alıp) taşımaz. Sen ancak görmeden Rablerinden korkanları ve namazı kılanları uyarırsın. Kim (günahlardan) temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah’adır.“ 3898
“Ufak tefek kusurları dışında, günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınanlara gelince, şüphesiz Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğumuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.“ 3899
“Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'an'dır. Ona ancak temizlenenler dokunabilir.“ 3900
“Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah bağışlayandır, rahîmdir.“ 3901
“Çünkü ümmîler arasından kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Hâlbuki onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.“ 3902
“Ey bürünüp sarınan (Rasûlüm)! Kalk ve (İnsanları) uyar. Sadece Rabbini tekbîr et/büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et.“ 3903
“Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki (şerâben tahûr) içirir.“ 3904
“(Ey Mûsâ, Firavun’a) De ki: Tezkiyeye/Arınmaya gönlün var mı? Sana Rabbinin yolunu göstereyim de, O’ndan kork.“ 3905
“Hayır! Şüphesiz bunlar (âyetler), değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür, dileyen ondan (Kur'an'dan) öğüt alır.“ 3906
3897] 33/Ahzâb, 53
3898] 35/Fâtır, 18
3899] 53/Necm, 32
3900] 56/Vâkıa, 77-79
3901] 58/Mücâdele, 12
3902] 62/Cum’a, 2
3903] 74/Müddessir, 1-5
3904] 76/İnsan, 21
3905] 79/Nâziât, 18
3906] 80/Abese, 14
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 963 -
“Temizlenen, Rabbinin adını zikredip anan, O’na kulluk edip namaz kılan kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.“ 3907
“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.“ 3908
“Temizlenerek malını hayra veren takvâ sahipleri/iyiler ondan (cehennem ateşinden) uzak dururlar.“ 3909
“Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdi. (İşte o apaçık delil,) Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri içeren tertemiz sahifeleri okuyan bir Rasûldür/elçidir.“ 3910
Hadis-i Şeriflerde Temizlik
İslâm dini, temizliği imanın şartlarından biri kılmıştır. İbâdetlerin kabul edilmesinin ilk şartı, maddî ve manevî temizlik olduğu gibi, imanda kemâlin şartı da temizliktir: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde: “Temizlik imanın yarısıdır“ buyurur. Burada önemi belirtilen temizlik, mutlaktır. Yani hem maddî, hem manevî temizlikler buna dâhildir. Konumuz açısından maddî temizliği açıklamamız gerekirse, bunun başlıca dört kısımda ele alındığı görülür: a- Beden, b- Elbise, c- Mekân/çevre, d- Gıda temizliği. Bu dört tür maddî temizliğe riâyet edilmediği takdirde ibâdetlerin kabul edilmeyeceği hadislerde beyan edilmiştir.
“Temizlik, imânın yarısıdır.“ 3911
“Allah temizdir, temizliği sever.“ 3912
“Temizlik (abdest) imanın bir parçasıdır. El-Hamdü lillâh sözü amel terazisini doldurur. Sübhanallahi ve’l hamdu lillâhi, (Allah’ın şânı pek yücedir, hamd O’na aittir) sözü göklerle yerin arasını doldurur. Namaz nûrdur. Sadaka (kurtarıcı bir) delildir. Sabır ışıktır. Kur’an senin lehine ve aleyhine bir delildir… “ 3913
“Namazın anahtarı temizliktir.“ 3914
“Her kim Allah Teâlâ'nın emrettiği gibi abdest alırsa, farz namazlar arasındaki günahlara keffâret olur.“ 3915
“Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.“ 3916
“Eğer mü’minlere güçlük verecek olmasaydım, onlara her namaz için misvak kullanmayı emrederdim.“ 3917
3907] 87/A’lâ, 14-15
3908] 91/Şems, 9-10
3909] 92/Leyl, 17-18
3910] 98/Beyyine, 1-2
3911] Müslim, Tahâret, 1; Tirmizî, Deavât 86; Dârimî, Vudû’ 2; Ahmed bin Hanbel, IV/260
3912] Tirmizî, Edeb 41
3913] Müslim, Tahâre 1, hadis no: 223; İbn Mâce, Tahâre 5, hadis no: 280; Tirmizî, Deavât 86, hadis no: 3517; Nesâî, Zekât 1
3914] Ebû Dâvud, Salât 73; Tirmizî, Tahâret 3
3915] Müslim, Tahâre 4
3916] Buharî, Savm, 27
3917] Buharî, Cum'a 8; Müslim, Tahâre, 42
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yemekten önce ve sonra el yıkamak yemeğe bereket getirir.“ 3918
“Su, temizdir. Onu tadı, rengi veya kokusu değişmedikçe dışarıdan bir şey kirletmez“ 3919
“Bir yerde bulaşıcı hastalık ortaya çıktığını duyduğunuz zaman oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde bulaşıcı bir hastalık ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayın.“ 3920
“Allah'ım! Benim nefsime takvâsını ver ve onu temizle. Sen onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen onun velîsi ve mevlâsısın.“ 3921
“İdrardan sakının; kabir azâbının çoğu, idrarı sakınmamaktandır.“ 3922
“Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer içer.“ 3923
“Bir kimse, bir şey içerken kabın içine hohlamasın.“ 3924
Selmân (r.a.) anlatıyor: ‘Tevrat’ta okudum: ‘yemeğin bereketi, yemekten sonra (el ve ağzı) yıkamadadır’ diyordu. Bunu Rasûlullah’a (s.a.s.) söyledim. “Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır!“ buyurdu.’ 3925
“Şeytan muhakkak ki hassastır, cidden pek hassastır. Kendinizi ondan sakındırın. Kim elinde et kokusu olduğu halde geceler, sonra da kendisine bir fenalık ulaşırsa, sakın ha kendisinden başkasını suçlamasın.“ 3926
“Kim evinde Allah'ın bereketini arttırmasını istiyorsa, yemek hazırlandığı ve kaldırıldığı zaman abdest alsın (ellerini yıkasın)“ 3927
“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları yolmak ve bıyıkları kısaltmak.“ 3928
“Her kim kasık tıraşı yapmaz, tırnaklarını kesmez ve bıyığını da kısaltmazsa bizim sünnetimize uyanlardan değildir!“ 3929
“Ellerinde et ve yağ kokusu olduğu halde yatan kimse, hastalandığı takdirde suçu kendisinden başkasında aramasın!“ 3930
“İman yetmiş şûbedir. Onun en yükseği ‘lâ ilâhe illâllah’, en aşağı mertebesi de, yoldan ezâ/eziyet (rahatsızlık) veren şeyleri kaldırmaktır.“ 3931
3918] Tirmizî, Et'ıme, 29
3919] Buhârî, Vüdû', 67
3920] Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 100
3921] Müslim, Zikir ve Duâ 18, hadis no: 2722; Nesâî, İstiâze 13; Ahmed bin Hanbel IV/371
3922] Buhârî, Vudû' 55; İbn Mâce, Tahâret 26
3923] Müslim, Eşribe 106, -2020-; Ebû Dâvud, Et’ıme 20, -3776-; Tirmizî, Et’ıme 9, -1801-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 5, -2, 922, 923-; K. Sitte, 11/102
3924] Buhârî, Eşribe 25, Vudû 18; Müslim, Tahâret 63
3925] Ebû Dâvud, Et’ıme 12, -3761-; Tirmizî, Et’ıme 39 –1847-; K. Sitte, 11/118
3926] Tirmizî, Et’ıme 48 –1861-; Ebû Dâvud, Et’ıme 54, 3852-; K. Sitte, 11/118
3927] Tirmizî, Et'ıme 39, 45
3928] Buhârî, Libas 51, 63, 64; Müslim, Tahâret 49, 50; Ebû Dâvud, Teraccül 16; Tirmizî, Edeb 14; Nesâî, Tahâret 8, 10, Ziynet 1, 55; İbn Mâce, Tahâret 8
3929] Ahmed bin Hanbel, V/140
3930] Ebû Dâvud, Et’ıme 53; Tirmizî, Et’ıme 48; İbn Mâce, Et’ıme 22
3931] Buhârî, İman 3; Müslim, İman 57, 58; Ebû Dâvud, Sünne 14; Tirmizî, İman 6; Nesâî, İman 16; İbn Mâce, Mukaddime 9
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 965 -
“Müslümanların yollarındaki eziyet veren maddeleri kaldır!“ 3932
“Sizden birisine ne oluyor da, Rabbine yönelmiş olduğu bir yerde önüne tükürüyor? Sizden biri, yüzünü çevirdiğinde kendisine tükürülmesini ister mi? Eğer biriniz tükürmek zorunda kalırsa, sol tarafına ve ayağının altına tükürsün; Şâyet bu mümkün değilse, o zaman mendiline tükürsün!“ 3933
Hz. Âişe (r. Anhâ)’den rivâyet edildiğine göre; “Medine civarında oturan müslümanlar Cuma namazı kılmak için nöbetleşe Mescid-i Nebevî’ye gelirlerdi. Temizlenmeden, tozlu iş elbiseleriyle geldikleri için de üzerlerinden etrafa bazen ter kokuları yayılırdı. İşte böyle sahâbilerden biri, Hz. Peygamber’in yanına uğramıştı. Allah Rasûlü ona: “Hiç olmazsa bugün için yıkanıp temlizlenseniz!“ diye ikazda bulundu.“ 3934
“Allah, haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.“ 3935
“Allah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri size söylemiyeyim mi?“ “Evet ey Allah'ın Rasûlü, söyleyin!“ dediler. Bunun üzerine saydı: “Zahmetine rağmen abdesti tam almak. Mescide çok adım atmak. (Bir namazdan sonra diğer) Namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır, işte bu ribâttır. (sulh zamanında cihad gibidir).“ 3936
“Güzelce abdest alıp, sonra iki rekât namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki kendisine cennet vâcib olmasın! Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da: ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûlühü. (Şehâdet ederimki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür)’ derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer.“ (Ebû Dâvud'un rivâyetinde “abdesti güzel yaparsa...“ denmiştir. Tirmizî'nin rivâyetinde “...Rasûlühü (Allah'ın ...Rasûlü)“ kelimesinden sonra “Allahumme’c’alnî minettevvâbîn ve’c’alnî mine’l-mutahhirîn -Allah'ım, beni tevbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl-“ duâsı da vardır.) 3937
“Mü'min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner. Ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte- veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile- veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlardan arınmış olarak tertemiz çıkar.“ 3938
“Hz. Osman (radıyallahu anh) abdest aldı ve dedi ki: “Ben Rasûlullah
3932] Müslim, Birr 131, 132
3933] Buhârî, Salât 33-39, Ezan 94, Edeb 75; Müslim, Mesâcid 50-53, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât 22; Nesâî, Mesâcid 32, 35; İbn Mâce, Mesâcid 10, İkame 61
3934] Buhârî, Cum’a 15; Müslim, Cum’a 5
3935] Ebû Dâvud, Tahâre 31, hadis no: 59; Nesâî, Zekât 104, hadis no: 139; İbn Mâce, Tahâre 2, hadis no: 271-274; Dârimî, Tahâre 21, hadis no: 692
3936] Müslim, Tahâret 41, hadis no: 251; Muvattâ, Sefer 55, hadis no: 1, 161; Tirmizî, Tahâret: 39, h. No: 52; Nesâî, Tahâret: 106
3937] Ebû Dâvud, Tahâret 65, hadis no: 169; Tirmizî, Tahâret 41, h. no: 55
3938] Müslim, Tahâret 32, hadis no: 244; Muvattâ, Tahâret 31, hadis no: 1, 32; Tirmizî, Tahâret 2, hadis no: 2
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm: “Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibâdet) olur.“ 3939
“Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve sümkürürse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalın(ın bittiği mahallin) etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uçlarından dökülür gider. Sonra başını meshedince, başının günahları saçın etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp namaz kılar, Allah'a hamd ve senâda bulunur. Ona layık şekilde tazimini gösterir ve kalbinden Allah'tan başkasını(n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu gündeki gibi bütün günahlarından arınır.“ 3940
“Mü'min kul abdest aldıkta mazmaza yaptı mı (ağzını yıkadı mı) günahlar ağzından çıkar. (Burnunu sümkürdü mü) günahlar burnundan çıkar, yüzünü yıkadı mı günahlar göz kapaklarının altına varıncaya kadar yüzünden çıkar. Ellerini yıkadı mı günahlar tırnak diplerine varıncaya kadar ellerinden çıkar. Başını meshetti mi, günahlar kulaklarına varıncaya kadar başından çıkar. Ayaklarını yıkadı mı, günahlar ayak tırnaklarının altına varıncaya kadar ayaklarından çıkar. Sonra mescide kadar yürümesi ve kılacağı namaz nafile (bir ibâdet) olur.“ 3941
“Ümmetime zahmet vermeyecek olsam, her namazda misvak kullanmalarını emrederdim ve yatsı namazını da gecenin üçte birine kadar te'hir ederdim.“ 3942
“Misvak ağız için temizlik vasıtasıdır. Rab Teâlâ için de rıza vesîlesidir.“ 3943
“Sizden kimse hamam yaptığı yere akıtmasın. Zira vesveselerin çoğu bu yüzden hâsıl olur.“ (Ebû Dâvud'un rivâyetinde şu ziyade var: “...sonra dönüp içinde yıkanacaktır.“ 3944
Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)'dan rivâyete göre şöyle derdi: “Size kim, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı ayakta bevlettiğini söylerse, sakın onu tasdik etmeyin. O, daima çömelerek abdest bozardı.“ 3945
Hz. Selmân (r.a.)'ın anlattığına göre, müşrikler kendisine: “Sizin arkadaşınızın (Aleyhissalâtu vesselâm) sizlere helâda abdest bozmayı bile öğrettiğini görüyoruz“ demişlerdir. O da onlara şöyle cevap vermiştir: “Evet, doğrudur. Rasûlümüz (s.a.s.), bizi sağ elimizle istinca yapmaktan nehyetti, büyük veya küçük abdest bozarken, kıbleye yönelmekten de nehyetti. Abdest bozduktan sonra istinca ederken kurumuş hayvan mayısını veya kemiği kullanmamızı da nehyetti ve dedi ki: “Sizden kimse, üçtaştan daha azı ile istincâ etmesin.“ 3946
3939] Buhârî, Vudû 25; Müslim, Tahâret: 8, hadis no: 229
3940] Müslim, Müsâfirîn 294, hadis no: 832
3941] Muvattâ, Tahâret 30, hadis no: 1, 31; Nesâî, Tahâret 35, h. no: 1, 74; İbn Mâce, Tahâret 6, h. no: 283
3942] Ebû Dâvud, Tahâret 25, hadis no: 47; Tirmizî, Tahâret 18, h. no: 23
3943] Nesâî, Tahâret 5, hadis no: 1, 10; Nesâî, Tahâret 5, hadis no: 1, 10
3944] Ebû Dâvud, Tahâret 15 -27-); Tirmizî, Tahâret 17 -1-; Nesâî, Tahâret 32, -1, 34
3945] Tirmizî, Tahâret 8 -12-; Nesâî, Tahâret 25 -1, 26
3946] Müslim, Tahâret 57, hadis no: 262; Tirmizî, Tahâret 12, hadis no: 16; Ebû Dâvud, Tahâret 4,
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 967 -
“Biriniz bevlederken zekerini sağ eliyle tutmasın, sağ eliyle istinca etmesin, (su içerken) kabın içine solumasın.“ 3947
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) helâya girince: “Allahumme innî eûzü bike mine'lhubsi ve'lhabâis, (Ya Rabbi! Pislikten ve pislenmekten sana sığınırım)“ derdi.“ 3948
Süfyan İbnu'l-Hakem veya Hakem İbnu Süfyan es-Sakafî anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bevledince abdest alır ve (istincâda) su kullanırdı.“ 3949
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bevletti. Hz. Ömer de arkasında, elinde su kabı olduğu halde durdu. Rasûlullah onu görünce: “Bu da ne, ey Ömer?“ buyurdular. Hz. Ömer: “Sudur, yıkanırsın (abdest alırsın)!“ dedi. Rasûlullah: “Ben her bevledişimde abdest almakla emrolunmadım, bunu yapacak olsam bu, (ümmete vâcip) bir sünnet olur“ buyurdular.“ 3950
İbn Amr İbni'l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Beraber olduğumuz bir sefer sırasında, bir ara Rasûlullah (s.a.s.) bizden geride kaldı, sonra tekrar kavuştu. Bu sırada namaz vakti girmişti. Bizler de abdest alıyor, ayaklarımıza meshediyorduk. (Rasûlullah s.a.s.) yüksek sesle nidâ etti: “Ökçelerin ateşte vay hâline!“ Bunu iki veya üç kere tekrarladı.“ 3951
“Ökçe ve ayak çukurlarının ateşte vay haline.“ 3952
Lakît İbn Sâbira (r.a.) anlatıyor: “Dedim ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Bana abdestten haber ver!“ Aleyhissalâtu vesselâm: “Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma!“ buyurdu.“ 3953
“Ümmetim Kıyâmet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkânı varsa parlaklığını artırsın.“ 3954
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kuba ahalisine: “Allah, temizlik hususunda sizi övmektedir. Bu neden ileri geliyor?“ diye sordular. Onlar: “Biz dediler, istincâda taşla suyu birleştiriyoruz (Önce taşla silip arkadan da su ile yıkıyoruz).“ 3955 3956, o zaman için Medine'nin banliyösü durumunda olan Kuba köyü ahalisi hakkında nâzil olmuştu. Âyet meâlen şöyledir: “...Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah arınmak isteyenleri sever.“ İşte bu âyet üzerine, yukarıdaki rivâyette görüldüğü üzere, Rasûlullah, “bu övgünün sebebi nedir?“ diye Kubalılara sormuştur. Onlar da, abdest bozunca önce taşla temizlenip arkadan su ile hadis no: 7; Nesâî, Tahâret 37, 42, hadis no: 1, 38, 39, 43
3947] Buhârî, Vudû 18, 19, 25; Müslim, Tahâret 63, hadis no: 267; Ebû Dâvud, Tahâret 18, hadis no: 31; Tirmizî, Tahâret 11, hadis no: 15; Nesâî, Tahâret 23, 42, hadis no: 1, 25, 43
3948] Ebû Dâvud, Tahâret: 3, hadis no: 4
3949] Ebû Dâvud, Tahâret 64, hadis no: 166, 167, 168; Nesâî, Tahâret 102, hadis no: 1, 86
3950] Ebû Dâvud, Tahâret 22, hadis no: 42; İbn Mâce, Tahâret 20, hadis no: 327
3951] Buhârî, İlm 3, 30, Vudû: 27, 29; Müslim, Tahâret 25-28, hadis no: 240-242; Muvattâ, Tahâret 5, h. no: 1, 19; Ebû Dâvud, Tahâret 46, h. no: 97; Nesâî, Tahâret 89, h. no: 1, 77, 78
3952] Tirmizî, Tahâret 31, hadis no: 41
3953] Ebû Dâvud, Tahâret 55, 142, 143, 144; Tirmizî, Tahâret 30, hadis no: 38; Nesâî, Tahâret 71, 92, h. no: 1, 66, 79
3954] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/434-435
3955] Rezîn tahrîc etmiştir. İbn Kesir, c. 3, s. 456; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Terc. 10/385
3956] Tevbe sûresinin 108. âyeti
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tahâretlendiklerini söylerler.)
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Biriniz helâya giderken beraberinde üç tane de taş götürüp onlarla temizliğini yapsın. Bunlar ona yeterlidir.“ 3957
“Abdest (sırasında) vesvese veren bir şeytan vardır. Adı da el-Velehân'dır. Öyleyse suyun vesvesesinden kaçının..“ 3958
“Herbir kılın dibinde cünüplük vardır. Saçları yıkayın, deriyi paklayın.“ 3959
Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim, yıkamadan tek bir saç kılının dibini kuru bırakırsa, ateşte nice nice azablara dûçar olacaktır.“ Hz. Ali (r.a.) der ki: “Bu(nu işitmem) sebebiyle başıma düşman oldum. Bu sebeple başıma düşman oldum. Bu sebeple başıma düşman oldum.“ Nitekim Hz. Ali saçlarını keserdi. 3960
Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “(Bir gün) ey Allah'ın Resulü! dedim. Ben saç örgüsü çok olan bir kadınım. Hayız ve cenâbetten yıkanırken örgüleri çözeyim mi?“ “Hayır! buyurdular başının üzerine, ellerine üç kere su avuçlayıp dökmen, sonra da bedenine su döküp yıkanman sana yeterlidir.“ 3961
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'nin anlattığına göre: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine sokaklarından birinde kendisine rastlamıştır. Ebû Hüreyre bu sırada cünüp olduğu için, Aleyhissalâtu vesselâm'ın nazarından sıvışarak gidip yıkanır gelir. Gelince Aleyhissalâtu vesselâm: “Ey Ebû Hüreyre neredeydin?“ diye sorar. “Ben cünübtüm, pis pis sizinle oturmak istemedim“ cevabında bulunur. Rasûlullah (s.a.s.): “Sübhânallah! (bilmez misin ki) müslüman pis olmaz!“ buyurur.“ 3962
Tirmizî ve Ebû Dâvud'un bir rivâyetinde de şöyle gelmiştir: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cünübken uyur ve hiç suya dokunmazdı.“ Nesâî'nin bir riveyetinde: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yemek veya içmek istediği zaman ellerini yıkar sonra yer içerdi“ denmiştir. 3963
Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cünübken uyumak istediği takdirde ön tarafını yıkar ve namaz abdestiyle abdest alırdı. Müslim'in bir rivâyetinde: “...Yemek veya uyumak istediği zaman namaz abdestiyle abdest alırdı“ denmiştir. 3964
3957] Ebû Dâvud, Tahâret 21 hadis no: 40; Nesâî, Tahâret 40 h. no: 1, 41, 42
3958] Tirmizî, Tahâret: 43, hadis no: 57
3959] Ebû Dâvud, Tahâret 98, hadis no: 48; Tirmizî, Tahâret 78, h. no: 106
3960] Ebû Dâvud, Tahâret 98, hadis no: 249
3961] Müslim, Hayz: 58, hadis no: 330; Ebû Dâvud, Tahâret 100, h. no: 51, 252; Tirmizî, Tahâret 77, h. no: 105; Nesâî, Tahâret 150, h. no: 1, 131
3962] Buhârî, Gusl: 23, 24; Müslim, Hayz: 115, hadis no: 371; Ebû Dâvud, Tahâret 97, h. no: 231; Tirmizî, Tahâret 89, h. no: 121; Nesâî, Tahâret 172, h. no: 1, 145, 146
3963] Buhârî, Gusl 27, 25; Müslim, Hayz: 21, hadis no: 305, 307; Muvattâ, Tahâret 77, hadis no: 1, 47, 48; Ebû Dâvud, Tahâret: 88, 90 h. no: 222, 223, 224, 226, 228; Salât 343, h. no: 1437; Tirmizî, Tahâret 87, h. no: 118, 119; Nesâî, Tahâret 163, 164, 165, 166, h. no: 1, 138-139, Gusl 4, 5, h. no: 1, 199; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/552
3964] Buhârî, Hayz 7; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları 10/550
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 969 -
Temizlik İçin Büyük Nimet; Su
Sadece insan değil, bütün canlılar açısından, suyun arzettiği hayatî ehemmiyet, tâ ilk çağlardan beri insanların dikkatini çekmiştir. Bundandır ki eski hikmet, hayatın dört ana unsurundan biri olarak suyu görmüştür. Toprak, Ateş, Hava, Su. Kur'ân-ı Kerim de bir âyetinde: “Biz her şeyi sudan canlı kıldık“ 3965 buyurur. İbn-u Kayyîm, et-Tıbbu'n-Nebevî adlı kitabında geçmiş nesillerin su hakkındaki telâkkilerini şöyle hülâsa eder: “Su, hayatın (ana) maddesidir, içeceklerin de efendisi. Kainatı teşkil eden unsurlardan biridir, daha doğrusu aslî unsurudur. Zira gökler onun buharından arz da köpüğünden yaratıldı. Allah her şeyi onunla hayattâr ve canlı kıldı.“
Sudaki Temizlik İçin Aranan On Özellik
İnsan için suyun ehemmiyeti, sadece içeceğimiz olmasından veya yiyeceklerimizin hazırlanmasındaki rolünden ileri gelmez; sıhhatimiz için zarurî olan temizlik vasıtasıdır da... Öyle ise suyun hem temizliğe, hem de içilmeye elverişli olması, bu maksadlarla bazı vasıfları taşıması gerekmektedir. Bizden önce yaşayan insanlar, suyun “cevdet“ yâni “iyi“ olması için onda on vasıf aramışlardır. Bu on özellik şunlardır:
1- Renk: Su, saf olmalı, her çeşit renklilikten ârî bulunmalıdır.
2- Koku: Su kokusuz olmalıdır.
3- Tad: Tadı hoş olmalı, Fırat ve Nil nehirlerinin tadında olmalıdır.
4- Ağırlık: Hafif ve akıcı olmalıdır.
5- Mecrâsı: Suyun aktığı yatak temiz olmalıdır.
6- Menbâ: Su, uzak bir menbâdan gelmelidir.
7- Güneş ve rüzgâr isâbet etmelidir. Menba uzak olmadığı takdirde güneş ve rüzgar te'sir icra edemez.
8- Kıvam: Suyun kıvamı akıcı olmalıdır.
9- Miktar: Su çok olmalıdır. Bu takdirde karışan yabancı maddeleri dışarı atar.
10- Mansab: Akış istikameti kuzeyden güneye veya batıdan doğuya doğru olmalıdır.
Bu açıklamaları kaydeden kaynağımız ilâve eder: “Sayılan vasıflar kâmil mânâda, şu dört nehirde bulunur: Nil, Fırat, Ceyhan, Seyhan.“ Şu halde suyun sağlığımıza elverişli olması, kirlenmelerinden korunması için dinimiz, bazı tahdidler koymuş, tedbirler emretmiş olmalıdır.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), hadislerinde suların kirletilmesi meselesini de ele alarak birkısım beyanlarda bulunur. Bazen çevre ile ilgili olarak yukarıda kaydettiğimiz yasaklar meyanında bazende müstakillen bu meseleyi ele alır. Hz. Muaz ve Hz. Câbir (radıyallâhu anhümâ) tarafından iki ayrı tarîkten nakledilen bir hadiste, “gölge ve yol“ ile birlikte “mevârid“ yani su mecraları da zikredilerek, büyük abdest bozulması yasaklanır. İbnu Ömer (radıyallâhu anh)'in
3965] 21/Enbiya, 30
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyetinde Rasûlullah nehir kenarlarına büyük abdest bozmayı yasaklar. Hz. Câbir’den (r.a.) gelen bir rivâyet akarsuya küçük abdest bozmayı yasaklar. Yine Hz. Câbir ve Hz. Ebû Hüreyre tarafından rivâyet edilen hadislerde istifade edilecek olan durgun suya bevl edilmesi yasaklanmaktadır. Bazen “istifade edilecek“ kaydı olmaksızın, mutlak şekilde “birikmiş su“ya bevl edilmemesi emredilmiştir.
Suların kirlenmelerden korunması ile ilgili nebevî alâkadan bahsederken, kuyularla ilgili olarak Hz. Peygamber’den (s.a.s.) vârid olan tâlimata da dikkat çekmemiz gerekir. Zira bunlardan bir kısmı kuyu sularının pislikten korunmasına râcidir. Bu tâlimâtlardan birine göre, eskiden kalma kuyuların etrafında (yarı çapı) elli, yeni açılan kuyuların etrafında ise, yirmibeş zirâ'lık bir dairenin harim olarak boş bırakılması gerekmektedir. Bir diğer talimât da, hayvan ağıllarının kuyuya kırk zirâdan daha yakına yapılmamasını emreder.
Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “İki lânetten korkun!“ buyurdular. Ashâb: “İki lânet de nedir?“ diye sorunca, açıkladılar: “İnsanların yollarına abdest bozanla, gölgelerine (gölgesinden yararlanılıp oturulacak ve uyunulacak yerlere) abdest bozanlardır!“ 3966 “Lânete sebep olan üç yere abdest bozmaktan kaçının: Su yollarına, işlek yollara ve gölgeliklere.“ 3967
Kâinattaki İlâhî Temizlik Kanunu
Cenâb-ı Hak, kâinata büyük bir temizlik kanunu koymuş ve bütün mahlûkatın bu kanuna itaat etmelerini emretmiştir. Çevremize şöyle bir göz gezdirdiğimiz zaman, atomlardan güneşlere, zerrelerden yıldızlara kadar bütün varlıklarda, bu temizlik kanununun hükmettiğini görürüz.
Kandaki alyuvarlar, vücuda giren zararlı mikrop ve maddeleri yok ederek bu emre uyarken, her zaman içimize alıp verdiğimiz nefes de kanı temizleyerek aynı kanuna tâbi olduğunu gösterir. Göz kapakları, gözleri siler. Sinekler, kanatlarını süpürüp temizlemekle o emri dinledikleri gibi, gökyüzündeki koca bulut ve hava da dinler. Hava, yeryüzüne konan toz topraktan ibaret süprüntülere üfler, temizler. Bulut, ıslak bir sünger gibi zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır. Sonra kendisi de (âdetâ) gökyüzünü kirletmemek için süprüntülerini toplayıp intizam içinde çekilir, gider. Göğün güzel yüzünü ve gözünü silinmiş, süpürülmüş parıl parıl parlar halde bırakır. (Akbabalar, leş kargaları, canavarlar da ölmüş hayvanların cesetlerini temizler, bu temizlik benzer şekilde denizlerde de hükmünü sürdürür.)
Bütün bunlar, Allah'ın kâinata koyduğu temizlik kanununun ne derece intizam içinde işlediğinin örnekleridir. Kâinattaki bu genel temizlik gerçeği, Cenâb-ı Hakk'ın Kuddûs isminin bir cilvesidir.
Atomlardan yıldızlara kadar bütün varlıklar, Allah'ın Kuddûs ismine dayanan kâinattaki bu muazzam temizlik kanununa itaat edip temizliklerine son derece dikkat ederlerken, elbette insanın bu genel kanundan, Sünnetullah'tan/İlâhî âdetten uzak kalması düşünülemez. Nitekim Yüce Allah, kâinata koyduğu temizlik emrine, mahlûkatın en eşrefi ve en mükerremi olan insanı da muhâtap
3966] Müslim, Tahâret: 68, -269-; Ebû Dâvud, Tahâret: 14, -25
3967] Ebû Dâvud, Tahâret 14, -26; Geniş bilgi için bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, c. 10, s. 309-392
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 971 -
kılmış, onu maddî ve mânevî temizlikle mükellef tutmuştur. Canlı-cansız bütün varlıkların boyun eğdiği böyle ulvî bir kanuna, insanın kayıtsız kalması, yerler ve gökler Rabbinin emrine karşı gelmesi; elbette büyük bir gaflet ve isyandır. Hem Allah'ın, hem de mahlûkatın hukukuna karşı işlenmiş büyük bir zulümdür.
İşte temizlik gerçeği, İlâhî Sünnetin/âdetin özelliği olduğu içindir ki, hadis-i şerifte temizlik, imanın nûrundan ve kemâlinden sayılmıştır. Âyetlerde de maddî ve mânevî temizlikler, Allah'ın sevgisini ve rızâsını kazanmaya vesîle gösterilmiştir. 3968
Tuvaletten Sonra En İyi Temizlik Nasıl Yapılır?
İnsan Avucunun İçinde, Koruyucu Bakteriyeler Var... İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji İnfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı profesörlerinden Yaşar Bağdatlı, İslâmî tahâretlenmenin en uygun yol olduğunu kaydederek, “en iyi temizlenme el ve su ile olur. İnsanın avucunun içinde, cildinde koruyucu bakteriler vardır“ dedi. Son günlerde el temizliği konusunun gündemde bulunduğunu hatırlattığımız Prof. Bağdatlı tahâretlenme konusundaki sorularımızı şöyle cevapladı: “El temizliği ile ilgili olarak bazı endişelerden sıkça bahsediliyor. El temizliği hakkında bizi aydınlatır mısınız?“
“Elimiz dış dünya ile alâkamızı sağlayan en önemli organlarımızdan birisi. Dış âlemle ilgisi deyince, yiyecek içecek ilişkisinden tutun, yazışma ilişkisine, tokalaşmalara, tuvalet sonra temizlik gibi bütün faâliyetlerde eller ön planda. Dolayısıyla hastalıkların yayılmasında da en önemli uzuv olarak eli görüyoruz. Çünkü yiyecek içeceklerle temas halinde. Hastalık etkenleriyle temas ile hastalık etkenlerini alabiliyor, yine elimizi yüzümüze gözümüze sürmek sûretiyle elimizdeki mikropların vücudun değişik bölgelerine geçişi sağlanıyor. Netice olarak görüyoruz ki, hayatın yüzde 60-70 oranını dolduran bir faâliyet organı. Bu kadar işleri gören bu kadar mikroplara bulaşan ellerimiz, aynı zamanda hasta olmadan yaşayan bir organizma. Bu nasıl oluyor, bunu açıklığa kavuşturmak lâzım. Ehliyetsiz insanların konuşmasının da temelinde bu yatıyor.
İnsan vücudunda öyle bir sistem var ki, yani Allah böyle yaratmış, her sisteme bir bekçi koymuş. Meselâ insanın elinde, avucunun içinde, cildinde ve diğer organlarında koruyucu bir bakteri var. Kendi sistemi içinde var ve biz buna tıbbî adıyla flora diyoruz. Flora bakterileri yerleşik ve oranın sakinidirler. Görevleri de diğer hastalık yapan mikroplara karşı vücudu korumaktır. Herkes zannediyor ki, “ben bir mikroplu şeye dokunursam, mikroplu bir şey yersem hasta olacağım.“ Bu yersiz bir düşünce. Düşününüz ki, insan vücudu hem içinden hem dışından sayılamayacak kadar mikroplarla haşir neşir her gün. Ve bizler sağlıklı olarak hayatımıza devam ediyoruz.
Ayrıca, bağışıklık diye bir sistem var, bu da muhtelif şekilde işler ve vücuda giren bir yabancı maddeye karşı vücut bizden habersiz bir savaş veriyor, daha enteresanı bir yabancı mikropla, bir cisimle vücut karşılaşınca, o hâtıra hücreleri, bellek hücreleri de dediğimiz hücreler onları tanıyor ve geldiğinde vücudu hemen harekete geçiriyor. Bir de sistemin belirli bir ısısı var ve bunlar da ayrıca koruyuculuk yapıyorlar. Bu kadar koruyucu sistem varken, bazıları hemen bir
3968] Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, s. 448-449
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mikropla karşılaşınca “hasta olacağız“ diye yaygarayı koparıyorlar. Eğer onların dediği doğru olsa, hiçbirimizin sağlıklı olmamamız lâzım. Eğer içtiğiniz suyu, yediğiniz bir meyveyi alıp mikroskobun altına koysam o kadar mikrop göreceksiniz ki, kaynıyor. Ama hasta olmuyoruz elhamdü lillâh. Çünkü bunun mekanizması var. Bu kadar olumlu işleyen mekanizmayı yok gibi göstermek, tedirginlikten başka bir şey değil. Yani insanların huzurunu ve rahatını kaçırmaktır. Bir de psiko-nevroz dediğimiz, insanların hastalık psikolojisi içine girmesine sebep oluyor. İnsan huzursuzluk içine girince de bir stres oluşuyor. Stres sonucu oluşan bazı maddeler var ki bu bağışıklık sisteminin çalışmasını engeller, yavaşlatır. Günümüz insanında en çok gördüğümüz hastalık sebebi stresler.
1987'de uluslararası kongrede bir Fransız bu meseleyi gündeme getirerek, Müslümanların elle tahâretlenmelerini tenkit etti. Ben cevap verdim, ama tatmin edici değildi. Bunun üzerine bir araştırmaya giriştik. Hastanede 70 kişilik bir araştırma grubu aldık. Alınan grup içinde toplumun bütün seviyelerinden insan vardı. Bunların, tuvalet öncesi ve sonrası ellerini kontrol ettik. Bu kontrolde de temizlenme şekillerini de dikkate aldık. Baktık, elle temizlendikten sonra, yıkamadan önce ellerinde dışkıya ait mikroplar bol miktarda var. Eller yalnız su ile ama ovuşturarak üç dakika yıkandığında, hastalık yapmayacak kadar az mikrop kalıyor ellerde.
“Peki sabunla yıkayınca...“ “Sabun kullanılırsa, eller biraz daha temizleniyor, ama yine mikroplar tamamen yok edilemiyor. Ancak, dediğim gibi bu mikroplar hastalık yapacak kadar değiller. Bu kalan mikroplar da ellerdeki biraz önce bahsettiğimiz flora bakterileri tarafından temizleniyor. “Üç dakika su altında yıkanılması gerekir, dediniz; bu biraz uzun değil mi?“ “Öyle ama, en idealini üç dakika olarak tesbit ettik. Yoksa bir buçuk, üç, beş dakikalarla da denemeler yaptırdık, ancak, sıhhatlisini üç dakikada bulduk. Bizim görevimiz faydalı ve zararlı olan yanları açıklamaktır, bunu herkes bilsin.
“Diğer temizleme maddelerinin üzerinde de araştırmanız oldu mu?“ Tabii, piyasada temizlik için kullanılan bütün maddeleri tesbit ettik. Bizim en çok kullandığımız alkol var ki, bunun da yan tesirleri oluyor. Meselâ, eldeki yağ tabakasını eritiyor, yine elin korumasını yapan flora bakterilerini yok ediyor, bu da tabii mikroplara zemin teşkil ediyor. Yine alkolü el temizliğinde kullanırken bunun devamlı olması gerekiyor. Ancak devamlı kullanımda da egzama tipinde elde yaralar oluşuyor. Alkolden sonra zefiran, savlon, lizol dediğimiz maddeleri denedik ve ilginçtir, bazılarının mikropları uzaklaştırmak yerine mikrop ürettiklerini gördük...
Şu anda biz ameliyathanelerde temizlik aracı olarak “hipiserup“ diye bir maddeyi alkol yerine kullanmaya başladık. Sabunlarla yaptığımız tesbiti de söylemem gerekir ki, mikrop bulaşmasında bunların nasıl bir rolü oluyor diye araştırdığımızda, sabunların kendini temizleme özelliği ve mikrobun bir başkasına sabun aracılığı ile bulaşmanın olmadığı tesbit edildi. Sabunlar arasında da sıvı sabunların daha başarılı olduğunu farkettik. Mikropları uzaklaştırma bakımından sıvı sabunların terkibine eğer hepseklorefen, kloran gibi maddeler konmuş ise sıvı sabunlar daha başarılı oluyor temizlemede. Bizim ameliyat öncesinde temizlemek için kullanmaya başladığımız hipiscrupta da bu maddeler var.
Ancak, bir insan su ve sabunla temizlendiğinde hastalıklara karşı korunmuş olacaktır... Biz temizleyici olarak hep suya yükleniyoruz, ancak suyun da temiz
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 973 -
olması lâzım; suyun kendisi bulaştırma aracı ise, bu ayrı mesele...
“Tuvaletlerin yapısı da mikrop bulaşmasında önemli olmuyor mu?“ Alafranga tuvalet dediğimiz klozet tipi oturaklı tuvaletlerden çok hastalık bulaşıyor. Bilhassa insanların genital bölgesi dediğimiz yani edep bölgesi ile ilgili hastalıklar, mantar hastalıkları, parazitler, varsa yaralar onların mikrobu o oturağa bulaşıyor, sonra da oraya oturanlara geçiyor. Bunu Batılılar da gördü. Meselâ Hutchinson isminde bir bilim adamı, basilli dizanterinin etkenini oturakta üretmiş. Yine Nevton adlı bir başka bilim adamı da, tifo bakterilerinin 11 gün klozetlerde kaldığını tesbit etmiş. Şimdi Avrupa ev ve otellerinde alafranga tuvaletlerinden kaçmaya başladılar. Bizde hayrettir alafranga sokulmaya çalışılıyor. Çok özel durumlar için portatifleri var ama bir kişiye mahsus. Biz “umuma açık olan yerler için zararlıdır“ diyoruz. Bir de fışkırtma su ile makat civarını temizleme şeklinin mahzurları var. Yaptığımız araştırmada bu şekilde temizlemenin olmadığını tesbit ettik. En sıhhatli temizlik ise önce kâğıt, sonra su ile temizlenilmesi. Zaten hadis-i şerifte de taş artı su ile temizliği makbul olarak tutuyor Peygamberimiz.
Biz burada taşı denemedik. Arabistan'daki taşın özelliği vardır. Sıcak taşın hem radyasyon, hem ısı, hem mekanik etkisi var. Dolayısıyla taşla temizlik, sadece taşı sürmekle değil. Bez ile kurulanmayı da ben tasvip etmiyorum. Çünkü bez ince liflerden meydana geliyor ve artıklar örgülerin arasında kalabilir ve onları temizlemek zordur. En iyisi tuvalet kâğıdıdır. Tuvalet kâğıdının üzerine yazı yazılamadığı için, fıkhî bakımdan da câizdir. 3969
Bir paragraf öncesinde bahsedilen konuyla ilgili hadis-i şerif şu şekildedir: Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s. Kuba ahalisine: “Allah, temizlik hususunda sizi övmektedir. Bu neden ileri geliyor?“ diye sordular. Onlar: “Biz dediler, istincada taşla suyu birleştiriyoruz: (önce taşla silip arkadan da su ile yıkıyoruz).“ 3970 O zaman için Medine'nin banliyösü durumunda olan Kuba köyü ahalisi hakkında nâzil olmuştu. Âyet meâlen şöyledir: “...Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah arınmak isteyenleri sever.“ İşte bu âyet üzerine, yukarıdaki rivâyette görüldüğü üzere, Rasûlullah, “bu övgünün sebebi nedir?“ diye Kubalılara sormuştur. Onlar da, abdest bozunca önce taşla temizlenip arkadan su ile tahâretlendiklerini söylerler.
Bilindiği gibi, Muhammed Hamidullah, Paris'te yaşayan 20. yüzyılın büyük İslâm âlimlerinden biridir. Bu zât ile içlerinde Hristiyan ve farklı inançlara mensup bir grup bilim adamı, İslâm Dini hakkında tartışma için yemekli bir toplantıda bir araya gelirler. Tartışma, yemekten sonra yapılacak olmasına rağmen, katılımcılardan biri, bir sataşma ile Hamidullah'ı ve müslümanları aklı sıra tahkir etmek için şöyle der: “Hz. Muhammed, yemeği elleriyle yediği için Müslümanlar da bunu sünnet kabul ederler, değil mi? Bu medeniyet çağında bu anlayışın yeri olabilir mi?“ Hamidullah da, bunun üzerine der ki: “İsterseniz, tartışmayı bu konu üzerinde başlatalım. İlmî temellerle ve laboratuar deneyleriyle bu konuyu değerlendirelim!“ Hep birlikte sevinerek bu teklifi kabul ederler. Hamidullah, yemeğe oturmadan ellerini sünnet üzere yıkamıştır. Sofrada da temiz kabul
3969] Mehmet Ali Eren'in Prof. Dr. Yaşar Bağdatlı ile Zaman Gazetesinde yayınlanan röportajından, Merak Ettiklerimiz, s. 365-369
3970] Tevbe sûresinin 108. âyeti; Rezîn tahrîc etmiştir. İbn Kesir, c. 3, s. 456; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Terc. 10/385
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilen kaşıklar vardır. Elini göstererek; “Beyler! der, Allah'ın yarattığı bu sağ kaşık, benim dışımda hiç kimsenin ağzına girmedi. Vücuttan çıkan doğal pisliklere de hiç değmez; her namaz öncesi olduğu gibi, her yemek öncesi ve sonrası sünnet usûlüyle yıkanır. Sizin kaşıklarınız ise, kimlerin ağzına girmedi ki... Yıkanması ve kurulanması bir Müslümanın eli gibi hijyen kurallarına uygun değildir. Metal olduğu için üzerinde çok sayıda mikrop barındırır, benim elimin derisinde olduğu gibi koruyucu ve hastalık yapan mikroplara karşı savaşçı flora maddesi de taşımaz. Masadaki kaşıkları ve benim sağ elimi tahlil ettirelim, hangisinde zararlı ve hastalık saçan mikroplar ne kadar çıkacak? Elimdeki mikroplar daha çok çıkarsa tartışmayı siz kazanmış olacaksınız“ der. İncelettirirler, netice İslâm'ın, sünnetin ve dolayısıyla Hamidullah'ın kesin zaferiyle sonuçlanır; Hamidullah'ın eli, en temiz kaşıktaki mikroplarla mukayese götürmeyecek oranda çok az ve zararsız mikroba sahiptir.
Dört Yüz Yıl Avrupa Pislik İçinde Yüzdü
Rönesans'la birlikte Avrupa'da her şeyin iyiye gittiği düşüncesi yaygın bir kanaattir. Aslında her konuda durum böyle değildir. Nitekim Batılılar, 15. Yüzyıldan itibaren, geçmiş asırlara göre daha pis ve pasaklı olmuşlar, bu hal onlarda 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir.
Avrupa'nın 400 Yıllık Pislik Dönemi: Yaklaşık 400 yıl süren Avrupa'nın bu pislik dönemi meşhurdur. Bu dönemde halka açık banyolar kapatıldığı gibi, evlerde temizliğe ayrılan bölümler de başka işlerde kullanılmaya başlanmıştır. Yıkanma bütünüyle unutulup gitmiş, yemekten önce el yıkama âdeti bile ortadan kalkmıştır. Yıkanma unutuldukça pislik artmış, pislik arttıkça da kötü kokular çoğalmış; bütün bunlara çare olarak da, Avrupalı, yıkanıp temizlenmeyi düşünme yerine, güzel kokular ve parfüm imali yoluna gitmiştir.
Pislik zamanla öylesine fecî bir hal almıştı ki, büyük ölçüde çocuk ölümleri oluyor; sık sık çıkan salgınlar binlerce insanı birden imhâ ediyordu. Meselâ 1501 yılında Fransa'nın Bordeux şehrinde çıkan bir kolera salgınında 17 000 kişi ölmüştü. Ve bu rakam, şehrin nüfusunun yarıdan fazlasını teşkil ediyordu. 17. yüzyılda Paris gibi büyük şehirlerde su, son derece az bulunur bir nesne olmuştu. Şehrin nüfusu gittikçe artıyor, fakat kullanılan su miktarı çoğalmıyordu. Bütün şehirde 40 çeşme, bir o kadar da kuyu vardı. Kullanımı zarûrî olan su, sokaklardaki sakalardan sağlanır veya çeşmelerde uzayan kuyruğa girilerek temin edilirdi.
Halk temizlik anlayışından öylesine uzaklaşmıştı ki, evler bir yana, sarayların bile tuvaleti yoktu. Halkın toplu olarak bulunduğu tiyatrolarda dahi, tuvalet mevcut değildi. Herkes ihtiyacını kapı arkalarına, merdiven diplerine giderirdi. Mark Kemmerich'in “Tarihteki Garip Vak'alar“ isimli kitabında, bu konuda şunlar anlatılır:
“Paris'te On Dördüncü Louis zamanında hiç kimse sokakta giderken tepesine pis bir şey dökülmeyeceğinden emin olamazdı. Ancak geniş caddeler biraz emniyette idi. Her an bir pencere açılarak sür’atle söylenen bir “Gare L’eau“ seslenişinden sonra bir lâzımlık veya leğen muhteviyâtı aktarılırdı. Şehrin hiçbir sokağında bundan ve korkunç bir kokudan kurtulma mümkün değildi. Umumî helâlar olmadığı için sokak köşeleri, sarayların ve kiliselerin civarı, bu hizmetleri görürdü. Aynı şeylere bugün Napoli’de de tesadüf edilmektedir. Paris’te Palais
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 975 -
de Justice’de ve hatta Louvre’da bu nevi kirletmelere rastlanırdı.
Bu sarayın avlusunda, salonlarında, kapı arkalarında güpegündüz bu çeşit doğal ihtiyaçlar görülür ve kimse bir şey demezdi. Yalnız Üçüncü Henri biraz titizlenmiş ve 1587 senesi Ağustosunda bir tebliğ ile her sabah kendisi kalkmadan önce, bahçedeki ve salonlardaki bütün pisliklerin temizlenmesini emretmişti. Buna rağmen, İspanya ve Fransa kral sarayları, hatta 14. Louis devrinde şiddetli ve fena bir koku yayar ve bunu ıtriyat/parfüm kokuları bile bastıramazdı. Bunun için 17. asırda birisi lâzımlığı keşfetmiş, bu buluş, saraylara kabul edilerek kokunun biraz önü alınmıştır.“
Aynı eserde pencerelerden sokağa lâzımlık dökme âdetinin ancak 1780 tarihinde yasaklanabildiğinden; İngiltere’de helânın 17. asırda icad edildiğinden ve İsveç sarayında ise 20. yüzyılın başlarında henüz helâ mevcut olmadığı için herkesin, hatta misafir krallarla prenslerin bile koridorlardaki paravanların arkasına gidip def-i hâcet ederlerken paravanın alt tarafından ayaklarının göründüğünden bahsedilmektedir.
Müslümanlarda Temizlik
Avrupa, böylesine pislik içinde yüzerken müslümanlarda durum ne idir? Aynı dönemlerde Müslümanların ülkelerinde; Hz. Peygamber’in öğrettiği şekilde tuvalet kültürü, su ile temizlenme ve her evin bahçesinde veya holünde tuvaletler vardı. İslâm medeniyeti, aynı zamanda su medeniyetidir, temizliği ve suyu öne çıkaran bir uygarlıktır. Selçuklu devrinde Konya, Kayseri gibi önemli şehirlerde halk için yapılmış tertemiz hamamlar vardı. Müslüman Türkler, Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’yu ele geçirdiklerinde, Bizans’tan kalma hamamları bazı değişikliklerle kullanmaya devam ettiler, bunlara yenilerini eklediler. Özellikle şifâlı su kaynaklarına büyük önem verdiler. Ilıca ve kaplıcalar yaptılar. Bunları sağlık amacıyla kullanmaya başladılar.
Selçuklular gibi, Osmanlılar da temizliğe çok önem vermişlerdir. Sultan I. Murad, 14. yüzyılın ikinci yarısında, başkent Bursa’da çeşitli hamamlar yaptırdı. Asıl büyük hamamlar, Sultan Fâtih zamanında yapılmıştır. İstanbul’un fethinden sonra Ağa Hamamı, Ebû Vefâ Hamamı, Çukur Hamam gibi meşhur hamamlar inşâ edilmiştir. Bu dönemde, Bursa sular şehri haline gelmiş, evlerde bile kaplıca suları akıtılmıştır. 15. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı ülkesinde her eve su sağlanmışken, Avrupa dizboyu pisliğe gömülmüş haldeydi.
Fatih, hamamların yanısıra İstanbul’da 200 çeşme yaptırdı. II. Beyazıt 70 çeşme daha ilâve etti. Kanuni, 700 çeşme ile İstanbul’u suya kandırdı. İstanbul’da 17. yüzyıl ortalarında 302 hamam faâliyette idi. Bunun dışında saray, konak ve evlerdeki hamam sayısı 15.000’e ulaşıyordu.
Batılı Gezginlerin İtirafı
16. yüzyıldan itibaren Avrupalıların doğuya, müslümanların ülkelerine geliş-gidişleri artmıştı. Bunlardan eli kalem tutanlar, Osmanlı ülkesinde gördükleri güzellikleri, özellikle hârikulâde temizliği, neşrettikleri hâtıralarında anlata anlata bitirememektedirler.
Osmanlı ülkesine gelen Pierre Belon 1553’te müslümanlar hakkında bir kitap yayınlamış, bu eserinde temizlik için ayrı bahis açmıştı. Hamamlarla birlikte
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
genel temizlik kurallarını ele alan Belon, bebeklerin temizliğine ne kadar dikkat edildiğini, altlarının ne büyük bir itinayla temizlendiğini de özene bezene yazmaktaydı. Yabancı gezginlerin ilgi çekicilerinden biri de Paolo Giovio adlı İtalyandır. İstanbul’da uzun süre kalmış ve incelemelerde bulunmuş olan yazar, normal temizlik kurallarından başka, askerin temizliğini de anlata anlata bitiremez: “İslâm askeri sıhhatli ve temizdir. Avrupa ülkelerinde askerlerin bulunduğu yerlerde kokudan geçilmezken, müslüman askerler tam aksine pırıl pırıl... Avrupa’dakilerin pisliğini, kokusunu bir yana bırakın. Sebep oldukları hastalıklar da cabası. Burada ise askerlerin yüzünden sanki sağlık akıyor...“
Kanuni devrinde İstanbul’a gelmiş olan bir İspanyol gezgininin yazdıkları, Avrupa’nın o asırdaki durumunu açıkça dile getirmektedir: “Müslümanlar, biz Hristiyanların pis olduğunu ileri sürüyor. Hâlbuki yıkanmak zararlıdır. İspanya’da hayatı boyunca iki defa yıkanmış erkek veya kadın yoktur. Yıkanmanın pek çok kişiye zararı dokunduğu görülmüştür. Hele biz Hristiyanlar, alışık olmadığımız için bize iyi gelmez.“
Buradaki birinci yıkanış, vaftiz yıkanışı, yani vaftiz suyunun dökülmesidir. Avrupalıların bundan sonra “kutsal su“dan mahrum olmamak için, yeniden yıkanmayı akıllarından bile geçirmedikleri anlaşılıyor. Yıkanmanın zararlı olduğunu yazan sadece bu yazar değildir. Meselâ, 17. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelmiş olan bir başka yazar Grelot, bu konuda 1680’de yayınladığı kitabında şunları yazıyor: “Müslümanlar, yıkanmada mübâlağaya kaçarlar; bu kadar sık yıkanmasalar, muhakkak ki daha az hasta olurlar(!) Hemen her gün yıkandıkları için de beyinleri sulanmaktadır(!) Ne var ki Müslümanların umûmî helâları da çok temizdir. Bizdeki gibi mâbetlerin civarına ve duvarlarının dibine küçük ya da büyük abdest bozanlarını hiç görmedim... Müslümanların kendi yemek takımları ayrı, kedilere ve köpeklere yiyecek verdikleri kaplar ayrıdır. Köpekler, bizdeki gibi, insanın tabağında arta kalanını tabaktan yemez. Müslümanlar bu âdetimize çok sinirleniyor. Hatta sırf bu yüzden bize köpek diyenleri bile işittim.“
1665’te İstanbul’a gelen Jean da Thevenot şöyle yazar: “Fransızcadaki ‘Türk gibi kuvvetli’ meseli boşuna söylenmemiştir. Çünkü Müslüman Türklerin çoğunluğu sıhhatli ve kuvvetlidir. Temizlik ve sağlık için Müslümanlar sık sık hamama gider. Şehirlerinde çok güzel hamamlar olduğu gibi, hiç değilse bir hamamı olmayan köy de yoktur. Türkler çok yaşarlar, az hasta olurlar. Bizdeki böbrek rahatsızlıklarını, daha başka birçok hastalığı bilmezler. Bunun başlıca sebebi sık sık banyo yapmaları, hamama gitmeleri ve az yiyip içmeleridir.“
Dr. A. Brager’in, 1836’da basılan “Neu Annees a Constantinople“ adlı eserinde de şunlar kayıtlıdır: “Müslüman Türkler’de yıkanma işi hayrete değer. Paris’te ancak yarım yüzyıldan beri birkaç banyo var. Londra, Berlin, Viyana gibi şehirlerde ise o da yok. Gerçi elli yıldır Avrupa’da temizliğe önem verilmektedir. Fakat Müslüman Türklerin yüzlerce yıldan bu yana, temizlik konusunda vardıkları yere ulaşmaktan henüz uzağız. Bugün bir Avrupalı, en fakir bir Türk köylüsü kadar temizlik kurallarına uymaz. 12. yüzyılın ortalarına kadar Paris’in ne derece pis bir şehir olduğunu herkes bilir. O zamandan beri, bu konuda ilerlemekle övünürüz ama Müslüman Türklerin bugünkü temizlik seviyesine gelmemiz için daha en az elli yıla ihtiyacımız vardır.“
Günümüzde Bizde ve Batıda Temizlik: Batının o meşhur pislik dönemleri
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 977 -
artık çok gerilerde kaldı. Şehirleri, caddeleri, her tarafı pırıl pırıl, tertemiz. Görünüşteki bu imrenilecek temizliğin yanısıra, yine de Avrupalının, Müslümanın temizlik anlayışından uzak yönleri, tiksinilecek halleri vardır.
Özellikle Avrupalıların akmayan suda yıkanma âdetleri vardır ki, bu tarz temizlik, her devirde bize ters gelmiştir. Avrupalılar, Amerikalılar banyo küvetini doldurup içine girerler. Lavaboyu kapatıp içine doldurduğu su ile elini yüzünü yıkar. Bizim anlayışımızda bu, tek kelime ile pisliktir.
Bu konuda Hacettepe Hastanesi eski Âcil Servis şeflerinden Op. Dr. Timuç in Altuğ’un şu tesbitlleri de mânidardır: “Batılıların elbiseleri ve görünüşleri belki bizi aldatabilir ama, onların içyüzleri korkunç denecek kadar kirlidir. Bunu Avrupa’da 5,5 sene Hristiyanlar arasında yaşamış bir Türk hekimi olaraka söylüyorum. Avrupadaki Türk işçisi, ameliyata gelirken mutlaka iyice yıkanır. Gusül abdesti alır. Tertemiz çamaşırlarını giyer, ameliyat sonu ne olur ne olmaz diye pırıl pırıl ameliyat masasına çıkardı. Alman hastalar ise, Hıristayan dininden oldukları için, Türk usûlü yıkanmadan, gusül abdesti almadan, etek tıraşından ve tahâretten habersiz, bütün pislikleri ile ameliyat masasına çıkarlardı. Bazen bir Türk hastası geldiğinde, yanımdaki Alman hemşirelere göğsüm kabararak işçimizin temizliğini gösterirdim. Biraz sonra ameliyathaneye giren bir Alman’ın abdestten, tahâretten nasibini almadığı için iğrenç durumunu işaret ederdim. Hayatında Türk usûlü yıkanmamış, eteğini tıraş etmemiş, gusül abdesti veya namaz abdesti almamış, tırnaklarını kesmemiş, sünnet olmamış ve tuvaletten çıkarken kâğıtla silinen, tahâretten nasibini almayan bir Hristiyanla, İslâm dininin bütün kaidelerine harfiyyen riâyet ederek tertemiz olan bir Türk işçisinin bir olmayacağı, gün gibi âşikârdır.“ 3971
Temizliğin Zıddı; Necâset ve Necis
Necâset/Necis:
Şeriate göre murdar ve pis olan şeylere ‘necâset’ denir. Bunun kökü ‘necis’ kelimesidir ki, pis olan, temiz olmayan şey demektir. Necis kelimesi iki anlamda kullanılır: Birincisi, hislerle (duygularla) anlaşılan, ikincisi de gözle görülebilen, maddî olan necâset/pislik.
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de müşrikler için ‘necis’ kelimesini kullanıyor: “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir (neces)...“ 3972 Bu âyette “pis (necis)“ tâbiri değil de; “pislik (neces)“ kavramı kullanılmıştır. Bu, hayli önemlidir. Pis bir şeyin temizlenmesi, çok zor değildir; ama pislik öyle değildir ve ilişkide olduğu başkalarına da kolaylıkla pisliği bulaşabilir. Şirk, mânevî bir pisliktir. Bu pisliği/necâseti gönlünde taşıyan, murdar sayılmaktadır. Bu hüküm, elbette onların insan olmaları yönünden değildir. Allah (c.c.) bütün insanları temiz ve en güzel şekilde yaratmıştır. Hiç kimse doğuştan necis değildir. Ancak, müşrikler, şirk gibi çirkin ve pis bir yola girmişlerdir. Girmekle kalmamaktalar, şirklerini savunmaktalar, bu inançları uğruna İslâm'la savaşmaya kalkışmaktalar.
Müşrikler ayrıca müslümanlar gibi istincâ yapmazlar (tahâretlenmezler), abdest almazlar, gusül bilmezler, İslâm'ın necâset dediği pisliklerden sakınmazlar.
3971] Mehmet Dikmen, a.g.e. s. 202-208
3972] 9/Tevbe, 28
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yaşadıkları yerler dışarıdan temiz görünse bile hükmen temiz sayılmaz. Müşrikler, ancak İslâm'a iman ederek ve imanın gereği olan tahâreti (temizliği) yaparak temiz olabilirler. O yüzden İslâm'ı kabul eden birisi, tevhid inancını söyleyerek mânevî kirlerden arındığı gibi, ikinci iş olarak gusül abdesti alarak maddî temizlikle de yükümlü tutulur.
Fıkıhta Necâset: Necâset, tahâretsizliğin (temiz olmayışın) adıdır. Fıkıh dilinde iki türlü necâset vardır: 1- Hakikî (gerçek) necâset; bunlar maddî pisliklerdir. 2- Hükmen necâset sayılan mânevî pislik (hades) ise, abdestsizlik veya cünüplük durumudur.
Gerçek necâset; ağır-hafif, katı-sıvı, görülen-görülmeyen diye üç gruba ayrılır. Necâseti temizlemek, ibâdet yapmaya başlamadan önce temizlenmek, cünüplüğü gidermek için yıkanmak İslâm'ın emridir. Ağır necâsetlerden bazıları şunlardır: insandan çıkan dışkı, sidik, kan, irin, meni, cinsel organdan gelen her çeşit sıvı, kusuntu, bedenden kesilen parçalar, kadınların aybaşı ve lohusalık kanları, eti yenmeyen hayvanların sidikleri, salyaları, bütün hayvanların kanları, kuşların dışındakilerin dışkıları, kümes hayvanlarının dışkıları, kesilmeden ölen hayvanın eti ve derisi, domuz eti, kılı ve derisi, içki gibi şeyler.
Hafif necâsetlere örnek: Yük hayvanlarının sidikleri, eti yenen hayvanların dışkıları ve idrarları, pençesiyle avlanan kuşların dışkıları (tersleri), hayvanların ödleri. Ölü hayvan eti, dışkı, pis deri gibi necâsetler katı; kan, irin, içki gibi necâsetler ise sıvıdır. Bazı necâsetler gözle açıkça görülür, ama sidik, içki kuruduktan sonra görülmeyebilir.
Dinimize göre necis olan şeyleri temizlemek gerekir. Necis sayılan bazı şeyleri yemek, içmek veya kullanmak helâl değildir. Bazılarını ise kullanmak câizdir. Meselâ; kan, domuz eti, domuz derisi kullanılmaz, içki içilmez. Kümes hayvanlarının dışkısı pistir, ama tarlada gübre olarak kullanmak caizdir. Necâsetler; su ile yıkamak, silmek, ateşe sokmak, kazımak, ovmak, yapı değişikliği (suların temizlenmesi gibi), boğazlama veya tabaklamak yollarından biriyle giderilir. (Bunların ayrıntılı açıklaması fıkıh kitaplarında bulunmaktadır.)
Mü’minler, necis şeylerden uzak dururlar. Elbiselerini, bedenlerini, namaz kılacakları yerleri, evlerini, eşyalarını, çevrelerini... necâsetten temizlerler. Bilirler ki Allah, temiz kullarını sever.3973 Mü’minler, en önemli ibâdet olan namaza kalktıkları zaman tertemiz olurlar. Bedenlerini, elbiselerini temizlerler, namaz kılacakları yeri ‘mescid, secde yeri’ haline getirirler. En güzel bir temizlik olan abdest ibâdetini yerine getirirler. Abdest, namaz için önemli bir hazırlıktır. Kişi, en yüce makam olan Allah’ın huzuruna çıkacaktır. O’na kulluğunu, ibâdetini, zelil oluşunu, duâsını ve yakarışını sunacaktır. Namaz kılma, bu Yüce Huzura çıkış; namaz kılma yeri, bu Yüce Makamın dünyadaki sembolik yeridir. Âciz kul ile Aziz olan Yüce Allah’ın sembolik buluşması olan bu kulluk hazırlıksız, rastgele olmaz.
Abdest alırken yıkanan organlar, mânevî necâsetten de temizlenmiş sayılır. Yani mü’min, abdest organlarını yıkarken onları mânevî pislik sayılan günah, hata ve özellikle şirke bulaştırmayacağına söz verir. Bir taraftan da geçmişte yaptıklarını bu yıkayış/temizleyiş ile mânen temizlemeye çalışır, arınır.
3973] 2/Bakara, 222
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 979 -
Mü’min, insan olması dolayısıyla cünüplük (meninin gelmesi durumu) halde olabilir. Bu duruma düştüğü zaman bilir ki, bu durum, gerçek bir pislik değildir; Allah’ın emrettiği gibi yıkanır, temizlenir, cünüp iken yapamadığı ibâdetleri yapmaya koşar.
Mü’min, Kur’an’ın necis dediği3974 müşriklikten, müşriklere benzemekten, onların ahlâkını almaktan şiddetle kaçınır. Şeytanın pis işleri sayılan3975 içki, kumar, puta tapma hatalarına düşmez. Kalbini her türlü kirletici düşünce ve niyetlerden arındırır. Necâset sayılan şeylerden kendini korur. Necâsetten ve necis yerlerden uzak durur. 3976
Necâset: Pislik, kan, sidik ve dışkı gibi pis şey. Ruhsat olmaması halinde namazın sıhhatine engel olan pisliktir. Necâset, temizliğin; necis de temiz olanın zıddıdır. Necis, şer'an pis olan şeyi ifade eder. Hakikî veya hükmî necis için kullanılır. Hakikî necise “habes“, hükmî olanına ise “hades“ denir. Necis sıfat, neces şekli ise isim olarak kullanılır.
Necâset, hakikî ve hükmî olmak üzere ikiye ayrılır. Hakikî necâset, sözlükte kan, sidik ve dışkı gibi gerçek pislik olarak var olan şeyleri; terim olarak ise, namazın sıhhatine engel olan pisliği ifade eder. Hükmî necâset ise, insan bedeninde manevî olarak bulunan abdestsizlik veya cünüplük hâli için kullanılır. Hakikî necâset üçe ayrılır: Ağır ve hafif; katı ve sıvı; görülen ve görülmeyen pislik.
Ağır Pislik – Hafif Pislik: Buna galîza veya muğallaza pislik de denir. Giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde bu pislikten, katı ise yaklaşık 3 gr. kadarı; sıvı ise avuç içinden fazla bir alanı kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel olur. Bunların necisliği kesin delille sabittir. Kan, sidik, dışkı... gibi. “Elbiseni de temiz tut.“3977 âyeti uyarınca bunları temizlemek farzdır.
Hafif pislik ise kesin delille sabit olmayan pisliktir. Bunların bulaştığı elbise veya bedenin dörtte birinden az miktarı namaza engel olmaz. Eti yenenin sidiği ve yenmeyen kuşun pisliği... gibi.
Ağır olan necâsetler şunlardır:
1. İnsandan çıkan veya ondan kopup ayrılan şeylerden kan, sidik, dışkı, menî; küçük su döktükten veya ağır bir şey kaldırdıktan sonra cinsel organdan gelebilen beyaz renkli “vediy“ denilen sıvı; sevişme veya karşı cinsi düşünme sırasında yine cinsel organdan gelebilen beyaz renkti yapışkan “meziy“ denilen sıvı; ağız dolusu kusuntu; bedenden kesilip ayrılan et, deri parçası ve kadınlardan gelen âdet veya lohusalık kanı ağır pislik çeşidine girer.
2. Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, ağızlarının salyaları, kuşların dışındakilerin dışkıları ve bütün hayvanların akan kanları.
3. Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin dışkıları.
4. Boğazlanmadan kendi kendine ölen hayvanın eti ve tabaklanmamış derisi
3974] 9/Tevbe, 28
3975] 5/Mâide, 90
3976] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 489-491
3977] 74/Müddessir, 4
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pistir. Mâlikîlere göre murdar ölmüş hayvanın eti gibi derisi, kemiği ve sinirleri de temiz değildir. Kıl, yün ve tüyleri ise temizdir. Şâfiîlere göre, ölü hayvanın kıl, tüy, yün ve tırnakları dâhil bütün cüzleri temiz sayılmaz.
5. Domuz eti! Usûlüne göre kesilse de necistir. Eti, kılı, kemikleri, tabaklansa bile derisi necistir. 3978
6. İçki: Cenab-ı Hakkın; İçki, kumar, dikili taşlar, şans okları Şeytan işi birer pisliktir.“ 3979 âyeti uyarınca çoğunluk fakihlere göre necistir. Bu yüzden elbise veya bedene şarap dökülürse yıkanmadıkça namaz kılınmaz. Tercih edilen görüşe göre, diğer sarhoşluk veren içkiler de şarap hükmündedir. Şâfiîlere göre de bütün sarhoşluk veren içki çeşitleri az olsun çok olsun temiz değildir.
Hafif sayılan ve temiz olmayan şeyler şunlardır:
1. At, katır ve eşeklerin sidikleri ile eti yenen koyun, keçi, geyik ve karaca gibi evcil ya da yabanî hayvanların sidikleri ve bunların tersleri, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre hafif pisliktir. Fetvaya esas olan bu görüştür. Ebû Hanîfe'ye göre ise bunlar ağır pislik çeşidine girer.
2. Etleri yenmeyen hayvanlardan, doğan, atmaca, şahin, çaylak, kartal gibi havada terleyen hayvanların dışkıları.
3. Her hayvanın öd kesesi, bu hayvanın dışkısı hükmündedir.
Hafif pisliğin namazda bağışlanan miktarı, bulaştığı yer elbise ise, elbisenin tamamının dörtte biri; kol ve ayak gibi bedenin bir organı ise bulaştığı organın dörtte biridir. Bununla, kaçınılması güç olan, mesleği ve içinde bulunduğu kültür ortamı bakımından temizliğe tam dikkat edemeyen veya hayvancılıkla uğraşanların farkında olmadan karşılaştığı hafif pislikler için kolaylık getirilmiştir. 3980
Katı ve Sıvı Pislikler: Katı pislik ölü hayvan eti ve dışkı; sıvı ise akan kan, meziy ve vediy gibi pisliklerdir.
Görülen ve Görülmeyen Pislikler: Görülen; dışkı ve kan gibi gözle görülen ve aynî varlığı olan pisliklerdir. Bir defa da olsa kendisinin yok edilmesi ile temizlenmiş olur.
Görülmeyen pislik ise sidik gibi kuruduktan sonra varlığı gözle görülemeyen pisliktir. Temizlenmesi yıkayanın temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkaması ile olur. Vesveseli kimse için yıkama sayısı üçtür. Zahiru'r-rivayeye göre her defasında sıkmak da gerekir. Çünkü pisliği çıkaracak olan sıkmadır.
Temizleme Şekil ve Yolları: Temiz olmayan şeyler: temizlemek için özelliklerine göre çeşitli yollar vardır:
1. Su ile yıkamak: Su, hem pisliği temizleme ve hem de abdest ve gusülde kullanılma bakımından asıl temizleyicidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
3978] 16/Nahl, 15
3979] 5/Mâide, 90
3980] İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I,135 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 55; İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, I, 73; eş-Şîrâzi, el-Mühezzeb, I, 46; İbn Kudâme, el-Muğnî; I, .52; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 115 vd
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 981 -
(el-“Sizi temizlemek için Allah gökten su indiriyor.“ 3981; “Biz gökten temizleyici su indirdik.“ 3982 Temizlik için kullanılacak su, yağmur, kar, nehir, göl, deniz, kuyu, pınar ve sel sularının toplandığı gölet suları olabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Su, temizdir. Onu tadı, rengi veya kokusu değişmedikçe dışarıdan bir şey kirletmez.“3983 Yine Allah elçisi, Esmâ binti Ebî Bekir'e elbisesini hayızdan nasıl temizleyeceği konusunda; “Ovalar sonra da su ile çitiler“ buyurmuştur. 3984
Hanefilerde tercih edilen görüşe göre hakikî pislikler gül suyu, sirke, meyve ve bitki suyu gibi normal su dışındaki sıvılarla da temizlenebilir. Hanefîler su dışındaki temizleyici sayısını yirmibire kadar çıkarmışlardır. Diğer mezhepler bunların bazılarında Hanefilerden farklı görüşe sahiptirler. Ancak su dışındaki sıvılarla abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Bu konuda görüş birliği vardır. 3985
Su ile temizlemenin şekli:
1. Necâset, sidik, köpek salyasının eseri gibi görünmeyen nitelikte ise, temizlendiğine kanaat getirinceye kadar yıkanır. Bu da üç defadır. Delil şu hadislerdir: “Sizden birinizin kabına köpek ağzını soksa, onu üç defa yıkasın.“ Başka bazı rivâyetlerde “yedi defa yıkasın“ ifadesi vardır.3986 “Sizden biriniz uykusundan uyandığında, kaba sokmadan önce elini üç defa yıkasın.“3987 Köpeklerin ağzını sokmasından dolayı yedi defa yıkama emri İslâm'ın ilk dönemlerinde zorunlu olmadıkça evde köpek beslemeyi sınırlamak amacına yönelik idi.
Necâset, kan ve dışkı gibi gözle görülen çeşitten ise, bunların temizliği bir defa da olsa pisliğin kendisini gidermekle olur. Ancak, yıkanmasına rağmen renk ve koku gibi giderilmesi güç bir eseri kalırsa, bu zarar vermez. Tercih edilen görüşe göre su saf bir hal alıncaya kadar yıkanır. Nitekim Havle binti Yesâr dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Benim bir tek elbisem var ve onda hayız oluyorum.“ Hz. Peygamber buyurdu ki: “Temizlendiğin zaman kan bulunan yeri yıka ve onunla namaz kıl.“ Havle dedi ki: “Yâ Rasûlallah! İzi kalırsa?“ Buyurdu ki: “Su sana yeter, kanın eseri ise zarar vermez.“ 3988
İçine sabun, toprak, deterjan gibi maddeler karışmış olan sular, karışım aş olduğu takdirde temizleyicidir. Abdest ve gusülde kullanılan sular temizdir, fakat temizleyici değildir. Bunlara “müsta'mel (kullanılmış) sular“ denir. Bunlarla pislik temizlenebilir, fakat abdest, ya da gusül abdesti alınamaz. Ancak içine pislik karışan veya kendisiyle pislik yıkanan kullanılmış sular temiz olmaktan çıkar.
