Bu sayfayı yazdır
Çarşamba, 27 Ocak 2021 12:14

Cilt7

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -7-
K-L-M
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Yedinci Cilt K-L-M Harfi
KARZ-I HASEN /
ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME / 1
• Karz; Anlam ve Mâhiyeti
• Karz-ı Hasen; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Karz-ı Hasen
• Hadis-i Şeriflerde Karz-ı Hasen
• Borç ve Borç Vermeyle İlgili Hükümler
• Borcun Yazılması
• Borç Senedi
• Borçlarda Enflasyon
• Vâde Farkı
• Borcu Dövize Çevirme
• İslâm Dışı Ekonomik Hayat ve Karz-ı Hasen
• Borç Konusu ve İnsanımız
• Karz-ı Hasenin Fazîleti
• Borçlanmaktan Sakınmak İslâmî Görevimizdir
• İnfakın, Allah İçin Borç Vermenin Fayda ve Hikmetleri
KISAS / 67
• Kısas; Anlam ve Mâhiyeti
• Kısasın Hikmetleri
• Kur’an’ın İcaz Örneklerinden Biri: “Kısasta Hayat Vardır!”
• Kısastaki Adâlet; Cinâyetlerin Önüne Ancak Kısasla Geçilir
• Kısasın Tarihçesi; Diğer Din ve İdeolojilerde Kısas
• İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
• Kısasın Uygulanabilme Şartları
• Kur'ân-ı Kerim'de Kısas Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kısas Kavramı
• Diyet ve Kasâme
• Kur’ân-ı Kerim’de Cinâyet Suçu
• Hadis-i Şeriflerde Cinâyet
• Cinâyet; Büyük Zulüm
• Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
KISSA / 95
• Kıssa; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an Kıssaları
• Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
- II -
• Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
• Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar)
• Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
• Kur’ân-ı Kerim’deki Bazı Kıssaların Tekrarı
• Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
• Tefsirlerden İktibaslar
• Hadis-i Şeriflerde Kıssa Kavramı
• Hadis-i Şeriflerdeki Kıssalara Örnekler
• Kıssacılık ve Kıssacılar
KIYÂMET / 149
• Kıyâmet; Anlam ve Mâhiyeti
• “Kıyâmet”in Diğer İsimleri
• Kıyâmet Alâmetleri
• Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
• İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Kıyâmeti Başlatacak Melek
• Ba’s ve Ba’sı İnkâr
• Ba’su Ba’de’l-Mevt
• el-Bâis; Yeniden Dirilten Allah
• Haşr ve Neşr
• Haşr-ı Cismânî
• Mahşer
• Sırat ve Sırat Köprüsü
• Havz-ı Kevser
• Hesap ve Hesap Günü
• Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
• Mizan
• Duhân; Kıyâmet Alâmetlerinden Biri
• Dâbbetü’l-Arz
• Deccal
• Mehdi
• Sahte Peygamberlik ve Hz. İsa’nın Nüzûlü
• Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz?
• Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
• Hadis-i Şeriflerde Kıyâmet ve Kıyâmet Alâmetleri
• Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
• Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
• Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı, Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
• Her An Yaşadığımız Kıyâmet: Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
• Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
• Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
KOLAYLIK / YÜSR / 263
• Yüsrr/Kolaylık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Kolaylık-Zorluk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kolaylık-Zorluk Kavramı
- III -
• İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
• Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
• Her Zorluğun İçine Dürülen Kolaylık
• Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
• Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ
• İslâm’ı Yaşamayanlara Cezâ: Hayatın Zorlaşması
KORKU / 305
• Havf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Korku Kavramı
• Kur’an’da Korku Anlamındaki Kelimeler
• Hadis-i Şeriflerde Korku Kavramı
• Korku Denen Reaksiyon
• Korku Çeşitleri
• Korkaklık
• Korku Namazı
• Selefin Havf/Korku Anlayışı
• İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
• Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır
• Stresin İlâcı, Allah Korkusudur
• Korkmak Ayrı, Takıyye Yapmak Ayrı Şeydir
• Korku-İman İlişkisi; İmanları Tartan Terazi: Korku
KÖLELİK VE CÂRİYELİK / 339
• Abd/Köle; Anlam ve Mâhiyeti
• Köleliğin Tarihî Seyri
• Köleliğin Kaynakları
• Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik
• Hadis-i Şeriflerde Kölelik
• Kölenin Hukukî Statüsü
• Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları
• Kölelik Mantığı ve Naklî-Aklî Değerlerle Çatışması
• Câriyelik ve Câriyeler
• Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: "Örtünmelerini Din Yasaklıyor!"
• Köle Âzâd Etme ve Önemi
• Kölelikle İlgili Bazı Kelime ve Terimler
• Kölelik Çok Önceleri Kalkmış Olmalı Değil miydi?
• Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler
KUR’AN / 407
• Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti
- IV -
• Zalike'l- Kitab (Bu Kitap) Ne Demektir?
• Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
• Kur’an Konuları
• Kur’an’da Kur’an
• Bu Kitab'ı Kim Göndermiştir?
• Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
• Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
• Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
• Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
• Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
KUR'AN'IN İ'CÂZI / 457
• İ'câz ve Mu'cize Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İ'câzu'l-Kur'an Ne Demektir?
• Kur’ân-ı Kerim'in Mûcize Oluşunun Delilleri:
a- Kur’ân-ı Kerim'in Hârikulâde Oluşu
b- Kur'an'ın, Karşı Çıkan Muhaliflerine Meydan Okuması
c- Bir Benzerinin Getirilememesi
• Kureyş İleri Gelenleri Gizlice Kur'an Dinliyor
• Kur'an ile Diğer Peygamberlerin Mûcizeleri Arasındaki Fark
• Kur'an'ın İ'câz Yönleri:
a- Kur'an'ın Nazmı ve Te'lifi
b-Kur'an'ın Fesâhat ve Belâğatı (Anlatım ve İfade Güzelliği)
• Gaybî İ'câzı:
a- Kur'an'ın Gelecekten Haber Vermesi
b- Geçmiş Toplumlardan Haber Vermesi
c- Bütün İnsanların İhtiyacını Karşılayacak Esaslar İhtiva Etmesi
d- Kur'an'ın, Hz. Peygamber'in Her Arzusuna Uygun Olarak Nâzil Olmaması
• Kur'an'ın İlmî İ'câzı
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR / 479
• Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
• Küfrün Anatomisi
• Kâfirin Kalbi
• Küfrün Sebepleri
• Müslüman-Kâfir İlişkisi
• Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Kâfir Akrabalarla İlişki
• Elfâz-ı Küfür
• Ef’âl-i Küfür
• Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
• Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
• İtidâl/Denge
• Dinde aşırılık
• Tekfircilik Hastalığı
- V -
• Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
• Tekfir Konusunda Kurallar
• Tekfire Engel olan Mâniler
• Tekfir Konusunda Yetkili Mercî
• Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
• Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
• Haksız Tekfirin Tehlikesi
• Küfürden Korunma Yolları
LÂNET / 589
• Lânet; Anlam ve Mâhiyeti
• Rasûlullah, Lânet Edici Değil; Rahmet Peygamberiydi
• Lâneti Yasaklayan Hadis-i Şerifler
• Kur’an-ı Kerim’de Lânet:
Lânetlenen Zümreler ve Özellikler
• Hadis-i Şeriflerde Lânet Edilenler
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ / 603
• Lût (a.s.); Hayatı; Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
• Tevrat’a Göre Hz. Lût
• Tasavvuf Edebiyatı ve Türk Edebiyatında Hz. Lût ve Livâta
• Lût Kavmi ve Altı Üstüne Getirilen Şehir
• Livâta/Homoseksüellik
• Kur’ân-ı Kerim’de Lût (a.s.) ve Homoseksüel Kavmi
• Hadis-i Şeriflerde Livâta ve Erkeğin Kadına Benzemesi
• Lût Gölü
• Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lût
• Lût Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Lût Kavmi ve Günümüz
• Tefsirlerden İktibaslar
MAL-MÜLK VE MÂLİK / 659
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Malı Koruma
• Mülk ve Mülkiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Mülk Arâzi
• Mal-Mülk Allah'ındır
• Kur’ân-ı Kerim’de Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
• Hadis-i Şeriflerde Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
• Esmâu’l-Hüsnâ’dan El-Melik, Mâlikü’l Mülk, Mâlik-i Yevmi’d-Dîn İsmi
• Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü
• Mal Yığma
• Para ve Mal Kazanma Yolları; İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
• Dünya Hayatı, Dünya Malı ve Varlığı Sizi Aldatmasın!
• Tefsirlerden İktibaslar
- VI -
MESH
(“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) / 759
• Mesh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Mesh Kavramı
• Tarihten Günümüze; Efsâne ve Destanlara Kadar Mesh’in Yansıması
• Maymun Soyu, İnsandan mı Oluşmuştur?
• İnsandan Maymuna; Maymundan İnsana Değil!
• İğrenç Bir İddia: İnsanın Maymundan Türemesi
• Maymunlaşmak ve İslâmî Kişilik
• Maymunlaşmanın Bir Göstergesi: Taklitçilik
• Maymunlaşmanın, Taklidin Uzantısı: Bâtıllara Benzemek
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
MEKR / TUZAK / 783
• Mekr; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı
• Mekr Kavramına Benzeyen Diğer Kelimeler: Hile Hud’a, Keyd, Mihâl, Tedlîs, Tağrîr, Ğaşş, Hılâbe
• Hîle-i Şer’iyye mi, Hile-i Şerriyye mi?
• Hilekâr, Hilekârlık
• Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi
• Mü’minler Niye Mekr Edemezler?
• Tefsirlerden İktibaslar
MELEK / 815
• Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
• Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur'an'daki Tasvirler
• Meleklerin Özellikleri
• Meleklerin Görevleri
• Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
• Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
• Gayba ve Meleklere İman
• Melek İnancının Etkileri
• Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
HZ. MERYEM (R.A.) / 833
• Hz. Meryem; Hayatı ve Şahsiyeti
• Meryem Sûresi
• Kur’ân-ı Kerim’de Meryem (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde Meryem (a.s.)
• Adayış; Vakıf İnsan Meryem
• Hz. Meryem; Putlaştırma ve İftirâya, Hakarete Uğrama İmtihanı Arasında Örnek Bir Şahsiyet
• Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
• Tefsirlerden İktibaslar
- VII -
MESCİD / 871
• Mescid; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Mescid Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Mescid Kavramı
• Mescidin/Câminin Fonksiyonları
• Câmilerin İdâresi ve Görevlileri
• Mescidlere Ait Hükümler
• Kıble, Mihrâb, Minber, Ezan, Cemaat
• Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Nebevî
• Kiliseden Câmiye; Câmiden Müzeye: Ayasofya
• Dırar Mescidi, Takvâ Mescidi
• Mescidlerin Sanat ve Mimari Yönü
• Yeryüzü Mescidi
• Günümüz Mescidleri; Bid'atler
• Câmilerde Bir Büyük Bid'at; Mevlid
• Mescidlerin Yeniden İhyâsı
MEYVELERDEKİ İBRETLER / 949
• Meyveler ve Meyvelerdeki İbretler
• Bitkiler
• Ağaç ve İslâm’da Ağaçla İlgili Hususlar
• Kur’ân-ı Kerim’de Meyve ve Bitkiler
• Kur’an’da Vurgulanan Meyvelerden; Hurma, Üzüm, İncir, Zeytin ve Bal
• Hadis-i Şeriflerde Meyve ve Benzeri Yiyecekler
• Tefekkür; Meyve ve Benzeri Yiyecek Yerken…
MİLLET / 995
• Millet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Millet Kavramı
• Küfür Tek Bir Millettir
• Millet Kavramının Tahrifi
• Kavim/Ulus ve Ümmet
• Vatan
• İslâm’ın Vatan Anlayışı
• Câhiliyyenin Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terk Et” Dayatması
• Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
• Milliyetçilik/Ulusçuluk
• Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik
• Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şerifler
- VIII -
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 1 -
Kavram no 113
Ahlâkî Kavramlar 25
Bk. Ticaret; Fâiz; Cimrilik-Cömertlik
KARZ-I HASEN /
ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
• Karz; Anlam ve Mâhiyeti
• Karz-ı Hasen; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Karz-ı Hasen
• Hadis-i Şeriflerde Karz-ı Hasen
• Borç ve Borç Vermeyle İlgili Hükümler
• Borcun Yazılması
• Borç Senedi
• Borçlarda Enflasyon
• Vâde Farkı
• Borcu Dövize Çevirme
• İslâm Dışı Ekonomik Hayat ve Karz-ı Hasen
• Borç Konusu ve İnsanımız
• Karz-ı Hasenin Fazîleti
• Borçlanmaktan Sakınmak İslâmî Görevimizdir
• İnfakın, Allah İçin Borç Vermenin Fayda ve Hikmetleri
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a karz-ı hasen/güzel bir borç verecek olan kim var? Allah (dilediğine) bol verir, (dilediğinden) kısar. Sadece O’na döndürüleceksiniz.” 1
Karz; Anlam ve Mâhiyeti
Karz; Borç, kredi, ödünç, altın, gümüş, nakit para ve mislî olan şeyleri başkasına ödünç vermek anlamında bir İslâm hukuku terimidir. Çoğulu kurûzdur. Hanefîler dışında diğer mezhepler selem akdi yapılan tüm malların karz olarak verilebileceğini söylerler. Onlar böylece, bazı kıyemî malları da tarife alarak kapsamı genişletmişlerdir. 2
Kur'ân-ı Kerîm'de "Allah'a ödünç vermek" şeklinde ifâdesini bulan, fâizsiz ve karşılıksız verilen ödünç para anlamına gelen "karz-ı hasen"i de kapsamına alan altı âyet vardır. Bunlardan birisi şöyledir: "Allah'a karz-ı hasen olarak ödünç verecek olan kimdir? İşte O, bunun karşılığını kat kat arttıracaktır. Ona, bundan başka çok değerli bir mükâfat da vardır."3 Konu ile ilgili âyetler şunlardır: 5/Mâide, 12; 2/Bakara, 245; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbun, /17; 73/Müzzemmil, 20.
Peygamberimiz de çeşitli hadislerinde karz-ı hasenin faziletlerinden bahseder.
1] 2/Bakara, 245
2] el-Kâsâni, Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 394; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 313; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, V, 366
3] 57/Hadîd, 11
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Bir müslüman diğer müslümana iki defa ödünç (para) verirse, bir defa tasaddukta bulunmuş gibi olur." 4 Enes b. Mâlik'ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah'ın elçisinin şöyle buyurduğu rivâyet olunur: Mirac gecesi bana, cennet kapısında şöyle bir yazı gösterildi. Sadaka için on katı, karz-ı hasen için ise on sekiz katı ecir vardır. Cebrâil'e, karzın niçin sadakadan daha üstün olduğunu sorduğumda, şu cevabı verdi: Şüphesiz, dilenci (çoğu zaman) yanında varken ister. Ödünç isteyen ise, ancak ihtiyaç sebebiyle ister." 5
Karzın rüknü icap ve kabuldür. Ödünç verenin teberrua ehil olması gerekir. Baba, vasî ve mümeyyiz küçükler, temsil ettikleri kimsenin malını teberrû edemedikleri gibi, ödünç vermeye de ehil değildirler. Ödünç vermede, başlangıçta bir ıvaz (karşılık) bulunmadığı için, bir bakıma teberrû niteliği vardır. Akdin tamamlanması için, ödünç verilecek şeyin karşı tarafa teslim edilmiş olması gerekir. Hanefîlere göre, yalnız mislî olan yani ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan şeyler karz olarak verilebilir. Hayvan veya gayrimenkul gibi kıyemî malları karz akdine elverişli değildir. Bunlar ihtiyacı olana kira veya âriyet yoluyla verilebilir. Çünkü kıyemî malların misli bulunmadığı için benzerini geri vermek mümkün olmaz. Meselâ; iki yaşlarında 700 milyon liraya da, 1 milyar liraya da sığır cinsi hayvan bulunabilir. Ödünç veren daha iyisini almak isterken, ödünç alan daha ucuz olanını geri vermek isteyebilir. Bu durum menfaat çekişmesine yol açar. 6
Şafiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, kendisinde selem akdi yapılabilen her şeyin karz olarak verilmesi de mümkündür. Bu mislî olabileceği gibi kıyemî mallardan da olabilir. Hayvan da bunlar arasındadır. Ebû Râfi'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah Rasûlü, bir adamdan iki yaşlarındaki bir deveyi ödünç almıştı. Sonra ona birtakım zekât develeri geldi. Bana, ödünç aldığı kimseye iki yaşlarında bir deveyi vermemi emretti." Ben de dedim ki: "Develer arasında altı yaşını bitirmiş daha güzel olanından başkasını bulamıyorum." Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Onu ona ver, şüphesiz sizin en hayırlınız, ödeme bakımından en güzel olanınızdır." 7 Hanefîler Ebû Râfi' hadisini mensuh kabul ederler. 8
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, karz akdinde vâde şartı geçerli değildir. Aksi halde nesîe ribâsı sözkonusu olur. Karz başlangıçta teberrû niteliğindedir. Ödünç veren için bedelini derhal isteme hakkı doğar. Ancak süre belirlenmiş olur ve ödünç veren buna riâyet etmiş bulunursa, ödünç alana kolaylık göstermiş ve iyi bir iş yapmış olur. Satım ve kira akdi akitlerde ise tarafların tesbit edecekleri vâdeler bağlayıcı olur.
İmam Mâlik'e göre, karz akdi, vâde belirlenmekle vâdeli olur. Delil şu hadistir: "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar." 9 Çünkü taraflar karz akdi ile bunu devam ettirme veya ikâle yapma bakımından tasarrufa mâlik olurlar. Bu arada vâdeyi uzatma yetkisine sahiptirler. 10
4] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 229
5] İbn Mâce, Sadakat, 19; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, lV, 126
6] el-Kâsânî, a.g.e, VII, 394; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 314; İbn Abidin, Reddu'l-Muhtâr, IV, 179, 195
7] Müslim, Müsâkât, 118; Ebu Dâvud, Büyû', 110; Tirmizî, Büyu', 73
8] Sahîh-i Müslim Tercemesi, Terc. A. Davudoğlu, VIII, 96, 101
9] Buhârî, İcâre, 14, 50
10] eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 303; İbn Kudâme, a.g.e, IV, 315
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 3 -
Hanefîlerin meşhur görüşüne göre, ödünç vermenin menfaat celbeden bir tarzda olmaması gerekir. Ancak ödünç verenin yararlanması, akit sırasında şart koşmaksızın ve bu konuda örf de bulunmaksızın olmuşsa bunda bir sakınca yoktur. Meselâ, ödünç alan kimse, parayı geri verirken ilâve yapsa veya teşekkür olarak evini tercihen ödünç para verene satsa, bunda bir sakınca bulunmaz. Câbir b. Abdillâh'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Benim Rasûlüllah (s.a.s.)'da bir hakkım (alacağım) vardı. Bana bunu ziyâde ederek ödedi." 11
Aslında, menfaat celbeden karz yasağı ez-Zeylaî'nin Nasbu'r-Râye'de tesbit ettiği gibi, herhangi bir hadise dayanmaz. Bunu şart koşulan veya örf hâlini alan menfaatlerle ilgili olarak düşünmek mümkündür.12 Ödünç verene hediye vermek şart koşulmuşsa bu mekruh olur. Aksi halde bir sakıncası bulunmaz. Ancak dostlar arasındaki mûtat hediye ve ikramlar bundan müstesnâdır. Rehinden yararlanma da, rehin verenin izniyle mümkün ve câizdir. 13
İslâm'da karz yoluyla kısa vâdeli ve küçük kredileri temin etmek mümkün olabilir. Bu, akrabalık, dostluk, karşılıklı yardımlaşma, karşılığını âhirette alma, ileride kendisi de benzer ekonomik sıkıntıya düşerse destek hazırlama gibi düşüncelerle yapılabilir. Kısa vâdeli ihtiyaçların esnaf, tüccar ve komşularla hısım akraba arasında çözümlenmesi ve bundan bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir çözümdür. Bu yolla fertler birbirine yaklaşır, iyilik duyguları güçlenir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevâbına nâil olurlar. İslâm'da uzun vâdeli ve büyük krediler için kâr ortaklığı esası getirilmiştir. Çünkü bir yarar olmaksızın insanların birbirlerine yardımcı olmaları süreklilik arzetmez. Özellikle kredinin miktarı büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri içinde çözmek mümkün olmaz. Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, ortaklarını gerçek mal varlığına hissedar yapar ve gerçek kârı paylaşmaya, ya da ortakların anaparalarına eklemeye râzı olursa, kredi problemine çözüm yolu bulmak kolaylaşabilir. 14
Karz-ı Hasen; Anlam ve Mâhiyeti
Karz-ı Hasen: Güzel ödünç vermek demektir. Dinin emirlerine uygun ödünç verme anlamında kullanılır. Bir kimsenin nakit para, ölçülebilir, tartılabilir ve sayılabilir bir malı, benzerini (mislini) sonra almak üzere bir şahsa vermesidir. Söz edilen bu mallardaki ortak özellik misliyattan olmaları, yani her zaman benzerlerinin bulunabilme husûsiyetine sahip olmalarıdır.
Hiçbir maddî çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf Allah'ın rızâsını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla karşılıksız borç vermeye karz-ı hasen denir. Güzel anlamına gelen "hasen" sıfatıyla nitelenmesi amacındaki ruh yüceliğinden ileri gelmektedir. Ödünç vermeye "ikrâz", ödünç verene "mukriz", ödünç alana "müstakriz" adı verilir. Ödünç almaya "istikraz" denir.
Nakit para, altın, gümüş, arpa, buğday, yağ, bal, yumurta ve ceviz gîbi tartılabilir, ölçülebilir ve piyasada benzeri bulunabilir şeyler arasında karz muâmelesi yapılabilir. Bir kimse karzla elde ettiği şeye mâlik olur, mukrızâ bunun mislini
11] Müslim, Müsâkât, 120; ea-şevkânî, a.g.e, V, 231
12] Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî fi Uslûbihi'l Cedid, I, 504
13] İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, IV, 182; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, İklim Y. İstanbul 1988, s. 87, 94
14] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 310-311
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermekle mükellef bulunur. Karz dışındaki her borcu ödeme hususunda tecil (geciktirme) geçerlidir. Ancak karz muâmelesinde geçerli değildir. Mukrız istediği an süresi dolmadan ikraz ettiği şeyi geri isteyebilir. Mustakrizin hemen bunu iâdesi gerekir. Ödünç alınan bir malın ödenmesi misliyle olur. Kıyemîyyat adı verilen ve piyasada benzeri bulunmayan veya bulunsa da ölçü ve değerce farklı olan mallar arasında karz muâmelesi yapılamaz. 15
Karzın rüknü icâb ve kabul ile bu esnâda malın tesliminden ibârettir. Karz akdinin sıhhatli olabilmesi için, tarafların akıllı ve mümeyyiz olması; piyasada misli olan malın bulunması, karz muâmelesi esnâsında herhangi bir menfaatin şart koşulmaması gereklidir.16 Ödünç veren kişinin, verdiği bu ödünç sebebiyle müstakrizden bir menfaat talebi haramdır. Çünkü karzın karşılığında fazla bir şey istemek fâizdir. Ancak mustakriz dilerse mukrızâ herhangi bir şarta dayalı olmaksızın hediye verebilir, ikramda bulunabilir. 17
Toplum şartları günden güne değişmektedir. Toplumu oluşturan fertler arasındaki sosyal yardımlaşma duygu ve olgusu İslâm'ın tavsiye ettiği en önemli konulardan biridir. Müslümanlar, cemiyet ve fert olarak ekonomik modellerini muhâfaza ve yaşatmakla yükümlüdürler. Bu itibarla, fâiz batağına saplanmamak için fahrî bir yardımlaşma türü olan karz-ı hasen vb. sosyal ve ekonomik kurumlara işlerlik kazandırmak gerekir.
Zarûrî olmadıkça karz alınmamalıdır. Alındığı takdirde de mukrızın hukukuna saygılı davranılmalı ve bir an önce ödünç alınan para veya malı ödemeye gayret edilmelidir. Darda kalan müslümanlara ödünç verme durumunda olan kişiler de bu güzel geleneği sürdürmeli ve Allah Teâlâ'nın bunu karşılıksız bırakmayacağını düşünmelidirler. Sadaka vermek dinimizde övülmüş bir şeydir. Ancak ihtiyaçlının incinebileceği düşünülerek ödünç olarak vermek daha iyidir. Çünkü Peygamberimiz "Bir şeyi ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır." 18 buyurmuştur. 19
Kur’ân-ı Kerim’de Karz-ı Hasen
Kur’ân-ı Kerim’de “karz” kelimesi ve türevleri 13 yerde geçer. “Karz-ı hasen” kavramı 6 âyette kullanılır. Yine, borç anlamında “deyn” kelimesi 6 yerde zikredilir. Ancak, Kur'ân-ı Kerim'de karz-ı hasen ifadesini müfessirler Allah yolunda mal infakı şeklinde de açıklamışlardır.
Kur'an'da emredilen Allah yolunda karz-ı hasen, bazı müfessirlere göre; aslında savaş masraflarına katkıda bulunmayı öğütlemektedir. Bu tâbir, ilk olarak, Kur'an'ın iniş sırasına göre üçüncü sûresi olan Müzzemmil sûresinde geçer. “... Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a karz-ı hasen/gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah
15] Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1986, VI, 94-104
16] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, İstanbul 1985, II, 474-475
17] Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., VI, 99-100
18] el-Azîzî, es-Sirâcü'l-Münîr Şerhu Câmi's-Sağîr Fi Hadisi'l-Beşîri'n-Nezîr, III, 57
19] Ahmet Özgen, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 311-312
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 5 -
çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”20 İlk olarak Allah için borç verme deyiminin ilk Mekke'de inen sûrelerde yer almış olması, ilk anda sanki Mekke'de savaşa teşvik gibi görünebilir ama gerçekte öyle değildir. Çünkü Müzzemmil sûresinin bu âyeti, üslûbundan da belli olduğu üzere Medine'de inmiştir. "Allah için karz-ı hasen/borç verme" deyimi, fiilî savaş döneminin başladığı Medine döneminde inen âyetlerde yer almaktadır. Bu âyette namaz kılmak, zekât vermek ve Allah için karz-ı hasen emredilmekte; Allah için yapılan yardımların zâyi olmayacağı, Allah katında böyle yardım yapanlara, fazlasıyla karşılık verileceği vurgulanmaktadır. Müzzemmil 20. âyetinin öncesinde, "Müslümanların bir bölümünün ticaret amacıyla seferde olacağı, bir bölümünün de Allah yolunda savaşta bulunacakları için Allah'ın, gece ibâdetini hafiflettiği belirtilmektedir ki, bu ifadeler, âyetin Medine döneminde inmiş olduğunu kanıtlar. Çünkü Mekke'de "Allah yolunda savaşmak" sözkonusu değildi. O zaman savaşacak durumda olmayan müslümanlara sabır tavsiye edilmişti.
Savaş, insan gücüne ihtiyaç gösterdiği kadar, mâlî güce de ihtiyaç gösterir. Savaşan ordunun silâha ve beslenmeye ihtiyacı vardır. Bu da paraya, ekonomiye dayanır. İşte Medine'de inen sûrelerde halk, yapılacak savaşlara katkıda bulunmaya teşvik edilmekte ve bu konuda yapılan yardımların, Allah'a verilmiş borç olduğu, Allah'ın, bunları sahiplerine fazlasıyla ödeyeceği vurgulanır. Bu ifade ile istenen yardım, fakirlere yardımdan, yani Allah için sadaka vermekten çok, Allah'ın dininin yücelmesi için yapılan savaşlara katkıdır. Bu yardımlar, Allah'a verilen borç kabul edilmiştir. Borç verilen kimse güvenilir ise, borcun geri alınacağından endişe edilmez. Burada borcu olan Allah'tır. Artık O'na verilen borcun ödeneceği hususunda hiç kaygı duyulur mu? Yüce Allah, kendi rızâsı için fakir kullarına veya kamu yararına yapılan yardımları kendisine verilmiş ödünç kabul eder ve onların karşılığını kat kat fazlasıyla verir. Verilen sadaka, malı eksiltmez, bereketlendirir. Peygamberimiz (s.a.s.) "Allah için sadaka verdiğiniz mal, sizin kendi malınızdır; geriye bıraktığınız mal sizin değil, vârisinizin malıdır." 21
(Bu yoruma göre;) Allah için karz-ı hasen vermeye teşvik eden âyetlerin hepsi, savaşla ilgilidir ve mü'minleri savaşa katkıya çağırmaktadır. Bakara sûresinde Allah yolunda savaş emrinden sonra Allah için güzel borç verenin, yani bu uğurda yapılacak savaşa katkıda bulunan kimsenin verdiği malın, kendisine kat kat ödeneceği belirtilir.
Aslında mal Allah'ındır. İnsan yeryüzünün halifesi olarak mala sahip olur; ama mal gerçekte ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. Mülkün asıl sahibi Allah'tır. İşte, insanın mala halife kılınması, Allah'a ait olan malın üzerine vekil, emânetçi kılınmasındandır. Yahut mal başkasının idi, başkasından kendisine geçti, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip oldu. İşte mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların, mülkiyetini birbirlerinden devraldıkları bir şey olduğu için, Hadîd sûresinde karz-ı hasenle ilgili tavsiyeden önce "Sizin üzerinizde halife yapıldığınız, hâkim kılındığınız, tasarrufa yetkili kıldığı şey" 22 diye nitelendirilmiştir. 23
20] 73/Müzzemmil, 20
21] Buhârî, Rikak 12; Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsîr Sûre 102; Ahmed bin Hanbel, IV/24, 26
22] 57/Hadîd, 7
23] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 2, s. 477-481
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ancak, Kur’an’da geçen “karz-ı hasen” kavramının sadece savaşla ilgili yardım anlamına geldiğini söylemek, geniş anlamı daraltmak demektir. Kur’an’da geçen “karz-ı hasen” kavramını, “Allah’ın rızâsını kazanmak için yapılan her çeşit malî harcama ve yardım” anlamına geldiğini değerlendirmek daha doğrudur.
Kehf sûresindeki ifâde hâriç, Kur’an’daki karz; borç vermek anlamında kullanılmıştır. Mecazî bir anlatımla Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı hasen) veren kimseye bunun kat kat fazlasının ödeneceğinden söz edilmiştir. Bu âyetlerde Allah’ın rızâsını kazanmak için yapılan malî harcamanın Allah’a verilen borç olarak anılması, verilenin Allah katında zâyi olmayacağına, karşılığının sevap ve mükâfat olarak geri döneceğine dair İlâhî bir vaad şeklinde yorumlanır. Bu ödüncün “hasen/güzel” diye nitelenmesi ise harcamanın riyâ ve dünyevî beklenti karıştırmadan sırf Allah rızâsı için ve helâl maldan yapılmasının gerektiğine ve böyle bir davranışın güzelliğine işaret eder.
Karz, Allah’a yakınlaşma (kurbet) anlamı içeren bir işlem olup borç alan açısından dünyevî, karz-ı hasen veren açısından uhrevî fayda beklentisiyle yapılacak harcamaların bir bakıma dünyada Allah’a borç verme sayılıp karşılığının âhirette kat kat fazlasıyla alınacağı belirtilir. Burada “hasen/güzel” nitelendirmesiyle geçen karz tâbiri, ödünç işlemi de dâhil, hayır duygusuyla ve Allah rızâsı için yapılan her türlü malî fedâkârlığı kapsar. İhtiyaç sahibi bir kimseye ödünç vermenin karz-ı hasen adıyla yaygınlık kazanması Kur’an’da geçen bu teşvik ve nitelendirmeden kaynaklanır. İslâm Devletinin zekât gelirlerinden borçlular için de bir fon ayırması 24 borcun ödenmesine verilen önemin bir tezâhürüdür.
"Kim Allah'a karz-ı hasen/güzel bir borç verirse Allah ona kat kat fazlasıyla öder." 25 âyeti inzâl olunca yahûdiler, "bizden borç istediğine göre Allah fakirdir, biz zenginiz" dediler. Hâlbuki Kur'an'daki "karz-ı hasen" âyetinin bir benzeri Tevrat'ta da vardı: "Fakire acıyan Rabbe borç verir. Ve karşılığını Rab ona öder."26 Her dilde mecazî anlatım vardır. Bu mecazî ifadelerin ne anlama geldiğini herkes gibi yahûdiler de biliyordu, ama bilmezlikten geliyorlardı. Bu tip bir yaklaşım, sadece Allah'ı hakkıyla takdir edememek değil, aynı zamanda Allah'a sûizan etmektir.
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a karz-ı hasen/güzel bir borç verecek olan kim var? Allah (dilediğine) bol verir, (dilediğinden) kısar. Sadece O’na döndürüleceksiniz.” 27
“Andolsun ki Allah, İsrâiloğullarından söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden on iki de başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle demişti: ‘Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allah’a karz-ı hasen/güzel borç verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah rızâsı için fâizsiz borç verirseniz) andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa doğru yoldan sapmış olur.” 28
“Kim Allah’a karz-ı hasen/güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat
24] 9/Tevbe, 60
25] 2/Bakara, 245
26] Kitab-ı Mukaddes, Süleymanın Meselleri, 19/17
27] 2/Bakara, 245
28] 5/Mâide, 12
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 7 -
kat verir ve ayrıca ona çok değerli bir mükâfatı vardır.” 29
“Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah’a karz-ı hasen/güzel bir ödünç verenlere, verdikleri kat kat arttırılır ve onlara şerefli bir mükâfat vardır.” 30
“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir/imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak infak edin/harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Eğer Allah’a içten gelen istekle karz-ı hasen/ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, ama cezâ vermekte acele etmeyendir.” 31
“... Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a karz-ı hasen/gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 32
“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa ulaşıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer gerçekleri çok iyi anlayan kimselerden iseniz, (ödeyemeyecek derecede güçsüz olan borçlunun borcunu) sadaka (veya zekât) saymak sizin için daha hayırlı bir iş olur.” 33
“Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adâletle yazsın. Hiçbir kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği (emrettiği) gibi yazmaktan çekinmesin (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da (tam olarak) yazdırsın, Rabbına sığınsın, üzerindeki haktan hiçbir şeyi noksanlaştırmasın. Şâyet borçlu sefîh veya zayıf ya da kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, onun velîsi adâletle yazdırsın. Bu şekilde yapılan muâmelede erkeklerinizden iki şâhit gösterin. Eğer iki erkek bulunamazsa rızâ göstereceğiniz şâhitlerden olmak şartıyla bir erkek iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri onu düzeltsin ve doğru söylesin. Çağırıldıkları vakit şâhitler gelmezlik etmesinler. Büyük veya küçük vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Öyle yapmanız daha adâletli, şehâdet için daha kuvvetli, şüpheye düşmemeniz için daha sağlamdır. Ancak aranızda çevirdiğiniz bir ticâret olursa bu durum farklıdır. İşte o zaman yapmakta olduğunuz alış-verişlerinizi yazıp şâhit göstermezseniz beis yoktur. Hiçbir kâtibe ve hiçbir şâhide zarar verilmesin. Eğer onlardan birine bir zarar verirseniz şunu iyi bilin ki bu, kendiniz için de bir kötülük olur. Allah’tan korkun. Allah size bunları öğretiyor. Allah her şeyi bilir. Yolculukta olur da, yazacak bir kâtip bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin kâfidir. Bir kısmınız diğerlerine bir şey emânet ederse, yed-i emîn olan kimse kendisine emânet edileni yerine versin ve bu hususta Allah’tan korksun. Şâhitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır (daima vicdan azabı çeker). Allah yapmakta olduklarınızı bilir.” 34
"Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dâne gibidir ki, her başakta yüz dâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir. Mallarını Allah yolunda infak edip harcayarak arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır.
29] 57/Hadîd, 11
30] 57/Hadîd, 18
31] 64/Teğâbün, 15-17
32] Müzzemmil, 20
33] 2/Bakara, 280
34] 2/Bakara, 282-283
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe iman etmediği halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isâbet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez." 35
“... (Bütün bu miras payları, ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır...” 36
“Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, müellefe-i kulûba/gönülleri (İslâm’a) ısındıralacak olanlara, (esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyen esir ve) kölelere, (borcuna karşılık malı olmayan) borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, (harçlıksız kalmış) yolcuya mahsustur. Allah alîm ve hakîmdir.” 37
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, elleriniz altında bulunanlara (köle, câriye ve hizmetçilerinize) iyi davranın.” 38
“... İyilik ve takvâ/(Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” 39
“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/yardımcıları ve dostlarıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” 40
“Kâfir olanların da bir kısmı bir kısmının yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesâd olur.” 41
"Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah'ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir." 42
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın." 43
"Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." 44
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini azîz kılar, yüceltir; dilediğini de zelîl kılar, alçaltırsın.
35] 2/Bakara, 261-263
36] 4/Nisâ, 11
37] 9/Tevbe, 60
38] 4/Nisâ, 36
39] 5/Mâide, 2
40] 9/Tevbe, 71
41] 8/Enfâl, 73
42] 2/Bakara, 261
43] 2/Bakara, 267
44] 2/Bakara, 274
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 9 -
Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 45
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz." 46
"Sarfettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar." 47
"Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez." 48
"Allah'ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır." 49
Tefsirlerden İktibaslar
Şimdi kimdir o yiğit ki, Allah'a bir karz-ı hasen, yani gönülden koparak iyi niyet ve ihlâsla dişinden, tırnağından güzelce kırpıp bir ödünç versin, Allah yolunda mal harcasın da, o da yarın ona, birçok defa katlayarak kat kat fazlasıyla versin yahut her kim öyle ödünç verirse, Allah da ona böyle kat kat verir. Bu katların miktarını ancak Allah bilir. Bununla beraber, "...bir tanenin hâli gibidir ki yedi başak bitirmiş, her başakta yüz tane var..." 50 hesabıyla bire yedi yüz de denilmiştir.
Rivâyet olunuyor ki Ebû'd-Dehdah (r.a.): "Ya Rasûlallah! Benim iki bahçem var, birisini tasadduk edersem bana cennette iki misli var mıdır?" demiş. "Evet" buyrulmuş, "Dehdah'ın anası da yanımda mı?" demiş, "Evet" buyrulmuş, "Sabiyye de beraberimde mi?" demiş, "Evet" buyrulmuş. Bunun üzerine bahçelerinin en güzeli olan Huneyniyye adındaki bahçesini tasadduk etmiş, dönüp çoluk çocuğuna gelmiş, onlar da o bahçede bulunuyorlarmış. Hemen bahçenin kapısına durmuş, hanımı Ümmü Dehdah'a bunu nakletmiş. O da "Satın aldığın bahçeleri Allah mübarek etsin!" demiş. Çıkmışlar, bahçeyi teslim etmişler, bu âyet inmiş. Rasûlullah, "Ebû Dehdah için Cennette nice hurma ağaçları saçak atıyor" buyurmuş.
Bu ne lütuftur ki Allah kullarına böyle bir ödünç alma işi ilan ediyor ve bu bereketin, ihlâs ve iyi niyetle kulun iradesine bağlı olduğunu da gösteriyor. Buna talip olunuz. Allah bu katlı ihsanı önceden niye yapıvermiyor, demeyiniz. Çünkü Allah sıkar ve açar, gerek fertlere ve gerekse toplumlara bazen darlık verir, bazen de genişlik. Darlıkta ümitsizliğe düşmemeli, genişlikte azıtmamalı her iki takdirde herkes hâline göre iyiliğe rağbet göstermelidir. Dişinden, tırnağından güzelce kesip Allah'a mal ve bedence isterse sıkıntılara tahammül etmek ve hiçbir şey bulamazsa "Allah'ı tesbih ederim, Allah'a hamd olsun, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah büyüktür." demek suretiyle olsun karz-ı hasen yapılmalı "Allah'a güzel bir ödünç verilmeli"dir ki sonu genişlik olsun. Ve siz ne kadar kaçınsanız, sonunda o Allah'a döndürüleceksiniz. Mükâfat veya cezanızı mutlaka
45] 3/Âl-i İmrân, 26
46] 3/Âl-i İmran, 92
47] 34/Sebe', 39
48] 2/Bakara, 276
49] 3/Âl-i İmran, 180
50] 2/Bakara, 261
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulacaksınız. 51
"Kimdir o ki, Allah'a karşılıksız (güzel) borç verir de Allah da bu borcu ona kat kat fazlası ile öder. Kısıtlayan da bol bol veren de Allah'tır. Döndürüleceğiniz yer O'nun katıdır." 52 Ölüm ile hayat nasıl elinde ise Allah'ın çıkmasını takdir etmediği bir can, nasıl ki sahibi savaşa katıldı diye kayba uğrayacak değilse, mal da böyledir, Allah yolunda harcandı diye kaybolmaz. O, Allah'a verilmiş bir karşılıksız borçtur (karz-ı hasendir), O'nun katında teminat altındadır. O, onu kat kat fazlası ile geri verir. Dünyada mal, bereket, mutluluk ve huzur olarak geri verir. Ahirette ise yine mutluluk, Cennet nimeti, hoşnutluk ve kendine yakınlık derecesi olarak geri verir.
Zaten zenginlik ve fakirlik meselesi Allah'a dayanır, yoksa bu işin belirleyici faktörü ne mal ihtirası ne cimrilik ne de özveri ve mal harcama eylemidir: "Kısıtlayan da bol bol veren de Allah'tır.
Sonunda her şey Allah'a geri dönecek. Mallar ve onların sahibi olduklarını sanan insanlar bu varlık âleminde ne ki onlar Allah'a dönmesinler; onlar da dönecek elbette: "Döndürüleceğiniz yer O'nun katıdır." O halde ölümden ürkmenin, fakirlikten korkmanın ve Allah'a dönme konusunda tereddüt etmenin anlamı yok. Buna göre müminler Allah yolunda savaşsınlar, canlarını ve mallarını özveri ile ortaya koysunlar ve iyi bilsinler ki nefesleri sayılı, malları belirlidir. O halde yaşadıkları sürece güçlü, özgür, yiğit ve onurlu olmaları onlar hesabına hayırlıdır. Sonuçta dönüşleri Allah'adır. 53
Karz-ı hasen (güzel bir borç), hiçbir kişisel kazanç veya çıkar nedeniyle değil, fakat sadece Allah'ı razı etmek için verilen borçtur. Allah böylece, sadece kendi yolunda kendisine verilen borcun karşılığını çok iyi bir şekilde değerlendirir. Allah, sadece borcu geri vermeye değil, eğer gerçekten Allah rızâsı için ve O'nun tasdik ettiği bir gaye için harcamışsa, daha da fazlasını ödemeye söz vermiştir. 54
“Allah’a karz-ı hasen vermek” tâbirini Muhammed Esed; “kişinin kendi hayatını Allah yolunda fedâ etmesi veya O’na adaması olarak izah eder. 55
“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa ulaşıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer gerçekleri çok iyi anlayan kimselerden iseniz, (ödeyemeyecek derecede güçsüz olan borçlunun borcunu) sadaka (veya zekât) saymak sizin için daha hayırlı bir iş olur.”56 Ve eğer borçlu züğürt durumda ise o halde ödemeye ilişkin hüküm, çaresiz olarak onun kolay ödeyebileceği zamanı beklemeyi gerektirmektedir. Borçluya, ödeyebilecek duruma gelinceye kadar süre tanımak gerekir. Ve bu gibi borcunu ödeyemeyecek borçlulara alacağınızı sadaka edip bağışlamanız, sizin için onlara süre tanımaktan daha hayırlıdır. O parayı bağışlamanın sevabı daha çoktur. Eğer bilirseniz böyle yaparsınız. Bu âyetin hükmü, delâleti ve kapsamı açısından her çeşit borç için geçerlidir. Hükmü bütün borçlara şamildir. Bu husus da borçlanmayla ilgili hükümler arasında temel hükümlerden biridir. Bundan dolayıdır ki,
51] Elmalılı
52] 2/Bakara, 245
53] Fi Zılâl
54] Mevdûdi
55] Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Y. c. 1, s. 73
56] 2/Bakara, 280
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 11 -
borçlunun gerçekten sıkıntı içinde olduğu kesin olarak ortaya çıkarsa hapsine hüküm verilmez, hapsedilmez. Borçlu olan fakirlere borçtan kurtulmaları için yardım etmek ve alacağını ona olduğu gibi bağışlamak da büyük bir hayır teşkil eder.
İnfak ile ilgili hükümler, kazanç yollarından olan alışveriş ve ribâyla ilgili hükümlere, bu da borçlanmayla ilgili hükümlere müncer olmuştur. Borç ise her şeyden önce yükümlülük ve zimmet denilen insan haysiyeti ile ayakta duran bir özellik olduğundan, Cenâb-ı Hak, bunu bizzat kendi ezelî misakı altına alarak ve nihâyet en büyük müeyyidesi (yaptırımı) olan dindarlık ve takvâ duygusuna bağlamış ve fakat takvâ duygusunun helâl kazanca engel olacak olumsuz bir yöne sapmaması için bundan sonra genel olarak borçlanmaların yazılı belgelere bağlanmasını ve nasıl yazılması gerektiğini, ikinci derecedeki ayrıntı sayılabilecek açık belgelerini ve diğer temel hükümlerini beyan ederek buyurmuştur ki:“Ey iman edenler! Belli bir vade ile karşılıklı borç alış verişinde bulunduğunuz vakit onu yazın.”
Borçla ilgili ayrıntılı hükümler bulunan Bakara sûresi 282. âyetine "Müdâyene Âyeti" denilir ki, Kur'ân'daki en uzun âyet budur. Bir rivâyete göre; nüzul sebebi "selem" denilen alışverişlerdir. Yani peşin para ile veresiye mal almak demek ise de her çeşit alışverişe ve borçlanmaya şamildir. Ancak dil âlimleri demişlerdir ki, "karz" ile "deyn" birbirinden farklı şeylerdir. Bundan dolayı bu âyetteki şartın, aslında karzı içine almaması gerekir. Fıkıh açısından da karz başlangıçta emanet, sonuçta da satış demektir. Onun ödenmesi belli bir süreye bağlı değildir.
"Ey iman edenler! Bir ecel-i müsemmaya, yani gün, ay gibi belirlilik ifade eden ve bilinmezliği ortadan kaldıracak şekilde belirlenmiş olan bir vakte kadar herhangi bir borç ile işlem yaptığınız zaman o borcu yazınız. Allah ribâyı haram kıldı diye borç ile veresiye muamelelerin hepsini haram kılmış sanılmamalıdır. Birbirinizle borç alıp verebilirsiniz, fakat alışverişte borçların vadesi belli olmalı, bir de yazılarak belgelenmelidir. Ve bunu iki taraftan birine meyil göstermeyecek, eşit olarak her iki tarafın da haklarını olduğu gibi gözeterek yazabilecek tarafsız ve âdil bir kâtip yazsın. Birbirinizin yokluğunda herbiriniz kendi kendine veya özel kâtibi ile kendi defterine ve yalnızca kendi hesabına yazdırabilirse de bununla yetinilmesin. Kendisine yazması için başvurulan hiçbir kâtip de yazmaktan imtina etmesin, çekinmesin. Allah'ın kendisine öğrettiği gibi, yani senet ve belgelerdeki yazılış usûl ve geleneklerine uygun olarak yahut demin bildirildiği üzere adalet ve hakkaniyet çerçevesinde, yahut kendisine ilâhî bir lütuf demek olan yazı bilmenin şükrü olarak hiçbir şekilde yazmaktan çekinmesin de öylece yazsın. Borçları yazmak farzı kifayedir, yani herhangi bir yazı bilen insana farzı kifayedir. Fakat bu işle görevlendirilmiş biri olunca ona farzı ayn olur. Bundan dolayıdır ki, hükûmetin "Kâtib-i vesâik", başka bir deyimle "Kâtib-i adl" denilen "noter" tayin etmesi de görevleri arasındadır. Böyle kâtiplerin bir müracaat olduğunda yazmaları onlara farzı ayndır. Ve üzerinde hak bulunan, yani borçlu olan taraf söyleyip imlâ ettirsin. Çünkü yazılacak olan senedin muhtevası onun ikrarı olacak, şahitler de onun aleyhine şahitlik edecekler. O halde yazıya geçecek ifade ikrar sahibinin ifadesi şeklinde olmalıdır, senedi borçlu olan taraf vermelidir.
İmlâl: Bu âyetin metninde geçen “imlâl” kelimesi; “imlâ” kelimesinin aslı veya eşanlamlısıdır, ezbere söyleyip yazdırmak demektir. Bundan şu da anlaşılır ki, böyle bir borçlanmada borcun senede geçirilmesini asıl borçlu olan taraf
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
teklif etmeli, o yazdırmalıdır. Bunun için tamamen imlâ etsin, yazdırsın ve imlâ ederken, yazdırırken kâtipten, vesaireden değil, rabbi olan Allah'dan korksun da o haktan zerre kadar bir şey eksik etmesin, ifadesinde hileye ve art düşünceye saparak veya araya bazı engelleyici ifadeler katarak, borç olayının hâlde ve gelecek zaman içinde hukukî şeklini ve akışını değiştirmesin. Şimdi üzerinde hak bulunan borçlu malını israf ve telef eden cinsten kafası az çalışan bir sefih, yahut küçük çocuk veyahut bunak bir zayıf, bir zavallı, yahut da dilsizlik, tutukluluk, bilgisizlik vesaire gibi herhangi bir sebepten dolayı bizzat söyleyip yazdırmaya gücü yetmeyen b ir kimse ise, velisi, yani onun yerine, işine bakan kâhyası, veliyy-i umûru, vasîsi, vekili, tercümanı, yahut veliyy-i deyni olan alacaklısı, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde imlâ ettirsin, o yazdırsın, yaptığınız borçları böyle yazınız. Ayrıca siz müm i nlerin erkeklerinizden en az iki şahit getirip, gerektiğinde buna şehadet etmelerini onlardan talep ediniz. yani "...erkeklerden" buyrulmayıp, "erkeklerinizden" buyrulması, çocukların ve müminler aleyhine gayri müslimlerin şehâdetinin yeterli olmadığını anlatıyor. Yani sizin erkeklerinizden, mümin erkeklerden olmayan erkeklerin, siz müminler aleyhindeki şahitlikleri geçerli olmaz. Eğer iki erkek olmazsa, o zaman da bir erkekle iki kadın şahit olsunlar, öyle ki, bunlar şahitliklerine razı olacağınız, sizce adalet ve güvenilirlikleri belli şahitlerden bulunsunlar, yoksa gelişigüzel bir erkekle iki kadının veya iki erkeğin şahitliği muteber ve geçerli olmaz. Başka bir âyette "Sizden iki adaletli kimseyi şahit yapın"57 buyrulduğu için âdil kimselerden olmaları da şarttır. Sonra bir erkek yerine iki kadın olsun ki, birisi unutacağından, öbürü ona hatırlatsın yahut Hamze kırâetinde olduğu gibi, birisi unutur, şaşırırsa diğeri ona hatırlatır. Görüldüğü gibi, şahitliğe ehliyet ve liyakat i n şartlarından biri de hakkıyla zabt ve hıfzetmek, yani akılda iyi tutmak ve unutmamaktır. Ahlâk açısından güvenilir olmayanların da şahitliği geçerli değildir, fakat akılda tutmak için olayı başından sonuna kadar her an hafızasında tutmak, aklından çıkarmamak şart değildir. Elverir ki, şahitlik edeceği sırada hakkiyle hatırlasın ve aklına getirmiş bulunsun. Demek ki, bir olayı defterine yazan bunu bir süre sonra unutsa da o deftere başvurduğu zaman zihninden iyice hatırlayabilirse şahitlik edebilir. Kendi kendine içinden, "Ben buraya bir şeyler yazmışım, ama ne olduğunu iyice hatırlayamıyorum." diyorsa şahitlik edemez. Şahitlerin hatırlatmaya uyması da iyi olmaz, unutan şahit kendiliğinden hatırlayabilmelidir. Şahit sayısının en az iki kişi olması da şüphe ve töhmeti, iftirayı, yanlışlığı ve unutmayı bertaraf etmek, hata ihtimalini ortadan kaldırarak zabtın ve adaletin kuvvetini açığa çıkarmak içindir. İşte genellikle gözönünde bulundurulduğu zaman erkeklere nisbetle kadınlarda zabt denilen akılda tutma gücü biraz eksiktir, unutma ihtimali daha fazladır. Böyle olmayanları bulunabilirse de burada itibar kişiye değil cinsedir, cinsin de çoğunluğuna göredir. Bunu şöyle de düşünebiliriz: Evvelâ kadınlığın yaratılışında duygusallık ağır basar, duygusallığın ağı r bastığı kimseler de aşırı heyecan ve etkilenme sözkonusu olur, yani duygusallık etkilenmeyi gerektirir. Etkilenmenin çokluğu ise unutma sebeplerindendir ve bir şeyi aklında iyi tutmak sadece bir zekâ ve hâfıza meselesi de değildir. Pek çok zeki insan vardır ki, aşırı duygusallıktan, fazla etkilenmeden dolayı hâfızasına güvenilmez. Ayrıca kadında enfüsiyet (sübjektiflik) daha ilerdedir. Dış çevredeki olaylar onu ilk anda ilgilendirir ve telaşa sevkeder. Doğrusu ticarî işlemler ve insanlar arasındaki borçlanmalar gibi dışarıya ait olaylar ile ilgilenmek veya böyle şeylerle meşgul
57] Talak, 65/2
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 13 -
edilmek kadınlık açısından arzu edilecek bir olgunluk değildir. Bu gibi işler esas itibarıyla erkeklerin işleri olmalıdır. Bundan dolayı mükemmel bir kadın olmak üzere düşünüldüğü zaman, bu gibi dışarıya ait olayları tek başına takip ederek şahitlik yapabilecek şekilde akılda tutmaktan ve hâfızasını böyle şeylere yormaktan uzak kalmak ve bu çeşit işlere doğrudan itilmemek gerekir. Üçüncü bir husus olarak gözönünde bulundurulması icap eden bir şey de şudur: Kadında haya ve utanma duygusu kuvvetlidir ve kuvvetli olması gerekir. Onun bu değerli özelliği, en küçük bir uğraşmayla büyük ölçüde gücünü kaybeder. Bunun için olayların kadına anlattıkları erkeğe anlattığından daha azdır. Bu şartlar altında bir kadına şahitlik yükünü yükletmek, onu bir anlamda zarara uğratmak ve tedirgin etmektir. Dördüncü olarak, kadının fıtratı ve kendi cinsinin olgunluğu erkeğin zıddı olduğundan, erkekleşmek kadın için bir düşüş ve dejenerasyon demektir. Bundan dolayıdır ki, kadınlaşmış ve hünsalaşmış erkeklerin şahitlikleri geçerli ve muteber olmayacağı gibi, erkekleşmiş ve yarı yarıya erkek gibi olmuş kadınların şahitliği de caiz değildir. Bunların her ikisi de kendi nevinin özelliklerini kaybetmiş ve düşüş göstermişlerdir. Böyle kalbi yumuşaklığa yönelik olanların şahitlikleri de hakkı tahrif etmek töhmetinden uzak kalamaz. Şu halde yaratılış gerçeği kadının mükemmelliğiyle erkeğin mükemmelliğini ayrı ayrı özelliklere bağlamış ve farklı kılmış olduğundan, kadının dışarıda olup biten olaylara ait ilgisini ve onlara ait hafızasını kısmen kapalı tutması, kendi kadınlığının ve kadınlığındaki mükemmelliğin bir gereğidir. Bunun için şahitliğe konu olan olayı kadın erkekten daha fazla unutabilir. Çünkü o gibi olaylar, onun ilgi alanı değildir. Lâkin unuttuktan sonra tekrar hakkıyla hatırlayabilirse yine de şahitlik etmesi mümkün olur. Kadını doğrudan bu gibi olayları hatırda tutmaya mecbur etmek, ona karşı haksızlık etmek olur. Bunun gibi icabında üzerine yüklenilen şahitlik yükünü beşeriyet gereği olarak unuttuğu zaman da onu dışarıdan yapılan telkin ve uyarılarla yeniden hatırlamaya zorlamak da yine ona haksızlık etmektir. Bundan dolayı bir erkek karşılığında yalnızca bir tek kadına şahitlik yükünü yükletmek de gerçeğe ve hakkaniyete uygun olmaz. Ancak bunlar iki kadın oldukları zaman birinin unuttuğunu diğeri, diğerinin unuttuğunu öbürü unutmamış olabileceğinden, bunlar şahitlik yapmadan önce dışarıdan hiçbir hatırlatmaya tabi olmadan ve muhtaç bulunmadan birbirleriyle hasbihal ederek kendilerine karşılıklı hatırlatmalar ile hafızalarında sakladıklarını kuvvetlendirip tesbit edebilirler ve bu şekilde hem kendi haysiyetlerini, hem de hak adına yüklenmiş oldukları şahitliği koruyabilirler. Şâyet hiç unutmamış bulunurlarsa durumları daha da kuvvetli olur. Şu halde bu hatırlatma ve uyarma mahkemede şahitliğin edası sırasında olacak diye önceden anlaşıp ağız birliği etmemelidir. Çünkü bu hâl, şahitliğin kabulüne engel olabilir. İşte bir taraftan kadının fıtratının ve haklarının, bir taraftan insanların haklarının korunması ve yerine getirilmesi açısından erkeklerin daha iyi bilgi sahibi olabileceği işlerde kadın şahit yapılmamalıdır. Kadınlara şahitlik görevi yükletilmemelidir. Bu işlerde erkek bulunmadığı ve kadına başvurmaya ihtiyaç duyulduğu takdirde de bir erkek yerine bir kadına değil, iki kadına yükletilmelidir. Şu halde erkeklerin haberli olmaları caiz olmayan hususlarda yalnızca kadınların bilgi vermesiyle ve hatta yerine göre yalnızca bir kadının bilgi vermesiyle de amel etmek caiz olur. Meselâ kadınlar hamamında meydana gelmiş olan bir olayın şahidi ancak kadın olabilir. Ve bir çocuğun annesinden doğması bir kabilenin, bir oymağın haber ve şahitliği ile sâbit olur.
Bir de şâhitler ne vakit şahitlik etmeye çağırılırlarsa çekinmesinler, şahitlik
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmazlık etmesinler. Bundan dolayı gerek tahammül gerek eda olsun şahitlik için davet edildiği zaman bu davete icabet etmek farz-ı kifâyedir. Hiç kimse gitmezse herkes günahkâr olur. Giden bulunur da maksat hâsıl olursa diğerleri de günahtan kurtulur. Başkası bulunmaz da belli kimselerin gitmesine ihtiyaç duyulursa, o vakit bunların şahitlik için davete icâbet etmeleri kendilerine farz-ı ayn olur. Bazı âlimler buradaki "şahitlik yapmazlık etmesinler" emrinin yalnızca tahammüle, bazı âlimler de bunun tahammüle ve edâya bağlı olmaksızın her ikisine de ait olduğunu açıklamış iseler de "Ahkâm-ı Kur'ân"da beyan olunduğu üzere, burada hüküm mutlaktır. "davet olundukları zaman" ifadesi de genel anlamlıdır.
Bu âyetin nüzul sebebinde Katâde'den gelen bir rivâyet şöyledir: "Bir adam bu hususta oba oba dolaşır, ona kimse aldırmazdı, sonra bu âyet nâzil oldu." denilmektedir. Bundan dolayı eda farizası daha mühim olmakla beraber, ihtiyaç gerekli kıldığında gerek tahammül ve gerekse eda bakımından şahitlik farz-ı ayn olur. Kısacası siz işte böyle yapınız. İster büyük olsun, ister küçük olsun o borcu veya onun ödeme gününü son süresine varıncaya kadar yazmaktan usanmayınız. Az olsun, çok olsun yazınız ve vadesinin son taksidine kadar bütün yönleri ve bütün ayrıntılarıyla yazınız; her bakımdan açık ve anlaşılır olsun, "Zaten azdır, önemi yoktur, canım işin bu yönü zaten bellidir, yazmaya ne lüzum vardır." demeyiniz, yazmaya ve ayrıntılarıyla yazmaya üşenip de işi baştan savmayınız. Bu kısım daha önceki "yazınız!" emrinin bir açıklaması ve pekiştirilmesi olmak üzere kâtiplere hitap ve tenbih gibi tefsir olunuyor. Fakat bunun daha geniş kapsamlı olarak senet yazmaktan başka gerek borçlu, gerek alacaklı tarafından borç miktarının ve ödeme şekillerinin kendi defterlerine de yazılmasını, ayrıca şahitlerin dahi şehâdetini yüklendikleri gerçeği unutmamak için mümkün olduğu kadar yazmalarını hatırlatmakla hem taraflara, hem kâtiplere, hem de şahitlere ait bir hitap olması da âyetin kapsamı içindedir. Ve gelecek âyetlere göre bizce bu mânâ siyaka, yani konunun akışına daha uygun görünüyor. Çünkü ey müminler böyle ayrıntılarıyla yazılması, üç türlü fayda getirir. Evvela Allah katında en doğru olanı, adalete ve hakkaniyete uygun olanı, en ziyade adalet ve doğruluk demek olanı budur. Esas belge demek olan takvânın gereğine en uygun olandır. İkinci olarak şahitliğin yerine getirilmesini en iyi şekilde sağlayandır. Üçüncüsü kuşkuya, şüpheye düşmemenize yardım eden en büyük sebeptir. Borcu ve gerçeği bu şekilde iyice yazarak tespit ettiniz mi, cinsinde, miktarında, müddetinde, şahidinde, şehâdetinde, birbirinize karşı ahlâkî ve hukukî yükümlülüklerde ve sosyal hayatınızda güven hasıl olur. Şüpheden kurtulur, yakîn üzere bulunabilirsiniz. O halde bunları yapınız. Ancak yaptığınız iş aranızda elden ele alıp vereceğiniz, tamamen peşin ve hazır bir ticaret işi olursa o başkadır, yahut meğer ki, iki taraftan aranızda hemen elden alıp elden vereceğiniz hazır bir ticaret malı bulunursa o zaman mesele yoktur. O takdirde onu yazmamanızda size bir beis, bir zarar ve bir sakınca yoktur. Demek ki, yine de yazmak fena bir şey değildir. Müştereken bir kâtib-i adl, bir noter huzurunda senet ve sözleşme yazdırmaya lüzum yoksa da her ihtimale karşı özel olarak veya toplam olarak birbirine bir hatırlatma olmak üzere, mümkün olduğu kadar yazılırsa fena olmaz. Lâkin yazı bilmeyen pek çok kimse için bunda zorluk, meşakkat bulunacağı, bunun da kolaylıktan ziyade, zarar getireceği için yazmamanızda bir beis yoktur, buyruluyor, ama velev peşin olsun, bir alışveriş, bir alım veya satım yaptığınızda işhad ediniz, şâhit getiriniz, yani bu işleri şahit huzurunda alenen yapınız, herkesten gizli bir şekilde yapmayınız. İşlemleriniz ve malınız şüpheden uzak olsun. Çünkü hırsızlık
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 15 -
mal satmıyorsunuz, normal ve meşrû ölçüler içinde alışveriş yapıyorsunuz. Bunun için alım ve satım işlemlerinin şahitlerin gözü önünde yapılması güven ve hukuk açısından herhalde bir ihtiyattır. Bütün müfessirler açıkça bildiriyorlar ki, bu âyetteki mendupluk ihtiyaç içindir. Bir de ne kâtip, ne de şahit zarar vermeye kalkışmasın; kendilerine müracaat edildiği zaman icabet etmemek veya yazıyı ve şahitliği değiştirip tahrif etmek gibi ahlâksızlık yaparak hak sahiplerini zarara sokmasın yahut meçhul sîgası olduğuna göre; ne kâtip, ne de şahit bu yüzden bir zarara uğratılmasın. Bunlara yazmak veya şahitlik gibi görev yükletilirken, böyle dinî görev verilirken, kendilerince mühim olan işlerinden alıkonulmak veya belirlenen hududun dışına çıkılıp ziyade tekliflerde bulunmak veyahut kâtibe ücretini vermemek gibi bir suretle zarar da verilmesin. Ve eğer zarar verdirirseniz bu kesinlikle sizin için bir fısk, bir günah ve vebaldir. Hak Teâlâ'ya karşı itaatsizliktir, Allah'ın itaatinden çıkmaktır. Bunu yapmayın ve Allah'tan korkunuz, ikab ve cezâsından korununuz, O'nun koruması altına giriniz. Allah size tane tane öğretecek, daha ziyade bilgiler ihsan edecek, işinize yarayacak, işinizi kolaylaştıracak ilâhî hükümlerini ve irfanını belletecektir. Allah her şeyi bilir. Bundan dolayı emirlerine itaat, nehiylerinden sakınmak, sözüne güvenmek, kendisine ta'zim ve saygı ile hukuk ve ticarî işlerinizi, bütün işlemlerinizi yazıp belgelendirin. Her şeyi yazıp belgeye bağlamanın, din ve dindarlığın, takvânın temeli olduğunu unutmayınız.
Ve şâyet yolculukta olur, bir kâtip de bulamazsanız, o zaman vesikalarınız, aldığınız rehinlerdir. Gerçi rehin alınabilmesi bu zamana ve bu şartlara bağlı ve münhasır değildir. Hazar zamanında kâtip ve yazı mümkün iken de rehin almak sahih ve caizdir. Fakat kâtip bulunmadığı, senet ve yazı ile belgelendirmeye imkân olmadığı zaman rehin konusu kendini açıkça belli eder. Bundan dolayı bu şartlar rehinin sıhhatine ve cevazına değil, belgelendirmek için belirliliğin şartıdır. Yani bu şart, seferde değilseniz ve kâtip bulursanız rehin alamazsınız anlamına değildir. Bunun böylece mefhumu muhalifi muteber değildir. Mantık açısından da bellidir ki, bir önceki hükmün geçersizliği, ondan sonraki hükmün de geçersizliğini gerektirmez. Ancak şart bulunduğu zaman o şartın gerekli kıldığı şey, yani meşrut gerekir. Şu halde seferde olmak ve kâtip bulunmamak rehnin cevâzının veya sıhhatinin şartı değildir, belki vücub veya mendûbiyetinin şartıdır. Ve bu şart da esas itibarıyla kâtibin bulunmamasından dolayı yazının imkânsızlığıdır. Sefer bunun alelade sebebi ve çokça meydana gelen durumu icabıdır. Başka bir deyişle "kayd-i ihtirazî değil, kayd-ı vukuîdir". Diğer mazeret sebeplerinden biriyle dahi hazar zamanında da kâtip bulunmazsa, hüküm yine böyle olacaktır. Hazar zamanında rehinin caiz oluşu Peygamber Efendimizin uygulaması ile de sabittir. Çünkü Rasûlullah hazarda iken zırhını rehin vermiştir. Bununla beraber âyet şunu gösteriyor ki, senet ve yazı ile belgelendirmek mümkün oldukça, müminler arasındaki borç alışverişlerinde rehin talep etmek caiz olsa da mendup olmayacaktır. Meğerki bir mazeret, bir sebep bulunsun. Bir de anlaşılıyor ki, rehinin tamam olması için onun fiilen alınmış olması şarttır, sözü edilip de alınma m ış olan rehin belge özelliği taşımaz. Zaten rehin kelimesinin mânâsında hapsetmek vardır. Şu halde rehinin hisse-i şâyi'a (çok ortaklı mal) olması da doğru olmaz. İşte esas olmak üzere borçlanmada ve diğer işlemlerde üç türlü belgelendirme vardır: Bunlar yazı, şahit ve rehindir. Dindarlık ve takvâ anlayışı, gerçeği belgelendirmeye ve hakkın yerini bulmasına hizmet eden bu gibi belgelendirmeye engel olmamalı, hatta buna yardımcı olmalıdır. Müminler
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
borçlanma ve ticarî işlemlerde ve bütün muamelelerinde bu gibi belgelendirmelere riâyet etmeli ve bu surette helâl malı korumaya ve onu telef olmaktan, kayba uğramaktan kurtarmaya çalışarak, meşru yollardan kazanç ve üretimi arttırmaya gayret etmeliler ki, insan bu sayede Allah yoluna infâka güç yetirebilsin. Allah'ın gazabına uğrayan ribâ/fâiz ve benzeri haram şeylerden sakınsın da takvâya devamı mümkün olabilsin. Görülüyor ki, insan hakları için bu arada en büyük güvence Allah Teâlâ'ya bağlılık ile O'nun emirlerine sarılmak demek olan din ve takvâ duygusudur. Bu olmayınca diğer belgelerin ve ayrıntı sayılan müeyyidelerin faydası pek sınırlı kalır.
Şimdi bir kısmınız, bir kısmınızdan, yani bazı alacaklılar bazı borçlulardan güven içinde olur, rehin almaz ve bu gibi belgelerden hiçbir ine lüzum görmezse güvenilen kimse de emanetini gecikmeden tediye etsin, borcunu ödesin. Güvenilmeye değer ve layık olduğunu isbat eylesin. Demek oluyor ki, yukarıda emrolunan üç türlü belgelendirmeden hiçbir ini yapmayıp da mutlak olarak güvenmek dahi caizdir. O halde yukarıda geçen "yazınız!", "şahit gösteriniz!" emirleri ile "rehin vermek" şeklinde gerekler vücub için değil, mendûbiyet içindir. Zira bunlar vücub için olursa, o vücûbun bu ikinci şıkla mensuh olması gerekir. Gerçekten de Hasan, Şa'bî, Hakem b. Uyeyne gibi bazı müfessirler bu son hükmün öncekileri neshettiğini kaydetmişlerdir. Ancak Abdullah İbn Abbas hazretleri "Müdâyene âyetinde nesih yoktur, âyet muhkemdir" diye açıkça bildirdiği ve bu âyetin nüzulünün öncekinden daha sonra olduğuna ilişkin bir açıklama da bulunmadığı, hâlbuki tarih muahhar olmadıkça nesih bulunmayacağı yönünde bütün tefsir âlimlerinin ittifakı ile burada nesih olmadığı sözkonusu ise de, bununla beraber birçoğu yine de buradaki güven şartının nâsih (neshedici) değil, fakat nedbe bir karine olduğunu söylemişlerdir. Ata, İbni Cüreyc, Nahaî ve daha birçokları bu cevaz "Eğer seferde iseniz ve kâtip de bulamıyorsanız..." ifadesine göre, sefer şartına ve kâtip bulunmaması durumuna bağlı olduğuna göre, rehnin mendubiyetine karine olursa da imkan o lduğu takdirde bu emirlerin mendubiyete hamlini gerektirmeyeceğinden, imkan hasıl olduğu takdirde bu emirlerin, yani yazmayı ve şahit bulundurmayı öngören emirlerin vacip olduğuna kail olmuşlardır. Ahkâm-ı Kur'ân'da Ebûbekr Râzî'nin açıklamasına göre, "Fıkıh mendup olduğu görüşündedir, fakat her ne olursa olsun kendisine emniyet edilip senetsiz, şahitsiz borç verilen kişiye emaneti hakkıyla edâ etmek farzdır." Kendisine güvenilen insan boynunda bir farz olduğunu bilsin ve Rabbi olan Allah'tan korksun da o güveni hiçbir şekilde kötüye kullanmasın. Siz de şahitliği gizlemeyin. Ey şahitler, ihtiyaç olduğu anda şahitliğinizi eda etmekten hem kaçınmayın, hem de görüp bildiğiniz gerçekleri gizlemeyin. Ey borçlular siz de içinizde bildiğiniz, görüp durduğunuz borcunuzu inkâr eylemeyin. Zira her kim şahit olduğu gerçeği gizlerse, muhakkak ki, o kötü kalpli günahkâr bir kimsedir. Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek öyle dış veya iç uzuvların işlediği günah gibi değildir; bizzat imanın karargâhı olan kalbin ve ruhun işlediği bir günahtır. Bundan dolayı da en büyük günahlardandır, kâfirliğe ve inançsızlığa en yakındır. Nitekim Abdullah İbn Abbas'dan rivâyet olunmuştur ki: "Büyük günahlardan en büyüğü şirk, yalancı şahitlik ve şahitliği ketmetmektir." Şahitliği ketmetmek böyle bir kalp günahıdır. Allah ise şahitlik veya şahitliği gizlemek gibi açık, belli veya gizli kapaklı her ne yaparsanız hakkıyla ve tamamıyla bilir. Sırası gelince de cezasını verir. Sakın kalpte kalan
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 17 -
gizli şeyleri kim bilecek, demeyiniz. 58
“Eğer borçlunuz darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet tanıyın. Eğer bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin hesabınıza daha hayırlıdır.” Bu, İslâm'ın beşeriyet için getirdiği hoşgörü ve cömertliktir. Bu, bencillik, cimrilik, tamahkârlık, azgınlık ve susuzluğun kavurucu sıcağında yorgun düşmüş beşeriyetin sığındığı sürekli bir gölgeliktir. Nihâyet bu, borç veren-borç alan ve bütün bunları gölgesinde barındıran toplum için bir rahmettir.
Bu sözlerin, çağdaş materyalist câhiliyenin kuraklığında yetişen bedbaht akıllarda "makul" bir anlam ifade etmeyeceğini, taşlaşmış, ahmak duyguların bunların tatlı zevkine varamayacağını biliyoruz. Bunlar özellikle, başlarına bir felaket gelip mal, yiyecek, giyecek, ilaç ve bazen ölülerini gömmek için paraya muhtaç olduğu halde şu materyalist, alçak, pinti ve cimri dünyada kendilerine uzanacak bir yardım elini bulamayan, bu yüzden zorunlu olarak vahşilerin yuvalarına sığınan muhtaç ve felaketzedelerin ihtiyaçlarının giderilmesi ve zaruretlerinin karşılanması amacıyla kendi istekleriyle koşarak ayaklarıyla kapana düşmesini, köpekler gibi ağızlarını yalayarak avlarını kollayan yırtıcı faizcilerdir... Gerek böylesi, gerekse, suçlarını hoş göstermek ve korumak için varolan ve faizin bunların kasalarına yasal yollardan girmesini sağlamak için çırpınan bir yığın ekonomik kuramı, bilimsel eseri, profesörü, enstitüyü, üniversiteyi, tüzük ve kanunu, polisi, yargı organlarını ve orduları arkasına alan bankerlik kuruluşları ve bankalarda muhteşem bürolarında rahat koltuklarına kurulan diğerleri olsun farketmez...
Biz, bu sözlerin o kalplere ulaşamayacağını biliyoruz... Buna rağmen biliyoruz ki, bu sözler gerçeğin ta kendisidir. Ve insanlığın mutluluğunun bunları dinleyip sarılmasına bağlı olduğuna da içtenlikle inanıyoruz.
"Eğer borçlunuz darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet tayın. Eğer bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin hesabınıza daha hayırlıdır." İslâm'da darda olan borçlu, borç sahibinden ya da kanun ve mahkemeden kurtulamaz. Ancak eli genişleyene kadar beklenir. Sonra müslüman toplum bu darda kalmış borçluyu bırakacak değildir. Ayrıca Yüce Allah, borç sahibini, .şâyet bu iyiliği istiyorsa borcunu sadaka olarak bağışlamaya davet etmektedir. Bu işin altında gizli olanı, Yüce Allah'ın bildiğini bilseydi bunun hem kendisi, hem borçlu, hem de dayanışmalı hayat için çok daha iyi olduğunu bilirdi.
Çünkü borç verenin, darlıkta olup borcunu ödeyemediği halde borçluyu sıkıştırıp boğazını sıkması faizin iptal ediliş hikmetinin büyük bir kısmım ortadan kaldırır. Burada emir, -şart ve cevap şeklinde- eli genişleyip ödeyebilecek duruma gelene kadar beklemek şeklindedir. Hemen yanında da varlık durumunda borcun tümünün ya da bir kısmının sadaka olarak bağışlanması yer almaktadır. Bununla beraber borcunu ödeyip hayatını kolaylaştırması için diğer âyetlerde zekât dağıtımında dara düşmüş bu borçluya pay ayrılmaktadır: "Kuşkusuz sadakalar; fakirler, miskinler... ve borçlular içindir." 59
Bunlar borçlarını şehvetleri ve zevkleri uğruna harcamayıp iyi ve güzel şeyler için harcayan, ancak şartların bu duruma soktuğu kimselerdir. Arkasından,
58] Elmalılı
59] 9/Tevbe, 60
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetin devamında, mümin nefsi titretecek ve bütün borcunu ödeyip hesap günü Allah'ın huzuruna kurtulmuş olarak çıkmayı temenni ettirecek tarzda derin ilhamlar gelmektedir: 60
“Ey müminler, birbirinize belirli bir süre sonra ödenmek üzere borç verdiğiniz zaman bunu yazın. İçinizden biri bunu dürüst bir şekilde yazsın. Yazan kimse onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmayı ihmal etmesin...” Borç, ticaret ve rehin'e özgü bu hükümler, sadaka ve faiz derslerinde geçen hükümlerin tamamlayıcısı konumundadırlar. Geçen bölümde faizle muamele, faizle borç verme ve faizle alış-veriş hayattan uzaklaştırılmıştı. Burada ise faiz ve kâr olmaksızın güzel borçtan (Karz-ı Hasen) ve faizden arınmış peşin ticari işlemlerden söz edilmektedir.
İnsan; yasal düzenlemede hayret verici dikkat unsurunu öne çıkarıp hiçbir lafı diğerinin yerine geçirmemesi, hiçbir maddeyi olması gerekenin öncesine almadığı gibi sonraya da bırakmaması, yasal düzenlemelerde gösterilen bu kesin dikkatin, ifadenin güzelliğini ve parlaklığını bozmayacak şekilde olması, hükmün kanuni yönünü ihlal etmeksizin şeriatı dini duygulara latif nüfuzlu, derin ilhamlı ve güçlü etkisiyle bağlaması; anlaşan taraflar, şahitler ve yazanların konumuna ilişkin muhtemel etkenleri gözönünde bulundurması, bu etkenlerin tümünü bertaraf edip her ihtimal için ihtiyat payı bırakması ve yasal noktayı yeterince belirtmeden bir noktadan diğerine geçmemesi ve ancak aralarındaki bağa işaret edilmesi gereken yeni bir noktayla bağları ortaya çıkması durumunda aynı noktaya yeniden dönmesi bakımından Kur'an'ın yasal düzenlemelerde bulunurken kullandığı bu ifade tarzı karşısında hayret ve şaşkınlık içinde kalıyor.
Kuşkusuz buradaki şer'î hükümleri bildiren âyetlerin sıralanışındaki olağanüstülük, duygulandırıcı ve yönlendirici âyetlerin sıralanışındaki olağanüstülük kadar vardır. Hatta bunun daha açık ve daha güçlü olduğu söylenebilir. Çünkü buradaki hedef son derece incedir. Bir kelime bu inceliği değiştirebilir; bu yüzden bir kelimenin yerine başka bir kelime kullanma yönüne gidilmemiştir. Şâyet bu vecizlik olmasaydı mutlak teşrii incelik ile mutlak edebi güzellik bu kadar eşsiz bir tarzda gerçekleşemezdi.
Çağdaş hukukçuların itiraf ettiği gibi bu, İslâm şeriatının, bu ilkeleriyle medenî ve ticarî kanunu on asır geride bıraktığı bir üstünlüktür.
Borçlar Yazılmalıdır: "Ey müminler, birbirinize belirli bir süre sonra ödenmek üzere borç verdiğiniz zaman bunu yazın..." Bu, yerleştirilmesi istenen genel bir ilkedir. Çünkü yazmak, âyetle farz kılınmış bir emir olup âyetin sonunda hikmeti açıklanacağı gibi belli bir süre için borç verme durumunda isteğe bırakılmış bir işlem değildir. "…içinizden biri bunu dürüst bir şekilde yazsın..." Bu da, borcun yazılma işlemini yürütecek bir kişinin belirlenmesi ile ilgilidir. O da, yazacak biridir, anlaşmaya taraf olanlardan biri değil. Anlaşmaya taraf olanların dışında üçüncü bir kişi gerektirmesi ihtiyat ve mutlak tarafsızlık içindir. Yazanın da iki taraftan birine meyletmeden, metinde eksiltme veya arttırmaya gitmeden dürüstçe yazması gerekmektedir.
"…Yazan kimse onu Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmayı ihmal etmesin…" Burada Yüce Allah'ın yazan kişiye yüklediği sorumluluk, yazmayı geciktirmemesi, çekinmemesi ve nefsine ağır gelmemesidir. Bu, Yüce Allah'ın hüküm bildiren
60] Fî Zılâl
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 19 -
âyetle farz kıldığı bir emirdir, dolayısıyla bu konudaki hesapları Allah'a kalmıştır. Üstelik bu, nasıl yazması gerektiğini öğreten Yüce Allah'ın nimetine şükretmektir... "...Yazsın..." Allah'ın kendisine öğrettiği gibi...
Burada yüce kanun koyucu, belli bir süre için verilen borçların yazılmasına ilişkin ilkenin yerleştirilmesini, yazma işlemini yürütecek kişinin belirlenmesini ve ona yazma sorumluluğunun yüklenmesini, Allah'ın, üzerindeki nimetini hatırlamasıyla ilgili latif teklif ve adaletli davranmasını ilham ettirmekle beraber, bitirdikten sonra yazma işinin nasıl olacağını açıklayan aşağıdaki maddeye geçiyor.
"...Bu hesabı yazıcıya borçlu taraf yazdırsın. Ama Rabbi olan Allah'tan korksun da bu hesabı yazdırırken hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu taraf aptal, zayıf ya da nasıl yazdıracağını bilmeyen biri ise yazdırma işlemini onun yerine dürüst bir şekilde velisi yapsın..." Yazıcıya borcunun miktarını, şartını ve süresini söyleyecek ve yazdıracak, -yükümlülük altına giren- borçlunun kendisidir. Bunun sebebi, borç verenin dikte ettirmesi halinde borcun miktarını arttırmak, süreyi kısaltmak veya kendi yararına belli şartlar zikretmek suretiyle borçluyu aldatması endişesinin bertaraf edilmesidir. Borcu olan zayıf bir konumdadır. İhtiyacını gidermeye şiddetle muhtaç olduğundan itiraz etmeyebilir, dolayısıyla aldanabilir. Borçlu yazdıracak olsa, kendisinden istenen bağları güzel bir duyguyla yazdırır. Sonra kendisi yazdırınca, ilerde borcunu kabullenmesi için daha sağlam ve güvenilir bir yöntemdir. Aynı zamanda borcunu yazdıran borçlunun vicdanını harekete geçirip kararlaştırılan borçtan ve diğer şartlardan herhangi bir şeyi eksik yazdırmak hususunda Allah'tan korkmasını temin içindir bu emir. Şâyet borçlu aptal ise, kendi işini idare etmesi doğru değildir. Ya da zayıf ise, -yani küçük veya akli seviyesi düşük ise- veyahut konuşma bozukluğu, bilgisizlik, dilde herhangi bir arızâ, hissi ve akli bir sebepten dolayı yazdıramayacak olursa, işlerini üstlenen velisinin "...dürüstçe..." yazdırması gerekmektedir. Borç şahsına ait olmadığından veli konumunda olan kişinin az da olsa gevşek davranması mümkün olduğundan anlaşmanın sağlıklı yürümesi, güvencelerin herkesi kapsaması burada dürüstlüğün zikredilmesi dikkatli davranmak için gereklidir.
Bununla, bütün yönleriyle yazma işlemine ilişkin açıklamalar son bulmaktadır. Bundan sonra yüce kanun koyucu başka bir noktaya, şahitlik noktasına geçmektedir. "...Bu işlemlerinize erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutunuz. Eğer iki erkek şahit bulunmaz ise karşılıklı olarak onayladığınız bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz, ta ki biri yanılınca öbürü ona hatırlatsın..."
Sözleşmelerde "...onayladığınız şahitlerden..." iki şahidin olması kaçınılmazdır. Onaylamak iki anlama gelmektedir: Birincisi; şahitlerin toplum içinde adil ve sevilen kişilerden olması, ikincisi; sözleşmeye taraf olanların şahitliklerini onaylamasıdır... Ancak belli şartlarda iki şahidin bulunması pek kolay olmaz. Bu noktada şeriat, kolaylaştırma yönüne gitmekte ve kadınları şahitlik yapmaya çağırmaktadır. Ancak, dengeli müslüman toplumda geleneksel olarak bu tür işleri erkekler yaptıklarından, esas olarak onları şahitlik yapmaya çağırmaktadır. Çünkü müslüman toplumda kadınlar geçimlerini sağlamak için çalışmak zorunda değildirler. Böylece İslâm, kadının anneliğini, kadınlığını ve bugün içinde yaşadığımız bedbaht, sapık toplumdaki kadınlarda olduğu gibi, çalışmakla elde edeceği birkaç lokma, birkaç kuruşa karşılık insanlığın en değerli hazinesi ve
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelecek neslin temsilcisi olan çocukları yetiştirme görevini korumuş olmaktadır. Şâyet iki erkek bulunamazsa, bir erkekle, iki kadın bulunsun. Ancak niye iki kadın?.. Âyet-i kerime varsayımlar ileri sürmemize imkan bırakmıyor. Çünkü kanun koymada her hükmün sınırları belirlenmeli, açıklığa kavuşturulmalı ve nedenleri bildirilmelidir.
"…Biri yanılınca öbürü ona hatırlatsın…" Buradaki yanılma birçok nedenden kaynaklanabilir. Öncelikle kadının anlaşmalar konusundaki eksik bilgisin, den ve bütün inceliklerini ve şartlarını kavramamasından kaynaklanır. Bu yüzden gerektiğinde dikkatli bir şahitlikte bulunabilmesi için olay hakkında zihninde bir tür açıklık olmaz. Bu noktada konunun şartlarını diğeriyle birlikte hatırlamaya çalışırlar. Ayrıca kadının heyecanlı tabiatı da yanılmaya neden olabilir. Çünkü biyolojik, uzvi annelik görevi kadında zorunlu olarak ruhsal tepki meydana getirmiştir. Bu zorunluluk kadını, çocuğunun isteklerini düşünmeden ve gecikmeden, çabucak ve canlılıkla karşılık vermesi için duygusallık ve acelecilikle karşılık vermesini gerektirmektedir. Bu, Allah'ın kadına ve çocuğa olan bir lütfudur. Kadının bu tabiatı bölünemez. Çünkü kadın -şâyet dengeli bir kadınsa- bu tabiata sahip bir bütündür. Ayrıca bu tür işlemlerde anlaşmalara şahitlik yapmak, bütünüyle heyecandan arınmayı ve olaylar üzerinde etkilenmeden ve duygulanmadan durup düşünmeyi gerektirmektedir. Burada iki kadının bulunması -herhangi bir nedenden dolayı yanılacak olursa- diğerin hatırlatması için bir garanti konumundadır. Böylece hatırlamaları ve olayı yalın bir şekilde aktarmaları sağlanmış olur.
Âyetin başında Yüce Allah, yazmaktan kaçınmamaları için hitabı, yazanlara yönelttiği gibi burada da şahitlikten kaçınmamaları için şahitlere yöneltmektedir. "...Şahitler çağrıldıklarında gitmezlik etmesinler." Buna göre şahitlik için çağrı yapıldığında karşılık vermek isteğe bağlı olmayıp farzdır. Çünkü şahitlik, adaletin yerine gelmesi ve hakkın gerçekleşmesi için bir araçtır. Ve bunu Yüce Allah, şahitlerin zorlanmadan, çekinmeden, içtenlikle ve isteyerek şahitlik yapmaya gitmeleri için emretmektedir. Ayrıca şahitler, şahitlik teklifi anlaşmaya taraf olanların ikisinden ya da birinden gelse bile her ikisi veya biri hakkında eklemede bulunmamalıdırlar.
Burada şahitlik hakkındaki söz noktalanmakta ve yüce kanun koyucu başka bir hedefe, şer'î hükmün konmasındaki genel hedefe geçmektedir. Burada büyük olsun, küçük olsun- tüm borçların yazılmasının zorunluluğunu belirtmekte ve küçük borç yazılmaya değmez ya da iki arkadaş arasındaki hoş görünmek, utangaçlık, tembellik ve önemsememek gibi nedenlerden dolayı yazmak zorunlu değildir gibi nefse yazmanın ağırlığını hatırlatan duyguları tedavi etmektedir. Sonra yazmanın gerekliliğinin nedenini duygusal ve pratik nedenlerle güçlendirmektedir.
"...Borç küçük olsun, büyük olsun, onu vadesini belirterek yazmaktan üşenmeyiniz. Bu Allâh katında en dürüstçe, şahitlik için en sağlam ve sizi şüpheden uzak tutacak en kestirme yoldur." Üşenmeyin... Bu, işin sorumluluğunun değerinden fazla olduğunu hisseden insan ruhunun tepkilerini kavramanın ifadesidir. "Bu, Allah katında en dürüstçe olanıdır..." Adalete en uygunu ve en iyisidir. Ayrıca bu, Yüce Allah'ın bu davranışı sevip beğendiğini bilinçlere ilham ettirmektedir. "...Şahitlik için en sağlam... olanıdır"
Herhangi bir şey hakkında yazılmış bir şahitlik yalnızca hafızaya dayanan
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 21 -
sözlü şahitlikten daha sağlamdır. İki kişinin ya da bir erkek iki kadının şahitliği, bir şahitlikten daha sağlam ve bir erkek veya kadının şahitliğinden daha doğrudur. "...ve sizi şüpheden uzak tutacak en kestirme yoldur." Gerek anlaşmanın kapsadığı açıklamaların doğruluğu hakkında gerekse iş bağlanmadan bırakıldığında sizin ve sizden başkalarının nefsinde meydana gelebilecek şüphelerin yok edilmesine daha yakındır.
Böylece bu uygulamaların tümünün hikmeti ortaya çıkmakta ve iş yapanlar, bu hükmün zorunluluğu, hedeflerinin inceliği ve uygulamasının doğruluğu konusunda ikna olmaktadırlar. Çünkü bu doğruluk dikkat, güven ve huzurun ta kendisidir.
Belli bir süre için verilen borçlar konusunda uygulama böyledir. Peşin ticarete gelince buradaki satış yazılmaktan müstesnadır. Sözleşmenin zorlaştırdığı, çabucak tamamlanan ve kısa bir süre içinde yenilenen ticari işlemlerin kolaylaşması için bu tür işlemlerde şahitlerin şahitliği ile yetinilir. Çünkü İslâm, her şartı gözeterek hayatın her alanı için hükümler koyar. İslâm şeriatı, içinde karmaşıklık bulunmayan, pratik ve gerçekçi bir şeriattır. Onda hayatın kendi tabii yolunda seyrine devam etmesini engelleyecek hiçbir hükme rastlanmaz.
"... Yalnız aranızda peşin bir alış-veriş olursa bu işlemi yazıya geçirmemenizin sakıncası yoktur. Alış-veriş yaparken de şahit tutunuz." Âyetten anlaşıldığına göre peşin ticarette yazmama, sakıncası bulunmayan bir ruhsattır. Ancak şahitlik zorunludur. Şahitliğin de mendup olup zorunlu olmadığına ilişkin bazı rivâyetler olsa da tercih edileni budur.
Belli bir süre için verilen borç ve peşin ticarete ilişkin hükümler, her ikisinin de gerek zorunlu gerekse ruhsatlı olarak yâzma ve şahitlik şartlarında buluşturarak son bulmuştu. Şimdi ise daha önce görevleri belirlenen yazıcı ve şahitlerin hakları belirlenmektedir. Onlara yazmaktan veya şahitlikten kaçınmamaları zorunluluğu getirilmişti. Şimdi de genel sorumlulukların yerine getirilmesinde hak ve görev dengesinin içinde onların korunmasının zorunluluğu dile getirilmektedir.
"...Ne yazana ne şahide zarar verilmesin. Eğer bunlara zarar verirseniz kendi hesabınıza fâsık olmuş, günaha girmiş olursunuz. Allah'tan korkun. O size nasıl hareket edeceğinizi öğretiyor. Allah her şeyi bilir." Allah'ın farz kıldığı görevlerini yerine getirmeleri nedeniyle yazana veya şahide herhangi bir zarar gelmemelidir. Böyle bir şey sözkonusu olursa bu sizin hesabınıza Allah'ın şeriatından çıkmak ve onun yoluna karşı durmaktır. Bu da kaçınılmaz bir tedbirdir. Çünkü yazanlar ve şahitler çoğu zaman anlaşmaya taraf olanlardan birinin öfkesine maruz kalabilirler. O halde, kendilerine güvenmelerini, görev sorumluluğu içinde, zimmet, emanet, gayret ve her hâlükarda tarafsızlık içinde görevlerini yerine getirmelerini sağlamak için birtakım güvencelerden yararlandırmak gerekmektedir. Sonra -sorumluluğun yalnızca hükmün baskısı olmaktan çıkıp ruhların derinliklerinden gelmesi için Kur'an'ın her zaman sorumluluk yüklemek istediğinde vicdanları uyandırmak ve duyguları harekete geçirmek için yaptığı gibi- âyet-i kerime müminleri sonunda Allah'tan korkmaya davet etmekte, Yüce Allah'ın onlara iyilik yaptığını, onlara, öğretip doğruluğa iletenin O'nun olduğunu hatırlatmakta ve bu nimetin hakkını, itaat, hoşnutluk ve boyun eğme ile ifa etmeleri için O'ndan korkmanın kalplerini bilgiye açtığını ve ruhlarını öğrenmeye hazırladığını bildirmektedir.
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah'tan korkun. O size nasıl hareket edeceğinizi öğretiyor. Allah her şeyi bilir." Sonra yüce kanun koyucu aradaki genel hükmün içinde zikretmeyip özel şartlardan dolayı bir başka âyete bıraktığı borca ilişkin hükümlerin tamamlanmasına dönmektedir. Buna göre borç veren ve alan yolculuk yapıyorlarsa ve yazacak birini bulamıyorlarsa yüce kanun koyucu işlerin kolaylaşması için ödeme garantisiyle, borcun miktarını içeren bir şeyin borç verene rehin bırakılmasıyla yazmaksızın sözlü anlaşmaya izin vermektedir.
"Eğer yolculukta olur da işlemlerinizi yazacak birini bulamazsanız, karşılık olarak alınan rehinler yeterlidir." Burada yüce kanun koyucu, Allah korkusunun etkisiyle emanet ve söze riâyet hususunda mümin vicdanları harekete geçirmektedir. İşte bu, tüm yasaların uygulanması, malların ve rehinlerin özenle korunup sahiplerine iadesi için en son güvencedir. "Eğer birbirinize güvenerek borç işlemi yapmış iseniz, kendisine güvenilen kimse borcunu ödesin, Rabbi olan Allah'tan korksun." Borçlunun üstlendiği borç ona emanettir, borç verenin rehin aldığı mal da ona emanettir. Her ikisi de Rableri olan Allah korkusu adına emanetleri vermeye çağrılmaktadırlar. Rab; idare eden, terbiye eden, efendi, hükmeden ve kadı anlamlarına gelmektedir.
Bu anlamların herbiri, iş yapma, emanet etme ve eda etme durumlarında duygulandırıcı etkiye sahiptir... Bazı görüşlere göre bu âyet, karşılıklı güven durumunda yazmayı emreden âyeti neshetmiştir. Ancak biz bu görüşte değiliz. Çünkü yazma, yolculuk durumu dışında bütün borç işlemlerinde farzdır. Güvenme ise bu duruma özgüdür. Bu durumda borç veren ve alan birbirine güvenmektedirler.
Takvâya yöneltici bu duygulandırmanın gölgesinde şahitlik konusu -bu defa mahkeme sırasındaki şahitlikten söz ediliyor, anlaşma anındakinden değil- tamamlanmakta ve bunun şahidin boynuna ve kalbine bir emanet olduğu bildirilmektedir. "...Sakın şahitliği saklamayınız. Kim şahitliği saklı tutarsa onun kalbi günahkârdır." Âyet-i Kerime burada, her ikisinin de tamamlandığı nokta kalp olduğundan, günahı gizlemek ile şahitliği saklamak arasında bir uygunluk kurmak için kalbe yüklenmekte ve günahı ona dayandırmaktadır. Ardından hiçbir şeyin Allah'a gizli olmayacağına ilişkin örtülü bir tehdit yer almaktadır: "...Hiç kuşkusuz ne yaparsanız Allah onu bilir." Her şeye, kalplere gizlenmiş, günahları ortaya çıkaran ilmi gereğince karşılığını verir.
Sonra Âyet-i Kerimenin akışı, bu işareti güçlendirmek ve kalpleri, göklerin ve yerin ve her ikisinde bulunanların Maliki, gizli-açık vicdanların derinliklerinde bulunanları bilip ona göre karşılığını veren, rahmetinden ve azabından dilediği gibi kullarının akıbetinde tasarrufta bulunan ve hiçbir şeyden sorumlu olmadan dilediğini yapmaya kadir olan Yüce Allah'tan korkmak için harekete geçirmektedir. 61
Karz-ı hasen (güzel bir borç), hiçbir kişisel kazanç veya çıkar nedeniyle değil, fakat sadece Allah'ı razı etmek için verilen borçtur. Allah böylece, sadece kendi yolunda kendisine verilen borcun karşılığını çok iyi bir şekilde değerlendirir. Allah, sadece borcu geri vermeye değil, eğer gerçekten Allah rızâsı için ve O'nun tasdik ettiği bir gaye için harcamışsa, daha da fazlasını ödemeye söz vermiştir. 62
61] Fî Zâlâl
62] Tefhîmu'l Kur'an
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 23 -
“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa ulaşıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer gerçekleri çok iyi anlayan kimselerden iseniz, (ödeyemeyecek derecede güçsüz olan borçlunun borcunu) sadaka (veya zekât) saymak sizin için daha hayırlı bir iş olur.” 63 Bu âyet, İslâm mahkemelerine, borçlu çok zor durumda kaldığında alacaklıya süre tanımasını emretme ve bu emri uygulama yetkisi verir. Belirli bazı durumlarda mahkeme borcun bir kısmını veya tümünü silme hakkına sahiptir. Bir hadise göre Hz. Peygamber'e (s.a.s.) çok borcu olan ve iflas eden bir adamdan bahsedildi. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu duyunca etrafındakilerden bu adama yardım etmelerini istedi. Fakat etrafındakilerin yardımlarına rağmen adamın borcu ödenemedi. İslâm Hukukçularına göre, borçlu kimsenin evi, mutfak eşyaları, şahsî giyim eşyaları ve geçimini kendileriyle kazandığı meslekî araç ve gereçleri hiçbir surette haciz edilemez. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) alacaklıları çağırdı ve onlara toplanan parayla yetinmeleri gerektiğini söyledi.
“Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman” Buradan, borcun ne zaman ödeneceğinin belirlenmesi gerektiği sonucu çıkarılmıştır. “...onu yazınız.” Bu âyet çok rastlanan bir duruma karşı uyarı niteliğindedir; arkadaşlar ve akrabalar borç anlaşmalarını resmi yazı haline sokmazlar. Çünkü bu onlara göre güvensizliği temsil eder. Allah, borç ve iş anlaşmalarının, insanlar arasındaki ilişkilerin açık seçik anlaşılabilmesi için yazılmasını ve şahitler huzurunda yapılmasını emreder. Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) üç tür kimsenin Allah'a dua ettiğini, fakat duasına icabet edilmediğini bildirmektedir. Bunlardan birincisi yoldan çıkmış karısı olduğu halde onu boşamayan, ikincisi kendisine yetim malı teslim edilen, fakat yetim henüz olgunlaşmadan malını iade eden, üçüncüsü ise hiçbir yazılı belge ve delil olmaksızın başkalarına borç veren kimsedir.
“...Eğer iki erkek yoksa şahidlerden rızâ göstereceğiniz...” Bir dâvâda gerçeğin ortaya çıkması büyük ölçüde şahidin güvenilirliğine bağlı olduğu için, şahitten çok şeyler beklenmektedir. Sadece saygıdeğer bir hayat süren, iyi bir ahlâkî karaktere sahip ve şerefli kimseler şahit olabilir.
“Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur.” Günlük alışverişleri kaydetmek bile kaydetmemekten iyidir. Bununla birlikte günlük alışverişlerde yapılan anlaşmaların kaydedilmemesinde bir beis yoktur.
“Alış-veriş ettiğinizde de şâhit tutun. Yazana da, şâhide de zarar verilmesin.” Bu iki anlama gelebilir. Hiç kimse kâtip veya şahit olmaya zorlanamaz ya da bir tarafın aleyhine olarak doğru haber verdiği için kâtip veya şâhide baskı yapılamaz.
“Eğer yolculukta iseniz ve kâtip de bulamazsanız, bu durumda alınan rehin (yeter).” Bu, rehinin sadece yolculuk için geçerli olduğu anlamına gelmez. Burada özellikle belirtilmiştir, çünkü böyle bir durum genellikle yolculuk sırasında ortaya çıkar. Bundan başka kâtip bulamamak, bir şeyi rehin alabilmenin zorunlu şartlarından değildir. Eğer muhtaç bir kimse bir şeyi rehin vermedikçe borç alamıyorsa, rehin vermesine izin verilir. Kur'an bu ikinci durumdan kasıtlı olarak bahsetmez. Çünkü Kur'an müminlere cömertliği öğretmeye çalışmaktadır. Muhtaç bir kimseye, ondan rehin almaksızın borç vermemek şerefli bir kimseye yakışmaz. Bununla birlikte eğer rehin alınan şey üretici bir şeyse alacaklı üretimi hesap etmeli ve
63] 2/Bakara, 280
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunu borçtan düşmelidir, aksi takdirde rehin alınan şey tarafından üretilenler, faiz hükmüne girer. Rehin almaktan amaç borcun ödenmesini garanti altına almaktır ve alacaklıya hiçbir şekilde rehin üzerinden kâr etme hakkı vermez. Örneğin, alacaklı alacağına karşılık olarak aldığı evde oturuyorsa, borçluya evin kirasını vermediği müddetçe faiz alıyor demektir. Çünkü borç üzerinden faiz almakla rehin alınan mal üzerinden para kazanmak veya o rehini kullanmak arasında hiçbir fark yoktur. Bununla birlikte alacaklı rehin olarak aldığı ineğin sütünden yararlanabilir, deve, at, gibi hayvanları da yük hayvanı olarak kullanabilir. Çünkü bu, hayvanlara verdiği yemin karşılığıdır.
“...Şâhitliği gizlemeyin...” "Delilleri gizlemek" hem delilleri ortadan kaldırma, hem de delilleri ortaya koyduğu halde onlardaki gerçekleri gizleme anlamlarına gelebilir. 64
Hadis-i Şeriflerde Karz-ı Hasen
Hadis-i şeriflerde borç verme, ödünç verme sözkonusu edildiğinde bunun hukukî mâhiyetinden çok ahlâkî yönü üzerinde durulmuştur. Karz-ı hasen vermenin dinî değerine ve erdemli bir davranış oluşuna dikkat çekilirken, mecbûrî hallerin dışında borç almanın hoş görülmediğini, hele borcunu zamanında ve güzel bir şekilde ödememenin erdemli bir davranış olmadığı, zulüm olduğu vurgulanmıştır. Hz. Peygamber’in borç yükünden Allah’a sığınması 65, olanca iyi niyetine ve çabasına rağmen borcunu ödeyemeyenler hakkındaki şefkatli tutumu ve bu tür borçları beytülmalden ödetmesi 66 borcun ödenmesine verilen önemin göstergeleridir.
"Kim şu üç şeyden berî olarak ölürse cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet veya toplum malından çalma), borç." 67
"Allahu Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir." 68
"Bundan sonra yanımda para olmadan hiçbir şey satın almayacağım." 69
"Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geciktirmesi zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa (havâleyi kabûl etsin)." 70
"Zenginin borcunu savsaklaması, haysiyetinin ihlâl edilmesini ve cezâlandırılmasını helâl kılar." 71
Ebû Katâde (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) namazını kıldırıvermesi
64] Tefhîmu'l- Kur'an
65] Buhârî, Cihad 74; Tirmizî, Deavât 70
66] Buhârî, Nafakat 15; Müslim, Ferâiz 15-16; İbn Mâce, Sadakat 21
67] Tirmizî, Siyer 21, hadis no: 1572, 1573
68] Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342
69] Ahmed bin Hanbel, I/235, 323
70] Buhârî, İstikrâz 12, Havâlât 1, 2; Müslim, Müsâkat 33, hadis no: 1564; Ebû Dâvud, Büyû 10, hadis no: 3345; Tirmizî, Büyû 68, hadis no: 1308; İbn Mâce, Sadaka, 8; Nesâî, Büyû 100, 101; Muvattâ, Büyû 84; Dârimî, Buyû’, 48; Ahmed bin Hanbel, II/71, 245, 254, 260
71] Ebû Dâvud, Akdiye 29, hadis no: 3628; Nesâî, Büyû 100; İbn Mâce, Sadakat 18, hadis no: 2427; Buhârî, İstikrâz 13
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 25 -
için bir adam(ın cenâzesi) getirildi. Rasûlullah (s.a.s.): "Onun üzerinde borç var, arkadaşınızın namazını siz kılın!" buyurdu. Ben: "(Borç) benim üzerime olsun, ey Allah'ın Rasûlü" dedim. "Sadâkatle mi?" dedi. "Sadâkatle!" dedim. Bunun üzerine cenâzenin namazını kıldı." 72
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’a (s.a.s.) üzerinde borç olan bir ölü getirildiği zaman: "Borcunu ödeyecek bir mal bıraktı mı?" diye sorardı. Eğer yeterli mal bıraktığı söylenirse namazını kılardı. Aksi takdirde: "Arkadaşınızın namazını kılın!" derdi. Ancak Allah Teâlâ, Rasûlüne fetihler müyesser ettiği zaman (her getirilenin) namazını kıldı ve ("borcu var mı?" diye) sormadı. Şöyle derdi: "Ben mü'minlere nefislerinden evlâyım. Öyleyse, kim borç veya ağır bir yük veya horanta bırakırsa o banadır, benim üzerimedir. Kim de mal bırakırsa o da kendi vârislerinedir." 73
"Ben her mü'mine kendi nefsinden daha evlâyım/yakınım. Nitekim, kim bir mal bırakırsa bu ailesi içindir. Kim bir borç veya (bakıma muhtaç) horanta/aile efrâdı bırakırsa bu bana aittir ve benim üzerimedir." 74
"Rasûlullah’ta (s.a.s.) bir adamın (parası ödenmemiş) bir devesi vardı. Borcunu istemeye geldi. Bu sırada kaba sözler sarfetti, hatta Ashab'tan bâzıları haddini bildirmek istedi. Ancak Rasûlullah (s.a.s.) buna meydan vermeyip: "Bırakın onu! Hak sahibinin konuşma hakkı vardır" buyurdu, sonra da: "Devesini verin!" diye emretti, (ilgililer) devesini aradılarsa da bulamadılar. Fakat onunkinden daha değerli bir deve buldular. Peygamber Efendimiz: "Bunu verin" dedi. Adam: "Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin" dedi. Allah’ın Rasûlü (s.a.s.): "En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir!" buyurdu." 75
"Kim, ödemek niyeti ile insanların malını alır ise, Allah bu borcunu ödemeye onu muvaffak kılar. Kim de telef etmek niyetiyle başkalarının malını alırsa Allah onun bereketini giderir, onu telef eder; borcu ödemeye muvaffak olamaz." 76
“Bir kimse ödemek niyetiyle borçlanır, sonra borcunu ödeyemeden ölürse, Yüce Allah onun borcundan vazgeçer ve istediği bedeli vererek alacaklısını râzı eder. Buna karşılık, gönlünde ödemek niyeti olmaksızın borçlanan kimse, borcunu ödemeden ölürse, Allah ondan alacaklıların hakkını alır.” 77
"Bir borçla borçlanan bir kimsenin ödeme niyetinde olduğunu Allah bilince, onun borcunu Allah mutlaka dünyada iken öder." 78
"Kim Allah'ın kendisini kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarmasını isterse darda olana nefes aldırsın veya tamamen bağışlayıversin" 79
"Duâsının kabul olunmasını, kederlerinin açılmasını isteyen, borcunu ödeyemeyen,
72] Tirmizî, Cenâiz 69, hadis no: 1069; Nesâî, Cenâiz 67
73] Buhârî, Ferâiz 4, 15, 25, Kefâlet 5, İstikrâz 11, Tefsir Ahzâb 1, Nafakat 15; Müslim, Ferâiz 14, hadis no: 1619; Tirmizî, Cenâiz 69, hadis no: 1070; Nesâî, Cenâiz 67
74] Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867; Nesâî, Iydeyn 22
75] Buhârî, İstikrâz 4, 6, 7, 13, Vekâlet 5, 6, Hibe 23, 25; Müslim, Musâkat 118-122, hadis no: 1600-1601; Tirmizî, Büyû 73, 75; Nesâî, Büyû 64; İbn Mâce, Ticaret, 62; Ebu Dâvud, Büyû', 110; Dârimî, Buyû', 31; Muvattâ, Buyû', 89; Ahmed bin Hanbel, VI/375, 390
76] Buhârî, İstikrâz 2, Zikât 18; İbn Mâce, Sadakat 11; Ahmed bin Hanbel, II/361
77] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. c. 7, s. 273
78] Nesâî, Büyû 99; İbn Mâce, Sadakat 10, hadis no: 2408
79] Müslim, Kasâme 32, hadis no: 1563
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zorda kalmış kimseyi bu durumdan kurtarsın." 80
"Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi Yüce Allah Cehennem ateşinden korur" 81
Bureyde’den (r.a.) rivâyet edilmiştir. O diyor ki: "Peygamber (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir kimse her gün için onun gibi bir sadaka vermiş gibi olur." Bureyde devamla dedi ki: Sonra da Onun şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir kimseye, mühlet verdiği her gün için iki katı sadaka yazılır." Bunun üzerine ben: "Ey Allah'ın Rasûlü, seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet verene her gün için onun gibi sadaka vardır, derken dinledim; sonra da yine seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren kişiye her gün için iki kat sadaka verilmiş gibi olur buyurduğunu işittim." Hz. Peygamber şu cevabı verdi: "Borcun vâdesi gelmeden önce verdiği her bir mühlet için onun gibi bir sadaka vardır. Borcun vâdesi geldiğinde ona mühlet verecek olursa, iki katı sadaka vermiş gibi olur." 82
"Menfaat sağlayan her türlü borç fâizdir." 83
“Kim fakir, muhtaç birisine borcunu ödemek konusunda mühlet verir veya alacağını indirirse (ya da tümünü silerse) Allah onu kendi gölgesinden başka gölgenin olmadığı o kıyâmet gününde, arşının gölgesi altında gölgelendirir.” 84
"Sizden önce yaşayanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları arasında fakir görürse hizmetçilerine: "Onun borcundan vazgeçiverin, böylece Allah'ın da bizim günahlarımızdan vazgeçeceğini umarız" derdi. Allah da onun günahlarından vazgeçti." 85
Diğer bir rivâyette şöyle gelmiştir: "Bir adam hiç hayır amelde bulunmadı. Ancak halka borç verir ve borcunu toplayan elçisine: ‘Kolay ödeyecekten (zenginden) al, zor ödeyecekten (fakirden) alma, vazgeç. Ola ki Allah da bizim günahlarımızdan vazgeçer’ derdi. Allah Teâlâ bunun üzerine: ‘Haydi senin günahlarından vazgeçtim’ buyurdu." 86
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Benî İsrail'den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Benî İsrail'den borç talep ettiği kimse: "Bana şâhitlerini getir, onların huzurunda vereyim, şâhit olsunlar!" dedi. İsteyen ise: "Şâhit olarak Allah yeter!" dedi. Öbürü: "Öyleyse buna kefil getir" dedi. Diğeri: "Kefil olarak Allah yeter" dedi. Öbürü: "Doğru söyledin!" dedi ve belli bir vâde ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vâdesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitâbeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip: "Ey Allah'ım, biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şâhit istediğinde ben: "Şâhit olarak Allah
80] Ahmed bin Hanbel, II/23
81] Buhârî, Buyû' 17; Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Buyû' 67; İbn Mace, Sadakat 14; Ahmed b. Hanbel, I/327, II/359
82] Ahmed b. Hanbel, IV/442-443, V/300, 308
83] el-Câmiu's-Sağîr, II, 94
84] Tirmizî, Büyû’ 67
85] Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkat 19, hadis no: 1557; Tirmizî, Büyû’ 67; Nesâî, Büyû 104
86] Buhârî, Büyû 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkât 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû 104
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 27 -
yeter!" demiştim. O da şâhit olarak sana râzı oldu. Benden kefil isteyince de: "Kefil olarak Allah yeter!" demiştim. O da kefil olarak sana râzı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!" dedi ve odun parçasını denize attı; odun denize gömüldü. Sonra oradan ayrılıp kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu, ama içinde parası bulunan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Balta ile) Parçalayınca parayı ve mektubu buldu. Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve: "Paranı getirip ödemek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım" dedi. Alacaklı: "Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?" diye sordu. Öbürü: "Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim" dedi. Alacaklı: "Allah Teâlâ, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön" dedi." 87
"Borç, Allah'ın hoşlanmadığı bir şeye ait olmadığı müddetçe, Allah Zülcelâl, borcunu ödeyinceye kadar borçlu ile birliktedir." Râvî der, ki: "Abdullah İbn Cafer, vekil harcına derdi ki: "Git, benim için borç al. Zira ben, Rasûlullah'tan bu hadisi işittikten sonra Allah'ın benimle olmadığı bir gece geçirmekten hoşlanmam." 88
"Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar." 89
"Kim ödememek kastıyla borca girerse Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkar." 90
"Üzerinde bir dinar veya bir dirhemlik borçla ölen kimsenin borcu, onun hayır ve hasenatından ödenir. Orada (mahşer yerinde) ne dinar ne de dirhem vardır." 91
"Kim bir borçluya mühlet verirse, her gün için bir sadaka sevabı kazanır. Kim onun borcunu vâdesi geldikten sonra tehir ederse, tehir ettiği müddetçe, her geçen gün (alacağı mal kadar) sadaka yazılır." 92
Rasûlullah (s.a.s.), bir hak sahibine: "Sen hakkını (borçludan) imkân nispetinde günahlara girmeden al" buyurdular. 93
Ebû Sa'îdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Bir bedevi Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek, Efendimizin uhdesinde bulunan alacağını istedi ve bunu yaparken seri davrandı. Hatta: "Borcunu ödeyinceye kadar seni tâciz edeceğim" dedi. Ashab-ı Kirâm bedeviyi azarlayıp: "Yazık sana! Kiminle konuştuğunu bilmiyorsun galiba!" dediler. Adam: "Ben hakkımı talep ediyorum" dedi. Rasûlullah (s.a.s.), ashâbına: "Sizler niçin hak sahibinden yana değilsiniz?" buyurdu ve Havle Bintu Kays’a (r.anhâ) adam göndererek: "Sende kuru hurma varsa benim borcumu ödeyiver. Hurmamız gelince borcumuzu sana öderiz" dedi. Havle: "Hay hay! Babam sana kurban olsun Ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Kadın, Rasûlullah'a borç verdi, o da bedeviye olan borcunu kapadı ve ayrıca yemek ikram etti. (Bu tavırdan memnun kalan) bedevi: "Borcunu güzelce ödedin. Allah da sana mükâfatını tam versin" diye memnûniyetini
87] Buhârî, Kefâlet 1; Büyû 10, İsti'zân 25
88] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 287
89] Buhârî, İcâre 14, 50
90] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288
91] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288
92] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 289
93] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 289
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ifade etti: Peygamberimiz de: "İşte bunlar (borcunu hakkıyla ödeyenler) insanların hayırlılarıdır. İçindeki zayıfların, incitilmeden haklarını alamadıkları bir cemiyet iflâh olmaz" buyurdular." 94
"Bir müslümana bir şeyi iki kere borç olarak veren hiçbir müslüman yoktur ki, onun bu davranışı, o şeyi bir kere sadaka etmiş gibi sevap olmasın!" 95
Hz. Âişe (r. anhâ): "Rasûlullah’ın (s.a.s.) zırhı, bir yahûdinin yanında otuz ölçek arpaya karşılık rehin edilmiş bulunduğu halde vefat etti." 96
"Miraç gecesinde cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm: ‘Sadaka on misliyle mükâfatlandırılacaktır. Ödünç para on sekiz misliyle mükâfatlandırılacaktır.’ Ben: ‘Ey Cibrîl! Ödünç verilen şey ne sebeple sadakadan daha üstün oluyor?’ diye sordum. ‘Çünkü dedi, dilenci (çoğu kere) yanında para olduğu halde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyacı sebebiyle borç talebinde bulunur." 97
"Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi Yüce Allah Cehennem ateşinden korur." 98
Rasûlullah (s.a.s.) hemen her gün sabah akşam şu duâyı yapardı: “Allah’ım! Günahtan ve borçtan Sana sığınırım.” Bu duâyı devamlı yapınca, merakını yenemeyen bir sahâbi: ‘Yâ Rasûlallah! Borçtan ne kadar da çok Allah’a sığınıyorsun” demişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Kişi borçlandığı zaman (ödeyemediğinde) yalan söyler, söz verir, sözünde durmaz.” 99
“Bir müslümanın dünya sıkıntılarından birisini rahatlatan kimsenin, Allah kıyâmet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını rahatlatır. Zor durumda olan birisine kolaylık sağlayana, Allah dünyada da, âhirette de kolaylık sağlar. Kul kardeşine yardımcı olmaya devam ettiği müddetçe, Allah da o kula yardımcı olur...” 100
“Kim bir mü’minin dünyevî sıkıntılarından birini giderirse Allah da onu kıyâmet günü kederlerinden birini giderir. Kim bir fakire kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve âhirette kolaylık gösterir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhirette (ayıbını) örter. Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da onun yardımındadır.” 101
"Allah için sadaka verdiğiniz mal, sizin kendi malınızdır; geriye bıraktığınız mal ise sizin değil, vârisinizin malıdır." 102
"Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu 'malım, malım!" der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden veya sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi
94] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 290
95] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 292
96] Buhârî, Cihad 89, Meğâzi 86; Tirmizî, Büyû' 7; Nesâî, Büyû' 58, 83; Dârimî, Büyû' 44; Ahmed bin Hanbel, I/236, 300, 301, 361, III/102
97] İbn Mâce, Sadakat 19, hadis no: 2431
98] Buhârî, Büyû' 17; Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû' 67; Ibn Mâce, Sadakat 14; Ahmed bin Hanbel I/327, II/359
99] Buhârî, İstikraz 10
100] Buhârî, Mezâlim 4; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 46
101] Müslim, Zikr 38; Ebû Dâvud, Edeb 68; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19, Kırâat 3
102] Buhârî, Rikak 12; Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsîr Sûre 102; Ahmed bin Hanbel, IV/24, 26
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 29 -
başkasının eline geçer.) 103
“Cebrâil (a.s.) bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya vâris kılacağını zannettim.” 104
"Kulların sabahladığı her bir günde muhakkak iki melek iner. Birisi, 'Allah'ım! Malını infak edene halef ver (yerini doldur)' der. Diğeri de: 'Allah'ım! Malını vermeyene telef ver (malını yok et)' der." 105
“Kim Allah’a ve âhirete iman ediyorsa misâfirine ikrâm etsin. Kim Allah’a ve âhiret iman ediyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah’a ve âhirete iman ediyorsa ya hayır söylesin veya sussun.” 106
“Birbirinize haset etmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın. Kardeş olun, ey Allah’ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu tahkîr etmez. (Üç defa kalbine işaret ederek:) Takvâ buradadır. Kişiye kötülük adına müslüman kardeşini tahkir etmesi kişiye kötülük adına kâfidir. Müslümanın her şeyi; kanı, malı ve ırzı müslümana haramdır.” 107
“... Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona yardımı kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır, onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan gidersin.” 108
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim, kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurlarını) örterse, Allah da onu kıyâmet günü örter.” 109
“Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 110
"Şüphesiz, borç sahibi (ödemeden) ölünce, borcu Kıyâmet günü ondan (sevaplarından) alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:
1) Adamın gücü Allah yolunda (savaşta) zayıflar, o da Allah düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır.
2) Bir adamın yanında bir müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır.
3) Bir adam, bekârlık sebebiyle nefsinden Allah'a karşı korku hisseder. Dinine zarar gelir endişesiyle (borçlanarak) evlenir. Allah Teâlâ, Kıyâmet günü, bunların borçlarını kendisi öder." 111
"Borcun sebep olduğu keder kadar ciddi bir keder, göz ağrısı kadar dayanılmaz bir ağrı yoktur." 112
103] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, IV/24, 26
104] Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140; Ebû Dâvud, Edeb 132; Tirmizî, Birr 28
105] Müslim, Zekât 57
106] Buhârî, Edeb 31, 85, Nikâh 80, Rikak 23; Müslim, İman 74; Ebû Dâvud, Edeb 132
107] Müslim, Birr 32
108] Tirmizî, Birr 17, 18; Müslim, İman 95
109] Ebû Dâvud, Edeb 4; Tirmizî, Hudûd 3; Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58
110] Tirmizî, Birr 15; Ebû Dâvud, Edeb 58; Ahmed bin Hanbel, I/257
111] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 294
112] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Borç Allah'ın yeryüzündeki zillet boyunduruğudur, Allah bir kulu zelîl etmek dilerse onu boynuna geçirir." 113
"Kişi borçlanınca konuşur, yalan söyler, vaad eder, sözünü tutmaz." 114
"Borçtan kaçının; zîra o, gece keder, gündüz de zillet vesilesidir." 115
Rasûlullah (s.a.s.) zamanında fiyatlar yükselince, insanlar: 'Yâ Rasûlallah! Eşyaların fiyatları yükseldi, bizim için fiyatları belirle (narh koy)' dediler. Rasûlullah (s.a.s.) de: "(Eşyanın) Fiyatı(nı) tâyin ve tesbit eden (piyasada) darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah'tır ve gerçekten ben, sizden hiçbir inizin mal ve can husûsunda bir zulüm sebebiyle benden dâvâcı olmadığınız halde Allah Teâlâ'ya kavuşmak isterim." 116
"Nefsimi elinde tutan Zât'a kasem olsun, bir adam Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilse, tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerindeki borcu ödenmedikçe cennete giremez." 117
"Borçlu ölen kimse kabirde bağlıdır, onu kurtaracak tek şey borcunun ödenmesidir." 118
"Kim borçluya mühlet tanır veya bağışlayıverirse, Allah, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde (kıyâmet gününde) onu arşının gölgesinde gölgelendirir." 119
"Borçlu ölen kimse, kendi adına borcu ödeninceye kadar kabrinde rehinlenmiş gibidir." 120
"Borcunu ödeme niyetinde olan hiçbir kul yoktur ki Allah'tan yardım görmesin." 121
"Allah, borcunu ödeyinceye kadar (iyi niyet sâhibi) borçlu ile berâberdir" 122
"Biriniz bir mal (veya para) ödünç verip sonra malı alan şahıs, borç verene bir hediye verdiği veya onu bineğe bindirmek istediği zaman, sakın o bineğe binmesin ve o hediyeyi kabul etmesin. Meğerki, borç işinden önce, bu kişiler arasında bu çeşit iş cereyan etmiş olursa, o başka (o takdirde hediye alınabilir)." 123
İbn Abbas radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Bir adam, kendisine on dinar borcu olan kimsenin peşini bırakmadı. Ve hatta dedi ki: "Sen bunu bana ödeyinceye veya bir kefil gösterinceye kadar peşini bırakmayacağım." Resûlullah (s.a.s.) o borcu üzerine aldı (borca kefil oldu). Bunun üzerine adam, münasip olmayan bir tarzda Resûlullah (s.a.s.)'a parayı getirdi. Rasûlullah, borcu adam adına ödeyiverdi ve şunu söyledi: "Kefil, borçludur." 124
113] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
114] Buhârî, İstikraz 10
115] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
116] Ebû Dâvud, Büyû' 51; Tirmizî, Büyû' 73; İbn Mâce, İmâret 27; Dârimî, Büyû' 13; Ahmed bin Hanbel, II/327, III/85, 106, 286
117] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
118] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
119] Tirmizî, Büyû’ 67
120] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 180
121] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 287
122] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 287
123] İbn Mâce, Sadaka 19, hadis no: 2432
124] Ebû Dâvud, Büyü' 2, hadis no: 3328; İbn Mâce, Sadakat 9, hadis no: 2406
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 31 -
"Âriyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir." 125
İmam Mâlik'e ulaştığına göre, bir adam İbn Ömer (r.a.)'e gelerek: "Ben birisine bir borç verdim. Bana, bunu daha üstün bir şekilde iâdesini şart koştum" dedi ve hükmünü sordu. İbn Ömer (r.a.): "Bu ribâdır/fâizdir" diye cevap verdi ve şu açıklamada bulundu: "Borç verme işi üç şekilde cereyan eder.
1- Borç vardır, bunu vermekle sâdece Allah'ın rızâsını düşünürsün. Karşılığında sana rızâ-yı İlâhî vardır.
2- Borç vardır, bununla arkadaşını memnun etmek istersin.
3- Borç vardır, temiz bir malla pis bir şey almak için bu borcu verirsin. İşte bu ribâdır/fâizdir."
Adam: Öyleyse bana ne emredersiniz, ey Ebû Abdirrahman? diye sordu. İbn Ömer şu açıklamada bulundu: "Akdi/anlaşmayı yırtmanı tavsiye ederim. Borçlu, verdiğin miktarı aynen iâde ederse alırsın. Verdiğinden daha az iâde eder, sen de kabullenip alırsan sevap kazanırsın. Eğer sana, daha iyi bir şeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır." 126
Mücâhid'in anlattığına göre, "İbn Ömer (r.a.) bir miktar borç para aldı. Bunu sahibine daha iyi bir şekilde ödedi. Borç veren adam: "Bu verdiğimden fazladır" diyerek almak istemedi. İbn Ömer adama: "Biliyorum, ancak, gönlüm bu şekilde rahat edecek" dedi. 127
"Cimri kişi, Allah'a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır." 128
"Malda zekâttan başka da hak vardır." 129
Borç ve Borç Vermeyle İlgili Hükümler
Borç: Geri verilmek üzere alınan para veya eşya; bir veya birkaç kişiye yahut bir kuruma karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülük, ödünç demektir. Borç yahut fıkhî terim olarak "deyn" genellikle borçlunun ödemeyi taahhüt ettiği nakit veya borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşya; yani ölçü, tartı vb. yollarla benzeri ile ödenebilen eşya karşılığında kullanılan bir terimdir. Borcun zimmetinden maksat da şahsın borcu yüklenme kabiliyetidir.
İnsanların birbirleriyle yardımlaşma yollarından biri de borç alıp vermedir. Borç alıp verme işlemi İslâm'da nakit para gibi sayılabilen; buğday, arpa, pirinç gibi ölçülebilen yahut altın, gümüş ve et gibi tartılabilen; ya da yumurta ve ceviz gibi büyüklükleri birbirlerine yakın olan mallarda geçerlidir. Fakat hayvan vs. gibi herbirinin kendine göre ayrı ayrı değer ve özelliği bulunan mallarda borçlanmanın olup olmayacağı hususu ise İslâm hukukçuları arasında ihtilaflı bir konudur. Böyle bir borçlanmanın câiz olmadığı kanaatinde olan Hanefî hukukçuları; "alınan borç harcanır, sonra benzeri ödenir. Canlı bir koyun borç
125] Tirmizi, Büyû' 39, hadis no: 2121, Vesâyâ 5, hadis no: 1265; Ebû Dâvud, Büyü' 90, hadis no: 3569
126] Muvattâ, Büyû 92; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/120
127] Muvattâ, Büyû: 90; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/120
128] Tirmizî, Birr 40
129] Tirmizî
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alındığında tamamen aynı özelliklere sahip bir koyun bulunmayabilir. Onun için bu gibi borçlanmalarda taraflardan biri mağdur olabilir" demektedirler. Borç alınan para, para ile; buğday, buğday ile ödenir. Fazla bir şey verilmez, istenirse fâiz olur.
Borç verme İslâm'da sevaptır. Dinimiz bunu teşvik etmiştir. Hatta bazı durumlarda sadaka vermekten de sevaptır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Eğer Allah'a içten gelen istekle ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar."130 Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye ise on sekiz misli sevap verileceğini bildirmiştir. 131
Bir kimse borç verdiği para vs.'nin bir kısmını veya tamamını bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta mümkün ise alacağını bağışlamasını teşvik etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır"132 buyrulur. Yani şâyet borçlulardan herhangi bir kimse zor durumda kalmış ise "darda ise, eli genişleyinceye kadar mühlet veriniz." Böyle bir durumda verilecek olan hüküm, onun borcunu rahatlıkla ödeyebileceği zamana kadar imkân tanımaktır.
"Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır." Borçlunuz olan kimse borcunu ödeyemeyecek kadar zor durumda olursa ona mallarınızı veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız kıyâmet gününde sizin için daha hayırlıdır. Burada "eğer bilirseniz" şartının getirilmesi teorik olarak bilmeden kasıt, beraberinde amelin de sözkonusu olduğu bir bilgidir. Buna göre takdirî mânâ şöyle olur: "Şâyet sizler bunun Allah katında olduğunu bilerek gereğince amel edecek olursanız, ona sadaka olarak bağışlamanız için daha hayırlıdır."
Taberâni İbn Abbas'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine kolaylıkla ödeyeceği zamana kadar mühlet veren bir kimseye, Allah da günahı sebebiyle tevbe edinceye kadar mühlet verir."
Borçlunun alacaklıdan biraz indirim yapmasını istemesi câizdir. Mâlikîlerden bazıları bunu mekruh görmüşlerdir; zira bunda bir minnete katlanma vardır. Kurtubî: "İhtimal kerâheti mutlak söyleyenlerin maksatları bunun hilâf-ı evlâ olduğunu anlatmaktır" demiştir. Aynî, İmam A'zam'ın görüşünün de böyle olması gerektiğini söylemiştir. Nevevî indirim istemekte beis olmadığını söyledikten sonra: "Lâkin zarûret yokken ısrar derecesine, nefsi tahkîre veya ezâya vardırmamak şarttır" diyor.
Rasûlullah (s.a.s.) bir kafileden, yanında parası olmadığı halde borç para alarak bir dana satın aldı. Danaya kâr verildi. Rasûlullah da sattı. Kârı, Abdülmuttaliboğullarının muhtaç kadınlarına dağıttı ve: "Bundan sonra yanımda para olmadan hiçbir şey satın almayacağım" buyurdu. 133
Diğer bir husus da borcun gereksiz ve mâzeretsiz olarak geciktirilmesidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: “Zenginin borcunu geciktirmesi
130] 64/Teğâbun, 17
131] et-Terğîb ve't-Terhîb, II, 40
132] 2/Bakara, 280
133] Ahmed b. Hanbel, I/235, 323
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 33 -
zulümdür. Biriniz (alacağı) bir zengine havale edilirse kabul etsin.” 134 Burada, hadis metninde geçen "matl" (geciktirme): bir kimsenin borcunu vermeyi geciktirmesi, alacaklıyı oyalaması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır. Kurtûbi bu kelimenin, "ödemesi gereken borcu, imkânı varken ödememek" mânâsına olduğunu söyler. Hadis-i şerif'te, borcunu ödeme imkânına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir. Bazı âlimler ise bu cümlenin "zengine olan borcu geciktirmek zulümdür" mânâsına geldiğini söylerler. Bu durumda hadisi "Zengine olan borcu ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek öncelikle zulümdür" şeklinde anlamak gerekir. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, âlimlerin büyük çoğunluğu önceki mânâyı benimsemiş ve hadisi "Zenginin, borcunu geciktirmesi zulümdür" şeklinde anlamışlardır.
Rasûlullah (s.a.s.) genç bir deve borç almıştı. Kendisine, sadaka develeri geldi. (Alacaklı) Adama genç devesinin ödenmesini emretti. "Develer arasında altı yaşını doldurmuş güzel bir deveden başkasının bulunmadığını söylediler. Bu deve, borç alınan deveden çok kıymetli idi. Bu zekât devesini satın alıp borcuna karşılık bunun verilmesini isteyerek şöyle buyurdu: "Adama bunu ver, şüphesiz insanların en hayırlısı borcunu en iyi ödeyendir." 135 Hadîs'in zâhiri, hayvanı borç alıp vermenin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Evzai, Leys, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedirler. Hanefîlere göre, yukarıda ifade edildiği gibi sadece para ve mislî olan mallar borç verilebilir.
Mislî mal; piyasada benzeri bulunan, telef edildiğinde değeri değil, misli ile tazmin olunan mallardır. Bunlar, mekîl (ölçekle alınıp satılan mallar) mevzûn (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi büyüklükleri birbirlerine çok yakın olan aded-i mütekarib mallardır. Hanefîler bu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi kabul etmezler. Çünkü bu adâletli bir ödemeye imkân vermez. Hayvan da, borç olarak verilmesi câiz olmayan mallardandır. Nevevî bu hadislerin Hanefîler aleyhine delil olduğunu söylerse de; Tahavî, Meâni'l-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin câiz olmadığına işaret eden bazı hadisler rivâyet eder. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: "Hz. Peygamber (s.a.s.) veresiye olarak hayvan mukabilinde satmayı nehyetti."136 Câbir (r.a.) şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) peşin olarak iki hayvanı bir hayvan karşılığında satmakta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışını kerih görürdü. 137
Tahavî; bu hadislerin hayvanı hayvan mukabilinde veresiye olarak satmayı câiz gören hadisleri neshettiğini, hayvanı ödünç almanın da aynı hükümde olduğunu söyler. Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek, bunları cevaplandırır. Hadis-i Şerif'in delâlet ettiği diğer bir anlam da şudur: Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde ödeyebilir. Çünkü Hz. Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir.
134] Buhârî, Havâle 1-2; İstikraz, 12; Müslim, Müsâkat, 33; Ebû Davûd, Buyû’, 10; Nesâi, Buyû’, 100, 101; Tirmizî, Buyû’, 68; İbn Mâce, Sadaka, 8; Muvattâ, Buyû’, 84; Dârimî, Buyû’, 48; Ahmed bin Hanbel II/71, 245, 254, 260
135] Müslim, Musâkât, 118, 128; Tirmizî, Buyû', 73; Nesâi, Buyû', 64; İbn Mâce, Ticaret, 62; Dârimî, Buyû', 31; Mâlik, Buyû', 89; Ahmed b. Hanbel, VI, 375, 390
136] Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60
137] Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Bekr" denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye nisbetle daha az değerlidir. Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır. Üstünlük borcun miktarı yönünden olabileceği gibi; kalitesi yönünden de olabilir. Meselâ bir milyar TL. borç alan bir kimse, borcunu bir milyar yüz milyon TL. olarak verebilir. Yine ikinci kalite buğday borç alan, borcunu öderken birinci kaliteden ödeyebilir. Ancak bunun borç verme esnâsında şart koşulmamış olması gerekir. Ama borç alınırken borcu daha fazlasıyla veya daha iyisiyle ödeme ya da borçlunun alacaklıya fayda temin edecek başka bir şeyi yapması şart koşulursa bu câiz değildir; fâizdir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde "Menfaat sağlayan her türlü borç fâizdir" buyurmuştur.138 İmam Mâlik'e göre şart koşulmamış bile olsa, borcu miktar olarak fazlasıyla ödemek câiz değildir. Hadisteki "insanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde ödeyendir" cümlesi İmam Mâlik'e karşı delil olarak ileri sürmüştür.
Borcun Yazılması
Kur'an'daki her hüküm âyetindeki açıklık gibi borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, bu hükme uyanlar hiçbir zaman öteki hükümleri kabul edenler gibi perişan olmazlar. Çünkü Kur'an, müminler için rahmet ve şifâdır. Onun şifâ oluşu ona teslim olanlar tarafından görülmüş ve yaşanmaktadır. Hakikatte onu kabul eden ve fakat hükmüne teslim olmayan için Kur'an, ne rahmet, ne de şifâdır. Bugün alışverişlerini Kur'an'a göre yapmayanlar, ekonomik birtakım prensiplerden medet ummaktadırlar. Oysa Allah Teâlâ'nın emri dikkate alınmış olsa ve bu emirle yaşanmış olunsa bütün iç ve dış borçlanmalar kendiliğinden ve Allah'ın yardımıyla bir rahmet olarak karşımıza çıkar.
Kur'an'da toplum içinde yerleştirilmek istenen prensip, malın yok olmaması ve muayyen bir zaman için alınan borçlar hususunda borcun miktarının yazılmasıdır. Bunu yazmak, isteğe bağlı olarak değil; âyet-i kerîme ile farz kılınmış bir husustur. Âyet de hiçbir yoruma tâbi tutulmayacak kadar açıktır: "Ey iman edenler, muayyen bir zaman vaadiyle borçlandığınızda onu yazın. Aranızda bir kâtip de doğrulukla yazsın. Yazan Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin; yazsın. Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın. Şâyet, borçlu, sefih, küçük ve kendisi yazdıramayacak durumda ise, velîsi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerden iki de şâhit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa şâhitlerden râzı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir. Şâhitler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç, küçük veya büyük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmeyin. Bu Allah yanında adâlete daha uygun, şâhitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de daha yakındır... " 139
Süfyan es-Sevrî, "Ey iman edenler, muayyen bir vâde ile borçlandığınız zaman onu yazın" âyet-i kerîmesi hakkında İbn Abbâs'tan şu sözü nakleder: "Bu âyet-i kerîme belli bir vâde ile yapılan selef (vâdeli satış) hakkında nâzil olmuştur." Katâde İbn Abbâs'tan rivâyet ediyor ki, O: "Ben şehâdet ederim ki belli bir vâde taşıyan selefi (vâdeli satışı) Allah Teâlâ helâl kılmış ve buna izin vermiştir" deyip, sonra da: "Ey iman edenler, muayyen bir vâde ile borçlandığınız zaman, onu yazın" âyet-i kerîmesini okumuştur.
Süfyan İbn Uyeyne tarikıyla İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre o şöyle
138] Suyutî, el-Camiu's-Sağir, II, 94
139] 2/Bakara, 282
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 35 -
demiştir: Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye geldiğinde Medineliler bir, iki ve üç senenin meyvesinden selef (vâdeli satış) yapıyorlardı (Parayı peşin alarak bir, iki ve üç senenin mahsulünü satıyorlardı). Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular: "Kim selef yaparsa belli bir ölçü, belli bir ağırlık ve belli bir vâde ile selef yapsın." 140
İbn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş yaparsa şâhit tutsun. Katâde der ki: "Bize anlatıldığına göre, Ebû Süleyman el-Mar'aşî Kâ'b'ın arkadaşlarından birisiydi. Bir gün arkadaşlarına şöyle sordu: "Rabbına duâ ettiğinde duâsına icâbet edilmeyen mazlûmu biliyor musunuz?" ona "Bu nasıl olur?" diye sorduklarında: "Bir adam belli bir vâde ile satış yapar, şâhit tutmaz ve yazmaz, malının zamanı gelince sahibi bunu inkâr eder, o da Rabbına duâ eder, ama duâsına icâbet edilmez. Çünkü o, Rabbına isyan etmiştir" dedi.
"Aranızda bir kâtip de doğrulukla (hak üzere) yazsın. Yazarken kimseye ihânet etmesin. Ne eksik, ne fazla; tarafların ittifak ettiği şeyi yazsın. Yazan Allah'ın kendisine (bilmediği şeyleri) öğrettiği gibi (herhangi bir zarûret olmasa da insanlar kendisinden bir şey yazmasını istedikleri vakit) yazmaktan çekinmesin ve yazsın." İlâhî hükmü ile bu hususta görev yapacakların tavır ve görevleri de belirleniyor: Allah Teâlâ buyuruyor: "Hak kendi üzerinde olan (borçlu da zimmetinde olan borcu yazdırsın. Rabbi olan Allah'tan korksun da ondan bir şey (gizleyip) eksiltmesin. Şâyet borçlu beyinsiz/sefih, küçük (ya da deli) veya (konuşamama ya da yanlıştan doğruyu ayıramayacak derecede câhil olması sebebiyle) kendisi söyleyip yazdıramayacak durumdaysa, velîsi dosdoğru yazdırsın."
Allah Teâlâ'nın: "Erkeklerinizden iki de şâhit tutun" buyruğu, yazıyla birlikte daha sağlam olması için şâhit tutmayı emretmektedir. "Eğer iki erkek bulunmazsa; bir erkek ve iki kadın olabilir." Bu durum, ancak mallarda ve kendisiyle malın kastolunduğu şeylerde (akidlerde) olabilir.
İslâm'ın insanlığa getirdiği güzel mesajlardan biri müsâmaha ve sevimliliktir. İslâm, tamahkârlık, bencillik, egoistlik ve cimrilik çölünde, insanoğlunun sığınabileceği yegâne gölgeliktir. Bu din hem borçlanan, hem de borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve şefkat kucağıdır. Çağdaş câhiliyyenin bencil duygularıyla yetişmiş olan kimselere bu kelimeler bir mânâ ifade etmeyebilir. Özellikle fâizle beslenmiş kapitalistlerin dünyasında bu güzel duyguların hiç yeri yoktur. 141
Borç Senedi
Borç senedi; Belli bir vâde sonunda ödenecek borçlar için düzenlenen belgeye denir. Kur’an’da; "Ey iman edenler, belli bir vâdeye kadar borçlandığınız zaman bunu yazın." 142 buyrularak, vâdeli borçlanmaların yazıyla tespit edilmesinin gerekli oluşu; hatta (aynı âyetin devamında), daha önemli borçlanma ve akitlerde iki erkek şâhidin temini; bu bulunmazsa bir erkekle iki kadın şâhit bulundurulması veya borca karşılık rehin (ipotekli mal) istenebileceği belirtilmiştir. Buna, kefil talebi hakkı da eklenebilir. İşte bütün bu teminatlar, unutmaya karşı bir tedbir veya borcun tamamen veya kısmen inkârı hâlinde ispat kolaylığı sağlamak içindir. Düzenlenecek senetler ihtilâf hâlinde mahkemede bir ispat aracı olarak kullanılacak ve gerektiğinde borcun zor kullanılarak ödenmesi sağlanacaktır.
140] Buhârî, Selem, 7
141] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c.1, s. 245-248
142] 2/Bakara, 282
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günümüzde bono, çek, poliçe, el senedi, makbuz, alındı belgesi, borçlunun imzasını taşıyan defter kayıtları "borç senedi" niteliğindeki yazılı belgelerdir. Bunlar usûlüne göre düzenlenince doğrudan veya mahkeme aracılığı ile tahsil edilebilmektedir.
Borç senedi, alacaklıya senette yazılı miktar kadar alacak hakkı doğurur. Ancak borcun ödenmesiyle ilgili çıkabilecek masraflar da borçluya aittir. Pul parası, protesto ve icra masrafları gibi. İslâm hukukunda alım satımlarda prensip olarak satılan malın teslimi ile ilgili masraflar satıcıya; satış bedelinin peşin veya vâdeli ödenmesiyle ilgili masraflar da alıcıya, yani borçluya aittir. Çünkü borcun tam olarak îfâsı ancak bu şekilde mümkündür 143.
İslâm hukukunda, bir satım akdinde, satılan malın teslimi ile satış bedelinin ödenmesi, peşin veya veresiye durumuna göre dört şekilde düşünülebilir:
1) Satılan mal da satış bedeli de peşin. Bunun câiz olduğunda görüş birliği vardır.
2) Satılan mal veresiye; satış bedeli peşin. Buna İslâm hukukunda "selem" veya "selef" akdi adı verilir. İhtiyaç duyulduğu ve eski bir örf olduğu ve naslarla çatışmadığı için Rasûlullah (s.a.s.) tarafından selem akdine izin verilmiştir 144. Mislî mal adı verilen, ölçü tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan mallar üzerinde, para peşin, mal veresiye selem akdi yapılabilir. Bu takdirde borç senedi veya sözleşmede borçlanılan mal ve teslim tarihi belirlenir. Satış bedelinin tamamı daha önce ödendiği için, artık borçlanılan malın fiyatı yükselse de satış bedeline bir ilâve yapılmaz. Bunun aksine fiyatlarda düşme olursa, bedelde bir indirim yoluna da gidilmez. 145
3) Mal da satış bedeli de veresiye. Bu, hadîs-i şerifle yasaklanmıştır. 146
4) Satılan mal peşin; satış bedeli veresiye. İşte günümüzde borç senetleri, özellikle veresiye satışlardan doğan borçlar için düzenlenmektedir. Satım akdi ikâle (akdi feshedip parayı geri verme ve malı alma) yoluyla veya malın ayıplı çıkması gibi bir sebeple bozulmadıkça, satış bedelinin ödenmesi gereklidir. Senette borcun vâdesi yazılmamışsa bu satış akdi fâsit olur ve anlaşmazlık hâlinde iki tarafın veya taraflardan birisinin isteği üzerine akit/anlaşma bozulabilir. Bu takdirde satılan mal geri iâde edileceği için borcun ödenmesi gerekmez.
Borç bazen karzdan, yani ödünç para vermekten doğmuş olabilir. Burada da borçludan borç senedi ve diğer teminatlar istenebilir. Diğer vâdeli borçlarla, karz-ı hasenden doğan borç arasında şu fark vardır. Diğer borçlarda muhayyerlik ve vâde şart koşulunca bağlayıcı olur. Karz akdinde ise, muhayyerlik şart koşulsa bile geçerli olmaz. Çünkü muhayyerlik, taraflara akdi feshetme imkânı vermektedir. Karz akdinde zâten tarafların dilediği zaman akdi feshetme yetkileri
143] el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 27, 28; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 220; Ali Haydar, Düreru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, 455, 456, 457; Mecelle, madde, 36, 287 291, 288; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 114, 115
144] Buhârî, Selem 1, 2, 7; Müslim, Müsâkat 128
145] İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kâdir, V, 323 vd.; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 34, 35
146] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 176
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 37 -
vardır.147 İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, karz akdinde vâde şartı da geçerli değildir. Aksi halde nesîe (mislî malı vâdeli mübâdele) ribâsı sözkonusu olur. Karz, başlangıçta teberrû niteliğindedir. Ödünç veren için bedelini derhal isteme hakkı doğar. Ancak süre belirlenmiş olur ve ödünç veren buna riâyet etmiş bulunursa, ödünç alana kolaylık göstermiş ve iyi bir iş yapmış olur. Satım ve kira akdi gibi akitlerde ise tarafların tesbit edecekleri vâdeler bağlayıcı olur. İmam Mâlik'e göre, karz akdi vâde belirlenmekle vâdeli olur. Dayandığı delil şu hadistir: "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar." 148
İşte ödünç para için düzenlenen bir borç senedinde vâde bulunursa, ödünç veren, bu vâdeyi beklemeden ödeme talebinde bulunabilir. Ancak alacağını vâdeye kadar geciktirirse ahlâk bakımından güzel bir iş yapmış olur.
Borçlu sıkıntıda olur ve borcunu vâdesinde ödeyemeyecek ekonomik bir krize girmiş bulunursa, alacaklının ona ödeme gücüne kavuşacağı bir zamana kadar süre tanıması, hatta ödeme gücünü tamamen kaybetmişse alacağından vazgeçmesi İslâm ahlâkının gereğidir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Eğer borçlu darlık içinde ise, ona bolluk zamanına kadar süre tanımak vardır. Alacağınızdan vazgeçip borçluya tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır."149 Günümüzde protesto olan senet veya çek yerine kısa süreli yeni ödeme vâdeleri tanınması, genel bir ödeme güçlüğüne giren iş adamının konkordato yoluyla borçlarını yeni bir "ödeme plânına" bağlatması, yukarıda belirtilen kolaylıkların benzeridir. Ancak borçlu bu gibi kolaylıkları kötüye kullanırsa, onun uhrevî sorumluluğu büyüktür.
Alacaklı, alacağını borçlu olduğu kimseye havâle (ciro) edebilir. Karşılıklı rızâ olduğu için böyle bir muâmele geçerli olur. Günümüzde bu, senet veya çeklerin arkasını imzalamak sûretiyle yapılmaktadır. Ciro edilen borç senetlerinin arkasındaki imza sahipleri, senette yazılı olan meblağı ödemeyi kabul etmiş sayılırlar. Alacakların bu şekilde, borç senetleri üzerinde devri, İslâm hukukundaki "havâle" niteliğindedir. 150
Borç senedini vâdesinden önce, üzerinde yazılı olan meblağdan daha az peşin para karşılığında ciro etmek, başka bir deyimle senet kırdırmak, aynı cins peşin bir parayı vâde sonunda daha fazlası ile mübâdele etmek niteliğindedir. Bu fazlalık ribâ/fâiz sayılır. Çünkü burada borç senedi, ispat aracı olan bir belgeden ibârettir. Gerçekte mübâdele edilen, aynı cins paradır. Borç senetleri alacak hükmünde oldukları için mal varlığına dâhildirler. Dolayısıyla zekât kapsamında olduklarından zekâtlarının ödenmesi gerekir. 151
Borçlarda Enflasyon
"Verilen borcun üzerinden bir yıl gibi bir zaman geçmekle enflasyonun sebep olduğu değer farkını almak câiz midir?" İmam Ebû Yusuf'a göre, câizdir, diğerlerine göre câiz değildir. Günümüzde olduğu gibi enflasyonun her yıl, hattâ her gün paranın reel değerini büyük ölçüde aşındırdığını hesaba katarsak, selim
147] eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 303; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 315
148] Buhârî, İcâre 14, 50
149] 2/Bakara, 280
150] Vehbe ez-Zühaylî,el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, IV, 39, 165, 304, 307; V, 169, 171 vd., 173-178, 330, 340
151] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 248-249
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vicdanlar, bu konuda Ebû Yusuf'un görüşüne katılır. Bazı âlimler de Hanefî mezhebine göre fetvânın bununla verileceğini söylerler. 152 Bunu belirlemede en sıhhatli ölçü ise altındır. Ancak en iyisi, meselenin çözümünü sona bırakmadan, borç verirken altın olarak verip yine altın olarak alacağını söylemektir. Bu, herkese göre câizdir. Ancak son zamanlarda altın dahi enflasyona yenilir olmuştur. Buna göre değeri başka yollarla hesaplanabilir.
Vâde Farkı
Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vadeli satılması halindeki fiyatı arasındaki farka vâde farkı denir. Meselâ, peşin fiyatı üç milyar lira olan bir mal, altı ay vâde ile beş milyara satılırsa, aradaki iki milyar lirası vâde farkıdır.
Vâde farkı ile yapılan bir satışın caiz olup olmayışı mütedeyyin esnafı hayli tedirgin etmektedir. Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı endişesi ile ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok eskiden ele alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefî fakîhi Serahsî'nin mütâlaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah (c.c.) faizi haram, alış verişi helâl kılmıştır.153 Alış veriş, kâr gayesi güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı, aldığından daha pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda görünür rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur. Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vadeli satıştan vazgeçmesi gerekir. Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şâyet vade farkı alarak mal satmak caizse müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur. Vade satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: "Bu malın peşin fiyatı şu, vadeli fiyatı şudur" der, alıcı da bunlardan birisini tayin etmeden "tamam aldım" der. Bu tür yapılan bir satış fasittir. Çünkü fiyat belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızâya götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz bir satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur. Bu muameleyi faiz olarak değerlendirmek mümkün değildir.154 Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10, yarın % 25 kârla satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vadeli satılması halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vade farkı tesbit edilirken banka faiz oranlarının veya aylık enflasyon miktarının gözönünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü itibar lafızlara
152] Bk. Nezih Kemal, "Teğayyuru'n-Nukûd" (mk.) 69
153] Bk. 2/Bakara, 175
154] Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 39 -
değil, manalaradır.155 Vade farkı belirlerken bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, faiz almak değil, parasını enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir. Vadeli satışın cevazı konusundaki tereddüt, faiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit esnasındaki çift şarttan kaynaklanır. Çünkü faiz, aynı cinsten olan veya aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile alınıp satılmaları halinde sözkonusudur.156 Oysa vadeli satışta bu durum sözkonusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası sözkonusu olsa ve vadeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu faizdir, caiz olmaz. 157
Taksitli Satışlar: "Taksitle eşya alımın faiz olduğunu, bu yüzden de câiz olmadığını söylüyorlar, doğru mudur?" Taksitle eşya almanın fâiz olduğunu söyleyen yoktur. Fâiz; taksitli satışlardaki vâde farkında sözkonusu olabilir. Yalnız her vâde farkının fâiz olmadığı da bilinmelidir. Buna göre vâdeli satışlardaki muhtemel durumları şöylece maddeleyebiliriz:
1- Fiyat farkı olmadan, ödeme süresi belli taksitle satış: Âlimlerin tümüne göre câizdir.
2- Peşin, meselâ bir milyar liraya satılırken, müşteriye; “peşin mi, vâdeli mi istiyorsun?” diye sorduktan sonra, vâdeli istediğini öğrenince, (vâdeli olarak tek pazarlık üzerinden) “bir milyar iki yüz milyon lira” diyerek yapılan ve ödeme süresi bilinen vâdeli satış: Herkese göre câizdir.
3- Peşin, meselâ bir milyar lira, altı ay vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira deyip, sözleşme sırasında birinde karara varılan vâdeli satış: Âlimlerin çoğunluğuna göre câizdir.
4- “Peşin bir milyar lira, vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira” deyip, hangisine karar verildiği belirtilmeden kabul edilen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
5- Geciktiğin her ay için, “yüzde, -meselâ- beş ödersin” şeklinde, süresi ve dolayısıyla fiyatın tamamı bilinmeyen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
Borcu Dövize Çevirme
“Altı ay sonra alacağım bir milyar TL. yi şu anda dövize, meselâ dolara çevirebilir miyiz?” Bu sorunun cevabını anlayabilmemiz için şu bilgileri tazelememiz gerekir:
1. Paranın para ile veresiye satışı câiz değildir.
2. Sırf Allah için bir yardım olsun, bir iş görülsün diye başkasına verilen para (ve misli olan diğer eşya) karzdır ve karzda, Hanefîlere göre, bağlayıcı bir zaman tâyini câiz değildir. Zaten karzı faizden ayıran özellik de budur. Yoksa bir milyar lira borç versek ve buna, altı ay sonra diye bir ödeme süresi belirlesek bu,
155] Mecelle, madde: 3
156] Merğınanî, el-Hidaye, III, 61 vd.
157] Hüseyin Kayapınar, a.g.e. c. 6, s. 284
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiğimiz para ile alacağımız paranın veresiye satışı olmuş olur ki, bu fâizdir. Ancak bağlayıcı olmamak üzere bir süre belirlemede de mahzur yoktur.
3. Veresiye satışlarda zimmete geçen borca ise deyn denir ve bundaki süre bağlayıcıdır. Türkçe'de karz'a da, deyn'e de borç tabir edilir. Oysa aralarında zikrettiğimiz gibi bir fark vardır.
4. Bir borcun, verecekliden başkasına satılması, ya da bu borç karşılığında verecekliden başkasından bir mal (ya da hizmet) satın alınması caiz değildir. 158
5. Alacaklının, bir kısım alacağını, bağışlamayı kabul etmesi farklı meblağların satışı değil, hakkının bir kısmından vazgeçmesi demek olduğundan bu caizdir, faiz değildir. Buna göre meselâ, bin lira (karz) alacağı olan, su anda altı yüz lira ver kalanını istemiyorum diyebilir. Günü gelmiş bin lira (deyn) alacağı olan da aynı şeyi yapabilir, ayrıca misli ile ileri ve belli bir tarihe erteleyebilir. Çünkü bu satış değil, hakkından vazgeçmelidir.
6. Günü gelmiş bir milyar lira (deyn) alacağını daha sonra ödemek üzere, meselâ marka çeviremez. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışıdır ve faiz olur. (Buna göre, Allahu a'lem, bin liralık karz alacağını, hemen kabzetmese bile başka bir paraya çevirebilmelidir. Çünkü karzda süre olmadığından bu, farklı paraların veresiye satışı olmuş olmaz.) İleri bir zamandaki bin lira (deyn) alacağını, şu anda meselâ altı yüz liraya ya da o miktar mark'a değiştiremez. Çünkü bu paranın para ile mübadelesindeki zaman farkı, ya da farklı paraların veresiye satışı olur ki, ikisi de faizdir. Beşinci madde ile bunu birbirine karıştırmamak gerekir. Orada sözkonusu olan alacak karz'dır. Burada ise deyn'den söz edilmektedir.
Bütün bunlara göre altı ay sonra alacağınız bir milyar TL. karzın dışındaki bir borç ise onu şu anda dövize çevirip, borcu döviz olarak sürdüremezsiniz. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışı demektir ki, bu faizdir. Ancak günü geldiğinde onu, üzerinde anlaşacağınız herhangi bir dövizle tahsil edebilirsiniz. Ama işin başında, alırken meselâ mark olarak alırım diyemezsiniz. Yok, eğer bu alacağınız deyn değil de karz ise ve bağlayıcı olmasa dahi, bir süre söylenmemişse, onu (Allahu a'lem) şu anda herhangi bir dövize çevirmeniz ve vereceklinin artık o döviz üzerinden borçlu olması, caiz olmalıdır (Konu için zikredilen kaynaktan başka ayrıca. 159
İslâm Dışı Ekonomik Hayat ve Karz-ı Hasen
İslâm’ın hâkim olmadığı bir düzende yaşamanın sayısız problemleri vardır. Bunlardan biri de, İslâm’ın siyasal, sosyal ve ekonomik hayatta ortaya koyduğu güzelliklerden mahrum olmaktır. Bu mahrûmiyetlerden biri de karz-ı hasendir. Karz-ı hasen; geri iâde edilmek şartıyla karşılıksız mislî bir şeyi ödünç verme demek olduğunu biliyoruz. Bu uygulamanın hem sosyal, hem ahlâkî, hem ekonomik yönleri vardır. Fakat selîm akıl sahibi herkesin tasdik edeceği gibi, içinde bulunduğumuz sosyal bozukluklar ve ekonomik hayatımız adına yaşadığımız olumsuzluklar, karz-ı hasenin hemen hemen bütünüyle unutulup tarihe karışmasını neticelendirmiştir. Zâten İslâm’ın herhangi bir emri, kâmil anlamda ancak İslâm’ın hâkim olduğu nizam içinde yaşanabilir.
158] Bk. Bilmen, VI/96
159] Bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr, NI/8-9, İst.
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 41 -
Evet, sosyal alanda büyük bir çöküntü yaşadığımız hiç kimsenin inkâr edemeyeceği gerçeklerdendir. Dinden ve dine dayalı örfden desteğini alan karşılıklı yardımlaşma ilkesi, çeşitli sebeplere dayalı olarak artık uygulanmaz ya da uygulanamaz hale gelmiştir. “Ben” merkezli bir hayat felsefesinin hâkim olduğu, köşe dönmeciliğin her şey kabul edildiği, haram-helâl, günah-sevap ölçülerinin önemsenmediği, akrabalar arasında bile hal-hatır sormanın bile unutulduğu bir toplumda, yani İslâm’ın bireysel ve sosyal ve ekonomik hayatımıza hâkim olmadığı bir cemiyette daha iyisini beklemek fazla iyimserlik olur. Büyük kentlerde; aynı apartmanda yaşayan insanların bile birbirlerini tanımadıkları bir vâkıadır. Tanıyanların çoğunun da ilişkileri selâmlaşmadan öte pek gitmez.
Hâlbuki dün böyle değildik. Kayıt dışı ve kayıt altına alınan örnekler, temeli iman esaslarına dayalı zihniyeti anlatabilmek zor değilse bile anlayıp tekrar canlandırmak oldukça zor görülüyor. Asırlardır süregelen, müslümanlardaki bu anlayışın dayanağı İslâm’dır. Kur’an, “karz” kelimesini tam 6 âyette kullanmış ve her seferinde de “hasen” sıfatını ilâve etmiştir. Bakara 245, Mâide 12, Hadîd 11, 18, Teğâbün 17 ve Müzzemmil 20. âyetlerde “karz-ı hasen” sıfat tamlaması, ufuk açacak şekilde gündeme getirilir. Bir başka husus daha vardır ki, zannediyorum bu, sıfat tamlamasından daha önemlidir. Öyle ki, Allah, geri vermek şartıyla verilecek olan bu ödüncü “yukrizullahe” diyerek Kendisine izâfe etmektedir. Bu ise ödünç, her ne kadar muhtaç bir insana veriliyor olsa da, bu sanki Allah’a veriliyor mânâsını ihtivâ eder.
Bu muhtevâ, o amele verilecek olan sevabın sadece Allah tarafından verileceğinin bir işâretidir ki, Cenâb-ı Hak bunu açıkça ifade etmektedir: “Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç verecek yok mu?”160 Ve âyetin sonunda Allah borç alma ya da arama zorunda olan şahsın konumuna bir gün herkesin düşebileceği ihtârını yapar: “Darlık veren de, bolluk veren de Allah’tır. Sadece O’na döndürüleceksiniz.”
Hadis-i şeriflere gelince; “Bir müslümanın dünya sıkıntılarından birisini rahatlatan kimsenin, Allah kıyâmet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını rahatlatır. Zor durumda olan birisine kolaylık sağlayana, Allah dünyada da, âhirette de kolaylık sağlar. Kul, kardeşine yardımcı olmaya devam ettiği müddetçe, Allah da o kula yardımcı olur.” 161
Bu ve benzeri nassların oluşturduğu fıtrî anlayış, müslümanların karşılık beklentisi içinde olmadan birbirleriyle maddî ve mânevî alanlarda yardımlaşmalarını doğal olarak sağlıyordu. Fakat günümüz için aynı uygulamaların devam ettiğini söylemek oldukça zordur. Bir taraftan bu sosyal ve ahlâkî çöküntü, diğer taraftan ekonomik hayatın zorunlulukları, bunun geçmişte olduğu şekliyle tekrar uygulanmasına imkân ve fırsat vermemektedir. Ayrıca bozulan aile düzenimiz, komşularla ilişkilerimiz, sosyal hayat anlayışımız... özetle bütün bir hayat anlayışımız, karz-ı hasenin hayatımızdan çıkma sürecini hızlandırmıştır. Yalnız bu düşüncelerle bütün bir toplumu karalamak doğru olmaz. “Hüküm, ekseriyete göre verilir” kuralına göre, yapılan bu tesbit, çoğunluğun esas alınarak değerlendirilen bir tesbittir. Sayıları az da olsa, karz-ı hasen uygulamasında bulunan samimi müslümanlar ve teşkilatlar da vardır günümüzde.
160] 2/Bakara, 245
161] Buhârî, Mezâlim 4; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 46
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerek ticârî münâsebetlerde geçerli olan çek-senet ödemede ve gerekse karz-ı hasen gibi ödünç alımlarda, karşı tarafın iyi niyetini sû-i istimal eden insanların da çıktığını ve bu kötü uygulamanın bu önemli sosyal ilkenin hayata hâkim olmasını engellediğini de üzülerek ifade etmek gerekiyor.
Karz-ı hasen, İslâm Ekonomisi kitabının yazarı M. A. Mannan’ın tesbitleri içinde gereklilik, sözleşme, ödeme ve yardımlaşma olmak üzere 4 ayrı esasa dayanır 162. Şimdi bunları teker teker incelemeye çalışalım:
Gereklilik: Borç almanın gerekli olup olmadığı, bir diğer ifadeyle onun zorunlu mu, keyfî mi olduğu husûsunda objektif değerler ortaya koymak mümkün değildir. Bu, ancak sübjektif değerlendirmelere konu olabilecek bir kavramdır ve tamamıyla “kişiye özel”dir. Meselâ, bazıları “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur” özdeyişinin ihtivâ ettiği ana fikre göre hayatlarını tanzim etmiş ve bir gecekonduda hiçbir şikâyetleri olmadan yaşamaktadırlar. Bazıları da günümüzde kahir ekseriyetin kabullendiği anlayışı esas almış ve her şeyi tam tekmil bir dairede yaşamayı, hayatlarının vazgeçilemez, tâviz verilemez bir zorunluluğu kabul etmiş ve onun için milyarlarla ifade edilebilecek borca girmişlerdir. Bu açıdan borç almada gereklilik şahısların değerlendirmelerine göre değişebilecek olan bir ilkedir.
Bu konuda müslümanları istikamete sevk edecek olan husus, iman, huzur ve kanaat kaynaklı dünya görüşüdür. Bunu da çok net çizgiler halinde bize Kur’ân-ı Kerim ve sahih sünnet sunmaktadır. İlgili âyet-i kerîmelerin yanı sıra, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayat standardı bizim için en güzel örnektir. Özellikle Medine döneminde her şeye sahip olabilecek imkânlar içinde iken, O’nun kendi seçimiyle “sevâd-ı âzam”ın hayat standardını tercih etmesi, tûl-ı emeller içine girmemesi, üstelik hemen her gün sabah akşam; “Allah’ım! Günahtan ve borçtan Sana sığınırım”163 diye duâ ederek Rabbine yalvarması, başka bir şeye ihtiyaç bırakmayan örneklerdir. Evet, borç almak, başka çıkar yolun olmadığı ve kalmadığı bir zamanda denenecek yol olmalıdır.
Ayrıca, Hz. Âişe vâlidemizin rivâyet etmiş oldu bir hadis-i şerif, borcu ödeyememenin, insanı götürebileceği uçuruma işaret etmektedir: Allah Rasûlü; “Allah’ım! Günahtan ve borçtan Sana sığınırım” duâsını devamlı yapınca, merakını yenemeyen bir sahabî; “Yâ Rasûlallah! Borçtan ne kadar da çok Allah’a sığınıyorsun!?” demişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Kişi borçlandığı zaman (ödeyemediğinde, belki) yalan söyleyebilir; söz verir, mümkün ki, sözünde durmayabilir”164 buyurur. Bu hadiste dikkati çeken hususlardan birincisi, borç ve günahın ortak ifadelerle Allah’tan sığınılması; ikincisi de; borcu ödeyememe durumunda girilecek olan muhtemel fâsit dairedir. Yalan söylemek ve sözünde durmamakla girilecek olan bu kısır döngünün, burada noktalanacağını ümit etmek fazla hayalcilik olur. Onların insanı yine aynı cinsten başka başka günahlara sürükleyeceği muhakkaktır.
Ayrıca yalan söyleme ve sözünde durmamanın, bir hadiste ifade edildiği gibi, münâfıklık alâmeti olduğunu unutmamak lâzımdır.
Sözleşme: “Müslümanın sözü senettir” diye halkımıza mal olmuş bir söz vardır.
162] M. A. Mannan, İslâm Ekonomisi, Terori ve Pratik, s. 362
163] Buhârî, İstikrâz 10
164] Buhârî, İstikrâz 10
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 43 -
Ticarî piyasada eskilerde çok sık söylenen bu söz, şimdilerde yerini “bu devirde babana bile güvenmeyeceksin” türünden, zikredilmesi bile insana rahatsızlık veren benzeri başka anlayışlara bırakılmış durumda. Aslında farklı devirlere ait bu sözler, bir yönüyle içinde yaşadığımız toplumun sosyal, ahlâkî ve ekonomik yapısındaki olumsuz değişmeleri çok güzel ve net bir biçimde anlatmaktadır.
Gerek ticarî alış verişlerde ve gerekse karz-ı hasende İslâmî usûl nedir? Kur’ân-ı Kerim, Bakara sûresi 282. âyetinde bu tür muâmeleler için temel kriterler vermektedir. Borç alış verişlerinin mutlaka yazılması veya âdil olan bir şahsın (ya da noterin) yazması, şâhit tutulması, şâhitlikte nisap, o nisabın hikmeti ve bütün bunların insanlara kazandıracağı şeyler, bu âyet-i kerimede hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde anlatılmaktadır. Meselâ âyette; “Belli bir vâde ile karşılıklı borç alış verişinde bulunduğunuz vakit, onu yazın” buyrulmaktadır ki, Allah burada aksine ihtimal verilmeyecek netlikte, borcun yazıya geçirilmesini emretmektedir. Artık bu safhadan sonra bazılarının dediği gibi; “borcu yazma menduptur, karşılıklı güven varsa, yazılmasa da olur” kabilinden tefsirler, bir ölçüde âyetin içerdiği mânâya ters düşmektedir.
Yine âynı âyetin devamında “İster büyük olsun, ister küçük olsun, o borcu veya onun ödeme gününü son süresine varıncaya kadar yazmaktan usanmayın” buyrulmaktadır ki, Elmalılı merhum, bu âyeti tefsir sadedinde şunları söylemektedir: “Az olsun, çok olsun yazınız ve vâdesinin son taksitine kadar bütün yönleri ve bütün ayrıntılarıyla yazın; her bakımdan açık ve anlaşılır olsun, ‘zaten azdır, önemi yoktur, canım işin bu yönü zaten bellidir, yazmaya ne lüzum vardır...’ demeyin, yazmaya ve ayrıntılarıyla yazmaya üşenip de işi baştan savmayın.” Borcu yazmanın, yani yazılı sözleşme ilkesinin insanlığa kazandırdığı şeyleri de, tefsirin devamında şöyle belirtir: “Çünkü ey mü’minler, böyle ayrıntılarla yazılması üç türlü fayda getirir. Evvelâ; Allah katında en doğru olanı, adâlete ve hakkaniyete uygun olanı budur. İkinci olarak, şâhitliğin yerine getirilmesini en iyi şekilde sağlayandır. Üçüncüsü; kuşkuya, şüpheye düşmemenize yardım eden en büyük sebeptir. Borcu ve gerçeği bu şekilde iyice yazarak, tesbit ettiniz mi; cinsinde, miktarında, müddetinde, şâhidinde, şehâdetinde birbirinize karşı ahlâkî ve hukukî yükümlülüklerde ve sosyal hayatınızda güven hâsıl olur. Şüpheden kurtulur, yakîn üzere bulunabilirsiniz. O halde bunları yapınız.” 165
Ödeme: Ödeme, karz-ı hasenin hem kalbî, hem de fıkhî boyutları olan ilkesidir. Kalbî boyut, borç alan şahsın, borcunu ödeme niyetinin olması demektir. Niyetin yeri kalp olduğu için, bana kalbî boyut denilebilir. Niyet kalbe ait bir amel olup azim, kast ve kararlılık demektir. Kalbinde bu sıfatları barındıran yani niyet eden kişi, onu pratik hayata yansıtabilme çarelerini araştırır. Böylesi kişilere de Cenâb-ı Hak, yümn ve bereket ihsan eder. Halk tâbiriyle “birini bin” yapar ve ona borcunu ödeme imkân ve fırsatını verir. Nitekim Allah Rasûlünün (s.a.s.) şu hadis-i şerifleri, bu noktaya parmak basmaktadır: “Kim ödemek niyetiyle başkasının malını (borç) alırsa, Allah bu borcu ödemeye onu muvaffak kılar. Kim de başkalarının malını telef etmek niyetiyle alırsa, Yüce Allah bu malın bereketini giderir. Ve borcu ödemeye muvaffak olamaz.”166 Bir başka hadis-i şerifte, aynı muhtevâ şöyle dile getirilir: “Bir kimse ödemek niyetiyle borçlanır, sonra borcunu ödeyemeden ölürse, Yüce Allah onun
165] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 263
166] Buhârî, Zekât 18, İstikrâz 2; İbn Mâce, Sadakat 11; Ahmed bin Hanbel, II/361
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
borcundan vazgeçer ve istediği bedeli vererek alacaklısını râzı eder. Buna karşılık, gönlünde ödemek niyeti olmaksızın borçlanan kimse, borcunu ödemeden ölürse, Allah ondan alacaklıların hakkını alır.” 167
Hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi, gerek karz-ı hasende, gerekse ticarî borçlanmalarda, ilk şart olan husus, borçlunun borcunu ödeme niyeti içinde bulunmasıdır. Karz-ı hasen, vâdesi geldiğinde, sözleşme şartlarında tarafların kabul ettiği usûl üzere ödenmek zorundadır. Hatta karz-ı hasenin geri ödenmesi için, tarafların anlaşmış oldukları vâde bağlayıcı değildir. Borçlu, borcunun ödenmesi istediğinde; “henüz vâdesi dolmadı” ödememezlik yapamaz. Meselâ: “bir ay sonra ödemek şartıyla” denilerek verilen ödünç, ödünç veren isteği takdirde, hemen iâde edilmek zorundadır. Yalnız, borç verenin bu tavrı, mürüvvet açısında uygun olmayıp, ahlâkî bir davranış değildir. Bu hükmün nedeni sorulacak olursa; karzda tâyin edilen süreye bağlayıcılık vasfı verdiğimiz takdirde, bu muâmelenin veresiye fâizi denilen “ribâ-i nesîe”den hiçbir farkı kalmaz. Zaten “ribâ-i nesîe” ile “karz-ı hasen”i birbirinden ayıran en temel özellik, karzda vâdenin bağlayıcı olmaması ve yardımlaşma ilkesinin gözetilmesidir.
Ödeme hâdisesinde hem borçluya, hem de alacaklıya düşen görevler vardır. Öncelikle borçlu, borcunu tam tekmil olarak ve mutlaka gününde veya ihtiyacı bitip ödeme gücü varsa onu gününden önce ödeme cihetine gitmek zorundadır. Borçlu, karşı tarafın, kendisine ihtiyacı olduğu bir günde yardım etmesinin karşılığın en azından bu şekilde vermelidir. Kaldı ki Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Zenginin borcunu erteleyip süresinde ödememesi zulümdür.” 168
Ayrıca; borçlunun ister ödeme şekli, isterse ödenecek eşyanın daha kalitelisini ödemek sûretiyle alacaklıya kolaylık göstermesi, centilmenlik yapması İslâmî ve insanî bir davranış şeklidir. Meselâ, Allah Rasûlü bir bedevîden üç yaşlarında bir deveyi ödünç olarak almıştı. Ödeme günü geldiğinde, ona denk bir hayvan bulunamadı. Bunun üzerine Hz. Peygamberimiz, daha değerli bir devenin verilmesini emretti. Bu karşılıktan çok memnun olan bedevî: “Sen bana hakkımı en güzel şekilde verdin. Allah da sana mükâfatını eksiksiz versin” diye Rasûlullah’a (s.a.s.) duâ etmiştir.169 Kaydettiğimiz bu hadisin ayrı bir rivâyetinde, Hz. Peygamber’den alacağını istemeye gelen bu bedevî, (ihtimal ki, yeni müslüman olmuştu ve peygambere nasıl davranılması gerektiğini bilemiyordu) âdâba yakışmayan birtakım şeyler söylemiş; bu durum karşısında ashâb-ı kirâmdan bazıları ayağa kalkıp onun üzerine yürümeye azmetmişlerdi. Allah Rasûlü, olaya hemen müdâhale ederek, “Bırakın onu, hak sahibinin konuşmaya yetkisi vardır.”170 buyurmuş, böylece bir taraftan yükselen tansiyonları aşağı çekerek muhtemel bir tatsızlığı önlemiş, diğer taraftan ekonomik alanda geçerliliği olan çok önemli bir düstur ortaya koymuştur.
Ödemede alacaklıya düşen vazifeler ise; borçlunun borcunu ödemek zorunda olduğu gün itibarıyla, ihtiyacı devam ediyor ve borcunu ödemeye imkânları yetmiyorsa, ona ödeme kolaylığı göstermesi gerekir. Bununla ilgili olarak Cenâb-ı Hak; “Eğer borçlu darlık içinde bulunuyorsa, ona geniş bir zamana kadar süre
167] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. c. 7, s. 273
168] Buhârî, İstikrâz 12; Müslim, Müsâkat 33; Ebû Dâvud, Büyû’ 10; Tirmizî, Büyû’ 68
169] Buhârî, Vekâle 5, 6, İstikrâz 6, Hibe 25; Müslim, Müsâkat 122
170] Buhârî, İskrâz 4
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 45 -
tanımak vardır. Eğer bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”171 buyurur. Hukukî boyuttan çok, ahlâkî boyutun nazara verildiği bu âyet çizgisinde serdedilmiş bulunan birçok hadis-i şerif de vardır. Bu hadislerden bir-iki örnek verelim: "Sizden önce yaşayanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları arasında fakir görürse hizmetçilerine: "Onun borcundan vazgeçiverin, böylece Allah'ın da bizim günahlarımızdan vazgeçeceğini umarız" derdi. Allah da onun günahlarından vazgeçti." 172; "Kim borçluya mühlet tanır veya bağışlayıverirse, Allah, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde (kıyâmet gününde) onu arşının gölgesinde gölgelendirir." 173
Yardımlaşma: Karz-ı hasenin, üzerinde en çok durulması gerekli olan ilkelerinden bir diğeri de yardımlaşmadır. Aklî ve mantıkî boyutlarının yanı sıra, sayılamayacak kadar çok âyet ve hadis-i şerif ile temellendirilebilecek olan bu ilke, hayatın sadece maddî alanı için değil; mânevî alanı için de geçerlidir. Bu açıdan onu sadece ekonomik boyutu itibarıyla ele alma, onun faâliyet alanını daraltma anlamı taşır. Konuyla ilgli âyet ve hadislerden birkaç örnek verelim:
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, elleriniz altında bulunanlara (köle, câriye ve hizmetçilerinize) iyi davranın.” 174
“İyilik ve takvâ/(Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” 175
“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/yardımcıları ve dostlarıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Çünkü Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” 176
"Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah'ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir." 177
“Bir müslümanın dünya sıkıntılarından birisini rahatlatan kimsenin, Allah kıyâmet günü sıkıntılarından bir sıkıntısını rahatlatır. Zor durumda olan birisine kolaylık sağlayana, Allah dünyada da, âhirette de kolaylık sağlar. Kul kardeşine yardımcı olmaya devam ettiği müddetçe, Allah da o kula yardımcı olur...” 178
“Kim bir mü’minin dünyevî sıkıntılarından birini giderirse Allah da onu kıyâmet günü kederlerinden birini giderir. Kim bir fakire kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve âhirette kolaylık gösterir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhirette (ayıbını) örter. Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetçe, Allah da onun yardımındadır.” 179
171] 2/Bakara, 280
172] Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkat 19, hadis no: 1557; Tirmizî, Büyû’ 67; Nesâî, Büyû 104
173] Tirmizî, Büyû’ 67
174] 4/Nisâ, 36
175] 5/Mâide, 2
176] 9/Tevbe, 71
177] 2/Bakara, 261
178] Buhârî, Mezâlim 4; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 46
179] Müslim, Zikr 38; Ebû Dâvud, Edeb 68; Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19, Kırâat 3
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cebrâil (a.s.) bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya vâris kılacağını zannettim.”180
“Kim Allah’a ve âhirete iman ediyorsa misâfirine ikrâm etsin. Kim Allah’a ve âhiret iman ediyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah’a ve âhirete iman ediyorsa ya hayır söylesin veya sussun.”181
“Birbirinize haset etmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın. Kardeş olun, ey Allah’ın kulları! Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu tahkîr etmez. (Üç defa kalbine işaret ederek:) Takvâ buradadır. Kişiye kötülük adına müslüman kardeşini tahkir etmesi kişiye kötülük adına kâfidir. Müslümanın her şeyi; kanı, malı ve ırzı müslümana haramdır.” 182
“... Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona yardımı kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır, onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan gidersin.” 183
“Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 184
"Malda zekâttan başka da hak vardır." 185
“Eş’arîler gazâda yiyecekleri biter veya Medine’deki çoluk çocuklarının yiyecekleri azalırsa ellerindeki yiyeceği bir elbisenin içine toplar, sonra onu aralarında bir kabın içinde müsâvât üzere taksim ederler. Onlar bendendir; ben de onlardanım.” 186
Bu âyet ve hadislerden de anlaşılabileceği gibi, “yardımlaşma”; iyi geçinme, ortak değerleri muhâfaza etme, zararları ortadan kaldırma, faydası şahsın ölümünden sonra da devam edecek (sadaka-i câriye) işler yapma vb. birçok alanda geçerliliği olan bir kavramdır. Müslümanlar, hayat felsefelerini bu ilkeler doğrultusunda çizip hayata geçirebilseler, asr-ı saâdet ölçüsünde rahat ve huzur toplumsal alanda yeniden yaşanabilir. Fakat İslâm dışı hayat nizamlarının zorlama ve dayatmaları, bu nizamların asırları bulan egemenlikleri sonucu değişen değerler, bilim ve teknoloji alanında yapılan yenilikler, dünyanın global hale gelişi, emperyalist düşüncelerin devletleri felsefesi olmaktan öte, şahısların da aynı düşüncelere sahip olması ve bu çerçevede söylenebilecek daha birçok sebep, bu ilkelerin kitapların satırları arasında mahkûm bırakılmasını sonuçlandırmaktadır. Her şeye rağmen, inanç esaslarını kendi hayatına ve çevresine hâkim kılmak isteyen müslümanlar da vardır, ama azınlıktadır. İnsan, toplumsal bir varlık olduğundan, hayatını ancak topluluk içinde devam ettirebilir. Dolayısıyla toplumun büyük çoğunluğunun kabul etmediği ve İslâm dışı düzenlerin de unutturmak için büyük çabalar sarfettiği ve bu sebeplerden uygulama alanı bulamayan prensiplerin, azınlıkta kalan şuurlu müslümanlar tarafından yaşanması hem çok zor olmakta, hem de istenilen toplum düzeni bu cılız gayretlerle yakalanamamaktadır.
180] Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140; Ebû Dâvud, Edeb 132; Tirmizî, Birr 28
181] Buhârî, Edeb 31, 85, Nikâh 80, Rikak 23; Müslim, İman 74; Ebû Dâvud, Edeb 132
182] Müslim, Birr 32
183] Tirmizî, Birr 17, 18; Müslim, İman 95
184] Tirmizî, Birr 15; Ebû Dâvud, Edeb 58; Ahmed bin Hanbel, I/257
185] Tirmizî
186] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 167
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 47 -
Meselâ; İstanbul gibi büyük bir kentte, gecekondu semtinde, aldığı asgarî ücretle hayatına devam eden üç çocuklu bir aile akrabalarının maddî sıkıntısına nasıl yardımcı olacak? Bu ailenin reisi, birkaç vâsıta değiştirerek ancak ulaşabileceği eş ve dostlarına nasıl ve ne zaman ziyarette bulunacak? Enflasyonun çift hâneli rakamlardan bir türlü düşürülemediği ülkede, bakkallık yapan bir esnaf, borcunu 6-7 ay ödemeyen bir müşterisine nasıl mühlet verecek? Ahlâkî kuralları yozlaşmamış, haram inancıyla gecikme zammı almayan müslüman bir tüccar, milyarlık borçlarını ödemekte geciken müşterisine nasıl muâmelede bulunacak?
Görüldüğü gibi, mesele sadece inanç ve ahlâk boyutu ile ele alındığında üzerinde konuşmak, teorik planda hayat sistemleri ortaya koymak, “ideler âleminde ‘el-medînetu’l-fâdıla’yı” yakalamak mümkün. Ama günümüz gerçekleri ile yüz yüze gelince, bunların o kadar kolay olmadığı görülüyor. Bu, bize “İslâmî emir, yasak ve tavsiyelerin kâmil mânâda uygulama alanı içine konulabilmesi, İslâm’ın bütünlüğü içinde ancak mümkün olur” tesbitinin doğruluğunu bir kez daha göstermektedir. İslâm’ın çare ve çözümleri, İslâmî bir toplum içinde gerçek mâhiyetiyle ortaya konabilir. Gayr-i İslâmî bir toplum ve düzenin koltuk değneği değildir İslâm. Kapitalizmin her şeyiyle yıktığı binâyı, hâkim olma hakkı verilmeyen İslâm’ın yıkımı durdurması ve daha sağlam halde binayı ayakta tutmasını beklemek akıl kârı değildir.
Bu düşüncelerle, ara ve geçiş dönemi yaşadığımız şu günlerde “bu türlü İslâmî değerler hayata geçirilemez” anlayışına sahip olduğumuz zannedilmesin. Tam aksine, bir grup güzel insan, bu değerleri kendi maddî ve mânevî imkânları içinde mutlaka hayata geçirmelidir. Muhtaç olan kişilerin karz-ı hasen ile imdâdına koşmalıdır. Ama esas olan, günümüzde en akıllıca yol, karz-ı hasene ihtiyaç duymayacak bir hayat standardını seçmek olsa gerek. Karz-ı hasen alındığı takdirde ise “zulmetmeme ve zulme mâruz kalmama” 187 prensibinden hareketle, karz-ı hasen veren kişi, alanın ihtiyaç içinde bulunduğunu unutmamalı, ödemede kolaylıklar göstermeli, ihtiyacı yoksa alacağını bağışlamalı; alan kişi de aldığı şeyin değer kaybını hesap ederek, o kaybı telâfi etmelidir. Böylece yardımlaşma gerçek mânâ ve muhtevâsıyla yaşansın. 188
Borç Konusu ve İnsanımız
"Din" kelimesi ile borç mânâsına gelen "deyn" kelimeleri aynı kökü paylaşan yakın anlamlı kelimelerdir. Dinin kurallarına uymak, müslümanın Allah'a borcudur. Bu borcunu ödemesi için, yaratılış amacı olan189 kulluk ve ibâdeti, ölüm gelinceye kadar190 hayatının her alanına yayması gerekmektedir. Bu, aynı zamanda Allah'la bir ticârettir. Müslüman, akıllı ve sâdık bir tâcirdir; sözünde durur, yatırımını çok kârlı olan yere, âhirete yönelik yapar. Bu tavır, onun "din" ve "deyn" anlayışıyla ilgilidir. Sayılamayacak kadar çok olan Allah'ın nimetlerine191 karşılık olarak, hayatı boyunca her konuda O'na itaat edip, tüm kapsamıyla ibâdet etmesi, bu nimetlerin küçük bir karşılığı, yani Allah'a olan borcunu ödemeye çalışmasıdır.
187] 2/Bakara, 279
188] Ahmet Kurucan, Yeni Bir Fıkhî Açı, s. 86-104
189] 51/Zâriyât, 56
190] 15/Hıcr, 99
191] 16/Nahl, 18
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kişinin îfâ etmediği namaz, oruç, hac gibi dinî borçlar da deyn/borç kapsamı içindedir. Nitekim hadis-i şerifte, tutulmayan oruç borcu için “deyn” kelimesi kullanılmıştır. 192
Kur'an-ı Kerim'de sosyal gerilimin, müstaz'af - müstekbir ikileminin engellenme yolları belirtilmektedir. Kur'an'da cennet ehli muttakîler tanıtılırken "...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır."193 buyrulur. Namaz kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen kimseler gibi olmadıkları belirtilerek "Bunlar, sahip oldukları mallarda muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar"194 buyrulmuştur.
İnfak eden veya Allah için bir kardeşine güzel bir şekilde, yani dünyevî bir karşılık beklemeden borç veren kimse, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye, haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak ve güzel borç verme, mü'mini mala tutkunluk zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın sadece Allah'a kul olmasını, Allah'tan başka her şeyin esâretinden kurtulmasını, yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir. Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek ya da karz-ı hasen vererek hem Allah'ın emrine boyun eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş bir emânet olduğunun bilincine varmasıdır.
İnfak gibi karz-ı hasen de, Allah'ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibâdetler, Allah'ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selâmetinin şükrüdür. Her çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla infak eden mü'min, her nimetin, meselâ sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
İçinde yaşadığımız toplumda kapitalizm, müslümanların dinlerini yaşamamasından güç almaktadır. Fâiz haramına rağmen, banka ile iş yapan müslümanlar, taksitli alışverişlerle boyundan büyük borçlananlar, kredi kartı ile harcama yapıp kat kat fâiz ödeyenler, sadece kendi haramlarını çekmekle kalmayacaklar, sömürü düzeni kapitalizmin azgınlaşıp insanları ezmesi olan zulüm düzenlerinin güçlenmesi vebâline de ortak olacaklardır. İsraf konusunda etrafına kötü örnek olanlar, hem kendi hayatlarını zorlaştırmakta ve hem de toplumun gidişatındaki sorumlulukları artmaktadır. En doğru çözüm yolu, insanın ister karz-ı hasen biçiminde, isterse ticarî borçlanmaya ihtiyaç duymayacak bir hayat standardı seçmektir. “Ayağını yorganına göre uzat” özdeyişi ile özetlenebilecek bu görüş, insanımız tarafından benimsenip hayata geçirilebildiği takdirde, hem tüketim toplumu olmaktan kurtulacak, israf ve lüks batağında batmayacağız, hem de izzet içinde yaşayabileceğiz.
Müslümanlar, iktisadî yönden güçlü olmalıdır, ama iki şartla. Birincisi, helâl yoldan zerre kadar tâviz vermeden, banka vb. kurumlarla işbirliğine girmeden, yalan ve sözünde durmama gibi ahlâk dışı davranışlara düşmeden. Tabii ki, “bu şartla, bu toplumda, kim, ne kadar zengin olabilir?” denebilir. Müslüman için
192] Buhârî, Savm 43; Müslim, Sıyâm 154, 155
193] 51/Zâriyât, 19
194] 70/Meâric, 22-25
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 49 -
zengin olmak değil; Allah’a hakkıyla kul olmak önemlidir. Her şartta zenginliği yücelten kimse, parayı putlaştıran materyalist ve kapitalist kimsedir. Müslüman bunu bilen ve paranın sadece bir araç olduğunu unutmayan insandır. Nice insan zenginlikle imtihanı kaybederek bu aracı dünyada yoldan çıkmak, âhirette de Cehenneme gitmek için bir araç olarak kullanabiliyor. Müslümanca zengin olma ve zengin kalmanın bu kapitalist düzende çok zor olduğunu ve parayla imtihanın fakirlikle sınanmadan daha müşkil olduğunu unutmamak gerekiyor.
İkinci şart; madde, mânânın önüne geçmemeli, helâl da olsa para ve mal sevgisi, Allah sevgisinden üstün gelmemelidir. Komşusu açken tok yatan kimsenin, kendisi için istediğini başkası için istemeyenin gerçek mü’min olmadığı hadislerde belirtilmiştir. Akıllı tüccar, çok kâr getirecek yere yatırım yapandır. En kârlı yatırım, âhirete yapılan yatırımdır. Zekât, sadaka, karz-ı hasen verme, infak ve malla cihad gibi yükümlülükler, kişinin maddeyi/parayı amaç değil; sadece hayra araç olarak kullanması gerektiğini hatırlatır.
Müslümanlar, fâize ve kapitalizmin vahşi sömürüsüne sadece sözle karşı çıkmakla başarılı olamazlar. Alternatif tavırlar geliştirmeli, herhangi bir müslümanı, banka kredisine, fâiz ve benzeri haramlara muhtaç etmemelidir. İslâmî cemaat ve cemiyetlerin, vakıf ve derneklerin faâliyetlerinden biri, “karz-ı hasen fonu” oluşturmak ve en azından kendi üyelerine ve imkânları zorlayarak diğer insanlara bu fondan yararlanma imkânı sunmaktır. Böylece hem elinde parası olanların paraları muhâfaza altına alınmış; hem de ihtiyaç sahipleri, zâlim ve sömürücülerin ellerine düşmeden sıkıntılarını gidermiş olacaktır. Müslümanlar, paralarını bir araya getirerek helâl yoldan kazanıp infak ve karz-ı hasen fonları oluşturabilmek için şirketler kurabilmeli, hiç olmazsa çok ortaklı şirketlere katılabilmelidir.
Câmiler karz-ı hasen kurumu görevini de üstlenebilir: Bir komşu ülkede günümüzde uygulanmakta olduğu gibi, mahalle sâkinleri, artırıp biriktirdikleri paralarının saklanması ve uygun yerlere karz-ı hasen (karşılıksız, sadece Allah rızâsı için borç) şeklinde kullanılması için emanet sandığı olarak mescidleri tercih etmektedir. Bu emanet paralar, mescide devam eden gençlerin evlenmeleri ve kuracakları yuva için gerekli masraflara harcanmak üzere fâizsiz kredi şeklinde, imamın onay vermesi şartıyla mescidlerden verilmektedir. Yine, mahalle sâkinleri ve mescid müdâvimlerine kendi iş yerlerini açmak amacıyla, benzer şekilde karz-ı hasen fonundan yardım edilmektedir. Kapitalizm ve sömürü ile mücâdelede, müslümanlar arası yardımlaşmada mescidlerin fonksiyonları değerlendirilmektedir. Bu mescid faâliyeti, geniş coğrafyalara yayılabilir ve işlevi genişletilebilir. “Câmii”, kendisinde toplanılan anlamına geldiği halde, günümüzde câmiiler sadece namaz kılınıp dağılınan yerler haline getirildi. Asr-ı Saâdette uygulanan yirmi civarındaki fonksiyon câmiilerden uzaklaştı. Ama, câmiilerin bazı fonksiyonları vakıf ve derneklere taşınıp oralarda uygulanabilir. Karz-ı hasen de bunlardan biridir. Zaten bütün yeryüzü bu anlamda Allah’a kulluk sergilenecek mesciddir, mescid olmayı beklemektedir.
Câmilerdeki Sadaka Taşı: 19. Asra kadar kentlerin merkezlerindeki çarşı câmilerinde varlığını devam ettiren bir uygulama vardı. Câmiinin bir duvarına içi oyuk bir taş yerleştirilir, câmiye giren bazı insanlar, elleri yumulu şekilde o taşa yaklaşırlar, içinde açarlar, o taştan elini çıkarırken tekrar kapatırlardı. Bu el hareketiyle bazıları o taşa para koyar, bazıları da ihtiyacı kadar o taştan para
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alırdı. Dışarıdan onları gören kimseler, kimin para koyduğunu, kimin para aldığını kesinlikle anlayamazdı. Dolayısıyla infak eden gururlanmamış, alan da kendini küçük düşürmemiş olurdu. Ve, bu taşın içi hiç mi hiç boşalmaz; içindekiler bitmeden eklemeler olurdu. Âhiretteki yatırım ihmal edilip israf ve tüketime önem verildiğinden, Batılı ve bâtıl hayatla birlikte fonksiyonunu yitirdiği için çoğu câmiilerden kaldırılan bu taş, bazı câmiilerde tarihî bir kalıntı olarak hâlâ durmaktadır. Bu taşa “sadaka taşı” denirdi. Kente iş bulmak veya bir işini halletmek için taşradan gelen insan, başkalarına maddî sıkıntısını anlatıp yardım isteme ezikliğinden kurtulur, ama sadece bir günlük ihtiyacı kadar buradan para alırdı. İstismar ederse, işinin rast gitmeyeceğini, tüyü bitmemiş yetimin, aç fakirin hakkını yemiş olacağı için cezasını çekeceğini düşünürdü. İş bulur bulmaz da en az aldığı kadar miktarda oraya para bırakmayı kendine borç bilirdi. Oradan yararlanan kimseler, bunu karşılıksız yardım olarak düşünmez, bir borç, yani karz-ı hasen olarak değerlendirirlerdi. Yani, bu uygulama ile karz-ı hasen, değişik bir usûlde başta İstanbul olmak üzere nice şehirlerdeki çarşı üzerindeki câmilerde uygulanıyordu.
Karz-ı Hasenin Fazîleti
Malların, tüm mülkün gerçek sahibi Allah’tır; insanoğlu sadece bir emânetçidir. Allah’ın ve Peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) koyduğu ölçülere göre kazanmak ve harcamak mecbûriyetinde olan mü’minler için, malların meşrû kullanma yollarından biri de ödünç vermedir. Mü’minler birbirlerine karşı mükellef oldukları yardımlaşma yollarından biri karz-ı hasen olduğu için Allah’ın rızâsına ermek amacıyla güzel bir şekilde borç vermek, çok önemli bir İslâmî ameldir.
Zekât verecek ölçüde nisab miktarı mala sahip olup da zekât ve yakın akrabaya nafaka vermekle yükümlü olan insanlar az olduğu gibi, zekât ve nafaka yardımı alacak kadar fakir olanlar da aslında azdır. Toplumun büyük çoğunluğunu orta sınıf oluşturur. Kendi yağlarıyla ancak kavrulabilen bu insanlar, yardıma muhtaç oldukları zaman borç bulabilirlerse sosyal yardım almaksızın maddî problemlerini çözümleyebilirler. Maddî bunalımları gidereceği ve insanların ihtiyaç arz edip karşılıksız yardım istemelerini, dilenmelerini engelleyeceği için dinimiz borç vermeyi Allah’ın rızâsına erdirecek bir amel olarak sunmuş ve teşvik etmiştir. “(Sadakaların en değerlisi) Birinizin mü’min kardeşine ödünç olarak para veya binek/yük hayvanı vermesidir...” “Bir malı/parayı borç vermek, sadaka vermekten hayırlıdır.” 195
İslâm dininin teşvik ettiği borç vermenin fazîletine ve âhiret mükâfatına erebilmek için borç verenin riâyet etmesi gereken şartları üç madde halinde özetleyebiliriz:
a- Borç veren bir maddî problemi çözmeyi, bir üzüntüyü gidermeyi amaçlayacaktır. Bu sebeple alacağı borçla içki, kumar ve zinâ gibi bir haramı işleyeceğine veya bir israf ve lüks harcamada bulunacağına kanaat ettiği kişiye borç vermeyecektir. Çünkü İslâm Dininde bile bile haramın işlenmesine sebep olmak da haramdır, insanı günahkâr kılar. “İyilik ve takvâ/(Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun;
195] Ahmed bin Hanbel, I/463; Câmiu’s-Sağîr, II/86
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 51 -
çünkü Allah’ın cezâsı çetindir.” 196
b- Mü’min, yalnız Allah’ın rızâsını gâye edinerek borç verecektir. Verdiği borca karşılık asla fâiz almayacaktır. Fâiz almayacağı gibi, borçlusundan şu veya bu şekilde yararlanmayı düşünmeyecektir. Eğer borç vermeden önce borçlusu ile arasında hediyeleşme olmuyor idiyse, borçlusundan hediye de kabul etmeyecektir. Zira Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Biriniz bir mal (veya para) ödünç verip sonra malı alan şahıs, borç verene bir hediye verdiği veya onu bineğe bindirmek istediği zaman, sakın o bineğe binmesin ve o hediyeyi kabul etmesin. Meğer ki, borç işinden önce, bu kişiler arasında bu çeşit iş cereyan etmiş olursa, o başka (o takdirde hediye alınabilir)." 197
c- Borç veren mü’min, yaptığı iyiliği başa kakmayacak, ödeyemeyen borçlusuna süre tanıyacaktır. Rabbimiz şöyle buyurur: “Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa ulaşıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer gerçekleri çok iyi anlayan kimselerden iseniz, (ödeyemeyecek derecede güçsüz olan borçlunun borcunu) sadaka (veya zekât) saymak sizin için daha hayırlı bir iş olur.”198 Borçluya vâde tanınması ile ilgili hadislerinde ise Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi Yüce Allah Cehennem ateşinden korur." 199; "Kim bir borçluya mühlet verirse, her gün için bir sadaka sevabı kazanır. Kim onun borcunu vâdesi geldikten sonra tehir ederse, tehir ettiği müddetçe, her geçen gün (alacağı mal kadar) sadaka yazılır." 200
Borcunu ödeyemeyene alacağını bağışlamanın fazîleti bir tarafa, süre tanıyıp kolaylık göstermek bile çok sevap getiren bir ameldir: "Kim borçluya mühlet tanır veya bağışlayıverirse, Allah, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde (kıyâmet gününde) onu arşının gölgesinde gölgelendirir." 201 Borçluya kolaylık göstermenin, alacağını tahsilde müsâmahakâr davranmanın faziletini öğreten bir diğer hadislerinde de Peygamberimiz kendisine vahiy yoluyla bildirileni şöyle açıklıyor: “Kıyâmet gününde Allah’ın huzuruna kullarından bir kul getirilecek. (Rabbimiz) Ona soracak: ‘Dünyada Benim rızâm için ne yaptın?’ O kulun cevabı: ‘Allah’ım! Senin için (affını ve rahmetini) ümit etmeme vesile olacak küçücük bir hayır dahi yapamadım.’ Rabbimiz bu sorusunu üç defa tekrarlayacak. Kul üçüncüsünde şöyle diyecek: ‘Allah’ım! Sen bana (ihtiyacımdan) fazla mal vermiştin. Ben insanlarla alışveriş yapan bir adamdım. Kolaylık göstermek ahlâkımdı. Zenginlere kolaylık gösterir, darda kalanlara da vâde tanırdım (Katında kabul olunur bir amelim olsa olsa budur).’ Gizli ve açık her şeyi bilen, fakat yüceltmek için kulunu muhâtap edinen Allah şöyle buyuracak: ‘Kolaylık göstermeye asıl lâyık olan Benim. (Yaptıklarına mükâfat olarak) Gir Cennete.” 202
Yukarıda özetlenen şartlara riâyet ederek özellikle yaşadığımız dönemde Allah için borç vermek, aynı zamanda bir tür cihaddır. Zira fâiz kurumlarının aylık mevduatlara fâiz verme kampanya ve propagandalarını sürdürdükleri
196] 5/Mâide, 2
197] İbn Mâce, Sadaka 19, hadis no: 2432) "Menfaat sağlayan her türlü borç fâizdir." (el-Câmiu's-Sağîr, II/94
198] 2/Bakara, 280
199] Buhârî, Büyû' 17; Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû' 67; Ibn Mâce, Sadakat 14; Ahmed bin Hanbel I/327, II/359
200] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 289
201] Tirmizî, Büyû’ 67
202] İbn Kesir, Bakara 280 âyetinin tefsiri, I/330-331
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devrimizde ödünç verme, nefsî ihtirasları dizginlemeyi gerekli kılmaktadır. Kaldı ki ekonomisine fâiz sistemi ile işlerlik kazandırılmaya çalışılan toplumumuz gibi toplumlarda özellikle kâğıt para en az, banka fâiz oranları ölçüsünde değer kaybedeceği için ödünç para vermek zararı göze almaktır. Nefse ağır gelebilecek böylesine bir direnç ve fedâkârlık, elbette ki bir cihaddır.
Borcun kasden ödenmemesi bir tarafa, iflâs, hastalık ve ölüm gibi borcun ödemesini engelleyecek doğal engellerin çıkması ihtimal dâhilinde olacağından, İslâm Dini, borç vermeyi teşvik ettiği mü’minlere toplum garantisi vermektedir. Şöyle ki: Kur’an ve Sünnet kanunlarına göre yönetilecek toplumlarda, İslâmî Devlet tarafından toplanıp dağıtılacak dinî-sosyal vergi olan zekâttan, Allah’ın emri ile kendilerine fon ayrılacak bir zümre de, meşrû sebeplerle borçlananlardır. Eğer borçlu mü’min borcunu ödeyemez veya borcunu ödemeden ve miras bırakmadan ölürse, alacaklının bunu belgelemesi üzerine borç, İslâm Devleti aracılığı ile zekât fonundan ödenir. Alacaklı mağdur edilmez. Bu çeşit tatbikat, ilk İslâm Devleti Başkanı olan Peygamberimiz’le başlamış ve O’nun şu uygulaması ile meşrûiyet kazanmıştır: "Ben her mü'mine kendi nefsinden daha evlâyım/yakınım. Nitekim kim bir mal bırakırsa bu ailesi içindir. Kim bir borç veya (bakıma muhtaç) horanta/aile efrâdı bırakırsa bu bana aittir ve benim üzerimedir." 203 Kur’an da bu uygulamayı tavsiye etmektedir. Zekât fonundan bir bölümün borçlular için ayrılması, 9/Tevbe, 60. âyetinin gereği kabul edilmiştir.
İslâm, borç vermeye teşvik eder. Ancak nafakamızı sağlayacak bir iş kurma, oturulacak bir mesken edinme ve hastalıkları tedâvi ettirme gibi hayatî zarûretler olmadıkça borçlanmayı onaylamaz. Zira borçlanma nefsimizi tedirgin edeceği gibi, bizi yalan söylemeye ve sözümüzden dönmeye yöneltebilir. Ödenmeden ölüm halinde ise vârisler tarafından ödenmedikçe de kabirde mahkûm hayatı yaşamamıza sebep olur. Belirtilen dinî ölçüler ışığında borç vermeli; ama borç almamaya çalışmalıdır. Uzun vâdeli borçları altın üzerinden borç almalı ki, borç vereni de zarara sokmamış olalım. Alınan borçlar, zamanında ödenmelidir. Borçlarını belirtilen süre içinde ödemeye çalışmayanlar günahkârdır. Allah için borç verenleri istismar ettikleri, borç verme duygularını körelttikleri ve fâiz sistemine dolaylı olarak yardımcı oldukları için de ayrıca günahkârdırlar.
Borçlanmaktan Sakınmak İslâmî Görevimizdir
İslâmî ölçülere göre insanın çevresine yük olmaksızın, şahsının ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin ihtiyaçlarını temin etmesi ana görevidir. Ancak, zaman zaman, çevre ile yardımlaşma zarûreti duyulabilir. Bunun içindir ki İslâm, yardımlaşmayı emretmiştir. Yardımlaşmanın önemli bir şekli olan ödünç alıp vermeyi de meşrûlaştırmıştır. Dinimiz ödünç vermeyi teşvik etmekle birlikte, ödünç almayı ise ancak hayatî zarûretler karşısında onaylar.
Nafaka temini için iş kurma, mesken edinme ve tedâvi gibi sebepler dışında borçlanma İslâm’ın öğretileri ile bağdaşmaz. Çünkü gereksiz borçlanma çevreye lüzumsuz yük olmanın ötesinde ferdin dünya ve âhiret hayatını olumsuz yönde etkileyicidir. Bu sebeple Peygamberimiz her bir mü’mini muhâtap tutan şu emri vermişlerdir: “Güven içinde yaşarken borçlanma ile nefislerinizi tedirgin etmeyiniz.” 204
203] Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867; Nesâî, Iydeyn 22
204] Mecmeu’z-Zevâid, K. Büyû’ B. Fi’d-Deyn, IV/126
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 53 -
Borçlanma, gerçekten hayatı etkileyicidir. Özellikle devrimizde borçlanma pek çok sakıncayı ihtivâ etmektedir:
a- Borç, kafayı meşgul, kalbi tedirgin eder. Sürekli borçlanmalar ise kişiyi yalan söylemeye, sözünden dönmeye zorlar. Yalan ve vaadinden dönme ise İslâmî şahsiyeti çiğnetir, âhiret hayatına zarar verir. Bunun içindir ki Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kişi borçlanınca konuşur, yalan söyler, vaad eder, sözünü tutmaz." 205; "Borçtan kaçının; zîra o, gece keder, gündüz de zillet vesilesidir." 206
b- Günümüzde ev ve giyim eşyası gibi malları borçlanarak taksitle alma, israfa ve lükse düşürmenin yanı sıra kişiyi fâiz düzeninin de destekçisi kılmaktadır. Taksitçiliğin fâiz sistemini beslediği açık bir gerçektir. Dolaylı bir şekilde de olsa haram olan bir uygulamaya yardımcı olmak ise haramdır.
c- Ekonomisi fâize dayalı toplumlarda enflasyon kaçınılmaz olduğundan para olarak alınan borç, tam olarak ödense de, değer kaybıyla ödendiği için alacaklının hakkı gereğince ödenmemiş olur. Bu ise, Allah için borç vererek iyilik yapanı zarara uğratmaktır.
d- Borçlanmanın bir diğer önemli sonucu da ödeyememe durumudur. Zira işsizlik, hastalık ve iflâs gibi sebepler borçların ödenmesini engelleyeceği gibi, ansızın gelen ölüm de borçları ortada bırakabilir. Bu durum ise âhiret felâketine sürükleyicidir. Çünkü Peygamberimiz’in açıklamalarına göre şehitlik üzere ölüm bile kul hakkı olan borcun vebalini düşürmez. Kişi cennetliklerden olsa bile borcu vârisler tarafından ödeninceye kadar ruhu kabir hapsolunur: "Borçlu ölen kimse kabirde bağlıdır, rehinlenmiş gibidir. Onu kurtaracak tek şey borcunun ödenmesidir." 207; "Nefsimi elinde tutan Zât'a kasem olsun, bir adam Allah yolunda öldürülse, sonra diriltilse, tekrar öldürülse, sonra diriltilip tekrar öldürülse, üzerindeki borcu ödenmedikçe cennete giremez." 208
Üzebildiği, haramlara düşürebildiği, bâtıllara destekçi kılabildiği ve sonuç olarak da âhiret mutluluğuna engel olabildiği içindir ki Peygamberimiz (s.a.s.) duâlarında borçtan ve borçlanmaya mecbur kılacak durumlara düşmekten daima Allah’a sığınmıştır. Bir defasında ‘Allah’ım! Kâfirlikten ve borçtan Sana sığınırım’ şeklinde duâ buyurunca bu duâyı işiten sahâbî: ‘Kâfirliği borca eşit mi kılıyorsunuz yâ Rasûlallah?’ diyerek sormuştur. Peygamberimiz de: “Evet (eşit kılıyorum)”209 buyurarak hayatî bir zarûret olmadıkça borçlanılmaması lüzumunu duyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s.) hemen her gün sabah akşam şu duâyı yapardı: “Allah’ım! Günahtan ve borçtan Sana sığınırım.” Bu duâyı devamlı yapınca, merakını yenemeyen bir sahâbi: ‘Yâ Rasûlallah! Borçtan ne kadar da çok Allah’a sığınıyorsun” demişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Kişi borçlandığı zaman (ödeyemediğinde) yalan söyler, söz verir, sözünde durmaz.” 210
Sunduğumuz dinî ölçülerden anlaşılacağı üzere nafaka, mesken ve tedâvi gibi hayatî zarûretler dışında borçlanma meşrû değildir. Dinî ölçülerimize göre
205] Buhârî, İstikraz 10
206] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
207] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179, 180
208] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
209] Nesâî, 8/264; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 2481
210] Buhârî, İstikraz 10
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
borçlanmanın meşrû olmadığı durumlarda gereksiz yük olarak müslümanlardan borç istemek de meşrû değildir. Çünkü Peygamberimiz “İnsanlara yük olmayınız...” buyurmuşlardır. Ayrıca halı, âvize, koltuk takımı, buzdolabı, televizyon gibi ev eşyası ve özel otomobil gibi eşya ve araçların borçlanarak alınması da İslâm’ın sunduğu takvâ ölçüleri ile bağdaştırılamaz. Çünkü bunlar hayatî bir ihtiyaç değildir. Mevcut işimizi büyütmek gibi bir gâye ile fâizli kredi alarak borçlanmak ise kesinlikle haramdır. Haramları işlemek ise cehennem azâbına götürür.
Mü’min, açıklanan zarûrî sebepler dışında borçlanmamalıdır. Borçlandığı zaman ise mutlaka ödeme niyetiyle borçlanmalı, borcunu zamanında ve güzel bir şekilde ödemelidir. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Allah Teâlâ nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir."211; "Bundan sonra yanımda para olmadan hiçbir şey satın almayacağım." 212; "Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geciktirmesi zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa (havâleyi kabûl etsin.)"213; "Zenginin borcunu savsaklaması, haysiyetinin ihlâl edilmesini ve cezâlandırılmasını helâl kılar."214; "Kim ödememek kastıyla borca girerse Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkar."215; "Üzerinde bir dinar veya bir dirhemlik borçla ölen kimsenin borcu, onun hayır ve hasenatından ödenir. Orada (mahşer yerinde) ne dinar ne de dirhem vardır." 216
"Borcun sebep olduğu keder kadar ciddi bir keder, göz ağrısı kadar dayanılmaz bir ağrı yoktur."217; "Borç Allah'ın yeryüzündeki zillet boyunduruğudur, Allah bir kulu zelîl etmek dilerse onu boynuna geçirir." 218; "Şüphesiz, borç sahibi (ödemeden) ölünce, borcu Kıyâmet günü ondan (sevaplarından) alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:
1) Adamın gücü Allah yolunda (savaşta) zayıflar, o da Allah düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır.
2) Bir adamın yanında bir müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır.
3) Bir adam, bekârlık sebebiyle nefsinden Allah'a karşı korku hisseder. Dinine zarar gelir endişesiyle (borçlanarak) evlenir. Allah Teâlâ, Kıyâmet günü, bunların borçlarını kendisi öder." 219
Ödememe niyetiyle borçlanan, borcunu ödemeyen veya zamanında güzelce tediye etmeyen kişi günahkârdır. Müslümanların yardımlarını, merhamet duygularını istismar ederek mü’minler arasında yardımlaşma duygularının
211] Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342
212] Ahmed bin Hanbel, I/235, 323
213] Buhârî, İstikrâz 12, Havâlât 1, 2; Müslim, Müsâkat 33, hadis no: 1564; Ebû Dâvud, Büyû 10, hadis no: 3345; Tirmizî, Büyû 68, hadis no: 1308; İbn Mâce, Sadaka, 8; Nesâî, Büyû 100, 101; Muvattâ, Büyû 84; Dârimî, Buyû’, 48; Ahmed bin Hanbel, II/71, 245, 254, 260
214] Ebû Dâvud, Akdiye 29, hadis no: 3628; Nesâî, Büyû 100; İbn Mâce, Sadakat 18, hadis no: 2427; Buhârî, İstikrâz 13
215] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288
216] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 288
217] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
218] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 7, s. 179
219] Kütüb-i Sitte Terc ve Şerhi, c. 17, s. 294
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 55 -
zayıflamasına sebep olan bu gibi kişiler, hayrı engelleme günahının da fâilidirler. "Kim şu üç şeyden berî/uzak olarak ölürse (azap görmeksizin) Cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet veya toplum malından çalma), borç." 220
İnfakın, Allah İçin Borç Vermenin Fayda ve Hikmetleri
Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyo ekonomik açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir. Kur'an-ı Kerim'de sosyal gerilimin, müstaz'af - müstekbir ikileminin engellenme yolları belirtilmektedir. "...Mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın diye..."221 Kur'an'da cennet ehli muttakiler tanıtılırken "...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır." 222 buyrulur. Namaz kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen kimseler gibi olmadıkları belirtilerek "Bunlar, sahip oldukları mallarda muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar" 223 buyrulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. 2/Bakara 263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak, başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek, her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası görevi görür.
Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet ediyor. İnfakın bir ibâdet oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; İnfak, toplumsal ibâdettir. "Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun." 224 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin, mal ve servetinin hem maddî hem de mânevî yönden temizlenme ve arınmasını içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye, haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak, mü'mini mala tutkunluk zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın sadece Allah'a kul olmasını, Allah'tan başka her şeyin esâretinden kurtulmasını, yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir. Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek hem Allah'ın emrine boyun eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş bir emanet olduğunun
220] Tirmizî, Siyer 21, hadis no: 1572, 1573; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 1, s. 173-183
221] 59/Haşr, 7
222] 51/Zâriyât, 19
223] 70/Meâric, 22-25
224] 9/Tevbe, 113
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilincine varmasıdır.
İnfak gibi karz-ı hasen de, Allah'ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibâdetler, Allah'ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selâmetinin şükrüdür. Her çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla infak eden mü'min, her nimetin, meselâ sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim, yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak kadar geniş olması, İslâm'ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya büyük bir önem verdiğini gösterir. Her türlü infak, malı ve malın bereketini artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm getirir. İnfak sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur. İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
Rasûlullah'ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir. Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun fıtrî -doğal- yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi, vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki ilahî yardımın, rahmet ve bereketin çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
Mü'min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah'a nisbet eder. "Onlara rızık olarak verdiklerimizden..." ifadesi mü'minin özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü'minlerin tüm yaptıkları, Allah'ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir veznedardır, bir emanetçidir mü'min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü'min, Allah'ın kendisine verdiği rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü'min, malını istediği biçimde, dilediği şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin, mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı bilinç ve davranış sözkonusudur. İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi, her gücü kapsamına almaktadır. İlme sahip olanlar, ilme muhtaç olan insanlardan ilimlerini saklamamak ve ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak zorundadırlar. Makam, şöhret, çalışma, tecrübe ve diğer konulardaki imkânlar da böyledir. Bu tür imkânları olanlar, onları sırf kendileri için saklamamak, aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak mecburiyetindedirler. Bu sorumluluk, arta kalan bir şeyi verme niteliğinde ve nafile bir ibâdet değil; bir görevi yerine getirme sorumluluğu, bir farzı eda etme bilincidir.
Mü'minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'tır;
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 57 -
"ver" diyen de Allah'tır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." 225 Mü'min, İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez 226; İdris gibi cömertliği emreder.
Mü'min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Bakara suresi 3. âyetindeki "onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler" âyetini okuyunca, biz verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah'ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi infakta bulunan kişi de haddini bilir. 227
Kur'an'dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah'ın ve insanların hakkını vermek üzere Kitap'taki talimatlara uygun olarak parasını başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm uğrunda mâlî fedakârlıklar yapması beklenemez. 228
Cimrilik, yahudilerin ve yahudileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir. Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir. Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu, âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri. Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para mahkûmları vardır. Hâlbuki para, mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. "Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azab hazırladık." 229
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir." "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler." 230; "Cimri kişi, Allah'a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır." 231
Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir. Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır. Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; infak sahibi cömert gökyüzünde kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. İnfak eden mü'min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
225] 34/Sebe', 39
226] 2/Bakara, 268
227] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, c. 1, s. 85-86
228] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 49
229] 4/Nisâ, 37
230] Riyâzü's-Sâlihîn, 1/253
231] Tirmizî, Birr 40
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler olsalar bile cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. "Allah'ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır." 232
İnfak ve Allah için borç verme, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü'minin hazzı kısa sürede sona ermez. Mü'min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızâsı için malını infak etmekten veya darda kalan kimseye borç alarak vermekten çekinmez. Kalpler, cömertlikle, infak ve karz-ı hasen sâyesinde temizlenir. 233 Çünkü küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de; "Serveti de düşkünce seviyorsunuz." 234 buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, "ben bu malı infak edersem, başkasına borç vererek yardım edersem, bana bir şey kalmaz" korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder."235 Oysa Allah'ın bildirdiğine göre: "mal ve servet insan için bir imtihandır."236 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertlik ve infaktır. 237
İnsanların cömertlikten ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: "benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?" duygusu ile "başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim" düşüncesi gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Teâlâ'nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah'tır.238 Kur'ân-ı Kerim'de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah'ın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, mü'min için en makul bir olay olarak değerlendirilir. Mü'mindeki infak, karz-ı hasen ve cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu bilir ve mâlî ibâdetlerini eda etme hususunda titiz davranır.
232] 3/Âl-i İmran, 180
233] Bk. 92/Leyl, 17-20
234] 89/Fecr, 20
235] 2/Bakara, 268
236] Bk. 39/Zümer, 49-52
237] Bk. 64/Teğâbün, 15-17
238] 3/Âl-i İmran179; 57/Hadîd, 10
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 59 -
Kur’an-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”239 hükmü beyan buyrulmuştur. Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla cihada infak ve karz-ı hasen adı verilir.
İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?) Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.”240 buyrulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden kimse “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir, halimdir.”241 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min (zengin veya fakir) bu ameli eda edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin (sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
İslâm toplumu, “iyilik ve takvâ hususunda yardımlaşma ve yarışma”yı esas alan fertlerin bir araya gelmesiyle hayatiyet kazanır. İman eden, sâlih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlar hüsrandan kurtulabilirler.
Rasül-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”242 buyurduğu bilinmektedir. Veren el, infak eden el olduğu gibi, aynı zamanda borç veren eldir. Çünkü hadis-i şeriflerde, karz-ı hasenin infak ve sadakadan daha fazîletli olduğu belirtilmiştir. 243
Kur'an'ın koyduğu ilkelerin başında yer alan infak konusu oldukça önemli bir konudur. Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında infakın, borç vermenin yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış olursunuz. O, insanın kalitesini anlamada yardımcı olur. Evet! Allah için borç vermek, infak etmek, çok büyük bir meziyettir. İnfak ve borç verme, sahibini yüceltir, Allah katında sevimli kılar. Allah Rasulü, birçok hadislerinde vermeyen, infak ruhu gelişmeyen ve Allah için vermeyi bir vicdan zevki haline getirmeyenleri uyarmış, ikaz etmiştir. Hatta cimri olan bir âlime, cömert olan fakat İslâm adına fazla bir şey bilmeyen insanları tercih etmiştir.
Rabbimiz Kur'an'da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda Rabbimiz infak ederek, borç vererek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. "O (mü'min)
239] 51/Zâriyât, 19
240] 2/Bakara, 262
241] 2/Bakara, 263
242] Müslim, Zekât 32; hadis no: 94 -1033-
243] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İkinci Kitap, s. 78-82
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir."244 Demek ki arınmanın yolu infak etmekten geçer. İnfak eder, muhtaçlara borç verirsek kalben ve rûhen arınırız. İnfak ederek mânen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik, emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O'nun için infakta bulunursak arınırız. "Peki, arınanlara Allah'ın yardımı nedir?" sorusuna başka bir âyet cevap vermektedir: "Eğer siz arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir."245 Âhiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır. İnfak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız Allah için vermek, yalnız O'nun rızâsını gözeterek vermek, insanı Allah'a yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı kazandıracaktır. Zira Allah için infak edince insanların duyarak reklâmını yapmalarına engel olacak, Rabbim bilsin yeter diyecektir. Bu anlayış, onu ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır. "Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir." 246 Yani, yaptıklarınızı, yardımlarınızı insanlara duyurmaya, afişe etmeye kalkışmayın. İnfak edeceğiniz şeyleri değersiz şeylerden seçmeyin. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir.
Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemâli gösteren bir yüceliktir. Tıpkı Medine'li ensar'ın, Mekke'li muhâcirler ile paylaştığı gibi. İşte gerçek infak böyle olur. Asr-ı saadetteki infak ile ilgili somut olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Belki yaptıklarımızın, infak adına yaptığımız teberruların basitliğini, gerçek infak olmadığını o zaman daha iyi anlamış oluruz. Belki de verdiğimiz küçük bağışların, vicdanımızın baskısından kurtulmanın aracı ve kendimizi tatmin yöntemi olduğunu göreceğiz.
Bilindiği gibi Hz. Ebûbekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke'nin en zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca, imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü. Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri de vardı: Hz. Ebûbekir! Hz. Bilal'ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye, mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz. Ebûbekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan Mekke'li müşrik İbni Duğine; "ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlı-ğına ihtiyacımız var." diyerek himayesinde Mekke'ye geri getirdiği insan da yine Hz. Ebûbekir’den (r.a.) başkası değildir.
Aslında Peygamber'e gönül veren tüm ashabda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebûbekir'de bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silah ve mühimmat gereklidir. Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir. Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebûbekir'in infak anlayışına gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer'e geldiğinde:
244] 92/Leyl, 18
245] 8/Enfâl, 29
246] 3/Âl-i İmran, 92
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 61 -
"Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum." diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebûbekir'e gelmiştir. Büyük bir özveri ve fedakârlık ile: "Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak ediyorum." dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: "Yâ Ebâbekir, ehline, çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?" Hz. Ebûbekir: "Allah ve Rasulü'nü bıraktım, yetmez mi ya Rasulallah, kâfi gelmez mi ya Rasulallah?" diyordu. Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek infak bu ve benzerler idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını, aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize çekidüzen vermemiz gerekmektedir. 247
İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcama yapmasını kapsamına aldığı gibi; diğer yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât; sadaka ve Allah için karz-ı hasen gibi yardımları da anlamı içine alır.
"Borç ağır bir yüktür." 248
"Borç para veren, günü gelinceye kadar her gün bir sadaka sevabı alır. Vâde sonunda para ödenmezse her geçen gün içi o paranın tamamını sadaka vermiş gibi mükâfat görür." 249
"En hayırlınız, borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir." 250
"Ödemek niyetiyle borçlanan kimse için Allah Teâlâ, onu koruyacak ve borcunu ödeyinceye kadar ona duâ edecek melekler görevlendirir." 251
"Allah Teâlâ, darda olan borçlusuna müsaade eden veya bu borcunu bağışlayan kimsenin kıyâmet günü hesabını kolayca görür, onu üzmez." 252
"Borçtan sakınınız. Çünkü o, gece keder, gündüz ise zillettir/alçaklıktır." 253
"Borcun yoksa kefil ol, vaktin çoksa şâhit ol." 254
"Borcunu vermeyen bir daha bulamaz." 255
"Borç benim, tasası senin mi?" 256
"Borç bini aştıktan sonra baklava ye, börek ye." 257
"Borç iyi güne kalmaz." 258
"Borç uzayınca kalır, dert uzayınca alır." 259
247] Hüseyin Caneri, Ahlak Bilinci, s. 86-90
248] Hadis-i Şerif Meâli
249] Hadis-i Şerif Meâli
250] Hadis-i Şerif Meâli
251] Hadis-i Şerif Meâli
252] Hadis-i Şerif Meâli
253] Hadis-i Şerif Meâli
254] Atasözü
255] Atasözü
256] Atasözü
257] Atasözü
258] Atasözü
259] Atasözü
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Borç verilmekle, yol yürümekle tükenir." 260
"Borç yiğidin kamçısıdır." 261
"Borç yiyen kesesinden yer." 262
"Lâkırdıyla borç ödenmez." 263
"Borçlunun dili kısa gerek." 264
"Borçlu ölmez, ama benzi sararır." 265
"Borçlu suçlu durur." 266
"Borçsuz adam yoksul beyden yeğdir." 267
"Borçtan korkan kapısını geniş açmaz." 268
"Borçlunun duâcısı alacaklısıdır." 269
"Dünyada en güç istenen, ödünç paradır."
"Dört şey vardır ki, azının azını önemsiz görmemek gerekir: Yangın, hastalık, düşman ve borç."
"Bize her şeyi borçlu olanları aşırı derecede severiz."
"Küçük borç, verdiğin adamı senin borçlun yapar; büyük borç ise düşmanın."
"Büyük borçlar, insanları değer bilmeğe değil; kin beslemeye yöneltir."
"Paranın değerini öğrenmek isterseniz, borç almaya çalışın."
"Bütün ömrünce başının selâmette kalmasını isteyen akıllı adam, kıyâmet gününe kadar vâdeli de olsa borç para almaz."
"Bin kaygı bir borç ödemez."
"Borçlar, düşünmekle ödenmez."
"Borçların en büyüğü, yenenlerin yenilgiye uğrayanlara ödemek zorunda olduklarıdır."
"Komşundan ya da dostundan ödünç para alma, yabancıdan al ki, parayı ödedikten sonra konu kapanıversin."
"Borcunu ödememek kararıyla alışveriş yapan için fiyatın önemi yoktur."
"Borcun iyisi vermek, Derdin iyisi ölmek." 270
260] Atasözü
261] Atasözü
262] Atasözü
263] Atasözü
264] Atasözü
265] Atasözü
266] Atasözü
267] Atasözü
268] Atasözü
269] Atasözü
270] Atasözü
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 63 -
"Borçlu güle güle gider, ağlayı ağlayı gelir." 271
"Borç almak, dilenmekten pek de üstün bir şey değildir."
"Parasız kalmamak istiyorsan, ihsândan değil; ikrâzdan (borç almaktan) çekin."
"Borç, asil adam için acı bir köleliktir."
"Borç, köle olmanın başlangıcıdır."
"Düşmanına borç verirsen, onu kazanırsın; dostuna borç verirsen onu kaybedersin."
"Ne kimseden borç al, ne kimseye borç ver; çünkü ödünç para veren, çoğu kez, hem parasından olur, hem dostundan." 272
"Borç verdiğin adamı dostluktan silmek gerek." 273
"Arkadaşına borç para verirken ihtiyatlı davran, ikisini de yitirebilirsin."
"Bir kez borca alıştın mı, sonra dilenirsin."
"Birinin bana borcu varsa, bunu gâyet iyi hatırlarım; benim birine borcum olursa, ne yazık ki, fazlasıyla unutkan olurum." 274
"Densize borçl'olma durur durur da / Düğünde, bayramda ister demişler."
"Kendini bilmeze pek olma yakın / Sonradan görmüşe borç etme sakın."
"Kıl hazer hem deyne olma mübtelâ / Borç gibi âlemde olmaya belâ."
"Borçlu olan yalancı olur."
"Ödenmemiş bir borç alçalmadır, dolandırıcılığın başlangıcıdır."
"Öyle bir hale geldik ki, insan borcunu ödedi mi, büyük bir iyilik etmiş sayılıyor."
271] Atasözü
272] Shakespeare
273] Dostoyevski
274] Aristophanes
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'ân-ı Kerim'de Karz-ı Hasen/Borç Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Karz Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (13 Yerde): 2/Bakara, 245, 245; 5/Mâide, 12, 12; (18/Kehf, 17;) 57/Hadîd, 11, 11, 18, 18; 64/Teğâbün, 17, 17; 73/Müzzemmil, 20, 20.
Deyn Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (6 Yerde): 2/Bakara, 282, 282, 4/Nisâ, 11, 12, 12, 12)
Borç Konusuyla İlgili Âyetler
Borcu Yazmak ve Yazdırmak: 2/Bakara, 282-283.
Borçlu Sözünde Durmalıdır: 2/Bakara, 282-283.
Borçluya Süre Tanımak: 2/Bakara, 280.
Borçluya Borcunu Bağışlamak: 2/Bakara, 280.
Ölünün Borcu: 4/Nisâ, 11-12.
Borçluya Zekât Vermek: 9/Tevbe, 60.
Yardımlaşmak ve Yardım İstemek Konusuyla İlgili Âyetler
Yardımlaşmak: 8/Enfâl, 73; 9/Tevbe, 71.
İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
Kötülükte Yardımlaşmaktan Sakınmak: 5/Mâide, 2.
Kâfirlere Yardımcı Olmaktan Sakınmak: 28/Kasas, 86; 60/Mümtehine, 9.
Kâfirler Birbirinin Yardımcısıdır: 8/Enfâl, 73; 33/Ahzâb, 26; 45/Câsiye, 19.
Allah'tan Yardım İstemek: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A'râf, 126, 128; 12/Yûsuf, 18;21/Enbiyâ, 112.
Allah'tan Başkasından Yardım İstemekten Sakınmak: 12/Yûsuf, 41-42.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 477-484
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Borç: c.1, s. 245-248; Borç Senedi, H. Döndüren, c. 2, s. 248-249; Karz, H. Döndüren, c. 3, s. 310-311; Karz-ı Hasen, Ahmet Özgen, c. 3, s. 311-312
3. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. (Borç: M. Akif Aydın,) c. 6, s. 285-291; (Karz: H. Yunus Apaydın) c. 24, s. 520-525; (Vâde Farkı: Hüseyin Kayapınar,) c. 6, s. 284
4. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. (Mehmet E. Palamut), c. 1, s. 216-219
5. Hukuk-ı İslâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, Ömer Nasuhî Bilmen, Bilmen Y. c. 6, s. 94-104
6. Yeni Bir Fıkhî Açı, Ahmet Kurucan, Işık Y. s. 86-104
7. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 173-183
8. Borç Tuzağı ve Ekonomik Sömürü Odakları, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
9. Borçlar Hukuku, Safa Reisoğlu, Beta Basım Yayın
10. Borçlar Hukuku (Özel Borç İlişkileri) 1-2, Haluk Tandoğan, Evrim Y.
11. Borçlar Kanunu, Esat Şener, Seçkin Y.
12. Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, TDV Y.
13. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
14. İktisat, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
15. İktisat Risaleleri, Mustafa Özel, İz Y.
16. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdülaziz Duri, Endülüs Y.
17. İslâm'da İktisat Nizamı, Ömer Çapra, Sebil Y.
18. İslâm'da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
19. İslâm'da İş ve Ticaret Ahlâkı, Hüseyin Kaleşi, Seha Neşriyat
20. İslâm'da Zenginlik ve Fakirlik Kavramları, Faruk Beşer, Seha Neşriyat
21. İslâmî İktisat Projesi, Muhammed Bakır Sadr, Endişe Y.
22. İslâmî İktisadın Esasları, Mahmud Ebû's-Suud, Hisar Y.
23. Risale-i Nur'da İktisadî Prensipler, M. Abidin Kartal, Nesil Basım Yayın
24. Sosyal Adalet Üzerine, İmadüddin Halil, Akabe Y.
25. İslâm'da Sosyal Adalet, Seyyid Kutub, Bir Y.
KARZ-I HASEN / ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME
- 65 -
26. İslâm-Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir Y.
27. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
28. İslâmî İtisadın Felsefesi, Murtaza Mutahharî, İnsan Y.
29. Kur'an'da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfak, Nihat Temel, Marm. Ün. İl. Fak. V. Y.
30. İslâm'ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y.
31. İslâm'a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y.
32. İslâm'da Para, Ahmed el-Hasenî, İz Y.
33. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Türdav / Timaş Y.
34. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
35. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakçı, İlmî Neşriyat
36. Hz. Muhammed'in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
37. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kallek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
38. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
39. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y.
40. İslâm Şirketler Hukuku Emek-Sermaye Şirketi, Osman Şekerci, Marifet Y.
41. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, DİB Y.
42. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Pınar Y.
43. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Avcıol Basım Yayın
44. Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, T. D.V. Y.
45. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y.
46. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y.
47. Anahatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
48. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, M. İsmail, Boğaziçi Y.
49. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
50. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
51. Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat
52. İdeal Ekonomi Politikası, Abdurrahman Malikî, Ta-ha Y.
53. İslâm Devlet Bütcesi, Celal Yeniçeri, Şamil Y.
54. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
55. İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
56. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
57. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu 1, (Ekonomik Analizin İslâmî Boyutları, Muhammed Abdülmannan, Fikir Y.
58. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
59. İslâm Ekonomisi, (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
60. İslâm Ekonomisi ve Güve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
61. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
62. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
63. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y. / Marm. Ün. İl. Fak. V. Y.
64. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
65. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybanî, Seha Neşriyat
66. İslâm İktisadının Esasları, Celal Yeniçeri, Şamil Y.
67. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y.
68. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, DİB Y.
69. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
70. İslâm'da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, TDV Y.
71. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
72. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y.
73. ?Ekonomi Bir Din midir?, Zübeyir Yetik,
74. İslâm'da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gazetesi Kültür Y.
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
75. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, DİB Y.
76. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsî Y.
77. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
78. Mukayeseli Hukuk ve Uygulama Açısından İşçi-İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neş.
79. İslâm ve Fâiz, Seyyid Kutup, İkbal Y.
80. Faiz, Mevdûdi, Hilal Y.
81. İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Hamdi Döndüren, Şahsî Y.
82. Ekonomik Adaletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y.
83. Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y.
84. Tüketim Köleliği, İvan İllich, Pınar Y.
85. Kütüb-i Sitte, 3/121; 7/179-194; 9/202-203, 389-390; 14/257-258; 16/334; 17/277-278, 287-294
KISAS
- 67 -
Kavram no: 114
Görevlerimiz 22
Bk. İslâm; Sâlih Amel; İsyan-İtaat; Şeriat
KISAS
• Kısas; Anlam ve Mâhiyeti
• Kısasın Hikmetleri
• Kur’an’ın İcaz Örneklerinden Biri: “Kısasta Hayat Vardır!”
• Kısastaki Adâlet; Cinâyetlerin Önüne Ancak Kısasla Geçilir
• Kısasın Tarihçesi; Diğer Din ve İdeolojilerde Kısas
• İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
• Kısasın Uygulanabilme Şartları
• Kur'ân-ı Kerim'de Kısas Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kısas Kavramı
• Diyet ve Kasâme
• Kur’ân-ı Kerim’de Cinâyet Suçu
• Hadis-i Şeriflerde Cinâyet
• Cinâyet; Büyük Zulüm
• Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.” 275
Kısas; Anlam ve Mâhiyeti
"Kısas", sözlükte aynıyla karşılık vermek demektir. Herhangi bir hakkı dengiyle takas etmek, değiştirmek anlamına da gelmektedir. Kısas, kanı aynıyla ödetmektir. Kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezâlandırılmasıdır. Bir hakkı misliyle takas etmek demektir.
İslâm'a göre insan öldürmek, intihar etmek, kana, mala ve ırza (iffete) tecâvüz haramdır. Müslümanın canı, malı, ırzı ve şerefi koruma altındadır. Yine müslümanın müslümana, hakaret etmesi, onunla alay etmesi, ona karşı kibirlenmesi, ona eliyle ve diliyle zarar vermesi de helâl değildir. Bir kimse bir insanı öldürürse veya bedenine zarar verirse; İslâm bunun cezâsının verilmesini öngörür. Hem insan haklarının korunması, hem toplum huzurunun sağlanması, hem de kin ve nefret duygularının azalması için buna ihtiyaç vardır. Karşılığı verilmeyen suçlar, sahibini daha da azdırır.
275] 2/Bakara, 178-179
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın insana verdiği en önemli nimetlerden biri hayattır. Hayatı sona erdirme hakkı da sadece onu veren Allah’a aittir. Hiç kimse haksız yere bir cana kıyamaz. Allah (c.c.) haksız yere cana kıyanlara ve insanların bedenine zarar verenlere belli cezâların verilmesini emreder. “Bu nedenle, İsrâiloğullarına şunu yazdık: 'Kim bir nefsi, bir nefse ya da yeryüzündeki bir fesâda karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur...”276 Görüldüğü gibi bir insanı haksızca öldürmek bütün insanları öldürmek kadar ağır bir suçtur. Böylesine ağır bir suçun cezâsı da kendi cinsinden olmalıdır. Bu, adâletin gereğidir. 277
Kısasın Hikmetleri
Bir kimsenin hayatına saldıranın, bunu hayatıyla ödemesi, birinin vücudunu yaralaması, kendi bedeninde bunun karşılığı kadar zedelenmeye uğramasını gerekir. Bu, insana ve onun haklarına bir saygıdır. Öldüreni affetmek, ölenin hakkına tecâvüzdür. Kur’an, öldürenin (katilin) bağışlanmasını tavsiye etmektedir. Ancak, bu af yetkisi, yalnızca ölenin yakınlarına âittir. Onlar dilerse affederler, dilerse diyet (kan bedeli) alırlar. Ama affetmezlerse, suçlunun cezâsı verilmelidir. Bu cezâyı da ancak müslümanların işlerini yürüten yetkililer (İslâm devletinin yöneticileri) yerine getirebilir.
Kısas, Kur’an’ın tesbit ettiği bir cezâdır. Peygamberimiz bunu hem uygulamış hem de tavsiye etmiştir. Bütün İslâm âlimleri bu konuda fikir birliği (icmâ) etmişlerdir. Akıl yönünden de bu cezanın gerekliliği ortadadır. Bir tarafta suçlu, bir tarafta ise haksızlığa uğrayan taraf vardır. Suçlunun ceza alması, haklının da hakkının ödenmesi gereklidir. "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.”278 Mâide Sûresi beşinci âyetinde ise, cana can, kulağa kulak, göze göz, buruna burun, dişe diş karşılığı kısas olduğu bildirilmektedir.
Günümüzde bazı kimseler, kısas cezâsını ağır bularak karşı çıkarlar. Kısas, dengiyle karşılık vermektir, yani adâleti yerine getirmedir. Üstelik katilin vârislerine affetme veya diyet alma yetkisi de verilmiştir. Hatta bunu Kur’an’ın teşvik ettiğini de yukarıda gördük. Asıl haksızlık, bu cezâların kaldırılması, ölenin yakınlarının haklarının kendilerine sorulmadan ellerinden alınmasıdır. Kim, hangi yetkiyle öldürülenin vârislerinin bu hakkını ellerinden alıyor? Katile cezâ vermemek, bir başkasının hakkına saldırıdır. Aynı zamanda ölenin vârislerinin intikam duygularını kabartır. Nitekim birçok yerde, katillere hak ettiği cezâ verilmediği için ölünün yakınları cezâ vermeye kalkıyorlar ve kan dâvâları sürüp gidiyor.
Öldüren katilin yaşama hakkı, öleninkinden daha kutsal değildir. Kısasta insanlar için hayat vardır. Hem ahlâk yönünden, hem sosyal barış yönünden,
276] 5/Mâide, 32
277] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 354
278] 2/Bakara, 178-179
KISAS
- 69 -
hem caydırıcılık yönünden, hem de merhamet yönünden en tutarlı yol, kısastır. Allah, insanları bu konuda akıllı davranmaya çağırıyor. Kötülüğün cezâsı, yapılan kötülük kadardır. Ancak affedip barışma yolunu seçenlere Allah mükâfat verecektir. 279 İslâm'da, bir yanağına vurana öbür yanağı da çevirmek yoktur. Ne zulmetmek vardır, ne de zulme uğrayınca sessiz kalmak. Kur’ân-ı Kerim, haklının hakkını ortaya koyduktan sonra, hak sahibini affetmeye çağırır. Bu da tam bir denge, adâlet ve merhamettir.
Kısas cezâsını uygun ve gerekli gören bizzat Allah'tır. Her şeyi bilen Rabbimiz insanlar hakkında şüphesiz en hayırlısını bilir. Kimin hak sahibi olduğunu en iyi o gösterir. Doğruyu ve yanlışı O’ndan daha iyi kim bilebilir? O’nun hükmüne karşı çıkanlar ya bilgisiz câhillerdir, ya da çok cür'etli kibirlilerdir. Onlar Allah’ın Rabliğini yeterince bilemeyen ve kabul etmeyenlerdir.
Kısas cezasının uygulanması için birtakım şartlar aranır. Bu şartların önemlilerini, kısaca şöyle sayabiliriz:
a- Kısas, cinâyeti (suçu) kim işlemişse ona uygulanır.
b- Kısası ancak müslüman otorite sahipleri yerine getirir. Herhangi bir kişi veya topluluk bunu yapamaz.
c- Bir cinâyeti birkaç kişi beraber işlemişse, kısas hepsine uygulanır.
d- Cinâyetin işlendiği tam kesin olmazsa, yani şüphe halinde kısas uygulanmaz.
e- Suçlulara bu cezâ uygulanırken makamlarına göre ayrım yapılmaz. Halk ile devlet başkanı arasında bile fark yoktur.
f- Suçun, kasden yani bilerek işlenmesi gerekir. Hatalı öldürme ve yaralamalarda başka cezâlar uygulanır.
g- Öldürülenin vârisleri veya yaralananın kendisi ‘diyet’ isterse veya affederse, kısas uygulanmaz.
h- Kısas, kendi dengine göre uygulanır, aşırıya gidilmez.
İslâm'ın bütün hükümlerinde ve ölçülerinde insanlar için hayırlar ve faydalar vardır. Kimi câhiller bunu görmese de bu böyledir. Çünkü o, yerin ve göklerin sahibi Allah’ın dinidir. Yaralamalara ve organlara verilecek zararlara karşı, onların dengi bir ceza, yani bir diyet uygulanır. "Göze göz, kulağa kulak" demenin, anlamı, gözün aynen çıkartılması, kulağın aynen kesilmesi değil, onların bedellerinin günün şartlarına uygun olarak diyet şeklinde verilmesidir. İnsanlar arasında adâlet, ancak Allah’ın koyduğu hükümlerin uygulanmasıyla sağlanır. İnsan, toplum, hayvan ve çevre haklarının garantisi İlâhî hükümlerdir. Bu hükümlere yüzçevirenler hem gerçek adâletten, hem de herkese âit hakları gereği gibi yerine getirmekten mahrum kalırlar. Adâletten mahrum kalmanın sonucu ise zulüm, baskı, ezilme, horlanma ve hakkını alamama gibi kötülükler ve İlâhî azaptır. 280
Kısas, herhangi bir hakkı dengiyle takas etmek, değiştirmek anlamına da gelmektedir. Kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile
279] 42/Şûrâ, 40
280] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 355-356
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir. Hayat kutsaldır. Hayatı veren Hayy (diri) ve Muhyî (hayat veren) isimlerinin sahibi Allah, onu alan da Mümît (öldüren) ismiyle yine Allah’tır. Allah’a ait olan bu hak ve yetkiyi O’nun dışında, O’nun izni ve emri olmadan kimsenin kullanma hakkı yoktur.
İslâm hukukunun ana kurallarından biri olan kısas, suçluya, işlediği suç kabilinden ceza vermektir. Kasden ve haksız yere bir insanı öldüren kimseye hapis cezası vermek, aklın kabul edeceği bir şey değildir. İslâm’da hapishane yoktur, tutuk evi vardır. Suç işleyen bir kimse, ya öldürülür, ya para ya da sürgün cezasına çarptırılır; hapse atılmaz. İslâm’da af da büyük bir yer işgal eder. Suçundan dolayı öldürülmesi gereken kimse, hak sahibi tarafından affedilirse, cezası paraya dönüşür. Kısası emreden Bakara, 178. âyetinde bu cihet de ifade edilmiştir. Meşrû müdafaa yaparken öldürmek gibi, ilk öldüreni cezalandırmak için öldürmek, yani kısas, hayata kasdetmek değil; tam tersine hayata hizmettir. 281
Kısas hükmü, bazılarına çok ağır bir ceza gibi gelse de ulu’l-elbâb/akıl sahipleri kabul ederler ki, bu adaletin gereğidir, kangren olmuş bir uzvun kesilmesiyle vücudun kurtarılmasının sağlanması gibi, hayat sağlayan bir yaptırımdır. Çünkü kısas, dini veya nefsi müdafaa gibi meşrû bir sebep olmadan bir adamı zulmen öldürenlere uygulanır. Birisinin yaşama hakkını yok yere, kaba gücüne dayanarak elinden alan kimseye, kendisinden daha güçlünün var olduğunu bildirmek, onun da elinden hayat hakkını almak lâzımdır. Birisini haksız yere öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen insan, kimseyi öldürmeğe cesâret edemez. Böylece toplumda öldürme olayları çok azalır. Arada sırada gözü dönmüş katiller çıkarsa, onlar da Allah’ın kanunuyla ortadan kaldırılınca topluma tam bir huzur havası egemen olur. Sonra zâlimler öldürülünce mazlum olarak öldürülen kimsenin yakınlarının kalbinde kin ve intikam hissi kalmaz. Hak yerini bulacağı için, fertler intikam hissine kapılıp kendileri ceza vermeğe kalkmazlar, kan dâvâları olmaz. Belki birkaç yılda bir kişi kısas olarak öldürülür, ama kendisinin kısas yapılarak öldürüleceğini düşünen kimse, başkasını öldürmeye kalkmaz, toplum yaşar. Her gün yüzlerce insanın çeşitli cinâyetlere kurban gitmesi yerine saldırgan bir insanın öldürülerek toplumda güvenin sağlanması daha iyi değil midir? 282
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.”283 “Kısasta hayat vardır” sözü, gerçekten îcaz bakımından mûcizevî özellikler taşıyan ve çok dikkate değer bir ifadedir. Çünkü kısas tatbik edilirse bir kişinin öldürülmesiyle pek çok kimsenin yaşaması sağlanır, kan dâvâları böyle önlenir. Bir insanın hayatına kast eden zâlimi affetmek için, öldürülen mazlumun hakkını gasb etmek, merhamet ve insanlık değildir.
Toplumun hakkını ferdin affetmesi mümkün olmadığı gibi, bir ferdin hakkını da toplum veya onlar adına düzenlerin affetme hakkı ve yetkisi yoktur. Katilin toplum veya kanunlar tarafından affedilmesi veya Allah’ın koyduğu cezanın dışında hafif cezalara çarptırılması, merhamet değil; zulümdür. Mazluma karşı, onun yakınlarına karşı, insanın yaşama hakkına, can emniyetine ve dolayısıyla
281] 2/Bakara, 179
282] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 71
283] 2/Bakara, 180
KISAS
- 71 -
insanlığa karşı bir zulümdür. Toplumun ve düzenlerin görevi, hak sahiplerinin haklarını korumaktır; başkasının en temel haklarından birini ihlâl edeni kurtarmak için bahane aramak değil.
Kur’an’ın İcaz Örneklerinden Biri: “Kısasta Hayat Vardır!”
Kısasın hikmetini anlatan Bakara sûresi, 179. âyeti Arap dili ve edebiyatı yönünden söz sanatlarının zirvesidir. Anlam yönüyle olduğu kadar kelâmın vecizliği ve belâğatı yönüyle de insanları bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakan îcaz eseridir. “Sizin için kısasta hayat vardır.”284 Bu âyetteki ifâde, bundan önce geçen, “Sizin üzerinize kısas farz kılındı” âyetine ma’tuftur. Maksat, rûha kısas hükmünü benimsetmektir. Çünkü kısas, nefislere ağır gelen bir cezâdır. Bu cümle, belâğatın zirvesinde bir ifâdedir. Arap dilinde bu mânâya gelmek üzere en çok şöhret bulan atasözü; “El-katlu enfâ li’l-katl = Öldürme, öldürmeyi yok eder” ifâdesidir. Ne var ki, “Ölümü en iyi ölüm önler” anlamındaki bu sözden, “Sizin için kısasta hayat vardır.” buyruğu her bakımdan daha belîğânedir. Bu üstünlüğü birkaç yönden ifâde edebiliriz:
a) Harflerin azlığı bakımından. Burada maksat 10 harfle ifâde edilmiştir. Diğerinde ise 14 harf vardır.
b) İttirâd vardır. Çünkü her kısasta hayat vardır. Ancak her öldürme ölümü önlemez. Çünkü zulüm ile öldürme daha çok ölümü celbeder.
c) Hayat derken kullanılan tenvin ile bir tür yücelik anlamı verilmiştir.
d) Kısas ile hayat arasında bir intibak sağlanmıştır. Aslında kısas hayatın yok edilmesi ve hayat ise kısasın mukabilinde yer alır.
e) İfâdede istenen doğrudan doğruya hayattır. Ölümün önlenmesi ise yalnızca bunun için gereklidir. Yoksa kendiliğinden gerekli değildir.
f) Bir şeyin kendi zıddında mevcut kılınması şeklindeki garâbet sözkonusudur. Diğer bakımdan zarf, mazrûfu ihtivâ ederse o şeyin dağılmasını önler. Böylece bizim için sözkonusu olan kısas, hayatı felâketlerden muhâfaza eder.
g) İfâdede birbirine yakın anlamlar olmakla beraber tekrardan uzak durulmuştur.
h) İfâdede farklılık ve selâset (akıcılık) vardır. Çünkü bu ifade ile Araplarca kullanılan cümle arasında hafif sebeplerin ardarda gelmesi şeklindeki durum, bahis mevzûu değildir. Çünkü Arap dilinde ardarda gelen harekeli iki harf, ancak bir yerde vardır. Bu ise, ifâdenin selâsetini (akıcılığın) azaltıp dilde açıklığı eksiltir. Yine, fâ’dan lâm’a geçiş, elif’ten lâm’a geçişten daha doğrudur (Kısas kelimesinden sonra hayat kelimesinin gelmesi).
i) Belirli bir sebebe ihtiyaç göstermemesi bakımından da bu ifâde üstündür. Hâlbuki öbür ifâde bunu gerektirir.
k) Vurmayı, yaralamayı ve öldürmeyi ihtivâ eden bu hükmün hakikatini gösteren cins edâtı olan elif-lâm ile birlikte kısas kelimesinin kullanılması özelliği öbür ifâdede yoktur.
284] 2/Bakara, 179
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
l) Öldürmeyerek diri bırakmanın da ölümü önleyeceği vehmi doğuracak fiillerden uzak olması da bir ayrı özelliktir.
m) Âyet-i kerime, öldürme için en uygun karşılık olan hayatı ihtivâ etmektedir. Arapların kullandığı söz ise bunun tersinedir. Çünkü o öldürmeyi içermektedir.
n) Arapların kullandığı ifâdede bir şeyin bizzât kendisinin yok olmasının sebebi olması şeklindeki vehim bu ifâdede yoktur. Sözü, sözlerin en yücesi, âyetleri işâretlerin en parlağı olan Rabbimizi hamd ile tesbih ederiz. 285
Kısastaki Adâlet; Cinâyetlerin Önüne Ancak Kısasla Geçilir
Öldürme beş çeşittir; kasden öldürme, kasda benzer öldürme, hatâen öldürme, hatâen öldürmeye benzer öldürme ve öldürmeye sebebiyet verme. Kasden öldürmenin üç temel unsuru vardır:
Maktûlün, öldürülmesi yasak olan canlı bir insan olması,
Öldürmenin katilin fiilinin sonucu olması,
Katilin, ölümün meydana gelmesini kasdetmesi.
Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz. Peygamber'in sünnetinde kasden öldürmekle ilgili birçok hüküm olduğunu görmekteyiz. Bu konudaki âyetler üç grupta toplanabilir. Bunlar; öldürmeyi yasaklayan,286 uhrevî cezâyı ifâde eden287 ve kısasla ilgili âyetlerdir. 288
İslâm hukukunda kasden insan öldürmenin cezası, sadece kısas veya diyet değildir. Cinâyet işleyene bir'den fazla cezâsı vardır. Bunların bir kısmı aslî, bir kısmı tâbi cezâlardır. Aslî cezâlar: Kısas (veya diyet), tâzir ve keffârettir. Tâbi cezâlar ise iki tanedir; mirastan mahrûmiyet, vasiyetten mahrûmiyet.
Kasden İnsan Öldürmenin Cezâsı; Kısas: Kısas, insanın hayatına ve vücut tamamlığına karşı işlenen suçlara (cinâyetlere) verilen bir cezâ çeşididir. Yapılan bir şeyin aynısının yapılmasıdır.
Kısasın Tarihçesi; Diğer Din ve İdeolojilerde Kısas
İlk insan toplumunda: Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Âdem'in iki oğlunun kıssaları anlatılarak birinin diğerini öldürdüğünü, her ikisinin de, bu davranışın kötü olduğunu bildikleri için birinin mukabele etmediği, diğerinin de, sonunda pişman olduğu anlatılmaktadır. 289 Sonunda da şu âyete yer verilmektedir: "Bundan dolayı İsrâil oğullarına şöyle yazmıştık: 'Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya (fesat) karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış olur." 290
Tevrat'ta: Tevrat, bütün öldürme çeşitlerinden bahseder, kısas gerektiren ve
285] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, c. 2, s. 51
286] 6/En'âm, 151; 17/İsrâ, 31, 33 vb.
287] 4/Nisâ, 93; 25/Furkan, 68, 69 vb.
288] 2/Bakara, 178, 179, 194; 5/Mâide, 45; 17/İsrâ, 33
289] 5/Mâide, 27-31
290] 5/Mâide, 32
KISAS
- 73 -
gerektirmeyen öldürmeden söz ederek cinâyetin Allah katında en büyük günah olduğunu bildirir.291 Kitab-ı Mukaddes'in Tevrat diye bilinen ilk bölümünde (Ahd-i Atîk'de) bir cümlede; "Bir adamı vuran, vurduğu ölürse, mutlaka öldürülecektir."292 denmektedir. Diğer bir cümle de şöyledir: "Ve babasına yahut anasına vuran mutlaka öldürülecektir."293 Bu ifâdelerden de anlaşılıyor ki, Tevrat'ta öldürmenin cezâsı öldürülmektir. Affetmek haramdır.
İncil'de: Birçok insan, Matta İncilinin şu cümlelerine dayanarak kısas hükmünün İncil'de benimsenmediğini söylemektedir: "Göz yerine göz, diş yerine diş, denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim; kötüye karşı koyma ve senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin gömleğini almak isterse, ona abanı da bırak ve kim seni bir mil gitmeye zorlarsa, onunla iki mil git!"294 Bazı müfessirler de hıristiyanlıkta öldürmenin cezâsının diyet olduğunu belirtmektedirler. Hâlbuki bu iddiânın Hz. İsa’nın İncil’deki sözlerine ters düştüğü belirtilmektedir. Gerçekten Hz. İsa; “Ben Tevrat’ı nakzetmek için değil; Onu tamamlamak için geldim” demektedir. Hz. İsa’dan gelen bu rivâyet doğrudur; çünkü Kur’ân-ı Kerim de bunu te’yid etmektedir: “Ben, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak... gönderildim.” 295
İncil’in; “Kötüye karşı koyma!” sözü af ve müsâmahayı tavsiye mâhiyetinde olup, kısas hükmüne mâni değildir. Nitekim bu anlamda Kur’ân-ı Kerim’de de birçok âyet vardır 296. Özellikle Hz. İsa’nın sözü ve Kurân-ı Kerim’in Âl-i İmrân sûresinin 50. âyeti gözönüne alındığında İncil’de kısasın benimsendiğini söyleyebiliriz.
Roma Kanununda: Eski Roma kanununda öldürmenin cezâsı olarak kısas vardır. Ancak, bu herkese uygulanmazdı; suç işleyen devlet görevlisi ya da eşraftan biriyse, öldürülmez, sürgün edilirdi; orta tabakadan biriyse, boynu vurulurdu; aşağı tabadakan biriyse, çarmıha gerilirdi. Daha sonra çarmıha gerilme yerine vahşi hayvanların önüne önüne atılırdı. Sonra bu da dönüştürüldü. Roma, Civitas haline gelince de kişilere karşı işlenen fiillerin başında adam öldürme gelmekteydi. Daha önce intikam niyetiyle verilen cezâlar ve diyetler lağvedildi. Artık kasden adam öldürmede suçu işleyene ölüm cezâsı verilirdi.
Araplarda: Arapların da İslâm’dan önce başvurdukları bazı kıstasları bulunmaktaydı. Bunlardan biri, katilin öldürülmesi idi. “El-katlu enfâ li’l-katl = Öldürme, öldürmeyi yok eder” şeklindeki sözleri meşhurdur. Ancak bunu bir kin ve öç alma duygusuyla söylerlerdi. Bu konuda aşırıya giderek, bazen katilden başkasını öldürüyor, bir kişi yerine birçok kişiyi öldürüyorlardı; kadına karşı erkeği, köleye karşı hür insanı, hayvana karşı insanı öldürüyorlardı. Eğer öldürülen eşraftansa, öldürülenin yakınlarının istekleri bitmiyordu. Akla hayale gelmeyen şeyler isteyerek işi zorlaştırıyorlardı.
Bugünkü Türk Ceza Kanununda: Türk ceza kanunu, kasden insan öldürmenin suçunu üçe ayırmaktadır; ağır hapis, müebbet ağır hapis ve idam. “Kim,
291] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 21/12-32; Tesniye, 29/2 vd.
292] Çıkış, 21/12
293] Çıkış, 21/16
294] Kitab-ı Mukaddes, Matta İncili 5/38-41
295] 3/Âl-i İmrân, 50
296] 41/Fussılet, 34 vb.
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir kimseyi kasden öldürürse, 24 seneden 30 seneye kadar ağır hapis cezasına mahkûm olur,297 öldürülen kişi akraba ise, ya da zehirlenme yoluyla öldürülürse, suçu işleyen müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olur.298 Türk Ceza Kanununun 450. maddesinde sıralanmış olan on bir şarttan birini taşıyorsa, öldürmenin cezası idamdır. Meselâ öldürülen kişi, katilin usûl ve fürûundan ise, T.B.M.M. üyelerinden biriyse, devlet memuruysa, kasden yapılmışsa, cezası idamdır. 299
Görülüyor ki, bahsi geçen bu hukuk sistemlerinde idam, yani kısas cezâsı vardır ve gâyesine uygun olarak veya olmayarak uygulanmıştır. Buna rağmen, günümüzde bazı insanlar, kısasın cezâ olarak uygulanamayacağını iddiâ etmektedirler. Hâlbuki, meşhur kuraldır: “El-cezâu min cinsi’l-amel = Cezâ, amel/suç cinsindendir. Öldürme suçu, aynı cinsten bir cezâ ile benzer bir öldürmeyle cezâlandırılmalıdır. Suç-cezâ eşitliği, adâletin gereğidir ve toplumun kurtuluşu buradadır. Suç-cezâ eşitliği bulunmadığı zamanlarda, kanunların dinlenmediği ve suçların arttığı bir gerçektir. Cezâ, caydırıcılığını kaybettiği an, cezâ olmaktan çıkmış demektir.
İslâm Hukukunda: İslâm hukukunda her şeyde orta yol ve adâlet tercih edilmiştir. İnsan hayatını garanti edebilmek için İslâm, kısası kabul etmiştir. Ancak Tevrat’taki gibi ifrâta da, birçoğunun anladığı mânâda İncil’deki tefrîte de düşmemiştir. Yukarıda geçtiği gibi Tevrat’ta öldürmenin cezâsı sadece öldürmedir. Suçluyu affetmek câiz değildir. İncil’de ise, birçoğunun anlayışına göre, “Bir yanağına vurana, diğer yanağını çevireceksin”300 ifâdesinden kısasın olmadığı bazılarınca anlaşılıyor. Kur’an ise, orta yolu tercih etmiştir; kısası prensip olarak kabul etmiş,301 ancak, öldürülenin velîlerine affetme hakkını da vermiştir (aynı âyetler). Hatta bunu teşvik etmiş, sevdirmiştir.302 Eski Roma hukukunda olduğu gibi, insanları çarmıha germeyi, ya da yırtıcı hayvanlara yem etmeyi reddetmiştir.
Özet olarak İslâm cezâ hukukunda, diğer ağır cezâlarda olduğu gibi kısasta da cezânın mümkün olduğu kadar kaldırılması hedeflenmiştir. İnsan hayatına tecâvüzleri önlemek için kısas benimsenmiştir. Fakat hangi sebeple olursa olsun öldürülen kadar öldürenin de yaşamına değer verilmiştir. Bu amaçla kısası gerektiren suçlarda gerek kanunî unsurların tam olarak gerçekleşmesinde, gerek isbatta âzamî hassâsiyet gösterilmiştir.
Diğer ağır cezâlarda af ve sulh geçerli olmadığı halde, yaşam ve organlar üzerinde sonuçlar doğuran kısasta, bir de mağdûrun isteğine bağlı olarak af ve sulh müesseseleri kabul edilmek sûretiyle kısasın uygulanması ileri derecede sınırlandırılmış ve kısas cezâsı, affa teşvikle neredeyse düşürülmüştür.
İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
İslâm hukukunda katl, yani adam öldürme cinâyeti beş kısma ayrılmıştır:
1- Kasden öldürme: Ateşli silâh veya silâh yerine geçen yaralayıcı kılıç, bıçak ve balta gibi şeylerle vurup öldürmektir. Böyle bir suçu işleyen hem büyük günah
297] Türk Ceza Kanunu, madde 448
298] T.C.K. madde 449
299] Abdullah Pulat Gözüboyök, Türk Ceza Kanunu Şerhi, c. 4, s. 145-369
300] Kitab-ı Mukaddes, Matta’ya Göre İncil, 5/39
301] 2/Bakara, 178; 17/İsrâ, 33
302] 42/Şûrâ, 40; 2/Bakara, 237
KISAS
- 75 -
işlemiş olur ve hem de kısas cezasına çarptırılır. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyrulur: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”303; “Ey iman edenler! (Kasden) öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı).”304 Kasden öldürmede keffâret cezâsı yoktur. Katil, yakınını öldürmüşse, mirastan da mahrum olur.
2- Kasda benzeyen öldürme: Taş, sopa ve benzeri silâh olmayan şeylerle kasden vurup öldürmektir. Böyle bir cinâyeti işleyen de günahkâr olur. Keffâret öder ve ağır diyet cezâsı verir, mirastan mahrum olur.
3- Hata yoluyla öldürme: Hata; kasıtta hata ve fiilde hata olmak üzere iki kısma ayrılır. Av hayvanı diye insana ateş etmek kasıtta hata; başka bir hedefe atılan kurşunun insana isabet etmesi de fiilde hatadır. Böyle bir cinâyet işleyen günahkâr olmaz. Kendisine keffâret gerekir. Diyet ödemesi gerekmez; mirastan mahrum olur.
4- Hata yerine geçen öldürme: İnsanın uyku esnasında sağa sola dönmesi ile yanındakinin ölümüne sebep olması bu tür bir cinâyettir. Bu da hata yoluyla öldürme gibidir. Aynı hükümler burada da geçerlidir.
5- Sebep olarak öldürme: Bu, çeşitli şekillerde bir başkasının ölümüne sebep olmaktır. Meselâ, birinin kendi mülkü olmayan bir yere kuyu kazıp oraya bir başkasının düşerek ölmesi gibi. Böyle bir cinâyetten dolayı sadece diyet gerekir. 305
Kısasın Uygulanabilme Şartları
Hukukîliği Kur’an, Sünnet, icmâ ve aklî delille sâbit olan kısasın uygulanabilmesi için bazı şartlar vardır. Bunların bir kısmı katil (öldüren) ile bir kısmı maktûl (öldürülen) ile bir kısmı da katl (öldürme işi) ile diğer bir kısmı da, maktûlün velîsi ile ilgilidir.
Katilde bulunması gereken şartlar:
a- Katil, akıllı ve bülûğ çağına ermiş olmalıdır. Çocuk ve deliye kısas uygulanmaz. Ancak, dört mezhebe göre sarhoşa kısas uygulanır. Çünkü sarhoş mükelleftir. Sarhoşa içki içme haddi/cezâsı uygulandığı gibi kısas da uygulanır. Sedd-i Zerâî için de bu gerekli görülmüştür. Aksi takdirde öldürmek isteyen herkes, nasılsa cezâ uygulanmaz diyerek içki içip adam öldürmeye kalkışır.
b- Katil, kasden öldürmüş olmalıdır. Mâlikîler hâriç, diğer hukukçular, kasden öldürmeyi şart koşmuşlardı. Mâlikîlere göre, orta yerde düşmanlığın bulunması yeterlidir.
Maktulde bulunması gereken şartlar:
a- Maktul, öldürülmesi yasak olan birisi olmalıdır. Meselâ, düşman askerini öldürmek kısas gerektirmez, çünkü öldürülmesi yasak değildir. Buna karşın bir müslümanın, bir zimmînin öldürülmesi yasaktır.
b- Maktul, katilin bir parçası olmamalıdır. Buna göre, bir baba oğlunu
303] 4/Nisâ, 93
304] 2/Bakara, 178
305] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, 319; Ö. Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 3/10
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öldürdüğü için kısas edilmez; hukukçular bu konuda ittifak etmişlerdir. Ancak, Mâlikîler, babanın terbiye için değil de; bizzat onu öldürmek istediğinin iyice anlaşılması durumunda kısası gerekli görmüşlerdir.
c- Maktul, katile denk biri olmalıdır. Hanefîler hâriç, İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu bu şartı öngörmektedirler; ancak bu denklikten kasıt, din ve hürriyet denkliğidir. Hanefî mezhebine mensup hukukçular, bu konuda denklik aramamaktadırlar, zira onlara göre insanlar eşittirler; kısasla ilgili âyetlerin genel mânâsı da bunu gerektirir. Kısasla ilgili âyetlerden biri şöyledir: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür...” 306
Hanefîlere göre âyetin mânâsı şöyledir: “Ey iman edenler, öldürülenin katiline kısas yapmanız, size farz kılındı. Kimse kimseye karşı haksızlık yapmasın, aşırı gitmesin. Hür bir insan, hür bir insanı öldürdüğü zaman yalnız o hürü öldürün, köle köleyi öldürdüğü zaman da yalnız onu öldürün, kadına karşılık da sadece katil kadını öldürün. Hür yerine birçok hür, köle yerine hür, kadın yerine erkek öldürmeyin...” 307
Hanefîlere göre âyetin başı ve sonu birbirinden bağımsızdır. Diğerlerine göre, başı ve sonu birbirine bağlıdır. Hanefîler diyorlar ki; Allah, âyetin başıyla katilin öldürülmesini farz kılmıştır. Bu hüküm, bütün katillere şâmildir; katil ister hür olsun, ister köle, ister kadın olsun, ister erkek, değişmez; her katil öldürülür. “Hüre karşılık hür...” cümlesi ise, geçen hükmü te’yid şeklinde açıklamakta ve bazı kabilelerin tatbikatını yasaklamaktadır. Onlar, kölelerine karşılık hür öldürmek istiyorlardı. Âyet, onların zulmünü önlemekte ve ancak katilin öldürülebileceğini emretmektedir. Böylece, köle öldürmüş olan bir hürün öldürülmeyeceğine dair bir delil olmadığı gibi, kadın öldüren erkeğin öldürülmeyeceğine dair de bir delil yoktur. Âyetin başı, genel bir hüküm ifâde eder. Hür yerine hürün öldürülmesinin zikredilmesi, öteden beri uygulanan bir zulmü iptal etmektedir.
Kim zulmen öldürülürse, onun velîsine yetki veririz, ama o da öldürmede aşırı gitmesin!”308 Öldürülen ister müslüman olsun, ister zimmî, hür veya köle olsun, kadın ya da erkek olsun velîsine kısas isteme yetkisi verilmiştir. “Kim size tecâvüz ederse, onun size tecâvüz ettiği kadar siz de ona tecâvüz edin!”309; “Eğer cezâ verecekseniz size yapılan cezâ kadar cezâ verin...”310 âyetleri de kısası emretmektedir.
Sünnetten de kısastaki bu genel hükmün köleleri de kapsadığını öğrenmekteyiz. Hz. Peygamber, müslümanların kanlarının birbirine denk olduğunu söylemiş, köle ile hür arasında bir ayrım yapmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz." 311 buyurmuştur. Mâlikî ve Şâfiîler, “Öldürmede kısas size farz kılındı...” 312 âyetinin başı ile sonu birbirini tamamlamaktadır diyerek âyetin,
306] 2/Bakara, 178
307] Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 1, s. 291
308] 17/İsrâ, 33
309] 2/Bakara, 194
310] 16/Nahl, 126
311] Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147; Tirmizî, Diyât 18; Nesâî, Kasâme 9
312] 2/Bakara, 178
KISAS
- 77 -
“... kadına karşı kadın...” sözüne varınca ancak tamamlandığına inanmaktadırlar. Onlara göre de insan eşittir, ancak mûteber eşitlik hürrün hüre, kölenin köleye, kadının kadına eşit olduğudur; âyet bunu ifâde etmektedir. Bu görüşe göre, kadına karşılık erkeğin öldürülmemesi lâzım gelir. Ama kadını öldüren erkeğin öldürüleceği hakkında icmâ vardır. Fakat köle hüre eşit değildir. Bir köle için bir hür öldürülemeyeceğine göre, müslüman da zimmî karşılığında öldürülemez. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, "Kâfire karşılık bir mü'min yahut ahdi içerisinde bulunan bir ahidli (zimmî) öldürülmez." 313 hadisi, bunu kanıtlamaktadır.
Hanefîler bu hadisi şöyle anlamaktadırlar: “Bir müslüman ve bir sözleşmeli, savaşçı bir kâfire karşılık olarak öldürülmez.” Bu hadisi öyle anlamak gerektiğini de şöyle izah ederler: Burada sözleşmeliye (ahitliye) karşılık savaşçı denmek isteniyor. Çünkü zaten ahitliye karşı ahitlinin öldürüleceği icmâ ile kabul edilmiştir. Bu duruma göre kâfiri savaşçı ile sınırlama zorunluluğu açıktır.
Ebû Hanife’nin ictihadı, Kur’an’ın rûhuna daha uygundur. Çünkü Şâfiî ve Mâlikîler, bir yandan mûteber eşitlik meselesini ortaya atarken, kadın karşılığında erkeğin öldürülemeyeceği görüşleriyle bu prensiplerini bozmuşlardır. Ayrıca âyetten, ilk bakışta da anlaşılacağı gibi, böyle bir ayrım yapılacağını gösteren bir husus yoktur. Katil kim olursa olsun, birisini haksız yere öldürmüşse, kendisi de öldürülür.
3- Öldürme fiilinde bulunması gereken şartlar: Hanefîlere göre kısas gerektiren öldürme işinin doğrudan yapılmış olması gereklidir; doğrudan değil de, dolaylı olarak ölüme sebebiyet vermek, kısası değil, diyeti gerektirir. Hanefîlerin dışındaki hukukçular, bu şartı koşmamışlardır. Onlara göre ölüme sebebiyet vermek, doğrudan öldürmekten farksızdır ve kısas gerektirir. Kısaca cumhura göre, öldürmeye zorlamak gibi, hissî bir sebep, ya da yalancı şâhitlik gibi hukukî bir sebep yahut zehirli yiyecek vermek gibi örfî bir sebeple ölüme sebebiyet vermek kısas gerektirir.
4- Maktûlün velisinde bulunması gereken şartlar: Hanefîler, maktûlün kısasta hak sahibi olan velîsinin belli olmasını şart koşarlar. Şâyet bilinemiyorsa, kısas gerekmez. Çünkü velî belli değilse kim bu hakkı isteyecektir? Diğer hukuk ekolleri, bu şartı kabul etmemişlerdir. 314
Kur'ân-ı Kerim'de Kısas Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “kısas” kelimesi, 4 yerde geçer.315 Bunun yanında, kısas kelimesi zikredilmediği halde, kısastan bahseden 4 âyet daha vardır. 316
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” 317
313] Ebû Dâvud, Diyât 7, 11; Tirmizî, Diyât 17
314] Ahmet Yaşar, İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, s. 29-52
315] 2/Bakara, 178, 179, 194; 5/Mâide, 45
316] 2/Bakara, 237; 16/Nahl, 126; 17/İsrâ, 33; 42/Şûrâ, 40
317] 2/Bakara, 178
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.” 318
“Haram aya karşılık, haram aydır. İşlenen suçlara karşılık da kısas vardır. Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bil-misil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle (aşırı gitmeyenlerle) beraberdir.” 319
“Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: ‘Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezâdır). Yaralar da kısastır (Her yaralama, misli ile cezâlandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir.” 320
“... Affetmeniz takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsânı unutmayın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.” 321
“Eğer cezâ verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle cezâ verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.” 322
“Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine (mirasçısına, hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta ileri gitmesin. Zâten (kendisine bu yetki verilmekle) o, yardıma mazhar olmuştur.” 323
“Bir kötülüğün cezâsı ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a âittir. Elbette O, zâlimleri sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, böyle hareket edenlerin aleyhine bir yol (mes’ûliyet) yoktur (Onlar kınanmaz ve cezâlandırılmazlar). Sorumluluk, ancak, insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere yönelir. İşte böylelerine acı bir azap vardır. Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir (bağışlayan kimse, mert ve azimli insanların yaptığı işi yapmıştır).” 324
Hadis-i Şeriflerde Kısas Kavramı
“Kim haksız yere, amden (bile bile) öldürülürse, velîsi şu üç şeyden birini tercihte serbesttir: Ya kısas ister, ya affeder veya diyet alır. Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa elinden tutun (engel olun)!” Sonra Rasûlullah (s.a.s.), Bakara sûresi, 179. âyeti tilâvet buyurdu. 325
“Kim mü’min bir kimseyi (amden) öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa engel olursa Allah’ın lânet ve gazabı onun üzerine olsun! Allah onun farz veya nâfile hiçbir hayrını kabul etmez.” 326
“Kim, aralarında taş atışması veya kamçı ya da sopa darbı gibi durumlarla müphem şekilde öldürülürse (bunun hükmü); hatâen öldürme hükmüne tâbidir, diyeti de hata
318] 2/Bakara, 179
319] 2/Bakara, 194
320] 5/Mâide, 45
321] 2/Bakara, 237
322] 16/Nahl, 126
323] 17/İsrâ, 33
324] 42/Şûrâ, 40-43
325] Ebû Dâvud, Diyât 3, 4, hadis no: 4496, 4504; Tirmizî, Diyât 13, hadis no: 1406
326] Ebû Dâvud, Diyât 17, hadis no: 4539, 4540-41; Nesâî, Kasâme 29
KISAS
- 79 -
diyetidir. Kim bu diyetin yerine getirilmesine mâni olursa Allah’ın lânet ve gazabı üzerine olsun” Onun hiçbir farz ve nâfile hayrı kabul edilmeyecektir.” 327
"Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz." 328
Vâil İbn Hucr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam geldi, bir başkasını kayışla bağlamış getiriyordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, kardeşimi öldürdü!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Doğru mu? Bunun kardeşini mi öldürdün?" diye sordu. Getiren adam: : "O itiraf etmezse, aleyhine delil getirebilirim!" dedi. Öbür adam: "Evet, öldürdüm" diye itiraf etti. Peygamberimiz: "Onu nasıl öldürdün?" diye sordu. Adam açıkladı: "İkimiz bir ağaçtan yaprak silkiyorduk. Derken bana söverek beni kızdırdı. Ben de elimdeki balta ile başına vurup öldürdüm." (Diğer bir rivâyette şu ziyâde vardır: “Ben onu öldürmeyi düşünmemiştim.”) Rasûlullah (s.a.s.): "Kendin nâmına ona (fidye olarak) verebileceğin bir şey (para) var mı?" diye sordu. Adam: "Benim elbisemle baltamdan başka malım yok" cevabını verdi. "Kavminin seni satın alabileceklerini (sana gerekli diyet borcunu ödemek için para vereceklerini) tahmin eder misin?" diye sordu. Adam: "Ben kavmimce beş para etmem!" dedi. Allah'ın Rasûlü bunun üzerine diğer adama (ondan bu fakir suçluyu affetmesini istedi, fakat o kabul etmedi. Sonra;) bağladığı ipi atarak: "al arkadaşını!" buyurdu. Adam da onu alıp gitti. O gittikten sonra Rasûlullah (s.a.s.): "Onu öldürürse o da onun gibi olur (Hem katil hem öldürülen cehennemdedir)." Birisi, o adama giderek Rasûlullah'ın sözünü söyledi. O da Peygamber'in yanına döndü. "Yâ Rasûlallah! Duydum ki Sen 'Onu öldürürse o da onun gibi olur' buyurmuşsun; hâlbuki onu Senin izninle alıp götürdüm" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Onun seninle kardeşinin günahlarınızı üzerine almasını istemez misin?" buyurdular. Adam: "Yâ Nebiyyallah! Hay hay" dedi. Peygamberimiz: "İşte bu onun gibidir" buyurdu. Adam da katili bıraktı, ona yol verdi. 329
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah zamanında bir adam birini öldürmüştü. Hâdise Peygamberimiz’e geldi. (Meseleyi araştırdıktan sonra) katili, maktûlün velîsine teslim etti. Katil: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben onu öldürmeyi kasdetmemiştim (kazâen öldürdüm)” dedi. Allah Rasûlü velîye: “Eğer bu sözünde sâdık ise, doğruyu söylüyorsa, bu durumda onu (kısas olarak) öldürdüğün takdirde ateşe gidersin!” buyurdu. Bunun üzerine maktûlün velîsi, adamı salıverdi. Adam bir kayışla bağlı idi, kayışını sürükleyerek uzaklaştı. Bundan sonra kendisine zu’n-nis’a (kayışlı) adı takıldı.” 330
Süraka İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.), oğlu sebebiyle babaya kısas uyguladığına, fakat oğluna, babası sebebiyle kısas uygulamadığına şâhit oldum.” 331
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Bir oğlan, hile (sûikast) sûretiyle öldürülmüştü. Hz. Ömer (r.a.): ‘Bunun öldürülmesine San’a ahâlisi iştirak etmiş olsaydı, bu tek kişi
327] Ebû Dâvud, Diyât 17, 18, hadis no: 4539, 4540, 4591; Nesâî, Kasâme 29
328] Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9
329] Müslim, Kasâme, 32, 33, hadis no: 1680; Ebû Dâvud, Diyât 3, hadis no: 4499, 4500, 4501; Nesâî, Kasâme 5
330] Tirmizî, Diyât 13, hadis no: 1407; Ebû Dâvud, Diyât 3, hadis no: 4493; Nesâî, Kasâme 5
331] Tirmizî, Diyât 9, hadis no: 1399
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzünden bütün San’a halkını öldürürdüm!’ dedi.” Bir başka rivâyette: “Dört kişi bir çocuğu öldürmüştü Hz. Ömer dedi ki...” diye başlar ve yukarıdaki gibi devam eder. 332
"Kâfire karşılık bir mü'min yahut ahdi içerisinde bulunan bir ahidli (zimmî) öldürülmez." 333
İbn Firâs, Hz. Ömer’den (r.a.) naklediyor: “Rasûlullah’ı (s.a.s.) gördüm, (başkasının lehine olarak) kendi nefsine kısas uyguluyordu.” 334 Rasûlullah, adâlete verdiği ehemmiyetin bir delili olarak kendisine kısas uygulamıştır. Hz. Ömer bu sözleriyle, Rasûlullah’ın: “kimin bende hakkı varsa gelsin alsın, kime haksız olarak vurmuşsam gelsin vursun!” mânâsındaki zaman zaman yaptığı talepleri kasdetmiş olmalıdır. Bu hususta Ebû Dâvud’un kaydettiği bir örnek şöyledir: Ebû Said anlatıyor: “Rasûlullah bir taksim yapıyordu. Bir adam ilerleyerek geldi ve üzerine eğilip bakmaya başladı. Allah Rasûlü elindeki hurma dalını yüzüne dürterek “çekil!” dedi. Dal adamın yüzünü kanattı. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Gel (aynı şeyi bana yaparak), kısasta bulun!” dedi ise de, adam: ‘Hayır, affettim ey Allah’ın Rasûlü’ dedi.” Ensardan mizahçı/şakacı bir zat vardı. (Bir gün yine) Konuşup yanındakileri güldürürken Rasûlullah (s.a.s.) elindeki çubuğu (şaka yollu) adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, (canımı yaktınız.) Müsâade edin kısas yapayım!” dedi. Allah Rasûlü de: “Haydi yap!” buyurdu. Adam: “Ama üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu (kısasın tam olması için çıkarmalısınız!” dedi. Adamın talebi üzerine, Peygamberimiz gömleğini kaldırıp böğrünü açtı. Adam, Rasûlullah’ı kucaklayıp böğrünü saygıyla öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. 335
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de, nefislerine kısas tatbik ettiklerine dâir rivâyetler gelmiştir. İslâm, idârecilere teşrîî ma’sûniyet tanımaz.
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı, kendisine her ne zaman kısas bulunan bir dâvâ getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.” 336
Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali’ye (r.a.): ‘Ey mü’minlerin emîri! Yanınızda Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?’ diye sormuştum. Şöyle cevap verdi: ‘Hayır! Dâneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Zâta kasem olsun! Bildiğim şeyler, Allah’ın, Kur’an’da olanı anlamak üzere kişiye verdiği anlayış ve bir de şu sahifede bulunanlardır. ‘Peki, bu sahifede ne var?’ dedim. ‘Diyet(le ilgili ahkâm), esirlerin hürriyete kavuşturulması (ile ilgili tavsiye ve teşvik), kâfir mukabilinde müslümanın öldürülmeyeceği!’ cevabını verdi.” 337
Kays İbn Ubâd (r.a.) anlatıyor: “Ben ve El-Eşter en-Nehâî, Hz. Ali’nin (r.a.) yanına gittik. Kendisine: ‘Rasûlullah (s.a.s.), bütün insanlara şâmil olmayan husûsî bir tâlimde bulundu mu?’ dedik. Bize: ‘Hayır! Ama, şu sahifede bulunanlar var!’ dedi ve kılıcının kabzasından bir sayfa çıkardı. İçerisinde şunlar vardı:
332] Buhârî, Diyât 21; Muvattâ, Ukûl 13
333] Ebû Dâvud, Diyât 7, 11; Tirmizî, Diyât 17
334] Nesâî, Kasâme 23
335] Ebû Dâvud, Edeb 160, hadis no: 5224
336] Ebû Dâvud, Diyât 3, hadis no: 4497; Nesâî, Kasâme 27
337] Buhârî, Diyât 31, İlim 39, Cihad 171; Tirmizî, Diyât 16, hadis no: 1412; Nesâî, Kasâme 12
KISAS
- 81 -
‘Mü’minlerin kanı eşittir. Onlar kendilerinden başkalarına karşı tek bir el gibidirler. Onlar içlerinden en âdîlerinin verdiği emâna (bile) uyarlar. Haberiniz olsun: Mü’min, kâfir mukabilinde öldürülmez; ahd (antlaşma) sahibi de anlaşma müddeti esnâsında (küfrü sebebiyle) öldürülmez. Kim bir cinâyet işlerse sorumluluğu kendine âittir (başkasını ilzâm etmez). Kim bir cinâyet işler veya câniyi himâye ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun!” 338
Câriye İbn Zafer (r.a.) anlatıyor: "Bir adam bir başkasının kolunun ön kısmını bir kılıç vurarak mafsal olmayan bir yerden koparıp attı. Kolu koparılan adam Rasûlullah (s.a.s.)'a mürâcaatla kolunu kesenden hakkını almasını istedi. Rasûlullah (s.a.s.) kolu kesilene diyet ödemeyi emretti. Adam: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Ben kısas istiyorum' dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Diyetini al, Allah diyeti hakkında mübârek kılacaktır!" buyurdular ve kısasa hükmetmediler." 339
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Bir yahûdi kadın Rasûlullah’a (s.a.s.) şetmde bulunuyor (sövüyor), hakaretler ediyordu. Bir adam onu boğarak öldürdü. Rasûlullah (s.a.s.) kadının kanını bâtıl kıldı (cezâsız bıraktı).” 340
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Âmâ, yani gözleri kör bir zât, ümmü veled olan câriyesini, Rasûlullah’a (s.a.s.) şetmettiği (sövdüğü) için öldürdü. Rasûlullah (s.a.s.) câriyenin kanını heder etti (cezâsız bıraktı).” 341
Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir yahûdi, gümüş takıları için bir câriyeyi taşla öldürmüştü. Câriye Rasûlullah’a (s.a.s.) getirildi. Henüz canını teslim etmemişti. Kadıncağıza (bazı isimler sayılarak): ‘Seni falanca mı öldürdü?’ diye soruldu. Başıyla ‘Hayır!’ diye işaret etti. ‘Seni filan mı öldürdü?’ diye bir başka isim zikredildi. Kadıncağız yine: ‘Hayır!” mânâsında başıyla işaret etti. Üçüncü kere (başka ismi) sordu. Bu sefer: ‘Evet!’ anlamında başıyla işaret etti. Bunun üzerine Rasûlullah adamı (yakalattı, adam suçunu itiraf etti ve kadını öldürdüğü şekilde) iki taşla öldürdü; başını iki taş arasında ezdi.” 342
Sa’lebe İbn Zehdem el-Yerbû’î (r.a.) anlatıyor: “Ensârdan bir grup insan gelip: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Şunlar Benî Sa’lebe İbn Yer’bû’dur. Câhiliyye devrinde falan kimseyi öldürdüler!’ dedi. Aleyhissalâtu ve’s-selâm sesini yükselterek: ’Bir kimse diğerinin cinâyetinden sorumlu olmaz.” (Diğer rivâyette: ’Anne, çocuğu adına cinâyet işlemez, cinâyeti kendi adınadır!’) buyurdular.” 343
"Şüpheli durumlarda hadleri (cezâları) kaldırın." 344
“Öldürme tarzında insanların en ölçülüsü, iman sahipleridir.” 345
Abdullah İbn Zeyd el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) müsle (denen daha çok savaşta düşmana karşı câhiliyye döneminde uygulanan göz çıkarmak, burun, dudak, kulak kesmek, karın deşmek gibi tecâvüzler)den, yağmacılıktan men etti.” 346
338] Ebû Dâvud, Diyât 11, hadis no: 4530; Nesâî, Kasâme 8
339] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 329, hadis no: 824 -2636- (6811)
340] Ebû Dâvud, Hudûd 2, hadis no: 4362
341] Ebû Dâvud, Hudûd 2, hadis no: 4361; Nesâî, Tahrîm 16
342] Buhârî, Diyât 7, 4, 5, 12, 13, Husûmât 1, Vesâyâ 5; Müslim, Kasâme 15, hadis no: 1672; Ebû Dâvud, Diyât 10, hadis no: 4527-4529; Tirmizî, Diyât 6, hadis no: 1394; Nesâî, Kasâme 11
343] Nesâî, Kasâme 39
344] Feyzu'l-Kadîr, 1/227
345] Ebû Dâvud, Cihad 120, hadis no: 2666; İbn Mâce, Diyât 30, hadis no: 2681, 2682
346] Buhârî, Mezâlim 30, Zebâih 25
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Diyet ve Kasâme
Diyet: İnsanın veya insan uzvunun telef edilmesi karşılığı olarak verilmesi gereken tazminata, kan bedeline diyet denir. Kur’ân-ı Kerim’de: “Yanlışlıkla (hatâen) olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğerki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun (Bu takdirde diyet vermez). Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzâd etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda andlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzâd etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”347 Diyetin meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve sahâbe-i kirâmın icmâı ile sâbittir. Bilindiği gibi kasden öldürme olayında “kısas” gündeme girer. Kısas cezâsında, hem Allah Teâlâ’nın hukuku, hem kul hukuku bir aradadır. Kısasın icrâ edilebilmesi için, öldürülen kimsenin velîsinin cezânın tatbikini istemesi esastır. Zira Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim, mazlum olarak öldürülürse, biz onun (öldürülenin) vesilesine bir salâhiyet vermişizdir. O da (öldürülenin velîsi), öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o, zaten yardıma mazhar olmuştur.” 348 hükmü beyan buyrulmuştur. Öldürülen kimsenin velîsi, kısası talep etmek veya diyete râzı olmak noktasında serbesttir. Rasûl-i Ekrem’e (s.a.s.) “kısas”la ilgili herhangi bir mesele arzolunduğu zaman, maktûlün velîlerine, affetmelerini tavsiye buyurmuştur. 349 Dolayısıyla, mü’minlerin emîri, öldürülenin velîlerine affetmelerini veya sulh yapmalarını tavsiye eder. Ancak kesinlikle bu konuda zorlama yapmak veya kendisi af yetkisi kullanma yönünde selâhiyet sahibi değildir. Kısasın tatbiki, affetme veya sulh yapma noktasında tek yetkili, maktûlün velîsidir. Esasen, zarara uğrayanların başında da, maktûlün velîleri gelir.
İnsan veya insanın bir uzvunun telef edilmesi, kasden veya hatâen olabilir. Mü’min bir erkek, hatâen bir kardeşini öldürürse, maktûlün velîsine diyet vermek mecbûriyetindedir. Bu husus kat’î nassla sâbittir. Diyetin miktarı, öldürülen kimsenin erkek veya kadın olması halinde farklılaşır. Ayrıca hür olan bir kimsenin diyeti ile kölenin diyeti aynı değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına, hürriyet ve cinsiyet durumu etki eder. Öldürülen mü’min bir erkeğin diyetinin bin dinar altın olduğu Sünnet’le sâbittir. Ebû Hanife, diyetin yüz deve 350 veya bin dinar altın (bin altın) veya on bin dirhem gümüş olarak verilmesinin esas olduğunu söylemiştir.351 İmâmeyn’in bu husustaki tesbiti ise şu şekildedir: “Bu üç ana ölçünün dışında, iki yüz sığır veya iki bin koyun olarak da vermek mümkündür.” Rasûlullah’ın (s.a.s.) döneminde bir koyunun bedeli, beş dirhem gümüştür. İki bin koyun, beş dirhem gümüşle çarpılırsa, karşımıza on bin dirhem gümüş çıkar. Dolayısıyla bütün bu ölçüler, mâlî değer olarak birbirine eşittir.
Öldürülen kimsenin müslüman olup olmamasının diyetin miktarına etki edip etmemesi hususunda iki ayrı görüş vardır. Hanefî fukahâsı, Rasûlullah’’ın: “Her ahid sahibinin diyeti bin dinar altındır”352 hadisini esas alarak, Dâru’l-İslâm
347] 4/Nisâ, 92
348] 17/İsrâ, 33
349] Ahmed bin Hanbel, III/213, 252; İbn Mâce, Diyât 35
350] Tirmizî, Diyât 1
351] Ebû Dâvud, Diyât 16; Nesâî, Kasâme 33
352] Ebû Dâvud, Diyât 16
KISAS
- 83 -
tebaasından olan gayrı müslimin (zimmînin) diyeti, tıpkı müslümanın diyeti gibidir, hükmünde ittifak etmiştir. Abdullah bin Mes’ûd’dan (r.a.) da, müslüman ile zimmet sahibinin diyetinin eşit olduğuna dair bir rivâyet vardır. Ayrıca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer dönemindeki uygulama da aynı şekilde olmuştur. İkinci görüşe gelince, İmam Şâfiî (r.a.) Amr bin Şuayb’dan (r.a.) rivâyet edilen: “Zimminin (gayrı müslimin) diyeti; müslümanların diyetinin yarısıdır.”353 hadisini esas alarak eşitlik sözkonusu olmayacağını beyan etmiştir.
Kadının diyeti, nefse kıymak (yani öldürmek) veya uzvu telef etmek noktasında erkeğin diyetinin yarısıdır.354 Bu hüküm mevkuf olarak Hz. Ali’den (r.a.), merfû olarak Rasûlullah’tan rivâyet edilmiştir. Hür bir mü’minin diyeti ile kölenin diyeti de birbirine eşit değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına, Hanefî fukahâsına göre hürriyet ve cinsiyet tesir etmektedir. İmam Şâfiî’ye göre ise, İslâm, hürriyet ve cinsiyeti diyetin miktarının belirlenmesinde esas alır.
İnsan uzvunun koparılması veya ta’tili (iş göremez hale getirilmesi) veya yaralanmasında, mağdûra ödenmesi vâcip olan mala “erş” denilir. Tabii ki, erşin vâcip olması için misli sözkonusu olmadığından kısas tatbik edilemez olmalıdır. Zira kasden uzvun koparılmasında da, misli sözkonusu olduğu süre içerisinde kısas esastır. Hem kısas imkânı olmaz, hem kat’i nasslarla beyan edilmiş erş miktarı bilinemezse, ehl-i hibre tâyini gündeme girmektedir. Ehl-i hibrenin (bilirkişi heyetinin) mağdûra ödenmesini esas aldığı mala da “hükümet-i adl” ismi verilir. Dolayısıyla insana veya insan uzvuna karşı, hatâen işlenen her cürümde mutlaka mağdura veya velîsine mal ödenir.
Hatâen veya hata yerine sayılan öldürme çeşitlerinde, diyetle birlikte keffâret de gündeme gelir. Keffâret, mü’min bir köleyi âzâd etmek veya buna imkân bulunamazsa, iki ay fâsılasız (devamlı) oruç tutmaktır.355 Ayrıca, keffâretlerde illet kat’î olarak tesbit edilemeyeceği için, ictihad gündeme giremez. Bu sebeple hatâen veya hata yerine sayılan öldürmelerde yoksul ve miskinleri doyurmak, keffâret yerine geçmez. Çünkü “mü’min bir köleyi âzâd etmek veya iki ay fâsılasız oruç tutmak” hususunda kat’î nass mevcuttur.
İslâm ulemâsı, “diyetin kim tarafından ve nasıl ödeneceğini” izah ederken, “akıle” üzerinde durmuştur. Bilindiği gibi, akıl kelimesi, men etmek, tutmak ve korumak gibi mânâlara gelmektedir. Hatâen bir cürüm işleyen kimseden diyet borcunu kaldırmak ve onun suç işlemesini önlemek, baba tarafından en yakın akrabaların görevidir. Rasûlullah’ın (s.a.s.), Huzeyl kabilesinden iki kadının kavgası sonucu ortaya çıkan cenin cinâyetini hükme bağlarken, hâmile kadının karnına vuranın âkılesine hitâben: “Kalkın, ceninin diyetini (ğurreyi) verin.”356 emri, bu hususta kat’î bir delildir. Kasden işlenen cinâyetlerde âkıle herhangi bir ödemede bulunmaz.
Hanefî fukahâsı: “Beş yüz dirheme kadar olan cezâlarda, âkile hiçbir şey ödemekle mükellef değildir. Bunu cinâyeti işleyen kimse bizzat kendisi öder. Beş yüz dirhem gümüşü (yaklaşık 100 koyun fiyatını) aştığı zaman, suçlunun âkılesine dâhil olan (kadın ve çocukların dışındaki her fert) üç veya dört dirhem ödemek
353] Ebû Dâvud, Diyât 16-21
354] Müslim, Kasâme, 36, 37
355] 4/Nisâ, 92
356] Müslim, Kasâme 11; Ebû Dâvud, Diyât 21;Tirmizî, Diyât 18; İbn Mâce, Diyât 17
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumundadır. Hz. Ömer (r.a.), Rasûlullah’tan bu ödemenin üç yıl içerisinde olacağını rivâyet etmiştir. Hatâen bir cinâyet işleyen kimsenin, yakın veya uzak hiçbir akrabâsı veya bağlı bulunduğu bir divan yoksa, Beytü’l-Mâl, âkıle görevini üstlenir ve İslâm devleti diyeti öder. 357
Kasâme: Katili meçhul cinâyetlerde maktûlün bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin Allah’a yemin ederek “öldürmedik ve öldüreni de görmedik” diye yemin etmeleri anlamında bir İslâm cezâ hukuku terimidir. Bunu talep etmek ve yemin edecek elli erkeği seçmek maktûlün velîsinin hakkıdır. Hanefîler dışında çoğunluk İslâm hukukçularına göre, öldürülenin velîleri cinâyeti başka bir delille isbat edemezlerse, suçlunun aleyhine yemin ederler. Onlardan herbiri Allah’a yeminle “ona filanca vurdu ve öldü veya onu falanca öldürdü” diye yemin eder.
Kasâmenin delili sünnettir. Ensârdan biri şöyle rivâyet etmiştir: “Hz. Peygamber kasâmeyi câhiliyye devrinde olduğu üzere bıraktı.”358 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Delil getirme iddiâ edene, yemin ise, inkâr edene âittir. Ancak kasâme bundan müstesnâdır.”359 Kasâmenin amacı, müslümanın canını korumak, kanın yere dökülmesini önlemek ve suçlunun cezâsız kalmasını engellemektir. Hz. Ali, Ömer’e (r.a.) Cuma namazı veya Kâbe’yi tavaf sırasında izdihamından ölen kimseler hakkında şöyle demiştir: “Ey mü’minlerin emîri, eğer öldüreni bilirsen hiçbir müslümanın kanı boşa gitmez. Aksi halde onun diyetini Beytülmâl’den ver.”
Yemin sırasında cinâyeti üstlenen çıkmazsa, o mahalle veya köy halkının mükellef erkeklerine diyetle hükmolunur. İnsanların oturduğu yerden, ses işitilmeyecek kadar uzakta, kırlarda bulunan ölünün, cinâyet sonucu öldürüldüğü belli ise, diyeti devlete âittir. İslâm, suç işlemeleri önlemek için kollektif sorumluluk esasını getirmiştir. Yine katilin asabe veya âkılesinin kasâme ve diyetle yükümlü tutulmasının sebebi, maktûlün bulunduğu yerde, öldürülmezden önce, hayatını korumadaki eksiklikleri ve cânînin saldırısına karşı ona yardım ve himâye etmemeleridir. Nitekim yanlışlıkla (hatâen) öldürmede âkılenin diyetle yükümlü tutulmasının sebebi de budur.
1) Öldürenin meçhul olması, eğer katil biliniyorsa kasâme usûlü uygulanamaz. Şartları varsa, kasden öldürmede kısas, şibhü’l-amd (kasda benzer) ve hatâen öldürmede ise diyet gerekir.
2) Öldürülende yara, vurma vb. öldürme eserinin bulunması gerekir. Bunlar olmazsa kasâme ve diyet gerekmez. Kendi kendine ölmüş sayılır. Ağız, burun, dübür ve cinsiyet uzvundan kan gelmiş olsa yine bir şey gerekmez. Çünkü bu yerlerden kan, bir harbe olmaksızın normal olarak gelebilir. Bununla onun öldürüldüğü anlaşılmaz. Ancak kan, göz veya kulaktan gelmiş olursa kasâme ve diyet sözkonusu olur.
3) Öldürülenin insan olması. Hayvan için kasâme yoluna gidilmez.
4) Öldürülenin velîleri tarafından mahkemeye dâvâ açması. Çünkü kasâme bir yemindir. Yemin ise dâvâsız hukukî bir anlam taşımaz.
357] Yusuf Kerimoğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 409-410
358] Buhârî, Diyât 22, Menâkıbu’l-Ensâr 27; Ebû Dâvud, Diyât 8, 9
359] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII/39
KISAS
- 85 -
5) İtham edilenin suçu inkâr etmesi. Çünkü yemin inkâr edenin görevidir. Sanık suçu itiraf ederse, kasâme sözkonusu olmaz.
6) Dâvâcının kasâme talebinde bulunması. Çünkü yemin teklif etmek dâvâcının hakkıdır.
7) Maktûlün bulunduğu yerin bir kimsenin mülkü veya yararlandığı bir yer olması. Çünkü insanlar mülk edindiği veya kira akdi gibi bir yolla yararlandığı yerin güvenliğinden sorumlu tutulabilir.
Büyük câmilerde, umûma âit cadde, köprü ve çarşılarda veya cezâevinde bulunan maktûl için kasâme yapılmaz. Çünkü bu yerler, bir kimsenin mülkü veya tasarrufunda olan yerler değildir. Burada diyet Beytülmâl tarafından ödenir. Mahalle mescidinde bulunursa, o mahalle halkı kasâmeye dâvet edilebilir. Gemi, uçak, otobüs ve tren gibi araçlarda katili bilinmeyen bir ceset bulunsa, kasâme bu araçlarda bulunan kimselere yöneltilir. Çünkü bu araçlar onların elinde sayılır.
Sonuç olarak, tasarrufu bir kimseye veya cemaate değil de, müslüman toplumuna âit olan her yerde kasâme ve diyet fertlere gerekmez. Diyeti devlet öder. 360
Kur’ân-ı Kerim’de Cinâyet Suçu
Kur’ân-ı Kerim’de adam öldürmenin haram olduğunu bildiren birçok âyet vardır.361 “Sefkü’d-dimâ’ (kan dökmek) deyimi Kur’an’da 2 âyette yer alır. Öldürmek anlamına gelen “katl” kelimesi türevleriyle birlikte 170 yerde, “kısas” kelimesi de 4 yerde geçer.
Kur’an’ın haber verdiğine göre, ilk kan döken kimse, Hz. Âdem’in oğlu Kabil’dir. Onun kardeşi Hâbil’i öldürmesi, bir cana kıymanın ötesinde, tüm insanlığa tecâvüz anlamına gelir.362 Kur’an, bir insanı haksız yere öldürenin, bütün insanlığı öldürmüş gibi suçlu sayılacağını söyler.363 Kur’an, katil için kısas cezasını emreder.364 Kur’an, adam öldürme fiilini işleyenlerin uhrevî cezalarını da açıklar. Kim, kasden bir mü’mini öldürürse, cezası ebedî cehennemdir, Allah’ın gazabı ve lâneti de onadır. 365
“(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.” 366
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Kim bundan sonra saldırmaya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar
360] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 312
361] 2/Bakara, 178-179; 4/Nisâ, 92-93; 5/Mâide, 32, 45; 17/İsrâ, 33
362] 5/Mâide, 27-31
363] 5/Mâide, 32
364] 2/Bakara, 178-179
365] 4/Nisâ, 93
366] 2/Bakara, 84
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.” 367
“Ey iman edenler! ...Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlıkla bunu yaparsa, (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır.” 368
“Yanlışlıkla olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeğe hakkı olmaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Eğer ölünün ailesi, o diyeti bağışlamış olursa (bu takdirde diyet vermez). Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise, mü’min bir köle âzâd etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzâd etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” 369
“Bu nedenle, İsrâiloğullarına şunu yazdık: Kim bir nefsi, bir nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksızca) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur…” 370
“Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: ‘Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa, kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir.” 371
“De ki: ‘Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın! İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 372
“Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 373
“Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine (mirasçısına, hakkını alması için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o, yardıma mazhar olmuştur.” 374
“Onlar (o mü’minler) ki, Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zinâ etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur. Kıyâmet günü azâbı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe edip iyi davranışta bulunanlar başka...” 375
367] 2/Bakara, 178-179
368] 4/Nisâ, 29-30
369] 4/Nisâ, 92-93
370] 5/Mâide, 32
371] 5/Mâide, 45
372] 6/En’âm, 151
373] 17/İsrâ, 31
374] 17/İsrâ, 33
375] 25/Furkan, 68-70
KISAS
- 87 -
“Diri diri toprağa gömülen kızlara, ‘suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda... her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar.” 376
Hadis-i Şeriflerde Cinâyet
“Müslümanın kanı ancak üç şeyden birisi ile helâl olur. Zina eden evli, cana karşılık can (kısas), dinini terk edip İslâm cemaatından ayrılan kimse.” 377
Vedâ haccında Peygamberimiz, muazzam kalabalığa şöyle demiştir: “...Şüphesiz, sizin kanlarınız ve mallarınız; bu gününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin haram olduğu gibi birbirinize haramdır.” 378
“Yedi helâk edici günahtan uzak durun.” Denildi ki, ‘Ya Rasûlallah, onlar nelerdir?’ Şöyle buyurdu: “Allah’a şirk koşmak, bir cana kıymak, sihir yapmak, fâiz yemek, yetim malı yemek, cihaddan/savaştan kaçmak, iffetli ve hiçbir şeyden habersiz mü’min bir kadına zinâ iftirası atmak.” 379
“Her günahı Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.” 380
“Mü’minin öldürülmesi, Allah katında, dünyanın zevâlinden daha büyük (bir hâdise)dir.” 381
“Kim kasten öldürürse, bunun hükmü kısastır.” 382
“Kıyâmet gününde insanlar arasında hükmü verilecek ilk dâvâ, kan dâvâlarıdır.” 383
“Dünyanın tamamen yok olması, Allah indinde müslüman bir adamın öldürülmesinden daha hafiftir.” 384
“Gökler ve yer, bir mü’minin kanını (haksız yere) dökmek için birleşmiş olsa, Allah onların hepsini cehenneme atar.” 385
“Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki, katilin günahından bir misli Hz. Âdem’in ilk oğluna (Kabil’e) gitmemiş olsun. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır.” 386
“Kim, yarım sözcükle de olsa bir müslümanın öldürülmesine yardım ederse kıyâmet gününe, iki gözünün arasına (Allah’ın rahmetinden umutsuzdur) yazısı yazılmış olarak gelir.” 387
“Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 388
376] 81/Tekvîr, 8-9, 14
377] Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Diyât 10, Hudûd 15; Nesâî, Tahrîm 5
378] Buhâri, İlim 37, Hacc, 132, Hudûd, 9; Müslim, Hacc 147; Tirmizî, Fiten 6
379] Buhârî, Vesâyâ 23, Hudûd 28; Müslim, İman 144
380] Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
381] Nesâî, Tahrim 2 –7, 83-
382] Ebû Dâvud, Diyât 5
383] Buhârî, Diyât 1; Müslim, Kasâme 8, hadis no: 28
384] Tirmizî, Diyât 7
385] Tirmizî, Diyât, 8
386] Buhârî, Diyât 2, Enbiyâ 1, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27, Tirmizî, İlm 14
387] İbn Mâce, Diyât 1
388] Buhârî, Diyât 1
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim haksız yere, bile bile öldürülürse velîsi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir: Ya kısas ister; ya affeder yahut diyet alır. Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa elinden tutun (mâni olun)!” Sonra Rasûlullah şu âyeti okudu: “Kim bundan sonra tecâvüz ederse, ona elîm bir azap vardır.” 389
“Kim mü’min bir kimseyi kasden öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa mâni olursa Allah’ın lânet ve gadabı onun üzerine olsun! Allah onun farz olsun, nâfile olsun hiçbir hayrını kabul etmez.” 390
“Kim kölesini öldürürse, biz de onu öldürürüz. Kim de kölesinin (burnunu, kulağını keserek) sakatlarsa, biz de onun (burnunu, kulağını keserek) sakatlarız.” 391
“Mü’minlerin kanı eşittir. Onlar kendilerinden başkalarına karşı tek bir el gibidirler. Onlar içlerinden en âdîlerinin verdiği emana uyarlar. Haberiniz olsun: Mü’min, kâfir mukabilinde öldürülmez; ahd (antlaşma) sahibi de anlaşma müddeti esnasında (küfrü sebebiyle) öldürülmez. Kim bir cinâyet işlerse sorumluluğu kendine aittir (başkasını ilzâm etmez). Kim bir cinâyet işler veya câniyi himâye ederse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun!” 392
“İki müslüman birbirine kılıç çekip saldırırsa öldüren de, öldürülen de ateştedir.” “Ya Rasûlallah, öldüren ateşte, ama öldürülen niçin ateşte oluyor?” dediler. Buyurdu ki: “Çünkü o da arkadaşını öldürmek istiyordu.” 393
“Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Orada ebedî olarak kendini dağdan atar. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedî olarak ondan içer. Kim de kendisine bıçak gibi bir demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedî olarak o demiri karnına saplar.” 394
Cinâyet; Büyük Zulüm
Kur’an’da haksız yere adam öldürmek, şirkin hemen ardından gelen büyük günahlardan biri olarak belirtilir. Şirk koşmadan Allah’a iman eden hâlis kulların en belirgin vasıflarından biri olarak: “Allah’ın yasakladığı canı haksız yere öldürmezler.” 395 âyetinin de bildirdiği üzere, haksız yere adam öldürmeyecekleri vurgulanır. Kur’an’da “Haksız yere adam öldürmeyin!” emri, birkaç kez vurgulanır.396 İnsanlık tarihinde ilk kan dökme olayı, Hz. Âdem’in oğulları arasında, kardeşin kardeşi (Kabil’in, Hâbil’i) öldürmesi şeklinde meydana gelmiştir. Bu ilk cinâyet, kıskançlık ve çekememe yüzünden işlenmiştir. Kur’ân- Kerim, bu olayı şöyle anlatır: “Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden), ‘Andolsun seni öldüreceğim’ dedi. Diğeri de ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder’ dedi (ve ekledi:) ‘Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbı olan
389] 2/Bakara, 179; Ebû Dâvud, Diyât 3; Tirmizî, Diyât 13
390] Ebû Dâvud, Diyât 17; Nesâî, Kasâme 29
391] Ebû Dâvud, Diyât 7; Tirmizî, Diyât 18; Nesâî, Kasâme 9
392] Ebû Dâvud, Diyât 11; Nesâî, Kasâme 8
393] Buhâri, İman 22, Diyât 2, Kasâme 2; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14-15; Ebû Dâvud, Fiten 5; Nesâî, Tahrim 29, Kasâme 7; İbn Mâce, Fiten 11
394] Buhârî, Tıb 56; Müslim, İman 175; Tirmizî, Tıb 7; Nesâî, Cenâiz 68; Ebû Dâvud, Tıb 11
395] 25/Furkan, 68
396] 17/İsrâ, 33; 6/En’âm, 151
KISAS
- 89 -
Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zâlimlerin cezâsı işte budur.’ Nihâyet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş:) ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim’ dedi ve yaptığına pişman olanlardan oldu.” 397
Bu âyetlerden de açıkça anlaşılıyor ki, insan nefsânî duygularına, kıskançlık hissine boyun eğerse kardeşini bile öldürebilir; ancak bunun sonu dünyada insanı içten içe yakan vicdan azabı ve pişmanlık, âhirette ise ruh ve vücudunu yakan ateştir. Kıskançların kendilerini gören gözleri kördür, mazhar oldukları nimetleri ve güzellikleri görmez; hep başkasındakini görür ve kinlenirler. Bu hastalığın çaresi İslâm’ı bütünüyle yaşayarak nefsi terbiye etmek, hep kötülüğü emreden nefs-i emmâreyi, sükûn ve huzura kavuşturmak (mutmainne kılmak) ve Allah’ın verdiğine râzı hale getirmektir. Kur’an, bu öldürme olayını bir hüsran (büyük kayıp, sapma) olarak belirtir.398 Bu hüsranın sonu da pişmanlık olmuştur. 399
Haksız yere ilk kan dökme olayını başlattığı, kötü bir sünnet/çığır başlattığı için, Kabil, diğer kan dökenlerin vebalini de yüklenecektir. “Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki, katilin günahından bir misli Hz. Âdem’in ilk oğluna (Kabil’e) gitmemiş olsun. Çünkü o, haksız öldürme yolunu ilk açandır.” 400
6/En’âm sûresi, 151. âyetin bildirdiği haramlardan biri, fakirlik korkusuyla çocukları öldürmektir. Günümüzde de kimi kadınların, doğan çocuğunu boğduğu veya bir tarafa attığı duyulmaktadır. Eski toplumlarda da fakirlik endişesiyle çocuklarını öldürenler vardı. Fakat o zamanki öldürme tekniği ilkel olduğu için öldürülen çocuk sayısı da fazla değildi. Bugün bin bir çeşit öldürme tekniğiyle anne karnında vücudu belirmiş, can üflenmiş 5-6 aylık çocuklar, parça parça doğranıp alınabilmektedir. Kendilerini sırf çocuk öldürmeğe hasredip bu konuda uzmanlaşan, günde kim bilir kaç çocuğu annesinin karnında parçalayıp alan kürtajcı doktorlar, cinâyet işlemekte, hatta katliam yapmaktadır. Tabii, bu yaptıklarının hesabını hem ebeveyn, hem de bu doktorlar, Allah’ın huzurunda ve o parçaladıkları çocukların ruhları karşısında çok vahim bir şekilde vereceklerdir.
Abdullah bin Mes’ûd, diyor ki: “Ey Allah’ın elçisi, hangi günah daha büyüktür?’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Seni yaratan Allah’a eş, ortak koşman” dedi. “Sonra hangisi?” dedim. “Senin yemeğini yer, rızkına ortak olur düşüncesiyle çocuğunu öldürmen” buyurdu. “Sonra hangisi?” dedim. “Komşunun karısıyla zinâ etmen” dedi. 401
Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
“Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”402 Âyet-i kerimede, haksız yere kasden bir müslümanı öldüren kimsenin, ebedî
397] 5/Mâide, 27-31
398] 5/Mâide, 30
399] 5/Mâide, 31
400] Buhârî, Diyât 2, Enbiyâ 1, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27, Tirmizî, İlm 14
401] Buhârî, Tefsir 25, Edeb 20, Diyât 1, Hudûd 20, Tevhid 40, 46; Müslim, İman 141-142; Ebû Dâvud, Talak 50; Tirmizî, Tefsir 25
402] 4/Nisâ, 93
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cehennemde kalacağı, Allah’ın ona lânet ettiği ve onun için büyük bir azap hazırladığı vurgulanmaktadır. Adam öldürmek, şirke yakın bir günah olduğu için Allah, bunu şirkle beraber saymış, hiçbir günah için böyle çok ağır dört ceza (sürekli cehennem, Allah’ın gazabı, lâneti ve acı azâp) belirtmemiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde insanlar arasında hükmü verilecek ilk dâvâ, kan dâvâlarıdır.”403; “Dünyanın tamamen yok olması, Allah indinde müslüman bir adamın öldürülmesinden daha hafiftir.” 404; “Gökler ve yer, bir adamı öldürmek için birleşmiş olsa, Allah onların hepsini cehenneme yuvarlar.” 405; “Kim, yarım sözcükle de olsa bir müslümanın öldürülmesine yardım ederse kıyâmet gününe, iki gözünün arasına (Allah’ın rahmetinden umutsuzdur) yazısı yazılmış olarak gelir.” 406
İbn Abbas’tan gelen bir hadise göre kasden bir mü’mini öldürenin tevbesi makbul değildir. Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre, Abdullah bin Ömer gibi bazı sahâbiler de kasden bir mü’mini öldürenin tevbesi olmayacağı kanısındadırlar. Bu konuda çok hadis vardır.
Fakat selef ve halefin çoğunluğuna göre kasden de olsa adam öldüren kişi tevbe eder, iyi amel işlerse tevbesi kabul edilir, Allah onun kötülüklerini iyiliklere değiştirir. Maktulün uğradığı zulme karşılık da kendisine nimetler verip onu memnun eder ve hakkını helâl ettirir. “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”407 Bu âyet, şirk de dâhil, her türlü günahın affedilebileceğini bildirmektedir. Âyette geçen “cemîan” kelimesi, bütün günahları içine almaktadır. Fakat: “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında kalan (günah)ları, dilediği kimseye bağışlar.”408 âyeti, şirki af dışında bırakmıştır. Ancak şirkten tevbe eden de affedilir.
Tevbe ettikten sonra af dışında kalan hiçbir günah yoktur. Allah’ın, şirki affetmemesi, şirk içinde kalanla ilgilidir. Yüce Allah, tevbe edenlerin günahlarını affedeceğine göre, kasden adam öldüreni de dilerse affeder. “Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, ona lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”409 âyeti de kasden bir mü’mini öldürenin cezasını bildirmektedir. Normal olarak onun cezası budur. Fakat Allah dilerse onu affeder. O, dilediğini yapar.
Nisâ sûresi 93. âyetinde geçen “hâliden” kelimesinin kökü olan “hulûd”, uzun zaman kalmak demektir. Kasden mü’min öldüren, çok uzun süre cehennemde kalacaktır ama sonunda yine oradan kurtulacaktır. Çünkü kalbinde zerre kadar iman bulunan kimsenin cehennemden çıkacağına dair mütevâtir hadisler vardır. 410
Kıyâmet gününde maktûlün katilden hak istemesine gelince; Bilerek öldürme,
403] Buhârî, Diyât 1; Müslim, Kasâme 8, hadis no: 28
404] Tirmizî, Diyât 7
405] Tirmizî, Diyât, 8
406] İbn Mâce, Diyât 1
407] 39/Zümer, 53
408] 4/Nisâ, 48
409] 4/Nisâ, 93
410] Buhârî, Tevhid 24, 36; Müslim, İman 81, 82, 83
KISAS
- 91 -
insan haklarına saldırıdır. Bu saldırı, sırf tevbe ile kalkmaz, gasbedilen hakkı geri vermek gerekir. Gasbedilen, saldırı ile alınan hakların, sahiplerine geri verilmeden, tevbe ile kalkmayacağı hakkında icmâ vardır. Şâyet gasbedilen hakkı geri vermek mümkün değilse hakkına saldırılmış bulunan kişi, âhirette hakkını ister. Her hak istemenin, mutlaka ceza ile sonuçlanması gerekmez. Zira olur ki, katilin iyi amelleri bulunur, bunların tamamı veya bir kısmı maktûle verilerek maktûl râzı edilir. Yahut da Allah, dilerse maktûle, uğramış olduğu zulme karşılık cennette nimetler, yüksek dereceler vererek onu râzı eder. Katili de tevbesi ve iyi amelleri yüzünden affedip cennete koyar.
İbn Abbas başta olmak üzere bazı âlimlerin Nisâ sûresi 93. âyetinin zâhirinden yola çıkarak katilin tevbesinin kabul edilmeyeceği ve buna karşılık da ehl-i sünnet âlimlerinin hemen hepsinin tevbesinin kabul edileceğini belirtmelerine rağmen, en doğru hüküm şudur: Kasden adam öldüren kimse âsî ve fâsık olur. Onun işi Allah’a kalmıştır. O dilerse azab eder, dilerse bağışlar; dilerse cehennemde kısa veya uzun süre azab eder, sonra cennete koyar. Tabii, bütün bu değerlendirmeler, katil de olsa hakiki bir mü’min olan ve gerçek anlamda tevbe eden kişi içindir.
Haksız yere adam öldürmek, en büyük günahlardandır.411 Yüce Allah, İsrâiloğullarına, bir adam öldürenin, bütün insanları öldürmüş gibi olacağını bildirmiştir. Bir kişiyi haksız yere öldürmek, cinâyetlerin topluma yayılmasına, can güvenliğinin kalkmasına sebep olur. Canı, ancak veren alabilir. Allah’ın verdiği canı başkasının almağa hakkı yoktur. Cana kıymak, hem insanın, hem de Allah’ın hakkına saldırıdır. Din için yapılan savaşta adam öldürmek hak olur. Haksız yere adam öldüreni öldürmek, yani kısas da haktır. Bunların ikisi de Allah’ın buyruğudur. Bu durumda öldürmek, Allah adınadır. Ancak kısası kişiler değil, mahkeme kararıyla İslâm devleti uygular. Savaş ve kısas dışında her insanın canı dokunulmazdır. Haksız yere adam öldürenin, Allah’ın lânet ve gazabına uğrayıp ebedî cehennemde kalacağını vurgulayan Kur’an, haksız yere bir canı öldürmeyi, bütün insanları öldürmekle eş bir suç saymaktadır. 412
Neden bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek sayılmıştır? Çünkü bir insan, türünü temsil eder. Bir insanın haksız yere öldürülmesi, toplumda öldürme olaylarının yayılmasına, sonunda bütün insanların birbirine düşmesine, haksızlıkların ve düşmanlıkların çoğalmasına, toplum düzeninin bozulmasına yol açar. Birinin hayatını koruyup kurtarmak da toplumda can güvenliğini sağlar. Toplumu gönül huzuru ile yaşatır. Yüce Allah, bir ferdin hayatını, bir toplumun hayatı kadar değerli görmüş; fertlerin hayatlarına saygının; toplumun hayatı, güvenliği, mutluluğu ve toplumda cinâyetleri önlemek için kısasın gerekliliğini anlatmak istemiştir. Allah’ın elçisi de şöyle buyurmuştur: “İki müslüman birbirine kılıç çekip saldırırsa öldüren de, öldürülen de ateştedir.” “Ya Rasûlallah, öldüren ateşte, ama öldürülen niçin ateşte oluyor?” dediler. Buyurdu ki: “Çünkü o da arkadaşını öldürmek istiyordu.” 413
411] 6/En’âm, 151
412] 5/Mâide, 32
413] Buhâri, İman 22, Diyât 2, Kasâme 2; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14-15; Ebû Dâvud, Fiten 5; Nesâî, Tahrim 29, Kasâme 7; İbn Mâce, Fiten 11; S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 75 vd.
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kısas ve Cinâyet Konusunda Âyet-i Kerimeler
Kısas Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (4 Yerde): 2/Bakara, 178, 179, 194, 5/Mâide, 45.
Kısa Konusu:
Kısasın Farziyeti: 2/Bakara, 178.
Tevrat’ta Kısas: 5/Mâide, 45.
Kısasın Düşmesi: 2/Bakara, 178.
Misilleme: 42/Şûrâ, 40-43.
Cezada Misilleme: 16/Nahl, 126; 22/Hacc, 22, 60; 42/Şûrâ, 40-43; 60/Mümtehine, 11.
Öldürmede Misilleme: 2/Bakara, 190; 9/Tevbe, 36; 59/Haşr, 11.
Kısasta Misilleme: 2/Bakara, 178-179, 194; 5/Mâide, 45.
İntikam: 2/Bakara, 194; 16/Nahl, 126; 22/Hacc, 60.
Adam Öldürmek
Kasten Öldürmek: 2/Bakara, 178; 4/Nisâ, 92-93; 5/Mâide, 32; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 33.
Hata İle Öldürmek: 4/Nisâ, 92.
Kan Dökmek: 2/Bakara, 84.
Öldürmenin Cezası: 5/Mâide, 33; 25/Furkan 68-69.
Mü’minler, Haksız Yere Öldürmezler: 25/Furkan, 68.
Fakirlik Korkusuyla, Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Diyet
Kasten Öldürmede Diyet: 17/İsrâ, 33.
Hata İle Öldürmede Diyet: 4/Nisâ, 92.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 340-345
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 122-123
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 493-503
4. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 363-370
5. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 690-698
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 298-303
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 279-300
8. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 605-614
9. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 492-509
10. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havvâ, Şamil Y. c. 440-448
11. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, 133-134
12. Rûhu’l Furkan, Mahmut Ustaosmanoğlu, 235-250
13. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat c. 1, s.289-294
14. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 166-169
15. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 48-50
16. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 217-220
17. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 177-192
18. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 1, s. 135-150, 422-438
19. Şamil İslâm Ansiklopedisi (Hamdi Döndüren), Şamil Y. c.3, s. 360-362
20. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 403-413
21. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 354-356
22. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y. s. 115-118
23. İslâm'a GöreCâhiye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y. s. 434-441
24. Kur'an'ın Ana Konuları, M. Said Şimşek, Beyan Y. s. 299-301
25. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, Terc. Akif Nuri, İhya Y. c. 3, s. 5-98
26. İslâm, Said Havva, Terc. Said Şimşek, İkbal Y. c. 2, s. 519-521
27. Akaid ve Şeriat, Mahmud Şeltut, Yöneliş Y. c. 2, s. 193-279, 173-177
KISAS
- 93 -
28. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. s. 29-52
29. Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 3, s. 58-119
30. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, Risale Y. c. 8, s. 49-132
31. İbn-i Âbidin, (Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'l-Muhtar), İbn-i Âbidin, Şamil Y. c. 16, s. 248-338
32. Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, Abdurrahman Cezîrî, Bahar Y. (/Çağrı Y.)
33. Ceza Hukukunda Mağdurun Korunması, Süleyman Akdemir, Nil Y.
34. İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, Cevat Akşit, Kültür Basın Yayım Birliği Y.
35. Türk Ceza Kanunu Şerhi (4 cilt), Abdullah Pulat Gözüboyök, Adım Y.
36. Neden Öldürüyorlar? Vural Okur, Şahsî Y.
37. Kanı Kanla Yıkamak, İnsan Hakları ve Türkiye, Muzaffer İlhan Erdost, Sol-Onur Y.

KISSA
- 95 -
Kavram no: 115
Kıssalar 3
Bk. İlim; Peygamberlik; Gayb
KISSA
• Kıssa; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an Kıssaları
• Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
• Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
• Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar)
• Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
• Kur’ân-ı Kerim’deki Bazı Kıssaların Tekrarı
• Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
• Tefsirlerden İktibaslar
• Hadis-i Şeriflerde Kıssa Kavramı
• Hadis-i Şeriflerdeki Kıssalara Örnekler
• Kıssacılık ve Kıssacılar
“(Ey Muhammed!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş toplumların haberlerini) en güzel şekilde sana anlatıyoruz. Gerçek şu ki; Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmiyordun.” 414
Kıssa; Anlam ve Mâhiyeti
Kıssa: Bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek demektir. Bu, Arapça'da ‘kassa’ (hikâye etti) kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında kullanmıştır: "Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i Bedr..." Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.
"Kıssa" kelimesi esas olarak "izlemek", "izi tâkip etmek" anlamına gelmektedir. 18/Kehf, 64 ve 28/Kasas, 11'de bu anlamda kullanılmıştır: "(Mûsâ): ‘İşte aradığımız o idi’ dedi. Tekrar izlerini tâkip ederek geriye döndüler" (ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ) 415; "(Mûsâ'nın) kız kardeşine ‘Onun izini takip et (kussî hi)’ dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan gözetledi." 416
Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir; “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin hisse” gibi tâbirler Türkçede sıkça kullanılır. "Kıssa", edebiyatta "hikâye" anlamında kullanılır. Hikâye ise, olmuş veya olması muhtemel olayları belirli birtakım noktaları ön planda tutarak anlatan edebiyat türüdür. Kur'an'daki kıssalar, meydana gelmiş olayları anlattığı için "gerçek kıssa"lardir: "İşte (İsa hakkındaki) "gerçek kıssa" (el-kasasu'l-hakku) budur" 417 Kıssanın gerçek olmayan bir türü vardır ki, buna
414] 12/Yûsuf, 3
415] 18/Kehf, 64
416] 28/Kasas, 11
417] 3/Âl-i İmrân, 62
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hikâye denir. Kıssa denilebilecek hikâyeler nâdir olur. Bir haber veya hikâyenin kıssa olabilmesi için, yaşanmış ve kaleme alınmış bir özelliği olması gerekir.
Kur'an, kıssaların gerçeğini anlattığı, yani tarihte meydana gelmiş olanlarını anlattığı için ondaki kıssalara hikâye denilmez. Çünkü hikâye; meydana gelmemiş fakat vukua gelmesi muhtemel olayları temsil yoluyla anlatır. Kur'an'ın anlattığı kıssalar ise, bazı müsteşriklerin iddia ettiği gibi, tarihî hakikatlerle ilgisi olmayan, sırf öğüt vermek maksadıyla söylenmiş hikâyeler değildir. Kur'an'ın anlattığı kıssalar tarihî hakikatler, geçmişlerin haberleridir: "Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir zikir (ibret verici olayları taşıyan bir kitap) verdik" 418; "Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık." 419
Kur'an'ın bu ifâdeleri, hem okuma-yazma bilmeyen, dolayısıyla eski kitapları okuyup da içindekileri öğrenmesi mümkün olmayan ümmî Peygamber’in bir mûcizesi, hem de Kur'an'a eskilerin masalları: Esâtîru'l evvelîn 420 diyen müşriklere bir cevaptır. Çünkü Kur'an eskilerin masallarını değil, geçmişlerin gerçek haberlerini, tarihlerini anlatır.
Kur'an Kıssaları
Kur'an, insanları doğru yola iletmek için gönderilmiştir. Bunun için de hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmaktadır. Yaşanmış olayları etkili bir üslûpla anlatmış, bunu yaparken, benzer olayların insanların başına her zaman gelebileceğini vurgulayarak dersler çıkarılmasını istemiştir.
Kur'an, muttakiler için bir öğüt ve insanlar için bir açıklama (beyan) dır: "Bu (Kur'an) insanlara bir açıklama, (Allah'tan) korkanlara yol gösterme ve öğüttür."421; "(Ey Muhammed,) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve anlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları, en iyi bilen O'dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir." 422
Kur'an'ın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları kıssada bir araya gelmiş bulunmaktadır. Kur'an'ın içine aldığı beş konu (iman, ibâdet, muâmelât, ukûbât, ahlâk ve kıssalar) dan kapsam itibarıyla en geniş olanı ahlâk ve kıssalardır. Gerçekten de, peygamberlerin gönderiliş gayesi imanlı ve ahlâklı insanlar yetiştirmek olduğu için Kur'ân-ı Kerim'in yarısına yakın bölümü, insanlara ders ve ibret olmak üzere anlatılan geçmiş peygamberlerin ve milletlerin kıssalarıdır.
Kıssanın insan eğitiminde büyük rolü vardır. Geçmiş insanların başından geçen olayları ve sebeplerini anlatmak, bugünün insanına da yol gösterir, ders verir. Çünkü insan, yaratılışı, eğilimleri ve zaaflarıyla aynı insandır. Tarihte yaşamış insanlar ve milletler için sözkonusu olan, bugünün insanı için de sözkonusudur. Meselâ; inkârcıların ve zâlimlerin acı sonları Kur'an'da, Firavun ve ordusunun denizde boğulmasına yol açan zulümleri anlatılmak sûretiyle gözler önüne serilir.
418] 20/Tâhâ, 99
419] 18/Kehf, 13
420] 68/Kalem, 15
421] 3/Âl-i-İmrân, 138
422] 16/Nahl, 125
KISSA
- 97 -
Yine sıkıntılara göğüs gererek, Allah'a olan iman ve tevekkülünü kaybetmeyen kimselerin, sonuçta büyük mertebelere ulaşacakları ve sabırlarının mükâfatını görecekleri Hz.Yûsuf kıssasında en güzel şekilde anlatılır.
Kur'an'da geçen kıssalarda esas gâye; "tarihî bilgi vermek olmadığı için, yer ve zaman belirtilerek teferruata girilmez. Esas gâye: "çeşitli toplumların tarihlerindeki birtakım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında, Hz.Muhammed'in hayatında karşılaştığı olaylara benzeyen hâdiseleri açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini göstermek; Peygamber’e ve mü'minlere teselli vermek, her peygamberin karşılaşmış olduğu muhâlefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini tarihî misallerle tesbit ederek mü'minlerin azmini kuvvetlendirmektir." 423
Kur'an kıssaları; peygamber kıssaları ve geçmişlerin haberleri diye iki kısımdan meydana gelir.
Peygamber Kıssaları: Kur'an'da peygamberlerden yirmi beş veya yirmi sekizinin hayatları hakkında yeterli mâlûmat verilmiştir. Kur'an'da "Peygamber kıssaları" ifâdesi değil, "peygamberlerin haberleri: Enbâu'r-rusul" tâbiri geçer: "Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz (ki kavminden gördüğün haksız davranışlara karşı kalbin kuvvet bulsun, ruhun açılsın). Bunda da sana hak ve inananlar için bir öğüt ve ibret gelmiştir." 424
Kur'an'da Hz.Âdem, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İsmâil, İshak, Lût, Yakub, Yûsuf, Şuayb, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, İdris, Lokman, Zü'lkifl, İlyas, Üzeyr, Eyyub, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa, Muhammed (s.a.s)'in kıssaları geçmektedir.
Geçmişlerin Haberleri: Kur'an'da 'geçmişlerin haberleri' 425 ifâdesiyle; Zülkarneyn, Ashâbu'l-Kehf, Ashâbü'l-Uhdûd, Ashâbü'l-Fîl, Ashâbu'r-Ress, Ashâbü'l-Eyke, Âd, Semûd, Lût, Nuh kavimleri kastedilir. Ayrıca İsrâ, Hicret, Bedr, Uhud, Benû Nâdir, Ahzâb, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi, münâfıklara ait kıssalar yer almaktadır.
Genellikle muharref Tevrat ve İncil'de nakledilen Yahûdi-Hristiyan kültürüne âit kıssalara İsrâiliyyat adı verilir. Kur'an geçmiş milletlere âit haberlerin doğru olanlarını içine aldığı için, doğru olup olmadığı bilinmeyen, çoğu zaman uydurma olan bu gibi rivâyetlere ihtiyaç kalmamıştır.
Kur'an'da "en güzel kıssa" (ahsenü'l-kasas) olarak anlatılan Hz.Yûsuf'un kıssasında çok yönlü dersler vardır: Sabır ve sıkıntılara katlanmanın büyük mükâfatı, Allah'tan hiçbir zaman ümit kesmemek, nefsin ve şeytanın kötü isteklerine uymayarak Allah'a bağlanmak, bilmeyerek kötülük yapanları affederek onlara güzel ahlâk dersi vermek, üzerine aldığı görevi en iyi şekilde yerine getirerek güvenilir olduğunu isbat etmek, emânete hiyânet etmemek ve üzerinde hakkı olanların hakkını gözetmek.
Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa: Çocukların ve gençlerin eğitiminde tarihî, dinî ve ahlâkî kıssaların büyük bir önemi vardır. Gerçek veya gerçekleşmesi muhtemel olayları canlı bir dille, edebî bir üslûpla tasvir etmek, okuyanlar
423] Mehmed Sofuoğlu, Tefsire Giriş, s. 97
424] 11/Hûd, 120
425] 20/Tâhâ, 99
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde büyük bir etki bırakır. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların korkunç neticeleri, en güzel şekilde hikâye üslûbuyla anlatılır ve insanlar bu yolla kötülüklerden sakındırılır. İyi işler ve güzel ahlâklıların örnek davranışları da hikâye yoluyla etkili bir biçimde aktarılarak gençler bu iyi hareket ve davranışlara teşvik edilir.
İslâm'ı insanlara sevdirmek için kıssa ve menkıbelerden büyük ölçüde yararlanılmıştır. Eğitim maksadıyla bu çeşit ahlâkî hikâyelerin anlatılmasında bir sakınca yoksa da, Kur'an ve Sünnet'te bir dayanağı olmayan bir şeyi teşvik etmek veya yasaklamak için, dinî bir hüviyet vererek hikâye uydurmak yasaktır. Kıssanın insanlar üzerinde bıraktığı tesiri kötüye kullanarak, şahsî çıkarları için hikâye uyduran ve nakleden kıssacı (kassâs)lara tarihte rastlanmıştır. 426
Allah, muhâtaplarına tevhid ve ahlâk ilkelerini, tarihin kanunlarını anlatıp öğretirken, pedagojik açıdan çok önemli bir metod kullanmıştır. Bu da tarihte yaşanan hâdiseleri, dinî ve ahlâkî bir muhtevayla insanların önüne koyan kıssalar yoluyla anlatımdır.
Kıssa kelimesinin iştikak ettiği kökün anlamlarından biri, herhangi bir hâdiseyi veya bir haberi bildirmek ve nakletmektir.427 Bu mânâ ile alâkalı olarak önceki toplulukların, şahısların, nebî ve rasullerin yanında; başından geçen hâdiseleri anlatan Kur’an birimlerine de kıssa denir. 428
Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş peygamberler ve milletlere dâir kıssalar yer almaktadır. Ayrıca Rasûlullah’ın zamanında meydana gelen Hicret, Uhud, Mekke’nin Fethi, İfk Hâdisesi ve benzeri olaylar da Kur’an’da anlatılmıştır. “Kasasu’l-Kur’an” adını alan tüm bu olayların zikredilmesindeki maksat insanların ibret almalarını sağlamaktır. Yoksa tarihî bir olayın anlatılıp tesbit edilmesi gâye edinilmemiştir. Nitekim kıssaların bazısı birkaç kere tekrar edilmiştir. Bu tekrarlarla ahlâk ve terbiye ilkelerinin pekiştirilmesi hedeflenmiştir. Çünkü kıssalarda, daha önceki dönemlerde doğru yol üzerinde bulunan kimselere mükâfat verildiği, kötü ve yanlış yoldakilerin de cezalandırıldığı bildirilip öğretilmiştir. Bu arada geçmiş peygamberlerin ve toplumların başına gelenler anlatılmış ve sonunda hakkın gâlip geldiği açıklanmıştır. “Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.” 429
Kur’ân-ı Kerim’deki kıssalarda bir yandan müslümanların azimleri kuvvetlendirilirken öte yandan az sözle çok bilgi ve sonuç alma imkânı sağlanmıştır. Birçok sûrede ortaya konulan ibret sahneleriyle, kütüphaneler dolusu tarih kitabı okumaktan daha faydalı bilgi ve belgeler kazandırılmıştır. Ayrıca daha önce nakledilen birçok gerçek dışı motiflerle doldurulan olaylar en ciddi ve doğru şekliyle anlatılarak insan düşüncesi hayal ve masal dünyasından uzaklaştırılarak gerçeğin aydınlığına götürülmüştür. Kur’ân-ı Kerim’de en veciz ve en güzel şekilde anlatılan ve gözlerimizin önüne canlı tablolar halinde serilen kıssaların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1) Âdem ile melekler ve İblis, Âdem ile Havva, Âdem ve iki oğlu (Hâbil ve Kabil) hâdisesi,
426] Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 363-364
427] İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 3/102
428] Halis Albayrak, Tefsir Usulü, 47
429] 11/Hûd, 120
KISSA
- 99 -
2) Nuh, Hûd, Sâlih, Şuayb, Eyyub’un (a.s.) hayatı ve tevhid mücâdelesi,
3) Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı öğütler,
4) İbrâhim (a.s.) ve oğullarının kıssası, Kâbe’nin temellerinin yükseltilmesi, İsmail’in kurban edilmesi hâdisesi,
5) Yusuf’a (a.s.) karşı kardeşlerinin kıskançlığı ve onu kuyuya atmaları, Yusuf ile Aziz’in karısı arasında geçen hâdise, Yusuf’un hapse girmesi, kardeşleriyle görüşmesi,
6) Mûsâ’nın (a.s.) rasullüğünden önceki hayatı, risâleti, mûcizeleri, Firavun’un inadı, İsrailoğullarının Mısır’dan çıkması, Bakara ve Hızır (diye bilinen, kendisine rahmet ve ilim verilen kul) kıssası,
7) Dâvud ve Süleyman’ın (a.s.) kıssası, Süleyman ve Belkıs,
8) İsa’nın (a.s.) doğumu, risâleti, sofrası,
9) İsrail oğulları, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Ashâb-ı Uhdûd, Ashâb-ı Fil,
10) İsrâ, Hicret, Bedir, Uhud, Benî Nadir, Ahzab, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi ve münâfıklara âit kıssalar. 430
Kur’an’da peygamber kıssaları yanında, başka insan ve topluluklarla ilgili kıssalar da vardır. Bunları şu şekilde tasnif edebiliriz:
a) Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler Dışındaki) İnsan ve Topluluklar:
İsrailoğulları (yahûdiler), hıristiyanlar, sâbiîler, Semud toplumu, Lût kavmi, Medyen halkı, Ress halkı, bir kasaba halkı, Yesrib halkı, Hicr halkı, Âd halkı, bedevîler, Medine halkı, Tubba kavmi, Hz. Mûsâ’nın kavmi, Yunus kavmi, Hz. İbrâhim ve onunla birlikte olanlar, ikiden biri (Hz. Muhammed’in (s.a.s.) arkadaşı), Hz. Mûsâ’nın yardımcısı, ilim sahibi bir kişi, Hz. Mûsâ ve kadınlar, Tâlût ve topluluğu, Câlût ve ordusu, Ashâb-ı Kehf, Rakîm ehli, Ye’cûc v Me’cûc, bağ sahipleri, Hz. Yusuf’un zindan arkadaşları, Hz. Yusuf’un kardeşleri, Firavun ailesinden imanını gizleyen adam, Hz. Nuh’un ve Hz. Lût’un eşleri, şehir halkının üç elçisi, on iki güvenilir gözetleyici, Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrâhim’in babası Âzer, Hz. Mûsâ’nın annesi ve kızkardeşi, Hz. Lût’un ailesi ve karısı, Hz. Âdem’in iki oğlu, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in eşleri, İmran ailesi, Firavun ve önde gelen çevresi, sihirbazlar, büyücüler, Firavun ve orduları, Karun, Hâmân, Firavun, Firavun ailesi, Hz. Mûsâ’dan sonra İsrailoğuları’nın önde gelenleri, Firavun’un eşi, Ebû Leheb ve karısı, Mısırlı aziz ve karısı, müstazaflar-müstekbirler, Zü’lkarneyn, Zeyd, Sâmirî, Üzeyr, Sebe melîkesi, bahçe sahipleri.
Bunun yanında Kur’an’da mü’minlerin ve kâfirlerin değişik özellikleri de anlatılır.
b) Kur’an’da Melekler:
Güç sahibi melek; Cebrâil, çarpıcı bir güzelliğe sahip olması, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Cebrâil’i görmesi, Cebrâil’in ufukta görülmesi, Cebrâil’in Hz. Meryem’e düzgün bir beşer kılığında gönderilmesi, gözetleyici ve yazıcı iki meleğin her
430] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 171-172; Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynakları, s. 176-177
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanın yanı başında olması, ikişer üçer ve dörder kanatlı elçi melekler, cehennemin sert ve güçlü melekleri, Allah’ın makamına süresi elli bin yıl olan bir günde çıkmaları, meleklerin şâhitliği, yakınlaştırılmış meleklerin Allah’a kulluğu, Arşın etrafını çevreleyen melekler, saflar halinde dizilen ve tesbih eden melekler, Hz. Âdem’e secde eden melekler, mleklerin Rablerinden korkmaları ve emrolundukları şeyi yapmaları, dizi dizi duran melekler, iman edenlerin karanlıklardan nura çıkmaları için duâ etmeleri, meleklerin Peygamber’e salât etmeleri, iman edenlerin üzerine meleklerin inmesi ve onları müjdelemesi, Allah’ın mü’minlere meleklerle yardımı, meleklerin Kadir gecesi Rablerinin izniyle yeryüzüne inmeleri, inkâr edenlere lânet etmeleri, meleklerin ikrama lâyık görülmüş kullar olmaları, Hz. İbrâhim’e gelen melekler, Hz. Lût’a gelen melekler, Hz. İbrâhim’e müjde ile gelen meleklerin yemek yememesi, Hz. Zekeriya’ya gelen melekler, Hz. Meryem’e gelen melekler, ölüm melekleri, yazıcı melekler, Arşı taşıyan melekler, Hârut ve Mârut, Tabutu taşıyan melekler, Kıyâmet gününde melekler, Cennet melekleri, Cehennem melekleri (bekçileri).
c) Kur’an’da Bahsedilen Mekânlar:
Tûr-i Sina, Tuvâ vâdisi, Mescid-i Haram (Beyt-i Haram, Beyt-i Atîk, Kâbe), Safâ-Merve, Mescid-i Aksâ, Mekke, Medine (Yesrib), Mısır, İrem, Babil.
d) Kur’an’da Peygamberlerin ve Mü’minlerin İmtihan Oldukları Mekânlar:
Hz. Yunus: Balık ve gemi, Hz. Yusuf: Kuyu ve zindan, Ashâb-ı Kehf: Mağara, Hz. Muhammed (s.a.s.): Mağara, mescidler, Müminlerin yaşadıkları mekânlar.
e) Kur’an’da Dikkat Çekilen Diğer Mekânlar:
İki denizin birleştiği yer, güneşin battığı yer, güneşin doğduğu yer, iki seddin arası, Hz. Meryem’in doğu tarafında çekildiği yer, hurma dalının altı, Hz. Meryem ve İsa’nın (a.s.) yerleştirildiği yer, Kehf ehlinin kaldığı yer, ekini olmayan bir vâdi.
Kur’an’daki kıssaların tarihî gerçekleri yansıtan ibret levhaları olduğuna inanıp bunların sebepleri üzerine düşünerek hayata müsbet yön vermeye çalışmalıyız.
Kur’ân'da anlatılan kıssalar en doğru kıssalardır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'tan daha doğru sözlü kimdir?"431 Bu ise, Kur’ân kıssalarının vâkıa ile eksiksiz bir uyum göstermesinden ileri gelmektedir.
Yine en güzel kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz."432 Çünkü Kur’ân kıssaları belâğatta mükemmellik ve anlamda üstünlük derecelerinin en yücesini kapsamaktadır.
En faydalı kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır."433 Çünkü Kur’ân kıssalarının kalplerin ıslâhı, amellerin ve ahlâkın düzeltilmesi üzerinde güçlü bir tesiri vardır.
431] 4/Nisâ, 87
432] 12/Yusuf, 3
433] 12/Yusuf, 111
KISSA
- 101 -
Yukarıda bazı ayrıntılı örnekleri görülen Kur’ân kıssaları, özetle üç kısma ayrılır:
Bir kısmı peygamberler; onların kendilerine iman edenlerle ve onları inkâr eden kâfirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.
Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem ve Lokman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba yanından geçen kimsenin kıssası,434 Zülkarneyn, Karun, Ashâb-ı kehf, Ashâb-ı fil, Ashâb-ı uhdûdd ve benzer kıssalar gibi.
Bir üçüncü kısım da Peygamber (s.a.s.) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları gazveleri, Zeyd b. Hârise, Ebû Leheb ve başka kimselere âit kıssalar gibi.
Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
Kur’ân-ı Kerim’in anlatım tekniklerinden biri de kıssalar yoluyla olanıdır. Kıssalar muhâtaplara birer örnek ve ibret olarak anlatılır. Muhâtapların bu kıssalardan dersler alması istenir. “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 435
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in yaklaşık yarısına yakınını oluşturan kıssaları sırf tarihî bir olay/anlatı olarak vahyetmemiştir. Yusuf (a.s.) kıssası hâricinde tüm ayrıntılarına kadar aynı sûre içerisinde anlatılan başka bir kıssa yoktur. Bir sûre içerisinde anlatılan bir bölüm diğer sûrelerde anlatılmamış olabilir. Aynı kıssanın o bölümünün başka sûre içerisinde değişik varyantlarla anlatıldığını görebiliriz. Bütün bu anlatım teknikleri Allah’ın, kıssaları bize, sırf kronolojik, tarihî bir biçimde anlatma arzusunda olmadığını gösterir. Kıssaların anlatımından Allah’ın o anda insanlara vermek istediği mesajların ön planda tutulduğunu görüyoruz.
Dolayısıyla Kur’an kıssalarının amacı tarih anlatmak değildir. Amaç geçmişte yaşanmış olayları ve kişileri örnek göstererek o anda yaşayanlar ve kıyâmete kadar yine aynı olayları yaşayabilecek diğer insanlara ibretler vermektir. “Allah’ın sünnetinde/kanununda bir değişme bulamazsın.” 436
Kur’an’ın iniş sürecinde; Rasûlullah ve sahâbe bu kıssalardan ne anlıyordu? Acaba Rasûlullah ve ashâb, bugünün muhâtapları bizler gibi kıssaların tarihî, edebî, sosyolojik, pedagojik yönlerini araştırıp öyle mi hayata aktarıyorlardı? Yoksa kıssaların özel olduğunu mu kabul ediyorlardı?
Mekke dönemi, müslümanların harıl harıl İslâm’ı tebliğ etmeye çalıştıkları bir dönemdir. Karşılarında ana ve babalarından tutun, âilelerinden kabile bireylerine kadar herkes vardır. Mü’minler İslâm’ı bu insanlara anlatmaya çalışırken Allah onlara, daha önce yaşayanlardan bir örnek verir. Bu örnek, aynı zamanda müşriklerle beraber hepsinin atası olan İbrâhim’in (a.s.) kıssasıdır. Hem tebliğ edenler
434] bk. 2/Bakara, 259
435] 11/Hûd, 120
436] 35/Fâtır, 43
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hem de edilenler için öğüt ve ibret numûnesi… Aynı örnek bizler ve kıyâmete kadarki tüm muhâtaplar için de geçerlidir.
Tanrı ve evren üzerine sorular ve düşüncelerle başlayan bir tefekkür sonunda gerçeği, “Allah’ı bularak bu inancını diğer insanlara en başta babasına anlatmaya, onları düştükleri yanlıştan kurtarmaya çabalayan Hz. İbrâhim, Allah’ın tüm insanlara sunduğu öğüt ve ibret anıtıdır. Oysa günümüzde İbrâhim’in (a.s.) kıssasının Nemrud’un onu ateşe atması ve Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hâricinde diğer anlatılanlar geri plana itilmiş; “Nemrud”, “kurban” gibi rumuzlarla anılır olmuştur.
Müslüman ve müşrikler arasındaki mücâdele uzadıkça müşrikler müslümanları yoğun bir işkence ve baskı altına alırlar. İman edenler, bunalmaya, endişeye düşmeye başlamışlardır. Bu çaresizlik ve ıstırap içerisinde Allah’tan yardım dilemektedirler. Bu esnâda Allah Nûh’un (a.s.) kıssasını vahyeder. Bu kıssa nâzil olunca Müslümanların tavrı ne olmuştur? Nûh’un (a.s.) gemisinin ebatlarıyla mı uğraşmışlardır? Gemiye bindirilen hayvanların hangileri olduğu üzerinde mi kafa yormuşlardır? Yoksa Tûfan’ın tüm dünyayı mı, yoksa Nûh’un (a.s.) yaşadığı kavmi mi kapladığını bulmaya çalışmışlardır? Allah Nûh kıssasını bu düşüncelerin cevabı için mi indirmiştir?
Oysa Allah, Nûh’un kıssasını vahyetmekle, Mekkeli müslümanlara şu mesajları vermek istemiştir. Nûh (a.s.) gece-gündüz durmaksızın açık ve gizli olarak insanları İslâm’a dâvet etmiştir. “Gece gündüz çağırdım onları, açıkça da söyledim gizlice de.”437 Müşriklerin, Nûh’un (a.s.) mü’minleri etrafından kovmasını, dâvâdan vazgeçmesini, buna karşılık olarak Nûh’a (a.s.) büyük ödüller vereceklerini vaat etmelerine karşılık o; Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etmiştir. “Benim ücretim Allah’a âittir.”438 Nûh (a.s.) bütün baskı ve eziyetlere rağmen tebliğin gidişâtını Rabbine havâle etmiştir. “Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.”439; “Benimle onların arasında Sen hüküm ver.” 440
Nûh kıssasının inişi, müşriklerin baskı ve eziyetlerinden yılan Mekkeli müslümanlara Nûh’u (a.s.) örnek alarak tebliğde gevşememelerini, sebat etmelerini öğütlemiş oluyordu. Tabii ki daha sonra kıyâmete kadar Kur’an’a muhâtap tüm insanlara da bir ibret ve öğüt olacaktı.
Günümüzde ise Nûh (a.s.) kıssası okunduğunda birçok kimse Kur’an’ın muhâtapları Mekkeli müslümanlar gibi ibret almaktansa, Nuh’un gemisiyle, içine binen hayvanların nitelikleriyle, Tufan’ın nasıl olduğu gibi tarihî bilgilerle uğraşmaktadırlar. Yunus, Yusuf, Eyyub ve Süleyman kıssaları gibi diğer kıssalar da aynı kaderi paylaşmaktadırlar ne yazık ki…
Bazıları kıssalarla ilgili konular gündeme getirildiğinde “ne gereği var bunların üzerinde durmaya” gibi düşünceler içerisindedirler. “Biz bunları aştık, daha önemli konulara bakalım!” dercesine kayıtsız kalmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki rasüllerin kıssalarında görülen ortak noktalardan biri de vahyin iniş dönemi esnâsında müslümanların müşriklere karşı verdikleri tebliğ mücâdelesidir.
437] 71/Nûh, 8-9
438] 11/Hûd, 29
439] 23/Mü’minûn, 25
440] 26/Şuarâ, 118
KISSA
- 103 -
Mekke’nin ilk dönemlerinden itibaren inen kıssaların tebliğ eylemindeki konumunu değerlendiremeyen müslümanlar tebliği neye göre ve nasıl yürüteceklerdir?
Kâfirlerin baskısını görünce Nûh (a.s.) gibi mi olacaklar, yoksa “Allah kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez” deyip, kendi gücünün neye yeteceğini denemeye bile gerek görmeyerek sadece çoluk-çocuğunun rızkını kazanmaya mı çalışacaklardır? Ya da, “devir değişti, insanlar bozuldu; kimseye din-min anlatılmaz” deyip, yanlış bir ictihadda bulunarak kavmini terk eden Yunus (a.s.) gibi toplumu terk mi edecekler? Ya da kırk gün kırk zeytinle inzivâya çekilip toplumun belâlarından kaçtıklarını söyleyenlere alkış mı tutacaklar?
Şâyet ders alırlarsa Yunus kıssası onlara ibret olacaktır. Çünkü Yunus (a.s.) kavmine kızarak Allah’tan bir emir almadığı halde çeker gider, düşüncesine göre o kavim artık ıslah olamazdı. “O öfkelenip giderken kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı.”441 Ancak düşündüğü gibi olmadı. Allah, bu hatasına karşılık verdiği cezâdan sonra onu tekrar elçi olarak kavmine yolladı. Yunus’un (a.s.) kavmi daha sonra iman etti. “Sonunda ona inandılar.”442 Böylece müslümanların tebliğ eyleminde sonucu Allah’a bırakmalarını, gevşememelerini, Yunus (a.s.) kıssası vâsıtasıyla Mekkeli müslümanlara öğütlemiş oluyordu. Tabii daha sonrakilere de, bize de…
Ancak sonra gelenlerin birçoğu bu mesajları alacakları yerde, Yunus’un (a.s.) balığın karnına nasıl sığdığı, “yaktin”in nasıl bir ağaç olduğu üzerinde fikir yarıştırmakla meşgul olmuşlardır.
Görülüyor ki Kur’an’daki kıssalar yaşadığımız hayatla o kadar iç içedirler ki, onları anlamadan, ne yapacağımız hareketlerin, ne de bu hareketlerin karşılığı olarak gelecek sonuçları iyi değerlendirmemiz mümkün olacaktır.
Kıssalara tarih gözüyle bakmak, ya da onların yaşayan şahıslara özel, onlarla sınırlı olduğu şeklinde bir kabul, Kur’an’ın yeterince özümsenmediğinin bir göstergesi olacaktır. Kur’an’da Yusuf (a.s.) kıssası, onun hayatını anlatmak için midir? Süleyman’la (a.s.) Sebe melikesi arasında diyalog, Sebe kraliçesi gibi bir yöneticiye Allah’ın dininin tebliğ edilmesi örnekliği değil midir? Peygamberimiz’in diğer kavimlerin krallarına yaptığı İslâm’a dâvete örneklik teşkil etmemiş midir?
Mûsâ (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer rasullerin kıssaları bize yaşadığımız anın ve gelecekte bunlara karşılık yaşayacağımız olayların ipuçlarını verir, yol gösterir. İslâmî mücâdelede yöntem sorunlarımıza cevaplar verir. Karşılaşacağımız soruları, atılacak çamur ve iftiraları bildirir. Kâfirlerin takınacakları tutumlar ve bunlara karşı alınacak tedbirler hakkında bizleri uyarır.
Öyleyse; tûfan, gemi, balık, taht, cin, köşk, yaktin, dâbbe vs. gibi tâlî meselelerle uğraşıp, kıssalardaki ana mesajları gözden kaçırmayalım. Kıssalardaki kapalı meseleleri ancak Kur’an’ın bildirdiği gayb bilgisinin sınırları içerisinde mütâlaa etmeli, bu meselelerin “kıssacılık” veya “İsrâiliyât”tan kaynaklanan mevzû haberlerle yorumlanması cihetine gitmemeliyiz. Özellikle kıssaları tarihî ayrıntılara hapsederek vakit geçirmeyelim; zira biliyoruz ki, bu tür bir çaba bize hak nâmına hiçbir şey kazandırmayacağı gibi, yaptığımız iş “gaybı taşlmak”tan
441] 21/Enbiyâ, 87
442] 37/Sâffât, 148
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öte bir şey olmayacaktır. Birer tebliğci olan/olması gereken bizler, bu gerçeklerin ışığında tekrar kıssaları okuyalım. Okuduklarımızı Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak değerlendirelim. 443
Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
Kur’ân-ı Kerim'deki kıssaların oldukça büyük, pek çok hikmetleri vardır. Bunların bazıları şunlardır:
1. Yüce Allah'ın bu kıssaların ihtivâ ettiği hikmeti açıklaması. Çünkü Yüce Allah: "Andolsun onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir." 444 buyurmaktadır.
2. Yalanlayanları cezâlandırmak sûretiyle Yüce Allah'ın adâletinin açıklanması. Allah Teâlâ yalanlayıcılar hakkında: "Biz onlara zulmetmedik; Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah'ı bırakıp da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı." 445 diye buyurmaktadır.
3. Mü'minleri mükâfatlandırmak sûretiyle Allah'ın lutfunun açıklanması. Allah: "Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Lût’un ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri Biz böyle mükâfatlandırırız." 446 diye buyurmaktadır.
4. Peygamber (s.a.s.)'in, yalanlayıcıların kendisine yaptıklarına karşı teselli edilmesi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle (mûcizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azâbım nasıldır!?" 447
5. Mü'minleri iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için teşvik etmek. Çünkü mü'minler kendilerinden önce yaşayan mü'minlerin kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların İlâhî yardıma mazhar olarak zafere eriştiklerini bu kıssalarla öğrenmiş bulunuyorlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Biz de duâsını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü'minleri işte böyle kurtarırız." 448; "Andolsun ki Biz senden önce kavimlerine rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz günahkârlardan intikam aldık. Mü'minlere yardım etmek ise zâten üzerimize bir haktır." 449
6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır." 450
7. Peygamber’in (s.a.s.) risâletini ispatlama. Çünkü geçmiş ümmetlere dâir haberleri ancak Yüce Allah bilir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bunlar
443] Cengiz Duman, Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Haksöz, sayı 30, Eylül 1993, s. 28-29
444] 54/Kamer, 4
445] 11/Hûd, 101
446] 54/Kamer, 34-35
447] 35/Fâtır, 25-26
448] 21/Enbiyâ, 88
449] 30/Rûm, 47
450] 47/Muhammed, 10
KISSA
- 105 -
sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel ne sen biliyordun, ne de kavmin." 451; "Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra Allah'tan başkasının bilmediği kavimlerin haberleri size gelmedi mi?" 452
Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar)
Kur’an kıssalarında vurgulanan ya da hikmet olarak çıkarılan toplumlarla ilgili sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla sunabiliriz:
I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
İnsan, toplumsal bir varlıktır.
Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
Toplumlar değişkendirler.
Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla imtihan eder.
Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
451] 11/Hûd, 49
452] 14/İbrâhim, 9
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
a- Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcıdır. 453
b- İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini, benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez. “Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.” 454
c- Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır. 2/Bakara, 246-252 ve bu konudaki İlâhî sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki topluluğa gâlip gelmiştir.”455; “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı.” 456
d- Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki; orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve onları yeryüzünde vârisler kılalım.” 457; “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz. Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 458
Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
a. Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman; ‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.” 459
b. Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada bozgunculuk yaparlar.” 460
c. Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?” 461
d. Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.” 462
e. İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/ıstırabını tattırdı.” 463
453] 48/Fetih, 22-23
454] 13/Ra’d, 11
455] 2/Bakara, 249
456] 2/Bakara, 251
457] 28/Kasas, 5
458] 14/İbrâhim, 13
459] 7/A’râf, 5
460] 17/İsrâ, 16
461] 29/Ankebût, 28-29
462] 6/En’âm, 44
463] 16/Nahl, 112
KISSA
- 107 -
f. Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır. 464
g. Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir. 465
h. Önde gelenlerin ve Sâlihlerin fesâdı önlememeleri. 466
i. Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 467
A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semûd kavminin, Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.468 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği bir anda ansızın yakaladık.” 469
Helâk Konusunda Sünnetullah
Allah’ın helâk etmesiyle ilgili olarak toplumlarla ilgili değişmez kanunu Kur’an’da çok açık bir şekilde anlatılır. Ana başlıklar halinde bu konudaki sünnetullah’ı şöyle maddeleştirebiliriz:
Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır. 470
Bütün toplumlar, elçiler aracılığıyla uyarılmıştır. 471
Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler. 472
Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır. 473
Toplumun önderleri toplumdan sorumludur. 474
Toplumların mânevî yönleri, maddî yönlerinden önceliklidir. 475
Kâfir ve zâlim toplumlar, çok uzun zaman varlıklarını sürdüremezler. 476
464] 2/Bakara, 85
465] 24/Nûr, 63
466] 11/Hûd, 116
467] 11/Hûd, 84-86
468] Bk. 7/A’râf, 65-93
469] 7/A’râf, 94-95
470] 10/Yûnus, 44; 8/Enfâl, 51; 13/Ra’d, 31; 30/Rûm, 41; 42/Şûrâ, 30; 37/Saffât, 39; 91/Şems, 14; 7/A’râf, 147; 6/En’âm, 70; 56/Vâkıa, 24; 91/Şems, 9-10
471] 13/Ra’d, 7; 35/Fâtır, 24; 16/Nahl, 36; 15/Hicr, 10; 28/Kasas, 47; 20/Tâhâ, 134; 4/Nisâ, 165, 5/Mâide, 19; 16/Nahl, 35-36
472] 26/Şuarâ, 208-209; 6/En’âm, 130-131; 17/İsrâ, 15; 20/Tâhâ, 133-134
473] 38/Sâd, 14, 16; 50/Kaf, 12-14; 26/Şuarâ, 5, 136; 36/Yâsin, 30, 48; 6/En’âm, 33; 7/A’râf, 77...
474] 7/A’râf, 38; 38/Sâd, 61; 33/Ahzâb, 30-32; 40/Mü’min, 46-47; 34/Sebe’, 31-33; 28/Kasas, 63; 7/A’râf, 86, 90; 10/Yûnus, 83; 9/Tevbe, 34; 11/Hûd, 116
475] 34/Sebe’, 45; 40/Mü’min, 21, 82; 30/Rûm, 9; 41/Fussılet, 15-16; 19/Meryem, 73-74; 8/Enfâl, 19; 2/Bakara, 249; 28/Kasas, 76-82; 68/Kâlem, 17-33
476] 6/En’âm, 6; 7/A’râf, 94-95; 10/Yûnus, 13-14; 17/İsrâ, 16; 18/Kehf, 59; 19/Meryem, 73-75; 22/Hacc, 45
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kâfir ve zâlim toplumlar hemen helâk edilmezler. 477
Allah, kâfir ve zâlim toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla imtihan eder. 478
Kâfir ve zâlim toplumlar, inkâr ve isyandan vazgeçip iman ederlerse Allah affeder, helâk etmez. 479
Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması, fayda vermez. 480
Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür. 481
Peygamber Kıssalarında Zikredilen Helâklerin Sebepleri
Helâkler ve toplumsal çöküşler; itikâdî, ahlâkî, siyasî ve sosyo ekonomik sebeplere bağlanabilir. Ama esas sebep, itikadîdir. Diğer sebepler, bu temel sebebe bağlı hususlardır.
Helâk ve toplumsal çöküşlerin itikadî sebeplerini şirk, küfür, irtidat, nifak, tekzîb, fısk, istikbâr, istihzâ, geleneğe körü körüne bağlılık yani atacılık olarak sınıflandırmak mümkündür.
Ahlâkî nedenleri de günahlar, haddi aşmak, fitne ve fesat, bencillik, ihtilâf ve tefrika, ıslah mekânizmasının olmayışı olarak değerlendirebiliriz.
Siyasî sebepleri ise; zulüm, kötülüğü yaygınlaştırma ve fesat, yönetici seçkinlere (tâğutlara) mutlak itaat olarak özetleyebiliriz.
Sosyo-ekonomik nedenleri ise; nankörlük, zenginlik ve maddî refah, israf ve tebzîr (saçıp savurma), ticârî ilişkilerde adâletsizlik olarak sıralamak mümkündür. 482
Toplumların helâklerinin temel sebeplerini, âyetlerden yola çıkarak şöyle izah etmek mümkündür:
a- Uyarıcıları Yalanlama: Uyarıcıların getirdiği gerçeklere sırt çevirip onların doğru olmadığını, gerçekten Allah katından gelmediğini iddia edip uyarıcıları sapıklıkla itham ederek atalarının yolunda yürümeye devam etmeleri, o toplumun helâke uğramalarının bir sebebidir. 483
b- Başlarına Gelen Belâ ve Musîbetlerden Ders Almama: Allah Firavun’un kavmine, doğru yola gelmeleri için çeşitli belâlar veriyor. Onları ürün kıtlığına uğratıyor, tûfân, çekirge, kurbağa, kan gibi belâlarla karşı karşıya getiriyor, fakat onlar hiç ibret ve ders alma yoluna gitmiyorlar. Başlarına gelen felâketi Hz. Mûsâ ve kavminin uğursuzluğuna yoruyorlar. Bu belâdan kurtulunca da, bunu
477] 7/A’râf, 182-183; 13/Ra’d, 32; 22/Hacc, 44, 48; 23/Mü’minûn, 54-56; 3/Âl-i İmrân, 178
478] 32/Secde, 21; 7/A’râf, 130; 6/En’âm, 42; 43/Zuhruf, 48; 32/Secde, 21; 30/Rûm, 41; 6/En’âm, 42-44; 7/A’râf, 94-95
479] 5/Mâide, 65-66; 4/Nisâ, 110; 16/Nahl, 119; 6/En’âm, 43, 48; 27/Neml, 11, 46; 10/Yûnus, 98; 37/Saffât, 148
480] 10/Yûnus, 90-91; 4/Nisâ, 18; 40/Mü’min, 84-85
481] 26/Şuarâ, 69-74; 11/Hûd, 109; 37/Saffât, 69-70; 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 23/Mü’min, 24; 11/Hûd, 62, 87; 7/A’râf, 70
482] Geniş bilgi için Bk. Ejder Okumuş, Kur’an’da Toplumsal Çöküş, İnsan Y.
483] Bk. 7/A’râf, 94
KISSA
- 109 -
kendi iyiliklerine ve haklılıklarına delil görüyorlar. Zaman zaman Hz. Mûsâ’ya gelip Allah’ın kendilerine musallat ettiği belâları kaldırması için duâ etmesini istiyorlar. Mûsâ (a.s.) da duâ edip Firavun ve taraftarları bu belâdan kurtulunca da, yine eski saygısızlıklarına ve zulümlerine devam ediyorlar. 484
c- İstikbâr (Büyüklük Taslama): Helâke uğrayan toplumların başta gelen özellikleri istikbâr ve ona bağlı olarak peygamberlere karşı çıkıştır. Büyüklenerek kendilerini yücelten, hem Allah’a, hem de küçük gördükleri insanlara karşı kibirlenerek kendilerini öne çıkaran toplumlar, büyüklenmeyle birlikte getirdikleri aşırı sosyal farklılaşma ve çözülme, haktan sapma, şımarma, zulüm, baskı ve işkence, hoşgörüsüzlük, toplumsal birliği bozma, ekonomik gücü tekelleştirme ve nihâyet kendilerini bunlardan vazgeçirmek için gelen peygamberi ve Allah’tan getirdiği âyetleri alaya alıp tahkir etme gibi olumsuz davranışları yüzünden helâk edilmişler, ortadan kaldırılmışlardır.
Helâke uğrayan her toplumun ortak yanlarından birisi, kendilerine azap tehdidi ile gelen uyarıcılara karşı büyüklük kompleksine kapılmak, zayıfları ezip sömürmek olmuştur. Bu kompleks ile Allah’ın âyetlerine kulak tıkayıp sırt çevirmişlerdir. “Kavminin küfreden ileri gelenleri şöyle demişti: ‘Biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz ve senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”485; “Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri: ‘Ey Şuayb, ya seni ve seninle birlikte iman edenleri mutlaka ülkemizden çıkaracağız ya da siz bizim yolumuza döneceksiniz!’ dediler.”486; “Biz bir ülkeyi helâk etmeyi murâd ettiğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emirlerimizi bildiririz. Onlar ise orada bozgunculuk yaparlar, kötülük işlerler. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helâk ederiz.” 487
Âd kavmi, büyüklenerek Allah’ın âyetlerini yalanladığı için, dondurucu kasırga (sarsar) azâbına uğradı.488 Semûd kavmi, müstekbirliğin sonucu olarak bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.489 Hz. Şuayb’ı ve iman edenleri tehdit eden Medyen halkının bu müstekbirliği yüzünden bir sarsıntı tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler; sanki hiç yaşamamış gibi oldular, izleri bile kalmadı.490 Müstekbirlerin en önemli sembol tipi olan Firavun ve çevresi, bunun karşılığını gördü: Önce su baskını, çekirge, haşerât ve kurbağa istilâsını ve kan musallat oldu. Bunlardan kurtulurlarsa iman etme sözü verdikleri halde, yine sözlerinden cayarak inanmadılar; Sonunda denizde boğuldular. 491
“Zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: ‘Haydi (bakalım, bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı istikbâr etmenizden/kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azâbı ile cezâlandırılacaksınız!’ derken onların halini bir görsen!” 492
d- Zulüm: Allah, toplumları zulüm işledikleri için helâk eder. Allah’ın
484] Bk. 7/A’râf, 130-136
485] 7/A’râf, 66
486] 7/A’râf, 88
487] 17/İsrâ, 16
488] 41/Fussılet, 15-16
489] 7/A’râf, 77-79
490] 7/A’râf, 91-93
491] 7/A’râf, 132-137
492] 6/En’âm, 93
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetlerine, mûcizelerine, peygamberlerine, mü’minlere zulmeden ve inkârcılıkta direnen toplumlara uyarılar fayda etmeyince Allah’ın gazâbı ve azâbı hak olur. “Nice ülkeler vardır ki, zâlim oldukları için Biz oları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) büyük saraylar vardır (oralarda).” 493
“İşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.” 494
“...Biz ahâlisi zâlim olanlardan başkasını helâk edici değiliz.” 495
“Halkı ıslahatçı olduğu halde Rabbin, bir haksızlık ile memleketleri (yıkıp) helâk etmez.” 496
"Allah'ın, âhirete saklamakla beraber, bağy (zulüm) ve sıla-i rahim gibi daha dünyada iken sahibine cezâyı lâyık gördüğü hiçbir günah yoktur." 497
Fakat bu dünyevî durum; "her zâlim, daha dünyada iken hemen cezâlanır", şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü zâlime mühlet vermesi (imhâl), Allah'ın sünnetindendir. Onu cezâlandırmayı ihmal etmesi sözkonusu değildir; ama imhâl etmesi mümkündür.
Allah, Bazen Bir Zâlimi Diğer Bir Zâlimin Üzerine Musallat Ederek Cezâlandırır: Allah'ın zulüm ve zâlimler hakkındaki bir sünneti/kanunu da, bireyleri birbirine zulmeden bir toplumun başına, yaptıklarının bir cezâsı olarak, zâlim bir yöneticiyi ve yönetimi musallat etmesidir. "İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü zâlimlerden bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız." 498 Dolayısıyla Allah, zulmün cezâsı olarak, zâlimi zâlime musallat kılar, o da onları zillet ve felâkete götürür. Nefsine zulmeden günahkâr zâlim, halkına zulmeden zâlim yönetici ve ticaretinde insanlara zulmeden hilekâr tüccar gibi bütün zâlimler bu âyetin tehdit eden kapsamına girmektedir. Fahreddin Râzi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: Âyet gösteriyor ki, halk ne zaman zâlim durumda olurlarsa, Allah onlara başka bir zâlimi musallat eder. Bu zâlim yöneticiden (ve yönetimden) kurtulmak istedikleri zaman da zulmü terkederler. Hadis-i şerifte: "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz" buyrulmaktadır.499 “Ezzâlimu seyfullah yentekımu bihillâh sümme yüntekamu minhu. Zâlim, Allah'ın kılıcıdır. Önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır.”500 Bu, zâlimler için bir tehdittir. Eğer zulmünden vazgeçmezse, Allah ona diğer bir zâlimi musallat eder. "De ki: 'Allah'ın azâbı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası mı yok olur!" 501
Zâlimler Kurtulmazlar: Allah'ın zulüm ve zâlimler hakkındaki sünnetinden birisi de, onların, âhirette kurtulmayacakları gibi, dünyada da iflâh olmamalarıdır. "De ki: 'Ey kavmim, gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı
493] 22/Hacc, 45
494] 18/Kehf, 59
495] 28/Kasas, 59
496] 11/Hûd, 117
497] Ebû Dâvud; Avnu'l Ma'bûd, Şerh-i Sünen-i Ebî Dâvud, 13/244
498] 6/Enâm, 129
499] Tefsir-i Âlûsi, 8/27
500] Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2/49
501] 6/En'âm, 47
KISSA
- 111 -
yapıyorum. Yakında (dünya) yurdu(nu)n sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zulmedenler, kurtuluş yüzü görmezler!" 502
Nice Kavim Kendi Zulümleriyle Helâk Olmuştur: Zulüm ve zâlim konusundaki sünnetullahın biri de toplumların kendi zulümleriyle helâk olmalarıdır. Bu kanunun izahı kabilinden Kur'an'da pek çok âyet bulunmaktadır: "Böylece (hiçbir fert kalmamak üzere) zulmeden toplumun kökü kesildi."503; "Zâlimlerden başkası mı helâk olur!"504; "...Zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk ettik, (onları helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle cezâlandırırız."505; "(Halkı) zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da başka nice topluluklar vücuda getirdik." 506
Zâlim Toplumların Helâki İçin Belli Bir Ecel (Süre) Vardır: Zâlim milletlerin yok olması için belli bir ecel sözkonusudur. "Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler." 507 Zâlim milletler, belli bir süre yaşarlar, sonra ecelleri gelir, yok olurlar. Tıpkı ömrünün müddeti bitip eceli geldiğinde bir insanın ölüp yok olması gibi.
Bir Devlet, Küfür İle Ayakta Durabilir Ama Zulümle Duramaz: "Halkı sâlih ve muslih (ıslahatçı) olduğu halde Rabbin bir haksızlık ile memleketleri (yıkıp) helâk etmez." 508 Bir devleti, yalnız küfrü sebebiyle helâk etmesi, Allah'ın sünnetinden değildir. Fakat devlet, küfrüne zulüm eklerse durum farklı olur.
Toplumsal ve Siyasal Zulme Karşı Yardımlaşmak: "İnsanlar, bir zâlimi görür, (önlemeye güçleri yettiği halde) ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezâlanır."509 Zulümden uzak yaşamak, zâlime boyun eğmemek ve ona karşı direnmek, birey olarak engel olamayacakları zulme karşı yardımlaşmak mü'minlerin İslâmî kimlikleri açısından olmazsa olmazları arasındAdır. "Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederler." 510 Kurtubî, bu âyeti şöyle açıklar: "Yani, zâlimler tarafından zulme mâruz kaldıklarında teslimiyet göstermezler."511 Sahih-i Buhâri'de İbrâhim en-Nehâî'nin şöyle dediği kayıtlıdır: "Ashâb horlanmaktan, zelil bir duruma düşürülmekten hoşlanmazlardı. Ama güçlü olduklarında da af ederlerdi." 512
Zulmedenlere Az da Olsa Meyletmek: Ümmeti helâke ve cehenneme sürükleyen şey, sadece zulmü işlemek değil; aynı zamanda zulüm işleyenlere az da olsa meyletmektir: "Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez."513 Zemahşerî, bu âyetin tefsirinde şöyle der: "Meyl etmenin yasaklığı; zâlimlerin arzularına boyun eğmeyi, onlarla beraber olmayı, sohbetlerine
502] 6/En'am, 135
503] 6/En'âm, 45
504] 6/En'âm, 47
505] 10/Yûnus, 14
506] 21/Enbiyâ, 11
507] 6/A'râf, 34; 10/Yûnus, 49
508] 11/Hûd, 117
509] Tirmizî; Tuhfetu'l Ahvezî Şerhu Câmiu't Tirmizî, 8/423
510] 42/Şûrâ, 39
511] Kurtubî 16/39
512] Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, 5/99
513] 11/Hûd, 113
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
katılmayı, ziyaretlerinde bulunmayı, dalkavukluk etmeyi, yaptıklarına rızâ göstermeyi, onlara benzemeyi, şekilleriyle şekillenmeyi, övgüyü andıran ifâdeler kullanmayı ve tasvip anlamı taşıyacağı için onların süs ve giyimlerine özenip en küçük bakışı bile kapsamaktadır. Rükûn, az bir meyil demektir. Âyette "zulmedenlere" denilip de "zâlimlere" denilmemesinin inceliğini de düşünmek gerekir (Zulmü kendisine âdet edinenlere zâlim denir; zulmü âdet edinmediği halde en ufak bir zulme yeltenene dahi hafif bir meylin olmaması gerektiğine işaret edilmiştir). 514
Zâlimlere meyleden onlardan olur. Zâlimlere verilen cezâ, ona da verilir. Bunları ateş cezâsından kurtaracak dostları da olmayacaktır. "Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, artık onu rüsvay/perişan etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur."515 Peygamber Efendimiz'in zâlim yöneticilere yardımcı olma konusundaki hadisleri meşhurdur: "Benden sonra birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa Benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse Benim havzımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez ve onlara zulümlerinde yardımcı olmazsa, o, Bendendir; Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında Bana ulaşacaktır." 516
Zâlime Yardımcı Olmak: Bütün şekil ve türleriyle zâlime meyletmek câiz olmadığına göre, zâlimin zulmüne yardım etmek haydi haydi câiz olmaz. Zâlime yardım edenler, aynen onun gibi zâlim olurlar. "Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâmiyet'ten çıkmıştır."517 Zâlim bir yönetici, çevresinin ve yandaşlarının yardımıyla zulüm yapmaya imkân bulur, yoksa yalnız kendisi bunca zulmün hakkından gelemez. Hangi şekliyle olursa olsun, zâlime yardım câiz değildir. Çünkü bu, onu desteklemek, zulmünü icrâ etmesine müsâade etmek demektir. Bu sebeple zâlim yöneticiye azap geldiği zaman, aynı şekilde (bu zulümleri onaylayan) yardımcılarına ve memurlarına da gelir. Çünkü onlar da onun kadar zâlimdirler.
Nitekim Firavun'a gelen azap, avanesine de gelmişti. "Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri hatalıydılar/yanılıyorlardı."518 Allah, hepsini bu âyette "hata" vasfı ile bir araya getirmiştir. Hataları, Firavun'un zulmetmesi, yardımcısı Hâmân ve askerlerinin de buna yardımcı olmalarıdır. Bu sebeple azap Firavun'a inince, yardımcılarına da inmişti: "Biz hem onu, hem de askerlerini yakaladık. Onları denize atıp boğduk."519; "Biz onu ve askerlerini tuttuk, denize attık; bak o zâlimlerin sonu nasıl oldu!"520 Allah, hepsini "zâlim" olarak vasıflandırdı. Firavun'a ve ona yardım ettikleri için askerlerine "zâlimler" diyerek hepsini aynı azapla helâk ettiğini Rabbimiz haber vermektedir.
Zâlime Duâ Etmek: Zulmün devamına, zâlimin zulmüne imkân bulacak tarzda yaşamasına duâ edilemez. "Zâlimin bekası için duâ eden kimse, Allah'ın mülkünde
514] Tefsir-i Zemahşerî, 2/433
515] 3/Âl-i İmrân, 192
516] Tirmizî; Nesâi; Tâc Tercümesi, c. 3, s. 106
517] Râmuz el-Ehadis, c. 2, s. 445
518] 28/Kasas, 8
519] Zâriyât, 40
520] 28/Kasas, 40
KISSA
- 113 -
O'na âsi olunmasını istemiştir."521 Süfyânu's Sevrî; "Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir zâlimi görürsek ona su verelim mi?" diye soranlara: "Hayır!" cevabını vermişti. "Ama ölür" denilince de, "Bırakın ölsün!" demişti.522 Allah Teâlâ, Hz. Nûh'a; "Zâlimler için Bana duâ etme, hiç yalvarma!" 523 ihtârında bulunmuştur.
Müslüman Cemaatin Zâlimlere Meyletmeye Benzer Davranışlardan Sakınması: Müslüman cemaatin, iyi niyetle de olsa, zâlimlere meyletme anlamı taşıyan davranışlardan son derece kaçınması lâzımdır. Çünkü iyi niyet, bazen belli şartlar dâhilinde sahibinden günahı kaldırsa da yanlışı doğruya; haramı helâle çevirmez. Onun için, özellikle cemaat liderinin ve kadrosunun, zâlim yöneticilerin arasında bulunması, onları tasvip etmediğini ilân etmeksizin onlarla birlikte halkın önünde görülmesi, cemaatin zâlim idarecilere dalkavukluk ettiği veya onları desteklediğinin intibaını vererek insanları samimiyetlerinde şüpheye düşürücü davranışlarda bulunması câiz değildir. Aksi halde onlar, kendi sorumluluklarına cemaati de ortak ederler.
En büyük zulüm şirk olduğuna 524 ve en büyük zâlimin de müşrik olduğuna göre, en vahşî zulmün bedenlere değil; ruhlara yapılan olduğunu unutmamalıyız. Bedene yapılan zulüm, en kötü ihtimalle, sadece dünya hayatını kaybettirdiği halde; ruhun hak nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz mutluluğu kaybettirmek demektir. En acımasız cânî, en büyük zâlim, insanları Allah'ın dininden alıkoyanlardır. İslâm'ın bireysel ve toplumsal alanda egemen olmadığı bir yerde adâletten bahsetmek abestir ve aldatmacadır.
Özel ve tüzel kişiliğin, bir kurumun veya yönetici bir grubun şahsî veya toplumsal muâmelesinde âdil olma niteliği kazanabilmesi için, her şeyden önce "müslüman" vasfına sahip olması şarttır. Çünkü İslâm'sız bir statüye göre işleyen bir mekanizma ile adâlet sağlanamaz ve dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin, mutlak sûrette zulüm işlenmiş olur. "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir." 525
İslâm’sız insanın yaptığı her şey nefsine, icraatı da diğer insanlara ve topluma zulümdür. Egemen durumda ve hüküm mevkiinde ise, kâfir ve müşrik insanın varlığı bile zulümdür. Çünkü bu insan, kendine yazık ederek kendini bozmakta, toplumu bozmakta ve dünyayı fesâda vermektedir.
İslâm'da savaş, insanları zorla dine sokmak için emredilmemiştir. Fitne ve zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak için savaş emredilmiştir. Dinlerini yaşama ve dine dâvet konusunda müslümanlara engel olan, insanların hürriyetlerini kısıtlayan güç odaklarına karşı savaşmak farzdır. Kur'an, mazlumların, ezilenlerin, sömürülenlerin hakkını korumak için müslümanlara mücâdeleyi emreder. 526
Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
Kur’an kıssalarında yer alan geçmiş toplumlar ve eski ümmetlerin hayat tecrübelerinin değerini anlayabilmemiz için şu gerçekleri iyice kavramalı,
521] Beyhakî, Şuabu'l İman; Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
522] Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
523] 23/Mü'minûn, 27
524] 31/Lokman, 13
525] 5/Mâide, 45
526] 4/Nisâ, 75
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vicdanlarımızda canlandırmalıyız: Kur'an bu ümmetin yaşayan kitabı, öğüt verici kılavuzu ve içinde hayatına ilişkin dersler okuduğu okuludur. Yüce Allah ilâhi sistemini yeryüzünde gerçekleştirmekle görevlendirdiği ilk müslüman cemaati, bu son derece önemli göreve hazırladıktan sonra Kur'an aracılığı ile sürekli bir eğitime tabi tutmuştur. Bunun yanı sıra Yüce Allah Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) vefatından sonra bu ümmetin bütün kuşaklarını yönlendirmek, eğitmek ve vaad ettiği üzere insanlığa ideal biçimde önderlik etmek hususunda Kur'ân-ı Kerim'in canlı ve sürekli bir kılavuz fonksiyonunu yerine getirmesini murad etmiştir. Yalnız bunun için müslüman kuşakların Kur'an'ın gösterdiği yolda yürümeleri, Ona olan sımsıkı bağlılıklarını hiç gevşetmeden sürdürmeleri, bir bütün olarak yaşama tarzlarını ondan almaları, diğer bütün yeryüzü kaynaklı sistemlerin câhiliyye sistemleri olması hasebiyle mümin, Kur'an'ın kendine sağladığı bir güvenle onlara aldırış etmeden, tepeden bakabilmelidir.
Bu Kur'an, sadece okunup geçilecek bir söz yığını değildir. Tersine geniş kapsamlı bir kılavuz, bir talimatnamedir. O, pratik hayatın talimatnamesi olduğu kadar aynı zamanda eğitim kılavuzu, eğitim talimatnamesidir. İşte bu gerekçe ile oluşturup, eğitmek üzere geldiği müslüman cemaate, insanlığın geçmişteki hayat deneyimlerini, duygulandırıcı bir üslupla sunuyor. Bu alanda Hz. Adem'den (a.s.) beri süre gelen iman çağrısının yaşadığı tecrübelere öncelik tanıyor, bu tecrübeleri gerek insan psikolojisine ve gerekse pratik hayata ilişkin türleri ile müslüman ümmetin bütün kuşaklarına bir çeşit yol azığı olarak sunuyor, bu ümmeti bu son derece değerli yol azığı ile ve değişik türde oluşmuş tarihsel birikimle donatırken onun hangi yolu izleyerek yürüyeceğini açık-seçik biçimde öğrenmesini amaçlıyor. İşte, Kur'an'da bu kadar çok sayıda, bu kadar çeşitli ve bu denli canlı, somut mesaj sunan kıssa ile karşılaşmamızın nedeni budur. Bu kıssaların en sık rastlanan türü İsrailoğulları'na (yahûdilere) ilişkin kıssalardır. Bunun birçok sebebi vardır. Bunlardan birkaç tanesini belirtelim:
Yüce Allah bu ümmetin kimi kuşaklarının vaktiyle İsrailoğulları'nın geçirdikleri tarih dönemlerinin benzerlerini yaşayacaklarını, bu kuşakların, dinlerine ve inançlarına karşı eski yahûdilerin tavırlarına benzer tavırlar takınacaklarını bildiği için yollarında karşılaşacakları tökezleme noktalarını, kendilerine yahûdi tarihinin olaylarında somutlaşmış örnekler halinde sunmuştur. Böylece bu kuşaklar yolları boyunca karşılaşacakları bu tökezleme noktalarına ayak kaptırmadan, ya da onlara saplanıp kalmadan önce bizzat Yüce Allah'ın, önlerine tuttuğu bu tarih aynasında yüzlerini görerek öğüt ve ibret alabilecektir.
Bu Kur'an, müslüman ümmetin kuşakları tarafından dikkatle okunmalı, bilinçli bir şekilde algılanmalıdır. Bu Kur'an, günümüzün meselelerini çözmek ve geleceğe uzanan yolumuzu aydınlatmak üzere sanki şimdi iniyormuşçasına canlı direktifler bütünü kabul edilerek üzerinde kafa yorulmalıdır. Yoksa Kur'an sadece âhenkle okunması lâzım gelen bir güzel sözler manzûmesi ya da bir daha geri gelmeyecek olan tarihe karışmış gerçeklerin tutanak defteri olarak düşünülmemelidir. Biz bu Kur'an'ı gerek geçmiş gerekse şimdiki hayatımızda birer direktifimiz olsun niyetiyle okumadıkça O'ndan asla yararlanamayız. Tıpkı ilk müslüman cemaat gibi; Onlar Kur'an'ı, o günkü pratik hayatlarının gelişmelerine ilişkin direktifler almak amacı ile okuyorlardı. Kur'an'ı bu bilinçle okuduğumuz takdirde her şeyi onun satırlarında buluruz. O'nun âyetlerinde Kur'an gerçeğini dikkate almak istemeyenlerin hiçbir zaman düşünemeyecekleri, deyim
KISSA
- 115 -
yerindeyse akıllarının ucundan bile geçmeyen nice şaşırtıcı, insanı hayrette bırakan açıklamalar bulacağız. Onun kelimelerinin, cümlelerinin ve direktiflerinin nabzı atan, hareket eden ve yolumuzun kritik dönemeçlerini işaretleyen canlı varlıklar olduklarını göreceğiz. Bu canlı varlıklar bize kimi zaman "şunu yapınız, şunu sakın yapmayınız", kimi yerde "şu düşmanınızdır, şu da dostunuzdur" ve kimi durumlarda da "şurada çok ihtiyatlı olunuz, şurada hazırlıklı olunuz" diyeceklerdir. Bu canlı varlıklar başımıza gelecek her olay, karşımıza çıkacak her gelişme önünde bize uzun, ayrıntılı ve yerli yerinde açıklamalar sunacaklardır. İşte o zaman Kur'an'ın yararlı ve hayat dolu bir gerçek olduğuna dikkat çeken Yüce Allah'ın şu buyruğunun anlamını kavrayabileceğiz: "Ey mü’minler, Allah ve Peygamber size hayat verecek gerçeğe çağırdıklarında onlara olumlu karşılık veriniz." 527
Kur'an mesajı, bir hayat çağrısıdır, sürekli ve yenilenen bir hayata çağrıdır. Onun çağrısı, tarihin eski bir dönemi ile sınırlı bir hayata ilişkin değildir.
Kur’an kıssalarının içerdiği bütün mesajları istesek de tümüyle kavrayamayız. Çünkü tecrübelerimizden de öğrendiğimiz gibi, Kur'an âyetleri kalplere yönelik mesajlarını, kalplerin içinde bulundukları durum ve bu durumların ortaya çıkardığı ihtiyaçlar oranında sunar ve her zaman ihtiyaç oranında mesaj birikimlerini kalplere açar. 528
Kur’ân-ı Kerim’deki Bazı Kıssaların Tekrarı
Bazı Kur’ân kıssaları sadece bir defa geçmektedir. Lokman kıssası, Ashâb-ı Kehf kıssası gibi. Kimisi de görülen ihtiyaca ve maslahata binâen birkaç defa tekrar edilmektedir. Fakat bu tekrarlama tek bir şekilde olmaz. Aksine kısalığı, uzunluğu, yumuşaklığı, sertliği farklılık arzeder. Diğer taraftan kıssanın bazı yönleri bir yerde zikredilirken, diğer yönleri bir başka yerde sözkonusu edilmektedir.
Kıssalarda bu tür tekrarın hikmetlerinin bazıları şunlardır:
1. Anlatılan bu kıssanın önemini açığa çıkarmak. Çünkü bu kıssanın tekrar edilmesi, ona itina gösterildiğini ortaya koyar.
2. İnsanların kalplerinde iyice yer etmesi için tekrar edilen kıssanın pekiştirilmesi,
3. Bu kıssalara muhâtap olanların durumlarını ve zamanı gözönünde bulundurmak. Bu sebepten ötürü çoğunlukla Mekkî sûrelerde geçen kıssalarda anlatım özlü ve üslûp serttir. Fakat Medine döneminde inen sûrelerde bunun aksini görüyoruz.
4. Kıssaların, durumun gerektirdiğine uygun olarak kimi zaman böyle, kimi zaman öbür türlü anlatılması sûretiyle Kur’ân belâğatinin açığa çıkması,
5. Kur’ân'ın doğru olduğunun ve onun Yüce Allah tarafından gönderildiğinin açıkça ortaya konulması. Çünkü aynı kıssa, herhangi bir çelişki sözkonusu olmaksızın çeşitli şekillerde anlatılmış bulunmaktadır. 529
527] 8/Enfâl, 24
528] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
529] Muhammed Sâlih el-Useymin, Tefsir Usûlüne Giriş, Çeviren M. Beşir Eryarsoy
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an Kıssalarının Gerçekliği: Günümüzde edebî türler arasında en fazla gelişen türler roman ve hikâye türleridir. Bilindiği gibi roman ve hikâyelerde olayların gerçekliği aranmaz. Hatta gerçek bir olayı konu alsa bile yazar, olaylar arasındaki boşluğu doldurur ya da okuyucuya vermek istediği mesaj doğrultusunda olaylara yön vermeye çalışır. Bu yolla ortaya konulan edebî türlerin toplumların yönlendirilip eğitilmelerinde, hayata bakış açılarında birtakım etkilerinin olduğu da inkâr edilemez.
Çağımızın bilimleri arasında çekidüzen verilen bilim dallarından biri de tarihtir. Artık daha çok belgelere önem verilmekte ve belki de daha önce yer verilmeyen ve tarihe gerçekten ışık tutan belgeler, sözgelimi kazılar ve bu kazılarda elde edilen bulgular değerlendirilmektedir. Tarih araştırmaları için bu tür belgelerin elde edilebilmesi de maddî imkân, teknoloji ve ciddî disiplin isteyen bir iştir. İtiraf etmek gerekir ki, Batılılar bu konuda önemli bir mesafe kat etmişlerdir. Batıda yapılan bu çalışmaları basamak yaparak bazı müsteşrikler, Kur’an’da geçen bazı kıssaların tarihî gerçeklerle bağdaşmadıklarını ileri sürmüşlerdir.
Roman ve hikâye gibi bazı edebî türlerin gerçeklere dayanmıyor olsalar bile toplumu etkilediklerini gören ve Batılı müsteşriklerin saldırıları karşısında psikolojik yenilgiye uğramış bazı müslüman araştırmacılar, Kur’an kıssalarının gerçek olaylara dayanma mecburiyetlerinin bulunmadığını; kıssaların hikmetlerinin insanların ibret almaları olduğunu ve onlardan ibret alınması için de gerçek olmalarının gerekmediğini savundular.
1950’lerde Mısır’lı araştırmacı Muhammed Ahmed Halefullah, hazırladığı “el-Fennu’l-Kasas fi’l-Kur’an” isimli doktora tezinde bu görüşü ileri sürdü. O dönemde tezin lehinde ve aleyhinde çok şey yazıldı. Hatta bu tezi nedeniyle müellif üniversite hocalığından uzaklaştırıldı. Ancak onu takiben birçok modernist, bu görüşün savunucusu oldu.
Kur’ân-ı Kerim, Halefullah’ın iddiasının aksine müşriklerin “evvelkilerin masalları” nitelemelerini açık bir şekilde reddetmektedir. Bu konuyla ilgili olarak bk. 25/Furkan, 4-6, 16/Nahl, 24-25; 68/Kalem, 15-16; 3/Âl-i İmrân, 44; 12/Yusuf, 102; 18/Kehf, 13, 18, 22, 91. 530
Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
Kıssa kelimesinin çoğulu olan “kasas” ve türevleri, Kurân-ı Kerim’de toplam 26 yerde geçer. Kıssa kavramına yakın anlamı olan, haber, vâkıa, hâdise anlamına gelen nebe’ ve çoğulu enbâ’ kelimeleri de toplam 29 yerde kullanılır. Hubr, haber ve ahbâr kelimeleri de toplam 7 yerde zikredilir. Yirmi sekizinci sûrenin ismi de Kasas (Kıssalar) sûresidir.
Kur’ân-ı Kerim’de, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın olduğu
530] M. Sait Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, Kitap Dünyası Y., s. 367-369; daha geniş bilgi için bk. M. Sait Şimşek, Kur’an Kıssalarına Giriş, s. 49-63; Mitoloji, Kur’an Kıssaları ve Tarihî Gerçeklik, Şehmus Demir, Beyan Y., Ayrıca, şu makalelere bakılabilir: Kur’ân-ı Kerim ve Kıssalar, -Kur’an Kıssalarının Vâkiliği Problemi-, Ömer Mahir Alper, Haksöz, sayı 50, Mayıs 95; Kur’an Kıssaları Hakkında Uydurulan Şüpheler, Fadl Hasan Abbas, çev. Enver Arpa, Fecre Doğru, Sayı 76, Şubat 2002; Kur’an Kıssalarının Tarihî Değeri, İdris Şngüle, Yeni Ümit, 1998, sayı X/40, s. 11-17, XI/41, s. 10-15; Kur’an Sempozyumu IV, Fecr Y., 1998, s. 169-184
KISSA
- 117 -
vurgulanır.531 Kur’an’ın büyük bir haber olduğu beyan edilir. 532
Kur’an, bazı geçmiş olayların ve eskiden yaşayan kimselerin haberlerini anlatır 533. Bu haberlere Kur’an, gayb haberleri,534 eğer bahsedilen kişiler peygamber ise Peygamber haberleri535 der.
Kur’an, peygamberlerin bir kısmının kıssalarını anlatmış, bir kısmının ise anlatmamıştır. 536
Kur’ân-ı Kerim’de kıssa kelimesi geçmez. Aynı kökten gelen, aslında isim olup masdar yerine de kullanılan kıssa kelimesinin çoğulu “kasas” biçiminde ve “kasasnâ”, “nekassu”, “lem naksus” gibi fiil hallerinde kullanıldığı görülür. Anlam olarak bakıldığında, kelime, peygamberlerin hayat ve mücâdeleleri olaylarına verilen bir isim olarak (kasas şeklinde, kıssalar olarak) geçtiği gibi; anlatmak, bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak, tâkip etmek, izlemek gibi mânâlarda da pek çok yerde kullanılmaktadır. Bu kelime ve anlatım üslûbu, Kur’an’da geçmiş eserleri, izleri açığa çıkarmak, bu sûretle insanların unutmuş bulundukları veya gâfil oldukları olaylar üzerine dikkatleri yoğunlaştırarak derinden derine tefekkür alanına çıkarma gâyesine dikkat çekmek ister tarzda kullanılır. İşte bundan dolayı da Kur’an “kıssa” kelimesi yerine, ilk bakışta daha uygun gibi sanılan (Arapça) “hikâye” kelimesini kullanmamıştır. Çünkü hikâye kelimesinin lügat anlamı; bir şeyin aynısını ve benzerini getirmek mânâsına gelmektedir. Arapçada ve Türkçede hikâye denilince, ister vuku bulsun, ister (gerçek olabilecek tarzda ama) hayâlî olsun, anlatılan her şeye hikâye denir ki, bu anlam Kur’an kıssalarının mâhiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz. Kur’an kıssalarına hikâye demek doğru değildir.
Kur’ân-ı Kerim, kıssalar konteksi içerisinde geçmiş tarihî olaylar hakkında kasas kelimesi dışında nebe’ (çoğulu enbâ’), asr-ı saâdette vuku bulan hâdiseler için de haber (çoğulu ahbâr) kelimelerini de kullanmıştır. Ancak kasas kelimesi dışındaki farklı kelimelerle de ifâde edilen Kur’an kıssalarındaki ortak ve değişmeyen nokta, vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler olmasıdır. Kıssa kelimesi, günümüzde çağrıştırdığı anlamın ötesinde Arapça’da hayale, tahrife, yanlışa dayanmaksızın gerçek olaylar hakkında kullanılan bir kelimedir. Vukuu kesin olmayan anlatımlar için kullanılan diğer kelimeleri kıssa kavramı yerine kullanmak kesinlikle yanlıştır.
“Şüphesiz bu, gerçek kıssadır…” 537
“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık…” 538
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların
531] 6/En’âm, 67
532] 38/Sâd, 67-68, 88
533] 20/Tâhâ, 99
534] 3/Âl-i İmrân, 44; 11/Hûd, 49
535] 11/Hûd, 120
536] 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78
537] 3/Âl-i İmrân, 62
538] 4/Nisâ, 164
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ardından başka nesiller yarattık.” 539
“Ve onlara olup bitenleri tam bir ilim ile mutlaka kıssa edeceğiz/anlatacağız; çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz.” 540
“İşte o ülkeler -ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruz- andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mûcizeler) getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.” 541
“…İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 542
“Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle cezâlandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.” 543
“İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Onlardan (bugüne kadar izleri) ayakta kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.” 544
“Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 545
“(Ey Muhammed!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş toplumların haberlerini) en güzel şekilde sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Gerçek şu ki; Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmiyordun.” 546
"İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir" 547
“Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklanması, iman eden bir toplum için bir rahmet ve hidâyettir.” 548
“Onların (Ashâb-ı Kehfin başından geçenleri hak/gerçek olarak kıssa ediyoruz/anlatıyoruz…” 549
“(Rasûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir (üzerinde düşünmeye ve ibret almaya
539] 6/En’âm, 6
540] 7/A’râf, 7
541] 7/A’râf, 101
542] 7/A’râf, 176
543] 10/Yûnus, 13-14
544] 11/Hûd, 100
545] 11/Hûd, 120
546] 12/Yûsuf, 3
547] 12/Yusuf, 102
548] 12/Yûsuf, 111
549] 18/Kehf, 13
KISSA
- 119 -
lâyık olaylara dair haberleri içeren Kur’an) verdik.” 550
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, kıssalarını anlatmadığımız, /durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var…” 551
“Andolsun, onlara kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir. Bunlar, gâyesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda vermiyor.” 552
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki:
“Yâ Muhammed! Bu Kur'ân'ı sana vahyetmemizle en güzel kıssayı, sana biz anlatıyoruz…”553 Yani, bu sûre, kıssaların en güzelidir. Yusuf kıssası, "Yusuf'da ve kardeşlerinde sual edenlere âyetler vardır.”554 Bu âyet uyarınca, haddi zatında çok ibretli ve güzel bir kıssa olduğu gibi, bunun en güzel anlatımı da bu sûrede, bu Kur'ân'dadır. Hiçbir kitapta, hiçbir eserde bu kıssa bu kadar güzel nakledilip anlatılmamıştır. Arabî bir Kur'ân olarak indirilen bu Kitab-ı mübinin âyetlerinden bir bölüm olan bu sûre de sana Kur'ân vahyi ile yani sözleri ve mânâsı ile birlikte vahyedilmiş bir Kur'ân olduğu ve Kur'ân'ın beyan güzelliği açısından benzersiz ve eşsiz bulunduğundan dolayı en güzel kıssa bu Kur'ân'ın vahiy diliyle sana anlatılmıştır ki, bunu anlatan ancak Allah'dır. Yoksa, şurası bir gerçek ki, bundan, bu vahiyden önce, sen elbette bundan habersizdin. Bu kıssadan haberin yoktu. Buna dair hiçbir bilgiye sahip değildin. Ne aklına gelmişti, ne hayaline, ne işitmiştin ne de düşünmüştün, tamamen habersizdin. Bu ne başka bir kaynaktan alıntı olan bir nakil, ne de senin tarafından tasavvur ve tasvir olunmuş hayali bir romandır. Senin hiç haberin yokken birden bire gaybdan vahiy yolu ile gelmiş olan gayb haberlerinden bir haberdir. Böylesine güzel bir anlatım, böylesine bir vahy-i metluv, (okunan vahy) böyle yüce bir gayb haberi hiç şüphe yok ki, ancak bir Allah vergisi olabilir.
Herbiri apaçık birer burhan ve belge olan sözkonusu üç burhan ile bu âyetin ifade ve ihtar ettiği bu hakikatleri düşünecek ve güzel beyanı dinleyip anlayacak olanlara sûrenin sonunda açıkça ifade edileceği üzere, aklen ve naklen iyice açıklık kazanır ki, bu sûre "İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir."555 Bu Kur'ân "Uydurulmuş herhangi bir söz değildir." 556
Ahsenü'l-kasas: En güzel anlatış veya en güzel kıssa, öykü, menkıbe anlamına mef'ul-i mutlak veya mef'ûl-i bih olur. "Kasas" aslında mastardır. Ve sözlükteki anlamı bir şeyin izini sürerek arkasına düşmektir. Nitekim557 âyetinde de geçtiği üzere, "İzlerini takip ederek (kasasâ) geriye döndüler" demektir. "(Mûsâ'nın) kızkardeşine 'onun izini takip et (kussî hi)' dedi." 558 âyetinde izini takip et, arkasını
550] 20/Tâhâ, 99
551] 40/Mü’min, 78
552] 54/Kamer, 4-5
553] 12/Yusuf, 3
554] 12/Yusuf, 7
555] 12/Yusuf, 102
556] 12/Yusuf, 111
557] 18/Kehf, 64
558] 28/Kasas, 11
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakma, demektir. İkinci olarak yine bu anlamdan alınıp izlemeye değer bir haber nakletmek, bir gerçek hikâye anlatmak mânâsına gelir ki, Türkçe ayıtmak ve bazı lehçelerde ayırtmak denilir. Üçüncüsü, o anlatılan haber veya hikâyede mef'ul anlamında mastar olarak, yani maksus mânâsına kasas yahut kıssa denilir ki, "kasas" bunun çoğulu olur.
Kıssa da esasen izi sürülmeye değer hâl ve durum mânâsınadır. İşte bundan dolayı şehnameler gibi kaleme alınan, dillerde dolaşan destan ve hikâyelere de kıssa adı verilir ki, buna farsçada destan veya efsane denilir. Ancak bizim dilimizde destan deyimi şöhreti yaygın olmak bakımından, efsane deyimi de inanılmayacak gibi acaipliği bakımından, kıssa da ibretli özelliği bakımından kullanılır. Demek ki, bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi izlenmeye değer ve yazılmaya değer bir özelliği taşımasına bağlıdır. Bunun içindir ki, edebiyatta kıssanın özel bir yeri ve önemi vardır. Bir hikâyenin dillerde dolaşacak bir destan veya efsane halini alması, kalıcı bir güzelliği ifade eden bir olağanüstülükle ilgilidir. Güzellik ise çok yaygın bir şey olmadığından gerçekten de kıssa denilebilecek hikâyeler çok nadir olur. Kıssaların gerçeği de, hayalisi de vardır. Şüphe yok ki, en güzel kıssalar, hakiki olanlardır: Yani, gerçek bir olayın, kalıcı güzelliğe delâlet eden bedi'î nüktelerle tasviri ve belâgatlı bir şekilde anlatılmış olanlar arasındadır. Zira hakiki güzellik, daima hayallerin ötesindedir. Ve ideal güzellik, ancak gerçek güzelliğe bir sembol, bir misal olması bakımından önem taşır. Bir masum güzelliğin en mükemmel bir mâcerâsı olan ve ebedî güzelliğin gerçek yüzünü görmüş bir gözün, geçici güzelliğin cilvelerine nasıl bir küçümseme ile baktığını anlatan Yusuf Kıssası, gayb âleminden müteşabih bir sembol ile tecelliye başlayıp, git gide gelişerek meâlini bulmuş bir hakikatin belâğatli bir anlatımı ve aynı zamanda Muhammedî güzelliğin ezelî bir simgesi ve nişanıdır.
Hz. Yusuf'un rüyası, onun masum güzelliğinin gelecekte gelişecek olan olaylara ve mukadderatına İlâhî gayb âleminden nasıl bir sembol ve misal olmuş ise, bütün ayrıntılarıyla Yusuf Kıssası da Muhammedî güzelliğin en yüce anlamına öyle bir başlangıç simgesi ve sembolü olarak nâzil olmuş olan bir gaybî hakikattır. Ve bilhassa bu açıdan ve bu özelliğinden dolayı en güzel kıssadır. 559
Seyyid Kutub diyor ki: Sûrenin konusu bir kıssa olduğu içindir ki, burada anlatılan kıssaların da bu kitabın materyallerinden birini oluşturduğu özellikle belirtiliyor: "Biz bu Kur'an'ı vahyetmekle, sana kıssaların, eski milletler ile ilgili hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz." Sana Kur'an'ı vahyederek, tüm bu kıssaları, en güzel kıssaları anlatıyoruz ki, bunlar vahyin bir parçası konumundadır.
"Oysa, daha önce bu hikâyeleri hiç bilmiyordun, sen bunlardan habersizdin." Daha önce sen de bulunduğun toplumun okuma-yazma bilmeyen insanlarından biriydin. Tıpkı onlar gibi sen de, Kur'an'ın sözünü ettiği türden konularla ve de böylesine ayrıntılı kıssalarla hiç ilgilenmemiş biriydin. 560
Mevdudi diyor ki: “Bu âyet dolaylı biçimde Mekke kâfirlerine seslenmekte ve Rasul'ün Mısır'da İsrailoğulları'nın yerleşmesine dair bir kıssa hakkında hiçbir şey bilmediğini, ancak bunun hakkında Allah'tan gelen vahiyle haberdar olduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir görüş kaçınılmazdı zira, kâfirler bu meseleyi âniden
559] Hak Dini Kur’an Dili, Yusuf Sûresi Tefsiri, âyet 3
560] Fî Zılâli’l Kur’an, 12/Yusuf sûresi tefsiri, âyet 3
KISSA
- 121 -
ortaya atarak, Hz. Muhammed'i (s.a.s.) imtihandan geçirmek ve (güya) "gerçek yüzünü teşhir etmek" istiyorlardı. Bu girişim bu âyetlerle karşılandı: "Ey Muhammed, onlara de ki, bundan önce İsrailoğulları'nın Mısır'a yerleşmesi hakkında hiçbir mâlûmâtınız yoktu ve şimdi bu olayla ilgili bizden indirilmiş vahyî bir bilgi karşısındasınız." 561
Hadis-i Şeriflerde Kıssa Kavramı
“İsrâiloğulları, kıssa anlatırlardı da bu, onların helâk edilmelerine sebep oldu.” 562
“İsrâiloğulları sâlih ameli terk etmelerinden dolayı helâk oldukları zaman kıssalarla kendilerini avutuyorlardı.” 563
“Ancak emîr, memur veya hilekâr (gösteriş düşkünü, kibirli, çalımlı) olanlar kıssa anlatabilir, onlardan başkası kıssa anlatmaz.” 564
Hz. Peygamber’in kıssa söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa anlatmazdı” diye cevap vermiştir. 565
Abdullah bin Ömer: “Kıssacılık ne Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı” 566
Rasûl-i Ekrem’in “Ancak emîr, memur veya hilekâr olanlar kıssa anlatabilir.”567 hadisi, her önüne gelenin kıssacılık yapamayacağını ve bu işin son derece mes’ûliyetli olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’in kıssa söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa anlatmazdı” diye cevap vermiştir.568 Abdullah bin Ömer’in “Kıssacılık ne Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı”569 demesi de, İslâm’ın ilk devirlerinde kıssacılığın henüz başlamadığını göstermektedir.
Bu hadislerde kınanıp olumsuz şekilde bahsedilen kıssa konusunda ileriki sayfalarda Kıssacılık ve Kıssacılar başlığı altında bilgi verilecektir.
Hz. Peygamber’in Kur’an kıssalarında gözetilen hedeflere paralel olarak, zaman zaman mü’minlerin ibret ve öğüt almalarını sağlamak veya birtakım mücerret gerçeklerin daha iyi anlaşılmasını temin etmek maksadıyla vaazlarında tarihî ve temsilî mâhiyette kıssalara yer verdiği görülmektedir. Ayrıca onun hayatının değişik safhalarına âit ibret ve öğüt verici birçok olay da kaynaklarda yer almaktadır.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadisleri kıssa yönüyle çok zengindir. Bir kısım peygamberlerle ilgili olarak Kur'anî ve gayr-ı Kur'anî kıssalar anlatıldığı gibi, Kur'an'da hiç yer verilmeyen bazı şahısların kıssaları da anlatılır. Bunlardan bir kısmı örnek kişilerin, bir kısmı da kötü kişilerin kıssasıdır. Bazen cennet ve cehennemin
561] Tefhîmu’l Kur’an, 12/Yusuf sûresi tefsiri, âyet 3
562] Hâfız Irâkî’den Süyûtî, Tahzîr, s. 227
563] İbnu’l-Esîr, IV/71
564] İbn Mâce, Edeb 40; Ebû Dâvud, İlim 13; Dârimî, Rikak 63; Ahmed bin Hanbel, IV/223, VI/28, 217
565] Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
566] İbn Mâce, Edeb 40
567] İbn Mâce, Edeb 40
568] Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
569] İbn Mâce, Edeb 40
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tefâhuru (birbirlerine övünmesi), hayvanların konuşması gibi daha farklı kıssalara da rastlanır. Hepsi hisseler alınacak derslerle doludur. Sırf eğlence olsun diye anlatılan kıssa mevcut değildir.
Yüce hakikatler, anlaşılması zor ve gâmız meseleler, kıssalar yoluyla müşahhas, herkesin ve hatta en avamdan bir kimsenin bile anlayabileceği bir hale getirilmekte, âdeta sahneye konmaktadır. Bu tarza, taşıdığı ta'limî (didaktik) değer sebebiyle eskiden beri bütün dinî kitaplarda yer verilmiştir. Şu halde kıssaya genişçe yer verme hâdisesi sadece İslâm'a has bir metod değildir. İncil ve Tevrat gibi diğer mukaddes kitaplarda da kıssalar mevcuttur. Telkin ve öğretimde kıssa anlatımının ehemmiyetini idrak eden laik çevreler de günümüzde kıssa edebiyatına çocuk-büyük her çeşit insan seviyesinde yer vermektedir. Roman bile bir kıssalar dizisinden meydana gelen bir büyük kıssa olarak tarif edilebilir.
Dinî mesajın, ahlâkî ideallerin halka intikalinde kıssanın mühim ve müessir bir vasıta olduğunu görüyoruz. Bu sebeple bütün İlahî kitapların ve peygamberlerin kıssalara yer verdiğini, dolayısıyla günümüz şartlarında, dinî öğretim ve ahlâkî terbiyede bu tekniğin yeterince kullanılması, işlenmesi geliştirilmesi gereğine dikkat çekiyoruz 570.
Hadis-i Şeriflerde Kıssa Kelimesinin Kullanıldığı Anlamlar: Hadis-i şeriflerde değişik türevleriyle yer alan “k-s-s” maddesi, genellikle dinî kıssalara dayanarak vaaz ve nasihat etmek,571 bir hâdise/olay572 veya rüyâyı 573 anlatmak, nakletmek, bir kimsenin izini takip etmek 574 gibi anlamlar taşımaktadır. Özellikle Buhârî’nin “bab” başlıklarında yer alan kıssa kelimesi, bu ve benzeri yerlerde “mevzû, mesele, vâkıa575 anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca kimlerin kıssa anlatabileceği ve ashâbın bu konudaki hassâsiyetleri de hadis kitaplarında yer alan bilgiler arasındadır. 576
Nebevî Kıssaların Çeşitleri
Hadislerde yer alan kıssaları tarihî, temsilî ve Hz. Peygamber’in şahsıyla ilgili vuku bulan hâdiseler şeklinde üç ana grupta mütâlaa etmek mümkündür.
a) Tarihî Kıssalar: Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi hadislerde de gayb haberleri olarak nitelendirilen ibret ve öğüt verici tarihî kıssalar önemli bir yer tutmakta ve bunların bir kısmını geçmiş peygamberlerin kıssaları teşkil etmektedir. Allah Rasûlü’nün haber verdiği peygamber kıssalarının büyük çoğunluğu Kur’ân-ı Kerim’de yer almazken, bunlardan bazıları kısaca zikredilmektedir. Nitekim Hz. Mûsâ ile Hızır arasında geçen hâdise Kur’ân-ı Kerim’de ana hatlarıyla yer alırken,577 hadislerde daha ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. 578 Ayrıca Hz. İbrâhim’in Mekke’ye gelip Kâbe’yi inşâsına Kur’ân-ı Kerim’de sadece işaret
570] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/217-218
571] İbn Mâce, Fiten 1; Ahmed bin Hanbel, I/18, II/82, III/449, IV/24, VI/217
572] Buhârî, Enbiyâ 27; Müslim, Fezâil 170; İbn Mâce, Ezan 1
573] Buhârî, Ta’bîr 26, 36, Teheccüd 2; Muvattâ, Cenâiz 30; Ahmed bin Hanbel, III/146
574] Buhârî, Cihad 170, Megâzî 10; Müslim, Kasâme 13; Ahmed bin Hanbel, I/348, II/294, 310
575] Buhârî, Enbiyâ 7, 13, Menâkıb 6, 9, 11, 12, 15, Megâzî 38; Müslim, Zühd 73, Fiten 119
576] İbn Mâce, Edeb 40; Dârimî, Rikak 63; Ahmed bin Hanbel, IV/223, VI/28, 217
577] 18/Kehf, 65-82
578] Buhârî, Enbiyâ 29; Tirmizî, Tefsir 19
KISSA
- 123 -
edilirken,579 hadislerde bu konu ayrıntılı olarak yer almaktadır.580 Diğer taraftan Hz. İbrâhim’in, hanımı Sâre ile hicretleri esnâsında zâlim bir hükümdarla karşılaşmaları ve aralarında geçen hâdise, Hz. Âdem, Hz. Mûsâ, Hz. Eyyûb, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Yahyâ ve Hz. İsa gibi peygamberlere âit değişik uzunluklardaki bazı kıssalar da Kur’ân-ı Kerim’de hiç yer almadığı halde, hadis kaynaklarında zikredilmektedir.
Peygamber kıssaları dışında Rasûl-i Ekrem tarafından anlatılan çeşitli konularda ve farklı uzunluklarda pek çok tarihî kıssa hadis kaynaklarında yer almaktadır. Asıl hedef sözkonusu hadisleri tek tek ele alıp değişik açılardan değerlendirmek olmadığından, burada bazılarına işaret etmekle yetinilecektir.
Yağmurlu bir günde mağarada mahsur kalan üç kişinin kıssası,581 günlerini ibâdetle değerlendiren âbid Cüreyc’in başından geçenler582 ve beşikte iken konuşan diğer çocuklar 583 ile İsrâiloğullarından Allah’ın kendilerine zenginlik vererek denediği kel, kör ve alaca tenli üç kişinin kıssaları,584 ashâbu’l-uhdûd diye meşhur sihirbaz, râhip ve çocuk hâdisesi, 585 geçmiş milletlerin dinleri uğrunda çektikleri ezâ ve cefâ,586 yüz kişinin katili olan adamın durumu587 ve Ümmü Zer hadisi olarak anılan on bir kadının, kocaları hakkında sohbetlerini içeren588 tarihî olaylar ilk anda dikkati çeken ve kıssa tanımına en uygun örneklerden birkaçıdır.
Ayrıca satın alınan bir tarlada bulunan altın külçe 589, bin dinar borçlanan ve Allah’ı kefil gösteren adam,590 bahçeyi sulayan bulut,591 öldükten sonra yakılıp külünün savrulmasını isteyen kimse 592 ile acıya dayanamayıp intihar eden kişinin durumu,593 kibirli adamın yere batırılması,594 susuzluktan can çekişen köpeği sulayan adamın veya günahkâr kadının affedilmesi595 ile kedisini hapseden kadının azâba uğraması596 gibi oldukça kısa, buna karşılık İslâmî bir inancı veya düşünceyi etkili bir biçimde ortaya koyan eğitici mâhiyette pek çok tarihî kıssa da kaynaklarda zikredilmektedir.
b) Temsilî Kıssalar: Hz. Peygamber birtakım genel meseleleri ya da soyut aklî gerçekleri ortaya koyarken bunların daha iyi anlaşılmasını temin etmek ve zihinlerde kalıcı olmasını sağlamak maksadıyla, geçmişte meydana gelip gelmedikleri bir tarafa, temsilî mâhiyette kıssalara da başvurduğu görülmektedir.
579] 2/Bakara, 126-127
580] Buhârî, Enbiyâ 9
581] Buhârî, Hars 13, Enbiyâ 53; Müslim, Zikr 100; Ahmed bin Hanbel, II/116, IV/274
582] Buhârî, Mezâlim 35, Enbiyâ 48; Müslim, Birr 7, 8; Ahmed bin Hanbel, II/434, 385
583] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Birr 8; Ahmed bin Hanbel, II/395
584] Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10
585] Müslim, Zühd 73; Ahmed bin Hanbel, VI/17, 18
586] Buhârî, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 97; Ahmed bin Hanbel, V/109, 110, 111
587] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46; İbn Mâce, Diyât 2; Ahmed bin Hanbel, III/20, 72
588] Buhârî, Nikâh 82; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 92
589] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Akdıye 21; Ahmed bin Hanbel, II/316
590] Buhârî, Kefâle 1; Ahmed bin Hanbel, II/348, 349
591] Müslim, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, II/296
592] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 28; İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed bin Hanbel, II/13, 17
593] Buhârî, Enbiyâ 50
594] Buhârî, Libas 5; Müslim, Libas 49; Ahmed bin Hanbel, II/456
595] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 155; Ahmed bin Hanbel, II/507
596] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 16; Müslim, Selâm 151
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlar, mâhiyet itibarıyla kıssadan daha çok “meseller”i ilgilendirmekle beraber, teşbih ve kıyas yoluyla eğitici, öğretici, ibret ve öğüt verici birtakım hâdiselerin tasvirlerinden ibâret olması yönüyle de temsilî kıssalar şeklinde değerlendirilebilir.
Hz. Peygamber’in bir kulun tevbesinden dolayı Allah Teâlâ’nın ne derece hoşnut olacağı fikrini, ıssız bir çölde bütün erzâkıyla birlikte devesini kaybedip ölmek üzere iken bineceğine kavuşan ve böylece ölümden kurtulan bir kimsenin duyacağı sevinç ve mutluluğa benzeterek açıklamaya çalışması,597 emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münkerin sosyal boyutunu ortaya koyarken kötülüklere müdâhale etmeyenlerin durumunu aynı gemide yolculuk edenlerden bir kısmının gemiyi batırma isteklerine karşı koymayan diğerlerinin haline benzetmesi,598 kendisinin son peygamber599 ve doğru sözlü bir uyarıcı olduğunu “en-nezîru’l-uryân” diye tasvir ederken 600 ortaya koyduğu teşbih ve temsiller sözkonusu kıssalar arasında zikredilebilir. 601
Daha çok bir duygu, düşünce ve fikrin iyice açıklanması ve müşahhas hale getirilmesi bakımından büyük önem taşıyan temsilî kıssaların birçok örneğini hadis kaynaklarında bulmak mümkündür.
c) Hz. Peygamber’in Şahsıyla İlgili Kıssalar: Bunlar, Rasûl-i Ekrem’in şahsî tecrübeleri arasında yer almakta ve bir kısmı peygamberliğinden önce olmak üzere değişik zaman ve mekânlarda gerçekleşen ibret ve öğüt verici olağanüstü olaylardır. “Şakku’s-sadr” diye bilinen ve birden fazla gerçekleştiği rivâyet edilen Hz. Peygamber’in göğsünün yarılması,602 isrâ ve mirac hâdiseleri603 ile Rasûl-i Ekrem’in bir gazve dönüşü karşılaştığı sûikast teşebbüsü sırasındaki tutum ve davranışı,604 yine Hz. Âişe vâlidemizin bir sorusuna karşılık, Allah Rasûlü’nün İslâm’a dâvet için gittiği Tâif’te mâruz kaldığı ezâ ve cefâ karşısında kendisini bir bulutun gölgelendirmesini ve bu esnâda Cebrâil ile arasında geçen konuşmayı dramatik bir şekilde nakletmesi 605 gibi hususlar bu konudaki yaygın örneklerden birkaçıdır.
Nebevî Kıssaların Konuları
Hadislerde yer alan kıssaların insan hayatının değişik yönlerini kapsadığı ve bu sebeple de pek çok konuyu ihtivâ ettiği söylenebilir. Bu çerçevede nebevî kıssalarda başta Allah inancı olmak üzere itikadî konular önemli bir yer tutmaktadır. Zira, nübüvvetin en önemli hedeflerinden biri beşerî düşünceyi her türlü bâtıl fikir ve inançlardan arındırmaktır. Nitekim Hz. Peygamber’in naklettiği
597] Müslim, Tevbe 2-7; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 49
598] Buhârî, Şirket 6, Şehâdet 30; Tirmizî, Fiten 12
599] Tirmizî, Emsâl 2
600] Buhârî, Rikak 26, İ’tisâm 2
601] Ayrıca cimri ile sadaka verenin tasviri ve İslâm ümmetinin Yahûdi ve Hıristiyanlara olan üstünlüğünü belirten temsilî kıssalar için bk. Buhârî, Zekât 28, İcâre 11; Müslim, Zekât 75
602] Buhârî, Enbiyâ 5; Dârimî, Mukaddime 3
603] Buhârî, Salât 1, Menâkıb 42, Enbiyâ 5; Müslim, İman 259; Nesâî, Salât 5; Ahmed bin Hanbel, III/148
604] Buhârî, Cihad 84, 87; Müslim, Fezâil 13
605] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 7; Müslim, Cihad 111
KISSA
- 125 -
kıssalarda Allah’ın varlık ve birliği,606 güç ve kudreti, af ve mağfireti,607 sadece Allah’a güvenmenin gerekli olduğu,608 O’nun izni ve dilemesi olmadan hiçbir şeyin meydana gelmeyeceği609 gibi doğrudan Allah inancı ve bu inancın insan hayatındaki etkisi konu edilerek vurgulanmaktadır.610 Yine nebevî kıssalarda meleklerin varlığı,611 peygamberlerin tevhid mücâdelesi, Rasûlullah’ın peygamberler zincirinin son halkası olduğu612 gibi diğer inanç esaslarının da konu edildiği dikkat çekmektedir.
Diğer taraftan nebevî kıssalarda Allah’a tâzim,613 emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, 614 günahlardan tevbe ,615 intiharın haram kılındığı 616, Allah adına yemin etmenin sorumluluğu,617 iffet,618 ahde vefâ,619 borçluya kolaylık göstermek620 ve tüm canlılara merhametli olmak621 gibi İslâmî değerlerin ve ahlâkî güzelliklerin eğitici öğretici bir tarzda konu edildiği de görülmektedir.
Bütün bunlara ilâveten hadislerde yer alan kıssalarda, insan bir bütün olarak ele alınmakta, bir taraftan beşerî zaafları ortaya konulurken, diğer taraftan onun hayır yönü ve ahlâkî değerlere bağlılığı tarihî hakikatler olarak gözler önüne serilmektedir. 622
Netice olarak, Hz. Peygamber’in haber verdiği kıssalarda inanç esaslarının, İslâmî değer yargılarının, olumlu ve olumsuz yönleriyle insanın konu edildiği anlaşılmaktadır.
Nebevî Kıssaların Gâyeleri
Bütün çeşitleriyle Hz. Peygamber’den nakledilen kıssaların önemli maksatları vardır. Asıl hedefi dinî gâyeleri gerçekleştirmek olan nebevî kıssaları, maksatlarına göre iki ana ana grupta toplamak mümkündür.
a- İslâm’a Dâvet: Hz. Peygamber’in başta gelen görevi Allah yoluna dâvet ve İslâm’ı tebliğ etmek olduğundan, nebevî kıssalarda gözetilen en önemli gâye bu maksadı gerçekleştirmektir. Nübüvvet ve risâletin bir parçası olan nebevî kıssalar ise bu vazifeyi yerine getirmede en tesirli yol ve yöntemlerdendir. Nitekim kıssalar vâsıtasıyla İslâm’ın Allah katında en son ve makbul din olduğu, bu dinin prensiplerini kabul edip gereğini yerine getirenlerin mükâfatlarını fazlasıyla
606] Tirmizî, Emsâl 3
607] Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Tevbe 46, Zühd 10
608] Buhârî, Kefâle 1; Müslim, Fezâil 13; Ahmed bin Hanbel, II/348
609] Müslim, Eym3an 24
610] Müslim, Zühd 73; Ahmed bin Hanbel, VI/17, 18
611] Müslim, İman 257, 259
612] Buhârî, İcâre 8, 11; Tirmizî, Menâkıb 1
613] Buhârî, Hars 13, Enbiyâ 53; Müslim, Zikr 100
614] Buhârî, Şirket 6, Şehâdet 30; Tirmizî, Fiten 12
615] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46; İbn Mâce, Diyât 2; Ahmed bin Hanbel, III/20, 72
616] Buhârî, Enbiyâ 50; Ahmed bin Hanbel, IV/312
617] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fezâil 149; İbn Mâce, Kefâret 4
618] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 48; Ahmed bin Hanbel, II/23
619] Buhârî, Kefâle 1; Ahmed bin Hanbel, II/348, 349
620] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Müsâkât 31; Ahmed bin Hanbel, II/361
621] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 155; Ahmed bin Hanbel, II/507
622] Buhârî, Enbiyâ 48, 54; Müslim, Akdıye 21, Birr 7, 8, Zühd 73; Ahmed bin Hanbel, II/434, VI/17-18
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görecekleri vurgulanarak insanlar doğrudan İslâm’a dâvet edilmektedir.623 Yine Hz. Peygamber’in nübüvvetine ve onun Allah tarafından gönderilen son elçi olduğuna ve faziletlerine işaret edilirken,624 diğer taraftan Allah Rasûlü doğru sözlü bir uyarıcı olarak vasfedilerek ona itaat edip, ikazına kulak verenlerin kurtuluşa ereceği, isyan edenlerin ise hüsrâna uğrayacakları625 temsilî kıssalar vâsıtasıyla açıklanmaktadır.
Ayrıca nebevî kıssalar vâsıtasıyla insanların; Allah’ın hudûduna riâyet etmeye,626 sâlih amellere,627 güvenilir olmaya,628 şüpheli şeylerden sakınmaya,629, Allah’tan korkmaya,630 O’nun verdiği nimetlere şükretmeye,631 sadece O’na tevekkül etmeye632 ve Allah için sevmeye,633 gerekirse O’nun yolunda nefsini fedâ etmeye634 çağrıldığı dikkat çekmektedir.
b- Eğitim: Nebevî kıssaların esas gâyelerinden biri de insanları değişik yollarla eğitmek ve müslümanların mâruz kaldıkları sıkıntılara karşı sabırlı olmalarını temin etmektir.
Hz. Peygamber’in naklettiği kıssaların en belirgin özelliklerinden birisi eğitici olmasıdır. Zira, Allah Rasûlü’nün ilk dönem İslâm toplumunun oluşmasında, itikadî, amelî ve ahlâkî hakikatlerin iman edenlerin gönüllerinde ve zihinlerinde yerleşmesinde, kötü duygu ve düşüncelerin sökülüp atılmasında kıssa ile eğitime büyük önem verdiği ve bu hususta başta öğretim (tâlim) olmak üzere teşvik ve sakındırma (terğîb ve terhîb), öğüt ve tevbe gibi eğitim metotlarına sıkça başvurduğu dikkat çekmektedir. Kur’an ve Sünnet’in genel eğitim öğretim ve dâvet metotları arasında önemli bir yeri olan güzel öğüt (mev’ızatü’l-hasene) ve kıssa ile terbiyenin insan fıtratı ve eğitim açısından büyük önemi olduğunu belirtelim.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Kur’an ve hadislerde yer alan kıssalar birçok yönden benzerlikler göstermekte olup, her ikisinin de asıl amacı insanları hakka dâvet etmek, onları değişik yol ve yöntemlerle eğitmektir. 635
Hadis-i Şeriflerdeki Kıssalara Örnekler
a) Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil’in (a.s.) Kıssaları
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Hz. İbrâhim beraberinde Hz. İsmail aleyhimasselam ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu halde ilerledi. Kadının yanında bir de su tulumu vardı. Hz. İbrâhim, kadını Beyt'in yanında Devha denen
623] Buhârî, İcâre 8, 11
624] Buhârî, Tefsir 17; Tirmizî, Menâkıb 1; Dârimî, Mukaddime 3
625] Buhârî, Rikak 26, İ’tisâm 2; Müslim, Fezâil 16
626] Buhârî, Şirket 6, Şehâdet 30; Tirmizî, Fiten 12
627] Buhârî, Hars 13, Enbiyâ 53; Ahmed bin Hanbel, II/116, IV/274
628] Buhârî, Enbiyâ 54
629] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Akdıye 21; İbn Mâce, Lukata 4; Ahmed bin Hanbel, II/326
630] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 28; ibn Mâce, Zühd 30
631] Buhârî, Enbiyâ 51; Müsilm, Zühd 10
632] Buhârî, Kefâle 1; Müslim, Eymân 22, 25; Ahmed bin Hanbel, II/348
633] Müslim, Birr 38; Ahmed bin Hanbel, II/462
634] Müslim, Zühd 73; Ahmed bin Hanbel, VI/17, 18
635] Hasan Cirit, Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, s. 75-83
KISSA
- 127 -
büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Mescid'in yukarı tarafında ve zemzemin tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke'de kimse yaşamıyordu, orada hiç su da yoktu. İşte Hz. İbrâhim anne ve çocuğunu buraya koydu, yanlarına, içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tuluk bıraktı.
Hz. İbrâhim (a.s.) bundan sonra (emr-i İlahî ile) arkasını dönüp (Şam'a gitmek üzere) oradan uzaklaştı. İsmail'in annesi, İbrahim'in peşine düştü (ve ona Kedâ'da yetişti). "Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?" diye seslendi. Bu sözünü birkaç kere tekrarladı. Hz. İbrâhim, (emir gereği) ona dönüp bakmadı bile. Anne, tekrar (üçüncü kere) seslendi. "Böyle yapmanı sana Allah mı emretti?" dedi. Hz. İbrâhim bunun üzerine "Evet!" buyurdu.
Kadın: "Öyleyse (Rabbimiz hafizimizdir), bizi burada perişan etmez!" dedi, sonra geri döndü. Hz. İbrâhim de yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince Beyt'e yöneldi, ellerini kaldırdı ve şu duaları yaptı: "Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını, senin hürmetli Beyt'inin yanında, ekinsiz bir vadide yerleştirdim -namazlarını Beyt'inin huzurunda dosdoğru kılsınlar diye-. Ey Rabbimiz! Sen de insanlarda mü'min olanların gönüllerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, onlar da nimetlerinin kadrini bilip şükretsinler." 636
İsmail'in annesi, çocuğu emziriyor, yanlarındaki sudan içiyordu. Kaptaki su bitince susadı, (sütü de kesildi), çocuğu da susadı (İsmail bu esnada iki yaşında idi). Kadıncağız (susuzluktan) kıvranıp ızdırap çeken çocuğa bakıyordu. Onu bu halde seyretmenin acısına dayanamayarak oradan kalkıp, kendisine en yakın bulduğu Safa tepesine gitti. Üzerine çıktı, birilerini görebilir miyim diye (o gün derin olan) vadiye yönelip etrafa baktı, ama kimseyi göremedi. Safa'dan indi, vadiye ulaştı, entarisinin eteğini topladı. Ciddi bir işi olan bir insanın koşusuyla koşmaya başladı. Vadiyi geçti. Merve tepesine geldi, üzerine çıktı, oradan etrafa baktı, bir kimse görmeye çalıştı. Ama kimseyi göremedi. Bu gidip gelişi yedi kere yaptı. İşte (hacc esnasında) iki tepe arasında hacıların koşması buradan gelir.
Anne, (bu sefer) Merve'ye yaklaşınca bir ses işitti. Kendi kendine: "Sus" dedi ve sese kulağını verdi. O sesi yine işitti. Bunun üzerine: "(Ey ses sahibi!) Sen sesini işittirdin, bir yardımın varsa (gecikme)!" dedi. Derken zemzemin yanında bir melek (tecelli etti). Bu Cebrâil'di. Cebrâil kadına seslendi: "Sen kimsin?" Kadın: "Ben Hacer'im, İbrahim'in oğlunun annesi..." "İbrahim sizi kime tevkil etti?" "Allah Teâlâ'ya." "Her ihtiyacınızı görecek Zat'a tevkil etmiş."
Ayağının ökçesi -veya kanadıyla- yeri eşeliyordu. Nihâyet su çıkmaya başladı. Kadın (boşa akmaması için) suyu eliyle havuzluyordu. Bir taraftan da sudan kabına doldurdu. Su ise, kadın aldıkça dipten kaynıyordu."
İbn Abbas (r.a.) dedi ki: "Allah İsmail'in annesine rahmetini bol kılsın, keşke zemzemi olduğu gibi akar bıraksaydı da avuçlamasaydı. Bu takdirde (zemzem, kuyu değil) akarsu olacaktı." Kadın sudan içti, çocuğunu da emzirdi. Melek, kadına: "Zâyi ve helâk oluruz diye korkmayın! Zîra Allah Teâlâ 'nin burada bir Beyt'i olacak ve bunu da şu çocuk ve babası bina edecek. Allah Teâlâ o işin sahiplerini zayi etmez!" dedi. Beyt yerden yüksekti, tıpkı bir tepe gibi. Gelen seller sağını solunu aşındırmıştı.
636] 14/İbrahim, 37
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kadın bu şekilde yaşayıp giderken, oraya Cürhüm'den bir kâfile uğradı. Oraya Kedâ yolundan gelmişlerdi. Mekke'nin aşağısına konakladılar. Derken orada bir kuşun gelip gittiğini gördüler. "Bu kuş su üzerine dönüyor olmalı, (burada su var). Hâlbuki biz bu vâdide su olmadığını biliyoruz!" dediler. Durumu tahkik için, yine de bir veya iki atik adam gönderdiler. Onlar suyu görünce geri dönüp haber verdiler. Cürhümlüler oraya gelip, suyun başında İsmail'in annesini buldular.
"Senin yanında konaklamamıza izin verir misin?" dediler. Kadın: "Evet! Ama suda hakkınız olmadığını bilin!" dedi. Onlar da: "Pekâlâ, dediler. Rasûlullah (s.a.s.) der ki: "Ünsiyet istediği bir zamanda bu teklif İsmail'in annesine uygun geldi. Onlar da oraya indiler. Sonra geride kalan adamlarına haber saldılar. Onlar da gelip burada konakladılar. Zamanla orada çoğaldılar. Çocuk da büyüdü. Onlardan Arapça'yı öğrendi. Büyüdüğü zaman onlar tarafından en çok sevilen, hoşlanılan bir genç oldu. Büluğa erince, kendilerinden bir kadınla evlendirdiler. Bu sırada İsmail'in annesi vefat etti.
Derken Hz. İbrâhim (a.s.), İsmail'in evlenmesinden sonra oraya gelip, bıraktığı (hanımını ve oğlunu) aradı. İsmail'i bulamadı. Hanımından İsmail'i sordu. Kadın: "Rızkımızı tedarik etmek üzere (avlanmaya) gitti" dedi. Hz. İbrâhim, bu sefer geçimlerini, hallerini sordu. Kadın: "Halimiz fena, darlık ve sıkıntı içindeyiz!" diyerek şikâyetvâri konuştu. Hz. İbrâhim:
"Kocan gelince, ona benden selam et ve "kapısının eşiğini değiştirmesini" söyle!" dedi. İsmail geldiği zaman, sanki bir şey sezmiş gibiydi. "Eve herhangi bir kimse geldi mi?" diye sordu: Kadın: "Evet şu şu evsafta bir ihtiyar geldi. Senden sordu, ben de haberini verdim, yaşayışımızdan sordu, ben de sıkıntı ve darlık içinde olduğumuzu söyledim" dedi. İsmail: "Sana bir tavsiyede bulundu mu?" dedi. Kadın: "Evet! Sana söylememi emretti ve kapının eşiğini değiştirmeni söyledi!" dedi. İsmail: "Bu babamdı. Seninle ayrılmanı bana emretmiş. Haydi, artık ailene git!" dedi ve hanımını boşadı. Cürhümlülerden bir başka kadınla evlendi.
Hz. İbrâhim onlardan yine uzun müddet ayrı kaldı. Bilâhare bir kere daha görmeye geldi. Yine İsmail'i evde bulamadı. Hanımının yanına gelip, İsmail'i sordu. Kadın: "Maişetimizi kazanmaya gitti!" dedi. Hz. İbrâhim: "Haliniz nasıldır?" dedi, geçimlerinden, durumlarından sordu. Kadın: "İyiyiz, hayır üzereyiz, bolluk içindeyiz" diye Allah'a hamd ve senâda bulundu. "Ne yiyorsunuz?" diye sordu. Kadın: "Et yiyoruz!" dedi. "Ne içiyorsunuz?" diye sorunca da: "Su!" dedi. Hz. İbrâhim: "Allah’ım , et ve suyu haklarında mübarek kıl!" diye dua ediverdi." Rasûlullah (s.a.s.) devamında buyurdu ki: "O gün onların hububatı yoktu. Eğer olsaydı Hz. İbrâhim, hububatları için de dua ediverirdi."
İbn Abbas der ki: "Bu iki şey (et ve su) Mekke'den başka hiçbir yerde Mekke'deki kadar sıhhate uygun düşmez (başka yerde karın ağrısı yaparlar). Bu, Hz. İbrâhim'in duâsının bir bereketi ve neticesidir.
(Rasûlullah (s.a.s.) Hz. İbrâhim'den anlatmaya devam etti:) "İbrahim (İsmail'in hanımına) dedi ki: "Kocan geldiği zaman, benden ona selam söyle ve kapısının eşiğini sâbit tutmasını emret! (Çünkü eşik, evin dirliğidir)." Hz. İsmail gelince (evde babasının kokusunu buldu ve) "Yanınıza bir uğrayan oldu mu?" diye sordu. Kadın: "Evet, bize yaşlı bir adam geldi, kılık kıyafeti düzgündü!" dedi ve (ihtiyar hakkında) bir kısım övgülerden sonra: "Sana bir tavsiyede bulundu mu?"
KISSA
- 129 -
diye sordu. Kadın: "Evet, sana selâm ediyor, kapının eşiğini sâbit tutmanı emrediyor" dedi. Hz. İsmail: "Bu babamdı. Eşik de sensin, seni tutmamı, evliliğimizin devamını emrediyor! (Sen yanımda değerli idin, kıymetin şimdi daha da arttı" der ve kadın İsmail'e on erkek evlâd doğurur.)
Sonra, Hz. İbrâhim Allah'ın dilediği bir müddet onlardan ayrı kaldı. Derken bir müddet sonra yanlarına geldi. Bu sırada Hz. İsmail zemzemin yanında Devha ağacının altında kendisine ok yapıyordu. Babasını görünce ayağa kalkıp karşılamaya koştu. Baba-oğul karşılaşınca yaptıklarını yaptılar (kucaklaştılar, el, yüz, göz öpüldü). Sonra Hz. İbrâhim: "Ey İsmail! Allah Teâlâ bana ciddî bir iş emretti" dedi. İsmail de: "Rabbinin emrettiği şeyi yap!" dedi. Hz. İbrâhim: "Bu işte sen yardım edecek misin?" diye sordu. O da: "Evet sana yardım edeceğim!" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. İbrâhim: "Allah Teâlâ bana burada bir Beyt yapmamı emretti!" diyerek etrafına nazaran yüksekçe bir tepeyi gösterdi."
(İbn Abbâs) dedi ki: "İsmail'le İbrahim işte orada Kâbe'nin (daha önceki) temellerini yükselttiler. Hz. İsmail taş getiriyor, Hz. İbrâhim de duvarları örüyordu. Bina yükselince, Hz. İsmail, babası için (bugün Makam olarak bilinen) şu taşı getirdi. Yükselen duvarı örerken, Hz. İbrâhim (iskele olarak) onun üstüne çıkıyordu. İsmail de ona (aşağıdan) taş veriyordu. Bu esnâda onlar: "Ey Rabbimiz (Bu hizmetimizi) bizden kabul buyur! Sen gören ve bilensin!" diyorlardı."
İbn Abbâs der ki: "Hz. İsmail ve Hz. İbrâhim binayı yaparken (zaman zaman) etrafında dolaşarak: "Ey Rabbimiz (bu hizmetimizi) bizden kabul buyur! Sen işiten ve bilensin!"637 diye dua ediyorlardı." 638
Açıklama:
1- Önce şunu belirtelim: Rivâyet pek çok kısımlarıyla İbn Abbâs (radıyallahu anhüma)'ın sözü gibidir. Ancak şarihler, rivâyette yer alan bazı karinelerden hareketle tamamının Rasûlullah’a (s.a.s.) ait olduğuna hükmederler.
Bazı rivâyetlerde susayan çocuğun ayaklarını yere vurarak kıvrandığı, annenin Safa ile Merve arasında telaşla gidip geldiği, tepeye çıkışlarında dönüp çocuğa baktığı, bu sırada, çocuğun başına bir hâdise gelip gelmediğinden endişe ettiği belirtilir.
Keza suyun yerden çıkarılışı ile ilgili bazı farklılıklar da rivâyetlerde görülür: Cebrâil ayağını vurarak, parmağıyla yeri deşeleyerek vs. zemzem yerden fışkırmıştır:
Kâbe ile ilgili olarak bazı rivâyetlerde şu ziyade gelmiştir: "Beyt, Tufan sırasında kaldırıldı. Peygamberler onu haccederlerdi. Fakat yerini (tam olarak) bilmezlerdi. Allah onu İbrahim için hazırladı ve yerini ona öğretti." Beyhakî'nin kaydettiği bir rivâyette: "Allah Teâlâ Cebrâil'i Hz. Âdem'e gönderdi ve Beyt'in inşa edilmesini emretti. Böylece onu Âdem bina etti. Kendisine: "Sen insanların ilkisin, bu da insanlar için yapılan Beyt'in ilkidir" denilir. Bir başka rivâyette: "Beyt'i ilk inşa eden Hz. Âdem'dir" denmiştir. Ancak: "Ondan da önce meleklerin inşa ettiği de söylenmiştir. Vehb İbn Münebbih'ten gelen bir rivâyette ise: "Beyt'i
637] Bakara 127
638] Buhârî, Enbiya 8; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/222-226
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inşa eden Şîs İbn Âdem'dir" denmiştir.
2- Âlimler hadisten, zemzem suyunun bidâyette Hz. Hacer ve oğlu İsmail için su ve yiyecek ihtiyaçlarına kâfi geldiği hükmünü çıkarmışlardır.
3- Hadis, Hz. İsmail'in annesi Hacer ve babası İbrahim'in dillerinin Arapça olmadığını ifade eder. Çünkü rivâyette Arapça'yı Cürhümlülerden öğrendiği ifade edilmektedir. Böylece Arapçayı ilk konuşanın Hz. İsmail olduğuna dair bazı rivâyetlerde gelen beyanın yanlışlığı ortaya çıkar. Keza bu rivâyet, "Arapların tamamı İsmail evladından gelmektedir" diyenleri de yalanlar.
4- Hadiste, Hz. İbrâhim'in, Mekke'ye, Hz. Hacer'in ölümünden ve Hz. İsmail'in evlenmesinden sonra "bıraktıklarını aramak üzere" uğradığı ifade edilmektedir. Bu ifadeden çıkan neticelerden biri, Hz. İbrâhim'in kurban edilmek üzere İsmail'i değil İshak'ı yere yatırdığı, bir başka ifade ile semadan inen koçla kurban edilmekten kurtarılan kimsenin İsmail değil, İshak olduğudur. İbnu't-Tin der ki: "Bu hadiste Hz. İbrâhim, İsmail'i süt emerken bırakmakta ve evlendiği zaman yanına gelmektedir. Hz. İbrâhim onu boğazlamakla emredilseydi, süt devresi ile evlenmesi arasında Mekke'ye uğradığı, hadiste zikredilirdi." Esasen boğazlanmak istenenin Hz. İshak soyundan olduklarını söylerler ve semavî koçla kurban edilmekten kurtulmuş olan birinin neslinden olmakla ayrıca tefahur ederler, şeref payı çıkarırlar.
İbnu't-Tin'e: "Hadiste, Hz. İbrâhim'in Mekke'ye arada gelmiş olabileceğinin nefyedilmediği, dolayısıyla, gelmiş olabileceğinin zımnen mevcudiyeti" belirtilerek cevap verilmiştir.
5- Rivâyette Hz. İsmail'in rızkını kazanmak üzere evden çıktığı belirtmektedir. Başka rivâyetler onun sürü otlattığını, bu esnada avcılık yaptığını ifade eder.
6- Hadiste kadın, "kapının eşiği"ne benzetilmiştir. Çünkü aralarında benzerlik var: "Kapı, evi ve içindekileri muhafaza eder; kadın da evin bekçisidir. Kocanın gıyabında evi ve içindeki eşyayı muhafaza eder. Eşiğin değiştirilmesi, boşamadan kinaye yapılmıştır, ulema bunu boşamayı hâsıl eden kinayat arasında mütalaa etmiştir.
Bugün Makam-ı İbrahim'de görülen ökçe ve parmak izleri o günden kalmadır.
7- Bazı rivâyetlerde, Hz. İbrâhim'le Hz. İsmail'in Kâbe'yi inşa etmek üzere bir araya geldikleri zaman babanın yüz, oğulun otuz yaşında oldukları zikredilmiştir.
8- Bazı rivâyetler, Hz. İbrâhim'in inşa sırasında yükselttiği temellerin Hz. Âdem tarafından atılmış olan temeller olduğunu tasrih eder. Bu durum Buharî rivâyetinde kapalıdır. Bir rivâyet şöyle:
"Hz. İbrahim (s.a.s.), temellerle Hz. Âdem'in attığı temele ulaştı. Göğe doğru yüksekliğini dokuz zira', yerdeki genişliğini yani çevresini otuz zira' yaptı. Buradaki zira' (kol uzunluğu) kendi kollarıydı."
Bir başka rivâyette şu ziyade mevcuttur: "Sonra Hıcr kısmını Beyt'e idhal etti. Daha önce (orası) Hz. İsmail'in koyunlarının barınağı idi. Hz. İbrâhim Beyt'i taşları üst üste koyarak inşa etti, tavanı yoktu. Bir kapı yaptı, kapının yanında bir de kuyu açtı. Bu çukur, Beyt'in deposuydu. Beyt'e gelen hediyeler buraya
KISSA
- 131 -
atılıyordu."
Bir başka rivâyette şu ziyade mevcut: "Allah, İbrahim'e, Sekîne'ye uymasını vahyetti. Sekîne Beyt'in yerinde halkalandı, tıpkı bir bulut gibiydi. Baba-oğul (o hududu) kazdılar, Hz. Âdem'in attığı ilk temeli kazıyor gibiydiler."
Bir başka rivâyette: "Hz. İbrâhim başının üstünde Beyt'in yerinde bulut gibi bir şey gördü, içinde baş gibi bir şey vardı. Ona şöyle hitap etti: "Ey İbrahim! Benim gölgem üzerine benim miktarımca bina yap, ne artır ne de eksilt." İşte bundandır ki Allah Teâlâ: "Hani biz İbrahim'e Beyt'in yerini göstermiş ve "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" diye vahyetmiştik" 639 buyurmuştur.
Bir başka rivâyette, "İnşaat Rükn'ün bulunduğu yere ulaşınca, o gün Rüknü koyar, Makam'ı alıp Beyt'e yapışık şekilde yerleştirir" denmiştir.
9- Bir başka rivâyete göre Kâbe'nin inşaatı bu suretle tamamlanınca Hz. Cebrâil (a.s.) gelir ve hacc menâsikini öğretir. Bundan sonra Hz. İbrahim (a.s.) Makam'ın üzerine çıkıp halka şöyle hitap eder: "Ey insanlar! Rabbinize icabet edin!" Hz. İbrâhim ve Hz. İsmail bu yerlerde (bir müddet) kalırlar. Hz. İshak ve Sâre Beytu'l-Makdis'ten buraya hacc yaparlar. Bundan sonra Hz. İbrâhim Şam'a döner ve orada vefat eder.
İbn Abbâs'ın bir rivâyetine göre, "Hz. İbrâhim Makam'ın üzerine çıkınca şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar! Size hacc farz kılındı! Bu sesi O, erkeklerin sulbünde, kadınların rahminde olanlara da işittirdi. Onun bu davetine, iman edenler ve Allah'ın ilminde kıyamete kadar gelip hacc edecekleri sebkat etmiş olanlar: "Lebbeyk Allahümme lebbeyk! =Buyur Allah’ım buyur!" diye cevap verdiler."
Bir başka rivâyette şöyle denir: "Hz. İsmail vadiye bir taş aramaya gitmişti ki Hz. Cibrîl (a.s.) Haceru'l-Esved'i indirdi. Bu taş, yeryüzü Tufan'la sulara boğulunca semaya kaldırılmıştı. Hz. İsmail gelince Haceru'l-Esved'i gördü ve: "Bu nereden geldi, kim getirdi?" dedi. Hz. İbrâhim: "Beni ne sana ne de taşına bırakmayan Zat" cevabını verdi." Bir başka rivâyette şu ziyade var: "Bu taş Hindistan'da idi; papatya gibi bembeyaz bir yakuttu." 640
b) Ashâbu’l-Uhdûd Kıssası
Hz. Süheyb (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca krala: "Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder ve sihir yapmayı öğreteyim!" dedi. Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir Râhip yaşıyordu. (Bir gün giderken) Râhibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, Râhibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu.
(Bir gün) delikanlıyı sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu Râhibe şikâyet etti. Râhip ona: "Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: "Ailem beni oyaladı!" de; ailenden korkacak olursan, "Beni sihirbaz oyaladı" de!" diye tenbihte bulundu.
O bu halde (devam eder) iken, insanlara engel olan büyük bir canavara
639] 22/Hacc 26
640] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/226-230
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rastladı. (Kendi kendine): "Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal, Râhip mi efdal!" diye mırıldandı. Bir taş aldı ve: "Allah’ım ! Eğer Râhibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür ve insanlar geçsinler!" deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı Râhibe gelip durumu anlattı. Râhib ona: "Evet! Bugün sen benden efdalsin (üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana mâruz kalınca sakın benden haber verme!" dedi. Oğlan anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı.
Onu kralın gözleri kör olan arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: "Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir" dedi. O da: "Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!" dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi.
Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral: "Gözünü sana kim iâde etti?" diye sordu. "Rabbim!" dedi. Kral: "Senin benden başka bir rabbin mi var?" dedi. Adam: "Benim de senin de rabbimiz Allah'tır!" cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah'a iman etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi. Kral ona: "Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!" dedi. Oğlan: "Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren Allah'tır!" dedi. Kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da Râhibin yerini haber verdi. Bunun üzerine Râhip getirildi. Ona: "Dininden dön!" denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi. Ona da: "Dininden dön!" denildi. O da kaçındı. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti.
"Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse ne âlâ, aksi takdirde dağdan aşağı atın!" dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan: "Allah’ım , bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifâyet et!" dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" dedi. "Allah, onlara karşı bana kâfi geldi" cevabını verdi. Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve: "Bunu bir gemiye götürün. Denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne âlâ, değilse onu denize atın!" dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü. Oğlan orada: "Allah’ım , dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifâyet et!" diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi. Kral:
"Arkadaşlarıma ne oldu?" diye sordu. Oğlan: "Allah onlara karşı bana kifâyet etti" dedi. Sonra krala: "Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!" dedi. Kral: "O nedir?" diye sordu. Oğlan: "İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştirir ve: "Oğlanın Rabbinin adıyla" dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!" dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra: "Oğlanın Rabbinin adıyla!" dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu
KISSA
- 133 -
ve Allah'ın rahmetine kavuşup öldü. Halk: "Oğlanın Rabbine iman ettik!" dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve: "Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlanın Rabbine iman etti!" denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: "Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!" diye emir verdi. Yahut hükümdara "Sen at!" diye emir verildi. İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu: "Anneciğim sabret. Zîra sen hak üzeresin!" dedi. 641
Açıklama:
Ashâb-ı Uhdûd, Kur'an-ı Kerim'de temas edilen zâlim bir zümredir. Büruc suresinin 4-10. âyetleri onlardan bahseder, Uhdûd, hendek demek olduğuna göre, ashâb-ı Uhdûd hendek sahipleri demektir. Kur'an'da bu hendek sahiplerinin kimler olduğu, ne zaman yaşadığı tafsil edilmez. Daha çok onların, mü'minlere dinlerinden dönmek için işkence yaptıkları belirtilir. Bunlar, içerisine ateş yakılmış hendeklerin sahipleridir. Dinlerinden dönmeyen mü'minleri bu hendeklere atıp yakmaktalar ve karşıdan bu manzarayı vicdansızca vahşi bir zevkle seyretmektedirler. Ama hiçbir zâlim felah bulmadığı gibi, bunlar da felah bulmamış, âyet-i kerime ashâb-ı Uhdûd'un gebertildiklerini belirtmiştir. Müfessirler, ashâb-ı Uhdûdla ilgili on ayrı hikâye kaydederler. Hikâyelere göre bu işkenceler Yemen'de, Mecran'da, Irak'ta, Şam'da, Habeşistan'da... Mecusiler, Yahudiler veya diğer bazı krallar tarafından icra edilmiştir. Kur'an'ın ıtlakı hepsine hak verdirecek mahiyettedir. Sanki âyette bir hadiseye değil, bu çeşitten pek çok hadiseye bir iş'ar olmaktadır. Dolayısıyla, nakledilen hikâyelerin farklı yerlerle ilgili olması, onların batıl olduğuna delil olmaz. Bilakis ateş dolu hendeklerde mü'minlerin, insanlık tarihi boyunca mükerrer kereler imha edildiklerini, yakıldıklarını ifade eder. Ancak, Kur'an-ı Kerim'in öncelikle Kureyşliler tarafından bilinen bir hâdiseyi nazara vermesi gâyet tabiidir. Kur'an bunları tel'in etmekte, kötü akibetlerini haber vermektedir. Bundan sonra gelip mü'minlere cehennemî azap verecek zâlim kâfirlerin de aynı akibete uğrayacakları, mü'minlere bildirilerek teselli verilmektedir. 642
c) Beşikte Konuşanların Kıssası
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. Bunlar: Hz. İsa İbn Meryem aleyhima'sselam, Cüreyc'in arkadaşı.
Cüreyc, kendini ibâdete vermiş abid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş orada ibâdetle meşguldü. Derken bir gün annesi yanına geldi, o namaz kılıyordu. "Ey Cüreyc! (Yanıma gel, seninle konuşacağım! Ben annenim)" diye seslendi. Cüreyc: "Allah’ım ! Annem ve namazım (hangisini tercih edeyim?)" diye düşündü). Namazına devama karar verdi.
Annesi çağırmasını (her defasında üç kere olmak üzere) üç gün tekrarladı. (Cevap alamayınca) üçüncü çağırmanın sonunda: "Allah’ım , kötü kadınların
641] Müslim, Zühd 73, hadis no: 3005; Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Bürûc, hadis no: 3337; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/233-236
642] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/236
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzünü göstermedikçe canını alma!" diye bedduada bulundu. Benî İsrail, aralarında Cüreyc ve onun ibâdetini konuşuyorlardı. O diyarda güzelliğiyle herkesin dilinde olan zâniye bir kadın vardı. "Dilerseniz ben onu fitneye atarım" dedi. Gidip Cüreyc'e sataştı. Ancak Cüreyc ona iltifat etmedi.
Kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc'in manastırı(nın dibi)nde barınak bulmuş birisiydi. Kadın onunla zinâ yaptı ve hamile kaldı. Çocuğu doğurunca: "Bu çocuk Cüreyc'ten" dedi. Halk (öfkeyle) gelip Cüreyc'i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar, (hakaretler ettiler), kendisini de dövmeye başladılar, (linç edeceklerdi). Cüreyc onlara: "Derdiniz ne?" diye sordu. "Şu fâhişe ile zinâ yaptın ve senden bir çocuk doğurdu!" dediler. Cüreyc: "Çocuk nerede, (getirin bana?)" dedi. Halk çocuğu ona getirdi. Cüreyc: "Bırakın beni namazımı kılayım!" dedi. Bıraktılar ve namazını kıldı. Namazı bitince çocuğun yanına gitti, karnına dürttü ve: "Ey çocuk! Baban kim?" diye sordu. Çocuk: "Falanca çoban!" dedi. Bunun üzerine halk Cüreyc'e gelip onu öpüp okşadı ve: "Senin manastırını altından yapacağız!" dedi. Cüreyc ise: "Hayır! Eskiden olduğu gibi kerpiçten yapın!" dedi. Onlar da yaptılar.
(Üçüncüsü): Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. Oradan şahlanmış bir at üzerinde kılık kıyafeti güzel bir adam geçti. Onu gören kadın: "Allah'ım şu oğlumu bunun gibi yap!" diye dua etti. Çocuk memeyi bırakarak adama doğru yönelip baktı ve: "Allah’ım beni bunun gibi yapma!" diye dua etti. Sonra tekrar memesine dönüp emmeye başladı. (Ebû Hureyre der ki: "Ben Rasûlullah (s.a.s.)'ı, şehâdet parmağını ağzına koyup emmeye başlayarak, çocuğun emişini taklid ederken görür gibiyim.")
(Rasûlullah anlatmaya devam etti): "(Sonra annenin yanından) bir kalabalık geçti. Ellerinde bir câriye vardı. Onu dövüyorlar ve: "(Seni zânî seni!) Zinâ yaparsın, hırsızlık yaparsın ha!" diyorlardı. Câriye ise: "Allah bana yeter, o ne iyi vekildir!" diyordu. Çocuğun annesi: "Allah’ım çocuğumu bunun gibi yapma!" dedi. Çocuk yine emmeyi bıraktı, câriyeye baktı ve: "Allah’ım beni bunun gibi yap! dedi. İşte burada anne,evlat karşılıklı konuşmaya başladılar: (Anne dedi ki: "Boğazı tıkanasıca! Kıyafeti güzel bir adam geçti. Ben: "Allah’ım , oğlumu bunun gibi yap" dedim. Sen: "Allah’ım ! Beni bunun gibi yapma!" dedin. Yanımızdan câriyeyi döverek, zinâ ve hırsızlık yaptığını söyleyerek geçenler oldu. Ben: "Allah’ım , oğlumu bunun gibi yapma" dedim. Sen ise: "Allah’ım , beni bunun gibi yap!" dedin.")
Oğlu şu cevabı verdi: "Güzel kıyafetli bir adam geçti. Sen: "Allah’ım , oğlumu bunun gibi yap!" dedin, ben ise: "Allah’ım beni bunun gibi yapma!" dedim. Yanınızdan bu câriyeyi geçirdiler. Onu hem dövüp hem de: "Zinâ ettin, hırsızlık ettin!" diyorlardı. Sen: "Allah’ım , oğlumu bunun gibi yapma! "dedin. Ben ise: "Allah’ım , beni bunun gibi yap!" dedim. (Sebebini açıklayayım): O atlı adam cebbar zâlimin biriydi. Ben de: "Allah’ım beni böyle yapma!" dedim. "Zinâ ettin, hırsızlık yaptın!" dedikleri şu zavallı câriye ise ne zinâ yapmıştı, ne de çalmıştı! Ben de "Allah’ım beni bunun gibi yap!" dedim." 643
Konuşma yaşından önce konuşan çocukların sayısı rivâyetlerde yediye
643] Buhârî, Enbiyâ 50, Amel fi's-Salât 7; Müslim, Birr 7, 8, hadis no: 2550; Metin Müslim'den alınmalıdır; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/238-240
KISSA
- 135 -
çıkmaktadır. İbn Hacer, kaynaklarını da vererek diğerlerini de tanıtır.
Biri, Firavun'un kızına berberlik yapan kadının oğludur. Firavun ateşe atacağı zaman bebek: "Anneciğim sabret, biz hak yoldayız." demiştir.
Ashâb-ı Uhdûddan bir kadın ateşe atılacağı zaman, memede olan çocuk: "Anneciğim sabret, sen hak üzeresin" demiştir.
Hz. Yahyâ'nın beşikte iken konuştuğu rivâyet edilmiştir.
Hz. İbrâhim de beşikte konuşmuştur.
Rasûlullah'ın o devirde Mübareku'l-Yemame adında bir çocuğun beşikte konuştuğu rivâyet edilmiştir. Hz. Yusuf'un şahidi ihtilaflıdır.
Aynî, hadiste üç denmiş olmasını, Rasûlullah’ın (s.a.s.) "üç" dediği zaman, diğerlerinin henüz vahyen bildirilmemiş olabileceği ihtimaliyle açıklar. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) gaybı bilmezdi. Cenab-ı Hakk'ın bildirdiği kadarını bilirdi. Hz. Yusuf'a şahidlik eden çocuk, Firavun'un ateşe atmak istediği kadının çocuğu ve Yahya (a.s.) da konuşma yaşından önce konuşan çocuklar arasında zikredilirler. Kurtubî "Bu üç çocuğun beşikte iken, diğerlerinin beşikten çıkmış, biraz daha büyümüş ama henüz çocuk yaşına basmamış halde konuşmalarıyla" te'vil ederek tearuzu giderir.
d) Mağara Ashâbının Kıssası
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Sizden önce yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. (Akşam olunca) geceleme ihtiyacı onları bir mağaraya sığındırdı ve içine girdiler. Dağdan (kayan) bir taş yuvarlanıp, mağaranın ağzını üzerlerine kapadı. Aralarında: "Sizi bu kayadan, sâlih amellerinizi şefaatçi kılarak Allah'a yapacağınız dualar kurtarabilir!" dediler. Bunun üzerine birincisi şöyle dedi:
"Benim yaşlı, ihtiyar iki ebeveynim vardı. Ben onları çok kollar, akşam olunca onlardan önce ne ailemden ne de hayvanlarımdan hiçbir ine yedirip içirmezdim. Bir gün ağaç arama işi beni uzaklara attı. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlar için sütlerini sağdım. Hâlâ uyumakta idiler. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Geciktiğim için çocuklar ayaklarımın arasında kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, onların uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü: "Ey Allah’ım ! Bunu senin rızân için yaptığımı biliyorsan, bizim yolumuzu kapayan şu taştan bizi kurtar!" Taş bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi.
İkinci şahıs şöyle dedi: "Ey Allah’ım ! Benim bir amca kızım vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama bana yüz vermedi. Fakat gün geldi kıtlığa uğradı, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim; kabul etti. Arzuma nâil olacağım sırada: "Allah'ın mührünü, gayr-ı meşrû olarak bozman sana haramdır!" dedi. Ben de ona temasta bulunmaktan kaçındım ve insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim altınları da terkettim. Ey Allah’ım, eğer bunları senin rızâ-yı şerifin için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar." Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecek kadar açılmadı.
Üçüncü şahıs dedi ki: "Ey Allah’ım, ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
derhal veriyordum. Ancak bir tanesi (bir farak -yaklaşık 7 kg. civarında- pirinçten ibaret olan) ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işletip kâr ettirdim. Öyle ki çok malı oldu. Derken (yıllar sonra) çıkageldi ve: "Ey Abdullah! Bana olan borcunu öde!" dedi. Ben de: "Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve, köleler senindir. Git bunları al götür!" dedim. Adam: "Ey Abdullah, benimle alay etme!" dedi. Ben tekrar: "Ben kesinlikle seninle alay etmiyorum. Git hepsini al götür!" diye tekrar ettim. Adam hepsini aldı götürdü. "Ey Allah’ım, eğer bunu senin rızân için yaptıysam, bize şu halden kurtuluş nasip et!" dedi. Kaya açıldı, çıkıp yollarına devam ettiler." 644
e) Kifl Kıssası
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Sizden önce yaşayanlar arasında Kifl adında biri vardı. Bildiğinden hiç şaşmazdı. İhtiyaç içinde olduğunu bildiği bir kadına gelerek, altmış dinar verdi. Kadından kâm almak üzere teşebbüse geçince kadın, titredi ve ağladı. "Niye ağlıyorsun?" diye sorunca, kadın: "Bu benim hiç yapmadığım (haram) bir amel. Bu günaha beni râzı eden de fakrımdır!" dedi. Adam da: "Yani sen şimdi Allah korkusuyla mı ağlıyorsun? Öyleyse, Allah'tan korkmaya ben senden daha lâyığım! Haydi git, verdiğim para da senin olsun. Vallahi ben bundan böyle Allah'a hiç âsi olmayacağım!" dedi. Adam o gece öldü. Sabah, kapısında şu yazılı idi: "Allah Kifl'i mağfiret etti!" Halk bu duruma şaşırdı kaldı. Allah o devrin peygamberine Kifl'in durumunu vahyen bildirinceye kadar şaşkınlık devam etti." 645
f) Âd Kavmini Helâk Eden Rüzgârın Kıssası
Ebû Vail, Rebîa kabilesinden el-Haris İbn Yezid el-Bekrî adında bir adamdan naklen anlatıyor:
"Medine'ye gelmiştim, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına gittim. Mescid, cemaatle dolu idi. Orada dalgalanan siyah bayraklar vardı. Hz. Bilal (r.a.) kılıcını kuşanmış, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında duruyordu. Ben: "Bu insanların derdi ne, (ne oluyor)?" diye sordum." Rasûlullah (s.a.s.) Amr İbn u'l-As'ı, Rebîa'ya doğru göndermek istiyor, (onun hazırlığı var)!" dediler. Ben: "Âd elçisi gibi olmaktan Allah'a sığınırım" dedim. Rasûlullah (s.a.s.): "Âd elçisi de nedir?" buyurdular. Ben:
"Bunu çok iyi bilen kimseye düştünüz. Âd (kavmi) kıtlığa uğrayınca Kayl'ı kendileri için su aramaya gönderdi. Kayl da, Bekr İbn Muaviye'ye uğradı. O, buna şarap içirdi ve Mekke'de o sıralarda seslerinin ve tegannisinin güzelliğiyle meşhur Cerade isminde iki câriye de şarkılar söyledi. [Bu suretle bir ay kadar kaldıktan sonra], Mühre (İbn Haydân kabilesinin) dağına müteveccihen oradan ayrıldı. Dedi ki:
"Ey Allah’ım ! Ben sana ne tedavi edeceğim bir hasta, ne de fidyesini ödeyeceğim bir esir için gelmedim. Sen kulunu, sulayıcı olduğun müddetçe sula. Onunla birlikte Bekr İbn Muaviye'yi de sula. -Böylece kendisine içirdiği şarap için ona teşekür eder.- Bunun üzerine onun için üç parça bulut yükseltildi. Biri kızıl, biri
644] Buhârî, Enbiyâ 50, Büyû’ 98, İcâre 12, Hars 13, Edeb 5; Müslim, Zikr 100, hadis no: 2743; Ebû Dâvud, Büyû' 29, hadis no: 3387; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/244-245
645] Tirmizî, Kıyamet 49, hadis no: 2498; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/248
KISSA
- 137 -
beyaz, biri de siyah. Ona: "Bunlardan birini seç!" denildi. O, bunlardan siyah olanını seçti. Ona: "Âd kavminden tek kişiyi bırakmayıp helâk edecek bu bulutu toz duman olarak al!" denildi."
Bunu söyleyince (s.a.s.): "(Onlara) sadece şu -yüzük halkası- miktarında rüzgâr gönderildi" buyurdular ve arkasından şu mealdeki âyet-i kerimeyi tilâvet ettiler: "Âd (kavminin helâk edilmesinde) de (ibret vardır). Hani onların üzerine o kısır rüzgârı göndermiştik. Öyle bir rüzgâr ki, her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu" 646
g) Kel, Ala Tenli ve Âmânın Kıssası
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Benî İsrail'den üç kişi vardı: Biri alatenli, biri kel, biri de âmâ. Allah bunları imtihan etmek istedi. Bu maksadla onlara (insan suretinde) bir melek gönderdi. Melek önce alatenliye geldi. Ve: "En çok neyi seversin?" dedi. Adam: "Güzel bir renk, güzel bir cild, insanları benden tiksindiren halin gitmesini!" dedi. Melek onu meshetti. Derken çirkinliği gitti, güzel bir renk, güzel bir cild sahibi oldu. Melek ona tekrar sordu: "Hangi mala kavuşmayı seversin?" "Deveye!" dedi, adam. Anında ona on aylık hâmile bir deve verildi. Melek: "Allah bunları sana mübârek kılsın!" deyip (kayboldu) ve kelin yanına geldi.
"En ziyade istediğin şey nedir?" dedi. Adam: "Güzel bir saç ve halkı ikrah ettiren şu halin benden gitmesi" dedi. Melek, keli elleriyle meshetti, adamın keli gitti. Kendisine güzel bir saç verildi. Melek tekrar: "En çok hangi malı seversin?" diye sordu. Adam: "Sığırı!" dedi. Hemen kendisine hamile bir inek verildi. Melek: "Allah bu sığırı sana mübarek kılsın!" diye dua etti ve âmânın yanına gitti.
Ona da: "En çok neyi seversin?" diye sordu. Adam: "Allah'ın bana gözümü vermesini ve insanları görmeyi!" dedi. Melek onu meshetti ve Allah da gözlerini anında iade etti. Melek ona da: "En çok hangi malı seversin?" diye sordu. Adam: "Koyun!" dedi. Derhal doğurgan bir koyun verildi."
Derken sığır ve deve yavruladılar, koyun da kuzuladı. Çok geçmeden birinin bir vadi dolusu develeri, diğerinin bir vadi dolusu sığırları, öbürünün de bir vadi dolusu koyunları oldu. Sonra melek, alatenliye, onun eski hali ve heyetine bürünmüş olarak geldi ve: "Ben fakir bir kimseyim, yola devam imkânlarım kesildi. Şu anda Allah ve senden başka bana yardım edecek kimse yok! Sana şu güzel rengi, şu güzel cildi ve şu malı veren Allah aşkına bana bir deve vermeni talep ediyorum! Ta ki onunla yoluma devam edebileyim!" dedi. Adam:
"(Olmaz öyle şey, onda nicelerinin) hakları var!" dedi ve yardım talebini reddetti. Melek de: "Sanki seni tanıyor gibiyim! Sen alatenli, herkesin ikrah ettiği, fakir birisi değil miydin? Allah sana (sıhhat ve mal) verdi" dedi. Ama adam: "(Çok konuştun!) Ben bu malı büyüklerimden tevarüs ettim!" diyerek onu tersledi. Melek de: "Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin!" dedi ve onu bırakarak kel'in yanına geldi. Buna da onun eski halinde kel birisi olarak göründü. Ona da öbürüne söylediklerini söyleyerek yardım talep etti. Bu da önceki gibi talebi reddetti. Melek buna da:"Eğer yalancıysan Allah seni eski haline çevirsin!" deyip, âmâya uğradı.
646] 51/Zâriyât, 41-42; Tirmizî, Tefsiru Zâriyat, hadis no: 3269, 3270; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/249-250
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buna da onun eski hali heyeti üzere (yani bir âmâ olarak) göründü. Buna da: "Ben fakir bir adamım, yolcuyum, yola devam etme imkânı kalmadı. Bugün, evvel Allah sonra senden başka bana yardım edecek yok! Sana gözünü iade eden Allah aşkına senden bir koyun istiyorum; ta ki yolculuğuma devam edebileyim!" dedi. Âmâ cevaben: "Ben de âmâ idim. Allah gözümü iade etti, fakirdim (mal verip) zengin etti. İstediğini al, istediğini bırak! Vallahi, bugün Allah adına her ne alırsan, sana zorluk çıkarmayacağım!" dedi. Melek de: "Malın hep senin olsun! Sizler imtihan olundunuz. Senden memnun kalındı ama diğer iki arkadaşına gadap edildi" dedi (ve gözden kayboldu)." 647
h) Bin Dinar Borç Alanın Kıssası
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Benî İsrail'den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Benî İsrail'den borç talep ettiği kimse: "Bana şahidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahid olsunlar!" dedi. İsteyen ise: "Şahid olarak Allah yeter!" dedi. Öbürü: "Öyleyse buna kefil getir" dedi. Berikisi "Kefil olarak Allah yeter" dedi. Öbürü:
"Doğru söyledin!" dedi ve belli bir vâde ile parayı ona verdi. Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vâdesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip: "Ey Allah’ım , biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şahid istediğinde ben: "Şahid olarak Allah yeter!" demiştim. O da şahid olarak sana râzı oldu. Benden kefil isteyince de: "Kefil olarak Allah yeter!" demiştim. O da kefil olarak sana râzı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emanet ediyorum!" dedi ve odun parçasını denize attı ve odun denize gömüldü.
Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu, ama içinde parası bulunan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca parayı ve mektubu buldu. Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve: "Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım" dedi. Alacaklı: "Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?" diye sordu. Öbürü: "Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim" dedi. Alacaklı: "Allah Teâlâ, senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön" dedi." 648
i) Hadislerdeki Bazı Müteferrik Kıssalar
Hz. Selman (r.a.) dedi ki: "Hz. İsa ile Hz. Muhammed aleyhimessalatu vesselam arasındaki fetret altı yüz senedir." 649
647] Buhârî, Enbiyâ 50; Müslim, Zühd 10, hadis no: 2964; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/253-255
648] Buhârî, Kefalet 1, (muallak olarak); Büyû’ 10 (muallak ve mevsul olarak), İsti'zan 25 (muallak olarak); İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/257-258
649] Buharî, Menakıbu'l-Ensar 53; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/259
KISSA
- 139 -
Açıklama: Hadiste geçen fetretten murad, Allah tarafından bir peygamberin gönderilmediği müddettir. Selman'ın verdiği bu rakam hususunda bazı ihtilaflar var: Katâde'ye göre bu müddet 560 senedir. Kelbî'den, 540 olduğu rivâyet edilmiştir. 400 sene diyen de olmuştur. 650
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
"Tübba' mel'un mudur bilemiyorum. Keza Üzeyr, peygamber midir onu da bilemiyorum." 651
Açıklama:
Tübba' Himyerli bir kraldır, büyük orduları olmuştur. Tübba' denilmesi tebaiyetinin çokluğundandır. Kur'an-ı Kerim'de iki yerde ondan bahsedilir. Duhan 37 ve Kaf 14. âyetler... Rasûlullah, Tübba' hakkında, vahye mazhar olmazdan önce böyle söylemiştir. Ancak, daha sonra "Tübba'a sövmeyin, çünkü o Müslüman olmuştur" diyecektir. Rasûlullah'tan gelen bazı hadislerde, "Tübba' mel’un mu; Zülkarneyn peygamber mi; hudud cezası, sahibini günahtan temizler mi bilemediğini" ifade etmiştir. Ancak bazı rivâyetlerde, Cenab-ı Hakk'ın, peygamberine "hududun kefaret olduğunu, Tübba'ın Müslüman olduğunu" bildirdiği belirtilmiştir. 652
Kıssacılık ve Kıssacılar
Kıssacılık Ne Zaman Başladı? Halkın terbiyesine katkıda bulunarak dinî duygularını geliştirmek maksadıyla geçmiş milletlerin Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen hikâyelerini anlatıp şerheden vâizlere kas (kaas) veya kassâs (çoğulu kussâs) denmektedir.
Rasûl-i Ekrem’in “Ancak emîr, memur veya hilekâr olanlar kıssa anlatabilir.”653 hadisi, her önüne gelenin kıssacılık yapamayacağını ve bu işin son derece mes’ûliyetli olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’in kıssa söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa anlatmazdı” diye cevap vermiştir.654 Abdullah bin Ömer’in “Kıssacılık ne Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı”655 demesi de, İslâm’ın ilk devirlerinde kıssacılığın henüz başlamadığını göstermektedir. Yalnız, Hz. Ömer devrinde (h. 13-23/m. 634-643) kıssacılık kapısının zorlanmaya başladığına dâir rivâyetler bulunmaktadır. Ashabdan Temîm ed-Dârî’nin bu mevzûdaki çeşitli müracaatlarını Hz. Ömer reddetmiş ve hatta bir defasında elini boğazına götürüp kesiyormuş gibi yaparak kıssacılığın çok tehlikeli bir meslek olduğunu anlatmak istemiştir.656 Yine Hz. Ömer, aynı maksatla kendine müracaat eden Hâris bin Muâviye’ye “kıssacının zamanla gurura kapılarak kendini halktan üstün görmeye başlayabileceğini” söyler.657 Müracaatları ile Hz. Ömer’i bîzâr eden Temîm ed-Dârî’nin sadece cuma
650] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/259
651] Ebû Dâvud, Sünnet 14, hadis no: 4674; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/259
652] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/259-260
653] İbn Mâce, Edeb 40
654] Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
655] İbn Mâce, Edeb 40
656] Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
657] Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günleri “Kur’an okuyarak halka hayrı emredip şerden nehyetmek şartıyla” izin koparabildiği rivâyet edilmektedir.
Diğer taraftan Hasan el-Basrî, kıssacılığın bid’at olduğunu söylerken, İbn Sîrîn de bu bid’atı Hâricîlerin ihdâs ettiğini ifâde etmektedir. Ayrıca fitnenin zuhurundan sonra kıssacığılı Muâviye’nin ihdâs ettiği de söylenmektedir.
Kıssacığın başlangıcı hakkındaki bu değişik rivâyetler, aynı zamanda bu mesleğe ashâb ve tâbiîn büyüklerinin itibar etmediklerini ve bu hususta onların çok titiz davrandıklarını da belirtmektedir. Medinelilerin kıssacısı olarak bilinen İbn Ebi’s-Sâib’e (II/VII. asır) halkı Kur’ân-ı Kerim’den usandırmamak için yalnız cuma günleri ve mahdut sayıda kıssa anlatmasını tavsiye eden Hz. Âişe’nin endişesi meydandadır. 658
Bu rivâyetler bize göstermektedir ki, kıssacılık İslâm âlimlerince hüsn-i kabul görmemekle beraber, ilk asırlarda kıssacıların işlediği mevzûlar muayyen idi. Daha sonraları bu belli ölçüler aşılarak, kıssacılık mesleğine küçüklük ve çirkinlik kazandıracak olan ölçüsüz hikâyecilik yoluna girilmiştir.
Kıssacıların Belli Başlı Özellikleri: Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini îfâ etmek ve İslâm büyüklerinin müsaadeleriyle İslâmî esaslar dâhilinde halka nasihat eden iyi niyetli kıssacılar istisnâ bırakılarak, dinî bakımdan herhangi bir endişe duymaksızın kıssacılığı istismar eden pervâsız hikâyecilerin durumları bizi ilgilendirmektedir. Genellikle kıssacılar, İslâmî ilimlerden, özellikle hadis ve rivâyet inceliklerinden haberi olmayan câhil kimselerdir. Zaten bu durumları sebebiyledir ki, hadis âlimleri tarafından daha ilk anda yakalanmış ve teşhir edilmişlerdir. İslâm ruhuna vâkıf olamayışları yüzünden de Kur’ân-ı Kerim’e ters haberler rivâyet etmişlerdir. Suyûtî’nin karşılaştığı böyle bir vâizin (kıssacının) sözleri, onların ilmî hüviyetlerini göstermesi bakımından enteresandır. Suyûtî diyor ki: “Kur’ân-ı Kerim’e tamamen muhâlif haber-i vâhidler rivâyet ederek vaaz eden bir şahsa nasihat yollu dedim ki; ‘kardeşim, en iyisi bunları ne sen söyle, ne de biz kabul edelim.’ Bana kızarak: ‘o zaman râvîleri tekzib etmiş olmaz mıyız?’ diye çıkıştı. Ben de şöyle dedim: ‘Ey miskîn, dedim; bunları kabul ettiğimiz zaman Kur’ân-ı Kerîm’i, reddettiğimizde ise râvîleri tekzîb etmiş oluruz; hangisi daha doğrudur? Sonra bunların doğru rivâyet edildiğini nereden biliyorsun?!...” 659
Kıssacıların en belirli özellikleri mübâlağacı oluşlarıdır. Onların en sâdık müşterileri, zihnî ve fikrî durumlarını çok iyi bildikleri avâm tabakasıdır. Kıssacılar, normal bir aklın kabul edemeyeceği ölçüsüz masallar icat ederek bu müşterilerini memnun etme yolunu tutmuşlardır. Cennetin veya cehennemin tavsîfine girişince, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde hiç temas edilmeyen konular uydurarak aşırı mübâlağa örnekleri vermişlerdir. Meselâ kıssacıların pek mübâlağalı uydurmalarından biri olan Hz. Âdem (a.s.) hakkındaki şu masal ne kadar gülünçtür: “Onun başı buluta (veya semâya) değiyordu. Bu sürtünme sebebiyle saçları dökülmüştü. Hz. Âdem, yeryüzüne indiği zaman, cennetten uzaklaştırılmasına o kadar ağladı ki, gözyaşları denize ulaştı ve bu gözyaşlarında gemiler yüzdü.” 660
658] Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/217
659] Tahzîru’l-Eykaz, 56b
660] bk. İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 281
KISSA
- 141 -
Mükâfat olarak dağıttıkları şeyleri de “sanki daha azını veya çoğunu vermek câiz değilmiş gibi” ekseriyâ yetmişer bin adet olarak tevzî etmişlerdir. Örnek verecek olursak; Mevzûât kitaplarında şu kabil uydurmalara pek sık rastlanır: “Allah Teâlâ sevdiği kimseye beyaz inciden yapılmış bir köşk ihsân eder; o köşkte yetmiş bin maksûre (saray) vardır; her maksûrede yetmiş bin kubbe vardır, her kubbede bin yatak vardır; her yatakta…”661 Mükâfat olarak verilecek nimetlerin miktarı arttıkça, netice itibarıyla halkın hayreti de artıyor, hikâyecinin yanında daha çok kalıyor ve bunlara bağlı olarak kıssacıya verilecek bahşişlerin miktarı da çoğalıyordu.
Kıssacılar, aynı zamanda -ashâb devrindeki kıssacıların tersine- “Allah rızâsını hesaba katmayarak” ellerine geçecek birkaç kuruş veya ziftlenecekleri âdî dünyalık uğruna İslâm’ın temellerini dinamitlemekten çekinmeyecek kadar menfaatperest insanlardır. Akıl almaz masallarıyla kıssacılar, “esas gâyesi halkı memnun etmek, onların ceplerinden para sızdırmak olan efsâne üreticisi durumuna düştüler. Bu hedeflerine varmak için de onlar, alelâde halka yönelik hikâyelerin binlercesini uydurup Hz. Peygamber’e (s.a.s.) atfettiler ve onları dinleyicilerine anlattılar. Ahmed bin Hanbel ile Yahyâ bin Maîn’in karşılaştıkları kıssacının davranışı, onların menfaatçi yönleriyle birlikte ne derece utanmaz olduklarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu iki meşhur hadisçi Bağdat’ta Rusâfe Mescidinde namaz kılarken bir kıssacı: “Haddesenâ Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn… şeklindeki bir isnâdla şu uydurma hadisi anlatmaya başlar: “Kim ‘lâ ilâhe illâllah’ derse, Allah Teâlâ bu sözün her kelimesinden, gagası altın, tüyleri mercan olan bir kuş yaratır…” Kıssacı bu hikâyeyi hayalinin genişliği oranında süsleyerek yazıyla kırk sayfa tutacak kadar uzatır. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn, hayretler içinde kalarak adlarının karıştığı böyle bir hadisi rivâyet etmediklerini birbirine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra, Yahyâ bin Maîn dinleyicilerin verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanlarına çağırır. Yeni bir dünyalık ümidiyle onların yanına gelen sözde vâize Yahyâ bin Maîn, “Bunu sana kim rivâyet etti?” diye sorar. O da Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn rivâyet etti” der. Yahyâ sözüne devamla, “Yahyâ bin Maîn benim, Ahmed bin Hanbel de bu yanımdaki kişidir; şâyet mutlaka yalan söylemen icap ediyorsa, buna bizim adımızı karıştırma” diye azarlayınca, kıssacı şu cevabı verir: “Çoktan beri Yahyâ bin Maîn’in ahmağın biri olduğunu işitirdim. Bunun doğru olduğunu şimdi anladım. Yâhu dünyada sizden başka Yahyâ bin Maîn ve Ahmed bin Hanbel yok mu? Ben adları Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn olan on yedi kişiden hadis yazmışımdır!” Ahmed bin Hanbel koluyla yüzünü kapayarak, “bırak şunu gitsin!” demiş, kıssacı da onlarla alay eder bir tavırla oradan uzaklaşmıştır. 662
Sahtekârlık ve riyâkârlık onların en belirli özelliklerindendir. Kıssacılığı çarşı-pazara kadar götüren dilenci hikâyeciler, uydurmalarına sahih hadis süsü verebilmek için birkaç tane de sağlam isnad ezberlemek ihtiyacını duymuşlar ve hilelerini bu sûretle gizlemek istemişlerdir.
İbnü’l-Cevzî, onların tipik hokkabazlıklarını şöyle anlatır: “Bunlar arasında, suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu sûretle kendilerini soluk benizli
661] bk. İbn Kuteybe, a.g.e., s. 280
662] İbnü’l-Cevzî, K. Mevzûât, 5a-b; Zehebî, Mîzân I/47; İbn Arâk, tenzîhu’ş-Şerîa, I/14
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zâhidlermiş gibi gösterecek olan sarımsı bir ten kazananlar bulunmakta; diğerleri, istendiği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktadır. Diğer bazıları kendilerini -zâten teâmüle aykırı olarak allı pullu kumaşlarla süslettikleri- kürsünün tepesinden aşağı atacak derecede gösteride ileri gitmekte yahut da, dinleyicilerin alışık olduğu tarz dışında olarak, riyâkâr fıkralarını kuvvetli jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta, basamakları koşar adım inip çıkmakta, ayaklarından istimdâda başvurmaktadırlar… 663
Kıssacıların Halk ve Âlimler Karşısındaki Durumları: Halk tabakasının iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıramayacak bir kapasitede bulunması, halk hikâyecisi denebilecek olan kıssacıların işine çok yarıyordu. Diğer bir deyişle kıssacıların mantık ölçülerini bir yana atarak alabildiğine saçma hikâyeler uydurmaları, halkın cehâleti sebebiyle mümkün olmuştur. Zira halk, “aklın kabul etmediği tuhaf hikâyeler anlatan veya kalbi rikkate getirip gözyaşları döktürebilen vâizleri dinlemekten hoşlanır.” 664
Bu saf ve câhil halk, muhakkak ki, kıssacıların her sözünü sonsuz bir itimatla kabule hazır bir derecede onlara bağlı idi. Şâir Külsüm bin Amr el-Attâbî (ö. 220/835), bir gün mescidde kendini dinlemek üzere etrafına toplanan cemaate şu sözleri hadis diye söylüyordu: “Dilini burnunun ucuna dokundurabilen kimse, cehenneme girmeyeceğinden emin olabilir.” Kıssacının istemesi üzerine hazır olan bütün cemaat cennetlik olup olmadıklarını denemeye girişmişlerdir.
Her devirde görüldüğü üzere “eğlenceli hikâye ve masalları sert hakikatlerden, kuru kanunlardan ve sahih hadislerden daha çok tasvip eden” halk, ciddî ve vakur âlimlere iltifat etmeyerek, kıssacıların etrafında toplanagelmiştir. Bunun sebebi, sadece kıssacıların çeşitli hilelerle kendilerini bir âlim olarak kabul ettirmeye çalışmaları değil; aynı zamanda halkın da zihnî yapıları itibarıyla onlardan hoşlanmalarıdır. Halkın kıssacılar tarafından söylenen her sözü, en ufak bir zihnî muhâkemeye tâbi tutmaksızın kabule âmâde olduklarını ifâde ettiği kadar, kıssacıların da din bakımdan hiçbir mülâhazaları olmadığını gösteren şu hal ne kadar düşündürücüdür: Mescid-i Hüseynî’de kendisini halkın çepeçevre kuşattığı bir vâiz, içinde bir duâ yazılı olan küçük bir kâğıdı etrafındakilere göstererek: “Bunda Mûsâ’nın (a.s.) duâsı vardır; bunu her kim okursa veya yanında taşırsa, üzerinden farz namazlar sâkıt olur!” diye bağırmaktaydı. Ne tuhaftır ki, onun bu pâyânsız cüreti üzerine bir an bile tefekkür etmeyen ve mahşeri andıran kalabalıklarıyla sadece “sarık, fes, kavuk ve başörtülerinin görünebildiği” bu topluluk, ellerinde hazırladıkları paralarla, kendilerini namaz külfetinden kurtaracak olan bu sihirli duâyı bir an önce alabilmeyi düşünüyordu. 665
İmam Ebû Hanife, bir mesele hakkında fetvâ almak isteyen annesinin müşkülünü halletmek ister; fakat annesi oğlunun verdiği cevapla tatmin olmayarak, zamanın meşhur kıssacısı Zür’a’ya danışmak istediğini söyler ve birlikte ona giderler. Ebû Hanife, Zür’a’ya annesini takdim ederek, bir mesele hakkında fetvâ almak istediğini söyler. Kıssacı tevâzu göstererek Ebû Hanife’nin kendinden daha âlim ve fakîh olduğunu ve binâenaleyh meseleyi onun halletmesi gerektiğini söyler. İmamın fetvâsını kıssacının tasdik etmesinden sonradır ki, annesi
663] İbnü’l-Cevzî, el-Kussâs ve’l-Müzekkirîn s. 93
664] İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 279
665] bk. Kasımî, Kavâidu’t-Tahdîs, s. 135-136
KISSA
- 143 -
memnun ve mutmain olabilmiştir. 666
Kıssacıların dinî bakımdan bir tehlike teşkil etmeye başlamaları üzerine İslâm âlimlerinin onlara karşı daha menfî tavırlar takındıkları görülmektedir. Abdullah bin Ömer, kıssacıların sesinden rahatsız olduğunu söyleyerek, onların bulunduğu mescidde daha fazla kalmazdı. Bir defasında yakınında oturan bir kıssacıyı, oradan emniyet memuru yardımıyla uzaklaştırmıştı. Abdullah bin Abbâs, zamanın kıssacılarından Nevf bin Fadâle el-Bikâlî’yi “yalan söylüyor Allah düşmanı!” diyerek tezyif etmişti.667 Ebû Abdurrahman es-Sülemî (ö. 74/693), talebelerinin kıssacılarla bir yerde bulunmalarına izin vermemişti.668 Mâlik bin Enes, kıssacıların Medine câmisinde icrâ-yı faâliyette bulunmalarına müsaade etmemişti.
Şarlatan kıssacıların sahte tavırlarına aldanarak onları büyük âlim diye kabul eden halk tabakası, İslâm âlimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden çetin mücâdelelerde -ne gariptir ki- kıssacıların taraflarını tutmuşlardır. Her devirde bunun birçok misalini görmek mümkündür. Bütün bu üzücü davranışlara rağmen İslâm ulemâsının kıssacılarla olan mücâdelelerini gevşetmedikleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, hikâyecilerinin üzerine toz kondurmak istemeyen halkın tutumu, âlimleri zaman zaman müşkül durumlarda bırakmıştır. Hatta Suyûtî bile kıssacıların aleyhinde konuşuyor diye avam tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir.
Halkın bu şuursuz tarafgirliğini gözönünde bulunduran âlimler, kıssacılarla yaptıkları mücâdelede zaman ve zemine göre çeşitli taktikler kullanmışlardır. Edebiyatçı Ebû’l-Kasım, bazı arkadaşlarıyla birlikte hacca gider. Medine’ye vardıklarında hacıların, uydurma hadis rivâyet eden bir âmânın etrafında toplandıklarını görürler. Ebû’l-Kasım, bu hale bir son vermek ister; fakat aynı zamanda halkın âmânın tarafını tutarak kendilerine hücum etmelerinden de çekinir. Aklına güzel bir çare gelir; derhal yere oturarak Kur’ân-ı Kerim okumaya başlar. Halk onun güzel sesiyle Kur’an okuduğunu duyunca, âmâyı terk ederek bu defa da Ebû’l-Kasım’ın etrafında toplanır.
Bütün bu vakalar, halkın din konusundaki büyük cehâleti yüzünden, gerçek İslâm âlimlerini sahtesinden ayıramadıklarını, kim daha fazla bağırıp eğlendirici hikâyeler anlatırsa ona daha çok itibar ettiklerini göstermektedir. Bunun yanında, İslâm âlimlerinin gerek doğrudan doğruya hadis uyduran kimselerle, gerek imal edilen bu sözlerin piyasaya arzında büyük gayretler sarfeden kıssacılarla pek çetin mücâdele yaptıkları da anlaşılmaktadır. 669
666] Ali el-Kari, Mevzûât, s. 16
667] Buhârî, İlim 44, Tefsîru sûre (18), 2, 3, 4
668] Müslim, Mukaddime 7
669] M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, İFAV Y., s. 83-90; daha geniş bilgi için bk. Hasan Cirit, Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, Çamlıca Y.
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kıssa Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kıssa Kelimesinin Çoğulu Kasas ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 62; 4/Nisâ, 164, 164; 6/En’âm, 57, 130; 7/A’râf, 7, 35, 101, 176, 176; 11/Hûd, 100, 120; 12/Yûsuf, 3, 3, 5, 111; 16/Nahl, 118; 18/Kehf, 13, 64; 20/Tâhâ, 99; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 11, 25, 25; 40/Mü’min, 78, 78.
B- Haber, Vâkıa, Hâdise Anlamındaki Nebe’ ve cemi Enbâ’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 29 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 44; 5/Mâide, 27; 6/En’âm, 5, 34, 67; 7/A’râf, 101, 175; 9/Tevbe, 70; 10/Yûnus, 71; 11/Hûd, 49, 100, 120; 12/Yûsuf, 102; 14/İbrâhim, 9; 18/Kehf, 13; 20/Tâhâ, 99; 26/Şuarâ, 6, 69; 27/Neml, 22; 28/Kasas, 3, 66; 33/Ahzâb, 20; 38/Sâd, 21, 67, 88; 49/Hucurât, 6; 54/Kamer, 4; 64/Teğâbün, 5; 78/Nebe’, 2.
C- Herhangi Bir Vâkıanın Anlatılıp Bildirilmesi Anlamındaki Hubr, Haber ve Çoğulu Ahbâr Kelimelerinin Kullanıldığı Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 9/Tevbe, 94; 18/Kehf, 68, 91; 27/Neml, 7; 28/Kasas, 29; 47/Muhammed, 31; 99/Zelzele, 4. (Haber Kelimesinin Fâil İsmi Olan ve Bütün İşlerin İçyüzünü Bilen, Her Şeyden Haberdar Olan Mânâsındaki Allah’ın İsimlerinden Olan Habîr Kelimesi ise Toplam 45 Yerde Kullanılır.)
D- Kıssa ve Haberle İlgili Konular:
a- Kur’an, Büyük Bir Haberdir: 38/Sâd, 67-68, 88
b- Her Haberin Gerçekleşeceği Bir Zaman Vardır: 6/En’âm, 67.
c- O Gün Yer, Haberlerini Söyler: 99/4-5
d- Geçmişlerin Haberleri: 20/Tâhâ, 99.
e- Gayb Haberleri: 3/Âl-i İmrân, 44; 11/Hûd, 49.
f- Peygamber Haberleri: 11/Hûd, 120.
g- Kıssaları/Hikâyeleri Anlatılan ve Anlatılmayan Peygamberler: 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
2. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
3. Kur’an Kıssaları ve Medeniyet İnşası, Abdülbaki Güneş, Gündönümü Y.
4. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
5. Mitoloji, Kur’an Kıssaları ve Tarihî Gerçeklik, Şehmus Demir, Beyan Y.
6. Kur’an-ı Kerim’den Kıssalar, Cihan Bozaba, Dua Y.
7. Kıssalar Hisseler, Zeki Soyak, Vakit Gazetesi Y.
8. Peygamberimiz’in Anlattığı Hikâyeler, Osman Arpaçukuru, Elest Y.
9. Peygamberlerin Kıssaları, Ebû'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
10. Hadislerden Kıssalar, Burhan Bozgeyik, Cihangir Y.
11. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
12. Hadislere Kıssacılığın Girmesi ve Menfî Tesirleri, Ahmet Uyar, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1993
13. Türkiye’de Vaizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y., s. 27-35
14. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, TDV Y., s. 15-18, 244-249
15. Mevzû Hadisler Menşe’i Tanıma Yolları Tenkidi, M. Yaşar Kandemir, İFAV Y., s. 83-90, 178-180
16. Mevzu Hadisler, Abdulfettah Ebû Gudde, Terc. Enbiya Yıldırım, İnsan Y., s. 65-69
17. Osmanlı HalkınınGeleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
18. Tahzîru’l-Eykaz min Ekâzibi’l-Vuâz, Celâlüddin es-Suyûtî, Tahkik: Ali Toksarı, Kayseri, 1993
19. Tahzîru’l-Havas min Ekâzibi’l-Kussâs, Celâlüddin es-Suyûtî, Tahkik: Muhammed Lütfi es-Sabbâğ, Beyrut, 1983
20. Kültür Tarihi Kaynağı Olarak menâkıbnâmeler, Ahmet Yaşar Ocak, Ankara 1992
21. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, A. Yaşar Ocak, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Y., Ank. 1984
22. Bektaşî Menâkıbnâmelerinde İslâmÖncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar Ocak, Enderun
KISSA
- 145 -
Kitabevi Y.
23. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. , c. 11, s. 414-428
24. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Halit Ünal,) c. 3, s. 363-364
25. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 25, s. 498-502
26. Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, Mehmet Y. Soyalan, Ağaç Y., s. 194-195
27. Ulûmu’l Kur’an Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y., s. 428-435
28. Kur’an ve Hayat, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y., s. 207-217
29. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y., s. 36-120
30. Kur’an’ın Üslûbu ve Tekrarlar, Erdoğan Baş, Pınar Y., s. 49-55
31. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazâlî, Şule Y., s. 219-234
32. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y., s. 91-100
33. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyid Kutub, Arslan Y.
34. Tefsir Usûlü, İsmail Cerrahoğlu, TDV Y., s. 171-173
35. Tefsir Uslûlü ve Kaynakları, Ali Turgut, İFAV Y.
36. İlimler ve Yorumlar Açısından Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat, s. 191-199
37. Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, Tayyib Okiç, Nûn Y., s. 119-120, 126-127
38. Tefsire Giriş, Mehmet Sofuoğlu, Çağrı Y.
39. Nüzûlünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, TDV. Y.
40. Kur’an İlimleri ve Kur’ân-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergâh Y.
41. el-İtkan fî Ulûmi’l Kur’an, Celâleddin Suyûti
42. Mebâhis fî Ulûmi’l Kur’an, Subhi es-Sâlih
43. Kur’an Bilimi, Bahâuddin Hürremşâhî, İhtar Y., s. 112-115, 183-242
44. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Kitap Dünyası Y., s. 367-373
45. Tefsirde Semantik Metod ve Kur’an’da “Kavm” Kelimesinin Semantik Analizi, Ali Galip Gezgin, Ötüken
46. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y.
47. Tefsir ve Hadiste İsrâiliyyât, Muhammed es-Seyyid Hüseyin ez-Zehebî, Rağbet Y.
48. Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Hikmet Zeyveli, Birun Y., s. 161-170
49. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 14, s. 218-260
50. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
51. Kavimlerin Helâki, Hârun Yahya, Vural Y.
52. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
53. Allah’ın Gazapları, (Tarihî roman), Râgıp Şevki Yeşim, 4 cilt, Huzur Y.
54. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
55. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
56. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd, Semûd, Medyen, S. Süleyman Nedvî, İnkılâb Y.
57. Vahyin Işığında Arkeolojik Kazılar, Güldeste, Muammer Çetin, Konya, 1982
58. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
59. Rabbanî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, İnsan Dergisi Y.
60. Sünnetullah, -Bir Kur’an İfâdesinin Kavramlaşması-, Ömer Özsoy, Fecr Y.
61. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, çev. Nizameddin Saltan, İhtar Y.
62. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Arslan Y.
63. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbî, Tevhid Y.
64. Kur’an’da Toplumsal Değişim, Celaleddin Çelik, İnsan Y.
65. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
66. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Y.
67. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Bilgi Y.
68. Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Mustafa Erkal, Mayaş Y.
69. Toplumsal Değişim Kuramları, Richard A. Appelbaum, çev. Türker Aklan, T. İş B. Kültür Y.
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
70. Kur’an’a Göre Hz. Mûsâ, Firavun ve Yahûdiler, Necati Kara, Seha Neşriyat
71. Firavun, Hâmân ve Karun Karşısında Hz.Mûsâ, Ali Sayı, İz Y.
72. Kur’an’da Tarih Kavramı, Mazharuddin Sıddîkî, çev. Süleyman Kalkan, Pınar Y.
73. İslâm’ın Tarih Yorumu, İmâdüddin Halil, çev. Ahmet Ağırakça, Risale Y.
74. Tarihin Yorumu, İmÂdüddin Halil, Mazharuddin Sıddîkî, terc. M. Beşir Eryarsoy, Düşünce Y.
75. İslâm Tarihi Bir Yöntem Araştırması, İmÂdüddin Halil, çev. Ubeydullah Dalar, İnsan Y.
76. İslâmî Açıdan Tarihe Bakışımız, Muhammed Kutub, çev. Talip Özdeş, Risale Y.
77. Tarih ve Toplum, Murtaza Mutahharî, terc. Cengiz Şişman, Yöneliş Y.
78. İnsan ve Tarih, M. H. Beheşti, C. Bahonar, terc. Ahmet Erdinç, Bir Y.
79. Kur’an ve Tarihselcilik, Şevket Kotan, Beyan Y.
80. Tarihselciliğin Sefaleti, Karl R. Popper, çev. Sabri Orman, İnsan Y.
81. Kur’an ve Arkeoloji, Bahattin Dartma, Pınar Y.
82. Niçin İslâm Sosyolojisi, İlyas Ba-Yunus, çev. İlham Güner, AKâbe Y.
83. İslâm Sosyolojisi Bir Giriş Denemesi, Ba-Yunus, çev. Rıdvan Kaya, Bir Y.
84. Din Sosyolojisi, Amiran Kurtkan Bilgiseven, Filiz Kitabevi
85. Sosyoloji Tarihi, N. Şazi Kösemihal, İst. 1974
86. Mukaddime, İbn Haldun, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
87. İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İbrâhim Erol Kozak, Pınar Y.
88. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlurrahman, çev. Alpaslan Açıkgenç, Fecr Y.
89. Modern Çağda İslâmî Meseleler, Ebû’l Mevdûdî, çev. Yusuf Işıcık
90. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, çev. Selahaddin Ayaz, Pınar Y.
91. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, çev. Süleyman Ateş, Hilal Y.
92. Her Nemrud'a Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
93. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 8-10
94. Kötülük Odakları, Firavun, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
95. Kur'an'da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
96. Firavun, Hâmân ve Karun Karşısında Hz. Mûsâ, Ali Sayı, İz Y.
97. Kur’an Sosyolojisi, Lütfullah Cebeci, İslâmî Araştırmalar, s. 3, Ocak 1987
98. İbn Haldun Sosyolojisi, Satı el-Husrî, çev. Mehmet Bayyiğit, SÜİFD, sayı 4, Konya 1994
99. Hz. Nûh Aleyhisselâm, M. Necati Bursalı, Ölçü Y.
100. Nûh Tûfânı, Ahmed Ersöz, T.Ö.V. Y.
101. Nûh’un Gemisine Binmek, Ali Bulaç, İz Y.
102. Nûh Peygamberin Seyir Defteri, Yalçın Pekşen, Cep Kitapları Y.
103. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
104. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
105. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
106. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
107. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
108. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
109. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
110. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
111. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
112. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
113. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
114. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
115. Peygamberlerin Hayatı, Ebû'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
116. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
117. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
118. Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
KISSA
- 147 -
119. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y. s. 305-308
120. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
121. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
122. Kur’an Işığında Üç Peygamber, Üç Kitap, Osman Cilacı, Mıstaş Basımevi, Konya
123. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdulkerim Suruş, Kıyam Y.
124. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Çağ Y.
125. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
126. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
127. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s. 301-331
128. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T.D.V. Y. s. 47-55
129. Kur'ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
130. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y. c. 1, s. 8-9
131. Kitâb-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, İst. 1981
132. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
133. Peygamberlerin Masumiyeti, Fahrüddin El-Râzî, çev. Hasan Fehmi Ulus, İlim Y.
134. Peygamberimizin Yanılması Meselesi, İbrahim Canan, Rağbet Y.
135. Tevhid, Rasüllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
136. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 75-112
137. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
138. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
139. Hazreti Yûsuf Aleyhisselâm, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y.
140. Sûre-i Yusuf’un Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
141. Hz. Yusuf, Harun Yahya, Vural Y.
142. Hz. Yusuf Medresesi, Harun Yahya, Vural Y.
143. Kıssahanlar, Şettahlar, Meddahlar, Murat Uraz, Türk Folklor Araştırmaları, XVIII/354, 1979, s. 8535-8539
144. Edebiyatımızda Kıssa, Kıssahanlık Geleneği ve Meddahlıkla Münasebeti Üzerine, İbrahim Altunel, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, I/1, Konya 1994, s. 157-167
145. Kur’an’ın Hayata Müdahalesi, Heyet, Umran Dergisi Y., s. 293-356
146. Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Cengiz Duman, Haksöz sayı, 30, Eylül 93
147. Kur’an Kıssaları Hakkında Uydurulan Şüpheler, Fadl Hasan Abbas, çev. Enver Arpa, Fecre Doğru, Sayı 76, Şubat 2002
148. Kur’an’daki Peygamber Kıssalarına Dair, Osman Kayaer, Fecre Doğru, Sayı 76, Şubat 2002
149. Kur’an Kıssalarının Eğitici Yönü, Ramazan Varol, Fecre Doğru, sayı 27, 1998, s. 39-42
150. Kur’an Kıssaları Yahûdilikten mi Alınmıştır? Afif Abdülfettah Tabbâra, çev. Osman Cilacı, İslâm Medeniyeti Dergisi, 1973, sayı 32-33, s. 28-30, 31-33
151. Kur’an Kıssalarının Kaynağı Eski Ahit mi? Yapı, Muhteva ve Kaynak Açısından Torah Kıssaları, Şinasi Gündüz, Ondokuz Mayıs Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, Samsun 1998, sayı 10, s. 49-88; Kur’an Sempozyumu IV, Fecr Y., 1998, s. 41-75
152. Kur’an Kıssalarının Neliği (Mâhiyeti) Üzerine, Tahsin Görgün, Kur’an Sempozyumu IV, Fecr Y., 1998, s. 19-40
153. Kur’an Kıssalarının Tarihî Değeri, İdris Şengül, Yeni Ümit, 1998, sayı X/40, s. 11-17, XI/41, s. 10-15; Kur’an Sempozyumu IV, Fecr Y., 1998, s. 169-184
154. Va’z, Kıssacılık ve Hadiste Kussâs, Mücteba Uğur, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 28, Ank. 1986, s. 291-326
155. Kur’an’da Kıssa Kavramı Üzerine, Ali Sayı, DEÜİFD, sayı 9, İzmir, 1995, s. 145-196
156. Kur’an Mesajını Ulaştırmada Kıssaların Önemi, İdris Şengül, I. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı, Ank. 1994, s. 133-140
157. Kur’ân-ı Kerim’in Anlaşılması Bakımından Kıssalar, Yeminler ve Tekrarların Önemi, Ramazan Karaman, Din Öğretimi Dergisi, 1989, sayı 19, s. 47-52
158. Kur’an’da Kıssa, Seyyid Kutub, çev. Süleyman Ateş, Hilâl dergisi, 1967, sayı VII/76, s. 22-23
159. Kur’an’daki Kıssalar Üzerine, İmzasız, Yeni Ümit, 1995, sayı IV/29, s. 23
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
160. İletişim Açısından Kur’an Kıssaları, Selahattin Sönmezsoy, Kur’an Sempozyumu IV, Fecr Y., 1998, s. 97-112
161. Tarih Felsefesi Açısından Kıssalar, Sadık Kılıç, I. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı, Ank. 1994, s. 87-98
162. Kur’ân-ı Kerim ve Kıssalar, -Kur’an Kıssalarının Vâkiliği Problemi-, Ömer Mahir Alper, Haksöz, sayı 50, Mayıs 95
163. Kıssa ve Hukuk, Mehmet Nuri Güler, Kur’an Sempozyumu IV, Fecr Y., s. 113-144
164. Kur’ân-ı Kerim’de Kıssalar, Suat Yıldırım, A. Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, 1979, sayı 3, s. 37-63
165. Tefsîr-i Kebir’den Düşündürücü Kıssalar, Abdullah Yılmaz, Hakses, 1987, XXIII/269, 272
166. İlâhî Mesajın Kadîm Medeniyetlerdeki İzdüşümleri, Kur’an’ın Arkapanına Arkeolojik Bir Yaklaşım, Eyyüb Ay, İslâmî Araştırmalar Dergisi, 1996, IX/1-4, s. 184-196
167. Vahyin Işığında Arkeolojik Kazılar, Muammer Çetin, Güldeste, Konya, 1982, I?3, s. 1-4
168. İlâhî Mesajın Kadîm Medeniyetlerdeki İzdüşümleri, Kur’an’ın Arkaplânına Arkeolojik Bir Yaklaşım, Eyyüb Ay, İslâmî Araştırmalar Dergisi, 1996, IX/1-4
169. Tarihî Bir Kaynak Olarak Kur’an-ı Kerim, M. Beyyumî, Diyanet Dergisi 1996, XXXII/1, s. 107-114
170. Tarih Kaynağı Olarak Kur’an, Rudi Paret, çev. Ömer Özsoy, Kur’an Üzerine Makaleler, Ank. 1995, s. 116-138
171. Hz. Yusuf’un Mücâdele Örnekliği I-II, Cengiz Duman, Hak Söz, sayı: 55-56, Ekim-Kasım 95
172. Hz. Yusuf (a.s.) ile Hz. Musa (a.s.) Kıssaları Arasındaki Benzerlikler ve Kur’an Mu’cizeliği, Davut Aydüz, Yeni Ümit, 1998, sayı 42, s. 27-31
173. Hz. Yûsuf, Abdullah Aydemir, Diyanet Dergisi, 1975, XIV/2, s. 76-97
174. Yusuf (a.s.)’un Hayatı, Şahin Öztürk, Hilâl, 1980, sayı: XVIII/213, 214, 215, 216, 1980-1981
175. Hz. Yusuf Mısır’da, Ali Gürbüz, Zafer, 1992, sayı XVI/187, s. 9-11
176. Hz. Yûsuf’un Kardeşleri, Mahmud Garib, çev. Abdullah Yılmaz, Hakses, 1989, sayı XXV/294, s. 13-15
177. Kur’an’da Naklolunan Yûsuf Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi ve Molla Hüsrev, M. Zeki Duman, Diyanet Dergisi, 1987, sayı XXIII/3, s. 37-46
KIYÂMET
- 149 -
Kavram no: 11
İman 18
Gayb 5
Bk. İman; Âhiret; Ecel ve Ölüm
KIYÂMET
• Kıyâmet; Anlam ve Mâhiyeti
• “Kıyâmet”in Diğer İsimleri
• Kıyâmet Alâmetleri
• Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
• İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Kıyâmeti Başlatacak Melek
• Ba’s ve Ba’sı İnkâr
• Ba’su Ba’de’l-Mevt
• el-Bâis; Yeniden Dirilten Allah
• Haşr ve Neşr
• Haşr-ı Cismânî
• Mahşer
• Sırat ve Sırat Köprüsü
• Havz-ı Kevser
• Hesap ve Hesap Günü
• Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
• Mizan
• Duhân; Kıyâmet Alâmetlerinden Biri
• Dâbbetü’l-Arz
• Deccal
• Mehdi
• Sahte Peygamberlik ve Hz. İsa’nın Nüzûlü
• Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz?
• Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
• Hadis-i Şeriflerde Kıyâmet ve Kıyâmet Alâmetleri
• Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
• Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
• Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı, Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
• Her An Yaşadığımız Kıyâmet: Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
• Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
• Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
“Allah -ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur- sizi mutlaka kıyâmet gününde bir araya toplayacaktır. Bunda şüphe yoktur. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” 670
670] 4/Nisâ, 87
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kıyâmet; Anlam ve Mâhiyeti
Kıyâmet: Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek anlamına gelir. İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması olayını dile getirir. Bu olay Kur'an'da çok çeşitli isimlerle anılır.
Kıyâmet, Allah inancından sonra İslâm'ın ikinci temel inancı olan Âhiret hayatının ilk aşamasını oluşturur. Genel bir yok oluş ve yeniden dirilişle birlikte gelişecek Haşr, Hesap, Mizan, Cennet ve Cehennem gibi olaylar hep Kıyâmet gününün gündemi içindedir. Bu nedenle Âhiret inancı, Kıyâmet ve onunla birlikte gelecek olaylara inançtan başka bir şey değildir. Bu büyük önemi yüzünden Kur'an Kıyâmet olayını sık sık hatırlatır, zaman zaman da bir korkutma, uyarma öğesi olarak kullanır. Kıyâmet kesin olarak gerçekleşecek,671 şüphe götürmeyen bir olaydır.672 Alâmetleri belirmiş,673 yaklaşmıştır.674 Ancak bir göz kırpması gibi ya da daha yakındır.675 Kâfirler bu günden devamlı bir şüphe içinde kalırlar,676 yalanlarlar.677 Onun ağırlığına ne gökler, ne de yer dayanabilir, ansızın gelir.678 Sarsıntısı korkunç bir şeydir.679 Belâlı ve acı bir Sâat'tir.680 Yalanlayanlar için çılgın bir ateş hazırlanmıştır. 681
Kur'an, Kıyâmet olayının kesinliğini, yakınlığını bildirdiği, hatta oluş biçimine ilişkin tasvirler verdiği halde, zamanı konusunda bir açıklama yapmaz. Kıyâmet doğrudan doğruya Allah'ın dilemesine bağlı bir olaydır ve O'ndan başka hiç kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur. Kur'an, "Kıyâmet sâatinin bilgisi şüphesiz Allah katındadır"682 gibi âyetlerle Kıyâmet'in zamanının hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirttikten sonra, bu konuda sorulan soruları şöyle cevaplar: "De ki: 'Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz."683; "Kıyâmet'in ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine gerek onun zamanını bildirmek. Onun nihâyeti ancak Rabbine âittir." 684 Cibril Hadisi olarak bilinen ünlü hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Cebrâil'in bu konudaki sorusunu "Sorulan, sorandan daha bilgili değildir" diye cevaplayarak kendisinin de Kıyâmet'in zamanına ilişkin bir bilgiye sahip olmadığını açıklamıştır. 685
Kur'an Kıyâmet'in oluş biçimine ilişkin ayrıntılı ve dehşet verici tablolar çizer. Buna göre Kıyâmet "Sûr'a üflenince" 686 başlayacak, kulakları sağır edecek bir ses ve korkunç bir sarsıntı nedeniyle emzikli kadınlar kucaklarındaki çocukları
671] 15/Hicr, 85
672] 22/Haac, 7
673] 47/Muhammed, 18
674] 54/Kamer, 1
675] 16/Nahl, 77
676] 22/Hacc, 55
677] 25/Furkan, 11
678] 7/A'râf, 187
679] 22/Hacc, 1
680] 54/Kamer, 46
681] 25/Furkan, 11
682] 31/Lokman, 34
683] 7/A'râf, 87
684] 79/Nâziât, 42-44
685] Buhârî, İmân 37
686] 39/Zümer, 68
KIYÂMET
- 151 -
unutacak, hâmile kadınlar bebeklerini düşürecek, insanlar sarhoş gibi olacaklardır.687 Gök, erimiş maden gibi, dağlar atılmış yün gibi olacak, kimse dostunu soramayacaktır.688 Gök yarılacak, yıldızlar dağılıp dökülecek, denizler fışkıracak, kabirler altüst edilecektir.689 Gözler dehşetten kamaşacak, ay tutulacak, güneş ve ay kararacak, insanlar kaçacak sığınacak bir yer bulamayacaktır.690 Dehşetten on aylık gebe develer bile salıverilecek, yabani hayvanlar bir araya toplanacak, denizler kaynatılacak, nefisler çiftleşecek, gök sıyrılıp düşecek, Cehennem alevlendirilecek, Cennet yakınlaştırılacaktır. 691
Kıyâmet'in genel yok oluşu belirten bu ilk safhasını Sûr 'a ikinci kez üflenmesiyle ikinci safha izleyecek, tüm insanlar yeniden dirilerek ayağa kalkacaklardır.692 Bu diriliş ve kalkışı (ba's) toplanma (haşr) izleyecektir. Kur'an Kıyâmet'in bu ikinci safhasını da canlı tasvirlerle anlatır: O gün insanlar gözleri dönüp kararmış bir halde, öteye beriye yayılmış çekirgeler gibi kabirlerinden çıkacak ve dâvet edene koşacaklardır. Bu arada kâfirler "bu ne çetin gün" diyerek korkularını dile getireceklerdir.693 Muttakî kullar ise Allah'ın huzuruna elçiler olarak toplanacaklardır.694 O gün herkes kardeşinden, anasından babasından, eşinden ve oğlundan kaçacaktır. Çünkü her insan ancak kendi derdi ile uğraşacaktır. Mü'minlerin yüzleri parıl parıl parlayacak, onlar gülecek ve sevinç içinde olacaklardır. Kâfir ve fâcirlerin yüzleri ise sanki toprak bürümüşçesine kapkara kesilecektir.695 Tüm insanlar tabî oldukları önderlerle birlikte çağrılacak,696 peygamberler ümmetlerine şâhitlik etmek üzere toplanacak,697 gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük ineceklerdir. 698
Yeniden diriliş, kalkış ve toplanışın ardından insânlara amel defterleri dağıtılacak, mizan kurularak sevap ve günahları tartılacak, hak edenler Cennet'e, müstahak olanlar geçici ya da süresiz olarak Cehennem'e gönderilecek; böylece sonsuz âhiret hayatı mutluluk ya da azapla başlayacaktır.
Kur'an ve Sünnet'ten kesin bir delile dayanmamakla birlikte, müslümanlar arasında ölüme küçük Kıyâmet (Kıyâmet-i suğrâ) denilmesi gelenekleşmiştir. Bazı bilginlere göre bu tanımlama, ölümün âhiret hayatına bir geçiş olmasına dayanılarak yapılmıştır. Kimi bilginler ise bu tanımlamanın Kur'an'a dayandığını öne sürmektedir. Bu bilginlere göre "Allah'a kavuş(up huzura çık)mayı yalan sayanlar, gerçekten ziyana uğradı(lar). Nihâyet kendilerine ansızın Sâat gelince, onlar (günah) yüklerini sırtlarına yüklenerek (gelirler ve): 'Orada (hayatta iken), işlediğimiz büyük kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' derler..."699 âyetinde "Kıyâmet" anlamındaki "Sâat" aynı zamanda ölümü de dile getirmektedir. Bu geleneğe göre gerçek Kıyâmet,
687] 22/Hacc, 1-2
688] 70/Meâric, 8-10
689] 82/İnfitar, 1-5
690] 75/Kıyâme, 6-12
691] 81/Tekvîr, 1-13
692] 39/Zümer, 68
693] 54/Kamer, 7-8
694] 10/Yûnus, 45
695] 80/Abese, 34-42
696] 17/İsrâ, 71
697] 77/Mürselât, 11
698] 25/Furkan, 25
699] 6/En'âm, 31
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kıyâmet-i kübrâ (büyük Kıyâmet) olarak anılır.
Küçük Kıyâmet (ölüm) ile başlayan ve büyük Kıyâmet'e kadar süren dönem Kabir Hayatı ya da Berzah olarak adlandırılır. Kabir Hayatı içinde Münker ve Nekir adlı meleklerin sorgusu ve ölünün mü'min ya da kâfir oluşuna göre mutluluk ya da azab vardır. Kabir Hayatı'na ilişkin bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) kabri "ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukur" olarak nitelemiştir.700 Bir başka hadiste de Münker ve Nekir'in sorgusundan sonra ölünün nimetlendirildiği ya da azâba uğratıldığı anlatılır. Buna göre Mü'minin mezarı yetmiş arşın genişletilir, aydınlatılır ve ona "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi Mahşer gününe kadar uyumana devam et" denilir. Münâfık kişinin mezarına da "Bu adamı alabildiğine sıkıştır" emri verilir. Yer, cendere gibi adamı, kemikleri hurdahaş oluncaya kadar sıkıştırır ve ölü yeniden dirilene kadar böyle işkence görür.701
Yaygın kanaate göre herkesin Kıyâmeti kendi ölümüyle başlar. İnsan, yaratılışının gereği ölümü hoş karşılamaz. Kur’ân-ı Kerîm'in çeşitli âyetlerinde dünyanın meşrû nimetlerinden faydalanılması emredilmiş ve yeryüzünün imar edilmesi istenmiştir.702 Hz. Peygamber de ölümün temenni edilmemesini tavsiye etmiş ve yaşamanın mü'mine hayır getireceğini bildirmiştir. 703
Genelde vaaz, tasavvuf ve ahlâk alanlarına dâir kaleme alınan eserlerde ölüm uyarıcı ve korkutucu bir vâsıta olarak kullanılıp dehşet verici tasvirler yapılmıştır. Kur'an'da bile bile küfür ve inkâr yolunu tutanlar, zulmedenler, müslüman topluma karşı kin besleyip dinî hayat alanında çifte şahsiyet ortaya koyanların ölüm hallerinin elem verici olacağı ifâde edilir.704 Buna karşılık dünyada iman edip dürüst davrananların kendilerine esenlik dileyen melekler tarafından karşılanacağı, hiçbir korku ve üzüntüye kapılmadan hak ettikleri cennet mutluluğuyla sevinmelerinin kendilerine telkin edileceği haber verilir. Melekler onların dünyada ve âhirette dostları olduklarını, hizmetlerine hazır bulunduklarını ifâde edecek, ğafûr ve rahîm olan Allah'ın sayısız ikrâmına mazhar kılınacaklarını belirteceklerdir.705 Yine Kur'an'da meleklerin Allah'a dönüp O'nun yoluna uyanlar için duâ ve niyazda bulundukları, Cenâb-ı Hak'tan böylelerini bağışlamasını, cehennem azâbından korumasını, kendilerini iyi yoldan ayrılmayan ataları, eşleri ve nesilleriyle birlikten Adn cennetlerine koymasını talep ettikleri anlatılır.706 Bu âyetlerden çıkarılabilecek sonuçlara göre ölümle başlayan âhiret hayatı neşesi veya sıkıntısı bulunmayan bir yaşantı değildir. "Berzah âlemi" diye de anılan bu hayatın dünya ile âhiret arasında bir geçit yeri teşkil ettiği ve Kıyâmetin kopmasından sonra başlayacak ebedî hayatın bir örneğini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu ifâde eden ve Hz. Peygamber'e nisbet edilen hadis707 yakın anlamlı
700] Tirmizî, Kıyâmet 26
701] Tirmizî, Cenâiz 70; Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 366-367
702] 2/Bakara, 168, 172; 2/Ankebût, 17; 62/Cum'a, 10
703] Buhârî, Deavât 30; Müslim, Zikir 10, 13
704] 6/En'âm, 93-94; 8/Enfâl, 49-51; 16/Nahl, 28-29; 47/Muhammed, 26-29
705] 16/Nahl, 32; 41/Fussılet, 30-32
706] 40/Mü'min, 7-8
707] Tirmizî, Kıyâmet 26
KIYÂMET
- 153 -
başka rivâyetlerle de desteklenmektedir.708
Kozmik anlamda Kıyâmetin ne zaman kopacağı bilinmemektedir. Kur'an'da 40 yerde geçen "sâat" kelimesiyle anlatılan Kıyâmetin kopuşunun -jeolojik zaman çerçevesinde- yakın olduğu, ansızın geleceği ve alâmetlerinin belirdiği709 ifâde edilmektedir. Ancak bu alâmetlerin nelerden ibâret olduğu açık bir şekilde haber verilmemiş, sadece Ye'cûc ve Me'cûc'un gelişiyle,710 dâbbetu'l-arzın çıkışı711 Kıyâmet alâmeti mânâsına alınabilecek bir bağlam içinde zikredilmiştir. Çeşitli hadis rivâyetlerinde yer alan Kıyâmet alâmetlerinden zaman içinde sosyal hayatın bozuluşu ve ahlâkî gerileyişi konu alanların dışında kalanlar, isnâd veya metin kritiği açısından iman derecesinde bağlayıcı olmaktan uzak bir görünüm arzetmektedir.
Kıyâmetin Halleri: Kıyâmet hallerini sûra üfleniş, ba's, haşir, hesap, cennet ve cehennem durakları olmak üzere beş merhalede incelemek mümkündür.
Hadis ve tefsir rivâyetleriyle desteklenen bazı âyetlerde Kıyâmet gününde cezâ ve mükâfat safhasının fiilen başlamasından önce dünyada işlenen kötü amellerin ibret verici yansımalarının olacağı haber verilir. Meselâ toplumu sömürücü bir nitelik taşıyan ribâ/fâiz işlemini sürdürenler kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkacak,712 devlet malına hıyânet edenler Kıyâmet meydanına haksız yere aldıkları mal boyunlarına asılı olarak geleceklerdir.713 Ebû Hüreyre'den rivâyet edilen bir hadiste kaydedildiğine göre Hz. Peygamber sahâbîlere bir hitabede bulunurken devlet malına hıyânet etmenin dehşet verici sonuçlarından söz etmiş ve şöyle demiştir: "Kıyâmet gününde birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin boynunda için için kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve, başkasının boynunda altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez parçası bulunuyorken karşıma çıkmayın! Bunların herbiri benden yardım isteyecek, ben de, 'elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ etmiştim' diyeceğim." 714
Din Günü: "(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının gerçek sahibi)dir."715 "Din günü" kavramı, "gün" anlamına gelen "yevm" kelimesiyle; "itaat, hesap, cezâ (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)" gibi anlamlara gelen "ed-dîn" kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen "gün" kelimesi, bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört sâat anlamında olmayıp, zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki "gün"; ay, yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi olabilir. "Bugün dünya, yarın âhiret" sözünde olduğu gibi. Kur'an'da geçen ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu anlaşılmaktadır. "Din" kelimesi ise burada, hesap, cezâ, karşılık anlamlarına gelir.
708] Müslim, Cennet 65-66; Tirmizî, Cenâiz 70
709] 47/Muhammed, 18
710] 21/Enbiyâ, 96
711] 27/Neml, 82
712] 2/Bakara, 275
713] 3/Âl-i İmrân, 161
714] Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
715] 1/Fâtiha, 3
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Din günü" kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır: Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği "Kıyâmet günü." Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği "Cezâ günü." İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının görüleceği "Hesap günü."
Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur'an'ı, Kur'anî kavramları, öncelikle Kur'an'la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: "Sonra din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün emir yalnız Allah'a aittir."716 Din günü: "Bütün iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır." Gelecekte, yapılan işlerin tam karşılığının verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme, durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve cezâ gibi durum ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve Kıyâmet günü anlaşılmaktadır. Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
Kur'an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini kuşatır. Kur'an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur'an, hali ve halimizi anlatırken mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli gözönüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir; yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur'an'ın mesajından beslenerek bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur'an olur. Bu şuurdaki insan, din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden kendi nefsini hesaba çeker.
Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli, bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
Din Günü de Denilen Kıyâmet ve Âhiretin Tek Sahibi Allah'tır: Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin temel esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama Fâtiha Sûresinde "din gününün, cezâ gününün mâliki" denmiştir. Bunun sebebi: Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına Allah'ın fırsat vermiş olmasındandır. O'nun dünyanın sahibi ve yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O'nun âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız ve yalnız O'na aittir. "Kimindir o gün hükümranlık?
716] 82/İnfitar, 17-18
KIYÂMET
- 155 -
Elbette kahhâr olan tek Allah'ındır." 717; "O gün iş tamamıyla Allah'ındır." 718 Elbette âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah'tır. Yoksa, âhiretin sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki, O'nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile âhiret mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek mü'min ise, O'nun dünya mâlikliği konusundaki tartışma ve itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
Yüce Allah'ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice bakmak, Allah'a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir. Allah'ın okunan kitabı olan Kur'an'da din günü anlatılırken, görünen kâinat kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten sonra dirilme işi, Kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatılmıştır.
“Kıyâmet”in Diğer İsimleri
Kur'an'da Kıyâmete ait pek çok isim zikredilmiştir. Kur'an'da “Kıyâmet” kelimesi dışında, aynı anlama gelen çokça kelimeler kullanılmıştır. Kıyâmet anlamında kullanılan bu kelimelerin önemli bir bölümü, Kıyâmetin dehşetini anlatan ve bu zaman diliminde olacak bazı özelliklerin ifâdesidir. Yani, bunların çoğu Kıyâmetin sıfatlarıdır. Ama isim olarak da kabul edilir. Bu isimler Kıyâmet'in oluş biçimi ve sonuçlarına ilişkin çeşitli nitelik ve yönlerini açığa çıkarmakta, tanımlamaktadır. Kıyâmet günü anlamına gelen ve Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen önemli isimler şunlardır:
Yevmü'd-Dîn: Din günü, cezâ günü demektir. 719
Es-Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman demektir. 720
El-Yevmü'l Hakk: Hak günü, doğruluk günü demektir. 721
Yevmü'l Ma'lûm: Geleceği kararlaştırılmış belirli ve muayyen gün demektir. 722
El- Vaktü'l Ma'lûm: Geleceği belli olan Allah katında kararlaştırılmış bulunan vakit demektir. 723
El-Yevmü'l Mev'ûd: Vadedilmiş, yani olacağına söz verilmiş gün anlamındadır.724
El-Yevmü'l Âhir: Son gün, dünya hayatından sonra gelecek olan hayat demektir. 725
717] 40/Mü'min, 16
718] 82/İnfitar, 19
719] 1/Fâtiha, 4
720] 30/Rûm, 12, 14, 55
721] 78/Nebe', 39
722] 56/Vâkıa, 50
723] 38/Sâd, 80-81
724] 85/Burûc, 2
725] 58/Mücâdele, 22
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yevmü'l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler günü anlamına gelir. 726
Yevmü'n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir. 727
Yevmü'n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır. 728
Yevmü'l Ba's: Ölümden sonra yeniden dirilme günü anlamına gelir. 729
Yevmü't-Teğâbün: Aldanmadan duyulan üzüntü ve esef günü anlamına gelir. 730
Yevmü't-Talâk: Buluşma ve kavuşma günü demektir. 731
Yevmü't-Tenâd: İnsanların korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları gün. 732
Yevmü'l Cem': Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün demektir. 733
Yevmü'l-Hısâb: Hesap günü demektir. 734
Yevmü'l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık duyup hasret çekme günü anlamlarına gelir. 735
Yevmü'l Hurûc: Dirilip kabirden çıkma günü anlamındadır. 736
Yevmü'l Fasl: Hak ve bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir. 737
El-Kaari'a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını alacak ve ödlerini patlatacak olan büyük hâdise demektir. 738
El- Ğâşiye: Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır. 739
Et-Tammetü'l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir. 740
En-Nebeü'l-Azîm: Büyük haber günü demektir. 741
El-Haakka: Zarûri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit saat ve zaman demektir. 742
El-Va'ad: Vâde günü demektir. 743
726] 40/Mü'min, 18
727] 54/Kamer, 8; 74/Müddessir, 8-9
728] 6/En'âm, 15
729] 26/Şuarâ, 87
730] 64/Teğâbün, 9
731] 40/Mü'min, 15
732] 40/Mü'min, 32
733] 42/Şûrâ, 7
734] 38/Sâd, 16, 26
735] 19/Meryem, 39
736] 50/Kaf, 41-42
737] 44/Duhân, 40; 77/Mürselât, 14, 38
738] 101/Kaaria, 1-5
739] 88/Ğâşiye, 1
740] 79/Nâziât, 34-35
741] 78/Nebe', 1-2
742] 69/Haakka, 1-3
743] 70/Meâric, 42-44
KIYÂMET
- 157 -
El-Vâkıa: Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün demektir. 744
Emrullah: Allah'ın emri, hükmünün geçerliliği anlamına gelir. 745
Yevmü'l Kıyâmeh: Kıyâmet günü, ölülerin dirilip kalkacağı gün demektir. 746
Kıyâmet Alâmetleri
Eşrâtu's-sâa, yani Kıyâmet alâmetleri: Ahir zamanda (zamanın sonları) ortaya çıkarak Kıyâmet'in yaklaştığını, kopmak üzere olduğunu gösteren belirtiler demektir. Bu belirtiler genellikle Küçük Alâmetler (Alâmât-ı Suğrâ) ve Büyük Alâmetler (Alâmât-ı Kübrâ) olmak üzere iki bölüm halinde incelenir.
Kur'an, Kıyâmet'in zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini belirtir.747 Buna karşılık yaklaştığını,748 yakın olduğunu,749 ansızın geleceğini750 bildirir. Kıyâmet alâmetlerinin belirdiğini751 ifâde etmekle birlikte bunlar hakkında bilgi vermez. Ancak, "Sâat yaklaştı, ay yarıldı yarılacak"752 âyetinin ikinci bölümünün "ay yarılacak" biçimde anlaşılması durumunda, bu olay Kur'an'da anılan tek Kıyâmet alâmeti olma özelliği kazanır.
Hadis külliyâtları ise Kıyâmet'ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis ihtiva eder. İslâm bilginleri hadislerde dile getirilen alâmetleri nitelikleri açısından değerlendirerek bunları Küçük Alâmetler (Alâmât-ı Suğrâ) ve Büyük Alâmetler (Alâmât-ı Kübrâ) olmak üzere iki başlık altında toplamışlardır. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi dönemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, dinî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terkedilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Küçük Alâmetler'in başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:
a) İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları. 753
b) İnsanların ölümü temenni etmeleri. 754
c) Câriyenin efendisini doğurması. 755
d) Hicaz'da bir ateşin çıkarak Busra'da (Şam yakınlarında bir yer) develerin ayaklarını aydınlatması. 756
e) Fırat nehrinin sularının çekilerek, nehir yatağından altın çıkması. 757
f) İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması. 758
744] 56/Vâkıa, 1-2
745] 40/Mü'min, 78; 82/İnfitar, 19
746] 75/Kıyâme(t), 1, 40
747] 7/A'râf, 187; 31/Lokman, 34; 33/Ahzâb, 63
748] 54/Kamer, 1
749] 16/Nahl, 77
750] 7/A'râf, 187
751] 47/Muhammed, 18
752] 54/Kamer, 1
753] Buhârî, Fiten 25; bk. Tecrîd-i Sarih Terc; 1/58
754] Buhârî, Fiten 25; Müslim, Fiten 53-54
755] Müslim, İmân 1
756] Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 42
757] Müslim, Fiten 29-31
758] Buhârî, Fiten 25; Müslim, Fiten 17
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
g) İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması. 759
h) Depremlerin çoğalması. 760
ı) Zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması. 761
i) Cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi. 762
j) Yahûdilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri öldürmesi. 763
k) Zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması. 764
l) Kahtan'dan bir kişinin çıkarak, insanları asâsı ile sevketmesi. 765
Kıyâmetin büyük alâmetleri ise şu hadis-i şerifte toplu olarak zikredilir: Huzeyfetu'l-Ğıfârî’den (r.a) rivâyet edilmiştir: “Biz bir gün kendi aramızda konuşurken, Hazreti Peygamber yanımıza çıkageldi. Bize "Ne konuşuyorsunuz?" dedi. Biz de ‘Kıyâmet gününden konuşuyoruz’ diye cevap verdik. Hz. Peygamber: “Şüphesiz on alâmet görülmedikçe Kıyâmet kopmayacaktır” dedi ve "Deccâl'i, dumanı(duhan), Dâbbetü'l-arz'ı, güneşin batıdan doğmasını, İsa (a.s.)'ın yere inmesini, Ye'cûc ve Me'cûc'u, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsünü, son olarak da Yemen'den çıkarak insanları Mahşere sürecek ateşin vuku bulacağını” söyledi." 766
Kıyâmetin bu on büyük alâmeti başka hadislerce ya da İslâm bilginlerince şu şekilde açıklanır:
1. Deccal'in ortaya çıkışı: Deccâl, Kıyâmette zuhur edecek yalancı bir kişidir, İslâm Dini'ni ve müslümanları ifsad edip, kötülüğe ve bozgunculuğa sevketmek isteyecektir. Deccal'in sağ gözünün kör olduğu, iki gözünün arasında "kâfir" yazdığı, çocuğunun olmadığı, Medine'ye ve Mekke'ye giremeyeceği, ortaya çıktıktan sonra yeryüzünde kırk gün kalacağı, bu süre içerisinde istidrac türünden bazı olağanüstü olaylar göstereceği, daha sonra da yine Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesiyle onun tarafından öldürüleceği sahih hadislerde belirtilmiştir. 767
2. Duhan'ın çıkışı: Duman anlamına gelen duhan da Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biridir. 768 Kıyâmetin vukuundan önce dünyayı bir duman bulutu kaplayarak, kırk gün ve kırk gece kalacak, mü'minler nezleye tutulmuş gibi, kâfirler ise sarhoş gibi olacaklardır.
3. Dâbbetü’l-Arz 'ın çıkışı: Dâbbetü'l-Arz: Kıyâmet'ten önce çıkacağı bildirilen bir yaratıktır. Kelime anlamı "yer hayvanı" demektir. Kur’ân-ı Kerîm'de "Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan (dâbbe) çıkarırız
759] Buhârî, Fiten 4
760] Buhârî, Fiten 25
761] Buhârî, Fiten 25
762] Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 18
763] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 341; Müslim, Fiten 79-82
764] Ali en-Nâsif, Tac, 5/335
765] Buhârî, Fiten 23
766] Müslim, Fiten 39
767] Buhârî, Fiten 26; Müslim, Fiten 37, 39, 40, 91, 101, 110, 112
768] Müslim, Fiten 39
KIYÂMET
- 159 -
ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler."769 buyrulmaktadır. Hz. Peygamber Dâbbetü'l-arz hakkında "Çıkacak olan Kıyâmet alâmetlerinden ilki, güneşin batı tarafından doğması ile bir kuşluk vakti insanlara karşı bir dâbbenin (hayvanın) zuhûrudur. Bu iki alâmetten biri, arkadaşından evvel olur. Akabinde diğeri de onun izi üzerinde yakın olarak meydana gelir"770 buyurmuştur.
4) Güneşin Batıdan doğması: Güneş batıdan doğacak, insanlar topluca iman edecek, ancak daha önce iman etmemiş olanların imanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır. 771
5. Hz. İsa’nın (a.s.) inmesi: Ehl-i sünnet itikadına göre Kıyâmetin vukuundan önce Hazreti İsa yeryüzüne inecek, hristiyanları İslâm'a davet edecek, Deccâl'i öldürecek, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şerîati ile hükmedecektir. 772
6. Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkışı: Kıyâmetin vukuundan önce çıkarak "yeryüzünde bozgunculuk yapacak"773 olan asılları ve soyları belirsiz iki insan topluluğudur.774 Hz. Zülkarneyn'in önlerine yaptığı seddin yıkılarak775 açılması ile yeryüzüne dağılacaklar insanlara saldıracak, kentleri yakıp yıkarak harâbe haline getireceklerdir. Bazı rivâyetlerde bu seddin Çin seddi olduğu zikredilir. 776
7. 8. 9. Doğuda, Batıda, Arap Yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer çöküntülerinin meydana gelmesi de Kıyâmet'in büyük alâmetlerindendir. 777
10. Yemen'den çıkacak olan büyük bir ateşin insanları önüne katarak sürmesi. 778
Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin Sünen'lerinde yer alan bazı hadislere göre Mehdî'nin çıkması da Kıyâmet'in büyük alâmetlerindendir. 779
Hz. Peygamber (s.a.s.), Kıyâmetin kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacağını bildirmiştir. Bu hadislere göre Kıyâmet kopmadan önce mü'minlerin ruhları alınacak ve onların âhirete göçmeleri sağlanacaktır. 780
Hadis şerhleriyle "fiten" ve "melâhim" türü kitaplarda Kıyâmet alâmetleri hakkında çeşitli rivâyetler Hz. Peygamber'e atfedilir. Bu rivâyetlerde ahlâkî bozuluşa, dinî-sosyal hâdiselere ve tabiat olaylarına ilişkin oldukça ayrıntılı bilgilere yer verilir. Kıyâmet alâmeti olarak dinle alâkalı birçok kitapta yüzlerce hadis rivâyeti vardır. Çoğu zayıf veya uydurma olan, toplumdaki dinî, sosyal ve siyasî gelişmeleri yansıtan bu rivâyetlerde belirtilen alâmetlerin sayısı yetmişi aşkındır. Kıyâmetin kopma zamanını bildiren herhangi bir âyet veya sahih hadis bulunmamakla birlikte, âhir zaman peygamberinin gelişiyle kâinatın son zaman dilimine
769] 27/Neml, 82
770] Müslim, Fiten 118
771] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, XII 307; Müslim, Fiten 118
772] Buhârî, Büyû’ 102; Müslim, İman 242-247
773] 18/Kehf, 94
774] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 3288
775] 21/Enbiyâ, 96
776] Muhammed Hamdi Yazır, a.g.e., IV/3291, 3374; Buhârî, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten 1, 2
777] Müslim, Fiten 39
778] Müslim, Fiten 39
779] Sünen-i Tirmizî, IV, s.1-93; Sünen-i Ebû Dâvud, N. Şr. M. Abdul Hamid IV, 100, 106
780] Buhârî, Fiten 5; Müslim, İmâre 53; Ahmet Özgen, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 367-368
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
girdiğini gözönünde bulundurarak Kıyâmetin kopuşunun ashâbdan itibaren başlayabileceği düşünülmüş ve hicrî 3., milâdî 9. yüzyıldan başlayarak hadislerde zikredilen Kıyâmet alâmetlerine inanılması itikadî bir ilke haline getirilmiştir.
Sahih hadislerde sözü edilmeyen, fakat literatürde Kıyâmet alâmetleri içinde sayılan toplumsal değişimle ilgili olayları içeren rivâyetlerin o devirde yaşayan müellifler tarafından uydurulmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Rasûl-i Ekrem'in müslümanları uyardığı ve Kıyâmet alâmeti olarak zikrettiği ahlâkî bozuluş ve dinî hayatın yozlaşması, esâsen ferdin ve toplumun helâk olması anlamında bir Kıyâmet alâmeti olup kâinattaki kozmolojik düzenin yıkılması mânâsına gelmez. Aksi takdirde sözü edilen yıkılışın bugüne kadar gerçekleşmesi gerekirdi. Çünkü ahlâkî bozuluş kategorisindeki alâmetlerin Asr-ı Saâdet'ten itibaren sıkça vuku bulduğu şüphesizdir.
Üzerinde tartışılan asıl Kıyâmet alâmetleri, "büyük alâmetler" olarak kabul edilen hârikulâde olaylar ve kozmik değişikliklerdir. Kıyâmetin kopuşu öncesinde gerçekleşeceğine inanılan başlıca hârikulâde olaylar deccalın ortaya çıkışı, mehdînin zuhûru, Hz. İsa'nın gökten inmesi, Ye'cûc ve Me'cûc'un görünmesi, Hicaz bölgesinde büyük bir ateşin çıkışı, gökten insanları bürüyen bir dumanın inmesi ve dâbbetu'l-arzın yerden çıkmasından ibârettir. Bunlardan dâbbetu'l-arz, duhân ve Ye'cûc ve Me'cûc konusu Kur'an'da zikredilmektedir. Mehdî, deccal ve nüzûl-i İsa inançları ise sadece Hz. Peygamber'e atfedilen rivâyetlere dayanır.
Hadislerde dinî yozlaşmayı ve ahlâkî bozuluşu haber veren olayların kâinatın kozmik düzeninin yıkılışına işaret eden belirtiler olmaktan çok, ferdî ve toplumu yok oluşa götüren birer alâmet olduğunu kabul etmek daha isâbetli bir hüküm olmalıdır. Rasûl-i Ekrem'e atfedilen rivâyetlere dayanılarak Kıyâmet alâmetleri arasında zikredilen ve Kur'an'da haklarında bilgi bulunmayan deccalın çıkışı, mehdînin zuhûru ve Hz. İsa'nın gökten inişine dâir inançlara gelince, Selefiyye dışındaki Sünnîlerin de kabul ettiği epistemolojik anlayışa göre İslâm akaidi açısından bunlara inanma mecbûriyeti yoktur. Zira bunlar Kur'an'la sâbit olmadığı gibi, mütevâtir hadislerle de te'yit edilmiş değildir. Her şeyden önce nüzûl-i İsa inancına dayanak teşkil eden rivâyetlerdeki bilgiler Hz. İsa'nın tabiî bir şekilde öldürüldüğünü bildiren âyetlerle çelişmekte,781 ayrıca Rasûl-i Ekrem'in ardından peygamber gelmeyeceği ve her insanın belli bir süre yaşadıktan sonra öleceği gerçeğine aykırı düşmektedir. Nüzûl-i İsa'nın hıristiyanlara âit bir inanç olduğunu dikkate alarak Kur'an'la uyuşmayan bu tür âhad rivâyetlerin, tedvin döneminde hıristiyanlardan İslâm akaidine intikal etmiş olabileceği ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir. Deccal inancı konusundaki son araştırmaların ortaya koyduğuna göre bu rivâyetlerde çelişkili bilgiler vardır. Sahih olanların ise deccalın ulûhiyyet niteliklerine sahip hârikulâde bir insan değil, kötülüğü temsil eden bir tip olduğu tarzında yorumlanması gerekir.
Buhârî ve Müslim gibi hadis âlimleri eserlerinde mehdî hakkındaki rivâyetlere yer vermemişlerdir. Mehdînin zuhûruna ilişkin Tirmizî ve Ebû Dâvud rivâyetlerini nakleden râvîlerin güvenilir olmadığı cerh ve ta'dil âlimlerince belirtilmiştir. Ayrıca mehdînin insanların hidâyete ermesini sağlayacak hârikulâde bir güce sahip kılınması, peygamberlerin bile tabi olduğu sünnetullahı ortadan kaldıran bir anlayıştır. Mehdî inancının oluşmasında Ehl-i Beyt'e mensup imamlara yapılan
781] 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 117
KIYÂMET
- 161 -
eziyetlerin ve müslümanlar arasında meydana gelen üzücü olayların etkisinin bulunduğu kabul edilmektedir. Bu inancın ilk defa Şia'da görülmesi bunun bir delili sayılmalıdır. Ayrıca bazı rivâyetlere dayandırılan deccal, mehdî ve nüzûl-i İsa gibi hârikulâde olayların Kur'an'ın kesin açıklamasına göre Kıyâmetin ansızın vuku bulacak olması gerçeğiyle bağdaşmadığını söylemek gerekir. 782
Kıyâmet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yer aldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların hesap vermek üzere Yaratıcı'nın huzurunda, mâhiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde kıyâm etmesidir. Bu, Kıyâmetin akla ilk gelen mânâsıdır. Kur'an iyi tetkik edildiğinde görülür ki, bu büyük ve genel Kıyâmetten başka sayısız küçük Kıyâmetler, varlıklar dünyasını doldurmuş bulunmaktadır.
Hayat sahnesinde her an milyonlarca, milyarlarca Kıyâmet yaşanmaktadır. Kâinat bünyesinde bir hiç denecek kadar küçük bir yer tutan insan vücudunda da, her an binlerce Kıyâmet yaşanmaktadır.
Her varlık birçok Kıyâmete sahnedir. Fakat her varlık daha büyük bir varlığın sahne olduğu Kıyâmetlerden de biridir. Binlerce Kıyâmete sahne olan bedenimiz, bir gün, büyük kürenin Kıyâmetlerinden biri olacaktır. Ve o büyük küre de, bir gün içinde bulunduğu güneş sisteminin Kıyâmetlerinden birine konu teşkil edecektir. Güneş sistemi, içinde bulunduğu bir başka bütünün, o da bir başka bütünün parça Kıyâmetleri olacaktır. Kur'an'ın eşsiz ifâdesiyle: "Yaratıcı'nın vechinden/yüzünden başka her şey helâk olacaktır. Hüküm ancak O'nundur ve hepiniz O'na döndürüleceksiniz."783 Kendimizden örnek verirsek, bizim altımızda ve üstümüzdeki planlarda Kıyâmetler vardır diyeceğiz.
Toplumların da Kıyâmetleri vardır. Kur'an ve hadisler iyi tetkik edilirse görülür ki, onlarda geçen Kıyâmet kelimesi, yukarıda açıklanan Kıyâmetlerden bazen birini, bazen öbürünü, bazen de hepsini birden ifâde eder. Hadis veya âyet, bir sosyolojik değerlendirme yapıyorsa, Kıyâmet sözü "toplumun çöküşü" anlamını taşıyacaktır. Meselâ, bir hadiste: "Emânetler, görevler lâyık olmayanlara verildiğinde Kıyâmeti bekle" denilmektedir. Buradaki Kıyâmet, toplumun çöküşüdür. Çünkü; emânetlerin ehil olmayan ellere geçmesi toplumu yıkar. Yani, burada bir sosyolojik Kıyâmet sözkonusudur.
Biz bu batışları, Kıyâmetleri, değişik isimler ve tablolar olarak seyrediyoruz. Sistemler, rejimler değişiyor, devrimler birbirini izliyor, imparatorluklar dağılıyor ve nihâyet dünya haritası durmadan değişiyor. Bütün bunlar din terminolojisindeki Kıyâmet deyiminin belirişleridir. Hadislerde toplumsal Kıyâmete sebep olacak birçok olumsuz gelişme ifâde edilmiştir. 784
Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
Sûr; Kıyâmet sâati geldiği an dört büyük melekten biri olan İsrâfil’in (a.s.) üfleyeceği bir araçtır. Kur'ân-ı Kerîm'de Sûr 'un nasıl bir şey olduğu açıklanmaz. Yalnız, "Sûr'a üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana göklerde olanlar da korku
782] Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 25, s. 522-525
783] 28/Kasas, 88
784] Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 304-306
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyun eğmiş olarak gelirler."785 âyeti Sûr 'un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber'den nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
Ebû Ya'lâ el-Mavsılî'nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledilen bir hadis-i şerif Sûr 'u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (s.a.s.) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi: "Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, Sûr 'u yarattı. Ve onu İsrâfil’e (a.s.) verdi. İsrâfil ağzını Sûr 'a dayamış ve gözlerini de Arş'a dikmiştir. Sûr'a üfürmesi için verilen emri beklemektedir." Ebû Hüreyre diyor ki; ben, "Ey Allah'ın Rasûlü, Sûr nedir?" diye sordum. O da, "Boynuza benzeyen bir âlettir" diye cevap verdi. Ben yine, "O nasıl bir şeydir" diye sordum. O da, "O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah'a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir" diye cevap verdi... Bu hadis-i şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre: Sûr'a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen (âhiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem... Kıyâmet olayları olacak.
Kur’ân-ı Kerîm Sûr'un üfürülüşü ânında yaşanacak dehşeti, Tekvîr, İnfitar, İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
"O gün güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer verilen on aylık develer terkedilir, denizler kaynatılır." 786
"Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır." 787
"Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer." 788
"Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer." 789
"Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, "ne oluyor" diye korkusunu dile getirir." 790
"O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların gözleri yere döner ve 'biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize mi döneceğiz (yoksa)? O takdirde bu zararına bir dönüştür' diye düşünecekler. Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler." 791
"Sûr'a üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak, dağlar yürütülüp serap olacak." 792
785] 27/Neml, 87
786] 81/Tekvîr, 1-4, 6
787] 82/İnfitar, 1-3
788] 83/İnşikak, 1-4
789] 101/Karia, 1-5
790] 99/Zilzâl, 1-3
791] 79/Nâziât, 6-14
792] 78/Nebe', 18-20
KIYÂMET
- 163 -
"Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak." 793
"Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman insan "kaçacak yer neresi" diyecek, ama sığınak yoktur o gün." 794
"Arslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler." 795
"Yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir." 796
"Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir dost dostunu soramaz." 797
"Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hâmile kadın çocuğunu düşürür, insanlar adeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama Allah'ın azabının şiddeti onları o hâle koyar." 798
Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş anında ise, "Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden çıkarlar. Kâfirler 'bu ne zorlu bir gün' derler." 799
"Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş olan gündür." 800
Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz'e; "Sûr'a üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri müstesnâ, göklerde olanlar da yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi boyunları bükülmüş olarak O'na gelirler."801 âyetindeki "Allah ın diledikleri müstesnâ" kelâmı ile kastedilen kişilerin kimler olduğu Ebû Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben, "Onlar şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah'ın katında diridirler. Allah onları, Kıyâmet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün korku ve endişesi, sadece iman etmeyen âsi ve günâhkâr kullar içindir" karşılığını verdi. Peygamberimiz daha sonra Kıyâmet ve sûr konusunda özetle şu bilgileri verdi: "Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah'ın huzuruna çıkar ve 'Ey Allah'ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü' der. Allah ise, geride kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine 'Geride canlı kalan kimse var mıdır?' diye sorar. Azrâil, 'Ey Allah'ım, ölmeyen ve daima diri olan Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş'ı ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım' cevabını verir. Daha sonra Allah'ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâil'e dönen Yüce Allah: 'Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü, sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl' buyurur ve Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah: 'Bugün mülk kimindir?' diye seslenecek ama cevap verecek hiçbir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. 'Bugün mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah'ındır?"
Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir âlem yaratacak, her yer
793] 77/Mürselât, 8-10
794] 75/Kıyâmet, 7-11
795] 74/Müddessir, 50-51
796] 73/Müzzemmil, 14
797] 70/Meâric, 8-10
798] 22/Hacc, 1-2
799] 51/Kamer, 8-9
800] 70/Meâric, 43-44
801] 27/Neml, 87
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dümdüz olacak. Allah'ın seslenmesiyle bütün varlıklar tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah'ın emriyle gökler kırk gün yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah bütün ruhları çağıracak. O gün mü'min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sûr 'a doldurup İsrafile emreder. İsrafil emri yerine getirir ve Sûr'u üfler. Sûr'dan çıkan ruhlar yerle gök arasını doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder. Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp ilâhî huzura doğru yürümeye başlar. "Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar." 802
Buna göre Sûr, İsrâfil’in (a.s.) Kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi, kâinatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini bilmediğimiz, dünyadaki âletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru diye tanımlanan bir âlettir. 803
İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Kıyâmeti Başlatacak Melek
Sûr'a üfleyecek olan melek; dört büyük melekten birisi olan İsrâfil Kıyâmet günü Sûr'a üflemekle vazifeli melektir. Kıyâmet günü Allah'ın emri ile iki defa Sûr'a üfleyecektir. "Sûr'a üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr'a bir defa daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar." 804
İsrâfil'in birinci üflemesi ile yer ve gökteki bütün canlılar ölecek ve dünya hayatı sona erecektir. İkinci defa üflemesiyle de bütün canlılar dirilecek ve âhiret hayatı başlayacaktır. Sûr'un ilk üflenişine "nefha-i ûlâ"; ikinci üflenişine "nefha-i sâniye" denilir. İsrâfil’e (a.s.) Sûr'a üfüreceği için Sûr Meleği de denilmiştir. Peygamber’e (s.a.s.) Sûr'un mâhiyeti sorulunca şöyle demiştir: "Üfürülen bir boynuzdur." 805 Peygamber (s.a.s.); "İsrâfil Sûr'u tutmuş hazır bir şekilde kendisine ne zaman üfürmek için emredileceğini bekliyor"806 buyurmuştur.
Sûr'un üfürülüşü ve İsrâfil’in (a.s.) sûr'a üfürmesini anlatan uzun bir hadis Tefsîr kitaplarında konu ile ilgili âyetlerin açıklanmasında zikredilmiştir. Bu hadisin bazı cümleleri sahih hadis kitaplarında konu ile ilgili anlatıları bahislerde geçmekle beraber, bazı cümleleri ifade ve manâ bakımından peygamber sözü olmayacak derecede münker kabul edilmiştir. Bu hadisin tek râvisi olan İsmail b. Râfi' Medine'nin kıssacılarındandır. Ahmed b. Hanbel ve Ebû Hâtim er-Râzî gibi hadis tenkidçileri hadislerinin münker olduğunu hatta metrûk bir râvi tarafından rivâyet edildiğini söylemişlerdir. 807
Levh-i Mahfuz’da Allah'ın yazılı irâdelerini okumak ve bu irâdelerin yerine
802] 54/Kamer, 8
803] Fedâkâr Kırmızı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 450-451
804] 39/Zümer, 68
805] Ahmed bin Hanbel, II/196
806] Taberî, Câmiu'l-Beyân, 7/211; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, 3/276
807] İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, 3/274-282
KIYÂMET
- 165 -
getirilmesiyle görevli olan mukarreb meleğe bildirmek de İsrâfil’in (a.s.) görevlerindendir. İsrâfil’in (a.s.) ve diğer meleklerin kadrinin yüceliğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) bazen onların ismi ile duâ etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) gece namazına kalktığında şöyle duâ ederdi; "Ey Allah'ım, Cebrâil, Mikâîl ve İsrâfil'in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve şehâdet âlemini bilen. Sen kullarının arasındaki ihtilaflar hakkında hüküm sahibisin. Beni izninle ihtilaf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini sırât-ı müstakim'e kavuşturursun.” 808
Ba’s ve Ba’sı İnkâr
Ba’s; öldükten sonra dirilmek demektir. Hayatının başlangıç ve sonu olmayan tek varlık, Allah'tır. Diğer bütün varlıkların bir başlangıç ve bir sonu vardır. Her canlı gibi insan da doğar, büyür ve eceli gelince ölür. Ölen insan için kabir hayatı başlar, Kıyâmete kadar devam eden kabir hayatından sonra Kıyâmetin kopması ve ikinci defa İsrafil'in (a.s.) sûr'a üfürmesiyle kabirlerdeki bütün cesetler kendi ruhlarıyla birleşerek yerlerinden kalkıp, hesaplarının görüleceği geniş bir sahaya toplanırlar. Âhiret hayatının diğer merhalelerinden geçtikten sonra, iman ve amelleri nisbetinde Allah'ın kendilerine takdir etmiş olduğu Cennet veya Cehennem'e giderek âhiret hayatının devamını yaşamaya başlarlar.
İşte insanın öldükten sonra dirilmesi ve âhiret hayatına başlamasına "ba's" denir. Öldüren ve dirilten Allah'tır. Ölümün ve dirilmenin nasıllık ve niceliğini tam manasıyla bilmemekle birlikte; bunlar hakkında verilen haberlerin doğruluğuna kesinlikle inanmamız istenmektedir. Haberin doğruluğu, onu bildiren zatın doğruluğuna bağlıdır. Ölümü ve öldükten sonra dirilmeyi haber veren, Allah ve O'nun peygamberidir. Bilindiği gibi öldükten sonra dirilmeye iman etmek imanın esaslarından biridir. Cibril Hadisi adı ile şöhret bulan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) imanın şartları konusunda şu ifadeleri kullanmaktadır: "...Allah'a, Meleklerine, Kitabına, Allah'a kavuşmaya ve Peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye inanman, bir de bütün kadere inanmandır."809 Hadiste bildirildiği gibi altı maddeden ibâret olan iman esaslarının hepsine birden inanmak farzdır. Bunlardan bir tanesini bile inkâr etmek, bütününü inkâr demektir. Dolayısıyla öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek küfür olup ebedî Cehennem azabını gerektirir. "Ba's" olayının dünyada benzerlerini görmek son derece mümkün ve kolay bir husustur.
"Allah -ölenin- ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır. Bu sûretle hakkında ölümü hükmettiği ruhu tutar, diğerini muayyen bir vakte kadar salıverir. Şüphe yok ki bunda iyi düşünecek bir kavim için kesin ibretler vardır." 810
Bütün varlıkları yaratan ve herkesin sırlarını bilen Allah, ömürleri tamam olup ölecek olan nefisleri öldükleri zamanda ve ömürleri tamam olmayıp ölmeyecek olanları uykuları zamanında tutar, onları cesetlerine bırakmaz. İbn Abbâs'ın ifadesine göre: "İnsanda bir nefis ve bir ruh vardır. Aralarındaki fark güneş ile şuaları gibidir. Nefis, kendisiyle akıl ve temyiz yapılan; ruh da teneffüs ve hareket yapılandır. Ölüm halinde ruh ve nefis birlikte vefat ederken, uykuda yalnız nefis vefat eder." Âyetten ve izahından anlaşılacağı gibi ölüm ve öldükten sonra dirilmenin bir benzerini insanoğlu uyuma ve uyanmasıyla yaşamaktadır.
808] Müslim, Müsafîrûn 200; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 207
809] Müslim, İmân 8
810] 39/Zümer, 42
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Geçmişte ve günümüzde inananların dışında- insanların büyük bir kısmı öldükten sonra dirilme gerçeğini iki sebepten kabul etmek istememişlerdir. Birincisi, akıl ile idrak edememeleri, ikincisi de dünyada yaptıkları isyanlarının hesabını verme korkusu. Her iki tür insana cevap ve müminlerin imanlarını takviye açısından Kur'an'da konu ile ilgili birçok âyet vardır. Âyetlerden bir kısmı bu dünyada meydana gelen öldürme ve diriltme olaylarını gözönüne sermektedir:
a) İsrailoğullarından biri, zulmen öldürüldü, fakat cezânın tatbik edilebilmesi için katil bulunamadı. Allah onlara bir sığır kesmelerini emretti, sığır kesildi ve yine İlâhî emir gereği, kesilen sığırın bir parçası maktûle vuruldu, maktûl de Allah'ın izni ile dirilerek kendisini kimin öldürdüğünü söyledi. 811
b) Babil hükümdarı Buhtunnasrın, Kudüs ve civarını zaptedip harabeye çevirdi. Halkının bir kısmını öldürdü, bir kısmını da esir aldı. Esirler içerisinde bulunan -kuvvetli rivâyete göre Hz. Üzeyir (a.s.) Bâbil zindanlarından kaçarak Kudüs'e geri dönüp oranın harap halini görünce de buranın eski haline nasıl geleceğini üzüntü ile düşünmüştü. Bunun üzerine Allah, Üzeyir'in (a.s.) ruhunu alır ve yüz sene müddetle onu bu vaziyette bırakır. Yüz sene sonra dirilince yanındaki yiyeceklerinin aynen durup bozulmadığını, merkebinin ise kemiklerinin bile çürüyüp parçalandığını görür. Üzeyir (a.s.) bu durumda ancak bir gün veya daha az bir zaman kaldığını zanneder. Sonra Allah kudretiyle, Üzeyir'in (a.s.) merkebinin kemiklerini bir araya getirerek etlerini giydirir. Bütün bu hâdiseler Allah'ın emriyle meydana gelmektedir. 812
3) Hz. İsa'nın (a.s.) mucizelerinden biri de ölüleri diriltmektir. 813
4) Hz. İbrahim (a.s.), Allah'tan, ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini istedi. Ancak bu isteğinin, inançsızlığından değil, bilâkis kalbinin mutmain olması için olduğunu ifade etti. Allah O'na "O halde kuşlardan dördünü tut, onları kendine çek (iyice incele), sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra onları kendine çağır; koşarak sana geleceklerdir... "814 buyurdu. Hz. İbrahim de emredilenleri yapmış, kestiği kuşların etlerini birbirine karıştırarak herbirinden birer parçayı dağlara koymuş, sonra da onları çağırdığında kuşların her bir parçasının kendi vücutlarıyla birleşerek Allah'ın izniyle canlanıp yanına geldiklerini görmüştür.
5) Kur'an kâfir kral Dekyanos zamanında yaşayan birkaç mümin gencin, kralın zulmünden kaçarak mağarada saklanmaları hâdisesini (Ashâbu'l-Kehf olayını) anlatır. Özetle Kur'an'ın bildirdiğine göre bu gençler gizlendikleri mağarada üçyüzdokuz yıl uyurlar. Uyandıklarında bir gün veya daha az bir müddet uyuduklarını sanan gençler, içlerinden birini yiyecek almak üzere şehre gönderirler. Şehir değişmiş, kral değişmiş, halk hristiyan olmuştur. Alış veriş için kullanmak istediği paranın kâfir yönetici Dekyanos zamanına ait olduğu farkedilir. Genç ve arkadaşlarının hazine bulduğunu zanneden halk, gençle birlikte mağaraya gelirler. Genç, arkadaşlarına haber vermek üzere mağaraya girer ve bir daha dışarı çıkmaz.815
811] 2/Bakara, 73
812] 2/Bakara, 259
813] 3/Âl-i İmrân, 49
814] 2/Bakara, 260
815] 18/Kehf, 9-26
KIYÂMET
- 167 -
Yukarıda bildirilen ve Kur'an'la sâbit olan bu olaylar, öldükten sonra dirilme hâdisesinin, bizzat insan hayatı üzerindeki canlı misalleridir. Bunlardan başka Allah, insanlardan Ba's'ı anlamak ve ibret almak isteyenler için tabiattan da birçok örnekler ve misaller vermiştir: Hac sûresi beşinci âyette Allah, öldükten sonra dirilme konusunda kuşku içinde olanları ikaz etmek üzere şöyle buyuruyor: "Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperma)den, sonra alaka (embriyon)dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve kabiliyetler)inize ermeniz için (sizi büyütüyoruz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir. Bu böyledir. Çünkü Allah, tek gerçektir. (Her şey O'nunla varlık kazanır) ve O, ölüleri diriltir ve O, her Şeyi yapabilir... Allah kabirlerde olanları diriltecektir."816; "O ki rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderir. Nihâyet onlar, ağır ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir memlekete yollarız; onunla su indirir ve türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhâlde bundan ibret alırsınız." 817
Mekke müşriklerinden Adîy b. Rabîa, Hz. Peygamber'e (s.a.s.) Kıyâmet hakkında soru sordu o da Kıyâmetin kopacağını ve bütün insanların kabirlerinden dirilerek kalkacaklarını söyledi. Anlatılanları aklı ile kavrayamayan Adiy ve benzerlerine cevap olmak üzere Allah, "İnsan, bizim kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet, toplarız, onun parmak uçlarını bile düzeltmeye gücümüz yeter." 818 âyetini inzâl ediyor.
Bunlardan başka daha birçok âyetlerde Allah, -kâfirlerin inkârlarına rağmen- insanların, ölümlerinden ve toz toprak olmalarından sonra, vakti gelince tekrar dirilteceğini, hesaplarının görülmesi için mahşere sevkedileceklerini belirtmektedir. Verilen bu bilgiler, gayb âlemine ait bilgilerdir. Bunların mantık veya müsbet ilimle izah ve ispatı sözkonusu değildir. Ancak, âyetler üzerinde düşünen insanlar dirilme olayının gerçekliğini kavrayabilirler. İnsanı ve tüm varlıkları, modeli yok iken ilk defa yaratmaya muktedir olan bir varlık, onları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye de güç yetirebilir. Müminler, dirilmeye inanırlar. İnanmayanları ise Allah "kâfir" olarak nitelendirmiştir. 819
Ba’su Ba’de’l-Mevt
Ba’su ba’de’l-mevt: Öldükten sonra tekrar dirilmek demektir. Buna "haşr-ı ecsâd (cesedlerin birleşmesi) neş'e-i uhrâ (ikinci yaratılış) da denir. Bu dirilme İsrafil’in (a.s.) sûra ikinci defa üflemesiyle olacaktır. Buna iman etmek İslâmî akîde gereğidir. Kur’ân-ı Kerîm'de "Sonra sûra bir defa daha üflenecektir. Bir de görürsün ki insanlar kabirlerinden doğrulmuş bakıyorlar." 820 buyrulur. O zaman Allah
816] 22/Hacc, 5-7
817] 7/A'râf, 57
818] 75/Kıyâme, 3, 4
819] 64/Teğâbün, 7; Ayrıca geniş bilgi için Kur’ân-ı Kerîm'in şu âyetlerine bakılabilir: 2/Bakara, 28; 6/En’âm, 29, 30, 94; 16/A’râf, 38; 17/İsrâ, 51; 20/Yûnus, 102; 31/Lokman, 28, 58/Mücâdele, 6; 64/Teğâbün, 7; 36/Yâsin, 52; 22/Hacc, 7; 19/Meryem, 33; 17/İsrâ, 49; Cengiz Yağcı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 202-204
820] 39/Zümer, 68
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Teâlâ insanların dağılan parçalarının aslî uzuv ve parçalarını bir araya getirecek ve Âlem-i Berzah'da bulunan ruhlarını bedenlerine iâde ederek diriltecektir.
Öldükten sonra dirilmenin vukû bulacağını Allah ve Rasûlü haber vermektedir. Bu konuda akıl, ilim ve duygularla bilgi elde edilemez. Fakat bunlar öldükten sonra dirilmenin vukû bulmayacağını da ispat edemez. Öyle ise öldükten sonra dirilme aklen mümkündür. Aklen mümkün olan bir şey hakkında nass vârid olunca artık ona inanmak gerekir.
Kur’ân-ı Kerîm öldükten sonra dirilme üzerinde çok durur. Çünkü Mekke müşrikleri bunu bir türlü kabul edemiyorlar ve şiddetle karşı çıkıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm'de ifade edildiği gibi: "Hayat ancak dünya hayatıdır. Biz tekrar diriltilecek değiliz"821 diyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm öldükten sonra dirilmenin olacağını sadece haber vermekle yetinmez, ispat etmek için birtakım aklî deliller de getirir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:
1- Bir şeyin benzeri ve örneği yok iken onu ilk defa yaratan, öldükten sonra tekrar benzerini meydana getirmeye elbette kadirdir. "Bütün varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek olan Allah'tır. Bu, O'na pek kolaydır."822 Halef oğlu Ubey bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) geldi. Elinde bulunan çürümüş bir kemiği ufalayarak: "Böyle çürüdükten sonra bunu tekrar kim diriltecek?" dedi. Bunun üzerine aşağıdaki âyetler indi: "İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir. Yarattığımızı unutarak bize misal getirir ve ‘çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş?’ der. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, bütün yaratılanları çok iyi bilir." 823
Bu ve benzer âyet-i kerîmelerde öldükten sonra dirilme ispat edilirken ilk yaratılıştan hareket edilmiş, örneği ve benzeri yok iken ilk defa yaratmanın güçlüğü yanında ikinci defa benzerini yaratmanın daha kolay olduğuna dikkat çekilmiş, âlemi ilk defa yoktan var eden Yüce Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye haydi haydi kadir olacağı vurgulanmıştır.
2- Uyku, küçük ölüm sayıldığı gibi uyanma da küçük hayat sayılır. İnsanlar uykudan sonra uyandıkları gibi öldükten sonra da dirileceklerdir. 824
3- Yağmursuzluk ve kuraklık sebebiyle yeryüzündeki bitkiler ve yeşillikler kururlar. Sonra yağmur yağınca ya da sulanınca tekrar canlılık kazanırlar. "Yeryüzünü kupkuru görürsün. Üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçip dirilir. Bu, Allah'ın delillerindendir. Şüphesiz toprağa can veren Allah, ölüleri de diriltir. Muhakkak o, her şeye kaadirdir."825; "Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Fakat Biz, oraya su indirdiğimiz zaman harekete geçer kabarır her çeşit güzel bitkiler bitirir. İşte bütün bunlar delildir ki, Allah haktır, ölüleri diriltecektir. Allah her şeye kadirdir, Kıyâmet kopacaktır, bunda şüphe yoktur. Allah kabirlerdekileri kaldıracaktır." 826
4- Âdem’i (a.s.) topraktan yaratıp neslini meniden yaratan kudret, öldükten sonra diriltmeye de kadirdir. Kur’ân-ı Kerîm'de: "Ey insanlar! Eğer tekrar
821] 6/En'âm, 28
822] 30/Rûm, 27
823] 36/Yâsîn, 77-79; İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, IV, 581
824] 6/En’âm, 60
825] 41/Fussılet, 39
826] 22/Hacc, 5-7
KIYÂMET
- 169 -
diriltilmemizden şüphe ediyorsanız, ilk yaratılışınızı bir hatırlayın. Yaratmadaki kudretimizi açıkça göstermek iççin biz sizin aslınızı topraktan, sonra onun neslini nutfe (meni) den yarattık." 827
5- Göklerin ve yerin yaratılması öldükten sonra insanların tekrar diriltilmesinden daha güçtür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılması, insanların (ikinci defa) yaratılmasından daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." 828
6- Kur’ân-ı Kerîm'de öldükten sonra dirilme hakkında geçmişte vuku bulmuş misaller de verilmiştir. Kehf sûresinde anlatılan Ashabu'l-Kehf hâdisesi, Bakara sûresinin ikiyüz altmışıncı âyetinde anlatılan Hz. İbrahim’in (a.s.) paramparça ettiği dört kuşun tekrar diriltilmesi hadisesi, aynı sûrenin iki yüz elli dokuzuncu âyetinde anlatılan -tefsirlerin belirttiğine göre- Üzeyir (a.s.) hâdisesi bunlara misaldir.
Bunların dışında başka deliller de vardır. Hz. Ali öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden birine: "Benim dediğim olursa sen zararlı çıkarsın, fakat senin dediğin çıkarsa ben bir şey kaybetmem" diye cevap vermiştir. Bir başka zât da: "Toprağa hangi tohum atılmıştır da bitmemiştir? İnsanların tekrar dirileceğinden niçin şüphe ediyorsunuz?" demiştir. 829
el-Bâis; Yeniden Dirilten Allah
el-Bâis: Esmâü'l-Hüsnâdan, Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamına gelir. Allah Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden kaldıracak "Arasat" denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Âhiret günü yahut Kıyâmet günü denilen ve Kur’ân-ı Kerîm' de daha başka adları olan bu gün iman esaslarından biridir ve el-ba'sü ba'del-mevt (öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
"De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyla bilendir."830 Allah Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. "O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve tekrar dirilttikten sonra) iâde edecek olandır ki, bu, O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nun. O, yegâne gâlip, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir."831 Ba’s, yeniden diriltme ve din gününde amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; âhiret, sonuç günüdür.
Haşr ve Neşr
Haşr; bir topluluğu bulunduğu yerden çıkarmak, meskenlerinden koparıp başka bir yere sevketmek, sürgün etmek ve bir yere toplamak demektir, "Kitap ehlinden inkârcıları ilk haşrde/sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur"832 âyetinde geçen "haşr" kelimesi, Kıyâmet günü vuku bulacak olan "haşr" değil, onun küçük bir
827] 22/Hacc, 5
828] 40/Mü'min, 57
829] Durak Pusmaz, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 204-205
830] 36/Yâsin, 79
831] 30/Rûm, 27
832] 59/Haşr, 2
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
numûnesi olmak üzere Nâdiroğulları yahûdilerinin yurtlarından çıkarılıp sürülmesi demektir. Bu "haşr" ehl-i kitabın ilk haşridir. Yani bunda ehl-i kitap, Arap Yarımadasından ilk defa olarak çıkarılmak sûretiyle haşrolunmuşlardır. İkinci haşirleri de herhalde Kıyâmette olacaktır.
Terim olarak "haşr"; insanların öldükten sonra dirilip dünyada iken yaptıkları işlerden ve söyledikleri sözlerden dolayı sorguya çekilmek üzere "mahşer" denilen yere sürülmeleri, burada toplanmalarıdır. Nitekim Kıyâmet gününe "yevmü'l-ba's" (tekrar dirilme günü) ve " yevmü'n-neşr" denildiği gibi, "yevmü'l-haşr" (toplanma günü) de denir.
"Neşr"; yaymak, dağıtmak manasına yahut "nuşûr yapmak" yani ölüleri diriltmek anlamındadır. Buna "neşr", öldükten sonra insanları tekrar diriltmek; "haşr" de onları mezarlarından çıkararak, "mahşer" denilen yere sevkedip orada toplamaktır. "Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız." 833
Öldükten sonra tekrar dirilmeye ve hesap vermek üzere Allah ile mülâki olmaya (neşre ve haşre) inanmak, iman esaslarından biridir. Kalbimizde en ufak bir şilphe duymadan bizleri yaratanın Allah olduğuna iman ettiğimiz gibi, aynı katiyetle O'nun huzunında toplanacağımıza da inanıyoruz. Ne var ki, ölümü gözleriyle gördükleri için inkâr edemiyen birtakım insanlar, öldükten sonra dirilmeye akıl erdiremiyor, ölümün toprak oluş ve nihâyette yokoluş olduğuna inanıyorlar. Bu gibilerine Kur'ân şöyle hitap eder:
"Kendi yaratılışını unutup, ‘çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diye Bize misâl vermeye kalkar. De ki; onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir." 834; "Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak, yeryüzünü ölümden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz ölüleri O diriltir. O her şeye kadirdir."835; "Allah, rüzgârları gönderir, onlar da bulutu kaldırır. Biz de onu ölü bir nehre sürükleriz; onunla yeri, ölümünden sonra diriltiriz. İşte ölümden sonra dirilme böyledir."836; "Sonra onu öldürüp kabre koydu. Sonra dilediği zaman onu diriltip kaldırır." 837
Sağlıklı düşünebilen insan için bunlar ne kadar vecîz ve belîğ ifadelerdir. İlk önce yoktan vareden elbette öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Görmüyor musun, her kış çürüyüp toprağa karışan bitkiler bahar gelince nasıl canlanarak ayağa kalkıyor, ölü iken yeniden diriliyor. Gören gözlere düşünen gönüllere lisan-ı hal ile "haşri ve neşri" ispat ediyor. "Ki, O, gökten belli bir miktar su indirdi de onunla ölü bir beldeyi dirilttik. Siz de böyle diriltilip çıkartılacaksınız." 838
Varı yok edebilen, yoktan da var edebilen Allah için, ölüyü diriltmek idrâk edemeyeceğimiz kadar kolay ve basittir. "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol!’ demektir, hemen oluverir."839 Bunun için zamana, yardımcıya ve alete ihtiyacı yoktur. Bir kişiyi, bin kişiyi veya bir milyar kişiyi yaratmak, öldürüp
833] 67/Mülk, 24
834] 36/Yâsîn, 78, 79
835] 30/Rûm, 50
836] 35/Fâtır, 9
837] 80/Abese, 21, 22
838] 43/Zuhruf, 11
839] 36/Yâsîn, 82
KIYÂMET
- 171 -
haşretmek O'nun için birdir. "Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) tekrar diriltilmeniz, tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir." 840
Allah'ın apaçık âyetlerini gördükleri halde, öldükten sonra tekrar dirileceklerine ve yaptıklarından hesaba çekileceklerine inanmayarak şeytana uyanlara Cenâb-ı Allah şöyle hitabediyor: "Rabbine andolsun ki, biz onları mutlaka uydukları şeytanlarla beraber haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız." 841
Her ne sûretle olursa olsun ölüm muhakkaktır. Akıllı kimse odur ki Rabbi ile karşılaşacağını hesaplayarak kendini buna hazırlar. Ahmak, akılsız kimse böylesi bir hazırlıktan mahrum olarak yakasını Azrail'e kaptırandır. Mâdem ki ölüm vardır o halde Allah'ın istediği biçimde ölmeye bakmalıdır.
"Andolsun ki ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız."842 "Müttakîleri o gün Rahmân'ın huzurunda O'na gelmiş misafirler olarak toplarız, suçluları da susuz olarak cehenneme süreriz."843 O gün dehşetli bir gündür: "O gün, kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yeter bir derdi vardır." 844
Haşr-ı Cismânî
Haşr; Kıyâmet gününde amellerine bakılmak için ölülerin diriltilerek bir yere toplanmaları demek olduğuna göre; "Haşr-ı Cismânî" bedenen, cisimle, cesetle dirilme, bedenlerin haşri demektir.
Ölümle, ruhların bedenlerden ayrıldığı, dolayısıyla bedenlerin ruhsuz kalarak çürüdüğü ve toprağa karıştığı malumdur. Ruhlara gelince, onların ölmeyip Kıyâmete kadar ruhlar âleminde bekletildiklerini biliyoruz. Dolayısıyla âhirette diriltilecek olan bedenimizdir. Haşrolunacak olan da, ruhları kendilerine avdet etmiş vücutlarımızdır. Böyle olunca, bazı filozofların iddia ettiği gibi "haşr"; yalnızca ruhların haşredilmesi şeklinde olan "haşr-ı ruhânî" değil, aksine ruhla birlikte bedenlerin haşri, yani "haşrı cismânî" şeklinde olacaktır. Eğer haşr filozofların iddia ettiği gibi yalnızca ruhânî olsaydı, Cenâb-ı Allah'ın ölümden sonra bedenlerin tekrar diriltilmesinden söz etmesinin hiçbir anlamı olmazdı.
"Kendi yaratılışını unuturda; ‘çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyerek bize misal vermeye kalkar. De ki; ‘onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir." 845 Rivâyete göre Übeyy b. Halef, bir gün Hz. Muhammed (s.a.s.)'e elinde çürümüş bir kemikle gelerek parmaklarıyla onu ufalamış ve: “Muhammed! Allah'ın bu çürümüş dağılmış kemiği tekrar dirilteceğini mi sanıyorsun” deyince Peygamberimiz; “Evet, Allah bunu diriltecek, seni de öldürdükten sonra diriltip cehenneme sokacaktır” demiş, yukarıdaki âyet de bunun üzerine nâzil olmuştur. 846
Âyette; "çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye bir soru sorulmakta ve soruya
840] 31/Lokman, 28
841] 19/Meryem, 68
842] 3/Âl-i İmrân, 158
843] 19/Meryem, 85-86
844] 80/Abese, 34-37; Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 361-362
845] 36/Yâsîn, 78, 79
846] Vâhidî, "Esbâbü'n-Nüzûl", Tefsîr Sûret-i Yâsîn
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gâyet iknâ edici bir cevap verilmektedir: "De ki; onları ilk defa yaratan diriltecektir." Onları yokluk âleminden varlık âlemine getiren Allah, tekrar diriltmeye kâdir değil midir? Hiç şeksiz şüphesiz kaadirdir.
"Allah rüzgârları gönderir onlar da bulutu kaldırırlar, Biz de onu ölü bir şehre sürükleriz, onunla yeri ölümünden sonra diriltiriz. İşte ölümden sonra dirilme böyledir." 847 Evet, nasıl ki ölü bir belde yağmurla yeniden dirilerek canlanıyorsa, çürümüş, toprağa karışmış cesetler de aynı şekilde Rableri'nin emriyle dirileceklerdir. "İşte ölümden sonra dirilme böyledir." Dirilme böyle olunca, haşr de cismânî olacaktır.
"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz ölüleri O diriltir. O, her şeye kadirdir." 848 Cenâb-ı Allah, ölümden sonra yeniden dirilmeyi hep bu çeşit örneklerle insanoğluna anlatmaktadır. Maddî olan çürümüş insan cesedinin diriltilmesini, yine maddeden ibâret olan tabiatın diriltilmesine benzeterek, insanı ikna yoluna gidiyor. Bu da gösteriyor ki haşr; "cismânî haşr" şeklinde olacaktır.
"Bir de onlar dediler ki; sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yeni bir hilkatte dirileceğiz, öyle mi?" 849
"Dirilten de öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi de O'nun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz?" 850
"Öncekiler; ‘ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz?’ demişlerdi." 851
"Öldüğümüzde, kemik yığını ve toprak yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz?’ diyorlardı." 852
Yukarıdaki âyetlerde müşriklerin öldükten sonra çürüyecek olan cesetlerinin yeniden diriltileceğine inanmadıkları anlaşılıyor. Bu da, bize gösteriyor ki Kur'an'da geçen haşrın cismânî olduğunu Câhiliyye Arapları biliyordu. İnkâr ederken kullandıkları ifâdeler buna şâhittir.
Müşrikler "haşr"i tamamen inkâr ederken, İslâm filozofları diye bilinen meşhur bazıları da haşrın rûhânî olacağını savunarak, Kur'ân'ın bu gâyet açık olan nassına muhalefet etmektedirler. Hâlbuki "haşr-ı cismânî"yi kabul etmek hem akla, hem nakle, hem de ilâhî adalete daha uygundur. Çünkü Kur'ân gerek cennet gerekse cehennemi tasvir ederken devamlı olarak beş duyu ile algılanabilen tablolar çizmektedir. Kur'ân âyetleri haşrı hep maddî misallerle tasvir etmektedir. Diğer taraftan Allah'ın yarattığı nimetlerin tamamına yakın bölümü, dil, göz, kulak, burun ve derinin algılayacağı ve takdîr edip yaratıcısına şükredeceği mahiyette yaratılmış olduğunu biliyoruz. Dünyada bundan yararlanan azalarımız, Allah'ın ibâdetinde bulunmanın mükâfatı olarak âhirette de neden istifade etmesinler. 853
847] 35/Fâtır, 9
848] 30/Rûm, 50
849] 17/İsrâ, 49
850] 23/Mü'minûn, 80
851] el-Mü'minûn, 23/82
852] 56/Vâkıa, 47
853] Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 363-364
KIYÂMET
- 173 -
Mahşer
Mahşer; İnsanların toplandığı yer anlamında "Ha-şe-ra" fiilinden ismi mekândır. İkinci sûr'a üflendikten (nefha-i sâniyeden) sonra insanların hepsinin diriltilerek kabirlerinden kalkıp muhakeme edilmeleri için toplandıkları yer anlamına gelir. Mahşere "mevkıf" (insanların muhakeme olunmak üzere toplanacağı yer) zamana da "Yevmü'l-haşr" denilir. Şöyleki: Birinci nefhada (sûr'a ilk defa üflendiğinde) Allah'ın kalmasını dilediği melekler müstesna, canlıların hepsi ölecek, yerin ve göklerin nizamı bozulacaktır. Sonra göklerin ve genişletilen yerin nizamı başka bir şekilde sağlandıktan sonra ikinci nefha esnasında (sûr'a ikinci defa üfürülünce) her insan ve cinnin ruhları, diriltilen bedenleri ile birleşir. Yani ruhları, diriltilen bedenlerine taallûk eder. "Birinci defa sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde olanlarla yerde bulunan kimselerin hepsi düşüp ölecektir. Sonra ona bir daha üfürülecek. O anda görürsün ki ölüler diriltilip ayakta bakınıp duruyorlar."854 Herkes, diriltildikten sonra, "mahşer" denilen yere sevkedilir ve burada toplanır: "...Artık sûra üfürülmüştür. Bu sûretle hepsini mahşer'de toplamışızdır."855; "O gün (haşir günü) yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) döndürülecektir. İnsanlar (kabirlerinden kalkıp) bir ve kahhâr olan Allah'ın huzurunda toplanacaklardır."856 Diriltilen mahlûkatın toplandıkları "mahşer" fevkalâde geniş, düz, binasız ve yapısız yepyeni bir yer olacaktır. Peygamberimiz (s.a.s.), "Kıyâmet günü insanlar, hâlis undan yapılmış dümdüz ekmek gibi esmere yakın beyaz bir yer üzerinde toplanacaklardır." 857 buyurmuştur.
Abû Hureyrenin Peygamberimiz’den (s.a.s.) rivâyet ettiği bir hadisten öğrendiğimize göre; insanlar, mahşere yürüyerek, binek üzerinde ve ateş azâbı içerisinde olmak üzere üç grup halinde sevk edileceklerdir.858 Tirmizî'nin başka bir rivâyetine göre üçüncü grub, yüz üstü sürünerek mahşere çekilip götürüleceklerdir. 859
İnsanlar ve cinler, mahşerde toplandıktan sonra muhakeme olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir. Bu müddetin bin ila ellibin yıl arası olduğu söylenir. Mahşer yerine Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) eline "Livâü'l-hamd" sancağı verilecektir. Başta Hz. Âdem olmak üzere bütün peygamberler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sancağı altında toplanacaklardır. 860
Mahşerde, insanlar, belirli bir süre bekledikten sonra muhâkeme ve muhasebe başlayacaktır. Büyük bir adalet mahkemesi kurularak herkese dünya da yaptığı her iş sorulacak, amel defterleri verilecek ve mizan konulacaktır. Herkes küfr ve dalâletteki veya iman ve hidâyetteki rehberleriyle birlikte çağırılacaktır. Bu konuda Kur'an da şöyle buyruluyor: "O gün insan sınıflarından herbirini rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitablarını, en küçük haksızlığa uğratılmayarak okuyacaklardır."861 Herkese
854] 39/Zümer, 68
855] 18/Kehf, 99
856] 14/İbrâhim, 48
857] Buhârî ve Müslim'den, Mansûr Ali Nâsıf, et-Tac, İstanbul 1962, V, 365
858] Buhârî ve Müslim den M. A. Nâsıf, et-Tac, 364
859] et-Tac, V, 365
860] Tirmizî, et-Tac, V, 385
861] 17/İsrâ, 71
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Kitabını, amel defterini oku."862 denilecek; Her insan da amel defterinde neler yazılı olduğunu anlayacaktır. "Yüce Allah, kula bu gün şahid olarak nefsin ve şahidler olarak Kirâmen Kâtibin melekleri kâfidir, der ve sonra ağzı mühürlenir ve organları da dünyada neler yaptıklarını anlatır."863; "O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şehâdet eder." 864
İnsan öldükten sonra, bedeni dağılarak, molekül ve maddeleri başka hayvan ve insanlara geçiyor. Allah, insanı âhirette diriltirken başka insanlara aslî cüz (DNA: Deoksiribonükleik asit) olmaktan koruduğu ve altın zerresi gibi kaybolmaktan muhafaza ettiği ve onun bedeninin planını tamamen içeren bir molekülden yaratacaktır. Ve onu bu molekülden aynen yaratırken de diğer maddelerini ilâve edecektir. Zaten insanın bedeni dünyada iken de ölen ve dökülen hücrelerinin yerine yenisi yaratılarak beş ile altı senede tamamen yenileniyor. O halde insanın mahşerdeki bedeni ve organları, dünyadaki azalarının aynısı değildir. "Nasıl oluyor da eskisinin tam benzeri olsa da yeni maddelerden yaratılmış insanın azaları, eski organlarının işlediği suçlarına şahidlik yapacaktır" diye sorulursa; bunun doğru cevabı şudur:
İnsan, esas rûhuyla insandır. İnsanın rûhu değişmez ve ölmez. Bozulmadan aynen kalır. İnsanın dünyada şuurlu olarak işledikleri amellerinin hepsinin bilgisi onun ruhunda aynen mahfuz kalır. Allah Teâlâ mahşerde insanın ağzını mühürleyerek, ruhundaki işlediklerine ait bu bilgileri onun el ve ayak gibi organlarına harikulâde bir yolla söyletecektir.
Rivâyete göre; Mahşerde Peygamberimiz’e (s.a.s.) gâyet büyük bir havuz ihsan buyrulacak ki bunun büyüklüğü (boyu) Medine ile San'a arası kadar veya Şam'ın bir kasabası olan Eyle ile San'a arası kadar bir mesafedir. Suyu sütten daha ak, kokusu miskten daha güzel ve baldan daha tatlıdır. Kupaları da gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir defa içen bir daha susamaz.865 Böylece müminler Cennete girmeden önce bu havuzun suyundan içerek mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir. Gerçi Tirmizî'nin garib bir senetle rivâyet ettiği hadiste şöyle buyruluyor. Mahşerde "Her Peygamberin bir havuzu olacak. Onlar içinde havuzlarına su içmeye gelenlerin en çok ben olacağını umuyorum." 866 Yine Peygamberimiz (s.a.s.), bir hadisinde, "Havuzun başına gelenlerin bir kısmının döndürüldüğü anda Onlar, benim ümmetim, diyeceğim. Onların senden sonra ne işler yaptığını (dinlerinden döndüklerini) bilemezsin, denilecek. Ben de, bundan sonra dinlerini değiştirenler helâk olsun, diyeceğim." 867
Mahşerde insanların muhakeme işleri bitirildikten sonra mahşerle Cennet arasında Cehennemin üzerine sırat köprüsü kurulacaktır. İnsanlar, bölük bölük Cehenneme bir kısmı da Cennete sevk olunacaktır. 868
862] 17/İsrâ, 14
863] Müslimden et-Tac, V, 372
864] 36/Yâsin, 65
865] Buhârî ve Müslim'den, et-Tac, V, 380
866] Tirmizî'den, et-Tac, V, 378
867] Buhârî ve Müslim'den, et-Tac, V, 379
868] Sa'deddin Teftazâni, Şerhu'l-Makasıd, II, 222-223, İstanbul 1305; Abdüsselâm b. İbrahim el-Lakkâni, Şerh-ü Cevhereti't-Tevhid, Mısır, 1955/1375, s. 231-234; Fahreddin er-Razi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul, 1308; Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 45-46
KIYÂMET
- 175 -
Sırat ve Sırat Köprüsü
Sırat; Yol, cadde, geçit anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerim'de sırat, daha çok "müstakim" (doğru) ile sıfatlanarak, Allah'ın rızâsına uygun olan ve O'na ileten Tevhid dini ve İslâm dini anlamında kullanılır: "Kim, Allaha güvenip dayanırsa muhakkak doğru yola (Sırat-ı müstakime) iletilmiştir."869; "Muhakkak Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O'na ibâdet ediniz. Bu doğru yoldur (Sırat-ı Müstakim)." 870
Fakat ıstılahta sırat denilince âhiretteki "sırat" akla gelir. Sırat mahşer yerinden itibaren Cehennemin üzerinden geçerek Cennete kadar uzanacak bir köprüdür. Bu köprü, haşir günü Cehennemin üzerinde kurulacaktır. Mü'min, günahkâr, kâfir herkes bu köprüye gelecektir. Cennete gidebilmek için bundan başka yol yoktur. Sıratın iki tarafına konulmuş kancalar, oradan geçmeye iyi amelleri yetmeyen kimseleri Allah'ın emriyle çekip Cehenneme düşüreceklerdir. İyi amelleri ağır gelenler, kötülükleri sebebiyle tırmalanıp yara almış olsalar bile Sıratı geçeceklerdir. Bazı mü'minler senelerce sürünerek geçeceklerdir. Sırattan geçiş esnâsında Peygamberimiz sırat üzerinde "Kurtar, ey Rabbim, kurtar" diye mü'minler için Allah'a duâ edip duracaktır. 871
Ebû Said el-Hudrî'nin rivâyetinde Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Mahşerde muhâkeme ve muhâsebe işlerinden sonra Cehennemin üzerinde bir köprü (Sırat) kurulur. Allah şefaate izin verir. (Mü'minler) ya Allah selâmet ver, selamet ver, diye duâ eder durur''. ‘Yâ Rasulallah, köprü nedir?’ diye sorulduğunda; şöyle cevap verir: "Kaypak ve kaygan bir yoldur. Orada; kancalar, çengeller ve Necid’de bilen sa'dan denilen sert dikencikler gibi dikenler vardır. Mü'minler amellerine göre kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi iyi cins yarış atları gibi, kimi deve gibi süratle geçerler. Mü'minlerden kimi sapasağlam kurtulur. Kimi de tırmalanmış (hafif yaralı) olarak salıverilir. Kimileri de Cehennem ateşi içerisine dökülür." 872
Ebû Hureyre, Peygamberimizden şöyle rivâyet ediyor: "Cehennemin ortasına sırat (köprüsü) kurulur. Oradan peygamberlerden ümmetleri ile beraber geçenlerin ilki ben olacağım. Peygamberlerden başka o gün kimse konuşamaz, Peygamberlerin sözleri de 'Ey Allah'ım, kurtar kurtar' olur." 873
Ebû Sa'id el-Hudri'nin rivâyet ettiğine göre, Sırat köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskindir. Sırat'ın uzunluğu bin senelik yokuş, bin senelik iniş ve bin senelik de düzlüktür. Bu mesafe bazı insanlar için olacaktır. Her bir kimsenin bu mesafeyi geçmesi, amelleri ile orantılı bir zamanda olacaktır.874 Bazı ulemâya göre Sırat'ın kıldan ince, kılıçtan keskin olduğuna dair rivâyetler, bu köprünün üzerinden geçmenin pek müşkil ve zor olduğundan kinâyedir.
Mü'minlerin Sırat'ın üzerinden çabuk geçip geçmemeleri, onların haramlara yönelip yönelmemelerine bağlıdır. Kalbine haram işleme düşüncesi gelip de ondan hemen yüz çevirip uzaklaşan kimseler Sırat'tan çabuk geçecektir.
Sırat üzerinde her bir mü'minin yalnız kendisinin faydalanacağı bir nûru
869] 3/Âl-i İmrân, 101
870] 3/Âl-i İmran, 51
871] Müslim, İman 84, h. no: 329
872] Buhârî, Müslim ve Tirmizî'den naklen Mansur Ali Nasıf, Tac, V, 394-395
873] Buhârî ve Müslim'den naklen, Tac, V, 377-378
874] Mansur Ali Nasıf, Tac, V.394; Acluni, Keşfül-Hafa, II, 31
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardır. Bu nurdan başkası faydalanamayacaktır. Kimse, başka bir kimsenin nûru içerisinde gidemeyecektir. Nurunun intişarı nisbetinde her bir mü'mini Sırat geniş veya dar olacaktır. Sırat'ın genişliği hadd-i zatında bir ve aynı olduğu halde, üzerlerinden geçenlerin nurları nisbetinde kimisine ince ve sıkıcı, kimisine enli, rahat ve hoş görünecektir.
Yüce Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, günahlarınıza samimi bir tevbe ile Allah'a dönün! Umulur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları önlerinden ve yanlarından koşar da, 'Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla; muhakkak sen her şeye kadirsin' derler." 875 Bu âyette, mü'minlerin nurlarından kastedilen, iman ve amelleriyle husûle gelen nurlardır. Özellikle bu nurları Sırat üzerinde onları yedip götürecek ve selamete çıkaracaktır. Münafıklar, karanlıkta kaldıkça mü'minler "Rabbimiz, nurumuzu söndürüp de bizi de kâfirler ve münafıklar gibi karanlıkta bırakma! Varacağımız yere kadar nurumuzu devam ettir ki, bu nurla sevinelim, karanlıkta kalıp perişan olmayalım" derler: "O gün (sıratta) münafık erkeklerle münafık kadınlar, mü'minlere, bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, derler. Onlara, dönün arkanıza da bir nur arayın, denilir. Nihâyet, onların arasına, bir kapısı olan ve içinde rahmet ve dışında azap bulunan bir sür çekilir." 876
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur: "Sizlerden hiçbir kimse yoktur ki oraya (Cehenneme) uğramamış olsun. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, iman edip kötülüklerden sakınanları kurtarırız. Zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız."877 Bir rivâyete göre cennetlik mü'minlerin Cehenneme uğramaları, üzerindeki sırattan geçmelerinden ibarettir. Herkes bu köprüye gelecek ve Cehenneme girecek olanlar da buradan gireceklerdir. Mü'minlerin Cennete yollarının Cehennemden geçmesindeki hikmet; sevinçlerinin fazlalaşması ve kurtuldukları için şükürlerinin artması ve kâfirlerin üzüntülerinin çoğalmasıdır. Çünkü dünyada düşman saydıkları mü'minlerin kurtulması, kendilerinin Cehenneme atılmaları, kâfirler için azab üzerine azab olacaktır.
Mu'tezile'nin çoğu ve Kadı Abdulcebbâr el-Hemedâni (ö. 415/1025), Üzerinden geçmek mümkün olamaz; mümkün olsa bile Sırattan geçmek müminlere eza ve cefa çektirir” diyerek Sıratı inkâr etmişlerdir.
Halîmî (ö. 403/1012) gibi bazı âlimler de, kâfirlerin Sırat'a uğramadan doğrudan doğruya Cehennem'e atılacaklarını söylemişlerdir. Bunlar, bu görüşlerini Ebû Sa'id el-Hudrî'nin rivâyet ettiği bir hadise dayandırmışlardır. Bu hadise göre, Mahşerde bir münâdi, "Her ümmet dünyada nelere tapıyor idiyse, onların ardına düşsün" diye çağırır. Bunun üzerine münezzeh ve yüce olan Allah'tan başka şeylere, putlara ve heykellere tapagelen ne kadar kimse varsa, onlardan hiçbir i kalmaksızın Cehenneme dökülürler. Artık ortalıkta iyi ve kötülerden yalnız Allah'a ibâdet etmiş olanlar ve ehl-i kitabın kalıntılarından başka kimseler kalmayınca, Yahudiler çağırılacak ve onlara "siz neye ibâdet ediyordunuz?" denilecek. Onlar "Allah'ın oğlu Üzeyr'e tapıyorduk" diyecekler. Bunun üzerine onlara, "yalan söylediniz! Allah hiçbir eş ve oğul edinmedi" denilir. Bunlar susadıklarını
875] 66/Tahrîm, 8
876] 57/Hadîd, 13
877] 19/Meryem, 71-72
KIYÂMET
- 177 -
söyleyerek Cenâb-ı Allah'tan su isteyince, kendilerine serap gibi görünen ateşe götürülecekler ve birbirlerini çiğneyerek Cehennem ateşinin içine yuvarlanıp döküleceklerdir. Sonra Hıristiyanlar çağırılacak, "sizler kime ibâdet ediyordunuz?" denilecek. "Allah'ın oğlu Mesih'e ibâdet ediyorduk" diyecekler. Onlara da "yalan söylediniz! Allah hiçbir eş ve oğul edinmedi" denilecek. Bunlar da susadıklarını söyleyerek Allah'tan su isteyince, kendilerine, "Haydi suya gelmez misiniz?" diye işaret olunur. Serap gibi görünen Cehenneme doğru toplanacaklar ve birbirlerini çiğneyerek Cehenneme döküleceklerdir". Bu hadisin devamında: Geride kalanlara, tanımadıkları bir surette Allah Teâlâ'nın tecelli edeceği, sonra şiddet ve dehşetin kaldırılarak samimi olarak Allah'a ibâdet edenlerin secde etmelerine izin verileceği, diğerlerinin -secde etmek istediklerinde- kafalarının üzerine düşecekleri, daha sonra Allah Teâlâ'nın bunlara ilk gördüklerinden başka bir surette (sıfatta) tecelli edeceği bildirilir. Bundan sonra da Cehennemin üzerine köprü (sıratın) kurulacağı ve şefaate izin verileceği beyan edilir. 878
Sırat köprüsü için, 'kıldan ince kılıçtan keskin' benzetmesi yapılır. Şüphesiz bu benzetme, onun üzerinden geçmenin zorluğunu anlatmak içindir. Esasen bu yol, insanın dünyaya gelişiyle başlayan bir yoldur. Bu 'sırat', doğumdan ölüme doğru uzanmaktadır. İnsanların, özelde de mü'minlerin yaşadıkları hayat bir 'sırat' üzerinde yürümedir. Bu köprüde yürümek, kurtuluşa doğru koşmak, tehlikelerden kaçınmak, Cehennem çukuru gibi yerlere, hatalara, günahlara, zorluklara düşmemek zordur. Hayat bu 'sırat' üzerinde yürümekten başka bir şey değildir. İşte bu noktada önemli olan herhangi bir 'sırat'ta değil, 'müstakîm olan' doğru ve dümdüz olan Allah'ın yolunda yürümektir
'Sırâta'l-müstakîm', İlâhî vahy olan İslâm'ın diğer adıdır. Rabbimizin insan için seçtiği, dümdüz, dosdoğru kıldığı, emin ve yönü hidâyet olan kurtuluş yoludur. Bu yol, eğrilikten, güvensiz olmaktan, yani her türlü 'ıvec'den uzaktır. Bu yolun dışındaki bütün gidiş yolları eğri-büğrüdür, yanlıştır, inişli çıkışlıdır, yani ne üzerinde kolaylıkla yürümek mümkündür, ne de insanı hayatın hedefine götürürler. 879
İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır: “Şüphesiz Biz ona(insana), doğru yolu gösterdik. İster şükreder, ister küfreder.” 880
Soğuk ve sıcak, siyah ve beyaz, gece ve gündüz birbirlerine zıttır. Tevhid ve şirk, iman ve küfür, mü’min ve kâfir de birbirlerine zıttır. Tıpkı bunlar gibi, Allah yolu ile şeytan yolu, ilâhî nizamla beşerî nizam da birbirlerine zıttır. Ve kâinatta her şey zıddıyla kaimdir. Bu zıtların yerlerinin değiştirilmesi, dengenin bozulmasıdır. Hakkı bâtılın yerine, bâtılı da hakkın yerine geçirmek, her şeyin alt üst olmamasına sebep olur.
Geçici âlemle, ebedî âlemin arasında sıkı bir münasebet vardır. Her insan,
878] Buhârî, Müslim ve Tirmizî'den naklen et-Tac, V, 393-394; metin Müslim'in Sahih'inden özetlenerek alınmıştır; Sa'deddin Taftazani, Şerhul-Makasıd, İstanbul 1305, II, s. 223; Şerhul-Akaid İstanbul 1310; Abdusselâm b. İbrâhim el-Lakkâni, Şerh-u Cevhereti't-Tevhid, Mısır' 1955, s. 235-236; Fahreddin er-Razi, Mefâtihul-Gayb, İstanbul 1308, Kitab-ü Mecmü'atin mine't-Tefâsir, el-Matbaatül-Âmire İstanbul 1319); Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 410-412
879] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 599-602
880] 76/İnsan, 3
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gideceği ebedî âlemin azığını, hazırlığını, hesabını, kitabını bu âlemde yapar. Bu insana, baskı uygulanmadan, zorlanmadan iki yol gösterilir. Bu iki yolda yürümede serbest bırakılır. Yolların vasıfları, çıkış ve bitiş yerleri tek tek izah edilir. Hür irâdesini kullanarak, doğruyu tercih etmesi istenir. Yürüyeceği yolun doğru yol olması, geçerli olabilecek yol olması şart koşulur. Ve insan, anlatılanları dinledikten sonra kararını verir: Ya Allah’ın yolu, ya da bâtılın yolu. Rabbimizin yolunun, doğru olan yolun adı: “sırât-ı müstakîm”dir. Dünya, imtihan yeri olduğu için, bu yolda yürümek isteyenlerin yolculuğunda dikkat edeceği hususlar vardır. Şâyet dikkatli bulunmazsa ikaz ve irşadlara kulak vermezse, bu yoldan ayrılmış olması, başka yollarda yolculuğunu sürdürmesi an meselesidir. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda birtakım bâtıl ve tehlikeli yollar olduğu gibi, bizzat bu yolda yürüyen insanların önüne geçen, sağından, solundan kendisine yaklaşıp bâtıl yola kaydırmak isteyen şeytan adlı düşman da vardır. 881
Şeytanın âcil görevi, Allah yolunun yolcularını bu yoldan uzaklaştırıp diğer bâtıl yollara kaydırabilme mücadelesidir. Hadis rivâyetine göre, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü olan882 “sırat köprüsü”, imanı ve ameli geçerli olacak kullar için, üzerinde evlerin, sarayların yapılabileceği kadar da geniş bir yol ve köprüdür. Yine, sırat’ın aşağısı ateştir, kavurucu bir ateş. Ancak, bu köprünün üzerinden geçecek olan mü’minlerin taşıdıkları nur, ateşi etkisiz hale getirebilecektir. Bilindiği gibi nûr ve nâr da birbirine zıttır.
Sırat köprüsü, değişik bir şekilde, fakat taşıdığı anlam itibarıyla dünyada da vardır. Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakîmle, cehennem üzerine kurulmuş olan sırat köprüsü birbirine bağlıdır. Dünyadaki sırat, dünyanın şartlarına; âhiretteki sırat da o âlemin şartlarına göre tanzim edilmiştir. Fakat taşıdıkları hüviyet, maksat ve anlam aynıdır. Sırat köprüsü incedir; sırât-ı müstakîm de ince bir yoldur. O yolda yürümek, sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanın önüne konulan yüzlerce yolu terkederek, reddederek sırât-ı müstakîmi tercih etmek, her kişinin kârı değildir. Üstelik o yollar, insana daha câzibeli, daha gösterişli ve süslü, hevâ ve şeytanın teşviki ile güzel gösterilen yollardır.
Allah’ın yolunda yürüyen insanların yolculuklarına engel olmak isteyenler o kadar çoktur ki, bu yolda yürümek, ateşten bir gömlek giymektir. Elde ateş tutmaktadır bu yolda yürüyen; ateşi atsa sönecek; tutsa elini yakacaktır. Fakat bu ateşin tutulması gerekmektedir. Zira ateş imandır, cennetin bedelidir.
Sıratın altında cehennem vardır. Sırât- müstakîmin sağında ve solunda da ateşe atılmaya sebep olacak işlerden, yollardan oluşan bir hayat vardır. Dünyanın âhirete giden bir yol olması gibi, sırat ve sırât-ı müstakîm de, birbirine bitişen bir yoldur. Dünyada sırât-ı müstakîmde yürümeyenlerin âhiretteki sırat’ı geçmeleri mümkün değildir.
Yol, Allah’ın yolu, yolcular da Allah’ın kulu olduğu müddetçe, bu kervanı hiçbir ses ve hiçbir kimse durduramayacaktır. Bâtıl dinler ve düzenler, hak yolun altındaki ateşlerdir. Allah yolundan ayrılmak demek, dünya ve âhireti yakacak bu ateşi tercih demektir. 883
881] 7/A’râf, 16
882] Tac, 5/394
883] Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, s. 337 vd.
KIYÂMET
- 179 -
Havz-ı Kevser
Havz-ı Kevser, yani Kevser Havuzu; Âhiret yurdunda bulunan ve Yüce Allah tarafından Peygamber efendimize verilmiş olan ırmak ve havuzun adıdır. "Doğrusu Biz sana Kevser'i verdik."884 anlamındaki âyet-i kerîmede Peygamber Efendimiz'e Kevser'in verilmiş olduğu bildirilmekle birlikte, Kur'ân-ı Kerîm'de gerek Kevser'in ne olduğu ve gerekse Havz hakkında başka bir bilgi yoktur. Bu konudaki bilgilerimiz otuz kadar Sahabî'den çeşitli yollarla gelen ve tümü de muteber hâdis kitaplârında yer alan 50 dolayındaki hadis-i şerif'e dayanmaktadır. Hadislerden bir bölümünde Havz, bir bölümünde de Kevser hakkmda bilgiler vardır. Her ikisi hakkındaki ortak noktalar, havz ve ırmaktaki suyun tad, koku ve rengi ile ilgili olarak verilen bilgilerdir. Diğer özellikler farklı bir biçimde sayılmıştır.
Nitekim Havz, adından anlaşılacağı üzere bir havuz; Kevser ise, bir Cennet ırmağıdır. Havz'ın genişliği hakkında bilgiler bulunmaktadır. Birçok kez verilen bu bilgiler sırasında orada bulunanların anlayışlarına göre, Havz'ın genişliği bir aylık yol veya şu şehirden bu şehire şeklinde tanımlanarak, büyüklüğü hakkında fikir verilmek istenmiştir. Havuzun kenarlarının ve açılarının eşit olduğu da gelen bilgiler arasında bulunmaktadır. Kevser Irmağı'nın ise, vâdisi hakkında bilgiler vardır. Buna göre, vâdi, yeryüzü ırmaklarının yataklarında olduğu gibi derin bir çukur biçiminde olmayıp, düz satıhtadır. Akış, yüzeyin düz olmasına karşın, çevreye dağılmadan, kendi mecrasında sürüp gitmektedir. Vâdinin tabanı, elmas, yakut ve inci gibi değerli taşlarla kaplıdır ve bu oluşum içindeki toprak, misk gibi kokmaktadır. Irmağın iki yanı da altın ve yakutla çevrili olup, sahilinde, boydan boya içi boşaltılarak kubbeler biçimine sokulmuş inciden yapılar vardır.
Havz'ın suyundan bir yudum bile olsa içenler, ebediyen susamayacaklar ve yüzleri de asla kararmayacaktır; içmeyenler ise, susuzluktan kurtulamayacaklardır. Havz'ın suyunun kardan daha serin olduğu, oraya ilk varanın Peygamberimiz Efendimiz'in olacağı, ilk içenlerin fakir olup zengin bir kadınla evlenmek yahut idarecilere baş eğmek yoluyla zenginleşmenin yollarını aramayan, yüzü gözü toprak içinde pejmürde kılıkla Allah yolunda cihad eden, İslâm'a hizmette bulunan, dünya nimetlerini tadamadan şehitlik şerefine ulaşan muhacirler ve sonraki mü'minler olacağı da rivâyet edilen bilgiler arasında bulunmaktadır.
Havuz, ucu Cennete dek varan altın ve gümüş iki oluktan beslenmektedir. Havuzu besleyen Cennet Irmaklarından bir ırmak olup, bu da Peygamber Efendimiz'e verilmiş bulunan Kevser Irmağı'dır. Ebû Dâvud'ta zikredilen "Kevser nedir, bilir misiniz? O, Cennet'te bana vadedilmiş ırmaktır. Onun üzerinde çok hayır vardır. Onun üzerinde bir de bir Havuz vardır. Kıyâmet günü ümmetim oraya uğrayacaktır."885 anlamındaki hadis de, bu yoruma elverici manasıyla, Havuz ve Kevser'i bir arada Havz-ı Kevser olarak anmadaki gerekçeye açıklık getirmektedir. Nitekim Aliyyü'l-Kaarî: "Hazret-i Peygamber'in nehri Cennet'te; havzı ise Kıyâmetin koptuğu yerdedir." 886 diyerek bu duruma açıklık getirmiştir. Havzın Sırat'tan önce mi, sonra mı olduğu konusu tartışmalı olmakla birlikte, Kurtubî, biri Sırat'tan önce, diğeri Sırat'tan sonra iki Havuz olduğunu ifade etmiştir. Kıyâmet yerindeki bu Havuz'lardan, lâyık olmayanlar kovulacaklardır. Her peygamberin birer
884] 108/Kevser, 1
885] Ebû Dâvûd, Sünne 26
886] Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Yunus Vehbi Yavuz s. 240
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
havuzu olduğu, son peygamber'in havuzunun çevresinin daha kalabalık olacağı ve bu Havuz üzerinde minberinin de yer aldığı yine rivâyet edilen bilgilerdendir. Kevser ise, yalnızca bizim peygamberimize verilmiş olan bir ırmaktır.
Gerek Havuz ve gerekse Kevser Irmağı'nın (burada, artık, Havz-ı Kevser diye ortak adı kullanabiliriz) ortak yanlarına gelince, suyun rengi kardan, sütten ve güneşten daha beyazdır. Kokusu ise miskten daha hoştur. Tadı, baldan daha tatlıdır. İçecek olanların kullanması için, orada, sayıları gökteki yıldızların sayısından daha çok olan altın ve gümüşten yapılma cennet kapıları vardır.
Kevser ve Havz hakkında verilen bu bilgiler "tevâtür" derecesinde olduğu için, bunlara imanın farz olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, özellikle Kevser Sûresi'nin tefsiri sırasında, aşırı mezhepler ve felsefi açıklama yönüne gidenler, gerek Havz, gerekse Kevser konusunda kimi bâtınî veya aklî yorumlar yapmaktan da uzak durmamışlardır.
"Kevser" kelimesinin ifade ettiği geniş manadan yola çıkarak, muteber âlimler de, bu kavrama "Cennet Irmağı" ile birlikte daha başkaca anlamlar da vermişlerdir. Bu tutumda Kevser Sûresinin iniş sebebi de rol oynamıştır. Gerçekten de, Sûre, Peygamber Efendimiz'e, oğlu Kasım'ın ölümünden sonra, "ebter/nesli kesik" diyen müşriklerin bu sözleri üzerine, alınandan daha fazlasının verildiğini belirtmek ve "ebter" olmadığını vurgulamak üzere gönderilmiştir. Gerek kelimenin anlamındaki genişlik ve gerekse nüzul sebebi dolayısıyla, tefsirlerde, Kevser kelimesi, aynı zamanda "çok büyük bir hayır, taşkın hayırlar" anlamı çerçevesinde de ele alınmış ve "bu büyük hayr, Kur'ân-ı Kerîm'dir yahut İslâm dini'dir veya ümmetin çokluğudur ya da neslinin kesilmeyip, daha arttığı, artacağı, her yana yayılacağı gerçeğidir" yolunda yorumlarda bulunulmuştur. Kısacası, Kevser, Cennet'teki ırmakla birlikte daha birçok iyi, güzel ve hayırlı olan olguyla anlatılmış ve bunların tümünün Yüce Allah tarafından rasûlüne verildiği üzerinde durulmuştur. 887
Hesap ve Hesap Günü
Hesap Günü: Allah tarafından insanların bu dünyada iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı âhirette hesaba çekileceklerine dair dikkat çekilen günün adıdır; "Din günü/Cezâ günü" ile hemen hemen aynı anlama gelir.
"Hesap günü"ne iman etmek İslâmiyetin inanç esaslarından birini teşkil eder. Bu günün hak olduğu, bir gün mutlaka gerçekleşeceği Kitap (Kur'ân)’la sâbittir. "Allah herkesi kazandığının karşılığını vermek üzere (diriltecektir). Şüphesiz Allah, hesâbı çabuk görendir." 888 buyrulmaktadır. Diğer bir âyette Hak Teâlâ şöyle buyurur: "Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilmiş olan peygamberlere de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Zaten biz onlardan uzak değiliz." 889
Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorguya çekilmesi gereken herkesin, "Hesap günü", ifadesi alınacaktır. Kendilerine peygamber gönderilen her ümmete peygamberlere itaat edip etmedikleri; peygamberlere de, tebliğ vazifelerini ne
887] Zübeyir Yetik, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. C. 2, s. 377-378
888] 14/İbrâhim, 51
889] 7/A'raf, 6
KIYÂMET
- 181 -
dereceye kadar yaptıkları ve nelerle karşılaştıkları sorulacaktır. Şu kadar var ki: "Biz bir rasûl göndermedikçe azap edecek değiliz."890 âyet-i celîlesi hükmünce, kendilerine "Rasûl" gönderilmeyenler bu hesap ve azaptan muaf olacaklardır. Diğer insanlar da dünyadaki amellerine göre hesaba çekileceklerdir:
"O gün insanlar, yaptıkları kendilerine gösterilmek için bölük bölük dönerler." 891
"Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir." 892
"Herkesin yaptığı her hayrı ve işlediği her kötülüğü, önünde hazır bulacağı gün yaklaşmaktadır. O gün kişi, kendisiyle yaptığı kötülükler arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi, kendisinden korkmanız için uyarıyor." 893
Gerçekten öyle zamanlar olur ki, insanın yaptığının yüzüne vurulması veya yaptıklarıyla yüzleştirilmesi her çeşit cezâdan daha ağır gelir. Ne var ki, böyle bir cezâyı hak etmişse bundan kurtuluş da yoktur. "Hesap günü", kişi yaptıklarıyla yüzleştirildikten sonra, tartıya vurulmayan, cezâsı verilmeyen zerre miktarı hayır ve şerrin bırakılmadığı ince hesap anına geçilir. Artık o gün: "Kim zerre miktarı bir hayır işlemişse, onu görecektir ve her kim de zerre miktarı kötülük işlemişse onu görecektir." 894
O dehşetli "hesap günü"nde Allah'ın mü'min kullarına korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Dünyada iken yaptıklarına karşılık Rablerinin kendilerine hazırladığı nimetlere sevinç içinde kavuşacaklardır. Cenâb-ı Hak bu gibi mü'minler için şöyle buyurur: "Şüphesiz iman edenlerle, Yahudilerden, Hiristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp salih amel işleyenler için Rabları katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi üzülmeyecekler de."895 Onlara: "İşte bu, hesap günü için size söz verilenlerdir."896 denilecek ve kolay bir hesaptan geçirileceklerdir: "Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecek." 897; "Kitabı sağ tarafından verilen; ‘Alın kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten bekliyordum’ der." 898 Böylece hakettiği cennete girer.
Rasûlüllah (s.a.s.) mü'minlerin "hesap günü"ndeki durumunu şöyle dile getirir: "Mü'min Kıyâmet günü Rabbine öyle yaklaştırılır ki, artık Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra ona bütün günahlarını ikrar ettirir: ‘Şunu işlediğini sen bilir misin?’ diye sorar. O da: ‘Yâ Rabbi bilirim’ der. Sonunda, mü'minin işlediği günahlar hakkındaki itirafları Allah'ın dilediği miktara ulaşınca Allah Teâlâ ona: ‘Şüphesiz Ben senin işlediğin günahları dünyada senin için örttüm. Bu gün de senin için günahlarını mağfiret ediyorum’ buyurur." 899
890] 17/İsrâ, I5
891] 99/Zilzâl, 6
892] 40/Mü'min, 17
893] 3/Âl-i İmrân, 30
894] 99/Zilzâl, 7-8
895] 2/Bakara, 62
896] 38/Sâd, 53
897] 84/İnşikaak, 7-9
898] 69/Haakka, 19-20
899] Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu delillerden açıkça anlaşılıyor ki, dünyada iken Allah'a ve âhiret gününe iman ederek O'nun emirlerine uyan, yasakladıklarından sakınan ve salih amel işleyen mü'minler, kolay bir hesaptan sonra Allah'ın kendilerine mükâfat olarak hazırladığı nimetlere kavuşacaklardır. Ancak müslüman olduğu halde, mutlak sûrette cezâyı hak edecek davranışlarda bulunan kimselerin hesabı zor olacaktır.
Hz. Peygamber bir gün ashabına şöyle sorar: "Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve malı olmayandır,” demişler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Benim ümmetimden gerçek müflis; Kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelip de şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, başkasını da dövmüş olarak gelendir. Şuna buna hasenâtından verilecek. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenatı biterse, onların günahlarından alınarak kendisinin üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır." 900
Günahkâr mü'minin durumu böyle olunca; inkârcıların ve başkalarına zulüm yapanların, daha büyük sıkıntılara düşeceklerinde şüphe yoktur. Onlar, "Hesap günü"nden söz eden âyetleri işittiklerinde alaylı bir şekilde: "Dediler ki: Rabbimiz, hesap gününden önce (bize vaad ettiğin) hissemizi şimdiden ver."901 Müşrikler böyle söylemekle; "hesap gününe kadar beklemeye ne gerek var, o cezâdan bizim payımıza düşeni şimdiden ver." diyerek alay etmek istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da: "Şüphesiz onların dönüşü Bizedir. Sonra onların hesâba çekilmesi de Bize âittir."902 buyurarak hem Rasûlünü teselli etmiş, hem de onları tekrar uyarmıştır. Bu uyarılara kulak asmayıp sapık yollarına devam edenler için de şöyle buyurmuştur: "Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır." 903
O dehşetli gün gelip de insanlar hesaba çekilmeye başlanınca pişmanlık duymanın hiçbir yararı olmayacaktır. "Kimlerin tartısı ağır basarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, ebediyyen cehennemdedirler."904; "Kitapları sol taraflarından verilenlere gelince, o: ‘Keşke bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!’ der." 905 Cenâb-ı Hak onlara: "Âyetlerim okunurken onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?" 906 diye sorunca, sanıyorlar ki konuşmalarına izin verilmiş, kendilerine ümit kapıları açılmış belki suçluluklarını itiraf ederlerse istedikleri kabul görür: "Derler ki: Rabbimiz, bize kötülüğümüz gâlip geldi. Biz, sapık bir kavim olduk. Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer tekrar inkâra dönersek gerçekten zâlimler oluruz."907 Onların bu sözlerine karşılık: "Allah da buyurur: Kesin sesi. Artık benimle konuşmayın. Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki bunlar, Rabbimiz inandık, artık bağışla bizi, acı bize. Sen acıyanların en hayırlısısın, diyorlardı. Siz ise onları alaya alıyordunuz, bunlar size beni anmayı unutturuyordu. Ve hep gülüyordunuz onlara."908 diyerek cehenneme gönderilecekler. Bu arada kendilerinin bu acı hallerini gören mü'minler, cehenneme giriş nedenlerini sorarlar:
900] Müslim, Birr 59
901] 38/Sâd, 16
902] 88/Ğâşiye, 25-26
903] 38/Sâd, 26
904] 23/Mü'minûn, 102-103
905] 69/Haakka, 25-26
906] 23/Mü'minûn, 105
907] 23/Mü'minûn, 106-107
908] 23/Mü'minûn, 108-110
KIYÂMET
- 183 -
"Kitapları sağdan verilenler suçlulara: ‘Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?’ diye sorarlar. Onlar derler ki; ‘Namaz kılanlardan değildik, düşkünü doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla beraber biz de dalardık. Cezâ gününü yalanlardık. Bu durumumuz, ölüm bize gelinceye kadar devam etti’ derler." 909
Akaid kitapları, "hesap günü" ile ilgili âyet ve hadislere dayanarak, bu günün gerçek olduğunu şu şekilde açıklarlar:
a) Amellerin tartılması haktır: Çünkü Cenâb-ı Allah "O gün tartı (vezn) haktır."910 buyurmuştur. Mu'tezile ise amellerin tartılmasını inkâr etmiş ve bu konudaki nasları tevil etmiştir.
b) Amel defteri haktır: Bu defterden maksat, insanlara ait sevap ve günahların üzerinde tesbit edildiği şeydir. Mü'minlere sağ, kâfirlere sol ve arka taraflarından verilir.911 Mu'tezile bu konudaki nassları da te'vil ederek amel defterini gereksiz görür.
c) Öldükten sonra sorguya çekilme haktır. 912
Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
El-Hasîb: Hesap gören anlamında Allah’ın isimlerinden biridir. “Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 913
Allah insanı yaratır ve henüz o dölyatağındayken ona sûret verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir. Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiç kimse bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah'ın kendisi için nasıl inanılmaz mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de aynı şekildedir. İnsanın hâfızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır, her yaptığına şahittir.
Allah'ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın hem içine hem dışına, hem rûhuna hem organlarına tam anlamıyla hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını bilmezken Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir. İnsan gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son nefesini verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken, gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir, ağzından çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği her düşünceyi tespit eder. Hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz.
Oysa insan, hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur. Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını saymaya kalksa ancak
909] 74/Müddessir, 42-47
910] 7/A'râf, l8
911] 69/Haaka, 25-26; 84/İnşikaak, 10; 17/İsrâ, 13
912] 7/A'râf, 6; 14/İbrâhîm, 51; 3/Âl-i İmrân, 30; Müslim, Tevbe 52; Buhârî, Mezâlim 2; Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397
913] 33/Ahzâb, 39
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok az şey sayabilir. On yıl önce yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah'ın kendisine şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
“Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.”914; “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık mâruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 915
Mîzân
Denge Olarak Mizan: ‘Mizan’, ölçü ve tartı işinde kullanılan bir ölçü âletidir. İslâm inancında ise; Âhirette günah ve sevapların, iyilik ve kötülüklerin ölçülüp tartılacağı bir alettir, bir araçtır veya amellerin tartılmasına verilen bir addır.
‘Mizan’, yalnızca göze görünen, maddî şeyleri ölçen bir araç değil; iyilik ve kötülükleri, bazı ölçü ve değerleri belirlemek için de kullanılır. Adalet terazisi, hak terazisi, akıl terazisi (mizanı) gibi. Kur’an buna ‘vezn’ de demektedir. 916
Kıyâmette Mizan: İslâm’a göre insanlar dünyada yaptıklarından dolayı sorguya çekilecekler, Yaptıkları işler (ameller) âhirette ‘mizan’da tartılıp ölçülecek ve değerlendirilecek. Tartısı ağır gelenler (sevabı çok olanlar) kurtulacaklar, mükâfat alacaklar; tartısı hafif gelenler ise zarara uğrayacaklar.
Amellerin tartılması haktır. Bu, Kıyâmet gününün olaylarından birisidir. Kur’an, ‘mizan’ın kurulacağını açık bir dille bize haber vermektedir. Ancak bu tartı işinin, bu mizan olayının nasıl olacağını bilmemiz mümkün değildir. Onun bilgisi tümüyle Allah’a aittir. İnsanlara bu konuda bir bilgi verilmemiştir. Zaten önemli olan, bu tartı terazisinin nasıl olduğunu bilmek değil, tartıya ağır bir sevap hazırlamaktır.
“O gün vezn (tartı) haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır. Kimin de tartıları hafif kalırsa, bunlar da âyetlerimize zulmedegeldikleri için nefislerine zarar verenlerdir.”917 Terazide ağır gelmesi istenen şey elbette kulun sevapları, yani Allah’a imandan sonra yaptığı ibâdetleri ve bunların karşılığında kazandıklardır. İyilikler, hayırlar, infaklar, ibâdetler, duâlar, zikirler, cihadlar, yalvarmalar; hepsi bunun içerisindedir.
Âyetlerde mizan bazen çoğul olarak ‘mevazin’ şeklinde geçmektedir. Belki ölçü terazileri çoktur, belki ameller ayrı ayrı katogorilerde değerlendirecektir. 918
914] 4/Nisâ, 86
915] 4/Nisâ, 6
916] 55/Rahmân, 7-9
917] 7/A’râf, 8-9
918] 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 101/Kaaria, 6-7
KIYÂMET
- 185 -
Amellerin mizanda tartılması, amel defterlerinin kulların eline verilmesinden sonra olacaktır. Bir görüşe göre kâfirler için mizana gerek yoktur. Çünkü onlar dünyada iken iman etmedikleri için bütün amelleri boşa gitmiştir ve onların varacağı yer bellidir, yani cehennemdir.
Allah’ın insanı hesaba çekeceğini bildiren sayısız âyet vardır. Bu konuda birçok âyet ve hadis vardır. 919
Kıyâmet gününde iyi ve kötü amellerin tartılarak miktarının bilinmesine mahsus mîzan (terazi) haktır ve konulacaktır. Yüce Allah Kıyâmet gününde konulacak bu terazi için şöyle buyurur: "Kıyâmet günü adalet terazileri koyacağız. Hiçbir kimseye hiçbir haksızlık yapılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesab görenler olarak bizler yeteriz."920; "O gün (Kıyâmet günü) gerçek ve dosdoğru olan vezin (tartı) vardır. "(el-hakk kelimesi veznin haberi yapılarak mana verilirse) "O gün vezin (amellerin tartılması) haktır ve gerçektir. Mîzânları ağır basanlar, işte onlar kurtulanlardır. Mîzânları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıktan ötürü kendilerini zarar ve ziyana uğratanlardır."921 Bir terazinin ağır gelmesi, onunla tartılan şeyin (mevzun'un) ağırlık ve miktarı ile orantılıdır. Âhirette terazinin ağır gelmesi istenilen tarafı iman ve iyi amellerin konulduğu gözüdür. Terâzide imanla birlikte iyilikleri, hayır ve hasenâtı ağır gelenler kurtulacaklardır. Yukarıda meali yazdığım âyetlerde geçen "mevazin'in, mîzânın cem'i olabileceği gibi "mevzun'un" (tartılan amelin) de çoğulu olacağına dair iki görüş rivâyet edilmiştir. Allah katında kıymeti ve ağırlığı olan iyi ameldir ki, mîzânda ağır gelecek olanda budur. Âyetlerde "Mîzân"ın, "mevâzin" şeklinde çoğul yapılması, mizanın şânını yüceltmek ve önemini belirtmek için veya amelleri tartılacak kişilerin çokluğundan dolayıdır. Yahut da her ferd için müteaddid mizanların bulunacağına işarettir. Veyahut kalblere ait ameller ayrı bir terazide sözler bir terazi de organların amelleri de başka bir terazide tartılacağı için mîzân cem'i olarak getirilmiştir. Veya mîzân, kısım ve teferruatı çok olduğundan dolayı çoğul şeklinde kullanılmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm'in vezin ve mîzânla ilgili beyanlarından çıkan netice şudur: Âhirette amellerin tartılması için her halde bir mîzân konulacaktır. Mîzânda amellerin tartılması, amel defterlerinin verilmesinden sonra olacaktır. Mîzân ile vezin esnasında, zâlimin hasenesi varsa, alacağı oranında mazluma verilecek: Hasenesi (iyiliği) yoksa, mazlumun günahı olacağı miktarda, zâlime verilecektir. Herkesin muhtelif amellerinin tartılmasından sonra kâr ve zarar hesabı hepsinin toplamından çıkarılacaktır.
Mu’tezile "Mîzândan murad, Allah'ın koymuş olduğu adalettir. Ameller, arazdır, iâdesi mümkün olsa bile tartılmaları imkânsızdır. Kulların amelleri Allah'ın malumudur, tartılması faydasızdır" dedi. Ehl-i Sünnet, Mutezilenin bu iddiasına şöyle cevap verdi: "Mizanda amellerin vezni bütün halkın içinde Allah'ın dostlarını düşmanlarından ayırt etmek ve dosdoğru ve mükemmel adâletini göstermek içindir. Böylece herkes, Cenâbı Allah'ın zulmetmekten münezzeh olduğunu anlayacaklardır. Mîzânda iyilikleri ağır gelenlerin derecelerinin kemali
919] Âyetlerden bazıları: 102 Tekâsür/8. 2 Bekara/284. 3 Âli Imran/30. 36 Yasin/65. 99 Zilzal/1-8. 69 Hakka/25-34. 4 Nisa/40. 58 Mücadile/6. v.d. Hadisler için bk. el-Esas Fi’s Sûnne-I. Akaidi, 10/221-239. K. Sitte, 14/393-418; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 420-423
920] 21/Enbiyâ, 47
921] 7/A'râf, 8-9
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve faziletlerinin zuhuru sebebiyle ferah ve sürurları artacaktır. Kötülükleri ağır gelenlerin ise, gam, hüzün, korku, rezillik ve rüsvaylıkları artacaktır. Mevâzin lafzı sırf adalet üzerine hamledilir, diyenlerin delilleri tutarsızdır. Lafza hakiki manasından aklî bir zaruret olmaksızın mecaz manası vermek caiz değildir. Mîzân konusunda şu anlamda hadisler vârid olmuştur:
a) Mîzânda, tartılacak olan, amel defterleridir. 922
b) Gerekli olan değerlerine göre iyilikler güzel ve nurani sûretlere (miktarlara) kötülükler de çirkin sûretlere çevirilerek tartılırlar. 923
c) İnsan bir defa sırtına iyiliklerini yüklenerek sevabıyla tartılır, ayrıca da veballerini sırtına yüklenerek günahıyla tartılır. 924
O halde kulların amellerinin vezni için mîzânı tasdik etmek gerekir. Bununla beraber veznin (hâsıl olacağını) keyfiyetini ve mîzânın mahiyetini akıl için tafsilatıyla bilmeye imkan yoktur. Bu sebeple bunların keyfiyetinin tafsilatına iman etmek şart değildir. Vezin ve mîzânı inkâr etmeyerek bunları adalet-i ilahi ile te'vil edenler küfre nisbet olunmaz.
Fakat Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenlere gelince; Allah onların amelleri için hiçbir vezin ve tartı işlemi yapamayacaktır. Mîzânda vezin, iyilikleri ve kötülükleri bulunanların sevap ve günahlarının miktarı belli olsun diye gerçekleşecektir. Allah'ı, öldükten sonra diriltilerek hesap vermeyi inkâr ettikleri için kâfirlerin iyilikleri boşa gitmiştir. Çünkü iyilikleri tutan ve muhafaza eden kap imandır. Âhirette kâfirin küfür ve günahından başka hiçbir hasenesi kalmayacağından dolayı onun için vezin ve mîzâna gerek kalmaz. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: "De ki: Size amelce en çok ziyanda olanı haber vereyim mi. Bunlar dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiş olanlardır. Oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. İşte bunlar, Allah'ı ve Ona kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden amelleri boşa gitmiştir. O halde onlar için Kıyâmet gününde tartı işlemi yapmayacağız (vezin ikame etmeyeceğiz)." 925
Peygamberimiz mahşer gününde üç yerde korku ve endişesi sebebiyle kimsenin kimseyi hatırlamayacağını söyler:
1- Mîzân başında terazisinin ağır çekip çekmeyeceğini öğreninceye kadar
2- Amel defterinin verildiği ve "alın kitabımı okuyun" denildiği zaman kitabının sağında mı solunda mı yoksa arkasında mı bulunacağını öğreninceye kadar,
3- Cehennemin üstüne kurulduğu vakit Sırat'ın yanında. 926
Duhân; Kıyâmet Alâmetlerinden Biri
Duhân; lügatta, "duman" anlamındadır. Terim olarak iki anlamı vardır: 1) Duhân, Kur'ân-ı Kerîm'in 44. sûresinin adıdır. Sözkonusu sûrenin onuncu âyetinde duhân (duman)dan bahsedildiği için bu adı almıştır. 2) Duhân (duman),
922] İbn Kesir Tefsir, Beyrut 1966/1385, IV, 566
923] Fahrüddin er-Râzi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul 1398 h. IV, s. 266-267, VIII s. 666
924] İbn Kesir, III, s. 146-147
925] 18/Kehf, 103-105
926] Mansûr Ali Nasıf et-Tac, V, 376
KIYÂMET
- 187 -
"Kıyâmet alâmetlerinden biri"dir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadiste; "On alâmet zuhur etmedikçe Kıyâmet kopmayacaktır: Doğuda bir yer batması, batıda bir yer batması, Arap yarımadasında bir yer batması, duman, Deccâl, Dâbbetü'l-Arz, Ye'cûc ve Me'cûc, güneşin battığı yerden doğması ve Aden toprağının sonundan (Yemen'den) bir ateş çıkarak insanları haşrolacakları yere sürmesi" buyurmuştur. 927
Duhân sûresinin "Göğün, insanları bürüyecek ve gözle görülecek bir duman çıkaracağı günü bekle; bu, can yakan bir azaptır" 928 âyetlerinde zikredilen dumanın, bazı âlimler, Kıyâmet kopmadan önce zuhur edecek Kıyâmet alâmetlerinden birisi olduğunu söylemişlerdir. Rivâyete göre bu duman kâfirlerin kulaklarından girecek, başları kebaba dönecek; müminlerin de hâli nezleye yakalanmışa dönecek, bütün yeryüzü bacasız bir fırın gibi kızacaktır. 929 Ashâbdan İbn Abbâs, İbn Ömer ve Zeyd b. Ali'nin rivâyetleri bu dumanın Kıyâmete yakın çıkacağı tarzındadır. 930
Abdullâh bin Mes'ûd'dan gelen rivâyet ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.), Kureyş'in kendisine şiddetle isyanını görünce: "Yâ Rab! Yusuf'un yedi (yılı) gibi onlara da yedi (yıl kıtlık) vermek sûretiyle bana yardım et" diye duâ etmişti. Onları bir kıtlık yakaladı. Birçokları açlıktan öldü. Derileri, ölü etlerini ve kemikleri yediler. Yerle-gök arasını herkes açlıktan duman gibi görüyordu. Nihâyet Ebû Süfyân Hz. Peygamber'e gelerek dedi ki: "Yâ Muhammed! Sen bize akrabayı gözetmemizi emrediyorsun. Hâlbuki kavmin açlıktan ve kıtlıktan helâk oldu. Allah'a duâ et de onlardan bu belâyı kaldırsın." Bunun üzerine Hz. Peygamber duâ etti, kıtlık geçti. Bol yağmura kavuştular. Refâha kavuşunca yine eski inançsızlık ve isyankârlık hallerine döndüler. Bunun üzerine Duhân sûresinin 10-16. âyetleri indi. 931
Duhân sûresinde geçen duman gerçek duman olmayıp, Hz. Peygamber'e isyân eden Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber'in duâsı neticesinde açlığa marûz kalıp etrafı duman şeklinde görmeleridir. Veya bu duman, Kıyâmetten önce zuhur edecek olan Kıyâmet alâmetlerinden biridir. Yahut da, Cehennem'in dumanıdır. 932
Dâbbetü’l-Arz
Dâbbetü’l-Arz: Yer hayvanı demektir, Kıyâmetin büyük alâmetlerinden biridir. Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır. İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirâyeti gibi hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen, hareket eden demektir. Şu halde tren, otomobil, bisiklet vb. şeylere lügate göre dâbbe denebilirse de ıstılahta daha çok hayvanlar için kullanılır.
"Allah bütün canlıları (her dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye
927] Müslim, Fiten 39, 40, 128, 129; Ebû Dâvûd, Melâhim 12; Tirmizî, Fiten 21; İbn Mâce, Fiten 25, 28
928] 44/Duhân, 10-11
929] Nesefî, Medârik, Beyrut, (t.y.), IV,128
930] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terc. ve Şerhi, İstanbul 1980, XI, 198
931] Buhârî, İstiska 2; Tefsîru Sûre 30/1; Tefsîru Sûre 44/5-6; Müslim, Münâfikîn 39, 40
932] el-Aynî, Umdetü'l-Kârî, Beyrut, (t.y.), VII, 29; Mehmet Bulut, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 420-421
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaadirdir." 933 âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvana dâbbe denir. "Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir."934 âyetinden de anlaşılan budur.
"Dâbbetü'l-Arz" da; Kıyâmetin kopmasına yakın, ortaya çıkacağı bildirilen ve Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan bir yaratıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Söylenmiş olan (tehdit edildikleri şey) başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler." 935 buyrulmaktadır. Bu âyetten anlaşılan, dâbbenin bir hayvan-ı nâtık yâni konuşan bir canlı olduğudur. 936
Râğıbü'l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir: "Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır. Ortaya çıkması Kıyâmete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de denildi ki: Bununla, cahiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmiştir. 937
Müfessirler yukardaki âyette938 dayanarak "Dâbbetü'l-Arz"ın Kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkacağını söylerler. İbn Ömer'e göre, "dâbbe"nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merdûye'nin Ebû Saîd el-Hudrî'den rivâyet ettiği bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber‘in (s.a.s.) kendisinden Ebû Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi'lma'rûf, mehy, ani'l-münker) vazifesini terkettiği zaman Allah'ın, Kıyâmetin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir "dâbbe" meydana çıkaracağını gösterir. Mâmafih onun tek bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu açık değildir. 939
Akaid kitaplarına, Kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak geçmiş olan "Dâbbetü'l-Arz" 940 hakkında Peygamber’den (s.a.s.) şöyle rivâyet edilir. "İlk çıkacak Kıyâmet alâmeti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine ‘dâbbe’'nin çıkmasıdır. Bu alâmetlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." 941; “Üç şey vardır ki bunlar çıktığı zaman, daha önceden iman etmeyen hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez: 1-Güneşin batıdan doğması, 2-Deccâl ve 3-Dâbbetü'l-Arz.”942; "Dâbbe, yanında Hz. Musa’nın (a.s.) asâsı ve Hz. Süleyman (a.s.)'ın mührü olduğu halde çıkacaktır. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar biraraya gelecekler ve mü'minler, kâfir belli olacaktır." 943
Bu konudaki rivâyetler pek çoktur, ancak hiçbir i mütevâtir olmadığından, Kıyâmet gibi tamamen gaybî olan bir meselede delil olamazlar. Bunun için,
933] 24/Nûr, 45
934] 11/Hûd, 6
935] 27/Neml, 82
936] M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", V, 3701 vd.
937] Râğıb, "Müfredât", debb maddesi
938] 27/Neml, 82
939] Mevdûdî, "Tefhîm", IV, 128
940] bk. Pezdevî "Ehl-i Sünnet Akaidi", 352; Nesefî, "Akaid ", şerh ve haşiyesi Kesteli. 194
941] Müslim, Fiten 118; Amed bin Hanbel, II/201
942] Müslim, İman 249; Tirmizî, Tefsîru Sûre 6
943] Ahmed bin Hanbel, II/491; Tirmizî, Tefsîru Sûre 27
KIYÂMET
- 189 -
"Dâbbetü'l-Arz"la ilgili teferruâtı bir yana bırakıp, Cenâb-ı Allah'ın bizi bununla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'de bildirdikleriyle yetinmemiz, işin iç yüzünü ve mahiyetini O'na havale edip Dâbbetü’l-Arz 'ın Kıyâmete yakın zuhur edeceğine iman etmek en doğru yoldur. Bununla birlikte: "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " 944
Ye’cûc ve Me’cûc
Ye’cûc ve Me’cûs; İslâm inancına göre eşrâtu'ssaat'tan (Kıyâmetin büyük alâmetlerinden) biri olmak üzere, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve gerçek mâhiyetlerini Allah'ın bildiği iki topluluktur.
Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri Arapçaya başka bir dilden girmiştir. Frenkler buna "Yağuğ ve Mağuğ" demişler, Şeytanın zürriyeti olduğuna inanmışlardır. Bazı kimseler de yeryüzündeki insanların onda dokuzunun Ye’cûc ve Me’cûc olduğunu söylemişleridir. İslâm inancına göre ise, Ye’cûc ve Me’cûc, eşrât-ı sâatten (Kıyâmetin kopacağına işaret sayılan büyük alâmetler)dir. Ye’cûc ve Me’cûc Kitap ve Sünnetle sâbittir. Ye’cûc ve Me’cûc Kur'ân-ı Kerîm'de iki âyette geçer:
1- "Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, gerçek şu iki Ye’cûc ve Me’cûc (bu) yerde bozgunculuk çıkaran (kabile)lerdir." 945
2- "Nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (ün seddi) açılıp da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (Kıyâmet) yaklaştığı zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirip kalacak." 946
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımlarından Zeynep binti Cahş’dan (r.a.) gelen bir rivâyette ifâde olunduğuna göre, bir defasında telâşla Zeynep’in (r.a.) yanına girerek; “Lâ ilâhe illâllah! Vukuu yaklaşan bir çerden, büyük bir fitneden dolayı vay Arabın haline? Bugün Ye’cûc ve Me’cûc'un seddinden şunun gibi bir delik açıldı”, buyurdu da, başparmağıyla onun yanındaki şehâdet parmağını halkaladı. Bunun üzerine Zeynep b. Cahş; “Yâ Rasûlallah! İçimizde bu kadar iyi kimseler varken biz helâk olur muyuz?” diye sordu. Rasûlullah; "Evet! Fısk ve füccur, fuhş ve ma'siyet çoğaldığı zaman helâk olursunuz!" diye cevap verdi. 947
Tefsir kitaplarındaki bilgilerden öğrendiğimize göre, sâlih bir zat olan Zülkarneyn948 dindar kimsedir. İşte bu zat Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla bir batıya, bir doğuya, üçüncü kere de kuzey tarafa doğru gitti ve iki sed arasında bir yere vardı ki, işte buradan Ye’cûc ve Me’cûc hücum ediyor, bozgunculuk çıkarıyor; ekinleri ve insanları yok ediyor. Orada halkın isteği üzerine, Zülkarneyn, Ye'cüc ve Me'cûc'ün zararından onları kurtarmak için bir sed yaptı. (Seddin yapımı bitince), artık Ye’cûc ve Me’cûc onu ne aşabildiler ve ne de delebildiler.949 Buradan anlıyoruz ki, artık Ye’cûc ve Me’cûc, saldırganlıklarını sürdürmediler. İşin tarihî yönü böyle. Zülkarneyn, sed yapmış ve Ye'cüc ile Me'cüc'ûn fesâdını önlemiştir.
Enbiyâ sûresi 96-97. âyetlerinden de anlaşılıyor ki, Kıyâmet kopmadan önce,
944] 6/En'âm, 59; Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351
945] 18/Kehf, 94
946] 21/Enbiyâ, 96-97
947] S. Buhârî, Tecrîd Tercemesi, IX, 96
948] Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesir II, 433
949] 18/Kehf, 97
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlarla bir takım insanlar arasında bir engel olarak yapılan sed açılacak; onlar insanlara saldıracaklardır.
Bugün Kur'ân'da adı geçen bu sed var mıdır, yok mudur? Henüz mesele açıklığa kavuşmuş değildir. Yalnız bu sed Zülkarneyn tarafından yapılmıştır. Ye'cûc ve Me'cûc vardır ve bunların Kıyâmet kopmadan önce, ortaya çıkıp çekirgeler gibi birçok yerleri yakıp yıkacakları kesindir. 950
Deccal
Deccâl Nedir? Sözlükte, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak manasındaki ‘decl’ kökünden türemiş bir sıfat olup, çok yalancı, aldatıcı, hilekâr demektir. Kavram olarak ‘deccâl’, ahir zamanda ortaya çıkıp, göstereceği olağanüstü yeteneklerle insanları dalâlete sürükleyeceği kabul edilen kişidir.
‘Deccâl’ ile ilgili Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur. ‘Deccâl’ ve onun faaliyetleriyle ilgili bilgiler hadislerde bulunmaktadır. Daha çok da ‘mesih deccâl/yalancı mesih’ olarak geçmektedir.
‘Deccâl’ inancı eski dinlerde olduğu gibi yahudilikte ve hıristiyanlıkta da vardır. Bozulmuş Tevrat ve İncil’de ‘deccâl’ ile ilgili verilen bilgilere bakılırsa İslâm'daki deccâl inancının onlardan etkilenmiş olabileceği akla gelmektedir. Ancak birçok meşhur hadis kitabında ‘deccâl’ ile ilgili pek çok hadis yer almaktadır.
Peygamberimiz (s.a.s.)'den rivâyet ediliyor ki: “Şüphesiz on alâmet ortaya çıkmadıkça Kıyâmet kopmayacaktır: Doğuda, Batıda ve Arap yarımadasında bir yerin batması, duman’ın çıkması, deccâl, dabbetü’l arz, ye’cüc ve me’cüc, güneşin battığı yerden doğması ve Yemen’de bir ateşin çıkarak insanları toplanacakları yere (haşr yerine) sürmesi.” 951
Deccâlin Özellikleri: Hadislerde geniş bir şekilde ‘deccâl’in özelliklerinden ve yapacağı işlerden bahsedilir. Buna göre ‘deccal’ bir insandır ve olağanüstü yetenekleri vardır. Rüzgâr gibi hızlıdır. Yağmur yağdırıp, bitkileri yeşertebilecek. Yanında su ve ateş bulunacak. Fakat gerçekte onun suyu ateş, ateşi de sudur. Bir gözü kördür ve patlamış üzüm gibidir. Alnında kâfir yazılıdır. Genç bir kimsedir, esmer ve parlak tenlidir. Kısa boylu olmasına rağmen heybetlidir.
Âhir zamanda doğudan gelecek ve müslümanların oturduğu şehirlerin birinde ortaya çıkacak. Birçok yeri dolaşacak ama Mekke, Medine ve Mescid-i Aksaya giremeyecek. Önce peygamberlik sonra ilâhlık davasına kalkışacak, karşı gelenleri cehennem adını verdiği yere atacak. Ama aslında onun cehennemi cennet gibi, cenneti ise cehennem gibidir. Bir rivâyete göre Hz. İsa tarafından Şam yakınlarında öldürülecek. 952
Bütün peygamberlerin ümmetlerini ‘deccâl’ fitnesine karşı uyardıklarını, Peygamberimizin de duâlarında sık sık ‘deccâl’ fitnesinden Allah’a sığındığını bildiren hadisler bulunmaktadır. Rasûlüllah (sav) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Hiçbir peygamber yoktur ki, ümmetini yalancı köre (deccâla) karşı uyarmamış olsun. Dikkat edin o kördür… İki kaşının arasında kâfir yazılıdır.” 953
950] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 393
951] Müslim, Fiten 13, Hadis no: 2901; Ebû Dâvud, Melâhim, hadis no: 4311; Ibn Mâce, Fiten 25, Hadis no: 4041, 4055
952] Müslim, Fiten 20, Hadis no: 2932-2937; Buhârî, Fiten 26-27
953] Müslim, Fiten 20, Hadis no: 2933; Tirmizî, Fiten 62, Hadis no: 2245
KIYÂMET
- 191 -
Hadislerden anlaşıldığına göre ‘deccâl’ bir insandır. Çıkacak yeri ve zamanı tam net değildir. Hatta bir rivâyete göre otuz kadar ‘deccâl’ çıkacaktır.954 Bazı rivâyetlerde ise yetmiş kadar deccâl çıkacağı ifade ediliyor.
Deccâl hakkında rivâyet edilen hadislerdeki çelişkiler bu konuda İslâm âlimlerinin farklı yorumlar yapmalarına sebep olmuştur. Kimilerine göre bu çelişkiler giderilebilecek şeylerdir. Onlara göre ‘deccâl’ ahir zamanda ortaya çıkacaktır. Kimileri birden çok deccâlin çıkacağını, Hz. Ali zamanında ortaya çıkan bir kimsenin ilk deccâllerden olduğunu, firavun ve nemrut gibi inkârcıların ve onlara benzeyelerin deccâl olabileceğini, onun muhtemelen Doğudan çıkacağını, onun yanındaki bir günün kırk gün olması; onunla geçecek günlerin zor olması anlamına geldiğini ileri sürdüler. Kimileri deccâlin göstereceği olağanüstü olayların bir aldatmaca olduğunu, deccâlin şer ve bozgunculuğun, hurâfe, yalancılık ve kötülüklerin sembolü olduğunu söylemişlerdir. Kimileri de deccâli, insanlığa zararlı inkârcı akımlarla yorumlamışlar. Kimileri göre de deccâl, küfrü ve inkârı yayan herkestir.
Bazı araştırmacılara göre deccâlle ilgili rivâyetlerin çoğu zayıf ve birbiriyle çelişkili, hatta Peygamberimizin söylemesinin imkânı olmayan gerçek dışı rivâyetlerdir. Bir çoğu ahad haber (tek kanalla gelen rivâyet) olduğu için akaidde delil olamazlar. Dolaysıyla deccâl bir akaid konusu değildir. 955
Ancak hemen bütün akaid kitaplarında ‘deccâl’in çıkmasının hak olduğu yer almakta, bu konudaki rivâyetler bir yekûn tutmaktadır. (Hâfız İbn Kesir, Deccâl’le ilgili olan 185 rivâyeti el-Bidâye ve’n-Nihâye isimli eserinde bir araya topladı ve hepsini ayrı ayrı değerlendirdi. Eşref b. Abdulmaksûd b. Abdurrahim de bu rivâyetleri el-Mesîhu’d-Deccâl adıyla Mısır’da ayrı bir kitap olarak yayınladı. Deccâlle ilgili rivâyetler için ayrıca bak.956
Deccâl hakkındaki rivâyetlerden anlaşılması gereken önemli bir nokta şurasıdır: Deccâl, yeryüzünde inkârcılığı yaymaya çalışan, kutsal değerlerle savaşan, şer işleri yürüten kişi ve onların yürüttükleri çalışmalardır. Bu çalışmaların her devirde değişik temsilcileri olmuştur. Deccal, olağanüstü bir kişilik olmaktan çok, her devirde şer olan şeyleri temsil eden bir tiptir. Böyle bir tipin olması hem akıl yönünden mümkündür, hem de müslümanlar için bir imtihan sebebidir. Mü’minler, kendilerini şerre çağıran, İslâm dışı şeyleri İslâmí kılıfla sunmaya çalışan bozguncu kimseleri tanımak ve onların kurduğu düzenlere karşı uyanık olmak zorundadırlar. Deccâl tipli kişi ve kuruluşların sunacağı su ve ateşe dikkat etmek gerekir. Zâten mü’minler deccâlı ve onun zararlı faâliyetlerini iman ferâsetiyle bilirler, deccâl tiplileri iyi tanırlar ve onlarla mücâdele ederler.
Türkiye’de yakın tarihte ve günümüzde İslâmî değerlere karşı mücâdele veren, İslâmî hükümleri yürürlükten kaldırmış, güç ve iktidar sahiplerine halkın ‘deccâl’ demesi oldukça anlamlıdır. Şurası bir gerçektir ki, tarih boyunca ve günümüzde Hakka karşı çıkanlar olmuştur ve olacaktır. Hakka karşı çıkanlar da her zaman fesâdı yayan, şer işleri artıran, zulme sebep olan tiplerdir.
Bunlar arasında halkı çok kolay kandıran, birtakım numaralar yapan, onları
954] Müslim, Fiten 18, Hadis no: 2923; Buhârî, Fiten 25
955] Y. K. Çağdaş Tefsiri, 8/88-90
956] S. Havva, Hadislerle İslâm Akaidi, 9/345-415
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etkileyen yalancı ve sahtekâr ‘deccâl’ tipleridir. Onlar, halkın karşısına hiçbir zaman asıl yüzleriyle çıkmazlar. Halka yalan vaadlerde bulunurlar, onlara mutluluk söz verirler ama mutsuzluğu getirirler. İnsanlara ‘su’ sunduklarını iddia ederler, ama sundukları ateşten başka bir şey değildir. Onlar Allah’ın hidâyetini kötü gösterirler, hâlbuki İlâhî dâvet ‘su’ gibi insanlara hayat kaynağı olmaktadır. Kendilerinde olağanüstü marifetler olduğuna kitleleri inandırırlar. Çünkü onların nefislerine hitap ederler, gerekirse onları çeşitli yöntemlerle ikna ederler. İkna olmayanları ise sindirirler. Ancak onların olağanüstü marifetleri yoktur. Usta göz boyacı (sihirbaz gibi) oldukları için iyi numara çekerler ve kitleler de onlara rahatlıkla kanarlar.
Günümüzdeki maddeci, çıkarcı, nefislere hitap eden, bencil ve dalâlet olan hayat anlayışını insanlara kabul ettirenleri, kendilerini üstün, başkalarını geri sayanları, kitleleri en usta numara, felsefe ve bilimsel yalanlarla güden ve sömürenleri, bütün güçlerini Allah’ın davetine karşı kullananları, insanları fikren iğdiş edip kendi sistemlerinin kulu ve kölesi yapanları deccâller sınıfına koymak yanlış olmaz.
Hadislerde yer alan çelişkili rivâyetler, adeta masal havasına büründürülerek anlatılanlar; ya zayıf rivâyetler, ya ravilerin yanılarak yaptıkları ilaveler, ya da kendi görüşleri olabilir. Bu nedenle bu konuda dikkatli olup, her rivâyeti bir akaid konusu olarak almamak gerektiği gibi, rivâyetlerdeki zayıflıklara bakıp ta hepsini toptan reddetmemek de gerekir.
‘Deccâl’ olayı belki de bâtılın ve küfrün azılı önderlerini (imamlarını) bir nitelemedir, onların kötülüklerine ve insanları kandırma konusundaki numaralarına, onların sapıklıklarına bir dikkat çekmedir. Müslümanları bu gibi kötü kişilere ve kötülük odaklarına karşı uyanık olmaya, yeri ve zamanı gelince de onlarla mücâdele etmeye bir çağrıdır. Bütün deccâl işlerinden ve deccâl tipli kimselerin şerrinden Allah’a sığınırız. 957
Mehdi
Bu kavram ‘hedy-hidâyet’ kökünden türemiş bir kelimedir. ‘Hedy’; doğru yolu bulmak, yol göstermek, hidâyeti göstermek demektir.‘Mehdi’nin sözlük anlamı, hidâyete eren, doğru yolu bulan, Allah’ın hakk olan yola yönelttiği kimse demektir.
Bu kelime sözlük anlamına uygun olarak şairler tarafından Peygamberimizi övmek için kullanılmıştır. Ayrıca dört halifeye de ‘mehdi’ dendiği olmuştur. (Hutbelerde okunan duâlarda dört halife hakkında ‘mürşidiyyun-mehdiyyun- irşad ediciler, hidâyette olanlar’ şeklinde övgü cümleleri geçmektedir.) Hz. Hüseyin ve bazı halifeler hakkında övgü sözü olarak ‘mehdi’ sıfatı kullanılmıştır.
İslâm tarihinde ‘mehdi’; kendisinden önce zulüm ve haksızlıkların alıp yürüdüğü yeryüzünü, adâletle dolduracağı, İslâm’ı hâkim kılacağı sanılan kişidir. Mehdi’nin günün birinde geleceği ile ilgili hadis kitaplarında ahad (tek râvi kanalıyla gelen) hadisler bulunmaktadır, ama bunların içerisinde birbiriyle çelişen haberler vardır. Buhârî ve Müslim’in kitaplarında ise Mehdi kelimesi geçen bir hadis yoktur. Kur’an’da mehdi’yi gösteren en ufak bir işarete de rastlamak
957] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 136-139
KIYÂMET
- 193 -
mümkün değildir.
Bazı hadis rivâyetlerine göre Mehdi, ehl-i beyt’tendir ve Fâtıma (r. anhâ) soyundandır.958 Dünya hayatının sona ermesine bir gün bile kalsa Mehdi’nin gönderileceği haber veriliyor. 959
İlk dönem itikat kitaplarında Mehdi konusu yer almamıştır. Ancak daha sonra yazılan akaid kitaplarında Mehdiden bahsedilmektedir. Mehdi’den bahseden hadisler mütevatir olmadığı için, bu konu iman konuları içerisinde yer almamıştır. Ancak İslâm tarihinde Mehdi iddiasıyla birçok insan çıktı, insanlar bazılarına mehdi diye uydular ve birçoğu da bir mehdi beklentisi içerisinde oldular.
Mehdi meselesi İslâm tarihinin başlangıcında ortaya çıkan siyasí tartışmalar ve siyasí mezhebleşmelerden sonra daha çok gündeme gelmiştir. Özellikle Şii’lerde mehdi inancı dinin esasından sayılmıştır. Onlara göre beklenen bir mehdi (mehdi-i muntazar) gelecek, kendilerini zulüm ve baskıdan kurtaracak, yeryüzüne adaletle dolduracaktır. Bu bakımdan onlar, kendilerine öncülük eden Ehl-i Beyt imamlarına mehdi gözüyle bakmışlar ve onlara itaat etmişlerdir. Onlara göre mehdi, Fâtıma (r.anhâ) soyundandır, günahsızdır ve olağanüstü özellikleri vardır. Şii’lerin çeşitli kollarına göre ayrı mehdiler vardır. Onların en büyük kolu olan İmâmiyye’ye göre ise ‘beklenen mehdi’, On ikinci İmam, Ebû’l Kasım Muhammed b. Hasan el-Mehdi’dir. O, küçük yaşta kaybolmuştur (gâibtir), yeniden gelecek ve zulümleri önleyecektir.
Ehl-i Sünnet müslümanlarının da mehdi beklentisi vardır, ama onların beklediği Mehdi olağanüstü bir kimse değildir. İyi bir insan ve takvâ sahibi bir önderdir.
Anlaşıldığı kadarıyla Mehdi inancı siyasî olayların müslümanları fırkalara ayırmasından sonra daha çok gündeme gelmeye başlamıştır. Ahad ve zayıf haberlerin dışında sağlam dayanağı bulunmamaktadır. İslâm tarihinde birçok Mehdiler çıkmıştır. Çevresine adam toplayıp saltanat sürmek isteyen niceleri veya zâlim yöneticilerle mücadele etmek isteyen iyi niyetli önderlerinin bir kısmı bu Mehdilik beklentisinden yararlanmışlardır. Tarih boyunca nice sahtekârlar, çıkar sağlamak ve halkın üzerinde etkili olabilmek için mehdilik inancını istismar etmişlerdir. Günümüzde bile bazı açıkgözler zaman zaman bu beklentiden yararlanmayı deniyorlar. İşin garibi bu gibi konuların istirmacısı bulanabileceği bilinmesine rağmen ‘mehdiyim’ diye ortaya çıkanlar çevrelerine adam toplamayı hâlâ başarabiliyorlar.
Mehdi beklentisi birçok müslümanı ümitsizliğe ve görevini yapmamaya sevketmiştir. Öyle ya mehdi gelecek ve dünyayı düzeltecek, zulümleri önleyecek, insanlara hidâyet dağıtacak… Bu hayal nicelerini boş beklentilere sevketmiştir. Niceleri bu umut sebebiyle yapması gereken en basit görevleri bile savsaklamış, kendisine zulmedenlerle mücadele etmeyi terketmiş, zâlimlere karşı çıkma görevini gelecek mehdiye bırakmıştır.
Allah (c.c.) dilediği araç ve insanla dinini destekler. O dininin yaşanabilmesinin araçlarını dilediği gibi yaratır. Hidâyet O’nun elindedir, dilediğine verir. O’nun gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm Kıyâmete kadar değişmeden kalacaktır. O
958] Ebû Dâvud, Mehdi, Hadis no: 4282-4284; Ibn Mâce, Fiten 34, Hadis no: 4082-4088
959] Ebû Dâvud, Mehdi, Hadis no: 4282-4283
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an ki en büyük hidâyet aracıdır. İnsanlara düşen Kur’an’ı anlamak ve O’na uymaktır. Hayalleri (ümniyye’yi) bir tarafa bırakıp yapması gerekeni gücü yettiği kadar yerine getirmektir.
Mehdi beklentisi müslümanların ne imanlarını artırır ne de sâlih amellerini. Müslümanlar işlerini ve çalışmalarını gelmesi muhtemel mehdilere göre ayarlamazlar. Onlar, inandıklarını hayatlarından uygulamaya çalışırlar. Sonuç Allah’a âittir.
Şimdiye kadar çıktığı iddia edilen ve hâlâ çıkmaya devam eden bu mehdilerden acaba hangisi gerçek mehdidir? Kaynaklarda bir sayı ve zaman verilmediğine göre hepsini de mehdi olarak kabul edecek miyiz? Bundan sonra ortaya çıkan mehdi adaylarına karşı nasıl bir tavır takınacağız?
İşin tuhafı, tarihten beri ortalıkta bu kadar mehdi adayı olmasın rağmen müslümanların durumlarında pek bir değişiklik görünmemektedir. Ne mehdinin mesajını anlayıp kendini düzeltenler var; ne de zâlimlerin zulmünün son bulması. Bu mehdi adaylarının bir marifetleri varsa, müslümanların saf inançlarını maddeye çevirme işlerinden vazgeçsinler de biraz da asıl işlerine dönsünler(!) İslâm ümmetinin dertlerine bir çözüm bulsunlar, İslâm ülkelerindeki tağutların hâkimiyetlerine ve zulümlerine bir dur desinler.
Kur’an, müslümanlara Mehdi beklemeyi değil; iman etmeyi ve imanın gereğini yapmayı tavsiye ediyor. Bunu yapmayanlar ise zarar edeceklerdir. 960
Eğer Mehdi’yi hidâyete götüren, hidâyet veren şeklinde anlarsak; Kur’an en büyük mehdi’dir (hâdî-hidâyete erdicidir). İnsanlar bu mehdi’ye uyarsalar doğru yolu bulurlar ve kurtuluşa ererler. Kur’an’ın kendisi de insanları sürekli bu kurtuluşa dâvet etmektedir. 961
Sahte Peygamberlik ve Hz. İsa’nın Nüzûlü
İslâm düşmanlarına, müslümanlara karşı girişecekleri savaş için silâh ve harp malzemelerinin çoğunun (belki tümünün), tarihten bugüne müslümanlar veya müslüman kabul edilenlerden geldiği unutuluyor, görmezlikten geliniyor. Salman Rüşdi’lere kızarken, onlara temel malzemeyi veren “Garanik olay” diye bilinen İsrâiliyat hurâfelerini eserlerine geçiren âlimler görülmek istenmiyor. Kadın hakları konusunda İslâm’a çatanlar değerlendirilirken, kadına zulmü dine rağmen, ama din adına emir ve teşvik eden âlim kabul edilen câhiller değerlendirme dışında tutuluyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Mezarcı olayı da böyle. Hâlâ, müslümanlar, bu konuda suçu düzene, düzenin işkencelerine ve medyaya atarken, klâsik kabulleri tahlile tabi tutmaya yanaşmıyor, malzemenin çıkış noktasını dikkatlerden kaçırıyor. Elbette, İslâm düşmanı düzenin ve irticâ yaygaraları ile buna çanak tutan medyanın her konuda olduğu gibi bu olayda da suçunu hiç kimse küçük göremez. Ama bu meselenin arka planını görmemize engel olmamalı.
Bu olayı, müslümanlar cephesinden değerlendiren bazı yetkili ve etkili kimseler, olayı yumuşak üslûpla ve suçu İslâm düşmanlarına çatmakla geçiştiriyorlar. Sahte peygamberlik iddiasında bulunmayı ve bunun fikrî alt yapısını oluşturan
960] 103/Asr, 1-3
961] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 390-392
KIYÂMET
- 195 -
yanılgıları, muvahhid müslümanlar olarak biz açık yüreklilikle, hak ve hakikat adına gündeme getirmeyince bazı Bel’amlar ve medyatik din tüccarları da tam tersine rol üstleniyor, boşluğu dolduruyor. İlâhiyat dekanları boy gösteriyor: “Sahibinin sesi” stüdyolarında, ifratla tefrit yer değiştiriyor. Bu sefer de, İslâm düşmanlarının suçu örtbas edilerek farklı yanlış alternatifler sunuluyor, kaş yapılırken bu sefer de göz çıkarılıyor. Bir bâtıla/hurâfeye başka daha büyük bâtıl/tağûtî düzen adına karşı çıkılıyor.
Tarihte birçok sahte kurtarıcılar, mehdiler, Mesihler ve yalancı peygamberler çıkmıştır. Bu gidişle daha çok da çıkacaktır. Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlerin sonuncusudur, onunla peygamberlik mühürlenmiştir.962 Buna rağmen, daha peygamberimizin sağlığında yalancı peygamberler çıkmaya başlamıştır. Müseylime’den sonra da nice müslümancıklar, câhil müslümanların kafasını karıştırmaya çalışmışlardır. “Mütenebbî” denilen bu sahte peygamberler, ya şöhret düşkünü insanlardır veya dünyevî menfaat için dini satan bezirgânlar; ya da deliler. “Deli” deyince biraz durmak lâzım. Evet, delinin biri, bir kuyuya bir taş atar, kırk milyon akıllı çıkarmak için uğraşır durur. Ama bu kavramda durmak lâzım: Televizyon ekranlarında saatlerce konuşturulan Mezarcı, kendisine “deli!” diyenlerin bu suçlama mı, suçsuzlaştırma mı olduğu tartışılması gereken iddianın ne kadar yanlış olduğunu ortaya seriyor. “Deli” suçlamasıyla Kemalistler, Atatürk’e hakaret edenlerin “meczup” ve “deli” olduğunun sağlaması ve müslümanlar tarafından da itirafı olarak görüyor, İslâmcılara bir gol atmaya çalışıyor. Deli denen cin akıllı ise, bu “suçsuzlama”yı iddiasına delil diye kullanıyor: “İnanmayan insanlar, her peygambere ‘deli’ demişti; Deli denilmem, benim peygamberliğimin delilidir.”
Ahmed Kadıyânî, Reşad Halife, Evrenesoğlu, M. Ali Ağca ve şimdilik en son da Hasan Mezarcı. Bunlara deli deyip meseleyi hallettiğini zannedenler, aslında çöpleri halının altına koyup geçici ve iğreti bir temizlikle iş yaptıklarını sanıyorlar. Delilikte ölçü nedir? Hangi verilerden yola çıkılarak birine deli deniyor?
Kendi tezi ve savunması doğrultusunda tutarlı, mantıklı, muhâtaplarının oyunlarına düşmemeye çalışan, ikna etme gayretinde aklının öne çıktığına şahit olduğumuz birine deli demekte kullandığımız ölçü nedir? Hangi verilerden yola çıkılarak deli deniyor? Bu, peygamberlik iddiasını ciddiye almamak için yapılıyorsa, hem yalan, hem de yanlış olur ve eski müşriklerin tavrına benzer. İtirazlar, çürütülebilecek zayıflığa indirgenir. Zaten medya ciddiye alıyor veya işlerine öyle geldiği için ciddiye alıyor gözükerek kullanıyor. Hz. Peygamber’in bi’setinde, o günün medyası konumundaki çıkar çevreleri ve egemen güçler Nebî’yi ciddiye almıyor, deli diyorlardı; iyi niyetli insanlarsa ciddiye alıyor, dinliyorlardı; şimdi tam tersi: Medya ciddiye alıyor, samimi müslümanlar deli diyor. Bu tabir, ona direkt tavır almayı önlemek için kullanılıyorsa, bu doğru mudur, hangi şer’î ölçüler yüzünden ve niçin? Bu tür hüsn-i zannı (deli demek, bazen insan için hüsn-i zan olabiliyormuş, buna da şahit olduk!) uluorta herkes için kullanırsak, kimseyi tekfir edemeyiz, istismarcı ve sahtekârları önleyemeyiz. Allah, bizimle savaşan İslâm düşmanlarına karşı savaşırken bile aşırı gitmemizi yasaklar.963 Kur’an’da herkese karşı adâletli ve hakkın şahitleri olmamız emredilir. Bu yasaklar, olayın
962] Bk. 33/Ahzâb, 40
963] 2/Bakara, 190
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diğer yönünü de kapsar. Müslümanın ölçüsü bellidir; Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.
Küfür, şirk, Allah'a iftira, kimden gelirse gelsin karşı çıkmak, Allah dostlarının temel ölçüsü olmalıdır. Dost kabul edilenlere, dün bizden olduğunu gördüğümüz veya öyle sandığımız insanlara karşı da ölçülü, adâletli ve hakkın şâhidi olmalıyız. Yalan, iftira hele Allah'a karşı yapılıyorsa, hiçbir müslümanın hiçbir gerekçe ile bunu temize çıkartmaya çalışması yakışık almaz. Unutmayalım ki, şeytanın varlığı günaha mâzeret olmadığı gibi, İslâm düşmanlarının varlığı ve zulümleri de Allah'a iftira atıp insanları ifsâd etmenin mâzereti olamaz.
İslâm mı öncelikli; müslüman mı? Müslümanı (ya da daha önce müslüman olduğunu zannetttiğimiz kimseyi) temize çıkarırken İslâm dâvâsını lekelemiş oluyorsak, bu, iyi niyetle de olsa işlenmiş bir cinâyet değil midir? Bir kimseye “deli” deyip yeterli ve net tepki göstermediğimiz için, onun etkisinde kalan tek bir kişinin bile İslâm’dan sapmasına vesile olur, ya da seyirci kalırsak, bunun bedelini nasıl öderiz? Bir kavme düşmanlığımız haddi aşmaya sebep olmamalı, bir kimseye sempatimiz de, İslâm’ın korunması gerekli sınırlarının çiğnenmesine yol açmamalı. “Eskiden samimi müslümandı” diye, bir zamanlarki tebliğinin ve dâvâ adamı olmasının bedelini dinin ödemesine rızâ mı gösterelim? Sahâbenin içinden bile irtidat edenler çıktı, Habeşistan’a hicret eden ilk müslümanlardan hüsn-i hâtime ile hayatını noktalayamayan hayli insan vardı. Hele şirkin hâkim ve İslâm’ın mahkûm olduğu yerlerde müslüman olmaktan daha zordur müslüman kalmak ve müslüman ölebilmek. Hz. Yûsuf gibi biz de duâ ediyoruz: “Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim velimsin/sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.” 964
“Deli” deyimini bir başka açıdan ele alırsak, her şirk koşanın, inkârcı kâfirin de deli olduğunu söyleyebiliriz; hem de Kur’an’dan delil getirerek: “Onların (müşriklerin, inkârcıların) kalpleri vardır, ama onunla akletmezler/gerçeği kavramazlar...”965 Elbette her müşrik, bu anlamda delidir; ama bu, onun sorumluluğunu kaldırmaz. Yalancı peygamberliklerini iddia edenler için de hükmümüz daha farklı olamaz. Mutlak doğru, yani hak, herkes için ve her konumda doğrudur; beşerin doğruları gibi göreceli değildir. “Onlar akletmiyorlar”, ama biz, zâhire göre hükmetmek zorundayız. Kimsenin kalbini yarıp bakamayacağımız gibi, beynini de açıp göremeyiz. Dünyevî çıkarları konusunda aklını kullananlara, delilere tanınan dünya ve âhiretteki cezâdan kurtulma avantajlarından yararlandırma hakkını veremeyiz. Elbette Allah’ın âhiretteki hükmünü bilemeyiz. Allah, bizim bilmediğimiz tüm sırları da bilendir, hüküm O’nundur, O, cezâ gününün yegâne sahibidir. Düzene muhâlefet açısından iyi bir bahane olsa da, gerçekliği tartışılacak şekilde hakka bâtılı, bâtıla da hakkı karıştırmamalı; gerçek zâlimlere, çürük delillerle onları mâsum kılacak, ispatlanamayacak isnadlarda da bulunmamalıyız. Gerçek zulümleri yeterli, İslâm düşmanlarını ve zulüm düzenlerini dışlamak için. Sonra, her içeri girip çıkana deli diyecek olursak, nice tevhid eri olan fikir adamı, âlim bundan payını alacak; kimseyi ciddiye alamayacağız. Onların ciddi çalışmalarına da şüphe ile bakacağız.
Olayın adını doğru koyalım, atlas veya ipek kostümler içinde, üç dini temsil
964] 12/Yûsuf, 101
965] 7/A’râf, 179
KIYÂMET
- 197 -
ettiğinin simgesi olduğunu söylediği üç parmak havada işaretiyle, Türk bayrağının yanında, ordu ve devlet düşmanı olmadığını ısrarla vurgulayan, devletin hak ettiği emekli maaşını vermediğini, bunu almak için uğraş verdiğini sızlanarak anlatan peygamber(!) fotoğrafını doğru okuyalım: Bu, her şeyden önce Allah'a apaçık iftiradır. “Beni peygamber kıldı, bana vahyediyor, benim mûcizelerim var, ben Meryem oğlu İsa Peygamber’im” demek, nice câhil müslümanın kafasını karıştırmak; hafife alınacak, yumuşakça geçiştirilecek bir suç olmamalı... Buna cevap verirken de Hz. İsa’nın nüzûlüyle ilgili Kur’an’la sağlaması yapılamayan rivâyet ve ihtilâfları gündeme getirmek ve bu çelişkilere sahip çıkmak da, hem bu olayların temel sebebi olması ve hem de bunlara rağmen istismarlara dur denecek ve onları suçlayacak çözüm bulunulamaması yönüyle büyük yanlışlıklardır...
“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim olabilir? Onlar (Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: ‘İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir. Onlar, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Âhireti inkâr edenler de onlardır.” 966
“Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, ‘bana da vahyolundu’ diyenden ve ‘ben de Allah’ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim’ diye söyleyenden daha zâlim kim vardır?! O zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: ‘Haydi (bakalım bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezâlandırılacaksınız!’ derken onların halini bir görsen!” 967
Hâtemu’l-Enbiyâ, yani peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbir inin babası değildir. Fakat o, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 968
Şimdi, Hz. İsa’nın ölüp ölmediği, göğe kaldırılması ve Kıyâmete yakın yeryüzüne inip inmeyeceği konusunu delillerle inceleyelim:
Hz. İsa’nın Ref’i ve Nüzûlü Meselesi: Hıristiyan kaynaklarına göre Hz. İsa, yahûdilerin şikâyeti üzerine, Romalılar tarafından çarmıha gerilmiş ve haçta insanların günahı için ölmüştür. Gömülmesinden üç gün sonra kıyam etmiş, havârilerine görünmüş, onlarla yemek yemiş ve sonunda göğe yükselerek Allah’ın yanına çıkmış, O’nun sağına yerleşmiştir. Kıyâmetten önce dünyaya gelecek, dünyayı sulh ve adâletle dolduracak, kendisine inanmayanlardan öç alacak ve saltanatı ebedî olarak sürecektir. 969
Kur’an, Hz. İsa’nın öldürüldüğü ve çarmıha gerildiği tezini reddetmektedir. O öldürülmemiş, çarmıha gerilmemiştir. Allah onu kendi katına “ref” etmiş, yüceltmiş ve yükseltmiştir.970 Hz. İsa’ya ait bu yüceltme ve yükseltme işinin beden ile mi, yoksa ruh ile mi; beden ve ruh diri olarak mı, yoksa beden ölü olup yalnız ruh olarak mı gerçekleştiği hususu müphemdir. Bu konu, asırlar boyu Kur’an yorumcularını meşgul etmiştir. Bunu aydınlığa kavuşturmaya çalışan tarih ve kıssa
966] 11/Hûd, 18-19
967] 6/En’âm, 93
968] 33/Ahzâb, 40
969] Korintoslulara 1. Mektup, 15/22 vd.
970] 4/Nisâ, 157-158
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yazarlarıyla müfessirler belli ölçüde yahûdi ve hıristiyan kaynaklarından ve onların sözlü geleneğinden etkilenmişlerdir. Kezâ Hz. İsa’nın nüzûlü ve Kıyâmetten önce dönüşü konusu da tartışılmaktadır. Eldeki rivâyetlerin gözden geçirilerek değerlendirilmesinde fayda vardır. Hadis rivâyetlerinde yer alan Hz. İsa’nın dönüşü konusu müfessirleri, âyetlerde geçen971 kelimeleri yoruma (te’vil) zorlamış ve “âhad” olsalar da hadisleri değerlendirmeye almışlardır. Gerçekten de bu haberlerde, oldukça detaylı bilgiler yer almaktadır. İki asırdan beri hıristiyan ilâhiyatçıların ve oryantalistlerin Hz. İsa’nın dönüşü konusunu değişik metodlarla müslüman câmia içinde yayma gayretlerinin doğurduğu antipatinin de tesiriyle İslâm dünyasında konu bazı bilginlerce yeniden ele alınmış ve selef çığırının dışına taşan tartışma ve yorumlara neden olmuştur. 972
Bazı müfessir ve âlimler, bu konuda fazla yorum yapmak istemezler. “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları Kıyâmete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben hükmedeceğim.”973 Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: “Onun vefatı ve ref’ edilmesi mugayyebâta ait bir husus olup, te’vilini Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşâbih meselelerdendir. Zaten bunun ötesinde akîdeye ve şeriata müteallik, fazla bir mesele de yoktur. 974
Mevdûdî, Nisâ, sûresi, 158. âyetindeki “Allah onu kendisine yükseltti” ifadesini tefsir ederken şöyle der: Burada Allah, meselenin gerçeğini anlatıyor. Kur’an yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürmeyi başaramadıklarını, Allah’ın onu kendisine yükselttiğini açıkça söyler; fakat meselenin nasıl olduğunu ve ayrıntıları konusunda sessiz kalır. Ne Allah’ın onu bedeni ile birlikte yeryüzünden gökteki bir yere yükselttiğini, ne de onun diğer insanlar gibi ölüp rûhunun göğe yükseltildiğini belirtmez. Mesele o kadar kapalı bir dille anlatılmıştır ki, olay hakkında, olayın olağanüstü mûcizevî olduğunu söylemekten başka bir yorum yapmak imkânsızdır. 975
Aynı âyetle ilgili Muhammed Esed, Hz. İsa’nın beden olarak semâya yükseldiğini kabul etmez ve şu açıklamayı yapar: “Allah onu kendi katına yükseltti” 976 “Âyette Allah, Hz. İsa’ya ‘Seni ölüme yollayacağım ve katıma yücelteceğim’ buyurur. ‘Refaahû’ (lafzen, onu yüceltti yahut onu yukarı çıkarttı), bir insanın ref’ edilmesi fiili, ne zaman Allah'a atfedilmişse, her zaman “onurlandırma”, yahut “yüceltme” anlamlarına gelir. Kur’an’ın hiçbir yerinde, Allah’ın Hz. İsa’yı yaşadığı sırada bedensel olarak cennete “yükselttiği” şeklindeki yaygın inancı destekleyen bir beyan yoktur. Yukarıdaki âyetteki “Allah onu kendi katına yüceltti” ibâresi, Hz. İsa’nın Allah’ın özel rahmeti mertebesine yükseldiğini gösterir; “rafe’nâhu (onu yücelttik)” fiilinin İdris Peygamber ile bağlantılı olarak kullanıldığı977 âyetinden açıkça anlaşılacağı gibi bu, bütün peygamberlerin yararlandıkları
971] 3/Âl-i İmrân, 55; 4/Nisâ, 156-159; 5/Mâide, 117
972] Abdullah Aydemir, Peygamberler, D.İ.B. Y. s. 254
973] 3/Âl-i İmrân, 55
974] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Hikmet Y. c.1, s. 297
975] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y. c. 1, s. 380
976] 4/Nisâ, 158
977] 19/Meryem, 57.
KIYÂMET
- 199 -
bir lütuftur. 978
Müfessirlerden çoğunun kanaatine göre Hz. İsa, rûhu ve cesediyle birlikte göğe yükselmiştir ve âhir zamanda tekrar yeryüzüne inecektir. Bir kısım müfessirlere göre de göğe yükseltilen, İsa (a.s.)’nın cismi değil; rûhudur. Kur’an’da ifade edilen “Seni Bana yükselteceğim”979 hitabıyla kast edilen, Hz. İsa’nın rûhudur. Çünkü rûh, insanın hakikatidir. Ceset, emanet elbise gibidir, artar eksilir. Değişmeyen insanın rûhudur.980 Yine Hz. İsa’nın göğe kaldırıldığı kabulünün müslümanlara hıristiyan inançlarından geçtiği belirtilerek bu olay şöyle değerlendirilir: Gök ile kast edilen, maddî gök ise bu, yıldızlardan, galaksilerden ibârettir. Yani İsa, şu yıldızlardan birine mi çıkarılmıştır? Eğer kast edilen mânevî gök ise oraya ceset gitmez, rûh gider; çünkü orası maddî değildir. 981
Kur’an, İsa (a.s.)’nın göğe yükseltildiğini değil; Allah'a yükseltildiğini söyler: “Bel rafaahu’llahu ileyh”982 cümlesi: “Allah, onu göğe yükseltti” değil; “Allah, onu kendisine yükseltti” anlamındadır. Bu konuyla ilgili diğer âyette de aynı ifade vardır.983 Göğe yükseltmek başka, Allah'a yükseltmek başkadır. Allah’ın onu kendine yükselttiği mecburen kabul edileceğine göre, onun göğe yükseltildiğini söylemek, Allah'a belli bir mekân tahsis etmek olur. Oysa Yüce Allah her yerdedir. İsa’nın Allah'a yükselmesi için göğe çıkması gerekmez. Allah, göklerin de yerin de ilâhıdır. Allah’ı gökte imiş gibi düşünüp Allah'a yükseltilen İsa’nın göğe yükseltildiğini söylemek, âyetin ifadesine uymamaktadır. Âyetin anlamı, İbn Cüreyc’in dediği gibi, Allah’ın İsa’nın rûhunu yüceltmesi, şânını yükseltmesi, katında O’na değer vermesi demektir.
Yüce Allah, Hz. İsa’yı saldırganların elinden kurtarmak sûretiyle mânevî derecelere nâil eylemiş, şânını yüceltmiştir. Nitekim “Kıyâmet gününe kadar sana uyanları, inkâr edenlere üstün kılacağım”984 âyetinden bu anlam anlaşılmaktadır. Gerçekten Hz. İsa’ya uyan ve ona yakın olanlar yahûdilere hâkim olagelmiştir. Bu da onun Allah katındaki şânının yüceliğini gösterir.
Müfessirlerin “Seni vefat ettireceğim, Bana yükselteceğim.”985 âyetini, genellikle İsa’nın göğe çıktığı şeklinde tefsir etmelerinin başlıca iki etkeni vardır: Bunlardan birincisi ve en önemlisi, hıristiyanlar ve yahûdiler hakkındaki âyetlerin izahı için İslâm’a yeni girmiş olan yahûdi ve hıristiyan âlimlerine başvurmaları ve onların söylediklerini tam gerçek kabul edip aktarmalarıdır. İkinci etken de, İsa’nın (a.s.) göğe çıktığı ve âhir zamanda yere inip Deccal’ı öldüreceği, haçı kıracağı ve İslâm şeriatıyla amel edeceği hakkında anlatılan hadis rivâyetleridir.
Âl-i İmrân 55. âyetiyle Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan rûhudur. Zaten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür.
978] Muhammed Esed, İslâm Mesajı, İşaret Y. c. 1, s. 177
979] 3/Âl-i İmrân, 55
980] Tefsîru’l-Menâr, 3/316-317
981] S. Ateş, Kur’an Ans. 10/206
982] 4/Nisâ, 158
983] Bk. 3/Âl-i İmrân, 55
984] 3/Âl-i İmrân, 55
985] 3/Âl-i İmrân, 55
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir. Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir:
“Her peygamberin rûhânî eceli, ümmetinin ecelidir. Rûhânî ecelleri tamam olmuş nice peygamberler var ki Kur’an’da zikredilmemişlerdir. Allah’ın seçkin peygamberleri içine giren büyük peygamberlerin, derecelerine göre rûhânî semâda bekaları devam etmektedir ki bunlar da İbrahim âilesidir. İmrân âilesi de bunlardandır. İsa’nın cesedi Allah'a kaldırılmış, fakat İsa’nın rûhu da kabzedilmemiş, yani ümmetinin eceli gelmemiş, İsrâiloğullarının sû-i kastı, hilesi ile hıristiyanlık mahvolmamış, yaşamış ve İsa’nın rûhu, Mûsâ maiyetinde (beraberliğinde) yaşamıştır. Bunun için mahvoldu zannedilen bir avuç tabileri, bu rûhtan istifade ederek kısa bir zamanda yahûdilerin üstünde bir hayata kavuşmuşlardır. Ve nihâyet Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gelmesiyle hepsi, Hz. Muhammed’in rûhunun emri altına geçmiştir. Artık bundan sonra İsa da diğer peygamberler gibi, Muhammed’in (s.a.s.) rûhu maiyetindedir. Bir gün gelecek, ümmet-i Muhammed’in daraldığı bir devirde, Allah’ın garib bir kelimesi olan İsa’nın rûhu ortaya çıkacak, Muhammed’in rûhu maiyetinde hizmet edecek ve fakat Kıyâmetten evvel vefat eyleyecektir.” 986
Muhammed Abduh da bu konuda şöyle diyor: “Bu te’vile göre İsa’nın zamanı, insanların İslâm şeriatının rûhuna bağlanacakları ve şekilleri bırakıp içleri ıslah için İslâm şeriatının özüyle amel edecekleri zamandır.” 987
Müfessirlerden bir kesimi, Hz. Peygamberimiz’in Miraç’ta Hz. İsa ve Hz. Yahyâ’yı ikinci gökte görmüş olmasını Hz. İsa’nın rûhu ve cesediyle göğe çekilmesiyle ilgili delillerden biri sayar. Eğer Hz. Peygamber’in Miraç’ta görmesi Hz. İsa’nın cesediyle göğe çıktığına delil ise, Hz. Yahyâ’nın ve diğer peygamberlerin de cisimleriyle göğe çıktığına delildir. Çünkü Hz. Peygamber, öteki peygamberleri de çeşitli göklerde görmüştü. Oysa hiç kimse, başka bir peygamberin rûhu ve cesediyle birlikte göğe çıktığını ileri sürmemiştir. Zaten bütün peygamberlerin rûhları yücelere, melekût âlemine yükselirler.
Hz. İsa’nın nüzûlü, Kur’an’da geçmez. Bu konudaki kabul, mütevâtir olmayan hadis-i şerif rivâyetlerine, yani haber-i vâhide (âhad hadislere) dayanır. Bu hadislerin sahih olduğu kabulünden dolayı, bazı âyetler bu hadisler çerçevesinde yorumlanmış, te’vil edilmiştir. Aslında hadislerin Kur’an’a arzedilmesi, Kur’an âyetlerine göre tashih, te’vil ve yorumlarının yapılması daha doğru bir yol kabul edilseydi, bu zorlama te’viller yapılmazdı. Bu konuyla ilgili bazı hadis rivâyetlerini görelim:
Hz. İsa’nın Gökten İneceğini İfade Eden Hadis Rivâyetleri
“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, muhakkak yakında Meryem oğlu İsa, âdil bir hâkim olarak inecektir. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O zaman, mal o kadar artacak ki, onu kimse kabul etmeyecek. Artık Allah'a bir kere
986] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
987] M. Reşid Rızâ, Tefsîru’l Kur’âni’l-Hakîm, c. 3, s. 317
KIYÂMET
- 201 -
secde etmek dünya ve dünyanın içinde olan her şeyden daha hayırlı olacaktır.” 988
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyâmet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa ibn Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat İsa (a.s.): ‘Hayır!’ der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz.” 989
“İbn Meryem gökten sizin yanınıza indiği zaman devlet reisiniz kendinizden, namazda imâmınız olduğu (İsa da imâmınıza uyduğu) halde bakalım nasıl olursunuz?” 990
“Meryem oğlu (İsa a.s.), Feccu’r-Ravhâ adlı mevkide, hac yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir.”991
Bir hadis rivâyetinde “Meryem oğlu İsa Kıyâmetin 10 alâmetinden biri” sayılmakla beraber onun gökten ineceğinden söz edilmez,992 Bazı hadis rivâyetlerinde, “Şam’daki beyaz minareye iner.”993; “Hz. İsa inmeden Kıyâmet kopmaz”994; “O indikten sonra kırk yıl kalır.” 995
Bir rivâyette İslâm ümmetine imamlık yapmaz, İslâm kumandanı Mehdî’nin cemaati olurken, başka bir rivâyette “Rumları yenen, İstanbul’u fetheden askerler, orada zeytin ağaçlarına kılıçlarını asmış vaziyette ganimetleri bölüşürken şeytanın ‘Mesih evlerinize sahip oldu’ diyeceği, Bunların Şam’a gelerek savaşmak için kılıçlarını düzeltirken namaz kılacağı, namazlarında İsa’nın inip onlara imam olacağı, Allah’ın düşmanı Deccal’ın onu görünce tuzun suda erimesi gibi erimeye başlayacağı”996 söylenir. “O, Deccâl’ı Ludd kapısında öldürecektir.”997 Deccâl’dan bahseden bir hadis rivâyetine göre, Meryem oğlu İsa’nın geleceği, Allah’ın onu Deccâl’dan koruyacağı, Allah’ın vahyiyle mü’minleri Tur’a çıkaracağı, sonra Ye’cûc ve Me’cûc’un zuhur edip Taberiye Gölüne doğru yürüyecekleri, İsa ve adamlarının kuşatılacağı, sonra İsa ve adamlarının dağdan yere inecekleri, yerde her şeyin bollaşacağı, nihâyet Kıyâmetin kopacağı”998 anlatılmaktadır.
Hadis rivâyetlerinde bunlar gibi daha birçok detay bilgiler verilmektedir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendi zamanında İsa’nın inme ihtimalinden bahsedilir: “Ben, ömrüm uzarsa Meryem oğlu İsa’ya ulaşacağımı umuyorum. Eğer ecelim acele gelirse, sizden ona ulaşan selâmımı söylesin.” 999
Lâfızları, birbirinden hayli değişiklikler gösteren bu hadis rivâyetlerinin, manalarında da bir birlik yoktur. Birinde İsa zuhur edince çok bolluk olacağı,
988] Buhârî, Büyû 102, Mezâlim 31, Enbiyâ 49; Müslim, İman 242, hd. no: 155; Ebû Dâvud, Melâhim 14, hd. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, hd. no: 2234; Ahmed bin Hanbel, II/240, 294, 538; Tecrîd-i Sarih Terc. c.6, s. 532
989] Müslim, İman 247; Küt. Sitte, 14/274
990] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 182
991] Müslim, Hacc 216, hd. no: 1252; Küt. Sitte Terc. c. 13, s. 152, Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c.2, s. 431
992] Ebû Dâvud, Melâhim, bâbu Emârâti’s-Sâah
993] Ebû Dâvud, Melâhim 14; İbn Mâce, Fiten 33
994] Buhârî, Mezâlim 31; İbn Mâce, Fiten 33
995] Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 14/336
996] Müslim, Kitab 52, bab 9, hadis 34
997] Tirmizî, Fiten 62
998] Müslim, Kitab 52, bab 20, hadis 110
999] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298-299
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Deccâl’ı öldüreceği belirtilirken, ötekinde İsa ve adamlarının, Ye’cûc ve Me’cûc tarafından kuşatılacağı, bir süre çok darlık çekecekleri söylenmektedir. İsa’nın ineceği ifade edilen bu rivâyetlerde, iniş safhalarının birbirinden farklı anlatıldığı görülür. Hadis rivâyetlerinde geçen İsa’nın bütün kiliseleri yıkacağı ifadesi de 22/Hacc, 40 âyetine aykırıdır. Bu âyette Allah’ın koruduğu ve kulları vasıtasıyla savunduğu Allah’ın adı anılan mâbedleri İsa nasıl yıkar? Âyete göre Hz. İsa’nın bu mâbedleri koruyanların başında olması gerekir.
Ayrıca bu rivâyetlerde müslümanların kılıçlarını düzelteceklerinden söz edilmektedir. Bu, asırlar öncesi savaş silâhını ifade eder ama Deccâl’ın çıkacağı Kıyâmete yakın zamanların silâhını ifade edemez. Herhalde modern çağlarda müslüman askerleri, silâh olarak kılıç değil; modern silâhlar taşırlar. Ayrıca bu istikbal haberleri, Allah’tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceği hakkındaki âyetlere 1000 aykırıdır.
İsa’nın ineceğine inanmak, itikadî bir meseledir. İtikad, şek üzerine kurulmaz; yakîn ve mütevâtir nass üzerine kurulur. Hz. İsa’nın göğe çıktığına ve âhir zamanda ineceğine dair yakîn (kesin bilgi) ifade edecek herhangi mütevâtir bir haber yoktur. Bu konudaki rivâyetlerin hepsi âhad haberlerden ibârettir. Hz. İsa’nın ineceği hakkında anlatılanlar, Ehl-i Beyt’ten Mehdî adındaki âdil bir imamın geleceğine dair anlatılan rivâyetlere de çok benzerlik gösterir. Mehdî hakkındaki rivâyetlerde de bir kesinlik yoktur. Bu rivâyetler, mütevâtir olmadığı gibi meşhur bile değildir. Hadisçiler katında sahihin altında bir derece olan “hasen hadis” kabul edilmiştir. Kesinlik ifade etmeyen bu hadis rivâyetleriyle itikad kurulamaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce hiçbir insana ebedî yaşama verilmediği, ondan öncekilerin hepsinin öldüğü belirtilir: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.”1001 Peygamberimiz’in de bir gün öleceği vurgulanan bu âyetlere göre Hz. Hz. İsa’nın öldüğüne inanmak gerekir. 1002
Ahmet Keleş, “Hadislerin Kur’an’a Arzı” adlı kitabında Hz. İsa’nın ref’i ve nüzûlüyle ilgili hadislerin Kur’an’a arzedilmesini tavsiye eder ve şöyle der:
Bazı âlimler, Hz. İsa’nın nüzûlünün Kur’an’da da zikredildiği, bir kısım âyetlerin bu konuda bilgi verdiği gerekçesiyle, sözkonusu hadislerin Kur’an’a da uygun olduğunu iddiâ etmiştir. Bu konuda delil kabul edilen âyetler şunlardır:
“Ehl-i kitaptan herbiri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyâmet gününde de o, onlara şâhit olacaktır.” 1003
“Şüphesiz ki o, Kıyâmet için bir bilgidir. Sakın onda şüpheye düşmeyin ve Bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.”1004 Bu âyette geçen “o”, Hz. İsa olarak kabul edilmiş ve âyette geçen “ilm” kelimesi, kırâat farklılığı olarak “alem” şeklinde de okunmuştur. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: “O (İsa), Kıyâmet için bir alâmet/işarettir.”
1000] 7/A’râf, 188; 27 Neml, 65; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 123; 6/En’âm, 50, 59
1001] 21/Enbiyâ, 34-35
1002] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y. c. 10, s. 216-218
1003] 4/Nisâ, 159
1004] 43/Zuhruf, 61
KIYÂMET
- 203 -
Bu iki âyetten hareketle Kıyâmetten önce Hz. İsa’nın geleceği söylenmiştir. Ancak bu âyetlerdeki işaretler sarih/açık olmadığından dolayı, onlar için bu iddianın, açık bir delil olması sözkonusu değildir. Bazı müfessirlerin bu kanaate varmalarında hadis rivâyetlerinin önemli ölçüde rolü olmuştur. Çünkü Elmalılı, bu konuda yaptığı tefsirinde; “Yâ İsâ! Seni öldüreceğim ve kendime yükselteceğim.”1005 âyetini açıklarken, bu âyetteki “öldüreceğim” anlamındaki “müteveffîke” kelimesini başka anlama te’vil etmenin câiz olmadığını, sarih anlamıyla anlamak gerektiğini ifade etmektedir.
Ancak, hadislerdeki Hz. İsa’nın tekrar ineceğini bildiren haberlerden dolayı bu âyeti uygun bir şekilde te’vil etmek gerektiğini söylemektedir.1006 Bu ifadeler bize, “şâyet bu rivâyetler olmamış olsaydı, müfessirler bu âyetlere böyle mânâ vermeyeceklerdi” kanaatini vermektedir. Âyete verilen anlamda rivâyetlerin rolü gâyet açıkça görülmektedir. Ancak, sahâbenin Kur’an ilimleri ve tefsiri konusunda en meşhuru, bu âyetteki kelimeye farklı anlam vermez: İbn Abbâs (r.a.): “Ey İsa, şüphesiz ki seni vefat ettirecek olan (onlar değil) Benim” 1007 âyetindeki “müteveffîke” ibâresini “seni öldürecek olan” diye açıklamıştır. Bu rivâyeti Buhârî, bab başlığında kaydetmiştir. 1008
Bu âyetlerden sözkonusu “nüzûl/inme”nin anlaşılmayacağı üzerinde de durulmuştur. Hz. İsa’nın öldüğünü, tekrar gelmesinin sözkonusu olamayacağını, bu konudaki âyetlerin yanlış anlaşıldığını ifade eden âlimler de olmuştur. 1009
Zeccâc, “ölümünden önce ona mutlaka bütün ehl-i kitap inanacaktır”1010 âyetindeki “ona” ifadesindeki zamirin, hem Hz. İsa’ya, hem de Hz. Muhammed’e (s.a.s.) râci olabileceğini, her iki anlamının da doğru olduğunu söylemektedir. Çünkü ona göre, bu âyetin ifade ettiği anlam şöyledir: “Her peygamberi inkâr edenler, ölümlerinden önce gerçeği görmek sûretiyle yanlış yolda olduklarını anlar ve peygamberin getirdiklerinin doğruluğuna inanırlar.”1011 Yine müellif; “Bu âyetten Hz. İsa’nın gökten inip de bütün ehl-i kitabın ona inanacağını anlamaya dil müsâit değildir. Çünkü âhir zamanda olanlar ona inanacaklardır, diyelim; o zamana kadar olanları ne yapacağız? Doğrusu bu âyetten böyle bir mânâ çıkarmak doğru değildir” demektedir. 1012
“O, Kıyâmet için bir bilgidir/alâmettir”1013 âyetinin de, Hz. İsa’ya delâletinin kat’i olmadığını bildirmişlerdir. Zeccâc, buradaki alâmetin Kur’an olması da mümkündür demektedir.1014 Taberî, her iki anlamı da birçok müfessirden naklettikten sonra, kurrânın ekseriyetinin bu kelimeyi “ılmun” şeklinde okuması nedeniyle, Kıyâmete âit bilginin “Kur’an” olması görüşünü tercih etmiştir. Çünkü Kur’an, Kıyâmetin bilgisini vermektedir.
1005] 3/Âl-i İmrân, 55
1006] Elmalılı, Eser Y. II/372
1007] 3/Âl-i İmrân, 55
1008] Buhârî, Tefsir, Sûretu’l-Mâide 13; Küt. Sitte Terc. c. 3, s. 365
1009] Bk. Mahmut Şeltut, İsa’nın Ref’i; S. Ateş, Y. K. Ç. Tefsiri, II/396-410; A. Hatîb, Mesîh fi’l-Kur’an, s. 532
1010] 4/Nisâ, 159
1011] Zeccâc, Meâni’l-Kur’an, II/129-130
1012] A.g.e., s. 130
1013] 43/Zuhruf, 61
1014] 43/Zuhruf, 61
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu iki âyetin ifade ettikleri anlamlara arz ederek Hz. İsa’nın ineceğine dair hadisleri tashih etmek, arz usûlü olarak belirtilen prensipler muvâcehesinde mümkün değildir. Şimdi, Kur’an’da zikredilen âyetlerin Hz. İsa’nın her ölümlü gibi öldüğüne, tekrar dünyaya gelmesinin imkânsız olduğuna dair Kur’an metinlerini görelim:
“Her nefis/can, ölümü tadacaktır. Sonra da Bize döneceksiniz.” 1015
“Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.” 1016
“Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları Kıyâmete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hükmü Ben vereceğim.” 1017
“Allah’ın rasûlü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük, dediler. Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık/şüphe içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendine yüceltmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” 1018
“(İsa:)Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâm/esenlik banadır.” 1019
“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” 1020
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbir inin babası değildir. Fakat O, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 1021
Bu Kur’an âyetleri açık bir şekilde ve muhkemât olarak Hz. İsa’nın öldüğünü bildirmektedir. Bu âyetler, mezkûr hadislerin tesirinde kalmadan anlaşılınca bu anlam, sarih olarak anlaşılacaktır. Bu nedenle, önceki âyetler, bu konuda vârid olan hadisler için arz metnini oluşturmazken, bu âyetler anlamlarındaki açıklık ve kat’ilik nedeniyle arz metnini oluşturmaktadırlar.
Âyette ifade edilen, yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürememeleri, asamamaları, Allah’ın da onu öldürmediğine bir delil sayılamaz. Çünkü Allah diğer âyetlerinde onu öldürdüğünü açıklamıştır. Ayrıca, Hz. Muhammed’in son nebî olması da onun tekrar gelmesine engeldir. Hz. İsa’nın peygamber olarak gelmeyeceği görüşü de kabul edilemez. Çünkü Hz. İsa’nın geleceğini kabul edenlerin en önemli gerekçeleri, ehl-i kitabın ona inanmasıdır. Ehl-i kitap ona ne olarak inanacaklardır? Müslümanlar “mehdîye tabi olur” şeklinde bir yorumla problemi çözmüş
1015] 29/Ankebût, 57; ayrıca Bk. 3/Âl-i İmrân, 185; 21/Enbiyâ, 35
1016] 21/Enbiyâ, 8
1017] 3/Âl-i İmrân, 55
1018] 4/Nisâ, 157-158
1019] 19/Meryem, 33
1020] 5/Mâide, 117
1021] 33/Ahzâb, 40
KIYÂMET
- 205 -
görünmektedirler, ama işaret edilen nokta, göz ardı edilmiştir. Hz. Mesih’in, ehl-i kitabı Hz. Muhammed’e (s.a.s.) inandırmak için geleceğini kabul etmek ise kabul edilir bir görüş olamaz. Hangi şekilde gökten inecek bir Mesih, hıristiyan dünyayı müslüman edecektir? Onları imana zorlayacak açık bir mûcizeyle gelmesi, herkesin zorunlu olarak ona inanması, dinin imtihan sırrına muhâliftir, kabul edilemez. Böyle zorunlu bir inandırma, ne Hz. Mesih’in kendi sağlığında ne de başka peygamberin hayatında gerçekleşmemiştir. Gerçekleşmesi de Kur’an’ın bildirdiği imtihan mantığına aykırıdır.
Şâyet böyle bir açık mûcizeyle gelmez ise, kimse ona inanmayacaktır. Sıradan bir insan çıkıp da “ben Mesihim” dese buna kim inanır? Nitekim 1340’da Nahcivan’da doğan Fazlullah Esterâbâdî, 1819’da Hindistan’da doğan Mirza Ali Muhammed ve 1830’da Hindistan’da doğan Ahmed Kadıyânî gibi kimseler, Mehdî ve İsa olduklarını söylemişler ve kendilerine inananlar da olmuştur, ama bu inanma hiçbir zaman hadislerde anlatılan gibi olmamıştır.
Hz. İsa’nın tekrar dünyaya gelmesini, hem de tekrar dünyevî ceset giymesini, gerçekten ölmüş bile olsa gerekli görenler, Hz. İsa’yı yere indiğinde “iman nuru” ile kendisine çok yakın olanların tanıyabileceğini söylemişlerdir.1022 Bu ifadeler de Hz. İsa’nın inmesi konusunda zikredilen rivâyetler ile delil sayılan âyetlerin, reel olarak anlaşılabilmesinin ve tahakkukunun imkânsız olduğu kanaatini vermektedir. Çünkü birkaç kişinin tanıyacağı bir Mesîh, hadislerde anlatılan misyonu üstlenemez. Ayrıca bu şekilde “kurtarıcı” beklentilerinin, müslüman irâdeyi ve İslâmî aktiveteyi nasıl etkileyip körleştirdiği, herbiri bir Mesîh ve Mehdî görevi üstlenmesi gereken mü’minlerin, bu kutsal tebliğ görevinden kendilerini, haber verilen bu “muntazar/beklenen” şahıslar yüzünden devre dışı tutmakta ve bu dini, bütün insanlığa ve ehl-i kitaba tebliğ etmek görevini üstlenip de yerine getireceklerine, gökten inecek Hz. İsa ile Hz. Mehdî’ye bırakmakla yetinmektedirler. Sözkonusu hadislerin müslüman dünya için oluşturduğu bu fâsit telakkî bile bu rivâyetleri reddetmek için yeterli bir neden sayılmalıdır.
Bu konuda zikredilen hadislerin İsrâiliyat kaynaklı olmasını ve İslâmî literatüre de hıristiyan öğretisinden geçmiş olacağını da vurgulamak gerekir. Bu konuda Pavlos’un II. Mektubunun II. babında ve Müşâhedât’ın 19. babında Hz. İsa’nın Deccâlı öldüreceği yazılıdır. 1023
Bazı araştırmacılara göre Şiî müslümanların Muntazar İmam Mehdî, sünnî müslümanların çoğunluğunun da Mehdî inancı, hıristiyanların, halen yaşadığına inandığı ve bir gün yeryüzüne inip kurtarıcı krallık yapacağını beklediği Hz. İsa inancından kaynaklanmaktadır. Çünkü ölmediği, maddî bedeniyle göğe çıktığı, binlerce, belki milyonlarca yıl bedeniyle göklerde kaldıktan sonra yeryüzüne ineceği sanılan İsa ile Muntazar imam aynıdır. Yalnız isim değişmiş; İsa yerine imam veya Mehdi denmiş, bazen de ikisi aynı şahıs kabul edilmiştir. 1024
Hz. Mesîh’in tekrar dünyaya geleceğini bildiren rivâyetler, Kur’an’ın bu konudaki açık nasslarıyla çeliştiğinden, tekrar dünyaya gelmesinin İslâm’ın getirdiği mesaj ve tebliğ ile uyumunun bulunmamasından dolayı kabul edilmesi zordur.
1022] Bk. Said Nursi, Mektûbât
1023] Geniş bilgi için bk. Zeki Sarıtoprak, İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccâl, Nesil Y. s. 25-48
1024] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y. c. 10, s. 222
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ancak, Hz. Mesih’le ve mehdiyle ilgili hadisler birer sembol kabul edilerek zâhirî anlamlarıyla değerlendirilmeyip “bunlar müteşâbih hadislerdir, bunlarla kast edilen başka anlamlar vardır” denilir ve ne itikadî ve ne de amelî bir bağlayıcılığı olmamak ve herhangi bir mükellefiyet de getirmemek kaydıyla kabulünde ve zikrinde mahzur olmayabilir.1025 Bu müteşâbih olanlardan ilimde rüsûh sahibi olanlar, kendileri için bir mesaj alıyorlarsa, bu öznel anlamaya bir şey denilemez. Fakat genel olarak âhir zaman telakkîsi ve dine hizmet, bu rivâyetler üzerine binâ edilemez. 1026
Hz. İsa’nın eceliyle ölmüş olduğunu Kur’an’ın açık naslarına rağmen kabul etmek istemeyenler, iki bin yaşını çoktan geçmiş olarak, (hıristiyanların inancının bir benzeri şekilde, göğe kaldırılıp orada) yaşadığını ve dünyaya geleceğini değerlendirirken, hadis rivâyetlerinin dışında, delil olarak sadece şu âyeti gösterirler: “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine yükseltmiştir (rafeahû).”1027 Bu âyette kullanılan “rafea (kaldırdı, yükseltti)” kelimesi, aynı şekilde meselâ, İdris (a.s.) için de kullanılmıştır: “Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yükselttik (rafa’nâhu).”1028; “Allah onu kendisine yükseltmiştir” ifadesini tek başına ele alıp “Hz. İsa ölmedi, o halen yaşıyor” diyebiliyorsak, aynı ifadeden hareketle Hz. İdris de ölmemiştir, halen yaşamaktadır, Allah onu da göğe yükseltmiştir” dememiz gerekmektedir. Hz. İdris için, yükseltme, “Allah indindeki makamı yükseltildi; manevî derece olarak Allah katında mertebesi yükseltildi” denilirken aynı kelime kullanıldığı halde, Hz. İsa için niye mecazî anlam olarak, “Allah katında manevî makamı yükseltildi” anlamı verilmez ve bu çelişki nasıl izah edilir? Bu çelişkiden daha büyük yanlış, -hâşâ- Allah’a mekân isnad etmektir. Âyette “Allah onu kendi nezdine yükseltmiştir” ifadesinden “göğe yükseltilme” anlamı nasıl çıkacaktır? Allah, hâşâ gökte midir ki, kendine yükseltmesi, göğe kaldırma olarak değerlendirilebilsin?!
Eski Ezher şeyhi Mahmut Şeltut, bu âyetle ilgili olarak şunları söyler: “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine yükseltmiştir (rafeahû).”1029 Bu âyet, Hz. İsa’yı kesin olarak öldürmediklerini anlatan ifadeden sonra gelmiştir. Ref’ (yükseltme)den maksat, İsa’yı (a.s.) düşürmeyi amaçladıkları şeye engel olmak sûretiyle İsa’nın derecesinin ve konumunun yükseltilmesidir. Böylece mana şu şekilde olmaktadır: “Allah İsa’yı onlardan korumuştur. Onlar onu öldürmeyi gerçekleştirememişlerdir. Hatta Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmış ve onu kurtarmıştır. Ve onu eceliyle vefat ettirmiş; böylece de onun derecesini yükseltmiştir. Böylece âyet, Allah Teâlâ’nın şu sözüyle tamamen uyuşmaktadır: “Seni vefat ettirecek, seni Bana yükseltecek (ref’) ve seni küfreden kimselerden tertemiz kılacağım.”1030 Bu âyet, onların İsa’nın cismiyle, diri olarak ref’i konusundaki tezlerini çürütmektedir. İmam Fahreddin Râzi, tefsirinde şöyle demektedir: “Seni tertemiz kılacağım. Yani seni onların arasından çıkaracak, seninle onların arasını ayıracağım. Kendisine ref’ (yükseltme) lafzıyla şânının büyüklüğü anlatıldığı gibi, tertemiz kılma (tathir)
1025] Âhir zamanda zuhur edecek bu tür haberlerin sembol olduğu görüşü için bk. Said Nursî, Lem’alar, s. 112; Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, III/317-318
1026] Ahmet Keleş, Hadislerin Kur’an’a Arzı, İnsan Y. s. 220-223
1027] 4/Nisâ, 158
1028] 19/Meryem, 56-57
1029] 4/Nisâ, 158
1030] 3/Âl-i İmrân, 55
KIYÂMET
- 207 -
lafzıyla da arındırma manası bildirilmiştir.
Tüm bunlar, onun şânının ve derecesinin yükseltilmesindeki mübâlağaya işaret etmektedir. Alla Teâlâ’nın şu sözünün anlamı hakkında da şöyle demektedir: “Sana tabi olanları küfreden kimselerin üstünde kılacağım.”1031 Buradaki “üstünde”likten kast edilen hüccet ve burhan ile olmasıdır. Bil ki, âyet-i kerimedeki ref’ine delâlet eden “seni Bana yükselteceğim”, derecenin ve şânın yükseltilmesidir. Yoksa yön ve mekânla ilgili değildir. “Üstünde” kılmada olduğu gibi mekânla ilgili bir durum değil; tamamen derece ve şânın yükseltilmesi ve yüceltilmesidir.” 1032
“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.”1033 Bu âyet, dolaylı yoldan başka bir tevhid gerçeğine dikkat çekmektedir: Peygamberlerin, ölümlerinden sonra artık dünya üzerinde tasarruf imkânlarının kalmadığı. Böyle bir tasarruf sözkonusu olduğunda akla gelecek ilk isimlerden biri olan peygamber Hz. İsa’ya: “İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü/tanık idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun” diye söyletilmesi gösteriyor ki, hiçbir insan, ne kadar büyük olursa olsun, ölümünden sonra, dünya üzerinde tasarruf sürdüremez. Böyle bir şey, beşer olmakla çelişir. Ve tüm peygamberler de beşerdir. Buradan hareketle tasavvuf bünyesine sokulan “ölüm sonrası evliyâ tasarrufları” anlayışının Kur’an dışı olduğunu rahatlıkla fark ederiz. Bu tevhid dışı anlayış, asırlarca kabirleri, ölüleri, ölülerin eşyasını tanrılaştırma illetinin kucağına itmiş, vahyin rahmetiyle aramıza engeller koymuştur.
Hz. İsa’nın ineceğine ve İslâm şeriatıyla amel edeceğine dair hadis rivâyetleri şöyle te’vil edilebilir: Bir peygamberin dini yaşadıkça kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar bile uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Nitekim, 21. asrın başlarında Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı takdirde dünyanın her yerinde hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, Kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mehdîdir, imamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İsa’yı bir peygamber olarak tanıtır. Onun peygamberliği, daha doğumunun ilk gününde ilân edilmişti: “Çocuk şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın
1031] 3/Âl-i İmrân, 55
1032] Mahmut Şeltut, Hz. İsa’nın Ref’i Hakkında, Haksöz Dergisi, sayı 20, Kasım 92
1033] 5/Mâide, 117
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı.”1034 Hz. Muhammed (s.a.s.) ise, peygamberlerin sonuncusudur: “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbir inin babası değildir. Fakat O, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”1035 Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra dünyaya gelmesi, bu âyetler ışığında değerlendirilince mümkün değildir. Gelmiş olsa, son peygamber Hz. Muhammed değil; Hz. İsa olur.
İkinci gelişinde Hz. İsa’nın peygamber olmayacağını iddia etmek, İsa’nın peygamberliği ile ilgili âyetleri inkâr anlamına gelebilir. Hz. İsa geldiğinde Kur’an âyetlerini inkâr etmeyeceğine göre kendisinin peygamber olduğunu bildiren âyetlere de inanacaktır. Bu durumda Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber oluşunu inkâr etmiş duruma düşmeyecek midir? Hz. İsa, Kur’an’ın tanıttığı şekliyle bir peygamberdir. Peygamberliği olmayan bir İsa’nın diğer insanlardan farkı, etkisi, inandırıcılığı ve gücü ne olabilir? Yine Hz. İsa’nın nüzûlü ile bazı haramları helâl edeceğine dair hadis rivâyetleri, İslâm dininin tamamlandığını bildiren “... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”1036 âyetiyle çelişir.
Kendisinin İsa olduğunu iddia eden nice insanlar çıkmış, çıkmakta ve çıkacaktır. Gerçek İsa’yı (a.s.) insanlar nasıl tanıyacaktır; daha önce gösterdiği gibi mûcizeleri de, peygamber olarak gelmeyeceği için gösteremeyecektir. Yok, peygamber olarak gelirse, (ki Mezarcı o iddiadadır.) o zaman da Kur’an’ın Hz. Muhammed (s.a.s.) için, “peygamberlerin sonuncusu” 1037 olduğunu bildiren âyeti ve buna dayanan İslâm itikadı inkâr edilmiş olacaktır. Ayrıca dinin tamamlandığını bildiren âyet1038 reddedilmiş olacaktır. Bu da kendisinin Mehdi olduğunu iddia edenler gibi istismar konusu olacak, sahte Mesihlerin insanları kandırma yolu ardına kadar açılmış olacaktır. Bilindiği üzere, Papa suikastçısı M. Ali Ağca bile tarihin çöplüğünde yer almış yüzlerce sahtekâr kişi gibi, kendisinin Mehdi ve İsa olduğunu iddia edebilmektedir. Şimdi de eski bir müftü ve milletvekili olan Hasan Mezarcı, kendisinin Hz. İsa olduğunu ve gökten indiğini iddia etmeye başladı. Hz. Peygamberimiz zamanında minare olmadığı halde, Hz. İsa’nın Şam’daki beyaz minareye ineceği iddia edilebilmektedir. Hatta Adıyaman’daki meşhur şeyhin bulunduğu câminin minaresi bembeyaz renge boyanmış, Hz. İsa’nın oraya ineceği iddia edilerek, köye “inilecek yer” anlamına gelen “Menzil” adı verilmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar, ne ilk ve ne de sondur. Bunun gibi nice beklentiler, oyalanmalar, kurtarıcı bekleyip sorumluluktan kaçmalar ve istismarlar sözkonusu olduğu gibi bu gidişle çok daha olacaktır.
Mehdî Olayına da kısaca değinirsek; Mehdi’nin günün birinde geleceğiyle ilgili hadis kitaplarında âhad (tek râvi kanalıyla gelen) hadisler bulunmaktadır ama bunların içerisinde birbiriyle çelişen haberler vardır. Buhârî ve Müslim’in kitaplarında ise mehdi kelimesi geçen bir hadis yoktur. Kur’an’da mehdi’yi gösteren en ufak bir işarete de rastlamak mümkün değildir.
İlk dönem itikat kitaplarında mehdi konusu yer almamıştır. Ancak daha sonra
1034] 19/Meryem, 30
1035] 33/Ahzâb, 40
1036] 5/Mâide, 3
1037] 33/Ahzâb, 40
1038] 5/Mâide, 3
KIYÂMET
- 209 -
yazılan Akaid kitaplarında mehdiden bahsedilmektedir. Mehdiden bahseden hadisler mütevâtir olmadığı için, bu konu iman konuları içerisinde yer almaması gerekir. Ancak, İslâm tarihinde mehdi iddiasıyla birçok insan çıktı, insanlar bazılarına mehdi diye uydular ve birçoğu da bir mehdi beklentisi içerisinde oldular.
Anlaşıldığı kadarıyla mehdi inancı siyasî olayların müslümanları fırkalara ayırmasından sonra daha çok gündeme gelmeye başlamıştır. Âhad ve zayıf haberlerin dışında sağlam dayanağı bulunmamaktadır. İslâm tarihinde birçok mehdi çıkmıştır. Çevresine adam toplayıp saltanat sürmek isteyen niceleri veya zâlim yöneticilerle mücadele etmek isteyen iyi niyetli önderlerin bir kısmı bu mehdi beklentisinden yararlanmıştır.
Tarih boyunca nice sahtekârlar, çıkar sağlamak ve halkın üzerinde etkili olabilmek için mehdilik inancını istismar etmişlerdir. Günümüzde bile bazı açıkgözler zaman zaman bu beklentiden yararlanmayı deniyorlar. İşin garibi bu gibi konuların istismarcısı bulanabileceği bilinmesine rağmen ‘mehdiyim’ diye ortaya çıkanlar çevrelerine adam toplamayı hâlâ başarabiliyorlar.
Mehdi ve Hz. İsa’nın gökten inme beklentisi, birçok müslümanı ümitsizliğe ve görevini yapmamaya sevk etmiştir. Öyle ya, nasıl olsa mehdi gelecek ve dünyayı düzeltecek, zulümleri önleyecek, insanlara hidâyet dağıtacak… Bu hayal nicelerini boş beklentilere sevk etmiştir. Niceleri bu umut sebebiyle yapması gereken en basit görevleri bile savsaklamış, kendisine zulmedenlerle mücadele etmeyi terk etmiş, zâlimlere karşı çıkma görevini gelecek mehdiye bırakmıştır.
Allah (c.c.) dilediği araç ve insanla dinini destekler. O dininin yaşanabilmesinin araçlarını dilediği gibi yaratır. Hidâyet O’nun elindedir, dilediğine verir. O’nun gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm Kıyâmete kadar değişmeden kalacaktır. O Kur’an ki en büyük hidâyet aracıdır. İnsanlara düşen, Kur’an’ı anlamak ve O’na uymaktır. Hayalleri (ümniyye’yi) bir tarafa bırakıp yapması gerekeni gücü yettiği kadar yerine getirmektir. Mehdi beklentisi, müslümanların ne imanlarını artırır ne de sâlih amellerini. Müslümanlar işlerini ve çalışmalarını, gelmesi muhtemel mehdilere göre ayarlamazlar. Onlar, inandıklarını hayatlarında uygulamaya çalışırlar. Sonuç Allah’a aittir.
Şimdiye kadar çıktığı iddia edilen ve hâlâ çıkmaya devam eden bu mehdilerden acaba hangisi gerçek mehdidir? Kaynaklarda bir sayı ve zaman verilmediğine göre hepsini de mehdi olarak kabul edecek miyiz? Bundan sonra ortaya çıkan mehdi adaylarına karşı nasıl bir tavır takınacağız? İşin garibi tarihten beri ortalıkta bu kadar mehdi adayı ve mehdi taslağı olmasına rağmen müslümanların durumlarında pek bir değişiklik görünmemektedir. Ne mehdinin mesajını anlayıp kendini düzeltenler var; ne de zâlimlerin zulmünün son bulması. Bu mehdi adaylarının bir mârifetleri varsa, müslümanların saf inançlarını maddeye çevirme işlerinden vazgeçsinler de biraz da asıl işlerine(!) dönsünler. İslâm ümmetinin dertlerine bir çözüm bulsunlar, İslâm ülkelerindeki tağutların hâkimiyetlerine ve zulümlerine dur desinler.
Kur’an, müslümanlara mehdi beklemeyi değil; hakiki anlamda iman etmeyi ve imanın gereğini yapmayı tavsiye ediyor. Bunu yapmayanlar ise zarar edeceklerdir.1039 Eğer mehdiyi hidâyete götüren, hidâyet veren şeklinde anlarsak;
1039] Bk. Asr Sûresi
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an en büyük mehdîdir (hâdî-hidâyete erdiricidir). İnsanlar bu mehdiye uyarlarsa doğru yolu bulurlar ve kurtuluşa ererler. Kur’an’ın kendisi de insanları sürekli bu kurtuluşa dâvet etmektedir. 1040
Hz. İsa, ruha önem verilmeyen bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Ölüleri diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli insanlara ihtiyaç var. Böylece yahûdilerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin, ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve ruh hastalıkları iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nuruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil; perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Haktan getirdiği mesaja mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman! 1041
İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zaten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük mehdî olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman Deccallar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” 1042
Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz?
Nedir Kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak ve dirilmek anlamında olan Kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır Kıyâmet. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde bir insan, Kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın Kıyâmeti, inancın Kıyâmeti, hakikatin Kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine getirmeyenlerin âkıbetidir Kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların dünyevî cezâsıdır “Kıyâmet”.
Hadis rivâyeti olarak değerlendirildiği halde, hadis olmadığını tesbit ettiğimiz, ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız bir söz vardır:
1040] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 390-392
1041] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 5
1042] 5/Mâide, 105; Ahmed Kalkan, Haksöz, Sayı 118, Ocak 2001
KIYÂMET
- 211 -
“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” Sanal bir hayatta, yaşadığını sananların rüyalarıdır bugünün dünyası. İnsan, içinde yaşadığı çevreyi katletti, mahvetti; kendisi de o çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu düşünmedi; kendisi de mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını, mânevî hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi Kıyâmet değil de nedir?
Kur’an’ın Kıyâmetin dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel hikmeti, yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya ve içindekilerin âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir sonu olduğunu, ölümün yakın olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
Kur'an'a göre, Kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın kopacaktır. "Sana Kıyâmetten sorarlar: 'Gelip çatması ne zamandır?' derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?"1043; "Sana Kıyâmet sâatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: 'Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.' Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: 'Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır' ama insanların çoğu (bunu) bilmezler." 1044
Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında olmadan Kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır. Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler veya bilmek istemeyenlerdir. Kur'an'ı okuyanlar bilirler ki, onun alâmetleri çoktan gelmiştir. "Onlar, Kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?"1045 Ansızın kopacak Kıyâmetin Kur'an'da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur'an, Kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı."1046 Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır, hatta belki bundan daha da yakındır: "Göklerin ve yerin gaybı Allah'a âittir. (Kıyâmet) sâatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir." 1047
Bütün bu Kur'ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den Kıyâmetin alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur. Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur'an'a arzedilmesi gerekir. Kur'an'ın bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.1048 Müteşâbih, anlam yönüyle birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur'an'da bahsedilen Kıyâmet ve ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek bir tefsiri olmaz, farklı te'villeri/yorumları
1043] 79/Nâziât, 42-43
1044] 7/A'râf, 187
1045] 47/Muhammed, 18
1046] 54/Kamer, 1
1047] 16/Nahl, 77
1048] 3/Âl-i İmrân, 7
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olabilir, esas anlamını da ancak Allah bilir. 1049
Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur'an'ın Kıyâmet konusundaki mesajını göz ardı eden Osmanlı'nın son devir mollaları, olanca zulüm ve tuğyânı, sadece "Kıyâmet alâmeti" olarak değerlendirmiş, son alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla "başımıza taş yağması yakındır" diyerek eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Hâlbuki Kıyâmetin çok yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur'an çok önceden belirtmişti. Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine, Kıyâmet kopmadan, -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur'an talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur'an'ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek, büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla Kıyâmeti çok uzaklara ertelemek, "kalplerinde eğriliğin bulunması" ve "fitne çıkarma" 1050 riski ile karşı karşıya gelmek demektir.
Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu fekad kamet Kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun Kıyâmeti kopmuştur." Diğer insanların Kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her an gelebileceğine göre, Kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını sanıp Kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir Kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük bir ölümdür: Kur'an'da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, "Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır."1051 buyrulmaktadır. Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, "uyku, ölümün yarısıdır." Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun bedenden sıyrılmasıdır.
Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerîm'de, "Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Rasûlü'nün çağrısına koşun..." 1052 buyrulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın "rûhun ve kalbin hayat derecesi" olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde "ölmek"
1049] 3/Âl-i İmrân, 7
1050] 3/Âl-i İmrân, 7
1051] 39/Zümer, 42
1052] 8/Enfâl, 24
KIYÂMET
- 213 -
değil; gerçekte "dirilme"dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibârettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve "sıla"sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler sözkonusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur'an bunu, "Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi."1053 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur'an'ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (Kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur'an'da: "Sen ölülere duyuramazsın!"1054; "Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!"1055 buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem'a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber’in (s.a.s.) çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 1056
Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek kaosu, Kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin, yani kendi Kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama mânen ölmüş, kendi Kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir Kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî Kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 1057
İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği gibi. "Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) 'ölüler' demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız.."1058 "Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın." 1059
Hadis külliyâtları, Kıyâmet'ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden
1053] 29/Ankebût, 94
1054] 30/Rûm, 52
1055] 35/Fâtır, 20
1056] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237
1057] 8/Enfâl, 25
1058] 2/Bakara, 154
1059] 27/Neml, 80
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin'de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak'a olduğundan yola çıkarak Kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların Kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, Kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile Kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun Kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki "hasta adam"a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, "Kıyâmet alâmeti" olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için Kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek Kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal Kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.
Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur'an'a arzedilerek, müteşâbih olduğu unutulmadan te'vil edilebilir. Bu, Kur'an mesajına daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur. Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir.1060 Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.1061 Yalnız, Kıyâmet alâmetleri konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb bilgisinin ve özellikle Kıyâmet ilminin sadece O'na âit olduğu unutulmamalıdır.
1060] Bk. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem'alar, s. 112
1061] Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
KIYÂMET
- 215 -
Bir peygamberin dini (O'nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar bile uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Bu, "güneşin batıdan doğması"dır. Nitekim giderek ivme kazanan bir hızla Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, Kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih'tir, Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. "Kıyâmet ne zaman kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?" diye sormak yerine; "ölüme, Kıyâmete, ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı" kendi kendimize sormamız gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük "mehdî" olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman "deccal"lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” 1062
Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması, kıyâm etmesidir. "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" adındaki kalk borusunu, "kıyâm et" emrini veren dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah toplumu İsa nefesleriyle yeniden diriltecek ve Allah'ın izni ve yardımıyla topluma ba'su ba'de'l-mevti yaşatacaklardır.
Hz. İsa, rûha önem verilmeyen yahûdileşmiş bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli müslümanlara
1062] 5/Mâide, 105
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyaç var. Böylece emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî/mânevî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin; ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nûruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
Son söz: Her şeyin en doğrusunu bilen yalnız Allah'tır. 1063
Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
Kur’ân-ı Kerim’de Kıyâmet kavramına çok yer verilir. Değişik kelimelerle Kıyâmetten bin civarında âyette konu edinilir. Kıyâmetle ilgili temel kavram mâhiyetindeki kelimelerin kısa bir dökümünü vermek, bu konuda ufuk açıcıdır: “Kıyâmet” kelimesi, toplam 70 yerde zikredilir. Aynı anlamdaki “sâat” sözcüğü ise toplam 48 yerde geçer. “Âhir (yevmu’l-âhır)” kelimesi 28 yerde, “âhiret” kelimesi ise 115 yerde kullanılır. Âhirette hesaba çekilmek ve Kıyâmet günü ve hesap günü anlamındaki “hesap (hısâb) ve “yevmu’l-hısâb” kelimeleri toplam 39 yerde ifâde edilir. Yeniden diriliş anlamında kullanılan “ba’s” kelimesi ve türevleri toplam 67 yerde kullanılır. Kıyâmetin kopması ve her yaratığın ölümünden sonra, yeniden dirilişle birlikte mahşerde toplanmak anlamındaki “haşr” kavramı ve türevlerinin toplam 43 yerde zikredildiği görülür.
İslâm inancının üç temel esasından birini oluşturan Kıyâmet veya âhiret konusu yüzleri aşan, çok değişik ve müstakil sûrelerde ele alınmıştır. Burada, toplum hayatında büyük önem taşıyan mes'ûliyet duygusunun telkin edilmesinin bir hedef teşkil ettiği şüphesizdir. Ayrıca, "Herkes yarın için ne hazırladığının bilincini taşımalıdır."1064 âyetinde ifâdesini bulan geleceği düşünme ve ebedî hayatın mutluluğunu sağlama uğruna faâliyet gösterme ilkesinin hâkim rol oynadığını da söylemek gerekir.
Kur’ân-ı Kerîm'de zaman zarfı olan "yevme", "yevmeizin" kelimeleriyle oluşup Kıyâmeti tasvir eden âyetlerin sayısı 400'e yakındır. Bunların yetmişi "yevmu'l-kıyâmeh" şeklindedir. Ayrıca, Kur'an'ın altmış yedinci sûresi olan Mülk sûresinden itibâren yer alan 48 sûrenin büyük ekseriyetinin en belirgin muhtevâsı "Kıyâmet" konusudur. Bunlardan başka "Kıyâmetin kopma zamanı" demek olan "sâat", "dünyanın sonu" anlamına gelen "ukbâ",1065 "mutlaka gerçekleşecek olan realite" mânâsındaki "vâkıa", "kimini alçaltan, kimini yükselten olay" anlamındaki "hâfida-râfia,1066,"yeniden diriltmek, dirilterek hesap meydanında toplamak" mânâsındaki "ba's" ve "haşr"1067 kelimeleriyle bunlara benzer kavramlar Kıyâmet için kullanılmıştır. "Dönüş, dönüş yeri, çıkarıldığı yer"
1063] Ahmed Kalkan, Vuslat Dergisi, sayı 25, Temmuz 2003
1064] 59/Haşr, 18
1065] ukbe'd-dâr; 13/Ra'd, 22, 24, 35, 42
1066] 56/Vâkıa, 1-3
1067] 22/Hacc, 5; 50/Kaf, 44
KIYÂMET
- 217 -
anlamına gelen ve bir âyette yer alıp bir yoruma göre Kıyâmet mânâsında olan "meâd" kelimesi de,1068 özellikle kelâm ve felsefe kitaplarında Kıyâmet yerine kullanılmıştır.
"Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır; İsteyene ve mahruma. Cezâ gününü tasdik ederler."1069 Bu âyetler, Allah'a ve âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet de Kıyâmeti, âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: "(Onlar da) dediler ki: 'Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Cezâ gününü yalanlardık." 1070
"(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının gerçek sahibi)dir." 1071
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ (Bundan) Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 1072
“Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:) ‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:) ‘Öyleyse inkâr edegeldikleriniz nedeniyle azâbı tadın!’ dedi.” 1073
“Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, sâat (Kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: ‘Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip yüklendikleri ne kötüdür!” 1074
“Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz.” 1075
“Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” 1076
“Kimine hidâyet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.” 1077
"Sâatin (Kıyâmetin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: 'Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O’ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir.' Sanki sen, ondan
1068] 28/Kasas, 85
1069] 70/Meâric, 22-26
1070] 74/Müddessir, 43-46
1071] 1/Fâtiha, 3
1072] 6/En’âm, 22-24
1073] 6/En’âm, 30
1074] 6/En’âm, 31
1075] 6/En’âm, 121
1076] 7/A’râf, 27
1077] 7/A’râf, 30
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: 'Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.” 1078
“O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara: ‘Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da’ diyeceğiz. Artık onların arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler ki: ‘Siz bize ibâdet ediyor değildiniz. Bizim ile sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibâdetinizden habersizdik.’ İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.” 1079
“(Kıyâmetin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.” 1080
“(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalbleri (sanki) bomboştur.” 1081
"Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) Sâatin(in) emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah her şeye güç yetirendir." 1082
“O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni bırakıp bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:) ‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar. O gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır.” 1083
“Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiçbir ini dışarda bırakmamışızdır. Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, bizim size bir kavuşma zamanı tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?” 1084
“(Kâfirlere:) ‘Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın’ diyeceği gün; işte onları çağırmışlardır, ama onlar, kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz onların aralarında bir uçurum koyduk.” 1085
“Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sûr ’a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.” 1086
“Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.” 1087
“Ve onların hepsi, Kıyâmet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir. 1088
“Sûr’a üfürüleceği gün, biz suçluları/günahkârları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök
1078] 7/A’râf, 187
1079] 10/Yûnus, 28-30
1080] 11/Hûd, 105
1081] 14/İbrâhim, 42-43
1082] 16/Nahl, 77
1083] 16/Nahl, 86-87
1084] 18/Kehf, 47-48
1085] 18/Kehf, 52
1086] 18/Kehf, 99
1087] 19/Meryem, 68
1088] 19/Meryem, 95
KIYÂMET
- 219 -
(kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.” 1089
"Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: 'Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” 1090
“O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.” 1091
“O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.” 1092
"İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar." 1093
"Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak." 1094
"Biz, Kıyâmet gününe âit duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” 1095
"Bizim, göğü kitabın sayfalarını katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iâde edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız." 1096
“Hayır, onlar Kıyâmet sâatini yalanladılar; biz Kıyâmet sâatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Ateş,) Onları uzak bir yerden gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip çağırırlar.” 1097
“Sûr ’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve herbiri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir.” 1098
“O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz nerede?’ der. Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: ‘Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız. Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: “Ortaklarınızı çağırın.’ Böylelikle çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidâyet bulmuş olsalardı ne olurdu. O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Gönderilen (elçilere) ne cevap verdiniz?’ der.” 1099
“Kıyâmet sâatinin kopacağı gün, suçlu-günahkârlar umutsuzca yıkılırlar. (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar, ortaklarını inkâr
1089] 20/Tahâ, 102
1090] 20/Tahâ, 105-107
1091] 20/Tahâ, 108
1092] 20/Tahâ, 109
1093] 21/Enbiyâ, 1
1094] 21/Enbiyâ, 40
1095] 21/Enbiyâ, 47
1096] 21/Enbiyâ, 104
1097] 25/Furkan, 11-13
1098] 27/Neml, 87
1099] 28/Kasas, 62-65
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ediyorlar.” 1100
"Kıyâmet sâatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır." 1101
"İnsanlar, sana Kıyâmet sâatini sorarlar; de ki: 'Onun bilgisi yalnızca Allah’ın katındadır.' Ne bilirsin; belki Kıyâmet sâati pek yakın da olabilir." 1102
"Onlar: 'Eğer doğru sözlü iseniz, bu vaad (ettiğiniz azap) ne zamanmış?' derler. De ki: 'Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de (bir an) öne alınabilirsiniz." 1103
“Demişlerdir ki: ‘Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip kaldırdı? Bu, Rahmân (olan Allah)’ın vaad ettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş.” 1104
"Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir. Artık ne bir tavsiyede bulunmağa güç yetirebilirler, ne âilelerine dönebilirler." 1105
"Sûr’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler." 1106
"İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar." 1107
"Derler ki: 'Eyvahlar bize; bu, din günüdür.' 'Bu, sizin yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 1108
“Ve onları durdurup tutuklayın, çünkü sorguya çekileceklerdir.” 1109
“Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, Kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrana uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir.” 1110
“Kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok?” 1111
"Kıyâmet sâatinin ilmi O’na döndürülür. O’nun ilmi olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi, gebe kalmaz ve doğurmaz da. Onlara: 'Benim ortaklarım nerede?' diye sesleneceği gün, dediler ki: 'Sana arzettik ki, bizden hiçbir şâhit yok.” 1112
1100] 30/Rûm, 12-13
1101] 31/Lokman, 34
1102] 33/Ahzâb, 63
1103] 34/Sebe', 29-30
1104] 36/Yâsin, 52
1105] 36/Yâsin, 49-50
1106] 36/Yâsin, 51
1107] 37/Sâffât, 19
1108] 37/Sâffât, 20-21
1109] 37/Sâffât, 24
1110] 39/Zümer, 15
1111] 39/Zümer, 60
1112] 41/Fussılet, 47
KIYÂMET
- 221 -
"Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki Kıyâmet sâati pek yakındır." 1113
"Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan Kıyâmet sâatinden başkasını mı gözlüyorlar?" 1114
"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyâmet sâatinin ilmi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz." 1115
"De ki: 'Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiçbir kuşku olmayan Kıyâmet günü O sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak insanların çoğu bilmezler.” 1116
"Artık onlar, Kıyâmet-sâatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? 1117
"O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden) çıkış günüdür." 1118
"O yaklaşmakta olan yaklaştı." 1119
"Gözleri zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki yayılan çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar. Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kâfirler derler ki: 'Bu, zorlu bir gün.” 1120
“(Çünkü o gün) Suçlu-günahkârlar, simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.” 1121
"Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın olup ufalandığı, toz duman halinde dağılıp savrulduğu Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman..." 1122
"Ve diyorlardı ki: 'Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?' De ki, öncekiler ve sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte cezâ gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır." 1123
"Vâkıa (kesin bir gerçek olan Kıyâmet) vuku bulduğu zaman, Onun vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur." 1124
"O yaklaşmakta olan yaklaştı. Onu Allah’ın dışında ortaya çıkaracak başka (hiçbir güç
1113] 42/Şûrâ, 17
1114] 43/Zuhruf, 66
1115] 43/Zuhruf, 85
1116] 45/Câsiye, 26
1117] 47/Muhammed, 18
1118] 50/Kaf, 42
1119] 53/Necm, 57
1120] 54/Kamer, 7-8
1121] 55/Rahmân, 41
1122] 56/Vâkıa, 4-7
1123] 56/Vâkıa, 47-56
1124] 56/Vâkıa, 1-2
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoktur)." 1125
"Derler ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azap) ne zamanmış?' De ki: '(Bununla ilgili) Bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” 1126
“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.’ İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: ‘(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp yararlanalım.’ Onlara: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya çalışın’ denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sûr çekilmiştir; onun iç yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 1127
“Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin.” 1128
“Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp kuşatmış. Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye dâvet edilirlerdi.” 1129
"Artık sûr’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği. Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan Kıyâmet) artık vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur. Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış za’fa uğramıştır." 1130
“Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: ‘Alın, kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım.’ Artık o, hoşnut bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette.” 1131
“Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” 1132
"Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengârenk yün gibi olacak." 1133
“(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.” 1134
"Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir." 1135
"Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar kökünden sökülüp savurulduğu zaman. Ve Rasuller de (şâhitlik için) belli bir vakitte getirildiği zaman..." 1136
1125] 53/Necm, 57-58
1126] 67/Mülk, 25-26
1127] 57/Hadîd, 12-13
1128] 66/Tahrîm, 8
1129] 68/Kalem, 43
1130] 69/Haakka, 13-16
1131] 69/Haakka, 19-22
1132] 69/Haakka, 25-27
1133] 70/Meâric, 8-9
1134] 70/Meâric, 10
1135] 77/Mürselât, 7
1136] 77/Mürselât, 8-11
KIYÂMET
- 223 -
“Bu ayırma gününü sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay haline. Biz, öncekileri helâk etmedik mi? Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz. İşte Biz, suçlu günahkârlara böyle yapıyoruz. O gün, yalanlayanların vay haline!” 1137
"Sûr ’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. O sırada gök açılmış ve kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, artık bir serab oluvermiştir." 1138
"Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir." 1139
"Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir." 1140
“O ne zaman demir atacak?' diye, sana Kıyâmet sâatini soruyorlar. Onunla ilgili bilgi vermekten yana, sende ne var ki… En sonunda o (ve onunla ilgili bilgi), Rabbine âittir." 1141
“Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından.” 1142
“O gün, onlardan herbirisinin kendine yetecek bir işi vardır.” 1143
“O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir.” 1144
“Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.” 1145
"Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkardığı Ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir." 1146
Hadis-i Şeriflerde Kıyâmet ve Kıyâmet Alâmetleri
İlk dönemlerden itibâren Kıyâmet alâmetleri, Kıyâmetin çeşitli merhaleleri, cennet ve cehennem hayatıyla ilgili birçok zayıf veya mevzû rivâyet ortaya çıkmıştır. Kıyâmet ve özellikle Kıyâmet alâmetleriyle ilgili hadislerin sıhhati ve toplumsal problemlere dikkat çekip onların Kıyâmet gibi kargaşa ve kaos sebebi olmasıyla ilgili te’vil edilmesi gereken özellikleri üzerinde ciddî değerlendirme yapılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın ve Peygamberimiz’in çok net beyanlarından Rasûlullah da Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmez. O yüzden hadis-i şeriflerde geçen bazı alâmetler henüz gerçekleşmedi diye, Kıyâmetin vaktine daha çok zaman olduğu, ya da şu tarihte olabileceği gibi değerlendirmeler çok yanlıştır.
"Şunu bilmelisiniz ki, Kıyâmette çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız" sonra Rasûlullah (s.a.s.) "Yaratmayı ilkin nasıl başlattıysak onu tekrar ederiz." 1147 meâlindeki âyeti okuduktan sonra Kıyâmette ilkin Hz. İbrâhim'in giydirileceğini
1137] 77/Mürselât, 14-19
1138] 78/Nebe', 18-20
1139] 78/Nebe', 17
1140] 77/Mürselât, 7
1141] 79/Nâziât, 42-44
1142] 80/Abese, 34-35
1143] 80/Abese, 37
1144] 80/Abese, 38-39
1145] 89/Fecr, 25-26
1146] 99/Zelzele (Zilzâl), 1-5
1147] 21/Enbiyâ, 104
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belirtmiştir. 1148 Hz. Âişe'den rivâyet edilen hadisin devamında Hz. Âişe, bir arada bulunacak çıplak kadın ve erkeklerin birbirine bakabileceğinden söz etmiş, Rasûl-i Ekremde, "Durum buna müsâade etmeyecek kadar vahim olacaktır" cevabını vermiştir. Ebû Hüreyre'den nakledilen bir hadiste de insanların üç grup halinde haşir işlemine tabi tutulacağı haber verilmektedir: Günahları sebebiyle ümitle korku arasında bulunan mü'minler ki, bunların yaya olarak gitmesi muhtemeldir, binekle gidecek erdemli mü'minler ve yanlarından ayrılmayan bir ateşle hesap meydanına sevk edilecek gruplar. 1149
"Kıyâmet gününde birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin boynunda için için kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve, başkasının boynunda altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez parçası bulunuyorken karşıma çıkmayın! Bunların herbiri benden yardım isteyecek, ben de, 'elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ etmiştim' diyeceğim." 1150
"Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin ederim! Meryem oğlu İsa'nın, aranıza (bu şeriatle hükmedecek) adaletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap'tan) kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur." Sonra Ebû Hureyre der ki: "Dilerseniz şu âyeti okuyun. (Mealen): "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce O'nun (İsa'nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyâmet gününde ise İsa onlar aleyhine şahitlik edecektir." 1151
"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücâdeleye Kıyâmet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbn Meryem de iner. Bu Müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: ‘Hayır! der, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz!" 1152
"Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek." "...Ehl-i beytimden birisi, ki bu zatın ismi benim ismine uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine, adâlet ve hakkaniyetle doldurur." 1153
"Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma'nın evlâtlarındandır." 1154
"Temîmi'd-Dâri'nin rivâyetinin benim size ondan (Mesih Deccal'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvâfık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz o Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır, doğu tarafındadır. Evet, o doğu tarafında zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!’ buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti." 1155
"Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O gün insanların en hayırlısı olan
1148] Buhârî, Rikak 45; Müslim, Cennet 56-58
1149] Buhârî, Rikak 45; Müslim, Cennet 59
1150] Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
1151] 4/Nisâ, 159; Buhârî, Büyû’ 102, Mezâlim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, h. no: 155; Ebû Dâvud, Melâhim 14, h. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, h. no. 2234
1152] Müslim, İman 247
1153] Ebû Dâvud, Mehdî 1, h. no: 4282; Tirmizî, Fiten 52, h. no: 2231, 2232
1154] Ebû Dâvud, Mehdi 1, (4284)
1155] Müslim, Fiten 119, h. no: 2942; Ebû Dâvud, Melâhim 15, h. no: 4325, 4326; Tirmizî, Fiten 66, h. no: 2254
KIYÂMET
- 225 -
-veya en hayırlılarından- bir kimse onun karşısına çıkar ve: ‘Sen Rasûlüllah (s.a.s.)'ın bize haber verdiği Deccal'sin!’ der. Deccâl de (kendi adamlarına): ‘Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem ne dersiniz? Bu işte bu şüpheye düşer misiniz?” der. Oradakiler: ‘Hayır!’ derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Dirilttiği zaman adam: ‘Allah'a yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli olmamıştım!’ der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi di(yerek öldürmek isteye)cek, fakat musallat edilmeyecek." 1156
"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur." 1157
İbn Ömer (r. a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) Vedâ haccı sırasında (bir ara): "Halk susup dinlesin!" buyurdular. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal'den uzun uzun söz ettiler ve buyurdular ki:
"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm danesi gibidir. (İki gözünün arasında kefere yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her Müslüman okuyacaktır)." 1158
"Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz." 1159
"Rumlar, A'mak ve Dâbık nam mahallere inmedikçek Kıyâmet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf düzen alınca, Rumlar: ‘Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de onları öldürelim!’ derler. Müslümanlar da: ‘Hayır! Vallahi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz’ derler. Bunun üzerine (Müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçte biri inhizama uğrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Allah indinde şehitlerin en faziletlileridir. Üçte biri de muzaffer olur. Bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar İstanbul'u da fethederler. (Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nidâ atar: ‘Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!’ Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber batıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikamet okunur. Derken İsa İbnu Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hz. İsa'yı görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helâk oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu kudret eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir." 1160
"Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?" diye sordular. Oradakiler: ‘Evet!’ deyince, şöyle buyurdular: "İshakoğullarından yetmiş bin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe Kıyâmet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla
1156] Buhârî, Fiten 27, Fedâilu'l-Medine 9; Müslim, Fiten 112, h. no: 2938
1157] Buhârî, Fiten 26, Enbiyâ 50; Müslim, Fiten 105, h. no: 2935; Ebû Dâvud, Melâhim 14, h. no: 4315
1158] Buhârî, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, h. no: 169-2933
1159] Buhârî, Cihad 95, 96, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 62, h. no: 2912; Ebû Dâvud, Melâhim 9, h. no: 4303, 4304; Tirmizî, Fiten 40, h. no: 2216; Nesâî, Cihad 42
1160] Müslim, Fiten 34, h. no: 2897
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lailahe illallahu vallahu ekber!" derler. Bunun üzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerleri ikinci kere, "Lailahe illallahu vallahu ekber" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lailahe illallahu vallahu ekber!" derler. Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münadi gelip: "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler" 1161
"Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki taş dahi: "Ey Müslüman! İşte Yahudi, arkamda (saklandı), gel, öldür onu!" diyecek." 1162
"Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat davaları birdir." 1163
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun! İmamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz vâris olmadıkça Kıyâmet kopmaz." 1164
"Herc atmadıkça Kıyâmet kopmaz!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler): "Herc nedir ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordular. "Öldürmek! Öldürmek!" buyurdular." 1165
"Kıyâmet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. (O vakit) kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü'min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar." 1166
"Ben Kıyâmet şöyle yakın olduğu halde gönderildim!" buyurdular ve şehâdet parmağıyla orta parmağını yanyana gösterdiler. 1167
"Ben Kıyâmetin kopacağı aynı sâatte gönderildim. Ancak, şunun şunu geçmesi gibi ben Kıyâmet sâatini geçip biraz evvel geldim!" buyurdu ve orta parmağı ile şehâdet parmağını gösterdi." 1168
"Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bu ateş Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatacaktır." 1169
"Kıyâmetten önce, Hadramevt'ten -veya Hadramevt denizinden- bir ateş çıkacak, insanları toplayacak" buyurmuşlardı. (Orada bulunanlar): "Ey Allah'ın Rasûlü (o güne ulaşırsak) ne yapmamızı emredersiniz?" diye sordular. "Size Şam (Yani Sûriye'ye gitmenizi) tavsiye ederim" buyurdular. 1170
"Bugün doğmuş (canlı olan) hiçbir nefis yoktur ki, yüz sene sonra ölmemiş olsun." (Râvi der ki): "Bununla ömrün kısalması kastedilmiştir." 1171
1161] Müslim, Fiten 78, h. no: 2920
1162] Buhârî, Cihad 94, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 79, h. no: 2921; Tirmizî, Fiten 56, h. no: 2237
1163] Buhârî, Fiten 24, Menâkıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, h. no: 157, Fiten 17
1164] Tirmizî, Fiten 9, h. no: 2171
1165] Müslim, Fiten 18, h. no: 157
1166] Tirmizî, Fiten 30, h. no: 2196
1167] Buhârî, Rikak 39, Tefsiru Nâziât 1, Talâk 25; Müslim, Fiten 132, h. no: 2950
1168] Tirmizî, Fiten 39, h. no: 2214
1169] Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 42, h. no: 2902
1170] Tirmizî, Fiten 42, h. no: 2218
1171] Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 218, h. no: 2538; Tirmizî, Fiten 64, h. no: 2251
KIYÂMET
- 227 -
Enes (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Rasûlüllah (s.a.s.)'a: "Kıyâmet ne zaman kopacak?" diye sormuştu. Aleyhissalâtu vesselâm bir müddet sükûttan sonra yanında duran Ezd-i Şenûe kabilesine mensup bir çocuğa bakıp:
"Bu delikanlı pîr-i fâni olmadan önce Kıyâmetiniz kopacaktır!" buyurdular." Enes (r.a.) der ki: "Çocuk o gün benim akranım idi." 1172
Açıklama: Bu hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm, herkesin ölümünü, kendisi için "Kıyâmet" olarak değerlendirmiş bulunmaktadır. Hadisi, dünyanın eceli olan Kıyâmetten ziyade kendi ecelimiz olan şahsî Kıyâmetimizle ilgilenmeye bir uyarı olarak değerlendirebiliriz. Dünyanın eceli ilm-i İlahîde mahfuzdur, Allah'tan başka kimse bilemez. Ama beşerî ecelimiz, şahsî Kıyâmetimiz, zaman olarak kısmen bellidir. Yarın hususunda bir garanti olmadığına göre, şu veya bu şekilde her an gelebilir. Öyleyse "Kıyâmet" hadisesinden insan nefsi bir dehşet alıyor, ibrete meylediyor ise, bu ibreti, her an gelmesi muhtemel olan ecelinden, kopması muhtemel olan şahsî Kıyâmetinden almalıdır. Efendimiz, dünyanın Kıyâmetinden sorulduğu halde şahsî Kıyâmeti zikretmek sûretiyle cevap vermekle dikkatleri buna çekmek gereğine uyan bir irşadda bulunmuş olmaktadır. 1173
"Otuz kadar yalancı deccaller çıkmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bunlardan herbiri Allah'ın elçisi olduğunu zanneder." 1174
"Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyâmet kopmaz. Batıdan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz." 1175
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Güneş battığı sırada Kıyâmet alâmetlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vaktinde insanlara Dâbbetü’l-Arz ın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa diğerinin çıkması buna yakındır." 1176
"Ruhumu kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin, ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendisinden sonra ehlinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe Kıyâmet kopmaz." 1177
"Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü'lhalasa putunun etrafında titremedikçe Kıyâmet kopmaz. Zü'lhalasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları (Tebâle'deki) puttur." 1178
"İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyâmet kopmaz." 1179
"Kıyâmet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır." 1180
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.), yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: "(Ey Allah'ın Rasûlü!) Kıyâmet ne zaman kopacak?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:
1172] Müslim, Fiten 138, h. no: 2953
1173] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/321
1174] Tirmizî, Fiten 43, h. no: 2219; Ebû Dâvud, Melâhim 16 h. no: 4333, 4334, 4335
1175] Buhârî, Rikak 39, İstiska 27, Zekât 9; Müslim, İman 248, (157); Ebû Dâvud, Melâhim 12, 4312
1176] Müslim, Fiten 118
1177] Tirmizî, Fiten 19, h. no: 2182
1178] Buhârî, Fiten 23; Müslim, Fiten 51, h. no: 2906
1179] Tirmizî, Fiten 37, h. no: 2210
1180] Müslim, İman 234, h. no: 148; Tirmizî, Fiten 35, h. no: 2208
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Sual sahibi nerede?" buyurdular: Adam: "İşte buradayım ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Emânet zâyi edildiği vakit Kıyâmeti bekleyin!" buyurdular. Adam: "Emanet nasıl zâyi edilir?" diye sordu. Efendimiz: "İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyâmeti bekleyin!" buyurdular." 1181
"Kahtan'dan, insanları değneğiyle idare eden bir adam çıkmadıkça Kıyâmet kopmaz." 1182
"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça Kıyâmet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan herbiri: ‘Herhalde savaşı ben kazanacağım’ der." 1183
"Zaman yakınlaşmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün sâat gibi, sâat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur." 1184
"Allah Teâlâ hazretleri ipekten daha yumuşak bir rüzgârı Yemen'den gönderir. Bu rüzgâr, kalbinde zerre miktar iman bulunan hiç kimseyi hâriç tutmadan hepsinin ruhunu kabzeder." 1185
"Kıyâmet sadece şerir insanların üzerine kopacaktır!" 1186
İbn Zuğb el-Eyâdî anlatıyor: "Abdullah İbnu Havale el-Ezdî (r.a.)'nin yanına indim. Bana: "Rasûlüllah (s.a.s.) bizi, ganimet alalım diye yaya olarak gönderdi. Biz de döndük ve hiçbir ganimet elde edemedik. Yorgunluğumuzu yüzlerimizden anlayıp aramızda doğrularak:
"Ey Allah'ım, onları bana tevkil etme; ben onları üzerime almaktan acizim! Onları kendilerine de tevkil etme, bu işten kendileri de acizdirler. Onları diğer insanlara da tevkil etme kendilerini onlara tercih ederler!" buyurdular. Sonra elini başımın üstüne koydu ve: "Ey İbnu Havâle! Hilafetin (Medine'den) Arz-ı Mukaddese'ye (Sûr iye'ye) indiğini görürsen, bil ki artık zelzeleler, kederler, büyük hadiseler yakındır. O gün Kıyâmet, insanlara, şu elimin, başına olan yakınlığından daha yakındır" buyurdu." 1187
Hz. Enes (r.a.) dedi ki: "İstanbul'un fethi Kıyâmet ânında olacaktır." 1188
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün): "Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın gelmesi vâcip olur!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler): "Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) saydı:
“Ganimet (yani millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir meta haline gelirse.
Emanet (edilen şeyleri emanet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helâl) kıldıkları zaman.
1181] Buhârî, İlm 2, Rikak 35
1182] Buhârî, Fiten 23, Menâkıb 7; Müslim, Fiten 60, h. no: 2910
1183] Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29, h. no: 2894; Ebû Dâvud, Melâhim 13, h. no: 4313, 4314; Tirmizî, Cennet 26, h. no: 2572, 2573
1184] Tirmizî, Zühd 24, h. no: 2333
1185] Müslim, İman 185, h. no: 117
1186] Müslim, Fiten 131, h. no: 2949
1187] Ebû Dâvud, Cihad 37, h. no: 2535
1188] Tirmizî, Fiten 58, h. no: 2240
KIYÂMET
- 229 -
Zekât (ödemeyi ibâdet bilmeyip bir angarya ve) cezâ telakki ettikleri zaman.
Kişi annesinin hukukuna riâyet etmeyip, kadınına itaat ettiği;
Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;
Mescidlerde (rızâyı İlahî gözetmeyen husumet, alışveriş, eğlence ve siyasata vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.
Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;
(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği;
(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;
İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;
(San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri edinildiği;
Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya sûret değiştirmeyi (meshi) [veya gökten taş yağmasını, (kazfi)] bekleyin." 1189
"Çıkış itibariyle, Kıyâmet alâmetlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu'l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir." 1190
"Beytu'l Makdis'in (Mescid-i Aksâ'nın) imarı Yesrib'in harabıdır. Yesrib'in harabı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame 'şehir'in ('İstanbul'un) fethidir, İstanbul'un fethi Deccal'in çıkmasıdır!" buyurdu. Sonra elini (Rasûlullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muaz'ın) dizine vurdu ve: "Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi" buyurdular." 1191
"Melhame ile Medine'nin (Şehrin) fethi arasında altı yıl vardır. Yedinci yılda da Mesih Deccal çıkar." 1192
"Sûrun sahibi (İsrafil aleyhisselam), sûr denen borusunu ağzına dayamış, yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken ben nasıl tereffühle (dünya nimetlerinden) istifade edebilirim?" buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına çok ağır gelmişti:
"Peki, biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular. Onlara: "Hasbünallah ve ni'melvekil (Allah bize yeter, o ne güzel vekildir!), Allah'a tevekkül ettik. -belki de "tevekkülümüz Allah'adır!" demişti- deyiniz!" diye emir buyurdular." 1193
"Rasûlüllah’a (s.a.s.) sûr'dan sorulmuştu: "Bu, içine üflenen bir boynuzdur!" diye cevap verdi." 1194
1189] Tirmizî, Fiten 39, h. no: 2211
1190] Müslim, Fiten 118, h. no: 2941; Ebû Dâvud, Melâhim 12, h. no: 4310
1191] Ebû Dâvud, Melâhim 3, h. no: 4294
1192] Ebû Dâvud, Melâhim 4, h. no: 4296; İbn Mace, Fiten 35, h. no: 4093
1193] Tirmizî, Kıyâmet 9, h. no: 2433
1194] Ebû Dâvud, Sünnet 24, h. no: 4742; Tirmizî, Kıyâmet 9, h. no: 2432
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.): "İki sûr arasında kırk vardır!" buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:
"Ey Ebû Hureyre! Kırk gün mü?" diye sordular. Fakat o: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. Tekrar: "Kırk ay mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi. "Kırk yıl mı?" dediler. O yine: "Bir şey diyemem!" cevabını verdi ve (Rasûlüllah'ın hadisine devam etti:)
"Sonra Allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu'zzeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkib edilecektir." 1195
"Mü'minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir." 1196
Ebû Rezin el-Ukaylî (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, Allah, mahlûkatı nasıl iâde eder, (yeniden diriltir)? Bunun dünyadaki örneği nedir?" "Sen dedi, hiç kavminin üzerinde yaşadığı vadiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil üğründüğü münbit mevsimde uğramadın mı?" Ben: "Elbette!" deyince: "İşte bu, (yeniden) yaratmasına Allah'ın delilidir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!" buyurdular." 1197
İbn Abbas (r.a.) "O boru öttürülünce" 1198 âyeti ile ilgili olarak dedi ki: "Bu, sûrdur. Sûrede geçen racife, birinci nefha (üfleme), râdife de ikinci nefhadır." 1199
Ebû Said (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) (bir gün bize) Sâhib-i Sûr'u (İsrâfil'i) zikretti ve dedi ki: "Sağında Cibril, solunda da Mikâil aleyhimusselam var." Rezin tahric etmiştir. 1200
"Kıyâmet günü insanlar beyaz, bembeyaz, has unun çöreği gibi bir yerde toplanacaklar. Orada hiç kimsenin bir işareti (evi, bağı vs.) olmayacak." 1201
"Sizler Allah'a yalınayak, bedenleriniz çıplak ve kabuklu (sünnet edilmemiş) olarak haşr olunacaksınız!" buyurdu. Bir diğer rivâyette İbn Mes'ud şöyle demiştir: "Rasûlüllah (s.a.s.) va'z etmek üzere aramızda doğruldu ve dedi ki:
"Ey insanlar! Sizler (Kıyâmet günü) Allah'ın yanında yalınayak, çıplak ve kabuklu olarak toplanacaksınız. (Sonra şu âyeti okudu:) "İlk yaratışa nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaad olarak yine onu iâde edeceğiz..." 1202; “Haberiniz olsun! Kıyâmet günü mahlûkattan ilk giydirilecek İbrâhim aleyhisselâm'dır. Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben:
'Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!' derim. Bana:
1195] Buhârî, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, h. no: 2955; Muvatta, Cenâiz 48, h. no: 1, 239; Ebû Dâvud, Sünnet 24, h. no: 4743; Nesâî, Cenaiz 117, h. no: 4, 111
1196] Muvatta, Cenâiz 49, h. no: 1, 240; Nesâî, Cenâiz 117 h. no: 4, 108) İbn Mâce, Zühd 32, h. no: 4271
1197] Rezin tahric etmiştir. Bu hadis Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde biraz farklı lafızlarla rivâyet edilmiştir (IV/11
1198] 74/Müddessir, 8
1199] Buhârî, Rikak 43 -muallak olarak-
1200] Ebû Dâvud, Hurûf ve'l-Kıraat 1, h. no: 3999
1201] Buhârî, Rikak 44; Müslim, Münafıkûn 28, h. no: 2790
1202] 21/Enbiyâ, 104
KIYÂMET
- 231 -
'Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar" denilir. Ben sâlih kul (İsa)'nın dediği gibi diyeceğim:
"Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim. Fakat vakta ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigehban yalnız sen oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şahidsin. Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen mutlak galib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin sen" 1203
Rasûlüllah (s.a.s.) devamla dedi ki: "Bunun üzerine bana: 'Onlar, sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!' denilecek."
"Bir rivâyette şu ziyade var: "Ben: 'Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten uzak olsunlar!' derim." 1204
"Kıyâmet günü insanlar üç sınıf olarak haşrolunurlar: Yayalar sınıfı, binekliler sınıfı, yüzü üstü sürünenler sınıfı." Peygamberimiz'e soruldu: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar yüzleri üzerine nasıl yürürler?" Şu cevabı verdiler: "Onları ayakları üzerine yürüten Zât-ı Zülcelâl, yüzleri üzerine yürütmeye de kadirdir. Ancak bilesiniz, bu yüzleri üstü yürüyenler, önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya çalışırlar." 1205
"İnsanlar Kıyâmet günü üç hal üzere haşrolunurlar:
1) İstekliler, korkanlar,
2) İki kişi bir deve üzerinde olanlar, üç kişi bir deve üzerinde olanlar, dört kişi bir deve üzerinde olanlar, on kişi bir deve üzerinde olanlar.
3) Geri kalanları, ateşe tapanlar. Cehennem, onların kaylûle yaptığı yerde onlarla kaylûle yapar, geceledikleri yerde onlarla birlikte geceler, onların sabahladıkları yerde onlarla sabahlar, onların akşamladıkları yerde onlarla beraber akşamlar." 1206
"İnsanlar Kıyâmet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde yetmiş zira'lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına kadar ulaşır." 1207
"Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı [Kıyâmet (ve hesaplaşmanın olacağı)] gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenâtı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir." 1208
"Kıyâmet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka edâ edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak."
1203] 5/Mâide, 117-118
1204] Buhârî, Rikak 45, Enbiyâ 8, 44, Tefsir, Mâide 14, 15, Tefsir, Enbiyâ 2; Müslim, Cennet 57, h. no: 2860; Tirmizî, Kıyâmet 4, h. no: 3329; Nesâî, Cenâiz 118, h. no: 4, 114
1205] Tirmizî, Tefsir Benî İsrâil (İsrâ Sûresi), h. no: 3141
1206] Buhârî, Rikak 48; Müslim, Cennet 59, h. no: 2861; Nesâî, Cenâiz 118, h. no: 4, 115, 116
1207] Buhârî, Rikâk 47; Müslim, Cennet 61, h. no: 2863
1208] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2421
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(Râvî Ebû Hureyre) der ki: "Biz şunu da işitirdik: "Kıyâmet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: "Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!" 1209; "Boynuzlu koyun..." tabirinden gerisi Rezin'in ziyâdesidir.
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.): "Âhirette kimin hesâbı münâkaşa edilirse, azâba mâruz kalacak demektir!" buyurmuşlardı. Ben: "Nasıl olur? Allah Teâlâ (meâlen): "O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhâsebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecek" 1210 buyurmadı mı, (bu hesap münâkaşası değil mi)?" dedim. "Hayır! buyurdular, bu (münâkaşa değil) arzdır. Kıyâmet günü hesâba çekilen herkes mutlaka helâk olmuş demektir!" 1211
"Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesâbını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrâna düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab: 'Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nâfilesi var mı?' buyurur. Böylece, farzın eksikleri nâfile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir." 1212
Yahya İbn Said (rahimehullah) anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, (Kıyâmet günü), kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer namazı kabul edilmezse diğer amellerinin hiçbir ine bakılmaz." 1213
"Kıyâmet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır." 1214
"Kıyâmet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde bulunduğundan, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından, vücûdunu nerede çürüttüğünden." 1215
"Kıyâmet günü kul (hesap vermek üzere huzur-u İlahîye) getirilir. Allah Teâlâ: 'Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, Benimle bugünkü şu karşılaşmanı hiç düşündün mü?' diye soracak. Kul da: 'Hayır' diyecek. Allah Teâlâ: 'Öyleyse bugün Ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada) Beni unuttuğun gibi!' buyuracak." 1216
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: (Ashab, Rasûlüllah'a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. Allah'ın elçisi: "Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda bir itişip kakışmanız olur mu?" diye sordu. Ashab: 'Hayır!' deyince: "Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur mu?" diye tekrar sordu. Ashab yine: 'Hayır!' deyince: 'Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle
1209] Müslim, Birr 6, h. no: 2582; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2422
1210] 84/İnşikak 7-9
1211] Buhârî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, h. no: 2876; Ebû Dâvud, Cenâiz 3, h. no: 3093; Tirmizî, Kıyâmet 6, h. no: 2428
1212] Tirmizî, Salat 305, h. no: 413; Nesâî, Salât 9, h. no: 1232
1213] Muvatta, Kasru's-Salât 89, h. no: 1, 173
1214] Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28, h. no: 1678; Tirmizî, Diyât 8, h. no: 1396; Nesâî, Tahrim 2, h. no: 7, 83
1215] Tirmizî, Kıyâmet 1, h. no: 2419
1216] Tirmizî, Kıyâmet 7, h. no: 2430
KIYÂMET
- 233 -
karşı karşıya gelecek. Rabb Teâlâ: 'Ey filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana zevce vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar (hizmetçi) kılmadım mı? Reislik yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi?' diye soracak. Kul: 'Evet ey Rabbim!' diyecek. Rab Teâlâ: 'Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?' diyecek. Kul bu soruya: 'Hayır!' karşılığını verecek. Rab Teâlâ da: 'Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı (dünyada) sen Beni unuttuğun gibi!' diyecek. Sonra ikinci kul Allah'ın karşısına çıkar. Rab Teâlâ ona da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: 'Evet! ey Rabbim!' der. Rab Teâlâ da: 'Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?' diye sorar. Kul: 'Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!" der ve elinden geldiğince (Allah hakkında) hayır senâda bulunur. Rab Teâlâ: 'Bu hususta lehine şehâdet edecek biri var mı?' diye soracak. Kul: 'Hayır, yok!" diyecek. Rab Teâlâ: 'Şimdi senin aleyhine bir şâhit gönderilecek!' der. Kul kendi kendine: 'Benim aleyhime şâhitlik yapacak da kim?' diye içinden düşünür. Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna: 'Haydi konuş!' denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, Allah'ın gadabına uğrayan münâfıktır." 1217
İnsanlar Rasûlullah’a (s.a.s.): "Ey Allah'ın Rasûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. O da: "Siz bulutsuz dolunay gecesinde ayı görmekten şüpheye düşer misiniz?" diye sordu. Onlar; 'hayır, ey Allah'ın Rasûlü!' diye cevap verdiler. Allah'ın Rasûlü: "Bulutsuz bir günde güneşi görmekten şüphe eder misiniz?" diye tekrar sordu. Ashab yine: 'Hayır!' cevabını verdiler. Bunun üzerine: "Şunu bilin ki, siz Rabbinizi de böyle göreceksiniz. Kıyâmet günü, insanlar haşrolunurlar. (Rab Teâlâ): 'Kim (Benden başka) bir şeye tapıyor idiyse ona tâbi olsun!' buyurur. Onlardan bir kısmı güneşe, bir kısmı aya, bir kısmı da putlara tabi olurlar. Orada, münafıklarıyla birlikte bu ümmet kalır. Allah onlara (tanımadıkları bir sûrette) yaklaşır. 'Ben sizin Rabbinizim!' buyurur. Oradakiler: '(Senden Allah'a sığınırız). Biz, Rabbimiz bize gelinceye kadar bu yerdeyiz! Rabbimiz gelince biz onu tanırız!" derler. Derken Rableri (onların tanıyacağı sûrette) gelir. 'Ben Rabbinizim!' der. Onlar da: 'Sen Rabbimizsin!' derler. Rab Teâlâ onları (cennete) davet eder. Cehennemin üzerine sırat kurulur. Peygamberler arasında, ümmetiyle sırattan ilk geçen ben olurum. O gün peygamberler dışında kimse konuşmaz. Peygamberlerin o günkü kelâmı da: 'Allahümme sellim, Allahümme sellim (Ey Rabimiz selâmet ver, ey Rabbimiz selâmet ver!' olacak. Cehennemde, deve dikeninin dikenleri gibi kancalar var. Deve dikeninin dikenlerini gördünüz mü?" diye sordu. Ashab: 'Evet!' deyince Peygamberimiz devam etti: "İşte o kancalar, tıpkı deve dikeninin dikenleri gibidir. Ancak, onların büyüklüğü ne kadardır, Allah'tan başka kimse bilmez. İnsanları (kötü) amelleri sebebiyle kapar. İnsanların bir kısmı (kötü) ameli sebebiyle helâk olur. Bir kısmı da ateşin içine yıkılır, sonra kurtulur. Allah, ateş ehlinden kurtarmak istediklerine rahmet etmeyi irade edince, ateş ehlinden Allah'a ibâdet etmiş olanları, ateşten çıkarmaları için meleklere emreder. Melekler bu kimseleri, secde izleriyle tanırlar. Çünkü Allah Teâlâ hazretleri secde mahallinin yakılmasını ateşe haram etmiştir. Onlar böylece ateşten çıkarlar. Hepsi de ateşten kavrulmuş vaziyettedir. Üzerlerine hayat suyu dökülür. Selin getirdiği milli topraktan habbelerin (filiz açıp) bitmesi gibi, suyun değdiği yerler yeniden bitecek. Rab Teâlâ, sonra, kullar arasındaki hükmünü tamamlayacak. Derken cennetle cehennem arasında bir kul kalacak. Bu, cennete girmede cehennemliklerin sonuncusudur. Yüzü cehenneme doğru ilerlerken: 'Ey Rabbim! Yüzümü ateş tarafından çevir! Kokusu beni perişan etti, alevi de beni kavurdu' diye yalvaracak. Allah Teâlâ'ya, kendisine duâ
1217] Müslim, Zühd 16, h. no: 2968
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmesini dilediği kadar duâda bulunacak. Sonra Allah Teâlâ: 'Ben bu istediğini versem, bundan başkasını da ister misin?' diye soracak. Adam: 'İzzet ve celâline yemin olsun hayır! Bundan başkasını istemem!' diyecek ve istemeyeceği hususunda Allah'a ahd u mîsakta bulunacak. (Allah), bunun üzerine yüzünü ateşten çevirecek. Adam yüzüyle cennete yönelince ve onun güzelliğini görünce, Allah'ın dilediği bir müddet susacak. Sonra (dayanamayıp): 'Ey Rabbim! Beni cennetin kapısına yaklaştır!' diyecek. Allah Teâlâ: 'Sen Bana istemiş olduğundan başka bir talepte bulunmayacağına dair ahd u mîsakta bulunmadın mı? Ey Âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin!' diyecek. Adam: 'Ey Rabbim! Mahlûkatın en bedbahtı ben olmayayım!' diyecek. Rab Teâlâ: 'Sana bu istediğin verilse, acaba başka bir şey istemeyecek misin?' der. Adam: 'Hayır! İzzetine ve celaline yemin olsun hayır! Başka bir şey istemeyeceğim!' diyecek. Rabbi de onu mâzur addedecek. Çünkü o, sabredilemeyecek bir şeyler görmüştür. Adam, Rabbine, istediği ahd u misakta bulunur. (Rabbi de) onu cennetin kapısına yaklaştırır. Kapıya yaklaşıp onun güzelliğini ve içindeki taravet ve süruru görünce, Allah'ın dilediği kadar sesini keser. (Fakat daha fazla dayanamayıp atılır): 'Ey Rabbim! Beni cennete koy!' der. Rab Teâlâ: 'Ey Âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin! Sana verilenlerin dışında bir şey istemeyeceğine dair bana ahd u mîsak vermedin mi?' diyecek. Adam: 'Ey Rabbim! Beni mahlûkatın en bedbahtı yapma!' diyecek. Allah onun bu haline gülecek. Sonra ona cennete girmesi için izin verecek ve: 'Dile (ne dilersen!)' diyecek. Adam dileyecek. Öyle ki, hiçbir arzusu kalmayacak. Allah yine de: 'Şunları şunları da iste!' deyip, istemesi gereken şeyleri zikredecek. Böylece istenecek şeyler bitince Allah Teâlâ: 'Bütün bunlar, bir misliyle sana verilmiştir!' buyuracak." Râvî Ebû Saîd der ki: "Rasûlüllah’ın (s.a.s.): "Bütün bunlar, on misliyle birlikte sana verilmiştir!" dediğini işittim." 1218
"Kıyâmet günü insanlar üç kere Allah'a arzedilirler: İlk iki arzedilmede cidal ve özür beyanı vardır. Ama üçüncü arzedilme esnasında ellerde sayfalar uçuşur, kimisi sağ eliyle, kimisi de sol eliyle alır." 1219
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Bir adam bana: '(Kıyâmet günü Allah'ın kişiye hususi) hitabı hakkında ne işittin?' diye sordu. Şu cevabı verdim: "Rasûlüllah’ın (s.a.s.): "Mü'min Rabbine yaklaştırılır. Öyle ki, (Allah onun) üzerine himayesini indirir ve günahlarını itiraf ettirir. Ona sorar: Şu şu günahlarını biliyor musun?' Mü'min kul, iki kere: 'Evet ey Rabbim, biliyorum!' der. Rab Teâlâ da: 'Dünyada iken bunları örterek seni teşhir etmemiştim. Bugün de onları senden affediyorum!' buyurur. Sonra ona hasenât defteri verilir. Ama kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla ilgili olarak, bütün mahlûkatın huzurunda: 'Bunlar Allah nâmına yalan söylemiş, (böylece büyük bir zulümde bulunmuşlardır). Haberiniz olsun! Allah'ın lâneti zâlimleredir!' diye nidâ olunur" dediğini işittim." 1220
Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Bir adam gelerek: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihanet ediyorlar, bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?' diye sordu. Rasûlüllah (s.a.s.): "Kıyâmet günü onlar, sana olan ihânetleri, isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin cezâ ise, eğer cezân onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne lehine ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin cezâ onların suçlarından az ise bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin cezâ onların suçlarından çok olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine
1218] Buhârî, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Müslim, İman 299, h. no: 182; Tirmizî, Cennet 20, h. no: 2560
1219] Tirmizî, Kıyâmet 5, h. no: 2427
1220] Buhârî, Mezalim 2, Tefsiru Hûd 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, h. no: 2768
KIYÂMET
- 235 -
sana kısas yapılır" buyurdular. Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya ve dövünmeye başladı. Bunun üzerine Rasûlullah dedi ki: "Sen Allah'ın kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor!) (Meâlen): "Biz Kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da Biz yeteriz" 1221. Adam tekrar: 'Allah'a yemin olsun, ey Allah'ın Rasûlü! Ben hem kendim ve hem de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum. Seni şâhit kılıyorum, hepsi hürdür, (âzâd ettim)' dedi." 1222
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) (bir gün) güldüler ve: "Niye güldüğümü biliyor musunuz?" buyurdular. Biz: "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!" dedik. "Kulun Rabbine olan hitabından!" buyurdular ve şöyle devam ettiler: "Kul şöyle der: 'Ey Rabbim, Sen beni zulümden korumadın mı?' Rab Teâlâ: 'Evet korudum' buyurur. Kul da: 'Fakat ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şâhit olmasını asla istemiyorum' der. Rab Teâlâ: 'Bugün sana tek şâhit olarak nefsin, çok şâhit olarak da kirâmen kâtibîn kâfidir' buyurur." Rasûlüllah devamla dedi ki: "Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: Konuş! denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: 'Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücâdele etmiştim' der." 1223
"Aziz ve celil olan Allah (Kıyâmet günü), ümmetimden bir adamı mahlûkatın arasından seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâlâ adama sorar: 'Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?' Kul: 'Ey Rabbim! Hayır! (Hepsi doğrudur!)' der. Rab Teâlâ sorar: '(Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrün var mı?' Kul der: 'Hayır! Ey Rabbim!' Aziz ve celil olan Allah: 'Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!' buyurur. Hemen bir etiket çıkarılır. Üzerinde 'Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlallah (şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve şehâdet ederim ki Muhammed Allah'ın elçisidir)' yazılıdır. Sonra, Rabb Teâlâ der: 'Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!' Kul sorar: 'Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu etiket de ne?' Rabb Teâlâ der: 'Sana zulmedilmeyecek! Hemen defterler Mizan'ın bir kefesine konur, etiket de diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen Allah'ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz." 1224
Ebû Mes'ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dendi, biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?" Şu cevabı verdiler: "Müslüman olduktan sonra iyi olana, câhiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm'daki ameli hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır." 1225
"Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki Kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) dâvet etmiş olsa dahi!" Sonra şu âyeti okudu. (meâlen): "Onları hapsedin, çünkü onlar mes'uldürler" 1226
1221] 21/Enbiyâ, 47
1222] Tirmizî, Tefsir, Enbiyâ, h. no: 3163
1223] Müslim, Zühd 17, h. no: 2969
1224] Tirmizî, İman 17, h. no: 2641
1225] Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
1226] 37/Sâffât, 24). (Tirmizî, Tefsiru Sâffât, h. no: 3226
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Ey Allah'ın Rasûlü dedim, Kevser havzının kapları nedir?" Şu cevabı lutfettiler: "Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık bir gecede gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Amman'dan Eyle'ye olan mesafe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır." 1227
"Her peygamberin bir havzı vardır. Ümmeti oraya su almaya gelir. Peygamberlerin herbiri, hangisinin suya geleni çok diye övünürler. Su almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum." 1228
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.)'a "Kevser nedir?" diye sorulmuştu. "Cennette bir nehirdir. Allah onu bana verdi. O, sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onda (nehirde) bir kuş vardır, boynu deveboynuna benzer!" buyurdular. Hz. Ömer atılarak: "Öyleyse o müreffehtir!" dedi. Rasûlullah da: "Onu yiyen, ondan da müreffehtir!" buyurdular." 1229
"Ben havza ilk geleniniz olacağım!" 1230
"Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen geri çekilecekler. 'Ey Rabbim! Bunlar benim ashâbım!' derim. Ama bana: 'Senden sonra bunların ne bid'atler yaptıklarını sen bilmezsin!' denilir. Ben de: 'Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten uzak olsun!' derim." 1231
"Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı kendi devesinden başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları kovarım!" Yanındakiler: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bizi tanıyacak mısınız?' dediler. 'Evet buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir alâmetiniz olacak. Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana ulaşamayacaklar. Ben: 'Ey Rabbim onlar benim ashâbım, onlar benim ashâbım!' diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip: 'Senden sonra onlar ne bid'alar ortaya çıkardılar biliyor musun?' diyecek." 1232
"Siz (ashâbım), havzın başında yanıma gelenlerin yüz bin cüzünden sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!" Râvî sahâbîye: "O gün siz ne kadardınız?" diye soruldu da: "Yedi yüz veya sekiz yüz kadardık!" diye cevap verdi." 1233
Enes (r.a.) anlatıyor: "(Bir gün), 'ey Allah'ın Rasûlü! Kıyâmet günü bana şefaat edin!' dedim. "İnşâallah yapacağım!" buyurdular. Ben tekrar: "Sizi nerede arayıp bulayım?" dedim. "Beni ilk aradığın zaman sırat üzerinde ara!" buyurdular. "Size (orada) rastlayamazsam?" dedim. "Mizan'ın yanında beni ara!" buyurdular. "Orada da size rastlayamazsam?" dedim. "Öyeyse beni havzın yanında ara! Zira ben üç mevkinin dışına çıkmam!" buyurdular." 1234
1227] Müslim, Fezâil 36, l, h. no: 2300; Tirmizî, Kıyâmet 16, h. no: 2447
1228] Tirmizî, Kıyâmet 15, h. no: 2445
1229] Tirmizî, Kıyâmet 15, h. no: 2445
1230] Buhârî, Rikak 53; Müslim, Fezâil 25, h. no: 2289
1231] Buhârî, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezâil 32, h. no: 2297
1232] Müslim, Tahâret 37, h. no: 247
1233] Ebû Dâvud, Sünnet 26, h. no: 4746
1234] Tirmizî, Kıyâmet 10, h. no: 2435
KIYÂMET
- 237 -
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: "Ateşi hatırlayıp ağladım. Rasûlüllah (s.a.s.): "Niye ağlıyorsun?" diye sordu. "Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, Kıyâmet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?" dedim. "Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar, sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defterini nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sıratın yanında; cehennemin iki yakası ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar." 1235
"Her peygamberin müstecab (Allah'ın kabul edeceği) bir duâsı vardır. Her peygamber o duâyı yapmada acele etti. Ben ise bu duâmı Kıyâmet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı âhirete bıraktım). Ona inşâallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nâil olacaktır." 1236
"Kâfir, bir iki fersah uzunluğundaki dilini Kıyâmet günü yerde sürür, (Mevkıf'te) insanlar onun üzerine basarlar." 1237
"Kıyâmet günü ilk çağırılacak olan, Âdem (a.s.)'dir. Allah Teâlâ: 'Ey Âdem!' der. Âdem (a.s.): 'Buyur ey Rabbim, emrindeyim!' der. Rabb Teâlâ: 'Zürriyetinden cehenneme gidecekleri ayır!' diye emreder. Âdem: 'Ey Rabbim ne miktarını ayırayım?' diye sorar. Rabb Teâlâ: 'Her yüzden doksan dokuzunu!' diye ferman buyurur." (Ashab bu esnâda atılıp:) 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bizden geriye ne kaldı?' derler. Allah'ın Elçisi: 'Benim ümmetim, diğer ümmetler yanında siyah öküzün başındaki beyaz tüy gibi (az)dır!" 1238
"Üç kişi vardır ki, Allah Kıyâmet gününde onlarla ne konuşur, ne onlara nazar eder, ne de onları günahlarından arındırır, onlara acıklı bir azâb vardır:
Sahrada, fazla suyu bulunduğu halde ondan yolcuya vermeyen kimse, Kıyâmet günü Allah onun karşısına çıkıp: 'Bugün Ben de senden fazlımı (lütfumu) esirgiyorum, tıpkı senin (dünyada iken) kendi elinin eseri olmayan şeyin fazlasını esirgediğin gibi' der.
İkindi vaktinden sonra, bir mal satıp müşterisine Allah Teâlâ'nın adını zikrederek bunu şu şu fiyatla almıştım diye yalandan yemin ederek, muhâtabını inandıran ve bu sûretle malını satan kimse.
Sırf dünyevî bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan istediklerini verirse biatında sâdıktır, vermezse sâdık değildir." 1239
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Üç işi vardır, Kıyâmet gününde Allah onlara ne konuşur ne nazar eder ne de günahlardan arındırır, onlar için elim bir azab vardır! Bunu üç kere de tekrar etti. Ben: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Öyleyse onlar büyük zarar ve hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?' dedim. Şöyle saydılar: "(Elbisesini kibirle, yerlere kadar salıp) süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan, malını yalan yeminlerle reklâm eden kimseler!" 1240
1235] Ebû Dâvud, Sünen 28, h. no: 4755
1236] Buhârî, Deavât 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, h. no: 198; Muvattâ, Kur'an 26, h. no: 1, 212; Tirmizî, Deavâat 141, h. no: 3597
1237] Tirmizî, Cehennem 3, h. no: 2583
1238] Buhârî, Rikak 45
1239] Buhârî, Şirb 2, Hiyel 12; Müslim, İman 173, h. no: 108; Ebû Dâvud, Büyû' 62, h. no: 3474, 3475; Nesâî, Büyû' 6, h. no: 7, 247
1240] Müslim, İman 171, h. no: 106; Ebû Dâvud, Libas 28, h. no: 4087, 4088; Tirmizî, Büyû' 5, h. no: 1211; Nesâî, Büyu' 5, h. no: 7, 245
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki: "Üç kişi vardır, Kıyâmet günü Allah Teâlâ hazretleri onlara konuşmaz, nazar etmez, günahlardan da arındırmaz, onlara elim bir azab vardır: Zinâ eden yaşlı, yalan söyleyen devlet reisi, büyüklenen fakir." 1241
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki:
"Üç kişi vardır, Kıyâmet günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının hukukuna riâyet etmeyen kimse, erkekleşen kadın ve deyyus (karısını yabancı erkeklerden kıskanmayan) kimse." 1242
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki: "Allah Teâlâ şöyle buyurdu: 'Üç kişi vardır, Kıyâmet günü Ben onların hasmıyım: Benim adıma (yemin) edip sonra gadreden kimse, hür bir kimseyi satıp parasını yiyen kimse, bir işçiyi ücretle tutup çalıştırdığı halde, ücretini vermeyen kimse." 1243
Ebû Hüreyre anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Kıyâmet günü ilk çağrılacaklar, Kur'ân’ı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen biri ve bir de çok malı olan biridir. Allah Teâlâ Kur'ân okuyana:
'Ben Rasûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?' diye soracak. Adam:
'Evet, yâ Rabbi!' diyecek.
'Bildiklerinle ne amelde bulundun?' diye Allah Teâlâ tekrar soracak. Adam:
'Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum' diyecek. Allah:
'Yalan söylüyorsun!' diyecek. Melekler de ona:
'Yalan söylüyorsun! diye çıkışacaklar. Allah Teâlâ ona:
'Bilakis sen, 'Falanca Kur'an okuyor' densin diye okudun ve bu da söylendi' der.
Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teâlâ:
'Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın?' der. Zengin adam, 'Evet yâ Rabbi' der.
'Sana verdiğimle ne amelde bulundun?' diye Allah Teâlâ sorar. Adam:
'Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim' der. Allah:
'Bilakis sen: 'Falanca cömerttir' desinler diye bunu yaptın ve bu da denildi' der.
Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teâlâ Hazretleri:
'Niçin öldürüldün?' diye sorar. Adam:
'Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım" der. Hakk Teâlâ ona:
'Yalan söylüyorsun!' der. Ona melekler de: 'Yalan söylüyorsun!' diye çıkışırlar. Allah Teâlâ ona tekrar: 'Bilakis sen: 'Falanca cesûrdur' desinler diye düşündün ve bu da söylendi' buyurur."
1241] Müslim, İman 172, h. no: 107; Nesâî, Zekât 77, h. no: 5, 86
1242] Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80
1243] Buhârî, Büyû' 106
KIYÂMET
- 239 -
Sonra (Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Hüreyre'nin dizine vurup): "Ey Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyâmet günü, cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı Allah'ın ilk üç mahlûkudur!" dedi. 1244
Abdullah ibn Ömer dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.) bana şunu anlattı:
"Ben Peygamber (s.a.s.)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delâlet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Peygamber (s.a.s.)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı:
'Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver!' Peygamber (s.a.s.) açıkladı:
"İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı:
'Doğru söyledin' diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu:
'Bana iman hakkında bilgi ver.' Peygamber (s.a.s.) açıkladı:
"Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine:
'Doğru söyledin!' diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu:
'İhsan nedir?' Peygamber (s.a.s.) açıkladı:
"İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibâdet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor." Adam tekrar sordu:
'Bana Kıyâmet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver.' Peygamber (s.a.s.) bu sefer:
"Kıyâmet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!" karşılığını verdi. Yabancı:
'Öyleyse Kıyâmetin alâmetinden haber ver!' dedi. Peygamber (s.a.s.) şu açıklamayı yaptı:
"Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivâyetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifâde Müslim'deki rivâyete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) ile karşılaştım" şeklindedir- Peygamber (s.a.s.):
"Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. Ben:
'Allah ve Rasûlü daha iyi bilir' deyince şu açıklamayı yaptı:
"Bu, Cebrâil aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi." 1245
1244] Müslim, İmâret 152, h. no: 1905; Tirmizî, Zühd 48, h. no: 2383; Nesâî, Cihâd 22, h. no: 6, 23, 24
1245] Müslim, İman 1, h. no: 8; Nesâî, İman 6, h. no: 8, 101; Ebû Dâvud, Sünnet 17, h. no: 4695; Tirmizî, İman 4, h. no: 2613
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
Kur'an'ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman gelir. İnsanların İslâm'a girmeleri, Allah'ın dinine teslim olmaları ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm'ı kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah'a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz'afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va'detmez. Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah'tan beklemek zorundadır. Allah'a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü'minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce ve yaşayışlardan uzak durması, imkân hâricindedir. Bu yüzden Kur'an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde Allah'ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram ve helâllerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (cezâ-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke'de de böyle olmuş ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı arttırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm'dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz'af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar cezâlandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezâsını Allah, âhirete saklamıştır. Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. "Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?" 1246
Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate katlanan, Allah'ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah'ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından
1246] 38/Sâd, 27-28
KIYÂMET
- 241 -
dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O'nun katında daha fazla yükselir.
Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
Yaratılış olarak da âhiretin varlığında şüphe edilemez. Müşriklerin kesin inkârlarına getirdikleri en büyük delil; yok olan, toprağa karışan insan bir daha nasıl diriltilebilir? Oysa âlemlerin rabbi olan Allah'ın buna gücü elbette yeter. "Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük (bir şey)dir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz. İnanıp salih ameller yapanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! (Kıyâmet) sâat(i) mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar." 1247; "Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi." 1248; "De ki: 'Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor, sonra sizi kendisinde şüphe olmayan günde toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler." 1249
Öldükten sonra dirilme; bir de insanın yaratılış felsefesi ile ilgilidir. Peygamberimiz: "insanın dünyada bir yolcu, dünyanın da ağaç altında bir solukluk dinlenme yeri" olduğunu söylemiştir. Yani başı O'ndan gelen ve sonu yine O'na ulaşacak olan bir yolculuk. (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.). Bu yolculukta insan başıboş bırakılmamıştır. "İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?" 1250; "Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?"1251 Allah, insanı boş yere yaratmadığına göre, helâkını da boş yere yapmayacaktır. Bu dünyada kendisine bu kadar nimet ve hasletler verilen, mahlûkatın en şereflisi kılınan ve tüm bunların karşılığında sadece Allah'a kulluk etmesi istenen insanın, tüm bu imkân ve lütufları boş yere harcaması, ya da sırat-ı müstakim doğrultusunda kullanması karşılıksız kalmayacaktır.
"...(O müttakiler) âhirete yakîn olarak iman ederler. İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır."1252 Âyette geçen yakînen iman önemlidir. İslâm'ın temel özelliklerinden birisi, insanları, gaybe imana davet etmesidir. Bu gaybın varlığı, bizim duyularımızla müşahede edilmez; aklî çıkarsamalar ya da mantıksal önermelerle de bilinmez. Aksine gaybe imanın en sağlam teminatı, sadık habere duyulan güvendir. Kur'an gibi sadık bir haberde herhangi bir yanlışlık ya da tezatlık olmayacağına göre, gaybin varlığı da kesindir. Âhiret gaybî olduğuna göre, ona yakînî iman da ancak Allah'a olan imanla mümkündür. Çünkü gerçek yakîn, bizatihi müşahede iledir. Oysa âhiret konusunda böyle bir imkân yoktur. Dolayısıyla konu, Allah'ın sözüne iman ile alâkalıdır.
Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip
1247] 40/Mü'min, 57-59
1248] 79/Nâziât, 27-28
1249] 45/Câsiye, 26
1250] 75/Kıyâme(t), 36
1251] 23/Mü'minûn, 115
1252] 2/Bakara, 1-5
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar 'dünyadadırlar', ama 'dünyadan ve dünyevî' değildirler. Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü "Dünya" kelimesi, denâ'dan gelir ve 'yakınlaştırılmış şey' demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, 'daha sonra' geldiğinden; bize 'uzak' gibi gelir. Hâlbuki bu, 'yakın' olan (dünya)nın sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır. Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamadan ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan, hedef sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye çalışmak, özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez. "Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz."1253 Allah'ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür. Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan için, korku son derece arızî bir şeydir.
1253] 4/Nisâ, 74
KIYÂMET
- 243 -
Her An Yaşadığımız Kıyâmet: Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
"Niçin varsın?" şeklindeki soruya "yok olmak için" şeklinde cevap vermek, var olan ve yaşanılan her şeyi bir anda anlamsız kılmak demektir. Öyle ya, siz bir şey icad eder, bir şey var edersiniz; ardından size sorarlar: "Bunu niçin var ettin?" Cevap verirsiniz: "Var etmiş olmak için var ettim!" Neticede her iki cevap da oldukça anlamsız olup, kişinin kendisini, hayatı ve varlığı tanımadığını, olup bitenlerden gaflet içinde yaşadığını gösterir. "Onlar, ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın (derler). Sen yücesin, bizi ateş azabından koru." 1254
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların, insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman, her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fani sıkıntılarla dolu bir diyardan, ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur. Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında dünyayı satar. "Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata geçiştir" cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları seyredelim:
Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Gece olur uyuruz. Uyku, ölümün kardeşidir, ölmenin provasıdır. Bir müddet sonra uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız. Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz.
Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gün tekrarlanan bu batış ve doğuş gösterileri, bize şu gerçeği fısıldar: Ey insan! Tıpkı benim gibi sen de bir gün böyle batıp sonra tekrar doğacaksın, yani öleceksin ve dirileceksin. Bu gerçeği unutturmamak için Rabbimiz her gün bu manzarayı bize seyrettiriyor. Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve batışı da âhirete imanı içeren bir âyettir.
Mevsimler de bize ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kış geldiğinde toprağı ve hayatı ölü görürüz. O yeşil yeşil canlı bitkiler ve toprağın üstünde kaynaşan, devinen, gezinen böcekler, hayvanlar yoktur artık. Ama baharın gelip yağmurların inmesiyle birlikte toprağın dirilişe geçtiğini görürüz. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: "Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!" Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, tohum rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, Kıyâmeti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyâmet günü, zaten kalkış günü
1254] 3/Âl-i İmran; 191
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demektir. "Gökten bereketli bir su indirdik. Kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir." 1255 "O (Allah), ölüden diri, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra o canlandırır. Ey insanlar! İşte siz de böyle diriltileceksiniz.! 1256
Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz; O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O'na döndürüleceksiniz." 1257; "İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: 'şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diyor. De ki: 'Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gâyet iyi bilir." 1258
İçinde yaşadığımız hayatın kuruluş düzeni de ölümden sonra dirilişin ve hesaba çekilmenin gerçekleşeceğine başlı başına bir delildir. Çünkü yaşadığımız hayatta güçlü ve zâlim insanlar var. Çoğu kez bunlar, "ben istediğimi yaparım ve kimseye hesap vermem!" havası içinde yaşıyorlar. Diğer taraftan zavallı, güçsüz, her türlü haksızlığa maruz kalıp hakkını alamayanlar var. Günün birinde, zâlim cezâsını, mazlum da hakkını alamadan ölüp gidebiliyor. Hayat, bu kadar dengesiz ve anlamsız, zâlimlerin yaptıklarının yanına kâr kalacağı adaletsiz olamaz. Hemen insanın aklına şu geliyor: "Ölümden önce haklıya hakkı, suçluya cezâsı tümüyle verilmediğine göre, demek ki ölümden sonraya bırakılıyor." İşte ancak bu değerlendirmeden sonra hayat anlam kazanıyor. İnsan, dirilişin sancılarını çekmektedir. Vicdan azabının da temelinde "öldükten sonra bir gün dirilme ve yaşanılan hayatın hesabını vermenin getirdiği endişeler" vardır.
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız. Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr, Uhud savaşında "cennetin kokusunu Uhud'un arkasından duyar gibi oluyorum" diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
İmam Gazali diyor ki: "Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor." Ölüm öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür boyu düşer mi? "Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler,
1255] 50/Kaf, 9-11
1256] 30/Rûm, 19
1257] 2/Bakara, 28
1258] 36/Yâsin, 77- 79
KIYÂMET
- 245 -
güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik." 1259; "Ey iman edenler, size ne oldu ki: 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın' denildiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır." 1260
Gerçek özgürlük, Allah'a koşmakta ve Allah'a yakın olmaktadır. İnsan, Allah'a ne kadar yakın olur, O'na ne kadar bağlanırsa o kadar özgür sayılır. Allah'tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır. Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama her gün dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri, kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
Peygamberimiz'in tavsiyesi şöyle idi: "Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi yaşa." Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman geçici şeylere sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir ki; Allah'ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah'a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah'ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah'a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur'an'da çok sık şekilde ölüm, âhiret, Kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye çalışıldığını görürsünüz. "Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki, bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rızâ vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir." 1261
Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta "gidici" olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği sâate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. "Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır." 1262 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki maldan "iyisi olsun, pahalı olsun" diyerek daha kalıcısını tercih ettiği halde, Allah'ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih ediyor; kalıcısını bırakıyor. "Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!" 1263 Hayır, siz yaptığınız işlerin karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz. "Muhakkak sizi biraz
1259] 44/Duhân, 25-28
1260] 9/Tevbe, 38
1261] 57/Hadîd, 20
1262] 87/A'lâ, 16-17
1263] 75/Kıyâme(t), 20-21
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele." 1264; "Yoksa içinizden Alah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?" 1265
Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına maruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: "İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: 'Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz' denir." 1266
Kur'an'a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. "Hayır, doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar." 1267 Kur'an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela; içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır. Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlâklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezâsını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
Ama düşünün ki "bir varlık" var ve "bir gün" var. O varlık, o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezâsını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adaletli, kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece O'nun rızâsını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu insanları "Allah'ın rızâsını kazanma" amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu
1264] 2/Bakara, 155
1265] 3/Âl-i İmran, 142
1266] 46/Ahkaf, 20
1267] 74/Müddessir, 53
KIYÂMET
- 247 -
olmadan insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün olamazdı. Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına bağlı olduğunu bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir ahlâkî kural tanımayan, fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı, birçok insanın babasının tombala usulü belirlendiği, kokuşmuş gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı, hak ve hukukun değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı olduğu, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü haksız kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender şahid olduğu faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının payı sanıldığından da daha büyüktür.
Kur'an ve Sünnette Allah'a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir. Zaten ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız zaman bir anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi bir Allah'a inanıyorsunuz. Yani Allah'ın, kendi varlığınızı ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat Allah'ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda cezâ vermiyor; iyi ve dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah aşkına bana söyler misiniz böyle bir Allah'a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir fark yok. Ama Allah'ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezâlandıran bir varlık olduğuna iman eden, ayrıca zâlimin cezâsını görmediği, mazlumun da hakkını şu hayatta alamadıklarını gören bir insan, elbette ölümden sonra bu işlerin tamamlandığı bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder. Zaten âhiret gününün bir başka adı da "din günü"dür. Din'in sözlük anlamlarından birisi de mükâfat ve cezâ olduğuna göre din günü; yapılan işlerin karşılıklarının verileceği gün manasına gelir.
İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş, başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi, başkalarının hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye bölerek tasadduk etmiş. Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş, gönül yapmış, onarmış ve mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz etmiş; ikincisi canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş. Birincisi her türlü ahlâkî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah'ın kendisi için çizdiği sınırları yine O'nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep ahlâkî, insanî değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla, hangi vicdana ve hangi adalete sığar? 1268
Dünyanın; ekolojik anlamda tabii dengenin bozulması sınırından; ahlâkî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal dengenin deformasyonu sınırına kadar, ilahî olan her tür dengenin, tabiiliğin, sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru hızla yaklaştığını gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen "halifesi" olarak seçilmişleri olan insanlarının, bu ilahî misyonlarını yerine getirebilmeleri için hâlâ bir fırsatları, bir şansları var.
Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü bir
1268] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 287-288
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilerleme-kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik sendromu ile ifsad edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici gayri ahlâkî yaşam tarzı ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî uygarlığın sağına, soluna, ortasına bakmaksızın bütün yorumları, uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı tehdit etmesine son verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin yapacakları bir şeyler var.
Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen ilahî ruhun bütün erdemlerini temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı ilahî hikmetin bir ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor. Batının şeytanî hegemonyasına alarak ilahî olana yüz çevirttiği, hikmeti ve ilahî bilgiyi unutturduğu, insanî olan, tabii olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık, içine düştüğü şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her sâat her an kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında olan müslümanlar için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar manasına geliyor.
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir? Ve bu, nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman topluluğun âhiret inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan çıkartıp, hayatına yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde el alması ve müslüman insanın dünyevî yaşantısının bu bilinçle nasıl şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap verilebilir. Bu da, elbette ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence gözüyle görerek dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz'in karşısına tek tek çıkacağımız, titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla mümkündür. Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş bir gerçekliğe dönüştürebilmek, yani gerçekten hesap günü için, hesap gününe ayarlanmış bir biçimde yaşayabilmek için de âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam felsefesine inanan, ölüm öncesini de Allah'sız, âhiretsiz, ed-Din'siz beşerî ideolojilerin yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist ve batıcı dostlarının egemen olduğu bir toplumda hem bu bilince ulaşabilmek, hem de bu bilincin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek -işin doğrusu- o kadar da kolay değil. Çünkü iki yüz yıldır ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen güçlerin, ezerek, zulmederek, hile dolap ve desiseler kurarak, batı batağına sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüz çevirmenin, yalanlamanın, küçümsemenin, hor görmenin anaforundan baktığı ilahî değerlere, ed-din gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın çağırmak ve bununla birlikte işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin, insanlık düşmanlarının, Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez tükenmez bir kin pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan Allah'a, âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve onun için kolay değildir.
Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı zulüm düzeninin,
KIYÂMET
- 249 -
pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde ürettiği kemalist, sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin kıskacında bulunan insanların arasından çıkan müslümanların, bu kıskacın etkilerini tamamen silebildiğini söyleyebilmek çok zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine erişmiş insanların aynı oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini ne yazık ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki ve kalplerdeki putları, tağutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki putları ve tağutları yıkma mücadelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin, toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal, en sıradan faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme atılabilmenin, ölümden korkmamanın insanı davası uğruna mücadeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu görürüz.
Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece kıllarını, ya da dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç dünyalarına inip oradaki tortuyu, toplumun kültüründen kalmış gizli kalıntıları, yani o çıplak ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları, tevhide ulaştığı halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca yaşamaya sevkedecek olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların, yorumların, anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel tortuyu barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan daha fazla, dünya sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve kalıcı olur. Çünkü bir içgüdü olarak, bilinçaltında sürekli beyin, kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle örtülüp, bir biçimde bu gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli gördürücü, tatmin edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha meşru, ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin bilincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler. Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek daha kolay; bu tür insanların yeniden kavrayabilmeleri daha zordur.
"Lâ ilâhe illâllah"ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün bir toplumu izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen bunca zulme, bunca haksızlığa, bunca iğrençliğe şahid olup da, içinde yaşadığı toplumda ne yapmasını ve ne yapmamasını açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiçbir sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur. Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen günlerin; daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücadeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı yarınlara erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri, başka bir şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin olmadığı yerde âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret bilincinin gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda, sokaklarda, karakollarda, mahkemelerde, cezâevlerinde, mezarlarda ya da mezar başlarındaki şehadet andlarında doldururlar.
Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği bir zamanda, insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri biriktirmekle meşgullerse, hâlâ yaşamak için,
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için, sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın uyutucu gerçekleri hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa, hâlâ şerefsizce yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde koşmak, âhiret kazanma çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman Allah'ın ipine tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir. Zaten yüce Rabbimiz de Kur’ân-ı Kerîm'de sık sık "Allah'a ve âhiret gününe iman edenler" diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle ölümü, dirilişi, Kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah'ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber'e, biraz rahatına bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince, Önder ve Örneğimiz'den şu cevabı alırlar: "Nasıl refah ve nimetin tadını bulurum ki, boynuz sahibi (İsrafil) boynuzu (sûr’u) ağzına koymuş, alnını eğdirmiş ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair emir bekliyor." 1269
Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah'ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük Kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin Kıyâmetin koptu. İşte bu Kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette Kur'an'ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken "âhirete inananlar" değil; "âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler." denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki ilahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici zevk ve
1269] Tirmizî
KIYÂMET
- 251 -
değerlerden -Allah'ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah'ın davası için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine! "Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!" 1270 Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir. 1271
Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, ilâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada irâdesiyle Allah'a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah'ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O'nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine göre olacaktır.
Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge olmayan Kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1- İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbine itaat ve ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden herbiri, 5- Makam ve güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen "ben Allah'tan korkarım" diyerek haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen veya kalben) Allah'ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi." 1272
Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde, insanlar kabirlerinden çıkarak Allah'ın huzurunda toplanacak ve hiçbir kimse -Allah'ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir. İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.1273 Kısacası bu günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
Kur'an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, Kıyâmet tasvir edilirken, yer ve gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden
1270] Al-i İmran, 133
1271] Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci; Hasan Eker, Âhiret Bilinci
1272] Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
1273] 41/Fussılet, 20-21
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bahsedilmiştir. "O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de değişecek..."1274 Bu âyetten de anlaşıldığına göre Kıyâmet, âlemin nizamının bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır. Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön vermedeçok etkili olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
Kur'an'ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği Kıyâmet gününün çeşitli durumlarına, ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile “Kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, Kıyâmeti davranışlarla yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku bulacağı şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti inkâr etmek küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah, kullarına bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
Âhirete iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap ve cezâ meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir bölümüdür. Allah'ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından bunlara inanmak gereklidir. İslâm'da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının hakikatı birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî ve ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
İslâm tasavvurunda hayatın mânâsı, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir. İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi, Allah'tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır. Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah'tan başka kimsenin bilmediği "gayb" âlemini de kapsamaktadır. O gayb âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
İşte Kıyâmete ve âhiret gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz mesafesini, mekânın hudutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, âhiret gününe iman etmek konusudur. Bunun içindir ki, Kur'an, tevhid inancıyla beraber bu inanç üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu inancın önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan âhiret konusunda da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı
1274] 14/İbrâhim, 48
KIYÂMET
- 253 -
ortadan kalkmış olur, insan yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı. Oysa insan, maksatsız ve gâyesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi iradesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar, kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 1275
Allah'ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünnetullah dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri "cezâ=karşılık kanunu"dur. Yapılan hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak, Allah'ın koymuş olduğu bu "karşılık kanunu"nu görürüz. Atasözlerinde de "eden bulur", "eşen düşer", "her koyun kendi bacağından asılır", "ne ekersen onu biçersin" gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu ilâhî kanuna göre, herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.1276 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük iş karşılıksız kalmayacaktır. 1277 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu yok edecek; "kendim ettim, kendim buldum" şeklinde bir neticeye varmasına yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” sözkonusudur. Bu açıdan bakıldığında "karşılık kanunu", âhirete inanmanın zarûretini de ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha'da Allah bu "karşılık günü = din günü"nün tek sahibi olduğunu belirtmektedir. Burada "din", yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı manasını ifade eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah'tır; âhirette de hesaba çeken Allah'tır. Allah, karşılıkları imhal eder, ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama ihmal etmez.) Allah'ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul edilmektedir. Burada problem, işin ilâhî boyutunun gözardı edilmesidir. 1278
Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur'an da, bu tarihin akacağı yatağın ilâhî projesi. İnsan,
1275] Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 61
1276] 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
1277] 99/Zilzâl, 7-8
1278] A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, 26
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezâsını görmeyecekse yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah'ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehennem lüzumsuz mu?
Âhiret, Allah'ın "vaad" ve "vaîd"inin, yani ödül ve cezâsının bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık'ın bir tutması O'nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer "şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezâlandırılırsın" deniliyorsa elbette sonuçta "iyi" olanla "kötü" olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezâsı verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i ilâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü'min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler. Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini Nebi'nin diliyle özendirmişti. 1279
Kur'an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü'min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur'an'daki Kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri, mü'minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için istikbâline açılan birer penceredir.
"Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir."1280 Oyuncaktan hoşlanan çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
Kıyâmet ve hesap günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı söke
1279] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 285
1280] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
KIYÂMET
- 255 -
söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, Kıyâmet gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve gayesiz bir hareketten ibârettir. Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, cezâ ve hesap gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar. Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur'an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir: "Onlar derler ki: 'Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek değiliz." 1281
İslâm'da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah'ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini, câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah'a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır. Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti hayal zannederler.
Âhiret gününe, Kıyâmete inanmak ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur'an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: "İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi."1282 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah'ın sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler, öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne
1281] 6/En'âm, 29
1282] 36/Yâsin, 77
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yazık ki ünsiyet etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü ve hem de sür'atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına cehâlet gösterenlerdir. "Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır, düşünmüyor musunuz?" 1283
Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler, din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." 1284
Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde Kıyâmet ve âhiret günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
Ne mutlu, Kıyâmet, âhiret, din günü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
1283] 6/En’âm, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 65
1284] 59/Haşr, 18
KIYÂMET
- 257 -
Kıyâmet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kıyâmet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara, 85, 113, 174, 212; 3/Âl-i İmrân, 55, 77, 161, 180, 185, 194; 4/Nisâ, 87, 109, 141, 159; 5/Mâide, 14, 36, 64; 6/En’âm, 12; 7/A’râf, 32, 167, 172; 10/Yûnus, 60, 93; 11/Hûd, 60, 98, 99; 16/Nahl, 25, 27, 92, 124; 17/İsrâ, 13, 58, 62, 97; 18/Kehf, 105; 19/Meryem, 95; 20/Tahâ, 100, 101, 124; 21/Enbiyâ, 47; 22/Hacc, 9, 17, 69; 23/Mü’minûn, 16; 25/Furkan, 69; 28/Kasas, 41, 42, 61, 71, 72; 29/Ankebût, 13, 25; 32/Secde, 25; 35/Fâtır, 14; 39/Zümer, 15, 24, 31, 47, 60, 67; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 45; 45/Câsiye, 17, 26; 46/Ahkaf, 5; 58/Mücâdele, 7; 60/Mümtehıne, 3; 68/Kalem, 39; 75/Kıyâme, 1, 6.
B- Sâat Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 48 Yerde): 6/En’âm, 31, 40; 7/A’râf, 34, 186; 9/Tevbe, 117; 10/Yûnus, 45, 49; 12/Yûsuuf, 107; 15/Hıcr, 85; 16/Nahl, 61, 77; 18/Kehf, 21, 36; 19/Meryem, 75; 20/Tahâ, 15; 21/Enbiyâ, 49; 22/Hacc, 1, 7, 55; 25/Furkan, 11, 11; 30/Rûm, 12, 14, 55, 55; 31/Lokman, 34; 33/Ahzâb, 63, 63; 34/Sebe’, 3, 30; 40/Mü’min, 46, 59; 41/Fussılet, 47, 50; 42/Şûrâ, 17, 18; 43/Zuhruf, 61, 66, 85; 45/Câsiye, 27, 32, 32; 46/Ahkaf, 35; 47/Muhammed, 18; 54/Kamer, 1, 46, 46; 79/Nâziât, 42.
C- Âhır (Yevmu’l-Âhır) ve Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 143 Yerde –28/115): 2/Bakara, 4, 8, 62, 86, 94, 102, 114, 126, 130, 177, 200, 201, 217, 220, 228, 232, 264; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85, 114, 145, 148, 152, 176; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 74, 77, 134, 136, 162; 5/Mâide, 5, 33, 41, 69, 92; 6/En'âm, 32, 92, 113, 150; 7/A'râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 18, 19, 29, 38, 38, 44, 45, 69, 74, 99; 10/Yûnus, 10, 64; 11/Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra'd, 26, 34; 14/İbrâhim, 3, 27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/İsrâ, 7, 10, 19, 21, 45, 72, 104; 20/Tahâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü'minûn, 33, 74; 24/Nûr, 2, 14, 19, 23; 27/Neml, 3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20, 27, 36, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb, 21, 29, 57; 34/Sebe', 1, 8, 21; 38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/Mü'min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31; 42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm, 25, 27; 57/Hadîd, 3, 20; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 3; 60/Mümtehıne, 6, 13; 65/Talâk, 2; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir, 53; 75/Kıyâme, 21; 79/Nâziât, 25; 87/A'lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
D- "Hesap" (Hısâb) ve Hesap günü “Yevmu’l-Hısâb” Kelimelerin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 202, 212; 3/Âl-i İmrân, 19, 27, 37, 199; 5/Mâide, 4; 6/En'âm, 52, 52, 69; 10/Yûnus, 5; 13/Ra'd, 18, 21, 40, 41; 14/İbrâhim, 41, 51; 17/İsrâ, 12; 21/Enbiyâ, 1; 23/Mü'minûn, 117; 24/Nûr, 38, 39, 39; 26/Şuarâ, 113; 38/Sâd, 16, 26, 39, 53; 39/Zümer, 10; 40/Mü'min, 17, 27, 40; 65/Talâk, 8; 69/Haakka, 20, 26; 78/Nebe', 27, 36; 84/İnşikak, 8; 88/Ğâşiye, 26.
E- Haşr Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 43 Yerde): 2/Bakara, 203; 3/Âl-i İmrân, 12, 158; 4/Nisâ, 172; 5/Mâide, 96; 6/En'âm, 22, 51, 38, 72, 111, 128; 7/A'râf, 111; 8/Enfâl, 24, 36; 10/Yûnus, 28, 45; 15/Hıcr, 25; 17/İsrâ, 97; 18/Kehf, 47; 19/Meryem, 688, 85; 20/Tahâ, 59, 102, 124, 125; 23/Mü'minûn, 79; 25/Furkan, 17, 34; 26/Şuarâ, 36, 53; 27/Neml, 17, 83; 34/Sebe', 40; 37/Sâffât, 22; 38/Sâd, 19; 41/Fussılet, 19; 46/Ahkaf, 6; 50/Kaf, 44; 58/Mücâdele, 9; 59/Haşr, 2; 67/Mülk, 24; 79/Nâziât, 23; 81/Tekvîr, 5.
F- Ba’s Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 67 Yerde): 2/Bakara, 56, 129, 213, 246, 247, 259; 3/Âl-i İmrân, 164; 4/Nisâ, 35; 5/Mâide, 12, 31; 6/En'âm, 29, 36, 60, 65; 7/A'râf, 14, 103, 167; 9/Tevbe, 46; 10/Yûnus, 74, 75; 11/Hûd, 7; 15/Hıcr, 36; 16/Nahl, 21, 36, 38, 84, 89; 17/İsrâ, 5, 15, 49, 79, 94, 98; 18/Kehf, 12, 19, 19; 19/Meryem, 15, 33; 22/Hacc, 5, 7; 23/Mü'minûn, 16, 37, 82, 100; 25/Furkan, 41, 51; 26/Şuarâ, 36, 87; 27/Neml, 65; 28/Kasas, 59; 30/Rûm, 56, 56; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 52; 37/Sâffât, 16, 144; 38/Sâd, 79; 40/Mü'min, 34; 56/Vâkıa, 47; 58/Mücâdele, 6, 18; 62/Cum'a, 2; 64/Teğâbün, 7, 7; 72/Cinn, 7; 83/Mutaffifîn, 4; 91/Şems, 12.
G- Kıyâmetle İlgili Konular:
a- Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: A'raf, 187-188, Hud, 104 ; Nahl, 77 ; Enbiya, 1
b- Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: İsra, 58 ; Kehf, 47 ; Ta-Ha, 105-108 ; Enbiya, 104 ; Hacc, 1-2 ; Nur, 37 ; Neml, 88 ; Tur, 9-10 ; Mürselat, 8-10...
c- İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52 ; Meryem, 66-67 ; Hacc, 5 ; Mü'minun, 84-85; Rum, 19 ; Vakıa, 57, 62 ; Kıyâme, 37-40 ; İnsan, 28 ; Naziat, 27...
d- Dirilmeyi İnkâr: En’âm, 2, 29-31 ; Yunus, 7-8 ; Hud, 7 ; Ra'd, 5 ; Nahl, 38 ; İsra, 49-52 ; Meryem, 66-67; Mü'minun, 81-83 ; Yasin, 78-79 ; Saffat, 16-18 ; Vakıa, 47-50, 57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7 ; Kıyâme, 3-6 ; İnsan, 27-28 ; Naziat, 10-14...
e- Kıyâmet Gününün Tek Hakimi Allah'tır: Fatiha, 4 ; En’âm, 73 ; Ta-ha, 111; Hacc, 56; Furkan, 26 ; Zümer, 67 ; Mü'min, 16 ; Nebe', 37 ; İnfitar, 19.
f- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177 ; Al-i İmran, 9, 25 ; En’âm, 113 ; A'raf,147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45 ; Nahl, 22 ; Kehf, 110 ; Neml, 3 ; Lokman, 4 ; Şura, 7 ; Mearic, 2, 26.
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
g- Kıyâmet Alâmetleri: Neml, 82 ; Sebe', 14 ; Duhan, 9-14 ; Kıyâme, 7-9 ; Kehf, 92-97; Enbiya, 96-97 ; Zuhruf, 61 ; Muhammed, 18.
H- Âhiretle İlgili Konular:
a- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Al-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59, 162; En’âm, 113; A'raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
b- Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe', 3, 7-9; Mutaffifin, 10-12; Tin, 7.
c- Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe', 4-5
d- Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyâme, 13; İnfitar, 5.
e- Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Al-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas, 77.
f- Âhiret Hayırlıdır: En’âm, 32; A'raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A'la, 16-17; Duha, 4.
g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60; AnkEbût, 64.
i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83; AnkEbût, 36; Şura, 36-39.
j- Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: AnkEbût, 20; Sebe', 3.
k- Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: AnkEbût, 64.
l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7; Kıyâme, 20-21; İnsan, 27; A'la, 16.
m- Âhiret de Dünya da Allah'ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77; Cum'a, 10.
p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18; Kıyâme, 13; İnfitar, 5.
r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Kıyâmet: c. 25, s. 516-522 (B. Topaloğlu); Kıyâmet Alâmetleri: c. 25, s. 522-525 (Yusuf Şevki Yavuz)
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Kıyâmet: c. 3, s. 366-367 (Ahmet Özalp); Kıyâmet Alâmetleri: c. 3, s. 367-368 (Ahmet Özgen); Ba’s: c. 1, s. 202-204 (Cengiz Yağcı), el-Bâıs: c. 1, s. 204; Ba’su Ba’de’l-Mevt: c. 1, s. 204-205; Sûr: c. 5, s. 450-451 (Fedâkâr Kırmızı); Haşr ve Neşr: c. 2, s. 361-362 (Halid Erboğa); Haşr-ı Cismanî, c. 2, s. 363-364 (H. Erboğa); Hesap Günü: c. 2, s. 395-397 (H. Erboğa); Mizan, c. 4, s. 219-220 (Muhiddin Bağçeci)
3. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 211-213; 217-223
4. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 304-307
5. Kur’an’da Kıyâmet Sahneleri, Said Köşk, Anahtar Y.
6. İtikadî Açıdan Uzak Gelecekle İlgili Haberler, İlyas Çelebi, Kitabevi Y.
7. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
8. Kur’an ve Kıyâmet, Emel Faruk Yavuz, Marifet Y.
9. Kur’an’da Kıyâmet Sahneleri, Seyyid Kutub, Çizgi Y. / Hilâl Y. / Yeni Ufuklar Y.
10. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Hilâl Y.
11. Ölüm, Yeniden Doğuş İçin Kıyâmet, Ahmet Musaoğlu, Okul Y.
12. Kıyâmet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
13. Kıyâmet Alâmetleri, Abdullah Naim Şener, Sönmez Neşriyat
14. Kıyâmet Alâmetleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
15. Kıyâmet Alâmetleri, Naim Erdoğan, Pamuk Y.
16. Kıyâmet Günü, Yusuf Samedoğlu, Ötüken Neşriyat
17. Kıyâmet ve Âhiret, Naim Erdoğan, Huzur Y.
18. Kıyâmet ve Âhiret, Ahmet Faiz, Uysal Kitabevi
19. Kıyâmet ve Âhiret, İmam Gazâli, Hakikat Y.
20. Kıyâmet ve Âhiretle İlgili Kavramların Öğretimi, Osman Taştekin, Palmiye Y.
KIYÂMET
- 259 -
21. Kıyâmet Alâmetleri, Abdullah Naim Şener, Bahar Y.
22. İslâm İnancı Açısından Nüzûl-i İsa Meselesi, Zeki Sarıtoprak, Çağlayan Y.
23. Deccal Komplosu, Üç Büyük Dinin Kaynaklarına Göre D. Tarihi, Said Eyyüb, Sır Y.
24. Geleceğin Tarihi, Orhan Baytan, 1-2, Mevsim Y.
25. Ölüm ve Sonrası, Mehmed Paksu, Nesil Basım Yayın
26. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes Kitabevi Y.
27. Âhir Zaman Garipleri, Mehtap Araz, Sinan Y.
28. Âhir Zaman Fitneleri, Derleme, İttihad Y.
29. Büyük Gün Hz. İsa’nın Dönüşü, Olcay Yazıcı, Marifet Y.
30. Âhiret Bilinci, Hüseyin Hazar, Bengisu Y.
31. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
32. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
33. Âhiret Perdesini Aralarken, Hâris el-Muhâsibî, Çev. Abdülaziz Hatip, Nesil Basın Yayın
34. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
35. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
37. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
38. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
39. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
40. Bediuzzaman’ın Yorumları Işığında Kıyâmet, Alâmetleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
41. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
42. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
43. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
44. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y. / Merve Yayın Paz.
45. Ruh Âleminde Bir Seyahat, Kemal Osmanbay, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
46. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
47. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
48. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nûn Y.
49. Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet ve Âhiret, İmam Gazâli, Salah Bilici Kitabevi Y.
50. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
51. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
52. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazâli, Vural Y.
53. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazâli, Arslan Y.
54. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
55. Ölüm ve Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsih, Nil A.Ş. Y.
56. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, Şârânî, Pamuk Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhirzaman Alâmetleri, Şârânî, Bedir Y.
60. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Yayın Dağıtım
61. Gaybın Haberleri, Safvet Senih, Zaman Gazetesi Y.
62. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
63. Haşir Risâlesi, B. Said Nursi, Sözler Y. / Envar Y. / İhlâs-Nur Y. / Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
64. Kıyâmet Günü, Harun Yahya, Vural Y.
65. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Harun Yahya, Vural Y.
66. Deccal, Zeki Sarıtoprak, Nesil Basın Yayın
67. Onbirinci Sâat, Martin Lings, İnsan Y.
68. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
69. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
70. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
71. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
72. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
73. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
74. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
75. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
76. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
77. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
78. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
79. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
80. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
81. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
82. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
83. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
84. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
85. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
86. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
87. Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
88. Bediüzzaman'ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
89. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
90. Kabir Âlemi, Âlemü'l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
91. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
92. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
93. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
94. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
95. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
96. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
97. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
98. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
99. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
100. Ölüm Cezâsı, Jean Imbert, İletişim Y.
101. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
102. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
103. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
104. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
105. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
106. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
107. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
108. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
109. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
110. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
111. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes Kitabevi
112. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
113. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
114. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
115. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
116. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
117. Kitabu'r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
118. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
119. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
120. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
KIYÂMET
- 261 -
121. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
122. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
123. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
124. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
125. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı, Akdem Y.
126. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
127. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
128. Kur'an'da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
129. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
130. Kur'an'da ve Kitab-ı Mukaddes'te Âhiret İnancı, Nun Y.
131. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
132. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş Matbaası, İst.
133. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
134. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
135. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali Kılıçbay, Gece Y.
136. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
137. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
138. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil. Enst. İzmir
139. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro Psik. Araşt. 5, 7
140. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane Smith, At. Ün. İ. F. Der. s.13
141. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1, sayfa 303-312
142. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün. Sosyal B. Enst.
143. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi, sayı, 3, 1987
144. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
145. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
146. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi, c.3, sayı 3, 1991
147. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Der, c.4, s.4, 1992

KOLAYLIK / YÜSR
- 263 -
Kavram no: 117
Nimet 16
Bk. Hikmet; İnsan/Nâs
KOLAYLIK / YÜSR
• Yüsrr/Kolaylık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Kolaylık-Zorluk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kolaylık-Zorluk Kavramı
• İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
• Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
• Her Zorluğun İçine Dürülen Kolaylık
• Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
• Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ
• İslâm’ı Yaşamayanlara Cezâ: Hayatın Zorlaşması
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve hidâyeti/doğruyu eğriden ayırmanın (furkanın) açık delilleri olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim hilâli (Ramazan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başlasın). Kim o anda hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk istemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Umulur ki, şükredersiniz. " 1285
Yüsr/Kolaylık; Anlam ve Mâhiyeti
“Yüsr” zorluğun karşıtıdır; Kolaylaştırma, kolay, hafif, hafifletme, zorluğu giderme gibi anlamlara gelir. Kur’an, bu mânâları ifâde etmek üzere ‘yüsr, yüsrâ, yesîr, meysûr ve tahfîf gibi kelimeleri kullanmaktadir. Yüsr'ün karşıtı usr’dür (zorluk).
“Yüsr”, işin kolay olması demektir. “Yesîr”, az olan, kolay olan şey, hakir (değersiz) anlamlarına gelir. “Yüsrâ”, kolay, kolaylık, sol taraf, sol el; “meysûr”, kolaylık, kolay kılınmış şey; “tahfîf”, hafifletme, yükün ağırlığını giderme gibi mânâlara gelmektedirler.
İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir .
Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha
1285] 2/Bakara, 185
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım güçlüklerin olması doğaldır. Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.1286 Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler. 1287
Dinde Kolaylık Esastır: Allah’ın gönderdiği ölçülere göre yaşayan, yani İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar, hem hayat sınavını başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar için hazırladığı hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar. Kullarının bu güzelliklere kendi çabalarıyla kavuşmalarını isteyen Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir yapıda yaratılmış insan için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve onun sırtındaki ağır yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah size kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” 1288
İslâm’ın amacı insanları ağır yüklerle zorluğa bırakmak değil, aksine her türlü kolaylığı göstererek, onların iyi birer insan olup İlâhî mükâfatları hak etmelerini sağlamaktır. “Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” 1289 İslâm, fıtrat (yaradılış) dinidir, yani insanın yaratılışına uygun, tabiî bir yaşama biçimidir. İnsanı yaratan Rabbimiz, onun fıtratına uygun tekliflerini İslâm adıyla ona göndermiştir. Bunu Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıklıyor: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” 1290
İslâm’ın prensibi her işte kolaylıktır; zorluk çıkarmak, insanları yokuşa sürmek, zor tekliflerle onlara güçlük vermek, yapamayacaklarını emredip de onları bunaltmak değildir. Allah (c.c.) -hâşâ- kullarına işkence etmez, onlardan intikam almaya kalkmaz. İslâm’ın bu kolaylık prensibini birçok konuda görmemiz mümkündür. Allah (c.c.), Kur’an’ı, okunup anlaşılsın, öğüt alınsın diye kolaylaştırmıştır.1291 Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dilinde de kolaylaştırılmıştır ki, takvâ sahiplerini müjdelesin, inatçı toplulukları da uyarsın. 1292
Mü’minler gerek namazda gerekse günlük hayatlarında Kur’an’dan kolaylarına gelen kısmı okurlar, bu konuda bir sınırlama yoktur.1293 Peygamberimize hitâben söylenmiş şu gerçek, Kur’an’ın asıl amacını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir: “Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. ‘İçi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğüt ve hatırlatma olsun (diye indirdik).”1294 Allah (c.c.),
1286] 2/Bakara, 286
1287] 42/Şûrâ, 13
1288] 2/Bakara, 185
1289] 4/Nisâ, 28
1290] Buhârî, İman 29
1291] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
1292] 19/Meryem, 97; ayrıca Bk. 44/Duhân, 58
1293] 73/Müzzemmil, 20
1294] 20/Tâhâ, 1-3
KOLAYLIK / YÜSR
- 265 -
Peygamber tebliğini güzel yapsın diye O’nun işini kolaylaştırır, önündeki engelleri aşması için O’na yardım eder.1295 Kur’an, ödeme güçlüğü çeken borçluya kolaylık sağlanmasını tavsiye ederken,1296 Kıyâmet günü ameli iyi olanların hesabının çok kolay, ameli kötü olanların ise hesabının çok zor olacağını haber vermektedir.1297 Allah (c.c.) takvâ sahiplerine işlerinde kolaylık göstereceğini müjdeliyor. 1298 Demek ki, Din’in ve ona ait tekliflerin insana kolay gösterilmesinin sebebi takvâdır ve Allah (c.c.) bu İlâhî bağışı da muttakîlere vermektedir.
Bir başka deyişle takvâ sahibi mü’minler, Allah’a ihlâslı bir şekilde ibâdet ettikleri, Allah’a hakkıyla teslim oldukları için, Din’in tekliflerini kolaylıkla yerine getirirler, onlarda bir zorluk görmezler. Diğer taraftan İslâm karşısında inatçılık edip, Allah’a boyun eğmeyen kibirliler, İslâm’ın emir ve yasakları karşısında sıkıntı duyarlar, bocalarlar; deyim yerinde ise soğuk ter dökerler, zorluğundan bahsederler, kendi statülerine ve zamana uymadığından dem vururlar ve onun hükümlerini tartışmaya açmaya yeltenirler. İnsan, Allah’tan hakkıya korkup sakınabilse, şüphesiz Din’in emirleri ona çok kolay ve çok sevimli gelir. Çünkü onları yerine getirdiği zaman ölçülemeyecek kadar çok karşılığa kavuşacaktır.
Burada, kendilerine hidâyet verilen ile sapıtanların psikolojisini hatırlamak faydalı olacaktır: “Allah, kime hidâyet vermek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, -sanki göğe yükseliyormuş gibi- dar ve sıkıntılı kılar…” 1299 Mallarını Allah yolunda harcamayan cimrilerle, güzelliğe sırtını dönen kimselere, zorluklar, sıkıntılar, darlıklar ve azap kolaylaştırılır. Çünkü bu kimseler bunu hak etmişlerdir.1300 Allah (c.c.) her zorluktan sonra bir kolaylık olduğunu haber veriyor.1301 Zorluktan sonra kolaylığın olması, gerekli tedbirleri almakla, duâ ve ibâdetle Allah’a rağbet etmek, O’na yaklaşmakla mümkündür.
Şurası kesindir ki, İslâm’ın emir ve yasakları içerisinde insanın fıtratıyla ve hayatın gerçekleriyle çatışan hiçbir şey yoktur. İslâmî hükümlerin zor ve çağa uymadığını zannedenler; kendi hevâlarına uyan, Allah’ı bırakıp tapacakları putları elleriyle icat edenler, ya da kendi görüşünü Allah’ın koyduğu ölçüden daha doğru sanan ahmaklardır. Allah (c.c.) ve O’nun son peygamberi, insanlara, altlarından kalkamayacağı hiçbir şeyi teklif etmemiştir. Din’in bütün emir ve yasakları (hükümleri), insanlara faydalı olan şeyleri kazandırmak, zararlı olan şeyleri de onlardan uzaklaştırmak gâyesine mâtuftur.
Emredilen ibâdetler, bir zorluk, sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık, düzen ve iç ferahlığı ve dengeli bir yaşayışın plan ve programıdır. Dinimizde nass’la (kesin deliller ile) sâbit olan şeyleri değiştirmek, zamana ve toplumlara uydurmak mümkün değildir. Dinin kesin hükümlerini sağa sola çekmek, onları yerli yersiz tartışmalara konu etmek insanı İslâm’ın sınırlarının dışına çıkarabilir. Ancak, hakkında hüküm olmayan, yani mubah alan dediğimiz konularda en kolayı ve Dine uygun olanı tercih etmek Peygamberimizin tavrıdır. Müslümanlar
1295] 92/Leyl, 7-10
1296] 2/Bakara, 280
1297] 84/İnşikak, 7-13
1298] 65/Talak, 4
1299] 6/En’âm, 125
1300] 92/Leyl, 8-10
1301] İnşirâh, 5-6; 65/Talak, 7
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da aynı şekilde hareket ederler. Hz. Âişe şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki tercih karşısında kaldığı zaman, mutlaka kolay olanı seçmiştir.” 1302
Nitekim bazı ibâdetlerde yerine göre kolaylıklar gösterilmiştir. Bunun sebebi ibâdetlerin her şart ve ortamda yerine getirilmesi, müslümanın kolaylıkla kulluğunu yapabilmesidir. Oruç tutmaya gücü yetmeyenlerin oruçlarını Ramazan’dan sonra kazâ etmeleri, ayakta namaz kılamayanların namazlarını oturarak kılmaları, su olmadığı veya suyu kullanma imkânı kalmadığı zaman teyemmüm edilmesi, yolculukta namazın kısatılması; bilinen kolaylıklardandır.
İslâm’da ruhbanlık olmadığı gibi, gevşeklik de yoktur. ‘Ne yaparsam yapayım, Allah beni affeder’ mantığı sakat bir mantıktır. Allah (c.c.) dilerse bütün günahları affeder, doğrudur. Ancak hiç kimse tevbe edebilme ve tevbesinin kabul edilme garantisi veremez. Kul için Allah (c.c.) rızâsından daha büyük kazanç var mıdır? Bize her türlü nimeti karşılıksız veren Rabbimiz, şükredilmeye lâyık değil midir? Allah’ın katındaki yüce makamları hak etmek zararlı mıdır? Allah’ın azâbına lâyık olmaktan daha korkunç bir kayıp var mıdır?
Dinimiz her şeyde olduğu gibi ibâdette de dengeyi emrediyor. Ne gevşeklik ne de ruhbanlar gibi dünyadan el etek çekme anlayışı; her iki tutum da İslâmî değildir. Her konuda en büyük örnek Peygamberimizdir. Allah’a en güzel kulluğu O yapmıştı. O’nun ibâdet hayatı da ölçülüydü, aşırı ve insan gücünün üzerinde değildi. Ne kadar gayret ederse etsin, hiç kimse Peygamberden daha takvâ sahibi olamaz. O, ibâdetini insan olmanın sınırları içerisinde yapardı, emredilenlerin dışında nâfile ibâdet de ederdi. Ümmetine de az da olsa, devamlı ibâdet etmeyi tavsiye ederdi. Öyleyse, İslâm’ı her açıdan zorlaştırarak, yaşanamaz, uygulanamaz bir hale getirmek, hayatın acı ve zor gerçekleriyle karşı karşıya bırakmak doğru değildir. Anlatılan ve gösterilen İslâm, ‘yok, biz bunu yaşayamayız, çok zor, tahammül edilmez bir şey’ dedirtiyorsa, anlatanların ve İslâm’ı öyle sunanların vebâli vardır. Dinde olmadığı halde, dinin emri gibi lanse edilen bir sürü formalite ve zorlama şeyler, gerçekten insanları şüpheye düşürebilir, Âllah’a ibâdetten uzaklaştırabilir.
Evet, Din kolaydır; her devirde, her ülkede ve her iklimde yaşanabilir. Çünkü fıtrat dinidir. Kimileri İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak ve müslümanları kendi sahte tanrılarına tâbi kılmak için, İslâm’ın çok zor olduğu propagandasını yapsalar da, bu böyledir. Ancak, Allah’ın Dini Kur’an’da ve Peygamberin Sünnetinde tebliğ edildiği gibidir. Hiçbir kişinin, rejimin ve ülkenin kalıbına göre şekil almaz. İnsanların uydurduğu ideolojilere göre şekillenmez. İnsanlar, gönülden, ihlâsla Hak Din’e bağlandıkları ve samimi bir şekilde yaşadıkları zaman, ne kadar kolay olduğunu bizzat görürler. Dünya hayatında bile güzellikleri, mutlulukları ve Cenneti tadarlar. Buyursun; insanlar bunu bir denesinler, kesinlikle kayıpları olmayacaktır. 1303
Kur'ân-ı Kerim'de Kolaylık-Zorluk Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de "yüsr/kolaylık" kelimesi, türevleriyle birlikte 41 yerde; "usr/zorluk" kelimesi ise türevleriyle birlikte 12 yerde kullanılır. Zorlama anlamındaki
1302] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
1303] İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.762-765
KOLAYLIK / YÜSR
- 267 -
"ikrâh" kelimesi ise 7 yerde geçer.
Allah’ın temel vasfı merhamettir. O Rahmân ve Rahîmdir. İnsanlara, kaldıramayacağı yükü, zorlukları yüklemez; ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler.1304 “Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah, daima bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratır.”1305 Allah, insanlara zorluk dilemez, kolaylık ister.1306 İnsan zayıf olarak yaratıldığı, zorlukların altına girmek istemediğinden, Allah ağır yükleri hafifletmek ister. 1307
İslâm'da insanın tabiatına aykırı düşen, fıtratını zorlayan hiçbir güçlük yoktur. Allah, bağlılarına 'müslümanlar' ismini verdiği bu din husûsunda insanların üzerine hiçbir zorluk yüklememiştir.1308 İbâdet ve yükümlülüklerde bir azîmet, yani normal şartlardaki genel hüküm yanında, bir de ruhsat, yani mâzeret sebebiyle kolaylık vardır. Ayrıca, günahlar için tevbe, keffâret vb. kurtuluş ve arınma yolları açık tutulmuştur. Dolayısıyla bu din, Allah tarafından kolaylaştırılmıştır.
Allah, insana daha hayata adım atarken yolunu kolaylaştırmış, anasının karnından kolayca çıkmasını sağlamıştır.1309 Dünyada rahat etmemiz, kolayca yaşayabilmemiz için sayısız nimetler ve imkânlar vermiştir. Fıtrata uygun yaşamak, aslında hayatı kolaylaştırmak demektir. Dünya hayatını, insanlar, câhiliyye düzenleri ve câhiller zorlaştırmıştır. Bu konuda çözüm takvâya sarılmaktır. Takvâ, hem âhiret ve hem de dünya işlerimizin kolaylaşması için anahtar görevi yapar. Din ve dünya işlerimizin Allah tarafından kolaylaştırılmasını istiyorsak takvâ sahibi olmalı, Allah’tan hakkıyla korkmalıyız. 1310
Zorluk fıtrata ters olduğu gibi insanı zorla dine sokmaya çalışmak, zorlayarak İslâm’a girmesini mecbur etmek de yanlış ve yasaktır. Din hidâyet işidir, iman ve tercih işidir, hür irâdeyi kullanmaktır. Bir insanı zorla müslüman etmek, dinde zorlamak, farkında olmadan da olsa, çoğunlukla muhâtabı münâfık yapmakla sonuçlanır. Dinde zorlama yoktur.1311 İman etmeleri için insanları zorlamak yanlıştır, yasaktır; çünkü Rabbimiz dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. 1312
Yalnız, “dinde zorlama yoktur” hükmü, dine girme konusundadır; yoksa, bazılarının zannettiği gibi, müslüman kimsenin dinini yaşama konusuyla ilgili değildir. Bir insan, kendi hür irâdesiyle İslâm’a girip müslüman olduktan sonra, Allah ve Rasûlünün verdiği hükümde, başka bir alternatifi seçme hakkına sahip değildir.1313 Müslüman Allah’a teslim olan kimse demektir; bir müslüman, Allah’a isyan eder, O’nun emirlerini mâzeretsiz olarak yerine getirmezse, âhirette cezâyı hak ettiği gibi, dünyada da İslâmî otorite tarafından cezalandırılır; bu, dinde zorlama anlamına gelmez, irâdesiyle dini seçeni disipline etmek, ona seçtiği
1304] 2/Bakara, 286
1305] 5/Talâk, 6-7
1306] 2/Bakara, 185
1307] 4/Nisâ, 28
1308] 22/Hacc, 78
1309] 80/Abese, 17-20
1310] 65/Talâk, 4
1311] 2/Bakara, 256
1312] 10/Yûnus, 99
1313] 33/Ahzâb, 36
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayat biçiminde doğru yolu yaşama ve yolu hayırla sona erdirmede başarıyı kolaylaştırmaktır.
Zorla din değiştirmek, her şart altında geçersiz ve temelsizdir. İnanmayan bir kişiyi İslâm’ı kabule zorlamak, sevap olması bir tarafa, günaha girmektir. Kişiyi zorla dine sokmaya çalışmak yanlış olduğu gibi, bir müslümanı zorla dinden çıkarma girişimi daha büyük yanlıştır ve bu konu, müslümana Allah tarafından kolaylık verilen bir durumdur. Kalbi iman ile dolu olduğu halde, dinden dönmeye ikrâh olunan/zorlanan kimsenin, zorlandığı sözü söylemesi, Allah’ın verdiği bir ruhsattır. 1314
Kur’an; öğrenilmesi, okunması, ezberlenmesi ve hayata geçirilmesi kolay olan, Allah tarafından kolaylaştırılmış olan bir kitaptır. Düşünmek, öğüt ve ibret almak, bireysel ve sosyal hayatta tatbik edilmek için indirilmiş ve Allah tarafından kolaylaştırılmıştır.1315 Yine, Kur’an, muttakîleri (Allah’tan korkup sakınanları) müjdelemek ve inat edenleri uyarmak için Rasûlullah’ın diliyle Arapça olarak indirilmiş ve kolaylaştırılmıştır.1316 Arapça indirilmesinin bir sebebi, insanlar öğüt alsın diye kolayca anlaşılmasını sağlamak içindir.1317 Kur’an, Rasûlullah’a (ve insanlara) güçlük ve meşakkat vermek için indirilmemiştir.1318 Özellikle namazlarda Kur’an’dan kolayımıza gelen âyet ve sûreleri okumalıyız. 1319
Kolaylık ve zorluk Allah’ın elindedir. Bir işi insana kolay ve zor kılan O’dur. Zorluk insanlar için sözkonusudur. Allah için hiçbir iş zor değildir, O’na zor gelen hiçbir şey yoktur. Allah, yerde ve gökte ne varsa hepsini ve her şeyi bilir. Eşya ve olayların bilgisine sahip olmak, Allah için çok kolaydır. 1320 Allah, mahlûkunu ilk baştan yarattığı gibi, ölümden sonra bunu tekrarlamakta, ölüden diri çıkartmakta, yeniden hayat vermektedir ve insanları tekrar diriltecektir; şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.1321 “O gün yer yarılır, onlar çabucak çıkarlar. Bu, Bize göre kolay olan bir haşirdir.” 1322
İnsanlar için esas zorluk, âhiret zorluğudur. Dünyadaki zorluklar, âhirete göre hem çok az ve hafif ve hem de geçicidir. Kıyâmetle başlayan öteki hayat, kâfirler için pek çetin ve zor gündür.1323 O sûra üfürüldüğü gün ve sonrası zorlu gündür; kâfirler için (hiç de) kolay değildir.1324 Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecektir, ama dünyada kötü ameller yapıp da kitabını solundan veya arkasından alanlar için iş, hiç de kolay olmayacaktır. 1325
Kolaylık-zorluk kavramı, psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen en basit ve çok kolay görülen bir şey bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir,
1314] 16/Nahl, 106
1315] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
1316] 19/Meryem, 97
1317] 44/Duhân, 58
1318] 20/Tâhâ, 1-3
1319] 73/Müzzemmil, 20
1320] 22/Hacc, 70
1321] 29/Ankebût, 19
1322] 50/Kaf, 44
1323] 25/Furkan, 26
1324] 74/Müddessir, 8-10
1325] 84/İnşikak, 6-13
KOLAYLIK / YÜSR
- 269 -
bazen de çoğu insan açısından çok zor kabul edilen bir şey, birisi için kolay gelir. Bunlar, her şeyden önce kalpleri elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii, bu rastgele olmaz. Bunun da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü vardır: Kim takvâ sahibi olur, Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir.1326 İnsanlara emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır.1327 Bu konudaki İlâhî sünnet, iman-takvâ-infak konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir.1328 Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir. 1329
Dünya, âhiretten farklıdır, dünyada hiç zorluk olmayacak olsaydı, cennetin kıymeti azalır, dünyanın imtihan olduğu hikmeti ortadan kalkardı. Dünya, dünyevî zafer, insanlar arasında evrilip çevrildiği gibi, bir insan için de kolaylık ve zorluk da gelip geçicidir. Zahmetsiz rahmet olmaz. Ama her rahmet, bedeli olan o zahmeti de güzelleştirir, zorlukları kolaylaştırır. Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Sonra tekrar zorluklar çıkacaktır. Ama bu zorluktan sonra da yine bir kolaylık vardır.1330 Allah, her zorluktan hemen sonra bir kolaylık getirecektir.1331 Hz. Mûsâ gibi Rabbimizden işimizi kolaylaştırması için duâ etmeliyiz: “Rabbim, işimi bana kolaylaştır.”1332 Çünkü Sen, bir şeyi kolaylaştırmazsan, o iş aslında kolay da olsa bize zor gelir. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. “Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.” 1333
“…Allah size kolaylık (yüsr) diler, sizin için zorluk (usr) istemez.” 1334
“Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, hiçbir zaman kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 1335
“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa ulaşıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer gerçekleri çok iyi anlayan kimseler iseniz, (ödeyemeyecek derecede güçsüz olan borçlunun borcunu) sadaka (veya zekât) saymak sizin için daha hayırlı bir iş olur.” 1336
“Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, ya kendi lehine yahut aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (bağışla). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim
1326] 65/Talâk, 4
1327] 87/A'lâ, 6-9
1328] 92/Leyl, 5-7
1329] 92/Leyl, 8-10
1330] 94/İnşirâh, 5-6
1331] 65/Talâk, 7
1332] 20/Tâhâ, 25-28
1333] 2/Bakara, 286
1334] 2/Bakara, 185
1335] 2/Bakara, 256
1336] 2/Bakara, 280
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mevlâmızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 1337
“Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.” 1338
“Küfür/inkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları (başka) bir yola iletecek de değildir. Ancak orada ebedî kalmak üzere cehennem yoluna (onları iletecektir.). Bu da Allah’a çok kolaydır.” 1339
"...Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz." 1340
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Rasûle/elçiye, o ümmî Nebîye/Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz (ve güzel) şeyleri helâl, pis (ve zararlı) şeyleri haram kılar. Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar (yani, hata ile adam öldürmekte kısas icrâsını ve günah işleyen âzâların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri kaldırır). O Peygamber’e iman edip ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” 1341
“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki yüz kâfire gâlip gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir olanlardan bin kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar, kavraması olmayan bir topluluktur. Şimdi sizde (savaşa karşı) bir zaaf olduğunu bildiği için Allah sizden (yükü) hafifletti. O halde sizden sabırlı yüz (kişi) bulunursa, (onlardan) iki yüzüne gâlip gelir. Ve eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onlardan) iki bin (kişiye) gâlip gelirler. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 1342
“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamber’i ve güçlük zamanında ona uyan muhâcirlerle ensârı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” 1343
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman etmez. O, murdarlık (azâbını), akıllarını kullanmayanlara verir.” 1344
“Dünya hayatında onlara sadece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 1345
“Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) ikrâh olunan/zorlanan hâriç, kim, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (ona Allah’ın gazabı vardır). Ama kim, kâfirliğe göğüs açarsa, onların üzerine Allah’tan bir gazap ve onlara büyük bir azap vardır.” 1346
“Mûsâ: ‘Unuttuğum şeyden dolayı beni muâheze etme; işimde bana güçlük çıkarma’ dedi.” 1347
1337] 2/Bakara, 286
1338] 4/Nisâ, 28
1339] 4/Nisâ, 168-169
1340] 5/Mâide, 6
1341] 7/A’râf, 157
1342] 8/Enfâl, 65-66
1343] 9/Tevbe, 117
1344] 10/Yûnus, 99-100
1345] 13/Ra'd, 34
1346] 16/Nahl, 106
1347] 18/Kehf, 73
KOLAYLIK / YÜSR
- 271 -
“İman edip de sâlih amel işleyen kimseye gelince, onun için en güzel bir karşılık vardır. Emrimizden ona kolay olanını söyleyeceğiz.” 1348
“(Rasûlüm!) Biz Kur’an’ı, sadece, onunla muttakîleri/Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve inat edenleri uyarasın diye senin dilinle (indirip okutarak) kolaylaştırdık.” 1349
“Tâ Hâ. Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik. Huşû duyan/içi titreyerek Allah’tan korkanlara, ancak öğüt ve hatırlatma olsun diye indirdik.” 1350
“Dedi: ‘Rabbim, ruhuma genişlik ver, aç göğsümü; Kolaylaştır bana işimi; Çöz bağını dilimin; ki anlasınlar sözümü.” 1351
“Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa bilir? Bu, bir kitapta mevcuttur. Bu (eşya ve olayların bilgisine sahip olmak), Allah için çok kolaydır.” 1352
"Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrâhim'in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size 'müslümanlar' adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!" 1353
“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o asîr/zor (pek çetin) bir gündür.” 1354
“Allah’ın, mahlûkunu ilk baştan nasıl yarattığını, (ölümden) sonra bunu tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” 1355
“Biz onu (Kur’an’ı) senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Umulur ki öğüt alırlar.” 1356
“O gün yer yarılır, onlar çabucak çıkarlar. Bu, Bize göre kolay olan bir haşirdir. Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir cebbâr/zorlayıcı değilsin, sadece tehdîdimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.” 1357
“Andolsun Biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Düşünüp öğüt alan yok mudur?” 1358
"Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık/farz kılmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır." 1359
1348] 18/Kehf, 88
1349] 19/Meryem, 97
1350] 20/Tâhâ, 1-3
1351] 20/Tâhâ, 25-28
1352] 22/Hacc, 70
1353] 22/Hacc, 78
1354] 25/Furkan, 26
1355] 29/Ankebût, 19
1356] 44/Duhân, 58
1357] 50/Kaf, 44-45
1358] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
1359] 57/Hadîd, 27
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“...Kim takvâ sahibi olur, Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.” 1360
“İmkânı geniş olan, infakı imkânlarına göre versin. Rızkı daralmış bulunan da infakı, Allah’ın kendisine verdiğinden ayırsın. Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Allah, daima bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratır.” 1361
“...Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun...” 1362
“O sûra üfürüldüğü zaman var ya, İşte o gün zorlu bir gündür; Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.” 1363
“Kahrolası insan! Ne de nankör! Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden yarattı da ona biçim verip hayatını programladı. Sonra yolunu kolaylaştırdı (Ana karnından kolayca çıkmasını sağladı).” 1364
“Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine doğru çaba göstermektesin ve O’na varacaksın. Kimin kitabı sağından verilirse, Kolay bir hesapla hesaba çekilecek. Ve sevinçli olarak âilesine dönecektir.” 1365
“Sana Kur’an’ı okutacağız, Allah’ın dilemesi hâriç, sen onu hiç unutmayacaksın. Çünkü Allah, açığı ve gizleneni bilir. Seni en kolaya yöneltip onda başarılı kılacağız. Şimdi sen öğüt ver; şâyet fayda verirse (mesele yok).” 1366
“Kim verir ve ittika eder, Allah’tan sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başırılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 1367
“Biz senin göğsünü (kalbini) açmadık mı? Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp atmadık mı? Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? Şunu iyi bil ki; Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır. (Evet) zorlukla beraber bir kolaylık vardır. İşlerinden boşaldığın vakit, tekrar çalış ve (ibâdet ve duâ ile) yorul, Rabbine rağbet et (O’na yönel; boş durma!)” 1368
Hadis-i Şeriflerde Kolaylık-Zorluk Kavramı
“Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” 1369
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 1370
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 1371
1360] 65/Talâk, 4
1361] 5/Talâk, 6-7
1362] 73/Müzzemmil, 20
1363] 74/Müddessir, 8-10
1364] 80/Abese, 17-20
1365] 84/İnşikak, 6-9
1366] 87/A'lâ, 6-9
1367] 92/Leyl, 5-11
1368] 94/İnşirâh, 1-8
1369] Buhârî, İman 29
1370] Ahmed bin Hanbel, III/479
1371] Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
KOLAYLIK / YÜSR
- 273 -
"Din kolaylıktır." 1372
"Amellerinizde îtidâli ve doğruyu bulmaya çalışın." 1373
“Allah, koyduğu yasaklara uyulmasını sevdiği gibi, koyduğu kolaylıkların uygulanmasını da sever.” 1374
“Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 1375
"Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 1376
“Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını öyle sever.” 1377
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.” 1378
"Amelin az da olsa devamlı olanı, Allah yanında daha makbuldür." 1379
İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
Kendisini, fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin insan için en kolay ve âhenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü fıtrat/yaradılış nizamı olmanın ilk şartı, yaradılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın ilk gereği de, hitâb edilen varlığı zora sürmemek olduğu kesindir. İslâm düşüncesinin temel kabullerinden biri de şudur: İnsanı yokuşa süren, hayat ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaradılışa ve insana terstir. Böyle terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan hayatında uzun süre tutunamazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır: Fıtrat dinindeki kolaylık ve hoşgörü prensibi, herkesin kendisine kolay geleni yapması anlamını taşımaz. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en kolay ve uygulanabilir olanı getirdiği merkezindedir.
Allah ve O’nun seçtiği ve mü’minler için örnek gösterdiği, tebliğ görevlisi Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insana yüklememiştir. İslâmiyet, insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı işkenceye çeviren emir ve disiplinler içermez ve böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin dışında sayar. Nefsi öldürmek, bedene işkence çektirmek, hayat ve insanlardan kaçıp dağlarda münzevî olarak yaşamak, evlenmemek, gıdâ ve uykuyu terk gibi tavırlar Rasûlullah (s.a.s.) tarafından reddedilmiş ve din dışı ilan edilmiştir. Zorluk ve işkence bir yana; “din kolaylıktır.”1380; “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.”1381; “Esası, peygamberlik ve rahmet olan dini”1382 insan için azap haline getirmek dine en büyük ihânet olacaktır. İbâdetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcı’ya huzur dolu bir
1372] Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
1373] Müslim, Birr 52; Tirmizî, Tefsîr Nisâ Sûresi, hadis no: 3041
1374] Ahmed bin Hanbel, II/108
1375] Buhârî, İman 69
1376] Müslim, İlim 7
1377] et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135
1378] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
1379] Buhârî, İman 16; Müslim, Salât 283
1380] Buhârî, İman 29
1381] Ahmed bin Hanbel, III/479
1382] Dârimî, Eşribe 8
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki, “Dinde zorlama ve baskı yoktur” 1383 Dış görünüşü bakımından ne kadar mükemmel olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan bir davranış, Allah katında değer ifâde etmemektedir.
İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi, insanın kendi kendini baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkmıştır. Tahrîm sûresinin ilk âyetinin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?”1384 Bir başka âyette ise şöyle deniyor: “De ki: ‘Allah’ın kulları için ortaya serdiği süs ve güzelliği, hoş ve temiz rızıkları kim haram etmiştir? De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) iman edenlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir.”1385 Bu İlâhî beyanlara dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Maddî ve mânevî bütün zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dâiresinde mevcuttur. Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram alanına çıkıp orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine göre, fıtratı bozuk, sapmış ve yaradılış âhengi bozulmuş dejenere ruhlardır. Dini, hayata zıt, yaşanması imkânsız denecek kadar zor bir kurum olarak görüp ondan kaçmalarına sebep olmak, din adına bir cinâyettir. Fıtrat dini, hayat ve insanla çatışmaz.
Allah’ın koyduğu ölçülere müdâhale edilemez. Bunlar, kâinat kanunlarıdır. Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm’ın dışına çıkarır. Fakat bir konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa, başka bir deyimle konu, mubahlar dâiresine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek, Hz. Peygamber’in tavrı ve emridir. Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”1386 “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.”1387 Zoru seçmek, bir ifrattır. Her ifrat, bir tefriti gerektirir. Bu yüzdendir ki, Rahmet Peygamberi, Allah tarafından konmuş emir ve yasakları “az” bularak bunlara ilâveler yapmaya kalkanları kınamıştır. Esasen böyle bir tutum, dinin tek vaz’ edeni/koyucusu olan Allah’a noksanlık izâfe etmek anlamına gelebilir ve insanı şirke düşürebilir. Öte yandan, böyle bir tutum Allah’a güvenmekten çok, kendi nefsine yaslanmayı ve bu da insanın şuuraltında bir bozukluğun varlığını gösterir. Bu tip davranışlarla, kitle içinde sivrilmek isteyenlerin Hz. Peygamber’den asla itibar görmemeleri bunun en çarpıcı delilidir. Hz. Âişe (r.a.) şunu anlatıyor: Evlerine gelen bir kadının kim olduğu Peygamber tarafından sorulmuş, Âişe annemiz bu kadını tanıtırken onun çok namaz kıldığını söylemiş. Hz. Peygamber, bunun üzerine, takdir beklenen bir sırada, şöyle demiştir: “Heh! Sanki bir şey! Ben size fazlasını değil; gücünüzün yettiği kadarını tavsiye ederim.”1388 Hz. Peygamber, oruçlu insanın iftar etmeden akşam namazını kılmasını yasaklamıştır. Bunun da ötesinde, bu tavrı, sünnete uymanın en güzel belirişi olarak göstermiştir. Burada vurgulanmak istenen şudur: Allah’ın bir emrini yerine getirmek için bütün bir gün nefsini ezmiş bir insanı; orucunu açmaya hazır ve müsâit hale geldiği bir zamanda, ikinci bir beklentiye, ikinci bir zorluğa itmek yersizdir.
Bazı nâfile ibâdetleri yerine getirme, azîmeti tercih etme konuları, bütün
1383] 2/Bakara, 256
1384] 66/Tahrîm, 1
1385] 7’Arâf, 32
1386] İbn Sa’d, 1/369
1387] Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
1388] et-Tâc, I/48
KOLAYLIK / YÜSR
- 275 -
toplumu bağlamaz, onlara emredilmez. Bu çeşit takvâ ile ilgili gayretler, seçkin benliklere hitâb edilen istisnâlardır. Kolay olanı tercih, İslâm’ın genel tavrı ve insana tanıdığı bir haktır. Fert, bu hakkını kullanmayabilir. Problem, bu hakkın inkâr edilmesidir. Varlığı kabul ve ilan edilen hakkın, sahibi tarafından kullanılmamasına gelince, bu bir fedâkârlık olarak övülebilir, bir ahlâkî fazîlet olabilir. Böyle bir tutum, fâiline maddî ve mânevî değerler de kazandırır. Fakat unutmayalım ki, bunu başarabilecek ruhlar çok azdır. İslâm ise, bütün insanlığa, büyük kitlelere ışık tutar. O, daima geneli, kamuyu, büyük yığınları dikkate alarak kurallar koyar; ancak bu kurallara mûnis yaklaşımlarla ve seçkin benliklere hitap edecek istisnâlar getirir. İslâm’ın bu istisnâî yanlarını kurallaştırarak onu, hayatı zora süren bir kurum haline getirenler, İslâm’ın karakteristik yapısını, genel tavrını bozmaktadır. Bir hak ve yetki, önce teslim edilir, sonra bu haktan ferâgat için sahibine dâvet edilebilir. O, bu dâvete icâbet eder veya etmez. Hak sahibini hakkından vazgeçmeye zorlamak ayrı bir şeydir. Bunun adı zulümdür. 1389
İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir. Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini te'mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile "kolaylık" üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında vardır.
İbâdetlerin miktarı Allah tarafından belirlenmiş ve Elçisi tarafından da pratiğe aktarılmıştır. Bu açıdan, herhangi bir ziyâdeleştirme ya da noksanlaştırma kesin bir şekilde yasaklanmış ve bu yöndeki her davranış haddi aşma/bid'at olarak isimlendirilmiştir. Nitekim İmam Gazzâlî, ibâdetlerin miktarını, ilâçların karışımına benzetmiş ve sağlıklı bir netice alınabilmesi için bu ölçüye dikkat edilmesi gerektiğini ifâde etmiştir.1390 İbn Teymiyye de, amelinin daha makbul olması için ameldeki meşakkati artıranlar hakkında şöyle der: "Bilmek lâzımdır ki, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsı ve sevgisi, faydasız bir şekilde kendi kendine azap çektirmek, canını zorluklara sürmekte değildir.1391 Buna göre, kışın ortasında, sıcak su varken sevâbı çok olsun düşüncesiyle soğuk su ile abdest almak ve aynı anlayışla, yakında câmi varken uzaktaki bir câmiye gitmek, mâkul ve doğru değildir.
İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur'ân-ı Kerim'de yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: "İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe sokar." 1392; "İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur." 1393
İnsanın kendine zulmetmesi, ifrâta kaçması ya da tefrîte düşmesi sûretiyle
1389] İslâm Düşüncesinde Din ve Fıtrat, s. 262-268
1390] Gazzâlî, el-Munkızu mine'd-Dalâl, s. 111
1391] İbn Teymiyye, el-Fetâvâ, 10/192-193
1392] 4/Nisâ, 13-14
1393] 65/Talâk, 1
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olur. Allah Rasûlü, ümmetini ibâddetlerle ilgili hayatta da i'tidâl üzere olmaya çağırmıştır. Hadislerde belirtildiğine göre, Rasûl-i Ekrem, ümmetine farz kılınıp îfâsında zorluk çekileceği endişesiyle terâvih namazının cemaatle kılınmasına üçüncü veya dördüncü geceden sonra ara vermiş, hastalık ve yolculuk esnâsında namaz ve oruç gibi ibâdetler için tanınan ruhsatları kullanmamayı uygun bulmamış, insan gücünü zorlayacak şekilde nâfile namaz kılmayı tasvip etmemiş, imamlık yapanların namazı uzatmalarını eleştirmiş ve dinî hükümleri aşırılığa kaçarak uygulamaya çalışanların bunda muvaffak olamayacaklarına dikkatleri çekmiştir.
İslâm, sadece takvâ sahibi elitlerin, âlim ve mücâhidlerin/savaşçıların dini değil; bedevîlerin, ihtiyar kadınların, ortalama kültür ve bilgiye sahip yığınların da dinidir. Saçı başı dağınık, bedevî bir müslüman, Rasûlullah’a gelerek, Allah’ın kendini yükümlü tuttuğu ibâdetleri sormuştu. Peygamberimiz de; şehâdet kelimesi ve farz olan 5 vakit namaz, Ramazan orucu, her yıl zekât ve ömürde bir kere hac konusunu ve zekâtı saymıştı. Adam: “Sana ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de yapmam, eksik de bırakmam’ diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de arkasından şöyle demiştir: “Şâyet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur.” 1394
Dinin tüm hükümleri, beşerî ve askerî yapıda emirler ve yasaklar sıralaması halinde değildir. Farz, vâcip, sünnet, müstehap, mubah sıralaması ve haram, tahrîmen mekruh, tenzîhen mekruh, müfsid gibi merdiven basamakları vardır. Yine, azîmet ve ruhsat tercihi sözkonusudur. Ruhsatlar, İslâm’ın her şart ve ortamda kolaylıkla yaşanabilmesi, yükümlülerden ağır yüklerin kaldırılması ve İslâmî hükümlere henüz yeterince bağlı olmayanları onlara alıştırmak için başvurulan kolaylıklardır. Müslümanlar, hayatın akışı içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. İbâdetlerini yerine getirirlerken, kendilerinden kaynaklanmayan zarûret durumuyla karşı karşıya gelebilirler. Bu gibi durumlarda ruhsatlar onların önünü açabilir. İhtiyaç olduğu zaman ruhsatlardan herkes yararlanabilir. Bir konuda ruhsat gündeme gelirse, mü’minler azîmetle amel etmeye zorlanamaz. Dileyen azîmet ile dileyen ruhsat ile amel eder. Ruhsat ve kolaylığı kullanma da, Yaratıcı’nın kuluna verdiği bir hak olduğuna göre, bu haktan yararlanıp yararlanmama meselesi, kulun tamamen serbest seçimine kalmıştır.
Nâfile ibâdetler, sünnet olan sınır aşılmamak şartıyla istenildiği kadar yapılabilir. Ama başkalarına emredilemez, bunlar dinin olmazsa olmazları arasına sokulamaz. Tebliğ ve tavsiyede önceliği alamaz. Tevhidî hususlardan, farzlardan daha önemli gibi gösterilemez. Aksi takdirde din zorlaştırılmış, ölçü kaçırılıp ifrâta gidilmiş olur.
Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah'a teslim olmuş müslüman bir kula da Allah'a itimat, güven ve tevekkül yakışır. "Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum" deniyorsa, "hayır, yapamamam, zor!" demek, her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır.
1394] Buhârî, Savm 1; Müslim, İman 9
KOLAYLIK / YÜSR
- 277 -
Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin1395 yoludur. Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zikzaklarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
İslâm'ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. "Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür." 1396 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu, zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü'min inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm'dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah'tır. "Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır." 1397 İman sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür. Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah sevgisiyle dolu bir mü'min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: "Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar." 1398
Günümüzde İslâm'ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
1395] 4/Nisâ, 69
1396] 31/Lokman, 13
1397] 49/Hucurât, 7
1398] Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak, sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah'ın râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık da kaybolur. Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması zordur. Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir; aynen zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor olduğu gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana İslâm'ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za'fiyetten dolayı nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve psikolojik za'fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
Allah'a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler... hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey olmasa gerektir.
"Lâ râhate fi'ddünya." İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor bir hayat onu bekleyecektir.
Her Zorluğun İçine Dürülen Kolaylık
"Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır", "Evet, her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır!" 1399
Peygamberimizin çektiği zorluklardan sonra, "Sadr"ına ilim, hikmet, güç ve ferahlık verilmesiyle ulaştığı kolaylık ve bundan sonra devam edecek kolaylıklara dikkat çekilmiş oluyor.
İki kez tekrarlanarak adeta otomatik bir davranış ve alışkanlık durumu kazanmamızı istercesine dikkatimizin çekildiği bu konu, son derece önemli bir konudur. Ve insanın psikolojik hayatını doğrudan motive edici bir gücü vardır.
Kolaylık anlamındaki kelimenin, azamet ifade eden tenvinle gelmesi ve umum ifade eden nekre oluşu sebebiyle kolaylık, zorlu ğa oranla daha fazla ön plana çıkarılmakta ve bir zorluğa karşı âdeta pek çok kolaylık yollarının
1399] 94/İnşirâh, 5-6
KOLAYLIK / YÜSR
- 279 -
bulunabileceği uyarısı yapılmaktadır.
Ayetlerden konuyla ilgili şu mesajları okumak herhalde mümkün olabilir.
a-Ayetler öncelikle zorluk kavramına bir bakış açısı getirmektedir.
İfadede, zorluğun kolayca, bir kolaylık olarak kabul edilebileceğinin bir anlatımı hissediliyor. Zorlukla karşılaşan bir insana, bir çırpıda düşünmeden, emniyet, huzur ve güven telkin ederek: "Üzülme zorluklar kolaylıklar için var, zorlukta pek çok kolaylık var, zorluktan kolayca kurtulma ve kesin çözüme ulaşma yolu var, ben de seninle beraberim!" deniliyor.
Bu, en azından karşı tarafa olumlu bir ileti olarak gidecek, zorluğun ilk anda oluşturduğu şok etkiyi hafifletecek, bilinçsizce davranarak ortaya çıkacak zarar riskini ortadan kaldıracak ve moral ve motivasyon konusunda ön hazırlık anlamında ilk peşin ve en önemli kolaylığı sağlamış olacaktır.
Her şeyden önce zorlukları hayatın doğal parçaları ve süreçleri olarak görmek gerekir İmtihan, eğitim ve hizmet dünyasına salınan bir Ruha, Maddenin hareket ettiği, zamanın ortaya çıktığı bir evrene ve yıpranmak zorunda olan bir bedene sahibiz Biyolojik ve Psikolojik yapımız, mükemmelleşebilmek ve sonsuzluğa göre bir form kazanabilmek için, geçici dünyada geçici meşakkatlere bulaşmak ve onlarla ateşlenmek zorundadır.
Yerken lezzet almayı kabullendiğimiz gibi, dolaşım ve boşaltım zorluklarını da doğal kabul ediyoruz. Ama tedbir olarak yeterince yiyor ve uygun besinleri almaya yerinde ilaç kullanmaya çalışıyoruz Yörüngesinde dönen dünyamızın mevsimleri meydana getirerek bizi üşütmesini de terletmesini doğal karşılıyoruz. Ama ısınmak ya da serinlemek için zorluklarla mücadele de ediyoruz Evlat sahibi olmak, peşin avans bedensel lezzetlerin yanı sıra mutluluk ve sevinç de yaşatıyor fakat bu, getirdiği sorumluluk zorluklarını zevkle kabullenmeye ve uğraş vermeye engel olmuyor.
Hayat gerçekten güzel!Hayat başlı başına güzel! Çünkü hayatı veren "Hayy" güzel!Fakat hayat zorluklarıyla bir başka güzel!..
Zorluklar, hayatın güzelliklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu, anlam ve değerini daha iyi anlamamıza ve sevmemize sebep olduğu, çoğu zaman pek çok güzelliklere başlangıç ve nüve olarak fonksiyon gördüğü için, aslında hayatın güzellikleri kadar onlar da güzel!
Ve zorluklarla elde edilen şeylerin kadir ve kıymeti daha iyi bilinir, daha güzel muhafaza edilir
Güzelin mukaddimesi de güzel olur; acı ve çirkin görünse de! Acı veren iğne ve ilaç gibi. Hastalık ve ölüm gibi!..
Her güzellik gibi çirkinlik de, iyilik gibi kötülük de, hayat gibi ölüm de, kolaylık gibi zorluk da bir "vâkıa"dır. Bunu kabullenmek ilk ve en önemli adımdır. Bu aslında kolaylığa yönelmenin de ilk basamağıdır. Kabullenilmeyen zorlukların, kolay çözümden uzaklaşma riski her zaman yüksek olur.
Zorluklar aslında insan için avantaj olabilir Bu sayede insanın bilinmeyen farklı yetenekleri ve gizli enerjisi ortaya çıkar, duygu ve düşünceleri gelişir,
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilgi ve deneyimi artar. Büyük şair ve yazarların çok zor şartlar altında, başka zaman ortaya koyamayacakları eserler meydana getirdikleri bilinir Rakip ne kadar güçlü olursa, bir sporcu, o denli hazırlık yapar ve gerilime geçer.
Peygamberimizin: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın!" şeklindeki ifadeleri bu konu içinde ayrı bir anlam kazanmaktadır
Zorlukların, kolay yolla çözüme ulaşabilmesi, kolaylaştırılması için farklı alternatifler üretilmelidir Bu, kolay ve isabetli olanı seçme imkânı verir
Zor olanın yüklenmesi ile zorlaştırmak ayrı şeylerdir Öncelikle zor olan konular, görevler vb sorumluluklar, onları kaldırabilecek kapasitede olanlara verilerek, kaldırabilecekleri zorluklar yüklenerek, herkese bir kolaylık sağlanmış olur.
Zor olan konuya kolay yöntemlerle ulaşarak kolaylaştırmak gerekir. Bu tedrîcilik demektir ki Kur'an'ın ve Peygamberimizin temel eğitim yön temlerindendir.
Zor olan da istenir fakat kolay yöntemlerle alıştırılarak istenir. Bir sporcunun yavaş yavaş ağırlık arttırarak çalışması ve sürekli zor olan ağırlığa doğru ilerleyerek rekor kırması gibi. Çıtanın yüksekliği kademeli olarak arttırılması gibi…
Kolaylaştırmak ve zorlaştırmamak kişiye göre bir uygulama biçimi sunmak anlamına da gelebilir. Mezheplerin asılda, ana konularda, temel meselelerde bir oldukları halde, teferruata ait meselelerde farklı olmalarının bir hikmeti de Peygamberimizin alternatif davranış biçimleri sunmasıdır. Öte yandan Peygamberimiz çölden gelen bir insanla, başından beri kendi kültür çevresinde yetişmiş insana yaklaşımı ve yüklediği sorumlulukları ve beklentileri de farklılık arz etmiştir. Ve O daima zor işlere kendi seçtiği zorun adamlarını görevlendirmiştir.
Şu iki durum yanlış sonuç verebilir: Zorluklara önem vermemek, ilgisiz kalmak, ihmal etmek ve gerekli görevleri yerine getirmemek, zorlukları baş edilebilir olmaktan çıkarır, insanın hem kendine hem de çevresine zarar verecek hale dönüştürebilir.
Öte yandan zorlukları gereğinden fazla büyütmek, üstesinden gelinemez olarak nitelemek de insanı ümitsiz yapar, hayal kırıklığına uğratabilir, psikolojik problemlere yol açabilir.
b- Ayetlerde her zorluğun içinde bir kolaylığın gizlendiği anlatılıyor.
Zorluklar, kolaylıklar konusunda birer uyarıcıdır Zorluklar, tedbir alma ve çözüm üretme davetçileridir. Zorluklar, gerçek anlamda bir zihin tetikleyicisidir. Zorluklar insanın hem kendisiyle hem dış dünya ile yakın temasa geçmesini ve buluşmasını sağlayan ciddi arabuluculardır. Zorluklar irade ateşleyicileri, başarı yolunda mücadele tatlandırıcılarıdır. Zorluklar hem Allah'a yöneltmesi hem de insanı hedefine ulaştırması yönüyle mutluluk üreten sabır mekanizmalarıdır.
Zorlukla beraber bir kolaylığın olduğundan, ikisinin birlikteliğinden söz ediliyor. Bunu ifade ederken de ilginç bir anlatımla, iki zıt olay yan yana getiriliyor. Aslında zıtlar bir araya gelmez; bir iş ya kolay ya da zordur. Sadece zorluk dereceleri farklıdır Fakat ne kadar zor olursa olsun, zorluktan kurtulmanın zor
KOLAYLIK / YÜSR
- 281 -
ve imkânsız olmadığı, bir çıkış yolunun mutlaka bulunduğu gerçeği, imkânsız kavramların yan yana getirilmesiyle vurgulu biçimde anlatılmış oluyor.
Nitekim geceyle gündüz de aslında bir arada olmaz fakat kesinlikle biliriz ki her kışta bir bahar, her gecenin bağrında mutlaka bir gündüz ve ışık saklı bulunmaktadır Ya da bir tohuma ve çekirdeğe baktığımızda son derece basit görünür; oysa içinde meyveleriyle birlikte koca bir ağacın programının saklı bulunmaktadır. Sperm ve yumurta hücresinde de gen haritalarıyla insan serüveninin bulunduğunu biliriz. Aynı şekilde psikolojik her rahatsızlığın içinde mutlaka bir çıkış yolu ve huzura ermek için bir terapi yöntemi var demektir.
Zorluğun içinde kolaylığın olması şöyle de açıklanabilir: Her zorluğu da kolaylığı da veren, insanın iradesini de hesaba katan Allah'dır Her zorluk, içinde ilahî Rahmeti, Hikmeti ve inâyeti de barındırıyor demektir. Her zorluğa yönelen insan içindeki Rahmet kolaylığını hissedebilir; onu arayıp bulabilir, üstelik peşin hizmet lezzeti ve ücreti şeklinde bir kolaylığın gizli olduğunu da fark edebilir.
Demek ki kolaylık deyince aslında başarılı bir sonuçtan önce, Allah'ın insana lütfettiği manevî lezzet ve ruhî haz gelmektedir ki insan için moral açısından en büyük kolaylık şüphesiz bu olmalıdır. Moral ve motivasyon eksikliği çok mükemmelliği gölgede, teşebbüsleri yarıda bırakabilir. Güçlü motivasyon ise, diğerlerine göre avantaj sayılabilecek pek çok niteliği aşarak insanı başarı yolunda koşturabilir. Tarihî fıtrat gerçekliği içinde, inançlı, az ve zayıf güçlerin, silah gücü üstün çok kalabalıklara galebe etmesi gibi…
c- Ayetlerde her zorluğun içinde bulunan kolaylığın, aynı zamanda yeni zorlukların kolaylaşmasında da bir başlangıç olabileceği anlatılmış oluyor.
Bunu gelen ayetten çıkarabiliriz "Bir işten boş kalınca yenisine yönel!"
"Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bir zorlukla mücadele edip onu kolayladıktan ve çözüme ulaştırdıktan sonra, boş kalma, yeni zorluğa yönel ve onu da kolaylamaya bak!" gibi bir anlam hissedilmektedir. Yani zorlukların kolayca açılması ve aşılması için, bir işin, teşebbüsün, çabanın ardından bir diğeri getirilmelidir.
Bu durumda zorluk sonrası kolaylık yeni zorluğun başlangıcı oluyor O da kolaylanıyor, ardından bir başka zorluk geliyor!Ve bir salih daire oluşuyor: Zorluklar kolaylaşıyor; başarı tadı alınıyor, güven tazeleniyor, enerji birikiyor, şevk ve metafizik gerilim içinde, yeni bir solukla yeni zorluklara yöneliş, kazanılmış bu kolaylık içinde başlıyor Ve bir zorluk bir kolaylık, bir zorluk bir kolaylık… şeklinde bir yükseliş merdiveni oluşuyor
Bu önemli bir konudur Zorluğun içinde kolaylık kolaylığın içinde zorluk olduğu anlaşılıyor Her zorluk kolay olmaya, her kolaylık da zor olmaya aday durumdadır
Her zorluk kolaylıkla çözülürken ve sonuçlanırken, her kolaylık da bir zorluğun başlangıcı olmaktadır Zorluk kolaylığa, kolaylık da zorluğa bürünmektedir Bu durumda biz doğru anlamlı ters bir bakış açısı geliştirebiliriz Yani zorluğa kolaylık adını verebilir, kolaylığa da zorluk diyebiliriz
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Meselâ, kolay denilebilecek iki rekat namaz kılmak alışmamış bir insana çok zor gelirken, bedenine su içirir gibi ruhuna namazı içiren insanlar için gece boyu namaz bambaşka lezzet verebilir Oruç için de benzer yaklaşımda bulunabiliriz, malından veren cömertle vermeyen cimri için de
Kolaylık ve başarı hâkim olunca zorluk ortadan kalkmış oluyor Zorluğun kendini bütün ağırlığıyla hissettirdiği yerde ise, hiçbir şeyin öyle bir çırpıda kolayca olamayacağının da bilincine varıyoruz Bir ayet, "Öncekiler gibi bir kısım sıkıntılara uğramadan cennete kolayca girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?" (2/214) demekle benzer yaklaşımı sergilemektedir
Zorluk da kolaylık da doğurgan bir yapıya sahiptir Zorluk bağrında kolay çözüm nüvelerini de taşır Ortaya çıkan çözüm ve kolaylaşmış durum ise, yeni zorlukları doğurur, yeni mücadele alanları açar Hem iç dünyada hem de dış dünyada fetihlerin ise sonu yoktur
Psikolojik yatkınlık haline getirilmiş alışkanlıklar zorluk olmaktan çıkıp ruhun kolay davranışına dönüşür Ve her mertebedeki zorluk, alışkanlık sonucu kolay olur, diğer zorlukları kolaylaştırmak da kolay hale gelir Bu kuralın dışında kalmış hiçbir zorluk gösterilemez
d- Ayetler zorluğu kolaylaştırma çabalarının içten ve sürekli olması gerektiğini vurguluyor
Zorlukların kolaylaştırılması mücadelesi durmadan sürdürülmelidir Ayet, bu mücadele sürecinin sürekliliğinin sağlanması ve hiçbir boşluk bırakılmaması konusunda uyarıda bulunmaktadır Zorluklarla mücadele ederken, zorluklar karşısında kolayca çözüm üretip başarı hedefine ulaşma yolunda yürürken, asla moralsizlik, tembellik ve de teknik eksikliği gibi boşluklar bırakılmamalıdır Aksi takdirde zorlukların aşılması kolaylıkların sağlanması ve hedefe ulaşılması imkânsız hale gelebilir
Buna göre, zorlukların kolaylığa dönüşmesinin temel sırrı, son ayetle nokta koyulduğu gibi Rabbe yönelerek; boş kalmamacasına ve hiçbir boşluk bırakmamacasına zorluklarla kıyasıya mücadele etmek, düşen kalkan ama tekrar tekrar kalkıp yürüyen karınca gibi sürekli denemektir Samimi ve ısrarlı yöneliş sonrasına dayanabilmiş ve yerini zafer anlamında kolaylığa bırakmamış hiçbir zorluk yoktur!
Çabanın ihlâslılığı ve sürekliliği, zor dağları bile yerinden oynatabilecek güçtedir Damladaki sabırlı süreklilik, mermeri bile deler Yürekten kopan ısrarlı birkaç söz yeri inletir gökleri harekete geçirir Devamlılık, az olan ibâdetin ve hayrın makbûliyetini de arttırır Süreklilik alışkanlık kazandırır bu da tutum ve davranışlarda otomatikleşmeyle sonuçlanır
e- Zorluklarla baş etmenin farklı açıları:
Zorluklarla baş etmenin sırlı bir anahtarı zorluklara karşı aşk duymaktır Aşk duyulacak kalbin sahibinden gelen ve O'na yaklaştıracak olan ve sile ve basamaklar olarak görmektir Çünkü O verdiği için, gülü gibi dikeni de hoştur Nimetler ve lütuflar kadar, menfî ibâdet yönüyle de O'na giden vesileler araştırmak ilahî emirdir (5/35, 17/57) Zorluklar insanın ruhunu, kalbini, duygu ve düşüncelerini Allah'a yöneltir Bu, esas güç ve bereket kaynağıyla buluşma anlamına gelir ki,
KOLAYLIK / YÜSR
- 283 -
O'nun adına hareket eden insanın, üstesinden gelemeyeceği hiçbir zorluk yoktur yeryüzünde
Hem ihlâsla hem de azimle mücadele eden, zorluk nüvesi içindeki çok boyutlu semereye mutlaka ulaşır İnsanın iradesi etkili olsun olmasın, başa gelen bütün zorlukları ve bütün sıkıntıları giderecek olan, her şeye hükmeden Allah’tır. Bu bakışla zorluklara yönelmek, Allah'a götüren vesileler araştırmak anlamına da gelebilir (5/35, 17/57)
İnsana düşen, her zorluğu aşarak bir kolaylığı elde etmesi, sonra çıkan ikinci zorluğu aşıp ikinci kolaylığı elde etmesi, üçüncüde, dördüncüde aynı şekilde düşünüp davranmasıdır… Ölmeyecek kadar gerekli olan rızkın, Allah'ın teminatı altında olması gibi, zorlukların tükendiği yerde kolaylık, yani başarı mutlaka elde edilecektir Bu Allah'ın garantisi altındadır Hakkın olduğu yerde yanlışın barınamaması gibi, kolaya, huzura, başarıya ulaşma yolunda verilen mücadele sonucu zorluk kesinlikle ortadan kalkacaktır Bu da kolaylığın önünün açılması demektir.
Özellikle insanın gereken çabayı gösterdikten sonra, çaresizlik içinde tevekkül ve duaya sarılması, ayet ve hadislerde örnekleri görüldüğü gibi açılmaz çok kapıların açılmasına, zorlukların kolaylıkla çözülmesine sebebiyet vermektedir.
İnsanların en büyük yanılgısı, sadece zorluklara konsantre olmaları, zorlukları saymaları, onları hayallerinde yığarak aşılmaz bir dağ engeli ve duvar olarak bilinçlerini hayal kırıklığına uğratmalarıdır. Bu da zorluk aşmayı bir kolaylık ve başarı olarak değerlendirememe gibi olumsuz bir sonuç verir.
Bir işi başaramamak, en azından onun o yolla başarılamayacağını öğrenmek demektir Dene-yanıl-öğren yöntemi uzun ve zor bir yol da olsa sonuçta zor aşılır ve başarıya ulaştırabilir. Edison"un bir ampul için bin ampul patlatması, şimdi ye kadar belki bin kez anlatılmıştır. Bu hatırlatma da bin birinci olsun! Kur'an'la ve Bilimlerle belirlenmiş gerçekleri deneyerek öğrenme sözkonusu olmadığına göre, bütün malzeme önümüzde demektir!
İnsanlar için en büyük handikap da zorluğa gelememeleri, başarıyı kolay yoldan elde etmek istemeleridir Bu, mizaçtan gelen bir yapı olabileceği gibi, kişilik bozukluğunun bir tezahürü, ya da nefse düşkünlüğün bir ifadesidir Para her zorluğu aşan en kolay yol olarak görülebilir. Zengin olmayan insanı da helâl olmayan yollarla servet sahibi olmaya itebilir.
"Zorluk acı verir, kolaylık da haz verir!" Bu zahiren görüleni ve söylenenidir. Oysa zorluk acı değildir, o sadece tadı saklar. Ama onu sadece tadı arayana sunar. Aslında zorluğu tatmayanlar, içindeki lezzeti de fark edemezler. Her zor hizmetin avans hizmet ücreti mutlaka içinde bulunur. Bu anlamda da her zorluk içinde, kolaylaştırıcı unsurlar mutlaka var demektir. Cevizin dış yüzüne bakanlar, bir kat alta inemeyenler onu da kıramayanlar, öze ulaşamazlar; özdeki tada varamazlar.
Meselâ can sıkıntısı aslında önemli bir zorluktur Ardında pek çok zorlukları barındırır ve insanı hem dünyada hem de âhirette zora sokacak pek çok günah ve olumsuz davranışlar içine atabilir Fakat inanç ve ilimle yaklaşılırsa, Allah'ın "Kâbıd" (kalpleri sıkan) isminin bir tecellisi olduğu düşünülür ve sıkıntı, Allah'ın "Bâsıt" (Gönle ferahlık ve inşirah veren) ismini misafir edecek bir tebessüme
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dönüşür. Gelen ayetin tavsiyesine uyulur, sıkıntı yapan boşluk, bir meşgale ve dost sohbeti veya hayırlara vesile olacak hizmetlerle doldurulur ve sıkıntı, bin veren gibi, gönül bahçesini neşe çiçekleriyle doldurur. Bunun gibi hüzün ve sıkıntılarına herbiri aslında birer cennet-tûbâ ağacının çekirdekleri gibidir.
İşte dünyada hem inanç ve ibâdet zorluklarına, hem dünyadan kaynaklanan bela ve musibetlere, hastalık ve ölümlere, hem haramlara direnme zorluklarına, hem de insanların iyiliği için hizmet yollarında zorluklara katlanmalara karşı Allah'ın cennetlik kullarına verdiği müjde: "Dünyadaki amellerinize karşı yiyin için!".1400 "Siz ve eşiniz değerli bir misafir gibi cennete girin. Orda altın tepsi ve bardaklar dolaşır. Canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey ve bol meyveler vardır. Orada ebedi kalacaksınız. Yaptıklarınıza karşı size miras verilen cennet budur!".1401 Cennet, sürekli yenilenen ve her anı orijinal olan bir yerdir. Oranın her neşesi yepyeni bir neşe doğurur, ama oranın neşesini buranın hayra vesile olan sıkıntıları doğurur.
Öte yandan sırf kolay olanda, rahatta ve istirahatta daima bir sıkıntı ve huzursuzluk saklıdır. Mirasın kıymetinin bilinmemesi bundandır. Bir mirasyedinin, akşama kadar çalışan ter dökerek para kazanan insanın, emeğiyle yediğinden aldığı hazzı alması düşünülemez. Bazen "Hiçbir şeyden tat alamıyorum!" dediğimiz olur. Aslında bu Ruhun derinlerden seslenmesi, kendine özgü gıda istemesi, hareket ve aksiyon beklentisi mesajıdır Mecnun cinnet tadına zor yollarda ermişti, sonra da Leyla vuslatı zorluk tadını kesmiş, bu yüzden ondan geçmişti… Başarı lezzet verse de o yolda hizmet, o lezzeti unutturmalıdır…
Allah'a gönlünü açan insanın, bir zorluğa karşı iki kolaylık gücü var demektir: Birisi kendi gücü diğeri Allah'ın lütfuyla katacağı fadlî güç! Yardımcısı Allah olduğundan zorluk-kolaylık sâlih dairesi oluşur. Allah’tan kopan insanda ise bu "sâlih" olma vasfını kaybeder ve "fâsit" bir daire oluşur ve insan o zorluklar içinde sıkışıp daralır, zorluk-zorluk üstüne ruhsal bunalımlar yaşar ve hayat meşakkatleri çeker durur!..
Çocukluğumuzda büyüklerimizin öğrettiği çok hoş bir dua vardı, yatarken mutlaka okurduk: "Rabbi yessir velâ tüassir Rabbi temmim bi’l-hayr!" "Rabbim! kolaylaştır, zorlaştırma! Hep hayırla sonuçlandır!" Meğer ne müthiş bir motivasyon cümlesiymiş! Bir de anlamını bilerek şuurla söyleyebilseydik! Siz çocuklarınıza bu çaplı anlamlarıyla bu duayı öğretin beraberce söyleyin, aranızdaki diyalog ve ilişki de kolaylıklar içinde oluşsun!
Ruhumuzu, bütün üniteleriyle benliğimizi Rabbimize yönelttiğimizi, O'na açtığımızı düşünelim. Rahmetiyle içimize, Hz. Âdem'e yaptığı gibi ilim, güç ve huzur doldurduğunu ve yeryüzünde iyiliği yaymakla görevlendirerek başımızı Nurdan bir Hizmet tâcını koyduğunu, böylece şânımızı yükselttiğini hayal edelim. Acaba böyle bir durumda hangi zorluk, ellerimize kelepçe, ayağımıza pranga vurabilir? Hangi etten veya demirden kuş, meleklerden ödünç aldığımız kanatlarımızla yarışabilir?
Hangi konuda olursa olsun, kişilere göre farklılık arz edebilecek, zorluk dereceleri farklı olan problemleri, kolay aşabileceğimiz gerekli bilgi, beceri ve deneyimle donanımlı olmamız zorunludur. Yetersiz kaldığımız noktada ise, mutlaka
1400] Tûr, 19; 69/Haakka, 24; 77/Mürselât, 43
1401] 43/Zuhruf, 70-73
KOLAYLIK / YÜSR
- 285 -
fikir, güç, malzeme vb. dış yardım almamız gerekebilir. Bilgisizce ve uzmanına sormadan, her işe atlamak, kolay çözülecek bir problemi içinden çıkılmaz bir hale sokabilir.
Sistematik olma, yöntem geliştirme, teknolojinin sunduğu Allah nimetlerinden yararlanma dışlayabileceğimiz şeyler değildir. Böyle davranmak, aslında Allah'ın âyette belirttiği ifadeyi umursamamak, kolaylık sağlayan nimetlerine sırt çevirmek anlamına gelebilir Zorluk tanklarına karşı ağızdan dolma tüfekle çıkılmaz! Bu, Don Kişot'un durumuna düşmek olur!
Hatta bu âyetten yola çıkarak, her alandaki farklı zorluklar için, yeni kolaylık yollarının araştırılmasına bir teşvik de sezilebilir. Uzay ve Gen haritası çalışmaları, bilgisayar, sağlık, eğitim gibi konulardaki gelişmeler, psikolojide psikodrama terapi uygulamaları, iletişim yöntemleri, NLP gibi çalışmalar hep insanla ilgili zorlukların kolaylaştırılmasına yönelik kolaylık çalışmaları olarak değerlendirilebilir.
Bizi ve çevremizi aşan ulusal ve evrensel boyuttaki zorluklara karşı, zorluklarla mücadele etmesini çok iyi bilen samimi topluluklarla birlikte olmak, kolaylık adına üzerimize düşen başka bir görev olmaktadır. "Bu zorluk beni aşıyor!", "Tek başına ne yapabilirim ki!", özellikle olumsuz beyin programlayıcıların, liste başı sloganlarından olan: "Bu milleti sen mi kurtaracaksın?" gibi deyimler bizim ve evlatlarımızın zihninde asla yer etmemelidir Himmetimiz dinimiz olduktan sonra, damlayken derya, ağaçken orman, gedâ iken sultan olur; hem dağlar gibi zorlukları kolayca aşarız hem de niyetimizle cemaat güç ve bereketine ulaşırız.
Bu ayet başlı başına bir terapi cümlesi olarak görülebilir Öyle psikolojik hastalar olabilmektedir ki, hayatının zorluklar tarafından tamamen çevrildiğini düşünmekte ve çaresizlik içinde hiçbir çıkış yolunun kalmadığı inancına saplanmaktadır. Bu çok riskli bir psikolojik yaklaşım şeklidir. Bunun bir adım ötesi zorluklardan kurtulma adına hayatına son verme zorunluluğunu duymak ve bilinçsizce intihara yönelebilmektir.
Âyet zorluklar karşısında sıkışıp kalmış bu gibi insanların ruhlarına, âdeta nefes alacak bir menfez açmakta, "Kimsesiz ve çaresiz değilsin, kesinlikle bir çıkış yolu var, her güçlüğün içinde bir kolaylık var, vazgeçme, zorluğu huzura çevirmeye çalış!" mesajını vermektedir. O kadar ki, şayet İnsan ümidini yitirmese, o insan o kolaylığı bulamasa bile kolaylık gelip onu mutlaka bulacaktır. Âyet bu konuda teminat vermekte, Allah kefil olmaktadır.
Ruhsal rahatsızlığın ürünleri olan iç sıkıntısı, korku, kaygı ve üzüntüler, stres ve depresyona yol açan olumsuz her türlü duygu ve düşünceler, huzur isteyen Ruhumuz için hep birer zorluktur. Psikiyatriste başvurmak, ilaç tedavisi ve terapi görmek bu zorlukları aşmanın vazgeçilmez kolaylıklarından biridir ve mutlaka bu yola başvurulmalıdır.
Bu konuda Allah tarafından şifa kaynağı olarak adlandırılan Kur'an'a başvurmak da şüphesiz vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. İnsan sadece bu ayete bakıp, dikenler içinde gül, kömürde elmas, denizlerde inci arar gibi kolaylığı avlamaya az çaba gösterse, zorluklar içinde kolaylığın ve huzurun hiç de uzağında olmadığını anlayacaktır.
Duanın hem kavlî hem de fiilî, iki boyutlu olması gerektiği gibi, psikolojik
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
darlıklarımıza da iki reçete ile yaklaşmakta yarar vardır Şöyle olabilir.
Sıkıntım! Kaygım! Üzüntüm! Korkum! Siz varsınız, ama ben bu işte yokum! Biliyorum ki siz, huysuz birer zorluksunuz! Ruhumu durmadan zora sokuyorsunuz! Zorla da güzellik olmaz ki! İkide bir böyle, başıma dikiliyorsunuz! Bakın! Şu elimdeki psikiyatrist reçetesi, sağ elimdeki, Rabbime gönül dilekçesi! Çekilin bir güneş görsün, artık ruhumun şu dar penceresi!
Tepkiniz sesli gülme şeklinde olduysa, yüzde yetmiş beş başarı, tebessüm ettiyseniz yüzde elli, ilginç bulduysanız yüzde yirmi beş başarı sayılabilir. Hiç tepki vermediyseniz, siz başka alternatif deneyiniz, biz de yüreğimizi tekrar gözden geçirelim! Canınız sıkıldı ğında, üzüldüğünüzde, endişeye kapıldığınızda, ya da korktuğunuzda hatta öfkelendiğinizde bu inşirah (gönle huzur vermek) süresini yürekten okumanızı tavsiye edebiliriz.
Kolaylığın, diğer ifadesiyle psikolojik yatkınlığın temel yolu, nefis arzuları, günahlar, olumsuz duygu ve düşünceler gibi, olumsuz ağırlıklardan kurtulmak ve ruha bütünlük içinde yönelip huzur bulacağı besin kaynaklarına ulaşmaktır.
İnsan, inanç, bilgi ve hizmet eylemleriyle ciddi motive edilirse, bütün zorluklara karşı "Psikolojik bir yatkınlığa' sahip olur. Ve her zorluğu kolayla kolay hale getirip her müşkülün üstesinden gelebilir.
İnsanın psikolojik yatkınlığa ulaşmasının kolay iki yolu var: Biri gönülle Rabbe yönelmek diğeri şevkle insanlık yararına hizmetler üretmek!
Bu yatkınlığa ulaşma yolunda, gelen ayet de son derece uygun düşen iki boyutlu yol ve eylem planı sunmaktadır: İçe ve dışa ciddi yöneliş…
Biri Rabbe iştiyakla ve aşkla yöneliş, diğeri de dünya işlerinde, standartlar üstü ürün verecek şekilde hummalı bir çalışmayı Allah'a takdim ediyor havasında hizmet üretip durmaktır.
Bu demektir ki, insan Allah’tan uzaklaştıkça, aslında kendisini zorluklar içine sürüklemekte, dünya işlerinde de başarısız olmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği "Tevhid'de suhûletin" olmasının ifade edilmesidir. Bir ilâhı kabul etmeyen bir insan, pek çok ilâhı kabul etmek zorunda kalır ve kolay yolu zorlaştırır. Verilen diğer bir örnek de şöyledir: Gemiye binen bir insan, sırtındaki yükleri gemiye bırakmamakla, aslında kendini zorluklar içinde bırakmaktadır. İnsan iç ve dış dünyasında yaşadıklarını Yaratıcısı ile paylaşmasıyla ancak Psikolojik kolaylığa, huzura ve dünya işlerinde başarılara kavuşabilir. Başına gelen olumlu olumsuz her olayı doğrudan kendine mâl eden ve sırtına yüklenen insan, kendisini zorluklar içine atmakta, psikolojik rahatsızlıklara ve başarısızlıklara yatkın hale getirmektedir.
Psikolojik yatkınlığın önemli bir yöntemi insanın kendisini boy hedefi haline getirmesi olabilir. Çünkü esas zorluk kaynağı insanın ta kendisidir İnsanın nefsidir. Çocukluktan, gençlikten gelen alışkanlıklarıdır Esas mücadele alanı ve savaş cephesi kendi duygu ve düşünceleridir, bilinçaltıdır.
Böyle olunca zorluklara karşı en önemli engel olanı, öncelikle kendini aşması gerekir Şu sözler slogan haline getirilebilir: “Bana rağmen!”, “Nefsime rağmen!”, “Alışkanlıklarıma rağmen!”…Sözgelimi “Rabbim, günahlarıma rağmen
KOLAYLIK / YÜSR
- 287 -
senden asla vazgeçmeyeceğim, kapına gelip yüzümü sürmekten geri durmayacağım!”, “Zaaflarıma rağmen günah zorluklarının, yoksulluğuma veya tembelliğime rağmen ekonomik güçlüklerin üstesinden geleceğim!” “Her başarısızlığı, başarım için bir ateşleme ve tetikleme yapacak hamle ruhumu kamçılamasını sağlayacağım!” vb…
Günlük her zorluğa aslında bu bakış açısıyla bakmak da mümkündür. Zorluğun üstüne gitmez, bir kenara çekilir ondan kaçar sak, aslında o zorluğun daha çok büyümesine ve yeni zorluklar doğurmasına sebep olmuş oluruz. Eğer üzerine gider mücadele eder sek, hem ondan kurtulmuş hem de yeni zorlukları karşımıza çıkarmasına izin vermemiş oluruz. Bu aynı zamanda tembelliğimizin ve vurdumduymazlığımızın da önüne geçmek ve kendimizi aktif hale getirmek demektir. Zorluk içindeki en büyük kolaylık da aslında aktifliktir, aksiyondur Gelen ayet de bu konuya ışık tutmaktadır.
Hakiki imanı elde eden insanda, dünyaya ve insana, eşya ve hadiselere ve karşılaşacağı her probleme karşı bakışında ve yaklaşımlarında olumlu bir psikolojik yatkınlık gelişir.
Bu âyetler bize, ısrarla insanın "Psikolojik yatkınlığa" ulaşabileceği ve her zorluğu aşabileceği konusunu düşündürmektedir.
7, 8- "Bir işi bitirip boş kalınca, hemen kalk çalış ve yorul", "Ve sadece Rabbine yönel!" Ayet, insanın sürekli meşgul olmasını, iş bitirmesini ve hep daha zora doğru tırmanıp adeta her seferinde kendi derecesini ve rekorunu arttırması hedefini gösteriyor. Bu, insan için bir canlılık coşku ve şevk anlamına geldiği gibi başarı, dolayısıyla ürün anlamına da gelir. Böyle insanların sıkıl maya vakitleri olmaz ki depresyon onların semtine yaklaşabilsin!
Boş kalmak ruhta boşluk oluşturur. Boşluklar birikince ruhta zorluklar oluşur. İç sıkıntısı, kaygı ve üzüntülerin ana kaynağı ruhta oluşan bu boşluklardır. Oluşmakta olan küçük boşluğu kapatmak kolay olabilir. Boşluklar büyürse kapatmak zorlaşır ve ruhu yutacak dev boyutlara ulaşır.
Unutmamalıdır ki insan boş kalabilir fakat insanlığın azması ve insanlığın fesadı için çalışmaktan zevk alan çıkar uman insanlar, nefis arzuları, bilinçaltı ve olumsuz hayaller üretme merkezi gibi çalışan şeytan asla boş durmazlar. İnsanın boşluk anlarını arar durur ve bulduğu gibi de hücum ederler. İnsan nefsini meşgul etmezse, nefsi insanı meşgul etmeye başlar. Peygamberimizin: "Rabbim beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma!" şeklindeki duası ne kadar manidardır!
Bilinçaltı, Ruh denizimizin yüzeyi gibidir Her zaman yakamozlar halinde göz kırpmaz, kimi zaman fırtınalar koparır, dev dalgalar halinde ruhumuzun sahillerini döver durur. Onu meşgul edecek bir konu veya iş bulamadığımız için serkeşlik yapmakta adeta intikam almaktadır.
Olumlu zorluklarla onu meşgul etmekten başka seçeneğimiz ve ondan kurtuluşumuz yoktur. Ya onun baskılarına boyun eğip günahlara girmek gerekecektir veya oturup içimizi sıkıntı ve üzüntülerle kemirmesine katlanmak zorunda kalacağız. Ya da manevi lezzet üreten işlerimizle ve güzel aktivitelerle onu susturacağız.
Boş duran ve boşluklar içinde yüzen fert ve toplumların, duran suyun
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yosunlaşması, işlemeyen demirin pas tutması gibi zamanla çürümesi kaçınılmazdır. Tarih bu anlamda, hamle ruhunu yitirmiş toplulukların akıbetlerine şahit bulunmaktadır.
Aksiyon halinde bulunan insanlar daima kazanırlar. Bu açıyı Kur'an şöyle belirler: “Boş oturanlarla, ayakta işleyip duranlar bir olmazlar! Allah işleyip duranları derece olarak üstün tutmaktadır.” 1402
Bu ayetle, Duha süresi, 4. ayet arasında latîf bir irtibat da seziliyor. Ve son derece orijinal bir mesajı bize fısıldıyor:
"Her işin sonu başından daha hayırlıdır." Çünkü hayırlı amaç ve niyetle başlanan her iş, yüce bir hedefe kilitlenmişlik ve sistematiklik içinde, azim ve sebatla çalışarak, hayırlara vesile olacak şekilde, başarıyla sonuçlandırılmalıdır ki bir yenisine yönelme şevkini, isteğini ve becerisini insana kazandırmış olsun!
Sonu belirleme ve onu açıklama, son derece etkili bir motivasyon oluşturur Aynı şekilde bir hedef belirleme, o hedefe ulaştığını hayal ederek şevkle çalışma adına vazgeçilmez bir prensiptir.
Ayetten, "Hiçbir zaman, salih bir eyleme, son eylem nazarıyla bakılmamalı!" gibi ikinci orijinal bir mesajın da ortaya çıktığını görüyoruz Sanki ayet bize: "Başladığın bu işe, bunu bitirip, başka bir işe başlamak üzere başla!" şeklinde bir uyarıda bulunuyor.
"Ve hedefler içinde, ömür boyu ulaşılamaz zirveye, sonsuz bir hedefe gözünü dikerek, ulaşılamaza ulaşmak için sürekli başla; bitir yeniden başla; hayatını böyle başla ve bitirlerle öylesine doldur ki, hayatın son bulduğunda, bir işe ya başlıyor ol ya da başlamak üzere bitiriyor ol!" diyerek düşünceleri derinleştiriyor…
Bu bir salih eylem dairesi oluşturma demektir Her son ve sonlandırma yeni bir başlangıç için kanca atma anlamını taşımalıdır Kitap okurken, bir sayfayı bitirirken diğerine geçmeye hazırlanmak gibi Eylemdeki manevi lezzet, insanı yeni bir eyleme hazır hale getirmekte, insanın psikolojik tavrına orijinal bir kıvam kazandırmaktadır.
İşimizde veya insanlara yararlı bir çalışmada sırtımıza yüklenen kas ağrıları ve yorgunluklar, boş oturmakla ruhumuzda oluşan boşluklardan sızan sıkıntı ve üzüntü ile oluşan rahatsızlıkların ağırlığından fazla olmayacaktır Tam tersine yorgunluk veren her hizmetten haz ve huzur hissedeceğimiz konusunda kuşku yoktur Çünkü külfet ne kadar çok olursa nimet o oranda artar. Mağrem kadar mağnem; zorluk nisbetince ödüle konma vardır.
Son ayet ise bu eylemlere bir ruh katmakta, "Allah adına!" diyerek anlam ve değer kazandırmaktadır. Çünkü insan sürekli iş yapar semere verir de bir gün, niyet ve amaç gibi en önemli bu ana faktörün yokluğundan bıkkınlığa düşebilir, "Ben niye, kimin için çabalıyorum ki bu kadar!" deyip, emeklerinin boşa gideceği anlayışına kapılabilir. İşte, insanın sa'yinin semeresini ahirette göreceği ve Allah’ın rızâsını kazanacağı inancı, onun için gerçek anlamda motive edici, yüreklendirici ve tükenmek bilmeyen, uçurucu bir enerji kaynağı olmaktadır Ve
1402] 4/Nisâ, 95
KOLAYLIK / YÜSR
- 289 -
böyle insanlarda psikolojik rahatsızlıklar pek görülmediği gibi, bu tarz insanların yoğun olduğu toplumlarda gerçek huzur hâkim olur.
Ayet, sürenin başında işaret edilen ve bütün nefis-ruh hastalıklarına, kişilik ve davranış bozukluklarına ana dosya durumunda olan "Sadr" darlığından kurtulup inşiraha kavuşmak için pratik bir çözüm önermektedir: Sadece Rabbe yönelmek, zorluklarla mücadele etmek ve hayatımızda nefis hesabına bir boşluk bırakmamacasına, insanlığa yararlı olacak hayırlı hizmetlerde koşturmak!
Son ayetler de bize insanın, "Psikolojik iç ve dış aksiyonu" nu düşündürmektedir.
Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
Kur'an ve Sünnet çizgisinden sapma, Hz. Peygamber tarafından her bid'atin dalâlet/sapıklık olduğu belirtilmesine rağmen bazı bid'atlerin "hasene/güzel" olduğu anlayışı ve bu düşüncenin sonucu "tamamlanmış din"e ilâveler, dini zorlaştırma çizgisini başlatmıştır. Giderek, fıkhî/mezhebi hükümler Kur'an ahkâmı gibi, ictihad ve yorumlar dinin kendisi gibi, beşerî ve göreceli doğrular mutlak hakikat gibi, fazîlet ve tavsiyeler farz gibi görülmeye/gösterilmeye başlanmış, din ortalama insanın kaldıramayacağı zorluklarla dolmuştur.
Kur’an; öğrenilmesi, okunması, ezberlenmesi ve hayata geçirilmesi kolay olan, Allah tarafından kolaylaştırılmış olan bir kitap olduğu halde,1403 Kur'an'ın zor olduğu, halkın anlamasının mümkün olmadığı belirli çevrelerce ısrarla belirtilmiştir. Kur'an'ın sadece okunması, ezberlenmesi değil, aynı zamanda insanlar öğüt alsın diye kolayca anlaşılmasını sağlamak için Arapça indirildiği halde,1404 kolaylaştırılmış Kur'an'ın yerine tavsiye edilen başka beşerî kitaplar dini zorlaştırmıştır. Ruhbanlık benzeri aşırılıklar yasaklanmış olmasına rağmen; çile inzivâ hayatı, azîmet ve zorluğu tercih etmek gerektiği, zora tâlip olunmasının şart olduğu, kendine ezâ verme, bir lokma-bir hırka anlayışı, dinin zorlaştırılmasında büyük etkenlerdendir. Sözgelimi resmin ve müziğin her çeşidi haram kabul edilmiş, bazı yiyecek ve giyecekler dinden, hatta kutsal kabul edilmiştir. Allah ve Rasûlü'nün haram kılmadığı nice hususlar, birçok yazarın eserinde ve konuşmacının dilinde haram ve günah ilan edilmiş, halk da "o haram, bu haram; şunu yapmak günah, bunu yapmak günah; İslâm'ı yaşamak mümkün değil, öyleyse boş ver gitsin!" demiştir.
İslâmî hayatı ve hayatın İslâmîleştirilmesini aşırı idealize etmek de dini zorlaştıran başka bir etkendir. Toplumun tümü veya önemli bir bölümünün harekete geçmesiyle ya da bir kıyamla gerçekleşebilecek şeylerin suçunu karşımızdaki müslüman bireylere atfetmek ve bunları şikâyet tarzında, sıkıntı ve görev kaçkınlığı olarak sunmak, mükemmeliyetçilik, hem hastalıklı bir tipi ortaya çıkarmakta ve hem de hastalıklı/ütopik/hayata uygulanamayan ideal bir din anlayışını doğurmakta ve dini yaşamanın imkânsızlığı vurgulanarak din zorlaştırılmaktadır. Kendini dâvet ve tebliğ görevini yüklenmek zorunda hisseden, samimi, ama "kolaylaştırın, zorlaştırmayın!" ilkesinden ve bunun nasıl pratize edileceğinden habersiz
1403] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 197
1404] 44/Duhân, 58
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
genç, aşırı idealize edilmiş, zor bir tablo ile "cihad, İslâm devleti, tâğutlara savaş, zorluklara tâlip olmak..." kavramlarının öne çıktığı dini sunmakta, muhâtabını da suçlamakta ve ilk elde ve hemen çok şey beklemektedir. Bu tavır, bırakın "çok"u, "az"ın bile oluşmasına engel olmakta, hatta bazen eldekinin bile gitmesini neticelendirmektedir.
Bu tavrın bir benzeri, bazı müslümanların bireysel İslâmî yaşayışı için de sözkonusudur. Güçlü iman, sabır, ibâdetlere özen, ahlâkî tutarlık, insanî ilişkilerde düzey gibi hususlarda yeterli olmadığı ve mânevî/psikolojik altyapı eksikliği ve bazen hastalıklı ve zikzaklarla dolu tavırlarına rağmen, dozu yüksek tutulmuş nâfile ibâdetler, fazla infak, fedâkârlık ve aşırı faâliyet içinde ezilebiliyor, ifrattan tefrîte yuvarlanabiliyor. Belirli bir zaman sonra da, bir müslümanın asgarî görevlerini bile terkeden çizgiye gelebiliyor. Hâfızlığa zorlanıp, insanî ve İslâmî olmayan usûllerle zorla hâfız yapılan nice gencin, hayatı boyunca Kur'an'dan ve dâvâdan uzak yaşaması gibi durumlar hep dinin zorlaştırılması ve idealize edilmesiyle ilgili problemlerdir.
İslâmî faâliyet ve hizmetlerde dâvânın yükü ve sorumluluğu fedâkâr ve gayretli bir tek kişinin üzerine yüklenmekte, onlarca insanın yapacağını bu bir kişi aşırı zorluklarla yerine getirmektedir. Cemaatin diğer fertleri de sadece onu eleştirip onun moralini bozmaktadır. Bunun sonucu olarak üzerine aşırı yük yüklenen kişi maddî ve mânevî yönden yıpranmakta ve bir zaman sonra ister istemez bir köşeye çekilip pasifize olmakta, hatta bazen dâvâdan, faâliyetten soğumaktadır.
Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü mü, Hevâ mı?
Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet, hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir. Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder, insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan, kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin tâ
KOLAYLIK / YÜSR
- 291 -
kendileridir.” 1405; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler kör olur.” 1406
Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla sağlanır. Kur'an, bu konuyu ifâde ederken "yüsrün teysîri" deyimini kullanıyor ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte, Kur'an bu sırra dikkat çekiyor.1407 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur'an burada "usrün teysîri" deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince, zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve problem sarabilir. 1408
İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi, kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.”1409 Dünyada insan nefsinin hoşuna giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması, Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir. Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.1410 Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler. 1411
Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu'l-Eret (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.s.) Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: "Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?" dedik. Şu cevabı verdi: "Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San'a'dan kalkıp Hadramevt'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan
1405] 7/A’râf, 179
1406] 22/Hacc, 46
1407] 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
1408] Bk. 92/Leyl, 8-10
1409] 2/Bakara, 216
1410] 2/Bakara, 286
1411] 42/Şûrâ, 13
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz." 1412
Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!”1413 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları, kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor. Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
Konuyla ilgili büyük müfessir Elmalılı şu açıklamaları yapar: “Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.”1414 “Yükleyemez” değil; “yüklemez.” Allah’ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç yetireceği kadardır ve hatta onun çok altındadır. Allah insanı zora koşmaz, güçlerini son sınırına kadar zorlamaz, sıkıntıya sokmaz, müşkülât ve meşakkat vermez. Mükellef olan kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek şekilde yapabilirler. Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması da güç yetmez bir sorumluluğu yüklemeye Allah’ın kudreti olmadığından değildir; sırf fazl u kereminden ve rahmetindendir. Bu sûretle Allah’ın kullarına bahşettiği güç ve tâkat onlara emrettiği görevlerden daha fazladır. Bu sâyede onlara görevlerini yaptıktan sonra dinlenecek, gezip dolaşacak, dünya ve maîşet işlerinde çalışacak, hatta daha başka emredilmemiş olan hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve imkân kalabilecektir.
Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler yapabilirler. Meselâ, günde beş vakit namazdan başka daha nice işler görebilirler. Gerçi sorumluluk, irâdeye bir anlamda zahmet yüklemek demektir, her zahmet de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten dolayı, her yükletilen sorumluluk ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü zorlamaması da şarttır. Yani her bir ferdin sorumluluğu, gücüyle ve kapasitesiyle ölçülmek gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve tâkatleri farklı olduğundan, gücü ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de fazla olacaktır ki, adâlet ve eşitlik de bunu gerektirir. Meselâ, malı olmayan zekâtla mükellef olmayacağı gibi, farklı derecede zenginlerin zekâtları da bir ölçü çerçevesinde değişik olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi yüz verir. Fakat hepsi de aynı nisbet dâhilinde, meselâ kırkta birdir. Güç ve imkân hesaba katılmayarak nüfus başına eşit olarak “herkes şu kadar verecek” demek, bu temele aykırı düşer. Yine bunun gibi, ümmete toptan yönelik olan farz-ı kifâyenin fertlere ilişkisi de böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği zaman dahi onun gücünü aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz ve külfetsiz kudret-i mümekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen, yani daha da kolaylık esasına dayanan
1412] S. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98, 8/204
1413] 2/Bakara, 286
1414] 2/Bakara, 286
KOLAYLIK / YÜSR
- 293 -
bir kudret de şart olmuştur. Velhâsıl bu âyet, hikmet-i teşrî’in en büyük esasını özet olarak ifâde etmiştir. Sorumluluk onu yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır.
“Ey Rabbimiz! Bize bizden önceki ümmetlere yüklettiğin gibi ağır yük de yükleme.” 1415 Bizi isyan eden toplumlar gibi yapma! Yani bizi diğer milletlere yaptığın gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır ağır boyunduruklar, şiddetli mîsaklar, ağır bağlılıklar, meşakkatli buyruklar, katı kanun, kural ve uygulamalar altında bulundurma, sonuçta mükelleflerini meshederek (sûretlerini değiştirerek) maymunlara, domuzlara çevirecek sıkıntılara koşma. Bizim kurallarımızda ve sosyal hayatımızda zorluklar, zorlamalar, baskılar olmasın Rabbimiz.
Bu âyette geçen “ısr” kelimesinin, lügatte esas anlamı, esâret ve hapis mânâsıyla ilgili olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük ve bağ demektir ki, boyunduruk gibi, ağır mîsaka, zor dayanılır ahde ve bağımlılığa, yine bunun gibi akrabalık ve yakınlığa da denilir. Anlaşılıyor ki, tarihlerde görüldüğü üzere, yahûdi ve hıristiyanlar gibi önceki ümmetlerde katı yükümlülükler vardı. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına göre, meselâ yahûdiler günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının dörtte birini vergi vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından sürülüp çıkarılmak, birçok konuda hemen idam cezâsı uygulanmak, tevbe etmek için intihar ile yükümlü olmak, bir isyan üzerine hemen cezâ verilmek, herhangi bir hata meydana gelirse helâl olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak gibi hükümler vardı. Kaffal Tefsirinde denilmiştir ki, “Yahûdilerin ellerinde Tevrat diye iddiâ ettikleri kitabın beşinci sifri iyice gözden geçirilirse, onların ne kadar katı hükümlere, ne kadar çetin mîsaklara tâbi tutulmuş oldukları daha birçok acâyip hükümlerle birlikte görülür. İşte mü’minler bu gibi sıkıntılardan, zorluklardan korunmalarını niyâz ettiler ki, Allah da fazl u keremi ile “Üzerlerindeki ağır yükü kaldıran ve bağları çözen Peygamber...”1416 âyetiyle bunları giderdi.
“Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez”1417 buyrulduktan sonra, “aynı âyetin devamında bu duâya ne hâcet vardı?” denilmesin. Çünkü önce vüsû’, yani kapasite kelimesinin anlamı, tâkat kelimesinin anlamından daha geniş kapsamlı ise de, onun tâkat yerine kullanıldığı da meşhurdur. O halde mükellefiyetin tâkat ile orantılı olması da ihtimal dâhilindedir. Bu da baskı ve şiddetten başka bir şey değildir. Önceki ümmetlerde bunun meydana gelmiş olduğu da sâbittir. Bundan dolayı bu mücmel mânânın ortadan kaldırılıp vüs’un açık olan kolaylık anlamına olması dilenmiştir.
İkinci olarak, amel, yükümlülük kelimesinden bir bakıma daha geniş kapsamlıdır. Bunların bizzat İlâhî teklifin ve teşrîin eseri olarak değil; tam aksine bunların zıddına hareket eden Firavun ve benzerleri gibi azgınların tasallutu ile terbiye olması da mümkündür. Bunun için ‘lâ tükellif (mükellef tutma)’ yerine; “ve lâ tahmil (yükleme)” denilmiştir. Sûrenin başından beri sürüp gelen İsrâiloğulları kıssalarında her iki yönden de uyarılar olmuştur. Aynı mânâ, âyetin devamındaki şu duâda daha ziyâde düşünülebilmektedir: “Ey Rabbimiz! Bize gücümüz yetmeyen
1415] 2/Bakara, 286
1416] 7/A’râf, 157
1417] 2/Bakara, 286
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeyleri de yükletme”1418; hiç çekilmez, tâkat getirilmez, yükletilecek olursa yerine getirilemez, isyana sevkeder, uygulanacak olursa cezâlandırma olur, mahveder, helâk eder, tâkat yetişmez belâlar, sevdâlar altında inletme ey Kaadir Rabbimiz! Çünkü Sen her şeye kaadirsin. Bunu rahmetinden dolayı yükümlülük olarak yapmazsan da imtihana çekmek için ve isyankârlara gazabından dolayı cezâlandırmak için yapabilirsin. Her şey, Senin istek ve irâdene bağlıdır. Bundan dolayı bize yükümlülük olarak, imtihan cinsinden de cezâ şeklinde de güç yetiremeyeceğimiz şeyleri yükletme.
Evet, “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez”1419 müjden Muhammed ümmetinedir. İşte sağladığın bu kolaylık, bu hafifletme, bu ümmete bahşettiğin iman feyzi, itaat duygusu, ihlâs, irâde gücü ve Hakk’a bağlılık gibi güzel hasletler ile bağlantılıdır. Elbette bu kanunu tanımayanlar, bunun çerçevesinden dışarı çıkabilecek değiller; o zaman onlara birbirlerinin gereği olan, hak ve hukuk tanımayan kapasite ve güç dinlemeyen yükümlülükler koyduracaksın; kâfir, kâfir olmakla mükellefiyetsiz yaşayamayacak, fakat hakka uymadığından halka haksız ve yersiz yükümlülükler getirecek ve karşılığında da haksız tepkiler alacaktır ki, bu da aynı zamanda adâlet ve hakkın gereği olarak yine Senin yükletmiş olduğun bir yük olacaktır. Bu açıdan bakılırsa âlemde her kavmin kendine göre bir kanunu olduğu görülür. Ve o kanun kaçınılmaz şekilde İlâhî bir yüklemenin varlığına dayanır. Şu kadar ki, mü’minlerinki müstakîmdir ve İlâhî rahmet eseridir; kâfirlerinki gayr-i müstakîmdir, dolaylı olarak İlâhî adâletin ve gazabın eseridir. Mü’minlere adâlet olan şey, kâfirlere adâlet olmaz; kâfirlere adâlet olan şey de mü’minlere adâlet olmaz. Bütün bu liyâkat ümmetin rûhunda ve kalbindedir. “Kalpler, Rahmân ve Zülcelâl’in iki parmağı arasındadır.” Yâ Rab! Sen kalbimizi dilediğin gibi evirir çevirirsin. Bundan dolayı bizi, İslâm dininin kolay hükümlerinin yükümlülüğünden ve doğru yoldan ayırma! Bundan ayrılmaya ve rahmetinden uzak düşmeye dayanamayız. Bizi böyle dayanılmaz dertlere uğratma!
O şekilde sorumlu tutma ve bu şekilde yük yükletme de, “Va’fu annâ (günahlarımızın izlerini bizden gider).”1420 İtiraf ederiz ki, biz Senin koyduğun hükümlere itaat etmeyi bütün gücümüz ve ihlâsımızla taahhüt etmiş olduğumuz halde, yine de kusurdan, günahtan uzak kalabilmiş değiliz, bütün çalışmalarımız esas itibarıyla Senin bir nimetinin bile şükrünü edâya yetmez. Sarfettiğimiz ve edeceğimiz güç ve vüs’at esâsen Senin bize ihsân ettiğin bir nimettir. Onun kullanılmasından doğacak faydalar da yine bize bahşedilmiş olduğu halde, bizim de onu tamamen Senin yolunda kullanmamız gerekirken, biz tutuyoruz da onunla Senin rızâna aykırı olarak kendimize zararlar bile verebiliyoruz. Kesb ve kazanç sermâyesi olarak verdiğin irâde ve gücümüzü, akıl ve fikrimizi tamamen bir araya getirip hepsini kendi menfaatimizle ilgili yollara kullanamıyoruz. Bunun için Senden dilediğimiz dilekleri, hak etmiş olduğumuzdan dolayı değil; fazl u rahmetinden ümid ederek diliyoruz. Hâlbuki olacak, olacaktır: Bizden herhangi bir şekilde sâdır olmuş olan günahlar, Senin İlâhî bilginde zâten belli ve sâbittir. Onların oradan silinmesi imkânsızdır. Fakat Sen, yüce kudretinle onların bize yönelik olan sonuçlarını istersen silebilirsin. Zira sebepleri yaratan ve gerçekten etki
1418] 2/Bakara, 286
1419] 2/Bakara, 286
1420] 2/Bakara, 286
KOLAYLIK / YÜSR
- 295 -
sahibi olan ancak Sensin. Bizim kötü işlerimizle onların doğuracakları sonuçlar arasındaki ilişkiyi dilersen mahvedebilirsin.” 1421
Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz. 1422 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık istediği için,1423 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,1424 kolay ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatla Allah’a teslim olup O’na yönelmek, aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 1425
Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah'ın hudûdudur. Allah'ın göstermediği kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır. Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap dağıtılmaktadır. Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve yazılmıştır: "Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz bir yıl boyunca bütün günahların silinmesine sebep olur." (Hâlbuki Peygamber sünnetinde ne kandil gecesi kutlamak, ne de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır, ne de bol keseden vaatler.) "Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen bir kadın, bu davranışlarla nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden bu insanların davranışları eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman sana uymazsa sen zamana uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun, tâviz vermeden yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi geçinmeli, kâfirlere karşı da hoşgörülü olunmalıdır..." gibi yaklaşımlar, dini kolaylaştırmak adına tahrîf etmek demektir. Dine ilâveler (bid'atler) ve bu şekilde dini zorlaştırmalar ne kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler, dini insanların arzu ve hevesine uygun hale getirecek tâvizler de o oranda cinâyettir. "Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar? Eğer (azâbın âhirete ertelenmesiyle ilgili) o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (helâk kararı) verilirdi. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır." 1426
Halktan, hatta hoca geçinenlerden bazıları, dini kolaylaştırma konusunda bir örnek verirler. Hemen herkesin defalarca duyduğu bu meşhur misal şudur: Bir köy imamı, yeni tâyin olduğu köydeki câmiye cemaatin hiç gelmediğini görür. Günlerce bekler, dâvet eder, fakat köylüleri câmiye namaz kılmaya getirmeye
1421] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 273-274, 280-281
1422] 2/Bakara, 286
1423] 2/Bakara, 185
1424] 6/En’âm, 43
1425] 13/Ra'd, 34
1426] 42/Şûrâ, 21
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muvaffak olamaz. Sorar bir gün cemaat olması gereken ama olmayan köylülere: “Niye namaz kılmak için câmiye gelmiyorsunuz?” diye. Onlar da “Aslında biz müslümanız, namaz da kılmak istiyoruz. Fakat abdest alırken ayaklarımızı yıkamak bize çok zor geliyor; ayakkabılarımızı çıkarmak istemiyoruz. Hem, ayakkabıyla da câmiye girilmez; bir kolayını da bulamadığımız için câmiye gelemiyoruz” derler. Hoca da: “Kolay! der, hiç bunun için câmi terk edilir mi? Siz ayaklarınızı yıkamadan abdest alın, ayakkabılarınızla câmiye girin, namazınızı kılın, öyle de olur, câizdir!” Köylü, bu kolaylaştırma ile ve bu şekilde abdeste ve câmiye alışır, namazlarını hep bu şekilde kılmaya devam ederler. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, o köyün imamı başka yere tâyin edilir, başka bir imam da o köye. Köye gelen yeni imam, cemaatin ayaklarını yıkamadan abdest alması ve câmiiye ayakkabı ile girmesini çok yadırgar. “Bu nasıl iştir, böyle namaz olur mu? Size kim bu fetvâyı verdi?” diye çıkışır. Onlar da eski hocalarının "câizdir" diye fetvâ verdiğini söyleyince, yeni imam, selefi olan eski imamı arar bulur ve ondan hesap sorar. Eski imamın verdiği cevap şudur: “Ben onları ayakkabıyla abdest alıp namaz kıldırmaya alıştırdım; sen de ayakkabılarını çıkarttır!”
Bu fıkramsı hikâye, olmuş veya olmamıştır; hiç önemli değil. Önemli olan bunun din gibi, nass gibi halk arasında benimsenmesi ve hatta dinin uygulanması için örnek teşkil edecek temel bir ölçü kabul edilmesidir. Bu hikâyeden çıkarılan hükme/hikmete göre dine çağrının yöntemi şöyle olmalıdır: “Din kolaylaştırılmalı, halkın istediği şekilde zor gelen görevler yumuşatılmalı, insanlar ısınsın diye dinin hükümleri yavaş yavaş, bazı tâvizler verilerek uygulatılmaya çalışılmalıdır. Öteki türlü, kestirip atmak, tâviz vermemek insanların câmiden namazdan soğumasına sebep olacağından yanlıştır. Usûl/metod ayakkabıyla namaza alıştırma cinsinden olmalı, dine ve ibâdetlere dâvette bu yol tâkip edilmelidir ve ondan sonra da yavaş yavaş o hatalar/tâvizler düzeltilmeli, sıra geldiğinde ayakkabı çıkarılmaya çalışılmalıdır. Öyle birden bire yasaklar uygulanmaz, farzlar yerine getirilmez...”
Öncelikle söyleyelim ki, kıssa ve hikâyelerle, uydurmalarla din, ibâdet ve tebliğ usûlü belirlenmez. Kur’an’a ve Sünnete ters düşen hiçbir mantıkî öneri, hikâye din açısından delil de olmaz, bağlayıcı da; hatta daha da ilerisi, bunlar eski veya modern İsrâiliyattır, dinin tahrif edilmesine vesile olacak bâtıl inanışlar ve tavırlardır. Allah’ın göstermediği kolaylığı, O’nun adına hiç kimse gösterme hakkına sahip değildir. Allah’ın dinini oyuncak haline getirme, onu kuşa çevirme dünyada ve âhiret açısından büyük hüsrândır. Abdestin nasıl alınacağını, namazın nasıl kılınacağını tâyin ve tesbit, Allah’a âit bir haktır. Kimse, kendi kafasından Allah ve Rasûlünün belirlediği hükmü değiştiremez, insanların hevâsına ya da kendi arzusuna göre kolaylıklar icat edip dinden tâviz veremez. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri şeriat/dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 1427
Müslüman, Allah’a teslim olan demektir. Aklını, hevâsını, çevresini, insanların isteklerini değil; Allah’ın hükmünü ölçü alan kimse... Onun kolay-zor ölçüsü de, İslâm’dır; Allah’ın hükmü... “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı
1427] 42/Şûrâ, 21
KOLAYLIK / YÜSR
- 297 -
yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”1428; “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) hudutları/sınırlarıdır. Kim Allah’a ve peygamberi’ne itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâp vardır.” 1429
"...De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." 1430; "(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni fitneye düşürüp ondan saptırmamalarından sakın, buna dikkat et. Eğer yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır." 1431; "... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir." 1432; “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…”1433; “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?”1434; “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” 1435; "Sonra da Seni din konusunda şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma."1436; “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” 1437
Müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef tutulmamalarını şart koşan Tâif’lilere; Peygamberimiz’in, kesinlikle namazsız dinde hayır olmadığını belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini biliyoruz.1438 Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah’a âit bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.” 1439
Dini, Allah'ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına göre kolaylaştırmak, Allah'ın göstermediği kolaylıklara müsâade etmek, -hâşâ- Allah'tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah'a karşı isyan, dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın yanında, Allah'ın mubah kıldığı şeyleri haram kılan tefrît çizgisi de aynı oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde bu tefrît çizgisi, dinde tahrîfi
1428] 33/Ahzâb, 36
1429] 4/Nisâ, 13- 14
1430] 2/Bakara, 120
1431] 5/Mâide, 49
1432] 6/En'âm,119
1433] 23/Mü’minûn, 71
1434] 25/Furkan, 43
1435] 45/Câsiye, 23
1436] 45/Câsiye, 18
1437] Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70
1438] Ahmed bin Hanbel, IV/218
1439] Müslim, Fedâil 79
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ortaya çıkarmıştır. Bu yahûdileşme çizgisiyle ilgili olarak Mustafa İslâmoğlu şu tesbitte bulunuyor:
“Dini zorlaştırmanın ve uydurmacılığın en tehlikeli yanlarından biri, Allah’ın koyduğu haram ve helâl sınırlarını değiştirmektir. İsrâiloğullarına mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur’an’dan öğreniyoruz: “Tevrat indirilmeden önce, İsrâil (Yakup Peygamber)’in kendisine haram kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: Getirip okuyun Tevrat’ı, eğer doğruysanız!”1440 (Gerçekten de İsrâiloğullarının kendilerine yasak kıldıkları inek etinin Tevrat’ta helâl kılındığını görüyoruz: 1441
Allah’ın koymadığı yasakları koymak, sünnetullaha aykırı olduğu gibi, fıtrata da aykırıydı. Çünkü eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa elbette bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar da bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.
Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin “değişken” ve “sâbitelerini” birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din, kalabalıkların dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor; kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu, tam İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’dan sonra dinlerine karşı lâubâli oluş serüveninin aynısıydı.
Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından, bugün “İslâmî tiyatronun farziyyeti” derecesine, dün “erkek çocuklarını dahi okula göndermeme” ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların okuması hatırına “başlarını açıversinler canım” tefritine, dün vesikalık resmin dahi zarûrete binâen ancak tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday “hidâyet filmleri”ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların, yanında dut yemiş bülbüle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde verilen “İslâmî konser”lere, dün dinlenmesi “haram” olan radyodan bugün kurulması “farz” olan televizyon istasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda vardığımız yargıyı sadece doğrulamakla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor.” 1442
Hz. Peygamber'in zorluklara mâruz kaldığı dönemde Allah, rasûlünün göğsünü genişlettiğini, yükünü kaldırdığını, şânını yücelttiğini1443 zikretmektedir. Ve eklemektedir: "Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır."1444 Güçlük bittikten sonra değil; güçlükle beraber kolaylık. Güçlükle kolaylık net çizgilerle birbirinden ayrılmamış; tersine geçişli, her ikisi de belirli bir oranda bir arada bulunabilmektedir. Güçlüklerin, sıkıntıların arttığı dönemlerde, çözüm yolları yavaş yavaş açılır, sıkıntılar süreç içinde azalırken, kolaylık da artar.
1440] 3/Âl-i İmrân, 93
1441] Levliler, 22/20-30
1442] Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, Denge Y. s. 206
1443] 94/İnşirâh, 1-4
1444] 94/İnşirâh, 5-6
KOLAYLIK / YÜSR
- 299 -
Yaşadığımız sıkıntılar, hatta mağlûbiyetler; moralimizi bozabilir, yıpranmamıza neden olabilir. Ama bunlar kesinlikle trajedilere, çaresizliklere dönüştürülmemeli. Ne zorluk, ne de kolaylık mutlaktır. Zorlukların aşılması, ancak doğrular üzerindeki ısrar ve sabırla mümkündür. Allah Teâlâ, bizi başardıklarımızla değil; yapıp ettiklerimizle hesaba çekeceğine göre, zor zamanlarda üzerimize düşeni yerine getirmeli, bütün gücümüzle cehdetmeli ve Allah'a tevekkül etmeliyiz. Karanlığın en fazla koyulaştığı, ümitlerin yitirilmeye başlandığı an, İlâhî yardımın yaklaştığı andır.1445 Zorlukları aşmada gösterdiğimiz çaba, kolaylıkta da sürmeli, dinamizm süreklileştirilmelidir: "O halde, boş kaldığında yeniden yönel."1446 İmtihan, her zaman belâ, sıkıntı ve zorlukla olmaz; bazen de kolaylık ve nimetlerin bolluğu ile olur. Allah'a iman edenler için ümitsizliğe yer yoktur: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmiş iseniz, mutlaka siz üstün geleceksiniz." 1447
Dinde Kolaylık ve Müsâmaha Esastır: “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumun, Benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım. Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak giderim.” 1448
“Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.” 1449
“İsmah yüsmehu lek = Müsamahalı ol ki, müsamaha göresin.” 1450
Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashabı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım! Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın (işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki: “Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.” 1451
İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübarek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun
1445] 2/Bakara, 214
1446] 94/İnşirâh, 7
1447] 3/Âl-i İmrân, 139; Oktay Altın, Hak Söz, Sayı: 114, Eylül 2000, s. 36
1448] Müslim, Tevbe 1
1449] Müsned, Ahmed b. Hanbel, 5/160
1450] Müsned, Ahmed bin Hanbel, 1/248
1451] Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasül-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamaştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.
"Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Mûsâ'ya sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak (,onu sorguya çekmek; daha önce Mûsâ’dan istenen şeyler gibi talepte bulunmak) mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur." 1452 Bu âyet-i kerimede Allah Teâlâ, zor gelebilecek görevler insana yüklenmesin diye, olayların olmasından önce Hz.Peygamber’e çok soru sorulmasını yasaklamaktadır. Nitekim bir başka âyette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler, size açıklanınca hoşunuza gitmeyen şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah (sorduğunuz şeyleri veya açıklanmadığına göre diğer hususları) affetmiştir. Ve Allah ğafûrdur, halîmdir.” 1453
Eğer âyetin nüzûlünden sonra tafsîlâtını soracak olursanız o konu size açıklanır. Ayrıca bir şeyi, olmazdan önce sormayın; belki sormanız nedeniyle o şey yasaklanabilir, din zorlaştırılmış olur. Bunun için, sahih hadiste ifade edilmiştir ki; müslümanlardan vebâli en büyük olan, yasaklanmamış olan bir şeyi sorup da bu soru sebebiyle o şeyin yasaklanmasına sebep olanlardır. Bunun için Buhârî ve Müslim’de Muğîre bin Şu’be’den naklen zikredilen hadiste Rasûlullah’ın (s.a.s.), “denilmiş ve dedi” gibi şeyleri çok sormayı ve malı boşa harcamayı yasakladığı belirtilir. Müslim’in Sahîhinde de buyrulur ki; “Benim bıraktığım şeyleri, siz de bırakın. Çünkü sizden öncekiler çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı çıkmaları sebebiyle helâk olmuşlardır. Ben, size bir şeyi emredersem gücünüzün yettiğince yerine getirin. Size bir şeyi de yasaklarsam ondan sakının.” Hz. Peygamber’in Allah Teâlâ’nın müslümanların üzerine haccı farz kıldığını bildirmesinden sonra, adamın biri, “her yıl mı yâ Rasûlallah?” dediğinde Hz. Peygamber susmuş. Adam üç kere tekrarlayınca O, “hayır!” demiş. “Eğer evet deseydim, böyle gerekirdi ve sizin buna gücünüz yetmezdi. Benim bıraktığım şeyleri siz de bana bırakın!” buyurmuştur.
İslâm’ı Yaşamayanlara Cezâ: Hayatın Zorlaşması
Bunca teknolojik imkân ve araçlar, hayatı kolaylaştırması gerekirken, para ve şehir hayatının rahat şartları... hayatı daha zorlaştırdı. Köyde-kentte bunca imkânsızlıklara rağmen eskiden hayat daha sade, daha kolay, daha bereketli ve huzurluydu. Bu, Allah’ın nimetidir; İslâm’ı yaşayan insanlara kolaylıklar lutfedilir, yaşamayan her çeşit imkâna rağmen zorluklar içinde bocalar durur. İslâmî hayat hem huzur verir, hem kolaylık... Evde, işte, ihtiyaç kabulünde, tüketimde, eğitimde, insanlar arası ilişkilerde... kolaylıklar, fıtrata uygun durumlar. Kolaylık, fıtrata uyum demektir. Kolaylık, güçtür, potansiyele uymaktır. Bir kovayı taşımak, iki kovayı taşımaktan zordur. Tek kanatlı olmak daha zayıflıktır. Kanat, yük değil, imkândır/kolaylıktır. Boş durmak, tembellik, lüzumsuz işler veya gayri İslâmî uğraşlar... daha zor, daha harap edicidir: “Fe izâ ferağte fe’nsab (İşlerinden boşaldığın vakit, tekrar çalış -boş durma-!)”1454 İslâm, insanın kapasitesini, gücünü arttırır.
Sürekli antrenmanla güçlenen kimseye, antrenmansız kimsenin zorlanacağı şeyler kolay gelir. "Kolay" değerlendirmesinin psikolojik yönü de unutulmamalı;
1452] 2/Bakara, 108
1453] 5/Mâide, 101
1454] 94/İnşirâh, 7
KOLAYLIK / YÜSR
- 301 -
Allah’ın zorluk yüklemediğine inanan, dünyanın imtihan dünyası olduğu bilincinde olan ve sabır gibi, kanaat gibi olgunluklara sahip olan kimse için başkalarının gözünde büyüttüğü ve onlara zor gelen hususlar çok kolay gözükecektir. Allah’ın yardımını düşünen ve onu hak etmeye çalışan kimse, hiçbir zaman güçsüz olmayacak ve gözüne hiçbir şey zor gözükmeyecektir. “Allah dağına göre kış verir.”
“Kim Benim zikrimden (Kur’an’dan, Allah’ı anmaktan) yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşrederiz.”1455 Âyette geçen “maîşeten dank”; dar bir geçim veya geçim sıkıntısı şeklinde iki türlü anlaşılabilir. Allah’ın zikrinden gâfil, zikrin esası olan Kur’an ve namaz gibi ibâdetlerden uzak yaşayanlar için hayat sıkıntılarla, zorluklarla, darlıklarla geçecektir; Bu, Allah’ı unutanlara esas olarak vereceği âhiret cezâsının dünyadaki avansıdır. Kalp Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.1456 “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü (kalbini) İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi meşakkatlendirir. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık indirir.” 1457
Takvâ sahiplerine Allah furkan (hak ile bâtılı, hayırla şerri, kolaylıkla zorluğu ayırt edecek bir anlayış) verir: "Ey iman edenler, Allah'tan ittika ederseniz (korkarsanız), O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir."1458 Âyette geçen "iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış" olarak tercüme edilen "furkan" kelimesi, "takvâ" gibi mutlak ve kapsamlı bir kelimedir. Takvâ'yı meyve veren ağaca benzetirsek, furkan da onun meyvesidir, diyebiliriz. "Furkan" lügatta, iki veya daha çok şeyler arasını açmaktır. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Dini, şeriatı ve yaratıkların nizamı konusundaki sünneti (kanunu) gereğince, korkulması gereken her şeyde Allah'tan korkarsanız, bu takvâ sebebiyle Allah size hak ile bâtılı ayıracak ilmî bir meleke (bilgi ve yetenek), hidâyet ve kalplerinizde nur verir; Bu sâyede insan hakkı bulur ve yolunu şaşırmaz, bâtıl da onu aldatamaz.”
Takvâ sahiplerine Allah, çıkış yolu gösterir. Sıkıntılardan kurtarır, güzel ve temiz rızık verir: "Kim Allah'tan ittika ederse (korkarsa), (Allah) ona bir çıkış (yolu ve kolaylık) yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse, O, ona yeter." 1459 Yani, Allah, emrettiğini yapmak, yasakladığından kaçınmak sûretiyle Allah'tan korkan kimseye her türlü sıkıntıdan (kurtulacak) bir çıkış yolu ve kolaylık verir, ummadığı yerden onu rızıklandırır ve verdiği şeylerde bereket nasib eder. Kim Allah'a tevekkül eder, yani işini O'na havâle ederse, önemsediği şeyleri temin konusunda Allah ona yeter: "Kim Allah'tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona işinde bir kolaylık verir." 1460
İktisadî mânâdaki refah ve bolluk, iman ve takvâ iledir: "O ülkelerin halkı iman edip ittika etselerdi (günahtan sakınsalardı), elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket (bolluk) kapıları açardık; fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları
1455] 20/Tâhâ, 124
1456] 13/Ra’d, 28
1457] 6/En’âm, 125
1458] 8/Enfâl, 29
1459] 65/Talâk, 2-3
1460] 65/Talâk, 4
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakalayıverdik." 1461 Yani, kent halkı Allah'a iman edip, O'nun haram kılarak yasakladıklarından kaçınırsa, yağmur ve bitki vererek yerden ve gökten bereket kapılarını açarız. Fakat peygamberlerini yalanlayınca Allah, küfür ve mâsiyetlerinin bir cezâsı olarak, onları kuraklık ve kıtlıkla yakalayıp cezalandırdı. "Eğer ehl-i kitap iman edip takvâ sahibi olsalardı (kötülüklerden sakınsalardı), elbette onların kötülüklerini örter ve onları nimetlerle donatılmış cennetlere sokardık. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni (Kur'an'ı) doğru dürüst uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından (sayısız nimetleri) yerlerdi (yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden istifade ederek refah içinde yaşarlardı). Onlardan aşırılığa kaçmayan (mu'tedil) bir zümre vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!" 1462 Dini uygulamak, takvâ sahibi olmak; medenî ve iktisadî bakımdan toplumları geri bırakmak şöyle dursun, refah ve mutluluğun zirvesine çıkarır. Dini bırakıp menfaat felsefesine göre hareket edenler, zayıfları, başka ulusları sömürme yoluna gittikleri için gerilik, sefalet, savaş ve kargaşalara sebep olmaktadırlar. Allah'ın hâkimiyetine boyun eğildiği takdirde yeryüzünde hiçbir kimse zerrece zulme uğramayacak, herkes hakkını alacak, zenginlik, bolluk ve refahı meşrû yollarda arayacak ve işte o zaman gökten nimetler yağacak, bolluk ve bereket olacak, yerden de zenginlikler fışkıracaktır.
"Sizden herhangi biriniz hevâsını benim getirdiğime tâbi kılmadıkça iman etmiş sayılmaz."1463 Nefsin sürekli olarak kullukla ilgili görevlerle, hayırla uğraşması gerekir. Çünkü nefsi kirlerden, paslardan temizleyecek olan şey bunlardır. Şâyet nefis, hayırla meşgul olup uğraşmazsa, bu takdirde insanı şer ve kötülüklerle meşgul eder. Hayat, boşluk kabul etmez. Çünkü kişi devamlı ibâdet halindedir: Ya Allah'a, ya da Allah'ın dışındakilere.
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: Rasulüllah (s.a.s.) buyurdular ki: "Ben bir âyet biliyorum. Eğer insanların hepsi onu tutsaydılar, hepsine kâfi gelirdi." Ashab, "Ey Allah'ın Rasulü, bu hangi âyettir?" diye sordular. Peygamberimiz: "Ve men yettekıllahe yec'al lehû mahracen (Ve kim Allah'tan korkarsa -takvâ sahibi olursa- Allah o kimseye bir çıkış yolu ihsan eder.)" 1464 âyetini okudu. 1465
"Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir."
"İnsanın en büyük dostu zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlendirir."
"Bir işi, en zor yanından düşün ki, yaparken güçlük çekmeyesin."
"En zor üç şey vardır: Bir sırrı saklamak, bir yarayı unutmak, boş zamanı iyi kullanmak."
"Güçlükler, insanın ne olduğunu gösterir."
"Zorluk çeken rahat bulur."
"Bir kova taşımak, iki kova taşımaktan zordur."
1461] 7/A'râf, 96
1462] 5/Mâide, 65-66
1463] İmam Nevevî, Kırk Hadis
1464] 65/Talâk, 2
1465] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7297, c. 17, s. 591
KOLAYLIK / YÜSR
- 303 -
"Hayatta en zor şey, amaçsız insanlarla birlikte yaşamak zorunluğudur."
"Zorluklardan korkup kaçan, eninde sonunda onun içine düşer."
"Her zorluğa ilgisizlik gösteren, hayatta çok zorluk çeker."
"Her yokuşun bir inişi vardır."
“Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr (Rabbim! Zorlaştırma, kolaylaştır. İşimi hayırla tamamlamayı nasib et!)”
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüsr/Kolaylık Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- "Yüsr/Kolaylık" Kelimesinin, Türevleriyle Birlikte Geçtiği Âyetler (41 yerde): 2/Bakara, 185, 196, 196, 280; 4/Nisâ, 30, 169; 12/Yûsuf, 65; 17/İsrâ, 28; 18/Kehf, 88; 19/Meryem, 97; 20/Tâhıâ, 26; 22/Hacc, 70; 25/Furkan, 46; 29/Ankebût, 19; 33/Ahzâb, 14, 19, 30; 35/Fâtır, 11; 44/Duhân, 58; 50/Kaf, 44; 51/Zâriyât, 3; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 57/Hadîd, 22; 64/Teğâbün, 7; 65/Talâk, 4, 7; 73/Müzzemmil, 20, 20; 74/Müddessir, 10; 80/Abese, 20; 84/İnşikak, 8; 87/A'lâ, 8, 8; 92/Leyl, 7, 7, 10; 94/İnşirâh, 5, 6.
B- "Usr/Zorluk" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (12 yerde): 2/Bakara, 185, 280; 9/Tevbe, 117; 18/Kehf, 73; 25/Furkan, 26; 54/Kamer, 8; 65/Talâk 6, 7; 74/Müddessir, 9; 92/Leyl, 10; 94/İnşirâh, 5, 6.
C- "İkrâh/Zorlama" Kelimesinin Geçtiği Âyetler (7 yerde): 2/Bakara, 256; 3/Âl-i İmrân,83; 4/Nisâ, 19; 9/Tevbe, 53; 10/Yûnus, 99; 13/Ra'd, 15; 16/Nahl, 106; 20/Tâhâ, 73; 24/Nûr, 33, 33, 33; 41/Fussılet, 11
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. İkrâh: c. 9, s. 399-404; Hoşgörü: c. 8, s. 409-420
2- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. Yüsr: c. 6, s. 416-417 İkrâh: (Hamdi Döndüren,) c. 3, s. 120-121
3- İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.762-765
4- Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmet Önkal, Esra Y. s. 258-265
5- İslâm’da Müsamaha, İmam Gazâli, Marifet Y.
6- Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
7- Nebevi Hareket Metodu, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y.
8- Hangi İslâm? Erhan Aktaş, Anlam Y.
9- İslâmî Uyanışın Problemleri, Yusuf el-Kardavi, Risale Y.
10- İslâmî Hareketin Problemleri, Fethi Yeken, Ravza Y.
11- İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Ravza Y.
12- Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 54-69, 390-424
13- Zorlanan İnsan, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
14- Zorluklarla Mücadele, Herbert N. Gasson, çev. R. Şükrü Apuhan, Timaş Y.
15- İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan el-Hudaybi, İnkılab Y.
16- İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakf. Y.
17- İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile Saffet Köse, Birleşik Y.
KORKU
- 305 -
Kavram no: 118
İmtihan 6
Bk. İmtihan-Belâ; Fitne; Takvâ
KORKU
• Havf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Korku Kavramı
• Kur’an’da Korku Anlamındaki Kelimeler
• Hadis-i Şeriflerde Korku Kavramı
• Korku Denen Reaksiyon
• Korku Çeşitleri
• Korkaklık
• Korku Namazı
• Selefin Havf/Korku Anlayışı
• İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
• Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır
• Stresin İlâcı, Allah Korkusudur
• Korkmak Ayrı, Takıyye Yapmak Ayrı Şeydir
• Korku-İman İlişkisi; İmanları Tartan Terazi: Korku
“Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.” 1466
Havf; Anlam ve Mâhiyeti
Sözlükte “korkmak, kaygılanmak, endişe duymak” anlamlarına gelen havf, genellikle “hoşlanılmayan bir durumun başa gelmesinden veya arzulanan bir şeyin elde edilememesinden duyulan kaygı ve korku” şeklinde tanımlanmıştır. İnsanın tahmin ettiği veya açıkça bildiği bir emâreye dayanarak başına kötü bir hal geleceğinden kaygılanması olarak da tarif edilir. Gazâli havfı şöyle tanımlar: “İleride kötü bir durumla karşılaşılacağı beklentisinin insanın ruhunda sebep olduğu elem ve huzursuzluktur.”
Dinî literatürde “havf” kelimesi, özellikle Allah korkusu ve âhiret hayatıyla ilgili ağır endişeler için bir terim olarak kullanılır. İnsanın Allah katındaki durumu hakkında hissettiği korku ve kaygıları, havf terimiyle ifade edilir. Tehânevî, havfın anlamını şöyle özetler: “İsyanlardan ve günahlardan dolayı hayâ ve elem duymaktır.”
Kur’ân-ı Kerim’de Korku Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “havf” kökünden gelen fiil ve isimler 124 yerde geçmektedir. Bunların yarısına yakını dünyevî korku ve kaygıları, diğerleri ise Allah
1466] 2/Bakara, 62
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korkusu, azap korkusu, âhiret kaygısı, günah işleme endişesi gibi dinî kaygıları ifade etmektedir.
Hz. Âdem’in, aralarında anlaşmazlık çıkan iki oğlundan biri, diğerine; ‘kendisini öldürmeye kalkışsa bile yine de ona el kaldırmayacağını’ belirterek, “çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım”1467 der. Hz. Peygamber’e hitap eden, “De ki: ‘Ben Rabbime isyan edersem kesinlikle büyük bir günün azabına uğrayacağımdan korkarım”1468 meâlindeki âyette havf, hem günah işleme endişesini, hem de uhrevî ceza korkusunu anlatmaktadır. Hz. İbrahim de küfürde ısrar eden babası Âzer’i, “Babacığım! Senin Allah’ın azabına çarpılmandan ve sonuçta şeytanın yakını olmandan korkuyorum”1469 diyerek uyarmıştır. Âyetlerde, kişinin sadece kendisi adına değil; başkası adına duyduğu korku ve kaygıların da havf kelimesiyle ifade edildiği görülmektedir. 1470
Bazı âyetlerde, insanın mutlaka “Rabbinin makamı”nda durup hesap vereceğini bilerek bundan korkması ve ona göre davranması gerektiği;1471 diğer âyetlerde de “Allah’ın hidâyetine uyan”,1472 “iyi bir mü’min olarak kendisini Allah’a teslim eden”,1473 “iman edip iyilik ve barış yolunda çaba harcayan”,1474 “iman ettikten sonra istikamet üzere olan”1475 kimselerle “Allah dostları” 1476 için âhirette korkulacak (havf) ve üzülecek (hüzün) bir durum olmadığı bildirilir. Bir kısım âyetlerde havf, ümit ve yakarışla birlikte duâ, zikir ve tesbihin âdâbı arasında gösterilir. 1477
Havfın dünyevî korku ve kaygılarla ilgili olarak kullanıldığı âyetlerin önemli bir kısmında da herhangi bir dinî konuyla ilişkisinin kurulduğu görülür. Meselâ, Allah’ı seven ve O’nun sevgisini kazanmış olan dindarların yüksek niteliklerinden söz edilirken, dolaylı olarak haksız kınama ve eleştirilerden korkulması din duygusundaki zayıflığa bağlanır.1478 Başka bir âyette açlık, mal ve can kaybı gibi musîbetler yanında, dünyevî korkular da Allah’ın insanları imtihan etmek üzere bu dünyada onları mâruz bıraktığı sıkıntılar arasında zikredilmiştir. 1479
“...Eğer Benden size bir hidâyet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.” 1480
“...Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir.” 1481
1467] 5/Mâide, 28
1468] 6/En’âm, 15
1469] 19/Meryem, 45
1470] Bk. 11/Hûd, 26, 84; 40/Mü’min, 26
1471] 11/Hûd, 103; 14/İbrahim, 14; 55/Rahmân, 46
1472] 2/Bakara, 38
1473] 2/Bakara, 112
1474] 6/En’âm, 48
1475] 46/Ahkaf, 13
1476] 10/Yûnus, 62
1477] 7/A’râf, 56, 205; 13/Ra’d, 13; 32/Secde, 16
1478] 5/Mâide, 54
1479] 2/Bakara, 155
1480] 2/Bakara, 38
1481] 2/Bakara, 62
KORKU
- 307 -
“Bunlardan sonra kalpleriniz yine katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 1482
“Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman korkun, sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!’ dediler.” 1483
“İşte o şeytan, yalnız kendi dostlarını korkutabilir. (Veya şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır.) Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 1484
“Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 1485
“...(Bunlar), Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 1486
“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperip titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.“ 1487
“...Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minlerden iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.” 1488
“(O münâfıklar) sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar korkak bir topluluktur.” 1489
“Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyâmet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir.” 1490
“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (vecel); başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) infak edip harcarlar.” 1491
“Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 1492
1482] 2/Bakara, 74
1483] 3/Âl-i İmrân, 173
1484] 3/Âl-i İmrân, 175
1485] 4/Nisâ, 77
1486] 5/Mâide, 54
1487] 8/Enfâl, 2
1488] 9/Tevbe, 13
1489] 9/Tevbe, 56
1490] 22/Hac, 1-2
1491] 22/Hac, 35
1492] 24/Nûr, 37
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibâdet etmek, gece teheccüd namazı kılmak için), vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” 1493
“Onlar, Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” 1494
“...Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.” 1495
“De ki: ‘Ben Rabb’ime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.” 1496
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! (derler.)” 1497
“Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.” 1498
“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” 1499
“İman edip sâlih ameller işleyenler de halkın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.” 1500
Kur’an’da Korku Anlamındaki Kelimeler
“Havf” kelimesinden başka, Kur’an’da korkuyu değişik boyutlarıyla anlatan ‘haşyet’, ‘ittika-takvâ’, ‘hazer’, ‘huşû’, ‘hudû’, ‘rehbet’, ‘vecel’, ‘işfak’, ‘feza’’, ‘ru’b’, ‘inzâr’ kelimeleri ve bunların türevleri de kullanılmıştır. Havf ile aynı veya yakın anlamları olan bu kelimelerin herbiri korku olayını değişik boyutlarıyla anlatmaktadır. Havf kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de 124 yerde; haşyet ve türevleri, 48; ittika-takvâ ve türevleri 258 yerde; hazer 21 defa, huşû, 17; hudû 2 âyette, rehbet kelimesi ve türevleri 12; vecel 5; işfak 11; feza’ 6; ru’b 5 ve inzâr ise 127 yerde geçmektedir. Korku ve korkuyla karışık sakınma ve saygılı olma hallerini anlatan bu kelimelerin Kur’an’da kullanılma miktarları da (toplam 646) göstermektedir ki, Kur’an’da Allah korkusu üzerinde çok ısrarla durulmuş, insanın bu psikolojik haline ciddiyetle vurgu yapılmıştır.
Haşyet: Fâtır sûresinin 28. âyetindeki kullanımından da anlaşılacağı üzere daha ziyade kendisine saygı duyulan varlık hakkındaki bilginin bir ürünü olarak ortaya çıkar. “...Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”1501 Âyette bahsedilen ilim, imanla birleşen ilimdir. İmansız bilgiye Kur’an’da “ilim” denilmediği gibi; bu tür bilgi sahibine de “âlim” sıfatı verilmez. Allah’ı bilip O’na
1493] 32/Secde, 16
1494] 33/Ahzâb, 39
1495] 35/Fâtır, 28
1496] 39/Zümer, 13
1497] 41/Fussılet, 30
1498] 55/Rahmân, 46
1499] 59/Haşr, 21
1500] 98/Beyyine, 7-8
1501] 35/Fâtır, 28
KORKU
- 309 -
tâzimde bulunarak saygı besleyen ve gereği gibi sakınıp O’ndan korkanlar ancak “âlim”dirler. Haşyet makamının âlimler, âbidler ve muhsinlerin makamı olduğu belirtilir.
Haşyet, havf ile eş anlamlı bir kelime olduğu halde, literatürde havf daha çok maddî olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu; haşyet ise saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumunu anlatmak için kullanılagelmiştir. Haşyet, uhrevî ve ilâhî bir korku anlamını yüklenmiştir. Kur’an’da yer yer havf kelimesiyle aynı anlamda da kullanıldığı görülür.
Haşyet, yalnızca insanların duyageldiği bir korku değildir. Taşlar, Allah korkusundan yuvarlanır1502 ve dağlar, insanları ürperten Kur’ân-ı Kerim’in kendilerine inmesi halinde Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olma durumundadır. 1503
Takvâ: Kişinin kendini korktuğu şeyden koruması anlamına gelen takvâ, terim olarak “insanların haramlarla birlikte bazı mubahları da terk edecek derecede titiz davranarak kendini günah işlemeye sevk eden şeylerden koruması” şeklinde tarif edilir. Kur’an’ın anlattığı ‘takvâ’ olayı, basit bir savunma, sıradan bir korku, kolay bir nefis koruması değil, iman ve amelle desteklenen bir aksiyondur.
Kur’an, insan yaratılışındaki korku ve ümit duygularını, yine fıtrata (yaratılışa) en uygun bir biçimde değerlendiriyor. Bu duyguları kulluk faaliyeti çerçevesinde, insana en faydalı bir şekilde yönlendiriyor. Asıl korkulması gereken makamı gösteriyor. Takvâ, korku duygusunu da içerisine alan bir çekinmenin, bir korunmanın ve bir saygının ahlâk ve ibâdet olarak gösterilmesidir. İslâm, insandaki bu korku ve ümit duygusunu işleterek, bu duyguların övülen bir sıfat haline gelmesini sağlıyor. Kur’an, insandaki sıradan korku ve sığınma hissini geliştirerek, kişinin mânevî olarak yücelmesinin yolunu açıyor. Takvâ, yaratılıştaki korkunun düzene konularak, bir korunma ahlâkı, bir yücelme faaliyeti, bir sorumluluk bilinci haline getirilmesidir.
Takvâ, insanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak âhirette zarar ve acı verecek şeylerden sakınması, ya da günahlardan uzak durması ve iyiliklere sarılmasıdır. Birçok âyette insanlara “Allah’tan ittika edin” denilmektedir. Birçok peygamber, kavimlerini İslâm’a dâvet ederken, “Allah’tan ittika etmez misiniz?” diyerek onların, Allah’tan çekinip O’nun korumasına girmelerini istemiştir.
İnsan, her durumda kendinden yüce gördüğü ve makam sahibi kimselerin gözü önünde kötü ve çirkin iş yapmaktan çekinir. Bu çirkin işleri daha çok gizli yapmayı tercih eder. Allah’a kuvvetli bir imanla bağlanan kimse; O’nun her yerde kendisini gördüğünü bilen, yaptığı her şeyin kayıt altına alındığının şuurunda olan bir kişi, şüphesiz her an ve her yerde kendine çeki düzen verir, Allah’ın yüce makamı karşısında çekinir, yaptığı hatalardan dolayı da O’na sığınır. İşte takvânın özünde yatan incelik, bu iman ve mes’ûliyet duygusudur. İbâdet, takvâya götüren davranıştır. İbâdet, ilâhî emir ve yasakları yerine getirmek, takvâ ise zarar verecek tüm günah ve davranışlardan sakınmaktır.
Hazer: Çekinme, zarar verebilecek şeylerden kaçınma, korunma, korkma
1502] 2/Bakara, 74
1503] 59/Haşr, 21
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demektir. Zâhidler, verâ ehli ve huşû sahiplerinin makamı olduğu ifade edilir.
Huşû: Allah’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğme ve bu duygu ile alçak gönüllülük ve tevâzu göstermeye huşû denir. Huşû, kalp, ses ve organlarla birlikte, yani varlığının tümüyle tam bir boyun eğiş, teslim oluş halidir. Huşû, nerede olunursa olunsun, Allah’ın her şeye muttalî olduğunu, azametini ve kişinin kendi kusurlarını bilmesini gerekli kılar. Huşû, namazda ve namaz dışında, daha çok da yalnızken uygulanır. Ahzâb sûresinde 35. âyette geçen huşû kelimesinden türeyen “el-hâşiîn ve’l-hâşiât” kelimelerine, “Allah’a boyun eğen erkekler ve Allah’a boyun eğen kadınlar” diye meal verilir. Fakat bu kelimenin izahı gerekir: Yani, “onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar; kul olduklarının ve ibâdet ve tâat etmekten başka bir konumda olmayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah’tan korkarak O’nun önünde secde eder. Onlar, Allah’tan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar.” Bu niteliklerin dizilişinden huşû ile genelde Allah korkusunun yanında, özellikle namazın kast edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak, hemen bunun ardında yer almaktadır. 1504
Huşû ve huzur-ı kalp namazda şarttır. “Zikrim için, Beni hatırlamak için namaz kıl.”1505 âyeti buna bir örnektir. Bilindiği üzere emrin zâhiri vücuptur. Gaflet zikre engeldir. Bütün namazı gaflet ile geçen bir insan, namazda Allah’ı nasıl hatırlamış olabilir? Yüce Allah: “Gâfillerden olma!”1506 buyurarak gafleti yasaklıyor. Namazda huşûnun büyük bir önemi vardır. Kur’an’da, mutlaka felâha erip kurtulacak olan kâmil mü’minlerin özellikleri sayılır. Birinci sıfat olarak şöyle denir: “Gerçekten (şu) mü’minler felâha erip kurtulmuştur; Onlar, namazlarında huşû içindedirler.” 1507
İslâm âlimlerinin bir kısmı huşûun, korku gibi yalnız kalp fiilinden olduğunu söyler. Bazılarıysa, namazda sükûn ve sağa sola bakmayı terk etmek gibi, organlarla ilgili fiillerden kabul ederler. Ashâb-ı kiramdan Abdullah bin Abbas, bu âyetteki “hâşiûn”u, “onlar namazlarında korku ve sükûnet içindedirler” şeklinde tefsir ederken, Hz. Ali (r.a.)’nin “huşûdan maksat, kalbin huşûudur” dediği nakledilir.1508 Namazda huşû, kalbin tam olarak dış ilgilerden boşaltılıp, Allah’a bağlanması ile meydana gelir. O zaman gönül huzuru duyulur.
Hudû: Eğilmek, bükülmek, küçülmek, boyun eğmek, tam teslim olup itaat etmek, sözü yumuşatmak anlamlarına gelir. Duâ ve ibâdetin temeli, hudû ve huşûdur. Bunlar, çok yakın anlamlı iki kelimedir.
Rehbet: Şiddetli veya telâşlı korkuyu ifade eder. Çeşitli âyetlerde havf ve takvâ ile aynı anlamda kullanıldığı da görülmektedir.1509 Aşırı dinî korku ve kaygıdan dolayı bir hücreye kapanıp kendini ibâdete veren hıristiyan keşişlere “rehbet” kökünden gelen “râhib” ismi verilmiştir. Bu kelime, çoğul şekliyle (ruhbân), Kur’ân-ı Kerim’de geçmekte1510, ayrıca bir âyette 1511 rahbâniyye
1504] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’ân Terc, 4/374
1505] 20/Tâhâ, 14
1506] 7/A’râf, 205
1507] 23/Mü’minûn, 1-2
1508] İbn Kesir, Mü’minûn sûresi, 2. âyetinin tefsiri
1509] 16/Nahl, 51-52; 59/Haşr, 13
1510] 5/Mâide, 82; 9/Tevbe, 31, 34
1511] 57/Hadîd, 27
KORKU
- 311 -
kelimesi yer almaktadır.
Vecel: Sorumluluk duygusundan dolayı, ilâhî büyüklük karşısında ıstırap ve endişeyle titreme, korku hissetme durumudur. Kur’an’da bazen “haşyet”in anlamıyla eşitlenmiş şekilde kullanılır. “Mü’minler ancak o kişilerdir ki, Allah zikredildiğinde/anıldığında kalpleri titrer (vecel); onlara Allah’ın âyetleri okunduğunda, bu onların imanlarını artırır ve onlar, yalnız Rablerine dayanıp güvenirler”1512;“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (vecel); başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) infak edip harcarlar.”1513 Veclin; zikredenlerin, Allah’a boyun eğenlerin ve âriflerin makamı olduğu söylenir.
İşfak: Korku ile birlikte halecan (kalp çarpıntısı, çırpınma) içinde titremek anlamındadır. İşfak kelimesi Kur’an’da havf/korku anlamında kullanıldığı gibi,1514 biraz daha farklı olarak “kaygı verici bir durumla karşılaşmaktan korkmak, çekinmek, ürpermek” mânasında da geçmektedir.1515 İşfak’ın hem korku ve hem de ümit içerdiği de belirtilir. Sıddîklar, şehidler ve âşıkların makamı olduğu belirtilir.
Feza’: Korkunç bir şeyin kişide meydana getirdiği tutukluluk ve ürkeklik hali anlamında kullanılır. Feza’ türü korkuyu, lügat âlimleri imdat ettiren korkular kategorisine sokmaktadırlar. Bundan dolayı Kur’an’da kıyâmet olayı “el-fezeu’l-ekber = büyük feza’ (korku)”1516 şeklinde bu kelime ile ifade edilmektedir. Bu tür olaylardan kaynaklanan korkular, insan bünyesinde, şaşkınlık, zihninde tutukluluk ve sarhoşluk gibi bir hal meydana getirmektedir.
Ru’b: Allah’tan korkmayı ifade etmekle birlikte, genellikle harekette futur, sakınma, çarpıntı gibi yansıma ve belirtileri de olan bir korkudur. Normal olan korkuları da ifade eder.
İnzâr: Korkutma, uyarma demektir. Neticenin kötü olacağını bildirerek, fenalıktan sakındırmak; azap ve ceza vaad etmek. Peygamberimizin Kur’an’da anlatılan sıfatlarından biri de nezîr, yani inzâr eden olmasıdır. Rasûl-i Ekrem, beşîr/müjdeleyici ve nezîr/korkutucu ve uyarıcı sıfatlarıyla insanlığa gönderilmiştir1517. Peygamberimiz, insanları Allah’ın sonsuz rahmetiyle müjdelerken, beri taraftan O’na isyan edenleri elem verici bir azap ve can yakıcı bir ateş ile de korkutmuştur.
Hadis-i Şeriflerde Korku Kavramı
Havf kelimesi, hadislerde de yukarıdaki anlamlarıyla sıkça geçmektedir. Hz. Peygamber, ümmeti için birer tehlike olarak gördüğü şirk, fitne, Deccâl, dünyevîleşme/dünya tutkusu, zenginlik gibi mânevî tehlikelerle ilgili korku ve kaygılarını “havf” kelimesiyle ifade etmiştir. 1518
“Ümmetim adına yoldan çıkarıcı yöneticilerden korkarım/endişe ederim.” 1519
1512] 8/Enfâl, 2
1513] 22/Hac, 35
1514] 70/Meâric, 27
1515] 21/Enbiyâ, 49; 42/Şuarâ, 18, 22
1516] 21/Enbiâ, 103; 27/Neml, 89
1517] 2/Bakara, 119; 34/Sebe’, 28; 35/Fâtır, 24; 41/Fussılet, 4
1518] Müsned, IV/124, 126; Buhâri, Cenâiz 73, Rikak 7; Müslim, Fiten 110; Ebû Dâvud, Nikâh 12
1519] Ebû Dâvud, Fiten 1; Tirmizî, Fiten 51
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum, sizinkinden daha fazladır.” 1520
“Mü’minler, Allah indindeki ukubeti/azapları bilselerdi, hiçbir i Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiçbir i O’nun rahmetinden/ cennetinden ümit kesmezdi.” 1521
“ Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu: “Kendini nasıl buluyorsun?” Hasta: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’tan ümidim var; ancak günahlarımdan korkuyorum.’ diye cevap verdi. Rasûlullah da (s.a.s.) şu açıklamayı yaptı: “Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleştimi Allah, o kulun ümid ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.” 1522
“Allah’a yemin ederim ki sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Fakat sizden önceki (ümmet)lere dünyanın açılıp din yönünden ziyana uğramaları ve birbirlerini kıskanmalarından dolayı helâke uğramaları gibi, sizin de aynı duruma düşüp helâki hak etmenizden korkuyorum.” 1523
Ebû Said el-Hudrî rivâyet ediyor: “Rasûlullah (s.a.s.) minbere oturdu; biz de etrafına oturduk. Sonra şöyle buyurdu: “Benden sonra sizin hakkınızda korktuklarımın başında, dünya çiçek ve süslerinin size açılıp sizin bu zînetlere gönlünüzü kaptırmanız gelir; Sizin için bundan korkuyorum.” 1524
“Bir müslümana, bir başka müslümanı korkutmak helâl olmaz.” 1525
“Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım.” 1526
“Cihadın en efdali, değerce en kıymetlisi zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 1527
“Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” 1528
“Aman dikkat edin! Halk korkusu, kişiyi hakkı söylemekten alıkoymasın.” 1529
“Sizden kimse nefsini hakîr görmesin.” ‘Ey Allah’ın rasûlü, kişi nefsini nasıl hakîr görür?’ “Allah için üzerine söz terettüp eden fena bir durum görür, fakat hiç ağzını açmaz. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü kendisine sorar: ‘Şu falanca şey hakkında gerçeği söylemekten seni ne alıkoydu?’ O kul cevap verir: ‘Halk korkusu!’ Allah o zaman şöyle der: ‘Asıl Benden korkman gerekirdi.” 1530
1520] Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128
1521] Müslim, Tevbe 23 hadis no: 2755; Tirmizî, Deavât 108, hadis no: 3536; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 355
1522] Tirmizî, Cenâiz 11, hadis no: 983; İbn Mâce, Zühd 31, hadis no: 4261; Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 351
1523] Buhârî; Müslim
1524] Buhârî; Müslim
1525] Ebû Dâvud, Edeb 93, hadis no: 5004; Kütüb-i Sitte Terc. c. 15, s. 213
1526] Müslim, S. Müslim Terc. 7/188
1527] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
1528] a.g.e. aynı sayfa
1529] a.g.e.
1530] a.g.e.
KORKU
- 313 -
Korku Denen Reaksiyon
İlâhî hikmet, insan ve hayvanı, yaşamaya ve hayatta kalmaya zorlayacak olan reaksiyonlarla donatmayı gerektirmiştir. Meselâ korku reaksiyonu, hayatımızı tehdit eden tehlikelerden sakınmayı; öfke, kendini ve dâvâsını savunma ve hayatta kalmak için mücadeleyi; sevgi, insanların birbirlerine yakınlık duymasını ve türün devamı için karşı cinslerin birbirlerinden hoşlanmalarını sağlamaktadır.
Korku, insan hayatındaki önemli reaksiyonlardandır. Korkunun faydası, sadece kişiyi dünya hayatını tehdit eden tehlikelerden korumaya yönelik değildir. Korkunun önemli faydalarından biri de, mü’mini âhiret yaşantısında Allah’ın azabından sakınmaya yönlendirmesidir. Allah’ın cezalandırmasından korkmak, mü’mini günahlara düşmekten korumaya, onu takvâya yapışmaya, ibâdetleri düzenli bir şekilde ifa etmeye ve Allah’ın râzı olacağı fiilleri işlemeye sevk etmektedir.
“Mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperip titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.”1531; “Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibâdet etmek, gece teheccüd namazı kılmak için), vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.”1532 “Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyâmet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir.” 1533
Korku reaksiyonu, insanın bütün bünyesini tesir altına alan etkili bir tedirginlik halidir. Kur’an, bu tedirginliği, düşünme yetisi ile nefsin üzerinde kontrolünü yitirten, insanı şiddetli sarsan etkili bir sarsıntı şeklinde nitelemektedir.1534 Korku, şiddetli ve ansızın geldiğinde, insanda, hareket ve düşünmeye güç yetiremeyecek derecede bir şaşkınlık meydana gelmektedir. Kur’an, kıyâmet gününün anlatımı esnasında, şiddetli ve âni korkunun sebep olduğu bu türden şaşkınlık haline işaret etmektedir: “Doğrusu o, onlara ansızın gelecek, onları şaşırtacak, ne onu reddedebilecekler, ne de kendilerine mühlet verilecek.” 1535
Genelde insan, kendisini tehdit eden ve korku reaksiyonunu doğuran tehlike yerlerinden uzaklaşmak ve kaçmak şeklinde tepkide bulunur. Kur’an, peygamberlerini yalanlamak ve inançsızlıkta ısrar etmek suretiyle geçmiş ümmetlerden kâfirlerin başına gelen olayların anlatımı esnasında, insanın tehlike arz eden ve korku veren yerlerden kaçma şeklindeki tepkilerini ve bunlara dehşetli korkunun hâkim olduğunu ve azaptan kaçma girişimlerinde bulunduklarını dile getirmektedir. “Zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik. Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!” 1536
1531] 8/Enfâl, 2
1532] 32/Secde, 16
1533] 22/Hac, 1-2
1534] 33/Ahzâb, 10-11
1535] 21/Enbiyâ, 40
1536] 21/Enbiyâ, 11-12
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Korku Çeşitleri
İnsanın korktuğu şeyler çoktur. Kur’an, insanın Allah, ölüm ve fakirlikten korkması gibi önemli bazı korkularını dile getirmektedir. Allah’tan korkmak, mü’minin hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Bu, kişiyi, Allah’tan saygı ile sakınmaya, rızâsını aramaya, yoluna tâbi olmaya, men ettiği şeyleri terk etmeye ve emrettiklerini yapmaya sevk etmektedir. Allah’tan korku, Allah’a iman hususunda bir payanda, mü’min şahsiyetin oluşumunda önemli bir esas olarak kabul edilmektedir.
“İman edip sâlih ameller işleyenler de halkın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.” 1537
Ölüm Korkusu: Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır.”1538 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar. ‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 1539
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır. Çünkü mü’min, kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu, tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu, ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı, bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah'a
1537] 98/Beyyine, 7-8
1538] 62/Cum’a, 8
1539] 4/Nisâ, 77
KORKU
- 315 -
ve âhirete imandır. Allah'a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse, Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Mal ve Makam Korkusu: Kur’an, mal ve makamın elden gitmesine dair korkunun, bazen insanı hak yola tâbi olmaktan engellediğini belirtmektedir. Mekke müşriklerinden bazılarının peygamberimize yönelttikleri şu söz gibi, “Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız.”1540 Bu da bize, iman etmeyenlerin hak yola uymalarını engelleyen sebeplerden birinin, servet ve makamdan mahrum olma korkusu olduğunu açıklar.
Fakirlik Korkusu: Fakirlik korkusu da halk arasında yaygın olan korkulardan biridir. İnsan, rızkını birçok zorlukları göğüsleyerek kazandığından, onun korunması yolunda çok ürkek olur. Bu psikoloji, insanı rızkını başkalarından kıskanmasına sebep olmakta ve bu da onu ruhsal bazı sapmalara götürmektedir. İnsanın hayatı boyunca çabası, kendisi, eşi ve evlâdının nafakası peşinde koşmaya, kendinin ve ailesinin esenlik ve güvenliğini sağlayacak şeyleri temin etmeye yöneliktir. İnsan genellikle rızkını kazanma yolunda çokça çaba sarf etmekte, zahmet ve sıkıntı çekmektedir. Rızkını tehdit hususunda tehlike arzeden şey, korku ve dehşete düşmesine sebep olmaktadır. İslâm’dan önce bazı Araplar, rızık endişesi konusundaki rûhî sapmanın yansıması olarak, fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürüyorlardı. Kur’an, onları böyle yapmaktan men etmiş ve kendileriyle evlâtlarının rızıklarını Allah’ın verdiğini bildirmiştir: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de Biz besliyoruz. Onları öldürmek, büyük günahtır.” 1541
Kur’an, fakirlik endişeli korkunun, şeytandan geldiğini açıklar: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur/tehdit eder...”1542 Allah’a iman, fakirlik hususundaki korkuyu ortadan kaldırır. Sağlam iman sahibi olan mü’min, rızkın Allah’tan olduğunu kesin olarak bilir. Onun fakirlikten korkması için hiçbir sebep yoktur. “Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır. 1543; “Gökte rızkınız var, uyarıldığınız (azab) da var!” 1544
Anormal Korku: Korku herkeste mevcuttur; ancak bu, insanın günlük yaşantısını aksatacak düzeye erişip normal işlevini engellediği veya ruhsal bunalıma sevk edecek, dehşete düşürecek derecede olduğu zaman anormal olur. Anormal korku sahiplerinin ruhlarına korku sindiğinden, bu gibi kimseler iyi ve güzel olan düşüncelerini harekete geçiremezler. Bundan dolayı insanların korku zaafları, zâlim ve cebbarlar için daima bir koz olmuş,1545 bunu bir baskı aracı şeklinde kullanarak insanları daima hak yolundan engellemişlerdir. “Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düşerek kavminden bir grup gençten başka kimse Mûsâ’ya iman etmedi...” 1546
Zâlimlerin Halklarına Korku Salmaları: Zâlim ve cebbarların korku
1540] 28/Kasas, 57
1541] 17/İsrâ, 31
1542] 2/Bakara, 268
1543] 51/Zâriyât, 58
1544] 51/Zâriyât, 22
1545] 7/A’râf, 88; 36/Yâsin, 18; 19/Meryem, 46
1546] 10/Yûnus, 83
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vasıtasıyla halkı sindirmeleri sürüp gelen bir yasa olmaktadır.1547 Varaka’nın bu yasayı bilmesi veya büyük ihtimalle Tevrat metinlerinden öğrenmesi neticesinde Hz. Peygamber’e (s.a.s.) kavminin kendisini memleketinden çıkaracaklarını, bununla ona gözdağı vereceklerini söylediği nakledilmektedir. Nitekim bu bağlamda Mekke’nin baskı ortamından dolayı çok az kişi Hz. Peygamber’e iman etmişken, Medine’nin hür ortamı içerisinde akın akın insanlar İslâm’a girmiştir. Yine Mekke fethedilip baskı ve zulüm ortamı tarihe karışınca bütün Mekke halkı ve çevresindekiler fevc fevc/grup grup Allah’ın dinine girmiştir. 1548
Terhîb; Caydırıcı Korku: Kur’an’ın korku bağlamında insanları hakka yöneltmek için zaman zaman başvurduğu yöntemlerden biri terhîb denilen korkutmadır. Çünkü korku ifadeleri şiddet içerirler; şiddetin de özelliği kalpleri hassaslaştırmasıdır. İnsanların şiddet ve zorluk zamanında psikolojik olarak, en ufak ürpertileri hissedebilecek bir durumda oldukları bilinen bir gerçektir. Bundan dolayı Kur’an, kişilerin bu psikolojik durumlarını gözönüne alıp telkinde bulunmaktadır; korku bağlamında kıyâmet, diriliş, hesap verme, cehennem azabı gibi olaylara temas etmektedir.1549 Kur’an’ın bu metodu takip etmesi, fertlerde kötülüklere karşı caydırıcı bir etkiyi meydana getirmektedir. Nitekim bunun müşahhas örneklerine islâm tarihinde rastlamak mümkündür. Bu örneklerden biri, Cübeyr bin Mut’im’dir. Bedir esirlerinin fidye mukabili kurtulması için Medine’ye bir akşam vaktinde gelen Cübeyr, Mescid-i Nebevî’de Rasûlullah’tan Tûr sûresini işitince, onda bulunan bu temaların vurgularıyla müslümanlığa girmiştir. 1550
İnsan, yaratılışı gereği asayişi, nimeti, mutluluğu, rahatının bağlı olduğu şeyleri arzu ettiğinden, bu husus onu kendi nefsinden elemi uzaklaştırmaya, mutluluğu için huzuru elde etme hususunda gayrete sevk ettirecektir. Bu aynen bir yavrunun korkunun tesiriyle kaçıp ana kucağına sığınması gibi insanı bir ilticâ/sığınma noktasına doğru sürükler. Bu durum, her insanda ortak olan bir reaksiyondur. Kur’an, izlediği bu metod vasıtasıyla, ilticânın gerçekleşebilmesinin ancak kulun Allah’ın emrettiği hususları yerine getirmekle mümkün olabileceği imajını muhâtabına vermek suretiyle bu gibi konularda büyük bir etki meydana getirmektedir. Nitekim Kur’an’ın etkili metodları hakkında Seyyid Kutub’un şu ifadeleri bu durumu te’yid etmektedir: “Eğer hanımı Hadice, arkadaşı Ebûbekir, amcaoğlu Ali, kölesi Zeyd ve benzerleri gibi Hz. Peygamber’in bizzat inanmalarına sebep olduğu birkaç kişi hâriç tutulursa, İslâm’ın gücünün ve topluluğunun olmadığı ilk dâvet günlerinde mü’min olanların iman etmelerinde rol oynayan biricik etkenin, Kur’an’ın metodu olduğunu görmekteyiz.” 1551İşte bu Kur’an’ın emsalsiz metodudur. 1552 Kur’an, insanı şok edici, sarsıcı bir şekilde uyarıp, caydırıcı korkuyu insanın hayrına çok güzel kullanmıştır.
Allah Korkusu: Mü’minin hissettiği gerçek korku, Allah korkusudur. Çünkü Allah’a iman, onu ölüm, fakirlik, insanlardan veya herhangi başka bir şeyden gerçek anlamda korkmasını engeller. Mü’min, sadece Allah’ın gazab, öfke ve cezalandırmasından korkar. Allah korkusu, mü’minin hayatında önemli ve faydalı
1547] 17/İsrâ, 76-77
1548] 119/Nasr, 1-2
1549] 22/Hac, 1-2: 54/Kamer, 7-8; 101/Karia, 1-11
1550] S. Buhâri, Tecrîd- Sarih Terc. II/751
1551] Kur’anda Edebî Tasvir, s. 11
1552] Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 94-96
KORKU
- 317 -
görevleri yerine getirir. Çünkü bu korku, mü’mini günah işlemekten uzaklaştırır. Bununla da onu, Allah’ın gazab ve cezalandırmasından korur; ibâdetleri yerine getirmeye, Allah’ın rızâsını kazanacak hayırlı işleri yapmaya sevkeder. Bu durumda Allah korkusu sayesinde mü’minde bir ruhsal dinginlik meydana gelir. Çünkü bu durumdaki mü’mini, Allah’ın affı ve rızâsı hususunda ümit şuuru kaplamaktadır. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin! (derler.)” 1553
Mü’min, Allah’ı zâtıyla ve sıfatlarıyla tanıyıp bildiği ve O’nun her şeye kaadir olduğu, dilediği anda bütün evreni helâk edebileceğini idrâk ettiği için O’ndan, O’nun azabından korkar. İsyan ve günahlara daldığı için, O’nun vereceği cezayı düşünerek O’ndan korkar. Bazen hem O’nun azametini/yüceliğini, hem de azabını düşünerek her ikisi sebebiyle O’ndan korkar. Allah’tan en çok korkan O’nu en çok bilendir. Bunun için Peygamberimiz (s.a.s.), Buhâri’nin Hz. Enes’den rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: “Ben Allah’tan en çok korkanınızım” buyurmuştur. Hadisin diğer rivâyeti şöyledir: “Ben Allah hakkında sizden daha çok bilgiye sahibim ve benim haşyetim/Allah’tan korkum, sizinkinden daha fazladır.” 1554 Kur’an’da bu konuyla ilgili şöyle buyrulur: “Allah’tan, kulları içinde en çok âlimler korkar.”1555 Hz. Peygamberimiz de beşîr/müjdeleyici ve nezîr/korkutucu ve uyarıcı sıfatlarıyla insanlığa gönderilmiştir. 1556 Peygamberimiz, insanları Allah’ın sonsuz rahmetiyle müjdelerken, beri taraftan O’na isyan edenleri elem verici bir azap ve can yakıcı bir ateş ile de korkutmuştur.
Kulun Allah’tan korkması, sadece büyük bir tehlikeden duyulan korku gibi olmayıp, bununla birlikte, Allah’a karşı bir saygının da ifadesidir. Korkan, korktuğundan kaçar; ancak, Allah’tan korkan O’na yaklaşır ve O’nun lütfuna mazhar olur. “Allah katında ikrama en lâyık olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.”1557; “Allah’a kaçın/koşun.”1558 Allah’tan kaçmak kesinlikle mümkün değildir; Allah’a doğru kaçmak, daha doğrusu O’nun azabından yine O’nun rahmetine sığınmak gerekir ki bu da takvâ ve haşyet gibi Allah korkusu ile gerçekleşir. Allah’tan korkma, O’nun emirlerine itaati ve yasaklarından kaçınmayı gerektirir.
Kullarına karşı daima lütufkâr olan Allah, ibâdetleri onların cehennem azâbından kurtulmaları ve cennet nimetlerine kavuşmaları için bir sebep kılmıştır. Sebeplere sarılmak, neticelere râzı olmak demektir. Dünyaya ait korkular devamlı değil, geçicidir. Çünkü hiçbir tehlike, Allah’ın azabı kadar şiddetli değildir. Bunun için Allah, “Öyleyse siz onlardan değil; Benden korkun, eğer gerçek mü’minlerden iseniz.”1559 buyurmuştur. Allah korkusu, her türlü hayırlı işlere vesiledir. “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Bu korku, kişiyi Allah’ın emirlerine isyandan alıkoyduğu için Allah ona mükâfat olarak iki cennet vaad etmiştir. “Rabbinin makamından korkan kimselere iki cennet vardır.”1560 Allah korkusunun bir tezâhürü, Allah’ın anıldığı yerde mü’minin kalbinin titremesidir: “Mü’minler o kimselerdir ki,
1553] 41/Fussılet, 30
1554] Buhâri, Edeb 72; Müslim, Fezâil 127-128
1555] 35/Fâtır, 28
1556] 2/Bakara, 119; 34/Sebe’, 28; 35/Fâtır, 24; 41/Fussılet, 4
1557] 49/Hucurât, 13
1558] 51/Zâriyât, 50
1559] 3/Âl-i İmrân, 175
1560] 55/Rahmân, 46
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah zikredildiği/anıldığı zaman yürekleri ürpererek titrer.”1561 Peygamberimiz’e, “insanların en hayırlısı kimdir?” diye sorulunca: “Allah’tan en çok korkanlardır.” buyurmuştur. Mü’min, gücü yettiği nisbette Allah’a isyandan sakınmalı ve O’ndan korkmalıdır. 1562
İnsanlardan Korkmak: İnsanlardan korku da, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir. İnsanlardan birçoğu, kuvvetli, nüfuz ve iktidar sahibi, serkeş ve zâlim kişilerin kendilerine bulaşmalarından, zarar vermelerinden korkarlar. Samimi iman sahibi olan mü’min, insanlardan korkmaz. O, Allah’ın takdirinden başka başına bir şey gelmeyeceğini, O dilemedikçe insanların kendisine zarar veremeyeceklerini bilir.1563 Bunun kanıtı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Abdullah bin Abbas’a yönelik şu beyanıdır: “İnsanların hepsi sana yardım hususunda bir araya gelseler, Allah’ın sana yazdığı şeyden başka yardımda bulunamazlar. Eğer sana zarar verme hususunda birleşseler ancak Allah’ın aleyhinde yazdığı şeyden başka bir zarar veremezler.”1564
Münâfıklar Korkaktır: Kur’an, münafıkların mü’minlerden korkarak kaçmaya yeltenmelerini şu âyetle dile getirmektedir: “(O münâfıklar) sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar korkak bir topluluktur.” 1565
Korkaklık
Peygamberimiz’in (s.a.s.)“Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım.”1566 buyurması, korkaklığın kötü huylardan olduğunu göstermektedir. Korkak insan, hayal, vehim ve zanlarının esiri olup her şeyden korkar. Korkaklığı, onu güvenilmez yapar. Sabır ve sebat isteyen, cesaret gerektiren savaş ve yolculuk gibi zor işlerde 0bulundurulamaz, düşmana karşı kendilerine görev verilemez. Korkak insanların can, mal ve namusları daima tehlikededir. Korkakların, bu kötü huylarından kurtulabilmeleri için, cesur kimselerle arkadaş olmaları ve onlarla düşüp kalkmaları gerekir. Böylece yavaş yavaş korkuyu üzerlerinden atar, onun kötülüklerinden korunmuş olurlar.
Terbiyenin korkak yetişmekteki tesiri büyüktür. Bunun için ana baba ve öğretmenlerin çok dikkatli olmaları gerekir. Çocukları cesur yetiştirmek için onların kafalarını öcü ve gulyabâni masalları ile değil; mertlik ve kahramanlık hikâyeleri ile doldurmak icab eder. Rasûlullah’ın çok cesur olduğu ve ashâbının da O’nun yolundan gittiği bilinen bir gerçektir. Ashâbdan Berâ bin Âzib (r.a.): “Savaş kızıştığı zaman biz, Rasûlullah’tan cesaret alırdık. Çünkü O, cesaret örneğiydi.” demiştir.
“Pişmanlık, yaptığımızdan duyulan acı değil; yaptıklarımızın sonucu olarak başımıza geleceklere karşı duyulan korkudur.”
“Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir. Onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir. Cesaretini kaybeden her şeyi kaybetmiştir.”
1561] 8/Enfâl, 2
1562] 64/Teğâbün, 16; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 119
1563] Osman Necati, Kur’an ve Psikoloji, s. 57
1564] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/293
1565] 9/Tevbe, 56
1566] S. Müslim Terc. 7/188
KORKU
- 319 -
“Cesaret, tehlike karşısında akıl ve zekânın, onlardan daha önce de iman ve takvânın kullanılmasıdır.”
“Cesareti olmayan adam, keskin kenarı olmayan bıçağa benzer.”
“Bir sürünün üzerine atılacak kurt, onun sayısını düşünmez.”
“Kendi dâvâna ve kendine hizmet etmek için cesur ol!”
“Doğru olan bir şeyi gördüğü halde yapmamak, cesaretsizliktir.”
“Haksız bir dâvâ için dövüşmek, gerçek bir cesaret sayılmaz.”
“Ölümden korkmayan cesurdur. Fakat çile ve ıstıraptan korkmayan daha çok cesurdur.”
“Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyince insan okyanus keşfedemez.”
“Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür.”
“Dünyada birçok yetenekli kişi, küçük bir cesaret sahibi olmadığı için kaybolur.”
“İnsanı cesur bir kahraman yapan, Allah korkusudur.”
“Hiçbir şeye cesaret etmeyen, hiçbir şey için umut beklemesin.”
“Allah daima cesur olana yardım eder.”
“Her şeyin değeri, zorluğundadır.”
“Allah dışında hiçbir şeyden korkmayan kimse, herkesin korktuğu adam kadar kudretlidir.”
“Allah’tan korkma nedir, utanma nedir bilen bir insan için, daima bir kurtuluş yolu vardır.”
“Vezir, “melik” ten korktuğu kadar Allah’tan korksaydı, “melek” olurdu.” (Şeyh Sâdi)
“Başkalarını korkutanın, kendisi de hep korku içinde yaşar.”
“Hiçbir şey, korku kadar korkunç değildir.”
“Acının sınırı vardır, ama korku sınır tanımaz.”
“Korku içinde yaşayan adam, asla özgür değildir.”
“Korku, kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da ayaklarımızı yere çiviler.”
“Korkak, ölmeden önce kimbilir kaç kere ölür; yiğit ise, sadece bir kere.”
“Korkunun ecele faydası yoktur.” “Ama ecelin korkuya faydası vardır. ”
“Korku, mezar taşlarını insan yapar.”
“Korkak olana gölge bile düşmandır.”
“Korkak, tehlikeye düşünce ayaklarıyla düşünendir.”
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Korkaklar hiçbir zaman zafer anıtları dikmemişlerdir.”
Korkak insan, hayatta başarılı olamaz. Hakkını koruyamaz ve karşısına çıkacak engellere, güçlüklere karşı koyamaz. Hayatta, gereksiz atılganlığın da, gereksiz korkaklığın da yeri olmamalıdır. Allah’tan korkmak bir müslüman için nasıl iyi bir özellik ise; aynı zamanda O’nun yarattıklarından korkmamak da o ölçüde üstün bir fazilettir. “...Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minlerden iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”1567;“Allah’ın göndermiş olduklarını tebliğ edenler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Allah hesap gören olarak yeter.”1568 Korkaklık müslümana yakışmaz. Hiçbir kınayıcının kınamasından ve İslâm’a karşı olan insanlardan korkmamak; yalnız ve yalnız Allah’tan korkmak gerekir. “...(Bunlar), Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 1569
Mü’minler, yalnız Allah’tan ve O’nun azabından; yani kıyâmet gününün dehşetinden, Cehennem azabından korkmalıdır.1570 Buna karşılık, sözgelimi insanlardan,1571 düşman eline geçmekten,1572 kâfirlerin hile ve düzenlerinden,1573 özetle Allah’tan başka hiçbir kimse ve nesneden1574 korkulmamalıdır. Kur’an’ın öngördüğü Allah korkusu, insanı pasifliğe, hareketsizliğe itme amacı gütmez. Tam tersine, insanı korkunun nedenlerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmek amacı taşır. Meselâ Allah’ın gazabına, cehennem azabına neden olacak davranış ve eylemlerden sakındırır, Allah’ın emirlerine uymaya yönlendirir. Bu yöneliş kişiyi yalnızca korkuya neden olacak eylemlerden uzaklaştırmakla kalmayacak, ona gerçek anlamda iyi ve olgun bir mü’min olmanın yollarını açacaktır. Korku ile başlayan bu yöneliş ittika ile sürerek takvâ ile sonuçlanacaktır. Takvâ, mü’minin ulaşabileceği en yüksek dereceyi belirtir.
Mü’minler, Allah’tan korkmakta oldukları kadar O’ndan umut kesmemekle de yükümlüdürler. “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin.”1575 Çünkü umutsuzluk insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Kur’an, mü’minin her durumda umut içinde olmasını gerektirecek müjdelerle doludur: “Şüphesiz Rabbin onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir.”1576; “Rabbiniz bol rahmet sahibidir.”1577; “Rahmetim her şeyi kaplamıştır” 1578
Fakat bu ve benzeri âyetler, ne yaparsa yapsın insanın mutlaka bağışlanacağı anlamına gelmez. Umut (recâ), sebepsiz ve insanı umduğu şeye ulaşmak için çalışmaktan alıkoyacak, kötülük ve günahları önemsiz gösterecek bir beklenti değildir.
1567] 9/Tevbe, 13
1568] 33/Ahzâb, 39
1569] 5/Mâide, 54
1570] 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 175; 5/Mâide, 57
1571] 33/Ahzâb, 37
1572] 20/Tâhâ, 77
1573] 20/Tâhâ, 65-68
1574] 16/Nahl, 51-52
1575] 39/Zümer, 53
1576] 13/Ra’d, 6
1577] 6/En’âm, 147
1578] 7/A’râf, 156
KORKU
- 321 -
“Onlar ki iman ettiler, hicret ettiler, Allah yolunda savaştılar; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar.”1579; “Allah’a iman edenleri ve O’nun kitabına sarılanları Allah rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak, onları kendisine götüren doğru yola eriştirecektir.” 1580 gibi âyetlerde açıklandığı üzere umut, ancak gerekli şartları hazırladıktan sonra, sonucu Allah’tan ummaktır.
Bunun aksi bir beklenti, Hz. Peygamber’in “Nefsini hevâsına tâbi kılıp şehevî arzularının peşinde ömrünü tükettikten sonra Allah’tan Cennet isteyen ahmaktır” hadisinde tanımladığı gibi ahmaklıktır. Korku ve ümit, birbirini bütünleyen ve mü’mini kemâle erdiren iki niteliktir. Bu sebeple Kur’an mü’minleri tanımlarken bu iki niteliği birlikte anar: “Yanları yataklarından uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab’lerine duâ ederler.”1581 İslâm âlimleri, bu tür Kur’ânî yönlendirmelerden yola çıkarak mü’minin sürekli korku ve umut arasında olması gerektiğini belirtmişlerdir.
Korku Namazı
Düşman, sel, yangın, yırtıcı hayvan gibi bir engel karşısında bulunan bir cemaatin, iki grup halinde nöbetle kıldıkları namaza korku namazı denir. Daha çok savaş ânında kılınan namaz şeklidir. Bu namaz, Kur’an ve sünnetle sâbittir. 1582
Bu namazın kılınışı şöyledir: Cemaatten bir grup, düşman karşısında bulunurken diğer grup imama uyar ve iki rekâtlı bir namazın ilk rekâtını imamla beraber kılar. Namazın durumuna göre, birinci rekâtta ikinci secdeden veya birinci oturuşta teşehhüdden sonra düşman cephesine gider; diğer grup gelerek imama uyar, onunla beraber namazın geri kalan kısmını kılar ve tekrar düşman karşısına gider. İmam ise kendi başına selâm verir ve namazı bitirir. Daha önce namazın ilk kısmını kılan grup, gelerek namazlarını kıraatsiz olarak tamamlar, selâm verir ve düşmana karşı giderler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Zâtu’r-Rik’a, Batn-ı Nahle, Usfan, Zû Kared olaylarında korku namazı kıldırmıştır. Daha sonra ashâb-ı kirâm da mecûsiler ve başkalarıyla yaptıkları savaşlarda aynı şekilde korku namazı kılmışlardır. 1583
Selefin Havf/Korku Anlayışı
İnsanın Allah katındaki durumu, ölüm ve ölümden sonraki hayatı, uhrevî sorumluluğu, cehennem azabı gibi hususlarla ilgili âyet ve hadisler, ilk dönemlerden itibaren özellikle dinî hassâsiyeti gelişmiş müslümanlar üzerinde derin etkiler bırakmış; Ebû’d-Derdâ, Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah bin Mes’ûd, Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Huzeyfe bin Yemân gibi sahâbîler; başta Hasan-ı Basrî olmak üzere Âmir bin Abdullah, Herim bin Hayyân, Üveys el-Karanî gibi tâbiîn ileri gelenleri hayatlarını, Allah korkusuyla âhiret kaygısının ruhlarında meydana getirdiği derin tesirlerle şekillendirmeye çalışmışlardır. Bilhassa Hasan-ı Basrî ve zamanla onun etrafında toplanan âbid ve zâhidler, korku ve hüzün halini dinî hayatlarının temel belirleyicisi olarak algılamışlardır.
Abdullah bin Mes’ûd, Kur’an ehlinin hüzünlü olması ve gözyaşı dökmesi
1579] 2/Bakara, 218
1580] 4/Nisâ, 175
1581] 32/Secde, 6
1582] Bk. 4/Nisâ, 101-103 ve Buhârî, Havf 11; Nesâî, Havf 11; Dârimî, Salât 185
1583] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 391-392
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerektiğini söylüyor.1584 Ebû Zer el-Gıfârî, “Allah’ın haklarını yerine getirme yolundaki çabalarım, etrafımda dost; hesap gününden duyduğum korku, bedenimde et bırakmadı” diyordu. Ebû Mûsâ el-Eş’arî, vali olarak gittiği Basra’da halka yaptığı bir konuşmada, “üzücü sıkıntılardan ve ayak sesleri duyulan fitneden başka, dünyadan ne beklenebilir!” diyor, âhiret azabından bahsediyor ve müslümanlardan ağlamalarını istiyordu.1585 Böylece cehennemden korkup gözyaşı dökmek, kulluğun ve zühdün alâmeti olarak görülüyordu.
Korku ve üzüntüye dayalı dindarlık anlayışı, sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Herim bin Hayyân, “dehşetli kıyâmetten korkuyorum” diye devamlı sızlanıyor, Âmir bin Kays’ın zühdü, cehennem ateşinden korkmakla başlıyordu. Câhız’ın bildirdiğine göre bu dönemde âbidlerin en önemli takarrüb (Allah’a yaklaşma) yolu ve korkanların merhamet dileme vâsıtası ağlamaktı. 1586
Ebû Tâlib el-Mekkî, esasen Allah’a inanan her insanın O’ndan korktuğunu, fakat bu korkunun derecesinin Allah’a yakınlık derecesine göre değiştiğini söyler.1587 Ebû Nasr es-Serrâc, “Onlardan değil, Benden korkun 1588 meâlindeki âyetin irfan sahiplerine, “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.”1589 mânasındaki âyetin ortada olanlara, “Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”1590 mealindeki âyetin de avam düzeyinde bulunanların korku anlayışına işaret ettiğini söyler.1591 Buna göre havfın en yüksek derecesi, doğrudan doğruya Allah’tan korkmaktır. İkinci âyette işaret edilen havf, doğrudan Allah’tan korkmaktan ziyade hesap vermekten korkma anlamı taşıdığı için derecesi, ilkine göre biraz daha düşüktür. Üçüncü âyette ise asıl korkulan şey, âhiret dehşeti olduğu, Allah korkusu biraz daha geri planda kaldığı için havfın bu düzeyi en alt mertebe olarak görülmüştür.
İbn Cellâ, Allah’tan korkan kişiyi, bütün mahlûkatın kendisinden emîn olduğu kimse, diye tanımlar. Ebû Hafs el-Haddâd, havfı bir meş’ale olarak tasavvur etmekte, kalpte bulunan hayır ve şerrin bu meş’alenin yardımıyla görülüp ayırt edilebileceğini düşünmektedir. Ebû Süleyman ed-Dârânî, bir kalbin harap olmasını havf duygusunun yok olmasına bağlarken; Hâtim el-Esam havf ile ibâdet arasındaki münasebete dikkat çekmiş ve onu ibâdetin süsü olarak görmüştür. Havf halinin sürekliliğiyle ilgili olarak değişik görüşler ileri sürülmüştür: Muâz bin Cebel, sırat köprüsü geride kalmadıkça korkunun devam edeceğini söyler. Ebû Osman el-Hirî, korku ile ünsiyet kurup onu bir tür alışkanlık haline getirmenin yanlışlığını belirterek, havfın, kişiyi günah ve hata işleme konusunda sürekli tedbirli ve ihtiyatlı kılan bir şuur hali olduğunu vurgular.
Gazâli’ye göre havfın sebebi, ilim ve mârifettir. Mârifet, kişiye hem kendi kusurlarını hem de Allah’ın celâl ve kudretini gösterir. Havfın neticesinde ise iffet, verâ ve takvâ erdemlerine ulaşılır. Bu erdemler, bir taraftan insanın kalbine
1584] Ebû Nuaym, I/130
1585] a.g.e. I/263
1586] el-Buhalâ, s. 5-6
1587] Kutü’l-Kulûb, I/226-227
1588] 3/Âl-i İmrân, 175
1589] 55/Rahmân, 46
1590] 24/Nûr, 37
1591] el-Lum’a, s. 89
KORKU
- 323 -
nüfuz ederek dünya, madde ve menfaate karşı bir ilgisizlik meydana getirirken, diğer taraftan onun bedenî davranışlarına tesir ederek günahlardan uzak durmasını ve edep kaidelerine uymasını sağlar. Gazâli, mü’minin havf halini ilim ve mârifetle yaşaması gerektiğini söyler. Çünkü mârifetten korku, korkudan zühd, sabır, tevbe ve ihlâs doğar. Buna gücü yetmeyenler bu hali yaşayanlarla sohbet etmeli, buna da imkân bulamayanlar sözkonusu halle ilgili olayları tâkip ederek bunlardan ders çıkarmalı, ayrıca konuyla ilgili kitapları okumalıdır. Gazali’ye göre havf hali nefsânî arzuların önüne geçerse iffet, haramlardan sakındırırsa verâ, şüpheli şeylerden uzak tutarsa takvâ, Allah’a mânen yaklaştırmayan şeylere engel olursa sıdk adını alır. 1592
Gerçek mutluluk, muhabbet ve mârifetle Allah’ı sevmek ve O’nunla ünsiyet kurmakla gerçekleşir. Muhabbet mârifetle, mârifet tefekkürle, ünsiyet sevgi ve zikirle meydana gelir. Zikir ve tefekkür dünya sevgisini gönülden çıkarmakla, dünya sevgisini gönülden çıkarmak zevk ve şehvetleri terk etmekle, şehveti kırmak da korku ateşiyle mümkün olur. 1593
Tutkuları dizginlemek, kötü alışkanlıkları yok etmek, taşkınlıkları gidermek ve hevâ ateşini söndürmek, havf halinin tesirlerindendir. Bu etkileri göstermeyen bir korku halinin dengeli olmadığı belirtilir. Zira havfın zayıf olan derecesi, belirtilen sonuçları gerçekleştirmeye yetmez. Aşırı olanı da arzu ve istekleri büsbütün öldürür; aklı, tabiatı ve mizacı bozar ve kişiyi ümitsizliğe sevk eder. Gerçek hedef, Allah’ın sevgi ve rızâsını kazanmaktır. Allah korkusu, bu yolda kullanılan bir âletten, terbiyesizliği ve kötülüğü alışkanlık haline getiren nefsin onunla yola getirileceği bir kamçıdan ibarettir. 1594
İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
Sözlükte beklenti anlamını ifade eden ümit, Kur’an’da tama’ ve recâ kelimeleri ile ifade edilir. Tama’, kalbin ileride meydana gelecek olan şeyi arzu edip ona yönelmesi, bu konuda hırs göstermesidir. Recâ ise, ye’sin (ümitsizliğin) zıddı olup meydana gelmesi mümkün olan, arzu edilen bir şeyin tahakkukunun istenmesidir. Korkuyu ifade eden havf ise, insanın zanna ya da bilgiye dayanarak bazı işaretlerden hareketle gelecekte hoşuna gitmeyecek bir şeyin meydana gelmesinden veya sevilen bir şeyin elden gitme endişesine kapılarak bundan kalbinin elem duymasıdır.
Kurân-ı Kerim, çeşitli âyetlerinde insanın korkularından bahseder. İnsan düşünen, etrafını gözleyen, kâinatın birçok tehlikelerine karşı ne kadar âciz kaldığının idrâkinde olan bir varlıktır. Bundan dolayı insan, tehlikelere karşı kendisini korumak mecbûriyetindedir. İnsanı buna sevk eden şey ise fıtratındaki korku hissidir.
Bugünkü ilmî araştırmalar, insan psikolojisinin korku ve ümit adında iki temel duyguya dayandığını göstermektedir. Bu iki duygu, insanın hayattaki yönelişini, hedefini tayin etmektedir. Önümüzde nefsin iki zıt çizgisi var: Korku ve ümit. Tabiatı icabı nefis korkar ve ümitlenir. Çocuk birbirine komşu bu iki yetenekle yaratılır ve o büyüdükçe bunlar da onunla büyür ve gelişir, çeşitlenir.
1592] İmam Gazâli, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 4, s. 164
1593] Gazâli, a.g.e., s. 160-161
1594] İslâm Ansiklopedisi (T. D. Vakfı), c. 16, s. 528 vd.
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu ikisi insanın hayatına yön verir. Hedeflerini, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini sınırlar, ayarlar ve dengeye sevk eder.
Kur’an, korku ve ümit çizgisine yönelir ve ilk iş olarak bu iki çizgiden her türlü fâsit ve sahte korkuyu ve sapık emeli ayıklar. Sonra sadece kendisi için gerekli olanı umacak, korkulması gerekli olandan korkacak şekilde ayarlar. Bu yapılmazsa insanın rûhî dengesi bozulur, hastalanır. Bilhassa korku hissi yönlendirilmezse rûhî bunalımların ve akıl hastalıklarının çok mühim bir sebebi olur. Bunun için “korku, psikiyatrinin atomu gibidir” denilmiştir. Yani birçok rûhî hastalığın temelinde o yatar. İnsanların çoğu, fıtratlarındaki korku hissi iyi yönlendirilmediği için, gerçek mercî olan Allah'a tevcih edilmediğinden binlerce sahte korkunun elinde huzursuzluğun esiri olmuş, çırpınıp durmaktadır. Gerek bizzat kendisini, gerek toplumu iyi müşâhede edebilen her insaf sahibi bu fikre katılır.
Kur’an, bu iki temel duyguya sık sık vurgu yapar. Kur’an’daki ibret amaçlı olaylar ve derslerin büyük bir kısmının bu iki temel duyguyu hedeflediklerini söylemek mümkündür. Çoğu kez rahmet ve azap âyetleri ile cehennem azabı ve cennet hayatının birbirlerini takip ettikleri görülür. Zaten dinde de, hem Allah’ı sevmek hem de O’ndan korkmak bir esas olarak kabul edilmektedir. Bundan dolayı Allah, hem sevilmeli, hem de kendisinden korkulmalıdır. Nitekim Kur’an’da mü’minler, duyguları itibarıyla bu her iki durumu dengede tutan kimseler olarak tanıtılır: “Korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler...” 1595
Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Mü’minler, Allah’ın azab ve azabının miktarını bilselerdi hiçbir i Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiçbir i O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.” 1596
Ümit: Kur’an’da ümit anlamında kullanılan tama’, haram işleme,1597 Allah’ın mal vermesi,1598 sâlihlerden olma,1599 cennete girme 1600 ve bulutlardan yağmur yağma beklentisi içinde olmak 1601ile rahmet ve bağışlanma, recâ ve ümit 1602 gibi hususlarda kullanılmaktadır. Bundan dolayı bu kelime, Kur’an’da sözlük anlamında olduğu gibi, beklenti ve ümit içinde olmayı ifade etmektedir.
Yine Kur’an’da ümit ifade eden recâ ise, saygı bekleme,1603 Allah'a kavuşma,1604 rahmet ümidi içinde bulunma 1605 ve hakkında yapılacak bir muâmele beklentisi içinde olma 1606 anlamlarında kullanılır. Kur’an, ümit bağlamında zaman zaman insanın dünyada yaptığı iyi işler ve onlara verilecek cennet nimetlerini dile getirmiş ve bununla muhâtabını iyi amele, güzel ahlâka sevk etmeyi amaçlamıştır. 1607
1595] 32/Secde, 16
1596] Müslim, Tevbe 23
1597] 33/Ahzâb, 32
1598] 74/Müddessir, 15
1599] 5/Mâide, 84
1600] 7/A’râf, 46; 70/Meâric, 38
1601] 13/Ra’d, 12; 30/Rûm, 2
1602] 7/A’râf, 56; 32/Secde, 16
1603] 71/Nûh, 13
1604] 18/Kehf, 110; 29/Ankebût, 5
1605] 2/Bakara, 218; 4/Nisâ, 104
1606] 9/Tevbe, 106
1607] Hayati Aydın, a.g.e. s. 86-88
KORKU
- 325 -
Beyne’l Havfi ve’r-Recâ; Korku ve Ümit Arası: Havf, tatlı bir korku, Allah’ın celâl, kibriyâ ve azameti karşısında haşyet duyma... Recâ, zevkli bir ümit. O’nun lütuf, ihsân ve kereminden daima ümitvâr olma... Hayırları işlemek, amel-i sâlih; şerlerden kaçmak ise takvâdır. Amel-i sâlih işlendikçe recâ kapısı, takvâda ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet. Takvâ ve sâlih amel nasıl birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmıyorsa, havf ve recâ da öyle... Bir mü’min Allah’ı hem sevecek, O’nun rahmetinden daima ümitvâr olacak, hem de O’ndan korkacak, azâbından emin olmayacaktır. İşte bu iki meziyet, kalbi safha safha terakkî ettirir, dalga dalga güzelleştirir; ona mânâ ve ulviyet kazandırır...
Korku ve ümit, bir âhenk içinde olmalı. Geceyle gündüzün, dünyanın başını sırayla sarması gibi... Bu arz küresi, hiçbir zaman, ne tam bir karanlığa bürünmüş ne de topyekün bir aydınlığa kavuşmuştur. Arzın bir yüzü kararırken beri tarafı aydınlanır, bir tarafı aydınlanırken ötesi kararır. Bu nöbetleşme ile arzın başında, her an hem aydınlık hem de karanlık hükmeder. Mü’min de her an, hem ümit ve hem de korku içinde olmalı. Zira Allah hem Ğaffâr’dır, hem de Kahhâr. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de.
Havf ve recâ imandandır... Her ikisi de mü’minin sıfatları. Bundandır ki, hangisi ruhtan çekilse, küfür tehlikesi belirir. Havf etmeyen insan, isyan yolunu tutar, bu yolun sonunun ise küfre çıkma tehlikesi vardır. Recânın azalması da ümitsizliğe yol açar. Bu da sonu küfre çıkabilecek bir başka yol...
Bazı kimseler, alenen, sıkılmadan ve daha kötüsü, seve seve günah işlemekte ve sırası geldiğinde de kendilerini teselli sadedinde, “Allah Ğafur ve Rahîm değil mi?” demekteler. Hâlbuki Ğafur ve Rahîm olan Allah'a isyandan sıkılmak gerekmez mi? İsterse hiç azap etmesin, cehennemine atmasın. Kaldı ki, bir kulun af ve mağfirete ermesi için birtakım şartlara uyması gerek. Ğafur ve Rahîm isimleri, isyanını alenen ve severek işleyenlerden çok, yaptığı günahtan vicdanen rahatsız olan, sıkılan ve kötü halinden kurtulmak isteyenlerin ilticâ edecekleri isimler. Bu isimler, mü’mini yeisten kurtarır. Yoksa –hâşâ- âsînin isyanını devam ettirmez. Bu sözü sarf edenler Allah’ın sadece Ğaffâr ve Settâr değil; Kahhâr ve Cebbâr da olduğunu hatırlarından çıkarmasalar böyle bir hataya düşmezlerdi...
Kur’ân-ı Kerim’de bir kısım âyetler, mü’mini cennetle müjdelerken, bir kısmı da âsileri cehennemle tehdit ediyor. Kalbin bir atıp bir sessiz kalması gibi, insanı bir havfa bir recâya sevk etmekle hoş bir âhenk meydana getiriyorlar. Fâtiha, Kur’ân-ı Kerim’in fihristi, hülâsası, özü ve özeti. Onda da havf ve recâ dersi birlikte veriliyor: “Hamd”de medih ve senâ hâkim. “Mâlik-i yevmi’d-dîn”, havf dersi verir. “İbâdet” recâya, “istiâne” havfa işaret ederler. “Sırât-ı müstakîme hidâyet talebi”: Recâ; “Mağdûb ve dâllînden olma korkusu”: Havf. Fâtiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve recâ dalgaları arasında seyerân eder. 1608
Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır
Korku hissi insan tabiatında, diğer birçok hislere ve hatta zıddı olan ümit hissine oranla daha kuvvetlidir. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim, bu hissi özellikle muhâtap almış ve gerçek mevkiine oturtmaya gayret etmiştir. Kur’an’da
1608] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 127-129
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapılacak bir araştırma, korku üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur’an’ın korku hissini daha çok gündeme getirmesi, insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurulmaya, bir noktada dengede tutulmaya muhtaç duygusunun, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm işlemek, yani kısacası yasakları çiğnemek eğilimi olmasındandır. İnsan, bu huylarından ancak korku sebebiyle vazgeçebilir. İnsanı, işlemeğe pek hırslı olduğu günahlardan, ancak onun korku hissine hitap ederek, cezâî müeyyideler/yaptırımlar koyarak ve hatta uygulayarak vazgeçirebilirsiniz.
Hiçbir ülkenin şu veya bu günah ve suçları işlemeyen insanlara ‘şu şekilde mükâfatlar vereceğiz’ diye bir ceza hukuku anlayışları yoktur. Beşerî terbiye sistemlerinde her ne kadar örnek davranışlara özendirmeye yönelik ödüllendirme usulleri varsa da insanları, yasakları işlemek ve yasaları çiğnemekten caydırmak için korkutucu yaptırımlar daha ağır basmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki korku, insandaki haddi aşma, haksızlık etme ve taşkınlıklar yapma gibi his ve eğilimleri frenleyen çok özel bir duygudur. Korku, insan arzu ve iştihalarını helâl ve haram sınırında dengeli tutmaktadır. Bu yüzden Kur’an’da korkutan âyetlere daha çok yer verilmiştir. Aslına bakılırsa bu âyetler ne fazla ne de azdır. İnsandaki tuğyanı zararsız seviyede tutmak için yeterli ve dengelidir.
İmam Gazâli, “korkunun recâdan daha fazla olması mı, ikisinin birbirine denk olması mı efdaldir?” başlığı altında meseleyi çok güzel ele almıştır. Ona göre; ilk bakışta hangisinin efdal olduğunu söylemek zordur. Bu, “ekmek mi, su mu efdal?” sorusuna benzer. Acıkan için cevap başkadır, susamış olan için başka. Korku da ümit de kalbi tedavi eden bir ilaçtır. Birbirlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir. Allah’ın mekrinden emin olma hastalığı varsa, buna ilâç korkudur. Rahmet-i İlâhîden ümitsizlik hastalığı varsa ilâç recâ, yani ümittir. Hangi hastalık galip ise onun ilâcı efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptelâ oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlara daha faydalı olan, korku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı, kişiyi ibâdete yönelten, bütün haram arzuları törpüleyen, kalbi dünyaya meyletmekten koruyan, korku tarafının ümitten daha fazla olmasıdır. Bu ölüm vakti gelene kadar böyle olmalıdır. Herkese yaraşan, şiddetli hastalık halinde, ölüm ânında 1609 Allah sevgisi ve ümidin ağır basmasıyla dünyadan ayrılmaktır. 1610
Mustafa Sabri Efendi de, İslâm’da korku hissine verilen önemin, bir yanlış değerlendirme olmadığını, bilakis aksini iddia edenlerin, Avrupalıların tesiri altında kaldıklarını anlatır. Ona göre, insan tabiatüstü varlık olmadığından maddî faydalara ve maddî sakıncalara daha çok bağlanır. Bundan dolayı, korku altında itaat, bağlılıkların belki en kuvvetlisi ve en ciddisidir. İnsanı gizli ve açık bütün eylemlerinde onu takip eden ve hiç aldanmayan ilâhî kontrolün sonsuz tesir eden korkusu, muhabbet bağına kıyas edilemeyecek şekilde, itaat ve boyun eğmenin en amansız müeyyidesi, yani yaptırımıdır. Bunu kabul etmeyen reformcularımızın tenkitleri, İslâm’ın temel esaslarına yabancılıklarından (veya kasıtlı olup kötü niyetlerinden) kaynaklanır. Müslümanlara özellikle Allah korkusunu telkin eden eski âlimleri suçlu bulan kişiler, bu eğer bir suç ise, bu suçu Kur’ân-ı
1609] Nevevî, Riyâzü’s Sâlihîn Terc. I/479
1610] İmam Gazâli, a.g.e. c. 4, s. 303
KORKU
- 327 -
Kerim’e atfetmelidirler. Çünkü O’nun hemen her sayfasında korku ifade eden bir âyet vardır. Hucurât sûresinin on üçüncü âyetinde “Allah katında en şerefliniz, en müttakî; yani Allah’tan en çok korkup sakınanızdır” buyruluyor.
İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, gönderdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış ve korku hissine ağırlık vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile bunu fark eder. Böyle olması, yani Kur’an’da korkuya önem verilmesi, çok az kavramda görülen bir özellikle bu kavramın çok çeşitli kelimelerle ifade edilmesi, fıtrata uygunluktan başka bir şey değildir. 1611
Takvâ, Kur’an’da defalarca övülen bir sıfattır. Allah indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref pâyesidir. Fıtrat dini İslâm, insanların ulaşmalarını arzu ettiği takvâ ve etka mertebelerinin tahakkuk etmesi için, bunların dayandığı korku hissini işletip, bu övülen vasıflara mü’minlerin sahip olmasını temin etmiştir. Daha doğrusu İslâm ve onun kitabı Kur’an, insanın tekâmül usûlünü ortaya koymuştur. Mânen yükselmeyi dileyen için başka yöntem yoktur. Korkuya verilen önemin sebebi, neticesinin takvâ oluşundandır.
İnsan, şu uçsuz bucaksız gibi görünen evrende kendisini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yırtıcı hayvanlara; açlık, susuzluk, çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi kendisiyle burun buruna yaşayan korkulara bakacak olursa, kâinat kitabında da korkunun, emniyet vaad eden öğelerden daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde görecek ve anlayacaktır. Hal böyleyken Kur’an’da korku hissinin daha çok uyarılması, neden zor anlaşılan bir mesele olsun? İnsanın beşikten mezara kadar geçirdiği hayat mâcerasında ona ümit ve emniyetten daha çok, korku arkadaşlık etmiştir şüphesiz. Bu da gösteriyor ki Allah, kulunu korku ile terbiye ediyor. İnsana öyle geliyor ki: Kâinattaki korku miktarı insandaki isyan arzusuna denktir. Yeter ki insan bu korkudan haberdar olsun.
İnsanı Rabbine yönelten duygular, nimetlerden, emniyet ve ümitten kaynaklansaydı Kur’an’da insanın nankörlüğünden bahsedilmez; şükreden kulların ve şükür amelinin azlığı sık sık vurgulanmazdı. Belki bazı kimseler, Yüce Allah’ın “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” 1612 meâlindeki âyetlerin ve Allah’ın âhirette daha çok rahmetiyle muâmele edeceğine dair hadislerin ışığı altında rahmetin daha ağır bastığını düşünebilir. Bu, ilk bakışta doğru bir eğilim gibi görünse de, dikkatle bakıldığı zaman bu görüş hemen kıymetini kaybeder. Çünkü Allah’ın rahmet sıfatıyla muttasıf olması, gadabıyla değil de, mahlûkata rahmetiyle muâmele etmesi bile O’nun korku hissini uyarmasını gerektirir.
Anneler neden çocuklarını daha çok tehlikelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merhametlidirler de ondan. Yüce Allah da eğer Kur’an’da korku hissini fazlaca uyarmışsa, bu da O’nun her şeyi kuşatan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil; rahmettir. Çünkü korkutanın korkutmakla maksadı, korkuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete dâvet etmek hedefine yöneliktir. Bu yüzden Allah’ın rahmetinin genişliği fikrini esas alarak Kur’an’da korku hissinin az uyarıldığını iddia etmenin tutarsızlığı açıktır. Kur’an’da, dağ gibi deniz dalgalarının insanı kuşattığı an, insanların Allah'a yönelip dini yalnız O’na has
1611] Mustafa Sabri Efendi, naklen: L. Cebeci, Kur’an’a Göre Takvâ, s. 27-28
1612] 7/A’râf, 156
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılarak Allah’ı tanıdıkları 1613 anlatılmaktadır.
Korku, hem kâinatta hem de Kur’an’da başlı başına bir denge unsurudur. Çünkü duygularımız ne gereksiz ve ne de zararlıdır; her his bir maksat için yaratılmıştır. Önemli olan, bu duygularımıza güzel istikametler vermek ve aşırılıklardan kaçınıp sınır koyabilmektir.
Korku olmazsa insandaki taşkınlık arzusu artar. Korkusuz insan da serazat bir şekilde her yasayı fütürsuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pusup susan insan, kendini tehlikelere ve onursuzluklara teslim edip helâk veya zelîl olur. Hiç korkmayan insan gibi, aşırı korku yüzünden de kişi, normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu yerine getiremez.
Kur’ân-ı Kerim, insanı bir bakıma ilâhî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesattan koruyor diye de değerlendirebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzûmesini ihlâl edenler, en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise ümitlendiriliyor. İşte bu korkutma ve ümitlendirme çok hassas bir denge istiyor.
İnsanda azgınlık yeteneği çok; o halde korkutma işlemi de o kadar çok olmalı. İnsanda gurur, yani aldanış, avunma ve temenni gibi ümidi kötüye kullanma diyebileceğimiz huylar da çok. O halde “Şeytan sizi Allah’ın rahmetine güvendirerek aldatmasın.”1614 şeklinde insana mesaj veren âyetler de o nisbette Kur’an’da vardır. Ancak, ne var ki ümitlendiren âyetlerle, korkutan âyetler sayıldığı zaman, korkutan âyetler çok fazla çıkar. (Yukarıda listesi verilen korku ile ilgili kelimeler Kur’an’da, toplam olarak 646 yerde geçerken; ümit anlamına gelen recâ (28) ve tama’ (12) kelimeleri, türevleriyle birlikte toplam olarak 40 yerde kullanılmıştır.)
Bu durum, dengesizlik ifade etmeyeceği gibi, bilâkis dengenin ta kendisidir. Korku ve ümit dengesi derken, korkuyu terazinin bir kefesine, ümidi de diğer kefesine koyun, eşit olsunlar, işte bu dengedir demek istemiyoruz. Bu fevkalâde yanlış bir denkleştirme olur. Eşitlik ayrı şeydir, adâlet ayrı. İşte böyle bir denkleştirme yüzündendir ki Kur’an’da “korkutan” âyetlerin çokluğu, kişide aritmetiksel bir dengesizlik intibaı uyandırsa bile bu, adâlet gereğidir. Bu konuda kavramların hizmet ettikleri maksatlarıyla olan mutâbakatına “denge” demek daha doğrudur.
“Korku” duygusunun maksadı beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise, korku ümitsizliğe ve karamsarlığa dönüştüğü zaman, bu hali kendisine çekerek korkunun miktarını ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi miktarına çekecek derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu durum, Kur’an’da dengeli olarak vardır. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” 1615
Hiç insanın rabbi/terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit gerekir, bilmez mi?!
1613] 31/Lokman, 32
1614] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
1615] 67/Mülk, 1
KORKU
- 329 -
Selim kalp, korku ve ümit hislerinin en hassas dengeleri üzerindedir. Çünkü o, daima korku ve ümit arasındadır. Ne Allah'a sûi zan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur; ne de şımaracak kadar ümitvar.
Bazı kıssalarda Allah korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz duymuş veya okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir. Kişinin işlediği günahları, Allah’ın rahmetinden ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar yanlış ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şımaracak kadar çok görmesi ve kendini beğenmesi de o derece yanlış ve tehlikelidir. Öyle ki kul ümitsizlikten kurtulması için bile korkutulur. Yani, eğer Allah’tan ümit keserseniz, ebedî hüsrâna uğrarsınız denir. Bu noktada bile korku yine rahmetin bir tecellisi olarak zuhur eder. İşte Gazâli, “günahın gizli ve açığını, zâhir ve bâtınını terk eden müttakîye gelince, ona da yaraşan korku ve ümit tarafını eşit tutmaya çalışmasıdır”1616 demektedir.
Aşırı günahlara dalan biri için “Nefislerine günah işlemekle zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”1617 gibi rahmet âyetlerinin, Allah’ın azabından emin olanlar için de azap âyetlerinin okunması gibi bir tebliğ ve telkin üslûbu kişide korku ve ümit dengesini gerçekleştirecektir. Özetle korku ve ümit, hem insanın yeis ve ümit gibi hislerindeki aşırılıkları dengeleyen birer âmil ve unsur, hem de asılları itibariyle insanda kâfi miktarda olmaları gereken huylar olarak karşımıza çıkmaktadır. 1618
Stresin İlâcı, Allah Korkusudur
Çağımızın en önemli ve en yaygın problemlerinden biri olan stres, bilindiği gibi, aşırı gerginlik demektir; dış etkenlerin organizmada, iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozukluklara denir. Küçük problemler, çözümlenmeden biriktirilip insanın taşıyamayacağı hale gelince, bu sorunların çeşitli ruhî hastalıklara dönüşmesi stresin en önemli göstergesidir. Daha büyük bir korkudan dolayı, diğer küçük korku ve kaygılarını unutan kimseler strese düşmezler. Kur’ân-ı Kerim, bu sonucun elde edilmesini, bu dünya hayatını “bir oyun ve eğlence” görmeye, dünyevî kaygılardan sıyrılarak Allah’tan korkmaya bağlar. “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar (Allah’tan gereği gibi korkup haramlardan sakınanlar) için âhiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”1619; “Doğrusu dünya hayatı, ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve korkup sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.” 1620
Küçükler plastik araba, yapboz ev veya oyuncak bebekle oynarken; büyükler bunların sahicileriyle oyalanmaktadır. Çeşitli oyunlar, nasıl çocukların karakterlerini ortaya çıkarıyorsa, büyüklerin kişiliklerini, emaneti sahiplenerek taşıyıp taşımama meyillerini, emniyetli olma veya güvensizliklerini de dünya hayatı ortaya çıkaracaktır. Oyun ve eğlence, tamamen çıkarsız bir yarış ve oyalanmadır. Oyunun ayrılmaz niteliği de “geçici” olmasıdır. Çıkarsız ve geçici bir yarış,
1616] Gazâli, a.g.e., c. 4, s. 306
1617] 39/Zümer, 55
1618] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, s. 182 vd.
1619] 6/En’âm, 32
1620] 47/Muhammed, 36 ve Bk. 29/Ankebût, 64; 57/Hadîd, 20
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanı, özellikle mü’mini pek kaygılandırmamalıdır. Öyleyse, dünya tutkusunu, dünyevîleşmeyi kırarak, her bireye Allah korkusunu kuvvetle telkin eden dinin, ruhlara ve dolayısıyla fizikî bünyelere şifâ verici rolü her türlü ilâçtan daha mühimdir. Din, mensuplarına şunları tavsiye eder: Yaratıcıyı unutmamak, O’nun karşısında böbürlenmemek, O’nun için secdeye kapanmak, O’na korku ve umutla duâ etmek, ulaşılan refahı diğer insanlarla paylaşmak. 1621
Modern insan, kendisini özgür ve güvenli sanmaktadır. Bu özgürlük ve güven duygusu aldatıcıdır. O, teknolojik ve endüstriyel nimetlere (bu şekliyle nimet denilirse tabii), kendi bilgi ve becerisiyle değil; Allah’ın fırsat ve imkân verip bağışıyla kavuştuğuna inanmalıdır. Üstünlük/ müstekbirlik taslamamalı, yalancı ve geçici güvene aldanmamalıdır. Gerçek güvene kavuşmak istiyorsa, dünyevî emniyetten çok ilâhî güvene sığınmalıdır. 1622
Korkmak Ayrı, Takıyye Yapmak Ayrı Şeydir
Takıyye: ‘Takıyye’, korkmak, vikayeye girmek, elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini korumak anlamına gelen ‘takvâ’ kelimesinden türemiştir. Takıyye, canını, malını, ırzını düşmanın zararından korunmak için ondan sakınmak demektir. “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.”1623 Bu âyette görüldüğü gibi, can kaygısı bulunan müslümanlara, kâfirlerden korunmaları için verdiği izne, İslâmî literatürde “takıyye”, yani “korunma” denmiştir.
Takıyye, güçlü olan bir düşmandan; din, mal, can, namus, ırz gibi her türlü üstün değerleri, tehlikeli bir durum karşısında korumak için başvurulan bir tedbirdir. Bu gibi değerleri tehdit altında olan bir müslüman, böyle tehlikelerden kurtulmak, zarara uğramamak için imanını ve durumunu gizleyebilir. Kur’an buna izin vermektedir.
İslâm’a teslim olmuş müslümanlar bir bina gibi birbirlerine kenetlenerek tevhid kelimesinin gereğini toplu olarak yerine getirmek zorundadırlar. Bunun sağlanabilmesi için, müslümanların sürekli çaba göstermeleri gerekir. Ancak İslâm’ın hâkimiyetini istemeyen müşrikler ve tağutlar, müslümanlarla mücadele edeceklerdir. Müslümanlardan bazıları bu mücadelede düşmanın eline esir düşebilir, eziyet görebilir, işkenceye uğrayabilir, bazı hakları tehdit altına girebilir. Bu gibi durumlarda o mü’min, kendinin ve bağlı olduğu müslüman toplumun aleyhine olabilecek şeyleri söylememeli, sır vermemeli. Böyle bir durumda kendini gizlemenin, hatta ölüm tehlikesi ve şiddetli işkence gibi ikrâh-ı mülcî hallerinde imanını gizleyip açığa vurmama ruhsatıdır takiyye. Takıyye de takvâ gibi kişinin kendini ve bağlı olduğu müslüman toplumu elem ve zarar verecek şeylerden koruyup sakınması demektir. Öyleyse takıyye, Kur’an’ın izin verdiği bir korunma, bir sakınmadır.
Peygamberimiz’in Mekke hayatında müşriklerin işkencelerine uğrayan sahabeden bazılarına takıyye izni verdiğini biliyoruz. Bunun en canlı örneği, müşrikler
1621] 32/Secde, 15-16
1622] Ahmet Baydar, Kur’an Açısından Korku ve Büyü, s. 58-59
1623] 3/Âl-i İmrân, 28
KORKU
- 331 -
tarafından gözünün önünde babası ve annesi öldürülen Ammar bin Yâsir’dir. Yapılan işkencelere dayanamayan Ammar (r.a.), müşriklerin istediği sözleri söyler ve ölümden kurtulur. Sonra ağlayarak Peygamberimiz’e gelerek, O’nun hakkında kötü konuştuğunu ve onların ilâhlarını övdüğünü söyler. Peygamberimiz ona şöyle sorar: “Peki, o anda kalbinde ne hissettin?” O da “kalbinin imanla dopdolu olduğunu” söyleyince, Peygamberimiz, aynı durumla karşılaştığı zaman yine öyle yapmasını tavsiye etmiştir.1624 Şu âyet bu durumu desteklemektedir: “Kim imanından sonra Allah’a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin olduğu halde baskı altında zorlanan hâriç- küfre göğsünü açarsa, işte onlara Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır.” 1625
Şu örnek de dikkat çekicidir: Yalancı peygamber Müseylime sahabelerden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik eder misin?” diye sordu. O da ‘evet’ dedi. Sonra kendisinin peygamberliğine şahitlik edip etmediğini sordu. O yine ‘evet’ deyince onu serbest bıraktı. Aynı soruyu ikinciye de sordu. Ancak o ikinci soruya cevap olarak ‘ben dilsizim’ deyince onu öldürttü. Olayı duyan Peygamberimiz, şehid olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü ve mübarek olduğunu, diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını ve hata etmediğini söyledi. 1626
Dikkat edilirse görülecektir ki ‘takıyye’ bir ruhsattır. Dileyen önemli bir tehlike karşısında ona başvurabilir. Ancak Kur’an’ın diğer âyetlerine baktığımız zaman kuvvetli olmayı, düşmanlara karşı hazırlıklı olmayı, cihad etmeyi, Allah yolunda canı ve malı harcamayı teşvik ettiğini, mü’minlerin önceki müslümanlar gibi deneneceklerini söylediğini görmekteyiz. Bilndiği gibi Kur’an’da, kâfirlerden korkmak ve onlara dost olmak yasaklanır. Asıl korkulması gereken insanlar değil, Allah’tır. 1627
Bütün bunlara rağmen zayıf kalan, işkenceye uğrayan veya müslümanlar aleyhine bir şey söylemesi istenen müslümanlar bu ruhsata başvurabilirler. Ancak, takıyye ruhsatı, hiçbir zaman dünyalık bir çıkar veya makam için ikiyüzlü davranmak, şahsiyetsiz, kaypak, ciddiyetsiz ve ilkesiz olmak demek değildir. Takiyye, müslümanlara karşı kullanılan bir aldatma silahı değil; hasımlardan gelebilecek bir tehlikeye karşı sakınma ruhsatıdır. Ahlâkî boyutlarda bırakılan ve kişinin iyi niyetine bağlanması gereken bir husustur, dininden ve müslümanca yaşayışından tâviz vermesini câiz kılan bir husus değil!
Korku-İman İlişkisi; İmanları Tartan Terazi: Korku
Haşyet, takvâ gibi korkular, kişiyi daima Allah’ın rızâsını aramaya, nehyettiği hususları terk etmeye ve emrettiği hususları yapmaya sevk eder. Bundan dolayı Allah’tan korkmak, Allah'a iman hususunda bir rükün sayılmaktadır. “...Eğer mü’min iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!”1628; “İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden
1624] Hayatü’s Sahabe, 1/245; Elmalılı, 5/263
1625] 16/Nahl, 106
1626] nak. Elmalılı, 2/340
1627] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s, 661 vd.
1628] 3/Âl-i İmrân, 175
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuştur. Bunlar hep Rabbinden korkan, O’na saygı gösterenler içindir.” 1629
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ancak Allah’tan ve kıyâmetten korkanları korkutup uyararak onların uyanmasını sağlayabileceği;1630 Kitab’ın Allah’tan korkanlara öğüt olarak indirildiği ve Allah’tan korkanların öğüt alacakları haber verilerek, haşyet ile iman arasındaki bağ belirtilerek açıklanır.1631 Mü’minlerin, Rablerinden korku duydukları;1632 bu haşyetle iman gereği titremekte oldukları bildirilir.1633 Bu, görülmeyen bir Rab’den olan korkudur ve korkuyu, ancak, ilim sahiplerinin duyabilecekleri haber verilmiştir.1634 Haşyet duymamak ise, ancak, kalbi hasta olanlar için sözkonusudur.1635 O yüzden Allah’tan korkmayanın imanı yoktur. Bütün peygamberler, insanları Allah'a imana ve tevhide çağırırken, daha ilk mesajlarında Allah’tan korkmaya çağırmışlardır. Örnek olarak Hz. Nûh, kavmine şu dâvetle seslenmiştir: “(Allah'a karşı gelmekten korkmaz ve) sakınmaz mısınız (ittika)? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir rasûlüm/elçiyim. Artık Allah’tan korkun, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”1636; “Andolsun ki Nûh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim! dedi, Allah'a ibâdet/kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ (Allah’tan) korkup sakınmaz mısınız?” 1637
Korku-tevhid ilişkisini anlatması açısından şu âyet çok mânidardır: “Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin! O, ancak bir İlâhtır; yalnız Benden korkun! Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur. Din de sürekli olarak yalnız O’nundur. Hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 1638
Haşyet ve Allah’a, âhirete iman; namaz ve zekât ile birlikte,1639 yine ittika ile birlikte haşyet, Allah’a ve Peygamber’e itaatin yanı başında anılabilecek ölçüde önemli bir tutumdur.1640 Kitap, Allah’tan gereği gibi korkanları ürpertir;1641 onlar insanlardan değil, Allah’tan korkmanın uygunluğunun 1642 ve gerekliliğinin1643 idrâki içinde bulunmakla, tebliğ sırasında insanlardan çekinmezler. 1644
Şirk, Bütün Yanlış Korkuların Kaynağıdır: Tevhid inancı, emniyet ve huzurun kaynaklandığı bir güç ve kuvvet olduğu gibi; şirk de korku ve kuruntuların, vehim ve stresin, çeşitli fobilerin kaynağıdır. Hurâfelerden, çeşitli evhâm ve kuruntulardan, uğursuzluk anlayışından ve bâtıl tanrılardan korkar durur müşrik. Ölüm, müşrik ve kâfir için, sevdiği her şeyin bittiği ve yok olmak demek olduğu
1629] 98/Beyyine, 7-8
1630] 36/Yâsin, 11; 79/Nâziât, 45
1631] 20/Tâhâ, 3; 87/A’lâ, 10
1632] 13/Ra’d, 21
1633] 21/Enbiyâ, 25; 23/Mü’minûn, 57
1634] 21/Enbiyâ, 49; 35/Fâtır, 18; 50/Kaf, 33
1635] 5/Mâide, 52
1636] 26/Şuarâ, 106-108
1637] 23/Mü’minûn, 23
1638] 16/Nahl, 51-52
1639] 9/Tevbe, 18
1640] 24/Nûr, 52
1641] 39/Zümer, 23
1642] 33/Ahzâb, 37
1643] 5/Mâide, 3
1644] 33/Ahzâb, 39
KORKU
- 333 -
için çok korkunç ve ürkütücü bir olaydır. Şirk ortamlarında, ortada bir sebep yokken korku, uğursuzluk görüşü ve evhâma kapılma gibi rûhî ve mânevî hastalıklar, insanda çokça ortaya çıkar. “Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi, Allah’a şirk/ortak koşmalarından ötürü, kâfirlerin/inkâr edenlerin kalbine korku salacağız.”1645 Bu âyet, Allah’a inanmanın verdiği moral gücünden yoksun olanların kalplerini korku saracağını ifade etmektedir. Kalbin huzur ve mutluluğu ise, Allah’a iman ve O’na ibâdet/zikir ile mümkün olur.1646 Hidâyete tâbi olanlara, yani iman edip sâlih amel işleyenlere korku ve üzüntü yoktur. 1647
Vehim, stres, bunalım, fobi gibi her çeşidinin bolca örneklerini gördüğümüz çağdaş hastalıklar, çoğunlukla kaynağını korku damarından almaktadır. Kontrolden çıkmış ve sürati ayarlanamamış korku aracının, içindeki insanı götüreceği dünya durakları bunlar olduğu gibi, ondan sonrası daha da korkunç olacaktır. Fıtrî olan insandaki korku hissi, aslında hayatın koruyucu bir zırhı ve takvâ boyutu ile cennete götüren füze iken; imanla, akıl, şuur ve irâde ile kontrol edilememişse, hayatı tahrib eden bir musîbete dönüşecek ve içindekini cehenneme götürecektir. Yanlış ve yersiz korku, insanı her iki dünyada da rezil edecek; Takvâ, huşû ve haşyet kelimeleri ile ifade edilen Allah korkusu ise dünyada izzet, kahramanlık, gazilik ve şehidlik gibi rütbeler; âhirette de bir değil, iki cennet 1648 sahibi kılacaktır.
Kur’an, bütün duygularımıza istikamet gösterir, meşrû ve faydalı hedeflere yönlendirir. Aynı zamanda ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan koruyarak onların itidâlde kullanılmasını öğütler. Korku duygusu için de bunlar geçerlidir. Kur’an, insan fıtratındaki korku hissini yönlendirerek, bu duyguyu her çeşit sahte, sapık, yanlış ve boş hedeflerden alıkoymaya çağırır. Sonra da doğru hedef göstererek, bu duygumuzu esas korkulması ve sığınılması gereken Yüce Allah'a bağlar. İnsandaki korku hissi iyi yönlendirilmezse veya asıl korkulması gereken makam olan Allah’tan hakkıyla korkulmazsa; insanın hayatındaki denge bozulduğu gibi, kişi, bir sürü sahte otoriteye boyun eğmek zorunda kalır. İnsan, tarih boyunca böylesine lüzumsuz ve yanlış korkular yüzünden sayısız tanrı icat etmiştir. Doğa güçlerinden korkmuş, ateşi, gökleri, karanlıkları; firavunlardan ve diktatörlerden korkmuş, onları; açlıktan korkmuş, ekmek ve maaş verenleri; yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş, putları veya başka şeyleri ilâh edinmiştir. Bu lüzumsuz korkular yüzünden insanoğlu, sığınılacak kucaklar aramış, ancak çoğu zaman sığındığı kucaklar kendisi için tehlikeli ve zararlı olmuştur.
İnsan, Allah’ın dışında başka şeylerden gerçek anlamıyla korkarsa, korktuğu çoğunlukla başına gelir; Allah korktuğu şeyi veya kimseyi ona musallat eder. Bu, yanlış korkunun dünyadaki zararlarındandır.
Allah korkusu amaç değil; araçtır. Bu doğru korku, istenen amaçları gerçekleştirmiyorsa, doğru olmaktan çıkar. Allah’tan korkmak, O’nun emir ve yasaklarına titiz bir şekilde yapışmayı neticelendirmelidir. Allah korkusu, kişiyi sorumluluk bilincine, teslimiyete götürür/götürmelidir. Mü’min, Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkar. Allah sevgisinin ve râzısının bedeli de O’na her konuda
1645] 3/Âl-i İmrân, 151
1646] 13/Ra’d, 28
1647] 2/Bakara, 38, 62
1648] 55/Rahmân, 46
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itaattir. Amelde tesiri olmayan korku, hayvanı yürütmeyen kamçı gibidir, bir değer taşımaz.
Zâlim müstekbirler, tarih boyunca tedhiş, zulüm, baskı gibi şiddetli korkutma araçlarını etkili bir silâh olarak kullanıp halklarını istedikleri gibi yönlendirebilmişlerdir. Bu günkü dünyada da temelde pek farklılık yoktur; sadece yöntem ve araçlar daha modern şekillerde insandaki korku hissine emperyalist amaçlar çerçevesinde yön vermektedir. İslâm, insanı korku sebebiyle zâlimlere esir olmaktan kurtarabilmek için, sadece Allah’tan korkmayı esas almış, ruhlarda bu anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Allah korkusunun gereği gibi yerleştiği kalplerde başka kimselerden ve herhangi bir şeyden korku olmaz. Mü’minde dünyevî korkular, gerçek korku değil; mecâzîdir, bir çeşit tedbirden ibarettir. Mü’min bilir ve inanır ki, Allah kendisini korku ile imtihan etmektedir.1649 Kimlerin ve nelerin korkusunu ne oranda kalbine yerleştireceği sınanmaktadır. O yüzden, bazı insanların korkusuyla; inancından, imanını dışa yansıtmaktan, kamuya açık alanlarda da mü’min gibi görünüp mü’min gibi davranmaktan tâviz ver(e)mez mü’min.
Yalnız, korku ile tedbiri karıştırmamak gerekir. Korku, kalp ve duyularla ilgilidir; tedbir ise davranışlarla ilgili. Gerçek mü’minlerin Allah’tan başka hiç kimseden korkmayışları, onların tedbirsiz olmalarını gerektirmez. Kendisine, mü’min kardeşlerine ve onlardan daha önemli olan dâvâsına gelebilecek zarardan dolayı, tâğutlara, müşrik ve kâfir egemen güçlere karşı tedbirli olmaya, gerekli konularda gizliliğe son derece gayret etmek, dâvâ adamının şiârıdır. Çünkü teşkilâtlanma ve cihadla ilgili gerekli durumlarda gizlilik ve tedbir, Rasûlullah’ın sünneti ve ashâbının prensibidir.
İslâm dışı düzenler, korku rejimidir, baskıcıdır, zorbadır. Bu rejimlerin başındaki egemen güçler, etrafa korku ve dehşet salmaya, hakkını arayanları sindirmeye ve insanları robot gibi tek tipleştirmeye, daha doğrusu kendilerine kul/köle yapmaya çalışırlar. Bırakın eylemi, düşünmek bile yasaktır, düşüncesini söylemek ve yazmak sadece rejimden yana olanların yapmasına izin verilen bir lütuftur. İnsanlar öyle korkutulmuştur ki, her yerde devletin gözü kulağı var zannedilir. Devlet, bilinçaltında dev’letilmiş, devleştirilmiştir. Devlet denince öncelikle karakol, polis, askerlik, mecbûrî eğitim, vergi, mahkeme, suç-ceza, hapishane... akla gelmektedir. Bu tür korku rejimlerinin kutsal kitapları şu cümleyle başlar: “Yurtta sus, cihanda sus!” Nice insan, omuzlarındaki kameraman ve yazıcıları düşünmez de konuştuklarının rejim tarafından dinlendiğinden kuşkulanır. “Haram” pek önemli değildir sokaktaki vatandaş için, ama “yasak!”, o başka. Hapis korkusu, nice insanda cehennem korkusunun önüne geçmiştir. Ama gerçek mü’min, sadece Allah’ın kulu olduğunun bilincindedir. Müşriklerin korktuğu korkunç insanlar, bostan korkuluğu gibi gözükür müttakî mü’minin gözüne.
İnsan, dünyevî ve fâni şeylerden korkmayı ifrat derecesine vardırırsa, küçük ve gizli de olsa şirke düşmenin sınırına girmiş olur. Mü’min inanır ki, insanları ve bütün varlıklarıyla tüm dünya bir araya gelse, Allah istemediği müddetçe en küçük bir zarar veremezler. Güç ve kuvvet, yalnız Allah’ındır. O yüzden korkulmaya lâyık tek zât O’dur. Bazı insanlardan korkmanın getireceği esâret ve istibdat zehirinin panzehiri olarak İslâm, Allah korkusunu yerleştirmiştir. Allah
1649] 2/Bakara, 155
KORKU
- 335 -
korkusu olmayan kimsenin başına on tane polis diksen, işini bilen insan suç işlemenin bir yolunu mutlaka bulacaktır. Bir de o polislere de ayrıca polis gerekecek; rüşvet yemesinler, görevlerini kötüye kullanmasınlar diye, tabi o polislere de başka polisler... Mehmed Âkif’i gel de hatırlama:
“Ne irfandır ahlâka yükseklik veren, ne vicdandır;
Fazilet hissi, insanda Allah korkusundandır.”
Bir-iki âyet-i kerîme: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman korkun, sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!’ dediler.”1650; “İşte o şeytan, yalnız kendi dostlarını korkutabilir (Veya şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır). Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.”1651 Unutmayalım ki, Allah, bizim içimizden, gerçekten iman edip sâlih ameller işleyenlere, halifelik/egemenlik vererek yeryüzünde hâkim kılacak, korkularımızı güvene tebdil edecektir. Ama bunun için iki şart vardır: Sadece Allah'a ibâdet/kulluk ve hiçbir şeyi O’na şirk/eş koşmamak. 1652
Birkaç da hadis-i şerif: “Allah’ım! Korkaklıktan Sana sığınırım.” 1653; “Cihadın en efdali, değerce en kıymetlisi zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 1654; “Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” 1655; “Aman dikkat edin! Halk korkusu, kişiyi hakkı söylemekten alıkoymasın.” 1656
İmanlar, korku terazisiyle tartılmaktadır. Korkunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Ya sadece Allah’tan korkup takvâ zirvesine tırmanarak Allah katında en ekrem, yani ikram edilmeye en lâyık yiğit bir Allah eri olmak; ya da ayaklar altında ezilinceye kadar sümüklü böcek gibi yaşamak. İnsan özgürdür; bu iki yoldan birini seçebilir. Ama takvâ yolunu seçerse, bilmelidir ki, bunun bedeli ucuz değil! Korku hissinin tevhidî bilinçle, mü’mine has irâdeyle kontrol altında tutulması, şeytanın korku oklarının fedâkârca savuşturulup karşı hücuma geçilmesi gerekecektir, hem de ömür boyu.
“Zincirlerin altınsa da hattâ koparıp kır;
Susmak ne demekmiş? Yere haykır, göğe haykır!”
“Korkup susma! Susarsan sıra (hem burada, hem orada) sana da gelecek.”
1650] 3/Âl-i İmrân, 173
1651] 3/Âl-i İmrân, 175
1652] 24/Nûr, 55
1653] S. Müslim Terc. 7/188
1654] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
1655] a.g.e. aynı sayfa
1656] a.g.e.
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’den Korku İle İlgili Âyet-i Kerimeler
Havf Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 124 Yerde:) 2/Bakara, 38, 62, 112, 114, 155, 182, 229, 229, 239, 262, 274, 277; 3/Âl-i İmrân, 170, 175, 175, 175; 4/Nisâ, 3, 3, 9, 34, 35, 83, 101, 128; 5/Mâide, 23, 28, 54, 69, 94, 108; 6/En’âm, 15, 48, 51, 80, 81, 81; 7/A’râf, 35, 49, 56, 59, 205; 8/Enfâl, 26, 48, 58; 9/Tevbe, 28; 10/Yûnus, 15, 62, 83; 11/Hûd, 3, 26, 70, 70, 84, 103; 12/Yûsuf, 13; 13/Ra’d, 12, 13, 21; 14/İbrâhim, 14, 14; 16/Nahl, 47, 50, 112; 17/İsrâ, 57, 59, 60; 19/Meryem, 5, 45; 20/Tâhâ, 21, 45, 46, 67, 68, 77, 112; 24/Nûr, 37, 50, 55; 26/Şuarâ, 12, 14, 21, 135; 27/Neml, 10, 10; 28/Kasas, 7, 7, 18, 21, 25, 31, 33, 34; 29/Ankebût, 33; 30/Rûm, 24, 28, 28; 32/Secde, 15; 33/Ahzâb, 19, 19, 38/Sâd, 22; 39/Zümer, 13, 16, 36; 40/Mü’min, 26, 30, 32; 41/Fussılet, 30; 43/Zuhruf, 68; 46/Ahkaf, 13, 21; 48/Fetih, 27; 50/Kaf, 45; 51/Zâriyât, 28, 28, 37; 55/Rahmân, 46; 59/Haşr, 16; 72/Cinn, 13; 74/Müddessir, 53; 76/İnsân, 7, 10; 79/Nâziât, 40; 91/Şems, 15; 106/Kurayş, 4.
Haşyet ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 48 Yerde:) 2/Bakara, 74, 150, 150; 3/Âl-i İmrân, 173; 4/Nisâ, 9, 25, 77, 77, 77; 5/Mâide, 3, 3, 44, 44, 52; 9/Tevbe, 13, 13, 18, 24; 13/Ra’d, 21; 17/İsrâ, 31, 100; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 3, 44, 77, 94; 21/Enbiyâ, 28, 49; 23/Mü’minûn, 57; 24/Nûr, 52; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 37, 37, 39, 39; 35/Fâtır, 18, 28; 36/Yâsin, 11; 39/Zümer, 23; 50/Kaf, 33; 59/Haşr, 21; 67/Mülk, 12; 79/Nâziât, 19, 26, 45; 80/Abese, 9; 87/A’lâ, 10; 98/Beyyine, 8.
Takvâ-İttika Kelimelerinin Kökü Olan V-k-y Kökü ve Türevleriyle İlgili Kelimeler (Toplam 258 Yerde:) 2/Bakara, 2, 21, 24, 41, 48, 63, 66, 103, 123, 177, 179, 180, 183, 187, 189, 189, 194, 194, 196, 197, 197, 201, 203, 203, 206, 212, 223, 224, 231, 233, 237, 241, 278, 281, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 15, 16, 28, 28, 50, 76, 76, 102, 102, 115, 120, 123, 125, 130, 131, 133, 138, 172, 179, 186, 191, 198, 200; 4/Nisâ, 1, 1, 9, 77, 128, 129, 131; 5/Mâide, 2, 2, 4, 7, 8, 8, 11, 27, 35, 46, 57, 65, 88, 93, 93, 93, 96, 100, 108, 112; 6/En’âm, 32, 51, 69, 69, 72, 153, 155; 7/A’râf, 26, 35, 63, 65, 96, 128, 156, 164, 169, 171, 201; 8/Enfâl, 1, 25, 29, 34, 56, 69; 9/Tevbe, 4, 7, 36, 44, 108, 109, 115, 119, 123; 10/Yûnus, 6, 31, 63; 11/Hûd, 49, 78; 12/Yûsuf, 57, 90, 109; 13/Ra’d, 34, 35, 35, 37; 15/Hıcr, 45, 69; 16/Nahl, 2, 30, 30, 31, 52, 81, 81, 128; 19/Meryem, 13, 18, 63, 72, 85, 97; 20/Tâhâ, 113, 132; 21/Enbiyâ, 48; 22/Hacc, 1, 32, 37; 23/Mü’minûn, 23, 32, 52, 87; 24/Nûr, 34, 52; 25/Furkan, 15, 74; 26/Şuarâ, 11, 90, 106, 108, 110, 124, 126, 131, 32, 142, 144, 150, 161, 163, 177, 179, 184; 27/Neml, 53; 28/Kasas, 83; 29/Ankebût, 16; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 1, 32, 37, 55, 70; 36/Yâsin, 45; 37/Sâffât, 124; 38/Sâd, 28, 49; 39/Zümer, 10, 16, 20, 24, 28, 33, 57, 61, 73; 40/Mü’min, 7, 9, 9, 21, 45; 41/Fussılet, 18; 43/Zuhruf, 35, 63, 67; 44/Duhân, 51, 56; 45/Câsiye, 19; 47/Muhammed, 15, 17, 36; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 1, 3, 10, 12, 13; 50/Kaf, 31; 51/Zâriyât, 15; 52/Tûr, 17, 18, 27; 53/Necm, 32; 54/Kamer, 54; 57/Hadîd, 28; 58/Mücâdele, 9, 9; 59/Haşr, 7, 9, 18, 18; 60/Mümtehıne, 11; 64/Teğâbün, 16, 16; 65/Talâk, 1, 2, 4, 5, 10; 66/Tahrîm, 6; 68/Kalem, 34; 69/Haakka, 48; 71/Nûh, 3; 73/Müzzemmil, 17; 74/Müddessir, 56; 76/İnsân, 11; 77/Mürselât, 41; 78/Nebe’, 31; 91/Şems, 8; 92/Leyl, 5, 17; 96/Alak, 12.
Hazer Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 21 Yerde:) 2/Bakara, 19, 235, 243; 3/Âl-i İmrân, 28, 30; 4/Nisâ, 71, 102, 102; 5/Mâide, 41, 49, 92; 9/Tevbe, 64, 64, 122; 17/İsrâ, 57; 24/Nûr, 63; 26/Şuarâ, 56; 28/Kasas, 6; 39/Zümer, 9; 63/Münâfıkun, 4; 64/Teğâbün, 14.
Huşû’ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 45; 3/Âl-i İmrân, 199; 17/İsrâ, 109; 20/Tâhâ, 108; 21/Enbiyâ, 90; 23/Mü’minûn, 2; 33/Ahzâb, 35, 35; 41/Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 45; 54/Kamer, 7; 57/Hadîd, 16; 59/Haşr, 21; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9; 88/Ğâşiye, 2.
Hudû’ Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde:) 26/Şuarâ, 4; 33/Ahzâb, 32.
Rehbet (R-h-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 Yerde:) 2/Bakara, 40; 5/M3aide, 82; 7/A’râf, 116, 154; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 31, 34; 16/Nahl, 51; 21/Enbiyâ, 90; 28/Kasas, 32; 57/Hadîd, 27; 59/Haşr, 13.
Vecel (V-c-l) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde:) 8/Enfâl, 2; 15/Hıcr, 52, 53; 22/Hacc, 35; 23/Mü’minûn, 60.
İşfak ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 11 Yerde:) 18/Kehf, 49; 21/Enbiyâ, 28, 49; 23/Mü’minûn, 57; 33/Ahzâb, 72; 42/Şûrâ, 18, 22; 52/Tûr, 26; 58/Mücâdele, 13; 70/Meâric, 27; 84/İnşikak, 16.
Feza’ Kelimesi ve Çekimlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 21/Enbiyâ, 103; 27/Neml, 87, 89; 34/Sebe’, 23, 51; 38/Sâd, 22.
Ru’b Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 151; 8/Enfâl, 12; 18/Kehf, 18; 33/Ahzâb, 26; 59/Haşr, 2.
İnzâr Kelimesinin Kökü N-z-r ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 130 Yerde:) 2/Bakara, 6, 6, 119, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide, 19, 19; 6/En’âm, 19, 48, 51, 92, 130; 7/A’râf, 2, 63, 69,
KORKU
- 337 -
184, 188; 9/Tevbe, 122; 10/Yûnus, 2, 73, 101; 11/Hûd, 2, 12, 25; 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 44, 52; 15/Hıcr, 89; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 105; 18/Kehf, 2, 4, 56, 56; 19/Meryem, 39, 97; 21/Enbiyâ, 45, 45; 22/Hacc, 49; 25/Furkan, 1, 7, 51, 56; 26/Şuarâ, 115, 173, 194, 208, 214; 27/Neml, 58, 92; 28/Kasas, 46, 46; 29/Ankebût, 50; 32/Secde, 3, 3; 33/Ahzâb, 45; 34/Sebe’, 28, 34, 44, 46; 35/Fâtır, 18, 23, 24, 24, 37, 42, 42; 36/Yâsin, 6, 6, 10, 10, 11, 70; 37/Sâffât, 72, 73, 177; 38/Sâd, 4, 65, 70; 39/Zümer, 71; 40/Mü’min, 15, 18; 41/Fussılet, 4, 13; 42/Şûrâ, 7, 7; 43/Zuhruf, 23; 44/Duhân, 3; 46/Ahkaf, 3, 9, 12, 21, 21, 29; 48/Fetih, 8; 50/Kaf, 2; 51/Zâriyât, 50, 51; 53/Necm, 56, 56; 54/Kamer, 5, 16, 18, 21, 23, 30, 33, 36, 37, 36, 39, 41; 67/Mülk, 8, 9, 17, 26; 71/Nûh, 1, 2; 74/Müddessir, 2, 36; 77/Mürselât, 6; 78/Nebe’, 40; 79/Nâziât, 45; 92/Leyl, 14.
Allah Korkusu Konusunda Âyetler
Allah’tan Korkmak: 2/Bakara, 74, 150, 194, 196, 203, 212, 223, 231, 233, 278; 3/Âl- İmrân, 28, 30, 102, 200; 4/Nisâ, 1, 131; 5/Mâide, 8, 11, 35, 88, 93; 6/En’âm, 72; 8/Enfâl, 1-2, 29; 9/Tevbe, 119; 13/Ra’d, 21; 16/Nahl, 51-52; 22/Hac, 34-35; 30/Rûum, 31; 31/Lokman, 33; 33/Ahzâb, 1-2, 70; 39/Zümer, 10, 16; 49/Hucurât, 10, 12; 57/Hadîd, 28; 59/Haşr,7, 18; 64/Teğâbün, 16; 65/Talak, 4-5; 67/Mülk, 12; 74/Müddessir, 56.
Allah, Kendisinden Korkanlara Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.
Allah’tan Korkanların Mükâfatı: 39/Zümer, 20; 98/Beyyine, 7-8
Takvâ Konusunda Âyetler
Takvâ Sahipleri: 2/Bakara, 2-5, 45-46; 3/Âl-i İmrân, 16-17, 134-136; 21/Enbiyâ, 48-49; 24/Nûr, 52; 39/Zümer, 33; 51/Zâriyât, 17-19.
Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrâk Eder: 7/A’râf, 201; 15/Hıcr, 39-40; 17/İsrâ, 65.
Takvâ Sahiplerinin Mükâcfatı: 3/Âl-i İmrân, 14-15, 136; 15/Hıcr, 45-48; 16/Nahl, 30-31; 19/Meryem, 63; 38/Sâd, 49-53; 39/Zümer, 34-35,73; 51/Zâriyât, 15-16; 52/Tûr, 17-20; 54/Kamer, 54-55; 55/Rahmân, 46, 48, 50, 52, 54, 56, 58, 60, 62, 64, 66, 68, 70, 72, 74, 76, 78. 68/Kalem, 34-35; 77/Mürselâl, 41-44; 78/Nebe’, 31-36; 79/Nâziât, 40-41; 92/Leyl, 17-21.
O- Allah’ın Dışında Başkalarından Korkmak
Kâfirlerden ve Müşriklerden Korkulmaz: 5/Mâide, 3; 8/Enfâl, 30; 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hac, 38; 37/Saffât, 171-175.
P- Ümit
Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.
Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler Kâfirlerdir: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56.
Korku İle Ümit Arasında Bulunmak: 32/Secde, 16; 39/Zümer, 9; 57/Hadîd, 22-23; 70/Meârci, 27-28.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 279; 311-313
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 311-312; 363
3. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 2, s. 439-441; c. 3, s. 57
4. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 126-127
5. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 106; 143-144
6. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 16, s. 528-531; c.18, s. 422-423
7. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 518-521; c. 8, s. 468-471; 530-535
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 119-120; 233; c. 2, s. 364-365; c. 3, s. 29-30; 390-392
9. İhyâi Ulûmi'd-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. 286-350
10. Tenbihu'l Gâfilin ve Bostanu'l Ârifin, Ebûlleys Semerkandi, Bedir Y. s. 407-414
11. Hayâtü's- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 211-215; c. 3, s. 244-249
12. Kur'an'da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 212-216
13. Kur’ânî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 109-112
14. Kur’an’da Dini ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko Uzutsu, Pınar Y. s. 259-267
15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 460-465
16. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 664-666
17. Kur'ân- Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 142-144
18. Kur'an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y. s. 321-325
19. Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y. s. 262-263
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
20. İlâhî Kanunların Hikmeti, Sünnetullah, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 274-276
21. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 237-244
22. Yokluğunda Düşülmüş Notlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 95-97; 204-206; 243-245
23. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 126-129
24. Kur'an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 1, s. 32-40
25. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 211-232
26. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 86-96
27. Kur'an'da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 29-30
28. Kur'an'da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 29-31
29. Kur'an'da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-48; 78-80; 144-146
30. Kur'an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 57-64; 93-96
31. Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 139; 179-180
32. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 182-191
33. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 250-251
34. Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 6, s. 348-357
35. İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Muhammed Kutub, Hisar Y. s. 178-198
36. İslâm’a Göre İnsan Psikolojisi, Muhammed Kutub, Hicret Y. s. 97-106
37. İnsan ve Davranışı, Doğan Cüceloğlu, Remzi Kitabevi, Y. s. 276-278; 440-444
38. Çocuk Ruh Sağlığı, Atalay Yörükoğlu, Özgür Y. s. 289-304
39. İnsanı Anlamak, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y. s. 247-251
40. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 103-113
41. Kur’an Açısından Korku ve Büyü, Ahmet Baydar, Beyan Y. s. 7-62
42. Korku ve Ümid, Mehmed Zâhid Kotku, Seha Neşriyat
43. Korku ve Ümit ve Aşk, Sadık Yalsızuçanlar, Akçağ Y.
44. Korkular, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
45. Korkunun Sanatları, Giovanni Scognamillo, İnkılâp Kitabevi Y.
46. Korkmaktan Korkmayın, Douglas Hunt, Yılmaz Y.
47. Korku, Pierre Mannoni, İleşitim Y.
48. Korku Cumhuriyeti, Ahmet Kahraman, Tüm Zamanlar Y.
49. Korkusuz Yaşama Sanatı, Josef Kirschner, Arıtan Y.
50. Korku ile Nefret Arasında, David Grossman, Cep Kitapları Y.
51. Korku ve Kaygı, Hoimar Von Ditfurth, Metis Y.
52. Korku ve Titreme –Diyalektik Lirik- Soren Kıerkegoard, Ara Y.
53. Kur’an’a Göre Takvâ, Lutfullah Cebeci, Seha Neşriyat
54. Din Psikolojisi, Hayati Hökelekli, t. Diyanet Vakfı Y.
55. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.V. Y.
56. İnsan ve Psikoloji, Hayrani Altıntaş, Kültür Bakanlığı Y.
57. Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
58. Psikanaliz Sözlüğü, Charles Rysroft (Terc. M. Sağman Kayatekin), Ara Y.
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 339 -
Kavram no: 119
İlâhî Ceza 4
Bk. Savaş-Kıtâl
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
• Abd/Köle; Anlam ve Mâhiyeti
• Köleliğin Tarihî Seyri
• Köleliğin Kaynakları
• Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik
• Hadis-i Şeriflerde Kölelik
• Kölenin Hukukî Statüsü
• Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları
• Kölelik Mantığı ve Naklî-Aklî Değerlerle Çatışması
• Câriyelik ve Câriyeler
• Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: "Örtünmelerini Din Yasaklıyor!"
• Köle Âzâd Etme ve Önemi
• Kölelikle İlgili Bazı Kelime ve Terimler
• Kölelik Çok Önceleri Kalkmış Olmalı Değil miydi?
• Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” 1657
Abd/Köle; Anlam ve Mâhiyeti
Sâmi kökenli olduğu için İbrânice ve diğer akraba dillerde de görülen "abd"; Arapçada bazı mânâ farklılıklarıyla birlikte rakîk, rakabe, kınn, memlûk, vasîf, milk-i yemîn ve sadece kadın köle anlamında câriye, eme, vasîfe, memlûke, ğurre kelimeleriyle de ifâde edilmiştir. Kelimenin kökünü oluşturan ibâdet ve ubûdiyet köklerinde kulluk ve itaat anlamı vardır.
Kulluk ve itaat Allah'a yapılıyorsa abd: "Hür insan"; kula yapılıyorsa: "Köle" mânâsında kullanılır. Kur'an'da bütün müslümanlarca "insanların en fazîletlisi" kabul edilen Hz. Muhammed (s.a.s.) için, ayrıca diğer peygamberler, cinler, hatta melekler için "abd" kelimesi kullanılmıştır. 1658
Köle anlamında kullanılan "abd" için "Mü'min bir abd, hür bir müşrikten daha
1657] 2/Bakara, 178
1658] 17/İsrâ, 1; 51/Zâriyât, 56; 4/Nisâ, 172
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyidir"1659 denilmekte, câriye için de yine aynı âyette "eme" sözcüğü kullanılmakta ve benzer yargıda bulunulmaktadır. Râgıb el-Isfahânî, "abd"in Kur'an'daki kullanılış tarzını dörde ayırmıştır: 1) Hukuk açısından abd, 2) Yaratılması bakımından abd, 3) Allah'a kulluk bakımından abd, 4) Dünyanın ve dünya servetinin kölesi olan abd. Kulların en kötüsü dördüncü gruptan olan abddır.
Kur'ân-ı Kerim'de, göklerde ve yerde bulunan herkesin, Allah'ın huzuruna abd olarak çıkacağı bildirilir.1660 Câhiliyye döneminde pek az kullanılan Abdullah (Allah'ın kulu) şahıs adlarının, İslâm döneminde yaygın hale gelmesinin temelinde bu prensip vardır. Ayrıca, bu ismin yaygınlaşmasında, İslâm'daki vicdan özgürlüğü ve tevhid anlayışının yanı sıra, en güzel ismin Abdullah ve Abdurrahman olduğunu bildiren hadis-i şerifin1661 de büyük rol oynadığını kabul etmek gerekir.
İnsanın başkalarına karşı isteyerek veya istemeyerek yaptığı kulluk hizmetleri de vardır. Bu durumda abd, sadece görevini yerine getiren, efendisinin emrini yapan insandır. Fakat insan, Allah'a kulluk görevinde, sadece O'nun emirlerini yerine getirmekle yetinmez, aynı zamanda O'nun rızâsını kazanmak amacıyla mümkün olan en içtenlikli söz ve davranışlarıyla saygı, sevgi ve bağlılığını gösterir. 1662
Köle; hukukî, iktisadî ve sosyal bakımlardan hür insanlardan farklı ve aşağı statüde kabul edilen kimse demektir. Bu statüde bulunan erkeğe “köle”, kadına ise “câriye” denir. Kul, bende, halayık ve halk dilinde esir, kölenin eş anlamlısıdır. Kadın köleye ise Türkçede câriye ve odalık denir. Farsçada “bende” ve “gulâm” köle; “kenîz” ise câriye anlamındadır.
Köle, hukukî muâmele ve tasarruflara konu olabildiği için bir yönüyle “mal” sayılırken; iman, ibâdet, muâmelât ve cezâ hukuku alanındaki sorumluluk ve yükümlülükleri dikkate alındığında “edâ” ve “vücub” ehliyeti kısıtlanmış kendine özgü bir insan statüsündedir. Velâyet, şâhitlik ve kazâ görevinden âciz olması ve mülk edinememesi köleliğin ehliyet ârızâsı yönünü güçlendirir.
Köleliğin Tarihî Seyri
Köleliğin tarihi çok eskilere uzanır. Eski Mısır ve Yakın Doğuda savaş esiri kölelerle, komşu kabile veya kavimlerden kaçırılan insanlar, babaları veya başka yakınları tarafından köle diye satılan çocuklar ve borçlarına veya işledikleri bazı suçlarına karşılık köle statüsüne geçirilen insanlar büyük bir sayıya ulaşmaktadır.
Tevrat’ta kölelikle ilgili bazı hükümler yer almıştır. Kişinin borcuna karşılık kendisini köle olarak satması,1663 alacaklıların, mal bırakmadan ölen borçlunun çocuklarını köle edinebilmesi,1664 bir kimsenin kendi öz kızını satabilmesi bunlar arasında sayılabilir. Tevrat’ta köle âzâdı ile ilgili bir hüküm yer almamıştır. Ancak efendisi tarafından gözü kör edilen veya dişi kırılan yahûdi olmayan kölenin hürriyetine kavuşacağından söz edilir.1665 İncil’de de köle âzâdından söz edilmez.
1659] 2/Bakara, 221
1660] 19/Meryem, 93
1661] Ahmed bin Hanbel, IV/178, 345
1662] Muhammed Hamidullah, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 57
1663] Levililer, 35/39
1664] II. Krallar, 4/1-7
1665] Çıkış, 21/26
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 341 -
Kiliseler, köleliği tarihî bir olay olarak kabul etmişlerdir.
Dinlerin yanında beşerî hukuk da, hatta filozoflar da kölelik kurumunu kabul etmişlerdi. Meselâ Aristo’ya göre, bazı insanla, kölelik için yaratılmışlardır. Onlar, insanın hizmetinde olan araç-gereç mesâbesindedirler. Araç-gereçten farkları, sadece canlı olmalarıdır. Aristo’nun hocası Eflatun’a göre de, köleler, vatandaşlık haklarından mahrum edilirler. Onlar, efendilerine itaat etmek mecbûriyetindedirler. Efendisine karşı gelen köle, devlet tarafından yakalanır ve cezâlandırılması için efendisine teslim edilir.
Roma hukukunda, İus Gentlum’a göre kölelerin hiçbir değeri yoktu. Başlangıçta âzâd edilmeleri de yasaklanmıştı. Sonraları köle âzâdına imkân sağlanmıştır. Eski Yunan ve Roma’da köleliğin başlıca kaynaklarını savaş esirleri ve ile korsanlık vb. yollarla kaçırılan veya yabancı (barbar) ülkelerden getirtilen insanlar ve kölelerden doğmuş olan çocuklar oluşturuyordu.
Önceleri, borçlunun borcuna karşılık alacaklısına köle olma kuralı ve terkedilmiş çocukları büyütüp yetiştirenlerin elinde köle sayılması uygulaması sözkonusu iken, bu tâli kaynak sonradan yasaklanmıştır. Bu dönemde kölelerin yaşam şartlarının son derece elverişsiz olduğu ve bu durumun zaman zaman büyük sosyal patlamalara neden olduğu bilinmektedir. Roma hukukunda belirli bir dönemde kölelerin evlenme hakkı yoktu. Ancak köle ve câriyelerin kendi aralarında cinsel hayat yaşamalarına ses çıkarılmıyordu.
Eski Türklerde: Orhun yazıtlarında Göktürklerin Çin etkisinde uğradığı yıkımdan söz edilirken çocuklarının köle, genç kızlarının câriye yapıldıkları anlatılır: "Tabgaç budunka beglik urı oglı kul boldı, silik kız oglı küng boldı (Çin ulusana beylik erkek çocuğu köle oldu, el değmemiş kız çocuğu câriye oldu)."
Arap câhiliyyesinde kölelik: İslâm’ın çıkışı sırasında Arap Yarımadasında ve Hicaz yöresinde kölelik uygulaması hayli yaygındı. Bunların büyük çoğunluğunu Afrikalı zenciler teşkil etmekte idi. Nitekim Hz. Peygamber’in müezzini Bilâl-ı Habeşî de bunlardan biriydi. Bu kölelerin kaynağı tam olarak bilinmemekle birlikte, eski Yunan ve Roma’daki köle kaynağına benzemektedir. Bunlar, ya ele geçirilenler tarafından satılmış ve el değiştire değiştire Mekke’ye kadar getirilmiş esirler veya kıtlıklar yüzünden âileleri tarafından satılmış çocuklardı. Arap Yarımadasına başka beldelerden getirilen köleler de vardı. Meselâ; İkrime bin Ebî Cehil’in kölesi ile Ezrka bin Ukbe es-Sekafî ve Süheyb-i Rûmî Rum menşeli kölelerdi. Ancak Süheyb, kendisinin aslen Arap olduğunu ve bir savaş sonucu Rumlara esir düştüğünü söylemiştir. Selmân-ı Fârisî, İran’lı idi. Kaçırılarak yahûdilere satılmış, müslüman olmak için Medine’ye kadar gelmişti. Hz. Peygamber hürriyetine kavuşması için Selmân’a para yardımında bulunmuştur. Hz. Peygamber’in sonradan âzâd edip evlâtlık edindiği Zeyd bin Hârise (r.a.) ise Arap kölelerden idi.
Köleliğin Kaynakları
Bir İnsan, Nasıl Köleleştirilirdi? Köleliğin Sebepleri Nelerdi? İslâm, köleliğin sebep ve kaynaklarını 2'ye indirmiş, hatta onları da kısa süre sonra kurumaya ve kendiliğinden tarihe mal edilmeye mahkûm etmişti. İslâm öncesi din ve hukuklarda köleliğin çok sayıda ve çok basit sebepleri vardı. Bunları sıralayalım:
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- Savaşlar: Sırf köle edinmek için seferler düzenlendiği, çevredeki kabilelere baskınlar yapılıp insanların köleleştirilmek üzere kaçırıldığı bilinmektedir.
2- Özellikle beyaz olmayanların zulümle köle yapılması: Aristo’nnu felsefesini devletin temeli olarak gören toplumlarda, özellikle Batılılarda, aristokrat zümreye hizmet etmek üzere, özellikle beyaz olmayanların zulümle köle yapılması, toplumun sınıflara ayrılması ve “insanlar, yaratılıştan hür veya köle doğar” felsefesinin hayata geçirilmesi.
3- Suçluların kölelikle cezalandırılması: Suçluların köle statüsünü geçirilerek cezâlandırılması usûlü. Meselâ, Roma hukukunda idamlık suçlar, aynı zamanda kölelik sebebidir. Cinâyet ve soygun gibi bazı ağır suçlar da kölelik sebebi sayılıyordu.
4- İnsanın kendini veya çocuğunu köle olarak satması: Fakirlik sebebiyle, bir insanın kendisini veya çocuklarını ya da diğer yakınlarını köle olarak satması usûlü.
5- Bulunan insanın köleleştirilmesi: Terkedilmiş veya kimsesi çıkmayan insanların köle olarak kabul edilmesi. Meselâ Kur’an’da zikredildiği üzere,1666 kuyuda terkedilmiş olarak bulunan Hz. Yusuf, kervan tarafından alınarak Mısır’da köle çarşısında satılmıştır.
6- Borçluluk: Özellikle Roma hukuku gibi bazı sistemlerde borçluluk, borcunu vâdesinde ödeyememe, kölelik sebebiydi.
7- Serflik/işçilik: Feodalite rejiminde işçilik, yani serflik, bir nevi yarı kölelik demekti. Bu sınıfa ait olanlar köle muâmelesi görüyordu.
8- Köle çocuğu olmak: Köle ana-babadan veya köle anneden doğma da köleliğin sebebi idi.
9- Ticaret yoluyla: Ticaret gâyesiyle hür insanları köle yapmak, özellikle Amerika ve Avrupa’da uygulanan vahşi bir kölelik sebebiydi.
10- Haydutluk vb. sebepler: Haydutluk, eşkıyalık, ırkçılık, saldırganlık gibi sebepler de kölelik kaynağıydı.
İslâm’a Göre Köleliğin Temel Kaynağı Olan Savaş Esirlerinin Köleleştirilmesi
İslâm, hür insanların köleleştirilmesini tasvip etmemiş, "hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmının Allah olduğunu" belirtmiştir."1667 Yukarıda sayılan kaynakların hemen tümünü geçersiz saymış, sadece savaş esirlerinin bazı şartlarla köleleştirilmesini onaylamıştır. Savaşta "karşılık" esas olduğu için, özellikle İslâm'ın ilk dönemlerinde, savaştaki karşı tarafın müslümanları esir alıp köleleştirdiği duruma, aynı ceza ile karşılık verilmesi, eğer İslâm ve müslümanların maslahatına uygun ise, İslâm devlet başkanının tercihine bırakılmıştır. Bu konu da, tek seçenek değildir. Hatta Kur'an, esirlerin köleleştirilebileceğini de belirtmez. Bunun dışında müslümanların tarihsel süreç içinde kabul ettiği ikinci kölelik kaynağı ise, kölelerin çocuklarıdır. Başka yolla köleleştirmeyi hiçbir İslâm
1666] 12/Yusuf, 19-21
1667] Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 343 -
âlimi kabul etmez. İslâm'a göre, esirlerin köleleştirilmesi konusunu izah etmeye çalışalım:
"(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir."1668 Bu âyette mü'minlere, kâfirlerle karşılaştıkları zaman onların boyunlarını vurmaları, onları sindirip savaşta gâlip gelince bağlayıp esir almaları, savaştan sonra esirleri ya bir iyilik ve ikram olarak veya fidye karşılığında serbest bırakmaları emrediliyor. Allah dilese, mü'minlerin öcünü bizzat kendisi alır, savaşmaya gerek kalmaz. Ama Allah insanları birbirleriyle denemek ve imtihan etmek için savaşı takdir buyurmuştur.
Savaşın amacı, vicdanlar üzerindeki baskıyı kaldırmak, insanlara inanç özgürlüğü sağlamaktır. Bu özgürlüğü sağlayabilmek için insanları baskı altında tutan saldırgan küfür ve zulüm liderlerini sindirmek, küfrün belini kırmak gerekir. Savaşılması ve sindirilmesi istenen kimseler, müslümanlara saldıran küfür liderleridir. Kendi hallerinde yaşayan kimselere saldırılmayacağı birçok âyette vurgulanmıştır: "Allah saldırganları sevmez."1669; "Zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur." 1670
Kur'an'daki esirlere karşı tatbikatla ilgili âyetten çıkarılan hüküm gereği, çoğunluğun kanısına göre imama (İslâm Devleti başkanına), esiri ya fidye ile veya fidyesiz serbest bırakma seçeneği verilmiştir. Ancak, fakîh ve müfessirlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in, Bedir Savaşında alınan esirlerden ikisini öldürmüş, çoğunu fidye ile bir kısmını da fidyesiz serbest bırakmış olmasına dayanarak imamın, dilerse esiri öldürebileceği düşüncesini benimsemişlerdir. İmam Şâfiî'ye göre imam (İslâm Devleti başkanı), dilerse esiri öldürür, dilerse fidyesiz veya fidye ile serbest bırakır, dilerse köle yapar.1671 Başka bir görüşe göre esir ya fidye ile veya fidyesiz serbest bırakılır veya köle yapılır, ama öldürülmez. Bir başka görüşe göre de, âyette esir hakkında sadece fidyesiz veya fidye ile serbest bırakma hükmü vardır. Bunun için esiri öldürme veya köle yapma câiz değildir. Hasan-ı Basrî bu görüştedir. Haccâc, getirdiği esirleri öldürmesi için Abdullah bin Ömer'e gönderdiği zaman Abdullah İbn Ömer şöyle dedi: "Bize böyle emredilmedi. Yüce Allah: "Onları vurup sindirdikten sonra bağlayın; daha sonra ya lütfen veya fidye ile serbest bırakın" buyurmuştur. 1672
Hz. Peygamber'in gönderdiği birliklerden biri, Necd yöresindeki Hanefiyye Oğullarından Sümâme İbn Esâl'i tutsak edip getirmişler ve Mescidin direklerinden birine bağlamışlardı. Allah'ın Rasûlü, Sümâme'nin yanına gelip: "Sümâme, yanında neyin var (Fidye verecek paran var mı)?" diye sordu. Sümâme: "Yâ Muhammed, yanımda param var. Eğer öldürürsen kanı araştırılacak birini öldürmüş olursun. Eğer lütfen serbest bırakırsan sana teşekkür edecek birini serbest bırakmış olursun. Mal istiyorsan, istediğin kadar verilir" dedi. Peygamber gitti, ertesi
1668] 47/Muhammed, 4
1669] 2/Bakara, 190
1670] 2/Bakara, 193
1671] İbn Kesir, 4/174
1672] Câmiu'l-Beyân, 26/41
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gün gelip aynı şeyi sordu ve aynı cevabı aldı. Üçüncü gün de sordu ve aynı cevabı alınca Sümâme'nin serbest bırakılmasını emretti. Serbest bırakılan Sümâme, Mescidin yakınındaki bir hurmalıkta yıkanıp Mescide geldi, şehâdet getirip müslüman oldu ve şöyle dedi: "Senin yüzün, en çok nefret ettiğim yüz idi; şimdi en çok sevdiğim yüz oldu. Dinin en sevmediğim din idi; şimdi en sevdiğim din oldu. Kentin en sevmediğim şehir idi; şimdi en sevdiğim kent oldu. Süvârilerin beni yakaladıkları zaman Umreye gidiyordum. Şimdi ne buyurursun?"
Allah'ın Elçisi onu müjdeledi, umre yapmasını emretti. Sümâme, umre için Mekke'ye gidince biri ona: "Sâbiî mi oldun?" diye sordu. Sümâme: "Hayır, Allah'ın Rasûlü'nün yanında müslüman oldum. Vallahi bundan sonra Rasûlullah izin vermedikçe Yemâme'den size bir dâne dahi buğday gelmez" dedi. 1673
Bu âyet,1674 genel olarak esirler hakkında yapılacak işlemi belirlemektedir. Bu işlem de savaş esnâsında onları tutuklamak, savaştan sonra da ya menn veya fidye, yani ya lütfen veya fidye karşılığında serbest bırakmaktır. Gerek Kur'an'ın bu konudaki âyetlerinden, gerek Allah Rasûlünün uygulamasından şu sonuca varırız: 1) Esas prensip, esirlerin öldürülmemesidir. 2) Yaşaması ve serbest bırakılması tehlikeli olan, önceden ağır suç işlemiş esirler öldürülebilir. İşte Ukbe ve Nadr İbn Hâris, vaktiyle müslümanlara çok kötülük etmiş, azılı düşmanlar idiler. Onlar, müslümanlara yaptıkları kötülüklerden, işledikleri cinâyetlerden ötürü; Kurayzalılar da büyük hiyânetlerinden ötürü ölüm cezâsına çarptırılmışlardır. Ama normal savaş esirleri hakkında Kur'an'ın hiçbir âyetinde ölüm cezâsı yoktur. Bundan dolayı normal savaş esiri öldürülemez, toplu katliam kesinlikle yapılamaz.
Ne bu âyette, ne de başka bir âyette esirin öldürüleceğine dair bir hüküm vardır. Kur'an'ın hiçbir yerinde esirin köle yapılacağını bildiren bir âyet de mevcut değildir. Tam tersine, Kur'an: "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek."1675 âyetleriyle temeli esârete dayanan köleyi özgürlüğe dayanan köleyi özgürlüğe kavuşturmayı, ulaşılması gereken ideal bir hedef olarak göstermekte; "Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler."1676 âyetiyle de esire iyilik etmeyi, ona iyi bakmayı; çöpe atılacak yemekler değil; sevilen güzel yemekleri yedirmeyi öğütlemektedir.
Bazı Bedir esirleri ve Sümâme olayında olduğu gibi, Peygamber (s.a.s.), bir kısım esirleri fidyesiz serbest bırakmıştır. Ukbe ve Nadr'ın öldürülmesi, bu âyetin inzâlinden önce olduğu gibi, Kurayza Oğulları olayı da bu âyetten çok öncedir. Ve onlar hakkındaki hüküm, kendi hiyânetlerinin cezâsı olarak Tevrat'ta belirlenen hükümdür. Yani onlara, kendi Kitaplarının hükmü uygulanmıştır. O hüküm, Kur'an'ın hükmü değildir. Çünkü Kur'an'ın hiçbir yerinde Kitap ehli veya başka bir din mensubu esirin öldürüleceğine dair bir hüküm yoktur. Bedirde öldürülen iki esir, Mekke devrinde Peygamber'in en azılı düşmanı idiler. Ona etmedikleri eziyet bırakmamışlardı. Mekke'de nâzil olan âyetlerde onların bir azâba uğrayacakları bildirilmişti. Onlar, işledikleri suçların cezâsı olarak idam edilmişlerdir.
1673] Müslim, Cihad 59; Hâzin, 6/174
1674] 47/Muhammed, 4
1675] 90/Beled, 11-13
1676] 76/İnsan, 8
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 345 -
Onları sıradan esir saymak doğru değildir. Onlar sadece savaş suçlusu değil, çok eskiden beri suçlu idiler. Eski hiyânetlerinden ötürü öldürülmüşlerdir. Onlardan başka esir müşriklerin öldürülmemesi de gösterir ki onlar, savaş suçlusu olarak değil, fakat daha önceki suçlarından ötürü öldürülmüşlerdir. Kaldı ki sırf esir oldukları için öldürülmüş olsalar bile onlar hakkındaki uygulama, bu âyetin hükmünü değiştirmez. Çünkü o uygulamadan çok sonra gelen bu âyet, esirin öldürülmesi uygulamasını kaldırmıştır.
Savaştan önce müslümanlar için büyük zarar vermiş, ağır suç işlemiş olanlar öldürülebilir. Ukbe ve Nadr gibi suçlu cânîler, Kurayzalılar gibi hâinler öldürülebilir. Bu da komutanın takdirine bağlıdır. Fakat normal bir esir öldürülmez. Âyet, müslümanların devlet başkanına, esirleri ya lütfen veya fidye ile serbest bırakma yetkisi vermektedir. Müslümanların genel yararı, siyasal durum hangi seçeneği gerekli kılıyorsa öyle yapılır. Ama âyete göre esir öldürülmez, çünkü âyette böyle bir seçenekten söz edilmemiştir. Kaldı ki kendi devletinin yasaları gereği savaşa girmekten başka bir suçu olmayan insanı esir alınca öldürmek, insanî bir işlem değildir ve esirlerin öldürülmeyeceği, onlara iyi muâmele edileceği hakkındaki bu Kur'an prensipleri, asırlar sonra rûhen Birleşmiş Milletlerce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de yer almıştır.
Peygamber’in (s.a.s.) bazı esirleri köle yaptığı ve onları mücâhidlere ganîmet olarak verdiği, beşte birini de Beytü'l-Mâl'e ayırdığı hakkında rivâyetler vardır. Meselâ Huneyn Savaşında esir alınan kadınları câriye yapıp müslümanlara dağıtmış, sonra kocaları fidye verince onları serbest bırakmıştır. Dört Halife devrinden beri de İslâm tarihi boyunca savaşlarda alınan esirler, henüz köle yapılmalarına karar verilmeden önce müslüman olmadıkları takdirde köle yapılmışlardır. Fakat henüz köleliklerine karar verilmeden müslüman olanlar, köle yapılamayacağı için ya lütfen veya fidyeyle serbest bırakılmışlardır. Peygamberimiz, köle âzâdında öncülük ederek, ömrü boyunca, kendi parasıyla âzâd etmek üzere birçok köle almış, ömrü boyunca tam 63 köleyi hürriyete kavuşturmuştur. Eşi Hz. Âişe’nin 67; amcası Hz. Abbas’ın (r.a.) 70, Hz. Osman’ın, muhâsarada iken 20, Abdullah bin Ömer’in bin, Hz. Ebû Bekir’in çok sayıda köleyi âzâd ettiği nakledilir;1677 Vefat etmeden evvel, hizmetinde bulunan tüm erkek ve kadın kölelerini hürriyetlerine kavuşturmuş ve âzâd etmiştir. 1678
Âyette lütfen veya fidye ile esirin serbest bırakılacağı belirtilmiş, fakat fidye veremeycek durumda olanlar hakkında bir şey söylenmemiştir. İşte İslâm Devleti başkanının, fidyesiz bırakmayı uygun görmediği, fidye de veremeyecek durumda olan esirler köle yapılmışlardır. Savaş esirlerini köle yapmak, o zaman bütün dünyada yaygın bir âdet idi. İnsan köleliğinin en büyük kaynağı da savaşlardı. Tâ yakın zamanlara kadar çeşitli uluslarda görülen bu uygulama, İslâm ile büyük bir darbe yemiştir. Çünkü âyetleri gözönüne alırsak; esir hakkında yapılacak tek şey vardır: Savaştan sonra serbest bırakmak. Bu serbest bırakma da, ya fidyesiz veya fidye ile olur. Âyette "menn" daha önce anıldığına göre esiri fidyesiz serbest bırakmak daha makbuldür.
Kur'an, insan özgürlüğünün kısıtlanmasını asla doğru bulmaz. Peygamber
1677] El-Askalânî, Bülûğu’l-Merâm Terc. Ve Şerhi, c. 4, s. 294
1678] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 742-750
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(s.a.s.) de; "Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı olacağını" 1679 buyurmuştur. Öyle ise İslâm'ın köleliği benimsediğini, ya da teşvik ettiğini söylemek insafsızlık olur. O zaman kölelik, bütün dünyada yaygın olduğu ve müslümanlar da çeşitli düşmanlarla savaş halinde bulundukları için İslâm, köleliği tümden kaldırmamış, fakat kaldırılması yolunda büyük adımlar atmıştır. Bazı günahların ve hatâların keffâreti olarak köleyi özgürlüğe kavuşturma gereğini koymakla, insanları özgürlüğe kavuşturmanın ne denli önemli bir şey olduğunu göstermiştir.
Köleliğin en büyük kaynağı savaşlar idi. Kur'an, bu kaynağı kurutmakla köleliğin kaldırılmasına giden yolu açmıştır. Çünkü Kur'an'ın savaş tutsakları hakkındaki hükmüne göre esir ya lütfen veya fidye ile serbest bırakılır. Tutsağın köle de yapılabileceği bir üçüncü seçenek Kur'an'da yoktur. Demek ki İslâm'ın asıl hedefi, köleliği kaldırmaktı. Zaten kölelik, tevhid dininin özüne aykırıdır. Zira tevhidin temel ilkesi, insanları sadece Allah'a kul yapmaktır. Kölenin anlamı kul demektir. İnsan, insanın kulu olamaz; insan sadece Allah'ın kuludur.
“Allah Rasûlü’nün, esirlerden herhangi birini köle yaptığı sâbit olmamıştır. Aksine, Mekke, Benî Mustalik ve Huneyn kölelerini serbest bırakmıştır. Nebî (s.a.s.)’nin câhiliyye döneminde yanında bulunan köleleri âzâd ettiği, yine böyle kendisine hediye edilen köleleri de âzâd ettiği sâbittir.” 1680
Şimdi bugün dünyada Kur'an'ın bu amacı, rûhen olmasa da görünürde gerçekleşmiş, kölelik Kur'an'ın bu hükümleri koymasından 12-13 asır sonra (o da şeklen) kaldırılmıştır. Aslında dünyanın birçok yerinde tutsaklar köle gibi çalıştırılır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresince esir kamplarının durumu, oralardaki vahşet hâlâ unutulmamıştır. Uzağa gitmeğe hâcet yok. Saraybosna'da, Sırpların ve Hırvatların, müslüman esirleri aylarca esir kamplarında aç ve susuz bırakmaları, işkence altında ezmeleri, döverek, boğazlayarak öldürmeleri, kadınların ırzına geçmeleri bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde çoğunlukla güçlünün güçsüzü ezmesi; kapitalistin işçiyi, sanayileşmiş zengin ülkelerin geri bırakılmış yoksul ülkeleri sömürüsü sürmektedir. Ama ezilenlere, dövülenlere, sömürülene ismen köle denmemektedir. Şeklen de olsa dünyanın hiçbir yerinde tutsak, eşya gibi alınıp satılan bir varlık değildir. Bu uygulama, ortadan kaldırılmış, Kur'an'ın gösterdiği bu hedefe şeklen ve 12-13 asır sonra ancak ulaşılmıştır. Rûhen de ulaşılmasını dileriz. 1681
Kölelik hususunda, diğer bir husus; fıkhî mirasın, “kölenin çocuklarının da köle olacağı”nı hükme bağlamasıdır. Kur’an prensiplerine göre bu isâbetli değildir. Çünkü kölelik bir cezâdır; cezâ, ancak suç işleyene tatbik edilir. “...Herkesin kazanacağı yalnız kendisine âittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez...”1682 Hiçbir şahıs, babası da olsa başka bir kişinin işlemiş olduğu suçtan dolayı sorumlu tutulamaz. Kölenin oğlu veya kızı, savaş suçu işlememiştir; dolayısıyla onlar hürdür, köleleştirilmeleri Kur’an rûhuna uygun değildir.
Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik
“Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin
1679] Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10; İbn Mâce, Ruhûn 4
1680] Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, c. 3, s. 381
1681] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 12, s. 51-56
1682] 6/En’âm, 164; 17/İsrâ, 15
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 347 -
iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler de ancak onlardır.” 1683
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” 1684
“İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik/putperest bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik/putperest erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 1685
“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (câriyeler) ile yetinin. Bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” 1686
(Harp esiri olarak) Sahip olduğunuz câriyeler müstesnâ, evli kadınlar(la evlenmeniz) de size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, nâmuslu ve zinâ etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşı kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar kesinti için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayın alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.”1687 (Zinâ kesin olarak haramdır. Nikâhsız metres ve dost tutmak da zinânın başka bir çeşididir. Bir müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı şey, imkânı varsa, öncelikle bir mü’min ve hür hanımla evlenmektir; ehl-i kitap kadınla evlenmesi de câizdir. Sonra câriye ile evlenmesi gelir. Âyetin câriyelere; “kızlarınız” diyen ve “bütün insanların aynı kökten geldiklerini, insan evlâdı olduklarını” düşünerek onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini isteyen kısmı, İslâm’ın insana verdiği değer bakımından önemli vesikalar mâhiyetindedir. İslâm’da köle ve
1683] 2/Bakara, 177
1684] 2/Bakara, 178
1685] 2/Bakara, 221
1686] 4/Nisâ, 3
1687] 4/Nisâ, 24-25
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câriyenin tek aslî kaynağı savaştır. O da halifenin gerekli olduğu istisnâî hallerde uygulanır. Kur’an, esirleri ya karşılıksız olarak veya fidye alarak salıvermeyi emreder.1688 Dolayısıyla savaş esirleri için tek alternatif, kölelik ve câriyelik değildir; hatta bu durum, zorunlu ve istisnâî hallerde devreye girmelidir. Esir, köle ve câriye statüsüne geçirilmiş ise, bu takdirde onlara yapılan muâmele, hür insanlarınkine oldukça yakındır ve hedef hidâyete ermelerini temindir.)
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş, dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, câriye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” 1689
“Yanlışlıkla olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeğe hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğerki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” 1690
“Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek veya bir köle âzad etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz.” 1691
“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için ebedî olan) âhireti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına gâlip kılar), hakîmdir (dünyanın mı âhiretin mi daha hayırlı olduğunu pek iyi bilir).” 1692
“Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Eğer Allah sizin kalbinizde (iyi niyet ve imandan) hayırlı davranış olduğunu bilirse, sizden alınandan (fidyeden) daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1693
“Allah, rızık hususunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere (köle ve hizmetçilere) vermiyorlar ki rızıkta hepsi eşit olsunlar. (Onlar ellerinin altındakilerle kendilerini eşit tutmazlarken, Allah’ı putlarla nasıl eşit sayıyorlar? Yoksa) Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” 1694
“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bunu
1688] 47/Muhammed, 4
1689] 4/Nisâ, 36
1690] 4/Nisâ, 92
1691] 5/Mâide, 89
1692] 8/Enfâl, 67
1693] 8/Enfâl, 70
1694] 16/Nahl, 71
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 349 -
bilmezler.” 1695 (Allah Teâlâ, bu âyette bir benzetme yapmıştır. Hürriyetine sahip olmayan köleler ile güzel bir rızık ile rızıklandırıldıktan sonra, onu fakir ve yoksullara harcayan hür ve zengin kimseler eşit olur mu? Elbette bunlar eşit olmazlar. İşte bunun gibi, Allah’tan başkasına tapanlar da taptıkları şeylerin köleleri durumundadırlar. Allah’tan başkasına tapmayan mü’minler ise, hür kimselerdir. Onlar Allah’tan başka hiçbir gücün karşısında eğilmezler. Elbette bu iki grup da eşit değildir.)
“(Kurtuluşa eren mü’minlerin özelliği olarak...) Ve onlar iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin altındaki sahip oldukları (câriyeler) hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.” 1696
“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih/iyi davranışlı olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lutfu ile onları zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayan ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde (hürriyete kavuşmalarında kendileri için) bir iyilik görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” 1697 Mükâtebe, köle veya câriye ile efendisi arasında yapılan bir akiddir ki, bu anlaşmada köle veya câriye, belli bir bedel ödediği takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini vermesini ister veya aynı teklifi efendisi ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu bedel hazır ise, köle bu bedeli hemen ödemek; değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir süre içinde temin ettikten sonra ödemek şartıyla hürriyetine kavuşur. Bu âyette, “Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin” buyrulmakla, efendinin elindeki malın asıl sahibinin Allah olduğu, şu halde Allah’ın malından köle ve câriyelere de vermek sûretiyle onların hürriyete kavuşturmalarını kolaylaştırmanın dinî, ahlâkî, sosyal bir vazife olduğu ortaya konmaktadır. Bu görev, İslâm’ın asırlarca uygulana gelen ve bir çırpıda tasfiyesi mümkün olmayan kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için almış olduğu bir dizi tedbirlerden biridir.)
“Ey mü’minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriyeleriniz) ve içinizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında sizin için de, onlar için de bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 1698
“(Mûsâ (a.s.), Firavun’a:) O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrâil oğullarını kendine kul ve köle etmendir.”1699; “Allah size kendisinden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip) ortaklarınız var mı? İşte
1695] 16/Nahl, 75
1696] 23/Mü’minûn, 5-6
1697] 24/Nûr, 32-33
1698] 24/Nûr, 58
1699] 26/Şuarâ, 22
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böyle açıklıyoruz.”1700 (Âyette, insanların, kendi cinslerinden ve aynı yaratılış evsâfına sahip olan kölelerini bile kendilerine denk tutmaya, geçici dünya mülklerine ortak etmeye rızâ göstermedikleri gerçeğine işaret edilerek; eşi ve benzeri olmayan Yüce Allah’a şirk koşmanın, O’nun mutlak mülkiyetine ortaklık atfetmenin ne kadar akıl almaz bir iş olduğu temsil yoluyla anlatılmakta ve Kur’an âyetlerinin, düşünen kafalara hitap ettiği de özellikle belirtilmektedir.)
“Ey Peygamber! Ücretlerini (mehirlerini) verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunanları (câriyeleri), seninle beraber göç eden amcakızlarını, halakızlarını, dayı ve teyzekızlarını sana helâl kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygamber’e hibe eden ve Peygamber’in de kendisini almayı dilediği mü’mine kadını, diğer mü’minlere değil; sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan (câriyeleri) hakkında mü’minlere neyi farz kıldığımızı bildirdik (onların bu hususta ne yapması lâzım geldiğini açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”1701 (Evlilikle ilgili olarak mü’minlere açıklanan hükümler, ancak dört kadına kadar evlenmek, velisiz, şâhitsiz ve mehirsiz evlenmemek, birden fazla evlilik halinde adâlete riâyet etmektir.)
“Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, bunları başka hanımlarla değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse bile sana helâl değildir. Ancak elinin altında bulunan (câriyeler) hâriç, başka kadınlar alamazsın. Allah her şeyi gözetler.”1702 (Buna göre Hz. Peygamber, bazılarını boşasa bile evlendiği hanımların dışında evlenemeyecektir.)
"(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." 1703
“Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 1704
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyoruz; O yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından korur; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” 1705
"Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." 1706
1700] 30/Rûm, 28
1701] 33/Ahzâb, 50
1702] 33/Ahzâb, 52
1703] 47/Muhammed, 4
1704] 58/Mücâdele, 3
1705] 76/İnsân, 8-12
1706] 90/Beled, 11-13
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 351 -
Hadis-i Şeriflerde Kölelik
"Allah Teâlâ buyurdu ki: Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı Ben olurum." 1707
“Ashâbım! Hastaları ziyâret edin, açları doyun, elinizin altındaki köleleri salıverin.” 1708
“Kim bir mü’min köleyi âzâd ederse, Yüce Allah onun huzuruna karşılık âzâd edenin bir uzvunu cehennem ateşinden âzâd eder. (Hatta fercine karşılık fercini.)” 1709
Vâile İbnu’l-Eskaf (r.a.) anlatıyor: “Kendisine -katl sebebiyle ateş- vâcip olan bir arkadaşımızla Rasûlullah’a (s.a.s.) gelmiştik. “Ona bedel bir köle âzâd edin, Allah da onun her bir uzvuna bedel sizden bir uzvu ateşten âzâd etsin!” buyurdu.” 1710
"Hiçbir evlât babanın hakkını ödeyemez. Ancak, onu köle olarak bulup da satın alır ve onu âzâd ederse, o başka." 1711
“Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz.” 1712
“Kötü muâmele sahibi cennete giremez!” 1713
"Mülkiyeti altında bulunan (köle ve câriye)lere kötü muâmele eden kimse cennete girmeyecektir... Onlara çocuklarınıza verdiğiniz değer gibi değer verin ve yediklerinizden yedirin... Onlar namaz kıldığı zaman artık o senin kardeşindir." 1714
"Bir kimseye günah nâmına, sahibi bulunduğu kimselerin yiyeceğini vermemesi yeter." 1715
"Kim kölesine tokat atar veya onu döverse, keffâreti o köleyi âzâd etmesidir." 1716
Ali İbn Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) ölmezden önce söylediği en son sözü: “Namaz, namaz! Ellerinizin sahip olduğu köleler hususunda Allah’tan korkun!” oldu." 1717
“Köleleriniz kardeşlerinizdir. Allah onları sizin ellerinizin altına (emânet olarak) koymuştur. Öyleyse kimin elinin altında kardeşi varsa, ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, yapamayacağı işi emretmesin, emrettiği takdirde yardım etsin (Gündüz iş verirse gece iş vermesin, gece iş verirse gündüz vermesin.).” 1718
Bir adam Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Hizmetçiyi ne kadar affedeyim?” diye sordu. Allah Rasûlü sustu, cevap vermedi. Adam tekrar: “Ey Allah’ın Rasûlü!