2. Silmek yolu ile temizleme: Bıçak, cam, cilâlı tahta, mermer, fayans gibi pisliği içine emmeyen şeylere bir pislik bulaşınca, yaş bir bez, sünger veya toprak, ya da deterjanlı ıslak bezle pisliğin izi kalmadığına galip zan meydana gelecek şekilde silinirse temizlenmiş olur. Meselâ; kurban kesilen bıçak temiz bir bezle veya toprakla iyice silinince temiz olur ve böyle bir bıçak üzerinde iken kılınacak
3981] 7/A'râf, 11
3982] 25/Furkân, 48
3983] Buhârî, Vüdû', 67
3984] Buhârî, Vüdû', 63; Müslim, Tahâre, 110; Ahmed bin Hanbel, VI/134, 346
3985] el-Kâsânî, a.g.e., I, 83-87; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 133-138; İbn Âbidin, a.g.e., I, 284 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 60 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 24 vd.
3986] Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâre, 89, 91, 92, 93; Ahmed b. Hanbel, II, 314, 427
3987] Buhârî, Vüdû', 26; Mâlik, Muvatta', Tahâre, 9; Ahmed b. Hanbel, II, 465
3988] Ahmed bin Hanbel, II/364, 380; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, I/40
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
namaz sahih olur. Çünkü Ashab-ı kiram düşmanla savaşıyor, kılıçlarını silerek, bunlar üzerlerinde iken namaz kılıyorlardı.
3. Ateşe sokmak yolu ile temizleme: Ateşe dayanıklı maden parçası üzerindeki kan ve benzeri necis şeyler, madenin ateşe sokulması ile yanar ve yok olur. Nitekim yağlı, paslı, üzerinde necis kan ve et kalıntıları bulunan şiş veya ızgaralar ateşte yakılınca temiz hale gelir.
4. Kazımak, ovmak veya silmek yoluyla temizlemek: Mest ve ayakkabı gibi pisliği emmeyen şeylere hayvan dışkısı gibi görünür bir pislik bulaşsa, bunlar su ile temizleneceği gibi, bıçak gibi bir şeyle kazınarak veya toprak ya da kuma sürterek de temizlenebilir. Ancak mest veya ayakkabıya sidik gibi görünmeyen bir pislik dokunursa, bu yerin yıkanması gerekir. Nitekim elbiseye veya bedene dokunan pisliği kazımak veya toprağa sürtmek de yeterli değildir.
İnsana ait kurumuş meni ovalamakla temizlenebilir. Ancak yaş olan meninin su ile yıkanması gereklidir. Diğer yandan kuru bir meni ovalamakla temizlendikten sonra, bu elbise ile namaz kılınabilirse de, yeri yeniden ıslanırsa, sağlam görüşe göre pislik yeniden döner. Bu yüzden yeniden kurutup ovalamak veya yıkamak gerekli olur.
Hz. Âişe'den (r.a) şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Resulünün elbisesindeki meniyi kuru ise ovalıyor, yaş ise yıkıyordum.“ 3989
Hanefi ve Mâlikîler meniyi necis kabul ederken, Şâfiî ve Hanbelîler insan menisini temiz sayarlar. Bu görüş ayrılığının dayandığı delil; yukarıdaki hadisin farklı yorumu yanında İbn Abbas’dan (r.a) rivâyet edilen şu sözdür: “Üzerinden meniyi ot veya bir parçası ile sil. Çünkü o tükürük ve sümük gibidir.“3990 Soğuk ve yolculuk gibi hallerde bu ikinci görüş müslümanlara kolaylık sağlar.
Meziy ve vediy de necistir. Meziy; cinsel istek veya bunu düşünme anında şehvetsiz olarak çıkan ince beyaz sudur. Mezî yıkanır ve yeniden abdest alınır. Hz. Ali şöyle der: “Mezîsi çok akan bir kimse idim. Allah elçisine sormaya da utandım. Mikdad b. Esved’e (r.a) söyledim, o sordu “Bundan dolayı abdest gerekir“ buyurdu. Müslim'in rivâyetinde; “Cinsel uzvunu yıkar ve abdest alır“ ilâvesi vardır.3991 Vedî ise idrardan sonra veya ağır bir şey kaldırma hâlinde çıkan koyu süt gibi beyaz bir sıvıdır, pistir. Çünkü sidikle birlikte veya ondan sonra çıktığı için sidiğin hükmünü alır.
Donmuş yağ, pekmez ve benzeri şeylerin içine pis bir şey düşse, bu madde çevresiyle birlikte ovulup çıkarılınca temizlenmiş olur. Hz. Peygamber'in eşi Meymune (r.anhâ) şöyle demiştir: “Bir fare yağa düşmüştü, içinde öldü. Hz. Peygamber'e soruldu: “Onu ve çevresini atın, yağı da yiyin“ buyurdu.“ 3992
Eğer necâset sıvı haldeki yemek veya zeytinyağı içine düşmüşse, bunlar bir
3989] Ebû Dâvud, Tahâre 134; Ahmed bin Hanbel, VI/125,132, 213, 239, 263
3990] Dârekutnî bu hadîsi merfû olarak nakletmiştir. ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî, Dimaşk 1405/1985, I, 98
3991] Buhârî, İlm 51, Vüdû' 34, Gusl 13; Müslim, Hayz 17; Ebû Dâvud, Tahâre 82; Nesâî, Tahâre 111, 129, Gusl, 28; Ahmed bin Hanbel, I/80, 82, 87, 107-111
3992] Buhârî, Vüdû' 67, Zebâih 34; Ahmed bin Hanbel ve Nesâî'nin rivâyetinde "donmuş yağa" ilâvesi vardır. as-San'ânî, Sübülü's-Selâm, III, 8; Nesâî, Fer' 10; Ahmed bin Hanbel, VI/329, 330, 335
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 983 -
kap içinde üç defa üzerine su döküp çalkalandıktan sonra alınmakla temizlenmiş olur. Hanefiler dışındaki çoğunluk bu gibi sıvıların artık temizlenemeyeceği görüşündedir. Çok miktardaki yağı veya yemeği bu sebeple telef etmek yerine burada bir kolaylık gösterilmektedir. Ancak günümüzde bu işlemden sonra bir gıda laboratuarında tahlil yaptırarak zararlı unsurun kalıp kalmadığı kontrol ettirilmelidir. Bu, ihtiyat gereğidir.
Katı maddeler, necaseti içine sızdırmadığı sürece su ile temizlenir. Et, tavuk ve buğday gibi pişirilenlerden ise, çiğken yıkanarak temizlenir. Pislendikten sonra, pisliği ile birlikte ateşte kaynatılırsa, içine pislik nüfuz edeceği için artık temizlenemez. Bu yüzden işkembe, bağırsak veya hayvan kellesi temizlenmeden kaynatılırsa artık temizlenme imkânı bulunmaz. Yine, içine temiz olmayan bir şey karışan süt, pekmez ve bal gibi sıvılar temiz su içinde üç defa asıl kendi miktarlarında kalıncaya kadar kaynatılmakla temiz olur. Çünkü bu durumda temiz olmayan şeyin niteliği değişmiş sayılır.
5. Yapı değişikliği yolu ile temizleme: Temiz olmayan bir şeyin niteliği değişirse temiz hale gelir. Meselâ; bir domuz veya eşek bir tuzlaya düşerek tuz kesilse temizlenmiş olur. Yine, geyik kanının misk olması, içkinin kendiliğinden veya bir katkı maddesi ile sirkeleşmesi, tezeğin yanarak kül olması lâğım suyu karışan toprağın kuruyup eserinin kaybolması bunları temiz hale getirir.
6. Boğazlama veya tabaklama yolu ile temizleme: Domuz dışında, başka bir hayvanın usûlüne göre kesilmesi hâlinde derisi temiz olur. Artık böyle bir derinin üstünde namaz kılınabilir. Bu hayvan eti yenen cinsten ise eti de temiz olur. Fakat eti yenmeyen hayvanlardan ise, fetvaya esas olan görüşe göre eti temiz sayılmaz. Bununla birlikte meşrû kesimle eti temiz sayılsa bile yenilmesi caiz olmaz. Bu konuda görüş birliği vardır.
Yine, domuz dışında, murdar ölmüş bir hayvanın derisi tabaklanmakla temiz olur. Hz. Peygamber; “Bir deri tabaklanmakla temiz olur“ buyurmuştur.3993 Allah elçisi Tebük yolculuğunda bazı evlerin yanından geçerken kadınlardan su istedi. Bir kadının; “ölmüş hayvan derisinden yapılmış bir kırbada su var“ deyince, Allah Resulü; “Onu tabaklamamış mıydın?“ diye sordu. “Evet tabaklamıştım“ deyince de; “Tabaklanması temizlenmesidir“ buyurdu. 3994
7. Necis olmuş kuyunun suyunu boşaltma veya gereken kadar su çıkararak kuyuyu temizleme: Küçük bir hayvanın kuyuya düşüp ölmesi hâlinde bütün suyu çıkarmak büyük zorluklara yol açacağı için düşen canlının durumuna göre bütün suyu veya suyun bir bölümünü çıkarma esası benimsenmiştir.
Kuyuya domuz gibi aynı ile necis bir hayvan düşmüşse suyun tümü çıkarılır. Eti yenen bir hayvan düşer, şişmiş ve dağılmış olursa yine tüm su çıkarılır. Ancak şişip dağılmamışsa, zahiru'r-rivâye'de bunlar üç sınıfta incelenir.
a. Fare, serçe veya bu büyüklükte bir hayvan düşüp ölmüşse, yirmi ilâ otuz kova;
b. Kedi, tavuk, güvercin veya bu büyüklükte bir hayvan düşmüş ölmüşse, kırk
3993] Müslim, Hayz 105; Ebû Dâvud, Libâs 38; Nesâî, Fer' 20, 30, 31; Dârimî, Edâhî 20; Ahmed bin Hanbel, I/219, 227, 237, 270, VI/73
3994] Nesâî, Fer' 4; Ahmed bin Hanbel, IV/254, V/67, VI/329, 336
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilâ elli kova;
c. İnsan düşüp, üzerinde pislik olduğu biliniyorsa su necis hale gelir; tümünü çıkarmak gerekir.
Ancak günümüzde kuyuyu tam olarak boşaltmak mümkün olmayan durumlarda, kanaat verecek miktar çıkarıldıktan sonra laboratuar tahlili yaptırarak kuyu suyunda zararlı bir maddenin bulunup bulunmadığını belirlemek ihtiyata daha uygundur. 3995
Temizliğin Zıddı Olan Diğer Kavramlar; Hubs, Rics, Hades
Hubs:
Hubs, çirkin, pis, değersiz anlamlarına gelir. Habîs: Tayyibin zıddı olan habîs, hubs ve habâset kökünden olup “değersizlik ve bayağılığı yüzünden hoşa gitmeyen somut veya soyut varlık veya durum“ anlamına gelir. Sözgelimi cinsel suçlarla3996 birlikte, insanın tab'an nefret ettiği kan, leş, domuz eti gibi bizzat murdar olan (somut) şeylerin yanında; hükmen murdar olan (soyut) ribâ, rüşvet vb. kazançlar da bu kapsama dâhildir. Haksız yollarla yenen “yetim malı“nı habîs olarak nitelendiren3997 Kur'an, inançsızlık ifade eden kelimeleri de bu kavramla ifade eder.3998 Livâtadan habâis diye bahseden 21/Enbiyâ sûresinin 74. âyetinde olduğu gibi habîs bazen fâhişe ve fahşâ ile eşanlamlı kullanılır. Tayyib-habîs şeklinde ikili kullanıldığında da haram-helâl3999; iman-küfür 4000; mü'min-kâfir 4001; ahlâklı-ahlâksız 4002; verimli-verimsiz 4003 anlamlarına gelir.
Rics:
Rics, sözlükte, pislik demektir. Rics, ayrıca pis, çirkin ve murdar şeyler, azabı gerektiren iş, ceza, haram, lânet ve küfür gibi anlamlara da gelmektedir. Rics, kalbi bir kir tabakası gibi örten pisliklerin yanısıra, kendisi bizzat kir ve pis olan şeylere denilir.
Kur’ân-ı Kerim insanların yaptıkları yanlış fiillere çeşitli isimler vermektedir. Bunlar ‘ism, tuğyân, zulm, zenb, hatâ, isyan’ ve benzerleridir. Kişi bu yanlışları yapmaya devam ettikçe kalbinde karartılar meydana gelir. Artık Kur’an nurunun giremez hale geldiği kalp ‘mühürlenmiş’ bir kalptir. İşte böylesine bir kalbi örten günah kirlerine ve paslarına da ‘rics’ denmektedir. İslâm, insanları ‘câhiliyye’ anlayışının her türlü zulüm ve pisliklerinden temizleyip onları tertemiz ‘mutahhar’ kılmak istemektedir. Câhiliyye anlayışına uygun olan şirk, küfr, günah, haram fiilleri yapma, içki, kumar, putlara tapma, isyan, tuğyan etme ve benzeri bütün işler ‘rics’tir. İslâm bu kirlerden insanları temizlemek için gönderilen bir dindir.
Bu bağlamda Kur’an, câhiliyye hayatının getirdiği ve ‘rics’ diye tanımladığı
3995] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 66-68
3996] 21/Enbiyâ, 74; 24/Nûr, 26
3997] 4/Nisâ, 2
3998] 14/İbrâhim, 26
3999] 4/Nisâ, 2; 7/A'râf, 157
4000] 14/İbrâhim, 24, 26
4001] 3/Âl-i İmrân, 179; 5/Mâide, 100; 8/Enfâl, 37; 16/Nahl, 32
4002] 24/Nûr, 26
4003] 7/A'râf, 58
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 985 -
fiilleri yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Alkollü içkiler (hamr), kumar, (tapınmak için) dikili taşlar ve şans okları şeytanın işlerinden birer pislik (rics)tir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.“ 4004
‘Rics’ dört türlü olabilir: 1- Yaratılış yönünden, 2- Akıl yönünden, 3- Şeriat (din) yönünden, 4- Bunların tümü yönünden olabilir. Örneğin, ölü hayvan eti, doğasından pis olduğu gibi, akıl ve din yönünden de pis sayılmıştır. İslâm, akıl ve din yönünden ‘rics-pis’ olan içkiyi ve kumarı, müslümanlara kesinlikle yasaklamıştır.4005 O, bunları, mutahhar (temiz) olarak ve temiz işler, güzel ameller yapmak için yaratılan insanın fıtratına uygun görmemektedir. Bütün bu çirkin ve murdar işlerle onun temizliğine zarar geleceğini bildirmektedir. Kur’an, domuz etine özellikle ‘rics’ (murdar) demektedir.4006 Domuz eti ve şarap gibi maddî şeyler ricstir. Bunun yanında bazı insanların işledikleri kötülükler de tıpkı bunlar gibi mânevî pisliktirler. Müşrik ve kâfirler hem tâkip ettikleri yolun yanlış olması, hem de işledikleri ameller sebebiyle bu murdarlık derecesine düşerler.
İnsanların, Allah’ı bırakıp da tanrı diye tapındıkları putlar, Kur’an diliyle ‘rics’ olduğu gibi,4007 bu putlara tapınan akılsız müşrikler de birer ‘rics’tirler.4008 Kur’an’ın âyetleri indikçe, bununla mü’minlerin imanları kat kat artar. Ancak kalplerinde hastalık bulunanlar Kur’an’a şüphe ile baktıkları için, o âyetler onların ‘ricslerine rics katar, murdarlıklarını fazlalaştırır. Çünkü onlar isyancı olarak zaten kalplerini rics ile örtmüşlerdir. Allah’ın âyetlerine karşı inatçılık yaptıkça murdarlıkları artar. 4009
Kur’an ‘rics’ kelimesini birkaç yerde sıkıntı veya azap anlamında kullanmaktadır: “Allah kimi doğru yoldan saptırmak isterse, onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üzerine işte böyle rics (sıkıntı) verir.“4010 Allah (c.c.) o iğrenç murdarlığı bazen aklını kullanmayan inkârcılara verir. Onlar, akıllı oldukları halde, var olan akıllarını kullanmadıklarından (akletmediklerinden) iman etmezler, Allah’ın âyetlerini yalanlamaya, kendi hevâlarına uymaya devam ederler. Onlar taşkınlık yaptıkça, yeryüzünde fitne çıkardıkça, insanlara zulmettikçe Allah (c.c.) da onlara rics/murdarlık veya azap göndermeye devam edecektir.4011 Allah, öncelikli olarak Peygamberimizin ehl-i beytini (ev halkını) ‘rics’ten/pislikten temizlemek istemektedir. Bu nedenle Peygamber'in ev halkı her türlü maddî ve mânevî ricsten, pislik, murdarlık, sıkıntı ve azaptan uzaktır. 4012
Mü’minlere düşen Allah’ın rics/murdar diye nitelediği yiyecek ve içeceklerden uzak kalmak, rics dediği şirk, küfr, puta tapmak, kumar oynamak, içki içmek, fala bakmak gibi şeylerden korunmaktır. Bunun yanında kalbi karartan her türlü günâhtan (rics’ten) kaçınmak ve güzel ameller sonunda da Allah’ın isyancılara verdiği ‘rics’ten kurtulmaktır. 4013
4004] 5/Mâide, 91
4005] 5/Mâide, 90-91
4006] 6/En’âm, 145
4007] 22/Hacc, 30
4008] 9/Tevbe, 95
4009] 9/Tevbe, 124-125
4010] 6/En’âm, 125; 7/A’râf, 71
4011] 10/Yûnus, 99-100
4012] 33/Ahzâb, 32-33
4013] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 539-540
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hades
Sonradan meydana gelme; pislik, necâset; abdestin bozulması anlamında fıkhî bir terim. Abdest, boy abdesti veya teyemmümle giderilen ve varlığı hükmen kabul edile“ pislik. Ayrıca buna “necâset-i hükmiyye“ de denir. Namazın altı şartından birincisi hadesten tahârettir.
Hades; hades-i asğar (küçük hades) ve hades-i ekber (büyük hades) diye ikiye ayrılır. Küçük hades; abdestsizliktir. Büyük hades (hades-i ekber), boy abdestidir; yani guslü gerektiren hallerdir. Bunlar cünüblük, aybaşı (hayız) ve lohusalık halleridir.
Kendisinde büyük hades meydana gelen kimse; namaz kılamaz, camiye giremez, Kur'ân-ı Kerîm okuyamaz. Kur'ân-ı Kerîm'i tutamaz. Kur'ân âyetlerine el süremez, hayızlı ve lohusa ise eşiyle çiftleşemez.
Hades-i asğar (küçük hades): yalnız namaz kılmaya, Kur'ân-ı Kerîm'i tutmaya ve Kur'ân âyetlerine el sürmeye engeldir. Küçük hades, abdest ile giderilir. Büyük hades ise boy abdesti (gusül) ile giderilir.
Su bulunmadığı yerlerde; gerek hades-i asğar, gerekse hades-i ekber için teyemmüm yapılır.
İbâdet Öncesi Temizlik; Abdest
Abdest; İslâm'da bazı ibâdetlerin yerine getirilmesi için yapılan ve bizzat kendisi ibâdet olan temizlenme demektir. Abdest kelimesi Farsça'da su anlamına gelen “âb“ ile el anlamına gelen “dest“ kelimelerinden oluşmuş birleşik bir isimdir. Arapça karşılığı olan “vudû“ kelimesi hadislerde kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de ise temizlik anlamında “tahâret“ ve “zekâ“ kelimeleri geçmektedir. Vudû' kelimesi güzellik ve temizlik anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ibâdete başlanmadan önce insanın iç dünyasını güzelleştirmesi ve dışını da iyice temizlemesi gerekir.
İslâm'da abdestin farziyetine “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)...“4014 âyeti delâlet etmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) abdest almadan hiçbir iş yapmadığını görüyoruz.4015 Ancak abdest her amel ve ibâdet için değil başta namaz olmak üzere bazı ibâdetler için farz kılınmıştır. Fakat müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.
Abdest her şeyden önce her türlü pislik ve kirlilikten kurtulmak, yani maddî ve manevî bütün pislik ve mikroplardan uzak kalmak için İslâm'ın emrettiği önemli bir ibâdettir. Mikrobun en kolay ürediği yer ağızdır. Ağızdan başlayarak el, yüz ve ayakların günde beş defa temizlenmesi İslâm'ın temizliğe verdiği önemi gösterir. Böylelikle İslâm yüzyıllar önce temizliğin üzerinde durup insanoğlunu maddî-mânevî her türlü pislik ve mikroptan korumayı hedeflemiştir. Bunun yanında abdest alan bir insan, kendini manen temiz ve rahat hisseder ve bu güzel his ve temiz duyguyla Allah'a ibâdete durur. Bu da ruhun temizliğini sağlamaktadır. İnsanın yaratılış gayesi olan Allah'a kulluk böyle bir temizleme
4014] 5/Mâide, 6
4015] Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1583
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 987 -
ameliyesi ile başlayınca insanoğluna vereceği zevk ve rahatlığın değeri sonsuzdur.
İnsan abdestle bedenen ve mânen temizlendikten sonra Allah'ın huzuruna çıkar. Böyle bir temizlenme ile günlük bütün yorgunlukları ve yükleri geride bırakır. Abdest almakla, dünyevî ve uhrevî birçok fazilet ve güzellikler elde edilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) abdestle ilgili olarak şöyle buyururlar: “Bir müslüman abdest alıp yüzünü yıkadığında, yüzündeki âzaların işlediği bütün günahları; el ve ayaklarını yıkadığında el ve ayaklarıyla işlediği bütün hata ve günahları, su damlalarıyla beraber akıp gider ve kendisi de tertemiz olur. Hatta kirpik ve tırnak diplerindeki günahlarından eser kalmaz. Âdâp ve erkânına uymak suretiyle abdest alıp kıbleye dönerek: “Eşhedü en lâ ilâhe illAllahu vahdehu lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü“ diyen bu kul için cennetin kapıları açılmıştır; o, cennet kapılarının dilediğinden içeri girer.“ 4016
Abdestin Farzları
1- Yüzü Yıkamak: Yüzün bir defa yıkanması farzdır. Yüzün sınırları, saçın bittiği yerden sakal veya çene altına, kulakların köklerine kadar olan bölümdür. Gözlerin içine suyun ulaştırılması gerekmez. Ancak abdest alırken gözler sıkılmaz, tamamen açık bırakılmaz. Normal bir şekilde yüz yıkanır. Dudaklar yumulduğu zaman, dışarda kalan kısımlar yüzün sınırlarıdır. Sakal, bıyık ve kaşın altına suyu ulaştırmak gereklidir.
2- Kolları Yıkamak: Parmak uçlarından kol dirseklerine kadar -dirsekler de dâhil- olan kısmı bir defa yıkamak farzdır. Eğer iğne ucu kadar kuru bir yer kalırsa veya tırnağının altına suyu geçirmeyecek (hamur, boya, çamur vb.) bir madde bulunursa, abdest alınmış sayılmaz. Ancak boyacıların tırnaklarındaki boyalardan kaçınmanın mümkün olmamasından dolayı bunlar abdeste zarar vermez. Tırnaklar parmak uçlarından dışarı taşacak kadar uzamış olursa o fazlalığı da yıkamak gerekir. Bir kimse abdest aldıktan sonra bu uzamış tırnağı keserse abdestini yenilemesi gerekmez. Parmakta yüzük var ve bu geniş ise abdest alırken bunu oynatmak sünnet, eğer yüzük dar ve altına su geçirmeyecek kadar parmağa oturmuşsa onu oynatmak farzdır.
3- Başı Meshetmek: Mesh, sözlükte eli bir şeyin üzerinden geçirmek demektir. İbâdet hukukunda ise suyun bir vücut organına isâbet etmesidir. Başın meshedilmesindeki farz oranı alın miktarıdır. Bu miktar ise başın dörtte biridir. Meshederken üç veya daha fazla parmağı kullanmak gerekir. İki parmakla yapılan mesh câiz değildir. Başa giyilen sarık veya takke üzerine meshetmek geçerli değildir. Kadınlar da baş örtüleri üzerine meshedemezler.
4- Ayakları Yıkamak: Sağlam ve çıplak ayakları topuklarıyla birlikte bir defa yıkamak farzdır. Yaralı veya mestle örtülü ayakları yıkamaya gerek olmayıp sadece meshetmek yeterlidir. Mâide Sûresi 6. âyette geçen topuk = kâ'b, ayağın iki tarafından inak kemiğine bitişik kemiktir. Rasûlullah (s.a.s.): “Vay ateşten o topukların haline...“4017 buyurduğu ve ayakların tamamen yıkanmasını emrettiği bilinmektedir.
4016] Müslim, Tahâre 32, 33; Tirmizî, Tahâre 2
4017] Buhârı, İlim 30, Vudû' 27, 29; Müslim, Tahâre 25-28, 30; Ebû Dâvud, Tahâre 46
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kimsenin ayağında yarık varsa ve o yarığa su sızdırmayan bir ilaç sürülmüşse, o kimse ayağını yıkadığı zaman, su yarığın altına geçmezse bu durumda su, ayağa zarar verecekse abdest yerine getirilmiş sayılır ve bu câizdir. Ancak su zarar vermiyorsa abdest tam olarak alınmış sayılmaz. Dolayısıyla zarar vermediği takdirde yarıklara su ulaşacak şekilde yıkamak gereklidir.
Abdestin Sünnetleri
1- Niyetle Başlamak: Niyet, bir şeyi yapmayı kalbinden geçirmektir. Kalpden niyet etmeden, yalnız dil ile niyeti söylemek yeterli değildir. Abdest için niyet müstehap bir sünnettir. Ancak Şâfiî mezhebine göre niyet, başlı başına bir ibâdet olduğundan abdeste niyet de farzdır. Bu sebeple niyetsiz abdest olamaz.
2-Abdeste Besmele ile Başlamak: Abdeste başlarken Allah'u Teâlâ'nın ismiyle yani besmele ile başlamak sünnettir. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah'u Teâlâ'nın ismini zikretmeyen kimsenin abdesti yoktur.“ 4018 buyurarak besmelenin faziletini belirtmiş olmaktadır. Besmeleyi abdeste başlarken okumak esastır. Çıplak bir hâlde iken veya tuvalette besmele okunmaz. Bir kimse abdestin başında “Lâ ilâhe illâllah“ veya “Elhamdü lillâh“ dese besmele yerine geçer. 4019
3-Önce Bileklere Kadar Elleri Yıkamak: Rasûlullah (s.a.s.): “Sizden birisi uykusundan uyandığı zaman, kat'iyyen elini yıkamadıkça su kabına daldırmasın. Çünkü o, eli nerede gecelemiştir bilemez.“ 4020 buyurmuştur. Ayrıca insanın eli, temizleme hususunda bir araçtır. Dolayısıyla ilkin onu temizlemeye başlamak sünnettir. Bilindiği üzere, elleri, dirseklere kadar yıkamak (dirsekler dâhil) farzdır. Fakat önce bileklere kadar yıkamak tertip olarak sünnettir.
4-Misvak Kullanmak: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Eğer ümmetime zorluk vereceğinden çekinmeseydim, her namazdan önce onlara misvak kullanmayı mutlaka emrederdim.“4021 buyurmaktadır. Dişleri parmakla yıkamak misvağın yerini tutmaz. Ancak misvak bulunmazsa sağ elin bir parmağı ile dişleri temizlemek misvak yerine geçerli olabilir.
5- Ağzı Yıkamak: Abdest alırken Rasûlullah’ın (s.a.s.) ağzını üç defa yıkadığı (mazmaza yaptığı) bize ulaşan bilgiler arasındadır. Bunun sınırı, suyun ağzın tamamını kaplamasıdır. Ayrıca her seferinde suyu yenilemek de sünnettir.
6- Burnu Yıkamak: Yine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) abdest alırken burnuna da üç defa su çektiği bilinmektedir. Burna su çekerek sol eli ile suyu dışarıya verip yeniden su çekerek burnu sol el ile temizlemek sünnettir.
7- Kulakların Meshedilmesi: Başa meshedilirken kulakların da aynı şekilde sayılarak meshedilmesi sünnettir. Ayrı bir su ile meshedilmesini sünnet olarak kabul edenler de vardır.
8- Yıkanması Gereken Uzuvları Üçer Defa Yıkamak: Yıkanması farz olan yüz, eller ve ayaklar gibi organlarımızı üçer kere yıkamak sünnettir. Bu organlarımızdan herbirini yıkamaya başlayınca ilk yıkama farzdır. En sağlam ve geçerli görüşe göre ikinci yıkama ise sünnettir. Abdest alırken, yıkanmakta olan organa
4018] Ebû Davud, Tahâre, 48; Tirmizî, Tahâre, 20; İbn Mâce, Tahâre, 41
4019] Fetevâ-yı Hinddyye, I/7
4020] Buhârî, Vudû', 26; Müslim, Tahâre, 87-88; Ebu Davud, Tahâre, 49
4021] Müslim, Tahâre 15; Ahmed İbn Hanbel, II/250, 400
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 989 -
su ulaşır ve ondan damla damla dökülüp akarsa, yıkamanın tamam olduğu tam anlamıyla anlaşılır.
9- Parmakların Arasını Yıkamak: “Parmaklarınızın arasını hilâlleyiniz ki onların arasına Cehennem ateşi girmesin ve onları hilâllemesin.“4022 buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu buyruklarıyla belirtilen işi yapmak sünnet olmaktadır. Bu aynı zamanda, farz olan yıkamanın da kâmil anlamda gerçekleşmesini sağlar.
10- Sakalı Ovmak: Abdest alırken sakalı bulunanların sakallarını, parmaklarını sakalın içine sokarak alt taraftan üst tarafa doğru hareket ettirmesi hilâllemek olarak tanımlanmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.): “Müşriklere muhâlefet edin, bıyıkları kısaltın, sakalı uzatın.“4023 buyurarak mü'minler için sakalın gerekçe ve önemini belirtmiş olmaktadır. Dolayısıyla mü'minler sakallarını sünnete göre uzatmak ve sakal bırakmak konusunda duyarlı olmalıdırlar.
11- Abdest Almaya Sağ Taraftan Başlamak: “Şüphesiz ki Allah Teâlâ, her şeye sağdan başlanmasını sever. Hattâ ayakkabılar giyilirken ve çıkarılırken dahi.“4024 buyuran Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu uyarısına göre de abdeste sağdan başlamak sünnettir.
12- Tertibe Uymak: Abdest alırken, Mâide Sûresinde beyan buyrulan sıraya uymak ve bu sıraya göre abdest almak da sünnettir. Yani önce elleri ve akabinde yüzü yıkamak, ardından da başı meshetmek ve en son olarak da ayakları yıkamaktır. İmam Şâfiî (rh.a) bu sıraya uymanın farz olduğu kanaatindedir. Şâfiî'nin bu içtihadı ile âlimler abdestin farzının altı olduğunu tesbit etmişlerdir ki bunlar şöylece sıralanmaktadır: Niyet, ellerin yıkanması, yüzün yıkanması, başa meshedilmesi, ayakların yıkanması ve tertibe uymaktır.
13- Başın Tamamını Bir Defada Meshetmek: Abdest alan bir kimse, iki avucunu ve parmaklarını başının ön kısmından başlayarak arka kısmına kadar, başın tamamını kaplayacak bir şekilde arkaya doğru çekerek mesheder. Bu sünnettir. Başın tamamını devamlı olarak meshetmek ve özürsüz bir şekilde terk etmek günah olur.
Muvalât ise, organları ara vermeden birbiri ardında yıkamak demektir. Öyle ki ılıman bir havada ilk yıkanan organ, abdest tamamlanmadan kurumamalıdır.
Abdestin Çeşitleri
1- Farz Olan Abdest: Namaz kılmak ve tilâvet secdesi yapmak için abdest almak farzdır.
2- Vâcip Olan Abdest: Kâbe-i Muazzama'yı tavaf etmek için abdest almak vaciptir. Bir kimsenin Kâbe'yi abdestsiz tavaf etmesi vacibi terk ettiğinden dolayı sorumlu olmakla beraber yaptığı bu tavaf câiz ve geçerlidir. Ancak bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Tavaf, namaz gibidir. Fakat tavaf sırasında konuşmak câizdir. Tavafta konuşan kimse hayırlı söz söylesin.“ 4025
Farz olan tavaf abdestsiz olarak yapıldığı takdirde bir küçükbaş hayvan
4022] Ebû Dâvud, Tahâre 56, 59; Tirmizî, Tahâre 30, Savm 68; Nesâî, Tahâre 91
4023] Müslim, Tahâre 56; Ebû Dâvud, Tahâre 29; Tirmîzî, Edeb 14; Nesâi Ziynet, 1, 56
4024] Buhârî, Vudû' 31
4025] Tirmîzî, Hacc 112; Nesâî, Menasik 126
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurban etmek gerekir. Cünüb olan kimsenin ise böyle bir farz tavafı yapması hâlinde bir büyükbaş hayvan kurban etmesi lâzımdır. Ancak bu farz tavaf, abdest alınarak yeniden yapılırsa böyle bir kurbana gerek kalmaz. Fakat farz günler dışında tekrar yapılması hâlinde geciktirilmiş olduğundan dolayı kurban kesmek gerekmektedir. Yapılması vâcip olan vedâ tavafını abdestsiz olarak yapan kimse bir miktar sadaka vermelidir. Fakat vacip olan tavafı cünüb olarak yapanın bir küçükbaş hayvan kurban etmesi lâzımdır.
3- Mendup Olan Abdest: Uykudan önce veya uykudan kalktıktan sonra, cenâze yıkamak, cenâze taşımak, cenâzeyi yıkadıktan sonra, cinsel temastan önce, ezberden Kur'ân okumak, hadîs okumak, Cenâb-ı Allah'ı ta'zim veya tesbih etmek için veya kızgınlık sırasında kızgınlığını gidermek gayesiyle abdest almak ve sürekli abdestli olmak niyetiyle abdest almak menduptur.
Abdestin Mekruhları
1- Abdest alırken gereğinden fazla suyu boş yere tüketmek.
2- Gereği yokken suyu âdetâ âzaları mesheder gibi çok az kullanmak.
3- Suyu abdest âzalarına hızlı çarpmak, etrafa su sıçratmak.
4- Abdest alırken gereksiz yere konuşmak.
5- İhtiyacı olmadığı halde abdest almak için başkasından yardım ve su dökmesini istemek.
6- Temiz olmayan pis ve kirli bir yerde abdest almak.
7- Abdestin sünnetlerini bilerek terk etmek.
Abdestsiz Olarak Yapılması Yasak Olan Hususlar
1- Namaz kılmak.
2- Tilâvet secdesi yapmak.
3- Cenâze namazı kılmak.
4- Kâbe'yi tavaf etmektir.
Abdestin Edepleri (Âdâbı)
Edeb; nezâket, zarâfet, insanlara sözle ve davranışla yardımda bulunmak, gönüllerini okşamak demektir. Abdestin edepleri ise yapılması halinde sahibine sevap kazandıran hususlardır. Yapılmamaları halinde ise kişiye günah yazılmaz. Abdestin edepleri şunlardır:
1- Abdest alırken başkasından yardım istememek.
2- Abdest alırken suyun sıçramaması için dikkatli davranmak.
3- Kıbleye doğru yönelmek.
4- Gereksiz yere konuşmamak.
5- Niyet ederken dil ile niyet etmek.
6- Her uzvu iyice ovmak.
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 991 -
7- Abdest dualarını okumak.
8- Kullanılmış bir su ile abdest almamaya dikkat etmek.
9- Her uzvu yıkarken niyeti korumakla birlikte “Bismillâh“ demek.
10- Kulağını meshederken serçe parmaklarının uçlarıyla kulak deliklerini meshetmek.
11- Burna ve ağıza suyu alırken sağ eli kullanmak.
12- Sol el ile sümkürmek.
13- Özür sahibi olmayan kimsenin namaz vaktinden önce abdest alması.
14- Abdest bittikten sonra kıbleye karşı ayakta kelime-i şehâdet getirmek ve dua yapmak, biraz su içmek.
15- Durgun veya akarak yer değiştiren sular ile birikinti hâlindeki sulara ve Kıble'ye karşı abdest bozulmaz.
Abdest Namazı
Abdest namazı abdest aldıktan sonra abdest âzaları henüz yaş iken iki rek'at nâfile namaz kılmaktan ibârettir.
Abdesti Bozan Durumlar
1- İdrar veya dışkı yollarından yani ön ve arkadan herhangi bir şeyin çıkması. Mâide sûresi 6. âyetinde “...sizden birisi abdest bozmaktan geri dönmüşse...“ ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'e “Hades nedir?“ diye sorulduğunda; “Her iki yoldan çıkandır“ cevabını vermeleri, ön ve arka yollardan birinden çıkan idrar, dışkı, yel, vedi, mezi, meni, kurt ve diğer hususların abdesti bozduğunu ifâde eder.
2- Aklın idrak gücünü gideren hususlar; uyumak, bayılmak, delirmek, sarhoş olmak vs.'dir. Ancak oturduğu yerde kıpırdamadan uyuyan kimsenin abdesti bozulmaz. 4026
3- Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı su çıkması ve etrafına yayılması. Ağızdan akan kana bakılır, şâyet bu kan tükürük kadar veya tükürükten fazla ise abdesti bozulur.
4- Ağız dolusu kusmak. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) “Kusuntu abdesti bozar“ 4027 buyurmaktadır. Kusma ağız dolusu değilse abdest bozulmaz.
5- Cinsî münasebette bulunmak.
6- Tam olarak cinsî ilişki olmasa bile kadın ve erkeğin çıplak veya ince bir elbise ile vücutlarının veya tenâsül uzuvlarının birbirine değmesi.
7- Teyemmüm yapan kimsenin su bulması.
8- Namazda sesli olarak gülmek. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Sizden biriniz namazdayken kahkaha ile gülerse abdesti ve namazı birlikte iade etsin.“ Kahkaha namazın dışında olursa abdesti bozmaz.
4026] Müslim, Vudû' 2; Ahmed bin Hanbel, I/256
4027] Tirmizî, Tahâre 64
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kimse abdest alırken bazı organlarını yıkayıp yıkamadığı konusunda endişe ederse, şâyet bu ilk defa karşılaştığı bir şüphe ise o organını yeniden yıkar, yok eğer sürekli şüpheye düşüp duruyorsa bu şüphesinin önemi yoktur. Abdestini tam almış sayılır. Abdestinin bozulup bozulmadığını tam hatırlayamayan kişi kesin olarak abdest aldığını hatırlıyorsa abdestli demektir. Çünkü kesin olarak bilinen bir husus şüphelerle yok olmaz.
Ayrıca namaz haricinde abdestinden şüpheye düşenin abdest almasının takvâya daha yakın olduğu; fakat namaz içinde bulunan kimsenin ise abdestinden şüpheye düşmesi hâlinde namazını bozup abdest alması gerekmediği âlimler tarafından ifâde edilmiştir.
Abdesti Bozmayan Durumlar
1- Kişinin ön veya arka yollarından başka vücudunun herhangi bir yerinden kan çıkıp, bir damla halinde kalması.
2- Kabuk bağlamış bir yaranın kan çıkmadan kabuğunun düşmesi.
3- Yaradan, burundan yahut kulaktan bir vücud kurdunun düşmesi.
4- Tenâsül uzvuna (cinsî organına) el sürmek.
5- Kadın vücudunun herhangi bir yerine dokunmak.
6- Ağız dolusu olmayan kusuntu.
7- Ağızdan çıkan balgam.
8- Oturduğu yerde veya namazda uyumak .
9- Ağlamak.
Abdest Nasıl Alınır?
Farz, sünnet ve edeplerini yukarıdaki maddelerde verdiğimiz abdesti tertip ve usûlüne göre, şöyle alabiliriz:
Abdeste başlarken şu duâ yapılabilir: “Bismillâhilazîm ve'l hamdülillâhi alâ dini'l İslâm“ (Yüce Allah'ın ismini anarak başlarım. Beni İslâm dini ve akidesi üzere yarattığı için hamd ederim.)
Abdest almaya niyetlendikten sonra, eûzü besmele çekilerek eller bileklere kadar yıkanır. Parmakta yüzük varsa, kımıldatılır. Altına suyun geçmesi sağlanır. Uzuvların yıkanması sırasında bizden öncekilerden nakledilen şu duâları okumak abdestin edeplerindendir.
A- Mazmaza=Ağıza su verme sırasında: “Allahumme einnî alâ tilâveti'l Kur'ân ve zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibâdetike.“ (Allah'ım, Kur'ân-ı Kerimi okumada, seni zikretme, sana şükretme ve sana güzel şekilde kulluk etmede yardımını isterim.)
B- İstinşak = Buruna su verme sırasında: “Allahumme, erihnî râyihate'l Cenneti verzuknî min neîmihâ.“ (Allah'ım, bana Cennetin kokusunu koklat. Cennet nimetlerinden beni rızıklandır.)
C- Yüzü Yıkama Sırasında: “Allahumme, beyyid vechî binûrike yevme
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 993 -
tebyaddu vücûhun ve tesveddü vücûh.“ (Allah'ım, birkısım yüzlerin ağarıp nurlandığı, birkısım yüzlerin ise karardığı gün, benim yüzümü nurlandır, ağart.)
D- Sağ Eli Yıkama Sırasında: “Allahumme, a'tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.“ (Allah'ım, kitabımı -amel defterimi- sağ elime ver ve hesabımı kolaylaştır.)
E- Sol Eli Dirseklere Kadar Yıkama Sırasında: “Allahumme, lâ tu'tinî kitâbî bişimâlî velâ min verâi zahfi.“ (Allah'ım, kitabımı -amel defterimi- sol elimden ve arkamdan verme.)
Sonra sıra başı meshetmeye gelir. Kaplama mesh için, eller ıslatılır, küçük parmakla üç parmak uç uca getirilir. Önden başlayarak başın üstü sıvazlanıp arka ve yan taraflarda böylece meshedilir.
F- Kulakları Yıkarken: “Allahummec'alnî minellezîne yestemîune'l-kavle feyettebiûne ahseneh.“ (Allah'ım, beni hak sözü dinleyenlerden ve onun en güzeline uyanlardan eyle) denilir ve kulaklar yıkanır.
G- Boyuna Mesh Etme Sırasında: “Allahumme a'tik unuki (veya rakabeti) mine'n-nâri.“ (Allah'ım, boynumu Cehennem ateşinden âzâd buyur.)
H- Ayakları Yıkama Sırasında: “Allahumme, sebbit kademeyye ales'sırâtı yevme tezûlü fîhi'l-akdâm.“ (Allah'ım, Sırat köprüsünde ayakların kaydığı günde ayaklarımı kaydırma, sâbit eyle.)
Abdest alıp bittikten sonra Rasûlullah’a (s.a.s.) salavât getirilmeli ve şu duâ okunmalıdır: “Allahummec'alnî minettevvâbîne vec'alnî mine'l-mütetahhirîn.“ (Allah'ım, beni, tevbe eden ve günahlarından temizlenen kullarından eyle). 4028
Not: Bu duâların Peygamberimiz tarafından okunduğuna dair sahih bir rivayet yoktur. O yüzden bu duaları dille okumayıp içinden geçirmek daha uygundur.
Tepeden Tırnağa Temizlik; Gusül/Boy Abdesti
Gusül: Tepeden tırnağa kadar vücudun her tarafını hiçbir yer kuru kalmayacak şekilde yıkamak demektir. Fiil kökünden isim olan gusl, sözlükte; yıkanmak ve temizlenmek mânâsına gelir. “Gasele“ fiili de, kirin suyla giderilmesi ve temizlenmesini ifade eder.
Bülûğ/erginlik çağına gelmiş her müslüman erkeğin ve kadının şu durumlarda boy abdesti alması gerekir.
1) Cünüplük; yani cinsî münâsebet, ihtilâm ve ne şekilde olursa olsun meninin (sperm) şehvetle vücut dışına çıkması.
2) Hayız (kadının âdet görmesi) ve nifâs (lohusalık) hâlinin sona ermesi.
Bu hallerde gusletmek farzdır. Bazı durumlarda da gusletmek, sünnet veya müstehabdır. Meselâ; Hac ve Umre yapmak maksadıyla Mekke ve Medine'ye girmeden önce, hac mevsiminde Mina ve Müzdelife'de bulunmadan önce; yağmur duasından önce; herhangi bir hayırlı iş için müslümanlarla bir araya gelmeden ve mübarek gecelerde gusletmek sünnet ve müstehabdır.
4028] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c.1, s. 5-9
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Namaz için alınan abdest “küçük abdest“ kabul edilerek, gusle “büyük abdest“ veya “boy abdesti“ adı da verilmektedir.
Guslün farzları üçtür: 1) Ağza su alıp boğaza kadar çalkalamak, 2) Burna su çekmek ve yıkamak, 3) Tepeden tırnağa bütün vücudu yıkamak. Vücut yıkanırken en ufak bir yerin kuru kalmamasına dikkat edilmelidir. Aksi taktirde gusül yerine gelmemiş olur. Onun için kulaklar, göbek çukuru, saç, sakal ve bıyıkların dipleri iyice yıkanır.
Guslün sünnetlerine gelince: 1) Gusle besmele ve niyet ile başlamak, 2) Avret yerini yıkamak ve bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa onu temizlemek, 3) Gusülden evvel abdest almak, 4) Abdestten sonra, önce üç defa başa, sonra üç defa sağ, üç defa da sol omuza su dökerek her defasında bedeni iyice ovuşturmak, 5) Guslederken çok fazla veya çok az su kullanmaktan kaçınmak, 6) Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak, 7) Tenha bir yerde yıkanılsa bile avret yerini açmamak, 8) Guslederken konuşmamak, 9) Gusl bitince bedeni bir havlu ile kurutmak, 10) Gusulden sonra çabucak giyinmektir.
Guslün âdâbı aynen abdest adabı gibidir. Gusletmek isteyen kimse önce besmele çekerek gusle niyet eder. Ellerini bileklerine kadar yıkar ve üzerinde yapışıp kurumuş bir şey varsa onları temizler. Sonra herhangi bir pislik olmasa bile avret yerlerini ve uyluklarını yıkar. Sonra sağ avucu ile ağzına bolca su alarak iyice çalkalar; bunu üç defa tekrar eder; oruçlu değilse suyun boğazına ulaşmasını sağlar. Sonra yine sağ eli ile burnuna üç defa su çekerek iyice temizler. Bundan sonra namaz abdesti gibi bir abdest alır. Şâyet yıkandığı yere su toplanıyorsa, ayaklan, abdest alırken değil gusülden çıkarken yıkar. Abdest aldıktan sonra, önce başına, sonra sırayla sağ ve sol omuzlarına üçer defa su döker. Her defasında vücudun her tarafını iyice ovuşturur. Hiçbir yerinin kuru kalmaması için dikkat eder. Bunun için saçlarının, sakallarının diplerine, göbeğinin içine suyun ulaşmasını sağlar. Eğer vücudunun bir yerinde, herhangi bir yaradan dolayı ilaç veya sargı varsa ve fazla su bunlara zarar verecekse, bunların üzerinden suyu hafifçe geçirmekle yetinir; bu da zarar verirse sadece eliyle üzerini mesheder.
Cünüp bir kimsenin veya hayız ve nifâs hâlindeki bir kadının bu durumdayken yapması haram olan hususlar, şunlardır: Namaz kılmak; Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmek.
Guslü gerektirmeyen hallere gelince; Henüz şehvet duygusu oluşmamış ve bulûğa ermemiş çocuğun cinsî yakınlaşmada bulunması. Tenâsül uzvundan şehvetle açık bir sıvı hâlinde meni akması. Cinsî bir şehvet duyulmasına rağmen meninin dışarıya çıkmaması. Şehvetten, başka bir şeyden (hastalık, heyecan vs.) dolayı meninin akması, kızın bekâretini gidermeyen cinsî bir yakınlaşma (çünkü kızlık zarı haşefenin sünnet yerine kadar girişini engeller). Bu gibi durumlarda gusül farz değildir.
Gusletmeleri farz olanların, gusülsüz olarak yapmaları câiz olan hususlar da şunlardır: Zikretmek; tesbih etmek; salât ve selâm getirmek; Kur'an âyetlerini kelime kelime öğretmek; dua maksadıyla Kur'an'dan âyetler okumak: Kelime-i şehâdet getirmek; Kur'an'a bakmak; bitişik olmayan bir kap içerisinde bulunan mushafa dokunmak; uyumak (Cünübün abdest aldıktan sonra uyuması daha iyidir). Cünüp iken yemek yeneceği veya içileceği zaman elleri yıkamak ve ağzı
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 995 -
çalkalamak gerekir. Bunların yanısıra, Ramazan'da cünüp olarak sabahlayan kimse veya gündüz uyuyarak ihtilam olan kimsenin orucu bozulmaz.
Cünüb olan kimsenin ise; Dinî kitaplardan herhangi birini elle tutması ve okuması; elini ve ağzını yıkamadan yiyip içmesi ve eliyle tutmadığı bir kağıda Kur'an âyetleri yazması mekruhtur.
Gusl, Allah'u Teâlâ'nın müslümanlar için emrettiği en önemli maddî-manevî temizlik biçimidir. Cenâb-ı Hak, “Eğer cünüb iseniz yıkanıp temizlenin“ 4029 buyurmaktadır. Bu yıkanmanın şeklini de Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi tatbikatıyla bize öğretmiştir. Guslün daha çok manevî bir temizleme aracı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü vücudumuzun herhangi bir yerinde görünür bir pislik veya kir-pas olmasa bile cünüb olan kimsenin ibâdetlerini yerine getirebilmesi için mutlaka gusletmesi gerekir. Ayrıca gerekli şartları yerine getirilmeyen yıkanma, ne kadar itinalı yapılırsa yapılsın guslün yerine geçmez ve bununla cünüblükten kurtulmak mümkün olmaz. Cünüb olan kimse ilk fırsatta gusletmeye çalışmalıdır. Bu durumda ancak, içinde bulunduğu namaz vaktinin çıkmasına kadar müsaade vardır; daha fazla geciktirnıesi günâh kazanmasına sebep olur.
Guslün vücut için faydalarına işaret eden doktorlar bu hususta şunları söylemektedir: insanın başına gusletmesi gerektiren bir hal gelince bütün damarlarda büyük bir sarsıntı olur. Vücutta bir yorgunluk ve gevşeklik meydana gelir. Bu yorgunluk ve sarsıntıyı gidermek için vücudun her tarafını yıkamak lâzımdır. Demek ki; guslü gerektiren hallerde sadece bazı organlar değil, vücudun tamamı yıkanma ihtiyacı hissetmektedir. Çünkü gerek cünüblükte, gerekse hayız ve nifâs hâlinde, başta kalp olmak üzere bütün organlar ve kan dolaşımı, yorgunluklarını, ancak güzel bir boy abdesti ile tertemiz bir zindeliğe terkedeceklerdir. Allah'ın her emrinde olduğu gibi gusül abdestinde de bizim bildiğimiz ve bilemediğimiz daha birçok hikmet ve faydalar bulunmaktadır. 4030
Abdest ve Guslün Faydaları
Öncelikle şunu bilmeli ve unutmamalıyız ki, ibâdetler sadece Allah için yapılır. Yapılmasının yegâne sebebi, Allah’a itaat, O’na şükür ve O’nun rızâsını kazanmaktır. O yüzden dünyevî bir amaçtan dolayı yapılan bir ibâdet, ibâdet olmaktan çıkar. Ama, her ibâdetin dünyevî faydaları, hikmetleri, ekstra olarak dünyada kula kazandırdıkları vardır. Zekâtın sosyal faydaları, orucun beden ve sıhhat için yararları gibi, her ibâdetin bilebildiğimiz veya bilemediğimiz nice faydaları da vardır. Abdest ve guslün, tahâret ve her çeşit temizliğin de sağlığımız açısından yararları da küçümsenemeyecek kadar çoktur. Başlı başına bir ibâdet olan ve namaz gibi temel ibâdetler için gerekli ve onsuz bazı ibâdetlerin yapılamayacağı ibâdet aracı olduğu için abdest ve guslü de böyle değerlendirmek, dünyevî faydalarından ötürü değil; sadece Allah rızâsı için yerine getirirsek ibâdet sevâbına erişeceğimizi bilmek zorundayız. Bu anlayış için içinde, tesbit edilebildiği kadarıyla bunların faydalarını öğrenelim ki, imanımız güçlensin, ibâdetlerin derin hikmetlerinin bir kısmı bizim için ortaya çıksın. Kim bilir, bilimin gelişmesiyle bu ve diğer ibâdetlerin bilinmeyen daha nice yönleri açığa çıkacak, bilim de anlamak isteyenlere İslâm’ı gösterecek ve O’na hizmet etmeye devam edecektir.
4029] 5/Mâide, 6
4030] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.2, s. 238-240
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdestin, guslün, tahâretlenmenin, tırnakları kesmenin ve temizlenmenin, bıyıkları kısaltmanın, etek ve koltukaltı tıraş ve temizliğinin hikmeti, özellikle Batılılarca uzun zaman bilinememişti. Hatta Endülüs’teki (İspanya) engizisyon mahkemeleri gusleden, yahut su ile temizlenen veya abdest alan kimseleri araştırarak eline geçirince, ölüm de içinde bulunmak üzere en ağır cezalara çarptırırdı. Fakat mikrobun keşfiyle bu büyük olayın bilimde meydana getirdiği müthiş devrim üzerine artık İslâm dininin derin hikmetleri, muazzam sırları birer birer göründü ve asırlardan, kuşaklardan sonra bütün inceleme ve araştırma dünyasının şaşkın bakışları önünde inkişâfa başladı.
Hz. Peygamber Efendimiz ortaya çıkışından beridir ki İslâmîyet bedenin yöresinin temizliğini emrediyor. Oysaki mikrobun keşfinden önce, “niye temizlik bu kadar sıkı tutuluyor, neden tekrar tekrar temizlenmek farz oluyor ve terk eden kimse Allah tarafından azarlanıyor?“ bundaki sır anlaşılmış değildi. Ancak tıp ve koruyucu hekimlik bilgilerinin ilerlemesi dolayısıyla kavrayış alanımıza giren birtakım gizli gerçekler sâyesinde anlaşıldı ki, İslâmîyetin tahâret ve temizlik hakkındaki hükümleri öyle gayrı müslimlerin sandıkları gibi iklim şartlarından veya Hicaz şehirlerinin sıcaklığından değilmiş; bu hükümlerin tümü “Yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükselenleri bilen“4031 Yüce Yaratıcı’nın hikmetli tebliğiymiş.
İslâm dini elleri ve ağzın, burnun içini yıkamayı; başa, kulaklara meshetmeyi, ayakları yıkamayı emrediyor. Bundan başka bazen vâcip, bazen de sünnet olarak bütün vücudun yıkanmasını emrediyor. Bir de dişleri ovmayı ve gerek dilin üzerindeki pasları gidermek için misvak kullanmayı ve ağzı çalkalamayı tavsiyede bulunuyor. Efendimiz (s.a.s.), saçı olanlara yıkamalarını, taramalarını, emrederdi. Ve kendileri gün aşırı bunu yaparlardı. Sonra seferde ve hazarda; ayna, tarak gibi şeyleri yanlarından eksik etmezlerdi. Büyük Peygamber (s.a.s.): “Kimin saçı varsa ona hürmet etsin, yani temiz tutsun“ buyurmuşlardı. Yine, ayrı bir hadis-i şerifteki tavsiye şöyledir: “Saçlarınızı, sakallarınızı, parmaklarınızla hilâlleyin/parmak aralarını ovarak temizleyin, kılların arasını ve diplerini temiz tutmaya çalışın. Tırnaklarını da kesin. Çünkü şeytan etle tırnak arasına girip orada faâliyet gösterir.“
Bilinmektedir ki, mikroplar, dünyada var adını alan ne varsa hemen hepsinin üzerine yayılmış bir halde bulunuyor. Şimdi temaslar, el sıkışmalar, almalar, yiyip içmeler, tutmalar el vâsıtasıyla olduğu gibi, yenilip içilecek şeyleri hazırlamak, göz gibi, ağız gibi organları ovalamak, silmek için de yine el kullanılıyor. Bu sebepten sağlığı koruma ile ilgilenen bilginler elleri, mikroplarla en çok temasta bulunup onları en çok aktaran bir organ kabul ediyor. Sonra ellerde ufacık bazı yaralar, çatlaklar olur ki, oralardan birtakım mikroplar duran kana karışarak iltihap yaparlar veya öldürücü bir hastalığa sebep olurlar. Günümüzdeki laboratuar araştırmalarından tırnakla et arasında mikropların barındığı, özellikle koli basilinin orada kümelendiğini öğrenmekteyiz. İşte Peygamberimiz (s.a.s.) asırlarca önce insanların dikkatini temizlik ve mikroplar üzerine çekip uyarmıştır.
Şu halde modern tıp, İslâmîyet’in elleri sık sık yıkamak husûsundaki emirlerine uygun geliyor. Yine ellerin, ağzı yıkamak için ağza götürülmezden önce yıkanmasındaki sır ile kullanılacak suyun temiz; tadı, kokusu ve rengi değişmemiş olmasındaki gerekliliğin hikmeti böylece ortaya çıkmış oluyor. Ağza gelince; bu
4031] 57/Hadîd, 4
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 997 -
organ, tükürük bezlerini, dişleri ve dili içermektedir. Yemeği çiğnemek, ilk sindirim sayılır. Ağızda bulunan mikropların hepsi yemek ve tükürükle beraber mideye gideren âhengini bozar ve onu, sindirimi gereği gibi yapamaz hale getirir. Bundan başka artıklarının da sürekli tükürükle beraber mideye inerek sindirimi bozan mikropların çoğalmasına büyük yardımı dokunur.
İstibrâ ve İstincâ: Küçük abdest bozduktan sonra idrar kesilinceye kadar bekleyip temizlenme tam yapılmazsa, idrar bulaşıkları sebebiyle zarardan geri değildir; amonyak ve fena koku meydana getirir; iltihap da meydana getirebilir. İdrar yolunun bir mikrop sakası olmaması için, istibrâya dikkat etmek tavsiye olunur. İstibrâdan sonra idrar âzâsını yıkamak çok faydalıdır.
Büyük abdest bozduktan sonra su ile tahâret sâyesinde def-i hâcet âzâsında pislik eseri kalmaması temin edilmiş olur. Kazuratta milyonlarca mikrop olduğundan su ile tahâret yapılmazsa, bu mikroplar bazı iltihaplara ve özellikle basur memesi taşıyanlarda bunların iltihaplanması kan zehirlenmesine kadar varan hastalıklara sebep olur. Su ile tahâretlenmek oksiür denilen ve makatta kaşıntı yapan iplik gibi kurtlardan kurtulmaya, def-i hâcette genişlemiş olan kalın barsağın toplanmasına, ıkınma ile kalın bağırsağa hücum eden kanın geri çekilmesine; tenâsül organının damarlarının kuvvet bulmasına, idrar kesesi, karaciğer ve bağırsakların faydalanmasına, hazımsızlığın düzelmesine, kabızlığın giderilmesine ve kanın deverânını tanzime sebep olur. Su ile tahâretlendikten sonra tuvalet kâğıdı ile kurulanmalıdır. Parmaklarda ve tırnakların arasında mikrop kalmamasını temin için su ile tahâretlendikten sonra elleri sabunla iki-üç defa iyice yıkamak gerekir. Tırnakları kesmek de hadislerde tavsiye edilmiştir. Altlarında zararlı şeylerin (mikropların) gizlendiği ifade edilmiştir.
Abdest: Abdest öyle bir lokal yıkamadır ki, onda soğuk su kullanılmasıyla derideki kılcal damarlar toplanır, sonra tekrar eski haline gelmek, vücuda büyük bir fayda temin eder. Evvelâ kan durgunlukları ortadan kalkar, kalp atışları artar, kandaki alyuvar sayısı çoğalır, vücuttaki değişmeler hareketlenir, solunum hareketlenerek kuvvet kazanır. Alınan oksijen miktarı artarak verilen karbondioksit miktarı fazlalaşır. Açıkta bulunan organları yıkamanın da, vücut üzerinde idrar ifrâzı, zehirli maddeleri çokça boşaltma, yemek iştahını açma, hazmı kolaylaştırma, cilt ve hareket sinirlerini uyarma gibi genel bir etkisi vardır. Bu uyarma, bütün boyun, ciğer ve mide damarlarına, oradan da bütün organlara ve bezlere intikal eder.
Ağır temizliği, su ile gargara yaparak teneffüs yolları ve ağız vâsıtasıyla bulaşan hastalıklardan koruyucudur. Aynı şekilde ağız ve burun içlerini her gün soğuk su ile birkaç defa yıkamak, damak ve boğaz iltihaplar ile nezleden, gripten en önemli koruyucudur.
Yüz, el ve ayakları yıkamak cilt hastalıkları ve iltihaplar için en güzel bir korumadır. Zira mikroplardan birçoğu, insana deride yerleşmek sûretiyle bulaşır. Aynı şekilde parazit bakteriler de vücuda deri yolu ile girer. Şüphesiz tekrar tekrar yıkamak, basit ve yapıcı bir koruyuculuktur. Çünkü cildin dış tabakası, deride bir kabuklaşma veya çatlama meydana gelmedikçe mikropların bedene girmesini engeller. Bu çatlama gibi problemler ise temizlik eksikliği neticesinde meydana gelir. Deri, vücut için önemli bir görev yapmaktadır. O da, kendisinde bulunan binlerce bezden ter ifraz etmesidir. Ter ise, yağlı ve tuzlu maddeleri ihtivâ eder.
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Su, buharlaşınca, yağlı tuzlar geriye kalıp deri üzerinde birikir. Bu tuzlu ve yağlı maddelerle deri kirlenince ter gözenekleri kapanmış oluyor. Bunun neticesinde terleme olayı gerektiği tarzda cereyan ediyor. Yine de deri kirlenmesi, yavaş yavaş zehirlenme yaptığından mide rahatsızlıkları doğurur. Şüphesiz deri ve tırnak temizliği, beden sağlığımızın en önemli gereklerindendir.
Böylece el ve yüzü günde birkaç defa, özellikle yatmadan, uyandıktan sonra ve tuvalet akabinde iyice yıkamak şarttır. Aynı şekilde insanın idrar vs. ifrâzat yerlerinin yıkanmasına özen göstermesi lüzumludur. Ağız temizliği ise çok önemli bir zarûret arzeder. Çünkü ağız temizliğini ihmal, yemek artıklarından ağızda mikropların çoğalmasını ve diş etlerinin bozulmasını netice verir. Böylece dişlerin ve diş etlerinin cerahati vücut için ciddi bir tehlike kaynağı olur. Bu sebeple günde en az iki defa dişleri yıkamak ve fırçalamak gerekir.
Mide rahatsızlıklarına tutulan hastalara doktorlar ağızlarını temizlemeyi, dişlerine iyi bakmayı daima tavsiye ederler ve ağzın bütün bölümlerini temiz tutmaktaki ihmalin mide için en zararlı ve tehlikeli bir âfet olduğunu tekrar edip dururlar. Bundan dolayıdır ki, İslâmîyet işi gâyet sıkı tutarak her yemekten sonra ağzı yıkamayı, dişlerin arasını temizlemeyi ve üzerlerini misvakla ovmayı ısrarlı bir şekilde tavsiye ediyor. Abdestin her alınışında kullanılan misvakın zararlı mikropları öldürmesinden dolayıdır ki, Efendimiz (s.a.s.) “Ümmetime zahmet vermekten çekinmeseydim her namazda kendilerine misvak kullanmalarını emrederdim“ buyuruyor. Buradaki emir, farz ifâde eden emirdir. Bir de su ile ağzı yıkamak, misvakla yahut parmaklarla dişleri ovmak sâyesinde ağzın şurasında, burasında dişlerin arasında kalarak kokuşmuş yemek artıklarını bulup çıkarmak imkânı doğduğu gibi, bu sûretle ağız içindeki tükürük bezleri ve kılcal damarlar ve kan damarları takviye edilmiş olur.
Burun, koklamak ve nefes alıp vermek için yaratılmış bir organdır. Bunun için hava; toz, toprak ve fezâda yayılmış bir durumda bulunan tozlar ve mikrobik asalakları bu organdan içeri sokar. İşte insanı bundan korumak için Allah’ın hikmeti, burunda bu organın iç duvarlarını kaplayan birtakım kıllarla incecik tüyler yaratmış ki, hizmetleri o zararlı mikropların akciğerlere yol bulabilmesini yahut kan kanallarından birine girmesini engellemektir. Dışarıdan burna giren cisimlerin mikroskopla muâyyenesinden bu gerçek ortaya çıkar ve o zaman İslâm’ın su ile burnu iyice yıkama emrindeki hikmet anlaşılır. Zira bu zararlı cisimler kendilerini taşıyan hava ile birlikte ciğerlere giremediği takdirde burnun cidarlarına yapışır ve orada uzun müddet kaldıkça burun içi zarının ifrâzâtıyla birlikte içeriye doğru inmeye başlar. Bundan dolayı ağzı yıkamadan önce insanı bunların vereceği rahatsızlıktan kurtarmak, sonra da burna çekilerek dışarıya verilen su vâsıtasıyla dışarı atılan bu mikrop yığınlarının bedenin içine girmelerini önlemek faydası vardır. Bunun içindir ki su, ağzın ve burnun ta sonlarına kadar giderek oralarda, şimdi söylediğimiz zararlı cisimlerden bir şey bırakmamak için ağza, burna su vermenin kuvvetle yapılması, Peygamberimiz (s.a.s.)’in emri icabıdır. Bu sûretle burna su alıp vermek de her abdest ve gusülde tekrarlanır durur.
Her abdest ve gusülde yüzün yıkanmasına gelince; bunun da birçok faydası ve hikmeti vardır. Bir kere el ile ovarak yıkamak, cildi kuvvetlendirir; baştaki ağırlığı ve yorgunluğu hafifletir; duran kanı düzenlemeye yardımı olur. Çünkü kan kanallarını uyararak durgun kanları harekete getirir. Sonra, çıkan teri ve
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 999 -
yüzün delikçiklerindeki birikmiş ifrazları gidererek deriye solunum yaptırır. Ter bezlerini gereğiyle görev yapmaya çağırır. O zaman vücut bir çeviklik, bir zindelik duymaya başlar. Koruyucu hekimlik hakkında yeni yazılan eserler yüzü yıkamaya, yüzdeki bütün uzuvların, özellikle gözlerin temizliğine itina göstermeye son derece teşvik ediyor.
Abdest alırken başa mesh edilmesinde de büyük bir hikmet vardır. Beyin daima birtakım düşüncelerle yoruluyor, zayıf düşüyor, kan hücumuna uğruyor. Bunun için biraz su ile mesholunması bunu engellediği gibi, beyni dinlendirir ve faâliyete geçirir. Kulakların içine, dışına, kıvrık yerlerine ve boynun iki tarafına su ile mesh edilmesi de derini üzerindeki pislikleri giderir ve gribi engellemeye çok faydalı olur. Ayrıca beyne giden sinir ve damarlara bu meshin çok faydası vardır.
Ayakların yıkanması, evvelâ temizlik içindir. Sonra da parmakların arasındaki deri temizlenmeyecek olursa birçok iltihaplı hastalıkları çabucak kapar. Bilimsel tetkiklerden tetenoz denilen öldürücü hastalığın mikroplarını ayaktaki derinin çabucak kaptığı anlaşılmıştır. Bunun içindir ki ayakların yıkanması, uyulması gerekli sağlık tedbirlerinin en önemlilerindendir.
İslâmîyet, müslümanlara her namaz için abdesti yoksa almayı farz olarak, varsa tazelemeyi müstehap olarak emrettiği gibi, guslü de sebepleri gerçekleşince farz olarak emretmiş, Cuma ve Bayram günlerinde yıkanmayı sünnet kılmıştır. Evet İslâmîyet, abdest gibi guslün sık sık tekrarlanmasını emretmiyor. Zira bir kere güçlük gerektirir; sonra, bedenin abdest alınırken yıkanması gereken bölümlerinden başkası örtülü bulunduğu için, öteki bölümlerin karşılaştığı şeylerden korunmuştur. Sıhhî şartlarına uyularak yapılan guslün faydaları pek çoktur. Tıpta bunun değeri önemle vurgulanır. Bedenin kirlerini giderir, cilde yumuşaklık verir, yorgun sinirleri dinlendirir, uyku getirir; vücudun, beynin gevşekliğini alır; ter çıkaran bezleri çalıştırır.
Boy abdesti, guslü gerektiren hallerde sarsılan sinirlerin neticesinde vücutta meydana gelen gevşeklik ve uyuşukluğu gidermekte en etkili bir ilâçtır. Boy abdesti vücutta genel bir uyanıklık meydana getirerek onu, sükûnete kavuşturur ve insanı bedenen ve rûhen dinlendirir. Ayrıca gusül, cildi harekete geçirerek kan dolaşımını kolaylaştırır, iştahı açar, sinirliliği giderir ve kılcal damarları faâliyete geçirdiğinden soğuğa karşı vücudun direncini arttırarak soğuk algınlığını önler. 4032
Misvak ve Diş Temizliği: Dişler, sağlam yapıları ile sahibinin ölümünden uzun yıllar sonrasına kadar dayanabilmelerine rağmen bakımsızlık sebebiyle ilk kaybedilen organ sırasını da alabilir. Düzgün konuşmanın ilk şartı olan dişler, yokluğunda psikolojik olumsuz etkisiyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Ön ve köpek dişleri kesip parçalamaya yararlar. Yokluğunda yüz estetiğinde korkunç uyumsuzluk oluşur. Azıların olmaması ise, öğütme işleminin eksikliğini neticelendirir ki; hazımsızlıkta başlayan ve çeşitli sindirim yolu bozukluklarına sebep olan durumlara yol açtığı gibi, yanakların içe çökmesiyle neticelenen bir görünüm bozukluğu tablosunu da verir. Genel olarak bütün dişler besinleri parçalaması
4032] Abdülaziz Çaviş, Anglikan Kilisesine Cevap; A. Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbâdet, s. 63-70
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açısından lezzet almamızı sağlar. Çiğnemeden yuttuğumuz yiyeceklerden aldığımız lezzet çok azdır.
Dişlerin en büyük düşmanları ağızda kalan yiyecek parçalarında çoğalan bakterilerdir. Bunlar besinleri mayalandırıp ürettikleri asitle dişi deler ve derine inerler. Diş çürüğü adını verdiğimiz bu olay mine üzerindeki çatlaklardan bakterilerin direkt girişi ile de olabilir. Bu patolojik durumu önlemek, ihmali halinde çabuk müdâhale (dolgu) diş kaybına nazaran daha ucuz, ağrısız ve daha tutarlı bir yoldur. Ağız, diş ve diş eti sağlığı bakımında diş paslarının da ehemmiyeti büyüktür. Bakımsız ağızlarda dişlerin çiğnemeye katılmaya bölgelerinde beyaz sarımtrak renkteki yumuşak diş pasları, uzun zaman ağızda kalırlarsa pis koku ve kötü lezzet verirler. Bakımlı dişlerde sabah temizliğinden önce görünüp 24-48 saat içinde bir mm. Kalınlık kazanabilir. Eski paslar mine için tehlikeli olduğu gibi, diş etine de zararlıdır. Tükrüğün etkisinin yanında, paslar; diş taşları için bir başlangıçtır. Genellikle iki sınıf altında toplanan diş taşları diş ile diş eti arasına birikerek irtibatı keser ve buralarını bakteri yuvasına döndürür. İltihaplara, kanamalara, harâbiyetlere, dolayısıyla dişin kısa zamanda göçüne sebebiyet verir.
Salvadora Persika adı verilen, “Erak“ ağacının kök ve dallarından elde edilen misvak, Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından tavsiye edilmiştir. Bu fırça, adı geçen ağaçtan kesilen parçanın, kabuğu 1-2 cm. sıyrılıp suda yumuşatılarak liflerinin açığa çıkması ile elde edilmiş olur. Doğu Afrika’dan Hindistan’a kadar olan bölgelerde yetişen bu step bitkisi; bol, ekonomik ve pratiktir. Taşınması kolay, formalitesi azdır. İnsana faydalı bir alışkanlık olan devamlı fırçalamayı kazandırır. Meyvesi yenen güzel kokulu bu bitkinin şu tıbbî faydalarından söz edilir ki; diş fırçalarına nisbeten bir kıyaslama yapabiliriz:
Antiseptik bir özelliği vardır.
Kokusu tükrük salgısını arttırdığından diş etlerinin kurumasını önler.
3) PH’ı tükrük PH’ ile aynıdır. Dolayısıyla yabancı cisim reaksiyonu göstermez. (Diş fırçalarında ise PH’tan bahsedilemez. Ağız için tamamen yabancı bir cisimdir.)
4) Ege Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, liflerinde baklava dilimi şeklinde anizotrop basit prizmatik billûr kristallerinin varlığı tesbit edilmiş, bunların kalsiyum oxalat olduğu anlaşılmıştır. Bunu ise mekanik temizliğe etkisi büyüktür.
5) Yine aynı araştırmada tesbit edilen saprofit gram (-) bakterilerinin de faydalarından bahsedilmiştir.
6) Bu nebâtî fırçanın aktif kısmı haftada bir değiştirilerek yeni bir fırça kullanma avantajı kazandırır.
7) Toz haline getirilmiş köklerinden macun yapılır. Kökleri kaynatılıp içilirse bel soğukluğu hastalığını önler. Dalak bölgesi ağrıları için çorba kıvamında içmek gerekir.
8) Diş macunları ileri derecede bazik olduğundan ağız içi dengesini bozar. Misvakta ise yüksek konsantrasyonlarda asit veya bazik tabiatta maddeler yoktur.
9) Bütün fırçalama metodlarına uygulanabilmesi, ağaçtan elde edildiğinden
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 1001 -
istenilen boy, kalınlık ve şekilde temini, fırçalama ânında liflerinin elektrikli diş fırçalarında olduğu gibi rotasyon yapması, kuvvet fırçaya dik uygulandığından mumlu diş iplikleriyle yapılan temizliğin elde edilmesi, onu kıyas yapılamaz bir üstünlüğe eriştiriyor. 4033
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Ebû Derdâ’ya: “Temizliğe itinâ göster ki, ömrün uzun olsun“ buyurmuşlardır. İşte bu Hz. Peygamber’in irşâdındaki hikmet, son zamanlarda tıp ve koruyucu hekimlik ilerledikten sonra anlaşılmıştır ki, şartlarına uyulmak sûretiyle yıkanma ömrü artırır.
Hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki, abdest almak kadar sağlığa yararlı bir formül bulmak mümkün değildir. Kur’an mûcizelerinden muhteşem bir hayat reçetesi 15 asırdır farkına bile varmadan yaşadığımız, abdest alma nimetini bir gün gelecek, inanmayanlar bile taklit edecekler, sırf dünyevî faydası için de olsa sık sık abdest alacaklar.
Bütün dünya, yıkanma nimetini, Kur’an’ın gusul ve abdestle ilgili âyetinden yeni yeni öğrenmeye başladı. Kendini uygar sayan tüm toplumlar ancak 20. asrın başlarından bu yana yüzünü yıkıyor, banyo yapıyor. Ne var ki, abdestin hârika hikmetini 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaşayan biyolojik bilginlerinden öğrenebiliyoruz. Önce, abdest alınca insan sağlığı neler kazanıyor, bunu inceleyelim. Abdestin 3 temel yararı vardır.
a) Abdestin Dolaşım Sistemine Etkisi: Dolaşım sistemi, iki temel biyolojik ilkeye dayanır. Bunlardan biri, kalbin temiz kanı vücudun her yerine; dokulara, daha doğrusu hücrelere ulaştırması görevidir. İkincisi ise, dokulardaki kullanılmış biyolojik açıdan kirlenmiş kanın kalbe ulaşmasıdır. Bu son işlem, vücudun en önemli meselesidir. Bu ters dolaşım bozulunca küçük tansiyon dediğimiz basınç artar, yaşlanma ve hatta ölüme yaklaşma başlar. Acaba dolaşımın bu iki yönlü işleyişinde en önemli olay nedir? Bunun cevabı uzun yıllardan beri bilinmektedir: Damarların sağlıklı çalışması.
Damarlar kalpten uzaklaştıkça küçük dallara ayrılan elastikî borulara benzer. Özellikle incelmiş borular sertleşir, esnekliğini yitirirse kalbe karşı bir zorlama olur. Hayatın çeşitli yönleri bu damarların sertleşip daralmasına sebep olur. İhtiyarlığa, yıpranmaya temel sayılan bu konu, başlı başına bir bilim dalıdır. Kötü beslenme ve asabî tepkiler damarlarda ciddi etkiler yapar. Acaba ince bir damarda böyle bir olayı izlesek onun yıpranmasını pratik bir yoldan geciktirebilir miyiz? Damarlarda sertleşme ve daralmalar birden teşekkül etmez. Aksine yavaş yavaş gelişir. Kalpten uzak damarlar beyin, ayak, el damarları daha zor şartlar altındadır. Burada yavaş başlayan sertleşmeler, daralmalar zaman içinde sürer gider. Günlük hayatımızda bir uygulama vardır ki, damarları genişletip büzerek ona bir anlamda jimnastik yaptırır ve esnek kalmasını sağlar. Bu olay ısı farkı olan sudur. Su sıcaksa damarı genişleterek, soğuksa daraltarak, özellikle kalpten uzak damarların esnekliğini, zindeliğini sağlar. Su, bu arada yine ısı farkı nedeniyle dokularda yavaşlamış dolaşımdan ortaya çıkan besin birikimlerini de genel dolaşıma katmış olur. Şimdi bu gerçekler karşısında, âyet-i kerîmenin abdest alma formülünde el, ayak ve yüzün yıkanmasındaki tarzı mûcize saymamak mümkün mü?
4033] Dr. M. Ayvalı, Sızıntı Dergisi, sayı 3
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Üstelik âyetin son bölümünde “Biz size verdiğimiz nimetleri tamamlamak istiyoruz“ 4034 beyanını sırrını anlamamak mümkün mü? Allah dolaşım nimetini vermiştir. Sanki bu âyet-i kerîmeden “Abdest alın ki o nimet tamamlansın, dolaşımınız tam sağlığa kavuşsun“ buyruluyor.
Küçük yaştan itibaren abdest alan insanın hem damar sertliğine, hem de bu olayın beyin dolaşımına yansıması demek olan bunamaya karşı ne denli koruduğunu görmezlikten gelmek mümkün mü?
b) Abdestin Korunma Sistemine (Lenf Dolaşımına) Etkisi: Vücudumuzda bildiğimiz kırmızı kan dolaşımı dışında; bir de beyaz kan dolaşımı vardır. Onun damarları kırmızı kan damarlarından on kat daha incedir. Bazı ufak sıyrıklarda ya da yaraların kenarından bu renksiz sıvının çıktığını fark ederiz. İşte bu lenf dolaşımı, vücudun her noktasını eksiksiz bir korunma nizamı içinde tutar. Vücuda giren bir mikrop, bir yabancı cisim, sebebi bilinmeyen kanser hücresi işte bu lenf dolaşımındaki savaşçı hücreler tarafından yok edilir. Vücutta mikroplu bir hastalığın baş göstermesi, kanser hastalığı, hep bu korunma sistemindeki bir aksamadan ortaya çıkar. Bu sistemin sağlıklı işlerliği kıldan daha ince, beyaz kan damarlarının düzgün çalışmasına bağlıdır.
Bu damar sisteminin nasıl genişleyip daraldığı ise henüz açıklığa kavuşmamıştır. Sıcak ve soğuğun bu sistemi etkilediği bilinmektedir. Özellikle üşütünce mikroplu hastalıklara yakalanma; bu damarların büzüşüp savaşçı hücreleri yeterince o bölgeye gönderememesine bağlanmaktadır. İşte bu sistemin, bu ince damarların sağlıklı görev yapması da, yine abdest almanın genel dolaşımda olduğu gibi, jimnastik etkisi ile yakından ilgilidir. Hastalıklara karşı koymamızı sağlayan koruma sistemi, abdest ile güçlenmekte ve âyetin son cümlesinde vurgulandığı gibi, İlâhî nimet tamamlanmaktadır. Şöyle ki:
Lenf sisteminin düzenli çalışması için bunların uyarılması gerekir.
Lenf sisteminin uyarılmasında en önemli merkez, burun arkası (nazo farinx) ve bademciklerdir ki, abdest almada bu iki noktanın yıkanması özellikle gerekli görülmüştür.
3- Boyun yanlarının uyarılması lenf sisteminde çok etkilidir. Abdestte bu da mevcuttur. Abdest alırken boyun da meshedilir. Abdestin vücudun korunmasına zindelik vermesi açısından İlâhî nimeti nasıl tamamladığını bir örnekle anlatmak istiyorum: Vücudun en savaşçı hücreleri olan lenfositler, çok uzun biyolojik eğitimlerden geçtikten sonra bu lenf dolaşımı ile vücudun en ücra köşelerine giderek vücudun her noktasını günde on kez dolaşır. Bir mikrop, bir kanser hücresi ile karşılaşınca, derhal onu etkisiz hale getirirler. Bu bir İlâhî nimet değil midir? Bazen bir dolaşım ârızası olursa ve siz abdest alma alışkanlığı içinde bu ârızayı giderirseniz abdest İlâhî nimetin tamamlanması olmaz da ne olur?
4- Vücuttaki statik elektriği dengelemede de abdestin olumlu etkisi vardır. Normalde vücudun tümüne ait statik bir elektrik dengesi vardır ve sağlıklı vücudun temel yapısı bu elektriğin dengeli olması ile yakından ilgilidir. Gerek havadaki özellikler, gerekse günümüzde sentetik ve plastik eşya kullanımı, bu dengeye olumsuz etkiler yapmaktadır. Ağrılı hastalıklar, sinirlilik ve de yüzün kırışması,
4034] 5/Mâide, 6
TEMİZLİK / TAHÂRET
- 1003 -
bu olayın en yakın tanıdığımız sonuçlarıdır.
Otomobilden inince veya bir plastik sandalyede oturunca bu elektriği çoğumuz farketmiştir. Şimşekli havalar da buna benzer bir etkiye sahiptir. Akupunkturla tedavi, hatta fizik tedavi bir yönüyle bu statik elektrik artmasına karşı tedbirlerdir. Günde birkaç kez abdest alarak bu etkiden tamamen sıyrılabiliriz. Statik elektrikten doğan birçok psikosomatik hastalıklar vardır. Statik elktriğin en olumsuz etkisi, deri altındaki minik kaslaradır. Statik elektrik bu kasları, gere gere sonunda işlemez hale sokar. Yüzdeki erken kırışmaların sebebi budur. Tabii bu durum, tüm vücut için geçerlidir. Ömür boyu abdest alanların nur yüzlü oluşlarının sebebi de budur. Devamlı abdest alma alışkanlığına sahip olanlar, mutlaka daha sağlıklı deriye, dolayısıyla güzelliğe sahip olurlar. Güzellik için milyarların harcandığı günümüzde, bu ne büyük nimettir ki, harcananın on katı harcansa abdestin yerini tutmaz!
Acaba abdestte statik elektriğe ait bir hikmet var mı? Elbette var. Âyetin teyemmümde ilgili kısmı bu statik elektriğe karşı nimetin tamamlanması gerçeğini vurguluyor. Zira teyemmüm de büyük ölçüde statik elektriği yok eder. İşte yine bir Kur'an mûcizesi! Yüz yıllar boyu teyemmümün hikmeti anlaşılamamış, nasıl olup da yıkanma yerine geçtiği izah edilmemişti. Âyette açıkça bildirildiği gibi, abdestin temizlik yönü de bir nimettir. Elbette günümüz insanı “ben zâten elimi yüzümü yıkıyorum“ diyebilir. Ancak, bu alışkanlığın en uygar uluslarda bile mâzisi çok uzun değildir. 19. asrın sonlarına kadar böyle bir değerden mahrumdu Batılı insan. Üstelik hiçbir zaman öğütle temizlik ibâdet disiplini gibi sürekli ve geçerli olamaz. Elbette abdest almanın nimet ve hikmeti bu tıbbî geçeklerden ibâret değildir. 4035
Ne mutlu, maddî-mânevî temizliklerini ihmal etmeyip beden ve gönüllerini her çeşit pislik ve günahlardan arındırmaya çalışan tertemiz müslümanlara!
4035] Halûk Nurbaki, İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem, s. 60-66
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de Temizlik Konusuyla İlgili Âyetler
A- T-h-r kelimesi ve türevleri nin Geçtiği Âyetler (31 Yerde): 2/Bakara, 25, 125, 222, 222, 222, 232; 3/Âl-i İmrân, 15, 42, 55; 4/Nisâ, 57; 5/Mâide, 6, 6, 41; 7/A’râf, 82; 8/Enfâl, 11; 9/Tevbe, 103, 108, 108; 11/Hûd, 78; 22/Hacc, 26; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 56; 33/Ahzâb, 33, 33, 53; 58/Mücâdele, 12; 56/Vâkıa, 79; 74/Müddessir, 4; 76/İnsan, 21; 80/Abese, 14; 98/Beyyine, 2.
B- Temizlik Mânâsında Tezkiye Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (27 Yerde) (+Zekât: 32): 2/Bakara, 129, 151, 174, 232; 3/Âl-i İmrân, 77, 164; 4/Nisâ, 49, 49; 9/Tevbe, 103; 18/Kehf, 19, 74; 19/Meryem, 19; 20/Tâhâ, 76; 24/Nûr, 21, 21, 28, 30; 35/Fâtır, 18, 18; 53/Necm, 32; 62/Cum’a, 2; 79/Nâziât, 18; 80/Abese, 3, 7; 87/A’lâ, 14; 91/Şems, 9; 92/Leyl, 18.
C- Neces/Pislik kelimesi: 1 Yerde: 9/Tevbe, 28
D- Rics/Pislik kelimesi 10 Yerde: 5/Mâide, 90; 6/En’âm, 125, 145; 7/A’râf, 71; 9/Tevbe, 95, 125, 125; 10/Yûnus, 100; 22/Hacc, 30; 33/Ahzâb, 33.
E- Temizlik ve Temizlenmek Konusu
a- Elbise Temizliği: 74/Müddessir, 4.
b- Necâsetten (Pislikten) Temizlenmek: 74/Müddessir, 4.
c- Allah Mü’minlerin Temizlenmesini İster: 5/Mâide, 6.
d- Allah Çok Temizlenenleri Sever: 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108.
F- Abdest
a- Abdestin Farziyeti ve Farzları: 5/Mâide, 6.
G- Gusül (Boy Abdesti)
a- Guslün Farziyeti
b- Cünüp İken Namaza Yaklaşmamak: 4/Nisâ, 43.
H- Teyemmüm
a- Teyemmümün Farziyeti ve Farzları: 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 6.
İ- Hayız ve Nifas
a- Hayız Nedir? 2/Bakara, 222.
b- Hayızlı Kadına Yaklaşmaktan Sakınmak: 2/Bakara, 222.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Temizlik, Yunus Vehbi Yavuz, Aksa Yayın Paz.
2. Temizlik Doğudan Gelir, Hüseyin Çelik, T. Diyanet Vakfı Y.
3. Temizlik, Gusül, Abdest, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
4. İslâmî Hayatta Temizlik, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
5. Zâhirî ve Bâtınî Temizlik, Mehmed Fahreddin Dinçkol, Ebrar Y.
6. Tahâret, Gusül, Namaz, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
7. Tatbikli Tahâret Rehberi, Heyet, Osmanlı Y.
8. Sünnet-i Seniyyeye Göre Tuvalet Âdâbı, Yaşar Bozyiğit, Şahsî Y.
9. Gusül Abdestinin Alınışı ve Hikmetleri, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
10. Abdest, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
11. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c.18, s.
12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 5-9; c. 2, s. 238-240, 284; c. 5, s. 66-68; c. 6, s. 88, 178-180
13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y.
14. Merak Ettiklerimiz, Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 195-197, 201-207, 250-254,267-271, 365-369, 439-443, 448-449, 450-451
15. İslâm Dininin insan Sağlığına Verdiği Önem, Halûk Nurbaki, s. 60-66
16. Peygamberimiz ve Tıp (Tıbb-ı Nebevî), Mahmud Denizkuşları, Marifet Y.
17. Hadislerle Koruyucu Hekimlik, Ahmet Turhanoğlu, Rağbet Y.
18. Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbâdet, Abdullah Aymaz, Çağlayan A.Ş.
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1005 -
Kavram no 178
Görevlerimiz 41
Bk. Kadın; Haram-Helâl;
Fesad-İfsâd; Ahlâk
TESETTÜR VE ELBİSE
• Elbise; Mâhiyeti
• Tesettür, Hicâb, Avret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Elbise ve Tesettür
• Hadis-i Şeriflerde Elbise ve Tesettür
• Cennetteki Elbiseler ve Ziynetler
• Takvâ Elbisesi
• Tesettürsüzlük, Zinâya Yaklaştırır ve Gözlerin Nûrunu Giderir!
• Asıl Kölelik Şehevî Çıplaklıktır
• Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Olması Ya da Böyle Algılanması
• Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
• Kâfirlere Kıyâfette de Benzememek Gerekir
• Kıyafette Erkek ve Bayanların Ayrımı
• Tesettür İçin Çarşaf Şart mıdır?
• Giyecek ve Süslenmede Haramlar
• Erkek ve Kadında İslâmî Görüntü
• Örtü İtaatin Simgesi, Hanımların İffet ve Cihad Bayrağıdır
• Gündemden Düşmeyen Konu: Başörtüsü
• Çeyrek Tesettür Gerçek Tesettüre Karşı ya da Başörtülü Çıplaklar
• Elbise, Giyinme ve Günümüz
• Elbise ve Tesettür Konusunda Son Söz Yerine Bir Masal
• Tefsirlerden İktibaslar
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).“
“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ve Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.“ 4036
Elbise; Mâhiyeti
Giyinme; Bedenin uygun bir örtü (elbise) ile örtülmesidir. Örtünme elbise
4036] 7/A’râf, 26-27
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dediğimiz kumaş cinsinden giysidir. Elbise giymek; yaratılanlar içinde insana mahsus bir özelliktir. Libâs: Giysi, insanı örten, gizleyen şey demektir. Birbirinin çirkin yanlarını örtüp koruduğu için karı-koca birbirinin libâsı/giysisi sayılmıştır. 4037
İnsan, yaratılışı icabı, örtünmesi gerekli yerlerini (avret yerleri) örtmeğe mecburdur. Bu, onun üstün, şerefli ve sorumlu bir varlık olmasının tabiî sonucudur. Giyinmenin, ayrıca, soğuk ve sıcaktan koruma, süs olma gibi fonksiyonları da vardır.
Giyinmenin en önemli sebep ve hikmeti; edep yerlerinin örtülerek şeytanın insanları kötü yola düşürmesine engel olmaktır. Bu husus Kur'an'da açıkça belirtilmiştir: “Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ (Allah'ın azabından korunma) elbisesi daha hayırlıdır. İşte bunlar Allah'ın âyetlerindendir; belki düşünüp öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları, şeytan, ana ve babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belâya düşürmesin! Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanların dostları yaptık.“ 4038
Giyinmenin aynı zamanda bir süs olduğu ve Allah'ın helâl kıldığı süsleri kimsenin haram kılamayacağı şu âyetlerle bildirilmiştir: “Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde süs(lü güzel Elbiseler)inizi (üzerinize) alın; yiyin-için, fakat israf etmeyin; çünkü o israf edenleri sevmez. De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?“ De ki: ‘O, dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet gününde ise yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.“ 4039
Fıtrattan gelen farklı özelliklere göre erkek ve kadın giyimi de farklıdır. Erkeğin göbekle dizkapağı arasını örtülü bulundurması, kadının el ve yüzü dışında bedenini bol bir elbiseyle örtmesi farzdır. Erkeklerin ipekli elbise giyinmeleri ve altın yüzük takınmaları yasaklanmıştır.4040 Hz. Peygamber (s.a.s.) kadınlara benzeyen erkeklere ve erkeklere benzeyen kadınlara lânet etmiştir. 4041
İslâm'ın giyim konusundaki tavsiyeleri şöyle özetlenebilir: Elbise, kibir ve gurura yol açacak şekilde lüks olmamalı, insanların kınayacağı şekilde de pejmürde olmamalıdır. Sade ve temiz giyim tavsiye edilmiştir.
Müslüman olmayanların giyim tarzları (moda) takip edilerek onlar taklit edilmemelidir. Bu şekilde bir taklit ve özenti dinimizde haram kılınmıştır. Hz. Peygamber, “Bir milletin âdet, töre ve yasalarına uyarak onlara benzeyen, o milletten sayılır.“ 4042buyurmuştur.
Cuma, bayram ve düğün günlerinde güzel elbise giyilmesi gurura kapılmamak şartıyla mubahtır. Peygamberimizin dışarı çıkarken bin dirhem değerinde bir ridâ (aba) giydiği rivâyet edilmiştir. Nimete şükür gâyesiyle güzel elbise giymek güzeldir; çünkü “Allah, nimetlerinin eserini kullarının üzerinde görmekten hoşlanır.“ 4043
4037] 2/Bakara, 187
4038] 7/A'râf, 26-27
4039] 7/A'râf, 31-32
4040] Sahîh-i Müslim, terc. Sofuoğlu, VI, 308
4041] et-Tâc, III, 178
4042] et-Tâc, III/179
4043] Sahîh-i Müslim, Terc. Sofuoğlu, VI, 321; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 235
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1007 -
“Libûsu’t-takvâ/takvâ elbisesi, daha hayırlıdır.“4044 “Libâsu’t-takvâ“ terimiyle, insanı sıcaktan, soğuktan, dış etkilerden koruyacak giysi anlamında gerçek anlamının kastedildiğini söyleyenler varsa da; takvâ elbisesinin, mecâzî ve mânevî bir giysi belirttiği kabul edilir. Buna göre, âyette, önce bedeni örtecek dış giysiye işaret edildikten sonra, insanın ruhunu koruyacak takvâ giysisine dikkat çekilerek takvâ elbisesinin daha hayırlı olduğu belirtilir. Çünkü takvâ, ruhu korur. Ruh, bedenden daha önemlidir. Takvâ giysisi, Allah’ın emirlerini tutma, yasaklarından kaçma, Allah’a yönelmedir. Katâde, Süddî ve İbn Cüreyc’e göre takvâ giysisi, imandır. İbn Abbâs’a göre de takvâ elbisesi sâlih amellerdir. 4045
Âyette, giysinin “indirildiği“ ifade ediliyor.4046 Giysinin yapıldığı madde, yağmurun yağmasıyla meydana gelir. Ayrıca, yerde olanlar, gökten inen buyruklara bağlı olduğundan, âyette Allah’ın, giysiyi indirdiği belirtilmiştir. Elbisenin malzemesi ve yapılma imkânları Allah’tan inen hüküm ve buyruklarla yaratılmıştır. İnsan, Allah’ın indirdiği bilgi ve yarattığı fıtrat ile elbise yapma ve giyme imkânına sahip olmuştur. Ayrıca, âyette geçen “inzâl“ terimi, sadece indirme mânâsına gelmez; lutufta bulunma, bahşetme, ihsân etme anlamına da gelir. A’râf sûresinin 27. âyetinde insanoğullarına, şeytandan sakınmaları, şeytanın, ataları Âdem’i ve anaları Havvâ’yı kandırıp onlara yasak meyveden yedirerek edep yerlerini gösterdiği ve cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, kendilerini de kandırmaması için dikkatli olmaları emredilmektedir. Şeytanın, Hz. Âdem ile eşinden soyduğu giysi neydi? Bunun mâhiyetini Allah bilir. Anladığımıza göre şeytan, onları, cinsel organlarının farkında olmadıkları bir durumdan, bunu fark edecek bir duruma getirmiştir. 4047
İslâm’ın tesettür emrini hiçe sayan sosyal ve siyasal yapı, öncelikle insanın kendisine zulmetmesine, aile yapısının ve sağlıklı çoğalma ve yetişmenin tahribine, zina, fuhuş, nesebi gayr-ı sahih çocukların oluşması ve onların baba ve aile yuvasından mahrumiyeti gibi nice fesâda sebep olacaktır. Günümüz erkeği sokakta, okulda, iş yerinde, televizyon karşısında… habire tahrik olmakta, kışkırtılmaktadır. Tatmine imkân bulunmadığı bir yerde bir güdünün tahrik edilmesi zulümdür ve yasaklanmalıdır. Açlara yemek veremiyoruz diye onları ne diye iştahlandırıp ayaklandırıcı yemek kokularıyla tahrik edelim? Aç bırakılmış kediye devamlı ciğer göstermekten beter bir durum olan bu kışkırtılma, insanı ya saldırgan yapacak, ya cinselliği ve şehveti problemlere açık ve tatminsiz şekilde bilinçaltına yerleştirecek, erkekleri açık veya gizli seks manyağı haline getirecektir. Kadınları da bir cinsel metâ haline, reklam aracı ve seks kölesi durumuna getirecek; moda, makyaj, parfüm, kuaför, süslenme gibi sektörlerin tuzağına düşürecek ve güzelleşme diye takdim edilen seks objesi olma uğruna onurunu, ahlâkını, kişiliğini, inancını ve insanlığını tartışılır hale getirecektir.
“…Hünne libâsün leküm ve entüm libâsün lehünne (Hanımlarınız sizin giysileriniz ve siz de hanımlarınızın giysilerisiniz).“4048 Kadın, kocasının elbisesidir, koca da karısının… Dikkat edecek olursak, bu benzetmenin ne kadar olağanüstü güzel ve anlamlı bir benzetme olduğunu göreceğiz. Giysi, insanın tenine her şeyden daha
4044] 7/A’râf, 26.
4045] F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb -Tefsir-i Kebir-, 14/52
4046] 7/A’râf, 26
4047] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 12, s. 484-486
4048] 2/Bakara, 187
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakındır ve her şeyden daha mahremdir, ama tene yakın olmakla birlikte onu başkalarından gizlemekte ve uzaklaştırmaktadır da. Karı-koca birbirlerine karşı bu durumdadırlar. Birbirlerine yakındırlar ve aynı zamanda birbirlerinin iffetinin koruyucusudurlar; tıpkı giysinin insanı çıplaklıktan ve iffetsizlikten koruduğu gibi. Buna ek olarak, herkesin elbisesi onun onur ve süslenmesinin mayası olduğu gibi, eşi de toplumsal hayatta bireyin onurunun ve süslenmesinin mayasıdır ve giydikleri giysilerin şekil ve türüne bakarak bireylerin şahsiyetlerinin birçok yönü anlaşılabildiği gibi, seçip sahip oldukları eşlerinden de şahsiyetleri bilinebilir.
Bir aile oluşturmuş karı-kocayla hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan cinsel ilişkide bulunan bir toplumdaki kadın ve erkek arasındaki fark, karı-kocanın Kur’an’ın örneğine uygun olarak birbirlerinin giysisi, iffeti ve örtüsü hükmünde olmalarına karşılık; diğer iki kişinin birbirleri için çıplaklığın ve iffetsizliğin örneği durumunda olmaları, yani birbirlerinin giysisizliği (çıplaklığı) olmalarıdır.
Tesettür, Hicâb, Avret; Anlam ve Mâhiyeti
“Tesettür“: Örtünmek, gizlenmek, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek. “s-t-r“ kökünden “tefe'ul“ vezninde bir mastardır. Bir fıkıh terimi olarak; erkek veya kadının şer'an örtülmesi gereken yerlerini örtmesi demektir. Bir kimsenin örtmesi gereken ve başkasının bakması haram olan yerlerine “avret yeri“ denir. Bir erkek veya hanımın başkasının yanında avret yerlerini örtmesi gerektiğinde görüş birliği vardır. Sağlam olan görüşe göre, bir kimse tek başına olduğu zaman da örtünmelidir. Buna göre, bir kimse temiz elbisesi bulunduğu halde kimsenin olmadığı bir yerde, karanlık bir odada bile olsa çıplak olarak namaz kılsa, bu câiz olmaz.4049 Yıkanma, tabiî ihtiyaç, tahâretlenme gibi hâcetler dışında, tenhâ bir yerde de bulunsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kur'an ve sünnettir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin.“4050 insanın örtünme ihtiyacının ilk insan Âdem ve Havva ile başladığı, çıplaklığın çirkin bir şey olduğu âyette şöyle belirtilir: “Ey Âdemoğulları! Şeytan ana ve babanızı kötü yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardıysa, sakın size de bir kötülük yapmasın.“4051; “Ey Âdemoğulları! size çirkin yerlerinizi örtecek bir giysi, bir de giyip süsleneceğiniz bir giysi indirdik. Takvâ örtüsü ise daha hayırlıdır.“4052 Hayvan yünlerinden giysi için yararlanmanın gereğine şöyle işaret edilir: “Davarları da O yaratmıştır ki, bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu maddeler ve nice nice yararlar vardır.“ 4053
Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, kadınların iffetini korumak içindir. Âyette şöyle buyrulur: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir.“4054 Kadınların örtünmesi konusunda da şöyle buyrulur: “Mü’min kadınlara da şöyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar,
4049] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, -t.y.- I, 375
4050] 7/A'raf, 31
4051] 7/A'râf, 27
4052] 7/A'raf, 26
4053] 16/Nahl, 5
4054] 24/Nûr, 30
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1009 -
ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnâdır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Ziynet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttalî olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah'a tevbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin, umduğunuza nâil olasınız.“ 4055
Diğer yandan kadın yaşlanıp ay halinden kesilir ve cinsel yönden erkeklere istek duymaz olursa, bunun için örtünmede bazı kolaylıklar getirilmiştir. Âyette şöyle buyrulur: “Ay halinden kesilmiş ve evlenme için ümidi kalmamış olan yaşlı kadınlar ziynet yerlerini erkeklere göstermemek şartıyla dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla birlikte yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır.“ 4056
Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyrulur: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.“ 4057
Cahiliye döneminde Araplar Kâbe'yi çıplak tavaf ederlerdi. Gündüz erkekler, gece kadınlar gelirler, tavaflarını anadan doğma yaparlar ve “içinde günah işlediğimiz elbiselerimizle tavaf etmeyiz“ derlerdi. Diğer yandan İslâm'da her mü’minin namazını en güzel ve temiz görünüş ve giyim içinde kılması sünnet gereğidir. Âyette şöyle buyrulur: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişte ziynetinizi giyin.“4058 Âyet, tavafı ve namaz için mescide gelmeyi kapsar. Başka bir âyette gizli yerlerini örtüp koruyan erkeklerle kadınların Allah'ın affına ve büyük bir mükâfata ulaşacakları belirtilir. 4059
Örtünmenin âhiret hayatında da söz konusu olacağı, iman edip, güzel amel işleyenlerin mükâfatı arasında şöyle açıklanır: “Onlar tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezeneceklerdir, ince ve kalın saf ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir, Ne güzel sevap ve ne güzel dayanak!“4060; “Şüphesiz Allah iman edip, güzel iş yapanları altından Irmaklar akan cennetlere sokacak. Orada bunlar altından bileziklerle, incilerle bezenecekler. Orada giysileri de ipektir.“4061; “Onlara (cennete) gümüşten yapılmış billur şeffaf kaplar, kupalar dolaştırılır.“4062; “Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir.“ 4063
Hz. Peygamber (s.a.s.) örtünme ile ilgili bu âyetlerin tefsirini yapmış ve uygulama esaslarını göstermiştir. Hz. Âişe'den rivâyete göre, birgün Hz. Ebû Bekir'in
4055] 24/Nûr, 31
4056] 24/Nûr, 60
4057] 33/Ahzâb, 59
4058] 7/A'râf, 31
4059] bk. 33/Ahzâb, 35
4060] 18/Kehf, 31
4061] 22/Hacc, 23
4062] 76/İnsân, 15
4063] 76/İnsan, 21
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Rasûlünün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.“ Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.“4064 “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.“ 4065
Erkeklerin örtülmesi gereken uzuvları göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamberin şu hadisidir: “Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır.“4066 Diz kapağı avret yerindendir. 4067
Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dâhil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise bir fitne korkusu bulunmadıkça namazda da namaz dışında da avret değildir. Sağlam görüşe göre, ayaklar da avret sayılmaz. Çünkü ayaklarla yolda yürünür ve yoksullar için bunları örtme zorluğu vardır. Yine sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da örtülmelidir. “Kadınlar kendiliğinden görünen yerler dışında, ziynetlerini göstermesinler.“4068 âyetinde kastedilen, ziynetlerin takıldığı yerler olup, eller ve yüz bundan müstesnâdır. Hadiste şöyle buyrulur: “Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.“4069 Hz. Âişe (r. anhâ)'den nakledilen; “Allah Teâlâ ergenlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.“4070 hadisi, saçları da kapsamına alır.
Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır: “Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin. Onlar; “Başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...“4071 âyeti inince etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar.“ Yine Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki: Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...“ âyeti inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan herbiri Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.“ 4072
Örtüde Bulunması Gereken Nitelikler
1- Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz.
4064] Ebû Davûd, Libâs 31
4065] İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259
4066] Ahmed bin Hanbel, II/187
4067] Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/297
4068] 24/Nûr, 31
4069] Tirmizî, Radâ 18
4070] İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160
4071] 24/Nûr, 31
4072] Buharî, Tefsîru Sûre (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II, 600
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1011 -
Bu yüzden derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz geçerli olmaz ve bununla örtünme gerçekleşemez. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, kötülenmiş olmakla birlikte namaz geçerli olur. Çünkü bundan kaçınmakta güçlük vardır.
2- Hanefî ve Mâlikîlere göre zaruret halinde karanlık bir yerde bulunmak örtünme sayılır. Çünkü farz olan örtünme, avret yerlerinin başkaları için örtülmesidir, kendisi için değildir. Bu yüzden örtünmenin başkaları tarafından görülemeyecek bir şekilde bulunması yeterlidir. Meselâ bir kimse namaz kılarken geniş bulunan yakasından kendi avret yerini görecek olsa, bununla namazı bozulmaz. Fakat başkası görecek olursa bozulur.
Namazda bir uzvun dörtte birden fazlası, namaz kılanın kendi fiili ile açılsa, bir rükûn edâ edecek kadar beklemeğe gerek olmaksızın derhal namazı bozulur. Kadının başörtüsünü namazda iken kendisinin çıkarması gibi. Bu durumda başörtüsünü yeniden örtse namaz geçerlilik kazanmaz. Ancak avret yerleri olan ön ve arka uzuvları ile bu iki yer dışındaki “hafif avret“ sayılan uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri kendiliğinden açılır ve bu durum bir rükûn edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Eğer açık kalma süresi bir rükûn edâ edecek süreden az olursa namaz bozulmaz. Düşen başörtüsünün hemen başa konulması gibi. Meselâ; bir kimsenin karnının veya uyluğunun, yahut hayalarının, yine bir kadının saçlarından sarkan kısmın dörtte biri bir rükûn edâ edecek kadar açık kalırsa namaz bozulur. 4073
Şâfiî ile Hanbelîlere göre örtülecek olan avret yerinin elbise ve benzeri şeylerle örtülmesi şarttır. Bu yüzden dar anlamda çadır ve karanlık, avret yerlerinin örtülmesi için yeterli değildir.
3- Hanefilerde sağlam görüşe ve diğer fakihlere göre örtünmenin yanlardan olması yeterlidir. Alttan veya gömleğin üst kısmından örtünme şart değildir. Çünkü bunda güçlük vardır.
Bu yüzden giyilen bir elbisenin veya kadının giydiği uzun eteğin aşağıdan açık bulunması tesettüre engel teşkil etmez.
Müslüman Kadının Örtünme Şekli
1- Müslüman bir kadının yabancı erkeklere ve müslüman olmayan kadınlara karşı yüzü, bileklere kadar elleri ve ayakları dışında vücudunun tamamı avrettir. Ayaklarda görüş ayrılığı olmakla birlikte sağlam görüşe göre ayaklar açık kalabilir. Bu yerlerin gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında örtülmesi farzdır.
2- Kadınların mahrem olan hısımları yanında el, ayak, kol, saç ve benzeri ziynet yerlerini açmaları câizdir. 4074
3- Kadının kadınlara karşı avret yeri göbekle diz kapakları arasında kalan kısımdır. Bunun dışındaki yerleri kadınların yanında açabilirler. 4075
4- Tedavi gibi zaruret sebebiyle erkek veya kadının avret yerlerine doktor, ebe, iğneci ve pansumancı gibi kimselerin bakması câizdir. Ancak kadınların bu
4073] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 585, 586
4074] 24/Nûr, 31-32
4075] el-Mavsılî, el-İhtiyâr, I, 45
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi tedavilerinde kadın doktor, ebe ve sağlık personelinin tercih edilmesi gerekir. Bunlar bulunmayınca “Zarûretler sakıncalı olan şeyleri mubah kılar“ kuralı işletilir. Ancak zarûretler de miktarlarınca takdir olunur. 4076
Karı-koca birbirinin vücutlarının her yanına bakabilirler. Eşler arasında örtünme zorunluluğu söz konusu olmaz. Ancak “galîz avret“ sayılan hayâ yerlerine bakmamaları edebe daha uygundur.
Mâlikîlere göre, erkekler için avret yeri yalnız ön ve arka, yani galiz avret sayılan yerlerdir. Onlara göre uyluk kısmı avret sayılmaz. Delil, Enes (r.a.)'ten nakledilen şu hadistir: “Hz. Peygamber Hayber günü izarını uyluğunun üzerinden kaldırdı, öyle ki, ben onun uyluğunun beyazlığını görür gibiyim.“4077 Şu hadis de bunu desteklemektedir: “Rasûlullah (s.a.s.) uyluğunu açmış olarak oturuyordu. Ebû Bekir, yanına girmek için izin istedi, ona bu durumda iken izin verdi. Ömer izin istedi, bu durumda iken ona da izin verdi. Sonra Hz. Osman izin istedi, o zaman uylukları üzerine elbisesini örttü.“ 4078
Ancak çoğunluk fakihlere göre, ön ve arka ile diz kapağı arasında kalan uyluk da avret yeri kapsamına girer. Çünkü uyluğun avret yeri olduğunu bildiren başka hadisler vardır. 4079
Küçük Çocukların Avret Yeri: Çok küçük çocukların avret yeri yoktur. Bunun sınırı dört yaşa kadardır. Bu yaştan küçüklerin bedenine dokunmak veya bakmak mubahtır. Sonra kendilerine cinsel istek duyulabilecek çağa kadar, yalnız hayâ yerleri avret yeri sayılır. Daha sonra on yaşına kadar sadece ön ve arka uzuvları ve bunların çevresi ile uyluklar avret kabul edilir. Çocukların on yaşından sonra erkek olsun kız olsun, avret yerleri, namazda ve namaz dışında, ergenlik çağına ulaşmış kimselerin avret yeri gibi sayılır. 4080
Şâfiîlere göre, küçük kız çocuğunun avret yerleri namazda ve namaz dışında büyük kadınlar gibidir. Mâlikîlere göre, yedi yaşındaki erkek çocuğun namazda avret yeri ön ve arka uzuvları ile uyluk kasık ve kaba etleridir. Böyle bir çocuğun bu yerlerini ergen erkekte olduğu gibi örtmesi menduptur. Namazla emrolunan küçük kız çocuğunun avret yerleri ise göbek ile diz kapağı arasıdır. Ancak bu kız çocuğunun ergen kadın gibi örtünmesi menduptur. Namaz dışında ise, sekiz yaştan küçük çocuklarda avret yeri yoktur. 4081
Kadının Açık Olarak Yanına Çıkabileceği Kimseler: Müslüman bir kadının diz kapağı ile göbeği arası, karın ve sırtı dışında diğer yerlerini yanlarında örtmek zorunda bulunmadığı hısımları ya da birlikte yaşanacak durumunda olduğu kimseler Nûr sûresi 31. âyette sayılmıştır. Bunlar yedi sınıf olup şunlardır:
1- Kocası: Kadın kocasının yanında dilediği gibi giyinebilir. Eşler arasında örtünme bakımından bir sınır söz konusu değildir.
4076] bk. Mecelle, madde, 21, 22
4077] Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, II/64
4078] Şevkânî, a.g.e, II/63
4079] bk. Buharî, Salât 12; Ebû Dâvud, Hamâm 1; Tirmizî, Edeb 40; Ahmed bin Hanbel, III/478, 479, V/290
4080] İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, -t.y.-, I, 378
4081] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 596
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1013 -
2- Babası,
3- Kayınpederi,
4- Oğlu,
5- Kocasının oğlu,
6- Erkek kardeşi,
7- Erkek kardeşinin oğlu,
8- Kız kardeşinin oğlu,
9- Müslüman kadın. Çünkü mü’min bir kadın, gayri müslim kadınların yanında diğer yakın hısımlarının yanında açıldığı gibi açık oturamaz. Burada, gayri müslim kadının kendi erkeklerinin yanında müslüman kadını tasvir etmesi ve onu anlatması engellenmek istenmiştir. Hz. Ömer, Ebû Ubeyde (r.a.)'ye yazdığı bir mektupta şöyle demiştir: “Bana, müslüman kadınların hamamlara müşrik kadınlarla birlikte girdikleri haberi ulaştı. Bu, daha önceden kalma bir âdettir. Allah'a ve ahiret gününe inanan hiçbir kadının kendi dininden olmayanın avret yerine bakması helâl olmaz.“ 4082
10- Kölesi ve câriyesi: Bir kadın, köle veya câriyesinin yanında örtüsüz kalabilir. Çünkü Hz. Peygamber, Fâtıma’ya (r. anhâ) bir köle bağışlamıştı. Bu sırada Hz. Fâtıma'nın üzerinde başını örtse ayakları, ayaklarını örtse başını açık bırakan bir elbise vardı. Hz. Peygamber bu durumu görünce şöyle buyurdu: “Senin için bir sakınca yoktur. Çünkü bu köle senin baban ve oğlun yerindedir.“ 4083
11- Erkekliği kalmamış hizmetçiler: Denk olmama, yaşlılık, hastalık vb. sebeplerle kadınlara karşı istek duymama veya hadım olma gibi nedenlerle evin sahibi kadına cinsel bakımdan zararı dokunmayacak hizmetçiler, bahçıvan ve aşçı gibi kimseler, kadın için diğer hısımlar gibidir.
12- Kadınların gizli yerlerine bakmaktan anlamayan küçük çocuklar: Kadınların yanında bulununca onların konuşma, yürüme ve giyimlerinden cinsel bakımdan etkilenmeyecek derecede küçük yaştaki çocukların yanında örtünme zorunluluğu bulunmaz. Ancak çocuk ergenlik çağına yaklaşmış olursa, artık yabancı kadınların yanına girmemelidir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kadınların yanına girmekten sakının.“ “Ey Allah'ın Rasûlü! Kocanın erkek kardeşi için ne buyurursunuz?“ diye sorulunca, “Kayın birader (erkeğin akrabası) ölümdür.“ buyurmuştur. 4084
Bunlardan başka dede, amca, dayı, sütkardeş gibi kendileriyle sürekli olarak evlenmek yasaklanan hısımların yanına da kadın süs yerleri açık olarak çıkabilir. Ancak bir fitne korkusu olunca kadının örtünmeyi tercih etmesi daha temiz ve daha uygundur. 4085
“Tesettür“; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına gelen ‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür“ sözlükte; örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak
4082] İbn Kesîr, Muhtasaru't-Tefsîr, II, 600, 601
4083] Ebû Dâvud, Libâs 32
4084] Tirmizî, Radâ 16; Ahmed bin Hanbel, IV/149, 153
4085] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 194-197
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demektir. Bir şeyi saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’ denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.
‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’ yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan, görülmeye engel olan şey demektir.
Avret Ne Demektir? “Avret“, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına verilen addır. “Tesettür“ ise, avret yerlerini örtme, gizleme, saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret) gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın- gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.
Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir. Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir. Onlar, bu dış örtüleri ile güzel, bu dış örtüleri ile doğal olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar, yaratılışına uygun davranmış olur.
Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır: “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.“4086 Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber veriyor. Bu, insanı aşağılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl itibariyle çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için çirkin denilmektedir.
Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden, bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra da böyle bir giyimin insan için yüceltici, değer kazandırıcı bir süs olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile onun eşi, cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı ve onların yasak ağacın
4086] 7/A’râf, 26
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1015 -
meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...“ 4087
Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an, Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini bilmektedir.
İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker? Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine nasıl uydurmaya kalkar? Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine, kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin tavrı olamaz!
Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için daha temizdir.“4088 Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır. Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.“4089 Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler)...“4090 Âyetin devamında ziynet yerlerini kimlere gösterebileceği sayılıyor.
Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi. Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar. Peygamberimiz’den bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.
Kadının avret yeri; ittifakla el, yüz ve ayaklar dışında bütün bedenidir. Kimileri ayakları da avret sayarlar. Kimileri de “gözün dışında yüzün de kapanması gerekir“ derler. Ancak peygamberimizden gelen haberler net ölçüyü ortaya koyuyor: “Peygamberimiz, yanına ince/şeffaf bir elbiseyle gelen Esmâ binti Ebû Bekir’e; “Ey Esmâ! Kadın bülûğa erecek yaşa girdiği zaman ondan sadece şunun ve şunun dışında hiçbir yerinin görünmesi câiz değildir“ dedi ve yüzü ile ellerine işâret etti.“ 4091
4087] 7/A’râf 27
4088] 24/Nûr, 30
4089] 33/Ahzâb, 59
4090] 24/Nûr, 31
4091] Ebû Dâvud, Libâs, hadis no: 4104, 4/62
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tesettür Kimlere Karşı Gerekir? Müslüman bir kadın kocasına bütün bedenini gösterebilir. Evlenmesi yasak olan yakın akrabâlarına saçını, boynunu, diz kapağına kadar ayaklarını, kolunu gösterebilir. Bütün yabancı erkeklere karşı eli, yüzü ve ayağı dışındaki bütün vücudunu örtmesi farzdır, Allah’ın emridir; tıpkı İslâm’ın diğer farzları gibi. 24/Nûr, 31. âyette “ziynetleri bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar“ uyarısı geçmektedir. Bu, kadınların süslenmek için taktıktıkları takıların başkalarına gösterilmesinin, sergilenmesinin de helâl olmadığını gösterir.
İslâm, Allah’ın insanlar için seçtiği bir yaşama biçimi ve saâdet yolu, kurtuluş aracıdır. İslâm’ın bütün ilkeleri, emir ve yasakları kendine aittir. Herbir emrin ve yasağın bir hikmeti, bir sebebi; yasakların insana ve topluma zararı, emirlerin ise kişiye ve topluma faydası vardır. Ama müslüman, bu hikmetlerinden önce, sadece Allah rızâsını kazanmak için, O’nun emri ve yasağı olduğu için o hükümlere uyar. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (alternatif arama, özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 4092
İman eden kişiler Rablerinin emrine teslim olurlar ve ellerinden geldiği kadar emirlere uymaya, yasaklardan kaçmaya çalışırlar. Ama asla Allah’ın emirlerini ve yasaklarını münâkaşa konusu yapmazlar. Onlar bu tehlikeli yola girmekten şidetle sakınırlar. İslâm sağlam bir kişilik, sağlam bir toplum ve sağlıklı nesiller yetiştirme amacındadır. O, müfsit insanların bozduğu toplumu, kişilikleri ve nesilleri ıslah edip düzetmek istiyor. Bunun tedbirini almalarını müslümanlara emrediyor.
Birçok kötülüğün aşırı isteklerden, dizginlenmeyen şehvetlerden kaynaklandığı bilinen bir gerçektir. Şehvetlerin alabildiğine serbest olduğu yerlerde huzur kalmaz, aile bağları gevşer, nesiller bozulur, kadının ve erkeğin şerefi zarar görür. İnsanın fıtratı, temiz aile ve temiz nesilden yanadır. Eşlerin birbirlerine bağlılığı, insanların birbirine saygısı, kişinin değerinin yüce olması faziletli davranışlardan geçer. İslâm bunun için işe hâin bakışların önüne geçerek başlıyor. Sonra hem kadını, hem erkeği, hem nesli, hem de fazileti korumak için erkeğe ve kadına tesettürü emrediyor.
Tesettür ibâdeti mü’minler için bir güzelik ve erdemdir. Örtünme, aynı zamanda bir ibâdet hürriyeti ve insan hakkıdır. Faydaları ise sayılamayacak kadar çoktur. Buna rağmen bazı ülkelerde tesettür, başörtüsü münâkaşalarının, yasaklarının olması çok hazin, üzüntü verici bir şeydir. Tesettür, İslâm’ın emridir, bir ülkenin veya bir halkın geleneği değildir.
Şu noktayı da eklemekte fayda vardır: Nur sûresi 31. âyette ‘humur-hımâr’ kelimesi geçmektedir ki, bu, başörtüsü anlamındadır. Yani başı, saçları da kapatacak bir biçimde örten örtü demektir. Âyette kastedilen, müslüman kadınların başörtü örtmeleridir. Bunun uygulaması da böyledir, bütün âlimlerin âyetten anladıkları da bu şekildedir. Tesettür emri geldiğinde ensâr kadınlarının uygulamalarıyla ilgili olarak şu olayı nakledelim:
Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âişe dedi ki: ‘Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki,
4092] 33/Ahzâb, 36
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1017 -
Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...“ âyeti inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan herbiri Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.“ 4093
Mü’min kadınların ve mü’min erkeklerin Allah’ın emrine bir itirazları olamaz. İnandığını iddiâ ettiği halde tesettüre ve başörtüsüne tavır alanların, kendi durumlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. 4094
İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip'te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de özgürlük bayrağıdır.
Dinimizin örtünme emrini uygulamış olmaları için müslüman kadın ve kızların şu şekilde giyinmeleri gerekir: Eller ve yüzün dışındaki vücudun bütün organlarını örten, vücudun doğal rengini ve çizgilerini (vücut hatlarını) göstermeyecek şekilde kalın ve bol olan, gayri müslim kadınların kendilerine has olan (râhibe kıyafeti gibi) giysilerini andırmayan, toplum örfüne göre erkek elbisesine benzemeyen, dikkatleri çekecek şekilde de süslü olmayan bir giysi. Bu dış giysi, çarşaf, bol ve uzun pardösü ve benzeri olabilir. Mutlaka çarşaf veya şu şekilde bir pardösü denilemez; İslâm tek tip bir kıyâfet emretmemiş, sadece genel ölçüyü kurallaştırmıştır. Ev dışında kadının “cilbâb“ını üstüne alması4095 gerekmektedir. Cilbâb da dış giysi demektir. Bu, dünkü Osmanlı toplumunun örfünde çarşaf olduğu gibi, bugün ve yarın herhangi bir coğrafyada çok farklı bir dış giysi de olabilir. Önemli olan, kadının ev dışında, ev elbisesinin üzerine giyeceği bir dış giysi ile örtünmesidir; yeter ki istenen tesettür şartlarına uygun olsun.
Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü“ farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişörtlü-etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik, tavır-yürüyüş-konuşma-gülme-aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta
4093] Buhârî, Tefsîru Sûre, (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; Ebû Dâvud, Libas 32, h. no: 4101
4094] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 700-704
4095] 33/Ahzâb, 59
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı, o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek, pazarlık ve tâviz konusu olabilecek, türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri yapılıyor“ deyin, gerisini onlar anlar diyecek Bekri Mustafa’lara kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür“ adını takıyor. “Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmekarası olur mu?“ demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...
Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliğini yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda gibi düşünülüyor. “Tesettür(!) defilesi“ denilen ucûbeler, bir taraftan bu talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da bu arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, -kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken- en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor... Akşam olunca da evinde, Filistin'li kızların dramını, açlıktan ahlâkını satan kadınları gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen tesbit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecekti. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara acımaktan da öte, kadın-erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.
Kur’ân-ı Kerim’de Elbise ve Tesettür
“...Onlar (Kadınlar) sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz...“ 4096
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.“ 4097
“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseleri giyin; yiyin, için, fakat israf
4096] 2/Bakara, 187
4097] 7/A’râf, 26-27
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1019 -
etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.“ 4098
“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (iman etmeyenlerle birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.“ 4099
“Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.“ 4100
“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları hâriç olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.“ 4101
“Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, ziynetlerini (yabancı erkeklere) göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir.“4102 (İhtiyar olan kadınların, kadınlık câzibelerini büyük ölçüde kaybetmiş olmalarından ve bir fesâda yol açmaları ihtimali olmadığından; çarşaf, manto, pardösü gibi dış elbiselerini çıkarmalarına ruhsat verilmiştir. Yaşlı bile olsa, mahremi dışındaki yabancı erkeklere güzel görünmek için süslenmek, özellikle de açılıp saçılmak, bütün müslüman hanımlara haramdır. İhtiyar kadınların dışındaki bayanların da yabancı erkeklere karşı üzerlerinde dış elbiseleri bulunmaları gerekmektedir.)
“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer ittika ediyor/(Allah’tan) korkuyorsanız, sözü (yabancı erkeklere karşı) yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Mar’rûf/güzel ve münâsip sözler söyleyin. Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak ziynetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, ricsi/şek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır.“ 4103
“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
4098] 7/A’râf, 31
4099] 7/A’râf, 32
4100] 16/Nahl, 81
4101] 24/Nûr, 31
4102] 24/Nûr, 60
4103] 33/Ahzâb, 32-34
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.“ 4104
“Onlar tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezeneceklerdir, ince ve kalın saf ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir, Ne güzel sevap ve ne güzel dayanak!“ 4105
“Şüphesiz Allah iman edip, güzel iş yapanları altından Irmaklar akan cennetlere sokacak. Orada bunlar altından bileziklerle, incilerle bezenecekler. Orada giysileri de ipektir.“ 4106
“Onlara (cennette) gümüşten yapılmış billur şeffaf kaplar, kupalar dolaştırılır“ 4107
“Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir.“ 4108
“Ey iman edenler, sizi size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah'a ve Rasûlüne (onların çağrılarına) uyun. Bilin ki şüphesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız. Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz (Tüm insanlara da sirâyet ve hepsini perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.“ 4109
Hadis-i Şeriflerde Elbise ve Tesettür
Libas, beşer kültürünün temel unsurlarından biridir. Cenab-ı Hak, dileseydi insanlara da, hayvanlarda olduğu gibi fıtrî bir elbesi giydirebilirdi. Ancak bütün mahlûkata halife ve üzerlerinde tasarrufa yetkili kıldığı insanoğlunu, onlardan ayırarak sun’î kıyafet üniforması ile tezyin etmiştir.
Bir kıyafete bürünmek, bir başka açıdan, Allah Teâlâ'nın Settâr ismine mazhar olmak demektir. Kıyafet, insanoğlunun hayatında ciddî bir yer işgal eder. Bir yönüyle o tekniktir: Sıcak ve soğuğa karşı korur, avret yerlerimizi örterek mahremiyetimizi sağlar. Bir başka yönüyle kültürel değer taşır; dinimizi belli ettiği gibi, aynı zamanda mahallî, örfî ve ferdî şahsiyetlerimizi de temsil eder. Her dinin, her kavmin, her bölgenin, her örfün ve hatta her ferdin kendini ifade ettiği, başkasından farklı bir kıyafeti vardır. Taşıdığı kıyafetten insanın dini, milliyeti, bölgesi, maddî ve mânevî durumları, hatta hâlet-i rûhiyesi hakkında bilgi edinmek mümkündür. “Pejmürde“, “pasaklı“, “zevk sahibi“, “kibar giyinişli“ gibi tâbirler hep kıyafetle ilgilidir. Bazen kıyafetin iyi bir tavsiye mektubu olduğu söylenir.
İslâm medeniyetinin kurucusu olan Hz. Peygamber (s.a.s.), medenî hayatımızdaki önemine uygun şekilde, kıyafet üzerinde çokça durmuştur. Kadın ve erkeğin kıyafeti, çocukların kıyafeti, kıyafetlerin boyu, dar ve geniş oluşu, rengi, kumaşların cinsi, temizlik ve kirlilikleri, cuma ve bayram kıyafetleri, kıyafetin İslâmî olan ve olmayanları vs. hep hadislerde konu edilmiştir. Bu sebeple bütün hadis kitaplarında Kitabu'l-Libas veya Kitabu'z-Ziynet adı altında müstakil bölümler yer alır.
4104] 33/Ahzâb, 59
4105] 18/Kehf, 31
4106] 22/Hacc, 23
4107] 76/İnsân, 15
4108] 76/İnsân, 21
4109] 8/Enfâl, 24-25
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1021 -
Kur'ân-ı Kerim'de de kıyafet ve libasla ilgili âyetler mevcuttur. 4110
Libas ve kıyafet bahsine saç kıyafeti, ayakkabı, elbise hepsi dâhildir. Kezâ süs ve takılar da bu bahis içerisinde ele alınıp işlenmiştir. İslâm'ın kıyafetle ilgili olarak koyduğu esasları anlamada sünnette gelen bazı yasakları şöyle özetleyebiliriz:
1- İslâmî tesettürü sağlamayan giyecekler:
a) Kısa olanlar,
b) Vücut hatlarını ortaya vuracak kadar dar olanlar,
2- Dinî kültüre (sünnete) zıt düşen kıyafetler:
a) Yabancı kültürü temsil eden kıyafetler,
b) Şekil veya renk yönleriyle, karşı cinse ait olan giyecekler,
c) Tekebbür verecek kıyafetler,
d) Erkekler için, ipekten yapılmış giyecekler,
e) Mevkiine uygun düşmeyen kıyafetler (belli bir sınıfa alem olan elbiseyi başkalarının giymesi, zenginin fukaraca giyinmesi gibi),
f) Dikkat çekici elbiseler (hadislerde şöhret elbisesi diye geçer ve şârihlerce “toplumun genel örfüne uymadığı için dikkat çeken, çok güzel veya çok çirkin olan“ diye açıklanır),
g) Pejmürde olan kıyafetler.
Kıyafetle alâkalı olarak vârid olan birkısım hadisleri tetkik sonucu, çıkarılan yukarıdaki esasların teker teker açıklanması, bizi belli bir ölçüde asıl mevzûmuzun dışına çıkaracağı için burada, özellikle yabancı kültürü temsil eden kıyafetler üzerinde duracağız:
Farklı medeniyete (dine) mensup kimselerin daha ilk nazarda, kıyafetiyle ayrılmasını esas kabul eden İslâm dini, bu maksatla bilhassa baş kıyafetine ehemmiyet verir. Hadislerde sakal ve bıyığın traş şeklinden, bunlara gerektiğinde vurulacak rengin çeşidine, başı örten serpuşun çeşit ve şekline varıncaya kadar bazı teferruat üzerinde ehemmiyetle durulmuştur. Bu cümleden olarak sarık “imanla küfrü“, “müşriklerle bizi“ ayıran alâmet-i fârıka olarak tavsif edilir.
“Yahudiler gibi iştimal“ (elbisenin, ucu aşağıya serbestçe sarkmaksızın, vücudu sımsıkı sarması) etmeyin“ hadisiyle, tesettürü sağlasa bile bazı özel giyim tarzlarında Ehl-i Kitab'a benzemekten kaçınmak dile getirilmektedir. Rivâyetler Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, bir Hristiyanlık sembolü olan haç işaretinin değil elbiseler, eşyalar üzerinde bulunmasına bile izin vermediğini, “üzerinde haç bulunan her eşyanın haçını mutlaka bozduğunu“ belirtir.
Yabancı kültür unsurları karşısında İslâm'ın, başlangıçtaki tutumunu anlamak için Hz. Ömer'in tatbikatından da bir misal vermeyi faydalı görüyoruz:
4110] Bakara 187, 233, 259; Nisa, 5; Maide 89, A'raf 26, 27, 32; Hud 5; İbrahim 50; Nahl 5, 14, 81, 112; Kehf 31; Enbiya 80; Hacc 19, 23; Mü'minun 14; Nur 58, 60; Furkan 47; Ahzab 59; Fatır 12, 33; Duhan 53; Nuh 7; Müddessir 4; İnsan 21; Nebe’ 10.
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rivâyetler, ehl-i zimmenin kendilerine has kıyafetlerini muhâfaza ederek müslümanlara benzemeye yeltenmelerini önlemek için “Başın ön kısmındaki saçlarını kesip, orta kısımdakileri uzatmalarını ve hiçbir şeylerinde müslümanlara benzememelerini emrettiğini“ kaydeder. Hatta Şam'daki Hristiyanlarla yaptığı anlaşmada, kıyafet meselesi ile alâkalı müstakil bir pasaja rastlamaktayız. Orada Hristiyanlar şu taahhüdde bulunurlar: “Biz, gerek ayakkabılarımızda, gerekse baş kıyafetlerimizde (imame, kalansuve) ve libaslarımızda hiçbir sûrette müslümanlara benzemeyeceğiz; onların lisanlarıyla konuşmayacağız, künyelerini kendimize künye yapmayacağız... Yüzüklerimize Arapça kelime nakşetmeyeceğiz. Başlarımızın önünü traş edeceğiz. Ziyyimiz (kıyafet, dış görünüş) eskiden nasıl idiyse aynen takınacağız. Bellerimize zünnar (papazların bellerine bağladıkları kuşak) bağlayacağız. Müslümanların sokaklarında haçlarımızı ve kitaplarımızı izhar etmeyeceğiz...“
Klasik İslâm âlimleri, imanî ayrılık halinde birkısım kültürel tezâhürlerdeki ayrılığa o kadar ehemmiyet vermişler ki, bunu, yukarıda görüldüğü üzere, sadece kılık kıyafete, dile yazıya inhisar ettirmemişler, daha da ileri giderek binaların haricî şekillerinde bile aramışlardır. Hanefîlerce meşhur ve mûteber el-Hidâye'de şöyle denir: “...Evlerine tefrik edici/ayırıcı alâmetler de koymak gerekir, ta ki, dilenciler gelip, yanlışlıkla kapılarında durup mağfiret duâsında bulunmasınlar.“ 4111
“Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığırkuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.“ 4112
“Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.“ 4113
Hz. Âişe'den rivâyete göre, birgün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Rasûlünün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.“ Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.“ 4114
Hz. Âişe (r. anhâ)'dan şöyle nakledilmiştir: “Allah Teâlâ ergen kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.“ 4115
“Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır.“ 4116
Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âişe dedi ki: ‘Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde “Kadınlar
4111] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/42-44
4112] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
4113] Tirmizî, Radâ 18
4114] Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104
4115] İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259
4116] Ahmed bin Hanbel, II/187
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1023 -
başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...“ âyeti inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan herbiri Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.“ 4117
Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah (s.a.s.)’a şöyle sordum: ‘Bizden birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın“ buyurdu. 4118
“Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları lânetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.“ Başka bir rivâyette aynı hadise şu ibâre de ilâve edilmiştir: “Onlar cennete giremezler. Cennetin kokusunu alamazlar. Onlara cennet kokusu şu kadar şu kadar fersah mesafeden ulaşır.“ 4119
“Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen elbiseler giyen kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar“ buyurmuştur. 4120
Hz. Âişe (r. anhâ) şöyle buyurdu: “Hımar; saçı ve teni örten baş örtüsüdür.“ 4121
Ebû Hureyre’den rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.) kadın elbisesi giyen erkeklerle, erkek kıyafeti giren kadınlara lânet etti.“ 4122
“Kadınlardan erkeklere benziyenlerle, erkeklerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir.“ 4123
Abdullah İbn Abbas'dan rivâyet edilmiştir: “Peygamberimiz erkekleşen kadınlarla kadınlaşan erkekleri tel’în etti, lânetledi ve buyurdu: “Onları evlerinden çıkarınız.“ Abdullah diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) falancayı, halife Ömer de filancayı bulundukları yerden çıkarmışlardı.“ Başka bir rivâyette de aynı hadis şu şekilde gelmektedir: “Rasûlullah erkeklerden kadınlara benzemek isteyenlerle kadınlardan erkeklere benzemek isteyenleri lânetledi.“ 4124
“Üç kimse cennete giremez. Ve kıyâmet gününde Allah onlara rahmet nazarıyla bakmaz. (Bunlar:) Ana ve babasına isyan eden, erkeklere benzeyerek erkekleşmek isteyen kadın ve deyyus (eşini kıskanmayan erkek).“
Ubeydullah oğlu Abdullah'dan: Hz. Âişe (r. anhâ)’ya soruldu: “Kadın, erkek ayakkabısı giyebilir mi?“ Hz. Âişe dedi ki: “Allah'ın Rasûlü kadından erkekleşenlere lânet etti.“ 4125
4117] Buhârî, Tefsîru Sûre, (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; Ebû Dâvud, Libas 32, h. no: 4101
4118] Buhârî, 1/439; Müslim, 3/20
4119] Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr; Müslim
4120] Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s.103
4121] Beyhakî, c. 2, s. 235
4122] Ebû Dâvud, Libas 31, h. no: 4098; Ahmed bin Hanbel, II/325; İbn Mâce
4123] Ahmed bin Hanbel, II/199
4124] Buhârî, Libâs 62; Ebû Dâvud, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbn Mâce, Nikâh 22; Dârimî, II/281; Ahmed bin Hanbel, 1982, 2006, 2123
4125] Ebû Dâvud, II/184
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdullah bin Amr: “Rasûlullah (s.a.s.) benim üzerimde çeşitli renklere boyanmış iki elbise gördüğünde şöyle dedi: “O kâfirlerin giydiği elbisedir. Sen giyme onları.“ 4126
“Üç sınıf insan vardır ki kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azap vardır.“ (Râvi Ebû Zer dedi ki; Rasûlullah bu cümleyi üç kere tekrarladı. Ebû Zer: 'Bu kimseler tam bir mahrûmiyete ve hüsrâna uğramışlar. Bunlar kimlerdir, ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) da şu cevabı verdi: “Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticaret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır.“ 4127
Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.“ 4128
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)’a el ve ayaklarına kına yakmış bir muhannes (kadınlara benzeyen erkek homoseksüel) getirdiler. “Bunu niye getirdiniz, nesi var?“ diye sordu. Kendisine: ‘Kendisini kadınlara benzetmiştir!’ dediler. Bunun üzerine Efendimiz emretti ve Nakî’ denilen mevkîye sürgün edildi. ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onu öldürmeyelim mi?’ diye soranlar olmuştu ki: “Hayır! Ben namaz kılanları öldürmekten men edildim“ buyurdu. 4129
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), bana altın yüzük takmayı, kassî elbise giymeyi, rükû ve secdede Kur’an okumayı, sarıya boyanmış elbise giymeyi yasakladı.“ 4130
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize yedi şeyi yasakladı: Altın yüzükler, altın ve gümüş kaplar, ipekli eyer yargıları, ipekli kassî kumaşlar, istibrak denen kalın ipekli kumaşlar, ibrişim kumaşlar ve ipek kumaşlar.“ 4131
Câbir (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir adam gördü, saçları darmadağınıktı. “Bu adam saçlarını düzeltip tertibe sokacak bir şey bulamadı mı?“ diye memnuniyetsizlik izhâr etti. Derken, o sırada bir diğer adam gördü, bunun da üstü başı kirliydi. Bunun hakkında da: “Şu adam elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?“ diye söylendi.“ 4132
Huzeyfe (r.a.) şöyle dedi: Şüphesiz Nebî (s.a.s.) bize ipek ve atlastan yapılmış elbise giymeyi, altın ve gümüş kaplardan içmeyi yasakladı ve: “Bunlar dünyada kâfirlerin, âhirette ise sizlerindir“ buyurdu. 4133
4126] Tirmizî, II/384; Ahmed bin Hanbel, IV/377
4127] Müslim, İman 171; Ebû Dâvud, Libâs 25; Tirmizî, Büyû' 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû' 5, Ziynet 103; İbn Mâce, Ticaret 30
4128] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
4129] Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4928
4130] Müslim, Libas 31, h. no: 2078; Ebû Dâvud, Libas 11, h. no: 4044, 4045, 4046, 4050; Tirmizî, Salât 195, h. no: 264; Nesâî, Ziynet 43, 44, 45, 96, 122; Muvattâ, 28, h. no: 1, 80
4131] Buhârî, İsti’zân 8, Cenâiz 2, Mezâlim 5, Nikâh 71, Eşribe 28, Marzâ 4,Libas 28, 36, 45, Edeb 124, Eymân 9; Müslim, 3, h. no: 2066; Tirmizî, Edeb 45, h. no: 2810; Nesâî, Ziynet 92, h. no: 8, 201
4132] Ebû Dâvud, Libas 17, h. no: 4062
4133] Buhârî, Eşribe 28, Libâs 27; Müslim, Libâs 3, 4; Ebû Dâvud, Eşribe 17; Tirmizî, Eşribe 10; İbn Mâce, Eşribe 17
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1025 -
“(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!“ Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.“ 4134
“Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.“ 4135
Peygamberimiz, Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.“ 4136
Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah’a (s.a.s.) ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!“ buyurdu. 4137
“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.“ 4138
“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.“ 4139
“Sakın ha papaz kıyafetini giymeyesiniz. Kim onların kıyafetini giyinirse ve onlara benzerse benden değildir.“ 4140
“Ben kıyâmete yakın devrede kılıç ile gönderildim. Ta ki, Allah'a ibâdet edip ondan başkası eş koşulmaz oluncaya kadar. Benim rızkım mızrağımın gölgesinde verildi. Zillet ve küçüklük benim emrime muhâlefet edenlerin üzerinedir. Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.“ 4141
“Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar.“4142 Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir.4143 İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek mütekebbirane edâya bürünmektir diye belirtir.
“Cennete kibirden hiçbir şey (hiçbir kibirli kimse) giremez.“ Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?“ Hz, Peygamber (s.a.s.) “Hayır, bu kibir değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı küçük görmek ve (küçük görerek) başı-gözü ile insanlarla alay etmektir.“4144 buyurdu.
“Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz.“ 4145
“Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazablanmış olarak çıkar.“ 4146
4134] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16; Ahmed bin Hanbel, IV/149, 153
4135] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
4136] Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43
4137] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
4138] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
4139] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
4140] Müslim 6/144; Nesaî, 2/298
4141] Tirmizi c. 3, s. 213; Ahmed bin Hanbel, V/218
4142] Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030
4143] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94
4144] Müslim, Iman 47; Ahmed bin Hanbel, lV/133-134
4145] Müslim, Libâs 42
4146] Ahmed bin Hanbel, II/118
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim muktedir olduğu (gücü yettiği) halde tevâzu maksadıyla (Allah için) (kıymetli) elbise giymeyi terk ederse, Allah kıyâmet günü, onu mahlûkatın başları üstüne çağırır ve dilediği iman elbisesini giymekte onu muhayyer bırakır.“ 4147
“Giyim şekilleri birbirine benzerse, kalpler de birbirine benzer.“ 4148
“Yiyiniz, tasadduk ediniz, giyiniz. Fakat bunları yaparken isrâfa ve tekebbüre kaçmayınız.“ 4149
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) yün elbise giydi, yamalı ayakkabı giydi.“ Enes şunu da ilâve etti: “Rasûlullah beşi’ yemeği yedi ve sert elbise giydi.“ (Enes’in râvîsi) Hasen’e soruldu: “Beşi’ dediğin yemek nedir?“ O şu cevabı verdi: “Arpanın iri öğütülmüşüdür, ağızdaki lokmayı kişi, ancak bir yudum su ile yutabilirdi.“ 4150
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ömer’in üzerinde bembeyaz bir gömlek görmüştü. “Bu elbisen yıkandı mı, yeni mi?“ diye sordu. Ömer (r.a.): “Hayır (yeni değil), yıkanmıştır“ dedi. Rasûlullah (ona): “Yeniyi giy(esin), hamd edici olarak yaşa(yasın) ve şehid olarak il(esin)!“ buyurdu. 4151
Ebu’l-Ahvas babasından naklen diyor ki: “Üzerimde âdi bir elbise olduğu halde Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanına gelmiştim. Bana: “Senin malın yok mu?“ diye sordu. “Evet var!“ cevabıma: “Hangi çeşit maldan?“ sorusunu yöneltti. “Her çeşit maldan Allah bana vermiştir (Deve, sığır, davar, at, köle, hepsinden var)“ demem üzerine: “Öyleyse Allah Teâlâ sana bir mal verdiği vakit Allah’ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir!“ buyurdu.“ 4152
“Sizden biri bolluğa erince iş elbisesinden başka bir de Cuma elbisesi edinirse üzerine (bir vebal) yoktur.“ 4153
Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), bize binek hayvanlarımızı güden bir adamımızı (çobanımızı) gördü. Üzerinde eskimiş (çizgili) iki parçalı giysi vardı. “Onun bu eskilerden başka giyeceği yok mu?“ diye sordu. “Evet, var“ dedim. Çamaşır torbasında iki giysisi daha var, ben onları giydirmiştim.“ “Öyleyse çağır onu da, bunları giysin!“ diye emretti. (Çağırdım, Peygamber’in emrini söyledim.) O da onları giyindi. Geri gitmek üzere dönünce, Rasûlullah: “nesi var (da bu yenileri giymiyor?) Allah boynunu vurasıca! Bu daha hoş değil mi?“ buyurdu. Adam bu sözü işitti ve: “Allah yolunda mı (boynum vurulsun) ey Allah’ın Rasûlü?“ dedi. “Evet, Allah yolunda!“ buyurdu. Adam daha sonra Allah yolunda öldürüldü.“ 4154
İbn Abbas: “Ben Rasûlullah (s.a.s.) üzerinde, mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm.“ 4155
“Elbiselerden beyaz olanları giyin. Çünkü onlar en hayırlı giyeceklerinizdir. Ölülerinizi
4147] Tirmizî, Kıyâmet 40, h. no: 2483
4148] Sihâbüddîn el-Nafacî, Nesîmu'r-Riyad Şerhu Şifâi'l-Kadı Iyâz, I/590
4149] Buhârî, Libas 1; Nesâî, Zekât 66, h. no: 5, 79
4150] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 425
4151] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 460
4152] Nesâî, Ziynet 83, h. no: 8, 196
4153] Ebû Dâvud, Salât 219, h. no: 1078; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 82, h. no: 1095
4154] Muvattâ, Libas 1, h. no: 2, 910
4155] Ebû Dâvud, Libas 8, h. no: 4037
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1027 -
de beyazla kefenleyin.“ 4156
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal: “Bunu giymeni annen mi sana emretti?“ diye sordu. Ben: “Bunları yıkayayım (boyasını gidereyim) mı ey Allah’ın Rasûlü?“ dedim. “Hatta yak onları!“ buyurdu. Bir rivâyette: “Bu, kâfirlerin kıyafetidir, sakın bunları giyme!“ buyurdu.“ 4157
“...İpek ve dibac dünyada onların, âhirette ise sizindir.“ 4158
“Dünyada ipeği, âhirette nasibi olmayanlar giyer.“ 4159
“İpeği dünyada giyen, âhirette giyemez.“ 4160
“Mescidlerde olsun, kabirlerde olsun Allah Teâlâ’yı ziyârette giydiğiniz en güzel elbise beyazdır.“ 4161
“Kim izârını kibirle yerde sürürse, Allah kıyâmet günü ona (rahmet nazarıyla) bakmaz.“ 4162
“Allah, elbisesini kibirle sürüyene bakmaz.“ 4163
“Biriniz ayakkabı giyince sağdan başlasın, çıkarırken de soldan başlasın (ya ikisini birlikte giysin, ya ikisini birlikte çıkarsın).“ 4164
Hz. Âişe (r. Anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) giymede, başını taramada, temizlikte ve bütün işlerinde sağdan başlamayı severdi.“ 4165
Ebû Hureyre ve Enes (r. Anhumâ) anlatıyorlar: Rasûlullah (s.a.s.) kişinin ayakta giyinmesini yasakladı.“ 4166
“Sakın kimse tek ayakkabı ile yürümesin, ya ikisini de çıkarsın, yahut ikisini de giysin.“ 4167
İbn Ebî Müyeyke anlatıyor: “Hz. Âişe (r.a.)’ye ‘Kadın, (erkeğe mahsus) ayakkabı giyebilir mi?’ diye sorulmuştu. ‘Rasûlullah (s.a.s.) kadınlardan erkekleşenlere lânet etti!’ diye cevap verdi.“ 4168
“İzârını (topuklarından aşağı) sarkıtma! Çünkü Allah Teâlâ, izârını (topuklardan) aşağı
4156] Tirmizî, Cenâiz 18, h. no: 994; Ebû Dâvud, Tıbb 14, h. no: 3878
4157] Müslim, Libas 27, h. no: 2077; Ebû Dâvud, Libas 20, h. no: 4066, 4067, 4068; Nesâî, Ziynet 96, h. no: 8, 203, 204
4158] Buhârî, Libas 25
4159] Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 6, h. no: 2068; Nesâî, Ziynet 91, h. no: 8, 201
4160] Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 23, 37h. no: 2075; Nesâî, Ziynet 91, h. no: 8, 200
4161] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 461
4162] Ebû Dâvud, Libas 30, h. no: 4093; İbn Mâce, Libas 7, h. no: 3573; Muvattâ, Libas 12, h. no: 2, 914, 915
4163] Buhârî, Libas 5, 1,2; Fezâilu Ashâb 5, Edeb 55; Müslim, Libas 45, h. no: 2085; Ebû Dâvud, Libas 28, h. no: 4085; Nesâî, Ziynet 102, 105, h. no: 8, 206
4164] Müslim, Libas 67, h. no: 2097
4165] Buhârî, Salât 47, Vudû’ 31, At’ıme 5, libas 38, 77; Müslim, Tahâret 67, h. nno: 268; Ebû Dâvud, Libas 44, h. no: 4140; Tirmizî, Salât 428, h. no: 608; Nesâî, Tahâret 90
4166] Tirmizî, Libas 35, h. no: 1776, 1777; Ebû Dâvud, Libas 44, h. no: 4135
4167] Buhârî, Libas 39; Müslim, Libas 68, h. no: 2097; Muvattâ, Libas 14, 15, h. no: 2, 916; Ebû Dâvud, Libas 44, h. no: 4139; Tirmizî, Libas 37, h. no: 1780
4168] Ebû Dâvud, Libas 31, h. no: 4099
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sarkıtanı sevmez.“ 4169
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kolları ve boyu kısa kamîs (gömlek) giyerdi.“ 4170
Abdullah İbn Amr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) yanımıza geldiler. Bir elinde ipek bir elbise, diğer elinde de altın vardı: “İşte bu iki şey ümmetimin erkeklerine haramdır, kadınlara helâldir“ buyurdular.“ 4171
“Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz).“ 4172
“Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden de hayırlıdır.“ Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür“ buyurdular.“ 4173
“Cennete giren kimse; nimetlenir, üzülmez; elbiseleri eskimez...“ 4174
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab bin Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi (hırkası) vardı. Rasûlullah onu görünce (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir elbise giyse ve önüne yemek tabaklarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâbe gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?“ “O gün, dediler, biz bu günümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.“ “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha haylırlısınız/iyisinizdir.“ 4175
Abdullah İbn Mugattel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ben seni seviyorum’ dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!“ diye cevap verdi. Adam: ‘Vallahi ben seni seviyorum!’ deyip bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.“ 4176
Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdu ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek imandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!“ 4177
Ukbe İbn Âmir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ehline takı ve ipeği yasakladı ve: “Eğer siz cennet takılarını ve cennetin ipeğini seviyorsanız, bunları dünyada takınıp giymeyin“ buyurdu.“ 4178
Sevbân (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanına Fâtıma bintu Hübeyre, elinde altından iri yüzükler (feth) olduğu halde gelmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.),
4169] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 462
4170] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 463
4171] Ebû Dâvud, Libas 14, h. no: 4057; Nesâî, Ziynet 40, h. no: 8, 160
4172] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465
4173] Ahmed bin Hanbel, II/483
4174] Müslim, Cennet 8; Tirmizî, Cennet 2, 8; Dârimî, Rikak 98, 100, 104; Ahmed bin Hanbel, II/305, 370, 407, 416, 445, 462
4175] Tirmizî, Kıyâmet 36, h. no: 2478
4176] Tirmizî, Zühd 36, h. No: 2351
4177] Ebû Dâvud, Teraccül 1, h. no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
4178] Nesâî, Ziynet 39, h. no: 8, 156
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1029 -
kadının ellerine vurmaya başladı. Fâtıma da hemen (oradan sıvışıp) Rasûlullah’ın kızı Fâtımatu’z-Zehrâ’nın yanına girdi. Ona Rasûlullah (s.a.s.)’ın kendisine olan davranışını anlattı. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (r.a.) boynundaki altın zinciri çıkarıp: ‘Bunu bana Hasan’ın babası Ali (r.a.) hediye etti’ dedi. Zincir daha elinde iken Rasûlullah (s.a.s.) yanlarına girdi ve şunu söyledi: “Ey Fâtıma! Halkın: ‘Rasûlullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var!’ demesi seni memnun eder mi?“ dedi ve böyle diyerek oturmadan geri dönüp gitti. Bunun üzerine Fâtıma (r.a.) zinciri çarşıya gönderip sattırdı, parasıyla bir köle satın aldı ve onu âzâd etti. Bu olanlar Rasûlullah’a anlatılınca: “Fâtıma’yı ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun!“ buyurdu.“ 4179
Ebû Bürde İbn Ebî Mûsâ el-Eş’arî anlatıyor: “Hz. Âişe (r.a.)’nin yanına girdim. Bana yamalı bir giysi ve kaba bir izar çıkardı ve ‘Rasûlullah (s.a.s.) şu iki (parça)nın içinde vefat etti’ dedi..“ 4180
El-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.s.) elbisesini yenilediği zaman şu duâyı okurdu: “Allahumme leke’l-hamdu ente kesevtenî hâzâ, Es’eluke hayrahû ve hayra mâ sunia lehû ve eûzu bike min şerrihî ve şerri mâ sunia leh (Allah’ım! Hamd Sanadır. -(Giydiği şey ne ise) ismen söyleyerek- Bunu bana Sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gâyesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış gâyesine uygun olmamasından da Sana sığınıyorum.)“ 4181
Ebû Ümâme (r. Anhâ) anlatıyor: “İbn Ömer (r.a.) yeni bir elbise giymişti ve şöyle duâ etti: “Elhamdu lillâhi’llezî kesânî mâ üvârî bihî avratî ve etecemmelu bihî fî hayâtî (Avretimi örtebileceğim ve hayatta güzellik sağlayabileceğim bir elbise giydiren Allah’a hamdolsun).“ Sonra şunu söyledi: ‘Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ı dinledim: “Kim yeni bir elbise giyer, böyle söyler, daha sonra da eskittiği elbiseyi tasadduk ederse, sağken de öldükten sonra da Allah’ın himâyesi, hıfzı ve örtmesi altında olur.“ 4182
“Kim bir elbise giyer ve: ‘El-hamdu lillîhi’llezî kesânî hâzâ ve razekanîhi min ğayri havlin minî ve lâ kuvvetin (Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah’a hamdolsun)’ derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir.“ 4183
“Allah’a en sevimli gelen yerler mescidler, en sevimsiz gelen yerler ise çarşı-pazarlardır.“ 4184
“Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler üzerindeki sarıklardır.“ 4185
Cennetteki Elbiseler ve Ziynetler
Kur'ân, cennetliklerin elbiselerinin varlığını anlattığı gibi onların bazı özelliklerini de açıklamaktadır. Elbiseler konusu Kur'ân'da şu şekillerde ele alınmaktadır. “Üstlerinde yeşil ipekten ince ve kalın giysiler vardır.“4186; “İnce ipekten yeşil giysiler
4179] Nesâî, Ziynet 39, h. No: 8, 158
4180] Buhârî, Humus 5, Libas 19; Müslim, Libas 35, h. no: 2080; Ebû Dâvud, Libas 8, h. no: 4036; Tirmizî, Libas 10, h. no: 1733
4181] Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4020; Tirmizî, Libas 29, h. no: 1767
4182] Tirmizî, Deavât 119, h. no: 3555; İbn Mâce, Libas 2, h. no: 3557
4183] Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4023
4184] Müslim, Mesâcid 288
4185] Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4078; Tirmizî, Libas 47, h. no: 1785
4186] 76/İnsan, 21
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
giyerler.“4187; “İnce ipekten ve parlak atlastan giysiler giyerler.“4188; “Orada giysileri de ipektir.“4189 Âyetlerde geçen “istebrak“ ve “sündüs“ ifadeleri üzerinde biraz duralım: “İstebrak“ kelimesini müfessirler, “kalın ipek“ şeklinde tefsir ederlerken “sündûs“ü de “ince ipek“ şeklinde izah etmişlerdir.4190 Bazıları da “istebrak“ için “sık dokunmuş“ şeklinde mânâ vermiştir.