1707] Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10, 12, 15; İbn Mâce, Ruhûn 4; Ahmed bin Hanbel, II/292, 358, III-143, IV/274
1708] Buhârî, Et’ıme 1, Cihâd 171, Merdâ 4; Ahmed bin Hanbel, IV/299; Dârimî, Siyer 62
1709] Buhârî, Keffârât 6, Itk 1; Müslim, Itk 21-24, hadis no: 1509; Tirmizî, Nüzür 14, 19, hadis no: 1547; Ahmed bin Hanbel, II/420, 422
1710] Ebû Dâvud, Itk 13, hadis no: 3964
1711] Müslim, Itk 25, hadis no: 1510; Ebû Dâvud, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1
1712] Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9
1713] Tirmizî, Birr 29, hadis no: 1947
1714] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 477, hadis no: 1111 -3691- (7098)
1715] Müslim, Zekât 40, hadis no: 996
1716] Müslim, Eymân 29, hadis no: 1657
1717] Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5156; İbn Mâce, Vesâyâ 1, hadis no: 2698
1718] Kütüb-i Sitte Terc. C. 11, s. 552
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hizmetçimi ne kadar affedeyim?” diye sordu. Bu sefer: “Her gün yetmiş kere affet!” cevabını verdi. 1719
“Kim yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan da mahrum olur.” 1720
“Bir kavmin âzâdlısı o kavimden (bir âilenin âzâdlısı o âileden bir fert) sayılır.” 1721
"Kimin câriyesi, kendisinden bir çocuk doğurmuşsa, o câriye (ümmü veled olur ve) kendisinin vefatından sonra hür olur." 1722
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında (oğlu) İbrâhim'in annesi zikredilmişti. Peygamber (s.a.s.): "Onu, oğlu İbrâhim âzâd etti!" buyurdu." 1723
“Câriyenin talâkı iki talâktır, iddeti de iki hayız müddetidir.” 1724
Muâviye İbn Süveyd dedi ki: "Bir kölemize tokat atarak kaçtım. Sonra öğleden evvel geldim ve babamın arkasında namaz kıldım. Babam köleyi de, beni de çağırdı ve köleye: "Ona misilleme yap!" dedi. Köle affetti. Sonra babam şunu söyledi: "Biz Mukarrin oğullarının Rasûlullah devrinde bir hizmetçimiz vardı. Birimiz onu tokatladı. Bu, Peygamber'in kulağına ulaşmış da: "Onu âzâd edin!" buyurdu." 1725
Ebû Mes'ûd el-Bedrî (r.a.) şöyle dedi: "Bir kölemi kırbaçla dövüyordum. Derken arkamdan bir ses işittim. "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd!" diyordu. Ben öfkemden dolayı bu sesi anlayamadım. Bana yaklaşınca bir de baktım ki Rasûlullah (s.a.s.) imiş! Bana: "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd ki, Allah senin üzerine, senin bu köle üzerine olan kudretinden daha kaadirdir/muktedirdir" buyurdu. Ben de: Yâ Rasûlallah, o Allah rızâsı için hürdür! Bundan sonra ebediyyen bir memlûk dövmem!" dedim. Bunun üzerine: "Beri bak! Eğer bunu yapmasaydın senin yüzünü mutlaka ateş çalardı (çarpardı)!" buyurdu. 1726
Ma'rûr bin Süveyd (r.a.) diyor ki: Rebeze'de Ebû Zerr'in yanına uğradık. Üzerinde çizgili bir aba vardı. Kölesinin üzerinde de aynı abanın bir eşi vardı. Biz Ebû Zerr'e: "Yâ Ebâ Zer! Bu iki abayı birleştirsen bir kat elbise olurdu!" dedik. Bunun üzerine Ebû Zer şunları söyledi: "Benimle din kardeşlerimden bir zât (bir köle) arasında münâkaşa geçmişti. O zâtın annesi a'cemi idi. Ben de onu annesi sebebiyle kınadım/yerdim de beni Peygamber (s.a.s.)'e şikâyet etmiş. Derken Peygamber'e rastladım. "Yâ Ebâ Zerr! Gerçekten sen, kendinde câhiliyyet bulunan bir kimsesin!" dedi. "Yâ Rasûlallah, eğer bir kimse âleme söverse onun anasına babasına söverler!" dedim. Rasûlullah: "Yâ Ebâ Zerr! Gerçekten sen kendinde câhiliyyet bulunan bir kimsesin! Onlar (köleler) sizin din kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elleriniz altına (emâneten) vermiştir. Onlara kendi yediğinizden yedirin! Kendi giydiğinizden
1719] Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5164; Tirmizî, Birr 31, hadis no: 1950
1720] Müslim, Birr 23
1721] Tirmizî, Zekât 25, hadis no: 657; Ebû Dâvud, Zekât 29, hadis no: 1650; Nesâî, Zekât 97
1722] Kütüb-i Sitte Terc. C. 17, s. 310, hadis no: 790 -2525- (6777)
1723] Kütüb-i Sitte Terc. C. 17, s. 310, hadis no: 791 -2516- (6778)
1724] Ebû Dâvud, Talâk 6, hadis no: 2189; Tirmizî, Talâk 7, hadis no: 1182; İbn Mâce, Talâk 30, hadis no: 2080
1725] Müslim, Eymân 31, hadis no: 1658; Tirmizî, Nüzür 14, hadis no: 1542; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 55166, 5167
1726] Müslim, Eymân 34, 35, hadis no: 1659; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5159, 5160; Tirmizî, Birr 30, hadis no: 1949
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 353 -
giydirin! Onlara yapamayacakları şeyleri yüklemeyin!" buyurdular. 1727
Ebû Zer şöyle dedi: "Yâ Rasûlallah, amellerin hangisi daha fazîletlidir?" dedim. Peygamber (s.a.s.): "Allah'a imanla O'nun yolunda cihaddır" buyurdu. "Köle ve câriyelerin hangisi (ni âzâd etmek) daha fazîletlidir?" diye sordum. "Sahiplerince en nefis sayılanlarla fiyatı en yüksek olanlardır" buyurdu. "Ya (bunu) yapamazsam?" dedim. "Yapan bir kimseye yardım edersin yahut yapamayan nâmına sen yaparsın" buyurdu. Ben: "Yâ Rasûlallah! Bu işin bir kısmını yapmaktan âciz kalırsam ne buyurursun?" dedim. "Şerrini insanlardan men edersin; zira bu, senden sana bir sadakadır." buyurdu. 1728
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Ben karı-koca iki kölemi âzâd etmek istemiştim. Rasûlullah (s.a.s.), önce erkekten başlayıp sonra kadını âzâd etmemi emretti.” 1729
“Köleyi ölme ânında âzâd edenin misali, doyduğu zaman hediyede bulanan adam gibidir.” 1730
"Üç kişi vardır ki, bunlara ecirleri ikişer defa verilir: 1- Ehl-i kitaptan olup peygamberine iman eden bir kimse Nebî'ye erişir; ona da iman eder, ona da tâbi olur ve tasdik ederse işte bu kimseye iki ecir vardır. 2- Başkasının mülkü olan bir köle, hem Allah Teâlâ'nın hakkını, hem de efendisinin hakkını öderse, ona da iki ecir vardır. 3- Câriyesi olan bir kimse, o câriyeyi besler, gıdasına iyi bakar; sonra onu terbiye eder ve terbiyesini güzelce yapar da sonra âzâd ederek kendisi ile evlenirse ona da iki ecir vardır." 1731
Muâviye İbn Hakem es-Sülemî anlatıyor: "... Benim bir câriyem vardı. Uhud ve cevâniyye taraflarında koyunlarımı güderdi. Bir gün kendisini dolaşmaya gittim. Bir de ne göreyim! Onun koyunlarından birini kurt götürmüş! Ben de Benî Âdem'den bir adamım. Herkes gibi ben de üzülürüm! Lâkin câriyeye öyle bir tokat vurdum ki!... Sonra Rasûllah'a geldim. Bu yaptığımı bana fazla buldu. Ben: "Yâ Rasûlallah! O halde câriyeyi âzâd edeyim mi?" dedim. Rasûlullah (s.a.s.): "Sen onu bana getir" buyurdu. Derhal getirdim. Peygamber (s.a.s.) ona: "Allah nerededir?" diye sordu. Câriye: "Göktedir" cevabını verdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Ben kimim?" dedi. Câriye: "Sen Rasûlullah'sın!" cevabını verdi. Rasûl-i Ekrem: "Onu âzâd et; çünkü o mü'minedir" buyurdu. 1732
"Allah yolunda infak ettiğin bir dînâr, köle âzâdı için infak ettiğin bir dînâr, bir fakire sadaka olarak verdiğin bir dînâr, âilene sarfettiğin bir dînâr vardır. Bunların sevabı itibarı ile en büyüğü; âilene sarfettiğindir." 1733
Bir bedevî: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir amel öğret de beni Cennete koysun” demişti. Rasûlullah (s.a.s.): “Bir neseme (can) kurtar veya bir köle salıver” buyurdu. Adam: “Onun ikisi de bir değil mi?” dedi. Allah Rasûlü buyurdu ki: “Hayır, bir can kurtarmak, onu âzât etmekte senin yalnız ve tek olmandır. Fekk-i rakabe, yani bir köleyi
1727] Buhârî, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Eymân, 38, 39, 40, hadis no: 1661; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5157, 5158, 5161; Tirmizî, Birr 29, hadis no: 1946
1728] Müslim, İman 136 -84-
1729] Ebû Dâvud, Talâk 22, hadis no: 2237; Nesâî, Talâk 28
1730] Ebû Dâvud, Itk 15, hadis no: 3968; Tirmizî, Vesâyât 7, hadis no: 2124
1731] Müslim, İman 241 -154-; Buhârî, İlim, Itk, Cihâd; Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nikâh
1732] Müslim, İman 33 -537-
1733] Müslim, Zekât 39, hadis no: 995
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
salıvermek ise onun âzât edilmesine yardım etmendir.” 1734
"Şüphesiz ki köle, sahibine karşı samimi olup Allah'a ibâdetini güzel yaparsa, onun için iki defa ecir vardır." 1735
"Sakın biriniz (kölesine:) 'abdim" ve 'emem' (kulum, kölem) demesin! Hepiniz Allah'ın abdleri/kullarısınız ve hepinizin kadınları Allah'ın emeleri/kullarıdır. Fakat 'benim gulâmım/oğlum, benim câriyem, benim fetâm (delikanlım), benim fetâtım (genç kızım) desin! Köle de (efendisine:)'Rabbim' demesin, fakat 'seyyidim (efendim)' desin. Zira hepiniz memlüklersiniz/kulsunuz; Rab de Aziz ve Celil olan Allah’tır." 1736
"Birinize hizmetçisi yemeğini getirince, onu beraber yemek üzere oturtmayacaksa, hiç olmazsa bir iki lokma veya bir iki yiyecek versin. Zira yemeğin harâret (pişirme) ve muâmele (zahmeti)ni o çekmiştir." 1737
“Kim yakın akrabasına mâlik olursa, o yakın akrabası hürdür.” 1738
Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali (r.a.)’ye: ‘Ey mü’minlerin emîri! Yanınızda Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?’ diye sormuştum. Şöyle cevap verdi: ‘Hayır! Dâneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Zâta kasem olsun! Bildiğim şeyler, Allah’ın Kur’an’da olanı anlamak üzere kişiye verdiği anlayış ve bir de şu sahifede bulunanlardır. ‘Peki, bu sahifede ne var?’ dedim. ‘Diyet(le ilgili ahkâm), esirlerin hürriyete kavuşturulması (ile ilgili emir), kâfir karşılığında müslümanın öldürülmeyeceği!” cevabını verdi.” 1739
İbn Ömer (r.a.) diyor ki: “Hangi câriye, efendisinden bir çocuk dünyaya getirirse, artık efendi bu câriyeyi satamaz, hibe edemez, miras da kılamaz. Hayatta oldukça ondan istifade eder, öldümü artık câriye hür olur.” 1740
"Eğer size âzâsı kesilmiş bir köle emîr tâyin edilir de sizi Allah'ın kitabı ile idâre ederse hemen kendisini dinleyip itaat edin!" 1741
“Altına, gümüşe ve lükse kul-köle olan insan helâk olsun!” 1742
Kölenin Hukukî Statüsü
Fıkhî ictihadlara göre, köleliğin iki kaynağı vardır:
1) Savaş esirlerinden uygun görülenler. Savaş sonrası halifenin veya vekili olan komutanın şu alternatiflerden birini seçme hakkı vardır: Öldürme, fidye karşılığı salıverme, meccânen salıverme, esir mübâdelesi (karşı tarafla esir değiştirme) ve köle edinme veya zimmî statüsünde İslâm Devletinin tebaası/vatandaşı haline getirilmesi. Bazı Hanefî hukukçulara göre esirleri köle olarak kullanma hükmü
1734] Ahmed bin Hanbel, IV/299
1735] Müslim, Eymân 43, hadis no: 1664
1736] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13, 14, 15, hadis no: 2249; Ebû Dâvud, Edeb 83, hadis no: 4975, 4976
1737] Buhârî, Et'ime 55, Itk 18; Müslim, Eymân 42, hadis no: 1663; Tirmizî, Et’ıme 44, hds no: 1854; Ebû Dâvud, Et'ıme 51, hds no: 3846
1738] Ebû Dâvud, Itk 7, hadis no: 3949; Tirmizî, Ahkâm 28, hadis no: 1365; İbn Mâce, Itk 5, hadis no: 2524
1739] Buhârî, Diyât 31, İlim 39, Cihad 171; Tirmizî, Diyât 16, hadis no: 1412; Nesâî, Kasâme 12
1740] Muvattâ, Itk 6 -2, 776-
1741] Müslim, Hacc 311, hadis no: 1298
1742] Tirmizî, Zühd 42; İbn Mâce, Zühd 8
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 355 -
Muhammed sûresi 4. ve Enfâl sûresi 67. âyetlerle neshedilmiştir. Kur’anda ise savaş esirlerinin köle edinilebilmesi için izin veren bir âyet yoktur. Savaş esirleri ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverilmelidir. 1743
2) Kölelerin çocukları. Bir savaş sonrası köle statüsü ortaya çıkınca, ikinci kaynak olan doğumla kölelik statüsü de bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkmış olur. Fıkhî ictihadlara göre, kural olarak köle, annenin statüsüne tâbidir. Bunun istisnâsı, hür bir baba ile onun câriyesinden doğan çocuk hür sayılır. Köle baba ile hür anneden doğan çocuk, genel kurala göre hürdür. İslâm hukukuna esas kabul edilen fıkhî ictihadlarda köleliğin bu iki kaynak dışında başka bir kaynağı yoktur.
O zamandaki şartların gereği olarak ortaya konulan bu ictihadların Kur’an ışığında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ve Kur’an’ın köleliliğe yol açan tüm kaynakları kuruttuğunu söylemek zorundayız. İslâm, sadece kölelik konusunda değil; içki yasağı gibi birçok konuda tedricî bir yasaklamayı prensip edinmiştir. İslâm, köleliği câmi kapısına bırakılan çocuk gibi kendi başına da sarılmış bir problem olarak bulmuş; kısa dönem içinde yapılabilecek olanın en güzelini yapmış, bu kurumu öncelikle tümüyle ıslah etmiştir. İslâm’ın ilk dönemlerinde kölelik önemli bir vâkıadır. Büyük bir devlet olarak, sosyal hayata tümüyle hâkim ve büyük coğrafyalara sözünü geçirecek şekilde ve büyük çapta gücü ortaya çıkıncaya kadar kesin yasak getirilmemiş, ancak câhiliyyedeki haliyle de kabul edilmeyip o günkü anlayışa göre büyük bir devrim sayılacak şekilde ıslah edilmiş, ancak zarûret hallerinde ve çok istisnâî şekilde köleleştirilmeye gidilmiştir. O dönemin şartları gereği, kölelik fiilî bir durumdur ve hemen kaldırılması sosyal ve siyasal çok büyük yaralar açacak; müslümanların, İslâm Devletinin ve kölelerin zor durumda kalmalarına, toplumun da fesâdına sebep olacaktır. En güzel çözüm, zamana bırakmak ve kaynağını kurutarak kısa bir zaman sonra tarihe gömmektir. Kur’an ve sünnet de bu yolu göstermiştir. Asr-ı Saâdetteki çok sınırlı şekilde kullanılan köleleştirme hareketi, Kur’an’ın emri ve Rasûlullah’ın sünnetiyle terkedilmiş, köleleştirme kaynağı tümüyle kurutulmuştur. Ancak istisnâî durumlarda ve bir zarûret sözkonusu olursa İslâm Devleti başkanının bu yola mürâcaat edebilme yetkisinden, yeni oluşacak şartlarla ve yeni ictihadlarla -belki- bahsedilebilir. Onun dışında Kur’an ve Sünnet prensipleri itibarıyla insanları köleleştirmek değil; tam tersine her türlü kulluk ve köleliği kaldırıp kişileri hürleştirmek ve yalnız Allah’a kul yapmaya çalışmaktır. Kur’an prensipleri ve Rasûl’ün çizgisi, tevhidi ikame etmeyi, hürriyet ve adâleti esas aldığından, insanlar arasında kul-efendi ilişkisini normal şartlarda onaylamaz.
Fıkhî Eserlerde Kölenin Hukukî Statüsü: Fıkhî ictihadlara dayalı fıkıh kitaplarında köle, satışa konu olması bakımından “eşya” gibi kabul edilmekle birlikte; diğer inanç, ibâdet ve muâmeleler bakımından ehliyeti kısıtlı bir insan statüsündedir. İslâmî emir ve yasaklara muhâtap olması bakımından bir kölenin hak ve sorumluluklarını fıkıh kitaplarından şöyle özetlemek mümkündür:
1- İnanç ve ibâdet hürriyeti bakımından: Bir müslümanın yanında ve mülkiyetinde bulunan köle veya câriyenin inanç özgürlüğü vardır. Gayri müslim olarak kalabileceği gibi, İslâm’a girmesi ve İslâmî akîdeye sahip olması da hakkıdır. Ancak efendisi onu, buna zorlayamaz. Çünkü iman kalp işi olduğu için, zor
1743] 47/Muhammed, 4
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşısında inanmış görünmek kişiyi “münâfık” durumuna düşürür. Bu durum çoğu zaman, karşı taraf için, kişinin gerçek yüzüyle görünmesinden daha zararlı olabilir. Müslüman köle, ibâdet ve dinî yükümlülükler bakımından temelde hür insanlar gibidir. Ancak ehliyeti kısıtlı olduğu için, bu yükümlülükler onun gücü ile sınırlıdır. Bu yüzden müslüman köle ve câriye, namaz ve oruçla yükümlü olmakla birlikte; mülk sahibi olamadığı için zekât ve hacdan muaftır. Fıtır sadakası, efendisi tarafından verilir. Cihadla yükümlü değildir. Câriyelerin örtünme konusundaki sorumlulukları, hür kadınlara göre sınırlı, yani daha hafiftir.
2- Muâmelât ve ukubât bakımından: Köle mülkiyete ve tasarruflara konu olması bakımından eşya gibidir. Alınıp satılabilir, hibe edilebilir, kiralanabilir, ortak mülkiyete konu olabilir. Eksik vücub ehliyeti vardır. Mülk edinemediği için, kazandıkları efendisine âit olur. Bu yüzden ona karşı yapılacak haksız fiilden elde edilecek diyet ve erş gibi tazminatları efendisi alır. Başkasına karşı işleyeceği haksız fiillerde ise köle kendi mülkiyetiyle sorumludur. Efendisi bu zararı ödemezse, zarar görene kölenin mülkiyetini devretmek zorunda kalır. Efendisi köleye hukukî tasarruflarda bulunma izni verebilir. Böyle bir köleye “me’zûn” denir. Me’zûn, borçlardan şahsen sorumlu sayılır. Efendisi bunları ödemezse, köle satılarak bunlar ödenir. Kazandığı efendisine ait olur. Ancak efendi köle ile “mükâteb” anlaşması yapmışsa köle vücub ve edâ ehliyetine de sahip olur. Çünkü bu durumda belli bir bedeli kazanarak efendisine ödeyince hürriyetine kavuşabilecektir. Bu da onun mülk edinmesini gerektirir. Efendi, verdiği tasarruf izninden her zaman dönebilirken “mükâteb” sözleşmesi, dönülemeyen bir tasarruftur.
Köle ve câriyelerin evlenmesi, efendilerinin iznine bağlıdır. Erkek köle mehri ve evliliğin getireceği bazı mâlî yükümlülükleri bizzat karşılamak zorunda kalacağı için, onun evlenmesi efendisini de ilgilendirmektedir. Bu yüzden kölenin evlenmesinde efendisinin rızâsı aranmaktadır. Efendi köleyi evlenmeye zorladığı takdirde, köle hürriyetine kavuşunca muhayyerlik hakkına (hıyâru’l-ıtk) sahiptir. Kölelerin evlenmesinde şu durumlar sözkonusu olabilir:
a. Hür bir erkek kendi câriyesi ile nikâh sözkonusu olmaksızın cinsel hayat yaşayabileceği gibi, onu nikâh akdi ile eş edinmesi de mümkündür. Ancak hür olan eşle câriye bir nikâh altında toplanamaz. Diğer yandan hür bir erkek, başkasının câriyesi ile onun efendisinin izniyle ve mehir de vererek evlenebilir. 1744
b. Hür bir kadın kendi rızâsıyla, başkasının mülkü olan bir köle ile evlenebilir.1745 Ancak, kadının velîsi, böyle bir evliliğe kefâet (denklik) bakımından itiraz ederek evliliği feshetme hakkına sahiptir. Velîsi bu yetkiyi kullanmazsa akit kesinleşir. Doğacak çocuklar anneye tâbi olarak hür sayılır. Koca, satın alma, hibe, miras, vasiyet ve benzeri yollarla karısının mülkiyetine geçerse nikâh akdi münfesih (bozulmuş) olur. Çünkü nikâh akdi, mülkiyet kadın bakımından aynı kişide toplanamaz. Böyle bir kadın evliliği sürdürmek isterse, kölesi statüsünde olan kocasını âzâd eder. Erkek serbest kaldıktan sonra yeni bir akitle evlenmeleri mümkündür. Ancak serbest kalan kölenin bu ikinci evliliği kabul etmeme imkânı vardır.
c. Köle ve câriyenin efendilerinin izniyle evlenmesi mümkündür. Bunların aynı efendinin veya ayrı ayrı efendilerin kölesi olması sonucu değiştirmez.
1744] Bk. 2/Bakara, 221
1745] 2/Bakara, 221
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 357 -
Doğan çocuklar annenin efendisine âittir. Çoğunluğa göre, köle ister hür olsun ister câriye, yalnız iki kadınla, İmam Mâlik’e göre ise dört kadınla evlenebilir. Erkek kölenin, çocukları üzerinde velâyet, kadın kölenin de hidâne hakkı vardır. Köle, boşama konusunda efendisinden izin almak zorunda değildir. O, bu konuda tam ehliyetli sayılır. Ancak câriyenin iki defa boşanması mümkündür. Bununla beynûnet-i kübrâ meydana gelir. Kocası olan veya boşanan câriyeler, hür kadınların yarısı kadar iddet beklerler. Doğum halinde iddet doğumla sona erer. Köle ve câriye, miras veya vasiyet yoluyla mülk edinemez. Aksi halde ona intikal edebilecek mal, efendisinin sayılacağı için, servet dolaylı yoldan ilgisi olmayana geçmiş sayılır.
Köle, had cezâsı gerektiren suçların cezâsını hürlere göre, yarı olarak çeker. Meselâ; zinâda bekâr köleye, hür kimselere verilen cezânın1746 yarısı verilir.1747 Köle ve câriye, evli de olsa muhsan sayılmaz ve onlara zinâda had cezâsının yarısı (elli sopa) uygulanır. Zinâ iftirâsı (kazf) suçunda hürlere verilen cezânın yarısı,1748 hırsızlık1749 ve irtidad suçlarında cezânın yarıya indirilmesi mümkün olmadığı için tam cezâ uygulanır.
Kısası gerektiren suçlarda köle, hür veya köle karşılığında kısas olarak öldürülür. Bir köleyi öldüren hür kimse de kısas yoluyla öldürülür. Hanefîler dışındaki mezheplere göre ise, bu durumda, aralarında eşitlik olmadığı için kısas uygulanmaz. Yaralamalarda da kısas yoluna gidilmez. Diyet gereken durumlarda kölenin sahibi dilerse, hak sahiplerine diyeti öder, dilerse diyet yerine karşı tarafa kölenin mülkiyetini devreder. Hanefilere göre, kölenin diyeti, hür kimsenin diyetini aşamaz. Şâfiîlere göre ise, böyle bir sınırlama sözkonusu değildir.
Ta’zir cezâları İslâm Devletinin toplum düzenini sağlamak için serbestçe koyacağı cezâlar olduğu için, Devlet köle ve câriyelerin had ve kısas cezâları dışında kalan suçları için, hürlere eşit veya farklı biçimlerde cezâ koyma hakkına sahiptir.
Kölelerin hak ve görevleri: Ehliyeti, hak ve yetkileri çeşitli bakımlardan kısıtlanmakla birlikte, köle bir insandır ve Allah’ın bir kuludur. Bu yüzden âyet ve hadislerde köle ve câriyelere insanca muâmele yapılması tavsiye edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de: “...Sahip olduğunuz kölelere iyilikte bulunun.”1750 buyrulması, çeşitli hadis-i şeriflerde: “Onlara ‘kölem’ demeyin; ‘oğlum, kızım’ diye hitap edin.”1751; “Köleler, Allah’ın sizin yanınızda bulundurduğu kardeşlerinizdir. Allah sizi de onların hizmetine tâbi kılabilirdi. O halde onlara iyi davranın.” buyurması, bu tavsiyelere örnek olabilir. 1752
Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları
Kur'ân-ı Kerim'e göre câriye, "bilek gücüyle elde edilen kadın" olduğu, bilek gücünün de ancak Allah yolunda savaşla sınırlandırıldığından, câriye olacak kadın ancak İslâm'a göre câiz ve gerekli olan bir savaş sonucu olarak yakalanan
1746] 24/Nûr, 2
1747] 4/Nisâ, 2
1748] 24/Nûr, 4
1749] 5/Mâide, 38
1750] 4/Nisâ, 36
1751] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13, 14, 15; Ebû Dâvud, Edeb 83
1752] Hamdi Yusufoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 394-395
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaş suçlusudur. Peki, fıkhî eserlere göre, bunun prosedürü nasıldır?
Savaşta ele geçirilen kadınlardan faydalanmak savaşan gâzilere müsaade edilmiştir. Ancak, bunu Allah korkusu olmayan orduların düşmanlarının yurduna girer girmez kadınları özgürce yakalayıp, nerede bir kadın bulursa onu kendi pis arzularına kurban etmelerine benzeten, yani İslâm'ın da kendi ordularına aynı şekilde bir izin verdiğini zanneden kişi zır câhildir. Aslında bu müsâade birkaç şartla birlikte verilmiştir:
1. İslâm'da kadınları esir almak, hangi şekilde olursa olsun, ordunun cinsel gereksinimlerini karşılamak amacıyla düşman ulusun kadınlarını koyun sürüsü gibi toplamaya yönelik bir eylem değildir. Asr-ı Saâdetteki ve Hulefâ-yı Râşidîn zamanındaki misallerden kadınların sadece iki durumda esir alınabileceği açıkça anlaşılmıştır. Birincisi; kadın eğer düşman ordusuyla birlikte savaşa katılmışsa. Bu durumda ordunun erkekleri nasıl yakalanıyorsa, aynı şekilde kadınlar da yakalanır. İkincisi; eğer herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ânî baskın neticesinde fethedilirse. İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir alma hakkına sahiptir. Bu durumda İslâm ordusu, âile reisleri savaşta vurulmuş kadın ve çocukları kendi himâyesine alır.
2. Bu durumlardan herhangi bir durumla İslâm ordusunun eline geçen kadınlara, İslâmî hükümet bu kadınların câriye yapılmasına karar verinceye ve kadınlar ordu içerisinde düzenli bir şekilde dağıtılıncaya kadar hiçbir asker el süremez. Ayrıca bu karar, sırf düşmanla herhangi bir fidye anlaşması veya savaş esirlerinin değişimi gibi bir muâmele olmadığı zaman verilebilir. (Ve bu kararın, İslâm'ın ve müslümanların maslahatlarına uygun olması halinde verilebileceği unutulmamalıdır.)
3. Aynı şekilde, İslâmî yönetim tarafından herhangi bir erkeğin mülkiyetine verilen kadın üzerinde sadece o erkeğin tasarruf hakkı vardır. O erkeğin kendisine verilen kadına sahip olabilmesi içinse kanun şu şekildedir: Erkek, istibrâ-yı rahim için kadına bir temizlik müddeti geçinceye kadar yaklaşamaz. Bundan gaye, kadının hâmile olup olmadığını anlamaktır. Kadın eğer hâmile ise, erkeğin, kadın çocuğunu doğuruncaya kadar beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde onunla ilişkiye girme hakkına sahip olamaz.
4. Bu yolla, herhangi bir şahsın mülkiyetine verilen kadınla o şahıs münâsebette bulunursa, o kadından olacak çocuk, zikri geçen şahsın meşrû evlâdı olarak görülür ve onun mirasçısı olur. Yine, kadın çocuk anası olduktan sonra o şahıs kadını satma hakkına sahip değildir ve o şahsın ölmesiyle birlikte kadın kendiliğinden özgür kalır. 1753
Unutmayalım, her câriye, istifrâş (yatak hizmeti) için değerlendirilmez. Câriyelerin çoğu, efendilerine göre, bugünkü hizmetçi statüsündedir. Onun cinsel ihtiyaçları efendisi tarafından karşılanmayacaksa, fakir hür gençlerle veya kölelerle nikâhlanıp evlendirilerek karı-koca hayatı ile giderilir. Ama her durumda câriye kadından sadece bir erkek (efendisi veya nikâhlı kocası) cinsî yönden yararlanabilir.
Müslümanların hukukunda câriyeler diğer kadınlardan farklı bir
1753] Mevdûdi, Fetvâlar, Nehir Y. İst. 1992, c. 2, s.182-183
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 359 -
statüye tâbidirler. Efendileri nafakalarını ödemek ve iffetlerini korumak mecbûriyetindedirler. Onlara iyi davranılması da Kur'an'da emredilmektedir.1754 Efendileri, yediklerinden onlara yedirir, giydiklerinden giydirirler. Âzâd edilmesi sözkonusu edilmemiş olan câriyeler alınıp satılabilirler. Ancak âzâd edilmeleri efendilerinin ölümüne bağlı olanlar (müdebbereler), âzâd edilmeleri karşılığında kendilerinden bir bedel talep edilmiş olanlar (mükâtebeler) ve efendilerinden çocuk doğurmuş olup "ümm-i veled" statüsünü kazanmış olanlar alınıp satılamazlar.
Kölelik Mantığı ve Naklî-Aklî Değerlerle Çatışması
İnsanların ırk, renk, cinsiyet vb. açılardan farklılık taşımaları, kendi seçimlerine bağlı değildir. Rabbimiz bu farklılıkların sebebini insanların birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları olduğunu açıklamış, farlılıkların bir zümrenin diğer zümreye üstünlüğü olarak algılanma tehlikesinden dolayı üstünlüğü takvâya bağlamıştır.1755 Vahiyle irtibatını kestikçe adâlet ölçüsünü kaybeden insan, farklılıkları birtakım imtiyazlı sınıfların oluşmasına temel yapmıştır. Tarih boyunca gücü elinde bulunduranlar âciz ve dirençsiz olanlara karşı otorite kurmuş ve onların en tabiî haklarını dahi ellerinden almışlardır. Tarih, insanın mal haline getirilişini ve onlara yapılan utanç verici muâmeleleri gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Sosyal statü itibarıyla köleleşen bu insanlar hallerine rızâ gösterdikleri oranda zulmün devamına sessizce katıldılar. Artık köleler efendilerinin hâkimiyetine karşılık kendilerinin teslimiyetini o kadar normal görmeye başladılar ki kendi çocuklarına da bu zihniyeti âdeta kalıtımsal olarak geçirdiler.
İslâmiyet'ten Önce Kölelik
Eski çağlarda kölelik, bütün kavimlerde ortak bir kavramdı; kölesiz bir toplum düşünülemezdi. Toplumların ekonomik hayatı için köle vazgeçilmez bir unsur idi. Aynı zamanda bütün maddî ihtiyaçları köleler giderir, ev işi görür, tarlalarda çalışırlardı. Hatta bugünkü toplumlarda saygıdeğer meslekler sayılan hizmetleri bile köleler görürlerdi. Çünkü bu meslekleri para karşılığında özgür kişilerin yerine getirmesi utanç verici olarak görülüyordu. Roma'da bazı köleler köylerde kâhyalar tarafından çok kötü muâmeleye mâruz kalıyorlar ve toprakla birlikte alınıp satılıyorlardı. Bu tutum, "toprak köleliği" kavramını doğurdu. M.Ö. 2. yüzyıldan başlayarak Romalılarda lüks ve eğlenceye düşkünlük artınca köleler bir eğlence aracı haline geldiler. 1756
Köleliğin gelişimine yardım eden kaynaklar çok çeşitli idi. Harplerde esir alınıp köle edinilenlerin yanında, korsanlık ve kaçırma ile insanlar köle haline getirilebiliyorlardı. Öldürmek, çalmak, zina etmek gibi birtakım suçları işleyenler köleliğe mahkûm ediliyorlardı. Borçlunun borcunu ödeyememesi de bazı hukuklarda köle edilmesi için yeterliydi. Babanın çocuğunu köle olarak satması mümkünken, belli bir para karşılığında kişinin kendini satma yetkisi mevcuttu. Bütün bunlara babası hür de olsa, köle bir anneden doğan çocuğun köle statüsünde olması köle toplumuna her gün binlerce insan katıyordu. O kadar ki birçok
1754] 4/Nisâ, 36
1755] 49/Hucurât, 13
1756] Özcan Karadeniz-C. Celiban, Roma Hukuku, A.Ü. Hukuk Fak. Y. Ank. 1986, s. 129-131
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
milletlerde köle adedinin özgür insanların sayısını kat kat aştığı görülüyordu. 1757
İslâmiyet'e kadar köleliğin kaldırılmasına yönelik ciddi bir çaba gözükmemektedir. Hatta Antik Çağın ünlü filozofları kölelik kurumunu doğal ve gerekli görmektedirler. Ayrıca Tevrat'ta da, İncil'de de kölelerin âzâd edilmesinden bahsedilmemektedir. St. Thomas d'Aquino'ya göre ise kölelik, Hz. Âdem'in ilk günahının kaçılmaz sonucudur.1758 Bazı yerlerde tarih boyunca görülen köle ayaklanmalarının başlıca sebebi ise kölelik kurumu olmayıp, kendilerine karşı uygulanan işkence ve kıyımlardır. Bunlardan biri M.Ö. 73 yılında Sicilya Adası'nda meydana gelen Spartaküs isyanıdır. Ayaklanmanın sebebi, Romalı aristokratların kölelere karşı davranışlarıydı. Kutlama törenlerinde güçlü kölelere güreş tutturuluyor ve güreşte kazanan, seyircileri eğlendirmek için rakibini öldürmek zorunda kalıyordu. Spartaküs, Roma ve Kuzey Afrika'nın kölelerini etrafında toplayarak Roma'ya savaş açtı. Kısmî başarılarından sonra altı bin köle Roma'ya giden yol üzerinde çarmıha gerildi. 1759
İslâmiyet, geldiği dönemde köleliği, ekonomi ve geçimin yükünü sırtında taşıyan önemli bir kurum olarak buldu. Araplar'da kölelerin çoğunluğu siyah tenliydi. Köle değerli ve menkul mallardan sayılırdı; alınır, satılır, miras bırakılır, kiralanırdı. Bir köle ya da câriyeye bir'den çok adam ortak olarak sahip olabiliyordu. Câriye sahipleri, onların fuhşa düşmelerine sebep olabiliyorlardı. 1760
Bir bütün olarak kölelik kurumuna baktığımızda, bu kurumun iki ayırt edici özelliği olduğunu görürüz. Bunlardan birisi, kölenin bir mal olması, yani başka bir insan tarafından mülk edinilebilmesidir. Bu anlamda kölenin insan olmasının fazla bir önemi yoktur. Yani köle toplumsal ilişkilerde bir özne değil; nesne olarak görülür. Kölenin diğer bir özelliği ise, herhangi bir üretim aracına sahip olmaması, dolayısıyla belirli durumlarda özerk olabilse de, kullandığı ve ürettiği her şeyin sahibinin olmasıdır. 1761
İslâm'ın Kölelik Kurumuna Bakışı
İslâm, tebliğinin ilk yıllarından itibaren insanın insana kulluğuna karşı mücâdele etmiştir. Bu tevhid dini, insanların cins, renk, makam vb. ayrımları ile oluşturdukları sınıfsal yapıyı temelinden sarstı. İslâm tarihinde siyah bir Habeşli olan Bilal'in konumu, Hz. Peygamber'in köle ve köle çocuğu olan Zeyd ve oğlu Üsâme'yi birçok Arap ileri gelenlerinin, muhâcir ve ensârın görev yaptıkları ordulara komutan tâyin etmesi, beşerî sistemlerde görülmeyecek bir durum ve büyük bir devrimdir. Özellikle İslâm'ın Mekke'de yayılma dönemlerinde müslüman oldukları için ezâ ve işkence gören müslüman köleleri Hz. Ebû Bekir'in satın aldığı ve hürriyetlerine kavuşturduğunu biliyoruz. Bu açıdan değerlendirildiğinde her türlü fikirsel, sosyal, siyasal bağımlılığa/tutsaklığa karşı çıkan ve bu uğurda yanına köleleri de alan bir sistemin, kölelikten rahatsız olacağı ve bu müessese ile mücâdele edeceği mantıksal bir zorunluluktur. Ancak, niçin İslâm'ın köleliği bir kalemde silip atmadığı, hazır bulduğu köleliği kaldırmaya yönelik
1757] Ali Abdülvâhid Vâfi, İslâmiyet'e Göre Kölelik, A.Ü.İ.F. Dergisi, Ank, 1961, s. 208
1758] M. Akif Aydın, M. Hamidullah, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Köle md. Örnek Fasikül, İst. 1986
1759] Mahmut Talegâni, İslâm ve Mülkiyet, Yöneliş Y. İst. 1989, s. 234
1760] İzzet Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, Yöneliş Y. İst. 1989, c. 1, s. 217-218
1761] Hasan Kanbolat-Erol Taymaz, Kafkas-Osmanlı İlişkileri ve Köle Ticareti, Tarih ve Toplum, İletişim Y. İstanbul 1990, c. 14, s. 36
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 361 -
çabalarının yanında, köleleştirme yolunu tamamen ve birden kapatmadığı yolunda da sorular yöneltilmektedir. Onlar Batı ülkeleri ve Amerika'da yayınlanan bildirgelerle köleliğin bir hamlede kaldırıldığını örnek göstermektedirler. Ancak, unutulmamalıdır ki, bu kaldırış, görüntüden öteye gidememiştir.
İslâmiyet, ekonomik hayatın bütün yönleriyle kölelik sistemine dayandığı ve kölelerin o asırda ekonominin buharı ve enerji kaynağı kabul edilebileceği bir çağda doğmuştu.1762 Bunlara bir de tarihî ve psikolojik sebepleri eklediğimizde köleliğin kaldırılmasının tek bir hükümle gerçekleşemeyeceği sonucuna varmamız zor olmaz.
İşte İslâm, birçok hükmün haram kılınması konusunda müslümanların hazır hale gelmesine kadar tedricî bir yöntem izlemesi gibi, mevcut köleliğin kaldırılmasında da batıdaki uygulamaların aksine, aynı yöntemi izlemiştir:
a- Köle âzâdına teşvik: Rabbimiz âhirette kitapları sağ taraftan verilecek olanların, yani sarp yokuşa atılanların amellerinden biri olarak köle âzâd etmeyi zikretmiştir. "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." 1763 Kölelere mal vermek, gerçek iyiliğin ölçülerinden kabul edilmiştir: “Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir...” 1764
b- Keffâret için köle âzâdı: Hata ile bir mü'mini öldüren kişi, öncelikle mü'min bir köle âzâd etmesi gerekir. “...Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğerki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir...”1765; “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek veya bir köle âzad etmektir...”1766 Zıhar yapanlar da köle âzâdıyla mükellef tutulmuşlardır: “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir...” 1767
c- Mükâtebe: Kur'an'a göre âzâd etme sebeplerinden biri de kölenin "mükâtebe" istemesidir. Yani kölenin sahibine belirli bir mal veya para verdiği takdirde, âzâd edileceği hususunda karşılıklı anlaşmaya varmış olmalarıdır. İslâm’ın özgürlüğe ne kadar kıymet verdiği, bu nevi köleler için gerekli malın/paranın elde edilmesi hususunda her türlü çareyi araştırmış olması, bunun açık delilidir. Onlara, kendi boyunlarını kölelik zincirinden kurtarmak için anlaşmış
1762] Ali Abdülvâhid Vâfi, a.g.m.
1763] 90/Beled, 11-13
1764] 2/Bakara, 177
1765] 4/Nisâ, 92
1766] 5/Mâide, 89
1767] 58/Mücâdele, 3
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oldukları malı toplayabilme hususunda, hür insanlar gibi davranmak, akidler yapmak, ticaretle meşgul olmak, almak ve satmak yeterliliklerini vermiştir.1768 “Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükâtebe (akdi) yapmak isteyenlerle -eğer kendilerinde iyilik görürseniz- mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği malından onlara da verin.”1769 Kölenin sosyal hayatta tek başına ayakta kalabilmesi için mükâtebe ile belli bir geçiş dönemi yaşaması da özgürlüğüne kavuştuktan sonraki zorlukları en aza indirebilmek için ideal bir yöntem olarak gözüküyor. Âyetteki “eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz” ifâdesinin, özgürlüğe hazır olma durumunu da içermesi mümkündür.
d- Zekâttan kölelerin özgürlüğü için pay ayrılması: Kur’ân-ı Kerim’in zekât verilecek kişilerden olarak köleleri zikretmesi1770 bizzat devlet eliyle köleliğin kaldırılmaya çalışılmasına çarpıcı bir örnektir. Çünkü zekâtı toplayan, organize eden, dağıtan İslâm devletidir. Ayrıca, İslâm hukukunda mecburi veya kanuni olarak köle âzâdının gerektiği yerlerden bahsedilmektedir. Meselâ savaş esnâsında müslümanlara sığınan İslâm’ı kabul etmiş bir köle hürriyetine kavuşur. Bir’den fazla sahibi bulunan köle, âzâd edilmeyen payın bedelini efendisine ödemekle mükelleftir. Yine bir kimse kölesini kendisinin ölümünden sonra hürriyetine kavuşturmak üzere âzâd edebilir. 1771
Kur’an’ı en iyi anlayan ve hayata geçirilmesinde müslümanlar için örnek olan Allah Rasûlü’nün vefat ettiğinde bir tek kölesi bile bulunmayışı1772 bizler için çok önemli bir ipucudur. Köleliğin kaldırılmasına yönelik hükümler gerek Kur’an’da, gerekse rasûl’ün sünnetinde açıktır. Konunun esas can alıcı noktası, bizzat İslâm’ın var olanın dışında, hür olan insanları köleleştirip köleleştirmediği hususudur.
Genellikle bu konuyla ilgili yapılan araştırmalarda İslâm’ın savaş esirleri dışında köleliğe giden yolları tamamen kapattığı belirtilip, akabinde de niçin savaşta esir alındığı konusunda da açıklamalarda bulunulur.1773 Burada üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır ki, o da, “köle” ve “esir” kavramlarının aynı anlama gelmediğidir.1774 Kısaca tarihini vermeye çalıştığımız anlamda köle, alınıp satılan bir mal hükmündedir. Esir ise “savaş tutsağı”dır. O halde soru; “İslâm, esirlerin köleleştirilmesine izin veriyor mu? Hz. Peygamber esirleri köle haline getirmiş midir?” şeklinde sorulmalıdır.
Öncelikle, esirlerle ilgili iki âyet ve bu çerçevede Rasûl’ün uygulamalarına bakalım: “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için ebedî olan) âhireti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına gâlip kılar), hakîmdir (dünyanın mı âhiretin mi daha hayırlı olduğunu çok iyi bilir). (Yanılma ile verilen hükümlerden ötürü azap etmeme hususunda) Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu. Artık elde
1768] Vâfi, a.g.m.
1769] 24/Nûr, 33
1770] 9/Tevbe, 60
1771] M. Akif Aydın, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Köle md. Örnek Fasikül, İst. 1986
1772] Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, Nesil Y. , İst. 1992, c. 3, s. 185
1773] Örneğin, adı geçen makaleler ve Tahir bin Aşur’un İslâm Hukuk Felsefesi, İklim Y. İst. 1988, s. 116-117
1774] Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Faisal Finans Kurumu Y. İst, 1986, c. 2, s. 219
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 363 -
ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olara yiyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.”1775 Bu âyet Hz. Peygamber’in Bedir Gazvesinden sonra ashâbıyla görüşüp esirlerin fidye karşılığında salıverilmesini kararlaştırması üzerine nâzil olmuştur. İbn Abbas’a göre bu savaşta esir almanın hoş karşılaşmaması, müslümanların o sırada zayıf durumda bulunmaları sebebiyledir.1776 Bazı âlimler bu âyetin 1777 aşağıda mealini vereceğimiz Muhammed sûresi 6. âyetini neshettiği görüşündeyken, bazı açıklamalarda da yukarıdaki âyetin savaş esirlerinin kaderiyle ilgili genel geçer bir kural olmayıp Allah’ın gerçek irâdesinin şu âyetteki esirlerle ilgili hükümler olduğu söylenmektedir.1778 "(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." 1779
Birinci âyette fidye alınmasının eleştirilmesi müslümanların henüz zayıf durumda olduğu bir dönemde düşmanın tamamen yerle bir edilmesinin, düşman açısından da psikolojik olarak daha etkileyici olmasındandır. İkinci âyetin müslümanların mutlak zaferinin düşünülebildiği bir dönemde geldiği görülürse, esirlere muâmele konusundaki âyetlerin hukukî olmaktan çok siyasi olduklarını görürüz.1780 Ancak, âyetlerde esirlerin köle edilebilirliği konusunda bir hükme rastlamamaktayız. Nitekim Hz. Peygamber, Bedir savaşında 70 esir almış, bu esirlerin bir kısmından fidye alınmış, okuma-yazma bilenlerden ise on kişiye okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu ve mâlî imkânları yeterli olmayan yedi esir ise karşılıksız serbest bırakılmıştı. Beni Mustalik gazvesinde esir edilen 600 kişinin içinden Hz. Peygamber, bir kabile reisinin kızıyla evlendi ve müslüman askerler de esirlerin bırakılmasına râzı oldular. Ayrıca Mekke fethinde Hz. Peygamber, herkesin serbest bırakılmasını istemesi üzerine, karşılıksız bırakmayan sahâbeye Beytülmâlden fidye ödeyerek esirleri serbest bırakmıştır.1781 Rasûlullah’ın uygulamalarından çıkarılacak sonuç, onun esirlerden herhangi birini köle yaptığının sâbit olmayışıdır. 1782
Muhammed Sûresi 4. âyete dikkat çeken Reşid Rızâ, esirleri ya fidye karşılığında ya da karşılıksız serbest bırakma arasında muhayyer olduğumuzu, dolayısıyla bu âyetin İslâm’da, köleliğe yeniden başlangıç yapmanın ortadan kaldırıldığı şer’î bir temel sayıldığını vurguluyor.1783 Bunun yanında imamın nâdir durumlarda da olsa köleleştirme yetkisinin olduğunu ekliyor. Esirler için serbest bırakma ya da fidye karşılığı salıverme seçenekleri âyetle1784 belirtildikten sonra yine de imamın köleleştirme yetkisinin bulunduğunun belirtilmesi, diğer fıkıh
1775] 8/Enfâl, 67-69
1776] Ahmet Özel, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Esir Maddesi, c. 11, s. 382-389
1777] 8/Enfâl, 67
1778] Ahmed Ebû Süleyman, İslâm’ın Uluslar arası İlişkiler Kuramı, İnsan Y. İst. 1985, s. 107; Ahmet Özel, a.g.m. (İsl. Ans.)
1779] 47/Muhammed, 4
1780] Ahmed Ebû Süleyman, a.g.e. s. 108
1781] M. Ali Kapar-Vecdi Akyüz, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet, Beyan Y. İst. 1994, c. 2, s. 359-360
1782] Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, Pınar Y. İst. 1987, c. 3, s. 381
1783] M. Reşit Rıza, Muhammedî Vahiy, Fecr Y. Ank, 1991, s. 346
1784] 47/Muhammed, 4
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kitaplarında da yer almaktadır.1785 Kanaatimizce esirlerin, şartlara bağlı olarak gelişen herhangi bir siyasi durum gereğince, İslâm topraklarında alıkonulması ve doğal olarak özgürlüklerinin kısıtlanması -ki savaşa çıkan herkes bunları baştan kabullenmektedir- köle statüsünde olduklarına hükmetmek için yeterli sebep değildir. Bu nedenle esirlere uygulanacak herhangi bir kısıtlamanın köleleştirme anlamında anlaşılmasının, köle ve esir kavramlarının farklılığı gözönünde bulundurularak doğru olmadığı kanaatindeyiz.
Rasûlullah’ın uygulamalarında her ne kadar az da olsa, rivâyetlerde geçen esirlerin müslüman âilelere dağıtılması, onların mülkiyetlerine verilmesi değil; onların Batı’da görüldüğü gibi kamplarda olumsuz şartlarda barındırılmaktansa, merhamet ve insan haklarına riâyet ölçüsünde müslüman toplumun içinde bulundurulmalarının bir göstergesidir. Rabbimiz Kur’an’da bir yerde cennet ehlinden bahsederken, onların davranışlarından biri olarak; sevdikleri yemeği yoksula, yetime ve esire yedirmeleri olduğunu belirtmiştir.1786 Örneğin, Hicretin 8. senesinde Arap Hevâzin kabilesinin esirleri askerler arasında taksim edilmişti. Ancak, kabilenin İslâm’ı kabul ettikten sonra vâki olan ricâlarına cevap olarak hepsi serbest bırakılmışlardır. İçlerinden esirleri bırakmak istemeyenlere devlet tarafından tazminat verilmiştir.1787 Bu ve benzeri örnekler esirlere uygulanan muâmelenin tarihte anlaşılan şekliyle köleleştirme sayılamayacağını göstermektedir.
Rasûlullah’tan sonra Hulefâ-i Râşidîn dönemi fetih hareketlerine bakıldığında da bunların çoğunun barış yoluyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde antlaşma yapıp müslümanlarla barış içinde yaşamak isteyen milletlerle savaş yapılmamış, anlaşma şartlarına bağlı kaldıkları sürece esir ve köle muâmelesine tâbi tutulmayacakları hükme bağlanmıştır. Buna karşılık barışa yanaşmayanlara karşı savaşılmış, esir alınan savaşçı erkeklerin bazen öldürüldüğü de olmuştur. Öte yandan başta Irak olmak üzere birçok yerde fetihten sonra hiç kimseye dokunulmayarak halk zimmî statüsüne geçirilmiş ve toprakları vergi (cizye) karşılığında kendilerine bırakılmıştır. Hatta Hz. Ömer’in uygulamalarında görüldüğü gibi birçok defa gâziler arasında dağıtılan veya Medine’ye gönderilen esirler bile serbest bırakılmış ve toprakları kendilerine iâde edilmiştir.1788 Ebû Ubeyde (r.a.), Irak ve Suriye toprakları işgal edildiği zaman Hz. Ömer’e bir mektupla gayr-i müslimlerin hezîmetini, Allah’ın müslümanlara ihsân ettiği ganimetleri, fetholunan memleketlerin ahâlisinin teklif ettikleri sulh şartlarını ve müslümanların kendi aralarında savaş ganimeti olarak şehirlerin ve ahâlisinin, ağaçlarıyla beraber topraklarını tevzîini/dağıtılmasını istediklerini bildirerek, kendisinin bunları reddettiğini ilâve etti ve mütâlaasını sordu. Yapılabilecek yanlış uygulamaların bilincinde olarak Hz. Ömer’in verdiği cevap şöyledir: “Onlara cizye tarh et ve onları köle yapma. Müslümanların onlara zulüm yapmalarına, zarar vermelerine, meşrû yol müstesnâ, onların mallarını almalarına meydana verme! Onlara verdiğiniz barış şartlarını tam olarak yerine getirin.” 1789
1785] Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, A. Said Matbaası, İst. 1963, s. 177
1786] 76/İnsan, 8
1787] M. Hamidullah, a.g.e., s. 176
1788] Ahmet Özel, a.g.m. (İslâm Ans.)
1789] Muhammed Hamidullah, a.g.e., s. 199
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 365 -
Câriyelik ve Câriyeler
Câriye: Köle kadın veya kız. “Câriye”, aslında, denizin üzerinde akıp giden gemiye denir. Câriyeler de efendilerinin emir ve hizmetleri çerçevesinde hareket etmeleri sebebiyle bu ismi almışlardır. Savaş neticesinde esir edilen veya para ile satın alınan erkeklere "köle" denildiği gibi, kadın ve kızlara da "câriye" denilirdi. Sahibi, bunun üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahipti. İstediği işi gördürür, istifraş (yatak hizmeti) eder veya satabilirdi. Hukuk bakımından cansız eşyadan farksızdı. Câriyelerin aslı, bir yeri fetheden fâtihler tarafından savaş esnâsında ganimet olarak alınan kadın ve kızlardan ibaretti. Bu esirler, aslında hükümdarlarla eşrâf ve seçkin kızlarından olsalar bile yine fâtihlerin malı sayılırdı. Câriyelik de, kölelik gibi, insanlık tarihi kadar eskidir. Kendisinde ötekinden fazla kuvvet ve kudret gören, diğerini hizmetinde kullanmış ve ona tahakküm etmiştir.
Bir mal sahibi, malında nasıl tasarruf hakkına sahipse, bu câriyelerin sahipleri de câriyelerini tasarrufta aynı haklara mâliktiler. Dolayısıyla câriyelerini hizmetlerinde kullanırlar, odalık edinirler ve nihâyet, arzu ettikleri zaman da satarlardı. Bir zamanlar at, eşya vs. nasıl hediye edilir idiyse, câriye de küçükten büyüğe, akrandan akrana öylece hediye edilirdi. Özellikle, kim mevki-makam sahibi birinin sevgisini kazanmak isterse ona hobi ve sevdiği meşgalelerinden birine âşinâ bir câriye hediye ederdi. Meselâ o zât, güzellikten hoşlanıyorsa ona endâmı güzel bir câriye, şarkı-türküden hoşlanıyorsa güzel bir muğanniye (şarkıcı, müzisyen) takdim olunurdu. Hatta bazen o kimselere herbiri birer farklı sanatta mâhir farklı câriyeler hediye edilirdi. Bazı kere, o gibi câriyeler bir müddet sonra efendilerinden çocuk doğurarak içinde bulundukları konakların vâlide ve sahibeliğini aldıkları olurdu. Abbâsi halifelerinin ve Osmanlı Padişahların hemen hepsinin anneleri de bu şekilde "vâlide sultan" olan câriyelerdi.
Câriye kullanmak, İslâmiyet'le başlamış bir durum değildir. Daha önceleri İran ve Yunan hükümdarlarının câriyeleri vardı ve bu hükümdarlar birbirlerine câriye hediye ederlerdi. Hatta eski İran krallarından birinin sarayında bulunan câriyelerin miktarı altı bine ulaşmıştı. Abbâsi halifelerinden bazılarında biner câriye mevcuttu.
Câriyeler, esir tâcirleri tarafından Türk, Hint, Gürcü, Hata, Ermenistan, Rum, Berber, Nobe, Sudan ve Habeş'ten, çoğunlukla küçük yaşta getirilerek yeteneklerine uygun bir sûrette terbiye edilirlerdi. Bunlardan sütanalar, dadılar, maşitalar, odalıklar, hânendeler (şarkıcılar), sâzendeler (çalgıcılar), hatta allâmeler (bilginler) yetişmiştir. Bir zamanlar câriyelerin eğitim ve öğretimi, çok kazançlı bir işti. Bu yolla para kazanmak isteyen kimse esir pazarına gider, zekâ ve yetenekli bir câriye satın alırdı. Câriyeye şiir ve edebiyat, şarkı ve çalgı, Kur'an okumak ve ev idaresi gibi şeylerden birisini öğrettikten sonra aldığı fiyatın birkaç misliyle satardı. Câriyelere rağbet artınca, zengin ve makam sahiplerinin konaklarında câriyelerin sayısı çoğaldığı gibi, onları süslü ve güzel giydirmek için de her türlü tezyînât ve isrâfa mürâcaat edilirdi.
Câriyelerin nüfuz ve tesiri de önemlidir. Güzelliklerini silâh gibi kullanmasını bilenler vezirleri ve sultanları bile etkilemişlerdi. Hükümdarların içinde câriyeler uğrunda akıl ve zanlarını kaçıranlar bile olmuştur. Emevî hükümdarı Yezit İbn Abdülmelik'in mâşukası Hubâbe, sultanı çılgın, saltanat işlerine bakamaz hale getirmiştir. Zâtulhal adıyla bilinen bir câriye de Abbâsi hükümdarlarından Reşid'i
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendine âdeta esir etmişti. Bunlardan başka birçok halife ve emir, saltanat ve idare işlerini bırakarak düşkün oldukları câriyelerle vakit geçirmişlerdi. Hânende ve sâzendeler (şarkıcı ve çalgıcı sanatçı câriyeler), diğer câriyelerden daha fazla halife ve sultanlara etki ederlerdi. İşte bunların bu nüfuz ve etkilerinden istifadeyle en önemli hafiyelik (ajanlık) işleri veya rütbe ve makam elde etme için câriyeler kullanılırdı. Abbâsi halifelerinden Me'mun, bir adamın durumunu anlamak istediği zaman hafiyelik etmek üzere o adama güzel bir câriye hediye ederdi. 1790
Câriyelik: Kadın köle anlamında câriye, köleliğin içinde incelenecek bir durum olmakla birlikte müslümanların tarihindeki ilginç uygulamalar, konuyu daha farklı boyutlara itmiştir. Tarihî süreçte yaşananları, Osmanlılardaki durumunu daha sonra aktarmak üzere, öncelikle İslâm’ın mevcut câriyeliğe karşı tutumunu değerlendirelim:
İslâm, câriyelerin özgür kadınlar konumuna getirilmesini istemiş, ancak bunu yaparken gerek toplumun câriyelere bakışı, gerekse câriyelerin kendi durumlarını iyileştirme bilincine sahip olmaları noktasında tedrîcîliği elden bırakmamıştır. Köleliğin tedrîcî bir yöntemle kaldırılması konusunda ifâde ettiğimiz tüm hususlar, burada da geçerlidir. İslâm, câriyeleri öncelikle farklı statüleri itibarıyla sosyal bir vâkıa olarak kabul etmiş ve özgür kadınlarla bir tutmamıştır. 1791 Zira mevcut sorunlar, yok sayılarak çözümlenemez. Ancak, bu kısmî farklılığın kabul edilişine rağmen câriyeler, dışlanmak yerine topluma kazandırılmaya çalışılmıştır.
Arap toplumunda hor görülen ve fuhşa zorlanan câriyeler konusunda Allah, “Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”1792 Aşağıda vereceğimiz iki âyet de câriyenin konumunu iyileştirme konusunda oldukça önemlidir: “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik/putperest bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik/putperest erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir...”1793; “İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayın alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.”1794 âyetleri câriyelerle evlenmeyi öngörmekle onların şerefini yüceltmeye ve özgür kadınlar statüsüne çıkarmaya yöneliktir. Aynı zamanda câriyelerin yetişme şartları, ahlâk anlayışları, psikolojileri gözetildiğinde toplumsal normlara intibakları zor olduğundan hareketle evlendikten sonra fuhuş yapma durumunda özgür kadınlara uygulanan cezanın yarısının uygulanmasına
1790] M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 1, s. 259
1791] 4/Nisâ, 3, 14
1792] 24/Nûr, 33
1793] 2/Bakara, 221
1794] 4/Nisâ, 25; ayrıca Bk. 24/Nûr, 32
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 367 -
hükmedilmiştir.
Mevcut olanın dışında hür kadınların câriye edinilmesi konusunu tarihteki uygulamaların yanlışlığını kabul ederek esirin köle olmadığı çerçevesinde değerlendirebiliriz. Bu görüşe karşı delil olarak getirilen âyet meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunan câriyeleri... sana helâl kıldık.”1795 Âyetteki “Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği” ifâdesinden, hür olan kadınların câriye haline getirildiği anlamı çıkarılmıştır. Ancak, Rasûlullah’ın sünnetini gözönünde bulundurarak bu ganîmet olarak verilen câriyelerin, savaşta alınan esirlerin köleleri/câriyeleri olabileceğini düşünmemize herhangi bir engel yoktur ve bir bütün olarak Kur’an mantığı, köle ve esirlerle ilgili hükümlere baktığımızda ikinci anlayışın daha uygun olduğunu söyleyebiliriz.
Rasûlullah’ın vefat ettiğinde hiçbir kölesinin bulunmayışı, Benî Müstalik Gazvesinde esir kadınları câriye yapmak yerine, içlerinden biri ile evlenmesi ve bu yolla tüm esirlerin sahâbe tarafından serbest bırakılması, İslâm’ın harem uygulamaları için müsâit bir din olmadığını göstermektedir. Rasûl’ün şu hadisi de bu görüşü destekler niteliktedir: “...Câriyesi olan bir kimse, o câriyeyi besler, gıdasına iyi bakar; sonra onu terbiye eder ve terbiyesini güzelce yapar da sonra âzâd ederek kendisi ile evlenirse ona iki ecir vardır." 1796
Kur'ân-ı Kerim'de câriye, "bilek gücüyle elde edilen kadın" şeklinde tarif edilmiştir. Yalnız, Kur'ân-ı Kerim, "bilek gücü"nü kullanmayı sadece Allah yolunda savaşla sınırladığı için, Kur'an'ın tarifine göre câriye, "Allah yolunda savaşta yakalanan ve müslümanların eline geçen kadındır." "Size anneleriniz... evli kadınlar haram kılındı, bundan sağ ellerinizin sahip olduğu (bilek gücüyle elde ettiğiniz kadınlar) müstesnâdır."1797 "Milk-i yemîn", yani bilek gücüyle elde edilen kadın anlamında bu ifade Kur'an'da 15 yerde geçer: 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36; 16/Nahl, 71; 23/Mü’minûn, 6; 24/Nûr, 31, 33, 58; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 70/Meâric, 30. Arapçada sağ el; kudret, galebe, kahır, bilek gücü mânâlarında kullanılmaktadır. Bu âyetler, câriyenin yukarıda zikredilen tarifi lehinde yeterli bir delildir.
Emevî ve Abbâsilerin Saltanat Döneminde Köle ve Câriye
Hulefâ-i râşidîn döneminden sonra sistemli bir şekilde yozlaştırılan dinî anlayış, her konuda olduğu gibi kölelik meselesine de yansımıştır. Emevîlerde artan fetihler sonucu kölelerin sayısı mübâlağalı rakamlara ulaşmıştır. Meselâ, el-Muktedir’in sarayında on bir bin Grek ve Sudanlı hadım köle barınmaktaydı. Bir rivâyete göre de Mütevekkil dört bin câriyeye sahipti.1798 Yine Abbâsiler döneminde Halife el-Mutemed’in idaresi zamanında 14 yıl boyunca süren köleler harbi dikkate değerdir. Bu isyan, Batı Asya tarihinde kaydedilen en kanlı isyan harekâtı olarak tasvir edilmektedir. Bu köleler Aşağı Fırat vâdilerindeki kaya tuzu madenlerinde çalıştırılan Doğu Afrika’dan getirilmiş siyahî kölelerdi. Tarih kitapları, başkanlarının düzenbaz Hâricî gibi suçlamalarla isyanı farklı boyutlara taşısa da, resmî tarihin isyanlara karşı mâlum bakış açısının arkasında 14 yıl kadar
1795] 33/Ahzâb, 50
1796] Müslim, İman 241 -154-; Buhârî, İlim, Itk, Cihâd; Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nikâh
1797] 4/Nisâ, 23-24
1798] P. K. Hitti, İslâm Tarihi, Boğaziçi Y. İst. 1980, c. 2, s. 370, 526
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
süren bir isyanın haklı nedenleri olabileceği düşünülmelidir.1799 Abbasi döneminde kölelerle ilgili gayri ahlâkî uygulamalar İslâm tarihi kitaplarından birinde şöyle yer almaktadır: “...Hizmetçiler zümresi harp esnâsında esir düşen ya da sulh zamanında satın alınmak sûretiyle elde edilen gayri müslimlerden oluşuyordu.
Bazı köleler hareme ait işleri gören iğdişlerdi. Diğerlerine gılman adı verirlerdi ki bunlar iğdiş olabilir, fakat efendilerinin özel lütuf ve himâyelerine mazhar kimseler olarak zengin ve göz alıcı elbiseler içinde dolaşırlar, ekseriya kadıncıl tavırlar içinde güzel koku sürerler ve güzellik bakımı yaparlardı. Harun Reşid devrinde gılmanların mevcûdiyetine dair bazı bilgilerimiz vardır.1800 Açıkça anlaşılmaktadır ki Harun Reşid İran’da eskiden mevcut olanları tâkiben gayri tabiî seksüel münâsebetler için müslüman dünyasında gılman müessesesini ihdas eden kimsedir. El-Me’mun zamanında bir kadı bunlardan dört yüz kadar genci eli altında bulunduruyordu. Ebû Nuvas gibi şâirler, azgınlaşmış hislerini açığa vurmaktan ve genç oğlanlara dair aşk şiirlerini ortaya koymaktan utanç duymuyordu.
Câriyelerin bazılarının halifeler üzerinde önemli tesirleri olmuştur. Hârun Reşid, câriyelerden birini tam yetmiş bin dirheme satın almış, fakat araya giren bir kıskançlık sonucu onu erkek kölelerinden birine hediye etmişti. Harun Reşid’in zevcesi Zübeyde, bağlandığı câriyelerden birini ondan soğutmak amacıyla kocasına on câriye ihsân etti.1801 Görülüyor ki saltanatla başlayan dönemle birlikte kölelik kurumunun savaş esirleriyle sınırlanması bir yana, sulh zamanlarında köle ve câriye satın alınmış ve gayri ahlâkî uygulamalarda bir zevk aracı olarak kullanılmıştır.
Osmanlılar Döneminde Câriye
Osmanlılarda, hemen son zamanlara kadar sarayı ve konakları câriyeler doldururdu. Saray bir zamanlar binlerce câriyenin mekânı olmuştur. Yüzlerce câriyesi olan vezirler, Osmanlı tarihinde pek çoktur. Kanuni'nin sadrâzamı İbrahim Paşa'nın, Sokulllu Mehmet Paşa'nın konakları câriye ve kölelerle doluydu. İstanbul'da ve taşranın büyük şehirlerinde esir pazarları bulunuyorsa orada kölelerle birlikte câriyeler de alınıp satılıyordu. Câriye yetiştirmek gibi sanatlarla uğraşanlar çoktu. Padişahların câriyelerden oluşan sâzende ve hânendeleri vardı. Esasen vâlide sultanların çoğu, câriyelikle saraya girmişler, çocuk doğurmaları sayesinde o mertebeye ulaşmışlardı. Câriyelerin saraylardaki nüfuz ve etkisi çok önemliydi. Önemli ve büyük işler, câriyeler tarafından görülürdü. Hürrem Sultan, Kösem Sultan, Turhan Sultan, Safiye Sultan gibi âdeta saltanat sürmüş olan kadınlar, hep câriyelikten yetişmişlerdir.
Vezirlerle devlet erkânı, güzel câriyeler takdimi suretiyle padişahların gözlerine girmeye çalışırlardı. Seraskerler, kumandanlar, hele fütûhat zamanlarında zaptettikleri yerlerdeki en güzel kız ve kadınları saraya takdim ederler, bu sâyede teveccüh ve iltifata nâil olurlardı. Padişahların da vezirlerine karşı muhabbetlerini göstermek için câriye hediye ettikleri olurdu. Osmanlılarda son zamanlardaki câriyelerin çoğu Çerkez ve Gürcü idi. Sudan'dan getirilmiş olan
1799] P. K. Hitti, a.g.e., c. 3, s. 736-737
1800] Taberî, İbn Esir
1801] P. K. Hitti, a.g.e., s. 524-525
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 369 -
siyahî câriyeler de epey bir yekun teşkil ediyordu. Yalnız, birincilere olan rağbet daha fazlaydı. Çünkü Çerkez ve Gürcüler aynı zamanda odalık hizmetini de görüyorlardı. Siyahîler ise sadece ev hizmetini görürlerdi. İstanbul'da câriye satışında "pençik" adıyla bir fındık altını resim (vergi) alınırdı. Hicrî 1215 senesinde maktu bir fındık altınının yerine, diğer ticarî mallar gibi, satış bedelinden yüzde üç vergi alınmasına karar verilmişti. 1802
Gedikli câriye: Saray câriyeleri içinde bir derece. Saray câriyeleri; Acemiler, Câriyeler, Şâkirtler, Ustalar ve Gedikliler adıyla beş sınıftı. Gedikliden sonra gelen derece, en yüksek olup buna "Kadın" denirdi. Gedikliler mutlak sûrette çamaşırcı, çaşnigir (sofracı) gibi belirli bir vazife sahibi olup kendilerine Usta ünvânı verilirdi. Bunların içinden en genç ve güzel on ikisi, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunurlar, hünkârın gönlünü çelmeye muvaffak olana has odalık, gözde veya ikbal denirdi. İkbal birkaç tane olursa en gözde olanına baş ikbal adı verilir, padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek Kadın ünvânını alırdı. Yalnız padişahtan hâmile kalan ikballer hemen Kadın olurlardı. Bunlar, hükümdarların zevcesi sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenlerine Haseki, çocuk doğuranlarına Haseki Sultan denirdi.
Kadın derecesine yükselen câriye, padişahın eteğini öperek samur kürk giyer, kendisine bir daire ve çokça câriyeler tahsis olunurdu. Padişahın ilk zevcesi, yani birinci kadın, daima öbürlerinden üstün olurdu. Gedikli câriyeler, ucu yerde sürünen uzun elbiseler giyerler, bellerine altın işlemeli ve bazen mücevherli kemer takarlardı. İkballer ise kışın kürkle kaplı elbise giymek hakkına sahiptiler. Padişah vefat edecek olursa, erkek çocuk doğurmamış, kız çocuk doğurmuş veya doğurduğu erkek çocuk ölmüş olan kadın ve hasekileri, devlet ricâlinden biriyle evlendirilirlerdi. 1803
Osmanlılarda Köle:
Osmanlılarda, kuruluştan 20. yüzyılın başlarına kadar kölelik ve köle ticareti yasaldı. Devletin özellikle Avrupa’da genişlediği dönemlerde köle ihtiyacı büyük ölçüde savaş esirlerinden ve devşirme yöntemiyle karşılanıyordu. Duraklama ve gerileme dönemlerinde Afrika, Güney Rusya ve Kafkasya gibi bölgelerden köle ticareti giderek önem kazandı. Özellikle 15. yüzyılda Kafkas köle ticaretini ele geçirmeye başlayan Osmanlılar bu ticaretten gelir elde etmek için 15. yüzyılın sonunda Karadeniz bölgesinden getirilen köleler için pençik resmi (gümrük vergisi) almaya başlamış ve bu iş için mültezimler atamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı köle nüfusunun üç ana kaynaktan geldiği görülmektedir: 1- Siyahî köleler: Merkezî Afrika’dan ve Sudan’dan, 2- Etiyopyalı köleler (Habeşler), 3- Çerkez ve Gürcü köleler; Kafkasya’dan. Diğer köleler arasında farklı konumu olan hadımlar (iğdişler) Mısır ve Sudan’dan getiriliyordu.
Osmanlı köle tüccarları arasında işbölümü gelişmişti. İlk iş bölümü, köle toplayıcıları ve yerel (kentli) köle tüccarları arasındaydı. Her kentsel meslekte olduğu gibi köle tüccarları da aktif köle pazarı olan kentlerde loncalar halinde örgütlenmişti. Beyaz ve siyah köle tüccarlarının loncaları farklıydı ve “esirci esnafı”
1802] M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 1, s. 260
1803] Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügatı, Enderun Kitabevi Y. İstanbul, 1986
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ismiyle bilinen beyaz köle tüccarları saygın meslekler arasında sayılıyordu. İstanbul’daki “Köle Tüccarları Loncası” 1857’de yasal olarak kapatıldı. Fakat kölelerin yanı sıra başka malların da ticaretini yapan köle tüccarlarının loncaları yasadışı olarak faâliyetlerine devam etti.
Köleler genellikle esir pazarlarında satılırdı. Osmanlılar’ın ilk başkenti Bursa ve Edirne’de esir pazarları vardı. İstanbul’un ele geçirilmesinden sonra bugün Haseki semtinde kurulan esir pazarı, Üçüncü Murad döneminde eski ve yeni bedestenlerde merkezîleştirilmişti. 1609’da I. Ahmed’in emriyle yeni bedestenin yakınlarında altlı üstlü 300 odalı büyük bir han yaptırıldı ve esir pazarı buraya taşındı. Zenginlere satılan beyaz köleler kapalı odalarda müşterilere gösteriliyordu.
Sayılamayacak ve açıklanamayacak istismarlara müsâit olan esir ticareti ve câriye alım satımı konusunda, fuhuş ve zinânın, kitabına uydurulmuş ve fetvâsı alınmış şekilde uygulandığı da olmuyor değildi: Esir pazarına câriye satın almaya gelmiş gibi görünen bazı erkekler, esirciye bir miktar kaparo verip beğendikleri câriyeyi evlerine veya müsait bir yere götürürler; birkaç gece beraber olur, sonra “kusurlu çıktı” bahanesiyle iâde ederlerdi. Fetvâlar gereği, kusurlu kabul edilen câriyenin üç gün içinde iâde edilmesi gerektiğinden, bu süre içinde geri verilmeleri gerekmekteydi. Bir malın satın alınmasında denenebileceğine, kusuru varsa iâde edileceğine ve câriye de erkeğin malı olduğuna göre ortada fıkhî hükümler açısından bir mahzur yok gibi görünmekteydi. Zaten bir erkeğin sahip olduğu câriyeden istifadesinde sakınca olmadığından, sık sık câriye değiştiren veya câriye koleksiyonu yapan, ya da pahalı olmasına rağmen aralıklarla, hepsi bâkire yüzlerce câriye satın alan keyif ehli zenginler de oluyordu. Nikâh, dört kadınla sınırlı olduğu halde, nasıl olsa fıkhî hükümlerde câriyeler için üst sınır yoktu. Meselâ, Osmanlı tarihinin ünlü kahramanlarından biri olan Kapdân-ı Derya Kılıç Ali Paşa, câriyelere aşırı düşkünlüğüyle tanınan ve doksan yaşına gelinceye kadar, her akşam bâkire bir câriyeyle beraber olma alışkanlığından hiçbir fedâkârlıkta bulunmamış bir kişidir. III. Murad'ın tam 130 çocuğu olmuştu. Câriyelerinin yanında, tam 40 has odalığı vardı.
Bu konuda katkısı olsun diye Osmanlı Devletinde Kölelik adlı kitaptan küçük bir iktibasa yer verelim: “1534 yılında idam edilen Defterdar İskender Çelebi’nin 6-7 bin kölesi mevcuttu. 1546’da vefat eden Barbaros Hayrettin Paşa’nın mirası içinde iki bin köle bulunmaktaydı. Sadrazam Rüstem Paşa 1561 yılında vefat ettiğinde 1700 kölesi vardı. Kendisinden önce sadrazam olan Hadım Süleyman Paşa, ziynet eşyalarıyla süslenmiş bin köleye mâlikti. 1589 yılında mahallî bir ayaklanmayı bastırırken bir kaza kurşunu ile ölen Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa’nın hanımı, bu olaydan sonra İstanbul’a gitmek üzere bindiği gemiye yüklediği servetinin yanı sıra 400 köle ve 40 tane de câriyesi mevcuttu. Evliya Çelebi, 1670 yılında Mekke’ye giderken uğradığı Sakız Adası’nda 4. Murad’ın veziri Recep Paşa’nın hemşîre-zâde ve mühürdarı olan zâtın muhteşem bağına hizmet eden iki bin adet köle olduğunu yazmakta ve o civardaki halktan bir adamın 3 câriyesi olduğundan bahsetmektedir. Cezâyir’de bazı zamanlarda o kadar çok sayıda esir mevcut olmuştur ki, bir hıristiyan esirinin bir baş soğana satın alınabileceği darbımesel olmuştu. 1360-1920 yılları arasında her sene Osmanlı Devletine ortalama yedi bin köle gelmiştir. Bu da yaklaşık 4 milyon insan demektir. Fidye, mübâdele (esir değişimi) veya mükâtebe ile kölelikten kurtulanların hâricinde
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 371 -
olduğunu zannettiğimiz 4 milyon esirin % 80’inin genç kadın ve çocuklardan ibaret olduğunu düşünürsek, kölelik sisteminin Osmanlıların nüfus artışı için ne derece önemli katkıda bulunduğu tahmin edilebilir.” 1804
Bazı tarihçiler, esirler arasında muhabbet tellâllığı (pezevenklik) yapanların -her türlü tedbir ve şiddete rağmen- her zaman bulunduğunu yazıyorlar.
Tanzimat döneminde 1847 Fermanı ile esir pazarı kapatıldıysa da zenciler Fatih, Tophane gibi yerlerde evlerde satılmaya devam etti.
Beyaz köle ticaretinin yasaklanmasına direnen Osmanlı hükümeti, siyah köle ticareti ile ilgili farklı bir tutumdaydı. Beyaz köle ticareti siyah köle ticaretinin yasaklanmasından çok sonra, ancak 1909’da yasaklanmıştır. Osmanlı’da 20. yüzyılın başlarında çıkarılan bir yasa, oldukça çarpıcıdır: “Çerkes vesâir köle ve câriyelerin de üserâ-yı zenciye gibi men’i bey’ ü şîrâsı (Çerkez ve diğer köle ve câriyelerin de zenci esirler gibi alım satımının yasaklanması). 1805
Osmanlı Köle Ticareti adlı kitabın yazarı Toledano’nun bazı yazışmalar üzerinde yaptığı incelemeler okunduğunda niçin beyaz köle ticaretinin yasaklanmasına direnildiğinin ipuçlarını yakalayabiliriz. 1891-1892 yıllarında Abdülhamit’in baş kâtibi Süreyya Paşa’nın, Konya valisi Hasan Paşa ile yaptığı şifreli telgraf yazışmaları, bu dönemde saraya nasıl câriyelerin alındığını göstermektedir. Süreyya Paşa, Türk âdetlerini bilmeyen 14 yaşından büyük, tercîhen sarı saçlı mavi gözlü kızlar bulmasını istemiştir. Hilmi Paşa kendi bölgesi dışında Sivas, Ankara ve Bursa vilâyetlerinde de araştırmalar yapmış ve sonuçta birkaç kız alınarak saraya yerleştirilmiştir. 1806
Osmanlıda haremle ilgili olarak Yılmaz Öztuna’nın verdiği bilgiler de oldukça dikkat çekicidir: Haremdeki câriyeleri, başhazinedar usta denen en büyük câriye yönetir. Derecesi vezire eşittir ve vezir maaşı alır ve padişahın üç mühründen biri bu câriyededir. 18. asır sonlarında maaşı yılda 15 bin altın idi. 1807
Haremdeki câriye sayısı dönemlere göre değişiyordu. İlk câriye miktarını gösteren liste I. Mahmud dönemine âittir. Buna göre haremdeki câriye sayısı 456 idi. Bu sayı Abdülmecid döneminde 688, Abdülaziz devrinde 809’a yükselmişti. 1808
Tarih kitapları, saray câriyelerinin birbirleriyle çekişmeleri, Vâlide Sultan ile câriyeler arasındaki ilişkiler konusunda ilginç vâkıalarla doludur. Örneğin yüzden fazla çocuğu olduğu söylenen III. Murad’ın annesi Nur Banu Sultan, oğlunun Venedikli bir câriye olan Safiye’ye bağlılığını, egemenliğinin silinmesinden dolayı çekemiyordu. Bunun için Sokullu Mehmet Paşa ve babası ile anlaşarak Safiye ile boy ölçüşecek güzellikte hareme kızlar soktu. Padişahın gittikçe kendisinden uzaklaştığını gören Safiye, kocasını kıskandırmaktan vazgeçerek devlet işlerine el attı.1809 Ayrıca Kösem Sultan ve Hürrem Sultan da bu anlamda tarihte önemli rol oynamışlardır.
1804] Nihat Engin, Osmanlı Devletinde Kölelik, s. 106-110
1805] Hasan Kanbolat-Erol Taymaz, a.g.m.
1806] E. R. Toledona, Osmanlı Köle Ticareti (1840-1890), Tarih Vakfı Yurt Y. s. 154
1807] Yılmaz Öztuna, a.g.e. c. II, s. 26
1808] Meral Altındal, Osmanlıda Harem, Altın Kitaplar Y. İst, 1993, s. 68
1809] Alphonse de Lamantine, Osmanlı Tarihi, Sabah Y. c.I, s. İst, 1991, c. 1, s. 518
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kolaylıkla anlaşılacağı gibi saltanat döneminde köle ve câriye ile ilgili uygulamalar, Kur’an’daki köle konusunu doğru anlamamıza en büyük engel teşkil etmektedir. Bütün imtiyazlara son verme iddiasında bulunan İslâm, Allah dışındaki bütün bağımlılıklara karşı mücâdelenin adıdır. Zaten İslâm savaşlarının hedefi de dünya halklarını Allah’ın kendilerine sunmuş olduğu özgürlüklerine kavuşturmak, kulların kulları kul edinmesini yasaklayıp tüm insanları sadece Allah'a kulluğa çağırmak değil midir? Ve nasıl olur da böyle bir din, köleliği kabul edebilir?
Allah’a rağmen ve her türlü köleci zihniyete karşı hayatını mücâdeleyle geçiren Rasûlü’ne rağmen, meşru imişçesine kölelikle ilgili hüküm geliştirenler, vahyi düşüncelerinin temeline almamaktadırlar. Vahiyle aramıza konan bu engel, doğru-yanlış demeden, savunma psikolojisiyle tarihte yapılanları kutsamak yerine; meselelere Kur’an bütünlüğünde bakmakla aşılacaktır. Aksi takdirde zihnimizi bir yığın hurâfe ile doldurduktan sonra oluşturduğumuz bakış açıları ile Kur’an’ı anlamamız mümkün değildir. 1810
İslâm, insanları her çeşit tutsaklıktan kurtarıp her bakımdan hürriyete kavuşturmak için gelmiş, Allah'a kulluğun dışındaki tüm kullukları reddetmiştir. Hz. Ömer (r.a.)'in dediği gibi, anaların hür doğurduklarını köle edinmeye kimsenin hakkı yoktur. İslâm, köleliği onaylasa idi, onu âzâd etmeyi hayırlı bir iş olarak görmez, kaynaklarını da kurutmazdı.
Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: "Örtünmelerini Din Yasaklıyor!"
Câriyeler konusundaki tartışmalardan biri de, câriyelerin hür kadınlar gibi örtünmesinin yasak olduğu inancıdır. Bu konuda açık bir âyet ve hadis bulunmamaktadır. Hz. Ömer’in, rivâyetlere göre, başörtülü bir câriye gördüğünde (Y.Ö.K. gibi) onu kamçıladığı ve “Ey kokmuş câriye! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” dediği iddiâ edilmiştir. Bu rivâyet üzerine binâ edilen fıkhî hükümler, dinin nasıl yozlaştırıldığının önemli verilerindendir. (Kur’an’ın örtünme ile fitne ve fuhşa giden yolların tıkanmasıyla, genel ahlâkla, câriyelerin normal kadın statüsüne çıkarılması ve câriyeliğin kaldırılmasına giden yolla... ilgili tüm hükümleri gözardı edilmiş, bu konulardaki âyetler görmezden gelinmiş, Rasûl’ün sünnetinden de aksine hiç delil bulunmamış olmasına rağmen bir sahâbeden gelen rivâyetin sıhhati de değerlendirilmemiş, sözgelimi, kütüb-i sitte gibi sahih kabul edilen hadis kitaplarında da olmamasına rağmen sahih kabul edilmiş ve de sahih olsa bile Kur’an ve Sünnet çerçevesinde te’vil ve yorumu yapılması gerektiği halde bu rivâyet, her hükmü iptal edecek şekilde tek başına hüküm kaynağı olmuştur.) Meselâ Hanefî mezhebine göre câriyenin başörtüsüz namaz kılması gerekir.
Dört mezhebe ve özellikle Mâlikî mezhebine göre, kadınların örtünmesi ile ilgili Kur’an âyetleri, sadece hür kadınlara mahsustur ve câriyenin avreti, erkek gibi diz kapağı ile göbeğinin arasıdır. Ayrıca câriyelerin satışında tanınmasını temin edecek kadar yerlerine bakılabilir, hatta göğüslerine ve benzeri yerlerine dokunulabilir, etinin yumuşaklığı-sertliği kontrol edilebilir1811 şeklindeki
1810] H. Koç, Câriyeliğin Mantığı ve Kölelik, Haksöz, sayı 51 (Haziran 95)
1811] Daha geniş bilgi için bkz. Hüseyin Hatemi, İlâhi Hikmette Kadın, İşaret Y. İst, 1995, s. 257 vd.
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 373 -
fetvâlarla zihinlerimizde savaş esirlerinin satıldığı pazarlar canlanıyor ki, bu pazarlarda câriyelerin satılışında ahlâk kuralları da bir tarafa itiliyor ve iffetli olmak isteyen müslüman olmuş câriyeler emîru’l-mü’minîn tarafından kırbaçlanıyor. Oluşturulan bu tablo, Kur’an’ın insana verdiği değer ve Rasûlullah’ın kölelikle mücâdelesine karşı yapılmış bir ihânettir. Bir yandan İslâm’ın köleliği kaldırdığından övgüyle bahsedilirken öte yandan İslâm topraklarında köle pazarları düşünmek nasıl bağdaşabilir? Atalarının köle pazarları ve harem dairelerini meşrûlaştırma çabasıyla oluşturulan bu çarpık inancın Kur’anî ve mantıkî hiçbir temeli olamaz. 1812
Câriyenin avret yeri konusunda, sınırları tâyin eden bir âyet olmadığı gibi, sahih bir hadis de yoktur. Zâhirîlerin dışında cumhûrun görüşü, câriyenin avret yerinin erkeğinki gibi olduğudur. Fakat Zâhirîlerin dışında, bu görüşe katılmayan az da olsa âlimler vardır. Meselâ, el-Hasenu'l-Basrî'ye göre, evlenen veya kişinin kendi için edindiği câriyenin başını örtmesi gerekir. Atâ'ya göre câriyenin namazda başını örtmesi müstahaptır.
Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebinde, câriyenin avreti ile erkeğin avreti arasında ayrım yapılmamaktadır. Zâhirîlere göre ise câriye, bu konuda hür kadınlar gibidir. Hanefîlere göre câriyenin avreti, erkeğin avreti gibidir. (Erkeğin avretine ek olarak karnı ve sırtı ile iki yanı da avret sayılır.) Çünkü Hz. Ömer, bir câriyeye şöyle demiştir: "Ey Deffâr! Başörtüsünü at, yoksa hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?" (Zeylaî bu hadis rivâyeti hakkında "gariptir" demiştir. Kütüb-i Sitte'de bulunmayan bu mânâdaki bir hadis rivâyetini -ehl-i sünnete göre sahâbenin sözü de hadis kabul edilmiştir- Abdürrazzak Hz. Ömer'den rivâyet etmiştir. Beyhakî de bu hadisi rivâyet etmiştir.) Aynı zamanda câriyeler, efendilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için âdet olarak iş elbiseleri ile dışarı çıkarlar, dolayısıyla güçlükleri gidermek için yabancılar, mahremleri gibi kabul edilmiştir. Mâlikî mezhebine göre, câriyeler avret konusunda aynen erkekler gibidir. Câriyenin namazda avret yeri, uyluklar ile birlikte iki müstehcen uzuvdur. Bu uzuvlardan bir kısmı açıldığı zaman yahut kişi uyluğunun tamamını veya bir kısmını açtığı zaman, vakit içinde namazını kesin olarak iâde etmelidir. Şâfiîlere göre câriyenin avret yeri erkeğin avret yeri gibidir. Çünkü her ikisinin başı avret olmamak bakımından birbirine benzemektedirler. Baş ile kollarının açılmasına ihtiyaç vardır. Hanbelî mezhebine göre, câriyenin avret yeri erkeğinki gibi olup diz kapağı ile göbeği arasıdır. Çünkü Amr bin Şuayb'tan rivâyet edilen merfû hadiste şöyle buyrulmuştur: "Sizden biri erkek kölesini, câriyesi veya hizmetçisi ile evlendirirse, bu câriye yahut hizmetçinin avret yerine hiç bakmasın. Çünkü göbeği ile diz kapağı arası avret yeridir.” 1813
Bir fıkhî fetvâdan daha alıntı yapalım: "Kişi, kendi câriyesiyle istifraş edebilir, onu yatak hizmetlerinde nikâhsız olarak kullanabilir. Başkalarının câriyeleri de, mahrem olan kadınlar gibidir. Erkekler, mahrem (nikâhları kendilerine haram olan, birinci derecede yakın akrabalar) kadınların bakabilecekleri ziynet yerleri gibi, başkalarının câriyelerinin ziynet yerlerine de bakabilir ve dokunabilirler. Ama mahrem kadınlarında olduğu gibi göbekle diz kapağı arasına bakmaz ve dokunmazlar. Bu konuda kanıt, şu olaydır: Hz. Ömer, örtülü bir câriye görmüş,
1812] H. Koç, a.g.m., s. 40
1813] Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 1, s. 458-465
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çubukla örtüsüne dokunup: "Şu başörtünü at, ey kokmuş! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?" demiş. Bu da câriyenin başına, saçına, kulağına... bakmanın helâl olduğunu gösterir. Yine Ömer (r.a.) satılmakta olan bir câriyenin yanına geldi, eliyle kadının göğsüne vurdu ve: "Haydi, alın!" dedi. Eğer câriyenin göğsü haram olsaydı, elbette Ömer ona dokunmazdı. Kaldı ki insanlar, câriyenin alım-satımı esnâsında kadının derisinin yumuşaklık ve sertliğini öğrenmek isterler. Çünkü buna göre kadının fiyatı değişir. Bundan dolayı câriyenin avreti de diğer mahrem kadınların avreti gibi sayılmıştır. Bunlarla yalnız başına bulunmak, beraber yola gitmek câizdir. Hem bakıp hem dokunduğu zaman şehvetinin uyanacağından korkan kimse, yalnız bakmakla yetinir. Fakat satın almak istediği câriyeye istek (şehvet) duysa da, yine bakabilir; hatta Ebû Hanife'ye göre (şehvetle) dokunabilir de."1814 Bu anlayış sonucu, müslüman bir câriyenin namaz kılarken bile başını örtmesine müsâade edilmemiş; bu zulüm, kitaplarda müslümanlara İslâm adına tavsiye edilebilmiştir.
Bu fıkhî görüşlere rağmen, Kur'an ve Sünnet ekseninde olayı değerlendirdiğimizde, erkekleri fitneye düşürecek her türlü kıyafet ve açıklığın yasaklandığını, kadın ve kızların örtünmelerinin dinin şiarlarından olduğunu belirtmeliyiz. Kur'an, toplumu âdî şehvet duygularından korumak, güzel ahlâkı korumak için normal bir giyim emretmiştir. Kadının erkeklerin şehvet nazarlarını üzerine çekmeyecek biçimde sokağa çıkmasına müsaade edilmiştir. Müslüman câriyeler için tesettürün erkeklerinkiyle aynı olması, Kur'an ve Sünnetten değil; tarihin yanlış örfünden kaynaklandığı kanısındayız.
Âyet ve hadislerde kadının örtünmesi konusundaki emirlerde câriyelerin istisnâ edilmediği, emrin genel olduğu değerlendirilmelidir. "Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak ve kulakları gibi yerlerini) açıp göstermesinler."1815 Bu âyette Allah, mü'min kadınların örtünmelerini emrediyor. Mü'min câriyelerin açılmalarına izin veren herhangi bir âyet de kesinlikle yoktur. "Allah, bülûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez."1816 ve "Kadın bülûğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz."1817 şeklindeki hadisleri, bu konuyla ilgili de değerlendirmek zorunda olduğumuz kanaatini taşıyoruz. Yoksa, çarşıda sokakta câriyelerin göbeklerinin üstü açık, yani üstsüz veya şeffaf bir giysiyle dolaştıklarını düşündüğünüzde bunun İslâm âdâbı ile ne kadar bağdaşacağını ve bunun dinin verdiği bir hak olduğunu nasıl iddiâ edersiniz?
Köle Âzâd Etme ve Önemi
İslâm, köleliğin kaldırılmasının önemli bir adımı olarak, insanın gönlüne hitap ederek köle âzâd edilmesini tavsiye etmiş, takvâ sahibi olmak isteyenler için köleyi hürriyetine kavuşturmayı büyük bir fazilet ve sevap olarak takdim etmiştir. Bunun yanında bazı hallerde ise, köle âzâdını zorunlu kılmıştır. Kölesiz yapamayan insan ve toplumlara, ilk olarak kölelere insanca muâmeleyi şart koşmuş, savaş dışında köleleştirme kaynaklarını kurutmuştur. Sonra, sınıf farklılığının yok
1814] Bedâyiu's-Sanâyi fî Tertîbi'ş-Şerâyi', c. 6, s. 2956; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 3, s. 244
1815] 24/Nûr, 31
1816] İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259
1817] Ebû Dâvud, Libâs 31
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 375 -
edilmesi için ilk aşamalardan biri olarak köleleri hürriyete kavuşturmanın fazilet ve güzelliklerini göstermiştir. Bu yol bile İslâm’ın ilk yayılış yıllarında dahi köleliği kaldırmak için nasıl bir yol izlediğini göstermesi açısından önemlidir.
Kur’an, âhirette zor hesabı verip, sırat köprüsünden geçmek gibi zorlukları yeneceklerin durumunu “sarp yolu aşmak” olarak vurgular ve bunun köleyi âzâd etmek sâyesinde mümkün olacağını belirtir. "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." 1818
İslâm, bazı hata ve günahların cezâlarından kurtulmak için keffâret olarak köle âzâdını şart koşar. Meselâ, hatâ ile bir mü'mini öldüren kişinin, öncelikle mü'min bir köle âzâd etmesi gerekir. “Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğerki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir...”1819 Yine yeminin keffâret yollarından biri de köle âzâd etmektir. “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek veya bir köle âzad etmektir...”1820 Zıhar yapanlar da köle âzâdıyla mükellef tutulmuşlardır: “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir...” 1821
Kur'an'a göre köleyi âzâd etme sebeplerinden biri de kölenin "mükâtebe" istemesidir. Yani kölenin sahibine belirli bir mal veya para verdiği takdirde, âzâd edileceği hususunda karşılıklı anlaşmaya varmış olmalarıdır. İslâm’ın özgürlüğe ne kadar kıymet verdiği, bu nevi köleler için gerekli malın/paranın elde edilmesi hususunda her türlü çareyi araştırmış olması, bunun açık delilidir. Onlara, kendi boyunlarını kölelik zincirinden kurtarmak için anlaşmış oldukları malı toplayabilme hususunda, hür insanlar gibi davranmak, akidler yapmak, ticaretle meşgul olmak, almak ve satmak yeterliliklerini vermiştir. “Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükâtebe (akdi) yapmak isteyenlerle -eğer kendilerinde iyilik görürseniz- mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği malından onlara da verin.”1822 Kölenin sosyal hayatta tek başına ayakta kalabilmesi için mükâtebe ile belli bir geçiş dönemi yaşaması da özgürlüğüne kavuştuktan sonraki zorlukları en aza indirebilmek için ideal bir yöntem olarak gözüküyor.
Kur’ân-ı Kerim’in zekât verilecek kişilerden olarak köleleri zikretmesi (bizzat devlet eliyle köleliğin kaldırılmaya çalışılmasına çarpıcı bir örnektir. Çünkü zekâtı toplayan, organize eden, dağıtan İslâm devletidir. Zekât, İslâm devleti tarafından toplanan özel bir vergi olduğuna göre, İslâmî devletin kendisi, kölelerin hürriyete kavuşmaları için bir fon ayırmaktadır. Ayrıca, İslâm hukukunda
1818] 90/Beled, 11-13
1819] 4/Nisâ, 92
1820] 5/Mâide, 89
1821] 58/Mücâdele, 3
1822] 24/Nûr, 33
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mecburi veya kanuni olarak köle âzâdının gerektiği yerlerden bahsedilmektedir. Meselâ savaş esnâsında müslümanlara sığınan İslâm’ı kabul etmiş bir köle hürriyetine kavuşur. Bir’den fazla sahibi bulunan köle, âzâd edilmeyen payın bedelini efendisine ödemekle mükelleftir. Yine bir kimse kölesini kendisinin ölümünden sonra hürriyetine kavuşturmak üzere âzâd edebilir ki buna tedbîr denilir.
Kur’an’ı en iyi anlayan ve hayata geçirilmesinde müslümanlar için örnek olan Allah Rasûlü, vefat ettiğinde bir tek kölesi bile bulunmuyordu; onu örnek almak zorunda olan bütün müslümanların da bu yolu izlemeleri gerektiği halde, tarihte makam ve mal sahibi çoğunluğun kölesiz yapamamaları Kur’an ve Peygamber çizgisinden sapmak olarak değerlendirilebilir.
Şimdi de hadis-i şeriflerde köle âzâd etmenin sevap ve faziletini görelim: “Kim bir mü’min köleyi âzâd ederse, Yüce Allah onun huzuruna karşılık âzâd edenin bir uzvunu cehennem ateşinden âzâd eder. (Hatta fercine karşılık fercini.)”1823 Vâile İbnu’l-Eskaf (r.a.) anlatıyor: “Kendisine -katl sebebiyle ateş- vâcip olan bir arkadaşımızla Rasûlullah (s.a.s.)’a gelmiştik. “Ona bedel bir köle âzâd edin, Allah da onun her bir uzvuna bedel sizden bir uzvu ateşten âzâd etsin!” buyurdu.”1824; "Hiçbir evlât babanın hakkını ödeyemez. Ancak, onu köle olarak bulup da satın alır ve onu âzâd ederse, o başka." 1825
İslâm, kölelerin otomatikman özgür olacakları durumları da hayli genişletmiştir. Meselâ, köleler, dâru’l-harp veya dâru’l-küfürden çıkıp dâru’l-İslâm’a girince kendiliğinden özgür olurlar. Efendisinden çocuk doğuran câriye, otomatikman, efendisi öldükten sonra hür haline gelir, zaten “ümmü’l-veled denilen böyle câriyelerin doğurduğu çocuk da hürdür. "Kimin câriyesi, kendisinden bir çocuk doğurmuşsa, o câriye (ümmü veled olur ve) kendisinin vefatından sonra hür olur." 1826
Peygamber’in (s.a.s.) emrine göre, bir köledeki hissesini âzâd eden kimse, eğer malı varsa, diğer hisse karşılığını da ödeyerek köleyi tamamen özgür kılmalıdır. Kim kölesine işkence eder ya da ona büyük bir ceza verirse veya iğdiş ederse, kölesi özgür olur. Köleye ağır cezâ vermek haram olduğu gibi, aynı zamanda bu suçun keffâreti, o kölenin âzâd edilmesidir: "Kim kölesine tokat atar veya onu döverse, keffâreti o köleyi âzâd etmesidir."1827 Muâviye İbn Süveyd dedi ki: "Bir kölemize tokat atarak kaçtım. Sonra öğleden evvel geldim ve babamın arkasında namaz kıldım. Babam köleyi de, beni de çağırdı ve köleye: "Ona misilleme yap!" dedi. Köle affetti. Sonra babam şunu söyledi: "Biz Mukarrin oğullarının Rasûlullah devrinde bir hizmetçimiz vardı. Birimiz onu tokatladı. Bu, Peygamber'in kulağına ulaşmış da: "Onu âzâd edin!" buyurdu."1828 Ebû Mes'ûd el-Bedrî (r.a.) şöyle dedi: "Bir kölemi kırbaçla dövüyordum. Derken arkamdan bir ses işittim. "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd!" diyordu. Ben öfkemden dolayı bu sesi anlayamadım. Bana yaklaşınca bir de baktım ki Rasûlullah (s.a.s.) imiş! Bana: "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd ki, Allah senin üzerine, senin bu köle üzerine olan kudretinden daha kaadirdir/muktedirdir"
1823] Buhârî, Keffârât 6, Itk 1; Müslim, Itk 21-24, hadis no: 1509
1824] Ebû Dâvud, Itk 13, hadis no: 3964
1825] Müslim, Itk 25, hadis no: 1510; Ebû Dâvud, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1
1826] Kütüb-i Sitte Terc. C. 17, s. 310, hadis no: 790 -2525- (6777)
1827] Müslim, Eymân 29, hadis no: 1657
1828] Müslim, Eymân 31, hadis no: 1658; Tirmizî, Nüzür 14, hadis no: 1542; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 55166, 5167
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 377 -
buyurdu. Ben de: Yâ Rasûlallah, o Allah rızâsı için hürdür! Bundan sonra ebediyyen bir memlûk dövmem!" dedim. Bunun üzerine: "Beri bak! Eğer bunu yapmasaydın senin yüzünü mutlaka ateş çalardı (çarpardı)!" buyurdu. 1829
Önemli ve faziletli olan köleye ihtiyacı olduğu halde âzâd etmektir. Bu, nefse ağır gelen sarp yokuştur, ama onu aşarak insan yücelir. Yoksa öldükten sonra köle âzâdı gerçek anlamda ve önemli bir fazîlet değildir: “Köleyi ölme ânında âzâd edenin misali, doyduğu zaman hediyede bulanan adam gibidir.”1830; "... Câriyesi olan bir kimse, o câriyeyi besler, gıdasına iyi bakar; sonra onu terbiye eder ve terbiyesini güzelce yapar da sonra âzâd ederek kendisi ile evlenirse ona da iki ecir vardır."1831 Bir bedevî: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir amel öğret de beni Cennete koysun” demişti. Rasûlullah (s.a.s.): “Bir neseme (can) kurtar veya bir köle salıver” buyurdu. Adam: “Onun ikisi de bir değil mi?” dedi. Allah Rasûlü buyurdu ki: “Hayır, bir can kurtarmak, onu âzât etmekte senin yalnız ve tek olmandır. Fekk-i rakabe, yani bir köleyi salıvermek ise onun âzât edilmesine yardım etmendir.” 1832
Allah Rasûlü, hayatında bütün kölelerini âzâd etmiştir. O, ümmetine örnek olmak için âzâd etmek üzere çok sayıda köle alıp, eğitip âzâd etmiştir. Hz. Ali’nin, önemine binâen sayfalara yazdığı ön önemli Peygamber tavsiyelerinden biri kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır: Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali’ye (r.a.): ‘Ey mü’minlerin emîri! Yanınızda Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?’ diye sormuştum. Şöyle cevap verdi: ‘Hayır! Dâneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Zâta kasem olsun! Bildiğim şeyler, Allah’ın Kur’an’da olanı anlamak üzere kişiye verdiği anlayış ve bir de şu sahifede bulunanlardır. ‘Peki, bu sahifede ne var?’ dedim. ‘Diyet(le ilgili ahkâm), esirlerin hürriyete kavuşturulması (ile ilgili emir), kâfir karşılığında müslümanın öldürülmeyeceği!” cevabını verdi.”1833 Hürriyet, fıtrî bir özellik, Allah’ın tüm yarattıklarına verdiği bir haktır. Bu yüzdendir ki Hz. Ömer (r.a.): “Ne hakla, insanları köleleştirdiniz? Hâlbuki anaları onları hür olarak doğurmuştur” demiştir. Yani, onların hür olmaları, fıtrî bir husustur.
Fukahânın “Şâri’, daima hürriyeti yeğler” şeklindeki sözü, fıkhî kaidelerden birini meydana getirir. Bu, hukukun en önemli gâyelerinden birinin, köleliği ortadan kaldırmak ve hürriyeti yaygınlaştırmak olduğunu gösteren düzenlemelerin tümevarım yoluyla incelenmesi sonucu ortaya konulmuştur.
Kölelikle İlgili Bazı Kelime ve Terimler
Kul: Osmanlılarda kullanıldığı şekliyle köle mânâsınadır. Yeniçeri için kullanılırdı. Yeniçeri ve altı bölük süvari askerine Kapıkulu veya Padişah kulu denirdi. Padişahlar bunlara "kullarım" diye hitap ederdi. Bunun gibi bütün devlet adamları, hemen tamamen enderundan yetiştikleri için, padişahın kulu sayılırlardı. Satın alınmış köle veya câriyeler de kul diye anılırdı. Aslında, bırakın askere, normal kölelere bile köle olduğunu hatırlatıp “kullarım!” demesine dinimiz müsâade etmez. Allah Rasûlü, bir efendinin kölesine bile “kulum!” veya
1829] Müslim, Eymân 34, 35, hadis no: 1659; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5159, 5160; Tirmizî, Birr 30, hadis no: 1949
1830] bû Dâvud, Itk 15, hadis no: 3968; Tirmizî, Vesâyât 7, hadis no: 2124)
1831] Müslim, İman 241 -154-; Buhârî, İlim, Itk, Cihâd; Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nikâh
1832] Ahmed bin Hanbel, IV/299
1833] Buhârî, Diyât 31, İlim 39, Cihad 171; Tirmizî, Diyât 16, hadis no: 1412; Nesâî, Kasâme 12
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“kölem!” demesini kesin bir dille yasaklamıştır: "Sakın biriniz (kölesine:) 'abdim" ve 'emem' (kulum, kölem) demesin! Hepiniz Allah'ın abdleri/kullarınız ve hepinizin kadınları Allah'ın emeleri/kullarıdır. Fakat 'benim gulâmım/oğlum, benim câriyem, benim fetâm (delikanlım), benim fetâtım (genç kızım) desin! Köle de (efendisine:)'Rabbim' demesin, fakat 'seyyidim (efendim)' desin. Zira hepiniz memlüklersiniz/kulsunuz; Rab de Aziz ve Celil olan Allah’tır." 1834. Kendisinin halkın rabbı/efendisi olduğunu ilân edip1835 “kullarım!” diye hitap eden, aslında insanların hakkı olan bazı şeyleri başa kakarak hatırlatan zâlim Firavun’un bu durumu, insanları köleleştirmekten başka bir şey değildir: “(Mûsâ (a.s.), Firavun’a:) O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrâil oğullarını kendine kul ve köle etmendir.” 1836
Yeniçerilere kul denildiği başları olan ağaya da kul ağası denilirdi. Kapıkulu: Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı ücretli asker. Bunlara Dergâh-ı âli kulları da denirdi. Yeniçeri ocağı mensupları hakkında "kul tâifesi" denirdi. Ocak bireyleri padişahın kulu sayıldığı için yeniçerilere kul tâifesi denilmiştir. Genel olarak, sultana bağlı asker ve hizmetlilere kapı kulu denilirdi. Sonradan, sultana ve onun anlayışına bağlı bilginlere de da kapıkulu mollaları denilmeye başlanmıştır. Bu tür resmî görevlere de “kulluk görevi” denilirdi, sonradan bu “kolluk görevi” şekline dönüştü. Eskiden karakollara kulluk denirdi; kul yeri demekti. İnzıbatı temine mahsus karakollara "kulluk", buralarda nöbetçi olarak bekleyen yeniçerilere de kullukçu veya karakullukçu denirdi. Şimdiki "karakol" tâbiri, Osmanlılar zamanındaki "karakul" kelimesinin bozulmuş şeklidir. Kulluğun ismi değişse de cismi değişmemiş olacak ki, özellikle karakollardaki görevliler, kendilerine yakıştıramadıkları bir uygulama yapmak zorunda olduklarında hâlâ öyle derler: “ne yapayım, ben emir kuluyum!”
Reâyâ: Raiyyet kelimesinin çoğuludur. Kelime mânâsı güdülen, idâre olunan kimseler olup genellikle Osmanlı tebaası ve daha özel anlamda müstahsil (üretici) köylü anlamında kullanılmıştır.
Devşirme: Saray hizmetleriyle yeniçeri ocağında kullanılmak üzere toplanan hıristiyan çocuklarına denir. Yıldırım Bayezid'in Ankara mağlûbiyetinden sonra fetihlerin duraklaması sebebiyle yeniden esir elde edilememesi üzerine Acemi oğlan ihtiyacı için hıristiyan tebaadan alınmaya başlanan genç çocuklar ve onların böylece alınmasına devşirme adı verilirdi. İhtiyaca göre üç beş senede bir ve bazen daha uzun fâsılalarla hıristiyanlardan 8-20 yaş arasındaki çocukların gürbüz ve sağlam olanları alınırdı. Kırk evden bir oğlan hesabıyla ihtiyaç oranında devşirilen çocukların daha çok 14-18 yaş arasında olanları tercih olunur ve evliler alınmazdı. Kanun gereği çocukların en asilleri, papaz çocukları, iki çocuğu olanın biri, birkaç çocuğu olanın en güzeli ve sıhhatlisi seçilirdi. Bir oğlu olanın çocuğu alınmaz, babasının hizmetine bırakılırdı. Alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Uzun boylu ve endâmı mütenâsip olanlar saray için seçilirlerdi. Yahûdiler (ticaretle meşgul olduklarından) onlardan devşirme hiç alınmaz, sadece hıristiyan çocukları toplanırdı. Devşirmelik; Arnavut, Bulgar, Ermeni ve Bosnalılara münhasırdı.
1834] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13, 14, 15, hadis no: 2249; Ebû Dâvud, Edeb 83, hadis no: 4975, 4976
1835] 79/Nâziât, 24
1836] 26/Şuarâ, 22
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 379 -
Tek oğul, yahudi ve evlilerden başka; köy kethüdâsı (köy kâhyası, muhtarı)nın oğlu, çoban ve sığırtmaç, köse, kel, doğuştan sünnetli, Türkçe bilen, sanat sahibi, İstanbul'a gelip gitmiş, çok uzun veya çok kısa boylu olanlar da devşirilmezdi. Rus, çingene ve Acemlerden oğlan devşirmek kesinlikle yasaktı. Devşirilen çocuklar sürü denilen 100-200 kişilik kafileler halinde ve sürücülerin muhâfazası altında hükümet merkezine sevkolunurdu. Sürü, devlet merkezine gelince iki üç gün istirahat eder, oğlanlar şehâdet getirtilip müslüman edilirdi. Sonra yeniçeri ağası tarafından teftiş olunur, içlerinde sünnetli bulunup bulunmadığına bakılır, uygun çıkanlar eşkâl defterine kaydolup Acemi ocağı cerrahı tarafından sünnet edilirlerdi. Bundan sonra güzelleri saray için, gürbüzceleri Bostancı ocağı için ayrılır, öbürleri Anadolu ve Rumeli ağaları vasıtasıyla Türk köylülerine dağıtılırdı. Buna Türke vermek denirdi. Orada belirli bir müddet hizmet ettikten sonra eşkâli yoklanıp Acemi oğlanı yazılırlardı. Bu Acemi oğlanlar, ihtiyaca göre devşirilirdi. Bazen ölenler, kaçanlar ve kapıya çıkarılanlar çok fazla olduğu zaman, noksanı kapatmak için de oğlan devşirilirdi. Osmanlı ricâlinin çoğu, devşirme usûlüyle alınan, İslâm ve Osmanlı terbiyesi gören hıristiyan çocuklarından yetişme idi.
Esir (esâret): Arapçada “savaş tutsağı” karşılığında kullanılan esîr kelimesi, “ip vb. şeylerle sağlamca bağlamak” anlamındaki esr (isâre) kökünden türemiş bir sıfattır. Esâret de, esir olma hali, esirlik, tutsaklık demektir. Arap dilinde ve Kur’an literatüründe “savaş tutsağı” anlamında kullanılmasına rağmen, Osmanlı kaynak ve belgelerinde, bu anlam yanında, daha çok “köle” anlamında kullanılmış olup “esirci, esir tüccarı, esir pazarı, esirciler şeyhi” gibi tâbirler, köle alım satımıyla ilgilidir. Türkçeye bu şekilde geçmesine rağmen, İslâmî ıstılahta “esir” ile “köle” farklı anlamdadır.
Osmanlılarda, harpte alınan esirlerden Acemi Ocağına yaramayanlar veya sayısı beşten aşağı olanlardan devlet pençik resmi adıyla belli bir vergi alır, bu vergiye esas olmak üzere esirleri yaşlarına göre sıraya koyardı. Buna göre erkek esirler: 1- Şirhor (süt emen demektir, yani henüz meme emen) 2- Beççe (yavru anlamındadır, 3 ilâ 8 yaşındaki çocuklar için kullanılır), 3- Gulâmçe (çocuk anlamındadır, 8 ilâ 12 yaşındakiler için kullanılır), 4- Gulâm (delikanlı anlamındadır, bıyığı yeni terlemiş, bülûğa ermiş oğlanlar için söylenir), 5- Sakallı (iyice tıraşı gelmiş genç veya orta yaşlı), 6- Pir (yaşlı, ihtiyar) olmak üzere sınıflara ayrılırlardı. Kadın esirler ise, buna uygun olarak şu isimleri alırlardı: Şirhor: Şirhor, Beççe: Duhterek, Gulâmçe: Duhter, Gulâm: Ümmü'l-veled, Sakallı: Mariye, Pir: Acûze ve daha ihtiyar olursa Fertûte. Bundan başka, bir kusuru olanına Ma'yûbe, hastalıklı bulunana Bîmâre dendiği gibi esirler arasında vücutça sakatlığı bulunanlar da bu sakatlığa göre Yekdest (tek elli), Yekçeşim (tek gözlü) vb. şeklinde anılırlardı.
Osmanlılarla ilgili belgelerde baba adları “Abdullah” diye geçen şahıslar, umûmiyetle köle veya hıristiyan asıllı kişilerdir.
Esirci: Kölelik milletlerarası anlaşmalarla kaldırılmadan önce esir alıp satanlara verilen isim. Satmak üzere İstanbul'a kız getiren erkeklere "esirci esnafı" veya "esir tüccarı" da denirdi. Esir tüccarları, getirdikleri kızları esir pazarına götürüp sattıkları gibi, çoğu İstanbul'lu olan esirci kadınlar vasıtasıyla sattıkları olurdu.
Esirci, köle ticareti yapan kimsedir. Osmanlı Devletinde esir ticâreti, Orhan Gâzi’nin son zamanlarında görülmeye başlanmış, I. Murad’ın tahta çıkmasının
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilk senelerinde esircilik mesleği ortaya çıkmıştır. Osmanlılar’da esircilik, müslümanlara mahsus bir esnaflıktır; gayri müslimlerin esir ticâreti yapmalarına izin verilmemiştir. Osmanlı Devleti’ndeki esircilerin sayısını tesbit etmeye imkân yoktur. Reşad Ekrem Koçu, 17. asırda yaşamış büyük yazar Evliya Çelebi’nin sadece İstanbul’da Esirhâne esnafının 1 ağa ve 400 kişi ile denetlediği Esirciler Bezirgânı esnafının iki bin kişi olduğunu belirttiğini söylemektedir.
Esir pazarı: Esirlerin satıldığı yer. Osmanlılarda İstanbul'da Tavukpazarı civarında bulunan ve esirlerin satılması için kullanılan yere denirdi. 1847'de esirciliğin ilgâsı üzerine bu pazar kapatılmıştır. Bundan başka 16. Yüzyıl sonlarına kadar Cerrahpaşa Câmiinin biraz ilerisinde Arkadyus meydanı diye anılan yer, esir pazarı olarak kullanılmıştır. Burada daha çok kadın esirler satılır, bu yüzden de "avrat pazarı" diye anılırdı. Fakir kızların yanında, asil ve zengin kızların da satıldıkları olurdu. Satılığa gelen câriyeler arasında güzel, çirkin her çeşidi bulunduğu gibi, güzelliğine, yaşına ve seviyesine göre her fiyatta kızlar vardı. Beğenilen câriyenin; uykusunu tecrübe için bir gece müşterisinin evinde bırakılması âdetti. Eğer uykusu ağırsa, horluyorsa fiyatında indirim yapılırdı. Câriyenin bedeli, doktor ve ebe muâyenesinden sonra verilir, esirci kadın da hem tüccardan, hem müşteriden tellâliye (komisyon) alırdı. Satın alacak erkek, kızın göğsünü, kollarını ve dizlerine kadar bacaklarını muâyene ederdi. Esir pazarı 1847'de dağıtıldıktan sonra zenci köle ve câriyeler, Fatih civarında bazı hanlarda, Çerkesler de Tophane'deki evlerde esirciler tarafından satılırdı. Durumu müsait olan bazı kişiler de, küçük çerkez câriyeler alırlar, evlerinde kimine saz, kimine raks öğretirler, bazılarını da çağına geldiklerinde odalık olmak üzere sağlıklarına ve terbiyelerine özen göstererek yaşları ve hünerleri yeterli olunca ağır paha ile satarlardı. Hicrî 1263, milâdî 1847'de esir pazarının dağıtılması üzerine esir tüccarı tarihe karışmış ise de, köle ve câriye alım satımı 1908'e kadar devam etmiştir.
Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlılarda çeşitli merkez şehirlerde esir pazarları kurulmuştur. Bazı büyük panayırlarda esir satışına mahsus bölümler olduğu görülmektedir. Osmanlı Devletinde köle ticaretinin yasaklanmasında, Koca Reşid Paşa’nın ve dolayısıyla İngiliz tesirinin olduğu kesindir. Osmanlı Devletinin son seksen yılında köle ticareti resmen yasak olmakla beraber, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar bu alış-veriş devam etmiştir.
Bugünkü medyanın bazı şeyleri reklâmladığı veya pazarladığı gibi, yeni yaygınlaşan gazetelerin de 19. yüzyıldan itibaren esir pazarına rakip çıktığı veya onun rolünü de üstlendiği göze çarpar. Örnek olarak şu iki gazete reklâmını iktibas edebiliriz: “”Kabaymak (ebelik) bilir ve yeni dahi doğurmuş sütü gür olarak tâyelik (dadılık, sütanneliği) için satılık bir Arap câriye olmağla, üç bin kuruşa doğru verileceği sahibi tarafından haber verildiğinden, isteklisi olur ise, yerini gelip Cerîde-i Havâdis Gazetesi’nden öğrenmesi için derc olundu.”1837, “Âlâ keman ve santur ve saz ve kafes çalgısında yegâne (eşsiz üstünlükte) ve rakkâselikte (dansözlükte) pek âlâ (çok iyi) satılık bir Arap câriye olduğu ve üç bin kuruşa verileceği ve isteyen olur ise Elçi Hanı’nda kahveci Bayburdî Osman Ağa’dan sorulması haber verilmiştir.” 1838
İnsan avcısı: Esir pazarlarında zenginlere satılmak üzere genç ve güzel kızları
1837] Cerîde-i Havâdis, 20; 9 Zilkade 1256 / 2 Ocak 1841
1838] Cerîde-i Havâdis, 57; 7 Ramazân 1257 / 23 Ekim 1841
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 381 -
çeşitli şekillerde çalıp avlayan kimselere denir. Osmanlılarda, Kafkasya'nın güzel kızları, bunları avlamak üzere gizlenen insan avcıları tarafından çalındıkları gibi evlenme vaadiyle de kaçırılırlar yahut istikbal ümidiyle İstanbul'a gelip satılmayı kendileri isterlerdi.
İstifrâş: Bir kadını, bir câriyeyi nikâhsız olarak yatak hizmetinde kullanmak.
Halayık: Câriye demektir. Osmanlılarda câriyelere halayık da denilirdi.
Câriye: Köle kadın veya kız. “Savaş neticesinde esir edilen veya para ile satın alınan erkeklere "köle" denildiği gibi, kadın ve kızlara da "câriye" denilirdi. Sahibi, bunun üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahipti. İstediği işi gördürür, istifraş (yatak hizmeti) eder veya satabilirdi.
Gedikli câriye: Saray câriyeleri içinde bir derece. Saray câriyeleri; Acemiler, Câriyeler, Şâkirtler, Ustalar ve Gedikliler adıyla beş sınıftı. Gedikliden sonra gelen derece, en yüksek olup buna "Kadın" denirdi. Bu "kadınlar", hükümdarların zevcesi sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenlerine Haseki, çocuk doğuranlarına Haseki Sultan denirdi.
Odalık: İstifrâş edilen, yani efendisinin yatak hizmetinde kullanılan câriye. Odalık, evin erkeğine ait hususi hizmetler gördürülmek üzere alınan kadınlar hakkında kullanılan bir tâbirdir. İstifrâş edilen, yani yatak hizmetinde kullanılan câriyeye, sadece hizmetçilik yapanlardan ayırmak için odalık denirdi. Efendilerinin "firâşına dâhil olan" (yatağına giren) odalıklar, "câriye" genel adını da taşırlardı. Bütün câriyeler gibi odalıklar da son zamanlarda Kafkas tarafları halkından idiler. Bununla beraber içlerinde başka halktan olanlar da vardı. Bunlar ilkin sırf bu işler için eğitilir, esirciler tarafından güzellik ve câzibelerine göre değerlendirilen fiyatlarla satılırlardı. İçlerinden bir kısmı odalıktan efendilerinin meşrû zevceliğine (nikâhlı karılığına) geçenler olduğu gibi, heveslerini aldıktan veya ihtiyaçlarından dolayı satılarak aynı maksatla başkasının mülkiyetine transfer olanlar da vardı. Odalıklardan ömürleri boyunca esirlik hayatı yaşayanlar, gençlik ve güzellikleri geçtikten sonra evlerin ağır işlerinde kullanılanlar olduğu gibi, azledilenler ve efendileri tarafından evlendirilenler de olurdu. Odalık kullanımı son zamanlara kadar devam etmiş ise de ilk zamanlara oranla azalmış ve özellikle 1908'den sonra tamamen ortadan kalkmıştır. Osmanlı sarayındaki hasekiler odalık idiler.
Hasodalık: Osmanlılarda saray câriyelerinin içinden en genç ve güzel olanlardan, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunanlar içinde sultanın gönlünü çelmeye muvaffak olan câriyeye denirdi.
Haseki: Câriyelerden padişahların gözüne girenler hakkında kullanılan bir tâbirdir. (Haseki, aslında, has-eski sözünden değişmiştir. Genellikle bir hizmette eskiyenlere verilen unvândır, Enderun'da çeşitli hizmetlerde kıdem sahibi olanlarla, saray câriyelerinden acemilikleri geçenler içinden padişah tarafından seçilenlere denirdi.) Saray câriyelerinden özel bir konumda olan Gedikli câriyelerden padişahın hizmetinde bulunanlardan bazıları padişahın gözüne girer has odalık, gözde veya ikbal olurdu. Padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşerse, onun yerine geçerek Kadın unvânını alırlardı. Bunlar, hükümdarların zevcesi sayılırdı. En sevilenlerine haseki, padişahtan çocuk doğuranlarına haseki sultan denirdi.
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Saraya alınan veya hediye edilen câriyeler ilkin "acemi", sonra "kalfa", daha sonra "hazinedar" olurlardı. Bu mertebelere geçme sırasında güzellikleri ve işvebazlıkları dolayısıyla padişahın teveccühüne mazhar olanlar haseki olurlardı. Hasekilerin dört, altı veya yedi tanesi diğerlerinin üstünde idi. Bunlar hükümdarı en sevgisi zevceleri olup kendilerine "kadın" unvânı verilir ve haslar tâyin olunurdu. Ayrı ayrı daireleri ve maiyetleri olurdu.
Osmanlı padişahlarına göre, asıl ve nesilleri çoğunlukla belirsiz veya milliyetleri farklı kadınların nikâhla alınmaları saray gururuna uygun düşmediğinden, evlât yetiştirmelerine ve birçoğu bu özellikle Vâlide Sultanlık mevkiine yükselmelerine rağmen hasekilerin nikâhlanması âdet değildi. Fâtih Sultan Mehmet'ten sonra nikâhla kadın almayı düşünen İkinci Osman'la Sultan İbrahim'dir. Bunlardan birincisi Şeyhülislâm'ın kızını alarak sarayda bir yenilik vücuda getirmek, Osmanlı padişahlarının neslini nikâhsız kadınlardan sürdürme âdetini değiştirmek istemişti. Deli İbrahim ise, hasekilerden birini, düğün yapıp eğlenmek düşüncesiyle nikâhlamıştı. Fakat her iki hareket, bir an'ane mâhiyetini alamadı, onları izleyenler olmadı, istisnâî olarak kaldı. İkinci Abdülhamit zamanına kadar Osmanlı padişahlarının karılarına "haseki", çocuklara "haseki sultan" denilmek âdeti devam etti. Ondan sonra "kadın efendi" unvânı kullanılmaya başlandı.
Aileleri belli olanlardan saraya câriye alınmaması ve bunların hasekilik ve kadın efendilik mevkiine çıkarılmaması, saray sırlarının dışarıya sızdırılmaması maksadına mâtuftu. Çünkü şehir halkından saraya intisap edeceklerin âileleriyle bağlarını korumaları ve o yüzden saray sırlarını etrafa yaymaları ihtimali vardı. Bu ise, saray için tehlikeli kabul ediliyordu.
Kadınefendi: Saray câriyelerinin en seçkinlerine denilen gedikliden sonra gelen derece, en yüksek olup buna "Kadın" denirdi. Bunların içinden en genç ve güzel on ikisi, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunurlar, hünkârın gönlünü çelmeye muvaffak olana has odalık, gözde veya ikbal denirdi. İkbal birkaç tane olursa en gözde olanına baş ikbal adı verilir, padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek Kadın ünvanını alırdı. Yalnız padişahtan hâmile kalan ikballer hemen "Kadın" olurlardı. Bunlar, hükümdarların zevcesi sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenlerine Haseki, çocuk doğuranlarına Haseki Sultan denirdi.
İkbal ve Gözde: Saray câriyelerinin içinden en genç ve güzel on ikisi, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunurlar, hünkârın gönlünü çelmeye muvaffak olana "has odalık", "gözde" veya "ikbal" denirdi. İkbal birkaç tane olursa en gözde olanına baş ikbal adı verilir, padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek Kadın ünvanını alırdı.
Hadım: Doğuştan veya daha çok sonradan yapılmış bir ameliye yüzünden erkeklik özelliklerinden mahrum olan kimse. Abbâsi ve Osmanlı saraylarındaki zenci erkek hizmetçilerin tümü Mısır vâlisi tarafından Habeşistan veya Sudan yöresinden toplanıp Mısır’da iğdiş edilerek İstanbul’a öyle gönderilirlerdi. Erkeklik kabiliyetinden mahrum edilmiş bu kimselere "iğdiş" de denir. Saraylarda ve vezir konaklarında Harem denilen kadınlara mahsus dairelerde vazife görürlerdi. Bir adı da Tavaşî idi. Hadım etme işleminin nasıl yapıldığına dair ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. İslâm hukukunda hiçbir şekilde ve hiçbir kimseye câiz görülmeyen bu işlemin iki şekilde yapıldığı bilinmektedir: Erkeğin cinsel organının kesilmesi
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 383 -
veya hayaları kesilerek ya da işlevsiz hale getirilerek hadım edilme. Osmanlılarda, organı tümden kesme şeklinde icrâ edildiği belgelerdeki bazı ifâdelerden anlaşılmaktadır. Bunun yanında, bu işlemle ilgili tarihî deyimler, çeşitli gerçekleri ortaya çıkartır. Bunlar arasında "ezme", "vurma", "kesme" ve "içe itme" gibi yöntemler olduğu belgelerde geçen bu deyimlerden anlaşılmaktadır. Hayaları veya erkeklik uzuvları kesilen hadımların, tamamında olmasa bile bir kısmında sonradan erkeklik uzvunun yeniden geliştiği ve hatta cinsî hayata hazır hale geldiği de araştırmaların ve tarihî olayların ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu yüzden arada kontroller yapılır, erkeklik görevi yapabilme ihtimali olanlar, başka bir görevle saraydan uzaklaştırılırdı. Tedbir olarak, Osmanlı haremine alınan hadımların erkeklik organlarının tamamıyla kesilmiş olduğuna dikkat edilmiştir. Hadım edilmiş erkeklerde birtakım rûhî bozukluklar da ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple, iğdiş edilmiş erkekler; huysuz, çocuksu ve sinirli olmanın yanında, basit, saf, zararsız, ikiyüzlü insanlar olduğu belirtilir. Ayrıca, kıllanmanın durması, şişmanlık ve irâdesiz bir yumuşaklık, böbrek hastalıkları ve uykusuzluk gibi problemler de yaşarlardı.
Bir erkeğin iğdiş edilmesi, ona yapılacak çok büyük bir zulümdür. İslâm, hiç kimseye zulmedilmesini onaylamaz. Köleye bu çeşit zulmeden kimseye Peygamberimiz misliyle cezâ vereceğini belirtir: “Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz.”1839 Kim kölesine büyük bir ceza verir veya onu iğdiş ederse, kölesi özgür olur. İmam Ahmed’in rivâyet ettiğine göre, Zinbağa Ebî Rebâh’ın bir kölesi ve bir câriyesi vardı. Kölenin burnu kesilmiş ve hadım edilmişti. Bundan dolayı köle Nebi’ye (s.a.s.) şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, köleye: “Git, sen özgürsün!” dedi.
Bu hadisten çıkan sonuç, iğdiş/hadım etme, haramdır ve kölenin âzâd edilmesini gerektirir ve bunu hâkim uygular. Bundan dolayı iğdiş edilen her köleye iki zulüm yapılmış olur. Birincisi böyle bir zulümden, ikincisi, bu zulümden sonra âzâd edilme hakkını gasbedip hâlâ köle olarak tutmaktan dolayı. Adamın biri, Hz. Peygamber’e bağırarak geldi. Nebî ona: “Neyin var, ne oldu?” demesi üzerine adam: “Efendim beni, bir câriyesini öperken gördü ve beni hadım etti” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah: “Bana adamı getirin!” dedi. Adam çağrıldı fakat gelmeye cesâret edemedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) köleye: “Git, sen özgürsün!” dedi. 1840
Akağa: Osmanlı sarayında çalıştırılan hadım ağalarının bir sınıfı. Hadım ağalardan zenci veya Habeş olanlar, daha çok Harem ağaları diye anılırlar. Hadım ağalarının zenci veya habeş olmayıp beyaz renkte olanlarına hadım akağası veya ak hadımlar denirdi.
Haremağası: "Harem": Sarayların ve konakların yalnız kadınlara mahsus olan kısmı. "Harem-i Hümâyun": Topkapı Sarayının harem dairesine verilen isim. "Harem ağası”: Saray hareminde câriye ve diğer kadınlar içinde görev yapan, çoğunlukla iri yarı zencilerden olan hadım edilmiş olan görevli. Ahlâkî çöküntünün zirvede olduğu Bizans’ta aristokrat zenginlerin livâta gibi değişik çirkin zevklerinin aracı olarak, güzel görülen bazı genç erkek köle ve hizmetçilerin iğdiş
1839] Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9
1840] Ebû Dâvud, Diyât 7, hadis no: 4519; İbn Mâce, Diyât 29, hadis no: 2680
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmesi âdet idi. Eski câhiliye çağlarında Doğuda ve Roma'da; Ortaçağlarda Abbasîlerde ve Memlûk saraylarında rastlanan ve önemli vazife sahibi olup erkekliği yok edilmiş bulunan çoğu Habeşî ve zenci olan hadım ağaları, Osmanlı saraylarında da kullanılmıştır. Harem-i Hümayunda yani sarayın kadınlara mahsus kısmında hizmet, muhâfaza ve nezârette bulunduklarından kendilerine harem ağası denmiştir. Bunlar, hemen daima Mısır valileri tarafında saraya takdim olunurlardı. III. Ahmed zamanında sadrâzam olan Şehid Ali Paşa zamanında 1715 senesinde Mısır ve havâlisindeki Habeşlerin hadım edilmemeleri hakkında Mısır valisine bir hüküm gönderilmişse de kısa zaman sonra onun şehid olması üzerine bu hüküm tatbik olunmamış ve bu usûl Osmanlılarda hep devam etmiştir. Erkek zenci kölelerin hemen hemen hepsi hadım edilerek İstanbul’a yollandığından, nüfus artışında rol oynamamışlardır. Fâtih zamanında 20 civarında olan saraydaki harem ağalarının sayısı, son dönemlerde 100 civarında olmuştur.
Kızlarağası: Sarayda bulunan harem ağalarının başı ve en büyük âmiri. Resmî ünvânı Dâru's-saâde ağası idi. 17. Yüzyıldan itibaren nüfuzları artmış ve padişahların üzerinde çok etkili olmuşlardır. Zencilerden olurdu, resmî teşrifatta sıraları sadrâzam ve şeyhülislâmdan sonra gelirdi.
Ğulâm, Ğılman: Gulâm: Lügat mânâsı, bülûğa ermiş genç çocuk demektir. Gılmân; Gulâm'ın çoğuludur. Osmanlılarda, harpte alınan erkek esirlerin bir cinsine gulâm denirdi. Gulâmçe: Sekiz ilâ 12 yaşına kadar olan çocuk demektir, bu da savaşta alınan erkek esirlerin bir cinsidir. Gılman tâbiri, daha çok saray hizmetlerinde bulunanlar hakkında kullanılırdı. Meselâ, Enderun oğlanlarına "gılmân-ı Enderun" denirdi.
Saraylarda kadın gibi süslenen, güzel elbiseler giyip makyaj yapan, parfümler süren gulam ve gılmanların hangi işlerde kullanıldığı tam olarak bilinememekte, ama görüntülerden ve bu konularda yazılmış şiir ve yazılardan anlaşıldığı kadar, bu gılmânın erkek câriye olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Bu güzel ve yakışıklı gençler hakkında, bunların güzelliklerini ve mârifetlerini öven kitaplara "Hûbânnâme" adı verilir. Güzel kadınlar hakkında yazılanlara da "Zenânnâme" denilir. Enderun'lu Fâzıl'ın manzum Hûbânnâmesi meşhurdur.
Bazı köleler hareme ait işleri gören iğdişlerdi. Diğerlerine gılman adı verirlerdi ki bunlar iğdiş olabilir, fakat efendilerinin özel lütuf ve himâyelerine mazhar kimseler olarak zengin ve göz alıcı elbiseler içinde dolaşırlar, ekseriya kadıncıl tavırlar içinde güzel koku sürerler ve güzellik bakımı yaparlardı. Osmanlılardan önce, Harun Reşid devrinde saraylarda gılmanların mevcûdiyetine dair bazı bilgilerimiz vardır.1841 Açıkça anlaşılmaktadır ki Harun Reşid İran’da eskiden mevcut olanları tâkiben gayri tabiî seksüel münâsebetler için müslüman dünyasında gılman müessesesini ihdas eden kimsedir. El-Me’mun zamanında bir kadı bunlardan dört yüz kadar genci eli altında bulunduruyordu. Ebû Nuvas gibi şâirler, azgınlaşmış hislerini açığa vurmaktan ve genç oğlanlara dair aşk şiirlerini ortaya koymaktan utanç duymuyordu.
Mevâlî: Hürriyetlerine kavuşmuş eski köleler. Mevlâ kelimesinin çoğulu. Birçok İslâm büyüğü (komutan, âlim) mevâlidendi. Allah Rasûlü tarafından
1841] Taberî, İbn Esir
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 385 -
Bizans’a karşı hazırlanan ve içinde Ebû Bekir ve Ömer’in (r.a.) de bulunduğu ensâr ve muhâcirlerden oluşan ordunun başına kumandan olarak mevâlîden ve o gün henüz 18 yaşlarında bulunan Üsâme idi. Zâten babası Zeyd bin Hârise de mevâlîdendi, o da Mûte’de İslâm ordusuna kumanda etmiş ve orada şehid düşmüştü. İmam Mâlik gibi birisini yetiştiren, devrinin belki en meşhur âlimi olan Nâfi, mevâlîdendi. Mesrûk, Tâvûs bin Keysân ve daha nice âlim hep mevâlîdendi.
Osmanlılarda mevâli, farklı anlamda kullanılırdı. Mevâli, Osmanlılarda vilâyet kadılarına verilen isimdi. Devriye mevâlisi, mahreç mevâlisi, bilâd-ı hamse, Haremeyn, Galata, İstanbul kadıları olmak üzere altı sınıftı.
Tedbir (müdebber): Efendinin vefatı veya herhangi bir olaya bağlamakla yapılan hürriyet vaadidir. Daha çok, efendinin kölesine “Sen, ben öldükten sonra özgürsün!” demesiyle tedbir akdolunur. Bu şekildeki söze muhâtap olan köleye “müdebber” denilir. Tedbir’den dönmek câiz değildir. Böyle bir kölenin satışı da câiz olmaz. Birkaç kölesine de tedbire gücü yetiyorsa, tedbir hususu kalanlara da sirâyet eder. Tedbir yapılan câriyenin çocukları, âzatlıkta ve kölelikte annelerine tâbidirler. Anneleri âzat edilirse, onlar da âzat olunurlar.
Mükâtebe: Kölenin, belli bir para (veya hizmet) karşılığında efendisinden özgürlüğünü satın alma akdidir. Köle, efendisine bunu önerirse, âyetin1842 hükmüne göre, efendisi bunu kabul etmek zorundadır. Âyetin mendupluk bildirdiğini iddiâ edenlere göre âyet bunu efendiye emir değil; tavsiye ediyor. Ancak, Hz. Ömer'in âyetten buna uymanın farz olduğu hükmünü çıkardığı da bilinmektedir.
Ümmü veled: Efendisinden çocuk doğuran câriye. Otomatikman, efendisi öldükten sonra özgür hale gelir. Efendisi, hayattayken de onu satamaz.
Itk (Âzât): Bir köleden köleliği kaldırmak, onu hürriyetine kavuşturmak. Arapça’da ıtk, Farsça’da ve Türkçe’ye geçmiş şekliyle âzâd denir. Itk’ın sözlük anlamı: Güç, kuvvet, bolluk, güzellik, kerem ve iyiliktir. Köle de âzâd edilmekle daha önce yapamadığı işleri yapmaya güç bulduğu, insanlar arasında itibar kazanıp kölelik darlığından kurtulduğu için hürriyete kavuşturma “ıtk” kelimesiyle ifâde edilmiştir.
Pençik: Farsça beşte bir mânasına olan pençüyek kelimesinden bozmadır. Savaşta elde edilen esirlerden beşte biri devlet hazinesi nâmına alınarak asker yetiştirmek üzere Acemi ocaklarına verilirdi. İşte bu beşte bir esirlere pençlik denirdi. Yaşı Acemi ocağına alınmaya müsait olmayan veya sayısı beşten az bulunan esirlerden ise "pençik resmi" adlı belirli bir vergi alınmakla yetinilirdi.
Forsa: Buharlı gemilerin icadından önce gemilerde kürek çekmeye mahkûm savaş esirlerine verilen isimdir. Kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı olurdu. Ayaklarından bağlı olmaları münâsebetiyle bunlara "payzen" adı da verilirdi. Bununla birlikte, payzen tâbiri, daha çok, bir cinâyet veya suç işleyenlerden kürek cezâsına mahkûm olanlar hakkında kullanılırdı. Forsa tâbiri İtalyaca'dan alınmadır. Osmanlı bahriyesi teriminde, kürekte kullanılan hıristiyan harp esirlerine isim olmuştu. Bu esirlerin gençleri ve çocukları saraylara ve acemi oğlanları kışlalarına verilir, yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi.
1842] 24/Nûr, 33
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kölelik Çok Önceleri Kalkmış Olmalı Değil miydi?
İslâm’ın, niçin köleliği bir anda devrimci bir tarzda kaldırmadığı, köleliği kaldırmaya yönelik çabalarının yanında, köleleştirme yolunu birden ve tamamen niye kapatmadığı tarzında sorular yöneltilmektedir. Bu soruları iyi niyetle, öğrenmek için soranlar olduğu gibi; bazen itham edecek tarzda, “üzüm yemek için değil; bağcı dövmek için” kasıtlı olarak soranlar da çıkmaktadır. Onlar, Batı ülkeleri ve özellikle Amerika’da yayınlanan bildirgelerle köleliğin bir hamlede kaldırıldığını örnek göstermektedirler. Ancak bu kaldırış, şekilden ve görüntüden öteye gidememiştir.
Nitekim bildirgelerle, kanunlarla köleliğin kaldırılamayacağına tarih şâhitlik etmiştir. Üstelik köleliğin bazı ülkelerde sanayi devriminden sonra çıkarılan özel kanunlarla resmî olarak lağvedilmesi merhamet duygularından da kaynaklanmamaktadır. Sebebi, sanayi devrimi ile ilgâ edilen feodalitenin yerine kapitalizmin geçmesiyle toprak sahipleri için işçi ve köleleri elde tutmanın çok pahalı ve tehlikeli hale gelmesiydi. Daha önemlisi, başka milletleri sömürgeleştirmenin yolunun açılmasıydı. Bu tür geniş kapsamlı bir köleleştirme ile milletler üzerinde hegemonya kurmak ve onların servetleri, hayatları ve kaynaklarına el koymak mümkün iken geleneksel kölelikte ısrar etmenin kârlı bir yanı yoktu. Avrupa ülkeleri arasında köleliği kaldırmada öncülük yapmış olan İngiltere, denizlere ve limanlara tamamen hâkim olmak ve diğer güçlerin hareketlerini kontrol altına almak için bahaneler arıyordu. Bunu yapmanın en iyi yolu, o zaman yaygın olan kölelerin alınıp satılmasının yasaklanmasıydı. Bu yasak yardımıyla İngiltere deniz trafiğini dostlarının da desteğiyle kendi güvenliğini koruyacak şekilde düzenledi.
Batıda köleliği kaldırma çabaları insan hakları ihlâllerine son vermekten öte, çağdaş ve daha kapsamlı, insanların kabullenmede daha az zorlanacağı köleliği oluşturmaya hizmet etmiştir. Kaldı ki niyet iyi olsa dahi, böyle köklü bir tarihî kurum, bildirgelerle kaldırılabilir mi? Nitekim A. Lincoln’ün köle tüccarları tarafından direnç gösterilerek kanlı bir savaşa dönüşen 1863’teki Özgürlük Bildirgesi’nin sonucunda ABD’de köle ticareti yasaklanmasına rağmen fikrî ve ekonomik olarak özgürlüğe hazır olmayan birçok köle serbest bırakıldıktan sonra efendilerine yeniden dönmek istediler.
İslâm’ın geldiği ortamda da kölelik tamamen yerleşmişti. Kölelik imtiyazlı sınıflar lehine kullanılıyordu. Köle avcıları aralarında işbirliği yaparak birbirleriyle alışverişe girerlerdi. Bakımları ve idareleri savaşçılar için bir problem olan savaş esirleri ucuz fiyattan satın alınmak için savaş alanları ve kabileler arasında mekik dokurlardı. Köle tüccarları karşısında köle alım ve satımının bir veya birkaç ülkede yasaklanmasının hiçbir etkisi yoktu ve sürekli bir uygulama alanı bulamazdı.1843 Bunun yanında İslâmiyet, ekonomik hayatın bütün yönleriyle, kölelik sistemine dayandığı ve kölelerin o asırda ekonominin buharı ve enerji kaynağı kabul edilebileceği bir çağda doğmuştu.1844 Bunlara bir de tarihî ve psikolojik sebepleri eklediğimizde köleliğin kaldırılmasının tek bir hükümle gerçekleşemeyeceği sonucuna varmamız zor olmaz. İslâm, içki gibi birçok hükmü haram kılma konusunda müslümanların hazır hale gelmesine kadar nasıl bir tedrîcî yöntem izlemişse, mevcut köleliğin kaldırılmasında da -Batıdaki uygulamaların
1843] Mahmut Talegâni, a.g.e., s. 230-231
1844] Mahmut Talegâni, a.g.e., s. 235
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 387 -
aksine- aynı yöntemi izlemiştir. 1845
Bununla birlikte, Peygamber çizgisi ve hulefâ-i râşidîn yolu tâkip edilse ve hepsinden önemlisi Kur’an prensiplerinin, tevhid ve sadece Allah’a kulluk bilincinin hayata geçirilme endişesi nefsî arzuların önüne geçmiş olsa, Hicrî birinci asırda kölelik kurumu müslümanlar açısından kesinlikle tarihe karışmış olacaktı. Müslümanların kölelikle ve câriyelikle ilgili yaklaşım ve uygulamalarını tasvip etmediğimizi, ama bu konuda İslâm’ın en küçük bir itham edilecek eksikliğinin veya yanlışlığının bulunmadığını belirtmek istiyoruz. Tarihi kutsallaştırmak, köle ve câriye sahibi her çeşit müslümanı savunmak zorunluluğu hisseden kimseler, bilerek veya bilmeyerek bu yanlışları savunarak İslâm’a zarar vermektedirler. Onlarca yanlış bakış ve uygulama İslâm adına savunulduğu için akılsız (gâfil veya hâin) dostun düşmandan beter olduğunu göstermektedirler.
Saray haremlerini, orta malı olarak pazara sunulan para veren kim olursa kendisine sahip olacağı esir ve köle ticaretini, zevk ve eğlence aracı olarak saray ve konakların süsü olduğu halde pâdişahların hemen hepsinin de nikâhlı veya nikâhsız hanımı ve anaları olacak şekilde uygulanan câriyeliği, ona başörtüsünü bile çok gören, örtülmesi gereken yerlerinin erkeklerden farklı olmadığını değerlendiren yaklaşımları tasvip etmemiz mümkün değildir. Câriyeleri, avret yerleri olarak erkeğe benzeten anlayış, erkekleri de hanıma benzetmekten uzak durmamış, gulam/gılmân denilen saraylarda süslü erkekler(!) bulundurulurken, bazı iri cüsseli zencilerin de erkeklikleri alınmıştır. Bütün bunları tevil ve fetvâlarla savunarak dinin onayladığını söylemek, hatalı müslümanları savunacağım derken hatasız İslâm’a iftira atmak demektir.
Hem sâhi, Osmanlılar, 18. ve 19. yüzyıllarda gayri müslimlere karşı nerelerde zafer kazandılar, onlardan savaş ganimeti olarak esir elde ettiler ki? Hani, “Osmanlılar, her konuda ve tabii köle ve câriye konusunda da İslâmî kuralları hiç çiğnemediler” diyenler var ya, İslâm hukukunda da köle ve câriyenin tek kaynağı olarak savaş esirleri gösteriliyor ya... Bırakın Kur’an ve Sünnetin köleleştirmeye giden tüm yolları kapattığını ve Osmanlıların bunu uygulamak zorunda olduğunu, fıkhî hükümlere bile ne oranda uyulduğunu test edin: Son asırlardaki köle ve câriyeler, hangi savaşlarda ve hangi şartlarda esir alınmıştır? Fetih mi olmaktadır ki, o fethedilen yerdeki kadınlar esir alınsın? Hıristiyan kadınlar hangi savaşa katılıp Osmanlılara yenilmişlerdi ki savaş esiri olsun ve sonra köleleştirilsin?!
Bu konuda Osmanlı Devletinde Kölelik adlı kitaptan kısa bir iktibas yapalım: “Osmanlılar’da harplerin dışındaki kölelik kaynaklarını “ticâret yoluyla kölelik” başlığı altında değerlendirmek uygun olur. Çünkü bunların hepsinde maddî menfaatin ilk planda görüldüğü müşâhede edilmektedir. Bu kaynakların çeşitleri şunlardır:
a- Kaçırma Yoluyla Kölelik: İnsanların, hayvanlar ve diğer ticaret malları gibi para ile alınıp satıldıkları zamanlarda, barış sırasında, zorla kaçırılarak Osmanlı sınırları içinde esir diye satılan zavallı insanlarla ilgili çok sayıda bilgi ve arşiv vesikasına sahibiz. Kafkasya’dan, Eflâk, Boğdan ve Budin taraflarından böyle birçok hür insanın kaçırılarak satıldıklarının yanı sıra, hür ve müslümanların bile zaman zaman haraç mezat satıldıklarına şâhit olmaktayız. İslâm ve Osmanlı
1845] H. Koç, a.g.m., s. 36
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hukuklarında insan hürriyetinin asıl olmasına rağmen, fütûhât dönemlerinde dahi, korsanların kaçırma yoluyla hür insanları köle yaptıklarını bilmekteyiz. Bu insan avcılarına en ağır cezaların uygulanmasına rağmen, kaçırma yoluyla köleliğin, saltanatın kaldırılmasına kadar Osmanlı Devletinde devam ettiğini bilmekteyiz.
17. yüzyılda fetihlerin hemen hemen tamamen sona ermiş olması ve Avrupa eyâletlerinin devşirme uygulamasına tepki göstermeleri nedeniyle, köle elde etme yolu olarak yalnızca satın alma kalmıştır. Bu yüzyıldan itibaren Mısır tarafından Bâb-ı âlî’ye vergi olarak yapılan ödemeler arasında, Mısır vâlisinin Nübye veya Sudan’dan sağlayabileceği siyah kölelerin mevcûdiyeti sözkonusudur. Kaçırma yoluyla kölelik kaynakları olarak başlıca üç bölge görülmektedir: 1) Macaristan, Eflâk, Boğdan, Rusya, Polonya, Ukrayna; 2) Kafkasya; 3) Afrika.
b- Ailenin Satışı: Fütûhât devrinin sona ermesinden sonra, kaçırmanın yanı sıra, bizzat âilelerin kendi çocuklarını satmaları, önemli bir köle kaynağı olarak müşâhede edilmektedir. Osmanlı Devletinin sona ermesine kadar saray ve konakların köle-câriye ihtiyaçlarını, kaçırma ve ailelerin satışı yoluyla kölelik tarzı karşılamıştır diyebiliriz. Âileler, kendi çocuklarını daha çok kıtlık ve yokluk sebebiyle, para hırsıyla satmışlardır.
c- Hediye Yoluyla Kölelik: Osmanlı Devletindeki köle kaynaklarından biri olan hediye yoluyla kölelik, sayı bakımından az olmakla beraber, bir realitedir. Padişah veya devletin ileri gelenlerine başka ülkelerden, devlete bağlı hanlıklardan veya Cezayir Ocağı denilen denizcilerden gönderilen hediyeler arasında, köle ve câriyelerin de bulunduğunu görmekteyiz. Buna mukabil Osmanlıların da büyük zaferlerden sonra habercileri veya elçileriyle komşu müslüman ülkelere yolladıkları hediyeler arasında köle ve câriyeler gönderdiklerini müşâhede etmekteyiz. Komutanlar, ele geçirdikleri esirler arasında bulunan müstesnâ güzelliğe sahip kız ve oğlanları satmaz, fidye ile serbest bırakmaz, genellikle padişaha veya vezirlere hediye olarak sunarlardı.
d- Anlaşma Üzerine Köle Verme: Meselâ, 1764 yılında Gürcüler’in bir bölümünü oluşturan ve Türkler’in “Açıkbaşlar” dedikleri İmerler, Bâb-ı âlî’ye her yıl üç yüz kese vergi verecek ve sayısını Ahıska paşasının ya da Çıldır vâlisinin tespit edeceği miktarda esir göndereceklerdi.” 1846
İslâmiyet, köleliği ancak kendi kendini yok etme yeterliliğine sahip bir formülle tanımlamıştır. Bu formülün başlıca özellikleri, köleliği besleyen kaynakları daraltması, bunların ancak belirli bir süre için kalmalarına müsâade etmesi ve âzâd etme kapılarını da en geniş şekliyle açmasıdır. Böylece kölelik sistemini, akış yollarının çoğaldığı ve suyunu almış olduğu asıl kaynağının da kesildiği eski, küçük bir nehre benzetmek mümkündür ki, böyle bir nehrin kurumağa mahkûm olduğu açık bir gerçektir. 1847
İlk asırda, müslümanların gücü arttığı ve dünya devleti olduğu ilk anda, Kur’an’ın öngördüğü, İslâm devletinin de doğal görevi olan hürriyet için, kölesiz ve sınıfsız bir hayat için altyapı oluşturulup sosyal ve ekonomik tedbirler
1846] Nihat Engin, Osmanlı Devletinde Kölelik, İFAV Y. İst. 1998, s. 89 vd. (özetlenerek) (Konuyla ilgili birçok belge ve bilgiler için bkz. s. 89-102)
1847] Ali Abdülvâhid Vâfi, a.g.m. s. 212
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 389 -
alınarak, köleliğin her çeşidiyle ve tümüyle kaldırdığı ilân edilmeli, Peygamber’in Vedâ Haccındaki İnsan hakları bildirisi, son şeklini bulmalıydı. Artık tedric ilkesine göre şartlar oluştuğu ve kesin yasağı uygulamanın zamanı geldiği gerçek halifeler ve Kur’an ve Sünnet çizgisindeki âlimler tarafından değerlendirilmeliydi. Böylece, köleliğin tümüyle kaldırılmasının ilânı bütün dünyada yankısını bulacak, ezilen ve köleleştirilen tüm dünya insanı İslâm’ı kurtarıcı olarak bilecekti. Kur’an’a ve Sünnete rağmen, müslümanlar köleci ve zâlim Batı ülkeleri ve Amerika tarafından köleliği şeklen kaldırmaya zorlanmayacaklar, onlar yalancı kahramanlığa soyunamayacaklardı. Osmanlıların köleliği, Batının zoruyla kaldırması, onların dayatmasıyla kölelikten vazgeçmek zorunda kalması, yoksa kimbilir daha ne kadar sürdürecek olmaları, müslüman bilginler ve yöneticiler ve kölelikten yararlananlar için çok acı bir durumdur, büyük bir lekedir. Allah’a kul olamayanlar, sadece Allah’a kul olduğunu iddia edenlere, kulları kul edinmenin kötülüğünü anlatacaklar...
İslâm, başından beri kölecilerin değil, kölelerin yanında yer aldı, onlara sahip çıktı. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere ilk müslümanlar, onları özgürleştirmek için büyük fedâkârlıklarda bulundu. Tevhid dini İslâm, insanın insana kulluğuna son vermeyi temel prensiplerinden biri olarak ilân etti. Böylece kısa zamanda köleliğin temellerini sarstı ve sonunda tam olarak çökertti.
Kur’an’da insanların birbirini ezmesi, tahakküm etmesi, zulmetmek bir tarafa, zâlimlere en küçük çapta meyledilmesi, Allah’ın kulları arasında takvâdan başka üstünlük yolları aranması, toplumun sınıflara ayrılması şiddetle kınanmış, önemli günahlar olarak sayılmıştır. Bütün bunlar, şeytanî bir özellik olan istikbâr kavramıyla izah edilmiş, müstekbirler şiddetle kınanmıştır. Köleliğin kabulü ezilen sınıfın kabulü demektir. Ezilen ve hor görülen insanın varlığı, ister istemez ezen müstekbir karakteri de oluşturacaktır. Hâlbuki dinimiz, böyle bir yolu tıkayacak nice tedbirler almış, bunlara müsâade etmemiş, insanları bunlara karşı uyarmıştır.
Osmanlılar tarafından, hıristiyan vatandaşlardan sulh zamanlarında saray hizmetleri ve yeniçeri ocağında kullanılmak üzere devşirilen, anne ve babalarından zorla alınan çocuk ve gençlerden oluşturulan sistemin, yani devşirmeliğin Kur’an ve Sünnette yerinin olmadığı, kapıkulu ulemâsının gündemine bile hiç girmemiş olmalıdır.
"Allah Teâlâ buyurdu ki: Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı Ben olurum." 1848
Eski çağlar câhiliyyesinde Doğunun ve Roma'nın sefâhat ortamında rastlanan iğdiş edilmiş köleler, Ortaçağlarda Abbasîlerde ve Memlûk saraylarında da aynen ortaya çıkmıştır Daha sonra iyice kurumlaşıp adına Harem ağası denilen ve önemli vazife sahibi olup erkekliği yok edilmiş bulunan çoğu Habeşî ve zenci olan harem ağaları, Osmanlı saraylarının vazgeçilmezleri arasına girmiştir. Bu câhiliyye âdetini aynen uygulayan ve insanlık onuruyla bağdaşmayacak biçimde yaratılışı değiştirip fıtrata müdâhale eden padişah ve vezirlerin Kur’an’ın kısas emri ve Rasûl’ün hadisi gereği iğdiş edilmesi gerekiyordu. Sadece bunları değil,
1848] Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10, 12, 15; İbn Mâce, Ruhûn 4; Ahmed bin Hanbel, II/292, 358, III-143, IV/274
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
atalar yolunu kutsayan, onların tüm yaptıklarında hikmetler arayan, Osmanlıya toz kondurmayan günümüzdeki fanatiklerin/hayranların da, kardeşlerine uygun gördükleri bu sistem kendilerine uygulansın isterler mi acaba? “Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz.”1849; “Kötü muâmele sahibi cennete giremez!”1850; "Mülkiyeti altında bulunan (köle ve câriye)lere kötü muâmele eden kimse cennete girmeyecektir... Onlara çocuklarınıza verdiğiniz değer gibi değer verin ve yediklerinizden yedirin... Onlar namaz kıldığı zaman artık o senin kardeşindir."1851 Ali İbn Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) ölmezden önce söylediği en son sözü: “Namaz, namaz! Ellerinizin sahip olduğu köleler hususunda Allah’tan korkun!” oldu." 1852
İslâm inancına göre insan yaratıkların en fazîletlisi, en saygıdeğer olanıdır. “Biz, gerçekten, insanoğlunu şan ve şeref (mükerrem) sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vâsıtalarıyla) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdir; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”1853; “Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık.”1854; “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım’ dedi...” 1855; "Allah Teâlâ buyurdu ki: Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı Ben olurum." 1856
Müslüman bir câriyeye veya köleye revâ görülen, yani bir müslümanın din kardeşine uygun gördüğü şeylere bir bakın hele... Gayri müslim bir köle ve câriye, bu şartlarla nasıl ve ne şekilde müslüman olacaktır? Savaşa katılmadığı, müslümanlarla savaşmadığı halde, elinden zorla çocuğu alınan (devşirilen) bir hıristiyan ana ve baba, İslâm’a ve müslümanlara hangi gözle ve hangi duygularla bakacaktır? Bir İslâm âliminin dâveti, bu uygulamalarla işlevsiz kalmayacak mıdır? Gayri müslim köle, sahibinin elinde müslüman oldu; uygulamada bolca görüldüğü şekilde din kardeşi onu köle olarak kullanmaya devam mı edecek? Veya zaten satın aldığında müslüman idiyse, kardeşini nasıl köle olarak kullanacak? Bir insanı, hele bir müslümanı köle olarak kullanmak veya sarayda diğer câriyelere karşı tedbir olsun diye hadım etmek...
Kur’anî prensipleri ve Peygamberî tavsiyeleri önemseyen bir müslüman kul, nasıl başka bir kulu kendine kul edecektir? “Mü’minler ancak kardeştir...”1857; “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabilelere ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah yanında en üstün olanınız takvâca en ileri olanınızdır...”1858; “Köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin ellerinizin altına (emânet olarak) koymuştur...”1859; “Sizden biriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğini, kardeşi
1849] Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9
1850] Tirmizî, Birr 29, hadis no: 1947
1851] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 477, hadis no: 1111 -3691- (7098)
1852] Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5156; İbn Mâce, Vesâyâ 1, hadis no: 2698
1853] 17/İsrâ, 70
1854] 95/Tîn, 4
1855] 2/Bakara, 30
1856] Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10, 12, 15; İbn Mâce, Ruhûn 4; Ahmed bin Hanbel, II/292, 358, III-143, IV/274
1857] 49/Hucurât, 10
1858] 49/Hucurât, 13
1859] Kütüb-i Sitte Terc. C. 11, s. 552
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 391 -
için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz.”1860; "Eğer size âzâsı kesilmiş bir köle emîr tâyin edilir de sizi Allah'ın kitabı ile idâre ederse hemen kendisini dinleyip itaat edin!"1861 Ve Rasûlullah'ın, âhirete irtihalinden evvel çok net emri: “Ashâbım! Hastaları ziyâret edin, açları doyun, elinizin altındaki köleleri salıverin.” 1862
Fıkhî mirasın, “Köleliği savunan müslümanların tek haklı gibi olduğu gerekçe şudur: “Kölelik, İslâm’a ve müslümanlara karşı savaş suçunun bir cezâsıdır.” Ama unutuluyor ki, cezâlarda adâlet, İslâm’ın temelidir. Aynı suçu işleyenlere aynı cezâ verilir. Karşı tarafın esirleriyle değiştirilerek kurtulan veya fidye karşılığı salıverilen, ya da Peygamber (s.a.s.) zamanında olduğu ve Kur’an’ın da tavsiye ettiği doğrultuda karşılıksız serbest bırakılan benzer savaşçılarla karşılaştırınca adâlet kavramı nereye oturacak? Bu köleleştirilen esirin, aynı suçu işlediği halde köleleştirilmeyen diğerlerinden fazla olan suçu nedir? Başkalarının (kendi devletinin veya müslümanların komutanının) davranışları, onun ceza çekip çekmemesini belirliyor. Bu durumda eşitlik ve adâletin uygulanması, nasıl oluyor?
Yine, fıkhî mirasın “Kölelerin çocuklarının da köle olacağı”nı hükme bağlaması da Kur’an prensiplerine göre isâbetli değildir. Cezâ, ancak suç işleyene tatbik edilir. “...Herkesin kazanacağı yalnız kendisine âittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez...”1863 Kur’an ve hadislere göre, hiçbir şahıs, babası da olsa başka bir kişinin işlemiş olduğu suçtan dolayı sorumlu tutulamaz. Kölenin oğlu veya kızı, savaş suçu işlememiştir; dolayısıyla onlar hürdür, köleleştirilmeleri Kur’an rûhuna uygun değildir.
Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler
İslâm’ın köleliği icad etmediği, onu çok yaygın ve çeşitli zulümlere müsâit bir gelenekle dolu bulduğu halde, onu ıslah edip, kaynaklarını kurutmuş ve kısa zamanda kendiliğinden yok olacağı bir kapıyı açtığı halde, köleliği birden kaldırmadı, zarûret halinde ve geçici bir süre için de olsa onu câiz gördü diye eleştiren art niyetli insanlara her dönemde rastlanmıştır. Bu insanlar, samimi olsa, diğer din ve toplumlardaki kölelikle ilgili hüküm ve uygulamaları da gündeme getirirler ve İslâm’la ve müslümanlarla mukayesesini yaparlardı. Bunların hemen hepsinin derdi, “üzüm yemek değil; bağcı dövmek”tir. Bu insanlar, gerçekten insan onurunu, insan hak ve özgürlüklerini savunsalar, günümüzdeki -hem de en vahşi uygulamalarla mevcut olan- köleliğe cephe alırlardı.
İsimlendirilmiş ve kurumsallaşmış "kölelik"ten başka, her zaman diliminde ve tabii günümüzde mevcut olan, fakat adı konmamış köle, câriye ve efendilik düzeni ve uygulaması vardır ki, bu klasik kölelikten daha fecîdir, çünkü bu tür kölenin beyni ve gönlü de esir alındığından, köleliğinin farkında bile değildir. Zâlim efendisine âşıktır bu gönüllü köle. Günümüzdeki insan çoğunluğunun rağbet ettiği ideolojiler, hep birer köle rejimidir. Komünizm ve sosyalizm, başta mülkiyet hakkı olmak üzere şahsî hürriyetlerin hemen hiçbir inin olmadığı, devletin ve komünist partisinin efendi, halkın da köle olduğu bir sistem değil midir?
1860] Buhârî, İman 7
1861] Müslim, Hacc 311, hadis no: 1298
1862] Buhârî, Et’ıme 1, Cihâd 171, Merdâ 4; Ahmed bin Hanbel, IV/299; Dârimî, Siyer 62
1863] 6/En’âm, 164; 17/İsrâ, 15
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kapitalizm, işçilerin kanını emen, halkı sömüren, paranın ve para babası kapitalistlerin efendi, vatandaşın köle olduğu bir sömürü düzeni değil midir? Demokrasi adına oynanan oyunlar ve kandırmacalar, köleliğin yapısını değil, ancak şeklini değiştirmiştir. Demokrasi, gerçekten uygulanıyorsa, kölelerin efendilerini özgür bir şekilde seçtiği; Türkiye’deki gibi uygulanıyor gözüken yerlerde ise, köleleştirilenlerin efendilerini seçtiğini zannettiği bir yönetim tarzından başka nedir ki? Demokratik rejimlere göre, özgürlüğün anlamı, kişinin efendisini seçme hakkıdır. Demokrasi ve hürriyet var; bireyler dilediği kimsenin kölesi olmakta serbesttir. Beşerî rejimler, yönlendirdikleri medya gibi sihirbaz değnekleri, direkt ve dolaylı yollardan kafa ve gönüllerini eğitip etkiledikleri halkları gönüllü köle haline getirmişlerdir. Halkın içinden hemen hiç kimsenin memnun olmadığı rejime, nasıl halkın kendi kendini idare etmesi denebilir, bilinmez ama öyle yutturulabilmektedir. Egemenlik kayıtsız şartsız paranın, üniformanın, medyanın, dış güçlerin, masonik kuruluşlarındır; ama kesinlikle ulusun, halkın değildir. Yönetimler, istediği kadar vergi isterler, diledikleri kanunu çıkarırlar, ülkeyi ve halkı kendi belirledikleri ölçülerle yönetirler. İstedikleri ülkeye ve diledikleri inanca karşı savaş açarlar, halka ve askerlik yapan erlere sadece “emredersiniz!” demek kalır. Halkın devletle ve devlet kurumlarıyla, özellikle polislerle ilişkisini ve mecburî eğitim, mecburî askerlik, mecburî vergi karşısındaki tavrını konuyla ilgili yönüyle değerlendirmek ilginç sonuçlara götürecektir.
Uluslararası emperyalizmi, NATO’yu, Birleşmiş Milletler’i, Uluslararası Para Fonu’nu, Dünya Bankasını, Avrupa Birliği’ni, ABD’yi ve bunların direktiflerini uygulamak zorunda olan ülkeleri ve ulusları düşündüğümüzde köleliğin global boyutu ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşına kadar Batının emperyalist ülkelerinin kendi ülkelerindeki nüfustan birkaç misli büyük çoğunluktaki diğer ülkeleri sömürgeleştirdikleri, işgal ettikleri ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini memleketlerine taşıdıkları, sömürdükleri insanları sadece bedenen değil, aynı zamanda beyinsel ve ruhsal yönden de köleleştirdikleri unutulmamalıdır. “Artık, o devirler geride kaldı, şimdi sömürgecilik yok” demek, ne kadar doğru olur? Sömürgecilik sadece şekil değiştirmiştir; daha ucuz, daha kalıcı, daha az risk taşıyan ve daha kapsamlı şekilleri icad edildiğinden klasik sömürgecilik ve klasik kölelik kabuk değiştirdi. Sanayileşmiş zengin ülkelerin geri bırakılmış yoksul ülkeleri sömürmesi ve adı konulmayan fakat çok kapsamlı işgali, en çirkin boyutlarda sürmektedir. Ama ezilenlere, dövülenlere, sömürülenlere ismen köle denmediğinden köleler köleliklerini fark etmemektedirler. Ortadoğunun müslüman halkları, kendi yaşadıkları ülkelerinde iki defa köle durumundalar. Ülkelerinin dış ülkelere köleliği yanında, başlarındaki rejimlerin de kendilerine köle muâmelesi yaptıkları bir gerçek. Bir başka deyişle, onlar, kölelerin kölesi durumundalar. Şâir de öyle diyor ya: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”
Nefsine, arzu ve hevâsına, istek ve zevklerine tutsak/köle olan yığınların durumu, kişilerin ne kadar özgür olduğu ve özgürlerse bu özgürlüğün insanî ve ölçülü bir hürriyet mi, hayvanî bir özgürlük mü olduğu değerlendirilmelidir. Başta futbol olmak üzere çeşitli spor dalları, müzik, moda, sinema, yabancı dil, Batı kültürü, ideolojiler... hep köleleştirme araçlarıdır. Bireyler homo-ekonomikus haline getirilmekte, kalabalıklar tüketim toplumuna dönüştürülmekte, yani insan maddeye, eşyaya (dolayısıyla onları üreten ve satanlara) köle yapılmaktadır. Eşyalar, teknolojik aygıtlar, televizyonlar, bilgisayarlar mı insana hizmet eden
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 393 -
cansız kölelerdir, yoksa insan bu araçların mı kölesi durumundadır? Bu soruya, insanların bunları elde etmek için nelere katlandıkları ve bunlara sahip olduktan sonra bu âletlerin hayatlarını ne oranda değiştirdiği ve bunlar olmaksızın yapamayan tutsak haline gelip gelmediğinin tesbit edilmesiyle cevap verilebilir.
Hayata ait hükümleri, İlâhî ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapmak, onlara kul-köle olmaktır. Allah’a hakkıyla kul olamayanlar, başkalarına kul-köle olacaktır. Sadece Allah’a kul olan ise, başka bütün kulluk ve köleliklerden kurtulup özgürlüğün en güzel hazzını tadacaktır. Sadece Allah’a kul olması gereken insan, insandan daha aşağıda olan nelerin kulu olmuyor ki?! Para, eşya, içki, uyuşturucu, kanun ve kurallar, örf ve âdetler, sigara ve kötü alışkanlıklar günümüz insanını kendine esir eden efendilerden sadece birkaçı. Aşk ve sevdâ da, köleliğin gönüllü kabulü, gönlün esâreti; kendini, çılgınca sevdiği kişinin irâdesine tümüyle teslim etmek... Tutkuların herbiri de tutsaklık...
Çirkin kapitalist düzen, işçileri ücretli köle haline getirirken, memurluk da emir kulu olmak anlamına gelmekte. Kişilerin en temel hakkı olan ibâdet hürriyeti, örtünme hürriyeti, inandığını ifade edebilme, tebliğ edebilme, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevini icrâ edebilme, cihâd hürriyeti, gözlerini harama bulaştırmadan sokağa çıkma, harama girmeden ticaret yapma özgürlüğü olmayan insanların kafaları ve gönülleri ne kadar hür olabilir ki? Câriyelik kalktı deniyor. Aslında adı değişti, kimi hizmetçiler ve sekreterler gönüllü olarak bu görevi yürütürken, hediye karşılığı odalık hizmeti yapanlar var. Bu işi dobra dobra ve kiralama ücreti belli târifeye göre yapanlara fâhişe denilirken; aynı işi hediye karşılığı yapanlara bayan arkadaş, hanımefendi, metres veya sanatçı deniliyor. Esir pazarlarının yerini, güzellik yarışmaları, mankenlik ajansları, barlar, pavyonlar, magazin sayfaları ve televoleler almış, beyaz kadın ticareti sadece isim değiştirmiş, keyif düşkünü insanın eskiden esirpazarından sık sık câriye alarak yaptığının çok daha çirkinini, hiçbir sınır tanımadan, isterse her gün ve daha ucuza vizite ücreti vererek günümüz insanı yapabilmektedir. Eskiden bu iş satın alınarak yapılıyordu, şimdi kiralanarak. Ama eskiden kadın köle/câriye sadece satın alanın sayılıyordu, şimdi orta malı olarak herkesin. Bu işler, vergisi alınarak yasal halde yapıldığından câriyeliğin en çirkinin resmî olarak sürdüğünü görmemek mümkün mü?
Ama bütün bunlar, kölelik değil; tam tersine özgürlük olarak sunulabilmektedir. Anadolu’yu işgal edenler, Afrika’yı sömürenler, Afganistan’ı yerle bir edenler de oralara medeniyet götürmek, oradaki insanları kurtarmak, uygarlaştırmak, özgürleştirmek adına yapmadılar mı bunları? Fransız devriminden yana, eşitlik, hürriyet, adâlet gibi parlak laflarla modern kölelik oluşturulmadı mı? Sonra kafalar bile köleleşti; "Apaçiler (kızılderililer) vahşîdir, Afrikalılar da yamyam. Zenciler mi? Onlar da akılsız serseri grubu... Batılılarsa; kahramandır, süpermendir, üstündür, yani efendi..." Artık, geri bırakılmış ülkelerin köle psikolojisine sahip insanı, efendilerine öyle âşıktır ki: “Bir yolunu bulsak da özgür Avrupa’ya kapağı atsak!”, “Keşke Amerika vatandaşı (gibi) olabilsek!”, “Arapça’yı ne yapacaksın, İngilizce çok önemli arkadaşım...” Yeni dünya kölelik düzeninin köleleştirdiği yığınların efendilerine duydukları hayranlıkları “köle zihniyeti”nin dışında neyle izah edebiliriz? Efendilere duyulan bu aşk olmasa kaka kola bu kadar yaygınlaşabilir, Mc Donalds’lar adım başı hamburger dükkânı açabilir, kişiler
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Amerikan bayraklı tişörtleri sevgiyle giyebilir miydi? Onların modalarına, ideoloji ve ahlâk(sızlığ)ına özenilir miydi?
İnsan, köleliğe râzı olunca, muhakkak onu emri altına alacak efendiler çıkacaktır. Müstaz’aflığı kabul eden bir yapı içinde ezilip büzülmüş ve karşısındakini gözünde büyütmüş biri, takvâ sahibi mütevâzi bir mü’minle karşılaşmadıysa, kölelik halkası geçirsin diye boynunu efendi adayına uzatmış demektir. Böyle bir durum, müstekbirlerin arayıp bulamadığı bir tavırdır. İnsanlar sadece bacaklarının arasından hadım edilmezler, esas iğdişlik, kafalarda ve gönüllerde yapılıyor. Darağaçlarıyla, İstiklâl mahkemeleriyle, takrîr-i sükûnla, tek parti faşizan baskılarıyla, her on yılda bir yapılan ihtilâl ve darbelerle, olağanüstü haller ve sıkı yönetimlerle, tek tip insan oluşturmaya yönelik baskı ve dayatmalarla yetişen nesillerin köle karakterinin dışında bir yapı oluşturmaları çok zordur.
“Büyük balık küçük balığı yutar.” Yaşadığımız çağın, acımasız ve çıkarcı asrın felsefesi bu. Allah’a hakkıyla kul ol(a)mayan, kendinde güç görüyorsa efendilik taslayacak, başkalarını kendine köle edinecek; yok kendini güçlü görmeyen müstaz’af ise, mutlaka bir efendi bulup ona kul-köle olacaktır. Askerî hiyerarşi gibi, bir üstün bir altı köle görmesi... İşçi patronunun, memur âmirinin, asistan profesörünün, çocuk babasının, kadın kocasının kölesi. Vatandaş devletin, devlet hortumcuların ve dış güçlerin... Gücü yeten yetene... Müstaz’af-müstekbir, ezen-ezilen ilişkisi, yani köle-efendi uygulaması! Kravatlar kölelik tasmaları, diplomalar kölelik belgeleri mi acaba?
“Altına, gümüşe ve lükse kul-köle olan insan helâk olsun!”1864 Amerikan emperyalizmine karşı çıkmak lafla olmuyor. Üzerindeki Amerikan blue jeani, elindeki Amerikan sigarası, içtiği kaka kolası ile Amerika karşıtlığı, Amerika için bir baraj kapağıdır. Dolar efendinin karşısında iki büklüm olup eğilmeyecek kaç özgür insan çıkar toplumda? İnsanlar niçin köle gibi çalışıyorlar? İyi bir ev, bir araba ve buna benzer bazı maddî şeyler için mi? Öyleyse insan arabanın veya evin kölesi mi oluyor? Kim kime hizmet edecek? Araba insana mı, insan arabaya mı? Çeşitli oyunlar ve chat yapmak gibi tutsak edici özelliğiyle bilgisayar mı insanın her emrini yerine getiren sessiz kölesi, yoksa farkında olmadan insan mı onun kölesi? Televizyonun düğmesine hükmedemeyen, ama programların saatine göre akşamdan sonraki hayatını ayarlamak zorunda kalan insan, televizyonun kölesi olmuyor mu? Amerika, ta uzaklardan kovboycasına attığı Hollywood marka kementleriyle, dünyanın öteki ucundaki, evinde veya sinemada koltuğuna yaslanmış insanı esir mi alıyor dersiniz? Nelerin tutsağı olduğumuz nelersiz yapamayacağımızı düşünerek, alışkanlıklarımızı, evimizi, işimizi, giysilerimizi, yiyip içtiklerimizi, kafa ve gönlümüzü bu anlayışla gözden geçirerek değerlendirebiliriz. Tabii bunu değerlendirebilmek için de özgür bir terazi gerek.
Bütün bunların yanında, bir de madalyonun diğer tarafına göz atalım: Günümüzde özgürlük de bir put, bir efendi haline gelmiş; insan da, özgürlüğün kölesi! Şâir de öyle diyor ya: "Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten." Günümüzde “özgürlük” denen şey; çoğu insan açısından nefse, arzu ve hevâya köleliğin adından başka bir şey değil! Hiçbir şeyi beğenmeyen, kendinden başka adam tanımayan, herkesi eleştiri kılıcıyla doğrayan, isyankâr, büyüklere saygı, ana-babaya hürmet, dinî ahlâk...
1864] Tirmizî, Zühd 42; İbn Mâce, Zühd 8
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 395 -
tanımayan ukalâ gencin bütün bunları ne adına yaptığını sorarsanız, cevap tek kelimedir: Özgürlük! Günümüzde, özgürlük putunun kulu olan gençlere göre, bağımsızlık ve özgürlük demek, kural ve sınır tanımamak, özellikle de İlâhî hududu çiğnemek demektir, nefse/hevâya bağımlılık demeye gelmektedir. Söz veya davranışla “Allah’a kulluk” eleştiriliyor; nefse kul olanlar tarafından, nefse ve daha birçok şeye... Allah’ın kulu anlamında “abdullah” olamayanlar, abd-i abd veya daha çirkini, abd-i ABD oluyor. Allah’ın kulu olmak yerine, emir kulu olmayı tercih ediyor. Bir kulun kula kulluk yapması kadar kulu alçaltan şey yoksa; sadece Rabbe kulluk kadar yücelten bir şey de yoktur.
Bireyin özgürlüğü, öncelikle beynin özgürlüğüyle sağlanır. Önyargılarının, hevâsının, düzenin, âdet ve alışkanlıkların sağlıklı düşünceye prangalar vurduğu durumda özgürlük, köleliğin maskeli halidir ancak. Giyeceği bir kıyafeti ta Paris'teki modacıların yönlendirdiği, onların izni olmadan giyeceği elbiseyi bile seçemeyen bir kadın, ne kadar özgür olabilir?
Aslında, insan için mutlak özgürlük yoktur. Sınırsız hürriyet isteği, insanlıktan çıkma arzusu demektir. İstediği yerde anırmak ve istediği yere pislemek özgürlüğü ancak eşeklere aittir, onlara özenen kişi ancak bu tür bir hürriyet hasreti çeker. İnsanî hürriyet, başka insanların hürriyetlerinin başladığı yere kadardır denilir, ama öncelikle "Rabbinin çizdiği sınırlar kadardır" hükmü unutulur. Bu ölçü olmayınca, özgürlük istekleri çatışınca hakem kim olacaktır? Sözgelimi, günümüzde kadınların istediği gibi açılıp saçılma özgürlüğü, erkekleri tahrik edecek şekilde sokağa çıkma hürriyetleri vardır. Peki, müslüman bir erkeğin günaha girmeden sokağa çıkma hürriyeti ne olacak? Hangisinin özgürlüğü, diğerini sınırlayacak, kim, kimin lehine kendi özgürlüğünden vazgeçecek? Bu, sadece, sokakta ve yalnız gözleri korumakla sınırlı değil elbet, gayri İslâmî tüm ortamlar için sorunun özü bu; kime göre hürriyet, kime ve ne özgürlüğü?
Allah'ın hükmünün hakem olmadığı bir ortamda, müslümanın müslümanca yaşama hürriyeti elinden alınmış, ona zulmedilmiş olmaktadır. Kâfirin de elbette cehenneme gitme özgürlüğü vardır, dilediği gibi inanma ve yaşama hakkına sahiptir, ama başkalarını ifsâd etmediği, bireysel fesâdını topluma taşımadığı müddetçe. Fesadın pis bir mikrop gibi başkalarına yayılması, "fitne"nin ortaya çıkması demektir. Müslümanlar böyle bir ortama giden yolları tıkayacaklar, tıkamaya çalıştıkları halde veya kendi inisiyatifleri dışında oluşup büyüyen toplumsal fesat/fitne yayıldıysa, bunu kaldırmak için savaşacaklardır: "Fitne tamamen yok edilinceye ve din de (kulluk da) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşın. Şâyet vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur." 1865
Hükümdara: "Senin kölesi olduğun şehvet, mide, öfke, hırs... gibi şeyler, benim kölemdir; sen benim kölemin kölesi, ben de senin efendinin efendisiyim" diyebilen ve onun ihsânına ihtiyaç duymayan kişi mi, yoksa hükümdar mı daha özgürdür? Kul-köle, sahibinin istediğini ve emrettiğini yapar. Onun sahibi varken, kendi arzusu, isteği olmaz. Başka tüm kullukları reddedip sadece Allah'a kulluk yapma bilincinde olan mü'min de, irâdesini Allah'ın hükmüyle sınırlamalı, O'nun tâyin ettiği alan içinde hürriyetini kullanmalıdır. "Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme
1865] 2/Bakara, 193
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." 1866
“Münâfığa ‘seyyid/efendi’ demeyin. Çünkü o sizin efendiniz olursa, Aziz ve Celil olan Rabbinizi gazaplandırmış olursunuz.” 1867
Müslümanların çoğunluğunun ictihadına göre, savaş esirleri konusunda, İslâm’ın ve müslümanların maslahatına ise, savaş esirlerinin köleleştirilip gâzilere dağıtılmasını imam veya vekili uygun görebilir. Tarihte müslümanların kölelik uygulaması, kaynak itibarıyla esir kamplarının alternatifi olarak değerlendirilmelidir. Önce, unutulmamalıdır ki, köleliği icad eden ve onu ilk uygulayanlar müslümanlar değildir. Din, köleliğin koruyucusu ve devam ettiricisi değildir. Kölelik, devletlerin savaşlar münâsebetiyle oluşturduğu bir kurumdur. Şimdi düşünelim. Bir savaş oldu. Müslümanlar esir aldı ve onlardan esir aldılar. Esirlere yapılacak muâmele seçeneklerini sayalım: a- Esirlerin hepsini öldürmek, b- Esir kampları, c- Kendi memleketlerine serbestçe dönmelerini sağlamak, d- Ganimet olarak gâzilere dağıtmak. e- Mübâdele, yani esirleri karşılıklı olarak değiştirmek. Son şık, o devirlerde istisnâlar dışında uygulanmıyordu. Ayrıca, kölelik yadırganmıyor, kimse onu çirkin bir şey saymıyor ve savaşa katılan kimse, ölümü göze aldığı gibi köleliği de ihtimal olarak görüyordu.
İslâm, Peygamber zamanındaki sosyal, psikolojik zorunluluk dolayısıyla kölelik konusunu iki merhalede ele aldı. İlk merhale; köleliği ıslah, kölenin de insan olduğu zihniyetini herkese kabul etttirmek ve rûhî hürleştirme. İkinci merhale, ideal olan durum ki, tüm köleleri ve tüm insanları hürleştirme, Allah’tan başkasına kulluk yapılmasına engel olma aşaması. Tarihteki müslümanların kabahati, birinci merhale konusunda çok az olmakla birlikte, esas olarak, ikinci aşamaya geçmeyi çok geciktirmek olmuştur.
Aslında dünyanın birçok yerinde tutsaklar köle gibi çalıştırılır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresince esir kamplarının durumu, oralardaki vahşet hâlâ unutulmamıştır. Uzağa gitmeğe hâcet yok. Ağır sıklet güreşçisiyle küçücük bir çocuğun güreşi şeklindeki, Amerika’nın Afganistan’daki rezilce ve alçakça gâlibiyetinden sonra Afgan esirlerini alıp götürdüğü esir kampında insanlık dışı durumları gözümüzün önüne getirelim ve bunu asr-ı saâdetteki kölelerin haklarıyla ve onlara yapılanlarla karşılaştıralım. İsrail adı verilen Ortadoğudaki vampirin işgal ettiği yerlerde tutukladığı Filistin’li müslümanlara esir kamplarında, tutukevlerinde neler yaptığını düşünelim; bunu müslümanların kölelerine yapmak zorunda olduğu Kur’anî prensiplerle ve Sünnetteki uygulamalarla mukayese edelim. Ne çabuk unuttuk, daha dün Saraybosna'da, Sırpların ve Hırvatların, müslüman esirleri aylarca esir kamplarında aç ve susuz bırakmaları, işkence altında ezmeleri, döverek, boğazlayarak öldürmeleri, kadınların ırzına geçmeleri bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. “Allah’tan korkan, kul hakkını bilen ve zulmün her çeşidinin haram olduğu bilincinde olan bir müslümanın kölesi olmayı mı, yoksa esir kamplarında günümüzde bile sürdürülen uygulamayı mı, hangisini tercih edersin?” diye savaştan mağlup olarak çıkan esirlere sorup anket yapalım, sonuç ne çıkar dersiniz? Köleliği şeklen kaldırmak yetmiyor, savaş esirlerine alternatifler getirmek ve köleliğin her çeşidine, her ne ad verilirse verilsin karşı çıkıp modern köleliğin kaynaklarını da kurutmak gerekiyor.
1866] 33/Ahzâb, 36
1867] Buhârî, Edebu’l-Müfred, II, hadis no: 760
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 397 -
Görüldüğü gibi müslümanların işi hayli zor. Görünmeyen zincirleri kırmak, işgal altındaki beynini ve gönlünü öncelikle kurtarmak, köleleştirilen çoluk çocuğunu, müslümanları ve tüm insanları Allah’a kulluğun dışında tüm tutsaklıklardan kurtaracak çalışmalar yapmak... Öyleyse hâlâ ne diye gündelik işlerle oyalanıyorsunuz? İşiniz, okulunuz mu var? İşinizin mi kölesisiniz ki, bu mâzerete sığınıyorsunuz? Haydi, içinizdeki ve dışınızdaki, kendinizdeki ve çevrenizdeki, müslümanlardaki ve diğer mazlumlardaki zincirleri kırmak için çalışmaya.
Allah’ın dışındaki tüm kulluk ve bağlardan arınmaya ve tüm esâret zincirlerinden kurtulmaya çalışanlara selâm olsun!
"Hiç kimse, diğer bir kimsenin kulu değildir." (Hz. Ali)
"Allah, hürriyeti ancak onu sevenlere ve onu korumaya ve savunmaya hazır olanlara verir."
"Allah bize hayatı verirken, hürriyeti de verdi."
"Allah, dilsiz hayvanlara bile özgürlük vermiştir."
"Allah özgürlüğü, kişi de tutsaklığı yaratmıştır."
"Allah, özgürlüğü ancak onu arayanlara verir."
"Özgürlük, başkalarından el çekmek değil, onlara el uzatmaktır."
"Özgürlüğünden vazgeçen kimse, insanlıktan, hak ve görevlerinden vazgeçmiş demektir."
"Hürriyetin en yüksek hazzı Allah'a kulluktadır."
"Özgürlük, evet özgürlük ama, İlâhî sınırlara kadar."
“Müslüman, inancının hâkim olmadığı yerde kölesin!”
"Hevâî/nefsî özgürlük, (b)alıklar için, oltanın ucundaki yemden yararlanma isteğidir."
"Özgür olmayıp kendisini özgür sanan kimseden başka tutsak/köle kalmamıştır."
"Ruhunda kölelik olan 'taht'a çıksa da yine köledir."
"Köleliğin en kötüsü, nefsine köle olmaktır."
"Koyunu kurdun elinden kurtaran çoban, koyuna göre kurtarıcı, kurda göre ise özgürlüğüne engel olan bir kimsedir. Demek ki, koyun ile kurdun özgürlük deyince söylemek istedikleri şeyler birbirlerinden değişiktir."
"Özgürlük ağacı, ancak şehitlerin kanları ile sulandıkları vakit büyür"
"Özgürlük ağacı, arada sırada, zorba ve zâlimlerin kanıyla sulanmalıdır. Çünkü bu onun doğal gübresidir."
"Ey Hürriyet! Ey Hürriyet! Adına ne cinâyetler işleniyor."
"Hürriyeti hakkıyla anlamayan, er geç onu kötüye kullanır."
"Mantıksız ve erdemsiz hürriyet nedir? Kötülüklerin en büyüğü."
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Bir adamın kendi hürriyetini başkasına devretmesine müsâade etmek, hürriyet değildir."
"Düşüncesini anlatmak hürriyeti olmadımı, insanlarda hürriyet yok demektir."
"Hürriyetin, hakkın korundukça insansın."
"Kendi selâmeti için hürriyetten vazgeçmek isteyenler, ne selâmeti, ne de hürriyeti hak etmişlerdir.
"İsteyeni arttıkça, özgürlüğün bedeli düşer."
"Özgürlük istemiyoruz, özgürlükler istiyoruz!"
"İnsan özgür olmadan mutlu olamaz."
"İnsan, yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diye kabul ettiği zaman hürriyete kavuşur."
"İnsanlar, ancak tutkularına gem vurabilecekleri oranda özgürlüğe hak kazanırlar."
"İnsanları tam bir hürriyete kavuşturmayan ezelî ve ebedî iki zorba kuvvet vardır: İhtiyaç ve alışkanlık."
"İnsanın hürriyeti, komşusunun (kardeşinin) hürriyetinin başladığı yerde biter."
"Müslümanın hürriyeti, Rabbinin çizdiği sınır içindeki çok geniş alandadır."
"Kuşların özgürlüğü bir yem boyudur."
"Tek başına (sadece nefsiyle) kumanda etmek, bir köleliktir aslında."
"İnsanlar köleyseler bu, onların kendi hak ve güçlerini bilmemelerindendir."
"Köle, düşüncesini söyleyemeyen adamdır."
"Köleliğin beteri, kendinin kölesi olmak değil midir?"
"Başkalarının özgürlüğünü tanımayanlar, özgürlüğe lâyık değildirler."
"Başkalarına da vermeden sahip olamayacağımız tek şey, özgürlüktür."
"Başkasının kölesi olmayan ve başkasını kendine köle etme hırsına kapılmayan bir kimseye ne mutlu!"
"Köle olmayan var mı bu dünyada?"
"Şeytana köle olmak, bir kadına köle olmaktan daha ehvendir."
"Kölelik insanı alçaltır, alçaltır, o kadar ki ona köleliği sevdirir."
"Köle, kanaati nisbetinde hürdür. Hür adam ise tamahı/hırsı nisbetinde köledir."
"Asil bir ruh için başını boyunduruğa uzatmakla balta önünde eğmek arasında fark olmamalıdır."
"İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır."
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 399 -
"Hiçbir şey insan hayal gücü kadar hür değildir."
"En hür insan bile efendisiz değildir."
"Nefsinden ferâgat etmeyen, gerçek hürriyete kavuşamaz."
"Cesâret yoksa esâret var demektir."
"Kendisi için olduğu kadar, hasımları için de hürriyet hakkını istemeyen ve kabul etmeyen bir kimse hür olmaya lâyık değildir."
"Hürriyet, bir kişinin değil, herkesin hakkıdır."
"Herkes için eşit hak olan hürriyet, bir şahsa âit kalamaz. Hürriyetin sınırı, başkalarınınki ile tehdit edilir."
"İslâm hukukunda köle almak, köle olmaktır." (Ahmed Cevdet Paşa)
"Özgürlük yok olunca, bir ülke kalır, ama artık bir vatan yoktur."
"Bir şahıs için sıhhat ne ise, toplum için de hürriyet odur. Eğer insan, sıhhatini kaybederse dünyada hiçbir zevk onu tatmin etmez. Şâyet cemiyet de hürriyetini kaybederse zaafa uğrar ve saâdet yüzü görmez."
"Özgürlüğü elinden alınmış bir ulus, ne kadar zengin ve rahat olursa olsun, uygar insanlık gözünde bir uşaktan daha aşağıdır."
"Hürriyete karşı güveni kalmayan bir toplum derhal yıkılır."
"Hürriyetten vazgeçmek bir suçtur."
"En güzel hürriyet rüyası hapiste görülür."
"Düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise, rüzgârı zaptetmekten de zordur."
"Hürriyet verilmez, alınır."
"Hürriyet, hiçbir vakit hapsedilemez, hatta o tazyike uğradığı oranda genişler."
"Hürriyet, ancak hürriyetini her gün yeniden kazanan insana lâyıktır."
"Hür insanın vücudu esir edilebilir, ama ruhu yakalanamaz."
"Hür insan, mahpus olabilir, fakat asla esir olamaz."
"İnsan hür olmadan huzurlu ve mutlu olamaz."
"Hürriyetsiz dünya, kuru bir makineye benzer."
"Hürriyetsiz ahlâk mevcut olmayacağından, onsuz vazife ve mes'ûliyet de olamaz."
"İnsanlar ancak alışkanlıklarına gem vurabilecekleri nisbette hürriyete hak kazanırlar."
"Özgürlüğü olmayan adamın davranışları, kendi davranışları değildir."
"İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar (Allah'ın kuludurlar)."
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam."
"Hürriyet, hayat makinesinin buharıdır."
"Hürriyetin şânı odur ki, kendine de, başkasına da zararı dokunmasın."
"Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin Firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir."
"Hürriyet odur ki, İlâhî ve evrensel adâlet kanunu ve edebe dâvet dışında hiç kimse, kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku korunsun, herkes meşrû hareketinde şahlar kadar serbest olsun."
"Şeriat dâiresi dışındaki özgürlük, ya istibdat/tahakküm ya nefse esirlik veya da canavarcasına hayvanlık ya da vahşettir."
"Nâzenin hürriyetin, Şeriat âdabıyla terbiye edilmesi gerekir. Yoksa sefâhet ve rezillikteki özgürlük, hürriyet değil; hayvanlıktır. Terbiyesiz özgürlük şeytanın tahakkümüdür, nefs-i emmâreye esir olmaktır."
"Mü'min, gerçek anlamda hürdür. Yaratıcıya kul ve hizmetçi olan, halka tezellüle tenezzül etmez. İnsanda iman ne kadar kuvvetli olursa, hüriyyeti de o kadar büyür. Ama mutlak hürriyet (sınırsız özgürlük), sınırsız vahşettir, hayvanlıktır. Özgürlükleri sınırlamak, insanlık açısından zarûrîdir. Vicdan bağıyla, İslâmî hükümlerle kayıtlanan özgürlük de olgunluktur."
"Câhil halk, avamdan insanlar, sınırsız özgür olsa, tüm şartlardan uzak sonsuz serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur; (hem kendilerine ve hem de topluma sınırsız zararları dokunur)."
"Bazı lâubâlîler (gerçek anlamda) özgürce yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmârenin tahakkümüne ve rezilce esâretinin altına girmek istiyorlar."
"İslâmî özgürlük, Cenâb-ı Hakk'ın Rahmân ve Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve imanın bir hassasıdır."
"Haklı hürriyetten hakkıyla istifâde etmek, imandan yardım almakla olur. Zira tüm yaratıkların teslimiyetle kulluk ettikleri Yaratıcı'ya kul ve hizmetkâr olanın, halka kulluğa tenezzül etmeyeceği kesindir."
"Mü'min, Allah'ın kendine tanıdığı meşrû hürriyet ve serbestliğinin, hiçbir keyfî kanunla sınırlandırılmasını kabul edemez."
"Özgürlükleri üretmek yetmez, paylaşmak gerekir."
"Hürriyet, hürriyetin ne olduğunu bilmeyenin hakkı değildir."
"Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik!" 1868
"Aşk esirleri fidye ile esâretten kurtulamazlar."
"Özgürlüğünden geçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden geçmektir."
"Ba'zan sana ağlanırsa ba'zan gülünür; / Uğrunda ömürler, ortasından bölünür...
1868] Fransız İhtilâli Sloganlarının En Meşhuru
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 401 -
Dünyada sevincin yaşanır, Hürriyet / Ve senin için ölünür!"
"Hür olmak eğer ister isen, olma cihanın
Zevkında, safâsında, gamında, kederinde."
"Ezizim ne hazeldir / Ne güldür, ne hazeldir.
Beyin köleliğinden / İtin damı gözeldir." (Azerbaycan halk bayatısı)
"Bir bende ki âzad ola elbet olur şâd
Amma ki Senin benden olan olur şâd"
"Bir başıma kalsam şehe, sultâna kul olmam.
Vîran kalası hânede evlâd u iyâl var."
"Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten."
"Kimsenin lûtfuna olma tâlib / Bedeli cevher-i hürriyettir."
"İnsan esirliği, / Memleketlere sığmaz.
Millet esirliği / Yeryüzüne."
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kölelik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Erkek Köle Anlamındaki Abd ve Çoğulu Ibâd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde:) 2/Bakara, 178, 178, 221; 16/Nahl, 75; 24/Nûr, 32; 26/Şuarâ, 22; 38/Sâd, 30, 44.
B- Kadın Köle (Câriye Anlamına Gelen Emeh ve Çoğulu İmâ’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde:) 2/Bakara, 221; 24/Nûr, 32.
Kur’ân-ı Kerim’de Abd/Köle Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
Abd kelimesi, Kur’an’da toplam Olarak 275 Yerde Geçer. Köle Anlamında Abd Kelimesi (6 Yerde): 2/Bakara, 178, 178, 221; 16/Nahl, 75; 24/Nûr, 32; 26/Şuarâ, 22.
Köle Anlamında Rakabe Kelimesi (6 Yerde): 4/Nisâ, 92, 92, 92, 5/Mâide, 89; 58/Mücâdele, 3; 90/Beled, 13.
Çoğulu Rikab (Köle Anlamında 1 Yerde): 2/Bakara, 177.
Kadın Köle (Câriye) Anlamında Eme Kelimesi (1 Yerde): 2/Bakara, 221.
Eme’nin Çoğulu İmâ’ Kelimesi (1 Yerde): 24/Nûr, 32.
Milk-i Yemîn (Köle Olarak Sahip Olmak -bilek gücüyle elde edilen kadın ve eli altında olmak- Anlamında 15 Yerde: 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36; 16/Nahl, 71; 23/Mü’minûn, 6; 24/Nûr, 31, 33, 58; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 70/Meâric, 30.
Memlûk (Mülk Edinilen Köle). 1 Yerde: 16/Nahl, 75.
Esîr Kelimesi (1 Yerde): 76/İnsân, 8.
Esîr Kelimesinin Çoğulu Esrâ Kelimesi (2 Yerde): 8/Enfâl, 67, 70.
Esîr Kelimesinin Çoğulu Üsârâ Kelimesi (1 Yerde): 2/Bakara, 85.
Hurr (Kölenin Zıddı Olarak Hür, hürriyet sahibi Anlamında (2 Yerde): 2/Bakara, 178, 178.
Tahrîr (Köle Âzâd Etmek) 5 Yerde: 4/Nisâ, 92, 92, 92; 5/Mâide, 89; 58/Mücâdele, 3.
Köle ve Câriyelerin Özgürlüğünü Vermek: 4/Nisâ, 92; 5/Mâide, 89; 24/Nûr, 33; 58/Mücâdele, 3; 90/Beled, 12-13.
a- Zıhâr Yapan Kimse, Köle Âzâd Etmelidir: 58/Mücâdele, 3.
Öldürülen Mü'mine Karşılık Köle Âzad Etmek: 4/Nisâ, 92.
E- Köleyi Kurtarmak İçin İnfak/Fidye: 2/Bakara, 177.
F- Köleye İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 71.
G- Mü'min Bir Köle Nikâhlamak, Müşrik Nikâhlamaktan Daha Hayırlıdır: 2/Bakara, 221
a- Bekârları ve Köleleri Evlendirmek: 24/Nûr, 32
Câriyelerin Nikâhı: 4/Nisâ, 24-25.
H- Câriyeleri Fuhşa İtmek: 24/Nûr, 33.
İ- Hürriyet/Özgürlük:
a- Vicdan Özgürlüğü: 2/Bakara, 256; 5/Mâide, 99; 9/Tevbe, 6; 10/Yûnus, 41, 43, 39; 16/Nahl, 35; 17/İsrâ, 54; 18/Kehf, 29; 50/Kaf, 45; 88/Ğâşiye, 21, 22; 96/Alak, 9-10; 109/Kâfirûn, 6.
K- Savaş Esirleri:
a- Düşmana Karşı Tam Üstünlük Sağlayıncaya Kadar Esir Almakla Uğraşmak Doğru Değildir: 8/Enfâl, 67.
b- Esirlere İyi Davranmak: 8/Enfâl, 69-71; 47/Muhammed, 4.
Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsân, 8-12.
Esirleri Kurtarmak İçin İnfak: 2/Bakara, 177.
Bedir Esirleri: 8/Enfâl, 69.
Savaş Esirlerinin Fidyesi: 8/Enfâl, 67-69; 47/Muhammed, 4.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kölelik ve Câriyelik, Hasan Tahsin Fendoğlu, Beyan Y.
2. İslâm Hukukunda Kölelik-Câriyelik Müessesesi ve Osmanlıda Harem, Ahmed Akgündüz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Y.
3. İslâm’ın İlk Döneminde Kölelik, Mehmet Nadir Özdemir, Gökkubbe Y.
4. Osmanlı Devletinde Kölelik, Nihat Engin, İFAV Y.
5. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.
6. Köleliğin Alfabesi-Hürriyetin Elifbâsı, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 403 -
7. Kölelik Bir Yazgı Değilse Eğer, Bülent Sönmez, Birleşik Dağıtım Ank. Y.
8. Kölelikten Efendiliğe, Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Neşriyat
9. Kölelik, Maurice Lengelle, Çev. Emine Su, İletişim Y.
10. Kölelikten Kurtuluş, Booker Washington, çev. Ayşe Pertev Akıncı, Timaş Y.
11. Kölelik Yolu, Friedrich A. Von Hayek, çev. T. Feyzioğlu-Y. Arsan, Liberal Düşünce Topluluğu Y.
12. Kanun, Yaşama Faâliyeti ve Özgürlük; Sosyal Adalet Serabı, F. A. Von Hayek, T. İş Bankası Y.
13. Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Jale Parla, İletişim Y.
14. İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Servet Armağan, D.İ.B. Y.
15. İslâm Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşid Gannuşi, Birleşik Y.
16. İslâm Hukukunda Gayri Müslimlerin Temel Hakları, Osman Şekerci, Nun Y.
17. Müslümanlar Gayri Müslimlere Nasıl Davrandı, Yusuf el-Kardavi, İhya Y.
18. İslâm’da Düşünce Özgürlüğü, Mehmet Bayrakdar, Türk Demokrasi Vakfı Y.
19. İnsanın Özgürlük Arayışı, Ali Bulaç, Beyan Y. / İz Y.
20. Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye, Heyet, Can Y.
21. Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine Türkiye, Heyet, Can Y.
22. Kadının Özgürlüğü, Safinaz Kâzım, Denge Y.
23. Kadının Özgürlük Savaşı, Muhammed Kutup, Ravza Y.
24. Çağımızın Özgürlük Sorunu, Eric Fromm, Gündoğan Y.
25. İslâm ve Emperyalizm, Seyyid Kutup, Şelâle Y.
26. Özgürlüğün Bittiği Yerde, Ayla Çeliktürk, Timaş Y.
27. İnsan Hakları (Müslümanca Bir Yaklaşım), Heyet, Akabe Y.
28. Özgürlükler Hukuku, İbrahim Ö. Kabaoğlu, Afa Y.
29. Hürriyet Bildirgeleri, Janko Musulin, Belge Y.
30. İnsan Hürriyeti, Necati Öner, Vadi Y.
31. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında İslâm ve Hürriyet, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
32. Ben Devletim, Vururum, Halil Nebiler, BDS Y.
33. Medine Düşünceleri, Hüseyin Hatemi, Nesil Basım Yayın
34. Özgürlük Arayışı ve İslâm, Muhammed Selâhaddin, Çeviren: N. Ahmed Asrar, Pınar Y. İst., 1989
35. Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y. s. 40 vd.
36. İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Servet Armağan, D.İ.B. Y. Ankara, 1946
37. Asr-ı Saâdette Kölelik ve Câriyelik (Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdette İslâm, Beyan Y. c. 1, s. 493-494), Nihat Engin, Vecdi Akyüz, İstanbul, 1994
38. Eski Hukukumuzda Kölelik, Hasan Tahsin Fendoğlu, Basılmamış Doçentlik Tezi, Diyarbakır 1994
39. Şer’iye Sicillerine Göre Sosyal ve Ekonomik Hayatta Köleler (17 ve 18. Yüzyıllar), İzzet Sak, Basılmamış Doktora Tezi, Konya 1992
40. Çağlar Boyu Kölelik (Eski Yunan ve Roma), Hasan Malay, Gündoğan Y. Ankara, 1990
41. Antik Devirde Gladyatörler, Hasan Malay-H. Sılay, Arkeoloji ve Sanat Y. 1991
42. Eski Yunan'da Eşitlik ve Eşitsizlik Üstüne, Alaaddin Şenel, Bilim ve Sanat Kitabevi Y. Ankara, 1970
43. Gâvurların Esiri, Temeşvarlı Osman Ağa, Çev. Esat Nermi, İst. 1971Trtbatı
44. Tanzimat Edebiyatında Kölelik, İsmail Parlatır, Türk Tarih Kurumu Y. Ankara, 1992
45. İnsan Hakları Tarihi, Erol Anar, Çivi Yazıları Y.
46. Hepimiz Bir Katiliz –Sömürgecilik Bir Sistemdir-, Jean Paul Sartre, Belge Y.
47. Sömürgeciliğin Çöküşü (Dekolonizasyon), M. E. Chamberlain, Rehber Y.
48. Sömürgecilik, İbrahim Erdinç Şumnu, Zafer Y.
49. Yeryüzünün Lânetlileri, Frantz Fanon, Birleşik Y.
50. Soğuk Savaş Dönemi: Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası, Cemal Acar, Şahsi Y.
51. Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası, Cemal Acar, İrfan Y.
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
52. Medeni Vahşet, Hüsnü Aktaş, Düşünce Y.
53. Sömürgecilik ve Panİslâmizm Işığında Türkistan, Alaaddin Yalçınkaya, Timaş Y.
54. Harp Suçları ve Devletlerarası Hukuk, İlhan Lütem, Ank. 1951, s. 17-18
55. Haçlı Seferleri Tarihi, Steven Runciman, Çev. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Y. 3 cilt, Ank. 1992
56. Bosna’da Soykırım Günlüğü, Roy Gutman, Çev. Şakir Altıntaş, Pınar Y. İst. 1994
57. Roma Hukuku, Ziya Umur, Beta Basım Yayım, İst. 1950
58. Osmanlı Saray Kadınları, Pars Tuğlacı, İstanbul, 1985
59. Ümem-i Nasrâniye'deki İstirkak Hakkında Mütalaât, Larok Patris, Paris
60. Osmanlı'da Harem, Meral Altındal, Altın Kitaplar Y. İstanbul, 1993
61. Abdülhamid'in Haremi, Nahit Sırrı Örik, Arba Y. İstanbul, 1989
62. Harem-i Hümâyun, İ. Mouradja d'Ohson, Terc. Ayda Düz, Hayat Tarih Mecmuası İlâvesi, İst. 1972
63. Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, Ehud R. Toledano, Tarih Vakfı Yurt Y. İstanbul, 1994
64. Osmanlı Saraylarında Harem Hayatının İç Yüzü, M. Çağatay Uluçay, İstanbul, 1959
65. Harem I-II, Çağatay Uluçay, Türk Tarih Kurumu Y.
66. Haremin İçyüzü, Süleyman Kâni İrtem, Temel Y.
67. Haremden Mektuplar I, Harem II, M. Çağatay Uluçay, Ankara, 1992
68. Padişahların Bütün Kadınları, Haremden Taşanlar, Nazım Tektaç, Çatı Kitapları Y.
69. Harem Penceresinden Sultan Abdülhamid, İsmet Bozdağ, Emre Y.
70. Haremden Mahrem Hâtıralar, Melek Hanım, Çeviren: İsmail Yerguz, Oğlak Y.
71. Harem-i Hümâyun, Leslie P. Peirce, Çeviren: Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yurt Y. 1996
72. Harem, Alev LytteCroutier, Yılmaz Y.
73. Câriyeler, Sema Ok, Kamer Neşriyat, İst, 1996
74. Köleliğin Alfabesi Hürriyetin Elifbası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
75. Kulluk, İbn Teymiyye, Çev. İ. E. Dal, İhyâ Y.
76. Kulluğum Sultanlığımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
77. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
78. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (abd maddesi: M. Hamidullah,) c. 1, s. 57; (esir maddesi: Ahmet Özel,) c. 11, s. 382-389; (hürriyet md. Mustafa Çağrıcı,) c. 18, s. 502-505; (köle md. M. Hamidullah-M. Akif Aydın,) Örnek Fasikül, İst. 1986
79. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Köle-Kölelik: (Hamdi Yusufoğlu,) c. 3, s. 392-395, Câriye: (M. Said Şimşek,) c. 1, s. 274; Hürriyet: (Ahmet Özalp,) c. 3, s. 36-37
80. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. Kölelik: (İzzet Er,) c. 2, s. 411-413; Özgürlük: (R. Özdenören,) c. 3, s. 211-213, Sömürgecilik: (D. Dursun,) c. 3, s. 494-509
81. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 12, s. 51-58
82. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M. Zeki Pakalın, M.E.B. Y. Köle: c. 2, s. 300-302; Câriye: c. 1, s. 259-261
83. Osmanlı Tarih Lügatı, Midhat Sertoğlu, Enderun Kitabevi Y. , İstanbul, 1986
84. Hz. Peygamber’in Savaşları, Muhammed Hamidullah, Yağmur Y. İst. 1994, s. 92-93, 158
85. Kur'an'ın Ana Konuları, M. Said Şimşek, Beyan Y. s. 189-193
86. Örnekleriyle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y. s. 134-142
87. İslâm'a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y. s. 404-412
88. İslâm'ın İnsana Verdiği Değer, Muhammed Abdullah Draz, Kayıhan Y. s. 51-58
89. İslâm ve Mülkiyet, Mahmut Talegani, âm ve Mülkiyet, Mahmut Talegani, Yöneliş Y. s. 228-248
90. Muhammedî Vahiy, M. Reşid Rızâ, Fecr Y. s. 343-358
91. İlâhî Hikmette Kadın, Hüseyin Hatemi, İşaret Y. s. 257 vd.
92. Fıkhu’s-Sünne, Seyyid Sâbık, Pınar Y. c. 3, s. 379-384
93. İslâm Hukuk Felsefesi, M. Tâhir b. Âşûr, İklim Y. s. 115-121
94. İslâm'ın Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Kutub, Hisar Y. s. 48-90
KÖLELİK VE CÂRİYELİK
- 405 -
95. Modern Çağda İslâmî Meseleler, Mevdudi,. Çeviren: Yusuf Işıcık, Tekin Y. Konya, s. 86-147
96. Son Barış Çağrısı, Muhammed Ebû Zehra, Şûle Y. s. 103-111
97. Sorular-Cevaplar, M. F. Dahhâk, s. 103-120
98. Şüpheler ve Çıkış Yolları, M.Abdülfettah Şahin, s. Zaman Gazetesi Y. Kitap 1, s. 58-71; Kitap 5, s. 82-90
99. Şüpheler ve Çıkış Yolları, M.Abdülfettah Şahin, s. Zaman Gazetesi Y. s. 1/58-71
100. Bülûğu’l-Merâm (Selâmet Yolları), İbn Hacer el-Askalânî, Terc. Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 4, s. 292 vd.
101. İslâm Peygamberi, Muhammed Hamidullah, Çev. Salih Tuğ, İrfan Y. c. 2, s. 742-750
102. İbn-i Âbidin, (Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'l-Muhtar), İbn-i Âbidin, Şamil Y. 6 5-31; 7/423-477
103. Sorulu-Cevaplı İslâm Fıkhı, Ahmet Şerbâsî, Özgü Y. c. 7, s. 172-175, 338-341
104. Fetvâlar, Mevdûdi, Nehir Y. 2/225-226; 2/179-184; 3/77-84
105. Câriyeliğin Mantığı ve Kölelik, Hülya Koç, Haksöz, sayı 51 (Haziran 95), s. 35-41
106. İslâmiyet'e Göre Kölelik, Ali Abdülvâhid Vâfi, AÜİFD. Sayı, 9, 1961, s. 207-212
107. İslâm’da Köle ve Câriye, Ahmed Akgündüz, Eğitim Bilim, Ocak 2002 s. 59
108. Gerçek Harem Nedir? Ahmed Akgündüz, Türk Edebiyatı, sayı 247, Mayıs 1994, s. 6-10
109. İslâm'da ve Osmanlı'da Kölelik ve Câriyelik, Neşet Çağatay, Bilim ve Ütopya, Ocak 1996
110. Osmanlı İmparatorluğunda Kölelik, Bülent Tahiroğlu, İÜHF Mecmuası, XLV-XlVII, s. 1-4, İst. 1982
111. Kafkas Osmanlı İlişkileri ve Köle Ticareti, Hasan Kanbolat-E. Taymaz, Tarih ve Toplum, 14/79, 1990
112. Osmanlı Türk Toplumunda Köleler ve Câriyeler, Hayat Tarih Mecmuası, 3/8, 1977
113. Osmanlı İmparatorluğunda Kölelik, Bülent Tahiroğlu, İ.Ü.Hukuk Fak. Mecmuası, 45/47 (1/4), 1979/1981
114. Esir Ticareti, Şemsi Rızâ Zobu, Hayat Tarih Mecmuası, I, s. 3, 1971
115. Esir, Esirciler, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, X, İst. 1970
116. Esir Hanı, Esir Pazarı, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, X, İst. 1971
117. Esir Pazarı ve Câriyeler, Cemal Kutay, Tarih Konuşuyor, I/3, 1964
118. Esirler ve Esirciler, Reşad Ekrem Koçu, Hayat Tarih Mecmuası, I, 1972
119. Esir Pazarından Beşiktaş Sarayına, Sermet Muhtar Alus, Tarih Hazinesi 5, 1951
120. Saraya Câriye Alınması, Türk Folklor Araştırmaları, 16, 1976
121. Câriyeler Hakkında, Hurşid Paşa, Hayat Tarih Mecmuası, I/5, 1965
122. Osmanlı Haremi Ne Zaman Kuruldu? Zıya Ergins, Tarih Dünyası, Yı. 1, sayı 8-9, 15 Ağustos 1950
123. Harem Bir Okuldu, Halil İnalcık, Tempo 10-16 Kasım 1994, Sayı, 175, s. 34
124. 15. Y.Y.ın Sonu ile 16. Y.Y.ın Başında Bursa'da Kölelerin Sosyal ve Ekonomik Hayattaki Yeri, Halil Sahillioğlu, ODTÜ Gelişme Dergisi, 1979-1980 Özel Sayı, s. 74
125. Harem ve İçyüzü, Muammer Lebib, Tarih Dünyası I, İstanbul 1950
126. Eski Sarayın Harem Hayatı, Yekta Ragıb Öncü, Dünya Gazetesinde Tefrika, ?1992
127. Harem ve Saray Âdât-ı Kadîmesi, Leyla Hanım -Saz-, Vakit Gazetesi, 1332
128. Saray ve Harem Hâtıraları, Leyla Hanım -Saz-, Yeni Tarih Dergisi II, İstanbul, 1958
129. 17. Yüzyıl İstanbul'unda Harem, Walch, Terc. Filiz Aydın, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı 10, s. 46-49, İstanbul, 1970
130. 18. Asırda Harem, M. Çağatay Uluçay, Tarih Dergisi, XVII, İstanbul, 1963
131. Osmanlı Toplum Yaşayışıyla İlgili Belgeler-Bilgiler, Kölelik, Tarih ve Toplum, İst. 1984
132. Amerika'nın Mazlum Sahipleri Kızılderililer -Toprak İçin Bir Irk Kurutuldu-, Zaman, 25. 10. 1992

KUR’AN
- 407 -
Kavram no: 120
Kitap 5
İman 19
Bk. İncil; Tevrat; İman; Okuma; İlim
KUR’AN
• Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti
• Zalike'l- Kitab (Bu Kitap) Ne Demektir?
• Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
• Kur’an Konuları
• Kur’an’da Kur’an
• Bu Kitab'ı Kim Göndermiştir?
• Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
• Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
• Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
• Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
• Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
“Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu Kitap, müttakîler için (takvâya, sorumluluk bilincine sahip olanlara) hidâyet kaynağı (rehber-kılavuz) ve yol göstericidir.” 1869
Kitab; Anlam ve Mahiyeti
Kur'an'ın temel kavramlarından biri olan "kitab" 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki 'kitap' anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. "El-Kitab": Allah'ın Kitabı demektir. Kur'an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
Kur'an'ın "kitab"la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
Genel anlamda vahy, 1870
Son Peygamber'e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 1871
Bütün kâinat,
İnsan,
Levh-ı Mahfuz'daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 1872
1869] 2/Bakara, 1-2
1870] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
1871] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
1872] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 1873
Kur'an'a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur'an) ve insanın bizzat kendisi. Kur'an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur/ışıkdır. Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur'an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını "âyet" olarak anmaktadır. Kur'an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur.1874 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir.
Kur’ân; Anlam ve Mahiyeti
Kur'an, Allah'ın Kitabı'nın özel adıdır. Kur'an'da, Kur'an için birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur'an adı geçmektedir. Bu ad Kur'an'da 70 defa geçer. Kur'an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür. Kur'an, ilk emri olan "ikra'" yani oku anlamındaki kelimeyle aynı kökten bir isim taşıyarak okumaya ve ilme en büyük değeri verdiğini belirttiği gibi, neyi ve nasıl okumamız gerektiğini de gösterir. Birçok inceliği ve gerçeği topladığı için de toplamak mânâsındaki bir köke dayanması ayrı bir hikmet sergiler.
"Bu o Kitaptır ki, kendisinde hiçbir şüphe yoktur. Müttakîler için rehberdir, kılavuzdur (Hûden)." 1875
Bu âyet, Kur'an açıldığında Fâtiha'dan sonra ilk okunan âyettir. Kur'an'ı eline alan okuyucu için elinde tuttuğu Kitabın ne olduğu, ne işe yarayacağı ve kime fayda vereceğinin açıklanmasıyla başlamaktadır. Bu Kitap, "lâ raybe fîh", kendisinde şüphe bulunmayan bir Kitaptır. Allah’tan (c.c.) geldiği kesindir. Kitabı okuyan kişinin ilk öğrenmesi gereken onun bir Allah kelâmı olduğunu şeksiz ve şüphesiz kabul etmesidir. Allah'tan geldiği konusunda meydana gelebilecek bir "acaba?" endişesi, Kitap ile kul arasındaki irtibatı zayıflatacağından, öncelikle bu konudaki endişenin giderilmesi ve tam bir güvenle Allah ile konuşuyormuşçasına Kitapla uyum sağlanılmalıdır. Zira tüm Kitap boyunca birçok açıklama yapılacak, yol gösterilecektir. Ona yaklaşan kişinin, Kitabı bu bakışla değerlendirmesi gerekir.
Rayb kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçer.1876 Bu kelimenin kökü, değişik kullanım biçimleriyle Kur’an’da toplam 36 yerde geçer. Rayb; r-y-b kökünden şu anlamda kelimeler geliyor: Râbehû-rayben: Şüpheye düşürmek, şüphe vermek; Rayb: Zan, şüphe, töhmet; İrtâbe: Şüphe etti, itham etti. Âyette geçen "Lâ raybe fih (onda şek, şüphe yoktur)"un anlamı, "Bu Kitabın Allah'tan olduğunda en ufak bir tereddüt bile geçersizdir" şeklinde olmalıdır. Zira Kitabı eline alan bir okuyucu ilk önce bu Kitabı kimin yazdığını ve nereden geldiğini merak eder. İşte bu şüphe, daha ilk cümlede ortadan kaldırılıyor. Bu Kitap açık, apaçık
1873] 17/İsrâ, 13-14
1874] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
1875] 2/Bakara, 2
1876] Rayb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 2, 23; 3/Âl-i İmrân, 9, 25; 4/Nisâ,87; 6/En’âm, 12; 10/Yunus, 37; 17/İsrâ, 99; 18/Kehf, 21; 22/Hacc, 5, 7; 32/Secde, 2; 40/Mü’min, 59; 42/Şûrâ, 7; 45/Câsiye, 26, 32; 52/Tûr, 30.
KUR’AN
- 409 -
bir hakikat olarak işte elimizin altındadır.
“Lâ raybe fih” ifâdesiyle Kitabın "hak" olduğu; “Hûden” ifâdesiyle "ne işe yarayacağı", “li'l-muttekıyn” ifâdesi ile de "kime" yarayacağı açıklanmış oluyor.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri Kur'an'da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır.1877 H-d-y kökünden şu anlamlarda kelimeler geliyor: Hidâyet: Doğru yolu bulmak, yoluna girmek. Hûden (li): Yol tarif etmek, yol göstermek; Ehdâ: Mekke'ye kurbanlık sevketmek; Hâdâ: Hediyeleşmek, sulh yapmak; İhtedâ: Doğru yolu buldu, doğru yol üzerinde durdu; Hâdî: Yol gösteren, boyun, aslan; Hâdiye: Önde olan; Hûdâ: Yol gösterme, itaat ve kulluk; Hedy: Saygıdeğer kişi, hal ve gidiş. Bu kitabın ne işe yarayacağının "Hûden" lafzı ile anlatılışı genel bir yol gösterme ve rehberlik-kılavuzluk fonksiyonuna işaret etmektedir. Ayrıca şu veya bu konuda diyerek kısıtlama yapılmayarak sadece yol göstericidir denilmesi, akla gelebilecek her alanı kapsamaktadır. Arapçada, devenin önünde yularını tutup ona çölde yol gösteren kişiye "Hâdî" denilmektedir. Bu Kitab'ın yol gösterişi genel ve temel esaslardadır. O her şeyin genel rotasını çizer. Temel yönleri belirtir. Meselâ; doğu, batı, kuzey, güney gibi temel yönleri bildirir. Rasûller, güneybatı, kuzeydoğu vb. ara yönleri gösterir. Bunlar doğrultusunda muttakî fakih de daha iç yönleri bulabilir.
Bu Kitabın kime yararlı olacağı ise li'l-muttekıyn (Allah'tan sakınanlar için) ifâdesi ile açıklanır. V-k-y kökünden şu kelimeler gelmektedir: Vekaa: Sakınmak, korkmak, korumak, düzene koymak; İttikaa: Korku, saygı; et-takvâ: Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınma; Muttekıy: Allah'tan sakınan; Takıyye: Korkmak, gerçek durumunu gizlemek. Bu kitap Allah'tan sakınan, O'nun koyduğu kuralları çiğnemekten çekinen ve bu hissi taşıyan kişilere fayda verecektir. Diğerleri için ise sadece okunan, ezberlenen, araştırılan, bilgi sahibi olunan bir Kitap konumunda kalacaktır.
Bu kitabın gerçekten Hûden olabilmesi, onu eline alan kişinin niyet ve hisleri ile gerçekleşebilecektir. Zira burada canlı olan okuyucudur. Niyeti ne ise, ameli de ona göre olacaktır. Kitabı eline almaktan, okumaktan maksadı ne ise, yararı da ona göre olacaktır.
Bu Kitabın fayda verişi kişinin kasdına göre değişmektedir. Eğer kasdı kafasında önceden edindiği bir fikre delil bulmaksa, kasdı beğenmediği ve uymak istemediği bir ilkeyi, kuralı değiştirmekse, kasdı bilgi sahibi olmaksa, kasdı Bu Kitabı sermaye yapıp üzerinden geçinmekse, bu niyetler ona zarar vermeyecek; bu kasdı taşıyana zarar verecektir. Kasdı Allah'tan sakınmak, kalbi titreyerek gerçekten hayatına onunla yön çizmekse Bu Kitap işte bu kişiye Hûden olacak, fayda verecektir. Bütün bunlar Bu Kitaba hiçbir zarar vermeyecek, o tazeliğini ve zindeliğini daima koruyacak, ona yaklaşanlar eskiyecek, gelip geçecek; Bu Kitap ebedîyete kadar yaşayacaktır.
"Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah'ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap Allah'ın insanlar için gönderdiği bir rehber (Hûden)dir. Allah
1877] Hidâyet konusu ve hidâyetle ilgili âyetler için Bk. 1/Fâtiha, 6; İhdinâ’s-sırâta’l müstekîm âyeti.
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi de Allah saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur." 1878
Kur'an'ın önsözü durumundaki Fâtiha'dan sonra, Kitab’ı ilk açan okuyucu için; "Bu Kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan bir Kitaptır. Müttakîler için rehberdir, kılavuzdur (Hûden)."1879 açıklaması yapılarak okuyucunun Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği âdeta teyid edilmiştir. Lâ raybe fih denilerek Kitabın varlığı; Hûden denilerek de kitabın ne amaçla gönderildiği anlatılmaktadır. Böylece Kitabı eline alan mü'min, Allah'tan olduğu kesin olan Bu Kitab'ı rehber-kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir.
Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir. Gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan birkaç konuya kesin iman edecek, Salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerini ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir. Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen tarihî mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan Bu Kitab'a, Kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan Kitaplara ve Rasûllere de iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayatın ikinci ve ebedî bölümü olan Âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak ve kurtulmuş olacaktır.
Kur’an’da Kur’an
Kur'an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur'an, insanlara hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları teşvik eden bir kitaptır. Kur'an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır. Kur'an'ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:
"Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Biz, bu Kur'an'ı sana vahyederek en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin." 1880
"Bu, Allah'ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır." 1881
"Kur'an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir." 1882
"Bu Kitap, hiç şüphesiz müttakîler için rehberdir." 1883
"Bu Kur'an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilâh bulunduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir." 1884
"De ki, Kur'an'ı Rûhul Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından mü'minlerin imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak üzere hak olarak
1878] 39/Zümer, 23
1879] 2/Bakara, 2
1880] 12/Yûsuf, 1-2
1881] 14/İbrahim, 1-2
1882] 68/Kalem, 52
1883] 2/Bakara, 2
1884] 14/İbrahim, 52
KUR’AN
- 411 -
indirmiştir." 1885
"Bu Kur'an, insanlara bir açıklama, müttakîlere yol gösterme ve bir öğüttür." 1886
"Doğrusu size Allah'tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah, rızâsını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir." 1887
"O halde Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah'ın sana indirdiği Kur'an'ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar." 1888
"Biz sana onu böyle Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur." 1889
"Andolsun, bu Kur'an'da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık. Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler." 1890
"Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü indiren ne yücedir!" 1891
"De ki, bu, mü'minlere doğruluk rehberi ve şifâdır." 1892
"Kur'an'ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik." 1893
"Rabbinizdin size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz." 1894
"O gün zâlim kişi ellerini ısırıp 'keşke Peygamber'le beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun ki beni, bana gelen Kur'an'dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor.' der. Peygamber: 'Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum bu Kur'an'ı terk etmişti.' der." 1895
"Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve Kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, 'Rabbim, beni niye kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim' der. Allah: 'İşte böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin, arkana atmıştın) bugün de öylece unutulursun' der." 1896
"Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler hâriç. Onların tevbesini kabul ederim." 1897
1885] 16/Nahl, 102
1886] 3/Âl-i İmran, 138
1887] 5/Mâide, 16
1888] 5/Mâide, 49
1889] 20/Tâhâ, 113
1890] 17/İsrâ, 89
1891] 25/Furkan, 1
1892] 41/Fussılet, 44
1893] 17/İsrâ, 106
1894] 7/A'râf, 3
1895] 25/Furkan, 27-30
1896] 20/Tâhâ, 124-126
1897] 2/Bakara, 159-160
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Gerçekten, Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir. Allah, Kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından arındırmaz. Onlara elem verici bir azap vardır." 1898
"Kur'an'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azâbı indirmişizdir. Onlar Kur'an'ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının hesabını hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüzçevir!" 1899
"Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir." 1900
"Onlar Kur'an'ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?" 1901
Bu Kitab'ı Kim Göndermiştir?
Şu âyetlere dikkatle göz atalım: "Bu Kur'an, Allah'ındır. O'ndan başkasına nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik edici ve hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç şüphe yoktur."1902 "Onlar hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânâsını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı muhakkak ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı."1903 "Bu Kur'an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından veriliyor."1904 "Bu Kur'an, Rahmân, Rahim tarafından indirilmedir."1905 O, bir şair sözü değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz. O âlemlerin Rabbından indirilmedir."1906 "Eğer o peygamber bazı sözler uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden hiçbir iniz ona siper de olamazdınız."1907 "Kur'an'ı şeytanlar getirmedi; Kur'an'ı indirmek onlara uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez." 1908
Bu Kitab'ın Allah'tan geldiğinde şüphesi olanlara lâ raybe fîh ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı açıklamalar yapılmaktadır. Kur'an'ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı yolundaki itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği, Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve vesvesesi olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki âyetlerde bu iddialara bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru olan ortaya konur. İnanan inanır; inanmayan inanmaz. "Bu Kur'an, bir Peygamberin (Allah'tan) getirdiği sözdür." 1909
Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları buna çağırıyordu. Ona
1898] 2/Bakara, 174
1899] 15/Hicr, 90-94
1900] 2/Bakara, 85
1901] 47/Muhammed, 24
1902] 10/Yûnus, 37
1903] 4/Nisî, 82
1904] 27/Neml, 6
1905] 41/Fussılet, 2
1906] 69/Haakka, 41-43
1907] 69/Haakka, 44-47
1908] 26/Şuarâ, 210- 211
1909] 69/Haakka, 40
KUR’AN
- 413 -
iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını Mekke'de; 10 yılını Medine'de geçirdi. Kur'an bu süre içerisinde peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış oldu.
Kur'an'daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.
İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek insandır. Bu Kitap'ta insanın düşünce, duygu, irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah'tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir. Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş olacaktır. Mücâdele, Allah'ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, İlâhî vahyin toplumda "ekber" hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu İlâhî hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah'ın kitabı Kur'an, bütün bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
"Elif, Lâm, Râ. Bu Kur'an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle zulumattan nura, her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarmak için onu sana indirdik."1910 "O (Kur'an) sizi zulumattan nura çıkarmak için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber'e) indirilmiştir."1911 "O bir peygamber gönderdi; Allah'ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız." 1912
Bu Kitab'ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok âyetten bazıları bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine kurulduğu söylenebilir:
Âyetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
Rasûller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşüm-değişim) için seçilmişlerdir. Kitap ve âyetler bu ihracın (çıkışın) sağlanması için gönderilmişlerdir.
3- Bu çıkış, Allah'ın izniyle Kur'an ve salih amelle, yani çaba ile gerçekleşecektir. "Zulumattan nura çıkarmak için" ifâdesi bu Kitabın niçin gönderildiğini en veciz bir şekilde açıklamaktadır. Kur'an'a göre, aslolan toplumun karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır. Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu arada fertler de bu mücâdele esnasında yetişip ahlâkî faziletlerle donanacaklardır. 1913
Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
1910] 14/İbrahim, 1
1911] 39/Zümer, 39
1912] 65/Talâk, 11
1913] İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, Şafak Y., s. 20
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine veya başkalarına engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı zamanda. O yüzden "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir."1914 Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur'dan da bizi mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır. Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Âhiretteki cezanın sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa, kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu, burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tâğutlar tarafından binâ edilmiştir zindanlar. "Allah, mü'minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür."1915 Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah'ın "gözleri vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler."1916 dediği körlüğü seçmiş, kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı vahşilerdir.
Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. Allah korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur; fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden, nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip, bir adı da "Nur" olan Allah'ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya çalışan insandır. Kur'an'la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur'an'sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. "Kim benim zikrimden (Kur(an'dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: 'Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!' der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir." 1917
Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa "Kitapsız!" denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin "Kitabın
1914] 5/Mâide, 45
1915] 2/Bakara, 257
1916] 7/A'râf, 179
1917] 20/Tâhâ, 124-127
KUR’AN
- 415 -
ne?" sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. "O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik eder."1918 “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz "falan gazete", "filânın nutku", "falan anayasası", ya da "şu kanal", "bu televizyon"... diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah'ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap'tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. "Kitabım Kur'an" sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
Tüm peygamberler ve Allah'tan getirdikleri kitapların ana fikri insanoğlunu ulûhiyeyyet ve ubûdiyyet konusunda aydınlatmaktır. Hz. Âdem ve Havvâ'nın yeryüzüne indirilişinden bu yana binlerce sene geçmiş ve insan nüfusu altı milyara ulaşmıştır. Bu rakam şu anda diri olanların sayısıdır. Geçmişte yaşayıp ölenler de eklenince milyarları bulmaktadır. Allah, yeryüzünü hiçbir zaman rehbersiz ve kılavuzsuz bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek insanlara yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı metinleridir. Allah'ın insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği hayat tarzı kitaplara kaydedilerek insanoğlunun elinde vesika olarak bulunması sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik en son "Bu Kitap" ile sona ermiştir. Bir daha Nebî seçilmeyecek, yazılı metinlerden oluşan Kitap gönderilmeyecektir. Artık insanlık son Rasûlün (s.a.s.) getirdiği Kitapla yükümlü olacaklardır.
Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
Kur'an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın. O İlahi Kelâm'ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken, sahih bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur'an'a gerçekten muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve ihlâsla ona yönelme şartına bağlanmış bulunuyor.
Bizatihi Kur'an'ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;1919 insanları hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;1920 sonsuz hikmetler yüklü;1921 sonsuz derecede kerim;1922 bir Ezelî Kelâm'dır Kur'an. "Onun ahlâkı Kur'an'dı"1923 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.s.) kendi hayatıyla, Kur'an'ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en birinci delilidir. Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık tarihine manidar ubudiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve herbiri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya ve salih kullar ile hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca mü'min de onun tüm bu özellikleri hakkıyla taşıdığının şahidi ve delilidir.
Fakat bizatihi Kur'an, muhâtabı olan bizleri, kendisine sahih bir niyet ve sağlam bir itikad ile samimiyet ve ihlâs içinde muhatap olma konusunda uyarır. Meselâ Al-i İmran sûresinin yedinci âyetinde, kalbinde 'kaypaklık' taşıdığı halde
1918] 36/Yâsin, 65
1919] 56/Vâkıa, 80
1920] 2/Bakara, 185
1921] 36/Yâsin, 2
1922] 56/Vâkıa, 77
1923] Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
'saptırma ve fitne için' onu okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette ise, hidâyet bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu bildiren bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir tehlikeye karşı insan, acziyet ve tevâzu içinde Rabbine sığınma durumundadır: "Ey Rabbimiz! Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma, bize katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren Sen'sin."1924 Tüm bu hususlar şunu açıkça gösterir:
Kur'an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır. Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan'dır ve mu'cizü'l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur'an'ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
Kur'an'dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek hususlar şunlardır: İyi niyet, istiâze, Kur'an'a temiz olarak dokunup yaklaşmak, Kur'an'a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek okumak.
Kur'an'a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş şeytana karşı, Rabbimize sığınmaktır: "Kur'an okumaya başladığın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın."1925 İlk iş budur. Neden? Çünkü Kur'an'ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur: O, kendince bir 'üstünlük' vehmi üreterek Allah'ın yarattıklarını iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde, hem kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah'ın kudretine kusur ve noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan yürüyerek, nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine karşı isyan ve inkâr cür'etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya sevkeden de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün kötülüklerin, bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde şeytanın bir dahli vardır. Bu bakımdan şeytandan istiâze etmek, tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır.
Kur'an'ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden Allah'a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir menfaat için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati için okumak da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da. Ona şöhret için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına güvenip, aklını doğrulama mercii, Kur'an'ı ise aklın kölesi kılmak da. Zaten istiâze'nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul etmeyip sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz. Dolayısıyla istiâze eder etmez, şeytanın bacağını Allah'ın izniyle kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah'a isyan eden, Kur'an'da belirtildiği üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak, enâniyetimizi kamçılamaktır. "Şeytanlar ene'nin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derelerine atıyorlar." İstiâze sâyesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf edilmektedir.
1924] 3/Âl-i İmran, 8
1925] 16/Nahl, 98
KUR’AN
- 417 -
İkinci bir husus, ona 'temiz' olarak yönelmektir. "Temizlerden başkası ona (Kur'an'a) dokunamaz."1926 Yani 'ancak temiz olanlar ona dokunabilir.' Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüz yüze olmadığını hatırlatır. O âna dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik karışmış hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar, Rabbin pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi Kitab'ına lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden o muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir. Onun nuruna açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle mümkün olacaktır.
Âyette geçen 'dokunma'yı bu açıdan da dikkate almak gerekir. Bu ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan bir insanın, okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas eder. Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan, o hakikat okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
Kur'an'a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: "O Kur'an okunduğunda ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz."1927 Bu âyette, 'okuma' ve 'dokunma'nın yanına, iki husus daha eklenir: 'Dinleme' ve 'susma.' Dinlemek, tüm Kur'an'da en çok sözkonusu edilen insanî fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur'an okunurken dinlemeyen biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı olmanın ve ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan da budur. En küçük bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur olan insan, bütün âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının kelâmı karşısında nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
Âyette zikredilen 'dinleme' ve 'susma' yalnız şu maddî kulağımıza ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit şeytanı dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebûnu olan hevâ ve hevesin susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında dünyevî fikriyat ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ'nın karşısına dehâ (!) ile çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı olan, vahye sırtını çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma iddia ve inadında olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti, bu sîreti, bu fıtratı, bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz yüze olduğumuz, her bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek dilimizle, gerek fikrimizle, gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu kâinatı da yaratan bir Rabbin bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde kullanmaktır. Onu sürücü değil, binek; hâkim değil, hizmetkâr yapmaktır.
Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle okumaya başladığımız Kur'an'ı, her bir harfine hakkını vererek, tane tane okumaktır. "Kur'an'ı tertil ile tane tane oku."1928 Her sûresi, her âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i'cazlı ve îcazlı bir Kitab, ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı, kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. "Kur'an'ı tertil ile tane tane oku" buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü de bildirmektedir. Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki? Tane tane okuma, okunan şeyi özümseme,
1926] 56/Vâkıa, 79
1927] 7/A'râf, 204
1928] 73/Müzzemmil, 4
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sindirme, benimseme ve hayatının her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim, Kur'an, nûrânî sırlarını, "fıtratımın kemâli sensiz olamaz" diyerek ona ciddiyetle muhatap olanlara açmaktadır. 1929
"Gerçekten bu Kur'an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği) hayırlı amelleri yapan mü'minlere kendileri için pek büyük mükâfatın olduğunu da müjdeler."1930 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak mecburiyetinde olduğumuz Kur'an nedir?
Kur'an; Allah'ın insanlığa son peygamber ve önder olarak gönderdiği Hz. Muhammed'in, Cebrâil isimli melek aracılığı ile Yüce Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır. Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu hayat kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine ait tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk'ı, bâtıllardan ayırıcı düsturları ile Kur’ân-ı Kerim bütün akıl sahipleri için hidâyet kaynağıdır.
Kur'an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak Kitaptır. Kur'an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları, sosyologları, hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri ile bir araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri İlahî kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve insanlığı kuşatıcı hayat düsturları ile ilâhî, edebî ve ebedî bir Hak Kitap olduğu içindir ki, zaman aşımı, mekân değişimi onu eskitemez, yürürlükten düşüremez. O, her zaman yeni, her dem taze, her devirde eksiksiz ve mükemmeldir. Bunlara rağmen, yaşadığımız câhiliyye toplumunda Kur'an'ın sunduğu hayat düsturlarına göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte, otoritesi yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir mâzi ve ölü kitabı şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
Yüce Allah'ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim'in kişisel ve sosyal hayatımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali bilen Allah'ı fiil ve hayatımızda biricik ma'bud; ortaksız ilâh tanımamız mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah'ın haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma'bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah'a şirk koşmaktır.
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah'a ortak koşmayı, sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah'ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatı tanzim edecek emir ve
1929] M. Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
1930] 17/İsrâ, 9
KUR’AN
- 419 -
yasaklarını içeren Kur’ân-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık kitabı olmuştur. "Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı, Allah'a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah'tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklar (Bu da onlar için Allah'a bir nevi şirk koşmak olacak)." 1931
Allah'ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem azâbına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü'minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur'an'la bildirilen helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim'in yasalarına uymayı Allah'ı ma'bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından ötürüdür ki Rabbimizin Kur'an'da "Namaz kılınız" emri gelince bütün mü'minler namaz kılmaya başlamıştı. "Zekât veriniz" emri gelince, şartlarını taşıyan mü'minler, vermeyi bir iman zevki ve vicdan neşesi haline getirmişlerdi. "Savaşınız" buyruğu ise bütün mü'minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
Allah'ı biricik ma'bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O'nun kitabı Kur'an'ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü'minlerin hayatından iki örnek verelim:
Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû Büreyde şöyle nakleder: "Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık. Ben bir ara kalktım, Peygamber'in huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren âyetleri "... artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?"1932 cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri devirdiler ve 'Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!' dediler." 1933
Kur'an'ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki aktı. Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı. Annemiz Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor: "Allah'a yemin ederim ki ben Allah'ın Kitabına iman ve onu tasdik etme bakımından Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim. Nur sûresinin 'Başörtülerini yakalarına vursunlar (başlarını, saçlarını, kulaklarını, gerdanları ve sinelerini sımsıkı örtsünler)'1934 anlamındaki âyeti nâzil olup da erkeklerin herbiri evlerine dönerek karısı, kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah'ın indirdiği âyeti okuyunca onların herbiri Allah'ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için örtülerine büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine bürünmüş olarak Hz. Peygamber'in arkasında namaza durdular. Örtülerine sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış gibiydiler." 1935
Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü'mini, Kur'an'ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur'an'ı
1931] İbn Mâce, Hadis no: 4205
1932] 5/Mâide 90
1933] İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
1934] 24/Nûr, 31
1935] İbn Kesir, 24/Nûr, 31 âyetinin tefsiri
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşanan bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur'an'ın yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber'in önderliğinde yaşamamak, imanı anlamsız kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya sürüklemek, âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern câhiliyette yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur'an'a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah'a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur'an'ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza geçirmeliyiz. "(Siz) O'nun Kitabı Kur'an'a uyun. O'nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)" 1936
Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
Kur'an, Allah'ın Kitabı'nın özel adıdır. Kur'an'da, Kur'an için birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur'an adı geçmektedir. Bu ad Kur'an'da 70 defa geçer. Kur'an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
Kur’an Nedir?
Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.1937 Kur’an, İslâm’ın ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve davranma biçimlerini belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber, bu dayanağa istinaden ve onun doğrultusunda hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu bu mesajı öncelikle hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu hususta Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün ahlâkı, Kur’an’dı.”1938 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira genelde bütün elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı sadece duyurmakla görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı öncelikle kendi hayatına dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki ancak o zaman söylediği ile eylediği arasındaki uyum gün gibi âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”den kopuk ve ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin kendisine ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem de “en iyi model”dir. 1939
Kur’an’ın Tanımı
Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli tanımlar yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan herbiri Kur’an’ın belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından en kapsamlı olan tanım şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, Hz. Peygamber’den bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet edilen, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah kelâmıdır.
Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz onun sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına işaret etmektedir. Bu da ona
1936] 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., 1/88-92
1937] 33/Ahzâb, 40
1938] Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
1939] 33/Ahzâb, 21
KUR’AN
- 421 -
inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan tarafından söylenmiş bir söz elbette ki diğer bütün sözlerin üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir kutsallık kazanır. Zira yaratan, diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten, yarattığı insana tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve bu vesileyle de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur. Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir husus da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da ihtivâettiği hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin çok ötesinde olduğudur. Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir insanın sözü karışmamıştır, karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize birtakım sözler isnat etmiş olsaydı onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını koparırdık ve hiçbir iniz onu koruyamazdı.” 1940
Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka peygamberlere indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebûr, İncil gibi) dışarıda tutarak yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini vurgulamaktadır. 1941
Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz kitap biçimini ifade eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap hâline getirilmiş; ezberlenmesinin yanı sıra yazıya da geçirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.
Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya gelerek yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından aynı şekilde aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm, mushaflarda yazılı olmasının yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca kuşaktan kuşağa şifâhen/sözlü olarak da aktarılmıştır. Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba -ne İlâhî, ne de insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla ilgili temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep eder. Bununla birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda. Onun içindir ki namazın, namaz olması Kur’an’dan bir parçanın -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 1942 okunmasıyla mümkündür. Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine getirmez.
İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu ikisinin oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük oluşturur. Gerek indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde ne lâfız ne de mânâ açısından onun benzeri bir kitap meydana getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin İlâhî kaynaklı olduğunu iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini getirmelerini isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını ve de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.1943 Kur’an’ın bu özelliği, onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde devam edeceğini göstermektedir.
Kur’an’ın Diğer İsimleri
Kur’an’ın altmış kadar ismi olduğu belirtilir. Bunların hepsi Kur’an’da mevcut olan ve genelde Kur’an’ın özelliklerinin anlatıldığı kullanımlardan çıkarılmıştır.
1940] 69/Haakka, 44-47
1941] 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
1942] 73/Müzzemmil, 20
1943] 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bk. 15/Hicr, 9
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Belli başlıcaları şunlardır:
Kitab: “Elif. Lâm. Mim. Bu kitab ki, kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakîler için bir kılavuzdur.” 1944
Tenzîl (İndirilme): “Şüphesiz bu, âlemlerin Rabbi tarafından tenzîldir.” 1945
Vahiy (Bildirim): “Bu bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” 1946
Kelâmullah (Allah’ın Kelâmı): “Ve müşriklerden biri senin korumana başvurursa onu koruma altına al, olur ki böylece kelâmullahı işitir.” 1947
Zikr (Hatırlatma): “Muhakkak ki Zikr’i Biz indirdik ve şüphesiz onun koruyucuları da Biziz, Biz.” 1948
Furkan (Hakkı bâtıldan ayıran): “Bütün insanlığa bir uyarıcı olsun diye kuluna furkânı indiren ne yücedir!” 1949
Hüdâ (Rehber, kılavuz, hidâyet): “Muhakkak Rabbinizden size apaçık bir kanıt, bir hüdâ, bir rahmet geldi.” 1950
Rahmet: “Muhakkak ki bu (Kur’an), hidâyet ve inananlar için rahmettir.” 1951
Şifâ: “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdekiler için bir şifâ ve inananlar için bir hidâyet ve rahmet geldi.” 1952
Mev’iza (Öğüt): “Gerçek şu ki biz size apaçık âyetler, sizden önce geçip gitmiş toplumlardan bir ders ve müttakîler için bir mev’iza indirdik.” 1953
Hikmet: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.”1954
Rûh: “İşte sana da kendi buyruğumuz altında rûhu vahyettik.” 1955
Ahsenü’l-Hadîs (Sözün en güzeli): “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte bu Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla yola iletir. Ama Allah kimi sapkınlığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 1956
Belâğ (Duyuru): “Bu, onunla uyarılsınlar; O’nun yalnız tek tanrı olduğunu bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara yapılmış bir duyurudur.” 1957
Beyân (Açıklama): “Bu, insanlara bir açıklama, korunanlara yol gösterme ve
1944] 2/Bakara, 1-2
1945] 26/Şuarâ, 192
1946] 53/Necm, 4
1947] 9/Tevbe, 6
1948] 15/Hicr, 9
1949] 25/Furkân, 1
1950] 6/En’âm, 157
1951] 27/Neml, 77
1952] 10/Yûnus, 57
1953] 24/Nûr, 34
1954] 33/Ahzâb, 34
1955] 42/Şûrâ, 52
1956] 39/Zümer, 23
1957] 14/Ibrâhîm, 52
KUR’AN
- 423 -
öğüttür.”1958
Burhân (Delil): “Ey insanlar, size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik.” 1959
Emr (Buyruk): “Bu, Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah’tan korkarsa onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür.” 1960
Hablullah (Allah'ın ipi): “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, kalplerinizi uzlaştırdı. Onun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki yola gelesiniz.” 1961
Hâdî (Rehber, kılavuz): “Gerçekten bu Kur’an en doğru yola iletir ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” 1962
Hikmet: “Bunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor.” 1963
en-Nebeü’l-Azim (Büyük haber): “De ki: “O, büyük bir haberdir.” 1964
Nûr (Aydınlık): “Artık Allah’a, Elçisine ve indirdiğimiz nûra inanın. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” 1965
Risâlet (Mesaj): “Onlara bir âyet gelince: ‘Allah’ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe katiyen inanmayız!’ dediler. Allah, risâletini koyacağı yeri bilir. Suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları hileye karşı çetin bir azap erişecektir.” 1966
Tafsîlü’l-Kitab (Kitabın açıklaması): “Bu Kur’ân, Allah’tan başkası tarafından uydurulacak bir şey değildir. Ancak kendinden öncekinin doğrulaması ve kitabın açıklamasıdır. Onda asla şüphe yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” 1967
Tasdîku’l-Kitab (Kitabı doğrulayan): “Elbette onların hikâyelerinde akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’ân uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulaması, her şeyin açıklanması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir.” 1968
Tezkira (Hatırlatma): “Kur’an korunanlar için bir hatırlatmadır.” 1969
el-Urvetü’l-Vüskâ (Sağlam kulp): “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” 1970
Kur’an’ın bu isimlerinde iki önemli hususiyet dikkati çekmektedir. İlk dört
1958] 3/Âl-i Imrân, 138
1959] 4/Nisâ, 174
1960] 65/Talâk, 5
1961] 3/Âl-i Imrân, 103
1962] 17/Isrâ, 9
1963] 54/Kamer, 5
1964] 38/Sâd, 67
1965] 64/Teğâbün, 8
1966] 6/En'âm, 124
1967] 10/Yûnus, 37
1968] 12/Yûsuf, 111
1969] 69/Haakka, 48
1970] 2/Bakara, 256
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maddedeki isimler Kur’an’ın mâhiyeti, tabiatı ve yapısını nitelerken daha sonrakiler onun muhtevası hakkında bilgi vermektedir. Başka bir ifadeyle, ilk dört madde Kur’an’ın kaynağı ve nasıl bir hitap olduğuyla, diğerleri ise onun insanlar üzerinde/arasında gerçekleştirdiği işlev ve görevleriyle ilişkilidir
Kur’an Hakkında Özet Bilgi
Kur'an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur'an'ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu'l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev'ize... Bazı müfessirler, Kur'an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur. Kitab'ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur'an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur'an, sayfa adedine göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur'an, toplam otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb'e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
Kur’an Konuları
Kur'an'ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra içyapısına, konularına geçebiliriz. Kur'an, ülûhiyet ve ubudiyet konularını içerir. Rabbimiz ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve onun Rabbiyla ve diğer yaratıklarla ilişkileri Kur'an'ın ana konusudur. Kur'an, Rabbimizın bize mesajları olduğu için, konuları da kul ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık âlemindeki konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın ilişki içerisinde olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca maddeler halinde sıralayacak olursak:
Allah Teâlâ,
İnsanlar,
Tabiat ve evren,
Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
Toplum ve Tarih,
Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek, cin),
Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir'avun, Karun, Ebû Leheb, kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar, münâfıklar...),
Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
Allah'ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar, uyarılar ve sakındırmalar,
Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak ona
KUR’AN
- 425 -
vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını Mekke'de; 10 yılını Medine'de geçirdi. Kur'an bu süre içerisinde peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış oldu.
Kur'an'daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.
İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek insandır. Bu Kitap'ta insanın düşünce, duygu, irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah'tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir. Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş olacaktır. Mücâdele, Allah'ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, ilâhi vahyin toplumda "ekber" hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah'ın kitabı Kur'an, bütün bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
Kur'an, Hz. İsa'dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan Kur'an 23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke'de değil; Medine'de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş, ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur'an rehberlik etmiş, Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur'an'ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
Kur'an, Peygamberimiz'in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur'an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelâm olması, bıktırmaması, okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle, gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
Bütün mûcizelerinin yanında Kur'an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah'ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur'an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil'in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil adayı Ömer, Peygamber'i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur'an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur'an sâyesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur'an, toplumu da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur'an'ın gerçekleştirdiği inkılâp sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
Kur'an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm'ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ulu’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur'an'ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Kur'an'la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur'an'la birlikte Kur'an'ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da müslüman'dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır. Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur'an, aynı Kur'an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur'an okudukları halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur'an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur'an değişmemiştir ama, Kur'an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur'an anlayışı, Kur'an'a bakış, Kur'an'a yaklaşım değişmiştir. Kur'an, aynı Kur'an'dır, ama Kur'an'a yönelmesi gereken insan, Kur'an'a sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu
KUR’AN
- 427 -
sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur'an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. "Kur'an şifadır."1971 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
Kur'an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır. Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Halikı namına bir ezelî konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan'dır ve mu'cizü'l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur'an'ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
Kur'an'dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur'an'a temiz olarak dokunup yaklaşmak, Kur'an'a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek okumak.
Mü'min, Kur'an insanıdır. O'nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur'an'a karşı mü'minin ilk vazifesi, O'nu sık sık okumaktır. Kur'an'ın ilk emri "oku" iken O'nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü'min, asgari olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur'an'la doğrudan doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm'ın iman, ahlâk, iktisat, hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur'an âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah'a ibâdet edecektir. Kur'an'ı okumak, mü'min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur'an'ı okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur'an'ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur'an, her bir kişi için gönderilmiştir ve Kur'an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır. "Andolsun ki biz, Kur'an'ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?"1972 Kur'an'ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur'an'ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini
1971] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
1972] 54/Kamer, 17
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur'an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur'an'ı okumanın, onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü'min, Kur'an'ı yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri için, Kur'an'ın mana zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki Kitab'ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
Kur'an'ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü'minin Kur'an'a imanı, zaten onu yaşamak içindir. "İşte bu Kur'an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur'an'a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız."1973 Mü'min, Kur'an'ı, musikisinden yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. "Allah, şu Kur'an'la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır." 1974
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur'an'dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. "Benim zikrimden (Kur'an'ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır." 1975
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
Tefsir, Te'vil, Tercüme ve Meal
Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha hassâsiyet ve itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir sorumluluk altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber'den veya sahâbeden sahih bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
Te'vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna göre, burada te'vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te'vil eden kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber'in sünnetine vukufu, Arap dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta yaşadığı çevrenin sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun tercihinde etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih sözkonusu olduğu için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği söylenebilir.
Herbiri Kur'an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te'vil ve Tercüme; bunların üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını hedeflemektedir.
Tefsir
Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında "el-Fesr" masdarından tef'il
1973] 6/En'âm, 155
1974] Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
1975] 20/Tâhâ, 124
KUR’AN
- 429 -
babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâlâ'nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur'ân-ı Kerim'i inceleyen bir ilimdir.
Konusu, Kur'an âyetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâlâ'nın kitabını yine O'nun murâdına uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.
Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ; "Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir"1976 buyurur. İbn Abbas (r.a.)'dan gelen bir rivâyete göre âyet-i kerimede geçen "hikmet" kelimesi, Kur'an'ın nâsihini, mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini, ilk ve son inen âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Âlimlerin icmâ'ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla Tefsir ilmi Şer'î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 1977
Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm'in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur'an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli mânâlarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur'an'ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.
Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi'l-me'sur veya Bi-Tariki'r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde âyetlerin mânâları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir, âyet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde
1976] Bakara, 269
1977] Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aranan bazı şartları taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve gerekse dirâyet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te'lif edilmiştir.
Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Terceme” fiilidir. Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat mânâsı bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir dilden başka bir dile çevirmek, demektir. IstIlâhi mânâsı ise, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 1978
Terceme iki kısımda incelenebilir:
1) Harfî veya lafzî terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercemedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir terceme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.
2) Mânevî veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mânânın güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.
Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi? Bu hususta âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercemenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme, lafzın mânâsını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı sayılmamaktadır. Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile asıl mânâyı ifade etmekten çok âcizdir. 1979
Meal
Yaşadığımız ülkede Kur'ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok "meal" lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan Kur'an tercümelerinin hemen hepsi "meal" diye isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, "döndü, aslına rucû etti" anlamına gelen âle fiilinden türemiştir.1980 Meâl; "Evl" kökünden mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i mekân da olur.1981 Mânâsı ise, "bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi", âkıbeti ve dönüp varacağı yer (masîr) demektir. "İşte dayanamadığın işlerin te'vili/içyüzü budur."1982 Bu âyette geçen te'vilin aslının "meal" olduğu ve bu mânâda kullanıldığı da söylenmiştir. 1983
Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir. Istılâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle aynen değil de, biraz
1978] Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
1979] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, 222-223
1980] İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'an, 325
1981] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
1982] 18/Kehf, 80
1983] Mennâ' el-Kattan, 326
KUR’AN
- 431 -
noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercemesi zaruridir. Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde, fahiş hatalar yapıldığı gözönünde bulundurulacak olursa, müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. 1984
Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur'an'ın bütün özellik ve inceliklerini, mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur'an'ın başka dillere çevrilmesine itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir ki, Kur'an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel bir mesaj sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur'ân-ı Kerim'de "âlemlere rahmet",1985 "tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı"1986 olarak gönderilmiş olmak gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur'an'ın da bütün beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 1987 Dolayısıyla, Kur'an'daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve hikmetler Araplar kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir. O halde Kur'an, Arapların dışındaki müslümanların onu anlayıp kavramalarıy, emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa ve hikmetlerinden ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp tedebbür etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun "meal" olduğu da belirtilmelidir.
Kur'ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime hazinesi açısından zengin iseler de, yine de Kur'an'ın tüm mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere "Kur'an tercümesi" denmiş, sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur'an'a duyduğu sevgi ve saygının bir gereği olarak tercümeye "meal" deme nezâket ve inceliğini göstermiştir. 1988
Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri
Kur'anı Kerim Hz.Peygamber Aleyhisselam'a indirilirken bir yandan da çeviriliyordu. Aynı zamanda değişik dillere sahip uluslar Müslüman olduklarında onlar kendi dillerine çeviriyordu. Selman-ı Fârisî Farsça'ya çevirmişti. İlk tercümeler Farsça ve Türkçe dillerindeydi. Batı'da Latince olarak tercümenin tarihi 1143'tür. Bu türcüme 1543'te basılmıştır. Bugün bütün dünya dillerinde Kur'an tercümesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in İslâm’ın ilk devrinden itibaren başka dillere
1984] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
1985] 21/Enbiyâ, 107
1986] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
1987] Bk.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
1988] Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tercüme edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Kur’ân-ı Kerim hemen hemen bütün Avrupa dillerine terceme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de çoğuna tercüme edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır.
65 dilde 2 bin 672 adet basılmış Kur’ân-ı Kerim tercümesi var. Sırasıyla Farsça, Türkçe ve Urduca tercümeler, tespiti yapılan tercümelerin yaklaşık yüzde 95'ini oluşturuyor. Bu oran Türkçe meal çalışmalarının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor.
Türkçe Mealler
En eski elyazması Türkçe meal Şirazlı Hacı Devletşah oğlu Muhammed'in istinsah ettiği (1333) mealdir ve Türk-İslam eserleri Müzesi'ndedir. Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir nüsha Harezm Türkçesinde yapılmıştır.
Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercemelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını biliyoruz. Latin harfleriyle yapılmış meallere gelince, sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. Günümüzde yayınlanan Türkçe meal sayısının 2010 yılı itibarıyla 200’e yaklaştığını ifade edebiliriz. Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yayınlanmış tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
Bu kaynağın herkes tarafından okunup anlaşılması için çabalar her dönemde sürüyor. Bu yüzden pek çok kişi Kur’an meal ve tefsiri yazdı. Kesin olmayan bilgilere göre Türkiye’de 2000 yılı itibarıyla, son 50 yılda 115 farklı kişi, 115 farklı meal kaleme aldı ve piyasaya sürdü. Mustafa Nejat Sefercioğlu, İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA) 1998′de tamamlanan bir araştırmasından yola çıkarak “Kur’an Bibliyografyası” isimli bir kitap yazdı. En çok basılıp satılan meal olarak, rekor, aslında özel olarak meal şeklinde yazılmayan, tefsirinden alıntı olarak basılan Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealindedir. İlk basıldığı haliyle ve farklı kişilerin sadeleştirip farklı yayınevlerince basılan günümüz diliyle Elmalılı meali bir milyondan fazla sattı. Yarım milyonu deviren meallerin sayısı da azımsanamaz. İşaret Yayınları’nın bir yetkilisi, Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” mealinin 500 binden çok sattığını söylüyor. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe çeviri)” kitabı 150 baskı yaptı. Bu da 500 bin civarında bir satışa tekabül ediyor. Prof. Suat Yıldırım ve Prof. Süleyman Ateş’in mealleri de çok satanlardan. Diyanet İşleri Başkanlığı da farklı kişilere meal yazdırıyor. Bir heyet tarafından kaleme alınan ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan “Kur’an-ı Kerim Meali” ve yine Diyanet tarafından bastırılan Prof. Dr. Halil Altuntaş ile Dr. Muzaffer Şahin imzalı aynı adlı eser de çok satanların başında. Türkiye’de yılda tahminen 650 – 700 bin adet meal okuyucuyla buluşuyor.
Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz. Peygamber’in yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen birkaç âyet, bazen de kısa sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka zaman boşlukları bulunarak nâzil olmuştur. Bunun önemli bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde indirilişi, bizlere, onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul de sunmaktadır.
KUR’AN
- 433 -
Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,1989 mübârek bir gecede,1990 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber’e inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.1991 Kur’an’ın bu ilk inişinin -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü yılda (ki milâdî Temmuz veya Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir), Hz. Peygamber kırk yaşlarında iken gerçekleştiği belirtilir.
Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur. Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık etmektedir:
“Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler. Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen içinde ağır ağır okuduk.” 1992
“Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi. Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm bölüm ayırdık ve parça parça indirdik” 1993
“Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 1994
“(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır. Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur. Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 1995
Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan peygamberliği süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş olmasındaki tarihî gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu1996 ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa, yani her bölümü diğer bütün bölümler gözönünde bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini ifade etmektedir.
Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye adlandırmıştır: “Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin. O sizi seçti ve din konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız İbrâhim’in milletini/inancını izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün insanlara tanık olmanız için sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın. Sizin efendiniz odur. O ne yüce Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 1997
Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı kimselerin oluşturduğu topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi (ümmet) de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.”1998; “Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi be1989]
2/Bakara, 185
1990] 49/Duhân, 3; ayrıca Bk.97/Kadr, 1
1991] Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
1992] 25/Furkân, 32
1993] 17/Isrâ,105-106
1994] 53/Necm, 1
1995] 56/Vâkıa, 75-80
1996] 4/Nisâ, 82
1997] 22/Hac, 78
1998] 21/Enbiyâ, 92
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nim. Öyleyse Benden sakının.” 1999
Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen, kendilerini Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar gereği getirilen özel durum ve uygulamalar dışında (“Biz herbiriniz için bir yol/sistem (şir’a) ve bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için böyle diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman Allah farklı olduğunuz hususları size bildirecektir.”2000 Tek Allah inancına dayanan bütün dinler, Hıristiyanlık ve yahûdiliğin sonradan tahrif olmasıyla birlikte, aslı itibarıyla hak dindir, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya sahiptir: “O, sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam yerine getirin ve bu konuda ayrılığa düşmeyin.” 2001
Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına İslâm dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır. Bu ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar peygamberlere gelen bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu her türlü mesaj, emir, nehiy ve açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir. İşte bütün inananların ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an bize şöyle açıklar: “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a ve âhiret gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette onların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” 2002
Kur’an’ın Bölümleri
Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet kelimesi Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda kullanılır. Kâinatta bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret eder. Kur’an’ın en küçük birimi de âyettir; zira o da Allah’ın mesajını göstermektedir. Bazı sûrelerin başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı mukattaa) âyet sayılıp sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre âyetlerin sayısı, 6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir ki, elimizde mevcut olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten oluşmaktadır. Bir sûrenin içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz. Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla çevrili şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az üç âyetten oluşan, farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne verilen addır. Kur’an’da 114 sûre bulunmaktadır. En uzun sûre 286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli Kevser’dir. Mushaflarda ilk sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri tevkıfî (Hz. Peygamberin emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır.
1999] 23/Mü’minûn, 52
2000] 5/Mâide, 48
2001] 42/Şûrâ, 13
2002] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
KUR’AN
- 435 -
Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir bölümüne denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm demektir. Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu bütünlüğüne sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle gösterilen kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı anlamaya ve hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak Kur’an’ın inişinin üzerinden zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanların karşılaşmadığı kimi anlama sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak kendinden önceki nesillerin Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş ve kendinden sonrakilere aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği anlamların neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır. Zaten Kur’an, onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette yabancılık çekmeyecekleri bir dil formunda nâzil olmuştur. Ancak yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden insanlar İslâm’a girdikçe İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya ve bunlar tartışma konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi görüşünü Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan ilim adamları Kur’an’la ilgili çalışma ve araştırmalar yapmaya ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme göre ortaya koymaya çaba göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-Kur’an/Kur’an Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de Usûl-i Tefsir/Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an İlimlerine dair birtakım kavram ve terimlere değinelim:
Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu ifade, Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya olay üzerine belirli bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret etmektedir. Kur’an’ın ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir. Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında bölük bölük, âyet âyet inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni oluşmaya başlamış bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini kolaylaştırmak ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi durumlarda nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler arasındaki münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha bulunmaktadır:
1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve ahlâkla alâkalı olan âyetlerdir.
2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet, hukuk ve diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları ele alan âyetlerdir.
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara göre nâzil olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde Kur’an âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek olan muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına gelir. Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına benzemesi sebebiyle anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu sebeple ilk anlaşılan mânâsı kastedilmeyen âyetler demektir.
Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü için ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih âyetleri, genellikle, gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların sembolik ve benzetme yoluyla anlatımı şeklinde ifadelendirmek daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın sıfatları ile âhiretteki mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler müteşâbih grubuna girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden âyetler, tamamıyla bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir. 2003
Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek olan hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında bulunan ve elifbâ (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin sesleriyle değil, kendi adlarıyla “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ. Sîn. Mîm.”, “Elif. Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan harf-sembollerdir. Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde mevcut olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/şiire çekmek gayesiyle eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle başladığı bize kadar ulaşan bilgiler arasındadır. Dolayısıyla Arap diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda olduğu gibi burada da Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî bir şey düşünülemez. Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihâyetinde birer içtihattır. Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından ezbere veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene bu tarz bir okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada üzerinde durduğumuz husus, Kur’an’ın anlaşılması olduğundan dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan kişinin bu okuyuşu bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan sonra kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan, yani Arapçasından anlamaksızın
2003] 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
KUR’AN
- 437 -
yüzünden veya ezbere okunmasını değil, anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a Kur’an’ı indirmesinin amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.2004 İnsanlar da kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı anlamakla yükümlüdürler.2005 Zira hayatlarını Allah’ın istediği istikamette düzenlemekle sorumlu tutulan insanlar bunu ancak kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine getirebilirler. Bu yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla emrolundum.” 2006
Rasûlullah (s.a.s.) "Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler misâli fitneler olacak!" buyurdu. "Onlardan kurtuluşun yolu nedir, Ey Allah'ın Resûlü?" denildi. Buyurdu: "Allah'ın kitabı! Onda sizden öncekilerin olayları, sizden sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz vardır. O, kesin çizgidir; şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse Allah onun belini kırar. Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu saptırır. O Allah'ın sapasağlam ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli bir hatırlatmadır. O dosdoğru yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz. Görüşler onun sâyesinde dağılmaz. Âlimler ona doymazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yönleri tükenmez. Her kim onun ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla amel ederse ecirlenir. Her kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona tutunursa doğru yolu bulur." 2007
Kendini Kur’an’a Açmak
Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için öncelikle kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine yapılan uyarı ve hatırlatmaya kulak veren için sözkonusudur: “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan kişiyi uyarabilirsin.”2008 Bu sebeple, Kur’an okumaya yönelen kimsenin onu okumakla neyi amaçladığını çok iyi belirlemesi gerekir. Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce ya da emellerimizi destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat ise onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak, “yapma” dediklerinden de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız hâlde eğer onu uygulamaz isek Peygamber’in Kur’an’da zikredilen şu sitemine maruz kalanlardan oluruz: “Ve (o gün) Resul şöyle diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek bir şey olarak gördü.” 2009
Huzurun Kaynağı Kur’an
Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren bizzat Allah’tır.2010 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata aktarıldığı ve canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur verir; sıkıntı ve darlık değil: “Kur’an’ı
2004] 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
2005] 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82; 47/Muhammed, 24; vd.
2006] 27/Neml, 92
2007] Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'ân 14, 2908
2008] 36/Yâsîn, 11
2009] 25/Furkan, 30
2010] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sana, bedbaht olasın diye indirmedik. Yalnızca saygısı olana, yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye indirdik.” 2011
Kitaplara İman
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî olarak, kesin bir şekilde iman ederler.”2012
Kitaplara iman
“O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene de iman ederler.”2013
İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap ve suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah tarafından Rasullerine gönderilmiş ve Rasuller de hiçbir kapalılık bırakmadan o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu kitaplarda Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını ve azâbını açıklamıştır.
Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan insanlar tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz. Âdem’den kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu ispatlıyor. Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu akîde, mü’minlerin ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp attığı için büyük öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak olan geçmiş bütün din ve peygamberlere inanır.
Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere intikal eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir akîdeye sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını ancak Kur’an tesbit eder. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba göre hayatlarını düzenler. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri yanlıştır ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de, insanların akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa, o zaman ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli ortaya çıkar. Bu modellerin hiçbir i vahye dayanmadığı gibi, aynı zamanda herbiri değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan Allah tarafından çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan başka bir din (yol) ararsa, o istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette de ebedî hursân/zarar çekenlerdendir.”2014
Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret olmadığı gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir. İslâm, Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik hayatta bizzat görülmelidir. Yukarıdaki
2011] 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bk.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y., s. 10-39
2012] 2/Bakara, 4
2013] 2/Bakara, 4
2014] 3/Âl-i İmran, 85
KUR’AN
- 439 -
âyette görüldüğü gibi, mü’minin dini sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat onlarla amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki kitapların hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
Allah Teâlâ hiçbir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir. Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda bulunan İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar çıkartılmış, birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki İlâhî kitapların aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir. Öyleyse bu kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da) değildir. Hatta bir defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını veya Tevrat’ın tefsiri kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını gören Rasûlullah (s.a.s.): “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı.”2015 diyerek onun elindeki Tevrat (veya onun yorumunu içeren) sayfalarını yok etmesini buyurmuştur.
Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiçbir kaynağa bağlanamaz. Çünkü Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister değiştirilmesinler- hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp nesholunmuşlardır.
Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine göre iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük Kitaplar.
Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar) anlamına gelen “suhuf” denilir.
Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu2016 bildirilmiştir. Yine benzer öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında2017 da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî kitapların mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar halinde kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.2018 Bununla birlikte hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır. Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup, Süleyman, Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini belirtir.2019 Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur. Bazı rivâyetlerde Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf) verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin bilgi ifâde eden sahih hadisler mevcut değildir.
2015] Ahmed bin Hanbel, III, 378
2016] 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
2017] 87/A’lâ, 19
2018] 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
2019] 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an ve sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara) icmâlî olarak iman şarttır.
Büyük Kitaplar
Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir. Bu kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
1) Tevrat (’ın bir bölümü, İsrâiloğullarına indirilen kitapların -Ahd-i Atîk’in- ilk 5 kitabı): Hz. Mûsâ’ya,
2) Zebûr: Hz. Dâvud’a,
3) İncil: Hz. İsa’ya,
4) Kur’ân-ı Kerim: Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
Zebûr, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif edilip değiştirilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
Kitapların Gönderiliş Amacı
Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir. Bu kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret saâdeti gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
Vahy ve Vahyin Çeşitleri
“Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir. Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan doğruya, ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifâde eden bilgilere vahiy denir.
Vahyin Çeşitleri
1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri şeyler aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman zaman vahiy böyle gelmişti.
2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin kalbine koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir vasıta olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu melek Cebrâil (a.s.)’ dir.
Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
Kur'an'ın temel kavramlarından biri olan "kitab" Kitabımızda 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki 'kitap' anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. "El-Kitab": Allah'ın Kitabı demektir. Kur'an ıstılahında
KUR’AN
- 441 -
Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
Kur'an'ın "kitab" la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
Genel anlamda vahy2020
Son Peygamber'e gelmiş bulunan vahiyler toplamı2021
Bütün kâinat
İnsan
Levh-ı Mahfuz'daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür)2022
Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket2023
Kur'an'a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur'an) ve insanın bizzat kendisi. Kur'an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur'an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını "âyet" olarak anmaktadır. Kur'an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur.2024 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla anlaşılabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
Kur'an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur'an'ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu'l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev'ize... Bazı müfessirler, Kur'an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur. Kitab'ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur'an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur'an, sayfa adedine göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur'an, toplam otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb'e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir. Kur’ân-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi bile değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir ucundaki Kur’an (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah, Kur’an’da şöyle buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu
2020] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
2021] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
2022] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
2023] 17/İsrâ, 13-14
2024] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
elbette Biziz.”2025
Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim, yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
Kur’an’ın âyetleri ruhları coşturur, kalplere huzur verir. Kur’an, insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir. O’nun delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri sağlamdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim insanlar için bir rehber, bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler (Allah’tan korkanlar) için yol göstericidir.”2026; “Sana indirdiğimiz bu kitap mübârektir; âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”2027
Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekkî ve Medenî olmak üzere ikiye ayrılır. Mekkî sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene kadar nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak Peygamberimizin vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil olmuştur. Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise (müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin 3. âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile sona erer.
Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren), Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in dengi bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir. Kur’ân-ı Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan okumaktadır: “Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine O’nun bir eşini meydana getiremezler.”2028
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara…
2025] 15/Hıcr, 9
2026] 2/Bakara, 2
2027] 38/Sâd, 29
2028] 17/İsrâ, 66
KUR’AN
- 443 -
Kur'an-ı Kerim İle İlgili Âyet-i Kerimeler
Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde -ktb kökü ve türevleri toplam 322 Yerde-) 2/Bakara, 2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231, 235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19, 20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78, 79, 79, 81, 98, 99, 100, 110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24, 44, 47, 51, 54, 103, 105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171; 5/Mâide, 5, 5, 15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20, 38, 59, 89, 91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170, 196; 8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17, 110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/Nahl, 64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/Meryem, 12, 16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8, 70; 23/Mü’minûn, 49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml, 1, 28, 29, 40, 75; 28/Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47, 48, 51; 30/Rûm, 56; 31/Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26; 34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25, 29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4, 21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28, 29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4; 52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd, 16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a, 2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka, 19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’, 29; 83/Mutaffifîn, 7, 9, 18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’, 44; 66/Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan, 30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
D- Kur’an’la İlgili Konular
Kur'an'a İman: Bakara, 2, 41, 97, 99, 129, 137, 176, 185,285; Al-i İmran, 4, 7, 87; Nisa, 136, 140, 162; Maide, 15, 48; En'am, 92, 153, 157; A'raf, 2-3, 52; Enfal, 41, Tevbe, 111...
Kur'an'ı ve Âyetlerini İnkâr: Bakara, 98; Al-i İmran, 4, 19, 21-22; Nisa, 56; Maide, 10; En'am, 21, 27, 39, 49, 93, 124, 157; A'raf, 36-37, 40, 177, 182; Enfal, 54; Yunus, 17, 69-70, 95; Hud, 18; Nahl, 56, 62, 116; Taha, 100-101; AnkEbût, 23, 47, 49, 68...
Âyetleri Satmak: Bakara, 41, 174-176.
Âyetleri Gizlemek: Bakara, 159-160, 174-176.
Kur'an Sorumluluğuna Ulaşmak: Haşr, 21.
Kur'an, Kafirler İçin Hasrettir: Haakka, 50.
Kur'an'ın İnmesi, Mazeret gösterilmemesi İçindir: En'am, 156-157
Cinlerin Kur'an Dinlemeleri: Ahkaf, 29-31; Cin, 1-2, 13, 19.
Kur'an Dinlemek:A'raf, 204; Enfal, 20-22
Kur'an Âyetleri, Mü'minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl, 102; Furkan, 73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
Kur'an Âyetleri, Kafirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46, 60, 82; Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46, Casiye, 9.
Kur'an Okurken Allah'a Sığınmak: Nahl, 98.
Kur'an Okumak: Neml, 92; AnkEbût, 45; Fatır, 29-30, Hadid, 16-17; Müzzemmil, 4.
Kur'an'a Sarılmak: Zuhruf, 43-44.
Kur'an'a Tabi olmak: Enfal, 20-22.
Kur'an Allah Katındandır: Bakara, 2; Al-i İmran, 7; Nisa, 82, 166; Yunus, 37; Hud, 1, 35; Ra'd, 1; Kehf, 2, 29; Furkan, 6; Şuara, 192, 210-212; Neml, 6; Kasas, 45-46; AnkEbût, 50; Secde, 2-3; Yasin, 5; Zümer, 1; Mü'min, 2-3; Fussılet, 2, 42; Şura, 3 ...
Kur'an'ın İ'cazı; Kur'an Eşsizdir ve Aciz Bırakır: Bakara, 23-24, 62; Enfal, 31; Yunus, 38-40; Hud, 13-14; Nahl, 103; İsra, 88; Şuara, 210-212; Lokman, 27; Fussılet, 41-42.
Kur'an'ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuara, 193-194; Tekvir, 15-24.
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an, Ramazan Ayında İnmiştir: Bakara, 185.
Kur'an, Kadir Gecesinde İnmiştir: Duhan, 2-3; Kadr, 1.
Kur'an, Şeytan Sözü Değildir: Tekvir, 25-26.
Kur'an, Kâhin Sözü Değildir: Haakka, 42.
Kur'an, Peygamber Sözü Değildir: Haakka, 40, 44-47.
Kur'an, Şiir Değildir: Yasin, 69; Haakka, 41.
Kur'an Sözlerinde Bozukluk Yoktur: Kehf, 1.
Kur'an'ın Manasında Çelişki Yoktur: Kehf, 1; Zümer, 28.
Kur'an, Hak Olarak İnmiştir: Bakara, 252; İsra, 105; Fatır, 31; Zümer, 2, 41; Casiye, 6; Haakka, 51.
Kur'an'ın Geleceği, Önceki Kitaplarda Bildirilmiştir: Şuara, 196-197; Ahkaf, 10.
Kur'an, Hz. Muhammed'e Verilmiştir: Bakar, 99, 119, 151; Nisa, 163; Hıcr, 87; Nahl, 44; Kehf, 1; AnkEbût, 47; Şura, 52; Haakka, 40; Müzzemmil, 5.
Kur'an Kolaylaştırılmıştır: Meryem, 97; Kamer, 17, 22, 32, 40; A'la, 8.
Kur'an'ın Arapça Olması: Yusuf, 2; Ra'd, 37; Nahl, 103; Meryem, 97; Taha, 113; Şuara, 193-194; Zümer, 28; Fussılet, 3, 44; Şura, 7; Zuhruf,2-3; Duhan,58; Ahkaf, 12.
Kur'an'ın Koruyucusu ve Öğreticisi Allah'tır: Hıcr,9; İsra, 86-87; Kıyame, 16-19
Kur'an, Korunmuştur ve Değişmez: En'am, 115; Yunus, 15-17; Hıcr, 9; Kehf, 27; AnkEbût, 48-49; Zuhruf, 5; Vakıa,77-78; Haakka,40;Abese,13-16;Buruc, 22, A'la, 6-7
Kur'an, Parça Parça İnmiştir: Nahl, 89; İsra, 82, 106; Taha, 4; Furkan, 32-33;İnsan, 23
Kur'an Hidâyettir: Bakara, 2, 185; Al-i İmran, 138; A'raf, 52, 203; Yunus, 57; Yusuf, 111; İbrahim, 1; Nahl, 64, 89; Neml, 2, 77; Lokman, 2-3; Zümer, 23; Fussılet, 44; Şura, 52; Casiye, 11, 20.
Kur'an Şereflidir: Vakıa, 75-77; Kalem, 52; Abese, 13-14.
Kur'an'a Temiz Olanlardan Başkası El Süremez: Vakıa, 79.
Kur'an, Hak İle Batılı Ayırır: Bakara, 185; Al-i İmran, 4; Nahl, 64; Furkan, 1; Şuara, 2; Neml, 1, 76, 78; Tarık, 11-14; Beyyine, 3.
Kur'an, Öğüttür: Bakara, 231, Al-i İmran, 138; En'am, 90; A'raf, 2; Yunus, 57; Yusuf, 104; Taha, 2-3; Nur, 34; AnkEbût, 51; Yasin, 69; Sâd, 87; Kaf, 45; Zariyat, 55; Haakka, 48; Müzzemmil, 19; Müddessir, 54-55; İnsan, 29;Abese,11-12;Tekvir, 27-28
Kur'an, Kendinden Önceki Kitapları Tasdik Eder: Al-i İmran, 3; Nisa, 47; Maide, 48; En'am, 92; Yunus, 37; Yusuf, 111; Fatır, 31; Ahkaf, 12.
Kur'an Hikmet Doludur: Al-i İmran, 58; Yunus, 1; Ra'd, 37; Lokman, 2; Yasin, 2; Zuhruf, 4.
Kur'an, Beyandır, Açıklar: Bakara, 118, 221-222; Al-i İmran, 138; En'am, 97-98; Yusuf, 1; Hıcr, 1; Nahl, 89; İsra, 89; Kehf, 54; Hacc, 16; Nur, 34, 46; Kasas, 2; Sâd, 67-68, 88; Fussılet, 2-4; Duhan, 2; Talak, 11.
Kur'an, Nurdur: Nisa, 105; Şura, 52; Teğabün, 8.
Kur'an, İlahi Kanundur: Nisa, 105; Maide, 48; En'am, 115; A'raf, 3.
Kur'an, Şaka ve Eğlence Değildir: Tarık, 14.
Kur'an Şeriatı: Maide, 48; En'am, 151-153
Kur'an, Feyiz Kaynağıdır: En'am, 155; Sâd, 29.
Kur'an, Muhammed Ümmetine Mirastır: Fatır, 32.
Kur'an, En Doğruya Götürür: İsra, 9; enbiya, 106; Zuhruf, 43; Cin, 2.
Kur'an, Mü'minlere Mükafat, Kafirlere Azap Haberi Verir: İsra, 9-10
Kur'an, Mü'minleri Kafirlerden Korur: İsra, 45.
Kur'an İnzardır, Korkutur: En'am, 51; Kehf, 2, 4; Meryem, 97; Furkan, 1; Yasin, 6, 70; Fussılet, 4; Şura, 7; Ahkaf, 12.
Kur'an Müjdedir, Sevindirir: Kehf, 2-3; Meryem, 97; Neml, 2; Fussılet, 4; Ahkaf, 12.
Kur'an zikirdir: Taha, 99-100; Enbiya, 10, 50.
Kur'an Şifadır: Yunus, 57; İsra, 82; Fussılet, 44.
Kur'an Rahmettir: A'raf, 203; Yunus, 57-58; Yusuf, 111; Nahl, 64, 89; İsra, 82; Neml, 77; Kasas, 86; AnkEbût, 51; Lokman, 2-3; Duhan, 6; Casiye, 20.
Kur'an, Bütün İnsanlara Tebliğdir: İbrahim, 52.
Kur'an'daki Secde Âyetleri: A'raf, 206; Ra'd, 15; Nahl, 50; İsra, 107; Meryem, 58; Hacc, 18; FurKUR’AN
- 445 -
kan, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussılet, 37; Necm, 62; İnşikak, 21; Alak, 19.
Kur'an-ı Kerim İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, AkçağY.)
-İlk rakam: Cilt; sonraki rakam: Sayfa numarasıdır.-
Kur'an'ın Faziletine Dair: 3, 224-225
Kur'an En Büyük Mûcize: 12, 388
Kur'an'a Temiz Olanların Dokunmasıyla İlgili Hususun Mahiyeti: 4, 288-289
Kur'an'dan Bir Tek Âyeti İnkar Edenin Durumu: 17, 314
Kur'an'ı Ezberledikten Sonra Unutan: 3, 242
Kur'an'dan Öğrenilen Sûrelerin Unutulmasının Cezası: 15, 318-319
Kur'an, İslâm'ın Anayasasıdır: 1, 338
Kur'an Öğrenip Öğreten: 16, 540-54
Kur'an Öğretimine Ücret Alınır mı? 11, 349; 16, 250-251; 17, 247.
Kur'an'da Geçen Malca ve Kuvvetçe Güçlü Olan Kavimler: 12, 376
Kur'an, Her şeye Ehemmiyeti Nisbetinde Yer Verir: 14, 482-483
Kur'an, İki Büyük Dairenin Mühim Meselelerini Açıklar: 14, 483
Kur'an'da İnsanların Maymuna Çevrildiğini Belirten Âyetler ve Evrim Farkı: 11, 147
Kur'an-ı Kerim'in İcazı: 12, 390-391
Kur'an İlimleri Kıyamete Yakın Yok Olacak: 17, 548
Kur'an'ı İnkar Edenlere Cevap: 12, 391-393
Kur'an'ın Hz. Peygamber'i Uyarması: 1, 345
Kur'an'da Hz. Muhammed Ümmetinin Tebcili: 3, 262-263
Kur'an'da Mesleki Ihzariyeler: 14, 484
"Kur'an Hakkında Münakaşa Küfürdür" den Maksat Nedir? 5, 271
Kur'anda, Hadiste Olmayan Hususların Çözümünde Âlimler Ne Yapmalı? 1, 312-314
Kur'an-ı Kerim ve İtaat: 5, 62-66
Kur'an'ın Kalbi Yasin: 4, 209
İhlas Sûresi Kur'an-ı Kerim'in Üçte Biri Demektir: 17, 490
Kıyamet Günü Kur'an'ın İnsan Şeklinde Gelişi: 17, 490
Kur'an-Sünnet Münâsebeti: 1, 337-338
Kur'an Şifadır: 11, 332, 334; 17, 449
Kur'an ve Hadis Arasındaki Fark: 1, 349
Kur'an ve Hadise Uymaya Dair: 2, 328
Kur'an ve Hadisin Sübut Yönü: 1, 351
Kur'an ve İlim: 1, 407-411
Kur'an ve Kadınlarla İstişare: 16, 159-160
Kur'an ve Sünnete Sarılma Bölümü: 2, 327
Kitabullah İle Hükmetmeyi Terk Halinde: 17, 540
Kur'an'ı Yazma ve Öğretmenin Ücreti: 14, 506
Kur'an'dan Başka Şeyi (Hadis vs.) Reddedecek İnsanlar: 2, 333-334
Koltuğuna Oturup Kur'an'dan Başka Bir şey Tanımayınız Diyenler: 2, 233-234
Kur'an'ın Tertibi Bölümü: (Cem Edilmesi, İstinsahı...) 4, 477-493
Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraati Bölümü: 4, 430-476
Kur'an'ı Hizb ve Evrad Kılma: 4, 453-455
Kur'an Nasıl Okunur?: 8, 431
Kur'an Okuyanın Ahiretteki Durumu: 17, 489
Kur'an Tilavet Etmek: 3, 229
Kur'an'ı Hafi ve Cehri Okumak: 3, 234-235
Kur'an'ın Kıraatini Sesle Güzelleştirmek: 3, 239; 4, 433-436; 17, 88
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an'ı Güzel Sesle Okuyanı Cenab-ı Allah Dahi Dinler: 17, 91
Kur'an'ı Kekeleyerek Mahir Olarak Okumak: 3, 238
Kur'an'ı Lahn ve Terci' İle Okumak: 3, 233
Kur'an'ı Teğanni İle Okumak: 4, 434
Kur'an Tilavetine Verilen Sevap: 3, 230
Kur'an Okuyunca Cennette Derecenin Yükselmesi: 3, 237
Kur'an'ı Okurken ve Namaz Kılarken Sesin Alçaltılıp Yükseltilmesi: 4, 66
Kur'an'ın Kıraati Anında Ağlamanın Dışındaki Hareketler Bid'attır: 4, 449
Kur'an'ı Okuma Şekli: 17, 89
Kur'an Okurken Manaya Nüfuz Edilmesi: 4, 450
Kur'an Okuma Zamanları: 12, 271
Kur'an Okuyan Kimsenin Vasfı: 17, 91
İnsanlar, Kur'an'la Olan İlgi Derecesine Göre Değişik Evsaftaki Topraklara Düşen Yağmura
Benzetilmiştir: 2, 336-337
Kur'an, Kıyamete Yakın Bir Gecede Kaldırılacak: 17, 549
Kur'an'ın Terci' İle Okunmasının Yasak Oluşu: 4, 437-438
Ashabın Kur'an Okuyuş Şekli ve Zamanları: 12, 271
Kur'an Tilavetinde Hz. Peygamber ve Ashab Ağlardı: 4, 448-449
Kur'an Okumada Hz. Muaz'ın takip Ettiği Usul: 12, 271
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. KİTAB, EL-KİTAB
2. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 227-242
3. İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 34-38
4. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 23-36
5. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 91-111
6. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 134-146
7. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 51-61
8. İslâm İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 111-121
9. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 88-113
10. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 83-101
11. İslâm Nizamı, A. Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 1 s. 49-53; 88-92; c. 2 s. 218-223
12. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 405-411
13. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. 182-183
14. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
15. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 108-121
16. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 17-30
17. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 15-22
18. Kur'an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 87
19. Kur'an Okulu Cüz Cüz Kur'an, Hanif Yay. I, s. 44-46
20. Kur'an Araştırmaları, 1, 2, Mevlüt Güngör, Kur'an Kitaplığı Y.
21. Kur'an Araştırmaları I, II, Muhammed Kutub, (Terc. Akif Nuri) Fikir Y.
22. Kur'ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y.
23. Kur'an Ansiklopedisi, El-İtkan Fi Ulumi'l-Kur'an, I-II, Suyuti, Hikmet Neşr.
24. El-İtkan Fi Ulumi'l-Kur'an, Celaleddin Suyuti, Ravza Y.
25. Kur'an'a Bakış, Ali Şeriati, Fecr Y.
26. Kur'an'a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
27. Kur'an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
28. Kur'an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
29. Kur'an Bilgisi, M. Sadeddin Evrin, Doğuş Matbaası, Ankara
KUR’AN
- 447 -
30. Kur'an Bilgisi, Cavit Yalçın, Vural Y.
31. Kur'an'a Doğru, Mahmut Şeltut, (terc. M. Beşir Eryarsoy), Bir Y.
32. Kur'an'a Giriş, Hasan El Benna, İslâmoğlu Y.
33. Kur'an'a Hizmet İçin Kur'an Hamilinin Adabı- , İmam Nevevi, Türdav Y.
34. Kur'an'a Yönelirken, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
35. Kur'an'a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
36. Kur'an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
37. Kur'an'da Kur'an, Ejder Okumuş, Dünya Y.
38. Kur'an Kur'an'ı Tanımlıyor, Muhammed Çelik, Şule Y.
39. Kur'an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
40. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y.
41. Kur'an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
42. Kur'an Çerçevesinde, Haşimi Rafsancani, Endişe Y.
43. Kur'an'da İnsan ve Medeniyet, Ramazan El-Buti, Risale Y.
44. Kur'an'da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
45. Kur'an'da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
46. Kur'an'da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
47. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
48. Kur'an'da İslâmi Düşünce, Seyyit Ali Hamenei
49. Kur'an'da İslâmi Düşüncenin Genel Yapısı, S. Ali, Bir Y.
50. Kur'an'ın Harika Mesajları, 1, 2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
51. Kur'an'ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
52. Kur'an'ın İkna Hususiyeti, Muhammed Çelik, Çağlayan Y.
53. Kur'an'ın Bütünlüğü Üzerine -Kur'an'ın Kur'an'la Tefsiri- , Halis Albayrak, Şule Y.
54. Kur'an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
55. Kur'an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
56. Kur'an'la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
57. Kur'an'la Parıldayan Gerçekler, Nuray Oktay, Zariflik Birliktir Y.
58. Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, (terc. Cahit Koytak) İşaret Y.
59. Kur'an Nedir, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
60. Kur'an Nedir, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
61. Kur'an Nizamı, Süleyman Ateş, Dergah/ Yeni Ufuklar Y.
62. Kur'an Niçin İndirildi? Muhammed Ahmed Abdüsselâm, Fecr Y.
63. Kur'an'ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
64. Kur'an Sempozyumu, Heyet, Zaman Gazetesi Y.
65. Kur'an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
66. Kur'an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
67. Kur'an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
68. Kur'an Okulu, Muhammed Bagır Es-Sadr, Bir Y.
69. Kur'an Üzerine Makaleler, Rudi Paret, Bilgi Vakfı Y.
70. Kur'an ve Sünnet, Soruşturma 2, Sor Y.
71. Kur'an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
72. Kur'an ve Sünnet Üzerine, Hikmet Zeyveli, Bilgi Vakfı Y.
73. Kur'an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
74. Kur'an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
75. 1. Kur'an Haftası Kur'an Sempozyumu: Kur'an'ın Aydınlığına Doğru, Heyet, Fecr Y.
76. 1. Kur'an Sempozyumu, Heyet, Bilgi Vakfı Y.
77. Kur'an-ı Kerim'den Âyetler ve İlmi Gerçekler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
78. Kur'an "Temel İlkeler" , T. B. İrving, İlke Y.
79. Kur'an Tarihi, İsmet Ersöz, Ravza Y.
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
80. Kur'an Tarihi ve Kur'an Okumanın Edepleri, Ahmet Cevdet Paşa, Kültür Bas. Y. Birliği
81. Kur'an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y
82. Muhtasar Kur'an Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, özel yayın
83. Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kur'an Tarihi, Ekin Y.
84. Kur'an-ı Kerim'den Nasiplenme, Nail Çivrili, Şahsi Y.
85. Kur'an-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
86. Kur'an-ı Kerim'in Evrensel Mesajı, 1, 2, Süleyman Ateş, Kur'an Okulu Y.
87. Kur'an-ı Kerim'in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
88. Kur'an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y
89. Kur'an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır? İsmail Cerrahoğlu, Altınkalem Y.
90. Kur'an-ı Kerim Cevap Veriyor, Abdüsselâm Erzen, Terazi Y.
91. Kur'an-ı Kerim'in Hedefleri, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
92. Kur'an-ı Kerim Meleğin Vahyidir, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
93. Kur'an İlimleri ve Kur'an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
94. Kur'an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y. (Esra Y)
95. Kur'an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, İnsan Y.
96. Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
97. Kur'an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
98. Kutsal Kitabımız Kur'an-ı Kerim, Ahmet Okutan, özel yayın
99. Kur'an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab
100. 19 Meselesi ve Edip Yüksel'e Cevaplar, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
101. Kur'an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
102. İnsanlar da Kayar, Emine Şenlikoğlu Özkan, Mektup Y.
103. Kuran Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
104. Kur'an'ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, Bir Y. ;
105. Kur'an-ı Kerim'in Nüzulü ve Kıraati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
106. Kur'an'ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı? Osman Zümret, Özel Y.
107. Kıraat İlminin Talimi, Necati Tetik, İşaret Y.
108. Kur'an'ı Okuma Adabı, Fikri Aksoy, Din Kültürü Neşriyat
109. Kur'an Okumanın Mükafatı ve Sûrelerin Fazileti, Bayram Altan, Kılıç Y.
110. Kur'an'ın Faziletleri, İbn Kesir (terc. Mehmed Sofuoğlu), Türdav Y.
111. Kur'an-ı Kerim'in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Mar. İl. F. V. Y.
112. Kur'an-ı Kerim'in Fazileti Hakkında Kırk Hadis, Aliyyül Kari, Bahar Y.
113. Kur'an-ı Kerim'den Âyetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Y.
114. Kur'an'ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
115. Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
116. Kur'an'ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
117. Anlamın Buharlaşması ve Kur'an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
118. Kur'an'ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
119. Kur'an'ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
120. Kur'an'ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur'an Okulu Y.
121. Kur'an'ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
122. Kur'an'ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
123. Kur'an'ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
124. Kur'an'ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. ; İşaret Y.
125. Kur'an'da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
126. Kur'an'ı Anlamada Siyakın Rolü, Mustafa Ünver, Sidre Y.
127. Kur'an'ın Anlaşılmasında Esbab-ı Nüzul'ün Rolü, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
128. Kur'an'ın Anlaşılmasında İki Mesele, (Muhk-Müt., Nesh) M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
129. Kur'an-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşabih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
KUR’AN
- 449 -
130. Kur'an'ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
131. Kur'an'ın Nasih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat Kitabevi Y.
132. Kur'an'da Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
133. Kur'an'da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
134. Kur'an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
135. Kur'an Mûcizesi -Müsbet İlimlerde- Hikmet Özdemir, Gonca Y.
136. Kur'an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
137. Kur'an Mûcizesi, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
138. Kur'an Mûcizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y.
139. Mûcizeler Mûcizesi Kur'an, Ahmed Deedat, İnkılab Y.
140. Kur'an-ı Kerim Mûcizesi, Malik bin Nebî, T. Diyanet Vakfı Y.
141. Sonsuz Mûcize Kur'an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
142. İslâm'ın En Büyük Mûcizesi Kur'an, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y.
143. Kur'an'da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
144. Kur'an'da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, -özel yayın-
145. Kur'an'da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
146. Kur'an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
147. Kur'an ve Peygamberimiz'in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur, Altınkalem Y.
148. 20. Asırda Kur'an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
149. Kur'an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J. M. S. Baljon, Fecr Y.
150. Kur'an'a Bilimsel, Filolojik, Pratik Yaklaşımlar, J. J. G. Jansen, Fecr Y.
151. Kur'an'a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
152. Kur'an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
153. Kur'an'da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
154. Kur'an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
155. Kur'an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
156. Kur'an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
157. Kur'an'ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
158. Kur'an'ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
159. Kur'an'dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
160. Kur'an'dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
161. Kur'an'da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
162. Kur'an'a Göre Uzayda Hayat Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
163. Kur'an ve Kainat Âyetleri, Safiye Gülen İnkılab Y.
164. Kur'an ve Kainat Âyetleri -Allah, Kainat ve İnsan- Fethullah Han, İnkılab Y
165. Kur'an'da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
166. Kur'an'ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
167. Kur'an-ı Kerim Tarihi ve türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah, Yağmur Y.
168. Tefsir Üzerine, İbni Teymiyye, Pınar Y.
169. Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin El-Kasımi, İz Y.
170. Tefsirde İsrailiyyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
171. Kur'an-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar Kur'an Okulu Y.
172. Kur'an-ı Kerim Tefsirlerinde Hurafe ve Bid'atlar, M: Hüseyin Ez-Zehebi, Saba Y.
173. Peygamberimiz'in Kur'an'ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
174. Kur'an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir, Mevlüt Güngör, Kur'an Kitaplığı
175. Kur'an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur'an Kitaplığı
176. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.
177. Kur'an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y
178. Kur'an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
179. Cumhuriyet Dönemi Kur'an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), S. Akdemir, Akid Y.
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
180. Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü'l-Müfessirin, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
181. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
182. Hadislerin Kur'an'a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
183. Kelimeler Kavramlar 1- 2, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
184. Kur'an'da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y
185. Çarpıtılan, Değiştirilen, İnkar Edilen Kur'ani Kavraml., R. Yılmaz, MücahedeY.
186. Kur'ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Müstansır Mir, İnkılab Y.
187. Ana Konularıyla Kur'an, FazlurRahman, Fecr Y.
188. El-Mucemü'l-Müfehres Li Elfazı'l-Kur'ani'l-Kerim, Muhammed Fuad Abdülbaki, Çağrı Y.
189. Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur'an Fihritli, Recep Aykan, Pınar Y.
190. Konularına Göre Kur'an (Sistematik Kur'an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
191. Konularına Göre Kur'an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
192. Kur'an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
193. Kur'an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
194. Kur'an-ı Kerim Fihristi, Muhammed El Arabi, El-Azzuzi, Sönmez Y.
195. El-Müfredat Fi Garibi'l-Kur'an, Rağıb El-İsfahani, Kahraman Y.
196. Terimler Sözlüğü, -Kitabu't-Ta'rifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y.
197. El Vücuh Ve'n- Nezair, Mukatil b. Süleyman, İlmi Neşriyat
198. İki Kur'an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y.
199. Kur'an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
200. Kur'an-ı Kerim Lügatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
201. Kur'an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
202. Kıraat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, Mar. Ün. İlahiyat Fak. V. Y.
203. Umdetül Huffaz; Kur'an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbni İbrahim Halebi, Hizmet Kit.
204. Âyetlerle Cep Kitapları Serisi (20 Kitap), Said Köşk, Anahtar Y.
205. Hadis-i Şerifler Işığında İlahi Kelamın Müdafaası, İmam Buhari, İz Y.
206. Sözün Özü (Kelam-ı İlahi'nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tıbyan Y.
207. Nüzulünden Günümüze Kur'an ve Müslümanlar, Zeki Duman, Fecr Y.
208. Kainatı Aydınlatan Kur'an-ı Kerim'den İnciler, Mehmet Fikri Seyhan, Şahsi Y.
209. İslâm'a İtirazlar ve Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi Y.
210. Yüce Kitabımız Hz. Kur'an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y.
211. Son İlahi Kitap Kur'an-ı Kerim, Osman Keskioğlu, D. İ. B. Y.
212. İslâm'da Kur'an, Tabatabai, Bir Y.
213. İcazü'l-Kur'an, Nedim Yılmaz, Fatih Yayınevi Neşriyat
214. Garp İlminin Kur'an-ı Kerim Hayranlığı, İ. Hami Danişmend, Dergah Y.
215. Âyetler Işığında Reçeteler, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
216. Âyetlerden İşaretler, Abdülkadir Es-Sufi, Yeryüzü Y.
217. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
218. Esbab-ı Nüzul, Abdülfettah El-Kadi, Fecr Y.
219. Esbab-ı Nüzul, El-vahıdi, İhtar Y.
220. Vahiy Gerçeği, M. Zeki Duman, Fecr Y.
221. Muhammedi Vahiy, M. Reşid Rızâ, Fecr Y.
222. Yemin Olsun ki, Sadık Kılıç, İhtar Y.
223. İncilerden Üç Sûre, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y
224. Gözardı Edilen Kur'an Hükümleri, Cavit Yalçın, Vural Y.
225. Ahkam-ı Kur'aniye, Konya'lı Mehmed Vehbi, Can Kitabevi
226. Cassas ve Ahkamu'l Kur'an'ı, Mevlüt Güngör, Kur'an Kitaplığı
227. Fert ve Topluma Kur'an'ın Mesajı, Vehbe Zuhayli, Risale Y.
228. Yeniden Kur'an'a Dönüş, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
229. Soruşturma 2, Kur'an ve Sünnet, Heyet, Sor Y.
KUR’AN
- 451 -
230. Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
231. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
232. Ramazan ve Kur’an, Mehmet Pamak, İlkyay Y.
233. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 156-161; 182-183
234. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 80-81
235. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Yay. s. 30-34 (*308-315)
236. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 20-60
237. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 105
238. Kur'an Okulu Cüz Cüz Kur'an, Hanif Yay. Kavramlar: Kur'an: 1, s. 44-46
239. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
240. Kur'an'da Kur'an, Ejder Okumuş, Dünya Y. s. 11-13
241. Kur'an'ın Faziletleri, İmam Nesai, Hüner Y.
242. Kur'an'ı Yeniden Düşünmek, Kazım Dönmez, Rağbet Y.
243. Kur'an ve İslâm Üzerine, Ömer Rızâ Doğrul, Ağaç Kitabevi Y.
244. Kur'an'a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
245. Kur'an En Büyük Mucize, Said Alpsoy, Gelenek Y.
246. Kitab'a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
247. Yeniden Kur'an'a Yönelmek, Doç. Dr. Bahattin Dartma, Rağbet Y.
248. Kur'an Nedir? Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu, Şule Y.
249. Kur'an'ı Nasıl Anlayalım, Ebû'l Ala Mevdudi, İşaret Y.
250. Kur'an'ı Nasıl Okuyalım, Prof. Muhammed Kutub, İşaret Y.
251. Kur'an'ı Anlamanın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
252. Kur'an'ı Anlamak Farzdır, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
253. Kur'an'ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Pınar Y.
254. Kur'an'dan Nasıl Yararlanılır, Ebû'l Hasan Ali En-Nedvi, Şule Y.
255. Sahabenin Kur'an Anlayışı, Dr. Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
256. Kur'an'ı Anlamaya Giriş, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
257. Anlamın Buharlaşması ve Kur'an, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
258. Temel Kaynağımız Kur'an, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
259. Kur'an Surelerinin Sıralanışındaki Sırlar, İmam Suyuti, Rağbet Y.
260. Kur'an'da İnsanlık Öğretisi, Şehid Murtaza Mutahhari, Ağaç Kitabevi Y.
261. Kur'an'da İnsan Tipleri ve Davranışları, Dr. H.Emin Sert, Bilge Y.
262. Ana Konularıyla Kur'an, Prof. Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y.
263. Kur'an Dili ve Retoriği, Mustafa Öztürk, Kitabiyat Y.
264. Kur'an'a Giriş, W. Montgomery Watt, Ankara Okulu Y.
265. Kur'an'da Allah ve İnsan, Toshihiko Izutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat
266. Kur'an ve Tarihselcilik, Dr. Şevket Kotan, Beyan Y.
267. Kur'an'a Bakış, Dr. Ali Şeriati, Fecr Y.
268. Kur'an'a Giriş, Abdullah Draz, Kitabiyat Y.
269. Kur'anı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
TEFSİR KONUSUNDA YARARLANILABİLECEK KAYNAKLAR
Türkçe Tefsirler
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. 16 cilt
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. 7 cilt
3. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. 8 cilt
4. Et-Tefsiru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Yayınları 7 cilt
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. 16 cilt
6. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l Gayb), Fahreddin Râzi, Akçağ / Huzur Y. 24 cilt
7. Tefsir-i Kebir, Mukatil bin Süleyman, İşaret Y. 4 cilt
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
8. Kur’an Yolu, Türkçe Meal Tefsir, Heyet, D.İ.B. Y. 5 cilt
9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. 3 cilt
10. Besairu’l Kur’an, Ali Küçük, 20 cilt
11. Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. 7 cilt
12. Kur’ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. 8 cilt
13. El-Esas fi't-Tefsir, Said Havvâ, Şamil Y. 16 cilt
14. Tefsîru’s-Sa’dî, Abdurrahman es-Sa’dî, Guraba Y. 5 cilt
15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. 6 cilt
16. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. 10 cilt
17. El-Mizan fî Tefsiri’l-Kur’an, Tabatabâî, Kevser Y.
18. Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y.
19. Kur’ân-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. 8 cilt
20. el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Kurtubî, 20 cilt
21. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat 12 cilt
22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. 30 cilt
23. Beyânu’l-Hak, M. Zeki Duman, Fecr Y. 3 cilt
24. Celâleyn Tefsiri, Celâleddin Suyûti, Sağlam Y. 3 cilt
25. Et-Tefsirü’l-Münir, Vehbe Zuhayli, Risale Yayınları
26. Kur’an’a Bakışlar Zeynep el-Gazali, Uysal Kitabevi Y.
27. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y.
28. Vedahu’l Burhan, Muhammed Ebû’l-Hasan En-Nisaburi, Tevhid Yayınları 2 cilt
29. Nesefi Tefsiri, İmam Nesefi, Ravza Yayınları 8 cilt
30. Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Y., 22 c.
31. Büyük Kur’an Tefsiri, Ali Arslan, Arslan Yayınları / Okusan 16 cilt
32. İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım, Anadolu Yayınları
33. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat 8 cilt
34. Furkan Tefsiri, Hicazi, İlim Y./Vahdet Y.
35. Yaşayan Kur’an Türkçe Meal/Tefsir, R. İhsan Eliaçık, İnşa Y. 3 cilt
36. Ruhu’l-Beyan, İsmail Hakkı Bursevi, Erkam Y.
37. Taberi Tefsiri, Taberi, Hisar Yayınevi
38. Tefsiru’l Kur’an, Ebû’l-Leys Semerkandi, Sezgin Neşriyat / Hizmet Kitabevi
39. Ebûssuud Tefsiri, Ebûssuud, Boğaziçi Y.
40. Ebû Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları
41. İbn Kayyim Tefsiri, Polen Y.
42. Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Y.
43. Tanrı Buyruğu Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi ve Tefsiri, Ömer Rızâ Doğrul, İnkılâp Y. 1-2
44. Tibyan Tefsiri Ayntabi Mehmed Efendi, Terc: Ahmed Davudoğlu, Huzur Y. 4 cilt
45. Şemseddin Yeşil, Füyuzat, Yeşil Yayınevi
46. Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, I-II, Düşün Y.
47. Kelâmullah Allah’ın Kelâmı, Meâl-Tefsir, Mehmet Türk, EDAV Y. (Konya)
48. Kur’an’ın Tümünü Kapsamayan, Bazı Sûre ve Âyet Tefsirleri
49. Kur’an’ın Konulu Tefsiri, Muhammed Gazali, Şûrâ Y. (var)
50. Celal Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, Erkam Yayınları (var)
51. İbni Teymiyye, Müşkil Âyetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları (var)
52. Fâtiha Tefsiri ve Namaz, Ömer Temizel, Şahsi Y. (var)
53. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar Hikmet Işık, Nil Y. (var)
54. Fâtiha'nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. (var)
55. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
56. Fâtiha ve En'am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş. (var)
57. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. (var)
KUR’AN
- 453 -
58. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Durmuş- Ali İçipak, Yenda Y. (var)
59. Fâtiha Sûresi, Âzad, Bir Y. (var)
60. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Sadreddin Konevi, İz Yayıncılık
61. Fâtiha Sûresi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
62. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y. (var)
63. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
64. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûlleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
65. Rahmân ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla, Harun Yahya, Araştırma Y.
66. Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y.
67. Âyet Yorumları, Ali Şeriati, Kıyam Y.
68. İki Sûre İki Yorum, Ali Şeriati, Endişe Y.
69. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaş, Birleşik Dağıtım Ankara
70. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. 1 (2 var) (küçük boy, koyu kahverengi)
71. Ahmed Davudoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meâli ve Tefsir-i Tibyân Tefsîri, Akpınar Y.
72. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
73. Bakara Sûresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
74. Âyet-el Kürsî Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
75. Tefsir-i Sâvî (4 cilt), Ahmed Savi, Eser Neşriyat
76. Tefsir-ül İbn-i Abbas, Abdullah İbni Abbas, Eda Neşriyat
77. Tefsiru Ebdei’l-Beyan Li Cemî’-i Âyi’l-Kur’an, Muhammed Bedreddin, Nil A.Ş. Y.
78. Kelimâtu’l-Kur’an Fî Tefsîri’l-Beyan, M. Mahluf, Esma Y.
79. Abdullah Parlıyan, Özlü Tefsir (var)
80. Tevbe Sûresinin Gölgesinde Cihad Dersleri, Abdullah Azzam, Buruc Y.
81. Kur’an Araştırmaları, Muhammed Kutub, Fikir Y. 2 cilt (1 var)
82. Eûzü Besmelenin Ve Fâtiha’nın İlginç Nükteleri, Eşref İba, Şahsî Y.
83. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim bin İbrahim Cîlî, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
84. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
85. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûl Leys Semerkandi, Hizmet Kit.
86. Asım Yılmaz, İşaratu’l Furkan ve Tevhid-i Beyan
Türkçeye Tercüme Edilmemiş Bazı Arapça Tefsirler
1. Mecmuâtu’t Tefâsîr (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî, Kadı Beydavî Tefsirleri), Çağrı Y. İst. 1979
2. Keşşâf an Hakaikı Kavâmidi’t Tenzîl, Zemahşerî, Kahire, 1953
3. Mir Muhammed Kerim el-Baküvi, Keşfu’l-Hakayık
4. Abdürrazzâk, Tefsir
5. Cemaleddin Kasımî, Tefsir
6. Ebû Tâlib el-Mekkî, Tefsiru’l Müşkil
7. Beğavî Tefsiri, Meâlimu’t-Tenzil
8. Mâverdi, Mâverdi Tefsiri
9. İmam Vahidî, Tefsiru’l-Veciz
10. Muhammed Emin Şankitî, Edvâu’l-Beyan Tefsiri
Bazı Mealler
1. Ahmet Ağırakça, B. Eryarsoy, Meal, Buruc Y.
2. İnsanlığa Son Çağrı, Meal, Hamdi Döndüren, Çelik Y. 2 cilt
3. Son Mesaj, Mustafa Yıldız, Çıra Y.
4. Allah’ın Kelâmı (Meal-Tefsir), Mehmet Türk, Edav Y.
5. Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Armağan Kitaplar
6. Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
7. K.K. ve Açıklamalı Meali, Heyet, T. Diyanet Vakfı Y.
8. K.K. Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9. Nüzul Sırasına Göre K.K. Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, Birim Y.
10. K.K. ve Özlü Tefsir, Tefsirlerin Özü, Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık
11. K.K. Meali, H. Altuntaş, M. Şahin, D.İ.B. Y.
12. K.K. ve İzahlı Meal-i Âlîsi, Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
13. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, (Fatiha, Bakara), Abdülaziz Bayındır, Sül.Vakfı Y.
14. Feyzü’l Kur’an, K.K. Açıklamalı Meali, Hasan Tahsin Feyizli, Server Neşriyat
15. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri), Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y.
16. Kur’an Türkçe Çeviri, Sadık Türkmen, Sistem Y. 2 cilt
17. K.K. ve Kelime Meali, Medine Balcı, Ebrar Y. 2 cilt
18. K.K. Türkçe Anlamı ve Kelime Meali, Halil Uysal, Kitap Kent Y.
19. K.K. ve Türkçe Meali, Hasan Karakaya, Kerim Aytekin, İkra Y.
20. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, T.D.Vakfı Y., Heyet
21. Suat Yıldırım, Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları
22. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsirî Meal, Ahmet Tekin, Kelam Y.
23. Açıklamalı K.K. Meali, Tercümânu’l Kur’an, Mevdudi, İnkılab Y.
24. Kur’an-ı Kerim Meali, Şaban Piriş
25. Kur’ân-ı Kerim Meali, Talât Koçyiğit, Hüner Y.
26. Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal-Tefsir, İhsan Eliaçık, İnşa Y.
27. Kur’an’a Bakışlar, Meal-Tefsir, Zeynep Gazali, Uysal Kitabevi Y.
28. Kur’ân-ı Kerim Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
29. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Erguvan Y.
30. Kur’ân-ı Kerim Meali ve Yüce Tefsiri, Hacı Murad, Doğuş Y.
31. Aziz Kur’an Çeviri ve Açıklama, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
32. Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, Muhammed Esed, İşaret Y.
33. Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Ağırakça, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
34. Nüzul Sebepli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Ahmet Ağırakça-Beşir Eryarsoy, İst. 1987
35. Kur’an-ı Kerim’in Türçe Anlamı, Ali Bulaç, Bakış Y.
36. Yüce Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsir Notları, (3 cilt), Ebû’l-A’lâ Mevdudi, Merve Y.
37. Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, Hasan Basri Çantay, Çantay Kitabevi Y./Risale Y.
38. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
39. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Heyet, Hikmet Neşriyat
40. Kur’an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, Yasin Y.
41. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklama, İsmail Mutlu, Nesil Basım Yayın
42. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Heyet, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
43. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
44. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
45. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çile Y./Timaş Y./Merve Yayın Paz. / Çelik Y. /Seha Neşriyat
46. Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmed Davudoğlu, Şelale Y./Temel Neşriyat/Cevher Y./Bahar Y.
47. Elmalılı Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Y./İhtar Y./Huzur Y./İslamoğlu Y./Eser Neşriyat
48. Kur’an-ı Kerim ve Meali, İsmail Kurt, Huzur Y.
49. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, İ. Atasoy, Ü. Şimşek, M. Paksu, İ. Mutlu, Ş. Döğen, C. Uşşak, İst. 1989
50. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal), Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay, D.İ.B. Y.
51. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Abdullah Aydın, Aydın Y.
52. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Ali Arslan, Okusan Yayıncılık
53. Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Tekin, Özel Y.
54. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Hasan Rızâ, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
55. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İsmail Hakkı İzmirli, Eren Y.
56. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, Ötüken Neşriyat
KUR’AN
- 455 -
57. Kur’an-ı Kerim Meali, Ziya Kazıcı, Çağrı Y.
58. Kur’an-ı Kerim Meali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım Yay./Akçağ Y.
59. Kur’an-ı Kerim Meali, Ali Arslan, Devran Y.
60. Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Ayntabi Mehmed Efendi, İst. 1956
61. Kur’an, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ank. 1957
62. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Enver Baytan, İst. 1986
63. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâni-i Kur’an, İzmirli İsmail Hakkı, İst. 1977
64. Kur’an-ı Kerim Türçe Meali, H. Karakaya, K. Kabakçı, M. Süslü, K. Seyidhanoğlu, K. Aytekin, İst. 1981
65. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1982
66. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Ank. 1985
67. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlam), Ziya Kazıcı, Necip Taylan, Çağrı Y.
68. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek , Hayreddin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İ. Kâfi Dönmez, Sadreddin Gümüş, Ank. 1993/S. Arabistan Krallığı, Medine
69. Kur’an-ı Kerim, Ş. Oral, Y. Z. Ersal, M. Runyun, A. S. Yücesoy, A. Güven, M. A. Köksal, M. Ş. Özmen, K. Edip Kürkçüoğlu, H. Atay ve Y. Kutluay (3 cilt), Ank. 1973
70. Kur’an-ı Kerim’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, Ahmet Okutan, İst. 1967
71. Türkçe Kur’an-ı Kerim, Osman Nebioğlu, İst. 1957
72. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, H. E. Çalışkan, Güneş Gaz. Y.
73. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Akpınar Y.
74. Kur’an Tercümesi, Muhammed bin Hamza, İst. 1976
75. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Abdullah Tüzüner, İst. 1973
76. Kur’an-ı Kerim Meali, Enver Baytan, Baytan Y.
77. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Abdülbâki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi Y.
78. Fuyuzat; Kur’an-ı Mübin’in Mealen Tefsiri, Şemsettin Yeşil, İst. 1964
79. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal) (3 cilt), Hüseyin Atay ve Yaşar Kutluay, D.İ.B. Y.
80. Kur’an-ı Kerim, Besim Atalay, İst. İ962
81. Kutsal Kur’an Türkçe Meali, Sadi Irmak, İst, 1962
82. Kur’an-ı Kerim Meali, Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y.
83. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Yüce Meali, Ayntabî Mehmed Efendi, Huzur Y.
84. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Açıklaması, Osman Keskioğlu, Eren Y.
85. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Ş. Taha, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
86. Kur’an ve Açıklamalı Meali, Heyet, Nesil Basım Yayın
87. Kur’an Meali, Ahmet Varol, Ozan Y.
88. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Hasan Rızâ, Baytan Y.
89. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Birleşik Y.
90. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Mesut Okumuş, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
91. Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Abdullah Varlı, Şahsi Y.
92. İngilizce Kur’an-ı Kerim Meali, Heyet, İlmi Neşriyat
93. Kur’an-ı Kerim’in Mealen Manzum Açıklaması, A. Adnan Sütmen, Üçdal Neşriyat
94. Tanrı Buyruğu Oku, Kur’an Nazım Çeviri, Rızâ Çiloğlu, İst. 1987
95. Kur’an-ı Kerim, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İst. 1932
96. Lafzen ve Meâlen Kur’an-ı Hakim’in Tercümesi, Ali Rızâ Sağman, İst. 1980
97. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Süleyman Ateş, Kılıç Y./Yeni Ufuklar Neşriyat/Şura Y.
98. Kur’an-ı Hakim ve Öztürkçe Meali, Dabbetu’l-Arz Profesör 1400 (Alevi Dedeleri), Ank. 1995
99. İslâm’ın Mukaddes Kitabı Kur’an-ı Kerim, Türçe Tercüme ve Tefsiri, Hacı Murat Sertoğlu, İst. 55
100. İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y.
101. Mevzularına Göre Âyetü-i Kerimeler ve Mealleri, (2 cilt), Şamil Y.

KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 457 -
Kavram no: 121
Kitap 6
İman 20
Bk. İncil; Tevrat; İman; Okuma; İlim
KUR'AN'IN İ'CÂZI
• İ'câz ve Mu'cize Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İ'câzu'l-Kur'an Ne Demektir?
• Kur’ân-ı Kerim'in Mûcize Oluşunun Delilleri:
a- Kur’ân-ı Kerim'in Hârikulâde Oluşu
b- Kur'an'ın, Karşı Çıkan Muhaliflerine Meydan Okuması
c- Bir Benzerinin Getirilememesi
• Kureyş İleri Gelenleri Gizlice Kur'an Dinliyor
• Kur'an ile Diğer Peygamberlerin Mûcizeleri Arasındaki Fark
• Kur'an'ın İ'câz Yönleri:
a- Kur'an'ın Nazmı ve Te'lifi
b-Kur'an'ın Fesâhat ve Belâğatı (Anlatım ve İfade Güzelliği)
• Gaybî İ'câzı:
a- Kur'an'ın Gelecekten Haber Vermesi
b- Geçmiş Toplumlardan Haber Vermesi
c- Bütün İnsanların İhtiyacını Karşılayacak Esaslar İhtiva Etmesi
d- Kur'an'ın, Hz. Peygamber'in Her Arzusuna Uygun Olarak Nâzil Olmaması
• Kur'an'ın İlmî İ'câzı
"Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcıları-nızı) da çağırın. Bunu yapamazsınız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır." 2029
İ'câz ve Mu'cize Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
İ'câz: Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, bütün insanların Kur'an'ın benzerini getirmekten âciz olduğunu göstermek suretiyle kendi doğruluğunu ortaya koymasıdır. İ'câzu'l-Kur'an: Kur'an'ın, bütün insanları benzerini getirmekten âciz bırakmasıdır. Mûcize: Benzeri getirilmesi için meydan okunarak gösterilen, bilinen sebeplerin dışında kalan, peygamberinin doğruluğunu göstermek için Allah tarafından halk edilen ve benzeri getirilemeyen hârikulâde olaydır. Mûcizede üç ana şart vardır. Bunlar, onun hârikulâde bir olay olması, meydan okunarak gösterilmesi ve benzerinin getirilememesidir. Bu noktadan hareketle, Kur’ân-ı Kerim'de de bu üç unsurun varlığı, delilleri ile gösterilmiş ve dolayısıyla onun en büyük mûcize olduğu ortaya konmuştur.
Kur’ân-ı Kerim'in Mûcize Oluşunun Delilleri
2029] 2/Bakara, 23-24
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mûcizenin tanımında üç ana unsur/şart bulunmakta olduğunu belirttik. Bu özellikler, kendisinde en mükemmel şekilde bulunduğu ve ilelebet bulunacağı için Kur’ân-ı Kerim, diğer mûcizelerden daha farklı ve daha üstün bir mûcize olma niteliğini taşımaktadır. Şöyle ki:
a- Kur’ân-ı Kerim'in Hârikulâde Oluşu
Allah Teâlâ her peygambere, kendi zamanında geçerli ve rağbetli olan şeylere üstün gelecek cinsten mûcizeler vermiştir. Bunun böyle olması gâyet tabii ve bir bakıma gereklidir. Zira sihir ya da tıp alanında mâhir kişilerin bulunduğu bir devirde, başka cinsten mûcizelerle ortaya çıkan kişilere, inanmayanlar tarafından "biz de sihrin en âlâsını yapıyor, birçok tehlikeli hastalıkları iyi edecek derecede tıbbı biliyoruz. Sen de onları yapamıyorsun" denilebilir. Mûcizelerin, bahsedilen tarzda gösterilmesi ile yapılması muhtemel olan bu tür itirazlara meydan verilmemiş olmaktadır.
Hz. Peygamber'e mûcize olarak Kur'an'ın verilmesinin hikmeti de, o sırada Arap dilinin şiir, üslûp ve hitabetin en yüksek dereceye ulaşmış olmasıdır. Gerçekten Rasûlullah'ın peygamber olarak gönderildiği sırada Araplar, belâgat konusunda çok ileri gitmişlerdi. Şiirin her çeşidine vâkıf idiler. Lisanları şiire müsait idi. Bedevileri dahi güzel konuşur, konuşmalarını şiire benzetirdi. Methederler, hicvederlerdi. Methettiklerini yüceltir, hicvettiklerini batırırlardı. Panayırlarda şairler şiir yarışması yaparlar, halk dinler ve onlar hakkında notlarını verirdi.2030 Tertip edilen edebiyat ve şiir yarışmaları, bu edebî ürünlerin daha çok gelişmesine neden olurdu.
İşte, insanların edebî bakımdan en yüksek bir seviyeye ulaştıkları bu devirde fesâhat ve belâgatın en büyük timsali Kur’ân-ı Kerim inzal edilerek, herkesin beğenisini kazandığı için Kâbe'nin duvarına asılmaya hak kazanan ve o devrin en büyük edebî ürünleri sayılan "Muallekat-ı Seb'a (Yedi Askı)"nın değersizliğini ve dolayısıyla, kendi benzerinin yapılamayacağını ispat etmiştir. O gelince, şairler utandıklarından kendi şiirlerini indirmişler, büyüklüğü karşısında dize gelmişlerdi.
Gerçekten harfi, kelime ve cümleleri, onların kullandıkları ile aynı olmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim'in, Arapların alışılagelen nesir ve nazım formundan ayrı, tamamen kendine has bir üslûbu vardır. Onların nesirlerine, nazımlarına, secî, recez ve şiirlerine benzemeyen bir özelliğe sahiptir. Araplar bu üslûba hayran kalmışlar, onun kendi üslûplarından farklı ve üstün olduğunu itiraf etmişler, kendi kelamlarından onun bir benzerini getirmekten âciz kalmışlardır. Sadece bu özelliği, onun hârikulâde bir eser olduğunu göstermeye yeterlidir.
b- Kur'an'ın, Karşı Çıkan Muhaliflerine Meydan Okuması
Beşeriyetin dinden istifadesi, hârikalara sarılmakta değil; Allah'ın sünnetine/evrendeki kanunlarına sarılmaktadır, yani ilimdedir. Hârikalar, kulların zor zamanlarında Allah'ın özel yardımıdır. Hidâyetten gaye ise, zorluktan kurtarmadır. O yüzden mu'cizenin en önemlisi, ebedî, aklî ve ilmî kıymeti içeren mu'cizedir. Bu mu'cize ise Kur'an'dır. Allah, Rasülüne bunu o kadar kesin ve yakîn ile bildirmiştir ki, Kur'an'ın benzerini hiçbir insan, hatta bütün insanlar yapamaz. Bu,
2030] İslâm'a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim'den Cevaplar, s. 154
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 459 -
bizzat ilahî va'd ve taahhüt altındadır. Kur'an, nasıl bir kelam farzedilirse edilsin, en büyük dâhî sayılan edipler, filozoflar ve şairler onun benzerini yapmaya kalkışırsa âciz kalır. Kur'an'da o kadar fevkalâdelik görmek istemeyen körler veya kinciler ne farzederse etsin, Kur'an ile boy ölçüşmeye kalkıştıkları zaman mağlup olagelmişler, hiçbir şey yapamamışlardır. Allah, kudretlerini derhal bağlamış veya esasen hiç vermemiştir. İşte Allah, Peygamberine bu kuvveti vermiş ve asırlardan beri de bunu ispat etmiştir.
Dünya kuruldu kurulalı, geçmişle ilgili bu kadar büyük ve bu kadar eşsiz bir haberi, bu kadar ciddiyetle peygamberlerden ve bilhassa son Peygamber'den başka hiçbir kimse ispat etmeye değil; ortaya atmaya bile cesaret edememiştir. Çünkü yalancıların mumu yatsıya kadar yanar. Şarlatanlar, geçici bir zaman için parlar, söner. Napolyon Bonapart, Mısır'a geldiği zaman, savaşlardaki üstünlüğüne güvenerek ve bunları bir mu'cize sanarak: "Ben Muhammed'i severim, o da benim gibi büyük bir komutan idi, fakat ben daha büyüğüm" demişti. Bu gururu, bu boy ölçüşmeye kalkması, sonuçta Akka kalesinden başlayarak kırılmaya yüz tuttu, nihâyet söndü gitti ve o zamandan beri Fransızlar, onun açtığı yaraları tedavi edemediler. Özetle (bu durum) Kur'an'ın meydan okuma sırrı ve Muhammed Aleyhisselam'ın peygamberliğinin ebedî bir kanun ve delilidir. Allah, bu delili hatırlatıyor ve Muhammedî nübüvveti, Kur'an'ın hak olduğunu te'yid ediyor ve insanlar içinde bunda şüphe edenlere meydan okuyor. 2031
Peygamber Efendimiz Kur'an âyetlerini insanlara okuduğu zaman, yetim büyüyen ümmî bir insana bu âyetlerin gelmesini hazmedemeyenler "Muhammed bunları kendisi uyduruyor" dediler. Allah, peki buyurun, siz de Arapsınız. Arapça'yı onun kadar biliyorsunuz. Bütün Arap edebiyatçılarını, bilginlerinizi çağırın ve o Kur'an'ın surelerinden bir surenin benzerini siz de söyleyin diyerek meydan okuyor.
İnsanların yazdığı kitaplarda bazen yüksek hikmetler görülürken, bazen gâyet basit düşüncelere rastlanır. Bir sayfası gâyet edibane iken, diğer sayfalarında kalite düşer. Baştan sona okunsa tezatlarla karşılaşılır. İnsanların koyduğu yasalarda da tezatlar vardır. Anayasayı koyan hukukçular, diğer yasaları koyarken Anayasaya aykırı olmaması için dikkat etmelerine rağmen, bir müddet sonra ceza yasasından bir maddenin Anayasaya aykırılığı ortaya konulur. Bu, normaldir. Çünkü insan aklının gücü, görüş alanı sınırlıdır. Yarının ne getireceğini bilemez. Allah'ın kitabı Kur’ân-ı Kerim'in nazmında, manasında, haberlerinde, emir ve yasaklarında, edebiyatında, gramer kaidelerinin uyumluluğunda bugüne kadar bir eksikliğe, aykırılığa, düzensizliğe, çelişkiye rastlanmamıştır.
Yirmi sene önce yazılmış teknikle ilgili kitaplar bugün değerini yitirdi. Filozofların peygamberlerden aldıkları hikmetin dışında bütün fikirleri düşüncesizliklerinin belgesi oldu. Kur’ân-ı Kerim, bin dört yüz seneden beri her çağa, her kesime kültür seviyelerine göre bir şeyler vermekte ve her çağda yepyeni oluşu, eskimezliği, tazeliği ortaya çıkmakta. İşte böyle bir kitabı yazmanızı istemiyoruz ey kâfirler; bu kitabın en kısa suresine benzer bir sure getirin yeter! 2032
Kur’ân-ı Kerim, bir benzerinin getirilmesi için insanlara meydan okurken şu
2031] Elmalılı Hamdi Yazır, c. 1, s. 234-235
2032] Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, c. 1, s. 107-108
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yolu takip etmiştir: İlk önce, kendisinden daha üstün bir kitap getirmelerini istemiştir. Bu yapılamayınca kendisinin bir benzerini getirmeleri için meydan okumuştur. Daha sonra on sûresinin, sonunda da bir sûresinin benzerini getirmelerini istemiş, fakat bütün bu talepler karşılıksız kalmıştır. Şimdi bu âyet meallerini görelim:
"(Ey Rasülüm,) Onlara de ki: Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz, bu ikisinden (Tevrat ve Kur'an'dan) daha doğru, Allah katından bir kitap getirin de ona uyayım." 2033
"(Ey Rasülüm,) De ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun bir benzerini getiremezler." 2034
"Yoksa müşrikler, Kur'an'ı kendisi uydurdu mu diyorlar? O halde şöyle de: 'Haydin onun gibi, uydurma on sûre getirin ve bunun için Allah'tan başka gücünüzün yettiğini de çağırın, eğer doğru söylüyorsanız." 2035
"Yoksa Kur'an'ı peygamber mi uydurdu diyorlar? (Rasülüm,) de ki: 'O halde iddianızda sâdık iseniz, onun gibi bir sûre yapın, getirin ve Allah'tan başka gücünüzün yettiği (edip, belîğ) kim varsa onları da yardıma çağırın." 2036
"Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsınız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır." 2037
Aklı başında olan hiçbir beşer, yazdığı bir eseri ortaya koyarak, bu âyette olduğu gibi: "Hiçbir zaman bunun bir benzerini getiremeyeceksiniz" diyemez. Çünkü bu dünyada kendisi gibi, hatta kendisinden daha üstün yazarlar bulunabileceğini bilir. Bu da göstermektedir ki, "hiçbir zaman benzerini getiremeyeceksiniz" diye meydan okuyan kişi, alîm ve habîr olan Allah'tır. Görüldüğü gibi, mûcizenin ana unsurlarından biri olan meydan okuma, bütün özellikleri ile Kur’ân-ı Kerim'de mevcuttur.
c- Bir Benzerinin Getirilememesi
Mûcizenin üç ana unsurundan biri de benzerinin getirilememesidir. Nüzulünden bu yana Kur’ân-ı Kerim, yukarıda zikrettiğimiz âyetleri ile devamlı olarak bütün insanlığa meydan okuyup durduğu halde bir suresinin dahi benzeri meydana getirilememiştir. Böylece mâzi, hal ve istikbale dair verdiği haberlerin doğruluğu da gerçekleşmiş olmaktadır. Her asırdaki âlim, edip, belîğ, münekkit ve müellifler onun mûcizeliğini; belâğat, fesâhat ve beyânda onun derecesine çıkmaktan âciz olduklarını itiraf etmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim'in bir sûresinin dahi bu güne kadar benzeri getirilememiş, bundan sonra da getirilemeyecektir. Böylece o, diğer peygamberlerin mûcizelerinin aksine, belli bir zamanda yaşayan insanlara gösterilen ve zamanla etkisini kaybeden bir mûcize olmayıp, son peygamberin ebedî risâletine paralel
2033] 28/Kasas, 49
2034] 17/İsrâ, 88
2035] 11/Hûd, 13
2036] 10/Yûnus, 38
2037] 2/Bakara, 23-24
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 461 -
olarak ebediyyen varlığını sürdüren bir mûcize olmaktadır.
Kur'an'ın "asla yapamayacaksınız" diye haber verişi, o günden bugüne kadar 14 asırlık bir tecrübe ile doğruluğunu gösteren bir ebedî mu'cizedir. Bu meydan okumanın i'câzı karşısında yarıştan vazgeçilmiş, dille susturamadıkları delile silahlar çekilmiş, kanlar akıtılmış, dünyalar karıştırılmış, her türlü zahmetler, masraflar tercih edilmiş ve fakat bu mu'cizeye hiçbir red cevabı verilememiştir. Ancak aldatmaca ile Kur'an irşadının önüne geçmeye çalışılmıştır. Bunlara karşı ilahî adalet, elbette yerini bulacaktır, o cehennem ateşi sönmemiştir. "Bunu yapamazsınız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır."2038 Âyetteki "taş" kelimesinin fennî bir açıklamayı içerdiğinde şüphe yoktur. Gerçi bu "taş"tan kastedilen heykeller ve putlardır. Ve cehennem ateşini tutuşturmaya sebep olan yakıtın, insanlar ve tapınılan heykeller olduğu beyan ediliyor. Fakat aynı ifadede o, çıra, kömür gibi ateş tutuşturan taşlar bulunduğunu da bildirmiş oluyor ki, fen adamları bunun "taş kömürleri" olduğunu söylüyorlar. Âyette geçen "vekûd (yakıt)" ateş yakılan kibrit, ot, çöp, çıra, odun ve diğerleri gibi şeylerin hepsi için söylenir. 2039
Seyyid Kutub da, taş-insan birlikteliğini şöyle yorumlar: "...Yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır." (2/Bakara, 24) Bu dehşet saçan korkunç manzarada niçin insanla taş bir arada zikrediliyor? Kâfirler için hazırlanmıştır bu ateş. Surenin başında vasıfları belirtilen kâfirler için. "Allah'ın kalplerini, kulaklarını mühürleyip gözlerini perdelediği" kâfirler için. Kur'an, meydan okuduğu ve meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kaldıkları halde iman etmeyen kâfirler için. Şu halde bunlar, her ne kadar şekil itibariyle insan suretinde iseler de, aslında birer taş parçasıdırlar. Onun için taş nev'inden olan taşlarla, insan nev'inden olan taşların bir arada zikredilmesi tabiî ve beklenen bir şeydir. Bu korkunç manzarada taşın mevzu edilmesi, insanoğlunun zihninde başka bir tablo daha canlandırıyor: Öyle bir ateş yığını ki, taşları eritmekte ve öyle bir insan yığını ki, bir taş sellerinin önünde ateşe akmakta... 2040
Kur'an, öyle bir sözdü ki, ilk andan itibaren inananları da inanmayanları da büyülemişti. O zamanki Arapları İslâm'a çeken tek kuvvet, Kur'an'ın ifade sihri idi. Hz. Ömer gibi sert bir insan, Kur'an'ı duyar duymaz yumuşamış, kalbi İslâm'a ısınmış; Utbe bin Rabia onu dinleyince içinde ona karşı duyduğu cezbeyi izah edemeyip ona sihir demişti. Kureyş ileri gelenleri hep Kur'an'ın ifade sihrini hissettiklerinden ve Kur'an'a karşı koyacak bir söz olamayacağını bildiklerinden, yayılmasını önlemek için onu dinletmemeyi uygun görmüş, "Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Okunurken gürültü edin, belki böylece galip gelirsiniz."2041 demişlerdi.
Kur'an'ı dinleyen hıristiyan ve yahudiler de kendilerini tutamayarak ağlamışlardı: "Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman gözlerini görürsün ki, yaşla dolup boşanarak Rabbimiz, derler, inandık, Sen bizi şehadet edenlerle beraber yaz." 2042 İşte bunlar, Kur'an'ın ruh ve vicdanlara yaptığı etkinin, yani mûcizeliğinin neticesidir:
2038] 2/Bakara, 24
2039] Elmalılı, c. 1, s. 238
2040] Fi Zılali'l-Kur'an, c. 1, s. 99
2041] 41/Fussılet, 26
2042] 5/Mâide, 82
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Rablerinden korkanlar, onu (Kur'an'ı) duyunca derileri ürperir." 2043
Kur'an'da kendine has bir musiki vardır. Bu musiki, anlatılan konuya göre değişir. Dalgalar, konuya göre alçalıp yükselir. Kur'an'da biri sert, kaba dalgalı bir musiki, diğeri de yumuşak ve hafif dalgalı bir musiki olmak üzere kulağımıza iki musiki çeşidi vurmaktadır. Cehennem azabından bahseden âyetlerde âdetâ cehennemin kükremiş olan dilleri görülür ve ateşin kükreyen sesi duyulur. Haşinlik, zulüm ifade eden âyetlerde kelimeler çelik gibi sertleşmekte, mermer kaleler gibi katılaşmakta; rahmet, şefkat, cennet nimetlerini ifade eden âyetlerde kelimeler pamuk gibi yumuşamakta, bal gibi tatlılaşmakta, sanki ilahî rahmet, insanın kalbini okşamaktadır.
Nâs suresine bakalım: Burada tema, fısıltı, içten gizli telkin temasıdır. Cin ve insanlardan olan şeytanın insana fısıltı ile kötü telkinler yaptığı anlatılmaktadır. Nas suresini şimdi hafif sesle tekrar okuyun, bakın, bu fısıltıyı kulağınızla duyuyorsunuz değil mi? Kelimelerin sonundaki "sin"ler bir fısıltı sesi çıkarmıyor mu? İşte bu, Arapça bilmeyenlerin bile anlayabileceği Kur'an'ın bir mûcizesidir.
İbn Hişam ve Taberi'nin rivâyetine göre, Kureyş, kendi aralarında konuştular: "Hac mevsimi geldi, bu adam hakkında bir karar verelim, gelen hacılara hep aynı şeyi söyleyelim. Birimizin söylediğini öteki yalanlamasın. Velid bin Muğire'yi konuşmak için Rasûlullah'a gönderdiler. Velid gelmiş, Rasûl-i Ekrem'i dinlemişti. Hz. Peygamber "İnnallahe ye'müru bil'adli...(Şüphesiz Allah adaletle, iyilik etmekle ve yakınlara vermekle emreder, fuhşiyattan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder."2044 âyetini okuyordu. Velid, bu sözler karşısında bir teessür duymuş, kavmine varınca şöyle demişti: "Vallahi o sözün bir tatlılığı, bir güzelliği var. Kökü kuvvetli, dalları bereketli. Bunu beşer söyleyemez." Kureyş: "Velid saptı, eğer o saparsa bütün Kureyş sapar." demişler, Velid'in etrafını almışlardı. O da sapmadığını, fakat O'nun için de ne diyeceğini bilemediğini söyledi:
-- Hele O'nun hakkında siz bir şey söyleyin bakalım.
-- Kâhin diyelim.
-- Hayır vallahi kâhin değildir. O'nun söyledikleri kâhinlerin gizli sözlerine benzemez. Secî de yok.
-- Mecnun diyelim.
-- Hayır mecnun da değildir. Deliliği biliriz. Bunun bayılması, sarası ve vesvesesi yok.
-- Şair diyelim.
-- Şair de değil. Şiirin her çeşidini, rezecini, hezecini, karîzini, mebsutunu biliriz. O'nun söyledikleri şiir değildir.
-- Sihirbaz diyelim
-- Sihirbaz değildir. Sihirbazları ve büyülerini gördük. Bunun okuyup üflemesi, düğüm bağlaması yük.
2043] 39/Zümer, 23
2044] 16/Nahl, 90
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 463 -
-- O halde ne diyelim, ey Abd-i Şems'in babası?
-- Allah'a andolsun ki sözünde bir tatlılık var. Kökü sabit, dalları bereketli meyveye benziyor. Ona söyleyeceğiniz her şeyin boş olacağı anlaşılıyor. Bununla birlikte ona sihirbaz demek en uygun sözdür. Çünkü o, sihir gibi kişi ile oğlunun arasını, kişi ile kardeşinin arasını ve kişi ile karısının ve kabilesinin arasını açıyor, o halde sihirdir.
Böylece dağıldılar ve yollara oturup halkı Hz. Muhammed (s.a.s.)'e yaklaşmaktan, O'nunla görüşmekten kaçındırmaya başladılar. Allah, Velid hakkında Müddessir 11-25. âyetleri indirmişti.
Baktılar ki gün geçtikçe Kur'an, kalplere işliyor, duyanlar ona kapılıyorlar. Halkı İslâm'dan uzak tutmak için Mekke'nin dayatmacı egemen güçleri işi zorbalığa döktüler. "Küfredenler dediler ki: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin; okunurken gürültü edin. Belki bu suretle galip gelirsiniz. Elbette o küfredenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız." 2045
Hz. Peygamber Mekke'de iken yüksek sesle Kur'an okuduğu zaman müşrikler, etraftan dinleyen insanları kovar, dağıtırlar; "Dinlemeyin şu Kur'an'ı, lağvedin, yani gürültü yapın" derler ve ıslık çalar, gürültü yaparlardı. Çünkü derlerdi, siz onunla münakaşa ve münazara ederseniz, akibet sizi yener. İyisi mi hiç dinlemeyin ve başkalarının dinlemesine de engel olun." Kibirlerinden ve hasetlerinden böyle yapıyorlardı, yoksa ifadelerinden anlaşılacağı gibi Kur'an'ın Hak kelamı olduğunu, gayptan, Allah'ın ilminden haber verdiğini biliyorlardı ve O'ndaki ilahî tesirin Hak kelamı olmasından doğduğuna içten kanaatleri vardı. 2046
Kaba kuvvet, âcizliğin göstergesidir. Fikre ve düşünceye fikirle değil de cezayla, sopayla karşılık vermek, mağlup olmak demektir. Bunların sloganı, "vurun, söyletmeyin"dir. Başörtülü kızın ağzını tutan bayan polisi, Mahmut Kaçar'ın ağzını kapayanları, Kur'an Kurslarını, İmam-Hatip'leri kapatanları böyle değerlendirmek gerekir. İbn Mes'ud, mutluluk asrındaki bu mazlum ama gâlip kahramanlarından biriydi:
Bir gün Rasûlullah'ın sahabeleri, kendi aralarında konuşuyorlardı:
-- Kureyş, bu Kur'an'ı açıkça dinlemedi. Acaba kim onlara Kur'an'ı açıkça duyurabilir?
Abdullah İbn Mes'ud, ufak tefek, zayıf biriydi. Arka çıkacak köklü bir sülâlesi de yoktu.
-- Ben, dedi.
-- Ama senin başına bir şey gelmesinden korkarız. Aşireti, kavim ve kabilesi kuvvetli olan biri gitmeli ki, ona bir kötülük etmek istedikleri takdirde kabilesi onlara engel olsun.
-- Bırakın, aldırmayın siz, dedi ve gitti. Kâbe'nin yanında durup okumaya başladı:
-- Bismillâhirrahmanirrahim. Er-Rahmân. Alleme'l-Kur'ân... Ve devam etti.
2045] 41/Fussılet, 26-27
2046] İbn Hişam, Siretü'n-Nebi, c. 1, s. 313
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kureyş:
-- Ümmü Abd ne diyor, diye mırıldandılar.
-- Muhammed'in getirdiklerinden bir şeyler okuyor, diyerek üzerine üşüştüler. Başına vurmağa başladılar, yüzünü yaraladılar. Her tarafı kan içinde kaldı. Fakat Abdullah okuyabildiği kadar okudu; onu kolay susturamadılar. Sonra görevini başarmış bir eda ile arkadaşlarına döndü. Arkadaşları ona:
-- İşte korktuğumuz bu idi, deyip üzüntülerini ifade ettiler.
-- Hayır, dedi; üzülmeyin. Vallahi Kureyş, bugünkü kadar hiçbir zaman gözüme böyle küçük gelmemişti. İsterseniz yarın da aynı şeyi tekrarlayayım.
-- Hayır, kâfi. İstemedikleri şeyleri onlara işittirdin ya, bu yeter. 2047
Yüzü yara bere içinde, kulağı tümüyle yarılmış sallanıyordu. Rasulullah, onu bu halde görünce tebessüm etti. Ashâb, bu tebessümün sebebini sorduklarında, "kulağını yaran Ebû Cehil'den intikamını alırken, küçücük cüssesiyle çam yarması Ebû Cehil'in kulağını yararken gördüm, ona güldüm!" diyordu. Bedir savaşında Rasül'ün gelecekle ilgili verdiği bu haber, aynen gerçekleşti. Savaşın en hararetli anlarında, bütün müslümanlar, kâfirlere hadlerini bildirirken, Ensar'dan Muaz ve Muavviz isimli iki genç kardeş, Ebû Cehil'i devirmişler, yaralamışlar, öldü zannederek bırakmışlardı. Belki kendi boyu kadar olan kılıcını, cüssesinden beklenmeyen bir enerjiyle kâfirlerin boyunlarına indirmeye çalışıyordu İbn Mes'ud. Bir de baktı ki, Ebû Cehil, önünde, yaralı bir durumda yatıyor. Hemen atladı, çıktı onun göğsüne. Ve haykırdı: "Ya müslüman ol kurtul; ya da kılıcımla seni cehenneme yollayacağım." Ebû Cehil, hâlâ müstekbirlik taslamaya çalışıyordu: "Çıkabileceğin en yüksek yere, büyük tepeye çıkmışsın."
Bu olay, İbn Mes'ud'un yüksekliğini Ebû Cehil'e de gösteriyordu, ama aynı zamanda cehâletin atasının da dünyada bile alçalışını simgeliyordu. Ebû Cehil'in imana yanaşmaması üzerine İbn Mes'ud, kılıcıyla gövdesini başından ayırdı. Ebû Cehil'i öldürdüğünü kanıtlamak için kestiği kafayı kanıt olarak taşımak istedi, ama zulümle beslenmiş kelle o kadar ağırdı ki, kucaklayıp götürmekte zorlandı. Kulağını yarıp bulduğu bir ipi kulağına geçirerek taşımaya başladı. Kelleyi sürükleyerek götürürken kulağının biri yarıldı, ip çıktı. Diğer kulağını yararak ipi ona taktı. Savaşın sonlarına yakın cereyan eden bu olaya Rasulullah ve ashabı şâhid oldular. El-Müntakım olan Allah Teâlâ, mü'minlerin intikamını esas olarak âhirete bıraktığı halde, İbn Mes'ud'a ikram olarak intikam lezzetini böylece taddırmış oldu. Câhiliyyenin atası, döverek yardığı kulakların kısasını ödüyordu. Aynı kulaklar, aynı yerden yarılmış, yüzü daha çok darbe almış ve zâlimliğinin cezasını hayatıyla ödemişti; Hem de küçük ve hor gördüğü biri tarafından mağlup edilmenin acısını çekmişti.
Kureyş İleri Gelenleri Gizlice Kur'an Dinliyor
"Biz onların onu senden dinlediklerini biliyoruz, ama bir araya gelince zâlimler: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama tâbi oluyorsunuz' diyorlar. Bak seni nelere kıyas ettiler de nasıl sapıklığa düştüler. Artık doğru yolu bulamıyorlar." 2048
2047] İbn Hişam, a. g. e., c. 1, s. 315; Taberi, c. 2, s. 73
2048] 17/İsrâ, 47
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 465 -
Ebû Süfyan bin Harb, Ebûcehil bin Hişam, Ahnes b. Şurayk bir gece gizlice Rasulullah'ın Kur'an okumasını dinlemeğe giderler. Birinin diğerinden haberi yoktur. Herbiri bir yerde gizlenir. Hz. Peygamber'e kulak verir, şafak atıncaya kadar Kur'an dinlerler. Şafak atınca evlerine dönerken yolda karşılaşırlar. Birbirlerini, dolayısıyla kendilerini ayıplarlar. "Böyle bir âdet çıkarmayalım, sonra akılsızlar (halk) duyarsa başlarına bir iş getirmiş oluruz, der ve dönerler. Ama Kur'an'ın kalplerindeki izi onları ikinci gece aynı yere iter. Herkes bir yere oturmuş, Kur'an dinlemiştir. Sabaha yakın evlerine dönerken tekrar yolda karşılaşırlar. Yine birbirlerini ayıplar, ilk sözlerini tekrarlarlar. Üçüncü gece olunca yine herbiri diğerinden habersiz olarak Rasulullah'ın evi etrafında gizlendikleri yerlerini alırlar. Gece dinler, şafak atınca dönerler. İlahî takdir bu; Onları yine yolda karşılaştırır. Birbirlerine derler ki:
-- Artık bir daha buraya gelmemeğe and içelim.
Bir daha dönmemeye and içerler ve ayrılırlar. O sabah, Ahnes değneğini eline alır, Ebûsüfyan'a gider:
-- Ey Ebû Hanzala, der. Muhammed'den dinlediklerin hakkında fikrin nedir?
-- Vallahi, ey Ebû Sa'lebe, ondan öyle sözler işittim ki, hem manasını biliyorum, hem de istenildiğini anlıyorum. Öyle şeyler de işittim ki, ne manasını ve ne de ne istenildiğini bilmiyorum.
Ahnes, oradan Ebûcehil'e gider:
-- Ey Ebû Hakem, Muhammed'den dinlediklerin hakkında fikrin nedir?
-- Muhammed'den dinlediklerim hakkında mı? Bak, biz Abd-i Menaf oğullarıyla öteden beri rekabet edegeldik. Onlar yedirdiler, biz de yedirdik; onlar verdiler, biz de verdik. Öyle ki, daima yarış atları gibi berabere kaldık. Şimdi onlar: "Bizden bir peygamber çıktı; ona gökten vahiy geliyor" diyorlar. Biz buna nasıl ulaşacağız? Andolsun ki, O'na asla inanmaz ve O'nu tasdik etmeyiz. 2049
Kur'an'ın bu ferman okumasına karşı fesahatte son derece ileri gitmiş olan Araplar âciz kaldılar, hiçbir edip ve hatip kalkıp onun bir âyetine benzer bir şey yapamadı. İslâm'ı söndürmek için kılıca başvurdular, canlarını, mallarını, evlatlarını tehlikeye attılar da edebiyat yoluyla, kalem yoluyla cevap veremediler. Eğer lisanla, yazıyla karşı koymaya güçleri yetseydi, elbette bu daha kolaydı ve bunu tercih ederlerdi. Bunu yapabilmek için uğraşmadılar değil, uğraştılar ama çabaları boşa çıktı.
Kur'an ile Diğer Peygamberlerin Mûcizeleri Arasındaki Fark
Bütün peygamberler, iddialarının doğruluğunu göstermek için, Allah'ın yardımı ile birtakım mûcizeler göstermişlerdir. Bunlar, her peygamberin kendi devrinde en çok revaçta olan şeylere üstün gelecek nitelikte olurdu. Böyle olmasa, münkirler o devirde kendilerinin sahip oldukları üstünlüklerle peygamberlerin karşısına dikilebilirler ve diğer insanları aksi yönde etkileyebilirlerdi. Esasta aynı olmalarına rağmen, peygamberlerin mûcizeleri bu bakımdan farklı olarak tezahür etmiştir. Ancak Hz. Peygamber'in mûcizesi Kur'an, diğerlerinden farklı
2049] İbn Hişam, A. g. e. c. 1, s. 315-316
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir başka özelliğe daha sahiptir. Bu özellik, onun aklî bir mûcize olmasıdır. Aklî mûcize, akıl ve basiretle idrâk edilen mûcizedir. Akla hitap ettiği ve sadece vuku bulduğu zamanda yaşayan insanlar tarafından görülebilen hissî mûcizeler gibi olmadığı için, insanlar yaşadıkça var olur ve büyüklüğünden hiçbir şey kaybetmez.
Diğer peygamberler gibi birçok hissî mûcize göstermesine rağmen, Hz. Peygamber, sadece Kur’ân-ı Kerim ile meydan okuduğu için Kur'an, O'nun risâletini te'yid eden tek mûcize olmuştur. O'nun peygamberliği umumî 2050 ve ebedîdir. Çünkü peygamberlik zinciri onunla tamamlanmıştır.2051 Önceki peygamberlerin herbiri bir kavme gönderildiği ve görevleri bir sonraki nebinin gelmesi ile sona erdiği için, gösterdikleri mûcizeler hissî oluyor ve kendi zamanlarının insanlarına hitap ediyordu. Kendisinden sonra bir başka peygamber gönderilmeyeceği için, Rasûlullah'ın kıyamete kadar devam edecek olan peygamberliğinin, yine aynı vasıfta bir mûcize ile te'yid edilmesi gerekiyordu. Hissî mûcizelerin, böyle ebedî ve umumî bir risâletle bağdaşması mümkün değildi. O'nun risâletine uygun mûcize, ancak Kur’ân-ı Kerim olabilirdi. Zira Kur’ân-ı Kerim mûcizesi ebedîdir. Zamanın geçmesi ile yok olmaz. Hz. Peygamber'in vefatı ile diğer mûcizeler gibi etkisini kaybetmemiştir. Aksine o, bütün dünyanın dilinde her yalancı ve münkire meydan okumakta, bütün insanları İslâm'a ve huzura davet etmektedir. İşte onu diğer peygamberlerin mûcizelerinden ayıran en önemli özellik budur. O, kıyamet gününe kadar insanların faydasına sunulmuştur.
Kur'an'ın devamlı mûcize olma özelliğinden dolayı Hz. Peygamber'in tâbileri, diğerlerinden daha çok olacaktır. Çünkü büyüklüğünü görerek zamanımıza kadar ona inananlar olduğu gibi, bundan sonra da olacaktır. "Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, ona mûcizelerden (kendi zamanındaki) insanların inandıkları kadar verilmiş olmasın. Mûcize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiğidir. Bu nedenle ben, kıyamet gününde peygamberlerin en çok tâbi bulunanı olacağımı ümit ediyorum." 2052
Yine bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, diğer peygamberlere verilen mûcizelerin benzerleri, ya suretçe veya hakikatçe kendilerinden önceki peygamberlere de verilmiş bulunuyordu. Kur’ân-ı Kerim mûcizesinin bir benzeri ise daha önce hiçbir peygambere verilmemişti. O, beşerî akla karşı koyan ve ilelebet ona meydan okuyan aklî bir mûcizedir. "Sana indirdiğimiz bu Kur'an, o mûcize isteyenlere karşı okunup dururken, (hâlâ mûcize olarak) kendilerine kâfi gelmedi mi?" 2053 Kur'an varken başka mûcizeye ihtiyaç yoktur. O, her zaman ve devirde mübâreze meydanında, kendisine karşı koyanlara meydan okuyup durmaktadır. Binâenaleyh, her zaman ve her yerde kıyamete kadar sabit ve nâzil olduğu günkü gibi herkesi mağlup etmekte, kat'iyyen yok olmamaktadır. Ama diğer mûcizeler böyle değildir; Kur'an gibi her an mûcize olarak devam etmezler. Kur’ân-ı Kerim, artık bugün görülmediği için kendisiyle başkalarına meydan okunamayan, asanın yılana çevrilmesi ve ölüleri diriltmek gibi, sadece bir yerde ve zamanda gösterilenlerden biri gibi değil; şimdi bile inkâr edene: "inanmıyorsan, bir benzerini de sen getir" diyebileceğimiz aklî bir mûcizedir.
2050] 34/Sebe', 28
2051] 33/Ahzâb, 40
2052] Buhâri, İ'tisam 1; Müslim, İman 70
2053] 29/Ankebut, 51
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 467 -
Kur'an'ın İ'câz Yönleri
Kur'an'da, kendisinin mûcizeliğini gösteren birçok delil vardır. Bunların herbiri bir i'caz vechi/yönü olmaktadır. Müfessir ve araştırmacılar, Kur'an'ın i'cazını birçok yönde aramışlar; bazıları seksen kadar i'caz yönü tesbit etmişlerdir. Bu i'caz yönlerinin esasını, Kur'an'ın nazmı ve te'lifi, fesahat ve belâğatı teşkil eder.
a- Kur'an'ın Nazmı ve Te'lifi
Nazm: "Dizme, tertip etme, sıraya koyma" anlamlarına gelir. Kur'an'ın harf, kelime, âyet ve sureleri o şekilde tertip edilmiştir ki, daha güzel olsun diye bir tek harfin dahi yerinden oynatılması mümkün değildir. Asla bir noksanlık ve ziyadelik kabul etmez.
Harflerin kelimelere, kelimelerin âyetlere, âyetlerin surelere yerleştirilişindeki tertip gibi, surelerin birbirleri ile irtibatı olarak Kur’ân-ı Kerim içine yerleştirilmeleri de onun i'cazını göstermektedir. Zira Kur'an 22 yılı aşkın bir süre içinde parça parça nâzil olmuştur. Bazen bir tek, bazen de on âyete varıncaya kadar birkaç âyet birlikte nâzil oluyordu. Hz. Peygamber, istikbalde neler olacağını bilmeden, her âyet veya âyetler nâzil olduğunda; "Bu âyetleri, filan filan âyetlerin bulunduğu sureye koyun."2054 derdi. Âyetlerin çok değişik sebeplerle, ayrı ayrı yer ve zamanlarda nâzil olmasına rağmen Kur'an'ın bu şekilde te'lif edilerek, vahy tamamlandığında, sureleri ve âyetleri arasında muazzam bir âhenk ve irtibat bulunan bir eser olarak ortaya çıkması, mûcizeliğinin delillerinden birisi olmaktadır.
Kur'an'ın nazmı, nesir, seci' ve şiir gibi Arap nazım şekillerinden tamamen farklıdır. Ona kelâm denildiği halde, kelâm çeşitlerinden olan risale, hitabe, şiir veya seci' diyemeyiz. Belîğ bir kimse, âyetlerini duyduğu zaman, onunla diğer nazım şekilleri arasındaki farkı hemen anlar. Allah, "Ona ne önünden, ne ardından (hiçbir sûretle) bâtıl yaklaşamaz. O, hakîm ve hamîd olan Allah'tan indirilmedir." 2055 âyetiyle, onun nazım ve te'lifinin, beşerin kullandıklarından olmadığına, dolayısıyla diğer kitaplar gibi fazlalık ve noksanlık suretiyle değiştirilemeyeceğine dikkatimizi çekmiştir. Onun yerleştirilmiş olan bir tek harfi dahi i'cazındandır. Hiç kimse, onun bir kelimesinde buluna herhangi bir harf için: "Bu harfe burada ihtiyaç yoktu" diyemez. 2056
Kur'an'ın fesâhat ve belâğatı da, nazmı ile bütünleşen, ondan ayrı düşünülmesi mümkün olmayan bir i'caz yönüdür.
b- Kur'an'ın Fesâhat ve Belâğatı (Anlatım ve İfade Güzelliği)
Açıklık, duruluk, sözün güzel olması anlamına gelen fesâhat ile; kelime veya cümlenin ibare içinde aldığı yere uygun olması, manayı en güzel bir lafızla kalbe ulaştırmak demek olan belâğat, en üstün şekli ile Kur'an'da mevcuttur. Alt, orta ve üst olmak üzere üç tabakası olduğu kabul edilen belâğatın, mu'ciz olan ve sadece Kur'an'da bulunan üst tabakası dışındakiler, belîğ olan herkes tarafından yapılabilir.
Bu anlatılanlarla ilgili çok sayıda örnek verilip Arapça bilenlere Kur'an'ın bu
2054] Tirmizî, Tefsiru'l Kur'an 10
2055] 41/Fussılet, 42
2056] Nedim Yılmaz, İ'cazü'l-Kur'an, Özel Y. (Fatih Y.), s. 14 ve devamı
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edebî yönü delillendirilebilir. Arapça bilmeyen kimseler için fesâhat ve belâğat konusunda örnekler vermek zordur. Ama, kısmen anlaşılacağını zannettiğimiz bir örnek verelim:
Allah, Kur'an'da "Ve leküm fi'l-kısâsı hayâtün (Ve bu kısasta sizin için hayat vardır.)" 2057 buyuruyor. Bu veciz ifade, belâğatın en üst derecesine ulaşmış bir i'câz örneğidir. Bu âyet-i kerime ile Arapların bu konuda Kur'an inzal olmadan önce en mu'ciz söz olarak kabul ettikleri "El-katlü enfâ li'l-katli (Öldürmeyi en çok yok eden yine öldürmedir)" sözü arasında, belâğat ve i'caz açısından birçok fark vardır:
1- Âyetin manası daha şümullüdür. Zira âyette, onların sözleri ile ifade edilmek istenen her şey ifade edildiği gibi, ayrıca "kısas" zikredilerek "adalet", "hayat" zikredilerek, kısastan beklenenin ne olduğu güzelce açıklanmıştır.
2- Âyetin ibaresi daha vecizdir. Zira onların sözleri ile mukayese edilen kısmı "El-kısâsu hayâtün" dür. Bu, on harf; onların sözü on dört harftir.
3- Âyette, onların sözlerinde bulunan ve tekrarlama suretiyle oluşan külfet yoktur. Sözde böyle bir söyleme zorluğunun bulunması, onu belâğatın en üst derecesinden indirir.
4- Âyet, söyleniş bakımından birbirine uygun harflerle, en güzel şekilde te'lif edilmiştir. Zira, "sad"dan sonra "hâ"yı söylemek, "elif"ten sonra "lâm"ı söylemekten daha kolaydır.
5- Kısas, katilden bir bakıma daha genel, bir bakıma daha özeldir. Daha geneldir, zira yaralamaları da içine alır. Daha özeldir, zira her öldürmeye kısas denmez. Ayrıca öldürmenin her çeşidi öldürmeye engel olmaz. Aksine, saldırgan katiller fitneyi arttırarak kargaşaya neden olur. O halde "El-katlü" kelimesi, kısasa tahsis edilmedikçe vecize sahih olmaz. Böyle yapılmış olsa bile kısasın yaralamalarla ilgili kısmı hâriç kalır.
6- "Hayâtün" kelimesi, nekra olarak söylendiği için, tenvini ta'zim ifade ederek, herkesin hayatına ve hayat hakkının büyüklüğüne işaret etmektedir. Diğer söz ise, ilmî olan bu hukukî ve dinî incelikten mahrumdur. 2058
Her ne kadar, eski Arapların vecize cinsindeki bu sözleri beliğ ise de, sayılan özelliklerden dolayı, bu âyet, tartışmasız daha beliğ olmaktadır. Bu âyetin belâğatinden bahsedilirken, onun Arapların bir vecizesi ile mukayese edilmesi, o vecizeyi, hâşâ, Kur'an'ın bu âyetine bir nazire olarak veya bu söz, Kur'an nâzil olmadan da Araplar arasında kullanıldığı için, âyetin o söze karşılık olarak indiğinin kabul edildiği manasına alınmamalıdır. Bu karşılaştırmadan maksat, muallekat-ı seb'a (Yedi Askı) şairlerine, başlarını önlerine eğdirerek yazdıklarını yırttıran o eşsiz fesâhat ve belâğat karşısında, Arapların üstün gördükleri daha nice söz, şiir ve hitabelerin ne kadar sönük kaldığına dikkat çekerek Kur'an'ın i'cazını göstermektir. 2059
Kur'an'ın indiği toplumda, ifade güzelliğinin revaçta olduğu, yukarıda ifade
2057] 2/Bakara, 179
2058] Elmalılı Hamdi Yazır, c. 1, s. 610
2059] Nedim Yılmaz, İ'cazü'l Kur'an, s. 42-43
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 469 -
edildi. Kur'an'ın bu açıdan o dönem insanlarını ne kadar etkilediği, tarihî bilgilerle sabittir. Kur'an'dan birkaç âyeti dinledikten sonra, bu sözün insan sözü olamayacağını itiraf edenlerin sayısı pek çoktur.
İşte Hz. Ömer... Ömer, Hz. Peygamber'i öldürmek üzere kılıcını kuşanmış, O'nu aramaktadır. O arada kız kardeşi ile kocasının da İslâm'ı kabul ettiklerini duyar ve yolunu değiştirerek her şeyden önce onlara bir ders vermeyi kararlaştırır. Büyük bir hiddet ve öfkeyle kız kardeşini tokatlar. Ancak orada Kur'an'dan birkaç âyeti dinledikten sonra bu sözün insan sözü olamayacağını itiraf eder ve İslâm dinini kabul eder.
İfade güzelliği konusunda âdeta uzmanlaşmış olan o toplum, Kur'an'ın ifade güzelliği karşısında şaşkına dönmüş, inatlarından bazen Kur'an için bu bir şiirdir, demiş, sonra kendileri bu yakıştırmanın tutmayacağını anlayarak, bu bir sihirdir, insanları büyülüyor demişlerdir.2060 Kur'an'ın karşısında âciz duruma düşen kâfirler, bazen şöyle, bazen böyle diyorlardı; bazen de iftira mahsulü düzmece sözlerdir, diyorlardı. Kur'an, işte bu konuda meydan okudu, hâlâ meydan okumaktadır.
Günümüzde de nice insan, hatta Arapça bilmeyen, Kur'an'ı meal veya tefsirinden okuyan nice inançsız insan, Arapça'daki güzelliğinin çoğunun muhafaza edilemediği bir mealden etkilenerek, bu ifade güzelliğine hayran olmakta, arayış ve iyi niyet sahibiyse İslâm'ı kabul etmek zorunda kalmaktadır. Yine Arapça bilmeyen, okunan Kur'an'ın anlamından haberdar olmayan insanları bile bir hâfızın Kur'an kıraati duygulandırmakta, ruhunun derinliklerine kadar etkisini hissettirmekte, kalpleri ürpertip titretmektedir.
Gaybî İ'câzı
a- Kur'an'ın Gelecekten Haber Vermesi
Kur'an'da, hiçbir beşerin asla bilmesi mümkün olmayan ve istikbalde vuku bulacak olaylara dair birçok haber vardır. Kur'an'ın haber verdiği hadiseler, olduğu gibi çıkmıştır. Meselâ:
1- "Onlar, yenilmelerinden sonra yakında yeneceklerdir." 2061
2- "Elbette inşâallah (Allah dilerse) Mescid-i Haram'a emin olarak (güven içinde) gireceksiniz." 2062
3- "Onu (İslâm'ı) bütün dinlere üstün kılsın diye, peygamberini gönderdi." 2063
4- "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga, Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman..." 2064
5- "Allah, sizden iman edenlere ve salih amel işleyenlere kendilerinden öncekileri halife yaptığı gibi, kendilerini de yeryüzünde halife yapıp hâkim kılacağını, kendileri için razı olduğu dini yerleştireceğini, onları korkmalarından sonra bir emniyete kavuşturacağını
2060] Bk. 21/Enbiyâ, 5
2061] 30/Rûm, 2
2062] 48/Fetih, 27
2063] 48/Fetih, 28
2064] 110/Nasr, 1-2
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vadetti." 2065
Bütün bunlar, âyetlerin belirttiği şekilde meydana geldi. 1- Rumlar, bu âyet indikten birkaç sene sonra İranlılara galip geldiler. 2- Müslümanlar, Mescid-i Haram'a Mekke'yi fethederek güven içinde girdiler. 3- İslâm Dini, diğer dinlere üstün kılındı. 4- Halk, grup grup İslâm'a girdi. Rasül-i Ekrem, vefat ettikleri sırada Arap yarımadasında hiçbir yer yoktu ki oraya İslâmiyet girmiş olmasın. 5- Allah, mü'minleri doğudan batıya yeryüzüne hâkim kıldı, dinlerini teyid etti, yerleştirdi. Hz. Ebûbekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.) müslümanları gazaya götürdükleri zaman, zafer kazanacaklarına inanmalarını sağlamak ve moral vermek için, onlara Allah'ın bu va'dini hatırlatırlardı. Neticede bu ilahî vaad, gerçekleşmiş ve İslâm dini, kısa zamanda doğuda İran, batıda İspanya'ya kadar yayılmıştır. Daha Hz. Ömer zamanda Mısır fethedilmiş, o zamanın ikinci süper devleti olan İran alınmış, Hindistan ve Ermenistan'a girilmiştir.