Hadislerde ise cennet ehlinin elbiselerinin ipekten olduğu farklı bir şekilde ifade edilmiştir: “Kim dünyada ipek giyerse onu ahirette giyemez.“4191 ve “...İpek ve dibac dünyada onların, âhirette ise sizindir.“4192 Cennet elbiselerinin ipekten olduğunu belirleyen bu hadislerin yanısıra cennet elbiselerinin solmadığını, yıpranmadığmı, eskimediğini ve yetmiş çeşit giyilmesine rağmen hûrilerin bedenlerini gösterecek kadar şeffaf olduklarını şu hadisler anlatmaktadır: “Cennete giren kimse; nimetlenir, üzülmez; elbiseleri eskimez...“4193; “İlikleri, yetmiş elbisenin üzerinden görülecektir.“ 4194
Cennetteki elbiselerin cennet ağaçlarından, özellikle de Tûbâ ağacından elde edildiğini de yine hadislerden öğreniyoruz: “Bir adam, Ey Allah'ın Rasûlü, Tûbâ nedir? dedi. Rasûlullah: “Cennette bir ağaçtır, yüz yıllık bir mesafesi vardır. Cennet ehlinin elbiseleri onun tomurcuklarından çıkar.“4195 Bir başka hadis ise şöyledir: “...Bir adam, ‘ey Allah'ın Rasûlü, Tûbâ nedir?’ dedi. “Cennette yüz yıllık mesafesi olan ve cennet ehlinin elbiseleri tomurcuklarından çıkan bir ağaçtır.“ buyurdular.“4196 Bir başka hadiste ise bir bedevînin “Cennet ehlinin elbiselerinden haber ver, onlar yaratılırlar mı yoksa dokunurlar mı?“ demesi üzerine Rasûlullah şöyle buyurur: “...Hayır, cennet meyveleri onların içinden yarılır çıkar, yani onun tomurcuklarından çıkar. “ 4197
Cennet elbiseleri ve aksesuarı olarak iki şey zikredilmektedir: Mendil ve başörtüsü. “Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden de hayırlıdır.“ Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür“ buyurdular.“ 4198
“Ukeydir bin Du’met Peygamber’e ince has ipekten bir cüppe hediye etti. İnsanlar onun güzelliğine hayran oldular. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdular ki: “Sa’d'ın (İbn Muaz) cennetteki mendilleri bundan daha güzeldir.“ 4199
Âyetler incelendiğinde cennetliklerin elbiselerinin genel olarak ipekten olduğu ele alınmakta; kalın ve ince ipekten/atlastan yapıldıkları zikredilmektedir. Ayrıca özellikle renk olarak ise “yeşil“ belirlenmektedir. Hadisler ise cennet elbiselerinin eskimez olduğunu, onların cennet ağaçlarının tomurcuklarından
4187] 18/Kehf, 31
4188] 44/Duhan, 53
4189] 22/Hacc, 23; 35/Fâtır, 33
4190] Taberî, Câmiu’l-Beyan, VIII/243; XIII/135; XIV/220; Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb XXVII/254; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5508-9; Kurtubî, Tezkire, s. 583
4191] Buhârî, Libas 25; Müslim, Libas 37
4192] Buhârî, Libas 25
4193] Müslim, Cennet 8; Tirmizî, Cennet 2, 8; Dârimî, Rikak 98, 100, 104; Ahmed bin Hanbel, II/305, 370, 407, 416, 445, 462
4194] Ahmed bin Hanbel, II/345
4195] Ahmed bin Hanbel, III/71
4196] Ahmed bin Hanbel, III/71, 155, V/248, 257, 264; İbn Kesir, en-Nihâye ve’l-Fiten, s. 305
4197] Ahmed bin Hanbel, II/224
4198] Ahmed bin Hanbel, II/483
4199] Buhârî, Bed’u’l-Halk 8; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 24
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1031 -
çıktığını ifade ettiği gibi cennet giysisi ve aksesuarı olarak mendil ve başörtüsünü zikretmektedir.
Cennet takıları, süsleri ise Kur'ân'da şöyle ele alınmaktadır: “Orada altın bileziklerle bezenirler.“4200; “Orada altın bilezikler ve inciler takınırlar.“4201 ve “gümüş bilezikler takınmışlardır.“ 4202
Kur'ân âyetlerine bakıldığında, cennetliklerin takılarının altın ve gümüşten bilezikler ve inciler olduğunu anlattığı görülecektir. Takılarla ve süslerle ilgili olarak bir hadiste ise onların mükemmelliğini ifade eden muhtevâya rastlamaktayız. “Cennet ehlinden biri uzanıp bakacak olsa ve onun bileziği görünse, o bilezik; -güneşin, yıldızların ışığını söndürdüğü gibi- güneşi söndürürdü.“4203 Kur'ân'da olmamasına rağmen bir hadiste cennet kadınlarının başlarında taçların bulunduğu şöyle ifade edilmektedir: “Onların başlarında taçlar vardır. O taçlarda bulunan en kıymetsiz inci, doğu ile batı arasını aydınlatır.“4204 Bu hadisin çok az farklı bir varyantını da Müsned'de buluyoruz: “...O kadının üzerindeki en düşük bir inci tanesi doğu ile batı arasını aydınlatır... Kadının üzerinde taçlar vardır. O taçlar üzerindeki en düşük inci doğu ile batı arasını aydınlatır.“ 4205
Kısaca cennetliklerin takı ve süsleri, Kur’an’da altın ve gümüş bilezikler, inciler olarak verilmektedir. Hadisler ise bu takıların mükemmelliğini dile getirmekte; ayrıca kadınların başlarında taç bulunacağına işaret etmektedir. 4206
Takvâ Elbisesi
Takvâ, elbiselerin en güzeli, en hayırlısıdır. İnsanların pekçoğu dış görünüşe, giysilerine, ziynetlenmeye pek önem verirler. Dış görünüş ile karakter arasında bir bağlantı kurarlar. Elbiselerinin düzgün, yeni ve pahalı olmasıyla kişiliklerinin değer kazandığını zannederler. Şahsiyetleri zayıf olsa da, elbiseleriyle başkalarının gözünde bir yer edinmeye, ya da başkalarına giysi ve süslenme ile etki etmeye çalışırlar. Kimileri için ise elbise kişiliktir, hatta bir dünya görüşünün dışa yansımasıdır.
Bedeni örten, onu sıcaktan veya soğuktan koruyan, ya da ona gerçekten bir kişilik kazandıran elbiseler, süs unsurları birer nimettir. İslâm'ın tanımladığı ölçülerde kullanılırsa bir şükür sebebi bile sayılabilir. Ancak asıl hayırlı olan elbise, takvâ bilincidir. Çıplak bedenlerin örtünmesini sağlayan, çirkin yerleri kapatan, çirkin davranışları önleyen, insanı kem gözlerden, hâin bakışlardan, şeytanın hile ve tuzaklarından koruyan, takvâ elbisesidir.
Takvâ (din örtüsü) ile kişi kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek şeylerden sakınmaya alır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir.
4200] 18/Kehf, 31
4201] 22/Hacc, 23; 35/Fâtır, 33
4202] 76/İnsan, 21
4203] Tirmizî, Cennet 7
4204] Tirmizî, Cennet 23
4205] Ahmed bin Hanbel, III/75
4206] Ömer Kara, Kur’an’da Cennet, Rağbet Y. s. 239-242
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte takvâ elbisesi budur: insanın rûhunu giydiren ve doyuran elbise... İnsanın mânevî dünyasını kollayan bir giysi. Maddî hayatı da zararlı bütün unsurlardan, insanı mutsuz eden bütün davranışlardan, kişinin yüzünü kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir örtü...
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).“ 4207
Burada Allah (c.c.), giyinmeyi ve onunla dış görünüşü süslemeyi ön plâna çıkarıyor. Avret yerlerini örten elbise ile insana bir biçim kazandıran ve onu süslü gösteren elbisenin iki yönü vardır. Birincisi, zarûrî örtünme, ikincisi ise olgunluğu tamamlayan fazlalıktır. Her ikisi de en hayırlı elbiseye işaret ediyorlar. O da, hem görünen, hem de görünmeyen avreti örten ve böylece kişiye her türlü güzelliği sağlayan takvâ elbisesidir.
“Kişi takvâdan bir elbise giymediği zaman, / giyinik olsa da kesin çıplak görünür. / insan için en hayırlı şey Rabbine itaat etmesidir. / O'na âsi olanda ise bir hayır yoktur.“ 4208
Takvâ elbisesi Allah'tan haşyet duymak, O'na hakkıyla iman etmektir. Ya da güzel bir gidiş, vakarla hareket ve sekînedir (huzur duygusudur).4209 İbn Abbas'a göre 'takvâ elbisesi', sâlih ameldir. Bazı tefsircilere göre ise iman, kimilerine göre muttakîlerin âhirette giyecekleri elbise, bazılarına göre de Allah'tan haşyet duymaktır. İbn Eslem diyor ki: “Takvâ elbisesi, kişinin Allah'tan ittika ederek avret yerlerini örtmesidir.“ 4210
Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani hayâ duygusu ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî-mânevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha güzeldir, sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma bununla olabilir. Zira takvâ duygusu, imanı ve irfanı olanlar, zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en azından Hz. Âdem ve eşi gibi yapraklarla örtünmeye çalışırlar. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan kurtulmazlar. Böyleleri, elbise nimetinin örtülmesi gerekeni örtmesinin, soğuk, sıcak ve rahatsız edici çirkinliklerden koruyacak, ya da kötü bakışları def edebilecek, şehvetleri tahrik etmeyecek, edeb ve vakar kazanmaya sebep olacak tarafını düşünmezler. Onlar, şehvet, kibir ve gururla süslü elbiseler giyerek caka satarlar, saklanması gereken yerlerini gösterirler. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur. 4211
Tesettürsüzlük, Zinâya Yaklaştırır ve Gözlerin Nûrunu Giderir!
İnsan, yaratılış düzeni itibarıyla cinsî konularda son derece hassastır. İslâm Dininin yasaların koyan, insanı yaratan Allah olduğu için dinimiz insanın cinsel
4207] 7/A’râf, 26
4208] A. Ferid, Takvâ, İskenderiye, tarihsiz, s. 25
4209] Beydavî, Tefsir I/335
4210] İbn Kesir, Muhtasar İbn Kesir, II/12; Beğavî, Tefsir, II/155
4211] Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir, IV/28; Hüseyin K. Ece, Takvâ Bilinci, Denge Y. s. 118-121
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1033 -
duyarlılığına uygun emirler ve yasaklar koymuştur. Tek tek fertleri değil; bireylerin bağlı olduğu cinsleri esas almıştır. Dinimiz akrabalık ilişkileri, eğitim, çalışma ve nişanlılık gibi sebeplerle de olsa, birbirlerine nikâh düşebilecek kadınla erkeğin bir araya gelerek yalnız kalmalarını yasaklamıştır. Bu konudaki haram kılıcı ölçüleri Peygamberimiz şöyle açıklamıştır: “Sizden biriniz, yanında mahremi bulunmayan nikâh düşebilecek bir kadınla yalnız kalmasın.“ “(Zira) üçüncüleri şeytan olur.“; “Şeytan da kan kan damarlarınızda şehvet duyguları ile akar.“ “Bu sebeple kadınlarla ancak mahremleri varken bir arada bulunun.“4212 Mânâlarını sunduğumuz hadislerin mü’minler için koyduğu ölçüler şu veya bu şekilde yorumlanamayacak derecede açık ve kesindir. Bundan ötürü, bu konuda âilevî zarûretler, sosyal ve ekonomik sebepler öne sürülerek farklı yorum yapılamaz, İslâm’ın haram kıldığı, helâl görülemez. Bu konuda içinde yaşadığımız câhiliyye hayatının şartlarından söz ederek farklı görüş belirtmek, insanı itikadî açıdan tehlikelere sürükleyebilir.
Birbirleriyle evlenebilecek bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmalarını (halveti) haram kılan dinimiz, bu yasağını ikinci dereceden akraba fertlerine de teşmil etmiştir. Amca, dayı, kardeş, hala, teyze gibi gibi mahremler bir tarafa (ki bunlarla evlenme yasağı vardır); bu konuya kayınbiraderler ve amca çocukları gibi akraba arasında çok daha fazla önem verilmesi Peygamberimiz’in emridir. Peygamberimiz’in “Yanında mahremi bulunmayan kadınların yanına girerek bir arada yalnız kalmaktan sakının!“ şeklinde öğüt vermesi üzerine bir sahâbî şöyle sormuştur: “Yâ Rasûlallah! Kocanın kardeşi (kayın birâder) ve amca oğulları gibi akrabâya ne buyurursunuz? (Onlar da mı bizim kadınlarımızla bir arada yalnız kalamazlar?“ Peygamberimiz şu cevabı vermiştir: “Sözü edilen kocanın akrabâsı ile bir arada yalnız kalmak ölümdür (âile ahlâk hayatının çöküşüne sebeptir).“ 4213
İslâm kültürü almadığından ötürü dinimizin bu husustaki inceliğini tam olarak kavrayamayanlarımız için ifâde edelim ki, İslâm Dini, yasalarını belirli fertler için koymamıştır. Muhtemel tehlikelere muhakkak nazarıyla bakmış, genel hükümleri koymuştur. Şeytana fırsat verecek yolları tümüyle kapatarak kalpler için en emin yolu göstermiştir. Bu konudaki dinî ölçüleri benimsemeyen akrabâ arasında nice ızdırap verici (ensest ilişki) olayların cereyân ettiği ve etmekte olduğu bir gerçektir.
Birbirliyle evlenebilecek bir erkekle bir bayanın bir arada yalnız kalmaları yasağı, eğitim ve çalışma alanlarını da içine alır. Bu nedenle İslâm Dini, ergenlik çağına ermiş gençlerin karma eğitimini ve kadın-erkek bir arada çalışma düzenini câiz görmez. Çünkü böylesine bir eğitim ve çalışma düzeninde karşılıklı göz zinâsı, bedenî temas ihtimali ve bir arada yalnız kalma (halvet) gibi dinimizin haram kıldığı üç yönlü mahzur vardır. Cinsî bakımdan duyarlı gençleri ve yetişkinleri bir arada eğitmek ve çalıştırmak ekonomik de olsa, bir yarar sağlamaz, nice zararlara sebep olur. Ancak haram arkadaşlık, flört (çıkma) gibi zinâya yaklaştıracak ilişkileri arttırır. Hayâ duygularını zaafa uğratır. Aile yaşantısını olumsuz etkiler. Kadınları erkekleştirerek yaratılış düzenlerini bozar. Bu nedenle hiçbir mü’min, erkek ya da kız çocuğunu karma eğitim yapan okullara vermemelidir.
İslâmî ölçülere göre arzu edilir olan kadının yeterli dinî ilim, genel kültür ve ev ekonomisi gibi bilgilerlerle donanmış bir ev hanımı ve yetiştirici bir anne
4212] et-Tâc, 2/329
4213] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasıdır. Fakat kadının bir-iki istisnâî işler dışında, meşrû işlerde ve meşrû şekilde çalışmasında dinî bir sakınca yoktur. Ancak, özellikle cinsî duyguların faâliyette olduğu yaş dönemleri içinde kadın-erkek bir arada çalışma, mahzurludur. Bu sebeple, hiçbir mü’min erkek ve özellikle kadın, böyle karma bir çalışma düzeni içinde çalışmamalıdır. Mü’min işverenler de, çalışma odalarında beraber kalacakları bayan sekreter cinsinden ya da bayan-erkek karma bir çalışma düzeni kurmamalıdır.
Birbirleriyle nikâhlı olmayan ve mahrem de bulunmayan bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmalarıyla alâkalı İslâmî yasak, devrimizdeki yaygınlaşmış şekliyle nişanlanmış çiftleri de içine alır. Nişanlı çiftler, dinî yasalarımıza göre, aralarında nikâh akdi yapılıncaya kadar birbirlerine yabancıdırlar. Nişan bağı, halveti, yalnızca bir arada kalmayı meşrûlaştırmaz. Bu itibarla sözlü ve nişanlı çiftler yalnız bir odada kalamazlar, birbirleriyle tokalaşamazlar, birlikte “çıkamazlar“. Böylesine samimi davranışlar ve serbest âdetler, gayr-ı müslimlerden intikal etmiş bâtıl uygulamalardır ve câiz değildir.
Birbirleriyle evlenebilecek erkekle kadının arada nikâh bağı olmaksızın bir arada bulunmalarını yasaklayan dinimiz, bu yasağını ihlâle sebep olacak işleri de haram kılmıştır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kadının, yanında (babası, kardeşi, kocası veya çocuğu gibi) bir mahremi bulunmaksızın bir günlük yolculuğa çıkması helâl, meşrû değildir.“4214 Karısının hacca gitmek kararında olduğunu, kendisinin de cihad yapmak için orduya yazıldığını açıklayan bir sahâbîye Peygamberimiz müsâade etmemiş ve şöyle buyurmuştur: “Dön, karınla beraber (hac yap; onu yalnız başına hacca gönderme.)“ 4215
İslâm Dininin bu ve benzeri ölçülerinin gâyesi ahlâkî olduğu içindir ki, mü’min bayanların yanlarında mahremleri bulunsa bile yabancı erkeklere karşı İslâmî ölçülere göre giyinmeleri ve ihtiyatlı davranmaları da görevleridir. İslâm Dini, bayan-erkek beraberliğini yasaklarken pek tabiîdir ki, bu beraberliğin sonucu olabilecek vücut ve el temasını da haram kılmıştır. Genel olarak dokunma duyusunun insanı etkilediği bir gerçek olduğu gibi, cinsî bakımdan uyardığı da bir hakikattir. Bu sebeple oynaşma niteliğinde olsun veya olmasın cinsî münâsebet çağını geçirmemiş olan kadınla erkeğin birbirlerine dokunması da haramdır. Yaşadığımız topraklarda folklor, horon gibi bölgesel oyunlarda ve cinsî bir oyun vasfındaki dansta görülen vücut teması ve kadının cinselliğini öne çıkaran erkeklerin göreceği şekilde eğlence ve oyunları kuşkusuz haramdır. Bu haramları, müslümanlar eşlerine ve çocuklarına çok öğretmeli ve sakındırmalıdır.
Özetle, İslâm, bütün insanları ölçü alarak yasalar ve yasaklar koymuştur. Böylece ahlâkî sakıncaların doğup gelişebileceği ortamların oluşmasına imkân vermemiştir. “Zinâya yaklaşmayın. Zira zinâ açık bir hayâsızlıktır. Pek kötü bir yoldur.“ 4216
Dinimiz, kalbî duyguların temizliğini gideren, cinsî zaafları çoğaltan ve de zinâ eğilimini arttıran bakışları, azâba uğratacağını bildirerek haram kılmıştır. Zira bütün ahlâk dışı münâsebetler, önce bakışmalarla başlar. Gülümseme, selâmlaşma ve konuşma ile gelişir. Buluşma ile sonuçlanır, sonrası felâket olabilir.
4214] İbn Mâce, h. no: 2899
4215] İbn Mâce, h. no: 2900; et-Tâc, II/329
4216] 17/İsrâ, 32; A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., III/117-128
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1035 -
Zira göz, kalbin ana girişidir. Kalp de bütün organlarımızın yönetim merkezidir. Duyu organlarımızdan, özellikle gözden kalbe şehevî duyguları uyarıcı ve azgınlaştırıcı mesajlar gelirse insan ahlâk dışı bir hayatın ve ilişkilerin arzulusu olur. Çünkü arzulu bakışlar Paeygamberimiz’in ifâdesiyle: “Şeytanın zehirli oklarından bir oktur.“4217 ve kalbe ekilen şehvet tohumlarıdır. Mânevî zinâdır. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.“ 4218
(“Gözler de zinâ eder“ ifâdesi, “gözün harama bakması ile gayr-ı meşrû cinsel ilişki anlamındaki zinâ arasında bir fark yoktur, ha o olmuş, ha ötekisi“ şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette, hem dünyevî ve hem uhrevî cezâ bakımından ikisi arasında büyük bir fark vardır. “Göz zinâsı“, esas zinâya yaklaştırma açısından yasaklanmıştır. Ona izin verilmiş olsa, diğerine kapı açılmış olacaktır. “Göz zinâsı“ tâbiri, gözlerin harama bakışının da çirkin olduğunu ifâde etmek için biraz mübâlağalı, korkutucu, caydırıcı ve mecâzî bir ifâdedir.)
Cinsî arzularla bakmak da bir nevi zinâ olduğu içindir ki, Hz. Peygamber, bizleri âhiret azâbı ile uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Nikâhlısı olmayan bir kadına şehvetle bakan kişinin Kıyâmet Gününde gözlerine erimiş kurşun dökülür.“4219 Şehvetle bakan gözler insan vücudunda Cehenneme açılan gedikler olduğu için Kur’ân-ı Kerim gözlerimizi korumamızı, bakışlarımızla fesâda düşmememizi emretmiştir: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için çok temiz bir davranıştır. Şüphesiz ki Allah, kullarının yapacaklarından hakkıyla haberdardır.“4220 Bu âyet ve izahını yapan hadisler, mü’min erkeklerin nikâh düşebilecek kadınların yüz ve eller dışındaki diğer uzuvlarına bakmalarının yasaklandığını açık olarak ortaya koymaktadır. Şehvetle bakıldığı takdirde şüphesiz yabancı kadınların ellerine ve yüzlerine bakmak da haramdır. Pek tabiîdir ki, şehevî arzuları uyandıran makyajlı yüzlere ve ellere bakmak da böyledir. Bu konuda ana İslâmî düstur şudur: Dinimizin kadınlara örtünmesini emrettiği vücut organlarına bakmak, mü’min erkeklere haramdır.
Bakışları sınırlandırıcı İlâhî ölçüler mü’minlerin kalbinde hayâ duygularını kökleştirmek için olduğundan, yalnız kadınlara bakmak haram kılınmamıştır. Erkeğin erkeğe, kadının kadına şehvetle bakması da haram kılınmıştır. Gözlerin evlenilebilecek kadınlara şehvetle bakmaktan korunması ve bakışların yönlendirilmesi husûsunda Yüce Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bir bakıştan sonra tekrar bakma. Zira birinci bakış (kaçınılması mümkün olamayacağından) senin için helâl ise de ikinci bakış (irâdeyi kullanarak ve arzu duyarak olacağından) senin için helâl değildir.“4221 Peygamberimiz, refâkatinde bulunan ve kadınlara bakan amcası oğlu Fazl’ın bakışlarını elini siper ederek engellemiş; kadınlara arzuyla bakmanın haram olduğunu fiilî sünnetiyle de gösterip bildirmiştir. 4222
Müslüman toplum, bugünkü câhiliye hayatının çirkefliklerinin hemen hiçbirine yer vermeyen bir yapıda olsa da; çarşısında, caddelerinde kadın görülmeyen
4217] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kar’âni’l-Azîm, 3/282
4218] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
4219] Kemal İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 8/98
4220] 24/Nûr, 30
4221] Tirmizî, Edeb 28, h. no: 2778; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2149
4222] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. ve Şerhi, 10/436
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplum demek değildir. Bu itibarla harama bakmayı yasaklayan ölçü, yalnız erkekleri değil, kadınları da içine almaktadır: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar...“4223 Açıkça anlaşıldığı gibi, kadınların karşı cinse arzulu bakışlarla bakmaları da haramdır. Bu nedenle mü’min kadınların erkeklerden kendilerini sakınmaları gerekir.
Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün“ buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!“ deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdiler: “Evet (o a’mâdır, görmüyor), ama siz de mi a’mâsınız? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun).“ 4224
Kur’an ve Sünnet yasalarından açıkça öğrenilmektedir ki, mü’min kadınlar da gözlerini koruyacaktır. Zira arzuyla, şehvetle bakan kadına erkeğin bütün vücudu haramdır. Burada şu husûsu açıklamakta fayda vardır: Kadınlarımız için de cinsî duyguları kamçılayan şartların hâkim olduğu yaşadığımız toplumda mü’min erkeklerin kadınların arzulu bakışlarını çekecek şekilde; vücut organlarını belirtici giysi giyinmeleri de câiz değildir. 4225
Kalpleri hançerleyen, ihlâs nûrunu söndüren, şehvetli bakışlardır. Devrimiz câhiliyye hayatında gerek erkekler ve gerekse kadınlar için gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir. Zira Rabbimizin örtünme emrine itaat etmeyen kadın ve erkeklerin yanısıra, göze hitap eden ve özellikle gençlerde cinsî arzuları azgınlaştıran, hayâ duygularını yaralayan filmler, şehvet saçan resimli ve resimsiz romanlar, hikâyeler, duvar takvimlerinden her türlü ticaret malına kadar yayılan müstehcen resimli reklâmlar, ilânlar, her gün yüzbinlerce basılan ahlâk dışı gazete ve dergiler göz ve kalp fesâdına sebep teşkil eden ahlâk katili araçlar haline gelmiştir. Bütün bunlar arasında yıkıcılığı tarif edilemez boyutlara ulaşan gazete ve dergilerle televizyon özel bir yer işgal etmektedir.
Gözlerimizi, kadın vücudunda mahrem nokta kabul etmeyen giysilere bürülü dişilere karşı korumakla mükellef olduğumuz kadar, hayâ duygularını çatlatan resimlerle, haberler ve yazılarla dolu gazete ve dergilerden de korumakla mükellefiz. Hele hele televizyon, sakınmamız gereken bir ateş çağlayanı olmuştur. Bitmez tükenmez, ar-hayâ tanımaz dizi filmleri ve eğlence programlarıyla insanımızın hayatına giren televizyon, İslâmî inançları, ahlâkî değerleri, İslâmî gelenekleri yakıp eritmektedir. Bizzat kendisine değil de, devrimizdeki kullanım tarzına karşı çıktığımız televizyona ve özellikle inancımıza ve ahlâkımıza zarar verici programlarına direnç göstermeyen, gözlerini ekrandan koruyamayan fertlerin ve âilelerin müslümanca bir hayat sürmelerinin mümkün olmadığını üzülerek ifâde etmek isteriz.
Başta televizyon programları ve vücut organlarını teşhir eden kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç de az değildir. Peygamberimiz
4223] 24/Nûr, 31
4224] Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283
4225] Yusuf el-Kardavî, İslâm’da Helâl ve Haram
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1037 -
bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını koruma altına alan herbir müslümana, Allah, tatlılığını kalbinde duyacağı bir ibâdet yaptırır.“ 4226
Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak Rabbimizin emridir. Bu sebeple ibâdettir ve âhiret saâdetimize sebeptir. Aldığımız ve aldırdığımız ahlâk dışı gazeteler ve dergilerle, sinema ve televizyonda izlediğimiz ve izlettirdiğimiz programlarla haramlara gözlerimizi açarsak sonuçta göreceğimiz, ancak İlâhî azap olacaktır. Haram bakışlardan gözlerini korumayanın cezâsı, suç cinsinden olacak, cehennemden kurtulsa bile cemâlullah’ı gözleriyle seyretme zevkinden mahrum kalacaktır. Haramlara bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak, azâp görmeksizin Cennete giremeyiz. “(Kıyâmet Günü’nde) Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler, Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.“ 4227
Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye, utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda, moda deyimle kamusal alanlarda gencecik kızlar, dekolte kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten: “Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!“
Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan, ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak kullanan fâhişeler... Bununla birlikte, cinsel konuları işleyen ve bu konuda değişik fantezilelere yer veren kitaplar, açık-saçık resimleri neşreden gazete ve dergiler, kanalizasyon çukurundan farksız kanalların televole, yarışma, müzik-eğlence programları, şehveti gıdıklayan ve fuhşa teşvik edici mâhiyetteki dans, bale ve benzeri oyunlar... Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler ve daha neler...
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol etmesi, nefsini zaptederek disiplin altına alması, gerçekten çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır. Hatta bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir. Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis savunması, yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında bayraklar olan kamusal alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar. Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır“ denilerek,
4226] İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
4227] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227; Câmiu’s-Sağîr, I/94; İbn Kesir, Tefsîr, 3/282; A. Rıza Demircan, A.g.e., III/111-116
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu meslek de böylece kutsallaştırılmış oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil, kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski câhiliyye her şeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.
Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey “zaman ve zemin“, “düzen ve çevre“ değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü Kur'an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.
Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de “Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.“ 4228 buyuruyor. Âyet, “zinâ yapmayın“ demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!“ buyuruyor. Öyle ya, şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf (a.s.) değil ki... Nitekim Yusuf (a.s.) bile Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur. Kur'an'da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.“4229 İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm'da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.
“Mü'min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü'min kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet ve nâmuslarını korusunlar.“4230 İslâm, işe harama bakmayı yasaklamaktan başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram bakışlardan sakındırıyor. Hiç kimse “göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime ne?“ diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O'nun rızâsı yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalp bunların herbiri, yaptığından sorumludur.“ 4231
Buhârî ve Müslim'de rivâyet edilen bir hadis-i şerifte “Gözlerin zinâsı, (harama) bakmaktır.“4232 buyrulmuştur. Harama bakmak; zinâya götüren ilk adımdır. Zinâya sebebiyet verdiği için Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunu zinâ olarak ifâde buyurmuştur ki, bu abartılı değerlendirme ile kötülüklere giden yolun bakışlar ile adımı atılmamış olsun. Taberânî'de geçen bir rivâyette şöyle buyrulmaktadır: “(Bakılması haram olan şeye) Bakmak, İblisin oklarından bir oktur. Kim Benim korkumdan
4228] 17/İsrâ, 32
4229] 12/Yusuf, 24
4230] 24/Nûr, 30-31
4231] 17/İsrâ, 36
4232] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1039 -
dolayı onu terk ederse, yerine kalbinde tatlılığı duyacağı bir iman/ibâdet veririm.“4233 Demek ki, harama bakmakla, şeytanın oklarına hedef tahtası oluyor bir insan. Havalar biraz ısınmasın, nice bayan denildiğinde boyan anlayan, sayın denilince soyun anlayan, toplumda kişiliğiyle değil de dişiliğiyle görülmek isteyen kızlar, kadınlar açık yerleri kapalı yerlerinden daha çok şekilde sokağa dökülüyorlar. Sahil kenarları ve plajların daha fecî olduğunu bilmeyen yok. Üstsüzler, altsızlar, yüzsüzler, arsızlar... Kasap vitrininde dizilen koyun ve sığır butları gibi teşhircilikler... “Bütün bunlara rağmen gözü haramdan sakındırmak mümkün mü?“ diyenler olacaktır. Gerçekten zor olsa da imkânsız değildir, elbette mümkündür. Zira Rabbimiz bize imkânsız bir şeyi emretmez. O zerre kadar zulmetmez, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.4234 Eğer İlâhî bir emri yerine getirmek ya da yasaktan kaçınmak zor ise, hiç şüphesiz kazancı da o oranda fazla olacaktır. Ümmetin fesâdı zamanında sünnete sarılana (bin) şehid sevabı verilmesi de bunu gösterir. Caddelerde yürüyüş konusunda da sünnete sarılırsak, gözü korumak çok kolaylaşacaktır. Rasûlullah, ashâbın kendisine zor yetişeceği şekilde hızlı yürürdü. Sadece yürüyeceği alana, önüne bakarak yürürdü. Yürürken kafasını herhangi bir tarafa çevirmez, bir yere bakacak olursa, tümüyle o tarafa dönerek bakardı. O her vesile ile zikreder, Allah’ı hatırından çıkarmazdı. Bu şekilde yürüyerek sünnete sarılırsak, gönlümüz Allah’ı hatırlar, dilimiz Allah’ı zikreder ve Rasûlullah gibi yürür ve gereksiz yere cadde ve sokaklarda gezmeye kalkmaz isek, sorunun çoğu hallolmuş olacaktır. İş icabı bir yere gitmeye kalktığımızda yürümek için kalabalık cadde ve pazarları değil, haramların fazla olmadığı sokakları tercih edersek işimiz kolaylaşacaktır. Bütün bunların yanında elbette ki gözümüze ve gönlümüze hâkim olmaya çalışacağız, zaman zaman haramlarla imtihan olacağız, bu imtihanlarda en az bir üniversite sınavında olanın gayretini gösterirsek başarı kendiliğinden gelecektir. Allah, kendi yolunda gayret sarfeden, haramlara karşı hevâsına karşı mücâdele edenlere yardım edecektir.
İş-güç icabı çarşıya çıktığımızda, göz istemeyerek de olsa harama takılabilir, gayr-ı ihtiyârî bir haramı görebilir. Böyle bir durum için, ansızın göze takılan bakmaktan sorulduğunda, Peygamberimiz buyurdu ki: “Gözünü derhal çevir!“4235; “Bakışı bakışa ekleme. Birincisi senin için (vebal yoktur, ama) ikincisi aleyhinedir.“4236 Kurtubî, der ki: “Birinci bakışa mâni olmak genellikle mümkün değildir. Kişinin kendi isteğiyle olmayacağı gibi, bundan sorumlu da değildir.“ Demek ki, ilk bakış gözün hakkıdır, bunda bir günah yoktur. Ama göz harama ilişir ilişmez derhal gözü ondan çevirmek gerekmektedir. “İlk bakış“ demek, uzun uzun bakmak değil; ilk an demektir. Yanlışlıkla harama değer değmez gözü hemen çevirmektir. Allah’a ve âhiret gününe imanımızdan güç alarak göstereceğimiz korunma gayretiyle gözlerimize hâkim olabiliriz. Çünkü biz ihlâslı ve gayretli olursak Rabbimiz bize yardım ederek bizi güçlendirecektir. Gözden gönle yol vardır. Göz, kalbin dışa açılan penceresidir. Kedinin ciğere baktığı gibi gözü harama bakan insanın ihlâsı, takvâsı büyük çapta zarar görecektir. Göz kanalıyla gönle giren mikropların telâfisi, bu ölümcül mânevî yaraların tedâvîsi hiç de kolay olmayacaktır.
Bazıları da “güzele bakmak sevap“ diyerek, utanmadan yarı çıplak bedenleri
4233] İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
4234] 2/Bakara, 286
4235] Müslim, Âdâb 45, h. no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
4236] Tirmizî, Edeb 28, Ebû Dâvud, Nikâh 44
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seyrediyor. Bu ifâde, haramlara bakmak için kullanılırsa, insanın imanını zedeler. Harama sevap demek insanı iman dairesinden çıkarabilir. Allah’ın yasaklayıp haram kıldığı bir şeye “güzel“ ve “sevap“ demek, ne çirkin bir ifâdedir! İbret almak için bir şeye bakılacaksa, gerçekten “güzel“ olan, tavsiye edilen yerlere ve tavsiye edilen şekilde bakılması gerekmektedir: “(İnsanlar) Devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?“ 4237
Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya çıkan ciddî anormalliklere çözüm bulamamanın ızdırabını yaşıyor. Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, Erkekler ve kızlar, evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta. Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için, akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini 2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor. HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003 yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil, âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık, en çok gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kurtulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek bilinç aşılanmalıdır.
Kapitalizm şeklinde kendini gösteren modern câhiliyye düzeni, kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan sözgelimi araba tekerleğinin reklâmlarına bile kadın bacağını yerleştirmekten çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma sonucunu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze çarpmaktadır. Spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim hayatından tatile basından televizyona, müzikten değişik sanat anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliği öne çıkartılarak kadını sömürmekten ve
4237] 88/Ğâşiye, 17-20; Mustafa Özşimşekler, Beyan, Temmuz 2001
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1041 -
erkekleri tahrik ederek toplumu ifsad etmekten geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece genelevler ya da sosyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa'lar, nice oteller, turistik yerler, plajlar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre âlet edilebiliyor. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler, metres hayatı, çıkmalar, müstehcen filmler, pornografik dergiler, internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü, gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden daha çok olan boyalı basının İslâm'a, tesettüre her fırsatta saldırmasının arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar sözkonusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor. Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı zihniyetin olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, “gay“ ve “travesti“lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne niye vermiyor, anlamak zor değildir.
Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.4238 Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice aile yuvası var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik
4238] 63/Münâfıkun, 8
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmesindedir.
Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah'a ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ ve fuhuştan alıkoyar.4239 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah'a kulluk, ya hevâya kulluk.
“Asıl Kölelik Şehevî Çıplaklıktır“
“Zamanımızda teorik ve hukukî olarak kölelik yoktur. Gizli ve mecazî kölelik ise çoktur. Şirkin ve küfrün köleleri vardır.
Hurafelerin, bâtıl itikadların...
Bozuk ve çarpık ideolojilerin...
Sapık bir hayat sisteminin...
Şehvetin...
Ahlâk dışı azgınlıkların...
Nefsin köleliği...
Paranın köleliği...
Hür Müslüman kadınların tesettüre bürünmeleri gerekir. Bir Müslüman hanım tesettürlü değilse, kendi arzusuyla köleliği/câriyeliği seçmiş demektir.
İslâm düşmanları ve karşıtları “örtünmek esarettir, bir tür köleliktir“ diye yırtınadursunlar, asıl kölelik şehevî açık saçıklıktır.
Niçin?
Genç ve güzel bir hanım, açık saçıksa, yabancı erkeklerin şehevî bakışlarını üzerine çekmiş olur. Böyle bakışlara mâruz kalmak bir cins kölelik değil midir?
Tesettür kadına haysiyet, itibar, güvenlik, asalet, gerçek hürriyet, mânevî asalet kazandırır. Açık saçıklık, seksîlik sadece İslâm’da yasak ve haram değildir. Musevîlikte de, Hristiyanlıkta da tesettür ve iffet emri vardır.
İffet kavramını yürürlükten kaldıran, seks serbestliğini ve azgınlığını yürürlüğe koyan Batı medeniyeti, Musevîlik ve Hristiyanlık bağlarından kopmuş, bazı antik putperest toplumlara benzemiştir.
Şimdi emekli olmuş çağdaş bir kadın profesörün “Tesettür bir tür köleliktir. Hiçbir kadının köleliği istemeye hakkı yoktur“ şeklinde hezeyanlar savurduğunu işitmiştim. Hem agresif, hem de akıl ve mantık dışı bir iddia.
Genç ve güzel bir kadın plaja gidiyor. Bikini mayo ile onca erkeğin arasında denize giriyor. Orada hem güneş banyosu yapıyor, hem de erkeklerin göz zinası banyosu... Şehvetleri galeyan halinde olan delikanlılar kadına ağızlarının suyu akarak bakıyor. Bu hal hürriyet midir, haysiyet midir?
Çıplaklığı, gayr-i meşru seksi savunan çağdaşlar, devletin TC başlıklı “vesikalarla“ yasal fuhuş yaptırmasına niçin karşı çıkmıyorlar?
4239] 29/Ankebût, 45
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1043 -
Benim bir Müslüman olarak açık saçıklığı, seks azgınlıklarını savunmam mümkün müdür?
İslâm düşmanları, kendi dinsizlikleri için en büyük tehdit ve tehlikeyi tesettürde görüyorlar. Kendi açılarından haklılar...
Onlar çıplaklığı medeniyet, tesettürü gericilik ve çağdışılık olarak gösteriyor. Hayır, tam tersine tesettür medeniyettir, çıplaklık ise vahşet, bedeviyet, cahilliktir.
Don giyen hayvan görülmüş müdür?
Tesettür savaşında Müslümanların belini büken, kötü ideolojinin ve vesâyet rejiminin onları kasıtlı olarak uzun zaman ezmiş ve cahil bırakmış olmasıdır.
Tesettür iki zıt cepheden darbe yiyor. Birincisi agresif dinsizler, ikincisi, her şeyin, bu arada tesettürün de canına okuyan, cılkını çıkartan cahil ve istismarcı sahte dindarlar.
Müslümanlar ilim, irfan, kültür, hikmet, sanat konusunda ilerleyip bir gün İslâm düşmanlarının önüne geçtiği zaman kadın ve kızların çok büyük kısmı kendiliklerinden tesettüre girecektir.
Tesettür medeniyettir... Tesettür hürriyettir... Tesettür kadınların haysiyetidir...
Şehevî çıplaklık vahşettir, bedeviliktir, köleliktir.“ 4240
Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Olması Ya da Böyle Algılanması
Kadının toplumdaki konumunu ve hareket alanının kısıtlama yönünde bir gerekçe olarak fitne, kadın evden çıktığında, başta cinsel günahlar olmak üzere erkek ve kadının günaha düşmeleri ve dinî hayatlarının bozulması ihtimali olarak tanımlanmaktadır. İçinde yaşanılan zamanın fitne zamanı olduğu, bu yüzden müslüman kadının evinden çok zarûrî durumlar dışında çıkmaması gerektiği görüşü, kadının İslâm’a hizmetini, cihadını, insanî etkinliklerini eviyle sınırlandırır. Ancak, İslâmî ve insanî hakların; tebliğ, cihad, ilim öğrenme ve öğretme, doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma gibi hak ve sorumlulukların, sûistimal edilebileceği gerekçesiyle ve sınırsız bir zaman için kayıtsız şartsız yürürlükten kaldırılmasını veya yasaklanmasını kabullenmek mümkün değildir ve zaten hayatta bu yaklaşımın somut, kalıcı karşılığını bulmak zordur. Kadının din adına, sosyal felâket ve zararlardan korunması adına veya toplumun salâhı için toplum hayatından yalıtılması sûretiyle salt eve ve ev işlerine uygun bir kişiliğe büründürülmesi; giderek onun Kur’an’ın muhâtap aldığı sorumlu, akleden, düşünen, duyarlılıkları körelmemiş kul olmaktan uzaklaştıracaktır. Bu tür kısıtlamaların, kişide hayata gerçek anlamda ve dolaysız katılım imkânlarını yok edeceği ve psikolojik rahatsızlıklara sebebiyet vereceği de büyük ihtimal dâhilindedir.
Öte yandan, toplumda fesad çıkması muhtemelse, Kur’an buyrukları gözönünde tutularak bu konuda kadın kadar erkeğin de sorumlu tutulması ve hassâsiyet göstermesi beklenmelidir. Fesâda yol açmak elbette her iki kesim için de haramdır. “Kadın şeytanın ağıdır“ şeklinde, Hristiyan meczuplarının
4240] Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söylemlerini, İsrâiliyyatı hatırlatan ifâdelerin ne denli İslâmî olduğu, Kur’anî ifâdelere başvurularak anlaşılabilir. Sözgelimi, yeryüzünde gezerek geçmiş kavimlerin bıraktıklarından ibret alması istenenler, yalnızca Allah’ın erkek kulları değillerdir. Ayrıca Kur’an’da kadının varlığı erkek için, erkeğin varlığı da kadın için bir “iyilik ve hayır“ unsuru olarak nitelenmektedir.
Fitneye yol açacağı varsayılan kadın bütün ömrünü dört duvar arasında geçirse bile günah işlemesi ihtimaline karşı ruhbanlığa, inzivâya başvurma eğilimlerini hatırlatan bu önlem, hele ki iletişimin, telekomünikasyonun günümüzde ulaştığı boyutlar düşünülünce, fitne sorununun çözümü için asla yeterli olmayacaktır (Gerçekte günümüzde televizyon ve video, CD player, insanları eve bağlayan ve kapatan; ancak, seyredilen programların genel niteliğiyle uyutma ve suskunlaştırma araçları haline gelmişlerdir). Hem, insanlık tarihi incelendiğinde kadınların ya bütünüyle toplumdan tecrit edildiği veya istismâra ve yozlaşmaya müsâit bir tarzda topluma “katıldığı“ durumlarda özellikle cinsel kaynaklı fitnenin daha kolay ve müsâit yayılma zemini bulduğu anlaşılmaktadır. Sultanların haremleri, derebeylerin şatoları ve ruhbanların manastırları yüzyıllarca, doğunun ve batının bütün entrika yüklü öykülerinde okunabileceği üzere, dört duvar arasında cinsel ahlâkın ille de güvencede olamayacağının ibret verici örnekleri olmuşlardır.
Hem tesettür de zâten kadının fitneye yol açmadan topluma katılmasını sağlayan bir yol, bir üslûp değil midir? Ve tesettür de, gözleri sakınma yükümlülüğü de, sadece kadınlar için değil; erkekler için de vardır. Yalnız kadınlar değil; erkekler de, toplum içinde veya tek başına, dört duvar arasında ya da sokakta, insanî faâliyetlerini sürdürebilmek, Allah’a ve insanlığa karşı ödevlerini yerine getirebilmek, kendi kendine yeterliliğe sahip olabilmek için dikkatli hareket edebilmelidir. Fitne ihtimaline karşı yaptırımlar, bir insan cinsinin insanlık durumunu ezip geçecek boyutlara uzatılmamalıdır. Zaten Kur’an, insanların nefislerini düzelterek fitneden kaçınmaları için ölçüleri ve yaptırımları belirlemiştir. Kadında İslâmî örtü, cinsel özelliğine bağlı olarak toplum içine gereğince çıkabilişinin ölçüsü olmuştur. Ve zaten örtünün varlığı, kadının toplum içindeki varlığıyla tanımını bulmaktadır. Bir başka ifâdeyle, örtü olgusu zaten özünde toplumsal olanla ilgilidir.
Gerçi İsrâiliyyat kökenli olduğundan kuşku duyulamayacak kimi menkıbelerde ne kadar örtülü olursa olsun, “toplumun selâmeti ve kendisinin de hayrına olacağı üzere“ kadının sokağa çıkmaktan kaçındırılması; mümkün olduğunca da en iç odalara kapatılması öğütlenir. Hicap ve iffet gibi erdemler kadın için, varlığını mümkün olduğunca kamufle edişle, unutturuşla eş anlamlı tutulur. Ve öyle olur ki, olağan ifâdeli sesiyle yabancı bir erkeğin duyabileceği ortamda meramını anlatışı bile fitneye yol açacağı endişesiyle haramdan sayılır. Bu konuda ilginç bir örnek, benzeri bir yaklaşımla, başkalarının yanında erkeğin hanımına adıyla hitap etmesinin günah sayılması, bazı düğün dâvetiyelerine fitneye sebep olmasın diye evlenecek kızın adının yazılmayışıdır.
Gerçi çok zaman kimi müslüman kadınlar da, tarihsel ve toplumsal şartların kendilerini mahkûm kıldığı geri planda bu edilgenleştirilmiş kadın kimliğini iffetli ve takvâlı İslâm kadını olma adına harâretle savunmuşlardır. Kuşkusuz bunun en çok görülen nedenlerinden biri, İslâmî duyarlılıktır; dinin emirlerine
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1045 -
sorgulamadan teslim olmaya sevkeden iman düşüncesidir. Oysa iman, sosyal görevler unutulup sadece bireysel bir endişe halini aldığında yeryüzündeki harekete geçirici ve itici tarihsel mesajı son bulur. Ancak, bu kabulleri hazırlayan daha önemli bir nedenin kadınlardaki bilgi, bilinç yetersizliği ve öğrenip araştırma imkânlarının kıtlığı olduğu da bir gerçektir. 4241
79 Devriminin lideri, bu konuyla ilgili şunları söyler: Kadınlar İslâm toplumunda özgürdürler ve topluma katılmaları önlenemez. Önlenmesi gereken şey ahlâkî fesattır; bu hususta da hem erkek, hem kadın aynı muâmeleye tâbi tutulurlar. Fesad, her iki kesime de haramdır ve İslâm nizamında kadın, erkeğin sahip olduğu tahsil hakkı, çalışma hakkı, mülkiyet hakkı gibi tüm haklara sahiptir. Erkek hangi haklara sahipse kadın da onlara sahiptir. Ama, kimi işler vardır ki, fesâda sürüklemesi ihtimalinden dolayı erkeğe haramdır. Aynı şekilde kimi işler de vardır ki fesâda sürüklediği için kadınlara haramdır. İslâm erkek ve kadının insanî yapısını muhâfaza etmek ve kadının oyuncak haline gelmemesini sağlamak istemiştir. 4242
Bütün bunların yanında, kadının dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer etmesi, erkekleri tahrik edecek veya onların dikkatlerini üzerine çekecek kıyafet, davranış ve tavırlarda bulunmaması gereklidir. Bazı müslüman kadın ve kızların gayri müslim bayanlardan toplum içinde sadece başörtüsüyle ayrıldığı, onun dışında davranış ve hatta giysi yönüyle pek farklı olmadıkları görülen bir vâkıadır. Şuh kahkahalar, yabancı erkekle samimi tavırlar, aşırı serbest hareketler, müslüman bir hanıma yakışmayacak basitlikler içinde toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir kimliksizlik ya da çok kimlilik problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan “çeyrek tesettürlü“ bayanlar da yok değildir. Ama bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
Toplumsallaşma, insanın içinde yaşadığı topluma bir şeyler katabilmesi, sunabilmesi; ya da kendisini geliştirmek için topluma açılabilmesi yönünde sürekli gelişen bir harekettir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun kendisinden beklediği ilkeleri ve değer yargılarını benimseyebilir ve kendi inandığı değer yargılarını topluma anlatmayı ve benimsetmeyi dileyebilir. Hatta kimi zaman bu durum, müslümanların doğruyu bildirip yanlıştan sakındırma ve tebliğ ödevlerinde olduğu gibi “dileme“yi aşarak bir “görev“ haline geline gelir. Bu durumda toplumsallaşma, bireyin inanç ve önerilerini içinde yaşadığı toplumun anlayabileceği uygun dille ifâde edebilme süreci de demektir. Sözgelimi bir müslümanın içinde yaşadığı topluma İslâm dinini anlatmayı dileyişi, o toplumun ayırt edici özelliklerini iyi bilmesine ihtiyaç duyar. Gayri İslâmî veya İslâmî, İslâm’ın bilindiği veya bilinmediği toplumlarda nasıl davranmak, nelere dikkat etmek gerekiyor; müslüman bireyin “toplumsallaşması“ sorunu, bu soruların cevabına da ihtiyaç duyar.
4241] Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 244
4242] Âyetullah Humeyni, İran İslâm Cumh. Ank. Kültürevi'nin 1987 Şubat'ında Kadınlar Günü Broşürü
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diyebiliriz ki toplumsal bir kişilik her durumda, zamanının çoğunu toplumun, toplumsal faâliyetlerin içinde geçiren bir kişilik demek değildir. Yine, zamanının çoğunu evinde veya kapalı bir mekânda geçirmesi, her zaman bireyin toplumsallaşamadığı ve toplum dışı kaldığı, “anti-sosyal“ olduğu anlamına gelmez. Toplumsallaşma övgüsü etrafında yanlış tanımlar ve rol beklentileri, toplumları ve bireyleri mustarip eden problemlerin belli başlı nedenlerinden biri sayılabilir.
Örneğin, modernleşme hedefi yolundaki yaşadığımız ülkede “kadınların toplumsallaşması“, onların zamanlarının çoğunu ev dışında bir işte veya bir dernekte/vakıfta ya da popüler gazetelerin “cemiyet haberleri“ne, magazin sayfalarına konu olan salon faâliyetlerinde geçirmesi şeklinde anlaşılmıştır. Ev kadınlığının aksaklık, anneliğin değersiz bir yatırım sayıldığı bir düzenekte kadınlar “sosyal olmak“, “sosyal kişilik kazanmak“ adına, nereye ve niçin gitmek üzere olursa olsun, anneliği çağrıştıran ev ortamından uzaklaşma çabasına düşmüşlerdir. Oysa geçmiş çağlarda “toplumun hayrına“ denilerek bütünüyle evlerine kapatılıp toplum hayatından soyutlanmaları gibi; “modern çağ“ diye adlandırılan zamanımızda da “toplumun hayrına“ denilip bütünüyle evlerinden kopmaları da, onları fıtratlarına yabancılaştırarak veya fıtratlarıyla savaşmaya sevkederek mutsuz kılmıştır.
İslâmî öğretide kadının toplumsal kişiliğini geliştirip koruma hakları teminat altına alınmıştır. Kur’ân-ı Kerim, hiçbir cinsel ayrım kaydı koymadan, toplumsallaşma sürecinin insan fıtratına yerleştirildiğini ve yaratılışında zâten varolduğunu bildirir. “Ey insanlar, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız, birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvâca en üstün olanınızdır.“4243 Bu âyet-i kerimede, insanların birbirleriyle canlı ilişkilerini teşvik eden bir işleyiş öğütlenmektedir. Renk, dil ve fiziksel özelliklerin farklılığı, bir aşağılama vesilesi değil; zenginlik vesilesidir. Farklılıklar, insanların birbirlerini tanımalarını teşvik eder; kendinde olanla diğerlerine katkıda bulunmaya sevkeder. Böylece fiziksel farklılıklar ve tanışma eylemi, toplumsal hayatı olumlu anlamda motive edebilir. Doğruyu emredip yanlıştan sakındırma ödevi, insanın kendisinden olduğu kadar toplumdan da sorumlulukları somutlaşırken; kadın olsun erkek olsun bütün insanlara (mü’minlere), bulundukları şartların elverdiğince İslâm’a hizmet etmelerinin gereği duyurulur. Dini sevdirmek, güzelleştirmek ve kolaylaştırmak, tebliğci mü’minlerin dikkat etmesi gereken ilkelerdir. Mü’minlerin birbirlerini sevmesi ise, iman’la bağlantılıdır: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamıyla iman etmiş olamazsınız.“ 4244
Kadının toplumsal konumu insanlık tarihi boyunca üç belirgin durum ortaya koymuştur: Bazı dönem ve değerlendirmeler açısından kadın, sadece ev içinde ve ev-çocuk-eş üçgeninde gerekli bir varlıktır. Kimi dönemlerde ise, toplum içinde insanî yetenekleriyle değil de cinsel özelliği itibarıyla ön plana çıkarılan, annelik özelliği gözardı edilerek salt cinselliğiyle, (cinselliğini sunabilişiyle) kabul gören bir varlık sayılmıştır. Üçüncü durumda, toplumsallaşmayı talep eden kadın cinsel kimliğine (fıtratına) yabancılaşmadığı ve cinselliği istismar edilemeyen bir kişilik konumu kazanmaktadır. Bu üç toplumsal konumdan ikisi kadını değersizleştiren
4243] 49/Hucurât, 13
4244] Müslim
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1047 -
ve mutsuz eden sonuçlar vermişken; “orta yol“un tutulduğu son konum, ona saygın bir insanî hüviyet/kişilik kazandırmıştır.
Öte yandan, ilk yaklaşımda kadın neredeyse, ev ortamlarını tamamlayan bir eşya telâkki edilmiştir. Bu durumda kadının insanî yetenekleri körelmekte, irâdesi yok sayılmakta; bunlarla birlikte sorumlu bir kul olarak Allah yolunda ârifâne çalışmalar yapabilme yolları bile tıkanmaktadır. Bu konumda kadın kendi adına ve başkaları adına fikir yürütebilecek; âilenin problemleri için istişâre edilecek biri de değildir. Sürekli evin içinde bulunduğu ve çevresi sınırlı olduğundan, kendisine dışarıdan herhangi bir etkinin erişemediği hesap edildiğinden; evin erkeği için, âile için değerli ve saygın telâkki olunur.
Ancak, ona atfedilen bu saygınlık ve değer, bilincinin dışında gelişen bir şeydir. Bu anlamda kadın elmas ve pırlanta gibi mücevher cinsinden bir eşya mesâbesindedir. Kendi başına hareket edebilme ve katılım gücüne sahip değildir. Toplumla ve dünyayla ilişkilerinde (toplumsallaşma durumunda) önce babası, sonra kocası aracılığıyla gelen bir dolaylılıkla çevrilmiştir. Diyebiliriz ki, ataerkil (eril) nitelikli uzun tarihî dönemler boyunca ve çok yakın zamanlara kadar kadının varoluş durumu, aşağı yukarı böyle bir çerçevede şekillenmiştir.
Kimi tarihî dönemlerde ise kadının “topluma katılım“ veya “özgür olmak“ adına fıtrî özelliklerini gözardı ederek anne ve eş sorumluluklarından uzaklaştığı görülür. Nedenleri ve sonuçlarıyla günümüzde de izlendiği üzere bu durumda kadın genellikle, bireysel ve toplumsal kişiliğine kavuşma adına, tıpkı eski yüzyılların köle pazarlarında (agoralarda) veya sarayların haremlerinde izlendiği gibi; podyumlarda, vitrinlerde ve reklam panolarında salt cinsel bir imajla öne çıkarılarak, cinselliğiyle “pazara sürülerek“ kişiliksizleştirilmiştir. Bu, insan haklarından ve kadın haklarından oldukça çok söz edilen bir dönemde ve moda, sanat, cinsel özgürlük gibi süslü kılıflarla gerçekleştirilen bir kişiliksizleştirme sürecidir.
Avrupa’da kadın hakları hareketlerini de içine alan insan hakları alanındaki girişimlerin, İslâmî öğretinin hayata geçirilen ilkelerinden örnek ve ilham aldığı söylenebilir. Bununla birlikte, neredeyse yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar, müslümanların tarihinde yalnızca İslâm’ın ilk yayılış döneminde kadınlar siyasî, askerî ve kültürel açılardan toplumlarında etkin roller üstlenebilmişlerdir. Sonra bu roller giderek zayıflamaya başlamış; kadının sokağa çıkmasının fitneyi dâvet, toplumu ifsad edeceği; kadınların “şeytanın ağı“ oldukları şeklindeki kanaatin yayılmasıyla da giderek anılmaz olmuştur. Bu kötü kanaat, öylesine dinden bilinmiştir ki, günümüzde de müslümanlar arasında kadının toplum içindeki rolü, İslâmî harekete katılımı etrafındaki tartışma ve yaklaşımlar, Asr-ı Saâdetten günümüze çeşitlenerek gelen “kadın ve fitne“ arasında irtibat kuran iddiâ ve kabullerden bağımsız olamamaktadır. 4245
Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinde erkeğin bulunduğu ortamlarda kadının sosyal hayata katılımını onaylayan üç yüzden fazla hadis vardır. Bu sahih hadis-i şeriflerden açıkça anlaşıldığına göre Peygamberimizin devrinde;
Müslüman kadın, Rasûlullah’ın mescidinde cemaate katılır, yatsı ve sabah namazı kılardı.
4245] Cihan Aktaş, a.g.m., s. 242-243
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslüman kadın, Cuma namazına gider ve Rasûlullah’ın dilinden Kaf sûresini ezberlerdi.
Müslüman kadın, küsuf namazına katılır, uzun süre Rasûlullah ile beraber olurdu.
Müslüman kadın, Ramazanın son on gününde Rasûlullah’ın mescidinde itikâfa girerdi.
Müslüman kadın, mescidde itikâfta bulunan kocasını ziyâret ederdi.
Müslüman kadın, Rasûlullah’ın müezzini tarafından duyurulan çağrıya icâbet edip mescidde yapılan genel toplantıya katılırdı.
Müslüman kadın, erkekler mescidde kadınlardan daha fazla olduğundan, kadınlar için özel eğitim yapılmasını istemiştir.
Müslüman kadın, bizzat Rasûlullah’a giderek özel ve genel konularda O’na soru sorardı.
Müslüman kadın, erkeklere iyiliği emreder, onları kötülüklerden sakındırırdı.
Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber ziyâfetlere katılır ve onlara da yemek ikram edilirdi.
Müslüman kadın, kocasıyla beraber gelen misâfirin sofrasına oturup akşam yemeği yerdi.
Müslüman kadın, düğün yemeğinde erkek misâfirlere hizmet eder ve Rasûlullah’a güzel içecekler ikram ederdi.
Müslüman kadın, evini ilk muhâcir müslümanlara açmıştır.
Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber savaşlara katılır, su dağıtır, yaralıları tedâvi eder, ölü ve yaralıları Medine’ye taşırdı.
Müslüman kadın, meselâ Ümmü Haram, ilk deniz savaşlarında şehid olması için Rasûlullah’ın duâ etmesini ister, Rasûlullah da onun için duâ ederdi.
Müslüman kadın, Rasûlullah’la beraber bayram namazını kılar, Rasûlullah bayram hutbesinden sonra özellikle kadınlara öğüt verirdi.
Rasûlullah, müslüman kadına, -genç olsun, küçük olsun, örtülü olduktan sonra farketmez- bayram namazına gelmelerini emreder; iyiliğe, müslümanlara duâ etmeye çağırırdı.
Rasûlullah, müslüman kadına, -isterse hayızlı olsun- bayram günü namazgâha gelmelerini, cemaatle beraber duâ etmelerini emretmiştir.
Kadınların sosyal hayata katılımıyla ilgili Kur’an, sünnet ve asr-ı saâdetteki uygulamalardan yola çıkarak İslâm’ın ilkelerini şu maddeler halinde özetleyebiliriz:
a- Evde, perde arkasında durmak, yalnızca Rasûlullah’ın hanımlarına mahsustu. “...Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin...“4246 Diğer sahâbe hanımları bu konuda mü’minlerin annelerine uyma
4246] 33/Ahzâb, 53
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1049 -
gereği duymamışlardır.
b- Asr-ı saâdetteki kadınlar, sosyal hayata iştirak eder, özel ve genel birçok konularda erkeklerle karşılıklı münâsebetler kurarlardı. Amaç, aktif yeni hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek ve kadın-erkek müslümanların işlerini kolaylaştırmaktır.
c- İslâm, kadına bu katılımı sağlarken, yüce ahlâk kurallarından başka bir şeyle sınırlandırmamıştır. Zaten bu kurallar da her durumda korunmuş ve ortadan kaldırılması mümkün olmayan kurallardır.
d- Risâlet çağında müslüman kadın, ihtiyaca ve hayat şartlarına göre toplumsal faâliyetlere, siyaset ve meslekî çalışmalara katılmıştır. Toplumsal faâliyet alanında; müslüman kadın pek çok hizmet vermiştir; kültür ve eğitim, birr/iyilik ve toplumsal hizmet vb. konularında kadın erkekten geri kalmamıştır. Müslüman kadın, siyasî işleyişe, statükonun ve toplumun bâtıl inancına karşı çıkabiliyordu. Bu uğurda zorluklarla ve işkenceyle karşılaşınca inancı uğruna hicret edebiliyordu. Ayrıca müslüman kadın, bazı siyâsî istişârelere katılabiliyor, kimi zaman da siyâsî muhâlefete iştirak edebiliyordu. Meslekî alanda ise; hemşirelik, temizlik ve ev işleri gibi sahalarda çalışıyordu. Bu çalışmaları iki şeyi gerçekleştirmesine yardımcı oluyordu: 1) Fakirlik ve güçsüzlük durumunda kendisine ve âilesine temiz bir hayat sunmak, 2) Kazandığını tasadduk edip Allah yolunda harcayarak kendisine yüce bir konum ve fazîlet kazandırmak.
e- Aktif siyâsî, sosyal ve meslekî sahalardaki katılım, çağımızda yeni sosyal oluşumları zorunlu kılıyorsa, şeriatın ilke ve kuralları bu oluşumları daha ciddî değerlendirmektedir. Her çağda bu ihtiyaçlara din cevap vermektedir.
f- Toplumsal hayata katılımın en önemli sonucu kadının anlayışının gelişmesi ve en üstün olgunluk düzeyine ulaşarak pek çok faydalı işler yapmasına imkân tanımasıdır. 4247
Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
Kadının toplumsal hayata katılmasının ve bunun gereği olarak erkeklerle görüşmesinin İslâmî âdâbını, Kur’an ve Sünnet belirlemiştir. Din, âdâbın, terbiyenin zirvesidir. O edepleri, ahlâkı ve nâmusu korur, iyi ve faydalı hayatın akışını durdurmaz, münkerden uzaklaştırır, iyi ve güzele yöneltir, kötü eğilimleri terbiye eder, kadın ve erkeği eşit olarak huzura kavuşturur. Böylece farklı cinse karşı küçük düşürücü, saygınlığı giderici, aşırı duygusal davranıcı hareketler olmaz. Gerek elbise, gerek konuşma, gerekse bazı zorluklara sebep olan hareketler konusunda olsun müslüman hanımın, erkeğe oranla bağları daha fazladır. Kadın bunlara, erkeklerle görüşmeyi zorunlu kılan meşrû ihtiyaçlarını ve hayatî maslahatlarını gerçekleştirmek için tahammül eder. Bu tür ihtiyaç ve maslahatlar artarak görüşme de artabilir, ihtiyaç ve maslahatlar azalarak görüşme de azalabilir. Şâriin/Kanun koyucunun çizdiği edepleri sunmadan önce o âdâbı gerçekleştirmeye yardım eden bazı temel faktörleri başlıklar halinde hatırlatalım:
a- Terbiye ve yönlendirmeye önem verme,
4247] Abdülhalim Ebû Şakka, Tahrîru'l-Mer'e, Kadın ve Aile Ansiklopedisi, Denge Y., c. 1, s. 30, 50
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- İffeti korumak için erken evlenme,
c- İyi kontrol etmekle birlikte, küçük yaşta belirli ölçüde topluma katılma ve görüşmeyi kolaylaştırma.
A- Kadın ve Erkek Arasındaki Müşterek Edepler:
1) Görüşme ortamının ciddî olması: “Güzel (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin.“4248 Âyet, konuşma konusunun, münkeri içermemesi, iyilik sınırları içerisinde olması gerektiğini işaret ediyor. Kadın ve erkekler arasındaki ciddiyet; güzel söz söylemedir. Oyun ve eğlence havası, gereksiz şakalar, cıvık kahkahalar, aşırı serbest tavırlar, kadınsı işve ve cilveler ise, münkerdir ve nâmahrem olan kadın-erkeğin karşılıklı görüşme ve ilişkilerinde yasaktır. Töhmet altında bulunulacak, eğlence yerleri ve gayr-i İslâmî ortamlar veya gayr-i ciddî konu ve yaklaşımlar içinde olmamalı. Başka insanların gördüğünde ahlâkî olarak yadırgayacağı veya ahlâksız bazı şeylerden şüpheleneceği durumlardan uzak olunmalıdır.
2) Gözü çevirme: “Mü’min erkeklere söyle: Bakışlarını çevirsinler, gözlerini (harama) dikmesinler, nâmuslarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar, bazı bakışlarını çevirsinler, nâmuslarını korusunlar...“4249 Gözü çevirmenin anlamı; fitne korkusu yüzünden uzun uzadıya bakmaya engel olma, demektir. Âyette geçen “min -den-“ edâtı, “teb’îz“ içindir; her bakış değil, bakışların bazısı yasaktır; fitneden korkulduğu zaman kadına bakmanın haram olduğu hususunda ihtilâf yoktur. Fitne durumunda gözü ondan çevirmek gerekir. Âyet, mutlak anlamda, yani şehvet duygusundan uzak olarak gözü çevirmenin gerektiğini ifâde etmez. Kadının el ve yüzüne kötü niyet ve şüphe olmaksızın bakmak câizdir. Şehvetle bakmaya gelince; elbisenin üstünden bile şehvetle düşünmek haramdır, kaldı ki açık yüze bu şekilde bakmak! Bazı âlimler de, âyette bazı bakışların çevrilmesinin emredildiğini, ancak kadının yüzünün bunun dışında olduğunu belirtirler.
Allah Teâlâ, bir başka âyette de şöyle buyurur: “Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.“4250; Câbir bin Abdullah’dan: “Rasûlullah (s.a.s.)’a ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını hemen çevir!“ buyurdu.“4251; Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.“4252; “Hiç şüphesiz Allah, Âdemoğluna yaptığı zinâdan payına düşeni yazmıştır. Gözün zinâsı bakmaktır, dilin zinâsı konuşmaktır. Nefis arzular ve şehvet duyar. Tenâsül uzvu da bunu ya doğrular ya da yalanlar.“4253 Bu hadis, şehvetle bakmanın haram olduğu hususunda açıktır. Bunun için, “nefis arzular ve şehvet duyar“ buyruldu. Bunun anlamı, şehvetsiz olduğu zaman günah değildir, demektir.
Rasûlullah (s.a.s.) Kurban günü Fadl’ı bineğinin arkasına bindirdi. Fadl, yakışıklı bir gençti. Rasûlullah, insanların kendisine fetvâ sormaları için durdu.
4248] 33/Ahzâb, 32
4249] 24/Nûr, 30-31
4250] 40/Mü’min, 19
4251] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
4252] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44
4253] Buhârî, 14/305; Müslim, 8/52
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1051 -
Hes’am kabilesinden güzel bir hanım gelerek Rasûlullah’a fetvâ sormaya başladı. Kızın güzelliği Fadl’ın hoşuna giderek ona bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber, Fadl’ın çenesine tutarak öbür tarafa çevirdi ve genç kadının yüzüne bakmasına engel oldu.4254 Hâfız İbn Hacer diyor ki: “İbn Battal şöyle diyor: “Hadiste fitneden korkulduğu zaman yüzü çevirme emri vardır. Bunun gereğine göre, fitneden emin olunursa yasak değildir. Bunu Rasûlullah’ın Fadl’a yaptığı şey de te'kid ediyor. Fadl, hoşuna giderek genç kıza iyice baktığında Rasûlullah fitneden korkup onun yüzünü çevirmiştir. Çünkü erkeklerin tabiatında kadınlara karşı meyil vardır.“ 4255
Âişe’den (r.a.): “... Bayram günü önden gelen insanlar, savaşçılık (savaş oyunları cinsinden folklorik oyun) oynuyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Bakmak ister misin?“ dedi. Ben de: ‘Evet’ dedim. Beni arkasına alarak seyrettirdi...“4256 Dolayısıyla kadının erkeğe -gösteri yapmakta, oyun oynamakta olsa bile- bakması câizdir. Özet olarak; görüşmenin bir neticesi olarak, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri görebilir. Birbirlerine makul ve meşrû ölçüler içinde bakabilirler. Her iki taraf da, gözlerini harama bakmaktan sakındırdıkları ve şehvetten uzak oldukları sürece bunda bir sakınca yoktur. Kur’an’ın ve Sünnetin emretmediği peçe, eğer olması gerekiyorsa, kadınların yüzünde değil; erkeğin gözünde olmalıdır.
3) Genel olarak tokalaşmaktan kaçınma: Allah, kadın ve erkek olarak gözleri harama bakmaktan çevirmemizi emretmiştir.4257 Çünkü harama bakma insanı şehvete götürür. Tokalaşma ise bakmaktan daha fazla insanı şehvete götürür. İbn Mes’ud (r.a.)’dan: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek bir kadını öptüğünü ya da eliyle dokunduğunu (onu okşadığını) söyledi. Sanki bağışlanması için gereken keffâreti soruyordu. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın saatlerde namaz kıl; çünkü hasenât/iyilikler, seyyiâtı/kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.“4258 Ma’kul bin Yesâr’dan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Sizden birinin başına demirden büyük bir iğnenin batırılması, kendisine helâl olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.“4259 Hz. Âişe (r.a.) “Andolsun ki Rasûlullah kadınlardan bey’at alırken kesinlikle elini bir kadına dokundurmadı“ diyor. 4260
Enes bin Mâlik’den: “Rasûlullah (s.a.s.) Ümmü Haram binti Milhan’ın yanına giriyordu. O Rasûlullah’a ikram ediyordu. Ümmü Haram, Ubâde bin Sâmit’in nikâhı altındaydı. Rasûlullah’a yemek yediriyor ve başını temizliyordu.“4261 Yine Enes bin Mâlik’den: “Medine’li câriyelerden biri, Rasûlullah’ın elinden tutarak istediği yere onu götürünceye kadar elini bırakmıyordu.“4262; İbn Mâce. Ebû Râfi’nin hanımı Selmâ’dan rivâyetle: “Rasûlullah’a hizmet ediyordum. Onun bir yarası olduğu zaman, bana üzerine kına koymamı emredinceye kadar yarası iyi
4254] Buhârî, 13/245; Müslim, 4/101
4255] Fethu’l-Bârî, 13/245
4256] Buhârî, 2/95
4257] 24/Nûr, 30, 31
4258] 11/Hûd, 14 (Müslim, 8/102)
4259] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4921
4260] Buhârî, 10/261; Müslim, 6/29
4261] Buhârî, 6/350; Müslim, 6/49
4262] Buhârî, 13/102
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmazdı.“4263 Abdullah bin Muhammed bin Abdullah bin Abdullah bin Zeyd, kadınlarından birinin şöyle dediğini rivâyet ediyor: “Rasûlullah yanıma geldiğinde, sol elimle yiyordum. Ben fakir bir kadındım. Rasûlullah elime vurarak lokmamı düşürdü ve bana: “Sol elinle yeme, Allah sana sağ elini vermiştir“ buyurdu. Böylece sağ elimle yemeğe başladım. Bundan sonra asla sol elimle yemedim.“ 4264
Rasûlullah’ın bey’at esnâsında kadınlarla musâfaha etmemesiyle, bazı zamanlarda herhangi bir kadına dokunması olaylarını birleştirebiliriz. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, dokunma biçimlerinden biri olan ve özel bir anlam ifâde eden tokalaşmadan kaçınmıştır. Gerek kadın veya erkeklerle karşılaştığında, gerek selâmlaşma, duâ ve yakınlaşma için onun mübârek vücuduna dokunma isteği ve İslâm üzere bey’at etme durumlarında Rasûlullah kadınlarla tokalaşmaktan kaçınmıştır. Bu durumlarda Rasûlullah’ın tokalaşmaktan kaçınması, başka durumlardaki dokunma biçimlerinden uzak kaldığı anlamına gelmez. Çünkü diğer durumlarda Rasûlullah (s.a.s.) bir yönden pek nâdir olan fıtrî ihtiyaçlarını gidermek için bunu yapıyordu, diğer bir yönden ise o, kadınların fitnesinden emindi. Yani Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, genel olarak kadınların fitnesinden emin olmadığı gibi tokalaşmak için de ciddî bir gerekçe görmüyordu. İkinci durumda ise, gerekli sebeplerden dolayı bunu uygun görüyordu. Buna şu da eklenebilir: Rasûlullah’ın biat alırken kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması, bu meselenin kesin olarak haram olduğu anlamına gelmez. Nitekim, vârid olan deliller bu durumun Rasûlullah’a özel olduğunu ifâde ediyor: “Ben kadınlarla tokalaşmam!“4265 hadisinde kullanılan zamir, sadece Rasûlullah’a âittir.
Özet olarak: Rasûlullah’ın (s.a.s.) kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması; ümmetine öğretmek ve kanun olarak koymak için sedd-i zerâi bâbında çoğu durumlarda bunu kerih görmesi anlamındadır. “Sedd-i zerâi kesin değil; daha evlâdır“ diyen usûlcülerin görüşü de bunu te’kid etmektedir. Biz de çoğu zaman tokalaşma ve dokunmadan kaçındığımızda; fitne ortadan kalkıp uygun bir gerekçe olduğu zaman da buna müsâmaha gösterdiğimizde Rasûlullah’a en güzel şekilde uyanlardan olacağımız kanısındayız. Böyle olduğu takdirde tokalaşma müslümanlar arasında karşılıklı iyi duygu alışverişine ve ilişki kurulmasına vesile olur. Nitekim akrabalar, yakın arkadaşlar arasındaki tâziyelerde, yolculuklarda, misâfirliklerde ve güzel bir işe teşvik etme durumları gibi özel münâsebetlerde yapılan tokalaşmalar bu türdendir. Fakat biz, günümüz toplumunda karşılıklı münâsebetlerde kadın ve erkek arasında tokalaşma yaygın olduğundan, bir açıdan zorluğu kaldırmak, diğer bir açıdan ise haram oluşuna dair kesin bir hükmün bulunmayışını gözönünde bulundurarak hükmü kolaylaştırmak zorunda kalıyoruz. Buna rağmen, gerekmediği müddetçe kadın erkek birbiriyle tokalaşmaktan kaçınırsa daha ihtiyatlı ve takvâya daha uygun olur.
4) Kadın ve erkek arasını ayırma ve karışmaktan kaçınma: Ümmü Seleme’den (r.a.) rivâyette: “Rasûlullah (s.a.s.) namazda selâm verdiği zaman, kadınların kalkıp gitmeleri için bir süre kalkmadan bekliyordu.“ İbn Şihab diyor ki: “Rasûlullah’ın beklemesi topluluğun kadınları görmeden ayrılmaları içindir sanıyorum.“4266 Bu
4263] Mecmeu’z-Zevâid 5/95
4264] Mecmeu’z-Zevâid 5/26
4265] Mecmeu’z-Zevâid 8/266
4266] Buhârî, 2/467
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1053 -
anlamı Rasûlullah’ın “Şu kapıyı kadınlara bıraksak...“4267 sözü de te’yid etmektedir. Yine bir rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) mescidden çıkınca erkeklerle kadınlar yolda birbirine karıştılar. Bunun üzerine Rasûlullah kadınlara şöyle buyurdu: “Geç çıksanız yahut o yolun hakkını verseniz, yolun kenarında yürüseniz!“ 4268
Kadınların yolda karışıklıktan kaçındıkları gibi, kamuya âit yerlerde de karışılıktan kaçınmaları gerekir. Bu mescidlerde olduğu gibi, diğer yerlerde de sadece arka tarafların kadınlara âit olduğu anlamına gelmez. Kadınların arka saflarda yer almaları, gerek mescidde olsun, gerekse kocası ve mahremleriyle beraber yabancıların bulunduğu evlerde olsun namaza âit özel bir durumdur. Fakat namazın dışında uyulması gereken âdâp, erkeklerle kadınların arasının ayrılması ve karışıklığın önlenmesidir. Bu oturma yerlerinde yer ayırarak ya da iş yerlerinde karışıklığı önleyerek düzenleme yapılarak sağlanabilir. 4269
5) Halvetten kaçınma (Kapalı bir yerde yabancı bir erkekle yabancı bir kadının töhmet altında bulunacak şekilde yalnız kalmaları): İbn Abbas (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!“ 4270
Aşağıdakiler, yasak olan halvet kavramının dışında kalır:
a- İnsanların huzurunda olan halvet: Enes bin Mâlik’den (r.a.): “Ensardan bir kadın Rasûlullah’a geldi ve Rasûlullah onunla başbaşa kalarak: “Allah’a yemin olsun ki, sizler bana insanların en sevimlilerisiniz“ buyurdu.“4271; “Yabancı bir kadınla gizli görüşme, fitneden emin olunduğu sürece dini zedelemez.“ 4272
b- İki ya da üç erkeğin bir kadınla halvet etmesi: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.“4273 İmam Nevevî diyor ki: “Bu hadisin zâhiri, iki ya da üç erkeğin, yabancı bir kadınla halvet edebileceğinin câiz olduğunu gösteriyor. Bu hadis, iyilikleri, mürüvvetleri ya da başka sebeplerden dolayı zinâ üzerine ittifak etmeleri oldukça uzak olan bir cemaate te’vil edilir.“
4267] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 5134
4268] Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, hadis no: 856
4269] Sözgelimi kalabalık bir ortamda kadın-erkek birbirine değmeden yürünemeyecek şekildeki semt pazarlarına alışveriş amaçlı da olsa gitmenin câiz olduğunu söylemek çok zordur. Ancak, pazarların tenha saatlerinde ve de çok dikkat ederek ihtiyaç karşılanabilir. Bu yasağın sadece müslüman kadın için değil; elbette müslüman erkek için de geçerli olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mıdır? Aynı sakıncayı büyük şehirlerdeki kalabalık dolmuş ve otobüslerde özellikle ayakta yolculuk için de çoğu zamanki uygulamadan yola çıkılarak söylemek mümkündür. Düğün salonlarında, özellikle düğün ve benzeri dâvetlerde kadın-erkek karışık oturmanın câiz olduğunu iddiâ etmek de pek mümkün değildir. Ama İslâmî eğitim gibi ciddî amaçlar için, tesettür ve karşılıklı edeplere riâyet şartıyla, başka uygun alternatif yoksa kadın-erkek aynı salonu paylaşmanın haram olduğunu iddiâ etmek delillendirilmesi zor bir çıkarım olmakla birlikte; mevcut düzen ve çevre şartları açısından insanımızı sosyal açılım ve toplumsal nimetlerden mahrum etmenin vebâlini de gerektirecektir. İdeal olanla reel olanı, takvâ ile ruhsat ve fetvâyı karıştırmamak; en iyi yok diye elde edilebilecek iyiliklerden de uzak olmamak, bir şeyin tümüne sahip olunamıyorsa bir kısmından olsun mahrum olmamak gibi meşrû ve ma’kul yaklaşımları ihmal etmemeliyiz diye düşünüyorum.
4270] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
4271] Buhârî, 11/246; Müslim, 7/174
4272] Fethu’l-Bârî, 11/246-247
4273] Müslim, 7/8
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c- Bir erkeğin kadınlar topluluğuyla halvet etmesi: Yasak olan halvet, bir erkeğin bir kadınla halvet etmesidir. Ancak, erkeklerin veya kadınların birden çok olmasıyla bu yasak kalkar.
6) Kocası yanında olan kadının yanına girerken kocasından izin almak gereklidir: “Kocası evde olduğu halde, kocasının izni olmadan kadının evine birisini alması câiz değildir.“4274 Amr bin Âs, bir ihtiyaçtan dolayı Ali bin Ebî Tâlib’in evine gitti ve Ali’yi evde bulamadı. Ali (r.a.) geldiğinde ona şöyle dedi: “Bir ihtiyacın varsa, hanıma bildirseydin ya!“ Amr da: “Kocaların izni olmadan hanımların yanına girmekten men olunduk“ dedi.4275 Bununla birlikte, ihtiyaç duyulduğu zaman, koca evde olmasa da kadınla görüşmek için mutlaka kocasının izni alınmasına gerek yoktur: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.“4276
7) Tekrarlanan uzun görüşmelerden kaçınmak: Bu tür görüşmelerin örnekleri, akrabalar ve arkadaşlar arasındaki karşılıklı ziyaretleşmeler ve bu ziyaretlerin uzun saatler sürmesidir. Yine bu tür görüşmelerin örnekleri, kadın ve erkekleri uzun süre iş icabı aynı yerde tutan günlük meslekî çalışmalar, eğitim amaçlı kurslar, çalışmalar ve derslerdir.
Bu âdâp hakkında nass bulunmasa da, fitneye fırsat verilmemesi için uygulanması gerekir. Çünkü bu tür görüşmeler, hareketteki vakar, konuşmalarda ciddiyetin devamı ve gözü harama bakmaktan çevirme gibi birçok âdâbın gerçekleştirilmesini zorlaştırır. Bu, görüşme esnâsında sürekli kadın ve erkeğin bulundurması gereken ciddiyet ve çekingenlik derecesini çoğu zaman zayıflatır. Bu sedd-i zerâî sebebiyle, bu tür uzun ve sık görüşmelerden kaçınılması gerektiği görüşündeyiz. Ancak, yapılan iş karşılıklı görüşmeyi sürekli zorunlu kılıyorsa, sakıncasıyla birlikte, ihtiyaç duyulduğu sürece ve fitneden korunma gayretiyle birlikte bu yapılabilir. Genellikle akıl ve kalbi meşgul eden ciddî çalışmalar vakarı korumaya yardımcı olur. 4277
8) Şüpheli yerlerden kaçınma: Kadınların şüpheli yerlerde erkeklerle bir araya gelmekten kaçınması gerekir. Bilinen misâfirler ve uzak da olsa güvenilir akrabâ ve samimi dostlar gibi güvenilir kişilerle görüşmede bir sakınca yoktur. “Sana şüpheli geleni, şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni al.“4278 Abdurrahman bin Avf şöyle dedi: “Biz kadınlarımızın yanında olmuyoruz ve misâfirlerimiz oluyor. Rasûlullah (s.a.s.): “Onlara bir zorluk yoktur“ buyurdu. 4279
9) Açık ve gizli günahtan kaçınma: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “...Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın...“4280; “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezâsını mutlaka çekeceklerdir.“4281 Konumuzla ilgili açık
4274] Müslim, 3/91; Buhârî, 11/206
4275] Silsiletü’l-Ehâdîsisi’s-Sahîha, hadis no: 652
4276] Müslim, 7/8
4277] Ama, ciddî olmayan konular, samimî ve sıcak davranışlar, şakalar ve eğlenceli konuşmalar da şeytanın araya girmesine ve konunun istismar edilip cevaz sınırlarının aşılmasına sebep olur.
4278] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 3372
4279] Fethu’l-Bârî, 10/264
4280] 6/En’âm, 151
4281] 6/En’âm, 120
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1055 -
olan günah; görüşme âdâbındaki hatalardır. Gizli olan günah ise; haram olan bir şeyi arzulama, ondan yararlanma ve bunu daha da ileri götürmedir.
B- Kadınlara Âit Edepler:
1) Mütevâzi giysi: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...“4282; “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler)...“4283; “Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar... Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır.“ 4284
Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle sordum: ‘Bizden birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın“ buyurdu. 4285
Erkeklerin dikkatini çekecek şekilde çok câzip, örtülü olduğu halde vücut hatlarını belli edecek şekilde dar veya ince/şeffaf olan giysiler veya zâhiren tesettüre uygun gözüktüğü halde, iffetli ve olgun bir müslüman hanıma yakışmayacak şekilde “çeyrek tesettür“ veya tesettür defilesindeki manken görünümlü giysi ve tavırlardan uzak olmak gerekir. Ayrıca, her çeşit makyajdan uzak bir doğallık şarttır.
2) Güzel kokudan (parfümden) kaçınma: “Bir kadın, güzel koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.“ 4286
3) Konuşurken ciddî olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır...“ 4287
4) Hareketlerde ağırbaşlı olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).“4288 Peygamberimiz’den de (s.a.s.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardı. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar; dikkatleri çekmek için salınarak yürüyen, kırıtan ve başlarını deve hörgüçleri gibi yapan kadınlar! Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki
4282] 24/Nûr, 31
4283] 33/Ahzâb, 33
4284] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
4285] Buhârî, 1/439; Müslim, 3/2
4286] Ebû Dâvud, hadis no: 351
4287] 33/Ahzâb, 32
4288] 24/Nûr, 31
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır.“ 4289
Bazı müşterek görüşme âdâbı kaybolduğunda ne yapılmalıdır? Daha önce ifâde edilen görüşme edeplerine müslüman erkek ve kadının önem vermesi ve bunlara bağlı kalması gerekir. Fakat herhangi bir yerde bu âdabın tamamı ya da bir kısmı kaybolduğu zaman yapılması gereken davranış ne olmalıdır?
Edeplerin kaybolduğu ölçüde bozulma olur; görüşme ve bir araya gelmelerde müslüman erkek ve kadının duyacakları rahatsızlık olur, günahlara kapı açılır, şeytana dâvetiye çıkarılabilir. Bazı edeplerin kaybolması durumunda müslümanın, mevcut maslahatı ve muhtemel bozulmayı kıyaslayarak, hangisi daha ağır basıyorsa ona göre hareket etmesi gerekir. Bu konuda ölçü, nefis ve hevâ, çevre ve özgürlük anlayışı değil; İlâhî sınırlar ve takvâ bilinci, hayırda yardımlaşma olmalıdır.
Görüşme ortamından ve sosyal ilişkilerden kaçınmak, müslümana çeşitli zorluklar getiriyorsa, müslüman erkek ve kadının zorluğu kaldıracak şekilde, zarûret miktarı mevcut durumu kabul etmesi, kesin haram olan sınırlara geçmemek şartıyla kolaylığı ve ruhsatı tercih etmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah dinden sizin üzerinize bir zorluk kılmadı.“ 4290
Müslüman kadın veya erkeğin bir sosyal ortamda bulunması, hayra götürüyor veya şerden uzaklaştırıyorsa, Allah’a tevekkül ederek orada bulunmaları, bazı yanlışları düzeltmek için çaba göstermeleri gerekir.
Bazı müslümanlarda, cehâlet veya zarûretten dolayı bazen görüşme âdâbına aykırı davranma olabilir. Mü’minlerin kardeşleri hakkında dikkatli olmaları, Allah’tan sakınmaları, dillerini kötü sözlerden korumaları ve asılsız iftiradan uzak durmaları gerekir. Bu hususta ifk hâdisesi bir ibrettir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyuruyor: “Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur. Onu duyduğunuzda: ‘Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz, hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır’ demeli değil miydiniz?“4291 Rasûlullah da: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, kendisine günah olarak yeter.“4292 buyurmaktadır.
Asılsız zinâ iftirası, kişinin kendi istek ve arzularına uyarak insanları suçlamasıdır. Bu da bazı müslümanların görüşme âdâbına riâyet etmemelerinden
4289] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128; Müslüman bayan, erkeklerin bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Bırakın kahkahayı, aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar, kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslüman insanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman kadının bu ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması, hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.
4290] 22/Hacc, 78
4291] 24/Nûr, 15-16
4292] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4358
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1057 -
kaynaklanır. Çoğu zaman yapılması gereken, zâhire bakmakla yetinip görüşme âdâbına riâyet etmeyenlere itibar etmemek ve onları şer’î âdâba sarılmaya çağırmaktır. Allah gizli olanları en iyi bilendir. Aynı zamanda, hata yapmakta olan müslümanları kendilerini düzeltmeleri ve ellerinden geldiği kadar töhmetli yerlerden uzak durmaları konusunda uyarıyoruz. 4293
Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
Kadının sosyal hayatta yer almasına İslâm izin verir, hatta sadece izin vermekle kalmaz, kadın-erkek müslümanların görevi kabul ederken haremlik-selâmlığın dinde yeri olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haremlik-selâmlık uygulaması, Emevîlerle birlikte İslâmî hilâfetten uzaklaşılıp krallık ve saray hayatına geçişle birlikte birçok konuda olduğu gibi, komşu ülke Bizans'tan adapte edilerek alınmış bir uygulamadır. Asr-ı Saâdette kesinlikle böyle bir uygulama yoktur. Hiçbir âyet ve hadis-i şerifle de kadının sosyal hayattan kopması demek olan haremlik-selâmlık emir veya tavsiye edilmemiştir. Tam tersine; kadının sosyal hayatta erkeklerle beraber yer aldığı hususlarla ilgili yüzlerce hadis Buhârî ve Müslim'de yer almaktadır.
Seyyid Kutub, bu uygulamanın İslâm'a Osmanlı Türkleri tarafından sokulduğunu söyler. “Bir kuşku daha var: Bu da İslâm'ın ruhuna tamamen yabancı olduğu halde, sonradan ona bulaştırılmış olan harem meselesidir. Haremlik ve selâmlık kelimeleri Türkçe olup haremin İslâm'a ne zaman girdiğini açıkça gösterir... İslâm'ın tebliğcisi Hz. Muhammed'in gününde kadınlar ibâdethânelere gidiyor, alışveriş için sokaklara çıkıyor, savaşlara katılıyorlardı. Zulüm ve istibdat çağlarında kadın, ticaret malı haline getirildi... Kadınları hareme tıkmaları için erkeklere öğüt veren bir anlayış İslâm'ı temsil edemez. Böyle bir anlayış kadın ve erkeği aynı anda kurban seçmiş açık bir zulümdür... İslâm, harem ve salonda aynı şekilde ihânete uğrayan ruhu kurtaracaktır. Kadın, haremde zorbalık ve zulümle kahra uğratılmıştı, modern salonlarda ise başıboşluk ve sefillikle öldürülmektedir.“4294 Seyyid Kutub'un haremlik-selâmlığın Osmanlılar tarafından İslâm'a sokulduğunu iddiâ etmesine rağmen, Emevî döneminden itibaren başta yöneticilerin saraylarında ve köşklerinde olmak üzere bunun uygulandığı, Osmanlı yönetiminde ise daha da yaygınlaşıp kurallaştığı anlaşılmaktadır.
Haremlik-selâmlık konusunun İslâm'a nasıl mal edildiğini anlamak için, doğrudan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımlarıyla ilgili olan Hicab âyeti üzerinde kısaca durmak gerekir. Zira, bu âyete dayanılarak haremlik-selâmlık müessesesi oluşturulmuş ve bu kurum tüm ümmete şâmil kılınmıştır. Aslında bu müessese Kur’an’ın ortaya koyduğu bir kurum değildir. Zira Yüce Allah bu iki cinsin birbirlerinden ayrılmalarını değil; aksine âdâb-ı muâşeret ve iffet kaidelerine uymak şartıyla, sürekli dayanışma içinde bulunmalarını istemektedir. Zira unutulmamalıdır ki, “mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridir/dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkorlar.“4295 “Velîler/dostlar“ demek, birbirini tanıyan, seven ve dolayısıyla sürekli dayanışma halinde bulunan insanlar demektir. Kurân-ı Kerim, bu iki cinsin böyle bir dayanışma içinde bulunmalarını öngörmektedir. Ancak, kadını sadece bir cinsellik unsuru olarak gören bir zihniyetin, Kur’ân-ı Kerim’in
4293] A. Ebû Şakka, a.g.e. 1/327-346
4294] S. Kutub, İslâm-Kapitalizm Çatışması, s. 127, 129
4295] 9/Tevbe, 71
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hedeflerini kavraması beklenemez. İşte fitneye yol açacağı gerekçesiyle kadın sürekli olarak, perde arkasında gizlenmiş ve böylece toplumdan soyutlanmıştır. Kadın-erkek işbirliği sözkonusu olmayınca, toplum kendinden beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Kadının toplumdan soyutlanması zorunlu olarak câhil kalması sonucunu da doğurmuştur. Câhil kalan bir annenin çocuğunun da yetişmesinde başarılı olamayacağı açıktır.
Haremlik ve selâmlığa delil olarak getirilen âyetin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarıyla ilgili olduğu açıktır. “Peygamber’in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, hicâb/perde arkasından isteyin. Böyle davranmak, gerek sizin kalpleriniz, gerekse onların kalpleri için daha temiz bir yoldur.“4296 Böyle bir yola başvurulup onlar hakkında bazı farklı uygulama öngörülmesinin sebebi, davranışlarının toplum içinde büyük fitnelere yol açmasına imkân vermek istemeyişidir. Zira Hz. Âişe anamızın başından geçen bir “ifk“ hâdisesinin yol açtığı fitne, Medine’de büyük çalkantılara yol açmış ve hatta bu yüzden bir iç savaş tehlikesi bile yaşanmıştır.
Diğer taraftan bazı kimselerin, Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun hanımlarıyla evlenmek istediklerini ifâde ettikleri, bazılarının, bu düşünceleri sadece gönüllerinden geçirdikleri görülmektedir. İşte Yüce Allah, ümmet içinde fitneye yol açacak bu gibi sözlere ve düşüncelere son vermek amacıyla Hz. Peygamber’in vefatından sonra hanımlarıyla evlenilmesinin yasak olduğunu açıkça ifade etmiş4297; O’nun hanımlarının mü’minlerin anneleri olduğunu belirtmiştir.4298 Şu halde, fitnelere imkân verilmemesi bakımından onlara düşen, mecbur kalmadıkça evlerinden çıkmamaları, evlerinde vakarla oturup vakitlerini ibâdetle geçirmeleridir. 4299
Ancak, doğrudan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımlarıyla ilgili bir âyetin bütün topluma mal edilmesi yanlıştır. Zira, Kur’an bu iki cinsin bir arada bulunmasını, ma’rûfu/iyiliği emredip münkerden/kötülükten alıkoymasını emretmektedir. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim, hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara, iffetli olmaları gerektiğini îmâ etmek için, başlarını eğmelerini, gözlerine sahip olmalarını emretmektedir.4300 Her nedense, tarih boyunca iffetli davranmak hep kadınlardan beklenen bir davranış olmuştur. Bu ise iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira iffet her iki cins için aynı ölçüde gereklidir. 4301
İslâm’ın tesettür4302 ve gözleri sakınma4303 emrinin hikmeti, kadının toplum hayatında ve yabancı erkeklerle şu veya bu şekildeki ilişkileri içindir. Bir başka deyişle, kadın zarûret dışında erkeklerle beraber olmayacaksa, ona tesettürün emredilmesi ve erkeklerin de gözlerini sakınmaları emri gereksiz olacaktır. Haremlik-selâmlık hayatı yaşayan ve birbirleriyle hiç ilişki ve görüşmeleri olmayan kadın-erkek için bu emirlerin bir anlamı olmaz. Bütün bunlarla birlikte, müslüman bir âile evlerinde haremlik-selâmlık uygulayabilir, ev sahibi erkek, bunun
4296] 33/Ahzâb, 53
4297] 33/Ahzâb, 53-55
4298] 33/Ahzâb, 6
4299] 33/Ahzâb, 32-34
4300] 24/Nûr, 30-31
4301] Salih Akdemir, Tarih Boyunca ve Kur'ân-ı Kerim'de Kadın, İslâmî Araştırmalar, c. 10, sayı 4, s. 257
4302] 33/Ahzâb, 59; 24/Nûr, 31
4303] 24/Nûr, 30
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1059 -
kendi hanım veya kızları ve misâfir erkekler açısından daha ihtiyatlı olduğu anlayışında olabilir; buna kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Ama bunu İslâm’ın emri olarak görüp göstermek istemesi önemli bir yanlış ve dine bir iftiradır, bir bid’attır; hiçbir müslümanın bu hakkı yoktur.
Günümüzde İslâmî hassâsiyetleri olan nice müslüman âile kadın-erkek misafirlerini ayrı odalarda kabul etmekte, ya da eş veya kızlarını misafir erkeklerin bulunduğu salona almamaktadır. Bunu yapan müslümanlar hiçbir şekilde kınanamaz. Özellikle, kadının gerekli tesettürü ve mahrem erkeklerle görüşmede “dişiliğiyle değil; kişiliğiyle“ yer almayı beceremediği ve her iki cinsin hayâ, edep ve takvâ sınırlarına sahip olmada ciddî problemlerin olduğu ve karşı cinslerin müslümanca oturup konuşma örfü oluşturulamadığı yer ve durumlarda haremlik-selâmlık uygulaması, belki daha ihtiyatlı ve takvâya yakın kabul edilebilir. Ama bu konu, tâviz meselesi gibi ele alınmamalı, özellikle ihtiyaç olduğunda veya uzak da olsa akrabaların kadın-erkek birbirlerini hiç tanımayacakları, ya da ev sahibi bayanların “hoş geldin!“ demelerinin bile sakıncalı olduğu anlayışı vermemeleri, meşrû kıyâfet ve tavır içinde insanî ilişkiler gerektiğinde gösterilebilmelidir. Akrabaların birbirleriyle darılmaları, ya da müslümanların yakınlarındaki hatta yaşlı erkeklerden bile hanımlarını kıskandıkları ve onlara kuşkuyla baktıkları imajı vermenin de vebali unutulmamalı, kaş yapayım derken göz çıkartılmamalıdır.
Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte çözmeye başladıkları an, Kur'ân-ı Kerim'in amaçladığı hedef gerçekleşmiş olacaktır: Mü'min erkekler ile mü'min kadınlar birbirlerinin velîleri/dostlarıdır; iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar. Gerçek bir İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Kâfirlere Kıyâfette de Benzememek Gerekir
Birçok âyetten ve hadisten açıkça kâfirlere muhalefet edip onlara benzememenin İslâm şeriatının esas prensiplerinden biri olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. İster kadın olsun ister erkek olsun özel yaşayışında ve umumi hayatında, kılık kıyafetinde İslâm’ın emrine uygun şekilde hareket etmesi her müslümana vâciptir. Ancak bu şekilde bir kılık İslâm kıyafeti olabilir.
Bazıları kâfirlere muhâlefetin sadece ibâdetle ilgili emirlerde olduğunu sanmaktadır. Durum, hiç de öyle değildir. Kıyafetteki hususiyyetin hikmeti açıkça meydandadır. Hatta âlimler tarafından belirtildiği gibi insanın dış görünüşüyle iç görünüşü arasında büyük irtibat vardır. Birinin diğerine etkisi önemlidir. Dış görünüşüyle hayırlı olan bir kişinin umumiyetle iç âlemi hayırlıdır. Bunun aksine dış görünüşü şerli olan kimseler genellikle iç âlemleriyle de şerlidirler. İnsan her ne kadar bunu kendisinde hissedemese de diğer kimselerde farkına varabilir. Bunu Şeyhül İslâm İbn Teymiyye merhum güzel bir şekilde izah etmiştir:
“Dış ve iç âlemlerin münâsebeti his ve tecrübelerle kolayca anlaşılabilir. Hatta aynı memleketten hemşehri olan iki kişi diyar-ı gurbette karşılaştıkları zaman aralarında yakın ve dostane ülfetler olur. İsterse kendi memleketlerinde birbirlerini tanımasınlar. Sadece aynı memleketli olmaları bile dostça anlaşmaları için sebep sayılır. Hatta gurbet illerde yolculuk eden iki kişi kılık ve kıyafet biçimi, konuşma veya binek tarzlarında birbirine uygun olursa anlaşma ve yakınlaşma
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daha çabuk ve kolay olur. Bunun pratik hayatımızda da örnekleri pek çoktur. Aynı sanattan anlayanlar veya aynı işi yapanlar arasındaki muhabbet izah edilemeyecek dereceyi bulabilir. Haddi zâtında düşmanlıkların ve savaşların esası ya saltanat içindir yahut din içindir. Devlet adamları ve reisleri memleketleri her ne kadar birbirine uzakta olsa aralarındaki riyaset ve saltanat benzerliğinden dolayı kolayca anlaşıp uyuşabilirler. Bu, insan tabiatının görme ve tanışma duygularının bir icabıdır. Bu gibi uyuşuklukları ya din duygusu yahut özel idealler yok edebilir. Dünyevî işlerde benzerlik insan tabiatında bu derece muhabbet ve dostluk yaratıyor da dinî konulardaki benzerlik yaratmaz mı? Hatta bu konulardaki benzerlik diğerlerinden daha çok muhabbeti temin eder. Hâlbuki kâfirlere muhabbet imana aykırıdır. Görmüyor musunuz Allah Zülcelâl Kitab-ı mübîninde ne buyuruyor: “Allah'a ve âhiret gününe imanda sebat eden hiçbir kavmin Allah'a ve Rasûlüne muhâlefet eden kimselerle -velev ki onlar bunların babaları, oğulları, kardeşleri yahut soysopları olsunlar- dostlaşacaklarını göremezsin. Onlar, o kimselerdirler ki Allah imanı kalplerine yazmış, bunları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Bunları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah'dan hoşnud olmuşlardır. İşte onlar Allah fırkasıdır. Gözünüzü açın ki Allah fırkasının mensupları umduklarına erenlerin ta kendileridir.“ 4304
Böylece Allah kâfirlerle dostluk kuracak hiçbir mü'minin bulunamayacağını belirtiyor. Kim kâfirlerle dostluk kurarsa o mü'min değildir. Dış görünüşü itibariyle de olsa benzerlik dostluğa vesile olacağından haramdır.“ 4305
İbn Teymiyye aynı eserin başka bir yerinde de şöyle diyor: “Zâhirî işlerle bâtınî işler arasında yakından bir irtibat ve münasebet vardır. Kalbe vâsıl olan haller zihne giren duygular zâhirî işlerin tesiriyle cereyan eder. İnsanın dış dünyası ile münasebette bulunduğu işler kalbinde ve zihninde yer eder. Allah, Muhammed Mustafa’yı (s.a.s.) kendi şeriatı ve sistemiyle insanları kurtarmak için peygamber olarak göndermiştir. Elbette ki bu şeriatın söz ve fiillerle ilgili hükümlerini belirten hikmetleri vardır. Elbette ki İslâm şeriatının koyduğu hükümler, lânete uğrayan, dalâlete/sapıklığa düşen, gazaba müstehak olanların yoluna uymayacaktır. Uyulduğu takdirde zuhur edecek fenalıklardan dolayı Allah ehl-i küfre muhâlefeti emretmiştir.
Şüphesiz ki şekil ve durum bakımından kâfirlere benzemenin ahlâkî ve amelî yönden pek çok mahzurları vardır. Meselâ bilginlerin, profesörlerin kıyafetine giren kimse kendi nefsinde bir ilim vasfı görür. Ve âlimliğe yeltenir. Yahut subay elbisesi giyen kimse hareket ve yaşayışlarıyla bir nevi askerlik mesleğinin tesiri atında kalır. Bu, insan tabiatında mevcut olan bir hâlettir. Bunu önlemek için ya açıktan açığa benzeyişi kaldırmak hakikat ve hidâyet ehli ile küfür ehli arasında açık bir tefrik koymak, yahut Allah düşmanlarıyla açıktan açığa harb etmek gerekir. Müslüman olduğuna yakînen inanan ve gönülden İslâm’ı yaşamak isteyen herkes her yönüyle yahudi ve hristiyanlar da dâhil olmak üzere bilcümle kâfirlerden ayrılmalıdırlar. İslâm deyince sadece bu ismi alan namaz veya benzeri ibâdetlerle iktifa eden kimseleri kast etmiyorum. Gayri müslimlerin içimize saçtıkları fitneler öldürücü veba mikroplarından daha tehlikelidir. İkinci olarak dış görünüş itibariyle kâfirlere benzemek ihtilât ve karışmayı normal hale getirir. Bu
4304] 58/Mücâdele, 22
4305] İbn Teymiyye, Sırat-ı Müstakim, s. 105-106
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1061 -
durumda müslüman ile kâfirlerin, hidâyete erenlerle, Allah'ın gazabına müstehak olanların arasında ayırt edecek özelliklerin kalkmasına vesile olur.“ 4306
Kıyafette Erkek ve Bayanların Ayrımı
Hadis rivâyetleri, kıyafet hususunda kadınla erkeğin ayrılması meselesine temas etmekte, kendisini kıyafetiyle kadınlara benzeten kimsenin Medîne'den sürgün edildiğini belirtmektedir. Kıyafetle ilgili olarak sünnette vârid olan hadisler incelenecek olursa, buna büyük bir ehemmiyet verildiği, kişinin şahsiyetinin gerek cinsî ve gerekse dinî hüviyetinin vazgeçilmez bir parçası telakki edildiği görülür. Hatta birkısım rivâyetlerde, kıyafetin insan ruhuna tesiri bile söz konusudur. Ancak burada söylenenlere delâlet eden hadislere sadece atıfta bulunarak, sebebini bu zikrettiğimiz mülâhazalardan almak üzere, Hz. Peygamber'in daha doğuştan başlamak üzere kadın ve erkek arasında kıyafet ayrımına verdiği ehemmiyeti belirtmeye çalışacağız.
Peygamberimizin, torunu Hasan'a doğduğu gün sarılmış olan sarı renkli kundak bezini öfke ile atarak yerine beyaz renkli bir bez kullanmış olması, bu ayırımın doğuşla başlatıldığının bir örneği olarak değerlendirilebilir. Hz. Peygamber erkekler için yasakladığı cins ve renkteki (ipekliler, sarı, kırmızı renkteki kumaşlar) giyecekleri çocuklar üzerinde görünce memnûniyetsizlik izhâr edip, onlara müdahale ederek değiştirmiştir. Şu halde sünnet, kadın ve erkek için kıyafetleri ayırmakla kalmamış, çocukların daha küçük yaştan itibaren kendi cinsleri için tecviz edilen kıyafetlere alıştırılmalarını emretmiş olmaktadır.
Rivâyetler, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in “Kadınların süssüz oluşlarını kerih bularak“ ipekli kumaş, parlak renkler ve kına, halhal, küpe, bilezik, gerdanlık gibi örfte mevcut çeşitli süs unsurlarıyla daha câzib ve erkeklerinkinden farklı bir kıyafeti tecviz ettiğini göstermektedir. Bu cümleden olarak: “Fâtıma'nın sürme maddesini (tîb) çok yapın, zira o da diğer hemcinsleri gibi bir kadındır“ dediğini, “eliyle inci dizerek“ eşlerinden birine verdiğini, evlenme sırasında kızı Zeyneb'e kolye hediye ettiğini, Necâşî'den hediye gelen bir altın yüzüğü kız torunu Ümâme'ye verdiğini vs. görmekteyiz. Kezâ Hz. Âişe'nin meşhur ifk hâdisesine mâruz kalmasına sebep olan “kaybolan kolyesini arama hâdisesi“ bizzat Zevcât-ı Mutahharât'ın ziynet ve süs eşyalarını kullandıklarını göstermektedir.
Kadınla erkeği ayıran süs unsurlarından biri de sürme maddesidir. Bu, erkeklerde koku saçıcı fakat renksiz, kadınlarda renkli fakat kokusuz olmalıdır; Rengi dışarı akseden sürme maddesini kullanan erkekleri ve hatta erkek çocuklarını Hz. Peygamber (s.a.s.) hoş karşılamamış, bunu, biat taleplerini reddetme ve kendisine gelenlerden esirgemediği mûtâd iltifatlarda bulunmamak gibi birkısım fiili davranışlarıyla ifâde etmiştir.
Kına da kadınla erkeği ayıran bir unsurdur. Bazı rivâyetler, bunun erkekler için tahannüs (kadınlaşma) belirtisi kabul edilerek haklarında yasaklandığını göstermektedir. Ebû Hüreyre huzûr-u nebevîye getirilen elleri ayakları kınalı bir muhannesin Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Medîne'nin Nakî' denen bir nahiyesine sürüldüğünü rivâyet etmektedir. Kına ile alâkalı olarak gelen bu rivâyetler, kadınların her an kına yakmaları hususunda bir vecîbe ifade etmez, ancak
4306] İbn Teymiyye, Sırat-ı Müstakim, s. 7-8; Âlim İslâm Ansiklopedisi
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
erkeklerden süslenme noktasında farklılık arzetmeleri gereğini te'yîd eder.
Sünnette gelen rivâyetlere dayanarak âlimler: “Haklarında terğib için, süs ve ziynetlerle kızları bezemek sünnettir“ hükmünü vermiştir. Mesleğinin, kadınları kocaları için tezyîn etmek olduğunu söyleyerek bunda devam edip edemeyeceğini soran Ümmü Ra'le'ye Hz. Peygamber (s.a.s.): “Onları kocaları için tezyîn et ve süsle“ cevabını vermiştir.
Kadın ve erkeğin kıyafette ayrılmaları, terbiyelerinde mühim bir esas olarak vaz'edilmekten başka bunun bazı müeyyedilerle korunduğunu görmekteyiz. İbnu Abbâs'dan gelen bir rivâyette: “Hz. Peygamber kadınlardan erkeğe benzeyenlerle, erkeklerden kadına benzeyenlere lânet etti“ denir. Ebû Hüreyre'nin bir rivâyetinde: “Kadın elbisesini giyen erkekle, erkek elbisesini giyen kadına lânet etti“ denir. Müsned'de İbn Ömer'den, Buhârî'de İbn Abbâs'dan yapılan tahriclerde: “Kadınlaşan erkekle, erkekleşen kadına“ lanet edildiği belirtilir. Hâkim'in bir tahricinde, “cennete giremeyecek üç grup“ sayılırken: “Ebeveyn hukukunu çiğneyen, deyyus, kadınların erkekleşenleri“ denir.
Bu mânevî müeyyideden başka fiilî müeyyideye de başvurulmuş olduğunu sünnette görmek mümkündür. Hz. Peygamber, kıyafetiyle ilgili yasağa riâyet etmeyenlere karşı daha zecrî tedbirler alarak meselenin ehemmiyetini duyurmaya çalışmıştır. Bu cümleden olarak -mütehannis ve mütereccilleri (homoseksüelleri) kastederek: “Bunları evlerinizden çıkarın“ emrini verdiğini göstermekteyiz. İbn Abbâs: “Hz. Peygamber falancayı, Hz. Ömer de falancayı (Medîne'den) sürdü“ diye isim vermeksizin bu yasağa uymayanlara uygulanan cezayı misâl verir. Hadisin şerhinde Kastalânî, Hz. Peygamber (s.a.s.)'ın Enceşe adında kadınlara benzemeye özenen siyahî bir erkek köle ile Bâdiye Bintu Gaylan adındaki kadını Medîne'den sürdüğünü belirtir. İbn Hacer de Hz. Ömer'in Ebû Züeyb, Nasr İbn Haccâc, Ca'detu's-Sülemî, Ümeyye İbn Yezîd el-Esedî ve Mevlâ Müzeyne ismindeki şahısları Medîne'den sürdüğünü, Ebû'l-Hasan el-Medâyînî'nin Kitabu'l-Muğarrebîn adındaki te'lifine dayanarak, kısaca sürülüş sebeplerini de vererek kaydeder. Âmirî de Hz. Peygamber devrinde dört muhannis bulunduğunu bunlardan hiçbirinin “kadınlara teşebbüh“ten başka fâhiş bir cürüm işlemediklerini belirtir.
Teşebbühle sadece libâs veya süslenme unsurlarındaki benzemenin kastedilmediğini de belirtelim. İbn Hacer, Buhârî'nin İbn Abbâs'tan tahrîcini îzah sadedinde Taberî'nin yasaklanan benzemeyi, “libâs ve ziynette benzemek“ olarak yaptığı açıklamaya “konuşma ve yürümede de benzeme“yi ilâve eder ve der ki: “Libâsın şekli her beldenin âdetine göre değişir. Bir yerde libasta kadınla erkeğin kıyafeti aynı olabilir. Fakat her hâl u kârda kadınlar iyice bürünmek ve örtünmekle (ihticâb ve istitâr) temâyüz ederler.“
Rivâyetler kıyafet kavramına sadece libâs, ziynet ve sürünme maddelerinin değil, ayakkabılarının da girdiğini, her cinse, karşı cinse ait olan ayakkabıyı giymesi yasaklandığını göstermektedir. Misâlimizde erkek ayakkabısı (na'l) giyen kadın hakkında sorulunca Hz. Âişe'nin: “Rasûlullah, erkekleşen kadınlara lânet etmiştir“ diye cevap verdiği kaydedilir. 4307
4307] Âlim İslâm Ansiklopedisi
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1063 -
Tesettür İçin Çarşaf Şart mıdır?
Cilbâb; Sadece Çarşaf Anlamına mı Gelir? Âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emreder ve açmalarını haram kılar; fakat örtmek için yeni bir elbise modeli getirmez; “hımâr: Baş örtüsü“, “cilbâb: Dış giysi“ gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmeleri emredilir. Bazı kimseler Kur'an'daki: “Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanımmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.“4308 âyetinde geçen “cilbâb“ kelimesine “çarşaf“ mânâsı vererek kadının ancak çarşafla dışarı çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddiânın isâbetsiz olduğunu ve İslâm'ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, manto gibi geniş ve kalın giysiler ile de, daha başka ülkelerdeki meşrû farklı giysilerle de olabileceğini gösteren deliller vardır:
1- Nûr sûresindeki âyette4309 başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr, başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir. Aynı âyette geçen “cüyûb“ ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir.
2- “Cilbâb“ kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mânâ şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mânâ içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur.
3- Hz. Âişe'den rivâyet edildiğine göre cilbâb âyeti gelince, ensâr kadınları etekliklerini ortadan yırtarak başörtüsü yapmış ve kargaları andıran siyah başlıkları ile Rasûlullah'ın arkasında namaz kılmışlardır. Bu rivâyet, cilbâba çarşaf değil; başörtüsü mânâsı verildiğini göstermektedir.
Cahiliyyette insanların birçoğu, terbiye ve edepten yoksundu. Ahlak, iffet ve namus meselesi lafta idi. Bugün olduğu gibi kadın açılıp saçılıyordu, vücudunun bazı çekici yerlerini göstermekle böbürleniyordu. İlâhî rahmet olarak gelen İslâm dini, tefessüh etmiş bu insanlığı ıslah etmek için birtakım emir ve prensipler getirdi. Bunlardan birisi de kadının cilbab ile örtünmesini emreder. 24/Nûr sûresi, 31. âyetinde mü’mine hanımlara emredilen “cilbab“ın mâhiyeti hakkında birkaç görüş vardır:
1- Cilbab, bütün vücudu örten uzun gömlek veya entaridir.
2- Entari üzerine giyilen geniş elbisedir.
3- Başı, boynu ve çevresini örten atkıdır.
4- Üst tarafı göbeğe kadar örten ve rida' denilen örtüdür.
Sibeveyh'in üstadı olan Halil: “Bu mânâlardan hangisi kasdedilirse câizdir“ diyor. Müslüman kadın, el ve yüzü müstesnâ bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna inanır fakat uygulamazsa günahkâr olur. Amma inkâr ederse dinden çıkar, mürted olur. İslâm'ın kabul etmediği te'villere başvurup
4308] 33/Ahzâb, 59
4309] 24/31
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
halkın inancına şüphe karıştırmak sapıklıktır. Tesettürün dinen makbul olabilmesi için birkaç şartı vardır, onlara riâyet etmek gerekir:
1- Elbise, vücudu gösterecek tarzda ince,
2- Nazar-ı dikkati çekecek kadar süslü ve renkli,
3- Vücudun hatlarını gösterecek şekilde dar olmayacaktır.
Bir memlekette pardesü, manto giymek âdet ise, dar olmamak şartıyla onu giymekte beis yoktur. Çünkü İslâm dini, erkek için de kadın için de belli ve mu'ayyen bir kıyafet getirmemiştir. Her memleketin kendisine has bir giyişi vardır. Hatta buranın çarşafı Suriye, Irak ve Hicaz'da giyilen çarşafa benzemiyor. Anadolu’nun çeşitli vilâyetlerinde giyilen çarşafın bile birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. İran’da çarşaf olarak kullanılan çadur denilen tek parça bürünülen bir kumaş olduğu halde Çarşamba’nın çarşafı çok farklı biçimde dikiliyor. Yani, “illâ şu veya bu kıyafet çeşidi şarttır“ demek doğru değildir.
Netice olarak diyebiliriz ki, önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elbisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar ince veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar dar elbise giymekten sakınır. İnce, şeffaf elbiselerin giyilmemesi hakkında hadisler vardır.
Kibir İçin Giyilen Kıyafetin Ölçüsü Var mıdır? Kibir için giyilen elbiseye bir ölçü tayin etmek zordur. Bayağı elbiselerle insan kibre kapılabileceği gibi, çok değerli elbiselere kibir duymadığı da olabilir.
Allah Rasûlü, kalbinde zerre miktarı kibir olanın Cennete giremeyeceğinden haber verirken, elbise ve benzeri şeylerin güzel olması insanın hoşuna gider diyen sahâbîye de, “Bunlar güzel şeylerdir: Allah güzeldir, güzeli sever. Fakat kibir, Hakkı tanımamak ve insanları hakir görmektir“ buyurmuşlardır. 4310
Aynı anlamda İbn Hacer, “Izarını kibirle çekene Allah rahmetle nazar etmez“ hadis-i şerifini şerh sadedinde şöyle der: Bu konudaki delillerden anlaşılan şudur ki, Allah'ı düşünerek, O'na şükrederek, kendisi gibi olmayanları hakir görmeksizin, üzerinde ALlah'ın nimetini izhar gâyesiyle giydiği güzel elbiseler, son derece değerli olsalar bile mubah olan şeyler oldukları sürece kişiye zarar vermez.“4311 Nevevî de, “Hadisin zâhiri, elbiseyi kibirle çekmekle mukayyeddir. Bu da haramlığın kibre bağlı olduğunu gösterir. Şâfiî de bunu böyle tasrih etmiştir“ der. 4312
Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur'ân'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'dan sık sık bahsetmektedir. Hz, Nuh (a.s.) oğluna vasiyet ederken “iki şeyden seni menederim, biri şirk diğeri kibirdir“ buyurmuştur.4313 Ebû Reyhâne (r.a.) Hz. Peygamber’den (s.a.s.) şöyle rivâyet etmiştir: “Cennete kibirden hiçbir şey (hiçbir kibirli kimse) giremez.“ Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?“ Hz, Peygamber (s.a.s.) “Hayır, bu kibir değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı
4310] Muhammed ez-Zebidî, age. VN/347-48
4311] Ibn Hacer, age. XN/372
4312] Muhammed ez-Zebîdî, age. VN/347-48
4313] Ahmed bin Hanbel, I/170
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1065 -
küçük görmek ve başı-gözü ile (küçük görerek) insanlarla alay etmektir.“ 4314buyurdu. Bu hadis-i şerif hak karşısındaki alay ve inkârın kibir olduğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynaklandığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama “sağınla ye“ demiştir. Adam ‘sağlımla yiyemiyorum’ deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir.“ 4315
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiçbir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür (kibir) bulunan hiçbir kimse de cennete giremez.“4316 Bu hadis-i şerifin Müslim'in es-Sahih'indeki bab başlığı, “kibrin haram olması ve bunun açıklanması“ şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah'a ve Peygamber’e (s.a.s.) karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime'de Allah Teâlâ: “Biz onların kalblerindeki kin ve hasedi çıkaracağız.“4317 buyurarak, cennete giren insanların kalbinden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır.
Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: “Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazablanmış olarak çıkar.“ (Ahmed bin Hanbel, II/118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir gazab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüyerek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: “Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz.“4318 buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkî bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lânetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: “Mütekebbirler kıyâmet gününde, insan şeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır...“ 4319
İslâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur'an bunu “Müstekbir“ ifadesiyle ifade etmiştir. Müstekbirler Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: “İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. Âkıbet (Güzel sonuç) muttakîlerin/takvâ sihiplerinindir.“ 4320
4314] Müslim, İman 47; Ahmed bin Hanbel, lV/133-134
4315] Müslim, Eşribe, 107
4316] Müslim, İman 147, 148, 149; Ebû Dâvud, Libâs 26; Tirmizi, Birr 610; Ibn Mâce, Mukaddime 9, Zühd 16
4317] 15/Hicr, 47
4318] Müslim, Libâs 42
4319] Tirmizî, Kıyâme 47; Ahmed bin Hanbel, II/179
4320] 28/Kasas, 83
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanımlar Başlarını Açarak Okullarda Okuyabilir mi? “İslâm'a hizmet etmek gâyesiyle (ekmek parası için değil) okuduğunu söyleyen bir bayan, aksine müsaade edilmiyorsa, başını açarak okuyabilir mi? ‘Evet’ denirse, okuyabileceği okullar sınırlı mıdır?“
Bu soruya birkaç açıdan bakılabilir:
1. Setr-i avret farz-ı ayn; emir bi'1-ma'ruf ise, farz-ı kifâyedir: Kişinin önce farz-ı ayn'la mükellef olacağı açıktır. Sonra farz-ı kifâye ile mükellef olanlar, şarktan garba kadar öncelikle o meseleyi bilenlerdir. 4321
2. Kadınların başlarını açmaları halinde mefsedete sebep olacakları açıktır. Çünkü bunda naslara doğrudan muhâlefet vardır. Bu şekilde okumaları durumunda İslâm'a hizmet edecekleri ise kesin değildir. Yarın, yaşadıkları gibi inanmaya başlamayacaklarını kimse garanti edemez. Zira yaşadığının doğru olduğunu savunmak, insanın tabiatında olan psikolojik bir vâkıadır. Allah Rasûlü, “Giyim şekilleri birbirine benzerse, kalpler de birbirine benzer“ buyurur.4322 Öyleyse, kesin olan bir maslahat, zannî olanla nasıl değiştirilebilir?
3. Hâl-i hazırda İslâm'a hizmet etmek isteyen bayanların, bu işi gerçekleştirebilecekleri yegâne yolun, başlarını açma zorunluluğunu koyan okullardan mezun olmak olduğunu kabul imkânsızdır. Öğrenmek ve kültür ayrı şeydir; diplomalı olmak ayrı şey. Bu işi diplomasız, sırf hasbî olmak kaydıyla, ama bilerek yapanların çok daha başarılı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, gâye hizmetse, yapılacak iş, ilmi ve kültürü arttırmak ve İslâm'ı sahih esaslara göre öğrenmeyi temine çalışmaktır. 4323
Kadının Pantolon Giymesi: “Önemli olan avretini örtmek olduğuna göre, kadının bunu pantolon giyerek sağlaması yeterli olmaz mı?“
Bilindiği gibi, kadının giyiminde aranan şartlardan biri de erkek elbisesine benzememesidir. Rasûlullah Efendimiz'in (s.a.s.) “Allah kadına benzeyen (kadınlaşan) erkeğe ve erkeğe benzeyen (erkekleşen) kadına lânet etmiştir“ hadîs-i şerîfleri, öncelikle giyim-kuşamdaki benzeyişi anlatır. Buna göre erkek gibi pantolon giyinen bir kadın, avretini örtme emrini yerine getirmiş olsa bile erkeğe benzememe emrini yerine getirmediğinden günahtan kurtulamaz. Giydiği pantolon dar olur da vücut hatlarını ortaya koyarsa, fitneye (helâl olmayan cinsel duygulara) sebep olacağı için ayrıca günah işlemiş olur. Ancak, kadınların “cilbâb“larının (dış elbiselerinin) altından pantolon giymeleri mahzurlu olmadığı gibi, tam tersine, övülen bir uygulamadır.
Hz. Ali’nin (r.a.) aktardığına göre: “Bulutlu ve yağmurlu bir günde Bâkî mezarlığında Rasûlullah'la beraberdik. Merkebe binmiş bir kadın geçiyordu. Merkepten düşecek oldu da Rasûlullah (bir yeri açılır endişesiyle) ondan yüzünü döndü. Orada bulunanlar: Kadının pantolonu (sirvalı) var (üzeri açılmaz) dediler de Rasûlullah: “Pantolonlar (sirvaller) edinin. Çünkü onlar en iyi örten elbiselerinizdendir. Kadınlarınızı da dışarı çıktıklarında onlarla koruyun.“ buyurdular.“4324 Bir başka
4321] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, IV/123
4322] Sihâbüddîn el-Nafacî, Nesîmu'r-Riyad Şerhu Şifâi'l-Kadı Iyâz I/590
4323] Âlim İslâm Ansiklopedisi
4324] Hadîsi; Ukaylî, Ibn Adîy (Kâmil'de) ve Beyhakî (el-Edep'te) rivâyet etmişlerdir. Suyûti "zayıf" işaretini koymuştur. bk. Münâvi, Feyzu'1-Kadîr I/109-110
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1067 -
rivâyette ise, kadının o giysisi hoşuna gittiğinden ötürü: “Allah sirval giyen kadınlara merhamet eylesin.“ buyurdular.4325 Hattâ bizzat Rasûlullah Efendimizin de “sirval“ satın aldığı rivâyet edilmiş ve kendisinin giydiği bilinmediğine göre, hanımları için satın almış olabilir, denmiştir.4326 Ne var ki, bu her iki hadîs de zayıftır ama, aksi de söylenmediğine göre, bunlarla amel edilmesinde bir sakınca yoktur. Yani bayan, pardesü veya çarşaf cinsinde dış elbisesinin altından pantolon (sirval) giyebilir. Bunu daha iyi örtünmek için yapmışsa güzel bir iş yapmış olur. Ancak hadislerde geçen “sirval“i tamı tamına bugünkü pantolonlar gibi anlamak da tam doğru olmaz. Hanımlar için özel pantolon olmalı, erkek pantolonunun aynısını iç kıyâfet olarak da olsa giymekten sakınılmalıdır. Allah'u a'lem, aslında Anadolu kadınlarının giydiği ve “dizlik“ tabir edilen uzun içdonu “sirval“ tarifine daha yakındır.
Kadının Saç Kestirmesi: Kadının saçını kısaltması câiz, tıraş etmesi ise mâzeret yoksa haram görülmüştür. Peygamberimiz kadının saçlarını traş etmesini yasaklamıştır. Hacda ihramdan çıkılırken erkeklerin saçlarını traş etmeleri istenirken, kadınların saçlarını, dörtte birini keserek kısaltmaları istenmiş, Peygamber Efendimiz; “erkeklere traş, kadınlara kısaltma vardır.“4327 buyurmuştur. Ancak erkeklerin kadınlara benzemesi yasaklandığı gibi, kadınların da erkeklere benzemesi yasaklandığından, kadın saçlarını, erkek saçına benzeyecek ölçüde kısaltırsa bu da haram olur. Kadın ile erkeğin, saç modelleriyle de birbirinden ayrılmaları gerekir.
Kadın saçlarını kocasının emriyle de kesse (yani tıraş ettirse) günahkâr olur. Çünkü; Hak'ka isyanda mahlûka itaat yoktur. Kadının saçlarını kuaföre kısalttırmasına gelince, bunu yabancı erkeklere görünmek için yapıyorsa, kime kısalttırırsa kısalttırsın haramdır. Erkeklere göstermemek üzere, meselâ kocasının arzusuna uyarak yapıyorsa, bir erkeğe kısalttırması yine haramdır. Kuaför ahlâklı ve müslüman bir kadın ise, yukarıda söylediğimiz gibi, erkek saçına benzetmemek üzere onun kısaltması câizdir. Tabii ki kuaförde saçlarını göstermesi haram olan kimsenin bulunmaması şartı da sözkonusudur.
Kadının Sesi: “Kadının sesi avrettir, onu dinlemek haramdır diyen olduğu gibi mubahtır diyen de var. Bu hususta nasıl davranalım?“ Soruda belirtildiği gibi kadının sesi hakkında çeşitli mütâlealar serdedilmiştir. Şâfiî ulemâsının kaydettiklerine göre kadının sesi avret değildir. Yabancı erkeklere işittirecek kadar bir kadın sesini yükseltirse günahkâr olmaz. Hanefi mezhebinde ihtilâflıdır. Ed-Durru'l-Muhtar ile İbn Abidin'e göre en kuvvetli görüş kadının sesi avret değildir. Nevâzil ve el-Kâfi ismindeki kitaplara göre avrettir. Bazı ulemaya göre namazda avrettir, onun dışında avret değildir.
Âlûsî, “kanaatime göre kadının sesi avret değildir, ancak sesi şehveti tahrik edip fitneye vesile olursa o zaman haram olur“ demektedir. Muhammed Ali es-Sâbunî de şöyle diyor: Kadının sesi fitneye vesile olmazsa avret değildir. Zira Peygamber (s.a.s.)'in zevceleri Peygamber'in hadislerini nakledip rivâyet ederler ve içinde yabancı erkek bulunan cemaatle konuşurlardı.
Kadının sesinin avretliği konusunda, ne Kur'ân-ı Kerim'de, ne de Efendimizin
4325] Hadîsi; Dârakutnî (el-Efrâd'da), Hâkim (Tarihinde), Beyhakî (Su'abul-imânda), Hatîp (el-Müttefek'te) rivâyet etmişlerdir. Münâvî zayıf oluşunu anlatır. bk. IV/22-23
4326] Münâvî, a.g.e. I/110
4327] Ebû Dâvûd, Menâsik 7, 8; Nesâî, Ziynet 4; Tirmizî, Hacv 75
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hadîslerinde bir açıklık vardır. (Bir yasak bulunmayan uygulamanın haramlığı da iddiâ edilemez.) Bazı Hanefî bilginler bu konuyu şöyle açıklamışlardır: Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde, kadınlar, başkalarına duyurmak için ayaklarını yere vurup ses çıkarmasınlar buyuruyor. Ayaklarının sesini duyurmaları haram olursa, kendi sesleri öncelikle haram olur. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.); “İmam namazda yanılırsa onu, erkekler “subhanellâh“ diyerek, kadınlar da el çırparak uyarır.“4328 buyurur. Hac sırasında okunan “telbiye“ duâsını erkeklerin yüksek sesle okuması sünnetken, kadınların seslerini yükseltmeleri yasaklanmıştır. Bunlar da kadının sesinin avret olduğunu gösterir. 4329
Ancak Hanefîlerin diğer bölümü ile geriye kalan mezheplerin bilginleri kadının sesinin avret olmadığını söylemişler ve bunların görüşleri daha çok kimse tarafından benimsenmiştir. Bunlar da konuyu şöyle açıklarlar: Kadının ayağını yere vururken çıkardığı ses değil, bu davranışıyla dikkatleri üzerine çekmesi ve fitneye sebep olması haramdır. Namazda ve hacda sesini yükseltmesinin haram olması da aynı şekilde izah edilir. Kaldı ki, ihtiyaçları için kadınların evden çıkmalarına Hz. Peygamber izin vermiştir. Dışarıya çıkan, ihtiyacını ancak konuşarak giderebilecektir. Sonra ashâb, Peygamberimizin hanımlarına sık sık fetvâ sorarlardı. Kur'ân-ı Kerîm bunu yasaklamamış, bir şey istedikleri zaman perde arkasından istemeleri hükmünü getirmiştir.4330 Demek ki kadının sesi avret, yani haram değildir. Ashâb döneminde kadınların sık sık mescide geldikleri ve erkeklere soru sordukları çok rastlanan bir olaydır.
Ne var ki, böyle diyen bilginlerin bazıları da, kadının sesi nağmeli olursa, ya da fitneye sebep olacağından korkulursa haram olur. Çünkü Allah kadınların seslerini kadınsı biçimde inceltmelerini yasaklamıştır4331 demektedirler.
Bu anlatılanlardan şu ortak sonuca varılabilir: Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini, fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle, normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Bu konuda da ölçü, kadının dişiliğiyle değil, kişiliğiyle konuşmasıdır. Kahkaha atmak, iffetli bir hanıma yakışmayacak tarzda şuh ifade veya yapay çekicilikler oluşturarak konuşmak, şarkı gibi yabancı erkeklerin hoşuna gideceği makamlı terennümler, cıvık tavır ve edâlı sözler haram olur. Normal şekilde konuşmanın ise sakıncası yoktur.
Kadının yüzü veya vücudunun başka bir tarafı aynadan görünse ona bakmak câiz midir? Aynaya akseden kadının yüzü veya vücudunun başka bir tarafına bakmak dinen caizdir. Çünkü o hakiki değil hayalidir. Ancak fitneye vesile olduğu taktirde hayali de olsa haram olur. Kadın fotoğrafı ile televizyonda görünen kadın da böyledir. Yani hayal olduğu için fitneye vesile olmadıkça ona bakmak. İslâm dininde söz konusu olan haram nazar sayılmaz. Ama fitneye ve
4328] Buhârî, Sehv 9; Nesâî, İmâmet 7
4329] bk. Ibn Âbidîn I/406
4330] 33/Ahzâb, 53
4331] bk. 33/Âhzâb, 32; Ibn Âbidîn, Mahlûf, el-Fetâvâ'ş-Şer'iyye I/342
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1069 -
ahlakın bozulmasına vesile olursa haram olur. 4332
Giyecek ve Süslenmede Haramlar
a- Giyinmekten Maksat: İslâm giyinmekten iki maksat güdüyor: Örtünmek (tesettür) ve güzel görünmek (ziynet). “Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giysi ve sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takvâ örtüsü ise bundan daha hayırlıdır. Allah’ın bu âyetleri öğüt almanız içindir. Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın...“ 4333; “Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin...“ 4334
Bu âyetler örtünme ve kendine çeki-düzen verme konularında itidal sınırlarını çiziyor; açılıp saçılmayı da yakışıksız, rüküş giyinmeyi de mahkûm ediyor.
b- Kıyafet Temizliği: Kılık kıyafetin tesettüre uygun (örtücü) ve güzel olması yanında temizliği de İslâm’ın tâlîmâtı arasındadır: “Temizlenin, çünkü İslâm temizdir.“4335 Müslüman toza toprağa karşı açıkta kalan el, kol, yüz, ayak gibi uzuvlarını günde birkaç kere yıkamaya mecbur edilmiştir (abdest). Haftada bir iki kere bütün vücudunu yıkayacaktır (gusül).
Bir adam saçı, sakalı dağınık bir şekilde Rasûlullah’a gelmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) düzeltmesini isteyen bir işarette bulundu, o da düzeltti. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Birinizin şeytan gibi saçı başı dağınık gelmesinden bu (şekil) daha iyi değil midir?“4336 Bir başkasını pasaklı bir elbise içinde görmüş ve şöyle buyurmuştur: “Bu adam, elbisesini yıkayacak bir şey bulamamış mıdır?“4337 Düşük kaliteli bir elbise içinde kendisine gelen bir adamla aralarında şu konuşma geçmiştir: Rasûlullah (s.a.s.): “Malın var mı?“ Adam: ‘Evet’ “Hangi çeşit mal?“ ‘Allah bana her çeşit maldan verdi.’ “Madem ki Allah sana mal verdi, şu halde nimet ve ikrâmının eserini/izini üzerinde görsün!“ 4338
c- Altın ve Hâlis İpek Erkeğe Haramdır: Hâlis/saf ipek veya malzemesinin çoğu ipek olan giyecekler ile altını erkeğin giyecek, süs ve eşya olarak kullanması haramdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ipeği sağ eline ve altını sol eline alarak: “bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır“
Altın ve gümüşü kadının yalnızca ziynet eşyası olarak kullanmasına izin veren İslâm’ın erkeklere bunu haram kılmasının hikmetleri olarak şunları söyleyebiliriz:
Bu iki maden ve özellikle altın, asırlar boyu ya doğrudan doğruya para olarak, yahut da para karşılığı teminat olarak kullanılmış, ekonomide büyük rol oynamıştır. Bunların ziynet ya da eşya olarak kullanılması ekonomiyi menfî yönde etkileyecektir. Yine, bunların ziynet ve eşya olarak kullanılması, toplama faydalar sağlayacak olan büyük bir sermayenin âtıl kalmasına sebep olmaktadır. Yine, Allah’ın erkekler için takdir ve tensîb buyurduğu fıtrat ve karakter altın ve ipekle
4332] Âlim İslâm Ansiklopedisi
4333] 7/A’râf, 26-27
4334] 7/A’râf, 31
4335] Tirmizî, Edeb 41
4336] Muvattâ, Şa’r 7
4337] Ebû Dâvud, Libâs 14; Ahmed bin Hanbel, 7/357
4338] Ebû Dâvud, Libâs 14; Tirmizî, Birr 63, Edeb 45
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
süslenmeye muhtaç ve uygun değildir. Bunlarla birlikte, üste, başa; ele ayağa; eve barka serilmiş servetler dikkat, gıpta ve haset celbederler; sosyal adâlet duygusunu rencide ederler, fesâda sebep olurlar. İslâm, insanın maddî hayatı ile rûhî ve mânevî hayatı arasında ideal bir dengeyi hedef almıştır. Dışa bu ölçüde ihtimam rûhî hayatı zedelemekte, tekâmülü engellemektedir.
Kadına gelince: Onun fıtratı süse ve ziynete daha elverişlidir; diğer vasıflar yanında erkekte yiğitlik, kadında güzellik aranır. Kadına ziyneti tümüyle yasaklamak onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir. Şâri’ onlara bu konuda ruhsat vermiş, fakat yabancı erkeklerden sakınmalarını emretmiş, ziynetlerini yoksullara iyreti/karşılıksız vermelerini tavsiye buyurmuştur.
d- Kadının Elbisesi: İslâm kadının, nâmahrem olanlara karşı örtünmesini emretmiştir. Kadın kıyafetinin şu üç ölçüye uygun olması şarttır:
1) Kadının elbisesi, vücudunu göstermeyecek kadar kalın olacaktır.
2) Göğüs, bel, kalçalar gibi şehvet çekici uzuvları teşhir edecek kadar sıkı ve dar olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben onları (dünyada) görmedim: Birincisi, yanlarında bulunan öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimseler. İkincisi, giyinmiş çıplak, (kalçasını) oynatan, salınarak yürüyen, başları, salınan deve hörgücü gibi kadınlardır. Bunlar cennete giremezler, onun kokusunu da alamazlar; hâlbuki onun kokusu mesâfelerin ötesinden alınır.“4339 Bu hadiste geçen “giyinmiş çıplak“ ifadesi “bazı yerlerini örtüp bazı yerlerini açan veya ince/şeffaf veya dar elbise giyen kadınlardır“ şeklinde açıklanmıştır. Bu ifadeyi, “örtülü olmalarına rağmen davranışları ile karşı cinsin cinsî duygularını tahrik eden kadınlar“ şeklinde anlamak da mümkündür.
3) Kadın erkeğe, erkek de kadına benzemeye özenmeyecektir. Her iki cinsin kendilerine âit özellikleri ve buna uygun kıyafetleri vardır. Karşı cinse özenti bir ruh bozukluğu ve ahlâkî sapıklıktır. Bu sebeple Peygamberimiz erkeğin kadın, kadının da erkek elbisesi giymesini men etmiş,4340 karşı cinse benzeme özentisini lânetlemiştir. 4341
e- Süslenme: İ’tidâl dini olan İslâm, insanların yaratılıştan mevcut özellik ve güzelliklerini belirli hale getiren süsü, boyamayı, takınma ve giyinmeyi -bazı şartlarla- mubah kılmıştır. Ancak fıtratı, yaratılışın verilmiş özellik ve şekilleri değiştirme mânâsında süs, makyaj ve değiştirmeleri yasaklamış, bunları şeytanî saymıştır; çünkü şeytan şöyle demişti: “Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.“4342 Yaygın olan bazı süsleme ve değiştirme çeşitlerini sıralayalım:
1) Dövme yaptırmak ve dişlerin şeklini değiştirmek: Hz. Peygamber (s.a.s.) vücuduna dövme yaptıran ve yapana, (normal) dişleri yontarak şeklini değiştiren ve bunu yaptırana lânet etmiştir4343. Tıbbî ve estetik bakımlardan normal olan dişleri, moda olan şekle uydurmak için söktürüp yaptırmak câiz değildir. Gerek iğne batırıp açılan deliklere boyalı maddeler dökerek yapılan dövme ve gerekse
4339] Müslim, Libâs 125
4340] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
4341] Buhârî, Libâs 61; Ebû Dâvud, Libâs 27; Tirmizî, Edeb 34
4342] 4/Nisâ, 119
4343] Müslim, Libâs 119; Buhârî, Libâs 82-87
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1071 -
diş minelerini mahveden dişleri seyrekleştirme/yontma işinin sağlık yönünden de zararlı olduğu bilinmektedir.
2) Estetik ameliyat: Büyük paralar sarfıyla burun, çene, göğüsler gibi uzuvların şeklini değiştirmekten ibâret olan estetik ameliyatın da yukarıdaki âyet ve hadislerde belirtilen haram kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Ancak, insanı aşağılık kompleksine iten, toplum içinde mânen işkence çekmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık olursa bunun izâlesi tedâvi mâhiyetindedir. Peygamberimiz (s.a.s.) güzellik için dişlerini seyrekleştirenleri lânetlemiştir.4344 Burada geçen “güzellik için“ kaydı, bir ihtiyaç sebebiyle yapılan ameliyeleri istisnâ etmektedir.