Ve Cenab-ı Hakk'ın, "Muhakkak Zikr'i Biz indirdik ve onu Biz koruyacağız." 2066 âyeti de aynen gerçekleşmiş Kur'an, tek harfi değiştirilmeden günümüze ulaşmıştır. Bütün dünyadaki mushaflar aynıdır. Kıyamete kadar da aynen korunacaktır. Müşriklerden, mülhidlerden, yahudilerden, her çeşit sapık fırkalardan, muattıladan, özellikle Kermatîlerden onun muhkem âyetlerini değiştirmeye, tahrif etmeye gayret edenler, sayılamayacak kadar çoktur. 14 asırdır hilelerini ve güçlerini bu konu üzerinde birleştirenler olmuş, ama Kur'an'ın nurundan bir şey söndürmeğe, sözlerinden bir kelime değiştirmeğe, müslümanları bir harfinden dahi şüpheye düşürmeğe kadir olamamışlardır.
b- Geçmiş Toplumlardan Haber Vermesi
Hz. Peygamber, hiç okuması, yazması olmadığı, hiçbir insandan eğitim görüp bir şey öğrenmediği, ümmî olduğu halde, geçmiş milletlerden haber vermesi -ki, eski kitaplara, tarih bilgisine vâkıf olanlar, bunların doğruluğunu itiraf eder- Kur'an'ın mûcizelerinden biridir. Peygamberimiz, Âdem’in (a.s.) yaratılışından kendisinin peygamber olarak gönderildiği zamana kadar vuku bulan birçok mühim olayı haber vermiştir. Rasül-i Ekrem'den birçok sorular sorulmuş, O bunları cevaplandırmıştır. Tevrat ve İncil'deki birçok hakikatleri ifade etmiştir. Yahudiler O'nu tekzib etmeye çok hırslı oldukları halde bu haberlerin doğruluğunu inkâr edememişlerdir. Bu hususta azıcık inat edene: "De ki: Doğru iseniz Tevrat'ı getirip okuyun." 20672068 âyetiyle cevap verilmiş ve susturulmuştur. Hiç kimse aksini iddia edememiştir. "Ey kitap ehli, size rasülümüz geldi, size gizlemekte olduğunuz şeyin çoğunu haber veriyor ve çoğundan da affediyor." 2069
Okuması yazması olmadığına, bunları bir yerden öğrenmesi mümkün olmadığına göre, bunların kaynağı ancak vahiy olabilir, onun için Yüce Allah, şüphecilere şöyle diyor: "Sen bundan önce bir kitap okumuyor ve elinle yazı yazmıyordun ki iptalciler şüphe etsinler." 2070; "Bu sana vahyettiğimiz, gaybe / gizliye ait haberlerdendir.
2065] 24/Nur, 55
2066] 15/Hıcr, 9
2067] 15/Hıcr, 9
2068] 3/Âl-i İmran, 93
2069] 5/Mâide, 15
2070] 6/En'âm, 105
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 471 -
Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin..." 2071
c- Bütün İnsanların İhtiyacını Karşılayacak Esaslar İhtivâ Etmesi
Peygamberler, insanların dünya ve ahiret saadetlerini temin etmek için, Allah tarafından gönderilmiş elçilerdir. Rasül-i Ekrem de, bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğine2072 ve kendisinden sonra bir peygamber gelmeyeceğine göre, onun tebliğ ettiği kitap ve din, kıyamete kadar bütün insanların ihtiyaçlarını temin edecek nitelikte olmuştur. Böylece Kur'an, hiçbir şeyi eksik bırakmadan, insanlığın yeryüzündeki kısa hayatı için gerekli olan idarî, iktisadi, manevî, ahlâkî, sosyal... esasları ihtivâ ettiği gibi, ahirete ait esasları da içermiştir. Fakat o, bütün bu esasları tafsilatıyla anlatmaz, çoğunun formülünü verir, düşünme ve araştırma yolu ile çözümünü insanlara bırakır. "Balık hediye ettiğin kişiyi bir günlüğüne doyurursun, fakat balık avlamayı öğrettiğin kişiyi her gün doyurursun" atasözünün ifade ettiği gibi, insanlara dünya ve ahiret mutluluğunu nasıl temin edeceklerini öğreterek, maddî ve manevî bakımdan daima tok kalmalarını sağlar. Zaman, onun esaslarını eskitemez, değiştiremez. O, insanların eserleri ve kanunları gibi ihtiyarlayıp yıpranarak etkisini ve tazeliğini yitirmez. O, bütün asırlardaki her seviyeden insana yöneltilen ilahî ve ezelî bir hitap olduğundan, yeni nâzil olmuşçasına her devirde daima taze kalmaktadır.
Onun, bütün insanların ihtiyacını karşılayacak nitelikteki esaslarını şöyle özetleyebiliriz:
a- Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere iman adı altında mebde', meâd ve bu ikisi arasındaki hakikatlere insanları irşad etmek suretiyle akideleri;
b- Nefisleri tezkiye ederek ruhları gıdalandıracak, iradeyi kıvamına koyacak, fert ve topluma fayda verecek şeylere irşad etmek suretiyle ibâdetleri;
c- Fazilete irşad etme, reziletten nefret ettirme suretiyle ahlâkı;
d- Eşit şartlarda eşit hak ve sorumluluklar getirme suretiyle toplum hayatını ıslah etmesi; vicdanlara, akıllara ve fikirlere hürriyet vererek zorlamayı, baskıyı ve dinî tahakkümü men etmesi.
İslâm'a girmeden önce müşrik Arap toplumunun ahlâkî yapısı ve seviyesi tarihen sabittir. Her türlü ahlâksızlık ve çapulculuğun hüküm sürdüğü o toplum, İslâm'a girdikten sonra insanlık için örnek bir toplum oldu. Birlik ve beraberliği sağlayan, güçsüzün hakkını koruyan, insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir toplum oldu. Geriliğiyle alay eden toplumlara fazilet ve medeniyet taşıyan bir toplum. O toplum, kısa bir müddet içerisinde çevresine hakim olmuş, sadece mü'minleri değil; İslâm'ı kabul etmeyen diğer din mensuplarını da huzur ve güvenliğe kavuşturmuştur. Kur'an'ın getirdiği ilkelerin ilahîliğini ispatlayan bu tarihî gerçeklik, O'nun mu'cizeliğine güzel bir delildir. Kur'an'ın gerçekleştirdiği bu değişim ve dönüşüm, bu inkılab, tarihte hiçbir zaman hiçbir yerde gerçekleşmemiştir. Eşi benzeri görülmeyen bu devrim, yani insanların dalâletten hidâyete; ahlâksızlıktan en erdemli kişiliğe; toplumların bedeviyetten medeniyete; küçük kabile yönetiminden kıtalara hükmeden büyük ve âdil bir devlete...
2071] 11/Hûd, 49; İslâm'a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim'den Cevaplar, s. 240-241
2072] 34/Sebe', 28
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ulaşmasını sağlayan Kur'an, bu yönleriyle de mu'cizedir, insanları benzerini yapmaktan âciz bırakır.
d- Kur'an'ın, Hz. Peygamber'in Her Arzusuna
Uygun Olarak Nâzil Olmaması
Hz. Peygamber, risâlet görevini ifa ederken, zaman zaman öyle zor durumlarda kalmıştı ki, bu durumlar onun derhal bir hüküm vermesini ya da bir şeyler söylemesini gerektiriyordu. Kur'an onun kendi sözü olsaydı, öyle durumlarda, insan olarak bir şey söylememesi veya bir hüküm vermemesi mümkün değildi. Buna rağmen o günlerce susmuş, cevap verebilmek için vahyin gelmesini beklemişti. Mesela, ifk hadisesinde 40 gün kadar, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesi için bir buçuk yıl beklemişti. Hâlbuki birinci olayda Hz. Aişe’nin (r.a.) temize çıkmasını, ikincisinde ise yahudilerin: "Hem bize muhalefet ediyor, hem de namazda kıblemize dönüyor. Biz olmasaydık nereye döneceğini bilemeyecekti" demeleri yüzünden ve bir de Kâbe'ye döndüğü takdirde Arapların İslâm'a meylederek müslüman olmalarını umduğu için Kâbe'nin kıble olmasını şiddetle arzuluyordu. Eğer Kur'an, kendi kelamı olsaydı, bu ve benzeri durumlarda gerekeni hemen yapar, beklemezdi.
Ayrıca Hz. Peygamber'i kınar mahiyette bazı âyetlerin nâzil olması da Kur'an'ın kendi kelamı olmadığını göstermektedir. Mesela, Abese suresinin ilk on âyeti, Hz. Peygamber kendilerini İslâm'a sokmak ümidi ile Kureyş'in ileri gelenleri ile görüşürken, a'mâ Abdullah b. Ümmü Mektum'un gelip de: "Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret" demesi, O'nun da bunu kerih görerek yüzünü ekşitmesi üzerine kendisini kınar mahiyette nâzil olmuştur. Aynı şekilde Tahrim suresinin birinci âyetinde Hz. Peygamber'in, zevcelerinin isteği doğrultusunda, Allah'ın helâl kıldığı bazı şeyleri kendisine haram kılmasını kınamaktadır. Hâlbuki bir insanın, özellikle peygamberlik dâvâsında bulunan bir insanın, kendi görüş ve davranışlarındaki isabetsizlikleri acı ifadelerle kınaması tasavvur edilemez. 2073
Kur'an'ın İlmî İ'câzı
Allah, insanı fıtraten, akıl ve duyular gibi bazı kabiliyetlerle donatmış ve hayatta, yolunu seçip tercih ederken bu yeteneklerini mutlaka faal tutmasını ondan istemiştir. "Bilmediğin şeyin ardına düşüp gitme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."2074 İnsanın nefsinde ve çevresindeki tabiatta âyetler yaratan Allah, o fıtrî kabiliyetlere tabiî doneler (veriler) sunmuştur. Sahip olduğu kabiliyetleri seferber edip tabiattaki/tabiatındaki sözsüz âyetleri2075 done alan insanoğlu, bir yere kadar varlığının mânâsını kavramak ve 'kaalû-belâ' temsîliyle ifade olunduğu üzere Rabbini birleyerek O'nu itiraf etmek sorumluluğundadır.2076 Bununla beraber, insan, bütün zaaflarını bertaraf edememiş; Allah'ın özel hidâyetinden müstağnî kalamamıştır. İnsanoğlunun, doğrudan hidâyete en çok muhtaç bulunduğu sahaları tesbite çalışırken, onun, yeryüzündeki mücâdelesi boyunca, üç tür varlıkla olan münâsebetlerini doğru oluşturmak için çabalayıp
2073] Nedim Yılmaz, İ'cazü'l-Kur'an, Özel Y. (Fatih Y.), s. 47-50
2074] 17/İsrâ, 36
2075] 41/Fussılet, 53
2076] 7/A'râf, 172-173
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 473 -
durmuş olduğunu görürüz. 1- Mâ dûnu (alt-varlık) olan kendi dışındaki varlıklarla, 2- Mâ fevkı (üst-varlık) olan Yaratıcısı ile 3- Hemcinsi olan insanlarla ve dolayısıyla kendisiyle.
İnsanoğlu; mâ dûnu olan varlıklar, yani kendi cinsi dışında kalan hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar üzerinde, fıtraten yeterli kabiliyetlerle donatılmış olduğundan, İlâhî doğrudan hidâyetin (sözlü âyetlerin/vahyin) konusu, bu sahadaki ilişkileri tanzim etmek olmamıştır. Yaratılışta sahip bulunduğu yetenekleriyle insanın, bu varlıklara yönelmesi için Kur'an sadece bazı sevkler, impuls'lar vermiştir. 2077
Bu alanda Kur'an'dan elde edilebilecek olanlar, sadece, ilk muhâtap toplumu etkileyebilecek edebî ve diyagramatik tasvirlerdir. Bu tasvirlerden hareketle, günümüzde Bucaillizm diye de adlandırılan, "Kur'an âyetlerini, ilmin ya da teknolojinin ulaşmış bulunduğu bazı sonuçlarla intibak ettirme" gayretkeşliğine düşmemek gerekir. Bu yolda ileri sürülmüş bulunan iddiaların çoğunun, Kur'an diline ve üslûbuna vukufsuzluğun bir sonucu olduğunu kanıtlamak pek zor olmadığı gibi, bu teşebbüslerin, Kur'an'ın hidâyet hedefini saptırmaktan başka bir işe yaramadığı da görülmektedir.
Örnek verirsek, bir döneme kadar bazı tefsir kitaplarında, Kur'an âyetleri delil getirilerek dünyanın 'sath' yani düz,2078 "Ve yeryüzüne (bakmazlar mı) nasıl yayılmış/düzleştirilmiş?"2079 âyetinin tefsîrinde şunları okuyoruz: "Âyetteki "yayılmış/düzleştirilmiş" sözü, dünyanın, astronomi âlimlerinin inandıkları gibi 'küre' değil; düz olduğunun kesin delilidir. Mâmâfih, onların bu inancı dinin esaslarından birini nakzetmez.") ya da 'sâkin' yani hareketsiz2080 olduğu iddia edilmiştir. Meşhur tefsirinde Fahreddin Râzî, aklî ve naklî delillerle(!) dünyanın hareketsiz olduğunu ispatlamaya çalışır. Günümüzde ise, yine Kur'an âyetlerine dayanılarak dünyanın 'küre' veya 'elipsoid' şeklinde olduğu ya da 'dönmekte' olduğu ispata çalışılmaktadır.2081 Oysa İlâhî hidâyetin hedefi ne onu, ne de diğerini ifade etmektir. Kur'an için insana yakın olan, onun hayatında olan gerçekler önemlidir.
'Dünyanın yuvarlak olduğu' şeklindeki inancın, insanın mutluluğu ve erdemi ile doğrudan ilgili olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Mahşer gününde, 'dünyanın düz olduğu ya da yuvarlak olduğu' yolundaki inancından dolayı insanların sorguya çekileceğine dair elimizde aklî veya naklî bir delil de yoktur. Çünkü orada geçerli değerler, Allah'a olan şirksiz imanımız ve sâlih amellerimizdir.
Kur'an'ın; sadece aktüel yönüne önem verdiği ve işin ilmî yönünü -din haline getirmeksizin- insanın kabiliyetine ve tecessüsüne tevdî ettiği, bu maddî âlemle ilgili bazı edebî tasvirlerin din/akîde telakki edilmesinin müncer olduğu vahim bir anlayışa -günümüzde- bir örnek verelim:
Suûdi Arabistan'lı meşhur şeyh (T.C.'deki Diyanet İşleri Başkanı, hatta daha üst seviyede kabul edilen yetkili) Abdu'l-Aziz bin Bâz, el-Edilletu'l-Akliyye
2077] Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 190; 29/Ankebût, 20; 38/Sâd, 2
2078] Meselâ bk. Celâleyn Tefsiri
2079] 88/Ğâşiye, 20
2080] Mefâtîhu'l-Ğayb -Tefsrîru'l-Kebîr, Tahran, tarihsiz, c. 2, s. 102-103
2081] Meselâ, Hasan Basri Çantay, Kur'ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, c. 3, s. 1143; Süleyman Ateş, Kur'ân-ı Kerim ve Yüce Meali; her iki mealde de 79/Nâziât, 30 âyeti... Ve bkz. Celâl Kırca, Kur'ân-ı Kerim'de Fen Bilimleri, s. 72-78
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve'l-Hissiyye alâ Cereyâni'ş-Şemsi ve Sükûni'l-Ardı ve İmkâni's-Suûdi ilâ'l-Kevâkib (=Dünyanın Sâkin, Güneşin Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkânına Dair Aklî ve Hissî Deliller) isimli, 1975 yılında Medine'de, resmî makamlarca basılan risâlesinde 'güneşin yerinde durduğunu ve dünyanın onun etrafında hareket etmekte olduğunu' iddia edenleri, bakınız, Ortaçağ kilisesinin engizisyoncu zihniyetiyle nasıl mahkûm etmektedir: "...Kim bunu iddia ederse küfür ve dalâlete düşmüş olur. Çünkü bu iddia, hem Allah'ın, hem Kur'an'ın, hem de Peygamber'in (s.a.s.) tekzîbidir... (Bunu iddia eden kişi) tevbeye dâvet edilir. Ederse ne âlâl. Aksi takdirde, kâfir ve mürted olarak öldürülür ve malı da müslümanların beytulmâline irad kaydedilir. (...) Eğer ileri sürdükleri gibi dünya dönüyor olsaydı; ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı, insanlar batıdaki ülkelerin, doğuya; doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi, Kıblenin yeri değişir, insanlar kıble'yi tâyin edemezlerdi. Velhâsıl (bunların hiçbir i müşâhede edilmediğine göre) bu iddia ('dünyanın hareketli olduğu' iddiası), sayması uzun sürecek birçok nedenden dolayı bâtıldır."
Bu ilginç örnekte, Bucaillizm'in negatif olarak işletildiğini görüyoruz: Kur'an'ın zâhirine aykırı görülen ilmî buluşlar karşısında, onları ihbar eden nass'lar aramak psikozuna karşılık, bu defa, onları kesin reddeden ve savunanlarını da engizisyoncu kilise zihniyetiyle mahkûm eden bir zihniyete şâhit oluyoruz. 2082
Kur’ân-ı Kerim, bir ilim kitabı olarak nâzil olmamıştır. Yani O, bir Fizik, Kimya, Coğrafya, Tarih kitabı, bir ansiklopedi değildir. O, her şeyden önce bir tevhid, ibâdet/eylem ve ahlâk kitabıdır. Hz. Peygamber'in insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarması için indirilmiş2083 bir irşad2084 kitabıdır. Onun davetine ve çizdiği yola uyanlar, iki dünyada da selamet ve saadete ererler. Ancak, "Kur'an'da hiç ilmî hakikat, bilimsel gerçek yok" şeklinde bir iddia da tümüyle bâtıldır, yanlıştır. "Kur'an'da her şey mevcuttur, bütün icatlar ondan alınmıştır" sözü ne kadar sakat ise, "Onda hiçbir bilimsel gerçeğin olmadığı" kanısı da ötekinden daha sakat ve gerçekten uzaktır.
Hakikat şudur ki, Kur'an'da birçok bilimsel gerçekler, birçok tabiat kanunları formüle edilmiştir. Ancak, Kur'an, bunlara sadece bir mûcize olarak işaret yapmış ve hiçbir zaman ilimle çatışmadığını göstermiştir. Seyyid Kutub'un da dediği gibi, ondaki kevnî hakikatler, ana prensipler halindedir. Öyle ki, hiçbir buluş onu nakzedememiştir ve nakzedemez. Yalnız, Kur'an'ın işaret ettiği hakikatleri anlayabilmek için, müsbet ilimlere iyice vâkıf olmak ve Kur'an'ı iyice düşünerek tetkik etmek gerekir. Bu nedenle, tabiatla ilgili ilimleri ilgilendiren birçok konuya, düşünmek suretiyle Allah'ın varlığı ve birliği anlaşılsın, dolayısıyla imana ve doğru yola gelinsin diye Kur'an zaman zaman temas etmiştir. 2085
Kur'an'ın inzal olan ilk âyeti "Oku" emriyle başlar; okumanın vasıtası olan kalemden, öğretimden söz eder, ilmin önemli dallarından biri olan anatomiye bu
2082] Hikmet Zeyveli, Kur'an'ın Aktüel değeri Üzerine, 1. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 280-283
2083] 14/İbrahim, 1
2084] 2/Bakara, 256
2085] S. Ateş, İslâm'a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim'den Cevaplar, s. 245
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 475 -
ilk âyetlerde dikkati çeker: "Oku, Yaratan Rabbinin adıyla. O, insanı alaktan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir." 2086 İlmin önemini vurgulayan nice âyet, bu konuda delil olarak belirtilebilir. İlme son derece kıymet veren Kur'an'ın ilimle çatışması asla tasavvur olunamaz. Ne var ki bazı yanlış tefsirler ve indî teviller, onu ilme aykırı imiş gibi gösterebilmiştir. Bir de Kur'an'ın ilimden çok önce haber vermiş bulunduğu bazı hakikatler, o zamanın âlimlerince anlaşılmamış ve ilme aykırı sanılmıştır. Hakikatte bunlar, ilmin ta kendisidir. Şimdi, Kur'an'ın, bilimden önce haber verdiği ve neticede bilimin de onun söylediklerini desteklediğini açığa vuran birkaç misal üzerinde durarak O'nun ne ilahî bir mûcize olduğunu göstermeye çalışalım:
Onun dünya, güneş, ay ve bütün gök cisimlerinin birleşik bir gaz kütlesinden koptuğunu,2087 arzın yuvarlaklığını,2088 güneşin kendi yörüngesinde döndüğünü,2089 yer çekimi kanununu,2090 yıldızların yörüngeleri ve kara delikleri,2091 evrenin genişlemesi,2092 hava basıncının varlığı,2093 insanın nasıl bir sudan yaratıldığı,2094 denizlerin kaynaması ve kıyametin kopması,2095 güneşin hararetini tazelemesi,2096 dünyanın dönüşünün yavaşlaması,2097 insanın topraktan yaratılması,2098 ceninde nutfenin yeri,2099 insanın nasıl yaratıldığı,2100 anne karnındaki üç karanlık (üç sağır perde),2101 insanda cinsin tayini2102 ve bunlara benzer birçok bilimsel gerçekleri, asırlar önce, bunlardan hiçbir ilim adamının haberi yokken anlatması ve özellikle bilginler, edebiyatçılar, filozoflar, kanun koyucular ve ahlâkçıların hep birden benzerini getirmeleri imkânsız iken, bütün bunların ümmî/okuma yazması olmayan bir kimseden sâdır olması, ancak mûcizeliğini ve ilahî kaynaktan geldiğini gösterir.
Kur'an'ın i'caz yönleri sadece bunlardan ibaret değildir. Yukarıda temas edilenlerin dışında Kur'an'ın mûcizeliğini ispatlayan daha birçok delil bulmak mümkündür. Mesela, birçok sebep varken, müslüman olmayan Arapların Kur'an'a muâraza edememeleri, her mûcizeye kıyas edilebilmesi, düşmanlarına menfi, dostlarına müspet etki etmesi, sanki bir tek söz imiş gibi âyetleri ve sureleri arasında münasebet bulunması, okuyana usanç vermemesi, kolay ezberlenebilmesi, hakikat, mecaz, teşbih, istiare, kinaye, i'caz ve itnab, darb-ı mesel gibi edebî konuları ihtiva etmesi, duyulduğu zaman kalplere nüfuz etmesi, ruhlara tesiri...
2086] 96/Alak, 1-5
2087] 21/Enbiyâ, 30
2088] 79/Nâziât, 30; 39/Zümer, 5
2089] 36/Yâsin, 38
2090] 13/Ra'd, 2; 31/Lokman, 10; 22/Hacc, 65
2091] 56/Vâkıa, 75-76
2092] 51/Zâriyât, 47
2093] 6/En'âm, 125
2094] 86/Târık, 5-7
2095] 54/Kamer, 50; 16/Nahl, 77; 81/Tekvir, 6
2096] 17/İsrâ, 97
2097] 28/Kasas, 71-72
2098] 30/Rûm, 20; 6/En'âm, 2; 55/Rahman, 14
2099] 7/A'raf, 172
2100] 86/Târık, 5-8; 76/İnsan, 2; 23/Mü'minun, 11-13
2101] 39/Zümer, 6
2102] 31/Lokman, 34; 22/Hacc, 5, 77/Mürselât, 20-22; 75/Kıyâmet, 36-40
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Özetle, Yüce Allah, insanlığın bilim ve düşünce yönünden pek gelişmediği ilk çağlarda, gönderdiği hak peygamberlerine gözle görülen ve açıkta meydana gelen mûcizeler ihsan etmiştir. Bu çağlarda insanlar, sadece gözleri ile gördükleri şeylere inanıyorlardı. Bu yüzden de Yüce Allah, insanlığın akıl ve düşünce bakımından kavrayabileceği ve gözleriyle gördüğü olağan üstü olaylardan iman etme yönünden kabulleneceği gerçekleri ihsan buyurmuştur. Yani, bu mûcizelerin çoğu, hissiyatla/duygularla açıktan açığa görülen ve kavranılan türdendi.
Ancak, insanlığın akıl, düşünce ve ilim yönünden hızla ilerlediği bir çağda, hiç şüphesiz gözle görülen hissî mûcizelerin yanında, ilim ve akılla kavranacak mûcizelerin de bildirilmesi gerekmekteydi. Bir hak peygamberin doğruluğuna inanmak için sadece gözle görülen mûcizelerin gösterilmesi yeterli değildi. Bunun yanı sıra, bütün çağlar boyunca her insanın rahatlıkla düşünüp anlayabileceği ilmî ve aklî mûcizeler de gerekliydi. İlim, akıl, düşünce ve mantık bakımından asla karşı konulmayacak büyük deliller getirmek, doğruluğunu aksi asla düşünülmeyecek belgelerle kanıtlamaya çalışmak, mûcizelerin en büyüğüdür. Böyle bir mûcizenin karşısında dağlar erir, akan sular durur.
Kur’ân-ı Kerim, inişi ile bozgunculuğu, inançsızlığı, sapıklığı, haksızlığı ve her türlü câhiliyye âdetlerini temelden söküp atmıştır. İnsanlığın yaratılışına, akıl ve düşünce kurallarına uymayan her türlü bâtıl inanışları ve hurâfeleri yasaklamıştır. Kur'an, kötülüğün kaynağını kurutmuş ve insanlığın zararına olacak her türlü çirkin âdet ve alışkanlıkların kapısını kapatmıştır. Böylece insanlığı olgunlaştırmıştır. Kur'an'ın ana hedefi, putlara ve tağutlara kul olmaktan insanları kurtarıp sadece Allah'a ibâdeti ve O'na kulluk yapmayı gerçekleştirmek, ferdin nefsini ıslah etmek, sosyal dayanışmayı sağlamak, şûrâyı, adaleti ve bütün insanlar arasında Allah'ın hükmünü egemen kılmaktır. İnsanları hak dine çağırmak ve mü'minler arasında kardeşlik duygusunu ve inancını yaymaktır.
İşte, bütün bunlar, Kur'an'ın en büyük mûcize olduğunu göstermektedir. Çünkü saydığımız bu temel ilke ve kurallar, çağımız insanının şiddetle muhtaç olduğu ilke ve kurallardır. Bunları, Kur'an, çağımızın bütün çaresizliklerine derman olmakta ve ona çözüm yollarını sunmaktadır. Kur'an, böylece eşsiz ve büyüleyici beyanı ile çağdaş bilim adamlarının altından kalkamadığı çağımız sorunlarına derman olmaktadır. Çağımızın en büyük hastalığı, maddecilik illetidir. İnsanlığın huzur ve mutluluğuna hizmet için yaratılmış olan madde, çağımız insanı tarafından tapılan ve uğrunda kavga edilen bir duruma getirilmiştir. Madde, putlaştırılmış, insanlar da onun kulu ve kölesi haline gelmiştir. Oysa Kur'an, insanları maddeciliğin köleliğinden kurtulmaya ve Allah'a iman etmeye çağırmaktadır. Çünkü iman, huzur ve mutluluğun kaynağıdır. İnsanın yaratılış amacı, Allah'a iman edip kulluk görevini yerine getirmektir. Ancak bu amaç ile insanlık, gerçek huzur, saâdet ve barışa kavuşabilir.
Kur'an'ın mûcize oluşu, ölü kalplerin onun ulaştırdığı iman nuru ile dirilmesi, kör olan manevî gözlerin Kur'an'ın sunduğu İslâm hakikatleri ile açılması ve cahil olan bir toplumun ilim ve irfan ışığı ile aydınlanmasıdır. O çağda, yapılması ve gerçekleşmesi hayal bile edilmeyen birçok olayın, muhteşem bir inkılâbın, Kur'an'ın inzaliyle kendiliğinden oluşmasıdır. Hz. Musa'nın, asası ile sert kaya
KUR'AN'IN İ'CÂZI
- 477 -
parçasına vurup ondan suları akıtması nasıl bir mûcize ise, Kur'an'ın âyetleri de öylece vahşi, âsi ve cahil kimselerin kalplerini yumuşatmış ve bu paslı kalplere iman nurunu yerleştirmiştir. Bu, başlı başına bir mûcizedir. Hz. İsa, nasıl ölüleri bir ilahî mûcize olarak diriltmiş ise, Kur'an da öylece küfrün, şirkin, vahşetin ve cehaletin bataklığında can çekişen bir milleti, hakka, hidâyete ve İslâm'ın nûruna erdirmekle diriltmiştir. Onları, uçurumun kenarından çekip kurtarmıştır. Çağlar boyunca bu millet, bütün dünya insanları için örnek alınacak bir ışık olmuştur.
Müslüman milletler, Kur'an'ın nuru ve hidâyeti sayesinde yükselmişler, refah ve huzur içinde yaşamışlardır. Kur'an'a baş eğdikleri sürece bütün dünya da onlara baş eğmiştir. Onlar, Kur'an'ın dosdoğru yolunda yürüdükleri müddetçe, zaferi ve üstünlüğü elde tutmuşlardır. Müslümanlar, Kur'an'ın bayrağı altında toplandıkları zaman, izzet ve şereflerini korumuşlardır. Bu bayrak altında, Yüce Allah'ın emrettiği bütün hüküm ve emirleri yerine getirdiklerinde iki cihan saadetine ulaşmışlardır. Bütün bunlar, Kur'an'ın mûcizeliğini ispatlar. 2103
2103] İslâm'ın En Büyük Mûcizesi Kur'an, s. 18-19
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an'ın İ'câzı ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Âciz Bırakmak Anlamındaki İ’câz ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 6/En’âm, 134; 8/Enfâl, 59; 9/Tevbe, 2, 3; 10/Yûnus, 53; 11/Hûd, 20, 33; 16/Nahl, 46; 24/Nûr, 57; 29/Ankebût, 22; 35/Fâtır, 44; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 31; 46/Ahkaf, 32; 72/Cinn, 12, 12.
B- Kur'an'ın İ'câzı Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
a- Kur'an, Eşsizdir ve Benzerini Getirmekten İnsanları Aciz Bırakır: Bakara, 23-24, 62; Enfal, 31; Yunus, 38-40; Hud, 13-14; Nahl, 103; İsra, 88; Şuara, 210-212; Lokman, 27; Fussılet, 41-42; Tur, 34.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 234-239
2. Mefatihu'l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.138-152
3. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 222-228
4. Fi Zılali'l Kur'an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 97-99
5. Kur’ân-ı Kerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 107-109
6. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 80-81
7. İ'cazü'l-Kur'an, Nedim Yılmaz, Özel Y. (Fatih Y.)
8. Müsbet İlimlerde Kur'an Mûcizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y. s. 9-17
9. Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y. s. 44-68
10. İlim ve Din Açısından Mûcize, Osman Karadeniz, Marifet Y.s. 198-210
11. Son İlahi Kitap Kur’ân-ı Kerim, Osman Keskioğlu, D.İ.B. Y. s. 21-24
12. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 46-52
13. İslâm'ın En Büyük Mûcizesi Kur'an, Muhammed Mahmud es-Savvaf, Emin Y.
14. Kur'an'da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Hilal / Çizgi Y.
15. İslâm'a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim'den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi Y. s. 191-305
16. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 42-80
17. Büyük Tefsir Tarihi -Tabakatü'l-Müfessirin-, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
18. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
19. Kur'ân-ı Kerim Mûcizesi, Mâlik bin Nebi, T. Diyanet Vakfı Y.
20. Kur'an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
21. Mûcizeler Mûcizesi Kur'an, Ahmet Deedat, İnkılab Y.
22. Kur’ân-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
23. Sonsuz Mûcize Kur'an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
24. Kur’ân-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Y.
25. Kur'an'da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.ş.
26. Kur'an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur'an Kitaplığı
27. En Mühim Mesaj Kur'an, M. Abdullah Draz, Akçağ Y.
28. Kur'an'da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
29. Çağımızı Aydınlatan Kur'an Mûcizeleri, Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kit.
30. Kur'an Mûcizeleri, Harun Yahya, Vural Y.
31. Kur'an Mûcizesi, Haluk Nurbaki, Damla Y.
32. Kur'an'ın ilmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
33. Kur'an'ın ve Peygamberimiz'in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur, Altınkalem Y.
34. Kur’ân-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
35. Kur'an'da Edebî Mûcize, Abdullah Aymaz, Özel Y.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 479 -
Kavram no: 122
İman 21
Bk. İman; Tevhid; Şirk; Cehennem
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
• Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
• Küfrün Anatomisi
• Kâfirin Kalbi
• Küfrün Sebepleri
• Müslüman-Kâfir İlişkisi
• Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Kâfir Akrabalarla İlişki
• Elfâz-ı Küfür
• Ef’âl-i Küfür
• Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
• Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
• İtidâl/Denge
• Dinde aşırılık
• Tekfircilik Hastalığı
• Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
• Tekfir Konusunda Kurallar
• Tekfire Engel olan Mâniler
• Tekfir Konusunda Yetkili Mercî
• Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
• Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
• Haksız Tekfirin Tehlikesi
• Küfürden Korunma Yolları
"Gerçekten kâfir olanları (küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseleri) inzâr etsen de etmesen de (azap ile uyarıp korkutsan da korkutmasan da) müsâvidir. Çünkü onlar iman etmezler." 2104
Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffâre(t) denilmiştir. Yine aynı kökten gelen “küfrân” ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir. Günahları örten bedele de “keffâret” denilir. Kâfir kişi de Allah'ın varlığını, âyetlerini, nimetlerini
2104] 2/Bakara, 6
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: küffâr, kâfirûn, kefere) denilir. Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır. Kâfir, gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir. Yaratıcı’nın en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman, peygamberlik, din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten gelmek kâfirliğin en belirgin şeklidir.
Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları bozmaya çalışmanın en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün olur? Ancak, o sözlü veya fiilî küfür izharı, “kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra ikrah olunan, zorlanan değil”2105 şer’î istisnâyı bildiren bu âyet gereğince zaruri bir zorlamaya dayanması hâriç. Fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür), iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile fiilin yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela, namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse bile haça tapmak kesin küfür olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe atmak, güneşe tapınmak, putlara veya heykellere secde etmek, küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâli de haram saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarureti yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir.
Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terk etmenin ve her günahın küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar edilerek kötüye kullanılmıştır. Ameli terk etmek iki türlüdür: Birisi cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terk etmek, biri de terk etmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen namaz kılmayan ile namazı terk etmeyi alışkanlık haline getiren arasında
2105] 16/Nahl, 37
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 481 -
büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -beşer hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla uygundur. Şu halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat ameli terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen, ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah'a, Peygamber’e ve peygamberlere, Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan, birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin hiçbir ine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise, onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile de vâki olur; tamamının inkârı şart değildir. İman ile küfür, sade zıt değil; birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki menzil arasında bir menzil (el-menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur. Bir insan ya kâfirdir; ya mü’min. Fâsık (günahkâr) da işlediği suça göre bunlardan biridir.
İman ile küfür, iki görüş açısından düşünülür. Birisi, insanın yalnız Allah'a karşı vaziyeti; diğeri de mü’minlere karşı vaziyetidir. Birincisinde mü’min, yalnız Allah’ın ilmini düşünerek imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde, insanların ilmi ve onlara kendini ne şekilde tanıttığını, ne gibi muâmele yaptığını, onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi tutulması gerektiğini düşünerek imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm’da Allah’ın hakları, bir de kulların hakları yönü; imanın bir ferdî, bir de sosyal durumu vardır. “Allah'a, Peygamber’e kalbimde imanım var” deyip de insanlara karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı değildir. Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır.
Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sövmek manasında da âdet olmuştur ki, bu, Arapça’da yoktur. Halk arasında yaygın olan bu mana, esasında dinî manadan alınmıştır. Önceleri küfrü gerektiren sövmelere kullanılırken, biraz genişletilmiştir. 2106
Küfür, İslâm’ın karşıtıdır. İslâmın gönderilişi sebebi, insanların fıtrat dini olan İslâm’dan uzaklaşıp, Allah’ın ‘küfr’ dediği inkâra düşmeleridir veya kendi hevalarına uyarak yanlış yola gitmeleridir.
“Küfür”, din dilinde, imanın zıddıdır yani imansızlıktır. Bir insanın iman etmesi mümkünken, iman etmesi gerekirken iman etmemesidir. Bu çeşit küfr, yalanlamayı, inkârı ve iman ilkelerini ikrar (söylemeyi) terketmek demektir. Nasıl ki iman; imanın şartlarını, inanç esaslarını zorlama olmadan kalp ile tasdik dil ile ikrar ise, küfr de tam bunun karşıtıdır. İnanç esaslarını kabul etmediğini dil ile söylemektedir veya gönlünden inanmamaktır. İman ilkelerini yalan saymak veya açıktan açığa inkâr etmektir. Başka bir deyişle, Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed’in getirip tebliği ettiği şeyleri inkâr etmek, onları kabul etmemektir.
İman kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için “küfür” kavramı üzerinde durmak gerekir. İslâm’ın iman kavramına yüklediği bütün olumlu mânâların tam
2106] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., c. 1, s. 191-192
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşıtı “küfür” kavramında vardır. Esasen küfr de bir iman çeşididir. Yani bazı insanlar İslâm’a inanmamayı inanç haline getirirler veya onun yerine bir başka din bulurlar; bunlara genel olarak “kâfir” denir.
Küfre düşene, küfre sapana veya İslâm’a inanmadığını açıktan açığa söyleyene dinimiz “kâfir (gerçeği örten, inkâr eden)” demektedir. Bunun çoğulu küffâr, kâfirûn veya kefere’dir. Küfür, sözle olduğu gibi fiil (eylem) ile de olabilir. Bir kimse sözüyle, “ben islâma, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e inanmıyorum” veya “ben İslâm’ın dışında başka dinlere inanıyorum” der; böylece sözüyle küfür içinde olduğunu açıklar. Kimileri de bu sözleri söylemeseler bile hareketleriyle, meselâ putlara taparak da küfre düşebilir. İslâm inanç esaslarının bir kısmını inkâr eden, onlarla alay eden veya onları küçümseyen kimseler de küfre düşerler. İman bir bütündür, bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek olmaz. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı (küfür) ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası ancak dünya hayatında rüsvaylıktır, rezilliktir. Kıyâmet gününde de en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.”2107 Bir insan “ben müslümanım” dedikten sonra, Kur’an’da olan bütün âyetleri ve Peygamberimizden geldiği kesin olan her şeyi kabul etmek zorundadır.
İslâm’ın ilkelerini kabul etmeyen, onları aklına sığdıramayan, İslâm’ın prensiplerini zamana ve çağa uygun görmeyen kimselerin bu tutumu küfürden başka bir şey değildir. Çünkü düşünerek, aklını kullanarak iman eden kimseler, İslâm’ın prensipleri noktasında eksiklik görmezler. İslâm Allah’ın dinidir. İlkeleri ve prensipleri Allah tarafından tespit edilmiştir. O prensipleri beğenmemek Allah’ın hükmünü beğenmemektir.
Müslüman olduğu halde küfür hali sayılan veya insanı küfre götürebilecek sözleri söyleyen, bunda da ısrar edenlere İslâm mürted demektedir. Mürtedin din yönünden hükmü “kâfir” sıfatıdır.
İman, Tevhid tertibiyle inanılması gereken bütün inanç esaslarına inanmak ve bu esaslara uymak; küfür de bunun karşıtı bir tutum içerisinde olmaktır. Küfür, bütün sapıklıkları kuşatan genel bir çerçevedir. Küfür; şirk koşmak, irtidat etmek, tâğutluk yaparak Allah’a karşı gelmek, İslâm dışı dinleri kabul ederek sapıklığa düşmek gibi fiilleri kapsar. Şirk ve tâğutluk gibi sapıklıklar küfr içerisinde olan kimselerin fiillerinin sonuçları ve bazı görüntüleridir. Ancak, şirkin özel bir yeri vardır. Şirk, bir nevi Allah’ı kandırmaya kalkışmanın, O’na inanıyor gibi görünüp O’nun yerine bir sürü tanrılar koymanın adıdır. Küfür ise, açıktan bir inkârdır; bile bile hakkın/gerçeğin üzerini örtmedir veya inat ederek inanmamadır.
İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmesi için, yani kulluk ve ibâdet için yaratılmıştır. İnsanın fıtratı da İlâhî nimetlere şükretmeye uygundur. İnsan, Rabbini bilmeli, O’na teslim olmalı ve O’nun verdiklerine nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öylece şükretmelidir. Ancak, insan unutkan ve haksızlığa meyilli olduğu için, hem nimetin Sahibini unutuyor, hem de haksızlığa kalkışarak başka tanrılara kulluk yapıyor. Elde ettiği mal ve servetle şımarıyor, yeryüzünde kibirleniyor, haddi aşıyor, hevâ ve hevesine uyarak yoldan çıkıyor. Mal ve dünyalıklarla eline güç geçiren kimselerin çoğu azar ve yoldan çıkarlar. Bunlar ya kendi kafalarından uydurdukları tanrılara inanırlar, ya da çıkarlarını sürdürmeye yarayan
2107] 2/Bakara, 85
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 483 -
atalar dinine bağlı kalırlar. Onlara; “gelin Allah’ın Dini olan İslâm’a teslim olun” denildiği zaman kibirlenerek yüz çevirirler.
Bu gibi kimseler Allah’tan peygamberler vâsıtasıyla gelen âyetleri kabul etmezler ve kâfir olurlar. Böylece hem nimetin Sahibine karşı “küfran” gösterirler, nankör olurlar; hem de İlâhî âyetlere karşı inkârcı kesilirler. Allah’a karşı küfre yeltenen inkârcıların çoğu yeryüzünde haksız yere şımaran ve kibirlenen kimselerdir. Kimileri de kendi aklına veya keyfine uymayı en doğru yol olarak bilir ve kendi görüşünden başka kutsal bir şey kabul etmez. Bazıları da atalarının izi üzerine gider. Babasını hangi din üzerinde görmüşse körü körüne o dinin peşine gider. Doğru mu yanlış mı, hak mı bâtıl mı diye düşünmez. Kimileri de iktidar sahibi olunca, kendini müstağnî (kimseye ve Allah’a ihtiyacı yok) zanneder, Allah’a ve O’nun emirlerine karşı büyüklük taslar. Allah’ın önünde secde etmeyi kibir ve gururuna yediremez. Allah’ın gönderdiği hükümleri beğenmez, kendi fikirlerini daha üstün tutar. Ya da kutsal saydıkları sahıs veya putları tanrı haline getirir. Onlarla Allah’a şirk koşarlar, o putlar adına uydurdukları inanç ve ilkeler doğrultusunda yaşarlar ve böylece küfre düşerler.
Küfür; ortaya çıkışı açısından iki çeşittir:
Birincisi, İslâm’a göre aşağılanması (tahkir edilmesi) gereken bir şeyi yüceltmek (tazim etmek), İkincisi de, yüceltilmesi (tazim edilmesi) gereken şeyi aşağılamak (tahkir etmek).
İslâm’ın aşağı gördüğü, kötü veya fena dediği, günah ve haram saydığı şeyleri yüceltmek, onları doğru saymak, o türlü düşünceleri savunmak küfürdür. Yine İslâm’ın üstün tuttuğu (aziz saydığı), doğru kabul ettiği bir şeyi beğenmemek, aşağı görmek, kabul etmemek de küfürdür.
Küfredenler aslında, evrende ve insan hayatında olan realiteyi (devam eden gerçeği) çarpıtan insanlardır. Onlar, insana ve evrene hâkim olan gücü görmezler ve inkâr ederler. Onlar, âhiret gerçeğinin üzerini kapatırlar. Onlar, çok açık ve anlaşılır olan âyetlere karşı duyarsızdırlar. Onlar, şaşmaz ölçüler olan İlâhî vahyi inkâr ederler. Daha önemlisi onlar, Allah’ın varlıklara yaptığı iyiliklere karşı nankördürler, nimetlerin Sahibinin hâkimiyetinin üzerini örtmeye, Onu yok saymaya çalışırlar.
Küfre düşenler; açıktan açığa Allah’ı inkâr ederler; âhirete inanmazlar ve o güne inananlarla alay ederler. Dünya hayatını ve onunla oyalanmayı tercih edip Allah’a ibâdet etmeyi kabul etmezler. İslâm’ı uydurma bir din, çağın gerisinde kalmış bir düşünce olarak düşünürler. Kur’an hakkında ileri geri konuşurlar. Allah’ın hükümlerini reddedip kendi görüşlerini ve büyük saydıkları kimselerin görüşlerini Allah’ın hükmüne üstün tutarlar.
Bazı insanlar da Allah’ın kitabının bir kısmına inanıp bir kısmına inanmazlar. Bunlar, Kitabın tümüne inanmıyor sayılırlar.2108 Kur’an, küfredenlerin özelliklerini çeşitli âyetlerde sıralamaktadır. Onların en önemli özelliği Allah’ın âyetlerini ve O’nun rızık verdiğini yalanlamaktır. Allah’ın insanlara nimetleri yalnızca maddî şeyler değildir. Akıl, his, idrâk, sevgi, merhamet gibi şeyler, ayrıca Allah’ın gönderdiği hidâyet, din ve peygamberler de birer nimettir. Küfre düşenler bunları
2108] 2/Bakara, 84-85
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da inkâr ederler.
Küfredenlerin dünyada mal ve güce sahip olmaları onların mutlu ve doğru yolda olduklarını göstermez. Bilakis onlar cehennem odunudurlar.2109
Onlardan bazıları zanneder ki, kendilerine hemen acıklı bir azap verilmemesi onların lehinedir ve dünya yarışını kazanmışlardır. Bunlar onların boş hayalleridir. Onlar çok büyük zarara uğrayanlardır.2110
Allah, küfredenlerin dostluğunu kabul etmiyor ve onlara düşman olduğunu açıkça beyan ediyor.2111 Bu yüzden küfredenler mü’minlere de velî (dost) olamazlar. Onlar ancak birbirlerinin velîsi/dostu olurlar.2112
Müslümanlar onlara velî ve yardımcı olmadığı gibi, onları dâvâlarında, fikirlerinde ve mücâdelelerinde de asla desteklemezler.2113 Allah, kendi dinini alaya alay kâfirleri velî kabul eden, onlara destek olan müslümanları yüzüstü bırakır.2114
Kur'an'da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
“Küfür” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 525 yerde geçmektedir. İnkâr edip küfreden anlamındaki “kâfir” kelimesi ve çoğulu da Kur’an’da 158 defa zikredilmiştir. Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır.2115 Kur’an’a göre, küfrün en sık belirişi insanın nimetleri inkârı, yani nankörlüğüdür. Allah, insanların yaratıcısı, onları rızıklandıran, onlara sayısız nimet veren, yaşatan... bir İlâh ve Rab’dir ki, en küçük bir iyilikte bulunana teşekkür edildiği gibi, nimetleri karşısında Allah'a da şükretmek gerekir. “Beni zikredin, ben de sizi anayım; bana şükür edin; küfr (nankörlük) etmeyin.”2116
Allah'a şükretmek, sahip olunan nimetlerin yalnızca O’ndan olduğunu kalpten kabul etmek olduğu gibi, bu kabulü de gerek sözlü, gerek fiilî amellerle göstermektir. Fakat insan, unutkan ve haksızlığa eğilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri başkasından bilen bir niteliğe sahip olduğundan iki durumda sahip olduğu nimetlerin Allah’tan olduğu gerçeğini gizlemeğe kalkışır. Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni; aşırı nimetler, zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzme; diğeri ise darlık ve sıkıntı içinde bulunmadır. Bunlardan birincisi şükretmemenin en önemli nedenidir ve bu yüzdendir ki, kâfirler daha çok zenginler içinden çıkar. Çünkü onlar, zenginliklerinin ve içinde bulundukları refah durumunun sona ermeyeceği, bunun kendi kazançları olup akıl ve becerilerinden kaynaklandığını zannederler. “İnsanlar (küfür üzerinde) tek bir ümmet olmayacak olsalardı Rahman’ı küfür/inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve nice süsler. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Âhiret
2109] 3/Âl-i İmrân, 196
2110] 3/Âl-i İmrân, 178; 8/Enfâl, 59
2111] 3/Âl-i İmrân, 151; 2/Bakara, 96
2112] 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139
2113] 28/Kasas, 86
2114] 3/Âl-i İmrân, 149
2115] 16/Nahl, 106
2116] 2/Bakara, 152
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 485 -
ise Rabbi'nin katında müttakîler içindir.”2117
“Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı bağy etti. Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımaranları sevmez...’ ‘Bu, bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi’ dedi.”2118
İnsan, bazen darlık ve sıkıntı ânında da küfürde bulunur: “İnsana Kendimiz’den bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Ellerinin öne sürdüğünden dolayı kendilerine bir kötülük dokunsa, muhakkak insan çok küfredici (olur).”2119
İşte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici bir istiğna ve şımarıklıkla veya umutsuzlukla insan Allah'a karşı kâfir kesilir. Demek ki, küfrün temelinde, aynı şirkte olduğu gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğna vardır ve küfür Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemektir. Sözgelimi, insan fizikî yapısını beğenir ve ‘şükredeyim diye Allah beni güzel yarattı’ demez; ‘ne kadar güzelim!’ der ve insanlar karşısında güzelliğiyle övünür. Sahip olduğu yetenek ve becerilerin bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, insanların içine çıkıp ‘şunu şöyle yaptım, şu kadar kabiliyetliyim’ der; fakat ‘Allah, bana bu beceri ve yetenekleri vermiş, o halde bunları verene teşekkür olarak O’nun yolunda kullanayım’ diye düşünmez.
Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler içindedir; Hz. Süleyman gibi “Bu, Rabbimin fazlındandır; şükür mü edeceğim, yoksa küfür mü, diye beni denemek için. Kim şükrederse kendisi için şükreder; kim de küfrederse muhakkkak Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.”2120 demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi gerekirken, Karun gibi ‘bu bana bilgimden dolayı verildi’ der, hele bir de güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde bağy eder ve tam bir tağut kesilir. İnsan, bu şekildeki küfrüne haset, hırs, kibir gibi olumsuz nitelikler de ekleyince, artık Allah düşüncesini zihninden atmaya, O’nu evrende hüküm sahibi görmemeye ve yok saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık delillerle bildirilen Allah’ın âfakta ve enfüsteki âyetlerinden bazılarını örtmeğe girişir. Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, âhireti, melekleri veya kaderi, peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini veya bir kaçını kabul etmemeğe yönelir. Bazıları, “peygamber Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu yalanlar. Temel emir ve yasaklarlardan bazılarını yerine getirmez, getirmeye getirmeye bu emir veya yasağın üzerine bir örtü çeker ve artık yanında “yok” hükmüne geçer.
Allah’ı, âyetlerini veya hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı ve O’nun hükmünü yok saymaya çalışan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri yok sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi bir takım hayalî etkenlere bağlayan, bilmeden her bir zerreyi ilahlaştıran veya Allah’ın âyetlerinin birini, bir kaçını veya tamamını tanımamaya yönelenlerin artık kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez, dilleri hakkı söylemez hale gelir. Böylelerinin kalpleri mühürlenmiştir ve bunlar için
2117] 43/Zuhruf, 33-35
2118] 28/Kasas, 76, 78, 81; ve yine Bk. 18/Kehf, 32-37
2119] 26/Şuarâ, 48
2120] 27/Neml, 40
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyarı, korkutma hiçbir etki yapacak değildir: "Gerçek şu ki, kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır."2121; “Andolsun, elçilerimiz onlara açık deliller getirmişlerdir. Fakat, önceden yalanladıklarından ötürü inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”2122; “Kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir onlar, hatta daha da sapık/yoldan çıkmış...”2123; “Allah katında bütün hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”2124
Bu anlatılanlar, küfrân-ı nimet yani nimetlere küfürdür. Bu küfrün çeşitlerinden biridir. Türkçede nankörlük denen nimetlere küfür, küfrün temelini oluşturduğu gibi, nimet kelimesinin kapsamı içine mal, mülk, göz, kulak gibi maddî ve yetenek, beceri, düşünce, akıl gibi manevî varlıklardan daha çok; risâlet, din, hidâyet vb. girer. Şu halde, Allah'a ve O’ndan gelen herhangi bir şeye yönelen örtme, gizleme, tanımama işi, küfür kavramının kapsamı içindedir.2125
Nimetlere nankörlük (küfran-ı nimet), nimetin eksilmesine ve azaba sebep olur. Küfrânın zıddı olan şükrân (şükretmek) ise, nimetlerde artışa yol açar. “Eğer şükrederseniz, (nimetlerimi) arttırırım; eğer küfrâna giderseniz, muhakkak ki azâbım çok şiddetlidir.”2126
Küfrâna karşı böyle sert bir tavır takınılması sebepsiz değildir. Kur’an, küfrün her türünde nankörlükle yalanlamanın beraber bulunduğuna dikkat çeker.2127 İmandaki tasdik ve itiraf, burada yerini inkâr ve yalanlamaya bırakmaktadır. İnsana şah damarından daha yakın olan Allah’ı2128 görmezlikten gelmeye kalkmak, insan onuruna yakışmamaktadır. Bunun içindir ki Kur’an, küfre sapanları sözü değil; bağırıp çağırmayı duyan sağır, dilsiz ve körlere benzetmektedir.2129 Şuur ve iman nimetini teperek hayvanlaşan bir varlığın, hayvan olarak yaratılan bir canlıya denk olmak gibi bir şansı ve liyakati de olamaz. Böyle birisi, hayvandan daha aşağılara iner ve hayvanların en kötüsü, en zararlısı olur. “Şu bir gerçek ki, Allah katında hayvanların en şerlisi, küfre sapıp da imana gelmeyenlerdir.”2130
Durum böyle olduğuna göre, küfür ehlinin sahip bulunduğu dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve ne kötü varış yeridir o!”2131; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”2132; “Küfredenler sakın sanmasınlar ki, yarışı kazandılar.
2121] 2/Bakara, 6-7
2122] 7/A’râf, 101
2123] 7/A’râf, 179
2124] 8/Enfâl, 22
2125] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 339-340
2126] 14/İbrahim, 7
2127] Bk. 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 57/Hadîd, 19; 64/Teğâbün, 10
2128] 50/Kaf, 16
2129] 2/Bakara, 171
2130] 8/Enfâl, 55
2131] 3/Âl-i İmran, 196-197
2132] 3/Âl-i İmran, 178
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 487 -
Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”2133; “Rablerini inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer.”2134
Ne yazık ki, işin esasını göremeyen küfür mensupları, bir kuruntu, bir kasılma, yani istikbar ve istiğna içindedirler.2135 Küfür ehlinin sayısız nimete nankörlük içinde bulunmalarından dolayı, Allah onları dostluğa kabul etmez; ancak mü’minler, Allah’ın dostları olarak anılır. Allah da kendisini onların dostu olarak belirtir.2136 Allah, kâfirleri sevmez. Onların gönüllerine dostluk ve muhabbet duygusu yerine korku yerleştirilmiştir.2137
Durum böyle olduğu içindir ki, mü’minler de küfre sapanları dost edinmemelidirler. Kâfirler ancak birbirlerine dost olur, mü’minlere dost olamazlar.2138 Mü’minler, onları veli, dost edinemedikleri gibi, onlara arka çıkma, destek verme yönüne de asla gidemezler.2139 Hele onlara boyun eğmek, bir mü’minin onuruyla asla yan yana gelemez. Onlarla mücadele etmek gerekir. Ve bu mücadelede onlara şiddetli davranmak da esastır. “Kâfirlere boyun eğme, itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük cihad yap, büyük bir savaş ver.”2140; “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran.”2141; “Muhammed Allah’ın rasulü, elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, çetin; kendi aralarında merhametlidirler.”2142
Mü’min, dinini alaya alıp eğlence yerine koyan ve Allah’ın nimetlerini inkâr ve nankörlük yolunda kullanan,2143 nimetlerden yararlanıp yemede hayvanları andıran2144 bir topluluğu ne sevip onlarla dostluk kurabilir, ne de onlara güvenebilir.2145 Onlara güvenenler, yüzüstü bırakılırlar.2146 Zaten güven, imanla ilgilidir; inkârla değil. İman’ın bir anlamı emin olmak, güvenmek (Allah'a) ve güvenilir olmaktır (insanlara). Mü’min, küfrün alay konusu ettiği iman kardeşlerine onur ve güç; kâfirlere ise zillet ve eziklik getirici, aziz ve üstün olmalıdır.2147
Küfre sapanlar zâlimdirler2148 ve zâlimler, düşmanlığa müstahak biricik hedeftirler. Tâğut uğruna savaşan2149 ve mallarını Allah yolundan insanları alıkoymak için harcayan,2150 Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen2151 ve mü’minlere gelen hakikatlere sırt çevirenlere gönülden sevgi ve güven (meveddet) beslemek,
2133] 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
2134] 14/İbrahim, 18
2135] Bk. 38/Sâd, 2; 67/Mülk, 20
2136] 47/Muhammed, 11
2137] Bk. 3/Âl-i İmran, 151; 30/Rûm, 44; 2/Bakara, 276; 3/Âl-i İmran, 32
2138] Bk. 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmran, 28; 4/Nisâ, 139, 144
2139] 28/Kasas, 86
2140] 25/Furkan, 52
2141] 9/Tevbe, 73
2142] 48/Fetih, 29
2143] 14/İbrahim, 28
2144] 47/Muhammed, 12
2145] 5/Mâide, 57
2146] 3/Âl-i İmran, 149
2147] 5/Mâide, 54
2148] 2/Bakara, 254
2149] 4/Nisâ, 76
2150] 8/Enfâl, 36
2151] 5/Mâide, 44
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
destek vermek akıl işi değildir.2152 Bunlar, iflâh etmeyecek bir güruhtur.2153
Küfür, üretilen değerleri, sergilenen amelleri işe yaramaz hale getirir. “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah boşa çıkarmıştır.”2154 “Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar(kâfirler) eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler, dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.”2155 Ceza suç cinsinden verilir. Onlar, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini görmezden geldikleri için, onların yaptıkları gerçekten iyi şeyler varsa onlar da görmezden gelinip yok sayılıyor. Allah’ın nimetlerine nankörlük yapanların, kendi küçük iyiliklerinin takdirle karşılanmasını beklemeleri ikinci bir nankörlük olduğu gibi, aynı zamanda zulümdür de.2156
İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle küfrü beşe ayırmışlardır:
1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek.
2- Küfr-i cühud: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille inkâr etmek.
3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikatı bilip dille de zaman zaman itiraf etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek.
4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat kalben inanmamak.
5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehalet sebebiyle zarurat-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en yaygın küfür çeşidi budur.
Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm'ı tebliğ ettiğinde, Firavun "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah bilmiyorum."2157 demişti. Yani, kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim diyor.
b- Allah'a ve Rasülü'ne inanır, inandığını Ebû Talip gibi ikrar da eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm'ı kabul edemez.
c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez; münâfıklar gibi.
Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene “münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir. İki veya daha çok ilah olduğunu söyleyen, Allah'a başkasını ortak koşan kimseye “müşrik”; Yahudilik veya hıristiyanlık dinine bağlı olanlara “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
İman esaslarından birini inkâr etmek küfürdür. İslâm’da iman konuları bir
2152] 60/Mümtahine, 1
2153] 23/Mü’minûn, 117; 28/Kasas, 82
2154] 47/Muhammed, 1
2155] 2/Bakara, 217
2156] Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 333
2157] 28/Kasas, 38
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 489 -
bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve yasağını bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilave etmek, Kur’an’ın kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile ya da dinden olan bir hükümle alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi iman dairesinden çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde bildirilen ve üzerinde ihtilaf bulunmayan İslâmî emir ve yasaklardan birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi yasakları helâl saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını işleyip, farzlarını yerine getirmemek, onları küçümsemekten, inanmamaktan kaynaklanıyorsa, bu durum da küfürdür. Kısaca, Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün İslâmî hükümleri kabul ederek İslâm’ı bir nizam olarak görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını reddetmek veya İslâm’ın, çağımızda uygulanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür; bunu yapan kimse kâfir olur.
İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile iman bakımından taviz veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azabına müstahak olmuş olurlar.2158 Allah'a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her türlü küfre ve nifaka karşı nefretle direnç göstermek her mü’minin baş görevi ve ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
Allah'a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek, şartlar ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve yasakları çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.2159 Bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara ulaştığına, Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine, dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık aramamak gerektiğine bütün varlığımızla inanmamak da küfre götürür.2160
Yapılan amelleri Allah'a kulluk için, O’nun emri olduğu için değil de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış şeklidir.2161 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve ölümü, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat, vatan, bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun emri ve yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır. Mü’min, bu sayılan değerleri ancak Allah'a kulluk için ve O’nun izin verdiği şekilde yüceltir ve uğrunda mücadele verir.
Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah'a ait iken; Allah’tan gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek, yasaklar koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul etmek de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet yalnız Allah'a aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları ile çelişen ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların İslâm açısından meşru olabileceğine inanmak, böyle düşünmek kesinlikle küfürdür.2162
Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık, istişare
2158] 2/Bakara, 217
2159] 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
2160] 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
2161] 6/En’âm, 162; İbn Mâce, hadis no: 4205
2162] 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat edilmesine izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine ve gayr-ı İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm nizamına teslim olmayan kendi nefsine, ilahî kanunlar açısından değerlendirme yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm dışı temeller üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah'a isyan hususunda insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.2163
Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet, miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül rızâsıyla- düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.2164
İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir tek hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani artık kısas fikri geçerliliğini kaybetti; faiz yasağına yer yok; kadınların örtünmelerine gerek yok; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin korumasına aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada sakınca yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır gibi ve benzeri fikirlerin bir tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür. Onun bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.2165
Amel bakımından kusurlu olsalar da, mü’min iş, sanat ve ilim adamları dururken onlara ilgisiz kalıp; kâfir ve münâfıklara muhabbet beslemek ve onlarla Allah'ın müsaade etmediği konularda yardımlaşmak da İslâm’a ve mü’minlere ihânet olduğu için küfürdür.2166
Mal ve mevki gibi dünya nimetlerini düşüncelerimizin ve çalışmalarımızın tek gayesi edinmek, âhiret hayatını hedef alarak yaşamamak, öz ifadeyle dünyayı âhirete tercih etmek de yalnız inkârcıların vasfı olduğundan, neticesi İslâm’dan kopmak olan bir tutumdur.2167
İslâm’la tezat teşkil eden bu tür zihniyet, iş ve davranışlardan kafamızı, kalbimizi ve diğer organlarımızı arındırmazsak, imanımızı kaybetmemiz kaçınılmaz olur. Mü’min, amelden küçük tavizler vermekle, yani Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne göre hayatını düzenlememekle imanını zaafa uğratır, ama mümkün ki imanını yitirmez. Fakat yukarıda sunulan örneklerde olduğu gibi, İslâm’ın iman nizamı ile ilgili konularda önem vermemezlik sebebiyle tâviz verirse imanını yitirir. Dünyası manasını kaybeder. Bâtıl fikir ve yaşantıların kölesi olur, tüm yaptığı hayırları neticesiz kalır, ahiret hayatı mahvolur. “Gerçek mü’minler, Allah'a ve rasulü Hz. Muhammed’e iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, (inancının hâkimiyeti uğrunda) mallarıyla ve canlarıyla mücadele vermiş olanlardır. İşte gerçek doğrular onlardır.”2168
Küfrün Anatomisi
Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah'ın büyüklüğünü
2163] 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
2164] 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
2165] 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
2166] 4/Nisâ, 44; 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22
2167] 11/Hûd, 15-16
2168] 49/Hucurât, 15; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., c. 2, s. 30-32
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 491 -
inkâr ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar. Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut bir şekilde olan putlarını dışarıda somutlaştırarak tapınma ihtiyacını gidermişler. Ateşe, Zeus'a, Minerva'ya, ineğe, Ahuramazda'ya, Apollon'a tapınanlar, aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını güvence altına almaktalar. Hz. İbrahim, bu kendi çıkarları için put yapan putperestlere: "Aranızda muhabbet vesilesi olsun için Allah'ı bırakarak putları tanrı edindiniz"2169 diyerek onların putperestlik hâlet-i rûhiyelerini çizmiştir. Aslında putperestler, putların konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir sineği kovamayacağını biliyorlardı. Günümüzdeki putperestler de ataları gibi putu maske olarak kullanıp kendi menfaatlerine tapınmaktadırlar.
"Ben ateistim, hiçbir tanrıya inanmam" diyen insanın kendine tapındığını haber verir Rabbimiz.2170 Kendine tapınan bu insan, birgün kendinin de öleceğini, kendisini bu dünyaya getiren gücün mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü birine inanma ihtiyacını hissetti. Nuh’un (a.s.) oğlu gibi koca dağlara sığınmaya,2171 tabiata iman etmeye başladı.2172
Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık göğsünde şakıyan ve hiç tekrarı olmayan musiki, aynı toprakta biten mor menekşe, kırmızı lale, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber, bir damla kanda milyonlarca canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren birinin ilmini ve kudretini gösteriyor. Son dönemlerde batıda yapılan araştırmalar, insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz altında yaşayan binlerce canlının doğumu, yaşamı ve ölümünde tesadüfe yer olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla, bir kazandaki yiyeceği acı yapacak acı biberin şekerli çıkmadığı görülünce bütün bu elementleri birleştiren fotosentezi oluşturan ve keşfedilen bu kanunları koyan biri arandı ve neticede Allah inancına dönüldü. Bütün bunları bilen ve görenler, bunları yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü kendileri dahi o kanuna uygun olarak doğup büyüyüp ölüyorlar.
Fakat tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar, Kur’an âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur’an âyetlerine inanmak, çıkarlarını zedeliyordu. Mekke müşrikleri de Allah’ın tabiattaki tek egemen güç olduğunu kabullenmelerine rağmen, İslâm’ı kabullenmiyorlardı. İslâm, monarşik bir idare olan Mekke yönetimine son veriyor, insanın insana hâkimiyetini ortadan kaldırıyordu. İslâm; kumara, faize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya dayalı haksız kazancı yasaklıyordu. Kadının şehvet metaı gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı perdeleyen, ailelerin sönmesine sebep olan uyuşturucuları yasaklıyordu. Bütün bunlardan çıkar sağlayanlar inkâr ettiler.
Allah'a inandıkları halde, bu tip insanların müslüman olmalarını engelleyen kara perde, gönül cevherlerini kapatan kara pas, benlik pisliğinin kalplerine attığı pastır. “Hayır, onların kazandıkları kalplerini paslandırdı.”2173 Allah’ın varlığına inandılar, ancak O’nun adâleti, kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için
2169] 29/Ankebut, 25
2170] 25/Furkan, 43
2171] 11/Hûd, 43
2172] 45/Câsiye, 14
2173] 83/Mutaffifin, 14
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
atalarının koyduğu cahiliyye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını istediler.
Rabbimiz: “Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”2174 âyetiyle, Allah’tan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken, bir kısım insanlar Allah’ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak istedikleri, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve O’nun Rasûlüne gelin’ dendiğinde O’ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular. Tapındıkları putlara kendilerini Allah'a yaklaştırması için tapındıklarını söyleyen müşrikler, diktikleri putlarla gönül ufuklarını kapatmışlar.2175
“Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeye taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır.”2176
Kâfirler
Kâfir Kelimesinin Anlam Sahası
Sözlükte, bir şeyin üzerini örten demektir. “Küfr” kelimesinden türemiştir. Nitekim, insanları tamamen örttüğü için geceye, tohumun üzerini örttüğü için çiftçiye bu anlamda “kâfir” denilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’e göre “kâfir”; küfr/inkâr eden, İslâm’ı kabul etmeyen, İslâm’ı ve Kur’an’ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda, Allah’tan gelen Hakk’ı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.
Kur’an, “küfr” kelimesini ve türevlerini sık sık kullanmaktadır. Çünkü küfr imanın, kâfir ise mü’minin karşıtıdır. “Kâfir”, inkârcıdır ve nankördür. Hem Allah’tan gelen haberleri kabul etmez, hem de Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmeyip nankörlük yapar. Kâfir, Allah’ın âyetlerine karşı inatçıdır. Peygamberler onları Hakk’a dâvet ettikleri halde onlar, inkârlarına devam etmişlerdir. Bir çoğu Hakk’ın ne olduğunu bildikleri halde, çeşitli sebeplerden dolayı Hakkın üzerini örtmektedirler.
Kur’an’ın Kâfir Dedikleri
Kur’an, bütün inkârcılara “kâfir” demektedir. Bu isim onların ortak ismidir. Böyle bir ismi yaptıkları fiiller, tuttukları yol veya kabul ettikleri inanç sebebiyle almışlardır. Kur’an’da bu şekilde anılan bütün grupların özelliği, Allah’tan gelen Hakk’a uymamaları, Peygamberleri dinlememeleri, Hz. Muhammed’ten sonra Kur’an’ı inkâr etmeleridir.
Kur’an, bazen müşriklere (Allah’a ortak koşanlara)2177, bazen “ehl-i kitap” da dediği hıristiyan ve yahûdilere,2178 bazen âhireti inkâr edenlere,2179 bazen Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlere,2180 bazen de Allah’ı ve Peygamberi inkâr edenlere “kâfir” demektedir.2181
2174] 5/Mâide, 50
2175] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 92 -96
2176] 25/Furkan, 55
2177] 25/Furkan, 55
2178] 5/Mâide, 17, 52, 73; 9/Tevbe, 307
2179] 6/En’âm, 150
2180] 12/Yusuf, 87
2181] 4/Nisâ, 150-151
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 493 -
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, küfr etmeyin (nankörlükte bulunmayın).”2182 Allah’a şükretmek, eldeki nimetlerin hepsinin Allah’tan geldiğini kabul etmek, bunu diliyle itiraf ettiği gibi tavır ve davranışlarla, Allah’ın sözünü dinlemekle yerine getirmek demektir. Ancak insan kimi zaman gaflet eder, şeytana aldanır, hevasına uyar ve ni’metlerin asıl sahibini unutur. Elindeki mal, refah, bolluk, çocuk, zenginlik gibi rızıkları veren Yaratıcının adının üzerini örtmeye çalışır. Elindeki her şeyin kendi çabasının sonucu olduğunu zanneder. Kişi o zaman zenginlik ve güçlü olma (istiğnâ) duygusuna kendini kaptırır, âlemlerin Rabbine karşı “kâfir” olur.
Allah’a karşı “kâfir” olanlar, genellikle kibirlenenler ve şımaranlardır. Bunlar aşırı bir bencillikle kendi hevalarına uyarlar ve Allah’ı ve O’na ait ilâhlığı tanımazlar.
Kâfir olan kimseler aynı zamanda “câhil” olan kimselerdir. Çünkü onlar ne kendilerini tam olarak tanıyabiliyorlar, ne de Allah’ın yüceliğini. Nitekim aklını kullanan kimseler yerlerde ve göklerde yaratılan her şeyin birer ‘âyet’ olduğunu ve bunların da Allah’ın yüce kudretine delil olduğunu anlar. Bunları ve niçin yaratıldıklarını düşünmeyenler, Yaratıcıyı inkâr etmeye devam ederler.
Birtakım insanlar da, âlemlerin Rabbini kendi anlayışlarına göre düşünürler. Peygamberlerin ve Kur’an’ın anlattığı Allah inancı yerine, kendi akıllarından uydurdukları ilâhlara Allah diye inanırlar. Bunlar da inkârcı kimselerdir.
Peygamberleri ve onların getirdiği ilâhî vahyi inkâr edenler de elbette ‘kâfir’ olurlar. Çünkü Kur’an’ın anlattığı peygamberlerin hapsi de Tevhid dinini tebliğ etmişlerdir. Kur’an’da yer alan bütün hükümleri ve konuları kabul etmek, Peygamberimiz Hz. Muhammed’ten bizlere ulaşan kesin haberlere inanmak imanın gereğidir. Bunlardan bir kaçını veya hepsini reddeden elbette müslümanlıktan çıkar, kâfirler grubuna girer. İslâm’ın iman konuları bir bütündür. Kelime-i Tevhid söyleyen herkes bunlara tümüyle iman eder. İman ilkelerinden birini veya bir kaçını kabul etmemek, insanı kâfirliğe götürür.
Kâfirler mü’minlere, velî olamazlar. Onlar birbirlerinin velisidir.2183 Onlar âireti, Allah’a kavuşup hesap vermeyi, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi, Peygamberlerin dâvetine uymayı, mü’minlerin ibâdet ettiği Allah’a ibâdet etmeyi, Hakkın hakim olmasını kabul etmezler.
Allah kâfirleri kesinlikle sevmez,2184 Allah, kâfirlere düşmandır.2185 Onlar için cehennem hazırlamıştır.2186 Bu âyetler gibi Kur’an’da kâfirler ve onların özellikleri hakkında çok sayıda âyet vardır.
Kur’an, bütün insanları güzel bir dil ile İslâm’a inanmaya, Rab olarak yalnızca Allah’a bağlanmaya ve yalnızca O’na kulluk yapmaya dâvet ediyor. Kim bu çağrıya olumlu cevap verirse kurtulur. Kur’an’ın bu dâveti kıyâmete kadar devam edecektir.2187
2182] 2/Bakara, 152
2183] 5/Mâide, 51
2184] 3/Âl-i İmran, 32
2185] 2/Bakara, 198; 4/Nisâ, 102
2186] 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 37; 17/İsrâ, 8 vd.
2187] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 326-327
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kâfirlerin Özellikleri
Küfredenlerin bazı özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Onların kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak, onu kabul etmek istemiyorlar.2188
2- Onlar hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı korlar.2189
3- Onlar müslümanlara ve İslâma karşı hoşgörülü değillerdir, saldıracakmış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi dinlerine döndürmeye çalışırlar.2190
4- Onlar şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler.2191
5- Kendi hevâlarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler, hevalarının peşinden giderler.2192
6- Gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi zannederler.2193
7- Onlar İslâmla, onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar.2194
8- Onlar, İslâma ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler, Allah’a karşı büyüklenirler.2195
9- Onlar dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir şekilde bağlıdırlar.2196
10- Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar verdikleri ve İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere, fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zâlimdirler. Şüphesiz ki Allah’ın âyetlerini yalan sayandan zâlimi olamaz.2197
11- Onlar, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler.2198
12- Ölümden ötesine bakmazlar.2199
13- Onlar bâtıl olan şeylere iman ederler.2200
14- Onlar eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama iş işten geçecek.2201
2188] 17/İsrâ, 46
2189] 31/Lokman, 20; 22/Hacc, 3
2190] 2/Bakara, 217
2191] 7/A’râf, 146; 16/Nahl, 63
2192] 30/Rûm, 29; 25/Furkan, 43
2193] 18/Kehf, 100-101; 23/Mü’minûn, 63
2194] 7/A’râf, 51; 2/Bakara, 22; 25/Furkan, 41
2195] 39/Zümer, 59-60; 71/Nuh, 7; 41/Fussilet, 15
2196] 45/Câsiye, 114
2197] 6/En’âm, 21; 7/A’râf, 37
2198] 39/Zümer, 45
2199] 13/Ra’d, 5; 23/Mü’minûn, 35-37
2200] 29/Ankebût, 67
2201] 25/Furkan, 27-28; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 369- 372
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 495 -
Kâfirin Kalbi
Kâfirin nankörlük fiilini işlerken, kalbinin nasıl bir durumda bulunduğu Kur'an'da açıklanır: "Hiç olmazsa azabımız kendilerine gelince yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan yaptıklarını onlara cazip göstermişti."2202; "Eğer, Kur'an'la dağlar yürütülse de, yer parçalansa da, ölüler onunla konuşsa da (kâfirler yine ona inanmazlardı)."2203; "Bizimle olan antlaşmalarını bozdukları için, onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık."2204; "Biz, onlara göz, kalp ve kulak verdik, işitmeleri ve kalpleri onlara fayda vermedi. Çünkü her zaman Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Şimdi de dört bir yandan bir zamanlar alay ettikleri şey kendilerini kuşattı."2205; "Kur'an'ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri üstünde kilitler mi var?"2206; "Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu."2207
Kâfirlerin uğrayacağı cezalar hakkında Kur’an’ın yer yer ayrıntılara girerek izah ettiği çok sayıda âyet vardır.2208
Küfrün Sebepleri
a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük taslama gelir. "Küfredenler, cehenneme sunuldukları gün, onlara 'Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlardan gönlünüzce faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca büyüklük taslamış olmanız, hem de fasıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız' denir."2209 Cehennemdeki kâfir kuluna Allah şöyle seslenir: "Sana, âyetlerim gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştun."2210 "Mûsâ şöyle dedi: 'Ben, hesap gününe inanmayan her kibirlenen (mütekebbir)den Rabbime sığınırım."2211 İblis'in Âdem için Allah'a secde etmemesinin sebebi de kibir idi. "Meleklerin hepsi onun için secde etmişti; yalnız İblis hâriç. O, büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştu."2212
b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de Kur'an'da "beğâ" fiili ile anılan Türkçesi "başkalarına karşı aşırı kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak" olan durumdur. "Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz) verseydi, mutlaka yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama O bir ölçü dâhilinde dilediğini indiriyor."2213 "Karun, Mûsâ ümmetindendi. Ama o, toplumda kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki, onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Milleti ona, 'böbürlenme, Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah'ın
2202] 6/En'âm, 43
2203] 13/Ra'd, 30-31
2204] 5/Mâide, 14
2205] 46/Ahkaf, 26
2206] 47/Muhammed, 24
2207] 83/Mutaffifin, 14
2208] Meselâ, bk. Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11, 56, 151, 176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41, 50-51; Yunus, 4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25, 29, 104; Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; Ankebut, 68; Secde, 14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura, 8, 26; Zuhruf, 74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka, 35; İnşikak, 24; Fecr, 1-5.
2209] 46/Ahkaf, 20
2210] 39/Zümer, 59
2211] 40/Mü'min, 27
2212] 38/Sâd, 72-74
2213] 42/Şûrâ, 27
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sana verdiği ile dünyadan nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve dünyada fesat çıkarmaya niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç sevmez."2214
c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir. Bilhassa Yahudi ve Hıristiyanlar, bekledikleri son peygamberin kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını hazmedemediler ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.2215 "Kitap ehlinden olanların çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki haset yüzünden, imanınızdan sonra sizi tekrar küfre çevirebilmeyi arzularlar."2216
d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde inat baş gösterir. "Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil ve Mikâil'e düşman olursa, Allah da şüphesiz kâfirlerin düşmanıdır."2217
e- Utüv ve tuğyan (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve azgınlık sebebiyle Allah'a ve O'nun vahyine karşı burun kıvırıp, meydan okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar. "Oysa biz, bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları) içinde bırakırız da bocalayıp dururlar."2218
f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini yeterli görmesi ve kendi dışında ilahî bir güce ihtiyacı olmadığını zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda, insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah'ı unutmuşlar ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır. "Hayır, doğrusu insan, istiğna ederek (kendi kendine yeterli olduğunu zannederek) tuğyan/azgınlık etmektedir. Oysa dönüş Rabbinedir."2219
g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir. Bu da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan, Allah'a iman ihtiyacı duymaz, O'nu tanımaz. "İşte Allah, her büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur."2220
Müslüman-Kâfir İlişkisi
Küfür ehliyle mücâdele esastır. “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah'a aittir.”2221
Küfür ehliyle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaş(a)mıyorsa bile onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!”2222 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize,
2214] 28/Kasas, 76-77
2215] Bk. 2/Bakara, 146
2216] 2/Bakara, 109
2217] 2/Bakara, 98
2218] 10/Yûnus, 11
2219] 96/Alak, 6-8
2220] 40/Mü'min, 35
2221] Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2222] 109/Kâfirun, 1, 6
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 497 -
putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?”2223
Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar, bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.2224 İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır. İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.2225 Allah’ın bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın fıtratına uymamaktadır.
Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.”2226 Düşmanlık ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği, şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler! Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık düşmanınızdır.”2227 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır. Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler şunlardır:
a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.”2228 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil; savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh) ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir. Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı), can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması, nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir. Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir. Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri önlemek, insanların temel görevlerini
2223] 21/Enbiyâ, 67
2224] 49/Hucurât, 13
2225] 4/Nisâ, 1
2226] 4/Nisâ, 128
2227] 2/Bakara, 208
2228] 22/Hacc, 39
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rahatça yerine getirebilme ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa, başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını İslâm doğru görmez.
b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak: “Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”2229 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir. İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada fitne kavramı, başta “Allah'a şirk koşmak, başkalarına kulluk, fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” 2230
Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir? Allah Teâlâ, dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine, tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun, birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın temini, öncelikle müslümanlarla, daha sonra diğer insanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu, Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez. O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.”2231 Kâfirlerle, iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir. Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla, müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması yapmıştır. 2232
Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik; İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç, düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan, sizi yurdunuzdan
2229] 2/Bakara, 193
2230] 8/Enfâl, 25
2231] 10/Yûnus, 99-100
2232] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 499 -
çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.”2233
Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez. Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir. “İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”2234 Peygamberimiz de (s.a.s.) zaman zaman müşriklerle alım satımda bulunmuştur.2235 Ancak, kâfirlerden alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.
Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar, sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı, toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir, billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah'a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”2236 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın
2233] 60/Mümtehine, 8-9
2234] 5/Mâide, 2
2235] Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
2236] 4/Nisâ, 76
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir. Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu, tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz.
İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır. “Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!) diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.”2237 İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
Kâfir Akrabalarla İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,2238velîsidir.2239Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 2240; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2241; “Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa- Allah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk
2237] Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349, hadis no: 4780
2238] 49/Hucurâct, 10
2239] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
2240] 9/Tevbe, 23
2241] 9/Tevbe, 24
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 501 -
ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 2242
Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.”2243
Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah'a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”2244 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...”2245
Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir.2246
Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu
2242] 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
2243] 11/Hûd, 45-46
2244] 4/Nisâ, 36
2245] 31/Lokman, 14-15
2246] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.2247 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,2248 akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”2249 Demek ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
“Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının onlardan!”2250
Bir Müslümanı Kâfir Yapan Tavırlar
Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.
Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri veya devletleri Allah gibi düşünmek kişiyi İslâm’dan çıkarır, müşrik yapar.
İslâm’ın küfür dediği şeyler konusunda şüphe etmek de küfrü gerektirir. İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir.2251 Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Kapitalizm, Komünizm, Hinduizm, Yahûdilik, Hıristiyanlık, Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).
Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek, onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.2252
Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım etmek.2253
İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek, onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi, güzel veya çağdaş bulmak.
Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği ortaya
2247] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
2248] 4/Nisâ, 1
2249] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
2250] 64/Teğâbün, 14
2251] Bk. 2/Bakara, 256
2252] Bk. 47/Muhammed, 9
2253] Bk. 9/Tevbe, 65-66
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 503 -
konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği gibi kullansın. 2254
Ortam ve çevre şartları İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden, günümüzde insanlar, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama ve sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince sahip değildir. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen ve buna bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır günümüz insanı. Bunlardan bazısı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak durumda değilse de, bir kısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan farklı yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin mâzîsinde İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu dinini değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik vuku bulmuş olur. Mü’min iken kişinin müşrik ve mürted olması sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a ortak koşuyorum’ demesi yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek, peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren -Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek, namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak, peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü İslâm dininde asıl olan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise haram olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet açık ve kesindir.
İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla mürted olur.
2254] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 458-459
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir kimse, bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak değerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık hükmünü indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” 2255
Elfâz-ı Küfür
Elfâz'ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise "kefera" fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere "elfâz-ı küfür" adı verilir.
Bir mü'mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar, istihlâl ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istihlâl, bir haramı helâl kabul etmek veya bir helâlı haram saymak; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.
Allah’ın varlığı veya birliğini inkâr etmek, bu konuda şüphe içinde olmak, bunu sözle ifade etmek insanı küfre sokar. Allah'ın zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah'a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. "Allah ile O'nun âyetleriyle, O'nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz."2256 Allah’ın sıfatlarından birini dahi olsa inkâr etmek küfürdür. Allah’ı yarattıklarından herhangi bir kimseye veya şeye benzeten; bir canlı veya cansız varlığı Allah’a, sıfatlarını Allah’ın sıfatlarına benzeten; Allah’ın doğmuş veya nesil bırakmış olduğuna inanmak veya Allah’ı herhangi bir eksiklik ya da kusurla itham edip bunu dille söylemek kişiyi İslâm’dan çıkarır.
“Allah bile bana bunu emretse bu işi yapmam.” diyen kimse; Allah’ın affedeceği konusunda ümidini tümüyle kesen kişi kâfir olur. Yine, aşırı umutla Allah tarafından hiçbir hesaba çekilmeyeceğine veya cezaya uğramayacağına inanan kimse kâfir olur. Yine kendisinden veya Allah’a yakın olduğunu sandığı bir kişiden ibâdetlerin düştüğünü, ibâdet yapma gereği kalmadığını kabul eden veya şatahat cinsinden küfür sözleri söyleyen kimse, meselâ “Ene’l-Hak; ben Hakk’ım, Cenâb-ı Hakk’ım” diyen kimse kâfir olur.
Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme)
2255] 4/Nisâ, 65; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710 -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk
2256] 9/Tevbe, 65
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 505 -
sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O'na ezâ veren dinden çıkar. "Şüphe yok ki, Allah'a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır."2257; "Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve 'O her söyleneni dinleyen bir kulaktır' diyorlar. De ki, 'O sizin için bir hayır kulağıdır; Allah'a da inanır, mü'minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah'ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır."2258
Hz. Peygamber'e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve Kur'ân-ı Kerim'e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur'an'la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil'in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil'e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü'min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise bid'at ve sapıklıktır.2259 Bir kimsenin, kendisine ya da bir başkasına vahiy indiğini iddia etmesi ya da değişik ifadelerle peygamber olduğu iddiası küfürdür. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olduğunu kabul etmemek, yeni bir peygamberin geleceğini bekliyor olmak insanı kâfir yapar. Herhangi bir şahsı (meselâ Hz. Ali’yi, şeyh ya da evliya kabul edilen birini veya Atatürk’ü) Hz. Muhammed’den (s.a.s.) üstün görmek ya da onunla eş değerde tutmak küfürdür.
“Filan kimse peygamber bile olsa ona inanmam” demek;
“Eğer Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelecek olsaydı, filan zât peygamber olurdu” demek;
“Eğer Âdem suç işlemeseydi cennette yaşayacaktık. Bütün bu belâlar onun yüzünden başımıza geldi” demek de insanı kâfir yapar.
Kur’an’ı, Kur’an’dan bir âyeti veya hükmü yalanlamak, çarpıtmak, alay konusu yapmak, saygısızlık yapmak kişiyi küfre sokar. Kur’an hükümlerinden birini olsun yürürlükten kaldıran veya uygulanmasını engelleyen yönetici kâfir olur. Kur’an ahkâmı içinde yürürlükten kaldırılmış bir hüküm varsa, bu hükmün yerine konmuş olan yasayı uygulayan, uygulanmasını kolaylaştıran ve bu durumun farkına varıp rızâ gösteren kimselerin İslâm dini ile hiçbir ilişkileri kalmaz.2260
Bir müslümanın kitabına sövmek,
Kur’an’da eksiklik veya fazlalık olduğunu ileri sürmek,
Kur’an’ı çağdışı, çöl kitabı, bedevî kanunu olarak nitelemek,
Kur’an’ın öngördüğü ceza ve miras âyetlerini acımasız ve adâletsiz bulmak ve bunu söz veya tavırlarıyla ifade etmek,
Yine Kur’an’ın nassıyla kesin şekilde yasaklanmasına rağmen (fâizle işlem
2257] 33/Ahzab, 57
2258] 9/Tevbe, 61
2259] Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
2260] 5/Mâide, 44; F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 114
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmayı, alkollü içki kullanmayı, zina etmeyi ve benzer) yasakları yasallaştıran “mürted” ülkelerin kanunlarına gönülden saygı beslemek ve bu yasaları Kur’an’a tercih etmek insanı kâfir yapar.
Allah’ın haram kıldığı bir şeye başlarken besmele çekmek,
Haram bir fiil işledikten sonra, dünyevî kazançtan dolayı Allah’a şükretmek veya haram bir şey yedikten sonra “El-hamdü lillâh” demek,
Kur’an okuyan kimse ile -okuduğu sırada- alay etmek,
Kur’an’a uymayı öğütleyen veya Kur’an hükümlerine dâvette bulunan kimseye eziyet etmek, onu meczup ve mecnun gibi sıfatlarla niteleyerek hakarette bulunmak,
Kur’an’da fal açmak, onu büyü, üfürük gibi çirkin işlerde araç olarak kullanmak,
Kur’an’ın ölü ruhuna okunmak üzere indiğine inanmak,
Tevrat, Zebûr, İncil ve suhuflara hakaret etmek, onların hiç tahrif edilmediğini (değiştirilmediğini) veya içlerinde vahiyden hiçbir eser bulunmadığını ileri sürmek insanı İslâm dairesinden çıkarır, kâfir yapar.
Helâlı haram, haramı helâl sayan, sihirle/büyüyle uğraşan, fala inanan, kâfirle dost geçinen, ilme söven, ilacın iyileştirici etkisini Allah’ın irâde ve kudretine bağlamayan, fânî tanrılaştıran, “kahrolsun şeriat!” diye slogan atam; Pozitivizmi, Darvinizmi, Sosyalizmi (Laikliği, Kemalizmi, Demokrasiyi ve her türlü beşerî ideoloji ve düzenleri) İslâm’dan üstün tutan, sütkardeşle evliliği meşrû gören insan, -kim olursa olsun- hem mantıksız, hem ahlâksız, hem de imansızdır! Çünkü imansızlık gerçek anlamıyla ahlâksızlık ve mantıksızlık demektir; Allah’ın yasalarına kafa tutmak demektir.2261
Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir. "Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah'tan onlara bir azap vardır."2262 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye'yi İslâm'dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştü. Yâsir'in oğlu Ammâr'ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm'dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştı. Haber Hz. Peygamber'e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermişti. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah'ı sever gibi sevme ifadeleri “müslümanım” diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı
2261] F. Aydın, a.g.e., s. 119-120
2262] 16/Nahl, 106
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 507 -
ekber, yani Allah'a ait olan "en büyük" ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. "İşimiz Allah'a kaldı", "Allah'lık" gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrâil'e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir kıza "Melek" ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah'ın ödül ve cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah'ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah'tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah'tan başkası adına yemin edilebiliyor. İnsanın ağzından çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, küfür, şirk, irtidat gibi Akaid konularının kapsamına girmektedir.
Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları
(Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan Çirkin Sözler)
a- Allah’la İlgili
"Allah'lık" (saf bir insan için)
"Allah'sız" (Bunun Allah'ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında),
"İşimiz Allah'a kaldı" (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında),
"İnşâallah deme, kesin söz ver" (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında),
"Seni Allah gibi seviyorum" (Allah'ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik anlamında),
"Seni elimden Allah bile kurtaramaz" (Allah'ın gücü bile yeterli olmaz anlamında),
"Burada Allah yok, Peygamber izinde" (Karakolda, hapishanede vb. Allah'ın yardım edemeyeceği anlamında),
"Allah'ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini sökerim" (Allah'ın olmadığı yer olabileceği anlamında),
"Allah, ondan verdiği canı alamıyor" (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında, Allah'ın âcizliği anlamında),
"Allah'ın hükmü burada geçmez" veya "o eskidendi, şimdi Allah'ın hükmü uygulanmaz, devir değişti" (Allah'ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında),
"Şu işin (şeyin) Allah'ını yapar" (Allah'ı herhangi bir şeye benzetme anlamında),
"Sen Allah mısın be?" (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak anlamda),
"Ye Allah ye", "vur Allah vur" (Allah'ı kula benzetmek anlamında),
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah Baba", "Allah'ın oğlu gelse..." (Allah'a çocuk isnad etme anlamında),
"Tapılacak kadın" (Allah'tan başka tapılacak/ibâdet edilecek mâbud kabulü anlamında),
"Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası" (Allah'tan başka ilâh kabulü anlamında),
"Hâkimler hâkimi" (Allah'ın dışında bir varlığa Allah'ın bir sıfatını verme, her şeyi yönlendiren anlamında),
"Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya" (Allah'a denk başkasının hakkı olduğu, Allah'ın her yerde tek güç olmadığı anlamında),
"Allah bizi unuttu" (Allah'ın zorluklarla denemesi konusunda Allah'ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında),
"Filan kimse şu şeyi yarattı" (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var etme mânâsında başka birine verme, Allah'ın fiiline ortak kabulü anlamında),
"Allah'ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?" (Allah, her şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O'nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında),
"Allah bilir ki, şu iş şöyledir"; "Allah şâhit şunu şöyle yaptım" dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah'a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında),
"Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur, meclisindir" (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah'ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve Allah'ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında),
"En büyük filân takım, başka büyük yok" (Ekber/en büyük sıfatının Allah'tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah'ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında),
"Allah'ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir" (Söylediği söz, doğru bile olsa; Allah'ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında),
"Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu" (Allah'ın yarattığını beğenmemek, O'na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında),
"Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi" (Allah'ın hükmünü beğenmemek anlamında),
“Allah emretse bile şu işi yapmam” veya “Allah istemese bile bu işi yaparım.” (Allah’ın emri veya yasağı önemsizdir, beni bağlamaz; beni kararımdan Allah’ın hükmü bile caydıramaz, anlamında)
“Allah onu özene bezene yaratmış” ya da tersine bir inanış ve ifade ile Allah’ın bazı kimselere torpil geçtiğini, bazı kimselere de (hâşâ) zulmettiğini ifade etmek.
(O konuda âyet ve hadis olmadığı halde,) "Allah şöyle buyurmuştur" demek (Kur'an'da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah'a isnâd etmek, dolayısıyla Allah'a iftira etmek anlamında),
(Allah'ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken "Allah'ın ismiyle (Bismillâh)" demek (Allah'la, Allah'ın haram hükmüyle alay etme anlamında),
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 509 -
Allah'ı, O'nun kurallarını, O'nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük görme, hakaret, inkâr etme,
Allah'a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz söyleme,
Allah'tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme,
Allah'tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için söyleme: "Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca taptım."; "Mihrâbım diyerek yüz sürdüm"; “Bir Allah'a, bir de sana taptım"; "Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter"; "Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk" vb. sözleri ikrâh olmadan söylemek,
Allah'tan başkasına duâ etmek veya bir kuldan meded istemek,
Allah'ın helâllerini helâl; haramlarını haram kabul etmemek,
Allah'tan başkası adına kurban kesmek, Allah'tan başkasına adak adamak,
Allah'ın kesin yasağına rağmen Allah'ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- duâ etmek,
Tâğutların resim ve heykelleri önünde kıyâma durarak tapınırcasına saygı göstermek,
Allah'ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu belirtmek: "Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir"; "Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür" demek,
Allah'ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah'ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah'ın dışında otoriteler tanımak,
Fayda ve zararı Allah'tan bilmemek, "şu doktor benim hayatımı kurtardı"; "frene basmasaydı ölmüştüm"; "şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor"; "Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer",
İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak, gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
b- Dinle İlgili
"Din ayrı, dünya ayrı" (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya karıştırmamak ve laiklik anlamında),
''Din ayrı, siyaset ayrı" (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok, siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında),
"Dinde zorlama yoktur" (Din seçme konusundaki özgürlükle ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek, bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında),
"Zevklere ve renklere karışılmaz" (Arzu ve heveslere hiç kimsenin müdâhale
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etme hakkı yoktur, ben hangi şeyden zevk alıyorsam onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında),
"Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz."; "Demokrasi var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım" demek (Allah'ı, Allah'ın hükümlerini önemsememek ve O'na teslim olmamak, nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında),
"Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük" (geleneği, ataların yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında),
"Din şöyle diyor, doğru ama..."; "haklısın, fakat..." (Dinin emir ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka alternatiflerin zarûri olduğu anlamında),
"İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir" (Nakli dışlama, vahyi temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında),
"İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz." (Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle ilgili Allah'ın vaadlerini inkâr anlamında),
"Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru olursan bu devirde aç kalırsın" (Dinin bütün zamanlar için geçerli olmasının reddi anlamında),
"Dinî günler" (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi anlamında),
"Hayat yalnız bu dünyadadır" (âhireti inkâr anlamında),
"Sen benim kalbime bak, kalbim temiz" (Dinin bazı emirlerini yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar anlamında),
"Paranın açmadığı kapı yoktur" (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin her şey olduğu anlamında),
"Demokrasilerde çare tükenmez" (Beşerî bir düzen olan demokrasinin (halkın kendi kendisini yönetmesinin) her konuya çözüm getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında),
"Aşırı dinciler"; "dinciler"; "fundamantalistler"; "dinci teröristler" gibi çirkin ithamları gerçek mü'minlere etiket olarak takmak, müslümanları, dolayısıyla İslâm'ı kötülemek anlamında);
İslâm'a irticâ, gericilik, fundamantalizm, taassup ve benzeri çirkin sıfatlar takmak,
İslâm'a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle ilgili hususlara düşman olanları desteklemek,
İslâm'ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de İslâm'a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara saygı duymak.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 511 -
c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili
"Eşek cennetini boyladı" (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle vasıflandırmak anlamında),
"Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül" gibi sözler (Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında),
Bir insana "Meleğim" demek, "Çarli'nin melekleri" veya bir kıza "Melek" ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Meleklerin insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini kabul etmek anlamında),
"Azrâil onun canını yanlış yere aldı"; "Azrâil'le savaşıyor" gibi sözler, Azrâil'e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında),
"Kader utansın" gibi kadere isyan anlamında sözler,
"Felek"le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin (yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında),
Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen, şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
Ef’âl-i Küfür
Ef'âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır.
Küfre alâmet sayılan, ef'âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah'a şirk/eş koşmak demektir. "Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle diyecekler: 'Allah'ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?' Onlar şöyle cevap verecekler: 'O putlar bizi bırakıp kayboldular.' Onlar kendi aleyhlerine kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir."2263; "Onlar Allah'ın yolundan saptırmak için Allah'a eşler uydurdular. De ki: 'Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir."2264 Allah'tan başkasına tapmanın küfür alâmeti/ef'âl-i küfür olduğu kesindir.
b- Mushaf’ı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushaf’ı pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde Kur'an'dan bir bölüm, Yüce Allah'ın veya Peygamberin adı yazılı bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının yazılı olduğu ayakkabıyı, bayan elbisesini vb. şeyleri kutsal değerleri eğlence yapacak ve aşağılayacak tarzda giymek de aynıdır.
c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek: Kilise, havra,
2263] 7/A'râf, 37
2264] 14/İbrahim, 30
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek, veya buralarda Allah'a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna inanmak da kişiyi İslâm'dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir sakınca yoktur.
d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde ve benzeri davranış yapmak: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış ise küfürdür. Tâğutların heykeli veya tâğutların kutsalları karşısında saygı durmak da itikad açısından çok tehlikelidir.
e- Duâ ederek ölülerden bir şey istemek, kabirleri tapınak yapmak: Sadece Allah'a yapılması gereken ibâdet ve duâyı2265 Allah'tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür. Allah'tan başkasına kesilen kurban, Allah'tan başkasına adak, kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan haç, onların iddiasına göre Hz. İsa'nın çarmıha gerilmiş şeklinin remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak gerekir.
g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan, bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahûdilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek de küfür sayılmıştır.
Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki temel espri, İslâm'ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; İskilip’li Âtıf Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir (Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir).
i- Sihir/büyü: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin mubahlığına inanmanın
2265] 1/Fâtiha, 5
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 513 -
küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin, bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebû Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam Şâfii'ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır.2266
Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
Tekfîr, bir müslümanı veya müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nisbet etmek; küfre girdiğini söylemek anlamına gelen dinî bir kavramdır.
Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup müslüman olabileceği gibi; müslüman olan bir kişi de dinden dönerek küfre girebilir. Ancak müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda küfre girebileceği; küfür ile iman arasındaki sınırın tayini tarih boyunca mezhepler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Hatta aynı mezhebe bağlı âlimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir. Bu konudaki tartışma, Hâricîlerin ortaya çıkışıyla, yani Hz. Ali'nin hilâfeti döneminden günümüze kadar devam ede gelmektedir.
Hz. Ali ile Muâviye arasındaki anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması için hakeme gidilmesini isteyen, sonra hakem olayının arzu edilen şekilde sonuçlanmaması üzerine daha önce Hz. Ali ordusunda bulunan, hatta hakemi kabul etmesi için ısrarda bulunanlardan bir gurup başkaldırmış ve Hz. Ali'yi, Allah'ın hükmünü bırakarak beşerin hakemliğine başvurmakla itham etmiş ve Hz. Ali ile hâlâ ona taraftarlık yapanların küfre girdiklerini ileri sürmüşlerdi. Hâricî olarak adlandırılan bu grubun bu davranışlarıyla İslâm tarihinde tekfir meselesi gündeme gelmiş, bilâhare çeşitli nedenlerle bazen haklı ve bazen haksız olarak tekfir daima müslümanların gündemini işgal etmeye devam etmiştir.
Hâricîlerin bu şekilde davranmaları onların sert mizaçlı, müsamahasız ve nassların anlattığı incelikleri anlamaktan uzak kimseler olduklarını ortaya koymaktadır.
Amel-iman ilişkisine dair belli başlı mezheplerin görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
a) Hâricîler
Değişik fırkalara bölünmüş olan Hâricîler, büyük günah işleyen ve tevbe etmeden ölen kişinin ebedî olarak cehennemde kalacağına dair ittifak etmişlerdir. Ancak böyle bir günah işleyen kimse, müşrik anlamında bir kâfir midir, değil midir? Bu konuda aralarında ihtilâf vardır. Bazılarına göre, bu kimse mü’min değildir, ama muvahhiddir. Küfre girmiştir, ama onun küfrü, küfrân-ı nimet kabilinden bir küfürdür. Tevbe etmeden öldüğü takdirde cehennemde ebedî olarak kalacaktır.
Hâricîler, büyük günah işleyen kimseyi tekfir ederken, şeytanın, Hz. Âdem'e secde etmemesinden dolayı küfre girdiğini bildiren şu âyeti delil olarak zikrederler; "Bir zamanlar Biz, meleklere (ve cinlere); ‘Adem'e secde edin’ dedik. İblis hâriç hepsi
2266] A. Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, Marifet Y., s. 160-165
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu."2267 Onlara göre şeytan Allah'a itaatkâr ve O'nu bilen biriydi. Hz. Âdem'e secde etmekten kaçınarak büyük günah işlemişti. Bu nedenle kâfir olarak lânetlenmiş ve cehennemde ebedî olarak kalacağına hükmolunmuştur.2268 Böylece onlara göre her büyük günah işleyen kişi, Allah'a başkaldırma ve O'na isyan etme kasdıyla günah işlemektedir ve bu nedenle de imandan çıkmış, küfre girmiştir.
b) Mu’tezile
Onlara göre müslüman iken büyük günah işleyen kimse tekfir edilemez, ama bu kimse mü’min de değildir. İki makam arasında bir yerdedir ve bulunduğu mertebe fısk olarak adlandırılır. Tevbe etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacaktır.
Mü’min, övgüye lâyık bir kimsedir. Oysa büyük günah işleyen kişi, Kur'an'da kötülenmekte ve aşağılanmaktadır. Bu durumda olan kişi kâfir de değildir.2269 Bu konuda delil olarak ileri sürdükleri âyetler:
"Mü’min olan hiç fâsık gibi olur mu? Onlar elbette bir olamazlar."2270
"Hayır, her kim bir kötülük işler de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar."2271
"Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası ebedî kalmak üzere cehennemdir."2272
Mu’tezile bu ve benzeri âyetlere dayanarak büyük günah işleyenin mü’min olmaktan çıktığı ve fâsık olduğunu, cehennemde de ebedî olarak kalacağını iddia etmektedir. Hadislerden getirdikleri deliller ise; "Emanete riâyet etmeyen kimsenin imanı yoktur" hadisiyle, benzeri hadislerdir. 2273
Mu’tezile'nin görüşleri şöylece özetlenebilir: Kişi, ya hep günah işleyen biridir veya hep iyilik. Yahut iyiliğin yanında kötülük de işlemektedir. Sadece iyilik işliyorsa mü’mindir ve kurtuluşa ermiştir. Sırf kötülük işliyorsa, o zaman tâati yok demektir ve kâfirdir. Ama hem iyilik ve hem de kötülük işliyorsa, böyle bir kimsenin iyilikleriyle kötülüklerinin eşit olması düşünülemez. Ya iyiliği, yani tâati fazladır veya kötülüğü, yani günahı fazladır. Hangisi fazla ise, kişi ona nisbet edilir. İyiliği fazla olan kurtuluşa erer, kötülüğü fazla olan ise küfre nisbet edilir ve amellerinin boşa gittiğine hükmolunur.2274
c) Mürcie
Hâricîlerin aksine, tekfir konusunda fırkalar arasında en yumuşak davranan fırka Mürcie'dir. Onlara göre amelin iman üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. İman, Allah ve Rasûlünü bilmektir. Küfür ise, onlar hakkında herhangi bir bilgiye
2267] 2/Bakara, 34
2268] Şehristânî, Nihayetu'l-İkdam fî İlmi'l-Kelâm, Bağdat t.y 471.
2269] Kadî Abdulcebbar, Şerhu Usûli'l-Hamse, Kahire, 1965, 712.
2270] 32/Secde, 18
2271] 2/Bakara, 81
2272] 4/Nisâ, 93
2273] Bk. Taftazânî, Şerhu'l-Akaid, çev: S. Uludağ, Dergâh Y., İstanbul 1980, s. 265
2274] Kadî Abdulcebbar, a.g.e., 624
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 515 -
sahip olmamaktır.2275 Sevap işlemenin bir kâfire faydası olmadığı gibi, büyük günah işlemenin de mü’mine bir zararı yoktur.
d) Ehl-i Sünnet
İnsanı günah işlemeye sürükleyen birtakım etkenler vardır. Günah işlemenin sebebi, küfür olabileceği gibi hevâ ve şehevî arzular da olabilir. Kişi, şehevî arzularını tatmin için günah işler. İşlediği günah büyük de olabilir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet, günah işlemiş olmasından dolayı kişiyi tekfir etmez. Ama sırf Allah'ın emirlerine karşı gelmek için günah işliyorsa, elbette ki böyle biri mü’min değil, kâfirdir.
Bununla birlikte amelin iman ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Selef, kalp ile tasdik ve dil ile ikrarı imanın temel direği, tâatleri de (Allah'ın emirlerini yerine getirme ve yasaklarından sakınmayı da) imanın dalları olarak değerlendirmişlerdir. İman ağacı ancak temel direk ve dallardan meydana gelir. Hiç dalı bulunmayan bir ağaç düşünülemez, ama birkaç dalı eksik olan ağaç ise ağaç olmaktan çıkmaz. Eksik bir ağaçtır sadece. Selef, “iman eksilir ve artar” derken dallar mesâbesinde olan tâatlerin eksilip artabileceğini kastederler. Böylece tâatleri de imandan sayarlar. Yani amel imanın bir cüz'üdür. Ancak bu cüz'den bir şeylerin eksilmesiyle iman ortadan kalkmaz. İmam Eş'arî (ö. 324/936) Ehl-i Sünnet âlimlerinin, imanın eksilme ve artmayı kabul ettiği görüşünde olduklarını belirtir.2276
Kalp ile tasdik ve dil ile ikrar kişiyi küfürden çıkarıp iman dairesine sokar. Buradaki iman, küfrün karşıtı olan imandır, kâmil bir iman değildir. Kâmil iman, Allah'ın emirlerine riâyet ve yasaklarından sakınmakla gerçekleşir. Küfür nasıl kademe kademe ise, iman da öyledir. Her ne kadar bu derecelerin tamamı tek isim altında; iman ismi altında toplanıyorsa da dereceler birbirlerinden farklıdır.
Günah işleyen kimsenin küfre girmeyeceği âyetlerle de sâbittir. Adam öldürmek büyük günahlardandır. Bununla birlikte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler, adam öldürmek hâdiselerinde üzerinize kısas farz kılındı."2277 Âyetin devamında da şöyle buyrulmaktadır: “Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse, o zaman kısas düşer.” Görüldüğü gibi âyet katili, öldürülenin velîsinin kardeşi olarak nitelemektedir ki, buradaki kardeşlik ile iman kardeşliğinin kastedildiği apaçıktır. Yüce Allah, yine şöyle buyurmaktadır: “Mü’minlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulunuz.”2278 Bu âyette de Allah, birbirleriyle savaşan iki grubu da mü’min olarak nitelemektedir.
Ehl-i Kıbleden olup da büyük günah işledikleri kesin olarak bilinen kimselerin tevbe etmeden ölmeleri halinde cenaze namazlarının kılınacağı, onlar için duâ edilerek affedilmelerinin istenebileceği konusunda, Peygamber (s.a.s)'in asrından çağımıza kadar olan zaman içinde ümmetin kesintisiz icmâı vardır. Hâlbuki bu gibi şeylerin mü’minden başkası için câiz olmadığı meselesinde ümmet yine ittifak halindedir.2279
2275] Eş'arî, Makalâtu'l-İslâmiyyîn, Wıesbaden 1980, s. 132.
2276] Risâletu Ehli's-Sağr, Mısır-1987, 93; Ayrıca Bk. 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 124; 48/Fetih, 4
2277] 2/Bakara, 178
2278] 49/Hucurât, 9
2279] Taftazânî, a.g.e., 264
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ehl-i Sünnet, Mu’tezile tarafından delil olarak ileri sürülen âyetlerde kastedilenlerin, mü’min oldukları halde o günahları işleyen ve böylece küfre girenler olmayıp daha önce de kâfir olanlar olduklarını söylemektedir.
Tekfiri Gerektiren Hususlar
Allah'ın varlığını inkâr etmek, ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde O'na ortak koşmak, Kur'an'da zikredilen isim ve sıfatlarını inkâr etmek insanı küfre düşürür. Mu’tezile ve müteahhir Ehl-i Sünnet kelâmcılarının, bazı sıfatları te'vil etmeleri her ne kadar sağlıklı bir yol değilse de küfre sebep değildir. Allah'a, sıfatlarının zıddını isnâd etmek, meselâ âciz olduğunu söylemek ya da eksiklik ifade eden sıfatlarla O'nu nitelemek, eşyaya hulûl ettiğini iddia etmek yine küfürdür.
Peygamber ve peygamberlik kurumu konusunda küfre götüren hususların belli başlı olanları ise şunlardır: Peygamberlik müessesesini inkâr etmek, Kur'an'da ismi geçen peygamberlerden birini veya bazısını inkâr etmek, peygamberlerden birine ulûhiyet isnâd etmek, peygamberleri veya onlardan birini tahkir ederek onlarla alay etmek, evliyânın peygamberlerden üstün olduklarını iddia etmek küfürdür.
Kur'ân-ı Kerim'in tamamını veya bir kısmını inkâr etmek, Kur'an'da zikredilen şeylerin varlığına inanmamak, Kur'an'dan olmayan bir şeyi Kur'an'a ilâve etmek. (Kur'an'ın mahlûk olup olmadığı meselesi Ehl-i Sünnet ve Mu’tezile arasında tartışma konusu olmuş ve bundan dolayı taraflardan bazıları birbirlerini tekfir etmiş iseler de böyle bir meseleden dolayı tekfir doğru değildir.)
Allah'ın indirdiğinden başkasını Kur’an’a üstün tutan ya da başka bir düzeni benimseyen, İslâmî emir ve hükümlerin devrinin geçtiğini savunan kişinin küfre girdiğinde şüphe yoktur. Ehl-i Sünnet'in mûtemet kaynaklarından biri olarak kabul edilen "Şerhu'l-Akaidi't-Tahâviyye" isimli eserde hükümle ilgili olarak şöyle denilmektedir: İster yönetici olsun, ister idare edilen halktan herhangi biri olsun, her kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmenin gerekli olmadığını, kişilerin onları uygulayıp uygulamamakta serbest olduklarını iddia eder ya da bu konudaki Allah'ın emirlerini küçümseyecek olursa yine küfre girmiş olur. Ama Allah'ın emirlerinin üstünlüğüne ve bu hükümlere uymadığı takdirde âhirette cezaya çarptırılacağına inandığı halde bu emirleri uygulamıyorsa küfre girmez.2280
İslâm inancında, bir kimseyi tekfir etmek son derece tehlikeli, son derece büyük vebâli olan bir davranıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse; küfür, ithâm edene döner."2281 Bu hadiste dile getirilen tehdîdin ciddiyetini belirtmek için şunu kaydedelim ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat dışında kalan sapık mezheplerden Hâricîler'in tekfîr edilip edilemeyeceği münâkaşasında bâzıları, bir Müslümanı tekfir etmenin mesûliyetinin büyüklüğünü gözönüne alarak, ortadaki mübhemiyet sebebiyle, müsbet veya menfî hiçbir şey söylememeyi tercih ederken, tekfîr edilmeleri gerektiğine kaail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki hadis-i şerifi zikretmişler ve: "Onlar İslâm ümmetini tekfir ettiklerine göre kendileri kâfir olmuştur" demişlerdir. Bu düşüncede olan Kadı
2280] İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu'l-Akideti't- Tahâviyye, Beyrut 1988, 323-324; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 167-168
2281] Buhârî, Edeb 73, 44; Müslim, İman 111
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 517 -
İyaz eş-Şifâ'da aynen şunları söyler: "Ümmeti, dalâlet ve bütün Ashâb'ı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz sarfeden herkesin kesinlikle küfrüne hükmediyoruz."
Burada kaydı gereken bir başka mühim hadis, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslâm ümmetinin 73 fırkaya ayrılıp bunlardan sâdece birinin fırka-ı nâciye (yâni kurtuluşa erecek olan hak yoldaki fırka) olacağını haber verdiği rivâyettir. Muhtelif vecihlerle gelmiş olan hadisin bir vechinde, hidâyet üzere olup kurtuluşa erecek bu grubun kimler olduğunu, dinleyenlerden bazıları sorunca şu cevap verilmiştir: "Onlar, benim yolum üzerinde olanlar; ashâbım, Allah'ın dini üzerinde cidal ve münâkaşaya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhîd ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir."2282
Özetle, İslâm âlimlerinin, ittifakla Muhammed ümmetinin dikkatlerini çektikleri bir husus, tekfir meselesi olmuştur. Buradaki titizliği Gazâlî'nin şu sözleriyle hülâsa edelim: "İmkân nisbetinde bir Müslümanı kâfirlikle ithamdan (tekfîrden) kaçınmak gerek... Zira, tevhîd'i (Allah'ın bir olduğunu) ikrâr eden Mûsâllî kimselerin kanını helâl saymak hatâdır. Hatâen bir Müslümanın kanını dökmektense hatâen bir kâfire hayat hakkı tanımak evlâdır."2283
Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
İtidal/Denge
İtidal, konu ne olursa olsun, herhangi bir şeyde ifrat veya tefrite düşmemek, vasat derecede olmaktır. İfrat ve tefrit denilen her iki aşırı ucun tanımlanmasında yarar vardır.
İfrat: Bir konuda ölçüyü aşma, ileri gitme, normali aşma, aşırılık, haddini aşma ve tâkatin üstünde üzerine iş alma demektir. İstenenden fazla yoğunlaşmayı da içerir. Kraldan fazla kralcı olma deyiminde anlatılmak istenen budur. Tefrit ise; Ortalamanın, yani vasatın çok altında olmak, geride kalmak, normalden aşağıda bulunmaktır.
Bu iki terimin iyi tanımlanması, itidali anlamamıza yardımcı olacaktır. İtidal, bir dengedir. İfrat ve tefrit, bu dengeyi bozan birbirine tamamen zıt iki ucu temsil eder. Buna en çarpıcı örnek, dini daraltanlara Peygamberimizin buyurduğu şu sözdür: “Aşırı gidenler helâk olmuştur” 2284 Rasûlullah (s.a.s.) bu hükmü üç kere tekrar eder. Yine O, dinde aşırılığın helâk sebebi olduğunu vurgular: "Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular." 2285
Dinde Aşırılık
Kur'an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu, dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz. Peygamber'in gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki, dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı şeyleri Allah'a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık olan hak dini çekilmez
2282] Tirmizî, İman 18, hds. no: 2779; İbn Mâce, Fiten 17, hds. no: 3992
2283] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/261-266.
2284] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
2285] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.
Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed'in dinine uymaya teşvik amacı taşır. Kur'an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden Hakk'a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir: “De ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil oğullarından inkâr edenler, Dâvud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!”2286
Kur'an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır.2287; "Kalbini Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme!"2288 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından saptırır. Allah'ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece Allah'a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.”2289 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali (veya Ebû’d-Derdâ), Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yanlışlığını vurgular. Ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de sünnet ölçülerine göre doğru bulunmamıştır. 2290
Yüce Rasûl, burada, din adına dini daraltanları uyarmak istemiştir; bu, aslında bir ifrat halidir. Dini olduğundan fazla genişletenler de tefrit halindedir. İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hıristiyanlar ifrât yoluyla, Yahûdiler de tefrit yoluyla sırât-ı müstakîm olan dengeden uzaklaşmışlardır. O yüzden bu sapmalar, Hıristiyanlaşma ve Yahûdileşmeye giden yolu açar.
2286] 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
2287] 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
2288] 18/Kehf, 28
2289] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
2290] Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 519 -
Ashâb-ı kiramdan bazılarının “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi aşırı taahhütlerde bulunmaları üzerine şu âyet nâzil olmuştu: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”2291 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 2292
“Kitab, mîzan/ölçü, demir (güç, yaptırım) ve takvâyı yoğurup adâleti (itidali) yerine getirmek2293 ve toplumu, yönetimi İlâhî istikamet doğrultusunda değiştirmek için insanların kendi nefislerini değiştirmeleri gerekmektedir.2294 Kargaşa ile nizamı, fesat ile salâhı, anarşi ile huzuru, terör ile cihadı, korkaklık ile sabrı, acelecilik ile tedrîcîliği, lüzumsuz bilgi ile ilmi, şekilcilik ile takvâyı, yıkıcılık ile yapıcılığı, propaganda ile tebliği, çığırtkanlık ile dâveti, delilik ile cesaret ve kahramanlığı, tedbir ile uyuşukluk ve korkaklığı, eylem ile amel-i sâlihi, geçici heyecan ile muhâkeme ve istikrarı, taklit ile tahkîki, işgal ile fethi, haksız tekfîr ve haksız teslîm ile adâlet ve sorumluluk bilincini kuşanarak hüküm vermeyi, yani her türlü aşırılıkla dengeyi birbirinden ayırmayı, birbirine karıştırmamayı hem teoride kabullenmeli ve hem de pratikte ortaya koyabilmeliyiz.
Sırât-ı müstakîm üzere bir İlâhî yürüyüş programındaki ifrat ve tefritin ne büyük zararlar açtığını görmemek mümkün değildir. En temel konu olan tevhid akîdesini anlamaktan tutun da, İslâmî dâvet sürecinin içerdiği bütün konulara varıncaya kadar, tarih boyunca bu iki uç, kendini hissettirmiştir. Örneğin, ifrat ehli öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, muvahhid bir mü’min olmak, bu tanımlamaya göre (istisnalar dışında, hemen hemen) mümkün değildir. Tefrit ehli de, öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, küfürde ileri gitmiş aşağılık insanlar bile sanki tevhid ehli gibi görünür. Dâvet çalışmalarında da aynı probleme şahit olmaktayız: İfratçı dini tekeline alır, tüm muhâtaplarına en katı, en sert tanımlamaları getirir; tefritçi ise, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar ortamı ve ortalığı süt-liman görür. Burada, “denge”nin önemi ortaya çıkmaktadır. Her iki aşırılıktan korunmanın yolu, “delile dayalı bakış açısı”nın egemen kılınmasıdır. Deliller, bütün açıklığıyla ortaya konmalı, duygusallığa yer verilmeden ilmî bir etüd içinde konular irdelenmelidir.
İfrat ve tefrit, Kur’an ve Sünneti anlama yönteminde de tarih boyunca kendini hissettirmiştir. Kur’an’ı merkeze almayan ve O’ndan doğrudan yararlanılamayacağını öngören geleneksel yaklaşım ile Kur’an’ı anlamanın göreceliğini veya tarihselciliği öngören modern yaklaşım, birbirine zıt iki ucu temsil ederler. Kur’an’ın anlaşılmasını ve belirleyiciliğini İslâm tarihi içinde “üretilmiş” kaynaklara bağlayan taklitçi ve gelenekçi anlayışlar ile; Kur’an’ın tarihî şartların bir ürünü olduğunu iddia eden oryantalist zihniyet, yani tarihselcilik, her ikisi de itidalden sapmadır. Bu uçlar, her ne kadar birbiriyle zıt olsalar da, ortaya çıkan sonuç bakımından aynı noktada birleşmektedir: Kur’an’ın hayatın içinden bir şekilde çekilip alınması.
2291] 5/Mâide, 87
2292] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
2293] Bk. 57/Hadîd, 25
2294] Bk. 13/Ra’d, 11
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aynı şekilde bu iki uca kaymalar, Sünneti algılamada da kendini göstermektedir. Yalan-yanlış her türlü rivâyeti ilmî elemeye tâbi tutmadan, Hz. Peygamber’e mal eden aşırı gelenekçi ve taklitçi sünnet anlayışı ifrâtı temsil ederken; Hz. Peygamber’i bir postacı konumuna indirgeyen ve onun örnekliğinin ve önderliğinin kuşatıcılığını göremeyen modernist anlayış, tefriti temsil eder. Her iki uç da, yine aynı noktada, sonuç itibarıyla buluşmaktadır: Yüce Peygamber’in örnekliğinin hayatın içinden çekilip alınması. Dikkat edilirse ifrat ve tefritin pratiği, sonuç itibarıyla, ortak bir noktada buluşmaktadır.
İfrat ve tefrit çizgisindeki savrulmalar, bu konuların dışında pek çok alanlarda da kendini göstermektedir. İslâm bilginlerini “yanılmazlık” mertebesine yükseltenler ifrâtı, onların ictihadlarını tahkir ya da tezyif edenler tefriti temsil ederler. Orta yol ise, onların görüş, ictihad ya da kanaatlerini sâlih gayretlerinden dolayı takdir etmek, duâ etmek, onlardan yararlanmak, ancak bu kanaat ya da ictihadları her dönemde ve her toplumda geçerli nass mertebesine yükseltmemektir. Toplumu değerlendirmede de vasatı temsil eden anlayışa ulaşmak için çaba göstermek gerekir. İçinde yaşadığımız ülke ne dâru’l-harptir, ne de dâru’l-İslâm. Toplumu değerlendirmede ölçülü olmak, dengeyi yakalamak, İslâmî anlayış ve tevhidî yürüyüşün selâmeti açısından çok önemlidir.
Sâbiteler bağlamında her bireyin hassas olması esas olmakla birlikte; muvahhid Müslümanlar arasında bireysel hassâsiyetlerin varlığı anlayışla karşılanmalıdır. Sıklıkla karşılaştığımız hassâsiyetler: Kesilen hayvanların etleri, tâğûtî vasfa sahip olanlar hâricindeki devlet memurluğu, askerlik, çocukların okula gönderilmesi, vergi, emekli maaşı alma vb. konulardır. Buradaki mûtedil çözüm; hassâsiyetlerin, bir bireysel özellik olarak kabul edilmesi, ancak bunun çevremizdeki müslümanlara dayatılmaması, hassâsiyet sahibi mü’minlerin örnekliklerini dayatmadan sürdürmeleri, güçle ve ideal anlamda çözümünün ancak İslâm devletiyle ilintili bu tür fedâkârlıkları herkesten beklememeleridir. Hassâsiyetini tevhidî ilkelerin olmazsa olmaz bir gereği gibi görmemek, ancak bunları koruyarak örnek olmak, hassâsiyet sahibi mü’minlerin görevi iken; bu hassâsiyetlere katılmayan mü’minlerin görevi de kardeşlerini rencide etmemeleri, onları hoş karşılamalarıdır. Bu tür farklılıkların varlığı, bir zenginlik olarak kabul edilmelidir. Burada da her iki aşırı uca kaymadan, dengeli ve ölçülü hareket etmek esastır. Ancak, unutulmamalıdır ki, sâbiteler bağlamındaki hassâsiyetler, bu konunun dışındadır. Örneğin, tâğutları ve tâğûtî vasfa sahip kurumları birtakım maslahatlarla desteklemek, bireysel hassâsiyet değil, bir sapma olarak değerlendirilmelidir.
Toplumu dönüştürme çabalarında da her iki aşırı uç, yine boy göstermektedir. Toplumu şiddet yoluyla aceleci adımlarla dönüştürmek isteyen şiddet yanlıları ifrâtı temsil ederken; örnek Kur’an neslini oluşturmak yerine bireyci, mevziî kültürel ve eğitsel çalışmalarla yetinen ya da sadece bunları savunanlar tefriti temsil etmektedir. Yaşadığımız coğrafyada cami ve mescidleri topyekün mescid-i dırar ilan edenler ifrâtı, onları şimdiki konum ve kullanım şekliyle İslâm toplumunun emrinde ideal birer kurum olarak görenler de tefriti temsil etmektedir. Resmî otoritenin kurumlarında çalışan herkesi tekfir eden tekfirci anlayış ile ayrım yapmadan hepsini olumlu sayan, tâğûtî kurumları güçlendiren kişi ve zihniyetleri tasvip eden gevşek anlayış, yine iki aşırı ucu temsil ederler. Mezhep bağnazlığı içinde olup mezheplere “dokunulmazlık” zırhı giydirenler ifrâtı, mezhep
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 521 -
olgusunu yok sayan ya da görmezden gelenler ve mezhepsizliği, yani disiplinsizliği savunanlar ise tefriti temsil ederler. Muharref din kültürünün toplumumuzda hâkim olduğu bir gerçektir. Ancak bu kültürü temsil edenlere de ölçülü davranmak ve uygun bir dil geliştirmek gerekir. Bunu temsil eden grup ya da cemaatleri bir düşman gibi algılamak da, onları ümmetin onurlu birer temsilcisi gibi görmek de yanlıştır.
İtidalin yakalanmasında, Şeriatin maksat ve gayelerini anlamaya mâtuf bir ilmî disiplinin varlığı önem kazanmaktadır. Dengeyi (itidali) elde etmede; derinlikli, hikmetli ve kapsayıcı bir bakış açısı devreye konulmalıdır. Aşırılıkları tamponlayabilmek için, hakikatin derinliğine nüfuz etmede acele etmemek, her gruptan müslümanlarla ve farklı cemaatlerle diyalog ve karşılıklı fikir alışverişini önemsemek, hâdiselere çok yönlü ve geniş bakmaya gayret etmek, araştırmaya önem verip taklit ve donukluktan kurtulmak, ahlâken de sabırlı ve hoşgörülü olmak gerekir. Bu konularda, ilmî derinliği olan muttakî ve muvahhid ulemâya büyük görevler düşmektedir. Örnek ve öncü bir Kur’an neslinin motoru konumunda olması gereken ulemânın toplum içindeki savrulmaları murâkabe edecek ilmî bir ağırlığı ortaya koymaları, vazgeçilmez bir zorunluluktur. Vasat/dengeli bir temsiliyetin gerekliliği, ümmetin fertlerinin aşırı uçlara kaymasını önlemek açısından da bir kez daha net olarak ortaya çıkmaktadır.
Tekfircilik Hastalığı
Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.
Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden ötürü tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır. Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu, intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”2295; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.”2296
2295] 8/Enfâl 46
2296] 3/Âl-i İmran 103
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.” hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
a) Âyetler
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 2297
"Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!" 2298
"Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip ayıplamayı âdet edinene" 2299
"Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırıp tecessüs etmeyin, kimse kimseyi gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır...?" 2300
"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 2301
"Allah'a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." 2302
"Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan günahları dilediği kimseden affeder" 2303
“…Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." 2304
"De ki: 'Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser." 2305
"De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir." 2306
b) Hadisler
"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır." 2307
2297] 4/Nisâ, 94
2298] 68/Kalem, 10-12
2299] 104/Hümeze, 1
2300] 49/Hucurât, 12
2301] 49/Hucurât, 6
2302] 8/Enfâl, 46
2303] 4/Nisâ, 48
2304] 12/Yusuf, 87
2305] 15/Hıcr, 50
2306] 39/Zümer, 54. Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek Allah'a teslim olmakla ve Allah'tan gelene (Kur'an'a) uymakla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır.
2307] Buhârî, İlim, 49
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 523 -
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 2308
"Allah'a inanıp O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan Cennet'e girmiştir. Allah'a inanıp da O'na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir." 2309
“…Kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 2310
“Ölen bir kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma şehâdet (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah ona mutlaka mağfiret eder.” 2311
“Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, müslümandır.” 2312
“Bir kimsenin mescide alâkasını görürseniz, onun mü’min olduğuna şehâdet edin. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman edenler imar eder.” 2313
"Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar." 2314
“Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 2315
"Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hâriç, Allah bütün günahları affedebilir." 2316
“Üç şey vardır ki imanın aslındandır: 1- Lâ ilâhe illâllah diyene saldırmamak; İşlediği herhangi bir günah sebebiyle bu kimseyi tekfir etmemek, herhangi bir ameli sebebiyle de İslâm’dan dışarı atmamak, 2- Cihad, bu Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir. Onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır, 3- Kadere iman. 2317
"Kalbinde zerre kadar hayır (iman) bulunduğu halde "lâ ilâhe illâllah" diyen bir kimse (bile) cehennemden çıkacaktır." 2318
“Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 2319
Ebû Zer (r.a.) rivâyet ediyor:
2308] Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
2309] Müslim, İman, 152
2310] Müslim, İman 35, hadis no 21
2311] İbn Mâce, Edeb 54, hadis no 3796
2312] Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28; Tirmizî, İman 2, hadis no: 2611; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no: 2641
2313] 9/Tevbe, 18; Tirmizî, Tefsir sûre 2, hadis no: 3092
2314] Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
2315] Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
2316] Ebû Dâvud, Fiten 6, hadis no 4270
2317] Ebû Dâvud, Cihad 35, hadis no: 2532
2318] Buhârî, Tevhid 24, 36; Müslim, İman 81, 82, 83
2319] Buhârî, Diyât 1
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelmiştim, uyuyordu. Uyanınca yanına oturdum. (konuşmamız) sırasında: "Lâ ilâhe illâllah deyip sonra da bu söz üzerine ölen her kul cennete gider" buyurdu. (Hayretle) sordum:
"Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?" Cevâben:
"Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da!" dedi. (Ben hayretimi yenemeyerek yine) sordum:
"Zina etse de hırsızlık yapsa da mı girer?" Rasûlullah (s.a.s.) yine:
"(Evet) Zinâ etse de hırsızlık yapsa da" cevabını verdi. Bu sözünü üç defa tekrar etmişti. Dördüncü seferde: Yine,
"Evet, Ebû Zerr'in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zina etse de hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu..." 2320
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah'a aittir.” 2321
Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor. Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye sordu. O da, "sadece korkusundan, öldürüleceği endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi" diyor. "Hel lâ şekakte kalbehu = kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?" dedi ve bu sözü çokça tekrarladı.2322
“Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam emredilmedi.”2323
“Bir kimse diğerine (din kardeşine), ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise adam doğru söylemiştir; yok eğer itham edilen kâfir değilse ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 2324
“Kim bir kimseyi ‘kâfir’ diye çağırır veya öyle olmadığı halde (ona) ‘Allah’ın düşmanı’ derse o söz kendisine döner.” 2325
“Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 2326
“Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” 2327
“Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar. Semânın kapıları ona
2320] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., c. 2, s. 269
2321] Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2322] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
2323] Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144
2324] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111; Tirmizî, İman 16; Ebû Dâvud, hadis no 4662; Muvatta, 2/984
2325] Müslim, 61/112
2326] Buhârî, Edeb 44
2327] Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 525 -
kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet edene döner.” 2328
"Kim bir mü'mini bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse Allah da onun için, Kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder." 2329
"Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse Allah, kıyâmet günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır." 2330
"Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir) şey getirmesin (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey olmadığı halde çıkmak istiyorum." 2331
"Hayır, ben ashâbımı öldürmem!" 2332
“Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 2333
"Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler (Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler) helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 2334
“Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 2335
“Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” 2336
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 2337
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 2338
"Din kolaylıktır." 2339
“Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını öyle sever.” 2340
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.” 2341
"Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah
2328] Ebû Dâvud, Edeb 45, Tirmizî, Birr 48
2329] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
2330] Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
2331] Tirmizî, Menâkıb hadis no 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, hadis no 5860
2332] Fethu'l-Bârî, 12/293
2333] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
2334] Müslim, İlim 7
2335] Buhârî, İman 69
2336] Buhârî, İman 29
2337] Ahmed bin Hanbel, III/479
2338] Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Cihad 5, Eşribe 70-71
2339] Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
2340] et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135
2341] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı." 2342
"Mü’minler Allah'ın azâbını ve azâbının çokluğunu/büyüklüğünü bilselerdi hiçbir i Cennet'i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah'ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi hiçbir i O'nun rahmetinden ümit kesmezdi." 2343
“Allah Teâlâ buyurdu ki: ‘Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir.” 2344
“Allah, insanların şekillerine (ve mallarına) değil, gönüllerine ve niyetlerine (ve amellerine) bakar.” 2345
Rasûl-i Ekrem (ashâbına): "Sizce pehlivanlık nedir" diye sordu. Onlar da “Adamların güreşte yenemedikleri kimsedir” dediler. Rasûl-i Ekrem bunun üzerine şöyle buyurdu: "Hayır, gerçek pehlivanlık, kızgınlık ânında nefsine hâkim olmaktır." 2346
“Kim, yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse Kıyâmet günü bütün mahlûkatın önünde Allah onu çağıracak ve sonunda onu cennet kızlarından dilediğinde (istediğini almakta) muhayyer kılacaktır.” 2347
“Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” 2348
“Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecektir. ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.” 2349
"Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir." Müslim'in rivâyetinde "nemmâm cennete girmeyecektir" şeklinde gelmiştir. 2350
"Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira, kim bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay/kepaze eder." 2351
“Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” 2352
2342] Müslim, Tevbe, 9, hadis no 2748; Tirmizî, De'avât 105, hadis no 3533
2343] Müslim, Tevbe 23
2344] Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
2345] Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, 2/285, 539
2346] Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, hadis no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3, hadis no: 4779
2347] Tirmizî, Birr ve's-Sıla 73, hadis no: 2090, Sıfatu'l-Kıyâme 15, hadis no: 2611; Ebû Dâvud, Edeb 3, hadis no: 4777; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no: 4186. Bu hadis, hasen-ğariptir.
2348] Buhâri, Edebu'l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no: 4189
2349] Müslim, Birr ve's-Sıla, 59 hadis no: 2581
2350] Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, hadis no 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, hadis no 4771; Tirmizî, Birr 79, hadis no 2027
2351] Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda İbn Mâce, Hûdûd 5, hadis no 2548; Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, hadis no 2101
2352] Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no 4891
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 527 -
"Bir kul dünyada bir kulu örterse, Allah Kıyâmet günü onu mutlaka örter." 2353
“Sakın (sebepsiz ve kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 2354
"Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de (bir müslüman) ile nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete girer." 2355
“Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla mı (din ve akîde konularında münâkaşa ile mi) emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” ‘Bu kurtulan kısmın kimler olduğu’ sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: "Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah'ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir." 2356
“İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri ateştedir.” 2357
“Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad eder veya ifsad etmeye yaklaştırırsın.” 2358
2353] Müslim, Birr 72, hadis no 2590
2354] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd 23
2355] Ebû Dâvud, Akdiye 31 hadis no: 3635; Tirmizî, Birr 27, hadis no: 1941; İbn Mâce, Ahkâm 17, hadis no: 2342
2356] El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, s. 225-226) (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)
2357] İbn Mâce, hadis no: 3991-3993. Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı araştırıcılarca tartışılmıştır.
2358] Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no4888
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.” 2359
“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin başına verir.”2360
“Kim bir mü'mini, bir münafığın şerrinden korursa Allah (c.c.), ona bir melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur. Kim bir müslümanı kötülemek isteyerek ona söz (iftira) atarsa söylediği sözü gerçekleşinceye kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.” 2361
Abdullah İbn Utbe (r.a.), şöyle demiştir: Ben, Ömer İbn Hattab’dan (r.a.) işittim. O, şöyle diyordu: Bazı insanlar Rasûlullah (s.a.s.) zamanında vahy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şimdi ise, vahy kesilmiştir. Biz, şimdi ancak sizleri amellerinizden bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca kim bize bir hayır hali meydana korsa, biz onu emin kılarız ve onu kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey (i araştırmak) bize ait değildir. Gizli işleri hususunda onu, Allah hesaba çeker. Kim de bize bir kötülük ve şer ortaya koyarsa o, gizli işlerinin güzel olduğunu söylese de, biz, onu bir emin saymaz ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz.” 2362
"Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir." 2363
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir. Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” 2364
“Koğuculuk yapan cennete giremez.” 2365
“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse ben de ona cennet sözü veririm.” 2366
“Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.” 2367
"Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?" "Evet (Ey Allah'ın Rasûlü, söyleyin!)" dediler. "İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır." Tirmizî'de şu ziyade gelmiştir: "Ben saçı kazır demiyorum, velâkin dini kazır (diyorum)." 2368
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Kalbini işaret
2359] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4884
2360] Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 18, hadis no 2621; Bu hadis, hasen ğaribtir.
2361] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
2362] Buhârî, Şehâdet 6
2363] Tirmizî, Birr 48, hadis no 1978; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
2364] Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, iman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
2365] Buhârî, Edeb 49, 50; Müslim, İman 168, 169, 170; Ebû Dâvud, Edeb 33; Tirmizî, Birr 79
2366] Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 61
2367] Tirmizî, Birr 20
2368] Ebû Dâvud, Edeb: 58, hadis no: 4919; Tirmizî, Kıyamet: 57, hadis no: 2511
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 529 -
ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” 2369
“Şeytan, Kıbleye dönen (mü'minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir).” 2370
"Müslüman bir kimse asıl babası dururken bir başkasının, kendisinin babası olduğunu söylerse ve bu iddiasını da o kimsenin babası olmadığını bilerek yaparsa, cennet ona haramdır." 2371
“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” 2372
“Kul, Allah’ın râzı/hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.” 2373
“İnsan sabahlayınca, bütün organları dil’e başvurur ve (âdeta ona) şöyle derler: ‘Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” 2374
“... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.” 2375
“Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.” 2376
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 2377
"Zinâ eden, zinâ ettiği anda mü'min değildir. Hırsızlık eden, çaldığı anda mü'min değildir. Şarap içen, içtiği anda mü'min değildir." 2378
Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”2379 buyurdu.
2369] Tirmizî, Birr 18
2370] Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
2371] Buhârî, Ferâiz 29, Meğâzî 56; Müslim, İman 114, hadis no 63; Ebû Dâvud, Edeb 119, hadis no 5113
2372] Buhârî, Rikak 23; Müslim, Zühd 49, 50
2373] Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 10; İbn Mâce, Fiten 12
2374] Tirmizî, Zühd 61
2375] Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
2376] Müslim, Mukaddime 5
2377] İbn Mâce, hadis no 4205
2378] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1; Müslim, İman 100-104; Ebû Dâvud, Sünnet 15; Nesâî, Kat'u's-Sârik 1, Kasâme 49; İbn Mâce, Fiten 3; Dârimî, Eşribe 11; Ahmed bin Hanbel, II/317
2379] İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hadis no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hadis no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hadis no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hadis no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hadis no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde,
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tekfir Konusunda Kurallar
1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri ayrı ayrıdır. Fiille fâil farklıdır. Peygamberimiz’in genel olarak ifade ettiği içinde “şunu, şunu yapan” şeklinde “iman etmiş olmaz”, “kâfir olur”, “şirk koşmuş olur” diye ifade ettiği birçok hadisi, olayın vehâmetini, günahın önemini belirtmek için söylenmiş tehdit içerikli ifadelerdir. Peygamberimiz’in bu hadislerinde genel olarak kullandığı “küfür” ifadesi, o işi yapan belirli kimsenin “kâfir” olmasına delil olmaz. İbn Teymiyye bu konuda şöyle der: Bir söz küfür olup onu söyleyen de alelıtlak (genel) tekfir edilebilir. Mesela: “Kim şunları, şunları söylerse kâfirdir, demek gibi.” Fakat o sözleri söyleyen müşahhas bir kişi olduğunda hüccet ona ikame edilinceye kadar küfrüne hükmedilmez, müşahhas (belirli, muayyen) kişiyi tekfir ettirici şey, hüccetin ikamesidir. Vaîd (Tehdidi ifade eden, kötü âkıbet, cehennemde azab ile korkutucu naslar) ifade eden nasslarda da kaide böyledir. Zira Allah Teâlâ “Yetimlerin mallarını zulümle yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe girecekler.” (Nisa:10) buyurmuştur. Bu ve benzeri vaîd ifade eden nasslar haktır. Ancak müşahhas/belirli bir kişi aleyhine vaîdle şahitlik edilmediği gibi, ehl-i kıbleden muayyen bir şahsın aleyhine de ateşle şahitlik edilmez. Zira o şahsa vaîdin tahakkuk etmesine şartlarının bir arada bulunmaması veya başka bir engelin sabitliği mâni olabilir. Haram ona ulaşmamış olabildiği gibi, ulaşmış da o kimse haramdan tevbe etmiş olabileceği gibi, çok fazla hasenâtı olup, irtikâp ettiği haramı onunla bertaraf da edebilir. Veya Allah Teâlâ onu büyük bir imtihana tabi tutar o da sabreder ve bu sebeple günahlarına keffâret olarak affedilebilir. O kimsenin Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin şefaatine mazhar olması da mümkündür.
Sahibini tekfir ettiren sözlerin durumu da böyledir. Hakkı bilmeyi gerektiren nasslar bir kimseye ulaşmamış olabilir yahut nasslar ulaşmış da onun yanında sâbitlik derecesinde olmayabilir. Veya nassları anlamak onun için mümkün olmamıştır ya da Allah’ın mâzur göreceği başka şüpheler olmuş da olabilir. Mü’minlerden herhangi bir kişi hakkı elde etmede çaba harcar da bununla beraber hata ederse, Allah onun hatasını -nasıl olursa olsun- affeder. Hata ister nazarî/fikrî, ister amelî meselelerde olsun aynıdır. İşte bu kaide Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbının ve imamların üzerinde olduğu kaidedir. 2380 Bu konu, ileride daha geniş ele alınacaktır.
Mutlak Küfür – Muayyen Küfür
Mutlak tekfir: Kitap ve sünnette karşılığı küfür ve şirk olan amelleri işleyen fâili belli olmadan "şunu yapan kâfirdir" veya "şunu söyleyen müşriktir" gibi durumlarda ilim sahiplerinin bu fiillere kanun koyucunun bildirdiği hükümleri genel anlamda vermesine mutlak tekfir diyoruz. Mesalâ “teşrî’ parlemanterlerin hakkıdır’ diyen kişi kâfirdir” deriz. Bu mutlak anlamda bunu diyen herkesi kapsar. Fakat tek tek fertlere indirgediğimiz zaman (muayyen tekfir edeceğimiz zaman) durum değişir ve aslen müslüman olan birisi için tekfir etmeden önce şart ve engellerin kaldırılması ve kadı nezdinde delillerin sâbit olması gerekir. Bu meselede, söylenen bu söz veya işlenen fiilin, büyük küfür olduğuna dair delâleti kesin olan şer’î delile bakılır. Bu delil, delâleti değişik ihtimallere açık II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
2380] İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 3, s. 345
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 531 -
olan türden olmamalıdır. Küfür hükmünü vermek için mutlaka delilin hem sabit olması ve hem de delâlet yönünden kesin olması gerekir.
İbn Teymiye şöyle der: “Kitap, sünnet ve icmâ ile küfür olduğu sabit olan bir söz için “Mutlak küfürdür” denir. Şer’i deliller bunu göstermektedir. İman, Allah Teâlâ ve Rasûlü’nden öğrenilen hükümlerdendir. İnsanların zan ve hevâlarına göre karar verecekleri bir konu değildir. Hakkında tekfirin şartları sâbit olmadıkça ve engelleri ortadan kalkmadıkça, bu tür sözleri söyleyen her kişi hakkında küfür hükmü verilmez. İslâm’a yeni girmiş olması veya ilimden uzak bir yerde yetişmiş olması sebebiyle içkinin veya fâizin helâl olduğunu söyleyen kişi bu kabildendir.” 2381
2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez. Hâricîlerin tekfir edilmemesi örneğinde olduğu gibi. Müfessir Kasımî, İbn Teymiyye’den naklen şöyle dedi: Kasdımız imamların mezhebi, mutlak küfürle onun çeşitlerini birbirinden ayırmakla ilgili tafsilat üzere bina edilmiştir.
Bu meselede dört mezhep imamının sözleri birbirinin aynıdır. Onlar, “İman, amelsiz sadece sözden ibarettir.” diyen Mürcieyi tekfir etmemişlerdir. Hâricîleri, Kaderiyyeyi vb. bid’at fırkalarını tekfire mâni naslar çok açıktır.2382
Kasımî şöyle der: İmam Şâfiî, sıfatları inkâr eden kimselerin imamlarından Hafsu’l-Ferd’le ‘Kur’an’ın mahlûk olmadığı’ meselesinde münâzara ettiğinde ona: ‘Azim olan Allah’ı inkâr ettin’ demiş, küfre nispet etmişti, fakat ona mürted hükmünü vermemişti. Eğer İmam Şâfiî onun mürtedliğine ve İslâm’dan çıktığına kanaat getirseydi onun öldürülmesine çaba harcardı. Bununla beraber, Geylân-ı Kaderî, el-Ca’d bin Dirhem, Cehm bin Safvân ve benzeri dalâlet imamlarının öldürülmesine fetvâ vermişti. Bunlar öldürüldüğünde insanlar cenaze namazlarını kılmış, Müslümanların mezarlığına gömmüşlerdi. Bu gibi dalâlet imamlarının öldürülmeleri dini koruma babından olup zararlarına engel olmak içindi; mürted oldukları için değildi. Onlar irtidat eden kâfirler olsalardı Müslümanlar onları diğer kâfirler gibi görür ve ona göre muâmele ederlerdi.2383
3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için mâzeret olabilir. Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din anlayışının, medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin
2381] Mecmûu’l-Fetavâ, 35/101
2382] Kasımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1313
2383] Kasımi, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1314
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
neticesi, bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için onlara göre idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor.
Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”2384 buyurdu.
Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim tarafımızdan bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit olduğunu öğretmek üzere ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin olduğu şirkten dolayı Allah'tan mağfiret dilememizi emretmiştir. Kesinlikle biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.s.) bizlere ancak Yüce Allah'ın mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret edilmesinin istenebileceğini emreder, böyle olmayanları ise emretmez. Dolayısıyla kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce Allah'ın: "Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, fakat bunun dışında kalanları; dilediği kimseler için mağfiret eder."2385 buyruğunda kast edilen şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın müşrik olarak nitelendirdiği kimselerin şirki de değildir. Yine bundan, câhil kişinin, bilgisizliği dolayısıyla mâzur olduğu sahih olarak anlaşılmaktadır. Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak şunu kabul etmiştir: Eğer bir kimse, şirkin herhangi bir türünün şirk olduğunu açıkça görüp biliyorsa ve buna rağmen şirk olan bir sözü söyleyecek veya şirk olan bir davranışı işleyecek olursa o kişi kâfirdir, müşriktir ve (daha önceden müslüman ise) mürted olduğuna hüküm verilir.
Âlimlere, Allah'ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri bilmeyen, kendisinin ihtiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi kazandırmaktır. Ta ki bu câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.
Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla mâzûr olduğunu kabul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine delil belirtilmedikçe bilgisizlikleri dolayısıyla Allah yanında mâzur olabilirler; biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak ve böyle kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda
2384] İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
2385] 4/Nisâ, 48, 116
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 533 -
olanlar âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar, âsi değildirler, fâsık değildirler. Yüce Allah'ın gerçek emrinin ne olduğunu bile bile Allah'a isyanı emreden tâğutları rab edindiğini şer'î delille tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise bu genel hükmün dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra, şer'î bir belge ve delil ile onun şer'î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan ve bile bile Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur.
4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe durumunda düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha büyük bir suçlamadır. Ümmetin ve âlimlerin küfür veya şirk olduğunda icmâ etmeyip ihtilâf ettikleri yoruma dayalı hususlarda, biz delili en kuvvetli olan görüşü, yorum veya ictihadı kabullenmeliyiz. Ama bizim en kuvvetli delil olarak kabul ettiğimiz görüş, başkalarınca kabul edilmeyebilir, delil onlara göre kuvvetli görülmeyebilir. İhtilâf edilen konuların dışında, sahih olduğu kesinlikle kabul edilen icmâ' konusunda muhalefet eden kişi, bu genel hükümden müstesnâdır. Çünkü böyle bir icmâ' onun delilini zaten apaçık çürütüyor, icmâ'a muhalefet edenin, tekfir edilmesi gereği herkesin ittifakıyla sâbittir. Hakkında farklı ictihad ve âlimlerin farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz. Her ictihad, her yorum zannı içerir. Günümüzdeki tekfirle ilgili konuların çoğu bu kapsamdadır. Demokrasi bize göre küfür kabul edilebilir. Ama başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir. Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere oy vermesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama sadece oy verdiği için insanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları vardır. Bir şahsın yanlışına karşı çıkıp onu uyarmanın ve ona doğru din anlayışını tebliğ etmenin, o kimseye “kâfir” demeden onlarca çeşit yolu vardır. Mevcut şartları ve karşısındaki mü’minlerin imkânını değerlendirmeden; tâğutların emrinde askerlik yapanlara, mecbur olduklarında istemeyerek de olsa mahkemeye çıkanlara, vahyi reddeden okullara gidenlere veya çocuklarını bu tip okullara gönderen kişilere, “ikrâh”ı yanlış yorumlayıp bazı pislikleri2386 ve imzaları formalite kabul edip şirke bulaşanlara, ya da sadece tarikata bağlı olduğu bilinenlere; bunlarla birlikte “ben Müslümanım” diyen, Allah’ı ve Peygamberini sevdiğini tahmin ettiğimiz ve namaz kılanlara “kâfir” hükmü vermek, yanlıştır. Bu yanlışlık; hem ictihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden kaçınma ile ilgili ve hem de aşağıdaki maddelerde anlatılacak hususlar açısından değerlendirilmelidir. Câhilliye toplumunda yaşadığı için bazı problemlere sahip olan, ama İslâm’ı tek din, Şeriat’ı en doğru dünya düzeni kabul eden, ama hatalı te’vili veya yanlış anladığı nasslar neticesi, savunduğu ve gittiği yolun “Nebevî bir metod” olmadığını bilemeyenler İslâm’ın dışına çıkarılmamalıdır.
Dikkat ederseniz, biz bu kimselere “kâfir” damgası vurmanın yanlışlığından bahsediyoruz. Yoksa, bu eylemleri hiçbir şekilde savunmuyoruz. İçinde zehir olma ihtimali olan bir suyu ölmek istemeyen kimse nasıl içmezse, cehenneme gitmek istemeyen kimsenin de özellikle akaid açısından şüpheli şeylerden kaçınması, % 1 ihtimalle şirk olan husustan kaçınması gerektiğini, bunun imanı ispat anlamına geldiğini belirtiyoruz. Bu eylemlerden bazılarının küfür olduğu
2386] Şirk ve müşrikler pisliktir. Bk. 9/Tevbe, 28
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşüne de katılıyoruz; ama her küfrün kişiyi kâfir etmediğini ve ihtilâflı konularda kişilere “kâfir” damgası vurmanın yanlışlığını belirtiyoruz. Bu insanları tekfir edip dışlamak değil; tevhidi, tüm boyutlarla anlatmaya çalışmanın bizim görevimiz olduğunu söylüyoruz.
Bununla birlikte; halk ile aydınlar (dini iyi bilen ya da bilecek imkânı olanlar), oy verenle oy verilenler, hükmedilenlerle hükmedenler, istemeden mecbur olanlarla isteyerek ve adâlet bekleyerek mahkemeye müracaat edenler, gücü ve imkânı olmayan mustaz’aflarla her imkânı elinde olanlar, câhillerle âlimler, te’vil ederek bir yoruma katılmayanlarla açıkça hükmü kabul etmeyenler aynı kategoride değerlendirilemez; aynı şekilde hüküm verilemez.
5- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye edilmiştir. Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.”2387 Yine Kur’an, sûi zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…”2388; "Bilmediğinin peşinden gitme."2389 Bu hükümleri bilen ve Allah'ın hatadan koruduğu mâsûm Peygamberinin: "Zandan çokça sakının. Çünkü muhakkak zan sözlerin en yalanıdır."2390 beyanını işitmiş kimselerin, başkasına yapabileceği en şenî, en ağır itham olan tekfirden kaçınması gerekir. Bu konuda şer'î kesin delil ile hiçbir zanna ve şüpheye yer vermeyen deliller ortaya konulmadıkça asla böyle bir işe kalkışmamalı ve şahsî görüşüne, yani zannına tâbi olarak, Yüce Allah'ın öyle bir kimse hakkında vermesini emretmiş olduğu hüküm olan İslâm hükmünün dışında herhangi bir hükmü zannına uyarak vermemelidir.
6- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suçlama da şüphe ile düşmelidir. "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırın (uygulamayın)."2391
Hanefî Fakîh ve Usûlcülerinin Bu Konuda Açıklamaları:
Hanefî kitaplarından Câmiu'l-Fusûleyn’de denilir ki: "Tahâvî, arkadaşlarımızdan şöyle rivâyet eder: "Bir kişi, imandan ancak imana girdiği şeyi inkâr ettiği zaman çıkar. Böyle bir şey vuku bulmadıkça dinden çıkmaz. Sonra da böyle bir husus vuku bulsa da kesin kanaat oluşmadıkça bu kişinin mürtetliğine hükmedilmez. Şüpheli bir durum varsa mürtetliğine hükmedilmez. Çünkü sabit olan İslâm şüphe ile izale edilemez. Ki İslâm yücedir, hiçbir şey ona üstün gelemez. Bir âlime, Ehli İslâm'ı tekfir hususu sorulduğunda bu hususta soruya cevap verirken aceleci olmamalı, bu konuda iyi bir araştırma yapmalıdır." el-Fetevâ es-Suğra adlı eserde şöyle denilmektedir: "Bir kimsenin tuttuğu yol (te’vil yolu) onu tekfir etmeyi engeller. Müftî bir yöne meyleden (te’vil eden) kişiyi tekfir etmemelidir." el-Hulâsa ve diğer eserlerde de şöyle denilir: "Bir meselede tekfiri gerektiren birçok ihtimal varsa, ancak bir tek yön tekfiri engelliyorsa bu yöne itibar edilmeli, kişi hakkında genellikle Müslüman olduğu zannı beslenmelidir." el-Bezzaziye'de ziyade ile denir ki: "Ancak, küfrü gerektiren hali kişi kendi irâdesi ile te’vile izin
2387] 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
2388] 49/Hucurât, 12
2389] İsrâ:17/ 36
2390] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
2391] Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 535 -
vermeyecek şekilde tasrih ederse o zaman başka." Şöyle ki: "Şâyet bir adam Müslüman birinin dinine söverse, bu sövgü dini hafife alma olduğu için tekfir edilmesi gereken bir husustur. Ama böyle bir olayla karşılaşan bir kimse şöyle bir ihtimali gözden kaçırmamalıdır: Bu sövgü, o kişinin ahlâkî çirkinliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa o kişinin Din-i İslâm'a karşı bir garazı mı vardır? Eğer dine karşı olan bir garazdan dolayı ise o zaman bu kişi tekfir edilir. Yok, ahlâkî bozukluktan kaynaklanan bir husussa o zaman tekfir edilmez. Bazı Hanefî âlimleri bunu özellikle belirtmişlerdir."
el-Fetevâü’l Hayriyye adlı eserde şu durumda olan kişi hakkında fetvâ sorulur: “Şâyet hâkim, birine: ‘Sen şeriata râzı mısın?’ diye sorsa ve adam da ‘hayır, kabul etmiyorum’ dese müftî de onun kâfir olduğunun fetvâsını verse -ki bu fetvâdan dolayı karısı da ondan ayrılır-, peki, bu cevabından dolayı bu kişinin küfrü sâbit olur mu, olmaz mı?” Buna şu şekilde cevap verilir: Âlim olan kişi ehl-i İslâm'ı tekfir hususunda acele etmemelidir. Daha önce bu durumda olan için tâzir ve cezalandırma uygulanır. Yoksa böyle çirkin ve uygunsuz söz söyleyen kişiyi tekfir etmemişlerdir. İhtimaldir ki kişi bu sözü şeriatten tiksindiği veya ona karşı istikbarda bulunduğu için değil de hasmına olan aşırı öfke ve kızgınlığından dolayı söylemiş olabilir.” Fetevâ Tatarhaniye'de ise: "İhtimaller gözönünde bulundurularak tekfir hükmü vermekte acele edilmez. Çünkü tekfir cezalandırmada nihâî noktadır. Nihâî nokta da cinâyetin son haddini gerektirir ki o da öldürmedir. İhtimallerin olduğu bir hususta ise böyle kesin hüküm verilmez." Bahr'da ise bu ihtimaller sayıldıktan sonra şöyle denir: "Eğer Müslüman birinin sözü güzel bir noktaya hamledilebiliyorsa tekfirine fetvâ verilemez. Velev ki zayıf bir rivâyet de olsa bu kişinin küfrünü gerektiren hususta ihtilâf sözkonusu ise fetvâ o zayıf rivâyet dikkate alınarak ona göre verilir. Durum böyle olmasına rağmen yukarıda zikredilen tekfiri gerektiren lafızlar, te’villerine bakılmaksızın, temel alınarak çokça kişi hakkında tekfir fetvâları veriliyor. Ben nefsime bunlarla hiçbir fetvâ veremeyeceğimi gerekli kıldım." Reddu'l Muhtar’da İbn Âbidin el-Hayr er-Remlî'den, o Bahr’ın sahibinin yaptığı açıklamanın peşinde şöyle der: "Velev ki zayıf bir rivâyet olsa dahi... Derim ki şâyet mezhep ehlinin dışında olanların yanında dahi zayıf bir rivâyet varsa, zayıf da olsa bu ihtimal değerlendirilir. Ki küfrü gerektiren hususların tayininde icmânın var olma şartı da bu görüşü desteklemektedir." Hanefi tahkikçilerinden Kemaleddin İbn Hümam der ki: "Mezhep ehli, tekfiri çokça yapar. Fakat fakîhler böyle değildir. Onlar itidallidirler. Bunlar müctehid imamlardır. İşte bu hususta fakîhlerden başkasına itimat edilmez."
7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri de budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i zimmet asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen sâbit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
8- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden çıkar. İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı veya zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zarûrât-ı dîniyye, yani dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyler, âlim ve câhilin bildiği hususlardır. Bu iş aynı zamanda nisbî/izâfî bir duruma dönüşüp zaman, mekân ve şahıslara göre değişebilir. Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen, şeriat güneşinin her tarafa ışık saçtığı parlak döneminde olup insanlara Allah’ın dinini tebliğ eden ve onlara hüccet ikame eden, ilmiyle âmil âlimlerin çok olduğu dönemler farklıdır. Şeriat güneşinin battığı, âlimlerin -insanlara dinlerini bulandırıp gerçekleri örtbas eden- kötü kişiler olduğu, hak ehli kişilerin de az olup herkese seslerini duyuramadıkları dönemler daha farklıdır.
Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi kişi bilerek inkâr ederse inkârı sebebiyle o kimse tekfir edilir ve âlimlerin kararlaştırdığı gibi İslâm ümmetinden dışarı çıkar. Nevevî şöyle demiştir: “Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkâr eden kişiye mürtedlik ve küfür hükmü verilir. Meselâ: Zina, içki haksız yere adam öldürme gibi haram olduğu kesin bilinen şeyleri helâl sayan kimsenin durumu böyledir."2392
Hattâbî şöyle demiştir: “Ümmetin icmâ ettiği ve bilgisi yaygın olup herkes tarafından bilinen bir hükmü inkâr edenin durumu da aynıdır.2393 İbni Ebi’l-İzz de şöyle der: “Kitab’ın hükmünü reddeden kimsenin tekfir edilmesinde şüphe yoktur. Fakat Kitab’ın hükmünü kendisine ârız olan bir şüpheden dolayı tevil eden kimse hemen tekfir edilmez, tevilinden dönmesi için ona meselenin doğrusu açıklanır.2394
Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeye cehâletin mâzeret olmamasının sebebi, onların herkes tarafından biliniyor olmasındandır, Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyleri bilmeyen bazı şahısların herhangi bir zaman ve herhangi bir mekânda var olduğu farz edilse, bu gibi şahısları âlimler cehâletine binâen mâzur görürler.
Zârûrât-ı Diniyyeden birini inkâr eden, bu sözün dinden çıkardığını bilmese dahi kâfir olur. Örneğin haram olduğunu bildiği hâlde içki içmenin helâl olduğunu söylemesi gibi, işte o kâfir olur. O hâlde zârûrât-ı Dîniyyeden olduğu bilineni inkâr eden kâfir olur, ancak şu durumlardan birinde olması müstesnâdır:
a- İslâm’a yeni girmiş olması,
b- Gerçek âlimlerden uzak bir beldede yetişmiş olması,
c- Müslümanlar arasında yetişip meselenin hükmü kulağına çok tekrarlanmadığı için İslâm’a yeni girene benzer bir durumda olması. Bu durumlardan biri veya birkaçı bulunduğu için; inkâr etmiş olduğu hükmün, Allah’ın Dini İslâmda bulunduğunu bilmemiş olması şartıyla müstesna tutulur ve tekfir edilmez. Aynı şekilde, dinî veya akîdevî bir konuda bir te’vilde bulunup, farklı yorumlayarak yorum ve te’vilinde yanılan bir kişi de müstesna tutulur, tekfir edilmez. Yaşadığımız ülkede ilmî çalışmaların yeterli şekilde yapıldığını iddia etmek zordur. İstisnâlar dışında tevhid ve şirk insanlara anlatılmadığı gibi, Cumhuriyet’ten sonra özellikle iman konusu bulandırılmaya çalışılmıştır. Hocalardan çoğunun, insanlara hakla bâtılı karıştırarak ve onlara şirki süslü göstererek din anlattığını
2392] Müslim, Nevevi Şerhi 1/100
2393] A.g e., 1/100
2394] İbni Ebi’l-İzz, Şerhut-Tahâviye, sb 223
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 537 -
hesaba katmak gerekiyor.
9- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir. Bu sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu şehâdet veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan kimsenin niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması istenmelidir.
İslâmî bağ, kelime-i şehadeti telaffuz etmekle gerçekleşir. Birçok âlim ve yazar bu hususta icma olduğunu nakletmişlerdir. Kelime-i şehadetten sonra namaz, zekât vb. şer’î ibâdetler taleb edilir. Kişi bu ibâdetleri terk etmesinden dolayı şeriatın belirlediği cezaya çarptırılır. Günümüzde bazı kimselerin; İslâmî bağın gerçekleşmesine bazı âlimlerin mesaj ve şuur vermek için kelime-i şehâdetin iyi anlaşılması konusunda şart olarak zikrettiği; ilim, sevgi, bağlanma, yakîn vb. şeyleri zorunlu görmesi cehâlettir, taşkınlıktır. Çünkü zorunlu görülen bu şeylerin çoğu kalbî amellerdir, bedenî ameller değildir. Kalbî amelleri tahkik etmeye, başkası için yol yoktur. Sonra dünya ile ilgili ameller zâhire göre tertip edilmiştir, sırları ise sadece Allah bilir. Bazı kimseler de İslâmî bağın gerçekleşmesi için kişinin namaz kılıp zekât vermesini de şart koşmuşlardır. Bu hükmün tersine selefin icmâ etmesi sebebiyle bu söz bid’attir. Bu sözün bid’at oluşuna delil ise; Kitab ve Sünnette sayılmayacak kadar çoktur. Meselâ: “...Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşlerinizdirler...”2395 Eğer tevbe ederler, yani; “Tevhidi ifade eden kelime-i şehâdeti söyleyerek tevbe ederlerse...” demektir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah'a aittir.” 2396 Ashâb’dan Üsâme’nin savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürmesi üzerine; Peygamberimiz’in şiddetle kızması ve: “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye tepki göstermesi ve: kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?" deyip bu sözünü çokça tekrarlaması2397 hangi sözle İslâm’a girileceğini açık şekilde belirtir.
Rasûlullah (s.a.s.), amcası Ebû Tâlib’e ölüm vaktinde: “Lâ ilâhe illâllah de, kıyâmet gününde onunla senin lehine şehâdet edeyim” dedi. Ebû Tâlib: “Kureyş’in beni ayıplaması ve hakkımda ‘Ebû Tâlib bunu korktuğu ve sabredemediği için yaptı’ demeleri olmasaydı, o kelimeyi söyler ve senin gözünü aydın ederdim” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah kime dilerse ona hidâyet verir.”2398 âyetini indirdi.2399 İslâmî bağ, Müslüman baba ve anneden dünyaya gelmekle gerçekleştiği gibi, bülûğ çağına gelmeden önce küçüklüğünden beri Müslümanların velâyeti altında yetişen kimselere de gerçekleşir. Buna delil olarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu mübârek hadisini zikredebiliriz: "Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar." 2400 Bu hadiste
2395] 9/Tevbe, 11
2396] Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
2397] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
2398] 28/Kasas, 56
2399] Müslim, 25/42
2400] Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah (s.a.s.): “anne ve babası Müslüman yapar” dememiştir. Çünkü her doğanın, doğduğu fıtrat, İslâm’dır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah'ın yaratmasında değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez."2401
Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.”2402 hükmünden dolayı İslâmî bağı gerçekleşen kimsenin kanı, malı ve ırzı korunma altına alınmış olur. Böyle bir kimseyi bilmeden amelî küfrü irtikâp etmesi veya itikadî küfre düşmesi sebebiyle tekfir etmek ve İslâm milletinden çıkartmak kimseye câiz değildir. Ancak bu, şer’î hüccetin/delilin ikamesinden sonra mümkündür. Şer’i hüccetin ikamesi ise İbn Hazm’ın ifade ettiği gibi şöyledir: “Hücceti kişiye öyle ulaştıracaksın ki artık ondan sonra hiçbir dayanağı kalmasın ve ona teslim olsun. Bu mevzuda Şeyhülislâm şöyle demiştir: “Terk ettiğinde tekfir edilen hüccet, kişiye şer’î hükümleri bilen sultan ve itaat olunan emir gibi kimseler tarafından tebliğ edilip ikame edilmelidir.”
Şeyh Süleyman b. Sehman şöyle demiştir: “Hüccet ikamesini güzel yapamayan kimsenin, hüccet ikame etmemesi gerekir. Allahu a’lem bu benim için açık bir durumdur. Bildiğime göre, hüccet ikamesini güzel yapamayan, dininin hükümlerinden habersiz câhil kimseler, bu fiili yapsalar da âlimlerin ifadelerine göre onların hüccet ikamesiyle hüccet ikame edilmiş olmaz.2403 Öncelikle hüccetin Kitap ve Sünnetten olması, çok açık olup karışık olmaması, hüccet ikame edilen kişinin bütün şüphelerini iptal edici kesin deliller olması gerekir. (Muhâtaba en güzel ahlâk örneği sunarak nezakete, güzel üslûba dikkat edilmesi gerektiğini unutmamak gerekir. Muhâtabı küçümseyerek hırçın ve zorbalıkla hüccet ikame etmeye çalışanlar, insaf edip bu işten vazgeçmeli ve insanları dinden soğutmamalıdır.) Bazı meseleler âlime ihtiyaç duymaz. Meselâ: Kur’an’dan bir âyette hata eden kişiye Kur’an’ı getirip göstermek yeterlidir. Bundan sonra büyüklük taslar ve âyeti Kur’an’da gördükten sonra inkâr ederse küfre girer.
10- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe ve zan ise, hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir, yalan sayılır.
11- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak inanç esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere bağlı bütün Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip içeriğine iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine Ehl-i Sünnet karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği hususu, Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer almaktadır.
12- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ashâbına bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına izin vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama savaşta “lâ ilâhe illâllah” diyen birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde azarladı.
2401] 30/Rûm, 30
2402] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd 23
2403] Minhâcu Ehl-i Hak ve’l-İttibâ
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 539 -
Peygamberimiz, kendisine vahiyle bildirilen (kâfirlerin en tehlikelisi olan ve cehennemin en alt tabakasında azap görecek) “münâfıklar”ı ashâbına bildirmedi. Kendi zamanında yaşayan münâfıkların listesini, başka hiçbir kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak sadece Huzeyfe’ye bildirdi. Diğer ashâbının, aralarına karışarak, kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıklara Müslüman muâmelesi yapmasını sağlamış oldu. Hayatında da, kendisini Müslüman olarak tanıtan hiç kimseyi tekfir etmedi. Ashâbın da şehâdet kelimesi getiren herhangi bir Müslümanı tekfir ettiğini bilmiyoruz. İlk tekfir, bilindiği gibi, Hâricîler tarafından büyük bir bid’at olarak ortaya çıktı.
Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor. Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye sordu. O da, "sadece korkusundan, öldürüleceği endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi" diyor. "Hel lâ şekakte kalbehu = kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin ya! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?" dedi ve bu sözü çokça tekrarladı.2404 Hz. Peygamber: "Kelime-i tevhîdi getireni niye öldürdün ey Üsâme?" diye o kadar çok tekrar ediyor ki, Hz. Üsâme üzüntüsünün büyüklüğünden: "Keşke o güne kadar İslâmiyet'e girmemiş olsaydım da böyle bir cinâyeti işlemekten uzak kalsaydım" temennisinde bulunur. Ashâbdan Sâ'd’ın (r.a.): "Üsâme öldürmedikçe, ben bir Müslümanı öldürmem" sözü, bu hâdisenin hem Üsâme (r.a.), hem de diğer sahâbîler üzerindeki etkisini ve önemini gösterir.
13- Bir kâfiri mü’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir. Çünkü Kur’an’da ve hadislerde haksız tekfir yasaklanmış, ama açıkça küfürleri belli olmayan ve ben müslümanım diyen kâfir olma ihtimali olan kimselere Müslüman muâmelesi yapılması yasaklanmamış, tam tersine; ashâbdan ve diğer Müslümanlardan (küfrünü kısmen gizleyen) münâfıklara Müslüman muâmelesi yapması istenmiştir.
“Kâfir Zannedilene Kâfir Demeyeni Kâfir Kabul Etmemek; İki Müslüman, Üçüncü Bir Kişinin Şüpheli Durumundan Dolayı Biribirlerini Tekfir Etmemelidir”
Günümüzde şöyle bir durumla karşılaşılıyorsunuz: Bir insan, toplumda başka bir insanı tekfir ediyor ve onu kâfir-müşrik ilan ediyor. Bunu yaparken de te’vile/yoruma başvuruyor. Siz de o kişinin müslüman olduğuna inanıyorsunuz. Yani karşınızdaki kişi, üçüncü bir kişiyi kendi yorumuyla kâfir sayarken siz de kendi yorumunuzla o üçüncü kişiyi kâfir saymıyorsunuz. Bu defa karşınızdaki kişi sizi de kâfir sayıyor. Sebebi de -ona göre- "kâfire, kâfir" dememeniz, işte böyle zincirleme bir metotla bir kişiden hareketle bazen yüzlerce ve binlerce kişi kâfir sayılabilmekte bugün. Şimdi konuyu İslâm tarihinden bazı olaylarla, te’vile-yoruma başvurmadan nakledelim: Müctehid imamlarımızdan İbn Teymiyye'nin de bu mevzûları anlatırken zikrettiği olaydır ki, ashabdan Hatıb Bin Ebi Belta, Mekke fethedileceği sırada, Mekke'deki müşrik akrabalarını korumak amacıyla onlara haber göndermek ister. Bu niyetini de gerçekleştirir. Ne var ki Hatıb Bin Ebi Belta'nın müslümanlar aleyhine Mekke'ye gönderdiği casus kadın yakalanır ve Hz. Peygamber’in huzuruna getirilir. O sırada Hz. Ömer oradadır. Hz. Ömer, Hatib'e çok kızar ve onun münâfık olduğuna inandığını söyler. Hz. Peygamber ise Hatıb'ı savunur ve onu koruyarak: "Hayır, o münâfık değildir. O, Bedir ehlindendir."
2404] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
der. Bu olaydan anlıyoruz ki iki Müslüman, üçüncü bir kişinin tekfir edilmesi konusunda farklı görüşlere varabilirler. Bu da insanların algılayış ve tefakkuh durumuna bağlı olup normaldir. İbn Teymiyye bu olaydan dersler çıkararak iki müslümanın, üçüncü bir kişinin şüpheli durumundan dolayı birbirlerini tekfir etmeyebileceğini beyan ediyor. 2405
Evet, bu tespiti yapan İbn Teymiyye gibi sert üslûplu biri. Diğer ulemâda zaten daha esnek üslûplar mevcuttur. 2406
14- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’d-dünyâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 2407
15- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 2408; “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 2409
16- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki feci durum değerlendirilmelidir.
17- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek kendisine göre ciddi deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin kendisinin kâfir olmasına sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili olanı da bizim tekfir etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü üstlenmemeli, tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.
18- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm mahkemesi karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre girip girmediğine Ulu’l-emr veya nâibi (onlar adına kadı/hâkim); İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise, mü’minlerin kendi içlerinden seçtiği imam karar verir. Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme mercii, İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Bir müslümanın küfür suçu işlediğine karar verip onu tekfir edip “kâfir” muâmelesi yapmak ve hakkında gerekli işlemleri yaparak suçluyu cezalandırmak, yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir.
19- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez. Bu konu, “Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu ve Tekfîr” başlığı ile ileriki sayfalarda işlenecek, konu hakkında geniş bilgi verilecektir.
2405] İbn Teymiyye, Külliyat, c. 3, Tevhid Yay, s. 238-239
2406] Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Y., 35-37
2407] 4/Nisâ, 94
2408] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
2409] Buhârî, Edeb 44
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 541 -
20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini güder. Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde bazen imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…Kocalarınıza karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 2410 Bu konu da ileriki sayfalarda daha geniş şekilde açıklanacaktır.
21- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk, büyük ve küçük küfür (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”2411 buyurdu.
Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de bazen nankörlük anlamında kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara gelebilir. “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”2412 Allah Rasûlü (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman: ‘Dünyada kendilerine riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”2413
Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim şöyle bir şey yaparsa ... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.” şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır. Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 2414; “…Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”2415). Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında “küfür”) diye bab açmıştır.2416
İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak; Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım, günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç edip cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar (Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup
2410] Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Küsûf 9, Nikâh 88; Müslim, Küsûf 17, hadis no 907; İman 132, hadis no 79
2411] İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
2412] 12/Yûsuf, 106
2413] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
2414] Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
2415] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
2416] Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir.2417
Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı. Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir. 2418
Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen; kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır. Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.”2419; “Her günahı Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.”2420; “Benden sonra birbirinin boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”2421 Sahâbe arasında fitnenin zuhuruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.” "Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terketmek bu perdeyi kaldırmaktır."2422 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı bilerek terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise "Allah'ın zimmetinden uzaklaşacağı"2423 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle terk eden kimse tekfir edilmez. "Kim Allah'tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir." 2424 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı kısımdandır. "Şüphesiz riyâ şirktir."2425; "Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah'a şirk koşmuştur." 2426
İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana grupta toplanır. Kur’an’da belirtilen münâfıklar ve onların özellikleri açıklanırken, itikadî münâfıklara işaret edilmiştir. Hadis-i şeriflerde gündeme getirilen münâfıklar ve özellikleri ise, amelî münâfıklardır. İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili
2417] İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
2418] Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
2419] Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
2420] Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
2421] Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
2422] Müslim, İman 134
2423] Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
2424] Müslim, Eymân 4
2425] İbn Mâce, Fiten 16
2426] et-Terğîb ve't-Terhîb, 1/32
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 543 -
olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman olduğu halde, yalan, emânete hıyânetlik, sözde durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
Nifak, amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. "Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder." 2427; "Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır." 2428 Hadis-i şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça, o kimseye münâfık denmemelidir.
22- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir. İbn Kayyım şöyle der: “Bir adamda küfürle beraber iman, şirkle beraber tevhid, takvâ ile beraber fücur... olabilir. Bu, Ehl-i Sünnetin en önemli usullerinden biridir. Ehl-i Sünnete bu usûlde Hâricîler, Mu’tezile ve Kaderiye gibi Ehl-i Bid’at muhâlefet etmiştir. Günah-ı kebâir sahibi kimselerin ateşten çıkışı ve orada ebedî kalmamaları işte bu usul üzere bina edilmiştir. Kur’an, sünnet, sahâbenin icması ve fıtrat, bu usûlün doğruluğuna delâlet etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onların çoğu, Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.”2429 Bu âyette şirkle beraber Allah onların imanını ispat etmiştir. “Bedevî Araplar; ‘İman ettik’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat ‘Müslüman olduk’ deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz Allah, yaptığınız amellerinizin karşılığını eksiksiz -tam olarak- öder ve siz haksızlığa uğratılmazsınız. Allah ğafûr ve rahîmdir.”2430 Allah Teâlâ bedevîlerin imanını nefyederken (olumsuz kılarken) Müslüman olduklarını, Kendisine ve Rasûlüne itaat ettiklerini ifade etmiştir. “Mü’minler o kimselerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ettiler, sonra şüpheye düşmediler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar. İşte (iman iddiasında) doğru olanlar bunlardır.” 2431 Bedevîler iki görüşten doğru olanına göre; münâfık değillerdi. Allah’a ve Rasûlüne itaatleri sebebiyle Müslüman idiler. Bununla beraber kendilerini kâfirlerden ayırt edici bir nevi iman olsa da, kâmil mü’minler değillerdi. 2432 Bu konu hakkında da ileriki sayfalarda yer yer tamamlayıcı bilgi verilecektir.
23- Kâfirde mü’min amelinden bazıları, onu mü’min yapmadığı gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da mü’mini kâfir yapmaz. İbn Kayyım
2427] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14
2428] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32
2429] 12/Yusuf, 106
2430] 49/Hucurât, 14
2431] 49/Hucurât, 15
2432] İbn Kayyım, Kitabu’s-Salât, s. 25
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle diyor: Bir kulda iman şubelerinden bir şubenin olması onun mü’min diye isimlendirilmesini gerektirmez. Her ne kadar o kuldaki şube iman ise de sahibi mü’min diye isimlendirilmez. (Doğru sözlü veya sadaka veren bir kâfirin mü’min diye isimlendirilmediği gibi veya insanlığa yararları dokunan kâfirlerin mü’min olmadığı gibi.)
Küfür de öyledir, bir kulda küfür şubelerinden bir şubenin olması onun kâfir diye isimlendirilmesini gerektirmez. Her ne kadar o şube küfür ise de sahibi kâfir diye isimlendirilmez. Bir kimsede az bir ilmin olması onun âlim diye isimlendirilmesini gerektirmiyorsa fıkhın veya tıbbın bazı meselelerini bilen kimselerinde fakîh veya tabip olarak isimlendirilmelerini gerektirmez. İman şubesinin iman, nifak şubesinin nifak, küfür şubesinin de küfür olarak isimlendirilmesine bunlar mâni değildir.
Bir kimseden küfür alâmetlerinden bir alâmet sâdır olduğunda alelıtlak (genel olarak) kâfir sıfatı verilmez. Haram olan bir şeyi irtikâp (kötü bir iş işlemek) eden kimseye “o fâsıktır” denilmemesi de yine böyledir.2433 Ancak burada, o kimse haram olan bir şeyi irtikâp ettiği halde fıska düşmedi denmek istenmiyor. Onun “fâsık” sıfatı -fıskta ısrarı sebebiyle- o fiilin sahibine galebe gelmesinden sonra gerçekleşir. Zinâkâr, hırsız, gâsıp vb. kimseler mü’min olmakla beraber kâmil mü’min diye isimlendirilmedikleri gibi, küfür alâmetlerinden herhangi bir alâmeti bulunduran kimseye de kâfir denilmez. Her ne kadar işlediği fiil küfür hasletlerinden olsa da durum böyledir. Zira masiyetlerin (isyan etme) hepsi küfür şubelerinden olduğu gibi, Allah’a itaat olan bütün ameller de iman şubelerindendir.2434
24- Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir. Allah Rasûlü’nün (s.a.s.): “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.” ‘buyurması üzerine ashâb: “Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?” diye sordular. Rasûlullah: “Riyâdır…” buyurur.2435 İnsanı müşrik yapmayan şirk için bir örnektir riyâ. Hadis-i şeriflerde geçen münâfık alâmetlerinin herhangi birisi veya birkaçı üzerinde görülen bir müslümana “münâfık” veya “kâfir” denilemez, bu vasıflardan dolayı bu kimseye bu hüküm ona verilemez.
Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim şöyle bir şey yaparsa... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.” şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır. Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 2436; “…Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”2437 Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında “küfür”) diye bab açmıştır.2438
2433] “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” (Buhârî, Edeb 44)
2434] İbn Kayyım, es-Salât, s. 19
2435] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
2436] Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9
2437] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
2438] Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 545 -
İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak; Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım, günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç edip cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar (Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir. 2439
Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı. Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.2440
Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen; kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır. Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.” 2441; “Her günahı Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.” 2442; “Benden sonra birbirinin boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”2443 Sahâbe arasında fitnenin zuhuruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.” "Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terketmek bu perdeyi kaldırmaktır."2444 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı bilerek terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise "Allah'ın zimmetinden uzaklaşacağı"2445 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle terk eden kimse tekfir edilmez. "Kim Allah'tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir." 2446 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı kısımdandır. "Şüphesiz riyâ şirktir."2447; "Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz kılan,
2439] İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
2440] Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
2441] Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
2442] Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
2443] Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
2444] Müslim, İman 134
2445] Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
2446] Müslim, Eymân 4
2447] İbn Mâce, Fiten 16
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sadaka veren kimse Allah'a şirk koşmuştur." 2448
25- "Lüzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir." H. Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir davranışı, dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, "bunu ancak kâfir olan yapar, söyler" kanaatini veriyorsa buna "küfr-i lüzûmî" denir. Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir. Eğer şahıs, yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini, müslümanın dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor demektir; işte buna da "küfr-i iltizâmî" denir.
Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli, samimi müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve "birbirlerine karşı merhametlidirler"2449 ferman-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır (küfrü benimsemesidir) yahut da söz ve davranışının İslâm içinde kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.
Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması, müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse tekfir edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından önemli hatalar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları, Allah ve Rasûlü'nün (s.a.s.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir, ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek, te’vil sahiplerini İslâm ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk getiren bir hüküm olur. Te’vîl, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez (Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikali; ki, bu ancak hadisler için sözkonusudur), yahut usûlünce yorumdan kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.
Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor.” 2450
26- Şirke bulaşan veya akîde ve amelinde şirk izleri bulunan her kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla "müşrik" diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele ona da yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa, ancak, tevhid inancını temel inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah'ın kitabı'nı daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri
2448] et-Terğîb ve't-Terhîb, 1/32
2449] 48/Fetih, 29
2450] Hayreddin Karaman, www.hayrettinkaraman.net
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 547 -
şirke dayalı kimseler müstehaktır.
Küfre girip kâfir oldukları halde2451 Yahûdi ve Hıristiyanlar için Kur’ân-ı Kerim'de müşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, "ehl-i kitap" ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır. "Allah'a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin."2452 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat vermiştir. 2453 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 2454
Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hıristiyanlar gerçekten de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla evlenmek kendiliğinden haram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab'ın kestiklerinin hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır. Böyle bir ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler. Bundan dolayı onlara Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye, tevhid’e gelmeleri için çağrı yapılır:2455 "Deyin ki, "Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir..." 2456
Bunun aksine, Allah Teâlâ "müşrik" ıstılahını şirki asıl din olarak benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber Efendimize (s.a.s.) şöyle itiraz ediyorlardı: "Tanrıları tek bir tanrı mı yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir" dediler." 2457 Onlar dinin akîde ve amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul etmiyorlardı: "Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilince "hayır biz baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız' derler." 2458
27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel hüküm vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz câninin yanında bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında tek bir mâsum olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde taş var diye pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç varsa onu da ayıklar.
Tebliğci, gönül doktoru olmalıdır. Küfür ve şirkle ilgili virüsler bünyesine az-çok sızmış veya bu ihtimal olan hastalara nezâket ve hassâsiyetle yaklaşmalı, onu tedavi etmeye çalışmalı; tedavisi için kendisi faydalı olamayacaksa, başka branşları ilgilendiriyorsa, başka doktorlardan yardım istemeli ve bir can kurtarmaya çalışmalıdır. “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibidir.”2459
Adam öldürmekle suçlanan birinin “katil” olup olmadığına, varsa hafifletici
2451] 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
2452] 2/Bakara, 221
2453] 5/Mâide, 5
2454] 5/Mâide, 5
2455] 3/Âl-i İmran, 64
2456] 29/Ankebut, 46
2457] 38/Sâd, 5
2458] 2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129
2459] 5/Mâide, 32
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duruma ve verilecek cezanın ne olduğuna karar vermek, halka düşmez; İslâm devletinin organlarının görev alanına girer. Katil hükmü vermekten çok ağır olan “kâfir” hükmü vermek için, genel hükümler kâfi gelmez; âlim ve müctehid de olmayan bazı gençlerin, birtakım sathî bilgilerle nassları kendilerine göre yorumlayarak hüküm çıkarmaları doğru ve geçerli değildir. O şahsın hangi sebepten dolayı ve neyi kastederek bir sözü söylediği veya davranışta bulunduğu ciddi şekilde araştırılır; kendi gerekçeleri ve savunmaları dinlenir. Kalbi ve niyeti okunmaya çalışılmaz. Zâhirle ve kendisini İslâm’a nisbetiyle karar verilir. Ben İslâm’ın hiçbir hükmünü reddetmiyorum deyip şehâdet kelimesini söylemesi onun Müslümanlığına hüküm vermeye yeterli gelir. Nasslarda belirtilen açık bir küfür inancını savunuyorsa kendisine delillerle doğru din tebliğ edilir, şüpheleri giderilir ve bu hastalık tedavi edilmiş olur.
28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da aşırı ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek bir konuda kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı da olsa riskli söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek gerekir. Tekfir konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle küfür sayılmayabilen bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek şiarımız olmalıdır.
İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az da olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı; nefret ettirici değil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”2460 Ağzından köpük saçarak kendi anlayışı dışındaki tüm Müslüman ve cemaatleri ağır ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz. İnsanları tekfir edip kendisiyle aralarına duvar örerek onlara karşı tebliğ ve örnekliği terk etmek, ancak hastalıklı bir tip oluşmasını sonuçlandırır. Kardeşlik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı edilmesi mümkün değildir. Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Nefsim yedinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” 2461; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 2462
Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine; ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil; onları kurtarmaya, ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş gibi olur. 2463
29- İmanı izhar, kalpte de iman olduğunu gerektirmez. Biz bir şahsın Müslüman olduğunu -zâhirine bakarak- söylüyor veya mü’min olduğuna
2460] Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
2461] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54
2462] Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
2463] Bk. 5/Mâide, 32
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 549 -
hükmediyorsak bu o şahsın bâtınının şirkten sâlim olup cennete gireceğine hükmettiğimiz anlamına gelmez. Bilâkis kişiye Müslüman hükmü dünya hayatındaki muâmelât için verilir. Öyle bir kişi Müslüman babasına vâris olur, Müslümanlardan biriyle evlenir ve Müslümanların mezarlığına defnedilir. Bununla beraber o kişi küfrü gizleyen kimselerden olabilir. Çünkü biz, insanların kalplerini yarmakla memur değiliz.
İbn Teymiyye şöyle der: “Dünyada câri olan hükümlere göre zâhirde mü’min olan kişinin bâtında da mü’min olması gerekmez. “...İman etmedikleri halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik…”2464 diyen münâfık kimseler de zâhirde mü’mindirler. Onlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) zamanında, Müslümanlarla beraber namaz kılar, onlardan kız alır, kız verir, evlenirler, onların mirasını alır, onlara miras verirlerdi. Buna rağmen Rasûlullah (s.a.s.) onlara küfrü izhar eden kâfirlerin hükmüyle hüküm vermemiştir. Evlenmelerinde de, miraslarında da, başka bir şeyde de münâfıklara kâfirlerin ahkâmını uygulamamıştır. Abdullah b. Ubeyy münâfıkların en meşhuru olduğu halde Müslümanların en hayırlılarından olan oğlu Abdullah babasına mirasçı olmuştur.
Şeyhulislâm devamla: “Onların kanları ve malları koruma altındadır. Kâfirlerin kanları ve mallarının helâl olduğu gibi, münâfıklarınki de helâl değildir. Kendilerinin mü’min olduğunu izhar etmeyip, aksine kâfir olduğunu izhar eden kimseler hakkında Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah'a aittir.” 2465
30- Müslümanlığıyla övünen, namaz kılan, Allah ve Rasûlünü sevdiği belli olan, bunlarla birlikte günümüz câhiliyesinin etkisinde kalan bazı insanların hükmü hakkında susmak en doğru yoldur. İctihad ve yorumla tekfir etmenin sakıncasından ötürü, âlimlerin ve Müslümanların icmâya varamayıp ittifak edemedikleri ihtilâflı hususlarda muhâtaplarımızın bizim açımızdan delili çok zayıf olduğundan geçersiz kabul etsek de te’villerini dikkate alıp inkâr etmediklerini hesaba katmak zorunda olarak bazı insanlar hakkında susmanın en ihtiyatlı tavır olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde her şey o kadar karışmış, “ak”la “kara”nın dışında ve bu renklere az-çok benzeyen o kadar “ara ton”lar çıkmıştır ki, insanın ak da diyemeyeceği, kara da diyemeyeceği hususlar çokça oluyor. Ve ad koymada en doğrusu susmak diyorsunuz. Bazı insanların adını koyamıyor; “mü’min desen tam benzemiyor; kâfir desen diyemiyorsun” şeklinde sükût etmek zorunda kaldığımız kimseler oluyor. Değişik bir tevillerle demokrasiyi savunan, tâğutlara oy veren, heykelin karşısında tören denilen âyinlere katılan, Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin eden veya metin imzalayan, vahyi reddeden okulları onaylayan, tâğutî kurumları veya tâğutları savunan… nice insan var. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki hakla bâtıl karışmış, müslümanla kâfir ayırt edilemez olmuş. Bu haksız tekfir ve muvahhid Müslümanlar arasındaki soğukluğa sebep olan grup taassubu kırılıp ümmet gücüne erişince Allah’ın yardımına muhâtap olacak bu topluluk, âlimlerin öncülüğüyle Peygamberî usûlle tevhidi
2464] 2/Bakara, 8
2465] Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tüm topluma tebliğ edecek, şirk ve putperestlik net şekilde insanlara anlatılacak. Tüm tartışmalar bitecek. Hak ve bâtıl, tevhid ve şirk şeklinde saflar netleşince bu insanlar bir tercih yapmak zorunda kalacaklardır. Ve o zaman onların tercihlerine göre onlara isim vermek kolay ve şart olacaktır. O günlerin bir an önce gelmesi dilek ve duâsıyla…
Bütün yukarıdaki maddeler, (cehâlet, ikrâh ve te’vil sözkonusu olmaksızın) Kur’an ve Sünnetin kesin nasslarında açıkça belirtilen herhangi bir küfür inancına sahip olan veya insanı kâfir eden davranışlardan birini yapan kimse için geçerli değildir. İslâm'a girdikten ve müslüman adını aldıktan sonra, İslâm'dan çıktığına dair nass bulunan herhangi bir kişinin, biz de aynı şekilde İslâm'dan çıktığını söyleriz. Onun İslâm'dan çıktığına dair icmâ' bulunsun veya bulunmasın, bu konuda bizim için durum değişmez. Diğer taraftan bütün müslümanların icmâ ile İslâm'dan çıkmış olduğuna hüküm verdiği kimseler hakkında da icmâa uymak (ve muhâlefet etmemek) vâcibdir. Müslüman olduktan ve İslâm adını kazandıktan sonra İslâm'dan çıktığına dair nass bulunmayan, icmâ da bulunmayan konulara gelince, böyle bir kimseyi kesin olarak elde etmiş olduğu bilinen Müslüman sıfatından, zanla yahut da delilsiz bir iddia ile soyutlamak câiz değildir.
Ama şüpheli durumlardan sakınmak, her iki hususta ihtiyatlı davranmak gerekir. Muhâtabı tekfir edince “ya kâfir değilse?!” deyip ihtiyatlı olmak ve haksız tekfirde bulununca “kâfir” hükmünün kendine döneceğini değerlendirip bu riske girmemek ihtiyatın bir yönünü gösterir. Bu tavır, bir kimsenin yaptığı veya söylediği şeyin % 99 ihtimalle küfür, % 1 ihtimalle küfür olmama durumunda bile kendini göstermeli, en küçük ihtimali değerlendirip tekfirden kaçınmalıdır. İhtiyatın diğer kısmı da şudur: Küfür ve şirk ihtimali olan hususlardan şiddetle sakınmak gerekir. “Ya şirkse ve bunu yaparsam ebedî olarak cehenneme atılırsam” diye düşünüp milyonda bir ihtimalle bile şirk ve küfür olan şeyi yapmamak ve yapanlarla çok candan ilişkilere girmemek lâzımdır. Şüpheli şeylerden kaçınmak, imanın ve takvânın gereğidir.
Tekfîr Ahkâmı/Tekfirin Hükümleri
Bir kişi hakikatte küfre girdiği halde kâfir olduğu kesin ispatlanamamış (ya da hiçbir kimse tarafından tekfir edilmemiş) ise onun hesabını Allah görecektir. “Sırların ortaya çıkarılacağı gün, artık onun ne gücü vardır, ne de yardımcısı.”2466 Eğer tevbe etmeksizin küfrü üzere ölürse ebedî olarak ateştedir. Çünkü Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez.
Gerçekte küfür üzere olan herkesin, dünyevî hükümler konusunda küfrünün ispatlanması mümkün olmayabilir. Bunu dört şekilde açıklayabiliriz:
1) Kişinin küfre götüren itikadını gizleyip, söz ve fiilleri ile bunu açıklamaması (zâhire göre Müslüman kabul edilmekle birlikte), itikadî küfürdür. Örneğin; öldükten sonra dirilişi yalanlaması, ama Müslümanlardan bu inancını gizlemesi gibi. Bu kişi zâhire göre verilen hükümde Müslümandır. Ancak gerçekte kâfirdir ve bu küfür münâfıkların büyük nifakı türündendir.
2) Bir kişinin küfre götüren söz ya da fiili ile küfrü açığa çıksa, ancak bunu kimse görüp işitmese yine o kişi zâhirî hükme göre Müslüman, ancak gerçekte
2466] 86/Târık, 9-10
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 551 -
kâfirdir ve bu kişi büyük nifakla münâfık olmuştur. Bu ve önceki gruptakiler şu âyetin hükmüne dâhil olurlar: “Çevrenizdeki bedevîlerden münâfık olanlar vardır. Sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Biz onlara iki kere azap edeceğiz, sonra onlar büyük bir azâba döndürüleceklerdir.” 2467
3) Yine bir kimse küfre düşürücü bir söz ya da fiilde bulunduğunda, bazı kimseler bunu bildikleri halde yalnızca bir kişi onun aleyhinde şâhitlikte bulunsa, tekfir edip hakkında riddet hükmü vermek için gerekli olan şâhit sayısı tamamlanmadığı için, bu küfre götürücü amel tespit edilmiş sayılmaz. Bununla birlikte hâkimin o kişiye tazir cezası vermesi (yani had cezası dışında o kişiye hapis veya dayak gibi cezalar vermesi) câizdir. Bunda şahitlik eden kişinin âdil, âlim ve sâlih bir kimse olması etkilidir. Bu kimse de yine zâhirde Müslüman, gerçekte ise kâfirdir.2468
Peygamberimiz zamanındaki münâfıkların durumları genelde bu üçüncü şekildeki gibi idi. Onlar kendi aralarında küfürlerini açıklıyorlar, ancak birbirlerine şâhitlik etmiyorlardı. Bazen Müslümanlardan bir kişi bunu işitiyor ve aleyhinde şâhitlik ediyordu. Ancak ispat için bu, yeterli olmuyordu. Zeyd İbn Erkam’ın, Abdullah İbn-i Ubeyy’in şöyle dediğine şâhitlik etmesi gibi: “Medine’ye döndüğümüzde şerefli kimseler zelil olanları oradan çıkaracaktır.”2469 Vahiy Zeyd’i doğruladığı halde Peygamberimiz vahiy ile onları cezalandırmayıp şer’î ispat yollarını tercih etti. Çünkü münâfıkların sözlerinin çoğunluğu açık olmayıp ihtimal taşıyan sözler oluyordu.
4) Kişi, küfre düşürücü bir söz ya da fiili açıkça ortaya koysa, bu yaptığı hareketi veya sözü ikrar etse yahut buna iki kişi ya da daha fazlası şâhitlik etse veya bu yaptığı insanlar arasında yaygın olarak biliniyor olsa (istifâda ile) bu küfre götürücü ameli o kişinin işlediği şer’î olarak ispatlanmış olur. Ancak o kişi hakkında küfür hükmünü vermek için bu durum da yeterli değildir, hükme mâni olan şeylerin olup olmadığına bakılması gerekir.
Bu dört durum hakikatte kâfir olan ve (dördüncü durum hâriç) dünyevî hükümlerde küfre götürücü ameli kat’i olarak tespit edilemeyen kişi hakkındadır.
Bir kimsenin açık bir şekilde küfrüne şâhit olduğumuz halde, o kimseyi tekfir edip onun kâfir olduğuna hükmetmemize mâni/engel olabilir. Böyle bir engel varsa, yine tekfirden kaçınmak gerekir.
Tekfîre Engel Olan Mâniler
Engel/Mânî: Varlığı, hükmün varlığını ortadan kaldıran şeydir. Ancak bulunmaması hükmün bulunmasını veya bulunmamasını gerektirmez. Engeller (mâniler) şartlarda olduğu gibi üç kısma ayrılır:
a) Fâilde Bulunan Engeller: Kişiye ârız olan ve şer’an onun söz ve fiillerinden sorgulanmasına engel olan şeydir. Bu engeller “avârıdu’l-ehliyye” (ehliyetin engelleri) diye isimlendirilir. Aşağıda açıklaması yapılacaktır.
b) Fiilde Bulunan Engeller: (Yani sebepte bulunan engellerdir) Fiilin açıkça
2467] 9/Tevbe, 101
2468] Bk. İbn Ferhun, Tebsıratu’l-Hukkâm, c. 2, s. 281
2469] Buhârî
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
küfre delâlet etmemesi veya şer’î delilin küfre delâlet edişinin kesin olmaması gibi.
c) İspat Edilmesi Konusundaki Engeller: Meselâ şahitlerden birisinin çocuk veya âdil olmayan bir kimse olması dolayısıyla şehâdetinin kabul edilmemesi gibi.
Acaba, bazı müslümanları tekfir edip onları kâfirlikle suçlayan kardeşlerimiz bu konuları biliyorlar mı? Eğer bilmiyorlarsa gerçekten büyük bir günaha girmiş olurlar. Tekfir hükmünü, ancak ilim ehli olan, bu konuda yeterli ilimle donanmış âlim verir. İnsan, kesin bilmediği şeyi iddia etmemelidir. Zira tartışma tek taraflı olmaz. Tekfir eden taraf varsa tekfir edilen taraf da var demektir.
Ehliyetin Engelleri
Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye), edâ ehliyeti ile alâkalıdır. Bu da mükellefte görülen ve onun söz ve fiillerinin şer’î açıdan muteber sayılmasına engel olan durumdur. Bu durumda kişi söz ve fiillerinden sorgulanmaz ve bu söz ve fiillerin sonucunda kulların hakları dışında, Allah Teâlâ’nın hakları ile alâkalı şeylerde herhangi bir sorumluluğu yoktur.
Ehliyetin engelleri (avâridu’l-ehliyye) iki kısma ayrılır:
1) Semâvî Engeller: Allah’ın takdiri olup, oluşmasında kulun herhangi bir etkisinin olmadığı engellerdir. Örneğin, yaşın küçük olması, delilik, psikolojik dengesizlik, uyku ve unutma gibi. Bu engellerden birisi kendisinde bulunan kimse herhangi bir suç işlerse bundan dolayı ona bir günah yoktur. Sorumluluk o kişiden kalktığı için bu fiilden sorgulanmaz ve cezalandırılmaz. Ancak insanların hakları ile ilgili şeylerde sorumludur. Örneğin, telef ettiği malların değerleri, diyetler ve bunun gibi şeyleri ödemek zorundadır. Çünkü bunlar toplumsal kurallardır. Bu semâvî engellerin karşılığında ise şartlar vardır. Örneğin yaşın küçük olması bâliğ olmanın karşıtı, delilik ve dengesizlik de akıllı olmanın karşıtıdır. Yani muayyen bir kimseyi tekfir etmenin şartları arasında akıllı ve bâliğ olma şartı vardır. Temyiz çağına ulaşmış çocuğun riddeti ile ilgili konuda ihtilâf vardır. Hanbelîlerde olduğu gibi riddetin çocuk için de geçerli olduğunu ancak bâliğ oluncaya kadar istitâbe uygulanıp cezalandırılmayacağını söyleyenler de vardır.2470
Kişinin kendisinden kaynaklanıp, belirli bir kimsenin tekfirine engel olarak kabul edilen şeylerden bazıları şunlardır:
Dil Sürçmesine Yol Açan Hata
Kasıtlı olmadan küfür sözü söylemek. Bu, tekfirde gerekli olan kasıt şartını yani mükellefin yaptığı şeyi bilinçli olarak yapması şartını ortadan kaldırdığı için engel teşkil eder. Hatanın engel olmasının delili şu âyet-i kerimedir: “Hata olarak yaptıklarınızda ise sizin için bir sakınca (vebal) yoktur. Ancak kalplerinizle kasdederek yaptıklarınızda vardır” 2471
Dil sürçmesinin tekfire engel oluşunun bir başka delili, hadiste geçen bineğini kaybedip sonra tekrar bulduğunda “Allah’ım, sen benim kulumsun ben de senin rabbinim” diyen adamın misalidir. Rasûlullah (s.a.s.) onu, “Sevincinin şiddetinden
2470] el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 91-92
2471] 33/Ahzâb, 5
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 553 -
hata etti” diye nitelendirmiştir. Kişinin hâlinin hangi duruma işaret ettiği de (karâinu’l-hal), hatanın engel olarak kabul edilip edilmemesinde etkilidir.
Te’vilde Hata
Te’vil, nassın delâletini anlamamaktan doğan (hatalı) bir ictihad ya da karıştırma sebebiyle, şer’î delili farklı bir konuma oturtmak, yanlış yorumlamak demektir. Mükellef, küfür amelini işler ve anlamada hataya düştüğü delile dayanarak onu küfür olarak görmez. Öyleyse, bu hatada kasıt şartı ortadan kalkmıştır. Bunun için te’vilde hata yapması, onun tekfirine engel olur. Ona delil getirilip hatası açıklandığında (ikametu’l-hucce) bu fiilinde ısrar ederse o zaman kâfir olur. Bunun delili ise Kudâme İbn Maz’un olayıdır. Bu olayda Kudâme, içki içmeyi helâl saymış (ki içkiyi helâl kabul etmesi küfürdür) ve buna şu âyeti delil getirmişti: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için yedikleri ve içtikleri şeylerde kendileri için bir günah yoktur.” 2472 Ömer (r.a.) had uygulamak istediğinde ona bu âyeti delil gösterdi. Hz. Ömer ona hatasını açıkladı ve içki için had cezası uyguladı. Bu olay sahâbenin icmâsı ile te’vilde hata etmenin tekfire engel olduğuna delildir. Bu, anlamı genel olan şu âyetin de kapsamına girer: “Hataya düştüğünüz şeylerde sizin için bir günah yoktur.” 2473 Benzer hadis-i şerif de vardır: “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 2474
Bununla birlikte te’vilde yapılan her hata geçerli bir özür sayılıp tekfire engel değildir. Özür sayılan, şer’î delile bakılıp onu anlamada düşülen hatadır. Özür sayılmayan hata ise, şer’î bir delile dayanmaksızın sadece görüş ve hevâdan kaynaklanan hatadır. Aynen İblis’in Âdem’e secde etmekten kaçınırken “ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”2475 diye iddiada bulunması gibi. Bu yalnızca görüştür. Te’vilde hata yapılması durumunda, te’vil yapan kimseye hüccet ikame edildiğinde, te’vil engeli ortadan kalkar.
Cehâlet Engeli
Mükellefin küfür fiilini işlerken onun küfür olduğunu bilmemesi gibi. Cehâleti (eğer geçerli sayılabilecek bir cehâlet ise) tekfirine engel olur. Bunun delili ise şu âyettir: “Biz, peygamber gönderinceye kadar hiçbir topluma azap edecek değiliz” 2476 Dünyada ve âhirette azap ancak tebliğ ulaştıktan sonradır. Özür veya engel olarak kabul gören cehâlet; mükellefin kendisi veya ilim kaynakları ile ilgili bazı sebeplerden dolayı, giderme imkânı bulamadığı cehâlettir. Ancak öğrenmeye ve cehâleti gidermeye imkân olduğu halde bunu yapmıyorsa mâzur görülmez ve gerçekte bilmiyor olsa dahi hükmen biliyor sayılır (yani bilen bir kişinin hükmündedir).
İkrah Engeli
Bu, mükellefin fiilini kendi irâdesi ile yapması şartının zıddıdır. İkrahın tekfire engel kabul edilmesinin delili şu âyettir: “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde
2472] 5/Mâide, 93
2473] 33/Ahzâb, 35
2474] Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
2475] 7/A’râf, 12; 38/Sâd, 76
2476] 17/İsrâ, 15
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zorlanan (ikrah altında olan) hâriç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse...” 2477 Küfre zorlamanın, kişinin tekfirinde geçerli bir engel olarak kabul edilebilmesi için, ölüm ile veya bir organının koparılması ile tehdit yahut da kişiye çok şiddetli bir işkencenin yapılıyor olması şartı vardır. Bu, çoğunluğun görüşüdür ve tercih edilen de budur. Şâfiî fakîhlere göre, daha hafif şeyler de ikrah kapsamına girer.
Aklı Gideren Sarhoşluk
Sarhoşluğun tekfire engel olup olmaması konusunda ihtilâf vardır. İbnu’l-Kayyım engel olarak saymıştır. Hanbeliler ve Şâfiilerce tercih olunan, sarhoşun riddetinin geçerli olduğu görüşünün aksine, İbnu’l-Kayyım sarhoşluğu riddete engel olarak kabul etmiştir ki bu Hanefiler’in görüşüdür. 2478
Başkasından Aktarma Yoluyla Küfür Sözü Söylemek
Örneğin; Allah’ın Kur’an’da bize bildirmiş olduğu kıssalarda geçen kâfirlerin sözlerini okumak (ki Allah Teâlâ bunların okunmasını bizlere emretmiştir), şâhidin hâkime işitmiş olduğu küfür sözünü aktarması, kâfirlerin yazmış oldukları makalelerin içerisinde bulunan fesadı açıklamak ve bunları cevaplandırmak için nakletmek gibi şeylerin hepsi câiz veya vâcip olabilir. Söyleyen kişi tekfir edilmez.2479 Burada önemli bir ayrıntı vardır: Yukarıdaki örneklerde de geçtiği gibi küfrü şer’î bir amaçla aktaran kişi için bir sakınca yoktur. Ancak bir kimse bunu beğenerek ve râzı olarak aktarırsa o kişi kâfir olur. Bu ikisini (aktardığı şeyi onaylayıp onaylamadığını) anlamakta karâinu’l-hal’in etkisi vardır. Küfrün şaka ile işlenmesi ilim ehlinin ittifakı ile tekfire engel değildir.
2) Semâvî Olmayan Engeller
Bu hususu dört madde halinde ele alacağız.
1) Engellerin Araştırılması: Buna “istitâbe” denilir
2) Engellerin Araştırılması: Bu, imkân olduğu takdirde vâcip olur; imkân bulunamadığı takdirde ise bu vâciplik düşer.
3) Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır. Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan hâkimdir.
4) Engel kalktığı halde kişi küfürde ısrar ederse kâfirdir.
1) Engellerin Araştırılması: İstitâbe; aslında tevbe etmesini istemek anlamındadır ve ancak kişinin kâfir ve mürted olduğuna hüküm verildikten sonra olabilir. Kişinin kâfir ve mürted olduğuna hüküm verilmesinden önce, hükmün şartlarının yerine gelip engellerin bulunup bulunmadığının araştırılmasına da istitâbe adı verilir. İstitâbe, hem hüküm meclisinde hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin bulunup bulunmaması durumunu araştırma ve hem de hüküm verildikten sonra tevbe talep etme anlamlarında kullanılır.
2) Engellerin Araştırılması: Engellerin araştırılmasının mümkün olmadığı
2477] 16/Nahl, 106
2478] Bk. İbnu’l-Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 3, s. 5; el-Behvetî, Keşşafu’l-Kına’, c. 6, s. 176; İbn Kudâme, el-Muğnî Mea’ş-Şerhi’l-Kebîr, c. 10, s. 109
2479] Bk. İbn Hazm, el-Fasl, c. 3, s. 250
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 555 -
haller şunlardır:
Güç Yetirilememe Durumu: Güç yetirilen kişi, kâdının/hâkimin, kişinin hüküm verilecek olan meclise getirilmesini sağlamasının ve gerektiğinde kendisine had cezası uygulamasının mümkün olduğu kimsedir. Güç yetirilemeyen (mümtenî) ise bunun tam tersidir. Güç yetirilen kimse hakkında engellerin araştırılması gerekmektedir. Mümtenîde ise engeller araştırılmadan hakkında hüküm verilir.
Ölüm: Eğer ölen kişinin dini konusunda vârisleri arasında bir çekişme meydana gelir; kimi Müslüman, kimisi de mürted olarak öldüğünü iddia ederse hüküm vermek için şâhitler ile yetinilir. Bir kimse mürted olur, sonra aklını kaybeder ve tevbeye çağırılmadan ölürse kâfir olarak öldüğüne hükmedilir.2480
Sarhoş: Bir kimse mürted olur ve sarhoş iken ölürse kâfir olarak ölür. Eğer bu sarhoşluğu halinde bir kimse onu öldürürse herhangi bir ceza yoktur. Bu görüş sarhoşluğun riddete engel olmadığını söyleyenlere aittir. 2481
Tüm bu durumlarda, engeller araştırılmadan ve istitâbe uygulanmadan kişi hakkında riddet hükmü verilir. Mürted olarak ölen bir kimseye Müslüman olan vârisleri mirasçı olamaz. Bununla birlikte şâhitler, ölen veya güç yetirilemeyen (mümtenî) kişi için tekfirine engel olacak şeylerin bulunduğuna şâhitlik ederlerse, bu engellere itibar edilmesi vâciptir.
3) Engelin mûteber sayılması konusunda tek kaynak Şeriattır. Belirli bir şahıs hakkında engelin geçerli sayılıp sayılmamasında başvurulacak mercî ise kadıdır, İslâm devletinde yargı görevi yapan hâkimdir.
Tekfirin engeli; şer’î delil ile engel olduğu açıklanan şeydir. Tekfire engel olduğu şer’an sâbit olmayan şey ise; insanlar bunu engel saysalar ve bununla mâzeret bildirseler de özür olarak kabul edilmez.
Bazı kimseler şer’an mûteber sayılmayan özürlerle tekfirden men etme konusunda çok aşırıya gittiler. İnsanların özür olarak gösterdikleri her şey geçerli değildir. Allah Teâlâ şöyle der: “Eğer onlara sorarsan biz dalmış eğleniyorduk derler. De ki; Allah ile O’nun âyetleri ve Rasûlü ile mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin, imanınızdan sonra küfre girdiniz.”2482 Mâzeret gösterdiler ancak mâzeretleri kabul edilmedi: “Onlara döndüğünüzde size özür bildirdiler. De ki: Özür bildirmeyin, size kesin olarak inanmıyoruz.”2483 Her mâzeret engel olarak kabul edilmez. Bâtıl olan mâzeretlerden birisi de; kâfir oluşu kesinleşen bir kimsenin (örneğin Allah’tan başkasına duâda bulunmak veya dine hakaret etmek gibi) şehâdet kelimesini söylemesi veya namaz kılmasını onun tekfirine engel olarak göstermektir.
Hükümlerin engelleri (tekfirin engelleri de bunun içindedir) insanların engel zannettikleri şeyler değil, geçerli oldukları, şer’î delillerle belirlenen, yani şer’an muteber sayılan engellerdir. Engelin belirli bir kimse hakkında geçerli sayılabilmesini ise, dâvâya bakan kâdı belirler. Örneğin cehâlet ve ikrahın tekfire engel olduğu şer’î delil ile sabittir; ancak belirli bir şahıs hakkında geçerli olup olmadığına, yani kişinin câhil veya ikrah altında olup olmadığına karar verecek olan
2480] Bk. eş-Şafii, el-Umm
2481] Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebir, 10/109 ve el-Umm, 6/158
2482] 9/Tevbe, 65-66
2483] 9/Tevbe, 94
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâdıdır.
Yine bu geçersiz mâzeretlerden birisi de; kâfirler için onları saptıran önderlerini mâzeret olarak göstermektir. Bunun geçersizliğine Allah Teâlâ’nın şu âyetleri delâlet eder: “Ateşin içerisinde tartışırlarken, zayıf olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Gerçekten biz, sizlere tâbî olan kimselerdik. Şimdi siz ateşin bir parçasını bile bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Büyüklenenler derler ki: ‘Biz hepimiz de ateşteyiz. Artık Allah kullar arasında hüküm vermiştir.”2484; “Sen o zâlimleri Rableri huzurunda durdurulmuş olarak suçlamayı birbirlerine yöneltirken bir görsen; mustaz’af olanlar müstekbirlere derler ki: ‘Eğer sizler olmasaydınız bizler mü’minler olurduk.’ Müstekbirler ise mustaz’aflara şöyle derler: ‘Size hidâyet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, siz zaten mücrimlerdiniz.’ Mustaz’aflar müstekbirlere; ‘Hayır, siz gece-gündüz hîle kurup bize Allah’a karşı küfürde bulunup, Ona denkler koşmamızı emrediyordunuz’ derler. Ve azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Biz, küfredenlerin boyunlarında halkalar kıldık. Onlar yapmakta olduklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklar?”2485 Bu nass ile önde gelenlerin zayıfları saptırdığı, onlara hile kurup küfrü emrettikleri; ancak bunun, zayıfların tekfirine ve onların cezalandırılmasına engel olmadığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Hatta bazılarının özür zannettiği bu saptırılma olayı, küfür çeşitlerinden birisi olan “taklit küfrü”dür. Bu ise, Yahûdilerin, Hıristiyanların ve diğer kâfir toplulukların, kendilerini saptıran önderlerini taklit eden avâmının küfrüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Ey Kitap Ehli, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve doğru yoldan sapan bir topluma uymayın.”2486
Geçersiz olan özürlerden birisi de, mürted olan bir kimse için, onun ilim ehli olduğunu mâzeret göstermektir. Sanki ilim ehli küfürden korunmuştur! Allah Teâlâ nebîler hakkında şöyle buyurur: “Eğer Allah’a ortak koşsalardı, işlemiş oldukları tüm ameller boşa giderdi.”2487
Küfrün, nebîler için mümkün olmaması, onların dışındaki insanlar için mümkün olmamasını gerektirmez. Âlim olan bir kimse, belli bir ilme sahip olduğu halde küfre düşebilir: “Ameller son durumlarına göredir.” Bunun bir örneği de Allah Teâlâ’nın şu âyetidir: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz, fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.” 2488
Bunun örnekleri bu ümmette de çoktur. Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahiy kâtiplerinden olan Abdullah İbn Sad İbn ebi’s-Serh gibi, Rasûlullah (s.a.s.) hayattayken mürted olan kimseler olduğu gibi, Onun vefatından sonra da mürted olanlar olmuştur. Küfre götürücü bid’atlere çağıran kimselerin çoğu şer’î ilimlere sahip olan kimselerdir.
4. Engel Kalktığı Halde Kişi Küfürde Israr Ederse Kâfirdir: Engel ya kendiliğinden kalkar; yaşın küçük olması gibi; ya sebebin ortadan kalkmasıyla kalkar, buna ikrah ve sarhoşluğu örnek verebiliriz; ya da hüccet ikame edilmesiyle ortadan kalkar, buna da cehâlet ve te’vilde hata etmeyi örnek olarak verebiliriz. Engel
2484] 40/Mü’min, 47-48
2485] 34/Sebe’, 31-33
2486] 5/Mâide, 77
2487] 6 En’âm/88, Bkz:39 ez-Zümer/65
2488] 7 A’raf/175
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 557 -
kalktığında kişi hala işlediği fiilde ya da sözünde ısrar ediyorsa, o andan itibaren kâfir sayılır.
Bunlar, şer’î mâzeretlerdir ve şer’î mâzeretler ortadan kalktıktan sonra kişi hâlâ şer’an mûteber olmayan mâzeretler ortaya atacak olursa bu ondan kabul edilmez. Zira artık öne süreceği mâzeretleri ortadan kaldırılmış ve öne süreceği bir şey bulunmamaktadır. Geçersiz olan mâzeretler ileri sürmesine itibar edilmeksizin Ebû Hanife’nin yolundan gidenlerin de dediği gibi "Kişi artık içinde barındırdığı küfrünü açığa vurmuş, ancak bu küfrünü örtmek için yollar aramaktadır." Bundan dolayıdır ki bu gibi kimseler kâfir olmuşlardır.
“Zâhire göre uygulananan dünyevî hükümlerde, küfre düşürücü bir söz söylediği ya da bir fiil işlediği şer’î yollarla sabit olan bir şahıs hakkında tekfir hükmünün şartları yerine gelip engeller ortadan kalktığında kâfir olduğu hükmü verilir. Hükmü, buna ehil olan bir kimse verir. Eğer hakkında hüküm verilen kimse İslâm devletinde güç yetirilen bir konumda ise; yetkili olan kimsenin cezayı uygulamadan önce o kişiye istitâbe uygulaması vâciptir. Eğer bir güç arkasında veya dâru’l-harbe sığınarak korunuyor (mümtenî) ise ona istitâbe uygulamadan öldürmek ve malını almak herkes için câizdir. Bu konuda, sonuçta elde edilecek olan maslahat veya mefsedete bakılarak uygun olan tercih edilir.”
Hükmü, Buna Ehil Olan Kimse Verir
Tekfirin kuralını verirken kullandığımız “Hükmü, buna ehil olan kimse verir” ifadesindeki; “hükmü... verir” sözüyle, şartlar yerine gelip engeller ortadan kalktığında, kişi hakkında küfre götürücü ameli sebebiyle küfür ve riddet hükmünün verilmesi kastedilmiştir. “Hüküm vermeye yetkili olan kişi” sözünün anlamı ise; kâdı, müftî veya ilim ehli birisi olmasının gerektiğidir. Müctehid birisi olması uygun olur. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hâkim hüküm verdiğinde ictihad eder ve doğruyu bulursa onun için iki ecir vardır, içtihadında yanılırsa bir ecir vardır.”2489 Eğer müctehid olan birisi yoksa mukallid olabilir. Âlimlerin bildirdiği mertebelere göre, uygun olan bir mukallid âlim hüküm verir.
İslâm devletinde, Dâru’l-İslâm’da bir kimse irtidat ettiğinde, o kişi hakkındaki hükmü, hüküm verme yetkisine sahip olan kâdı verir. Kâdıların hâricinde âlimlerden herhangi birisi o kişinin durumu hakkında bir şey söylerse o, hüküm değil, fetvâ olur. Dâru’l-İslâm’da hüküm vermek, müftîye değil, kâdıya aittir. Çünkü kâdı yetkisi dolayısıyla şartların yerine gelip engellerin ortadan kalkmasını araştırma imkânına sahiptir. Kâdının hükmü, ihtilâfı ortadan kaldırır, verdiği hüküm ancak Kitap veya Sünnet’ten bir nassa yahut icmâya muhâlif olursa o zaman bozulur.2490 Bir kimse mürted olup dâru’lharp olan bir yere gitse yahut dâru’lharpte mürted olsa; bu konuda yetkili olan kâdı veya bir başkası, bu kimse hakkındaki hükmü verir; hükmü uygulamak ise herkes için câizdir (Salman Rüşdi örneğinde olduğu gibi).
“Eğer hüküm verilen kimse, dâru’l-İslâm’da güç yetirilen bir konumda ise” ifadesindeki “güç yetirilen” sözünün anlamı; mürtedin, yöneticinin yahut kâdının gücü altında bulunmasıdır. Bu, ya gerçek anlamıyla tutuklu olması, ya da hükmen, engellenemeyecek şekilde her an tutuklama ve soruşturma imkânının
2489] Buhârî ve Müslim
2490] Bk. el-Muğnî Mea Şerhi’l-Kebîr, c. 11, s. 403-405; İ’lâmu’l-Muvakkıîn, c. 4, s. 224
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunmasıdır.
“Dâru’l-İslâm’da” sözü “güç yetirilen” sözünün bir tefsiri niteliğindedir. Çünkü kişi ancak dâru’l-İslâm’da bulunduğunda Müslümanların gücü altında bulunabilir. Dâru’l-harpte bulunan bir kimse Müslümanların gücü altında değildir. Bu demek değildir ki; dâru’l-İslâm’da bulunan herkes güç yetirilebilir durumdadır. Bazen böyle olmaya da bilir. Dâru’l-İslâm’da güç yetirememek, âsîlerin baş kaldırması, örneğin yol kesen saldırganların durumunda olduğu gibi silâhlanıp çete oluşturmaları gibi durumlarda olabilir.
“Dâru’l-İslâm” ifadesi; İslâm şeriatı uygulanan her ülke anlamında kullanılmıştır. Ayrıca mümtenî olma durumu sadece grup halinde olanlara has değildir; bilakis mümtenî bir tek kişi de olabilir, bir grup da olabilir. Aynen Abdullah İbn Sa’d İbn Ebi’s-Serh’in irtidat edip fetihten önce Mekke’ye kaçması olayında olduğu gibi. Şeriat bu ikisi arasındaki farkı genel bir kuralla bildirmiştir. Hatta eti yenilmesi helâl olan hayvanlarda bile güç yetirilen ve güç yetirilemeyen (mümtenî’) arasındaki fark belirtilmiştir. Güç yetirilen bir hayvanın (velev ki aslı vahşi olan ceylan da olsa) yenilebilmesi için şer’an uygun bir şekilde kesilmesi vâciptir. Ancak güç yetirilemeyen hayvanların, vücudunun herhangi bir yerinden yaralayarak öldürmek sûretiyle eti helâl olur. Şeriatın getirdiği kural, güç yeten durumlarda şartların daha ağırlaşması, güç yetmediğinde ise hafifletilmesidir.
Tekfirin kuralındaki “cezayı uygulamasından önce o kişiye istitâbe uygulaması vâciptir” sözündeki bu vâciplik “güç yetirilen” kimse için geçerlidir. İstitâbe, aslında mürtedden tevbe etmesini istemek anlamındadır. Tevbeye çağırma işini yalnızca kişinin riddetine hükmeden kimse yapabilir. Ancak âlimlerin sözlerinde istitâbe; hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin araştırılması anlamında da kullanılmıştır. Buna binâen istitâbe; hüküm verilen ortamda hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin araştırılması ve hüküm verildikten sonra tevbeye çağırma olaylarının her ikisi için de kullanılır. Bundan da şu sonuç çıkmaktadır: İlim kitaplarında; “şu sözü söyleyen veya şu fiili işleyen kimseye istitâbe yapılır” ibaresi okunduğunda, bunları işleyen kimsenin kâfir olup ondan tevbe etmesinin istenmesini ifade etmediğinin anlaşılması gerekir. Bilakis bu ibare, kişinin küfre götürücü bir amel işlediği ve onun durumunun (yani hükmünün) belirlenebilmesi için şartların ve engellerin araştırılmasının gerektiğini ifade eder. Daha sonra, bu kişi hakkında ya mâsum olduğuna hüküm verilir ya da mürted olduğuna hüküm verilip tevbe etmesi istenir.
İstitâbenin kişi hakkında hüküm verilmeden önce şartların ve engellerin araştırılması anlamında kullanılması sahâbenin icmâsı ile sâbittir.
Güç yetirilen kimse için bu istitâbeyi yapmak vâciptir. Mümteni’ için de mümkün olduğu taktirde bu uygulanır. Mümteni’ olan mürted hakkında hüküm verecek olan kimseye, bir engelin bulunduğu ulaşırsa buna itibar etmesi gerekir. Ancak böyle bir engelin bulunduğu ulaşmamışsa engel var mıdır, yok mudur diye araştırması ve hükmü ona bağlaması gerekmez; özellikle de hükmü verme konusunda beklemek Müslümanlara bir zarar getiriyorsa.
Hakkında riddet hükmü verilmiş olan bir kimseden tevbe etmesini istemek anlamındaki “istitâbe”ye gelince; bu, ilmî kitaplarda çok meşhur olan bir husustur ve bunun birçok delili vardır: “Küfür kelimesini söylediler ve İslâmlarından
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 559 -
(Müslüman olduktan) sonra kâfir oldular... Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur.”2491; “İmanlarından sonra kâfir olan bir kavme Allah nasıl hidâyet eder... Ancak, bundan sonra tevbe edip kendilerini düzeltenler hâriç.” 2492
İlim ehlinin çoğuna göre bu istitâbe vâciptir. Hanefîler, Zâhirîler ve Şevkânî bunun vâcip olmadığı görüşündedirler. Tercih edilen görüş ise istitâbenin vâcip olduğudur.
Mürtedin tevbesi, şehâdet getirmesi ve işlemekle küfre girdiği ameli terk etmesi ile olur.2493 Tevbe, bâtınen ve hükmen olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Bâtınen Tevbe: Pişmanlık, günahı terk edip bir daha işlememeye azmetme, dil ile istiğfarda bulunma, eğer işlediği günah, kulların hakları ile ilgili ise bu hakları yerine getirmedir. Geçerli tevbe ancak bu şekilde olur. Hükmî Tevbe: Günah işleyen kimsenin bu günahını bırakarak insanların arasında tevbesini ve pişmanlığını açıklamasıdır.
Tekfirin kuralında “Yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından önce” sözü; dâru’l-İslâm’da güç yetirilen kimse için geçerlidir. Mürted eğer tevbe etmezse kanı ve malı helâl kılınarak cezalandırılması vâciptir. Kadın ve erkek bu cezalandırılmada eşittirler. Dâru’l-İslâm’da yönetimde olan imam yahut onun yardımcısı olan vali, kâdı veya onun yardımcıları olan kişiler cezayı uygular, fertler kendi kendilerine cezalandırma yapamazlar ve hadleri uygulayamazlar.
Bu konuda Müslümanlar ihtilâf etmemişlerdir ve Rasûlullah (s.a.s.) döneminden itibaren İslâm devleti ortadan kalkıncaya kadar bu böyle uygulana gelmiştir.
İmamdan başkası mürtedi öldürdüğünde üzerine düşmeyen bir şey yaptığı için ta’zir cezası uygulanır, ancak mürtedin kanına karşılık bir şey gerekmez. Ancak, imam hadleri uygulama konusunda gevşeklik gösteren birisi ise, halktan birilerinin bunu yapması vâcip olur. Bununla birlikte bu durumu; “Küfrü birçok kimse tarafından bilinen, bunu işlediği sâbit olmuş ve tevbe ettiği de bilinmeyen bir kimse için geçerli olduğu” şeklinde algılamak uygun olur.
Tekfirin kuralında “Yetkili olan kimsenin cezayı uygulamasından önce” sözü; dâru’l-İslâm’da güç yetirilen kimse için geçerlidir. Mürted eğer tevbe etmezse kanı ve malı helâl kılınarak cezalandırılması vâciptir. Bu sözü şöylece açıklayabiliriz. Dâru’l-İslâmda kendisine ulaşılabilen bir kimse küfür amelini işlemesi yahut küfür sözünü söylemesinin ardından orada yaşayan ve bu hali gören herkes tarafından tekfir edilmez. Kâdıya havâle edilir; zira bu kimsenin herhangi bir mâzeretinin olup olmadığını araştıracak olan ve bu araştırma ve sorgulama neticesinde ortaya çıkan verilere göre küfür ameli işleyen kimsenin öne sürebileceği mâzeretlerin şer’an geçerli bir mâzeret olup olmadığına karar verecektir. Eğer geçerli bir mâzeret ile işlemiş ise tekfir edilmez. Şer’an geçerli olan bir mâzeret ile küfür ameli işlemiş ise orada bulunan ve olaya şâhit olanların hemen onu tekfir etmesinin nekadar da yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır.
Günümüz dünyasında halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu söylenen ve daha evvel İslâm’ın hâkimiyetine girmiş, şimdilerde ise Dininin hikümlerini
2491] 9/Tevbe, 74
2492] 3/Âl-i İmrân, 86-89
2493] Bk. önceki kaynaklar
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
terk ederek beşerî kanunlarla hükmetme ve Allah’ın kanunlarını iptal ederek Allah’ın kullarını yöneten istilâcı, şeriatten uzak "mürted", "mümtenî" yöneticilerin yönettiği ve irtidat devletleri haline gelmiş vatanlarda ise hükmün verilmesi ve bu hükmün uygulanması kâdıya bağlı değildir.
Artık kadılık müessesi kaldırılmış "mürtedlerin" beşerî kanunları yürürlüğe konulmuştur. Yöneticilerin İslâm’ı bırakarak irtidat ettikleri ve ülkeleri küfür ile yönettikleri toplumlarda, “ben Müslümanım” diyen bir kimsenin küfür ameli işlemesi veya küfür sözünü söylemesi durumunda bu kimseye (veya kimselere) kim hüküm verecektir? Öncelikle bu gibi ülkelerde Müslümanların bir cemeat çatısı altında toplanarak içlerinden en hayırlı kabul ettikleri bir Müslümana bağlanmaları şart ve farzdır. Şu halde mürtedlerin yönetimde olduğu bu ülkelerde küfür amelinin işlenmesi halinde fâile hükmü Müslümanların cemaatinin emîrinin yahut bu cemeat içinden ilim sahibi olan bir kimsenin vermesi gerekmektedir. Yahut bulunuyor ise bir fetvâ makamı, hükmü oradan istemelidir (Ki bu noktada da cemaatin ne kadar önemli olduğu görülmektedir). Bu durumda, şeraite aykırılık bulunmadığı müddetçe emîr veya ilim sahibi olanların önüne geçilmemeli ve ihtilâf çıkarılmamalıdır.
Ne var ki bugün Müslümanların yaşamış oldukları ülkelerde uzun zamandan beri (eksiklerine ve hatalarına rağmen) uygulanan İslâm hükümlerinin şimdilerde uygulanmadığı görülmektedir. Mürted mümtenîlerin yönettiği tâğutî devletlerde Müslümanların sevip kendilerine bağlandıkları bir emîrleri ve bir cemaatleri bile yoktur. Öyleyse hükmü vermek işi kime aittir? Allah Teâlâ: “Eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorun”2494 buyurmaktadır. Allah (c.c.) ilmi ve ilim ehlini övmüş ve bilmeyen kimselerin ilim ehline sormasını emretmiştir. Böylece mürted mümtenî tâğutların yönetimde olduğu ve küfür üzere hükmettiği ülkelerde "kadı", "müftü" veya emir yahut cemaatin bulunmaması sebebi ile hükmü, bu saydıklarımızın dışında, bilinen ve tekfir kurallarını bilen, bu işin ilmine vâkıf olan bir ilim sahibi tarafından verilmelidir.
Hak Edeni Tekfir Etme Gereği
Tekfir: Söylediği bir söz ya da sergilediği bir davranış nedeniyle, birinin İslâm Dini’nden çıktığını söylemeye ve bunu bir hüküm olarak kabul etmeye “tekfîr”denir.
Burada belirtilmesi gereken bir konu da, küfrünü açıktan ilan edenleri bir endişe duymadan küfürle damgalamamızın gereğidir. Buna karşılık; içlerinde iman olmasa da, dışlarında İslâmî bir görüntü oluşturanlardan el çekmeli, dilimizi tutmalıyız. Bu gibi kimseler İslâm örfüne göre 'münâfık'tırlar. Dilleriyle iman ettik derler kalpleriyle inanmazlar. Ya da yaptıkları söylediklerini tasdik etmez. Dış görünüşlerine bakılarak onlara da müslümanlara uygulanan hükümler tatbik edilir. Ahirette ise içlerindeki küfür sebebiyle esfel-i safiline yuvarlanırlar.
İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini fiil, söz veya inanç bağlamında terk etmesiyle gerçekleşir. Delinin, aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi geçerli değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç
2494] 16/Nahl, 43; 21/Enbiyâ, 7
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 561 -
zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar." 2495
Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması gerekir. Hatta İmam Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır. 2496
Tekfirciliğin Sebepleri
Özellikle, düzenin din kurumu Diyanet’in ve liderleri dışarıda olan büyük cemaatlerin temsil ettiği ılımlı İslâm anlayışına ve televizyon müftülerine haklı olarak tepki gösteren bazı gençler, çözümü hakları olmadığı halde tekfircilikte aramaktalar. Tekfirciliğin birçok sebebi vardır. Bunlar içinde grup taassubu ve üstü örtülü olsa da kibir ön sırada yer alır. Sadece kendisinin ve içinde bulunduğu grubun cenneti hak ettiğini, kendini Müslüman sayma, diğer fertlerin ve cemaatlerin tümüyle bâtıl yolda olduğunu ve cehennemi hak ettiğini değerlendirme yatmaktadır haksız tekfirciliğin kökeninde. Sanki cennet çok küçüktür, başkaları da cennete gitse kendisine yer kalmayacaktır ve Allah’ın rahmetini sanki o dağıtmaktadır. Yetersiz Kitap-Sünnet bilgisi, İslâmî eserlerin, özellikle tevhidî mesaj veren yazarların yanlış yorumlanması ve yüzeysel değerlendirmeler de bu sebepler arasındadır.
Bir yanlışa karşı çıkmanın onlarca yolu vardır. İslâm’ın onaylamadığını düşündüğümüz bir söz ya da davranışın ve bunların sahibinin eleştirilmesi için tekfir dışında lügatlerde yüzlerce kelime bulunabilir. Kaba kuvvet nasıl acziyetin ve aşağılık duygusunun göstergesi ise, haksız tekfir de aynen öyledir. Fikre fikirle karşı çıkmak gerekirken, karşı tarafın delillerinin çok daha güçlü delillerle çürütülmesi gerektiği halde, damgalandırıp yargısız infaza başvurmayı tercih eder tekfirci. Haksız tekfir; ucuzculuktur, ithamdır, sûi zandır, önyargıdır, toptancılıktır, süpürücülüktür. Haksız tekfir taraftarının gözünde iki renk vardır: Beyaz ve siyah. Beyaz, üzerine hiç toz konmayan bembeyazdır; siyah da kapkaradır. Tekfircinin mantığı “ya hep ya hiç” şeklinde formüle edilebilecek kumarbaz mantığıdır. Tabii haksız tekfirin neticesi görevden kaçmadır, tekfir edilen grup ve şahıslarla bağları koparmak, onları aşağılayıp tebliğ ve dâveti onlara götürme ihtiyacı duymamaktır. Haksız tekfir, genellikle psikolojik rahatsızlıkları üzerinde barındıran, kişiyi diğer insanlardan soyutlayan, daireyi küçülte küçülte kendisi gibi inananları bile kâfir saydıran anormal tipler oluşturur.
Cemaat ve cemiyetler, birbirlerine çevirdikleri eleştiri oklarını önce kendi nefislerine ve gruplarına çevirmelidir. Tevhide duyarlı cemaatleri ve onlara mensup olan fertleri barıştırmalıyız. Muvahhid mü’minler ve cemaatler, birbirine haksız olarak yönelttiği ağır eleştiri ve tekfir oklarını, grup farkı gözetmeksizin tüm mü’minlere düşmanlık yapan güçlere yöneltmelidir. Müslüman gruplar birbirlerini tekfir ederken, İsrail’i, Amerika’yı ve onların dostu konumundaki başlarındaki tâğutları, İslâm’a açıkça düşmanlık yapan egemen güçleri unuttuklarının farkında bile değiller. Kardeşliğin gereği, karşımızdakini yanlışlardan kurtarmaktır; tekfirciliğin gereği ise onu küfre nisbet edip onunla ilişkileri kesmek ve
2495] Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15
2496] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Itk 6, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Talâk 11; Eymân 23; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvud, Talak 11; Nesâî, Tahâre 59, Talak 24, Eymân 19; İbn Mâce, Zühd 26; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’l-İslâmî, 2/719
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onu yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve hatalarının daha da keskinleşmesi için zemin hazırlamaktır. Haksız tekfir, en büyük iftiradır. Kul haklarının, hakkı gasbetmenin en büyüğüdür.
Açıkça küfrü ispatlanamayan kimselerin şahit olduğumuz itikadî yanlışlarını düzeltmeye çalışmak yerine, onları bulundukları yanlışlarla baş başa bırakmak, hatta sert ithamlar ve yanlış damgalandırmalarla Müslümanların arasını bozmak, farkında olmadan ifsadçı olmaktır. Hâlbuki Kur’an, mü’minlerle ilgili bir haber geldiğinde onu hemen kabullenmemeyi, doğruluğunu tahkik edip araştırmayı emrediyor. Mü’minlerin arasını ıslah etmeyi emrediyor. “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 2497; “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşur savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun, umulur ki merhamete ulaşırsınız.” 2498
İnanılıp kabul edilmesi gereken esaslar, Kur’an’ın inanç konusundaki kesin hükümleridir; kelâmî konular ve şahıslara, mezhep ve cemaatlere göre değişen yorumlar değildir. Reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin ya da cemaatin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğûtî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle iman ve küfür konuları (yani bir kimseyi mü’min kabul etmek veya onun müşrik olduğuna hükmetmek), beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı ilkelerdir bizim söylemek istediğimiz.
Bugün nice insan, cemaatinin, ağabeylerinin veya okuduğu kitapların etkisiyle farklı insanları kolayca tekfir edebiliyor. Bir kimse, Kur’an’ın kesin bir hükmünü yalanlamadığı müddetçe, inkâr etmediği veya Allah’a kesin şekilde şirk koşmadığı müddetçe o kimsenin tekfir edilmesi yanlıştır. Bir davranışın küfür olması, o işi yapan tüm insanların kâfir olmasını gerektirmez. Mesaj verme ve inanç konularına dikkat çekmeyi amaçlayan söz veya yazılardan yola çıkarak bir müslümanı tekfir etmek, kesinlikle yanlıştır. İslâm’ın kesin hükümlerinden (zarûrât-ı diniyeden) ya da Kur’an âyetlerinden birini inkâr eden bir kimse, kendisine bu hususlar tebliğ edildiği ve o kimsenin câhilliği giderildiği halde, bile bile inkâra devam ediyorsa ve bu inkâr ettiği husus, tartışmalı bir husus da değilse, ancak o kimseye “kâfir” denilebilir, o kimse tekfir edilebilir. Câhilliğin de İslâm’ın hâkim olmadığı ve insanlara doğru bir dinin anlatılmadığı toplumlarda mâzeret olabileceğini düşünüyorum. Yani, yeterince okumadığı için İslâm’ın bazı hassas konularını bilmediğinden yanlışlıkla, küfür olduğunu bilmeden bir söz söyleyen veya böyle bir davranışta bulunan insanın da tekfir edilmemesi gerekir. Böyle kimselere anlatabilme imkânımız varsa doğru dini onlara anlatmak ve tüm şüphelerini gidermek gibi görevler yapıldıktan sonra, yine bile bile Kur’an’ın hükümlerinden birini reddediyorsa o kimseyi ancak o zaman tekfir edebiliriz. Şahsî yorumlarla
2497] 49/Hucurât, 6
2498] 49/Hucurât, 9-10
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 563 -
iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıyız. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İnanç esasları; kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin şahsî yorum ve kanaatleri, hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler bile akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu vahyin hükümleridir.
Kimse bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir. Delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin hükümleri mutlak doğrulardır. Bu doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli, değişken beşerî doğrularla; yani zayıf delillerle hiçbir mü’min tekfir edilemez.
Halkın önemli bir kesiminin (namazla irtibâtını kesmeyenlerin) câhil de olsa Allah’ı ve Rasûlünü seven, bildikleri kadar da yer yer müslümanca yaşayan, ama yeterince dini kendi öz kaynağından (Kur’an’dan) öğrenmediği için bazı yanlışları ve ihmalleri olan günahkâr Müslümanlar olduğunu ifade edebiliriz. Halka, özellikle kıble ehline, yani farklı yorumlara sahip namaz kılanlara açıkça bir küfür sözü ve davranışına şahit olmadığımız müddetçe hüsn-i zanla yaklaşmalıyız.
“Kim lâ ilâhe illâllah der ve Allah’tan başka mâbudları reddederse, Allah onun malını ve kanını haram kılar. (Samimi olup olmadığı) meselesi Alah’a aittir.” 2499; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 2500
Ama, konuyu sadece “Lâ ilâhe illâllah” diyen kimsenin Cennete gireceği”ni müjdeleyen bu tür hadis-i şeriflerle değerlendirmek de yanlıştır. Bu hadis sahihtir, sahihtir ama, bir hadis veya âyet, en doğru şekilde Kur’an bütünlüğü ve diğer sahih hadisler ışığında anlaşılabilir. Lâ ilâhe illâllah dediği halde, İslâm’a düşman
2499] Müslim, İman 37, hadis no 23
2500] Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan, Kur’an’ın kesin hükümlerini bile bile inkâr eden, (sözgelimi hanımların tesettürüne düşmanca tavırlar takınan) nice insan, nice bilinçli kâfir vardır. Formalite icabı tevhid kelimesini söylemeleri, onları kurtarabilir mi? Putlara tapan, tâğutları bilinçli olarak destekleyen veya kendileri tâğutluğa soyunan şeriat düşmanlarının Müslüman olduğu iddia edilebilir mi; sadece lâ ilâhe illâllah diyecekler, ama her türlü küfrü benimseyecekler, gâvur gibi inanıp gâvur gibi, kâfir gibi yaşayacaklar, sadece bir sözle kurtulup cennete gidecekler… Bu iddia edilebilir mi? Bu takdirde Kur’an hükümleri boşuna, Müslümanların inançlarını korumak için bunca zahmetleri, ibâdet ve gayretleri gereksiz olmuş olmaz mı? Sadece bir kelimeyi söylemekle iş bitecekse, dünyada Müslüman sayılmak ve âhirette cennete gitmek mümkün olacaksa, Müslümanca inanıp yaşayanlar enayi olmuş olmazlar mı?
Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre hükmederiz. Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur. Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir. İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları gözönüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu, ona hangi ağır cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı bir davranıştır. Hiçbir yararı da yoktur. 2501
Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı halde, biz Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini, bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl bir anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını, başka bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir miyiz?
Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek, dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp verilemeyecek,
2501] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 459
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 565 -
ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur, uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir durumda bile İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tıkanmamıştır. Bu hükmün ağırlığından dolayı siz de bilirsiniz ki, Rasûlullah, bunun çok sorumluluk isteyen bir hüküm olduğunu belirtir:
“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.” 2502
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 2503
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 2504
Bu hadisler, aslında normal şartlarda bile kişinin birini tekfir etme hususunda çok ölçülü olması gerektiğini bildirir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla ihtiyat gösterilmelidir.
Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”2505 Bu ve benzeri âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ, hiçbir imizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da
2502] Buhârî, Edeb 44
2503] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
2504] Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
2505] 60/Mümtehine, 5
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hüküm böyledir.
Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”2506 diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi, Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz. O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
Bugün oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken konulardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihadî durumlar vardır. Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her yönüyle güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak bir yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır. Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık, akrabalık ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden duyup öğrenmedikleri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara
2506] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 567 -
doğru bir İslâm anlayışı vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
Demokrasiyi savunmak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek küfür olduğu gibi, böyle tâğutları veya tâğut adaylarını desteklemek, küfrün kanunlarıyla hükmedeceği kesin olan kimselere oy vermek de küfürdür. Ama bu küfür (günümüz şartlarını ve dinin benzer konulardaki yaklaşımını hesaba kattığımızda) insanı kâfir etmeyen bir küfür olabilir (“olabilir” diyorum; yani olmayabilir de; iki yönden de ihtiyatlı hassâsiyetle yaklaşmak gerekir). Kişiyi küfre götürmeyen küfür (el-küfrü dûne’l-küfür), kişiyi müşrik yapmayan şirk de vardır. Riyânın şirk olduğu, fakat sahibini müşrik yapmadığı gibi.
Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken, gerek irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi şahıslar kullanamazlar. Günümüzde içinde yaşadığımız ülkenin bir İslâm devleti olmadığına göre bu konuda daha fazla şey söylemek gereksizdir.
Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan çıkmış olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her mü’min için büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan (mü’min) kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması gerekmektedir. Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli yaşamaya özen gösterirse göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı sorunlarla karşılaşabilir ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte tekfîr suçlaması, dâru’l-harp anlayışı ve Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı tartışmaları bu sorunun sonuçlarındandır.
Çünkü bu sorunlar, esasen, -Türkiye’de yaygınlaşan- üç yapay bâtıl din ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu üç din, tekrar edelim ki, “Popüler Türk Müslümanlığı” (câhil halkın dini), “Alevîlik” ve “resmî Türk Dini” (Atatürkçü, laikçi, Batıcı devlet dini)dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç dinin bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar sıkıntı çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet, gayb, vahy, tâğut, şirk, küfür, ilhâd,
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nifak, irtidâd, zendeka ve bid’at” gibi kavramlar hakkında bir laikçi, bir komünist, bir halk dini mensubu, bir Alevi, bir mistik ne kadar doğru bilgiye sahiptir? Türkiye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan bu insanlar, yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru tanımlarıyla birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok büyüktür. Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir. Hâlbuki mü’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgi, kültür ve âyinlerin çoğu zararlı olmasına rağmen okullarda zorla okutulup uygulatmakta ve mü’min ailelerin çocukları bu zararlı bilgileri ve puta tapma törenlerini not ve diploma için öğrenip uygulamak mecburiyetinde bırakılmaktadırlar! Mü’minler, bu büyük riske karşı önlem alabilmek kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez bilgi sahibi olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de mü’minler bu kaygı ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın inanışlar zamanla büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline gelmişlerdir. Nitekim Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik, Kadyanîlik ve Bahaîlik bu sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını zamanla ilân etmek zorunda kalmışlardır.
Bilgisiz kalabalıklar tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay dinlerin kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden birini seçmek zorundadır:
a) Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir ve bu sûretle İslâm’dan çıkacaktır,
b) Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
c) Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın değerlerini savunmak zorunda kalacaktır.
Üstelik bu üç tercihten hiçbir i, mü’min kişinin sıkıntılarını ve sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik tehlikelere karşı koruyamamaktadır.
Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği Türkiye gibi ülkelerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre düşmemek için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle suçlamaması için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça büyük önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî değerleri çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilendiren hukukî birçok sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar. Yani çok açık şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu gibi durumlarda, “herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç kimse başka birine dinî baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık, herkes serbestçe ibâdetini yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya yönelik sloganlardan yola çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse mevcut tecavüzleri örtbas edemez. TC yasaları da bu konularda mü’minlerin uğradığı haksızlıkları önlemekten son derece uzaktır. Hatta bu yasalar, mü’minlere ait hakların açıkça çiğnenmesini özendiren veya en azından kolaylaştıran bir zihniyetle hazırlanmışlardır. Bu gerçeği karşılaştırmalı çarpıcı örneklerle kanıtlamak mümkündür.
Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle İslâm’ın hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl bir sorumluk yüklediğini bilmek ön koşuldur. Türkiye toplumu, bu ince noktadan tamamen habersizdir denebilir. Sorunların
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 569 -
büyük kısmı da işte buradan kaynaklanmaktadır.
Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır. Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla, dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek suç değildir” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa bile) İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz. Ne var ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan cesaret aldığı için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü, Müslümanlara karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir ve herkes tarafından duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu hakaretleri pervasızca savurabilir: “Ben özgürüm, burası Türkiye! Alkollü içki içmek neden yasak olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar gerici ve yobazdır, bu örümcek kafaları ezmek lâzım! Bunlar hangi çağda yaşıyor?...”
Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak, leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede bulunmak, israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek), namaz kılmamak, Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz olmuşken zekât vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok fiil, İslâm’da yasaklanmış ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki, (küfre götüren suçlar hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını işlemekle Müslüman kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış olmaz. Fakat Müslüman kişi bu suçlardan hiçbir ini bir kerecik işlemese bile bunlardan birinin İslâm’da haram ve yasak olmadığını eğer inanarak söylerse İslâm dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.
Bugün, Türkiyeli insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden sarf ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok çarpık davranış vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara karşı ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan ise hukukî sonuçlar doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri ve davranışları suç saymamaktadır. Peki, böyle bir toplumda Müslüman kişi kendini nasıl savunabilecek, nasıl koruyabilecektir? Binlerce insan tarafından hemen her gün sıkça tekrarlanan o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri, demeç ve açıklamalar vardır ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük hakaretler içermektedir. Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:
Türkiye toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar arasında Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak payda bulunmamaktadır.
Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; şirk davranışları içinde bulunan, bile bile küfür sözleri sarf eden veya Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da Kur’ân’ın içeriği üzerinde spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram, haramı da helâl diye niteleyen bir kimseyi asla Müslüman sayamaz. Çünkü İslâm dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla (İslâm devlet mekânizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği kadar (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mü’min kişi, şu önlemleri almak durumundadır:
1) Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak zorundadır. Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2) Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
3) Mü’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun veya bulunmasın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
4) Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
5) Şahitliğini kabul edemez,
6) Vasiyetini yerine getiremez,
7) Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
8) Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
9) Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça ihtilâflıdır. Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.
Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.
Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan milyonlarca insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir azınlığı mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri gibi yorumlamaya, çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır. Üstelik bu insanlar bununla da yetinmemektedirler. Halktan bazılarının da desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici bir çoğunluğa sahip bulundukları için, hem siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan egemen ve üstün konumda oldukları için bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye de çalışmaktadırlar. İşte tekfîrciliğin Türkiye’de hortlamasının temel nedeni budur. Çünkü (popülist Türk muhafazakârlar, şirk içindeki mistikler, ırkçılar, aleviler ve laikçi Atatürkçüler) eğer mü’minleri kışkırtarak, suç imal ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride, hem de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir. İşte bu nedenle Türkiye’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam edecektir. Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, bölücü, terörist, Hizbullahçı, el-Kaideci...”
Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir. Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu bakımından herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır. Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında iletmek gerekmektedir. 2507
Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda farklı davranış ve kanaatlere sahip insanlar hakkında varabileceği yargı, en çok dört şekilden biri olabilir. Bunlar: Tahsin, te’vil, tefsîk ve tekfir’dir. Bunların da anlamı şudur:
Tahsin
Tahsin: Bir şeyi uygun, normal, ya da güzel görmek demektir. Bu fikrî değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiçbir ini açıkça çiğnemeyen kimsenin
2507] Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Basılmamış Çalışma
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 571 -
dengeli, mubah ya da takdir toplayıcı olan davranışlarına ilişkin hüsn-i zandır, olumlu kanaattir. Bu kanaat, ya tarafsızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben yaşanır. Mü’min kişi, bu çizgideki kimselerin sadece dış görünüşlerine bakarak bu yargıya varmak durumundadır.
Te’vil
Yorumlamak, daha doğrusu şüpheli bir durumu kasıtlı yorumlamaktan kaçınmaktır. Örneğin bir Müslüman, eğer İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak veya ihtimallerden hareket ederek onun aleyhinde bir değerlendirme yapılamaz. Aksine bilgisizliğin, duygusallığın ya da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine ilişkin yorumlarda bulunmak, daha doğru olur. İşte buna “te’vil” denir.
İslâm tecessüsü yasaklamıştır.2508 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin özel hayatını araştıramaz, araştırmayı bile düşünemez. Kişinin suçu gizli kaldığı sürece o, yalnızca Allah’a (c.c.) karşı suçludur. Şu var ki, bir müslümanın şüpheli durumu eğer başka bir müslamanın, ya da İslâm ümmetinin hayatı, sağlığı, mutluluk ve başarısı ya da maddî ve mânevî çıkarları açısından herhangi bir tehlikeyi dâvet edici ihtimallerden biri olarak görünürse te’vil yolu burada tıkanır ve bu ihtimal ciddi bir sorun olarak İslâm fıkhının birinci derecede konusu olur.
Tefsîk
Tefsîk: Fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur: Müslüman kişinin, küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren ağır suçlar hâriç, diğer bütün günah, yasak ve çirkin iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir şekilde işlemekle uğradığı sâbıkalılık durumuna “fısk” ya da “fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerim’de münâfıklar2509 ve kâfirler2510 de fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi olarak sâbıkalı Müslümanlar hakkında kullanılmıştır. Mü’min kişi, fâsık ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen “fâcir” müslümanı içinden dışlayamaz. Onunla ilişkilerinin nasıl olacağını ise İslâm fıkhı belirler.
Tekfîr
Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok dikkatli olunması uyarısında bulundukları hususlardan biridir. Bu nedenle büyüklerden birçok zevat: “Günah işleyen hiç kimseyi kâfir diye suçlamayız” dememişlerse de, “her günah işleyeni kâfirlikle suçlamayız” demişlerdir.2511 Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah sebebiyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vardır ki işlendiği zaman (Allah korusun) İslâm Dininden çıkmak için yeterli bir neden oluşturabilir. Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerim’i bir bütün olarak kabul etmemek, nass’la yasaklanmış olan bir şeyin yasaklığını tanımamak ya da yasak olmayan bir şeyi yasak kabul etmek gibi durumlar gelir.
Küfür çok ağır bir suç olduğu için mü’min kişi bu suçu işleyen kimse hakkında
2508] Bk. 49/Hucurât, 12
2509] Bk. 63/Münâfıkun, 6
2510] Bk. 9/Tevbe, 84
2511] Ali bin Ebi’l-Izz ed-Dımaşkî, el-Akîdetu’t Tahâviye Şerhi, 2/434
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle mü’min kişi eğer babası, oğlu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa İslâm Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor demektir.2512
Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
Şüphesiz Kur'an ve sünnet terminolojisinde “küfür” kelimesi kullanılırken, dünya hükümlerine nispetle insanı dinden çıkaran ve âhiret hükümlerine nispetle cehennemde ebedî kalmasını gerektiren küfr-i ekber (büyük küfür) kastedilir. Ancak bazen de kişinin cehennemde ebedî kalmasını değil, cehennem ile tehdit edilmesini gerektiren ve onu İslâm dininden çıkarmayan küfr-i asgar (küçük küfür) kastedilir. Bu küfür çeşidi ancak kişinin fâsıklık ve isyankârlıkla damgalanmasına sebep olur.
Birinci anlamıyla küfür (yani küfr-i ekber), Hz. Peygamber'in getirmiş olduğu dinden zarûri olarak bilinen her şeyi veya bunların bazısını kasden inkâr etmek ve reddetmek demektir. İkinci anlamıyla küfür (küfr-i asgar) ise Allah'ın emrine muhâlefet sayılan, yahut onun nehyettiği yasakları işlemek suretiyle gerçekleşen diğer günahları kapsamaktadır. İşte bu küfür çeşidi hakkında şu hadisler gibi birçok hadis bize ulaşmıştır:
a- "Kim Allah'tan başkasına yemin ederse küfretmiş olur." veya "şirk koşmuş olur."
b- "Müslümana sövmek fâsıklık, onu öldürmek ise küfürdür."
c- "Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olmayın"
d- "Babalarınızı reddetmeyin. Çünkü babalarınızı reddetmeniz sizi küfre götürür."
Bizim bu tür hadisler hakkındaki değerlendirmemiz şöyledir: Bu ve benzeri nasslarda vârid olan küfür, diğer bazı delillerden dolayı, kişiyi dinden çıkaran küfür değildir. Çünkü ashâb da birbiriyle savaşmıştı. Ama onlardan bazısı diğer bazısını tekfir etmiyordu. Emiru'l-Mü'minin Ali bin Ebî Tâlib'den yakın olarak bize ulaşmıştır ki, o, Cemel ve Sıffîn savaşlarında kendisiyle savaşanları tekfir etmiyordu. Sadece onları bağî/âsî sayıyordu. Şüphesiz Hz. Peygamber'in Ammar'a söylediği şu hadis sahihtir: "Seni bağî bir topluluk öldürecektir."
Yine Hâricîler hakkındaki şu hadis de sahihtir: "Onlarla iki tâifeden hakka yakın olanı savaşacaktır." Gerçekten de onlarla Hz. Ali ve beraberindekiler savaşmıştı.
Yine Kur'ân-ı Kerim de birbiriyle savaşan iki taifenin mü'min olabileceğini isbat etmiştir: "Mü'minlerden iki tâife birbiriyle savaşırsa..." 2513 Ayrıca onlar arasında din kardeşliğinin devam ettiğini de isbat etmiştir: "Şüphesiz mü'minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin." 2514
Şu hadis de bu hususu belirtiyor: "Kim (müslüman) kardeşine kâfir derse..." İşte bu hadiste birbirlerine kâfir diyen iki müslümanın kardeş olduğunu ve bu olayın
2512] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 335-336
2513] 49/Hucurât, 9
2514] 49/Hucurât, 10
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 573 -
müslüman ile kâfir arasında olmadığını belirtiyor. Böylece de kardeşine kâfir diyenin bu sözüyle İslâm dairesinden dışarı çıkmadığına delâlet etmektedir.
"Kim Allah'tan başkasına yemin ederse, şüphesiz küfretmiştir." veya "şirk koşmuştur"2515 hadisi ile "kim bir arrâfa veya kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, şüphesiz o, Allah'ın Muhammed (s.a.s.)'e gönderdiğini inkâr etmiştir" 2516 şeklindeki hadis ve buna benzer hadisler de yukarıdaki gerçeği ifade etmektedirler.
Geçmiş asırlar boyunca müslüman âlimlerden hiçbir i yukarıdaki fiilleri dinden çıkaran ve İslâm'dan döndüren fiiller olarak saymamıştır. Şüphesiz ki insanlar daima çeşitli zamanlarda Allah'tan başkasına yemin ediyorlar, falcıları ve kâhinleri tasdik ediyorlardı. Bu tür hareketleri yüzünden ilim ve din adamları onları yadırgıyorlar, onların sapık ve fâsık olduklarını söylüyorlardı. Fakat onların mürted olduklarına hüküm vermiyorlar, onları eşlerinden ayırmıyorlar, onların cenazeleri üzerine namaz kılınmamasını veya müslümanların kabristanında defnedilmesini nehyetmiyorlar. Bu ümmetin, dalâlet üzere icma yapmayacakları bize merfu bir hadis ile ulaşmıştır.
İşte bu sebeple, İbn Kayyım bazı günahlara küfür itlak eden birçok hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: "Burada kastedilen şudur: Bütün günahlar küfr-i asgar nevindendir. Bu ise tâat ile amel etmek olan şükrün zıddıdır. Çalışma (sa'y) ya şükürdür ya da küfürdür (nankörlüktür). Üçüncü bir çalışma türü ne bundandır ne de şundan." 2517
İkinci mânâdaki küfre, yani küfr-i asgara gelince, onun zıddı da şükürdür. İnsan ya bir nimet için şükredici olur ya da hakkını yerine getirmeyerek nankör olur. Allah Teâlâ insanın bu vasfı hakkında şöyle buyurur: "Şüphesiz Biz ona yolu gösterdik. Artık o ya şükredici olur, ya da kâfir (nankör) olur." 2518 Başka bir âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurur: "Her kim şükrederse, o ancak kendisi lehine şükretmiştir. Kim de küfrederse (nankörlük yaparsa), şüphesiz benim Rabbim müstağnîdir ve kerimdir..." 2519
Sahih-i Buhârî'de kadınların cehenneme girmelerinin sebebi hakkındaki hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Şüphesiz onlar inkâr ediyorlar (nankörlük ediyorlar)." Bunun üzerine sahâbe dedi ki: "Allah'ı mı inkâr ediyorlar?" Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: "Onlar dostluğa ve iyiliğe küfür (küfrân-ı ni'met) ediyorlar." 2520
Hâfız İbn Hacer Askalani, Kurtubi'nin şu sözünü nakletmiştir: "Şâri’in (Şeriat koyucunun) lisanında küfür, İslâm dininden olan şer'î hususlarla ilgili zarûrâtı bilerek inkâr etmek mânâsında kullanılmıştır." Daha sonra İbn Hacer şunları belirtmiştir: "Ancak bazen de şeriatta küfür, nimete karşı nankörlük, nimeti veren zâta şükretmeyi terk etmek ve nimetin hakkını vermemek mânâsında kullanılmıştır. Bu hususta Sahih-i Buhârî'nin "İman kitabı"nın "Kocaya nankörlük" ve "Küfür fiilini işlediği halde kâfir olmama" bölümlerinde, büyük günah işleyenleri
2515] Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
2516] Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin Hanbel, II/408
2517] İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricu's-Sâlikin, c. 1, s. 355
2518] 76/İnsân, 3
2519] 27/Neml, 40
2520] Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni'l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı) ve “Bâbu Küfrun Dûne Küfr” (Küfür Olmaksızın Küfür Bâbı)
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfir sayan Hâricîlerin fikrini çürütücü hadisler mevcuttur. Buhârî'nin "Kitabu'l-İman" bölümündeki "küfr dûne küfr" (küfür olmayan küfür/nankörlük) babındaki Ebû Said (r.a.)'ın rivâyet ettiği "onlar iyiliği inkâr ediyorlar..."2521 şeklindeki hadis de bu hususu anlatmaktadır."2522
Bundan dolayıdır ki İmam Buhârî Sahih'inde "Kitabu'l-İman" bölümünde, büyük günahları işlemeleri sebebiyle müslümanları tekfir eden Hâricîler’i reddetmek için birçok "bab"lar koymuştur. İşte bu "bab"lardan biri de "Bâbu Küfrâni'l-Aşîri" ve "Küfrun Dûne Küfrin" bahsidir. "Küfrun dûne küfr" ("Küfür işlediği halde kâfir olmama") ibâresi, Allah Teâlâ'nın "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler var ya, işte onla kâfirlerin ta kendileridir" 2523 kavl-i şerifinin tefsiri hakkında İbn Abbas ve bazı tâbiînden rivâyet edilmiştir.
Bu da gösteriyor ki küfür, büyük ve küçük diye iki kısma ayrılır. Bu taksimat selef âlimleri tarafından yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Aynı taksimat şirk, fısk, zulüm ve nifak için de gösterilebilir. Yani şirk, fısk, zulüm ve nifak da aralarında büyük ve küçük diye ayrılabilirler. Büyük olanlar, cehennemde ebedi kalmayı gerektirirken küçük olanlar ise böyle bir şey gerektirmez. 2524
Bu konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye şöyle diyor: "Kitap ve Sünnetin delâletiyle Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in görüşü şu şekilde kesinleşmiştir. Ehl-i Sünnet, kıble ehlinden hiçbir kimseyi bir günah sebebiyle tekfir etmez. Yine işlediği bir amel sebebiyle kişiyi İslâm'ın dışına atmazlar. Ne var ki; o amel içki içme, çalma ve zina gibi yasaklanmış bir fiil olmalı ve imanın terkini içermemeli... Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilme gibi Allah'ın inanılmasını emrettiği şeyleri terk etmek, kişiyi küfre sokar. Tevâtür yoluyla sâbit olan apaçık farzların farziyetine inanmamak ve yine tevâtür yoluyla sâbit olan haramların helâllığına inanmak sebebiyle kişi küfre girer. Eğer sen günahlar, emredileni terketmek yasaklananı da yapmak şeklinde iki kısma ayrılır dersen cevabım şu olur: Kul kendisine emredileni terkettiği takdirde, ya emredilenin farz olduğuna inanır veya inanmaz. Eğer farziyetine inanır, yapmayı terkederse farzın tümünü terketmemiş olur. Aksine bir kısmını yerine getirmiş olur ki, o da inanmasıdır. Bir kısmını da terk etmiş olur ki, o da amelidir. Haram kılınan şey de böyledir. Kişi haramı işlediği vakit ya onun haramlığına inanır veya inanmaz. Eğer haramlığına inanarak işlerse, farzı yapmak ve haramı işlemek gibi ikisini bir araya getirmiş olur ve böylece hem iyiliği hem de kötülüğü olur. Söz, ancak tevâtür yoluyla sübut bulmuş şeylerin haramlığına ve farziyetine inanmayı terketmek sûretiyle mâzur sayılmayacak konular hakkındadır. Bir özrü sebebiyle bilmediği veya te’vil etmesi yüzünden terkettiği ya da işlediği fiile gelince, bunu işleyen kişi kâfir olmaz. Hükümlere inanmamanın küfür olduğuna ve sadece haramı işlemenin küfür sayılmayacağına gelince, bu kendi mevzûsunda karara bağlanmıştır. Allah'ın kitabındaki şu âyet-i kerime buna delil teşkil etmektedir; "...Eğer onlar tevbe eder, namazlarını kılar ve zekâtı verirlerse sizin din kardeşlerinizdir..." 2525
2521] Buhârî, İman, “Bâbu Kufrâni'l-Aşiri” (Kocaya Karşı Nankörlük Bâbı)
2522] İbn Hacer, Fethu'1-Bâri, c. 13, s. 75
2523] 5/Mâide, 44
2524] Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 85-90.
2525] 9/Tevbe, 11
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 575 -
Günahlara gelince, Kur’an'da hırsızın elinin kesilmesi, zânînin sopalanması cezası vardır. Kur'an, onların küfrüne hükmetmemiştir. İki gruptan biri diğerine saldırmakla birlikte birbirlerini öldürmeleri de aynı şekildedir. Fakat iman ve kardeşlik her iki grup için de geçerlidir. Cana kıydığından ötürü kendisine kısas gereken katili de Kur'an "kardeş" olarak nitelendirmektedir. 2526 Cenâb-ı Hak katili (kardeş) olarak isimlendirdi.
Buhârî ve Müslim'de Ebû Zer hadisi yer almaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona Cebrail'den naklen şöyle buyurdu: "Lâ ilâhe illâllah diyen cennete girer. Zina etse de, çalsa da ve şarab içse de... Hem de Ebû Zerr'in burnu yerde sürtülse de..." 2527 Yine bir hadis-i şerif şöyledir: "Kimin kalbinde zerre ağırlığınca iman varsa, kimin kalbinde zerre ağırlığınca iman varsa ateşten çıkar."
Yukarıdan beri zikrettiğimiz bu naslar imanla birlikte büyük günah işleyenin küfre girmeyeceğine delil teşkil ettiği gibi, Hâricîlerden bir grup bid'atçinin düşüncelerinin aksine şefaat sayesinde cehennemden çıkacağına, delâlet etmektedir. Mûtezile şefaat konusunda ihtilâf halindedir. Yine bu naslar, büyük günah işleyenleri cehennemden çıkaran imanın emredilen hasene (iyilik) olduğuna ve hiçbir günahın ona engel olmayacağına delâlet etmektedir."
Başka bir yerde İbn Teymiyye şöyle diyor: "Bundan dolayı selef ulemâsı, ‘itikad kitaplarında; biz kıble ehlinden hiçbir kimseyi günahı sebebiyle tekfir etmeyiz. Yine hiçbir kişiyi amelinden dolayı İslâm'dan çıkarmayız’ diyor." Tekfirci gençlerin düştüğü hatalardan biri de iki küfrü birbirine karşıtırmaktır. Aynı şekilde onlar, küçük günah olan fısk ile küfrü, zulüm ile küfrü birbirine karıştırıyorlar. Onlar, bunların tümüne "şirk" mânâsını veya benzerini vermekteler.
Fakat Kur'an ve Sünneti inceleyenler böyle olmadığını görürler. Tekfircilerin sözlerinden bir örnek: Zulüm de küfür demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "...Kâfirler zâlimlerin ta kendileridir."2528 Hiç kimse, kâfirin küfrü sebebiyle kendi nefsine zulmettiği hususunda kuşkuya kapılamaz. Fakat her zâlim kâfir midir? Kesinlikle hayır. Çünkü Kur'an'da Hz. Yûnus şöyle duâ ediyor; "Senden başka ilâh yoktur. Seni tesbih ederim. Çünkü ben zâlimlerden oldum."2529
Küfür ile fıskı birbirine karıştırma konusuna gelince gençler buna şu âyeti delil getiriyorlar; “Biz sana apaçık âyetler indirmişiz. Onları sadece fâsıklar inkâr ederler." Füsûk (fâsıklık) kelimesi küçük günahlar ve küfür için de kullanılmıştır. Bunun için her kâfir aynı zamanda fâsıktır; fakat her fâsık kâfir değildir. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor: "...Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir..." 2530 Hiç kötü lakaplarla çağırmak küfrü gerektiren şeylerden olur mu? Bunu kim söyleyebilir?
Fısk ve zulüm kelimeleri hatta bazen "küfür" kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de kâfir için de müslüman için de kullanılıyor. Bundan dolayı tedbirli davranmak ve acele etmemek gerekir. Buradaki küfür sözü, sahibini dinden çıkarmayan küçük küfürdür. Zira büyük küfür, sahibini dinden çıkarır. Her kâfir hem zâlim, hem de
2526] Bk. 2/Bakara, 178
2527] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları 2/266-270
2528] 2/Bakara, 254
2529] 21/Enbiyâ, 87
2530] 49/Hucurât, 11
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâsıktır. Fakat her zâlim veya fâsık, kâfir değildir.
"El-Kevâşiful-Celiyye an Meâniyi'l-Vâsıtıyye" adlı kitapta şöyle denilmektedir: "Fısk kelimesi, sözlük anlamı bakımından istikametten çıkmak ve sapmak anlamına gelir. Bu sebepten dolayı sapmış kişiye fâsık denildi. Şeriat bakımından fâsık, büyük günah işleyen veya küçük günahta ısrar eden kişi anlamına gelir. Fâsıklık iki kısımdır. Biri itikadî, diğeri amelîdir. Zina, adam öldürmek ve livata gibi... İslâm milletine bir lütuf olarak uzun süre müslümanlar küfrü gerektirecek masiyetleri işlemediler. Ehl-i sünnet ve'1-Cemaat "büyük günah" işleyenin kâfir olmadığını ve İslâm dininden çıkmadığı görüşü üzerinde ittifak etmişlerdir. İslâm'dan ve imandan çıkmayacağı, küfre girmeyeceği üzerinde de ittifak sağlamışlardır."
İbn Teymiyye, müslümanların fâsıklarından bahsederken şöyle diyor: "Ehl-i sünnet ve'1-Cemaat, müslümanların fâsıklarının, imanın kökünün ve bir kısmının kendileriyle beraber olduğuna, imanın tümünün bulunmadığına inanırlar. Bu iman sayesinde onlar cennete girmeyi hakederler. Yine Ehl-i Sünnet, fâsık müslümanların cehennemde ebedî kalmayacakları, bilakis kalbinde buğday tanesi veya hardal tanesi kadar iman bulunan kişinin cehennemden çıkacağı kanaatindedirler." 2531
Diğer birçok âlim-yazar gibi Samarraî'de câhiliye, itikadî şirk, amelî şirk... gibi kavramların tekfirde aşırı gidenlerce nasıl yanlış ve yüzeysel değerlendirildiğini ortaya koymuştur. Câhiliye hakkında şöyle der: "Câhiliyet hakkında vârid olan hadislere geçmeden önce şunu söylemek istiyorum: 'Gerçekten câhiliyet Allah'ın şeriatının tatbiki ile ilgili bir durum, bir nitelik olunca bazen küfür ifade eder... Yöneticilerden kim, beşerî kanunu Allah'ın düzeninden üstün tutarak onu reddederse bundan ötürü kâfir olur. Çünkü o, Allah'ın indirdiğinden başkası ile hükmediyor ve Allah'ın kanununa dil uzatıyor. Câhiliyet, câhiliyet açılıp saçılması, câhiliyet taassubu gibi adet ve geleneklerle ilgili bir durum olduğu vakit bu, Allah'ın şeriatına tercih edilmedikçe bazen masiyet (günah) veya fısk ifade eder." 2532
Tekfirde aşırı giden grubun gençleriyle çok sık karşılaştığını ifade eden Samarraî kitabının bir yerinde şunları anlatıyor: "Gençlere; ümmeti tümüyle dininden çıkarıp küfür girdabına atan bu önemli konuyu sorduğumuzda, müslümanların küfre girdiklerini söylediler. Müslümanlar şehâdet kelimesini dilleriyle söyleyip, anlamını bilmiyorlar ve içeriğiyle amel etmiyorlar" diyorlar. Gençlerden biri: Şeker kutusu tuz ile doldurulsa ve üzerine şeker yazılsa, bu işlem onun tuz olma gerçeğini değiştirir mi? Bir adama ilaç yazılsa; fakat adam almasa hatta yalan olduğunu iddia etse bu gerçeği değiştirebilir mi?
Ey ateşli gençler bize daha fazla bilgi veriniz, dediğimizde, onlar dediler ki, Peygamber zamanındaki bir müslüman, câhilî toplumdan İslâmî topluma geçen bir adamdı. Ama şehâdet kelimesini diliyle söyleyip hicret etmeden yerinde kalan kişi müslüman değildir. Yukarıda söylenenlere göre topluluklar bu haliyle İslâm'a göre hareket etmiyor. O toplumun amelleri, tutumları, iktisadi metodları ve siyaseti tümüyle İslâm dışı olunca; o toplum da câhilî toplum demektir. O toplumun tüm fertleri; bizce delil ve burhan ile aksi sâbit olmadıkça küfre
2531] Abdurrezzak Samarraî, Tekfir Olayı, Vahdet Yay. s. 74-81.
2532] A.g.e., s. 158-159.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 577 -
girmişlerdir.
Kahire'nin "Medinetü'l Mühendisîn" semtinde sohbet ettiğim gençlere dediğimi burada zikrediyorum. Gençlere dedim ki: "Sizler Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği Allah'ın şeriatına mı uyuyorsunuz, yoksa Yunanlı kâfir Aristo'nun mantığına mı?" Bu sözün üzerine gençler, tedirgin oldular ve: "Allah'a sığınırız, bu ne biçim söz?" dediler. O vakit ben de: "Öyleyse bana cevap veriniz... Yanımıza bir Yahudi, bir Hıristiyan veya bir müşrik genç girse ve: Aklım İslâm'a ve onun getirdiklerine yattı, ben müslüman olmak istiyorum, ne yapayım dese, ne cevap veririz?"
Gençlerden bazısı, ona şehâdet kelimesini söylemesini telkin ederiz, dedi. Ben de: Bunu söylese ve şehâdet getirse, o sırada gence bir kalb nöbeti gelse ve oturduğu yerde ölse, hükmü nedir? diye sordum. Dediler ki: O müslümandır. Ben de onlara: Fakat siz tuzu keşfetmemiştiniz, onun tuz mu yoksa şeker mi olduğunu öğrenmemiştiniz? dedim. Bu sefer gençler: Şehâdet getirmekle İslâm'a girdi:" dediler. Ben de: Bu iyi. Fakat siz onu denemediniz. Bakalım ki o şehâdetin manasını anlıyor mu, anlamıyor mu? O, İslâm'a ait hiçbir hükmü yerine getirmedi... dedim.
Gençler: Biz ona mühlet verir, toplumun fertleri gibi olacak mı, onların hükmünü alacak mı diye bakarız. Veya ayrıcalık gösterir ve gerçekten müslüman olur, dediler. Ben, bu kadarı bana yeter dedim. Zira o genç müslüman olmuş ve şehâdet getirmekle müslümanlığını ilan etmiş oldu. Bundan başkası olamaz. Rasûlullah (s.a.s.) döneminden günümüze kadar müslümanların bildikleri de bu zaten. Bundan fazlası kabul değil. Şehâdet getiren bu adamdan küfrünü ifade eden bir şey zuhur ederse, biz bu noktada, onun küfrüne ve dinden dönmesine hükmederiz, dedim.
Nihâyet üzerinde şeker yazan kutuyu gören kişi, kutunun içinde tuz olduğu kanaati kesinleşinceye kadar, onun şeker olduğuna inanacak. Aynı şekilde şehâdet getirip, müslüman olduğunu ilan eden kişi, İslâm'dan ayrıldığı kesinleşinceye kadar müslümandır, aksi değil. Yani İslâm sâbit olduğu sürece küfür asıl olamaz. Çünkü asıl bulunduğu hal üzere kalır. Müslüman, dinden döndüğü sâbit oluncaya kadar müslümanlık üzerine kalır. Fukaha bundan daha da ötede bir görüşe sahip. Onlar diyorlar ki; Halk bir müslümanın küfrünü gerektiren bir durumuna şahit olsa, fakat adam bunu inkâr etse, adamın sözü geçerlidir, onların sözü değil. Fukahadan bazısı, "Kur'an'ın eksik olduğunu" söylemekle itham edilen kişi gibi, O da hakkında yapılan ithamlarla bir ilişkisi bulunmadığını söylemesini şart koşarlar. Yani bu ithamı yalanlaması gerekir, derler. Bu konuda bu kadarı yeter..."
Küfür ülkesinde yaşayan müslümanların tâğûtî hükümlerle muhâtap olmaları durumunda onların itikadına nasıl bir zarar gelebilir? Eserinin bir bölümünde de bu sorunun cevabını ortaya koyan A. Samarraî konuyla ilgili olarak İbn Teymiyye'den görüşler aktarıyor. Buna göre Firavun'un karısı, Yusuf (a.s.), Necaşî gibi fert ya da az bir grupla müslüman olan kişiler küfür ülkesinde yaşayıp bazen de küfür hükümlerine muhâtap olmuşlardır. Ve bu durum da onların itikadına zarar vermemiştir. Hatta buna ek bir örnek olarak -yine İbn Teymiyye'den aktarma yapılarak- Tatarlar arasında müslümanların hâkimlik veya imamlık görevinde bulunduğu da kaydedilmektedir. Samarraî bu son örneği de İbn Teymiyye'nin
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mecmu'ul-Fetevâ’sından aldığını kaydediyor.
Tekfirde aşırı gidenler, bazı büyük günah sahiplerini tekfir etmektedirler. İtikadî şirk ile amelî şirki ayırmamaktadırlar. Bu da Hâricîlerde bulunan bir özelliktir. 2533
Korunması ve Sakınılması Gerekenler; Tevhid ve Küfür
1- Tevhîd kelimesi ile hem dine girilir ve hem de dinden çıkılır. Tevhid kelimesinin menfi yönündeki hareketleri, insanı dinden çıkarır.
2- Tevhîd kelimesi kulun kendine ve çevresine ikrârıdır (yani kimliğinin göstergesidir) ve aynı zamanda tevhîd kelimesi kulun Rabbine olan imanının, teslimiyetinin ve Rabbiyle olan ilişkisinin bildirgesidir.
3- Olumluluk üzerine yapılan ikrar ispatı gerektirir. Ama olumsuzluk üzerine yapılan şehâdet ise açıklamayı gerektirir (yani tevhîd kelimesini söyleyen birisinden tevhidini kabul, reddeden birisinden ise ne için redd ettiğini açıklaması istenebilir).
4- Şer’î hükümlerin delâlet ettiği mânâ ve ihtivâ ettiği mânâları muhâfaza etmek gerekir.
5- Zarûri olarak bilinmiş olan şeylerden korunmak. Örneğin; müslüman birisinin müslümanlığında durmak ve kâfir birisinin de küfründe durmak gibi.
6- Zâtın beraati ve zâhirin kabul edilmesinde kesinlikle belli olan usûlleri yok etmekten kaçınmak.
7- Söylenilen söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya kadar hak ve doğrudur. Zan ise hakikati ve doğruluğu çıkmayana kadar yalandır.
8- Allah’ın dininde cürüm işlemek ve ilimsiz olarak delillere saldırmaktan sakınmak gerekir. Zira böyle yapmak dinin gitmesine delillerin yok olmasına sebep olmaktadır.
9- Şiddetten ve şiddetli olmaktan kaçınmak, yükümlülükten sıyrılmak gerekir. Buna karşılık ise hikmetle kuşanmak, dâvâda güzel sabırlı olarak davranmak, Hakka tâbi olunsun diye hakkı açıklamak ve bâtıldan uzaklaşmak için de bâtılı açıklamak gerekir." 2534
Müslüman zümreden birçoğunun iman ve küfür konularından bahsedilirken "İtikadî küfür, amelî küfür" gibi ayırımları duyduklarında bu ayırımları kabul etmediklerini görebiliyoruz. Oysa bu bir gerçektir Yani her şirk ve her küfür, sahibini kâfir yapmayabilir.2535
Haksız Tekfirin Tehlikesi
Herhangi bir insan hakkında küfür hükmünü vermek gerçekten de ciddi ve tehlikeli bir hükümdür. Çünkü onun tekfir edilmesi halinde şu son derece tehlikeli etkiler terettüb etmektedir:
2533] Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi 246-257.
2534] Muhammed Salih Ebu Ali, Mefâhim
2535] Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Yayınevi s. 189
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 579 -
1. Kestiği yenmez, onunla samimiyet kurulmaz, sır verilmez, velî/dost, yardımcı ve yönetici kabul edilmez. Nikâhlı karısının onunla beraber kalması helâl olmaz ve bu sebeple ikisinin birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü müslüman bir kadının bir kâfire zevce olmasının sahih olmadığı yakin olarak bilinen icma ile sâbittir.
2. Onun çocuklarının, onun idâresinde kalmaları câiz değildir. Çünkü bu durumda onlar hakkında emin olunmaz ve onun küfrünün çocuklarına tesir etmesinden korkulur. Özellikle onun çocuklarını yumuşaklıkla ve şefkatle ziyaret etmesi, bu etkiyi artırır. Bundan dolayı onlar İslâm toplumuna mensub olan herkesin boynuna emanettirler.
3. Şüphesiz o, sarih küfür ve apaçık riddet ile dinden çıktıktan sonra İslâm toplumu üzerinde borç olan velâyet ve yardım hakkını kaybeder. Bu sebeple de kendi kendisi uyanıp geri dönene kadar ve tekrar hidâyete erişinceye kadar onunla ilişkilerin kesilmesi ve toplumdan ona en yakın sığınağın kapatılması gerekir.
4. Onun, tevbeye davet edilmesi, zihninden şüphelerinin giderilmeye çalışılması ve ona delillerin ikame edilmesinden sonra hakkında mürted hükmünün infaz edilmesi için İslâm mahkemesi önünde muhakeme edilmesi gerekir.
5. O öldüğünde onun hakkında müslümanlar üzerinde icra edilen hükümler icra edilmez. Bu sebeple cenazesi yıkanmaz, üzerine namaz kılınmaz, müslümanların kabristanında defnedilmez ve bir murisi öldüğünde ona vâris olmadığı gibi, başkası da ona vâris olamaz.
6. Yine o küfür halinde öldüğü zaman Allah'ın (c.c.) lânetini, rahmetinden kovulmayı ve cehennem ateşinde ebedi olarak kalmayı hak eder.
İşte bu hükümler, Allah'ın kullarından birisinin hakkında tekfir hükmünü veren kişinin, bu dediğini söylemeden evvel birçok kez irkilip geriye çekilmesini gerektirir.2536
Küfürden Korunma Yolları
Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.”2537 Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şekilde herhangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı, ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır. Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.2538 Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a
2536] Yusuf el-Karadavî, Tekfir’de Aşırılık, Şura Yayınları, (Mütercim M. Salih Geçit), İstanbul, 1998 31-32
2537] 3/Âl-i İmrân, 102
2538] Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve 4/Nisâ, 48, 116
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.2539
Bu büyük gerçeği Kur’ân-ı Kerim’in hemen hemen her sayfasında çeşitli şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir. Bunun için, yani imanı korumak, şirk ve irtidaddan korunmak, küfre yaklaşmamak için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
1. Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
2. Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret harcamak,
3. Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
4. Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
5. Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
6. Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek, onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak, onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını esas almak,
7. Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve cihadı, kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
8. İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
9. Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak, imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.s.) duâlarında: “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister;2540 her namazın akabinde “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”,2541 “küfürden ve borçlanmaktan” Allah’a sığınırdı.2542 Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a sığınmak yer almaktadır: “Allah’ım, bile bile şirk koşmaktan Sana sığınırım, bilmediklerimden de Senden af dilerim.” 2543
2539] Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151; Tirmizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
2540] Tirmizî, Deavât 30
2541] Nesâî, İstiâze 16, 29
2542] Nesâî, İstiâze, 16, 29
2543] Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 351-354
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 581 -
Küfürle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Küfür Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (-Küfür ve Kâfir-Toplam 525 Yerde) Küfür Kelimesinin İsim ve Fiil Halde Kullanılışlarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 367 Yerde): 2/Bakara, 6, 26, 28, 39, 61, 85, 88, 89, 89, 90, 91, 93, 99, 102, 102, 102, 105, 108, 121, 126, 152, 161, 171, 212, 217, 253, 256, 257, 258, 271; 3/Âl-i İmrân, 4, 10, 12, 19, 21, 52, 55, 55, 56, 70, 72, 80, 86, 90, 90, 91, 97, 98, 101, 106, 106, 112, 115, 116, 127, 149, 151, 156, 167, 176, 177, 178, 193, 195, 196; 4/Nisâ, 31, 42, 46, 51, 56, 60, 76, 84, 89, 89, 101, 102, 131, 136, 137, 137, 137, 140, 150, 150, 155, 155, 156, 167, 168, 170; 5/Mâide, 3, 5, 10, 12, 12, 17, 36, 41, 61, 64, 65, 68, 72, 73, 73, 78, 80, 86, 103, 110, 115; 6/En’âm, 1, 7, 25, 30, 70, 89; 7/A’râf, 66, 90; 8/Enfâl, 12, 15, 29, 30, 35, 36, 38, 50, 52, 55, 59, 65, 73; 9/Tevbe, 3, 12, 17, 23, 26, 30, 37, 37, 40, 40, 54, 66, 74, 74, 80, 84, 90, 97, 107; 10/Yûnus, 4, 4, 70; 11/Hûd, 7, 17, 27, 60, 68; 13/Ra’d, 5, 7, 27, 30, 31, 32, 33, 43; 14/İbrâhim, 7, 8, 9, 13, 18, 22, 28; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 39, 55, 72, 84, 88, 106, 106, 112; 17/İsrâ, 69, 98; 18/Kehf, 29, 37, 56, 80, 102, 105, 106; 19/Meryem, 37, 73, 77, 82; 21/Enbiyâ, 30, 36, 39, 97; 22/Hacc, 19, 25, 55, 57, 72, 72; 23/Mü’minûn, 24, 33; 24/Nûr, 39, 55, 57; 25/Furkan, 4, 32; 27/Neml, 40, 40, 97; 28/Kasas, 48; 29/Ankebût, 7, 12, 23, 25, 52, 66, 67; 30/Rûm, 16, 34, 44, 44, 51, 58; 31/Lokman, 12, 23, 23; 32/Secde, 28; 33/Ahzâb,25; 34/Sebe’, 3, 7, 17, 31, 33, 33, 43, 53; 35/Fâtır, 7, 14, 26, 36, 39, 39, 39, 39; 36/Yâsin, 47, 64; 37/Sâffât, 170; 38/Sâd, 2, 27, 27; 39/Zümer, 7, 7, 8, 35, 63, 71; 40/Mü’min, 4, 6, 10, 10, 12, 22, 42, 84; 41/Fussılet, 9, 26, 27, 29, 41, 50, 52; 43/Zuhruf, 33; 45/Câsiye, 11, 31; 46/Ahkaf, 3, 7, 10, 11, 20, 34, 34; 47/Muhammed, 1, 2, 3, 4, 8, 12, 32, 34; 48/Fetih, 5, 22, 25, 25, 26; 49/Hucurât, 7; 51/Zâriyât, 60; 52/Tûr, 42; 54/Kamer, 14; 57/Hadîd, 15, 19; 59/Haşr, 2, 11, 16, 16; 60/Mümtehıne, 1, 2, 4, 5; 61/Saff, 14; 63/Münâfıkun, 3; 64/Teğâbün, 5, 6, 7, 9, 10; 65/Talâk, 5; 66/Tahrîm, 7, 8, 10; 67/Mülk, 6, 27; 68/Kalem, 51; 70/Meâric, 36; 73/Müzzemmil, 17; 74/Müddessir, 31; 80/Abese, 17; 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 88/Ğâşiye, 23; 90/Beled, 19; 98/Beyine, 1, 6.
B- Kâfir Kelimesi ve Çoğullarının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 158Yerde): 2/Bakara, 19, 24, 34, 41, 89, 90, 98, 104, 109, 161, 191, 217, 250, 254, 264, 276, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 28, 32, 91, 100, 131, 141, 147; 4/Nisâ, 18, 37, 101, 102, 139, 140, 141, 141, 144, 151, 151, 161; 5/Mâide, 44, 45, 54, 57, 67, 68, 89, 89, 95, 102; 6/En’âm, 89, 122, 130; 7/A’râf, 37, 45, 50, 76, 93, 101; 8/Enfâl, 7, 14, 18; 9/Tevbe, 2, 26, 32, 37, 49, 55, 68, 73, 85, 120, 123, 125; 10/Yûnus, 2, 86; 11/Hûd, 9, 19, 42; 12/Yûsuf, 37, 87; 13/Ra’d, 14, 35, 42; 14/İbrâhim, 2, 34; 16/Nahl, 27, 83, 107; 17/İsrâ, 8, 27, 67, 89, 99; 18/Kehf, 100, 102; 19/Meryem, 83; 21/Enbiyâ, 36, 94; 22/Hacc, 38, 44, 66; 23/Mü’minûn, 117; 25/Furkan, 26, 50, 52, 55; 26/Şuarâ, 19; 27/neml, 43; 28/Kasas, 48, 82, 86; 29/Ankebût, 47, 54, 68; 30/Rûm, 8, 13, 45; 31/Lokman, 32; 32/Secde, 10; 33/Ahzâb, 1, 8, 48, 64; 34/Sebe’, 17, 34; 35/Fâtır, 36, 39, 39; 36/Yâsin, 70; 38/Sâd, 4, 74; 39/Zümer, 3, 32, 59, 71; 40/Mü’min, 14, 25, 50, 7485; 41/Fussılet, 7, 14; 42/Şûrâ, 26, 48; 43/Zuhruf, 15, 24, 30; 46/Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 10, 11, 34; 48/Fetih, 13, 29, 29; 50/Kaf, 2, 24; 54/Kamer, 8, 43; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 4, 5; 60/Mümtehıne, 10, 10, 11, 13; 61/Saf, 8; 64/Teğâbün, 2; 66/Tahrîm, 9; 67/Mülk, 20, 28; 69/Haakka, 50; 70/Meâric, 2; 71/Nûh, 26, 27; 74/Müddessir, 10, 31; 76/İnsan, 3, 4, 5, 24; 78/Nebe’, 40; 80/Abese, 42; 83/Mutaffifîn, 34, 36; 86/Târık, 17; 109/Kâfirûn, 1.
Küfür Hakkında Âyet-i Kerimeler
Küfrün Misali: İbrahim, 26
Allah Küfre Razı Olmaz: Zümer, 7
Küfürden Sakınmak: A'lâ, 14, 18-19
Mü'mini Küfürle İtham Etmek (Tekfir): Nisa, 94
Küfre Düşenler: Leyl, 8-10
Küfredenin Küfrü Kendi Aleyhinedir: Rum, 44; Fatır, 39; Zümer, 7.
Küfre Önderlik Edenin Cezası İki Kattır: Nahl, 24-25, 88.
D- Kâfirler Hakkında Âyet-i Kerimeler
D1- Kâfirlerin İmandan Yüz Çevirmeleri
Kâfirler İman Etmezler: Bakara, 6-7, 171; En'am, 7-9; A'raf, 185, 203; Enfal, 55; Yunus, 33, 96-97; 101-102; Hıcr, 14-15; Kehf, 55-57; Şuara, 198-201; Rum, 52-53, 58-59; Lokman, 25; Fatır, 22; Fussılet, 44; Hakka, 33; Mürselat, 50.
Kâfirlerin Dostları Şeytandır: Bakara, 257; Nisa, 38, 76; En'am, 71; A'raf, 27, 201-202; Enfal, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuara, 221-223; Fussılet, 25.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Peygamberliğini İnkar Eden Kâfirler: Nisa, 42; En'am, 33; A'raf, 184; Yunus, 2; Ra'd, 43; İsra, 94; Saffat, 35-38; Feth, 13.
Kâfirler, Peygamberlerden İnanmayacakları Mucizeler İsterler: En'am, 37, 57-58; Yunus, 48-53; Hud, 32-33; İbrahim, 9-10; Hıcr, 14-15; Kehf, 55; Taha, 133-135.
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kâfirler, Allah'ın Ayetlerini İnkar Ederler: Enfal, 31-33; Hıcr, 90-91; Hacc, 72; Furkan, 4-6; Şuara, 5; Rum, 58-59; Lokman, 32; Sebe', 38; Mü'min, 56, 63, 69-70; Fussılet, 44, 52; Casiye, 8; Nebe', 28; Mutaffifin, 13.
Kâfirler, Allah'ın Nurunu Söndürmek İsterler: Tevbe, 32-33; Yunus, 82; Hacc, 15; Saf, 8-9.
Kâfirler, Kur'an'ı İnkar Ederler: Bakara, 170, 181, 231; Al-i İmran, 19, 72; Riza. 51. 140; Maide, 44; En'am, 5, 7, 25, 33, 57, 66; A'raf, 68; Enfal, 31; Tevbe, 65; Yunus, 15, 17, 37-39; 94; Ra'd, 1, 31; Hıcr, 24-25; Nahl, 24, 103-105; İsra, 41, 47-48, 89; Kehf, 56-57, 101, 106; Meryem, 73, 77; Taha, 100-101, 126; Enbiya, 2, 24, 32, 50; Hacc, 51, 55, 57, 72; Mü'minun, 63, 105; Furkan, 4-5, 30, 32, 50; Şuara, 5-6, 198-201; AnkEbût, 23, 47, 49, 68; Rum, 10; Secde, 22; Sebe', 5, 43; Saffat, 12, 14; Zümer, 57; Mü'min, 4, 81; Fussılet, 26, 40-41; Zuhruf, 36; Casiye, 9, 35; Mürselat, 50; Tekvir, 25; İnşikak, 20-23; Beled, 19.
Kâfirlerin Düşünüp İbret Alarak Allah'ın Varlığını Anlamalarını İsteyen Ayetler: Bakara, 164, 242, 252; En'am, 65, 105, 109, 126; A'raf, 32, 35, 58, 146-147; Yunus, 5-6, 15, 20, 67; Yusuf, 105; Ra'd, 2, 4; Nahl, 11-12, 67, 69, 79; İsra, 1, 41, 59; Kehf, 105; Meryem, 77; Mü'minun, 30; Nur, 18, 46, 58-59; Şuara, 8, 67, 121, 139, 158, 174, 190; Neml, 52, 82, 86, 93; Kasas, 71, 73; AnkEbût, 15; Rum, 20, 27, 37, 46, 58; Lokman, 31-32; Secde, 15, 26; Ahzab, 34, Sebe', 9, 19; Zümer, 53, 64; Mü'min, 13, 81, Fussılet, 37, 39; Şura, 15, 29, 32; Casiye, 3-9, 11, 13; Zariat, 20-21; Necm, 55, 58, 60; Hadid, 17.
Kâfirler Ahireti İnkar Ederler: A'raf, 45; Hud, 7; Ra'd, 5; İsra, 98; Furkan, 11-12, 21; Neml, 4-5, 66-67; Rum, 7; Secde, 10-11; Yasin, 48-49; Fussılet, 54; Casiye, 32; Vakıa, 47-50; Müddessir, 43-46; Nebe', 1-5, 27; Mutaffifin, 10-14; İnşikak, 14-15.
Kâfirler, Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkar Ederler: En’am, 2, 29-31; Yunus, 7-8; Hud, 7; Ra’d, 5; Nahl, 38; İsra, 49-52; Merym, 66-67; Mü’minun, 81-83; Neml, 67-72; AnkEbût, 23; Secde, 10-11; Sebe’, 3; Yasin, 78-79; Saffat, 16-18; Vakıa, 47-50, 57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7; Kıyame, 3-6; İnsan, 27-28; Naziat, 10-14; Abese, 17-22.
Allah’ın İndirdiği ile Hükmetmeyenler Kâfirdir: Maide, 44.
D2- Kâfirlerin Bazı Özellikleri
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirlerin Kalpleri Birbirine Benzer: Bakara, 118; Al-i İmran, 11; Hud, 110; Zariyat, 52-53.
Kâfirlerin Misali: Bakara, 171; Al-i İmran, 117; En’am, 122; A’raf, 179; Enfal, 55; İbrahim, 18; Yasin, 70; Muhammed, 12; Müddessir, 49-51; Beyyine, 6.
Kâfirler, Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Kâfirler, Birbirlerinin Yardımcılarıdır: Enfal, 73; Ahzab, 26; Casiye, 19.
Kâfirler Nankördürler: En’am, 63-64; Yunus, 12, 21-23; Nahl, 53-55, 83; Enbiya, 46; AnkEbût, 65-67; Rum, 33-35; Lokman, 32; Saffat, 11; Zümer, 8; Zuhruf, 9, 15, 87; Abese, 17-23; Adiyat, 1-11; Kureyş, 1-4.
Kâfirler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
Kur’an Ayetleri, Kâfirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46, 60, 82; Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46; Casiye, 9.
Kâfirler Dünyalıkla Övünürler: Kehf, 32-44; Sebe’, 34-36; Tekasür, 1-7.
Kâfirler, Dünya Hayatını Ahiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; kehf, 32-36; Rum, 7; Kıyame, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
Kâfirler, Zanla Hareket Ederler: Yunus, 36.
Kâfirler, Yaratıkların En Kötüleridir: Beyyine, 6.
Kâfirler, Bâtılın Mücadelesini Yaparlar: Kehf, 56-57.
Kâfirlerin Dünyaya Bakışı: Kasas, 60; Rum, 7.
D3- Kâfirlerin Cezâsı
Kâfirlerin Cezası: Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11, 56, 151, 176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41, 50-51; Yunus, 4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25, 29, 104; Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; AnkEbût, 68; Secde, 14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura, 8, 26; Zuhruf, 74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka, 35; İnşikak, 24; Fecr, 1-5.
Kâfirler, Allah’ın Nimetinden Dünyada Faydalanırlar: Bakara, 126; A’raf, 32; Hıcr, 3; İsra, 20; Taha, 131; Enbiya, 44; Mürselat, 46.
Kâfirlerin Yaptıkları İyi İşler Boşa Gider: Bakara, 217; Al-i İmran, 117; Maide, 5; A’raf, 147; ibraKÜFÜR,
KÂFİR VE TEKFİR
- 583 -
him, 18; Kehf,103-106; Nur, 39-40; Furkan, 23, 77; Zümer, 47; Muhammed, 1, 3, 8-9, 32.
Allah ve Melekler Kâfirlere Lanet Eder: Bakara, 161-162
Kâfirlerin Malları ve Evlatları Kendilerine Fayda Vermez: Al-i İmran, 10, 91, 116; Maide, 36; En’am, 70; A’raf, 48; Ra’d, 18; Meryem, 77-80; Casiye, 10; Mücadele, 17; Hakka, 25-29; Leyl, 8-11; Hümeze, 2-6; Leheb, 1-3.
Kâfirler, Allah'a Zarar Veremezler, Zararları Kendilerinedir: Al-i İmran, 176-177; Muhammed, 32.
Allah Kâfirlere Mühlet (Süre) Verir: Al- İmran, 178; En’am, 44; A’raf, 182-183, 186; Yunus, 11; Hud, 8; Ra’d, 32; Hıcr, 2; Meryem, 75; 83-84; Enbiya, 39-40; Hacc, 44; Lokman, 24; Şura, 21; Mürselat 46; Tarık, 17.
Kâfir Olarak Öleceklerin Tevbesi: Nisa, 18, 168-169.
Kıyamet Günü Kâfirlerin Durumu: A’raf, 38-39, 48; Yunus, 45-46, 54; İbrahim, 21-22, 28-29, 49-50; Hıcr, 2, 922-93; Nahl, 27, 84-85; İsra, 72; Kehf, 102-104, 124-127; Furkan, 11-14, 22, 27-29; Neml, 83-85; Rum, 12, 14-16, 55-57; Secde, 12; Ahzab, 66-68; Fatır, 36-37; Yasin, 48-53; Zümer, 47-48, 71-72; Mü’min, 10-12, 71-72; Fussılet, 19-24; Şura, 22, 44-46; Duhan, 47-50; Casiye, 27, 31-35; Ahkaf, 20, 34; Tur, 11-16; Kamer, 6-8; Rahman, 39, 41, 43-44; Vakıa, 41-46, 51-56; Teğabün, 9; Tahrim, 7; Mülk, 6-11; Müddessir, 8-10; İnsan, 4; Mürselat, 19, 24, 29-37, 45, 47-49; Nebe’, 21-30; Naziat, 34-39; İnfitar, 14-16; Mutaffifin, 15-17; inşikak, 10-14; Tarık, 10; A’la, 11-12.
Allah, Kâfirlere Hidayet Vermez: Bakara, 264; Zümer, 3; Münâfıkun, 6.
Kâfirler, Azabı Gördükleri Zaman Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyecekler: Fatır, 37; Mü’min, 10-11; Fussılet, 24; Şura, 44; Fecr, 24.
Kâfirlerin Ölümü: Nahl, 28-29, 33-34; Muhammed, 34; Vakıa, 83-87, 92-94; Naziat, 1, 4.
Küfre Önderlik Edenlerin Cezası: Nahl, 24-25, 88.
Kâfirler, Azabı Gördüklerinde Yok Olmak İsteyeceklerdir: Furkan, 13-14; Zuhruf, 77-78; Nebe’, 40; İnşikak, 10-11.
Kâfirlerin Amellerinin Misali: Nur, 30-40.
Kâfirler, Kurtuluşa Eremezler: Kasas, 82.
E- Kâfir-Mü’min İlişkisi
Kâfirlere Karşı Allah’ınYardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus, 85-86; Mü’min, 56; Mümtehine, 5.
Kâfirler, Mü’minlerle Alay Ederler: Bakara, 212; En’am, 10; A’raf, 49; Yunus, 48; Meryem, 73-75.
Kâfirlerin Dostlukları Yoktur: Bakara, 105, 217; Al-i İmran, 28, 118-120, 149-150; Nisa, 44-45, 101, 140, 144; Maide, 57; En’am, 68; Tevbe, 23; Ra’d, 37; Kasas, 86; Mücadele, 22; Mümtehine, 13.
Kâfirler, Mü’minlere Zarar Veremezler: Al-i İmran, 120; Nisa, 141; Maide, 11, 105; Enfal, 30, 59, 62-63; İsra, 45; Casiye, 19.
Kâfirlere İtaat Etmekten Sakınmak: Al-i İmran, 149; Kehf, 28; Furkan, 52; Kasas, 86; Ahzab, 1-3, 48; Şura, 15; İnsan, 24; Alak, 19.
Kâfirlerin Hayatı, Mü’minleri Aldatmasın: Al-i İmran, 196-197; Hıcr, 88; Taha, 131; Furkan, 10; Kasas, 79-82; Mü’min, 4; Zuhruf, 33-35; Ahkaf, 20; Kalem, 14.
Kâfirler, Mü’minleri Saptırmak İsterler: Nisa, 27, 44-45, 167; A’raf, 45; İbrahim, 3; Hıcr, 90-91, AnkEbût, 12-13.
Kâfirlerden Korkulmaz: Maide, 3; Enfal, 30; Tevbe, 13-14.
Kâfirlerden Yüz Çevirmek: En’am, 106, 150; Yunus, 41; Hıcr, 94; Kasas, 87; Secde, 30; Saffat, 173-174, 178-180; Zuhruf, 83, 89; Casiye, 18; Zariyat, 54; Necm, 29; Kamer, 6; Kalem, 8; Müzzemmil, 10.
Kâfirlere Karşı Mü’minlerin Davranışları: Tahrim, 9.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Dinden çıkarmayan bir kısım günahlar hakkında "küfür" kelimesi kullanmak caizdir: Kütüb-i Sitte, 15/ 185
Küfür kelimesinin ayet ve hadislerde geldiği manalar: 15/148
Küfrün, tekfir edene dönmesi meselesi: 15/ 149
Mü'mine kâfir diyen,kendisi kâfir olur mu? 15/ 145-147
Peygamber huzurunda iki kişinin küfürleşmesi: 12/ 296
Kötü söz sarfeden tekfir edilebilir mi? 15/ 143
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Küfre düşme korkusu: 4/ 233
Küfrün bazı şark cihetinde olması: 13/ 212
Küfür kaç çeşittir: 15/ 147
Küfrün imanı yok etmesi: 8/ 254
Davet ulaştığı halde küfürde ısrar eden müşrikleri pusu yoluyla öldürmek caizdir: 12/ 118
Kâfir ile onu öldüren ebediyyen cehennemde bir araya gelmezler: Kütüb-i Sitte, 5/ 34-35
Kâfir diyeti: 17/ 330
Kâfirin kanı antlaşmadan sonra haramdır: 5/ 169-170
Kâfirin küfründen tevbe ederek dönmesi kabul edilir: 7/ 346
Kâfirin cehennemdeki durumu: 14/ 462-464
Kâfirken nezirde bulunan, müslüman olduğu takdirde nezri yerine getirir mi?
Kâfirler cehennemde ebedi kalacaklar: 14/ 418
Kâfirlerin cehennem yiyeceği: 4/ 239
Kâfirlerin mütevatir haberi makbuldür: 14/ 250
Kâfirlerle alış-veriş: 7/ 304
Kâfirler necis midir? 10/ 554
Kâfir olarak ölen baba ve akraba için istiğfarda bulunulmaması: 3/ 550-552
Kâfir zimmeti: 12/ 136
Kâfire karşı imanı gizlemek: 12/ 510
Buhari, Cihad 102, İman 17;
Müslim; İman 8;
Ebû Davud, Cihad 104;
Tirmizi, Tefsir 78;
Nesai, Zekat 3;
İbn Mace, Fiten 1;
Darimi, Siyer 10
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 190-198
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 180-184
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 475-495
4. Fi Zılali'l Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 83-84
5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 50
6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 90-97
7. El-Mizan Fi Tefsiri'l-Kur'an, M. Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 81-84
8. Min Vahyi'l-Kur'an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 53-61
9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 43-45
10. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 81-119
11. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 282-284 ve 424
12. Kur'an Ölçülerine Göre Mü'min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
13. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 11-104
14. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 339-352
15. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 40-63
16. İman; Hak Y. s. 249-265 (Küfre rızâ)
17. Kur'ani Araştırmalar, Mutahhari, c. 2, s. 28-35
18. İman-Küfür Sınırı, Ahmet Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 55-65
19. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 107
20. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 95
21. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 11-48
22. Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, İzutsu, Pınar Y. s. 165-237
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 585 -
23. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 339-354
24. Risale-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 196-207
25. Kur'an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 14-33
26. Kur'an Okulu Cüz Cüz Kur'an, Hanif Yay. Küfr-Kâfir: 4, 186-190
27. Kur'an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 210-211
28. İslâm Akaidi, Şerafettin Gölcük, Esra Y. s. 50-54
29. İslâm'ın Temelleri, Mevdudi, El-Ummah Neşriyat, s. 14-20
30. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 170-196
31. İslâm Dünyasında İnanç Sorunları, Hasan El-Hudaybi, İnkılab Y. s. 93-97
32. Kurtulan Toplum (Fırka-i Naciye), Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y. s. 80-86
33. Kur'an'da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 81-91
34. Kur'an Ölçülerine Göre Mü'min-Kâfir-Münâfık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
35. Konularına Göre Ayetler -4- İman ve Küfür, Abdurrahim Ali Ural, Şule Y.
36. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
37. Küfür Tek Millettir, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
38. Kur'an ve Hadis'e Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nedim Macit, Ribat Y.
39. İman ve Küfür Muvazeneleri, Bediüzzaman Said Nursi, Tenvir/Sözler/Envar Neşriyat
40. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y.
41. İmam Gazali ve İman Küfür Sınırı, Süleyman Dünya, Risale Y.
42. Küfür Sözler (Elfaz-ı Küfür), Hüseyin Aşık, Demir Kitabevi
43. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-4, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
44. Mürtede Ait Hükümler, Numan Es-Samerrai, Sönmez Y.
45. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
46. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
47. Vela, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
48. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
49. "İslâm'ı Yıkın, Müslümanları Mahvedin", Celalü'l-Alem, Nizam Y.
50. Cahiliye Toplumunu Reddetmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
51. Alim ve Tağut, Yusuf Kardavi, İslâmoğlu Y.
52. Akide Yetimleri, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
53. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, Numan Abdürrezzak Samarrai, Vahdet Y.
54. Tekfirde Aşırılık, Yusuf El-Kardavi, Şura Y.
55. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yunus, Ahenk Y.
56. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, BeyanY.
57. Dinsizliğin İlkel Mantığı, Harun Yahya, Vural Y.
58. Dinsizliğin Kâbusu, Harun Yahya, Vural Y.
59. "Dinsizliğin Dini" İle Mücadele, Harun Yahya, Vural Y.
Tekfir Konusunda Yararlanılabilecek Kitaplar
1. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yunus, Ahenk Y.
2. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şûrâ Y.
3. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, Abdurrezzak Samarraî, Vahdet Y.
4. Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, BeyanY.
5. Cehalet Özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Guraba Y.
6. Tekfirle İlgili 30 Risale, Ebû Muhammed Âsım el-Makdisî
7. Hâricî Edebiyatı, Yasin Kahyaoğlu, Uysal Kitabevi Y.
8. Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme, Ferid Aydın, Basılmamış Çalışma
9. Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Es-Samerraî, Sönmez Y., s. 124-127
10. İrtidat ve Mürtedin Hükmü, Abdülhak el-Heytemî, Hak Y.
11. Çağdaş Meselelere Fetvâlar, Yusuf el-Karadavi, Ravza Y., c. 1, s. 159-198
12. Fetvâlar, Mevdudi, Nehir Y., II/126-129
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
13. Davetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y., s. 122, 144, 146
15. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV. Y., s. 74-88
16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., s. 41-48
17. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y.
18. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y., s. 286-305
19. Fıkıh Penceresinden Sosyal Hayatımız, Faruk Beşer, Nûn Y., I/21-26
20. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi Y.
21. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y.
22. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y., s. 190-195
23. Küfür Sözler Bid’at ve Hurâfeler, Abdullah Osmanoğlu, Yasin Y.
24. Elfâz-ı Küfür Küfür Sözler, Hüseyin Âşık, İlim Y. /Demir Y.
25. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 457-459; 640-641
26. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şamil Y., c. 3, s. 175-176; c. 4, s. 369-372; Ömer Tellioğlu, c. 5, s. 262-267; Ahmed Özalp, c. 2, s. 232-233
27. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y., s. 214
28. Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Abdülkerim Zeydan, Beyrut 1407/1986, s. 415-416
29. en-Nizâmu's-Siyâsî fi'l-İslâm, Abdülkerim Osman, s. 66-67
30. Kur'an'ın Aktüel değeri Üzerine, Hikmet Zeyveli, 1. Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. s. 289, 293
31. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 10, s. 170-172
32. Tefhimu'l Kur'an, Mevdûdi, İnsan Y., c. 2, s. 340
33. İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y., s. 98
34. 1. Kur'an Sempozyumu, Mehmet Aydın, s. 353
35. 1. Kur'an Sempozyumu, S. Ateş, Bilgi Vakfı Y. s. 382-383
36. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat, s. 72-73
37. Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y., s. 11-104, 213-216
38. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
39. İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk (et-Teşrîu’l-Cinâî el-İslâmî), Abdülkadir Udeh, Beyrut, 2/708-710
40. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y., s. 339-354
41. Vahdete 7 Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y., s. 101-129
42. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Şahsi Y., s. 49-60, 271-280,339-350
43. Kur'an Ölçülerine Göre Mü'min, Kâfir, Münâfık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
44. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 339-352
45. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 40-63
46. İman; Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. s. 249-265 (Küfre rızâ)
47. Kur'ani Araştırmalar, Mutahhari, Tûba Y., c. 2, s. 28-35
48. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 95
49. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 11-48
50. Kur'an'da Dini ve Ahlâki Kavramlar, İzutsu, Pınar Y. s. 165-237
51. Risale-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 196-207
52. Kur'an Kültürü, Muzaffer Can, Cantaş Y. s. 14-33
53. Kur'an Okulu Cüz Cüz Kur'an, Hanif Yay. Küfr-Kâfir: 4, 186-190
54. Kur'an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 210-211
55. İslâm Akaidi, Şerafettin Gölcük, Esra Y. s. 50-54
56. İslâm'ın Temelleri, Mevdudi, El-Ummah Neşriyat, s. 14-20
57. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 170-196
58. Kurtulan Toplum (Fırka-i Naciye), Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y. s. 80-86
59. Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 81-91
60. Kur'an Ölçülerine Göre Mü'min-Kâfir-Münâfık, Ahmed Taşgetiren, Büşra Y.
61. Konularına Göre Âyetler -4- İman ve Küfür, Abdurrahim Ali Ural, Şule Y.
62. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 587 -
63. Küfür Tek Millettir, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
64. Kur'an ve Hadis'e Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nedim Macit, Ribat Y.
65. İmam Gazali ve İman Küfür Sınırı, Süleyman Dünya, Risale Y.
66. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-4, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
67. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
68. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
69. Velâ, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
70. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
71. "İslâm'ı Yıkın, Müslümanları Mahvedin", Celalü'l-Alem, Nizam Y.
72. Câhiliye Toplumunu Reddetmek, Cavit Yalçın, Vural Y.
73. Âlim ve Tâğut, Yusuf Kardavi, İslâmoğlu Y.
74. Akide Yetimleri, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
75. Kur'ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 149-150
76. İslâm Hukuku Açısından Cehalet, Ebû Yusuf Midhat b. el-Hasan Ali Ferrac, Kayıhan Y. s. 231-347
77. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.
78. İslâm'da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, Yunus Vehbi Yavuz, Sahaflar Kitap Sarayı Y.
79. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
80. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
81. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
82. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
83. İslâm Siyasi düşüncesinde Muhâlefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
84. Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
85. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
86. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
87. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
88. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
89. 20. Asrın Câhiliyeti, Muhammed Kutub, Hilal Y.
90. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
91. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
92. Kur’an’’a Göre Müşrikler ve Putperestler, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Temmuz, 1986
93. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
94. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
95. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
96. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
97. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
98. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
99. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
100. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidâyet Y.
101. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
102. Kur’an ve Hadislere Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat BasımY.
103. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
104. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. 1-9; 281-385
105. Nasıl Davet Edelim? Muhammed Kutub, Beka Y.
106. Dâru’l Harp mi Dâru’l Harap mı, Ahmed Kalkan, Beka Y.
107. www.cehaletmâzeretdegil.com
108. www.mucadelemİslâm.com
109. www.tagutured.com

LÂNET
- 589 -
Kavram no: 123
İlâhî Ceza 5
Bk. Gazap; Cehennem; Rahmân-Rahîm
LÂNET
• Lânet; Anlam ve Mâhiyeti
• Rasûlullah, Lânet Edici Değil; Rahmet Peygamberiydi
• Lâneti Yasaklayan Hadis-i Şerifler
• Kur’an-ı Kerim’de Lânet:
Lânetlenen Zümreler ve Özellikler
• Hadis-i Şeriflerde Lânet Edilenler
“(Yahûdiler, Peygamberlerle alay ederek) ‘Kalplerimiz perdelidir’ dediler. Bilâkis, küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etti. O yüzden onlar, pek azı hâriç, iman etmezler.
Daha önce kâfirlere karşı yardım isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan bir Kitap gelip de Tevrat’tan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince derhal inkâr ettiler. İşte Allah’ın lâneti böyle kâfirlere, inkârcılaradır.” 2544
Lânet; Anlam ve Mâhiyeti
“Lânet”, lügatta kovma ve uzaklaştırma manalarında kullanılmaktadır. “Tel’în”, lânet etmek ve azaba uğratmak demektir. “Mel’ûn” kelimesi ise, lânet olunmuş anlamına gelir. Allah Teâlâ tarafından vuku bulan lânet, dünyada hayır ve tevfikten/başarıdan, âhirette ilâhî lütuf ve rahmetten uzaklaştırılmak manasını ifade etmektedir. Halk tarafından yapılan lânetler, sövme ve beddua anlamında kullanılmaktadır.
İslâm, konuşmalarımızda muhtevâ ve üslûp olarak güzelliğe riâyet etmemizi emretmektedir.2545 Kalp incitecek bir kelime bile sarf edilmemesi gerektiğini, ana babaya “öf” demeyi yasaklayan âyetten2546 yola çıkarak değerlendirebiliriz. Sözlerin tümünün hayırlı olmasının emredildiğini, söz israfına, boş söze ve lehve’l-hadise yer vermektense susmanın daha faydalı olduğunu bilen mü’min, gönül kırıcı, kaba veya itici sözlerden kaçınmayı, cehennemden kaçmak gibi görecektir. Halkın bazı yanlış telâkki ve davranışlarındaki hatalardan dolayı “münâfık”, “kâfir” veya “mel’un” gibi damgalandırmalar, bazen onların hatalarından daha büyük bir suçu yüklenmek olacaktır. 2547
Lânet etmek: İnsanların birbirine lânet etmesi; “Allah’ın lânetine uğra!”, “lânet olsun!”, “mel’ûn!” gibi tâbirleri kullanmakla gerçekleşir. “Allah’ın rahmetinden uzak olasın!” anlamına gelir. Hak etmeyen bir kimseye lânet etmek veya çokça lânet tabirini kullanmak, büyük günahlardan kabul edilir. “Mü’mine lânet
2544] 2/Bakara, 88-89
2545] bk. 2/Bakara, 83
2546] 17/İsrâ, 23
2547] Mehmed Emre, Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, s. 7-8
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmek, onu öldürmek gibidir.” 2548
Âlimler, yaşayan muayyen bir kimseye lânet etmenin haram olduğunda ittifak ederler. Çünkü lânet, “Allah’ın rahmetinden uzak kılma” manasına gelir. Hali, içyüzü ve son durumu kesin olarak bilinmeyenin, Allah’ın rahmetinden uzak olmasını dilemek câiz olmaz. Bu sebeple âlimler, “ister müslüman, ister kâfir ve isterse hayvan olsun, muayyen birine lânet etmek câiz değildir” demişlerdir. Bir kimsenin son halini sadece Allah bilir. Ebû Cehil ve İblis gibi küfür üzerine öldüğü veya öleceği bir nassla bilinenlere lânet edilebilir. Kâfir olarak öldüğü veya öleceği bilinmeyenlere açıkça lânet câiz değildir. Ama vasıfla lânet haram değildir. Fâiz yiyen veya yediren, zâlimler, fâsıklar, kâfirler, bid’atçılar gibi hadislerde lânet izâfe edilenler, belirli bir şahsı bu çerçevede tâyin etmeden lânet edilebilir.
İnsanlara ulu orta lânet etmek, sövmek gibi, hatta ondan daha ağır bir kötü sözdür. Rasûlullah (s.a.s.), kötü sözlü olmayı mü’minlik vasfıyla bağdaştırmaz. Kur’an ve Sünnet, hangi çeşidi olursa olsun, kötü sözü yasaklar. Âhirette hesabının zor verileceği amellerden olduğu ve gönüllerde açtığı yaranın, bıçak ve kılıç yarasından daha derin olmasından dolayı, dinimiz, hayrın dışında söz söylemektense susmayı emreder.
Lânet; kötü söz, hakaret ve sövme anlamında kullanılır. Ama esas anlamı, Allah’ın rahmetinden uzak kalması için bedduâdır. Kelimenin esas anlamı budur. Hadis-i şerifte, içki içen kimseye lânet etmenin Rasûlullah tarafından yasaklanması2549 gösterir ki, Allah ve Rasûlünü seven kimse için, bir mü’min için, büyük günahlar da işlese lânet etmek haramdır. Böylelerine Allah’tan mağfiret dilemek daha uygundur. Kişi dinden çıkmadıkça, günahı sebebiyle lânet edilmesi câiz değildir. Ama başkalarına kötü örnek olacak şekilde günahı açıktan işleyen, başkalarını haramlara alıştıran, insanları Allah’a isyana teşvik eden bir fâsığa lânet câiz görülmüştür.
İhtiyatlı âlimlere göre, muayyen bir kimse için, lânet tavsiye edilmez; bazı amelleri işleyenleri caydırmak için kötü fiilleri engellemek kasdıyla genel olarak bazı vasıfları taşıyanlar lânetlenebilir; Peygamberimiz’in yaptığı bundan ibarettir. Başta İmam Buhârî olmak üzere birçok âlim, açıktan günah işleyen fâsıklara ve özellikle zâlimlere ve tâğutlara genel bir üslûpla beddua etmenin câiz olacağına hükmetmişlerdir. Bir kimsenin ismen lânet edilmesi, onu günahta ısrara veya tevbesinin kabulü hususunda ümitsizliğe atabilir; hâlbuki bedduâ ve lânet, muayyen bir şahsa değil de günahkârlara genel bir üslûpla yapılacak olursa, bu o günahı işlemekten kaçındırma ve caydırma olur, insanın kötülüğü değil, iyiliği hedeflenmiş olur.
Lânet kavramını tanımak, insanları ulu orta tel’in etmeye vesile olmamalı; kendimiz ve yakın çevremizin lânetlenmiş kötülüklerden uzaklaşmamız ve başkalarını münkerden yasaklama görevimiz için değerlendirilmelidir. Müşrikleri muvahhid mü’min, münâfıkları samimi müslüman, günahkârları hayırda ve sevapta yarışan mücâhid haline getirmek için dinimizin hepimize görevler yüklediğinin bilincinde olmalıyız. Lâneti hak ettiren kötülükleri bilmek, öncelikle o tür hataların en küçüğünün ve en gizlisinin bile kendimize bulaşmasına müsâmaha
2548] Buhârî, Eymân 7, Cenâiz 84, Edeb 44, 73; Müslim, İman 176 -110-; Tirmizî, İman 16
2549] Buhârî, Hudûd 5
LÂNET
- 591 -
ile bakmamak, kötü amele buğz etmek, fakat kötü insanı ıslâha çalışmak anlayışına hizmet etmelidir.
Rasûlullah, Lânet Edici Değil; Rahmet Peygamberiydi
Beşeriyet küfür, dalâlet ve cehâhet içinde bocalayıp putlara tapmakta iken âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, kendisinin lânet edici olarak gönderilmediğini ifade etmiş, yoldan çıkmış insanları gece gündüz, gizli açık İslâm’a dâvet etmiş, sırât-ı müstakîmi göstermiştir. Sahâbelerden bazıları, müşriklerin toptan helâk edilmesi için rahmet peygamberinden bedduâ etmesini ısrarla istemişlerdi. Güzel ahlâkın ve merhametin en asil örneği olan o yüce rasûl, bu isteği kesin bir dille reddediyor ve kâfirlerin cezalandırılmasını değil; hidâyetini istiyordu.
Bu konudaki hadis-i şerif şöyledir: Peygamber Efendimiz’e “ey Allah’ın rasûlü! Müşriklerin (helâk olması için) aleyhlerine duâ (bedduâ) et, onları lânetle!” diye rica edilmişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hiç şüphe yok ki ben, lânet edici bir peygamber olarak gönderilmedim; ancak rahmet (ve hidâyet vesilesi) olarak gönderildim.” 2550
Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyeti, rahmet peygamberinin özelliğini açıklar: “Rasûlullah (s.a.s.), hiçbir kimseye kötü söz söyleyen, lânet eden ve söven bir kişi olmadı. (Bir kimseye) öfkelenip darıldığında “alnı topraklanası o kimseye ne oluyor?” derdi.” 2551
Rasûlullah (s.a.s.), öfkeli haldeyken de ancak hakkı söyler, hak olanı yapardı. Fakat Allah adına olan öfkesi, ona suçlunun cezalandırılmasında sabır ve teenniyi terk ettirir ve acele etmesine sebep olurdu. Bu hususta Hz. Ali şunu söyler: “Hz. Peygamber, hiçbir vakit, nefsi için intikam peşinde koşmadı. Onun insanları cezalandırması, Allah’ın haramlarının çiğnenmesine karşı idi.” 2552
Lâneti Yasaklayan Hadis-i Şerifler
“Mü’mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir.” 2553
“Mü’min, ne ta’n edici, ne lânet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayâsızdır.” 2554
“Sıddîk bir kimse için lânet edici olmak yakışmaz.” 2555
“Lâneti çokça yapanlar, Kıyâmet gününde şefaatçi olamazlar, şehid/şâhid de olamazlar.” 2556
“Birbirinize karşı Allah’ın lânetiyle lânetleşmeyin. Allah’ın gazabı ve cehennem temennisiyle birbirinize ilenip bedduâda bulunmayın.” 2557
2550] Müslim, Birr 87; Kütüb-i Sitte, 15/145
2551] Buhârî, c. 7, s. 84
2552] Kütüb-i Sitte, 15/166
2553] Buhârî, Eymân 7, Cenâiz 84, Edeb 44, 73; Müslim, İman 176 -110-; Tirmizî, İman 16; Ebû Dâvud, İman 9; Nesâî, Eymân 7; Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi 16/366
2554] Tirmizî, Birr 48 -1978-) (Ta’n etmek: Birini ayıplamak, şerefini düşürmek, onur kırıcı kusur izâfe etmek demektir.)
2555] Müslim, 8/23
2556] Müslim, Birr 85 -2598; Ebû Dâvud, Edeb 53
2557] Ebû Dâvud, Edeb 53; Tirmizî Birr 48
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir kul, herhangi bir şeye lânet ettiği vakit, o lânet semâya doğru yükselir. Gök kapıları hemen onun önüne kapatılır. Sonra o, yere doğru iner. Arzın kapıları da ona kapatılır. Sonra sağa ve sola (doğru) yol tutarsa da, gidecek bir yer bulamaz. Nihayet lânet olunan kişiye dönüş yapar. Eğer o, buna lâyık ise orada kalır. Şayet o, buna ehil değilse, bu sözü sarf edenin kendisine döner (ve onun üzerinde kalır).”2558; “Bir kimse, diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime kendine döndürülür.” 2559
Peygamberimiz zamanında bir adamın elbisesini rüzgâr çekip açmıştı. Bunun üzerine o, rüzgâra lânet etti. Bunu duyan Peygamber (s.a.s.), şöyle buyurdu: “Ona lânet etme! Zira o (esmeye) memur kılınmıştır. Kim ehli olmayan bir şeyi lânetleyecek olursa, yapılan o lânet, kendi üzerine döner.”2560
Rasûlullah’ın (s.a.s.) seferlerinden birinde ensârdan bir kadın, deve üzerinde yolculuk yapıyordu. Bir ara kadının gönlü daralıp (hayvana kızdı ve) ona lânet etti. Rasûlullah, bu sözü işitince, “devenin üzerindeki eşyaları alın ve deveyi (kendi haline) bırakın, salıverin. Çünkü o, lânetlenmiştir.” buyurdu. Hadisi rivâyet eden İmrân (r.a.) diyor ki: “Sanki ben deveyi insanlar arasında yürürken görür gibiyim; kimse ona dokunmuyordu.” 2561
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “Lakabı Hımâr olan bir adam vardı. Bu, zaman zaman Rasûlullah’ı (s.a.s.) güldürürdü. Hz. Peygamber bu adamı, içki sebebiyle ceza olarak dövdürmüştü. Bir gün yine içki suçuyla getirildi. Rasûlullah emretti, celde uygulandı. Cemaatten birisi: ‘Allah’ım şu adama lânet et! Kaç sefer içki sebebiyle getirildi, (bir türlü ıslah olmuyor)’ diye bedduâ etti. Rasûlullah (s.a.s.): “Ona lânet etmeyin. Allah’a yeminle söylüyorum, bu adam hakkında bildiğim bir şey varsa o da Allah ve Rasûlü’nü (samimiyetle) sevmiş olmasıdır.” buyurdu.2562 Ebû Dâvud’daki rivâyette, bu olay üzerine Peygamberimiz’in şöyle buyurduğu belirtilir: Böyle söylemeyin, fakat şöyle deyin: ‘Ey Allah’ım, ona rahmet et, onun taksiratını affet!” 2563
Kur’an-ı Kerim’de Lânet
Kur’ân-ı Kerim’de lânet kelimesi ve türevleri 41 yerde geçer. Kitabımız’da lânetlenmiş zümreler ve özellikler şunlardır:
Yahûdiler: “(Yahûdiler, Peygamberlerle alay ederek) ‘Kalplerimiz perdelidir’ dediler. Bilâkis küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lânet etti. O yüzden onlar, pek azı hâriç, iman etmezler.” 2564
“Daha önce kâfirlere karşı yardım isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki Tevrat’ı doğrulayan bir Kitap gelip de Tevrat’tan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince derhal inkâr ettiler. İşte Allah’ın lâneti böyle kâfirlere, inkârcılaradır.” 2565
“... (O yahûdilerin) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın
2558] Ebû Dâvud, 4/277
2559] Buhârî, Edeb 44
2560] Ebû Dâvud, Edeb 53; Tirmizî Birr 48; Kütüb-i Sitte, 15/153
2561] Müslim, Birr 80 -2595-; Ebû Dâvud, Cihad 55
2562] Buhârî, Hudûd 5; Kütüb-i Sitte, 6/288
2563] Kütüb-i Sitte, 6/288
2564] 2/Bakara, 88
2565] 2/Bakara, 89
LÂNET
- 593 -
gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 2566
“Yahûdilerden bir kısmı, kelimeleri tahrif edip yerlerinden değiştirirler, dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak ‘işittik ve karşı geldik’ , ‘dinle, dinlemez olası’, ‘râinâ’ derler. Eğer onlar ‘işittik, itaat ettik’, ‘dinle’ ve ‘bizi gözet’ deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık onlar, pek azı hâriç, iman etmezler.” 2567
“Ey ehl-i kitab! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut onları, Cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab’a) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.” 2568
“Yahûdiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır)’ dediler. Hay dedikleri yüzünden kendi elleri bağlanası ve lânet olası (insanlar)! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir...” 2569
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan edip söz dinlememeleri ve taşkınlık yapıp sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir ve azap içinde devamlı kalıcıdırlar.” 2570
Ve bir-iki hadis-i şerif: “Allah, yahûdilere lânet etsin. Onlara (hayvanların) içyağı(nı yemek) haram kılındı da onlar bunu eritip sattılar.” 2571
“Allah yahûdilere ve hıristiyanlara lânet etsin! Onlar, peygamberlerinin kabirlerini mescide çevirdiler. (Onlar üzerinde veya onlara karşı namaz kıldılar.)” 2572
Hıristiyanlar: “Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: ‘Geliniz, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.”2573 Bu âyete mübâhele âyeti denir ki, bir meselede haklı olanın ortaya çıkması için karşılıklı lânetleşmek demektir. Tefsircilerin belirttiğine göre Necran hıristiyanlarından bir heyet, Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna gelerek, Kur’an Hz. İsa’nın babasız doğduğunu kabul ettiğine göre onun -hâşâ- Allah olması lâzım geleceğini iddia ettiler. Hz. Peygamber onları, bir araya gelerek kim yalancı ise Allah’ın ona lânet etmesi için dua etmeye çağırdı. Fakat Necran heyeti buna yanaşmayarak müslümanların himayesine girmeyi kabul eden bir antlaşma imzalayıp gittiler.
Ehl-i Kitap: “Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla (sahte tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘Bunlar, Allah’a iman edenlerden
2566] 2/Bakara, 61
2567] 4/Nisâ, 46
2568] 4/Nisâ, 47
2569] 5/Mâide, 64
2570] 5/Mâide, 78-80
2571] İbn Mâce, 2/1122
2572] Buhârî Salât 54; Müslim, Mesâcid 20; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Nesâî, Cenâiz 106
2573] 3/Âl-i İmrân, 61
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daha doğru yoldadır’ diyorlar! Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” 2574
“(Onlara) şöyle de: ‘Ey Kitap ehli! Yalnızca Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa çoğunuz, fâsıksınız/yoldan çıkmış kimselersiniz. De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.” 2575
Kâfirler: “Âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir. Onlar ebediyyen lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de onların yüzlerine bakılır.” 2576
“Şu muhakkak ki, Allah kâfirlere lânet etmiş, onları rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Orada ebedî olarak kalacaklar, (kendilerini koruyacak) ne bir dost, ne de bir yardımcı bulacaklardır.” 2577
“Allah’a iftira eden ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir?! Onların Kitaptaki nasipleri kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken ‘Allah’ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılar nerede?’ derler. (Onlar da) ‘Bizden sıvışıp gittiler’ der. Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler. Allah buyuracak ki: ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!’ Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ diyecekler. Allah da: ‘Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz’ diyecektir.” 2578
“...Allah’ın lâneti, kâfirlere, inkârcılaradır.” 2579
“İman ettikten, Rasûl’ün hak olduğuna şehâdet ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre sapıp inkâr eden bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez. İşte onların cezası: Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti onların üzerinedir.” 2580
Münâfıklar: “Allah erkek münâfıklara da, kadın münâfıklara da, kâfirlere de içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini vaad etti. O, onlara yeter. Allah onlara lânet etmiştir! Onlar için devamlı bir azap da vardır.” 2581
“Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah'a şirk/ortak koşan erkeklere ve kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!” 2582
2574] 4/Nisâ, 51-52
2575] 5/Mâide, 60
2576] 2/Bakara, 161-162
2577] 33/Ahzâb, 64-65
2578] 7/A’râf, 37-38
2579] 2/Bakara, 89
2580] 3/Âl-i İmrân, 86-87; Ayrıca, bk. 9/Tevbe, 68
2581] 9/Tevbe, 68
2582] 48/Fetih, 6
LÂNET
- 595 -
Putperestler: “(İbrâhim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra Kıyâmet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.” 2583
Allah’ı ve Rasûlünü İncitenler: “Allah ve Rasûlünü incitenlere Allah, dünyada ve âhirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.” 2584
Zâlimler: “Cennet ehli cehennem ehline: ‘Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk, siz de Rabinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?’ diye seslenir. ‘Evet!’ derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun!’ diye bağırır. Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyen zâlimlerdir. Onlar âhireti de inkâr edenlerdir.” 2585
“O gün zâlimlere, özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Artık lânet de onlarındır, kötü yurt da onlarındır!” 2586
“... Bilin ki, Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.” 2587
Reisler ve Büyükler (İnsanları Saptıran Lider ve Yöneticiler): “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 2588
“Allah buyuracak ki: ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!’ Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ diyecekler. Allah da: ‘Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz’ diyecektir.” 2589
Toplumu Allah’ın indirdikleri dışında yöneten, onları yanlış yollarda yürüten liderlere ve egemen güçlere hem kendi kâfirliklerinden ve hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; bunların peşinden gidenlere de hem kâfir olduklarından ve hem de sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı iki kat azap edilecektir.
Bir Mü’mini Öldürenler: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” 2590
Yalancılar: “Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim olabilir? Onlar (Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: ‘İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir. Onlar, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Âhireti inkâr
2583] 29/Ankebût, 25
2584] 33/Ahzâb, 57; Bunların, özellikle yahûdiler, hıristiyanlar ve müşrikler olduğu söylenir.
2585] 7/A’râf, 44-45
2586] 4/Mü’min, 52
2587] 11/Hûd, 18
2588] 33/Ahzâb, 66-68
2589] 7/A’râf, 38
2590] 4/Nisâ, 93
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edenler de onlardır.” 2591
“Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: ‘Geliniz, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.” 2592
Hakkı Ketmedip Gizleyenler: “Biz Kitapta açıkça belirttikten sonra, indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve hakkı açıkça ortaya koyanlar lânetlenmekten kurtulmuşlardır. Zira Ben onları bağışlarım ve Ben tevbeleri fazlaca kabul eden ve çok merhamet edenim.” 2593
Fesat ve Fitne Çıkaranlar: “Andolsun, münâfıklar/ikiyüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden ) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler. Hepsi de lânetlenmiş olarak nerede ele geçirilirse, yakalanır ve mutlaka öldürülürler. Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” 2594
Sözden Cayanlar, Sıla-yı Rahmi Terk Edenler ve Fesatçılar: “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lânet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.” 2595
“Geri dönerseniz, yeryüzünde fesatçılık/bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız? İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” 2596
İblis/Şeytan: “Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: ‘Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim’ dedi.” 2597
“Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de rûhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler hep birlikte secde ettiler. Yalnız İblîs secde etmedi. Zira o istikbâr etti/büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah: ‘Ey İblîs! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?’ dedi. İblîs, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın’ dedi. Allah, ‘çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin. Cezâ gününe kadar lânetim senin üzerindedir’ buyurdu.” 2598
Firavun: “Fir’avn, Kıyâmet gününde kavminin önüne düşecek ve onları (çekip) ateşe götürecektir. Varacakları yer ne kötü yerdir! Onlar burada da, Kıyâmet gününde de lânete tâbi tutuldular. (Onlara) verilen bu armağan ne kötü armağandır!” 2599
2591] 11/Hûd, 18-19
2592] 3/Âl-i İmrân, 61
2593] 2/Bakara, 159-160
2594] 33/Ahzâb, 60-62
2595] 13/Ra’d, 25
2596] 47/Muhammed, 22-23
2597] 4/Nisâ, 118
2598] 38/Sâd, 71-78; Benzer âyetler için Bk. 15/Hıcr, 28-35
2599] 11/Hûd, 98-99
LÂNET
- 597 -
“O (Fir’avn) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu?! Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar Kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır.” 2600
Âd Kavmi: “İşte Âd (kavmi)! Onlar Rablerinin âyetlerini bilerek inkâr ettiler, peygamberlerine âsi oldular, inatçı her zorbanın emrine uydular. Böylece onlar hem bu dünyada, hem de Kıyâmet gününde lânete tâbi tutuldular. Bilin ki, Âd (kavmi) Rablerini inkâr ettiler. (Yine) bilin ki Hûd’un kavmi Âd, Allah’ın rahmetinden uzak kaldılar.” 2601
Nâmuslu Kadınlara İftira Atanlar: “Namuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara (iftira) atıp zina isnadında bulunanlar, dünyada da, âhirette de lânetlenmişlerdir. Dilleri, elleri ve ayaklarının, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerine şahitlik edeceği bir günde onlar için çok büyük bir azap vardır.” 2602
Lian/Mülâane: “Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların herbirinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.” 2603
Bu âyetlerdeki uygulama, İslâm aile hukukunda “lian” terimi ile ifade edilir. Karısının zina suçu işlediğini iddia eden bir koca, eğer iddiasını ispat için dört şahit getiremezse, karı ve koca hâkim huzuruna celbedilerek liâna davet edilir. Her iki taraf da doğruluklarını bu ifadelerle beyan ederlerse, erkek iftira (kazf) cezasından, kadın da zina cezasından kurtulur ve bu şekilde evlilik bağı sona erer.
Lânetli Ağaç: “Hani sana ‘Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur’an’da lânetlenen ağacı, ancak insanları fitne/sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.” 2604
Müfessirlerin ekseriyetine göre, âyetin, “görüntüler” diye tercüme edilen “rü’yâ” kelimesi, Hz. Peygamber’in Mi’râc gecesindeki müşâhedeleridir. “Kur’an’da lânetlenen ağaç” ise, cehennemdeki “zakkum ağacı”dır.
Hadis-i Şeriflerde Lânet Edilenler
Ana Babaya Lânet Etmek: “Allah, babasına ve annesine lânet edene lânet etsin. Allah’tan başkası adına hayvan kesene Allah lânet etsin. Bid’atçıyı (koruyup) barındırana Allah lânet etsin. Arâzi sınırını değiştirene de Allah lânet etsin.” 2605
Abdullah bin Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Kişinin (kendi) annesine babasına lânet etmesi, büyük günahların en
2600] 28/Kasas, 39-42
2601] 11/Hûd, 59-60
2602] 24/Nûr, 23-24
2603] 24/Nûr, 6-9
2604] 17/İsrâ, 60
2605] Müslim, 6/84
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyüklerindendir.” buyurması üzerine ashâb: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bir kişi, annesine ve babasına nasıl lânet edebilir?” dediler. Rasûl-i Ekrem: “O, bir şahsın anasına babasına söver, o da (buna karşılık olarak) onun babasına ve anasına söver.” buyurdu. 2606
Babasından Başkasına Nesep İddiasında Bulunmak: “Kim babasından başkasına intisap (başkasının çocuğu olduğunu iddiâ) ederse; Allah’ın, meleklerin ve insanların tamamının lâneti onun üzerine olsun!” 2607
Fâiz Alıp Vermek: Abdullah bin Mes’ûd’dan rivâyet olunduğuna göre “Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyene ve yedirene, onun şahitlerine ve onu yazan kâtibine lânet etmiştir.” 2608
“Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyene ve yedirene, (senedi yazan) kâtibe ve (onu imzalayan) şahitlere de lânet etti ve “bunların hepsi (günahta) müsâvidirler” buyurdu. 2609
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyeni, yedireni, fâiz anlaşmasını yazanı, sadakaya/zekâta engel olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı, hulle yapanı, hulle yaptıranı lânetledi.” 2610
“Fâizden (para ve mal) çoğaltan hiçbir kimse yoktur ki, onun işinin sonucu azlık (ve perişanlık) olmasın!” 2611
“Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa sakın misli misline olmaktan başka türlü almasın.” 2612
“Fâiz yetmiş üç çeşittir. En hafifi, bir adamın kendi anasını nikâhlamaya kalkışmasının dengidir. Fâizin ötesindeki günah ise, kişinin müslümanların ırzına saldırmasıdır.” 2613
“Bir adamın bilerek yediği bir dirhem miktarı fâiz, Allah katında otuz altı defa zina yapmaktan daha şiddetlidir.” 2614
“Helâk edici yedi şeyden sakının.” Ashâb: “Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar nelerdir?” dediler. Rasûlul-i Ekrem: “Allah'a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmek -meğerki bir hak sebeple olsun- Fâiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum gününde savaş alanından kaçmak, namuslu mü’min ve hiçbir kötülükten habersiz kadınlara (zina iftirası) atmaktır.” 2615
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, onlardan fâiz yemedik hiçbir fert kalmayacaktır. Kim yemezse ona da tozu (olsun) dokunacaktır.” 2616
Kur’an da, yasaklanan diğer konulardan çok farklı ve büyük cezalarla fâiz konusunu gündeme getirir: “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alışveriş (ticaret) de fâiz gibidir’
2606] Buhârî, Edeb 4; Müslim, iman 146; Tirmizî, Birr 4; Ebû Dâvud, Edeb 129; Kütüb-i Sitte, 15/39
2607] İbn Mâce, 2/860
2608] İbn Mâce, 2/764
2609] Müslim, 5/50
2610] Nesâî, Zînet 25; Kütübi-i Sitte, 15/160
2611] İbn Mâce, 2/765
2612] Müslim, 5/47
2613] Feyzu’l-Kadîr, 4/50
2614] Feyzu’l-Kadîr, 6/306
2615] Buhârî, 3/195
2616] İbn Mâce, 2/765; Nesâî; Ebû Dâvud
LÂNET
- 599 -
demelerindendir. Oysaki Allah, ticareti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah'a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateşliktir, orada devamlı kalırlar. Allah, fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları çoğaltır (içinden sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbir ini sevmez. Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir savaş ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlığa da uğramazsınız.” 2617
Rüşvet Alıp Vermek, İhtikâr (Karaborscılık) Yapmak: “Allah’ın lâneti, rüşvet verenin ve rüşvet alanın üzerine olsun!” 2618
“Allah, rüşvet verene ve verdiği hükümde rüşvet alana lânet etsin.”2619; “Allah; rüşvet verene, rüşvet alana ve ikisinin arasında elçilik yapana lânet etsin!” 2620
“Malını satışa arzeden rızka erer; muhtekir (pahalanması için satmayıp bekleten karaborsacı) da lânete uğrar.” 2621
Şarap İçmek ve İçirmek: “Rasûlullah (s.a.s.), şarap (ile ilgili husus)ta on kişiye; (üzümü) sıkana, sıktırana, içene, taşıyana, kendisi için taşıtılan kimseyen, sâkîsine (garsonuna), satıcısına, bedelini (kazancını) yiyene, satın alana, kendisi için satın alınana lânet etti.” 2622
“Her sarhoşluk veren (içki), hamrdır ve her hamr da haramdır.” 2623; “Aklı örtücü her içki hamrdır, sarhoşluk veren her içecek şey de haramdır.”2624; “Sarhoşluk veren her içki haramdır.” 2625
Kur’an’da da içkinin yasaklığı ve bazı zararları net bir şekilde gündeme getirilir: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz, değil mi?” 2626
Hırsızlık Yapmak: “Allah hırsıza lânet etsin ki, o yumurta (ya benzeyen miğfer) çalar da eli kesilir, bir ip çalar da eli kesilir.” 2627
“Allah, kefen soyucu (mezar soyguncusu) erkeğe de, mezar soyan kadına da lânet etsin.” 2628
Livâta (Cinsî Sapıklık/Homoseksüellik): “Lût kavminin işini (cinsî sapıklık,
2617] 2/Bakara, 275-276, 279 ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 130-131; 2/Bakara, 278
2618] İbn Mâce, 2/775
2619] Feyzu’l-Kadîr, 5/268
2620] Feyzu’l-Kadîr, 5/268
2621] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 17/247
2622] Tirmizî, Tirmizî şerhi Tuhfetul-Ahvezî, 4/516-517
2623] Müslim, 6/101
2624] Ebû Dâvud, 3/327
2625] Müslim, 6/99
2626] 5/Mâide, 90-9)
2627] Buhârî, 8/15; Müslim, 5/113
2628] Muvatta, Cenâiz 44; Feyzu’l-Kadîr, 5/271; Kütüb-i Sitte, 15/163
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
homoseksüellik) yapana Allah lânet etsin!” 2629
“Ümmetim için korktuğum şeylerin en korkunç olanı, Lût kavminin ameli (olan çirkin ilişki)dir.” 2630
“Kim karısına arka tarafından (ters ilişkiye girer,) varırsa mel’undur!” 2631
Kur’ân-ı Kerim de bu davranışın çirkinliğini ve bu işi yapanların helâkini ibretlere sunar: “Lût’u da (peygamber olarak kavmine gönderdik). Kavmine şöyle demişti: ‘Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? (Bu ilâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam ede gelen bir kavimsiniz! Kavminin cevabı, sadece ‘Lût ailesini memleketinizden çıkarın; baksanıza onlar (bizim yaptıklarımızdan) temiz kalmak isteyen insanlarmış’ demelerinden ibaret oldu. Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesnâ; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik. Onların üzerine öyle bir yağmur indirdik ki... Ne kötü idi uyarılan (fakat aldırmayan)ların yağmuru!” 2632
Hayvana Tecâvüz Etmek, Allah’tan Başkası Adına Hayvan Kesmek, Âmânın Yolunu Şaşırtmak: “Kendi babasına ve annesine söven kimse mel’ûndur. Allah’tan gayrisi adına hayvan kesen mel’undur. Arâzinin hududunu (gösteren işaretleri) değiştiren kimse mel’undur. Gözleri görmeyen bir şahsı yoldan saptıran mel’undur. Hayvana düşkün olan (tecâvüz eden) adam mel’undur. Lût kavminin (homoseksüellik) işini yapan kimse de mel’undur!” 2633
Kadınlara Benzemeye Çalışan Erkekler ve Erkeklere Benzeyen Kadınlar: “Rasûlullah (s.a.s.), kadın elbisesi giyen erkeğe de, erkek elbisesi giyen kadına da lânet etti.” 2634
“Rasûlullah (s.a.s.), (giyinmede, yürüyüşte ve sâir davranışlarda) erkeğe benzemeye özenen kadına lânet etti.” 2635“Rasûlullah (s.a.s.), kadın gibi davranan erkeklere de, erkeğe benzemeye özenen kadınlara da lânet etti.”2636; “Rasûlullah (s.a.s.), kendini kadına benzeten erkeklere de, erkeklere benzemeye özenen kadınlara da lânet etmiştir.” 2637
Kocasının Dâvetine İcâbet Etmeyen Kadın: “Kocası, hanımını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar (veya yatağa gelinceye kadar) kadına lânet okurlar.” Bir başka rivâyette: “Kadın, küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lânetler.” 2638
Vücuda Dövme Yaptıran ve Hılkati (Allah’ın Yarattığı Şekli) Değiştirenler: “Allah; dövme yapan ve yaptıran, yüzdeki tüyleri yolan ve yoldurtan, güzellik için dişlerinin arasını yontan ve Allah’ın yarattığı (şekli)ni değiştiren kadınlara lânet etsin!” 2639
2629] Ahmed bin Hanbel, I/309; Tirmizî, Tuhfetu’l-Ahvezî, 5/21
2630] Tirmizî, Tuhfetu’l-Ahvezî, 5/23
2631] Ebû Dâvud, 2/249
2632] 27/Neml, 54-58 ve benzer âyetler için Bk. 26/Şuarâ, 165-173; 29/Ankebût, 33-35
2633] Müslim, Edâhî 43; Nesâî, Dahâyâ 34; Ahmed bin Hanbel, I/217; Kütüb-i Sitte, 15/159
2634] Ebû Dâvud, 4/60
2635] Ebû Dâvud, 4/61
2636] Tirmizî, Tuhfetu’l-Ahvezî, 8/70
2637] Buhârî, 7/55: İbn Mâce, 1/614; Kütüb-i Sitte, 7/493
2638] Buhârî, Nikâh 85, Bed’ü’l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120-122; Ebû Dâvud, Nikâh 41; Kütüb-i Sitte, 10/66-67
2639] Müslim, 6/166-167; Buhârî, 7/61-62
LÂNET
- 601 -
Bir Acı Olay Karşısında Yaygara Koparan, Yas Tutan Kadınlar: “Rasûlullah (s.a.s.), (ölü için ağlarken) yüzünü tırnaklayan, yakasını yırtan kadına ve helâk (oldum) helâk (diyerek) halkı çağıran (ve yaygara yapan) kadına lânet etmiştir.”2640; “Rasûlullah (s.a.s.), (ölen kimsenin iyiliklerini sayarak) yas tutan kadına da, onu(n söylediklerini) dinleyen kadına da lânet etmiştir.” 2641
Hulle Yapan ve Yaptıran: “Allah, hulle yapan erkeğe de, kendisi için hulle yapılan kocaya da lânet etsin!” 2642 (Hulle yapan ve hulle yapılan: Üç talakla boşanan bir kadının, ilk kocasına helâl olmasını sağlamak düşüncesiyle ve cinsî yakınlıkta bulunduktan sonra boşamak üzere nikâhlayan anlaşmalı koca ve buna rızâ gösteren ilk kocadır.)
Ana ile Çocuğunun Arasını Ayıran: “Rasûlullah (s.a.s.) anne ile çocuğunun ve kardeşle kardeşin arasını ayıran kimseye lânet etmiştir.” 2643
Hayvanlara İşkence Yapan: “Peygamber (s.a.s.), canlı bir hayvana (kulağını, kuyruğunu keserek veya silâh atışına hedef yaparak) işkence yapan kimseye lânet etti.”2644; “Rasûlullah (s.a.s.), kendisinde rûh (can) bulunan herhangi bir şeyi atış hedefi yapan kimseye lânet etti.” 2645
“Lânete sebep olan üç yere abdest bozmaktan kaçının: Suyollarına, işlek yollara ve gölgeliklere.” 2646
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) Tebük seferi sırasında, helâk edilen Semûd kavminin yurdu olan Hıcr’a uğradığı zaman: “Nefislerine zulmedenlerin meskenlerine girerken onların mâruz kaldığı musîbetin size de gelmesi korkusuyla ağlayarak girin!” buyurdu. Sonra başını (rıdâsıyla) örtüp yürüyüşünü hızlandırdı ve vâdiyi geçinceye kadar bu hâl üzere devam etti.”2647 Diğer bir rivâyette, “Şu anda sizler, mel’ûn (lânete uğramış) bir vâdidesiniz; onun için hızlanın (buradan çabuk çıkın) Kim buranın suyu ile hamur yaptı, tencere kaynattı ise ters çevirsin.” Bir diğer rivâyette: “Bu azaba uğrayanların yanına girmeyin. Ancak ağlayarak girerseniz o başka. Eğer ağlamazsanız yanlarına girmeyin de onlara gelen belâ size de gelmesin.”2648 Yine İbn Ömer anlatıyor: “Halk, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte Hıcr’a, Semûd kavminin yurduna inince, kuyularından su aldılar ve onunla hamur yoğurdular. Efendimiz, onlara derhal aldıkları suyu dökmelerini ve hamurları develere yem yapmalarını emretti. Ayrıca, Hz. Sâlih’in devesinin su içtiği kuyudan su almalarını emretti.” 2649
2640] İbn Mâce, 1/505
2641] Ebû Dâvud, 3/194; Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 17/142
2642] İbn Mâce, 1/623; Ebû Dâvud, 2/227
2643] İbn Mâce, 2/756
2644] Buhârî, 6/228
2645] Müslim, 6/73
2646] Ebû Dâvud, Tahâret 14; Müslim, Tahâret 68; Kütüb-i Sitte, 10/363
2647] Buhârî, Enbiyâ 7, Mesâcid 53, Meğâzi 80, Tefsir, Hıcr 2; Müslim, Zühd 38-40
2648] Kütüb-i Sitte, 7/250-251
2649] Buhârî, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 40
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 189-190
2. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 346-347
3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 191-193
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 208-209, 214, 219
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 417
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 212-216
7. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 115-118
8. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 184, 188-189
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 13, s. 436
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2, s. 224-225; c.4, s. 17-18
11. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 381-387
12. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
13. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 155, 272
14. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s. 127-129
15. İslâm İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y. s. 113, 283
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 603 -
Kavram notu: 124
Peygamberler 5
Haramlar 15
Ahlâkî Kavramlar 26
Bk. Peygamberlik; Fuhuş ve Zina; Ahlâk
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
• Lût (a.s.); Hayatı; Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
• Tevrat’a Göre Hz. Lût
• Tasavvuf Edebiyatı ve Türk Edebiyatında Hz. Lût ve Livâta
• Lût Kavmi ve Altı Üstüne Getirilen Şehir
• Livâta/Homoseksüellik
• Kur’ân-ı Kerim’de Lût (a.s.) ve Homoseksüel Kavmi
• Hadis-i Şeriflerde Livâta ve Erkeğin Kadına Benzemesi
• Lût Gölü
• Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lût
• Lût Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Lût Kavmi ve Günümüz
• Tefsirlerden İktibaslar
“Lût’u da (peygamber olarak) gönderdik. Kavmine dedi ki: ‘Sizden önce âlemlerden hiçbir inin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?
Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Doğrusu siz, haddi aşan (azgın) bir kavimsiniz.
Kavminin cevabı: ‘Onları (Lût’u ve ona inanan taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey olmadı.
Biz de onu ve karısından başka âile efrâdını (iman edenleri) kurtardık. Çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi.
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak günahkârların sonu nasıl oldu!” 2650
Lût (a.s.); Hayatı; Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
Lût (a.s.), Kur'ân-ı Kerim'de geçen peygamberlerden biridir. Lût (a.s.), Hz. İbrâhim'in kardeşi Hârân'ın oğludur. (İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Hârân oğlu Lût şeklinde geçmektedir.) Lût (a.s.), İbrâhim (a.s.) ile birlikte Harran'dan Filistin'e göç etti. Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrâhim (a.s.) beraberce Mısır'a gittiler. Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin'e döndüler. Zamanla yerleştikleri bölge,
2650] 7/A’râf, 80-84
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sürülerini almaz oldu. Hz. Lût bunun üzerine, amcası İbrâhim’in (a.s.) bölgesinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti. Daha sonra bu şehre peygamber olarak gönderildi. Sedomlular bozuk ahlâklı, kötü niyetli insanlar idi. Yol keserler, yolcuların elinde avucunda ne varsa alırlardı.
Sedom halkı dünyada daha önce kimsenin yapmadığı sapık işleri, ahlâksızlıkları yapıyor, eşcinsel davranışlarda bulunuyor, azgınlıkta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Hz. Lût, kavmini doğru yola dâvet ettiyse de aldırmadılar. Yaptıkları kötü işleri devam ettirdiler. Karısı da Lût’a (a.s.) inanmayanlardandı.
Hz. Lût, "âlemlerden hiç kimsenin sizden önce yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu çok aşırı giden bir milletsiniz" 2651; "Evet, siz câhil bir milletsiniz" 2652; "yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?"2653 diyerek onları doğru yola dâvet etti, içinde bulundukları dalâlet ve cehâletten kurtarmaya çalıştı.
Hz. Lût'un yaptığı ikazlara aldırmayan Lût kavmi de peygamberi yalanladı. Kardeşleri Lût onlara; "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz!" dedi.2654 Bunun üzerine kavmi de ona cevâben. "Ey Lût! Bu sözlerinden vazgeçmezsen, mutlaka kovulacaksın!" 2655; “Doğru sözlü isen bize Allah'ın azâbını getir!” 2656 diyerek Hz. Lût ve kendisine inananlarla alay ettiler ve şehirden çıkarmak istediler.2657 Lût Peygamber, kavminin azgınlıklarına karşı Allah'tan yardım istedi: "Rabbim şu bozguncu kavme karşı bana yardım et" 2658; "Rabbim, beni ve âilemi bunların yaptıklarından kurtar" 2659 diye duâ etti.
Bunun üzerine Allah Teâlâ, Hz. Lût'un öğütlerine ve dâvetine uymayan kavmini yok etmek üzere "elçiler" (melekler) görevlendirdi. Melekler, önce Hz. İbrâhim’e (a.s.) uğradılar ve orada Hz. Lût'un kavmini cezâlandırmak üzere geldiklerini söylediler. "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lût'un ailesi (Hz. Lût'a inananlar) bunun dışındadır. Karısı hâriç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk."2660; "Biz bu kasaba halkını yok edeceğiz, çünkü oranın halkı zâlim kimselerdir. İbrâhim: ‘Ama Lût oradadır’ dedi. Elçiler (melekler): ‘Biz orada olanları daha iyi biliriz, onu ve geride kalanlardan olacak karısı dışında âilesini kurtaracağız’ dediler." 2661
Melekler, Hz. İbrâhim'den ayrıldıktan sonra Hz. Lût'un bulunduğu Sedom şehrine geldiler. Melekler gelince, Hz. Lût onları tanıyamadı. Melekler ona: "Biz
2651] 7/A'râf, 80-81
2652] 27/Neml, 55
2653] 29/Ankebût, 29
2654] 26/Şuarâ, 160-166
2655] 26/Şuarâ, 167
2656] 29/Ankebût, 29
2657] 7/A'râf, 82
2658] 29/Ankebût, 30
2659] 26/Şuarâ, 169
2660] 15/Hicr, 58-60
2661] 29/Ankebût, 31-32
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 605 -
sadece şüphe edip durdukları azâbı getirdik, sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz." 2662 diyerek kendilerini tanıttılar. Melekler geldiğinde Hz. Lût çok sıkıldı. "Bu çetin bir gündür!" 2663 dedi. Sıkılma sebebi, melekleri insan zannetmesi idi. Çünkü melekler genç ve yakışıklı erkekler sûretinde gelmişlerdi. Hz. Lût, kavminin yaptığı ahlâksız hareketleri ve kötü huylarını biliyordu. Korkusu bundandı. Misafirlerin geldiğini duyan "şehir halkı sevinerek geldiler." 2664
"Lût'un konukları olan melekleri elde etmeye (onlara tecâvüz etmeye) kalkıştılar." 2665 "Hz. Lût onlara: ‘Bunlar benim konuklarımdır; onlara karşı beni rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni utandırmayın’ dedi." Misafirlere dokunulmaması için, “Ey kavmim, işte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir (size nikâhlayabilirim). Konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur?’ dedi” 2666. Sedom halkı sapıklıktan başka bir şey düşünmüyordu. "Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun. Doğrusu ne istediğimizin farkındasın" 2667 diyerek bunu reddettiler. Hz. Lût, bu defa: "Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam" dedi.2668 Hz. Lût iyice sıkılmıştı. Bunun üzerine melekler; "Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler" 2669 diyerek kimliklerini açıkladılar ve onu teselli ettiler.
Artık Allah Teâlâ'nın Lût kavmine takdir ettiği azâbın vakti gelmişti. Melekler, Hz. Lût’a: "Geceleyin bir ara, âilenle beraber yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelenler onun başına da gelecektir. Vâdeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?"2670; "Bu kasaba halkının yaptıkları yolsuzluklardan ötürü gökten elbette bir azap indireceğiz"2671 dediler. Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı. Halkın üzerine kime isâbet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı. Böylece ahlâksızlıklarının cezâsını görmüş oldular. 2672
Bundan sonrası da Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
“Buyurduğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de Rabbinin katından işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zâlimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.” 2673
“Tanyeri ağarırken çığlık onları yakalayıverdi. Memleketlerini alt üst ettik; üzerlerine sert taş yağdırdık. Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır. O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hâlâ durmaktadır. Bunda iman edenler için ibret vardır.” 2674
“Bunun üzerine onu (Lût'u) ve âilesini kurtardık. Yalnız karısının geride kalanlardan
2662] 15/Hicr, 63-64
2663] 11/Hûd, 77
2664] 15/Hicr, 67
2665] 54/Kamer, 37
2666] 11/Hûd, 78
2667] 11/Hûd, 79
2668] 11/Hûd, 80
2669] 11/Hûd, 81
2670] 11/Hûd, 81
2671] 29/Ankebût, 34
2672] Abdulfettah Tabbara, Ma'al Enbiya' Fil-Kur'an, s. 142-146; Muhammed Ahmed Cad, Kısâsu'l-Kur'ân, 68-76
2673] 11/Hûd, 82-83
2674] 15/Hicr, 73-77
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasını gerekli bulduk. Geride kalanların üzerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılan, fakat yola gelmeyenlerin (azap) yağmuru ne kötü idi!” 2675
“Andolsun ki, sabah erken, önü alınmaz bir azap başlarına geldi. Azâbımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın!’ dedik.” 2676
Görüldüğü gibi, Lût'un kıssasındaki en büyük özellik onun eşcinsellikle yaptığı mücâdeledir. Eşcinsellik İslâm'da en büyük günahlar arasındadır. Eşcinselliğe livâta denmesi, bu çirkin fiili ilk olarak bu kavmin işlemesinden dolayıdır. Yine görüldüğü gibi Kur'ân-ı Kerim, bu iğrenç fiili yapanları kınamakta ve fâillerinin dünya ve âhirette büyük azap göreceklerini ifâde etmektedir. 2677
Bazıları Lût kavminin yaptığı çirkin fiil olan homoseksüelliğe “Lûtîlik” demektedirler. Bu ifâde, maalesef bazı tefsir ve meallere bile girmiş, genel kabul görmüştür. Hâlbuki Lûtîlik, Lût’a (a.s.) âit olan, onun yaptığı şey anlamına gelir. Dolayısıyla bu pis işle en büyük mücâdeleyi veren bir peygambere, farkında ve bilincinde olunmasa da büyük bir iftirâ atılmış olunur. Bir müslüman bu fiile kesinlikle lûtîlik dememeli, Lût kavmine nisbetle livâta veya homoseksüellik, eşcinsellik, oğlancılık gibi ifâdeleri tercih etmelidir.
Lût’un (a.s.) kavminin yaşadığı ve sonra helâk oldukları topraklar Kur'ân-ı Kerim’de alt-üst olan memleket mânâsına gelen ''El-mü'tefikât'' şeklinde zikredilmiştir. Sedum beldesi alt-üst olduktan sonra kaynarsular fışkırıp göl hâline geldi. Bu gün bu bölge, Lût Gölü adıyla anılmaktadır. Yahûdi kaynaklarında ise bu belde (Sodom) ismiyle geçmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'de İbrâhim (a.s.) anlatılırken, Hz. İbrâhim'e iman edenlerden biri olarak Lût'un ismi geçer. "Bunun üzerine Lût ona inandı." 2678 Bu âyetten Hz. İbrâhim ile Hz. Lût'un aynı kavimde yaşadığı ve Lût'un Hz. İbrâhim'e tâbi olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Lût kavmini helâk için gelen meleklerin Hz. İbrâhim'e de uğraması her ikisinin de yakın coğrafyalarda rasullükle vazifeli olduklarını gösteriyor.
Kur’an, Lût’un (a.s.) yaşadığı yerin câhiliyye Arapları tarafından gerçekleştirilen ticaret kervanlarının yolu üzerinde olduğunu şu ayette anlatır: "Siz sabah akşam, onlann yaşadıkları yerlerden geçmektesiniz. Düşünmeyecek misiniz?" 2679; “O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hâlâ durmaktadır. Bunda iman edenler için ibret vardır.” 2680
Tevrat'ta Lût'un yaşadığı yerler olarak Sodom ve Gomorra kentlerinin isimleri verilir. Sodom ve Gomorra diye belirtilen yerler bugünkü Ürdün'ün sınırları içindedir.
Lût kavmi, şimdi Irak ile Filistin arasında yer alan topraklarda yaşamışlardı. Kitab-ı Mukaddes'e göre Lût kavmi Ölü Deniz’e yakın yerlerde ya da tamamıyla suyun altında kalmış olan Sodom şehrinde yaşamlarını sürdürmekteydi. 2681
Hz. İbrâhim'in bunca yıl tevhid uğruna verdiği mücâdelenin sonunda iman
2675] 27/Neml, 57-59
2676] 54/Kamer, 38-39
2677] Ahmet Özgen, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 31-32
2678] 29/Ankebût, 26
2679] 37/Sâffât, 137-138
2680] 15/Hicr, 76-77
2681] Bk. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 12/13
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 607 -
edenlerden sadece Lût’u (a.s.) görmekteyiz. Lût (a.s.) aynı zamanda İbrâhim’in (a.s.) yeğeni (kardeşinin oğlu) idi. Lût, İbrâhim (a.s.) ile birlikte Irak'tan çıkıp, bir süre Suriye, Filistin ve Mısırda kalmıştı. Vaaz ve tebliğin inceliklerini öğrenmesinin yanı sıra hakka dâvetin zorluklarından da haberdar oldu. Sonra Cenâb-ı Allah tarafından peygamberlik makamına getirilince 'Lût kavmi' ismiyle meşhur olan, en bozuk ahlâka sahip ve adâletsizliğin son haddine ulaşmış bir milletin ıslahına memur edildi. 2682
Lût (a.s.), âdeta İbrâhim’e (a.s.) yardımcı olmak için bu göreve getirilmişti. İbrâhim ile yeğeni Lût hicret ettikleri zaman Lût, Şam ve Ürdün civarına yerleştirildi. Kur'an'ın ifâdesine göre Lût'un mensup olduğu millet onu yalanlayıp karşı çıktığı için o millete 'Mü'tefikât (yalancılar, altı üstüne getirilmiş toplum) adı verilmişti. Bu toplum öyle bir iş yapmaya kalkışmıştı ki beşeriyet tarihinde asla benzeri görülmemişti.
Tarihî süreç içerisinde her toplum çeşitli şekillerde yaşam standartlarına sahip olmuş ve peygamberlerini yalanlamaya kalkışmışlardı. Ama Lût kavminin sapıklığı ve kompleksi daha başkaydı. Bu azgın kavim, ilk defa yeryüzüne tüm toplum olarak eşcinsellik ve homoseksüellik cinâyetini getirmekteydi. Bu beyinsiz herifler, üstelik bu çirkin fiili gizli-saklı da yapmıyorlardı. Alenen ve herkese açık bir şekilde icrâ etmekteydiler. Mevdûdi onların bu çirkefliğini şöyle izah ediyor:
Aslında Lût kavminin yakalandığı illet, çok eski çağlardan beri insanlar arasında süregelmektedir. Homoseksüellik veya eşcinsellik gibi kötü bir fiil, Lût kavminde çok yaygınlaşmış, Yunan felsefesinde de yüceltilmiştir. Bu hususta bir eksiklik kalmışsa bunu da bugün kü Avrupa ve Amerika tamamlamıştır. Çağımızda ileri ve gelişmiş olarak bilinen batı medeniyetsizliğinde olabildiğine yaygınlaşmıştır. Bunun yasallaşması için büyük çabalar harcandı.
Lût kavmi, toplantılarda birbirlerinden çekinmeyerek (utanmayarak) oralarını buralarını rahatlıkla açabiliyorlardı. Edep ve hayâ denen duygudan eser kalmamıştı (Tıpkı günümüzün medenî(!) toplumlarında olduğu gibi). Lût (a.s.) bu kavme “gelin bu çirkin davranışlardan vazgeçin, Allah'ı birleyin, müslaman olun. Yoksa Allah size yakında azâbını gönderir” dedi, onlar, “eğer doğru söylüyorsan, o dediğin azâbı getir de görelim!” diyorlardı.
Bu derece şehvetperesliğe mübtelâ olmuş bu azgın toplum, Lût (a.s.)'a gelen melekleri güzel delikanlı kılığında görerek onun evine hücum ederek evini kuşatmışlardı. 2683 Bu derece vahşileşmiş, nasihat ve öğüt dinlemekten uzak ve peygamberlerini tekzib etmekte kararlı olan bu kavme artık hak edecekleri cezâyı vermenin zamanı gelmişti. "Üzerlerine bir azap yağmuru yağdırdık. İşte bak, peygamberi inkâr eden mücrimlerin sonu nasıl oldu?" 2684
Tarihî kalıntılara bakıldığında görülecektir ki Allah'a isyan bayrağını çeken ve defalarca elçiler ve vârisleri tarafından hatırlatıldığı halde zulüm ve isyankârlıklarına devam eden bir toplumu Yüce Allah topyekün helâk etmiştir. Allah'ın azâbı hiçbir zaman zâlimlerden ve müstekbirlerden uzak değildir, her
2682] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi, c. 1, s. 436
2683] 11/Hûd, 77-79
2684] 7/A’râf, 84
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
an için onların başına yağabilir. 2685
Lût kavminin kıssası, bize fıtratın rayından çıkmasının onlara has bir örneğini göstermekte ve öteki kıssaların mihverini teşkil eden ulûhiyet ve tevhid meselesinden başka yeni bir meseleden bahsetmektedir. Gerçi, hakikatte sözkonusu mesele, ulûhiyet ve tevhid konusundan uzak değildir. Zira tek Allah'a inanmak, O’nun nizam ve kanunlarına teslim olmaya götürür. İlâhî âdet, beşeriyetin erkek ve kadından meydana gelmesini gerektirmiş, tek nefsi birbiriyle tamamlamak üzere iki parçaya ayırmış, beşer cinsinin doğum yoluyla varlığını sürdürmesini dilemiş, doğumu da erkekle kadının birleşmesi sonucu vuku bulacak şekilde irâde eylemişti... İşte onları, bu irâde gereğince birleşmeye ve bu yoldan üremeye elverişli durumda yarattı. Rûhen ve bedenen birleşme yeteneğine bağladı.
Fakat Allah Teâlâ kadın ve erkeğin vücutlarını, cinsî arzularını tatmin ve insan neslinin üremesi için gerekli olan tabîî fonksiyonu yerine getirebilmelerine müsâit bir şekilde ve yekdiğerini tamamlayıcı bir yapıda yarattığı halde, Lût kavmi kadınları bırakarak şehvetle erkeklere yönelme gibi çirkin bir fiili işlemiş, bununla da kalmayarak bu tiksinti verici fiili ahlâkî bir seçkinlik derecesine çıkarmış ve bu iğrenç eyleme yasal bir statü vermeyi başarmıştır. Oysa onların Allah'ın koyduğu İlâhî nizama uymaları ve gereğince amel etmeleri gerekirdi. Allah Teâlâ'nın koyduğu İlâhî nizamı anlamak ve gereğince amel etmek, Allah Teâlâ’ya, hikmetine, tedbir ve takdirindeki güzelliğe inanmaya bağlıdır. Bu noktadan hareket edilince Lût kavminin fıtratındaki sapıklığın inanç buhrânından ileri geldiği görülür.
Demek oluyor ki Lût (a.s.) da kendinden önce geçen peygamberlerin izinden giderek öncelikle kavminin inanç noktasındaki sapıklıklarını düzeltmek, yani onları tevhid dinine dâvet etmek İçin çaba sarfetmiştir. Buna bağlı olarak da onları Allah'ın koyduğu prensiplere uymaya dâvet etmiştir. 2686
Kaynaklarda. Lût'un yaşadığı yer ve çevresinin altının üstüne getirilmesi sebebiyle "mü'tefikât” diye adlandırıldığı belirtilmektedir. 2687
Şeyh Tantâvî, Dr. Ulbrapt'ın Sodom ve Gomorra kentlerinin bulunduğu sanılan Ürdün Vâdisi ve Ölü Deniz kıyılarında yaptığı araştırmalar sonucunda kıssanın bütün ayrıntılarıyla doğruluğunu saptayan kanıtlar bulduğunu bir makaleye dayanarak yazmaktadır.
Tekvîn Kitâb'ı'nın 19/26'da Lût'un, belâ inecek olan kentten kurtulmak için âile efrâdını çıkardığı, karısının ardına bakıp bir tuz direği haline geldiği yazılıdır. Bu makaleye göre: Dr. Ulbrapt'ın bulduğu, bundan dört bin yıl öncesine âit olan belgeler, o sıralarda bu bölgede bir medeniyetin bulunduğunu gösterir.
Tevrat'ın yazdığına göre beş kentin kralı, komşu ülke krallarıyla savaşmak için sefere çıkar. Dört kral düşmanını yener; Sodom'da oturan Lût'un malını mülkünü elinden alır, adamlarını da öldürür. Olayı duyan Hz. İbrâhîm, 318 adamıyla Lût'a yardıma gelir. Saldırganları yenip Lût ailesini ve mallarını onlardan kurtarır. Bu rivayete göre Sodom ve Gomorra kralları, Sedim Çukurunda öldürülür ki
2685] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 55-58
2686] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, c. 6, s. 134-135; Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 82-83
2687] Taberî, Câmi'u'l-Beyân, XII, 97-98
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 609 -
burada çok kırmızı kuyu (krater) vardı. Bilindiği gibi kırmızı kuyular, fışkırmağa hazır kraterlerdi. 2688
Sanıyoruz ki gökten kükürt ve ateş yağdırılması, fışkıran lavların ve kükürtlü dumanların bu kentleri basıp örtmesine işarettir. 27/Neml, 58. âyette Lût kavminin, başlarına yağdırılan kötü bir yağmurla helâk edildikleri bildirilmektedir. 15/Hicr, 74. âyette Lût kavminin başına pişmiş çamurdan bir taş yağmuru yağdırıldığı anlatılmaktadır. Tekvîn: 13/8-12. âyetlerine göre Lût kavminin başına kükürt ve ateş yağdırılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'in bu yağmuru, pişmiş taş yağmuru şeklinde nitelendirmesi, bu yağmurun yerden fışkırıp kentin üzerine düşen yanardağ lavları, kükürtlü dumanları olduğunu anımsatmaktadır. Çünkü ateş halinde düşen bu lavlar soğuyunca taş oluverir. 2689
Tevrat’a Göre Hz. Lût
Lût (a.s.) Tevrat’ta Terah’ın çocuklarından Haran’ın oğlu ve İbrâhim’in yeğeni olarak gösterilir. İslâm öncesi Arap toplumunda bilinmeyen lût kelimesinin İbrânîce veya Süryânîce olduğu ileri sürülmektedir. 2690
Haran Ur şehrinde öldükten sonra Terah, oğlu İbrâhim'i, gelini Sâre'yi ve torunu Lüt'u alarak Harran'a gelmiş. Terah Harran'da öldükten sonra Hz. İbrâhim yeğeniyle birlikte Ken'ân diyarına gitmiştir.2691 Lût, İbrâhim'in Mısır yolculuğuna da katılmış,2692 ÖlüDeniz (Lût gölü) yazmalarından Genesis Apocryphon'a göre Firavun'un görevlilerine karşı İbrâhim'in sözcülüğünü yapmış, pek çok mülk edinmiş ve orada evlenmiştir.2693 Mısır'dan tekrar Ken’ân diyarına dönen Hz. İbrâhim ile Lût'un çok miktarda koyun ve sığır sürüleri vardı. Buna karşılık bölgede az sayıda kuyu bulunduğu için adamları arasında tartışmalar çıkınca Lüt onlardan ayrılarak verimli Erden havzasına yönelmiş ve Sodom çevresinde (günümüzde Ölüdeniz'in güneyindeki Usdum tepesi civarında) çadırlarını kurmuştur. Erden havzasındaki Sodom Gomore (Gomorre = Gomerrhe). Adma, Tseboim ve Bela şehirlerinin halkı Elam Kralı Kedorlaomer'e isyan edip yenilince Lût da esir alınmış, ancak yeğeniyle ilgisini kesmeyen İbrâhim tarafından kurtarılmıştır. 2694
Tevrat'a göre Sodom halkı Rabb'e karşı günahkârdır; orada her türlü ahlâksızlık, özellikle de cinsî sapıklık yaygındır.2695 Bunları cezâlandırmakla görevli melekler insan sûretine girip misafir olarak İbrâhim'e gelirler. Tanrı, Sodom ve Gomore'nin günahının çok ağır olduğunu ve helâk edileceklerini bildirir; İbrâhim ise oradaki iyi insanların hatırına bu kararın gerçekleşmemesi için yalvarınca kendisine eğer on iyi kişi varsa oranın helâk edilmeyeceği vaad edilir, ancak on kişi bile bulunamaz. Akşam vakti Sodom'a varan iki melek, şehrin kapısında oturan Lût'un dâveti üzerine ona misafir olurlar. Halk evin çevresini sararak Lût’tan misafirlerini kendilerine teslim etmesini ister. Lût ise her istenileni
2688] el-Cevâhir fî Tefsîri’l-Kur'ân, 13/88-89
2689] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 12, s. 501
2690] A. Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur’an, Baroda, 1938, s. 255; Mustafavî, et-Tahkîk, c. 10, s. 258
2691] Tekvîn. 11/27; 12/5
2692] Tekvîn, 13/1
2693] İDB, lll. 62; Ejd, Lot, Xl, 508
2694] Tekvîn, 14/l-16
2695] Tekvîn, 13/13; 18/20; 19/4-5; Hezekiel, 16/49-50
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapabileceğini, hatta kızlarını kendilerine teslim etmek sûretiyle fedâ edebileceğini, ancak misafirlerini vermeyeceğini söyler. Halk Lût'u tehdit ederek kapıyı kırmaya kalkışınca melekler müdâhale ederek Lût'u içeriye alır ve dışarıdakileri evin kapısını bulamayacak şekilde kör ederler.
Melekler Lüt'a şehri harap edeceklerini, aile fertlerini alıp burayı terk etmesini bildirirler. Lût ağır davranınca melekler karısını ve iki kızını şehrin dışına bırakırlar; onlara arkalarına bakmadan dağa kaçmalarını tenbih ederler. Lût kısa sürede dağa varmanın zor olduğunu, ancak yakındaki küçük şehre ulaşabileceklerini söyler. Güneş doğarken Tsoar'a varırlar. Arkalarından Sodom ve Gomore'ye göklerden kükürt ve ateş yağdırılır. Şehirler, bütün havza ve oralarda yaşayanların hepsi, bitkilere varıncaya kadar helâk edilir. Lût'un karısı da meleklerin uyarısına rağmen kaçarken geriye baktığından bir tuz direği oluverir. 2696 Tsoar'da kendini güvende hissetmeyen Lût iki kızıyla birlikte Ölü Deniz'in doğusundaki dağlara çekilir ve bir mağaraya sığınır. Tevrat'ta Lût (a.s.) ile ilgili çok ağır bazı iftiraların dışında 2697 başka bilgi yoktur.
Hz. İbrâhim'den ayrıldıktan sonra Lût, İsrâlloğulları tarihi için önemini yitirdiğinden onun ne kadar yaşadığı, nerede vefat ettiği bilinmemektedir. Bir rivâyete göre Lût'un kabri el-Halîl’in (Hebron) doğusunda Benî Naîm köyü yakınındadır.2698 Kitâb-ı Mukaddes'teki Lût oğulları ifâdesi hem Moablılar'ı hem Ammoniler'i içine almaktadır. 2699
Yahûdi tarihçisi Josephus, Lût'un karısının tuz sütunu haline dönüşmüş olan kalıntısını gördüğünü söylemekte, Romalı Saint Clement ve Saint Irenee de bu sütunun kendi dönemlerinde mevcut olduğunu nakletmektedir. Tenkitçiler tarafından gerçek dışı sayılan bu husus XVII. yüzyıldan itibaren çeşitli şekillerde açıklanmaktadır. Bunlardan en mâkul görüneni, ısınan ve eriyen tuz yığınlarının içinde kalarak öldüğü için Lût'un karısının tuz sütunu şeklinde tasvir edilmiş olmasıdır. Buna göre fırtına çıktığında göl sahilleri tamamen köpük ve tuz tabakasıyla kaplanmış, Sodom ve Gomore'nin helâkinde ise çok daha büyük tuz dalgaları, geride kalan kadını yakalayıp tuzla örtmüştür. Nitekim Ölü Deniz'in güneybatısında tamamıyla tuz kayasından ibaret Usdum denilen bir tepe bulunmakta, bu tepenin doğu tarafında 15 m. boyundaki bir tuz sütunu Lût'un karısı kabul edilmektedir.2700 Ayrıca kükürtlü Usdum tepesi bölgesinde heykeli andıran çok sayıda tabîî şekil mevcuttur. 2701
Kitâb-ı Mukaddes dışı kaynakların bazısında Lût fazileti sebebiyle övülmekte ve Tekvîn'deki2702 sâlih sıfatının ona ait olduğu kabul edilmekteyse de yahûdi din âlimlerinin onun hakkındaki kanaatleri pek müsbet değildir. Tevrat’ta olduğu gibi Tevrat dışı yahûdi dinî literatüründe de Lût ile ilgili olarak İslâm'ın nübüvvet anlayışıyla bağdaşmayan pek çok iddia ve iftira yer almaktadır. Talmud'a göre Lût, Sodom'la birlikte helâk olmaktan ancak İbrâhim'in şefaatiyle kurtulmuştur;
2696] Tekvîn, 18/1; 19/26; Petrus'un İkinci Mektubu, 2/6-7
2697] Tekvîn, 19/30-38
2698] DB, İV/1. s. 365
2699] Tesniye. 2/9, 19; Mezmur. 83/8
2700] DB, IV/1, s. 365-366
2701] Ancien Testament, s. 72
2702] 18/23
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 611 -
bu da Mısır'da eşi için “kız kardeşimdir” dediğinde İbrâhim'in yalanını açığa çıkarmamasının bir mükâfatıdır. Onun asıl mükâfatı Mesih'in Moablı Rut ve Amonlu Naamah kanalıyla onun soyundan gelmesidir. Bu rivâyette Lût'un 142 yaşında vefat ettiği kaydedilmektedir. 2703
Muharref Tevrat’ta Hz. Lût’a Atılan Büyük İftirâ
Muharref Tevrat'a göre Hz. Lût iki kızıyla zinâ eder. Hz. Lût'un kızları, sarhoş babalarını ayartırlar. Çünkü babalarının tohumunu korumalarını istemektedirler. "Ve Lût Tsoar'dan çıkıp dağda oturdu, iki kızı onunla beraberdi; çünkü Tsoarda oturmaktan korktu; ve o, ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır, bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur, gel babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için onunla yatalım. O gece babalarına şarap içirdiler, büyük kızı girip babası ile yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ve vaki oldu ki, ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: İşte dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir, onunla yat. Ve o gece de babalarına şarap içirdiler, küçük kız kalkıp onunla yattı; ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Lût'un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar. Ve büyük kız bir oğul doğurdu ve onun adını Moab çağırdı; o bugüne kadar Moablıların atasıdır. Ve küçük kız, o da bir oğul doğurdu, ve onun adını Ben-ammi çağırdı; o bugüne kadar Ammon oğullarının atasıdır."2704 Hz. Lût'un, gayr-ı meşrû nesilleri mübarek kılınır, kutsallaştırılır. 2705
Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği gibi; peygamberlerden olan, 2706 diğer peygamberler gibi, onun da ismi zikredilerek âlemlere üstün kılındığı bildirilen2707 kendisine hüküm ve ilim verilen, sâlihlerden olan ve İlâhî rahmete kabul edilen2708 Hz. Lût’a (a.s.) atılan bu büyük iftirâ bile başka hiçbir delil olmasa, kendi başına bugünkü Tevrat’ın tahrif edildiğine yeterli bir vesikadır.
Tasavvuf Edebiyatı ve Türk Edebiyatında Hz. Lût ve Livâta
Hz. Lût Türk edebiyatında şahsı, misafirlerini ağırlaması, yapılan tehditlere aldırmadan sonuna kadar onları himâye etmesi, karısının kendisine ve misafirlerine karşı davranışı, hanımının misafirleri ihbar etmesi ve söz dinlememesi sebebiyle taş kesilerek cezâlandırılması, kavminin ahlâksız davranışları, onlara yaptığı nasihatler ve bu nasihatleri dinlemeyen kavminin cezâlandırılması gibi konularda yoğunlaşmış kıssalar ve menkıbelerde daha çok dinî-didaktik eserlerde yer almış bir peygamberdir.
Divan ve halk şairleri şiirlerinde Hz. Lût'tan ve onunla ilgili hususlardan bahseden bazı beyitlere yer vermişlerdir. Yahya Bey'ın, "Lût kavmi ki edip cürm ü günâh / Oldu günden güne gümrâh-ı tebâh" beyti bunlardandır. Âşık Tâlibî Kılıç'ın, "Lût'un kavmi çirkin işler işledi"; Ruhsatî’nin, "Cihan Lût kavmidir, çoğaldı şimdi";
2703] Ginzberg, The Legends of the Jews, Baltimore 1998, I/291; Ömer Faruk Harman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 227-229
2704] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 19/30-38, s. 17
2705] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 2/9 ve 19, s. 178
2706] 37/Sâffât, 133
2707] 6/En’âm, 86
2708] 21/Enbiyâ, 74-75
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Canımoğlu'nun "Lût kavmine ateş yağdı semâdan"; Cemal Hoca'nın "Lût'a bakın, ibret alın bu sözden" mısraları ahlâksızlığın arttığını, bunların cezâlandırılacağını ihtar eden örneklerdir. Huzûri "Köyün dönsün kavm-i Lût'un gölüne" derken zulmedenlere bedduâ için Lût gölünü teşbih yoluyla zikretmekte ve günümüzde daha çok Ölü Deniz adıyla anılan bu mevkiin Türk-İslâm kültüründeki yaygın adını zikretmektedir. 2709
Kur'an'da Lût kavminin çirkin davranışlarının onları büyük bir felâkete sürüklediği belirtilerek şiddetle kınanması, Hz. Peygamber'in hadislerinde livâta ve sevicilik gibi çirkin fiilleri işleyen kimseler hakkında kullanılan ağır ifâdeler, İslâmî öğretide eşcinselliğin fıtrata ve insanlık onuruna aykırı bir davranış olduğunun ısrarla vurgulanması ve zinâya denk bir suç olarak görülüp cezâî müeyyidelerle önlenmeye çalışılması İslâm toplumlarında bu konuda ortak bir bilinç oluşturmuş, bu tür fiillerin toplumda yaygınlaşmasını önlemiş veya en alt düzeyde kalmasını sağlamıştır. Bununla birlikte bu çirkin fiilin tarihsel süreçte müslüman toplumlarda da eksik olmadığı, özellikle refahın artıp insanların lüks içinde yaşadığı dönemlerde ve çevrelerde belli ölçüde yaygınlaşma eğilimi gösterdiği söylenebilir. İslâm tarihinde erkekler arasında eşcinsel ilişkilerin ilk olarak Abbasîler döneminde yaygınlaştığı görülmektedir. Bu tür ilişkiler başta şiir olmak üzere çeşitli edebî türlerdeki eserlere de yansımış ve "livâta edebiyatı" olarak adlandırılabilecek bir tür meydana gelmiştir2710 Ahlâk dışı söz ve davranışlarıyla tanınan Kûfeli şair Vâlibe bin Hubâb ve öğrencisi Ebû Nüvâs'ın (ö. 198/813-?-) erkekler arası eşcinsel ilişkilere dair şiirleri, Arap edebiyatında cinsel temaları işleyen ve erkekler arasındaki eşcinsel ilişkilere yer veren nesir türündeki ilk eserlerden biri olan Câhiz'in (ö. 255/869) Mütâharetü'l-Cevân ve'l-Ğılmân'ı 2711 bu türün ilk örnekleri arasında sayılabilir. İbn Hindu'nun Risâletü'l-Visâta Beyne'z-Zünât ve'l-Lâta2712 ve Tîfâşî'nin Nüzhetü'l-Elbâb fi mâ lâ Yûced fi’l-Kitâb2713 adlı kitapları da bu konulara temas eder. Diğer taraftan livâtanın haramlığına dâir telif edilen müstakil eserler arasında Âcurrî'nin Zemmü'1-Livât 2714 ve İbnü'l-Mibred'in et-Teva’ud bi'i-Recm ve's-Siyât li-Fâlli'l-Livât2715 isimli kitapları zikredilebilir 2716
Divan Edebiyatına İslâmî Türk Edebiyatı diyenler, ya da ona bu gözle bakanlar, bir de edebiyatın genel konusuna, hemen her şiirde abartılı aşklar sunulan şuh sevgiliye, kadeh ve şaraba, bundan daha önemlisi baştan sona müstehcen tarzdaki türlere baksınlar: Bahnâmeler, Hûbânnâmeler, Zenânnâmeler, Hamamnâmeler, Dellâknâmeler, İşretnâmeler, Çenginâmeler, Nedim’in birçok şarkısı gibi bazı şiirler, nice gazeller… sadece müstehcen değil, aynı zamanda fuhuş edebiyatının en çirkin (bazılarına göre en güzel) örneklerindendir. Belki bilmeyenler vardır; Bâhnâme, cinsî münâsebetlerden bahseden eser demektir. Hem şiir tarzında ve hem de nesir tarzında olabilirler. Bu kitapların içinde şehvet
2709] Mustafa Uzun, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 229
2710] Selâhaddin el-Müneccid, 5. 89. 149-172
2711] nşr. Pellat, Beyrut 1957, A. Hârûn, Resâ'ilü'l-Câhiz, Kahire 1979 içinde
2712] Brockelmann, GAL Suppl, I, 426
2713] nşr. Celâl Azzûne, Tunus 1997
2714] nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Kahire, ts., Mektebetü'l-Kur'ân), Muhammed bin Ömer el-Gamrî’nin el-Hukmü’l-Mazbût fî Tahrîmi fi’l-Kavmi Lût (nşr. Abdullah el-Mısrî, Kahire 1988
2715] Dârü'l-Kütübi'z-Zâhiriyye, nr. 3215/1
2716] Kâmil Yaşaroğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 199
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 613 -
verici yazılar ve resimler bulunabilirdi.2717 Zenânnâme: Kadınların güzelliklerini manzum tarzda anlatan divan edebiyatı nazım şeklidir. Bunların en meşhuru olan Enderunlu Fâzıl, Zenânnâme’sinde erkeklere asla nikâhlanmamaları gerektiğini, nikâh ile bir tek kadına bağımlı kalmanın büyük bir sıkıntı olduğunu söyler. Şâir, kadını bir âile yuvasında anne olarak değil; yalnızca cinsel isteklerle dolu bir dişi olarak ele alır. Onun hâmile olmasını, çocuk doğurmasını, vücudunun tazeliğini yitirmesini istemez. Kitap, kadınların hamam eğlencelerinin müstehcen anlatımıyla sürer.2718 Hûbânnâme: Güzel delikanlıları, daha doğrusu güzel kabul edilen mef’ûl durumundaki oğlanları anlatan ve mesnevî tarzında yazılan divan şiirleridir. Bunların en meşhuru, Enderunlu Fâzıl tarafından yazılan Hûbânnâme’dir. İçinde müstehcen söyleyişlere bol bol rastlanan bu eser, 18. yy.ın Türk toplumundaki ahlâk ve eğilimlerin canlı bir vesikası sayılabilir. 2719
Hamamnâme ise, hamamla ilgili manzûme demektir. Daha çok hamamı ve hamamda bir güzeli tasvir amacıyla yazılırdı. Hamamlar, eskiden toplu eğlence ve sohbetlere de sahne olurdu. Divan şâirlerinin gerek hamamda gördükleri bir mahbûbu (eşcinsel oğlan sevgiliyi), gerekse bu tür eğlence meclislerini konu alan şiirler yazmaları gelenek halini almıştır. Hamamnâmeler daha çok kaside nazım biçimi ile yazılır. Ancak, gazel, mesnevî gibi nazım şekilleriyle yazılmış olanlarına da rastlanır. Hamamnâmelerde kasidelerin nesip bölümleri hamamdan ve orada görülen bir güzelden bahseder. Nedim’in (ö. 1730) karşılıklı konuşma tarzında yazılmış bir kasidesi bu tür hamamnâmelerin güzel (bize göre çirkin) bir örneğidir. Hamamnâmelerin birçoğunda olay, şairin hamama gelişi ile başlar. Sonra soyunmuş bir mahbûb (eşcinsel oğlan sevgili) ile karşılaşılır ve hayranlık içinde saçından ayağına dek bu âfet tasvir edilir. Daha sonra onun yıkanışı, çeşitli teşbihler aracılığıyla anlatılır. Hamamnâmeler divan edebiyatında insanı cinsel yönden en etkin biçimde anlatan ve ten zevkinin ön planda tutulduğu şiirlerdir. Daha çok şûh biçimde bir edâ ile söylenirler. Divan edebiyatında, en ağırbaşlı şâirlerin bile hamam konulu birer manzûme yazdıklarını görürüz. Bazen şâirlerin kelime oyunları yaparak hamamla ilgili müstehcen söyleyişler ortaya koyduklarına da şâhit oluruz. Fuzûlî gibi meşhur şâirler yanında, edebiyatımızda özellikle 17. y.y. ve sonrasında örneklerine çok rastlanan (meselâ Atâî, Nâbî, Sâbit, Vehbî, İzzet Molla) hamamnâmelerin aslı İran edebiyatına dayanır.2720 Dellâknâmeler de adından anlaşılacağı gibi hamamlarda dellâklık (tallâklık) yapan oğlanların güzelliklerinden ve onlarla yapılan eğlence ve çirkin işlerden bahseden edebî türdür.
İşretnâme ve sâkînâmeler, divan edebiyatında, gerçek ya da mecazlı anlamıyla içki ve içki âleminin övülerek anlatıldığı manzum eserlerin genel adıdır. Sâkînâmelerin kaynağı, câhiliyye dönemi Arap edebiyatındaki hamriyyeler (içkinâme, içkiyi öven şiirler)dir.2721 Çeng(i)nâme: Çeng, kanuna benzeyen ve dik tutularak çalınan bir çalgı âletidir. Bu âleti çalan anlamında çengi, genel mânâda bu sazı çalarken oynayan veya oynama (dans) işini sanat haline getiren kadın oyuncu/dansözlere denilir. Bunlardan bahseden edebî türe de çenginâme denilir.
2717] İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y., 2. baskı, s. 70
2718] İ. Pala, a.g.e. s. 535
2719] Bk. İskender Pala, a.g.e., s. 232-233
2720] İ. Pala, a.g.e. s. 206-207
2721] Bk. İ. Pala, a.g.e., s. 421-422
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şehrengizler de benzer konuları içerir. Divan Edebiyatında bir şehir ile o şehrin mahbûbları (oğlan güzelleri) hakkında yazılan manzum eserlere şehr-engîz denir. Şehirden bahsedildiği gibi, o şehrin ünlü güzelleri anlatılır; onların beden yapılarından, mesleklerinden bahsedilir. Bu bölümlerde yer yer aşkla dolu seslenişlere ve cinsel temalara da yer verilebilir. Bazı şehrengizler oğlan sevgililerin tasvirleriyle doludur. Meselâ Nihalî’nin (öl. 1543) esnaf güzelleri hakkındaki şehrengizi bunlardan biridir. Fehîm’in (bs. 1648) 245 beyitlik şehrengizi (bs. 1934), Narhnâme-i Dilberân adlı şehrengiz, Beyânî’nin (16. y.y.) Sinop hakkında mizahî eseri hayli müstehcendir. 2722
Divan edebiyatında medrese profesörü, ya da önemli devlet görevinde bulunan Gelibolulu Mustafa Âlî gibi, kaymakam Eşref gibi nice önemli kimselerin yazdıkları, bugün bile çok müstehcen bulunacaktır. Lâle Devrinin meşhur şâiri, aynı zamanda müderris/profesör olan ve mahkemelerde kadılık yapmış olan Nedim’in, meselâ çok ünlü “Yürü serv-i revânım yürü Sâdâbâd’e” nakaratlı şarkısı, şâirin delikanlılık çağına yeni gelmiş oğlan sevgilisine yaptığı çirkin çağrıdan ibârettir.
Tasavvuf edebiyatında seks ve eşcinsel davranışları konu edinen özel araştırmalar da kaleme alınmıştır. Bunlardan Süreyya Aslaner “Tasavvuf ve Seks” adındaki kitapta tasavvufa çok sert eleştiriler getirir. Tasavvufun temel eserlerinden alıntılar yaparak eşcinsel ilişkiyi öven yer yer fuhşu güzel gösteren yazı ve öykülerin önemli bölümlerini toplayarak hakkında çok sert yorumlar yapar. Bu kitabın ikinci bölümündeki bazı başlıklar şöyledir: Tasavvufta Seksin Fenomenolojik Boyutu, İlâhî Aşk Mitolojisi, Pornografik Sûfî Kültürü, Tüysüz Oğlana Methiye, Tasavvufun Çift Cinsiyetli Tanrısı; Kerâmetle Transseksüel Olan Şeyh, Müridin Şeyh Fetişizmi, Aperatif İçki Kullanan Sanal Şeyhler, Şarabı Bala Çeviren İllüzyonist Şeyhler, Müridin Vücuduna Yerleşen Hologram Şeyh, Tanrı’yla Flört Edenler, Şeyhin Tanrı’yla Mistik Evliliği, Sûfî Seks İmajlarının Hinduistik Kabalistik ve Mitolojik Kökleri, Eşekle Animal Seks Yapan Şeyh, Tanrıdan İnen Hard-Porno… Bu başlıklarla yazar tasavvuf büyüklerinin kendi eserlerinden alıntılar yaparak bunları yorumlamaktadır. 2723
Zekeriya Gün, Şark-İslâm Klasiklerinde Eşcinsel Kültür adlı eserinde şunları söyler:
Şark-İslâm (Bize göre, “İslâm” kelimesinin böyle eserler için kullanılması doğru değildir -A. Kalkan-) klasiklerinde eşcinsellik konusuna değinen yerli ve yabancı literatür, azımsanmayacak kadar çoktur. Bu literatürün, divan edebiyatı sözkonusu olduğunda en vazgeçilmez adı Nedim, içinde eşcinsellikle ilgili öğütlerin yer aldığı metni ise Keykavus'un Kabusname'sidir. Bu yapıtın üç eski çevirisinden en önemlisi, Mercimek Ahmet adlı bir çevirmen tarafından II. Murat döneminde Osmanlı Türkçesine yapılan bir çeviridir.
(Kahramanları eşcinsel olan ve bunların eleştirilmeden, hatta tam tersine övülerek tasvir edildiği hikâyelere çeşitli örnekler verip sonunda yorumlar yapan yazar, bu örneklerle ilgili şu değerlendirmeleri yapar:) “Bu bölümde öykülerini alıntıladığımız Feridüddin-i Attar (Ö.1199)'ın İlâhiname'si ile ünlü İran klasiği
2722] İ. Pala, a.g.e., s. 463-465
2723] Bk. Süreyya Aslaner, Tasavvuf ve Seks, Tevhid Y, İst. 1996
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 615 -
Sadi'nin Bostan'ıdır. Attar, ünlü bir sufidir. Yapıtları sufilerin en çok ilgi gösterdiği tasavvuf klasiklerindendir. Burada alıntılayacağımız öykülerinde de görüleceği üzere o, eşcinselliği insanî bir edim veya bir duygulanım olarak kabul etmekte ve eşcinsel aşkı herhangi bir çekingenlik göstermeden yansıtmaktadır. Öykülerinde kadın ve erkek arasındaki aşk kadar eşcinsel aşka da yer verir.
Bu öykülerde en çok "oğlan tasviri" yer bulmaktadır. Bu tür tasvirler, eşcinsel aşktan bahsedilmeyen öykülerde bile görülür; eşcinsel aşk ise gayet normal ve yaşamın bir gerçeği olarak anlatılır. Yalnız unutulmamalıdır ki, Attar, bütün sufiler gibi gerek kadın-erkek, gerekse erkek-erkek arasındaki aşkı "mecazî aşk" kapsamında değerlendiren anlayışın temsilcilerindendir. Yani bir sufinin önündeki aşılması gereken basamaklardır bu tür aşklar. Sonunda ulaşılması gereken ilâhî aşktır. Fakat mecazî aşkı tatmadan da gerçek anlamda ilâhî aşka ulaşılamamaktadır. Bakış açısı olarak bu anlayış, eşcinsel aşkla heteroseksüel aşk arasında bir fark görmez. Öyleyse, sonunda aşılacak olduktan sonra sakıncası yoktur; tersine sufiyi olgunlaştırır.
Attar'ın bu bakış açısı, tasavvufun genel anlamda aşk anlayışı olmakla birlikte, onun öykülerinde insanî bir sıcaklık bulabiliriz. Aşılması gerektiğini düşünse bile eşcinsel aşkı dışlamaz. Öykülerindeki oğlan tasvirleri de oldukça canlıdır; dönemin eşcinsel tercihlerini ve estetik anlayışını yansıtır.
Gelibolulu Âlî, XVI. yüzyılın gelenek ve göreneklerini olduğu gibi yansıttığı Mevâidü'n-Nefâis adlı yapıtında, dönemin eşcinsellikle ilgili tutumunu da gözler önüne serer, yaşadığı toplum hakkında sosyolojik gözlemler yapar. Eşcinsel aşk, bu öykülerde yüceltilir; daha doğrusu, tasavvufçu bakış açısıyla aşk (ama her türlü aşk) zaten yücelticidir ve insanı olgunlaştırır. Birbirine âşık olan erkekler "vuslat"a erişirler. (Bk. Güzel Bir Oğlanla Perişan Bir Hale Düşen Aşık Öyküsü). Bu aşkın tek taraflı olduğu öykülerde ise yine tek taraflı da olsa vuslat yaşanır. Buna "kısmî vuslat" diyebiliriz. Ama her öykünün sonunda mutlaka tasavvufî bir "kıssadan hisse" de yer almaktadır. Mevâid, Osmanlı bürokratları için yazılmış bir kitaptır. Yazarı da bir Osmanlı bürokratıdır.
Mevâid'in ilgili bölümlerine baktığımızda Osmanlı bürokratının, eşcinsel zevkleri de olan kimseler olduğunu bütün açıklığıyla görürüz. Hemen hepsinin bir "oğlan" sevgilisi vardır. Bu oğlanlara nasıl davranılması gerektiği, oğlanların sıkı sıkıya uymaları gereken kurallar, çeşitli yöre oğlanlarının ne gibi özelliklere sahip oldukları, oğlan-sevgili seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar, ayrıntılarıyla açıklanır bu yapıtta.
O dönemin bürokratı, istisnalar her zaman mümkünse de, genellikle tek eşli eşcinsel ilişkiyi tercih etmektedir. Sevgililerini bir defaya mahsus olarak, ama son derece dikkatle seçmekte ve onu yanlarından ayırmamaktadırlar. Sevgili seçiminde yanılmamak için ise Âlî'ye kulak vermeleri gerekiyor.
Baharistan, sufî bir yazarın kaleminden çıktığı için tamamen tasavvufî bir karakter taşır. Anlatılan öyküler, genellikle tasavvufî bir kıssadan hisse ile bitirilir. Bu yapıt, Sadî’nin Gülistan’ına nazire olarak yazılmıştır.
Tasavvufta Aşk Anlayışı: Burada tasavvufun aşk anlayışından söz etmek, öyküleri daha iyi anlamada bize yardımcı olacaktır. Sufîlerin anlayışında bir insanın diğer bir insana duyduğu her türlü aşk “mecazî”dir; semboliktir. Asıl aşk, tanrısal
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aşktır ve mecazî aşklar insanı tanrısal aşka götürür. İşte bu noktada, mecazî aşkın eşcinsel bir karakter taşıması, bir sufî için sorun teşkil eder mi, sorusu akla gelecektir. Bu soruyu cevaplamaya çalışalım: Sufîlerin kaleme aldığı klasik yapıtlara baktığımızda eşcinsel aşkı anlatan çok sayıda öyküye rastlamaktayız. Bu öykülerde tanrısal aşkın öncülü olarak eşcinsel aşkın anlatılmasına sıkça rastlanır. Anlaşılan odur ki, sufîler tanrısal aşka ulaşmayı amaçlamışlardır, bu nedenle de onlar için aşkın eşcinsel veya heteroseksüel bir karakter taşıması önemsizdir. Tanrısal aşka ulaştırıcı bir araç olarak her türlü mecazî aşk da kutsanmaya değer.
Evrenin özünün “sevgi” olduğunu vurgulayan sufîler için bunun eşcinsel veya heteroseksüel karakteri, takılıp kalınacak bir nokta değildir. Çağrısı ilahî aşka olan bir sufî, sonunda aşılacak olduktan sonra mecazî aşkın eşcinsel ya da heteroseksüel niteliğini önemsemeyecektir doğal olarak. Tasavvufun aşk anlayışı budur. Bir sufînin, özellikle gençlere yararlı olmak amacıyla kaleme aldığı kitabında eşcinsel öyküler de anlatması, ama her öykünün sonunda tanrısal aşk çağrısını yinelemesi. Kendi mantığı içinde son derece doğaldır.”
Sonuç bölümünde de şunlar ifâde edilir: “Tasavvufun aşk anlayışı esas itibariyle yukarıda özetlediğimiz gibi olsa da bilinen tasavvuf anlayışının dışında işi oğlancılığa dökmüş sufî görünümlü toplulukların bulunduğu da bir gerçektir. Yalnız ilâhî aşkı hedeflemeyen ve buna ulaşamayan kimselerin ne kadar tasavvuf iddiasında bulunurlarsa bulunsunlar sufî saymak doğru olmayacaktır kanısındayız. Bu en azından tasavvufun teorisine terstir. Teoriyle uygulama da her zaman aynı doğrultuda olmayabilir” 2724.
Tasavvuf edebiyatında da, eski ve yeni Türk Edebiyatında da bu eşcinselliği savunan, güzel gösteren zengin literatür vardır. Bunlardan bizim tesbit ettiğimiz önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:
Tasavvuf Edebiyatında eşcinsel davranışlara olumlu yaklaşan kitap ve metinler konusunda bk. Tasavvufta Seks Fenomeni, Süreyya Aslaner, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1996; Şark İslâm Klasiklerinde Eşcinsel Kültür, Zekeriya Gün, Ankara; İlâhinâme I-II, Feridüddin-i Attar, Çeviri: Abdülbaki Gölpınarlı, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1996; Baharistan, Molla Câmî, M.E.B Yayınları, özellikle s. 151; Nefahatü’l-Üns, Molla Câmî, Marifet Y. s. 89, 509; el-İbriz, Abdülaziz ed-Debbağ, Demir Kitabevi (Seha Neşriyat), s. 41, 62, 63, 78, 79, 81, 91, 92, 93, 391, 393, 412, 415; Tabakatü'l-Kübra, Şârânî, c. 2, s. 122; Âriflerin Menkıbeleri (Menâkıbu’l-Ârifîn), Ahmet Eflakî, Terc. Tahsin Yazıcı, M.E.B Yayınları, c. 1, s. 324-325, c. 2, s. 69-70, 72, 205, 213, 214, 217; Füsûsu’l-Hikem, Muhyiddin-i Arabî, Çev. N. Gençosman, 2. Baskı, Devlet Kitapları, Ank, 1964, s. 213-214, 429-460; Füsusu’l-Hikem Terc. ve Şerhi, A. Avni Konuk, Marm. Ün. İlâhiyat Fk. Y. c. 4, s. 341; Mesnevî, Mevlâna, M.E.B. Y. c. 4, s. 242, 283, c. 5, s. 112-116 (Kabak hikâyesi), 172, 205, 315-322; Fihi Mâ Fih, Mevlâna, Çev. M. Ülker Anbarcıoğlu, Devlet Kitapları, s. 138; Kabusnâme, Kaykavus, Çeviri: Mercimek Ahmed, Hzl. O. Şaik Gökyay, MEB yayınları, 3. basılış, İst., 1974; Güvercin Gerdanlığı/Sevgiye ve Sevenlere Dair, İbn-i Hazm, Çeviren: Mahmut Kanık, İnsan Y., İstanbul, 1985; et-Tabakatü’l-Kübrâ, İmam Şaranî, c. 2, s. 122, 219, c. 4, Ali Vahiş md.; Mektubat Tercümesi, İmam Rabbani, Terc. Hüseyin Hilmi Işık, Sönmez Y., s. 6 (1. mektup), 445. Mektup; Tabakatu’s-Sûfiyye, es-Sülemî, s. 191; Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekil,
2724] Zekeriya Gün, Şark-İslâm Klasiklerinde Eşcinsel Kültür
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 617 -
Tevhid Y., s. 57, 66, 68, 69, 72, 146, 147, 204, 206, 208, 209; Eski Arap Toplumunda Eşcinsellik ve İslâm, Colin Spencer, Çeviri: Selçuk, Kaos GL, Temmuz-Ağustos 1998, Sayı:47-48, s.10-12
Eski ve yeni Türk Edebiyatında eşcinsel davranışlara olumlu yaklaşan kitap ve metinler konusunda bk. Osmanlı'da Seks, Sarayda Gece Dersleri, Murat Bardakçı, Gür Y., İst. 1992; Osmanlı Kadın Âlemleri, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Geçit Kitabevi Y., İst. 1991; Türk Edebiyatında Seks, Konur Ertop, İst. 1977; Osmanlı Eşçinsel Metinleri, Osmanlı'da Seks, Murat Bardakçı, Gür Y., s. 84-139; Eski İstanbul Nasıl Eğleniyordu? Refik Ahmed, İstanbul 1927; İstanbul Hayatı, Refik Ahmed, İst. 1917, 1932; Müslüman Toplumlarda Erkekler Arası Cinsellik ve Erotizm, Arno Schmidt-Jehoeda Safer, Çeviri: Dilek Canet, Kavram Yay., 1. basım, İst., 1995; Erkek ve Kadında Eşcinsellik, Ali Kemal Yılmaz, Özgür Yay., İst., 1998; Mevâidü'n-Nefâis fî Kavâidi'l-Mecâlis/Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları I, II, Gelibolulu Mustafa Âlî, Hzl. O. Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser Yay., İst., 1978; Tarihimizden Sayfalar, Fethi Işık, Kaos GL, Şubat 1998, Yıl:4, Sayı: 42, s. 26; Ünlülerimiz -Şair Nedim-, Fethi Işık, Kaos GL, Mart 1998, Yıl:4, Sayı: 43, s. 27
İsteyenler bu eserlerden, konuya nasıl bakıldığını araştırabilir. Bunlardan bazılarından alıntılar yapmak, Kur’an kavramlarını konu edinen bir çalışmanın ciddiyetine ve bizim edebimize uymayacak kadar müstehcen ve bayağı tasvirler taşımaktadır.
Lût Kavmi ve Altı üstüne Getirilen Şehir
“Lût kavmi de uyarıları yalanladı. Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lût ailesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık; Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. Oysa andolsun zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp yalanlamakta direttiler.” 2725
Lût Peygamber, İbrâhim peygamberle aynı dönemde yaşamıştır. Hz. Lût, Hz. İbrâhim'e komşu kavimlerden birine elçi olarak gönderilmişti. Bu kavim, Kur’an'da belirtildiğine göre, o güne kadar dünya üzerinde görülmemiş bir sapıklığı, eşcinselliği uyguluyordu. Hz. Lût, onlara bu sapıklıktan vazgeçmelerini söylediğinde ve onlara Allah'ın İlâhî tebliğini getirdiğinde onu yalanladılar, peygamberliğini inkâr ettiler ve sapıklıklarına devam ettiler. Bunun sonucunda da kavim, korkunç bir felâketle helâk edildi.
Hz. Lût'un yaşadığı bu şehrin, Eski Ahit'te geçen ismi Sodom'dur. Kızıldeniz’in kuzeyinde kurulmuş olan bu kavmin aynen Kur’an’da belirtilenlere uygun bir şekilde helâk edildiği anlaşılmıştır. Yapılan arkeolojik çalışmalardan anlaşıldığına göre şehir, İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan Tuz Gölü'nün (Ölü Deniz) yakınlarında bulunmaktadır.
Hz. Lût, kavmini apaçık bir doğruya çağırıyor ve anlaşılır bir şekilde uyarıyordu. Ancak kavim hiçbir uyarıyı dinlemiyor ve Hz. Lût'u inkâr etmeye ve onun haber vermekte olduğu azâbı yalanlamaya devam ediyor; “eğer doğru söylüyorsan, bize Allah'ın azâbını getir!” diyorlardı.2726 Kavminden bu cevabı alan Hz. Lût,
2725] 54/Kamer, 33-36
2726] 29/Ankebût, 28-29
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'tan yardım istedi: Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et."2727; "Rabbim, beni ve âilemi bunların yaptıklarından kurtar." 2728
Elçilikle görevlendirilmiş melekler Hz. İbrâhim'in yanından çıktıktan sonra Hz. Lût'a geldiler. "(Elçiler) Dediler ki: 'Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında âilenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiçbir iniz dönüp arkasına bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara isâbet edecek olan, ona da isâbet edecektir. Onlara vaad olunan (azap) sabah vaktidir. Sabah da yakın değil mi?" 2729
Şehir halkının azgınlığının son noktaya varmasıyla beraber Allah, meleklerin yardımıyla Hz. Lût'u kurtardı. Sabah vakti de, kavmin üzerine Hz. Lût'un uyardığı azap gönderildi: "Andolsun onlar, onun konuklarından da murâd almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. 'İşte azâbımı ve uyarmamı tadın.' Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azap yakalayıp bastırıverdi." 2730
Âyetlerde, kavmin helâki şöyle tarif ediliyor: "Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Ânında (yurtlarının) altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten âyetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır." 2731
"Böylece emrimiz geldiği zaman, altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; Rabbinin katında 'belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zâlimlerden uzak değildir." 2732
"Sonra geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kötü! Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhametlidir." 2733
Kavim helâk olurken içlerinden Hz. Lût ve sayıları ancak "bir ev halkı" kadar olan iman edenler kurtarıldı. Hz. Lût'un karısı iman etmemişti ve o da helâk edildi: "Bunun üzerine Biz, karısı dışında onu ve âilesini kurtardık; o (karısı) ise (helâke uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı. Ve onların üzerine bir (azap) sağanağı yağdırdık. Suçlu günahkârların uğradıkları sona bir bak!" 2734
Böylece Hz. Lût, karısı dışındaki âilesiyle ve kendisine iman edenlerle beraber kurtarıldı. Sapık kavim ise, yerle bir oldu.
Lût Gölü'ndeki "apaçık âyetler" Hûd Sûresi'nin 82. âyeti "böylece emrimiz geldiği zaman, altını üstüne çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" ifâdesiyle, Lût Kavmi'nin başına gelen felâketin şeklini açıkça bildirir.
Âyetin başında geçen "altını üstüne çevirmek" fiilinin şiddetli bir deprem ile
2727] 29/Ankebût, 30
2728] 26/Şuarâ, 169
2729] 11/Hûd, 81
2730] 54/Kamer, 37-38
2731] 15/Hicr, 73-76
2732] 11/Hûd, 82-83
2733] 26/Şuarâ, 172-173
2734] 7/A’râf, 83-84
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 619 -
bölgenin yerle bir olduğunu anlatıyor olması mümkündür. Nitekim, helâk olayının yaşanmış olduğu bölge olan Lût Gölü, böyle bir depremin oluştuğuna dair "apaçık deliller" taşımaktadır.
Alman arkeolog Werner Keller konu hakkında şöyle diyor: Bu bölgede bir gün kendini göstermiş olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vâdisi ile birlikte Lût kavminin şehirleri yerin derinliklerine gömülmüşlerdi. 2735
Zâten Lût Gölü, ya da diğer Adıyla Ölü Deniz, aktif bir sismik bölgenin, yani bir deprem kuşağının tam üstünde yer almaktadır: Ölü Deniz'in tabanı Rift Vâdisi denilen tektonik kökenli bir çöküntü içinde yer alır. Bu vâdi kuzeyde Taberiye Gölü'nden, güneyde Arabah Vâdisi'nin ortasına kadar 300 km.'lik bir uzantıda yer alır. 2736
Âyetin devamında "üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" cümlesiyle ifâde edilen olayın ise, Lût Gölü kıyısında meydana gelen volkanik bir patlama ve bunun sonucunda püsküren "pişirilmiş kıvamdaki" kaya ve taşlar olması mümkündür. (Şuarâ Sûresi'nin 173. âyetinde bu olay "...ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kadar da kötü!" şeklinde bildirilmiştir.)
Werner Keller bu konuda da şöyle diyor: Bu deprem sırasında, yer kabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanlara serbest yol vermiştir. Şeria'nın yukarı vâdisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup buralarda kireç katmanları üzerinde geniş lav kütleleri ve bazalt katmanları yer almıştır. 2737
İşte bu lâv ve bazalt katmanları, zamanında burada volkanik bir patlamanın ve depremin olduğunu gösteren en büyük kanıtlardır. Kur’an'da, "üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" ifâdesiyle tarif edilen olay da büyük olasılıkla bu volkanik patlamadır. Aynı âyette "...emrimiz geldiği zaman altını üstüne çevirdik" şeklinde ifâde edilen olay da Rift Vâdisi'nde tektonik kökenli olan ve volkanların yeryüzüne büyük bir şiddetle çıkmasına sebep olan deprem ile onun getirdiği yarılma ve çöküntüler olmalıdır.
Lût Gölü'nün taşıdığı "apaçık âyetler" gerçekten de son derece dikkat çekicidir. Kur’an’da anlatılan kıssalar ve bildirilen olaylar, genelde, Ortadoğu, Arap Yarımadası ve Mısır etrafında yoğunlaşır. İşte bu toprakların hemen ortasında Lût Gölü vardır. Lût Gölü, etrafında geçen olaylar kadar jeolojik olarak da dikkat çekicidir. Göl, Akdeniz'in yüzeyinden yaklaşık 400 metre daha alçaktadır. Gölün en derin yeri de 400 metre olduğundan, göl tabanı Akdeniz'in yüzeyinden 800 metre alçaktadır. Burası, dünyanın en alçak noktasıdır. Dünyanın deniz yüzeyinden aşağı olan başka bölgelerinde alçaklık en fazla 100 metre kadardır. Lût Gölü'nün başka bir özelliği de suyundaki tuz yoğunluğunun çok yüksek olması, tuz miktarının %30'u bulmasıdır. Bundan dolayı gölde balık ya da yosun gibi herhangi bir canlı yaşayamaz. Batı dillerinde Lût Gölü'ne "Dead Sea" (Ölü
2735] Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books, New York: William Morrow, 1956)
2736] “Le Monde de la Bible”, Archeologie et Histoire, Temmuz-Ağustos 1993
2737] Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books, New York: William Morrow, 1956)
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Deniz) denilmesinin sebebi de budur.
Kur’an'da anlatılan Lût kavmi ile ilgili olay, tahminlere göre yaklaşık MÖ 1800 yıllarında olmuştur. Alman araştırmacı, Werner Keller, arkeolojik ve jeolojik incelemelere dayanarak yaptığı açıklamalarda Lût kavminin yaşadığı Sodom ve Gomorra şehirlerinin yerlerinin Siddim Vâdisi denilen ve Lût Gölü'nün en alt ucunda bulunan bölgede olduğunu ve zamanında buralarda büyük ve geniş yerleşim alanlarının bulunduğunu belirtiyor.
Lût Gölü'nün en dikkat çekici yapısal özelliği ise, Kur’an'da anlatılan helâk olayının nasıl yaşandığını gösteren bir kanıttır: Lût Gölü'nün doğusunda bir yarımada oluşturan ve dile benzeyen bir kısım, gölün içine uzanır. Bu kısma Araplar "El Lisan" yani "dil" Adını vermişlerdir. Burada suyun tabanında, âdeta gölü ikiye ayıran fakat görülmeyen keskin bir dirsek uzanmaktadır. Bu yarımadanın sağında taban 400 metre derin olduğu halde, sol tarafı şaşılacak kadar sığdır. Son yıllarda yapılan ölçümlerden burasının derinliğinin ancak 15-20 metre kadar olduğu anlaşılmıştır. Daha sonradan oluştuğu tesbit edilen bu sığ bölge, deprem ve bu deprem sonucu oluşan kütlevi bir çöküntünün eseridir. Eskiden Sodom ve Gomorra'nın bulunduğu, yani Lût kavminin yaşadığı yer işte burasıdır:
Zamanında buradan karşı kıyıya yürüyerek geçmek mümkündü. Eskiden Siddim Vâdisi'nde bulunan Sodom ve Gomorra şehirlerini, şimdi Ölü Deniz'in alt bölümünün düzgün yüzeyi örtüyor. MÖ 2. bin yılın başlarında korkunç bir doğal felâket sonucu tabanın çökmesi, kuzeyden gelen tuzlu suyun bu yeni oluşan boşluğa akmasına ve buranın dolmasına sebep oldu. 2738
Lût kavminin izleri, gözle de görülebilir... Kayıkla Lût Gölü'nün bu alt ucunda gezildiğinde, güneş ışınları da suya uygun bir açıyla yansıyorsa, insan şaşılacak bir görünümle karşılaşır. Kıyıdan biraz ötede suyun içinde ağaçların belirdiği görülür. Bunlar da gölün son derece yoğun olan tuzlarının konserve ettiği ağaçlardır. Derinlerde yeşil renkte görülen ağaç gövdeleriyle ağaç artıkları çok eskidir. Bir zamanlar bu ağaçların yapraklarının yeşillendiği ve çiçek açtığı yer yani Siddim Vâdisi, bölgenin en güzel yerlerinden biriydi.
Lût kavminin uğradığı felâketin teknik yönü, jeologların araştırmalarından anlaşılıyor. Buna göre, Lût kavmini yok eden deprem, oldukça uzun bir yerkabuğu çatlağı (fay hattı)nın sonucunda oluşmuştur: Şeria Nehri'nin yatağını oluşturan 190 kilometrelik mesafe boyunca Şeria Nehri toplam 180 metrelik bir düşüş yapar. Bu durum ve Lût Gölü'nün deniz seviyesinden 400 metre alçak olması, burada bir zamanlar büyük bir jeolojik olayın meydana geldiğini gösteren önemli delillerdendir.
Şeria Nehri ile Lût Gölü'nün bu ilginç yapısı da, yerkürenin bu bölgesinden geçen bir yarık ya da çatlağın ancak bir parçasından ibârettir. Bu çatlağın durumu ve uzunluğu son zamanlarda saptanmış bulunmaktadır.
Bu çatlak, Toroslar'ın eteklerinden başlayıp güneye doğru Lût Gölü'nün güney kıyılarından ve Arap çölü üzerinden Akabe Körfezi'ne uzayıp oradan da Kızıl Denizi geçerek Afrika'da son bulmaktadır. Bu uzun çöküntünün uzayıp gittiği yerlerde kuvvetli yanardağ hareketlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Öyle
2738] Werner Keller, The Bible as History in Pictures, New York: William Morrow, 1964
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 621 -
ki, İsrail'deki Galilee Dağları'nda, Ürdün'ün yüksek yayla kısımlarında, Akabe Körfezi ve diğer yakın yerlerde siyah bazalt ve lavlar bulunmaktadır.
Tüm bu kalıntılar ve coğrafî özellikler, Lût Gölü'nde büyük bir jeolojik olayın yaşandığını göstermektedir. Werner Keller bu jeolojik olayı şöyle anlatıyor: Bu bölgede bir gün kendini göstermiş olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vâdisi ile birlikte Lût kavminin şehirleri de yerin derinliklerine gömülmüşlerdir. Bu deprem sırasında, yer kabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanları harekete geçirmiştir. Şeria'nın yukarı vâdisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup buralarda kireç katmanları üzerinde geniş lav kitleleri ve bazalt katmanları yer almıştır. 2739
National Geographic ise Aralık 1957 sayısında konu hakkında şöyle diyordu: Sodom tepesi, Ölü Denize doğru yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorra'yı bulamadı, fakat bilim Adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki Siddim Vâdisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın suları ve depremin altında kaldılar. 2740
Pompei de Aynı Sona Uğramıştı: Kur’an'da, Allah'ın kanunlarında hiçbir değişiklik olmadığı şöyle haber verilir: "...Onlara uyarıcı/korkutucu geldiğinde, nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın." 2741
Evet, "Allah'ın sünnetinde (kurallarında) hiçbir değişiklik" yoktur. Allah’ın kurallarına aykırı giden, O'na başkaldıran herkes, aynı İlâhî kanunla karşılık görür. Roma İmparatorluğu'nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei de, aynı Lût kavmi gibi, cinsel sapkınlıklara batmıştı. Sonu da Lût kavmiyle benzer oldu.
Pompei'nin helâki, Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla gerçekleşmişti. Vezüv Yanardağı, İtalya'nın, özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık, 2000 yıldan beri suskun olan Vezüv "İbret Dağı" şeklinde adlandırılır. Vezüv'ün bu şekilde tanımlanması boşuna değildir. Ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felâketle, Pompei fâciası birbirine çok benzemektedir.
Vezüv'ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felâketi, bu kentin insanlarını ânî bir biçimde yakalamıştı. Felâket öylesine ânî olmuştu ki, her şey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.
Pompei'nin böyle bir felâketle yeryüzünden silinmesinde, elbette ders çıkarılabilecek bir yön vardı. Tarihî kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefâhet ve sapkınlık merkezi olduğunu gösteriyor. Şehrin en belirgin özelliği, fuhşun çok yaygın olmasıydı. Ancak Vezüv'ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi.
2739] Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books), New York: William Morrow, 1956, s. 88
2740] G. Ernest Wright, “Bringing Old Testament Times to Life”, National Geographic, Vol. 112, Aralık 1957, s. 833
2741] 35/Fâtır, 42-43
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv'ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçamamış ve âdeta büyülenerek felâketin farkına bile varamamış olmalarıydı. Yemek yiyen bir âile o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Cinsel birleşme halinde, sayısız taşlaşmış çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Yüzlerin genel ifâdesi, şaşkınlıktı.
İşte fâcianın en akıl almaz yönü buradadır. Nasıl olmuş da binlerce insan hiçbir şey görmeden ve duymadan, âdeta ölümün gelip kendilerini yakalamasını beklemişlerdir? Olayın bu yönü, Pompei'nin yok oluşunun Kur’an'da anlatılan helâk olaylarına benzediğini gösteriyor. Çünkü Kur’an'da, helâk olayları anlatılırken "birden yok olma" üzerinde durulur. Örneğin Yâsin Sûresi'nde anlatılan "şehir halkı", tek bir anda topluca ölmüşlerdir. Sûrenin 29. âyetinde bu durum şöyle anlatılır: "(Onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); ânında sönüverdiler." 2742
Kamer Sûresi'nin 31. âyetinde Semûd kavminin helâki anlatılırken de yine "ânında yok olma" olayına dikkat çekilir: "Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler. " 2743
Pompei halkının ölümü de âyetlerde anlatıldığı şekilde, "ânında yok olma" tarzında gerçekleşmiştir. Tüm bunlara rağmen, Pompei'nin eski yerinde, bugün de olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli'nin sefâhet mahalleleri, Pompei'den hiç aşağı kalmıyor. Kapri adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Kapri adası turizm reklâmlarında "Eşcinseller Cenneti" olarak tanımlanıyor. Sonuçta, yine bölge halkının aynı tür bir yaşamı seçtikleri görülüyor. Yalnızca Kapri'de ve İtalya'da değil, dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlâki dejenerasyon yaşanmakta ve insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felâketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler. 2744
Livâta/Homoseksüellik
Livâta: Erkek erkeğe cinsel ilişkide bulunma demektir. İslâm dininde zinâ ve fâhişelik gibi bir hayâsızlık örneğini teşkil eden livâta da, kesinlikle yasaklanmıştır. Livâtaya, oğlancılık, eşcinsellik veya homoseksüellik de denir. Livâta, insan şahsiyetine ve haysiyetine hiçbir şekilde yaraşmayan ahlâkî suçlardan biridir.
Hz. Lût (a.s.), sapıklığın, ahlâksızlığın, edepsizliğin en âdîsi olan livâtanın yaygın olduğu Sedum (Sodom) halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Sedum halkı, daha önceki toplumlarda görülmeyen bu ahlâksızlık suçunda çok ileri gitmişti. İffet, nâmus ve hayânın unutulduğu bu toplumda Lût (a.s.) ve onunla birlikte olanlar, onların bu tür ahlâksızlıklarına engel olmak istemişler, ancak susturulmuş ve etkisiz hale getirilmişlerdi. Ancak, bütün uyarılara aldırış etmeyen Lût kavminin yaptığı kötülükler cezâsız kalmamış, acı bir azap ile yerle bir edilmişlerdir.
Livâtanın veya başka bir deyişle homoseksüelliğin İslâm hukukundaki cezâsı, bazı fakihlere göre zinâ cezâsıdır. Öte yandan, hâkimin, bu kötü durumdan
2742] 36/Yâsin, 29
2743] 54/Kamer, 31
2744] Harun Yahya, Kavimlerin Helâkı, Vural Y., s. 41-55
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 623 -
insanları alıkoymak için toplumun yararına göre cezâ verebileceği görüşünü savunanların yanında, livâta işini yapan ve yapılanın öldürülmesi gerektiği görüşünde olan İslâm fıkıhçıları da vardır. 2745
Livâta kelimesi, sözlükte "havuzu çamur vb. ile sıvamak sûretiyle onarmak" anlamına gelir. Livâta kelimesi örfte erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiyi ifâde eder. Arapça'da bu mânâda aynı kökten türeyen livât, mülâvata ve televvut kelimeleri de kullanılmaktadır. Kelime, anlamını erkekler arası eşcinsel ilişkinin yaygın olduğu Lût kavminden almaktadır. Cevâd Ali, livâta kelimesinin Araplar arasında Kur'an'da Lût kavminden bahsedilmesinden sonra kullanılmaya başlandığını söyler.2746 Kesin bir ayrım yapılması güç olmakla birlikte livâta fiilinde aktif olan taraf lûtî (bu ifâde çok hatâlıdır, kullanılmamalıdır), lâit, mülâvit; pasif taraf me'bûn ve übne (Türkçede ipne) kelimeleriyle ifâde edilir. Türkçe'de livâta karşılığı olarak oğlancılık kelimesinin yanı sıra eşcinsellik (ve homoseksüellik) de kullanılmaktadır. Bununla birlikte aynı cinse mensup kişiler arasındaki cinsel ilişkileri ifâde etmesi sebebiyle eşcinsellik (İng. homosexsuallty), lezbiyenlik/sevicilik (bk sihâk) olarak adlandırılan kadınlar arası eşcinsel ilişkileri de kapsamaktadır. Türkçe'de livâta fiilini işleyen kimselere lûtî (bu kelime kullanılmamalıdır) ya da eşcinsel adı verilir. Batı dillerinde livâta karşılığı olarak Lût kavminin yaşadığı Sodom şehrinden türetilen sodomy/sodomie kelimesi de kullanılır.
Erkekler arası eşcinsel ilişki hemen her dönemde ve her toplumda cinsî bir sapkınlık olarak görülmüş ve kınanmış, dinlerin de ortaklaşa mücâdele ettiği çirkin bir davranış olmuştur. Tevrat'ta, Sodom halkının Rabbe karşı günahkâr olduğu ve orada her türlü ahlâksızlığın, özellikle cinsî sapıklığın yaygınlaştığı ifâde edilir.2747 Yahûdilikte çirkin bir davranış olarak kabul edilen erkekler arası eşcinsel ilişkiler yasaklanmış ve bu tür ilişkide bulunanların cezâlarının ölüm olduğu belirtilmiştir.2748 Yeni Ahid'de de eşcinsel ilişkide bulunanlar şiddetle kınanan kimseler arasında zikredilir. 2749
İslâm dini, cinselliği tabiî bir vâkıa olarak kabul edip cinsel ihtiyaçların mâkul ve meşrû zeminde giderilmesine imkân vermiş, ancak cinselliğin insanlık onur ve değerini ihlâl edecek biçimde kontrolsüz kullanımını önleyici bazı sınırlamalar getirmiştir. Evliliğin teşvik edilip âile hayatını ve kurumunu korumaya yönelik tedbirlerin alınması, iffetin ve neslin korunmasının dinin temel gâyeleri arasında gösterilmesi, cinsel sağlık ve ahlâk eğitimine önem verilmesi, müstehcenlik, fuhuş ve zinâ ile mücâdele edilmesi böyle bir anlam taşır. Bunun için Kur'an ve Sünnette cinsî hayata ilişkin olarak birçok ayrıntılı düzenleme ve hüküm yer almıştır. Bunlardan biri de livâtanın İslâm'da şiddetle kınanıp büyük günahlardan sayılması olmuştur. İslâm literatüründe konu ferdî ve sosyal ahlâk, cinsiyet ahlâkı ve eğitimi gibi açılardan ele alınıp fert ve toplumların böyle bir sapkınlıktan korunması, bireylerin bu tür davranış ve eğilimlerini önleyici ve tedâvi edici tedbirlerin alınması üzerinde durulmuş, fıkıh literatüründe ise daha çok hukukî açıdan bu gruba giren fiillerin suç teşkil etmesinin şartları ve bu fiili işleyenlere uygulanacak cezâ yönüyle incelenmiştir.
2745] Mefâil Hızlı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 24
2746] Cevad Ali, el-Mufassal, V, 143; ayrıca bk. Râgıb el-lsfahânî, el-Mûfredât, "lvt md.
2747] Tekvin, 13/13; 18/20
2748] Levililer, 18/22; 20/13
2749] Romalılar'a Mektup, 1/27; Korintoslular'a Birinci Mektup, 6/9
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an'da ve hadislerde yer alan ifâdelerden hareketle İslâm âlimleri, livâtanın dünyevî cezâyı da gerektiren haram bir fiil olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır. Hatta livâtayı haramlık bakımından zinâdan daha ağır bir fiil olarak kabul edenler de vardır. Livâta yapan kimseye verilecek cezâ konusunda ise İslâm hukuk ekolleri farklı görüşlere sahiptir. Bu konudaki fikir ayrılığı, livâtanın zinâ kapsamında bir suç mu, yoksa ondan ayrı başka bir suç mu teşkil ettiği konusundaki farklı yaklaşımlardan, ayrıca bu fiili işleyen kimselere verilecek cezâ ile ilgili hadislerin yorumundan kaynaklanmaktadır.
İslâm hukukçularının çoğunluğu, Kur'an'da hem zinânın hem livâtanın açık hayâsızlık ve çirkin davranış (fâhişe) olarak nitelendirilmesini dikkate alarak livâtayı zinâya kıyas etmiş, bu fiilin zinâ olarak adlandırılabileceğini ve zinâ ile aynı hükümleri taşıdığını belirtmiştir. İmam Şâfiî ile Hanefi hukukçularından Ebû Yûsuf ve Muhammed bin Hasan eş-Şeybânî'ye göre livâta yapan kişiye zinâ suçunda olduğu gibi had cezâsı uygulanır; fâil muhsan ise recmedilir, muhsan değilse 100 celde ile cezâlandırılır. Şâfiîler, livâta suçunda fâilin bekâr olması durumunda kendisine ayrıca sürgün cezâsı verilmesi gerektiğini ifâde ederler. İmam Mâlik ve Ahmed bin Hanbel ise Hz. Peygamber'den nakledilen ve livâta yapan kişilerin öldürülmesi ya da recmedilmesi gerektiğini ifâde eden hadisleri2750 esas alarak muhsan olsun ya da olmasın livâta fiilinin fâiline recm cezâsı verileceği görüşündedir. Bu hukukçulara göre livâta suçunun ispatı için zinâ suçunda olduğu gibi dört şahit getirilmelidir. Livâta yapan kişilerin öldürülmesi gerektiğini ifâde eden hadisler, aralarında Nesâi'nın de bulunduğu bazı hadis otoriteleri tarafından sened yönünden tenkit edilmiştir.2751 Diğer taraftan Rasûl-i Ekrem'in livâta yapan kimseyi recm cezâsı ile cezâlandırdığına veya livâtanın cezâî müeyyidesi hakkında hüküm verdiğine dâir bir bilgi mevcut değildir. 2752
İmâmiyye ve Zâhiriyye mezhebine mensup hukukçularla Ebû Hanîfe, livâtayı zinâdan ayrı bir fiil olarak değerlendirmektedir. Onlara göre livâta, zinâya kıyas edilemeyeceği ve zinâ olarak adlandırılamayacağı için ondan farklı bir suç oluşturmakta ve farklı hükümler taşımaktadır. Ebû Hanife, üreme organının dışındaki bir yolla kadın ya da erkekle cinsel ilişkide bulunmanın zinâ olarak kabul edilemeyeceğini ve livâta yoluyla nesebin karışma ihtimâlinin bulunmadığını ifâde ederek suçu işleyen kimseye devletin yetkili organlarınca takdir edilecek bir cezânın verilmesi gerektiğini belirtir. Bu fakîhler ayrıca livâta suçunun ispatı için iki şâhidin yeterli olduğu görüşündedir. Diğer taraftan aralarında Ebû Müslim el-İsfahânî’nin de bulunduğu bazı âlimler, Kur'an'da kadınların açık hayâsızlıkta bulunmasıyla ilgili olarak yapılan açıklamanın ardından, "İçinizden iki kişi açık bir hayâsızlıkta bulunursa onlara cezâ verin" meâlinde bir ifâdenin yer almasını2753 erkekler hakkında bir açıklama olarak yorumlamakta ve bu hükmün livâta yapan kişilerle ilgili olduğunu, bu sebeple âyetin hükmü gereğince onlara ta'zîr cezâsı uygulanacağını ileri sürerler. Tabiîn âlimlerinden Mücâhid'in de bu görüşte olduğu nakledilmektedir. 2754 İslâm hukukçularının çoğunluğu, bir kimse aleyhine yapılan livâta ithâmının ispat edilmediği takdirde kazf suçunu meydana getireceği
2750] İbn Mâce, Hudûd 24; Ebû Dâvûd, Hudûd 29; Tirmizî, Hudûd 24
2751] Şevkânî, VII, 131
2752] İbnu’t-Tallâ’, Akzıyetü Rasûlillâh, Beyrut 1418/1997, s. 33
2753] 4/Nisâ, 16
2754] Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, IX, 231-232; Reşîd Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, IV, 437-440
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 625 -
görüşündedir. Ebû Hanîfe ve Zâhirîler ise bu tür bir ithâmı hakaret ve sövme kapsamına dâhil ederek ta'zîr cezâsını gerektiren bir suç olarak kabul ederler.
Livâtanın gerek din ve ahlâk, gerekse hukuk düzeni açısından günah, çirkin ve suç teşkil eden bir fiil olmasının yanı sıra, tıp otoriteleri de anal ilişkinin zedelenmeye ve yaralara yol açtığını, özellikle AİDS hastalığını meydana getiren virüsün eşcinsel ilişkiler yoluyla açılan yaralardan kolayca girmek sûretiyle hızlıca ürediğini ifâde etmektedir. Eşcinsel ilişki, modern refah toplumlarında çeşitli sebeplerle belli bir yaygınlaşma eğilimi gösterip bireysel özgürlük kapsamında telakkî edilerek sınırlı ölçüde hukuken korunsa ve doğal karşılansa bile dinî ve ahlâkî öğretilerin yanı sıra günümüzde insanlığın ortak sağduyusu ve kamuoyu onu insanî değerlere ve insan haysiyetine aykırı çirkin bir davranış olarak görmeye devam etmekte, onunla mücâdelede en etkili çare olarak da karşı cinsler arası tabii ve meşrû ilişki önerilmektedir. Eşcinsellik eğilim ve davranışı biyolojik ve psikolojik bozukluğun bir ürünü olması durumunda ise tedavi edilmesi gereken bir hastalık sayılmaktadır. 2755
Livâtanın cezâsının Kur’an’da belirtildiğini ifâde eden Süleyman Ateş, şunları söyler: “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şâhit getirin. Eğer onlar şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıncaya, ya da Allah onların yararına bir yol gösterinceye kadar evlerde tutun (dışarı çıkarmayın). İçinizden iki kişi, fuhuş yaparsa, onlara eziyet edin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlardan vazgeçin. Çünkü Allah, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.” 2756
Bu âyetlerde homoseksüellik denen cinsel sapıklık ve bunun cezâsı anlatılmaktadır. Burada iki tür cinsel sapıklıktan söz edilmektedir. Birincisi şimdi lezbiyenlik denen kadın kadına cinsel ilişki; ikincisi de livâta veya oğlancılık denen erkek erkeğe cinsel ilişkidir.
Birinci âyette "Fuhuş yapan kadınları evlerde tutun" ifâdesinden, bu eylemin kadınlar arasında olan edepsizlik, yani sevicilik olduğu anlaşılmaktadır. Bunların evlerde tutulmasındaki hikmet de bunların edepsizlik eylemlerine engel olmaktır. Burada kadınlar, bir sonraki âyette erkek erkeğe ilişkiyi anlatan âyette olduğu gibi ikil değil de çoğul olarak zikredilmiştir. Müfessirler bunun izahında zorluk çekmişlerse de, bizce bunun hikmeti açıktır. O da kadın kadına ilişkiye girenlerin, yalnız iki kadın değil, belki birkaç kadın, kadın cemaati de olabilir. Muhammed Abduh'un izahına göre de bu eylem, o kadar çirkin sayılmadığı için kadınlar arasında yaygınlığından ötürü fâiller çoğul getirilmiştir. Bu da ma'kul bir yorumdur, ama sanıyorum ki bu eylem, iki kadın arasında olduğu gibi, birçok kadın arasında, toplu bir seks halinde de işlendiğinden kadınlar ikil değil, çoğul zikredilmiştir. Ama livâta, çok daha utanç verici kabul edildiğinden hem daha gizli yapılırdı, hem de sadece iki kişi arasında olurdu. Onun için fâilleri ikidir: Biri fâil, diğeri mef’ûl durumunda iki kişi.
Şimdi bu âyetlerde kadınlar arası sapık ilişkinin cezâsı olarak “evlerde hapis”, erkekler arası sapık ilişkinin cezâsı olarak da “eziyet” getirilmiştir. Ancak her iki cezâdan kurtulmanın çâresi de gösterilmiştir. Sapık ilişkiye giren kadınların evlerde hapsi, Allah onların yararına bir yol gösterince son bulur. Erkekler arası
2755] Kâmil Yaşaroğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, s. 198-199
2756] 4/Nisâ, 15-16
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sapık ilişkiye getirilen eziyet cezâsı da onların tevbe edip uslanmasıyla son bulur. Bu eylemlerinden sonra tevbe edip gerçekten uslanmış olanlara artık eziyet edilmez.
Kur'ân âyetleri arasında neshi kabul etmeyen Ebû Müslim Isfahânî de birinci âyette seviciliğin, ikinci âyette livâtacılığın cezâsının belirlendiğini söylemekte ve sebebini şöyle izah etmektedir:
Bu sûretle hiçbir âyet neshedilmez, her âyetin hükmü geçerli olur.
Eğer iki âyette de zinâ kasdedilmiş olsaydı, zinâ eden erkek ve kadının hükmü, tek bir âyet içinde zikredilirdi. Nitekim: "Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin herbirine yüz değnek vurun..." 2757 âyetinde aynı suçu işleyen erkek ve kadının hükmü belirtilmiştir. İki âyette de kasıt zinâ olsaydı, burada da böyle olur ve aynı şeyden söz eden âyetler tekerrür etmezdi.
"Allah kadınların yararına bir yol gösterinceye kadar onları evlerde tutun." âyetinin zinâ hakkında olduğunu söyleyenler, "Allah kadınların yararına bir yol gösterinceye kadar" cümlesinde gösterileceği bildirilen yolu, recm ve celd (taşlayıp öldürmek ve yüz değnek vurmak) şeklinde açıklamışlardır. Bu doğru olamaz. Çünkü âyette, Allah'ın, kadınların yararına bir yol göstereceği belirtilmektedir. Oysa recm, celd ve sürgün, kadınların yararına değil, zararınadır. Bunlar, kadın için çok ağır cezâlardır. Bundan dolayı biz, buradaki fuhşu, kadınlar arasındaki seviciliğe yorarak gösterilecek yolun, kendilerini bundan vazgeçirecek nikâh yolu olduğunu söylüyoruz. Allah'ın onlara evlenme nasib etmesi, onların lehine olan bir yoldur. 2758
Burada zinâ denen, nikâhsız olarak kadın-erkek ilişkisinin cezâsı henüz belirtilmemiştir. Onun cezâsı, Nur Sûresinde belirtilecektir. Böylece âyetler arasında farazî bir çelişki ortaya çıkarılmaz ve âyetlerin hepsinin hükmü tam yerine oturur:
Eşcinsellik yapan kadınlar, evde gözetim altında bulundurulurlar, evleninceye dek evden dışarı çıkarılmazlar. Eşcinselliğin cezâsı, kadınlar için sürekli gözetim altında tutulmak, evden dışarı çıkarılmamaktır. Ancak evlendikleri veya uslanıp bu işten vazgeçtikleri takdirde evde sürekli hapis cezâsından kurtulurlar.
Eşcinsellik yapan erkeklere, dil ve el ile eziyet ve hakaret edilir. Birbiriyle zinâ eden erkek ve kadın ise, herbirine yüz sopa vurularak cezâlandırılır. Bu hususta kişilerin evli, bekâr, genç veya ihtiyar olmaları arasında bir fark yoktur.
Reşid Rızâ da Ebû Müslim'in bu yorumunun, en doğru yorum olduğunu vurgulamaktadır: "Gerçek şu ki Ebû Müslim'in her iki âyet üzerindeki yorumu, tercihe şâyân yorumdur." Üstadı Muhammed Abduh da bu görüşü tercih etmiştir: "Sevici kadınların evde hapsedilmelerinin hikmeti şudur: Seviciliğe alışan kadın, artık erkeklerden uzak durur, evlenmek istemez. Bir nesil tarlası olmaya râzı olmaz. Onun edepsizliğine mâni olmak için evlerde tutulup benzeri kadınlarla buluşması önlenir ki, o, ömründe bu işi bir daha yapma imkânı bulamasın veya evlensin.
2757] 24/Nûr, 2
2758] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 3, s. 245-246
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 627 -
Ben derim ki: Kadın ölünceye, ya da sevicilikten soğuyarak erkeklere ilgi duyuncaya kadar, evli ise kocasıyla ilişkiyi kabul edinceye, bekâr ise evleninceye kadar hapsedilir. Kadınlara gösterilecek yolun, Allah'a bağlanmasında da bir hikmet vardır ki o da şudur: Bu, alışanın bırakması güç olan bir edepsizliktir. Zaten hapsedilmesindeki hikmet de bu edepsizliği bırakmanın zorluğuna bağlıdır. Yani bu edepsizlik, öyle bir belâdır ki, ancak Allah'ın bir çıkar yol göstermesiyle bundan kurtulmak mümkün olur." 2759
Livâtanın cezâsı
İmâm-i Şafiî'ye göre livâta yapana had (cezâ) uygulanır. Ebû Hanîfe'ye göre bu konuda bir hüküm bulunmadığı için buna cezâ gerekmez. Şafiî'ye göre Lût şerîatinde haram olan bu işi yapanların recmedilmesi gerekir. Zira “Onlar Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir, onların yoluna uy!" 2760 âyeti uyarınca bizden öncekilerin şerîatindeki hükümler bizim şeriatimizde neshedilmedikçe bizim için de geçerlidir. Livâta eylemini yapanları Allah kınadığına göre, demek ki buna uygulanan cezâ, bizim şeriatimizce neshedilmemiştir. Bundan dolayı livâta yapanlar cezâlandırılır.
Şâfiî'nin bu görüşü uzak bir kıyastır. Elbette livâta iğrenç bir iştir ama fâilini recmetmek için açık bir delil yoktur. Çünkü Lût şeriatinde livâtanın cezâsının ne olduğu bilinmiyor. Günahları yüzünden bir kavmin başına âfet gelmesi başka, belli suçlar için şeriatçe (İslâmî yasa) ile konulan cezâ da başkadır. Şâfi'î, günâhları yüzünden kavmin başına âfet gelmesini şeriat cezâsıyla karıştırıyor ki bu yanlıştır. Bu tür âfetler sadece livâta dolayısıyla gelmiş değildir. Sahtekârlık, yalancılık, haksızlık gibi çeşitli eylemleri yüzünden de kavimler İlâhî âfetlerle cezâlandırılmışlardır. Ama bu eylemlerin bir kısmının şeriatte bir cezâsı yoktur. Meselâ yalan söylemeye, oruç tutmamaya, namaz kılmamaya, şeriat ma'nevi sorumluluk dışında maddî bir cezâ belirlememiş iken zinâ etme, adam öldürme gibi hususlara cezâ belirlemiştir. Eğer bizden önceki şeriatlerin cezâsı bizim için de geçerli olsaydı, o zaman zinâ için, adam öldürme için had ve kısas cezâlarını da koymazdı. Çünkü bunların öteki şeriatlerde cezâsı vardı. Onlar bizim için de geçerli olurdu. Bunlara ayrı ayrı cezâ konulduğuna göre, bizden önceki şeriatlerin ağır cezâlarının bizim için de geçerli olması gerekmez. Kaldı ki Hz. Muhammed (s.a.s.), önceki dinlerde bulunan ağır hükümleri, yükleri kaldıran, insanların yükünü hafifleten bir elçi olarak vasıflandırılır. 2761 âyetinde Allah'ın, müslümanlara, öncekilerin yollarını beyan ettiği belirtildikten sonra: "Allah sizden ağır teklifleri hafiflfl etmek istiyor, çünkü insan zayıf yaratılmıştır"2762 âyetiyle, önceki şeriatlerde bulunan bazı ağır teklifleri hafiflettiği vurgulanmaktadır. Öyle ise bizden önceki şeriatlerde bulunan ağır cezâların, bizim için geçerli olduğunu söylemek, Kur'ân'ın bu temel prensibine aykırıdır. Ama onlardaki genel prensipler, tevhîd esasları, elbette bizim için de geçerlidir. Fakat onların ağır yasaları, son İslâm şeriatinde hafifletilmiştir.
Ebû Hanîfe'nin görüşü daha isâbetlidir. Livâtaya şeriatte bir cezâ konmamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de bütün günâhlara cezâ konmuş değildir. Livâta, son derece
2759] Tefsîru’l-Menâr, c. 4, s. 439
2760] 6/En’âm, 90
2761] 7/A’râf, 157
2762] 4/Nisâ, 26
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çirkin bir sapıklıktır, doğaya aykırıdır. Kur'ân, livâta eyleminin fâil ve mef’ûlüne bir ta'zir cezâsı koymuştur. Bu da eziyettir. Eziyet, halk içinde hakaret etme, dövme ile olur. Fakat öldüresiye dövme değil, bir iki tokat vurmaktan, yüzüne tükürmekten, sözle hakaret etmekten ibâret bir utandırma ve caydırma dövmesidir. Maksat, bu eylemcileri halk içinde rezil edip onların bir daha böyle bir eyleme cesaret etmelerini önlemektir.
Gerçi Nesâî dışındaki Sünen sahipleri, İkrime yoluyla İbn Abbas'tan: "Lût kavminin işini yapanlara rastlarsanız, fâil ve mef’ûlü öldürünüz" 2763 sözünü rivâyet etmişlerdir, ama Nesâî bu hadîsi münker görmüştür. İbn Mâce bu hadîsi Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiş ise de senedi birinciden de zayıftır. Hafız İbn Hacer, Ebû Hüreyre hadîsinin sahîh olmadığını söylemiştir. Hadîsin başka bir varyantında: "Üsttekini de, alttakini de recmedin" denmektedir ki bu da sahîh değildir. Beyhakî'nin: "Erkek, erkeğe varırsa ikisi de zinâ edendir. Kadın, kadına varırsa ikisi de zinâ edendir" rivâyetinin senedinde Ebû Hâtim'in yalancılıkla suçladığı Muhammed İbn Abdi'r-Rahman vardır. İbnu't-Tullâ', Ahkâmında: "Peygamber’in (s.a.s.) livâta yapanı recmettiği veya onun hakkında bir hüküm verdiği sübût bulmamıştır" demiştir.
Bu konudaki görüşleri toplayan Şevkânî şöyle diyor: "İlim sahipleri, mütevâtir hadîslere dayanarak livâtanın haram ve büyük günâhlardan; yapanların da mel'ûn olduğu kanısına vardıktan sonra cezâsı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bir grup sahâbî, evli olsun, bekâr olsun, livâta yapanın da, yapılanın da öldürüleceği kanısındadır. Şâfiî, Nasır, Kasım İbn İbrâhîm de bu görüşe varmışlar, görüşlerine de Livâtacının recmedileceği hakkındaki münker hadîsi delil getirmişlerdir. Bu görüş sahipleri, öldürmenin nasıllığı hakkında da ihtilâf halindedirler. Hz. Alî'den, bunun kılıç ile öldürülüp sonra yakılacağı rivâyet edilmiştir. Hz. Ömer ve Hz. Osman'a göre bu adam duvarın altına konulup üstüne duvar yıkılarak öldürülür. İbn Abbas'a göre kentin en yüksek binasından baş aşağı atılarak öldürülür (Bu iki rivâyet de zayıftır). Kimine göre de recmedilir. Livâta, aynen zinâ gibi kabul edilmiştir."
Bu görüşleri kaydettikten sonra Şevkânî kendi görüşünü şöyle belirtiyor: "Muhakkak ki bu rezâleti işleyen kimseye, âleme ibret bir cezâ verilir. Azgınların şehvetini kıracak biçimde işkence edilir. Ebû Hanife'ye ve Şâfiî'den gelen başka bir kavle, Murtazâ ve Müeyyedbillâh'a göre livâta yapan, yalnız ta'zîr edilir. Livâtacı hakkındaki deliller özellik, zinâ hakkındaki deliller ise genellik arz ettiği için bu konuda büyük görüş ayrılıkları vardır..." 2764
Îbnu't-Tullâ'ın da belirttiği gibi livâta yapanın öldürüleceği veya recmedileceği hakkındaki hadislerin hiçbir i sahîh değildir. Zâten sahîh olsaydı, sahâbîlerden, cezâ konusunda bu kadar görüş ayrılığı nakledilmezdi. Bu ihtilâflar, Hz. Peygamber'den sonra sahâbîlerin, onlardan sonra da tâbiîlerin, konu hakkında kendi görüşlerini belirttiklerinden, kimi livâtacının yakılacağını, kimi kılıçla öldürüleceğini, kimi üstüne duvarın yıkılacağını, kimi yüksek binadan aşağı atılarak öldürüleceğini, kimi de öldürülmeyip ta'zîr edileceğini söylemiştir ki zaten Kur'ân'ın bu konuda açıkça belirttiği cezâ da ta'zîr'dir. Onun için Ebû Hanîfe, bir kavle göre Şâfıî de livâtacının sadece ta'zîr edileceğini söylemiştir. Çünkü Kur'ân:
2763] Ebû Dâvûd, Hudûd 28; Tirmizî, Hudûd 24; İbn Mâce, Hudûd 12; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/269
2764] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 7/116-118
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 629 -
"İçinizden iki erkek fuhuş yaparsa onlara eziyet edin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlardan vazgeçin. Çünkü Allah, tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir."2765 buyurmuştur.
Muhammed Reşîd Rızâ da bu görüştedir: "Hanefîlere göre ta'zîr, dövmek, böylelerini en kötü, pis bir yerde ölünceye, ya da tevbe edinceye dek hapsetmek sûretiyle olur. Ebû Müslim el-Horasânî: 'İçinizden iki erkek fuhuş yaparsa...' âyetinde livâtacı fâil ve mef’ûlün kasdedildiğini söyler. Biz o âyetin tefsirinde, üstâd İmam (Muhammed Abduh)un da Ebû Müslim'in görüşünde olduğunu söylemiştik. Bu görüş, şöyle diyenlerin sözüne uygundur: Livâtanın cezâsı da ta'zîrdir, ama bu, eziyet olan herhangi bir tarzda yapılabilir (mutlaka dövmek gerekmez). Ta'zîr; sözle, fi'ilen (döverek) yapılabileceği gibi, işkencesiz de olabilir." 2766
Livâta Eylemini Yapanların Toptan Cezâlandırılması;
7/A'râf, 80-84; 11/Hûd, 69-70, 74-83; 26/Şuarâ, 165-173; 27/Neml, 54-55; 29/Ankebût, 28-35'nci âyetlerde livâta eylemine düşkün olan Lût kavminin başlarına yağdırılan kükürt, lav yağmuru ile helâk edildikleri belirtilmiştir. Çok çirkin işler yapan bu kavmin helâk nedenlerinin başında livâta iptilâsı gelir. Livâtacılık, erkeklerin kendi aralarında ilişkiye girmesi biçimindeki homoseksüelliktir ki bu iğrenç eyleme, Lût kavminin adıyla ilişkili olarak livâta denmiştir. Lût (a.s.), kavmini bu kötü ahlâktan uzaklaştırmaya çalışmış, fakat bu işe müptelâ olan kavmi, Lût'un sözlerini dinlememişler, keyiflerini kaçırmaması için bu işe bulaşmayan Lût'u ve taraftarlarını ülkelerinden çıkarmak istemişlerdir. Sonuçta Allah Taâlâ, Lût'u ve iman edenleri kurtarıp, Lût'un karısı da dâhil, bütün suçluları helâk etmiştir.
Lût'un karısının da öteki suçlularla beraber helâk olması, peygamber karısı dahi olsa, suçlunun cezâsını çekeceğini; Allah'a isyan eden insanı hiç kimsenin kurtaramayacağını gösterir. İyilik, insanın kendi şahsında olmalıdır. Böyle olmadıktan sonra iyilere akraba olmak, sâlihlerin soyundan gelmek insana bir yarar sağlamaz.
7/A'râf, 80'de Hz. Lût'un, kavmine, dünyalarda kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi yaptıklarını söylediği belirtilmektedir. Livâta, muhakkak ki Lût kavminin icadı değildir. Onlardan önce de bu işi yapanlar olmuştur. Öyle ise neden Lût kavmi, kendilerinden önce dünyada kimsenin yapmadığı işi yapmakla suçlanmıştır?
Müfessirlere göre bu iş, başka toplumlarda da yapılırdı ama toplumsal bir düşkünlük halini almamıştı. Bireysel olaylar olarak görülürdü. Ancak bu fuhuş, Lût kavminde toplumsal bir iptilâya dönüşmüştü. Bundan dolayı onlar, daha önce kimselerin yapmadığı bir işi yapmakla kınanmışlardır. 2767
Kur'ân-ı Kerîm, bu işi yapanları israfçı olarak nitelendirmektedir. İsraf, bir işi gereksiz yapmak, Allah'ın nimetini boşa harcamaktır. Cinsel birleşmenin asıl amacı, neslin üremesidir. Kadınla erkeğin birleşme arzularının altında Allah'ın bu hikmeti yatmaktadır. İnsanın, çocuk olmayacak tarzda sadece şehvetini defetmesi, milyonlarca insan tohumunun boşa dökülüp ölmesine neden olur. Herbiri
2765] 4/Nisâ, 16
2766] Tefsîru'l-Menâr, 8/518-519. Reşid Rızâ, Tefsîrinin 4/434-439’ncu sayfalarına bakılmasını da tenbih ediyor.
2767] Fahreddin Râzî, Mefâtîhu'l-Ğayb, 14/168
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir insan olma istidadında bulunan milyonlarca tohumun tuvalete dökülmesi, israftır; cinsel birleşmeyi amacından saptırmaktır. Allah, birleşme isteğini sırf zevki tatmin için vermemiştir. Aslında o zevk, önemli bir amacın gerçekleşmesi için bir araçtır. Bu amaç, çocuk olmasıdır. Çocuk olmasını engellemek, insan tohumlarını boşa akıtmak israftır. Yaratılış yasasına aykırı olarak erkeklerle sapık ilişki kurmak haram olduğu gibi, kadını çocuk olmayacak tarzda kısırlaştırmak, onu sadece bir şehvet aracı haline getirmek olur ki bu da Allah'ın yaratma yasasına aykırıdır. 2768
Kur’ân-ı Kerim’de Lût (a.s.) ve Homoseksüel Kavmi
Lût (a.s.) ve Lût Kavmi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 27 yerde zikredilir. Lût (a.s.)’un kavmiyle olan mücâdelesi, Kur'ân-ı Kerîm'de 7/A'râf, 80-84; 11/Hûd, 77-83; 15/Hicr, 61-77; 27/Neml, 54-58; 29/Ankebût, 26-30; 37/Sâffât, 133-138. âyetlerinde anlatılır. Kur'ân-ı Kerîm'de yirmi yedi yerde ismen zikredilen Lût'un Hz. İbrâhim'in tebliğini kabul ettiği 2769, onunla birlikte bereketli ülkeye ulaştırıldığı,2770 peygamberlerden olduğu2771 diğer peygamberler gibi âlemlere üstün kılındığı, 2772 kendisine hüküm ve ilim verildiği, sâlihlerden olduğu ve İlâhî rahmete kabul edildiği 2773 bildirilmektedir. Tevratta iddia edildiği gibi Lût, amcası İbrâhim'in çobanlarıyla kendi çobanları arasında çıkan bir anlaşmazlık üzerine ve münbit toprakları tercih ettiği için değil, peygamber olarak görevlendirilip gönderildiği için 2774 Sodom'a gitmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de livâta kelimesi geçmemekle birlikte "aşırı derecede çirkin davranış, açık hayâsızlık ve sapkınlık" anlamındaki fâhişe (çoğulu fevâhiş) ve fahşâ kelimeleri livâta fiilini de kapsayan geniş bir içerikle yirmi dört yerde geçer ve zina, livâta, sevicilik gibi iffetsizlikler şiddetle kınanır, yol açacağı dinî ve hukukî sorumluluklara işaret edilir. Cinsî ihtiyaçların tabiî/doğal ve meşrû çerçevede karşılanması, fıtrat ve iffetin korunması, insanlık onurunu zedeleyen her türlü cinsî azgınlık ve sapıklıktan uzak durulması Kur'an'ın temel mesajlarından biridir. Kur'an'da, Lût kavminin livâtanın yaygınlık kazandığı ilk toplum olduğuna atıfla onların, bu çirkin fiili işlemeleri ve peygamberleri Hz. Lût'un kendilerini bu işten alıkoymaya yönelik uyarı ve öğütlerine kulak vermeyişleri sebebiyle helâk edildiği anlatılır 2775.
“İsmail'i Elyesa'yı Yûnus'u ve Lût'u da (hidâyete eriştirdik). Onların hepsini âlemlere üstün kıldık.” 2776
“Lût’u da (peygamber olarak) gönderdik. Kavmine dedi ki: ‘Sizden önce âlemlerden hiçbir inin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?
Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Doğrusu siz, haddi
2768] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 12, s. 510-517
2769] 29/Ankebût, 26
2770] 21/Enbiyâ, 71
2771] 37/Sâffât, 133
2772] 6/En’âm, 86
2773] 21/Enbiyâ, 74-75
2774] 37/Sâffât, 133
2775] 7/A'râf, 80-84; 11/Hûd, 78-83; 21/Enbiyâ, 74; 26/Şuarâ, 161-175; 27/Neml, 54; 29/Ankebût, 28-35
2776] 6/En’âm, 86
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 631 -
aşan bir (azgın) kavimsiniz.
Kavminin cevabı: ‘Onları (Lût’u ve ona inanan taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey olmadı.
Biz de onu ve karısından başka âile efrâdını (iman edenleri) kurtardık. Çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi.
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!” 2777
“Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrâhim'e müjde getirdiler ve: ‘Selâm (sana)!’ dediler. O da: ‘(Size de) selâm!’ dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.
Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrâhim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. Dediler ki: ‘Korkma. Biz Lût kavmine gönderildik.’
İbrâhim'den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman Lût kavmi konusunda Bizimle çekişip tartışmalara giriyor(du).
İbrâhim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.
(Melekler dediler ki): ‘Ey İbrâhim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!
Elçilerimiz Lût'a gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da ‘Bu, çetin bir gündür!’ dedi.
Lût'un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işler yapmaktaydılar. (Lût): ‘Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!?’ dedi.
Dediler ki: ‘Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin.’
(Lût:) ‘Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim!’ dedi.
(Melekler) dediler ki: ‘Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. Karından başka sizden hiçbir i geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isâbet edecektir. Onlara vaad olunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?
Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık.
(O taşlar:) Rabbin katında işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zâlimlerden uzak değildir.” 2778
"Onlara İbrâhim’in misafirlerinden (meleklerden) de haber ver.
Dediler ki: ‘Biz, suçlu bir topluma gönderildik.
Ancak Lût âilesi hâriç. Onların hepsini kurtaracağız.’
2777] 7/A’râf, 80-84
2778] 11/Hûd, 69-83
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘(Fakat Lût'un) karısı müstesnâ; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.’
Melek olan elçiler Lût âilesine gelince,
Lût onlara: ‘Hakikaten siz tanınmayan kimselersiniz’ dedi.
Dediler ki: ‘Bilâkis biz sana, onların şüphe etmekte oldukları şeyi (azâbı ve helâkı) getirdik.
Sana gerçeği getirdik; biz, hakikaten doğru söyleyenleriz.
Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin.’
Ona (Lût'a) şu hükmümüzü vahyettik: ‘Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır.’
Şehir halkı, birbirlerini kutlayarak, (meleklerin yanına) geldiIer.
(Lût) onlara: ‘Bunlar benim misafirimdir. Sakın beni utandırmayın;
Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin!’ dedi.
‘Biz seni, elâlemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?’ dediler.
(Lût:) ‘İşte kızlarım! (Düşündüğünüzü) yapacaksanız (onlarla evlenin)’ dedi.
(Rasûlüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.
Güneş doğarken onları o korkunç ses yakaladı.
Böylece ülkelerinin üstünü altına geçirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır.
Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler.
Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır.” 2779
“Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.” 2780
“Lût'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar fenâ işler yapan kötü bir kavimdi. Onu rahmetimize kabul ettik; çünkü o sâlihlerdendi.” 2781
“İbrâhim'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini) yalanladılar.” 2782
“(Rasûlüm!) Andolsun (bu Mekkeli putperestler), belâ ve felâket yağmuruna tutulmuş olan o beldeye uğramışlardır. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktadırlar.” 2783
“Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
2779] 15/Hıcr, 51, 58-77
2780] 21/Enbiyâ, 71
2781] 21/Enbiyâ, 74-75
2782] 22/Hacc, 43
2783] 25/Furkan, 40
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 633 -
Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: ‘(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!’
Onlar şöyle dediler: ‘Ey Lût! (Bu dâvâdan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!’
Lût: ‘Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!
Rabbim! Beni ve âilemi, onların yapageldiklerinden (vebâlinden) kurtar.
Bunun üzerine onu ve bütün âilesini kurtardık.
Ancak bir koca karı müstesnâ. O, geride kalanlardan (oldu).
Sonra diğerlerini helâk ettik.
Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü!
Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak gâlip ve engin merhamet sahibidir.” 2784
“Lût'u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: ‘(Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız?!
(Bu İlâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz!’
Kavminin cevabı sadece: ‘Lût ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!’ demelerinden ibâret oldu.
Bunun üzerine onu ve âilesini kurtardık. Yalnız karısı müstesnâ; onun geride (azâba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.
Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan) ların yağmuru ne kötü olmuştur!” 2785
“(İbrâhim) Dedi ki: ‘Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkâr edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur.’ Bunun üzerine Lût ona iman etti ve dedi ki: ‘Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.’ Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve onun soyunda (seçtiklerimize) peygamberliği ve kitabı (vahy ihsanı) kıldık, ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette salih olanlardandır. Lût da; hani kavmine demişti: ‘Siz gerçekten, sizden önce âlemlerden hiç
2784] 26/Şuarâ, 160-175
2785] 27/Neml, 54-58
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kimsenin yapmadığı ‘çirkin bir utanmazlığı' yapıyorsunuz.’ ‘Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler mi yapacaksınız?’ Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: ‘Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah'ın azâbını getir!’ demek oldu. Dedi ki: ‘Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et!’ Bizim elçilerimiz İbrâhim'e bir müjde ile geldikleri zaman, dediler ki: ‘Gerçek şu ki, biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zâlim oldular.’ Dedi ki: ‘Onun içinde Lût da vardır.’ Dediler ki: ‘Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve âilesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır.’ Elçilerimiz Lût'a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: ‘Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve âileni muhakak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır.’ ‘Şüphesiz Biz, fâsıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azap indireceğiz.’ Andolsun, Biz akledebilecek bir kavim için orada apaçık bir âyet bırakmışızdır.” 2786
“Nitekim onlardan herbirini günahı sebebiyle cezâlandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” 2787
“Gerçekten Lût da gönderilmiş (elçi)lerdendi. Hani biz onu ve ailesini topluca kurtarmıştık. Geride bırakılanlar arasında bir yaşlı kadın dışında. Sonra geride kalanları yerle bir ettik. Siz onların (memleketinin) üstünden muhakkak geçip gidiyorsunuz; sabah vakti ve geceleyin. Yine de akıllanmayacak mısınız?” 2788
“Semud, Lût kavmi ile Eyke halkı da. İşte onlar (Allah'a karşı isyanda birleşen ve güç toplayan) fırkalar(dı).” 2789
“Âd ve Firavun ile Lût'un kardeşleri de (yalanladılar).
Eyke halkı ve Tübba kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti!” 2790
“İbrâhim'in ağırlanan misafirlerinin haberi 0sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.)
Onlar İbrâhim'in yanına girmişler, selâm vermişlerdi. İbrâhim de selâmı almış, içinden, ‘Bunlar, yabancılar’ demişti.
Hemen âilesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,
Onların önüne koyup ‘Yemez misiniz?’ demişti.
Derken (yemediklerini görünce) onlardan korkmaya başladı. ‘Korkma’ dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.
Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: ‘Ben kısır bir koca karıyım!’ dedi.
Onlar: ‘Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir’ dediler.
(İbrâhim:) ‘O halde işiniz nedir, ey elçiler?’ dedi.
2786] 29/Ankebût, 25-35
2787] 29/Ankebût, 40
2788] 37/Sâffât, 133-138
2789] 38/Sâd, 13
2790] 50/Kaf, 13-14
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 635 -
‘Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik.
Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).
(Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).’
Bunun üzerine orada bulunan mü’minleri çıkardık.
Zâten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.
Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.” 2791
“Lût kavmi de uyarıları yalanladı. Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lût âilesini (bu azaptan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık; Tarafımızdan bir nimet olarak. İşte Biz şükredenleri böyle ödüllendiririz. Oysa andolsun zorlu yakalamamıza karşı onları uyarmıştı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşılayıp yalanlamakta direttiler. Andolsun onlar onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. ‘İşte azâbımı ve uyarmamı tadın!’ Andolsun onları bir sabah vakti erkenden üzerlerinde kararını kılmış bir azap yakalayıp bastırıverdi. Şimdi azâbımı ve uyarmamı tadın!” 2792
“Allah, inkâr edenlere, Nûh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hâinlik ettiler. Kocaları Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!’ denildi.” 2793
“Irzlarını koruyanlar; Ancak eşlerine ve câriyelerine karşı müstesnâ; çünkü onlar kınanmaz; Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.” 2794
“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edendir.” 2795
Hadis-i Şeriflerde Livâta ve Erkeğin Kadına Benzemesi
Hz. Peygamber'in hadislerinde livâta kınanmış ve bu fiili işleyen kimseye Allah'ın rahmet nazarıyla bakmayacağı bildirilerek2796 livâta yapanların lânetlendiği ifâde edilmiştir. 2797 Rasûl-i Ekrem, ümmeti hakkında en çok korktuğu şey olarak, Lût kavminin bu çirkin davranışı olduğunu belirtmiş2798 ve erkeğin eşiyle anal (arka yoldan) ilişkide bulunmasını da "küçük livâta" şeklinde nitelendirerek yasaklamıştır.2799 Bir başka hadiste de hemcinsleriyle ilişkide bulunan kadınlar ve erkekler zinâ yapan kişiler olarak ifâde edilmiştir. 2800
Hadislerde Hz. Lût'un Hûd sûresinde yer alan temennisiyle,2801 Lût kavminin
2791] 51/Zâriyât, 24-37
2792] 54/Kamer, 33-39
2793] 66/Tahrîm, 10
2794] 70/Meâric, 29-31
2795] 4/Nisâ, 16
2796] Tirmizî, Radâ 12
2797] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/317
2798] İbn Mâce, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 24
2799] İbn Mâce, Nikâh 29; Ebû Dâvud, Nikâh 45; Tirmizî, Tahâret 102
2800] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII, 131
2801] 11/Hûd, 80
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaptığı kötülüğü işleyenlere Allah'ın lânet edeceği ve onların öldürülmesi gerektiği de bildirilmektedir.2802 Lût (a.s.) ve kavmiyle İlgili olarak Kur'an ve hadis dışındaki İslâmî kaynaklarda yer alan çeşitli rivâyetler2803 çoğunlukla yahûdi kaynaklarındaki bilgilere dayanır.
“Allah Lût’a (a.s.) rahmetini bol kılsın; aslında o, çok muhkem bir kaleye (Allah’a) sığınmıştı.” 2804
"Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey Lût kavminin davranışıdır." 2805
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Kimin Lût kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef'ûlü de öldürün." 2806 Tirmizî, Ebû Hüreyre'nin de böyle bir rivâyette bulunduğunu belirtir. Ebû Dâvud'da İbn Abbâs (r.a.)'tan yapılan bir rivâyette: "Livâta yaparken yakalanan bekâr (yani muhsan olmayan kişi) de recmedilir" denmiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Lût kavminin iğrenç fiilini işleyen kimse mel'ûndur." (Rezin ilâvesidir -Münzir'de kaydedilen uzunca bir hadisin parçasıdır-). 2807
"Kadına dübüründen temas eden mel'undur" 2808
Bu hadis, kadınlara arka uzvundan temas etmenin haram olduğuna delâlet eder. Esâsen Kur'ân-ı Kerim, "Kadınlarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza (ön tarafa) nasıl isterseniz öyle varın!" 2809 meâlindeki âyeti ile ekine elverişli cinsî uzva teması irşad etmiştir. Birçok hadiste Rasûlullah açık bir ifâde ile arka uzuvdan teması şiddetle yasaklamıştır. Tirmizî hadisi de şöyledir: "Hayızlı kadına arka uzvundan temas eden, kâhine giden, Muhammed'e indirileni inkâr etmiştir."
"Allah Teâlâ, erkeğe temas eden veya kadınlara arka uzvundan temas eden erkeğe (kıyâmet günü rahmet nazarıyla) bakmaz." 2810
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün" buyurdu." İbn Abbâs'a: "Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "(Bu hususta Rasûlullah'tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifâde edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muâmele yapılmıştır." 2811 Ebû Dâvud ve Tirmizî'de şu rivâyet de gelmiştir: "Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir."
Şârihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta'zir cezâsına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis
2802] Buhârî, Enbiyâ 11, 15, 19; Müslim, Fezâ'il, 152, 153; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/217, 300, 309
2803] Sa'lebî, 'Arâisû'l-Mecâlis, s. 80
2804] Buhârî, Enbiyâ 11, 15, 19, Tefsir Yûsuf 5, Ta’bîr 9; Müslim, İman 238, h. no. 151, Fedâil 152, h. no: 151; Tirmizî, Tefsir, Yusuf 12, h. no: 3115
2805] İbn Mâce, Hudûd 12, h. no: 2563; Tirmizî, Hudûd 24, h. no: 1457;
2806] Tirmizî, Hudûd 24, h. no: 1456; Ebû Dâvud, Hudûd 29, h. no: 4462, 4463; İbn Mâce, Hudûd 12; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/269
2807] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 6, s. 254
2808] Ebû Dâvud, Nikâh 46, h. no: 2162
2809] 2/Bakara, 223
2810] Tirmizî, Radâ 12, h. no: 1165
2811] Ebû Dâvud, Hudûd 30, h. no: 4464; Tirmizî, Hudûd 23, h. no: 1454
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 637 -
bu büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzûda İbn Abbâs (r.a.)'ın şu sözünü esas almıştır: "Hayvana temas edene hadd yoktur." Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, "Bu kabih/çirkin bir ameldir, kabihi takbih edin" diye cevap vermiştir. 2812
"Bir insan diğer bir insana: ‘Ey Yahudi!’ diye hitab edecek olursa ona yirmi sopa vurun. ‘Ey muhannes (kadınlaşmış, homoseksüel)!’ diyecek olursa yine o kadar cezâ verin. Nikâhı haram olan birine, bunu bilerek muvakaa (aşk-ı memnû) yaparsa öldürün." 2813
Ümmü Seleme (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) yanımda idi. Evde bir muhannes vardı. Bu muhannes, Ümmü Seleme'nin kardeşi Abdullah İbn Ebî Ümeyye'ye: "Ey Abdullah, şâyet yarın Allah Tâif'in fethini müyesser kılarsa, ben sana Gaylân'ın kızını göstereceğim. Çünkü o, gelirken dört, giderken sekizdir" der. Bu söz üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Böyleleri bir daha yanınıza girmesin!" buyurdu. Bu sözüyle muhannesleri kasdetmişti. Bundan sonra onu, (evlerine girmekten) men ettiler." 2814
Açıklama: Muhannes kadınlaşmış erkek demektir. Ahlâkında, davranışlarında, konuşma tarzında ve bütün davranışlarında kadına benzeyen kimsedir. Bu hal, bazen yaratılıştandır. Böyleleri levm edilmezler; ancak kendilerini buna zorlayan (isteğiyle kadın gibi tavırlar takınan) kişilere de rastlanır. İşte bu mezmumdur ve müdâhale edilmesi gerekir. Sesi ve bazı halleriyle yaratılıştan kadına benzeyenlere hünsâ denir. Zikri geçen zâtı Rasûlullah'ın hünsâ bilmesi, ilk gördüğünde yasaklamayışının sebebini izah eder. Bâzı rivâyetler, herkesçe onun cimâya ihtiyaç duymayan biri olduğunun bilindiğini belirtir.
Peygamberimiz Medine'den bazı muhannesleri sürmüştür. Ebû Dâvud'da, ellerini ve ayaklarını kınalayan bir muhannesin Medine'den iki gece uzaklıktaki Nakî adlı mevkiye sürüldüğü belirtilir. Öldürülmesini teklif edenlere Rasûlullah, "Ben musallî olanları öldürmekten nehyolundum" cevabını verir. Bu sürülen kimsenin Hit adını taşıdığı belirtilir. Hind diyen de olmuştur, başka isimler de var. Sürüldüğü yerin adı da farklıdır. Bundan, birden fazla kimsenin sürüldüğü hükmüne varılabilir. Nitekim Âmirî, bunların dört kişi olduğunu kaydeder.
Rasûlullah birçok hadislerinde erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesini yasaklamıştır. Bir hadisleri şöyledir: "Allah'ın yaratışından nefret ederek kadınlara benzeyenlere Allah'ın öfkesi şiddetlidir." Bir başka hadis de şöyledir: "Kadınlardan kendisini erkeklere benzetenlerle, erkeklerden kendilerini kadınları benzetenlere Allah lânet etsin!"
Rasûlullah'ın Hît'i sürgün edişinde başlıca üç sebep gösterilmiştir. Kadınlara ihtiyaç duyan biri olduğu halde bunu gizleyerek, kendinin herkesçe kadınlara ihtiyacı olmayan biri bilinmesine sebep olması. Kadınların güzelliklerini ve avret yerlerini erkeklere alenî şekilde anlatmasıdır. Bu, dinimizin yasakladığı bir edebsizliktir. Kadının erkeğini, erkeğin hanımını tasvir etmesi memnûdur. Bir rivâyette Hît, vasfettiği kız hakkında daha müstehcen tâbirler kullanmıştır: "Ağzı papatya çiçeği gibi, oturduğu zaman iki olur, konuşursa renk saçar gibi..." Kadınların en
2812] İ. Canan, Kütüb-i Site ve Şerhi, c. 6, s. 255
2813] Tirmizî, Hudûd 28, h. no: 1462
2814] Buhârî, Meğâzî 56, Nikâh 113, Libâs 62; Müslim, Selâm 32, h. no: 2180; Muvattâ, Vasiyyet 5, h. no: 2, 767; Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4929
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mahrem yerlerine muttalî olmuştur, bunları başka kadınlar bile kolay kolay öğrenmez. İşte bu sebeplerle Rasûlullah (s.a.s.) bunu sürmüştür.
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) erkeklerden kadınlaşanlara, kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti ve: "Onları evlerinizden çıkarın!" şeklinde ferman buyurdu." 2815
Livâta, Lût kavminin içine düştüğü cinsî sapıklıktır; homoseksüalite de denir. Bu, erkeğin erkekle, kadının kadınla cinsî temasta bulunmasıdır. Dinimiz bu işi zinâdan da çirkin bir ahlâksızlık kabul etmiş, şiddetle yasaklamıştır. Hadis, sadece fâili, yani, erkeğe temas eden erkeği değil, mef'ûlü de yani kendisine cinsî temas yaptırtan erkeği de mahkûm etmekte, ikisinin de öldürülmesini emretmektedir.
Kur'ân-ı Kerim Lût kavminin helâk oluşunun sebebini bu ahlâksızlığa bağlar. Şu halde, bu küçümsenecek bir sosyal bozukluk değil, insanlığın ciddi bir meselesidir. Kur'ân her asra hitab ettiğine göre, onda yer eden meseleler asıl itibarıyla geçmişi anlatsa bile hal ve istikbâle de parmak basmaktan uzak değildir. Öyle ise livâta her zaman için insanlığın karşılaşabileceği bir ahlâkî çöküş, sosyal bir musîbet kaynağıdır. Günümüzde ortaya çıkan ve tıbbî yollarla tedavisi ve önlenmesi henüz imkân dâhiline girmemiş bulunan AİDS âfetinin de livâtanın yaygın olduğu çevrelerde çıkmış olması ve yayılma sebebinin de esas itibariyle livâta ve zinâ olması, üzerinde durulması gereken bir husustur. Dinimizin cinsî hayatın disipline edilmesi husûsunda gösterdiği hassâsiyetin hikmeti şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır. Haram yollardan cinsî tatmin arayanlara karşı İslâm'ın koyduğu müeyyideleri fazla sert ve hatta gayr-i medenî bulanlar, AİDS vak'asının, cinsî sapıklar yüzünden bütün insanlığı ve medeniyeti tehdit eder bir hal alışı karşısında insafa gelmeli, hakkı teslim etmeli değil midir!?
Münzirî'nin et-Terğîb ve't-Terhîb'de yazdığına göre, halifelerden dört tanesi livâta yapanı yakmıştır: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, Abdullah İbnu'z-Zübeyr ve Hişâm İbn Abdilmelik. İbn Ebî'd-Dünya ve Beyhakî'nin rivâyetlerine göre, Hâlid İbnu'l-Velîd, Hz. Ebû Bekir'e yazar ki, bir Arap karyesinde kadın gibi nikâhlanan bir erkeğe rastlamıştır. Hz. Ebû Bekir, bu haber üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbını toplayıp ne yapmak gerektiği hususunda fikirlerini alır. Hz. Ali (r.a.): "Bu günahı tarihte tek bir ümmet işlemiştir. Bildiğiniz gibi Allah da o kavmi helâk etmiştir, ben bu adamın yakılmasını uygun görüyorum" der. Bunun üzerine bütün ashâbın re'yi onun yakılması hususunda icmâ etti. Hz. Ebû Bekir de (Halid İbn Velid'e yazarak) adamın yakılmasını emretti." Yine, İbn Abbâs (r.a.)'ın rivâyetine göre, Hz. Ali, livâta yapan çifti yaktırmıştır. Hz. Ebû Bekir (r.a.), üzerlerine bir duvarı yıktırmıştır." (Rezîn ilâvesidir.) 2816
Lût Gölü
Lût Gölü; Günümüzde bir kısmı İsrail, bir kısmı Ürdün sınırlan içinde kalan göldür. Müslümanlar tarafından Hz. Lût’a izâfeten Lût Gölü/Lût Denizi adıyla, Batılılar arasında da içinde ve kıyılarında canlı yaşamadığından (sadece gölü besleyen Ürdün/Şeria nehrinin ağzında yosun gibi bazı yeşillikler görülür) ve hakkındaki ölümcül efsânelerden dolayı "Ölü Deniz" anlamına gelen adlarla
2815] Buhârî, Libas 62, Hudûd 33; Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4930; Tirmizî, Edeb 34, h. no: 2785, 2786
2816] İbrâhim Canan, Kütüb-i Sitte ve Şerhi, c. 6, s. 252-253
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 639 -
tanınır. Kitâb-ı Mukaddes ile çeşitli Grek, Roma, Bizans ve Arap coğrafyacı, tarihçi ve seyyahlarının eserlerinde coğrafî-tarihî konumuna ve fizikî özelliklerine göre Doğu denizi, Araba (Vâdi’l-Araba) denizi, Sodom ve Gomore denizi, Sogar denizi, Altüst Olmuş göl, Tuz denizi, Zift denizi, Fena Kokulu göl ve Ölü deniz mânâlarındaki çeşitli adlarla anılmıştır.
Lût gölü, üçüncü zamanın ikinci yarısında teşekkül etmiş Akabe körfezi-Vâdi’l-Araba rift vâdisinin devamı olan ve bir noktasında deniz seviyesinden 790 metreyi aşkın derinlikteki tabanı ile karaların en derin yerini oluşturan Gor (Gavr) çukurunun bir kesimine suların toplanmasıyla meydana gelen tektonik bir göldür. Doğu kıyısından çıkan ve "el-Lisân" (dil) denilen bir yarımada, gölü iki kesime ayırmakta ve derinliğin kuzeyde 410, güneyde sadece 10 m. kadar olduğu görülmektedir. Gölün suları yüzeyde binde 288, dipte binde 325 oranında tuzludur; dolayısıyla bu sularda yüzmek çok kolay, fakat dalmak zordur. Gölün suları ayrıca yüksek oranlarda magnezyum klorür (binde 102), sodyum klorür (binde 79), kalsiyum (binde 37) ve potasyum (binde 15), klorürleriyle sodyum bromür (binde 5) içerir. Dünyanın en tuzlu suyuna sahip olan gölün kıyıları, Sodom'dan çıkarken arkasına bakan Hz. Lût'un karısının tuzdan direk haline gelmesi gibi efsânelerin2817 doğmasına yol açan çeşitli şekillerde billûrlaşmış tuz kümeleriyle kaplıdır. Gölün suyunun terkibindeki, canlı barındırmamasına ve fena kokmasına sebep olan maddelerin yanında yüzeyinde de yer yer bitüm toplanmakta ve klasik kaynaklarda, gölün Lacus Asphaltitis adıyla anılmasına yol açan bu maddenin Nabatîler tarafından onu mumyalama işleminde kullanan Mısırlılar'a satıldığı bilinmektedir. Bugün golün suyu İsrail ve Ürdün kıyılarındaki arıtma tesislerinde ayrıştırılmakta ve içerdiği kimyasal maddeler ya sanayide kullanılmakta ya da ihraç edilmektedir.
Kur'an'da, çevresinde gelişen olaylara temas edilen, fakat adı verilmeyen Lût gölünün dinler tarihinde ve Kitâb-ı Mukaddes arkeolojisinde önemli bir yeri vardır. İşledikleri büyük günahlar sonucu altüst edilen Sodom ve Gomore şehirleriyle Tevrat'ta adları verilen aynı döneme ait diğer şehirlerin araştırılması faâliyetleri arkeologlar tarafından henüz kesin sonuçlara ulaştırılamamıştır ve bu konudaki çalışmalar halen sürdürülmektedir. XX. yüzyılın ilk çeyreğinden beri devam eden bu çalışmalar sırasında 1946-1956 yılları arasında gölün kuzeybatı kıyısındaki Kumran harabeleri yakınında bulunan mağaralarda keşfedilen ve Lût Gölü yazmaları veya Kumran mağaraları yazmaları denilen, milâttan önce II - milâttan sonra I. yüzyıllara ait Ârâmîce ve İbrânîce belgeler, Kitâb-ı Mukaddes tarihi ve Hıristiyanlığın kökenleri açısından büyük bir önem taşımaktadır.
Nâsır-ı Hüsrev, Yâküt el-Hamevî, İbn Battûta, Mes'ûdî, Makdisî ve İstahrî gibi İslâm coğrafyacılarının "el-Buhayretü'l-Müntine" (fena kokulu göl) ve "el-Buhayretü'1-Maklûbe" (altüst olmuş göl) gibi adlarla bahsettikleri Lût Gölünü Evliya Çelebi hac dönüşü sırasında görmüş ve “Buhayra-i Sidrem” başlığı altında anlattığı gölün sahillerinde yerleşim olmadığını, sadece bir kenarında bir câmii ile bunun kıble yönünde 200 evli bir köy bulunduğunu, burada oturanların müslümanlar, Yakubîler ve yahûdilerden oluştuğunu söylemiştir. Aynı şekilde bugün de yaşamaya elverişli olmaması sebebiyle gölün kıyılarında önemli bir iskâna rastlanmamakta ve çevrede daha çok sudaki kimyasal maddeleri
2817] Tekvin, 19/26
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değerlendirmeye yönelik faâliyetlerin sürdürüldüğü bazı küçük yerleşim merkezleri bulunmaktadır. 2818
Lût gölünün bugünkü durumu, tarihçilerin anlattıklarından farklı değildir. Batılıların Ölü Deniz, Tevrat'ın Tuz gölü, İslâmî kaynakların ise Lût gölü adını verdikleri göl, Akdeniz seviyesinden yaklaşık 400 metre daha aşağıda ve en derin yeri 400 metreyi bulmaktadır. Yani deniz seviyesinden 800 metre aşağıdadır. Oysa dünyada, deniz seviyesinden aşağıda olan yerlerde bu alçaklık en fazla 100 metre dolayındadır. Gölün bir başka özelliği, yüzde 20-30 oranına varan ölçüde tuzlu olmasıdır. Oysa denizlerdeki en fazla tuz oranı yüzde 3-4'ü geçmez. Bu sebeple Lût gölüne giren bir kimsenin, yüzme bilmese de boğulma ihtimali yoktur.
Lût gölüne batı dillerinde Ölü deniz denmesinin sebebi, içinde balık veya yosun gibi bir canlının yaşamamasından ileri gelmektedir. Bu isimlendirme doğru değildir. Zira 1980 yılında yapılan araştırmalar gölün mikroorganizma kaynadığını göstermiştir.
İslâm âlimleri bu şekilci isimlendirmeden uzak kalarak göle; Lût gölü adını veriyorlardı. Bunun sebebi de Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin sözkonusu kavmin bu göl civarında yaşadığını işaret etmesinden gelmektedir.
Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lût
Toplumun fuhuş girdâbına kapıldığı, cinsel bunalımların had safhayâ ulaştığı; cinsel ilişkilerin bırakınız gizli olmasını, açık açık, üstelik milyonlara hitap eden basın-yayın organlarınca ballandırıla ballandırıla anlatılıp gösterildiği bir ortamda yaşıyoruz. Bu sapkın ortamda ister istemez bulunan müslümanların, karşılaştıkları bu gibi olaylar karşısında alacakları tavır ne olmalıdır?
Bin dört yüz yıldır insanlara hidâyet kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim; insanın yirmi dört saatinde, hayatının her safhası için insanlara yol gösterir. Cinsel konularda da helâl-haram sınırlarını çizer, insan hayatının tabii bir parçası ve aynı zamanda neslin devamı için gerekli olan cinsel ihtiyaçlarda da; yapmalarını istediği işleri emreder. Düştükleri yanlışları gösterir. Toplumu ifsâd edecek davranışlardan kaçınmalarını ister. Böylece toplumu refah ve mutluluğa götürecek yöne sevkeder.
Bütün bunları anlatırken geçmiş kavimlerden cinsel konularda sapmalar gösteren; hatta bu sebepten azâba uğrayan Lût kavmini örnek vererek; gerek indiği dönem içerisindeki câhiliyye Araplarına ve gerekse kıyâmete kadar İlâhî vahye muhâtap diğer toplumlara da bu kıssa örnekliğinde kendilerinin bu hal ve tavırlarını düzeltmelerini ister. "...Sen bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler." 2819
Lût Kavminin Durumu: Lût kavmi, insanların çoğalması için zarûri olan cinsel ihtiyacı, Allah'ın çizdiği sınırların dışına taşırarak; toplumu ifsâda götüren haram bir fiile meyletmiştir. "Lût da, kavmine şöyle demişti: 'Doğrusu siz, daha önce hiçbir kavmin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz. Erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?"'2820; "Kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi
2818] Cengiz Duman, Haksöz, sayı 40, Temmuz 94
2819] 7/A'râf, 176
2820] 29/Ankebût, 28-29
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 641 -
yaklaşıyorsunuz? Evet siz câhil bir kavimsiniz!" 2821; "...Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz!?" 2822
Oysa Allah: "...Onlar (kadınlar) sizin örtünüz/giysiniz, siz (erkekler) de onların örtülerisiniz." 2823 diyerek kadın ve erkeği birbirlerinin örtüleri olarak tavsif etmiştir. Helâl bir cinsel birleşmenin ancak nikâh yolu ile bu iki cins tarafından yapılacağını emretmesine rağmen; Lût kavmi harama meyletmiştir. Dolayısıyla helâl birleşmeyi terkederek; toplumu batağa sürükleyecek erkek-erkeğe yapılan haram birleşmeyi tercih etmişlerdir.
"Doğrusu siz âlemlerde hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz."2824 âyetinde belirtilen "sizden önce hiç kimsenin yapmadığı" ifâdesi Lût kavminin yapmış olduğu homoseksüelliğin; daha önce hiç yapılmadığı şeklinde değil, böyle toplumsal olarak büyük boyutlarda daha önce yapılmadığı şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü tarihin her devrinde şu veya bu şekilde bir haram fiili ferdî olarak işleyenler bulunmuş olabilir. Lâkin "kavmi ona koşarak geldi" ve "Toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?" âyetlerinden anlaşılacağı üzere, fuhşun bireysel değil; toplumsal boyutlarda seyrettiği anlaşılıyor. Bundan dolayı Allah, bu kötü fiilin daha önce bu boyutlarda olmadığını bildiriyor. Lût (a.s.), kavminin Allah'ın emirlerini çiğnemesini sürdürecekleri durumda, artık geriye dönüşü olmayan bir mecrâya sürükleneceklerini, azâbın yaklaşmakta olduğunu haber veriyor.
Konuyla ilgili âyetlerin câhiliyye Araplarına indiği dönemde homoseksüellik, Lût kavminin yaptığı boyutlarda değildi. Buna rağmen Allah; bu kötü fiilin toplumu helâke sevkeden bir iş olduğunu, böyle bir fiile yönelenlerin bunu terketmelerinin en doğru yol olacağını Lût kıssasıyla anlatır.
Hz. Lût'un Tutumu: Lût (a.s.), kavmini sürekli olarak uyarır. Yaptıkları fiilin Allah nezdinde büyük bir suç olduğunu hatırlatır.2825 Bütün bu uyarılara rağmen Lût kavmi sapıklıkta ısrar eder. İşledikleri günahlar kalp ve gözlerini öylesine köreltmiştir ki, kendilerini helâk etmeye gelen insan kılığındaki meleklere bile yeltendiler. Buna karşılık Lût (a.s.) onlara şöyle der: "Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır; sizin için onlar(ı nikâhlamak) daha temizdir. Allah'tan korkun, misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?" 2826
Lût (a.s.) evine konuk olarak gelen Meleklere yeltenenlere "işte şunlar kızlarımdır; sizin için onlar daha temizdir" diyerek, yaptıkları sapıklığa karşı helâl bir alternatif teklif eder. Buradaki teklif husûsunda müfessirlerin bir kısmı "hakiki kızlarıdır" bir kısmı ise "kavminin kızlarıdır" demişlerdir.
"İşte şunlar kızlarımdır" ifâdesi ister Lût'un kızlarını, isterse kavminin kızlarını kapsasın farketmez. Bu teklif, Lût kavminin yaptığı işin kötü olduğunu, temiz olanın kadın-erkek arasındaki ilişki olduğunu göstermek içindir. Lût'un bütün çabalarına karşın kavmi tepki gösterir. "Dediler ki: ‘Senin kızlarında bizim
2821] 27/Neml, 55
2822] 26/Şuarâ, 166
2823] 2/Bakara, 187
2824] 29/Ankebût, 28
2825] 26/Şuarâ, 161-166
2826] 11/Hûd, 78
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Sen bizim ne istediğimizi bilirsin." 2827; "Onlar şöyle dediler: ‘Ey Lût, (bizim yaptığımıza karşı gelmekten) vazgeçmezsen, iyi bil ki sürgün edileceksin!" 2828; "Doğru sözlü isen bize Allah'ın azâbını getir." 2829
Artık Lût (a.s.), kavminin doğru yola geleceğine dair tüm inancını tüketir. "Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam!" 2830 Yapacağı iş, Allah'a sığınmaktı. Bütün gücüyle Allah'a sığınarak O’ndan yardım ister: "Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et." 2831; "Rabbim! Beni ve âilemi, onların yapageldikleri kötülüklerden kurtar." 2832
Allah Lût'un duâsını kabul eder; kâfir karısı dışındaki âilesini kurtarır. "Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve âilesini, hepsini kurtardık." 2833 Kur'an bize Lût'un karısının suçunu belirtmez (onun kâfir olduğunu ve kocasına ihânet ettiğini belirtir.2834 Müfessirler birtakım suçlamalarda bulunmuşlarsa da gaybî bir konu olan bu durum karşısında Kur'an'ın bize verdiği kadarla yetiniyor ve orada duruyoruz. Kur'an-ı Kerim'de Nûh’un (a.s.) oğlunun, Nûh'un duâsına rağmen helâk edilmesi olayından sonra anlatılan bu olayda da Lût'un âilesinin kurtulması duâsına mukabil karısı helâk edilenler arasında yer alır. Bu olay bize gösterir ki Allah'ın emirlerine karşı gelmiş olan bir kimse, Allah nezdinde peygamber âilesinden de, onun soyundan da olsa gerekli cezâyı görecektir. Allah nezdinde geçerli olan soy-sop, mevki, makam değil; takvâdır.
Kendilerini ziyârete gelen misâfirlerin, Lût kavmini helâk için görevli melekler olduğunu anlayan İbrâhim (a.s.),2835 kâfir de olsa Lût kavminin helâk edilmemesi için meleklerle tartışır. Hz. İbrâhim’in bu hareketi o anlık şoktan dolayıdır, yoksa meleklerin söylediği gibi Allah'ın azâbı geldikten sonra onu kimsenin durduramayacağını en iyi bilenlerden birisi de İbrahim'dir.
Melekler daha sonra Lût’a (a.s.) gelirler. Lût (a.s.) da Hz. İbrâhim'in üzüldüğü gibi kavminin helâkinden dolayı üzülür. Hz. İbrâhim ve Hz. Lût’da görülen bu latif tutum, peygamberleri kana susamış insanlar gibi göstermek isteyen kâfirlere karşı en güzel ibrettir. "Elçilerimiz Lut'a gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da; 'Bu çetin bir gündür' dedi." 2836; "Dediler ki: 'Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar asla sana dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle yürü. Karından başka sizden hiçbir i geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan şüphesiz ona da isâbet edecektir. Onlara vaad olunan helâk zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?" 2837
Lût (a.s.)'a meleklerin bildirdiği hicret emri, Mûsâ’nın (a.s.) Firavun'un adamlarından inananları kaçırdığı zaman da Allah tarafından aynı şekilde bildirilmişti.
2827] 11/Hûd, 79
2828] 26/Şuarâ, 167
2829] 29/Ankebût, 29
2830] 11/Hûd, 80
2831] 29/Ankebût, 30
2832] 26/Şuarâ, 169
2833] 26/Şuarâ, 170-171
2834] 66/Tahrîm, 10
2835] 11/Hûd, 74/76
2836] 11/Hûd, 77
2837] 11/Hûd, 81
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 643 -
"Biz Mûsâ'ya: 'Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz' diye vahyettik." 2838
Baskı altında yaşayan Mûsâ ve Lût gibi peygamberler toplumlarının helâk edilmesi kararlarının akabinde, inananlarla birlikte geceleyin kâfirlere fark ettirmeden hicret etmeleri istenir. Kâfirlere fark ettirmeden kaçmanın en uygun olduğu zaman gecedir. Lût (a.s.) da ailesinden karısı hâriç, diğer iman edenlerle beraber geceleyin kavmini terk ederek yola koyulur.
Tevrat'la Bir Karşılaştırma: Lût kavmini helâk ile görevlendirilen meleklerin, İbrâhim (a.s.)'e uğraması olayı Tevrat'ta da yer almaktadır. Ancak Kur'an ve Tevrat metinlerinde yer alan bu olayın karşılaştırılması, Tevrat metinlerinin nasıl tahrif edilmiş olduğunu gösterecektir. Bu karşılaştırma aynı zamanda Tevrat'ta anlatılan kıssaların hidâyet özelliğinin nasıl kaybolup, yerini küfrün aldığını rahatlıkla anlatmış olacaktır:
"Ve İbrahim sığırlara koştu ve körpe ve iyi bir buzağı alıp uşağına verdi, ve onu hazırlamakta acele etti. Ve ayranla süt ve hazırladığı buzağıyı alıp önlerine koy; ve kendisi yanlarında, ağaç altında durdu, ONLAR DA YEDİLER." 2839
Tahrif edilmemiş Tevrat metninde Meleklerin Kur'an'daki âyetlerde belirtildiği gibi sunulan yemeği yemedikleri muhakkaktır. Hz. Mûsâ’dan sonra Tevrat’ı kendi hevâlarınca tahrif eden yahûdiler meleklere yemek yedirttikleri gibi; daha sonraları müşrik Araplar işi meleklerin dişi oldukları, dahası Allah'ın kızları oldukları iftirâlarına kadar götüreceklerdir. Böylece Tevrat, hidâyete sevkeden bir kitap olmaktan ziyâde şirke götüren bir kitap konumuna düşürülmüş oluyor.
Allah'ın Kur'an'ı indirme gâyesi de, insanları doğru yola sevkedecek bir kitabın bulunmamasından, elde mevcut Tevrat ve İncil'in tahrif edilmesindendir. Kur'an inmeden câhiliyye döneminde mevcut bulunan muharref İlâhî kitaplarda, Allah'ın bildirdiği emir ve kıssalar hedefinden saptırılmış ve tevhidî çizgiden uzaklaştırılmıştı. Tevrat'ın şirk kitabına dönüştüğünün delillerinden bir tanesi de, Lût'un anlatıldığı bölümde Lût'un kızlarının babaları ile yatması iftirasının yer almasıdır ki; bu olay tamamı ile iftirâ ve kıssanın hidâyet içeriğinin tamamen tersyüz edildiğinin, tevhidî çizgiden saptırıldığının göstergesidir.
Bu kıssadan alınması gereken ders ve ibretleri şöyle sıralayabiliriz:
Allah'ın bize Lût kıssasını anlatmasının ilk amacı muharref Tevrat vâsıtası ile Mekke insanlarının edindikleri yalan-yanlış bilgileri düzeltmektir.
Kıssanın anlatılması ile yeryüzündeki bütün câhiliye toplumlarında olduğu gibi Mekke câhiliye toplumunda da görülen sapık bir münâsebet şekli, erkek erkeğe yapılan cinsî ilişki mahkûm edilir.
Dahası, ferdî olmaktan ziyâde, yani yapanların var olduğu halde bilinmediği bir yapıdan çok, alenî ve üstelik toplumsal olarak yapılan bir fiil haline gelen cinsel suçların azâba müstehak olduğu anlatılır.
Günümüzde yapılan bu çirkin fiillerin boyutu Lût kavminin yaptığı toplumsal pisliğin çok ilerisindedir. Erkek erkeğe, kadın kadına evlenmenin normal görüldüğü, homoseksüel olimpiyatları gibi tertiplerle global pisliklerin bir araya
2838] 26/Şuarâ, 52
2839] Tevrat, Tekvin Babı
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirildiği, ameliyatlarla erkeklerin kadın, kadınların erkek olarak yaşamak istedikleri bir dünyanın sapıklıkta Lût kavminden çok ileri olduğunu söylemek yanlış bir tespit olmasa gerektir.
Bir peygamberin yüzü suyu(!) hürmetine dahi onun ailesinden biri olan karısının bile affedilmediği Nuh (a.s.)'un oğlunun cezâlandırılmasından sonra, ikinci bir örnek olarak muhâtaplara sunulur. O halde Allah'ın kınadığı bu fiilin kötülüğü ve bunun getireceği belâlar tüm insanlara hatırlatılmalıdır. 2840
Lût Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
Âyetlerden Tesbitler
1. Sığınacak Bir Kale
“(Lût) Keşke benim size karşı (savunacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim!” dedi.2841; “Lût, doğrusu dedi, ben sizin bu işinize buğzedenlerdenim.” 2842; “(Ey Lût) ‘Biz seni halkın işine karışmaktan men etmemiş miydik’ dediler.” 2843; "...Onları (Lût'u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış’ dediler.”2844; “Onlar şöyle dediler: Ey Lût, bu dâvâdan vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürülenlerden olacaksın.” 2845
İyiliğin emri ve kötülüğün nehyinde aslolan; bunlara karşı olunduğunun belirtilmesi ve kalple, dille ve imkân/güç varsa elle bu karşı koyuşun gösterilmesidir. Her şartta bir mü’min bu karşı duruşunu belirtmek durumundadır. Zira bunun ötesinde bir hardal tanesi kadar bile iman olmadığı Rasûlullah tarafından bildirilmiştir. Bizlerden münkeri mutlaka ortadan kaldırmamız değil, öncelikle ona karşı mücâdele etmemiz, kulluk borcu olarak istenmiştir. Zira münkerin ortadan kaldırılmasında bizim dışımızdaki faktörlerin de etkileri vardır. Ve onu engelleyemediğimiz zamanlar da olacaktır. Ancak aslolan ona karşı koyuşumuzdur. Bu alanda sonuçla değil; duruş ve tavır geliştirmekle sorumluyuz.
Ancak her mü’min gibi rasullerin kalbinden de, münkeri tamamen ortadan kaldırmak arzusu geçer. Ve elde imkânların bulunmasını arzular. Bu açıdan iyiliğin emri ve kötülüğün yasaklanmasında sonuç açısından ideal noktaya "güç" ile ulaşılabilmektedir. Adâletin, güçle desteklenmesinden daha güzel ne olabilir? "Biz, Kitap (adâletin teorik malzemesi) ile mîzânı/ölçüyü indirdik. Biz demiri (onun uygulanmasında gerekli olan gücü) de indirdik ki, onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır."2846 Ve güç kullanarak kötülüğün yasaklanmasının mümkün olduğu zeminlerde bunun hemen uygulanması, hem aklın hem de vahyin gereğidir.
Farz olan bir şeyin yerine getirilmesi için gerekli olan şeyler de farzdır. Bu yüzden kötünün önüne set çekmek için günün gereklerini tedârik etmek da farzdır. Kalbinde küfre ve menhiyyâta buğz dahi kalmayan kişilerin dinî durumlarını tekrar kontrol etmeleri öncelikli bir görevdir.
2840] Cengiz Duman, Haksöz, sayı 40, Temmuz 94
2841] 11/Hûd, 80
2842] 26/Şuarâ, 168
2843] 15/Hıcr, 70
2844] 7/A’râf, 82
2845] 26/Şuarâ, 167
2846] 57/Hadîd, 25
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 645 -
“Allah Lût’a (a.s.) rahmetini bol kılsın; aslında o, çok muhkem bir kaleye (Allah’a) sığınmıştı.” 2847
“(Lût şöyle duâ etti:) ‘Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et." 2848; "Rabbim! Beni ve âilemi, onların yapageldikleri kötülüklerden kurtar." 2849
"Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve âilesini, hepsini kurtardık." 2850
2. “Arkanıza Bakmayın!”
"Gecenin bir bölümünde âile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de arkasına bakmasın, gitmeniz istenen yere gidin!" 2851
Hayr da şer de, önemli karar ve faâliyetlerin icrâ ânı olarak geceleri kullanır. O geceler hem nûrun hem de zulmün en kesif icraatlarına şâhit olmuşlardır. Gecenin bereketi ve farklılığından nasibini alamamış kişi ve hareketler berekete ulaşamazlar.
“Şüphesiz gece nâşiesi (kalkışı, neşesi), tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir söze/kırâate daha elverişlidir.” 2852
Arkana bakma! Nûh gibi fıtratının sıcaklığıyla bataklıkta bıraktığın yakınlarına meyledebilirsin. Bu seni bilgin olmayan konuda duâ etmeye ve câhilî davranışa itebilir. 2853 Ya da Allah'ın azâbı o denli şiddetlidir ki, değil onu yaşamak, onu bir başka obje üzerinde izlemek bile insanın ruh halini etkileyip bozabilir. Mü’min bir gözün ve gönlün ona şâhit olması bile istenmemektedir. 2854
3. Peygamber Karısı veya Akrabası Olmak İnsanı Kurtarmaz: “Allah inkâr edenler hakkında Nûh'un karısı ile Lût'un karısını misâl verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler, onlara hıyânet ettiler. Kocaları Allah'tan (gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı. (Onlara): ‘Haydi, girenlerle beraber siz de ateşe girin!’ denildi.” 2855
Bu âyette iki peygamber karısının, kocalarına inanmamakla kalmayıp ayrıca onları son derece üzdükleri anlatılmaktadır. Bu kadınların hıyânetleri küfürleri idi. Dinde ihânetlerinden dolayı peygamber kocaları, onları Allah'ın azâbından kurtaramamıştı ve onlar da öteki suçlular gibi ateşe atılmışlardı.
Kişiyi kurtaran, kendi imanı ve amelidir.
Kişinin kendi imanı ve sâlih ameli, yani takvâsı olmadıktan sonra, herhangi bir sâlih insana, âlime veya peygambere akraba olmanın bir yararı olmaz. Bu husus, Kur'ân'ın birçok yerinde yinelenir. Meselâ Hûd Sûresinde anlatıldığı üzere peygamber oğlu olmak, Nuh'un kâfir oğlunu azaptan kurtaramamıştı. "Nûh Rabbine seslendi: 'Rabbim, dedi, oğlum benim âilemdendir. Senin sözün elbette haktır ve sen hâkimlerin hâkimisin!' (Allah Teâlâ): 'Ey Nûh, dedi, o senin ailenden değildir. O, yaramaz
2847] Buhârî, Enbiyâ 11, 15, 19; Müslim, İman 238
2848] 29/Ankebût, 30
2849] 26/Şuarâ, 169
2850] 26/Şuarâ, 170-171
2851] 15/Hıcr, 65
2852] 73/Müzzemmil, 6
2853] 11/Hûd, 45-47
2854] Levent Uçkan, İslâm Tarihi Notları, (Basılmamış Çalışma), s. 24-25
2855] 66/Tahrîm, 10
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iş yaptı. Bilmediğin bir şeyi Benden isteme. Sana câhillerden olmamanı öğütlerim!" 2856
Peygamber karısı olmak, Nûh'un ve Lût'un karılarına yarar sağlamadığı gibi, kâfir karısı olmak da Firavun'un karısına zarar vermemiş; tam tersine, o şartlar içinde inanması, kendisini Allah katında daha da yüceltmiştir. "Allah iman edenler hakkında da Firavun'un karısını misâl verdi. O: 'Rabbim, bana katında, cennetin içinde bir ev yap, beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden kurtar ve beni o zâlimler topluluğundan kurtar!' demişti.” 2857
4- Livâta Fiilinin Çirkinliği
a- Lût kavminin işlediği livata fiili, çok çirkin bir ameldir. Bu fiili işleyenler, hem dünyada hem de âhirette azâbı hak ederler. Çünkü bu ameli işleyenler, hasta/mikroplu kişilerdir, her toplumu bozarlar. Toplumu böyle kişilerden temizlemek gerekir. Bunlar hayvanlardan daha beterdirler. Onun için, Allah (c.c) böyle yapan kişileri hem dünyada hem âhirette büyük azapla tehdit etmiştir.
b- Lût kavminin yaptığı çirkin fiilin hem yapana hem yapılana sağlık yönünden büyük zararı vardır. Ayrıca yapan ve yapılan için büyük bir utanç kaynağıdır ve ikisinin arasında düşmanlık meydana getirir.
c- Bu çirkin amelin işlenmesiyle kadın, erkek tarafından terkedildiği için kadınlar büyük zarar görür ve toplum bozulur.
d- Lût (a.s.) kavminin yaptığı çirkin fiil, neslin azalmasına sebep olur. Onun için Allah (c.c.), bu fiili yapan kavmi cezâ olarak helâk etmiş ve dünyadan tamamen kaldırmıştır. Ayrıca kıyâmet gününde de onlara büyük bir azap vardır.
5- Misâfire İkram
Bu kıssa, misafirin güzel bir şekilde ağırlanması, ikramda kusur edilmemesi ve her türlü eziyetlerden korunması gerektiğini gösterir. Lût (a.s.), evindeki misafirleri livata yapmak için götürmek isteyen kimselere, kızlarını onların liderleriyle evlendirme teklifinde bulunarak misafir olan melekleri korumak istemiştir.
Lût (a.s.), sakalsız ve bıyıksız güzel gençler sûretinde gelen melekler kapısını çaldıklarında, kavminin fuhuş yapmak için onları almaya geleceğini, onların yüzünden başına büyük bir problem geleceğini bildiği halde, misafirleri geri çevirmedi ve onları korumak için elinden geleni yaptı.
Lût (a.s.)’un bu davranışı, bizim için büyük bir örnektir. Eve gelen misafire ikram etmek ve onu korumak için elden geleni yapmak gerekir. Rasûlullah (s.a.s.), bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a (c.c.) ve âhiret gününe iman ediyorsa misafirine ikram etsin!” 2858
Burada ve daha başka yerlerde Kur’an, tek başına sadece Sodomî (eşcinsellik) hastalığının Allah’ın gazâbını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmanın, Peygamberin örnekliğindeki İslâm devletinin bir görevi olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezâlandırılması gerektiğini öğreniyoruz.
2856] 11/Hûd, 45-46
2857] 66/Tahrîm, 11
2858] Buhârî; Müslim
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 647 -
Buna işaret eden bazı hadisler de vardır: a) "Eşcinselin failini de, mefûlünü de öldürün" b) "Her ikisi ister evli olsun ister bekâr olsun", c) "Livata suçunun fâilini ve mef’ûlünü recm ediniz." Fakat, hayatı boyunca Hz. Peygambere hiçbir livata suçlusu getirilmemesi nedeniyle, bu tip suçlular için açık ve kati bir cezâ şekli tarif edilmemiştir.
Bununla beraber, O’nun haleflerinden gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gömülmeyip yakılarak kül haline getirilmesi görüşündedir. Hz. Ebû Bekir de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz. Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harâbe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yıkılması gerektiği fikrindedirler. Hz. İbn Abbas ise, bunların en yüksek evin damından baş aşağı atılması ve recmedilmesi gerektiği kanaatindedir.
İmam Şâfiî, livataya iştirak eden iki tarafın fâil ve mef’ûlün, ister evli ister bekâr olsun, öldürülmesi gerektiğini söyler. İmam Şa’bi, Zührî, Malik ve Ahmed b. Hanbel’e göre, bu kimseler recmedilmelidir. Said b. Museyyeb, Atâ, Hasan Basri, İbrahim Nehaî, Süfyan-ı Sevrî ve Evzaî, bu tip suçlar hakkında verilecek cezânın, zinâ cezâsı ile aynı olduğu görüşündedirler; yani, bu cezâ, suçu işleyenler bekârsa, yüz kırbaç ve sürgün, evliyseler, recmederek öldürmektir. Ebû Hanife ise, suçlunun ibret olarak, yaptığı suçun durumuyla mütenâsip bir şekilde cezâlandırılması gerektiği görüşündedir. İmam Şafii’nin de bu görüşe uygun bir sözü vardır.
Erkeğin, (Lût kavminin yaptığı gibi) sapık ilişkilerde bulunmasının kesin haram olduğu husûsuna da dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Böyle bir fiili işleyen erkek lânetlenmiş bir kimsedir" 2859 ve "Allah hanımıyla böyle bir suçu (karısına arka yoldan yaklaşma) işleyen insanın yüzüne nazar etmeyecektir."2860 Başka bir hadisinde "Âdet günlerinde hanımıyla cinsel ilişkide bulunan, onunla livata yapan (karısına arka yoldan yaklaşan) veya fal bakmaya devam eden kimse, Muhammed’e gönderilene inanmamış bir kâfirdir" 2861 diyerek şiddetle ikazda bulunmuştur. 2862
Lût Kavmi ve Günümüz
Toplumun, eşcinselliği genel olarak tiksinti verici bir davranış olarak görmesi, bu tür eğilimlerin ne oranda yaygın olduğunu gizlemektedir. Ama Batı tarzında aşırı özgürlüğün benimsenmesiyle hayvanların bile yapmadıkları bu çirkinlik giderek yaygınlaşmaktadır. Bu yaygınlığın boyutunu umumi tuvaletlerin kapılarındaki Tosun edebiyatı denilen yazılardan tahmin etmek mümkündür. Kendi aralarında tanışmak için (kulağa küpe gibi) özel aksesuarlar kullandıkları, hatta birleşerek siyasi parti kurdukları da bilinmektedir. Özellikle kot denen vücuda yapışan blue jeans (blucin)lerin ve vücut hatlarını belirtecek şekilde çok dar pantolonların kadın veya erkekler tarafından giyilmesinin livâta denilen insan fıtratıyla bağdaşmayacak fâhişeliğe dâvetiye çıkartması ve bu fiilin yaygınlaşmasına sebep olduğu göz ardı edilmemelidir. Yine metroseksüellik denilen erkeklerin fazlaca bakımlı olması, giderek bayanlar gibi süslenip makyaj vs. yapması bu anormal cinselliği teşvik etmektedir. Ayrıca kimi televizyon programlarında
2859] Ebû Dâvud
2860] İbn Mace; Ahmed bin Hanbel, Müsned
2861] Tirmizi
2862] Avbdülvahid Metin
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadınımsı tavırlar ve konuşmalarla program sunan bazı yumuşak tiplerin de toplumda kötü örnek teşkil ettiğini belirtelim. Bu konuda kimi şarkıcıların davranışlarının, Zeki Müren’den Bülent Ersoy’a bazı şarkıcıların tavırlarının, giderek artan bu anormallikte payları unutulmamalıdır. Allah’ın emri olarak başını örten kızlara her türlü dışlayıcı ve yasaklayıcı tavır uygulanırken; büyük şehirlerin bazı semtlerinde, yol kenarlarında ya da televizyon reklâmı ve telefon gibi iletişim araçlarıyla müşteri arayan transseksüeller, homoseksüeller özgürlük denen şeyin bu topraklarda kimlere ve ne için olduğunu düşündürecek boyuttadır.
Balığın baştan kokması misali, bu konuda düzenin ne denli suçlu olduğunu değerlendirmek gerekir. Karma eğitim kurumları, erkeklerin caddede, iş yerinde, televizyon programlarında, şifreli-şifresiz kanallarda, şarkı kliplerinde, gazete ve dergilerde hep cinsel tahrikle, kışkırtılmayla karşı karşıya kalması, evliliğin zorlaştırılması, hepsinden önemlisi gençlerin çoğu açısından Allah korkusu ve takvâ gibi kavramların “para” kadar, “seks” kadar önemli görülmemesi toplumu helâke götürecek bu çirkinliğin yayılma sebepleri olarak gözükmektedir.
Amerika ve Avrupa ülkeleri, bu ahlâksızlığı gâyet doğal bir özgürlük olarak değerlendirmekte, gay veya lezbiyenleri küçük düşürücü, onları dışlayıcı, hele hakaret edici bir tavrı şiddetle cezâlandırmaya tâbi tutmaktadır. Tüm Avrupa Birliği ülkelerinde homoseksüelliğin insan hakları ve özgürlüğü kapsamında yer alması; Türkiye’nin de bu birliğe katıldığı zamanda vâizlerin ve hocaların bile bu davranışı eleştirip kınama haklarının olmayacağı, eşcinsel evlenmelere karşı çıkılamayacağı şu anda kimsenin üzerinde durmadığı önemli problemler olarak durmaktadır.
Seks hürriyeti, bir başka ifâdeyle cinsel özgürlük ile ortaya çıkan ciddi anormalliklere Batı, çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor. Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, erkekler ve kızlar, evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta. Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için, akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki sözkonusu. Birleşmiş Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini 2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor. HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003 yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil, âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan bu hastalık, en çok gayri meşrû ilişki, yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kurtulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 649 -
âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek bilinç aşılanmalıdır.
Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, "gay" ve "travesti"lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne niye vermiyor, anlamak zor değildir.
Tefsirlerden İktibaslar
Mevdûdi şöyle der: “Hani Lût da kavmine şöyle demişti…”2863 Bu insanlar, şimdi Ürdün'ün doğu yakası denilen ve Irak ile Filistin arasında yer alan topraklarda yaşamışlardı. Kitab-ı Mukaddes'e göre merkezleri Ölü Deniz'e yakın yerlerde, ya da tamamıyla suyun altında kalmış Sodom şehridir. Talmud, bunların Sodom'un dışında dört büyük şehirlerinin daha olduğunu ve bu şehirlerarasındaki arazilerin, kilometrelerce devam eden büyük bir bahçeyi andırdığını ve seyredenleri büyülediğini anlatır. Fakat zamanımızda şehirlerin yerleri tam olarak belli değildir. Çünkü bu alanların tümü, Lût Gölü ya da diğer bir adıyla Ölü Deniz'in altında kalmıştır.
Hz. Lût (a.s.), Hz. İbrâhim'in (a.s.) yeğeni idi. Hakka dâvet'in tebliği, hususunda tecrübe kazanmak için Suriye, Filistin ve Mısır'ı ziyaret etmek üzere amcası Hz. İbrâhim'le (a.s.) birlikte Irak'tan ayrıldı. Daha sonra Allah tarafından bir rasûl olarak tayin edilip, kendileriyle bir kan bağı olmasından dolayı onun "kavmi" diye nitelenen günahkâr topluluğa ıslah etmek için gönderildi.
Ne yazık ki, Yahudiler tarafından tahrif edilmiş olan eldeki Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Lût'un (a.s.) şahsiyeti lekelenmiştir. Başka hususlar bir tarafa, Ürdün topraklarında icra ettiği vazife, İbrâhim'in sığır sürüleri ile Lût'un sığır sürüleri arasında çıkan bir anlaşmazlık sonunda" 2864 münbit bir toprağa göç olarak tanımlanmıştır. Fakat Kur'an bu iddiayı çürütür ve Hz. Lût'un (a.s.) bir resûl olarak tayin edilmiş olduğunu ve oraya, halkı ıslah etmek için gönderildiğini söyler.
"Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz…” 2865: Kur'an-ı Kerim daha başka yerlerde, bu kavmin diğer bazı günah ve suçlarını da zikreder, fakat burada, Allah'ın cezâsına uğramalarına neden olan, onların en iğrenç suçlarını hatırlatır. Her ne kadar bazı sapık kimseler, Sodom halkına nihayete kadar kötü bir şöhret sağlamış olan bu iğrenç günahı işlemiş iseler de, bu durum, bütün insanlar tarafından her zaman hayâsız ve çok kötü bir davranış olarak kabul edilmektedir.
Fakat bu çirkin fiili, ahlâkî bir seçkinlik derecesine çıkaranlar, eski çağlarda
2863] 7/A’râf,80
2864] Tekvin/Bölüm, 5:12, 13
2865] 7/A’râf, 81
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sadece Yunan filozofları, modern dünyada da yalnız Avrupalılar olmuştur. Avrupalılar, adeta bu işin eksik kalan yönlerini alenî surette tamamlamak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bu iğrenç fiile yasal bir statü vermeyi de başarmış bulunuyorlar. O kadar ki, bazı memleketlerin kanun koyucuları onu yasallaştırmışlardır bile. Şöyle ki, artık eşcinselliğin korkunç bir toplum suçu olduğunu göstermek için tartışmalar düzenlemek de fayda vermez hale geldi. Hâlbuki Halik (Yaratıcı) her şeyi dişi ve erkek olarak yaratmış, her türü ötekinden farklı ve üremeleri için yekdiğerine tamamlayıcı şekilde varlık âlemine çıkarmıştır.
Sonra insanoğlundaki bu farklılık, bir amaca hizmet etmek içindir. Bu iki insanın çocukları ile birlikte bir yuva kurması içindir. Zira aile insanoğlunun uğruna yaratıldığı medeni hayatın temelidir. Bundan dolayı kadın ve erkeğin vücutları, cinsî arzularını tatmin ve insan neslinin üremesi için gerekli olan tabiî fonksiyonu yerine getirebilmelerine müsait bir şekilde ve yekdiğerini tamamlayıcı yapıda yaratılmıştır. Binaenaleyh, bu cinsi arzuyu gayri meşru yollardan tatmin eden kişi, bir defada ve aynı zamanda birçok suçun faili haline gelir:
1) Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kurbanı olarak, kendi vücut organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabir caizse, savaş açmış olur. Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin, fizik, zihin ve ahlâkları üstünde son derece zararlı etkiler meydana getirir.
2) Kendi türüne ve tüm âleme karşı gereken haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden, salt cinsî zevkler peşinde koşması, taibata karşı ihanet ve vefasızlık suçu işlemiş sayılmasına neden olur.
3) Genelde, medeni toplumun bütün imkânlarından faydalanmasına karşılık bir aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçınması ve bütün enerjisini, cinsel arzularını gayri meşru yollarla tatminde harcaması nedeniyle topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur. Bu bencil ve uygun olmayan davranış sadece faydasız bir hareket olmakla kalmaz, aynı zamanda toplum ahlâkına da büyük zarar verir. Böylece, o kimsenin kendisini, ailesine ve insanlığa faydalı kılamaz hale getirir ve en aşağı bir başka erkekte de doğal olmayan kadınsal özelliklerin yerleşmesine neden olur. Bu da aslında, kendilerine rağbet edilmemesi dolayısı ile en azından iki kadının ahlâksızlığına ve zinaya düşmelerine yol açar.
“Kavminin cevabı: ‘Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!’ demekten başka olmadı.”2866 Aralarında muttaki kimselerin bulunmasına bile tahammül edememeleri onların ahlâkî tefessühün en aşağı derekelerine yuvarlandıklarının bir göstergesidir. Onlar sadece hayâsız, günahkâr ve ahlâksız değil, aynı zamanda her türlü iyilik ve fazilet duygularından da yoksundurlar. Bundan dolayı, aralarında kendilerini ahlâk ve fazilete dâvet edecek kimsenin kalmaması için, Hz. Lût (a.s.) ve taraftarlarını davalarından vazgeçirmek istediler. Ve topluca, günahkâr-lığın en son sınırına dayanmış ve aralarında iyilikten hiçbir eser kalmamış olduğundan, yeryüzünde bulunmaları için artık hiçbir sebep kalmamıştır. Bu nedenle, Allah o kavmin bütünüyle yok edilmesini emretti. Onların durumu, içinde sadece birkaçı sağlam meyve kalmış çürümüş bir sepete benzetilebilir. İçinden sağlam elmalar çıkarılıp alınınca, geriye kalanlar tamamen faydasızdır ve bundan dolayı da, çöp yığınına atılıp imha edilmesi gereklidir.
2866] 7/A’râf, 82
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 651 -
“Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helâke uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı.”2867 Kur'an'ın diğer bölümlerinde, muhtemelen yoldan çıkmış olanlardan birisinin kızı olan, Hz. Lût'un (a.s.) zevcesinin, peygamberle anlaşmazlıklarında, kâfirleri desteklediği ve bundan vazgeçmediği açıklanmaktadır. Bundan dolayı Allah, Hz. Lût'dan (a.s.) arkadaşlarıyla beraber karısını götürmemesini istemiştir.
“Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık…”2868 Buradaki "yağmur", bildiğimiz su damlaları şeklindeki yağmur değil, Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde açıkça ifâde edildiği gibi, taş yağmurudur. Onların evlerinin altı üstüne gelmiş ve toprağa gömülüp gitmişlerdir.
“Suçlu günahkârların uğradıkları sona bir bak işte.” Burada ve daha başka yerlerde Kur'an, tek başına sadece Sodomî (eşcinsellik) hastalığının Allah'ın gazâbını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmanın, Peygamberin önderliğinde İslâm devletinin bir görevi olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezâlandırılması gerektiğini öğreniyoruz. Buna işaret eden bazı hadisler de vardır:
a) "Eşcinselin failini de, mefûlünü de öldürün",
b) "Her ikisi ister evli olsun ister bekâr olsun",
c) "Livâta suçunun fâilini ve mef’ûlünü recm ediniz."
Fakat hayatı boyunca Hz. Peygambere hiçbir livâta suçlusu getirilmemesi nedeniyle, bu tip suçlular için açık ve kati bir cezâ şekli tarif edilmemiştir.
Bununla beraber, O'nun haleflerinden gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gömülmeyip, yakılarak kül haline getirilmesi görüşündedir. Hz. Ebû Bekir'de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz. Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harâbe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yıkılması gerektiği fikrindedirler. Hz. İbn Abbas ise, bunların en yüksek evin damından baş aşağı atılması ve recmedilmesi gerektiği kanaatindedir.
İmam Şâfiî, livâtaya iştirak eden iki tarafın fâil ve mef’ûlün, ister evli ister bekâr olsun, öldürülmesi gerektiğini söyler. İmam Şa'bi, Zührî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, bu kimseler recmedilmelidir. Said b. Museyyeb, Atâ, Hasan Basri, İbrâhim Nehaî, Süfyan-ı Sevrî ve Evzaî, bu tip suçlar hakkında verilecek cezânın, zina cezâsı ile aynı olduğu görüşündedirler; yani, bu cezâ, suçu işleyenler bekârsa, yüz kırbaç ve sürgün, evliyseler, recmederek öldürmektir. Ebû Hanife ise, suçlunun ibret olarak, yaptığı suçun durumuyla mütenasip bir şekilde cezâlandırılması gerektiği görüşündedir. İmam Şafii'nin de bu görüşe uygun bir sözü vardır.
Erkeğin, (Lût kavminin yaptığı gibi) sapık ilişkilerde bulunmasının kesin haram olduğu hususuna da dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Böyle bir fiili işleyen erkek lanetlenmiş bir kimsedir" Ebû Davut ve
2867] 7/A’râf, 83
2868] 7/A’râf, 84
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah hanımıyla böyle bir suçu işleyen insanın yüzüne nazar etmeyecektir."2869 Başka bir hadisinde "Adet günlerinde hanımıyla cinsel ilişkide bulunan onunla livâta yapan veya fal bakmaya devam eden kimse, Muhammed'e gönderilene inanmamış bir kâfirdir"2870 diyerek şiddetle ikazda bulunmuştur. 2871
Seyyid Kutub diyor ki:
Lût kavminin kıssası, fıtratın sapmasının özel bir türünü, yukarıdaki kıssaların ana konusu olan tevhid ve ilâhlık sorunundan daha farklı bir sorunu ortaya koymaktadır. Fakat gerçekte bu da, tevhid ve ilâhlık sorunundan pek uzak değildir... Tek Allah inancı, O'nun kanun ve şeriatına boyun eğmeyi (teslimiyeti) de gerektirir. Allah'ın kanunu, insanın tek bir parçanın birbirini tamamlayan iki öğesi olarak erkek ve dişi cinsiyette yaratılmasını, üreme yoluyla bu cinsin hayatını sürdürmesini ve üremenin de erkek ve dişinin birleşmesiyle olmasını dilemiştir... Bu nedenle, bu kanun gereğince, onları bedensel ve ruhsal olarak bu birleşmeye ve bu birleşme yoluyla üremeye uygun şekilde donatmıştır. Bu birleşme anında duyacakları kuvvetli bir şehvet hissi ve temel bir arzu da yaratmıştır. Böylece, bu birleşmeyi garantiye almış ve sonuçta bu cinsin hayatını sürdürmesi noktasındaki Allah'ın dileğini gerçekleştirmiştir. Bu temel arzu ve bu kuvvetli şehvet, bir de birleşmenin sonucu olarak daha sonra dünyaya gelen neslin hamilelik, doğurma, emzirme, bakım, eğitim ve güvenliğinin sağlanması v.b. güçlüklerini etkisiz kılma fonksiyonu da vardı. Ayrıca, bu sayede, erkek ve dişinin bakım dönemi, hayvan yavrularından daha uzun süren ve yetişkin nesillerden daha fazla bakıma muhtaç olan yeni doğmuş çocuklara bakacak bir aile olarak hayatlarını sürdürmeleri de sağlanıyordu.
Bu, anlaşılması ve gereğinin yapılması Allah'a, hükmüne, tedbir ve takdirinin güzelliğine inanmaya bağlı olan Allah'ın kanunudur. İnançta ve Allah'ın koyduğu hayat nizamındaki sapmalara bağlı olarak bunlarda da sapmalar gerçekleşir. Fıtrattan sapma, Lût kavmi kıssasında apaçık olarak ortaya çıkmaktadır. Lût onlara, yaptıklarının Allah'ın yarattığını bozma olduğu ve bu çirkin sapıklığı ilk kendilerinin çıkardığını anlatmaya çalışıyor: "O soydaşlarına de ki; ‘Sizler daha önce dünyada hiç kimsenin işlemediği bir fuhuş türünü mü işliyorsunuz? Sizler kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Kuşkusuz siz her türlü ölçüyü çiğneyen, azgın bir toplumsunuz."
Lût'un kavmini damgaladığı ölçü tanımaz azgınlık, normal fıtratta somutlaşan Allah'ın sistemine tecavüzdeki azgınlıktır. Bu azgınlık, insanlığın yaşamını sürdürebilmesi ve hayatın gelişmesi için Allah'ın onlara verdiği cinsel güçtedir. Onlar bu gücü, özel amacına uygun olmayan yerlerde harcadılar. Hem de sırf kural dışı ‘şehvet' uğruna. Allah salim fıtri şehveti, Allah'ın doğal kanununun gerçekleşmesi için vermiştir. Eğer kişi kendisi nefsinde, bu kanuna aykırı amaçlar hissediyorsa, bu durumda o, ahlâkın bozulmasından önce, kural dışılık, sapma ve fıtratın bozulması demektir. Zaten bunlar arasında da bir fark yoktur. İslâmi ahlâk sapmamış ve bozulmamış fıtri ahlâktır.
2869] İbn Mace; Ahmed bin Hanbel
2870] Tirmizi
2871] Tefhîmu’l-Kur’an
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 653 -
Kadının -ruhî yapısı yanında- bedensel yapısı, erkeğe, sırf şehvet amaçlanmamış olan bu birleşmede bozulmamış fıtrat zevkini hissettirir. Yanı sıra olan bu zevk, Allah'ın rahmeti ve nimetidir. Hayatın devamı noktasındaki dileği ve kanunun gerçekleşmesini sağlamak için, teklifin güçlüğünü dengeleyen bir zevki de vermeyi ihmal etmemiştir. Fakat -erkeğe göre- erkeğin bedensel yapısı bu bozulmamış fıtrat zevkini sağlamaya elverişli değildir. Bilakis, iğrenme hissi ağır basar ve bozulmamış fıtrata sırf bu his bile engel olur. İnanç kaynaklı düşüncenin doğası ve buna dayalı hayat sistemi, bu durumda kesin etkilidir...
İşte Avrupa ve Amerika'daki modern cahiliye, sırf doğru inançtan ve buna dayalı hayat sisteminden sapma nedeniyle, pek yaygın bir şekilde kural dışı cinsel sapkınlıkları barındırıyor. Burada, yeryüzünde kendileri dışında tam insanlık hayatının dumûra uğramasını isteyen yahudinin sahip olduğu propaganda araçlarından kaynaklanan, ahlâk ve inançtaki çözülmenin yaygınlaşması nedeni hakkında yaygın bir iddia vardır. Burada, yönlendirilen bu propaganda araçlarından kaynaklanan kadının örtünmesinin, toplumlarda çarpık cinsi saplantıların yayılmasına neden olduğu yaygın iddiası ortaya atılıyor. Fakat gerçeklerin tanıklığı gözlere saplanıyor. Avrupa ve Amerika'da -hayvanlar âleminde olduğu gibi- bir kadın ile bir erkek arasında cinsel ilişkiyi önleyecek tek bir engel kalmamıştır. Bu kadın-erkek arası, karma hayat biçiminin yaygınlaşmasına paralel olarak, kural dışı sapık ilişkiler de eksilmeksizin artmaktadır. Erkekler arasında sapık ilişkiler azalmadığı gibi, bu tür sapık ilişkiler kadınlar arasında da yaygınlaşmaya başlamıştır. Gözleri ile bu gerçeği göremeyenler, Amerikalı yazar Kenzi'nin "Erkekler Arasında Cinsel Yaşam" ve "Kadınlar Arasında Cinsel Yaşam" adlı kitaplarını okusunlar. Fakat bu güdümlü propaganda araçları, siyon protokolleri ve misyoner kongreleri kararlarına uygun olarak, cinsi sapıklık konusunda bu uydurmaları yaymaya ve onu kadının örtülü olmasına bağlamaya devam etmektedirler.
Tekrar Lût kavmine dönüyoruz. Sapıklıkları peygamberlerine verdikleri şu cevapta bir kez daha görünmektedir: "Soydaşlarının verdikleri tek cevap şu oldu; ‘Lût'u ve arkadaşlarını kentinizden sürünüz, çünkü onlar temizliğe pek meraklı kimselermiş' dediler.
Ne tuhaf! Geriye pislik içindeki insanlar kalması için kentten temizliğe pek meraklı olanlar sürülecek? Fakat tuhaf olan ne? Modern cahiliye ne yapıyor? Temizliğe düşkün olanları kovmuyor mu? Cahiliye toplumunun -ilericilik adı altında, kadın, erkek herkesin bağlarını parçalayarak- yiyecek, can, mal, fikir ve düşünce alanlarında daldığı bataklığa düşmeyenleri baskı altına almıyor mu? O, temizliğe düşkün insanları görmek istemez. Çünkü o, buna tahammül edemez ve onları ancak kendisi gibi pisliğe batmış olarak görmek ister. Her dönemde cahiliye mantığı böyledir!
Diğer ayetlerde olduğu gibi burada da, ayrıntıya girilmeden ve konu fazla uzatılmadan hızla sonuç bildiriliyor: "Lût'u ve eşi dışındaki yakınlarım kurtardık. Eşi ise geride kalıp helâk olanlardan oldu. Onların üzerine müthiş bir yağmur yağdırdık. Gör bakalım, günahkârların sonu nasıl olur?" Sonuç, âsilerin tehdid ettiği kimseler lehinedir. Yanısıra bu, toplum àrasında inanç ve sistem temelli bir ayrımdır da. Lût'un karısı -kendisine en yakın kimse olduğu halde- helâktan kurtulamamıştır. Çünkü o, inanç ve sistem bakımından toplumunun helâk olan azgınlarının işbirlikçisi idi.
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Üzerlerine fırtınalarla yüklü helâk eden müthiş bir yağmur yağdırıldı. Bu müthiş yağmur ve sel suları dünyayı, işledikleri bu pislikten ve içinde yaşayıp öldükleri bataklıktan temizlemek için miydi? Ne şekilde olursa olsun, yalanlayan günahkârların kitabından bir sayfa daha kapanmaktadır! 2872
2872] Fî Zılâli’l Kur’an
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 655 -
Lût (a.s.) ve Homoseksüel Kavmi Hakkında Âyet-i Kerimeler
Lût (a.s.)’uın İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 27 Yerde): 6/En’âm, 86; 7/A’râf, 80; 11/Hûd, 70, 74, 77, 81, 89; 15/Hıcr, 59, 61; 21/Enbiyâ, 71, 74; 22/Hacc, 43; 26/Şuarâ, 160, 161, 167; 27/Neml, 54, 56; 29/Ankebût, 26, 28, 32, 33; 37/Sâffât, 133; 38/Sâd, 13; 50/Kaf, 13; 54/Kamer, 33, 34; 66/Tahrîm, 10.
Lût (a.s.) ve Kavm Konusunda Âyetler
Lût (a.s.) ve Kavmiyle Tevhid Mücâdelesi: 7/A’râf, 80-84; 11/Hûd, 77-83; 15/Hıcr, 61-77; 26/Şuarâ, 160-175; 27/Neml, 54-58; 29/Ankebût, 28-35; 51/Zâriyât, 24-37; 54/Kamer, 33-39.
Lût (a.s.)’a Peygamberlik Verilmiştir: 6/En’âm, 86; 21/Enbiyâ, 74; 27/Neml, 54; 37/Sâffât, 133.
Lût (a.s.), Lût Kavmine Gönderilmiştir: 7/A’râf, 80; 26/Şuarâ, 162; 27/Neml, 54.
Lût Kavminin Kötülüğü: 7/A’râf, 80-82; 11/Hûd, 77-80; 15/Hıcr, 67-71; 26/Şuarâ, 165-166; 27/Neml, 54-55; 29/Ankebût, 28-29; 54/Kamer, 37.
Lût (a.s.)’un Karısının İhâneti: 66/Tahrîm, 10.
Lût (a.s.)’un Kavmine Dâveti ve Kavminin Tepkisi: 7/A’râf, 80-84; 11/Hûd, 77-80; 15/Hıcr, 67-71; 26/Şuarâ, 160-169; 27/Neml, 54-57; 29/Ankebût, 28-29; 54/Kamer, 36.
Meleklerin, Lût Kavminin Haberini Önce İbrâhim (a.s.)’e Getirmeleri: 11/Hûd, 69-70, 74-76; 15/Hıcr, 57-60; 29/Ankebût, 31-32; 51/Zâriyât, 31-34.
Lût (a.s.)’un, İbrâhim (a.s.)’e İman Etmesi ve Beraber Hicretleri: 29/Ankebût, 26; 37/Sâffât, 99.
Lût Kavminin Helâk Edilerek Yok Oluşu: 7/A’râf, 80-84; 11/Hûd, 81-83; 15/Hıcr, 61-66, 72-77; 37/Sâffât, 99; 21/Enbiyâ, 74; 25/Furkan, 40; 26/Şuarâ, 170-175; 27/Neml, 56-58; 29/Ankebût, 30-35, 40; 37/Sâffât, 134-136; 50/Kaf, 13-14; 51/Zâriyât, 35-37; 53/Necm, 53; 54/Kamer, 33-39.
Lût Kavminin Helâk Edilerek Yok Oluşunda İbretler Vardır: 29/Ankebût, 34-35; 37/Sâffât, 137-138.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd Semûd Medyen, S. Süleyman Nedvî, Terc. Abdullah Davudoğlu, İnkılâb Y.
2. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y.
3. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 110-113
4. Kavimlerin Helâkı, Hârun Yahya, Vural Y. s. 41-55
5. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
6. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
7. Kur’an’da Helâk Olan Kavimler, S. Ü. Sosyal Bilimler Enst. (doktora tezi), Cemalettin Sancar, s. 70-79
8. Kur’an’da Lût Kavmi ve Düşündürdükleri, Kemal Atik, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Ens.
9. Dergisi, sayı 2, Kayseri, 1988, s. 287-308
10. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Lût (a.s.) md., Ahmet Özgen, c. 4, s. 31-32; Livâta md., Mefâil Hızlı, c. 4, s. 24
11. TDV İslâm Ansiklopedisi, Lût md., Ömer Faruk Harman, c. 27, s. 227- 229; Lût Gölü md., Mustafa L. Bilge, c. 27, s. 230; Livâta md., Kâmil Yaşaroğlu, c. 27, s. 198-199
12. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 12, s. 498-517
13. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y., s. 82-83
14. Eşcinsellik, Ali Kemal Yılmaz, Özgür Y.
15. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
16. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
17. Rabbanî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, İnsan Dergisi Y.
18. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
19. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
20. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
21. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, İnsan Y.
22. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Y.
23. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Bilgi Y.
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
25. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
26. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
27. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
28. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
29. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
30. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
31. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
32. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
33. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
34. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
35. Peygamberlerin Hayatı, Ebû'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
36. Peygamberlerin Kıssaları, Ebû'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
37. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
38. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
39. Kur’ân-ı Kerim'e Göre Peyg. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
40. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
41. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
42. Peygamberler, Seyyid Kutub, Ravza Y.
43. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
44. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
45. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
46. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y.
47. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y., s. 245-258
48. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s. 557-567
49. Kur'ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y. s. 227-243
50. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 55-58
51. Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lût, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 40, Temmuz 94
52. Recm Cezâsı -Âyet ve Hadis Tahlilleri-, Yusuf Ziya Keskin, Beyan Y.
53. İstanbul'da Fuhuş ve Zührevî Hastalıklar, Zafer Toprak, İst. 1987
54. Tasavvufta Seks Fenomeni, Süreyya Aslaner, Tevhid Yayınları, İstanbul, 1996
55. Şark İslâm Klasiklerinde Eşcinsel Kültür, Zekeriya Gün, Ankara
56. Osmanlı'da Seks, Sarayda Gece Dersleri, Murat Bardakçı, Gür Y., İst. 1992
57. Osmanlı Kadın Âlemleri, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Geçit Kitabevi Y., İst. 1991
58. Türk Edebiyatında Seks, Konur Ertop, Seçme Kitaplar Y., İst. 1977
59. Olmaz Böyle Vak’alar, Mehmet Seyda, Seçme Kitaplar Y.
60. Çin İşi Japon İşi, (Şiirler), Hazırlayan: Günel Altıntaş, Seçme Kitaplar Y., İst. 1976
61. Yatak Arkadaşları, Hazırlayan: Günel Altıntaş, Seçme Kitaplar Y., İst. 1975
62. Eski İstanbul Nasıl Eğleniyordu?, Refik Ahmed, İstanbul 1927
63. İstanbul Hayatı, Refik Ahmed, İst. 1917, 1932
64. Müslüman Toplumlarda Erkekler Arası Cinsellik ve Erotizm, Arno Schmidt-Jehoeda Safer, Çeviri: Dilek Canet, Kavram Yay., İst., 1995
65. Erkek ve Kadında Eşcinsellik, Ali Kemal Yılmaz, Özgür Yay., İst., 1998
66. Kabusnâme, Kaykavus, Çeviri: Mercimek Ahmed, Hzl. O. Şaik Gökyay, MEB yayınları, 3. basılış, İst., 1974.
67. Mevâidü'n-Nefâis fî Kavâidi'l-Mecâlis/Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları I, II, Gelibolulu Mustafa Âlî, Hzl. O. Şaik Gökyay, Tercüman 1001 Temel Eser Yay., İst., 1978.
68. Tarihimizden Sayfalar, Fethi Işık, Kaos GL, Şubat 1998, Yıl:4, Sayı: 42, s. 26
69. Ünlülerimiz -Şair Nedim-, Fethi Işık, Kaos GL, Mart 1998, Yıl:4, Sayı:43, s. 27
70. Osmanlı Eşçinsel Metinleri, Osmanlı'da Seks, Murat Bardakçı, Gür Y., s. 84-139
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ
- 657 -
71. İlâhinâme I-II, Ferideddin-i Attar, Çeviri: Abdülbaki Gölpınarlı, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1996
72. Güvercin Gerdanlığı/Sevgiye ve Sevenlere Dair, İbn-i Hazm, Çeviren: Mahmut Kanık, İnsan Y., İstanbul, 1985
73. Eski Arap Toplumunda Eşcinsellik ve İslâm, Colin Spencer, Çeviri: Selçuk, Kaos GL, Temmuz-Ağustos 1998, Sayı:47-48, s.10-12
74. Baharistan, Molla Câmî, M.E.B Yayınları
75. Nefahâtü’l Üns, Molla Câmî, Marifet Y.
76. el-İbriz, Abdülaziz Debbağ, Demir Kitabevi / Seha Neşriyat
77. Tabakatü'l-Kübra, Şârânî
78. Ariflerin Menkıbeleri (Menâkıbu’l-Ârifîn), Ahmet Eflakî, Terc. Tahsin Yazıcı, M.E.B Yayınları, c. 1, s. 324-325, c. 2, s. 69-70, 72, 205
79. Fihi Mâ Fih, Mevlâna, Çev. M. Ülker Anbarcıoğlu, Devlet Kitapları
80. Füsûsu’l-Hikem, Muhyiddin-i Arabî, Çev. N. Gençosman, 2. Baskı, Devlet Kitapları, Ank, 1964, s. 213-214, 429-460
81. Mesnevî, Mevlâna, M.E.B. Y. c. 4, s. 242, 283; c. 5, s. 112-116 (Kabak Hikâyesi), 172, 205, 315-322
82. Mevlânâ, Hayatı, Sanatı, Yapıtlarından Seçmeler, Abdülbaki Gölpınarlı, Varlık/Bilgi Y., s. 32
83. Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekîl, Tevhid Y., s. 57, 66, 68, 69, 72, 146, 147, 204, 206, 208, 209

MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 659 -
Kavram no: 125
Nimet 17
İmtihan 7
Bk. Ticaret; Fakirlik-Zenginlik; İsraf; Cimrilik-Cömertlik; İnfak
MAL-MÜLK VE MÂLİK
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Malı Koruma
• Mülk ve Mülkiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Mülk Arâzi
• Mal-Mülk Allah'ındır
• Kur’ân-ı Kerim’de Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
• Hadis-i Şeriflerde Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
• Esmâu’l-Hüsnâ’dan El-Melik, Mâlikü’l Mülk, Mâlik-i Yevmi’d-Dîn İsmi
• Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü
• Mal Yığma
• Para ve Mal Kazanma Yolları; İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
• Dünya Hayatı, Dünya Malı ve Varlığı Sizi Aldatmasın!
• Tefsirlerden İktibaslar
“De ki: ‘Mülkün (gerçek) sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, yüceltirsin, dilediğini de zelîl eder alçaltırsın. (Her türlü hayır/iyilik, Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 2873
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.” 2874
Mal; Anlam ve Mâhiyeti
Mal: Bir kimsenin sahip olduğu şey; menkul ve gayr-i menkul varlık, servet demektir. Mal terimi, Arapçada önceleri altın ve gümüş için kullanılırken, kapsamı genişlemiş, nakit para, menkul ve gayrimenkul mallardan maddî değeri olan her şeyi şümûlüne almıştır. Çoğulu "emvâl"dir. Aynı kökten mal verme anlamında "temvîl", mal sahibi olma anlamında "temevvül" terimleri kullanılmıştır. Bu kelimenin, donuk bir kelime olmayıp, ism-i mevsul "mâ"sı ile mülkiyet ifade eden "li" harfi cerri ve birinci tekil şahsa ait "y" zamirinden olmuş "mâlî" yani "bana ait olan şeyler" anlamında bir terim olduğu, kısaltma sonucunda "mal" şeklini aldığı belirtilmiştir. 2875
Hanefîlere göre, bir İslâm hukuku terimi olarak mal; elde edilip ihtiyaç için
2873] 3/Âl-i İmrân, 26
2874] 2/Bakara, 155
2875] İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, XI, 636; İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, mal maddesi; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, s., 13, 14
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biriktirilmesi ve normal olarak yararlanılması mümkün olan her şey demektir. Buna göre, malın iki özelliğe sahip olması gerekir:
1) Elde edilip biriktirmeye elverişli olması. Bu yüzden ilim, sağlık, şeref ve zekâ gibi mânevî şeylerle, mutlak olarak hava, güneş ve ayın ışığı ya da sıcaklığı gibi elde edilip depolanamayan şeyler mal sayılmaz. Ancak temelde mubah olan bu gibi değerler yeni teknolojik imkânlarla depolanırsa mal sınıfına girebilir.
2) Yararlanmanın mümkün ve câiz olması. Murdar ölmüş hayvan eti, zehirli veya bozuk gıda maddeleri gibi temelde mülk olmayan şeylerle, bir buğday tanesi, bir damla su, yırtık bir kâğıt parçası gibi, insanların yararlanmayı alışkanlık haline getirmediği şeyler de mal sayılmaz.
Bir şeyin mal oluşu, herkesin veya bir kısım insanların ona ilgi duyup mal edinmesiyle sabit olur. Mecelle, malı şöyle tarif etmiştir: "Mal; tab'-ı insanı mâil olup da vakt-i hâcet için iddihar olunabilen şeydir ki, menkule ve gayrimenkule şâmil olur."2876 Bunu şöyle ifade edebiliriz: Mal, insan tabiatının meylettiği, ihtiyaç için elde biriktirilebilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkulü kapsamına alır.
Hanefîler dışındaki diğer çoğunluk İslâm hukukçularına göre maddî bir değeri olan ve telef edildiğinde tazmini gereken her şey maldır. İmam Şafiî şöyle der: "Mal denilince akla gelebilen şeyler şunlardır: Az da olsa bir ticarî değeri olup, telef edenin tazmin etmek zorunda kalacağı ve insanların normal olarak sokağa atmadıkları para gibi şeyler."2877 Hanefîler malı, maddî varlığı olan şeylere hasrederler. Menfaat ve hakları mal değil, mülk olarak kabul ederler. Hanefîler dışındaki mezheb müctehidleri ise, bunları da mal sayar. Çünkü eşyadan kasdolunan, bunların maddesi (aynı) değil, menfaatidir. Evde oturmak, at ve katıra binmek gibi... Meselâ; mahkemede dâvâcının dâvâlıya yemin teklif etme hakkı, maddî bir yönü bulunmadığı için Hanefîlere göre mal değildir. Bu görüş ayrılığı, gasp, miras ve kira gibi muâmelelerde farklı sonuçlar doğurur. Bir kimse bir gayrimenkulü gasbedip bir süre yararlansa, sonra sahibine iâde etse, Hanefîler dışındaki fakîhlere göre bu yararlanmanın kıymetini tazmin etmesi gerekirken; Hanefîlere göre, gasbedilen mal ancak vakıf veya yetim malı yahut otel, lokanta gibi kira için hazırlanmış bir yer olursa zararı tazmin gerekir. Yine Hanefîlere göre, kiracının ölümüyle kira sona erer. Çünkü kira akdinde, yararlanma bir mal olmadığı için mirasla geçmez. Diğer fakihlere göre ise, kira akdi, kiracının ölümüyle sona ermez ve akit sonuna kadar devam eder. Şart veya görme muhayyerlikleri de mirasçıya geçer. Hanefîlere göre ise geçmez.
İslâm hukukçuları malları özelliklerine göre: Mütekavvim - gayri mütekavvim, menkul -gayrimenkul, mislî - kıyemî, tüketime elverişli (istihlâkî) - kullanmaya elverişli (isti’mâlî) gibi kısımlara ayırmışlardır.
a) Mütekavvim mal: Fiilen elde edilmiş olan ve İslâm'ın yararlanmayı mübah kıldığı her şey mütekavvim maldır. Gayrimenkuller, menkuller, yiyecekler, avcının vurduğu av hayvanı, oduncunun mübah ormandan kestiği odun, ihya edilen ölü arazi gibi...
b) Gayri mütekavvim mal: Fiilen elde edilmemiş olan veya İslâm'a göre,
2876] Madde, 126
2877] Suyûtî, el-Eşbâh ve'n Nezâir, Mısır 1959, s., 327
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 661 -
zarûret hali dışında yararlanılması mubah olmayan şeylerdir. Sudaki balık, havadaki kuş, toprak altındaki madenler ve ormandaki av hayvanları gibi henüz elde edilmemiş şeyler örfen gayri mütekavvim maldır. Ayrıca şarap ve domuz eti müslümana göre mütekavvim mal değildir. Çünkü zarûret dışında bu ikisinden müslümanın yararlanması mubah değildir. Bunlar gayrimüslimlere göre ise mütekavvim maldır. 2878
Mütekavvim mal üzerindeki satım, kira, hibe, iâre, rehin, vasiyet, ortaklık vb. akitler geçerli (sahih); gayri mütekavvim mal üzerindekiler ise bâtıl olur. Yine mütekavvim mal telef edilirse, mislî ise mislini, kıyemî ise kıymetini tâzmin etmek gerekir. Gayri mütekavvim mal, müslümana ait olursa tazmin yükümlülüğü bulunmaz.
c) Menkul mal: Bir yerden başka bir yere nakli mümkün olan şeylerdir. Nakit paralar, ticaret eşyası (urûz), hayvanlar, ölçü veya tartı ile alınıp satılan mallar gibi. 2879
d) Gayrimenkul mal: Bir yerden başka yere nakli mümkün olmayan ev, arâzi gibi, yerde sâbit duran şeylerdir.2880 Binâ, ağaç ve topraktaki ekin, arâziye bağlı olarak akar sayılır. Üzerinde binâlar, ağaçlar ve ekinler bulunan bir arâzi satıldığı zaman, bunlara da arâzi hükümleri uygulanır. Bunların arâziden ayrı satılmaları halinde ise menkul hükümleri sözkonusu olur. 2881
e) Mislî mal: Çarşı ve pazarda misli ve benzeri bulunan mallardır. Mislî mallar dörde ayrılır. 1) Mekîlât; buğday, arpa gibi hacim ölçüsüyle alınıp satılanlar. 2) Mevzûnât; pamuk, demir gibi ağırlık ölçüsüyle alınıp satılanlar. 3) el-Adediyâtü'l-Mütekaribe; ceviz ve yumurta gibi sayıyla satılan standart mallar. 4) Zer'iyyât; kumaş, kereste gibi uzunluk ölçüsüyle satılan bazı standart mallar.
f) Kıyemî mal: Hayvanlar, arâziler, ağaçlar, halılar, kullanılmış otomobil, kitap vb. şeyler gibi çarşı ve pazarda benzeri bulunmayan veya bulunsa da standart olmayan şeylerdir. 2882
Mislî mal, cins ve sıfatı belirtilerek zimmette borç olarak kalabilir. Satım akdinde satış bedeli olur. Kıyemî mal ise, zimmette borç olmaz, satım akdinde satış bedeli olarak da belirlenemez. Bir hak kıyemî mala bağlandığı zaman bunun hangi mal olduğu ayırdedilerek belirlenmesi gerekir. Çünkü bunlarda standartlık yoktur. Bu yüzden kıyemî mallar arasında (bu çeşit malların birbirleriyle değiştirilmesinde) fâiz sözkonusu olmaz. Bir koyunla iki koyun veya aynı cinsten olan az malla çok mal mübâdele edilebilir.
g) Tüketime elverişli (istihlâkî) mal: Bunlar, kendisinden ancak aynını tüketmekle yararlanmak mümkün olan şeylerdir. Yiyecek, içecek, odun, petrol, nakit para ve kıymetli kâğıt gibi... Bunlardan nakit paranın tüketimi mâlikinin elinden çıkarma şeklinde olur.
2878] es-Serahsi, el-Mebsût, XI, 102; Şafiî, el-Ümm, IV, 198, 205; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiki's-Siyâsiyye, Vesîka no: 59; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, IV, 40, 45
2879] Mecelle mad. 128
2880] Mecelle, mad. 129
2881] İbn Âbidîn, Reddül-Muhtar, III, 408
2882] Mecelle mad. 146
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
h) Kullanmaya elverişli (isti'mâlî) mal: Maddesi devam etmekle birlikte kendisinden yararlanılabilen şeyler. Gayrimenkuller, mefrûşât, kumaşlar, kitaplar gibi.
Tüketime elverişli mallar, bu amaca hizmet eden karz ve âriyet verme gibi akitleri kabul ederken, kullanmaya elverişli mallar da yine kira ve âriyet verme gibi kullanmaya yönelik akitlere elverişli bulunurlar. 2883
Mal kelimesi, ‘meyl’ kelimesinden türemiştir. ‘Meyl’ sözlükte; denge noktasından sağa sola sapmak demektir. Sürekli değişen ve ölümsüz olmayan değerlere bu bakımdan ‘mal’ denilmiştir. Malın ana özelliği, devamlı değişmesi, sâbit olmaması ve ebedî (ölümsüz) olma özelliğinin bulunmamasıdır. ‘Mal’, insanın yaşayabilmesi ve ayakta kalabilmesi için bir vâsıtadır. İnsanı ayakta tutmak amacına yönelik olarak kullanılırsa bir anlam taşır. Eğer dünyalık değerlerin elde edilişi uğruna harcanırsa veya bu amaç için elde edilmeye çalışılırsa o zaman olumsuz bir anlam kazanır.
Mal, esâsen insanların sahip olmak istedikleri, ihtiyaç için elde edebildikleri, biriktirilebilen, taşınabilir veya taşınamaz şeylerdir, varlıklardır. Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsüdür.2884 Bunlar aynı zamanda birer fitnedir, yani insan için birer deneme alanıdırlar.2885 Mala sahip olma ile onu harcama yeri; onun kullanılış gâyesidir. Mallar, Allah’ın insanlara birer emânetidir. O’nun helâl kıldığı yoldan kazanılmalı ve o mal Allah’a varmak gâyesi için kullanılmalıdır. İnsan ölünce Rabbine kavuşacaktır. Öyleyse kendisine emânet olarak verilen malı, bu ‘Son Varış/Meâd’ anlayışı doğrultusunda harcamalıdır. Bir başka deyişle, mal insanın hayatını sürdürebilmesi için Yaratıcı tarafından insanın emrine verilen bir faydalanma aracıdır. İnsan bu aracı güzel bir yoldan elde etmeli ve emânetin asıl sahibinin gösterdiği gibi kullanmalı, bu şekilde hem dünya hem âhiret mutluluğuna ulaşmalıdır. Mal, insanın sonsuz hayattaki durumuna kesinlikle etki edecektir.
Allah, insanlara ellerindeki malı O’nun yolunda ‘infak’ etmeyi emretmektedir. Bu, hem toplum dengesi, hem insanın mala karşı aşırı ilgisinin törpülenmesi, hem de insanların ihtiyaçlarının karşılanması açısından son derece önemlidir. Dünyadaki mallar ve zenginlikler, insanlar için süslü kılındı.2886 Bütün mallar dünya hayatının süsüdür, ama asıl varılacak yer Allah’ın huzurudur. İnsan bu yüzden malı ve dünyalıkları çok sever.2887 Kimileri de malının çokluğundan dolayı övünür, kibir gösterir.2888 Ancak malı olduğu halde, Allah’a hakkıyla kulluk yapmayan, Allah’a karşı ‘istikbâr’ eden azgınları (bağîleri), malları ve evlâtları kurtaramayacaktır. 2889
2883] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 134, 208, 209, 234, 237; es-Serahsî, a.g.e., XI, 50, 52, XIV, 90; ez-Zühaylî, a.g.e., IV, 49, 55; Fahri Demir, a.g.e., 33 vd ; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, İstanbul 1983, s., 83 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 52-53
2884] 18/Kehf, 46
2885] 64/Teğâbûn, 15; 3/Âl-i İmrân, 186
2886] 3/Âl-i İmrân, 14
2887] 89/Fecr, 20
2888] 18/Kehf, 34; 34/Sebe', 35
2889] 92/Leyl, 11; 111/Mesed, 2; 58/Mücâdele, 17
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 663 -
Malın insan hakkında daha faydalı olabilmesi için onun Allah yolunda harcanması gerekmektedir.2890 Bu harcamanın en güzel şekli, gerekli kimselere zekât vermektir.2891 Mal konusu, müslümanların en önemli meselelerinden biridir. Malı helâldan kazanmak kadar, ona ilgiyi dengeli tutmak, onu gerekli yerlere harcamak, onunla insanlara faydalı olmak, onun peşinden sürüklenip gitmemek ve onunla şımarıp istiğnâ (zengin oldum) duygusuna kapılmamak önemli şeylerdir. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölecektir ve malından ayrılacaktır. Kişi, mal üzerinde yalnızca nöbetçilik yapmaktadır. Öyleyse bu nöbetçilik ve emanetçilik iyi yapılmalıdır.
“Mal bir kahpeye benzer; bir gün attarın evinde bir gün baytarın evinde olur.”2892 Mal kazanmak, servet sahibi olmak, o maldan faydalanmak mubahtır (helâldir). Zekâtı ancak malı olanlar verebilir. Malı olanlar Allah yolunda daha çok harcama yapabilirler. Hakkıyla elde edilen bir zenginlik daha iyidir. Ancak mü’min, Allah’ın büyüklüğü karşısında ‘fakr’ duygusu içerisinde olmalı, yani yetersizliğini, her şeyin Allah’ın olduğunu bilmeli. Peygamberimiz (s.a.s.), müslümanların mal fitnesiyle karşılaşacaklarını haber veriyor.2893 Âhirette de mal mülk değil, ancak selim kalbe sahip olmak fayda verecektir. 2894
Malı Koruma
Mülk sahibinin malını saldırıya karşı koruma hakkı vardır. Evrensel prensipler getiren İslâm, toplumda din ayrılığı gözetmeksizin mal ve can güvenliği için gerekli tedbirleri öngörmüştür. Vahye dayalı semavî dinlerin din, akıl, mal, can ve nesli korumaya yönelik hükümler getirdiği görülür. Din; akide esaslarına inanmak ve ameli hükümlerini günlük hayatta uygulamakla korunur. Akıl; sarhoş edici içkilerden sakınmak ve ruh sağlığına dikkat etmekle; can, kısas hükümlerinin uygulanmasıyla; nesil ise, zinadan sakınmakla koruma altına alınır.
Malın korunması; onu israfla saçıp savurmadan tasarruf yanında, zekâtın verilmesi, hırsızlığa karşı gerekli tedbirleri almak ve malı gasbetmek isteyene karşı onu kuvvet kullanarak savunmak şekillerinde olabilir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Müslümanın müslümana ırzı ve malı haramdır.” 2895
Mal ve servet, Kur'an da "hayr" kelimesi ile ifade edilmiştir: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal (hayr) bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur."2896 Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur: "Salih mal, salih kişi için ne iyidir." 2897 Sâlih kelimesinin anlamı çok geniştir. Kelime, helâl demek olup, ehil ve lâyık olmak anlamına da gelir. Dolayısıyla her mal, herkes için uygun olmayabilir. Mal ve servet edinmenin teşvik edildiğine dair birçok hadis vardır. Şükreden zenginler övülmüştür.
"Malın korunmuş olması, hem başkalarının tecavüz ve saldırısına mani
2890] 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 20
2891] 6/En’âm ,141; 30/Rûm, 38
2892] Râgıp el-Isfehânî, Müfredat 726
2893] İbn Mâce, Fiten 18, hadis no: 3995; Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2336
2894] 26/Şuarâ, 88; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 381-382
2895] Tirmizi, Birr,18; İbn Mâce, Fiten,2
2896] 2/Bakara, 180
2897] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olunmasını, hem mülk sahibinin geçerli kurallar dairesinde malını istediği gibi satmak, değiştirmek, vasiyet etmek, hibe etmek veya herhangi bir şekilde tasarrufta bulunmakta hür ve serbest olmasını gerektirir." İslâm'da hırsızlık, ihtikâr (stokçuluk), hile aşırı kâr ve gasp gibi İslâm dini, malı korumak için, yer ve zamanın şartlarına uygun kurallar koymuştur. Meselâ, hırsızlığı önlemek için, hırsızın elini kesmek gibi.
Malı korumanın başka bir şekli de mallarını koruyamayan sefih (aptal), akıl hastası vb. insanların mallarını vasi veya vekil tayin ederek korumaktır. Bu konular ayet ve hadislerle düzenlenmiştir.2898 Malı korumakla ilgili bazı fıkhî bilgiler şöyle sıralanabilir: "Mala karşı tecavüzü önlemek farz olmayıp, haktır. Malı tecavüze uğrayan kimsenin, tecavüz edeni kendi haline bırakması veya kavga etmeyerek istediği malı vermesi caizdir.2899 Aynı şekilde sonu öldürmeye de varsa meşru savunma hakkını kullanması da mümkün ve câizdir.2900 İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, evine bir hırsız girmiş o da kılıcı çekerek hırsızın üzerine yürümüştür. Eğer kendisine engel olunmasa, hırsıza kılıcı vuracaktı. 2901
Malı saldırıya uğrayan kimsenin gücü yettiği takdirde, öldürmek pahasına da olsa, saldırıyı önleme ve malını koruma hakkı vardır. Çünkü mala olan saldırı hem zulüm ve haksızlık, hem de İslâm'ın koyduğu sınırlara tecavüzdür. Bu kimse malını savunurken ölürse şehit sayılır. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: “Kim malını savunmaktan dolayı öldürülürse, o şehittir ve ona cennet vardır.” 2902
Malı saldırıya karşı savunmaktan amaç saldırıyı önlemek olup, saldırganı cezalandırmak değildir. Çünkü tecavüze uğrayanı bu hakkı kullanmaya ve kendini bizzat müdafaa etmeye mecbur eden, mütecavizdir. Saldırıya uğrayanın da en hafiften ağırına doğru bir yol izleyerek meşru müdafaa hakkını kullanması gerekir. Aksi halde meşru müdafaanın zarurî kılmadığı fiillerinden sorumlu olur. Çünkü kendisini ve malını bizzat koruması zaruret sebebiyle caiz kılınmıştır; zaruret ise ölçüyü aşamaz. Daha hafif bir davranışla saldırıyı geri çevirmek mümkün iken ağırını kullanmakta zaruret yoktur. Bu duruma göre; mümkün ise, önce sözle ve başkalarını yardıma çağırarak malını ve kendini korur, bu olmazsa vurmaya geçer, vurarak, defetmek mümkün ise yaralaması caiz olmaz ve yaraladığı takdirde sorumlu olur. Vurmakla maksat hâsıl olmuyorsa yaralar; fakat öldüremez. Zaruret bulunmadığı takdirde öldürürse sorumlu olur. Öldürmekten başka çare yoksa öldürür ve sorumlu da olmaz. Eğer saldırıya uğrayan ölürse şehid olur. 2903
Mülk ve Mülkiyet; Anlam ve Mâhiyeti
Mülk ve mülkiyet; Mubah bir şeyi ele geçirme ve onun üzerinde tek başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey üzerinde sırf sahibine ait olmak üzere tasarruf yetki ve iktidarı yahut tasarrufa konu olan şey üzerinde tasarrufta bulunabilmek üzere hukuk düzenince tanınan bir yetki ve iktidar anlamında bir
2898] 4/Nisâ, 5; 2/Bakara, 282; Buhâri, Büyû' 48, Husûmât, 3
2899] İbn Teymiye, Mecmuatü'l-Fetavâ, II, 202
2900] İbn Teymiyye, İhtiyârat, 91; İbn. Kudâme, el-Muğnî, VIII, 329
2901] İbn Teymiyye, a.g.e., IV, 188
2902] Ahmed b. Hanbel, II, 221-223; Hayreddin Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, I, 223
2903] eş'-Şafiî, el-Ümm, VI, 31; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 329; Remli, Nihayetü'l-Muhtâc, VIII, 24; Ahmed Yaşar, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 53-54
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 665 -
fıkıh terimi. Arapça "milk" mastarından bir isimdir.
Mülkiyetin ihraz ve ihtisas terimleriyle yakın ilişkisi vardır. Mubah bir şeyin, ihtiyaç sırasında yararlanılmak üzere elde edilmesine "ihraz" denir. Suyun kaba alınması veya av hayvanının yakalanması gibi... İhraz edilen şeyin sırf ihraz edene ait kılınmasına da "ihtisas" denir. İşte ihraz ve ihtisas işlemleri sonucunda eşya ile kişi arasında meydana gelen hak ve yetki ilişkisine "mülkiyet" adı verilmiştir. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında "mülkiyet" terimine rastlanmaz. Bunun yerine "milk" teriminin kullanıldığı görülür. "Mülkiyet" daha çok son devir araştırma eserlerinde kullanılmıştır. 2904
İslâm hukukuna göre mülkiyet hakkı sırf maddi eşya ile sınırlı tutulmamıştır. Maddi bir mal olan arsa, tarla, ev veya bir hayvan mülkiyete konu olduğu gibi; evde oturma, hayvana binme gibi yararlanmalar ve geçit hakkı gibi irtifak hakları da mülkiyet kapsamına girebilmektedir. Eğer bir maddî eşya aynıyla yararlanma ve haklarıyla birlikte bir kimseye ait bulunursa buna tam mülkiyet ayn'a ait mülkiyet hakkı birisine, yararlanma hakkı başkasına ait olursa böyle bir mülkiyete de "eksik mülkiyet" denir. Meselâ mîrî arazi uygulamalarında görüldüğü gibi toprağın kuru mülkiyeti (rakabe) devletin, ekip-biçme hakkı köylülerin olmak üzere kurulan bir mülkiyet ilişkisi eksik mülkiyettir. 2905
Eksik mülkiyet bir rakabe mülkiyeti ise er geç tam mülkiyete dönüşür. Bir yararlanma mülkiyeti ise, o takdirde ya sürenin sona ermesi halinde veya bu hakkın sahibinin ölümüyle sona erer. Meselâ kendisine bir gayrimenkulün menfaati vasiyet edilen kimse ölünce veya kira akdinin süresi bitince yararlanma hakkı da sona ermiş olur.
Böylece İslâm hukuku mülkiyet hakkını maddî eşya yanında yararlanmaya ve bazı hakları da kapsayacak şekilde mülkiyet kavramı ile ilgili olarak doğu ve batı hukukçularının uzun tecrübe ve tartışmalar sonucunda ulaştıkları teorileri çok erken tarihlerde, daha 7. ve 8. M. yüzyıllarda ortaya koymuşlardır.
Kıt'a Avrupası mülkiyet kavramını Roma Hukukuna sadık kalarak taşınır ve taşınmaz mallara intisar ettirirken; Anglo-Sakson hukuku, mülkiyeti tarif etmekten kaçınmış, bunun haklar, yükümlülükler ve davranış biçimlerinden ibaret olduğunu belirtmekle yetinmiştir. Bu yüzden alacak hakkını, ipoteğin doğurduğu hakkı, bir şirketteki hisse senedini, patent hakkını ve fikri eserleri hak kavramı içne alarak bu kavrama sosyal ve ekonomik işlerlik kazandırmıştır. Buna göre, bu son hukuk sistemi ile İslâm hukukunun mülkiyet kavramını değerlendirmesi arasında benzerlik olduğu söylenebilir.
İslâm'ın çıkışı sırasında Hicaz yöresinde bazı mülkiyet edinme yolları vardı. İslâm bunları kaldırmış ya da bazı sınırlamalar getirmiştir. Bunları şu başlıklar altında toplayabiliriz:
1) Himâ: Câhiliye devrinde, nüfuzlu bir kişi hayvanları için otlak bir yeri seçer, köpek sesinin ulaşabileceği kadar çevreyi belirler, orasını kendi korusu haline getirirdi. Başkası buraya hayvanını sokamaz, fakat o, diğer yerlerden de
2904] bk. M. ez-Zekâ, el-Fıkhu'l İslâmî fî Sevbihi'l-Cedîd, Dımaşk 1384/1964, III, 257
2905] es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1331, XI, 50; İbn Nüceym, el-Efbah ve'n-Nezâir (Hamevi Şerhi ile), İstanbul 1257, II, 202 vd.
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yararlanırdı.
Hz. Peygamber; "Kişilerin koru (himâ) hakkı yoktur. Ancak Allah ve Rasûlünün koru hakkı vardır" 2906 buyurarak koru'ya ilişkin düzenleme yetkisini İslâm devletine verdi.
2) Mirbâ (başkan payı): Câhiliye devrinde başkan savaştan elde edilen ganimetin dörtte birini ve buna ek olarak tüm ganimetin içinden beğendiklerini alırdı. Yine yolda ele geçirilenler ve bölüştürülmesi mümkün olmayan ganimet fazlası şeyleri de başkan alırdı. İslâm ganimetlerle ilgili bir dizi düzenlemeler getirerek bu konudaki statüyü belirledi… 2907
Bu düzenlemeye göre, ganimetin beşte biri kamu ihtiyaçlarına ayrılır, beşte dördü de gazilere bölüştürülür.
Muâhât (kardeşleştirme): Allah'ın elçisi M. 622 yılında Mekke'den Medîne'ye hicret sonucunda evini barkını Mekke'de bırakan Muhacirlerle Medineli Ensarı kardeşleştirdi. Ensar, mallarının yarısını Muhacirlere mülk olarak vermek istemişse de Allah'ın elçisi, toprağı ekip biçmede ürünü paylaşmak üzere ortakçılık tavsiye etti. Bu uygulama Hayber veya Fedek arazilerinin müslümanların eline geçmesine kadar sürdü. Bu yeni fethedilen topraklardan Mühacirlere ganimet verilmesi üzerine, Ensar kardeşlerinin yarıcılıkla işledikleri bağ, bahçe veya arazilerini geri verdiler. 2908
4) Fey: Fey, mülkiyeti kamuya ait gelir demektir. Silâh zoru ile değil de antlaşma ve benzeri yollarla müslümanların eline geçen topraklara fey' hükümleri uygulanmıştır. Bu uygulama el-Haşr Sûresi'nin 6-10. âyetlerinde açıklanmıştır. Buna göre, Kur'an-ı Kerîm'de fey adı altında toplanan gelirlerin tamamı ile ganimet gelirlerinin beşte biri, sonuç olarak, Allah'a, Rasûlüne, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara tahsis edilmiştir. Bu durum, bu gelirlerin kamu mülkiyeti niteliğinde olduğunu gösterir. Böylece özel mülkiyet yanında bir de kamu mülkiyeti sözkonusu olur.
Özel mülkiyet-kamu mülkiyeti ikilemi: Kur'an-ı Kerîmde bu iki çeşit mülkiyeti düzenleyen hükümler vardır.
Özel mülkiyete ilişkin olarak: Zekât, mâlî bir ibâdet olarak emredilmiştir. Bu ibâdetle yükümlü olmanın şartı bir mala malik olmaktır. 2909
Miras hükümlerinin uygulanması, ölenin bir malvarlığının bulunmasına bağlıdır.2910 Yine Kur'an'da ticaret ve mâli konuları düzenleyen hükümler de özel mülkiyetin varlığını gerekli kılar. 2911
Kur'an'da kamu mülkiyeti: Ganimet mallarının beşte birinin Allah ve Rasûlüne ayrılması bu kısma kamu mülkiyeti niteliği kazandırır. Burada mülkün
2906] Buhârî, Cihâd, 136, Müsâkât, 11; İbn Hanbel, Müsned, IV, 38, 71, 73
2907] bk. Buhârî, Teyemmüm, 1, Salât, 56, Humus, 8; Müslim, Zühd, 16, Mesâcid, 513; Ebû Dâvud, Cihad, 121; Tirmizî, Enfal Sûresi Tefsiri, 8: el-Kâsânî, a.g.e., VIII, 116 vd.; Kurtubî, Tefsîr, VIII, 13 vd
2908] Tecrid-i Sarih Tercemesi, VII, 75, 147, VIII, 55
2909] bk. el-Bakara, 2/3; el-Meâric, 70/25; ez-Zâriyât, 51/19; et-Tevbe, 9/103
2910] bk. en-Nisâ, 4/7, 11, 12, 172
2911] bk. el-Bakara, 2/188, 275, 282, 283; en-Nisâ, 4/29
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 667 -
Allah Teâlâ'ya izafesi İslâm toplumu adınadır. Sarf yerleri olan "yetim", "yoksul" ve "yolda kalınış"lar aynı zamanda zekâta da hak kazanan sınıflardandır. Ganimette dağıtım dışı tutularak kamuya mal edilen bu mallar, Allah'ın emrettiği şekilde hak sahiplerine devlet eliyle dağıtılmış olur. 2912
İslâm'da toprak mülkiyeti özel mülkiyete de kamu mülkiyetine de konu olabilir, İslâm devleti toprakla ilgili düzenlemeler yapabilir. Özellikle toprağı mülk edinme, kullanma ve mirî arazi ile ilgili tasarruflara devlet tarafından bir takım sınırlamalar getirilebilir.
Mülk edinme yolları:
1) İşgal: Bu yalnız mülkü elde etme yolu değil; aynı zamanda mülkiyet hakkının kaynağı olarak kabul edilir. İslâm hukukuna göre, mülkiyet hakkı için menkullerde işgal yeterli iken, gayrimenkullerde ihyâ şartı da gereklidir. İhyâ; sahipsiz arazinin zeminini temizlemek, su ulaştırmak veya kazıp taşını ayıklamak gibi işlemlerle gerçekleşir. Mecelle, ihya yoluyla elde edilecek arazi için şu şartları öngörür: a) Kimsenin mülkü olmayacak, b) Kasaba veya köyün mer'a veya baltalığı olmayacak, c) Kasaba veya köyden yüksek sesle bağırıldığında sesin ulaşmayacağı kadar uzakta bulunacak. 2913
İslâm hukuku gasp ve zaman aşımını mülkiyeti kazandırıcı bir yol olarak kabul etmemiştir. Klâsik fıkıh kaynaklarında rastlanan 10, I5 veya 30 yıllık zaman aşımı süreleri sadece kaza açısından yani dünya hukuku bakımından mahkeme nezdinde hak talep edilip edilemeyeceğini belirleyen sürelerdir. 2914
2) Emek: İhraz ve ihya fiilleri emek olarak değerlendirilebilirse de, mülkün mücerred bu işlemlerin bedeli olmadığı da açıktır. Meselâ; 50 dönümlük değerli bir araziye ilk işgal ve on günlük bir ihya çalışması sonucu mâlik olan bir kimse, bu araziye on günlük emeği karşılığında mâlik olmuş sayılmaz. İslam, diğer hukuk sistemlerinde bulunmayan ve çalışmasının ve emeğinin karşılığı olarak kişiyi mülk sahibi kılan bir usulü getirmiştir. Bu da "mudarabe" yöntemidir.
Müdârabe emek-sermaye ortaklığıdır. Bu ortaklıkta başkasının sermayesini işleten kimse, sırf emeği karşılığında kârdan anlaşmaya göre pay alır. Maddî zarara sadece sermayedar katlanırken; emek sahibinin zarara katlanması, yalnızca emeğinin boşa gitmesi şeklinde olur. Mudarabe, İslâm bankacılığının da esasını teşkil eder. 2915
3) Diğer mülkiyet kazanma yolları: Birçoğu emeğe veya sermaye riskine dayanan başka iktisap yolları da vardır.
Ziraat, ticaret, san'at ve mübah şeyleri ihraz şahsî emek ve gayret olmaksızın, mülkiyetin kazanılma yollarındandır. Nafaka, miras, sadaka, zekât, hibe ve mükâfat alma gibi emek unsuru bulunmayan yollarla da mülk edinilir. Ganimet, diyet, ikta', lukata, mehir ve muhâlea bedeli de emeksiz mülk edinmeye örnek
2912] el-Kâsâni, a.g.e., VII, 124, VIII, 13, 14
2913] Mecelle, madde, 1270
2914] İbnü'l-Hümâm, (İbn Kevder) Netâic, VIII, 281 vd.; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, 1981 Ankara, s. 176, 177
2915] bk. "Müdarabe" maddesi
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verilebilir. 2916
Toprak mülkiyetinin kazanılması: Toprağın hem kamu, hem de özel mülke konu olabileceğini yukarıda belirtmiştik. İslâm, toprak mülkiyetinin kazanılabilmesi için şu esasları getirmiştir.
1) İlk işgal ve ihyâ: Diğer mubah şeylere mâlik olabilmek için meşrû zilyedlik (ihraz) yeterli iken, toprak mülkiyetinde buna ihyâ şartı da eklenmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Henüz hiç kimsenin eline geçmemiş bulunan bir şey, onu ilk ele geçiren kimseye ait olur." 2917
Bu hadisi duyan sahabilerin araziye dağılarak işgal etmek istedikleri toprak parçalarını adımlayıp işaretlemeye başladıkları nakledilir. Başka bir hadiste ise ihya şartı açıklanır: "Kim ölü bir toprağı ihya ederse, bu toprak onun olur. Haksız verilen emek için bir hak yoktur." 2918
Toprağı işgal edip, ihya etmeksizin uzun süre bekletenlerle ilgili olarak, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Âd'dan kalma Allah'ın, Rasûlünün ve sonra sizindir. Kim ölü araziyi ihya ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz."2919 Nitekim mücerred olarak arazi çevirmenin mülkiyet ifade etmeyeceğini ve bunun belli süre içinde ihya edilmesi gerektiğini Hz. Ömer şöyle belirtmiştir: "Ölü araziyi kim ihya ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde ihya etmezse, çevirdiği arazi üzerinde bir hakkı kalmaz."2920 Bu duruma göre, arazinin etrafını çevirmek veya ilk işgalde bulunmak üç yıl süreyle öncelik hakkı vermektedir. Buna üç yıl içinde ihya şartı da eklenirse, toprak üzerinde mülkiyet hakkı doğmaktadır.
2) Koru ve otlak olarak çevirme hakkı yalnız devlete tanınmıştır. "Allah ve Rasûlünden başka kimsenin otlak çevirme (himâ) hakkı yoktur."2921 hadisi bunun delilidir. Böylece nüfuzlu kimselerin otlakları çevirip başkalarına ait hayvanların oraya girmesini engellemesi uygulamasına fırsat verilmemiştir.
3) Sulh yoluyla İslâm ülkesine katılan topraklar, diğer sahipsiz topraklar gibi Devlet mülkiyetine geçer. Bunlar, gerektiğinde özel şahıslara da dağıtılabilir. Nitekim Fedek arazisi kendi mülkleri bulunmayan Muhacirlerle, ihtiyaç içindeki Medineli üç Sahabeye taksim edilmiştir. 2922
Sulh yoluyla İslâm ülkesine katılan veya savaşla fethedildiği halde sahipsiz bulunan topraklar devlet mülkiyetine geçtiğinden, bu topraklar ancak devlet başkanının tahsis etmesi (ikta) ile özel mülkiyete konu olabilir. Devletin şahıslara tahsis edeceği bu topraklar arazinin bulunduğu bölgeye göre öşür veya harac vergisine tabi olur.2923 İmam Ebû Yûsuf Irak'taki bu çeşit topraklardan söz ederken şunları saymıştır: İran devlet başkanına (Kisrâ), vezirlere, hanedana ve savaş2916]
Fahri Demir, a.g.e., 180 vd.
2917] Ebû Dâvûd, İmâre, 36
2918] Buhârî, Hars, 15; Ebû Dâvud İmâre, 37; Tirmizî, Akhâm, 38; Mâlik, Muvatta', Akdiye, 26, 27; Dârimî, Büyû', 65
2919] Ebû Yûsuf, el-Harâc, Kahire,1396, s. 70
2920] Ebû Yûsuf a.g.e., s. 71
2921] Buhârî, Cihâd 146; Ebû Dâvud, İmâre, 39
2922] er-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, XXIX, 284-285
2923] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1306, III, 288
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 669 -
tan önce veya savaş sırasında ölen ya da ülkeyi terk edenlere ait sahipsiz topraklar. Devlet bu çeşit toprakları istediği kimselere ikta etme yetkisine sahiptir. 2924
Savaş yolu ile ele geçirilen toprakların dağıtılması konusu tartışmalıdır. Hanefilere göre, İslâm devlet başkanı fethedilen topraklardan sahipli olanlar hakkında; önceki yöneticilere ait olanların dışında kalanın beşte birini beytülmale ayırdıktan sonra, gazilere dağıtmak veya eski sahiplerinin elinde bırakarak kendilerinden harac almak şıklarından birini tercih edebilir.2925 Hz. Ömer'in Irak ve Sûriye toprakları üzerindeki uygulaması buna örnek gösterilebilir.
İmam Şafiî'ye göre, devlet başkanı savaş yolu ile fethedilen beldenin işlenen veya değerli olan topraklarını, diğer ganimet malları gibi, beşte bir beytülmal hissesi ayrıldıktan sonra gazilere dağıtmak zorundadır. Ancak, gazilerin haklarından ferağat etmeleri halinde bu topraklar devlete kalabilir. 2926
İmam Mâlik'e göre, fethedilen arazi prensip olarak dağıtılmaz. Bütün müslümanlar lehine vakıf gibidir. Ancak İslâm devlet başkanı bu arazilerin dağıtılmasında toplum yararı görürse dağıtmak yoluna da gidebilir. 2927
Ahmed b. Hanbel'e göre ise, İslâm devlet başkanı fethedilen yer toprakları ile ilgili olarak, müslümanların yararını gözetmek şartıyla, seçimlik hakkına sahiptir. İslâm toplumu adına vakfetmek, beşte biri ayırdıktan sonra dağıtmak, kısmen dağıtmak şıklarından birisini tercih edebilir. Nitekim Rasulullah (s.a.s) her üçünü de yapmıştır. Benu Kurayza ve Benu Nadir arazini dağıtmış, Mekke arazisini dağıtmamış, Hayber topraklarını ise kısmen dağıtmıştır. 2928
5) Madenlerin mülkiyeti: İslâm hukukuna göre, maden mülkiyetini; istihsal edilen maden ve kaynağındaki maden rezervi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.
İstihsal edilen maden, cinsi ne olursa olsun su, ot, ateş gibi mübah mallardan olup, prensip olarak bulana, yani üretene ait olur. Bir pınardan alınan su alana ait olduğu gibi, madenlerden istihsal edilen de istihsal edene ait olur. Yalnız altın, gümüş, demir, bakır ve kurşun gibi erime özelliği taşıyan madenler, ganimetlerde olduğu gibi beşte bir vergiye tabidir. İmam Malik'e göre, böyle bir maden kolaylıkla çıkarılmışsa vergi beşte bir olurken, masraflı bir üretim yapılmışsa vergi oranı kırkta bir olur. 2929
Diğer yandan kaynaktaki maden rezervi üzerinde ne yer sahibi ve ne de bulan için bir mülkiyet hakkı doğmaz. Bu yüzden Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçuları madenlerin rakabe mülkiyeti olarak hiç kimseye ikta edilemeyeceğini ve bunların herkesin ortak bulunduğu mübah mallardan olduğunu belirtmişlerdir. Hatta Hanetî hukukçusu es-Serahsî, ikta için daha açık örnekler vermektedir: "Bir kimse, devletin kendisine ikta yoluyla işletme imtiyazı verdiği bir maden
2924] Ebû Yusuf, el-Harâc, 62, 63, 64, 65
2925] es-Serahsi, el-Mebsût, Mısır, 1331, X, 15; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut,1394/1974, VII, 118; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 16-17; Ebû Yûsuf, a.g.e., s. 68-69
2926] eş-Şâfiî, el-Ümm, III, 181; eş-Şevkânî, a.g.e., VIII, 14-17; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadir, VI, 328
2927] Mâlik, el-Müdevvene, III, 26, 27; el-Muvatta, II, 470; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 32
2928] İbnü'l-Hümam, a.g.e., VI, 32; eş-Şevkânî, a.g.e., VIII,14-17; Fahri Demir, a.g.e., s. 202 vd.
2929] es-Serahsî, el-Mebsût, II, 211; Şâfiî, el-Ümm, II, 42, 43
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ocağında işçi çalıştırsa, ocaktan maden çıksın veya çıkmasın işçinin ücretini yüklendiği için, istihsal edilen maden işverenin olur. İstihsal ettiği madenin ise beşte birinden az olmamak üzere, devlet ile anlaştıkları oranda vergi verir. Bu kişinin yanında iş akdi yapmaksızın başka birisi kendi başına çalışsa, istihsal ettiği madenin beşte dördü bu kişinin olur. Çünkü maden, ikta edilmekle kişinin mülkiyetine geçmez. Kaynaktaki maden rezervi hadiste bildirilen su, ot ve ateş gibi ortak mübahlardandır." 2930
Maden rezervlerinin özel mülk edinilememesi prensibinin kaynağı, ortak mübahlarla (su, ot, ateş) ilgili hadis ve Hz. Peygamber'in tuzluk iktama ait şu hadisidir: "Ebyad b. Hammal'dan nakledildiğine göre, bu zat Hz. Peygamber'i ziyaret ederek yerini belirttiği tuzluğun kendisine ikta edilmesini istemiş ve Hz. Peygamber de ikta etmişti. Tam oradan ayrılacağı sırada, orada bulunanlardan birisi, Hz. Peygamber'e; "Neyi ikta ettiğinizi biliyor musunuz, ya Rasûlullah? Siz ona sanki bir kaynak su ikta etmiş oldunuz" demiştir. Ravi Ebyad bunun üzerine o ikta, Hz. Peygamber'in geri aldığını ilâve etmiştir." 2931
Sonuç olarak İslâm hukukuna göre, maden mülkiyeti ne "mütemmim cüz", ne "sahipsiz mal" ve ne de "devlet mülkiyeti" niteliği taşımaz. Madenler kamu karakterli mübah ve beşte biri toplumun, beşte dördü, bulup işletenin olmak üzere temelde ortak mübahlardandır. 2932
Mülk Arâzi
Kişilerin malik bulunduğu ve her türlü hukukî tasarrufta bulunabildiği arâzi türüne mülk arâzi denilir.
Toprak genel olarak, biri fertlerin diğeri de cemaatın (devlet, beytülmal, hazine vs.) olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Bunlardan ilkine mülk arazi, ikincisine de arazi-i emiriye, arazi-i memleket, kısaca mirî arazi gibi isimler verilmektedir.
Mülk arazi, kişinin tam anlamıyla sahip olduğu, istediğinde satabildiği, istediğinde hibe veya vakf edebildiği, öldüğünde çocuklarına miras bırakabildiği topraktır. Başka bir ifade ile sahibinin, üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahib olduğu toprağa (araziye) mülk arazi denir. Bazen buna arazi-i memlûke de denmektedir. 2933
İslâm toprak hukuku ile uğraşanlar, onu dört ana devreye ayırırlar. Bunlar: a) İslâmiyetin başlangıcından Mü'minlerin emiri Hz. Ömer'e kadar olan devre, b) Hz. Ömer devri, c) Abbasî ve Selçuklu devri, d) Osmanlı devri.2934 Bu dört dönemde de mülk arazinin bulunduğunu ve umûmiyetle bu arazinin, sahiplerinin dinine göre, bazen öşrî bazen da haracî olarak isimlendirildiğini söylememiz gerekiyor. İmam Ebû Yusuf'un (h.113-182, m.731-789) da belirttiği gibi: Bu taksimde arazi sahibinin dini büyük bir rol oynamaktadır. 2935
2930] es-Serahsî, a.g.e., II, 212, 217; Mâlik, el-Müdevvene, V, 51, VI, 192-193; İbn Kudâme, el-Muğni, VI, 158
2931] Ebû Dâvûd, İmâre, 36; Tirmizî, Ahkâm, 39; İbn Mâce, Ruhûn, h. no: 2475
2932] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 345-348
2933] Atıf Bey, Arazi Kanunnâme-i Hümayunu Şerhi, İstanbul 1330, s. 13
2934] Ali Şafak, İslâm Arazi Hukuku ve Tatbikatı, İstanbul 1977, s. 52
2935] Ebû Yusuf, Kitabu'l-Haraç, trc. Ali Özek, İstanbul 1970, s. 121
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 671 -
İslâm medeniyeti içerisinde başlı başına bir devreye konu olabilecek olan Osmanlı toprak uygulaması, toprak hukuku bakımından da büyük bir önem taşımaktadır. Filhakika Osmanlılar, birçok müessesede olduğu gibi, toprak mevzuunda da kendisinden önceki müslüman devletlerin tatbikatından istifade etmişlerdi. Zaten Osmanlıların onlardan uzak durmaları düşünülemezdi. Bu sebepledir ki, devlet, henüz bir beylik durumunda olduğu zaman bile İslâmî bir sistemin yerleşmesi için çalışıyordu. Bu konuda uygulanan arazi sistemi ve taksimi bu ifadelerimizin bir delili olarak ortada bulunmaktadır. Bu durum, sadece arazi ile değil, ondan alınan vergilerle de ortaya çıkmaktadır. Nitekim daha sonra neşredilecek olan 1274 (m. 1858) tarihli Arazi Kanunnâmesi'ne göre Osmanlı devletinde bulunan bütün araziler beş grupta toplanmıştır. Bunlar;
Mülk, mîrî, vakıf, metrûk ve mevat arazilerdir. Osmanlılarda hâs, timar ve zeâmet uygulaması mirî arazilerin tasarruf şekillerinden ibarettir.
Mülk araziler, mirasta ferâiz hükümlerine göre intikal eden ve mâlikinin satış, hibe, vasiyet, rehin vb. tüm hukuki tasarruflarda bulunabildiği arazilerdir. Şu çeşit araziler mülk arazi sayılmıştır:
1) Köy ve kasaba içlerinde bulunan arsalarla, köy ve kasabaların kenarlarında bulunup da meskenlerin mütemmimi sayılan en çok yarım dönüm miktarı yerler. Ancak bu çeşit arsaların köy ve kasabalar içinde bulunması mülk olması için yeterli değildir. Bunların öşür veya harac arazisinden yahut ihya edilmiş mevât (ölü arazi)den yahut da usulüne uygun şekilde devletten temellük edilmiş yerlerden olması gerekir. Bu yüzden muhacirlere verilen yerler mülk değildir. 2936
2) Mîrî araziden ifraz edilerek, şer'î müsadeye dayanılarak ve mülk olarak tasarruf olunmak üzere temlik edilen araziler.
3) Öşür arazisi. İslâm orduları tarafından savaşla fethedilen topraklar ganimet sayılarak, beşte biri beytü'l-mâle ayrıldıktan sonra, geri kalan beşte dördünü devlet başkanı, savaşa katılanlara taksim ve temlik eder. Böylece öşür arazisi meydana gelmiş olur. Ancak zorla fethedilen düşman arazilerine İslâm devlet başkanının şu statülerden birisini uygulaması mümkün ve caizdir:
a) Beşte birini beytü'l-mâle ayırıp geri kalanını gaziler arasında dağıtabilir. Bu takdirde arazi mâlikleri öşre tabi olur.
b) Gayr-i müslim olan sahiplerinin elinde bırakabilir. Bu takdirde onlar harac vergisine tabi olur.
c) Bu arazileri hiç kimseye temlik etmeyip, rakabesi, yani kuru mülkiyeti beytü'l-mâlde kalmak üzere alıkoyabilir.
Yeni fethedilen arazilere uygulanabilen bu çeşitli alternatiflerin dayandığı deliller şunlardır: Hz. Peygamber, fetihten sonra Mekke arazilerini eski sahiplerinin ellerinde bırakmıştır. Mekkelilerin müslüman olmalarından sonra bu topraklar öşür arazisi oldu. Yine savaşarak ele geçirilen Hayber toprakları ise, eski sahiplerinin ellerinde bırakılmadı. Bunlar ganimet sayılarak beşte bir beytü'l-mâle ayrılmış, beşte dördü bu fethe katılan gâzilere dağıtılmıştır. Böylece bu topraklar
2936] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-i İslâmiyye ve İstilâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, İstanbul, 1967, V, 389
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeni sahiplerinin mülkü ve öşür arazisi olmuştur.2937 Hz. Ömer'in ilk olarak Irak ve Sûriye toprakları konusunda tuttuğu yol, daha sonra fethedilen ülkelerin toprakları hakkında uygulanan genel kural olmuştur. Irak, Suriye ve Mısır toprakları fethedilince Hz. Ömer bunları, müslüman gaziler arasında taksim etmemiş, konu, uzun istişare ve müzakerelerden sonra, Hz. Ömer'in görüşü yönünde çözüme kavuşturulmuştur. Buna göre, bu bölgelerin arazileri, gayri müslim olan eski mâliklerinin elinde bırakıldı. Kendilerine arazileri için "harac" şahısları için de "cizye" bağlandı. Böylece, bu topraklar harac arazisi statüsüne girmiş oldu. 2938
Mal-Mülk Allah'ındır
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." 2939; "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." 2940; "Mülk O'nundur." 2941
Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah'a âit olduğunu, gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. "Allah'a ve Rasûlüne iman edin ve (O'nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır." 2942 Bu âyetten anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah'ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah'tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette "cealeküm müstahlefîne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey" diye nitelendirilmiştir.
Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah'ın malını harcamakta; O'nun adına, O'nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, neden Allah'ın malını, Allah'ın emrettiği yere harcamaktan çekinir, niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu 'malım, malım' der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline geçecektir)." 2943
2937] el-Enfâl, 8/1, 41
2938] Ebû Ubeyd, Kitabü'l-Emvâl, Kahire 1388/1968, s. 83-85, 210, 397, 503; Ebû Yusuf, Kitabu'l-Harâc, Mısır 1352, s. 75; Muhammed el-Hudari, Târihu't-Teşrîi'l-İslâmî, (6. Baskı) Mısır 1964, s. 124-126; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 570 vd.
2939] 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
2940] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
2941] 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6). Ve yine Bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1
2942] 57/Hadîd, 7; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 342-343
2943] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 673 -
Kur’ân-ı Kerim’de Mal, Mülk ve Mâlik Kavramları
“Mal” ve çoğulu “emvâl” kelimeleri, Kur’ân-ı Kerim’de 86 yerde geçer. “M-l-k” ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de 206 yerde zikredilir. Bunların 88’i “melek” ve çoğuludur. Diğerleri (118’i) mülk kavramıyla ilgili kelimelerdir. “Mâlik” kelimesi 3 yerde,2944 Bunun çoğulu “mâlikûn” 1 yerde, 2945 “melîk” kelimesi yine 1 yerde 2946 geçer.
“İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.” 2947
“Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 2948
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” 2949
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışları)dır. İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.” 2950
“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hâkimlere aktarmayın.” 2951
“Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah muhsinleri/dürüstleri sever.” 2952
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azâbından koru’ der.” 2953
“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızâsını almak için kendini ve malını fedâ eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” 2954
“İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi (süslü gösterildi). Bu yüzden onlar, iman edenlerden bazısı ile alay eder. Oysaki (iman edip) ittika eden, Allah’ın azâbından korunanlar, kıyâmet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 2955
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç (isteyene fâizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır. Sadece O'na
2944] 1/Fâtiha, 4; 3/Âl-i İmrân, 26; 43/Zuhruf, 77
2945] 36/Yâsîn, 71
2946] 54/Kamer, 55
2947] 2/Bakara, 86
2948] 2/Bakara, 107
2949] 2/Bakara, 155
2950] 2/Bakara, 177
2951] 2/Bakara, 188
2952] 2/Bakara, 195
2953] 2/Bakara, 201; ayrıca: 7/A’râf, 156; 16/Nahl, 122
2954] 2/Bakara, 207
2955] 2/Bakara, 212
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
döndürüleceksiniz.” 2956
“Onlara peygamberleri dedi ki: ‘Allah size Tâlut'u (melik olarak) gönderdi.’ Onlar: ‘Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?’ dediler. O (şöyle) demişti: ‘Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir." 2957
“...Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur...” 2958
“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.” 2959
“Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri/ücretleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” 2960
“Ey iman edenler, Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi, minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez.” 2961
“Yalnızca Allah'ın rızâsını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağnak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağnak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir.” 2962
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden (ihsânı geniş olan) ve her şeyi bilendir.” 2963
“Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infak ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” 2964
“Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” 2965
“Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah'tan (gelecek azâba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.” 2966
2956] 2Bakara, 245
2957] 2/Bakara, 247
2958] 2/Bakara, 255
2959] 2/Bakara, 261
2960] 2/Bakara, 262
2961] 2/Bakara, 264
2962] 2/Bakara, 265
2963] 2/Bakara, 268
2964] 2/Bakara, 274
2965] 2/Bakara, 284
2966] 3/Âl-i İmrân, 10
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 675 -
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, sadece dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır.” 2967
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 2968
“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Bu da onların, ‘Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur’ demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” 2969
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah'a varır.” 2970
“Gerçekten inkâr edenlerin ise, malları da, çocukları da, onlara Allah'tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli olarak kalacaklardır.” 2971
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” 2972
"Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, 'Allah fakirdir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘tadın o yakıcı azâbı! " 2973
“Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu), emirlere olan azimdendir.” 2974
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” 2975
“Yetimlere mallarını verin ve murdar olanla temiz olanı değiştirmeyin. Onların mallarını mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir suçtur.” 2976
“Allah'ın sizin için (kendileriyle hayatınızı) kaim (geçiminizi sağlamaya destekleyici bir araç) kıldığı mallarınızı düşük akıllılara vermeyin; bunlarla onları rızıklandırıp giydirin ve
2967] 3/Âl-i İmrân, 14
2968] 3/Âl-i İmrân, 26-27
2969] 3/Âl-i İmrân, 75
2970] 3/Âl-i İmrân, 109
2971] 3/Âl-i İmrân, 116
2972] 3/Âl-i İmrân, 129
2973] 3/Âl-i İmrân, 180-181
2974] 3/Âl-i İmrân, 186
2975] 3/Âl-i İmrân, 189
2976] 4/Nisâ, 2
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlara güzel (ma’rûf) söz söyleyin.” 2977
“Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şahid bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 2978
“Gerçekten, yetimlerin mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir.” 2979
“Sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler) dışındaki kadınlardan ‘evli ve özgür' olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini tesbit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tesbitinden sonra, karşılıklı hoşnud olduğunuz bir şey konusunda üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.” 2980
“Ey iman edenler, mallarınızı, sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız ‘nedenler ve yollarla' (bâtılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah, size çok merhamet edendir.” 2981
“Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir.' Saliha kadınlar, gönülden (Allah'a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 2982
“Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah'a ve ahiret gününe de inanmazlar. Şeytan, kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o.” 2983
“Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi.” 2984
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 2985
“Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” 2986
2977] 4/Nisâ, 5
2978] 4/Nisâ, 6
2979] 4/Nisâ, 10
2980] 4/Nisâ, 24
2981] 4/Nisâ, 29
2982] 4/Nisâ, 34
2983] 4/Nisâ, 38
2984] 4/Nisâ, 53
2985] 4/Nisâ, 77
2986] 4/Nisâ, 95
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 677 -
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun ilim ve kudretinin dışında kalamaz).” 2987
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size "Allah'tan korkun" diye emrettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hudutsuz zengindir, ziyadesiyle övgüye lâyıktır.” 2988
“Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.” 2989
“Ondan nehyedildikleri halde fâiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri nedeniyle (öyle yaptık). Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırlamışızdır.” 2990
“Şüphe yok ki kâfir olanlar, yeryüzündeki her şey ve bunun yanında da bir o kadarı kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler onlardan asla kabul edilmez; onlar için acı bir azap vardır.” 2991
“Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyle kadirdir.” 2992
“Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin mülkiyeti Allah'ındır, O, her şeye hakkıyle kadirdir.” 2993
“Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O her şeyi işitendir, bilendir.” 2994
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 2995
“Rablerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki onları kovup ta zâlimlerden olasın!” 2996
"Aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!" demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” 2997
“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete dûçar olmaması için Kur'an ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçi. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” 2998
2987] 4/Nisâ, 126
2988] 4/Nisâ, 131
2989] 4/Nisâ, 132
2990] 4/Nisâ, 161
2991] 5/Mâide, 36
2992] 5/Mâide 40
2993] 5/Mâide, 120
2994] 6/En’âm, 13
2995] 6/En’âm, 32
2996] 6/En’âm, 52
2997] 6/En’âm, 53
2998] 6/En’âm, 70
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir.” 2999
“Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz." 3000
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) zîneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 3001
“(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: "Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı.” 3002
“Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükâfat vardır.” 3003
“Gerçek şu ki, inkâr edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkâr edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” 3004
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” 3005
“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” 3006
“Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir.” 3007
“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin
2999] 6/En’âm, 94
3000] 6/En’âm, 152
3001] 7/A’râf, 32
3002] 7/A’râf, 48
3003] 8/Enfâl, 28
3004] 8/Enfâl, 36
3005] 8/Enfâl, 60
3006] 8/Enfâl, 67
3007] 8/Enfâl, 72
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 679 -
Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte ‘kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır.” 3008
“Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile kendileri için, içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdeler.” 3009
“Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır.” 3010
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Rasûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 3011
“Ey iman edenler!... Yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki,) Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 3012
“Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahûdi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) râhiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azâbı müjdele.” 3013
“(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): ‘İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!" 3014
“Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” 3015
“Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık" diye kendilerini helâk edercesine Allah'a yemin edecekler. Hâlbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.” 3016
“Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini bilendir.” 3017
“Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister.” 3018
“Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar.” 3019
3008] 9/Tevbe, 20
3009] 9/Tevbe, 21
3010] 9/Tevbe, 22
3011] 9/Tevbe, 24
3012] 9/Tevbe, 28
3013] 9/Tevbe, 34
3014] 9/Tevbe, 35
3015] 9/Tevbe, 41
3016] 9/Tevbe, 42
3017] 9/Tevbe, 44
3018] 9/Tevbe, 55
3019] 9/Tevbe, 58
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resûlü de. Biz yalnız Allah'a rağbet edenleriz" deselerdi (daha iyi olurdu).” 3020
“Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler. Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu! Çünkü münafıklar fâsıkların kendileridir.” 3021
“Sizden önceki (münafıklar ve kâfirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır.” 3022
“Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allah'a and içti.” 3023
“Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah'ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” 3024
“Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: "Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın" dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir." Bir kavrayıp anlasalardı.” 3025
“Onların malları ve evlâtları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azaplandırmak ve canlarının onlar inkâr içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor.” 3026
"Allah'a inanın, Resûlü ile beraber cihad edin" diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve: Bizi bırak (evlerinde) oturanlarla beraber olalım, dediler.” 3027
“Ama Rasûl ve onunla birlikte olan mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır.” 3028
“Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar (neyin doğru olduğunu) bilmezler.” 3029
“Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için ‘bir sükûnet ve huzurdur.' Allah işitendir, bilendir.” 3030
3020] 9/Tevbe, 59
3021] 9/Tevbe, 67
3022] 9/Tevbe, 69
3023] 9/Tevbe, 75
3024] 9/Tevbe, 76
3025] 9/Tevbe, 81
3026] 9/Tevbe, 85
3027] 9/Tevbe, 86
3028] 9/Tevbe, 88
3029] 9/Tevbe, 93
3030] 9/Tevbe, 103
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 681 -
“Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.” 3031
“Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah'ındır. O diriltir ve öldürür. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” 3032
“Allah onları, yapmakta olduklarını en güzeli ile mükâfatlandırmak için küçük büyük yaptıkları her masraf, geçtikleri her vâdi mutlaka onların lehine yazılır.” 3033
“Bilesiniz ki, göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın vâdi haktır, fakat onların çoğu bilmez.” 3034
“Mûsâ dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler." 3035
"Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah'a aittir." 3036
“Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.” 3037
“Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın." 3038
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır da, daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” 3039
“O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı kâfirlerin vay haline!” 3040
"Hatırlayın ki, Rabbiniz size: ‘Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!’ diye bildirmişti.” 3041
“Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur, din de yalnız O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 3042
3031] 9/Tevbe, 111
3032] 9/Tevbe, 116
3033] 9/Tevbe, 121
3034] 10/Yûnus, 55
3035] 10/Yûnus, 88
3036] 11/Hûd, 6
3037] 11/Hûd, 29
3038] 11/Hûd, 87
3039] 13/Ra’d, 26
3040] 14/İbrâhim, 2
3041] 14/İbrâhim, 7
3042] 16/Nahl, 52
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı." 3043
"Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir ama Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz." 3044
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 3045
“Sonra onlara karşı size tekrar ‘güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.” 3046
“(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.” 3047
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırt etmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 3048
“Akrabâya, miskîne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira, böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 3049
“Erginlik çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olması- dışında yetimin malına yaklaşmayın. Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.” 3050
“Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.” 3051
3043] 16/Nahl, 71
3044] 16/Nahl 96
3045] 16/Nahl, 112-114
3046] 17/İsrâ, 6
3047] 17/İsrâ, 16
3048] 17/İsrâ, 18-21
3049] 17/İsrâ, 26-31
3050] 17/İsrâ, 34
3051] 17/İsrâ, 64
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 683 -
“(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: ‘Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." 3052
“Bağına girdiğin zaman, ‘Maşaallah, Allah'tan başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi? Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan." 3053
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 3054
“Onlardan önce nice insan- nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.” 3055
“Âyetlerimizi inkâr edip, bana: "Elbette mal ve çocuklar verilecektir" diyeni gördün mü?” 3056
“O, gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?” 3057
“Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.” 3058
“Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir.” 3059
“Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O'nundur.” 3060
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir.” 3061
“Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hakikaten Allah, yalnız O zengindir, övgüye değerdir.” 3062
“Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.” 3063
“Nikâh (imkânı) bulamayanlar, Allah onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükatebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını korumak
3052] 18/Kehf, 34
3053] 18/Kehf, 39
3054] 18/Kehf, 45-46
3055] 19/Meryem, 74
3056] 19/Meryem, 77
3057] 19/Meryem, 78
3058] 19/Meryem, 79
3059] 19/Meryem, 80
3060] 20/Tâhâ, 6
3061] 20/Tâhâ, 131
3062] 22/Hacc, 64
3063] 23/Mü’minûn, 55-56
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, merhamet edendir.” 3064
“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; dönüş de ancak O'nadır.” 3065
“Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. O, sizin ne yolda olduğunuzu iyi bilir. İnsanlar O'nun huzuruna döndürüldükleri gün yapmış olduklarını onlara hemen bildirir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” 3066
“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir.” 3067
“Malın da, çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde." 3068
“Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” 3069
“(Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz" dedi.” 3070
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 3071
“Karun, Mûsâ'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.” 3072
“Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” 3073
“Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” 3074
“Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: ‘Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı!’ dediler.” 3075
“Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” 3076
3064] 24/Nûr, 33
3065] 24/Nûr, 42
3066] 24/Nûr, 64
3067] 25/Furkan, 2
3068] 26/Şuarâ, 88
3069] 26/Şuarâ, 89
3070] 27/Neml, 36
3071] 28/Kasas, 60
3072] 28/Kasas, 76
3073] 28/Kasas, 77
3074] 28/Kasas, 78
3075] 28/Kasas, 79
3076] 28/Kasas, 80
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 685 -
“Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.” 3077
“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.” 3078
“İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” 3079
“Kim bir iyilik getirirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” 3080
“Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.” 3081
“Nitekim onlardan herbirini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” 3082
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 3083
"Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir." 3084
“Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi O'na boyun eğmiştir.” 3085
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi, sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskîne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır. Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha
3077] 28/Kasas, 81
3078] 28/Kasas, 82
3079] 28/Kasas, 83
3080] 28/Kasas, 84
3081] 29/Ankebût, 39
3082] 29/Ankebût, 40
3083] 29/Ankebût, 64
3084] 29/Ankebut, 82
3085] 30/Rûm, 26
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
szonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 3086
“Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” 3087
“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî ve övülmeye lâyık olan Allah'tır.” 3088
“Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir.” 3089
“Hamd, göklerde ve yerde bulunanların hepsinin sahibi olan Allah'a mahsustur. Ahirette de hamd O'na mahsustur. O, hikmet sahibidir, (her şeyden) haberi olandır.” 3090
“Ve: "Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da değiliz" de demişlerdir.” 3091
“Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” 3092
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek suretiyle sizi aldatmasın.” 3093
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Herbiri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 3094
“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 3095
“Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz.” 3096
“Akşama doğru kendisine, üçayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.” 3097
“O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim." Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar.” 3098
“Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet
3086] 30/Rûm, 33-40
3087] 31/Lokman, 20
3088] 31/Lokman, 26
3089] 33/Ahzâb, 27
3090] 34/Sebe’, 1
3091] 34/Sebe’, 35
3092] 34/Sebe’, 37
3093] 35/Fâtır, 5
3094] 35/Fâtır, 13
3095] 35/Fâtır, 15
3096] 36/Yâsîn, 83
3097] 38/Sâd, 31
3098] 38/Sâd, 32
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 687 -
güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” 3099
“Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.” 3100
“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekîldir.” 3101
“Göklerin ve yerin anahtarları (mutlak hükümranlığı) O'nundur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” 3102
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur.” 3103
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 3104
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 3105
“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.” 3106
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şayet insanlar küfürde birleşen bir tek inkârcı ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları altın zînetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici metâından ibarettir. Âhiret nimeti ise, Rabbinin yanında, Allah’ın azâbından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” 3107
“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O'na mahsustur. Siz O'na döndürüleceksiniz.” 3108
“Ötelerinde de cehennem vardır. Kazandıkları şeyler de, Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez. Büyük azap onlaradır.” 3109
“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün bâtıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.” 3110
"Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir." 3111
3099] 38/Sâd, 33
3100] 38/Sâd, 34
3101] 39/Zümer, 62
3102] 39/Zümer, 63
3103] 42/Şûra, 4
3104] 42/Şûrâ, 20
3105] 42/Şûrâ, 27
3106] 42/Şûrâ, 49
3107] 43/Zuhruf, 32-35
3108] 43/Zuhruf, 85
3109] 45/Câsiye, 10
3110] 45/Câsiye, 27
3111] 47/Muhammed, 12
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.” 3112
“Bedevilerden geride bırakılanlar, sana diyecekler ki: ‘Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile.’ Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: ‘Şimdi Allah, size bir zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek olsa, sizin için Allah'a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir? Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır." 3113
“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine ceza verir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 3114
“Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: ‘Bırakın, biz de arkanıza düşelim’ diyeceklerdir. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: ‘Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.’ Onlar size: ‘Hayır, bizi kıskanıyorsunuz’ diyeceklerdir. Bilâkis onlar, pek az anlayan kimselerdir.” 3115
“Bedevîler "İnandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "Boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” 3116
“Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir.” 3117
“De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” 3118
“Onlar İslâm'a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur.” 3119
“Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı.” 3120
“Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Bu, Allah'ın, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.” 3121
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 3122
3112] 47/Muhammed, 36-37
3113] 48/Fetih, 11
3114] 48/Fetih, 14
3115] 48/Fetih, 15
3116] 49/Hucurât, 14
3117] 49/Hucurât, 15
3118] 49/Hucurât, 16
3119] 49/Hucurât, 17
3120] 51/Zâriyât, 19
3121] 53/Necm, 31
3122] 53/Necm, 48
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 689 -
“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O, diriltir, öldürür. O, her şeye gücü yetendir.” 3123
“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür.” 3124
“Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızâsı için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır.” 3125
“Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vâdetmiştir. Allah'ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” 3126
“Kim Allah'a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.” 3127
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rızâ) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.” 3128
“Ne malları, ne çocukları onlara Allah'a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz kalacaklardır.” 3129
“Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.” 3130
“(Bundan başka bu mallar,) Hicret eden fakirleredir ki, onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah'a ve O'nun Resûlü'ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır.” 3131
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?” 3132
“Allah'a ve O'nun Resulü'ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” 3133
“İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan
3123] 57/Hadîd, 2
3124] 57/Hadîd, 5
3125] 57/Hadîd, 7
3126] 57/Hadîd, 10
3127] 57/Hadîd, 11
3128] 57/Hadîd, 20
3129] 58/Mücâdele, 17
3130] 59/Haşr, 7
3131] 59/Haşr, 8
3132] 61/Saff, 10
3133] 61/Saff, 11
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 3134
“Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele.” 3135
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikirden/anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 3136
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir.” 3137
“Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O'nun katında olandır.” 3138
“O halde gücünüz yettiğince Allah'a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3139
“Eğer Allah'a (rızâsı uğruna) ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, ceza vermekte acele etmeyendir.” 3140
“Görülmeyeni ve görüleni bilendir. Üstündür, hikmet sahibidir.” 3141
"Kim Allah'tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse, O, ona yeter." 3142
“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.” 3143
“...Onlara mal (servet) ve çocuklar sahibi oldu diye sakın ilgi duyma!” 3144
“Kitabı sol tarafından verilene gelince, der ki: ‘Keşke, bana kitabım verilmeseydi!’ Şu hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı.” 3145
"Muhakkak ki insan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğunda feryad eder. Bir hayır eriştiğinde ise cimrilik eder. Ancak namazlarını kılanlar müstesnâdır. Onlar namazlarında devamlıdırlar. Mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için belli bir hak vardır. Onlar hesap gününe iman ederler. Onlar Rablerinin azâbından korkarlar." 3146
3134] 61/Saff, 12
3135] 61/Saff, 13
3136] 63/Münâfıkun, 9-10
3137] 64/Teğâbün, 1
3138] 64/Teğâbün, 15
3139] 64/Teğâbün, 16
3140] 64/Teğâbün, 17
3141] 64/Teğâbün, 18
3142] 65/Talak, 2-3
3143] 67/Mülk, 1
3144] 68/Kalem, 14
3145] 69/Haakka, 25-28
3146] 70/Meâric, 19-27
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 691 -
“Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin." 3147
“Nuh: ‘Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular." 3148
“Ki Ben ona, ‘alabildiğine geniş kapsamlı bir mal' (servet) verdim.” 3149
“Cennet içindekiler, günahkârlara, ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmuyorduk.” 3150
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 3151
“Onlar (Cennetteki has kullar), kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah razâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler).” 3152
“O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü kendisine aittir, ve Allah her şeye şahittir.” 3153
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 3154
“Fakat insan böyledir; Rabbı ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbim bana ihanet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 3155
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 3156
“(Allah) Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an." 3157
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 3158
“Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır.” 3159
3147] 71/Nûh, 12
3148] 71/Nûh, 21
3149] 74/Müddessir, 12
3150] 74/Müddessir, 40-44
3151] 75/Kıyâmet, 20-21
3152] 76/İnsân, 8-10
3153] 85/Bürûc, 9
3154] 87/A’lâ, 16-17
3155] 89/Fecr, 15-20
3156] 92/Leyl, 5-11
3157] 93/Duhâ, 8-11
3158] 96/Alak, 6-7
3159] 100/Âdiyât, 8
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, Nihâyet kabirleri ziyaret ettiniz.” 3160
“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu bilir misin? Allah'ın, tutuşturulmuş ateşidir.” 3161
“Ebû Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı.” 3162
Hadis-i Şeriflerde Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
"Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır." 3163
"Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu 'malım, malım!' der. Hâlbuki Âdemoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)" 3164
"Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?" Ashâb: 'Ey Allah'ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok sever' dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır." 3165
"Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dîne verdiği zarardan daha fazla değildir." 3166
"Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder." 3167
"Sizden birine, dünyalık olarak bir hizmetçi ve Allah yolunda cihadda kullanacağı bir binek edinecek kadar mal toplaması yeterlidir." 3168
"Yanında bir mal bulunan kimse, önce kendi nefsine harcasın, bakımı kendisine âit bulunan kimselere ve böyle böyle (derece derece akrabâya, sonra başkalarına) harcasın!" 3169
"Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun." 3170
3160] 102/Tekâsür, 1-2
3161] 104/Hümeze, 1-6
3162] 111/Tebbet, 1-2
3163] Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
3164] Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî, Vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
3165] Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1
3166] Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
3167] Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
3168] Tirmizî, Zühd 19, Hadis no: 2328; Nesâî, Zînet 119; İbn Mâce, Zühd 1, Hadis no: 4103
3169] Ebû Dâvud, Itk 9; Nesâî, Büyû' 84; Ahmed bin Hanbel, 3/305
3170] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 693 -
"Altına tapanlar mel'undur, gümüşe tapanlar mel'undur." 3171
"Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız." 3172
"İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah'ın kendine vermiş olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz." 3173
"Fakirlikten mi korkuyorsunuz? Ruhumu elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, mutlaka dünya malı üzerine akıtılacaktır. Öyle ki, sizden birinin kalbini (haktan başka istikametlere) sadece ve sadece dünyalık meylettirecektir. Allah'a yemin ederim ki, ben sizleri, gecesi ve dündüzü apaydın olması bakımından eşit olan tertemiz kalplere sahip olarak bırakıyorum." 3174
"Kişinin malı sadaka sebebiyle eksilmez. Bir kula haksız zulüm yapılır o da sabrederse, Allah onun izzetini (dünya ve âhirette) mutlaka arttırır. Bir kul dilenme kapısını açtımı, onunla birlikte Allah da o zavallıya fakirlik kapısını açar." 3175
"Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir. Dünya dört kişi içindir:
Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir de kul, malı hususunda Allah'tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak) sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah'ın hakkı olduğunu bilmektedir. İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir ve 'malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım' der. İşte bu kimse, niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah'ın da hakkı olduğunu hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama 'Eğer malım olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım' der. Bu da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini ayne elde eder." 3176
"Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs." 3177
"Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse
3171] Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
3172] Tirmizî, Zühd 20, Hadis no: 2329
3173] Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
3174] İbn Mâce, Sünnet 5; Kütüb-i Sitte Terc. c. 16, s. 483
3175] Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326
3176] Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
3177] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd 27, Hadis no: 4234
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde şâhitlik yapacaktır." 3178
"Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının..." 3179
"Dünya, mü'mine zindan, kâfire cennettir." 3180
"Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez." 3181
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: 'Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam." 3182
"Yedi şeyden önce, amelde acele edin: Unutturucu fakirliği mi bekliyorsunuz? Tuğyan ettirip azdırıcı zenginliği mi bekliyorsunuz? İfsad edici hastalığı mı bekliyorsunuz? Aklınızı götürecek ihtiyarlığı mı bekliyorsunuz? Ânî ölüm mü bekliyorsunuz? Deccali mi bekliyorsunuz? Bu beklenen gâib bir şerdir. Yoksa kıyâmeti mi bekliyorsunuz? Kıyâmet ise hepsinden kötü, hepsinden daha acıdır." 3183
"Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah'ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim." (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma işareti yaptı." 3184
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe'nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce: "Kâbe'nin Rabbine kasem olsun, onlar zararda!" buyurdu. Ben: 'Ey Allah'ın Rasûlü, annem babam sana fedâ olsun, onlar kimlerdir? dedim. Buyurdu ki: "Onlar malca çok olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesnâ" dedi ve hemen ilâve etti: "Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir." 3185
"İki haslet vardır ki, bir mü'minde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk." 3186
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 3187
3178] Buhârî, Zekât 47, Cum'a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
3179] Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
3180] Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
3181] Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
3182] Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
3183] Tirmizî, Zühd 4, Hadis no: 2308; Nesâî, Cenâiz 123, Hadis no: 4
3184] Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6, İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
3185] Müslim, Zekât 301,Hadis no: 590 Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no:617; Nesâî, Zekât 2
3186] Tirmizî, Birr 41, Hadis no: 1963
3187] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 695 -
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak Allah’ı zikir ve zikrullaha yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.” 3188 (Farklı rivâyetlerde, “Dünya ve içindekiler mel’undur; Allah için olanlar hâriç, ...Allah rızâsı için yapılanlar hâriç, ...emr-i bil ma’rûf nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç” ifadeleri vardır.
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 3189
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 3190
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 3191
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 3192
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 3193
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 3194
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 3195
“Zenginlik, mal çokluğundan ibaret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül zenginliğidir.” 3196
“Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 3197
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 3198
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür, yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur, yahut helâke yaklaşırlar.” 3199
3188] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
3189] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
3190] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
3191] Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
3192] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
3193] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
3194] Kütüb-i Sitte, 17/564
3195] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
3196] Müslim
3197] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
3198] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
3199] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yâ Rab! Âl-i Muhammed’in rızkını ölmeyecek kadar (kut) ver.” Kut: Ancak ölmeyecek kadar az yiyecektir. Rasûlullah (s.a.s.) bütün hayatında rızık nâmına daima yetecek en az kadar ile yetinmiş, fazlasına asla iltifat buyurmamıştır. Bir gece elinde iki altın bulunduğu için uyuyamaması ve Hz. Bilâl’ı uyandırarak altınları onun vâsıtasıyla fakirlere göndermesi, bunun en bâriz delillerindendir. Âl-i Muhammed’in yaşayış tarzları da öyle olmuştur. 3200
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 3201
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 3202
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 3203
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 3204
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 3205
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira, hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 3206
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 3207
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 3208
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah
3200] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
3201] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
3202] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
3203] Kütüb-i Sitte, 17/563
3204] Kütüb-i Sitte, 7/242; Beyhakî Şuabu’l İman; Ebû Dâvud, Edeb 125
3205] Kütüb-i Sitte, 17/245
3206] Kütüb-i Sitte, 17/245
3207] Kütüb-i Sitte, 17/571
3208] Kütüb-i Sitte, 17/565
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 697 -
(s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 3209
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 3210
"Deve, sığır veya davar sahibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını edâ etmeyen herkese Kıyâmet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün olduğunca iri ve şişman olarak gelecekler. Adam, onlar için, düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla toslayacaklar ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinden boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlûkatın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hal devam edecek. Kezâ 'kenz'e/hazineye sahip olup da ondaki (Allah'ın) hakkını ödemeyen herkes, Kıyâmet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak. Sonunda yılan ona: 'Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağnîyim' diye bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca, elini yılanın ağzına sokar, Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi kemiriverecektir." 3211
"Allah'ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan Sana sığınırım." 3212.
"Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı." 3213 3214
"Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, vadederse, sözünde duramaz." 3215.
"(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn/yoksul, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp kimseden bir şey istemeyen kimsedir." 3216
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 3217
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın
3209] Kütüb-i Sitte, 17/565
3210] Kütüb-i Sitte, 7/247
3211] Buhârî, Zekât 3, Tefsir Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Zekât 26, Hadis no: 987; Ebû Dâvud, Zekât 32; Hadis no: 1658-1660; Nesâî, Zekât 2, 6; Muvattâ, Cihad 3
3212] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
3213] Buhârî, Enbiyâ, 51
3214] 93/Duhâ, 7-8
3215] Buhâri, İstikrâz
3216] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebiyy 7, - II/924-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85-; Ahmed bin Hanbel, I/384
3217] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin." 3218
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 3219 3220.
"Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir." "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye duâ ederler." 3221
"Cimri kişi, Allah'a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır." 3222
"Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun." 3223
"Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir." 3224
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibariyle kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin). 3225 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
"İyi mal, sâlih kimse için ne güzeldir." 3226
Hz. Ömer bir gün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 3227
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” 3228 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 3229
“Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” 3230
3218] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
3219] İbn Mâce, hadis no: 3256
3220] Bk. 47/Muhammed, 12
3221] Riyâzü's-Sâlihîn, 1/253
3222] Tirmizî, Birr 40
3223] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
3224] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
3225] S. Buhâri, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
3226] Ahmed bin Hanbel, IV/194
3227] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
3228] 102/Tekâsür, 8
3229] Müslim, Eşribe 140
3230] Müslim, Savm 181
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 699 -
“Aşırı gidenler helâk olmuştur” 3231
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 3232
Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır." 3233
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 3234
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever.” 3235
“İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızâsız ve kusursuz yapmanızı sever.” 3236
"Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah'ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir." 3237
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme." 3238
"Allah'ım, Âl-i Muhammed'in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- "yetecek kadar ver." 3239 Tirmizî'nin "Resûlullah ve ehlinin maîşetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
"Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür."
"Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi."
"Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı."
"Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi."
"Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi."
"Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek
3231] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
3232] Tirmizî, Tıbb 1
3233] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
3234] Kütüb-i Sitte, 17/563
3235] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
3236] Kenzu’l-Ummâl, III/907
3237] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
3238] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
3239] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi."
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gün (veya gece mûtad olmayan bir saatte) mescide geldi. Orada Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.)'e rastladı. Onlara (bu saatte) niye geldiklerini sordu. "Bizi evden çıkaran açlıktır!" dediler. Rasûlullah da: "Beni de evde çıkaran açlıktan başka bir şey değil!" buyurdu. Hep berâber Ebû'l-Heysem İbnu'l Teyyihân'a gittiler. O, bunlar için arpadan ekmek yapılmasını emretti. Ekmek yapıldı. Sonra kalkıp bir koyun kesti. Yanlarında bir hurma ağacında asılı olan tatlı suyu indirdi. Derken yemek geldi, yediler ve o sudan içtiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Şu günün nimetinden (Kıyâmet günü) hesap sorulacak! (Açlık sizi evinizden çıkardı. Bu nimetlere nâil olduktan sonra dönüyorsunuz!" 3240
Utbe İbn Gazvân (r.a.) anlatıyor: "Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu." 3241
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.)'a açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Rasûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O'nda iki taş vardı." 3242
"Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl'in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir." 3243
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Bazı aylar olurdu, (yemek pişirmek için) hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç." 3244. Diğer bir rivâyette: "Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir" denmiştir. Bir diğer rivâyette: "Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi" denmiştir.
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi." 3245
Nu'mân İbnu Beşîr (r.a.) anlatıyor: "Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: "Gerçekten ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya âdi hurma bile bulamadığını gördüm." 3246
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: "Muhammed
3240] Müslim, Eşribe 140, h. no: 2038; Muvattâ, Sıfatu'n Nebi 28, h. no: 2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
3241] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
3242] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
3243] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
3244] Buhârî, Et'ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
3245] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
3246] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 701 -
ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa' hurma, ne de bir sa' hububat gecelemiştir." 3247
Süleymân İbn Surad (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık."
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)’a bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: "Elhamdülillah, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti" buyurdu."
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi."
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ etmişti: "Allah'ım, beni miskin (yoksul) olarak, yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret." Hz. Âişe (r. anhâ) atılarak sordu: "Niçin ey Allah'ın Rasûlü?" "Çünkü dedi, onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! fakirleri sev ve onları (rivâyet meclisine) yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana yaklaşsın." 3248
"Fakirler, cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler. Bu (Allah'ın indinde) yarım gündür." 3249 3250
Ebû Abdirrahman el-Hubulî anlatıyor: "Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)'a sorarak dedi ki: "Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?" Abdullah da ona sordu: "Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?" Adam: "Evet" dedi. Abdullah: "Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: "Evet!" deyince Abdullah: "Sen zenginlerdensin!" dedi. Adam: "Benim bir de hizmetçim var!" diye ilave edince, Abdullah: "Öyleyse sen krallardansın!" dedi." 3251
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur'ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah'ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: "Ne yapıyorunuz?" diye sordu. "Ey Allah'ın Rasûlü! dedik, o kaarimizdir, bize (Kur'ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ'nın kitabını dinliyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen 3252 kimseleri yaratan Allah'ıma hamdolsun!" dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Resûlullah, ortamıza oturdu. Ve eliyle işâret ederek: "Şöyle (halka yapın)" dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca)
3247] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, h. no: 1215; Nesâî, Büyû 50, hadis no: 7, 288
3248] Tirmizî, Zühd, hadis no: 2353
3249] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2354
3250] Beşyüz yılın Allah indindeki yarım gün etmesi, Allah'ın indindeki bir gün, dünya ölçülerindeki bin yıla tekabül etmesindendir. Zîra âyette şöyle denmiştir: "Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir." -22/Hacc, 47-
3251] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
3252] 18/Kehf, 28
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah şu müjdeyi verdi: "Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder." 3253
"(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler (yoksullar) olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler..." 3254
"Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız (onların duâları, tevekkül ve sabırları) sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz." 3255
"Kuvvetli mü'min Allah'a zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak herbirinde hayır vardır." 3256
"Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun." "Sen de mi, Ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordular. "Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm." 3257 3258
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: "Bir adam gelerek "Ey Allah'ın Resûlü! Ben seni seviyorum" dedi. Rasûlullah: "Ne söylediğine dikkat et!" diye cevap verdi. Adam: "Vallâhi ben seni seviyorum!" deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: "Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür'atli gelir." 3259
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlâtları var. Siz âhiretin evlâtları olun. Sakın dünyanın çocukları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok; yarın ise hesap var amel yok.” 3260
İbn Ömer (r.a.): “Akşama erdinmi sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 3261
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus'ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke'de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: "Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ'be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?" "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha
3253] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
3254] Buhârî, Rikâk 51; Müslim, Zühd 93, hadis no: 2736
3255] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46-
3256] Müslim
3257] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
3258] Nesâî'nin bir rivâyetinde şöyle denir: "Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd'da güderken peygamber oldum" dedi.
3259] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
3260] Buhârî, Rikak 4; Hz. Ali’ye atfedilen bu söz, merfû hadis olarak da rivâyet edilmiştir.
3261] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 703 -
iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: "Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." 3262
Ebû Ümâme İbn Sa'lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: "Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!" 3263
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: "Verâ'ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!" buyurdu." 3264
"Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terketmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz." 3265
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. "Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?" dedi. Ben de: "Evet! ama kapıyı aç da gireyim!" dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim." 3266
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) halka namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Medîne'de misâfireten bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi. Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: "Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz" derdi." 3267
"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur." 3268.
"İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!" 3269
Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Ensâr (r.a.)'dan bazı kimseler, Rasûlullah (s.a.s.)'dan bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: "Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemez)se, Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu zengin kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır." 3270 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: "İslâm'a girip,
3262] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
3263] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
3264] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521; Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânâsına gelir.
3265] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
3266] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
3267] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
3268] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
3269] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
3270] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-;
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah'ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir."
"Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır." 3271.
"Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz." 3272
"Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah'a kavuşur." 3273
"İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi, zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir." 3274
"Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)'dan bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: "Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye bir şey istemek için asla gitmezdi!" buyurdu." 3275
"Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de." 3276
Sevban (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün): "Cenneti garanti etmem mukabilinde, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?" buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: "Ben, (Ey Allah'ın Resulü!)" dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden bir şey istemezdi." 3277
"İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa, verdiğim o şeyin bereketini görmez." 3278
İbnu'l-Firâsî'nin anlattığına göre, babası: "Ey Allah'ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?" diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: "Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!" buyurmuşlardır. 3279
"Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!" Yanında bulunanlar: "Kişiyi müstağnî kılan (miktar) nedir?" diye sordular. "Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!" buyurdu." 3280Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
3271] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3272] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
3273] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94-
3274] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100-
3275] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95-
3276] Buhârî, Zekât 50, Büyû' 15
3277] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96-
3278] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98-
3279] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95-
3280] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-;
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 705 -
"Kim (malını artırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak sûrette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin, isterse çoğaltmayı istesin (artık kendisi bilir)!" 3281
Kabisa İbn Muharik (r.a.) anlatıyor: "Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)'ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): "Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim" buyurdular. Sonra da: "Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helâldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, 'Falancaya fakirlik isâbet etti' diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır." 3282
Enes (r.a.) anlatıyor: "Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (s.a.s.)'dan bir şeyler istemişti. "Evinde hiçbir şey yok mu?" buyurdular. Adam: "Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, bir kısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var." "Onları bana getir!" diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: "Şunları satın alacak yok mu?" buyurdular. Bir adam: "Ben bir dirheme satın alıyorum" dedi. Rasulullah: "Bir dirhemden fazla veren yok mu?" dedi ve iki üç sefer tekrarladı (açık artırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: "Ben onlara iki dirhem veriyorum" dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: "Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!" buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: "Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!" buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: "Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!" buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: "Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir." 3283
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Arafat'ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: "Sadaka zengine helâl değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helâl değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helâl değildir. Öyleyse, kim malını artırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyâmet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın." 3284. Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: "Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
3281] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
3282] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97-
3283] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû' 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
3284] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
o adam için ateşten başka bir şey değildir." Rasûlullah'ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): "Ey Allah'ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?" diye sordu. Rasûlullah: "Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!" cevabını verdi. Orada bulunanlar: "Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?" diye sordular. Peygamberimiz: "Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!" buyurdular." 3285
"Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah'a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder." 3286
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "(Babası) Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.) dedi ki: "Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): "(Ey Allah'ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine verseniz!" diyordum. Rasûlullah da: "Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen bir şey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!" buyurdular. (Hadisi İbn Ömer'den rivâyet eden) Sâlim der ki: "Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi." 3287
Abdullah İbn Amr es-Sa'di'nin anlattığına göre, "kendisi, hilâfeti sırasında Hz. Ömer'in yanına geldi. Hz. Ömer kendisine: "Bana haber verildiğine göre, sen Müslümanların işlerinden bir kısmını üzerine almışsın ve sana maaş verilince almaktan kaçınmışsın (doğru mu)?" diye sordu. Ben de: "Evet!" dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Bundan maksadın ne?" dedi. Ben de: "Benim atlarım var, kölelerim var (halim vaktim iyidir), hayır üzereyim. Ben maaşımın Müslümanlara sadaka olmasını istiyorum" dedim. Hz. Ömer: "Hayır! Böyle yapma! Çünkü (bir ara ben de senin gibi düşünmüş), senin arzu ettiğin şeyi arzu etmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bana ihsanda bulunuyordu. Ben de: "Bu parayı ona benden daha çok muhtaç olan birine ver!" diyordum. Hatta bir seferinde (Peygamberimiz) yine bana mal vermişti. Ben yine: "Bunu, onu benden daha çok muhtaç olan kimseye ver!" demiştim. Rasûlullah: "Onu al, kendi malın yap, sonra tasadduk et! Bu maldan, sen talep etmeden, bekler vaziyeti almadan, gelen olursa onu al. Böyle olmayana gönlünü bağlama!" buyurdular." 3288
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra: "Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımda, verdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ'nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib'dir!" buyurdular. Amr devamla der ki: "Vallahi,
3285] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
3286] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
3287] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105-
3288] Buhârî, Ahkâm 17; Müslim, Zekat 111, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 103-
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 707 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim." 3289
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet.” 3290
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 3291
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 3292
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 3293
Muhârik anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a bir adam gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bir adam gelip malımı almaya kalkarsa (ne yapayım)?" dedi. "Ona Allah'ı hatırlat!" cevabını verdi. Adam tekrar: "Hatırlamazsa (ne yapayım)?" dedi. Peygamberimiz: "Etrafındaki Müslümanlardan yardım talep et!" buyurdu. Adam: "Etrafımda hiç Müslüman yoksa ne yapayım?" dedi."Öyleyse sultandan yardım iste!" buyurdu. Adam: "Sultan benden uzaksa?" dedi. Rasûlullah: "Bir âhiret şehidi oluncaya veya malını koruyuncaya kadar malın için mücâdele et!" buyurdular."3294 Nesâî'nin bir başka rivayetinde, soru sahibinin: "Allah'ı hatırlamaz (yani Allah'ı hatırlatmamla hırsızlıktan vazgeçip çekip gitmez) ise?" şeklindeki sorusunu üç kere tekrar eder. Rasûlullah her üçünde de: "Allah'ı hatırlat!" diye üç kere cevap verir. Hadis: "Eğer öldürülürsen cennete gidersin, öldürürsen cehenneme gider" diye noktalanır.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: "Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): 'Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin.'3295 diye emretmiş, mü'minlere de: 'Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin.'3296 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: 'Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: 'Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?" buyurdular." 3297
3289] Buhârî, Cum'a 29, Humus 19, Tevhid 49
3290] Kütüb-i Sitte, 17/579
3291] Kütüb-i Sitte, 17/571
3292] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
3293] Kütüb-i Sitte, 17/565
3294] Nesâî, Tahrim 21 -7, 113-
3295] 23/Mü'minûn, 51
3296] 2/Bakara, 172
3297] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil." 3298
"(Benî Âdem'den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi." 3299
"Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak."3300 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: "Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez."
"Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır)." 3301
"Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz (kadın)lar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?" diye sordu. Peygamberimiz: "Size helâl olan "taze"dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!" buyurdular." Ebû Dâvud der ki: "Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve (gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler)dir." 3302
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Ebû Süfyan'ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) "Ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)" Rasûlullah (s.a.s.): "Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet edecek miktarda al!" buyurdular" 3303
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiği zaman: 'Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te'minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir'in ailesi beytü'lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak' dedi." 3304
"Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin." (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurdukları bana haber verildi:) "Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır." 3305
"Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş." 3306
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle söylediği rivâyet edildi: "Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!" 3307
3298] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
3299] Buhârî, Büyû' 15
3300] Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2, -7, 243-
3301] Ebû Dâvud, Büyû' 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû' 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290-
3302] Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no: 1686
3303] Buhârî, Büyû' 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû' 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246-
3304] Buhârî, Büyû' 15
3305] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
3306] Ebû Dâvud, Büyû' 62, h. no: 3477
3307] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 709 -
El-Misver İbn Mahreme'ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: "Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi Bahreyn'e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber'le kıldılar. Namaz bitince, Resûlullah'ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: "Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde'nin bir şeyler getirdiğini işittiniz" dedi. Hep birlikte: "Evet!" dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: "Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah'a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum." 3308
"... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah'ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın..." 3309
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü, vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölümü çirkin görmek.” 3310
"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur." 3311
"Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su." 3312
Açıklama: Âlimler, hadiste geçen hisâl (şey) ile kazanmak için peşinden koşması gereken temel ihtiyaçlarının kastedildiğini belirtir. Bunlar: İkamet edeceği mesken, avretini örteceği giyecek ve kuru ekmek ile sudur. Mesken ve giyeceğin de sade ve asgarî ölçüde olacağı açıktır. Çünkü gıda kuru ekmek ile ifade edilmiştir. Rasûlullah gıdayı ifade ederken kuru ekmek veya katıksız ekmek mânasına gelen cilf kelimesini kullanmakla, bu zaruri maddelerin asgarî ölçülerini ifade etmiş olmaktadır. Nitekim mesken veya ev deyince gecekondudan villaya kadar çok farklı mertebeleri var; giyecek de öyle. Şu halde hak olarak ifade edilen nisab, hayatın devamını konforsuz olarak sağlayacak asgarî miktardır.
Münavi, bazı âlimlerin şu mütâlaasını kaydeder: "Dünyadan mal edinmek maksadıyla mesken, giyecek, binecek gibi şeylerden, bu miktardan fazlasına sahip olan kimse, bu fazlalığı, ona kendisinden daha fazla muhtaç olan Allah'ın diğer kullarına karşı yasaklamış olur." el-Kâdi der ki: "Rasûlullah, hak ile Allah'ın kişiye -ahirette bir mükafaat veya suali olmadan- vermesi gereken şeyi kasteder.
3308] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
3309] Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu'l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 95; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763-
3310] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
3311] Tirmizî, Zühd 34, Hadis no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, Hadis no: 4141
3312] Tirmizî, Zühd 30, Hadis no: 2342
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bundan dolayı kişiye ahirette mükâfaat veya mücazaat yoktur. Çünkü bunlar, nefsin yaşayabilmek için mutlaka muhtaç olduğu şeylerdir. Bu zikredilen miktardan fazlası sorumluluğu olan nasiblerdir."
Hakkı açıklama zımnında şöyle de söylenmiştir: "Onunla, insanın müstehak olduğu şey kastedildi. Çünkü insan, o miktara muhtaçtır ve hayatının devamı ona bağlıdır. Maldan gerçek mânada kastedilen de o (hak olan) miktardır. Zemahşerî der ki: "Mesken, giyecek, yiyecek ve içecek, insana zaruri olan ana unsurlardır." 3313
"İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!" 3314
Ebû Saidi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Ensar)'dan bazı kimseler, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)' dan bir şeyler talep ettiler. Aleyhissalâtu vesselâm da istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: "Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Allah da onu gani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır." 3315
"Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah'a kavuşur." 3316
"Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye bir şey istemek için asla gitmezdi!" buyurdular." 3317
Rasûlullah (s.a.s.), seferi uzatıp saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: "Ey Rabbim, ey Rabbim" diye duâ eden bir yolcuyu zikredip dedi ki: "Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?" buyurdular." 3318
"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helâl olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir." 3319
"Biz kimi bir işe tayin eder, bir rızık tahsis edersek, bu tahsis edilenden maada aldığı
3313] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/44-45
3314] Tirmizî, Zühd 35, Hadis no: 2350
3315] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85
3316] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83
3317] Nesâî, Zekât 83
3318] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
3319] Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsâkat 107, h. no: 1599; Ebû Dâvud, Büyû 3, h. no. 3329, 3330; Tirmizî, Büyû 1, h. no: 1205; Nesâî, Büyû 2
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 711 -
gulüldür (devlet malından hırsızlıktır)." 3320
"Dünya talebinde mûtedil olun. Çünkü herkes, kendisi için yaratılmış olana müyesserdir (kazanmaya hazırlanmıştır)." 3321
"(Meşrû) Bir işten (helâl rızık) kazanan kimse o işe devam etsin." 3322
"Kimin malının yanına (gasbetmek veya çalmak için) gidilir, bu maksatla mal sahibiyle mukatele edilir ve mal sahibi öldürülürse, o kimse şehit olur." 3323
"Kimin malı zulüm yoluyla elinden alınmak istenir ve bu yolda öldürülürse, o kimse şehiddir." 3324
"Kimin emeli dünya olursa Allah onun işini aleyhine darmadağın eder, fakirliği iki gözünün arasında kılar, dünyadan eline geçen miktar da kaderinde yazılandan fazla olmaz. Kimin de kasdi ahiret olursa, Allah, onun (dağınık) işini lehinde toplar, zenginliğini kalbine koyar, dünya nimetleri ona koşarak (kendiliğinden) gelir." 3325
"Benim nazarımda en ziyade gıbta etmeye değer kimse şu evsafı taşıyan kimsedir: (Dünyevi yükü ve) hâli hafif, namazdan nasibi fazla, insanlar içinde (adem-i şöhretle) gizli kalmış ve kendisine (cemiyette) iltifat edilmemiş mü'mindir. Onun rızkı (zaruri ihtiyaçlarına) yetecek kadardı, o buna sabretti, ölümü de çabuk geldi, az miras bıraktı, kendisi için mâtem tutan kadın da az oldu." 3326
"Kıyamet günü, dünyada iken yetecek kadar rızık verilmiş olmasını temenni etmeyecek ne fakir ne de zengin olacaktır." 3327
"Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır" buyurdular." 3328
"Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helâk olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah'a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter." 3329
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur." 3330
“Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.” 3331
3320] Ebû Dâvud, Harac 10, h. no: 2943
3321] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/244
3322] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/245
3323] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/319
3324] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/320
3325] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/564
3326] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/566
3327] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/575
3328] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/578
3329] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 17/579
3330] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
3331] Tirmizî, Birr 40
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır. Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar." 3332
Esmâu’l-Hüsnâ’dan El-Melik, Mâlikü’l Mülk, Mâlik-i Yevmi’d-Dîn İsmi
El-Melik
Her şeyin hâkimi demektir. El-Melik; Bütün kâinatın sahibi ve mutlak sûrette hükümdarı anlamındadır.
“De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların melikine, insanların (gerçek) ilâhına.”3333 Allah'ın 'Melik' sıfatı O'nun var olan her şeyin sahibi olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz ve göremediğimiz varlıkların herbirinin içinde yaşadığı âlemlerin yaratıcısı ve tek sahibi O'dur. Yaşadığımız evrenin ezelî ve ebedî hükümdarı da O'dur. Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz âlemlerde yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz bütün varlıklar Allah'ın emri altındadır. Sayısız âlemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı'ya tâbi olduğunu bilen bir insanın, kendisini başıboş görmesi mümkün değildir. Her şeyden haberdar, her şeye güç yetiren, her şeyi gören ve işiten bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını bilen bir insan, O'na karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir. Nitekim mü’minlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin olduğunu bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her işte, her şeye ve herkese hâkim olan, her dilediğini yerine getiren Allah'a yöneltir. “Hak hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.” 3334; “Hak melik olan Allah pek yücedir, Ondan başka ilâh yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir.” 3335; “O Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selâm'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” 3336
el-Melik: Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden biridir; Hükümdar ve kral anlamındadır. “Me-le-ke” fiilinden gelir. Me-le-ke, mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve mâlik anlamında 'melik, mâlik, melîk' kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O'nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, şirk koşan insanlar, yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için Allah'ın melikliğini gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem'i önce bu noktada kandırmıştır:
3332] Buhârî, Vesâya, 14
3333] 114/Nâs, 1-3
3334] 20/Tâhâ, 114
3335] 23/Mü’minûn, 116
3336] 59/Haşr, 23
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 713 -
"Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?" 3337
Demek ki, müşrik insan Allah'ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki olmak isteğindedir. Nitekim tüm diğer Fir'avnlar gibi, Hz. Mûsâ'nın Allah'ı Rabb, ilâh ve melik olarak kabul etmeğe çağırdığı Mısır Fir'avn'ı da, Mısır mülkünün kendisine âit olduğu iddiası içindeydi.3338 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah'tır; çünkü Kur'an'da mülkün yalnızca Allah'a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah'ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ama Allah âdil, hak ve tek ilâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
İnsan yeryüzünde halife olduğu, yani Allah’tan aldığı yetki ile yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiçbir zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah'ın yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu meliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiçbir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah'ın tanıdığı alanda sadece bir emânettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından seçtiği elçiler vâsıtasıyla bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetini bu elçiler aracılığıyla yürütmeği dilemiştir. Bu durum Kur'an'da şöyle açıklanır: "Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir." 3339; “De ki: Allah'ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın." 3340
Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, yukarıda da söylendiği gibi, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile bilgi ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da en fazla Allah'ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır. "(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te'vilini (yorumunu) öğrettin." 3341; "Allah ona (Dâvud'a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti." 3342
Allah, bazen elçilerini hem Rasul, hem melik kılar; Hz. Dâvud'un ve Hz. Süleyman’ın durumlarında olduğu gibi. Bazen de, peygamberin yanı sıra, başka melikler de var eder. Nitekim İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu peygamberlerin yanı sıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu: "Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler var etti, sizi melikler yaptı."3343 Bu âyette, İsrâiloğulları'nın hizmetçi, binek ve kadın sahibi olmakla "melik" diye adlandı3337]
20/Tâhâ, 120
3338] 43/Zuhruf, 51
3339] 5/Mâide, 18
3340] 3-Âl-i İmrân, 26
3341] 12/Yusuf, 101
3342] 2/Bakara, 251
3343] 5/Mâide, 20
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rıldıkları belirtilmişse de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanı sıra, meliklerin bulunduğu da açıktır. "Nebilerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebileri onlara, ‘Allah Tâlut'u size melik gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’ dediler. (Nebileri de), ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı’ dedi." 3344
Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi, öncelikle yönetici ve tabii olarak, Allah’tan aldığı yetki ile gerek insanlar üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah'ın var ettiği servet üzerinde tasarrufu elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır. Kur'an'da, dikkatimizi çeken bir diğer nokta, insanların mülkü olarak hemen yalnızca câriyelerin zikredilmiş olmasıdır. Yani, yalnızca câriyelere mâlik olunur, bunlar insanların mülküdür; başkalarıyla paylaşılmaz, belli ölçülerde dilenildiği biçimde kendileri üzerinde tasarrufta bulunulur. Ayrıca kölelere de memlûk denilir. Kur'an, dünya hayatının geçimliği dediği servet için "mülk" deyimini kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip olunan, kısaca kendileriyle dünya hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla "mal" veya "metâ’" tâbirini kullanır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah yeryüzündeki melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve hikmet verip, te'vil öğrettiği kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında, bu melikliği gasbetmeye çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve yeryüzünün servetleri üzerinde tasarrufta bulunanlara da melik denilir. Kur'an, bunlara da mülkün Allah tarafından verildiğini vurgular. Ama bu Allah'ın kendi melikliği için seçtiği insanlara verdiği bir mülk verişi değil; insanlar hak ettiği için gerekli gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir irâde verildiğinden ve insan yaptıklarından sorumlu olduğundan, eylemlerinin sonucunu mutlaka görür. Temelde Allah'ın irâdesi, yeryüzünde kendi mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim olması şeklindedir ve bunun için dilediği insanları seçerek onlar aracılığıyla melikliğini gerçekleştirmek ister. Seçimini de hiçbir zaman insanların keyfine bırakmaz. Çünkü O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Ama insanlar Allah'ın irâdesi doğrultusunda değil de, kendi keyfî irâdeleri doğrultusunda gider ve Allah'ın seçtiklerinin melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak ettikleri meliği getirir. Nitekim bu anlamda Fir'avn da, İbrâhim'le Allah hakkında çekişen ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.
Mülkle ilgili olarak Kur'an'da geçen bir diğer önemli kelime "melekût"tur. Aslında bütün varlıklar Allah'ın "ol" emriyle meydana gelmişlerdir. Acaba Allah'ın "ol" dediği şey nedir? Allah neye "ol" demektedir? Demek ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse şeytan veya cinler gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir asılları, bir kökleri vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık Allah'ın nurundandır.
Allah ise göklerin ve yerin nûrudur. Şu halde, eşyanın hakikati denilen ve Hakk'tan kaynaklanan, Allah'ın nuruyla varlık kazanan ve ilm-i İlâhîde ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah "ol" deyince varlıklar ya maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddî-nuranî, ya da maddî varlıklar haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden âyân-ı sâbite (arketipler) olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur edilip adına "melekût âlemi" denilmiştir. Bu âleme Allah'ın dilediği kulları bakabilir ve ilme’l-yakîn halindeki imanlarını ayne’l-yakîn haline getirebilirler; gaybı şehâdete çevirebilirler. Nitekim Kur'ân-ı
3344] 2/Bakara, 246-247
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 715 -
Kerim'de, "İşte böyle, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyoruz" 3345 buyrulmakta; müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah'ın birliğini görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekûtunun Allah'ın elinde olduğu vurgulanmaktadır.
Öte yandan "melik" kelimesinin hükümdar, yani devlet başkanı anlamında kullanılması da sözkonusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları genellikle "melik" unvânını taşımazlardı. Kur'ân-ı Kerim'de bu kelime Allah için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muâviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saâdetten Hulefâ-i râşidîn döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında, İslâm'a aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye'nin bu "melik" unvânını alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.
İslâmiyet’in ve dolayısıyla Arap dilinin Asya'da yayılmaya başlamasıyla "melik", Farsça'daki "şah" manasında kullanılır oldu ve bir hükümdar unvânı olarak, özellikle Türk menşeli hükümdar sülâleleri tarafından kullanıldı. "Melik" kelimesi, Sâsânî hükümdarları tarafından da benimsenmişti. Daha sonra Büveyhî hükümdarı Bahâü'd-Devle, kendine Farsça'daki "şahinşah" manasında “melikül-mülûk” unvânını verdi. "Melik" kelimesi Selçuklularda, Atabeyliklerde ve Artukoğullarında da uzun süre kullanılmıştır. Osmanlılarda hükümdar için "melik" unvânının kullanıldığını gösteren kayıtlara rastlanmamıştır. 3346
Mülk ve milk masdarları, kuvvet mânâsında müşterektirler. Ancak, mülk, milki de gerektirir; dolayısıyla her melîk mâliktir; fakat her mâlik her zaman hüküm sahibi, yani melîk değildir. Mülk: İnsanlar üzerinde emir ve nehiyle tasarruftur, şuurlu varlıklar üzerinde hüküm ve hükümet etmeye mahsustur. Bundan dolayı, “insanların meliki”, fakat “eşyanın mâliki” denir.
Beşerî mânâda mülkün değeri, idare olunanlara ve idarecideki zâtî vasıflara göre büyür veya küçülür. Allah’ın mülküne ise, hiçbir hükümranlık yaklaşamaz. Zira O, bu hükümranlığa, memleketini (yarattığı tüm mülkü) ve oradaki insanlar da dâhil bütün varlıkları, yoktan var etmekle hak sahibidir. Öte yandan, bu hükümranlığın, Kendisinden alınması da sözkonusu değildir. Allah öyle bir Meliktir ki, buyurma, yok etme, öldürme, diriltme, azaplandırma, mükâfatlandırma gibi işlerde istediği gibi, ne ortağı ne Kendisini engelleyebilecek olanı olmaksızın, istediği hususta istediği gibi tasarruf eden gerçek Meliktir. Böylece, anlaşılıyor ki, O hakiki ve mutlak tek Meliktir. Beşerî hükümdarlar hakkında mülk, mecâzîdir. Allah bu durumu, hasr ifâdesiyle “lehu’l-mülk; O’nundur mülk”3347; “Ellezî bi yedihi’l-mülk; hükümranlık elinde olan”3348 gibi, birçok âyette bildirmektedir.
Dikkati çeken bir durum da, -bu gerçeğe rağmen- insanların İlâhî hükümranlığı, kendilerince bilinen hükümdarlık kavramı ile karıştırmamaları için, Allah’ın mülkünü belirten tâbirlerin mücerred olarak getirilmemesidir. Bunlar muzâf kılınmak veya tavsif edilmekle, nasıl bir mülk karşısında bulunulduğu gösterilmiştir:
3345] 6/En’âm, 75
3346] Şamil İslâm Anskilopedisi, c. 4, s. 133-134
3347] 35/Fâtır, 13
3348] 67/Mülk, 1
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mâlik-i yevmi’d-dîn; Din gününün Mâliki/sahibi (veya Melik’i)”3349; “el-Melikü’l-Hakk; Hakiki Hükümdar”3350, “el-Melikü’l-Kuddûs; Her türlü eksiklikten münezzeh Hükümdar”3351; “Melikü’n-nâs; Bütün insanların hükümdarı”3352; “Mâlikü’l-mülk; Mülkün mutlak sahibi.” 3353 Bu son vasfın geçtiği pasajda O, ancak Ulûhiyetin sahip olabileceği birçok sıfatla (hayat vermek, öldürmek vb. nitelenmiştir. Bundan ötürü, et-Taberî: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” diye tefsir etmiştir. Melîk ismi, yalnız bir Mekkî âyette, “Melîk Muktedir” 3354 terkibiyle gelmiştir. “Tam Kudretle Güçlü olan Hükümdar” anlamına gelen bu vasıf, özel isim durumundadır.
Mâlikü’l Mülk
Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk'ın mülk üzerinde hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi tasarruf eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği gibi hükmetme hakkı da O'na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü anlaşılır. Bizzat insan da O'nun kulu olarak, mülküne dâhildir.
Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
“De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah'ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin."3355 Şu an bulunduğunuz yerden etrafınıza baktığınızda gördüğünüz her şeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkânlarla (güneş, su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar Sahipleri dilediği için orada bulunmaktadır...
Ve hatta kendi bedeniniz; o da sizden tamamen bağımsız olarak sizi var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarınız, damarlarınız, sinir sisteminiz, hücrelerinizin herbiri Sahibinizin ilminin ve üstün sanatının eserleridir. Bu sayılanların hiçbir i sizin sahip olmayı düşünüp tasarladığınız, sonra da var ettiğiniz şeyler değildir.
Siz dünyaya gözünüzü açtığınızda hem kendi bedeninizdeki kusursuz sistemle, hem de içinde bulunduğunuz dünyayla ve hatta tüm evrenle karşılaştınız. Ancak bundan önce bunların hiçbir ine sahip değildiniz ve bundan sonra da kendi irâdenizle bunlara sahip olmanız mümkün değildir. Elbette bu gerçek tüm insanlar için geçerlidir. O halde her şeyin mülkü, onları Yaratana aittir; yani her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah'a...
Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O'nun varlığını gözardı ederek elindeki her şeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır. Tüm âcizliğine rağmen
3349] 1/Fâtiha, 4
3350] 20/Tâhâ, 114; 23/Mü’minûn, 116
3351] 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
3352] 114/Nâs, 2
3353] 3/Âl-i İmrân, 26
3354] 54/Kamer, 55
3355] 3/Âl-i İmran, 26
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 717 -
kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan, büyüklenir ve inkâra kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Mûsâ'nın söylediği gibi; "Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür." 3356
Suad Yıldırım, bu isim hakkında şunları söyler: “Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” demektir. Yalnız bir Medenî âyette 3357 geçer. Kur’an; sıfat, masdar ve fiil şekilleriyle hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmıştır. Onun “Hükümrân” olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de, beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.
Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini halklarına kabul ettirmek için, bir İlâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir. Yahut hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir. Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok, birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul etmelerinin doğru olduğunu kabul ediyoruz.
İnsan, taptığı Tanrının Hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına, ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir. Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece, tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi. Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdar’ın temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı gösterebilir. “Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner”, kral, Tanrı Anu’dan iktidarını alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir, sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir. Bütün iktidar bir Tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde Tanrı, “Han”, yani kâinatın Hükümdarıdır. Moğollarda da böyledir. Fakat Tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil; yerdeki temsilcileriyle, Hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrı’nın oğlu Cengiz Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi. Hindistan’daki Semâvî Tanrı Varuna hükümdardır. Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Yunanistan’da Zeus’da da hükümranlık vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar. İtalya’da Jupiter, mutlak hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir, hem kral, hem baş râhiptir. İlâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon, bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado kültü, halen Japonya’da mevcuttur.
M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü yahûdiler, Allah’ı
3356] 14/İbrâhim, 8
3357] 3/Âl-i İmrân, 26
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler, krallarının Tanrı ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından seçilmiştir. 3358 “İmparatora tapınma (Sezarizm), Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdilerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini “insanlığın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen “Allah’ın melekûtu”, hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında: “Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden önce Mâlik (Kral)dır.
Dinler tarihçisi M. Eliade, dünyanın hemen her yerinde, ayrı ayrı toplulukların inandığı Yüce Varlık’ların, neticede unutulup gölgede kaldığını birçok örneklerle gösterdikten sonra, Ulûhiyette hükümrânlık kavramı hakkında diyor ki: ‘Bazı semâvî Tanrı’lar, hükümrân Tanrı olarak tecellî etmek sûretiyle, dinî aktüalitelerini korur veya güçlendirirler, Panteonda, kendi hâkimiyetlerini korumayı pek iyi başaran Tanrılar, işte onlardır (Jupiter, Zeus, T’ien). Monoteist inkılâplar da işte onları lehine olarak meydana gelmiştir: Yahova, Ahura-Mazda gibi.’
Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Tanrı’ya ve yalnız Ona kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir. Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” 3359
Mâlik-i Yevmi’d-Dîn
Din gününün sahibi. “Din gününün mâlikidir.”3360 İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, bir araya gelerek hesaplarını verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi annesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kuran'da şöyle tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah'ındır.” 3361
O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah'ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki cennetin sonsuz nimetlerine de, cehennemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah'ın dilemesine bağlıdır.
3358] Kur’an’da 2/Bakara, 247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından kral olarak gönderildiği bildirilir
3359] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132
3360] 1/Fâtiha, 41/Fâtiha, 4
3361] 82/İnfitâr, 17-19
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 719 -
Kişi din gününün tek sahibi olan Allah'ın huzurunda ilk yaratıldığında olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar. "... O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir..." 3362 Çünkü Allah, "elçilerine ve iman edenlere, hem dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini" vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah'tır ve emir O'nundur.
İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü'mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür." 3363; “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, 'sınır tanımaz, saldırgan', günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 3364
Mâlik-i yevmi’d-dîn ifâdesindeki yevm: Süresi değişik olan vakit bölümlerine ıtlak edilebilen bir zaman birimidir. Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki vakte de “yevm” denir. Burada, birinci mânâ tercih olunmalıdır. Din: Arapçada yerine göre bir işin karşılığı, muhâsebe, hüküm, siyaset, sultan (otorite), âdet, hal, şeriat, kahr gibi anlamlara gelir. Allah’ın din gününün sahibi vasfı, “cezâ gününün mâliki” şeklinde açıklanır. Bu vasıf, herkesin yaptığının karşılığını alacağı günde, Allah’ın her şey ve herkes üzerinde tam bir hâkimiyet ve sahibiyetini ifâde eder. Bu isim, yalnız bir âyette geçer.3365 Fakat aynı mânâ, başka tarzda da ifâde olunmuştur. 3366
Bu vasıf, Allah’ın hâkimiyet ve sahibiyetinin âhirete tahsis edildiği intibaını vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in başka birkaç âyeti de, bu kabildendir: “Sûra üfleneceği gün, hükümranlık O’nundur.”3367; “O gün emir yalnız Allah’ındır.” 3368 gibi. Müfessirler bunu şöyle tevcih etmişlerdir:
Maksat, o günün ehemmiyetini bildirmek, o günü ta’zim etmektir.
Dünya hayatında zâhiren, hem mülk hem de mil Allah’tan başkaları için de doğrudur. Ama o gün, bunlar zâhirî bakımdan da zâil olacaklardır. Onun mâlikiyet ve melikiyeti tam bir zuhurla açığa çıkacaktır.
İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla
3362] 66/Tahrîm, 8
3363] 37/Sâffât, 19-21
3364] 83/Mutaffifîn, 10-12
3365] 1/Fâtiha, 4
3366] 82/İnfitâr, 19; 6/En’âm, 73; 40/Mü’min, 16 vb.
3367] 6/En’âm, 73
3368] 82/İnfitâr, 19
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 3369
Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü
Mülk: Bir şeyin (veya hâdiseni) dış yüzü, görünen ciheti demektir. Melekût ise: Bir şeyin (veya hâdisenin) iç yüzü, görünmeyen ciheti, hikmet tarafıdır. Ruhlara ve nefislere mahsus gayb âlemidir. Mülk âlemini idare eden İlâhî kanunlardır, saltanat ve rubûdiyet demektir.
Yemek yiyen adam ve otlayan koyun. İkisi de gıdalarını görür ve ağızlarına alırlar, ama biri dudaklarını yerlere sürterek, diğeri eliyle. Bu insanın şerefindendir, ama iş bu kadarla kalırsa insanın gerçek üstünlüğü tam olarak ortaya çıkmaz. Asıl fark, "mülk" dediğimiz bu görünen olayın arkasındaki melekûtiyetten, yani iç yüzden doğar. İnsan, yediği yemekteki vitaminden, kaloriden haberdar; hayvan ise ağzına ne götürdüğünün bile farkında değil. Bir İlâhî ilhamla, gıdasını tanır, o kadar. Demek ki, hayvana melekûtiyet ciheti kapalı. Eşyanın sadece dış yüzlerini görüyor, o da çok sathî olarak...
Mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insanlığı Yaratıcımız bize ihsan ettiğinden, mülk ve melekût âlemi gibi geniş bir nimet sofrasını, akıl ve yetenek ellerimizin yetişeceği oranda bize açmıştır. Sadece mü'minlerin değil; bütün bir insanlık âleminin istifadesine sunulan maddî ve mânevî nimetler ve insanın aklını kullanarak bu nimetlerden faydalanabileceği sözkonusudur. Sıkça sele mâruz kalan bir bölgede baraj inşâ ediliyor ve ortalığı kasıp kavuran, evler yıkıp ocaklar söndüren aynı selden bu defa elektrik üretiliyor, yuvalar aydınlatılıyor. İşte bu selin mülk ciheti tahriptir, melekûtu ise ışık ve aydınlık. Bir zamanlar petrole herkes hor bakardı, bir beldede sızıntısına rastlansa hemen kapatılırdı. Adı da ona göre verilmişti: Katran. Şimdi ise o katran bütün teknolojinin vazgeçilmez temeli oldu ve ülkeler onun yüzünden savaşlara giriyorlar. Demek ki, önceki petrolün mülk cihetine bakılıyordu, tıpkı aynanın arka yüzüne bakma gibi. Şimdi ise o mülkün altındaki parlak ve kıymetli melekûta varıldı ve petrol artık başlara taç oldu. İşte insanı hayvandan ayıran en önemli özellik, akıl sahibi olması, yaşadığı mülk âleminin iç yüzünü de düşünebîlmesi, bir derece keşfedebilmesi, anlayabilmesi ve ondan istifade edebilmesi.
İnsan, bu âlemin küçük bir misâli olduğuna göre, bütün varlık âleminde hüküm süren hakikatleri küçük bir ölçüde, ama daha berrak bir şekilde insanda da okumak mümkün. İnsanın görünen kısmı mülk âleminden, görünmeyen cihetleri ise melekûtiyetten haber verir. Bir bakıma, insanın iç organları da melekûtiyetten sayılır. Bir cevizin de kabuğu mülk, içi melekûttur. Bir damla suda kaynaşan milyarlarca mikrop, bir gram toprakta oynaşan yine milyarlarca bakteri de melekûtiyetten haber verirler; su ve toprak ise mülk âlemindendir. Fakat melekûtiyet denildiği zaman, daha çok, eşyada câri olan kanunlar, bedenlerde
3369] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 127-128
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 721 -
hükmeden ruhlar ve hâdiselerin iç yüzünde saklı hikmetler hatıra gelir. Madde âlemi, görünsün görünmesin, mülk olarak kabul edilir. Yerin her yanını kaplamış çekim kuvveti, semâyı hıncahınç doldurmuş melekler, karanlık dehlizleri, mağaraları yurt edinmiş cinler âlemi, her hâdisenin hıfzedildiği levh-i mahfûz, onun küçük bir misâli olan insan hâfızası, arş, âlem-i misâl bütün bunlar, hep melekûtiyet âleminden.
Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalp, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur. Mazruf, zarfa konulan şeye deniliyor. Mülk âleminde insan kalbi, bedenin içinde yer almıştır. Yani beden zarftır, kalp ise mazruftur, bedene yerleştirilmiştir. Melekût cihetinde ise kalp zarf olur, beden mazruf. İnsanın melekût ciheti mânevî kalbidir, ruhudur, aklıdır. Her canlıda olduğu gibi insanda da esas olan ruhtur, beden ise onun hizmetine verilmiş bir ordu gibi. Ruhun bir sıfatı olan hayat, bedenin içini de dışını da kaplamış. Diğer bir sıfatı: İlim. İnsan bu sıfat ile bedeni bütünüyle bilir, içine alır.
Ruhun bir özelliği; sevgi. İnsanoğlu saçını da sever, elini de; gözünü de sever, midesini de. Demek ki sevgi sıfatı bütün bunları kuşatmış, içine almış durumda. Kâinatın da melekûtiyet ciheti, yani onda hükmeden kanunlar manzûmesi her varlığı kaplamış, hükmü altına almış bulunuyor. Ve her şey melekûtiyetten idare ediliyor.
Melekûtun bir başka mânâsı da hâdiselerin bilemediğimiz hikmet yönü. Meselâ, hastalığın mülk ciheti, yani görünen veçhesi ıstıraptır, acıdır, elemdir. Melekûtiyet ciheti ise günahlara keffâret olması, insanı mânen yüceltmesi, kalbini dünyadan âhirete, halktan Hakk'a çevirmesi gibi nûrânî meyveler. Hastalığın çirkin görülen ciheti aynanın renkli yüzüne benziyor; mânevî faydaları, uhrevî meyveleri ise aynanın parlak yüzü gibi. Zâten o parlak yüzdeki güzellik de arka yüzdeki karışık renklerden, koyuluktan, siyahlıktan doğmuyor mu? İşte hastalığın bu mülk ciheti çirkin göründüğü içindir ki, mikroplar ona sebep kılınmış ve insanların şikâyetleri bunlara yönelmiştir.
Bazı olayları veya eşyayı, İlâhî kudret doğrudan yaratıyor. Zira bunların mülkleri de melekûtları da parlak ve güzel görünüyor, itirazlara, şikâyetlere konu olmuyorlar. Ama hikmetini insan aklının idrâk edemediği, görünüşte çirkin, fakat gerçekte güzel olan olaylar için sebepler yaratılıyor ve iş o sebepler eliyle icrâ ediliyor. Sebepleri takdir eden de, neticeyi yaratan da Allah; ama İlâhî hikmet birçok icraatlara sebepleri perde kılmış. Hayat gibi, hem mülk hem de melekût ciheti parlak olanlarda ise kudretin faâliyeti doğrudandır, sebepler vâsıtasıyla değil.
İnsanın mâruz kaldığı musîbetler, belâlar ve felâketlerin de kabirle başlayan ebed yolculuğunda ne büyük bir lütuf olduğu ölümden sonra anlaşılacak. Ama kâmil bir mü'min, "kaderin her şeyi güzeldir" diyerek o melekûtu bu mülk âleminde hisseder. “Ölmeden önce ölmenin”, daha doğru bir şekilde “öldükten sonra da en güzel şekilde yaşamanın” sırrına ermekle belâlarda sefâyı yakalar ve musîbetlerden kendi ebedî mutluluğu adına âzamî derecede istifâde eder. İmanın iki dünya saâdetine vesîle olmasının bir yönü de bu olsa gerek.
Güneş ve ay'ın yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ışıklıdır. Güzellik iki kısımda incelenir, birisi "hüsn-i bizzat", yani zâtında güzel. Diğeri ise "hüsn-i bi'l-gayr", yani neticeleri güzel. Güneş ve ay parlaktır, ışık sahibidir, yani bizzat güzeldir. Bulutlar ve gece ise ilk bakışta karanlık görünürler, ama bulutları aşarsanız güneşe varır, geceyi delerseniz gündüze kavuşursunuz. Yani bunların da içyüzleri güzeldir.
İşte bu örnek gibi, sağlık bizzat güzeldir, hastalık ise neticesi itibarıyla. Yemek bizzat güzeldir, perhiz yapmak ise neticesi itibarıyla. Gül bizzat güzeldir, gübre ise neticesi itibarıyla. Mülk ciheti çirkin zannedilen eşyanın ve olayların melekût cihetiyle güzel oldukları bu cümlede veciz bir şekilde ders verilir.
Melekûtun bir başka ciheti: Eşyanın bir sûreti, bir de hakikati var. Sûret mülk ciheti, hakikat ise melekûtiyet cihetidir. Bütün hakikatler İlâhî isimlere dayandığına göre melekûtiyet ciheti doğrudan doğruya esmâ-i İlâhiyeye bakar. İlmî bir yazının mülk ciheti harflerdir, melekûtu ise mânâsı. İşte o mânâdır ki, yazarına "âlim" dedirtir. Yani yazının melekût ciheti "âlim" ismine bakar, ona dayanır. Semâ büyük bir sayfa; her bir yıldız bir harf gibi. O sayfayı dikkatle okuyanlar "Aziz, Cebbâr, Kaadir, Kayyûm" gibi İlâhî isimlere hemen intikal ederler. Kâinat kitabını okuyup tefekkür eden ve imanını amele dökebilenlere ne mutlu! 3370
Mal Yığma
Nice insan, helâl-haram demeden mîrâsa düşkünlük yapar, yoksullara yardım etmez, malı çok sever: "Hayır, doğrusu siz yetime ikrâm etmiyorsunuz; yoksula yedirmeye önayak olmuyorsunuz; mîrâsı hırsla tutuyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz." 3371 Âdiyât sûresinde de insanın mala düşkünlüğü, kınama üslûbuyla dile getirilmiştir: "Doğrusu o, malı çok sever."3372; "Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz."3373 Cimrilik, inkârcı kâfirin vasıfları arasında sayılmaktadır: "İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve göz işaretleriyle alay eden her fesad kişinin vay haline. O ki mal yığdı, onu saydı, durdu. Malının kendisini ebedî yaşatacağını sanır. Hayır, o Hutame'ye atılacaktır." 3374
"(Mal) toplayıp kasada yığanı!" 3375 âyetinde de insanın mal hırsı, mal toplayıp yığma tutkusu, kınama üslûbuyla anlatılmaktadır. Mala düşkünlük, insanın doğasında vardır. "Mal canın yongasıdır" atasözü, bu âyetlerin tefsiri gibidir. İman ile olgunlaşmayan insanlar, dünya malına düşkün olurlar. Çünkü onlar için ne varsa, hep bu dünyadadır, ötesi yoktur. Onun için malı severler, helâl-haram demeden mîrâsa konarlar, başkalarının mîrâs hakkını dahi yemek isterler.
İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen insanın Allah'tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah, verdiği nimetlerle kulunu imtihan eder. Onun, Allah'ın verdiği nimetlerden, başkasına da yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse; zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara
3370] Alâaddin Başar, Nur'dan Kelimeler, s. 130-136
3371] 89/Fecr, 17-20
3372] 100/Âdiyât, 8
3373] 107/Mâûn, 1-3; Hâkka, 34
3374] 104/Hümeze, 1-4
3375] 70/Meâric, 18
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 723 -
yardım etmeyince o âcizler, yetimler, yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O halde insan, Allah'ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah'ın, o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar.
Mala değil; insana değer verilmelidir: "sabah akşam Rablerinin rızâsını isteyerek, O'na yalvaranları kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara bir sorumluluk yok ki, onları kovup da zâlimlerden olasın!" 3376; "Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut (onlarla beraber bulunmaya candan sabret). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme."3377 Bu âyetlerde, yoksul insanlarla aynı mecliste oturmaya tenezzül etmeyen ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yanına gelip kendisiyle konuşmaları için fakir insanları yanından çıkarmasını öneren kibirli insanların davranışı kınanmakta, Allah Rasûlüne, Allah'ın rızâsını isteyen fakir insanları yanından kovmaması, herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğu bildirilmekte; Allah'tan gâfil, aşırı insanların keyfine uymaması emredilmektedir. Mekke döneminde inzâl olmuş olan bu âyetler, gururlu, zengin kâfirlerin düşünce ve davranışını anlatmaktadır.
Münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir. Allah'ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar: "Onların malları da, evlâtları da seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor." 3378
Mal, aslında kötü bir şey değildir. Hz. Peygamber'in "İyi adama iyi mal, ne güzeldir!"3379 dediği rivâyet edilir. Fakat mal, çoğunlukla insanı gurura, kendini beğenmeye götürür. İşte malıyla gurura kapılan kimseler, çoğunlukla Allah ile ilgisini kesmiş gururlu, fakirleri kendilerinin kölesi sanan insanlardır. Mekke'de Allah Rasûlü'ne ilk iman edenler zayıf, ezilmiş tabaka, karşı gelenler ise zayıfları ezen şımarık, zengin tabaka idi. Medine'de de ona halk tabakası inanmış, ama genellikle mutlu azınlık grubu inanmamış, münâfıklık yapmıştır. Çünkü dinin prensiplerini, liderliklerini sürdürmelerine engel görmüşlerdir.
Her insanın böyle olduğu iddia edilemez. Kuralların istisnâları olur. Şimdi, dini sömürü âleti gören komünizm, dinlerin çıkışı sırasında peygamberlere ilk defa kimlerin inandığını görmek istemiyor. Bütün peygamberlere önce fakir halk tabakaları inanmış, şımarık zenginler onlara karşı çıkmışlardır: "Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen mü'minlere: 'Siz, dediler, Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Onlar da:) '(Evet,) Doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!' dediler." 3380 âyeti bu tarihî gerçeği dile getir3376]
6/En'âm, 52
3377] 18/Kehf, 28
3378] 9/Tevbe, 55
3379] Ahmed bin Hanbel, 4/197
3380] 7/A'râf, 75
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mektedir. Demek ki din, sosyal açıdan zenginlerin sömürü âleti değil; tersine fakir halkın sömürü tabakasına karşı kurtarıcısı ve savunmacısıdır.
İslâm, servetin belli ellerde yığılmasını istememiş, halka yayılmasını emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında halk tabakaları arasında sosyal denge sağlanmış, aradaki büyük farklar erimişti. Ama insan karakteri kolay değişmez. Zaman geçince insanların servet tutkusu yine üste çıkmış, yine mülkler, büyük sayıda köle ve câriye sahibi zenginler, ağalar ve ezilen geniş halk kütleleri görülmeye başlamıştır. Ne Emevî idaresini, ne Abbâsi idaresini, ne de Osmanlı idaresini, tam İslâm'ın ruhuna uygun örnek idareler olarak görmek mümkün değildir. İslâm, dengeli bir servet dağılımı istemektedir. Bu idarelerde denge mi vardı? Üç-beş zenginin köyünde ırgat olarak çalışan halk kütleleri, ya da onların zekât ve fıtrasına bakan insanlar. Ne yazık ki bunlar, bu despotluklarını sürdürebilmek için İslâm'ı da kendi servetlerine kalkan yapmasını bilmişlerdir. Muâviye'nin, denge isteyen Ebû Zerr'i Şam'dan nasıl kovduğunu biliyoruz. İhtiraslı kişilerin iş başına gelişi, İslâm'ın rûhuna uygun idarenin kurulmasına engel olmuştur. Nasıl Arap müşrik ve münâfıkları, geleneklerini inanmalarına engel, daha doğrusu yönettikleri sömürü düzenine kalkan yapmış idiyseler.
Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz. Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır. İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir.
Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azâptır. Çünkü öyleleri hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah'ın, kişiye malı ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları, otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı, her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması, kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi; apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah'ın rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah'ın emâneti bilenler için mal dert olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa "veren de Allah, alan da Allah" der, üzülmezler. İşte böyle "İyi insanlar için helâl mal, ne güzeldir!" Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: "Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir." 3381
3381] Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 34-38
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 725 -
İslâm, mal yığmayı -ki buna "kenz" denir- hoş görmez. "Ve sana Allah yolunda ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Af (yani ihtiyaçlarınızdan fazlasını veya helâl ve güzel olan şeyleri verin).' Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, düşünesiniz." 3382 Nefsinin, çoluk çocuğunun ihtiyacından fazlasını fakirlere vermeyi, Hak rızâsına harcamayı öğütler. Ancak bütün varını yoğunu harcayıp başkasına el açacak duruma düşmek de doğru değildir. Nitekim: "(Allah) Sizden (bütün) mallarınızı istemez. Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve (bu), kinlerinizi ortaya çıkarırdı (Allah'ın elçisine kin beslemeye başlardınız." 3383 âytlerinde de Allah'ın, mü'minlerden bütün mallarını vermelerini emrederek onları sıkıştırmak istemediği, çünkü böyle emrettiği takdirde nefislerin cimrilik zaafı ortaya çıkacağı belirtilmektedir. Mal, canın yongasıdır. İnsanın her şeyini harcaması kolay değildir. Ayrıca, bu durum, kişinin sıkıntıya düşmesine sebep olur. Bundan dolayı her şeyde dengeli, ölçülü davranmayı emreden İslâm, bu konuda da kolay olanı emretmekte, ihtiyaçtan fazlasını Allah için harcamayı öğütlemektedir. Peygamber (s.a.s.) de: "Yanında bir mal bulunan kimse, önce kendi nefsine harcasın, bakımı kendisine âit bulunan kimselere ve böyle böyle (derece derece akrabâya, sonra başkalarına) harcasın!" 3384
İslâm, her konuda ifrâtı ve tefrîti, yani aşırılığı ve gevşekliği hoş görmediği gibi, infak husûsunda da orta yolu izlemeyi öğütler: "Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları, bu ikisinin arasında dengeli olur."3385 İnfak iyidir, ama israf haramdır. Allah, Kur'an'da saçıp savurmayı yasakladığı gibi, avucu sıkı sıkıya kapayıp para yığmayı da yasaklamıştır. Kur'an, ihtiyaçtan fazla olan her şeyin verilmesini emretmiyor, tavsiye ediyor. Mü'minleri böyle gönül zenginliğine, cömertliğe, başkalarını düşünmeye teşvik ediyor. Herkes ihtiyacından fazlasını zorla değil; fakat gönül hoşluğuyla verirse ülkede fakir kalmaz, bunalımlar durulur. Gönüllerden gönüllere sevgiden köprüler kurulur.
"...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele! O gün, cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır; bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. 'İşte nefisleriniz için yığdıklarınız. Yığdıklarınızı tadın!' (denilir.)"3386 Altın ve gümüş, toplanıp yığılmak için değil; toplumda dağılıp iş görmek içindir. Para dolaşırsa iş yapar, çok kimsenin karnı doyar. Belli ellerde birikirse birkaç kişi doyar, büyük kesim aç kalır. Bu, Allah'ın istediği adâlete aykırıdır. İnsan ihtiyacını karşılamalı, ama fazlasını muhtaçlara vermelidir.
Mal ve paranın belli ellerde birikimini önlemek için Kur'an zekâtı, sadakayı ve humusu emretmiştir. Toprak mülkiyeti, büyük ölçüde devlete bırakılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara ihtiyacından fazla nesi varsa olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır.3387 Zekâtı verilmeyen malın, Kıyâmet gününde yılan olup sahibinin boynuna dolanacağına, ateş olup canına yapıştırılacağına dair hadisler mevcuttur. 3388
3382] 2/Bakara, 219
3383] 47/Muhammed, 36-37
3384] Ebû Dâvud, Itk 9; Nesâî, Büyû' 84; Ahmed bin Hanbel, 3/305
3385] 25/Furkan, 67
3386] 9/Tevbe, 34-35
3387] Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât
3388] Bz. Buhârî, Zekât 3, Tefsir, sûre 3; Nesâî, Zekât
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Son zikredilen âyetler3389 inzal edildiğıi zaman Allah'ın Rasûlü (s.a.s.) üç defa: "Yuh olsun altına, yuh olsun gümüşe!" buyurdu. "Yâ Rasûlallah, öyle ise hangi mala sahip olabiliriz?" dediklerinde, şöyle buyurmuştu: "Zikreden dile huşû eden kalbe, dininize yardım edecek sâliha zevceye." 3390
"Kim sarı (yani altın), beyaz (yani gümüş) bırakırsa onunla dağlanır." Bir adam öldü, gömleğinde bir dinar (altın para, sarı lira) bulundu. Peygamber (s.a.s.) ona: "Bir dağlamadır" dedi. Bir başka adam öldü, gömleğinde iki dînar bulundu. Peygamber (s.a.s.) ona: "İki dağlamadır" buyurdu. 3391
İslâm âlimlerinin genel kanaatine göre zekâtı, sadakası verilen malı biriktirmekte bir sakınca yoktur. Yalnız, kişinin sadece kendisini ve zürriyetini düşünmesi doğru değildir. Malını topluma hayırlı işlerde kullanması, yastık altında ve hele bankalarda fâiz için saklama yerine, iş sahası açıp insanlara iş imkânları sağlaması, böylece toplum yararına üretim yapması uygun olur. Yoksa, insanın ihtirası tükenmez. Kişi milyarını trilyon, trilyonunun katirliyon yapmak ister. Bu da sosyal dengeyi bozar. Sonunda toplumda sosyal patlamalara yol açar. Toplumlara dünyevî cennet vaad eden komünizm ahtapotu neredeyse bir asır insanların en basit özgürlüğünü de elinden aldı. Allah korkusundan uzak kapitalizm de insanların gönlünden merhamet ve diğergâmlık duygularını sökmektedir. Tek çare, helâl kazanıp ihtiyacından fazla olanın bir kısmını, Allah için, gönül hoşnutluğuyla başkalarına verme prensibi getirmiş olan İslâm'ın rûhuna sarılmak ve onu uygulamaktır. Böylece insan çalışır, kazanır, kendisi yer, başkalarına da yedirir. Mutluluğunu başkalarıyla paylaşır. Kendi canı kadar başkalarını da düşünür. 3392
Allah'ın bizim için seçtiği İslâm'ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de servetin % 80'ine % 20'lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80'lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor. Bu olayı şair şöyle dile getirir:
"Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!"
"Allah'ın, o kent halkından, Elçisine verdiği ganîmetler, Allah'a, Rasûlüne, akrabâ olanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya âittir. Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet olmasın." 3393 Bu âyette geçen "dûlet" kelimesi, dal'ın ötüresiyle dûlet, üstünüyle devlet okunur, ikisi de aynı anlama gelir. Bazılarına göre ikisi arasında fark vardır: Devlet; mal elde etmek, dûlet ise; savaş kazanmak anlamına gelir. Kimine göre de devlet, elde dolaşan şeyin adıdır. Dûlet ise masdardır, mal ve diğer güzel şeyi elde etmek anlamındadır. Aynı kökten müdâvele; elden
3389] 9/Tevbe sûresinin 34-35. Âyetleri
3390] Ahmed bin Hanbel, 5/366
3391] Ahmed bin Hanbel, 1/101, 137, 138, 412, 421, 457; 2/356, 429, 493
3392] S. Ateş, a.g.e., c. 11, s. 380-386
3393] 59/Haşr, 7
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 727 -
ele dolaştırmak demektir. 3394
"Tâ ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan dûlet olmasın." Hükmüyle Kur'an, gelirin hep belli ellerde toplanmasını engelliyor, onu geniş halk tabakasına yayarak sosyal adâletin temelini atmış oluyor. Bu âyet, devlet başkanına, servetin yaygınlaşması, fakirlerin de refaha kavuşturulması için meşrû tedbirler alma yetkisini vermektedir. Devlet başkanı, gerektiğinde bazı gelirleri sırf fakirlere tahsis edebilir. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivâyet edilir: "Eğer şu işimden, yani halîfeliğimden geride bıraktığım yıllar önümde olsaydı, zenginlerin fazla mallarını alır, muhâcirlerin fakirlerine paylaştırırdım."3395 Hz. Ömer'in bu sözü, devletin, gerektiğinde fakirlerin ihtiyaçlarını gidermek üzere vergi koyabileceğini de gösterir. Asıl imana dayalı sosyal adâleti İslâm dini getirmiştir. Ama müslümanlar, onun getirdiklerinde işlerine geleni uygulamışlar, işlerine gelmeyeni bırakmışlardır.
"Ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıla (doğru olmayan yollarla, haksız yere) yemeyin. Kendi rızânızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah, size karşı çok merhametlidir."3396 Bu âyette, karşılıklı rızâya dayalı ticaretin dışında, insanların, birbirlerinin mallarını bâtıl yollarla yemeleri ve birbirlerini öldürmeleri yasaklanmaktadır. Tefecilik, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hıyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu tür yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan ticaret, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticaretin yasallığı, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman taraflardan birinin râzı olmayacağı ticaret yasal değildir. “Aldatan kimse bizden değildir!”3397 Güvenilir, doğru tâcirin Kıyâmet gününde şehidlerle beraber bunacağını3398 söyleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini,3399 Allah nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı,3400 başkasının satışına engel olmamayı,3401 hayvanların sütlerini memelerinde bekletip satmamayı,3402 gereksiz yere ticaret aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş,3403 vurgunculuğu kesin şekilde yasaklamıştır. 3404
3394] 3/Âl-i İmrân, 140
3395] Taberî, Tarihu'l-Ümem ve'l-Mülûk, 4/226; et-Tefsîru'l-Hadîs 8/215
3396] 4/Nisâ, 29
3397] Müslim, İman 43, hadis no: 164; Tirmizî, Büyû’ 74; İbn Mâce, Ticârât 36
3398] İbn Mâce, Ticârât 1
3399] İbn Mâce, Mukaddime 7
3400] İbn Mâce, Ticârât 2
3401] Müslim, Büyû’ 4
3402] Müslim, Büyû’ 4
3403] Müslim, Nikâh 51; İbn Mâce, Ticârât 15
3404] İbn Mâce, Ticârât 6, 16
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Para ve Mal Kazanma Yolları; İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
İslâm’a göre helâl para ve mal kazanma yolları Kur’an-ı Kerim tarafından belirlenmiştir. İslâm ekonomisinin genel ilkeleri olarak değerlendirebileceğimiz bu hususları, maddeler halinde şöyle tesbit edebiliriz:
1) Özel mülkiyet yasal, bâtıl yollarla mal kazanmak haramdır. 3405
2) Ribâ/Fâiz ve kumar yasaktır. Çünkü bunlar, başkasının malını bâtıl yolla yemektir. 3406
3) Servet belli ellerde toplanmamalı, geniş halk kitlelerine yayılmalıdır. 3407
4) Yetimlerin, aklı ermezlerin mallarını korumak için rüşde erinceye (doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edinceye) kadar onların, mallarında tasarruf yetkileri kısıtlanır. 3408
5) İslâm’ın başlangıcından itibaren namaz gibi zekât da farzdır.3409 Fakat Kur’an’da miktarı belirlenmemiştir. Ancak İslâm, devlet haline geldikten sonra zekâtın miktarı Peygamber tarafından belirlenmiştir. Çünkü zekât, İslâm devleti açısından vergi olduğu için devletsiz bunu toplamak zor idi. Şayet Mekke’de devlet olsaydı, zenginlerin gönül hoşluğuyla verecekleri zekât, Mekke’de de toplanır, ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı.
Namaz gibi temel hükümlerden olan zekât, Kur’an’da namazla birlikte anılır. Namazı kılmak, zekâtı vermek İslâm’ın ayırıcı vasfı; bunları yapmamak şirkin alâmeti sayılmıştır. Müşrik iken, halinden dönüp namaz kılmaya, zekât vermeye başlayan, müslümanların din kardeşi olur, can güvenliğine kavuşur. 3410
6) Para ve ticaret mallarında zekât miktarı: % 2,5; toprak ürünlerinde sulama sistemine göre % 10 veya % 5’tir. Hayvanlarda zekât miktarı da fıkıh kitaplarında belirtilmektedir.
7) Toplanan zekât: 9/Tevbe, 60’ıncı âyette sayılan sekiz sınıfa veya bunlardan birine dağıtılır. Bunlar: Fakirler, düşkünler, zekât toplama memurları, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar, kölelikten (esâretten) kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış gariplerdir.
8) Erkek; karısının, ergen olmayan çocuklarının, ana-babasının geçimlerini sağlamaya mecburdur. 3411
9) Hangi ulustan ve milletten olursa olsun, her insanın geçimini sağlamak, kalacak yeri bulunmayan, otel parası olmayan garipleri barındırmak devletin görevidir. Ancak, İslâm’a karşı savaşanlar, öldürülmesine hüküm verilmiş bulunanlar
3405] 2/Bakara, 267; 4/Nisâ, 29; 24/Nûr, 33; 47/Muhammed, 36-37;...
3406] 2/Bakara, 275-280); 3/Âl-i İmrân, 130
3407] 59/Haşr, 7
3408] 4/Nisâ, 6
3409] 87/A’lâ, 14; 75/Kıyâmet, 31; 51/Zâriyât, 19-20; 9/Tevbe, 60, 103
3410] 9/Tevbe, 5, 11; 74/Müddessir, 43-44; 75/Kıyâmet 31; 23/Mü’minûn, 2-4
3411] 2/Bakara, 233-236, 240, 266; 4/Nisâ, 9, 34; 17/İsrâ, 23-24; 31/Llokman, 14; 29/Ankebût, 8; 65/Talâk, 6-7
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 729 -
bu yardımı alamazlar. 3412
10) Yoksullara Allah rızâsı için yardım etmek, bazı hataların keffâreti sayılmıştır. Meselâ zıhâr keffâreti,3413 yemin keffâreti,3414 hata ile öldürme diyeti3415 gibi.
11) Farz olan zekâttan ayrı olarak nâfile sadaka teşvik edilmiştir. Allah yolunda infak, Allah yolunda cihad ile beraber anılır. Bu da cihad için infâkın, cihada eşdeğerde olduğunu gösterir. Çünkü savaş para ile sürdürülebilir. Zamanın şartlarına göre savaş araç ve gereçlerini sağlamadan savaşa girmek, peşin olarak yengilgiyi kabul etmek demektir. İlk müslümanlar, günün şartlarına göre gerekli savaş malzemesini, kendi bağışlarıyla sağlamışlardır. Böylgece mallarıyla savaşı desteklemişler, canlarıyla da savaşmışlar; mal ve canlarını Allah yolunda fedâ etmekten çekinmemişlerdir. Bundan dolayı da onlar, Allah katında en yüksek dereceye ermişlerdir. “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır. Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, rızâ ve içinde sürekli kalacakları, nimeti bol cennetleri müjdeler.” 3416
12) Cimrilik edip Allah yolunda infaktan geri durmak, küfür ve nifak alâmetidir. Kritik dönemlerde bundan kaçınanların, o kritik dönemlerden sonraki harcamaları da Allah katında makbul olmaz. Malları, dünyada da, âhirette de onların başlarına dert ve belâ olur. 3417
13) Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkes gücü ölçüsünde sadaka verir. Önemli olan, verilenin miktarı değil; verildiği niyettir. İhlâs ile verilen az sadaka, riyâ ve art niyetle verilen büyük paralardan iyidir.3418 Peygamberimiz (s.a.s.): “Bir hurmanın yarısı dahi olsa verdiğiniz sadaka ile kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz!” hadisiyle, ihlâsla verilen sadakanın önemini belirtmiştir.
14) İsraf ve savurganlık kötü olduğu gibi,3419 bunların karşıtı olan “buhl” ve “şuhh” (cimrilik ve pintilik) de kötüdür.3420 Mü’min, daima orta yolu izler. 3421
15) Dünya tutkusu, mal yığma sevdâsı, gerçek dindarlıkla bağdaşmaz. “Ey iman edenler, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yoluna engel olurlar. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele. O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılıp (pullanır); bunlarla, onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır. ‘İşte nefisleriniz için yığdıklarınız, yığdıklarınızı tadın!’ (denilir.)” 3422
Ebû Zerr-i Ğıfârî gibi bazı sahâbîler, bu âyete: “Ve sana Allah yolunda ne infak
3412] 9/Tevbe, 60; 24/Nûr, 22, 33; 59/Haşr, 7-8 ve bu konudaki hadisler ve sünnetteki uygulamalar
3413] 58/Mücâdele, 3-4
3414] 5/Mâide, 89
3415] 4/Nisâ, 92
3416] 9/Tevbe, 20-21
3417] 9/Tevbe, 53-55
3418] 9/Tevbe, 79
3419] 17/İsrâ, 26-27
3420] 17/İsrâ, 29; 59/Haşr, 9
3421] 31/Lokman, 19
3422] 9/Tevbe, 34-35
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Af (yani, ihtiyacınızdan fazlasını veya helâl güzel olan şeyleri verin)’.”3423 âyetine dayanarak zekâtı verilmiş dahi olsa, ihtiyaçtan fazla mal biriktirmenin, haram olan “kenz/yığma” sayılacağını söylemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kimin yanında ihtiyaçtan fazla şusu busu varsa, olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır. 3424
16) Cizye, zimmet ehlinden alınan bir baş vergisidir. Yirmi yaşında altında ve elli yaşın üstünde olanlardan bu vergi alınmaz. Cizye verenler, savaşa katılmadan devlet güvencesi altında yaşarlar. Şayet bunlar ülke savunması için müslümanlarla birlikte savaşa katılır, yani askerlik yaparlarsa cizye vermezler.
17) Süs ve güzel rızıklar helâldir. 3425 Ancak, başkalarını kıskandıracak davranışlardan imkânlar ölçüsünde kaçınmak gerekir.
18) Şükreden zengin, sabreden fakirden; veren el, alan elden daha iyidir. “Allah’ın sana verdiği mal içinde âhiret yurdunu ara, fakat dünyadan da payını unutma!” 3426 âyeti, her iki cihan için çalışmayı emrettiği gibi, “Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver!”3427 meâlindeki duâ âyeti de insana, iki cihan için de çalışmayı telkin etmektedir. 3428
“Dünya Hayatı, Dünya Malı ve Varlığı Sizi Aldatmasın!”
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir.
Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur. Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada "İslâm" insanı kendi zaaflarından korumak için devreye girmektedir.
Din’in gayesi, insanın “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı boyutunu öne çıkarır. Sözkonusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri yeniden imar eder.
3423] 2/Bakara, 219
3424] Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 32; Ahmed bin Hanbel, 3/34
3425] 7/A’râf, 31-32
3426] 28/Kasas, 77
3427] 2/Bakara, 201
3428] S. Ateş, a.g.e., c. 5, s. 419-425
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 731 -
Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan uyarıcılardır.
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gaye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibarettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 3429
“Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse ‘ednâ’ kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız.
“Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur. Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini gurur ve kibire, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.
Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifade edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav
3429] 31/Lokman, 33
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeri olan, helâl nimetlerinden istifade edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler.
Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir.
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 733 -
makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. Tv, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gayesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”3430 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
"Mal adama hem dost, hem düşmandır." (Atasözü)
"Mal bulunur, can bulunmaz." (Atasözü)
"Mal canı kazanmaz, can malı kazanır." (Atasözü)
"Mal canın yongasıdır." (Atasözü)
"Mal ile insan, insan olmaz." (Atasözü)
"Mal kazanılmakla şan kazanılmaz, kişi kerim gerek." (Atasözü)
3430] 61/Saff, 10-13
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 735 -
"Malı malla, canı canla tartmalı." (Atasözü)
"Malın bekçisi zekâttır." (Atasözü)
"Malını iyi sakla, komşunu hırsız etme." (Atasözü)
"Malını yemesini bilmeyen zengin, her gün fakirdir." (Atasözü)
"Malını yemiş de onmuş var mı?" (Atasözü)
"Dünya malı dünyada kalır." (Atasözü)
"Dünya varlığına güvenilmez." (Atasözü)
"Dünyada tamah varken, dolandırıcı açlıktan ölmez." (Atasözü)
"Dünyanın kavgası para üstüne." (Atasözü)
"Nâmussuzca bir düzenle edinilen mal elde kalmaz."
"Bir imâret göster bana kim sonu viran olmaya.
Kazan şol malı kim senden dökülüp geri kalmaya."
"Mal çok yığma, hazer eyle (kaçın) azâbından kim,
Renci (zahmeti) artar ağır oldukça yükü hammâlın."
"Ne yaparsın dünya malı bîhûde / Yığmayan da gamlı, yığan da gamlı."
"Nitekim yağınca kar örter izi / Çün mal irkile örter olur gözü."
"Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Her gün bir melek: 'Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır' diye seslenir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü'min olursun." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Bir şey bütün bütün elde edilmezse, tümüyle de elden kaçırılmaz."
"Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?"
"Kanaat, tükenmeyen hazinedir."
"Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse pâdişah olmadı."
"Elün vârınan eyle kanaat / Şükür kıl itme devrândan şikâyet."
"Bizi yalnız kanaatler mutlu eder."
"Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar."
"Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?"
"kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez."
"Yetişir kanaat devlet istersen / Tükenmez âlemde ni'met istersen."
"Kanaattir nefse yular demişler."
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Hastaları ziyaret edin. Cenazeleri de takip edin. Bu, size âhireti hatırlatır.” (Hadis-i Şerif)
“Akıllı insan, kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünyaya meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emanet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın, ellerinde emanet olduğunu bilen ve onu sahibine, teslim edip de usulca ortadan ayrılanlara Allah rahmet etsin.”
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fânî dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
“Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir. Kısa bir ömürde ebedî hayata gerekli olan levâzımatı tedârik etmekle mükelleftir.”
“Ehl-i iman için dünya, seyyar bir ticaret yeri ve kısa bir müddet için yol üstünde kurulmuş bir pazardır.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”
“Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, ilâhî isimlere bakan yüzünü sevmek, noksanlık sebebi değil, olgunluk işaretidir. Böyle bir sevgide ileri gitmek, ibâdet ve mârifetullahta ilerlemektir.”
“Dünya büyük bir okuldur. Orada herkes, hayatı boyunca öğrencilikten kurtulamaz.”
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 737 -
“Dünya, sonsuzluk içinde küçük bir parantezdir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Bu âlemin gerçekliği, dün gece gördüğün rüya gibidir.”
“Dünya, uykudaki rüya, veya zevâle mahkûm bir gölge gibidir. Aklı başında olan buna aldanmaz.”
“Dünya sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Herbirinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“İnsan dünyada ancak dünyaya boş verdiği zaman mutlu olur.”
“Yürü fâni dünya, sana gelende gülmüş var mıdır?”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya hakkında zühd ve kanaat sahibi olmak kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur.”
“Dünya âhiretin bir şantiyesi mesabesindedir.”
“Fâni denilen bu dünya, beka denilen yerin levâzım ambarıdır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Böyledir dünya nizâmı, gelen gider, giden gelmez.”
“Bu dünyaya aşırı tutkun olup meyletmek, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.”
“Dünya kalbe yerleşince, âhiret kalpten göç edip gider.”
“Bu dünyaya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen gitmesi zor olur.”
“Dünyaya itimat etme. O, çoklarını aldattı. Gün gelir seni de aldatır, tedbirli ol.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Ey dünya! Ne kadar utanmaz ve kötüsün. Besliyor, yetiştiriyor, hem de öldürüyorsun.”
“Dünya mıknatıs gibidir, bütün samanları çeker; ancak özlü buğday, onun çekişinden kurtulmuştur.”
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir köhne köprüdür bu cihan ki, gelen geçer.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihayet bir avuç toprak.”
“İşin gücün daim yalan, Çok kişiden arta kalan;
Nice kerre boşalıben Dolan dünya değil misin?”
“Kim umar sefâyı senden, yalan dünya değil misin?
Enbiyânın seyyidini, alan dünya değil misin?
Kaydedip halkın özüne, toprak değil misin?
Ehl-i gafletin yüzüne, gülen dünya değil misin?
Kimisini nâlân eden; kimisini giryân eden;
En sonunda üryan edip, soyan dünya değil misin?” (Yunus Emre)
“Zen gibi şîve-i şehvetle alan dünyayı,
Vaz’-ı haml etme gibi vermede feryâd eyler.”
“Dünya bir gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni, kullan kendini göreyim seni.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünyaya esir olan âzâd olmaz.”
“Dünyada eken âhirette biçer.”
“Dünyanın üstü varsa altı da var.”
“Bugün dünya, yarın âhiret!”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünyada hırs ve tamah varken, dolandırıcılar açlıktan ölmez.”
“Bir başka âlemin bekleme odasıdır bu dünya”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 739 -
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
İki dünyalılara, iki dünyası arasında denge kuranlara selâm olsun!
"İktisâda (tutumluluğa) riâyet eden kimse fakir olmaz." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir."
"Kim borçlu bulunan fakire mühlet verir veya alacağından indirim yaparsa, Allah, kendi himâyesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde o kimseyi arşının altında gölgelendirir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"İnsan, nefis ve benlikten fakir olmalıdır. Dünya malından değil."
"Fakirlik, bütün elemlerin beşiğidir."
"Bir öksürük, bir de yoksulluk gizli tutulamaz."
"Suçların anası yoksulluksa, babası da kafa yoksulluğudur."
"Bu dünyada kanadı kopmuş kuş, kurumuş ağaç, suyu çekilmiş havuz, dişleri dökülmüş yılan ne ise, fakir insan da odur."
"Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne işlenmedik suç, ne namus, ne de ruh."
"Fakirliğin tahrip etmeyeceği erdem yoktur."
"Fakirin malına göz dikme. Fakir ekmeği acıdır, zehir gibi."
"Gedâyuz şâha baş eğmez dil-i âgâhımuz vardur;
Fakir isek ne gam, ey dil bizüm Allah'ımuz vardur."
"İnsanların sözde dostları vardır; yoksulluk onları uzaklaştırır."
"Fakir zengini taklide girişti mi, mahvolur."
"Yoksulun kitabında sevincin ömrü kısadır."
"Yoksulluk, bu devreyi geride bırakmış kimselerin sık sık değindiği bir niteliktir."
"Yoksulluk, en öldürücü ve en inatçı hastalıktır."
"Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur."
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Yoksulluğa katlanmak ayıp değildir; ama ondan kurtulmayı bilmemek ayıptır."
"İnsanın çok şeyi olmayınca, elinde olup bitenin de değeri artar."
"Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır."
"Yoksulluk, neşeli ise yoksulluk değildir."
"Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur."
"Ne mutlu fakirlere ki, bizim azıklarımızı ücretsiz olarak âhirete götürüveriyorlar. Hatta huzûr-ı İlâhî'de mîzâna konuluncaya kadar taşıyorlar."
"Yoksulların bazısı yalan söylememiş olsaydı, onu boş olarak çeviren iflâh olmazdı." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Bizim gibi bir sürü şeye ihtiyacı olan insanlara karşı dilenci konumuna geçmek ne kadar yanlış. Güzel ve doğru olan fakirlik, Allah'a karşı fakirliğini hissedip O'na yalvarmaktır, nefis ve benlikten yana fakir olmaktır. Allah böyle fakirleri sever."
"Fakirlikten şikâyet edenlere sormak lâzım: 'İki gözünün kör olup bir milyar doların olsun, ister misin? Aklını ve dilini satın almaya kalkan olursa kaça satarsın? Hele dinsiz olup cenneti satsan kaç para istersin? Öyleyse, milyarlarca altın değerinde Rabbinin nimetleri varken, fakirlikten şikâyet etmeye utanmıyor musun?"
"Dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyorsun da, âhirette fakir, rezil, rüsvay olmaktan korkmuyor musun? Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından daha korkutucu ve utanç vericidir."
"İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar cehennemden korkup korunmak için âhirete çalışsalardı, mutlaka Cennete girerlerdi."
"Fukarâya 'Evine it girdi, yetiş' demişler. 'Kapıyı örtün, açlıktan gebersin' demiş." (Atasözü)
"Yokluk varlıkta, güçlük darlıkta." (Atasözü)
"Fakir adam, hazır şeytan." (Atasözü)
"Fakir, eline bakarsa, sen kesene bak." (Atasözü)
"Fakiri doyur da ne yapacağını düşünme." (Atasözü)
"Fakirlik ateşten gömlektir." (Atasözü)
"Fakirlik ayıp değildir, tembellik ayıptır." (Atasözü)
"Fukara kalbine her kim dokuna, dokuna sînesi Allah okuna." (Atasözü)
"Fukaralara veren Allah'a verir." (Atasözü)
"Fukaranın âhı tahttan indirir şâhı." (Atasözü)
"Fukaranın cebi boş, kalbi doludur." (Atasözü)
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 741 -
"Fukaranın tavuğu tek tek yumurtlar." (Atasözü)
"Züğürt olup düşünmektense, uyuz olup kaşınmak yeğdir." (Atasözü)
"Züğürtlük zâdeliği (beyliği, zengin çocuğu olmayı) bozar." (Atasözü)
"Züğürdün gönlü yufka olur." (Atasözü)
"Bu dünyâ fânîdir, tez gelir geçer. / Bu bahçenin sonu fenâdır bülbül."
"Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak; esas zenginlik ise Allah'a güvenmektir."
"Bir işi çok iyi bilen, bildiği işten kâr eden, kâr ettiği işe ortak alan, ortaklarına âdil kâr dağıtan, dünyanın en büyük şirketini kurabilir."
"Yoksulluktan şikâyet eden müslümana demek lâzım ki: 'Cennete müşteri olanın sermayesi, yatırımı ne kadar çoktur, bunun kıymetini bil."
"Zengin, çok mala sahip olana denmez; zengin kalbi olana denir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Zengin, bilgisi çok olan insandır." (Hz. Ali)
"Zengin adam, elindekini yeterli görendir."
"Zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır."
"Dünyanın en zengini, iktisadı bilen, en yoksulu cimri olan insandır."
"Muhâcirlerin fakirleri, zenginlerinden beş yüz yıl önce Cennete girecek." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Benimle dünyanın misâli, bir adamın haline benzer ki, o bir ağacın altında biraz gölgelenmek istemiş, sonra ağacı terkederek kalkıp gitmiştir."
"Bir ülkede vahiyden, akıl ve sanattan çok maddî servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır."
"Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır."
"Ye kürküm ye misali, her mecliste buyur derler zengine."
"Ben erdemden başka zenginlik tanımıyorum."
"İki şeyin hazmı çok güçtür. Biri zenginlik, diğeri şöhret."
"Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine, kötülüğü dokunur."
"Zenginlik, geçici bulutlar gibidir."
"Zenginlik, gurbeti vatan, yoksulluk vatanı gurbete çevirir." (Hz. Ali r.a.)
"Çoluk çocuktan, maldan veya benzeri şeylerden her ne ki seni Rabbinden alıkorsa, bil ki o senin için hayırsızdır/uğursuzdur."
"Mevki ve zenginlik, çoğu zaman yüz kızartıcı hareketlere karşı alınan rüşvettir."
"Servetin toplandığı yerde, çoğu zaman insanlar ahlâkını yitirir."
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Zengin olmak istiyorsan, kazanmayı düşündüğün kadar biriktirmeyi de düşün."
"Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil; zenginliğe doyamamaktır."
"Bir yılda zenginleşmek isteyen altı ayda asılır."
"Dünyanın en zengini, tutumu bilen; en yoksulu cimri olan insandır."
"Zengin adam, elindekini yeterli görendir."
"Zekâ ve ruh bir kitaptan ne kadar etkilenirse, insan o kadar zenginleşmiş olur."
"Servet, eziyet çekene, çalışıp çaba gösterene gözükür."
"Zenginliğe açılan kapı küçüktür; oraya girmek için eğilmek gerekir."
"İnsan ancak kendini harcayarak zenginleşir."
"Hiçbir iyi adam, birden zengin olmamıştır."
"Zengin yaşamak, zengin ölmekten daha iyidir."
"Yeteneklerinizi biliyorsanız kolaylıkla ilerleyebilirsiniz. Kalabalığa bakın, azimli yürüyene herkes yol gösterir."
"İlimsiz, hünersiz zenginler de bir çeşit fakirdir."
"Zenginlik, kullanılacak bir silâhtır; tapınılacak bir mâbut değil."
"Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azâbı ile beraber olan zenginlikten bin kere bin kere bin daha iyidir."
"Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine kötülüğü dokunur."
"Büyük servetler, çoğu zaman insanı yalnızlaştırır."
"Servetim olsun isterim; haksızlıkla, haramla zengin olmayı, asla!"
"Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır."
"Zenginlik, soysuzları daha çok soysuzlaştırır."
"Zenginlik, nice ahmaklara zekânın maskesini giydirir."
"Mâlik olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir."
"Fakir suya düşse çıkamaz kirden; Zengin arabasını aşırır kırdan; Topal zengin iyi, sağlam fakirden."
"Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır." (Atasözü)
"Zengin helvasını baldan pişirir; züğürt derman için pekmez bulamaz." (Atasözü)
"Zengin kesesini döver, züğürt dizini." (Atasözü)
"Zengin olana, kölesi bile düşmandır." (Atasözü)
"Zengin, fakirin halinden ne bilir?" (Atasözü)
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 743 -
"Zengine dokun geç, fakirden sakın geç." (Atasözü)
"Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar." (Atasözü)
"Zenginin horozu bile yumurtlar." (Atasözü)
"Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar." (Atasözü)
"Zenginin malı, züğürdün evlâdı." (Atasözü)
"Nice zengin geceleyenler, ertesi gün fakir olurlar."
"Hayırlı para, insanın kendisine, ailesine ve geçimine harcadığı paradır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Para her şeyi yapar' diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır."
"İnsanlar sahte para yaparlar, ama çok kere para da sahte insanlar meydana getirir."
"Para yağmuru altında çok şeyler delinir."
"Para adama akıl öğretir; esvap, yürüyüş." (Atasözü)
"Para ile imanın kimde olduğu bilinmez." (Atasözü)
"Para ile dağlar gülistan olur." (Atasözü)
"Para insanı ipten kurtarır." (Atasözü)
"Para para diyerek param parça olacak." (Atasözü)
"Para parayı çeker." (Atasözü)
"Paralı adamdan dağlar bile korkar." (Atasözü)
"Paranın gördüğü işi kimse göremez." (Atasözü)
"Parası aziz olan, kendi zelil olur." (Atasözü)
"Parasızlık, adama her şey yaptırır." (Atasözü)
"Parayı veren düdüğü çalar." (Atasözü)
"Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına." (Atasözü)
"Akçenin gittiğine bakma, işin bittiğine bak." (Atasözü)
"Akçe sayış, kaftan yürüyüş öğretir." (Atasözü)
"Ak akçe kara gün içindir." (Atasözü)
"Paralı olmak ve onun bekçiliğini yapmak üzüntü doğurur."
"Sermayesiz zindan açılır; dükkân açılmaz." (Atasözü)
"Bir insan, 'para her şeyi yapar' dedi mi, her şey belli olmuştur: O adamın parası yoktur."
"Paradan daha önemli şeyler vardır. ne çare ki, çoğu zaman onları satın almak için de para gerekiyor."
"Cebiniz delikse, onu para ile doldurmanın bir yararı yoktur."
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Altın altın deyip durma, altında kalırsın." (Atasözü)
"Altın leğenin kan kusana ne faydası olur? (Atasözü)
"Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak / Âkıbet gözünü doyurur, bir avuç toprak." (Atasözü)
"Altın ve gümüş, münâfıkların yularıdır; onlarla çekilip Cehenneme götürülürler."
"Altın eli bıçak kesmez." (Atasözü)
"Parayı üstün tutan kimseyi Allah zelil eder."
"Parayı domuzun boğazına takmışlar da, 'Domuz ağa' diye çağırmışlar." (Atasözü)
"Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip son balık da tutulduktan sonra, paranın yenmediğini anlayacaksınız." (Kızılderili Atasözü; Greenpeace'in sloganı)
"İnsanoğlunun hiçbir icadı, para kadar fesat verici değildir."
"Para, gübre gibi etrafa yayılmazsa işe yaramaz."
"Para, çok kimseye kötü yollar öğretir."
"Paranın değerini anlamak isterseniz, borç almaya çalışın."
"Her para kazanan, para yığınını çoğaltmak ister."
"Para, adamı pek çabuk rezil eder."
"Kullanamayacak olduktan sonra, para nene gerek?"
"Para önden gidip, insana bütün yolları açar."
"Para kader işidir; masal gibidir; bir varmış, bir yokmuş"
"Eldeki para hürriyetin âletidir. Fakat peşi kovalanan para, tam tersine kölelik âletidir."
"Parası olanın yarası olmaz."
"Mevkîlerini para ile satın alan kişiler, masraflarını geri almanın yoluna düşerler."
"Para vererek ölümden, ağır hastalıklardan, yaklaşan ağrılı yaşlılıktan kurtulanamaz."
"Dünyada hem yokluğu, hem çokluğu kötü yalnız bir şey vardır: Para."
"Dünyadaki bütün kapıları açan anahtar, paradır."
"Kalmadı artık paranın nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim."
"Lekeli bir paranın insana sürekli bir faydası olamaz."
"Parasız kalmamak istiyorsan ihsandan değil; ikrâzdan (borçlanmaktan) çekin."
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 745 -
"Parayı yönetmesini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir."
"Kapitalizmde fertler, sosyalizmde devlet, İslâm ekonomisinde millet zengin olur."
"Müslüman, materyalistlerin putlaştırdığı parayı esir alıp İslâm’a köle etmeden süper güçlere kafa tutamaz."
"Birikmiş para ya bizi idare eder, ya bize itaat eder."
"Para sevdâsında olmayan kişi, her nerede olursa olsun selâmettedir."
"Paranın neler yapacağını düşünmek ne kadar tatlıdır."
"Para olmadan onu harcamaya başlama."
"İnsana paraya davrandıkları gibi davrananlar, onu harcamak için kazanırlar."
"Para en iyi dost ve en tehlikeli düşmandır."
"Para, iyi bir uşak, kötü bir efendidir."
"Para, ya bizim başımızın belâsı, ya da bizim hizmetkârımızdır."
"Para, insana hizmet eder, ya da hükmeder."
"Paranın en büyük değeri, paraya gerçek değerinden daha yüksek bir değer tanıyan bir dünyada yaşamamızdan ileri gelmektedir."
"Para, dünyada bin ayıp örter."
"Bir tek kuruşu gözünüze yaklaştırırsanız, evrenin en büyük yıldızını gizler."
"Saçarak paranı nâhak yerde / Olma muhtâc sakın nâ-merde."
"Uzun ve ağır bir emekle, alın teriyle kazanılmış parayla; kaldırımda rastgele bulunmuş paranın değeri aynı mıdır?"
"En dar zamanlarda bile münâsebetsiz işlere harcanacak devlet parası vardır."
"Sadece paranın hükmettiği yerde yasalar ne yapsın?"
"Budala ile parası, uzun zaman bir arada duramaz."
"Parasız, düşünür; paralı da iki misli düşünür."
"Para, büyük bir iğfâl vâsıtasıdır."
"Arkadaşlarınızı muhâfaza etmek istiyorsanız; ne para verin, ne para alın."
"Parasız kalmanın dehşetini duymamış adamlar, harp ateşini tatmamış askerlere benzerler."
"Para, naz, nimet çok devam etmez."
"Her şeyin para ile ölçüldüğü bir yerde toplumsal adâlet ve huzur hiçbir zaman gerçekleşemez."
"Parasız adam, oksuz yay gibidir."
"Paranın, insana işletemeyeceği suç yoktur."
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Akçenin değerini ancak üstündeki pas belli eder."
"Her para sermaye değildir. Sermaye, her zaman paraya hâkimdir. Paralı kimseler de paralanır."
"Bir insan için, 'dostlarından çok parasına bağlıdır' diye bilinmekten daha utandırıcı şey olur mu?"
"Bir budala para kazanabilir, ama onu sarfetmek için akıllı adam gereklidir."
"Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir."
"Para, insan avlamak için en iyi yemdir."
"Bir insanın dostluk derecesini tâyin etmek ister misiniz? Menfaatine hafifçe dokununuz."
"Hayırda israf, israfta hayır yoktur."
"Dünya menfaati için iyilik edenlerin iyilikleri, avcının kuşlara yem atması gibidir."
"Malı olan gözünün teki ile uyur."
"Bu dünyada mal ü mülküm / Vardır diyen yalan söyler."
"Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan."
"Şunlar ki çoktur malları, / Gör nice oldu halleri
Son ucu bir gömlek giymiş / Onun da yoktur yenleri."
"Az malın hesabı daha azdır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Lâ'net ola ol mâle ki tahsîline ânın / Ya dîn ola, ya ırz u ya nâmus ola âlet!"
"Dünya metâına olma mağrûr / Komaz gönülde sürûr, gözde nûr."
"Hesab ettim cümle dünya malını / Neticesi bir top beze dayandı."
"Mâl-ı dünyâdan ne aldı gitti, var, Karun'a sor."
"Mal ve mevkîye aşırı düşkünlük, suların sebzeleri yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifak tohumunu yeşertir."
"Bir şeye sahip olmanın hakları olduğu kadar, görevleri de vardır."
"İnsanların seni sevmesini istersen, malının artan kısmını onlara dağıt. (Hadis rivâyeti)
"Malın hayırlısı, kulun şeref ve ırzını koruması için sarfettiği malıdır."
"Doğduğumuz zaman dünyaya hiçbir şey getirmediğimiz gibi, ölürken de hiçbir şey götüremeyiz."
"Malı ve parayı hor gören çoktur; ama Allah için veren azdır."
"Allah'a karşı takvâya yardımcı olan mal ne güzeldir."
"Zühd ü takvâ bir ağaçtır ki, kökü kanaat, meyvesi rahattır." (Atasözü)
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 747 -
"Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz." (Hz. Ali)
"Ticaret ve sanata önem verin. Bilin ki sizler, kendilerine muhtaç olmadığınız müddetçe kardeşlerinizin yanında şerefli ve muhterem olursunuz."
"El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrü olarak kapından dilenciyi kovma."
"Cimriler, kendilerinin ölmesini isteyen insanlara servet toplayan kişilerdir."
"Diyem sana bahîlün (cimrinin) ne idüğin / Sakınır kendünden kendü yidiğin."
"Encâm-ı hayâtı kıl teemmül / Tefrîke çalış zararla kârı.
Sahipservet hasîse derler / Vârislerin hazinedârı." (Hayatın son anlarını düşün, kârla zararı ayırt etmeye çalış; Servet sahibi cimrilere, mirasçılarının veznedârı derler, unutma.)
"Cimriliği ortaya çıkaran yoksulluk değil; zenginliktir daha çok."
"Yoksulun çok şeyi eksiktir, cimrinin her şeyi."
"Parasından en az yararlanan cimrinin kendisidir."
"Altın, ocaktan madeni kazmakla çıkar. Cimrinin elinden, canını koparsan çıkmaz."
"Cimrilik, bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür."
"Bazısının eli verir gönlü vermez; bazısının da gönlü verir, eli vermez! İkisi de cimriliktir."
"Câhil cömert, Allah katında cimri âbidden daha sevimlidir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Cimrilik ve korkaklık mü'mine yakışmaz." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Cömert, Allah'a yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah'tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzak ve Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Allah cömerttir, cömertliği ve güzel ahlâkı sever." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Veren el, alan elden üstündür." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Cömertlik yap ki, sana da cömertlik yapılsın." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Cömertlik, Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkıtılmıştır. Her kim onun bir dalına yapışırsa o da onu çeker Cennete götürür." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Zenginleriniz cömert; idarecileriniz hayırlı olur ve işiniz de aranızda meşveret esasına dayanırsa, yerin üstü sizin için altından daha hayırlıdır. Eğer idarecileriniz şerli, zenginleriniz cimri olur, işiniz de kadınlara kalırsa, yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Cimrilik ile iman bir kalpte toplanmaz." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Akıllı kimse odur ki; Malını güve düşmeyecek, hırsız çalmayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan." (Abdullah bin Mes'ud r.a.)
"Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun." (Hasan-ı Basrî r.a.)
"Her sabah iki melek: 'Allah’ım, cimrinin malını tezden elinden al, cömerdin malını da artır' diye duâ ederler."
"Cömert, nasihat vermekle yetinmeyip yardım eder."
"Cömertlik fazla vermekten ziyade, yerinde ve zamanında vermek demektir."
"Kötü kimseler olsalar bile cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır."
"Cömertliğin âfeti başa kakmadır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa daha güzel olur." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Ümmetimin sâlihlerinin Cennete girmeleri, namaz ve oruçları sebebiyle değil; cömertlik, gönüllerinde müslümanlara karşı kötü duygular beslememeleri ve müslümanlara nasihatleri sayesindedir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
"Cömertlik, dost ve ahbâba iyilikte ve ikramda bulunmaktır.
"Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik sayılmaz ki."
"Cömertlik, mutluluk anahtarıdır."
"Cömertlik, zenginlikten üstündür. Düşmanı çekmeyen servet çeşididir."
"Cömertliğimiz hiçbir zaman servetimizi aşmamalıdır."
"Cömertlik, dostluğun özüdür."
"Cömertler elinde mal eksik olmaz."
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 749 -
"Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticaretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: 'Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?"
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünya malına meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emanet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Dünya malı, sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Herbirinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni, / Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihayet bir avuç toprak.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünya malına esir olan âzâd olmaz.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
“Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet, yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen her şeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bize devamlı gördüğü şuurunda yaşamak.”
“Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün değildir.”
“Müslüman ve para; bu ikisi, birbirini tamamladığı gün, süper güçler yer değiştirecek, gerçek süper güç hâkim olacaktır.”
“Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.”
“İslâm’da ruhbanlık yoktur. Muâmelâtı tatbik etmek farzdır. Bu öyle bir
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 751 -
farzdır ki, müslümanların çoğunun haberi bile yoktur. Bilinmeyen günahlara tevbe edilmediği için, en büyük günahlar da bunlardır.”
“Bir müslümanın yediği, içtiği, giydiği haram olursa, onun ibâdeti ve duâsı nasıl kabul olur?”
“Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”
“Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”
“Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi, yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, bir şeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mal-Mülk ve Mâlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Mal ve Çoğulu Emvâl Kelimelerinin Geçtiği Âyetler (86) Yerde: 2/Bakara, 155, 177, 188, 188, 247, 261, 262, 264, 265, 274, 279; 3/Âl-i İmrân, 10, 116, 186; 4/Nisâ, 2, 2, 2, 5, 6, 6, 10, 24, 29, 34, 38, 95, 95, 161; 6/En’âm, 152; 8/Enfâl, 28, 36, 72; 9/Tevbe, 20, 24, 34, 41, 44, 55, 69, 81, 85, 88, 103, 111; 10/Yûnus, 88, 88; 11/Hûd, 29, 87; 17/İsrâ, 6, 34, 64; 18/Kehf, 34, 39, 46; 19/Meryem, 77; 23/Mü’minûn, 55; 24/Nûr, 33; 26/Şuarâ, 88; 27/Neml, 36; 30/Rûm, 39; 33/Ahzâb, 27; 34/Sebe’, 35, 37; 47/Muhammed, 36; 48/Fetih, 11; 49/Hucurât, 15; 51/Zâriyât, 19; 57/Hadîd, 20; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 11; 63/Münâfikun, 9; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 14; 69/Haakka, 28; 70/Meâric, 24; 71/Nûh, 12, 21; 74/Müddessir, 12; 89/Fecr, 20; 90/Beled, 6; 92/Leyl, 11, 18; 104/Hümeze, 2, 3; 111/Mesed, 2.
Mülk Anlamında M-l-k Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (118 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 102, 107, 247, 247, 246, 247, 247, 248, 251, 258; 3/Âl-i İmrân, 26, 26, 26, 26, 189; 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36, 53, 54; 5/Mâide, 17, 17, 18, 20, 25, 40, 41, 76, 120; 6/En’âm, 73, 75; 7/A’râf, 158, 185, 188; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 49; 12/Yûsuf, 43, 50, 54, 72, 76, 101; 13/Ra’d, 16; 16/Nahl, 71, 73, 75; 17/İsrâ, 56, 100, 111; 18/Kehf, 79; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 87, 89, 114, 120; 22/Hacc, 56; 23/Mü’minûn, 6, 88, 116; 24/Nûr, 31, 33, 42, 58, 61; 25/Furkan, 2, 2, 3, 3, 26; 27/Neml, 23, 34; 29/Ankebût, 17; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 34/Sebe’, 22, 42; 35/Fâtır, 13, 13; 36/Yâsîn, 71, 83; 38/Sâd, 10, 20, 35; 39/Zümer, 6, 43, 44; 40/Mü’min, 16, 29; 42/Şûrâ, 49; 43/Zuhruf, 51, 77, 85; 45/Câsiye, 27; 46/Ahkaf, 8; 43/Zuhruf, 86; 48/Fetih, 11, 14; 54/Kamer, 55; 57/Hadîd, 2, 5; 59/Haşr, 23; 60/Mümtehıne, 4; 63/Cum’a, 1; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1; 70/Meâric, 30; 72/Cinn, 21; 76/İnsân, 20; 78/Nebe’, 37; 82/İnfitâr, 19; 85/Bürûc, 9; 114/Nâs, 2.
Mal ve Malı Kullanmak Konusunda Âyetler
Mal, Fitnedir, İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
Mal, Dünya Hayatının Süsüdür: 18/Kehf, 46.
Zenginlik, Bir Üstünlük Sebebi Olamaz: 6/Er’âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Devlet/Servet Olmamalıdır: 59/Haşr, 7.
Malı Kullanmakta Reşit Olmak: 4/Nisâ, 5-6; 17/İsrâ, 34.
Sefihlere (malını İyi Kullanamayacak Akılsızlara) Mal Verilmez: 4/Nisâ, 5.
Ekonomik Esâret: 59/Haşr, 7.
Malı ve Parayı Biriktirmek (Stokçuluk): 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 14-18; 104/Hümeze, 1-4.
Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
Mal Sevgisini, Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmak: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl, 8-11; 96/Alak, 6-8.
Mal, Dünyada Kalacaktır: 6/En’âm, 94.
Kâfirlere Malları ve Evlâtları Fayda Vermez: 3/Âl-i İmrân, 10, 91, 116; 5/Mâide, 36; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 48; 13/Ra’d, 18; 19/Meryem, 77-80; 45/Câsiye, 10; 58/Mücâdele, 17; 69/Haakka, 25-29; 92/Leyl, 8-11; 104/Hümeze, 2-6; 111/Leheb, 1-3.
Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih, 15; 49/Hucurât, 14, 16-17.
Mûsâ (a.s.)’nın Ümmetinden Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
Mülk Kavramıyla İlgili Âyetler
Mülk Allah’ındır: 35/Fâtır, 13; 57/Hadîd, 10; 64/Teğâbün, 1; 67/Mülk, 1.
Allah, Mülkü Dilediğine Verir: 2/Bakara, 247; 3/Âl-i İmrân, 26.
Göklerdeki ve Yerdeki Her Şey, Allah’ındır: 2/Bakara, 255, 284; 3/Âl-i İmrân, 109, 129; 4/)Nisâ, 126, 131-132; 5/Mâide, 120; 10/Yûnus, 55; 14/İbrâhim, 2; 16/Nahl, 52; 20/Tâhâ, 6; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 64; 30/Rûm, 26; 31/Lokman, 20, 26; 34/Sebe’, 1; 42/Şûrâ, 4; 53/Necm, 31; 57/Hadîd, 2, 5.
Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 25/Furkan, 2; 36/Yâsîn, 83; 39/Zümer, 62-63; 42/Şûrâ, 49; 43/: Zuhruf, 85; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9.
Dünya Nimetleri
Cennetin Nimetleri Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: 3/Âl-i İmrân, 14-15; 16/Nahl, 30.
Dünya Nimetleri Fânîdir; Âhiret Nimetleri Son Bulmaz: 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5; 42/Şûrâ, 36.
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 753 -
Dünya Nimetleri İle Âhiret Nimetlerinin Karşılaştırması: 28/Kasas, 60; 29/Ankebût, 64.
Sâlih Amel, Dünyanın Süsünden Hayırlıdır: 18/Kehf, 46; 19/Meryem, 76.
F- Kur'ân-ı Kerim'de Fakirlik Anlamındaki "Fakr" ve Türevleri (13 Yerde): 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8.
G- Fakir Anlamında "Miskîn" Kelimesi (Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde): 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3.
H- Zenginlik Anlamında “Ğınâ” ve Türevleri (73 Yerde): 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2.
İ- Fakirlik ve Fakirler Konusuyla İlgili Âyetler
Gerçek Fakirler: 2/Bakara, 273.
Fakir ve miskin Kavramı: 9/Tevbe, 60
Fakirlerin Dokunulmazlığı: 6/En'âm, 52-53.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: 6/En'âm, 42; 9/Tevbe, 28.
Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En'âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Fakirlere İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Fakirlere Vermek: 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25.
Fakirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16.
Sâili (İsteyeni) Azarlamaktan Sakınmak: 93/Duhâ, 10.
Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler: 6/En'âm, 52-53; 7/A'râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler: 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
Zenginlik ve Zenginler Konusuyla İlgili Âyetler
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
Zenginliği Veren Allah'tır: 53/Necm, 48.
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En'âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En'âm, 52-53; 7/A'râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
Ekonomik Eşitliğin Anlamı
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En'âm, 52-53.
İsraf ve İktisat (Savurganlık ve Tutumluluk)
İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü'minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31.
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zCimrilik
Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü'minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
N- Cömertlik
Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
O- Yedirip İçirmek
Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
P- Rızık
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; AnkEbût, 62; Şura, 19.
Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra'd, 26; İsra, 30; Kasas, 82; AnkEbût, 62; Rum, 37; Sebe'36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
Rızkı Veren Allah'tır: Yunus, 31; Hicr, 21; AnkEbût, 17, 61; Rum, 40; Sebe',24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah'tır: Hacc, 58; Mü'minun, 72; Cum'a, 11.
Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü'min, 64.
Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
Rızık Endişesi, Hakka Davet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
Rızık Aramak: Cum'a, 10.
Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
Zenginliği Veren Allah'tır: Necm, 48
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En'am, 52-53
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
Cahil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En'am, 42, Tevbe, 28.
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En'am, 52-53.
R- İnfak
İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 755 -
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takvâ Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Cömert Olmak: İsra, 29.
Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Mâûn, 1-3
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
2. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
3. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 381-382
5. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 52-54; 133-134; 342-343; 345-348
6. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 419-425; c. 11, s. 380-386; c. 13, s. 34-40; c. 15, s. 250-256
7. Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 130-136
8. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
9. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
10. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
11. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
12. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
13. Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
14. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
15. İslâm'ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
16. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
17. İslâm'a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
18. İslâm'da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
19. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
20. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
21. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
22. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
23. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
24. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
25. İnfak (Allah Yolunda Harcama), Veysel Özcan, Mirfak Y.
26. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
27. İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Hamdi Döndüren, İstanbul 1983
28. İslâm'da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
29. İslâm'da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
30. İslâm'da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
31. İslâm'da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
32. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
33. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
34. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
35. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
36. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
37. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
38. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
39. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
40. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
41. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
42. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
43. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
44. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
45. Sosyal Siyaset Açısından İslâm'da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
46. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
47. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
48. Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
49. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
50. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
51. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
52. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
53. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
54. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
55. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
56. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
57. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
58. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
59. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
60. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
61. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
62. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
63. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
64. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
65. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
66. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
67. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
68. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
69. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
MAL-MÜLK VE MÂLİK
- 757 -
70. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
71. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
72. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
73. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
74. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
75. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
76. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
77. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
78. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
79. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
80. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
81. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
82. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
83. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
84. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
85. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
86. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
87. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
88. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
89. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
90. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
91. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
92. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
93. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
94. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
95. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
96. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
97. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
98. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
99. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
100. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
101. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
102. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
103. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
104. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
105. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
106. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
107. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
108. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
109. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
110. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
111. Faiz, Ebû’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
112. Faiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
113. Faiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
114. Faiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
115. Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
116. Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
117. Türkiye’de Dünyada Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
118. Faiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
119. İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
120. Alternatif Faizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
121. Teşvik Kredileri ve Faiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
122. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
123. İslâm’a Göre Faizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
124. Türkiye’de Faiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
125. Türkiye’de Serbest Faiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
126. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
127. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
128. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
129. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
130. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
131. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
132. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
133. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
134. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
135. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
136. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
137. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
138. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
139. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
140. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
141. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
142. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
143. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
144. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
145. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 759 -
Kavram no: 126
İlâhî Ceza 6
Bk. Hayvanlar; Yahûdiler; Halk/Yaratma; İnsan
MESH
(“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
• Mesh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Mesh Kavramı
• Tarihten Günümüze; Efsâne ve Destanlara Kadar Mesh’in Yansıması
• Maymun Soyu, İnsandan mı Oluşmuştur?
• İnsandan Maymuna; Maymundan İnsana Değil!