3) Kaş aldırmak: Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) lânetine kaş aldıran ve alanlar da dâhildir.4345 Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mâhiyetindedir. Ancak, kadının yüzünde biten kılları aldırmasını birkısım İslâm ulemâsı câiz görür.
4) Peruk takmak: Rasûlullah'ın menettiği ve lânetlediği şeylerden biri de saçı dökülen veya dökülmeyen kimselerin başlarına başkalarının saçlarını koymaları veya bunları eklemeleridir. Saç takma ve eklemede hem tabii şekli değiştirmek, hem de karşısındakini yanıltmak, ona genç görünmek vardır ki, İslâm bunları hoş görmemiştir.
5) Saç ve sakalı boyamak: Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağında yahûdi ve hristiyan ihtiyarları ağaran saç ve sakallarını boyamazlardı; onlara benzemesinler diye yaşlı sahâbiler boyamaya teşvik edilmişlerdir.4346 Boyanın rengi üzerinde durulmuş, siyaha boyamanın cevazı tartışılmıştır. Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı bitkisel boyalarla boyamak ittifakla câizdir. Kadınların siyaha boyamaları genellikle câiz görülmüştür. Rasûl-i Ekrem'in, kâfirlere benzememek için saç ve sakal boyama emri “teşvik emri“ olarak telâkki edilmiş, bu sebeple Ebû Bekir, Ömer (r. anhumâ) gibi sahâbiler boyamış, Ali, Ubey, Enes (r. anhum) gibi sahâbiler ise boyamamışlardır.
6) Sakal bırakmak: Rasûlullah: “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın.“4347 buyurmuştur. Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı Iyâd, bunun mekruh olduğunu söylemiştir. Aynı mâhiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler. Bazı çağdaş âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mubah olduğunu söylemektedirler. Karadavî, sakalı tıraş etmenin mekruh olduğu görüşündedir. 4348
Ziynet: Yukarıda mealini verdiğimiz Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- kimseye ziynetlerini göstermemelerini emrediyordu. Ziynet, kadını güzel gösteren yüz, saç, makyaj, takı ve mücevherât, elbise gibi şeyleri içine almaktadır. Âyette bunlardan hangisi kastedilmiştir? “Kendiliğinden açılan, açılması, gösterilmesi doğal olan“ ziynet nedir? Cumhûra göre elbise,
4344] Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120
4345] Ebû Dâvud, Teraccül 5; Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120
4346] Buhârî, Enbiyâ 50, Libâs 67; Müslim, Libâs 80
4347] Buhârî, Libâs 63, 64
4348] Yusuf el-Karadavî, İslâm'da Helâl ve Haram, Hilâl Y., s. 98-100
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kapanması gereken ziynete dâhil değildir. Buradaki ziynetten maksad; el, boyun, baş, kol, ayak gibi ziynet takılan yerlerdir. Peki, bunlardan hangisi “kendiliğinden açılan“a dâhildir? Eski müfessir ve fakîhler arasında “dış elbiseden başka her taraf örtülmelidir“, “eller ve yüz hâriç“, “eller, bilek ve yüz hâriç her taraf“ diyenler olmuştur. Eller ve yüzün istisnâ edilmesi görüşü ağır basmaktadır.
Örtü ve Elbise: Zikredilen âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emrediyor ve açmalarını haram kılıyor; fakat örtmek için yeni bir elbise modeli getirmiyor; “hımâr: Baş örtüsü“, “cilbâb: Dış giysi“ gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmeleri emrediliyor. Bazı kimseler Kur'an'daki: “Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.“4349 âyetinde geçen “cilbâb“ kelimesine “çarşaf“ mânâsı vererek kadının ancak çarşafla dışarı çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddiânın isâbetsiz olduğunu ve İslâm'ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, geniş ve kalın giysiler ile de, daha başka ülkelerdeki meşrû farklı giysilerle de olabileceğini gösteren deliller vardır:
1- Nûr sûresindeki âyette4350 başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr, başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir. Aynı âyette geçen “cüyûb“ ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir.
2- “Cilbâb“ kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mânâ şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mânâ içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur.
3- Hz. Âişe'den rivâyet edildiğine göre cilbâb âyeti gelince, ensâr kadınları etekliklerini ortadan yırtarak başörtüsü yapmış ve kargaları andıran siyah başlıkları ile Rasûlullah'ın arkasında namaz kılmışlardır. Bu rivâyet, cilbâba çarşaf değil; başörtüsü mânâsı verildiğini göstermektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elsisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar ince veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar dar elbise giymekten sakınır. İnce, şeffaf elbiselerin giyilmemesi hakkında hadisler vardır.
Başörtüsü: Kadınlar için Allah'ın emirlerine uygun olarak örtünme, iman alâmetidir, İslâm şiarıdır. Ruhumuz gibi, vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin, belgesi olan bir ibâdettir tesettür. Örtünme; çağımızın zulüm egemenliğine karşı cihadı, başörtüsü de hürriyet bayrağıdır. Başörtüsü ve onunla beraber İslâmî tesettür, hicap ve iffet/haya, müslüman bayanların şiarıdır. Başörtüsü, Allah’ın emri olması yanında, nice hikmetleri de olan, müslümanın vazgeçemeyeceği bir semboldür. Bunu bilen İslâm düşmanları başörtüsüne, al görmüş boğa gibi saldırmaktan vazgeçmiyor, onu kamusal alanlardan
4349] 33/Ahzâb, 59
4350] 24/31
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1073 -
uzaklaştırmak için bütün güçlerini kullanıyorlar.
Erkek ve Kadında İslâmî Görüntü
Bir hanımın müslüman olup olmadığı, ya da İslâm’a teslimiyeti, dışarıdaki davranış ve kıyafetinden aşağı yukarı belli olur/olmalıdır. Aynen bu durum gibi, bir erkeğin de müslüman olup olmadığı, İslâmî bir kimliğe sahip olma durumu da dış görünüşüyla az çok belli olmalıdır. İşte müslüman erkek için kendi kimliğini belli edecek dışa yansıyan özellikleri, müslümanın şiarıdır. Bu da, başta sakal olmak üzere, sakalla beraber (veya ciddi bir gerekçe varsa, sakalsız olarak) müslümanca bir görünümdür.
Âtıf Hoca gibi nice İslâm âlimleri ve müslüman halktan binlerce kişi, kâfirlerin şiarı olduğu gerekçesiyle şapka giymeyi reddettikleri için idam sehpasında şehid edilmişlerdir. Günümüzde şapkanın kâfirlerin şiarı olmaktan çıktığı söylenebilir. Bunun yanında günümüzde papyon ve kravatın batıcılar tarafından ve batı uygarlığının sembolü/şiarı olduğu gerekçesiyle nice müslümanın kravat ve papyon takmadıkları bilinmektedir. “Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.“4351 Bu âyetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır, âyette geçen “ağlâl“ kelimesini kravata benzeterek şunları söyler: “Biz onların boyunlarında birtakım bağlar, kelepçeler yapmışızdır. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağlar, ceza ve ukubat âletlerinden olmak itibarıyla cebrî olan fıtriyâtı değil; iktisap ile istihkaka terettüp eden cezâî bir ilzâm ifade eder. İlk nazarda, asrî medeniyetin boyun bağlarını ihtar eder gibi görünen bu “ağlâl“ hem ferdin kabiliyet-i fıtriyyesini yanlış hedeflere sevkeden bir cemiyetin sultasının fena tazyıklarını, hem de itikadlar, çirkin itiyadlar, kötü huylar, taklit, taassup, hevâ gibi küfr ü ma'siyeti hoşlandırıp imandan sakındıran fena melekelere ve keyfiyetlere nefislerin alıştıra alıştıra değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir.“ 4352
Kılık kıyafette bâtıl din ve ideoloji bağlılarına benzememek, İslâm'ın üzerinde hassâsiyetle durduğu bir mevzûdur. Zira zâhirî benzemeler, kaynaşmalara ve rûhen yakınlaşmalara sebep olmaktadır. Meselâ; askerler ve polisler gibi aynı meslekten olup, aynı tip elbise içinde görülen insanlarda rûhî bir yakınlaşma kaçınılmazdır. Kezâ, saç, sakal, bıyık şekilleri bir olan ve bu birlikleri hususuyla bir kaynaktan kaynaklanan ve bir gâyeye yönelik olan kişilerde de aynı rûhî yakınlaşmaları müşâhede ediyoruz. İslâm, mü'minlerin bâtıl din ve ideoloji mensuplarıyla kaynaşmasını câiz görmediği içindir ki, kılık kıyafet mevzuunda müslümanları bağlayıcı emirler ve yasaklar koymuştur.
Sakal ve bıyık: Sakal ve bıyık şeklinde İslâm'ın dışındaki yabancı ümmetlere; bâtıl din ve ideoloji mensuplarına benzenilmemesi konusuna dinimizde çok büyük bir önem verilmiş, sözlü ve fiilî sünnette açıkça belirlenmiş şekliyle sakal ve bıyık, dinin şiarlarından kabul olunmuştur. Değişik lafızlarla bize intikal eden emirlerinde Peygamberimiz (s.a.s.); “Sakalınızı uzatın; bıyıklarınızı kısaltın“ buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) bu emirlerini verirken, çok defa “Müşriklere, mecûsilere, yahûdilere muhâlefet edin“ buyurmuş, bu konudaki emrinin yabancı ümmetlere benzenilmemesi hikmetine dayandığını açıklamıştır. Bu hikmetin
4351] 36/Yâsin, 8
4352] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. c. 6, s. 4010
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yanısıra Peygamberimiz'in sakal ve bıyığı, fıtratın gereği ve erkeklerin ziyneti olarak vasıflandırması, bu konuda ümmetine bilfiil örnek olması da sakal ve bıyığı İslâmî kılığın değiştirelemez bir özelliği kılmıştır. Nitekim dört mezhepte bu konudaki nebevî hassâsiyeti tesbit etmiş ve üç mezhep imamı (Hanefî, Mâlikî, Hanbelî), Peygamberin emrini, vücûba (vâcip olduğuna) hamlederek sakal kesmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Beyhakî'nin bu konudaki hadis rivâyetini özetleyelim:
İran kisrâsı, Peygamberimiz'in mektupla kendisini İslâm'a dâvet etmesinden ötürü gazaplanmış, imparatorluğuna bağlı Yemen valisi Bazen'a Peygamberimizle ilgili emirler vermişti. Kisrânın emri üzerine Bazen'ın gönderdiği İran'lı elçiler Hz. Peygamber (s.a.s.)'in huzuruna çıktıklarında Peygamberimiz onların sakalsız suratlarına ve uzun bıyıklarına bakmış ve şöyle buyurmuştur: “Size yazıklar olsun. Bu ne biçim sakal ve bıyık şekli?“ Onların “efendimiz Kisrâmız bize böyle emrediyor“ demeleri üzerine de Peygamberimiz şöye buyurmuştur: “Bana da Rabbim sakalımı uzatmamı, bıyığımı kısaltmamı emretti.“ 4353
Söyleniş gâyesi itibarıyla bâtıl din ve ideoloji mensuplarının bütününe şâmil kılabileceğimiz bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Râhiplerin elbiseleri (gibi yabancı ümmetlere has elbiseler) giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse Benden değildir.“4354 Bu konuya ilgili diğer bir rivâyette ise Abdullah bin Amr bin Âs şöyle diyor: Hz. Peygamber, üzerimde rengi sapsarı bir elbise gördüğünde şöyle buyurdu: “Bu elbise (renk ve şekil itibarıyla) kâfirlerin elbisesidir; onu giyme!“ 4355
İslâm âlimleri; haç takınmak, zünnar bağlamak, haham, râhip, râhibe elbiselerini giymek gibi giyimdeki benzemeleri alâmet-i küfür (küfür alâmet ve şiarları) olarak görmüştür. Burada üzerinde hassâsiyetle durulması gereken husus, giyilecek elbiselerin ve takılacak rozet ve süs eşyasının yabancı ümmetlere, bâtıl din ve ideoloji mensuplarına has olup olmadıkları keyfiyetidir. Mü'minin bâtıl din ve sistemlerden birinin mensubu gibi görülmesine sebep olacak tarzda giyinmesi kesinlikle haramdır. Zira bu tarzdaki bir giyim, yabancı bir milletin bayrağını iltizam eden kişinin işlediği “hıyânet-i vataniyye“ suçu gibi, bir “hıyânet-i İslâmîyye“ suçudur.
Yakın tarihimizdeki şapka devriminin İslâm âlimleri arasında infial uyandırmasının sebebi, devrin şartları içerisinde şapkanın küfür alâmeti ve şiarı olarak değerlendirilmesi, kâfirlere benzemekten korunma gayret-i diniyyesidir. Giyimdeki benzeme, duygu ve düşüncelerin kaynaşmasına medar olması bakımından önem taşıdığı gibi, mü'minlerle bâtılperestlerin iç içe yaşadığı toplumlarda, sosyal karmaşaya sebep olması bakımından da önem taşır.
Bu konuyu akaid meselesi olarak gören ve kâfirlere has kıyafeti giyenlerin küfürlerine hükmeden âlimler de vardır. Bu konuda eski ve yeni bazı âlimlerin fetvâlarından bir-iki örnek verelim: Ebûssud Efendi'den fetvâlar: Mes'ele: “Zeyd'e sıla vâcip oldukta, yerlerine yakın yerde bir dâru'l-harp olup kefere libâsını (kâfirlere has kıyafeti) giymeyince oradan geçilmese, giydiği takdirde
4353] Hadislerin kaynakları ve bu konuda geniş bilgi için bkz. A. Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 166-237
4354] Taberânî, Evsat
4355] Ahmed bin Hanbel, 2/164
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1075 -
zevcesi boş olur mu?“ El-cevap: “Kefereye mahsus libâs ise bâin olur. (Kâfirlere mahsus kıyâfet ise bâin talâkla karısı boş düşer. Talâk-ı bâin, kadının yeniden evleniyorlarmış gibi rızâsı ile tekrar nikâh edilmedikçe geri alınamayacağı talâk, boşamadır. Kadın istemezse erkek zorla alamaz.) Mes'le: “Zeyd, bi-gayrı zarûretin (zarûret olmaksızın) başına yahûdi şapkası giyse, şe'an Zeyd'e ne lâzım olur?“ El-cevap: “Küfür lâzımdır.“ 4356
“Bele Zünnar (papazların bellerine bağladıkları kuşak) bağlamak gibi bazı günahlar vardır ki Kur'an ve Sünnet onları alâmet (şiar) ve dini yalanlamadan saymış, bu da şer'î deliller ile bilinmiş olduğundan, o gibi günahları işleyenlerin kâfir olduğunda nizâ (ihtilâf) yoktur.“4357; “Kâfirlere mahsus olup onlara ait bir alâmet (şiar) olarak kökleşip yaygınlaşan giysi ve rozetleri giyip takınmak; Havra ve kiliselerine girilmemiş olsa da, yahûdi ve hristiyan zünnarı takmak; Zarûret yokken mecûsi (veya müslüman olmayan herhangi bir bâtıl din mensuplarına ait) başlığı giyme... müslümanı kâfirliğe sürükleyip onlardan kılar.“ 4358
Ali Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzeme'nin Hükmü adlı kitabında, teşebbühü yasaklayıcı genel özellikteki düsturlara aykırı olan benzeme çeşitlerine örnek olarak şunları da sayar: Tâzim maksadıyla ölü veya diri siyâset vs. adamlarının fotoğraflarının evlere, resmî dairelere asılması; bandolu, resimli ve çelenkli cenâze merâsimleri; tarihî şahsiyetlerin ölümleri sebebiyle veya ölüm yıldönümleri nedeniyle toplumda yas ilân edilmesi; yılbaşı gecesi eğlenceleri; falcılık, İslâmî ölçülere riâyet edilmeden ve tesettürlü olmayan kadınlarla erkeklerin karışık olarak bulundukları düğün; misafirlere alkollü içkiler ikram edilmesi; kravat veya papyon takmak; kabirlere mum yakmak gibi şiarlardan ve bunların kesin haramlığından bahseder. 4359
Yine, kâfirler için kutsal kabul edilen şiarlardan herhangi birini kabul etmek, dinimizde kesin olarak haram kabul edilmiştir. Haç işareti, papaz kıyafeti, orak-çekiç işareti, gamalı haç, altı köşeli yahûdi yıldızı, siyonizm vb. bâtıl ideolojilerin her çeşit simgeleri/şiarları, kâfirlere ait devlet marşları, bayrak, flama ve armalar, rozetler, kâfirlere ait âyine benzeyen törenler, küfür imam ve önderlerine saygı duruşu...
Örtü İtaatin Simgesi, Hanımların İffet ve Cihad Bayrağıdır
Örtü fıtratın neticesidir. Saklı duyguların kanalize edilip İlâhî motiflere göre bezendiği desenin adıdır. Bu İlâhî motifleri, üzerinde bir elbise gibi giyip, hayatına yön ve şekil verenler vardır. Birçok insan daha vardır bu toplum içinde azımsanamayacak kadar çok olan. En az takanlar kadar takmayı arzulayanlar. Ama engellere takılanlar. Neden’i, niçin’i aşamayanlar. Fıtratın veya saklı duyguların “nârin baş tacı, başörtüsü“nün izahını yapamayanlar.
Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun mantığını kabullenmeyi zorlaştıran en önemli sebeplerden biridir. Başörtüsü dinin
4356] M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhul-İslâm Ebûssuud Efendi Fetvâları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, s. 118
4357] Sırrı Paşa, Nakdü'l-Kelâm fî Akaidi'l-İslâm, s. 248
4358] A. Ziyâeddin Gümüşhanevî, Câmiu'l-Mütûn, s. 76) (Naklen; A. Rıza Demircan, İslâm'da Bâtıla Benzemenin Hükmü, s. 56-65
4359] Bkz. A.g.e. s. 92-100
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emirlerinden bir emirdir. Birçok dinî vazifenin yapılması ile takılması bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen bir insanının başında ise o sadece bir bez parçasıdır. Allah, Kuran, Peygamber hakkında bilgi azlığı veya onlar hakkında bir şüphe varsa onu takan “kafa“ takmasının mantığını iyi izah edemeyecek, ona karşı olan “kafa“ da takılmasının mantığını kavrayamayacaktır.
Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arazinin toprağı gevşekse, yağan yağmur esen rüzgar onun toprağını ondan alıp götürüyorsa; bu durum, ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi, iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır; başörtüsü ise bu binanın çatısı, örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır.
Bir başka misali yine evden verelim: İçinde hiçbir eşya olmayan ev için ilk önce ne lâzımdır? Biri çıksa dese ki, “vazo lâzımdır.“ Bir başkası “ayna lâzımdır“ dese; Biz bunlara lâzım olması yönü ile katılırız ama ilk olarak bunların lâzım olmadığını da söyleriz. Yani “bunlar bir evde olmazsa o ev yine olur“ deriz. Bir ev için, olmazsa olmaz şeyler ilk olarak lâzımdır. Meselâ ocak, buzdolabı, halı, koltuk, yatak ilk olarak lâzım olan şeylerdir. Bunlar olmadan diğer ufak tefek şeyler olsa da bir anlamı olmayacaktır.
Evet, aynen bunun gibi başörtüsü de lâzım olan şeyler arasında kendisini anlamlı kılacak ve olmazsa olmaz olan birtakım iman esaslarından sonra olursa bir anlamı olur. İnsanın vücudunu bir ev olarak kabul edersek ona ilk lâzım olan şey, herkesin kabul edeceği gibi sağlam bir imandır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecektir.
İçinde olması gereken iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek“ kadar değer ifâde ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o bir bez parçasıdır. Olmasa da olur. Belki olmasa daha iyi olur. Tabii onlara göre...
Buraya kadar yaptığımız bir tespittir.
Başörtüsünün bi’setin 17. yılında farz olmasının hikmeti: Başörtüsünün farz oluşundaki sıralamaya baktığımızda tespitimizi haklı çıkaracak bir durum karşımıza çıkıyor. Efendimiz’in (s.a.s.) 23 yıllık peygamberlik hayatındaki misyonunu, kendi devrinde ve kendinden sonra gelecek ümmeti için İslâm evinin dekarasyonunu tamamlamak olarak görürsek, başörtüsü bi’setin 17. senesinde farz olmuştur. Bu sıralama bizlere, insanlara dinimizi anlatmada takip edeceğimiz sıralamayı da gösterirken, takmayan insanlarda da nelerin eksik olduğunu ve bizim onlara karşı anlatmaya nereden başlamamız gerektiğini de gösterir.
Örtü itaatin simgesidir: Örtü emre itaatin simgesidir. Allah karşısındaki içteki teslimiyetin dıştaki göstergesidir. Onu takmanın hiçbir hikmeti olmasa bile biz yine onu Allah emrettiği için takarız. İtaatte hikmetten ziyâde emr-i İlâhîye bakarız. Bu bakış, sadece başörtüsüne has değildir. Diğer iman esasları ve İslâmî hükümler (emir ve yasaklar) için de bu geçerlidir. Bizim dine ait her şeyi yapmamızda asıl olan sebep, Allah’ın emretmesidir. Onun fayda ve hikmetlerini anlatmamızdaki gâye, kişiyi teşvik ederek tercih etmesini kolaylaştırma amacına
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1077 -
mâtuftur.
Biz burada, hikmetleri ve faydaları öne çıkararak imanı zayıf kişileri veya imanî meselelere dışarıdan bakıp anlamayan kimseleri “neden başörtüsü“, “niçin başörtüsü“ gibi sorularda takılıp kalan veya “neden“ ve “niçin“e cevap bulamadığı için başörtüsü takmayan kimselerle başörtüsü arasında bir mantık ve hikmet köprüsü kurmak istiyoruz. Bununla amacımız şuurla takanın şuurunu arttırmak, şuursuz takana şuur kazandırmak, ona uzaktan bakanın da daha saygılı ve insaflı bakmasını sağlamaktır.
Bizim, bir insan olarak her şeyden önce bir “kul“ olduğumuz, yani “bir“inin kayıtsız şartsız emrinde olduğumuz şuurunu kendimizde geliştirmemiz gerekiyor. Bir insan şöyle düşünmelidir: Benim üzerimde kim hâkim, ben mi, başkası mı? Bir kere ben başıboş değilim, yani tamamen bağımsız veya özgür değilim. Vücudum benim değildir. Bir başkası tarafından bana verilmiştir. Ben onda muvakkaten duran bir kiracıyım diye düşünmeli. Hayatım üzerinde biri hâkim ben de mahkûmum, hayata gelme kararını ben vermediğim gibi, gitme kararını da ben veremiyorum. Boyum, rengim, annem-babam ve daha birçok şey benim dışımda bir güç tarafından bana sorulmadan belirleniyor.
Dünyaya baktığımızda, olan hiçbir şeyin tek sebebi ben değilim; belki sebepler zincirinde son sebep benim. Güneşin sıcaklığına, gece ve gündüzün uzunluğuna, havadaki gazlarının oranına, canlıların ömrüne ben müdâhale edemiyorum. Etrafımda ve üzerimde hissettiğim öyle bir güç var ki, nefes alış verişimi bile o ayarlıyor. Nefesimi alırken, geri vermeye, verirken de geri almaya bir garantim yok. Her an verdiğim nefes son veya aldığım nefes son olabilir. Hele vücudumun içinde olan hâdiseler tamamen benim dışımda gelişiyor. Vücudum benim zannederken, onda olan hiçbir şeyin benim yönlendirmemle olmadığını görüyorum. Kalbimin çalışmasını ben ayarlamadığım gibi kanımın içinde milyonlarca sayıdaki kan hücrelerine de vazifelerini ben öğretmiş değilim.
Kısaca içte ve dışta nereye bakarsam bakayım; bana hâkim olan ben değil, benim dışımda bir güç. Bu gücü bana Kur’an ve onun mübelliği Hz. Muhammed (s.a.s.) “Allah“ olarak tanıtıyor. Allah, içte ve dışta bana hâkimiyetini gösterirken, yine aynı noktalarda müthiş bir rahmâniyet ve şefkat de gösteriyor. Benim hiç hakkım olmadığı halde, kendisine bir şey vermediğim halde bana sonsuz lütuflarda bulunuyor.
Bir kilogram domates için bir bedel ödemem gerekirken iki gözüm için, bir kalbim ve beynim için hiçbir şey ödemiş değilim. Tamamen lutuf olarak bana verilmiş. Böyle bir ikram karşısında, onu yapana karşı duyarsız kalmak saygısızlık olur diye düşünmeli insan. Ve yine düşünmeli insan eğer insansa; sevdiklerimin bana verdiklerini severken ve onlardan dolayı sevinirken, sevdiklerimi bana vereni sevmemem ve onu saymamam ve onun isteklerine karşı kayıtsız kalmam düşünülebilir mi?
Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiçbir hakkım yokken bana verilmiş. Meselâ gözüme bir değer biçeyim, acaba milyarlar verseler onu verir miyim? Hayır vermem ve ona bir değer biçemem. İşte bu kadar değerli şeyler bana tamamen bir ikram olarak verilmiştir. Onlardan daha değersizini elde etmek için aylarca günlerce
- 1078 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışırken, onların bana bir ikram olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu saygısızlık olur diye düşünmeli insan.
Bu kadar lütuftan sonra... Evet benim üzerimde hâkimiyeti ve rahîmiyeti bu denli açık olan Zâta karşı yapmam gereken vazife onun emir ve yasaklarına uymak olmalı. Zira O beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor. Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına takan Zat, baş örtüsünde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları onun arkasına takmıştır demeli ve itaat etmeli.
Başını örtmek ağır bir iş mi acaba? Eğer insan başörtüsünün hikmetlerini göremeyip, ondan uzak duruyor, onu yapılması ağır bir iş gibi görüyorsa şöyle düşünmeli:
Dünyada çok ufak değerler elde etme karşılığında, çeşitli meşakkatlere katlanıyor insan. Bir yerde saatlerce durma, bir şeyleri taşıma, birinin dediklerini yapma, bir yerleri süpürme, yani kısaca alınacak bir ücret karşılığında, ücreti verene günün 24 saatinin bir kısmını, verilen ücret miktarınca ücreti verene verme. Bunlar, dünyada bir bedel karşılığında herkesin yaptığı şeylerdir. Ve herkesçe de makul ve mantıklı görülen bir durumdur.
Düşünmeye devam ediyoruz. Ücreti veren, ücret karşılığı aldığı zaman dilimi içersinde, yapmam gereken işleri bana bırakmıyor. Neler yapmam nasıl yapmam gerektiği konusunda beni yönlendirip işin durumuna göre emir bile verebiliyor. Hatta işin türüne göre giyeceğim elbise, başıma bağlayacağım kask, ayağıma giyeceğim ayakkabı bile işin şartlarına göre belirleniyor. Bunlar insanî sınırlar içinde kaldığı ve bir de işe uygun ücret verildiği müddetçe hiçbir problem olmadan işçi ve işverenin rızâsı ile gerçekleşen ve dünyada yaşamanın bir sonucu olarak herkesin benimsediği bir hâdisedir. Kimse çıkıp da birinin ücret karşılığı günümüzün, ayımızın, yılımızın bir parçasını alıp o zaman diliminde ne yapmamız gerektiğini belirlemesi olayına mantıksız diyemez, demiyor da. Bu olaya mantıksız diyen dünyadaki bütün mantık kurallarını ve uygulamada olan fiilî durumları karşısına almış olur. Evet, bir de bu açıdan bakalım:
Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki rahîmiyet ve hâkimiyetine bu açıdan bakacak olursak şunları diyebiliriz: Bize verdiği ücret, dünyada ücret veren herkesin verdiğinden daha fazla. Bize, bizi verdiği gibi, dünyadaki her şeyi de bizim istifademize sunmuştur. Bunun yanında hayatın bittiği noktada bitmeyen bir hayata giden yolu, bizlere peygamberleri ile göstermiştir. Ölümün kesintiye uğrattığı hayatı kesintisiz ve daha güzel bir şekilde vereceğini vaad etmiştir. Bizlere bu kadar lutuflarda bulunan Rabbimiz, bu lutuflarına karşılık bizden çok şeyler istemiyor.
Bu noktada insan şöyle düşünmeli; Ben, bana ayda sözgelimi 500-1000 dolar verene günümden şu kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum. Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı halde veren Zâta karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana 1000 dolar maaş veren işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma görevim varsa ve ben
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1079 -
bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam; şunu da iyi bilmem lâzım: Bana her şeyi veren Allah da bana emrediyor. 1000 doları veren, hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği şeylerle hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.
Başörtüsü takmak Kuran’da yok diyenler bile var! Bu konudaki âyetlere geçmeden önce, maalesef din adamı ve ilâhiyatçı denen bazı kimselerin bile sosyete müftülüğü yaparak “Kuran’da başörtüsü yoktur“ dediğini dikkate alarak âyetlere bakılması gerektiği kanaatindeyiz. Cenâb-ı Hak 33/Ahzâb sûresinin 59. âyeti ve 24/Nûr sûresinin 31. âyetinde başörtüsünü, tersini anlamaya imkân vermeyecek bir açıklıkta anlatıyor.
Başörtüsünü çok açık bir şekilde ele alan Nur süresinin 31. âyetinin meali: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini esirgeyip korusunlar. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...“4360 Bu âyette geçen “ziynet“ nedir? Örfte, yani halk arasında ziynet denince akla gelen; taç, küpe, gerdanlık, kolye, sürme, kına ve elbise süsleri gibi bazı şeylerdir. Ziynet daha da güzelleşmek için takılır. Kur’an “ziynetlerinizi göstermeyin!“ derken, “onların takıldığı yer olan vücudu öncelikle göstermeyin“ diyor. Zaten bunu başka türlü de anlamak mümkün değildir.
Meselâ bir baba çocuğuna şöyle dese; “Bak bu 100 dolardır. Bunu kaybetme!“ Artık, bu babanın 1000 dolar verdiğinde “bunu kaybedebilirsin“ demesi, yukarıdaki sözden bunun anlaşılması mümkün değildir. Aynen bunun gibi, Kur’an, insanları cezb etmede, câzibe yönüyle kadının bazı noktalarına göre daha az câzip olan şeyleri “göstermeyin!“ derse, daha câzip noktalar için ne diyeceği mâlumdur. Yani vücudu açmak şöyle dursun, üzerlerindeki süsleri bile açmayın. Kadının vücudu ise başlı başına bir ziynettir.
El ve yüz ziynet mi? Bu âyetteki “görünen kısımları müstesnâ olmak üzere“ ifadesi “elin ve yüzün gösterilmesi câizdir“ diyen müfessirlere küçük bir delil verdiği gibi, “gösterilmemesi gerekir“ diyenlere de bir delil veriyor. Bu âyete farklı yaklaşımlar, âyetin rûhundaki esneklikten ve Kur’an’ı tefsir eden müfessirlerin yaşadıkları çağın etkisinde kalmalarından kaynaklanıyor. Âyetin rûhundaki esnekliğin mezheplerin görüşlerine de yansıdığını görüyoruz. Hanbelî ve Şafî mezheblerine göre el ve yüz avrettir, örtülmesi gerekir. Hanefî ve Mâlikî mezheblerinde ise el, yüz avret değildir, açılabilir.
Âyetin rûhundaki esneklik: İlk önce, âyetin rûhundaki esneklik üzerinde duralım: Kadın, hayatın değişik pozisyonlarından geçiyor. Her durumda tesettürünü aynı şekilde koruması mümkün değil. Bu noktada hayatın esnekliği tesettüre de yansıyor. O noktalar şunlar olabilir: Kadın mahkemede tanık veya sanık olduğunda, namaz esnâsında, nikâh masasında ve nikâh öncesi eşi olacak kimse ile üçüncü bir şahıs yanında görüşmesinde, hac esnasında, tarlada, bağda, bahçede çalışırken işini rahat yapmak için kollarını bilekle dirsek arası sıvaması ve bunların benzeri yer ve durumlarda kadın ellerini ve yüzünü bu durumlarının gerektirdiği kadar açabilir. Bu, ona verilen bir ruhsattır, olması gereken tabiî bir
4360] 24/Nûr, 31
- 1080 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumdur.
Çağın etkisinde kalmak: Müfessirlerin bulundukları çağın etkisinde kalması noktasına gelince; günümüze kadar gelen müfessirlerin tefsirlerinin birçoğunda örtünme, tepeden tırnağa eli de yüzü de içine alan şekliyle anlaşılıp öyle anlatılmış ve yakın asırlara kadar uygulama bu şekilde yapılmıştır. Âyetin rûhundaki esneklik hayatın yukarıda belirttiğimiz istisnaî noktalarında kendini göstere gelmiştir. Müslümanların son üç asırda dünya genelinde ekonomik, siyasî ve kültürel yönden hâkim durumdan mahkûm duruma geçmesi ve bunun sonucunda dünyayı kuşatan uydulardan medya bombardımanına tutulmaları, Batı emperyalizmi tarafından kafa ve kalp olarak yabancı moda ve düşünce akımlarının işgaline uğramaları müslüman aydınların fikir ve düşünce dünyaları üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmiştir. Ve bu etkiler de yazılan eserlerde kendini göstermiştir.
Yakın devirlere kadar yazılan tefsirlerde ve uygulamalarda neden “görünen kısımların“ bile gösterilmemesi gerektiği şeklinde bir anlayış hâkim olmuş? Bu anlayış, yine âyetin rûhundan kaynaklanıyor. Zira âyet “Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler“ diyor. Biz görünen kısımların da ziynet olduğunu bu âyetten anlıyoruz. Yani âyetin mânâsı şu oluyor: “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesnâ.“ Kur’an ziynetlerinizi göstermeyin diyor. Görünen kısımlar da ziynet olunca, takvâ sahibi bir mü’min anlayışı ile onun da gösterilmemesi gerektiği kanaatine varıyoruz.
Ama fetvâ sınırları içerisinde de şöyle anlayabiliriz: Yani konuşmaya yarayan dudaklarınız, bakmaya yarayan gözleriniz, koklamaya yarayan burnunuz, yani kısaca yüzünüz ve tuttuğunuz eliniz; bunlar her ne kadar ziynet olsa da, “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesnâ“ ifâdesince istisnâ edilen ziynetler kısmından olduğu anlaşılıp, bunların dışında kalan “ziynetlerini teşhir etmesinler“ denebilir.
Bu, çoğunluk müfessirlerin kanaati, yani örtünün eli ve yüzü de içine alacak şekilde olması yönündeki kanaat. Böyle bir kanaate varılmasının en büyük nedeni, elin ve yüzün, görünmeyen ziynetler kadar, karşı taraf üzerinde ilgi uyandırdığı içindir. Gözler, yanaklar, dudaklar ve parmaklar görünmeyen ziynetler kadar karşı taraf üzerinde çekici bir etki meydana getiriyorsa, görünmeyen ziynetlerin hükmüne tâbi olurlar. Görünen ziynetler, görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği sonucu azıcık mantığı olan herkes tarafından çıkarılacak bir sonuçtur.
Böyle bir sonucun çıkmasında gözün, kaşın, yanağın, dudakların birer ziynet olduğu noktasının kabulü önemli bir rol oynuyor. Evet göz, kaş, yanak ve dudak birer ziynettir. Bu ziynetler daha büyük gönül ilişkilerine giden yolda küçük gönül ilişkilerinin başlangıç noktasıdır. Bir bakış, bir göz kırpma nice gönüllerin fitilini ateşlemiş, nice nefisleri hoplatıp zıplatmıştır. Bir tebessüm birçok beklentiye “evet“ sayılmıştır. Ellerin bir tutması, parmakların bir dokunması çok içleri yakmıştır. Yanaklar ve dudaklar nice erkeğin ağızlarının suyunu akıtmıştır. Edebimiz bu konunun daha fazla tafsiline izin vermiyor. Ama buraya kadarki açıklamalardan herkes ne denmek istendiğini anlamıştır.
Müsbet veya menfî başlamış ve devam eden bütün gönül ilişkilerinde
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1081 -
bakışların, dudakların, kaşların ve yanakların, gönül ilişkilerinin ilerlemesinde tercih ve tahrik ettirici yönü mutlaka vardır. Bu durumlar, kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Bunu inkâr eden, kendi içindeki birtakım duyguları da inkâr etmiş olur. Siz hiç şarkı ve türkülere dikkat ettiniz mi? Şarkı, türkü ve şiirlere kulak verenler gözün, yanağın ve dudağın insanları ne kadar tahrik ettiğini oradan anlayabilir. Meselâ bazıları “gözlerin bir içim su, içim yandı doğrusu“; “bir bakış baktı, içimi yaktı“; “o pembe yanakların, o güzelim dudakların“; “kirpiklerin ok ok oldu“ gibi daha birçok yanaklı, dudaklı, bakışlı şarkılar dinleyenlerin içlerinde hangi duyguları kamçılıyor, hayallerinde hangi şekilleri meydana getiriyor, hangi güdüleri okşuyor? Bu kadar tahrik unsuru olan âzâların ziynet sayılmaması mümkün değildir.
Bunlar takılan süs eşyalarından daha çok, karşı tarafa çekici gelebiliyor. Bizatihi ziynet olan bilezik, küpe, yüzük, kolye ve benzerleri çok az türkü ve şarkının konusu olurken, ziynetlerle daha da güzelleşen, ziynet yerleri birçok şarkı ve türkünün konusu olabiliyor. Sonuç olarak yukarıdaki tefsir ve ifâdeyi bir kez daha tekrar ediyoruz: “Görünen ziynetler (göz, dudak, yanak vs.) görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği, özellikle fitneye müsait ortamlarda bundan sakınılması gereklidir.“
24/Nûr sûresindeki başörtü âyetinden sonra, aynı konuyla alâkalı olarak Ahzâb sûresinin 59. âyetinin yorumu ile devam edelim: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.“ 4361
Âyetin “dış örtülerini üstlerine almalarını söyle“ kısmındaki kelimeleri lügat yönünden ele alalım: Kullanılan fiil “idnâ“ fiili. Bu fiilin mânâsını merhum Elmalı Hamdi Yazır “Hak Dini Kuran Dili“ adlı tefsirinde şöyle açıklıyor: İdna; alâ harf-i ceri ile kullanıldığında, bütün vücudu kapsamak sûretiyle sarkıtmak mânâsını ifade ettiği gibi, sıkıca örtünmek mânâsına da gelir. Cilbab: Tepeden tırnağa örten giysidir. Baştan aşağı örten çarşaf vb. giysi. Başka mânâlar da verilmiştir, ama bütün verilen mânâlar ilk iki anlamın etrafında gelişmektedir. “Min“ harf-i ceri ile mânâsı, “cilbabtan bir parçayla“ örtmek tâbirinde iki şekil vardır. Birisi cilbabla bütün bedeni örtmek; diğeri de, cilbabla başından yüzüne doğru örtmek.
Tesettürde tercih edilmesi gereken belli bir renk var mı? Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de erkek elbisesi konusunda detaylı açıklama bulunmadığı halde, kadın giysisi konusunda detaylı sayılacak açıklama vardır. Bu detay içinde şekil belirlenirken renkten bahsedilmemiştir. Rengin nasıl olacağı ve bugün giyilen pardösülerin çarşaf yerini tutup tutmayacağı konusunda birkaç noktanın üzerinde durmak istiyoruz.
Evet, Kuran renkten bahsetmemiştir. Ama yine örtünün rengini Kuran’ın örtü konusundaki yaklaşımından çıkarabiliriz. Kur’an’ın anlatımında (işaret yoluyla) sadeliğin ve karşı tarafın ilgisini en az çekecek örtü şeklinin tavsiye edildiğini görüyoruz. Bir pembe rengin, bir koyu kırmızının böyle bir anlatıma uymayacağı kesindir. Böyle bir anlatıma uyan sade ve tonları koyu olan renklerdir. Renk seçiminde bu ölçüler dikkate alınırsa, kişi beğendiği değişik renkleri seçebilir.
4361] 33/Ahzâb, 59
- 1082 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mutlaka siyah olması gerekmez. Siyahın dışında renkler de olabilir.
Pardösü, çarşafın yerini tutar mı? Pardösüye gelince, çarşaftan yani baştan aşağıya sarkıtılan ve vücudun hemen hemen tamamını kaplayan giysinin yerini tutabiliyor ve karşı cinsi tahrik etmeyecek bir biçimde vücut hatlarını belli etmeden örtebiliyorsa neden câiz olmasın? Vücudu örten bolca bir pardösü ve baştan aşağıya bele kadar sarkıtılan uzunca bir başörtüsü çarşafın fonksiyonunu yerine getirebilir. Bu fonksiyon yerine geldikten sonra ille çarşafta ısrar etmek anlamsız olur. Hatta başörtüsünü ve pardösüyü giyim şekli olarak çarşafa karşı alternatif olarak sunma, çarşafa karşı önyargılı bakanları az da olsa yumuşatacağı gibi, örtünmek isteyenleri de teşvik edip özendirecektir.
Buraya kadarki değerlendirmeler, Kuran’da örtünmenin emredildiğini bize gösterdi. Şimdi de diğer semâvî dinlerde örtünmeye kısaca bakalım:
Diğer dinlerde örtünme: Bu konuda Kitab-ı Mukaddes’te şöyle denilmektedir: “Başı örtüsüz olarak dua eden başını küçük düşürür. Eğer kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün.“4362 “…Ve Rebeka peçesini alıp örtündü.“4363 İncil’de de örtü önemlidir. “Başı örtülü olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her erkek başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir ve aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa, saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise, örtünsün.“4364 “Zina etmeyeceksin’ denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Ve eğer sağ gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar ve kendinden at; çünkü senin için âzandan birinin yok olması, bütün bedeninin cehenneme atılmasından iyidir.“4365 Bir kadının kiliseye başörtüsüz gelmesi, insanlar içine başı tıraş edilmiş gibi çıkmasına benzetilir. Katolik mezhebinin tatbikatını araştırdığımızda bu mezhepte örtünme esastır. İster kilise içinde, ister toplum içinde olsun kadının örtünmesi esastır. Avrupa’da birçok katolik köyde kadınların önemli bir kesimi hâlâ örtülüdür. İtalya, Almanya, Hollanda gibi tüm Avrupa ülkelerinde birçok köyde kadınların başları örtülü ve dinsel geleneklerini hayata hâkim kılarak yaşadıklarını görüyoruz. Sakat doğan bir çocuğu tedavi ettirmeme, aşı vurulmama, pazar günleri hiçbir iş yapmama ve yapana hoş bakmama örtü ile birlikte göze çarpan ve modern dayatmalara direnen Batıdaki dinsel geleneklerden bazılarıdır.
Bu açıklamaları şu ifadelerimize güç kazandırsın diye yaptık: “Kitab-ı Mukades’teki bu durum, bize örtünmenin fıtrî olduğunu, zamana ve mekâna göre değişmediğini, dinlerin menşeinin bir olduğu gösterir.“
Haramın doğası: Bu noktada nâmahreme bakmanın haram olduğu noktasından hareketle, “haram“ konusunda biraz durmak ve bunun mantığını izah etmek istiyoruz. İslâm harama bakılmasını, haramın duyulmasını, tadılmasını, tutulmasını ve tabii ki yapılmasını yasaklamıştır. İslâm’a göre “azı haram olanın çoğu da haramdır.“ Bunun sebebi haramın doğasındaki çekicilikten ileri gelir. Bu
4362] Tekvin, Bap 24
4363] Tekvin, Bap 24, cümle 65. (Yine bakınız İşaya, Bap 3, cümle 16-26)
4364] I. Korintoslulara, Bap 11; cümle 4-6
4365] Matta, Bap 5, cümle 27-29
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1083 -
çekicilik, azıcık tadılan şeylerin verdiği tadın insanı çokça tatmaya çekmesindendir. Ve nefis, ruha rağmen şunu der; “azı tatlı olan şeyin, çoğu daha çok tatlıdır.“ Haram insanda tiryakilik meydana getirebilir.
Haramın doğasındaki insan ruhunu tahrip edici özellikten dolayı İslâm, onun çoğuna getirdiği her tenkidi azı için de getirir. Tâ ki azdan çoğa gidilmesin, haramın manyetik sahasına girilmesin. Harama yol açan sebepleri de haram sayar. Harama yaklaşılmasını da yasaklar.
Her haram bir değildir. Haramların değişik özellikleri vardır. Bazı haramlar vardır ki; ona dokunmak da, bakmak da haramdır; kadının vücudu gibi. Ama bazıları da vardır ki, ona bakmak haram değildir, ama tatmak haramdır; içki gibi. Burada kadın bizzat haram değildir. O fıkıh ifadesi ile haramın “ligayrihî“ grubuna girer. Yani zâtında haram değildir. Nikâhlı bir kadına kocasının bakması, tutması, dokunması bir-iki nokta (aybaşı, lohusa gibi haller ve makattan temas) hâriç, her tarafı içine alacak şekilde helâldir. Bir erkek, karısı ile yaptığını bir başkası ile aynı şekilde, aynı zevki alarak yapsa, nikâhlı eşi ile yaptığı her şey helâl oluyor; ama nikâhsız biriyle yaptığında haram, yani zinâ oluyor. Bu haramın huyu, diğer haramlardan farklı. Meselâ içki, kumar, fâiz, hırsızlık ve daha birçok haram her yönüyle ve her şekliyle haramken, kadının haramlığı ufak bir değişiklik gösteriyor; arada nikâh olmazsa haram oluyor.
Cinsel konulardaki bu haram; lezzetinin peşin olması, resimlerini ve hayaldeki sahnelerini elde etmedeki kolaylığı yönüyle, diğer haramlardan ayrılır. Diğer haramlara bakma, hatta dokunma ve düşünme insana bir zarar vermez ve bir yerlerini tahrik etmezken, bu haram, bırakın dokunmayı ve fiili yapmayı, düşünme ve bakma ile bile insanı günaha sokar. İnsan bu haramı bizzat yapmasa bile dokunma ve düşünme bizzat yapmaya yakın lezzet verdiği gibi, tahribat yönüyle bizzat yapma gibi zarar verebilir.
Bu açıklamaları şunları demek için yaptık: Haramın hepsi haramdır. Ama nâmahreme (yabancı kadına) bakma, huyu değişik bir haramdır. Diğer bazı haramların yanında durma, onlara bakma, hatta onları düşünme; yabancı kadına bakmanın, onun yanında olmanın, onu tutmanın ve düşünmenin verdiği zararı vermeyecektir. İşte türlerinden böyle bir ayrıcalığı olan yabancı kadana bakma, onunla ilişki kurma şeklinde karşımıza çıkan haram türüne, Kur’an diğer haram türlerine getirdiği yasaktan daha kapsamlı, daha teferruatlı ve daha caydırıcı yasaklar getiriyor.
Biz bu noktada erkeğin yabancı bir kadına bakması veya kadının yabancı bir erkeğe bakması hususunu ele alarak konumuzu bu yönde detaylandıracağız. Çünkü örtünmenin bakışlara perde olmayla yakından alâkası vardır. Bakışlar zehirli oklar gibidir. Genelde erkekler bakma ile kadınlar da dokunma ile tahrik olur.
Bunun izahını “neden kadınlara örtü farz da, erkeklere aynı şekilde farz değil“ diye sorulan bir soruya cevapta ele alacağız. Örtünün karşı cinsin bakıp bakmamasında ve bakan kişinin iç duruluğu ile çok yakından alâkası vardır.
İslâm iç duruluğuna çok önem verir. İç duruluğunun ölçüsü, her şeyin lâyık olduğu yerde durması ve lâyık olduğu kadar ilgi görmesidir. Bu ifâdeler iç duruluğundaki dekora baktığımızda daha net anlaşılacaktır. Bu dekorda en hâkim
- 1084 -
KUR’AN KAVRAMLARI
unsur, Allah’a iman ve O’nun her şeyden çok sevilip sayılmasıdır. Bu dekoru tamamlayan unsurlar bundan sonra gelir. Peygamber (s.a.s.)’in Allah’tan sonra sevileceklerin başında yer alması ve model insan olması da bu dekorda öne çıkar. Bir dekorda öne çıkan bir diğer iman esası ise âhirete imandır. Allah için her yapılan işte teşvik ve terğîb edici yönüyle kendini hissettirir.
İnsanın içerisinde imanın aksiyoner, yani yaptırım gücü olan bir iman haline gelmesinde, bu dekordaki motiflerin, bütün canlılığı ile kendilerini belli etmeleri önemlidir. Aksi halde kişinin içindeki iman, yaptırım gücü olmayan sembolik bir iman şeklinde tezâhür eder ki, bu imanın sahibini koruması ve kurtarması zor olduğu gibi, böyle bir imanın uzun süre varlığını sürdürmesi de zordur. İmanın içte sembolleşip zayıf bir hale gelmesinin büyük sebebi günah unsurudur. Bir başka ifade ile fıtrat sınırlarının aşılmasıdır. Fıtrat sınırlarını aşmada ilk adım olan “bakışlar“ üzerinde konumuzu yoğunlaştıralım:
Yabancı kadın veya erkeğe bakma ya da ateşle barut: “(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.“4366 Hemen bu âyetin arkasından gelen âyette de aynı emir erkekler yerine kadınlar denilerek tekrar ediliyor: “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini korusunlar...“ 4367
Bu konuda Peygamber buyruklarına da bakalım: “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.“4368 Peygamberimiz, Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.“4369 Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!“ buyurdu.4370 “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.“4371; “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.“4372; “(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!“ Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.“ 4373
Gözler hayal odasının duvarlarını süsleyen resimleri çeken fotoğraf makinesidir. Hayalde tasarlanan iyi veya kötü şeyler hep bu yolla hâfızaya/belleğe kaydedilir. Sonra da içteki bazı güdülerin dıştan veya içten tahrikler sonucunda harekete geçmesiyle hayal odasında çoğunlukla irâdî (isteğe bağlı), bazen de gayr-ı irâdî seyredilir. Bu bakışlarla alınan pozlar, o pozu irâdî veya gayr-ı irâdî olarak verenin kontrolü dışında o pozları alan kişi tarafından pozu verene hiçbir telif ücreti ödenmeden istenen sahnede, istenilen her pozisyonda oda sahibince istenildiği kadar kullanılır.
4366] 24/Nûr, 30
4367] 24/Nûr, 31
4368] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
4369] Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43
4370] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
4371] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
4372] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
4373] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1085 -
Bakışların insana bir de “nazar“a benzer tesiri olabilir. Şu sözlere bakalım: “Bakışları aklımı başımdan aldı“; “Bakışları kalbime bir ok gibi saplandı.“ Ve bakışların anlamına ait şu sözler: “Nefret dolu bakışlar“; “sevgi dolu bakışlar“; “ içi yakan bakışlar“ vb. Sonu tatlı veya acı biten çoğu gönül ilişkisi, gözlerin konuşması ile başlar. Onlar aynı frekanstan bakan insanlara dilin anlattığından çok şey anlatır. İşte, insanda böylesine derin izler bırakan bakma, basit bir olay değildir.
Uykusuz ibâdet ve tâatle geçen bir gecenin sabahında, gözün bir harama bakması, sonra bir kez daha bakması o kişiden, o gecenin bütün vâridâtını götürebilir. Yabancı kadına bakma, bir söz dinlememedir. Yukarıda izah ettiğimiz gibi her şeye sahip, her şeye hâkim ve her şeyi her an yönlendiren bir otoritenin emri dışına çıkarak itaatsizlik yapmış olur kişi bu hareketiyle. Böyle bir itaatsizlik her şeyi kendine veren Zâta karşı bir saygısızlıktır. İnsanın böyle bir saygısızlığa düşmemesi için, günahın giriş yollarından en önemlisi olan gözlerine hâkim olmasını bizzat Kur’an bize emrediyor.
İnsanın gözlerine hâkim olamadığı an, içindeki imanın ona hâkim olamadığı âna rastlar. Bu iki hâkimiyet yan yana olmaz. Yani iman hâkimken bayağı duygular mahkûm, bayağı duygular hâkimken iman mahkûm olur. Hâkim, mahkûma yön verir. Bazen duygular ve karşı tarafın câzibesi, baskın gelir. İnsan birtakım şeylerin sonuçlarını kötü netice itibarı ile bilse bile o anda duygularına yenik düşebilir. Bu mağlûbiyet her zaman oluyor ve başlangıçta acı, sonra sonra alışkanlık ve lezzet vermeye başlıyorsa, bu durum, imanın zayıfladığına ve fonksiyonlarını yerine getiremediğine işarettir. Bu işaretler geri dönüşü zor olan bir turnikeye girişte sarıdan kırmızıya giden sinyallerdir. Yanlış ve hatalı bakışlar, verdikleri mânevî zararla insanı, ibâdetten haz almaz hale getirir. Yani bir bakış deyip geçmemeli. Çünkü arkasından sürekli bakışları ve sürekli batışları getirebilir. Harama bakılmama konusundaki hassâsiyete İncil’de de rastlıyoruz: “Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir…“ 4374
Başörtüsü takmayan bayanlar genelde şöyle diyorlar: “Ben özgürüm, kendimi bir örtü ile kafes içine koyamam, kendi güzelliğimi kime, nasıl ve ne şekilde göstereceğime kim karışabilir ki? Açık olmakla kendimi başkalarına beğendirme arzusu taşımıyorum. Hem saçımı veya bazı yerlerimi göstermemde ne mahzur var? Vücut benim değil mi? Başkası bana bakıp, başka şeyler düşünüyorsa o, onu ilgilendirir. Benim kalbim temiz. Ben, başkaları, başka düşünecek diye, özgürlüğümü sınırlayamam…“
Bu ifâdelerin görünüşte haklılık payı var gibi olsa bile temelinde büyük yanlışlıklar var. Bir kere insan özgür mü? En çok özgürüm diyene sormalı; “saçlarının rengini, boyunu, yüz şeklini, dünyaya ne zaman gelip ne zaman gideceğini ve senin dışında gelişen daha birçok şeyi sen mi belirliyorsun, yoksa üzerinde ve kâinatta sana otoritesini hissettiren Zat mı? Sen şu vücut evine ne zaman geldiğin belli, ama ne zaman, ne şekilde gideceğin meçhul bir mahkûm değil misin? Eğer değilsen, neden çok sevdiğin çocukluğa ya da ilk gençliğe dönüp bir kez daha yaşamıyorsun? Beğendiğin, sevdiğin, dahası saatlerce ayna karşısında seyredip keyiflendiğin gençliğinin ihtiyarlığa gitmesini neden engelleyemiyorsun? Eğer ihtiyarsan neden gençliğe, özlemiyle yanıp tutuştuğun ve her aklına geldiğinde aaah çektiğin gençliğe neden dönemiyorsun? Hele, bütün güzellikleri
4374] Matta, Bap 5, cümle 28
- 1086 -
KUR’AN KAVRAMLARI
solduran, bütün lezzetlere bir nokta koyan ölüme neden karşı çıkamıyorsun?
Hani sen özgürdün? Hani sen kendini kafese koyamazdın? Sen dünya kafesine konmuş bir insan, sen vücut kafesine konmuş bir “can“sın. Oraya konurken de sana sorulmadı, alırken de sana sorulmayacak. Sen özgür değilsin. Sen % 99 kontrolü başka birinin elinde olan şu vücut ülkende nasıl özgür olabilirsin ki, hemen her şey senin dışında ve kontrolün hâricinde gelişiyor. Senin eline % 1 verilmiş, onu veren de % 99’un sahibi. Sana düşen eline verilen kumandayı zaten % 99 hâkimiyeti altında bulunduğun Zâtın istekleri doğrultusunda kullanmak olmalı.
Ama yine de buna mecbur değilsin. Yine de sen bilirsin. (Herkesin Cennet yolunu seçmeye veya Cehennemi tercih etme özgürlüğü vardır.) Ama şunları da sorup seni düşündürmek isteriz: Neden hayatının tamamına yakınını belirleyen Zâtın isteklerine uymuyorsun ki? Onun yarattığı ve hâkimiyeti sahasında olan evrene bir bak bakalım bir noksanlık veya eksiklik var mı? Bir bak, güneşin sımsıcak seni saran güzelliğine, göğün maviliğine ve yerin yeşilliğine, bak ne kadar güzel! Bir bak, gökler ötesine, yıldızlara, galaksilere, nebülözlere, ne hârika! Sonra indir başını, kendine bak; gözüne, kaşına, saçına, daha içerilerdeki kalbine, ciğerlerine, daha minik noktalardaki hücrelerine, alyuvarlara, akyuvarlara bir bak!
Ne müthiş! En ufağından en büyüğüne kadar insanı ve onun mekânı olan kâinatı güzellikleri ile süsleyen Zâtın, zâten hâkimiyeti altındasın. Neden hayatını ve evreni güzellikleri ile süsleyen Zâtın emri altına girmiyorsun? % 99 oranındaki alanda kendi içinde ve dışında takdir ettiğin güzelliklerin ve hikmetlerin sahibi Zâtın isteklerini özgür irâdene verilen % 1’lik alanda da niye seyretmek istemiyorsun?
Güzelliğe karşı çıkmak güzel mi? Senin mantığın bunu alıyor mu? Seni anlamıyorum. Hayır hayır, anlıyorum. Sen duygularına (hevâna) mağlûp oluyorsun. Neden aklın duygularına yön vermiyor ki, neden aklınla duyguların üzerinde hâkimiyet kurmuyorsun? % 99’u başkasının elinde olan bir ülkenin özgür olamayacağı gibi, sen de özgür değilsin.
Evet vücut/mal senin değil, sana ait zannettiğin % 99’un da, başkasının hâkimiyeti altında olduğu gibi, senin malınmış gibi görünen % 1’i veren de, o başkası olunca, yani Allah olunca, mal O’nun olduğu gibi, mal üzerinde söz sahibi de O oluyor. Hepsi O’nun oluyor. Sana ‘kimin malını kime satıyorsun?’ demezler mi? Belki asıl özgürlük böyle hâkim bir otoriteyi tanıdıktan sonra başlıyor. Dikkat, böyle bir gerçek karşısında insan özgür olayım derken isyankâr olabilir! Özgür derken köle, başkalarının ve nefsinin/hevâsının kölesi…“
Bu grubun ifadeleri içinde şunlar da var: “Ben kendimi başkasına beğendirmek için açılmıyorum.“ Bu ifade üzerinde de biraz duralım. İnsan yaratılış itibarı ile kendi güzelliğini hem görmek, hem de göstermek ister. Bir elbise giyer aynaya bakar, belki dakikalarca kendini seyreder. Bir de yakınındakilere sorar “nasıl, yakıştı mı?“ diye. Yani, kendi güzelliğini hem kendi görmek ister, hem de başkalarına göstermek ister ve başkalarının kendini nasıl gördüğünü öğrenmek ister.
Acaba insan dünyada tek başına olsaydı nasıl giyinirdi? Yani, giyiminde başkalarına kendini beğendirme noktası olmasaydı? Güzel-çirkin, çok hoş veya nâhoş diyen birileri bulunmasa idi, nasıl olurdu? Herhalde hızla değişen bir
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1087 -
moda olmaz, farklı farklı takılar hiç yapılmaz, ojeye ruja, saçı her gün bir başka biçimde yaptırmaya hiç gerek kalmaz, ihtiyaç duyulmazdı; eğer insan dünyada yalnız, tek başına yaşasaydı.
Demek, insanlarla yaşama, yani birilerinin beğenip beğenmemesi, güzel deyip dememesinin bizim üzerimizde biz kabul etmesek de etkileri var. “Ben kendimi başkasına beğendirmek için açılmıyorum“ diyenler bir daha düşünsün!
“Utanacak ne var canım! İnsan, kendi bedeninden utanır mı, saçın başın gösterilmesi ayıp olur mu?“ Böyle diyor başörtüsüzlerin bir kısmı. İnsan dışındaki diğer canlılara, özellikle cinsiyetleri belli olan hayvanlara baktığımızda onlarda utanma ve sıkılma duygusu olmadığını görüyoruz. Ama bunun yerine, bulundukları ortama göre vücutlarına doğuştan doğal elbiselerinin giydirildiğini de görüyoruz. Öyle bir elbise ki, canlı vücudunun tamamını örtüyor. Canlının normal duruş pozisyonunda cinsel organları genellikle doğal örtünün altında kalıyor. Normal duruş pozisyonunun dışındaki hallerde de, hayvanda utanma ve sıkılma duygusu olmadığından yine hayvan için farkeden bir şey olmuyor.
İnsanın da doğuştan kendisine giydirilmiş bir giysisi var; derisi. Bu giysinin özelliği, üzerine başka giysi giyilmesini gerektiriyor olması; o da elbise. Bugün dünya geneline baktığımızda, bütün dillerde, utanma kelimesinin karşılığı olan bir kelime bulabiliriz. Hem de şu anki yaşayan dilin içinde.
“Utanacak hiçbir şey yok!“ diyen insanın bile mutlaka utandığı yerler vardır. Bir de yine bütün milletlerde utanan insanlar, utanmazlardan her zaman fazladır. Bu, aslında fıtratın gâlibiyetidir. Din, doğal olanı teklif eder. Utanma, nihâyetinde bir duygudur. İnsanı örtmez ama insanı örtünmeye iter.
İşte, İslâm’ın öngördüğü örtünme şeklinde İslâm doğal olanı, doğal sınırları içinde, insana teklif eder. Doğal olanın teklif edilmesini yanlış anlamamalı. İslâm’ın doğal olanı teklif etmesi, iklim değişiklerinden korunmak için yapılan örtünme teklifinden daha çok, kadının eziyet görmemesi, cinsî tâcize uğramaması, ahlâkî değerlerin pratikte hâkim olduğu bir toplum meydana getirme gibi hedefleri amaçlar. Doğal olanı tavsiye etmekle İslâm’ın nasıl bir toplum hedeflediğini ve toplumu ne gibi tehlikelerden korumak istediğini Merhum Seyyid Kutub’un ifadelerinde takip edelim:
“İslâm, şehevî duyguların tahrik olmadığı bir toplum ister. Çünkü sürekli baştan çıkarmanın ve tahribin olduğu toplumlarda, giderilemeyen ve hiçbir şekilde tatmin edilemeyen şehevî doyumsuzluklar ortaya çıkar. Dâvetkâr bakışlar, baştan çıkarıcı hareketler, gösterişli takılar ve çıplak bir beden… Bütün bunlar çılgın hayvanî doyumsuzluğu azdıran ve bunun sonucunda his ve irâde dizgininin elden çıkmasına neden olan hareketlerdir. Bundan sonrası ya hiçbir şekilde tatmin edilmeyen cinsel anarşizm, ya da tahrik edilmesine rağmen bir türlü tatmin olmayan veya olamayanların karşılarına çıkan engellerden dolayı ortaya çıkan sinirsel hastalıklar ve psikolojik anormallikler. Bu ise hiç kuşkusuz işkence kadar acı verir insana. Her türlü pislikten arınmış temiz bir toplum kurmayı hedefleyen İslâm, bu fitrî arzuyu tahrik ortamından ve baştan çıkarıcı davranışlardan uzak tutup, iki cins arasında yapay kışkırtmalara sebep olmadan güvenilir ve temiz bir ortamda bu arzunun tatminini ister.“
Örtü, soğuktan koruduğu kadar, cinsî tâcizden de korur. Kur’an, “Ey
- 1088 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle.“4375 diye buyururken, bunun hikmeti makamında aynı âyetin devamında şöyle buyuruyor: “Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur.“ Âyet, burada “iklim değişmelerinden etkilenmemeleri için en elverişli budur“ demiyor. Örtünmede asıl olan hikmeti öne çıkarıyor. Bunun üzerinde biraz duralım:
Örtülü kadın, örtüsüyle kendini tanıtıyor. Örtüsünü kendine bakan gözlerin kendisini tanımaları için kartvizit olarak kullanıyor. Bu “tanınma“ kartvizitinin ön tarafında kısaca şunlar yazıyor: “Bu örtünün arkasındaki insan, yani ben örtünmekle kendini yaratan Allah’a itaatimi ilân ediyorum. Ben bir kulum, üzerimde her şeyi ile ve her şeyimle bana hâkim olan bir otorite var. Onun emirlerinde benim bildiğim ve bilemediğim birçok hikmetler var. Bildiğim hikmetlerin güzellikleri bilemediklerime karşı merakımı arttırıyor. Hem, bana bu güzelliği veren O değil mi? Ben, nasıl benim olmayan bir şeyi dilediğim gibi kullanabilirim? Güzelliği veren O olunca, o güzelliği kime ne kadar ve nasıl göstermem gerektiğini belirleyenin de O, yani Allah olması kadar doğal ne olabilir ki?“
Şu Kur’an âyeti, o kartvizitin çerçevesini belirler; “De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın... Gerçekten Sen her şeye kadirsin.“4376 Mülkün yegâne sahibi Sensin, mülk sahibinin, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf etmesi sırrınca, benim üzerimdeki tasarruf hakkı sadece Senindir.
Bu kartviziti okuyan da şöyle düşünür: “Örtülü bayan, demek ki, örtü arkasındaki ziynetlerini başkası ile paylaşmak istemiyor. Başkalarının kendinden gözle dahi olsa cinsî yönden faydalanmasına hoş bakmıyor. Onları sadece meşrû şekilde hayat arkadaşı ile paylaşmak istiyor. Medenî bir insan olarak bu durumu saygıyla karşılıyorum. Zâten bundan doğal da bir şey olamaz. İnsanın kendini ait malı istediği gibi kullanma yetkisi varken, kendisini istediği gibi kullanma yetkisi haydi haydi vardır. Bu en ilkel demokrasilerin bile kendi halkına vermede cimrilik göstermediği bir haktır. Böyle bir hakka saygı ile bakmalı.“
Âyetteki “incitilme“nin tanınma ile ilgisi üzerinde duralım: “Cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur…“4377 Tanındıkları zaman incitilmeyecekler. Ama tanınmazlarsa incitilebilirler. Tanınma ile incitilme arasındaki alâka nedir acaba? Dünya istatistiklerine bir bakmak, bu konuda örtünün kadına yapılacak sözlü veya fiilî saldırılarda ne kadar caydırıcı olduğunu gösterecektir. Tesettürlü/örtülü kadınlar, yani birilerinde birtakım arzuları tahrik etmeyen hanımlar, sözlü ve fiilî saldırılardan kendilerini, açık bayanlardan daha fazla koruyabiliyor. Açıklık nedeni ile açıkta kalan kısımlar, birilerinin içinde birtakım arzuları tahrik ediyor.
Bu arada biri çıkıp dese; “hayır, ben kimseyi tahrik etmiyorum!“ Biz ondan şu sorulara cevap vermesini isteyeceğiz: “Neden reklamlarda kadın, kadın tüketim malzemesiyle hiç ilgisi olmayan malların tanıtımında bile kullanılıyor? Ve neden
4375] 33/Ahzâb, 59
4376] 3/Âl-i İmrân, 26
4377] 33/Ahzâb, 59
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1089 -
erkek değil de kadın? Niçin bu reklamlarda örtülü kadınlar kullanılmıyor?“ Bunun nedeni açık: Açık bir bayan, karşı tarafın ilgisini daha fazla üzerinde toplayabilir. Böyle bir alâka, daha fazla ilgilenme yönünde karşı tarafı tahrik edebilir ve ediyor da.
Tahrikin eziyet boyutu: Böyle bir tahrik, eziyete dönüşebiliyor. Bu noktada Alman Quick dergisinin 8 Mart 1990 tarihli bir haberini vermek istiyoruz: Derginin baş sayfasında şu haber yer alıyor. “Batıda çocuk anneler“ Yani çocuk yaşta çocuk sahibi olanlar. Derginin iç sayfalarında şu çarpıcı haberi görüyoruz: “Her yıl 250 000’i kız olmak üzere 300 000 çocuk yakınları tarafından tecâvüze uğruyor. Yine bir yıl içerisinde 30 000 kadar çocuk yaştaki anneler kürtaj yaptırıyor.“ Bu haber ve daha benzeri birçok haberler, cinsî tahrikler karşısında yaydan çıkan okların ne büyük yaralar açtığını gösteriyor.
Yine bu konuda Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırma, karşımıza ilginç sonuçlar çıkarıyor: Bu araştırmaya göre dünyada cinsî suçların en fazla işlendiği ülkelerin başında Almanya geliyor. İkinci Danimarka, üçüncü Hollanda, dördüncü de İsveç. Neden bu ülkelerde kadınlara karşı cinsî tecâvüz fazladır? Ve neden ahlâkî değerlere önem veren ülkeler, cinsî suçlarda son sıralarda yer alıyor?
Bu durum, Kur’an ifadesi ile bir eziyet değil midir? Evet sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, örtünmemekle ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmekle gelen bir eziyettir. Cinsel tâciz elbette bir eziyettir, ama buna sebep olan cinsel tahrik de özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyettir. Evet, cinsî tecâvüz ve tâciz bir eziyettir. Hem yapılırken eziyet, hem de hayat boyu kalan derin izleriyle devam eden bir eziyettir. Acaba bu ülkelerdeki bayanlar İlâhî yasalara uysalar ve örtünselerdi bu kadar tâcize uğrarlar mıydı? Böyle bir tâcize uğramayacaklarının en büyük delili, bütün eksikliklerine rağmen İslâm ahlâkının az-çok yaşandığı ülke ve yerleşim yerleridir. Bu yerlerde cinsel tâciz, Batı ortalamalarının çok altındadır.
Demek ki, örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor.
Örtüsüzlükle gelen ruhsal karakter bozuklukları: Örtünün, cinsel güdüleri tahrik etmeden onu kendi sınırları içinde tatmin edecek sağlıklı bir ortam meydana getirmede çok önemli bir işlevi vardır. Örtünün olmadığı yerde bazı ahlâkî duyguların da olmadığını görüyoruz. Hem erkeğin, hem de kadının rûhî durumu ve karakteri üzerinde olumsuz etkiler meydana getiriyor.
Mestûre olmayan kadın şu sorulara cevap vermeli: Tanımadığım kimselere vücudumun bazı yerlerini neden göstereyim ki? Ben insanlar arasında değerimi ahlâkımla mı, yoksa solup gidecek deri güzelliğimle mi elde edeceğim? Hangisi daha kalıcı? Ben, olduğum gibi sevilmek istemiyor muyum? Eğer makyaj yaparak olduğumdan başka görünmeye çalışıyorsam, acaba kendi halimi kendimde mi beğenmiyorum? Yoksa olduğum gibi olursam sevilmeyeceğimden mi korkuyorum? Başkasının bana cinsî tâcizde bulunmasını istemiyorsam, neden bana ait güzellikleri allayıp pullayıp başkalarının bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartıyorum ki? Acaba...
- 1090 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onun tessettür emrinin terk edilmesi, terk edende, terk edene koca olanda ve terk edene bakanda, birçok ruhsal bozukluklar ve akıl yönüyle mantıksızlıklar meydana getiriyor.
Neden kadınlara bütün vücutlarını örtme emrediliyor da, erkeklere emredilmiyor? Bu soru, insanı tanımamanın veya sorana göre kendini tanımamanın sonucudur. Bin doları muhâfazadaki hassâsiyetimizle bir milyon doları korumadaki hassâsiyetimiz elbette farklı olur. Elbette bir milyon, bin dolardan daha çok hırsızların ilgisini çeker. Kadınla erkek işte böyledir. Cinsel câzibe yerleri iki cinste eşit olmadığından elbette kapatılan yerler de eşit olmayacak. Kim karşı tarafa daha câzip geliyorsa, kime bakılması karşı tarafı daha çok tahrik ediyorsa onun daha çok kapanması gerekir.
Erkeğin dudağı, yanağı, kirpikleri, gözleri, boynu, göğüsleri, baldırı ve bacakları aşk dolu veya bir başka tabirle vıcık vıcık kötü duyguların doldurduğu şarkılara konu olmazken; bu tür şiir ve şarkılardaki temanın kadının organları olması herhalde “neden kadın daha çok örtünmeli?“ diyenleri düşündürür. Kadını tahrik eden unsurlarla erkeği tahrik eden unsurlar değişiktir. Erkek çıplak bir bacak görünce tahrik olurken, kadının erkeğin çıplak bacağını veya göğüslerini görmesi onu tahrik etmiyor. Kadın “dokunma“dan, erkek de “görüntü“den daha çok etkilenir. Bir kız yurdunda kızlara soruluyor: Şortlu bir erkeğin bacak bacak üzerine atmış pozu sizi ona karşı tahrik eder mi? Çok azı “evet“ diyor. Bacak bacak üzerine atmış şortlu bir kız sizi tahrik eder mi? Sorusu erkek yurdundaki öğrencilere sorulduğunda, çok azı “hayır“ diyor. Herhalde bu kadarı, “neden kadın daha çok tesettürlü olmalı?“ diyenlere yeterli olur.
Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Korunmayı yukarıda açıkladık. Peki, kimi neden koruyoruz? Karşı cinsi günaha girmekten koruyoruz.. Görüntü ile harekete geçen söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Kadın toplumun bir parçasıdır. Hayatın onu dışarı çeken noktalarında toplum içinde bulunacaktır. Kimi zaman erkeklerin oldukları mekânlarda sesini onun duyacağı kadar ona yakın olacak, kimi zaman da görüş alanına girecek kadar yakın...
Bu noktada örtü, erkeğe İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur.
Sınırı belirlenmeyen cinselliğin insana tıbbî zararları: Tıbbî zarar daha çok ruhî yönde ortaya çıkıyor. Bedensel etkiler daha çok ruhî etkilerin yansıması şeklinde kendini gösteriyor. Yani ruhun içi, dışa vurabiliyor. Cinsellik içeren görüntülere bakan insanların nasıl etkileneceği şarkılarda anlatılıyor ve filmlerde de gösteriliyor. İnsan tahrik olunca, yani cinsî dürtüleri hayalden veya dıştan kaynaklanan etkilerle harekete geçtiğinde, imkân bulursa kendini tahrik edenle tatmin oluyor. Eğer bu mümkün olmazsa ki, genelde mümkün olmuyor, daha değişik tatmin yollarına başvuruyor. Bu tatmin yollarından en aşırısı başkasına saldırmak olabileceği gibi, en hafif gibi gözüken yönü de elle tatmin şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Tatminsizlik veya gayr-ı meşrû yollarla tatminin, AIDS’e kadar varan tıbbî hastalıklara, intiharlara kadar varan rûhî bunalımlara yol açtığını
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1091 -
bilmeyen var mı?