• İğrenç Bir İddia: İnsanın Maymundan Türemesi
• Maymunlaşmak ve İslâmî Kişilik
• Maymunlaşmanın Bir Göstergesi: Taklitçilik
• Maymunlaşmanın, Taklidin Uzantısı: Bâtıllara Benzemek
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
“İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.”3431
Mesh; Anlam ve Mâhiyeti
“Mesh” (mim, sin, hı –noktalı h-) Şeklin bozulması, cismin kendi aslî şeklinden çıkması, kılık değiştirmek, hilkat garibesi anlamlarına gelir. “Mesh”, bir sûreti, kendisinden daha kötü ve çirkin bir şekle çevirme veya o şekle girme demektir. Bir insan şeklinin değiştirilip hayvan şekline konulmasına “mesh” denir. Türkçeye “başkalaşım” diye tercüme edebileceğimiz mesh’e, batı dillerinde “memamorfoz” (metamorphose) denilir.
Mesh, yalnız mânevî veya hem sûret (görünüş olarak), hem de sîret (mânevî durum, hal ve hareketler, ahlâk ve karakter) olmak üzere iki türlüdür. Mânevî mesh, ahlâk ve karakterlerdeki düşüklükle sonuçlanan psikolojik değişme; hakiki ve tam mesh de ahlâkî çöküntü ile birlikte hayatî ve şekil/beden değişikliğini de doğuran dönüşümdür. Tam ve gerçek değişime uğrayanlarda tenâsül/üreme olmaz. Geçmiş ümmetlerde, özellikle İsrâiloğullarında mesh vuku bulmuştur. Hıristiyanlarda da, Hz. İsa’nın mâide/sofra mûcizesi konusunda inkârcıların meshe uğradıkları rivâyet edilir. Hz. Muhammed ümmetinden, peygamberimiz’in âlemlere rahmet olarak gönderildiği için tam meshin kaldırıldığı hadis rivâyetleriyle belirtilir.
İsrâiloğullarından Allah'a isyanda ısrar eden ve Allah’la alay eder gibi yasakları hevâları istikametinde te’vil edenlerin, Allah’ın lânet ve gazabının bir sonucu
3431] 2/Bakara, 65-66
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak mesh cezasına çarptırıldıkları Kur’an’da açıklanır. Bu insanların ibâdet ve istirahat günleri olan cumartesi gününün kutsiyet ve yasağını çiğnediklerinden, içlerinden bazılarının ısrarlı öğütlerini de kibirlerinden dolayı dinlemeyip bile bile isyanda bulunmaya devam ettiklerinden dolayı böylesine dehşetli bir cezaya çarptırıldıklarını Kur’an haber vermektedir.
Mesh olayının nasıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Âlimlerin çoğu onların fiziksel olarak maymuna çevrildikleri görüşündedirler. Bazı az sayıda bazı müfessir ise, onların o zamandan itibaren maymun gibi davranmaya başladıklarını, yani zihniyet ve karakter olarak maymunlaşmış olduklarını söylerler. Bunların başında, tâbiîn’in meşhurlarından müfessir Mücâhid gelir. Mücâhid’e göre Allah onların fizyolojik yapılarını değil; sadece kalplerini döndürmüştür.
Fahreddin Râzî, maymunlaşmanın hem fizyolojik hem karakter yönüyle, yani tam bir mesh olduğunu kabul ederek Mücâhid’in görüşünü delilleriyle çürütmeye çalışır. Meshin delillerle sâbit olduğunu, âyeti zahirî manasına almak mümkün olduğu müddetçe te’vile ihtiyaç olmadığını belirtir. Fakat şu ilâveyi de yapar: “Bununla beraber, Mücâhid’in zikrettiği husus da gerçekten pek uzak olan bir ihtimal değildir. Çünkü insan, mûcizelerin ve delillerin ortaya çıkmasından sonra da câhilliğinde devam ederse, örfte böyle olana bazen, ‘o eşektir, maymundur veya maymun kafalıdır’ denilir. Bu mecaz, zâhir ve meşhur mecazlardan olunca, bu manaya varmak mahzurlu değildir. ” 3432
İbn Kesir de, âyetin zâhirine aykırı düştüğü için Mücâhid’in görüşünü garip görür. İbn Abbas’dan nakiller yaparak meshin tam ve gerçek anlamda olduğunu belirtir. 3433
Elmalılı Hamdi Yazır, çok kesin ifadelerle olmasa da, meshin mânevî ve mecâzî olduğu anlayışını tercih etmektedir. O, bu olayı şöyle yorumluyor: Onlar verdikleri sözde durmadılar. Ahde vefâ etmek, insanlık borcu ve gereği iken ona yanaşmadılar. İşte bu sebeple insanlığın gereklerinden olan ilim ve idrâk, mârifet ve iz’andan mahrum edilerek maymun kılıklı, sefil, boynu bükük ve sürünen kimseler oldular ki, buna mesh tâbir olunur. Bunlar, dış görünüşüyle kuyruklu maymunlara mı döndüler? Yoksa dış görünüşüyle insan şeklinde oldukları halde, iç dünyaları ve huyları itibariyle mânen maymun gibi mi oldular? Bunun tefsirinde iki görüş vardır. Tefsircilerden pek çoğu, âyetin lafzına ve zâhirine nazaran tam ve gerçek bir mesh (şekil değişikliği) olduğunu söylemişlerdir. Mücâhid’in görüşü olan neshin mânevî olduğu, zamanımızın anlayışına daha uygun görünmektedir. Gerçi hakikate nazaran, sûretçe değişiklik mânevî değişmeden daha müşkil ve daha mühim değildir. İnsanlık şiarlarının söndüğü bir bedenin dış yüzüyle dahi maymun sûretini alıvermesi, iyi düşünülürse, hemen hemen normal bile görülebilir. Allah korusun, çeşitli hastalıklar ile kılığını değiştirmiş nice bedenlere tesadüf edilegelmiştir.
Fakat hayvan şekilleri içinden özellikle maymun sûretinin zikredilmesi, herhalde mânevî meshin ehemmiyetine bir karîne gibidir. Aslında insan ile maymun arasındaki gerçek fark, yalnızca bir kıl, bir kuyruk farkı değildir. Akıl, mantık, huy ve ahlâk farkıdır. Maymunun bütün hüneri, taklit hissinin gelişmişliğindedir.
3432] Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir) Terc. 3/68
3433] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 2/368
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 761 -
Ama maymunun önünde günlerce ateş yakın, soğuk günlerde karşısında ısınmayı gösterin, sonra onu alıp bir kıra götürün, yanına kibrit, çıra, odun, kömür koyun, o yine de üşüdüğü zaman bunları bir araya getirip bir ateş yakamaz ve ısınmayı başaramaz. Bu kadarcık bile mantık ilişkisi gösteremez. Artık bunun üzerine terettüp edecek aklî işlemlerin derecesini tasavvur edin. İşte mânevî dünyası meshe uğramış olan insanlar da böyledir: Onlar kör bir taklitten başka bir şey yapamaz ve hayvanî duygularından öteye geçemezler. Bir bakıma insan gibi görünürler, hakikatte ise maymundan başka bir şey değildirler. Fındığı kırar yerler de bir fındık ağacı dikmeyi akıl edemezler. “Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar.”3434
Eğer âyet, ahlâkî bir dejenerasyona/bozulmaya işaret ise bu, her zaman ve her toplumda olur. İnsanlar nefislerinin kölesi oldukları zaman şeklen, sûreten değil; fakat sîreten, yani huy ve karakter itibariyle herhangi bir hayvanın karakterine girmiş olurlar. Bunlar şeklen insan görünseler de mânâda hayvan mertebesindedirler. Eğer âyet, şeklen bir değişim bildiriyorsa, o takdirde bazı insanların bozula bozula maymun kılığına dönmüş oldukları düşünülmelidir. Ancak, eski ümmetlerde vukû bulduğu kabul edilen bu şeklî dönüşüm, yani mesh olayı, bu ümmetten kaldırılmıştır. Yalnız insan, ahlâkını korumalıdır ki, nefsinin tutsağı olmasın; insan ahlâk ve sıfatından çıkıp herhangi bir hayvanın huy ve sıfatına bürünmesin.
Maymun taklitçidir; düşünce ile hareket etmez, ancak gördüklerini taklit eder. İşte, düşünmeden, gördükleri her hareketi taklit edenler de görünüşte olmasa bile gerçekte maymun huyuna, karakterine girmiş, maymun sîretine bürünmüş olurlar. Bazı İsrâiloğulları kabileleri, Allah’tan gelen bunca âyetleri düşünmeden, sıradan insanlardan gördükleri kötü hareketleri taklit ettikleri için maymun karakterini almış, maymun sîretine büründürülüp süründürülmüştür. Böylece hak yoldan çıkanların ne kötü bir sonuca düşeceklerine dair tüm toplumlara ibret olmuşlardır. 3435
Eskiden Afrika’da maymun avcıları ormana, içinde fındık dolu olan ağzı dar çömlekler bırakırlarmış. Maymun gelir, çömleğin içine elini uzatır, fındığı avuçlarmış. Eli dolu olunca çömleğin ağzından çıkamazmış. Fındık kıymetli olduğu için bırakmayı da düşünemezmiş, böylece avcı onu rahatlıkla yakalarmış.
Yahudiler tarih boyunca altının peşinde koşmaları nedeniyle topyekün katliamlara uğramışlar. Para için yapmadıkları aşağılık iş kalmamış; bu da, sonunda ırklarının bir avuç kalmasına sebep olmuştur. A’râf sûresinin 163. âyetinin açıklamasına göre yahudiler, deniz kenarında yaşıyorlar. Cumartesi günleri balıklar daha çok geliyor. Cumartesi günü de avlanmak yasak. Balıkları cumartesi günü denizden özel havuzlara alıyorlar, pazar günü de o havuzdan yakalıyorlar. Böylece insanlara yaptıkları hileyi Allah’a da yapmaya kalkıyorlar ama o cumartesi gününün önemini kavrayamamanın cezasını çekiyorlar.
Tarihin en eski milletlerinden olmalarına rağmen, nüfusları İspanyol çingenelerinin nüfusuna ulaşamıyor. Bu insanlar, siyaset de bilmiyorlar. Siyaset yapacağız derlerken bütün insanların kinini üzerlerine çekiyorlar ve ara ara topyekün imha
3434] 7/A’râf, 179; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. I/317-318
3435] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 8/108-109
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ediliyorlar. Siyaset, aslında Peygamber Efendimiz’in yaptığı gibi bedevîyi medenî yapmak ve dünyaya adalet dağıtmaktır; böyle olmalıdır siyaset.
Biz de ne zaman cuma’nın değerini yitirdik, bugünkü durumlara düştük ve Batı’nın kötü bir taklitçisi olduk çıktık. Halbuki yahudilerin durumu bizim için iyi bir nasihat olmalıydı. Allah’ın günleriyle oynamanın, Allah’ın kullarıyla oynamanın, Allah’ın âyetleriyle oynamanın cezası, bazen bu dünyada acele veriliyor, bazen acıklı azabı âhirete bırakılıyor. Bu dünyada verilmesi, başkalarını caydırmak, müttakî mü’minlere de nasihat olması içindir. 3436
Seyyid Kutub bu konuda şunları söyler: Allah'a verdikleri sözden dönmelerinden dolayı cezaya müstahak olup, insanlıktan çıkıp hayvanlar derekesine düştüler. Evet, midesinin sesinden başka bir ses duymayan irâdesiz hayvanların derekesine... İnsanı insan kılan ve ulvîleştiren Allah verdiği söze itaatkâr kılan özelliklerden koparak o derekeye düştüler. Mutlak şekilde vücutlarıyla maymun olmaları gerekmez. Ruhları ve fikirleriyle maymunluğa çevrilmiş olabilirler. Fikir ve şuurun izleri umumiyetle yüzlere akseder. Temâyüllerin belirtileri de çok kere insanın dışına tesir ederek, ışığı temellere kadar ulaşabilir.
Bu kıssa ilk vuku bulduğu zaman, nasıl Hakk’a muhâlif olanları dizginlemiş ise, sonraki devirlerde de hakikatlere sırt çevirenleri susturan ibret ve nasihatlerle dolu bir hâdise olarak sürüp gelmektedir. Mü’minler için şüphesiz ki bu hâdiselerde büyük dersler vardır. 3437
Mevdûdî, olayın fiziksel bir değişim olduğu, yani meshin tam ve gerçek olduğu kanaatindedir: “Kur’an’ın ifadesi, bunun fiziksel bir değişme olduğuna işaret eder. Bence, onların mevcutları maymuna çevrilmiş, azabın en şiddetlisini çekmeleri için zihinleri insan olarak bırakılmıştır.” 3438
İsrâiloğulları, dünyaya aşırı şekilde meyl etmiş, para ve madde sevgisi gönüllerini kaplamıştı. Allah’tan sadece ibâdete ayıracakları, hiçbir dünya işiyle meşgul olmayacakları özel bir gün istemişlerdi. Allah da onların dünyevîleşen hayatlarını dinîleştirmek için cumartesi gününü seçti. Onlar, toplumsal zaaf halinde kendilerini saran dünyevîleşmenin ahtapot kollarının arasında bu yasağı da çiğnediler. Hâşâ Allah’ı kandırmak istercesine hile yoluyla te’villere saptılar. Cuma akşamından ağlarını denize geriyorlar, Cumartesi günü yasak sona erince balıkları topluyorlardı. Allah’a isyan etmenin, ilâhî yasağa uymamanın cezası da benzer şekilde ağırdı: “Aşağılık maymunlar olun!”
Mesh denilen bu cezanın mâhiyeti konusunda farklı tefsirler yapılmıştır. Bazılarının yaptığı gibi Kur’an’ın haber verdiği bu olayı, bin dereden su getirerek fizikî değil de, sadece karakter ve huylarının maymuna benzediği gibi te’viller yapmak doğru olmaz. Bazıları da olayın, Allah’ın bir cezası olarak gerçekleşen bir tür reenkarnasyon olduğunu ileri sürer. Ancak bu ve benzeri olaylar için daha açıklayıcı bilimsel bir bulgu şöyledir: Tarihin farklı dönemlerinde ender görülen bir belâ ve musîbet olarak kan kimyasındaki bozulma sonucunda insan şeklinin olağanüstü deforme olarak tıpkı hayvanlara benzer hale geldiği, British Colombia Üniversitesi profesörlerinden kan kimyacısı Dr. David Dolphi
3436] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, I/145-146
3437] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 1/159-160
3438] Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, I/84
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 763 -
tarafından keşfedilmiştir. Buna tıpta Progeria hastalığı deniliyor. Batıda yaygın olan “kurt adam” ve hayvana dönüşen insan efsanelerinin kaynağını araştıran Dr. Dolphi’nin tesbitine göre, kanda meydana gelen bir hastalık sonucunda insanın organları şekil değiştiriyor, yüz ve beden tamamen hayvanlarda olduğu gibi kıllanıyor, bu illete yakalanan biri her haliyle insandan çok, bilinen bir hayvana benziyordu.
Allah bu olağanüstü alçaltıcı cezayı, ihanetlerine bir karşılık ve insanlığa bir ibret olsun diye vermişti onlara.3439 Allah’ın İsrâiloğullarına verdiği bu cezanın “maymunlaşma” biçiminde tecellî etmesinin hikmeti, İsrâiloğullarının tıpkı bir maymun gibi etraflarındaki putperest kavimleri körü körüne taklit etmeleri, peygamberleri tarafından uyarılmalarına karşın her seferinde düşmanlarının inancını ve kültürünü taklit pahasına öz kimlik ve kişiliklerini terk etmeleri olsa gerek. 3440
Kur’ân-ı Kerim’de Mesh Kavramı
“Mesh” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette, Yâsin sûresi, 67. âyetinde geçer. Bu âyetin dışında “mesh” kelimesi kullanılmamasına rağmen, meshin mâhiyeti, yani insanların çirkin bir şekle dönüşmesi olayı, Kur’an’da 3 yerde gündeme gelir. Bunlardan biri, Bakara, 65; diğeri aynı olayın daha ayrıntılı şekilde ele alındığı A’râf sûresi, 163-166. âyetleri; bir diğeri de Mâide sûresi 60. âyetidir. Bunların dışında, bir âyette de bu “mesh”e işaret edilip atıfta bulunularak, Allah tarafından birtakım yüzlerin silinebilecceğinden sakınılması gerektiği vurgulanır.
Allah, dilemiş olsa, insanı daha başka şekilde yaratabilirdi. Dilese, onun şeklini ve yapısını değiştirir. Tıpkı, dünya hayatındaki organların eski görevlerini göremeyecek hale getirilip, farklı organlara değişik fonksiyonlar vereceği âhiret âleminde insanın yapısını istediği kadar istediği şekilde değiştireceği gibi. “O gün onların ağızlarını mühürleyeceğiz; neler yaptıklarını ise elleri söyleyecek ve ayakları konuşacak. Eğer dileseydik gözlerini kör ederdik de, yolu bulmak için koşuşup dururlardı; o zaman nasıl görebileceklerdi? Dileseydik, oldukları yerde mesh eder/kılıklarını değiştirirdik de, ne ileri gidebilirler, ne de geri dönebilirlerdi. Kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışını tersine çevirip onu çocuk gibi yaparız. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?”3441
Allah, kötülük ve isyanda bilinçli olarak ısrar edenleri dünyada da rezil ve rüsvay eder, maskara maymunlara çevirir. Onlar, bir şey anlamayan, doğruyu bulamayan atalarına uydukları3442 ve bâtıl yol mensuplarının ya da zâlim tâğutların izini körü körüne tâkip ve taklit ettikleri için, maymunlaşırlar. Cezalar, suç cinsindendir. Bâtıl zihniyetlere uyup itaatte ve izini takip edip taklit etmekte aşırı gidenler de bu suçlarının cezasını bizzat maymunlaşarak çekerler; veya maymun gibi her gördüğünü bilinçsizce taklit eden ve başkalarına benzeyen kişiliksiz karakterle cezalandırılırlar. “İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz.”3443
3439] 2/Bakara, 66; 7/A’râf, 166
3440] M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, 80-81
3441] 36/Yâsin, 65-68
3442] 2/Bakara, 170
3443] 2/Bakara, 65
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mesh olayının Hz. Dâvud zamanında meydana geldiği ve Kudüs yakınlarında deniz kenarında bulunan “Eyle” ismindeki bir yerleşim yerinde meydana geldiği rivâyet edilir. Ama, Kur’an’da böyle bir açıklama yoktur. Zaten Kur’an, bu ve benzer olayları, kıssaları tarih ve coğrafyanın dar kafesleri arasına sokmaz; evrensel bir anlayışla ele alır ve her zaman için, her yerde vuku bulabilecek ibret vurgusunu öne çıkarır. Bu olay, tarihî bir bilgi olsun diye anlatılmıyor Kur’an’da. Mesh hâdisesi, o dönemde gözleri önünde cereyan eden bu dehşet verici olayın şahitleri için nasıl ibret dersi ise, bu olayı görmeyen taklitçi isyankârlar için de ibrettir; İsyandan sakınan müttakî mü’minler için de bir nasihattir, öğüttür: “Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.”3444
Bu maymun kılığına sokulma, maymunlaşma olayı, A’râf sûresinde daha tafsilâtlı olarak anlatılır: “Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezdi. İşte böylece Biz, fıskları/yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk. İçlerinden bir topluluk: ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret beyan edelim diye, bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz). Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık. Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.”3445
Allah, bu şekil ve huy değişikliğinin ne denli fecî olduğunu, dehşet veren kötülüğünü vurgulayarak, bu “mesh”in sadece maymunlaşma ile sınırlı olmadığını, bazılarının sîret veya sûretlerini domuza çevirdiğini de belirtir. Fahreddin Râzi ve Elmalılı’nın verdiği bilgilere göre ashâb-ı sebt, yani cumartesi yasağını ihlâl edenler maymun; Hz. İsa’nın mûcizesi olan sofrayı (mâide) inkâr edenler ise domuz olmuştur. Diğer bir rivâyete göre, her iki mesih de Cumartesi yasağını çiğneyenlere yapılmıştır. Bunların gençleri maymun kılığına, yaşlıları da domuz kılığına sokulmuşlardır.3446 “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.”3447 Bu âyette “mesh”le birlikte bir vurgu daha yapılır; bazı kimselerin “tâğuta tapanlar kılınması”. Allah’a itaat edip O’na hakkıyla kul olmayı kendilerine yakıştıramayanlar, tâğutların kulu olacaklar; böylece de Allah’a teslim olup O’na ibâdet yerine; ilke ve prensiplerine, hüküm ve yasalarına itaat ettikleri tâğutlara tapmış olacaklardır.
Gerçek anlamda iman etmeyen ve Kitab’ın hükümlerini uygulamayan nankör ve yüzsüz insanlara, Allah’tan utanmadıkları ve bile bile isyan edip, doğruluk taslayarak yüzsüzlük yapanlara ceza olarak Allah dilerse cumartesi ashabına yaptığı gibi onların da yüzlerini dümdüz edecek, yüzsüzlüklerinin cezası olarak onları yüzsüz hale koyacaktır. Allah, dilerse, nankörlerin cezasını bu dünyada
3444] 2/Bakara, 66
3445] 7/A’râf, 163-166
3446] Fahreddin Râzi, a.g.e, 3/64-72; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 3/1725
3447] 5/Mâide, 60
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 765 -
vermeye başlar ve verdiği nimetleri geri alır. En güzel şekilde yarattığı insana en güzel yeri olan yüzün güzelliğini siler, suratını ensesine benzetir.3448 Eğer insan, yaratılış güzelliklerine (fıtratına) uymaz, sözlerin ve kanunların en güzeli olan Kitab’a tâbi olmazsa suratsız olmaktan korkmalıdır. Sîreti bozuk olanların suratlarını da Allah bozacaktır; âhirette ve ibret olarak bazılarını bu dünyada. Örnek olarak, zikirden (Kur’an’dan) yüz çevirenler, kıyamet günü kör olarak haşredileceklerdir.3449
En güzel şekilde yaratılan insan, bu üstün ruh ve beden yeteneklerini serbest iradesiyle kötüye kullandığında, varlıkların en aşağı mertebesinde yer alacaktır.3450 Hayvanlar, ilimden kültürden mahrum yaşarlar. İnsanlar ise, ilimsiz, eğitimsiz, güzel faaliyet ve faydalı davranışlardan uzak yaşayamazlar. İman, ilim ve kültür, insan davranışına etki etmiyorsa, okuduğu Allah’ın kitabı bile olsa, onu aşağılık durumdan kurtarmayacaktır. Kitap, insanlara amel edilmesi için gönderilmiştir; aksi takdirde yük olmaktan öte bir fayda sağlamayacak, cahil hayvanlar gibi o da kültürlü bir hayvan, kitap yüklü bir eşek olacaktır.3451
Gökteki ve yerdeki varlıkları hizmetine musahhar kıldığı insan3452, verilen emanetlere ihanet edip şükredeceği yerde nankörlük ettiğinde, iman etmesi gerektiği halde kâfir olduğunda, yürüyen canlıların en şerlisi/kötüsü damgasını yiyecektir.3453 Bu gibi kimseler, akıllarına ve kendilerine ulaşan ilâhî tebliğe uymayıp, sırf hayvanî duygularına göre hareket etmeleri bakımından hayvanlara benzetilmiştir. Hayvanların hareketlerinin kendilerine verilen güç ve yeteneklerin yaratılış amaçlarına uygun olmasına karşı, böyle kimselerin davranışlarının bu özellikten yoksun bulunmasından ötürü de onlardan gidişçe daha sapık oldukları belirtilmiştir. Bu durumda, düşünmedikleriz ve ömürlerini hep gafletle tükettiklerinden, duyu organlarını doğruyu bulmak ve hakka uymak yönünde kullanmadıkları için, yaratılış amaçlarına uyan hayvanlardan daha aşağı olacaklardır.3454
Benî İsrâil’den yahudileşen ve Allah’ın yasaklarını mantık oyunlarıyla çiğneyen insanları maskara maymuna çevirdiği gibi; Allah, dilerse benzer şekilde isyanlara dalan kitaplı ve kitapsız toplumları da yine benzer şekilde rezil ve rüsvay eder: “Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları (bu güne saygı göstermeyenler) gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab’a) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir.”3455
“Andolsun, Biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla düşünüp kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar (şaşkındırlar). İşte asıl gâfiller onlardır.”3456
3448] 4/Nisâ, 47
3449] 20/Tâhâ, 124
3450] 95/Tîn, 5
3451] 62/Cum’a, 5
3452] 31/Lokman, 20
3453] 8/Enfâl, 55
3454] 7/A’râf, 179; 25/Furkan, 44
3455] 4/Nisâ, 47
3456] 7/A’râf, 179
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini, yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”3457
“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.”3458
Tarihten Günümüze; Efsâne ve Destanlara Kadar Mesh’in Yansıması
Yarı insan yarı balık, insan başlı at, insan başlı yılan, insan başlı boğa... resim ve figürleri mesh’in toplumları etkilemesini belgeler. Kerâmet hikâyeleri ve taş kesilen, hayvana dönüşen efsâneler de aynı olayın yansımasıdır. Dünyanın birçok yerinde meydana gelen efsâneler, masallar ve mankıbelerde yer alan şekil değiştirme motifi, “mesh”in derin etkisini gösterir. Pek çok efsâne ve masalda, bazı hayvanların insan gibi konuştuğuna ve hayvan olan insanlara rastlanır.3459
Yunan tanrılarının çoğu, çeşitli serüvenlerinde değişik türde hayvan kılıklarına girerler. Meselâ, Zeus kuğu kuşu kılığına girerek Leda’yı, boğa kılığına girerek Europa’yı kaçırır; İo inek kılığına girerek dünyayı dolaşır. Hint tanrıları ve Buda, çeşitli avatar’larında çeşitli hayvan kılıklarına bürünürler. Mısır inançlarında tanrı Ra, bir yumurtadan kaz biçiminde çıkar ve uçmaya başlar, onun uçuşuyla göğün karanlığı aydınlanır ve yeryüzü canlanır. Slav inançlarında Vseslaviç kimi yerde kurt, kimi yerde kartal kılığına girer; bir savaşta da sansar kılığına girip düşmanın silâhlarını kemirir, bütün ordusunu karınca kılığına sokup düşmana saldırtır.
Dünya halkları arasında kültür olarak yaygın kabul gören şekil değiştirme, genellikle üstün bir güç (yerine göre Allah, sihirbaz, cadı, evliyâ) tarafından, ya yapılan bir iyiliğe karşılık mükâfat veya kötülüğe bir ceza olarak gerçekleştirilmektedir. Çoğu defa bu motifle, bir ağacın, hayvanın yahut cansız bir nesnenin şimdiki haline nasıl geldiği açıklanmaya çalışılır. Bu motifi işleyen pek çok Türk efsâne ve masalı mevcuttur. Şahmeran (şâh-ı merân), deniz kızı motifleri gibi.
Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümünü “köpek başlı insanlar”ın ülkelerine yapılan akınlar teşkil eder. Destana göre Oğuz Han bu “it barak”lara karşı ilk akınında mağlûp olmuş, on yedi yıl sonra ise intikamını almış, onları yenmiştir. “Köpek başlı insanlar”a Avrupa, Çin ve Hint mitolojilerinde de rastlanır. Avrupalılar bu köpek başlı kavme “Borus” adını verirler. Borusların bugünkü Finlandiya ile Rusya’nın kuzey kısımlarında yaşadıkları söylenir. Köpek, Hint mitolojisinde önemli bir hayvan olduğundan, Hindistan’daki köpek başlı insanlar, soylu Hintlileri temsil ediyordu. Doğu Göktürk devletinin önemli bir bölümünü meydana getiren Tarduş Türklerinin ataları da, “başı kurt ve vücudu insan” olan bir kimse idi.
Daha çok kerâmet kıssalarında geçen şekil değiştirmeye eski dilde “...donuna girmek” denir. “Don”, elbise, kıyafet, şekil anlamına gelen Türkçe bir sözdür. Şekle bürünmek anlamına donmak, donanmak, şekle bürünüş, büründürüş
3457] 25/Furkan, 44
3458] 62/Cum’a, 5
3459] Bu konuda geniş bilgi almak isteyenler, Saim Sakaoğlu, Anadolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi, Ankara, 1980 adlı kitaba bakabilir.
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 767 -
anlamına donatmak, donanma gibi sözlerin kökü budur. Tasavvufçulara göre evliyânın/erenin farklı bir şekilde, meselâ güvercin gibi görünmesi, “güvercin donuna girdi; geyik donunda göründü” diye ifade edilir. “Her dondan baş göstermek” her şekilde görünmeye denir. Abdal Musa, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişini şöyle anlatır: “Güvercin donuyla Urum’a uçan, İmamlar evinün kapısın açan...” Yine başka bir şiirinde şöyle der: “Ali oldum, Âdem oldum bahane, Güvercin donunda, geldim cihâne...” Tasavvufi anlayıştaki başkalaşım, mesh gibi bir ceza ve olumsuz örnek teşkil etmediğinden, bu olumlu başkalaşım, İslâm öncesi eski Türk ve doğu dinlerinden kaynaklanmıştır. Hacı Bektaş Veli ve benzeri evliya kabul edilen kişilerle ilgili geyik, kuş, yahut başka herhangi bir hayvanın şekline girmeğe dair inançlar, bir kısmı Şamanizmle intikal etmiş görünmekle beraber, daha çok tipik budist inançlarıdır. Orta Asyadan Budizm’in Türkler tarafından kabulü esnasında Şamanizme geçmiş bulunmaktadır.
Metamorfoz/başkalaşım, kelebeğin tırtıl denilen bir larvadan değişim geçirerek kelebeğe dönüşmesi gibi doğal hayatta çokça görebileceğimiz bilimsel bir olaydır. İnsanın ana karnında geçirdiği evreler, değişiklikler bile bu konuda değerlendirilebilir. Kurbağa yavrusu tetarı su yaşamı sürer ve solungaçlarla solunum yapar; sonra başkalaşma geçirerek kara yaşamı süren ve akciğer ve deriyle solunum yapan bir hayvana dönüşür. Başkalaşımda larva başkalaşım geçirerek erişkin bir hayvana dönüşür; larvasal organların yerini yeni organlar alır. Bazı karıncanların sonradan kanatlanması örneği de verilebilir.
Çeşitli ülkelerde ortak halk anlayış ve inanışlarına göre, bazı hayvanlar meshe/ başkalaşıma uğramış varlıklardı. Buna göre ölenlerin ruhu baykuş olarak geri gelirdi; fare ve kertenkeleler de kötü insanların ölümlerinden sonra yeniden bedenlenmiş hali idi.
Maymun Soyu, İnsandan mı Oluşmuştur?
İbn Abbas’dan gelen bir rivâyetle mesh edilip maymuna çevrilen bu insanlar, üç gün bu şekilde yaşadıktan sonra ölmüşlerdir. Hiçbir nesil bırakmamışlardır. Hatta bu zaman diliminde hiç yiyip içmemişlerdir. Allah Teâlâ, maymunları, domuzları ve diğer yaratıkları Kitab-ı Kerim’de zikrettiği şekilde altı günde yaratmıştır. Bu topluluğu (istisnâ olarak) maymun şekline çevirmişti. Allah dilediğine, dilediği şekilde davranır ve dilediğini dilediği şekle sokar. 3460
Peygamber Efendimiz, domuz ve maymunlara dair: “Bunlar mesholunanlardan mıdır?” şeklinde soru sorana şöyle buyurmuştur: “Allah, bir kavmi helâk edecek veya azab edecek olursa, onlardan nesil bırakmaz.”3461 Maymunlar ve domuzlar, olaydan daha önce de vardı.
Dolayısıyla insanın maymundan evrimleşerek oluştuğu İslâm dışı bâtıl bir teori olduğu gibi; bu günkü maymunların da insandan değişerek maymunlaştığı, yani maymunların insan neslinden geldiği de kesinlikle yanlıştır. Allah, insanı insan olarak, maymunu maymun olarak yaratmıştır. Bu mesh olayı, ibret olsun diye ve istisnaî bir şekilde cereyan etmiştir.
3460] Fahreddin Râzi, a.g.e. 3/69; İbn Kesir 2/368
3461] Müslim, Kader 32-33
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsandan Maymuna; Maymundan İnsana Değil!
İğrenç Bir İddia: İnsanın Maymundan Türemesi
Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da kabul etmeyen maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak, maymundan geldikleri şeklindeki iddiaları, değil insanların; kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı gibi, köpekten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez. İnsanın maymundan türediğini savunanlar, insanın kendisini tanımasına engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse, maymunu kim yarattı? Maymun da başka varlıklardan türediyse onları kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar niye insan olamadılar?
Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o, maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan daha aşağıdırlar.”3462 Bu âyetin ifadesi, inanmasalar bile tecelli ediyor ve inançsızlar itiraf ediyorlar; "biz Âdem oğlu adam değil; maymun çocuğuyuz, "hayvan oğlu hayvanız" demek istiyorlar. Maymun gibi maskaralık yapıyorlar. Bırakın bunlar, peygamber çocuğu olmaya lâyık olmadıkları için Âdem oğlu olduklarını kabul etmesin, hayvan çocuğu olsunlar. Bizim aslımız da nesebimiz de bellidir; atamız Adem, ata yurdumuz ve ana vatanımız da cennettir.
“Muhakkak ki Biz insanı en güzel şekilde yarattık.”3463 İnsan, iman ve akıl gibi özelliklerle; utanma, namus ve ahlâk gibi erdemlere; duyular gibi çok zengin psikolojik ve rûhî donanımlara sahip, yeryüzündeki diğer varlıkların kendi hizmetine verildiği, arzın halifesi olan şerefli bir yaratıktır. Nice yönleriyle tüm hayvanlardan çok farklı ve üstün olan insanın, temel manevî özelliklerini görmezden gelerek insanı (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar tarihin eski dönemlerinden beri vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak da ifade etmek isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.
21. Asrın ilk yılında, uzun yıllar üzerinde çalışılan DNA molekülleri ile ilgili harf şifrelerinin büyük çapta okunabilmesi ispatlamıştır ki, insan vücudundaki 70 trilyon hücrenin içinde, herbirine bir futbol stadyumunu dolduracak kadar o insanla ilgili bilgiler/şifreler kaydedilmiştir. Bir mm.nin yüz binde biri kadar yer tutan hücrenin içindeki gen deposuna Yaratıcı tarafından sığdırılıp depo edilen bu genetik şifreleri barındıran DNA moleküllerinin bulunduğu insana bir bakın! Her uzvunun yerli yerinde olmasını ve mükemmelliğini, güzelliğini ve özellikle de rûhî-mânevî donanımlarını, duygularını bir düşünün. Tüm bunları, DNA’nın
3462] 7/A’râf, 179
3463] 95/Tîn, 4
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 769 -
içine belli bir amaca yönelik olarak kimin yerleştirdiğini ve hayat teşkil eden tüm bu bilgileri kimin kaydettiğini bir tefekkür edin! Bu muhteşem varlığı var eden, sonsuz bilgi ve kudrete sahip Allah’tan başkası olabilir mi? O, insanı belli bir plan/kader çerçevesinde en küçük ayrıntısını bile hesap ederek gerçekleştirmiştir. İnsan, evrimcilerin söyledikleri gibi bir tesadüf sonucu meydana gelmiş değildir. Önceden planlanmış, olması önceden takdir edilmiştir. Yerine getirmesi gereken vazifesi vardır. Yaratıcı, topraktan bir maymun değil; bir insan yarattığını biliyordu ve insanı çok özel şekilde yaratmıştı.
Bu yüzden, önce yaratılış piramidinde daha düşük basamakta bulunan maymun benzeri bir hayvan yaratmanın, ardından bu maymunu milyonlarca veya milyarlarca yıl süren bir evrim neticesinde bir insana dönüştürmenin Yaratıcı açısından bir anlamı ve gereği yoktur. Allah her şeye kaadirdir ve tüm bunlar O’nun için çok kolaydır. Bu yüzden önce bir hayvan (maymun) yaratmak, sonra fikir değiştirip, bu maymunu evrim sürecinden geçirerek insana dönüştürmeye başlamak gereksiz bir davranış olurdu. Allah ne yaratacağını çok iyi biliyordu. O, insanı bedeni, rûhu, aklı ve biçimiyle üstün bir mahlûk olarak halketmiş ve sonra onu diğer mahlûkatın üstünde bir makama çıkarmıştır. Böylece Allah insanı şereflendirmiş, ona yüksek bir derece vermiş ve onu daha düşük seviyede bir hayvan olarak yaratmamıştır.
İnsana ilk yaratıldığı andan itibaren ruh ve şuur verilmiş ve kendisi için neyin yanlış, neyin doğru olduğuna serbestçe karar verebilmesi ve davranış istikametini hür irâdesiyle seçebilmesi maksadıyla ona zekâ ve düşünce gücü bahşedilmiştir. İnsan, küçük düşürücü bir şekil içerisinde kuyruklu ve dört ayaklı bir hayvan olarak değil; en güzel bedene ve uyumlu sûrete sahip olarak, tüm beşerî yeteneklerle birlikte yaratılmıştır. İnsanın ilk atası Âdem (a.s.) olup, şekil ve sûrette tam bir insandı; kendisine şuur ihsan edilmişti ve Allah tarafından yeryüzünün halifesi olacak şekilde, çok büyük özelliklere sahip olarak halk edilmişti.
İnsanın, kusursuz şekil ve sûretteki vücuduyla ve tüm yetenekleriyle birlikte şu andaki haliyle yaratıldığı ilâhî bir gerçektir. Aynı şekilde Hz. Âdem’in nesli de bir maymun gibi değil; bir insan gibi planlanmış, şekillendirilmiştir. Bugüne kadar hiçbir maymun, insana dönüşmemiştir. İnsan, şuurlu ve güzel bir sûreti olan, şerefli, vakur, zekî ve sorumlu bir yaratıktır. O, bir yaratılış olayının yan ürünü değildir; hele tesadüf ve evrim sonucu hiç değildir. Rûh, şuur, güzel şekil ve halife olarak tüm yaratıklardan üstün makam, akıl, zekâ ve duygular gibi insanın doğuştan var olan özellikleri, insanı diğer yaratıklardan üstün kılmakta ve kendisini yaratanı bilmesini sağlamaktadır. Maymunun ve diğer yaratıkların böyle özellikleri yoktur. Maymun sadece bir hayvandır ve öyle de kalacaktır. Onun aklı, insan kadar güzel bir biçimi ve endamı yoktur. Yaratıcısından habersizdir. Konuşma ve şuur yeteneği yoktur. O sadece bir hayvandır.
Hayvanlar sadece hiss-i tabiîleriyle, doğal olarak kendilerine yaratılışlarında Allah tarafından verilen özel bir ilhamla hayatlarını devam ettirmeleri için gerekli dürtüleri, yani içgüdüleriyle yaşarlar. Onların insan gibi rûh ve şuurları yoktur. Onların yaşama gayesi, sadece kendilerini savunmak, beslenmek, çiftleşmek ve üreyerek kendi cinslerini çoğaltmaktır. İçgüdü yeteneği, şuur melekesinden tamamen farklıdır. Dünyadaki hiçbir hayvanda şuur veya akıl görülmemesinden veya hiçbir isinde şuurlu konuşma yeteneği gelişmemesinden çıkan netice,
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanların içgüdülerinin evrim yoluyla gelişmesinin mümkün olmadığıdır. İçgüdü ve şuur, yapı itibariyle birbirlerinden tamamen farklı iki hususiyettir. Hayvanlarda sadece içgüdü varken; insanlarda hem şuur, hem de içgüdü vardır. Bu yüzden insan, tüm hayvanlardan daha zeki ve daha üstün bir yaratıktır.
Evrim teorisi diye bilinen Darwin’in teorisi, sadece bir faraziyedir, ispatlanmamış bir görüştür, yani teoridir. Bu teori, İslâmî ve hatta hıristiyanî görüşlere, yaratılışı ve yaratıcıyı kabul eden görüş ve inançlara aykırı olmanın yanısıra, çok iğrenç, çirkin ve insanı aşağılayan şeytanî bir varsayımdır. Kimse, maymunların insan biçimine girdiğini ispatlayamamıştır ve ispatlayamaz. İlk insanın şu andaki vücut, akıl ve rûh ile yaratıldığı ve doğal süreçlerle maymun benzeri bir yaratıktan veya primat formundan gelişmediği kesin bir gerçektir. Bilim dünyasında bu teoriye karşı muhâlefet her geçen gün yükselmektedir; bir iki materyalist ve ateist dışında, bilim adamlarının hemen tümü artık bu teoriye inanmamaktadırlar. İnsanın evrimle oluştuğu fikrini reddetmek ve Allah’ın kâinatın yaratıcısı ve mutlak hâkimi olduğuna inanmak, birey ve toplum olarak tüm beşerî meselelere çözüm bulmanın, insanı ve yaratanı tanımanın ilk şartı sayılabilir.
Mü’minler, evreni ve içindeki her şeyi olduğu gibi, kendilerini de Allah’ın yarattığına zerre kadar şüphe etmeden iman ederler. Bütün müslümanlar, Hz. Adem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; tüm diğer insanların da Hz. Adem ve onun hanımı Hz. Havva’dan çoğaldıklarına inanmak mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Adem’den) yaratan, ondan da eşini (Havva’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbınızdan korkun.”3464
Maymunlaşmak ve İslâmî Kişilik
Maymunun bâriz özelliği, gördüğünü şuursuzca aynen taklit edebilme yeteneğine sahip bir hayvan olmasıdır. Bu durum, içgüdüleriyle hareket eden maymun için bir meziyetse de, şuurlu ve irâdeli bir varlık olan insan için bir zaaf ve zillettir. İsrâiloğulları, yahudileşme sürecinde önce ahlâken maymunlaştılar. Meselâ, Mısır’dan apaçık bir mûcize sayesinde denizi geçip çıktıklarında yolda, ineğe tapan bir topluluğa rastlayınca, Mısır’da görmeye alışkın oldukları Hotor (inek) tanrısı akıllarına geldi. Peygamberlerinden, düşmanları Firavun ve toplumunun 13 putundan biri olan inek tanrısı gibi bir put yapmasını istediler: “Ey Mûsâ, bunların nasıl putları varsa, bize de öyle bir put yap!”3465 Kur’an’da anlatıldığı gibi, kendilerine verilen onca mûcize ve öğüde rağmen Hz. Mûsâ ayrılır ayrılmaz içlerinden Sâmirî isimli bir putçu çıkarıp gördükleri kavmin putunu taklit ederek bir inek yaptılar ve başladılar tapmaya.3466
Düşmanlarını taklit edecek kadar nankörleşen maymun tabiatlı İsrâiloğullarının başına daha büyük bir belâ, daha doğrusu suç cinsinden ceza geldi. İçlerinden bazı boylar, diğerlerine ibret olsun için cismen de maymuna dönüştürüldü.
Allah’ın İsrâiloğullarına verdiği bu cezanın “maymunlaşma” biçiminde tecellî etmesinin hikmeti, İsrâiloğullarının etrafındaki putperest kavimleri tıpkı bir maymun gibi körü körüne taklit etmeleridir. Peygamberleri tarafından
3464] 4/Nisâ, 1
3465] 7/A’râf, 138
3466] 7/A’râf, 148; 20/Tâhâ, 83-97
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 771 -
uyarılmalarına rağmen her seferinde düşmanlarının inancını ve kültürünü taklit etmişler, bunun sonucunda da öz kimlik ve kişiliklerini terketmişlerdir. Kur’an’da bu ceza tüm taklitçi toplumlara bir ibret vesikası olarak takdim ediliyor: “Ve bu cezayı, öncekilere ve sonradan gelecek (taklitçi)lere bir ibret, (kimlik kaybından) sakınanlara da bir nasihat kıldık.”3467
Âyette geçen “aşağılık maymunlar olun!”3468 ibaresindeki “hâsiîn –aşağılık-” terimi üzerinde bir parça durmak gerek. Taklit, maymun için bir meziyettir. Dolayısıyla, maymun ne kadar iyi taklit ederse o kadar “değerli maymun” olmuş olur. Ancak, insan, Allah’ın kendisine verdiği akıl, idrâk, irâde ve şuur nimetine küfreder (üzerini örter) ise, bu durumda onu, taklit edebilen “yüksek maymunlar”la değil; taklit edemeyen “alçak maymunlar”la kıyaslamak gerekecektir. Çünkü maymunun ayırıcı vasfı taklit, insanın ayırıcı vasfı tahkiktir. Bu iki ayrı cins, eğer kendilerine verilen yetenekleri kullanamazlarsa cinslerinin yüksek değil; alçak bir türünü oluşturmuş olurlar. Muhammed ümmeti, fizikî boyutuyla maymunlaşmayacak bile olsa, tabiatı maymunlaşan tüm toplumlar gibi “hâsiîn –aşağılık-” damgası yiyecektir. Maymunlaşan İsrâiloğullarının âkıbeti, diğerlerini de beklemektedir.
Bir toplum, eğer taklit yolunu seçmişse, Allah o toplumun dünya toplumları arasındaki tüm saygınlığını, şerefini ve izzetini almıştır. Taklitçiler, körü körüne taklit ettikleri kimseler tarafından dahi sevilmemektedir. Bunun en tipik örneği bugünkü Türkiye ile 150 yıldır bilfiil gölge gibi peşine takıldığı ve bir maymun sadakati içerisinde her şeyini taklit ettiği batı arasındaki ilişkidir.
Bilindiği gibi daha dün denilecek zamanda o ülkelerce fizikî olarak da işgal edildiği ve kendilerine karşı kurtuluş savaşı vermiş ülke, dünkü (ve her günkü) düşmanı olan ülkelerin oluşturduğu Avrupa Birliği’ne katılmak için onlarca senedir batının eşiklerini aşındırmış ve otuz sene hazırolda bekledikten sonra ancak adaylığa kabul edilmiş ve köle-efendi ilişkisi içerisindeki tavrı sîneye çekmek zorunda kalmıştır. Bu ilişki ve beklentiler, bu taklitçi zihniyet değişmediği sürece devam edecek, kötü taklidin dünyevî cezası olarak bütün toplum “hâsiîn –aşağılık, maskara-” rolünü sürdürecektir. Çözüm, izzeti Allah’ta ve O’nun yolunda aramaktadır. “...Onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilin ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”3469
Şahsiyetini kaybeden toplumlar, her şeylerini kaybederler. Tarih, bunun çarpıcı örnekleriyle doludur. Bu nedenle Rasûlullah, İslâm toplumunu oluştururken, önce müstakil/ bağımsız bir müslüman kimliği oluşturdu, İslâm toplumuna şahsiyet/kimlik bilinci kazandırdı. Yahudileşme tehlikesine karşı müslümanları sürekli uyardı. Bu konuda aldığı ilk tedbir, müslümanların onlarla düşüp kalkmasının, dostluk kurmasının önüne geçmekti. Allah da, indirdiği âyetlerle Rasûlünün müslüman şahsiyet oluşturma teşebbüslerini destekledi:
“Ey iman edenler, yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost tutarsa, o onlardandır. Şüphesiz Allah zâlim topluma hidâyet etmez.”3470 “Ey iman edenler, sizden önce Kitap verilmiş olanlardan dininizi alay
3467] 2/Bakara, 66
3468] 2/Bakara, 65; 7/A’râf, 166
3469] 4/Nisâ, 139
3470] 5/Mâide, 51
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer mü’min iseniz.”3471
Bu, şu demekti: Onlar kendi dinlerini oyun-oyuncak ettikten sonra sizin dininizi haydi haydi oyun-oyuncak ederler. Eğer onlarla dost olursanız siz de onlar gibi dininizi hafife almaya, onun emir ve yasakları karşısındaki hassasiyetinizi kaybetmeye başlarsınız. Kendilerine Tevrat ve İncil verilenler, bu kitaplara karşı nasıl lâubali olmuşlarsa, siz de Kur’an’a karşı lâubali olmaya başlarsınız. İşte o zaman yahudileşme ve hıristiyanlaşma, gâvurlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız. Ehl-i Kitap da başlangıçta sizin gibi ehl-i tevhid idi. Onlara da vahyi taşıma emaneti verilmiş, insanlar içerisinden seçilerek bu göreve getirilmişlerdi. Peygamberimiz, müslümanların yozlaşmaması; yahudilere, müşriklere, kâfirlere benzeyip onları taklit etmemesi için, saç sakal gibi şeklî konularda dahi, yahudi ve müşrik modasını reddediyor, “fark”ın vurgulanmasına gayret gösteriyordu. Rasûlullah’ın bu tür davranış ve emirlerinden yola çıkarak denilebilir ki; sünnet kimlik bilinci oluşturmak, şahsiyeti korumaktır.
Sünnet, müslüman toplumun kimliğini korumak, onların beraber yaşadığı müslüman olmayan toplumların içerisinde erimesine, kişilik zaafına düşmesine, kendi dışındakileri taklit ederek kişiliksizleşmesine karşı koymaktır. Bu sünnet, günümüzde gayr-ı müslim laiklerle birlikte yaşayan müslümanlar için çok farklı biçimlerde ihyâ edilebilir. Örneğin, bir müslümanın bir laikten ayrılabilmesi için giyiminde küçük bir farklılıkla da olsa kendisini belli etmesi, ya da laiklerin sembolleştirdiği “kimlik tercihi sayılan” birtakım aksesuarlardan uzak durması gibi.
Hz. Peygamber, müslümanlardaki kimlik bilincini diri tutmak için sadece “farklılığı” vurgulamakla kalmıyor, müslümanların taklit batağına saplanmalarına da kesinlikle karşı çıkıyor, câhiliyye âdetlerini bir bir söküp atıyordu. 3472
Maymunlaşmanın Bir Göstergesi: Taklitçilik
Taklit, İslâm ümmetini tehdit eden yahûdileşme ve gâvurlaşma alâmetlerinin başında gelir. Taklit, Arapça’da “kılâde” mastarından türetilmiş bir terimdir. Kılâde, Arap dilinde iki anlama gelir: 1-Yular, 2- Gerdanlık. Taklit de ikiye ayrılır: 1- Şuursuz taklit, 2-Şuurlu taklit.
Şuursuz taklit, adamın boynuna geçmiş bir yular gibidir. Onu insan olmaktan çıkarır. İrâdesini, aklını, fikrini, duygu ve düşüncesini iptal eder. Kişiliksizleştirir, şahsiyetini yok eder. Taklidin bu türü “içgüdüsel”dir, insanı insanlıktan çıkarıp hayvanlaştırır. Özetle şuursuz taklit, insanın boynuna geçmiş bir “yular”dır. Bu tür bir taklit, merduttur, çirkindir, zavallılıktır.
Şuurlu taklit, tahkike ulaşıncaya kadar câizdir, kimi zaman gereklidir. Ancak, kötüyü taklit şuurlu da olsa kötüdür, çirkindir. Zaten şuurlu taklitten kasıt, sadece bir bilinçlilik hali değil, iyiyi kötüden ayıracak bir temyiz kabiliyetine de sahip bulunma halidir.
Böylesi bir süzgeçten geçirdikten sonra yapılacak kimi taklitler, bazen bir “gerdanlık” kadar kıymetli olabilir. Çünkü insanın kapasitesi her şeyin hakikatine ermeye, künhüne vâkıf olmaya yetmemekte, en azından bunu herkes
3471] 5/Mâide, 57
3472] M. İslâmoğlu, a.g.e. s. 276-283
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 773 -
mükemmel bir biçimde başarma kabiliyetine sahip bulunmamaktadır. Her bireyin tahkik ehli olmasını dayatmak da, insan fıtratıyla uyuşmayan “ütopik” bir taleptir. Kaldı ki, çoğu zaman taklit, tahkike ulaşan yolun merdivenidir. Her su, kendi yatağını oluşturuncaya kadar başka yataklarda akar. Aslolan, taklitte ısrar etmemek, onu tahkike ulaşmada bir araç kabul etmektir.
Tahkik, bir şeyin hakikatine ermek, sırrını kavramak, aslını bulmak için araştırmak, ondan sonra iyi ise kabul etmek, kötü ise reddetmek; ya da iyi tarafını kabul, kötü tarafını reddetmektir. Çirkin olan taklit, genellikle kişiliği yok eden, musallat olduğu kişi ve toplumları şahsiyet zaafına uğratan, kimlik kaybına sebep olan taklit cinsidir. Bu tür bir taklit, maymunlaşmaktır.
Taklit, önce giyim, kuşam, yeme içme gibi basit şeylerle başlar. Bu, daha sonra tavra yansır. Kişi ya da toplum, taklit ettiği kişi ya da toplumların tabiatını almaya başlar. Onlar gibi davranmaya, onlar gibi düşünmeye başlar. Eylemleri, düşünceleri ve en sonunda da duyguları benzeşir. Çünkü artık “kalpleri (duygu ve düşünceleri) birbirine benzemiştir.”3473
Taklit, söz ve eylemde taklit edenle taklit edilen arasındaki benzerliktir. Sözün ve eylemin benzer olması düşünce ve duygunun aynı olduğunun delilidir. İnsanın sözleri ve eylemleri, duygu ve düşüncelerinin sonucudur. Bütün bunların çıkış yeri ise kalp/akıldır. Davranışların birbirine benzemesi, kalplerin birbirine benzemesi tehlikesini getirir, kalplerin birbirine benzemesi ise aynı davranışları yapmaya sevkeder. Bu taklit, eğer önü alınmazsa yahûdileşme (ve gâvurlaşma) tehlikesiyle karşı karşıya bırakır sahibini.
Bu tehlikeyi ortaya çıkaran en büyük etken, yahûdi, hıristiyan ve müşrikleri dost edinmektir. Çünkü yahûdileşme (ve gâvurlaşma) temâyülü, karantina altına alınması gereken toplumsal bir hastalıktır. Yahûdi, hıristiyan ve müşrikleri dost edinmek, yahûdileşme (ve gâvurlaşma)yı hızlandıran faktörlerin başında gelir. İşte, Nebî dilinden, bu ümmetin, sonu yahûdilişeme (ve gâvurlaşma) ile bitecek olan taklit serüveninin haberi: “Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir sürüngen deliğine girse, siz de gireceksiniz.” ‘Ey Allah Rasûlü, yahudilerin ve hıristiyanların yolunu mu?’ diye sorduk. “Başka kim olacak?” buyurdu.3474
Allah Rasûlü’nün dile getirdiği tehlike, yahûdileşme (ve gâvurlaşma) tehlikesiydi ve bu tehlike, taklitle başlıyordu. Hadiste, bu tür taklitçi toplumları bekleyen acı âkıbete de dikkat çekilmektedir. Nebî lisanıyla toplumsal bir “kıyâmet” olarak ifadesini bulan bu âkıbeti, sözkonusu hadisin farklı bir metninde buluyoruz: “Ümmetim, önceki ümmetlerin yolunu adım adım, karış karış izlemeden kıyâmet kopmaz.” ‘Ey Allah Rasûlü, Farslar ve Rumlar gibi mi?’ denildi. “Onlardan başka kim var?” buyurdu.3475 Hadiste geçen “kıyâmet” ifadesini sahâbe, hepimizin bildiği âhiret kıyâmeti olarak anlamayıp doğru bir bakış açısıyla toplumsal ve siyasal bir çöküş demeye gelen “dünyevî kıyâmet” olarak anladığı için öyle sormuştu: “Farslar ve Rumlar gibi mi?” Allah Rasûlü bu sözü söylediğinde dünyanın iki süper gücü olan Bizans/ Rum ve İran/Fars imparatorlukları hızlı bir düşüş sürecine girmişlerdi.
3473] 2/Bakara, 118
3474] Buhârî, İ’tisâm 14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, 3/84
3475] Buhârî, İ’tisâm 14
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nebî de, onu dinleyen mü’minler de, bu çöküşü toplumsal bir kıyâmet olarak algıladılar. Bu nebevî ifadeden de anlaşılıyordu ki, taklit neticesinde yahûdileşme, hıristiyanlaşma ve müşrikleşme sürecine giren toplumları bekleyen âkıbet, kaçınılmaz olarak sosyal, siyasal, akîdevî ve ekonomik bir kıyâmetti.
İsrâiloğullarının düştüğü müşrikleri taklitle başlayan yahûdileşme (ve gâvurlaşma) tuzağının aynısına 250 yıldan beri, genelde tüm İslâm toprakları, özelde bu ülke de düştü. Helen (Yunan) kültür emperyalizmi İsrâiloğullarına karşı fâhişeleri kullandı. Helen putperest kültürünün günümüzdeki temsilcisi olan Batı da putlarını müslüman doğuya dayatabilmek için teknolojiyi, (çeşitli ideolojileri, rejimlerini) ve fikir fâhişeleri olan batıcı aydın ve idarecileri kullandı. Anadolu’da 1830’lardan bu yana devam eden bir serüven olan ve Kemalizm’le kemaline ulaşan “batılılaşma” adlı taklit, aslında bir “maymunlaşma”ydı. Tam şairin dediği gibi:
“Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp.”
“Maymun, insan bendendir, bu benim devrim dedi.
Başına bir oturak geçirdi, ....... devrim dedi.”3476
Bugün İslâm ümmeti, iki taklit arasında gidip gelmektedir: Birincisi, yukarıda kısaca değinilen hıristiyan ve yahudileri, batılılar ve ateistleri taklit. İkincisi de, ataları, geleneği taklit. Bu ümmetin düştüğü “geçmişi ve ataları taklit” batağına İsrâiloğulları da düşerek yahûdileşmişti. Allah Rasûlü, yahûdileri İslâm’a dâvet ettiğinde onlardan iki haham Rasûl’e: “Hayır ey Muhammed, bilâkis biz sizden iyi bilen ve bizden hayırlı olan babalarımızın yoluna uyarız” diyerek bu dâveti reddettiler. Bunun üzerine şu âyet indirildi: “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun dense, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler. Peki ya ataları akletmeyen, hidâyeti bulamayan kimseler olsa da mı?”3477
Gelenek, ne tamamıyla süpürülüp atılacak bir zibil; ne de tamamıyla baş tacı edilecek bir mücevherdir. Bu iki tavır da aşırılıktır. Birincisi kadir-kıymet bilmezliktir, sonucu köksüzlüğe yol açar. İkincisi kör taklitçiliktir, geleceğin başına gelenek yularını geçirmektir.
Geleneğe yapılacak en büyük ikram, geleneği ayıklamak, ataların ocağındaki külü atıp varsa közü almak ve onu bir meşaleye dönüştürerek geleceğe taşımaktır. Geleneğin ayıklanmasında en genel geçer ölçü, vahiydir. Vahyin kılavuzluğunda yapılacak bir tasnif ve tashih, tecdid (ve ihyâ/diriliş) için elimize birçok değerli malzeme verecektir. 3478
Maymunlaşmanın, Taklidin Uzantısı: Bâtıllara Benzemek
İslâm bir bütündür. Bütün halinde yaşanması zarûrî olan İslâm Dini’nin tatbik edilmesi gereken ana prensiplerinden biri de ferdî, ailevî ve sosyal hayatın her safhasında bâtıl din ve ideoloji mensuplarına teşebbühden/benzemekten sakınmaktır. İslâm, bütün hayatı kuşatmıştır; çizdiği çerçevenin dışına çıkılmasına, bâtıl
3476] N. Fazıl
3477] 2/Bakara, 170
3478] M. İslâmoğlu, a.g.e. s. 275-276; 289-296
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 775 -
din ve ideolojilerin bağlılarına benzenilmesine ruhsat vermez. Ruhsat vermediği içindir ki, mü’minlerin yahudi, hıristiyan, materyalist, komünist, dinsiz gibi bâtılperestlerle kaynaşmaya vesile olacak taklitten, benzeşmeden kaçınmaları gerekir. Çünkü basitinden mühimine, âdetlerden itikad esaslarına kadar herhangi bir noktada benzeşme daha büyük benzeşme ve problemlere sebep olmaktadır. Bâtıl zihniyettekileri taklit edip onlara benzemenin doğuracağı önemli sonuçlara dikkatimizi çekmek için Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Arzu ederek) Bir topluluğa benzemeye çalışan kişi, benzemeye çalıştığı toplumdandır.”3479 “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyenler, bizden değildir.”3480 Bu benzeme ve dolayısıyla gâvurlaşmanın ne kadar büyük ve korkunç boyutlara ulaşacağını açıklamak için de şöyle buyurmuştur: “Onlardan biri kadınıyla yolda cinsî münasebette bulunsa, siz de aynısını yapacaksınız.” 3481
İsviçre, İtalya, Almanya ve Fransa’dan ithal edilmiş kanunları; materyalist kökenli okul ve üniversiteleri; faiz, içki ve fuhuş yuvaları ile dolu sokak ve caddeleri; bâtıl mesajlarla yüklü gazete, dergi, radyo ve televizyon programları; gayr-ı İslâmî kıyafetler içinde yarı açık insanları ile toplumumuz gerçekten Peygamberimiz’in bildirdiği ölçüde gâvurlara benzeme felâketine uğramıştır. Ancak, bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen mü’minler olarak biz, İslâmî esas ve ilkelere dönerek, bâtılperestlere benzeme akımına reaksiyon göstermeye, kendi kimliğimizi şerefle gösterip taşımaya mecburuz.
Bâtıl Din ve İdeoloji Mensuplarına Benzemenin Hükmü
Kur’an ifadesiyle, yaratılmışların en şerlisi olan bâtılperestlere benzemenin sorumluluğu gerektirmeyen tek türü, ilim ve teknikte kullanılan metodlardaki benzeşmeyle, yürümek, araç kullanmak, yemek, içmek gibi benzeşmenin kaçınılmaz olduğu doğal ve beşerî durumlardaki benzeşmedir. Bu tür benzeşmeler mubahtır, günah değildir.
Benzeşmenin, sorumluluğu gerektiren en hafif şekli, mekruh olan benzeşmedir. Meselâ; putperestlere benzeme olduğundan canlı resimlerini içeren duvar halıları, süs yastıkları ve tablolarla ev tefriş edilmesinde veya canlı varlıkların resimleriyle motifli elbise giyilmesinde günah vardır. Böyle bir benzeme özel terimi ile mekruhtur.
Yahudi, hıristiyan, materyalist ve benzeri bâtıl din ve ideolojilerin mensuplarına özgü olan, İslâm’ın emirleri ve yasakları ile çatışan özelliklerinde onlara benzemek, sakınılması gereken haram bir benzemedir. Bu haram benzemeye bazı örnekler verebiliriz:
Peygamberimiz, mü’min erkeklere: “Yahudilere, hıristiyanlara ve müşriklere benzemeyin!” buyurarak sakalın uzatılması ve bıyığın kısaltılmasını emir buyurmuştur. O yüzden mü’minin dış görünüşünden kendi müslüman kimliğini belli edecek, onu kâfirlerden ayıracak alâmet-i fârikasının bulunması gerekir. Mü’min hanımların nasıl örtülerinden dinî kimlikleri belli oluyor ve olması gerekiyorsa, mü’min erkeklerin de, sakal veya kıyafet gibi dışa akseden kimliğini yansıtan özellikleri olması gerekir. Bu özelliklerden dolayı, özellikle Hanefî mezhebi
3479] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 4347
3480] Tirmizî, hadis no: 2696
3481] El-Câmiu’s-Sağîr, 2/122
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âlimlerinin ictihadlarına göre sakal ve bıyığı traş etmek, ictihadî bir haram kabul edilmiştir. (Sakal-kravat tartışması veya haram-mekruh damgalandırması yapmaksızın, yargılamada bulunmadan, bugünkü toplum yapısı içinde bunların İslâmî kimlik açısından önemli olduğu bilinmeli ve uygulamaya çalışmalıdır.)
Peygamberimiz, mü’min olmayan toplumların bayramlarının ve kutsal kabul ettikleri günlerinin, onların kutladığı gibi kutlanılmasını yasaklamıştır. Bu sebeple gayr-ı müslimlerce kutsiyeti olan 31 Aralık gecesini çamlarla, hindilerle veya aile toplantıları ile kutlamak, kutlamak maksadıyla televizyon seyretmek haramdır. Gayr-ı müslimlerin yılbaşı kabul ettiği 31 Aralığı yılbaşı olarak kabul ve takdis ederek tebrikleşmek, reklâm vasfındaki hediyelerle de olsa hediyeleşmek haramdır. Yine, kaynağı gayr-ı müslimler olan özel günleri, tâğutların müslümanlara karşı galip geldiği, İslâm’a ihanetin sembolü ilan edilen günleri kutlamak da haramdır.
Haram olan benzemelere; evimize, iş yerimize büst koymak, dükkânlarımızda canlı ve cansız mankenlerle mal teşhir etmek gibi daha pek çok örnekler verilebilir. Hüküm bakımından haram olan taklit ve benzeme, fâilini günahkâr kılar ve azaba uğratır. Çünkü Rabbimiz, kendisine ve Peygamberine isyan edenleri cezalandıracağını bildirmektedir: “Kim (meşrû görerek) Allah'a ve O’nun Rasûlüne isyan eder, Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu içinde ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 3482
Yahudiler, hıristiyanlar, materyalistler ve her çeşit müşrikler gibi şerli bâtılperestlere benzemenin dünyada kültürel zillet, âhirette ebedî azap doğuracak en felâketli şekli inançta ve değer ölçülerinde onlara benzemektir. Bilinmesi ve kaçınılması son derece önemli olan bu taklit ve benzeme türüne örnek olarak şunları belirtebiliriz:
Allah'a ve O’nun şeriatine inanmayanları, bâtıl sistemlerin kurucusu ve uygulayıcısı olan filozof, politikacı, eylemci, devrimci ve yönetici kişileri ve onların takipçilerini yüceltmek; fotoğrafları ve büstlerini arzuyla evlere ve işyerlerine asmak; kâfirlikleri içinde onları dille veya yazıyla propaganda etmek, mü’mini kâfirliğe götüren bir benzeşmedir.
İslâm Dininin sadece vicdanlarda/gönüllerde kalması gereken bir inanç meselesi olduğunu belirtip, hayatın O’nun ölçülerine göre düzenlenmesine gerek olmadığına inanmak, böylece mü’min olmayanların inançlarını paylaşmak da kâfirliğe götüren bir benzeme türüdür.
Kâfirliğe götüren bu benzeme türünü fâillerinin dilleriyle şöylece örneklendirebiliriz:
“İlim ve teknikte ileri gitmiş gayr-ı müslim ve materyalist ülkeler gibi olmalıyız.” “Şeriat eskidendi. Şimdi hıristiyanlığın ve materyalizmin etkisi altındaki ülkelerden; İsviçre’den, İtalya, Almanya ve Fransa’dan getirtilmiş kanunlar var. Laik parlamento kanunlar yapıyor. Sen onlara bak!” “Artık faizsiz ekonomi olur mu? Orduya din eğitimi lazım değildir. Modern eğitim kâfidir.” “Kadın dilediği gibi çalışır, istediği gibi giyinir. Bağnazlığa ne gerek var?”
Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu tür inançlar ve değer ölçülerinde benzeme,
3482] 4/Nisâ, 14
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 777 -
Allah korusun, kâfirliğe götürür; götürüyor da.
Kâfirliğe götüren benzeşme, mü’mini kâfirlerden kılar. Kâfirler ise ebedî cehennemliktir. Biz, hamdolsun müslüman olarak doğduk ve İslâm’ı öğrendik ve O’na teslim olduk. Rabbimizin ihsanı olan bu nimeti değerlendirmeli, bâtılperestlere benzemekten sakınarak dünyamızı izzetle, âhiretimizi saâdetle yaşamalıyız. Bunun için de İslâm’ı öğrenmeli, bid’atlerden çekinmeli, haramlardan uzaklaşmalı ve bâtılperestlerle kaynaşmaktan kaçınmalıyız. Gayr-ı müslimleri, materyalistleri ve her çeşit müşrikleri inançta ve yaşayışta taklit etmenin, dünyada maymun gibi zillete, âhirette dehşetli azaba sürükleyeceğini unutmamalıyız. 3483
Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
Meshedilen insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler; irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır. Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Halbuki onlar emrin, şeklî ve harfî manasına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya çarptırılmışlardı.
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır. Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri, emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dâhil her şeyi bildiğine inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye” yani, “şeriat’e uygun (!) hile” diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye” (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i
3483] A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 3/281-286 (Geniş bilgi için bkz. A. R. Demircan, İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü)
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şer’iyye” yi câiz görenler, “hîle”nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu mânâsında kullandıklarını belirtirler. “Hîle”nin asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne satışı” gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır. Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
Meselâ, borç verdiği kişiden faiz almak isteyen bir kimsenin herhangi bir malını ona 1 milyara veresiye satıp, aynı malı 700 milyona peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin amacına aykırı bir sonuç (faiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne satışı” denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.”3484 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir: Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.” Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabını kaybetmiş olur.”3485 Günümüzde özel finans kurumlarının faizden (şeklen) kurtulup, faiz geliri gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz: Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir.3486
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı”nın sebebi olan “cumartesi ashâbı”nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile en azından Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve
3484] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
3485] Ahmed bin Hanbel, 4/469
3486] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 779 -
yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.
Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür.3487 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
3487] 2/Bakara, 66
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Meshle İlgili Kur’ân-ı Kerim’den Âyet-i Kerimeler
A- Mesh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime: 36/Yâsin, 67.
B- Mesh Konusunda Âyetler
a- Allah Dilerse, İnkâr Eden Kâfirleri Mesh Eder/Şekillerini Değiştirir: 36/Yâsin, 67.
b- Allah Dilerse, Yüzleri Dümdüz Ederek Şekilleri Değiştirir: 4/Nisâ, 47.
c- Maymuna Çevrilen İsyankâr İnsanlar: 2/Bakara, 65-66; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 163-166.
d- Domuza Çevrilen İnsanlar: 5/Mâide, 60.
e- İman Etmeyip Akletmeyen, Hakkı Görmeyen Kimseler, Hayvan Gibi, Hatta Daha Aşağıdırlar: 7/A’râf, 179; 25/Furkan, 44.
f- Allah’ın Kitabıyla Amel Etmeyenlerin Durumu, Kitap Yüklü Eşek Gibidir: 62/Cum’a, 5.
Meshle İlgili Hadis-i Şerif Rivâyetleri
Buhârî, Bed’ul Halk 15, Eşribe 6; Tecrid Terc. 9/68-70;
Müslim, Zühd 61, Sayd 48, 51, Kader 32-33;
Ebû Dâvud, Libas 6;
Nesâî, Sayd 26;
İbn Mâce, Sayd 16, Fiten 29;
Ahmed bin Hanbel, I/248.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 317-318
2. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 367-372
3. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 3, s. 64-72
4. Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 159-160
5. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 84
6. El Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 145-150
7. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 145-146
8. El-Mîzân Fî Tefsîri’l Kur’an, Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 290-298
9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 19-20; 207-208
10. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 145-146
11. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s.151-152
12. Min Vahyi’l Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 75-77
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 107-110
14. Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s.80-82, 276-279
15. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 300-301
16. Kitabu’t-Ta’rîfât (Terimler Sözlüğü), Cürcâni, Bahar Y. s. 210
17. Tenbihu'l Gâfilin ve Bustânu’l Ârifîn, Ebûlleys Semerkandi, Bedir Y. s. 909-911
18. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y.
19. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H.H. Korkmaz, Türdav Y. s. 69-73
20. Merak Ettiklerimiz, Adem Tatlı, M. Dikmen, Cihan Y. s. 28-42
21. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 99-100
22. K. K.’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, H. Nurbaki, T. D. Vakfı Y. s.170-179
23. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 281-286
24. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y.
25. İslâmî Kimlik -İlkeler ve Hareket- Heyet, Ekin Y.
26. Kur’an’da Mü’min Şahsiyet, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Y.
27. Müslüman Şahsiyeti, M. Ali Hâşimî, Risale Y.
28. Kimlik Kuyusu, Hüsrev Hatemi, Arma Y.
29. Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, Mahmut Çamdibi, Mar. Ün. İlâhiyat F. V. Y.
30. Kimlik Tercihi, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
31. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub, Bir Y.
MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”)
- 781 -
32. Hayvansı İnsan, Desmond Morris, İnkılap Kitabevi Y.
33. İnsanat Bahçesi, Desmond Morris, İnkılap Kitabevi Y.
34. Hayat Dediğimiz Sır, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
35. Hücreden İnsana, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
36. Kur’an’da Evrim ve Yaratılış, Bahaddin Sağlam, Tebliğ Y
37. Yaratılış ve Darwinizm, Abdullah Aymaz, T.Ö.V. (Akyol Neşriyat)
38. Yaratılış ve Evrim Teorileri, H. Mustafa Genç, Beyan Y.
39. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Vural Y.
40. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya, Vural Y.
41. Darwinizm’in Karanlık Büyüsü, Harun Yahya, Vural Y.
42. Darwinizm’in Sonu, Harun Yahya, Vural Y.
43. Evrimcilerin Yanılgıları, Harun Yahya, Vural Y.
44. Evrimcilerin İtirafları, Harun Yahya, Vural Y.
45. Darwin’in Türk Düşmanlığı, Harun Yahya, Vural Y.
46. Darwin Yalan Söyledi, Harun Yahya, Vural Y.
47. Darwinizm Dini, Harun Yahya, Vural Y.
48. Canlılar ve Evrim, Bedir Y.
49. Evrim Anaforu ve Gerçek

MEKR / TUZAK
- 783 -
Kavram no: 127
Ahlâkî Kavramlar 27
Bk. Nifak-Münâfık; Doğruluk/Sıdk
MEKR / TUZAK
• Mekr; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı
• Mekr Kavramına Benzeyen Diğer Kelimeler: Hile Hud’a, Keyd, Mihâl, Tedlîs, Tağrîr, Ğaşş, Hılâbe
• Hîle-i Şer’iyye mi, Hile-i Şerriyye mi?
• Hilekâr, Hilekârlık
• Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi
• Mü’minler Niye Mekr Edemezler?
• Tefsirlerden İktibaslar
"(Yahûdiler gizlice) mekr (tuzak, hile plan, strateji) kurdular; Allah da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en hayırlı/güçlü olanıdır." 3488
Mekr; Anlam ve Mâhiyeti
Tuzak, hile ile aldatma; renklendirme; birini hile ile maksadından döndürme; hile plan ve tedbir. Ancak mekr kelimesi hemen hemen aynı anlamlara gelen "keyd" kendisinden daha zengin bir muhtevâya sahiptir.
"Onlar Allah'ın mekrinden (düzen) güvende midirler? Hüsranda olandan başkası Allah'ın mekrinden (düzen) emin olmaz.”3489; "İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, onlara bir rahmet tattırdığımız zaman âyetlerimiz hakkında mekr (yalan, dolan) düzerler. De ki: Allah mekr'i (düzeni) çabuk olandır. Şüphesiz bizim elçilerimiz sizlerin mekr'ini (yalan ve dolanını) yazmaktadırlar.”3490; Bu iki âyette görüldüğü üzere mekr kelimesi yukarıdaki anlamlarında kullanılmaktadır. Ancak aşağıdaki âyette “mekr” yalan, tuzak, hile gibi anlamlardan daha çok; “plan, strateji” şeklinde kullanılmıştır: “Onlar mekr (plan, strateji) kurdular. Allah da bir mekr (plan strateji) kurdu. Allah mekr edenlerin en hayırlısıdır.” 3491
Mekr ifadesi görüldüğü gibi klasik kullanımından farklı bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim mekr kelimesinin Allah'a atfen hile tuzak şeklindeki kullanımları yanlıştır. Zira Cenab-ı Hak böyle bir sıfattan münezzehtir. "Allah düşmanlarının mü’minlere kurduğu tuzak ve hileleri boşuna çıkarır" anlamını taşımaktadır. 3492
Hile yapmak, pusu kurmak, çekiştirmek, kaydırmak, saptırmak anlamlarına gelen “mekr”, Allah Teâlâ’ya isnad edildiği zaman, Allah’ın hile yapmasından ve kaydırmasından murad, kulun başına fark edemeyeceği bir belâyı sarması yahut
3488] 3/Âl-i İmrân, 54
3489] 7/A'râf, 99
3490] 10/Yunus, 21
3491] 3/Âl-i İmrân, 54
3492] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 122
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen cezalandırmayıp mühlet vermesi, onun dünya menfaatlerinden faydalanıp iyice azmaya başlayarak sapkınlığı günden güne arttırdığı bir sırada onu hemen yakalayıverip cezasını vermesidir.
Mekr, gizlice, hile ve kurnazlık yapmak, aldatmak demektir. Bir çeşit hile ile başkasını maksadından çevirmek, hoş gitmeyen sevimsiz bir şeyi gizlice başkasına ulaştırmaktır. Mekr, düzenlenen tuzakla beklenmedik bir sonuca götüren gizli plandır. Mekr, tuzak kuranın, planladığı tuzakla umulmadık ve bir şekilde istediği şeyi gerçekleştirmek için güçlü ve gizli bir entrikasıdır.
Mekr; karanlık, gizli, hissedilmeyecek hile ile diğer bir kimseye zarar vermeye çalışmak demektir. Mekrin hakikati, başkasına gizli, anlaşılmaz bir sûrette kötülük yapmaktır. Ayrıca mekr bir insanı hile ile maksadından (niyet ettiği şeyden) döndürmen mânâsına da gelir. Bu kelime de Kur’an’da kullanıldığı gibi, hadis-i şeriflerde de kullanılır. Peygamber Efendimiz, “Bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğunu” haber vermektedir 3493. Mekr, daha ziyâde başkasına hileli tuzak kurmayı ifâde etmektedir.
Mekrin Çeşitleri: Âlimler, mekrin, güzel görülen ve yerilen olmak üzere iki çeşit olduğunu söylerler. Güzel görülen mekr, kendisinde güzel bir iş aranan; yerilen mekr ise, kendisinde kötü bir iş (sûikast) aranan tuzaktır. "Allah, herkesten daha iyi mekr kurar"3494 âyeti birinciye, "Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır"3495 âyeti de ikinciye örnektir.3496 Buna göre "mekr" kelimesi, güzel ve kötü olanı beraber içerdiği gibi, tuzak planlayanlar içerisinde de hayırlılar ile şerliler bulunabilir.
Mekrin Allah'a Nisbet Edilmesi
Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli tutulduğundan mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir. İyi tedbire de mekru'l-hasen denilir. Bunun için Allah, "mâkirlerin en iyisi"3497 olarak nitelendirilmiştir.
Allah, tedbir uygulayanların en hayırlısıdır. Zira O'nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır. İşin içyüzünü bilmeyenler, O'nun tedbirini bazen şer sanırlar ama aslında şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.
Allah'ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması, onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. "Allah'ın, kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah'ın mekridir" diyenler de vardır.
Âl-i İmrân sûresinin 54. âyetinde Allah'ın İsa’yı (a.s.) öldürmeyi planlayıp bu konuda kurdukları tuzaklarını boşa çıkardığı anlatılmaktadır. Âyette şöyle deniliyor: Onlar, İsa'yı öldürmek için tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarmayı düzenledi. Çünkü en güzel tedbir eden, her şeyi yerli yerince en güzel biçimde düzenleyen; düzenleri, kötü planları, karşı planla etkisiz bırakan Allah'tır.
Allah, tedbir uygulayanların en hayırlısıdır. Zira O'nun tedbirinin sonucu,
3493] Tirmizî, Birr 27
3494] 3/Âl-i İmrân, 54
3495] 35/Fâtır, 43
3496] Râgıb, el-Müfredât, s. 47
3497] 3/Âl-i İmrân, 54
MEKR / TUZAK
- 785 -
daima yaratıklarının hayrınadır. İşin içyüzünü bilmeyenler, O'nun tedbirini bazen şer sanırlar. Oysa şer zannettikleri, aslında kendileri için hayırdır. Kur'an'da Allah'ın mekrinden kimsenin güvende olamayacağı vurgulanır.3498 Bu, büyük bir uyarıdır. Akıllı kişiler, tedbirli, ihtiyatlı olur, Allah'ın cezâsından korkarlar. Her zaman O'na sığınırlar. Ama kâfirler, Allah'ın cezâsına inanmadıkları için, O'nun cezâsını hiç düşünmezler, sonlarından emin gibi güven içinde yaşarlar. Allah'ın cezâsı, birden bire geldiği için mekr olarak isimlendirilmiştir. Âdeta onlar, hiç farkına varmadan, davranışlarıyla Allah'ın mekrine yakalanmaktadırlar.
Kötü tuzak sahibinin ayağına dolanır. Allah kâfirlerin kötü planlarını etkisiz kılacak karşı mekr kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Çünkü yapılan kötülük, gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin, Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi ayaklarına dolanmıştır.
Neml sûresinin 50-51. âyetlerinde Sâlih Peygamber'e mekr/tuzak kuranların, farkına varmadan Allah'ın mekrine yakalandıkları belirtiliyor. Allah, her suçu, kendi türünden bir ceza ile cezalandırır. Şimdi Sâlih’e (a.s.) karşı suç, mekrdir. Bu suçu kuranların, karşıt bir çare (mekr) ile etkisiz bırakıldıkları belirtilmektedir.
Yûnus sûresinin 21. âyetinde de, insanın yaptığı kötülüklerin yanına kalmayacağı, çünkü yaptıkları kötülüklerin, kurdukları planların yazıldığı; Allah'ın, en çabuk mekr kuran olduğu belirtilmektedir. İnsanın, Allah'ın âyetlerine tuzak kurması, onları inkâr edip etkisiz bırakmaya, yayılmasını önlemeye çalışmasıdır. Allah'ın insana tuzak kurması da, insanın bu olumsuz davranışlarını etkisiz bırakması, işlediği suçu, uygun bir cezâ ile cezâlandırmasıdır. Allah'ın koyduğu yasalar gereği, insanın kötü davranışları, kendisi farkına varmadan kendisine tuzak olmaktadır. Yüce Allah, insanın hareketlerini saptayan elçiler, güçler yaratmıştır. Bu güçler, İlâhî yasal, insanın hareketlerini tesbit etmekte, onları mânevî şekillere çevirip korumaktadır. İnsanın yaptığı en küçük bir eylem dahi, bu güçlerin dikkatinden kaçmaz. Her şeyi tesbit edilir; işleri kendilerine uygun biçimlere büründürülerek rûhî âlemde insanın karşısına çıkarılır. İnsanın imanı, iyi davranışları kendisine cennet nimetleri, bahçeleri olurken; inkârı, kötü davranışları da kendisine tuzak olmakta, cehennem azâbına dönüşmektedir. Özetle, insanın kurduğu tuzak, sonunda kendi ayağına dolanmaktadır. 3499
Mekrin Allah'a nisbet ve izâfe edilmesi üç şekildedir:
1- Tuzağın cezâsını "mekr" ile isimlendirmiştir. Yani, Allah'ın, tuzak kuranlara vereceği cezâya, belâya mekr denilmiştir. "Kötülüğün cezâsı, yine onun gibi bir kötülüktür" 3500 âyeti gibi.
2- Allah’ın, tuzak örgütleyenlere muâmelesi “mekr”e benzediği için, bu işleme mekr denilmiştir. 3501
3498] 7/A'râf, 99
3499] S. Ateş, Kur'an Ans. 2/417-420
3500] 42/Şûrâ, 40
3501] F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 8, s. 10
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Allah’ın kullarına gizlediği tedbiri, gizliliğinden dolayı mekr diye isimlendirilmiştir.
Allah’ın fiili mekr olmaktan uzaktır. O’nun fiiline mekr tâbir edilmesi, hile yapıp tuzağa düşürmek isteyenlerin bu fiiline karşı koyması ve onların tahminlerinin aksine, habersiz olarak gayb cihetinden bir mekr sûretinde gelip bastırması itibarıyladır. 3502
Bütün bunlar, sünnetullahın yerleşmesi, hüküm ve hikmetinin tamamlanması, düşmanları hakkında azâbın gerçekleşip dostlarından kaldırılması içindir. Hepsi de, kullar anlamakta yetersiz kalsalar da, bizzat hayırlıdır. 3503
Mekrin Genelde Kötülükte Kullanılması: Mekrin gizli tedbir, dolap çevirme, dilediğine kavuşmak için gizlice hile ve kurnazlık yapmak olduğunu belirtmiştik. Fakat bu, genelde şer ve fesatta kullanılan mânâdır. Çünkü başkasına hayır ve iyilik düşünen bir kimse, onu gizlemeye ihtiyacı olmayabilir. Bu sebepten mekrin; kötülükte, şerde, fesatta, başkalarının ona düşmesinde kullanılması ve onun bâtıla sarfedilip bu yönde genellik kazanması kaçınılmazdır.
İleri Gelenler, Genelde Ehl-i Mekrdir/Sûikastçıdır: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her kentte ileri gelenleri (ekâbirini, büyüklerini), oranın mücrimleri, suçluları kıldık (bir süre kötülük yapmalarına fırsat verdik) ki, orada mekr/hile yapsınlar. Onlar kendilerinden başkasına hile/kötülük (mekr) yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.”3504 Yani, her beldede, oranın ahlâksız mücrimlerini (suçlu ve günahkârlarını), uluları/ileri gelenleri, reisleri, yöneticileri yaptık. Bunlar, bozgunculuğa daha elverişli ve insanları kendi yalan ve bâtıllarına uydurmaya sevk etme konusunda herkesten daha güçlü olduklarından, Allah (c.c.) âyette özellikle onları zikretmiştir.3505 Zeccâc diyor ki: “Ahlâksızlar, günahkârlar, kavmin ileri geleni ve büyüğü olmuşlardır. Çünkü insanların reisleri olmaları sebebiyle zulmetmeye, hîle yapmaya ve insanlara kendi yalan ve yanlışlarını ön planda tutmaya başkalarından daha elverişlidirler. 3506
Niçin Ahlâksızlar, Toplumun Ulularıdır? Fakat niçin ahlâksız ve günahkârlar toplumun ileri gelen ve ulularıdır? Çünkü onlar, ehl-i hakkın gafleti, za’fiyeti, bölük pörçük olmaları, ehl-i bâtılın kendilerine kolayca musallat olacağını, saldırgan tutum sergileyeceklerini ve kendilerini onlarla (ehl-i hakla) beraber, bütün toplumun başında komutan, lider, ulu kişi tâyin edeceklerini bilmemeleri sebebiyle toplumun önderleri (ekâbir), uluları durumuna gelmişlerdir.
Ehl-i hakkın bölük pörçük olduğu, suçlularla yüz yüze gelmekten korktuğu, ahlâksızların toplanarak birlik beraberlik içerisinde güçlenip durdukları ve arzularını yerine getirmek için öne çıktıkları bir toplumda sünnetullah/Allah’ın kanunu, bu ahlâksız mücrimlerin topluma musallat olmaları, toplumda olmaları, ehl-i hakkı korkak ve cemaatten ayrılmış, işlevsiz fırkalar haline getirmeleri tarzında cereyân etmiştir. Hakkın kendisini koruyacak ve varlığını ortaya koyacak gücünün olması gerekir. Bu gücün olmaması durumunda, taraftarlarıyla birlikte
3502] Elmalılı, 4/349
3503] Tefsîr-i Menar, c. 3, s. 315
3504] 6/En’âm, 123
3505] İbn Kesir, Kurtubî, Âlûsî
3506] F. Râzî, c. 3, s. 114
MEKR / TUZAK
- 787 -
bâtılın gücü ortaya çıkar. Temelsiz ve bâtıl fikir sahibi ahlâksızlar, belirgin bir statü kazanarak toplumun ulusu, komutan ve lideri durumuna gelirler.
Ahlâksız Suçlular Niçin İnsanlara Hîle Yaparlar? Neden ahlâksız mücrimler, insanlara hîle yaparlar, haktan yüz çevirtirler, bâtıla sevk eder, fesat ve sapıklığa düşürürler? Ve niçin toplumun liderliğiyle ve önde geleni olmakla yetinmez, insanları kendi işleriyle baş başa bırakmazlar? Çünkü ahlâksız mücrimler, toplum içerisinde hakkın ortaya çıkmasından ve insanların hakkın etrafında toplanmalarından ve böylece elden çıkan liderlikleri ve kaybettikleri mevzîleriyle suçluluklarının yalan ve yanlışlarının anlaşılmasından korkarlar. Bunun için suçlular geçmişte, peygamberlere düşman olmuş, insanları onların dâvetlerinden alıkoymuşlardır. Nitekim aynı şeyi Efendimiz Muhammed (s.a.s.) ve O’na tâbi olan mü’minlere de yaptılar. Ahlâksız suçluların devamlı yöntem ve davranışları şöyle olacaktır: Onlar, hakka dâvet eden mü’minlere her zaman ve zeminde düşmanlık ederler. Bu, her memlekette suçluların büyüklerinden ortaya çıkarak Allah’ın dinine ve bu dinin dâvetçilerine düşman pozisyonunda bulunmak sûretiyle cereyân eden kesin ve değişmez kanunudur. Allah’ın dini, bu suçluların büyüklerini insanlara musallat olan, onları hor ve hakir gören idare ve tasallutlarından soyutlayarak devre dışı bırakmayı emreder.
Tabiatı İtibarıyla Kötü Mekrin (Sûikastın) Çeşitleri: Tuzağın bir türü olması ve tuzak kurulan kişi bakımından sûikast organize edenlerin hîle ve tuzakları bir derecede durmaz. Kur’ân-ı Kerim’in işaret ettiği mekr/tuzak sahiplerinin; mekrin karakteri, türü ve yapılan kişi açısından teşebbüs ettikleri sûikastın/kötü mekrin çeşitleri şunlardır:
1) Katl/öldürmek, hapis ve sürgün: Allah’ın elçileri ve onların bağlılarını öldürmek, hapsetmek ve yurtlarından sürgün etmek sûretiyle eziyet ederek hîle ve hazırlık içinde olmaları da suçluların, toplumun ahlâksızlarının tuzaklarındandır. Bu türün Kur’an’da geçen bir kısım örnekleri şunlardır:
a- Allah Teâlâ, yahûdilerin Meryem’in oğlu İsa’ya (a.s.) yaptıkları hile ve tuzak hakkında şöyle buyurur: “Tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi; çünkü Allah (istese), herkesten daha iyi mekr kurar.”3507 Bu âyetin tefsirinde, İsrâiloğullarının kâfirleri tuzak (sûikast) hazırlayınca, İsa (a.s.) onların bu küfrünü farketti. Onların mekrleri, Hz. İsa’yı öldürmek üzere el altından birtakım kimseleri tâyin etmiş olmalarıydı3508 denilmektedir.
b- Allah’ın bize Semud kavmi ve peygamberleri Sâlih (a.s.) ile ilgili hikâye ettiği ve onlardan bir grubun onu öldürmek üzere nasıl ittifak ettikleri haberleri de kâfirlerin peygamberlerini ve âilesini öldürmek sûretiyle sergiledikleri bir mekr/tuzak örneğidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezlerdi. Allah’a and içerek birbirlerine: ‘Biz, gece ona ve âilesine baskın yapalım (onları öldürelim), sonra velîsine: ‘Âilesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, doğru olduğumuzu söyleyelim’ dediler. (Bu şekilde) bir mekr/tuzak kurdular. Biz de onlar hiç farkında olmadan onlara bir mekr kurduk.” 3509
Âyette zikredilen şehirden maksat, Sâlih (a.s.)’in kavmi Semud’un yaşadığı
3507] 3/Âl-i İmrân, 54
3508] Tefsîr-i Zemahşerî, c. 1, s. 366
3509] 27/Neml, 48-50
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hıcr’dir. Orda dokuz kişi vardı; onlar deveyi öldürmek üzere harekete geçen, kavmin en azgınıydılar. Kavmin ileri gelenlerinin çocuklarıydılar. Şehirde hep karışıklık çıkarırlardı, hiç ıslah edici/düzeltici değildiler. Yani, işleri güçleri, sırf anarşi çıkarmak olup yaptıklarına iyilik karışmazdı. Bunlar, aralarında yeminleşip bir gece ansızın Sâlih’e (a.s.) ve âilesine tuzak hazırladılar. Bu mekr, Hz. Sâlih ve âilesine gizli tuttukları ansızın saldırı hazırlığıydı. Allah da onlara mekr hazırladı: Bu, Allah’ın, onların ve kavimleri Semûd’un bilmedikleri şekilde helâkiydi3510 denilmiştir.
c- Allah (c.c.), Kureyş kâfirlerinin Rasûlullah’a karşı planladıkları hile ve tuzaklardan; onu öldürmek, hapsetmek ve Mekke’den sürüp çıkarmak gibi kötü tavırlardan bahisle şöyle buyurmaktadır: “Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana mekr/tuzak kurarlarken Allah da (onlara) mekr kuruyordu. Çünkü Allah mekr kuranların en hayırlısıdır/iyisidir (Tuzağa düşmeye kim lâyık ise, Allah onu düşürür).”3511 Bu âyet-i kerime, Kureyş kâfirlerinin Rasûlullah’a planladıkları sûikasta ve bu sûikastın türüne işaret etmektedir. Onların mekr/tuzaklarının haberlerinden biri de şudur: Mekke’de Dâru’n-Nedve’de toplanarak Rasûlullah’a yapacakları şey konusunda müşâvere ettiler. İçlerinden biri üç teklifte bulundu: 1- Tutuklama, yani hapsetme ve bağlama, 2- Kılıçlarıyla öldürmek, 3- Mekke’den çıkarmak.
2- Mekrin çeşitlerinden ikincisi, insanları, peygamberler ve tâbilerine eziyet etmeye tahrik etmek: Allah Teâlâ, Nuh (a.s.)’un kavmi ve tuzaklarından bahisle şöyle buyurur: “Büyük büyük mekrler/tuzaklar kurdular.”3512 Tuzak kuranlar reisleridir. Onların tuzakları ise, din konusunda hileleri, Nuh (a.s.)’a karşı planladıkları tuzakları, insanları ona eziyet etmeleri için tahrîk, ona meyletmekten, onu dinlemekten alıkoymak şeklindedir. İnsanlar şöyle diyorlardı: “Tanrılarınızı bırakmayın; Vedd’i, Suvâ’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın.”3513Onların tuzağı, câhil ve seviyesiz insanları Nûh’un (a.s.) öldürülmesine tahrîk etmek şeklindedir3514 denilmektedir.
3- İnsanların hak dâvâdan alıkonulması: Geçmişte yapıp ettikleri ve her hâl u kârda planlayarak uygulayageldikleri tuzaklardan biri de, yaldızlı sözlerle, asılsız dedikodularla bu mübârek dâvâya attıkları iftirâlarla ve içinde bulundukları sapıklığı insanların nazarında süslemekle insanları haktan saptırmaya çalışırlar. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “...Hayır, inkâr eden kâfirlere mekrleri/hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler.”3515 Mücâhid diyor ki: “Onların mekri/tuzağı, içinde bulundukları sapıklık ve gece-gündüz bu sapıklığa dâvetleridir.”3516 Onların mekri/tuzağı, İslâm’a karşı öğütledikleri hileleri, şirkleri ve bâtıllarını süslemeleri şeklindedir. 3517
Allah’ın, her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları kılıp orada mekr/hile
3510] Tefsîr-i Zemahşerî, c. 2, s. 372-373
3511] 8/Enfâl, 30
3512] 71/Nûh, 22
3513] 71/Nûh, 23
3514] Kurtubî, c. 18, s. 37
3515] 13/Ra’d, 33
3516] İbn Kesir, c. 2, s. 526
3517] Tefsîr-i Âlûsî, c. 13, s. 162
MEKR / TUZAK
- 789 -
yapmalarına fırsat vermesinde mekrden maksat, süslü söz ve yapmacık davranışlarla insanları sapıklığa çağırmalarıdır. Bu da, bir nevi hak dâvâdan yüz çevirtmedir. Mekke kâfirleri, her tepeye kâfir yandaşlarından dört kişi oturtur, geçmiş ümmetlerin peygamberlerine yaptıkları gibi insanları Peygamber’e uymaktan vazgeçirirlerdi. 3518
“Onlar yeryüzünde istikbâr/büyüklük taslamak ve kötü mekrler/tuzaklar kurmak (istiyorlar). Hâlbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda ne bir değişme bulursun, ne de Allah’ın kanununda bir sapma bulursun.”3519 Onların düzenledikleri sûikastlar, tüm eziyetleri (tüm işkence çeşitleri) ve insanları imana gelmekten alıkoymalarıdır. 3520
Tuzağa Düşürülene Nisbetle Kötü Mekr (Sûikast)
Birincisi, Allah’ın Elçileri ve Onların Tâbîlerine Sûikast: Sûikast planlayanlar, tuzaklarını peygamberlere ve onların inanmış bağlılarına yönelterek, bedenen eziyet eder, insanları peygamberlerden yüzçevirtmek ve onların dâvâlarından ürkütmek için bâtıl ve yalanlarını süslerler. Allah’ın peygamberleri ve onların mü’minlerine yönelik planlanan sûikastı üstlenenler, her toplumun içerisindeki suçlu reisler ve ileri gelen büyükleridir. Allah Teâlâ “Her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları kıldık3521 buyuruyor.
İkincisi: Zayıflara Yönelik Planlanan Tuzak: Toplumun reisi durumundaki ileri gelenler, Hak dâvâdan alıkoymak, süslü ifadeler ve yapmacık davranışlarla hak dâvâyı kabulden yüzçevirtmek için kendi yandaşlarının zayıf olanlarına yönelik hile ve tuzak düzenlerler. Çünkü bu zayıflar, kendilerinin ve toplum üzerindeki nüfuz ve hegemonyalarından ötürü bu sûikastçıların planladıkları tuzaklar ile geri adım atarlar. Allah, bu zayıf yandaşların ve düzenbazların kıyâmet gününde nasıl karşılıklı birbirlerini paylayıp suçlayacaklarını, nasıl birbirlerine serzenişte bulunacaklarını ve sataşacaklarını haber veriyor: “... Sen o zâlimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerini suçlayarak söz atarlarken bir görsen! Müstaz’aflar/zayıf sayılıp ezilenler, müstekbirlere/büyüklük taslayanlara, ‘Siz olmasaydınız, elbette biz mü’min insanlar olurduk’ derler. (Dünyada) müstekbirler/büyüklük taslayanlar, müstaz’aflara/zayıf sayılanlara (kıyâmet gününde): ‘Size hidâyet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilâkis siz suç işliyordunuz’ derler. (Buna karşılık) Müstaz’aflar, müstekbirlere: ‘Hayır! Gece-gündüz (işiniz) mekr/hile ve tuzak kurmaktı. Siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ortaklar, benzerler koşmamızı bize emrederdiniz’ derler. Artık azâbı gördüklerinde, pişmanlıklarını içlerine atarlar, Biz de o kâfirlerin boyunlarına (ateşten) demir halkalar takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahlar ile cezâlandırılır.” 3522
Müstaz’aflar, egemen güçlere tâbi olan yandaşlarıdır. Müstekbirler ise, kavmin uluları, reisleri, egemenleri durumundakilerdir. Fakat bu sataşmaların, karşılıklı suçlamaların onlara hiçbir faydası olmayacak. Hepsi de bin pişman olarak azâba mâruz kalacaklardır. Müstekbirler sapıp saptırdıkları için; müstaz’aflar da saptıkları için. Bunun için Allah Teâlâ, “İçlerinde pişmanlıklarını gizlediler, Biz de o
3518] Mücâhid’den naklen Kurtubî, 7-79
3519] 35/Fâtır, 43
3520] F. Râzî, 26/34
3521] 6/En’âm, 123
3522] 34/Sebe’, 31-33
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inkâr edenlerin boyunlarına (ateşten) demir halkalar koyduk” buyuruyor. Yani, tâbilerle/uyanlarla, kendisine uyulan ileri gelenlerin boyunlarına.
Kötü Mekr (Sûikast) Planlayanların Cezâlandırılması: Kötü tuzak sahipleri, azaptan kurtulamazlar. Eğer böyle bir kuruntu içerisinde iseler, bilmeliler ki, hatâ etmişlerdir ve zarardadırlar. “Allah’ın mekrinden emîn mi oldular? Ziyâna uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emîn olmaz.”3523 Yani, onların planladığı tuzaklarına karşılık, Allah’ın vereceği azâbından ve cezâsından emîn mi oldular?
Kötü Mekr (Sûikast) Ancak Sahibine Dolanır: “Bütün güçleriyle yemin ederek eğer kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir ümmetten/milletten daha çok hidâyette/doğru yolda olacaklarına dâir Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine uyarıcı (Muhammed s.a.s.) gelince bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı. Çünkü onlar yeryüzünde istikbâr/büyüklük taslamak ve kötü mekrler/tuzaklar kurmak (istiyorlar). Hâlbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda ne bir değişme bulursun, ne de Allah’ın kanununda bir sapma bulursun.”3524 Yani, yeryüzünde büyüklenerek Allah’ın âyetlerinden yüzçevirdiler, Allah’ın yolundan alıkoyarak insanlara tuzak planladılar. Kötü mekrin zararı, ancak sahibinedir. Yani bu sûikastın vebâli ancak kendilerinedir, başkalarına değil.
Âlûsî, “Kötü tuzak ancak sahibine dolanır” âyeti hakkında şöyle der: Yani, kötü tuzak ancak sahibini kuşatır, ona dokunur, ona iner (kendisi hakkında felâket olur). Âyet, sahih görüşe göre geneldir. İşler sonuçlarına göredir. Allah, ihmâl etmez ama imhâl eder (süre tanır). Genellikle, bir kimseye birisi tuzak hazırlasa ve bu tuzak o kimse hakkında derhal zâhiren etkisini gösterse, gerçekte o kimse kurtulmuştur, ama tuzağı kuran (sûikastçı, düzenbaz) helâk olmuştur. 3525
İnsanın aklına gelebilir ki, “çoğu kez kötü mekr ehlinin (sûikastçının) örgütlediği kötü tuzağıyla üstünlük sağladığını görüyoruz. “Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır”3526 âyeti ise, böyle olamayacağına delâlet ediyor?” Fahreddin er-Râzî, bu soruyu sorduktan sonra, cevabını birkaç şekilde verir:
1- Âyette adı geçen “mekr/tuzak”, Mekke kâfirlerinin Rasûlullah’ı öldürmeye ve ülkeden çıkartmaya azmettikleri mekrdir. Onların “kötü mekrleri/tuzakları” ise, Bedir Savaşı ve diğer savaşlarda öldürülerek kendilerine dönmüştü.
2- Kötü tuzak geneldir. Sahih olan da budur. Çünkü Peygamber (s.a.s.) mekr/tuzak planlamaktan men etmiştir. Ondan gelen haberden şöyle buyurduğu vâriddir: “Mekr/hile ve tuzak planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Çünkü Allah ‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur. İşler, sonucuna göredir. Bir kimse birisine hile yapsa ve zâhiren, derhal tesirini gösterse bile gerçekte kurtulan odur (hile yapılan kişidir). Tuzak planlayan helâk olmuştur. Bu, kâfirin dünyada rahat, müslümanın ise sıkıntılı olması gibidir. Bu inceliği şu âyet açıklamaktadır: ‘Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar?’ Yani, onların hile ve tuzaklarının ânî bir geçerliliği olsa da, âkıbet (güzel son) takvânındır. İşler, sonucuna göre değer kazanır. Öncekilerin helâk olması gibi, onlar da yok
3523] 7/A’râf, 99
3524] 35/Fâtır, 42-43
3525] Tefsîr-i Âlûsî, 26/34
3526] 35/Fâtır, 43
MEKR / TUZAK
- 791 -
olup gideceklerdir.” 3527
Gerçekten “Kötü tuzak sahibine dolanır” âyeti genel bir kanundur. Yani, Allah’ın, insanlığın hayatında geçerli olan genel sünnetlerinden bir sünnettir. Bu sünnet asla değişmez. Fakat hükmünün geçerli oluşu, sebeplerinin, şartlarının tahakkuk etmesine/gerçekleşmesine mâni engellerin bulunmaması gerekir. Nitekim, bazı umûmî sünnetlerin gerçekleşmesi için birkaç yön sözkonusudur. İnsanlar bazen yardım yönüne yerleşirken, bazen de kötü mekrin/sûikastın sahibini bulduğu yönde odaklaşırlar. Kimi zaman da Allah sünnetini, bir başka yönde gerçekleştirir. Nitekim sebepleri ve şartları tahakkuk edip engeller kalktığı zaman, sünnetinin geçerliliği ânî bir infâzı gerektirmez. Bu genel sünnete, şahsa ve cemaate nisbetle bu infâzın tabiatı, bizim bilemediğimiz, fakat Allah’ın inceliklerini bildiği zamana kadar ertelenmesidir. Tıpkı zulüm ve zâlimler hakkındaki sünnetinde olduğu gibi. Bu, her ne kadar helâk tarih ve müddetlerini tüm incelikleriyle bilmesek de, zâlimlerin yok oluşlarını hükme bağlayan ve asla değişmeyen umûmî sünnettir.
Mekr/Tuzak Planlamanın Dünya ve Âhiretteki Cezâsı: Allah (c.c.) kötü mekr ve sahipleri hakkındaki sünneti (değişmez genel kuralı), dünya ve âhirette azâba çarptırılacak olmalarıdır. “...Hayır, inkâr eden kâfirlere mekrleri/hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler. Allah kimi saptırırsa artık onu hidâyete/doğru yola iletecek yoktur. Dünya hayatında onlara sâdece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha şiddetlidir. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.”3528 Mekrleri, yani, onlara süslü gösterilen şirkleri İslâm’a karşı planladıkları hileleri demektir. Dünya hayatında onlar için azaptan kasıt, mâruz kalacakları öldürülme, esâret ve benzeri sıkıntılar demektir. Bu, küfürlerinin cezâsı olduğu için, Allah bunu azâb diye isimlendirmiştir.3529 Âhiretteki azâbı ise şiddet ve devamlılığından dolayı, daha zordur.
Mekr/Tuzak Planlayanların Ummadıkları Yerden Cezâlandırılmaları: Allah’ın cezâsı, hiç ummadıkları, geleceğini zannetmedikleri bir anda, ehl-i mekri çepeçevre kuşatacaktır. Bu, Allah’ın onlara mekridir, hilelerinin cezâsıdır. “Onlardan öncekiler de (peygamberlere) mekr/hile yapmışlardı, sonunda Allah, onların binalarının temellerinden geldi de üstlerindeki tavan üzerlerine çöküverdi. Bu azap, onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti.”3530 Bu bir temsildir, sembolik anlatımdır. Buna göre anlam şöyledir: Evleri, üzerlerine yıkılmışçasına helâk olup gittiler. Denildi ki, onların hile ve düzenleri boşa çıkartılıp üstlerinden üzerlerine çatılar düşmüşçesine helâke mâruz kaldılar. Azap onlara ummadıkları yerden gelmişti, yani, kendilerini güven içinde zannettikleri bir zamanda.3531 Kötülüğü organize edenlere inen bu azap şöyle dile getiriliyor: “Sonra kıyâmet gününde (Allah), onları rezil ve rüsvay eder...”3532 Yani, Allah onları hakîr ve perişan eder. Bundan önceki nesiller de mekr/tuzak planladılar. Allah, dünyada onları azaplandırdı. Daha sonra âhirette de azaplandıracaktır.
3527] Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35
3528] 13/Ra’d, 33-34
3529] Tefsir-i Zemahşerî, 2/532
3530] 16/Nahl, 26
3531] Kurtubî, 10/98
3532] 16/Nahl, 27
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ehl-i Mekrin Hallerinin Ortaya Çıkması: “...Kötülükleri mekr/tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Ve onların mekri/tuzağı bozulur.”3533 Onlar, amelleriyle gösteriş yaparlar, insanlara tuzak planlarlar. Kendilerinin, Allah’ın tâatinde olduğu izlenimini verirler. Oysaki onlar, Allah’a karşı kindar ve nankördürler. Yaptıklarıyla riyâ ederler. Âyet geneldir. Bu âyetin kapsamına ilk etapta müşrikler de girerler. Bunun için Allah Teâlâ, “onların tuzağı bozulur, bozulacaktır” diyor. Yani, bozar, iptal eder, akıl ve basîret sahipleri için onların kötülüklerini, sahtekârlıklarını er-geç ortaya çıkarır. Çünkü kim neyi gizlemişse Allah onu yüzü (renk verdirerek) veya dili ile beklenmedik bir anda ortaya çıkarmıştır. Kim neyi gizlemişse, Allah, o gizlediğini başına geçirmiştir. Çünkü hayır yapan hayrını, şer yapan şerrini görür. Riyâkârın halinin iyi karşılanacak yanı yoktur. Onlar bu tavırlarını ahmak ve anlayış yoksunu kimseler için sergileyip dururlar. Fakat ferâset sahibi mü’minler onlara böyle bir şeyi revâ görmezler. Aksine, bunun yakın bir zaman içerisinde, er-geç açığa çıkacağını bilirler. Hiçbir gizli şey gaybı bilen Allah için sır değildir. 3534
Allah’ın Mekri Çabuktur: “Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (sağlık ve bolluk zevki) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların (hazırlanmış) bir mekri/tuzağı vardır. De ki: ‘Mekr bakımından Allah daha çabuktur (yaptıklarının cevapsız ve gizli kalacağını sanmayın). Çünkü elçilerimiz kurduğunuz mekrleri/tuzakları mutlaka yazıyorlar.”3535 Yani Allah, vereceği bir zararı, tattıracağı bir musîbeti, rahmeti gereği kâfirlerden kaldırınca onlar hile ve tuzak (mekr) düzenlemeye; şükür yerine küfür ve yalanlamadan vazgeçme yerine beklenmedik tavırlar sergilemeye kalkarlar. Zarar ve musîbetin onlardan kaldırılmasından sonra insanlar, nâil olacakları rahmetle öğütlenmekten (kendileri için nimet olduğunu itiraf etmekten) yüzçevirdikleri için, kavuştukları nimetin “tesâdüf” olduğunu söylemeleri de onların tuzaklarındandır. Allah’ın âyetlerine karşı tuzak planlamak için koşanlara de ki: Allah sizin hilenize karşı ceza vermekte daha süratlidir. Sizin cezânızı hazırlamıştır. Siz, İslâm’ın nûrunu söndürmek için nasıl tedbir alacağınızı kararlaştırmadan önce, o sizi azâba düşürecektir. Çünkü Allah, âlemin işlerini tedbir ve amellerin cezâsını takdir konusunda hile ve tuzaklarına karşılık, âhiretten önce, onları dünyada cezâlandırmaya öncelik vermiştir. O, onların hile ve tuzağını bilendir. Hile ve tuzak adına hiçbir şey, O’ndan gizli değildir.
Bütün Mekrler Allah’ındır: “Onlardan öncekiler de (peygamberlerine) mekr/tuzak kurmuşlardı. Hâlbuki bütün mekrler Allah’a âittir. Çünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. (Dolayısıyla istediğinin tuzağını bozar). Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir.”3536 Allah, önce onların yaptıklarını “mekr/tuzak” kelimesi ile niteledi; sonra da, kendi mekrine oranla onların tuzağını yok sayarak “fakat bütün mekrler Allah’ındır” buyurdu. Sonra bunu da şu sözüyle açıkladı: “O, herkesin ne kazanacağını bilir. (Dolayısıyla istediğinin tuzağını bozar). Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir.” Çünkü her nefsin kazandığını bilen ve ona göre cezâlarını hazırlayanındır bütün mekrler. Zira, o cezâ, bilmedikleri yönden, hem de başlarına geleceklerden gâfil olarak onlara
3533] 35/Fâtır, 10
3534] İbn Kesir, 3/549
3535] 10/Yûnus, 21
3536] 13/Ra’d, 42
MEKR / TUZAK
- 793 -
gelir. Kâfirler de böylece âkıbetin, yani dünyanın cezâ ve sevâbının veya âhiretin sevap ve ıkâbının kimler için olacağını bileceklerdir.
Azgın Topluluktan Başkası Allah’ın Mekrinden Emîn Olmaz: Müslümana yaraşan, Allah’ın mekrinden emîn olmaması, içinde bulunduğu nimete ve müslüman olduğuna dayanarak günahlarına rağmen Allah’ın kendisinden râzı olduğu zannıyla günahlara boşvermemesidir. Oysa, âsî müslümanlara Allah’ın affı kesin olmayıp sadece ümit edilir. Müslümanın bu tür düşüncesi, kendisine kurduğu bir tuzaktır. Onun bu düşünceden vazgeçmesi, Allah’a olan itaatinin sürekli olması ve nimetlerine -ki, en büyük nimeti İslâm’dır- şükrünü îfâ etmesi gerekir. Ancak böyle Allah’ın mekrinden emîn olabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın mekrinden emîn olmaz.”3537 Allah’ın mekrinden emîn olmak, O’nun affına dayanarak günahlara boş vermek demektir. Hasanu’l-Basrî şöyle der: “Mü’minler korku ve endişeyle ibâdet ederken, kâfirler güven içinde günah işlerler.”
Mekr/Tuzak ve Planlayanlar Hakkındaki Sünnetullah’tan Anlamamız Gereken Şey: Tuzak ve sahipleri hakkındaki sünnetullah’tan anlamamız gereken şey, fertler olsun, cemaatler olsun kötü mekrin/sûikastın yalnız sahibini bulacağı, dünyada iken düzenbazların âkıbetlerinin kötü olacağı ve durumlarının belirginleşip azâbın başlarına geleceğidir. Üç şey vardır ki, kim onu yaparsa azaptan/azap tehlikesinden kurtulamaz: Mekr etmek, zulüm ve ahde vefâsızlık. Allah’ın kitabı, bunu doğrulamaktadır: “Kötü mekr, ancak sahibine dolanır.”3538; “Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleyhinizedir.”3539; “Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur.” 3540
Müslüman Cemaatin Dikkat Etmesi Gereken Şey: İslâm dâvetçisi olan müslüman cemaatin dikkatli olması gereken şeylerden birisi de, tuzak ve tuzak planlayıcılar hakkındaki sünnetullahın sürekli olduğu, kötü mekr sahiplerini dâvetçi mü’minlere ve İslâm dâveti için çalışan müslüman cemaate karşı hile ve tuzak düzenlemekten ayrı kalmayacakları husûsudur. Hilebazların hilesi, belli bir kararda kalmaz. Allah’a dâvet faâliyetlerini ortadan kaldırmak, insanları o dâvâdan ve müslüman cemaatten alıkoymak gibi kötü maksatları içi uygun gördükleri her şeyi yaparlar. Yalan söylemek, dâvetçilere ve müslüman cemaati töhmet altında bulundurmak, cemaat, cemaat liderleri, cemaat üyeleri ve dâvetçiler arasında fesat çıkarmak, tutuklamak veya yurtlarından çıkarmak yahut öldürmek, onların enerji ve canlılıklarını sekteye uğratmak için gayret göstermek... bütün bunlar, onların tuzaklarının (mekr) bir kısmıdır. Öyle ki, mü’minler hakkında ne bir dostluk, akrabalık, ne de antlaşma tanıyıp gözetirler. Hiçbir sorumluluk tanımayan fesat şebekesinin bütün bu yaptıkları, değişmeyen kesin bir yoldur. Ama bilinmelidir ki, gâlibiyet daima Hak ehlinindir. Çünkü hak ehli, kötülüğü örgütleyenlerin tersine, savaşlarda yalnız değillerdir. Onlar tevekkül içerisinde Allah’a ve şeriatına bağlı kaldıkları, hak-bâtıl mücâdelesinde sünnetullah dediğimiz umûmî kanunla hidâyete erdikleri ve sebeplere -ki, kötülüğü planlayanların planlarını iptal etmek için uyanık olmak da bu sebeplerdendir- tutundukları müddetçe Allah (c.c.) onlarla beraberdir. Müslüman cemaate, hele hele cemaat
3537] 7/A’râf, 99
3538] 35/Fâtır, 43
3539] 10/Yûnus, 23
3540] 48/Fetih, 10
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lideri durumundaki cemaat büyükleri ve hocalarına düşen, bütün bunları düşünmeleridir. Çünkü tuzak örgütleriyle sürekli beraber ve yüz yüzedirler. 3541
Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı
“Mekr” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 43 yerde kullanılır. Mekr kelimesinin anlamına yakın olarak kullanılan diğer kelimelerden hud’a ve türevleri, 5 yerde, keyd ve türevleri, 35, tağrîr ve türevleri 27, ğaşş ve türevleri 29, mihâl kelimesi ise bir yerde kullanılır. Yine mahâret ve çare anlamında “hîle” kelimesi bir yerde kullanılır.
"(Yahûdiler gizlice) mekr (tuzak, hile plan, strateji) kurdular; Allah da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en hayırlı/güçlü olanıdır." 3542
“Size bir iyilik dokununca tasalanırlar size bir kötülük isâbet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli düzenleri) size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarını kuşatandır.” 3543
“Her kentte ileri gelenleri (ekâbirini/büyüklerini), oranın mücrimleri/suçluları kıldık (bir süre kötülük yapmalarına fırsat verdik) ki, orada mekr/hile yapsınlar. Onlar kendilerinden başkasına hile/kötülük (mekr) yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.” 3544
“Allah’ın mekrinden emîn mi oldular? Hüsranda olandan, ziyâna uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emîn olmaz.” 3545
“Firavun: ‘Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir mekrdir/tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz.” 3546
“Onlara mühlet veririm; (ama) Benim “keyd”im (cezam) çetindir.” 3547
“Onların yürüyecekleri ayakları mı var, yoksa tutacakları elleri mi var veya görecekleri gözleri mi var yahut işitecekleri kulakları mı var (neleri var)? De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” 3548
“Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.”3549
“Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana mekr/tuzak kurarlarken Allah da (onlara) mekr kuruyordu. Çünkü Allah mekr kuranların en hayırlısıdır/iyisidir (Tuzağa düşmeye kim lâyık ise, Allah onu düşürür).” 3550
“Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni
3541] Abdülkerim Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmeti, s. 309-330
3542] 3/Âl-i İmrân, 54
3543] 3/Âl-i İmrân, 120
3544] 6/En’âm, 123
3545] 7/A’râf, 99
3546] 7/A’râf, 123
3547] 7/A’râf, 183
3548] 7/A’râf, 195-196
3549] 8/Enfâl, 18
3550] 8/Enfâl, 30
MEKR / TUZAK
- 795 -
yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 3551
“Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (sağlık ve bolluk zevki) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların (hazırlanmış) bir mekri/tuzağı vardır. De ki: ‘Mekr bakımından Allah daha çabuktur (yaptıklarının cevapsız ve gizli kalacağını sanmayın). Çünkü elçilerimiz kurduğunuz mekrleri/tuzakları mutlaka yazıyorlar.” 3552
“(Yusuf aracıya şunu söyledi:) ‘Bu (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihânet edenlerin “keyd”ini/hileli düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi.” 3553
“Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir “keyd” plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” 3554
“...Hayır, inkâr eden kâfirlere mekrleri/hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler. Allah kimi saptırırsa artık onu hidâyete/doğru yola iletecek yoktur. Dünya hayatında onlara sâdece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha şiddetlidir. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 3555
“Onlardan öncekiler de (peygamberlerine) mekr/tuzak kurmuşlardı. Hâlbuki bütün mekrler Allah’a âittir. Çünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. (Dolayısıyla istediğinin tuzağını bozar). Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir.” 3556
“Gerçek şu ki onlar mekr/hileli düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri dağları yerlerinden oynatacak da olsa Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.” 3557
“Onlardan öncekiler de (peygamberlere) mekr/hile yapmışlardı, sonunda Allah, onların binalarının temellerinden geldi de üstlerindeki tavan üzerlerine çöküverdi. Bu azap, onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti. Sonra kıyâmet gününde (Allah), onları rezil ve rüsvay eder ve der ki: ‘Haklarında (mü’minlere karşı) düşman kesildiğiniz ortaklarım nerede?’ Kendilerine ilim verilmiş olanlar da derler ki: ‘Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirleredir.”3558
“Bundan ötürü, keydinizi/tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur.” 3559
“Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak
3551] 8/Enfâl, 62
3552] 10/Yûnus, 21
3553] 12/Yûsuf, 52
3554] 12/Yûsuf, 76
3555] 13/Ra’d, 33-34
3556] 13/Ra’d, 42
3557] 14/İbrâhim, 46
3558] 16/Nahl, 26-27
3559] 20/Tâhâ, 64
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir keyd/tuzak kuracağım.” 3560
“Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezlerdi. Allah’a and içerek birbirlerine: ‘Biz, gece ona ve âilesine baskın yapalım (onları öldürelim), sonra velîsine: ‘Âilesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, doğru olduğumuzu söyleyelim’ dediler. (Bu şekilde) bir mekr/tuzak kurdular. Biz de onlar hiç farkında olmadan onlara bir mekr kurduk.” 3561
“Sen, onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları mekrlerden/tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma.” 3562
“... Sen o zâlimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerini suçlayarak söz atarlarken bir görsen! Müstaz’aflar/zayıf sayılıp ezilenler, müstekbirlere/büyüklük taslayanlara, ‘Siz olmasaydınız, elbette biz mü’min insanlar olurduk’ derler. (Dünyada) müstekbirler/büyüklük taslayanlar, müstaz’aflara/zayıf sayılanlara (kıyâmet gününde): ‘Size hidâyet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilâkis siz suç işliyordunuz’ derler. (Buna karşılık) Müstaz’aflar, müstekbirlere: ‘Hayır! Gece-gündüz (işiniz) mekr/hile ve tuzak kurmaktı. Siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ortaklar, benzerler koşmamızı bize emrederdiniz’ derler. Artık azâbı gördüklerinde, pişmanlıklarını içlerine atarlar, Biz de o kâfirlerin boyunlarına (ateşten) demir halkalar takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahlar ile cezâlandırılır.” 3563
“...Kötülükleri mekr/tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Ve onların mekri/tuzağı bozulur.” 3564
“Bütün güçleriyle yemin ederek eğer kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir ümmetten/milletten daha çok hidâyette/doğru yolda olacaklarına dâir Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine uyarıcı (Muhammed s.a.s.) gelince bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı. Çünkü onlar yeryüzünde istikbâr/büyüklük taslamak ve kötü mekrler/tuzaklar kurmak (istiyorlar). Hâlbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda ne bir değişme bulursun, ne de Allah’ın kanununda bir sapma bulursun.” 3565
“Böylece o katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak kâfirlerin keydi/hileli düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.” 3566
“...Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un keydi/tuzağı tamamen boşa çıktı.” 3567
“Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.” 3568
3560] 21/Enbiyâ, 57
3561] 27/Neml, 48-50
3562] 27/Neml, 70
3563] 34/Sebe’, 31-33
3564] 35/Fâtır, 10
3565] 35/Fâtır, 42-43
3566] 40/Mü’min, 25
3567] 40/Mü’min, 37
3568] 52/Tûr, 42
MEKR / TUZAK
- 797 -
“O gün keydleri/planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.” 3569
“Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim keydim/fendim çok sağlamdır!” 3570
“Büyük büyük mekrler/tuzaklar kurdular. Tanrılarınızı bırakmayın; Vedd’i, Suvâ’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın.” 3571
“(Azaptan kurtulmanız için) bir keydiniz/hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!” 3572
“Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi? Onların keydini/tasarladıkları planlarını boşa çıkarmadı mı?” 3573
Mekr Kavramına Benzeyen Diğer Kelimeler: Hile Hud’a, Keyd, Mihâl, Tedlîs, Tağrîr, Ğaşş, Hılâbe
Hile
Hâle-Yehûlü fiilinden isim olan hile (hıyle) kelimesinin çoğulu “hıyel”dir. Lugatta çare, mahâret, kurnazlık, iyi düşünme, iyi görüş, işlerde tasarruf kudreti, maksada ulaşıncaya kadar fikri değiştirmek mânâlarında kullanılmıştır. Hîle kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de: “Erkeklery, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar hicretten muaftırlar.”3574 şeklinde “çare” mânâsına bir yerde kullanılmıştır. Hîle yerine ona en yakın olan “mahrec” kelimesi de kullanılmıştır ki, bu kelime de “çıkış yolu”, “kurtuluş” anlamındadır. Hatta âlimlerden bazıları “hîle” yerine özellikle “mahrec” kelimesini kullanmışlar, Ebû Süleyman el-Cüzcanî gibi bazı âlimler daha ileri giderek “bu konuda hîle nedir?” ifâdesinin kullanılmasını mekruh görmüş ve bunun yerine “bu konuda mahrec nedir?” sorusunun kullanılması gerektiğini söylemiştir. Bu mânâda olmak üzere mahrec kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim Allah’tan korkarsa (ittika ederse) Allah ona bir kurtuluş, çıkış yeri (mahrec) ihsan eder”3575 şeklinde geçmektedir. İmam Muhammed’e nisbet edilen bu konudaki eserin ismi de el-Mehâric fi’l-Hıyel’dir. Hıyel kelimesi Hz. Peygamber’in hadislerinde de kullanılmıştır. Rasûlullah (s.a.s.) “Yahûdilerin irtikâp ettikleri şeyleri siz de işlemeyin. Onlar Allah’ın haramlarını en bayağı (aşağılık) hîlelerle (ednâ’l-hıyel) helâl kılmaya yeltenmişlerdir.”3576 buyurmuştur.
Hile: Aldatacak tarz ve tedbir demektir. Hile sahtekârlık ve düzenbazlıktır. Başkasını kurnazca hareket ve fiilleriyle aldatmak. Alış-verişlerde hîleden maksat, bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeli ödemeye razı etmektir. Hîle, ayet ve hadislerle yasaklanmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere hâinlik etmeyin. Kendiniz bilip dururken emânetlerinize de hâinlik etmeyiniz" 3577 Ebû Hureyre
3569] 52/Tûr, 46
3570] 68/Kalem, 45
3571] 71/Nûh, 22-23
3572] 77/Mürselât, 39
3573] 105/Fîl, 1-2
3574] 4/Nisâ, 98
3575] 65/Talak, 2
3576] İbn Teymiyye, İkametu’d-Delîl, s. 123; İbn Kayyim el-Cevziyye, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, III/163
3577] 8/Enfâl, 27
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(ö. 57/676)'den rivâyete göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden geçerken elini bir hububât yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin görmesi için hububatın üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hîle yapan, bizi aldatan benden değildir." 3578
Bu hadis, alış-verişte hîle yapmanın yasak olduğunu gösterir. Satılan malda ayıp varsa, satıcının bunu müşteriye açıklaması gerekir. Ticaret örfünde, satılacak malın kıymetini ve dolayısıyla satış bedelini azaltan kusurlara "ayıp" denir. 3579
Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: "Satıcı doğru söyler ve sattığı şeyin ayıbını açıkça beyan ederse, satışı bereketli olur. Yalan söyler ve sattığı malın ayıbını gizlerse, satışın bereketi yok olur."3580 Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz. Bu mallar, sizden karşılıklı rızâya dayanan bir ticaret yoluyla olursa bu müstesnâdır."3581 "Veyl olsun (yazıklar olsun, azap olsun), ölçü de tartıda noksanlık edenlere. Onlar insanlardan ölçüp aldıkları zaman tam olarak alırlar; fakat insanlara verilmek üzere ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler."3582; "Ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz insana ancak gücünün yeteceği kadarını yükleriz."3583; "Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın, doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." 3584
Bu ve benzeri âyet ve hadisler müslümanın bütün iş ve muâmelelerinde doğru hareket etmesini hîle ve hud'adan uzak durmasını bildirmektedir. Allah Rasûlü özellikle ticaret yapanlara bu konuda şu tavsiyede bulunmuştur: "Tüccarlar topluluğu, alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karıştığı için bunu sadakalarınızla telâfi ediniz." 3585
Hîle, ya sözle veya fiille karşı tarafı etkilemek suretiyle vuku bulur. Sözlü hile; tarafların birbirini etkilemek ve akde razı etmek için, bir takım aldatıcı ve yanıltıcı sözler konuşmasıdır. Amaç, ayıplı bir malı, müşteriye ayıpsız gibi satmak veya normalin üstünde bir fiyatla satışı gerçekleştirmektir. Meselâ, satılan malı mevcut olmayan sıfatlarla övmek, malın kusurunu gizlemek, üçüncü bir kişi aracılığı ile fiyatın yükselmesini sağlamak bunlar arasındadır. 3586 Fiilî hile ise; taraflardan birisinin diğerini etkilemek ve alış verişe razı etmek için birtakım hîleli hareketler yapmasıdır. Meselâ; kalitesi düşük bir mala, aynı cins fakat kalitesi yüksek bir malın damgasını vurmak; kalan değeri yüksek olan kömüre düşük kalitelisini karıştırmak; sütsüz ineğin memelerini bağlayarak süt biriktirmek ve alıcıya çok süt varmış gibi göstermek3587 ve böylece normal fiyatının üstünde fâhiş gabn derecesinde bir satış bedeli ile satmak gibi hilelerdir. Günlük hayatta buna benzer pek çok hile ve aldatma çeşitleri görülmektedir.
3578] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50; Tirmizî, Büyû’ 72
3579] Ali Haydar, Düraru'l Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, 554 vd.; Mecelle, mad., 338
3580] Buhârî
3581] 4/Nisâ, 29
3582] 83/Mutaffifın, 1-3
3583] 6/En'âm, 152
3584] 26/Şuarâ, 181-183
3585] Ebû Dâvud, Büyû', 1
3586] Abdülkerîm Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, Terc. Ali Şafak, İstanbul (t.y), s. 521
3587] Buhârî, Büyû', 64
MEKR / TUZAK
- 799 -
İşte, İslâm bütün hîle ve aldatmaları yasaklamış, müslümanın özünün ve sözünün bir olmasını istemiştir. Bütün namazların her rek'atında okunan Fâtiha suresinde "Ey-Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet" 3588 dûasının tekrar edilmesi toplumu en doğruya, en güzele ulaştırma amacına yöneliktir. 3589
Hîle-i Şer’iyye mi, Hile-i Şerriyye mi?
Hîle
Hîle, çözüm, çare, beceriklilik demektir. Çıkış yolu anlamına gelen mahrec ve çoğulu mehâric de hîlenin eş anlamlısı olarak kullanılır. Hîle-i şer'iyye; amel ve tasarrufları şekil ve dış görünüş bakımından fıkha uygun düşürmek, İslâm'da yasak olan hususları görünüşte meşrû olarak yapabilmek için bulunan yollar, çâreler, çıkış noktaları demektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye çalışırken başvurulan muâmeleye "muâmele-i şer'iyye", bu işlem sonucu kazanç elde edilmişse, buna da "ribh-i şer'î" denir; meşrû kâr demektir.
Hîle prensibi ilk Hanefî müctehidlerince İslâm hukukunu yürüyen hayatla uyumlu hâle getirmek, zarûret yoluyla haramların mubah sayılmasını azaltmak, insanların apaçık şer'î kaideleri çiğnemesini önlemek gibi güzel amaçlar için kullanılmış ve daha çok yemin, talâk (boşanma) gibi konularda uygulanmıştır. Ancak bu kaide zamanla çığırından çıkmış "kanuna karşı hile yapmak" şekline dönüşmüştür.
İmam Muhammed, muâmele-i şer'iyyeye "iyne" adını vermiştir. Bu yüzden iyne satışını açıklığa kavuşturmak hîle-i şer'iyyeyi anlamaya yardımcı olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "İnsanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz." 3590
İyne satışı, ödünç para isteyen bir kimseye bir malını veresiye bir bedelle satmak, aynı malı daha az peşin bir bedelle geri almaktır. Bu konudaki bir uygulama örneğini Ebû'l-Âliye Hz. Âişe'den şöyle nakleder: "Zeyd bin Erkam’ın (ö. 66/689) ümmü veledi olan bir kadın O'na dedi ki: 'Ey mü'minlerin annesi, Zeyd'e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.' Hz. Aişe şöyle dedi: Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd'e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabım kaybetmiş olur. Kadın dedi ki; "Satışı bozup, altı yüze geri alsam olmaz mı?" "tabii, kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, önceden verdiği kendinindir." 3591
Şâfiîler dışında İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu iyne satışını geçersiz saymışlardır. Çünkü bu fâize götürür. Hanefîlerden Ebû Yusuf ise "iyne câizdir ve sevabı vardır. Sevabının olması haramdan kaçınmayı sağladığı içindir."3592 demiştir. İmam Muhammed ise, iyne satışını faizcilerin uydurduğunu ve bu akde
3588] el-Fatiha, 1/6
3589] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 438-439
3590] Ebû Dâvud, Büyû', 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
3591] 2/Bakara, 275; Ahmed bin Hanbel, IV, 180; el-Kâsâni, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 198, 199; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, Dimaşk 1984, IV, 469
3592] Kâdîhân, II, 244, 245
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalben râzı olamadığını söyler. 3593
Muâmele-i Şer'iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer'iyye sûretinde İmam Ebû Yusuf'a göre ribâ kalkar, kâr câiz olur. Bu bir şer'î kurtuluş yoludur. Çünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz) karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtasıyla bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi gayr-i meşrû bir hiyle olarak kabul etmek doğru değildir." 3594 Ömer Nasuhi Bilmen, diğer borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der:
"Ödünç para alanın üzerine, muâmele-i şer'iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü'l-Hümâm Fethu'l Kadîr'de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şâyân değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır. 3595
Hanefilerde genel olarak muâmele-i şer'iyye faiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvâlar ile hükümler bu yolda verilegelmiştir. Osmanlı sultanları hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir.3596 Bunun bir sonucu olarak Belh fakîhleri; "Zamanımızda iyne usûlüne göre yapılan alış-veriş, çarşılarımızda yapılmakta olan alışverişlerden hayırlıdır" demişlerdir.
Ancak hîle-i şer'iyye açıkça veya gizlice fâizli işleme yol açmamalıdır. Mecelle'de de yer aldığı gibi "akitlerde itibar lafza değil mânâyadır." Diğer yandan, alacaklıya menfaat sağlayan borç akdinin, bütün mezheplerce fâiz sayılarak yasaklandığı görülür.3597 Bu yüzden yapılan akit gerçekçi olmalı, yapmacık olmamalıdır. Amellerin niyetlere göre olduğu âyet ve mütevatir hadîslerle sâbittir. Bu hüküm amellerin âhiretteki durumu ile ilgili görülse bile akitlerde tarafların gerçek niyet, maksat ve irâdelerini araştırmaya bir engel yoktur. Meselâ, bir kimse ödünç olarak 1000 gram altın verip, yıl sonunda 1300 gram olarak geri alsa, bu işlem, bir İslâm ülkesinde fâiz sayılacaktır. Bunun yerine evini 1000 gr. altın karşılığında satıp, bir yıl sonra 1300 gr. altına geri alsa, bu bir alım satım muâmelesi olur. 300 gr. fazlalık kârdır. Ancak alım-satım faizi gizlemek için yapılmışsa o zaman muvâzaalı bir akit sözkonusu olur. Böyle bir durumda Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre dışa karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli sayılır. Meselâ; evi alan, artık bir yıl sonra tekrar geri satmaya zorlanamaz. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise tarafların gerçek irâdesi araştırılır. Gerçek irâde satım akdi ise ona göre, fâiz alıp-vermek ise, buna göre işlem yapılır.3598 Kanun boşluklarından yararlanarak, kanuna karşı hîle yapmak isteyenler her devirde olmuştur. Hükümlerin amaçlarından ve özünden uzaklaşmamak için akitlerde gerçek irâdeyi araştırmak veya Ebû Hanîfe'nin dediği gibi dış görünüşe (zâhire) göre hükmetmek gerekir. Bu taktirde hîle-i şer'iyyelerin önüne geçilebilir veya bu konuda tarafların muvâzaalı akit değil de gerçek akitler yapması sağlanabilir.
3593] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, V, 207, 208; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 244
3594] Ö. N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48
3595] Ö. N. Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101
3596] Ali Haydar, Dürarü'l-Hükkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330
3597] Abdurrahman b. Süleyman -Dâmad-, Mecmau'l Enhur, İstanbul 1301, II, 303
3598] el-Mavsılî, el-İhtiyar li-Ta'lîli'l-Muhtâr, II, 21; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, I, 171
MEKR / TUZAK
- 801 -
Bize kadar ulaşan hîle ve mehâric kitapları daha çok Hanefi ve Şâfiîlere aittir. İmam Muhammed’in (ö.189/805) el-Hiyel ve'l Mehâric'ini el Hâkim eş-Şehîd özetlemiş, İmam Serahsî de bunu şerhetmiştir. el-Hiyel, "el Mehâric fî-Hiyel" adıyla neşredilmiştir.3599 el-Hassâf, Alî b. Muhammed en-Nehâî ve Sa'd bin A. es-Semerkandî gibi fakihlerin de müstakil "el Hiyel" kitapları vardır. Diğer birtakım fıkıh ve fetvâ kitaplarında da hiyel için fasıllar açılmıştır.
Şâfiîlerden Gazâlî ve İbn Ziyad gibi âlimler hiyele cephe almışlarsa da, İbn Hacer, Fetâvâ'sında bunlara karşı çıkmış ve uygulamayı hiyelin lehine çevirmiştir. Hîle-i şer'iyye usûlüne en büyük tepki Hanbelîlerden İbn Teymiyye (ö.728/1327) ile öğrencisi İbnü'l-Kayyim’den (ö. 751/1350) gelmiştir. İbn Teymiye'nin "Kıyâmu'd Delîl alâ Butlânu't-Tahlîl", İbn Kayyim'in “Î'lâmü'l-Muvakkıîn” ve “İğâsetü'l-Lehfân” isimli eserlerinde bu konu geniş olarak tartışılmış, "gaye ve çâre mübah ise hîle mubah, değilse hîle haramdır" sonucuna varılmıştır. 3600
Hilekâr, Hilekârlık
Hîleci, hîle yapan, düzenbaz, oyuncu. Hîlekârlık, ayin kökten Arapça, Farsça bileşik isimdir. Bir işi, muhatabını yanıltarak yapmaya sevk eden kimseye "hîlekâr" denir. Hîle ahlâka aykırı bir davranış olup, bütün semavî dinlerde yasaklanmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Şuayb’ın (a.s.) kavmini hîleye karşı uyarışı şöyle ifade edilir: "Ey kavmim, Allâh'a kulluk edin, sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum. Sizin için çepeçevre kuşatacak bir günün azâbından korkarım." 3601
Hz. Şu'ayb (a.s.) puta tapan Medyen halkını yalnız Allah'ın hâkimiyetini tanıyan tevhîd dinine çalıştır. Onlar ölçüleriyle, tartılarıyla ve silik, kesik, vezni eksik paralarıyla devamlı halkı aldatırlardı. Zeyd b. Eslem (ö. 136/753)'den rivâyete göre, bunlar dirhemlerin (gümüş para), dinarların (altın para) etrafını keserek bunları piyasaya sayı ile sürerler, halktan alırken de bu paraları tartı ile kabul ederlerdi. Şuayb (a.s.), onları bu hîle ve hud'alarından vazgeçirmeye çalışmış, söz dinlememeleri sonucu helâk olmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle haber verilir: "Azab emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri rahmetimizle kurtardık. Zulümleri ise, korkunç bir çığlık yakaladı. Böylece yurtlarında dizüstü yığılıp kaldılar." 3602
Medyen halkının bu felâketle karılaşmasında iki sebep geçerli olmuştur. 1) Puta tapıcı olmaları, 2) Alış-verişte hilekârlık yapmaları. 3603
Hud’a
Hud’a veya hadîa; aldatmak, hile yapmak anlamındadır. Önemli özelliği, aldatmanın hileli oluşudur. İnsanın içinde gizlediği bir şeyin aksini yapmasına hud’a veya hadîa denir. Bu vasfıyla mekr ile ortak özelliğe sahiptir. Hud’a kelimesinin iyilik ve kötülük konusunda kullanıldığı vâki ise de, daha ziyâde kötü
3599] Leipzig, 1930
3600] İbn Teymiyye Mecmau'l-Fetâvâ, XXIX, 446; İbn Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, III,107-417, İgâsetü'l-Lehfân, Mısır 1310, s. 183-285; A. Emîn, Duha'l-İslâm, II, 190 vd.; Hamdi Döndüren, a.g.e., c. 2, s. 439-440
3601] 11/Hûd, 84
3602] 11/Hûd, I1/94
3603] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VII, 293-298; Hamdi Döndüren, a.g.e., c. 2, s. 440
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamda kullanılmıştır.3604 Hud’a kelimesi gerek Kur’ân-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışına şu âyetleri misal verebiliriz: “Onlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya (hud’a) çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” 3605; “Seni aldatmak isterlerse bil ki Allah sana yeter.”3606; “Doğrusu münâfıklar Allah’ı aldatmaya (oyun etmeye, hile yapmaya) çalışırlar. Oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir.” 3607
Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır.”3608 buyurmuştur. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmaya veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır. 3609
Hud’ada iki yüzlülük, yani içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur. Âyetlerde geçen münâfıkların Allah’ı aldatmaları şeklindeki ifâdeler mecazdır. Çünkü aldatma, insanın içinde gizlediği bir çeşit hıyânet olduğundan, münâfıklar da şirklerini gizleyip hile (yanıltma, aldatma) ve gurur ile iman ettiklerini ifâde etmekle hud’aya başvurmaktadırlar. Bu sebeple âyetlerde münâfıklarla ilgili olarak kullanılan hud’a, onların normal bir insanı aldatmak için hilelere başvuran kişinin yaptığı işler için kullanılmıştır. 3610
Hud’a; hile aldatma, düzen kurma, insanın içinde gizlediği şeyin aksini açığa çıkarması anlamına gelir. Dilimizdeki "aldatmak" kelimesi, hud'a kelimesinin karşılığıdır. İslâm'da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması da bir esastır. Çünkü müslüman bir başkasının hakkına tecavüz etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte olsun, gerek diğer sosyal münasebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için3611 toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber çarşıda ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı malın hatasını gizlemek suretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: "Bizi aldatan bizden değildir." 3612 ihtarında bulunmuştur.
Kur'ân-ı Kerim'de de "hud'a" kelimesi bazı ayetlerde geçmektedir: "Münâfıklar Allah ve mü'minleri aldatmaya çalışırlar; hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da, farkında bile olmazlar." 3613; "Münâfıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar, hâlbuki O, onların aldatmalarını kendilerine çevirir. Namaza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı pek az zikrederler." 3614; "Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse,
3604] Râgıb el-Isfahânî, s. 250
3605] 2/Bakara, 9
3606] 8/Enfâl, 62
3607] 4/Nisâ, 142
3608] Buhârî, Cihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet 28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
3609] Nevevî, Şerhu Müslim, 12/45
3610] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/26
3611] 49/Hucurât, 10
3612] Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72
3613] 2/Bakara, 9
3614] 4/Nisâ, 142
MEKR / TUZAK
- 803 -
Allah sana yeter. Yardımı ile seni ve mü'minleri destekleyen O'dur." 3615
Görüldüğü gibi, âyetlerde münafıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat Allah Teâlâ'nın onların aldatmasına müsaade etmediği belirtilmektedir. Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman olduklarını söyleyerek, Allah'ı mü'minleri aldatmaya çalıştıkları vahiyle açığa çıkarılmıştır. Çünkü yüce Allah insanın içinden geçenleri ve niyetlerini de bilir. Zira O, insana şah damarından daha yakındır.3616 Dolayısıyla her şeye hâkim olan Allah, asla aldatılamayacağını âyetleri ile açıklamıştır. Bu durum karşısında münâfıkların böyle bir yola tevessül etmeleri, kendilerini aldatmaktan başka bir şey değildir.
Âyetlerde geçen "münafıkların Allah'ı aldatmaları" sadece bir mecazdır. Çünkü aldatma, insanın içindeki bir çeşit hainlik olduğu için, âdeta münafıklar da şirklerini gizleyip, hile ve gurur ile iman ettiklerini ifade etmekle, hud'a yapmaya çalışmaktadırlar. Bu sebeple âyetteki aldatma ifadesi, münafıkların, normal bir insanı aldatmak için hilelere başvuran bir kişinin yaptığı işleri yaptıkları için kullanılmıştır.
Münafıkların bu hareketlerinin günahı kendilerine dönecektir. Bu sebeple de, kendilerinden başkasını aldatamamışlardır.3617 Âyetteki bu kelimeler, münafıkların Allah'ı aldatabileceklerini sanmalarına da hamledilebilir. Çünkü münafık bir kişi, gerçek mânada Allah'ı ve sıfatlarını tanıyamamıştır. 3618
"Harb aldatmadır (hiledir -hud’a-)" 3619 hadisi. Âlimler bu hadise dayanarak, savaşta düşmana karşı aldatma ve hile yapmanın câiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Savaşta imkânlar ölçüsünde hile ve tuzağın her türlüsüne başvurulabilir. Fakat bunu yaparken, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya da gayret sarfedilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele etme hakkı doğar. Diğer yandan, yukarıdaki hadiste, savaş sırasında bütün kabiliyeti ortaya koyarak ve iyi düşünerek savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliğine de işaret vardır. 3620
Keyd
Keyd; aldatmak, kötülük etmek, hile yapmak, bir başkasına gizlice zarar vermeyi istemek anlamı taşımaktadır. Bu kelime de, Kur’ân-ı Kerim’de 35 yerde geçmektedir. “Esâsen şeytanın keydi (hilesi) zayıftır.”3621; “Şüphesiz Allah kâfirlerin tuzaklarını yıpratıcıdır.”3622; “Yusuf, ‘maksadım, vezire gıyâbında ihânet etmediğimi, hâinlerin tuzaklarını Allah’ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı’ dedi.”3623; “İnkârcıların
3615] 8/Enfâl, 62
3616] Kaf, 50/16
3617] el-Cessâs, Ahkâmü'l Kur'ân, I, 26
3618] ez-Zemahşeri, el-Keşşâf, Mısır 1354, I, 31
3619] Buhârî, Cihâd, 157, Menâkıb 25; Müslim, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 93
3620] İbn Hacer, Fethu'l Bârî, Mısır 1959, VI, 499; Talât Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 1
3621] 4/Nisâ, 76
3622] 8/Enfâl, 18
3623] 12/Yûsuf, 52
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hilesi elbette boşa gider.”3624; “Firavun’un hilesi elbette boşa gidecekti.”3625; “Gerçekten onlar düzen kuruyorlar. Ben de bir düzen kurmaktayım.”3626; “Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitâben ‘doğrusu bu sizin hilenizdir; siz kadınların fendi pek büyüktür’ dedi.”3627; “Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı?”3628; “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar.” 3629 şeklinde âyetlerde düzenbazlık, aldatma, kandırma mânâlarında kullanılmaktadır. Allah’ın, keydi zâtına nisbet etmesi ise, bu hileleri boşa çıkarma anlamındadır. Keyd, gizli bir sûikast tertip etmek, başkasına bir zarar vermek için gizli bir şekilde düzen kurmaktır. Türkçe’de keydin karşılığı olarak hile hıyânet, gadr, desîse, fenâlık, hud’a, mekr, düzen, fend, oyun, dolap, tuzak da kullanılmaktadır
Mihâl
Mihâl; kuvvet, kudret, hile hileyi boşa çıkarma veya hile ile mukabele etme, azap, gazap, şiddet, intikam, kin, helâk, tedbir mânâlarına gelir. Bu kelimenin Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir yerde geçen bu kelime şu şekilde kullanılmıştır: “Gök gürlemesi, O’na hamdederek şânını tesbih/tenzih eder. Melekler de korkularından tesbih ederler. Allah yıldırımlar gönderir de onunla dilediğini çarpar. Böyle iken o kâfirler Allah hakkında mücâdele ederler. Hâlbuki O’nun kuvveti, azâbı veya mukabil hilesi, (mihâl) pek şiddetlidir.” 3630
Bu âyette Allah Teâlâ Hz. Peygamber’i hile ile ortadan kaldırmak isteyen müşriklerin kurdukları tuzağı haber vermektedir. Şöyle ki: Erbed bin Rebîa (ö. 11/632) ve Âmir bin Tufyl bin Mâlik (ö. 11/632) Rasûlullah’a bazı hileler yapmak üzere anlaşmışlar ve ona gelmişlerdi. O mescidde birkaç sahâbî ile birlikte sohbet ediyordu. Âmir çok yakışıklı birisiydi ve görenlerin dikkatini çekiyordu. Orada bulunan sahâbîler de ona bakıyorlardı. Dışarıda Âmir, Erbed’e: “Beni, Muhammed’i lafa tutarken gördüğünde yavaşça arkasına dolaş ve onu kılıçla vur!” diye tenbih etmiş ve bu noktada anlaşmışlardı. Rasûlullah Âmir’le konuşurken Erbed de onun arkasına dolaştı ve kılıcını çekmeye davrandı; ancak bir karıştan fazlasına Allah müsâade etmedi. Âmir, kaş-göz işâretleriyle onu acele etmesi konusunda ikaz ediyordu. Hz. Peygamber olayın farkına vardı ve Allah’a duâ etti; Allah da onları oradan defetti. Daha sonra Allah Erbed’e açık bir yaz günü bir yıldırım indirdi ve onu yaktı. Âmir de kaçarak Benî Selûl’den bir kadının evine geldi ve sabah olunca silahını aldı. Rengi bozulmuş bir vaziyette atına binerek sahrâya gitti. Orada “karşıma çık” diye Allah ve Rasûlüne hem meydan okuyor, hem de şiir söylüyordu. Allah ona bir melek gönderdi, melek ona kanadıyla çarptı ve bunun akabinde vebâya yakalandı ve ölüp gitti. Allah Teâlâ bu olayı ifâde ederken “mihâl” kelimesini kullanmıştır. Bu da âyette bildirilen Allah’ın hileyi boşa çıkarmasıdır.
3624] 40/Mü’min, 25
3625] 40/Mü’min, 37
3626] 86/Târık, 15-16
3627] 12/Yûsuf, 28
3628] 105/Fîl, 2
3629] 12/Yûsuf, 5
3630] 13/Ra’d, 13
MEKR / TUZAK
- 805 -
Tedlîs ve Tağrîr
Tedlîs ve Tağrîr; daha ziyâde alış-verişlerde malın kusurunu müşteriden gizleme mânâsında kullanılırlar. Hud’anın bir türüdür. Tedlîs, daha ziyâde fiil ve gizleme yoluyla meydana gelen hileler; tağrîr ise, sözlü hileleri ifâde etmek için kullanılmıştır.
Tedlîs kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Tağrîr kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde geçer. Türkçe’ye biraz anlam daralması ve kayması ile kibirlenmek, kibirle aldanmak anlamında kullanılan gurur, gururlanma (tağrîr) kelimesi bâzı âyetlerde şu şekilde kullanılır: “Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar ‘müslümanları dinleri aldattı (ğarra)’ diyorlardı.” 3631; “Bu, Allah’ın âyetlerini alaya almanızdan ve dünya hayatının sizi aldatmış olmasından dolayıdır.” 3632; “Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak.”3633; “Ey insan! Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?”3634; “Kâfirlerin memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın.” 3635
Tağrîr, bir İslâm hukuk terimi olarak, akit yapılırken taraflardan birinin söz veya davranışıyla diğer tarafı kasten aldatmasını ifâde eder. Bir mala veya hakka piyasa değerinin çok üstünde veya çok altında fiyat verilmesi durumunda; bu netice, karşı tarafın söz ve davranışı sebebiyle aldanma (tağrîr) yüzünden meydana gelmişse, akdin feshine gidilebileceği İslâm hukukçularınca kabul edilmektedir. Böylece bir akitte ivazlar arasında aşırı dengesizlik bulunması halinde gabn-ı fâhiş sebebiyle akit fâsid olur ve ilgili tarafça feshedilebilir.
Tağrîr, fiyatta veya vasıfta olabilir. Sözlü veya fiilî olarak meydana gelmiş bulunabilir. Piyasayı bilmeyen alıcının fiyat konusunda yalan beyan ile aldatılması; malın vasfı veya kalitesi husûsunda (meselâ satıma konu olan hayvanın yaşı yanlış bildirilerek) yanıltılmış olması gibi durumlar sözkonusu olabilir. Bu gibi durumlarda akdin fâsid (bozuk ve sakat) olduğunda ve aldatılan tarafın da hıyâru’l-gabn ve tağrîr hakkı bulunduğundan söz edilir. Yanıltılan tarafa fesih hakkı tanınır. Aldatma ve yalan ile elde edilen kazanç haramdır. Bunun kullanılması ve tüketilmesi vebali çok ağır işlerdendir. Kul hakkına ilişkin olduğundan mutlaka telâfî ve tazmin edilmesi gerekir ve helâlleşilmesi lâzımdır. Rasûlullah (s.a.s.) “Bizi aldatan bizden değildir.”3636 buyurmuştur. Akitlere yalan, hile ve desîse karıştırılmasını yasaklayan birçok hadis vardır.
Günümüzde reklâm yoluyla geniş kitleler etkilenmekte ve kötüye kullanıldığı zaman bunun zararlı sonuçları çok daha yaygın olabilmektedir. Tağrîr vakası, böylece ikili borç ilişkilerini aşarak sosyal boyut kazanmaktadır. Bu yüzden günümüzde tağrîrin, özellikle bu çapta ortaya çıkışına fırsat vermemek güncel bir ihtiyaç halinde hissedilmektedir.
Ğaşş
Ğaşş veya Ğışş; hıyânet etmek, münâfık gibi kişinin içinde gizlediğinin aksini ortaya koymak sûretiyle hıyânet etmesi mânâsına gelir ki, her ikisinin odak
3631] 8/Enfâl, 49
3632] 45/Câsiye, 35
3633] 6/En’âm, 70
3634] 82/İnfitâr, 6
3635] 40/Mü’min, 4
3636] Müslim, İman 164
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
noktasını da hıyânet oluşturur. Bu kelimenin esası aldatmak sûretiyle karşı tarafı hıyânet etmektir. Nitekim Tirmizî, hadis kitabında “Ğışş ve hıyânet konusunda bir fasıl” şeklinde bir başlık açmıştır.3637 Hz. Peygamberimiz de: “Bizi aldatan bizden değildir.”3638 buyurmuştur.
Hılâbe
Hılâbe; aldatma, hud’a mânâsınadır. Bu kelime, daha ziyâde sözlü aldatmalar için kullanılmıştır. Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) “hılâbenin (aldatmanın) müslümana helâl olmadığını”3639 beyan etmiş, alış-verişlerde çok aldanan bir sahâbîye de “alış-veriş yaptığında ‘hılâbe (aldatma) yok’ de” 3640 buyurmuştur.
Mekr, hud’a, keyd, tedlîs, tağrîr, ğaşş, hılâbe kelimeleri, lügat mânâları itibarıyla içlerinde hile anlamı barındırmaktadırlar. Bu kelimelerin orta özelliği, kişinin içinde gizlediği ile yani niyet ve maksadı ile yaptığı fiil veya söylediği söz arasında farklılığın bulunmasıdır. Şeriate/kanuna karşı hilede de şekil bakımından kusursuzluk sözkonusu olduğu gözden uzak değildir. 3641
Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi
Tuzağın Allah'a nisbet ve izâfe edilmesi hakkında, öncelikle şunu söylemek gerekir: Mekr, aslında bir şeyi planlamak, başkasını amacından çevirmeyi tasarlamak, başkasının yapacağı işe engel olmaktır. İyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı Kur'an yapmaktadır. İyi bir iş yapmanın çaresini düşünmek ve uygulamak iyi mekr, kötü bir iş yapmanın çaresini aramak ve uygulamak ise kötü mekrdir. Kur'an, kâfirlere âit mekri, bazı âyetlerde "kötü mekr"3642 olarak belirtir. Demek ki, kötü olmayan mekr de vardır ki, o da Allah'a âit olan mekrdir.
Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli tutulduğundan mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir. İyi tedbire de mekru'l-hasen denilir. Bunun için Allah, mâkirlerin en iyisi3643 olarak nitelendirilmiştir.
Allah, yapılan suçu, benzeri bir ceza ile engeller. Buna edebiyatta müşâkele denilir. Burada işlenen suç, tuzak kurmadır. Bunun cezâsı, onu etkisiz bırakacak bir tuzak, yani karşı tedbirdir. Allah, tedbir uygulayanların en hayırlısıdır. Zira O'nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır. İşin içyüzünü bilmeyenler, O'nun tedbirini bazen şer sanırlar ama aslında şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.
Allah'ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması, onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. "Allah'ın, kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah'ın mekridir" diyenler de vardır. Hz. Ali'nin:
3637] Tirmizî, Birr 27; Mahmud Rifat Kademoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Akit Y. c. 7, s. 347
3638] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50; Tirmizî, Büyû’ 72; İbn Mâce, Ticârât 36
3639] İbn Mâce, Ticârât 42; Ahmed bin Hanbel, I/433
3640] Buhârî, Büyû’ 66, İstikrâz 19, Husûmât 3, Hıyel 7; Müslim, Büyû’48; Ebû Dâvud, Büy’u 66; Tirmizî, Büyû’ 28; Nesâî, Büyû’ 51
3641] Saffet Köse, İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile -Hile-i Şer’iyye-, s. 93-101
3642] 35/Fâtır, 43, 10; 16/Nahl, 45
3643] 3/Âl-i İmrân, 54
MEKR / TUZAK
- 807 -
"Kendisine verilmiş olan bol dünya nimetiyle kendisine mekredildiğini (bunlarla sınandığını) bilmeyen kimsenin aklından zoru vardır!" dediği rivâyet edilir. 3644
Kötü tuzak, sahibinin ayağına dolanır. Bu, Allah'ın genel yasasıdır. Peygamberlere ve hak dâvetçilerine kötülük etmek isteyenler, kendi kurdukları tuzaklarına yakalanıp helâk olurlar. 3645
Kâfirlerin tuzak kurması, Peygamber'in dâvetini önleyecek, etkisiz bırakacak planları kurmaları, çareler düşünmeleri demektir. Onlar, Peygamber'i etkisiz bırakmak, hatta onun varlığını ortadan kaldırmak için çareler düşünür, planlar kurarken Allah da onların planlarını etkisiz kılacak karşı mekr kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Çünkü yapılan kötülük, gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin, Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi ayaklarına dolanmıştır. 3646
Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır.”3647 buyurmuştur. Dikkat edilirse, görülecektir ki, bu hadiste de mekr kavramının benzeri olan “hud’a”, mü’minlere nisbet edilmemiş, temelde istenmeyen ve kâfirlerin sebep olduğu “harb” için kullanılmıştır. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmanın veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır. 3648 Hud’ada içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur. Bütün bunlarla birlikte, “harbin hud’a olması”, mü’minleri özellikle savaş şartlarında kâfirlerin hile ve hud’alarına karşı dikkatli ve uyanık olmaları için ihbar ve ikaz anlamı da düşünülmelidir.
Savaşta da, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya gayret sarf edilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele etme hakkı doğar. “Savaşın hud’a olduğu bildirilen hadiste, savaş sırasında bütün kabiliyeti, plan ve stratejiyi ortaya koyarak ve iyi düşünerek savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliği vurgulanmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de münâfıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat Allah Teâlâ'nın onların aldatmasına müsâade etmediği belirtilmektedir.3649 Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman olduklarını söyleyerek, Allah'ı ve mü'minleri aldatmaya çalıştıkları, -hâşâ- Allah'ı kandırabileceklerini sanmaları açığa vurulmuştur.
3644] Müfredât, s. 471
3645] 35/Fâtır, 42-43
3646] S. Ateş, Kur'an Ans. 13/151
3647] Buhârî, Cihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet 28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
3648] Nevevî, Şerhu Müslim, 12/45
3649] 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 142; 8/Enfâl, 62
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’minler Niye Mekr Edemezler?
Mekr ve benzeri kelimelerle ifâde edilen kavramların, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler ve Allah hakkında kullanıldığı halde, mü’minlere nisbet edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli çıkarımları olabilecek bir husustur. Mekr’in Allah’a nisbet edilmesinin, herhangi olumsuz bir anlamda kullanılamayacağı, yukarıda izah edildiği gibi, açıktır. İnsanlara nisbet edilen mekr ise, çoğunlukla olumsuz anlamdadır. Mekr, olumlu anlamda veya zorunlu hallerde kâfirlere karşı kullanılmış olsa, mü’minlerin bazısının bunu istismar edebileceği ve olumsuz anlamda ya da zorunlu olmadığı hallerde de diğer insanlara karşı kullanabileceği ihtimali sözkonusu olacaktır. Hâlbuki, “kizb/yalan” gibi “mekr” de mü’minlerde normal halde bulunamayacak, yani bulunmaması gereken problemli bir özelliktir.
Mü’minlerin temel vasfı, mü’min kelimesinin de bir anlamı olan “emîn/güvenilir” olmaktır. Bu güvenilirliğin “doğruluk”la yakın irtibatı vardır. Yine mü’min, dünyada huzura ve devlet gibi nimetlere, âhirette de cennete hak kazanabilmek için sâlih amel sahibi olmak zorundadır. “Sâlih amel” sahibi olmanın temel özelliklerinden biri, sâlih kelimesinin türevi olan “ıslah edici” özelliğidir. Yeryüzünden fitne ve fesâdı tümüyle kaldırma göreviyle sorumlu olan mü’minler 3650, kendi yaşayışlarıyla en küçük çapta fesâda sebep olmamalıdırlar. İnsanla ilgili “mekr”in fesâda yol açmaması ve insanları ıslaha yöneltmesi çok zor ve hassas bir denge gerektirir. Bu zorluğu da her mü’minin aşması mümkün değildir. Ve mü’minlerin temel özelliklerinden biri de “sırât-ı müstakîm” yolcusu olmaktır.3651 Yani, dosdoğru yolda dosdoğru yolcu olmak. Bunun da “mekr” gibi hileli yollara normal olarak zıt düşeceği âşikârdır.
Kâfirlerin şirk için cihad etmelerine 3652 karşılık, mü’minlerin Allah yolunda cihad etmeleri emredilmiştir. Kâfirlerin tâğut yolunda savaş yapmalarına karşı, mü’minlerin Allah yolunda mukatele ettikleri belirtilmiş ve şeytanın dostlarına karşı mü’minlerin savaşmaları emredilmiştir.3653 Mü’minler, ğazaba uğramış yahûdiler gibi “sen ve Rabbin gidin kâfirlerle savaşın, biz burada oturacağız.”3654 diyemezler. Allah, bizim elimizle kâfirlere ceza vermek istemektedir. “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azâb etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.”3655 Mü’minler, her şeyden evvel, Allah’ın emrinde O’nun kulu, cündü/askeri, hizbi/taraftarı olmak zorundadır. Yeryüzünün halifesi vasfını da bu fesadı önleyip ıslahı ikame etmeleriyle kazanacaklardır. Bütün bunlara rağmen, yukarıdaki gerekçeyle ilgili olmalıdır ki, mekr ve hile yapan kâfirlere karşı mü’minler de uluorta aynı silâhı kullanamazlar. Köpek kendilerini ısırınca onlar da köpeği ısırmaya kalkmazlar, kendilerine yakışan şekilde, insanî biçimde onu cezalandırırlar.
İşin bir de şu yönü düşünülebilir: Mekr, yani tuzak ve hile aldatma o kadar çirkin fiildir ki, bu suçun cezâsını, aynı cinsten olmak üzere hemen Allah veriyor,
3650] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
3651] 1/Fâtiha, 6; 41/Fussılet, 30
3652] 31/Lokman, 15
3653] 4/Nisâ, 76
3654] 5/Mâide, 24
3655] 9/Tevbe, 14
MEKR / TUZAK
- 809 -
mü’min kullarını devreden çıkarıyor. Cezâsının benzer şekilde mü’minler tarafından verilmesi, belki bu cezânın misliyle, âdil ve âcil olarak verilmesini geciktirebilir, hatta ihmal ettirebilir. Çünkü kâfirlerin mekrine karşı her yerde ve her zaman mü’minler görev bilincine, adâlet ve güce sahip olmayabilir. O yüzden her şeyi sebebe bağlayan Allah, bu konuda sebepleri kaldırıyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor, mekrin cezâsını daha dünyada iken bizzat Kendisi misliyle veriyor, mekre mukabelede bulunuyor.
Mü’minler, bütün kâfirler kendilerine karşı birleşseler, tüm hile ve desiseleriyle üzerlerine çullansalar, hileleri bozacak bir Allah’a güvendikleri için, kâfirlerin tuzaklarından korkmazlar, dâvâlarından geriye dönüp değişmezler, hatta bu durumlar onların imanlarını daha da arttırır. “Bir kısım insanlar mü’minlere; ‘Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve ‘Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl -Allah bize yeter. O ne güzel vekildir-’ demişlerdir. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer mü’min iseniz onlardan korkmayın; Benden korkun. Küfre, inkâra koşuşanlar sana hüzün/kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok elemli/acıklı bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip küfrü/kâfirliği (satın) alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. İnkâr eden kâfirler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak, günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” 3656
Mü’minler, bilmelidirler ki, kendileri doğru yolda olduktan, Kur’an’a uyduktan, Allah’ın dinine yardım ettikten sonra, kendilerine kâfirlerin hiçbir planı, hile ve desisesi, güç ve zulmü zarar veremeyecektir. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki sapan kimse(ler) size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.”3657 Bu âyetten, nemelâzımcılığa yol bulmak çok yanlıştır. Bu âyet, Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde, şöyle anlaşılır: Bir mü’min Rabbine karşı, kendine, ailesine ve çevresine karşı vazifelerini yapar, insanlara ma’rûfu emreder, münkerden yasaklar, sâlih amellerle çevresini ıslah eder ve fesadı önlemeye çalışırsa, başkalarının yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona dalâletteki sapıklar zarar veremez.
“Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli düzenleri) size hiçbir zarar veremez.” 3658
“De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” 3659
“Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 3660
“Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek olanlar, inkâr
3656] 3/Âl-i İmrân, 173-178
3657] 5/Mâide, 105
3658] 3/Âl-i İmrân, 120
3659] 7/A’râf, 195-196
3660] 8/Enfâl, 62
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edenlerdir.” 3661
“Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.” 3662
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar (hak yoldan kaydırmaz). İnkâr eden kâfirlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır. Bu, Allah’ın mü’minlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.” 3663
Bugün, kâfirlerin, egemen tâğûtî güçlerin, İslâm dışı ve düşmanı düzenin, derin devletin, dünya emperyalizminin, İsrail ve dostlarının, globalleşen dünya müstekbirliğinin her çeşit psikolojik ve fizikî savaş araçlarına başvurması, medya gibi kitlesel imha silâhlarını müslümanlarla savaş için kullanması, uydulardan bile yararlanması, ajan ve provakatörleri cemaatlerin içine sızdırması, yani çeşitli mekr içinde bulunması mü’minleri hiçbir şekilde ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü onların bu güç ve hilelerine karşılık kendi güçlerini değil, Allah’ın gücünü değerlendirmelidirler. Plan ve hesaplarına, mekrlerine karşı, Allah’ın mekri karşılarında olacaktır. “Lâ kuvvete illâ billâh -Kuvvet yalnız Allah’ındır, O’ndan başkasının kuvveti yoktur-” 3664 “Bütün kuvvet, tümüyle Allah’a âittir.” 3665
Mü’min, kulluk görevini yerine getirmek için İlâhî emirlere uysun, yeter; gerisi kendiliğinden gelecektir. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, bunu unutuyor, Allah’ın görev olarak üzerine yüklemediği ağır ve kaldıramayacağı sorumluluğa soyunuyor, meselâ ille de devlet kurması gerektiğini düşünüyor ve bunun için gayr-ı meşrû çalışmalara dalıyorsa, bunun suçu Kur’an’a uymadığı, ya da İslâm’ı yanlış anladığı için kendisine âittir. İbâdetin/kulluğun içinde, yani İlâhî görevlerin içinde neler varsa, gücünün yettiği oranda mü’min kul onunla uğraşır, neticeyi Allah’a bırakır. O niyet ve amelinden, inanç ve gayretinden sorumludur, devlet kurmaktan veya dünyayı değiştirmekten değil. Bunun için düşmanını gözünde büyütmemeli, korku ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hizmet edeceğim diye, gayr-ı meşrû araçlarla neticeye gitme gafletinde bulunup Allah’a isyan etmiş olmamalıdır. Ava giderken avlanmamalı, değiştirmek istediği kimselere benzememeli, onların kendisini kendilerine benzetmelerinden sakınmalı, onları memnun etmeye, boş yere uğraşmamalıdır.
Mü’minler, kâfirlere karşı kendilerine yardımcı olacak Allah’a sahip iken, dünyada ümitsizlik içinde olabilir mi? Nerede ve hangi şartlarla imtihan ediliyor olursa olsunlar, mü’minler kendilerini güçsüz, zayıf, kâfirlerin hilelerini gözlerinde büyüten görev kaçkını olabilirler mi? Olabilirlerse nasıl ve ne kadar mü’min olabilir ve kalabilirler?
Kâfirlerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Zâlimin zulmü varsa,
3661] 52/Tûr, 42
3662] 8/Enfâl, 18
3663] 47/Muhammed, 7-11
3664] 18/Kehf, 39
3665] 2/Bakara, 165
MEKR / TUZAK
- 811 -
mazlumun da Allah’ı var. Kâfirlerin tuzakları, oyunları, dolapları, planları varsa, onları kendi ayaklarına dolandıracak, başlarına geçirecek, oyunlarını bozacak Allah vardır.
“Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler hoşlanmasalar da, istemeseler de, Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.” 3666
Peygamberimiz de mü'minlere mekri yasaklamıştır. “Mekr/hile ve tuzak planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Çünkü Allah ‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur."3667 Ayrı bir hadiste de “bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğu”3668 bildirilmektedir.
Tefsirlerden İktibaslar
"(Yahûdiler gizlice) mekr (tuzak, hile plan, strateji) kurdular; Allah da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en hayırlı/güçlü olanıdır." 3669
İsrailoğullarının büyük bir kısmı Hz. İsa’yı öldürmek için hile yaptılar, sinsice tuzak kurdular. Allah da onların plan ve hazırlıklarını boşa çıkarttı. Onlardan birini İsa’ya benzetti. İsa’yı da katına yükselterek kâfirlerden korudu. Kâfirleri ise cezalandırdı, onları derece derece azaba yaklaştırdı. Onlar için âhirette şiddetli bir azap vardır. Şüphesiz Allah hile yapanlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır. Allah’ın mekr sıfatı kendine ait bir sıfattır, kullarınkine benzemez. Bu sıfat O’nun şânına lâyıktır ve hayırlıdır. Onun mahiyetini ancak Allah bilir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Havâriler öyle dedi, diğerleri de hile ve sûikast yaptılar. Bu zamirin lafız bakımından yakınlığı sebebiyle havarilere gönderilmesi ve bunların hepsinin yardım vaadinde sebat edemeyip içlerinde hile edenlerin de bulunduğu mânâsı anlaşılabilirse de, mânâ yönünden bu hile küfreden İsrailoğullarına aittir. Yani İsa, İsrailoğullarının inkârını hissetti, yardımcı aradı, havariler kendine yardım anlaşması yaptı, diğer taraftan küfürleri anlaşılan İsrailoğulları da hile yaptılar. O sosyal yapıya bu şekilde hile karıştı, tamam olmadı, bir seçime daha muhtaç oldu ki, o da Muhammed Mustafa ile olacaktır.
Mekr, karanlık, gizli, hissedilmeyecek hile ile diğerine zarar vermeye çalışmaktır. İsrailoğullarının buradaki hileleri, Hz. İsa'ya komploları, yani Allah'ın kelimesini yok etmek için gizli gizli tedbirlere teşebbüs edip birden bire onu öldürmek üzere el altından birtakım kimseler tayin etmiş olmalarıdır. Ve hıristiyanların sözüne göre bu hileye havarilerden birisi de iştirak etmiş ve kâfirlere casusluk yapmış. Bu sûikast, Hz. İsa'nın hem maddî hayatına, hem manevî hayatına yönelmişti. Bir taraftan zulüm yaparak kendini öldürmek, diğer taraftan davet ettiği tevhid dinini, kelimesini kaldırmak için mekir, hile ve hud'a düşünülüyordu. Gerçekte "İsa" demek de dini, kelimesi demekti. Artık İsa'nın çekilmesi zamanı gelmiş idi, fakat daha ölmeyecekti. İsrailoğulları bu hile dolayısıyla hıristiyanlığa bir hayli şeyler soktular, karıştırdılar, fakat arzularına erişemediler. İsa'yı öldüremediler. Hıristiyanlığı ortadan kaldıramadılar. Onlar hile yaptılar Allah da onlara hile yaptı, onları hileden menetmedi, fakat hilelerinin cezasını verdi.
3666] 9/Tevbe, 32; 61/Saff, 8
3667] Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35
3668] Tirmizî, Birr 27
3669] 3/Âl-i İmrân, 54
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerçekten Allah mekredenlerin hayırlısıdır. Onun hilesi, başkalarınınki gibi şer ve zarar vermeyi hedef alan bir hile olmadığı gibi; keşfi mümkün, önüne geçilebilir, durdurulur bir hile de değildir. Hatıra ve hayale gelmez, engin sırlarına erilmez yönlerden çevirir; imandan, doğruluktan çıkan, küfür ve hileye sapanların belalarını verir. Buna göre Allah'ın mekri lügat bakımından bilinen şer mânâsıyla değil, ona ceza olan ve müşâkele (şekli bir, mânâsı zıt kelime getirmek) suretiyle hile denilebilen bir hayırdır. Hatta ilâhî hile hile yapanlar için bile bir hayrı içerir. Çünkü onlara bu şekilde hilenin fenalığını, cezasını anlatır da uyanmalarına, tevbe etmelerine sebep olur.
Kendi peygamberleri İsa'ya (selâm üzerine olsun) inanmayan yahudilerin tezgâhladığı tuzak gerçekten enine boyuna büyük bir tuzaktır. Yahudiler İsa'ya (selâm üzerine olsun) ve erkek eli değmemiş olan annesine iftira ettiler. Bir ara Meryem ile evlenmek isteyen fakat İncil'lerinde belirttiği gibi, onunla evlenmeyen Yusuf en-Neccar ile ilişki kurmakla suçladılar... Ona yalancılık ve sihirbazlık itham ettiler. Kendisini Roma İmparatoru Platos'a jurnal ettiler; Hz. İsa'nın halkları hükümete karşı ayaklandıran bir "anarşist" olduğunu ileri sürdüler! Halkların inançlarını sarsan ve karıştıran büyücü biri olarak göstermeye çalıştılar! Nihayet, Kral O'nu kendi elleriyle cezalandırmaları için Yahudilere teslim etti. Platos putperest olduğu halde, adamın bu suçu işlemiş olduğunu gösteren hiçbir şüphenin izine rastlamamıştı. Bu onların kurdukları desîselerden sadece bir tanesidir.
"Yahûdiler İsa'ya karşı komplo düzenlediler. Allah da onların komplolarını boşa çıkardı."3670 Burada onların planları ile Allah'ın planları arasındaki benzerlik yalnız ifade biçiminde göze çarpmaktadır. Tezgâh; plan demektir. Karşılarına Allah'ın planını çıkarmakla onların tezgâhlarının ve hilelerinin ne kadar gülünç olduğunu ortaya koyuyor. Onlar nerede; Allah nerede? Onların tezgâhları nerede Allah'ın plânları nerede? Onlar Hz. İsa'yı (selâm üzerine olsun) asmayı ve öldürmeyi istediler. Allah ise, O'nu vefat ettirmeyi ve kendisine yükseltmeyi diledi. Küfredenlerin arasında yaşamaktan, pis ve aşağılık yaratıklar olanlardan arındırmak ve kıyamet gününe kadar O'na bağlananları kâfirlere üstün kılmakla ikramda bulunmak istedi. Neticede Allah'ın dilediği oldu. Ve Allah tuzak peşinde koşanların tezgâhlarını etkisiz bıraktı: "Hani Allah şöyle demişti: "Ey İsa, ben senin canını alacak, katıma yükseltecek ve kâfirlerin iftiralarından arındıracağını, sana uyanları da kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz. Ve ben anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim." 3671
Fakat O'nun vefatı nasıl gerçekleşti ve o nasıl yükseltildi... Bu konu Allah'tan başkasının yorumunu bilemeyeceği "müteşabih" kapsamına giren gayb meselesidir. Onları araştırmakla elde edilecek yararlı bir sonuç yoktur. Ne inançta ne de hukukta bunun bir yararı olmaz. Bu meselelerin peşine düşenler ve onları tartışma konusu edenler sonunda kuşkuya kapılırlar, kafaları karışır ve çıkmaza girerler. Allah'ın bilgisine havale edilen bu meselede ne kesin bir gerçeğe ne de gönül huzuruna kavuşabilirler. Allah'ın İsa'ya bağlı olanları kıyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılacağı meselesine gelince burada yorumda bulunmak zor olmayacaktır. Ona bağlı olanlar Allah'ın doğru dinine... İslâm'a iman edenlerdir. Tüm peygamberlerin gerçekliğini tanıdığı, her peygamberin kendisine çağırdığı
3670] 3/Âl-i İmrân, 54
3671] 3/Âl-i İmrân, 55
MEKR / TUZAK
- 813 -
Allah'ın gerçek dinine iman eden herkesin inandığı dine iman edenlerdir... Bu nitelikleri taşıyanlar ise, Allah'ın terazisinde kıyamete kadar kâfirlerden üstündür. İman gerçeği ve bağlılık gerçeği ile kâfirlerin ordusuna karşı koydukları sürece bu üstünlük somut bir hakikat olarak hayatta gözlenecektir. Allah'ın dini tektir. Meryem oğlu İsa'da kendisinden önceki ve sonraki peygamberlerin getirdiği gerçeğin aynısına çağrıda bulunmuştur. Hz. Muhammed'e (s.a.s.) uyanlar, Âdem'den (selâm üzerine olsun) zamanın sonuna kadar geçen bütün peygamberler kervanına uymuş olurlar.
Bu kapsamlı anlayış, sûrenin anlatımına ve bu anlatımın üzerinde yoğunlaştığı din gerçeğine de uygun düşmektedir. Ayetler Allah'ın, Hz. İsa'ya (selâm üzerine olsun) haber vermesi sayesinde hem müminlerin hem de kâfirlerin son duraklarına da değinmektedir. "Sonra dönüşünüz yalnız Banadır"
"Hani Allah şöyle demişti; ‘Ey İsa, ben senin camı alacak, katıma yükseltecek ve kâfirlerin iftiralarından arındıracağım, sana uyanları da Kıyamet gününe kadar kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz ve ben anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim."
"Kâfirler var ya, onları ağır bir azaba çarptıracağım, onların hiçbir yardımcısı olmayacaktır."
"İman edip salih ameller (iyi işler) yapanlara gelince Allah onların mükâfatlarını eksiksiz olarak vérecektir, Allah zâlimleri sevmez." 3672
Bu âyetlerde cezânın ciddiyeti ve asla şaşmayan, hiçbir yersiz umut ve iftira ile ilişkisi olmayan adâletin ciddiyeti açıklanıyor. Bu, kendisinden kaçılamayacak Allah'a dönüştür. Ayrılığa düşülen konularda Allah'ın hiçbir şekilde reddedilemeyecek hükmünü vermesidir. Kâfirler için hem dünya hem de ahirette ağır bir işkencedir ve kimse onlara destek olmayacaktır. İman edenlere sâlih amel işleyenlere mükâfatları hiçbir arttırma ve eksiltmeye yer verilmeksizin verilişidir... "Allah zâlimleri sevmez..."3673 Zâlimleri sevmediği halde zulmetmekten uzaktır.
"Hile ile onsa fare onar."
"Hileyi irtikâb etme ki hazer / Denilsin nâmına bir er oğlu er."
3672] 3/Âl-i İmrân, 155-157
3673] 3/Âl-i İmrân, 57
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekr Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- “Mekr” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 43 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 54, 54, 54; 6/En’âm, 123, 123, 124; 7/A’râf, 99, 99, 123, 123; 8/Enfâl, 30, 30, 30, 30; 10/Yûnus, 21, 21, 21, 21; 12/Yûsuf, 31, 102; 13/Ra’d, 33, 42, 42; 14/İbrâhim, 46, 46, 46, 46; 16/Nahl, 26, 45, 127; 27/Neml, 50, 50, 50, 50, 51, 70; 34/Sebe’, 33; 35/Fâtır, 10, 10, 43, 43; 40/Mü’min, 25; 71/Nûh, 22, 22.
b- Hile: Mahâret ve çâre anlamında Hîle Kelimesinin Geçtiği Âyet: 4/Nisâ, 98
c- Hud’a ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 9, 9; 4/Nisâ, 142, 142; 8/Enfâl, 62.
d- Keyd ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 35 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 120; 4/Nisâ, 76; 7/A’râf, 183, 195; 11/Hûd, 55; 12/Yusuf, 5, 5, 28, 28, 33, 34, 50, 52, 76; 8/Enfâl, 18; 20/Tâhâ, 60, 64, 69; 21/Enbiyâ, 57, 70; 22/Hacc, 15; 37/Sâffât, 98; 40/Mü’min, 25, 37; 52/Tûr, 42, 42, 46; 68/Kalem, 45; 77/Mürselât, 39, 39; 86/Târık, 15, 15, 16, 16; 105/Fîl, 2.
e- Mihâl Kelimesinin Geçtiği Âyet: 13/Ra’d, 13.
f- Tağrîr ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 27 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 24, 185; 4/Nisâ, 120; 6/En’âm, 70, 112, 130, 196; 7/A’râf, 22, 51; 8/Enfâl, 49; 17/İsrâ, 64; 31/Lokman, 33, 33, 33; 33/Ahzâb, 12; 35/Fâtır, 5, 5, 5, 40; 40/Mü’min, 4; 45/Câsiye, 35; 57/Hadîd, 14, 14, 14, 20; 67/Mülk, 20; 82/İnfitâr, 6.
g- Ğaşş ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 29 Yerde): 2/Satada. 7; 3/Âl-i İmrân, 154; 7/A’râf, 41, 54, 189; 8/Enfâl, 11; 10/Yûnus, 27; 11/Hûd, 5; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 3; 14/İbrâhim, 50; 20/Tâhâ, 78, 78; 24/Nûr, 40; 29/Ankebût, 55; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 19; 36/Yâsin, 9; 44/Duhân, 11; 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 20; 53/Necm, 16, 16, 54, 54; 71/Nûh, 7; 88/Ğâşiye, 1; 91/Şems, 4; 92/Leyl, 1.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 147-151; c. 2, s. 417-424
2. İlâhi Kanunların Hikmeti (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. , İst. 1997s. 309-330
3. İslâm Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, Saffet Köse, İFAV Y.
4. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. (Mekr:), c. 4, s. 122; (Hud'a: Talat Sakallı), c. 3, s. 12; Hile c. 2, s. 438-439; Hile-i Şer'iyye: c. 2, s. 439-440; Hilekârlık: c. 2, s. 440
5. İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile (Hile-i Şer’iyye), Saffet Köse, Birleşik Y.
6. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, İFAV Y. s. 96-98
MELEK
- 815 -
Kavram no: 128
İman 22
Gayb 6
Bk. Gayb; Peygamberlik; İman; Tevhid; Âhiret
MELEK
• Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
• Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur'an'daki Tasvirler
• Meleklerin Özellikleri
• Meleklerin Görevleri
• Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
• Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
• Gayba ve Meleklere İman
• Melek İnancının Etkileri
• Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
"Hatırla ki; Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar, 'Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara 'Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim' dedi." 3674
Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
Melek kelimesi, “elûk”, “elûke” veya “mülk” kelimesinden türemiş Arapça bir kelimedir. Türediği bu kelimeler, risâlet, yani elçilik, (postacılık, aracılık) ve kudret, kuvvet anlamlarına gelir. Dolayısıyla “melek” de, elçi, güçlü, kuvvetli idare eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah, bu kelimeyi; kulları, peygamberleri ve diğer yaratıkları ile kendi arasında elçilik-habercilik görevini yapan ve evrendeki olayların meydana gelmesi için verilen görevleri yerine getiren güçlü-kuvvetli yaratıklarına isim olarak vermiştir. Çoğulu “melâike”dir. Istılahta melekler, Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde peygamberlere görünebilen, zor işlere gücü yeten, yemeyen içmeyen, erkeklik ve dişilikleri olmayan, Allah’a devamlı ibâdet ve itaatten ayrılmayan lâtif varlıklar olup İslâm’da iman esaslarından birini oluşturmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak 88 yerde melek kavramı geçmektedir. “Melek” kelimesi yanında Kur’ân-ı Kerim’de, çoğu âyette, meleklerden aynen peygamberler gibi, “rasûl” ve bunun çoğulu olan “rusul” diye de söz edilmektedir. Bu kelimeler, elçi ve elçiler mânâsındadır. Aynı zamanda bu kelimeler, meleklerin esas vazifelerinin, elçilik olduğunu da gösteriyor. Bu elçilik, bazen Allah ile peygamberler arasında, bazen de Allah ile diğer varlıklar arasında oluyor. Onlar, vahiy getiriyor, kâinattaki hadiseleri, Allah Teâlâ’dan aldıkları emirler çerçevesinde yürütüyor ve böylece aracılık-elçilik görevini çok değişik şekillerde yerine
3674] 2/Bakara, 30
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getiriyorlar. 3675
Allah, bir âyet-i kerimede iman edilmesi gerekli olan esasları özlü bir şekilde bildirerek şöyle buyurur: “Peygamber de, mü’minler de kendilerine Rablerinden indirilene iman ettiler. Herbiri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti.”3676 İman edilmesi gereken şeylerin âyetteki sıralanışı içinde meleklerin yeri, onlara imanın önemini göstermektedir. Bu sıranın, Allah isminden sonra, kitaplar ve peygamberler’den önce oluşu, meleklerin Allah ile peygamberler arasında elçilik-habercilik yaptıklarına, Allah’ın kitaplarını getirmede aracı olduklarına, yani vahiy getirme görevlerine işaret eder mâhiyettedir. Melekler, Allah'ın insanlara bir lutfu ve keremi sayılan "peygamberlik müessesesi"nin temeli olan Allah'ın İlâhî vahyini, görülmeyen gayb âleminden insanlara, onlar arasından seçilen peygamberlere indiren Allah'ın İlâhî elçileridir.
İman konusunda, Rasûlullah'tan Hz. Ömer’in (r.a.) rivâyet ettiği meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s.), vahiy meleği Cibril (a.s.) ile konuşmuş, kendisine Cebrâil "İman nedir?" diye sorduğunda Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: "İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayriyle şerriyle kadere inanmaktır." 3677 Kur’an’da meleklerin varlığını kabul etmeyenler açık bir şekilde kâfir ve sapık olarak nitelendirilmiştir: “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederek kâfir olursa, hiç şüphesiz ki uzak bir dalâletle sapıp gitmiştir.” 3678
Vahye ve peygamberliğe, hatta âhirete ve gaybiyyât denilen âhiret hallerine, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semâvî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren "meleklerin varlığı"na kesin olarak inanmak şarttır. Meleklere gerektiği şekilde iman etmeyen, diğer tüm iman esaslarını kabul etse bile mü’min vasfını kaybeder. Zaten böyle bir kimse, melekler aracılığıyla gerçekleşen diğer iman esaslarına da ister istemez inanmamış olacaktır. Melekleri inkâr eden kimse, dolayısıyla vahyi, İâhî kitapları, peygamberleri, ruhları ve kıyâmeti inkâr etmiş olur.
İman, ibâdetten önce geldiğine ve gerçek anlamda iman etmeyen kimsenin ibâdetleri de geçersiz olacağına göre, müslümanlar için meleklere iman, diğer tüm inanç esaslarıyla birlikte öncelikli bir öneme sahiptir.
Melekler, gaybiyyât denilen görülmeyen âlemde mevcut nuranî latif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî-naklî delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, meleklerin ne varlığını, ne de yokluğunu kesin delillerle ispat edemez. Fakat akl-ı selim, gözle görülmeyen bu gibi latif varlıkların varlığının imkânsız olmadığına, aksine onların da, vücudu câiz olan şeylerden olduğuna delâlet eder. Çünkü meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin mâhiyet ve hakikatini tesbit edemediği hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mâhiyetini
3675] Lutfullah Cebeci, Kur’an’da Göre Melek Cin Şeytan, s. 25
3676] 2/Bakara, 285
3677] Müslim, İman 1; ayrıca Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesâî de benzerini rivâyet etmişlerdir.
3678] 4/Nisâ, 136
MELEK
- 817 -
bilemiyoruz diye ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve maddeden mücerret soyut, manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, gözlem ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, gaybî, manevî yaratıklardır.
Nitekim özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozof, fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmıştır. Bu günkü müsbet bilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi birtakım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebep olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin varlığının aklen câiz ve mümkün görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de, aklımız ve ruhumuz gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz ama peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrâil (a.s.)'in elçiliği ile Allah Teâlâ'nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy meleği aracılığı ile Allah'ın emir ve yasaklarını alıp öğrenmişler ve insanlığı hidâyete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim de, Peygamberimiz'e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün müslümanlar, Kur'an'ın haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği meleklere iman ederler.
Kur'an'da geçen pek çok âyette meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş, yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî'de ve Arş etrafında, Beytu'l Ma'mur ve Sidre-i Müntehâ'da, cennet ve cehennemde sayısız melekler vardır. Bütün melekleri çok çeşitli olan görevlerine ve yaptıkları işlerin mâhiyetine göre tanzim edip bunları yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve âmirleridir. Başta Cebrâil olmak üzere, Mikâil, Azrâil ve İsrâfil meleklerin en büyükleri ve peygamberleridir.
Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur'an'daki Tasvirler
Meleklerin hangi şeyden yaratıldığına dair Kur’ân-ı Kerim’de herhangi bir bilgi yoktur. Fakat bir hadis-i şerifte “cinlerin ve şeytanların ateşten, Hz. Âdem’in Kur’an’da bildirildiği gibi toprak ve çamurdan, meleklerin ise nurdan yaratıldığı”3679 bildirilmektedir. Kur’an’dan, meleklerin insanlardan önce yaratıldıkları,3680 güçlü ve kuvvetli oldukları,3681 Allah’ın hitabına muhatap olup O’nunla konuştukları,3682 Hz. İbrahim, Lût, Zekeriyyâ ve Meryem ile konuştukları3683 ve âhirette cehennemliklerle konuşacakları,3684 arşın etrafında tavaf ettikleri,3685 iri gövdeli ve sert tabiatlılarının bulunduğu3686 kanatlarının ve ellerinin mevcut olduğu3687 anlaşılmaktadır. Kur’an ve hadislerde yer alan bu ve benzeri ifadeler yanyana konulduğu zaman meleklerin farklı ve özel varlıklar oldukları anlaşılmaktadır.
3679] Müslim, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, VI/168
3680] 2/Bakara, 30-34
3681] 53/Necm, 53
3682] 2/Bakara, 30; 7/A’râf, 11
3683] 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82; 3/Âl-i İmran, 39, 42-45
3684] 4/Nisâ, 97
3685] 39/Zümer, 75
3686] 66/Tahrim, 6
3687] 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 93
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim'de meleklerin "kanatlı" oldukları belirtilir. "Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamd olsun. O, yaratmada dilediğine artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kaadirdir."3688 Bu âyetten anlıyoruz ki, meleklerin, nurânî mâhiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Ancak; gayb (görülmeyen) âlemden olan, maddî kesâfetten soyutlanmış, mâhiyeti bilinmeyen melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlıklar olarak tasavvur etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın irâde ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış, Kur’ân-ı Kerim'de bu konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nurânî mâhiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden mânevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî ve mecazî bir ifade tarzıdır.
Kur'an'da kanat anlamına gelen "cenah" kelimesi, kuşların kanatları gibi somut ve maddî varlık anlamına alınabileceği gibi, mânevî varlıkların görevlerini en serî şekilde yapabilmelerini sağlayan kudretin sembolü olarak da anlaşılabilir. Kuşlar için kanat, nesneler için taraf anlamına gelen "cenah" kelimesi, insan için kullanıldığında “el” ve “yardım” gibi anlamlara gelir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamberimiz'e "Mü'minlere kanat ger."3689 emri, onları "himaye et" anlamındadır. Din ve dünya ilimlerine sahip olan bir kimseye, mecazen "zü'l-cenâhayn/iki kanat sahibi" dendiği gibi, anaların çocukları için şefkat ve merhamet kanatlarından bahsedilir. "Çocukların ana babaları üzerlerine kanat germeleri"3690 istenir. Hıristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da budur.
Kur'an ve hadis metinlerinde yer alan bazı ifadelerde meleklerden tabiat kanunlarının kast edildiğini söyleyenler yanında, onları maddenin mikrodalga boyutundan salt enerji boyutuna kadar uzanan kuantsal bir yapı olarak niteleyenler de bulunmaktadır. Bu yorumlar, çağın teknik terimlerini kullanarak melekleri tanımlama çabaları ve bilinmeyen şeyleri merak edip gaybın sınırlarını zorlama gayretleridir. Hâlbuki kaynaklardaki melek kavramına dikkatli ve doğru bir çerçeve içinde bakıldığında onların vahiy getirme, suçluları cezalandırma, eylemleri yazma, insanlara yardım etme, canları alma, cehennemi koruma, cenneti yönetme gibi görevleri bulunduğuna ilişkin ifadeler bir araya getirilince, mâhiyetlerinin böyle çağdaş bilimsel yaklaşımlar doğrultusunda olmadığı, gerçek yapılarının hiçbir zaman şimdiye kadar bilinemediği ve bundan sonra da keşfedilemeyeceği ortaya çıkar.
Meleklerin Görülüp Görülmemesi
Meleklerin mâhiyetiyle ilgili farklı görüşler, beraberinde onların görülüp görülemeyeceği tartışmasını getirmiştir. Kur’ân-ı Kerim'de meleklerin önce Hz. İbrahim'e gelip onu bir erkek evlat ile müjdeledikleri, ardından Lût’a (a.s.) giderek adamları ile şehri terketmesini söyledikleri,3691 Cebrâil'in Hz. Meryem'e insan şeklinde görünerek ona tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması için Allah'ın
3688] 35/Fâtır, 1
3689] 15/Hıcr, 88; 26/Şuarâ, 285
3690] 17/İsrâ, 24
3691] 15/Hicr, 59-69; 11/Hûd, 77-82
MELEK
- 819 -
elçisi olduğunu söylediği3692 ve Hz. Peygamber'in onu apaçık ufukta ve sidretü'l-müntehânın yanında gördüğü haber verilmektedir. 3693
Bununla birlikte Kur'an, Peygamber'e itiraz ederek bir melek görmek istediklerini yahut peygamber/elçi olarak melek gönderilmesinin gerektiğini söyleyenlere cevap olarak meleklerin görünür varlıklar olmadığını, eğer dünyada insanlar değil de melekler yaşasaydı ancak o zaman elçi olarak gönderilebileceğini, meleklerin fermân-ı İlâhî ile indirildiği zaman onlara mühlet verilmeyeceğini ve meleklerin görüleceği gün günahkârlara hiçbir sevinç haberinin olmayacağını vurgular.3694 İnsanlara, görmedikleri askerler gönderildiğini,3695 aynı türden varlıklar olan cin ve şeytanların da insan gözüyle görülmediğini beyan eder. 3696
Ancak, yukarıda ismi geçen zatların meleklerle yaptıkları görüşmelerin keyfiyeti bilinmemektedir. Bu olaylar, tartışmayı meleklerin görülüp görülmemesinden çıkarıp, peygamber olmayan kişilerin onları görüp göremeyeceği noktasına getirmiştir. Zira peygamber, meleği görmekle kalmaz, sesini de işitir. Bu sebeple melek onun için elle tutulur, gözle görülür bir realitedir. Melek, gayr-i maddî bir varlık olduğu için peygamber onu bazen insan şeklinde, bazen de başka şekillerde görür. Cebrâil, ekseriya insan şeklinde görülmüştür. Fakat Peygamber'in onu kendi şekliyle gördüğü de olmuştur.3697 Ancak bunun nasıl gerçekleştiği belirtilmemiştir. Belki de bu mânevî gözle ve tasviri imkânsız bir şekilde olmuştur. Bir defasında da Peygamber, Cebrâil'i altı yüz kanadı ile birlikte görmüştür.3698 Bu da meleğin muazzam kudretine bir işarettir. Bir başka seferinde ise melek, bulutun içinde görülmüştür. 3699
Bu rivâyetlere temas eden bazı âlimler, Cebrâil'i Hz. Peygamber dışındaki insanların göremedikleri yorumunu yapmaktadırlar. Bizce, melekler mâhiyet itibariyle bizim görme duyumuzun sınırları dışında bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Zaten bu özellikleri dolayısıyladır ki onlara iman, bir âmentü esası olmuştur. Duyularımızın gayb âlemine ait varlıkları müşâhedesi bir kenara, madde âlemine ait birçok varlığı görme eşiği dışında olması dolayısıyla müşâhede edemediğini bildiğimize göre, "görememe" gibi bir savunma ile onları inkâra kalkışmak tutarlı ve ilmî değildir. Aksi takdirde görülemeyen şeylerin hepsini inkâr etmek gerekir ki bu müşâhede ettiğimiz fizik âlemin kat kat fazlasını inkâr demektir.
Gaybî konularda akîdenin kaynağı Kur'an ve mütevâtir sünnet olup melek inancı da Kur'an'ın kesin bildirimleri ile sâbit bir konudur. Temel itibariyle melekler, insanoğlunun beşerî idrâk vasıtalarıyla tanınamayacak yapıda varlıklardır. Bu nedenle onların yaratılış biçimleri, cevherleri, görünme şekilleri gibi konulara dalmamak gerekir. Böyle teferruatlardan sorumlu olmadığımız gibi sâdık haber dışında geliştirilecek bütün yorumların herhangi bir yararı ve dinî değeri de yoktur. 3700
3692] 19/Meryem, 17-21
3693] 81/Tekvir, 23; 53/Necm, 13-17
3694] 17/İsrâ, 92-95; 15/Hicr, 8; 25/Furkan, 21-22; 6/En'âm, 8
3695] 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9
3696] 7/A'râf, 27
3697] Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
3698] Buhâri, Bed'ü'l-halk 7
3699] Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
3700] B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İslâm'da İnanç Esasları, İFAV Y., s. 234 ve devamı
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Meleklerin Özellikleri
Meleklerin kendilerine has yapı ve özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Nurdan yaratılmış olup erkeklik-dişilik, yeme-içme, yorulma, usanma gibi maddî özelliklerden arınmış varlıklardır. 3701
2. İtaatkâr varlıklar olup Allah'ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar, O'nun emrinin dışına çıkmazlar. 3702
3. Son derece güçlü, kuvvetli ve süratle hareket edebilen varlıklardır. 3703
4. Allah'ın emir ve izni ile çeşitli şekillere girebilmektedirler. 3704
5. Normal şartlarda gözle görülmezler. Peygamberler onları aslî sûretleri ve büründükleri biçimleri ile görebilirler. 3705
6. Gaybı, bilgisi sadece Allah'a ait bulunan konuları bilemezler. Onlar, Allah'ın tâlim ettiği hususları, öğrettiği kadarıyla bilebilirler. Kur’ân-ı Kerim mutlak gayb bilgisinin Allah'a has olduğunu beyan etmekte ve O, bu bilgileri meleklerle bile paylaşmamaktadır. Nitekim Hz. Âdem'in yaratılışını dile getiren âyetlerde melekler "Bizim, Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur." demek sûretiyle acziyetlerini itiraf etmişlerdir. 3706
"Onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar, Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve O'nun emrettiklerini (hemen) yaparlar." 3707
"Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emr olundukları şeyleri (aynen) yaparlar." 3708
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler O'na ibâdet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) O'nu tesbih (ve takdis) ederler." 3709
"Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrâil'i) ona gönderdik. (O,) ona düzgün bir insan şeklinde göründü." 3710
Meleklerin Görevleri
Melekler, Allah tarafından verilen görevleri eksiksiz yerine getiren itaatkâr varlıklardır. İnsanlarla ilgili görev alanlar ise, onların ruhî ve mânevî hayatı ile ilgilenmektedirler. Bazıları ortak, bazıları da müstakil olmakla beraber, Allah
3701] Bk. 11/Hûd, 70; 21/Enbiyâ, 19-20; 37/Sâffât, 149-153; 43/Zuhruf, 19; Müslim, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, IV/168
3702] Bk. 16/Nahl, 50; 21/Enbiyâ, 27; 66/Tahrim, 6
3703] Bk. 35/Fâtır, 1; 69/Hâkka, 17; 70/Meâric, 4
3704] 11/Hûd, 69-70; 19/Meryem, 16-17; 15/Hicr, 51-52; 51/Zâriyât, 24-28; Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1
3705] Bk. 7/A'raf, 27; 17/İsrâ, 92-95; 9/Tevbe, 26; 33/Ahzâb, 9; Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1; Ebû Dâvud, Sünnet 15
3706] Bk. 2/Bakara, 30-33
3707] 21/Enbiyâ, 26-27
3708] 66/Tahrim, 6
3709] 21/Enbiyâ, 19-20
3710] 19/Meryem, 17
MELEK
- 821 -
tarafından meleklere verilen görevler şöyle sıralanabilir:
1. Allah'ı hamd ile tesbih etmek, O'na secdede bulunmak,3711 Allah'ı gece gündüz övmek3712 ve takdis etmek,3713 emr olundukları diğer şeyleri yapmak. 3714
2. Peygamberlere vahiy getirmek. Allah Teâlâ insanlar gibi meleklerden de elçiler seçtiğini,3715 Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahiy indirildiği gibi Hz. Muhammed'e de vahiy gönderildiğini3716 ve Cebrâil'in, Kur'an'ı Peygamber'in kalbine indirdiğini3717 haber vermektedir.
3. Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek, mü'minlere âhirette şefaat etmek ve bütün insanlara dünyada hayır duâda bulunmak. "Allah ve melekleri Peygamber'e salevat getirirler. Ey iman edenler! Siz de O'na salât ve selâm getirin."3718 Şefaat, kıyâmet gününde günahkârlar hesabına Allah'a yalvarmak olup Kur'an'da, "Göklerde nice melekler vardır ki Allah dilemedikçe onların şefaatleri hiçbir fayda vermez."3719 buyrulmakta, hadiste de meleklerin şefaatlerinden söz edilmektedir.3720 Bunun yanında meleklerin bu dünyada da insanlar için duâ ettikleri ifade edilmektedir: "Melekler yerde bulunanlar için mağfiret dilerler. 'Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapsamıştır. Artık tevbe edip Senin yolundan gidenleri bağışla. Ey Rabbimiz! Onların babalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salâh halde bulunanlara vaad ettiğin cennete sok. Onları kötülüklerden koru' derler." 3721
Onların duâlarının sonucu olarak sâlih kulların her çeşit karanlıktan aydınlığa çıkarıldığı bildirilmektedir: "Sizi zulumâttan nûra (karanlıklardan aydınlığa) çıkarmak için lutuf ve inâyette bulunan O'dur. Melekler de sizin için salât getirir, rahmet ve merhamet dilerler."3722 Ayrıca melekler, şeytanların aksine insanları iyi işlere sevkederler. Her insanın biri melek, biri de şeytan olmak üzere iki arkadaşı bulunmakta olup, Kur'an, birincisine "şâhid", ikincisine "sâik" (sevkeden) demektedir.3723 Hadiste ise insana refakat eden bir melek ve bir de şeytanın olduğu ve her ikisinin de insana telkinde bulunduğu3724 beyan edilmektedir. Ayrıca hem Kur'an'da3725 hem de hadislerde insanı takip eden bir refakatçinin ("karîn"in) bulunduğundan söz edilmektedir.
4. Peygamberlere ve mü'minlere destek olup mânevî güç vermek, onları sıkıntılı ve üzüntülü anlarında teselli etmek, kâfirleri ise sıkıntıya sokmak.3726
3711] 42/Şûrâ, 5; 7/A'râf, 206
3712] 21/Enbiyâ, 19
3713] 2/Bakara, 30
3714] 16/Nahl, 50; 66/Tahrim, 6
3715] 22/Hacc, 75
3716] 4/Nisâ, 163
3717] 2/Bakara, 97; 26/Şuarâ, 193-194
3718] 33/Ahzâb, 5-6
3719] 53/Necm, 26
3720] Buhari, Tevhid 24
3721] 40/Mü'min, 7-9)
3722] 33/Ahzâb, 43
3723] 50/Kaf, 21
3724] Tirmizî, Tefsir 2, 364
3725] 50/Kaf, 23
3726] 16/Nahl, 28, 32
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an'da Hz. İsa'nın Rûhulkudüs ile desteklendiği,3727 meleklerin Allah'a inanıp doğru yolda istikametle yürüyenlerin üzerine inerek onlara moral ve mânevî güç verecekleri,3728 Allah'ın, kendisine ve âhiret gününe inananları katından bir ruh ile desteklediği,3729 melekler göndererek düşmanlarına karşı mü'minleri takviye ettiği,3730 iman edenlere destek olmalarını, kâfirlerin boyunlarına ve parmaklarına vurmalarını emrettiği3731 haber verilmektedir.
5. İnsanı koruyup, ona bir anlamda hizmet ederler. Kur'an'da önünde ve arkasında insanı koruyan takipçilerin bulunduğu bildirilmektedir. 3732
6. İnsanların fiillerini kaydederler. Kur'an'da, üzerinde bir koruyucu ve denetleyici bulunmayan hiçbir kimsenin bulunmadığı,3733 insanların üzerinde muhâfızlık eden değerli kâtiplerin mevcut olduğu ve onların yapmakta olduklarını bilip yazdıkları3734 haber verilmektedir. İki melek, kişinin yaptıklarını yazmaktadır. İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.3735 "Sizden söz gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen ile gündüzün yürüyen eşittir. Onun önünde ve arkasında Allah'ın izniyle kendisini koruyan takipçileri vardır." 3736
7. Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrâsıyla görevlidirler. Kur'an'da çeşitli fonksiyonlarıyla âlemi idare edenlere yemin edilmesi,3737 insanların canını alan "ölüm meleği"nden söz edilmesi,3738 meleklerin yalancı peygamberlerin ve kâfirlerin canını pençelerini onlara uzatarak,3739 yüzlerine ve arkalarına vurarak ve "tadın yakıcı cehennem azabını" diyerek3740 alacaklarının bildirilmesi; hadiste ana rahminde teşekkül eden her canlı için bir doğum meleğinin mevcut olduğundan söz edilmesi,3741 Cenâb-ı Hakk'ın insanı yaratacağı zaman bu irâdesini meleklere açması ve yarattığında ona secde etmelerini istemesi3742 onların dünya ile irtibatlarının bulunduğunu ve İlâhî irâdenin yerine getirilmesinde vasıta olarak kullanıldıklarını gösterir. Aksi takdirde kendilerine insanın yaratılacağı isteğinin açıklanmasının bir anlamı olmaz. Ayrıca arşı taşıyan ve arşın etrafında dolaşan meleklerin3743 fonksiyonları da düşünüldüğünde meleklerin tabiat kanunlarının yerine getirilmesinde çok etkili oldukları görülür. Çünkü arş, kâinatın İlâhî varlık tarafından idaresini gösteren bir semboldür ve bunu taşıyan melekler de bu idarenin temini hususunda kullanılan vasıtalardır.
3727] 2/Bakara, 253; 5/Mâide, 110
3728] 41/Fussılet, 30-32
3729] 58/Mücadele, 22
3730] 3/Âl-i İmran, 124-125
3731] 8/Enfâl, 12
3732] 13/Ra'd, 11
3733] 86/Târık, 4
3734] 82/İnfitar, 10-12
3735] 50/Kaf, 17-18
3736] 13/Ra'd, 10-11
3737] 79/Nâziât, 5
3738] 32/Secde, 11
3739] 6/En'âm, 93
3740] 8/Enfâl, 50
3741] Buhâri, Bed'ü'l-halk 6
3742] 2/Bakara, 30-34; 15/Hicr, 28-31
3743] 39/Zümer, 75; 40/Mü'min, 7
MELEK
- 823 -
8. Melekler, İlâhî cezaları icrâ eden elemanlardır. Mü'minlere destek oldukları gibi; kâfirler hakkında takdir edilen cezaları da icrâ etmektedirler. Kur'an, kendilerine elçi olarak melek gönderilmesini isteyen kâfirlere3744 şöyle cevap vermektedir: "Gökyüzünün beyaz bulutlar ile yarılıp meleklerin bölük bölük indirildikleri gün, gerçek mülk, çok merhametli olan Allah'ındır. O gün kâfirler için de pek çetin bir gündür."3745 Bu âyet, meleklerin inmesi ile sözkonusu olan şeyin günahkâr kulların başına geleceği söylenen ceza olduğunu gösterir. Başka bir yerde ise, "Meleklerin, kâfir olanların canlarını aldıkları zaman, yüzlerine, arkalarına vurup 'cayır cayır yakıcı ateş azabını tadın' dediklerini",3746 onların yüzlerine, arkalarına vurarak canlarını alacakları,3747, "meleklerin ancak hak ile indirileceği ve o zaman onlara mühlet verilmeyeceği"3748 bildirilmektedir. 3749
Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
Meleklerin sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Kur’ân-ı Kerim'de cehennem işleri ile görevli melekler bulunduğu belirtildikten sonra onların sayısının on dokuz diye belirlenmesinin sadece bir imtihan vesilesi olduğu beyan edilmekte ve "Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilemez"3750 buyrulmaktadır. Bu ifadelerden meleklerin sayısının çok fazla olduğunu anlamakla beraber herhangi bir rakam vermenin mümkün olmadığını ve onların sayısını ancak Allah Teâlâ'nın bildiğini anlamaktayız.
Meleklerin çeşitlerine gelince, Kur'an, göklerin ve yerin ordularının Allah'a ait olduğunu,3751 mü'minleri görünmeyen ordularla desteklediğini3752 beyan etmekte; göklerde ulular meclisi anlamına gelen "mele-i a'lâ"nın bulunduğunu,3753 cin ve şeytanların burada olup bitenleri ve meleklerin kendi aralarındaki konuşmaları dinlemelerine mâni olmak üzere göklerin muhâfaza altına alındığını3754 kaydetmektedir. Bununla beraber naslarda çeşitli görevlerle vazifeli meleklerin bulunduğu beyan edilmiş, bunların bir kısmı özel adlarla isimlendirilirken (Cebrâil, Mikâil gibi), bir kısmı da görevleri ile zikredilmiştir (Ölüm meleği, arşı taşıyanlar gibi). Şimdi bunları sıralayarak kısaca görev ve özelliklerinden söz edelim:
Cebrâil: Vahiy meleğinin özel adıdır. Kur’ân-ı Kerim'de üç yerde Cibrîl şeklinde geçmektedir.3755 Ayrıca Cibrîl kast edilmek üzere er-Rûh,3756 Rasûlün kerîm,3757
3744] 25/Furkan, 21; 2/Bakara, 210
3745] 25/Furkan, 25-26
3746] 8/Enfâl, 50
3747] 47/Muhammed, 27
3748] 15/Hicr, 7-8
3749] B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, a.g.e., s. 239 ve devamı
3750] 74/Müddessir, 31
3751] 48/Fetih, 4, 7
3752] 9/Tevbe, 26, 40; 33/Ahzâb, 9
3753] 37/Sâffât, 8; 38/Sâd, 69
3754] 37/Sâffât, 6-10; 15/Hicr, 18; 67/Mülk, 5
3755] 2/Bakara, 97, 98; 66/Tahrim, 4
3756] 70/Meâric, 4; 78/Nebe', 38; 97/Kadr, 4; Rûhunâ: 19/Meryem, 17
3757] 81/Tekvir, 19
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlü rabbik,3758 er-Rûhu'l-emîn3759 ve Rûhu’l-kuds3760 isimleri de zikredilmektedir. Hadiste ise Cebrâil, bunlara ilâveten "en-Nâmus" diye isimlendirilmektedir. 3761
Mîkâil: Kur’ân-ı Kerim'de sadece bir âyette Mîkâil ismi geçmekte olup şöyle buyrulmaktadır: "Kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cibrîl'e ve Mîkâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır." 3762
Azrâil: Ölüm meleğinin özel adı olduğu rivâyet edilir. Kur’ân-ı Kerim'de Azrâil ismi geçmez. Bunun yerine ölüm meleği anlamında melekü'l-mevt,3763 eceli gelen ve vadesi yetenlerin ruhunu kabzeden meleklerden söz edilir. 3764
İsrâfil: Kur'an'da İsrâfil adı da geçmemektedir. Birçok yerde, sûra üfleneceği haber verilmektedir.3765 Kıyâmetin kopması ve yeniden diriliş ve mahşerde toplanılması için sûra iki defa üfleyecek olan melek olduğu hadis rivâyetlerinden anlaşılmaktadır. Hadis-i şeriflerde onun adı dört büyük melek içinde zikredilmiştir.3766 Bu dört melek, meleklerin "rasulleri"dir.
Mukarrabûn Melekleri: Bunlara "illiyyûn" ve "kerûbiyyûn" melekleri de denilmektedir. Nisâ sûresinin 172. âyetinde Mesih ve Allah'a yakın meleklerin (el-melâiketü'l-mukarrabûn) Allah'ın kulu olmaktan çekinmedikleri bildirilmektedir. Enbiyâ sûresinde ise göklerde ve yerde bulunanların O'nun hizmetinde oldukları beyan edildikten sonra; O'nun huzurunda bulunanların O'na ibâdet hususunda kibirlenmedikleri, ibâdetten usanmadıkları, gece gündüz O'nu tesbih ettikleri bildirilmektedir.3767 Kur'an'da arşı taşıdıkları ve onun çevresinde bulundukları3768 ifade edilen, Allah'ı hamd ve tesbih eden melekler de bunlar içinde sayılmaktadır.
Hafaza ve Kirâmen Kâtibîn Melekleri: İnsanların iyi ve kötü fiillerini kaydeden, onları koruyan meleklerdir. Kur'an'da "hafaza",3769 "muakkıbât",3770 "rusulünâ... yektubûn",3771 "el-mütelekkıyân",3772 "rakıybun atîd",3773 "hâfizıyn",3774 "kirâmen kâtibîn"3775 kelimeleri ile ifade edilmektedirler.
Cennet ve Cehennemde Görevli Melekler: Kur'an'da meleklerin cennetlikleri "İşte bu, size vaad edilmiş olan (mutlu) gününüzdür"3776 diye karşılayacakla3758]
19/Meryem, 19
3759] 26/Şuarâ, 193
3760] 2/Bakara, 87, 253; 5/Mâide, 110; 16/Nahl, 102
3761] Buhâri, Bed'ü'l-vahy 3
3762] 2/Bakara, 98
3763] 32/Secde, 11
3764] 4/Nisâ, 97; 6/En'âm, 61, 93; 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27
3765] 6/En'âm, 73; 18/Kehf, 99; 20/Tâhâ, 102...
3766] Müslim, Müsâfirîn 200; Ebû Dâvud, Salât 119
3767] 21/Enbiyâ, 19-20
3768] 40/Mü'min, 7-8; 69/Haakka, 17
3769] 6/En'âm, 61
3770] 13/Ra'd, 11
3771] 43/Zuhruf, 80
3772] 50/Kaf, 17
3773] 50/Kaf, 18
3774] 82/İnfitar, 10
3775] 82/İnfitar, 12
3776] 21/Enbiyâ, 103
MELEK
- 825 -
rı, müttakîler bölük bölük cennete sevkedilip kapılar kendilerine açıldığında, "Onun bekçileri (hazenetuhâ): Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!"3777 diyecekleri, meleklerin adn cennetlerine babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber gireceklerin yanına her kapıdan vararak, "Sabrınıza karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu ne güzeldir!"3778 diyecekleri haber verilmektedir.
İnkâr edenleri ise bölük bölük cehenneme sürülecekleri, kapıların açılacağı ve cehennem bekçilerinin onlara, "Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?"3779 diyecekleri, cehennemin başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah'ın buyruklarına karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan meleklerin bulunacağı3780 ifade edilmektedir.
Hazene-i Cennet ve Cehennem de denilen bu melekler cennet ve cehennemin bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki meleğin adı “Rıdvan”dır. Cehennem meleklerine “Zebânî” denir. Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
Hârût - Mârût: Bunlar hakkında farklı görüşler olmakla beraber, "Babil'de insanlara bilgi öğretmek sûretiyle onları imtihan etmek üzere gönderilen iki melek" oldukları, en yaygın görüştür. Kur’ân-ı Kerim, bu olayla ilgili daha başka bilgi vermemektedir. Mûteber hadis kitaplarından Buhari'de Kitabu't-Tıbb'ın sihre tahsis edilen 47. babının başlığında Bakara sûresinin 102. âyeti zikredilmekte, bu münâsebetle âyet içinde Hârût ve Mârût adı geçmektedir. Bunun dışında sözkonusu isimlerle ilgili bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ahmed bin Hanbel'de ise insanlar gibi birtakım arzu ve istekleri bulunan varlıklar olarak tasvir edildiği görülmektedir.3781 Fakat bu rivâyeti, müfessirler bozuk ve merdûd kabul edip reddederler.3782 Kur'an, bu iki melekle ilgili olarak yahûdiler arasında meşhur olan hikâyeleri onaylamaz.
Münker - Nekir: Kabirde sorgu-sual işi ile görevli olan meleklerdir. Kur'an'da adları geçmemektedir. Hadislerde ise ölü defnedildiği zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen siyah tenli mavi gözlü iki meleğin geldiği, ölüyü kabrinde oturtup sorular sorduğu, verdiği cevaplara göre kabrini genişlettiği veya daralttığı rivâyet edilmektedir. 3783
İmam Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde naklettiği uzunca bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.), ensardan bir adamın kabri başında, iki veya üç defa "Kabir azabından Allah'a sığının!" dedikten sonra, bir mü'min için ölüm ve sonrasını şöyle anlatır: "Mü'min kulun dünyadan kopup, âhirete gitme zamanı geldiği zaman, gökten ona, yüzleri sanki güneş gibi beyaz melekler iner. Beraberlerinde cennet kefenlerinden bir kefen ve cennet kokularından birtakım kokular bulunmaktadır. Mü'minin göz mesafesine otururlar. Sonra ölüm meleği yaklaşır ve başucuna oturup 'Ey güzel ve hoş can, haydi Allah'tan bir bağış ve hoşnutluğa çık gel!' der. O can, ağızdaki suyun aktığı gibi akıp kolayca çıkar. Azrâil de onu alır ve elinde bir an bile bekletmeden, o kefene ve kokuların
3777] 39/Zümer, 73
3778] 13/Ra'd, 23
3779] 39/Zümer, 71
3780] 66/Tahrim, 6; 43/Zuhruf, 77; 40/Mü'min, 49-50; 96/Alak, 18
3781] Ahmed bin Hanbel II/134
3782] Bk. Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 2/Bakara, 102. âyetin tefsiri
3783] Tirmizî, Cenâiz, 70; Ahmed bin Hanbel III/126; IV/140
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içine sarar. Bu esnada o candan, yani ruhtan, yeryüzünde bulunan misk kokularının en güzeli gibi bir koku çıkar. Ölüm melekleri onu alıp, birlikte yükselirler. Uğradıkları her melek topluluğu, 'Bu güzel ruh kimdir?' diye sordukça, onlar, hayatta iken insanların ona verdiği en güzel ismi ile 'bu, falan oğlu falandır' diye cevap verirler. Böylece birinci göğe ulaşırlar ve kapının açılmasını isterler. Onun için göğün kapısı açılır. Her gökte, o göğün en kıymetli melekleri, bu ruhu bir sonraki göğe kadar teşyî ve ona refakat ederler. Neticede yedinci göğe gelinir.
Allah Teâlâ, 'Bu kulumun kitabını, "illiyyîn"e yazın ve onu yeryüzüne geri götürün! Çünkü ben onları, yerden-topraktan yarattım, oraya geri çeviriyorum, tekrar oradan çıkaracağım' buyurur. Bunun üzerine onun ruhu kabirdeki bedenine iade edilir, yani yeniden diriltilir ve ona iki melek gelip yanına oturur. 'Rabbin kim?' diye sorarlar. O, 'Rabbim Allah!' der. 'Dinin nedir?' diye sorarlar, o, 'Dinim İslâm!' der. 'Size peygamber olarak gönderilen kim?' diye sorarlar, o, ‘Rasûlullah!' der. 'Bilgin nedir?' derler, o, 'Allah'ın kitabını okudum, ona inandım ve onun doğru olduğunu kabul ettim' der. Bunun üzerine gökten bir ses, 'Kulum doğru söyledi. Binâenaleyh onun için cennetten bir döşek serin, ona cennetten bir elbise giydirin ve ona cennetten bir kapı açın!' der.
Böylece cennetin esintisi ve güzel kokusu ona gelir, kabri göz alabildiğine genişletilir. Derken yanına güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu bir adam gelir ve der ki: 'Seni sevindirecek şeylerle müjdelen, yani müjdeler olsun, sevineceğin şeylere ulaşacaksın. İşte bu, vaad olunduğun gündür.' Ona, 'Sen kimsin? Yüzün, uğur getiren bir yüz' diye sorar. O, 'Ben senin sâlih amelinim' der. Kul o anda, 'Ey Rabbim! Kıyâmeti hemen kopar, kıyâmeti hemen kopar ki aileme ve malıma, yani benim için cennette hazırladığın evlere ve yüce makamlara kavuşayım' der.
Dünyadan ayrılıp, âhirete gitme zamanı geldiğinde, kâfir kula da gökten, beraberlerinde kalın ve sert kumaşlar bulunan siyah yüzlü melekler gelirler ve gözünün göreceği yere otururlar. Sonra Azrâil yaklaşıp başucuna oturur ve 'Ey pis can, haydi Allah'ın kızgınlığına ve gazabına çık gel!' der. Böylece o can, bedeninden ayrılır. Azrâil, onu, çok parçalı bir şişi ıslak yünden çekip kopardığı gibi çeker çıkarır. Onu aldığı zaman, elinde bir an bile tutmadan hemen o sert ve kalın kumaşa sarar. O zaman ondan, yeryüzünde bulunan leş kokularının en kötüsüne benzer bir koku çıkar. Melekler onunla beraber yükselirler ve uğradıkları her melek topluluğu: 'Bu pis ruh kimdir?' diye sorarlar. Onlar, hayatta iken insanların ona verdiği en çirkin ismini kullanarak derler ki: 'Bu, falan oğlu falandır.' Böylece birinci göğe gelinir ve kapının açılmasını isterler, ama ona göğün kapısı açılmaz. Allah Teâlâ, 'Onun kitabını en aşağı yer tabakasındaki "siccîn"e yazın!' der. Böylece onun ruhu aşağılara atılır. Derken cesedine döndürülür ve iki melek gelip yanına oturur ve ona, 'Rabbin kim?' diye sorarlar, o, 'Haa, haa. Bilmiyorum' der. Ona, 'dinin nedir?' diye sorarlar, o, 'haa, haa… Bilmiyorum' der. 'Size peygamber olarak gönderilen kimdir?' derler, o, 'haa, haa… Bilmiyorum' der.
Bunun üzerine gökten bir ses, 'O kulum yalan söylüyor. Dolayısıyla ona ateşten bir döşek hazırlayın ve cehennemden bir kapı açın!' der. Böylece ona cehennemin sıcaklığı ve zehirli yakıcılığı gelir; kabri de, kaburgalarını birbirine geçirecek kadar daraltılır. Derken çirkin yüzlü, kötü elbiseli ve pis kokulu bir adam gelir ve ona, 'Hoşuna gitmeyen şeyleri sana müjdelerim! İşte bu, tehdit olunduğun gündür' der. O, 'Sen kimsin? Suratından şer akıyor' diye sorar. O, 'Ben senin kötü işlerinim' der. Bunun üzerine o kul, kabrine açılan kapıdan, cehennemde kendisi için hazırlanmış gördüğü azaptan korkarak 'Ey Rabbim,
MELEK
- 827 -
kıyâmeti koparma!' der..." 3784
Bu uzun hadis-i şerif, ayrıca Ebû Dâvud'un ve İbn Mâce'nin Sünenlerinde; İbn Kesir'in Tefsirinde yer almakta, hasen bir hadis kabul edilmekte, delil kabul edilen güvenilir râviler tarafından rivâyet edildiği bildirilmektedir. Görüldüğü gibi bu hadiste, ölüm meleği ve yardımcılarının yanı sıra, kabirde insanı ilk hesaba çeken iki melekten bahsedilmektedir. Kur'an'da bu iki melekten bahsedilmese de, bu hadis dışında sahih birçok hadiste kabirdeki bu meleklerden bahsedilmiştir.
Hem Buhârî, hem de Müslim'in Sahihlerinde yer alan bir hadiste, Rasûlullah şöyle buyurur: "Kul kabrine konup da ailesi ve arkadaşları onu orada bırakıp gittikleri ve o kul, çekip gidenlerin ayak seslerini duyduğu zaman, iki melek gelip onu oturturlar ve derler ki: 'Sen şu zat, yani Muhammed (s.a.s.) hakkında ne der idin?' O kişi mü'min ise, 'Şehâdet ederim ki O, Allah'ın kulu ve peygamberidir' der. Bunun üzerine ona, 'cehennemdeki şu yerine bak! İşte onu, cennetten bir yer ile değiştiriyoruz' , yani 'Eğer sen mü'min olup da bu soruya doğru cevap veremeseydin, o cehennemdeki yere girecektin' denilir. Mü'min, bunların her ikisini de görür. Ama kabre konan kişi münâfık ve kâfir ise, ona, 'Sen şu zat hakkında ne der idin?' denildiğinde, ‘bilmiyorum, insanlar ne derlerse ben de onu derdim' cevabını verir. Bunun üzerine, 'Ne bildin, ne de uydun!' denilip, ona demirden bir topuz ile öyle bir vurulur ki, insan ve cinlerden başka bütün varlıkların duyduğu bir çığlık atar."3785 Bu konuyla ilgili bir diğer hadiste bu iki melekten birinin adının "Münker"; diğerininse "Nekir" olduğu bildirilmiştir. 3786
Anlaşılıyor ki Allah Teâlâ'nın, her işle görevlendirdiği çeşit çeşit melekleri bulunmaktadır ve Kur'an da bunların sadece bir kısmından bahsetmiştir; bir kısmını peygamberine ayrıca bildirmiş ve dolayısıyla o da hadislerinde bize bildirmiştir. Elbette bunların dışında da kim bilir daha nice melekler vardır.
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük melek dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri daha yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan mü’minler de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli, dereceleri daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından günah işleyemezler. Allah'a itaat ve ibâdet etmek onlar için fıtrî ve zorunludur. Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir iç ve dış tesir yoktur. Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her türlü iç ve dış etkiler altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî engelleri aşar, Allah'a itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette meleklerden daha faziletli olur.
Gayba ve Meleklere İman
Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.3787 Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini, “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe iman
3784] Ahmed bin Hanbel, IV/287
3785] Buhâri, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70
3786] Tirmizî, Cenâiz 70
3787] Bk. 2/Bakara, 3
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik.’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden, hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek insanlık mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki otları her şeye tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden daha başka varlıklar da mevcuttur; ki biz bunları görmeden sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi, onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere) bırakmasıdır. Mü’min, öğrenmek istediklerini Alîm ve Habîr olan, görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden olduğu gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek, insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek istemektedirler. Mü’min, sadece meleklere değil, gaybî olan ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde iman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” 3788
Melek İnancının Etkileri
İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden birini tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan olmak”3789 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce kullanmasını sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici) karşı karşıyadır. Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır. İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin sunduğu seçeneklerle dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin telkin ve teşviklerine göre hareket edip mevcut yeteneklerini bu yönde yükseltmesi gerektiğini kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği meleklerin kendisini daima gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan meleklerin yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın varlığı da bir gerçek olmakla beraber, Kur’an, şeytana değil; meleklere
3788] 2/Bakara, 3
3789] 67/Mülk, 2
MELEK
- 829 -
imanı öne çıkarmak,3790 tâğutu inkâr edip Allah'a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek sûretiyle3791 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış, onunla hemhal olmayıp aksine meleklere kulak vermeyi öngörmüştür.
“Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın emrinden (kazalarından, belâlarından ve musîbetlerinden) korurlar.”3792 Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır. Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan her an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek olursak, onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma altında bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha derinlemesine bilmek bizim için mümkün değildir.
Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu sınavda bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz. Doğrusu bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir. Dolayısıyla insanın, bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak özellikle kuytu köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna olduğu anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah'a dilekte bulunması, Allah’ın izniyle belâların bertaraf olmasına bir vesile oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtibatının güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış olur. Kur’an’da “Kesinlikle üzerinizde koruyucular vardır. Onlar değerli yazıcılardır. Yaptığınız her şeyi bilirler.”3793 diye kendilerinden söz edilen melekler vardır ki, bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla insanoğlunun havada kaybolup giden tek kelimesi bile yoktur.
Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min olabilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır. Dolayısıyla meleklere inanmamak, Allah'a, peygamberlere, kitaplara ve âhiret gününe inanmamakla eş değerdedir.
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
Melekler Hakkında Düzeltilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri, bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı. İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, meleklerin dişi veya erkek olmadığına inandığı gibi, o meleklerin kendi nam ve hesaplarına hiçbir yetkiye sahip bulunmadığına da
3790] 2/Bakara, 177, 285
3791] 2/Bakara, 256
3792] 13/Ra’d, 11
3793] 82/İnfitar, 10-12
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inanır. Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani onlara duâ etmek insanlar için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları Âdem’in (a.s.) önünde secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir mahlûktan yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet olur mu?
Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi olduğu ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu. Allah, bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir: “Onlar Rahmân’ın kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl yaratıldıklarını mı gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar sorgulanacaklardır.”3794; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara oğlanlar mı?!”3795 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri bayan gibi düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir bayanın meleğe benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar mırıldanan insanlara rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından çok vahim manzaralardır.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdeta korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir, hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı, bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl sahibine iade edilir. Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
3794] 43/Zuhruf, 19
3795] 37/Sâffât, 149
MELEK
- 831 -
Melek Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
Melek, Tesniyesi Melekeyn ve Çoğulu Melâike Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 88 Yerde): 2/Bakara, 30, 31, 34, 98, 102, 161, 177, 210, 248, 285; 3/Âl-i İmrân, 18, 39, 42, 45, 80, 87, 124, 125; 4/Nisâ, 97, 136, 166, 172; 6/En’âm, 8, 8, 9, 50, 93, 111, 158; 7/A’râf, 11, 20; 8/Enfâl, 9, 12, 50; 11/Hûd, 12, 31; 12/Yûsuf, 31; 13/Ra’d, 13, 23; 15/Hıcr, 7, 8, 28, 30; 16/Nahl, 2, 28, 32, 33, 49; 17/İsrâ, 40, 61, 92, 95, 95; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 21/Enbiyâ, 103; 22/Hacc, 75; 23/Mü’minûn, 24; 25/Furkan, 7, 21, 22, 25; 32/Secde, 11; 33/Ahzâb, 43, 56; 34/Sebe’, 40; 35/Fâtır, 1; 37/Sâffât, 150; 38/Sâd, 71, 73; 39/Zümer, 75; 41/Fussılet, 14, 30; 42/Şûrâ, 5; 43/Zuhruf, 19, 53, 60; 47/Muhammed, 27; 53/Necm, 26, 27; 66/Tahrîm, 4, 6; 69/Haakka, 17; 70/Meâric, 4; 74/Müddessir, 31; 78/Nebe’, 38; 89/Fecr, 22; 97/Kadr, 4.
Meleklere İman Etmekle İlgili Âyetler
Meleklere İman Etmek: Bakara, 97-98, 177, 285.
Meleklere Düşmanlık Edenler: Bakara, 97-98.
Melekleri İnkâr: Nisa, 136.
Meleklerin Mâhiyeti
Melekler ve Yaratılışları: Bakara, 30, 32; 34, 255; Al-i İmran, 39; En’am, 93; Ra’d, 11; Enbiya, 22, 26; Hacc, 75; Furkan, 25, 59; Fâtır, 1; Zümer, 76; Mü’min, 15; Zuhruf, 16-17; Hadîd, 4; Kalem, 1; Meâric, 3-4; Müddessir, 31; Mürselât, 1-6; Tekvir, 20-21. 23.
Melekler, Allah’ın Kuludurlar: Enbiya, 23.
Meleklerin Erkeklik ve Dişilikleri Yoktur: Zuhruf, 19; Necm, 27-28.
Meleklerin Kanatları: Fâtır, 1.
Mele-i A’lâ: Saffat, 8-9, Sâd, 69, Nebe’, 38.
Meleklerin Makamları: Saffat, 164; Mü’min, 7.
Meleklerin Yaptıkları İşler
Melekler, Savaşta Mü’minlere Yardım Eder: Al-i İmran, 123-126; Enfal, 9-13, 50; Tevbe, 25-26; Ahzab, 9; Feth, 4, 7.
Melekler, İnsanların Amellerini Yazarlar: En’am, 61; Kaf, 17-18; İnfitar, 10-11.
Melekler, Allah’ı Zikrederler: A’raf, 206; Nahl, 49-50; Enbiya, 19-20; Saffat, 165-166; Mü’min, 7; Fussılet, 38; Şûrâ, 5.
Melekler, Allah'a İtaat Ederler: Enbiya, 27-28.
Melekler, Peygamber’e Salevat Getirirler: Ahzab, 56.
İnsanı Gözetleyen Melekler Vardır: Târık, 1-4.
Melekler, İş Bölümü İle Görev Yaparlar: Zâriyat, 4.
Meleklerin Mü’minler İçin Duaları: Mü’min, 7-9; Şûrâ, 5.
Meleklerin Şefaati: Enbiya, 28; Sebe’, 23; Necm, 26.
Büyük Melekler
Cebrail İle İlgili Ayetler: Bakara, 87, 253; Nisa, 171; Maide, 110; Nahl, 2, 102; İsra, 85; Meryem, 17, 19; Enbiya, 91; Şuarâ, 193; Mü’min, 15; Şûrâ, 193; Mü’min, 15; Şûrâ, 52; Necm, 5-6.
Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuarâ, 193-194; Tekvir, 15-24.
Kur’an’ı Peygamber’e Cebrail Öğretmiştir: Necm, 5.
Cebrail’in Peygamber’e Görünerek Vahiy Getirmesi: Necm, 6-15.
Cebrail’e Ruhu’l-Emin Denilmesi: Şuarâ, 193; Nebe’, 38.
Cebrail’in Görünüşü Güzeldir: Necm, 6.
Cebrail, Allah Yanında Şereflidir: Tekvir, 19-21.
Cebrail’e Düşmanlık Edenler: Bakara, 97.
Azrail, Eceli Gelenlerin Ruhlarını Alır: En’am, 61; Nâziât, 1-4.
Mikâil, Tabiat Olaylarını İdare Eder: Nâziât, 5.
(İsrâfil) Sûrun Üfürülmesi: En’am, 73; Kehf, 99; Tâhâ, 102; Mü’minun, 101; Neml, 87; Yasin, 49-51; Zümer, 68; Kaf, 20, 41-43; Hakka, 13-15; Müddessir, 8; Nebe’, 18.
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur'an'a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lutfullah Cebeci, Şûle Y. s. 1-183
2. Kur'an-ı Kerim'e Göre Melekler, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
3. Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 126-132
4. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. (Al i Erbaş, M. Sait Özervarlı), c. 29, s. 37-42
5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c, 13, s. 155-224
6. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 260-271
7. Mefâtihu'l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, c. 2, s. 231-262; 342- 382
8. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 260-265
9. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 276-288
10. El-Melâike, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Y.
11. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 125-134
12. Melek Girmeyen Evler, Ebû Huzeyfe İbrahim, Uysal Kitabevi Y.
13. Meleklere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
14. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 121-129
15. Kur'an'da Anlamı Kapalı Ayetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 213-224
16. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh/Yeni Ufuklar Y.
17. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-153
18. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 197-209
19. İslam'da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. s. 231-250
20. İslam'ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 77-86
21. İslam'da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dâvâ-Çağ Y. s. 135-143
22. İslam'da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 235-248
23. İslam Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 91-113
24. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y., s. 132-1
HZ. MERYEM (R.A.)
- 833 -
Kavram no: 129
Kıssalar 4
Bk. İsa (a.s.); Peygamberlik; Gayb
HZ. MERYEM (R.A.)
• Hz. Meryem; Hayatı ve Şahsiyeti
• Meryem Sûresi
• Kur’ân-ı Kerim’de Meryem (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde Meryem (a.s.)
• Adayış; Vakıf İnsan Meryem
• Hz. Meryem; Putlaştırma ve İftirâya, Hakarete Uğrama İmtihanı Arasında Örnek Bir Şahsiyet
• Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
• Tefsirlerden İktibaslar
“İmrân’ın karısı şöyle demişti: ‘Rabbim! Karnımdakini tümüyle hür bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sensin.”
“Fakat çocuğu kız olarak doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmekte iken: ‘Rabbim onu kız doğurdum, (Beyt-i Makdis’e hizmet bakımından) erkek kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. O’nu ve soyunu lânetlenmiş şeytana karşı korumanı diliyorum’ dedi.”
“Rabbi Meryem’e hüsn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?’ der; o da: ‘Bu, Allah tarafındandır, çünkü Allah, dilediğine sayısız rızık verir’ derdi.”3796
Hz. Meryem; Hayatı ve Şahsiyeti
Hz. Meryem, ulul-azm peygamberlerden biri olan Hz. İsa’nın (a.s.) annesidir. İsrâiloğullarının ileri gelenlerinden ve âlimlerinden biri olan ve Dâvud (a.s.)'un soyundan gelen İmran'ın kızıdır: “Allah iman edenlere namusunu koruyan, İmran’ın kızı Meryem'i de misal gösterir.”3797 Meryem "dindar kadın" demektir. Erkeklerden sakınan, iffetli anlamında "Betül" adıyla da adlandırılır. İmran'ın hanımı Hanna, kısır bir kadın olup, hiç çocuğu olmamış idi. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde bu olay içindeki çocuk sahibi olma duygusunu alevlendirdi.3798 Kendisine bir çocuk ihsan etmesi için Allah'a duâ etti ve duâsı kabul edilirse çocuğunu Beytül-Makdis'e hizmetçi olarak adadığını söyledi: "Bir zamanlar İmran'ın karısı şöyle demişti: Rabbim, karnımda
3796] 3/Âl-i İmrân, 35-37
3797] 66/Tahrîm, 12
3798] İbnül-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 298
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taşıdığım çocuğu sadece Sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden kabul et"3799 Hanna bu adamayı yaparken çocuğunun bir kız olma ihtimali aklına gelmemişti. Eğer çocuk kız olursa Beytül-Makdis'te hizmette bulunması nasıl mümkün olabilirdi? Kadınların özel durumları buna müsaade etmediği gibi, kurallara göre de bu imkânsız bir şeydi. Bunun içindir ki, Meryem, dünyaya geldiği zaman annesi, Allah Teâlâ'ya şöyle seslenmişti: “... Rabbim! Ben onu kız doğurdum; hâlbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu ve neslini kovulmuş şeytanın şerrinden sana emânet ediyorum.”3800 Babası İmran, Meryem'in doğumundan önce vefat etmişti.
Hanna, çocuğu kundaklayıp Beytül-Makdis'e götürerek, orada görevli bulunanlara teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini Yahya (a.s.)'nın babası Zekeriyyâ (a.s.) üstüne aldı. Zira onun hanımı, Meryem'in teyzesi veya kardeşi idi. 3801
Böylece Hz. Meryem, bir peygamber'in koruması altında yetişti. Zekeriyya (a.s.) onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O burada sürekli ibâdet ve duâ ile meşgul olurdu. Yanına Zekeriyyâ (a.s.)'dan başkası giremiyordu. Zekeriyyâ (a.s.) yiyecek bir şeyler vermek için yanına girdiğinde, her defasında yiyeceklerle karşılaşıyordu. Bu yiyecekler, yazın kış meyveleri ve kışın da bulunmayan yaz meyveleri idi. Allah Teâlâ, peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırıyordu. Olay Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılır: "Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti. Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyyâ’yı onun bakımına memur etti. Zekeriyyâ, Meryem'in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. ‘Bu, sana nereden geldi ey Meryem?" dedi. Meryem; ‘O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır’ dedi." 3802
Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civarında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı.
"Bir zaman melekler şöyle demişti: ‘Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir emirle meydana gelecek olan bir çocukla müjdeler ki, onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. Dünya ve âhirette şeref sahibi ve Allah'a yaklaştırılanlardan olacaktır. İnsanlara, beşikte iken de konuşacaktır. O, sâlih kimselerden olacaktır."3803 Hz. Meryem, kendisine verilen bu haber karşısında hayretler içerisinde kalmıştı. Onun bu durumu Kur'an'da şöyle ifade edilir: “Meryem; ‘Rabbim! Bana hiçbir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ dedi. Allah da şöyle dedi: Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bir şeyin olmasına hükmedince ona sadece ‘ol’ der ve o da hemen oluverir.” 3804
Bir gün, Allah Teâlâ, Cebrâil (a.s.)'ı parlak yüzlü ve güzel görünümlü bir genç sûretinde ona gönderdi: "Ailesi ile kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz ona
3799] 3/Âl-i İmrân, 35
3800] 3/Âl-i İmran, 30
3801] İbnül-Esir, a.g.e., I, 299; Ali Sabûnî, en-Nûbûvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 201
3802] 3/Âl-i İmrân, 37
3803] 3/Âl-i İmrân, 45-46
3804] 3/Âl-i İmran, 47
HZ. MERYEM (R.A.)
- 835 -
meleğimiz Cebrâil'i gönderdik de ona tam bir insan sûretinde göründü."3805 Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; "Ben senden, Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma’ dedi." 3806
Cebrâil (a.s.) bir insan şeklinde değil de, melek sûretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrâil (a.s.) ona şöyle dedi: "Ben, sana nezih ve kabiliyetli bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim." 3807
Hz. Meryem onun Cebrâil (a.s.) olduğunu anlayınca, sâkinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde3808 yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiçbir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi. “Meryem: ‘Benim nasıl çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim’ dedi.” 3809
Cebrâil (a.s.) şöyle cevap vermişti: "Bu iş dediğim gibi olacaktır. Çünkü Rabbin buyurdu ki, ‘Babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem Biz onu nezdimizden insanlara bir mûcize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle takdir ettik." 3810
Allah Teâlâ, İsa (a.s.)'nın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mûcizevî bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah Teâlâ şöyle açıklamaktadır: “Nihâyet Allah'ın emri gerçekleşti. Meryem İsa’ya gebe kaldı.”3811; “Irzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da âlemlere bir mûcize kıldık.”3812; "Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı." 3813
Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip tek başına beklemeye başladı: "Hâmileyken, insanlardan ayrılıp uzak bir yere çekildi" İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hâdiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.
Hâmilelik müddeti hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir.3814 Sahih olan, cumhûrun görüşüne göre ise, bir kadının tabiî hâmilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur. 3815
3805] 19/Meryem, 16
3806] 19/Meryem, 18
3807] 19/Meryem, 19
3808] 3/Âl-i İmrân, 45-46
3809] 19/Meryem, 20
3810] 19/Meryem, 21
3811] 19/Meryem, 22
3812] 21/Enbiyâ, 91
3813] 66/Tahrîm, 12
3814] Sabunî, a.g.e., 202
3815] İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu âyet-i kerîme açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Haline üzülerek: ‘Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim’ dedi.” 3816
Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah Teâlâ'nın koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi: "Sakın üzülme! Rabbin alt tarafından bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün." 3817
Hz. Meryem'e seslenenin kim olduğu hususunda, müfessirler ayrı görüşler belirtmişlerdir. Bir kısmı bunun Cebrâil olduğunu ifâde emektedir. Cebrâil vâdinin aşağısından ona seslenmişti. Bu görüşe göre Hz. İsa (a.s.), annesi onu kavmine getirinceye kadar konuşmamıştır. Diğer bazı müfessirler, ona seslenenin İsa (a.s.) olduğu görüşündedirler. 3818
Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi? Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun içyüzünü onlara nasıl inandırabilirdi? Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yiyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöyle bildirmişti: “Ye, iç; gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, ‘Rahman olan Allah’a konuşma orucu adadım, bu gün, kimseyle konuşmayacağım’ de” 3819
İbn Zeyd şöyle demektedir: İsa (a.s.), annesine, "mahzun olma" dediğinde o; "Benim bir kocam olmadığı ve kimsenin câriyesi de olmadığım halde sen benimle birlikte iken nasıl üzülmeyeyim? Ben insanlara nasıl bir özür beyan edebilirim? Keşke başıma böyle bir şey gelmeden önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi. Hz. İsa ona; "konuşmak için sana ben yeterim. Sana bir soru yöneltilirse; ‘ben Rahmân'a oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de" dedi. İbn Zeyd, bunların, annesine Hz. İsa tarafından söylendiğini belirtmektedir. 3820
Hz. Meryem, Rabbinin mûcizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrâk etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mûcizevî olayın ispat edilmesi de Allah için kolay bir şeydi. Bu inanç içerisinde Hz. İsa'yı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha dogmadan mâbede adanmış ve orada ibâdete dalmış tertemiz, iffetli bâkireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.
Hz. Meryem'in çocuğunu kucaklayıp kavmine gelmesi ve kavminin tepkisi Kur'ân-ı Kerim’de şöyle dile getirilir: “Meryem, İsa’yı yüklenerek kavmine getirdi.
3816] 19/Meryem, 23
3817] 19/Meryem, 24-25
3818] bkz. İbn Kesir, a.g.e., V, 218
3819] 19/Meryem, 26
3820] İbn Kesir, a.g.e., V, 220
HZ. MERYEM (R.A.)
- 837 -
Kavmi, hayretler içinde şöyle dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir iş yaptın. Ey Hârun'un kız kardeşi Meryem! Senin ne baban ahlâksız, ne de annen iffetsizdi.” 3821
Zikredilen Hârun, Hz. Meryem'in soyundan geldiği, Mûsâ’nın (a.s.) kardeşi Hârun’dur (a.s.). Kavmi ona bu şekilde hitap etmekle; onun işlediğini zannettikleri fiil ile Hârun’un (a.s.) yolu arasındaki büyük tezadı vurgulayarak, yaptığı şeyin ne kadar acâyip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Hârun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi. 3822
Onların bu ithamları karşısında Hz. Meryem, kendisini kınayanlarla alay edercesine çocuğu gösterdi ve bu olayların sırrını ona sormalarını işaret etti. Ancak onlar öfkeye kapılarak, hayretler içerisinde beşikteki bir çocuğun konuşmasının nasıl mümkün olabileceğini sordular: Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz’ dediler."3823 Bunu üzerine Hz. Meryem'i aklayan İlâhî mûcize gerçekleşti ve İsâ (a.s.) konuşmaya başladı: "Çocuk ‘Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübârek kıldı. Yaşadığım müddetçe de namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Bir de anneme hürmetkâr kıldı. Beni asla zâlim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selâm ve emniyet vermiştir’ dedi." 3824
Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mûcizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebepleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir "İnkâr edip Meryem'e büyük bir iftira attıkları ve ‘Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih İsa’yı biz öldürdük’ dedikleri için Allah onlara lânet etmiştir..." 3825
İncillerde verilen bilgilere göre Hz. Meryem, İsa’yı (a.s.) alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gitti. Matta ve Barnaba incillerindeki kayıtlara göre Mısır'a gidişin sebebi; Kâhînlerin kendisine Beyt-i Lahm'de doğan bir çocuğun bütün Yahûdileri hâkimiyeti altına alacağını haber vermeleri üzerine Kudüs'te zâlim bir hükümdar olan Herodos'un Beyt-i Lahm'de doğan bütün çocukların öldürülmesini emretmesidir. Bunun üzerine Yusuf Neccar'a rüyasında Hz. Meryem'le çocuğu alıp Mısır'a gitmesi emredilmiştir.3826
Ancak, İncillerde nakledilen bu ve buna benzer Kudüs'e tekrar dönüşü ile alâkalı rivâyetlerin doğru olma ihtimalleri bulunmamaktadır. Çünkü Hz. Meryem, Zekeriyyâ’nın (a.s.) koruması altında bulunmakta idi. Hem sonra o Cebrâil’in (a.s) yönlendirmesine göre hareket ettiğine göre, Hristiyan kaynakların zikrettiği Yusuf en-Neccar adındaki zâtın rüyada aldığı tâlimatlara nasıl gerek duyabilir ki?
Hz. Meryem'in doğuşundan, İsa’yı (a.s.) mûcizevî bir şekilde dünyaya getirişine kadarki olaylar, Kur'ân-ı Kerim'de mufassal olarak yer almaktadır. Bunun bu
3821] 19/Meryem, 27-28
3822] İbn Kesîr, a.g.e., V, 221
3823] 19/Meryem, 29
3824] 19/Meryem, 30-33
3825] 4/Nisâ, 156-157
3826] Sâbûnî a.g.e., s. 206
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadar geniş ele alınmasının sebebi, Yahûdi ve Hıristiyanların sapıttıkları temel meselenin, gerçek yüzüyle vuzûha kavuşturulmasıdır. Allah Teâlâ, İsâ’nın (a.s.) dünyaya gelişi ve kendini daha beşikte iken kavmine takdim edişini zikrettikten sonra; "İşte Meryem oğlu İsa budur. Hakkı söylemiştir. Ne var ki, Yahûdi ve Hıristiyanlar bunda ihtilâf etmişlerdir."3827 buyurmaktadır.
İsa (a.s.)'nın durumunu Allah Teâlâ, Adem (a.s.)'in durumuna benzetmektedir: “Allah katında İsa'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona ‘ol’ dedi ve o oluverdi.”3828 Âdem’in (a.s.) topraktan halk edilişine inanmak nasıl imanla alâkalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsa’yı (a.s.) babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alâkalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar, Yahûdi ve Hıristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip tasdik ederler. Allah Teâlâ, Rasûlüne hitap ederek, onun şahsında bütün mü'minleri uyarmaktadır: "Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma." 3829
Hz. Meryem'in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. O, Âsiye, Hatice ve Fâtıma ile birlikte mevcut olan ve olacak en faziletli dört kadından birisidir. 3830
Meryem Sûresi
Kur'ân-ı Kerim'in on dokuzuncu sûresinin adı, Meryem Sûresidir. Doksan sekiz âyet, dokuz yüz altmış iki kelime ve üç bin sekiz yüz iki harften ibârettir. Fâsılası elif, dal, mim ve nun harfleridir. Mekkî sûrelerden olup, mushaf tertibinde 35. sûre olan Fâtır sûresinden sonra nâzil olmuştur. Elli sekiz ve yetmiş birinci âyetleri Medenîdir. Adını otuz altıncı âyetinde geçen Meryem kelimesinden almıştır.
Sûrenin gâyesi, Mekke'de inen diğer sûrelerde olduğu gibi, Yüce Allah'ın kendisine lâyık olmayan şeylerden uzak olduğunu ifâde ederek, tevhid inancını yerleştirmek, öldükten sonra dirilmeyi ve âhirette hesaba çekilmeyi ispat etmektir.
Yüce Allah, insanların ve diğer canlıların üreyip çoğalmalarını birtakım biyolojik kanunlara bağlamıştır. Bu kanunlar hiç değişmeden aynen devam edegeldiği için, başka bir şeklin imkânsız olduğunu akla getirebilir. Böyle bir düşünce ise Cenâbı Hakk'ın irâde ve kudretinin de sanki bu kanunlara uymaya mahkûm olduğu kanaatini verebileceği için tevhîd inancına, yani Allah'ın her konuda tek ve eşsiz olduğu gerçeğine ters düşer. Ayrıca öldükten sonra yeniden dirilme ve hesaba çekilme konularında da bazı tereddütleri akla getirebilir. Bu sebeple, hayat ve ölüm konusunda şu dünyada geçerli olan biyolojik kanunlardaki aynîliğin insan aklında doğurabileceği bu ve buna benzer tereddütleri gidermek için yüce Allah, Kur'ân'ın birçok yerinde, ilk insan Hz. Âdem ve Havva'nın, anasız ve babasız olarak topraktan var edildiğini hatırlatmakta ve yok olduğu sanılan bütün insanlar için zamanı gelince bunu tekrar etmenin çok daha kolay olacağını
3827] 19/Meryem, 34
3828] 3/Âl-i İmran, 59
3829] 3/Âl-i İmrân, 60
3830] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 135; Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 141-144
HZ. MERYEM (R.A.)
- 839 -
belirtmektedir.
Sûre, insan neslinin devamı için konan biyolojik kanunlara göre, artık çocuk sahibi olamayacak kadar ileri derecede yaşlanmış olan Zekeriyyâ (a.s.) ve hanımının bir oğlu olacağı müjdesi ile başlıyor: "Ey Zekeriyyâ! Biz sana Yahyâ adında bir erkek çocuk müjdeliyoruz. Daha önce bu adı kimseye vermiş değiliz. Zekeriyyâ: ‘Rabbim! Hanımım kısır, ben de iyice ihtiyarlamışken nasıl oğlum olabilir?’ dedi. Allah Zekeriyyâ'ya: ‘Rabbin böyle buyurdu. Bu bana kolaydır. Çünkü seni de daha önce hiç yokken var eden Benim’ dedi." 3831
Allah tarafından iffet ve namusun sembolü olarak gösterilen Hz. Meryem,3832 kendisine hiçbir erkeğin eli değmediği ve bâkire olduğu halde, babasız bir çocuk dünyaya getirmesi ve bu çocuğun henüz beşikte iken konuşması yukarıda anlatılandan daha ilginç bir hâdisedir: “Derken, Biz ona Ruhumuzu (Cebrâil'i) gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: ‘Senden, çok merhamet edici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan korkan bir kimse isen (bana dokunma)’ Cebrâil: ‘Ben yalnızca sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim’ dedi. Meryem; ‘bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir ki?’ dedi. Melek; ‘öyledir’ dedi. Rabbin buyurdu ki: ‘Bu Bana kolaydır, hem onu insanlara (kudretimizin yüceliğini gösterecek olan müstesnâ) bir belge ve Bizden bir rahmet olarak sunacağız."3833 Bu âyetlerden sonra Hz. Meryem'in gebe kaldığı ve zamanı gelince doğum yapmak için uzak bir yere gittiği, çocuğunu dünyaya getirdikten sonra da yakınları tarafından iffetsizlikle suçlandığı; gerçeği açıklamada çok zor duruma düştüğü, fakat, henüz yeni doğan Hz. İsa'nın: "Ben Allah'ın kuluyum O, bana kitâb verdi ve beni peygamber yaptı."3834 diyerek annesini o güç durumdan kurtardığı belirtilmektedir.
Bu mûcizeler, Allah'ın yüce kudretini göstermek ve O'nun her konuda eşsiz ve tek olduğunu izah etmek içindir. Fakat hâdiselerin alışılagelen şeklin dışında cereyan etmesi yüzünden, birçok kimse bu gâyeyi kavrayamamış, anılan hâdiseler etrafında yığınlarca hurâfe ve efsâneler uydurmuştur. Hatta Meryem oğlu İsa peygambere tanrılık niteliği verip şirke düşenler bile olmuştur. Hıristiyanlar, bu konuda çeşitli yanlış görüşlere dalmış, birbirlerini itham eden fırkalara bölünmüşlerdir. Kur'ân-ı Kerim, Meryem Sûresinin tamamı, 4/Nisâ, 171-172 ve 5/Mâide, 17, 72-75. âyetleriyle Hristiyanların içine düşmüş oldukları yanlışlıkları düzeltmekte ve Allah'ın bir oğula ihtiyacı olmadığını belirterek Tevhîd inancının esas olduğunu vurgulamaktadır.
Mekke’li müşriklerin baskılarına dayanamayıp Habeşistan'a hicret eden ilk müslümanlar, Meryem sûresini Necâşî'nin huzurunda okuyunca, Necâşî Ashama, Hz. İsa ve Meryem hakkındaki bu nezîh ifâdeleri çok beğenmiş, Kur'ân'la Tevrât'ın ve İncil’in aynı kaynaktan geldiğini belirterek, Mekke'li müşrikleri huzurundan kovup müslümanları onlara teslim etmeyi reddetmişti. Zaten Kur'ân, sadece bu sûrede değil, fakat bütün sûre ve âyetlerde çok yumuşak ve temiz bir ifade kullanarak, başta ehl-i kîtâb olmak üzere, bütün insanları asgarî müşterekler etrafında toplanmaya dâvet etmektedir.
3831] 19/Meryem, 7-9
3832] bkz. 66/Tahrîm, 12
3833] 19/Meryem, 17-21
3834] 19/Meryem, 30
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sûrenin bundan sonraki kısmında, Hz. İbrâhim (a.s.) ile onun peygamberliğine ve getirdiği hak dine îman etmemekte ısrar eden babası arasında geçen tartışmalar nakledilmektedir. Bu tartışmalarda şirk inancının kötülüğü ve tamamen şeytanın yalanlarına dayandığı, tatlı ve güzel sözlerle anlatılmaktadır. Hz. İbrâhim'in, Allah tarafından peygamber olarak seçilmiş olması, putperestlikte ısrar eden ve hatta kendisini tehdit eden babasına karşı saygı ve terbiyesini azaltmamış, fakat bütün gayretlerine rağmen bu dâvet cevapsız kalınca, babasını ve kavmini, tapmakta oldukları putları ile baş başa bırakarak doğup büyüdüğü kendi yurdundan göç etmekten de çekinmemiştir. Bunun üzerine Yüce Allah da ona, çok hayırlı çocuklar vererek soyunu devam ettirmek sûretiyle mükâfatlandırmıştır.
Mekke devrinin ilk yıllarında inen Meryem sûresi ile Hz. İsmail'in soyundan gelen Arapların atalarıyla ilgili olan bu kıssa anlatılarak, insanlık tarihinde Tevhîd inancının asıl olduğuna, putperestliğin ise zaman zaman ortaya çıkan, fakat kalıcı olmayan birtakım çarpık fikirler ihtivâ ettiğine işaret edilmektedir.
Sûrenin son bölümünde ise, hak dâvâyı savunan ve yaşayanlara verilecek mükâfatlar belirtildikten sonra, putperestlik ve benzeri şirke sapanların, bu dünya ve âhiretteki bedbaht halleri gözler önüne serilip, şirkin, bütün kötülüklerin ve toplumdaki huzursuzlukların kaynağı olduğu anlatılmakta ve atalarının temiz yolundan ayrılacak olan nesiller tehdit edilmektedir: "İnsan derki. ‘Ben ölünce, bir süre sonra diri olarak mı çıkarılacağım?’ İnsan hiç düşünmez mi ki, önceden kendisi herhangi bir şey değilken onu (bütün organları tam, kusursuz bir insan olarak) Biz yarattık. Rabbine and olsun ki Biz, onları da, şeytanları(nı) da beraber yeniden diriltecek ve sonra Cehennemin yanında diz çöktürerek (hesaplaşmaya hazır bulunduracağız. Sonra da her toplumdan Rahmân'a karşı en çok kimin baş kaldırdığını ortaya koyacağız." 3835
Tevhîd inancını bozup insanların aklına şirk inancını ilk defa sokanlar şeytanlardır. Şeytân, Kur'ân'ın bir çok yerinde; "insan şeytanı ve cin şeytanı" diye de ifâde edilmektedir. Şu halde Şeytan deyince birtakım çarpık fikirleri ilk defa ortaya atanlar akla gelmelidir, ki; bunların içine, servet ve güçlerine güvenen zâlimler, diktatörler ve mütekebbirler de girmektedir. Müteâkip âyetlerde ise, isim vermeden servet ve taraftarlarının çokluğu ile övünen Kureyş asilzâdelerinin, müslümanların fakirliği ve sayıca az oldukları ile alay ettiklerine işaret edilerek bu durumun geçici olduğu belirtilmekte ve Hz. Muhammed (s.a.s.) ve onun şahsında bütün müslümanlar şöyle teselli edilmektedir: "(Ey Rasûlüm!) Bilmiyor musun ki, biz kâfirlerin üzerine onları kışkırtan şeytanlar gönderdik. Şu halde sen onlara karşı acele etme; Biz onların günlerini saydıkça sayarız."3836 Sûre; "Muhakkak ki îman edip yararlı işler yapanları Râhmân (olan Allah) sevgili kılacaktır.” "... Biz onlardan önce (şirkte ısrar eden) nice nesilleri yok ettik. Şimdi onlardan hiçbir isini duyuyor veya hiçbir ses işitiyor musun?"3837 âyetleriyle son buluyor.
Bu ve diğer konular içinde sûrenin, günümüze verdiği mesajlar da şunlardır: Çocuklarımız her yaş dönemine uygun bir eğitim ve öğretime tâbi tutularak onlara Kur'ân okumasını öğretmeli, dinini tanıtmalı ve benimsetmeli, ana-baba ve diğer büyüklerine saygılı olmalarını telkin etmeli, zorba ve isyankâr değil, fakat
3835] 19/Meryem, 66-69
3836] 19/Meryem, 83-84
3837] 19/Meryem, 96-98
HZ. MERYEM (R.A.)
- 841 -
gerektiğinde doğruyu, hakkı ve haklıyı savunmada cesur ve kendine güvenen bir kişiliğe sahip olmalarını istemeli ve bu konularda onlara örnek olmalıyız.
Allah'ın her şeye gücü yeter, istediğine her türlü nimeti verebilir. Fakat, bir şey elde edilmek istenildiği zaman, her şeyden önce, Allah'ın insanlara, sınırlı da olsa, bahşetmiş olduğu gücü kullanmakla görevli olduğumuzu unutmamalı ve şu dünyada geçerli olan kanunun bu olduğu bilinerek, buna rağmen elde edilemeyen şeyler, duâ edip istenildiğinde ne zaman verileceğinin takdiri Allah'a bırakılmalıdır.
Mal ve mülkün asıl sahibi Allah'tır. İnsanlar, geçici bir zaman için buna sahip (daha doğrusu, emânetçi) oluyorlar. Gâyelerine ulaşmak için kullandıkları mal ve mülkün çokluğu onları aldatıp kibirlendirmemelidir.
Akrabalık bağları muhakkak ki kutsaldır ve saygı göstermeye lâyıktır. Fakat bu, kişiyi Allah'ı inkârda ve O'na isyana sevk etmede baskı unsuru olarak kullanılacaksa, o kişi baba bile olsa ondan uzaklaşmak ve kopmak gerekir.
Namaz ibâdeti, günlük hayatı disiplin altına alıp düzene koyar. Bu sebeple, günde beş vakit namazı düzenli ve gereği gibi kılanlar, günah ve kötülüklerden korunmuş olurlar. O halde namazın düzenli bir şekilde kılınması gerekli olduğu gibi, çocukların da küçük yaştan itibaren namaza alıştırılması icap etmektedir. 3838
Kur’ân-ı Kerim’de Meryem (a.s.)
Meryem İsmi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 34 yerde geçer. Ayrıca, 19. sûre, Meryem sûresi olarak adlandırılmıştır.
“Gerçek şu ki, Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçti; Onlar birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.” 3839
“Hani İmran'ın karısı: ‘Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen’ demişti. 3840
“Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: ‘Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." 3841
“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?" deyince, "Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir’ dedi.” 3842
“Hani melekler: ‘Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı’ demişti.” 3843
3838] İbrahim Çelik, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 144-145
3839] 3/Âl-i İmrân, 34
3840] 3/Âl-i İmrân, 35
3841] 3/ Âl-i İmrân, 36
3842] 3/Âl-i İmrân, 37
3843] 3/Âl-i İmrân, 42
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et." 3844
“Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem'i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.” 3845
“Hani Melekler, dediler ki: ‘Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette ‘seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır." 3846
“O, beşikte de, yetişkinlikte de insanlara peygamber sözleri ile konuşacak ve sâlihlerden olacak.” 3847
“Meryem: ‘Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?’ Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece ‘Ol!’ der; o da oluverir.” 3848
“Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi ve oluverdi.” 3849
“(Bir de) İnkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri ve: ‘Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.”3850
“Ey ehl-i kitab! Dininizde taşkınlık ederek aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (O) Allah’ın rasûlüdür, Meryem’e ulaştırdığı (“Ol=kün”) kelimesi(nin eseri)dir, O’ndan (O’nun tarafından gönderilmiş, yahut te’yid edilmiş, veya Cebrâil tarafından üfürülmüş) bir ruhtur. Allah'a ve peygamberine iman edin. ‘(Tanrı) üçtür’ demeyin, sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah'a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 3851
“Andolsun, Şüphesiz, ‘Allah Meryem oğlu Mesih'tir’ diyenler küfre düşmüştür. De ki: ‘O, eğer Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah'tan (bunu önlemeye) kim bir şeye mâlik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır; dilediğini yaratır. Allah her şeye güç yetirendir.” 3852
3844] 3/ Âl-i İmrân, 43
3845] 3/ Âl-i İmrân, 44
3846] 3/ Âl-i İmrân, 45
3847] 3/ Âl-i İmrân, 46
3848] 3/Âl-i İmrân, 47
3849] 3/Âl-i İmrân, 59
3850] 4/Nisâ, 156-157
3851] 4/Nisâ, 171-172
3852] 5/Mâide, 17
HZ. MERYEM (R.A.)
- 843 -
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) ‘Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur." 3853
“Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah'dan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer diye geldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isabet edecektir.” 3854
“Meryem oğlu Mesih, yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Onun annesi sıddîkadır/dosdoğrudur, ikisi de yemek yerlerdi. Bir bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz? (Yine) bir bak, onlar ise nasıl da çevriliyorlar?” 3855
“Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkâra sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir" demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm." 3856
“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve anneni Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?’ dediğinde: ‘Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen." 3857
“Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.” 3858
“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” 3859
“Meryem dedi ki: Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma).” 3860
“Melek: Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim, dedi.” 3861
“Meryem: Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? dedi.” 3862
“Melek: Öyledir, dedi; (zira) Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış
3853] 5/Mâide, 72
3854] 5/Mâide, 73
3855] 5/Mâide, 75
3856] 5/Mâide, 110
3857] 5/Mâide, 116
3858] 19/Meryem, 16
3859] 19/Meryem, 17
3860] 19/Meryem, 18
3861] 19/Meryem, 19
3862] 19/Meryem, 20
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” 3863
“Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” 3864
“Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevketti. "Keşke, dedi, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!" 3865
“Aşağısından (İsa yahut melek) ona şöyle seslendi: "Tasalanma! Rabbin senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir." 3866
"Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün." 3867
"Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım." 3868
“Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!” 3869
“Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” 3870
“Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. "Biz, dediler, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?" 3871
“Çocuk şöyle dedi: ‘Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı." 3872
"Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti." 3873
"Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı." 3874
"Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır." 3875
“İşte Meryem oğlu İsa; hakkında kuşkuya düştükleri ‘Hak Söz.” 3876
“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.” 3877
“Biz, Meryem'in oğlunu ve annesini bir âyet kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar
3863] 19/Meryem, 21
3864] 19/Meryem, 22
3865] 19/Meryem, 23
3866] 19/Meryem, 24
3867] 19/Meryem, 25
3868] 19/Meryem, 26
3869] 19/Meryem, 27
3870] 19/Meryem, 28
3871] 19/Meryem, 29
3872] 19/Meryem, 30
3873] 19/Meryem, 31
3874] 19/Meryem, 32
3875] 19/Meryem, 33
3876] 19/Meryem, 16-34
3877] 21/Enbiyâ, 91
HZ. MERYEM (R.A.)
- 845 -
suyu olan bir tepede yerleştirdik.” 3878
“İmran'ın kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona rûhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O, (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı.” 3879
Hadis-i Şeriflerde Meryem (a.s.)
“Zamanındaki dünya kadınlarının hayırlısı İmrân kızı Meryem’dir. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hadîce’dir.” 3880
İbn Abbâs (r.a.): "...İbrahim'in âilesi ve İmrân'ın âilesi..."3881 âyeti hakkında: "Onlar, İbrahim'in neslinden, İmran'ın neslinden, Yâsin'in neslinden ve Muhammed'in neslinden imân eden kimselerdir." Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor: "Gerçekten, insanlardan İbrahim'e en yakın olanı her halde (zamanında) ona tâbi olanlarla şu peygamber ve (şu) imân edenlerdir. Allah da o imân edenlerin yâridir."3882 demiştir. Bu hadisi Buhârî, muallâk (senetsiz) olarak tahric etmiştir. 3883
Açıklama: İbn Abbâs’ın (r.a.) açıklık getirdiği âyet tam olarak şöyledir: "Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim âilesini, İmrân âilesini -birbirinin soyundan olarak- âlemlere tercih etti..."3884 İbn Abbâs (r.a.) burada İlâhî tercihin, bütün İmrân hânedanına şâmil ve âm gibi gözükse de aslında öyle olmadığını, İmran hânedanına mensup olanlardan bâzılarının maksud olduğunu belirtiyor. Bu kanaatine delil olarak bir başka âyet zikrediyor: "Gerçekten, İbrahim'e insanlardan en yakın olanı herhalde (zamanında) ona tâbi olanlarla, şu peygamber ve (şu) iman edenlerdir..." 3885
Yine İbn Abbas (r.a.), sâliha kadının: "Rabbim, karnımdakini âzadlı bir kul olarak Sana adadım."3886 sözünü tefsir sadedinde şöyle der: "Yani sırf mescide hizmet etmesi için." 3887
Açıklama: İbn Abbas (r.a.)’ın açıkladığı âyet, Âl-i İmrân sûresinde geçer. Meâli şöyledir: “İmran’ın karısı ‘Yâ Rabbi! Karnımda olanı, sadece Sana hizmet etmek üzere adadım, benden kabul buyur, doğrusu hakkıyla işiten ve bilen ancak Sensin’ demişti.” 3888
Âyetin de sarîh olarak belirttiği üzere, bu duayı yapan Hz. İmran'ın sâliha hanımı Hanne hâtundur. Müteâkip âyet doğan çocuğun kız olacağını ve "Meryem" diye isim verileceğini belirtir. Yani Hz. İsâ'yı doğuracak olan Meryem-i Betûl'dür.
Şârihlerin açıkladığı üzere, eski şeriâtlarda, çocukların adanmasıyla ilgili nezirler sahih imiş. Ayetten bu anlaşılmaktadır. Yine ayet-i kerîme, hizmet etmek suretiyle mescidlere hürmet ifasının eski ümmetlerde de meşrû bir gelenek
3878] 23/Mü’minûn, 50
3879] 66/Tahrîm, 12
3880] S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 167
3881] 3/Âl-i İmrân, 33
3882] 3/Âl-i İmrân, 68
3883] Enbiya, 44; Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 3/361
3884] 3/Âl-i İmrân, 33-34
3885] 3/Âl-i İmran, 68; İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/361
3886] 3/Âl-i İmrân, 35
3887] Buhârî, bu rivâyeti bab başlığı olarak tahric etmiştir. Buhârî, Salât 74; İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/361-362
3888] 3/Âl-i İmrân, 35
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu göstermektedir. Çünkü Hz. İmran'ın hanımı, doğacak olan çocuğunu mescidde hizmet etmeye adamıştır. Ancak doğan çocuk erkek değil kız olmuştur.
Buhârî, bu ayetle ilgili İbnu Abbâs'ın yorumunu bab başlığı yaptıktan sonra babta tek hadis rivâyet eder. Hadiste, Ebû Hüreyre (radıyallahu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında devamlı olarak mescidin kayyumluğunu yapan yani temizlik işlerini yürüten bir kadının vefatını sonradan öğrenen Efendimizin, kabrine giderek namaz kıldığını belirtir.
İbn Abbâs'ın İmran'ın karısının doğacak çocuğunu, mescide hizmet için adadığına dair yorumunu bab başlığı olarak kaydettikten sonra böyle bir hadisi rivayet etmesinden Buhârî'nin, kadınların mescid kayyumluğu yapabileceği kanaatinde olduğuna dikkat çekerler. Buharî, bu kanaate, ayetle ilgili İbnu Abbâs'ın yorumuyla ulaşmış ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sünnetinde bir örnek bulmuş olmaktadır.
Buharî'nin rivâyetinde mescidi temizleyen kimsenin siyah bir kadın mı, siyah bir erkek mi olduğuna dair tereddüt vardır. Ancak râvîlerden biri kadın olduğuna dair kesin kanaat beyan eder. Ayrıca Buhârî dışındaki bâzı rivayetlerde siyâhî bir kadın olduğu, isminin de Ümmü Mihcen (r. Anhâ) olduğu belirtilir.
Buhârî'nin yukarıda belirtilenden bir önceki bâbındaki rivâyette Hz. Peygamber (s.a.s.) göremez olunca, ne oldu? diye sorar, ölmüş olduğu söylenince: "Bana niye haber vermediniz, keşke haber etseydiniz, bâri kabrini gösterin" buyurur.
Efendimiz (s.a.s.) kabrinin üzerine gider namaz kılar. Rasûlullah’ın bu alâka ve iltifatları görülen hizmetin şerefinden ve nazarındaki ehemmiyetinden ve yüceliğindendir. Nitekim âlimlerimiz mescide hizmet etmenin faziletli bir amel olduğunu bu rivayete dayanarak ifade ederler. İbn Battâl bu rivayette mecsidi süpürme ve temizlemeye teşvik olduğu, bu hizmetin şerefi sebebiyle definden sonra kayyum için namaz kılmaya ruhsat verdiğini söyler. Hz. Peygamber’in de (s.a.s.) mübârek elleriyle bizzat mescidi süpürdüğü rivayet edilmiştir. Binâenaleyh mescide hizmet sâlihlerin işi olmaktadır.
Hadisten şu hükümler çıkarılmıştır:
1- Hizmetçi, dost vs. tanıdıkları, görünmez olunca soruşturmak gerekir.
2- Müslümanlara hizmet etmeye kendini adayan kimselere dua ve terahhumda eşit davranmalıdır.
3- Sâlih kimselerin cenâzesine katılmaya rağbet edilmelidir.
4- Hadiste kabir üstünde cenaze namazı kılmaya cevaz vardır. Anak bu ihtilaflı bir konudur. Ashabtan Hz. Ali, Ebû Musa, İbnu Ömer, İbnu Mes'ud, Hz. Aişe (radıyallahu anhüm ecmâin) başta bazıları bunu câiz addetmiş, Evzâî, Şâfiî, Ahmed, İshâk (rahimehumullah) bu görüşü benimsemişlerdir. Nehâî, Hasan Basrî, Sevrî, Ebû Hanîfe, Leys ve Mâlik de câiz görmemişlerdir. Bazıları da "veli veya vâli kılmamışsa onlara câiz olur" demiştir. Tecviz edenler de tekrar definden ne müddet sonraya kadar namaz kılınabileceğinde ihtilâf etmişlerdir: Bir aya kadar, cesedi çürümedikçe, ebediyyen kılınabilir diyenler olmuştur.
HZ. MERYEM (R.A.)
- 847 -
5- Öleni duyurmak müstehabtır. 3889
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular: "Yeni doğan her insan yavrusuna, doğduğu anda şeytan mutlaka bir dürter. Yavru, onun dürtmesi(nin verdiği rahatsızlık) sebebiyle bağırarak ağlar. Hazret-i Meryem ve onun oğlu İsa bundan hâriçtir." Ebû Hüreyre sözüne devamla: "İsterseniz şu âyeti de okuyun dedi: ‘Meryem: ‘...Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan sana sığındırırım’ dedi."3890 3891
Açıklama: Hadiste şeytanın dürtmesinden selamette kalıp kurtulma durumu sâdece Hz. İsâ ve annesine mahsûs bir imtiyaz, bir fazilet olarak ifâde edilmiştir. Kadı İyaz bu imtiyazın bütün peygamberlere şâmil olduğu kanaatindedir.3892
İbn Abbâs (r.a.), "Meryem'i hangisi himâyesine alacak diye (kura çekmek üzere) kalemlerini atarken sen yanlarında değildin"3893 âyetiyle ilgili olarak buyurdu ki: "Kur'a çekmek üzere kalemlerini (suya) attılar. Kalemler akıntıyla beraber gitti. Sâdece Zekeriyyâ'nın kalemi suyun üstüne çıktı." 3894
Açıklama: Hz. Meryem'i himaye etmek hususunda aralarında ihtilâf çıkınca kur'aya başvuruyorlar. Rivayetten anlaşıldığı üzere, kur'a çekme usullerince, herkes bir kalem alarak suya atıyor. Hepsinin kalemi suyun dibinde akıntıya kapılıp giderken Hz. Zekeriya’nın (a.s.) kalemi suyun yüzüne çıkıyor ve Hz. Meryem'i himaye etme şerefi onda kalıyor.
Buhârî Hazretleri İbnu Abbâs'ın okuduğu ayette bazı müşkillerin hallinde kur'aya başvurmanın meşrû olduğuna dair bir delil görmektedir. Çünkü âlimlerin çoğunlukla kabul ettikleri bir prensibe göre, bizden öncekilerin şeriatı bizim için de muteberdir, yeter ki bizim şeriatımızda onun neshine dair bir beyân veya ona muhâlif bir hüküm bulunmamış olsun. Hususen şeriatımız, bu ayette olduğu üzere, onu istihsan yoluyla nakletmek suretiyle takrir etmişse.
İslâm ulemâsı çoğunluk itibarıyla ihtilâflı meselelerde kur'aya başvurmanın câiz olduğuna hükmetmiştir Hz. Peygamber (s.a.s.) de zaman zaman kur'aya başvurmuştur. Meselâ, sefere çıktığı zaman berâberinde götüreceği zevcesini kur'a çekerek tesbit ederdi. 3895
Muğîre İbnu Şu'be (r.a.) anlatıyor: "Ben, Necrân'a gelince bana sordular: "Sizler şu âyeti okuyorsunuz: "Ey Hârun'un kız kardeşi, baban kötü bir kimse değildi..."3896 Hâlbuki, Hz. Mûsâ, Hz. İsa’dan (a.s.) yüzlerce yıl önce yaşamıştır. (Nasıl olur da Hz. İsa'nın annesi olan Hz. Meryem, Hz. Mûsâ'nın erkek kardeşi olan Hz. Hârun'un kız kardeşi olur?)" Ben Medine'ye Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına gelince, bu meseleyi ona sordum, şu cevapta bulundular: "Onlar, kendilerinden önce yaşamış olan peygamberlerinin ve sâlih kişilerin isimleriyle isimleniyorlardı." 3897
3889] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/3632-363
3890] 3/Âl-i İmrân, 36
3891] Buhârî, Tefsir, Âl-i İmrân: 2; Müslim, Fedail: 146, 2366. H. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/364
3892] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/354
3893] 3/Âl-i İmrân, 44
3894] Hadisi Buhârî, bab başlığında tahric etti. Buhârî, Şehâdet: 30; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/364
3895] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/354-365
3896] 19/Meryem, 28
3897] Müslim, Âdâb 9, hadis no: 2135; Tirmizî, Tefsir, Meryem, h. no: 3154; İbrahim Canan,
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "(Âhiretin) en hayırlı kadını Meryem Bintu İmrân'dır. (Dünyanın) en hayırlı kadını Hatice Bintu Huveylid'dir." Râvi bunu söylerken, eliyle semâya ve arza işaret etti. 3898
Rezîn bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Erkeklerden pek çokları kemâle ermiştir. Kadınlardan ise İmrân'ın kızı Meryem, Firavun'un karısı Asiye, Huveylid'in kızı Hatice ve Muhammed'in kızı Fâtıma'dan başka kimse kemâle ermemiştir. Hz. Aişe'nin kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yiyeceklere üstünlüğü gibidir." Bu rivayet Buhârî'de Ebû Musa hadisi olarak gelmiştir. 3899
Açıklama:
1- Bu hadisteki zamirin nereye râci olduğunda ihtilâf edilmiştir. Hadisin, Hz. Hatice'nin sağlığında vürud etmiş olması halinde birinci zamirin "semâ"ya, ikinci zamirin "dünya"ya ait olması muhtemeldir. Te’vili şöyle olur: "Ölüp ruhu semaya yükselen kadınların en hayırlısı Meryem'dir. Yeryüzünde yaşamakta olan kadınların en hayırlısı da Hatice'dir." "Eliyle işaret etti" ziyadesi bu te'vili te'yid eder. Ancak Buhârî'nin rivayetinde bu ziyade mevcut değildir. Biz bu te'vili esas alarak (semâ) ve (dünya) kelimelerini parantez arasında kaydettik. Ancak bazı âlimler o zamirleri zamanlarıyla tevil ederek: "Meryem zamanının en hayırlı kadını Hz. Meryem'dir", "Hatice de kendi devrinin en hayırlı kadınıdır" şeklinde manayı tevcih etmişlerdir. İbnu Hacer, şârihlerin çoğunlukla bu ikinci te'vilde cezmettiklerini belirtir.
2- Rezin ilâvesi olarak kaydedilen rivayette kadınlardan sadece dört tanesinin kemale erdiği belirtilmektedir. Hadisin Buharî ve Müslim'deki veçhinde ise kemâle erenler olarak sadece Hz. Asiye ile Hz. Meryem zikredilir, diğer ikisi zikredilmez. İslâm âlimleri bu hadisteki "kemâl"den murad nedir? münakaşa etmiştir. Bazıları bunu "nübüvvet" olarak yorumlayarak, kadınlardan da peygamber geldiğini ileri sürmüştür. "Çünkü derler, insan nevinin en kâmilleri peygamberlerdir; sonra veliler, sıddikler ve şehidler gelir. Asiye ile Meryem, peygamber olmasalar, kadınlar içerisinde hiçbir velî, sıddîk ve şehid bulunmamak lazım gelir. Hakikatte ise bu sıfatlar birçok kadınlarda bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde Asiye ile Meryem'den başka peygamber olan yoktur buyurmuşa benziyor."
Bu istinbatın oldukça su götüreceği açıktır. Peygamber bir tebliğ getiren insandır. Ne âyetlerde ve ne de hadislerde bunların tebliğ sahibi oldukları ifade edilmemiştir. Onların peygamber olma delili, yorumdan öte bir dayanağa sahip değildir. Nitekim bazı âlimler de: "Kemâl sözünden onların peygamber olması lazım gelmez. Çünkü bu söz, bir şeyin tamamını ve kendi nev'inde son dereceye ulaştığını ifade eder. Öyle ise burada murad, Asiye ile Meryem'in, kadınlar arasında faziletlerde, en üstün mertebeye ulaştıklarını anlatmaktır" demiştir. Kirmanî: "Kadınlardan peygamber gelmediğine icma naklolunmuştur" der. Ancak Eş'arî hazretleri kadınlardan altı peygamber gelmiştir der ve sayar: "Havva, Sâre, Hz. Mûsâ'nın annesi, Hacer, Asiye ve Meryem."Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/87
3898] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 20, Enbiya 45; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 69, (2430); Tirmizî, Menâkıb, (3887)
3899] Enbiya, 45; Müslim, Fezâuilu's-Sahabe 70, (2431); Tirmizî, Et'ime 31, (1835).] (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/37
HZ. MERYEM (R.A.)
- 849 -
Kurtubî: "Sahih kavle göre Hz. Meryem, Peygamberdir. Çünkü ona melek vasıtasıyla vahiy gelmiştir. Asiye'ye gelince onun peygamberliğine delâlet eden bir rivâyet yoktur" diyor.
Asiye Bintu Müzahim, Firavun'un karısıdır. Rivayete göre, Hz. Musa, Firavun'un sihirbazlarına galebe çalınca Asiye iman etmiştir. Firavun bunu anlayınca onun el ve ayaklarını kazıklarla yere çaktırarak güneşe karşı üzerine büyük bir kaya konmasını emretmiştir. Kaya getirildiği vakit Asiye: "Ya Rabbi, benim için cennetinde bir ev yap"3900 diye niyazda bulunmuş, o anda cennette inciden mâmul evi kendisine gösterilmiş ve ruhu kabzedilmişti. Böylece getirilen kaya ruhsuz cesedinin üzerine konmuştu.
Hz. Meryem, İmran'ın kızıdır ve Hz. İsa'nın annesidir. Kur'ân birçok defa ondan bahseder. Herhangi bir erkek kendisine temas etmeden mucize olarak Hz. İsa'yı dünyaya getirmiştir. Yahudiler onu bakire olduğu halde çocuk doğurduğu için iffetsizlikle itham etmişlerse de, beşikteki çocuk bir mucize eseri olarak konuşup annesini tebrie etmiştir. 3901
3- Hz. Hatice’nin efdaliyetine gelince: İlgili hadislerin şerhi sırasında âlimler birkaç mesele üzerinde dururlar. Çünkü ilgili hadisler birkaç probleme birden temas eder:
1- Fazilette Hz. Hatice, Hz. Fâtıma veya Hz. Âişe'den (r. anhünne) hangisi mukaddemdir?
2- Kadınlardan peygamber gelmiş midir?
3- Hangi kadınlar peygamberdir? gibi. Kısaca açıklamaya çalışalım:
Bezzâr'ın Ammâr İbnu Yasir'den kaydettiği bir rivayette: "Hatice, ümmetinin kadınlarının hepsinden üstündür, tıpkı Meryem'in cihan kadınlarına üstün olduğu gibi" buyrulmuştur. Âlimler bu rivayete dayanarak Hz. Hatice'nin Hz. Aişe'den üstün olduğunu söylemişlerdir. Ancak İbnu't-Tîn der ki: "Hz. Aişe'nin bu hadise dâhil olmama ihtimali var, çünkü o, Hatice (r. anhâ) vefat ettiği zaman üç yaşlarında idi. Hadiste büluğa ermiş kadınların kastedilmiş olmaları muhtemeldir." İbnu Hacer bu yorumu zayıf bulur: "Çünkü der, nisâ kelimesi büluğa eren-ermeyen bütün kadınlara şâmildir. Ayrıca hadis, mevcut olan kadınları da, sonradan gelecekleri de içine almaktadır." İbnu Hacer devamla: Nesâî ve başka kaynaklarda İbn Abbâs'tan gelen şu merfu rivayeti kaydeder: "Cennet kadınlarının en hayırlıları Hatice, Fatıma, Meryem ve Asiye'dir" ve der ki: "Bu hadis sarih bir nasstır, tevile de ihtimali yoktur." Kurtubî, bu dört kadından Meryem hâriç hiçbir i hakkında peygamber olduğuna dair sabit bir delil mevcut olmadığını, hadisin bir başka vechinin bu mevzudaki işkâli bertaraf edecek bir açıklıkta geldiğini belirtir: "Cihan kadınlarının efendisi Meryem'dir, sonra Fatıma, sonra Hatice, sonra Asiye gelir." Arkadan şu neticeye varır: "Kim Meryem, peygamber değildir" derse bu hadisi ve başkasını hadiste mevcut olmadığı halde ba’zıyyet ifade eden "min" var diye yoruma tabi tutmak zorunda kalır. Bu durumda mânâ: "Cihan kadınlarının efendilerinden biri Meryem'dir..." olur."
Görüldüğü üzere Kurtubî, efdaliyet meselesinde hep Hz. Meryem'i öne
3900] Tahrim 11
3901] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/37-39
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarma, onun peygamber olduğuna dair kanaatini ispatlama cihetine gitmektedir. Kadın peygamberin varlığına meylettiği sezilen İbnu Hacer, Kurtubî'nin dayandığı delili kabul etmese de vardığı neticeye başka delillerle ulaşmaya çalışır. Şöyle ki: O önce Kurtubî'nin "işkali bertaraf edecek bir üslubta" olmamakla değerlendirdiği ikinci hadisin sabit olmadığını, hadisin Ebû Davud ve Hâkim'deki aslının tertib sigası ile gelmediğini belirtir. Sonra der ki: "Hz. Meryem'in, sadedinde olduğumuz babta Hz. Hatice ile fazilet yönüyle eşit olduklarını ifade eden bir üslubla zikredilmiş olmasını esas alarak: "Hz. Meryem peygamber değildir, çünkü Hz. Hatice ulemânın ittifakıyla peygamber değildir" diyenlere şu cevap verilir: "İkisinin hayırlılıkta eşitlikleri bütün sıfatlarda eşit olmalarını gerektirmez. Nitekim Ehâdisu'l-Enbiya bölümündeki tercüme-i halinde bu babta söylenenlere yer verdik." İbnu Hacer'in atıf yaptığı bahsi yukarıda kısmen vermiş isek de burada aynen alıyoruz: "Âyet-i kerîmede Hz. Meryem'le ilgili olarak geçen "Hani melekler Meryem'e şöyle demişlerdi: ‘Ey Meryem, muhakkak ki Allah seni seçkin kıldı, tertemiz yaptı ve dünya kadınlarına üstün tuttu..."3902 âyetine dayanarak Hz. Meryem'in peygamber olduğuna hükmettiler. Ancak, ayet bu hükmü vermede çok sarih değil. Fakat Meryem Sûresinde onun peygamberlerle zikredilmiş olması bu hükmü te'yid eder. Onun sıddîka olarak tavsif edilmesi de peygamber olmasına mani değildir. Nitekim Hz. Yûsuf da sıddîk olmakla da mevsuftur. Eş'ârî'den nakledildiğine göre, birçok kadın peygamber mevcuttur. İbnu Hazm onları altıya münhasır kılmıştır: Havva, Sâre, Hacer, Musa' nın annesi, Asiye ve Meryem. Kurtubî, Sâre ve Hacer'i iskât eder. İbnu Abdilberr bunu el-Tenkîd'de fukahanın çoğunun görüşü olarak nakleder. Kurtubî der ki: "Sahih olan şu ki Hz. Meryem, peygamberdir." Kadı İyaz der ki: "Cumhur, bu görüşün hilafını söylemiştir." Nevevî, el-Ezkâr'da der ki: "el-İmam, Hz. Meryem'in peygamber olmadığı hususunda icma nakleder. Hasan Basrî'den nakle göre: "Ne kadınlardan ne de cinlerden peygamber gelmemiştir." es-Sübki el-Kebir der ki: "Benim nezdimde bu mesele ile ilgili hiçbir sabit rivayet yoktur." Bu görüşü Süheylî Ravzu'l-Unf'un sonunda fakihlerin çoğundan nakleder." 3903
“Ben, dünyada da âhirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” 3904
“Nasârânın (hıristiyanların) İbn Meryem’i (Hz. İsa’yı) bâtıl üzere medhettikleri gibi siz de beni medhetmekte mübâlâğa etmeyin! Şüphesiz ki, ben bir kulum; bana: ‘Allah’ın kulu ve O’nun rasûlü’ deyin.” 3905
Adayış; Vakıf İnsan Meryem
Adamak, sahip olduğunun bilincinde olmaktır. Adamak ve adanmak, harcamak ve harcanmanın zıddıdır. İnsanlardan öyleleri vardır ki, sahiptirler ama bilincinde değildirler sahip olduklarının. Bu yüzden o şeylere sahip çıkmazlar. Gerçekte tasarruf hakkı kendilerine verilmiş olan bu şeyleri korumazlar, gözetmezler, kollamazlar. Bu tür insanlara tasarrufu kendilerine verilen şeylere sahip
3902] 3/Âl-i İmran, 42
3903] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/39-40
3904] Buhârî, Enbiyâ, 44; Müslim, Fezâil 145, hd. no: 2365; Ebû Dâvud, Sünnet 14, hd. no: 4675; Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 179-180
3905] S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 181
HZ. MERYEM (R.A.)
- 851 -
çıkmaları, onları koruyup gözetmeleri hatırlatılır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun.” 3906
Sahip olan’a tâbî olunur. Eğer sahibi olduğumuz şeye tâbî oluyorsak bu durumda roller değişir, sahibi olduğumuzu sandığımız şey gerçekte bizim sahibimiz olur. Değil mi ki, kişinin sahibi olduğu, tâbî olduğu şeydir. Bu arada akla bir soru gelecektir: Sahip olan ve sahip olunan, tâbî ve metbû yer değiştirince ne olur? Ya da tutalım ki sahibi olduğumuz şeylerin bilincine vardık. Sonrası ne olacak? İşte bu noktada konumuz olan “adamak” giriyor işin içine; harcamamak ve harcanmamak için adamak...
Sahip olduğumuz değerlerin en şereflisi hiç kuşkusuz kendi nefsimiz ve tasarrufu elimizde olan insanlardır. Bu değerler tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki gibi ucuza gitmemiş, harcanmamıştır. İnsanoğlunun kendi kendisini alçaltmasının en çarpıcı örneklerinden biri, şerefli kılınan varlığını kendi cinsine ya da daha alt değerde bir şeye adamasıdır. Bu anlamda adamak âdetâ bir kaderdir. Eğer elde etmek istediğiniz bir şey var ve varlığınızı onu elde etmeye vakfetmiş; duygu, düşünce ve eyleminizi onun uğruna teksif etmişseniz, siz o şeyin adağı olmuşsunuzdur. Bu anlamda kendisini bir şeye adamamış insan olmadığını, olmayacağını görürüz.
İnsan, ille de bir kapıya adanacak ya da adayacaksa bu kapı, kendisinden daha değerli, daha yüce birinin kapısı olmalıdır ki, değerini elleriyle alçaltmış olmasın, harcanmasın, ucuza gitmesin, tükenmesin... Peki, insanın adanacağı böyle bir kapının özellikleri neler olmalıdır, hangi adreste aramalıdır bu kapıyı insan? Örneğin yaratılmışlar içerisinde insanın kendisini adayıp da harcanmayacağı bir kapı bulunabilir mi? Hayır; naklen, aklen, mantıken hayır! Yaratılmışların içerisinde insandan daha şereflisi yoktur ki insan onun uğruna adansın. Mahlûkatın en şereflisi insan olduğuna göre adanacak kapıyı yaratılmışlar içerisinde aramak beyhûde bir uğraş olacaktır. Bu kapı yaratıklar içinde aranmayacaksa geriye bir tek şey kalmaktadır; o da Yaradan....
Kuşkusuz adanılacak kapıların en yücesi Yaradan’ın kapısıdır. Adakların en yücesi O’na adanan, adayanların en akıllısı ve kârlısı da O’nun yoluna adayandır. O’na adanmak bir hak ediştir, bir liyâkat işidir. Ve O’nun temiz yoluna ancak temizler adar, temizler adanır.
“İçinizden hayra çağıran, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”3907 Hiç kuşku yok ki, Allah’ın içimizden bulunmasını istediği bu adanmışlar kadrosunun oluşması; iman edenler arasından çıkacak samimi insanların fedâkârlıklarına bağlıdır. İşte, Allah’ın bir topluluğu toplumlar arasından seçip önder kılmasının gerçekleşme sürecinde başat rolü üstlenen sözkonusu kadronun seçiminde rol oynayan sebepler ve unsurlardan biridir adayış.
Bir fert düşünün ki, ne Meryem gibi kendisini Allah yolunda adayacak bir anne-baba ve çevreye sahip olabilmiş; ne kendisi böyle bir ebeveyn olup “adayan”lar arasına karışmış; ne Zekeriyyâ gibi, Yahyâ gibi adanan ve adayanlara yardımcı olmuş. Üstelik bu fert bu haline bakmadan “önderlik sorunu”ndan
3906] 66/Tahrîm, 7
3907] 3/Âl-i İmrân, 104
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakınmaya başlamışsa, onun ciddiyetine ne Allah ne de kullar inanacaktır.
“Allah; Âdem, Nûh, İbrâhim ailesini ve İmran ailesini seçerek âlemlere üstün kıldı.”3908
İnsanlık sınavının problemlerini çözmede anahtar işlevi gören kıssalardan biri de, “İmran’ın kadını Hanne + Meryem + İsa” sürecinde gerçekleşen adayış öyküsüdür. Ana, evlât ve torundan oluşan üç kuşakla tamamlanan adayış sürecini başlatan, İmran’ın kadını Hanne’nin “adama” eylemidir. Âyetlerin zâhirinden anlaşılan, sözkonusu adama eyleminin, İmran âilesini seçilmişler arasına soktuğudur. Yani İlâhî seçime gerekçe olarak bu adayış gösterilmektedir. 3909
Hanne’nin adağı olan Meryem’in insanlık tarihinde istisnâ sayılabilecek bir misyonla görevlendirilmesi, oğlu İsa’nın (a.s.) bu misyonu nübüvvet düzleminde sürdürmesi, Zekeriyya’nın (a.s.) devreye girişi, Yahyâ’nın (a.s.) mûcizevî doğumu ve bu üç ismin âkıbetlerinin de birbirine benzer bir şekilde, dâvâları yolunda hayatlarını fedâ ile (İsa aleyhisselâm mânevî kurbandır) son bulması... Bunların tümünün ilk sebebi ve illeti İmran’ın kadınının adayışıdır ve bütün bu sayılanlar adayış sürecini oluşturan parçalardır. Yani adayış eylemi, bütün bu muazzam sürecin ve sebepler zincirinin ilk halkasını teşkil etmektedir.
İpi kopmuş, imâmesi kaybolmuş, taneleri dağılmış bir tesbihe dönen ümmet kendi önderlerini yetiştirme sürecine daha ana karnındayken başlanması gerektiğini bilecek, Meryem’ini adayacak Hanne’leri yetiştirmeden, “müjde” demeye gelen çağın “İsa”larını bekleme ucuzluğuna düşmeyecektir. Ümmet kendi yol göstericilerini yetiştirmede Kur’an’ın gösterdiği usûlü ve üslûbu benimseyecektir. Bilecek ve inanacaktır ki, bu anlamıyla “mehdî”siz bir toplum yoktur. Her toplum kendi mehdîsini kendisi yetiştirecek, bir değil binlerce mehdîden oluşan seçilmiş kadrosuyla ümmet, önderliği yeniden üstlenecektir. Kur’an’ın haberi de bu gerçeği desteklemekte değil midir? “Her toplumun bir yol göstericisi (hâd) vardır.” 3910
Tümü İslâm’da kadının sosyal ve toplumsal gerçeğinin altını çizen, nüzul sebebi de yine Allah Rasûlü’nün eşleri şahsında tüm İslâmî önderlik kurumuna seslenen Tahrîm Sûresinin son âyetleri çok açık ve net mesajlar taşımaktadır: “Allah, inkâr edenlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi.” “Allah iman edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi.” “(Yine Allah iman edenlere) İmran’ın kızı Meryem’i de (misal gösterdi).” 3911
Evet, örnekte önce insan iki kategoride ele alınıyor: İnkâr edenler, iman edenler. İnkârcıların örneği ve önderi olarak iki kadın gösteriliyor, üstelik ikisi de peygamber hanımı: Nûh’un ve Lût’un (a.s.) hanımları. Bu noktada olayın inkâr-ihânet boyutuna da dikkat çekiliyor. Ve tabii, müslüman aileler muhâtap alınıyor. Yani mü’min erkek-kâfir kadın olayına parmak basılarak Kur’an’ın niçin son ve tamamlanmış şeriatte İslâm aile modelini oluşturmak için mü’min erkeklerin ve kadınların evliliklerin birtakım temel ilkeler ve kurallar koyduğunun hikmeti ortaya çıkıyor. Örneğin ikinci bölümünü iman edenler oluşturuyor: Firavun’un karısı ve İmran’ın kızı Meryem. Özellikle Asiye’nin Firavun’un karısı olduğu öne
3908] 3/Âl-i İmrân, 33
3909] 3/Âl-i İmrân, 33
3910] 13/Ra’d, 7
3911] 66/Tahrîm, 10-12
HZ. MERYEM (R.A.)
- 853 -
çıkartılarak çevresini bulamamış mü’min kadına bir prototip sunuluyor. Dünyevî zevk ve ihtişamın büyüsüne kapılmadan küfre karşı imanını muhâfaza etmenin destansı bir tarihini yazan Asiye örnek gösteriliyor. Elbet bu çağda da firavunlaşmış erkeklerle, onların hüküm alanlarında imanını koruma savaşı veren mü’min kadınlar için bir direnç ve güç kaynağı oluşturuyor bu örnek. Kur’an’ın mü’min kadına gösterdiği ikinci örnek ise Meryem.
İşte burada biz Meryem’i ve diğer birçok örnek tipi ortaya çıkaran ilk olayı, yani “adayış” olayını irdeleyeceğiz. Asiye ve Meryem farklı iki boyuttan örneklerdi. Birincisi bireysel mücâdelenin prototipidir ve içbükeydir. İkincisi ise, doğal olarak bireysel boyutu olmakla birlikte daha çok toplumsal mücâdelenin prototipidir ve dışbükeydir. Allah bu örnekleri Kur’an’ına alarak insanlığın müstakbel tarihine, onların mücâdelelerini bir ibret, bir öğüt ve bir misal olarak bırakmıştır.
“Allah; Âdem, Nûh, İbrâhim ailesini ve İmran ailesini seçerek âlemlere üstün kıldı.”3912 “İlâhî seçimin illeti nedir?” sorusuna cevap verme zamanı geldi. Bu cevabı biz değil, yine Kur’an versin: “İmran’ın karısı; ‘Rabbim, karnımdakini tümüyle hür birisi olarak yalnızca Sana adadım, benden kabul buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin’ dediği zaman...”3913 İmran’ın karısı biricik ciğerpâresini Rabbine gözünü kırpmadan adadığı zaman... Evet, işte o andan itibaren muazzam bir sürecin başlaması için start verilmiş, gong vurulmuş, geriye sayma işlemi başlamıştı. Zaman kendisini unutmuş, melekler soluğunu tutmuş, göklerin kalemi bu sözleri ulaşılmaz defterine flaş haber olarak kaydetmiş ve yeni, yepyeni bir tarih yazılmaya başlanmıştı geçmişin ve geleceğin Sahibi tarafından.
Evet, “... dediği zaman...” Bir cevaba ihtiyaç duyan bu zaman zarfının arkasından muhakkak cevabı gelmeli. Yani, “Peki, ne olmuş İmran’ın karısı böyle dediği zaman?” sorusunun cevabı.. İşte bu sorunun cevabını takdiren 33. âyete, başa dönerek buluyoruz: “Allah, İmran’ın ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.” 3914
Evet, usûlüne uygun yapılmış bir adayış, dünyanın kaderini değiştirecek bir dizi olayın da ilk sebebi oluyordu. Henüz doğmamış ciğerpâresini adayan Hanne, ne bilecekti bu adayışla bir tarihi ters çevirip yeni bir tarih yazdığını? Ne bilecekti çağ açıp çağ kapadığını? Ne bilecekti, adağı Meryem’in insanlığın ağzını şaşkınlıktan bir karış açtıracak bir mûcizenin muhâtabı olacağını? Ne bilecekti bu eylemin İsa gibi bir “müjde”nin geliş sürecini başlattığını? Ve ne bilecekti duâsıyla başlayan bu süreçte Yahyâ gibi bir nebînin gönderilip sonunda Allah’ın indirdiğiyle hükmettiği ve bu hükümden tâviz vermediği için koç gibi boğazlanacağını?
O bunları bilmiyordu. Yaşadığı sürece de bilemedi, bilemezdi de... Bunların hiçbir ini göremeden adağını tüm şeytanların şerrinden adadığı büyük kapıya ısmarlamış, adağının kabul edilip edilmediği soylu endişesi içerisinde çok geçmeden kendisi de göçüp gitmişti. O bilemedi bunları. Zâten o bu eylemi bilgiyle değil sevgiyle, mantıkla değil kalple yapmıştı. Bu kadar şeyi bilseydi bilgisi sevgisine, mantığı kalbine gâlip gelirdi. Öyle olsaydı adamazdı, adayamazdı belki de. Belki değil, kesinlikle adamazdı. Çünkü onun adadığı malından ve teninden
3912] 3/Âl-i İmrân, 33
3913] 3/Âl-i İmrân, 35
3914] 3/Âl-i İmrân, 33; Zeccâc
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değil, canından bir parçaydı.
Evet, İlâhî seçimin illeti buydu. Çok net ve açık: “İmran’ın karısı; ‘Rabbim, karnımdakini tümüyle hür birisi olarak Sana adadım. Benden kabul buyur. Kuşkusuz Sen işitensin, bilensin’ dediği zaman...” “Allah (...) İmran’ın ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.”
Takdîrinde boşluğa ve tesâdüfe yer olmayan Allah’ın değişmeyen sünnetiydi bu. İlâhî seçimlerin illetiydi bu. Allah’ın seçiminde gözettiği unsurların en çarpıcı örneğiydi bu. Büyük değişimlerin büyük lütuflarla, büyük lütufların büyük fedâkârlıklarla geleceğinin işaretiydi bu.
Evlâtlarının Allah’ın kapısı yerine sahte kapılara, çağdaş sahte tanrılara, dünyaya, makama, paraya, karıya, beyaz ve sarıya adandığı bir toplum niçin ve nasıl kurtulsun? Böyle bir toplumda önderliğin ölçüsü elbette ilim, iman, amel, ihlâs ve fedâkârlık değil; lafazanlık, lavgarlık, hokkabazlık, şarlatanlık, titr, şöhret, rütbe gibi sahte ölçüler ve kalp değerler olacaktı. İslâmî önderliğe aday olacak fidanlar kurumuşsa, yapma fidanlardaki câzip renkli plastik meyvelere can havliyle sarılanlar aldanmayı hak etmişler demektir. Hele hele kendini evlâtlarına, evlâtlarını ise üç günlük geçici dünya istikbâline adayıp Allah’a da emeklilikten sonrasını söz verenlerin “şuurlu mü’min” sayıldığı toplumlarda...
Tarihen sâbit bir gerçek ki adanan bu değerli varlık, birden fazla değildi. Yani “adak”, Hanne’nin bütün bir ömürde, o da nice bekleyişten sonra, sahip olabildiği tek yavrusuydu. Bu sahip oluş, öyle normal bir sahip oluş da değildi. Evlâtsız geçen bir ömürden sonra, son anda bir duâ neticesinde kendisine Rabbi tarafından hîbe edilmişti. Bu nedenle, Hanne’nin adadığı evlâdın onun gözündeki kadr u kıymeti daha bir başkaydı. Fakat, ricâsını kırmayıp duâsını kabul eden ve geçmiş yaşına rağmen kendisine evlât veren Allah’a teşekkür etmenin, verilen nimetin devam etmesinin hatta artmasının şartlarından olduğunu biliyordu. İkrâma ikram gerekti. Lütfa şükür, nimete teşekkür gerekti. Nasıl teşekkür etmeliydi Rabbine ki bu olağanüstü nimete karşılık olsun? O biliyordu ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildi. Acıkmazdı, susamazdı, darda kalmazdı... Lâkin o yine biliyor ve inanıyordu ki Allah’ın dinine, beytine, kitabına, yani O’nun sevdiklerine hizmet, bizzat Allah’a hizmettir. Bu nedenledir ki gerçekte yardıma ihtiyacı olmayan Allah, mü’minlere yardım bahanesi olsun için insanları bu gibi İlâhî değerlere yardıma çağırıyordu: “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, sizi ayaklarınız üzerinde sâbit tutar (zillet içinde burnunuzun üzerine sürünmezsiniz).” 3915
“Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni âlemlerin/dünyaların kadınlarına üstün kıldı.”3916 Meryem, seçilmiş, temizlenmiş ve üstün kılınmıştır. Bu özellikler, meselâ bir âyet öncesinde anlatılan Zekeriyâ için kullanılmamıştır. Onu üstün ya da “farklı” kılan özellikler vardı kuşkusuz. Bizce bunların başında ikisi de seçkin ve sâlih bir kul olan Zekeriyyâ ve Meryem arasındaki “teslimiyet farkı” gelmektedir. Melekler, Zekeriyyâ’ya yaptıkları gibi Meryem’e de seslenerek: “Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor!” dediklerinde, o kendisine hiçbir erkek eli değmemişken bunun nasıl olacağını sormuş ve aynen Zekeriyyâ’ya verilen cevap ona da verilmişti. Şimdi bu olayın geçtiği
3915] 47/Muhammed, 7
3916] 3/Âl-i İmrân, 42
HZ. MERYEM (R.A.)
- 855 -
âyetleri görelim: “Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor: Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, âhirette de hatırlı ve Allah’a yakın olanlardandır.” Dedi ki: ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘Öyledir!’ dedi, ‘Allah dilediğini yaratır.” 3917
Zekeriyyâ ve Meryem’e söylenilenlerle bu ikisinin verdiği cevaplar hemen hemen aynı formda. Ancak bir fark var, dikkat çekmeyen ama önemsenmesi gereken bir Meryem farkı. Biz buna “teslimiyet farkı” diyoruz. Zekeriyyâ (a.s.) Allah’tan oğlu olacağına dair bir “işaret” isterken, mâhiyet itibarıyla ondan daha olağanüstü bir emrivâki ile karşılaşan Meryem kendisine hiçbir erkek eli değmemiş olduğunu bile bile “işaret” isteme gereği duymuyor. Madem ki “öyledir!” deniliyor, “benden de öyledir” diyor ve kayıtsız şartsız teslim oluyor İlâhî irâdeye. Oysa ki Hz. Zekeriyyâ da aynı cevabı almış, lâkin o “işaret” istemeden edememişti. İşte bunun için Meryem “sıddîk” diye isimlendiriliyordu Mâide sûresinin 57. âyetinde ve dünya kadınlarına örnek gösterilen iki kişiden (diğeri Firavunun karısı) biri oluyordu. Tahrîm sûresindeki şu âyette de Meryem, Rabbi tarafından, “kaanitîn”den olarak nitelendiriliyordu: “O Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti ve kayıtsız şartsız yürekten itaat edenlerden (kaanitînden) oldu.” 3918
Bilinen bir gerçekti ki “sıddîkıyet” ve “kaanitiyyet” ne yalnızca nebîlere ve ne de rasullere has bir sıfattı. Bu ve buna benzer vasıfları taşıyan her kim olursa olsun o, İlâhî seçimin aday adayları arasında yer alacaktı. Adağın bahçıvanı Hz. Zekeriyyâ, Yahyâ ile ödüllendirilmişti. Fakat İslâmî hareketin fedâkâr mensuplarına aktarılan bu örnekteki tecellîye bakın ki, ödülün kendisi de (Yahyâ) ödüllendirilen de (Zekeriyyâ), hayatlarını adadıkları Rablerine mematlarını da adayacak; sonunda adayış sürecinin bu iki yardımcısı en büyük saâdet olan şehâdetle ödüllendirileceklerdi.
“Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni âlemlerin/dünyaların kadınlarına üstün kıldı.”3919 Artık Hanne’nin adağı büyümüş ve adaylar arasına girmişti. Annesinin duâsı onun seçimini garantileyici unsur sayılmıyordu, ancak onu aday adayları arasına sokabiliyordu. Diğer yandan, İmran ailesinin seçilmiş olması sözkonusu ailenin her ferdinin seçilmiş olması anlamına gelmiyordu. Bu seçime her fert kendisi katılacak ve kendi iman, amel ve ihlâsıyla belirleyecekti sonucu: “Her insanın (amel) kuşunu kendi boynuna doladık.”3920 “Herkesin kazandığı yalnız kendisine âittir.”3921 İşte Meryem’in seçimi de bu zamanlar ve mekânlar üstü İlâhî kanun çerçevesinde gerçekleşmişti. Dikkat edilmesi gereken bir noktadır ki, seçilmiş bir aileye mensup olmasına, annesi Hanne’nin ihlâs ve duâsına, kendisinin doğuştan “adak” olmasına rağmen, bunların hiçbir i onun doğuştan “seçilmişler” arasına girmesine yeterli sebep sayılmamıştır. Ancak o mükellef olabilecek çağa gelip kendisini iman ve eylemiyle ispatladıktan sonradır ki, seçildiği kendisine bildirilmiştir.
Bütün bu söylediklerimiz âyetin üslûbundan açıkça anlaşılmaktadır. Âyetin başındaki zaman zarfı Meryem’in seçiminin belli bir süreç içerisinde
3917] 3/Âl-i İmrân, 45, 47
3918] 66/Tahrîm, 12
3919] 3/Âl-i İmrân, 42
3920] 17/İsrâ, 13
3921] 6/En’âm, 152
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerçekleştiğinin gramatik delilidir. Yani Meryem “zamanı gelince” seçilmiştir. Seçilme zamanının gelmesinde onun hür irâdesiyle yaptığı tercih ve bunun sonucunda gerçekleşen sâlih amelleri belirleyici olmuştur.
Hz. Zekeriyyâ’yı şaşırtan yiyecekler Hz. Meryem’i hiç şaşırtmamıştı. O, Rabbiyle kurduğu sıcak ilişkisinin doğal bir sonucu olan bu gibi lütufları olağan karşılayarak îkan derecesinde inandığı bir gerçeği dile getirmiştir: “Muhakkak Allah dilediğine hesapsız rızık verir.”3922 Allah’ın diledikleri arasına girmesi ise, herkesin kendi canı derdine düştüğü bir dönemde ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan amcaoğluna “Yâ Yusuf, Allah’a hüsnü zan et, kuşkusuz Allah bizi rızıklandıracak” deme olgunluğunu göstermesiyle mümkün olabilmiştir. O bu gerçeğe tüm varlığıyla iman etmiş ve bedeni gibi kalbinin ve mantığının kıblesini de O’na doğru çevirmişti. Bu yüzden endişe eseri göstermiyor, Allah’a olan güvenini kesin bir üslûpla dile getirerek etrafını teselli ediyordu. İşte Hanne ve tüm İlâhî seçime aday olacak insanlar için geçerli olan bu süreçte sınavı başarıyla veren Meryem, sonunda seçimi kazandığı haberini alıyordu: “Ey Meryem, Allah seni seçti, temizledi ve seni âlemlerin/dünyaların kadınlarına üstün kıldı.” 3923
Âyette geçen “âlemîn” lafzı, Arap lugatındaki özelliği itibarıyla şuurlu canlıları içine alan bir çoğul türüdür. Bu durumda Meryem’in seçilip üstün kılınması, varlık dünyasındaki tüm şuurlu yaratıklar içerisinden gerçekleştirilmiştir, demek mümkündür. Kuşkusuz onun âlemlerin kadınlarına üstün kılınması semboliktir ve “örnek oluş” açısındandır. Bu gerçeği Allah Rasûlü’nün konuyla ilgili hadislerinden anlamak mümkün: “Cennet kadınlarının hayırlısı İmran’ın kızı Meryem ve Hüveylid kızı Hadice’dir.” “Kadınların kâmilliğinin/olgunluğunun zirvesine ulaşmış olanı erkeklere nisbetle azdır. Meryem, Âsiye, Hadice, Fâtıma işte bunlardandır.”
Bu haberlerden de anlaşılmaktadır ki Meryem bir “örnek” kadındır. Onun Kur’an tarafından tüm zamanların örnek anası seçilmiş olması, her çağın, her toplumun Meryem’lerinin olacağının, olması gerektiğinin de bir delilidir. Öyle ya, çağının Meryem’i olmak ulaşılması muhal olan bir şey olsaydı Kur’an onu niçin örnek göstersindi? Örnek gösterilen şey, tavsiye edilmiş demektir. Allah tarafından tavsiye edilen şeyse -hâşâ- muhal değil; ulaşılması mümkün olan şeylerdir; Çünkü güç yetirilemeyecek şeyi teklif etmek, Allah’ın hikmetine yakışmaz.
Müslüman kadının, kendi çağının, kendi toplumunun, kendi toprağının, kendi mahallesinin, kendi ailesinin -konumuna göre- Âsiye’si, Hanne’si, Meryem’i, Hadice’si, Fâtıma’sı, Zeyneb’i olması için sunulmaktadır bu örnekler. Elbette Firavun gibi dünya zengini iman fukarası bir erkeğin pençesine düşen müslüman kadının Kur’ânî örneği Asiye’dir. Onun o mâlum şartlarda imanını koruduğu gibi, bu çağın Âsiye’si de envâi çeşit lüksün ve nefsânî, şehevî tutkuların ayartmalarına karşı dirençle imanını koruyacaktır. Allah’a ölümsüz bir adak sunmak isteyen kadının örneği İmran’ın kadını Hanne’dir. Onun sunduğu gibi sunacaktır. Ondaki akîde sağlamlığını, ihlâsı ve edebi örnek alacaktır. İnsanlığı irşad edecek önderlere, dâvetçilere, liderlere ana olup dağlardan ağır sorumlulukların altına girenlerin örneği Meryem’dir, Hadice’dir, Fâtıma’dır... İnsanlık var olduğu sürece bu örneklerin çizgisini sürdürenler var olacaktır. 3924
3922] 3/Âl-i İmrân, 37
3923] 3/Âl-i İmrân, 42
3924] Mustafa İslamoğlu, Adayış Risâlesi, s. 13-118
HZ. MERYEM (R.A.)
- 857 -
Hz. Meryem; Putlaştırma ve İftirâya, Hakarete Uğrama İmtihanı Arasında Örnek Bir Şahsiyet
Meryem’in bütün örnek isimler içerisinde ayrıcalıklı bir yeri olduğu su götürmez bir gerçek. O, örneklerin örneğiydi. Çünkü Âişe, Zeyneb, Safiyye konumları gereği tüm mü’min hanımlara örnek olma makamında bulunan Peygamber eşlerine Allah Meryem’i örnek göstermekteydi. Meryem’in iman, ihlâs ve ameliyle adaylar arasına girip İlâhî seçimi kazanmasının ardından Rabbi, onun konumuna yaraşır bir iç terbiye reçetesi sunuyordu. Çünkü ileride yükleneceği ağır sorumluluğu başka değil; ancak imanı, ihlâsı ve teslimiyet sâyesinde yıkılmadan taşıyabilecekti. Bu reçete şu: "Ey Meryem, Rabbine divan dur, secde et ve (başkasının değil, yalnızca O'nun önünde) eğilenlerle birlikte eğil!"3925 Ey Meryem! Divan durulacak kapı senin de adandığın yüce kapıdır. Secde edilecek, baş eğilecek, eşiğine yüz sürüp yerlere kapanılacak, "Lebbeyk yâ Rab" denilip itaat edilecek, bin kez kovulsan dahi yüz çevrilmeyecek tek kapı da O'nun kapısıdır.
O halde teşekkürünü yalnız O'na yönelt. Gözünü, özünü, yüzünü, gönlünü yalnız O'ndan yana çevir. Kendine O'ndan başka dayanak, sığınak, tutamak, barınak arama. O'nun önünde baş eğen kâinatla birlikte sen de eğil. O'nun emrine âmâde olan şuurlular, hücreler ve meleklerle birlikte sen de O'na âmâde ol! Duygunu, düşünceni ve eylemini O'na, O'nun sevdiklerine, O'nunla ilişkili olan şeylere tahsis et! Yeryüzündeki tüm sıddîklar, sâlihler, şehidlerle birlikte sen de katıl bu evrensel koroya ve: "eğilenlerle birlikte sen de eğil." Yalnız değilsin! Kula kulluğu reddedip yalnız Allah'a kul olan insanlarla ortak değerleri paylaşıyorsun. O halde katıl onların mahşerine ve Rabbinin senin için seçtiği rolü severek oyna!..
"Eğilenlerle birlikte" anlamını veren "mea'r-râkiîn" ifâdesi özellikle erkekler için kullanılan cemî sîgasıyla gelmiş. Yalnız kadınlar için kullanılan "râkiât" formunda gelmemiş. Sebebi de Meryem'e tavsiye edilen bu şeyleri, sadece bir cinse tahsis etmemek, yalnız kadınlara has bir tavsiyeymiş gibi göstermemek. Kelime bu mevcut formuyla zâten kadın-erkek tüm insanları, hatta cinleri ve melekleri kapsıyor. "Eğilenlerle birlikte sen de eğil" emr-i İlâhîsinde Meryem'e yalnız olmadığı, evrensel bir hareketin mensubu olduğu hatırlatılmakta. "Râkiîn" formunun gramatik özelliklerinden biri de şuurlu varlıkların tümü için kullanılmasıdır. Meryem'in üyesi olduğu bu hareket, değil sadece kadınlar, kadın-erkek tüm insan cinsini de aşıp melekler ve cinler gibi diğer şuurlu varlıklarla paylaşılan bir harekettir.
Bu gerçek, Meryem'e hatırlatılarak evrensel bir hareketin üyesi olduğu bilinci içerisinde eğilenlerle birlikte eğilmesi tavsiye edilmektedir. Elbette hayatında bir kerecik de olsa bu "aşkın" ruh hali ve "evrensellik" şuuruyla gecenin bir vaktinde Rabbinin huzurunda havf ve haşyetle durmamış, yerlere kapanmamış insana, bu ve bunun gibi âyetler pek fazla bir şey söylemeyecektir.
Hanne'nin duâsıyla başlayan adayış sürecinin artık nihâî meyvesini verme zamanı yaklaşmaktadır. Hanne adağını adamış ve onu sahibine ısmarladıktan sonra dünyaya vedâ etmiştir. Adak adandığı kapı tarafından kabul edilmiş, bir çiçek gibi büyütülmüş ve bu çiçeğe Zekeriyyâ (a.s.) ailesi gibi bir de bahçıvan tâyin edilmiştir. Adak, rüştünü ispatladıktan sonra ferdî sınavını vererek İlâhî seçimi
3925] 3/Âl-i İmrân, 43
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kazanmış ve artık son hazırlıklar yapılmaktadır. Babasız çocuk doğurmak gibi bir mûcizeye muhâtap olacak Meryem'in bu, hem mânevî, hem maddî mes'ûliyeti ağır role kalben hazır olması gerekmektedir. O boyut da Rabbi tarafından kendisine hatırlatılmıştır. Bütün bunlara ek olarak, olayın bir de toplumsa cephesi vardır ki, bu açıdan Meryem'in konumu "töhmet mahalli"dir. Zâten dünyanın bu en iffetli ve sadâkatini Kur'an'ın onayladığı dürüst kadını, daha hâmile kalır kalmaz en yakınları ve toplum tarafından çirkin bir şekilde iftirâya mâruz kalacaktır. Bu iftirâdan onun bakımını üstlenen Hz. Zekeriyyâ ve Yusuf gibi sâlih insanlar da paylarını alacaklardır.
Ne garip bir tecellîdir ki, hem Hanne ve İmran gibi seçilmiş bir ailenin Allah'a adanmış bir adağı olacak, hem Zekeriyyâ gibi bir nebînin ellerinde yetişecek, hem her türlü İlâhî yardıma mazhar olacak, bütün bunların ardından da dağları inletecek ağır bir sınavın altına sürülecek. Sınavın ağırlığını ve Meryem'in, daha çocuk denecek bir yaşta olan Meryem'in, iftirâlardan dolayı çektiği acıyı tahmin etmek çok zor. Sıddîkıyyet ve kaanitiyyet vasıflarını Allah'ın tescil ettiği, sarsılmaz imanına Kur'an'ın şâhitlik ettiği İlâhî terbiyenin çocuğu Meryem, bütün bu özelliklerine rağmen vurulan yükün ağırlığı altında inleyecek ve iffet heykeli bu örnek genç kız, karnında taşıdığı mûcize çocuktan dolayı pâk eteğine çamur atılacağını düşündükçe: "Nolaydım, keşke bundan önce öleydim de unutulup gideydim!"3926 diyecektir.
Bu sınamanın Allah'çasıdır. Bu sınanmanın en çetinidir. Sınavların ucu görünmeye görsün. Büyük dâvâları omuzlayanların başına boşalır da boşalır. Kur'an diliyle "gam üstüne gam"dır ki, bu sınav sağanağından yıkılmadan, yorulmadan, yola oturmadan, geriye dönmeden çıkanların imanı çifte su verilmiş çeliş kılıç gibi sağlam olur: "Andolsun Biz sizi sınayacağız ki içinizden cihad edenleri (ve cihadında) sabredenleri bilelim ve (sadâkat) haberlerinizi tecrübe edelim."3927; "Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, sonunda peygamber ve onunla birlikte olan mü'minler 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek olmuşlardı."3928; "Allah size gam üstüne gam verdi ki, ne ilinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızı duymaktadır." 3929
Örnek olmanın ve örnek olanların çizgisini sürdürmenin muazzam ağırlığını omuzlarında hissedenler eğilir, lâkin yıkılmazlar, sallanır, fakat devrilmezler, belki yavaşlarlar, ancak yatmazlar. Keder ve sıkıntılarının ağırlığından kaburgaları birbirine geçtiği halde hallerini sormayagörün, alacağınız cevap hep aynıdır: "Hasbuna'llahu ve ni'me'l-vekîl = Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir." Onları en dar, en zor zamanlarında üzerlerin varıp sıkıştırsanız bile Allah'tan şikâyet ettiremezsiniz. Rablerinden "Rab (terbiye edici) olarak" râzıdırlar. Elbette O da onlardan râzıdır: "Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbidir. İyi bilin ki kurtuluşa erecek olan Allah'ın hizbidir." 3930
Ne kadar sıkışırsa sıkışsınlar Allah'a fatura çıkardıklarını göremezsin.
3926] 19/Meryem, 23
3927] 47/Muhammed, 31
3928] 2/Bakara, 214
3929] 3/Âl-i İmrân, 153
3930] 58/Mücâdele, 22
HZ. MERYEM (R.A.)
- 859 -
Şikâyetleri ve yakınmaları nefislerindendir. Kendilerine bir iyilik isâbet ettiği zaman onu Allah'tan, bir kötülük isâbet ettiği zaman da onu nefislerinden bilirler. Onlar toplumların paratonerleridir. İnsanın ebedî mutluluğu için yaşarlar ve yine onun için savaşırlar ve ölürler. Bu nedenle tüm yıldırımlara başlarını dik tutarlar.
Ve Adayış Sürecinin Meyvesi: Müjde
Adayış sürecinin son aşamasına gelinmiştir. Bütün bu sürecin meyvesi devşirilecektir. Bu "güzel bitki" İmran ailesinin temiz tarlasına ekilmişti. Daha toprak altındayken Hanne onu Rabbine adadı. "Güzel bitki" çimlenir çimlenmez kendisi için hazırlanan özel bahçede Zekeriyyâ gibi bir bahçıvanın gözetiminde yetiştirildi. Artık büyüyen bitkinin meyve verme zamanı yaklaşmıştı. İşte "adayış süreci"nin kısa bir öyküsü bu.
Sonuç mu? Sonuç "müjde"ydi. Allah ona "Müjde" anlamına gelen "Mesih" lakabını vermişti (Taberî). Gerçekten de böylesine zorlu bir sürecin sonucu "kurtuluş" demeye gelen bir "müjde" olmuştu: "Melekler demişti ki: 'Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı, Meryem oğlu Mesih'tir. Dünyada da âhirette de hatırlı ve (Allah'a) yakın olanlardandır." 3931
Kur'an onun özellikle "kelime" olduğunu vurguluyordu. Çünkü o kelimenin çocuğuydu (Katâde). Sözkonusu kelime Allah'ın "ol" (kün) emrinden başkası değildi. O "ol" demişti, o da oluvermişti. Allah Teâlâ çağının birçok putunu onunla yıkacaktı. Onun yıktığı birinci put, ataerkil Roma toplumunun tanrılaştırdığı erkekti. O babasız doğmakla bu toplumsal putu yerle bir etmişti. Allah'ın bu sosyal dengesizliğe olan gazabına bakınız ki Kur'an'daki ilgili tüm âyetlerde ve bu âyette bir erkeği, hem de bir yığın olağanüstü yetilerle donatılmış bir erkeği bir kadına nisbet ederek anıyordu: "Meryem oğlu İsa..." Hem de bunu ısrarla ve üzerine basa basa yapıyordu. İlâhî lisanda "Meryem" adı "İsa" adının olmazsa olmazı kılınıyordu. Allah'ın yarattıklarını sınıflara ayıran tüm sınıfçılara, ırkçılara, ulusçulara, toprakçılara, cinsiyetçilere ve daha envâi çeşit asabiyetçilere bundan daha güzel reddiye mi olurdu?
Onun yıktığı ikinci put, Yahûdi putuydu. Allah tarafından İlâhî mesajı sahiplenmekle görevlendirilen Benî İsrâil toplumu, kendilerine verilen emânete ihânet etmişlerdi. Sözkonusu ihânetlerine rağmen kendilerini hâlâ "seçilmiş millet" olarak görmeye devam ediyorlardı. Emânetin kendi ellerinden alınıp lâyık olana verileceğini kabullenmek istemiyorlardı. Irkçılığı öylesine kutsamışlardı ki, yahûdi olmayı hiçbir iltimasın geçerli olmadığı âhirette bile bir imtiyaz vesilesi addediyor ve bundan dolayı da ne kadar azgınlık yaparlarsa yapsınlar, kendilerine cezâ gününde ayrıcalık tanınacağına inanıyorlardı: "Bir de dediler ki: 'Sayılı birkaç gün dışında bize asla ateş dokunmayacaktır."3932 Bir put haline dönüşen bu ulusçuluğu Allah, yine içlerinden biri olan Hz. İsa eliyle yıkıyordu.
Âyetteki "adı Meryem oğlu İsa Mesih" cümlesi aynı zamanda, gelecekte ortaya çıkacak bir tür putlaştırmaya da köklü bir red içeriyordu. Hz. İsa'nın mesajını kısa zamanda tahrif edecek olan hıristiyanlar onu tanrılaştırarak -hâşâ- "Allah'ın oğlu" diyeceklerdi. Kur'an daha başından onun "Meryem'in oğlu" olduğunu vurgulayarak, gerçeği saptırmaya çalışacaklara doğru adresi göstermiştir.
3931] 3/Âl-i İmrân, 45
3932] 2/Bakara, 80
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İsa'nın "dostları"nın ona olan zulmünü bu şekilde reddeden Allah, onun "düşmanları"nın ona olan zulmünü ve iftirasını da yine aynı âyetteki "O dünyada da âhirette de hatırlı ve Allah'a yakın olandır."3933 cümlesiyle reddedecektir.
Biri sözde dostlar"dan, diğeri "düşmanlar"dan gelen bu zıt kutuplu ve iki yönlü musîbet genelde toplumsal önderlerin tümünü bekleyen potansiyel iki tür tehlikelidir. Birinciler ilâhlaştırarak, onu olmadığı bir makama yücelterek, ikinciler ise iftirâ ve çamur atarak, konumundan aşağı çekmeye çalışarak ona zulmediyorlardı. Gerçekte bu iki zümrenin yaptıkları arasında sonuç itibarıyla pek büyük bir fark da yoktu. Neticede iki taraf da zulmediyordu. Allah Rasûlü, toplumların bu ezelî zaafını bildikleri için; "Bana hıristiyanların Meryem oğlu İsa'ya dediklerini demeyin, bana Allah'ın kulu ve Rasûlü' deyin!" buyuruyorlardı. Yahûdiler de, hıristiyanlar da sözkonusu tavırlarıyla gerçekte kendi nefislerine zulmediyorlardı. Ne var ki, birincilerin zulüm aracı "nefretleri" iken, diğerlerinin zulüm aracı "sevgileri" idi.
Sonuçta "müjde"nin çizgisini sürdürme görevi ifrat ve tefritleri dolayısıyla sözkonusu iki zümreye de verilmedi. Onların dışında, insanı ve eşyayı hikmetle tanımlayan, Allah'ın aziz kıldığını zelil, zelil kıldığını da aziz etmeye çalışmayan bir inancın mensuplarına, müslümanlara verildi. Emânetin kendilerine verildiği müslümanlar da "gazaba uğrayanlar"ın eğilimine saparak "yahûdileşir" ya da "sapanlar"ın yolunu tâkip ederek "hıristiyanlaşır"sa, elbet onların içerisinden seçilip bu illetlerden korunmuş olan, Kitab'ı okuyan, anlayan, yaşayan ve yaşatan sağlıklı bir zümre sürekli var olacaktı: "İçinizden hayra çağıran, mârufu emredip münkeri yasaklayan bir topluluk bulunsun."3934 İşte bu âyette vasfedilenler eliyle bu çizgi sürdürülecek, emâneti taşıma görevi onlara verilecekti. Bu çizgiyi sürdüren ve Kur'an'ın "içinizden bulunsun" dediği o seçkiye girebilme, hatta onlar içinden de seçilip öncü olabilme yöntemlerinden biri olan bu "adayış kıssası" Allah'ın ihlâslı kullarına verdiği tarih sırrı idi.
Bu kıssa ve onun Hanne, Eyşâ ve Meryem gibi kadın kahramanları bir imkândır kulluğunun bilincindeki müslüman kadın için; hem de bulunmaz bir imkân! Eğer değerlendirebilirse bu imkânı, hem kendisinin, hem ailesinin, hem de toplumunun kurtuluşuna vesile olacak muazzam bir süreci başlatabilir. Adayanlar ve adananların çok olduğu bir toplumu hiçbir zâlim güç sindiremeyecektir. Ve o toplum mutlu ve özgür insanların toplumu olacaktır.
Ne mutlu Hanne gibi adayanlara! Ne mutlu Meryem gibi adananlara! Ne mutlu Zekeriyyâ (a.s.) gibi bahçıvanlara! Ne mutlu Yahyâ ve İsa (mânevî kurban) (a.s.) gibi kurbanlara! "Yeryüzünde bulunan her şey yok olacak, yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (rızâsı) bâki kalacaktır."3935
İmtihanların Büyüğü, İnsanların Büyüklerinedir
Hz. Peygamber’in imtihanların hemen her çeşidinden geçtiği gibi, onurlu insanlar için en büyük imtihan olan nâmusla ilgili iftirâ gibi sınavların en çetininden de geçmiştir. Hz. Yûsuf için de böyle bir imtihan sözkonusuydu. Aynı zor sınavı Hz. Meryem de başarıyla verdi. Allah nazarında insanın büyüklüğü
3933] 3/Âl-i İmrân, 45
3934] 3/Âl-i İmrân, 104
3935] 55/Rahmân, 26-27; M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 119-141
HZ. MERYEM (R.A.)
- 861 -
oranında imtihanın azameti de büyür; sünnetullah budur:
“Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı, musibet ve belâlarla) imtihan eder. Artık kim bir (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) rızâ gösterirse, Allah’ın rızâsı (ve sevabı) o kimseyedir. Kim de (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) öfkelenir (ilâhî hükme rızâ göstermez) ise, Allah’ın gazabı (ve azâbı) o kimseyedir.” 3936
“Mü’min kişinin benzeri, bir sap üzerinde biten taze ekin gibidir. Rüzgâr, ona hangi taraftan gelirse, onu eğer de yaprağı diğer tarafa döner, meyleder (fakat o, yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mü’min kişi de böyledir. O da, belâ sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Haktan yüz çeviren kâfir kişinin benzeri ise, sert ve dimdik duran çam ve dağ servisi gibidir. Nihayet Allah onu, dilediği zaman (bir seferde) kırar, devirir.” 3937
Sahabelerden Sa’d rivayet ediyor: Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur. Dininde zayıflık sözkonusu ise, dini kadar belâ görür/imtihana tâbi tutulur. Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.”3938
“İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya mübtelâ olanları peygamberlerdir, sonra sâlihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 3939
“Mü’minin kendini aşağılaması doğru değildir.” Denildi ki: ‘Mü’min kendini nasıl hakir düşürür (aşağılar)?’ Buyurdu ki: “Gücünün yetmediği belâya/imtihana hedef olur.” 3940
“Cennet zorluklarla; Cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.” 3941
Habbâb İbnu'l-Eret (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.s.) Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: "Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?" dedik. Şu cevabı verdi: "Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San'a'dan kalkıp Hadramût'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz."3942
3936] İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4034
3937] Buhâri, Tevhid 32, hadis no: 92, Mardâ ve’t-Tıb 1, hadis no: 3, 4; Müslim, Sıfatu’l-Münâfikun 14, hadis no: 58-62; Dârimî, Rikak 36, hadis no: 2752
3938] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
3939] Dârimî, c. 2, s. 320; Sabuni, Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesir, III/28; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr c. 1, s. 136; Keşfü’l-Hafâ, I/144
3940] Tirmizî; et-Tâc, c. 5, s. 308
3941] Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak 117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21, Hadis no: 2559, 5/693; Ahmed b. Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284
3942] S. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98, 8/204; K. Sitte, 9/548
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
Her müslüman, Kur’an’ın açık ifadesine inanarak Hz. İsa’nın babasız doğduğuna inanır. Kur’an, Hz. İsa’nın babasız doğumunu, annesiz ve babasız yaratılan Hz. Âdem’e benzetir: “Allah yanında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir; Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, hemen oluverir.” 3943
Determinizm ve materyalizm 19. asır Avrupa’sında patlak verince tüm mânevî değerlere saldırdı; bu arada Hz. İsa’nın babasız doğuş mûcizesini de inkâr ederek alay konusu haline getirdi. Hatta, biyolojiye koydukları “kendi kendine üreme olmaz” ilkesinde sırf Hz. İsa’ya sataşma amacı gütmüşlerdir. Her konuda olduğu gibi, biyolojide de erken ve eksik bilgilere rağbet ederek böyle yanlış kural ve yargılara varmak ateistlerin âdetidir. Bilimdeki gelişmeler, eski yanlış teorileri çökertmekte, çok kere bilim, kendi putunu kendi devirmektedir. Dün, “babasız çocuk olmaz” diyen bilim adamları, bugün canlıları klonlayarak laboratuar şartlarında canlı kopyalamaya çalışmaktadırlar. Aslında çağımız biyolojisi, bir embriyonun oluşumunu ve gelişimini oldukça iyi ölçülerde tanıyabilmektedir. Bugünkü biyoloji verileri ile şöyle demek daha doğru olur: Asıl mûcize, babasız çocuk doğurmak değil; babalı çocuk doğurmaya mecbur olma olayıdır. Çünkü ince hikmet nedeniyle annenin yumurta hücresi bir çocuğu tümüyle meydana getirme yeteneğine sahip iken, özellikle yetkisi Allah tarafından elinden alınmıştır. 3944
Hz. İsa’nın babasız doğmasına bazılarının akıllarının ermemesi; bakmasını bilmedikleri, bakış açılarının yanlışlığı sebebine dayanır. Allah’ın yaptıklarıyla kendi yaptıklarını aynı kefeye koyup mukayese etme yanlışlığıdır. Bilinmesi gerekir ki, insanlar için yapılması imkânsız olan şeylere Allah’ın “ol” demesi kâfidir. Aslında babasız meydana gelen sadece Hz. İsa da değildir. Canlılar dünyasında bunun pek çok misalleri vardır. Arılar bunlardan sadece birisidir.
Bilindiği gibi, her kovanda bir ana arı bulunur. Ve hayatında, bir defa çiftleşme uçuşuna çıkar. Bu uçuş sırasında en hızlı erkek arı ile çiftleşir ve ondan aldığı spermalar (erkek üreme hücreleri) bir kese içerisinde depo edilir. Kovana döndükten sonra ana arı yumurtlamaya başlar. Yumurtalar, spermaların bulunduğu kesenin yanından geçerler. Bu esnada bazı yumurtalar spermalar tarafından döllenir. Bazıları ise hiç döllenmeden çıkarlar. İşte döllenen yumurtalardan dişi arılar, sperma ile döllenmeyen yumurtalardan ise erkek arılar meydana gelir. Bu tip üremeye biyolojide “partenogenetik üreme” denilir.
Hz. İsa’nın babasız oluşunu, “aklımız almıyor” diye inkâr edenler, yeryüzünde her yıl milyarlarca babasız erkek arının meydana gelişini hangi akılla ve nasıl açıklayacaktır?
Bir başka örnek de yaprak bitleri (afidler)’dir. İlkbaharda bazı bitkilerin yaprak ve tomurcuklarından özsu emerek yaşayan bu böcekler çiftleşmeksizin (yani babasız olarak) yavrular doğururlar. Bu yavruların tamamı dişidir. Ancak sonbaharda erkeklerle çiftleşen böcekler doğurmayıp yumurtlarlar. Döllenmiş bu yumurtalardan ilkbaharda dişi yavrular çıkar. Erkekler sadece sonbaharda meydana gelir. Su pireleri (dafnialar) de belirli bir mevsimde partenogenetik (yani babasız olarak) üreme gösterirler. Döllenmemiş yumurtalardan yavrular çıkar.
3943] 3/Âl-i İmrân, 59
3944] Halûk Nurbaki, Kur’an’dan Âyetler ve İlmî Gerçekler, s. 332
HZ. MERYEM (R.A.)
- 863 -
Bu örnekleri daha da artırmak mümkündür. Karıncaların, uyuz böceklerinin ve solucanların bazıları da babasız ürerler.
Dikkat edilirse, gerek yaprak bitleri ve gerekse su pirelerinin babasız üremeleri devamlı değildir. Sadece belirli mevsimlerde olur. Yani Cenâb-ı Hak mânen diyor ki: “Üreme kanunumu istersem hikmetime göre değiştirebilirim. Canlıları, babalı olduğu gibi, babasız da yaratabilirim. Sebepler sizi aldatmasın.” Anne ve babamız, dünyaya gelmemizde sadece birer sebeptirler. Bundan başka bir rolleri yoktur. Meselâ, gözlerimizi ve ellerimizi annemiz mi verdi, yoksa babamız mı? Akıl, hâfıza, hayal, sevgi, nefret, şefkat gibi mânevî cihazlarımızı nereden aldık? Tek bir hücreden gelişerek meydana gelen bu vücut yapımızı bir düşünelim. Hangi kudret sahibi bu hârika yapıyı o tek hücreden çıkardı? Madem biz varız; Kendimizi inkâr edemiyoruz ve madem tek bir hücreden yaratılmışız. Böyle bir ilim ve kudret sahibi bizi neden annesiz ve babasız yaratamasın? Zaten anne ve babamızı da yaratan O değil mi?
Dünyada cereyan eden üreme kanunlarının hepsi de erkek ve dişi vasıtasıyla olacak diye bir kural yoktur. Bakteriler birkaç saat içinde neslinin neslini görebilecek kadar hızla ürerler. Fakat ne anne var, ne de baba. Bir bakteri ortadan ikiye bölünüyor ve oluyor iki bakteri. Diğer taraftan ilk insan Hz. Adem’in annesiz ve babasız yaratıldığı gibi, milyonlarca bitki ve hayvan türünün ilk yaratılışının da annesiz ve babasız olduğunu unutmamak gerekir.
Her sebebin, her kanunun bir istisnası bulunabilir. Anne ve baba vasıtasıyla dünyaya gelme kanununun bir istisnası olarak Hz. İsa yaratılmıştır. Bununla insanların imtihanı sözkonusudur. Hikmet-i İlâhî böyle istemiştir. Çünkü Hz. İsa, büyük peygamberlerdendir. Peygamberlere Allah tarafından verilen mûcizeler ise zamanlarındaki insanlar hangi hususta ileri iseler, o çeşitten olmuştur. Hz. İsa zamanında tıp ilmi revaçta olduğundan, onun mûcizesi de tıpçıları âciz bırakacak olan babasız yaratılma şeklinde olmuş ve bu, ölüleri diriltme gibi mûcizelerle devam etmiştir. Başta babasız doğum olmak üzere bu mûcizelerle ruhu inkâr eden ve insanı sadece maddî organlardan ve sebep sonuç ilişkilerinden ibaret kabul eden topluma, ruh ve can konusunu düşünmeleri hatırlatılır. Hz. İsa’nın babasız doğuşu, Allah’ın istediğini istediği gibi yaratabileceğini gösterir. Bu olay ile O, bizim sebepleri putlaştırıp sebeplerde boğulmamamızı ihtar ediyor. Allah’ın kendi yarattığı sebeplere uyma zorunluluğunun olmadığını isbat ediyor. Anne ve babanın birer sebep olduğunu, hikmeti gerektirirse insanları ve hatta bütün canlıları annesiz babasız da yaratabileceğini gösteriyor. 3945
Tefsirlerden İktibaslar
Hani İmran’ın karısı demişti ki: “Rabbim, doğrusu ben karnımdakini âzad edilmiş olarak Sana adadım; benden kabul et! Şüphesiz Semi’ ve Alîm olan Sensin, yalnız Sen!”
Hani bir zamanlar Meryem’in babası olan İmran’ın karısı Hanne hâmileliğini hissettiğinde demişti ki: “Rabbim, doğrusu ben karnımdaki çocuğu hür olması, Senden başka kimseye ibâdet etmemesi için, Senin mukaddes evinin hizmetine adadım; benden kabul et! Şüphesiz kullarının duâları da dâhil her şeyi işiten ve onların niyetleri de dâhil her şeyi bilen Sensin, yalnız Sen!” 3946
3945] A. Tatlı, M. Dikmen, (İ. Arıcıoğlu) Merak Ettiklerimiz, s. 48-50
3946] 3/Âl-i İmrân, 35
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zekeriyyâ (a.s.), Hz. Meryem’in teyzesinin kocası (eniştesi) idi. Zira Meryem’in annesi ile Hz. Zekeriyyâ’nın hanımı kardeştiler. Âyette ifâde edildiği gibi Hz. Meryem’in Beyt-i Makdis’te bakımını Zekeriyyâ üzerine almıştı. Meryem’e özel bir oda tahsis etti ki, ona âyette “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harp ve cihad vâsıtası/yeri demektir. Bir çeşit çile odası anlamını taşır. Hz. Zekeriyyâ, Meryem’in yanına her girişinde çeşit çeşit taze meyveler görürdü. Bunlar o mevsimde o bölgede yetişmeyen meyvelerdi. Onun için sordu. O da: ‘Allah gönderdi’ dedi. Gerçekten onları Allah göndermişti.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rivâyet olunuyor ki, Hz. İsa'nın ninesi, İmrân'ın karısının ismi Hanne binti Fâzuka (Fâzuka'nın kızı Hanne), Hanne'nin kızkardeşi ve bir rivâyette Meryem'in kızkardeşi İyşâ da Hz. Zekeriyya'nın karısı ve Hz. Yahya'nın annesiymiş. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz: "Yahya ile İsa teyze oğullarıdır." buyurmuştu.
Âyette geçen "muharrer" kelimesi, esasen iyice âzad edilmiş, hâlis, hür bırakılmış demektir ki, ibâdette ihlâs sahibi (samimi) veya mâbed hizmetçisi veya dünyadan âzâde mânâlarıyla tefsir edilmiştir.
"Mihrâb" bilindiği üzere câmi ve mescitlerin ön tarafında imamın duracağı belli yerdir. "Zikr-i cüz, irâde-i kül" (bir kısmın söylenmesiyle, o şeyin tümünü kastetme) yoluyla mescide, aynı şekilde en şerefli, en ileri mevkiye de mihrab denilir. Fakat burada mihrabdan maksat, mescidde merdivenle çıkılan bir mahfel olduğu beyan ediliyor ki, Hz. Meryem, Zekeriyyâ (a.s.) tarafından buraya konulmuş ve burada muhâfaza edilmişti.
İşte ana karnında babasından yetim kalan Hz. Meryem, böyle bir rûhâniyetle doğmuş ve böyle bir mihrabda Allah katından özel nâiliyyet ile yetiştirilmişti.
Âl-i İmrân: İmrân âilesi demektir. Hz. Mûsâ (a.s.) ile kardeşi Hz. Hârun (a.s.)'un babaları İmrân'ın adına nisbet edilen aileye denir. Aynı zamanda Hz. Meryem'in babasının da adının İmrân olmasından dolayı İmrân ailesi denince hangisinin kasdedildiği hakkında iki görüş ortaya çıkmıştır. Âyet-i Kerime'de bu konuda açıklık yoktur. "Allah, Âdem'i, Nuh'u İbrahim ailesini ve İmrân ailesini (Âl-i İmrân'ı) birbirlerinin soyundan olarak âlemlerden üstün kılmıştır. Allah hakkıyla işiten ve her şeyi çok iyi bilendir."3947 Bu âyeti izleyen âyetlerde Hz. Meryem'den söz edildiği için burada kastedilen ailenin Hz. Meryem'in babası İmrân'ın ailesi olduğu kanaati ileri sürülmektedir. Fakat ulû'l-azm peygamberler olan Hz. Âdem, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim (a.s.) sayılırken âyette bunlardan hemen sonra Âl-i İmrân'dan söz edildiğine göre burada kastedilenin Hz. Mûsâ ve ailesi olduğu hususunda ikinci bir görüş ileri sürülmektedir ki, genellikle bu görüş tercih edilir. Kur'ân-ı Kerim'in Âl-i İmrân sûresi de adını yukarıda sözkonusu ettiğimiz âyette geçen Âlu İmrân tâbirinden almaktadır.
İmran’ın Karısı: Eğer "İmran'ın kadını" ile "İmran'ın karısı" kastediliyorsa, bu, 33. ayette adı geçen İmran'dan başka biri olmalı. Bu durumda büyük dedelerinden sonra Hz. Meryem'in babasının bu adı aldığı sonucuna varılır. Fakat eğer İmran'ın kadını ile İmran ailesinden herhangi bir kadın kastediliyorsa, Hz. Meryem'in annesinin İmran soyundan gelen bir kadın olduğu ortaya çıkar. Bu görüşlerden birini tercih edebilecek sahih bilgiye sahip değiliz. Bazı Hıristiyan
3947] 3/Âl-i İmrân, 33-34
HZ. MERYEM (R.A.)
- 865 -
kaynaklarında Hz. Meryem'in babasının Iaachim olarak geçmesine rağmen, tarih, Hz. Meryem'in babasının kim olduğunu ve annesinin hangi aileye mensup olduğunu bildirmez. Fakat eğer Hz. Meryem ile Hz. Yahyâ'nın annesi Elisabeth'in kuzen oldukları görüşü doğru kabul edilirse,3948 o zaman "İmran'ın kadını", İmran ailesinden bir kadın anlamına gelecektir.
Luka İncili (1/5), Hz. Zekeriyyâ'nın (a.s.) karısı Elisabeth'in "Hârun'un kızlarından" olduğunu, yani İmran'ın kızı veya İmran'ın kadını olduğunu söyler, O halde Harun'un kız kardeşi Miriyam ile bakire Meryem'i birbirine karıştırma gibi bir hata sözkonusu değildir. Çocukları dedelerinin adıyla anmak yaygın bir gelenektir. Bu nedenle açıklamalardan herbiri kabul edilmeye değer. Bununla birlikte burada yapılan bu tartışma, yani İmran gerçekten Meryem'in babasının ismi mi, yoksa dedelerinden biri mi tartışması, asıl konu olan Hz. İsa'nın mûcizevî doğumunu açıklamada herhangi bir fark oluşturmaz. 3949
"Onu doğurduğunda –Allah onun ne doğurduğunu elbette en iyi bilendir- dedi ki: “Rabbim, elbette ben onu kız doğurdum.” Erkek kız gibi değildir. “Ona Meryem adını verdim. Doğrusu ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım!”3950
Hanne hâmileyken İmran vefat etti. Hanne karnındaki çocuğu doğurduğunda kız olduğu için Beytu’l-Makdis’e kabul edilmeyeceğini düşündü, üzülerek dedi ki: “Rabbim, ben erkek çocuk doğurmayı arzulayarak bu duâyı yapmıştım, fakat Senin de bildiğin gibi kız çocuğu doğurdum. Erkek kız gibi değildir. Çünkü kız birçok doğal zayıflıklar ve toplumsal kısıtlamalarla sınırlandırılmıştır ve bir din adamı olamaz. Hayız vb. sebeplerden dolayı devamlı Sana ibâdet edemez, erkeklerin arasında devamlı bulunamaz, bulunsa bile ithamlardan kurtulamaz. Ona Allah’a ibâdet eden anlamına gelen Meryem adını verdim. Doğrusu ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım! Onları ancak Sen koruyabilirsin!” Allah Hanne’nin ihlâsını bildiği için duâsını kabul etti ve şöyle buyurdu: “Erkek kız gibi değildir. Fakat üzülme! Ben onu, erkeğin yapamayacağı bir işi için yarattım. Bu kızın değeri ve görevi büyüktür. Onun görevini ancak Ben bilirim. Senin ne doğuracağını ve doğurduğun kızın ileride ne olacağını elbette en iyi bilen Benim. Çünkü Benim ilmim her şeyi kuşatmıştır.”
Hz. Meryem'in annesi bununla şunu kastetmiştir: "Eğer erkek olsaydı daha iyi olabilirdi; çünkü kadın birçok doğal zayıflıklar ve toplumsal kısıtlamalarla sınırlandırılmıştır ve bir din adamı (priest) olamaz. Bu nedenle benim çocuğumu adadığım amaca bir erkek çocuk daha uygun düşerdi.” 3951
Hz. Meryem'e Verilen İkrâm: “Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da ona kefil kıldı. Zekeriyyâ onun yanına, mihraba her girdiğinde onun yanında bir rızık buluyordu. Dedi ki: “Ey Meryem! Bu sana nereden?” Dedi ki: “O Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır!”
Bunun üzerine Rabbi Meryem’i râzı olduğu şekilde annesinden kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi, iyi bir şekilde en güzel ahlâk üzere eğiterek yetiştirdi.
3948] Luka 1/36
3949] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/221
3950] 3/Âl-i İmrân, 36
3951] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sütten kesildikten sonra eniştesi Zekeriyyâ Peygamber’i de onu iyi bir ahlâk ve ilimle eğitmekle görevlendirdi. Zekeriyyâ, mihrab adı verilen mâbedin ön kısmında bulunan odacığa her girdiğinde, Meryem’in yanında yazın kış meyvelerini, kışın da yaz meyvelerini buluyordu. Zekeriyyâ dedi ki: “Ey Meryem! Bu meyveler sana nereden geldi?” Meryem dedi ki: “O Allah katındandır. Allah’ın ikramıdır. Şüphesiz ki Allah dilediği kimseye, haketmese bile hiçbir karşılık beklemeksizin ve sıkıntıya düşmeksizin hesapsız rızık verir.” Allah’ın veli kullarına katında bir ikram olarak verdiği olağan üstü şeylere kerâmet denir. Kerâmet haktır. Fakat dinde delil kaynağı değildir.
Bu Olay Ne Zaman Oldu? Bu olay, Hz. Meryem rüşde erdiğinde ve gece gündüz Allah'a ibâdetle meşgul olduğu Mâbed'e (Kudüs) kabul edildiğinde meydana gelmiştir.3952
Meryem’e Kefil Olan Zekeriyyâ: Meryem’in koruyuculuğunu üstlenen Hz. Zekeriyyâ (a.s.) büyük bir ihtimalle Hz. Meryem'in teyzesinin kocası idi ve Mâbed'in koruyucularından biri idi. O, Eski Ahid'e göre öldürülen Zekeriyyâ Peygamber'le (a.s.) aynı kişi değildir.
Meryem’in kaldığı Mihrab: Arapça bir kelime olan "mihrab", câmilerde imam için hazırlanan bir makam (ibâdet edilen oyuk bir yer) anlamına gelir. Fakat burada bu kelime, manastırları ve kiliseleri birbirine bağlayan ve yerden biraz yüksek olarak inşa edilen hücreler için kullanılmıştır. Bu yerler, ibâdet edilen yerlerin koruyucuları olan ve kendini zâhidçe ibâdete veren kimseler için hazırlanmıştır. Hz. Meryem de bu hücrelerden birinde kendini ibâdete veriyordu. 3953
3952] Mevdudi, aynı yer
3953] Mevdudi, aynı yer
HZ. MERYEM (R.A.)
- 867 -
Hz. Meryem Konusu İle İlgili Âyet-i Kerimeler
Meryem İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 34 Yerde): 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 36, 37, 42, 43, 44, 45, 45; 4/Nisâ, 156, 157, 171, 171; 5/Mâide, 17, 46, 72, 75, 78, 110, 112, 114, 116; 9/Tevbe, 31; 19/Meryem, 16, 27, 34; 23/Mü’minûn, 50; 33/Ahzâb, 7; 43/Zuhruf, 57; 57/Hadîd, 27; 61/Saff, 6, 14; 66/Tahrîm, 12.
Hz. Meryem’le İlgili Âyet-i Kerimeler:
Hz. Meryem’in, Doğmadan Önce Annesi Tarafından Beyt-i Makdis’e Adanması: 3/Âl-i İmrân, 35-37.
Hz. Meryem’in, İbâdet İçin İnzivâya Çekilmesi: 19/Meryem, 16.
Hz. Meryem’in Allah’a Teslimiyeti: 66/Tahrîm, 12.
Hz. Meryem’e Zekeriyya (a.s.)’nın Bakması: 3/Âl-i İmrân, 37, 44.
Hz. Meryem’in Kerâmetleri: 3/Âl-i İmrân, 37; 19/Meryem, 23-26.
Hz. Meryem’in, Kadınlar Üzerine Seçilmiş Olması: 3/Âl-i İmrân, 42-43
Hz. Meryem’in, Hz. İsa’yı Babası Doğurması: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
Hz. Meryem’e Yahûdilerin İftirası: 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34.
Hz. Meryem’e Rûhun (Cebrâil’in) Gelmesi: 19/Meryem, 17-22.
Hz. Meryem, Sâdık Bir Kadındır: 5/Mâide, 75.
Nâmuslu Kadınlara Hz. Meryem Misal Getirildi: 66/Tahrîm, 12.
İmrân Âilesi: 3/Âl-i İmrân, 33-35.
C- Meryem oğlu İsa (a.s.) ile İlgili Âyet-i Kerimeler:
Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
Hz. İsa Babasız Doğmuştur: 3/Âl-i İmrân, 45, 47, 59; 19/Meryem, 17-23; 21/Enbiyâ, 91; 23/Mü’minûn, 50.
Hz. İsa Allah’ın Peygamberi ve Kelimesidir: 4/Nisâ, 163, 171; 5/Mâide, 75; 6/En’âm, 85; 57/Hadîd, 27
Hz. İsa, Allah Tarafından Bir Ruh ve Kuldur: 4/Nisâ, 171-172.
Hz. İsa’ya İncil Verilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48; 5/Mâide, 46; 57/Hadîd, 27.
Hz. İsa, Tevrat’ın Tasdikçisidir: 5/Mâide, 46.
Allah’ın Selâmeti Hz. İsa’nın Üzerinedir: 19/Meryem, 33.
Hz. İsa, İsrâiloğullarına Gönderilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48-49.
Hz. İsa’nın Ümmetine Dâveti: 3/Âl-i İmrân, 50-52; 5/Mâide, 112-113, 116-117; 19/Meryem, 36; 43/Zuhruf, 63-65; 61/Saf, 6, 14.
Hz. İsa’nın Mûcizeleri: 2/Bakara, 87, 253; 3/Âl-i İmrân, 46, 49; 5/Mâide, 109-115; 19/Meryem, 27-34, 36.
Hz. İsa’nın Havârileri: 3/Âl-i İmrân, 52-53; 5/Mâide, 111-112; 61/Saf, 14.
Hz. İsa’yı Yahûdilerin Öldürme Teşebbüsleri: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157; 5/Mâide, 110.
Hz. İsa, Asılmamış, Öldürülmemiş; Yükseltilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 54-55; 4/Nisâ, 157-158.
Hz. İsa’nın Kıyamet İçin Bir Bilgi (Alâmet) dir: 43/Zuhruf, 61.
Hz. İsa’yı Yahûdiler Öldürdüklerini Söyler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
Kıyâmet Gününde Hz. İsa ve Ümmeti: 5/Mâide, 109-119.
Hz. İsa’nın Elçilerinin Onun Adına Antakya Halkını Hakka Dâveti: 36/Yâsin, 13-27.
Hz. İsa’nın, Ümmetinin Affını İstemesi: 5/Mâide, 118.
Müşriklerin, Hz. İsa Hakkında Peygamberimiz’le Tartışıp Çekişmeleri: 43/Zuhruf, 57-62.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur'an'a Göre Hz. Meryem, Ali İhsan Yitik, D.İ.B. Y.
2. İslâm’ın Kutsal Meryem’i, Peygamber mi, Evliya mı?Aliah Schleifer, Gelenek Y.
3. Hz. İsa ve Hz. Meryem, Mustafa Necati Bursalı, Şelâle Y.
4. Adayış Risâlesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Ömer Tellioğlu, Şamil Y. c. 4, s. 141-144; İbrahim Çelik, 144-145
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
6. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 232-242
7. Merak Ettiklerimiz, A. Tatlı, M. Dikmen, Cihan Y. 48-50
8. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 76-84
9. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 17-22; 354-358
10. Fetvâlar, Mevdûdi, Nehir Y. c. 3, s. 42-43; 150-152
11. Lem’alar, s. 112; Şualar, Said Nursi, s. 459-471
12. El-Mesîh fi’l-Kur’an ve’t-Tevrat ve’l-İncil, Abdülkerim Hatîb, Beyrut, 1976
13. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar (K.K’de Ehl-i Kitab), M. Fatih Kesler, T. D. V. Y.
14. Kur'an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T.D.V. Y.
15. Kur’ân-ı Kerim ve Garp Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ziya Kazıcı, Bahar Y.
16. Kur’an’da Ehl-i Kitab, Veli Ulutürk, İnsan Y.
17. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
18. Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
19. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
20. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
21. Hristiyan Kaynaklarına Göre Hristiyanlık, Mehmet Aydın, T. Diyanet Vakfı Y.
22. Hristiyanlık Üzerine Konferanslar, Muhammed Ebû Zehre, Fikir Y.
23. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? A. Deedat, İnkılâb Y.
24. Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, Suat Yıldırım, Işık Y. / D. İ. B. Y.
25. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
26. Onun İzinde; Hıristiyanlık ve Laiklik Tarihi, G. Barker, Şahsi Y./Müjde Y.
27. Barnabas İncili, Kültür Basın Yayın Birliği
28. Barnaba İncili Araştırmalar, Muhammed Ali Kutub, Tekin Kitabevi Y.
29. Barnaba İncili, Abdurrahman Aygün, Tekin Y.
30. İslâm-Hristiyan Diyalogu ve İslâm’ın Zaferi, Ali Arslan Aydın, Kültür Basın Y. Birliği Y.
31. İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarına Göre İsa (a.s.), Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi Y.
32. Bir İslâm Peygamberi Hz. İsa, Muhammed Ataurrahim, İnsan Y.
33. İnsanoğlu İsa, Halil Cibran, Anahtar Kit. Y.
34. Hz. İsa Gelecek, Harun Yahya, Vural Y.
35. Üç İsa, Aytunç Altındal, Anahtar Y.
36. Hz. İsa’nın Ref’i Hakkında, Mahmud Şeltut, Haksöz, 20 (Kasım 92)
37. İsa’nın Ref’i, Mahmut Şeltut, A.Ü.İ.F. Dergisi, Ankara, 1978, s. 319-324
38. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
39. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
40. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
41. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
42. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
43. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
44. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
45. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
46. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
47. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
48. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
49. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslamoğlu Y.
50. Peygamberlerin Hayatı, Ebû'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
51. Peygamberlerin Kıssaları, Ebû'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
52. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
53. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
54. Kur'an-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
HZ. MERYEM (R.A.)
- 869 -
55. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y. s. 305-308
56. Peygamberler Tarihi, Çekirdek Y. Ferhat Koç, s. 16-20
57. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
58. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
59. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y.
60. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T.D.V. Y.
61. Kur'ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
62. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y.
63. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y.
64. Kur'an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
65. Kur'an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
66. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
67. Kuram ve Eylem, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y.

MESCİD
- 871 -
Kavram no 130
Görevlerimiz 23
Bk. Namaz; Duâ; İsyan-İtaat
MESCİD
• Mescid; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Mescid Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Mescid Kavramı
• Mescidin/Câminin Fonksiyonları
• Câmilerin İdâresi ve Görevlileri
• Mescidlere Ait Hükümler
• Kıble, Mihrâb, Minber, Ezan, Cemaat
• Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Nebevî
• Kiliseden Câmiye; Câmiden Müzeye: Ayasofya
• Dırar Mescidi, Takvâ Mescidi
• Mescidlerin Sanat ve Mimari Yönü
• Yeryüzü Mescidi
• Günümüz Mescidleri; Bid'atler
• Câmilerde Bir Büyük Bid'at; Mevlid
• Mescidlerin Yeniden İhyâsı
“Allah’ın mescidlerinde O’nun zikredilmesini (o mescidlerde Allah’ın hükümlerinin îfa ve ifade edilmesini) engelleyen ve bunları yıkmaya (madden ve mânen harap olmasına, onların işe yaramaz hale getirilmesine) çalışanlardan daha zâlim kim olabilir?! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır." 3954
Mescid; Anlam ve Mâhiyeti
Mescid, Arapça’da “eğilmek, tevâzu ile alnı yere koymak” mânâsına gelen sücûd (s-c-d) kökünden, “secde edilen yer” anlamında bir mekân ismidir. Bu anlamda secde edilen bütün yerler (tüm yeryüzü) mesciddir. Secde, namazın rükünleri içinde en önemlisi, Kur’an’a göre insanın daha ilk yaratılışında şâhit olduğu bir hürmet ifadesidir.3955 Hz. Peygamberimiz’in bildirdiğine göre kulun Allah'a en yakın olduğu an secde ânıdır.3956 Secde yeri demek olan mescid, müslümanların cemaatle ibâdet ettikleri yer olduğu gibi, aynı zamanda, özellikle Rasûlullah devrinde, sosyal faâliyetlerin her çeşidinin odak noktası, çeşitli hizmetlerin görüldüğü ana merkezdir, üstür. Kavram olarak; içerisinde ibâdet etmek üzere yapılan bütün yapılara verilen addır.
Kur’ân-ı Kerim, hadisler ve ilk İslâm kaynaklarında bugün câmi diye isimlendirilen ibâdet edilen yerler karşılığında mescid kelimesi geçmektedir. Bu
3954] 2/Bakara, 114
3955] Bk. 2/Bakara, 34
3956] Nesâî, Tatbîk 78
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimenin Sâmi kökenli dillerde telaffuz ve anlam bakımından benzerleri vardır. Batı dillerinde mescid/câmi karşılığı olarak kullanılan mosque, mosquée vb. kelimelerin mescidin farklı telaffuzundan doğduğu söylenmektedir.
Câmi: Arapça cem’ (c-m-a) kökünden türeyen, “toplayan, bir araya getiren” anlamındaki câmi kelimesi, başlangıçta sadece Cuma namazı kılınan büyük mescidler için kullanılan “el-mescidü’l-câmi’” tâbiri, Taberânî’nin bir rivâyetine göre bizzat Hz. Peygamber tarafından da kullanılmıştır.
Hicrî IV. Milâdî X. yüzyılın başlarında “câmi” kelimesinin tek başına, mescid anlamında kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Daha sonra, içinde Cuma namazı kılınan ve hatibin hutbe okuması için minber bulunan mescidler câmi, minberi bulunmayan yani Cuma namazı kılınmayan küçük mâbedler ise sadece mescid olarak anılır olmuştur. Ancak, Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’ya Cuma kılınmalarına ve çok büyük olmalarına rağmen mescid denilmektedir. 3957
Zeccâc, Hz. Peygamber’in, “yeryüzü bana -teyemmüm için- temiz ve mescid kılındı” hadisini delil göstererek ibâdet edilen her yerin mescid olduğunu söyler. "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!...”3958 âyetini de “Allah’ın dinine muhâlefet edenden daha zâlim kim olabilir?” şeklinde açıklar. 3959
Kur’an’da Ashâb-ı Kehf’in üzerine yapılan binânın mescid olarak zikredilmesi,3960 ehl-i kitabın, peygamber ve azizlerin kabirleri üzerine yaptıkları binâları bu şekilde adlandırdıklarını ve bunların içinde ibâdet ettiklerini gösterir. Nitekim Ümmü Habîbe ve Ümmü Seleme Habeşistan’a hicret ettiklerinde resimlerle süslenmiş böyle mescidler görmüşlerdir. Bu durumu Hz. Peygamber’e haber verince Rasûlullah (s.a.s.), hıristiyanların, içlerinden sâlih bir kişi öldüğünde onun kabri üstüne mescid inşâ ettiklerini ve içine resimler yaptıklarını, bu kişilerin kıyâmet gününde mahlûkatın en kötüleri olacağını belirtmiş, bu hareketlerinden dolayı yahûdi ve hıristiyanları lânetlemiştir.3961 Peygamber lisanıyla lânetlenmesine ve dinin yasaklamasına rağmen sâlih kabul edilen bazı kabirlerin üstüne veya kabrin içinde kalacağı şekilde yanına mescidler yapıldığına İslâm tarihinde çokça şâhit oluyoruz. Eyüp Sultan, böyle kabul edilebilir mi, tartışılabilirse de, Konya Mevlânâ câmimi/müzesi buna tipik bir örnektir. Nice câmilerin bahçesinde ve hatta içinde kabirler görülmektedir.
Osmanlılar döneminde pâdişahlar tarafından inşâ ettirilen büyük câmilere “selâtin câmileri”, vezirler ve diğer devlet ricâli tarafından yaptırılan orta büyüklükteki câmilere bânîsinin adına izâfeten sadece câmi, küçük olanlara da mescid denilmiştir. Mescidlerin Cuma namazı kılınan câmiye dönüştürülmesi ise berat ve izinle olmaktaydı. "Namaz kılınan yer" demek olan "musallâ", Hz. Peygamber döneminde bayram ve cenâze namazı kılınan yerler için kullanılmıştır. Yol boylarında üstü açık mescidlere ise Farsça'dan Türkçeye geçen "namazgâh" denilmiştir.
3957] Bk. 17/İsrâ, 1; 9/Tevbe, 108
3958] 2/Bakara, 114
3959] Lisânü’l-Arab, “scd” md.
3960] 18/İsrâ, 21
3961] Buhârî, Salât 45, 54; Müslim, Mesâcid 16-23
MESCİD
- 873 -
İlk Mescidler: Kur'an'ın belirttiğine göre insanlar için inşâ edilen ilk mâbed Kâbe'dir.3962 Hicretten önce, Hz. Peygamber İslâmiyet'i tebliğe başladığı zaman Mekke müşriklerinin büyük bir tepki gösterdiği bilinmektedir. Kendisine yapılan baskı ve hakaretlere rağmen Peygamberimiz, zaman zaman Mescid-i Harâm'da Hacerü'l-Esved ile Rüknü'l-Yemânî arasında namaz kılardı. İlk müslümanlar Dâru'l-Erkam'ı bir mescid haline getirmişlerdi. Ayrıca evlerinde, vâdilerde gizlice ibâdet ediyorlardı. Hz. Peygamber'in, "mirbed" denilen ağılların, harmanların temiz bölümlerinde namaz kıldığı rivâyet edilir. 3963
Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de evinin bahçesinde kendisi için yaptığı küçük mescid, özel olmakla beraber bir müslüman tarafından inşâ edilen ilk mesciddir. Yanık sesiyle Kur'an okuyan Hz. Ebû Bekir, müşrik çocuk ve kadınların İslâm'a sempati duymasına vesile oluyor, bu da müşriklerin tepkisini çekiyordu. Bazı araştırmacılar, Ammar bin Yâsir'in evinde yaptığı mescidin ilk özel mescid olduğu, Hz. Ebû Bekir'in mescidinin de ikinci mescid olduğunu belirtirler.3964 Hz. Ömer İslâmiyet'i kabul ettikten sonra müslümanlar Mescid-i Harâm'da açıkça namaz kılmaya başladılar. 3965
Bazı rivâyetler, Hz. Peygamber'in hicretinden önce Medine'de mescidler yapıldığını göstermektedir. Akabe biatlarından sonra müslümanların sayısı artınca Medine'de mescide ihtiyaç duyulmuştu. Akabe'de Rasûl-i Ekrem'e ilk biat eden Ebû Ümâme Es'ad bin Zürâre, Mescid-i Nebevî'nin yapıldığı arazideki bir hurma kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek mescid haline getirmişti. Kıblesi Kudüs'e doğru olan bu mescidde Ebû Ümâme, arkadaşları ile birlikte namaz kılardı. Hicretten önce burada Cuma namazı da kılınmıştır.3966 İlk muhâcirler Kubâ'ya geldiklerinde burada bir mescid yapmış ve Ebû Huzeyfe'nin âzatlısı Sâlim'in arkasında namaz kılmışlardı. Hz. Peygamber'in Medine'de ilk Cuma namazını Benî Sâlim'in mescidinde kıldığına dair rivâyet de onların hicretten önce mescidlerinin olduğunu göstermektedir.