Cinsel tahrikle harekete geçen insanların şöyle dediği çok duyulur: Meselâ “Çarpılmıştan beter oldum be âbi“; “Aklımı başımdan aldı“ “öyle bir baktı ki, içimi yaktı…“ Bu argo ifadeler içten geçen duyguların kabaca itirafı da oluyor. Birine karşı çok ilgi duyan, sonra da ona karşı ilgisini onunla bire bir temas yoluyla sonuçlandıramayan kimse, hayalî tatmin yollarına girer. Bu yollar insanda özellikle ruhsal bozukluklar meydana getirir.
Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen rejimler, bir yandan tahriki ortaya çıkaran yayınlara, giysi(sizlik)lere ve çirkin durumlara izin verirken; tahrikle harekete geçmiş insanları frenlemek için, yani onlarda uyanan duyguları kimseye zarar vermeden sâkinleştirmek için “genelevler“ açıyor. Bu su isteyene deniz suyu vermekten, yangına körükle gitmekten farklı bir şey değil.
Makyaj veya daha gerçekçi ismiyle maske: Maskeyi insan, olduğundan farklı görünmek, kendini başka türlü göstermek için takar. Makyajla hedeflenen, maskeden beklenen sonuçlarla benzeşince makyaja, maske dedik. Maskede iki değişik aldanma var. Birisi takanın aldanması, yani maskeli yüzün sahibi, muhâtaplarına karşı, kendini gizleyip, maske ile şekillendirdiği yüzünü gösteriyor. Yani gözüken kendisi değil. Diğeri, maskeli yüze bakan da maskenin arkasındakini görmediğinden maskede gördüğü yüzü karşısındakinin asıl yüzü zannediyor. Yani maskeli şahıs, karşısındakini aldattığını zannederek aldanıyor. Ona bakan şahıs da, maskenin gerçek yüz olduğunu zannederek aldanıyor. İkisi de hoş değil.
İşte doğal olanın terk edilmesi, böyle hoş olmayan şeyleri karşımıza çıkarıyor. Fıtrat sınırlarını aşınca insanın ruh güzelliği, sahte maskeyle yer değiştiriyor. Fıtratı, yani doğal sınırları aşmak insanların gözünü döndürüyor. Güzel görünme uğruna yapılan katliamları öğrenince insanın insan olduğundan utanası geliyor. Makyaj malzemelerinin hazırlanmasında değişik türden hayvanların yağları da kullanılıyor. Sadece Amerika’da bir yılda 50 bin kedi, 61 bin maymun, 180 bin köpek, 554 bin tavşan ve milyonlarca fare kadınların güzelleşmesi için katlediliyor. Deneyler ve kozmetik üretimi için her yıl 300 milyon hayvanın katledildiğini söylersek herhalde cinâyetin boyutları hakkında biraz bilgi vermiş oluruz. Güzel gözükmek için yapılan vahşet, sadece bunlarla sınırlı kalmayıp insanın tüylerini ürpertecek noktaya gelebiliyor.
Kozmetik firmalarında üretilen güzellik kremlerinde hayvan ve kürtaj plesentaları kullanılıyor. Plesanta, ana rahmindeki ceninin korunup gelişmesi için İlâhî program gereği konan özel muhâfaza edici maddeye verilen addır. Kürtajla rahimden kazınan plesantaların tonlarcası Rusya’dan getiriliyor. Rusya’daki bir klinikten Fransa’ya 34.400 kilogram kürtaj plesentası satıldığını 12.11.1992 tarihli gazetelerden öğreniyoruz. O günkü gazetelerde ayrıca şu bilgiler de yer alıyor: “Kürtaj sonrası alınan plesantaların kozmetik sanayiinde kullanıldığını bizzat kozmetik firmaları itiraf ediyor ve afişlerinde şu ifadeleri kullanıyorlar: ‘Cildinizi genç ve yaşayan hücrelerle gençleştirin’ Yani doğmamış bebeklerin yaşayan hücreleri ile...
Batılı ülkelerde estetik ameliyatlarda kullanılacak 5 aylık bir bebek 50 bin dolara alıcı bulurken Moskova’da aynı durumdaki bir bebek 8 bin dolara
- 1092 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alınabiliyor. Bu katliam derecesindeki zulmün mazlumlarının âhı, makyaj yapan yüzlere ilerleyen yaşlarda bir tokat gibi iniyor. Kırışıklığı kapatmak için yapılan makyaj, ileride kırışıklıkları makyajla bile kapanmayacak kadar çoğalan bir cildi sahibinin başına belâ ediyor. Makyaj yapan Batılı kadınlarda ihtiyarlıkta kırışıklık daha fazla olmaktadır. Genelde, makyaj yapmayan ve tabii güzelliği ile yetinen Doğulu 70 yaşındaki bir kadının yüzündeki kırışık, Batılı 35-40 yaşındaki bir kadının yüzündeki kırışıktan daha azdır. Bir başka kıyaslama da cilt kanserinin Batılı toplumlarda fazla, Doğulu toplumlarda ise yok denecek kadar az olması noktasındadır. Amerika’da her yıl milyonlarca kişi cilt (deri) kanserine yakalanmakta.
“Bakma örtünmediğime, benim kalbim temiz...“ İyi ve temiz olmak için, konulan kurallara uyulup uyulmaması belirleyici olur. Kalbinin temiz olduğundan bahseden bu insanın bir lokantacı olduğunu düşündüğümüzde, para ödemeyip, sonra da “bakma benim para ödemediğime, sen asıl benim kalbime bak, o çok temiz“ diyen müşterisinden para almaması gerekir. Ama alıyor. Hatta vermezse hak sahibi olduğu için ısrar ediyor. Belki zorla alıyor.
Acaba Allah’a karşı bizim bir borcumuz yok mu? Bize şu dünya salonunun, bahar ve yaz mutfağında ikram ettiği leziz yiyecekler karşılığında bir hesap ödememiz gerekmeyecek mi? Dünyaya göre küçücük lokantandan, kalbi temiz olduğunu iddia ettiği halde, hesap ödemek zorunda kalarak çıkan insan, o lokantadan milyonlar defa büyük şu dünya lokantasından yediği, tattığı, baktığı, hoşlandığı, binlerce nimete karşılık, bir hesap ödemeden çıkacağını mı zannediyor? Kalbinin temizliği lokantada bir şey ifade etmeyen insan, acaba Allah karşısında, onca saygısızlığına rağmen kalbim temiz deyip kendini kurtaracağını mı zannediyor? Borcunu ödemeden lokantacının elinden kendini kurtaramayan insan, Allah’ın elinden kendini kurtaracağını mı düşünüyor?
Kalbin temizliğinin ölçüsü iman ve sâlih amellerdir. “Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa, bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.“ 4378
“Bu devirde, bu zamanda böyle giyinilir mi? Zaman sana uymazsa, sen zamana uyacaksın!“ Böyle diyenler de var. Bunlar kolayı benimsiyorlar ve uydu oluyorlar. “Zaman sana uymazsa sen zamanı sana uydur“ demek bence daha şahsiyetli olur. Diğerinde teslimiyetçi bir yaklaşım varken, ikinci ifadede zamanı teslim alma, ona yön verme gayreti var. Yani uydu olmak yerine, başkalarını bizlere uydurmak önemli.
Bir de böyle diyenlere şunu sormalı: Bir gün gelir de bayanlar tepeden tırnağa örtünürse, bunlar bu sözün gereği olarak tesettüre uyacak mı? Bu soruyu soranlara sormak lâzım.
“Yaşım genç, ihtiyarlayınca kapanırım.“ Bu sözün altında bu sözü söyleyen kişinin yarını yaşama garantisi var gibi geliyor insana. Oysa ki şimdiye kadar ölenlerin hep yarını da yaşama şansları vardı. İnsan bazı şeyleri yarın (ertesi gün) yapmayı planlarken ölümle bugünden, ebedî bir yarına, yani bir daha yarınların olmadığı bir mekâna göçüyor. Bazı görevlerimizi yarına bırakma, o görevlerimizi yapma fırsatı bulamayacağımız ebedî yarınlarda bizlerde pişmanlık ve hasret olarak karşımıza çıkabilir.
4378] Buhârî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1093 -
Belki ihtiyarlayınca örtündüğünde, örtünme emrinin gereğini yerine getirmiş olacaksın, ama örtünmenin bazı hikmetleri o gün olmayacak. Belki de, o ihtiyarlık günlerinde kaybolan güzelliğini göstermemek için kendin örtünmek isteyeceksin.
“O benim oğlum yerinde veya kızım yerinde. Kardeşim yerinde, anam veya babam yerinde; onun hakkında nasıl kötülük düşünürüm?“ Bazıları da böyle diyor. Böyle diyenlerin sözleri ile işin pratiği birbirini hiç tutmuyor. Bu iddiayı dile getirenlerin gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmaları bizim cevabımız olarak yeter. Gelinin kaynı ile eniştenin baldızı ile ne yaptığını hemen hemen her güne yakın bir sıklıkta okuyabilirler.
“Onun hakkında nasıl kötülük düşünebilirim?“ diye açılan kapıdan açık-saçık yan yana geçenler, rakının bardakta durduğu gibi durmamasıyla benzerlik göstererek, yan yana geldiklerinde kimse yokken hiç de akraba gibi durmayabiliyorlar. Bir de öylesi duyguların insan içinden geçmeyeceğini kimse garanti edemez. O türlü süflî duyguların gelme ortamı olarak nâmüsait şartlar olan namazda bile insanın içine gelebildiğini dikkate aldığımızda, gelmesi için uygun bir ortamda haydi haydi gelebilir. Geliyor da ve geldiğinde hiç silinmeyecek izleri bıraktığını gazetelerden de görüyoruz.
Bu sözleri söyleyenler, hatta daha da ileri gidip, “gel kardeşim, bakmayla tutmayla çocuk olmaz“ diyebiliyorlar. Nur sûresi 31. âyette, insanları yaratan ve onların kalplerinden geçeni herkesten çok iyi bilen Allah’ın, kadınların hangi akrabalar yanında tesettüre uyma zorunluluğu getirip hangileri yanında kısmî serbestlik verdiği görülür. İnsanlar, sınırı kendilerini yaratan Allah’ın çizmesinin hakkı olduğunu, kendilerinin de O’na teslim olan O’nun kulları olduğunu iyi bilmelidirler.
Tesettürün, yani Allah’ın kâinata koyduğu bir yasayı çiğnemenin sonuçlarını çarpıcı bir şekilde gösteren bir gazete haberi verelim: 11 Nisan 1992 günü Sabah gazetesinde çıkan haberde şöyle deniyor. “Almanya’da her yıl kayıtlara geçen yaklaşık 10 000 tecavüz olayı meydana geliyor. Gerçekte bu rakamın 200 000 dolayında olduğu tahmin ediliyor. Bu saldırılara birkaç kez mâruz kalan Alman sosyal demokrat parlamenterlerden biri olan Bayan milletvekili Ressel meclise bir önerge veriyor. Önergede aynen şu ifadeler yer alıyor: “Erkeklerin saat 22.00’den sonra sokağa çıkmasına izin verilmemeli, kadınlar sokakta rahat yürüyemiyorlar.“ Bu olay bir şaka değil, açılan kapıdan gelen felâketin boyutlarını gösteriyor.
Yine fıtrî yolu terk etmenin acı sonuna bir başka misal de Amerika’dan: Amerika’daki her yeni evlilikten biri boşanmayla bitiyor. Boşanma nedeninin üçte ikisi zinadan, yani eşlerin birbirlerini aldatmalarından kaynaklanıyor. İsveç’teki manzara daha korkunç; her on çocuktan birinin aile içinde cinsel ilişkide bulunduğu belirtiliyor. Bu işi yapan % 95 baba, bu çirkin işe âlet olan da % 97 kız çocuğu.
Bütün bunlar İlâhî yasaları çiğnemenin acı sonuçları. Musîbetler bir noktaya gelince, binlerce nasihatten daha tesirli olmalıdır, ama oluyor mu? Öyleyse günümüz insanı için daha büyük musîbetler kapıda…
Örtünme konusu tebliğ edilirken nasıl bir yol izlenmeli? Başlangıçta
- 1094 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlattığımız şeyler hatırdan çıkarılmamalı, başörtüsü takmayan bir vatandaşa ilk önce başörtüsünü anlatarak başlamamalı. İlk önce onun durumu (imanı, teslimiyeti, düşünceleri, kültürü…) dikkate alınmalı. Nasıl, bir ev kurulacağında veya eve eşya alınacağında, evin bastığı toprak, temelin taşıma kapasitesi, kullanılan malzeminin kalitesi ve evin dar veya geniş olması önemli oluyorsa, anlatmada da muhâtabın imanı hangi zemin üzerinde ve neleri ne kadar kaldırabilir gibi konular da, tebliğ öncesi bilinip değerlendirilmeli.
Nasıl ki, üzerinde hiçbir duvar ve çatı olmayan arazide, sanki ortada bir ev varmış gibi, halı sererek işe başlamak ne kadar yanlışsa, İslâmî temel bilgilerden ve tevhidî iman ve bilinçten yoksun bir insana da konuyu başörtüden başlayarak anlatmak yanlış olur. Haydi arazi üzerinde duvar var, çatı var. Ama duvarlar çatlak, kiremitler kırık, tavan delik, yine böyle bir evde masanın üzerine örtü koymak ne kadar yanlışsa, imanı olduğu halde, İslâm’ı bildiği halde, birçok bilgi eksiği olan ve İslâm’ı yalan-yanlış bilen şuursuz insanlara da, yine başörtüsünden başlamak yanlış olacaktır.
Ev tamir olmadığı müddetçe eve konan her şey güzel olsa bile evin kötü, bakımsız ve dışarıdaki soğuğu ve sıcağı aynen içeriye alıyor olmasından dolayı güzellikler solan ve kaybolan güzellik olacaktır.
Bunlar dikkate alındıktan sonra; önce şahsımızda müslümanları sevdirmeli. Müslümanların örtünmekle örümcek kafalı olmadıkları, konuşmamızın muhtevâsında, davranışlarımızın âhenginde, yaşayışımızın örnekliğinde göstermemiz lâzım.
Hiçbir insanın kendini cehennem mahkûmu gibi potansiyel suçlu gören bir insandan hoşnut olmayacağını da unutmamak lâzım. Örtü âyetlerini ele alırken âyetin rûhundaki esneklikten bahsettik. Bu esnekliğin bir ucu fetvâ sınırlarını gösterirken diğer ucu da, takvâ sınırlarını gösteriyor. Yeni örtünecek insanların durumları dikkate alınmalı, örtünmenin onların içinden gelmesini sağlamalı, içten gelmeden, dıştan zorlanarak örtünmelerin istenmeyen sonuçlar verebileceği hatırdan çıkarılmamalı. Bu tür insanlara örtüyü bir şekil olarak dayatmaktan ziyade, güzel bir halin neticesi olarak takdim etmeli.
Yukarıda her ne kadar, mantık, hikmet, akıl ve pisikolojik faktörler denilip “saklı duygular“ altında bir şeyler ortaya konsa da, örtünmede esas olan “Allah’ın emretmesidir.“ Müslüman, her şeyde olduğu gibi, her şeyin kendisine verdiği faydayı ve hikmetlerini sadece teşvik ve tercih ettirici faktörler olarak ele almalı ve bir davranışı asıl yapma sebebinin “Allah emrettiği için“ olması gerektiğini unutmamalıdır.
Gündemden Düşmeyen Konu: Başörtüsü
Yıllardır müslümanlar, kendi gündemlerini bile tesbit edemiyorlar. İslâm topraklarını işgalleri altında tutan tâğûtî güçler, her taraflarından kuşattıkları müslümanlara kendi konumlarını ciddiyetle değerlendirip çözüm yolları aramaları için bırakın eylemi, fikrî zemin bile bırakmamak için var güçleriyle çalışıyor ve başarıyorlar. Kur'ânî gerçeklik ışığında düşündüğümüzde bu, onlardan beklenen olağan bir davranış. Elbette onlar insanları hidâyetten dalâlete, nurdan zulmete çıkarmaya çalışacaklardır. Müslüman için anormal olan bir durum varsa, o da şu: Onun bir delikten iki kere de değil, yüzlerce defadır ısırıldığı halde, yine
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1095 -
o ve benzeri deliği kapatmaya, deliğin içindeki zararlının haddini bildirmeye gayret etmemesi.
Hep müdâfa halinde müslüman. O müdâfa da, kendisine verilen sınırlı yetki ve dar çerçeve içinde. Unutuyor ki o, bu şartlarla müdâfaya çekildikçe düşman saldırıları artacak ve o daima mağlup olacaktır. Unutuyor ki, en iyi müdâfa hücumdur ve ancak hücum etmekle savaş kazanılır.
Evet, devamlı hücuma geçen, istedikleri an, diledikleri şekilde ve canları çektiği yerlere olanca güç ve imkânlarıyla saldıran kâfirler, müslümanların yaşadığı ama İslâm’ın hükmetmediği ülkelerde devlet başkanından küçük bir memuruna, gazetelerden okullarına kadar, “irtica ve başörtüsü“ne sık sık toplu hücuma geçerler. Müslüman gazeteler ve dergiler de kendilerine çizilen yasal sınırlar içerisinde (biraz da yasaları hafiften zorlayarak) Avrupa'daki hak isteme ve tartışma zeminine has entelektüellikte müdâfaalara girişirler. Artık müslümanların gündemlerinin ilk sırasını önceleri irtica, sonra başörtüsü almaya başlar.
Özellikle Birinci Dünya Savaşının akabinde başlayan İslâm topraklarındaki işgal, öylesine büyüktü ki, müdâfacıların kafalarında ve kalplerinde de büyük çapta izler ve derin yaralar bırakmıştı. Câmii, dinî mektep ve benzerlerinin işgalden aldığı yara, tahribat ve tahrifat, tabiî olarak elbette oralardan yetişen müslümanlarda da görülecekti. Bundan dolayıdır ki, yıllardır müslümanlar, bütüncü değil; parçacı, inkılâpçı değil; ıslahatçı, radikal değil; uzlaşmacı olarak bazı müdâfa ve isteklerde bulunmuşlar, bu özelliklere kesinlikle uymak kaydıyla küçük hücumlara geçmekle avunmuşlardı.
Müslüman, İmam-Hatiplerde ve üniversitelerde fazla bir şey değil, sadece başörtüsü istiyordu artık. Başörtüsüne kesin yasak gelince, zâten gerilemeye baştan râzıydı, demokratik istek bunu gerektiriyordu: Düzenin kanunu türbana müsâade ediyordu ancak. Şimdi türban istiyordu. Evet daha dün denilecek kadar yakın mâzîde, dininden ve hayâsından gelen yaptırım gücüyle çarşafıyla, peçesiyle bile olsa, erkeklerin içinde gayr-ı İslâmî ortam içinde okumaya râzı olmayan, böyle okumayı dinine ve canına okuma kabul eden müslüman kızı, keferenin lütfen müsâadesine terketmişti her şeyini. Toptan reddetmiyordu kimse artık İslâm düşmanı düzeni, böyle bir düzenin tüm kurumlarını. Toptan ve tümüyle istemiyor veya istemiyor görünüyordu kimse İslâm nizamını. Okul kitaplarından, geyik muhabbeti denilen basit tartışma ve konuşmalardan, gazete ve dergi sayfalarından vakit kalmıyordu. Onun için okumuyordu artık Kur'an'ı: “Yoksa siz, Kitab'ın bir kısmına iman edip, diğer kısmını inkâr mı ediyorsunuz? O halde, sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatlarında büyük rüsvaylık ve bayağılıktır (rezilliktir). Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir. Bunlar, âhireti dünya karşılığında satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine yardım da edilmez.“ 4379
Hakkını, hem de insan ve müslüman olmanın gerektirdiği binlerce haktan küçük bir hakkını, müslüman; mücâhide has bir üslûpla değil; demokratik yollardan, sadece telgraf çekerek, protesto ederek, yürüyüş yaparak istiyordu. Kâfirler de canları isterse, bir lütuf ve bağış olarak, karşılığında, müslümanlardan nicelerini kendi saflarına çekme ve nice tâvizler alıp, müslümanları iğdiş etme pahasına
4379] 2/Bakara, 85-86
- 1096 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lütfen kabul edeceklerdi. Etmeseler ne olacak? Hiiiç! Bugüne kadar yüzlerce defa, müslümana yakışır bir tepki geldi mi ki, bu sefer gelecek? Gerçi, bugünkü düzen içinde ve bu eğitim sisteminde başörtüsü tümüyle serbest olsa ne yazardı?
Müslüman, nelere rızâ gösteriyor, neleri savunma durumuna geliyor, ne için çırpınıyor, ne istiyor, kimin rızâsı için ne yapıyor... Kur'an ışığında bunları iyi düşünmesi lâzımdır. İslâm dışı düzenin kurumlarını, okullarını, eğitimini, kitaplarını, hoca denilen kefereleri, ders denilen küfür-bilim yutturmacalarını, bilgi kirliliğini, merâsim, ders vs. adı altındaki şirk ve tapınmalarını, diploma ve makamlarını, memurluk ve yöneticiliklerini... can atarak, nice şeylerini fedâ ederek istiyor, istiyor müslüman. “Onlar, hâlâ o câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah'tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan toplum bilir.“ 4380
Tesettür anlayışı konusunda İslâm'la bugünkü müslüman arasında dağlar kadar fark oluşmuş durumda. İslâm, sadece başörtüsünü, sadece türbanı emretmiyordu elbette. Tesettür bununla bitmiyordu. Sınıflarda pardösü çıkarılarak etek-bluzla oturan; kanı kaynayan genç erkeklerin ve öğretmenlerin her türlü bakış ve tavırlarına, fikir ve saldırılarına muhâtap korumasız bir kızcağız. Sahi, evinde erkek misâfirlere bile gözükmeyen bu müslüman kızlar, okullara hangi araçlarla ve kimlerle beraber gelip gidiyorlar, okullarda kimlerle beraber oturup konuşup eğlenip ders(!) işliyorlar? Otobüs ve dolmuşlardaki kalabalık içinde yanında mahremi olmadan okullara gidişlerindeki durumu gören bir insanın, okul kantinlerini, koridor, bahçe ve sınıflarını hayal etmesine gerek bile yoktur.
Başörtülü olarak mezun olsa ne olacaktı yani, müslüman kızımız? Niçin okuyordu, beklediği neydi? Bir devlet dairesinde memurelik vb. bir görev. Daha büyük şer'î problemlerle karşılaşmayacak mıydı o zaman? Yok, görev almayacak, zâten kocası da onun geçimini karşılayacaksa, müslümanca görev yapılamıyorsa ilim için mi okuyordu gerçekten? Âhirete ne kadar faydası olurdu okuduklarının? Peki dünyaya? “Faydasız ilimden“ Allah'a sığınıyordu o Örnek insan. “Câhil mi kalsındı?“ Yok, öyle demiyoruz; okusundu ama Allah'ın ismiyle okunacakları ve Allah'ın istediği şekilde okusundu, onu diyoruz ve ilâve ediyoruz: Cehennemden yeşillik ve güzellik nasıl beklenmezse, küfür düzenlerinin okullarından da Allah'ın râzı olacağı bir ilim beklenmez, beklenmemelidir.
Ve ey erkek öğrenci! “Bana baş örtme farz değil, bu mesele direkt benimle ilgili değil!“ diyemezsin. Mesele, bir bez parçasına düşmanlık değil, İslâm'ın, açığa çıkan en basit görüntüsüne bile müsâmaha gösterilmeyip düşmanlık yapılması ise -ki öyledir- senin de müslümanlara benzer bir görünümüne yasak konuyor, şeklini kefereye benzetmek için zorluyorlarsa; ruhunu da, daha fazla zorluyorlar; bunu bilmelisin. Bir müslüman kızın başörtüsüne, hayâ ve nâmusuna Alman gâvurundan da fazlaca saldıran bir zihniyet; senin imanına, ahlâkına... zarar vermiyor, saldırmıyor mu dersin?
“Bir kızın üniversitede başının açılması basit bir olay mıdır, tepki gösterilmesin mi yani?“ denebilir. Evet, bu büyük bir haram, vahşî bir cinâyettir. Fakat ondan daha önemlisi odur ki: Kâfirlerin işgaline uğramış olan Müslümanların yaşadığı hemen tüm ülkelerde mü'minlerin okullarda imanına müsâade edilmiyor. Putlar
4380] 5/Mâide, 50
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1097 -
ister istemez sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icrâ ettiriliyor... Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken, türban denilen tesettür ve hicab görevi yaptığı da şüpheli olan el kadar bez parçasına hücum mu tepki gösterilmesi gereken? Din ve imandan daha mı önemli bu?
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki: Resmî nüfusa göre çoğunluk olduğu halde müslümanlara azınlıklara verilen hak kadar olsun hakları verilmeyip en büyük zulümlerle zulmedilirken, dinimize irtica adı altında alabildiğine hücum edilir, okullarda ve düzenin tüm kurumlarında küfür, şirk, irtidat kabul edilen durumlarla imanlara bombardıman edilir, putların ve küfrün hâkimiyeti tescil edilirken... hep sustuk veya susmaya benzer demokratik ve küçük tepkiler gösterdik. Kurtuluş (nasıl ve hangi zihniyetten kurtulmaysa?!) Savaşında Fransız askerinin Maraş'ta bir müslüman kadınının peçesine ve örtüsüne el uzattığından dolayı kıyâma kalkan müslümanların döktükleri şehid kanlarının lânetine uğramamak için hangi olay karşısında tavır alacağız?
Evet, İslâm topraklarını işgal eden kâfirlerin kuduz köpek misali, müslümanların en mukaddes değerlerine saldırmalarına rağmen (taşlar bağlı ve köpekler salıverilmiş de olsa) tavrını koyamayan insan daha nelerin olmasını bekliyor?
Hayır, reddediyoruz gündemimize zorakî sokulan konuları. Gündemimizde sadece İslâmlaşma, İslâmî değişim ve dönüşüm var.
Devrim kanunları da denilen Atatürk ilke ve inkılâpları arasında yer alan ve günümüzde de uymayanlara ceza getirilmesi konusunda tartışılan “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun“ hakkında çok şeyler söylenebilir. Ama biz olayın bir diğer yönüne temas edelim. II. Mahmut’tan bugüne yöneticiler, baş olduklarını halkın başlarında kendilerini görmek isteyen tavırlarıyla ispatlamak istemişlerdir. Kendisine halk tarafından “Gâvur Padişah“ denilmesi pahasına ve Batılılaşmak, Avrupa kriterleriyle uyum sağlamak için Batı tarzı kıyâfeti kanunlar çıkartarak dayatan II. Mahmut, sadist ruhunu kendi otoritesini insanların başında görerek tatmin etmeye çalışıyordu: Herkes fes giyecek. Batı medeniyetine kaynaklık etmiş Yunanlıların giydiği başlık olan ve müslümanların örfüne ters olan fes, yönetime bağlı olan medreselerden de fetvâ alıyor, ilim adamları ise kefere fesinin üstüne sarık sararak onu güya İslâmlaştırma uzlaşmasına gidiyordu. Sonra bir başkası aynı anlayışla insanların kafasına şapka geçirerek kendi otoritesini görmek istedi. Sonra yine aynı çizginin devamı olarak bayanların kafalarında kendi güçlerinin görünmesi için başörtülere yasak kondu. Bu tavırlar, ancak sadist bir diktatörlükle izah edilebilir. Müslüman ise, ancak Allah’ın emrine “baş üstüne!“ diyerek O’nun hükmünü ve istediği kıyâfeti başına taç edinmeye çalışır.
Çeyrek Tesettür Gerçek Tesettüre Karşı ya da Başörtülü Çıplaklar
Biraz da etki-tepki meselesi olsa gerek. Egemen güçlerin bunca saldırısı ve zulmüne rağmen çarşılara, pazarlara baktığımızda başörtülü kızlardan geçilmiyor. Bardağın neresine bakalım? Hiç yoktan başı örtülü bayanların sayısı hâlâ çok sayıda diye sevinelim mi; yoksa başörtüsü, rûhundan giderek soyutlandı, çarşılar başörtülü mankenlerin boy gösterdiği podyuma döndü, örtü sokağa (ayağa) düştü diye üzülelim mi?
- 1098 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sürpriz olan hangisi? Az-çok kültürlü kızların başörtülü olabilmesi mi, yoksa her yönden gayrı İslâmî yaşama biçiminin kuşattığı ve modern Batı standartlarını içselleştirmiş, özgürlük putunun kurbanı ve sosyal hayatın, sokak ve çarşının tutsağı olmuş başörtülü kızların her aklı başında müslümana “bu kadar da yozlaşma olmaz!“ dedirtecek anormallikleri mi? Okullarda karma eğitimin tezgâhından geçmiş, televizyon dizileriyle büyümüş, kadın-erkek eşitliğini ve kadın özgürlüğünü bayraklaştırmış, dünyevileşmiş, İslâm’ı yeterince bilmeyen, bildiklerini tümüyle yaşamanın getirdiği bedellere hazır olmayan kızların çeyrek tesettürü mü?
Şuurlu müslümanların başörtüsü mücâdelesini önemli bir cihad gibi görmelerinin sebebi, onun Kur’an’ın bir emri, tesettürün ayrılmaz bir parçası, İslâmî inanç ve yaşama biçiminin dışa yansıyan bir göstergesi, müslüman hanımın hayâ ve iffetinin bir işareti olduğu içindi.
Müslüman hanımın başörtüsüyle birlikte dış kıyafetinin özelliklerini özetin özeti mâhiyette hatırlatalım: Müslüman bir kadının yabancı erkeklere ve müslüman olmayan bayanlara karşı yüzü, bileklere kadar elleri dışında vücudunun tamamı avrettir, örtmeleri gerekir. Hanımların, ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyrulur: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.“ 4381
Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir. Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Elbise şeffaf ve çok ince olmamasına rağmen uzuvları belli edecek şekilde darsa ve organların şeklini ortaya koyarsa yine tesettür gerçekleşmemiş olur. Giyilen kıyafetin, örtünen başörtüsünün, erkeklerin dikkatini çekecek şekillerde olmaması, cinsel câzibeyi ortaya çıkarmaması gerekmektedir. 4382
Kim ne yorum yaparsa yapsın; başörtüsü Kur’an’ın emridir: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…“4383 Başörtüsü teferruat değildir. Allah’ın Kur’an’da emrettiği bir farz teferruat, ayrıntı kabul edilemez. Bu mantık(sızlık)la, eğer başı örtmek teferruat ise, meselâ göğsü örtmek de teferruattır; çünkü o da aynı şekilde farzdır. Başörtüsü, çarpık yorumlarla önemsiz ve hizmet(!) için tâviz verilecek basitlikte görülemez, olmazsa da olur denilecek bir husus kabul edilemez.
Müslüman hanım, Ahzâb sûresi 59. âyete göre sadece vücudunu ve başını örtmekle emrolunmamış, aynı zamanda yabancı erkeklerden eziyet görmeyecek ölçüde ve iffetli olduklarını gösterecek biçimde cilbab (çekici olmayan ve baştan ayağa örten geniş ve kalın bir dış giysi) ile örtüneceklerdir. Bu özellik, başörtüsünün şeklini de, başörtüsü dışında dış giyimin nasıl olması gerektiğini ve bunun hikmetlerini de içermektedir. Vücudu örttüğü halde dış giysinin (cilbabın)
4381] 33/Ahzâb, 59
4382] O yüzden şekil ve renk olarak sade, daha çok koyu -siyah- renkte giysi ve örtü, yirminci asra kadar bütün dünya müslümanlarının riâyet ettiği ölçü kabul edilmiştir.
4383] 24/Nûr, 31
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1099 -
içindeki bol elbise, -cilbabsız olarak- nasıl dışarıda tesettür için yeterli görülmüyorsa, aynı şekilde elbise desenlerinden daha çekici, allı güllü, bol süslü eşarplar ve kadını câzip gösteren kıyafetlerin de tesettürdeki temel espri ve hikmeti taşımayacağı bilinmelidir.
Bilindiği gibi, Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- hiçbir erkeğe ziynetlerini göstermemelerini emretmekte. Ziynet, kadını güzel gösteren saç, makyaj, parfüm, takı, mücevherât ve elbise gibi şeyleri içine almaktadır.
Güzel kokudan (parfümden) kaçınmak şarttır: “Bir kadın, güzel koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.“4384 Konuşurken ciddî olma mecbûriyeti vardır: “...Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır...“4385 Müslüman hanımın davranışı, yürüyüşü ağırbaşlı olmalı, dişiliğini, cinselliğini öne çıkarmamalıdır: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümesinler).“ 4386
Tesettürdeki gâye ve hikmet, ulemânın ittifakı ve ümmetin icmâı ile kadının yabancı erkeklere karşı cinsî câzibesini gizlemektir. O yüzden, kadının bileğindeki altın bileziğin gözükmesine izin vermeyen din, kadını daha süslü gösteren bir eşyanın, bir aksesuar veya başörtüsü ya da giysinin kullanımına da izin vermez. Nûr Sûresi, 31. âyet, kadının yabancı erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve ziynet yerlerini) göstermesini yasaklar. Hâlbuki şimdiki başörtülerin ve dış giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru olması, aranacak ilk vasıf sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken şeyin kendisi tümüyle ziynet özelliğine uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir? Tuz yiyeceği kokmaktan korur; tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur?
Başörtüsü, mü’min hanımlara sadece üniversitede farz olmamakta, bulûğa erdiği andan itibaren farz olmaktadır. Ayrıca üniversite gibi resmî kurumlarda ve erkeklerle kızların karma eğitim yaptıkları ya da içli dışlı oldukları yerde sadece başörtüsü değildir farz olan; onu tamamlayan diğer giysiler ve cinsî özellik ve câzibelerin tümünden arınmış, fitne ortamına hiç yer vermeyecek davranışlar da şarttır.
Müslüman bayan, erkeklerin de bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz ama onunla da her şey tamamlanmış değildir. Kahkaha gibi aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar, kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslümanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman hanımın bu ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması, hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi
4384] Ebû Dâvud, hadis no: 351
4385] 33/Ahzâb, 32
4386] 24/Nûr, 31
- 1100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.
Bugün çarşıda, pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü bayanların “örtülü çıplak“ diye tanımlanabilecek başörtülü yozlaşmanın görüntülerini de şöyle özetleyelim: Çarşaf ya da bol ve uzun pardösü benzeri bir dış giysinin tamamlamadığı bir kıyâfet. Dış giysi cinsinden bir şey olmaksızın sadece başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz, elbise cinsinden bir şey giyerek çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle yabancı erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…) gözükmek.
Yasak savma cinsinden bile kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok kısa ya da çok dar pardösümsü bir dış giysi.
Başörtünün altından sırıtan çirkinlik: Yüzde makyaj, dudaklarda ruj, yanaklarda allık, gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens, kaşlarda inceltme ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi acâyiplikler.
Yani, başörtülü sekreter ve başörtülü tezgâhtar bayanların büyük çoğunluğu başta olmak üzere ev hanımı veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle yansıtmaya çalışarak entel takılan genç bayanların da önemli bir kesiminin çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere benzeme gayreti. Üstü kapalı altı havalı, uygunsuz etek üstü türban, altta dar kot pantolon üstte başörtüsü, bacakları açık ama başı kapalı tipler; Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu dedirtecek şekilde, altı kaval üstü şişhane görüntüsü…
Süslü kubbesi olan bir câminin alt katının tapınak olarak kullanıma açılması gibi bir şey. Başında sarık, ayağında mayo olan imam kıyâfeti ne ise onun gibi. Ne var bunda demeyin, sarıklı imamın giydiği mayonun HaŞeMa yani, Hakiki Şeriat Mayosu değil; Batılıların giydiği cinsten iki parmaklık mayo olduğunu düşünün. Sakallı ve başında sarığı olan genç bir imamın sosyete plajında bakınarak gezinmesi ne ise, aynı ve belki daha ağır değil midir, çarşı ve pazarda (hal diliyle “şişşt, baksana bana!“ diye konuşan giysi içinde) kendine baktırarak gezinen başörtülü kız.
İkişer kelimelik kısa tanımlarla özetlersek: “Başörtülü açıklık“; “örtülü çıplaklık“; “tesettürsüz örtü.“ Şunlar da üçer kelimelik: “Cilâlı baş devri“; “cennetle cehennem koalisyonu“; “sulandırılmış İslâm’ın görüntüsü“; “zakkum aşılanmış çiçek“; “zehir karıştırılmış bal.“
Konserlerde alkış ve ıslıkla da yetinmeyip dans eder gibi hareketlerle tempo tutup sanatçının ezgisine/şarkısına koro elemanı gibi katılan başörtülü kızlar kimse tarafından yadırganmıyor artık. Çarşılarda özgürce gezmekle tatmin olmayan başörtülü bayanların bir kısmı, deniz kenarlarında, park ve pastanelerde özgür takılıyorlar, herkesin içinde şuh kahkahalar atabiliyor, çarşıda (şimdilik) kız arkadaşlarıyla öpüşebiliyor, çok rahat tavır ve cıvık cinsellik kokan davranışlardan, bazen kol kola bir yabancı erkekle fingirdeşmekten bile çekinmiyorlar.
Peygamberimiz (s.a.s.)’in “giyinik olduğu halde çıplak gibi görünen kadınları, Cehennem ehlinden“ saymasının4387 sebebi üzerinde düşünülüyor mu dersiniz? Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin kokusunu dahi
4387] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1101 -
alamayacağını belirtmiştir. Kimdir bu örtülü çıplaklar? Bunlar şeriatın koyduğu ölçülere uymayan, yani ince, dar ve uzuvları gösteren elbiseler giyen ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır. Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar mı? Bilinmelidir ki, “sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir günah da büyük değildir.“
Hasan Basri gibi: “Siz sahâbeyi görseydiniz deli (öcü) derdiniz, onlar da sizi görseydi müslüman (tesettürlü) demezdi“ demeyeceğim; daha hafifini tercih edeceğim: Günümüz Mekke ve Medine’sinde, hatta Tahran’ında, Afrika’nın nice ülkesinde, Malezya’da… erkek ve hanım müslümanlar, bu giysi ve davranış sahiplerine hiç duraksamadan kötü kadın damgası vurabilirler, kendilerinden saymayacakları gibi, hicaplı/tesettürlü sınıfı küçük düşürdükleri için ajan muâmelesi yaparlar. Ama Batı ülkelerinde bu kıyafet ve tavrın, tepki almadan kabul göreceğinden emin olabilirsiniz. Başörtüsü dışındaki bu giysi ve davranışı kendi standartlarında gördüklerinden, “herhalde başı keldir de kapatma ihtiyacı duyuyordur veya başına bir bez bağlamaktan zevk alıyordur, imaj anlayışıdır, bu tür değişiklikle dikkat çekmek istiyordur“ şeklinde değerlendirmeler yaparlar. Türkiye’deki fanatik laikler ve Kemalistler gibi (çoğunluğun tavrı ve çoğu özelliğiyle) âhı gitmiş vâhı kalmış başörtümsü cicili bez karşısında katı ve uzlaşmaz tavır takınmazlar.
“Bunlar (iki inanç, iki grup) arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara (bağlanıyorlar, benziyorlar) ne bunlara. Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar) yol bulamazsın.“4388 Hem Allah’ı, hem şeytanı râzı etmeye çalışmak, sadece şeytanı râzı edecek gülünç tavırlara, aldatış ve aldanışlara götürür insanı. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezâsı ancak dünya hayatında rezillik, rüsvaylıktır; Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.“4389; “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri şeriat (dinî kaide) kılan şirk koştukları ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“4390 Hakla bâtılın koalisyonu, güzel bir içeceğin zehirle karıştırılmışı gibidir. Altısı içinden, altısı dışından tavırlar dinle alay etme gibi değerlendirilebilir. Müslümanlığı çok kötü temsil eden kimselerin zararları, müslüman olmayanlarınkinden daha büyük olur çoğu zaman; akılsız dost ve akıllı düşman misali. İslâm’a en büyük zarar, tarih boyunca hep içeridekilerden gelmiştir. Dini yanlış temsil ile “müslümanlar işte böyle!“ dedirtecek tavizci anlayışa ve kötü örnek olarak dini de küçük düşüren tavırlara kimsenin hakkı yoktur.
Bütün bunların yanında saçının tekinin bile gözükmemesine ciddi özen gösterilerek takınılan ve çoğunlukla “bone“li başörtüsü; rengârenk, bin bir desen, cıvıl cıvıl. Anadolu’daki fazla kültürlü olmayan bayanların kıyafetinin diğer bölümlerinde bu denli yozlaşma olmamasına rağmen, başörtü bağlama konusunda biraz ihmalkârlık biraz alışkanlık gereği, yer yer saçlarından bir kısmının bazen
4388] 4/Nisâ, 143
4389] 2/Bakara, 85
4390] 42/Şûrâ, 21
- 1102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya devamlı gözükebilecek şekilde başörtüsünde gevşek davranmalarına tam ters bir uygulamayı andırıyor, büyük şehirlerdeki bu fotoğraf. Çok kültürlü olmayan halk sınıfından geleneksel örtünmeyi sürdüren bayanlar, başörtü örtme biçimine kadar örfleştirip âdetleştirdikleri şuursuzca örtünme görüntüsü sergilerken, onlardan ayrıldığını gösterme ihtiyacı duyan ve kültürlü olduğunu düşünen modern örtülü bayanlar da, saçlarını örtme konusunda gösterdikleri titizliği; başörtüsünün süslü câzibiyetinden kaçınma hususunda, başörtüsü dışındaki giysi ve tavır konusunda (sanki bilinçli ve kasıtlı bir tavırla) göstermekten kaçınıyorlar.
Renk-renk, moda moda başörtüler, atlası, ipeği, yerlisi, ithali, bin bir çeşit… Ama, farklı etiketlere, değişik firma isimlerine aldanmayın; hepsinin markası tek: “Bak bana!“ marka.
Dışı kâfirleri hâlâ yakmayı sürdüren başörtüsü, içi müslümanları yakmaya başladı. Bâtıl cephesinde yeni bir şey yok; ilkeli de çağdaşı da aynı. Batının ve her çeşit bâtılın geleneksel tavrı değişmiyor: Zorla hakkından gelemediği hakkı, hile ile yozlaştırıp tahrif etmek. Yaşadığımız coğrafyada da bu filmin başörtülü versiyonu vizyona kondu; kanun ve baskılarla alt edemedikleri, önünü alamadıkları başörtüsünü cıvıklaştırarak yozlaştırdılar. Light İslâm, sulandırılmış, kitabına uydurulmuş, ılımlı müslümanlık diye dillendirilen İslâmîzasyon anlayışının ne ölçüde tutacağını başörtülüler üzerinde test etti global ifsat çeteleri ve maalesef umutlanacakları netice aldılar.
İmanla, tevhidle bağı koparılan, hiç değilse zayıflatılan ibâdetler, âdetlere dönüşür. Başörtüsü de öyle oldu. Kültürsüz halk kesiminde ninelerin, hizmetçilerin, temizlikçilerin ya da köylü kadınların geleneksel başörtüsü, âdet kabilinden değerlendirildiği için egemen güçlerin bunu hoşgörüyle (en azından düşman olunmaya gerekli olmayan, tahammül edilebilir şekilde) karşıladıkları bilinen husus. Şehirli bayanların, kültürlü kesimin de başörtüsü, çok yönlü yönlendirmelerle âdete dönüştürülüyor. Böylece derin egemen güçler, onu irtica (yeni adıyla siyasal/İslâmî) simge görmeyecek, âdete dönüşen başörtüsüyle uzlaşacaklar. Yeter ki imanın yansıması olarak örtülmesin örtü, yoksa bir kimlik alâmeti ve müslümanlık sembolü olmaktan çık(arıl)mış bir bez parçasıyla kimsenin bir alıp veremediği olmaz. Bizim açımızdan, yukarıda resmedilen şekliyle sorun ne kadar büyürse, zâlimler için de o oranda sorun olmaktan çıkacaktır başörtüsü. Bu değerlendirme ışığında, çok yakın bir zamanda başörtüsü meselesi çözülmüş olacak. Az kaldı, yozlaşmanın çapı ve şümûlü tamamlansın; başörtüsü AB standartları ve Batılı modern bayanların tüm olumsuz imajlarıyla arasında çok az kalan farklılıkları kaldırsın, başörtüsü sorun olmaktan çıkacaktır. Derin devlet, yani formalite icabı hükümette olanlar değil; devleti fiilen yöneten iktidar gücü her ne kadar şimdiye kadar hiç taviz vermiyor görünse, on yıl sonrasına bile yeşil ışık yakmayacak izlenimi verse de, tek taraflı olarak başörtülülerin kaahir ekseriyeti, her çeşit tavizi vermeye hazır olduğunu gösterdi. Ruhu soyutlanmış, tesettür görevi yaptığı çok şüpheli hale gelmiş başörtüsüne İslâm düşmanları niye taviz vermesin ki!? Hele o verecekleri taviz, bundan sonra alacakları muhtemel taviz yanında çok az kalıyorsa. Ama dejenerasyonun yeterli olmadığını düşünüyor o çevreler besbelli. Taviz tavizi doğurur, “du bakalim n’olicek?“ diye bekliyor sadece başörtüsü vurgusu yapan çevreler. Öteki taraf, başörtüsüzlerin her türlü olumsuz giyim ve tavırlarına bulaştırdıkları başörtülüleri “bu müslümancıklar, açık göbek modasına ve başörtüsü altına mayo ya da mini etek garâbetine kadar işi vardıracaklar
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1103 -
mı“ diye test etmeye devam ediyor ve sebep oldukları bu tablodan sadistçe zevk alıyorlar. Başörtüsü, modern giyim(sizlik) tarzıyla, Batılı modern tavırla, vücudun diğer giysilerdeki cinselliği açığa vuran çağdaş özelliklerle uyuştuğu oranda modern güçler ve düzen de başörtüsüyle uyuşacak. Başörtülü; Kur’ânî çizgi, takvâ giysisi ve yaşama biçiminden ne kadar taviz verip uzaklaşırsa, kendini doğuran bağla irtibatını koparırsa, o oranda İslâm düşmanı çevrelerin tavizini görecek. Görünen maalesef o ki; başörtülülerin kaahir ekseriyeti, bugünkü halleri ve gelecekte sergileyecekleri daha büyük yozlaşma sürecine girmeleriyle kendilerine taviz verilmeyi hak ettiler. Ama yine de Kenan Evren’in tabiriyle “sinek küçük ama mide bulandırır“ diye düşünüyorlar. Kur’an bu güçlerin portresini şöyle çiziyor: “Sen onların dinine uyuncaya kadar Yahûdiler de Hristiyanlar da (onların izinden giden müşrikler de) senden asla râzı olmazlar.“4391 Başörtüsünün imanla irtibatının çoğu kızımızda çözüldüğünü gören âyette belirtilen sınıflar, başörtüsü problemini çözmek için girişimlerine başlama sinyalleri verdi biliyorsunuz. İktidar değişimlerini finanse eden dolar milyarderi Amerikalı yahûdi Soros, kendi emir kulları olan radikal laik çevrelere “yeter artık, bu kadarı kâfi“ demeye başladı; ve ekledi: “Başörtüsü sorununu ben çözeceğim.“ Bu sözü, tabii ki, kendi adına değil, Batı, Amerika adına, yani çoğunluğu Hristiyan olduğu değerlendirilen kesim adına, Hristiyan Batıyı temsilen dillendirdi. Ve, üstüne üstlük; kısa zaman önce, başörtüsü sorununun çözümünün İsrail’den geçtiği yetkili ve etkili çevrelerin ağzından dökülmeye başladı. Demek ki, başörtülülerin bu yozlaşmasından râzı oldular, neticesi alındığı için artık baskının kalkması gerektiğine karar verdiler. Bakara 120’nin ışığında bu durumu yorumladığımızda, işin vehâmeti daha iyi anlaşılacaktır. Bu demektir ki, kendini tesettürde zannedenlerin çok önemli bir bölümünün taktığı başörtüsü, Allah’ın râzı olmayacağı şekle geldi. İsrail’in, ABD’nin râzı olduğu başörtüsü, artık Avrupa Birliği’ne girmek üzere. Onlardan yeşil ışık yakılmaya başlandığına göre, onların emir kulları egemen güçler de kamusal alan dedikleri etkin yerlerde değilse de, sözgelimi bazı üniversitelerdeki kırmızı ışıkların bir bölümünü söndürecekler. Yoksa radikaller “İslâm’ın en önemli emirlerine bile yasak koyan üniversite, diğer okul ve resmî kurumlar ve de buraları bu hale getiren düzen olmaz olsun!“ deyip uzlaşmayı tümüyle reddedebilirler; küçük de olsa böyle bir ihtimali hesap eden Batılı güçler, büyük tâvizler alındığına emin olduğu için küçük tâviz vermekten yana.
Amerika’lardan fetvâlar veren “teferruat“çılar, hizmetin (kime, neye ve nasıl hizmetse?!) Allah’ın emrinden daha önemli olduğunu bağlılarına ve sempatizanlarına duyurdular. Üniversitelerdeki öğrenciler veya eğitim kurumları başta olmak üzere kimi alanlarda çalışan bayanlar başörtüsünü çözerek problemi çözmüş oldular. Yirmi sekiz şubat sonrası psikolojik baskılar başörtüsü bedelinin hafif olmadığını gösterdiği için bazı başörtülüler kolay yolu tercih etti. Hemen açılmakta zorlananlar, büyük bir buluşa imza atarak bere ile peruk ile tesettür olabileceğini icat ettiler. Derken çığır açıldı, iş çığırından çıktı. Hâlâ başörtüsünü çıkarmayanlar da başörtüsündeki rûhu çıkardı. Bunun yanında, özellikle büyük şehirlerdeki “ben de müslümanım“ diyenlerin en az yarısı zâten ne başörtüsünü, ne de başörtüsünü emreden İlâhî emir ve yasakları takıyor. Eh, tâvizi hâlâ hak etmesinler mi Batılıların gözünde.
Evet, üç vakte kadar (bu üç vakit, üç ay mı olur, üç yıl mı, başörtülülerin
4391] 2/Bakara, 120
- 1104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dejenerasyonunun ve düzene uygun yaşam tarzının yeterli görülmesine bağlı) başörtüsü sorunu çözülecek. Rûhundan soyutlanmış, aksesuara dönüşmüş modern başörtüsü artık kamusal alanda tümüyle değilse, yavaş yavaş müsaade edilir hale gelecek. Bu ülkedeki hayranları tarafından yadırgansa da, Avrupa Birliği veya Kirliliği denilen İslâm düşmanı birlik standartları da zâten bunu gerektirmektedir. Buna rağmen, bunun çok kısa zamanda gerçekleşeceğini de düşünmüyorum. Çünkü bu coğrafyadaki örtü düşmanı egemen çevreler, kendi dinlerine tavizsiz bağlı fanatik İslâm düşmanı oldukları ve müslümanların dışa yansıyan en basit, en mâsum, şirk düzenine de hiç zararı olmayan görüntülerine karşı bile acımasızlar. Evet, er-geç başörtüsü sorunu çözülecek, çözülüyor; sevinin müslümanlar, sevinebilirseniz! Bu, başörtüsü mücâdelesinin bir zaferi midir, 28 Şubat süreciyle hızlanan light İslâm’ın Kur’an ve Sünnet İslâm’ına -şimdilik- bir galebesi mi, değerlendirin. Müslümanlar başörtüsünü şeklen değilse rûhen çözdüler, sıra örtü düşmanlarının lütfedip çözmesine kaldı. İktidarda olduğu sanılan sanal hükümet mi? Güldürmeyin adamı, onlar kendi karılarının başörtülerini bile savunamıyorlar; İslâm’ın İ’sini ağızlarına alamıyorlar (Eee n’apsınlar canım, yoksa gerginlik çıkar…). “Biraz daha zamanı var, zamanı geldiğinde gerginlik çıkmadan, konsensusla bu sorunu çözeceğiz“ diyen hükümetin başının bu sözünün anlamı, bu açıklamalar ışığında daha iyi anlaşılmıştır herhalde.
Gazinoda, pavyon veya plajda, yani en azından gözlerin haramlarla meşgul olduğu bir mekânda başında “imam sarığı“ ile dolaşmanın durumuna benziyor; çarşı pazardaki dikkat çekici tavırlarıyla başörtülü kızın tavrı. İmamın sarığı beyaz olduğundan, en küçük bir leke kaldırmadığı ve hemen göze battığı gibi, taç gibi başlara yerleşen ve sarık kadar simgesel ve ulvî değeri olan başörtüsü de, takılan başı baştan aşağı güzelleştirmeli. Yoksa sarığı ve başörtüsünü kirletenler, farkında olmadan da olsa “din“e düşman kazandırmanın vebâlini taşımış olurlar başlarında örtü yerine. İslâm’ı yanlış tanıtıp kötü örnek olarak bu modern başörtülü kızlar, bilmeden ve istemeden de olsa İslâm’a zarar veriyorlar. Buna rağmen, “Ne biçim “müslüman kız“ bunlar, müslüman “kız bunlara!“ diyemiyoruz. Kendimiz kız(a)mıyoruz, acıyoruz, bu kızlarımıza. Bunların konumu, müslümanlığın bu ülkede ne hale getirildiğini gösteriyor. Câhil bağlılarının ya da kendini bağlı zanneden mensuplarının dine bakışını ele veriyor. Yozlaştırılmış, sulandırılmış, ılımlılaştırılmış dinin başörtü versiyonu da böyle oluyor demek ki. Amerikancı müslümanlığın, düzene uygun demokrat müslümanlığın, fri takılmanın, özgürleşmenin yansıması bunlar. Dine karşı din, başörtüsüne karşı başörtüsü. İçi boşaltılmış tesettür. Vitrinci, slogancı tavrın neticesi. Modern muharref müslümanlığın göstergesi, hakla bâtılın giysideki koalisyonu.
Çeyrek tesettür anlayışı, çeyrek din anlayışı demektir. Aslında, kadınıyla erkeğiyle günümüz Türkiye müslümanı, çoğunlukla diğer dinî algılayış ve yaşayış konularında da benzer tavır içinde. Başörtüsü, başların üstünde olduğu ve sokakta çarşıda (sevinemiyoruz maalesef) çokça başörtülü boşta gezen (ya da görücüye çıkıp bir şeyler arayan) kız olduğu için göze batıyor da ondan. Hani bir zamanlar yetkili bir Türk büyüğü(!), öyle diyordu ya: “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz.“ Bu sözdeki komünizm kelimesini başörtüsüyle değiştirerek aynı sözü söylüyor şimdiki etkili ve yetkililer. Ve getirdikleri başörtüsü de bu. “Olmaz olsun böyle başörtüsü!“ dedirtmek istiyorlar topluma. Önceleri sosyete çıplakları şöyle diyordu: “Biz ne çarşaflılar gördük, ne haltlar ediyorlar…“ Bu
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1105 -
cümleden sonraki ifadeleriyle % 99,9 yalan söylüyorlardı. Ama şimdi artık sadece sosyeteler değil, halkıyla elitiyle, her kesimden insan hem de nice gerçek olaylar ve gerçek görüntülerle delillendirerek “biz ne başörtülüler gördük, ne haltlar ediyor…“ diyebiliyor, hiçbir müslümanın onaylayamayacağı cinsten aşırı özgür tavırları, yanındaki erkekle fingirdeşen başörtülüleri ve cıvık davranış ve başörtüsüyle taban tabana zıt giysi veya giysisizlikleri, makyajlı rujlu, allıklı pudralı, manken yürüyüşlü başörtülüleri gösteriyor.
Güler misiniz, ağlar mısınız? Ben ağlanılması gerektiğini, ama ağlamaya bile vaktimizin olmadığını, bunların bizim insanımız, en azından bizim mesajımıza düşman olmayan, bize yakın insanlar olduğunu değerlendirmekten yanayım. Bütün bu yanlış/çirkin tavırlar gösteriyor ki, şuurlu müslümanlara, hepimize çok iş düşüyor. Eğer biz yeterince İslâm’ı, tevhidi, Allah’ı, O’nun emir ve yasaklarını, bütüncül olarak doğru bir şekilde anlatabilseydik, söylediklerimizi yaşayabilseydik, çevremizdeki çirkinlikleri nehy edebilseydik bu anormal manzaralarla kesinlikle karşılaşmazdık. Nitekim, din eğitimi yönüyle temeli sağlam atılmış olan köklü ve sahih din/tevhid öğretimi ve eğitimi/terbiyesi alan kızlarda savrulma daha az olmakta.
İçinde bulunulan mekânın inanca ve yaşayışa büyük tesiri vardır. Câhilî eğitim veren kurumlara, câhiliyye köle pazarlarını andıran çarşı ve pazarlara salıverilen insanların da bulunduğu ortamdan etkilenmemesi için çok ama çok sağlam bir tevhidî şuura, her bedelini ödemeye hazır güçlü bir imana ihtiyaçları vardır. Meyve veren her bitkinin her toprakta yetişmediğini, bazı yerlerin ayrık otlarına, kaktüs ve zehirli bitkilere çok müsait olduğunu hatırlayalım. Başında güzel meyve cinsinden başörtüsü bulunduran kızlarımız birer fidandır. O fidanın herbir yanını ahtapot kollarıyla zehirli sarmaşıklar sarıyor ve meyve verecek özünü vampir dişleriyle emmeye çalışıyorsa, öyle bir genç ağaçtan güzel bir meyve bekleme şansımız pek olmayacaktır. Balık için su ne ise, tesettür de müslüman hanım için odur. Su, balığın, içinde yaşayamayacağı oranda pislenmiş, zehirli atıklarla bulanmış ise balığın hali ne olur? Tâğûtî düzeni ve kurumları reddetmeden, çocukların aldıkları çarpık eğitimi hatta onaylayan bir tavır içinde, televizyonun yetiştirmesine açık şekilde ve nefsânî tarzda özgürce, yani başıboş tarzda caddelerde, sokaklarda gezip tozmayı, bakıp baktırmayı ihtiyaç sayan kızlarımız yetişirken sonucun böyle olacağını hesap etmemiz gerekiyordu. Uzun da olmayan etekleriyle diz altlarını, hele yırtmaçlı etekleriyle bacaklarını, kot ve benzeri pantolonla vücut hatlarını, bluz veya tişörtle göğüs çıkıntılarını, üstünde hâlâ duruyorsa pardösü demeye bin şâhit isteyen mont türünden ve daracık dış giysisiyle belinin inceliğini göstermekten çekinmeyen başörtülü kızlarımız, başı açıklara geç de olsa uyarak düşük pantolon ve açık göbek modasına da uyar ve teşhirciliğin bu kadar rezilcesine de atılırsa şaşmamak lâzım. Başında başörtüsü var ya yeter, o kendini kapalı sayıyor. Zaten yozlaşma ve dejenerasyon yavaş yavaş büyüdüğünden toplum şaşmıyor, yadırgamıyor, doğal karşılıyor bütün bunları.
Hicabın, tesettürün içi boşaltılmış, sadece başörtüsü, varsa yoksa türban kalmış. Onun da suyunu çıkartarak cıvıttılar; örtüsüz örtü gibi zıtlık ve tuhaflıklar ortalığı kapladı. Her şeye rağmen başörtülü kızlar bu ülkenin gülleri, fidanları, meyve vermesi beklenen ağaçları. Kökü kuruyan ağacın yaprakları da tabii kısa zaman sonra kuruyacaktır. Ağacın kökü iman idi, sulanmadı, beslenmedi, gıdasız bırakıldı bu ağaç. Hatta su diye kurutacak zehir verildi özellikle resmî
- 1106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurumlarca. Kuruyan kökün başörtüsü şeklindeki yaprakları döküldü. Sulanması gereken bazı fidanlar ise sulanmadı, ama sulandırıldı; câhiliyye kültürünün hormonlu bilgi kirliliğiyle yetişen körpe fidanlar çürümeye başladı. Hormonla ve yanlış aşılarla özü kaybettirilen, genlerine/fıtratına müdâhale edilen ağaçların meyveleri durumundaki başörtüleri de kanserojen özellikler taşımaya başladı. Çöplükte gül bitebilir, ama gübrelikte gül bitmez; bitse bile kokusu da aldığı gıda cinsinden olur; başörtüsü gibi açan goncası/çiçeği huzur vermek yerine, çirkin görüntüsü ve kocaman dikenleri göze batar.
Türkiye’de İslâm’la savaşan laik putperestler, İslâm’ın hayata yansıyan ve kimlik görüntüsü veren özelliğinden dolayı başörtüsüne tavizsiz bir düşmanlık göstermektedir. Bu topraklarda hakla bâtıl arasındaki savaş, bazı simgesel alanlarda yapılıyor. O alanlardan biri de başörtüsü denilen savaş alanı. Başörtüsünü teferruat gören ve açmanın en fazla küçük bir günah olduğunu düşünenler, başörtüsünün simgesel konumunu, yani İslâm’ın günümüzdeki önemli bir sembolü olduğunu görmezden geliyorlar. Sancağın/bayrağın basit bir bez parçası olmadığını, onun çok önemli bir misyonu temsil ettiğini kabul eden kimseler, başörtüsünün de dâvâ açısından bundan farksız olduğunu unutuyorlar. Bu topraklarda her müslüman, başörtüsünü, belki normal ülkelerde ve normal zamanlarda olduğundan daha fazla (râyet/sancak gibi) önemsemek zorundadır. Tamam da, bu simgesel özelliğin abartılıp putlaştırılmasına da olumlu bakmamız herhalde beklenilmemelidir. Tevhidî bağlamından koparılmış dinî özelliklerin insanı ve toplumu kurtarması beklenemez. İbâdetlerin âdetleşmesi, ya da modern seküler hayatın bir parçası, kapitalizmin işleyen bir çarkı konumuna girmesi, insanı da yozlaştıracak ve yobazlaştıracaktır. Olan da budur. Sanıldığının aksine; yozluk yobazlık da modern insana geleneksel kişilerden çok daha yakındır.
İfrat ve tefrit hemen bütün insanımızı kuşatmış. Herkes başörtüsünün bir tarafını çekiştirdi. Başörtüsünün abartılı düşmanlarına karşı, bizim mahallede bazıları onu teferruat sayarken, bazıları da onu fazla abarttı ve sloganlarının başına çıkardı. Giderek başörtüsü putlaştırılmadan da yakasını kurtaramadı. Sanki başka zulüm yokmuş, daha önemli başka farzlara baskı yokmuş gibi bir tavırla, başörtüsüne gereğinden fazla vurgu yapıldı. Üniversitelerden istenilen tek istek o idi. Altyapıya önem vermeden, iman ve tevhid vurgusu yapılmadan, takvânın gereği olarak hayâ ve edebe atıfta bulunulmadan; tam tersine “demokratik hak“, “insan hak ve özgürlüğü“, “anayasanın verdiği onay“, “Zübeyde Hanım’ın da yaptığı/taktığı gibi“ referanslarla ve onu doğuran temel değerden yalıtılmış şekilde ve sloganlaştırılarak yalnızlaştırılan “başörtüsü“ evet, itiraf edilip dillendirilmesi zor olsa da putlaştırmış oldu. Allah’tan bağımsız peygamber sevgisi dâhil, her çeşit aşırılık putlaştırma olur da başörtüsü gibi baş tâcı putlaştırılmaz mı? Varsa yoksa başörtüsü diyen ve başka hiçbir talebi olmayanlara cevap da hak ettikleri cinsten oldu: Öyleyse alın size başörtüsü; sosyal alanlardaki sulandırılmış şekliyle alın başınıza çalın!
Parçacı yaklaşım, uzlaşmacı yaklaşımdır. Parçayı bütün sanan, bütünü asla aramayacak, bütünü hepten yitirecek, bütünle bağlarını koparacaktır. Bu, hikmetin yitirilmesi değildir sadece; dinin de yitirilmesine giden yoldur aynı zamanda. Parça, bütünden koparılınca bütünün değerlerini kaybeder. Ağaçtan koparılan bir dal, bitkiden koparılan bir çiçek, insandan koparılan bir el, göz, kulak veya baş kısa zamanda ne duruma düşerse, tesettür ve takvâ örtüsünden, ona alt
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1107 -
yapı olan iman ve Allah korkusundan koparılan başörtüsü de o duruma düşer/düştü. Başörtüsü, diğer İslâmî kıyafetle birlikte ve imana dayanan bir davranış/yaşayış biçimiyle değerini alır; bunlardan bağımsız başörtüsünün Hindistan’ın millî kıyâfetinden farkı olmaz. Şuurlu ümmete “bu şekliyle başörtüsü, uğrunda can verilecek bir değer değildir“ dedirtir, sahibine Allah indinde rızâ ödülü kazandırmaz.
Hakları kalmasın, bu manzarada yeşil sermayenin, “başörtülü tezgâhtar aranıyor“ diye kapısına yazı yazan yeşil holdingden hacı amca tuhafiyecisine kadar esnafın, manken tipli başörtülü eleman arayanların, başörtülüleri plajlara alıştıran Kapris Oteli ve benzerlerinin, tesettür mayolarının, bu sektörden geçinen çeşitli alandaki iş piyasasının, özellikle tekstil firmalarının, ha bir de Tekbir(!) giyim ve benzerlerin, onların icadı başörtü defilelerinin büyük rolü var. Ama bu roller içinde en önemlisi, başörtüsüz ve başka örtüsüz resimlerin yer aldığı boyalı basında bile eleştiri almadan iki-üç günde bir farklı bir giysi ile boy resmi çıkan först leydi Emine Hanım’ın rolü ve çeşitli belediye kuruluşlarında boy gösteren başörtülü kızların figüranlığı. Olumsuz değişim rüzgârı bu konuda da iktidar cephesinden esti. Avrupa Birliği araştırıp öğrense başörtüsünü Avrupa kriterlerine uydurdukları için bunlara ne tür ödül vereceğini şaşırır.
Giysisiyle kültürlü olduğunu göstermek istiyor kızlarımız; tabii bu kültürün İslâmî bir kültür olmadığını önemsemeden. Kimlere benzemeye çalışıyorsa onlardan sayılacağını unutuyor. Genç ve özellikle güzel gözükmek istiyor sokaktaki ve iş hayatındaki bayanlar. “Örtülü isek, bizim de güzel gözükme hakkımız yok mu?“ diyorlar; müslüman hanımın cehenneme gitme (erkekleri de itme) hakkı araması gibi bir şey bu. Şeytânî düzenlerin oyununa geldi insanımız. “Başörtülü bayanlar yeter ki çarşıya pazara dökülsünler, zarûret olmaksızın ve uygun ortam aranmaksızın çalışma hayatına girsinler, lisesi üniversitesi ve diğer kurumlarıyla düzenin çarkları arasına sıkışsınlar, moda oltasına takılsınlar… gerisi kendiliğinden gelir“ hesabıyla tuzaklar kuruldu ve kolay avlandı kızlarımız. Cennetin bedelini unuttular, ellerindeki Paris biletiyle Mekke’ye gideceklerini umdular.
Müslüman, İmam Hatiplerde ve üniversitelerde fazla bir şey değil, sadece başörtüsü istiyor artık. Kitabın tümüne inanması, İlâhî hükümlerin hepsine teslim olması gereken müslüman, imandan da önce gelen tâğutun kurum ve kurallarını, câhiliyye anlayış ve uygulamalarını tümüyle reddetmiyor, tam tersine içselleştiriyor.
Hakkını, hem de insan ve müslüman olmanın gerektirdiği binlerce haktan küçük bir hakkını, müslüman; mücâhide has bir üslûpla değil; demokratik yollardan, sadece imza toplayarak, telgraf çekerek, yürüyüş yaparak istemeyi tercih ediyor. Kâfirler de canları isterse, bir lütuf ve bağış olarak, karşılığında, müslümanlardan nicelerini kendi saflarına çekme ve nice tâvizler alıp, müslümanları iğdiş etme pahasına lütfen kabul edecekler. Etmeseler ne olacak? Hiiiç! Ayrıca, bugünkü düzen içinde ve bu eğitim sisteminde başörtüsü tümüyle serbest olsa iş bitecek, sorumluluk gidecek, istekler sona erecek, din tamamlanacak mıdır? Müslüman, nelere rızâ gösteriyor, neleri savunma durumuna geliyor, ne için çırpınıyor, ne isteyip nelerle yetiniyor, kimin rızâsı için ne yapıyor... Kur'an ışığında bunları iyi düşünmesi lâzımdır.
Tesettür anlayışı konusunda İslâm'la bugünkü müslüman arasında dağlar
- 1108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadar fark oluşmuş durumda. İslâm, sadece başörtüsünü, sadece türbanı emretmiyor elbette. Tesettür bununla bitmiyor. Sınıflarda pardösü çıkarılarak etek-bluzla oturan; kanı kaynayan genç erkeklerin ve öğretmenlerin her türlü bakış ve tavırlarına, sözle ve gözle saldırılarına muhâtap korumasız bir kızcağız. Evinde erkek misâfirlere bile gözükmeyen hacı, hoca çocuğu bu müslüman kızların, amfi ve sınıflardaki, kantinlerdeki kızlı erkekli karma eğitim ve eritim içinde bulunmasının nasıl bir tezat teşkil ettiği kimsenin eleştirisini bile almıyor.
Bir müslüman kızın başörtüsüne, hayâ ve nâmusuna Alman gâvurundan da fazlaca saldıran bir zihniyet; özellikle eğitim adına gencin imanına, ahlâkına... zarar vermiyor, saldırmıyor mu dersiniz? “Bir kızın üniversitede başının açılması basit bir olay mıdır, tepki gösterilmesin mi yani?“ denebilir. Evet, bu büyük bir haram, vahşî bir cinâyettir. Fakat ondan daha önemlisi odur ki: Kâfirlerin işgaline uğramış olan müslümanların yaşadığı hemen tüm ülkelerde mü'minlerin okullarda imanına müsâade edilmiyor. Putlar ister istemez sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icrâ ettiriliyor... Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken, tesettür ve hicab görevini ne kadar yaptığı da şüpheli olan salt türbana hücum mu sadece tepki gösterilmesi gereken? Din ve imandan daha mı önemli bu?
İnsan sadece diliyle konuşmaz. Eskilerin hâl dili dediği iç lisânı da vardır. Beden dili denilen, vücudun aldığı şekille, organlarının gösterdiği özel tavırla da konuşur. Araştırmaların gösterdiği çarpıcı sonuç; beden dilinin, konuşma dilinden çok daha etkili olduğu şeklindedir. Beden dili, sadece organların değil, aynı zamanda organların örtüldüğü giysi ile de yakından ilgilidir. Yani, insan üzerindeki elbisenin de bir dili vardır, o da konuşur. Dâvet eder, mesâfe koyar, karşısındaki ile samimiyet veya resmiyeti ifâde eder. Elbise, aynı zamanda bir kimliktir, şahsiyet belirtisidir, örfün tercümanıdır. İnsanın temizliği, pejmürdeliği, düzeni, zevki, kültürü, muhâtaplarına verdiği değer ve saygısı da giysisinden anlaşılabilir. Her şeyden önemlisi, elbise bazen insanın hangi dini tercih ettiğini, ya da diniyle ne tür bir ilişki içinde olduğunu da belirtir. Mesajdır giysi, çağrıdır, ya da korunmadır.
Giysinin temel olarak üç özelliği vardır: Tesettür/örtme, koruma ve süs. Bunlar içinde en önemlisi, giysinin insanı örtme özelliğidir, yani tesettür. Giysiden mahrum kalmak, çıplaklık, insanı cennetten çıkaran isyanın görüntüsü olduğu gibi, şeytanın bu yolla insanı belâya uğratıp cennete girmesine engel olmasına fırsat vermektir. Şeytan Cennette Hz. Âdem ve eşinin çıplak olması için bütün planlarını kurmuş ve onların cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştu. Onlar da birlikte Rablerine yönelip af talebinde bulundular, örtündüler ve Allah da onları affetti. “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana ve babanızı (Âdem ve Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak Cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.“4392 Hz. Âdem ve Havvâ’da isyanın sonucu, Cennetten çıkarılmanın alâmeti olarak ortaya çıkan çıplaklık, bu kişilerin nesillerinde Cennete girmeye engel sebeplerden biri, isyanın görüntüsü, şeytana uymanın özelliğidir.
4392] 7/A’râf, 27
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1109 -
Bir başörtüsü sektörü oluştu; kapitalizmin örtülü versiyonu olarak türban rantı ortaya çıktı. Bin bir çeşit desen ve renk cümbüşüyle Doğu zevkine hitap edip başörtüsü üreten yüzlerce yerli ve yabancı firma, ithâlatçılar, sadece başörtüsü satan mağazalar, başörtü modaları, başörtü defileleri, başörtülüler için özel mayolar… İçinde müslümanların da yaşadığı kapitalist düzenlerde finans kurumları nasıl bir görüntüyle, hangi görevi yerine getirmek için kurulmuş ve düzen açısından nasıl sakıncasız (hatta faydalı) görülmüşse; başörtülü kızlar da o amaç için “Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler olan“4393 çarşı ve pazarlara çıkarılmıştır. Kapitalizmin nimetlerinden(!) mahrum olmadan fâizden kaçmak isteyen kimselerin paralarını piyasaya, dolayısıyla kendi kasalarına çekmek isteyenlerin finans kurumları aracılığıyla bu işi yaptıkları gibi; açık saçıklardan biraz rahatsız olanların paralarını ve ilgisini çekmenin kapitalistçe yolu oldu başörtülü tezgâhtarlar, başörtülü sekreterler. Bunca işsiz erkek varken, bu kızlar, hangi özellikleriyle tercih ediliyor dersiniz? Ya da ille bayan gerekiyorsa, niye özürlü bir bayan, yaşlı bir bayan değil de; manken ölçülerine uygun yapıda genç bayanlar isteniyor? Telefona bakmak, ya da müşteriyle ilgilenmek için manken gibi olmanın avantajını insanî akıl ve İslâmî kültür mü, yoksa şeytânî düzen ve sömürücü görüş mü söylüyor? Kime ve neye hizmet ettiğini, neyi âlet edip sömürdüğünü para denilen câzip şeytan haydi işverene düşündürtmüyor; ya siz başörtülü kızlar, bunların sizi sömürüp kullanmasına, bundan da kötüsü sizin örtünüzü istismar etmesine, güzelim örtüyü sizin elinizle katran kazanına koymalarına, dünyada izzetinizin, âhirette cennetinizin çalınmasına nasıl rızâ gösteriyorsunuz? Değer mi üç kuruş para veya meymenetsiz insanların keyfi/beğenisi için bunlar? Özgürlük mü zannediyorsunuz bu köleliği, bu kullanılmayı, bu metâ ve nesne haline getirilmeyi; hâlâ akletmiyor musunuz? Başörtüsünü başınıza aldığınız gibi aklınızı da başınıza alın, şeytanın ve şeytanlaşanların oyuncağı, kölesi olmayın.
Düşünebiliyor musunuz, İslâm’ın cihad bayrağını dalgalandırma şerefi gibi hanımlara üstünlük verdiren o başların tâcı, kapitalizmin hizmetinde, daha kötüsü (söylemesi zor da olsa söyleyelim:) cinselliğin, göz zinâsının hizmetinde.
Kapitalist ve materyalist dünya her şeyi o denge(sizlik)de tutuyor: Arz talep. Üretim ve tüketim için bu böyle olduğu gibi, çeyrek tesettürlü bayanlar konusunda da bu böyle: Çıplaklardan hoşlanmayan, hele onlarla asla evlenmek istemeyen çok sayıda muhâfazakâr genç erkek var; bunlar için de çarşıda pazarda delikanlıların ilgisini kendisine çekmeye çalışan ve bu erkeklerin zevkle bakıp (tabii iyi niyetle canım, ona ne şüphe!) hoşlanacağı tipler gerekli. Piyasa şartları böyle oluşacak, bir taraftan fitne kazanı kaynarken, bir taraftan başörtüsü sektörü piyasaları canlandıracak, her çeşidiyle sömürü artmış olacak. “Günün hatta akşamın her saatinde bunca başörtülü kızın çarşıda sokakta ne işi var?“ diyen bile artık yok. Evi hapishane gibi gören kızlar ve genç kadınlar artık sokaklarda göz hapsinde yaşadıklarını, özgürlük adına erkeklerin göz zevklerine gönüllü kölelik yaptıklarını ya düşünmüyor, ya da bundan şeytânî şekilde zevk alıyorlar. İslâmî ahlâkın sokaklara hâkim olmadığı bugünkü çarşı ve pazarlar, hanımıyla erkeğiyle müslümanların, özellikle gençlerin ancak çok zarûrî bir işleri varsa, zarûret miktarı çıkıp dönecekleri (benzetme yerinde ise tuvalet gibi) mekânlardır. Kapitalistleşen ve Allah korkusundan sıyrılan insanların mâbedi ve köle pazarı haline gelen, kapitalizmin can damarı çarşı ve pazarların Allah
4393] Müslim, Mesâcid 288
- 1110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nazarındaki yerini Peygamberimiz belirtiyor: “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.“ 4394
Makyajın rengine uygun başörtüsü ya da başörtüsüne uygun renk ve biçimde kıyafet; başörtüsü modası denilen yeni moda türedi. Her dışarıya çıkmadan önce ütüden geçirilen, ayna karşısında yarım saat uğraşılarak takılan, kendisine verilen para ile Afrika’da bir kadının hayat boyu kendini tümüyle örtecek giysi alabileceği bir aksesuar.
Bu tavırlara bakarak “bu hanımlar kapanmak, Allah rızâsına uygun şekilde örtünmek için, nâmahrem bakışlara dur demek için başörtüsü takıyorlar“ diyenler beri gelsin; Allah sorarsa bu tavırlara olumlu şâhitlik yapabilecek kaç kişi çıkar dersiniz? Cinsel çekiciliği/câzibeyi kitabına/eşarba uydurup gözü (haramlara) açık safları kandırmak isteyen şeytan, insana sağdan yaklaşırken başörtüsü şeklinde flama kullanıyor olmasın? Yoksa bu yozlaşmış acınası başörtülüler, erkeklerin dikkatini bu şekilde daha çok çekmek için başörtüsünü yem ve istismar aracı mı görüyorlar? Hayır, başörtüsü erkek alıkları avlamak için volta atanların oltaya taktıkları av olamaz, olmamalıdır!
Hayır, bin kere hayır! Medine’de Kaynuka Oğullarından yahûdilerin, yüzünü açmak istedikleri ve onu savunan müslümanın bu zulmü yapanı öldürüp sonra şehid edilmesine sebep olan ve Rasûlullah’ın bu olay akabinde uğrunda savaş verdiği hanımın örtüsü böyle değildi.
Maraş’ta savaş pahasına savunulan başörtüsü bu tip başörtüsü değildi.
Nur sûresi 31. âyette mü’min hanımlarının yakalarının üstüne örtmeleri emredilen ‘humur/hımâr’ bu başörtüsü değildir.
Ahzâb sûresi, 59. âyette mü’min hanımlara emredilen cilbâb; üstlerine giymeleri gereken dış elbise, şu çarşı pazarda boy gösteren bayanların giydiği pardösümsü giysi değildir, hayır!
Hz. Âişe annemizin, ensar kadınlarının özelliği olarak anlattığı, başörtüsü emrinin hemen ertesi sabahı, sanki başları üstünde karga var gibi örtüler içinde sabah namazına gelen kadınların örtüleri değildir bu başörtüsü.
Yirminci asrın ortalarına kadar dünyanın hiçbir yerinde ve Osmanlı’da mü’mine hanımların örtülerinin benzeri değildir bu çeyrek örtüler, namaz örtüsüne benzemiyor bu başörtüler.
Doğuda, insanlar geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken; Batıda tam tersi dar, kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı ile Doğu özellikleri kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu her konuda kendine benzetip kendi kültürünü dayatarak farklılıkları imhâ ettiği halde, yine de giysilerdeki bu farklılıklar kısmen korunmakta, özellikle dinin bu farklılıkları korumada özel konumu hâlâ direnci canlı tutmaktadır. Bir köyün, bir şehrin müslüman beldesi mi, hristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha uzaktan görünen minâresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi; elbise de bir kimsenin mü’min mi, kâfir mi olduğunu zâhiren yansıtma özelliğini gösterebilir. Zâhirle bâtın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında zannedildiğinden çok fazla ilişki
4394] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1111 -
vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle ötekine baskın çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin sadece dinin zâhiri ile dinin emirlerine şeklen teslimiyet ve fetvâ ile değil; aynı zamanda dinin özü olan takvâ ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takvâ adlı elbiseye bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu giysi ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan korumaya yetmeyecektir. Edep, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifâde edilen bu durum, Arapça’da hicab kelimesiyle ifâde edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını ortaya koyduğu için, “giysili çıplak“ olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı veya terliklerini kadınsı bir edâ ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler kullanmasına engel olacaktır. Haramlara dâvet edici şuh kahkahalar, kadınsı cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin kapatamadığı şeytanî güzellikleri, yani çirkinlikleri ancak takvâ giysisi kapatır.
Takvâ giysisi, edep, iffet ve hayâ günümüzün gençlerine doğal ortamda, evde, çevrede ve özellikle okullarda çocukluğundan beri veril(e)mediği için çeyrek tesettürlüler, yani “örtülü ama tesettürsüz“ kimseler ortalığı kaplamaya başladı. Takvâ giysisinin önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı unsurlardan yalıtılmış şekilde, sadece “başörtüsü“ vurgusunun sebep olduğu değerlendirilmelidir. İş, bırakın takvâ giysisini, fetvâ boyutunu bile hiçe sayan, sanki İslâm’ın tesettür ve hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta maskaralığa bile dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhî/şekilsel boyutunu ele alan, ama takvâ giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin fıkhen câiz olduğundan yola çıkarak yabancı bir erkeğe parmağıyla işaret ederek parmağına “haydi gel!“ dedirtebilir, gözünü göstermenin câizliğinden yola çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki sokağı, caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama iş gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer giysileri ve tavırlarıyla takvâ giysisine hatta düşman olan, ya da şeklen tesettürlü olduğu halde İslâmî edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip olmadığı hemen belli olan kişinin kapalı kıyâfeti de artık yadırganmamakta, her iki farklı, hatta birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir.
Elbise de konuşur. Evet, kişi, dili aracılığıyla konuştuğu gibi, elbisesi aracılığıyla da konuşur. “Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah’tan korkan bir müslümanım. Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı bulunduğum sosyal hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım. Sahip olduğumu düşündüğüm her şey gibi kendi vücudum da bana emânettir, Allah’ın emâneti. Onu nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de Sahibi bilir. Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri günaha dâvet ederek mülkün sahibine ihânet edemem! Kıyâfet tercihimle ilân ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum“ şeklinde kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü, bugün göz alıcı renk ve desenleri, diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla cıyak cıyak bağırıyor: “Hey erkekler, ben buradayım, baksanıza! Sizin dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak için ben ne paralar sarfettim, kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl, yakışmış mı başörtüm, uyum sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar veremedinse tekrar bak, bir daha bak! Ha, nasıl olmuşum, güzel miyim, bu giysilerimle daha da güzelleşmiş miyim? Cevabını şimdilik
- 1112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözlerinle ver, e mi?“
Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû olmayan cinsel isteklerden ve ona yaklaştıran olumsuzluklardan sakınmak ve sakındırmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, hem kendilerinin ve hem hanımların iffetini korumak içindir. Bugünkü çeyrek tesettürün bunları hakkıyla yerine getirdiğine bin şahit lâzım. Bir şey, maksadından soyutlanarak algılanırsa işte böyle sulandırılır, yozlaştırılır.
Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın, toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı, koruyucu bir kalkandır. Kadının teniyle, derisiyle değil; insanî özellikleriyle topluma katılma arzusudur. Bir bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür. İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam Hatip'te, üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında ve onunla bütünleşen tesettür ve müslümanca kişilikte düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de gerçek özgürlük bayrağıdır. Materyalist modern insan; imajı, vitrini, kaportayı, yani madde cinsinden ve göz boyayacak şeyleri özün yerine koydu. Bunun kadın açısından durumu da şu: Fark edilip beğenilmek isteyen bir kadın; teniyle, çekici kıyâfetiyle, dişiliğiyle bunu gerçekleştirecek, toplumda bu özelliklerle yer edinecektir. İnsanî erdemlerle, hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini ispatlamak, ancak kulluk şuuruyla, İslâm kimliğiyle ve gerçekten hür kadınlar için sözkonusu olabilir. Kadın edilgenlikten, sömürüden, metâlaşmaktan, nesneleşmekten, kendi nefsine köle olmaktan veya kendi nefsine köle olanlara kölelikten kurtulmak ve erkek egemen dünyada hak ettiği saygın yeri almak istiyorsa, bunun yolunun kesinlikle tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna dayalı bir yaşayıştan, İslâmî bir aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının huzur ve mutluluğuna giden yol, çarşı ve pazardan geçmemektedir. Sokakta bulunanlar veya bulunduğu sanılanlar, yine bir sokakta kaybedilecek şeylerdir. O olmadan tesettürün de olmayacağı, ama sadece kendisiyle işin bitmediği bir başlangıç olan baş tâcı başörtüsü, dişiliğin örtülmesi olarak görüleceği yerde, dişiliği öne çıkarmanın çarpık bir aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün bir cüzü bile olmayan bu bez parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah’ın değil; hevâsının/hevesinin, ins ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
Sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, İslâm’ın istediği gibi örtünmemek ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir eziyettir. Bayanlara yönelik cinsel tâciz elbette bir eziyettir, zulümdür; ama buna sebep olan cinsel tahrik de erkeklere yönelik bir eziyet ve zulümdür. İslâm’ın istediği gibi tesettüre, hayâ ve edebe, takvâ giysisine özen göstermeden toplum içine çıkan bayanlar, özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet yapmakta, onların vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği gibi tesettür ve edep içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören erkeklerin haklarını gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu olma, Allah’a kulluk yapma, haram
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1113 -
işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler. O yüzden tesettüre ve hayâya tam dikkat etmeyen bayan, kendisine gözüktüğü tüm erkekleri taciz ederek kul hakkı suçu işlemektedir.
Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor. Tâciz gibi eziyetlerden, çirkin bakış ve düşüncelerden, teklif ve sataşmalardan korunmak isteyen bir bayanın şöyle düşünmesi gerekir: “Başkasının bana cinsel tâcizde bulunmasını istemiyorsam, bana ait güzellikleri allayıp pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek başkalarının bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartmamalıyım.“ Halk da, bu konuda biraz kabaca şöyle şey eder: “Şey, şeyini şey yapmazsa, şey de şey yapmaz.“
Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete geçen söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Örtü, erkeğe İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur. Yani örtü, kadını ve erkeği günahlardan, şeytanî dürtülerden, fitnelerden, dolayısıyla cehennemden korur.
Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü“ farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişörtlü etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü bile yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak; tavır, yürüyüş, konuşma, gülme, aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı; o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek; pazarlık ve tâviz konusu olabilecek; türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri yapılıyor’ deyin, gerisini onlar anlar“ diyecek Bekri Mustafa’lara kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür“ adını taktı. “Tesettür ya vardır, ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmekarası olur mu?“ demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...
Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliği yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda olarak düşünülüyor artık. “Tesettür(!) defilesi“ denilen ucûbeler, bir taraftan talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, (kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken) en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor... Akşam
- 1114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olunca da evindeki televizyonda, Filistin'li kızların dramını, Irak’taki kadınlara yapılan zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara kızmaktan, hatta acımaktan da önce, kadın ve erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.
Eğer başörtülüler, gerçekten Allah rızâsı için ve O’nun emri olduğundan dolayı başörtüsü örtüyorlarsa, Peygamber ihtarları; modadan, yabancı erkekler tarafından beğenilme arzusundan ve hevâya uymaktan, şeytanı ve şeytanlaşanları râzı etme çabasından daha etkili olacaktır. O yüzden insanımıza, özellikle başörtülü tesettürsüzlere şu hadis-i şerifleri hatırlatalım:
“Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü çıplak) ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.“ 4395
“Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır. Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları lânetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.“ 4396
“Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar“ buyurmuştur. 4397
“Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.“ 4398
Âişe (r.a.)'den rivâyete göre, bir gün Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Esmâ (ki, Peygamberimiz’in baldızıdır) ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.“ Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.“ 4399
Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle
4395] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
4396] Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr
4397] Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s. 103
4398] Tirmizî, Radâ 18
4399] Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1115 -
oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün“ buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!“ deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdi: “Evet (o a’mâdır, görmüyor), ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun).“ 4400
“Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!“ 4401
“Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.“ 4402
“Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.“ 4403
“Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.“ 4404
Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.)’a ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!“ buyurdu. 4405
“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz...“ 4406
“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın.“ 4407
“Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar.“4408 Şöhret elbisesinden maksat, başkalarına câzip görünmek ve fors satmak için giyilen elbisedir.4409 İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra bürünmektir diye belirtir.
“Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla bakmaz).“ 4410
“Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden daha hayırlıdır.“ Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür“ buyurdular. 4411
Ve bir âyet-i kerime: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).“4412 Daha hayırlı olan “takvâ elbisesi“ nedir? Takvâ (din örtüsü) ile kişi, kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek şeylerden sakınmaya çalışır. O örtü ile korunur, o örtü
4400] Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283
4401] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
4402] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
4403] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
4404] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
4405] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
4406] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
4407] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hacc 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
4408] Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030
4409] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94
4410] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465
4411] Ahmed bin Hanbel, II/483
4412] 7/A’râf, 26
- 1116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile temiz fıtratını savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir. İşte takvâ elbisesi budur. İnsanın rûhunu giydiren ve doyuran elbise. İnsanın mânevî dünyasını kollayan, yüzünü kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir mânevî giysi, bir örtünüş ve davranış biçimi. Mü’minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlâkı ve namusuna zarar verecek davranışlardan onu koruyan bir giysidir takvâ elbisesi. Takvâ elbisesi, sırf Allah rızâsı için ve emredildiği gibi, şuurla sevgi dolu teslimiyetle örtünmektir. Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani hayâ duygusu ve Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî - mânevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha güzeldir, sırf faydadır. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan kurtulamazlar. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur.
Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir. 4413
Bazı bayanların aşırı serbest hareketler içinde, müslüman bir hanıma yakışmayacak basit tavır ve başörtülerine uymayacak çirkinlikte kıyafetle toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir şahsiyet problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan bu çeyrek tesettürlü bayanlar, her geçen gün daha da artmaktadır. Ama bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan tümüyle uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun yozlaştırılmasına sebep olabilmektedir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir emirdir. Birçok dinî görevin yerine getirilmesiyle başörtüsü İslâmî bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve davranışları başörtüsünün ruhuyla bağdaşmayan insanının başında ise o sadece bir bez parçasıdır. Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arâzinin toprağı gevşekse, yağan yağmur, esen rüzgâr onun toprağını oradan alıp götürüyorsa; bu durum, ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. Sağlam bir ev, ancak sağlam bir zemin ve güçlü temel üzerine inşâ edilebilir. İşte aynen bunun gibi, iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır; başörtüsü ise bu binanın çatısı, tesettür/örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine
4413] 63/Münâfıkun, 8
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1117 -
yansıyacaktır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis, şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup gidecek veya başörtülü ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
İçinde, olması gerektiği şekilde iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek“ kadar değer ifâde ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o hizmet için, üniversite için tâviz verilebilecek bir teferruattır, olmasa da olur; ya da haram bakışları uzaklaştırmak yerine çekiciliği artıracak şekilde istismar edilebilecek bir oyuncak haline gelir.
Örtü Allah’a itaatin simgesidir. “Ben, vücudumda geçici bir süre duracak olan bir kiracıyım, emânetçiyim“ diye düşünmeli insan. Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiçbir hakkım yokken bana verilmiş. Bunun bana bir lütuf olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık olur“ diye düşünmeli insan.
“Bu kadar lütuftan sonra... Evet, benim üzerimde hâkimiyeti ve merhameti bu denli açık olan Zâta karşı yapmam gereken görev O’nun emir ve yasaklarına uymak olmalı. Zira O beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor. Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına takan Zat, tesettürde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları onun arkasına takmıştır“ demeli ve itaat etmeli.
İnsan şöyle düşünmeli; “Ben, bana ayda sözgelimi 500 dolar verene günümden şu kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum. Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı halde veren Zâta karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını Onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana bin dolar maaş veren işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma görevim varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam; şunu da iyi bilmem lâzım: Bana her şeyi veren Allah da bana emrediyor. Bin doları veren, hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği şeylerle hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.“
Sadece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Dış, için aynasıdır. Dışı İslâm’ın anladığı anlamda temiz olmayanın içinin de çok temiz olmasına imkân yoktur. Kıyâfetin insan rûhuna etki ettiği de bir vâkıadır. O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hatta karşı cinsi çağrıştıracak renklerdeki giysileri de. İşte giysinin insan rûhuna bu etkisi, İslâm’ın uygun görmediği tarzdaki kıyâfetin imana da zarar vermesine sebep olabilecektir. Aynen gerçek imanın tam tesettürü, takvâ giysisini zorunlu kıldığı gibi.
18 ilâ 20. Yüzyıl Türk tarihi, biraz da kıyâfetlerdeki acâyip ve hızlı değişimin
- 1118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarihidir. Tanzimat denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı Batılılaştırma çabası, hayatın her alanında olduğu gibi, kıyâfetlerde de büyük kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimlerle, kop(arıl)ma noktasına getirilmiştir. En önemli devrimlerin kıyâfetle ilgili olması, giysinin sadece bir görüntüden ibâret olmayıp oradaki değişimin kişinin inanç dâhil, tüm dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola çıkılarak yapılmıştır. Tanzimat’la birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına alınmış, devlet zoruyla kişiler Batılı giysilere mecbur edilmiştir. II. Mahmut zamanında başlamış olan bu faşizan, baskıcı, ceberut tavır, günümüzde de hâlâ sürdürülmektedir. Pantolon, ceket ve kravatı devlet dairelerinde zorunlu hale getirip “modern kâtip“ giysisini dayatma ile yetinilmemiş, Yunanlıların başlarına geçirdiği kıyâfet olan fes, II. Mahmut tarafından zorla âlime, câhile giydirilmiştir. Müslüman halk, bu Batılı kıyâfetlere gâvur kıyâfeti demiş, bu giysileri zorla giydiren yöneticiye de “gâvur padişah“ adını takmıştır. Bununla birlikte devlet güç kullanarak bu devrimi uygulamış, ardından nice zaman geçtiği halde ve fesin Cumhuriyetle birlikte terk edilmesine rağmen câmilerdeki namaz kıldırma memurları (üzerine sarık sararak) hâlâ bu köhne devrimi canlı tutmakta devam edegelmiştir. II. Mahmut’tan beri yöneticiler kendi güçlerini insanların başlarında görmeyi en büyük hedef saymışlar, baş üstünde yer edinemeseler de başın üstünde kendi devrimlerine yer bulmanın sadistçe mutluluğunu tatmak istemişlerdir. Adı geçen padişah, kafalara fes geçirip kendi egemenliğini başlarda görüp herkese gösterdiği gibi; aynı tavır, ilk cumhurbaşkanı tarafından da kafalarda şapka görülmek istenmesiyle ortaya konmuştur. Sonra egemenlik ve etkinliklerini başörtüsü yasağı şeklinde halkı sürüleştirme zevkini tadarak görmeyi sürdüren zihniyet, bütün bu yaptıklarını Batılılaştırma/çağdaşlaştırma adına yaptıklarını ifade etmeyi görev bilmişlerdir.
Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. Global dünya dini olarak dayatılan bu emperyalist dünya görüşü, insanı tek tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır? Modernizm şeklinde ortaya çıkan çağdaş Batı yaşama biçimi ve ideolojisi olan materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan, maldan ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten, deriden ibâret, giysiden, kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir. Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve yaklaştırma olacakmış, toplum ifsâd edilecekmiş, erkekler tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılacakmış, böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme nice erkekleri de sürüklüyor olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette demokrasi var; canı ne isterse onu giyer, vücut onun değil mi, istediği gibi yapar…
II. Mahmut’la birlikte müslüman halkın kıyafetine müdâhale edilmeye ve resmî kıyâfet dayatılmaya başlanmış, TC kurulur kurulmaz da daha net ve sert kıyafet devrimi uygulamaya konulmuş bir coğrafya, müslüman hanımların modernleşmesi konusunda diğer ülkelere karşı ilk kötü örneklere de sahne olmuştu. 20. Asırda devrimlerle devrilen değerlerle ilgili olarak, önce bin senedir giyilen çarşaf çıkar(t)ılmış, sonra peçeler at(tır)ılmış, zarûret olmaksızın yani çarşıda pazarda yüzlerin açılması yaygınlaşmıştı. Bilenler ya da hatırlayanlar ne kadar kaldı bilmem, hâlâ bazı kitaplarda ve mahfillerde “bol pardösü çarşafın yerini tutar
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1119 -
mı?“ tartışmaları yapılır(dı). Hanbelî, Şâfiî ve Selefîlerin câiz görmediğinden de yola çıkılarak özellikle fitnenin kol gezdiği günümüz ortamı gibi durumlarda ihtiyar olmayan bayanların diğer tarafları kapalı olsa da, yüzlerini ulu orta açmalarının câiz olup olmadığı gündeme gelirdi. Nereden nereye? Bugünkü entel takılan kültürlü bir bayana bunları anlatmak, hele takvâ ve azîmeti tavsiye etmek bile ne kadar mümkündür? Bu gidişle, korkarım birkaç sene sonraki bu dergiye benzer bir dergide bu yazara benzer bir yazarın makalesinin başlığı şöyle olacak: “Şeffaf Başörtüsü Tesettüre Uygun mudur?“ Ya da “Açık Göbek Modası Başörtülü Bayanlar Arasında Niye Hızla Yayılıyor?“ “Başörtülü Kızlardan Oluşan Dans Grubu Nasıl Ortaya Çıktı?“ Gazete haber başlıklarından bazıları da şöyle olacak: “Güzellik Yarışmasına Katılmak İsteyen Başörtülüler“, “Başörtülü Şarkıcı ve Sanatçılar Dernek Kuruyor.“
Bu anlatılanlardan, “bütün başörtülü bayanlar böyle“ gibi bir yargı çıkmaz elbette. Haya ve iffet sembolü, tam tesettürlü, ihtiyaç için çıktığı sosyal hayatta dişiliğiyle değil, kişiliğiyle hanım hanımcık yer alan ve Allah rızâsı için örtündüğü her davranışından belli olan şuurlu kızlarımızı ve kız kardeşlerimizi tenzih ederiz. Üzüldüğümüz şey; bu mücâhidelerin sayılarının giderek azalması ve kopmaların, karşı sınıfa transferlerin özellikle okuyan ve hele hele çalışan bayanlar arasında hızla artış eğilimi göstermesi.
Kraliçe Çıplak: Andersen’in meşhur masalındaki çıplak kralın çıplaklığını göre göre kabullenip dile getirmekten çekinenler gibi oldu insanımız. Başlarındaki taç kabul ettiğimiz başörtüsü ile kral değilse bile bizim mahallenin kraliçeleri durumundaki başörtülülerin örtüyü istismar edip yozlaştırmasından dolayı “kraliçe çıplak!“ diye bağırmayı göze alanlar olmazsa bu çıplaklık tüm toplumu mahvedecektir. “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişan eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.“ 4414
İslâm düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve baskıcı uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada, kendi kimliğimizi giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz.
Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine sahip, takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara! Kılık kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere!
Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların izi ve lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
Elbise, Giyinme ve Günümüz
Dil, konuşma yeteneği, bilindiği gibi Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük nimetlerden biridir. İnsan, bu kabiliyeti sâyesinde diğer insanlarla iletişime girerek ihtiyaçlarını daha kolay karşılar. Diğer taraftan yaratıcısı ve bütün nimetleri kendisine ihsân eden Allah’la diyologunu yerine getirmede de araçtan büyük oranda yararlanır. O’na inandığını tevhid kelimesini dillendirerek belirtir. Diliyle, konuşma yeteneği sâyesinde O’na duâ eder, O’nu dille zikreder, O’na diliyle de ibâdet eder…
4414] 8/Enfâl, 25
- 1120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan sadece diliyle konuşmaz. Eskilerin hâl dili dediği iç lisânı da vardır. Beden dili denilen, vücudun aldığı şekille, organlarının gösterdiği özel tavırla da konuşur. Araştırmaların gösterdiği çarpıcı bir sonuç; beden dilinin, konuşma dilinden çok daha etkili olduğu şeklindedir. Beden dili, sadece organların değil, aynı zamanda organların örtüldüğü giysi ile de yakından ilgilidir. Yani, elbise de konuşur. Dâvet eder, mesâfe koyar, karşısındaki ile samimiyet veya resmiyeti ifâde eder. Elbise, aynı zamanda bir kimliktir, şahsiyet belirtisidir, örfün tercümanıdır, iklimin belirtisidir. İnsanın temizliği, pejmürdeliği, düzeni, muhâtaplarına verdiği değer, saygı da bir giysiden anlaşılabilir. Her şeyden önemlisi, elbise bazen insanın hangi dini tercih ettiğini, ya da diniyle ne tür bir ilişkiyi tercih ettiğini de belirtir. Mesajdır giysi, çağrıdır, ya da korunmadır.
Giysinin temel olarak üç özelliği vardır: Örtme/tesettür, koruma ve süs. İnsan, çirkin yerlerini ve dininin gösterilmesini yasakladığı organlarını giysi ile örter. İnsanı sıcaktan, soğuktan, kirden-pasdan, bazı dış etkilerden elbise korur. İnsanın içinde barındığı en yakın evidir elbise. Bunun yanında ziynettir, her insan giysisini seçerken, zevkini ortaya koymuş olur, hangi renkten, hangi şekilden, hangi türden ve nasıl bir giysi tercih ettiği, onun sadece zevkini açığa çıkarmaz, aynı zamanda kültürünü, zenginliğini, bazen nereli olduğunu, dış dünyaya karşı nasıl yaklaştığını da gösterdiği olur. Bunlar içinde en önemlisi, giysinin insanı örtme/tesettür özelliğidir. Giysiden mahrum kalmak, çıplaklık, insanı cennetten çıkaran isyanın görüntüsü olduğu gibi, şeytanın bu yolla insanı belâya uğratıp cennete girmesine engel olması, yani cennete engel de olmaktadır. Hz. Âdem ve Havvâ’da isyanın sonucu, Cennetten çıkarılmanın alâmeti olarak ortaya çıkan çıplaklık, bu kişilerin nesillerinde Cennete girmeye engel sebeplerden biri, isyanın görüntüsü, şeytana uymanın özelliğidir.
Doğuda, insanlar geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken; Batıda tam tersi dar, kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı ile Doğu özellikleri kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu her konuda kendine benzetir, kendi kültürünü dayatıp farklılıkları imhâ ettiği halde, yine de giysilerdeki bu farklılar kısmen korunmakta, özellikle dinin bu farklılıkları korumada özel konumu hâlâ direnci canlı tutmaktadır. Bir köyün, bir şehrin Müslüman beldesi mi, Hristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha uzaktan görünen minâresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi, elbise de bir kimsenin mü’min mi, kâfir mi olduğunu zâhiren yansıtma özelliğini yansıtabilir. Zâhirle bâtın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında, zannedildiğinden çok fazla ilişki vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle ötekine baskın çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin sadece dinle, dinin emirlerine teslimiyetle değil; aynı zamanda dinin özü olan takvâ ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takvâ adlı elbiseye bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu giysi ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan korumaya yetmeyecektir. Edeb, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifâde edilen bu durum, Arapça’da hicab kelimesiyle de ifâde edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını ortaya koyduğu için, giysili çıplak olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı veya terliklerini kadınsı bir edâ ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler kullanmasına engel olacaktır. Haramlara dâvet edici şuh kahkahalar, kadınsı cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin kapatamadığı
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1121 -
çirkinlikleri ancak takvâ giysisi kapatır.
Takvâ giysisi, edeb, iffet ve hayâ günümüzün gençlerine doğal ortamda, evde, çevrede çocukluğundan beri verilemediği için çeyrek tesettürlüler, yani “örtülü ama tesettürsüz“ kimseler ortalığı kaplamaya başladı. Takvâ giysisinin önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı unsurlardan yalıtılmış şekilde, sadece “başörtüsü“ vurgusunun sebep olduğu değerlendirilmelidir. İş, bırakın takvâ giysisini, fetvâ boyutunu bile hiçe sayan, sanki İslâm’ın tesettür ve hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta maskaralığa bile dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhî/şekilsel boyutunu ele alan, ama takvâ giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin câiz olduğundan yola çıkarak yabancı bir erkeğe parmağıyla işaret ederek parmağına “haydi gel!“ dedirtebilir, gözünü göstermenin câizliğinden yola çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki sokağı-caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama iş gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer giysileri ve tavırlarıyla takvâ giysisine hatta düşman olan, ya da şeklen tesettürlü olduğu halde İslâmî edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip olmadığı hemen belli olan kişinin kapalı kıyâfeti de artık yadırganmamakta, her iki farklı, hatta birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir. “Elbise de konuşur“ demiştim. Evet, kişi, dili aracılığıyla konuştuğu gibi, elbisesi aracılığıyla da konuşur. “Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah’tan korkan bir müslümanım. Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı bulunduğun sosyal hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım. Sahip olduğumu düşündüğüm her şey gibi kendi vücudum da bana emânettir, Allah’ın emâneti. Onu nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de Sahibi bilir. Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri günaha dâvet ederek mülkün sahibine ihânet edemem! Kıyâfet tercihimle ilân ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum“ şeklinde kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü, bugün göz alıcı renk ve desenleri, diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla cıyak cıyak bağırıyor: “Hey erkekler, ben buradayım, baksanıza! Sizin dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak için ben ne paralar sarfettim, kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl, yakışmış mı başörtüm, uyum sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar veremedinse tekrar bak, bir daha bak, ha nasıl olmuşum?“
Tesettür modası, başörtünün aksesuar görevi gibi kullanılması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur ve takvâ elbisesini bürünmeyen bayan, tesettürü de bazen istismar edip kirletebilmekte, düşmanlardan daha zararlı olabilmektedir.
Giysinin insanın yürüyüşüne, kibir ya da tevâzusuna bile katkısı vardır. Hadis-i şeriflerde “kibir elbisesi“ denilen ve kadın-erkek her mü’mine yasaklanan giysi çeşidi ve giyme tarzı vardır. Bu, tür giysi, ancak takvâ gözlüğü ile net bir şekilde tesbit edilebilir. İnsan sözgelimi bir pijama giydiğinde, meselâ ayağında takunya varken yürüyüşü ile takım elbise, ya da lüks bir giysi içinde yürüyüşü, oturuşu ve bazı tavırları da farklılaşacaktır. Yani sadece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Böyle bir giysi artık açılan bir kapıdır. Bu, elbisenin bile putlaştırılmasına, ya da kişiyi Allah’tan uzaklaştırıp şeytana yaklaştırmaya götüren kapıdır. Sözgelimi erkeklerin hemen hepsinin giydiği ceket denilen giysinin omuzlarına özel sünger cinsinden birkaç parça konması, omuzları kalkık tutarak kibirli görünmeyi sağlar. Kimi erkeklerin boyunlarına taktıkları kravatın
- 1122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da insanın kafasını daha dik tutarak, gururlu gözükmesi dışında hemen hiçbir amacı yoktur. 4415
Giysi, bir yönüyle, iyi bir tavsiye mektubu olur; insanlar, diline göre uğurlansa da giysisine göre karşılanırlar. Bazıları da giysiye, onu giyenden daha fazla değer verirler. Sadece Nasreddin Hoca’nın Timurlenk’e biçtiği pahada bu yansımaz; aynı zamanda onun giysiye göre davrananları eleştirdiği unutulmaz vecîzede de kendini gösterir: “Ye kürküm ye!“ Günümüz insanı, motora önem vermez; onun için varsa yoksa kaportadır. Çağdaş insan, vizyonu, imajı, görünümü putlaştırabilmektedir. Reklamı, ne olursa olsun tüketimi öne çıkaran zihniyet, ambalajı da kandırma vesilesi görmüş, bir taraftan başkasını aldatırken, diğer yönden kendisi de aldatılmıştır. Artık en kötü/kalitesiz bir mal, güzel bir ambalajla çok rahat alıcı bulmaktadır. Kıyâfetin de bu değerlendirmelerle yakından ilgisi kurulmalıdır. Adamlığını sadece elbiseyle göstermeye çalışanlara mukabil; bayan olduğunu elbisesinin metrelerce uzaktakilere “bana bak!“ diye bağırması karşılar.
Bir üniformanın çok büyük etkisi vardır; giyene de muhâtaplarına da karşı. Hâkim kürsüsündeki kişinin, kışladaki subay ve askerlerin, karakoldaki ve çarşıdaki polisin, hastahanedeki hemşirenin, hapishanedeki gardiyanın… üniformalarından soyutlanmış, sivil giysiler içinde olduğunu düşünün. İnsanlara karşı güç göstermenin, farklı ve baskın olmanın özel giysi ile ne kadar yakından ilgili olduğu değerlendirilmelidir.
Kıyâfetin insan rûhuna da etki ettiği bir vâkıadır. O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hatta karşı cinsi çağrıştıracak renklerdeki giysileri de.
Marka giymek, kapitalizmin sömürü çarklarına dolanan, çağımızın gençlerinin kaptığı Batı virüsünün getirdiği hastalıklardan biridir. Hem israf, hem moda, hem reklâmlardan aşırı etkilenme, hem bedava reklâmını yapma, hem de düşmanları güçlendirme yönleriyle incelenebilir; aynı zamanda ekonomik, psikolojik ve klinik açılardan da.
Eski gelenekte “bir lokma, bir hırka“ anlayışını topluma mal etmeye çalışan tasavvufun ve özellikle Melâmîliğin tefrîtine (aşırılığına), günümüz kapitalizmi, giysiyi olduğundan çok önemsetip öne çıkartan ifrâtıyla (karşı aşırılıkla) pahalı bir cevap vermiştir. Dünya tarihi, günümüzdeki kadar giysiye/kıyafete yatırım yapıldığına şâhit olmamıştır. Artık insanlar örtünmek için giyinmiyor. Fakirler bile kullanılmış giysi bağışını kabul etmiyor, dilenciler bile artık yamalı elbise giymiyor. Orta direk denilen fakirlik sınırının altında yaşayan insanların giysilerini bir-iki kapılı gardroplar almıyor, çarşı ve pazarlar içinde insan olan ve olmayan giysilerden geçilmiyor, giysi satan yerlerin vitrinlerinden özellikle bayanlar ayrılamıyor. Bir taraftan nasıl şık giyileceği, nasıl modaya uyulup pahalı markaların tercih edileceği öğretilip özendirilir, hatta dayatılırken, diğer taraftan sağlam kot pantolonun yırtılması, ya da eski görünümü verilip beyazlatılması da bu tuhaflıklardan nasip almaktadır. Bu tür modalarla Batılılar ve Batıyı taklit edenler oyuna getirilmekte, kendileriyle oynanılmaktadır. Özgürlük, bu çağın en büyük
4415] Tabii, bunun Batılı bir kimliği belirtmesi veya Batı uygarlığını benimsemeyi göstermesi, Batı taklitçiliği, Batılılara benzeme konusu ayrı bir husustur.
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1123 -
putu olduğu ve her gencin mutlaka bu puta toz kondurmamak birinci görevi olarak sunulmasına rağmen, insan moda denilen ne idüğü belirsiz ve sık değişen bir başka putun kölesi edilmek istenmekte, modaya uyma zorunluluğunu hisseden Batılı(laşmış) kişi kendi giysisini bile özgürce seçememekte, moda onu serbest bırakmamaktadır. Kot pantolon modası pek geçmeyen bir giysi oldu, uniseks özelliği ile kadın-erkek giymekte, sabah erken kalkan bacağına geçirmektedir. Ütü istememesi, tozu-kiri belli etmemesi çağdaş insanın tercihine moda ile birlikte sebep olmaktadır. En önemli özelliği daracık olmasıdır. Özellikle kadınların kotları, çıkıntıları ve girintileri rahat gösterecek derecede dar olmakta, “giyinik çıplak“ olmak isteyen zengin-fakir herkesin tercihi olmaktadır. Bluejean yanında, kravat, Batı tarzı giyim tarzının, dolayısıyla dünya görüşünü kabullenmenin ve uygarlık tercihini Batıdan yana kullanmanın erkeklerdeki göstergesi olmaktadır. Âtıf Hoca zamanlarındaki şapka ne ise günümüzde de kravat odur, denilse bilmem hüküm ağır mı kaçar? Günümüzde şapka kâfirlerin (günümüz ifâdesiyle Batılıların) giysisi olmaktan çoktan çıkmış, kravat ise onun yerini almıştır, denilmesi yanlış mıdır? Müslümanların, başka din mensuplarına benzemesini Kur’an ve Sünnet yasaklamıştır. Bu yasak, özellikle bir din ve dünya görüşünü gösteren kıyâfetleri de kapsamaktadır.
18-20. Yüzyıl Osmanlı tarihi, biraz da kıyâfetlerdeki acâip ve hızlı değişimin tarihidir. Tanzimat denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı Batılılaştırma çabası, hayatın her alanında olduğu gibi, kıyâfetlerde de büyük kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki devrimlerle kop(arıl)ma noktasına getirilmiştir. En önemli devrimlerin kıyâfetle ilgili olması, giysinin sadece bir görüntüden ibâret olmayıp oradaki değişimin kişinin inanç dâhil, tüm dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola çıkılarak yapılmıştır. Tanzimat’la birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına alınmış, devlet zoruyla kişiler Batılı giysilere mecbur edilmiştir. Bu faşizan, baskıcı, ceberut tavır, II. Mahmut zamanında başlamış, günümüzde de hâlâ sürdürülmektedir. Pantolon, ceket ve kravatı devlet dairelerinde uygulatmaya çalışıp modern kâtip giysisini dayatma ile yetinmemiş, Yunanlıların başlarına geçirdiği kıyâfeti olan fes, II. Mahmut tarafından zorla âlime-câhile giydirilmiştir. Müslüman halk, bu Batılı kıyâfetlere gâvur kıyâfeti demiş, bu giysileri zorla giydiren yöneticiye de gâvur padişah adı takmıştır. Bununla birlikte devlet güç kullanarak bu devrimi uygulamış, ardından nice zaman geçtiği ve fesin Cumhuriyetle birlikte terk edilmesine rağmen câmi imamları (üzerine sarık sararak) hâlâ bu köhne devrimi canlı tutmakta devam edegelmiştir. II. Mahmut’tan beri yöneticiler kendi güçlerini insanların başlarında görmeyi en büyük hedef saymışlar, baş üstünde yer edinemeseler de başın üstünde kendi devrimlerine yer bulmanın sadistçe mutluluğunu tatmışlar. Adı geçen padişah, kafalarda fes görüp kendi egemenliğini görüp gösterdiği gibi, aynı tavır, ilk Cumhurbaşkanı tarafından da kafalarda şapka görülmek istenmesiyle ortaya konmuştur. Sonra başörtüsü yasağı şeklinde hâlâ yönetimin egemenlik ve etkinliğini, halkı sürüleştirme zevkini tadarak görmeyi sürdüren zihniyet, bütün bu yaptıklarını Batılaştırma adına yaptıklarını ifade etmeyi görev bilmişlerdir.
Sarık ve Sarıksız Takke:
İmamların, sünnet olmadığı ve daha ilerisi kâfirlerin özel giysisi olduğu halde hâlâ Yunan fesini namaz kıldırırken başlarına geçirmeleri gibi bir tuhaflık cemaatte de gözlenmektedir. İster câmide, isterse evlerinde olsun; namaz kılarken
- 1124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nice Müslüman başına takke giymektedir. Bunun sünnet mi olduğu, yoksa dinen yasaklanan bir tavır mı olduğu, sünnet ise Peygamberimizin sünneti mi, yoksa Yahûdilerin sünneti, onların dinî kisvesi mi olduğu konusu, pek gündeme gelmemiş bir konudur. Yozlaşan gelenekle, bid’at ve hurâfelerle yüzleşme cesâreti, bedel isteyen bir tavırdır. Ödenmesi gereken bu bedel de, dini ketmeden kimsenin bedeline göre aslında çok hafif olduğu halde, bu tavırların gündeme geldiğine pek rastlanmamaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler (takke ve benzeri başlıklar) üzerindeki sarıklardır.“ 4416
Bu hadisi, İbrahim Canan, Kütüb-i Site Şerhinde şöyle açıklamaktadır: Hadis, müslümanlarla müşrikler arasında bâriz farkın baş kıyafetinde bulunmasını ifade etmektedir. Baş kıyafetinin İslâmî şekli, kalansuve üzerine sarıktır. Kalansuve fes, takke nevinden başı örten serpuştur. Bazı âlimler, kalansuveyi müşriklerin de giydiğine, buna sarık ilâvesinin İslâmî kıyafet olduğuna işaret ederler.
Şârihler, Rasûlullah’ın (s.a.s.), sarığın altına kalansuve giydiğini, kalansuve olmadan da tek başına sarığı başına koyduğunu, ama sarıksız kalansuve giydiğinin hiç görülmediğini; bu durumun da, kalansuvenin tek başına olması halinde müşriklere mahsus bir kıyafet olduğunun tescili bulunduğunu kaydederler. Kalansuve için “fes“dir, “takke“dir, “külah“dır, “şapka“dır diye tek bir şeyle ifade etmek muvâfık düşmemektedir. “Sarık sarılmasına engel olmayan bir serpuş“ diye tarif etmek daha uygun gözükmektedir. 4417
Yahûdilerin kippa denilen takke cinsinden giysiyi başlarına giymeleri, bunu özellikle dinî âyinde ihmal etmemelerinden yola çıkarak, müslümanların, üzerine sarık sarmadan takke giymelerinin onlara benzemek olduğunu bilmeleri gerekmektedir. Yine, Peygamberimizin sarıksız şekilde hiç takke cinsinden bir şey giymediğini değerlendirerek, sarıksız bir namaz takkesinin kesinlikle sünnet olmadığı bilinmelidir. Bir adım daha giderek, İbrahim Canan’ın da belirttiği gibi, hadis şârihi âlimler tarafından; tek başına takke cinsinden başa bir şey giymenin müşriklere (günümüzde Yahûdilere) mahsus bir kıyafet olduğunun tescil edildiğini belirtmek gerekiyor. Ayrıca, sadece namaz için özel bir kıyâfetin sünnette olmadığını ve bunun hoş görülmediğini de hatırlatalım. Yani, Müslüman laik tavırlı olamaz, onun her şeyi namazdaki tavrı gibi olmalıdır. Namazda başka, namaz dışında başka olmamalıdır.
Sarık Sarmaya gelince; “Sarıkla kılınan namazın sarıksız kılınan namazdan şu kadar faziletlidir“ şeklindeki rivâyetler, Kütüb-i Sitte’de bulunamamıştır, sahih olmadığı değerlendirilmelidir. Sakalı ısrarla tavsiye eden Rasûlullah aynı tavrı sarık için göstermemiştir. Kendisi sarıklı idi, ama bu onun yaşadığı coğrafyanın ve oradaki örfün bir uzantısı olmalıdır. Çünkü sadece başta peygamberimiz olmak üzere Müslümanlar değildi sadece sarık saranlar. Ebû Cehiller de, Mekke müşrikleri de sarık sarıyorlardı. Çöl sıcağında yaşayan insanlar, başlarına mutlaka bir örtü sarmak zorunluluğunu hissediyorlardı. Bu ihtiyaç, hâlâ geçerlidir. Adana, Hatay, Diyarbakır gibi yörelerden tutun, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkelerde, mü’min-kâfir bu uygulamanın devam edegeldiğini görüyoruz. Hem hadis rivâyeti, hem Hz. Ali’nin sözü olarak rivâyet edilen “sarığın bir Arap tâcı“ olduğu ifâdesi de bu yorumu doğrulamaktadır. Peygamberimiz’in sarıklı olduğunu
4416] Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4078; Tirmizî, Libas 47, h. no: 1785
4417] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/45
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1125 -
belirten ifâdelere yer verildiği halde, sarığı emreden, ya da tavsiye eden bir ifâdeye Kütüb-i Sitte’de rastlamadım. Bununla birlikte, sarığı tavsiye eden bir ifâde Kütüb-i Sitte şerhinde şöyle yer alır: “Sarık sarın da hilminiz ziyâdeleşsin!“ Râvî devamla der ki: “Hz. Ali (r.a.) de: “Sarıklar Arapların taçlarıdır“ buyurdular.“ 4418
Câmiu’s-Sağîr adlı hadis kitabında rivâyet edilen bu hadisin şerhinde İbrahim Canan şunları söyler: Sarığın insandaki hilmi (hoşgörülü ve sabırlı olma halini) artırması meselesinde Münâvî şu açıklamayı sunar: “Sarıkla hilminiz artar, göğsünüz genişler. Çünkü kıyafetin güzelleşmesi kişiyi vakar ve ihtişama sevkeder; hafifliği, seviyesizliği ve düşük davranışları terke zorlar. Sünnette sarık sarıldığı zaman, sarığın bir ucunun omuz arasında serbest bırakılması irşad buyrulmuştur, bu müsneddir.“
Sarığın taç olarak ifadesi, yine Münâvî'ye göre, onda izzet, cemal, heybet ve vakar bulunması sebebiyledir. Nitekim krallar da taçlarıyla başkalarından ayrılmaktadırlar. Sarıksız olan diğer kalansuveler ise acemler ve hafifmeşrep insanlara aittir ve onları tefrik eden taçları durumundadır.
Bir başka hadiste: “Sarıklar Arapların taçlarıdır. Onu bıraktıkları vakit izzetlerini de bırakırlar“ denmektedir. Deylemî'nin bir rivâyetinde sarığın terkedilip kalansuvenin alınması kıyamet alâmeti olarak ifade edilmiştir. 4419
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) başına sarık sardığı zaman, ucunu iki omuzu arasından sarkıtırdı.“ 4420
Açıklama: Bu rivâyet, sarığın nasıl olacağı hususunda bir fikir vermektedir. Buna göre sarık sarılınca bir ucunun iki omuz arasında sarkıtılması mendub olmaktadır. Bununla ilgili birçok rivâyet gelmiştir. Bazısında sarkacak kısmın dört parmak uzunluğunda olacağı tasrih edilir. Çok zayıf bir rivâyette, Rasûlullah'ın taşraya vali tayin ederken, göndereceği kimselere sarık sardığı, sarığın ucunu kulağı hizasına inecek kadar sağ omuzundan sarkıttığı ifade edilir. Abdullah İbn Zübeyr'in sarığın ucundan bir zira'lık bir kısmı sarkıttığı rivâyet edildiği gibi, bir karış ve hatta daha az bir kısmı sarkıttığı da rivâyet edilmiştir. es-Sübülu's-Selâm'da: “Sarığın âdâbı, onun sarkan kısmını kısa tutmaktır, aşırı gitmemektir“ denir. Nevevî de: “Sarığın sarkıtılan kısmında ifrat etmek, tıpkı elbiseyi fazla uzatmak gibidir, kibirlenenlere haram, başkalarına da mekruhtur“ demiştir. Muhakkikler, Rasûlullah'ın sarığının boyu hakkında rivâyete rastlamadıklarını belirtirler. 4421
Amr İbnu Hureys (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ı (s.a.s.) gördüm, üzerinde siyah bir sarık vardı. İki ucunu omuzları arasından sarkıtmıştı.“ 4422
Ebû Kebşe el-Enmârî anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbının kalansuveleri geniş idi.“ 4423
4418] Hadis, Teysir'de Ebû Dâvud'a nisbet edilmiş ise de, onda mevcut değildir. Câmiu's-Sağir'de mevcuttur -1, 555-
4419] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/46
4420] Tirmizî, Libas 12, h. No: 1736
4421] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/46-47
4422] Müslim, Hacc 453, h. no: 1359; Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4077; Nesâî, Ziynet 109, h. no: 8, 211
4423] Tirmizî, Libas 40, h. no: 1783
- 1126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Açıklama: Hadiste geçen “kimâm“ kelimesi iki ayrı tefsire tâbi tutulmuştur. Birine göre kummenin cem'idir. Bu yuvarlak kalansuvenin adıdır, başı tam olarak örter. Bazıları küçük, dar kalansuve diye açıklamıştır. Bu durumda Ashâb'ın, üzerine sarık sardıkları serpuşun külâh gibi uzun olmayan takke gibi başlarına yapışık olduğu anlaşılmıştır. Ancak küm kelimesi ile ilgili bir başka yoruma göre, kalansuve geniştir ve yüksektir. Zira kim'in cem'idir. (Kim: Çiçek ve meyveyi örten kabuk mânâsına gelir. Bilâhare bu kabuk açılır.) Araplar kalansuveyi az giyerlerdi. Buth, geniş arazi mânâsına gelen batha'nın cem'idir. Hadis bu durumda kalansuvenin geniş olduğunu ifade etmelidir. Öyleyse, mezkür kalansuveler Rumî ve Hindî kalansuveler gibi dar olmayıp geniş olmalıdır, hatta genişliği (yüksekliği) bir karışa ulaşmalıdır. Aliyyu'l-Karî, birkısım Hanefî kitaplarında kalansuvenin bir karış kadar geniş tutulmasının müstehab olduğunun kayıtlı bulunduğunu zikreder. Ancak İbnu Hacer el-Heytemî yukarıda belirttiğimiz önceki görüşte cezmeder ve kimam'ın kim değil, kümmenin cem'i olduğunu söyler ve kalansuvelerin genişlemesini mezmum bid'atlardan sayar. Karî, bu ifadenin ifrata kaçan genişlik hakkında olabileceğini belirterek, sahâbeden nakledilen zâhiri, Heysemî'nin söylediğinin aksini te'yid ettiğini ilâve eder. Başta Tirmizî, ulemânın büyük çoğunluğu, hadisten ifarata kaçmayan genişliği anlamışlardır. 4424
Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. İnsanı tek tip haline getirip sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı duymaktadır? Modernizm de denilen çağdaş Batı Dünya görüşü olan Materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini hiçe saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan, maldan ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten ibâret, giysiden, kozmetik ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir. Batılı(laşmış) insan da kendine biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve yaklaştırma olacakmış, toplum ifsâd edilecekmiş, erkekler tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılacakmış, böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme, diğer erkekleri de sürüklemiş olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette demokrasi var; canı ne ister onu giyer, vücut onun değil mi, istediği gibi yapar…
İnsanın, özellikle bayanın giysilerinin belli bir ölçü ve kayıt altında bulunması gerekir. Örtü ve giysilerdeki kayıtsızlık, cinsel güdünün tahrikini, kayıtsızlığını getirir. Sınırsız tahrik, cinsel güdünün sınırsız tatminini gerektirir. Tatmine imkân bulunmadığı bir yerde bir güdünün tahrik edilmesi zulümdür, yasaklanmalıdır. Bu tavır, aynen şunun gibidir: Sözgelimi günümüz câhiliye düzenleri, görevlerini yapmadığı için açlara yemek veremiyor, bu zulüm yetmezmiş gibi, bir de insanın psikolojisini etkileyecek reklâmlarla, câzip kışkırtmalarla aç kimseleri iştahlandırıp ayaklandıracak yemek kokularıyla tahrik ediyor. Teşhircilik, erkeklere karşı üstünlük taslamaya çalışmanın bir yansıması olarak, cinden/insden/düzenden şeytanın teşvik ettiği bir hastalıktır/anormalliktir/sadistliktir. Vitrinlere sunulan mal gibi kadın vitrine/çarşıya çıkmış, bakıcılar, alıcılar bekliyor. Bu, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Erkek, görüntüden etkilenir, kadın dokunuştan. O yüzden bayanların tepeden tırnağa örtünmesini insan psikolojisini en iyi bilen Zât istediği halde; bayanların beğenilme, erkeklerin de gözleriyle tahrik olma dürtüsünü kullanarak şeytan da insanı cennetten mahrum etmek, dünyayı da
4424] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/48
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1127 -
cehenneme benzetmek için insan psikolojisini istismar etmektedir. Nefsin midesi yoktur, azdıkça azar, az günahla tatmin olmaz, daha büyüğünü ister durur.
Giysi Âdâbı
El-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.s.) elbisesini yenilediği zaman şu duâyı okurdu: “Allahumme leke’l-hamdu ente kesevtenî hâzâ, Es’eluke hayrahû ve hayra mâ sunia lehû ve eûzu bike min şerrihî ve şerri mâ sunia leh (Allah’ım! Hamd Sanadır. -(Giydiği şey ne ise) ismen söyleyerek- Bunu bana Sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gâyesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış gâyesine uygun olmamasından da Sana sığınıyorum.)“ 4425
Ebû Ümâme (r. anhâ) anlatıyor: “İbn Ömer (r.a.) yeni bir elbise giymişti ve şöyle duâ etti: “Elhamdu lillâhi’llezî kesânî mâ üvârî bihî avratî ve etecemmelu bihî fî hayâtî (Avretimi örtebileceğim ve hayatta güzellik sağlayabileceğim bir elbise giydiren Allah’a hamdolsun).“ Sonra şunu söyledi: ‘Ben Rasûlullah’ı (s.a.s.) dinledim: “Kim yeni bir elbise giyer, böyle söyler, daha sonra da eskittiği elbiseyi tasadduk ederse, sağken de öldükten sonra da Allah’ın himâyesi, hıfzı ve örtmesi altında olur.“ 4426
“Kim bir elbise giyer ve: ‘El-hamdu lillîhi’llezî kesânî hâzâ ve razekanîhi min ğayri havlin minî ve lâ kuvvetin (Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah’a hamdolsun)’ derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir.“ 4427
Giyim kuşam, insanın çirkin yerlerini örterek onu güzelleştiren, çıplak hayvanlardan onu ayıran en önemli alâmettir. Rabbin deyişiyle aynı zamanda insanın süsüdür.4428 Kökü, insanın yaradılış zamanına ve cennete uzanan bir süs. Cennet de cennetlikler için özel olarak hazırlanmış cennet giysileri ile sürecektir bu. İlk insanın cennetten kovulmasının acı neticelerinden biri de, soyunma olmuştur.4429 Giyim-kuşamda kullandığımız tüm eşyalar Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerindendir.
Giysiler elde ettiğimiz hayvan, petrol gibi nimetleri hiç karşılıksız bizim emrimize sunan Allah Teâlâ’dır. Biz insanlara o hammaddeleri işleyip en güzel giysiler yapabilme özelliği veren; atamız Hz. Âdem ve eşine giydirdiği cennet giysileri ile âdeta elbise modelleri, giyinip örtünme yöntemi veren; giyinip kuşanma güç ve zevkini bize lutfeden hep Allah Teâlâ’dır. Tüm canlılarla birlikte, biz insanların rızkını üzerine alan da O’dur. O yüzden her giysi giyinirken O’nu hatırlamalı, O’nun üzerimizdeki bu sayısız nimetlerini düşünmeli ve hamdimizi O’na hasretmeliyiz. Dilimizle yapmamamız gereken bu hamdi, O’nun nimetlerini O’nun istek ve ölçüleri doğrultusunda elde edip sarfederek, O’nun peygamberinin giyim-kuşam sünnetini ihyâ ederek tamamlamalıyız. Allah, nimetlerinin eserini kulları üzerinde görmeyi sever, ama ölçülerine uygun bir şekilde tabii.
Bunun için çorap dâhil, her çeşit giysiyi giyerken sağdan başlamalı, çıkarırken önceliği sola vermelidir. Bir giysiyi giyerken besmele çekip hamdetmeyi ihmal etmemeli. Giysilerde helâl ölçülerine uymalı, haram lokma ve haram giysinin duânın kabulüne bile engel olduğunu hiç akıldan çıkarmamalı. “Bir kimse
4425] Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4020; Tirmizî, Libas 29, h. no: 1767
4426] Tirmizî, Deavât 119, h. no: 3555; İbn Mâce, Libas 2, h. no: 3557
4427] Ebû Dâvud, Libas 1, h. no: 4023
4428] 7/A’râf, 26
4429] 7/A’râf, 27
- 1128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir halde ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir?“ 4430
Şeriat’ın kadın-erkek için çizdiği tesettür ölçülerine uymalı. Ne erkek kadına benzemeli, ne de kadın erkeğe. Erkekler ipek giysilerden, altın takılardan ve kulağa küpe gibi kadınsı süslerden sakınmalı. Kadını ile erkeği ile kılık kıyâfetimiz İslâm kimliğini taşımalı. Müslüman olmayanlarınkine benzememeli.
Kıyâfetimiz, bir Arap geleneğinin ötesinde, Ümmet birliğini sembolize eden sakal, saç-bıyık kesimi, bol, lüksten uzak, mütevâzî/sade ve aynı zamanda estetik görüntüler sergilemeli. İslâm düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve baskıcı uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada kendi kimliğimizi giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz. Giyinirken, yukarıdaki hadis-i şeriflerde Peygamberimiz’in okuduğu ve okumamızı tavsiye ettiği bu konudaki duâlar, Allah’ı hatırlayarak O’nun bu konudaki ölçülerine uyacağımıza dair bir söz vermedir. 4431
Elbise ve Tesettür Konusunda Son Söz Yerine Bir Masal
Andersen’in bir masalı vardır. Bu meşhur masalı aktaralım: İki terzi, ülkenin başkentine gidip, terzilikte çok yetenekli oldukları ve ünlülerin giydiği vücuda en çok yakışan giysileri kendilerinin diktikleri husûsunda kralı iknâ edip kandırdılar. “Bizim asıl hünerimiz, krallara yalnız şereflilerin görebildiği ve onursuz ve erdemsizlerin göremediği giysiler dikebilmemizdir. Eğer izin buyurursanız size de böyle bir giysi hazırlayalım“ dediler. Kral, gâyet hoşnut bir şekilde kabul etti ve kendisine bu tür bir sihirli giysi dikmeleri için çok miktarda altın ve gümüşün terzilerin emrine verilmesini emrederek giysinin kumaşının altından ve süslemelerinin gümüş olmasını istedi.
Terziler, para, altın ve gümüşü aldılar, geniş ve uzun bir işyeri hazırlayıp iğ, çark, makas ve iğneleri kullanarak kumaşa, altına ve gümüşe dokunmadan güya kumaş örüp giysi dikiyormuş gibi ellerini mahâretle havada sallayıp durdular.
Derken kral bir gün sadrazamını, hazırlanmakta olan giysiyi görmeye gönderdi. Ne ki sadrazam ortalıkta hiçbir şey göremedi; ama başkalarının kendi şerefsizliğini anlamalarından çekinerek tam bir ciddiyetle giysiyi methedip terzileri övmeye başladı ve krala işin en güzel bir şekilde devam ettiğini rapor etti. Diğer yüksek rütbeli görevliler de terzileri ziyaret ettiklerinde hiçbir şey görmemelerine rağmen şerefsiz olduklarının anlaşılmaması için acı gerçeği gizleyip terzileri ve giysiyi övmekte birbirleriyle yarışmaya başladılar.
Derken sıra krala geldi ve o değerli ve garip giysisini giymek üzere krallık terzihanesine gitti. Tabii ki kendisi de hiçbir şey göremedi ama herkesin arasında tek şerefsizin kendisi olduğunun anlaşılmaması için inanmaya inanmaya ve tedirgin bir şekilde giysinin varlığını, güzellik ve zerafetini kabul etti ve provasını yapsınlar diye aynanın karşısına geçti. Hokkabaz terzilerse ileriye geçip, geriye gelerek aynanın karşısında çıplak duran ve korkudan biteviye giysiyi öven kralın
4430] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3, hadis no: 3173; Dârimî, Rikak 9, hadis no: 2720
4431] Ali Akpınar, Hz. Peygamber Dilinden Dualar ve Tefsiri, s.26-28
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1129 -
sırtında, olmayan giysiyi bir güzel prova ettiler.
Sonunda sıra halkın kralın giysisini görebilmesi için şehirde görkemli bir şenlik düzenlenmesine geldi. Şenlikte şehirliler alışılageldiği üzere caddenin iki yanına sıralandılar. Âdâba uyarak büyük bir gurur ve vakarla önlerinden geçen, yerde sürünmemesi için giysisinin eteklerini iki uşağın tuttuğu ve saraylılar, ileri gelenler, âmirler ve vezirlerin hürmet, hayret ve mutluluk içinde peşinde yürüdüğü çıplak kralı gören halkın tümü, giysiyi görmedikleri halde, şerefsiz sayılmamak endişesiyle hep bir ağızdan sevinç çığlıkları attılar ve kralı yeni giysisinden ötürü kutladılar.
Ama ansızın halkın arasından küçük bir çocuk bir çığlık attı: “Bu adam çıplak. Kral çıplak! Neden giysisi yok sırtında?“ Bîçare annesi bütün gayretine rağmen çocuğun bu sözleri tekrar etmesine engel olamadı. Çocuk bir kez daha ısrarla bağırdı: “Kral çıplak!“ Yavaş yavaş birkaç çocuk daha bu sözleri tekrarlayınca şehirliler arasında fısıldaşmalar başladı ve birdenbire hep bir ağızdan bastılar çığlığı; “Kral çıplak! Kral çıplak! Neden? Neden?... Neden?...“
İşte Batı medeniyeti de bu şekilde gösteriş yapıyor ve insan için bir giysi biçmek istediğini belirtiyor. Ama gerçekte sırtına giysi geçirmek yerine insanı çıplaklaştırmıştır o. Hiç kimsenin de ortada giysi diye bir şeyin bulunmadığını ve bütün bu moda, kumaş ve falan filanın insanın çıplaklığı olduğunu söylemeye cesareti yok. Hepsi de bütün altın ve gümüşü alıp götüren ve hâlâ da götürmekte olan hokkabaz terzilerin kendilerini şerefsizlikle itham etmelerinden korkmakta.
Acaba bu Batı propagandasının esiri ve âşığı dünyada bir halk olsun yok mudur ki o çocuğun yürek temizliğine sahip olsun ve Batıda insanın sırtına giysi diye geçirilen şeyin örtünme değil çıplaklık olduğunu söylesin? Çıplaklığı giysi olarak kabul eden bu dünyaya karşı cür’et edip feryat edebilecek çocuk dürüstlüğüne sahip bir toplum ortaya çıkacak mı acaba?
Neden o toplum, biz müslümanlar olmayalım?
Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine sahip takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara! Kılık-kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
- 1130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elbise ve Tesettür Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Elbise ve Giyinmek (,Takmak ve Süslenmek) Anlamındaki “L-b-s“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 7/A’râf, 26, 26, 27; 16/Nahl, 14, 112; 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 25/Furkan, 47; 35/Fâtır, 12, 33; 44/Duhân, 53. Elbise ve Giyinmek Anlamının Dışındakiler: (2/Bakara, 42, 187, 187; 3/Âl-i İmrân, 71; 6/En’âm, 9, 9, 65, 82, 137; 21/Enbiyâ, 80; 50/Kaf, 15; 78/Nebe’, 10) Toplam 23 Yerde.
B- Tesettür Kelimesinin Kökü “S-t-r“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde): 17/İsrâ, 45; 18/Kehf, 90; 41/Fussılet, 22.
C- Perde, Örtü Anlamındaki Hıcâb (h-c-b) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 7/A’râf, 46; 17/İsrâ, 45; 19/Meryem, 17; 33/Ahzâb, 53; 38/Sâd, 32; 41/Fussılet, 5; 42/Şûrâ, 51; 83/Mutaffifîn, 15.
D- Tesettür (Örtü ve Örtünmek) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Maddî Örtü ve Takvâ Örtüsü: 7/A'râf, 26, 32; 16/Nahl, 5, 81.
b- Kadınların Örtünmesi: 24/Nûr, 31, 60; 33/Ahzâb, 59.
c- Kadınlarda Örtünme Şekli: 24/Nûr, 31; 33/Ahzâb, 59.
d- Süs Yerlerini Göstermenin Haram Olmadığı Kimseler (Nâmahrem Olmayan Kimseler: 24/Nûr, 31.
e- Baş Örtüsü: 24/Nûr, 31.
f- Örtünen Erkek ve Kadınların Mükâfatı: 33/Ahzâb, 35.
g- Namazda Güzel Elbiseler Giymek: 7/A'râf, 31.
h- Süslenmek: 7/A'râf, 32; 16/Nahl, 14.
i- Kadınların Süslenmesi: 43/Zuhruf, 18.
j- Cennet Süsü: 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 76/İnsan, 15-16, 21.
k- Erkek, Kadın İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
l- Kadın, Erkek İçin Örtüdür: 2/Bakara, 187.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tanzimattan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1989
2. Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, Olaylar/Belgeler/Anılar, Mazlumder İst. Şubesi Y., İst. 1997
3. On Üç Asırlık Türk Kıyafet Tarihine Bir Bakış, Nureddin Sevin, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Y., İst. 1973
4. Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, Reşat Ekrem Koçu, Sümerbank Kültür Y., Ank. 1969
5. Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, A. Afet İnan, M.E.B. Y., İst. 1975
6. Cumhuriyet Öncesinde Türk Kadını, Şefika Kurnaz, M.E.B. Y., İst. 1997
7. Tüketim Toplumu Bağlamında Türkiye’de Örtünme Pratiği ve Moda İlişkisi, Mutlu Binark-Barış Kılıçbay, Konrad Adenauer Vakfı Y., Ank. 2000
8. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Erik Jan Zürcher, İletişim Y., İst. 1995
9. Çıplaklık Kültürü, Kültürel Çıplaklık, Gulam Ali Haddad Adil, Seçkin Y.
10. Tesettür ve Toplum, Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni üzerine Bir İnceleme, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1991
11. Devrim ve Kadın, İranlı Kadınlar Üzerine Bir İnceleme, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1996
12. Mahremiyetin Tükenişi, Cihan Aktaş, Nehir Y., İst. 1995
13. Hadislere Göre Yahudi ve Hristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, insan Y., İst. 2003
14. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y., İst. 1979
15. Fıtratı Tağyir Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Şahsi Y., İst. 1998
16. Bacı’dan Bayan’a, İslâmcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi, Cihan Aktaş, Pınar Y., İst. 2001
17. Sömürü Odağında Kadın, Cihan Aktaş, Bir Y., İst. 1984
18. Kadının Serüveni, Cihan Aktaş, Girişim Y., İst. 1986
19. Sistem İçinde Kadın, Cihan Aktaş, Beyan Y., İst. 1988
20. Haklarımız, Heyet, Mazlumder İst. Şubesi Y., İst. 1999
TESETTÜR VE ELBİSE
- 1131 -
21. Başörtüsü Yasağı, Bir insanlık Dramı –Raporlar-, Tiyemder Y., İst. 2002
22. Direniş Güncesi
23. Üniversitelerde Disiplin Cezaları ve Hak Arama Yolları, Muharrem Balcı, Danışman Y., İst. 1999
24. Ülke Kızları, Mine Alpay Gün, Beyan Y.İst. 1993
25. Kadın ve Aile Ansiklopedisi (İslâm Kadın) (Tahrîru'l-Mer'e), 1-4, Abdülhalim Ebû Şakka, Denge Y.
26. Kadın ve Sosyal Adalet, Enis Ahmed, Murat Çetinkaya, Beyan Y.
27. Kadının Çalışması, Sosyal Güvenliği ve İslâm, Faruk Beşer, Nûn Y.
28. Kadın, Modernizm ve Örtünme, Abdurrahman Kasapoğlu, Esra Y.
29. Kadının Değeri, Ölçüsü, Örtüsü, Necdet Kutsal, Selâmet Y.
30. İslâm’da Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
31. İslâm’da Tesettür ve Haya, Mustafa Uysal, Uysal Y.
32. İslâm’da Kılık Kıyafet ve Örtünme, Heyet, İlmî Neşriyat
33. Çalışan Kadın ve Problemli Çocuklar, Sefa Saygılı, Feza Y.
34. Modern ve Postmodern Feminizm, Zekiye Demir, İz Y.
35. Kendini Okuyan Kadın, Hülya Kartal, Nesil Basım Yayım
36. Hz. Muhammed (s.a.s.) Devrinde Kadın, Rıza, Savaş, Ravza Y.
37. Râşid Halifeler Devrinde Kadın, Rıza Savaş, Ravza Y.
38. Tarihte Kadın ve Cilbab, Fatma Temir, Şahsi Basım
39. Osmanlıda Kadın, Meral Altındal, Altın Kitaplar Y.
40. Dokunmayın Bacıma, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
41. Bacımın Gözyaşları Ne Zaman Dinecek, Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
42. Kur’an ve Sünnete Göre Tesettür, Lütfü Aydın, Nursan Y.
43. Sohbet ve Tesettürde Âdâb, İsmail Çetin, Dilara Y.
44. Sosyal Hayatta Kadın, Heyet, İSAV, Ensar Neşriyat
45. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar, M. Es’ad Coşan, Seha Neşriyat
46. Modern Mahrem, Medeniyet ve Örtünme, Nilüfer Göle, Metis Y.
47. Feminizm Nedir, Muhammed Emin, Türdav A.Ş. Y.
48. Başörtü Meselesi, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
49. Başörtülü Melek, Ertuğrul Düzdağ, İz Y.
50. Kadın Tesettür İzdivaç, Hüseyin S. Erdoğan, Çile Y.
51. Örtülü Olmayan Hanımlara, Abdülhamid Bilali, Çev. Fatma Zehra, Şafak Y./Buruc Y.
52. Örtünme ve Çıplaklık, Hasan Çalışkan, Esra Y./Rahman Y./Tekin Kitabevi Y.
53. Hicab, Mevdûdî, Hilâl Y.
54. Hicab, Muhammed Salih bin el-Useymin, Tevhid Y.
55. Tesettür-i Şer'î, İskilipli Âtıf Efendi, Bedir Y.
56. Kadın Tesettürü ve Zinanın Hükmü, Ekrem Doğanay,
57. Başörtüsü Ne Her Şey, Ne Hiçbir Şey, Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, Mazlum-Der İst. Şb. Y.
58. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 84-158
59. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 24, s. 82-94 (M. Âkif Aydın)
60. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 270-277
61. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. (Mustafa Armağan), c. 2, s. 323-329
62. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 700-704
63. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 118-121
64. Ömer Kara, Kur’an’da Cennet, Rağbet Y. s. 239-242
65. Başörtüsünün Kaynağı Kur'an ve Rasûlullah'ın Fiili Sünnetidir, Haksöz, sayı 45, Aralık 94
66. Gündemdeki Konu: Başörtüsü, Ahmed Kalkan, Qıyam, s. 4, Ocak 87
67. Nebevî Sünnet, Muhammed Gazâlî, İslâmî Araştırmalar Y. s. 59-95
68. Akaid ve Şeriat, Mahmud şeltut, Yöneliş Y. c. 2, s. 13-121
- 1132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
69. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 269-304
70. Kur'an'da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 59-112
71. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 121-131
72. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 69-73, 109-112
73. İslâmîyât, Kadın Özel Sayısı, c. 3, s. 2, Nisan-Haziran 2000
74. İslâmî Araştırmalar, Kadın Özel Sayısı, V, 1989; c. 10, sayı. 4, 1997
75. Kur'an Çerçevesinde Kadın, Hülya Koç, Fatma Candan, Haksöz, 31-34, Ekim 93-Aralık 94
76. Tezkire, Kadın ve Beden Siyaseti Dosyası, yıl 10, sayı 19, Şubat-Mart 2001
77. Hadislere Göre Kadının Sosyal Durumuna Umumi Bir Bakış, Neda Armaner, A.Ü.İ.F.D. 1961/9
78. Kadının Toplumsallaşması ve Fitne, Cihan Aktaş, İslâmî Araştırmalar, V, 1989, 4, s. 251-259
79. Kadının Şahitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, Hayrettin Karaman, İslâmî Araştırmalar, V (1989)
80. Günlük Hayâtımızda Helâller-Haramlar, Hayreddin Karaman, Yeni Şafak Y. s. 101-112
81. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y. s. 183-185, 201-226
82. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
83. İslâm'da Kadın, Bekir Topaloğlu, Yağmur Y.
84. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, c. III, s.105-128
85. Hz. Peygamber (s.a.v.) Dilinden Dualar ve Tefsiri, Ali Akpınar, İttifak Kültür Serisi Y. s. 26-28
86. İstanbul'da Fuhuş ve Zührevî Hastalıklar, Zafer Toprak, İst. 1987
87. Osmanlı'da Seks, Sarayda Gece Dersleri, Murat Bardakçı, Gür Y.
88. Osmanlı'da Kadın Âlemleri, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Geçit Kitabevi Y.
89. Türk Edebiyatında Seks, Konur Ertop, İst. 1977
90. İstanbul Nasıl Eğleniyordu? Ahmed Refik, İstanbul 1927
91. Aşk Ahlâkı, Hilmi Ziya Ülken, İstanbul, 1981
92. Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi, Ebûbekir Sifil, Kayıhan Y. c. 1, s. 130-170
93. Hangi İslâm, Mustafa Varlı, Şahsi Y. s. 81-88
94. Gözün Zinâsı (Harama) Bakmaktır, Mustafa Özşimşekler, Beyan, Temmuz 2001