Hicretten Sonra, Medine ve Civarında Yapılan Mescidler: Hz. Peygamber, hicret sırasında Medine'ye 2 mil kadar uzaklıkta olan Kubâ'da bir mescid inşâ ettirdi. Bu mescidin inşâsını Hz. Peygamber'e tavsiye etmesi, mescid için taş toplaması ve yapılırken büyük gayret göstermesi sebebiyle Ammâr bin Yâsir'in İslâm'da ilk mescidin bânîsi olduğu söylenmiştir. Hz. Peygamber, Kubâ'dan Medine'ye doğru giderken yanlarından geçtiği kişiler kendisini dâvet ettiler. Ancak Rasûl-i Ekrem devesinin serbest bırakılmasını istedi ve mescidin yapılacağı yerin tesbitini kastederek onun görevli olduğunu söyledi. Deve Mâlik bin Neccâr'ların evlerinin önünde bir düzlükte çöktü. Hz. Peygamber bu yeri Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetimden satın alarak Mescid-i Nebevî'yi yaptırdı.3967 Bu mescidin temeli de Kubâ'da olduğu gibi bir nevi merâsimle atılmış ve Hz. Peygamber inşaatta bizzat çalışmıştır. Mescid-i Nebevî'nin ilk ölçüleri 100 x 100 zirâ idi. İlk yapının 60 x 70 zirâ ebadında olduğu ve sonradan genişletildiği de rivâyet edilir. (Zirâ, arşın da denilen bir adımlık uzunluk ölçüsüdür. Yaklaşık 68
3962] 3/Âl-i İmrân, 96
3963] Buhârî, Salât 49; Müsned, II/178, III/404, IV/85
3964] Bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Müsseselerine Giriş, s. 46
3965] İbn Hişâm, I/367
3966] İbn Sa'd, I/239
3967] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 45
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cm.dir.) Mescidin arka kısmında fakir sahâbîlerin barınması için Suffe adıyla bir yer ayrılmış, doğu duvarı boyunca Hz. Peygamber ve ailesine ait zamanla sayıları dokuza çıkan odalar inşâ edilmiştir. Yedi ay kadar süren inşaat sırasında Hz. Peygamber Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evinde misafir kalmıştır.
Hz. Peygamber, mahallelerde ve kabîlelerin içinde müslümanların sayısı artınca buralarda mescidler inşâ edilmesini emretti. Kısa bir müddet sonra Medine ve çevresinde birçok mescidin yapıldığı kaydedilmektedir. Bazılarında Hz. Peygamber'in de namaz kıldığı bu mescidlerin sayısı, Belâzürî'nin naklettiğine göre dokuzdur. Bu sayıya Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Kubâ dâhil değildir. Buralarda vakit namazları kılınmakla beraber, Cuma namazı sadece Mescid-i Nebevî'de kılınmaktaydı. Bunlardan bir kısmının yeri ve kıblesi bizzat Hz. Peygamber tarafından tesbit edilmiştir.
Medine'nin Civar Kabilelerindeki Mescidler: Çeşitli kabileler İslâmiyet'i kabul ettikçe bulundukları yerlerde kendi adlarıyla anılan mescidler yapılmıştır. Hz. Peygamber'in yeni mescidler inşâ edilmesiyle ilgili emrinden kısa bir müddet sonra mescid inşâ etmeyen kabîle kalmamıştı. Ancak Asr-ı saâdette mescidler sadece Medine ve çevresi gibi dar bir alana sıkışmış değildi. Buhârî'nin bir rivâyetinden, Medine'ye oldukça uzak kabîlelerde de câmilerin yapıldığı anlaşılmaktadır. Mescid-i Nebevî'den sonra içerisinde ilk Cuma namazı kılınan mescid, Benî Abdülkays yurdundaki Cüvâsâ mescididir. 3968
Hz. Peygamber, gönderdiği askerî birliklere, gittikleri yerlerde mescidi bulunan bölgelerin halkına dokunmamalarını emrederdi. Nitekim Yelemlem'de oturan Cezîmeoğulları, üzerlerine gelen Hâlid bin Velîd'e müslüman olduklarını isbat etmek için mescidlerini göstermişlerdi. İslâmiyet'i kabul eden kabîlelerin bir kısmı eski mâbedlerinin yerine câmi yapmıştı. Tâif'teki Sakîf kabîlesi, câmilerini daha önce Lât'ın bulunduğu yere inşâ etmişti; bir rivâyete göre ise bunu bizzat Hz. Peygamber istemiştir.3969 Bazı eski mâbedlerin taşları da putlarla birlikte mescidlerin yapımında, özellikle kapı eşiğine, üzerine basılacak şekilde kullanılmıştır.
Hulefâ-yı Râşidîn Döneminde Mescidler: İslâmiyet, Hulefâ-yı Râşidîn döneminde doğudan batıya, kuzeyden güneye çok geniş bir alana yayıldı. Kur'an ve sünnette fazileti anlatılan3970 nasslardan ilham alan râşid halîfeler, ilk merhalede Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî'de bazı yenileme ve genişletme çalışmaları yaptılar. Kudüs'ü fetheden Hz. Ömer, Mescid-i Aksâ'nın bir çöplük haline getirilmiş olan yerini tesbit ettirerek burada büyük bir mescid yaptımıştır. Günümüzde "Ömer mescidi" denilen bu mescidin basit bir yapısı olmasına rağmen, burada 3000 kişi namaz kılabiliyordu. Hz. Osman, Mescid-i Nebevî'yi daha da genişletip kaliteli inşaat malzemesi kullanmak sûretiyle yeniden inşâ ettirmiştir. Müslümanların eline geçen yerlerde -fethediliş şekline göre- ya eski mâbedler kısmen veya tamamen câmiye çevriliyor veya mâbedler oldukları gibi bırakılarak sadece yeni mescidler binâ edilmek üzere bir arâzi ayrılıyordu.
Hulefâ-yı Râşidîn'in uygulamaları, daha sonraki dönemlerde örnek teşkil etmiştir. İslâm idaresine bağlanan şehirlerin halkıyla yapılan anlaşma şartlarına
3968] Buhârî, Cum'a 11
3969] İbn Mâce, Mesâcid 3
3970] 9/Tevbe, 18; Buhârî, Salât 65; Müslim, Mesâcid 24, 25
MESCİD
- 875 -
uygun olarak mâbedler muhâfaza edilmiş ve halkın ibâdetlerini serbestçe yapmasına izin verilmiştir. Hârun Reşid, zamanın kadısı Ebû Yûsuf'a zimmîlere ait kilise ve havraların durumunu sorduğunda Ebû Yûsuf, kilise ve havraları olduğu gibi bırakmaları gerektiğini, dört halîfe ve kumandanlarının uygulamalarından örneklerle açıklamıştır.3971 Dört Halîfe döneminde ve onlardan sonra yeni kurulan şehirlerde ve yerleşim yerlerinde mescidler yapılmış, halkın artan nüfusuna paralel olarak eski mescidler genişletilmiştir. İslâm dünyasının her tarafında zamanla birçok câmi inşâ edilmiştir. Müslümanların yaşadığı her köyde mutlaka bir câmi bulunuyor, daha ilk asırlardan itibaren köy câmilerinde Cuma namazı kılınıyordu. Daha sonraki asırlarda devlet adamları, güçlerinin simgesi olarak muhteşem câmiler inşâ ettirdikleri gibi bazı kişiler de câmi yaptırmaya özel bir gayret göstermişlerdir.
Osmanlılar döneminde de başta Bursa, Edirne ve İstanbul olmak üzere gelişen mimarî üslûplarıyla birçok câmi ve mescid yapılmıştır. 19. yüzyılın ortalarında İstanbul'da 900'e yakın câmi ve mescid bulunuyordu.3972 Bu, o zamanın nüfusu dikkate alındığında, şimdiki zamanla kıyaslanamayacak çok önemli bir sayı idi.
Mescidin Müslümanın Hayatındaki Yeri: Kâinattaki varlıkların hepsi ister istemez Allah’a secde ederler.3973 Evren, tüm varlıklar için bir mesciddir. İnsanlardan bazıları da inanarak ve isteyerek secde ederler. Kendi tercihiyle secde eden insana , Sünnetullah’a uymak zorunda olarak secde eden kâinatı, tüm yeryüzünü Allah (c.c.) mescid yapmıştır.
Mekke’de ilk müslüman cemaatin, bir mescidleri, ibâdet yerleri yoktu. Hz. Peygamber, ilk müslümanlardan Hz. Ali (r.a.) ve diğer arkadaşlarıyla Mekke’nin dar sokaklarında, bazı evlerde gizlice namaz kılıyordu. Hz. Peygamber genellikle namazlarını Kâbe civarında veya kendi evinde tek başına kılardı. Bununla birlikte müslümanların, cemaat halinde namaz kılabilmek için bir evde toplandıkları da olurdu. Bu ev, çoğu zaman ashâbdan Erkam’ın (r.a.) evi idi. Hz. Ömer (r.a.), İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, mü’minlerin sayısı artıp belirli bir güce ulaşmasıyla, rahatsız edilmeden Kâbe’nin yanında namaz kılmaları gerçekleşmişti.
Yeryüzünde ilk inşâ edilen mescid, Mescid-i Haram’dır.3974 Peygamberimiz, daha Medine’ye gelmeden Kubâ Mescidini, Medine’ye gelince de ilk iş olarak Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı. Bilindiği gibi, Hz. Ebû Bekir’le Medine’ye giren Rasûlullah (s.a.s.), devesini salıverir. Devesi, nerede durursa orada misâfir olacağını belirtir. Deve, bugün Mescid-i Nebevî’nin olduğu yerde durur. Boş bir arazi olan bu yeri, Peygamberimiz, mescid ve kendi ev halkı için oturacak yer yaptırmak üzere satın alır. İnşaatında bizzat kendisi de çalışarak ilk faâliyet olarak bu mescidi meydana getirdi. Böylece müslüman bir toplumun hayatının ortasında mescidlerin olması gerektiğini gösterdi. Mescid, mü’minlerin secde ve ibâdet yeri olduğu gibi, onların buluşma yerleri, eğitim ve öğretim, toplumsal sorunlarının görüşüldüğü yerlerdir. Bu anlamda mescid müslüman toplum hayatının ortasında yer alır. Medine mescidinden sonra Peygamberden örnek alan müslümanlar gittikleri her yere mescidler, câmiiler yapmışlardır. Onları din hayatının vazge3971]
el-Harâc, s. 138
3972] Ahmet Önkal-Nebi Bozkurt, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s.46-49
3973] 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49
3974] 3/Âl-i İmrân, 69
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çilmez temeli olarak kabul etmişlerdir. Çünkü müslümanları eğiten mescidler olduğu gibi, dinlerini sağlıklı bir şekilde yaşamalarına yadımcı olan da oralardır.
Mescidlerin süslenmesi, gösterişli olması önemli olmadığı gibi, doğru da değildir. Önemli olan, oralara temiz giyimli, takvâ ahlâkı üzere ve cemaat şuuruyla gidebilmek, mescidlerde dirilebilmektir. Günümüzde mescitlerin aşırı süslenmesi, buna rağmen cemaatin yeterli İslâmî şuura sahip olmaması gerçekten acıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) mescidlerin süslenmesini hoş karşılamamaktadır.3975 Mescidler, takvâ üzerine kurulur ve insanlar orada arınmaya çalışırlarsa gerçek fonksiyonlarını yaparlar. Gösteriş ve övünme için ve Allah’ın rızâsı dışında başka bir gâye için yapılan mescidlerden hayır gelmez. Hele hele müslümanların arasını açmak için (nifak için) yapılan mescidler ‘dırar’ (zararlı) mescididir. 3976
Mescidler müslümanlar için birer merkez durumundadırlar. Hem ibâdet yerleri, hem toplanma, hem de eğitim yerleridir. Mescidler günün her saatinde bu işlevlerini yapmalıdır. Müslümanların hayatı ile mescid arasında sıkı bir bağ vardır. Gönlü mescide bağlı olan gençler övülmüş, cemaatle namaz teşvik edilmiş, cemaatle kılınan namaz yirmi yedi derece üstün tutulmuştur. Orada yüksek sesle konuşmak, alışveriş yapmak doğru değildir. Ancak bu demek değildir ki oralarda sadece belli konuşmalar yapılır, müslümanların dünya işleriyle ilgili konuşulmaz. Şüphesiz müslümanların bir araya gelme yeri olan mescidlerde müslümanların sorunlarından konuşulmaksızın söz açmak mümkün değildir. Dünya kelâmı konuşmadan, ibâdet de eksik olacaktır; âhirete ancak dünya kapısından geçilebiceği için, dünya kelâmının hayırlıları, hayırlı yerlerde daha çok konuşulacaktır.
Halkı müslüman olan bazı laik ülkelerde, gayrı İslâmî yönetimlerin uygulamaları sebebiyle, mescidler yalnızca namaz kılma mekânları haline geldi. Özellikle küçük camiiler sadece namaz vaktinden namaz vaktine açılır oldu. Böyle bir uygulama o yerleri gerçek mescid olmaktan çıkarır, resmî mâbet yapar ve onu kuru yapı haline getirir. Müslüman toplumda icrâ etmesi gereken fonksiyona engel olur.
Müslüman toplumu ve onlardaki İslâmî hayatı ve şuuru mescidler ayakta tutar. Mescidler bu görevlerini yapamaz duruma gelince, sıradan birer bina durumuna veya tarihî eser konumuna düşerler. Bugün özellikle Avrupa ülkelerindeki Türklerin açtığı mescidler ya belli bir hizbin (grubun) yahut bir siyasî rejimin elindedir. Herkes elinde tuttuğu mescidi kendi anlayışının, kendi ideolojisinin propaganda yeri olarak kullanabilyor. “Falancıların mescidi, filancıların mescidi” deniyor. Hâlbuki Kur’an'a göre, mescidler sadece Allah'ındır, Allah içindir; orada sadece O'na çağrı yapılır: “Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte başkasını çağırmayın, başka kimseye duâ edip yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” 3977
Gayrı müslimlerin eline geçen İslâm topraklarındaki mescidlerin pek çoğu yakılıp yıkıldı veya amaçları dışında kullanılır oldu. Onlardan geriye ya birer enkaz, ya da hazin hâtıralar kaldı. Bize düşen görev camiileri, mescidleri amacına uygun kullanmak, görünür veya görünmez işgalle, amacından saptırılan
3975] İbn Mâce, Mesâcid 2, hadis no: 739-741, 1/244
3976] 9/Tevbe, 107-108
3977] 72/Cinn, 18
MESCİD
- 877 -
mescidleri kurtarmak ve mescidleri hayatımızın merkezine yerleştirip kurtulmaktır. 3978
Kur'ân-ı Kerim'de Mescid Kavramı
“Mescid” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 22 yerde geçer; Bu kelimenin çoğulu olan “mesâcid” kelimesi de toplam 6 âyette zikredilir. Mescid kelimesinin türediği kök olan “secde” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 92 yerde kullanılır.
Mescid kelimesi Kur’an’da tekil ve çoğul olarak, ayrıca sıfat tamlaması şeklinde kullanılır. Kâbe ve çevresini ifade eden Mescid-i Harâm 15 yerde, Mescid-i Nebevî veya Mescid-i Kubâ’nın kastedildiği “takvâ temeli üzerine kurulu mescid”,3979 Kudüs hareminin kastedildiği Mescid-i Aksâ3980 ve münâfıkların Hz. Peygamber’e sûikast tertiplemek üzere binâ ettikleri Mescid-i Dırâr3981 birer âyette zikredilmektedir.
Kur’an’da mescidlerin Allah için yapılan binalar olduğu vurgulanarak, kullanılışında da sadece Allah'a ibâdete tahsis edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Hıristiyanlar kiliselerinde, yahûdiler de havralarında Allah'a şirk koşup O’ndan başkasına da duâ edip yalvararak, başkasını imdada çağırarak mâbedlerini puthaneye çevirdikleri gibi, mü’minlerin de mescidlerde böyle yapmamaları kesin bir dille ihtar edilir: “Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte başkasını çağırmayın, başka kimseye duâ edip yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” 3982
Bu âyetteki “mescidler” kelimesi şu şekillerde tefsir edilmiştir:
1) Namaz kılmak için binâ edilmiş yerler, câmiler,
2) Namaz ve ibâdet yalnız câmilere ve belli yerlere hasredilmiş olmadığından, bütün yeryüzü,
3) Bütün mescidlerin kıblesi olduğundan, “Mescid-i Harâm,
4) Secde ederken yere temas eden organlar. Dolayısıyla, Mescid-i Haram ve içinde namaz kılınan bütün câmi ve mescidler Allah’ın olduğu gibi, tüm yeryüzü mescidi de, insanların yaratıcısı önünde kulluk ve şükür simgesi olarak secde ettiği organları da Allah’ındır; Allah için ve Allah yolunda kullanılmalıdır.
Kur’an’da; “içinde Allah'a ibâdet edilen yer” şeklindeki genel anlamıyla mescid, ehl-i kitabın mâbedleriyle beraber zikredilmektedir: “Allah, bir kısım insanları, diğer bazılarıyla defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi...”3983 Kur’ân-ı Kerim, i’tikâf için en elverişli mekân olarak mescidleri gösterir.3984 Allah Teâlâ, mescidleri, nûrunun aydınlattığı yerler olarak zikreder. 3985
3978] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 398
3979] 9/Tevbe, 108
3980] 17/İsrâ, 1
3981] 9/Tevbe, 107
3982] 72/Cinn, 18
3983] 22/Hacc, 40
3984] 2/Bakara, 187
3985] 24/Nûr, 35-36
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mescid inşâ etmek, îmar, tamir ve koruma hakkının sadece mü’minlerin, imanını eylemleriyle isbat eden, namazı ikame edip zekâtını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan müttakî mü’minlerin hakkı olduğu, böyle şerefli bir görevi ancak böyle şerefli insanların yapabileceği ifade edilir.3986 Allah'a şirk koşanların, şirklerini itiraf eden veya davranışlarıyla bunu kabullenenlerin Allah’ın mescidlerini imar ve inşâ etmeye, hakları ve yetkileri yoktur; onların pis ellerini ve haram paralarını böyle mübârek yere bulaştırmaları yakışık almaz ve buna izin verilmemelidir.3987 Bu iki âyet, aynı zamanda mescide taraftar olup olmamayı, imanla küfrü ayıran bir alâmet olarak da değerlendirilebilir. Mescidin îmarı ile ilgili ifade, mescidlerin fizikî imarları gibi, aynı zamanda cemaate katılarak mânevî îmar ve hayatiyetine katkıda bulunmayı, bir iman ve takvâ alâmeti olarak görmemizi de gerektirir.
Allah’ın mescidlerinde ve yeryüzü mescidinde Allah’ın zikredilmesine, O’nun hatırlanıp hatırlatılmasına engel olan ve maddî ve mânevî yönden mescidleri harâb edenlerden daha büyük zâlim olmaz. En büyük zulüm, kişileri Allah’dan alıkoymaktır.3988 Bâzı âlimler, Hz. Peygamber’in, “yeryüzü bana mescid kılındı” hadisini delil göstererek ibâdet edilen tüm yerlerin mescid olduğunu, "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!...”3989 âyetini de “Allah’ın dinine muhâlefet edenden daha zâlim kime olabilir?” şeklinde açıklar. Sadece Allah'a ibâdet edilmesi3990 gereken yeryüzü mescidinde Allah'a açıkça isyan yapılması ve sadece Allah'a kulluk yapmak isteyenlere engeller çıkarılması, işkenceden daha büyük zulüm, insanın en doğal haklarına tecâvüzdür.
"Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır." 3991
“Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük günahlardır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır... 3992
“De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi O’na (kıbleye) doğrultun ve dini yalnız Allah'a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz.” 3993
“Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin (edep ve takvâ süslerini takının); yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 3994
3986] 9/Tevbe, 18
3987] 9/Tevbe, 17
3988] 2/Bakara, 114
3989] 2/Bakara, 114
3990] 1/Fâtiha, 5
3991] 2/Bakara, 114
3992] Bakara, 217
3993] 7/A’râf, 29
3994] 7/A’râf, 31
MESCİD
- 879 -
“Allah'a şirk/ortak koşanlar, kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şâhitlik ederlerken, (küfürlerinin farkında olup, bizzat itiraf ederlerken) Allah’ın mescidlerini i’mar etme yetkileri yoktur. Çünkü onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” 3995
“Allah’ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler i’mâr eder. İşte, hidâyete/ doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” 3996
“Siz hacılara su veren ve Mescid-i Haram’ı onaran kimseyi, Allah'a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar, Allah katında eşit değillerdir. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 3997
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar...” 3998
“Bir de (mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlüne karşı savaşmış olanı beklemek için “mescid-i dırar” (bir zarar mescidi) kuranlar ve ‘(bununla) iyilikten başka bir şey niyet etmedik’ diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Hâlbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şâhitlik eder. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda, temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever.” 3999
“Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid-i Aksâ’ya girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).” 4000
“İnkâr edenler, Allah’ın yolundan ve -yerli, taşralı ayrımı yapmaksızın- bütün insanlar için (kıble) yaptığımız Mescid-i Harâm’dan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilsinler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse, ona acı azaptan taddırırız.” 4001
“Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları, diğer bazılarıyla defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, kavîdir/güçlüdür, azîzdir/gâliptir.” 4002
“Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte başkasını çağırmayın, başka kimseye duâ edip yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” 4003
“(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin zikredilmesine izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih eder; Birtakım adamlar
3995] 9/Tevbe, 17
3996] 9/Tevbe, 18
3997] 9/Tevbe, 19
3998] 9/Tevbe, 28
3999] 9/Tevbe, 107-108
4000] 17/İsrâ, 7
4001] 22/Hacc, 25
4002] 22/Hacc, 40
4003] 72/Cinn, 18
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(Allah’ı tesbih ederler ki), ne ticaret, ne de alış-veriş onları Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 4004
Hadis-i Şeriflerde Mescid Kavramı
"Allah'ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah'ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır." 4005
"Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden kim bir namaz vaktine ulaştımı nerede olursa namazını kılsın." 4006
"Yedi sınıf insan vardır ki Allah onları kendi (arş'ının) gölgesinden başka hiçbir gölge bulunmayan (kıyâmet) gün(ün)de (arş'ının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar:) Âdil imam (yönetici), Allah'a ibâdet ede ede yetişen genç, kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen, O'nun için bir yere gelen; O'nun için birbirinden ayrılan iki kimse, kendisini mevkî sahibi ve güzel bir kadın (fenâlığa) dâvet ettiği halde: 'Ben Allah'tan korkarım' diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse ve tenha bir yerde Allah'ı zikrederek gözleri boşanan kimsedir." 4007
Câbir İbn Semüre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescide girince cemaati bir kısım halkalar halinde gördü ve: "Sizleri niye böyle (tek bir cemaat halinde değil de) dağınık gruplar halinde görüyorum?" buyurdu. 4008
Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: Benî Selîme (Ensâr'dan bir grup) Medine'nin uzakça bir kenarında oturuyordu. Mescid-i Nebevî'nin yakınlarına taşınmak istediler. Bunun üzerine şu mealdeki âyet indi: "Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan Biziz. Her şeyi apaçık bir Kitapta saymışızdır." 4009 Rasûlullah (s.a.s.): "Ayak izleriniz (sevap olarak) yazılıyor" dedi. Yerlerinde kaldılar. 4010
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescidde iken huzuruna girdim. Bana: "Ey Ebû Zer, mescide tahiyye (selâm vermek) gerekir" buyurdu. Ben: "Mescide verilecek selâm nedir?" diye sorunca: "(Girince) kılacağın iki rekât namazdır" buyurdu..." 4011
Hakîm İbn Hizâm (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescidde kısas infâzını, (kötü) şiir okunmasını ve hadlerin tatbik edilmesini yasakladı." 4012
"Namazlarınızdan bir kısmını evlerinizde kılın; sakın onları kabirlere çevirmeyin!" 4013
"Sizden kim namazını mescidde kılarsa namazından bir pay da evi için ayırsın. Zira Allah, evinde kılacağı namaz için dahi bir hayır takdir etmiştir." 4014
4004] 24/Nûr, 36-37
4005] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
4006] Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
4007] Müslim, Zekât 91, hadis no: 1031
4008] Müslim, Salât 119, hadis no: 430; Ebû Dâvud, Edeb 16, hadis no: 4823
4009] 36/Yâsin, 11
4010] Tirmizî, Tefsir Yâsin, hadis no: 3224
4011] Kütüb-i Sitte Terc. c. 4, s. 381
4012] Ebû Dâvud, Hudûd 38, hadis no: 4490
4013] Buhârî, Salât 52, Teheccüd 38; Müslim, Müsâfirîn 208, hadis no: 777; Ebû Dâvud, Salât 346, hadis no: 1448; Tirmizî, Salât 331, hadis no: 451; Nesâî, Salâtu'l-leyl 1, hadis no: 3, 197
4014] Müslim, Müsâfirîn 210, hadis no: 778
MESCİD
- 881 -
Muaz bin Cebel (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bağ ve bahçelerde namaz kılmayı da müstehab (sevimli ve hoş) sayardı." 4015
"Bir kimsenin mescide ilgisini görürseniz, onun mü'min olduğuna şehâdet edin; zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman edenler îmar ederler." 4016
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "Sa'd ibn Muaz, Hendek savaşı sırasında kol damarından yaralanınca, Rasûlullah (s.a.s.) onun için mescide bir çadır kurdurdu. Maksadı, onu daha yakından ziyâret etmek (ve ilgilenmek)ti." 4017
"Müslüman bir kimse, namaz ve zikir için mescidi vatan edindiği (çokça gitmeyi alışkanlık haline getirdiği) zaman, Allah'ın onun bu halinden duyduğu sevinç, tıpkı gurbette adamı olan kimselerin onların yanına dönmesiyle (kavuşmaktan) duydukları sevinç gibidir." 4018
"Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona engel olmasın (izin versin)." 4019
Hz. Büreyde (r.a.) anlatıyor: "Bir adam mescidde yitiğini ilan etti ve: "Kim kızıl deveyi gördü?" dedi. Bunu işiten Peygamber (s.a.s.): "Bulamaz ol! Mescidler neye yarayacaksa (ne maksatla yapılmışsa) onun için inşâ edilmiştir (gâyesinden başka maksatla kullanılamaz)!" buyurdular. 4020
"Rasûlullah (s.a.s.) mescidde alışveriş yapmayı, yitik ilan edilmesini (kötü) şiir okunmasını yasakladı. Keza Cuma günü namazdan önce halka teşkil edilmesini de yasakladı." 4021
Mescid İnşâsı: "Kim Allah rızâsını talep ederek bir mescid inşâ ederse, Allah ona cennette bir ev inşâ eder." 4022
"Kim içerisinde Allah zikredilsin diye bir mescid binâ ederse, Allah da ona cennette bir ev binâ eder." 4023
"Mescidler hakkında övünme olmadan Kıyâmet kopmaz!" 4024
İbn Abbas (r.a.) der ki: "Yemin olsun! Sizler mescidlerinizi, yahûdi ve hıristiyanlar gibi süsleyeceksiniz!" 4025
"Görüyorum ki, yahûdilerin havralarını, hıristiyanların da kiliselerini yükselttikleri gibi sizler de mescidlerinizi yükselteceksiniz." 4026
4015] Tirmizî, Salât 249, hadis no: 334
4016] 9/Tevbe, 18; Tirmizî, Tefsîr Sûre 2, hadis no: 3092
4017] Ebû Dâvud, Cenâiz 8, hadis no: 310; Nesâî, Mesâcid 18, hadis no: 2, 45
4018] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 15
4019] Buhârî, Cum'a 12, Ezân 162, 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134; Ebû Dâvud, Salât 53; Tirmizî, Salât 400; Muvattâ, Kıble 12
4020] Müslim, Mesâcid 80
4021] Ebû Dâvud, Salât 220; Tirmizî, Salât 240; Nesâî, Mesâcid 22, 23
4022] Buhârî, Salât 65; Müslim, Mesâcid 25; Tirmizî, Salât 237
4023] Nesâî, Mesâcid 1
4024] Ebû Dâvud, Salât 12; Nesâî, Mesâcid 2
4025] Ebû Dâvud, Salât 12; Buhârî, Salât 12
4026] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 6
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Ameli bozulan her kavim mescidlerini süslemeye yönelmiştir." 4027
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye geldiği zaman, Medine'nin yüksek kısmında, kendilerine Benî Amr İbn Avf denen bir kabileye indi. Onların yanında on dört gece kaldı. Sonra Benî Neccâr'a haber gönderdi. Onlar kılıçlarını kuşanmış olarak geldiler. Ben (şu anda) Rasûlullah'ı devesi üzerinde, Ebû Bekir de terkisinde, Benî Neccâr'ın ileri gelenleri etrafını sarmış olarak görür gibiyim. Peygamber (s.a.s.), (yükünü) Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evinin avlusuna indirdi. "Ey Benî Neccâr! buyurdular, şu bahçenin fiyatında pazarlık edelim!" Onlar: "Hayır! dediler. Vallahi biz senden onun bedelini istemiyoruz, Allah'tan istiyoruz!" Bu arsada hurma ağaçları, müşriklere ait kabirler ve bazı yıkıntılar vardı. Rasûlullah hurma ağaçlarının kesilmesini, müşrik kabirlerinin kaldırılmasını, harâbelerin de düzenlenip arazisinin tesviyesini emretti. Hurma kütükleri mescidin kıble tarafına (direkler halinde) dizildiler, kapının iki yanı taşla örüldü. (Bu inşaat devam ederken müslümanlar) şu beyti terennüm ediyorlardı, Rasûlullah da onlara katılıyordu: "Ey Rabbimiz, âhiret hayrından başka hayır yok! Öyleyse muhâcir ve ensâra yardım et!" 4028
Mescidin Temiz Tutulması: Ümmetimin ecri/ücreti bana arzedilip gösterildi. Öyle ki mescidden çıkarılıp atılan bir çöpün sevabını bile gördüm. Ümmetimin günahı da bana arzedilip gösterildi. Kişiye Kur'an'dan kendine gelen sûre veya âyeti unutmasından daha büyük bir günah görmedim." 4029
"Kim mescidden (insanlara rahatsızlık veren) bir şeyi çıkarırsa Allah Teâlâ ona cennette bir ev yapar." 4030
Abdullah İbnu'l-Hâris ez-Zübeydî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) zamanında mescidde ekmek ve et yerdik." 4031
Amr bin Şuayb, babası ve dedesinden rivâyet ederek anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) mescidlerde hadd uygulanmasını yasakladı." 4032
Tahıyyetü'l-Mescid: "Biriniz mescide girince oturmazdan önce iki rekât (tahiyyetü'l-mescid namazı) kılsın." 4033
Rasûlullah (s.a.s.), bir seferden dönünce önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar (ile görüşmek için) otururdu." 4034
En Faziletli Mescidler: "Şu mescidimdeki namaz efdaldir." (Bir başka rivâyette:) "Bu mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç bütün mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır." 4035
4027] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 6
4028] Buhârî, Salât 48, Fezâilu'l-Medine 1, Büyû' 41, Vesâyâ 27, 30, 34, Menâkıbu'l-Ensâr 46; Müslim, Mesâcid 9; Ebû Dâvud, Salât 12; Nesâî, Mesâcid 12
4029] Ebû Dâvud, Salât 16; Tirmizî, Fezâilu'l-Kur'ân, 19
4030] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 9
4031] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 415
4032] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 322
4033] Buhârî, Salât 60, Teheccüd 25; Müslim, Müsâfirîn 69; Ebû Dâvud, Salât 19; Tirmizî, Salât 235; Nesâî, 37; Muvattâ, Kasru's-Salât 57
4034] Ebû Dâvud, Cihâd 178; Buhârî, Salât 59
4035] Buhârî, Fazlu's-Salât 1; Müslim, Hacc 505; Tirmizî, Salât 243; Nesâî, Mesâcid 7; Muvattâ, Kıble 9
MESCİD
- 883 -
Ebû Zer'den şöyle rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah’a (s.a.s.) yeryüzünde inşâ edilen ilk mescidin hangisi olduğunu sordum: "Mescid-i Harâm" olduğunu söyledi. Ben: "Sonra hangisi?" dedim. "Mescid-i Aksâ" diye cevap verdi. Ben: "İkisi arasında kaç yıl fark var?" dedim. "Kırk yıl" dedi ve ilâve etti: Yeryüzü (tümüyle) bir mesciddir, öyleyse nerede namaz vaktine ulaşırsan namazını (orada) kıl, çünkü fazîlet ondadır (namaz vaktinin girdiği ilk andadır)." 4036
Hz. Dâvud'un oğlu Süleyman, Beytu'l-Makdis'in (Mescid-i Aksâ) inşaatını tamamlayınca Allah'tan üç şey talep etti: 'Allah'ın hükmüne muvâfık düşecek şekilde hüküm vermek, kendinden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk/saltanat, bu mescide sırf namaz kılmak niyetiyle gelenlerin günahlarından temizlenerek annelerinden doğdukları gündeki gibi olmaları.' İlk ikisi verilmiştir; üçüncüsünün de verildiğini ümit ediyorum." 4037
Cemaat: "Kişinin cemaatle kıldığı namazın sevabı, evinde ve çarşıda (iş yerinde) kıldığı namazından yirmi beş kat fazladır. Şöyle ki, abdest alınca güzel bir abdest alır, sonra mescide gider, evinden çıkarken sadece mescid gâyesiyle çıkmıştır. Bu sırada attığı her adım sebebiyle bir derece yükseltilir, bir günahı affedilir. Namazı kıldımı, namaz kıldığı yerde olduğu müddetçe melekler ona rahmet okumaya devam ederler ve şöyle derler: 'Ey Rabbimiz, buna rahmet et, merhamet buyur.' Sizden herkes, namazı beklediği müddetçe namaz kılıyor gibidir." 4038
"Cemaatle kılınan namaz, ayrı kılınan namazdan yirmi yedi derece üstündür." 4039
Namazda en çok sevap alan kimse, en uzak olanlarıdır; yürüme yönüyle en uzaktan gelenler, imamla kalıncaya kadar namazı bekleyen kimse, hemen kılıp sonra da uyuyandan daha çok sevaba ulaşır." 4040
Ubey bin Kâ'b (r.a.) anlatıyor: "Bir adam vardı. Mescide ondan daha uzakta oturan birini bilmiyordum. Namazları da hiç kaçırmıyordu. Kendisine: Bir eşek alsan da karanlık veya sıcak zamanlarda binsen!" denilmişti. O şu cevabı vermişti: "Evimin mescide yakın olması beni memnun etmez. Ben mescide kadar yürümelerimin, sonra da aileme dönüşlerimin sevap olarak yazılmasını diliyorum." Rasûlullah (s.a.s.) (adamın bu sözünü işitince): "Allah Teâlâ, bu isteklerin hepsini yerine getirdi." buyurdu. 4041
Âmâ bir zât (Abdullah İbn Ümmi Mektûm) gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! Beni mescide kadar getirecek bir rehberim yok!" diyerek Hz. Peygamber'den (namazı evinde kılmak için) ruhsat istedi. (O da izin verdi.) Adam geri dönünce, Rasûlullah (s.a.s.) onu çağırtarak: "Ezanı işitiyor musun?" diye sordu. Adam: "Evet" deyince: "Öyleyse icâbet et" dedi (ve evde kılmaya izin vermedi). 4042
"Kim müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı halde cemaate katılmazsa, kıldığı namaz (kâmil bir sevapla) kabul edilmez." "(Ey Allah'ın Rasûlü,) meşrû özür
4036] Buhârî, Enbiyâ 8, 40; Müslim, Mesâcid 2, hadis no: 520; Nesâî, Mesâcid 3, hadis no: 2, 32); İbn Mâce İkamet, Mesâcid 7, hadis no: 753
4037] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 103
4038] Buhârî, Ezan 30, Cum'a 2; Müslim, Salât 272, hadis no: 649; Ebû Dâvud, Salât 49, hadis no: 559; Tirmizî, Salât 245, hadis no: 330; İbn Mâce, Mesâcid 16, hadis no: 788
4039] Buhârî, Ezan 30; Müslim, Salât 272
4040] Buhârî, Ezan 31
4041] Müslim, Mesâcid 278, hadis no: 663; Ebû Dâvud, Salât 49, hadis no: 586
4042] Müslim, Mesâcid, 255; Nesâî, İmâmet 50; Ebû Dâvud, Salât 47
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nedir?" denildi. "Korku veya hastalıktır!" buyurdu. 4043
"Kim yatsıyı bir cemaat içinde kılarsa sanki gecenin yarısını ihyâ etmiş gibi olur; kim de sabah namazını bir cemaat içinde kılarsa sanki gecenin tamamını namazla geçirmiş gibi olur." 4044
"Münâfıklara en ağır gelen namaz yatsı namazıyla sabah namazıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi. (Nefsimi kudret eliyle tutan Zât'a kasem olsun!) Ezan okutup namaza başlamayı, sonra halkın namazını kıldırması için yerime birini bırakmayı, sonra da beraberlerinde odun desteleri olan bir grup erkekle namaza gelmeyenlere gitmeyi ve evlerini üzerlerine yakmayı düşündüm." 4045
"Karanlıktan mescide gidenlere Kıyâmet günü tam bir nûra kavuşacaklarını müjdele!" 4046
Ebû Mes'ûd el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) namazda (cemaat için kalktığımızda) omuzlarımıza eliyle dokunur ve şöyle derdi: "Düzgün olun, karışık durmayın; sonra kalplerinize de karışıklık ve ihtilâf girer. Hemen arkama, sizden akıl ve dirâyet sahibi olanlar dursun. Sonra tedrîcen bunları tâkip edenler, sonra da onları tâkip edenler dursun." 4047
"Ya saflarınızı düzeltirsiniz ya da Allah kalplerinize muhâlefet atar." 4048
"Safları düz kılın, omuzları bir hizâya getirin, aradaki boşlukları kapatın, kardeşlerinizin (sizi düzeltmeye çalışan) ellerine karşı nezâketli olun. Arada şeytan gedikleri bırakmayın. Kim safa kavuşursa Allah ona kavuşur. Kim de saftan koparsa Allah da ondan kopar." 4049
"Meleklerin Rableri indinde saf tutmaları gibi siz de saf tutmaz mısınız? Ashâb sordu: "Melekler nasıl saf tutarlar?" "Onlar dedi, ön safları tamamlarlar ve safta muntazam ve bitişik dururlar." 4050
"Sizden biri, rükû ve secdede başını imamdan önce kaldırdığı zaman Cenâb-ı Hakk'ın, (Kıyâmet günü) başını, eşek başına veya sûretini eşek sûretine çevire(rek dirilte)ceğinden korkmaz mı?" 4051
İmamlık: "(İmamlar) sizin için kılarlar. Doğru kılarlarsa (sevabı) sizedir. Hatalı kılarlarsa (sizin namazınızın sevabı) sizedir, hata onların aleyhlerinedir." 4052
"Cemaate, Allah'ın Kitabını en iyi okuyan kimse imam olur. Eğer kırâatte (okumada) herkes eşitse, sünneti en iyi bilen; sünneti bilmede eşitseler, hicret etmede evvel olan; hicrette de eşitseler, yaşça büyük olan imam olur. Kişi misafir olduğu evin sahibine veya (emri altında çalıştığı) yöneticisine imamlık yapması; ev sahibinin baş köşesine izni olmadan da
4043] Ebû Dâvud, Salât 47, hadis no: 551
4044] Müslim, Mesâcid 260; Tirmizî, Salât 65; Ebû Dâvud, Salât 48; Muvattâ, Salâtu'l-Cemâa 7
4045] Buhârî, Ezan 29, Husûmât 5, Ahkâm 52; Müslim, Mesâcid 252; Tirmizî, Salât 162; Ebû Dâvud, Salât 47; Nesâî, İmâmet 49; Muvattâ, Salâtu'l-Cemâa 3
4046] Ebû Dâvud, Salât 50; Tirmizî, Salât 165
4047] Müslim, Salât 122; Nesâî, İmâmet 26; Ebû Dâvud, Salât 96
4048] Buhârî, Ezân 71; Müslim, Salât 127; Ebû Dâvud, Salât 94; Tirmizî, Salât 167; Nesâî, İmâmet 25
4049] Ebû Dâvud, Salât 94; Nesâî, İmâmet 31
4050] Müslim, Salât 119; Ebû Dâvud, Salât 94; Nesâî, İmâmet 28
4051] Buhârî, Ezân 53; Müslim, Salât 114; Ebû Dâvud, Salât 76; Tirmizî Salât 409; Nesâî, İmâmet 38
4052] Buhârî, Ezan 55
MESCİD
- 885 -
oturmasın." 4053
"Sizden kim halka namaz kıldırırsa namazı hafif (kısa) tutsun. Zira cemaatte zayıf, sakat, hasta ve ihtiyaç sahibi vardır. Müstakil (kendi başına) kılınca dilediği kadar uzatsın." 4054
"Yedi sınıf insan vardır ki Allah onları kendi (arş'ının) gölgesinden başka hiçbir gölge bulunmayan (kıyâmet) gün(ün)de (arş'ının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar:) Âdil imam (yönetici), Allah'a ibâdet ede ede yetişen genç, kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen, O'nun için bir yere gelen; O'nun için birbirinden ayrılan iki kimse, kendisini mevkî sahibi ve güzel bir kadın (fenâlığa) dâvet ettiği halde: 'Ben Allah'tan korkarım' diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse ve tenha bir yerde Allah'ı zikrederek gözleri boşanan kimsedir." 4055
"(Namaz kılacaklar) üç kişi iseler, içlerinden biri imam olsun. İmamlığa en hak sahibi olan Kur'ân-ı Kerim'i en iyi okuyandır." 4056
"Sizin için hayırlınız ezan okusun; kurrâ olanınız (okuması iyi olanınız) da imam olsun." 4057
"Üç kişi vardır ki, onların namazları kulaklarından öte geçmez: Dönünceye kadar, kaçan köle; geceyi, kocası kendisine dargın olarak geçiren kadın; kavminin nefret ettiği imam." 4058
"Ben, uzun tutmak arzusuyla namaza başlarım. (Namazı kıldırırken) bir çocuk ağlaması kulağıma gelir, çocuğun ağlamasından annesinin duyacağı elemi bildiğin için namazı uzatmaktan vazgeçerim." 4059
Mescidin/Câminin Fonksiyonları
Mescid, her şeyden önce bir ibâdethânedir. İslâm’da ibâdetin sadece namaz ve benzeri görevlerden ibâret olmadığı, bireysel, sosyal ve siyasal hayatın bütün alanlarını kapsadığı için, mescidin de her çeşit ibâdet için bir mekân olduğunu, asr-ı saâdette hayatın her alanıyla ilgili fonksiyon icrâ ettiğini görüyoruz. Mâbeddir, mekteptir, irşad yeridir, buluşma görüşme yeridir, istirahat yeridir, mahkemedir, hastahane ve hapishanedir, düğün yeridir, spor merkezidir, mâliye ve hazinedir, kültür meclisi ve şiir kürsüsüdür...
1. Cemaatle Namaz Kılınan Mekân Olarak Mescid: Mescid, başlangıçta idare, eğitim ve öğretim merkezi gibi değişik amaçlar için kullanılmışsa da onun asıl fonksiyonu, bir mâbed oluşudur. 4060 Hz. Peygamber, bir kişinin mescide girip kayıp devesini sormasını hoş görmeyerek mescidlerin ibâdet yeri olduğunu îmâ etmiş ve yapılış maksatlarına uygun olarak kullanılmalarını istemiştir. 4061
İslâmiyet’te bütün yeryüzü, mescid kabul edilmekle beraber, namazların
4053] Müslim, Mesâcid 290; Tirmizî,Salât 174, Edeb 24; Ebû Dâvud, Salât 61; Nesâî, İmâmet 3, 6
4054] Buhârî, Ezân 62; Müslim, Salât 186; Ebû Dâvud, Salât 127; Tirmizî, Salât 175; Nesâî, İmâmet 35; Muvattâ, Cemâat 13
4055] Müslim, Zekât 91, hadis no: 1031
4056] Müslim, Mesâcid 289; Nesâî, İmâmet 5
4057] Ebû Dâvud, Salât 61
4058] Tirmizî, Salât 260
4059] Buhârî, Ezân 65; Müslim, Salât 189; Tirmizî, Salât 175, 276; Nesâî, İmâmet 35
4060] 24/Nûr, 36; 9/Tevbe, 108; 22/Hacc, 40
4061] İbn Mâce, Mesâcid 11
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cemaatle mescidde/câmide kılınması, gerek sevap bakımından gerekse sosyal yönden büyük bir önem taşır. Ashâbdan bazıları, farz namazları evlerde kılıp câmiye gitmemeyi Hz. Peygamber’in sünnetini terketme olarak yorumlamışlardır.4062 Cuma ve bayram namazları ise mutlaka cemaatle kılınır. İslâmiyet yılda bir defa her renkten ve sınıftan müslüman cemaatin ilk mescidde (Mescid-i Harâm) dünya çapında, her Cuma da merkezî câmilerde bölge çapında bir araya gelip topluca ibâdet etmesini emretmiştir.
Cenâb-ı Hak, ilk mescidi “evim”4063 ve “bu beytin Rabbi”4064 ifadeleriyle yüceltmiştir. Bundan dolayı Kâ’be’ye “Beytullah” denilmiştir. Mâbed veya mâbedlerin bulunduğu yerler için “beytullah” ve benzeri ifadelere Ahd-i Atîk’te de rastlanır. Hz. Peygamber, bu ifadeyi diğer mescidler için de kullanmıştır.4065 Ancak, Rasûl-i Ekrem Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’ya özel bir değer atfetmiş, buralarda yapılan ibâdetin diğer mescidlerde yapılandan çok daha fazîletli olduğunu söylemiştir.4066 Bunların dışında Hz. Peygamber’in içinde ibâdet etmeyi en çok sevdiği mescid, İslâm’da ilk mescid olan Mescid-i Kubâ’dır. Kendisi her Cumartesi burayı ziyaret ederdi.
Rasûl-i Ekrem, şeytandan Allah'a sığınarak ve rahmet kapılarının açılmasını dileyerek mescidlere sağ ayağı ile girer ve Allah’ın lütfunu temennî ederek çıkardı.4067 Mescide girdiğinde iki rekât “tahiyyetü’l-mescid” namazı kılardı. 4068
2- İ’tikâf Mekânı Olarak Mescid: İbâdet için belli bir yere çekilmeyi ifade eden i’tikâfa en elverişli mekânlar Kur’an’a göre mescidler/câmilerdir.4069 Hz. Peygamber her Ramazan ayında Mescid-i Nebevî’de kurulan özel bir çadırda i’tikâfa girerdi. Hz. Peygamber’in bir hadisine göre, adının anıldığı ve kendisine kulluk görevinin yerine getirildiği yerler olarak mescidler Allah'a en sevimli mekânlardır.4070 Allah Teâlâ, mescidleri nûrunun aydınlattığı yerler olarak zikreder.4071 Bu bakımdan orada edeple hareket edilmesi emredilir.
Eğitim-Öğretim ve Kültür Merkezi Olarak Mescid
3. İslâm Okulu Olarak Mescid: Hz. Peygamber’in, bir gün mescide girdiğinde cemaatin bir kısmını duâ ve zikirle, diğer bir kısmını ilimle uğraştıklarını görüp, “Ben muallim/öğretmen olarak gönderildim” diyerek ilimle meşgul olanların yanına oturması,4072 Asr-ı saâdet’te mescidin eğitim ve öğretim alanındaki fonksiyonunu göstermeye yeterlidir. Saâdet asrında mescid, tam bir mektep/okul görevi üstleniyordu. Suffa ehli, burada okuma yazma, ilmihâl ve özellikle hadis öğreniyorlardı. Mescidin bu fonksiyonunun İslâm’dan önceye giden bir geçmişi vardır.
4062] Nesâî, İmâmet 50; Ebû Dâvud, Salât 46
4063] 2/Bakara, 125; 22/Hacc, 26
4064] 106/Kureyş, 3
4065] Bk. Ebû Dâvud, Vitir 14; İbn Mâce, Mukaddime 17
4066] Bk. Müslim, Hac 250
4067] İbn Mâce, Mesâcid 13
4068] Buhârî, Salât 60
4069] 2/Bakara, 187
4070] Müslim, Mesâcid 288
4071] 24/Nûr, 35-36
4072] İbn Mâce, Mukaddime 17
MESCİD
- 887 -
İmrân’ın karısının, doğacak çocuğunu mescidde yetiştirilmek üzere adaması,4073 Mescid-i Aksâ’nın buna uygun bir planı olduğunu gösterir.
İslâm’da ilk eğitim ve öğretim faâliyetleri Mekke döneminde Dârü’l-Erkam’da başlamış, Medine’de Mescid-i Nebevî’nin inşâsından sonra buna hız verilmiştir. Mesciddeki öğretim faâliyetleri “meclis” kelimesiyle ifade edilir. Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki derslerine “meclisü’l-ilm” denilmiştir ki, bu ilk asırda hadis derslerini ifade ediyordu. Bu meclislerde Hz. Peygamber’in etrafında iç içe daire şeklinde oturan dinleyici grubuna “halka” denilmiştir.4074 Halkalara ders vermede bazı sahâbîler de kendisine yardımcı olmuştur. Ubâde bin Sâmit bunlardan biriydi ve mescidde Kur’an ve okuma yazma öğretiyordu.
Mescidde barınan ve sayıları zaman zaman 400’e kadar çıkan ashâb-ı suffe, vakitlerinin büyük bir kısmını öğrenimle geçiriyordu. İçlerinden bir kısmı sırf bunun için ticaret, zanaat ve tarım gibi işlerden çekilmiştir. Mescidde eğitim ve öğretim sadece erkeklere münhasır değildi; kadınlar için de Mescid-i Nebevî’de ayrı bir gün tahsis edilmişti. Kadınların dinî konulardaki geniş kültürleri, kendilerine Hz. Ömer gibi sertliğiyle tanınan bir halîfeye çekinmeden itiraz edebilme cesareti vermiştir. Nitekim Hz. Ömer, mehirlere sınırlama getiren kararından bir hanımın itirazı üzerine vazgeçmiştir.
Mezhep imamları câmide yetişmişler ve buralarda ders okutmuşlardır. İmam Şâfiî küçük yaşlarda mescidlerdeki ders halkalarına katılmış, daha sonra buralarda ders vermiştir. Ebû Hanîfe, kendi mescidinde ders okutur, talebelerinin mescidde yüksek sesle müzâkere yapmalarına müsâade ederdi. İmam Mâlik, Mescid-i Nebevî’de, Hasan-ı Basrî Basra Câmiinde öğretimle meşgul olmuşlardır. Tefsir, hadis, tarih, mantık, matematik, cebir, tıp alanlarında oldukça bilgi sahibi olan Taberî, gününün bir kısmını eser yazmaya, bir kısmını mescidde ders vermeye ayırırdı.
4. Aklî İlimler ve Halk Okulu Olarak Mescid: Mescidler, sadece naklî (Kur’an ve hadisle ilgili) eğitim ve öğretimin yapıldığı yerler değildi. Kur’an ve hadisi anlamadaki öneminden dolayı daha ilk asırlardan itibaren edebiyat ve özellikle eski Arap şiiri de bu derslerin konuları arasına girmiştir. Tâbiînden Said bin Müseyyeb, Mescid-i Nebevî’deki meclisinde sık sık Arap şiiri üzerinde dururdu. Daha sonra câmilerde nazarî tıp dersleri dahi verilmiştir. Meselâ hicrî 5. (milâdî 11.) yüzyılda Hâkim-Biemrillâh devrinde İbnü’l-Heysem Ezher Câmii’nde tıp dersleri veriyordu.
Câmilerin eğitim ve öğretim mahalli olarak kullanılması geleneği Osmanlılar’da da başlangıçtan beri benimsenen ve devam ettirilen bir uygulama olmuştur. Osmanlı medreselerinde mevcut odalarda (hücreler) öğrenci ikamet etmekte, medrese dershanesinde belirli dersleri görmekte, bunun dışında genel dersleri câmilerde takip etmekteydi. Takrir şeklinde halka açık olarak verilen bu dersler için 17. yüzyıldan itibaren dersiâmların tâyin edildiği bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar aralıksız süren bu usûle Cumhuriyet döneminde de kısmen devam edilmiştir.
Bunun yanında hat meşki, Kur’an tâlimi ve hâfızlık gibi uygulamalı derslerin
4073] 3/Âl-i İmrân, 35-37
4074] Buhârî, İlim 8
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câmilerde verildiği de bilinmektedir. Hatta o dönemde İstanbul’da bazı câmiler geleneksel olarak yerleşmiş dersleriyle meşhur olmuştur. Bu dersler, bazen câmiye bir kapı ile açılan bitişik odalarda yapılırdı.
Osmanlı döneminde şehir, kasaba ve köylerde "sibyan mektebi" olmayan yerlerde câmilerin, çocukların eğitimi için "okul" olarak kullanılması çok yaygındı. Bu gelenek, Cumhûriyet devriyle birlikte dayatmalarla ve büyük zulümlerle kaldırılmaya çalışılmış, çocuklara Kur’ân-ı Kerim, Arapça ve “elif be” öğretmek, devlete ve devrimlere karşı en büyük başkaldırı gibi değerlendirilmiştir. Buna rağmen, fedâkâr hocalar câmilerde çocuk okutmaktan ve cefakâr vatandaşlar da çocuklarını câmi kurslarına göndermekten vazgeçmemişlerdir. Dayatmalarla Kur’an’ı aslî harfleriyle okuma eğitiminin önünü alamayan rejim, yasakları giderek yavaşlatmak zorunda kalmıştır. Bu uygulama, çok partili dönemlerde, özellikle 1950’lerden itibaren yaz aylarında İlkokul öğrencilerine câmilerde Kur’an öğretilmesi ve bazı sûrelerin ezberletilmesi şeklinde 2000 yılına kadar devam etmekteydi. Bu tarihte çıkarılan kanunla 15 yaşından küçük çocukların Kur’an Kurslarına gitmeleri yasaklanmış, câmilerde Kur’an öğrenme konusunda da 15 yaş altındaki çocuklara engeller çıkarılmaya çalışılmıştır.
5. Kütüphane: Câmiler, ilmî eserlerin muhâfazası ve âlimlerin istifâdesine sunulması bakımından da görev yapmıştır. Müellifler bağlı oldukları şehir veya mahalle câmilerine, isteyenlerin okuması için eserlerinin birer nüshasını bağışlamayı âdet edinmişlerdi. Bunlar “hizâne” denilen dolaplarda muhâfaza edilir, bazen de câminin bir köşesinde kütüphane şeklinde düzenlenirdi. Meselâ, Horasan’ın en büyük şehri olan Merv’deki on kütüphanenin ikisi, câmide bulunuyordu. Vakıf eserlerden oluşan, Azîziye ve Kemâliye denilen bu iki kütüphaneden sadece birincide 12.000 civarında kitap vardı.4075 Mısır câmilerinin bazılarında da oldukça büyük kütüphaneler mevcuttu.
Câminin İslâm Devletinde Devlet Kurumu Olarak Hizmetleri
6. Siyasetin Merkezi Olarak Câmi: İslâm dininin tebliğcisi olduğu gibi, aynı zamanda İslâm devletinin de başkanı olan Hz. Peygamber’in evi, mescide bitişik bulunuyordu ve câmi ile evini dinî ve idarî münasebetler yönünden âdeta bütünleştirmişti. İslâm açısından din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmazlığının bir ifadesi olan Hz. Peygamber’in bu uygulaması, daha sonraki dönemlerde de uzun bir süre devam etti. “Dârü’l-imâre” denilen hükümet konakları câmi yanında inşâ ediliyordu.
Hz. Ebû Bekir’den itibaren halîfeye biat minberde yapılıyordu. Halîfe de biatttan sonra idarede takip edeceği genel prensipleri minberde okuduğu ilk hutbe ile ilân ederdi. Minber, bu fonksiyonuyla anayasaya sahip toplumlarda üzerinde devlet devlet siyasetinin açıklandığı kürsülere benzetilmiştir. Hz. Osman, muhâliflerine karşı kendi icraatını minberde savunmuş ve bu âdet ondan sonra da devam etmiştir. Halîfeler hacca gittikleri zaman Mekke ve Medine’deki câmilerin minberlerinden, İslâm dünyasının her tarafından gelen müslümanlara hitap etme imkânı buluyorlardı.
(Şimdi, müslümanların başındaki laik devlet başkanı, bakan ve valilerin imamlık yapmalarını düşünebilir misiniz? Minberden hutbe okuduklarını,
4075] Mu’cemü’l-Büldân, V/114
MESCİD
- 889 -
Cuma namazı kıldırdıklarını? Bu inanç ve anlayışlarıyla yapmaları mı, yapmamaları mı daha kötüdür; o da ayrı bir soru. “Kendilerine gerek yok, onların emrindeki memurlar yapıyorlar” da denilebilir. Ya da, gerektiğinde Atatürk’ün 1923 yılında Balıkesir Zağnos Paşa Câmiinde minbere çıkıp hutbe okuduğu gibi, onun izindekiler de minberleri kullanabilir diye tarihî referans gösterilebilir...)
Halîfenin vilâyetlerdeki temsilcileri olan valiler, merkezî câmide imamlık yapar, bazen kadılık, kumandanlık gibi görevleri de üstlenirdi. Zira valilerin halkla bütünleşmesi istenmiş, halkın kendilerine ulaşabilmesi için câmi en uygun yer kabul edilmiştir. Hz. Ömer, ahşaptan işlenmiş süslü kapısından halkın girmekten çekineceğini düşünerek ve yöneticilerin isrâfa ve gösterişe meyletmelerini çirkin görerek Kûfe Dârü’l-imâresi’ni yıktırmış ve vali Sa’d bin Ebî Vakkas bir süre Kûfe câmilerinden birinde ikamet etmişti.
7. Elçilerin Kabul Edildiği ve Diplomatik Görüşmelerin Yapıldığı Yer
8. Kamu Yönetimi Açısından Câmi: Câmiler, ilk dönemden itibaren idarecilerin halkla bir araya geldiği yerlerdi. Asr-ı saâdet’te her türlü istek ve meseleler burada dile getiriliyordu. Müslümanlar Hz. Peygamber’e, ilk halîfelere ve diğer idarecilere namaz öncesinde ve sonrasında talep ve şikâyetlerini kolayca intikal ettirebiliyorlardı. Bir vali hakkında merkeze şikâyet ulaştığında müfettişler câmileri gezerek tahkikat yaparlardı.
9. Vergi Toplanması Gibi İktisadî Hizmetlerin Yürütüldüğü Yer Olarak Mescid: Kur’an âyetleri gibi, Hz. Peygamber’in iktisadî hayata dair söz ve uygulamaları hadis kitaplarında büyük bir yer tutar. Mukaddes kitaplar içinde devlet bütçesi ve harcamaları ile ilgili hükümler ihtivâ eden tek kitap olan Kur’an’ın bu iktisadî hükümleri, Asr-ı saâdet’te câmide yürütülürdü. Vergilerin tahsili ve dağıtılmasına bizzat nezâret eden Hz. Peygamber, mescidde toplanan malları gerekli yerlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bu davranış, Hulefâ-yı Râşidîn döneminde de bir süre devam etti. Hz. Peygamber devrinde Mescid-i Nebevî’ye bitişik “meşrebe”, “gurfe” veya “hizâne” adlarıyla anılan bir oda beytülmâl olarak kullanılıyordu.4076 İdarenin câmi ile olan ilgisinden dolayı başlangıçta beytülmâl genellikle câmiye bitişikti, hatta bazen câminin içinde yer alırdı. Hz. Ali döneminde Basra beytülmâli aynı zamanda şehrin büyük câmii durumundaydı.
10. Câminin Adâlet Hizmetlerindeki Yeri: İslâmiyet’in kendine has hukuk sistemi, mescidlerdeki ders halkalarında tâlim edilmiştir. Ashâb-ı kirâm hukukî konuları mescidlerde müzâkere ederdi.4077 Hz. Peygamber’in minberi, ahkâmın öğretildiği, yanlış hukukî uygulamaların düzeltildiği bir yerdi. Meselâ, kendisi “velâ hakkı”yla ilgili yanlış bir uygulamayı minberde dile getirip düzeltmiştir.4078 Asr-ı saâdet’te mescid kazâî faâliyetlerin yürütüldüğü bir mekân olarak da hukuka hizmet etmiştir. Dolayısıyla câmiiler, mahkeme ve adliye olarak da kullanılmıştır. Bazı âlimler, “Sana o dâvâcıların haberi geldi mi? Hani onlar duvardan mescide tırmanmışlardı.”4079 meâlindeki âyeti, mescidlerde kazâî faâliyette bulunulabileceğine delil göstermişlerdir. Hz. Peygamber’in, “Benim şu minberimin dibinde
4076] Muhammed Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II/1121
4077] Dârimî, Mukaddime 51
4078] Buhârî, Salât 70
4079] 38/Sâd, 21
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kim yalan yere yemin ederse cehennemdeki yerine hazırlansın!”4080 meâlindeki hadisi, dâvâlara Mescid-i Nebevî’nin minberi yakınında bakıldığını göstermektedir.
11. Mescidin Askerî Amaçlar İçin Kullanılması: Kur’an’da cihadla ilgili âyetlerin sayısı oldukça fazladır. Bunların devamlı olarak namazlarda okunması, müslümanları düşmanla mücâdeleye hazır tutardı. Kendisinden önceki birçok peygamber gibi Hz. Peygamber’in bir vasfı da ordu kumandanı olmasıdır. Bu bakımdan Asr-ı saâdet’te mescid, askerî bir karargâh, bir nevi askerî şûrâ meclisi ve askerî hastahane olarak da görev yapmıştır. Hz. Peygamber savaştan önce ashâbıyla istişâre eder ve aksine bir vahiy gelmedikçe onların fikirlerine uyardı. Uhud Gazvesi öncesinde Mescid-i Nebevî’de böyle bir toplantı yapılmış, çoğunluğun fikri düşmanla şehir dışında karşılaşmak yönünde olduğu için buna uyulmuştur. Rasûl-i Ekrem, Cuma namazını kıldırdıktan sonra onları cihada teşvik etmiş ve sabrettikleri takdirde zafer kazanacaklarını bildirmiştir.
Hz. Peygamber, savaş kararlarını genellikle mescidde verir ve bunu minberde ilân ederdi; açılan deftere gönüllülerin adlarını yazdırmalarını isterdi. Sefer halinde orduyu donatmak üzere halkı yardıma buradan çağırırdı. Bir seriyye göndereceği zaman kumandanına mescidde tâlimat verirdi. Nitekim Abdullah bin Cahş’ı Nahle’ye gönderdiğinde onu gizli bir yazılı tâlimatla Mescid-i Nebevî’den uğurlamıştır. Orduya bizzat kumanda edeceği zaman, mescidde iki rekât namaz kılar, zırhını giyerek dışarı çıkar ve kapıya getirilen atına binip seferi başlatırdı. Kumandanlar sefer dönüşünde mescidde rapor verirlerdi.
Mescid-i Nebevî’de barınan, Kur’an’ın kendilerini cihada adamış kimseler olarak tanıttığı4081 ashâb-ı Suffe, âni askerî görevler için hazır birlik özelliği taşıyordu. Devlet başkanının oturduğu yerin hemen bitişiğinde bulunan ve umûmiyetle ticaret ve toprakla uğraşmayan, en zâhid, en heyecanlı kişilerden oluşan ashâb-ı Suffe, sevkedildikleri hedeflere hemen gider ve görevlerini lâyıkıyla îfâ ederlerdi. İlimle cihad birdi, ayrılmaz bir bütündü asr-ı saâdet’te; her âlim aynı zamanda mücâhiddi...
Mescidler sefer esnâsında ordunun mâneviyâtının zinde tutulduğu, gereken tâlimatın ve taktiğin verildiği mekânlar olmuştur. Hz. Peygamber, askerî seferler sırasında geçtiği bölgelerde ve savaş alanlarının uygun yerlerinde mescidler edinmiştir. Bedir’de, Hendek’te ve Tebük Gazvesi’nde bunların örnekleri görülmektedir. Tebük Gazvesi sırasında ordunun konakladığı on beş kadar yerde mescid yapılmıştır. Bu mescidler mimarî açıdan mütevâzi olmakla beraber fonksiyonları bakımından önemli yapılardı.
Mescidlerin askerî fonksiyonları Hz. Peygamber’den sonra da devam etmiştir. Ordugâh şehirlerinde ve diğer yerleşim birimlerinde valiler ordu kumandanlığı yanında merkezî câmilerde imamlık görevini de yüklenmişlerdir. Türkiye’de İstiklâl Savaşında da düşmana karşı ilk toplu hareketin başladığı yerler câmiler olmuştur. Meselâ, Mehmed Âkif’in Kastamonu Nasrullah Câmiinde verdiği vaazlar çok etkili olmuştur. 4082
12. Mescidlerin Hastahane Olarak Kullanılması: Mescidler, ihtiyaç olduğunda
4080] Ebû Dâvud, İman 3
4081] 2/Bakara, 273
4082] Ahmet Önkal-Nebi Bozkurt, TDV İslam Ansiklopedisi, TDV Yay., c. 7, s. 50-53
MESCİD
- 891 -
hastahane görevi de üstlenmiştir. Hendek Gazvesinde yaralanan Sa’d bin Muâz için Mescid-i Nebevî’de bir çadır kurulmuştu. 4083
13. Tutuk evi, Hapishane Olarak Kullanılması: Gerektiğinde savaş esirleri geçici olarak mescidde muhâfaza edilmiştir. Ancak, bununla, esirin İslâmiyet’i kabul etmesi amaçlanmış ve bunda da genellikle başarıya ulaşılmıştır. 4084
14. Mescidler İrşâd Yeridir: Dinin tanımını nasihat olarak yapan Hz. Peygamber, insanlara toplu olarak daha çok orada nasihat ederdi. Mescidlerin hâlâ şu veya bu şekilde icrâ ettikleri temel fonksiyonlarından biridir irşâd. Hutbe, vaaz, sohbet, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker gibi faâliyetler ilk mescidden bu yana dünyanın hemen her yerinde en büyük irşad yerleri olmuştur.
15. Mescidler Buluşma ve Görüşme Yeridir: Müslümanlar, mescidlere ibâdet için gittikleri gibi, aynı zamanda aynı bölgenin insanları olarak birbirleriyle buluşup görüşmek, yeni insanlarla tanışıp konuşmak, meselelerini halletmek, birbirleriyle yardımlaşmak için de giderler. Mescidler, bu fonksiyonlarını da hâlâ icrâ etmektedir.
16. Mescidler İstirahat Yeridir: Mescidler, aynı zamanda müslümanların günlük yorgunluklarını giderebilecek ve istirahat edebilecekleri yerlerdir. Peygamberimiz zamanında bazı sahâbîlerin kaylûle denilen öğle uykusu için istirahat etmek, dinlenip uyumak için mescidi kullandıklarını çeşitli rivâyetlerden biliyoruz.
17. Mescidler, Nikâh ve Düğün Salonudur: Peygamber Efendimiz, nikâhın mescidde ilân edilmesini istemiştir.4085 Merâsimlerin orada yapılmasını özellikle tavsiye etmiştir. 4086
18. Yemek Yenen Yerdir: Asr-ı saâdet’te mescidlerde nice sahâbînin yemek yediğini, açlara yiyecek verildiğini biliyoruz. Peygamberimiz, fakirlerin yemesi için mescidin direklerine hurma salkımları astırırdı.
19. Misâfirhanedir: Medine dışından gelen insanların, özellikle kalabalık grupların misafir edildiği misâfirhane olarak Mescid-i Nebevî’nin kullanıldığını biliyoruz.
20. Ganimet ve Malların Taksim Edildiği, Zekâtların Dağıtıldığı Mekândır: Peygamber Efendimiz, uzak yerlerden toplanan zekât ve sadaka mallarını, savaşlardan elde edilen ganimetleri mescidde taksim etmiş, ihtiyaç sahiplerine buradan yardım eli uzatılmıştır.
21. Abdest Alma Yeri: Rasûlullah’ın Mescid-i Nebevî’de abdest aldığı rivâyet edilmiştir. Bu tatbikat, bazı câmilerin içinde şadırvan yapılarak kurumlaştırılmıştır. Meselâ, Bursa Ulu Câmii, Kütahya Ulu Câmii gibi nice câmilerde şadırvanlar, günümüzde de bu ihtiyaca cevap verecek durumdadır; ama günümüzde sadece su içmek için kullanılmakta, temizlik ve serinletme simgesi olarak değerlendirilmektedir.
4083] Buhârî, Salât 59; Müslim, Cihad 67
4084] Buhârî, Salât 83; Müslim, Cihad 59
4085] Tirmizî, Nikâh 6
4086] Mescidde, özel günlerde ve bayramlarda eğlenilmesiyle ilgili olarak bkz. Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 51
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
22. Şiir Kürsüsü: Şiirler, eski devirlerde, bugünlerin medyası konumundadır. Kamu oyu oluşturmada, topluma moral aşılamada önemli yeri olan şiirlerin okunması, özellikle cihad ve tebliğ amaçlı hikmetli mısrâların dillendirilmesi için mescidlerin kullanıldığını, bu uygulamanın Hz. Peygamber tarafından başlatıldığını ifade edebiliriz. Müslüman şâirlerin en azından moral yönüyle desteklenmesi, onun da dâvâyı ve dâvâ adamlarını desteklemesi konusu için mescidleden yararlanılmıştır. Rasûl-i Ekrem'in, şâir Hassan bin Sâbit için mescidde özel olarak bir şiir kürsüsü ihdas etmesi, konuya verilen önemi gösterdiği gibi, câminin bu fonksiyonu açısından da mühimdir. Müslümanların müslümanca sanat faâliyetlerini icrâ edebileceği, özellikle tebliğe yönelik sanat ve güzellikler sergilenip sunulabileceği yer olarak mescid kullanılmıştır, kullanılabilir.
23. Mescidler, Aynı Zamanda Kültür Salonudur: Mescid-i Nebevî’nin asr-ı saâdet’te geniş anlamda kültürel faâliyetler, çeşitli edebî yarışmalar için de kullanıldığını görüyoruz. Benî Temîm kabilesiyle yapılan mufâhara buna örnektir. Mufâhara, iki tarafın şâirleri ve hatipleri arasında yapılan edebî bir yarışmadır. Günümüzde halk şâirlerinin/ozanların yaptığı atışma türüne benzer. Şâirler, şiir okuyarak, hatipler de nutuk atarak yarışırlar.
24. Spor Merkezidir: At yarışlarında start ve finiş (başlama ve bitiş) yeri olarak mescid kullanılmaktaydı. Bayramlarda Habeşliler Mescid-i Nebevî’de kılıç kalkan oyunu oynamışlardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in omzuna başını yaslayarak Efendimiz’in izniyle bunu seyretmiştir.4087 Bundan yola çıkarak mescidlerin her çeşit meşrû spor dallarında helâl hudutları çerçevesinde spor salonu olarak da kullanılabileceğini söyleyebiliriz.
25. Farklı Dinlerden Misâfirlere Mâbed: Peygamberimiz, kendisiyle görüşmeye ve anlaşmaya gelen Necran’lı hıristiyanlara, âyinlerini yapmaları için bir Pazar günü Mescid-i Nebevî’yi gösterip onlara tahsis etmiş, onlar da mescidde ibâdetlerini/âyinlerini yapmışlardır.
26. Karz-ı Hasen Kurumu: Bir komşu ülkede günümüzde uygulanmakta olduğu gibi, mahalle sâkinleri, artırıp biriktirdikleri paralarının saklanması ve uygun yerlere karz-ı hasen (karşılıksız, sadece Allah rızâsı için borç) 4088 şeklinde kullanılması için emanet sandığı olarak mescidleri tercih etmektedir. Bu emanet paralar, mescide devam eden gençlerin evlenmeleri ve kuracakları yuva için gerekli masraflara harcanmak üzere fâizsiz kredi şeklinde, imamın onay vermesi şartıyla mescidlerden verilmektedir. Yine, mahalle sâkinleri ve mescid müdâvimlerine kendi iş yerlerini açmak amacıyla, benzer şekilde karz-ı hasen fonundan yardım edilmektedir. Kapitalizm ve sömürü ile mücâdelede, müslümanlar arası yardımlaşmada mescidlerin fonksiyonları değerlendirilmektedir, bu mescid faâliyeti, geniş coğrafyalara yayılabilir ve işlevi genişletilebilir.
27. İstişâre ve Organizasyon: Câmi, bir meclistir. Devlet başkanı ve tüm diğer yöneticilerin izleyeceği siyaseti, metodu, düşünce ve projelerini açıklayıp üyelerin görüş, eleştiri ve müzâkerelerine sunduğu bir meclis. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir halîfe seçildiği zaman, mescidde mü'minlere hitap ederek İslâmî yönetimin temel prensiplerini hatırlattı ve bu konulardaki kendi izleyeceği metotları
4087] bkz. Kütüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 50
4088] 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11
MESCİD
- 893 -
anlattı:
"Ey insanlar! İstemediğim halde, büyük bir işin başına getirildiğimi biliyorum. Ancak Allah'ın yardımı ile bu işi başaracağım. Bu işi adâletle yapabilecek Rasûlullah'ın ashâbından birine her zaman vermeye hazırım... Ben de sizden biriyim. Ey müslümanlar! Allah'ın himâyesinde olan bir şeyden dolayı hesaba çekilmek istemiyorsanız, onu hemen yerine getiriniz. Şeytan beni yoldan çıkarabilir. Kızdığımı gördüğünüz zaman, size bir zararımın dokunmaması için benden uzak durunuz! Ey insanlar! Beni murâkabe/kontrol etmekten geri durmayınız. Eğer dürüst hareket edersem, bana yardım ediniz. Şayet yanlış bir hareketim olursa, hatamı düzeltiniz! Allah'a itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz; O'na isyan edersem siz de bana isyan ediniz!" 4089
Hz. Peygamber'in tatbikatına göre; bir bölgenin valisinin, aynı zamanda câminin de imamı olması gerekiyordu. Şayet bu bölge, başşehir ise, devlet başkanının namaz kıldırması lâzımdı. Herhangi bir câminin imamı, bir bölgenin vâlisi olmuyor; bilakis o bölgenin valisi, aynı yerin câmisinin de imamı oluyor ki, bu onun için bir imtiyazdır. Böylece o yörenin halkı, günde beş defa yöneticisini görmekte, şikâyetlerini arzedebilmekte ve bu sâyede onu kontrol etmektedir. Sözgelişi; o bölge yöneticisi vatandaşının işini aksatıyorsa, bu takdirde o vatandaşın başkente gidip şikâyetini arzetme imkânı olacaktır. Böylece devlet başkanı, kamuoyunun sesine kulak vermiş olacak ve halkıyla daha sağlıklı bir diyaloga girecektir. 4090
Gerek asr-ı saâdette, gerekse dört halîfe devrinde; müslim ve gayr-ı müslimlerin ihtiyacı, valilere gönderilen senelik emir ve yazılarda sunulurdu. Valiler, mescid, câmi ve namazgâhlarda verilen kararları sorar, anlar ve cevap olarak kararların özetini yazarlardı. Arafat'taki genel toplantıda; mahalle câmilerinden itibaren derece derece gelen haberler değerlendirilir ve ona göre karar verilirdi. İstibdat devrinde (Emevîler ve diğerleri), İslâm hâkimiyetinin esası olan meşveret ve teşkilat da bozuldu. Mescidler ve hacda yapılan siyasî, sosyal ve iktisadî meşveret ve telkinat kaldırıldı. Mihrabdan ve minberden yapılan telkinlerin, konuşmaların yerini yalnızca duâlar aldı. Oysa câmiler, sadece namaz kılmak için değil; aynı zamanda müslümanların birbirleriyle görüşüp tanışmaları için takdir olunan mekânlardır. Allah Rasûlü, şu âyetin hükmüne uyarak câmide ashâbıyla sık sık istişâre ederdi: "(Yapacağın) İş hakkında onlarla istişâre et."4091 Namaz, cemaat ve istişârenin birbirinden ayrılması mümkün değildir: "Rablerinin çağrısına icâbet ederler, namazı kılarlar ve işleri aralarında istişâre iledir." 4092
Müslümanların istişâresi, mahalle câmiinden başlayarak Arafat'a kadar uzanan birkaç kategoride gerçekleşir: Cemaatin getireceği haberler, mahalle câmiinde müşâvere edilip karara bağlanır. Haftalık Cuma namazlarında ise, bütün mahalle câmii cemaatlerinin katılım ile daha büyük bir mecliste, seçilmiş bir hatip tarafından İslâm âlemine ait bir haftalık haberler ve açıklamalar müslümanlara duyurulur. Câmi-i Kebîr veya Namazgâh'ta kılınan Bayram namazlarında ise, İslâm dünyasını ilgilendiren bir senelik olaylar ve haberler hatip tarafından
4089] Hadislerle Müslümanlık -Hayâtu's-Sahâbe-, M. Yusuf Kandehlevî, c. 2, s. 617-618
4090] İslâm Müesseselerine Giriş, M. Hamidullah, s. 88-90
4091] 3/Âl-i İmrân, 159
4092] 42/Şûrâ, 38
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özet olarak arz ve izah olunur. Bütün İslâm ülkelerinde ve şehirlerinde meydana gelen olayları ve haberleri öğrenmek ve bunları değerlendirmek üzere gücü kudreti yeten müslümanlar Arafat'ta toplanır. Bu ibâdet ve meşveret mahallerinde müslümanlar eşitlik kuralına uyarlar. Kimsenin kimseye meslek, maddî güç, makam vb. açısından üstünlüğü olmaz. Herkes aynı safta ve omuz omuzadır. Bu yüzdendir ki, imamın da cemaatten yüksek bir yerde namaz kıldırması câiz değildir.4093 Hatta bazı ülkelerde günümüzde de görüldüğü gibi, mihrabdaki imam, cemaatin önüne geçtiği için gurura kapılmasın diye, cemaatin bulunduğu ve secde ettiği zeminden daha aşağıda olan mihrabda namaz kılar. İmamın, namazdan sonra arkasını mihraba, yüzünü cemaate dönüp oturması, duâ için olmayıp, kendisini imam seçen cemaatle istişâre ve tartışmaya başkanlık etmek içindir. 4094
Câmiler, tarihî süreç içinde, bu fonksiyonlarının bazılarından siyasî amaçlar yüzünden kasıtlı olarak uzaklaştırılırken; bazen de gelişen toplum ve çoğalan nüfus paralelinde câmiler çok fazla kurumu namaz kılınan alan içinde taşıyamaz olarak değerlendirildi. Bünyesinde topladığı bunca hizmetler, zamanla mescide sığmaz oldu ve sonuçta külliyeler, imâretler doğdu. Böylece mescid, birçok müessesenin kendisinden kaynaklandığı bir ana kurum olmuştu. Günümüzde mescidlerin bazı fonksiyonları tümüyle tarihe karışmış, bazı icraatlarını da kısmen farklı şekilde vakıflar, dernek ve cemaatler üstlenmiştir. Bir iş, ne kadar namaz ve zekâta benziyorsa o kadar ibâdet yönü ağır bastığı gibi; mescidlere benzediği oranında kurumlar, vakıf ve teşkilatlar hayır kurumu olacak, Allah’ın râzı olduğu mekânlar haline gelecektir.
Câmilerin İdâresi ve Görevlileri
a) Câmilerde Merkezî İdâre: “İmam” olarak da adlandırılan İslâm devletinin başkanı, müslümanların imamı sıfatıyla câmilere nezâret hakkına sahipti. Eyâletlerde bu yetki, halîfenin temsilcisi olan valilere ve görevlendirdikleri kadılara ait bulunuyordu. Câmilerin iç siyasetteki rolü bilindiğinden halîfeler özellikle büyük câmilere îtina gösteriyorlardı. Hutbe, halîfe adına okunur ve hutbede halîfenin adının anılması, bölgenin idareye olan itaatinin işareti sayılırdı. Câmilerin inşâsı ve ve tâmiri, çok defa şahıslar ya da vakıflar eliyle olmuştur. Yalnız Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî ile benzeri büyük câmiler ayrı bir önem taşıdıklarından tâmir ve genişletme işleriyle halîfeler özel olarak ilgilenmişlerdir. İmam başta olmak üzere, câmi görevlilerinin tâyin ve kontrolleri kadılar tarafından yapılmaktaydı.
b) Mâlî Durum: Câmilerin yapımı için gerekli olan mâlî harcamaları, genellikle hükümdar, vezir, emîr, eşrâf gibi nüfuzlu kişiler üstlenmiş; bakımı, malzeme temini, görevlilere ödeme yapılması gibi masrafları ise câmiye vakfedilen gayrı menkulün gelirleriyle karşılanmıştır. Başka alanlarda da hizmet veren vakıflar İslâm âleminde o kadar yaygınlaştı ki, hemen hemen her câminin en az bir gayrı menkul vakfı vardı. Bazı câmilerin, bulundukları yerden çok uzaktaki şehir ve ülkelerde vakıf mülkleri bulunabiliyordu. Meselâ, Mescid-i Nebevî’nin Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta vakıfları vardı. Vakıf gelirleri, vakfiyede yazılı şartlara göre harcanırdı. Bazen vakfın gelirleri caminin ihtiyaçlarını karşıyamayacak kadar azalıyor veya vakıflar ortadan kalkıyordu. Bu durumda ya yeni vakıflar kuruluyor
4093] Ebû Dâvud, Salât 67
4094] Namaz, Abdullah Yıldız, s. 177-179
MESCİD
- 895 -
veya hayırseverler yardımda bulunuyordu. Devlet bütçesinden tahsisat ayrıldığı da olmuştur.
Osmanlı döneminde câmiler, bânîlerinin kurduğu vakıfların mütevellîleri tarafından yönetiliyordu. Bu vakıfların hukukî statüsü vakfiyelerle belirlenmekteydi. Vakıf sahibinin vakfiyede tesbit ettiği imam, müezzin, hatip, kayyim, cüzhan, devirhan, sûrehan, dersiâm gibi câmi görevlilerinin ücretleri mütevellîlerce ödenirdi. Artan gelirler de (zevâid-i evkaf) câminin bakım, onarım vb. ihtiyaçları için kullanılırdı.
Câmilerin yönetimi 1920’de, T.B.M.M. hükümeti kararıyla kurulan Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’ne devredilmiştir. Daha sonra 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla bu bakanlık ilgâ edilerek yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Reisliği makamı kurulmuştur. Bu kanunla T. C. sınırları içindeki bütün câmi, mescid, tekke ve zâviyelerin yönetimiyle imam, hatip, vâiz, şeyh, müezzin, kayyim ve diğer görevlilerin tâyin ve azillerine Diyanet İşleri Başkanlığı görevli kılınmıştır (md. 5). Câmi vakıfları dâhil bütün vakıfların yönetimi önce başbakanlığa, daha sonra da yeni kurulan Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. 30 Kasım 1925’te türbe, tekke ve zâviyelerin kapatılması, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın yetki alanını daraltmıştır. Bu dönemde câmi görevlilerinin ücretleri çok düşük düzeyde tutulmuş, “cihât-ı fer’iyye” denilen cüzhanlık, devirhanlık, sûrehanlık gibi ikinci derecedeki görevlerin boşalması halinde buralara yeni tâyin yapılmamış, imam, hatip, müezzin ve kayyim kadroları büyük çapta daraltılmıştır.
15 Aralık 1927 tarihli Şûrâ-yı Devlet kararıyla câmi görevlilerinin aylıkları devlet bütçesinden karşılanmakla birlikte, bunların memur veya müstahdem sayılmamaları kararlaştırılmıştır. 8 Haziran 1931 tarih ve 1827 sayılı kanunla câmilerin yönetimiyle câmi görevlilerini tâyin ve azletme yetkisi Diyanet İşleri’nden alınarak Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne verilmiştir. 25 Aralık 1932’de yürürlüğe giren “Câmi ve Mescidlerin Tasnifi Hakkındaki Nizamnâme” hükümleri gereğince il ve ilçelerde Vakıflar müdür ve memurlarının, bunların bulunmadığı yerlerde vali ve kaymakamların uygun gördüğü bir kişinin başkanlığı altında yapılan sübjektif değerlendirmeler sonucunda, 15 Kasım 1935 tarih ve 2845 sayılı kanunla ihtiyaç dışı görülen birçok câmi başka maksatlarla kullanılmak üzere kapatılmış, kapanan câmilerin çoğu ordu tarafından depo olarak kullanılmış, bazıları Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve özel kişilere satılmıştır. Açık kalan câmilere de çok sınırlı görevli tâyini yapılmıştır.
25 Aralık 1932 tarihli nizamnâme ile câmilerdeki cüzhanlık, devirhanlık, sûrehanlık gibi hizmetler imam, hatip ve müezzinlik görevleriyle birleştirilmiş ve bu görevlerin yürütülmesi işinin Vakıflar Umum Müdürlüğü’nün yetki alanı içinde olduğu belirtilmiştir. 11 Kasım 1937 tarihli “Câmi Hademesi Nizamnâmesi”nde câmi görevlilerinin her türlü denetiminin Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne ait olduğu vurgulanarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi sadece vâizlerle hatipleri vaaz ve hutbelerini kontrol etmekle sınırlandırılmış, devlet memurlarının câmi ve mescidlerde görev yapmaları yasaklanmıştır. Bu dönemde ilgisizlik ve bakımsızlıktan birçok câmi harap olmuştur.
Câmilerin yönetimi, 29 Nisan 1950’de yürürlüğe giren 5634 sayılı kanunla, Diyanet İşleri Reisliği yeniden teşkilatlandırılarak daha önce Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne intikal etmiş olan câmi görevlileri, kadrolarıyla birlikte yeniden
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu kuruma bağlanmıştır. Câmi görevlilerinin kanunî statüleri ve özlük hakları, 22 Haziran 1965 tarihli ve 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”la belirlenmiştir.
Türkiye’de bugün câmi yapma, mevcutları tâmir ve yaşatma; şahıslar, dernekler ve özel vakıflar eliyle yapılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, mülkiyetindeki câmilerin bakım ve onarımından sorumludur (Bu sorumluluğunu ne kadar yerine getirdiğini ise kimse sormamalıdır).
Ocak 1992 itibarıyla Türkiye genelinde 66.674 câmi mevcut olup bu câmilerde 56.135 İmam-hatip, 9560 müezzin-kayyim ve 739 vâiz kadrolu olarak görev yapmaktaydı. (2001 yılı Haziran ayında ise câmi sayısının 76.300 olduğu Diyanet tarafından açıklanmıştır.) Ocak 1992 tarihi itibarıyla Türkiye’de câmi bulunmayan bucak ve kasaba sayısı 47, köy sayısı ise 2125’tir. Câmilerin çoğu kadrolu olduğu halde bunlardan bir kısmının görevlisi bulunmamakta, kadro tahsis edilmemiş câmilerdeki görevlilerin ücreti ise vatandaşlar ve çeşitli dernekler tarafından sağlanmaktaydı. 2000 yılında ise, Diyanet’e bağlı kalmayan hiçbir câmi ve mescide müsaade edilmeyeceği hükme bağlanmıştır. (Bunun, câmileri, câmi içindeki faâliyetleri ve câmi görevlilerini tümüyle kontrol altına almak için olduğunu belirtmeye gerek yoktur.) Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinde câmiler için ayrılmış hiçbir tahsisat olmadığından, câmilerin yapımı, bakımı, onarım ve her türlü malzeme temini gibi masrafları şahıslar veya dernek, vakıf gibi özel kuruluşlar tarafından karşılanmaktadır. 4095
Câmi Görevlileri
Câmide görevli olan kişiler imam, hatip, müezzin, vâiz, kussâs, kaarî, cüzhan, bevvâb ve hademeler (kayyim) şeklinde sıralanabilir.
İmam: Cemaate namaz kıldıran kişiye imam denir. Bazı bölgelerde halîfeden ayırmak için imama “sahibü’s-salât” denilmekteydi. İlk dönemlerde merkezde devlet başkanı, eyâletlerde valiler, şehirdeki en büyük câminin imamlığını yapmışlardır. “İmam”ın kelime anlamı önde olan, kendisine uyulan, önder, lider demektir. İmam, geniş anlamda ümmetin önderidir. Bir kök durumundadır ve arkasında bir cemaat vardır.
İmam, etrafında bir topluluk (ümmet) toplayan, onları peşinden götüren, onlara yol gösteren insandır. İmam makamında olan önderler, insanları hidâyete ve kurtuluşa götürdükleri gibi, peşinden gelenleri ateşe sürükleyenleri de vardır.4096 Namaz kıldırmak için önde olanlara da, “namaz imamı, namazda önder” denmiştir. Çünkü o da namazda önde bulunmaktadır ve arkasında bir cemaat namaz için toplanmaktadır. Namazda ümmet durumunda olan cemaat, ümm (ana, kök -asıl- önder) durumundaki imama yani cemaatin liderine uymaktadırlar. Günümüz Türkiyesinde, imam kavramının diğer bütün anlamları kaybolmuş ve yalnızca camii imamlığı mânâsı kalmıştır. O da, bazılarının kafasında basit karşılığı olan, önemsiz bir içerik taşır. Bugün paramparça olan İslâm ümmetini ilimde, siyasette ve toplumsal hayatta bir araya toplayacak müslüman imamlara -önderlere- ihtiyaç vardır. 4097
4095] A. Önkal-N. Bozkurt, a.g.e., c. 7, s. 53-54
4096] 9/Tevbe, 12; 28/Kasas, 41
4097] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 302
MESCİD
- 897 -
Hatip: Cuma ve bayram namazlarında hutbe okuyan hatip, genellikle imamlık görevini de yürüten şahıstı. Yalnız bazı büyük câmilerde imamdan ayrı bir, bazen de birkaç hatip görev yapardı. Hutbe, siyasî bir önem taşıdığından hatip de önem kazanmış, bu sebeple çok defa kadılar hatiplik görevini bizzat üstlenmişlerdir. Şimdi, bu görevi tümüyle imamların yaptığını, hutbelerin, konu seçimi ve bazen içeriğinin de müftülük yoluyla devletin belirlediğini görüyoruz.
Müezzin: İslâm tarihinde ilk müezzin, hicrî birinci yılda Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen Bilâl-ı Habeşî’dir. Âmâ sahâbî Abdullah bin Ümmü Mektûm da Hz. Peygamber’e müezzinlik yapmıştır. Bunlardan başka, zaman zaman Rasûlullah’a müezzinlik yapan başka sahâbîler de vardı. Müezzin, namaz vaktinin geldiğini bildiren ezanı, yüksek sesle okuyarak cemaati toplar, imamı namaza çağırır, onun gelmesi üzerine de namazın başladığını belirtmek için kaamet getirir. Minâreler yapılmadan önce ezan, genellikle câmiye yakın yüksek bir yerden okunurdu. Bilâl-ı Habeşî, Mescid-i Nebevî’ye yakın en yüksek evin damına çıkarak ezan okurdu. Mekke’nin fethinde de Hz. Peygamber’in emri üzerine Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumuştur.
Müezzinlere ilk defa maaş bağlayan kişinin Hz. Osman olduğu nakledilir. Müezzinin temel görevi ezan okumakla sınırlıdır. Farza durulurken ezan gibi namaza dâvet şeklindeki kaamet getirmek de genellikle müezzinlerin hakkı ve vazifesi kabul edilmiştir. Zamanla müezzinlere yüklenen görevler çoğaldı. Câmide tesbih, zikir, mevlid ve tilâvet gibi âdetler gelişti. Buna bağlı olarak da câmilerde müezzin sayısı arttı. İbn Battuta, kendi zamanında Emeviyye Câmiinde yetmiş müezzin bulunduğunu kaydeder. 4098
Vâiz ve Kussâs: Mescidlerde müslümanlara nasihat edip, etkili sözlerle cemaatin dinî gayretlerini artırmaya çalışan kimselere vâiz denilir. Hz. Peygamber, ashâbın istekli anlarını gözeterek belli zamanlarda câmide vaaz veriyordu. Râşid halîfeler zamanında Abdullah bin Mes’ud da bunu örnek alarak etrafında toplananlara haftada bir gün vaaz etmeyi uygun bulmuştu. Hz. Ömer döneminde Temîm ed-Dârî, halîfe cuma namazı için câmiye gelmeden önce vaaza başlardı. Hz. Osman döneminde de kendisine haftada iki defa vaaz etme izni verilmişti ki bu zât, ilk kaas (çoğulu; “kussâs”, kıssacı, vâiz) olarak kabul edilir. Vâiz ve kaas tâbirleri çok defa birbirinin yerine kullanılırsa da kussâs, daha çok, dinleyici toplamak maksadıyla anlatımlarına asılsız hikâye, efsâne ve masallar karıştırdıkları için vâizlerden ayrı değerlendirilmiş ve kendilerine iltifat edilmemesi istenmiştir. Hz. Ali’nin Basra Câmiinde kussâsı kovduğu rivâyet edilir. Ancak kussâs, hemen her dönemde câmilerde resmen görev yapıyordu.
Kaarî: Câmilerde kaarî (çoğulu kurrâ) tarafından Kur’an tilâvet edilmesi âdetine Emevîler döneminden itibaren rastlanmaktadır. İbn Cübeyr’e göre Emeviyye Câmiinde kaarîler (kurrâ), sabah ve ikindi namazlarından sonra düzenli bir şekilde Kur’an okurdu. Özellikle Cuma vb. günlerde Kur’an tilâvetine önem verilirdi. Osmanlılar’da selâtîn câmilerinde cüzhân adı verilen kaarîler, namazlardan önce Kur’an’dan birer cüz okurlardı. Selâtîn câmilerinde cüzhanlar için müstakil kürsüler yapılmıştı. Bunlar vâiz kürsülerinden daha küçük olup genellikle iki duvar arasına yerleştirilmişti. Bazı câmi ve türbelerde ise ücretleri bir vakıf tarafından karşılanan ve gece gündüz aralıksız bir şekilde nöbetleşerek Kur’an okuyan
4098] Seyâhatnâme, 1/95
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaarîler bulunurdu. (Nice mescid vb. yerlerde sürdürülen bu gelenek, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümünde, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar, yaklaşık 500 yıl süreyle sürdürülmüştü. Sonra siyasî rejim tarafından kaldırılan bu âdet, 1970’li yıllarda yeniden başlatılmış olup, hâlen devam ettirilmektedir.
Kayyim, Hademe: Hz. Peygamber’in mescidini süpüren Ümmü Mihcen adında zenci bir kadının bulunduğu nakledilir.4099 Daha sonra bu iş için hademeler çalıştırılmıştır. Bunların sayısı câminin büyüklüğüne göre değişiyordu. Meselâ hicrî 300 (milâdî 912) yıllarına doğru Kudüs Câmii’nde 140 veya 230 hademenin bulunduğu kaydedilmektedir. Hademe sayısının çok olduğu durumlarda iş bölümü yapılıyordu. Kayyim tâbiri ise aslında temizlik, lâmbaların yakılması, suların taşınması gibi işlere nezâret eden, mum, lâmba yağı, temizlik malzemesi vb. câmi ihtiyaçlarını tesbit ve temin eden kişiye delâlet ediyordu. Bazen imam, hatip, hatta kadı câminin kayyimliğini de yapıyordu. Buna karşılık kayyimler doğrudan doğruya hademelerin yaptığı temizlik işleriyle de uğraşmışlar ve sonraları kayyim tâbiri, bu mânâda kullanılmıştır.
Osmanlı döneminde câmi personelinde gerek tür, gerekse sayı bakımından önemli bir artışın olduğu gözlenmektedir. Köy ve mahalle câmilerinde ücretini câmi vakfından alan bir imam ve müezzin bulunmakta, küçük ve geliri sınırlı olan câmilerde ise sadece imam, görevi îfâ etmekteydi. Bunun yanında vezirlerin, ağa ve paşaların, bazı varlıklı kimselerin inşâ ettirdiği câmilerde, câmi vakfından ücret alarak görev yapan personel sayısının arttığı görülmektedir.
Osmanlı padişahları veya padişah hanımları tarafından yaptırılan ve zaman zaman padişahların da içinde namaz kıldığı câmi demek olan selâtîn câmilerinde, bunlar çok geniş vakıflara sahip olduğundan, görevli sayısı oldukça fazla idi. Meselâ III. Murad’ın Manisa’da yaptırdığı Murâdiye câmii’nde iki imam, bir hatip, bir vâiz, dokuz müezzin, doksan dört cüzhân, otuz iki hademe olmak üzere toplam 139 kişi câmi vakfından, çok farklı seviyelerde ücret almaktaydı. Süleymaniye Câmii’ndeki görevli sayısı ise daha fazla idi. Süleymaniye Külliyesi’nden ücret alan toplam 936 kişiden 303’ü doğrudan Süleymaniye Câmii’ne bağlıydı. Bunların içerisinde imam, müezzin, hatip, vâiz, kayyim, ferrâş gibi câmi hizmeti îfâ edenlerin sayısı ancak yirmi-otuz kadardı. Bunun dışında sayıları yüzleri bulan cüzhân, devirhân, en’âmhân, musallîhân gibi hizmetliler ise ilim tahsil edenlere, bazı tarikat erbâbına tahsis edilen cüz’î burs niteliğinde daha az bir ücret alıyorlardı. 17-18. yüzyıllarda câmilerde kürsü şeyhliği, dersiâmlık gibi görevlere de rastlanmaktadır. Osmanlılar’da bütün câmi personeli askerî zümre kapsamına alınmış, böylece kendilerine vergilerden muâfiyet ve başka imtiyazlar tanınmıştır. Diğer taraftan teşrifat defterlerinde, özellikle selâtîn câmilerinin vâiz, hatip ve imamlarına devlet protokolünde yer verildiğine dair bilgilere rastlanmaktadır. 4100
Bunların dışında, büyük câmilerde, şimdi görülmese de Cumhûriyet dönemine kadar şu görevliler de bulunurdu:
Dersiâm: İslâmî ilimler konusunda, halktan istekli olanlara câmilerde verilen ders ve bu dersi veren âlim, profesör.
4099] Buhârî, Salât 72, 74
4100] Ahmet Önkal-Nebi Bozkurt, a.g.e. 7/54-55
MESCİD
- 899 -
Bevvâb: Kapıcı, kapı bekçisi. Câmileri koruyup bekleyen görevli.
Ferrâş: Yayıcı, döşeyici, bu hizmetleri yapan kimse; câmi, mescid ve imâret gibi yerlerin temizliğine, döşemesine bakan kimse.
Cüzhân: Cüz, Kur’an’ın bölündüğü 30 parçadan herbiri, 20 sayfalık Kur’an bölümü. Cüzhân; Câmilerde yirmi sayfalık Kur’an bölümünü okuyan kurrâ.
Duâhân: Duâ eden, duâ okuyan, hatim merâsimi, kandil geceleri ve mevlid gibi törenlerden sonra, cemaatin “âmin”lerle katıldığı, sesli olarak duâ eden kimse.
Mevlidhân: Mevlid okuyan kimse, mevlidci; Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât adlı Peygamberimiz’in doğum menkıbesi ve hayatıyla ilgili şiirini, belirli makam ve müzikalite ile okuyan kimse.
Devirhân: Câmilerde sürekli Kur’ân-ı Kerim okuyan görevli.
Naathân: Peygamberimiz’i övmek maksadıyla yazılan şiirlere naat (na’t) denilir. Naathân da; makamla na’t okuyan mevlidhân benzeri kimsedir.
Şeyhu’l-kurrâ: Kaarîlerin (kurrânın) üstâdı; Câmilerde Kur’an tilâveti yapan, daha çok değişik kıraat vecihlerini bilen ve tüm farklı kıraatlerde Kur’an okuyabilen hâfızlar.
Müderris: Ders okutan, medrese hocası, dârülfünûn hocası, profesör.
Muhaddis: Hadis âlimi, hadis dersi veren profesör.
Hâfız-ı kütüp: Kütüphaneci. Câmi kütüphanelerinde görevli kişi.
Kandilci: Kandil yakan kimse. Câmilerde kandilleri yakan, söndüren, bakımlarını yapan görevli kimse. Mahyacıya da bu ad verildiği olur.
Mahyacı: Ramazan ayında câmi minâreleri arasına gerilen ışıklı şekil veya yazılara mahya denilir. Mahyacı; Mahya kuran sanatkâr.
Buhurî: Buhur; tütsü demektir. Buhurî, Câmilerde, tütsü yakma işiyle görevli olan.
Bunların çoğu, tarihe karışmış ve günümüz câmilerinde bugün karşılığı olmayan görevlilerdir. Câmilerde genel olarak 4 temel görevli (imam, müezzin, vâiz, kayyim) bulunmakla birlikte, özellikle Osmanlılar’ın yükselme devrinde ve daha çok, selâtîn câmileri gibi büyük câmilerde görülen 30 civarında farklı görev ve görevliler vardı.
Mescidlere Ait Hükümler
Mescidler, Allah Teâlâ’ya ibâdet amacıyla yapıldığı için büyük bir şerefe sahiptir. Bu yüzden her mescide “Beytullah” (Allah’ın evi)” denilir. Bir mescid, kıyâmete kadar mesciddir. Mescide saygısızlık veya tecâvüz, Allah Teâlâ’nın hukukuna tecâvüz anlamı taşıyacağı için uhrevî sorumluluğu gerektirir. Halkın değerlendirmesine göre, bu saygısızlığın cezası dünyada başlayacağından, câmiyi pisletenin, bu suçla helâkı/ölümü çağırdığı vurgulanır: “Eceli gelen...” denir. Kur’an, Ebrehe’nin Allah’ın evi Kâ’be’ye karşı savaş açmasından dolayı cezasının
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dünyada da çok fecî olduğunu anlatır. 4101
Bir mescidin içi ve arsası mescid olduğu gibi, gökyüzüne kadar üstü de mescid hükmündedir. Bu yüzden mescidde yapılması mekruh olan şeyin, üstünde yapılması da mekruh olur. Mescidlerin araya yol girmeyen çevresi de (finâ-i mescid) namaz konusunda mescid hükmündedir. Fakat başka konularda mescid hükmünde değildir. Bu nedenle, oralardan geçmek veya oraya abdestsiz girmekte bir sakınca yoktur.
Bir kimsenin kendi mahallesi veya köyünün câmiinde namaz kılması daha faziletlidir. Ancak, imamının daha sâlih ve daha fakîh olması bir tercih sebebidir. Bu konuda Mescid-i Harâm ile Mescid-i Nebevi’de ayrı bir üstünlük vardır.
Bir mescid, cemaate dar gelmeye başlamışsa yanlarından arsa satın alarak genişletilebilir. Arsa sahipleri râzı olmasa da bedeli ödenerek alınabilir. Çünkü buna toplumun ihtiyacı vardır. Bir kimse, Allah rızâsı için yaptırdığı bir mescidin idaresine, tâmir, tefriş ve aydınlatılmasına ve ehil ise imamlık veya müezzinliğine başkalarından daha fazla hak sahibidir. Kendisinden sonra ehil olan çocukları ve aşireti de başkalarından önde gelir.
Bir mescidin duvarları veya kubbesinin birtakım nakış ve yaldızlarla süslenebileceğine müteahhirîn âlimleri fetvâ vermişlerse de, mescidin sade olması daha uygundur ve sünnete muvâfıktır. Özellikle namaz kılanların dikkatini dağıtacak şekilde kıble tarafına yapılacak süslemeler mekruh sayılmıştır. Vakıf mütevellîsi, bu nakış ve süsleri vakfın malından yapamaz; yaparsa bedelini ödemesi gerekir. Çünkü bunlar, mescidin binasına, devamına ait şeyler değildir. Mescid içinde abdest alınmaya ait bir yer (şadırvan) yapılmışsa, burada abdest alınabilir.
Görevli imam ve müezzini bulunan bir mescidde cemaatle namaz kılındıktan sonra, başka bir cemaatin yeniden ezân ve ikametsiz olarak, mihrabdan başka bir yerde ikinci cemaatin namaz kılmasında bir sakınca yoktur.
Bir mescide sağ ayakla girilir, önce Rasûlullah (s.a.s.)’a salât u selâmdan sonra, “Allahümme’ftah aleynâ ebvâbe rahmetik (Allah’ım, bizlere rahmet kapılarını aç” diye duâ edilir. Çıkarken de önce sol ayağı dışarı atarak “Allahümme’ftah aleynâ ebvâbe fadlik (Allah’ım, bize lütuf ve kereminin kapılarını aç)” diye duâda bulunmalıdır. 4102. Diğer yandan, mescide ilk girişte, mescidi selâmlama anlamında Allah rızâsı için en az iki rekât “tahıyyetü’l-mescid” namazı kılınması sünnet olup, mescidin mânevî havasına intibakı sağlar.
Mescidlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak, vâiz, hatip ve öğrencilerine ders vermekte olan hoca sesini duyurmak için yükseltebilir. Namaz kılanlara zarar vermemek şartıyla Kur’ân-ı Kerim okuyanların veya Allah’ı zikredenlerin seslerini biraz yükseltmeleri câizdir.
Namaz için mescide gelenlerin, kendi durumlarına göre en temiz ve en güzel giysilerini giymeleri, cemaati nefret ettirecek soğan, sarımsak gibi şeyleri namaz öncesinde yemekten sakınmaları, insana, cemaate ve mescide olan saygının gereğidir. Kur’an'da şöyle buyrulur: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiselerinizi giyin (edep ve takvâ süslerini takının); yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü
4101] Bk. 105/Fîl, 1-5
4102] Bu duâ hakkında, Bk. Müslim, Müsâfirîn 68, 191; Ebû Dâvud, Salât 18
MESCİD
- 901 -
Allah israf edenleri sevmez.” 4103
Namaz kılanın önünden geçmek, mecbûrî hallerin dışında câiz değildir. Ancak, mescidde ön saflarda boş yer varken arka safta namaza duranın önünden geçip ileri safa gidilebilir. Burada, önünden geçilen kimse, câmi âdâbına uymayarak kendi saygınlığını kendisi yitirmiştir. Mescide abdestli olarak girilir. Mescidlere namaz için, namaza alıştırmak gâyesi olmaksızın câmide huzuru bozabilecek yaş ve durumdaki küçük çocukları, akıl hastalarını sokmak veya mescidin içinden zarûret bulunmadıkça yol gibi geçmek câiz değildir. 4104
Câmi İnşaatı, Onarımı ve Bakımı: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler i’mâr eder. İşte, hidâyete/doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”4105 Bu âyet-i kerime ile konuya dair diğer âyet ve hadisleri gözönünde bulunduran İslâm âlimlerinin çoğuna göre sözkonusu nasslarda yer alan “îmar” tâbiri, câmilerin inşâsı, onarımı, döşenmesi, aydınlatılması ve temiz tutulması gibi maddî îmarı içine aldığı gibi; oralarda ibâdet etmek, Kur’an okumak ve okutmak, ilim öğrenmek ve öğretmek gibi mânevî îmar faâliyetlerini de ihtivâ eder.
Câmi yaptırmanın sadece mü’minlere ait bir imtiyaz olduğunu vurgulayan Kur’an âyetlerinin yanında, bunu teşvik eden birçok hadis-i şerif de mevcuttur. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, Medine’ye varır varmaz ilk iş olarak hemen mescidin inşâsını başlatmış ve kısa bir zamanda tamamlanmasını sağlamıştır. İslâm âlimleri, müslümanların yerleşim birimlerinde ihtiyaca yetecek kadar câmi yaptırmanın farz-ı kifâye veya mendup ya da müstahap olduğu konusunda fikir birliğine varamasa da, câmi yaptırmanın önemi ve faziletini ısrarla vurgulamışlardır. Câmi inşaatında kullanılan ana malzemelerin, hatta harç suyu gibi katkı maddelerinin din açısından necis sayılmayan temiz şeylerden olmasının gereği üzerinde ayrıca durulmuştur.
“Allah'a şirk/ortak koşanlar, kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şâhitlik ederlerken, (küfürlerinin farkında olup, bizzat itiraf ederlerken) Allah’ın mescidlerini i’mar etme yetkileri yoktur. Çünkü onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”4106 Bu âyet-i kerimede ifade edildiği üzere, müslüman olmayanların câmi yaptırmaları veya yapımına katkıda bulunmaları doğru görülmemiş, âyette yer alan “îmar”la ilgili olarak yukarıda sözü edilen iki yorumdan maddî îmarın esas alınması halinde bunun câiz olmadığı zaten kesindir. Bu görüşü kaydeden Fahreddin Râzî, ayrıca gayrı müslimlerin câmi inşâsına katkıda bulunmalarının müslümanları minnet altında bırakabileceğine, bunun ise kabul edilemez bir şey olduğuna dikkat çekmiştir. 4107
Câmilerin yapılış maksadı dışında kullanılması, yıktırılması, satılması câiz değildir. Kur’ân-ı Kerim’de "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!”4108 buyrulmak4103]
7/A’râf, 31
4104] Mefâil Hızlı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 148-149
4105] 9/Tevbe, 18
4106] 9/Tevbe, 17
4107] Mefâtihu’l-Gayb, 16/7
4108] 2/Bakara, 114
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tadır.
Câmi ve mescidlerin sade bir görünümde olması esastır. Sadelikten uzak süslemeler, dikkat çekici yazılar ibâdet esnasında kişiyi meşgul edeceği ve namazın önemli unsurlarından olan huşûun zedelenmesine sebep olabileceği için mekruh sayılmıştır. Namaz kılınacak yerin temiz olması, namazın şartlarından birini oluşturduğuna göre câmilerin temiz tutulması mü’minler için başta gelen bir görevdir. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil’e, “Allah’ın evi” diye nitelendirilen Kâbe’yi temiz tutmaları emredilmiştir.4109 Yine Kur’an’da Allah'a nisbet edilen4110 ve birer ibâdet yeri olan câmilerin bakım ve temizliğine özen gösterilmesi ilâhî buyruk şeklinde yer almıştır. Konu ile ilgili birçok hadis de mevcuttur. Câmilerin temizliği yanında, câmiye girenlerin de vücut ve elbise (,özellikle yaz aylarında çorap) temizliğine dikkat etmeleri gerekir. Kur’an’da câmilere güzel elbiselerle gidilmesi emredilmiştir.4111 Özellikle cemaatin diğer zamanlara oranla daha kalabalık olduğu Cuma ve bayram günlerinde yıkanarak câmiye gitmenin sünnet olması da bunu göstermektedir.
Câmi Âdâbı: “Allah’ın evi” diye nitelendirilerek yüceltilen câmilere girecek kimselerin maddî pisliklerden temizlenmiş olmaları yanında; cünüplük gibi hükmî ve küfür, şirk gibi mânevî pisliklerden de arınmış olmaları gerekir. Bu sebeple, guslü icap ettiren bir halde olan kimselerin câmiye girmeleri çoğu âlime göre câiz görülmemiştir.4112 Câmiye abdestsiz girmek câiz olmakla birlikte mekruh kabul edilmiştir. Birden fazla kapısı bulunan câmileri yol olarak kullanmak da hoş karşılanmamıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin Mescid-i Harâm’a yaklaşmaları genel anlamda yasaklanmıştır.4113 Buna rağmen konunun ayrıntılarına inen fıkıh âlimleri arasında bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
Câmi âdâbına riâyet edemeyecek çok küçük yaştaki çocukların câmilere girmeleri genellikle uygun görülmemişse de; temyiz çağına (7-8 yaş) gelmiş çocukların câmiye götürülmesi, cemaatle namaza alıştırılması ve kendilerine câmide Kur’ân-ı Kerim öğretilmesi teşvik edilmiştir.
Ezan okunduğu sırada câmide bulunan bir kişinin meşrû mâzereti olmaksızın namaz kılmadan çıkıp gitmesi mekruhtur. İbâdet yerleri olan câmilerde cemaati rahatsız eden, onların huzurunu bozan her türlü davranıştan uzak durmak gerekir. Başkalarını inciterek öne geçmek, rahatsızlık verecek şekilde safları fazlaca sıkıştırmak ve namaz kılanın önünden geçmek de sakınılması gereken davranışlar olarak kabul edilmiştir.
Câmilerde taraflara karşılıklı menfaat sağlayan alım, satım, kira vb. akidler veya gelir getirici diğer işler yapılmasının hükmü haram veya en azından mekruh kabul edilmiş, sadece hîbe (bağış) akdi câiz görülmüştür. Câmide dilenmenin veya dilenen kimseye bir şey vermenin mekruh veya haram olduğunu söyleyen âlimler vardır. (Hele câmide Kur’an okuyup okuduğunu dilenmeye vesîle edinen,
4109] Bk. 2/Bakara, 125; 22/Hacc, 26
4110] 72/Cinn, 18
4111] 7/A’râf, 31
4112] Bk. Ebû Dâvud, Tahâret 93; İbn Mâce, Tahâret 126
4113] 9/Tevbe, 28
MESCİD
- 903 -
“cerci” denilenlere Kur’an’ı ve mescidi istismar ettikleri ve okudukları Kur’an’ı az bir pahaya -dünyevî bedel karşılığında- sattıkları için, daha sert tavır takınılmalıdır.) İnfak ayrı bir şeydir. Yani, ihtiyaç sahiplerine, onlar istemeden sadaka vermek, infak etmek câizdir. Câmi içinde, orada bulunanları rahatsız etmeyecek şekilde konuşmanın bir sakıncası yoktur. (Halkın câmide “dünya kelâmı konuşulmaz” demesinin bir temeli yoktur.) Bununla birlikte, sırf sohbet etmek maksadıyla câmiye gitmek, yüksek sesle konuşmak, hatta başkalarını rahatsız edecek şekilde yüksek sesle zikir yapmak tasvip edilmemiştir. Câmiyi kirletmemek şartıyla orada uyumakta ve bir şeyler yemekte sakınca yoktur.
Namaz kılmak bakımından câmilerin en faziletlisi, sırasıyla Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ’dır. Fazîletleri birçok hadiste de dile getirilen 4114 bu üç mescidden sonra ise, büyük ve cemaati kalabalık câmiler gelmektedir. Ancak, bu câmilere devam etmek, semt veya mahalle câmiinin cemaatsiz ve metruk kalmasına yol açacaksa mahalle câmiinde namaz kılmak daha fazîletli kabul edilmiştir. 4115
Kıble, Mihrâb, Minber, Ezan, Cemaat
Kıble: Kıble, ibâdette yönelinen yer, namaza başlarken dönülmesi gereken istikamet demektir. Allah’ın huzuruna çıkmak isteyen mü’min, Allah’ın evine (Beytullah) doğru yüzünü döndürmeli, kafasındaki bütün düşünceleri bir kenara bıkarak Allah'a teslimiyetle namaza durmalıdır. Kıbleye yöneliş, hem Allah'ın birliğini, hem de ümmetin bütünlüğünü işaret etmekte ve temsil etmektedir. Kâbe tektir, kıble de tektir. Bir'den fazla "ibâdî, itikadî, siyasî, sosyal, ulusal kıbleler" olamaz. Peygamberimiz ve o dönemdeki müslümanlar, hicretten sonra on altı – on yedi ay kadar Kudüs’e (Beytü’l-Makdis’e) yönelerek namaz kıldılar. Bu durum, yahudilerin şımarmasına, “Muhammed ve ashâbı kıblelerinin neresi olduğunu bilmiyorlardı. Biz onlara yol gösterdik; onlar bizim kıblemize tâbi oluyorlar” gibi laflar etmesine ve bunu etrafa yaymasına sebep olmuştu.
Rasûlullah başını göğe kaldırdı, İslâm’a kendi kıblesinin verilmesini niyâz etti. İşte bundan sonra hicretin ikinci yılı Şaban ayında kıble, Mescid-i Haram (Kâbe) olarak değiştirildi. Kudüs’ten Kâbe’ye dönülme emri geldi. Bunun üzerine yahûdiler ve münâfıklar tekrar mırıldanmaya başladılar. Aşağıdaki âyetler bu olayı anlatır:
“İnsanlardan birtakım beyinsizler, ‘üzerinde bulundukları kıblelerinden onları çeviren nedir?’ diyecekler. De ki onlara, ‘doğu da Allah'ındır, batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru bir yola iletir.’ İşte böylece sizin insanlar üzerinde şâhitler olmanız, Rasûl’ün de sizin üzerinizde bir şâhit olması için sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı. Senin arzulayıp da şu anda üzerinde bulunduğun kıbleyi (Kâbe’yi) Biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçesi üzerinde geri dönenden (münâfıktan) ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu şekilde kıblenin (Kudüs’ten Kâbe’ye) çevrilmesi, Allah’ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı (namazınızı) asla zâyi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara (her şeye rağmen) şefkatli ve merhametlidir. (Yâ Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda)
4114] Buhârî, Fazlu’s-Salât fî Mescid-i Mekke ve’l-Medîne 1, 6; Müslim, Hac 505-511
4115] Mehmet Şener, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 91-92
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. (Habîbim!) Sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti (mûcizeyi) getirsen yine de onlar (inatlarından) sana uyup kıblene kesinlikle dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen haksız davrananlardan olursun.” 4116
Yönlerin En Güzelini Tercih; Kâbe’ye Dönmek: Namaz kılarken kıbleye yönelmek namazın şartlarından biridir. Bu da, yönünü diğer yönlerden ayırıp Kâbe’ye çevirmekle olur. Kıbleye dönmek, Allah'a yönelip O’nun emrine uymak demektir. Bütün yönler Allah’ın, “doğu da, batı da Allah’ın”4117 olduğu halde Kâbe’ye yönelmek... Niçin Kâbe? Kâbe; Âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev;4118 insanlar için toplantı ve güven yeri kılınan Allah’ın evi;4119 savaşmanın, kan dökmenin yasaklandığı emin yer;4120 küfrün ve şirkin her çeşidine ve Allah’ın hâkimiyetini tanımayanlara karşı insanlar için bir kıyam merkezi kılınan Kâbe.4121 Tavaf edenler, kıyam edenler, rükû ve secde edenler için temizlenen mübârek Mescid.4122 Varlığın, imanın, sevginin ve hayatın merkezi Kâbe... Evrenselliğin, mutlaklığın ve sonsuzluğun sembolü Beytullah... Allah'a yönelen tüm duygu ve düşüncelerin odaklaştığı mihver... Yüce Rabb’in divanına duranların yüzlerini döndürdükleri kıble... Mescid-i Haram...
Kâbe; renksiz, süssüz ve sade bir yapı... Bütün yönleri içine alan, ama aynı zamanda yönsüzlüğü sembolize eden bir “küp”... Doğu, batı, kuzey, güney, yukarı, aşağı... hepsine bakar; ama hiçbir ine de bakmaz... Allah'ı yönsüzlük ve her yanda olmak itibarıyla hatırlatacak başka bir eser düşünülebilir mi? Açık bir alan ve boş bir oda... Ne mimarî bir hüner ve güzellik, ne bir sanat ve yazı, ne de bir başka olağanüstü özellik... Allah hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi karıştıracak, mutlak’ı ve sonsuz olan’ı düşünmemize engel olacak hiçbir fevkalâdelik yok... Tüm dikkatler, tüm hisler Allah'a yönelik... 4123
Kıbleye yönelmek; Kâbe’ye yönünü döndürmek, istikamet olarak Beytullah’ı seçmek demektir. Kalbini, gönlünü, duygu ve düşüncelerini, Kâbe’yi sembol edinerek Allah'a yöneltmek, O’nun emrine vermekle istikbâl-i kıble gerçekleşmiş olur. Kâbe’yi kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah'a döndürmesi, diğer yönlere ve kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin ve her dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti vardır. Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar. (Rasûlüm!) Sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti (mûcizeyi) getirsen yine de onlar (inatlarından) sana uyup kıblene kesinlikle dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer sen onların hevâlarına/arzularına uyacak
4116] 2/Bakara, 142-145
4117] 2/Bakara, 141
4118] 3/Âl-i İmrân, 96
4119] 2/Bakara, 125
4120] 2/Bakara, 191
4121] 5/Mâide, 97
4122] 2/Bakara, 125; 22/Hacc, 26
4123] Ali Şeriati, Hacc, s. 43-48
MESCİD
- 905 -
olursan, işte o zaman sen haksız davrananlardan olursun.” 4124
Kıble âyetinden sonra Mescid-i Haram’a yönelmekle özde bir değişiklik olmamıştır. Aslolan Allah'a yüzünü ve özünü döndürmektir; çünkü bütün yönler Allah’ındır. Mü’min, Rabbi’ine yönelmek için Kâbe’ye döner. Başkaları ise, kendi ilâhlarını sembolize eden nesnelere ve yönlere dönerler. Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır. “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”4125 Şu halde kıble; kalplerdeki imana, kafalarda taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği “ilâh”a göre değişen bir yön ve istikamettir. Örneğin, Allah Rasûlü’nün “kadınlarını kıble edinen bir neslin geleceği”nden söz ettiği rivâyet edilir. (Günümüzde kadının yanında, insanların kıblesini para tâyin etmektedir. İnsanlar işyerlerinde paraya yönelirken, evlerinde T.V.yi kıble gibi karşılarında tutmakta, yüzlerini hep bu kıblelerine çevirmekteler. “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya, anıtkabir yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla kimi de Kâbe yerine Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler.)
İşte mü’min, namaz kılmak için, yegâne ilâh olan Allah’ın huzuruna dururken, O’nun insanlar için bereket ve hidâyet kaynağı olsun diye koyduğu eve; Kâbe’ye yönelmekle, yalnızca Allah'a ve O’nun dinine tâbi olduğunu ortaya koymakta, buna karşılık tüm bâtıl dinlerin ve sahte ilâhların kıblesine itibar etmeyerek onlara asla tâbi olmayacağını ilân etmektedir. 4126
Mihrâb: Mihrab, câmide imamın namaz kıldırdığı yerin adıdır. Câmi ve mescidlerde, kıble tarafına isabet eden duvarın ortasında, câmiye ilâve edilen hücre demektir. Mihrabın zemini, yanlış bir âdet olarak câminin zemininden biraz yüksekçedir. Kur'an'da biri çoğul (mehârib) olmak üzere beş yerde geçen "mihrâb" kelimesi, dilcilerin çoğuna göre mescid anlamındadır. Makrizî, Mısır'da bazı mihraplardan söz eder ki, bununla mihrapları olan musallâları kasdetmektedir.
Tarih içindeki anlamı ve terimleşmesiyle mihrab, mesciddeki ibâdetlerin odak merkezi olup imamın şahsında tüm cemaat mihraba çıkar. “Mihrab” kelimesi, “harb” ile aynı kökten gelir. Kelime anlamı; “savaş alanı ve harb mekânı” demektir. Mihrab, tâğûta, şeytana, hevâ ve hevese, azgınlaşan nefse karşı savaş verilen yerdir. İnsanın, mihrabın hakkını vermesi, dünyevî eğilimlere, meşgalelere ve şeytanî güçlere karşı savaş hali içinde olması demektir.
Namaz kılan bir mü’min, bir bakıma günde beş kez muhârebe/savaş meydanına çıkmakta ve “Allahu ekber!” sloganını dilinden düşürmeyerek nefsiyle ve şeytanla kıyasıya savaşmaktadır. Zaten; ilâhlaştırılmaya meyyal olan nefisleri ayaklar altına almadan, putlaştırılan dünyaya ve onun nimetlerine karşı âhireti tercih etmeden, şeytana ve onun askerlerine karşı kin duymadan, Allah’ın dışında ilâhlık ve rablık iddia eden bütün otoriteleri reddetmeden kılınan namaz beyhûdedir. “Yalnızca Allah'a ibâdet edeceğine ve yalnızca O’ndan yardım dileyeceğine” dair söz verdiği halde; sahte ilâhlara kullukta bulunmaya, onları alkışlamaya devam eden, Allah’ın dışındaki fâni varlıklardan medet bekleyen kimse havanda su dövüyor demektir.
4124] 2/Bakara, 145
4125] 2/Bakara, 148
4126] Abdullah Yıldız, Namaz Bir Tevhid Eylemi, s. 72-73
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu yüzden, namaz kılan her mü’min; her kıyâmında, her rükû ve sücûdunda ve her kuûdunda, Allah adına Allah’ın düşmanlarına karşı zafer kazandığının şuurunda olmalıdır. O, yalnızca Allah’ın huzurunda divan durmakla, karşısında el ovuşturulan sahte ilâhlara karşı zafer kazanmaktadır. O, yalnızca Allah’ın huzurunda secdeye varıp toprağa yüz sürmekle, eli eteği öpülen, önünde yerlere kapanılan cibt ve tâğutlara karşı zafer kazanmaktadır. O, yalnızca Rabb’inin huzurunda huşû ile diz çöküp oturmakla, aşırı ta’zim edip putlaştırılan her türlü güç ve kudret sahibine karşı zafer kazanmaktadır.
Esasen namaz, baştan sona bir cihad ve muhârebedir; nefse, şeytana, tâğuta ve Allah düşmanlarına karşı... Zaten namaz, “salâ” kökünden türemiş olup “patlama ve parlama” anlamına gelir. Dolayısıyla namazın özünde, Allah düşmanlarına karşı bir patlama ve nefret ilânı vardır. Namazla düşünce planında mağlup edilen düşmanlar, pratik hayatta daha kolay yenilecektir. Namazda nefsini yenemeyen; nefislerin hâkimiyeti esasına dayanan câhiliyye düzenini nasıl mağlup edebilir? Namazda şeytanı yenemeyen; şeytanın ordularıyla nasıl baş edecektir? İşte bu açıdan bakıldığında namaz; hayatın hiçbir ânında durması mümkün olmayan fikrî ve fiilî cihad için bir hazırlıktır. Namazını gerçekten ikame eden bir mü’min, cihad ve tebliğ için gerekli heyecan ve enerjiyi ancak namazda bulacaktır. Kendisini namazla yenileyecek, imanını namazla güçlendirecek, davranışlarını namazla ıslah edecektir. Nihayet mü’min; namazla enerjik bir İslâm kavgacısı olacaktır.
“Namaz”la “mihrab” arasında sıkı bir bağ sözkonusudur. Dolayısıyla, cemaat halinde saf bağlayarak mihraba, yani savaş meydanına çıkan mü’minler, psikolojik ve fikrî olarak cihada hazırlanmaktadırlar. Safların dosdoğru ve arada boşluk bırakmaksızın düzenlenmesi, omuz omuza namaz kılmanın teşvik edilmesi, imamın düzen ve tertip konusunda sürekli cemaati uyarması, rükû ve secdeye giderken, kalkarken imamdan önce hareket edilmemesi, bu ve benzeri konularda imama harfiyyen uyulması... tümüyle askerî bir disiplin içinde cereyan eder ve müslümanları pratik olarak cihada hazırlar. Hz. Peygamber’in, Mescid-i Nebevî’de Habeşlilerin mızrak oyununa müsaade etmesi; cemaat namazı-câmi-mihrab ilişkisini ortaya koyması bakımından oldukça anlamlıdır.
Böylece câmiler; mü’minlerin fikren ve fiilen cihada hazırlandıkları, örgütlenip tebliğ ve cihad alanlarına sevkedildikleri merkezler olur. Günümüzde câmilerin ve cemaat namazlarının bu fonksiyonunu gerçek anlamda yerine getirmesi halinde, her câmi bir devrim merkezi ve cemaat bir devrim müfrezesi olacaktır. İşte o zaman: “Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” 4127
Minber: Câmilerde hatibin Cuma ve Bayram namazlarında hutbe okumasına mahsus, merdivenli yüksekçe bir yerdir. Mihrabın cemaate göre sağ tarafında bulunur. İlk minber, Mescid-i Nebevî’de Rasûlullah’ın konuşmaları ve hutbeleri için hicretin 8. yılında yapılmıştı. Minber yapılmadan önce, Rasûlullah, bir hurma kütüğü üzerine çıkarak hutbe okurdu. Bir zaman sonra bizzat Rasûlullah’ın isteği veya ashâbın, cemaatin kalabalıklaştığını ve arkadakilerin hutbe okurken O’nu göremediklerini bildirmeleri üzerine, birkaç basamaklı bir minber yapılarak
4127] 26/Şuarâ, 227; Abdullah Yıldız, a.g.e., s. 186-188
MESCİD
- 907 -
mescide yerleştirildi. 4128
Kürsü: Câmilerde vâizlerin vaaz ederek halka nasihatlerde bulundukları ve bütün cemaat tarafından görüldükleri yüksekçe bir yerdir. Cemaate göre mihrabın sol tarafında veya câminin yan duvarının ortasında bulunur.
Ezân: “Ezan”, sözlükte, duyurmak, bildirmek, ilan etmek, çağrıda bulunmak anlamına gelen bir masdardır. Kavram olarak ezân; 5 vakit farz namazları ve Cuma namazının vaktinin geldiğini müslümanlara duyurmak için okunan özel ifadelere denir. Ezân, müslümanlara ait, sözleri hadislerle kesinleşmiş, okunması dinî bir emir olan namaz çağrısıdır. Ezân okuyana müezzin, ezân okunan yere de mi’zene denir. (Bu kelime daha sonraları Türkçe’de minare şeklinde söylenmeye başlanmıştır.)
Ezân, yalnızca namaz vaktinin, namaz için toplanma zamanının geldiğini ilan eden sözler değildir. Bu özel ibâdet, mü’minleri Allah’a itaat etmeye, şuura, uyanıklığa, takvâya ve İslâmî dirilişe dâvettir. Mü’minlerin gür bir sesle, yiğitçe Allah’ın adını yükseltmeleri, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka Rab olmadığını, seslerinin ulaşabildiği her yere duyurmalarıdır. Ezân, Muhammed (s.a.s.)’in son peygamber ve tek önder olduğunu, mü’minlerin Kıyâmete kadar O’nun izinde olduklarını, O’nun hayatını örnek aldıklarını bildirmek ve ilân etmektir.
Ezân, baştan başa bir özgürlük bildirisidir. Müslümanların, Allah’tan başka hiçbir güç tanımadıklarını, O’ndan başka hiç kimsenin önünde eğilmelerinin sözkonusu olmadığını bütün dünyaya duyurmalarıdır, ültimatomlarıdır. Mü’minlerin İslâm’a bağlı olarak yaşama arzu ve isteklerini, ahid ve akitlerini, bu konudaki kararlılıklarını gösteren simgeleridir. Müslümanlar ezân şuuruyla; tevhidi, Allah’ın hâkimiyetini tebliğ ederken, insanları sadece Allah'a kulluk ve ibâdete çağırırken, kendi özgürlük hedeflerini de dile getirirler. Mü’minler, İslâm’ın hâkimiyeti, ibâdet ve müslümanca hayat özgürlüğü anlamına kavuşan gerçek ezânı, İslâm’ı hakkıyla yaşayabildikleri yerlerde ve zamanlarda okuyabilirler. Müslümanların hâkim olmadığı yerlerde okunan ezânlar yalnızca bir namaz çağrısı ve sınırlı bir din hürriyetidir. Böyle bir yerlerde İslâm’ın hedeflediği ezân şuurundan bahsedilemez.
Namaz Peygamberimizin hicretinden önce Mekke’de farz olduğu ve mü’minler Mekke döneminde de namaz kıldıkları halde, ezan ile birbirlerini namaza çağıramıyorlar, ezan okuyarak namaz için bir araya gelip cemaat olamıyorlardı. Ama ne zaman ki hicretten sonra Medine’de bir İslâm toplumu ve İslâm devleti kuruldu, İslâm egemen bir güç haline geldi; işte o zaman diğer İslâmî hükümler uygulanmaya başlandığı gibi, ezan okuma yükümlülüğü de başladı. Şüphesiz bu durum, ezan olayı ile müslümanların hâkimiyeti arasındaki bağlantıyı gösterir. Müslümanlar tarih boyunca fethettikleri beldelerde öncelikle ezan okumuşlardır. Günümüzde laik rejimlerin ezana ses çıkarmaması, verdikleri küçük tâviz karşısında aldıkları büyük tâvizlerden dolayıdır. Müslümanlara sus payı olmak üzere ezan okumalarına lütfen izin verirler, yakın tarihte ve yaşadığımız coğrafyalarda görüldüğü gibi, canları isteyince de ezanın aslını okumayı yasaklarlar.
Ezanın Başka Dillerde Okunması: Müslümanların yaşadığı beldeleri ele
4128] Buhârî, Cum’a 26
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçiren işgalci müşrikler ile yerli bağîler (Hakktan ayrılanlar), genellikle uğramadıkları camiye, kılmadıkları namaza, kuşanmadıkları tesettüre ve uyup gereğini yapmadıkları ezana müdâhale etmekten geri durmamışlardır. Canları istedikçe günümüzde de müdâhale edebilmektedirler. Ya onun sesini kısmaya, ya da asıl fonksiyonunu icrâ edemeyecek hale sokmaya çalışırlar. Etki alanını sınırlamak, başka dillerde okunmasını emredip yozlaştırmak isterler.
Ezanın sözleri Arapçadır ve dünyanın her yerinde Kıyâmete kadar Arapça okunmaya devam edilecektir. Çünkü onun sözleri bizzat Peygamberimiz tarafından tesbit edilmiş ve ümmete emânet bırakılmıştır. Ezanın Arapça sözlerinden başka bir şekilde okunabileceğine hiçbir aklı başında İslâm âlimi fetvâ veremez. Verenler olmuşsa veya böyleleri çıkacaksa, onlar âlim değil; kendilerine ekmek ve emir verenlerin sözcüleridir ve bunların değerlendirmeleri müslümanları bağlamaz. Üstelik hiçbir dildeki ezan çevirileri, aslının etkisini, sözlerindeki derin anlamı, âhengi, haşmeti ve ürpertiyi ifade edemez. Hangi dil “Allahu ekber” sözünü canlı, etkileyici, ürpertici, şuurlandırıcı, uyarıcı, ısındırıcı, kalplerin derinliğine işleyici bir şekilde anlatabilir? Hangi söz “eşhedü en lâ ilâhe illâllah (şehâdet ederim ki Allah’tan başka tanrı yoktur!)” bildirisini, iman ilânını, coşkusunu, bağlılığını, yüceliğini, yalancı tanrıları red edişteki kararlılığı dile getirebilir?
Bir semboller sistemi olan dil, onu konuşanların inançlarını, tercihlerini ve dünya görüşlerini; hayatı, tabiatı ve yaratıcıyı algılayış biçimlerini gösterir. Arapça da antropolijik anlamda dillerden bir dildir ve kutsal değildir. Ancak Allah (c.c.) Kur’an’ı bu dille gönderdi, Peygamberini bu dili konuşan bir kavimden seçti. İslâm’ın gelişine kadar sıradan bir dil olan Arapça, Kur’an ile birlikte en zengin dillerden biri oldu. Kur’anî vahiy, bu dile ait kelimelerin içini kendi değerleriyle, kendi dünya ve evren görüşüyle doldurdu. Vahyin, içini doldurduğu bu kavramlar artık Arabça değil; Rab’çadır, İslâm’cadır. Müslümanlar dinlerini bu kavramlarla öğrenirler, algılarlar ve hayatlarını bu kavramlarla İslâm istikametinde dönüştürürler.
Ezanın başka bir dilde (özellikle Türkiye’de Türkçe olarak) devlet zoruyla okutulmaya çalışılması, Din’i protestanlaştırma amacından başka bir şey değildir. Ezanın Arapça dışında bir dille okunmasını savunanlar; dikkat edilirse, ya tepeden inmeci jakobenler ya da ulusçu düşünen yarım okumuşlar, aydın denilen karanlıklardır. Bunların da Din’i daha iyi anlayıp, daha iyi uygulama diye bir kaygı taşımadıkları bilinen bir şeydir.
Ezan, bir İslâm şiarıdır (sembolü ve sloganıdır). Bilindiği şibi şiarlar şuurları uyandırmak içindir. Semboller, dış görünüşlerinden çok daha büyük anlam ve değer taşırlar. İslâm’ın şiarlarına karşı mücâdele edenler aslında şuursuz nesiller yetiştirmek istiyorlar. Çünkü şuursuz nesilleri kullanmak ve gütmek daha kolay olur.
Ezan, yalnızca namaz için toplanma çağrısı değildir. O, bir tevhid duyurusu, bir iman yenileme dâveti, bir birlik (vahdet) ilânıdır. Müslümanları tek bir İlâh’a, tek bir öndere çağırmak sûretiyle onlara kurtuluşun (felâhın) yolunu göstermekir. Şehâdet ilkesine sarılan mü’minler, tek yumruk, tek yürek halinde ve tek gâye uğruna İslâm ümmeti binasını meydana getirirler. Ezan, aynı zamanda bir tebliğdir. Mü’minleri Allah’a ibâdete dâvet ederken, gayri müslimleri Allah’a teslim olmaya çağrıdır. Namaz, Allah’a kulluğun simgesidir. Teslimiyetin, zikrin,
MESCİD
- 909 -
boyun eğmenin, Allah’ı büyük tanımanın, duânın, niyazın, en Yüce Makamı tanımanın somutlaşmış halidir. Namaz; İslâm’a teslimiyetin, müslüman olmanın göstergesidir. Ezan, bu teslimiyeti yeniden hatırlatır, bununla mü’minlere şuur ve canlılık verir.
Ezan, insanlara İslâm gerçeğini, ibâdetin yüceliğini, Allah yolunun doğruluğunu haber verir. Ezan, mü’min yürekleri sevindirir, onların esir, aşağı, müstaz’af, sürünen, sünepe olmadıklarını; aziz olduklarını/olmaları gerektiğini ilân eder ve onları Allah’a ibâdetle en güzel hürriyetin tadını tatmaya dâvet eder. Unutmamak gerekir ki ezan, yalnızca dinlenmez, aynı zamanda dinleyen müslümanlar tarafından okunur. Kur’an okur gibi, tabiatın dilini, denizin bestesini, gülün kokuşunu okur gibi… Her bir müslüman duyduğu ezan sesinde, kendi benliğini bulur, parçası olduğu bütünü hatırlar, organı olduğu bedeni aklına getirir. Ezanın sözlerinde imanını, umutlarını, kimliğini, aşkını ve varlığını hisseder.
İlk Ezan: Rivâyete göre Medine’de ilk defa Abdullah bin Zeyd’in gördüğü rüya üzerine ezan okunmaya başlanmıştır. Müslümanları namaza dâvet etmek üzere teklif edilen ‘çan çalma’, ‘ateş yakma’, ‘boru üfleme’ gibi şeyler Peygamberimiz tarafından kabul edilmedi. Çünkü İslâm bâtıl dinlere ait ibâdetleri ve onlara ait şiarları kabul etmez. Abdullah bin Zeyd, o gece gördüğü rüyayı ve rüyada kendisine söylenilen sözleri Peygamberimiz’e anlattı. Aynı rüyayı Hz. Ömer de görmüştü. Bunun üzerine Peygamberimiz Abdullah’a, “rüyada öğrendiğini Bilâl’a öğret, okusun. Çünkü onun sesi daha gürdür.” buyurdu. Böylece bugünkü haliyle ezan, dinî bir görev olarak meşrulaştı. 4129
Ezandan sonra “ezan duâsı”nı okumak Peygamberimiz’in emridir. 4130
Farz namazlardan önce ayrıca okunan ezana kaamet (ikaameh) denir. Ezan, farz namazlar ve cuma namazı için okunduğu gibi; mü’minler, doğan çocuklarının sağ kulağına ezan, sol kulağına kaamet okurlar. Bu ibâdet çocuğun İslâm fıtratına uygun bir amel ve ileride bu fıtratı koruması hususunda bir duâdır. Ezan, vâcip derecesinde sünnet-i müekkededir. (12) İnsan doğar doğmaz ezanla, tekbirle hayata adım atar. Ölürken de ezanla, tekbirle musalâya konur, namazı kılınır. Önemli olan bu ikisi arasındaki hayatı ezan ve tekbir mesajı ve gerekleriyle geçirmektir.
Ezan, tekbire, salât ve felâha çağrı olduğu gibi, aynı zamanda bir tebliğdir. Allah'ın hâkimiyetini bütün dünyaya ilân eden bir özgürlük mesajıdır; bir devrim çağrısıdır. O yüzden ezanla dirilen, namazla şeytana karşı zafer kazanan tevhid eri, kulu kula kulluktan kurtaracak bu mesajı topluma yaymaya, sesini ulaştırabildiği tüm yerlerde Hakkı hâkim kılma mücâdelesine ve tevhid ve vahiy ekseninde toplum projesi sunup kişisel, sosyal, siyasal değişim ve dönüşüm için hakkı haykırmış olur. Bulduğu doğruyu ve güzeli, kurtuluş ve huzuru başkalarıyla paylaşmak için “buldum, buldum!” demiş ve bulduğunu bulamayanlara da sunmuş olur.
4129] Müslim, Salât 1, hadis no: 377, 1/285; Ebû Dâvud, Salât 27-28, hadis no: 499, 505-507, 512, 1/135, 138-139, 141; İbn Mâce, Ezan 1, hadis no: 706-709, 1/232,233; Buhârî, Ezan 1, 1/157; Tirmizî, Salât 139, hadis no: 190, 1/362; Nesâî, Ezan 1, 2/3
4130] Müslim, Salât 11, hadis no: 384, 1/288; Ebû Dâvud, Salât 36, hadis no: 523, 1/144; İbn Mâce, Ezan 4, hadsi no: 722, 1/239; Buhârî, Ezan 8, 1/159; Tirmizî, Salât 157, hadis no: 211, 1/413; Nesâî, Ezan 38, 2/22
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
"Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve "şunu hatırla" , "bunu düşün" diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir." 4131
Rasûlüllah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Ezandan rahatsız olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, Rasûlullah'ın yellenme sesine benzetmesi de dikkat çekicidir.
Akla şöyle bir soru gelebilir (veya gelmelidir): Kur'an'a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terkedilmesi câiz olmayan bir ibâdet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir. Namaz, ferdî bir ibâdettir. Namazla kişi, sadece kendisini ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan yaklaşamaz mı?
Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah'ın en büyük olduğu, O'ndan başka ilâh olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana, "ezan-ı Muhammedî" denir. Anlamı, Muhammed’e (s.a.s.) ait çağrı, Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
Peygamberimiz döneminde Cuma namazları için, farzdan hemen önce okunan tek bir ezan vardı. Dışarıda ayrı bir ezan okunmazdı. Cuma namazı için iki ezan okunmasına Emevîler döneminde başlandı. Bu bid'at, Türkiye'nin bütün câmilerinde hâlâ devam ettirilmektedir. Ezanların insan sesiyle okunması da sünnetin gereklerindendir.
Ezan Yasağı; Allahu Ekber’den Tanrı Uludur’a: Ezan, 1932 yılında devlet baskısı ve zorlamasıyla sadece Türkçe tercümesiyle okunmuştur. Türkiye'deki tüm minâreler, tam 18 sene boyunca "Allahu Ekber!" sadâlarına hasret kalmıştır. Bu Türkçe ezan(!) şu şekilde okunmaktaydı:
"Tanrı uludur, Tanrı uludur;
Tanrı uludur, Tanrı uludur!
Şüphesiz bilirim, bildiririm:
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.
Tanrı'nın elçisidir Muhammed
4131] Buhârî, Ezan 4, Amel fi's-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89; Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezan 30; Muvattâ, Nidâ 6; Kütüb-i SitteTercümesi, 8/ 320
MESCİD
- 911 -
Haydin namaza! Haydin felâha!
Tanrı uludur, Tanrı uludur!
Tanrı'dan başka yoktur tapacak!"
Arapça aslıyla okuma yasağı 16 Haziran 1950 tarihine kadar sürmüştür. Ezanın tekrar aslî lisanıyla okunmaya başlamasından ordu rahatsız olmuş, kışlalarda kıpırdanmalar başlamış; bu uygulamayı tekrar hayata geçirenler on sene sonra bu suçlarının(!) cezasını idam sehpalarında ödemişlerdi. Bu uygulama, "laik" olduğu iddia edilen rejimin dine ne kadar müdâhale ettiğini göstermesi açısından hayli önemlidir. Ezanı Arapça aslıyla okumayı göze alan bazı müezzinlerin bu büyük suçu(!) işlediklerinden dolayı fecî zulümlerle cezalandırıldığını biliyoruz.
Minâre: Câmilerde müslümanlara namaz vakitlerini bildirmek için müezzinlerin ezan okudukları kule gibi ve füze şeklinde yüksek, sivri yapılı yerlerdir. Minâre, ilk defa hicrî 58 yılında Muâviye tarafından Mısır'da Amr bin el-Âs Câmiine ilâveten inşâ edildi. Bu minâre üstünde ilk defa ezan okuyan, sahâbeden Şurahbil bin Âmir el-Murâdî idi. Minârenin alttan yukarıya doğru bölümleri şunlardır: Temel, gövde, şerefe (ezan okunan ve dışarıya yönelik lambalar bulunan yer), şerefe korkuluğu, petek, peteğin üzerinde minârenin şerefesine açılan kapı, külâh ve alemdir.
Müezzin Mahfili: Mahfil (veya mahfel), müezzinlerin vazife gördükleri yerdir. Câmilerde minberin karşısında ve ortaya yakın arka tarafta bulunurlar.
Hünkâr Mahfili: Bazı büyük câmilerde, padişahların içinde namaz kıldığı yere hünkâr mahfili denir. Hünkâr mahfili bulunan câmiler, şehrin en büyük câmileri olduğu için bunlara "Selâtin Câmileri" denilir.
Câminin bu bölümlerinden başka, daha çok sosyal fonksiyon olarak işlevi olan şu yapıları da vardır: Kur’an Öğretimi için kurs binası veya odası şeklinde bölmeler, son cemaat mahalli, imam odası, şadırvan, avlu, tuvalet, gasilhane.
Namazgâh: Câmi yerine kullanılan namaz yeri, namaz kılınan meydan ve açık mescid demektir. Bayram ve cenâze musallâları/namazgâhları da yalnız namaz hususunda mescid hükmündedirler.
Cemaat: Cemaat kelimesinin aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir. Cemaat, sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya toplanan insan topluluğuna verilen addır. Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla cemaat, İslâm ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e, yani Tevhid Dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler. Cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât) değildir.
Namaz ve Cemaat: İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çarpıcı bir örnektir. Peygamberimizin cemaatle namaz kılmayı niçin sık sık tavsiye, hatta emrettiği bu nedenle daha iyi anlaşılır. Mü’minler kendi aralarında
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
seçtikleri ya da uygun gördükleri bir namaz imamının arkasında bir farz namazı kılmak üzere cemaat olurlar. Onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde onun komutuyla rükû ve secde yaparlar. İmamın okuyuşu cemaat için yeterli sayılır. Onunla birlikte hareket ederler, onunla beraber namazı tamamlarlar. Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla birlikte ama ondan sonra yapar, aynı zamanda da o imama uyan diğer mü’minlerle beraber yapar. Namazda kendi başına hareket etmez, diğer müslümanlarla birlikte aynı amacı gerçekleştirmeye, yani namazı ikame etmeye (yerine getirmeye) çalışır.
Cemaatle kılınan namazdaki hiyerarşik düzen, müslümanların oluşturacağı toplumun düzenine de bir işarettir. Namazda önde imam olur ve bütün cemaat yerin genişliğine göre onun arkasında sıra halinde saf tutar. Buradaki düzen piramit düzeni değil; eşitlik ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde soylular ve imtiyazlılar sınıfı yoktur. Hiç kimse diğerinden üstün değildir. Seçtikleri imam bile onlardan biridir ve yalnızca namazda onların bir adım önündedir.
İslâm’a göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler, hemen cemaat olmaları tavsiye edilir.4132 Cemaate devam etmenin sevabı kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların cemaate gelmelerine engel olunmamasını istemiştir. 4133
Müslümanlar, farz namazları, Cuma ve bayram namazlarını cemaatle kılarlar. Cuma ve bayram namazlarının ancak cemaatle kılınması, tek başına kılınmasının mümkün olmaması oldukça önemlidir. Şüphesiz Cuma ve bayram, mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır, aralarındaki kardeşlik ilişkilerini artırır. 4134
Peygamberimiz (s.a.s.) birçok hadisinde müslümanlara cemaat olmayı teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Bunun yanında cemaatle namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an Hz. Peygamber’e, düşman korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir.4135 Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek başına kılınana göre yirmi beş veya yirmi yedi derece daha yüksektir. 4136
Hadis rivâyetinde; "Cemaatle kılınan namaz, ayrı kılınan namazdan yirmi yedi derece üstündür."4137 buyruluyor.
Bu faziletin, bugünkü devlet dairesi haline getirilen mescidlerde olacağını sanmıyorum. Çünkü asr-ı saadetteki uygulamada mescidin 27 fonksiyonu vardı. Günümüzde namaz kılmanın dışında mescidler hiçbir olumlu fonksiyon icrâ
4132] Buhârî, Ezan 35, 1/167; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 44, hadis no: 972-975, 1/312; Nesâî, İmâmet 43-44, 2/80
4133] Buhârî, Ezan 162, 1/218; Müslim, Salât 30, hadis no: 442, 1/326; Ebû Dâvud, Salât 52, hadis no: 565-568, 1/155
4134] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 101-102
4135] 4/Nisâ, 101-102
4136] Buhârî, Ezan 30, 1/166; Müslim, Mesâcid 42, hadis no: 649, 1/449; Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 559, 1153; İbn Mâce, Mesâcid 16, hadis no: 786-790, 1/258; Tirmizî, Salât 245, hadis no: 330, 2/15
4137] Buhârî, Ezan 30; Müslim, Salât 272
MESCİD
- 913 -
etmiyorlar. Allahu a’lem, hadis rivâyetindeki 27 derece sevap, mescidlerde icrâ edilen 27 ayrı sevaba sebep olacak 27 değişik fonksiyonla ilgilidir. Ama, bu benim şahsî yorumumdur, bu konuda iddia sahibi de değilim, sadece böyle düşünüyorum.
Asr-ı Saâdette 27 değişik fonksiyonu bulunan mescidler (câmiler) günümüzde cemaatle veya münferid olarak namaz kılınan yer olmanın dışında hiçbir fonksiyonu icrâ etmiyor. O yüzden 27 değişik faaliyetin yapılmasıyla elde edilecek 27 derece sevabın günümüz camilerinden beklenilmesinin hiçbir tutarlı tarafı olmadığını düşünüyorum. Tam tersine, bugün camilerde herbiri ibadetlerin sevabını götürecek 27 ayrı bid’atin görülebileceğini belirtmek istiyorum. Yukarıda gerçek camilerde olması gereken 27 fonksiyonu saydım. Ve günümüz mescidlerinde görülen 27 bid’ati de aşağıda tek tek sayacağım. Devlet dairesi haline gelmiş/getirilmiş günümüz camilerinde gerçekten 27 derece sevap beklenip beklenilmeyeceği hakkında kararın tekrar düşünülmesi ve bu camilerin işgalden kurtulup yeniden asr-ı saadetteki fonksiyonlarına sahip kılınıp bid’atlerden arındırılması için bütün muvahhid mü’minleri görev bilincine davet ediyorum.
Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Nebevî
Kur'an'ın bildirdiğine göre "insanlar için inşâ edilen ilk beyt (mâbed)" Kâ'be'dir.4138 Rivâyete göre onun ilk bânîsi Hz. Âdem'dir. Ebû Zerr'in sorduğu sorular üzerine Hz. Peygamber, yeryüzünde ilk mescidin Mescid-i Harâm, ikincisinin ise Mescid-i Aksâ olduğunu açıklamıştır.4139 Aynı hadiste aralarının zaman olarak kırk yıl olduğunun belirtilmesi, (kırk sayısının çokluk ve uzaklık bildiren mecaz anlamı kastedilmediyse) Hz. İbrâhim ve Hz. Süleyman'ın eski temelleri üzerine bunları yenilediklerini göstermektedir. Bu mescidlere "beyt" denilmiş, Kâbe için "el-Beyt",4140 "Beytü'l-Harâm",4141 "Beytü'l-Atîk"4142 ifadeleri kullanılmıştır. Tarihî bulgulara göre Mekke, Mescid-i Harâm'dan dolayı, eskiçağlardan beri mescidin yeri olarak bilinmekteydi.
"Şu mescidimdeki namaz efdaldir." (Bir başka rivâyette:) "Bu mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Harâm hâriç bütün mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır." 4143
İslâm’a göre üç mescid yücedir. Bunlara özel ziyaret yapmak helâldir: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve Mescid-i Nebevî.4144 Mescid-i Haram, yeryüzündeki mescidlerin en faziletlisidir. Burada kılınan bir namazın, başka mescidlerde kılınan yüz bin namazdan daha efdal olduğu rivâyet edilmiştir. “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâriç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir. Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz da diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan efdaldir.”4145
4138] 3/Âl-i İmrân, 96
4139] Buhârî, Enbiyâ 49; Müslim, Mesâcid 1-2
4140] 2/Bakara, 125, 127, 158; 3/Al-i İmrân, 96, 97
4141] 5/Mâide, 2, 97
4142] 22/Hacc, 29, 33
4143] Buhârî, Fazlu's-Salât 1; Müslim, Hacc 505; Tirmizî, Salât 243; Nesâî, Mesâcid 7; Muvattâ, Kıble 9
4144] Müslim, Hacc 74, hadis no: 1338, c. 2, s. 975; Buhârî, Salâtu Mescid-i Mekke 1, 6, 2/76,77, Savm 67, 2/56; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033, 2/216; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326, 2/148
4145] İbn Mâce, hadis no: 1406
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fazilet bakımından Mescid-i Haram’dan sonra, Mescid-i Nebevî ve ondan sonra da Mescid-i Aksâ gelir.
Mescid-Haram, Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu alandaki câminin adıdır. Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescid anlamında, “hurmetli mescid” demek olan “el-Mescidu’l-Haram” ismi verilmiştir. Bütün müslümanların kıblesidir. Buraya Harem-i Şerif de denilir. Açık bir alan üzerinde bulunan Kâbe, Makam-ı İbrâhim ve zemzem kuyusu, bu mescidin içindedir. Çevre duvarları 547 metredir. Bu dört duvarında 9 kapı ve çevresinde 92 kubbe ve 7 minâre vardır.
“Mescid-i Haram” Kur’ân-ı Kerim’de 15 yerde zikredilir. Asr-ı Saâdet’in ilk yıllarında namazlarda kıble Kudüs’teki Mescid-i Aksâ iken, hicretten sonra 16. ayda, kıble Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmiştir.4146 Saldırı olmayınca, çevresinde savaş yapılması yasaklanmıştır “Mescid-i Haram’ın yanında onlar, sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer orada sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.” 4147
Mescid-i Haram, Emevîler, Abbâsîler, Osmanlılar ve Suudlular zamanında çeşitli tamirler görmüş ve değişikliklere uğramıştır. Şimdiki haliyle Kâbe’ye yakın olan kısmın üzeri açık, dış kısımların üzeri kapalıdır.
Peygamberimiz, 7 yerin mescid edinilmesini yasaklamıştır. Bunlar: zibillik-çöplük, mezarlık, yol kavşakları, güzergâhlar, hamamlar, hayvan ağılları ve Kâbe'nin üstüdür.4148 Bu gün Suud yönetiminin, Kâbe'nin tepesine diktiği görkemli krallık sarayı, Beytullah'ı ayakaltına alırcasına tepeden bakan yapısıyla Mescid-i Harâm'a büyük saygısızlık olduğu gibi; eğer kral ve çevresindekiler namaz kılıyorlarsa, hadis-i şerif gereği buradaki namazların da geçerli olmayacağını belirtmek gerekir.
Mescid-i Nebevî: Rasûlullah’ın (s.a.s.) Medine’ye hicretinden hemen sonra ashâbıyla birlikte binâ ettiği mescid. Bu mescide, Mescid-i Nebî, Mescid-i Rasûl, Mescid-i Şerif, Mescid-i Saâdet de denilir. Bilindiği gibi, devesiyle Medine’ye giren Rasûlullah: “Bırakın deve serbestçe yürüsün” demiş, onun durduğu yerde ikamet edip mescid yapacağını belirtmişti. Deve, iki yetim kardeşe ait boş bir arsaya çöktü. Rasûlullah’ın devesinin çöktüğü bu arsa sahipleri olan Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl hîbe etmek için ısrar ettilerse de Hz. Peygamber bunu kabul etmedi ve on dinar karşılığında burayı satın aldı. Etrafı çevrili olan bu arsanın hemen bitişiğinde, câhiliyye insanlarının gömülü bulunduğu bir mezarlık vardı. Rasûlullah bu mezarlığın kaldırılması istedi. Böylece mescidin inşâ edileceği arsa genişletilmiş oldu. Ayrıca burada bulunan su birikintisi de yok edildi.4149 Ensar ve muhâcirden gönüllü kimselerin katılımıyla inşâ edilen bu mescid için Rasûlullah, organize etmek, planlarını yapmak, kıble duvarının tesbit ve inşâsı ve bir işçi gibi taş ve kerpiç taşımak şeklinde bizzat katılmıştır.
Mescidde namaz kılınan yerin üzeri açıktı. Ancak, mescidin ortasında, hurma ağacından yapılan direkler üzerinde, hurma dal ve yapraklarından bir gölgelik yapılmıştı. Mescidin doğu tarafında duvara bitişik olarak Rusûlullah (s.a.s.)’ın
4146] Bk. 2/Bakara, 249-250; 144
4147] 2/Bakara, 191
4148] İbn Mâce, Mesâcid 4
4149] Nesâî, Mesâcid 12
MESCİD
- 915 -
hanımları için odalar inşâ edilmişti. Yine bu mescide bitişik olarak, gündüzleri bir eğitim-öğretim yeri, geceleri ise evsiz kimseler ve misafirlerin barınması için “Suffe” denilen üzeri kapalı bir bölüm eklenmişti. Medine’de inşâ edilen bu mescid, aynı zamanda, kurulan İslâm devletine ait bütün faâliyetlerin yürütüldüğü bir merkez niteliğinde idi.4150 Birçok kez genişletilen mescid, bazen yeniden inşâ edilmiş, minâreler eklenmiştir.
Mescid-i Nebî’de kılınan namaz, diğer mescidlerde kılınan namazlardan çok daha faziletlidir. Hadis rivâyetinde buradaki namaz, başka mescidlerde kılınan bin rekât namazdan daha hayırlı ve faziletli4151 olduğu ifade edilmiştir. Bunun içindir ki, hac farîzasını îfa etmek için bu topraklara giden müslümanlar, bir müddet (bu müddet, genellikle 40 vakit peşpeşe namaz kılmak için 8 tam gündür) Medine’de kalarak Peygamber Mescidinde ibâdet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalışırlar.
Mescid-i Aksâ: Kudüs’te eski Süleyman (a.s.) mâbedinin bulunduğu yerde inşâ edilmiş olan câmiye Mescid-i Aksâ denilir. “Aksâ”, en uzak anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de isrâ olayıyla ilgili olarak bu mescidden bahsedilir. “Kulunu (Muhammed’i), gece vakti, âyetlerimizden bazılarını göstermek için Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O her şeyi işitir ve görür.” 4152
Mescid-i Aksâ’ya “İliya” veya günahlardan temizlenme yeri anlamında “Beytü’l-Makdis yahut Beyt-i Mukaddes adı da verilmiştir. Mescid-i Aksâ’ya “en uzak mescid” anlamındaki bu ismin verilmesi, Mekke’deki Mescid-i Haram’a yaya yürüyüşü ile bir aylık mesafede bulunması yüzündendir. Hz. Peygamber, mirac gecesinde; “Burak’a bindim, Beytu’l-Makdis’e gittim” 4153 buyurmuştur. Yeryüzünde Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski mescidlerden birisi Mescid-i Aksâ’dır. Yapımına Dâvud (a.s.) başlamış ve Hz. Süleyman tarafından tamamlanmıştır.
Mescid-i Aksâ, hicretin 16. ayına kadar müslümanların kıblesi idi. Hz. Ömer devrinde Kudüs fethedilince, oraya giden halîfe gece vakti Beytü’l-Makdis’e girdi ve bütün gece orada namaz kıldı. Sabah olunca ezan okutarak cemaatle namaz kıldı. Beytü’l-Makdis’in mukaddes hâtırasına bir mescid yaptırdı. Bu yapıya Mescid-i Ömer denilir ve asıl Mescid-i Aksâ burasıdır. Mescid-i Aksâ diye ziyaret edilen büyük câmi, Kubbetü’s-Sahrâ diye isim alır. Dört yandan merdivenlerle çıkılan geniş bir seddin ortasında, sekiz köşeli ve yüksek kubbeli bir binadır. Kubbetü’s-Sahrâ’nın bir ziyâret yeri olmasına karşılık, Mescid-i Aksâ, bunun bir ibâdethanesini teşkil eder. Mescid-i Aksâ deyince; İslâm kaynaklarında Kubbetü’s-Sahrâ, mezar, türbe, tekke ve sebil gibi dinî amaçlarla yapılmış yapıları içine alan yaklaşık 150 dönüm kadar bir arazi üzerine serpilmiş binalar topluluğu anlaşılır. Dar anlamda Mescid-i Aksâ deyince, Kubbetü’s-Sahrâ’dan uzakta olmayan ve Abdülmelik tarafından inşâ edilmiş bulunan câmi kast edilir.
Süleyman Ateş'in Alfred Guillaume'in makalesinden yola çıkarak Mescid-i Aksâ ile ilgili iddiası hayli farklıdır: Mescid-i Aksâ ne Kudüs'teki Süleyman mâbedi, ne de gökte bir mâbeddir. Hz. Peygamber'in zaman zaman gidip
4150] Nesâî, Mesâcid 20
4151] Ahmed Bin Hanbel, I/16, 184; Nesâî, Mesâcid 4
4152] 17/İsrâ, 1
4153] Müslim, İman 259; Nesâî, Salât 10
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
namaz kıldığı, Ci'râne Vâdisinde bir namazgâhtır. Ci'râne Vâdisinin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Ednâ (yakın mescid), Hz. Peygamber'in namaz kılıp ihrâma girdiği namazgâhına da Mescid-i Aksâ (uzak mescid) denmiştir. Dolayısıyla, isrâ olayının olağanüstü bir durumu yoktur, bedensel bir yürümedir; mîrac da ona göre ruhsal bir yükselme ve müşâhededir. 4154
En Fazileti Üç Mescid ve Bugünkü Konumları: Yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescid vardır. “Üç mescidden başka bir yere (ibâdet ve ziyâret etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve Benim mescidim.” 4155
Bu üç mescidin üstünlükleri, onların peygamberler eliyle kurulmalarından gelmektedir. Mescid-i Haram, yani Kâbe, bütün varlıkların kıblesi, Mescid-i Nebevî, takvâ üzerine kurulan Son Peygamber'in mâbedi, Mescid-i Aksâ da eski Peygamberlerin kıblesi, müslümanların da ilk kıblesidir.
Bu Üç Mescid, Günümüzde Müslümanların Esâretini Haykırıyor!.. Ne yazık ki, en faziletli bu üç mescid de farklı şekillerde hür değil. İslâm ümmetinin malı ve kutsal değeri olan Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî bir kral ailesinin keyfî yönetimindedir. Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu, Kur’an’da mübarek kılındığı bildirilen bölgede yer alan Kudüs ise siyonist kâfirler tarafından işgal edildi. Bu işgalle beraber Mescid-i Aksâ ve onun yanında bulunan diğer İslâm mirası siyonist tehdidi altındadır. Diğer mescidlerin birçoğu da İslâm dışı siyasî anlayışların kontrolündedir.
Mü’minlerin kalbi Allah’ın evidir. Câmiler de Allah’ın evidir. Her müslüman, kalbinde Allah’ın evini taşır. Câmiler, kentin içindeki rûhânî merkezlerdir; dünyanın rûhâniyeti ise Kâbe’de odaklaşır. O Beytullah’tır. Önce, Mekke’yi mi kaybettik; yoksa kalplerimizi mi? Mekke, kalplerimizde imanî zaafımızın karanlığında mı kayboldu?
Herhalde önce kalplerimizdeki imanı kaybettik. Sonra mâbedlerimizi, câmilerimizi ve Mekke, bütün bunların toplamı olarak tıpkı câmilerimiz gibi fonksiyonunu kaybetti. Mahkûm hale geldi. Kalplerimiz, câmilerimiz ne halde ise Kâbe de o halde. Mekke, bizim aynamızdır; biz de Mekke’nin. Mekke, haksızlıklara, zulme ve sömürüye karşı bir kıyam yeri olması gerekirken, 4156 bir meskenet yuvasına döndürülmek, bir emin belde olması gerekirken kan ve gözyaşının yurdu haline getirilmek isteniyor!
Fâiz haramdır. Ve Mekke’de haccedebilmek için hür olmamız gerekli. Gerçekten müslümanlar bugünkü dünyada hür müdürler ve hacca gitmek için ödedikleri fâizin hesabını nasıl verecekler? İlk kıblemiz Kudüs’ün işgaline bile son verecek irâdeyi ortaya koyamayan bir Haccın temsil ettiği rûhânî atmosferin kemâlâtından ciddi olarak şüphe etmek gerekir. Haccın normal şartlarda rükûnları bellidir. İslâm’ın genel ilke ve prensipleri ışığında Haccı değerlendirdiğimizde birçok boşluklar bulunduğu görülecektir:
4154] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 272
4155] Buhârî, Fedâilu’s-Salât -Salâtu Mescid-i Mekke- 1, 6, Savm 67; Müslim, Hacc 74; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326
4156] 5/Mâide, 97
MESCİD
- 917 -
Bugün en basitinden kendisine hac farz olan birinin haccedebilmesi için Suudi polisinin o kişi hakkında iyi not vermesi gerekir. Sakalınızın tipi, ya da nereden geldiğiniz, fikrî ve siyasî kanaatleriniz sizin haccetmenize engel teşkil edebilir. Allah indinde kusur olmasa da Suudi kralının memurları indinde suçsa yine de haccedemezsiniz. Onlar bizden olduklarını söyleyen ulu’l-emirler olarak, biz kabul etmesek bile üzerimizde hüküm sahibi olduklarını sanmaktadırlar.
Mekke de en az câmilerimiz kadar ruhundan soyutlanmıştır. Günümüzde hac, işin ilâhî ve istişârî yönü bir kenara bırakılıp sadece bir törene dönüştürülmüştür. Haccın anlam ve hikmeti bir kenara itilmiştir. Suud kralları sözde hâdimlikten bahsetseler de, vize uygulamaları ile doğrudan doğruya mukaddes topraklar üzerinde egemenlik/hâkimiyet haklarını kullanmaktadırlar. Bu uygulama, Suudi krallığına mânevî bir meşrûiyet bandrolü olarak kullanılmak istenmektedir. Oysa bugün bunun mümkün olmadığını Suudi kralı dışında hemen herkes bilmektedir.
Kutsal yerler sorununun âcil olarak çözümü gereklidir; Kâbe, Mescid-i Aksâ ve câmilerimiz... Buraların uluslar arası statüsünün teminat altına alınması gerekir. Bu da ancak uluslar arası planda İslâmî bir velâyet sistemi ve temsilî şûrâ ile mümkün olabilir. 4157
Müslümanların ibâdet edecekleri yere, bin bir güçlükle gitmesi, pasaport ve vize zorluklarına muhatap olması, harç ve toprakbastı gibi haraçlar alınması belirli yaştan sonra veya kota olarak belirlenen sayıdan fazla olan, daha önceden bu görevi yapmış olan müslümanlara hac ibâdeti için müsaade edilmemesi, sadece uçakla ve lütfen izin verilmesi, hac paralarının aylar önce toplanarak bankaya faize yatırılması, hac organizesinin laik bir devlet kurumu olan Diyanet Vakfı’nın dışında yapılamaması, hac masraflarının en az iki misli fazla alınarak, hacıların sırtından bazı şahıs ve kurumların hortumculuk yapması... müslümanlarca kabul edilemez, din özgürlüğüyle bağdaşamaz. “Allah, Kâbe’yi, o Beyt-i Haramı (saygıya lâyık evi) insanlar için kıyâm (yeri) kıldı...”4158 Buna rağmen, bırakın kâfirlere karşı kıyamı ve bunun için hac zamanında her ülkeden gelen müslümanlarla istişâre ve strateji planlarını, Amerika ve İsrail’i kınayan bir yürüyüş ve sloganı bile silâhla durduran bir rejim, insanlara siyasî bir mesaj, İslâm’ın hayata hâkim olması doğrultusunda Mescid-i Haram’ın uygun bir yerinde 15-20 kişiden oluşan bir cemaate bile sesli bir şey anlattırmayan, vaaz ve nasihate müsâade etmeyen yaklaşım, işgal zihniyeti değil de nedir? Müslüman halk, o yüzden o ülke rejimine Suudi Amerika demektedir. İnsanlar için toplantı ve güven yeri kılınan Allah’ın evi;4159 savaşmanın, kan dökmenin yasaklandığı emin yer;4160 küfrün ve şirkin her çeşidine ve Allah’ın hâkimiyetini tanımayanlara karşı insanlar için bir kıyam merkezi kılınan Kâbe,4161 bugün ne kadar güven ve emniyet yeridir, toplantı ve kıyam yeridir?
Kral, Kâbe’ye kuşbakışı bakacak şekilde Beytullah’tan yüksek saray inşâ edemez. Mescid-i Haram’ın kapısına “Önce Allah, sonra vatan, sonra kral” yazdıramaz. Bu, Allah’la beraber başka şeyleri de bir araya getiren bir tür teslis (üçleme)
4157] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 36-37
4158] 5/Mâide, 97
4159] 2/Bakara, 125
4160] 2/Bakara, 191
4161] 5/Mâide, 97
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dir. Hiçbir mescidde Allah’la beraber başka çağrılar yapılamaz.4162 Kâfirlerle bile zorunlu haller dışında savaş yapılamayan emin beldede Amerika ve İsrâil’i protesto eden hacılara ateş açmaktan ve onlarca hacıyı öldürmekten çekinmeyen zihniyet kabullenilemez. Mekke, özel konumundan dolayı, herhangi bir devletin ulusal egemenliği içinde herhangi bir şehir olarak değerlendirilemez. Orası, bütün dünya müslümanlarının ortak şehri ve malıdır. Orada tek bir devletin bayrağı dalgalandırılamaz; bir rejimin özel kanunlarına tâbi tutulamaz. Herhangi bir mescid ve ibâdet yerini îmar eden, hatta kendi arsasına, tümüyle şahsî bütçesinden inşâ ettiren bir kimse bile o yeri şahsî malı gibi kullanamaz, bazılarını o mescide kabul etmeme hakkına sahip değildir. 4163
Tüm müslümanların ibâdet edecekleri bir yerde, bir kimsenin sahiplik iddiası geçersizdir. Mekke ve hac organizasyonunun, Mekke ve Medine yönetiminin müslümanlardan oluşacak uluslar arası bir kurulun denetimine ve idaresine verilmesi İslâm’ın ve müslümanların hakkıdır. İslâm Konferansı veya başka bir teşkilâtın bünyesinde teşekkül edecek bir kurul, her sene hac organizasyonunu üstlenir ve bunu uygular. Her ülkenin çıkardığı hacı adayı sayısına göre kurulda temsil edilecek delegeler hac boyunca sağlanan döviz gelirlerini de organizasyon masrafları olarak kullanabilirler; artan miktarı da o bölgelerin temizlik, nizam ve intizamına, onarımına harcarlar.
Mescid-i Aksâ’nın yürekleri yakan durumu, mü’minlerin boy aynası, boy ölçüleri için gösterge... Hıristiyanlık, yahûdilik ve İslâmiyet açısından da kutsal bir kent, etrafı mübarek kılınan belde.4164 Oraya hâkim olan, dünyaya hâkim olmuştur denebilecek bir simge ve psikososyal moral ve güç kaynağı.
Günümüzdeki durumu belirtmeye gerek var mı bilmiyorum; Fesad, katliam, vahşet, dehşet... Siyonizm ve emperyalizm, sadece Kudüs’ümüzü değil; İslâm âlemini işgal altında tutuyor. Kudüs’ün, Mescid-i Aksâ’mızın işgalden kurtulması için çalışmak, tüm gayretimizi seferber etmek, cihad etmek farz-ı ayın.
Kıblelerimize Yönelerek Kıyam: Rasûlullah (s.a.s.) ve ilk müslümanlar Mescid-i Aksâ’yı vahiy gereği ilk kıble kabul ettiler; oraya yönelerek Rablerine kulluklarını yerine getirdiler ilk önce. Biz de önce oraya yönelmeli, sonra Kâbe’ye teveccüh etmeliyiz, tefekkür ve görev bilinciyle. Hem namazdaki “kıyam”ı, hem de namaz gibi ibâdet ve farz olan küfre başkaldırı anlamındaki “kıyam”ı kıbleler tâyin edecektir. Biz de kıblelerimize karşı yönelecek, yüzümüzü Aksâ ve Haram Mescidlerine çevirecek ve oraya doğru “Allahu Ekber!” diyerek kıyama duracağız/kalkacağız.
Rasûlullah Mescid-i Haram’dan veya diğer mescidlerden değil; Mescid-i Aksâ’dan çıktı mîrâca. Mescid-i Aksâ’ya ayak basarak yükseldi göklere. Biz de namazlarımızın mîrâc olmasını istiyorsak, yahûdilerin ayakları altında alçalmak değil de; göklere ve yücelere doğru yükselmek istiyorsak Mescid-i Aksâ’yı asansör veya kaldıraç kabul etmeli, onu merdivenimizin ilk basamağı olarak değerlendirmeliyiz.
Mescidlerimiz işgalden kurtulduğu gün Mescid-i Aksâ’mız da kurtulacak,
4162] 72/Cinn, 18
4163] 2/Bakara, 114
4164] 17/İsrâ, 1
MESCİD
- 919 -
Mescid-i Haram’ımız da. Mescidlerin kurtuluşu da Allah’ın evi olan gönüllerimizin işgalden kurtulması ile sağlanacaktır.
Kiliseden Câmiye; Câmiden Müzeye: Ayasofya
Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğunun en önemli kiliselerinden biri olarak 537 yılında yapılmıştır. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethi için şükür namazı burada kılınıp İstanbul’da ilk ezan burada okunarak, fiilen ilk İstanbul câmisi olmuştur. Kilise devrindeki adını fetihten sonra da koruyan Ayasofya Câmii, İstanbul’da ilk Cuma namazı kılınan câmi de olmuştur. Kiliseden câmiye üç gün içinde tamamen çevrilen Ayasofya, bu sebeplerden dolayı, İstanbul fethinin en büyük sembolü olmuştur.
Ayasofya câmiye çevrildikten sonra, Fâtih, vakıf geleneğini sürdürerek, buraya vakıflar tahsis etmiş ve devamlı bakımı için tam 62 görevli tâyin etmiştir. O günden sonra tam 481 sene Ayasofya, içinde namaz kılınarak mescidlik gibi ulvî bir vazife görmüştür. Câminin vakfiyesini hazırlatan Fâtih, bu câmiyi puthaneye çevirenler için tâ o günlerde lânetler yağdırmıştır. Fâtih’in vakfiyesinde şunlar yazılıdır:
“Kim bu vakfiyenin bir şartını değiştirir, fâsid bir te’ville, dalavereyle vakıf hükmünü yürürlükten kast eder ve aslını değiştirir, fürûuna itiraz eder veya bunları yapana yol gösterir ve yardım eder veya kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar veya sahte evrak düzenleyerek mütevellîlik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi hesabına geçirirse haram işlemiş olur, günah kazanır. Allah’ın meleklerin ve bütün insanların ebediyyen lâneti onun üzerine olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyâmet gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunu işittikten sonra değiştirirse, günahı değiştirenleredir. Allah işitendir, bilendir. Bu vakfı değiştirmeye, bozmaya girişen kişi ölümü, sekerâtı, kıyâmet sahnelerini ve karanlığını, kabri ve yalnızlığı, münkeri ve heybetini, nekiri ve soracaklarını, âlemlerin Rabbi huzurunda duracakları günü hatırlasın. O gün hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip değildir. O gün bütün işler Allah'a aitttir.”
Ve... Ayasofya, 24.11. 1934 tarihli ve 2/1589 sayılı bakanlar kurulu kararı ile müzeye çevrilir. Artık Ayasofya’nın sembollüğü farklılaşmıştır. Câmilerimizin elden çıktığının, işgal edildiğinin, devletin emriyle kapatılıp, ancak tâğûtî güçler istediğinde lütfen açılmasına izin verildiğinin simgesi... Müslümanların öz yurtlarında esâretinin sembolü...
Osman Yüksel Serdengeçti Ayasofya için şöyle ağıt yakıyor: “Ey İslâm’ın nuru Ayasofya! Şerefelerinde fethin şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mâbed! Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?! Hani minârelerinden göklere yükselen, tâ mâveradan gelen ezanlar? Hani o ilâhî devir, ilâhî nizamlar? Aysofya ses vermiyor, Ayasofya bomboş, Ayasofya bir hoş!
Hani nerde şu muşteşem minberde, binlerce erin, binlerce gâzinin baş koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor! Ayasofya, Ayasofya! Seni bu hale koyan kim, seni çırılçıplak soyan kim? Hani kubbelerden gönüllere, gönüllerden kubbelere gürül gürül akan, sîneler yakan Kur’an sesleri!... Kur’an sesleri dindirilmiş, müslümanlar sindirilmiş. Allah, Muhammed, hulefâ-i râşidîn, bu din ulularının isimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayasofya! Ey muhteşem mâbed! Merak etme, Fatih’in torunları yakında seni câmiye çevirecekler. Gözyaşlarıyla abdest alarak secdeye kapanacaklar. Tehlil ve tekbir sadâları boş kubbelerini yeniden çınlatacak. İkinci bir fetih olacak. Ozanlar bu fethin destanını yazacak, ezanlar ilânını yapacaklar. Sessiz ve öksüz minârelerinden yükselen tekbir sesleri fezâları inletecek. Şerefelerin yine Allah’ın ve O’nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şerefine ışıl ışıl yanacak. Bütün dünya Fâtih dirildi sanacak. Bu olacak Ayasofya, bu olacak! İkinci bir fetih, yeni bir ba’sü ba’delmevt. Bu muhakkak...”
Dırar Mescidi, Takvâ Mescidi
Dırar Mescidi: Münâfıklarca Medine’de inşâ edilen mescide, müslümanlara zarar verme amacıyla yapıldığı için “zararlı mescid” anlamında Kur’an’da Mescid-i Dırar denilmiştir.4165 Mescid-i Dırar, münâfık ve İslâm düşmanlarının işbirliğiyle yaptırılmıştır. Hz. Peygamber, münâfıkların amacını bildiren vahiy üzerine bu mescidi yıktırarak müslümanlar arasında fitne kaynağı olmasına izin vermemiştir.
Medine’de münâfıklar, İslâm aleyhindeki faâliyetlerini açıkça ve rahatça yapamadıkları için İslâm devletinin takibinden kendilerini koruyacak, gizli çalışmalarını yürütmeye elverişli bir merkeze ihtiyaç duyuyorlardı. Aslen Medine’li olduğu halde, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret etmesi üzerine İslâm’a ve Hz. Peygamber’e düşmanlığı ve hışmı dolayısıyla önce Mekke’ye, daha sonra da Bizans ülkelerine giden Ebû Âmir er-Râhib/el-Fâsık (Hz. Peygamber, onun er-Râhib lakabını el-Fâsık şeklinde değiştirmiştir) irtibatlı bulunduğu Medine’deki münâfıklara mescid şeklinde bir merkez kurmaları tavsiye ve tahrikinde bulundu.
Bunun üzerine münâfıklar, 9/630 senesinde Medine’de Sâlim bin Avf oğullarının bölgesinde Kubâ Mescidi’ne yakın bir yerde sözde bir mescid inşâ ettiler. Bundan sonra Hz. Peygamber’e mürâcaatla içlerinden yaşlıların ve özür sahiplerinin devamlı merkezdeki Medine Mescidine gelemediklerini, bazen yağmurlu ve soğuk günlerde kendilerinin de cemaate katılamadıklarını, bu sebeple kendi bölgelerinde namazı cemaatle kılabilmek üzere bir mescid inşâ ettiklerini belirterek, mescidlerine gelip namaz kıldırmasını ve böylece bu mescidin açılışını yaparak resmen tanınmasını istediler. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.s.), Tebük Gazvesi’nin hazırlıkları ile son derece meşguldü ve sefere çıkmak üzere idi. Bu sebeple kendisine müracaat edenlere, ancak seferden döndükten sonra mescidlerine gelebileceğini belirtti.
Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.), Tebük Seferinden dönerken Medine yakınlarında Tevbe sûresinin 107-110. âyetleri nâzil oldu. Bu âyetlerde sözkonusu mescidin zarar verme (dırar), inkâr etme, müslümanlar arasında ayrılık çıkarma, daha önce Allah ve Rasûlüne karşı savaşanlara gözetleme yeri hazırlama amacıyla yapıldığı, münâfıkların bu amaçlarını gizlemek için “biz sadece iyilik yapmak istiyorduk” diye yemin ettikleri, buna rağmen yalancı oldukları belirtilerek şöyle buyruluyordu:
“Bir de (mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlüne karşı savaşmış olanı beklemek için “mescid-i
4165] 9/Tevbe, 107
MESCİD
- 921 -
dırar” (bir zarar mescidi) kuranlar ve ‘(bununla) iyilikten başka bir şey niyet etmedik’ diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Hâlbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şâhitlik eder. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda, temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever. Binasının temelini Allah’tan korkma ve O’nun rızâsını kazanma esası üzerine kuran mı, yoksa binasını bir uçurumun kenarına kurup da onunla cehennemin ateşine göçen mi daha hayırlıdır?! Allah, zâlimler güruhunu doğru yola sevketmez. Yürekleri paramparça oluncaya kadar yaptıkları o mescid, daima bir şüphe kaynağı olarak kalplerinde kalacaktır. Allah alîmdir/her şeyi bilir, hakîmdir/hikmet sahibidir.” 4166
Münâfıklar, Dırar Mescidini açmak için Hz. Peygamber’in (s.a.s.) seferden dönmesini bekliyorlardı. Hz. Peygamber, Medine’ye dönünce, gerçek mâhiyeti konusunda bilgilendirildiği, yönlendirildiği Dırar Mescidini, görevlendirdiği birkaç sahâbe vâsıtasıyla yaktırarak ortadan kaldırdı. Böylece münâfıkların belli bir merkezde üslenerek faâliyette bulunmalarına fırsat vermedi. Bu sözde mescidin yakılması eylemi, İslâm toplumunun birliğini bozmaya yönelik faâliyetlere hiçbir şekilde izin verilmeyeceğine dair bir kanıtıdır. Bu olay ayrıca İslâm düşmanlarının hâince amaçları için İslâm’ın temel kurumlarını bile kullanmaktan çekinmeyecekleri konusunda müslümanlara yapılan bir uyarı niteliği taşımaktadır. 4167
“O mescid-i dırarda ebediyyen namaz kılma!”4168 Mûteber tefsirlerde Dırar Mescidini, Ebû Âmir’in emrinde olan on iki münâfığın yaptırdığı kaydedilmektedir. Münâfık, akaid noktasından “kâfir hükmünde” olduğuna göre, kâfirler tarafından inşâ edilen, mü’minlere zarar vermek, tefrikayı artırmak ve ideolojilerini yayarak küfrü güçlendirmek niyetine mâtuf olan her mescid, “Dırar” özelliğini taşır. Binâenaleyh “bir mescidin makbûl bir İslâm mâbedi olabilmesi için; helâl bir mal ile sırf Allah rızâsı için inşâ edilmiş olması icabeder.” Müctehid imamlar; “kâfirlerin inşâ ettikleri mescidlerde namaz kılınamayacağı ve haram mal ile mâbed yapılamayacağı” hususunda müttefiktirler. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) sahâbe-i kiramdan Maan bin Adi, Mâlik bin ed-Dahşemi, Amr bin Yeşküri ve Vahşi’yi (r.a.) çağırıp “halkı zâlim olan şu mescide gidin, onu yıkın ve enkazını da ateşe verin!” buyurduğu bilinmektedir. Günümüzde bile; “Dırar mescidi”nin arsası, çöplük olarak kullanılmaktadır.
Bütün müfessirler, mescidlerin temellerinin takvâya dayanması hususunda müttefiktirler. Dünyevî hırs ve tamah içinde kıvranan insanların; mescid gibi maddî olan bir binanın, takvâ gibi mânevî bir temele nasıl dayanacağını kavramaları oldukça güçtür. Dırar Mescidi olayında ilgi çekici diğer bir yön gözden kaçırılmamalıdır. Bu mescidde namaz kıldıran; Hz. Mecmaa (r.a.) gibi genç bir sahâbi vardır. Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfeti döneminde mü’minler bir mescid inşâ ettirince, imam tâyini için Hz. Mecmaa üzerinde dururlar. Hz. Ömer (r.a.): “Hayır, o kimse evvelce Mescid-i Dırarın imamı değil miydi?” buyurur. Hz. Mecmaa (r.a.) bu sözlere çok üzülür ve “Ey mü’minlerin emîri! Ben onların içlerinde gizledikleri nifakı ne bileyim!” diyerek özür beyan eder. Bunun üzerine Hz. Ömer, mü’minlerin isteğine uyarak Hz. Mecmaa’nın imâmetini tasdik etmiştir.
Allah’ın indirdiği hükümleri inkâr ettikleri; beyyine ve ikrarla sâbit olan
4166] 9/Tevbe, 107-110
4167] Ahmet Önkal, Şâmil İslâm Ans. c. 4, s. 150-151
4168] 9/Tevbe, 108
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfirlerin yaptırdıkları bütün mescidler, “Dırar” mescidi hükmündedir. Çünkü kâfirler; tarih boyunca mü’minleri, bu yolla aldatmayı mahâret saymışlardır. Mü'minler mescid hususunda titiz olmalıdırlar. Günümüzde yapılan mescidler, kadı'nın iznine dayanmadığı için "Mescid-i Takvâ" özelliğine sahip değildirler. Ancak İslâm'a zarar vermek gibi bâtıl bir niyet ile inşâ edilmedikleri için "Mescid-i Dırar" olarak da nitelendirilemezler. "Mescid-i meçhul" demek mümkündür. İslâm cemaati ihyâ edilir ve şartlara uygun mescidler yapılırsa, problem çözülmüş olur. 4169
Müslümanların kontrolünde, Allah’ın dininin topluca ikamesi için hareket merkezi olan mescid, müslümanların kontrolünden çıktığı zaman müslümanlar için en büyük tehlikelerden biri olacaktır. Çünkü mescid, müslümanların buluştukları, dertleştikleri, yardımlaştıkları, kendi meseleleri ile ilgili kararlar aldıkları, kâfirlere karşı stateji belirledikleri bir sığınak, bir kale, İslâm devletinin bir yönetim yeridir. Allah’la yüz yüze geldikleri, Allah’ın emirlerine imza attıkları bir yerdir. Câmilerin birçok fonksiyonu yanında, en önemli ve olmazsa olmaz özelliği müslümanların kontrolünde olmasıdır. Câminin müslümanların kontrolünde olması demek, orada müslümanların sadece namaz kılmaları demek değildir. Câmide okunan hutbenin sadece Allah’ın hâkimiyetini tescil yönünde okunması, Allah düşmanlarına karşı alınması gereken tavrın takınılması, müslümanlar üzerindeki oyunların bozulması ve daha önemlisi, Allah’ın dinine gerçekten inanan, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan, tâğûtî rejimi kuvvetlendirmek için insanlara telkinde bulunmayan, zâlimlere tavır alınması gerektiğini gösteren samimi müslümanlar tarafından idare edilmesidir.
Bir mescidin “Dırar” olmasının temel sebebi, taşının, halısının, binasının kâfir eliyle yapılması değildir. Sözgelimi, Ayasofya gibi nice mescidler, ilk yapılışlarında tümüyle farklı şekilde ve başka niyetlerle yapılmış olsalar da, müslümanların kontrolünde gerçek mescid halinde kullanılmasında hiçbir sakınca görülmemiştir. “Dırar” denilmesinin asıl sebebi, Allah’ın dininden başka din icad edenlerin mü’minler için tuzak kurmak, onları birbirine düşürmek, aralarına tefrika sokmak ve Allah’ın dinini hükümsüz bırakmaktır. Yani, İslâm’a ve müslümanlara zarar vermektir. 4170
Mescidin gerçek anlamda işlev üstlenmesi için, kuruluşunun Allah rızâsı ve takvâ üzere olması ve arınmayı biricik gâye edinen insanların orada toplanması gerekmektedir.4171 Riyâ, gösteriş ve dünyevî çıkar için yapılan mescidlerden hayır gelmez. Böyle mescidlerde toplananların gayesi Allah'a varmak için arınma olmaz. Bu tür mescidler, mü'minler arasında tefrika çıkarmak, insanları gözetlemek ve fitne yaymaktan başka bir işe yaramaz. Böyle mescidler, dırar mescididir, yani zararlı mescidlerdir. 4172
Takvâ Mescidi: "İlk günden takvâ üzere yapıldığı" bildirilen mescidin Kubâ Mescidi, veya Peygamberimiz'in Medine'deki mescidi, yani Mescid-i Nebevî olduğu hakkında iki görüş vardır. Tirmizî ve Müslim'in rivâyetlerine göre bu, Mescid-i
4169] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 125-126
4170] Mahmut Balcı, İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, s. 95-96
4171] 9/Tevbe, 108
4172] Bk. 9/Tevbe, 107
MESCİD
- 923 -
Nebevî'dir.4173 Fakat âyetin söz akışından bunun, Kubâ Mescidi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.), ara sıra, bazen yürüyerek ve bazen binekle gelip namaz kıldığı bu mescid için; "Kubâ mescidinde namaz kılmak, bir umre yapmak gibidir" 4174 buyurmuştur. 4175
Takvâ mescidi, sadece Allah rızâsı için ve samimi müslümanlar tarafından yapılan mescid olmakla kalmaz; aynı zamanda, orada kötü sıfatlardan arınmış, içi ve dışı temiz insanların bulunduğu belirtilir.4176 Dırar mescidinde içi dışı fısk ve fücur dolu, maddî ve mânevî yönden kirli insanlar; Takvâ mescidinde ise, Allah'tan korkan, içi ve dışı temiz insanlar bulunur.
Mescidlerin Sanat ve Mimari Yönü
Kalp, insanın merkezi; Kâbe, arzın merkezi, yeryüzü mescidinin temsilcisi sayılır. Sanatın ve güzelliğin de etrafa halka halka yayıldığı bir merkez vardır müslümanların medeniyetlerinde. Bu güzellik merkezleri câmilerdir.
Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşerî diktaların tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri, meclisleri... dinin düzenlemesine müsâade etmeyen demokratik, laik ve dine saygılı(!) rejimler, câmilerde bile dinin hâkim olmasını istemezler. Tümüyle Allah'a ait ve O’nun için olması gereken mescidler, tâğûtî düzenlerde “Allah’ın evi”nden ziyade “devlet dairesi”ne benzerler.
İslâm’da câmiler sadece namaz kılınıp “dağılınan” yerler değil; kendisinde devamlı “toplanılan” mekânlardı. “Câmi”, kelimesi, bilindiği gibi “toplayan” demektir; İnsanları açtığı bağrında toplayıp cemaat haline getiren yerdir cami. Câmi, aynı zamanda bir kıyam merkezi, savaş yeri, istişâre meclisi, devletin idare edildiği mekân, yönetenlerle yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleştikleri, hesaplaştıkları mahal, bir okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evi...dir. Bu kadar işlevi olan bir merkezin üstünkörü bir yapısının olması beklenemez elbette. Bunca ihtiyaçlara çözüm getirecek büyüklük ve sağlamlıkta olması gerekir. Binanın muhkem olması da yeterli değildir. Aynı zamanda güzel de olması lâzımdır. “Mescidler, Allah için”4177 yapılan binalardır. Bu ifade, esas olarak câminin işlevi, yani içinde yapılacak eylemlerin ihlâslı ibâdet cinsinden olması, câminin inşâsı ve kullanılmasında Allah rızâsından başka bir amaç güdülmemesi anlamına gelir. Bununla birlikte “câmilerin Allah için olması” dış yapıyı da kapsar. Binanın maddî güzellikte ve sanatlı olması gerektiği anlamına da gelebilir.
Allah için, O’nun adına yapılan bina, O’na arz ve takdim edileceği için güzel ve îtinâlı, her şeyiyle sanat eseri olmalıydı; nice müslümanların görüş ve anlayışı buydu. O yüzden câmilerin merkezlik ettiği bir medeniyet ve sanat anlayışı İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren kendini göstermeye başladı. Câmilerin sanat ve güzelliğe nasıl merkezlik ettiğini inceleyelim:
a) Mimarî Yönden Câmi: Kur’ân-ı Kerim, câmilerin inşâsında azameti tavsiye
4173] Tirmizî, Tefsîr Sûre 9; Müslim, Hac; et-Tâc, 4/136
4174] İbn Mâce, İkamet 197; Tirmizî, Mevâkît 125
4175] İbn Kesîr, Tefsîr 2/390
4176] 9/Tevbe, 107
4177] 72/Cinn, 18
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eder: “Allah’ın, yükseltilmesine izin verdiği (emrettiği) evler”4178 ifadesi, câmilerin mimarisinde sanatı ortaya çıkartan en büyük etkendir denilebilir. İnsanın içine huzur veren, kişiye sonsuzluk ufku açan, mü’mini birlik ve yücelik duyguları içinde huşûa götürmeyi amaç edinen bir mimarî tarzı... Yüksek kubbesiyle hâfızların güzel seslerine mikrofonun veremediği ekoyu/yankıyı oluşturduğu gibi, gökkubbe gibi sonsuzluğa açılan pencere görevi yaparak yüce duyguları galeyana getiren mimari. Kulu mânen yükselmeye hazırlayan füzeye benzer minâreleri, ezan sesindeki Allah'a dâvet ve ilâh taslağı tâğutları reddedip onlara meydan okumayı yüksek şerefesinden çok uzaklara kadar ulaştırma görevi yanında, zarifliği ve ilme irşâdı çağrıştıran kalem gibi incecik yapısıyla âdetâ şehâdet parmağı vazifesi görmekte ve göklere yükselmekte.
Müslümanların ortaya koyduğu güzel sanat eserleri içinde câmiler her dönemde ilk sırayı almıştır. Meselâ İstanbul’u câmisiz düşünebiliyor musunuz? O güzelim şehrin güzelliğinde câmilerin katkısını inkâr edebilir misiniz? Selimiye’siz Edirne ve Süleymaniye’siz İstanbul, mâbedsiz şehir Ankara gibi en kara olmaz mı? Turistik amaçlı İstanbul tanıtımlarında bile câmisiz bir afiş veya tanıtımın olmadığını görüyoruz. Câmiler, müslümanların sanat anlayışlarını, tarihî medeniyet birikimlerini gösteren sanat şaheserleri olduğu gibi, müslümanların tapu senedi hükmündedir. Şimdi değilse bile tarihin belirli dönemlerinde müslümanların o topraklardaki hâkimiyetini simgeler. O beldenin “dâru’l-harb”e dönüşmesine isyan bayrağıdır minâreler.
b) Tezyînî Sanatlar Yönünden Câmi: Mescid-i Nebevî’de Peygamberimiz (s.a.s.) için hazırlanan minber, nar büyüklüğünde iki topla süslenmişti ve Efendimiz’in torunları Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin onlarla oynarlardı. Minber süsü olarak bu iki yuvarlak ağaç, ahşap yontma sanatının başlangıcı olduğu gibi, ondan sonraki minber ve câmi süslerinin ilk örneğini teşkil ediyordu.
Minber: Câminin en göz alıcı yerlerinden biridir. Güzel amaca hizmet ettiğinden yapısının, tezyînâtının sanatı da âdetâ konuşmakta, üzerindeki hatibin sesi gibi ses vermekte, ruhun derinliklerine hitap etmektedir sanat lisanıyla. Dantel gibi işlenmiş mermerleriyle, abanoz, fildişi veya sedef gömme işleri içinde geometrik desenler, arabesk ve motiflerle süslenmiş esrârengiz ve muhteşem sanat armonisi. Çeşitli desenleriyle şahane tahta işleri, oymacılık, hemen her büyük câminin klasikleşmiş görüntüsünü oluşturur.
Mihrab: Mermer işlemeciliğinin ve özellikle çini sanatının şaheserlerinin galerisi gibidir. Çini panolar renk ve desenleriyle baştan sona sanattır. En ince kıvrımlar nakşedilebilmiş, mozaikleştirilmiş, hamur gibi yoğrulmuş mermerler... Rengârenk ama gizemli ve derûnî his uyandıran camlar. Bu vitraylardan süzülen nûranî ışıkların akisleri ruhu tümüyle sarar. Gözü fazla meşgul etmemesine de özen gösterildiği anlaşılan canlı desenler... Bunlarla bütünlük arzeden halı, kilim ve seccâde gibi el emeği ve göz nurunun iplik iplik dökülerek sanatlaştığı dokuma ürünleri... Bütün bunlar birbirleriyle uyumlu ve irtibatlıdır. Birbirini çok güzel şekilde tamamlar. Öyle ki, bakan göze bir sanat birliği tesiri uyandırır. Câmiye giren insan, bu güzellikler ve etrafını saran hârikalar karşısında heyecanlanır, ruhunun tüm noktalarında huzur, zevk, coşku... hisleri kıpırdanır.
4178] 24/Nûr, 36
MESCİD
- 925 -
Mahyâ ayrı bir sanattır. Zannederim günümüzdeki neonlar ve ışık gösterilerinin ilk kaynağıdır. Ezanla birleşince ışık-ses gösterisine dönüşür mahyâ. İçindeki tebliğ yazıları iç-dış güzelliğini, bütünlüğünü ve ezanın mesajını yansıtır. Hat; câmi tezyînatında vazgeçilmeyen bir unsurdur. Hem cemaate tebliğ, hem de güzellik duygusuna hitap eden, müslümanlara ait orijinal bir sanat. Kur’an metninin muhâfazasından doğmuştur hat. Devamlı gelişme göstererek soyut resimle birleşen bir âhenge dönüşmüştür. Mûsikî; Kur’an’ın tilâveti, ezanın makamla okunması müslümanlar için meşrû mûsikîye kaynaklık etmiştir denilebilir. Güzel sesin, okunan Kur’an ve ezanın tesirini artırdığı ve Kur’an’ı güzel bir şekilde ve güzel sesle okumanın Sünnette tavsiye ve teşvik edilmesi, kıraatin aynı zamanda bir sanata dönüşmesine yol açmıştır. Gerçek ses sanatkârı olan güzel sesli hâfızlar, câmi kubbelerini olduğu kadar, ruhları da doldurup çınlatmışlar, dinleyenleri coşturup onların ibâdete meyillerini arttırma görevi üstlenmişlerdir.
Güzel elbise ve câmi ilişkisi de anlamlıdır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbisenizi giyin.”4179 Dış ve iç mimarî güzelliği, ses ve söz güzelliği, câmi içindeki insanların maddî ve mânevî güzellikleriyle de bütünlük kazanmalıdır. Mekânın büyüklüğüne ve güzelliğine yakışan elbise giyinmeli ki, Allah’ın evinde bulunduğumuz, O’nun huzuruna çıktığımız, yüce makama ayrıcalık verdiğimiz belli olsun. Bedenini tertemiz yapan, temizliğin güzellik için ön şart olduğunu bilerek abdest alan musallî, elbisesini de necâsetlerden arındırmakla yetinmeyecek, aynı zamanda süslenerek bayrama gelir gibi gelecek câmiye. Çünkü Rabbıyla beraber olduğu zaman bayramdır onun için; câmi de bayram yeri. Her şeyden çok sevdiği zat, huzuruna kabul için onu çağırmıştır. Çağıran güzel, çağrı güzel, çağrılan yer güzel olunca çağrıya koşan da güzel olmalı, hem de her şeyiyle.
Edebiyat sanatı yönüyle de câmiler önemlidir. Hutbe, vaaz, sohbet, eğitim çalışmaları ve her çeşit emr-i bi’l-ma’rûf merkezi olan câmilerin edebiyat sanatına katkısı çok büyüktür. “İnsanlara güzel söyleyin.”4180 emrine uygun, sanatlı, güzel sözler söyleyecektir câmide konuşan. Câmidekiler yumuşak, tatlı ifadelerle, hikmet ve güzel mev’ızalarla müjdelenerek Allah’ın yoluna dâvet edilecekler. Konuşulanların güzelliği gibi, konuşmanın şekli de güzel ve sanatlı olacaktır.
Beden ve kalbin beraberce kulluğu, uyum, âhenk, intizam, rûhî coşkunluk, Allah sevgisi, ezanla zamana tam riâyet, askerî disiplin içinde saf tanzimi, komutana (imam) tam ve hemen itaat, tüm cemaatin aynı anda uyumlu hareketleri, tekbirler ve kıraatlerdeki güzellik, kalbe huzur veren zikir... Evet, bütün bunlar her şeyiyle sanat değil midir? İşte buna sanat içinde sanat denir. Tüm ibâdetler sanattır. Yani, müslümanın bütün hayatı kulluk ve ibâdet şuuru içinde geçtiği nisbette ve o oranda sanattır. Müslüman da ne kadar güzel kulluk yapıyorsa o kadar sanatkâr. Bir yer, câmiye (takvâ mescidine) benzediği oranda sanatlı ve güzel olur. Bir insan da câmide ve namazda olunması gereken hale benzediği oranda kendi canlı sanat eseri olur. Tüm ibâdetlerin prototipi olarak namaz, bir sanat olduğu gibi, yeryüzü mescidinin prototipi olan câmilerimiz de sanatın ve güzelliklerin icrâ yeridir. Câmi ruhunu tüm arza taşımalı, güzellikleri yeryüzünün her yanına yaymalıdır sanatkâr âbid. Çünkü tüm arz mescid kılınmıştır
4179] 7/A’râf, 31
4180] 2/Bakara, 83
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun için.
Namazsız mescidin maddî güzelliği, mimarî özelliği bir anlam taşımayacaktır. İslâm, her şeyi dengelemiştir. Dışla iç bütünlüğünü, dünya ile âhiret dengesini esas alan din, güzelliğin sadece maddî süslerle olmayacağını bildirir. Mânevî unsurlar olmadan maddî güzelliğin değeri çok azdır. Maddî güzelliğe mânâ yön vermiyorsa denge de sağlanamaz. Demek istiyorum ki, câmideki maddî güzellikler, câmi içindeki mü’minin dış güzelliği hiçbir değer ifade etmez; ibâdet şuuru tüm zerrelere kadar hissedilmez, takvâ, huşû ve huzur olmazsa. “Allah sizin dışınıza, sûretlerinize bakmaz; Sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” Hele câmide Allah’ın hükmü gizleniyor, anlatılmıyor, sansüre tâbi tutuluyorsa... Ve bir de zâlimler, tâğutlar ve onların düzenleri, kanunları övülüyor veya onların koydukları sınırlar hudûdullah’tan önemli görülüyorsa... Câminin süsü, ziyneti neye yarar?
Allah’ı hissettirmeyen, O’nu hatırlatmayan câmi, ne kadar muhteşem olsa da güzel değildir.
Önce rûhî, mânevî güzelliği, sonra bununla uyumlu olarak buna ters düşmeyen maddî güzelliği önemlidir güzel diyeceğimiz her şeyin, tüm ibâdetlerin. İçindeki ruh, mânevî yön ihmal edilir veya bozuk olursa mescid, takvâ mescidi olmaktan çıkar, güzelliğini kaybeder, zararlı bir mescid, dırar mescidi oluverir. Tabii, tüm süsü, maddî güzelliği böyle bir câminin ayakta kalmasını, ibâdet edilmeye lâyık yer olmasını sağlayamaz. Yıkılıp yeri çöplük yapılmayı hak eder bu anıt. 4181
Câmileri takvâ ruhuna mâlik, hâlis niyetli, gerçek mü’minler inşâ etme hakkına sahiptir.4182 Allah'a hakkıyla iman etmeyen, nefislerini veya tâğutları Allah'a ortak koşan, hâkimiyet hakkını Allah’ta görmeyen, O’nun kanunlarıyla hükmetmeyen, başta namaz olmak üzere ibâdetlerini yerine getirmeyenlerin Allah’ın câmilerini yapmaya ve tamir etmeye hakları, yetkileri yoktur. 4183 Çünkü bu tipteki insanlar, câmilerin ruhunu maddesine kurban edecek, süslü-püslü inşâ ettikleri câmilerde esas ziynet olan kulluk yapılmasını istemeyeceklerdir. Niyetleri hâlis değildir. Bunlar, Allah’ın mescidlerinde Allah’ın zikredilmesine, insanlara Allah’ın hükmünün ve nizamının anlatılmasına engel olmak isteyen en büyük zâlimlerdir. 4184
Takvâ, mânevî özellikler, câmi mimarisine ve süslerine kurban edilince, güzel elbise giydirilmiş odunların hali gibi, câmi de içiyle dışı (ruhuyla maddesi) bir ve uyumlu olmayan münâfık bir yapı oluşturur. O zaman şeklen dırar (zarar) mescidi ortaya çıkmış olur. Zaten câmiye bu şekli veren, câmiyi aslen ve tümüyle dırar yapmak için vâsıta ve imkânlarını tamamlamış olmaktadır. Gerisi kolaydır artık.
Tarihten günümüze İslâm âleminde nice sultanlar, krallar, başkanlar ve yöneticiler, câhil halkın gözünü boyama, dikkatleri zulüm, sömürü, fakirlik gibi önemli meselelerden uzaklaştırma, halkı kandırma ve oyalama kasdıyla, içinde yaşadıkları saraylar kadar büyük ve yüksek değilse bile onlara benzeterek
4181] Bk. 9/Tevbe, 107-110
4182] 9/Tevbe, 18
4183] 9/Tevbe, 17-18
4184] 2/Bakara, 114
MESCİD
- 927 -
câmiler inşâ ettirdiler. Kendilerinin namazla ve namazın temsil ettiği dâvâ ile ne kadar ilgilerinin olduğu bilinen bu yöneticilerin bu görkemli câmileri inşâ ettirme sebepleri bellidir. Halka ancak bu şekilde müslümanlıklarını ispat edip, kendi rejim ve saltanatlarına destek sağlamak. Yani kazın geleceği yerden tavuğu esirgememek.
Müslümanların, hatta onlardan daha önce İslâm dâvâsının bunca zarûrî ihtiyaçları varken Ağustos 1993’de Fas’ın Kazablanka kentinde tam beş yüz milyon dolar harcanarak inşâ edilen bir câminin açılışı yapıldı. Câminin inşâsı, müslümanlara akla gelmedik zulümler yapan, Allah’ın dini olan İslâm’ı devlet dini haline getirip kuşa çeviren Kral II. Hasan tarafından yaptırıldı. Bu, Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî’den sonra dünyanın en büyük üçüncü câmisi. Ne ki, kalabalık yerleşim yerlerinden hayli uzakta, bir deniz kenarında. İslâm, sanat denilen gösteriş adına bu kadar israfa müsaade eder mi dersiniz? Bir de câminin kullanımını değerlendirin: Câmilerinde “Halîfe-i Müslimîn Kral Hasen-i Sânî” ifadesiyle her hutbede ve her duâda bütün namaz kıldırma görevlilerinin krala duâlar ve övgüler yağdırma zorunluluğunu düşünün. Fas’ta da câmilerin devlet dairesi şeklinde kullanıldığını hesap edin.
Tarihte ve günümüzde Allah’ın rızâsı dışında, meselâ gösteriş ve dünyevî yarış için “bizim köyün minaresi, sizinkinden daha büyük”, “bizim câminin kubbesi, sizinkinin iki katı!” cinsinden tavırlar... İhtiyaç olan yerlerden ziyade, gösterişli yerlere dikilen binalar... Altından kubbesi olan câmiler, türbeler, minâreler... Bugünkü basit mahalle câmilerinin birisinin parasıyla Mescid-i Nebevî prensiplerine sahip sadelikte en az on câmi yapılır.
Esas ziynet olan cemaat bulma, onları şuurlandırma eylemi tümüyle terkedilip, ilim yayma yerine kilim yayma öne çıkartılarak, sadece şekil olarak câmilerin süslere boğulması sanat filan değil; eğer sahihse hadis-i şerif rivâyetine göre kıyâmet alâmeti olarak kabul edilir. Hadis sahih değilse bile anlam olarak bu ifade sahihtir, doğrudur. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi tek yönlü maddî süs ve güzellik, hele câmi gibi bir mekânda olursa bu elbette bir kıyâmettir, dehşettir, sanat filân değil; sanatın kıyâmetidir bu. Ve bu kıyâmeti câmiler başta olmak üzere çok şeyde yaşıyor günümüz insanı.
Ruh mânevî varlıktır. Onun yok olması, insanın ölümü demektir. Rûhî özelliklerle irtibatı kopmuş bir eşya, sanat eseri kabul edilse bile ölü bir yapıdan başka bir şey değildir. Ve bize göre ruhsuz sanat, diğer olumsuzlukları yanında taş yığını, çocuk oyuncağı cinsinden süslü oyalamaca, fantezi ve israftan ibarettir. Allah’ı düşündürmeyen, rûhî hislerimizi öne çıkarmayan süslerin, hele aşırı biçimde, hem de câmilerimizde boy göstermesi, câmi ve sanat anlayışımızın dengeyi bozan şekilde dünyevîleştiğini gösteren bir doğu zevkidir. O yüzden câmi sanatına, yanlışsız din olan “İslâm sanatı” değil; yanlışlar da yapabilen, eksikleri ve zaafları da olan “müslümanların sanatı” demek daha uygundur. 4185
Yeryüzü Mescidi
4185] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 71-79
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için varlıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü'min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir. "Benim için yeryüzü temiz ve mescid kılındı. Kime namaz vakti gelirse, bulunduğu yerde namazını kılar." 4186
Allah, gerçekten iman edip sâlih amellerde bulunan mü'minleri, şirkten uzak kalmaları şartıyla yeryüzünde iktidar sahibi yapacağını vaad etmiştir.4187 Bu vasıftaki mü'minler, yeryüzünün vârisleridir. Allah, onlardan yeryüzünü mescid edinerek kendilerine verilen miraslarına sahip çıkmalarını istemektedir.4188 O yüzden mü'minler yeryüzü mescidindeki her çeşit şirk ve küfür öğelerine tavır almalı, bütün yeryüzünden fitneyi kaldırmak için her çeşit yolla savaş vermeli,4189 Allah'ın hâkimiyetinin tüm yeryüzü mescidinde geçerli olması için tüm imkânlarıyla gayret etmelidir. Mü'minler, hem çevrelerindeki "mescid" adındaki mâbedlerine sahip çıkmalı ve hem de tüm yeryüzü mescidine "mescid" özellikleri kazandırarak sahip çıkmalı, mescidlerdeki putları devirmelidir. Birer pislik4190 olan müşrikler yeryüzü mescidini işgal ettiklerinden, tüm putlar ve putçulardan, tâğut ve zâlimlerden mescidlerimizi kurtarmadan köleliğimiz devam edecektir. En kutsal yerlerini müşriklere teslim eden kimselerin kafalarının ve gönüllerinin de hür olduğu, evlerinde ve işyerlerinde, sokaklarında ve caddelerinde özgürce İslâm'ı yaşayabilecekleri düşünülemez. Hayatın ibâdet haline gelebilmesi için, ortamın mescid halinde olması lâzımdır. Mescidlerin de insanı kurtarması için takvâ mescidi olması ve dırar mescidine en küçük çapta benzememesi gerekiyor.
Günümüz Mescidleri; Bid'atler ve Mescidlerin Yeniden İhyâsı
Bid'at Nedir?
Günümüzdeki mescidleri doğru değerlendirebilmek için, önce "bid'at" konusunu bilmek gerekmektedir. ‘Bid’at’, ‘ibdâ’ kökünden türemiştir. İbdâ, önceden yapılmış bir şeyi örnek almaksızın yapma ve icat etme demektir. Buna göre ‘bid’at’ sözlükte, daha önceden bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen şey (muhdes) demektir.
Kavram olarak ‘bid’at’; Şeriata karşıt olması sebebiyle onunla ters düşen ve onda bir fazlalık ya da noksanlığa neden olan şeydir. Bid’at Sünnetin zıddı olarak kullanılmaktadır ki, Şârî’nin (din koyucunun) açık ya da dolaylı, sözlü ya da fiilî izni olmaksızın, dinde sahâbeden sonra ortaya çıkan eksiltme ya da fazlalaştırmadır.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.”4191; “Allah (cc) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna)
4186] Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84
4187] 24/Nûr, 55
4188] 28/Kasas, 5-6
4189] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
4190] 9/Tevbe, 28
4191] Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153
MESCİD
- 929 -
harcamasını, şâhidliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” 4192
Bu kadar tehlikeli ve imandan ayırıcı olan bid’at konusunda müslümanların doğal olarak duyarlı olmaları gerekir. Allah (c.c.) kendi dini olan İslâm’ı peygamberinin tebliği ile insanlara ulaştırmış ve onu tamamlamıştır.4193 Hz. Muhammed (s.a.s.) yaşayarak ve uygulayarak İslâm'ın ne olduğunu ortaya koymuştur. Hiçbir insanın bu dine müdâhale hakkı yoktur; kimse ne dinden eksiltme yapabilir ne de ona bir şey ilâve edebilir. Sonradan ortaya çıkan ve yetkili ilim adamları tarafından yapılan ictihâd (fetvâ verme) ise, dine ilâve değil; dinî hükümleri sistemleştirme ya da yeni sorunlara Kur’an ve hadislerle cevap bulabilme gayretidir.
Ancak, değişen zamana göre, gelişen ilimler doğrultusunda yeni yeni şeyler icat edilir, yeni buluşlar ve teknikler, hatta yeni görüşler ortaya çıkabilir. Bid’at’ın sözlük anlamına takılarak, yeni ortaya çıkan her şeye bid’at demek mümkün değildir. Bu hem Din’i anlamamak, hem de Din’in mübah (helâl) alanını haksız olarak daraltmak, Din’in uygulanmasını zorlaştırmaktır.
Bid’at’ı bu şekilde anlayanlar günlük hayata biraz da zorunlu olarak giren yenilikleri bid’at kelimesiyle bağdaştırmanın yoluna gittiler ve bid’at’ı, ‘hasene-güzel’ ve ‘seyyie-kötü’ diye ikiye ayırdılar. Hatta bazı bilginler daha da detaya inerek bid’atları; vâcip, haram, mendup, mekruh ve mübah olmak üzere beş kısma ayırmışlardır.
Bid’at’ı dar kapsamlı olarak, yani kavram anlamıyla alanlar, onu inanç ve amellerde dine yapılan ekleme ve eksiltme olarak tanımlamışlardır. Böyle düşünenlere göre, dinî bir özelliği olmayan, insanların dünyalık işleriyle ilgili, İslâm’ın mubah dediği alana giren şeyler bid’at kapsamında değildir. İnsanların örf olarak yaşattıkları Din’e aykırı olmayan âdetler, sonradan gerek bir ihtiyacı karşılamak, gerekse ilmî araştırmalar sonucunda geliştirilen icatlar, üretimler, bazı kurumlar, ya da fikirler bid’at alanının dışındadır.
Kimileri, hasene (güzel) dedikleri bid’at’ı, Din’e bir ekleme olarak ele almazlar. Bunu Peygamberimizin haber verdiği ‘güzel bir çığır açma’ hadisine dayandırırlar. “Kim benden sonra terkedilmiş bir sünnetimi diriltirse, onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye sevap verilir, hem de onların sevabından hiçbir şey eksiltmeden. Kim de Allah ve Rasûlünün rızâsına uygun düşmeyen bir sapıklık bid’at’ı icat ederse, onunla amel edenlerin günahları kadar o kişiye günah yüklenir, hem de onların günahlarından hiçbir şey eksilmeden.” 4194
Onlar, teravih namazını cemaatle ve yirmi rek’at kılınmasına bid’at diyenlere ‘ne güzel bid’at’ demesini delil olarak alırlar. Hâlbuki Hz. Ömer (r.a.) bid’ate güzel demedi, tam tersine; ‘teravihin bu şekilde kılınması bid’at değildir. Eğer siz kendi fikrinize göre ona bid’at diyorsanız, o zaman bu ne güzel bid’at’tır’ demek istemişti.
Onlara göre “Her yeni uydurma bid’at’tir” hadisinden, Dinin esaslarına, Hz. Peygamber’in ve O’nun ilk dört halifesinin yollarına uymayan şeyler anlaşılmalıdır. Bu bid’atler, Hz. Peygamber’in Sünnetinin ortaya koyduğu ilkelerle uyuşmaz,
4192] İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49, 1/19
4193] 5/Mâide, 3
4194] İbn Mâce, Mukaddime 15, hadis no: 209-210, 1/76. Bir benzeri için Bk. Müslim, İlim 16, hadis no: 2674, 4/2060; Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2677, 5/45
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlara aykırıdır. Hatta bu bid’atler, bir şer’î (dinî) hükmü kaldırırlar, yerine kendileri yerleşirler.
Bid’atı, iyi ve kötü diye ikiye ayırmayan, onu dar kapsamlı yani kavram anlamıyla alanlar bu yorumlara katılmayarak derler ki; Yukarıda geçen ‘Sünnetin diriltilmesi (ihyâ edilmesi)’ yeni bir şey icat etmek değildir. Unutulmuş bir sünneti yeniden hayata kazandırmaktır. Hz. Ömer’in (r.a.)'in terâvih namazıyla ilgili uygulaması da yeni bir ibâdet çeşidi veya sonradan ortaya çıkmış bir uydurma değil; örneği Peygamber'in hayatında görülen ve O’nun tavsiye ettiği bir ibâdetin sürekliliğini sağlama düşüncesidir.
Bid’at Din’de temeli olmayan inançları ve ibâdet şekillerini İslâmî bir kılıfla İslâm’a yamamaktır. İslâm dışı görüş, inanış ve tapınmaları İslâm'a mal etmektir. Bunları yapanlar yaptıkları işin Din’e aykırı olduğunu bile kabul etmezler. Bundan dolayı Süfyân-ı Sevrî ve bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Bid’at, İblis’e, mâsiyetten (günâh işlemekten) daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz, hâlbuki kişi günâhından dolayı tevbe edebilir." "Bid’atin tevbesi olmaz" sözünün manası şudur: Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.s.) ortaya koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterilir. O yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı; kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir amel olduğunu kabul etmesi, ya da tevbeyi gerektirecek denli vâcip veya müstehab bir dinî emri terkettiğini bilmesidir. Bir kişi, kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe tevbeye ihtiyaç duymaz.
Bid’at ehlinin tevbe etmesi, Allah’ın ona hidâyeti göstermesi ile mümkündür. Bu da ancak kişinin bildiği Hakk’a uyması ile gerçekleşebilir. “Bildiği ile amel edene Allah (c.c.) bilmediği şeyleri de öğretir.”4195 Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Doğru yolu bulanların Allah hidâyetlerini artırmış ve onlara takvâlarını (Allah’tan korkup sakınmalarını) vermiştir.” 4196
Peygamberimiz'in deyişiyle bütün bid’atler merduttur (reddedilmiştir). Hiçbir inin İslâm'a göre bir değeri ve hükmü yoktur. Çünkü böyle bir şey, İslâm’da eksiklik veya fazlalık olduğu düşüncesine dayanır. Hâlbuki Din Allah (c.c.) tarafından insanlar için beğenilip gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Onda eksik veya fazla bir şey yoktur. Bid’atçıların bir kısmı Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı inanç ve amelleri uydurup İslâm'a sokarlar, onları Din'denmiş gibi sunarlar. Bazıları da İslâm'ı daha iyi yaşamak, daha dindar bir müslüman olmak amacıyla yeni ibâdet ve inanış türleri uydururlar. Her iki tutum da yanlıştır. İnsanlara düşen görev, İslâm'ın eksikliklerini bulup kendi akıllarınca o eksiklikleri gidermek değil; İslâm'a hakkıyla teslim olarak ellerinden geldiği kadar onu yaşamaktır. Unutmamak gerekir ki hiç kimse İslâm'ı Hz. Muhammed’den (s.a.s) daha güzel yaşayamaz, O’ndan fazla dindar olamaz.
‘Güzel bid’at, kötü bid’at’ tanımları net değildir. Hangi inanış, hangi amel ve âdet bid’attır, hangisi güzeldir, hangisi kötüdür? Bu gibi değerlendirmeler kişilere ve kültürlere göre değişebilir. Bid’atın sınırlarını kim ve nasıl çizecek? Tarihte ve günümüzde hemen hemen her grup (hizip) kendi düşündüğünün ve
4195] Ebu Nuaym, Enes b. Malik’ten, nak. Ibni Teymiyye, Takvâ Yolu, s: 14
4196] 47/Muhammed 17; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 66-68; 57/Hadîd, 28; 5/Mâide, 16
MESCİD
- 931 -
yaptığının doğru, diğerlerinin yaptıklarını yanlış görmektedir. Herkes görüşlerini ve eylemlerini Kur’an ve Sünnete dayandırma iddiasındadır. Hiç kimse de yaptığının bid’at olduğunu kolay kolay kabul etmez.
Onun için bu konuda da dikkatli olmak ve her şeye bilmeden ‘bid’at’ demek, ya da o şey gerçekte bid’at ise onu da İslâm'dan sayma yanlışlığına düşmemek gerekir. Kur’an’ı ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yaşayıp tebliğ ettiği Din’i iyi bilirsek; bid’atleri daha iyi tanıyabiliriz. Peygamberimiz'den sonra ortaya çıkan bütün fikirlere, icatlara, kurumlara, yani her şeye -kavram anlamında- bid’at demek yanlış olduğu gibi, din kılıfı geçirilmiş sonradan ihdas edilmiş şeyleri de kabul etmek mümkün değildir.
Meselâ, mezar ziyareti ibret verici ve sevaptır; ama, türbeye veya mezarın yanındaki bir şeye çaput bağlamayı, mezardaki ölüden bir şey dilemeyi nereye koyacağız? Zikir yapmak, Allah’ı her an ve bütün ibâdetlerle anmak, hatırlamak Kur’an’ın emridir; ama, kolkola girerek, yatarak-kalkarak, ayılıp-bayılarak, kendinden geçerek, feryat ederek zikretme(!) davranışlarının delilini nerede bulacağız? Âlimleri dinlemek, derslerinden, sözlerinden, ahlâklarından ve ilimlerinden faydalanmak güzeldir, gereklidir de. Ancak "bir âlime, bir şeyhe bağlanılmadan, ömür boyu onun peşinden gidilmeden İslâm yaşanmaz", "şeyhi olmayanın mürşidi şeytandır" gibi iddiaları nereye koyacağız? Ölünün arkasından duâ etmek, onu hayırla anmak güzeldir. Ama onun arkasından yapılan kırkıncı, elli ikinci gece ve mevlid merasimlerini hangi âyete ve hadise dayandıracağız? İslâm'da biat (seçim), şûrâ, din hürriyeti, hoşgörü ilkelerinden hareketle; şirk ve zulüm düzenlerini, İslâm'a aykırı yapılanmaları İslâmî sayabilir miyiz? Hoşgörünün sınırları; sapıklıkları, isyanları, Din’e hakarate varan tavırları kabullenmek midir?
İslâmî olmadığı halde İslâm kılıfıyla sunulan bütün inanç, amel, tavır ve anlayışlara karşı duyarlı olmak zorundayız. Bunlar Din’den olmadığı halde ona sokulan bid’at ve hurafelerdir. Her bir bid’at, müslümanın hayatından bir sünneti alıp götürür. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Sünnetini iyi tanıyanlar ve onu bir hayat olarak yaşayanlar bid’atlerin tuzağına düşmezler. 4197
Mescidlerdeki Bid'atler
Mescidlerle ilgili birçok bid'at, İslâm'a ve müslümanlara rağmen maalesef hâlâ yaşamaktadır. Gayrı meşrû bid’atlerin arasında, sünnet ve müstahap olarak işlenen bazı sevaplar, bid’atlerin günahını ödemez. Usûl-i Fıkıh’ta bir kaide vardır: “Bir ibâdette müstahap veya sünnet ile bid’at birleşirse, bid’ati işlememek için sünnet fedâ edilerek o ibâdet işlenemez.” Hatta, böyle bir durumda vâcibin terkinde ihtilâf edilmiştir. Bid’atten o derece sakınılması tavsiye edilmiştir. Câmilerde görülen bid'atleri saymaya çalışalım:
1- Mescidlere kadın-erkek her müslüman girebilir. Asr-ı saâdette böyle olmuştur. Peygamberimiz'in sünnetinde kadınların mescide devam etmelerinin kısmen veya tamamen engellenmesi diye bir şey yoktur. 4198
Kadınların mescide gelip namaz kılmaları sünnettir. Peygamberimiz (s.a.s.)
4197] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 87-91
4198] Bk. Ahmed bin Hanbel, 6/66, 90, 154; Müslim, Salât 137; Tirmizî, Cum'a 48; Buhârî, Cum'a 13
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu konuda şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kadın kullarını Allah'ın mescidlerinden men etmeyin." 4199 Hz. Âişe (r.a.), mü'minlerin kadınlarının, şafak vakti çıkıp Allah'ın Rasûlü ile birlikte sabah namazını kıldıklarını söylemiştir.4200 Dolayısıyla günümüzde kadınlara mescid yolunu göstermemek, onları mescidlerden uzaklaştırmak, en azından bid'at olacaktır. Onlar, özellikle Cuma günü ve benzeri özel günlerde câmideki hitâbe, öğüt ve vaazlardan hisse almalı, cehâlet karanlığından kurtulmalıdır.
2- Pis kokular yayanların mescide girmelerini Rasûlullah yasaklamıştır. Hatta helâl ve şifalı bitkiler olan soğan sarımsak gibi hoş olmayan kokulara sebep olan gıdaları yiyenlerin mescide gelmemelerini istemiştir.4201 Fosur fosur sigara içen ve sigarasını lütfen câmi kapısında söndürüp atan ve sigara içmeyenleri, soğan yiyenlerin kokusundan rahatsız olduğundan çok daha fazla etkileyen kişi, durum değerlendirmesi yapmalıdır. Tabii, birini tercih etmesi gerekiyorsa neyi tercih edeceğine de karar vermelidir.
3- Mescidler, imkânlar zorlanarak asr-ı saâdetteki fonksiyonlarına yaklaştırılmalı, faâliyet alanlarını genişletmelidir. Mescidlerin çok yönlü faâliyetlere merkezlik teşkil etmesi yüzünden, insanlar oraya daha fazla gelecektir; mescid, sosyal hayatın merkezi, en vazgeçilmezi olacaktır. Çok yönlü hizmetleri yüzünden cemaatle kılınan namaz, 25 veya 27 derece daha üstündür. Mescidin bu çok yönlü fonksiyonunun kalktığı, kardeşlik ve kaynaştırmanın yerini hizip ve politik çekişmelerin, dedikoduların aldığı için, günümüz cemaatlerinde bu derece sevap fazlalığının bulunduğunu söylemek zordur. Şimdi ne o takvâ mescidi, ne de bir namazı 27 derece yükselten erdem sahibi cemaat...
4- Mescidlerde konuşulmayacağı, dünya kelâmı edilmesinin yasak olduğuna dair hiçbir şer'î hüküm yoktur. Yasak olan, lağvdır/boş söz, gereksiz lakırdıdır, mâlâyanidir, ki bir hayır amacına ulaştırmayan bu gereksiz söz, sadece mescidde değil; her yerde yasaktır. 4202
Bütün evren secde halinde olduğundan arzın her yeri mescid hükmündedir. İnsanlık açısından mescid olma hali ise o mekânda secde edilmesine bağlıdır.
5- Belirli mekânları mescid edinip başka yerde namaz kılmamak veya kılınamayacağını iddia etmek de bid'attir, yanlıştır. Evleri de kabir haline getirmemek, oralarda özellikle farz dışındaki namazları edâ etmek Peygamber tavsiyesi ve uygulamasıdır.
6- Bugünkü câmiler, dolaylı yoldan da olsa devlet kanunlarıyla yönetildiğinden, imamlar bazı dinî emirleri de uygula(ya)mamaktadır. Örnek olarak, müslüman olmadığı bilinen, hatta din düşmanı olarak tanınan bir kimse öldüğünde hangi görevli, “ben bunun cenaze namazını kıldırmam!” diyebilir? Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayan fâsıkların, kâfir ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını isterken, tâğut ve zâlimler
4199] Buhârî, Cum'a 13; Müslim, Salât 16; Ebû Dâvud, Salât 13; Tirmizî, Cum'a 64; Ahmed bin Hanbel, 5/17
4200] Buhârî, Mevâkît 27
4201] Bk. Buhârî, Ezan 160; Müslim, Mesâcid 68, 69, 71; Ahmed bin Hanbel, 2/20, 266, 429; İbn Mâce, İkamet 58
4202] Bk. Mü'minûn, 3
MESCİD
- 933 -
için duâlar edildiğini görüyoruz. “Onlardan ölen hiçbir ine asla namaz kılma; onun kabri başında durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.” 4203
7- Farz namazdan sonraki müezzinlik fasılları bid'attir. Müezzinin namaz esnasındaki görevi ezan ve kametle sınırlıdır. Farz namazlarından evvel veya Cuma namazında hutbe öncesinde İhlâs sûreleri veya başka âyetler okumak sünnette olmayan bir davranıştır.
8- Kur'an ve sünnetin belirlemediği uydurma ibâdet veya bereket unsuru kabul edilen şeylerin mescide sokulması bid'attir. Tesbih adı altında câmiye sokulan bazı araçlar, onların cemaat arasında ona buna atılması huzur bozan bir davranıştır. Câminin duvarlarına, kubbesine levhalar, yazılar yazmak, dikkat çekici süsler yapmak da bid'attir. İmam Mâlik gibi nice âlimler câminin mihrabına bir Kur'an âyetinin yazılmasına bile karşı çıkmıştır.
9- Namaz kılan cemaatin secde ettiği yerden daha yüksek ve câmide çıkıntı olacak şekilde mihrap yapmak da doğru değildir. Hatta mihrabın Emevîler döneminde câmiye konmaya başlandığından, Peygamber mescidinde bulunmadığından tümüyle bid'at olduğu değerlendirilir.
10- Mescidlere para toplamak için konan "sadaka sandıkları"na İmam Mâlik karşı çıkmış, "Allah, mâbedleri dünyalık toplama yeri yapmadı" demiştir. Câmiler dilencilik yapılacak yerler olmamalı; imamlar ve vâizler de dilenci. Cuma’dan cumaya câmiye gelen adamdan para isteme ve fâsıkların, hatta müslüman oldukları şüpheli olan insanların, haram olduğu halde câminin îmârına katkıda bulunması4204 isteniyor; namazsızlar veren el olduklarından aziz, câmi ve görevliler isteyen ve alan el oldukları için altta ve zelil oluyor. Denilebilir ki, “efendim, ne yapalım, câminin halıları değişecek, süslü âvizeler alınacak, paraya ihtiyaç var...”
Hâlbuki Cuma ve bayram namazında câmiye gelenleri, kayıp çocuklarımız ve misafirlerimiz olarak kabul etmeli, onlara biz bir şeyler verebilmeliyiz. Onlar ayakkabı çalınma riskinden veya yine para isterler anlayışından dolayı câmiden kaçma yolu arayan değil; câmide dağıtılacak hediyelerden ve sunulan imkânlardan yararlanmak için de olsa aramıza katılabilmeli. Câmiye çok nâdir gelen Cuma cemaatine kitaplar, broşürler, dergiler, kasetler, başka hediyeler verebilmeli, ondan bir şey kesinlikle istememeliyiz. Cebine değil, gönlüne hitap etmeli, gönlünü ve gözünü doyurabilmeliyiz. Hemen bütün peygamberlerin toplumlarına bir hitabı vardır: “Sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (ecrimi, mükâfatımı) verecek olan ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 4205
11- Yine, bir câmi inşaatı için elde makbuz, çarşı pazar geziliyor, önüne çıkan dinli dinsiz herkesten câmi için yardım isteniyor. Bunun, dini ve câmileri küçülten bir tavır olduğu kadar, Kur’an’ın yasakladığı 4206 bir tavır olduğunu belirtmek gerekiyor.
12- Mescidlerde ticaret yapılması da çirkin bir bid'attir. Özellikle Diyanet,
4203] 9/Tevbe, 84
4204] 9/Tevbe, 17
4205] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180...
4206] 9/Tevbe, 17
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi kasasını şişirmek için kendi memurlarına, kendi yayınlarını câmide pazarlamalarını emretmektedir. Takvim, dergi, kitap ve makbuzlarının satılması şeklinde örneklerini gördüğümüz ticaretle ilgili işler için mescidin kullanılması Hz. Peygamber'in bizzat yasakladığı hususlardandır.
13- Günümüzde, mescidlerle ilgili bir başka yanlışlık da, çoğu müslüman halk tarafından yapılıyor: Filan vilâyet veya uzak semtten Sultan Ahmet Câmiini veya câminin içindeki Konya’ya Mevlâna müzesini ya da başka bir câmiyi ziyaret etmeye gidiyorlar. Câmi ziyaret edince sevaba girdiklerini zannediyorlar. Hâlbuki câmi ziyareti kasdıyla yapılan bu davranışlar, yanlıştır, yasaktır, vebaldir. Çünkü yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek ancak üç mescid vardır. “Üç mescidden başka bir yere (ibâdet ve ziyâret etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve Benim mescidim.”4207 Bugün müslümanlar, maalesef Mescid-i Aksâ’yı ziyaret edememektedirler. Hiç olmazsa hacca gidenlerin yol üzerinde uğrayıp ziyaret edebilecekleri ilk kıblelerine gitme yollarını bulmak bedel istiyor; insanımız da kolay sevap istediği için bedele yanaşmıyor.
14- Peygamberimiz'in her Ramazan'da mutlaka yaptığı mescidde i'tikâf sünneti unutulmuş, câmiler i'tikâfsız/coşkusuz kalmıştır. İtikâf, bilindiği gibi, dünya işlerinden arınıp bir mescidde özellikle Ramazan ayının son on günü ibâdete çekilme demektir. Bu kuvvetli sünnetin terk edilmesi, mescidlerimiz açısından önemli bir eksikliktir. İ'tikâfın ihyâ edilmesi gerekmektedir.
15- Bid'at unsurlarının bulaştığı mescidlere girmeme hakkı olan mü'minlerin, şirk unsurlarının bulaştığı mescidlere girmeme zorunluluğu vardır. 4208
16- Mescidin dırar olması/zararlı mescid haline gelmesi, mescidin sadece o niyetle yapılmasını gerektirmez. Mescid-i Dırarla ilgili âyet-i kerimede,4209 yapmak ve kurmak anlamında bir kelime kullanılmamış, "ittihaz (edinme)" kelimesi kullanılmıştır. Bu demektir ki, bir mescidin zarar vermesinden söz etmek için, daha yapılırken o niyetle yapılmış olması şartı aranmaz. İlk zamanda, hatta yüzyıllarca iyi hizmetler verdiği halde günün birinde "zarar veren mescid" haline dönüşen binalar olabilir.
17- Mü'minleri fırkalara bölmek, tefrika çıkartmak için mescid yapmak veya yapılmış mescidleri bu maksatla kullanmak, dırar mescidinin özelliğidir. Avrupa'da Türkler tarafından mescid haline getirilen yerlerde çok net sırıttığı gibi, her fırkanın kendine has bir câmisi vardır. Câmiler, sadece Allah'ın olması gerektiği4210 halde, falancıların mescidi, filancıların câmisi diye câmiler gruplarıyla bilinir ve çoğu mescidde ırklar ve uluslar arası ayrım özelliğine işaret anlamına gelecek tarzda Türk bayrakları, hem de mihrab veya minber civarında bulunur. Sadece kendi gruplarına ait mescidlerde toplanıp namaz kılanlar, öteki câmilerde namaz kılmaz ve o mesciddekilere müslüman gözüyle bakmaz. Hemen hepsi, birbirinin gıybetini etmeyi cihad zanneder.
4207] Buhârî, Fedâilu’s-Salât -Salâtu Mescid-i Mekke- 1, 6, Savm 67; Müslim, Hacc 74; Ebû Dâvud, Menâsik hadis no: 2033; Tirmizî, Salât 243, hadis no: 326
4208] Bk. 7/A'râf, 29; 9/Tevbe, 107-109; 72/Cinn, 18
4209] 9/Tevbe, 107
4210] 72/Cinn, 18
MESCİD
- 935 -
18- Rus işgali dönemindeki Afganistan'da ve günümüzde nice yerlerde örnekleri görüldüğü şekilde, câminin İslâm düşmanı olanlara, dini kullanmak ihtiyacı duyan ikiyüzlü kişilere barınak yapılması da bid'at olmaktan öte şirk unsurudur, dırar özelliğidir. Senelerce kahır ve zulüm altında inlettikleri müslümanların mâbedlerini, onları sömürmek, kontrol etmek ve birbirine düşürmek için kullanma alçaklığının İslâm tarihinde ilk temscilcileri Emevî hânedanıdır. Onlar, İslâm'ın zaferi önünde eğilmek zorunda kaldıklarında, müslüman kanı damlayan kılıçlarını kınlarına soktular ve o kılıçlarla dize getiremedikleri müslümanları, musallat oldukları mâbedlerinden vurdular. Bu öyle bir vuruştu ki, en büyük kahrını, dinin tebliğcisi Peygamber'in evlâdı üzerinde gerçekleştirdi. Onları zehir ve kılıçla yok etmekle yetinmedi, tevhidin mâbedinden yaklaşık bir asır o aziz Rasûl evlâdına ezan ve hutbelerden lânet okuyarak o Peygamber'in ümmetine âmin dedirtti. Ömer bin Abdülaziz (ölümü; 102/720), Rasûl evlâdına okunan bu lâneti mescidlerden kaldırdığında, kavramları tersine çevirmeye örnek olarak onu şu şekilde itham etme çarpıklığına gidebildiler: "Sünnete muhâlefet ediyor..."
19- Mescid yapımında, Allah rızâsı ve takvâ kaygısından başka herhangi bir kaygının rol oynaması da Dırar mescidinin temel özelliğidir. Kişisel menfaat, şöhret hırsı, grup ve parti çıkarı, ekonomik rant vb. bu özelliklerdendir.
20- Mescidlerde Allah'ın dışında herhangi bir kişiye sığınılması, yakarılması, herhangi bir kişinin Allah ile kul arasında vesîle ve aracı yapılması da, mescidin takvâ mescidi özelliğinin kalkması demektir.4211 Bu durum, ulûhiyet şânından olan özelliklerin Allah dışında bir varlığa verilmesini ifade ettiği için şirktir. Allah'ın dışında kişi veya kişiler için çağrıda bulunulması, övgüler dizilmesi, propaganda ve reklâm yapılması da mescidlerdeki çirkin davranışlardandır. İslâm'ın temel kabullerine zıt unsurların sokulduğu mescidlerdeki bu durumlara karşı çıkılmalı, tavır alınmalıdır.
21- Mescidlerin vazgeçilmez fonksiyonlarından biri, oradaki cemaatin birbirlerinin dertleriyle dertlenmesi ve istişâre etmesine zemin olmasıdır. Bu ibâdet ve meşveret yerlerinde müslümanlar, eşitlik kuralına uyarlar. Kimsenin kimseye meslek, maddî güç, makam vb. açıdan üstünlüğü olamaz. Bu ayrımlara göre saflar düzenlenip bazılarına ayrıcalık verilemez. Herkes aynı safta ve omuz omuzadır. Bu yüzdendir ki, imamın da cemaatten yüksek bir yerde namaz kıldırması doğru değildir; hatta bunu câiz görmeyenler bile vardır.4212 Hatta bazı ülkelerde günümüzde de uygulandığı şekilde, mihrabdaki imamın cemaatten daha yüksek yerde namaza durarak gurura kapılmaması için, mihrab câmideki cemaatin secde ettiği zeminden daha aşağıda olmasının daha faziletli olacağı değerlendirilebilir.
22- Cemaatteki bu eşitlik, ancak bir noktada bozulur; o da ilim ve ibâdet noktasıdır. Mescidde, ilk safta ilim ve takvâ bakımında önde olanlar bulunur. Bunlar, imâmet ve riyâset namzedi oldukları gibi, müzâkere ve müşâverede de reylerinden en fazla yararlanılan kişilerdir. İmamın, namazdan sonra arkasını mihraba, yüzünü cemaate dönüp oturması, duâ için olmayıp, kendisini imam seçen veya imam olarak kabul eden cemaatle istişâre ve tartışmaya başkanlık
4211] 72/Cinn, 18
4212] Ebû Dâvud, Salât 67
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmek içindir. “Benim hemen arkama sizden dirâyet ve akıl sahipleri dursun! Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenler dursun! Çarşıların karışıklığından sakının!” 4213; “Üç kişinin namazları kabul olmaz; bunlardan birisi cemaat istemediği halde imamlık yapmak isteyen kişidir...” 4214
23- Bu ölçüler dâhilinde câmilerde istişârenin terk edilmesi, cemaatin birbiriyle kaynaşmaması, imam-cemaat ilişkisinin sağlıklı olmaması ciddî problemlerden biridir. Takvâ ve ilim durumuyla öne çıkmadığı halde ön safı ve imamın arkasını âdetâ parselleyen kimselerin bu tavırları da sünnete uymaz. Aslında imamın cemaat tarafından seçilip öne çıkartılması gibi, imamın arkasına geçecek insanları da cemaat belirlemeli, lâyık olanları namaza durmadan oraya dâvet etmelidir.
24- Vaaz ve hutbelerde, müezzinlik ve imamlıkta, normal olarak ses duyulduğu müddetçe, gereksiz yere hoparlör kullanmak ve kulağı tırmalayacak şekilde bağırmak da çok yanlıştır, çirkin bir bid’attir.
25- Duânın kabulünün bir şartı, samimiyet ve sessizliktir. “Rabbınıza tazarrû ile yalvara yakara, gizlice duâ edin. Bilin ki O, haddi aşanları sevmez.”4215 Duâ, tevâzu ve zillet ile fakirane, gizlice ve çok yavaş sesle yapılmalıdır. Yoksa duâ, tevâzunun tersine bağırma ile yarış edercesine, edebiyat gösterişi şeklinde, kafiyeli ama samimiyetsiz sözlerden oluşan tarzda olduğu müddetçe o duâ, câmi kubbesinin dışına yükselmeyecektir. Hele bir de zâlim ve tâğutlar için de rahmet istenerek duâ edilmesi, duâda câiz olmayan vesîleler, ırk asabiyetine dair övünmeler de varsa, böyle duâya el açıp âmin diyenlerin de durumu, Akaid ilmini ilgilendirir.
26- Cuma namazlarında hutbeyi kısa, namazı uzun tutmak sünnet olduğu, aksi bid’at olduğu halde, hutbeler çok uzun ve namazlar çok kısa edâ ediliyor.
27- Mescidlerden yola çıkılarak, oradan İslâm'ın öğrenilip yaşanması, hâkim olması halka halka yayılarak toplumu hükmü altına alması gerektiği halde; bugünkü mescidler, aslî görevlerinin çoğunu yerine getirmemektedir. Tâğutlar ve onların rejimleri, çeşitli baskı ve dayatmalarıyla İslâm dünyasındaki mescidlerin çoğunu mahkûm etmiş, hapishaneye çevirmiştir.
Câmiler, müslümanların her çeşit ibâdet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzâkere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faâliyetlerde bulunma yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca namaz ibâdetinden ibaret kılması; dine, sünnete, hukuka aykırıdır. Câmilerde yapılan vaazların ve hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından hazırlanıp papağan yerine konanların eline tutuşturulması, kesinlikle din özgürlüğüne müdâhale anlamı taşır.
Câmiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden fazla iş ve ihtiyaç için kullanılırdı. Câminin fonksiyonları bölümünde bu konu yeterince ifade edildi. Eğer biri çıkar da "bunlar tarîhîdir, o günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu işler için ayrı mekânlar ve kurumlar vardır" diyecek olursa, kendisine
4213] Müslim, Salât 123; Ebû Dâvud, Salât 96; Tirmizî, Salât 168
4214] Ebû Dâvud, Salât 63; Tirmizî, Salât 266
4215] 7/A’râf, 55
MESCİD
- 937 -
şu cevap verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak, bu tarihî uygulama iki şeye kesin delildir: 1- Câmiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2- Müslümanların din işleri, dünya işlerinden ayrı değildir; din ile dünya iç içedir. Kur'an ve Sünnet, hem din hayatını hem de dünya hayatını düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek için gönderilmiştir.
Câmilerde; farzmış, namazdan bir parça imiş gibi, Haşr sûresinin son âyetlerinin sabah ve akşam namazlarında imam veya müezzin tarafından mutlaka okunması, tesbihlerin komutlarla ve hiç ihmal edilmeksizin ve mescidin dışındaki hayata yayılmaksızın câminin ve namazın olmazsa olmazı gibi okunması da bid’attir. Bakara sûresinin son iki âyetinin de yatsı namazından sonra, başka âyetler okunmaz veya hiç terkedilmemeli gibi kıraati için de aynı şey söylenebilir.
Aslında, okunan aşır veya sûrelerin meal ve tefsirleri verilmeli, hatta güncel konularla, câmi dışı hayatla ilgili hükümleri, tavsiyeleri içeren âyetler seçilmelidir ki, okunanlar yerini bulsun, gerçek sünnete ve istenilen seevaba ulaştırsın. Ezanın, müezzinliğin haydi neyse, hele Kur’an’ın namaz veya namaz dışı okunmasında teğannî, şarkı okur gibi gereksiz, yersiz ve hatta yanlış uzatmalar ve ses dalgalandırmaları, sesin alçaltılması gereken yerlerde yüksek sesle okunması ve tersi uygulamalar, cehâlet kaynaklı bid'atlerdendir. Kur’an kıraatinin ağlayarak, hiç olmazsa ağlar gibi yapılarak hüzünlü bir şekilde okunması gerekirken, ses sanatkârı gibi ve değişik makamlarda okumanın da doğru olmadığını belirtelim.
Yine, müezzinlik gerekeği zannedilen tesbih duâları için komutlarda ve mevlid vb. okuyuşlarda Kur'an makamıyla, Allah'ın âyetleri dışındaki şeylerin okunması büyük yanlışlardan ve bid'atlerden biridir.
Kamet getirilirken bazı müezzinlerin ellerini namazda imiş gibi bağladığı görülüyor; bu da bid’attir. Mevlid okunurken de, Peygamber’in doğum zamanı anlatılırken, namaza durur gibi cemaatin ayağa kalkması ve ellerini namazda bağlar gibi bağlamaları da yanlış üstüne yanlıştır.
Namazdan sonra veya câmiden çıkmak üzere cemaatin birbirleriyle sanki namazın bir tamamlayıcısı gibi her zaman tokalaşmaları, bunu âdet haline getirmeleri de bid'attir. Ama arada bir yapılıyor, olmasa da olur deniliyor ve özellikle birbirlerini az görenlerin arasında uygulanıyorsa, bunda sakınca yoktur.
Ramazanlarda câmilerde kılınan teravih namazları, İstanbul boğazında sürat teknelerinin tehlikeli yarışlarına benziyor. Kıraat, rükû, secde hep yarım yapıldığı gibi, ta’dîl-i erkâna riâyet edilmiyor. Böyle, dostlar alışverişte görsün hesabı 20 rekât kılınacağına, sünnette olduğu gibi 8 veya 12 rekât kılınsa, ama hakkını vere vere kılınsa bid’at ve hatalardan uzaklaşılmış olur. Ama Hz. Ömer devrinde sahâbe 20 rekât da kıldığından, usûlüne uygun şekilde isteyen elbette 20, hatta daha fazla kılabilir. Fakat tavuğun yem topladığı gibi kılınacaksa, 100 rekât da kılınsa, gerçek sünnet sevabı elde edilemez. Teravihlerin devamlı cemaatle ve câmide kılınması da Peygamberimiz’in sürekli yapmadığı bir davranıştır.
İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar, mü'minler için zararlı mıdır, tartışılmalı ama, devlet için öylesine
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a kulak verelim: “Şimdi modern din adamı adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a ve müslümanlara karşı bir tehdit odağı oluşturulmak isteniyor. İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu düzen içinde bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama ihtiyaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde, ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye, biraz da Allah’ı kandırmak istercesine müslümanların kendileri hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler. Müslüman mezarlığına gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan, ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak mevlitler okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
Câmilerimizin sosyal mimarisini kaybettik. Câmi, eski hali ile hayatı kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı bir kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği, ya da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir... İmamlar da bu hapishanelerin gardiyanları. Kimileri, buraya gelen insanları avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler mangası!
Câmiler, şimdi sadece beş vakit namazın cemaatle kılındığı mescidlerdir. Câmi günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel fonksiyonunu büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan yaşlı insanların gelip gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir. Cemaat imamın, imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo. Namaz dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi, müslümanların meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış, sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı. Şifâhâneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı bir yer, buluşma ve müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı. Câmi her şeydi. Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu soluk bir renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif yönde değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim süreci içinde bulunmaktadır.
Câminin siyasî merkezlerin güdümünde rûhâniyetini yitirmesiyle, müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde örgütlenmeye, câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal hayatlarına, kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir. Şunda kuşku yok ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile bu dejenerasyona teslim olan mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan tecrit edilecek ve dırar mescidi kavramı yeniden uyanacaktır.
MESCİD
- 939 -
İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler, onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için... Bunda da çok başarılı değiller. Ama yine de güçlü bir oto sansür, oto kontrol mekanizması var.
İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları Meslek liseleri değil mi? Bir İmam-Hatip öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek dersleri öğretmeniyim.” Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek oldu, ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu böyle. Resmî yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu; ama sıra maaş ödemeye gelince, normal lise statüsünde ödüyorlar. Ne kurtarsak kâr hesabı. Tam iki yüzlü bir politika. İmam-Hatip Liselerinde kız öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii, Heybeliada papaz okulu talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını bizimkilerden alıyorlar. Niye örgütlediler İmam-Hatip okullarını? Aydın din adamı yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp Allah önünde kendileri hakkında yalancı şahitlik yapsınlar diye. Ama olmadı... Tutmadı.
Sanırım câmide bizim görevimiz kısa sûreleri çabuk çabuk okuyarak işimizi bitirip câmiden ayrılmak olmamalı. İmamların görevi namaz kıldırmakla bitmiyor, eğer arkalarında cemaat var ise... Şöyle yapmamız gerekirdi: Özellikle câmilerin anlamı da burada gizlidir. İmamlar, bilen insanlar olarak Kur’an’dan öyle âyetler seçerek okumalılar ki, müslümanlar o günün çokça konuşulup tartışılan meselesini Kur’anî gözle görüp anlayabilsinler. Hz. Peygamber zamanında bu, temelde böyle idi. Çünkü âyetler, olaylar üzerine nâzil oluyor, Peygamberimiz onu okuyor ve sonra onu açıklıyordu. Biz de bugün yeniden olayların üzerine sanki Kur’an yeniden nâzil oluyormuş gibi namazda onları okumalıyız.
Evet, evet... Namazda okumamız gereken âyetler, o günün üzerinde tartıştığımız, konuştuğumuz ya da sorumluluk alanımıza giren şeyler olmalı. Müslümanlar bunu evrensel bir bildirinin ardından, yaklaşık iki milyar müslümanın mânevî huzuru ile Allah’ın evinde ve O’nun önünde kıyam, rükû ve sücûd aralarında okumalıdırlar. Böylece namaz, müslümanın sorumluluklarını kuşandığı bir mekân olacak. Müslümanlar günde beş defa Allah’ın evinden mânevî nitelikli dünyevî görevlerle ve bilgilerle donanmış olarak bir cemaat bilinci ile ayrılmış olacaklardır. Cemaat olmanın anlamı da budur. Katılan, karşı çıkan, konuşan ve sorumluluk yüklenen bir insan.
Tartışıp durduğumuz şey fâiz mi, zulüm mü, başörtüsü mü, haksızlıklar mı? Küfür mü, ahlâksızlık mı? Kur’an’ın hükmünü okur imam efendi ve namazdan sonra da oturur konuşuruz. Allah’ın hükmü üzerinde. Sorun ve çözüm yolları üzerinde düşünür, görüşlerimizi koyarız. Tartışmayız, ittifak etmişsek birlikte, ihtilâf etmişsek meşrû zeminde birbirimizi mâzur görerek herkes Allah'a vereceği hesabına göre sorumluluklarımızı kuşanırız. Ve namaz; donanma, namazlar arası zamanlar eylem vaktidir bizim için. Ve ibâdetimiz süreklidir. Sorumluluk şuuru ile hareket eden bir insan, âdeta bütün zaman namazdadır. Kıyamdadır, rükûdadır ve secdededir. Her yer mesciddir onun için.
İşte öyle olmasın diye, “câmilerde dünya kelâmı edilmez” diyorlar. Oysa din bu dünya içindir. Ve bizim dinimiz dünyayı ve hayatı kuşatır. Câmi, müslümanların cem’ olup toplandığı, namazda okudukları âyetleri Peygamberî bir metotla
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorumluluğa dönüştürme mekânıdır.” 4216
Farkında Olunmayan Bir Başka Bid’at de Sarıksız Takkedir
İmamların, sünnet olmadığı ve daha ilerisi kâfirlerin özel giysisi olduğu halde hâlâ Yunan fesini namaz kıldırırken başlarına geçirmeleri gibi bir tuhaflık cemaatte de gözlenmektedir. İster câmide, isterse evlerinde olsun; namaz kılarken nice müslüman başına takke giymektedir. Bunun sünnet mi olduğu, yoksa dinen yasaklanan bir tavır mı olduğu, sünnet ise Peygamberimizin sünneti mi, yoksa Yahûdilerin sünneti, onların dinî kisvesi mi olduğu konusu, pek gündeme gelmemiş bir konudur. Yozlaşan gelenekle, bid’at ve hurâfelerle yüzleşme cesâreti, bedel isteyen bir tavırdır. Ödenmesi gereken bu bedel de, dini ketmeden/gizleyen kimsenin bedeline göre aslında çok hafif olduğu halde, bu tavırların gündeme geldiğine pek rastlanmamaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler (takke ve benzeri başlıklar) üzerindeki sarıklardır." 4217
Bu hadisi, İbrahim Canan, Kütüb-i Site Şerhinde şöyle açıklamaktadır: Hadis, müslümanlarla müşrikler arasında bâriz farkın baş kıyafetinde bulunmasını ifade etmektedir. Baş kıyafetinin İslâmî şekli, kalansuve üzerine sarıktır. Kalansuve fes, takke nevinden başı örten serpuştur. Bazı âlimler, kalansuveyi müşriklerin de giydiğine, buna sarık ilâvesinin İslamî kıyafet olduğuna işaret ederler.
Şârihler, Rasûlullah’ın (s.a.s.), sarığın altına kalansuve giydiğini, kalansuve olmadan da tek başına sarığı başına koyduğunu, ama sarıksız kalansuve giydiğinin hiç görülmediğini; bu durumun da, kalansuvenin tek başına olması halinde müşriklere mahsus bir kıyafet olduğunun tescili bulunduğunu kaydederler. Kalansuve için "fes"dir, "takke"dir, "külah"dır, "şapka"dır diye tek bir şeyle ifade etmek muvâfık düşmemektedir. "Sarık sarılmasına engel olmayan bir serpuş" diye tarif etmek daha uygun gözükmektedir. 4218
Katolik hıristiyanların dinî lideri papanın, resmî törenler dışında başını hep takke ile örttüğünü unutmamak gerekir. Yahûdiler de ibâdet ederken havralarında başlarını mutlaka takke ile örtmek zorundadır. Yahûdilerin kippa denilen takke cinsinden bu giysiyi başlarına giymeleri, bunu özellikle dinî âyinde ihmal etmemelerinden yola çıkarak, müslümanların, üzerine sarık sarmadan takke giymelerinin hıristiyan papa(z)lara ve özellikle de yahûhidelere benzemek olduğunu bilmeleri gerekmektedir. Hıristiyan ve yahûdilerin ibâdetlerinde ve günlük hayatlarında müslümanlara benzeme ihtiyacı hissetmedikleri halde, nassların şiddetle yasaklamasına rağmen müslümanların onlara benzemesi ve hele bu benzemenin sevap zannedilmesi çok düşündürücüdür. Peygamberimizin sarıksız şekilde hiç takke cinsinden bir şey giymediğini değerlendirerek, sarıksız bir namaz takkesinin kesinlikle sünnet olmadığı bilinmelidir. Bir adım daha giderek, İbrahim Canan’ın da belirttiği gibi, hadis şârihi âlimler tarafından; tek başına takke cinsinden başa bir şey giymenin müşriklere (günümüzde papa(z)lara ve yahûdilere) mahsus bir kıyafet olduğunun tescil edildiğini belirtmek gerekiyor. Ayrıca, sadece namaz için özel bir kıyâfetin sünnette olmadığını ve bunun hoş
4216] Abdurrahman Dilipak, a.g.e. s. 33-35; 48-49
4217] Ebû Dâvud, Libas 24, h. no: 4078; Tirmizî, Libas 47, h. no: 1785
4218] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/45
MESCİD
- 941 -
görülmediğini de hatırlatalım. Yani, müslüman laik tavırlı olamaz, onun her şeyi namazdaki tavrı gibi olmalıdır. Namazda başka, namaz dışında başka olmamalıdır.
Sarık sarmaya gelince; Peygamberimizin çoğu zamanlar başında sarık olduğunu bildiren çok sayıda haber bulunduğu için namazda ve namazın dışında sarık sarmayı sünnet kabul etmek mümkündür. Bunun yanında, sarık sarmanın tüm ümmeti bağlayacak bir sünnet olmadığını ileri sürenler de vardır. Bu son değerlendirmenin bakış açısında şöyle yorum vardır: “Sarıkla kılınan namazın sarıksız kılınan namazdan şu kadar faziletlidir” şeklindeki rivâyetler, Kütüb-i Sitte’de bulunamamıştır, sahih olmadığı değerlendirilmelidir. Sakalı ısrarla tavsiye eden Rasûlullah aynı tavrı sarık için göstermemiştir. Kendisi sarıklı idi, ama bu onun yaşadığı coğrafyanın ve oradaki örfün bir uzantısı olmalıdır. Çünkü başta peygamberimiz olmak üzere müslümanlar değildi sadece sarık saranlar. Ebû Cehiller de, Mekke müşrikleri de sarık sarıyorlardı. Çöl sıcağında yaşayan insanlar, başlarına mutlaka bir örtü sarmak zorunluluğunu hissediyorlardı. Bu ihtiyaç, hâlâ geçerlidir. Adana, Hatay, Diyarbakır gibi yörelerden tutun, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkelerde, mü’min-kâfir çoğu erkek tarafından bu uygulamanın devam ettirile geldiğini görüyoruz. Hem hadis rivâyeti, hem Hz. Ali’nin sözü olarak rivâyet edilen “sarığın bir Arap tâcı” olduğu ifâdesi de bu yorumu doğrulamaktadır. Peygamberimiz’in sarıklı olduğunu belirten ifâdelere yer verildiği halde, sarığı emreden, ya da tavsiye eden bir ifâdeye Kütüb-i Sitte’de rastlamadım. Bununla birlikte, sarığı tavsiye eden bir ifâde Kütüb-i Sitte şerhinde şöyle yer alır: "Sarık sarın da hilminiz ziyâdeleşsin!" Râvî devamla der ki: "Hz. Ali (r.a.) de: "Sarıklar Arapların taçlarıdır" buyurdular." 4219
Câmiu’s-Sağîr adlı hadis kitabında rivâyet edilen bu hadisin şerhinde İbrahim Canan şunları söyler: Sarığın insandaki hilmi (hoşgörülü ve sabırlı olma halini) artırması meselesinde Münâvî şu açıklamayı sunar: "Sarıkla hilminiz artar, göğsünüz genişler. Çünkü kıyafetin güzelleşmesi kişiyi vakar ve ihtişama sevkeder; hafifliği, seviyesizliği ve düşük davranışları terke zorlar. Sünnette sarık sarıldığı zaman, sarığın bir ucunun omuz arasında serbest bırakılması irşad buyrulmuştur, bu müsneddir."
Sarığın taç olarak ifadesi, yine Münâvî'ye göre, onda izzet, cemal, heybet ve vakar bulunması sebebiyledir. Nitekim krallar da taçlarıyla başkalarından ayrılmaktadırlar. Sarıksız olan diğer kalansuveler ise acemler ve hafifmeşreb insanlara aittir ve onları tefrik eden taçları durumundadır.
Bir başka hadiste: "Sarıklar Arapların taçlarıdır. Onu bıraktıkları vakit izzetlerini de bırakırlar" denmektedir. Deylemî'nin bir rivayetinde sarığın terkedilip kalansuvenin alınması kıyamet alâmeti olarak ifade edilmiştir. 4220
Bu konuyla ilgili Enbiya Yıldırım, Hadis Problemleri adlı kitabında şunları söyler: “Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan yirmi beş namaza denktir”, “sarıkla kılınan Cuma namazı sarıksız yetmiş Cuma namazına eşittir”, “sarıkla namaz kılmakta on bin sevap vardır” gibi fazilet bildiren hadislerin tamamı
4219] Hadis, Teysir'de Ebû Dâvud'a nisbet edilmiş ise de, onda mevcut değildir. Câmiu's-Sağir'de mevcuttur -1, 555-
4220] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 15/46
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mevzûdur. 4221
Muâsır Muhammed el-Gazâli, bu hususta şöyle söyler: “Tirmizî ve Ebû Dâvud’un rivâyet ettiği sarıkla ilgili bazı hadisler okudum. Bunların hiçbir kıymeti yoktur. Şeyh Muhammed Hâmid el-Fakî’nin dediği gibi, ‘sarığın faziletiyle ilgili sahih hadis yoktur.’ Çünkü sarık Arap giysisidir. İslâmî bir elbise değildir.4222 İgaller de böyledir. Vâkıa, sıcak iklimler başın örtülmesini mecbur kılar. Beyaz ve geniş elbiseler makbuldür. Soğuk iklimlerde ise sıcak tutması için dar ve kapalı renklerin tercih edilmesi zorunludur…” 4223 “Dış görünüş ve kıyafet itibarıyla Hz. Peygamber’le Ebû Cehil arasında bir fark yoktur. Fark sûretlerde değil; sîretlerdedir. Hz. Peygamber’in şekil ve kıyafetinden nelerin olduğuna değil; Hz. Peygamber’in ahlâkından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var, ona bakmalıyız. Ona ancak öyle benzeyebiliriz.” 4224
Câmilerde Bir Büyük Bid'at; Mevlid
Mevlid, doğum zamanı ve doğum yeri anlamındadır. Zamanla doğum tarihini kutlamak anlamı kazanmıştır. Mevlid, bugün özellikle câmilerde kullanıldığı şekliyle, Peygamberimiz'in doğumunu anmak ve kutlamak şeklinde uygulanan tören ve okunan şiir anlamında kullanılmaktadır. Osmanlı şâiri Süleyman Çelebi'nin (ölümü, 1422) Vesîletü'n-Necât adlı şiir kitabı bu adla yapılan törenlerde özel bir makam ve usûlle okunduğu için, mevlid dendiği zaman o şiir kitabının okunduğu merâsim akla gelmektedir. Peygamberimiz'in doğumunu anma esprisi de unutulmuş, Peygamber için yazılan bu şiirin okunması kendi başına bir dinî törene, bir ibâdet kabulüne dönüşmüştür. Bugün birçok aile ölüleri için sevap, hatta mutlaka yapılması gerekli dinî vecîbe gibi düşünmektedir. İbâdetler, Allah'a nasıl yaklaşıp hangi uygulamalarla sevaba girileceği nassların hükmü ile belli olur. Yani ibâdetler, fıkhî deyimiyle "taabbudî alandır, tevkîfîdir, vahyîdir. Din tamamlanmıştır, artırma da eksiltme de yapılamaz. Rasûlün ve ashâbın hayatında mevlid diye bir uygulama kesinlikle mevcut değildir. Mevlidi savunanlar şöyle derler: "Mevlid bir vesîledir, biz bu vesîleyle Kur'an okuyoruz, salât ve selâm getiriyoruz, duâ ediyoruz; esas amaç da bunlardır." Cevap olarak deriz ki: Mevlid dışında sayılanların kendi başlarına okunmaları halinde hangi zorluk ve eksiklik çıkıyor da Süleyman Çelebi'nin şiirine sığınılıyor? Süleyman Çelebi'den önce Kur'an okuyanların okudukları boşa mı gitti?
Kur'an ve sünnet, ibâdet anlayışı ile böyle şiir okuyarak sevap kazanılacağı bir ibâdetten bahsetmez. Ayrıca, mevlid şiir gibi değil; Kur'an okunur gibi Kur'an makamıyla okunmakta, Kur'an dinlenir gibi dinlenmektedir. Mevlid türünden kutlamalar, din kaynaklı değil; folklor ve âdet kaynaklıdır. Bu kutlamalar, câmide olmadığı sürece, ibâdet ve sevap kabul edilmemek şartıyla, Kur'an makamıyla ve kutsal metinmiş gibi icrâ edilmediği özelliklerde, salt şiir okur gibi okunursa bir sakıncası olmaz. Bugünkü şekliyle ise, en azından büyük bir bid'at
4221] Aliyyu’l Kari, Masnû, s. 118-119, rakam 177
4222] Hz. Ali’nin “Sarık Arapların taçlarıdır” sözü buna delil olabilecek durumdadır. Bk. İbnu’l-Esîr, Câmiu’l-Usûl, 10/631, rakam: 8235. Bununla beraber bu rivâyet dahi mevzû rivâyet olarak Hz. Peygamber’in hadisi olarak nakledilmektedir. Bk. Beyhakî, Şuabu’l İman, 5/175-176; İbnu’l-Cevzî, Mevdûât, 3/45
4223] Muhammed Gazâli, Sünne, s. 105.
4224] İsmail Yakıt, Peygamber’i Anlamak, İst. 2003, s. 41-42; Enbiya Yıldırım, Hadis Problemleri, Rağbet Y., İst. 2007, s. 180-181
MESCİD
- 943 -
ve hurâfedir. Bugün, bir şiir, ölülere rahmet ve cennete ulaşma vesilesi gibi kabul edildiğinden, Kur'an'dan öne çıkarıldığından, dinin temel ilkeleri açısından çeşitli sakıncalar içerir. Örf dinleşince, din de örfleşir. Örfün kutsallaşmasına seyirci kalmak, dinin tahribine seyirci kalmakla eş anlamlıdır.
Kur'an şöyle buyuruyor: "Allah yalnız başına anıldığında, âhirete inanmayanların kalpleri nefretle ürperir; O'nun berisindeki ilâhlaştırılmış kişiler anıldığında ise hemen müjdelenmiş gibi sevinirler."4225 Tevhid, ibâdet kasdıyla "Allah'ı da anmak" dini değil; "sadece Allah'ı anmak" dinidir. Câmiye sokulup ibâdet kasdıyla okunan mevlidin, sadece bid'at olarak kalmayacağı, bu anlayış ve kabulün şirk kapsamına girebileceğini bu riski taşıdığını belirtelim.
Bir Büyük Bid'at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması
Mescidin meşrû ve makul süsü, orada bolca secde edilmesi, çokca insanın ibâdetle mescidi şenlendirmesidir. Asr-ı saâdette mescide biçilen roller, ne oranda uygulanabilirse onları icrâ etmekle mescidlerin yüzü gülecektir. Mescide gidenlerin süslenmeleri, temiz ve güzel giyinmeleri Kur'an'ın tavsiyesidir.4226 Ama mescidleri, hem de gözü meşgul edecek, ibâdetteki huşûya engel olacak şekilde süslemek, abartılı tarzda ziynetlere, desen ve boyalara boğmak din açısından yanlıştır. Konuyla ilgili hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur: "Mescid yükseltmekle, mescid süslemekle emrolunmadım."4227; "İnsanlar, mescid yapma yarışına girip bununla övünmedikçe kıyâmet kopmaz."4228; "Sizin benden sonra, yahûdilerin havralarını, hıristiyanların da kiliselerini süsleyip püsleyerek yükselttikleri gibi, mescidlerinizi süsleyip püsleyeceğinizi görür gibiyim."4229; "Bir topluluk, mâbedlerini süsleyip püsleme hastalığına tutulmadıkça, ameli çirkin ve zararlı hale asla gelmez."4230 Sahâbî fakîhlerinden İbn Mes'ud (r.a.) Kûfe'ye ilk geldiğinde süslü, nakışlı bir câmi gördü ve şöyle dedi: "Bunu kim yaptıysa Allah'ın malını O'na isyanda harcamış."
Olayın israf boyutu da önemlidir. Mescidin gereksiz süslerine, kubbelerine yatırılacak para ile cemaat bulunup, oluşturulan cemaatin seviyelerini arttırmaya, İslâm ve müslümanlar için zarûri ihtiyaçlara kullanmak çok daha faziletli olacaktır. Paraları gereksiz taşlara ve süslere yatırmak yerine; dâvâya, insana, cemaate yatırmak dinin maslahatı açısından önemlidir. Mescidleri çok görkemli yapmışsın, süslemişsin, cemaati olmadıktan sonra neye yarar? Sağlam yetişen cemaat ise, bulunduğu her yeri mescid yapabilir, her yerde ibâdetini yerine getirebilir.
Câmilerimizin Yeniden İhyâsı
Câmilerimizle ilgili problemler, bu sayılanlardan ibaret değil elbet. Daha onlarca ilâve edilecek dertlerimiz var. İmamların maaşlarının kaynağı ve geliş sebebi, câmilerin ve imamların özgür olup olmadığı gibi hayatî sorunlar... Eskiden câmilerin onarım, tâmir ve günlük masrafları ve imamların maaşları başta olmak üzere, câmi kursları, cemaatin yetişmesi için gerekli harcamalar, müslüman zenginler tarafından oluşturulmuş özel vakıflar/akarlar sayesinde yürütülüyordu.
4225] 39/Zümer, 45
4226] 7/A'râf, 31
4227] Ebû Dâvud; et-Tâc, 1/243
4228] İbn Mâce, Mesâcid 2
4229] İbn Mâce, Mesâcid 2
4230] İbn Mâce, Mesâcid 2
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yani, ne laik düzenlerin ve ne de fert olarak bir müslüman şahsın maaş veya yardımı ile kendisine bağlayıp kendi zihniyetine göre hizmet beklentisi olmuyodu. Câmi içindeki hizmet ve faâliyetler, tüzel kişilik olarak cemaatler ve vakıflar eliyle, Kur’an’da belirtilen câmiyi îmar etme hakkı olanlar4231 tarafından yapılmayınca, devletin emrinde namaz kıldırma memurları, laik düzenden sadece maaş almıyor, emir de alıyorlar. Eski vakıfların tümüne el koyan T.C. yeni vakfiyelere (câmi bahçesine yapılan binalara) de el koyuyor. Müslümanlar da, câmi ve çevresine binalar ve yatırımlar yaparak, farkında olmadan devlete çalışmış oluyor.
Sayılamayacak kadar çok vakıf mallarına el koyan, şimdiki câmi çevresinde yapılanlara da sahip çıkan Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu paraların bir kısmı ile Vakıflar Bankası kurmuş, diğerleri de devlet kurumlarına ve vakıfla hiç ilgisi olmayan kişi ve kuruluşlara dağıtılmıştır. Halk, farkında olmadan da olsa, câmiye yardım yaparak devlete, bankaya yardım yapmış olmakta...
Câmileri cemaatlerin, İslâmî sivil toplum kuruluşlarının yönetmesi, Dine özgürlük ve laiklik gereği olduğu halde, böyle olmuyor. Eskiden olduğu gibi, köylü veya mahalle sâkinleri imamlara maaş versin demek de problemi temelden çözmüyor; o zaman eskiden köylerde, köy imamlarına karşı bakıştaki müşkiller hortlayacaktır: Hocaların çok yemesi, halkın eline bakması...
İslâm kültüründe ve tarihimizde "imam", sıfatının devlet başkanına verilen ad olduğu, devlet başkanlarının aynı zamanda imamlık yaptığını biliyoruz. Şimdi, fıkra ve karikatür kahramanı, gerici, yobaz, toplumda ağırlığı olmayan biri konumunda. İlköğretim yaşlarındaki çocuklara sorun bakalım, içlerinden hiç, “ben, büyüyünce imam olacağım!” diyen çıkacak mı?
“Müftü” fetva veren demektir. Bugün fetva için müftülere danışan var mı, hiç sanmam. Onlar personel işlerine bakan müdür/âmir konumundalar, resmi formaliteleri yerine getirmeye, biraz da devlet ile vatandaşı kaynaştırmaya çalışan insanlar olarak gözükmektedir. Diyanet teşkilâtı, çok boyutlu kanayan ve kokuşan bir yara ve ameliyatsız çözümü mümkün olmayan bir yapı...
Hutbe konuları... (spor, milli bayramlar, verem savaş, trafik vb. devletin ihtiyaç duyduğu durumlarda hangi konu gerekiyorsa...) Ve lânetlik suçun bazı câmilerde işlenmediğini kimse iddia edemez: Hakkı gizlemek, hatta çarpıtmak, hakla bâtılı karıştırmak.
Cuma, bayram ve teravih namazları öncesi yapılan vaazlar, canlılığını yitirdi. Her iki anlamda “canlı” değil öğüt ve nasihatler. Meslek anlayışıyla ve görev icabı yapılması yönüyle canlı ve heyecanlı, diriltici içerik ve üslûp tutturulamadığı gibi; çoğu câmide canlı bir konuşmacı yok kürsülerde, sayılı birkaç câmide bir vâizin konuşması, kablo ile sadece ses olarak diğer câmilere ulaşıyor; telefon dinler gibi, uzaktan kumandalı şekilde vaazlar icrâ ediliyor. Böylece bir taşla çok kuş vurulduğu düşünülüyor, ama vaazlar da kuşa benzetiliyor. Resmî yetkililer, birkaç resmî vâizi seçerek, onları kontrol altında tutarak yönlendirmeyi daha kolay görüyor olmalı. Yarın imamlar da vâizler gibi cansız ve sesin yeterli görülmesiyle görev yaparlarsa şaşırmayın. Bir câmiden, hatta sadece Ankara’dan tek bir merkezden imam, hatip tekbir getirir, filan câmide sesi elektronik aygıtlarla duyan cemaat, o komuta uyarak rükûya ve secdeye gidebilir. “Olmaz, olmaz!”
4231] 9/Tevbe, 17-18
MESCİD
- 945 -
demeyin; burası Türkiye; olmaz olmaz!
İslâm hâkimiyetinde her yer, üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi, küfrün egemenliğindeki günümüzde de her yer tapınaklara benziyor. Müzikholler, stadlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, okullar, meclisler, hatta kanallar, sokaklar, çarşılar... mâbed değil de nedir? Oradaki insanlar, ibâdet halinde değiller mi dersiniz?
Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı (önderli) ve çok dinli. Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye uygun olmadıkça bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe artacaktır.
Hâlbuki;
“Minâreler süngü, kubbeler miğfer;
Câmiler kışla, mü’minler asker!”
olmalı.
Câmilerimizle ilgili büyük problemlerimize rağmen, müslüman gençlerin câmileri terk etmeye haklarının olmadığı kanaati taşıyoruz. Şuurlu genç müslümanlarla câmi arasındaki ilişki, bebekle anne arasındaki bağ gibidir. İkisinin birbirinden koparılması her ikisinin de perişan olmasına sebep olacaktır; biri diğeri olmadan sağlıklı şekilde yaşayamaz. Câmiler, tevhidî düşünen gençler olmaksızın mânen harap olacağı/olduğu gibi; câmilerden koparılan gençler de öksüz kalacak, temel ihtiyacı olan "mescid anası"nın sütünden, onun kucaklayan ilgi, sevgi ve şefkatinden mahrum olacaktır.
İslâm devleti ile başlayan mescid, cemaatleşme ve devletleşmede önemli roller üstlenmiştir. Gelecekteki İslâm inkılâbı, câmilerin yeniden kazanılması ile halkın inancını bilmesi, ona sahip çıkması ve liyâkatini yükseltmesi ile mümkün olacaktır. Câmilerini kazanamayan insanların neyi kazanabilecekleri sorgulanmalıdır. Câmilerine sahip çıkamayan insanların hangi değerlerine sahiplik yapabilecekleri düşünülmelidir. İslâm’ı bu topraklara, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılma mücâdelesinde, İslâmî değişim ve dönüşüm projesi için en doğal müttefiklerimiz olan veya olması gereken imam ve cemaatle uzlaşamıyor, mesajımızı onlara ulaştıramıyor, onlarla anlaşacak bir yol bulamıyorsak, böyle bir anlayış, câmi ve cemaatten önce kendi tavrımızın sorgulamasını gerektirmektedir. Unutmayalım ki İslâm, hemen her peygamber döneminde, garip ve kültürsüz kabul edilen müstaz’aflar tarafından kabul gördü. İslâm, câmilerden etrafa halka halka yayıldı. Önce câmilerimizi kurtaralım, o câmiler bizi kurtaracaktır.
Câmileri diriltmek ve câmide dirilmek için güzel imkânların oluşması ümidiyle...
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mescid Konusuyla İlgili Âyet-i Kerîmeler
A- Mescid ve Çoğulu Mesâcid Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Taplom 28 âyet): 2/Bakara, 114, 144, 149, 150, 187, 191, 196, 217; 5/Mâide, 2; 7/A’râf, 29, 31; 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 7, 17, 18, 19, 28, 107, 108; 17/İsrâ,1, 1, 7; 18/Kehf, 21; 22/Hacc, 25, 40; 48/Fetih, 25, 27; 72/Cinn, 18
B- Mescid-i Harâm Teriminin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 144, 149, 150, 191, 196, 217; ; 5/Mâide, 2; 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 7, 19, 28; 17/İsrâ, 1; 22/Hacc, 25; 48/Fetih, 25, 27.
C- Mescid-i Aksâ: 17/İsrâ, 1.
D- Mescid-i Dırâr: 9/Tevbe, 107
E- Mescid-i Takvâ: 9/Tevbe, 108
F- Mescid Kelimesinin Kökü Olan Secde ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (Mescid ve Mesâcid Kelimeleri Hâriç, Toplam 64 Âyet): 2/Bakara, 34, 34, 58, 125; 3/Âl-i İmrân, 43, 113; 4/Nisâ, 102, 154; 7/A’râf, 11, 11, 11, 12, 120, 161, 206; 9/Tevbe, 112; 12/Yûsuf, 4, 100; 13/Ra’d, 15; 15/Hıcr, 29, 31, 32, 98; 16/Nahl, 48, 49; 15/Hıcr, 30, 33; 17/İsrâ, 61, 61, 61, 107; 18/Kehf, 50, 50; 19/Meryem, 58; 20/Tâhâ, 70, 116, 116; 22/Hacc, 18, 26, 77; 25/Furkan, 60, 60, 64; 26/Şuarâ, 46, 219; 27/Neml, 24, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 73, 75; 39/Zümer, 9; 41/Fussılet, 37, 37; 48/Fetih, 29, 29; 50/Kaf, 40; 53/Necm, 62; 55/Rahmân 6; 68/Kalem, 42, 43; 76/İnsan, 26; 84/İnşikak, 21; 96/Alak, 19.
G- Mescid Konusu
a. Mescidler Allah’ındır: 72/Cinn, 18.
b. Mescid Yapmak ve Korumak: 9/Tevbe, 17-18.
c. Mescidleri İmar ve Koruma Hakkı Mü’minlerindir: 9/Tevbe, 17-18.
d. Müşriklerin Mescidleri İmar ve Koruma Hakları Yoktur: 9/Tevbe, 17-18.
e. Mescid Düşmanlığı Yapanlar: 2/Bakara, 114.
H- Kıble
a. Kıble, Mescid-i Haram Kâ’be)’dır: 2/Bakara, 149-150.
b. Namazda Kıbleye Dönmek: 2/Bakara, 115, 142.
c. Kıblenin Değişmesi: 2/Bakara, 142-145, 149-150.
d. Kıblenin Değişmesini Dillerine Dolayan Ehl-i Kitaba Cevap: 2/Bakara, 177.
İ- Ezan
a. Ezanla Namaza Çağırmak:5/Mâide, 58; 41/Fussılet, 33.
b. Cum’a Ezanı: 62/Cum’a, 9.
c. Müezzinlerin Fazileti: 41/Fussılet, 33.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Ezân 46, 49, 81, 160; Salât 41, 42, 44, 45, 47, 49, 52, 54, 59, 60, 62, 65, 70-72, 74, 77, 83; Teheccüd 25; İtikâf 17; İlm 6, 8, 23, 24, 52; Iydeyn 7-8; Mescidü Mekke 1, 6; Enbiyâ 40; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Cum’a 11; Savm 68; Mekâtib 1-3; Ahkâm 18-29; Husûmât 4; Sulh 9-13, Fazlu ‘s-Salât fî Mescid-i Mekke ve’l-Medîne 1, 6.
Müslim, Mesâcid 1-316, 24, 25, 69, 73, 79-81; Sıfatu’l-Münâfıkîn 82-83; Hacc 250, 415, 505-511, 512; Zühd 43, 44; Cihad 59, 67; Müsâfirîn 68-70, 191, 213.
İbn Mâce, Mesâcid 1-19, 5, 11; Mukaddime 17; Ahkâm 9; Hudûd 31; Diyât 2; İkamet 53, 194; Tahâret 78, 126.
Ebû Dâvud, Tahâret 93; Salât 13, 18, 23, 46, 53, 54, 199; Talâk 40; Menâsik 94; Vitr 14; İman 3; Büyû’ 37; Itk 53; Et’ıme 41; Hudûd 37.
Tirmizî, Salât 126; Cum’a 64; Nikâh 6; Menâkıb 18.
Nesâî, Tatbîk 78; Mesâcid 1-46; İmâmet 50.
Ahmed bin Hanbel, Müsned II/106, 178, 349, 420, 503; III/404, 434; IV/85, 229, 247; V/156, 157, 185, 328.
Dârimî, Mukaddime 32, 51.
MESCİD
- 947 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Câmi Âdâbı, Salahaddin Basan Çelebi, Şahsi Y.
2. Câmilerin Çağrısı, İbrahim Balcı, Medine Balcı, Ebrar Y.
3. Câminin Kaybolan Mâhiyeti, Mehmet Şahin, Şahsi Y.
4. İslâm’da Cami ve Cemaat, Ahmed R. Özbay, Fazilet Kitabevi Y.
5. Câmide Dans Var, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
6. Mâbetsiz Şehir, Osman Yüksel Serdengeçti, Türk Edebiyatı Vakfı/Görüş Y.
7. İbâdetler ve Mâbedler, Mehmet Emre, Erhan Yayın Dağıtım
8. Yeni Türkiye’de İslâmlık, Gotthard Jaschke, Bilgi Y.
9. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, 1-3, H. Hüseyin Ceylan, Rehber Y.
10. Siyasi İdari Sistemlerle İlişkileri Açısından Din Bürokrasisi, Davut Dursun, İst, 92
11. Yönetim-Din İlişkileri Açısından Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, Davut Dursun, İst, 92
12. Şeriatten Laikliğe, Sadık Albayrak, Sebil Y.
13. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Şahsi Y. İst, 73
14. Tarihte Meşihat Makamı, İlmiye Sınıfı ve Meşhur Şeyhülislâmlar, Veli Ertan, Bahar Y.
15. Din Eğitimi, Din Müesseseleri ve Din Âlimleri, Veli Ertan, Hasan Küçük, Türdav Y.
16. Ulema ve Dinî Otorite, Derleme (Heyet), İnsan Y.
17. Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Semineri, Heyet, Diyanet İşleri Başk. Y.
18. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
19. Saray Mollaları, Mustafa Çelik, Misak Y.
20. İmam Müezzin, Cemaat ve Cem. Hakkında Birkaç Uyarı, M. Hamdi Güner, Şahsi Y. İst, 78
21. T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı, İsmail İşi, Ank, 1987
22. Açıklamalı Diyanet İşleri Başkanlığı Mevzuatı, Ahmet Uzunoğlu, Ank, 1980
23. Müslüman Toplum Laik Devlet, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, İştar B. Tarhanlı, İst, 1993
24.T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Önkal, Mehmed Şener, Nebi Bozkurt), T.D.V. Y. c. 7, s. 46-92
25. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. 1/271-273; 3/351-352; 4/147-155, 187-189, 195-197
26. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c, 13, s. 243-278
27. Kur’ân-ı Kerim’in Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbuni, Şâmil Y. c. 1, s. 88-106
28. Fıkhu’s Siyre, Peygamberimiz’in Uygulamasıyla İslâm, M. S. Ramazan el-Bûti, Gonca Y. s. 203-209
29. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 397-399, 101-105, 170-173, 301-303
30. İslâm Müesseselerine Giriş, Muhammed Hamidullah, Düşünce Y. s. 45-73
31. Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 91-116, 271-272
32. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 69-79
33. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 124-126
34. İbâdet mi Âyin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet, s. 86-107
35. Namaz, Bir Tevhid Eylemi, Abdullah Yıldız, Pınar Y. s. 59-64, 70-73, 167-181, 186-189
36. Laik Düzende Dini Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y. 2/35-36, 294-296
37. Türkiye’de İslâmlaşma ve Önündeki Engeller, Hayreddin Karaman, Ensar Neşriyat, s. 24-27
38. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
39. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 7-26, 245-270
40. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 269-273
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
41. Namaz, Bir Tevhid Eylemi, Abdullah Yıldız, Pınar Y.
42. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 64-79
43. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 55-69
44. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yıldız, Mücahede Y. s. 155-171
45. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y. s. 94-96
46. İslâm’da Din-Devlet İlişkileri, Hayreddin Karaman, Türkiye Günlüğü, sayı 13, Kış 90
47. Tefsîr-i Kebir (Mefâtihu'l-Gayb), Fahruddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 3, s. 354-377
48. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 71-81
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 949 -
Kavram no 131
Nimet 18
Bk. Hastalık
MEYVELERDEKİ İBRETLER
• Meyveler ve Meyvelerdeki İbretler
• Bitkiler
• Ağaç ve İslâm’da Ağaçla İlgili Hususlar
• Kur’ân-ı Kerim’de Meyve ve Bitkiler
• Kur’an’da Vurgulanan Meyvelerden; Hurma, Üzüm, İncir, Zeytin ve Bal
• Hadis-i Şeriflerde Meyve ve Benzeri Yiyecekler
• Tefekkür; Meyve ve Benzeri Yiyecek Yerken…
“Gökten suyu indiren O’dur. O sudan size hem içecekler vardır, hem de ondan ağaç (ve bitki) meydana gelir ve orada hayvanlarınızı otlatırsınız.
(Allah) Su sâyesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda tefekkür edip düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” 4232
Meyveler ve Meyvelerdeki İbretler
Meyve, bitkilerin tohum taşıyan organıdır. Meyve dendiğinde hemen herkesin aklına üzüm, muz, kiraz, elma, nar gibi çiğ olarak yenen, genellikle tatlı besin maddeleri gelir. Oysa bu yaygın meyve anlayışına uymasa da patlıcan, kabak, fasulye ve domates gibi sebzeler ile meşe palamudu, ceviz, fındık, haşhaş kapsülü bile botanik açısından gerçek birer meyvedir. Çünkü bunların tümü ileride ana bitkiye benzeyen yeni bitkileri oluşturacak tohumları taşır.
Çiçeklerde tozlaşma sonucunda tohum taslakları gelişerek tohuma, bunları barındıran yumurtalık da değişime uğrayarak meyveye dönüşür. Allah’ın meyvelerin uygun şartlarda çoğalması için yarattığı hikmetli özelliklerden biri, meyvelerin tohumlarını olabildiğince uzak bir alana yaymasını sağlayacak özellik var etmesidir. Böylece tohumların ana bitkinin dibine düşerek onun besinini bölüşmesi ve burada çimlenen fidelerin sıkışık bir biçimde, yani uygunsuz koşullar altında büyümesi önlenir. Nitekim çoğu bitkide meyvenin yapısına, biçimine ve hatta rengine bağlı olarak tohumlar birkaç metreden yüzlerce kilometreye kadar varan uzaklıklara sürüklenir. Bazı meyve tipleri tohumlarına yapışık “kanatlar”ın ya da paraşüte benzeyen “tüy demetleri”nin yardımıyla, gerçek anlamda uçarak bitkiden uzaklaşır. Meselâ akçaağaç ve karaağaç tohumlarının zarsı ya da kâğıtsı kanatları tohumların rüzgârda dönerek uçmalarını sağlar. Karahindibada olduğu gibi bazı bitkilerin bir ucunda ipeksi tüy demeti taşıyan küçük ve hafif tohumları ise aynı bir paraşüt gibi en hafif bir esintide bile havada süzülerek
4232] 16/Nahl, 10-11
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uçuşur. Bütün bunlar ibret alınacak ve Allah’ın yaratması, rızık vermesi, sanatı, rahmeti ile ilgili hikmetlerdir.
Çok sayıda tohum içeren bazı kuru meyveler, Allah’ın sevk etmesiyle kendiliğinden yarılıp açılır ve bitki rüzgârda sallandıkça tohumlar çevreye saçılır. Yuvarlak bir tuzluğu andıran haşhaş kapsüllerinde tohumlar tepedeki deliklerden dökülür. Baklagillerden bazı bitkilerin badıçları (ince uzun tohum kılıfları) ise birden bire patlayarak tohumlarını hızla çevreye fırlatır. Günün sıcak saatlerinde kırda dolaşırken, bu bitkilerin yakınındaysanız patlamaların sesini bile duyabilirsiniz.
Tabiatta meyveler, genellikle başta kuşlar olmak üzere çeşitli hayvanlar tarafından çevreye yayılır. Meselâ sincaplar sonbahar geldiğinde fındık, kestane ve meşe palamudu gibi kabuklu meyveleri toplayıp kışın yemek üzere toprağa gömerler. Bunların tüketilmeyip yerde kalan bir bölümü çimlenerek yeni bitkiler verir.
Kiraz, böğürtlen, kuşburnu ve üvez gibi bazı meyveler parlak renkleri, hoş kokuları ve tatları yüzünden hayvanların dikkatini çeker. Hayvanlar yedikleri bu meyvelerin etini sindirip sert çekirdeklerini (tohum) dışkılarıyla atarlar. Meselâ böğürtlen yiyen bir kuş, dışkısını kilometrelerce uzakta bırakarak tohumların çok uzaklara yayılmasına hizmet etmiş olur. Bazı bitkilerin çengelsi dikenlerle kaplı meyveleri ise hayvanların postlarına takılarak uzaklara taşınır. Meselâ pıtrak bu tip bir bitkidir. Böyle bitkilerin yetiştiği yerlerde dolaşacak olursanız siz de farkında olmaksızın üstünüze yapışan meyvelerin başka yerlere taşınmasına aracı olursunuz.
Meyve Çeşitleri: Tabiatta çok çeşitli meyve tiplerine rastlanır. Günlük yaşantımızda hepimizin yaygın olarak tükettiği, ortasında tek bir tane taş gibi sert tohum bulunan derimsi bir kabukla örtülü yumuşak ve etli meyveler bilimsel olarak “eriksi meyve” adı altında toplanır. Erik, kiraz, kayısı ve şeftali bu tür meyvelerdendir. Dış bölümü yenmediği halde yarıldığında içinden sert kabuklu iri birer tohum çıkan ceviz ve badem meyveleri ile dış çeperi kalın bir lif katmanıyla kaplı hindistancevizi de eriksi meyveler arasında yer alır. Böğürtlen ve ahududu gibi meyveler ise çok sayıda minik eriksi meyvenin bir araya toplanmasıyla oluşmuştur (birleşik meyve).
Birden çok tohum içeren ve tohumları etli bir özün içine gömülü olan meyvelere “üzümsü meyve” denir. Bu tür meyvelerde yumurtalığın çeperleri etlenip kalınlaşmıştır. Üzüm, bektaşi üzümü, domates ve hıyar birer üzümsü meyvedir ve hepsinde de zarsı ya da derimsi bir dış kabuğun içinde sulu ve etli bir öz bulunur. Ayrıca, inanılması zor ama, muz da bu tür meyvelerdendir. Görüldüğü gibi küçük, yuvarlak bir meyveyi çağrıştıran üzümsü meyve terimi aslında üzüme hiç benzemeyen değişik biçimli başka meyveleri de kapsar.
Fındık ve kestane gibi bazı sert kabuklu kuru meyveler olgunlaştığında kendiliğinden açılmaz. “Fındıksı meyve” adı altında sınıflandırılan bu meyve çeşitlerinin çoğu yağ ya da nişastaca zengin tohumlarından ötürü insanlar ve hayvanlar için değerli bir besin kaynağı oluşturur.
Bu temel meyve gruplarının dışında bir de botanikçilerin “yalancı meyve” olarak adlandırdıkları bir meyve grubu daha vardır ki, bu gruptaki meyvelerin
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 951 -
etli bölümü yumurtalığın değil çiçek sapının ucundaki çiçektablasının örtü yapraklarının ya da bürgülerin gelişmesiyle oluşmuştur. Nitekim yalancı meyvelerin en tipik örneği olan çileğin yediğimiz hoş kokulu ve yumuşak etli bölümü gerçek bir meyve olmayıp, meyve biçiminde gelişmiş çiçektablasıdır. Gerçek meyveler ise bu yalancı meyvenin yüzeyindeki küçük, esmer, sarı çekirdekçiklerdir. Buruk lezzetinden ötürü çok sevilen ve çoğu kez marmelat yapılarak değerlendirilen kuşburnu (yabani gülün meyvesi) iç yüzeyindeki çok sayıda küçük meyveyi örten etli bir kılıftan başka bir şey değildir. Elma ve armutta ise yediğimiz sulu ve tatlı bölüm şişkinleşmiş çiçektablasıdır; asıl meyve elma ya da armutun tam ortasında bulunan ve içinde çekirdekleri barındıran ince, derimsi bir örtüyle çevrili bölümdür. Dış görünüşüyle böğürtlene çok benzeyen dut ise aslında bir yalancı meyve çeşididir. Bir arada kümeler oluşturan çok sayıda çiçeğin örtüyapraklarının düşmeyip etlenip gelişmesiyle oluşmuştur. (Tabii, bu yalancı meyve tâbiri, botanikçilerin meyveleri sınıflamaya çalışmalarının bir neticesi olarak verdikleri bir addır; yoksa onları yiyerek yararlananlar açısından hepsi yalancı değil, doğrucu meyvelerdir.)
Çiçeklerin dişi üreme organı olan yumurtalık normal olarak yalnızca döllendikten sonra gelişerek meyveye döner. Ama bazen tozlaşma olsa bile döllenme gerçekleşmez ve sonuçta tohumları olgunlaşmamış ya da hiç tohum içermeyen meyveler gelişir. İşte doğada Allah’ın takdiri ve yaratmasıyla kendiliğinden ortaya çıkan bu olay, insan eliyle, yani yapay olarak da gerçekleştirilebilir. Meselâ, çekirdeksiz üzüm, döllenmemiş üzüm çiçeklerinin meyvesidir. Meyvecilikte bu yolla üzüm dışında hıyar, muz, ananas, portakal ve greyfurtun da çekirdeksiz çeşitleri yetiştirilir.
Bitkilerde döllenme sırasında doğal olarak, meyvelerin gelişmesini sağlayan bir hormon salgılanır. Günümüzde meyvesi için yetiştirilen pek çok tarım ürününün (örneğin domates) çiçeklerine, daha nitelikli ürün elde etmek amacıyla özel olarak yapay büyüme hormonları püskürtülmektedir.
Maalesef Allah’tan korkmayan insan, kendini, diğer insanları ve başka yaratıkları, doğayı, kısaca tüm yeryüzünü fesâda uğratmak için tekniği ve bilimi de kullanmaktan çekinmiyor. Meyvelerin de genleriyle oynamaya çalışıyor. Değişik kimyevî maddelerle, hormonlarla tadını ve şeklini bozuyor; her yönüyle faydalı meyvelerin faydalarını azaltıyor, hatta sağlığa zararlı hale getirmek için bin bir hileye başvuruyor.
Bol miktarda C vitamini içeren taze meyveler, insanlar için çok değerli bir besin kaynağıdır. Meyve, dünyanın birçok yerinde, özellikle de sıcak iklimli bölgelerde yetiştirilir. Türkiye’de başta üzüm olmak üzere elma, turunçgiller, fındık, elma, armut, kavun, karpuz, incir, şeftali, kiraz gibi pek çok meyve çeşidi yetiştirilir. Elma, armut, erik, portakal ağaçları ancak 5-7 yıl; kiraz ağacı ise dikildikten ortalama 12 yıl sonra verimli hale gelip uygun meyve verirler. Bu yüzden elma ve şeftali gibi bazı meyve ağaçlarının dikildikten kısa bir süre sonra meyve vermeye başlayan cüce çeşitleri geliştirilmiştir.
Bitkilerde meyvelerin olgunlaşma süreci hormon denen bazı doğal maddelerce denetlenir. Meyveler olgunlaşırken bir yandan hücre çeperleri parçalanarak dokuları yumuşar, bir yandan da bu dokularda depolanmış nişasta şekere dönüşür. Böylece olgunlaşan meyveler şekerli hoş bir tat kazanır, ayrıca parlak
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
renklere bürünür.
Meyveler ağaçtan toplandıktan sonra da bazı hayatî işlevlerini sürdürürler. Meselâ, oksijen kullanıp karbon dioksit ve ısı çıkararak solunum yaparlar. Bu olay meyvenin dokularında depolanan besin ve suyun kullanılarak dokuların parçalanmasına ve giderek meyvenin çürümesine yol açar. İşte bu nedenle meyveler, tüketilene kadar çürüyüp bozulmamaları için genellikle düşük sıcaklıklarda saklanır. Meyveleri daha uzun süre saklamanın bir yolu da kurutmaktır. Üzüm, incir, hurma, kayısı, elma, armut ve dut yaygın olarak kurutularak saklanan meyvelerdir.
Meyvelerdeki İbretler: Allah Teâlâ, meyvelerde farklı şekiller, renkler, kokular, lezzetler, hoşa gidecek özellik var etmiştir. Her bir meyve “Allah beni senin için yarattı, ye beni!” demekte, insana her yönüyle câzip görünmektedir. Hepsinin ayrı özelliği ve güzelliği vardır. Bütün meyvelerde vitamin, enerji verici ve doyurucu özellik, özel bir tat vardır. Ayrıca her meyve bir şifa sebebi, bir hastalık gidericidir, insanın sağlığını koruyucu ve onu güçlendiricidir. Meyvelerin aşılanmasından yetişmesine, güzelliğinden besin değerine kadar neresine baksanız onlarca ibret ve hikmet pırıltılarıyla karşılaşmamak mümkün değildir. Kimya bilimine sahip insanlar, 21. asrın teknolojisi ve imkânlarıyla muazzam fabrikalarda bir meyvenin bile tüm özelliklerini toplayıp benzer bir ürün üretmekten âcizdir. Böyleyken insan gibi akıl sahibi olmayan bir meyvenin tüm bu özelliklere kendiliğinden sahip olması mümkün değildir. Elbette muhteşem bir yaratıcı, Rahmeti sonsuz ve tek rezzâk olan Allah, bu meyveleri de kendisine kulluk yapması için yarattığı insanların hizmetine sunmuştur. Aynı toprakta yetişen, aynı güneş ve aynı sudan, aynı havadan yararlanan bir kirazla hemen yanındaki bir limon ağacının meyvesi, tadıyla, rengiyle, şekliyle, içerdiği vitaminlerle, her şeyiyle ne kadar farklıdır ve bütün bunlar Allah’ın sanatını göstermekte, ibretler içermektedir.
Her meyvenin farklı tadı olduğunu biliriz. Enteresandır; elma, soğan ve patatesin tadı aslında aynıdır. Fark sadece tamamen bunların kokularından kaynaklanmaktadır.
Meyve Ve Sebzelerdeki Benzersiz Sanat: Aynı kuru topraktan çıkan, aynı su ile sulanan meyveler ve sebzeler inanılmaz bir çeşitliliğe sahiptir. Meyvelerin ve sebzelerin lezzetleri, kokuları ve tadları düşünüldüğünde akla böyle bir çeşitliliğin nasıl ortaya çıktığı sorusu gelecektir. Aynı topraktan, aynı suyu ve mineralleri kullanarak, farklı tad ve kokuları yüzyıllardır hiç şaşırmadan ve birbirlerine karıştırmadan tutturanlar, elbette ki üzümlerin, karpuzların, kavunların, kivilerin, ananasların kendileri değildir. Bu benzersiz lezzet, görünüş ve tad onlara Allah tarafından verilmektedir.
Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Yani bitkiler tüm canlılara fayda vermek için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopabilecek görünümdeki bu kupkuru yapıdan elli-altmış kg. ağırlığında, insana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı, kısaca her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar. Bir de karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 953 -
bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde, yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü lezzetini de düşünelim.
Tüm bunların yanı sıra her meyve, mevsimine uygun bir içeriğe sahiptir. Örneğin, kış mevsiminde C vitamini yüklü, enerji veren mandalinalar, portakallar vardır. Sebzelerde de canlıların ihtiyaç duyacağı her türlü mineral ve vitamin mevcuttur. Sebze ve meyvelerin incecik kökleri, kara topraktan çektikleri kimyasal maddeleri fotosentez işlemi sonucunda son derece faydalı besin maddelerine dönüştürürler.
Bu şekilde düşünerek yeryüzündeki bitkilerin tümünü inceleyebiliriz. Bu incelemenin sonunda elde ettiğimiz sonuç, bitkilerin insanlar ve tüm canlılar için özel olarak tasarlanmış, yani yaratılmış oldukları sonucu olacaktır. Âlemlerin Rabbi olan Allah tüm besinleri canlılar için var etmiştir ve bunları, herbirinin tadı, kokusu, faydası çeşit çeşit olacak şekilde yaratmıştır. Bu da O'nun yaratmadaki gücünü ve eşsiz sanatını gösterir: “Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için âyetler/ibretler vardır.” 4233
Genleri Değiştirilen Organizmalar: Dünyayı insanlar kendi elleriyle bataklık hale getirdi, fesâdı her alana yaydı. Ozon tabakasını yavaş yavaş deldi. Egzoz gazı ve bacalardan tüten zehirli dumanlarla solunan havayı, çok ve kolay kazanma hırsı ile (köylüler dâhil) yediklerini hep kanser yapıcı yaptı. 1970 yılında Stanford Üniversitesinde iki farklı canlının DNA’sını bileştirmenin yolu bulundu. Tüfek icat olup mertliğin bozulduğu gibi, gen transferi bulundu, aşılamada gözetilen etik kural da bozuldu. Eski insanlar, ağaçlara yaptığı aşıyı, misli misline yaparken; gen aktarımı ile bitkide aranan amaca uygun gen, böcekte, balıkta, akrepte, küfte, bitkide, ağaçta nerede varsa, helâl-haram demeden aktarılmaktadır. Aktarılan genler, bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Bu genler antibiyotik ve dayanıklılık genleridir. Ölçüde sınır yoktur.
GDO’lu (genleri değiştirilen organizmalar) bir silahtır. Biyolojik savaş; daha sinsi, daha şeytânî, daha alçakça bir savaştır. “O (münâfık), dönüp gittimi (senden ayrılıp bir iş başına geçtimi) insanlar arasında bozgunculuk etmek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için yeryüzünde koşar. Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez.”4234 Bu âyete göre, ekinin bozulması neslin bozulmasına sebeptir. Çağımızda ekin, hava ve su, modern şekilde bozulmaktadır. Teknolojinin ve Batı uygarlığının yön verdiği sadece kişisel basit menfaatin önemsenip vahşi katliamlara sebep olmayı bile marifet zanneden inançsız ya da bâtıl inançlı insanların ortaya koyduğu üretim ve pazarlamada bu fesâda şâhit oluyoruz. Ekini ve suyu; GDO’lu tohumlar, petrol, zirai ilaçlar, kimyasal gübreler, hormonlar bozmaktadır.
Artık modern insanın yediği meyvede vitaminden daha çok kimyasal madde, adına ilaç denilen zehirler var. Türk çiftçisinin bilinçsizce kullandığı ziraî ilaçlar, insan sağlığını tehdit edecek boyutlara ulaşmış durumda. Uzmanlara göre, ihraç edilen sebze ve meyve büyük bir titizlikle incelenirken, yurt içinde yeterli denetim yok. İlaç kalıntısı bulunan ihraç ürünleri de iç piyasaya
4233] 16/Nahl, 13
4234] 2/Bakara, 205
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sunuluyor. Türk insanı, kontrol dışı kullanılan zirâî ilaçların tehdidi altında. Kanserojen etkili ilaçlar kaçak yollarla ülkeye sokulurken, bilinçsiz ilaç kullanılarak üretilen sebze ve meyveler sofralara kadar giriyor. TÜBİTAK için yapılan bir araştırmada İzmir sebze ve meyve halindeki değişik kabzımallardan alınan 32 çilek numunesinden 22’sinde yüksek düzeyde ilaç kalıntısı tesbit edilmiştir. Türkiye’de iki bin civarında ruhsatlı tarım ilacı bulunuyor. Yılda 30 bin ton ziraî ilaç satılıyor. Ziraî ilaç bâyileri, ilaç satarken ticârî düşünüyor ve tüketiciyi daha fazla ilaç kullanmaya yönlendiriyor. Tarım ürünlerinin verimli olması ya da zararlı böceklerden korunması için yapılan ilaçlamaların insan ve çevre sağlığı yönünden birçok zararı bulunuyor. Başta kanserojen etki olmak üzere, sindirim sistemi hastalıklarını da tetikliyor. Sadece ilaçlama sırasında her yıl dünyada 500 bin kişi tarım ilaçları ile zehirleniyor ve bunlardan beş bini bu sebeple hayatını kaybediyor.
Materyalist, kapitalist, paracı bilimin devâsız hastalıklara sebebiyet verdiği çağda yaşıyoruz. İnsanoğlu adı konulmamış bir kıyâmeti, helâk ve kaosu yaşıyor. Teknoloji ve Batı bilimi, insanın hem imanını, fıtratını, ahlâkını, kültürünü mahvediyor; hem de sağlığını. Eğer biz bilinçli olursak, bu maddeci bilimin zararında daha az etkilenir, gelecek nesillerin daha sağlıklı olmasına zemin hazırlarız. Bu konuda meyve ve sebzelere katılan hormonların büyük rolü vardır.
Hormon nedir? Hormon: Meyve ve sebzelerin büyümelerini sağlayan, bitkilerin ve ağaçların, yaprak sap ve meyvelerinde doğal olarak bulunan büyüme enzimleridir. Bilim ölçü tanımadan ilerleyince, bu enzimleri laboratuarda tesbit edip üretti. Katilistler de bunları, meyve büyütücü, salkım büyütücü, sebze büyütücü olarak piyasaya sürdü. Meyve ve bitkilerde doğal olarak bulunan auxin, cytokinin, absisik asit ve etilen bazlı maddeler sentetik olarak üretilip bitkilere, ağaçlara atılınca büyümeleri hızlanıyor. Bazı seralarda sebzelere çiçek açtırıcı, büyütücü, olgunlaştırıcı hormonlar kullanılmaktadır.
Beyaz üzümde kullanılan Ga hormonu yüzünden AB ile Türkiye’nin başı belâdadır. Hayatımızda birçok şey hormonlarla olur. Süt, hormonla olur. Armut hormonla sararır. Fakat bunlar insan eliyle sentetik yolla yapılırsa tehlikeli olur. Doğanın yapısı, fıtratı değiştirilmeye çalışılmış olur. Büyük bir fesat ve peşinden gelecek nice âfet ve hastalıklara, toplu ölümlere yol açılır. Her şeyi doğal seyrine bakmalıyız. Doğa zorlamaları, müdâhaleleri kabul etmiyor. Deli Dana olayında bu problem görüldü. Meyve ve sebzelere atılan hormonlar meyve ve sebzeyi dikeylemesine büyütür. Hormon sağlığa zararlıdır.
Hormonlu gıdalar nasıl bilinir? Dış görünüşlerinden zor bilinir. Çekirdeksiz beyaz üzüm normalde küçük taneli iken, hormonlusu büyükçe, uzunlamasına ve sıkçadır. Çekirdeksiz, içi vıcık vıcık olan domates hormonludur. İçi süngerimsi olan çekirdeksiz kabak, çekirdeksiz elma gibi ürünler hormonludur. Hormonsuz biber sert ve dayanıklıdır. Yerken kütür kütür ses çıkarır. Sera ürünlerine çok dikkat etmek gerekir. Hormonsuz ürün bulmak giderek hayli zorlaşmaktadır.
Fabrika atıkları, atık kimyasallar, zehirli gazlar suları ve toprağı zehirlemektedir. Zehirli toprakta yetişen bitkiler, sebze ve meyveler de insanı zehirlemektedir. Bütün bunların çözümü için İslâm’ın hâkim olduğu bir otorite/yönetim, Allah korkusuna dayanan İslâm ahlâkı gerekmektedir.
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 955 -
Bitkiler
Canlılar dünyasının en önemli gruplarından biri bitkiler, diğeri hayvanlardır. Fotosentezle Allah bitkilere kendi besinini kendisinin üretmesini programlamıştır. Kökü, gövdesi ve yaprakları olan üstün yapılı bitkiler bu özellikleriyle hayvanlardan kolayca ayırt edilebilir. Bununla birlikte, bitkilerle ya da hayvanlarla ortak özellikler taşıyan, ama gerçek anlamda ne bitki, ne de hayvan sayılabilen pek çok canlı da vardır; Mantarlar ve yosunlar gibi.
Bitkiler yeryüzünde hayatın ve yaşamanın anahtarıdır. Bitkiler olmasaydı, pek çok canlı organizma hayatını sürdüremezdi. Çünkü canlı yaratıkların çoğu, yaşam biçimleriyle, besinlerini doğrudan ya da dolaylı sağladıkları bitkilere bağımlıdırlar. Oysa, pek çok bitki, güneş ışığından yararlanarak besinlerini kendileri yapmaktadırlar.
Günümüzde karlarla kaplı dağların yamaçlarından tutun da, çorak çöllere kadar, her yerde, 250 milyona yakın çiçekli bitki türü yetişmektedir. Bu türlerin boyutları, ancak mikroskopla görülebilen bazı yaprakyosunları gibi çok küçük bitkilerden başlayıp California’nın kıyı sekoyaları gibi yaklaşık 90 metre boyundaki dev bitkilere kadar uzanır. Bitki türleri açısından dünyanın en zengin bölgesi olan, Kuzey Kutbu ile tropik iklim kuşağı arasındaki enlemlerde milyonlarca bitki türünün bulunduğu değerlendirilmektedir.
Bitkiler, sadece enerji vermesi için gıda olarak yenilmez; aynı zamanda şifâ vesilesi özelliklerinden dolayı da kullanılır. Şifâ amaçlı kullanım için bitkilerle ilgili bazı hususlara dikkat etmek gerekmektedir:
Bataklıkların, durgun sulu yerlerin, lağım akan dere kenarlarının, kimyasal gübre, kimyasal ilaç atılan yerlerin ve çöplüklerin bitkileri sağlığa zararlıdır. Dağın, temiz havalı yerlerin bitkileri faydalıdır. Köylerde hayvanların devamlı otlatıldığı çayırların bitkileri de zararlıdır.
Çörekotu, incir, zeytinyağı, bal hâriç hiçbir şeyi uzun süre her derde devâ diye kullanmamak gerekir. Zeytinyağı kolesterol yapmaz, fakat çok aşırı yenildiğinde zararlıdır. Çörekotunu, günde 4 gramdan fazla yemek zararlıdır. Balı fazla yemek (hele deli balı; deli bal öldürebilir) zararlıdır. Kullanılan aşırı antibiyotiklerden dolayı mikroplar, kısa sürede antibiyotiklere alışıyor. Bunun için bir bitkiyi 20 gün kullanıp başka bitkiye geçmek faydalıdır.
Bitkiler, eski tecrübelilere göre gün dönümünden önce toplanır. Kökünden yolunmadan toprak hizasından makasla kesilir. Kamuya ait bir otu toplarken, kökünden yolunup o bitkinin nesli tüketilmez. Isırgan gibi bitkilerin genç sürgünleri kesilir.
Sağlıklı beslenmek için bitkileri, sebzeleri ve meyveleri hamur işlerine ve yağlı yemeklere oranla daha çok ve sık yemeliyiz. Bitki, sebze ve meyveleri: Çay yaparak, çorba yaparak, ıspanak gibi kavurarak, borona yapılarak, mıhlama yapılarak, et yemeklerine katarak, salata yaparak, dolma sararak tüketebiliriz.
Ağaç ve İslâm’da Ağaçla İlgili Hususlar
Çiçeği, meyvesi ve diğer estetik özellikleriyle tarih boyunca insanların dikkatini çeken ağacın beşikten mezara kadar hayatın her safhasında kullanılması,
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ona karşı özel bir ilgi uyandırmıştır. İklimlere göre türlerinin farklı oluşu, her mevsim görünümünün değişmesi, özellikle kışın yapraklarını döküp baharda tekrar canlanması sebebiyle ölümden sonra yeniden hayata dönüşün sembolü gibi görülmüştür.
Eski Bâtıl Dinlerde Ağaç: Ağacı kutsallaştırma inancı eski kavim ve dinlerin hemen hepsinde rastlanan bir husustur ve günümüzde de görülmesine rağmen iptidâî devirlere ait bir inanç şeklidir. Ağaca kutsallık izâfe edilmesi zamanla bazı ağaçlara özel nitelikler yüklenmesine yol açmıştır. Meselâ selvi hayat ağacını, nar da ebediyeti ve cenneti temsil eder. Çam ise Noel ağacı, kutsal gece ağacı, yeni yıl ağacı diye kabul edilmiştir. Ağacın bütünü gibi dalları ve diğer bazı kısımları da çeşitli bakımlardan sembol kabul edilmiştir. Eski Romalılarda defne dalı zaferin, zeytin dalı barış ve mutluluğun, meşe yaprakları ise gücün sembolüdür. Kutsallık atfedilen ağaçlar semâvî ağaç, insanlık ağacı, hayat ağacı, bilgi ağacı gibi çeşitli adlarla anılmışlardır. Çeşitli mitolojilerde insanın kendisinden geldiği, ölümden sonra ruhların tekrar ona döndüğü bir hayat ağacı motifi bulunmaktadır.
Yahûdilikte de ağacın kutsallığı ve özel nitelikli ağaçlar fikri vardır. Hz. Âdem’in cennette karşılaştığı “bilgi ağacı” ile yine aynı hâdiseyle ilgili olarak zikredilen “hayat ağacı” bunlardandır. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa’nın Kudüs’e girişini hatırlatmak üzere Paskalya’dan bir pazar önce dallar takdis edilmekte, çam ağacı ise Noel’in sembolü sayılmaktadır. Ayrıca Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ağacın da büyük bir önemi vardır. Hıristiyanlığa göre bu, cennetteki hayat ağacından yapılmıştır; bu ağaç ölüleri diriltme özelliğine sahiptir.
İslâm’da Ağaç: Kur’ân-ı Kerim’de şecer ve şecera kelimesi hem ağaç, hem de genel olarak bitki anlamında olmak üzere 26 yerde geçmektedir. Bu anlamdaki kullanılış hadislerde de görülür.4235 Kur’an’da ayrıca hurma, nar, üzüm, incir ve zeytin gibi bazı ağaçlar ismen anılmakta, incir ve zeytin ağacı üzerine yemin etmektedir.4236 Yine Kur’an’da ağacın İlâhî lütuf ve kudretin eseri olarak yaratıldığı belirtilerek birçok canlının ağaç olmaksızın yaşayamayacağı gerçeğine dikkat çekilmiştir.4237 Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği ve ilk oluşumun altı devirde meydana geldiğini anlatan hadise göre ağacın yaratılışı, yer kabuğunun ve dağların teşekkülünden sonra üçüncü devre rastlar. 4238
Göklerde ve yerde bulunan her şeyin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve birçok insanın Allah’a secde ettiğini ifâde eden âyetlerin tefsirinde4239 ağaçların secdesi, Allah’ın irâdesi doğrultusunda kendi türlerinin gereğini yerine getirerek fonksiyonlarını îfâ etmeleri şeklinde yorumlanmıştır. Çeşitli hadislerde de ağacın zikir ve tesbihte bulunduğu,4240 ezanı duyduğu ve ve ezan okuyan hakkında hüsn-i şehâdette bulunacağı,4241 bir nevi haberleşme görevi yaptığı4242 ifâde edilir. Nitekim Müslim ve Ahmed bin Hanbel gibi bazı muhad4235]
Bk. Buhârî, Ezân 160
4236] Bk. 95/Tîn, 1
4237] Bk. 16/Nahl, 10-11; 27/Neml, 60
4238] Bk. Müslim, Münâfıkîn 27; krş. 41/Fussılet, 9-10
4239] Bk. 22/Hacc, 18; 55/Rahmân, 6
4240] Bk. Tirmizî, Hac 14; İbn Mâce, Menâsık 15
4241] Bk. İbn Mâce, Ezân 5
4242] Bk. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 32
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 957 -
dislerin rivâyet ettiği bir hadise göre kıyâmet kopmadan önce öyle bir zaman olacak ki müslümanlar yahûdilerle savaşacak ve onları yenecekler. Bu arada yahûdiler taş veya ağaçların arkasında gizlenecekler. Ancak bunlar arkalarında yahûdi bulunduğunu müslümanlara haber verecek; “yalnız ğarkad (sincan dikeninin büyüğüne benzer dikenli bitki), arkasındaki yahûdiyi saklayacak; çünkü o, yahûdi ağaçlarındandır.” 4243
Hz. Peygamber, ağaç motifini muhtelif ifâdelerinde teşbih unsuru olarak kullanmış, özellikle hurma ağacını övmüş, bu ağacın yapraklarını dökmediğini ve daima faydalı olduğunu hatırlatarak iyi ve hayırsever müslümanı bu ağaca benzetmiştir.4244 Bir gün birbirine yakın iki kabrin yanından geçerken durmuş ve bu kabirlerde yatanların bazı günahları sebebiyle azap görmekte olduklarını haber vererek yaş bir hurma dalı getirtmiş, onu ikiye ayırarak kabirlerin üzerine koymuş ve şöyle demiştir: “Belki bu dallar kuruyuncaya kadar azapları hafifletilir.”4245 Böylece ağaçların Allah’ı tesbih ettiği anlatılmak istenmiştir. 4246
Hz. Peygamber ağacın dikilmesine, yetiştirilmesine ve korunmasına büyük önem vermiş, bizzat kendisi de ağaç dikmiştir. Bir hadisinde en iyi sadakanın canlıya su vermek olduğunu belirtmiş,4247 bir diğerinde de şöyle demiştir: “Bir müslümanın diktiği ağaçtan insanların yedikleri, kuşların ve öteki hayvanların yedikleri, kısacası herhangi bir canlının o ağaçtan faydalandığı her şey onu dikip yetiştiren için makbul bir sadakadır.”4248 Muhaddisler, eserlerinde ağaç dikmenin, sulamanın, yetiştirmenin ve korumanın önemi hakkında çeşitli bölümler düzenlemişler, konuyla ilgili kavlî ve fiilî sünnetten örnekler vermişlerdir.
İslâm dininde insanların ve diğer canlıların sağlığı, beslenmesi, çeşitli geçim vâsıtalarının sağlanması için çok gerekli olan ağacın korunması, lüzumsuz yere kesilmemesi konusuna da önem verilmiştir. Mekke’nin “harem”inde bulunan ağaçların kesilmesi, bitkilerin koparılması Hz. İbrâhim’den itibaren yasaklanmıştır. Hz. Peygamber, Medine’de de belli sınırlar içinde bir harem tâyin etmiş, bu sınırlar içinde ağaç kesen ve uygunsuz davranışta bulunan kimseye, “Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun!” diyerek bedduâda bulunmuştur.4249 Yine Rasûl-i Ekrem Tâiflilere yazdığı mektupta (emirnâme) şehrin ağaçlarının kesilmeyeceğini, belli koruluklarda avlanmanın yasaklandığını, bu yasakları çiğneyene ibret verici cezâların uygulanacağını belirtmiştir.
Ağacın Hz. Peygamber’in rivâyet edilen mûcizeleri açısından da ayrı bir önemi vardır. Siyer ve hadis kitaplarının kaydettiğine göre, özellikle peygamberliğinin yaklaştığı günlerde ve daha sonraki dönemlerde dolaştığı yerlerdeki ağaçlar onu, “Esselâmu aleyke yâ Rasûlallah!” diyerek selâmlıyorlardı.4250 Ayrıca mûcize kabîlinden bir ağacın yerinden ayrılarak Peygamber’in huzuruna geldiği, sonra da yerine döndüğü rivâyet edilir. 4251 Elbette, bu rivayetlerin sıhhati tartışılır.
4243] Müslim, Fiten 82; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/67
4244] Bk. Buhârî, İlim 4-5; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/426, V/31, 179
4245] Buhârî, Vudû 55-56; Müslim, Tahâret 111
4246] Bk. Nevevî, III/201-202
4247] Bk. Buhârî, Şirb 9; Ebû Dâvud, Zekât 41; İbn Mâce, Edeb 8
4248] Müslim, Müsâkat 7
4249] Buhârî, Medine 1; Ebû Dâvud, Menâsik 95, 99; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/119
4250] Bk. İbn Hişâm, I/234-235; Tirmizî, Menâkıb 6
4251] Bk. İbn Mâce, Fiten 23
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buna rağmen ağacın önemini göstermesi bakımından bu rivayetler önemlidir.
Kur’ân-ı Kerim’de cennet tasvir edilirken ağaçlardan, bunların sarmaş dolaş dallarından, yeşilliğinden, meyve ve gölgesinden bahsedilmiş, çeşitli hadislerde de cennet ağaçlarının bazı özellikleri hakkında bilgiler verilmiştir.4252 Yine bazı hadislerde mü’minlerin ruhlarının yeşil kuşlar görünümünde cennet ağacına tutundukları belirtilmiştir.4253 Ancak bu tasvir, kıyâmetin vukuundan ve fiilen cennete girmeden önceki âhiret hayatına dair olmalıdır.
Kur’an’da ağaçlardan elde edilen ve insan hayatı için büyük önem taşıyan meyvelere de temas edilerek bunların, Allah’ın kullarına birer ikrâmı olduğuna dikkat çekilmektedir. Bunun gibi ağaçların sağladığı gölgenin de önemli bir nimet ve imkân olduğuna işaret edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de özel vasıflarıyla anılan, övgü veya yergi ile anlatılan belli ağaçlar da vardır. Tûr-ı Sina’da yetiştiği, zeytin ve zeytinyağı sağladığı bildirilen ağacın4254 zeytin ağacı olduğunda ittifak vardır. Tûr’da Hz. Mûsâ’ya nâzil olan vahiy bir ağaç vâsıtasıyla, yani ağaçtan seslenilerek gelmiştir.4255 Tefsirlerde bunun ne tür bir ağaç olduğu konusu tartışılmış ve unnâb, semûre-mugaylân dikeni, sincan dikeni veya Mûsâ ağacı, ulleyk (sarmaşık) veya böğürtlen olabileceği ileri sürülmüştür. 4256
Kur’an’da özellikle anılan ağaçlar şunlardır:
Şecere-i Ahdar: “Yeşil Ağaç” demek olup ilmi ve kudreti her şeye yeten Allah’ın bu ağaçtan ateş meydana getirdiği ve bunu insanların hizmetine verdiği belirtilir.4257 Müfessirler, şecere-i ahdarın çölde yetişen ve birbirine sürtüldüğü takdirde yaşken bile ateş çıkardığı bilinen merh ve afar ağacı olabileceğini belirtmişlerdir. Bazı çağdaş müfessirler bu tür âyetlerde elektriğin icadına da bir işaretin bulunduğu görüşündedirler. Şecere-i ahdarı mutlak mânâda ağaç, ağaç fosillerinden oluşan kömür olarak anlamak da mümkündür.
Şeceretu’l-Huld: “Ebediyet Ağacı” demektir. Kur’an’da Âdem ile Havvâ’nın bu ağaca yaklaşmaktan men edildikleri bildirilmekte,4258 ancak şeytanın, yasaklanan bu ağacı “ebedî hayat ve saltanatın kaynağı” şeklinde takdim ederek onların bu İlâhî yasağı çiğnemelerine sebep olduğu anlatılmaktadır.4259 Âdem ve Havvâ’dan kendisine yaklaşmamaları istenen ve bazı âyetlerde sadece “hâzihi’ş-şecerate (şu ağaç)” ibâresiyle geçen bu ağaç, dinî ve edebî literatürümüzde şecere-i memnûa (yasak ağaç) olarak da anılmaktadır.
Şecere-i Mel’ûne: “Lânetlenmiş Ağaç”. Bundan maksat zakkumdur.4260 (Zakkum ile ilgili aşağıda ayrıntılı bilgi verilecektir).
4252] Bk. İbn Kesir, II/252-263
4253] Bk. Tirmizî, Fezâilu’l-Cihâd 13; İbn Mâce, Cenâiz 4, Zühd 32
4254] Bk. 23/Mü’minûn, 20
4255] Bk. 28/Kasas, 30
4256] Bk. Elmalılı, V/3730
4257] Bk. 36/Yâsin, 79-81; 56/Vâkıa, 71-73
4258] Bk. 2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19
4259] Bk. 20/Tâhâ, 120; krş. 7/A’râf, 20-22
4260] Bk. Buhârî, Tefsir 17/9
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 959 -
Şecere-i Mübâreke: “Allah göklerin ve yerin nûrudur…”4261 meâliyle başlayan âyette geçen “mübârek ağaç” terkîbi, aynı âyetin devamında zeytin diye açıklanmış ve bu özel zeytin ağacının ne doğuya ne de batıya nisbet edilemeyeceği, yağının yanmadığı halde bile çevresini aydınlattığı ifâde edilmiştir. Bu ağacın elektriği temsil ettiğini söylemek mümkündür. Bundan başka sözkonusu âyetteki “mübârek ağaç” tâbiriyle İslâm dini, nübüvvet müessesesi, Hz. İbrâhim gibi tarih boyunca insanlığın hidâyete ulaşmasında büyük önem taşıyan kurum veya kişiler kastedilmiş olabilir.
Şeceretü’r-Rıdvân: Hicretin altıncı yılında Hudeybiye Musâlahası’ndan önceki nâzik ve tehlikeli devrede müslümanların Hz. Peygamber’e ettikleri biata “bey’atu’r-rıdvân”, gölgesinde bu biatın yapıldığı ağaca da Allah’ın hoşnutluğuna lâyık bir olayın hâtırasını taşıması dolayısıyla “şeceretü’r-rıdvân” (hoşnutluk ağacı) denilmiştir.4262 Kaynaklar bu ağacı mugaylân türünden semûre ağacı olduğunu belirtmektedir. Bey’atü’r-rıdvânda hazır bulunan Müseyyeb bin Hazn’ın ifâdesine göre, biata iştirak eden sahâbîler bir yıl sonraki ziyaretleri sırasında yerini unuttukları için ağacı bulamamışlardır. Ancak müteâkip yıllarda şerceretü’r-rıdvan veya onun yerine başka bir ağaç ziyaret edilerek altında namaz kılınmaya başlanmış, durumu öğrenen Halife Ömer, zamanla kutsallaştırılacağı kaygısıyla bu ağacı kestirmiştir. 4263
Şecere-i Tayyibe, Şecere-i Habîse: Kur’ân-ı Kerim’de güzel söz (kelime-i tayyibe) iyi ağaca, kötü söz (kelime-i habîse) de kötü ağaca benzetilmiştir.4264 Bu âyetlerde “güzel söz” ve “kötü söz”den ne kastedildiği hakkında bilgi verilmemekle beraber, iyi ve kötü ağaç tasvir edilmektedir. Buna göre iyi ağaç (şecere-i tayyibe), kökü sağlam, göğe doğru dal budak salmış ve her mevsim meyve veren ağaçtır. Kötü ağaç ise köksüz, kolayca koparılabilen kısa ömürlü bir bitkidir. Müfessirler, bu âyetteki “güzel söz”ü kelime-i tevhid, iman veya mü’minin kendisi diye yorumlamışlardır. Çoğunluğun kabul ettiği birinci yoruma göre güzel ağacın kökü mü’minin kalbi, gövdesi imanın kendisi, dalları da mü’minin gerçekleştirdiği sâlih/iyi amellerdir. “Kötü söz” ise şirk ve küfür/inkârdır. Bu, köksüz, kararsız, faydasız bir bitkiye benzer ki böyle bir bitkinin varlığıyla yokluğu birdir.
Yaktîn Ağacı: Kur’an’da Hz. Yûnus’un denizden hasta olarak karaya çıkarıldığı sırada çevresinde yaktîn türünden bir bitki bitirildiği ve vücudunun onunla örtüldüğü ifâde edilir. 4265 Kaynaklar yaktînin hızla gelişip dal budak salan, yaprakları büyük, gövdesiz, kabak türünden bir bitki olduğunu kaydeder. 4266
Tûbâ Ağacı: “Güzellik, iyilik, huzur ve rahatlık, göz aydınlığı”, ayrıca “en güzel, en hayırlı” mânâlarına gelen tûbâ, Kur’ân-ı Kerim’de iman ve sâlih/iyi amel sahiplerine vaad edilmiştir.4267 Râğıb el-İsfahânî, bunun cennetteki her türlü nimet, ölümsüz hayat, zevâli bulunmayan şeref ve yücelik, sürekli zenginlik anlamlarına gelebileceğini kaydeder. Bazı müfessirler de tûbânın cennetteki bir
4261] 24/Nûr, 35
4262] Bk. 48/Fetih, 18
4263] Bk. Buhârî, Megâzî 35
4264] Bk. 14/İbrâhim, 24, 26
4265] Bk. 37/Sâffât, 145-146
4266] Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 421
4267] Bk. 13/Ra’d, 29
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ağacın adı olduğunu belirtmişlerdir.4268 Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadise göre Hz. Peygamber’e tûbânın dünya ağaçlarından hangisine benzediği sorulmuş, o da hiçbir ine benzemediğini ifâde etmiştir. 4269
Tûbâ kelimesi, lûgatta "tayyib" kelimesinden türemiş, en güzel, en hoş, en iyi gibi anlamlarında bir ism-i tafdildir. Aslı "tuyba" idi; "ya" harfi, öncesinde yer alan zammeden (ötreden) ötürü "vav" harfine çevrilmiştir. Araplar "tûbâ leke" derler. Yani "ne mutlu sana!"
"İman edip güzel amel işleyenler için Tûbâ ve dönüp gidecek güzel yurt vardır."4270 ayetinde geçen "tûbâ" hakkında İbn Abbas'tan iki rivâyet vardır: Birisi Cennet veya Cennette bir ağaç. Müfessir Kurtubî, Tûbâ'nın Cennette bir ağaç olduğu görüşünü tercih eder ve: "Sahih olan görüş, Tûbâ'nın bir ağaç olduğudur" der.4271 Zira Süheylî'nin zikrettiği gibi, Utbe İbn Abd es-Sülemî'den rivâyet edilen merfü bir hadis vardır: "Tûbâ diye adlandırılan ağaç ne iyi ağaçtır!" "Tûbâ" ile ilgili olarak imam Ahmed'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivâyet ettiği mevzu bir hadis de şöyledir: "Tûbâ, Cennette bir ağaçtır. Uzunluğu yüz yıldır. Cennet ehlinin elbisesi onun çiçek kapçıklarındandır." Buharî ve Müslim, Sehl İbn Sa'd'dan rivâyet ettiklerine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Cennette bir ağaç vardır ki, bir binici gölgesinde yüz yıl yürür de o gölgenin sonuna erişemez" Bir rivâyete göre “süratle koşan at binicisi” olarak geçer. Bundan maksat, o ağacın büyüklüğünü belirtmektir.
Mezkûr ayette geçen Tûbâ'ya güzellik, hayır anlamını verenler de olmuştur. Saîd İbn Cübeyr'den gelen bir rivâyete göre Tûbâ'nın Hintçe Cennet'in adı olduğu da söylenmiştir.
Tûbâ'nın Cennet'te bir ağaç olması hususu, Allah'ın sonsuz ihsânına ve kudretine hiçbir halel getirmez. Çünkü Nesâî dışında bir muhaddis topluluğunun Ebû Hureyre'den tahric ettikleri bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insanın aklına gelmeyeceği şeyler (nimetler) vardır." 4272
Yine İbn Abbas'tan, Ebû Hureyre'den ve birçok seleften gelen bir rivâyete göre, Tûbâ, Cennetteki bir ağacın adıdır. Cennetteki her evde bu ağacın bir dalı mevcuttur. 4273
Hadis-i şeriflerde geçen Tûbâ ağacı ile ilgili özellikler Allah'ın sonsuz kudretine delâlet eder. Buna iman, bolca sevabı gerektiren gaybe iman kapsamına girer. 4274
Zakkum Ağacı: Cehennemde biten ve cehennem halkının gıdası olacağı haber verilen ağaçtır. Kur’an’ın tasvirine göre tomurcukları şeytanların başına benzer. Cehennem halkı bu ağacın meyvesiyle karınlarını doyurmak zorunda
4268] Bk. Taberî, 23/98-101; Râzî, 29/50
4269] Bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/183-184
4270] 13/Ra'd, 29
4271] Kurtubî Tefsiri, IX, 317
4272] Vehbe ez-Zuhaylî, el-Tefsiru'l-Munir, Beyrut, 1411/1991, XIII, 166
4273] İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, İstanbul 1985, IV, 376-378
4274] et-Tâc, Daru ihyai't-Turasi'l-Arabi, Beyrut 1382/1962, II. Baskı, V, 407; Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 456-459
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 961 -
kalacaklar, ancak bu şeyler karınlarında erimiş madenler gibi kaynayacaktır. Sonra suya kanmayan hastalar gibi devamlı kaynar su içeceklerdir. 4275
Zakkum; meyvesi acı bir cins ağaçtır, ağu ağacı, cehennemde bitip acı meyvesi cehennemliklere yedirilecek ağaç demektir. Arap dilindeki adı "Şeceretü'z-zakkûm"dur. Türkçe "zokum" olarak da telâffuz edilen Zakkum (zıkkım), halk dilinde "çok acı, zehir zemberek", "zehir zıkkım" vb. anlam ve deyimlerle günlük hayatımızda da kullanılmaktadır. Yine Arap dilinde kelimenin aslı olan "ez-Zakm", yemek, içmek, oburca yemek ve yutmak anlamlarına geldiği gibi "Hurma ve kaymaktan yapılan yiyecek, zehirli, tehlikeli yiyecek" mânâlarına da gelmektedir. 4276
Zambakgiller (Apocynaceae) familyasından olan Zakkum (Lat. Nerium oleander), Batı'da, güney Portekiz'den başlayarak bütün Akdeniz sahilleri boyunca Suriye'de, batı ve güney Anadolu'nun dere yataklarında yetişir. Ekseriyetle 2-3, bazen 5 m.'ye ulaşan, kışın yaprak dökmeyen sık dallı bir bitkidir. Düşük dozlarda kalb kuvvetlendirici olarak kullanılır, idrar söktürücü özelliği vardır.4277 Yazın çiçeklenen ve uzun bir çiçeklenme devresine sahip olan Zakkum'un meyvesi bakla şeklindedir. Zehirli olduğundan insan ve hayvanlar için tehlikelidir, süs bitkisi olarak saksılarda da yetiştirilir.
Kur'ân-ı Kerîm'in dört sûresinde toplam 15 âyette4278 zakkumdan bahsedilmekte, zakkûm kelimesi 3 âyette geçmektedir. 4279
Allah Teâlâ zakkumun ismini zikrederek şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz zakkum ağacı günahkârların cehennemdeki yiyecekleridir. Zakkum ağacı erimiş maden gibidir. İnsanların karnında tıpkı sıcak suyun kaynaması gibi kaynar." 4280; "İkram olarak bu mu daha hayırlıdır, yoksa zakkum ağacı mı? Şüphesiz Biz onu, zâlimler için bir belâ kıldık. O, Cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. Onun tomurcukları şeytanların başları gibidir. Cehennemlikler bunlardan yerler ve karınlarını bunlarla doyururlar. Sonra onlara, zakkum ağacının üzerine içecekleri, kaynar su karıştırılmış içkiler verilir." 4281; "Sonra siz, ey doğru yoldan sapan ve hakkı yalanlayanlar! Siz, Cehennemde mutlaka zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Üzerine de susuz devenin içişi gibi kaynar su içeceksiniz." 4282
Açıkça ismi geçmemekle beraber İsrâ Sûresinin 60. âyetindeki, “...Ve Kur'ân'da lânet edilen ağacı Biz ancak insanlara bir fitne yaptık..." cümlesinde yer alan "lânet edilen ağaç'ın Zakkum olduğunu savunan müfessirler vardır.4283 Âyet-i kerîmedeki lânet, genellikle bu ağaçtan yiyecek kâfirlere lânet mânâsına geldiği gibi, Arapların zararlı ve hoşlanılmayan yiyecekler için "mel'un" demelerine de bir işaret vardır.4284 Bu ağaca lânetli denmesinin bir diğer sebebi, cehennemliklerin onu
4275] Bk. 37/Sâffât, 62-67; 44/Duhân, 43-46; 56/Vâkıa, 51-55
4276] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut, 1968, XII, 268
4277] Pars Tuğlacı, Okyanus, İstanbul, 1974, III, 3080
4278] 17/İsrâ, 60; 37/Sâffât, 62-67; 44/Duhân, 43-46; 56/Vâkıa, 51-55
4279] 37/Sâffât, 62; 44/Duhân, 43; 56/Vâkıa, 52
4280] 44/Duhân, 43-46
4281] 37/Sâffât, 62-67
4282] 56/Vâkıa, 51-55
4283] İbn Tefsir, Beyrut 1966, IV, 324; Fahruddin er-Râzi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul, 1307, V, 609
4284] İA., İstanbul 1988, XXX, 506
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'tan bir rahmet olarak değil, lânetlenmelerinin bir sembolü olarak yemeleridir. Lânetlenen insanlar bundan yiyecek ve daha çok acı çekeceklerdir. 4285
Zakkum, dindeki kullanılışı dışında zehirli ve öldüren yiyecek mânâsını da ifâde eder. Kur'ân-ı Kerîm Zakkum'u genellikle "Cehennem halkına eziyet çektiren yiyecek" olarak açıklamıştır. Ahmed b. Hanbel'in İbn Abbas'tan naklettiği, "Cehennem Zakkumundan bir damla yeryüzüne damlatılmış olsa, insanların hayatını zehir ederdi" hadisi Cehennem Zakkumunun ne derece zehirli bir yiyecek olduğunu açıklamaktadır. 4286
Kur’ân-ı Kerim’de Meyve ve Bitkiler
İnsan, Allah’ın kendisi için biçtiği ve dayayıp döşediği şu evrende hayatını sürdürmek zorunda olan bir varlıktır. Onun yaratıldığı şu dünyada var olan canlı-cansız, bitki-hayvan her şey insan içindir. İnsanın onlarsız yaşaması düşünülemez. İşte bu yüzden insanın birlikte ve iç içe yaşadığı bitkiler ve hayvanlar insanın konuşma dilinde de önemli bir yer tutmaktadır. İnsana, insan diliyle hitap eden Kur’an da, insanın bitki ve hayvanlarla olan bu birlikteliğine ve insan hayatındaki önemine dikkat çekmek için sık sık onlardan bahseder. Bitkilerden bahseden onlarca âyetten birkaçı şöyledir:
“Tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı -birbirine benzer ve benzemez şekilde- yaratan O’dur. Ürün verdiği zaman ürününüzden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin, israf etmeyin.” 4287
“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden içki, şıra ve güzel rızık elde edersiniz.” 4288
“O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden yığın yığın daneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık.” 4289
“Ey Mûsâ! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin’ demiştiniz.” 4290
“İncir ve zeytine andolsun.” 4291
Görüldüğü kadarıyla Kur’an’da ekin, hurma, zeytin, nar, üzüm, sebze, hıyar, sarımsak, mercimek, soğan ve incir gibi yiyeceklerin adları zikredilmektedir. Zikredilen bu meyve ve sebzeler, gerek karbonhidrat ve gerekse vitamin yönünden zengin olan gıda maddeleridir.
Kur’an’ın ekin olarak tanımladığı şey, tahıllar, özellikle buğdaydır. Kur’an’da buna işaret eden bir âyet de bulunmaktadır. Bakara sûresi 261. âyetinde “habbe” kelimesi geçmektedir. Habbe, tahıl dânelerine verilen bir ad ise de, özellikle buğday dânesine verilen bir isimdir. Bu nedenle, tahıl denilince akla ilk gelen
4285] Mevdûdi, Tefhîmu'l-Kur’an, İstanbul 1986, III, 3
4286] el-Müsned, Kahire 1313, I, 301; Abdulbaki Turan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 226
4287] 6/En’âm, 141
4288] 16/Nahl, 67
4289] 6/En’âm, 99
4290] 2/Bakara, 61
4291] 95/Tîn, 1
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 963 -
buğday olmaktadır. Gerçekten de buğday, Orta Doğu menşe’lidir. Buğday, bir yandan Akdeniz ve Avrupa’ya, bir yandan da Rusya’ya yayılmıştır. Tahıllar, karbonhidratlı gıda maddelerinden sayılmaktadır.
Kur’an’da zikredilen soğan, sarımsak ve mercimeğin besin değerleri tartışmasız kabul edilmekte, özellikle sarımsağın ve soğanın faydaları üzerinde önemle durulmaktadır.
Meyvelerden özellikle üzüm, hurma ve narın faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Bu meyveler, vitaminler açısından çok zengindirler. Bitkisel yağlar içinde ise zeytinyağı ve çiçek yağının yeri küçümsenemeyecek kadar büyüktür. Kur’an bu yağ çeşitleri arasında özellikle bitkisel bir yağ olan zeytinyağından bahsetmiş ve şöyle demiştir: “Onunla (su ile) içinde yediğiniz birçok meyveler bulunan hurmalık ve üzüm bağları, Tûr-ı Sina’da ve yiyenlere yağ ve katık veren zeytin ağacı var ettik.”4292 Zeytin, mükemmel bir besin maddesi olduğu kadar mükemmel bir yağ kaynağıdır da. Bu yüzden de eski çağlardan beri insanlar tarafından hem yağ, hem de katık olarak kullanılmaktadır. 4293
Kur’an’da Geçen Meyve ve Bitkiler
Şu meyve ve bitkiler Kur’an’da yer almaktadır:
a) Meyve anlamına fâkihe, semer(a) ve kutûf kelimeleri (çoğullarıyla birlikte) Kur’ân-ı Kerim’de toplam 38 yerde geçer. Bitki anlamındaki nebât kelimesi toplam 9 yerde kullanılır. Ekin anlamına gelen zer’ ve çoğulu zurû’ kelimeleri toplam 10 yerde; ağaç anlamına gelen şecer(a) kelimesi ise toplam 26 yerde zikredilir.
Hurma ve hurma ağacı anlamındaki nahl, nahîl ve nahle kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 20 yerde kullanılır.
Üzüm anlamındaki ıneb ve çoğulu a’nâb kelimeleri toplam 11 yerde,
Zeytin anlamındaki zeytûn kelimesi toplam 6 yerde,
Nar anlamındaki rummân kelimesi toplam 3 yerde,
Kiraz (Arabistan kirazı) anlamına gelen sidr kelimesi, toplam 2 yerde,
Muz anlamına gelen talh kelimesi 1 yerde,
İncir anlamına gelen tîn kelimesi de 1 yerde zikredilir.
ı) Cehennemdeki acı bir meyve adı olan zakkum kelimesi de Kur’an’da toplam 3 yerde kullanılır.
Meyvelerin dışında, sebze ve bitkilerden de şunlar zikredilir:
Sebze anlamına gelen bakl ve kazb kelimeleri 1’er yerde zikredilir.
Soğan anlamına gelen besal kelimesi 1 yerde,
Yonca, çayır anlamına gelen ebb 1 yerde; ot, bitki anlamındaki nebat kelimesi 9 yerde; yine ot anlamındaki necm kelimesi 1 yerde; ot, yeşillik anlamında
4292] 23/Mü’minûn, 20
4293] Celal Kırca, Kur’ân ve Fen Bilimleri, s. 292-294
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
merâ kelimesi 2 yerde; yeşillik anlamında hadır kelimesi de 1 yerde olmak üzere ot ve bitki anlamındaki kelimeler toplam 14 yerde,
Dâne anlamında habbe 9, buğday başağı anlamına gelen sünbül ve çoğulları toplam 5, ekin anlamına gelen zer’ ve çoğulu zurû’ 11, ekin yaprağı anlamına gelen asf kelimesi de toplam 2 defa olmak üzere tümü 27 yerde,
Çekirdek anlamına gelen nakîr 2 yerde, nevâ ve kıtmîr kelimeleri de 1’er yerde,
Yaprak anlamına gelen verak ve veraka kelimeleri 3 yerde,
Gül anlamındaki verde kelimesi 1 yerde,
ö) Kabak anlamındaki yaktîn kelimesi 1 yerde,
Bir baharat çeşidi olan zencefil anlamındaki zencebîl 1 yerde,
Güzel kokulu bitki olan rayhân kelimesi 2 yerde,
Dikensiz ağaç veya erak/ılgın ağacı anlamına gelen hamt kelimesi 1 yerde,
Kokulu kâfur ağacı anlamındaki kâfûr kelimesi 1 yerde,
ş) Hıyar, acur anlamındaki kıssâ kelimesi 1 yerde,
Sarımsak anlamındaki fûm kelimesi 1 yerde,
Mercimek anlamındaki ades kelimesi 1 yerde zikredilir.
Bunların yanında, benzer yiyeceklerden:
ü) Kudret helvası anlamında menn kelimesi 3 yerde,
Tuz anlamındaki milh kelimesi, 2 yerde,
Et anlamındaki lahm ve çoğulu 12 yerde,
Süt anlamında leben kelimesi 2 yerde,
Bal anlamındaki asel kelimesi 1 yerde zikredilir.
Kötü kokulu bir cehennem dikeni anlamında darî’ kelimesi 1 yerde kullanılır.
Kur’an’da tekrar edilen bazı kelimeler arasında da ayrı bir mûcizevî uyum vardır. Konumuzla ilgili olarak; Kur’an’da ağaç anlamına gelen şecer kalimesi türevleriyle birlikte 26 defa geçer. Bitki anlamına gelen nebat kelimesi de türevleriyle eşit sayıda 26 defa geçer. Kur’an’da toprağa ürün ekilmesini ifâde eden “haresât” kelimesi 14 defa geçer. Bu ürünlerin büyümesini, yerden bitmesini ifâde eden “ziraat” yani “zer’” kelimesi ve türevleri de 14 defa geçer.
Kur’an’da meyvelerden, Kur’an’ın ilk muhâtaplarının en fazla tanıyıp yararlandığı hurma, üzüm ve zeytinin adı en çok geçmektedir. Sebzegillerden de yine en çok Kur’an’ın ilk muhâtaplarının en fazla yararlandığı hubûbât, kabak, mercimek, salatalık, sarımsak ve soğan kelimeleri zikredilmektedir. Genel bitki adlarından da yine ilk muhâtapların kendilerini ve hayvanlarını en çok ilgilendiren meyve, ağaç ve ot en çok kullanılmaktadır.
Kur’an’da adları geçen bitkiler listesi incelendiğinde şu sonuçları elde
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 965 -
etmemiz mümkündür: Kur’an genel olarak meyve, sebze, ağaç ve ottan bahseder. Bunlar, insanların en çok yararlandığı bitkiler olarak kullara, Allah tarafından bir nimet nimetin hatırlatılması olarak kullanılır. Gerçekten de bitkilerin insan hayatındaki yeri tartışılmazdır. İnsan çok yönlü olarak bitkilerden yararlanır ve onlarla içli dışlı bir hayat sürdürür. Bitkiler, hem insanın beslenme ihtiyacını gidermesinde önemli bir yer tutarlar, hem de onun sağlıklı bir hayat sürmesine katkı sağlarlar. Aynı zamanda bitkiler, evrenin en güzel süsleridir. Bu yüzden olacak ki, âhiretin güzel yurduna da bol bol ve sık ağaçlı anlamında cennet denilmiş ve iman eden kişi, hem bol ve sık ağaçlı dünya bahçelerine ve hem de ebedî bahçeler olan cennete tâlip olmuştur. Zaten insan, dünyada olduğu gibi, âhirette de bitkilerle birlikte yaşayacaktır.
Kur’an’da meyvelerden en fazla hurma ve üzüm anılmaktadır. Bu iki meyvenin, hem Kur’an’ın ilk muhâtapları ve sıcak mevsimin insanları olan Arapların hayatında, hem de tüm coğrafyalarda yaşayan diğer insanların hayatında önemi büyüktür. Bu meyveleri zeytin, nar, kiraz, muz ve incir izlemektedir. Hurma ve üzüm, Kur’an’ın ilk muhâtaplarının yaşadığı Hicaz bölgesinde bolca yetişen ve bölge insanının çokça tükettiği iki üründür. Anayurdu Filistin olan zeytin de, Taif çevresinde yetişen, Arapların yeme için ve ışığından yararlanmak amacıyla yağını büyük ölçüde tükettikleri bir bitkidir. Fakat Kur’an’da geçen bu ürünler yalnızca Hicaz bölgesi insanını değil, tüm insanlığı yakından ilgilendiren çok önemli bitki türleridir.
Sebzelerden ise, ilk sırayı buğdaygiller almaktadır. Onu mercimek, soğan, sarımsak, salatalık ve kabak izlemektedir. Kur’an’da anılan bu sebze ve meyveler, hemen herkesin bildiği ve bolca yararlandığı bitkilerdir. Yine Kur’an’da gül, kâfur, zencefil ve reyhan gibi baharat çeşitleri de geçmektedir. Dünya bitkileri yanında cehennem dikeni, zakkum gibi acı ve zehirli bitkiler de, Kur’an’da yer almaktadır. Çeşitli meyve, sebze ve diğer bitki çeşitlerinin Kur’an’da anılması, anlatıma canlılık kazandırmış ve onu renklendirmiştir. Adı geçen bitkilerden tîn (incir) bir Kur’an sûresine 4294 ad olmuştur. Bu da, bu bitkinin önemini ortaya koymaktadır. 4295
Yukarıda sayılan meyve, sebze ve bitkilerden başka Kur’ân-ı Kerim’de gıda cinsinden et,4296 balık,4297 süt4298 gibi proteini bol yiyeceklerden ve kendisinde şifâ olduğu belirtilen arıların karnından çıkan şerbetten, yani baldan4299 bahsedilir. Kur’an’da zikredilen bu gıda maddeleri, insan sağlığı için lüzumlu protein, karbonhidrat ve yağlara sahip olan gıda maddeleridir. Kur’an’da bu gıda maddelerinin zikredilmesi, insanların bunlara dikkatlerini çekmek ve bu yiyeceklere olan ihtiyaçlarını belirtmek içindir. Çağımızdaki beslenme uzmanları da aynı şeyleri söylemekte, bu ürünlerin insan sağlığını korumada ve dengeli beslenmede faydalarını belirtmektedirler.
“Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın (kebabı) indirdik ve ‘verdiğimiz
4294] 95. sûre -Tîn-
4295] Ali Akpınar, Kur’an Coğrafyası, Fecr Y., s. 45-50
4296] 2/Bakara, 57; 11/Hûd, 69; 36/Yâsin, 71-72
4297] 35/Fâtır, 12; 18/Kehf, 61-63
4298] 16/Nahl, 66; 36/Yâsin, 73
4299] 16/Nahl, 69
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzel/temiz rızıklardan (nimetlerden) yiyin’ dedik. Gerçekte onlar sadece kendilerine zulüm/kötülük ediyorlardı." 4300
“Ey Mûsâ! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar, bize yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin’ demiştiniz.” 4301
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin.” 4302
"Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, hiç kimseye saldırmadan ve sınırı aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur." 4303
"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez." 4304
"Allah'ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah'tan korkun." 4305
“O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden yığın yığın daneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık.” 4306
“Tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı -birbirine benzer ve benzemez şekilde- yaratan O’dur. Ürün verdiği zaman ürününüzden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin, israf etmeyin.” 4307
“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde zînetli elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 4308
“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) zîneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (kâfirlerle birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” 4309
“Gökten suyu indiren O’dur. O sudan size hem içecekler vardır, hem de ondan ağaç (ve bitki) meydana gelir ve orada hayvanlarınızı otlatırsınız. (Allah) Su sâyesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda tefekkür edip düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” 4310
“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden içki, şıra ve güzel rızık elde edersiniz.” 4311
“Onunla (su ile) içinde yediğiniz birçok meyveler bulunan hurmalık ve üzüm bağları,
4300] 2/Bakara, 57
4301] 2/Bakara, 61
4302] 2/Bakara, 168
4303] 2/Bakara, 173
4304] 5/Mâide, 87
4305] 5/Mâide, 88
4306] 6/En’âm, 99
4307] 6/En’âm, 141
4308] 7/A’râf, 31
4309] 7/A’râf, 32
4310] 16/Nahl, 10-11
4311] 16/Nahl, 67
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 967 -
Tûr-ı Sina’da yiyenlere yağ ve katık veren zeytin ağacı var ettik.” 4312
“Yeryüzüne bakmadılar mı ki, orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz. Şüphesiz bunlarda (Allah’ın kudretine) birer âyet/nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.” 4313
“Bitkiler ve ağaçlar (Allah’a) secde ederler.” 4314
“Allah yeryüzünü mahlûkat için koymuştur (mahlûkatın hizmetine uygun hale getirmiştir). Orada meyveler ve salkımlı hurma ağaçları vardır. Yapraklı dâneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.” 4315
“Biz suyu iyice döktük. Sonra toprağı güzelce yardık da, Orada bitirdik dâne, Üzüm, yonca, Zeytin, hurma, İri ve gür bahçeler, Meyve ve çayır; Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.” 4316
“İncir ve zeytine andolsun.” 4317
Kur’an’da Vurgulanan Meyvelerden; Hurma, Üzüm, İncir, Zeytin ve Bal
Hurma:
Hurma ve hurma ağacı anlamındaki nahl, nahîl ve nahle kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 20 yerde geçer. Çeşitli vesilelerle hurma ağaçları, hurma bahçeleri ve hurma meyvesi; herkesin sahip olmayı arzuladığı, kaybetmeyi istemediği birer servet ve rızık niteliğiyle sayılmakta, bunların aynı kökten çıkmış çatallı, çatalsız şekilleri ve farklı özellikleri üzerinde akıl sahiplerinin düşünüp ibret alması gerektiği bildirilmekte, hurmadan yemenin yanında içecek4318 yaparak da faydalanıldığı hatırlatılmakta,4319 ağacının güzelliği “birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu, salkımlı ağaçlar” şeklinde tanımlanmakta,4320 hurmanın Allah’ın hem dünyadaki hem de cennetteki nimetlerinin arasında yer aldığı4321 belirtilmekte ve Âd kavminin helâki rüzgârla sökülmüş veya içi boşaltılmış hurma kütüklerinin düşüşüne benzetilmektedir.4322 Meryem kıssasında onun Hz. İsa’yı bir hurma ağacının altında dünyaya getirdiği, kendisine ağacı silkelemesinin ve üzerine dökülen taze hurmadan yemesinin vahyedildiği anlatılmaktadır.4323 Bazı müfessirlere göre, Hz. Meryem’in rahatlaması ve Allah’ın yardımı konusunda endişe duymaması için, mevsim kış ve altına sığındığı hurma ağacı kuru olduğu halde kendisine bu ağaçtan taze hurma sunulmuştur.4324 Zehebî, Hz. Meryem’e hurma sunulmasını onun en üstün gıda maddesi oluşuna bir işaret
4312] 23/Mü’minûn, 20
4313] 26/Şuarâ, 7-8
4314] 55/Rahmân, 6
4315] 55/Rahmân, 10-13
4316] 80/Abese, 26-32
4317] 95/Tîn, 1
4318] 2/Bakara, 266; 13/Ra’d, 4; 36/Yâsin, 34
4319] 16/Nahl, 67
4320] 26/Şuarâ, 148; 50/Kaf, 10; 55/Rahmân, 11
4321] 55/Rahmân, 11, 68
4322] 54/Kamer, 20; 69/Haakka, 7
4323] 19/Meryem, 23, 25
4324] Kadı Beydavi, IV/154
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
saymaktadır. 4325
Arabistan’ın başlıca bitkisini teşkil eden hurma, hem ağacı hem meyvesiyle Hz. Peygamber’in ve ashâbının hayatında önemli bir yer tutmuştur. Ağacın gövdesi Mescid-i Nebevî’nin ve hâne-i saâdet odalarının yapımında direk, yaprakları tavan örtüsü4326 ve yapraksız dalları da Kur’ân-ı Kerim’in yazılışında malzeme olarak kullanılmıştır.4327 Rasûl-i Ekrem gibi sahâbîlerin de çoğunun fakirliklerinden dolayı evlerindeki yaygılar hurma liflerinden dokunmuştu.4328 Hurma lifi, yataklar için dolgu maddesi olarak da kullanılmıştır. Rasûlullah’ın yatağı da bu şekilde yapılmıştı. Bir gün Hz. Peygamber’e hurma ağacının tepe kısmındaki tomurcuklardan çıkan ve süte benzeyen hurma özü (cümmâr) ikram edilmiş, o da bu vesileyle hurmanın değerini belirtmek için aralarında Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in de bulunduğu çevresindeki sahâbîlere hurmanın özellikleri itibarıyla mü’mine benzeyen bir ağaç olduğunu söylemiştir.4329 Yine kendisine bir tabak yaş hurma ikram edildiği bir gün, “güzel bir sözün kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzediğini ve o ağacın Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verdiğini” ifâde eden âyeti4330 okuduktan sonra sözkonusu ağaçla hurmanın kastedildiğini söylediği belirtilmektedir.4331 Hurmanın gıda değerine işaret eden Rasûl-i Ekrem, içinde kuru hurma (temr) bulunan hâne halkının aç kalmayacağını,4332 bazı rivâyetlerde de içinde kuru hurma bulunmayan ev halkının aç olduğunu4333 belirtmiştir. Hurmanın önemini dile getiren bu gibi hadislerin yanında, çeşitli kitaplarda onun değeriyle ilgili güvenilmeyecek kadar zayıf bazı rivâyetler de yer almıştır. En güvenilir kaynaklarda Hz. Peygamber ve ailesinin maddî imkânsızlık sebebiyle iki ay boyunca yalnız hurma ve su ile yaşadığı belirtilmiştir.4334 Bir günde iki öğün yemek yedikleri takdirde ise bunlardan birinin mutlaka hurma olduğu bilinmektedir.4335 Rasûl-i Ekrem’in taze hurmayı bazen karpuz veya kavunla4336 ve acurla4337 yediği görülmüştür. Hurma bahçeleriyle meşhur olan Hayber fethedildikten sonra Müslümanların sofralarında hurma bollaşmış, bu sebeple Hz. Âişe, Rasûlullah’ın insanların iki siyaha, hurma ve suya doyduktan sonra vefat ettiklerini söylediğini nakletmiştir. 4338
Hurmanın birçok cinsi vardır; bunların en değerlisi, özellikle Medine’nin Necid yönündeki Âliye bölgesinde yetişen ve hadislerde çokça sözü edilen “acve”dir. Hz. Peygamber, cennet meyvesi diye nitelendirdiği acvenin zehirlenmeye,4339 bir başka rivâyette sabahları aç karnına yenilen yedi adet acvenin o gün zehirlen4325]
Et-Tıbbu’n-Nebevî, s. 89
4326] Buhârî, Salât 67; Müslim, Sıyâm 216
4327] Buhârî, Tefsir 9/20
4328] Müslim, Mesâcid 267
4329] Buhârî, İlim 4, Büyû’ 94, Et’ıme 42, Edeb 89; Müslim, Münâfıkîn 63, 64
4330] 14/İbrâhim, 25
4331] Tirmizî, Tefsiru’l Kur’an 14/1
4332] Müslim, Eşribe 152
4333] Müslim, Eşribe 153; Ebû Dâvud, Et’ıme 41
4334] Buhârî, hibe 1; Müslim, Zühd 28
4335] Buhârî, Rikak 17
4336] İbn Mâce, Et’ıme 37; Ebû Dâvud, Et’ıme 44; Tirmizî, Et’ıme, 36
4337] Buhârî, Et’ıme 39, 45, 47, Edeb 89, Tıb 52, 56; Müslim, Eşribe 147
4338] Aynî, Umdetu’l Kari, 17/138
4339] Tirmizî, Tıb 22
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 969 -
meye ve sihre 4340 karşı şifâ olduğunu söylemiştir. Bazılarına göre bu türün zikredilen özelliği, onu Medine’ye Rasûl-i Ekrem’in kendi elleriyle dikmiş olmasından veya hakkında bereket duâsı yapmasından kaynaklanmaktadır. 4341 Öte yandan oruçlunun hurma veya su ile iftar etmesi de sünnettir.4342 Hz. Peygamber, bir defasında hastalanan Sa’d bin Ebû Vakkas’ı hekim Hâris bin Kelede’ye göndermiş ve doktordan hurma ezmesi, süt ve yağı karıştırıp pişirerek bulamaç haline getirdikten sonra ona yedirmesini istemiştir.4343 Ferîka denilen bu yemeğin özellikle lohusa kadınlara yedirilmesi âdetti. Muhtevâsı itibarıyla diğer meyveler gibi böceklenmeyen ve kolayca bozulmayan hurmanın en iyi cinslerinden biri olan “bernî” de Rasûl-i Ekrem tarafından övülmüştür. 4344
Vahalarda yaşayan insanların hayatında deve ne kadar önemliyse hurma da o kadar önemlidir. Ahşabı kereste ve odun olarak kullanılan hurmanın “aydâne” denilen ve ağacının boyu 20 metreye kadar uzayabilen cinsinden daha çok inşaat malzemesi olarak faydalanılmaktadır. Hurma ağacının dallarından baston yapıldığı gibi, lifinden hasır yaygı dokunur, sepet örülür; ayrıca bu madde yatak, yastık ve palan, havut gibi hayvan donanımları için dolgu maddesi olarak da kullanılır.
Birçok sahâbî tarafından rivâyet edildiğine göre Rasûl-i Ekrem’in Mescid-i Nebevî’de minber yapılmadan önce yaslanarak hutbe okuduğu “hannâne direği” denilen hurma kütüğü, minber konulup Hz. Peygamber kendisini terk edince gebe develerin iniltisine veya çocuk ağlamasına benzer bir ses çıkarmış ve Rasûl-i Ekrem’in onu eliyle okşaması üzerine bu ses kesilmiştir. 4345
Hz. Peygamber, hurmanın olgunlaşıp ağaç üzerindeki miktarı iyice belirginleşmeden önce pazarlanmasını4346 ve kuru hurmanın yaş hurma yerine satılmasını4347 yasaklamıştır. 4348
Enes (r.a.) dedi ki: “Peygamber Efendimiz namaz kılmadan önce taze hurmayla iftar ederdi, taze hurma olmazsa kuru hurmayla, kuru hurma da olmadığı zaman birkaç yudum su yudumlayarak iftar ederdi.” Peygamberimizin taze hurma, kuru hurma ya da suyla iftar etmesinde önemli bir incelik vardır. Zira oruç mideyi besinlerden boşaltır, bu durumda ciğer, mideden emeceği, hücre ve organlara göndereceği bir şey bulamaz. Tatlı ise ciğere en hızlı ulaşan ve ciğerin en sevdiği bir besin maddesidir -özellikle bu besin taze hurma olursa-, ciğerin bu maddeyi kabul oranı daha da artar. Sonuçta hem kendisi hem de vücudun diğer organları taze hurmadan yarar görürler. Peygamber Efendimiz taze hurma olmadığı zaman tadı ve besin değerinden ötürü kuru hurmayla iftar etmiştir. Bu da bulunmadığında su yudumlayarak iftar etmiştir. Zira su yudumlamak midenin alevini ve orucun verdiği sıcaklığı söndürür, böylece mideyi daha sonra yenecek
4340] Buhârî, Et’ıme 43, Tıb 52, 56; Müslim, Eşribe 155
4341] Aynî, Umdetu’l Kari, 17/182; Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Türcüme ve Şerhi, 9/371-372
4342] Ebû Dâvud, Savm 21; Tirmizî, Savm 10
4343] Ebû Dâvud, Tıb 12
4344] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/432
4345] Buhârî, Cum’a 26, Menâkıb 25
4346] Buhârî, Büyû’ 85, 86; Müslim, Büyû’ 49-58
4347] Ebû Dâvud, Büyû’ 18; Tirmizî, Büyû’ 14; Nesâî, Büyû’ 36
4348] Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, s. 391-393
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan yemek için uyarır, sonunda mide yemeği daha uygun bir şekilde kabul eder.
Rasûlullah (s.a.s.) ashâb-ı kirama şöyle bir bilmece sorarak hurmayı çok güzel biçimde tarif etmiştir: Ağaçlar içinde öyle bir ağaç vardır ki; yaprağı (kışın) dökülmez; mü’min kimseye benzer. O hangi ağaçtır, söyler misiniz? Ashâb-ı kiram bazı ağaç isimlerini sayarlar. Sonra sorarlar: “Yâ Rasûlallah, siz söyleyin, hangi ağaçtır?” “O, hurma ağacıdır.” 4349 Evet, hurmanın yaprağı, suyu, sakızı, çekirdeği, meyvesi hep fayda vericidir; Müslüman da böyledir. Her mevsim yaprağını (faydalı davranışlarını) kaybetmez, ideal mü’min hurmaya benzer.
Hiçbir şey yenmese sadece hurma, insanın hayatını idâme ettirebilmesi için yeterlidir. Bu konuyu Hz. Âişe vâlidemiz şu şekilde dile getirmiştir: “Biz ayın hilâlini görüyorduk, sonra başka bir hilâli ki, iki ayda üç hilâl görüyorduk da Rasûlullah’ın (s.a.s.)n evlerinde yemek pişirmek için ateş yanmadığı olurdu.” “O halde ne yer, ne içerdiniz?” diye sorulduğunda şu cevabı verdi: “İki siyah (hurma ve su) ile yetinirdik.”4350 Fakirlikten dolayı sadece hurma ve su ile günlerini geçirme durumu, hem oruç tutarken, hem savaş ve sefer şartlarında ve hem de normal hayatlarında ashâbın sık sık yaptığı şeydi.
Hurma hem meyve, hem besin, hem ilaç, hem (suyu, şerbeti) içecek ve hem de tatlıdır. Aç karnına yenmeye devam edildiğinde vücuttaki parazitleri besleyen maddeyi öldürür, kurtçukları zayıflatır, sayılarını azaltır ya da tamamen öldürür.
Hurmanın içeriğinde şunlar vardır: Sodyum, protitin, potasyum, kalsiyum, magnezyum, demir, kükürt, fosfor, klor, B1, B2, A ve C vitaminleri. Yan tesirleri: Fazla yenilince, baş ağrısı, göz ağrısı yapar. Sıcak mizaçlı kişilerde hararet yapar. Telâfisi: Baş ağrısı ve göz ağrısı için badem içi; hararet yapmaması için de soğutucu gıdalar, acur, kavun, karpuz, hıyar yenilmelidir. Tüm yan etkilerine karşı, sirke ile yapılmış bal şerbeti tavsiye edilir.
Hurmanın şifâ vesilesi:
1. Kalp ilacıdır. Rivâyet olunduğuna göre, Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.) hasta olduğunda Rasûlullah (s.a.s.) hasta ziyaretine giderler. Sa’d diyor ki: “Mübârek ellerini göğsüme koydu. Hatta ben mübârek elinin soğukluğunu kalbimde hissettim. Sonra: “Sen kalp hastalığına yakalanmışsın! Sakîf’in kardeşi Hâris İbn Kelede’ye git. Tedavi ol. O tabibdir/doktordur. Medine’nin acve hurmasından yedi tane alsın, onları çekirdekleri ile beraber dövsün (öğütsün), sonra onu süt ve yağ ile sulandırarak sana yedirsin.” buyurdu.4351 Sa’d (r.a.) bu tavsiyelere uyarak hastalıktan kurtulmuştur.
Eğer acve hurması bulunamazsa, Medine hurması çekirdekleriyle öğütülür, az badem içi ve hıyar çekirdeği öğütülür. Süt, zeytinyağı ve bal ile pişirilip macun yapılıp soğuk olarak yenilir. Bu macun birçok hastalığa şifâ vesilesidir.
2. Doğum kolaylaştırıcı: Rahim adalesini kuvvetlendirir. Bu özellik doğumu kolaylaştırır. Hurma macununa 1/3’ü kadar defne tohumu öğütülüp karıştırılarak doğuma 1 hafta kala yenmeye devam edilirse, doğum ağrısız ve çok kolay olur.
4349] Buhârî, İlim 4, Büyû’ 94, Et’ıme 42, Edeb 89; Müslim, Münâfıkîn 63, 64
4350] Buhârî, hibe 1; Müslim, Zühd 28
4351] Ebû Dâvud, Tıb 12
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 971 -
3. Lohusa gıdası ve bebek mamasıdır. Bir hadis rivâyetinde şöyle buyrulur: “Kadınlarınıza lohusa döneminde hurma yedirin. Hurma Meryem’in lohusalığındaki yiyeceği idi. Şayet (lohusa için) hurmadan daha iyi bir yiyecek olsa idi Allah onu Meryem’e ikram ederdi.” Doktorlar da yaptıkları araştırmalarda hurmanın antiseptik olduğunu, lohusalık yaralarını çabuk iyileştiren bir ilaç olduğunu, sütü arttırdığını, bebeği beslediğini, içindeki potasyumun çocukların büyümesini sağlayan ideal besin olduğunu belirtmişlerdir. Bebek doğduğunda damağına dünya gıdası olarak hurma ezip ovuşturmak, hurma ezmesi tattırmak sünnettir ve bebeğin zekî olmasını sağlayan ilaçtır. Lohusa, hurmayı sade olarak yer, sütte ıslatarak yer, bebeğe de hurma şıralı sütten yedirir. Polenli hurma macunu yapıp yer ve bebeğe de yedirir. 250 gr. hurma, 100 gr. polen, 50 gr. badem içi, 50 gr. ceviz içi, 100 gr. zeytinyağı, 150 gr. hâlis bal, 50 gr. hıyar çekirdeği, 500 gr. süt kaynatılıp macun kıvamına getirilir. Soğutulup ömür boyu yenebilir.
4. Bebeğin büyümesini sağlayıcıdır: Hurmada potasyum miktarı bol olduğu için bebeğin gelişmesini, gürbüzleşmesini, hasta olmamasını sağlar. Hurmadaki potasyum oranı, bebeğin beslenmesinde ilk akla gelen Çikita muzundan 2,5 kat daha fazladır. Hurmanın muz gibi hazmı da zor değildir.
5. Diş etlerini kuvvetlendirir. Bunun için hurma ve hurma macunu yenilir.
6. Vücuda kuvvet ve enerji verici: Yüksek derecede fruktoz ihtivâ ettiğinden vücuda kuvvet ve bol enerji verir.
7. Karaciğer güçlendirici: B1 ve B2 vitaminleri içerdiği için karaciğeri güçlendirir. Karaciğer soğuk tatlıları sever. Onun için hurmayı kavun, acur, hıyar gibi soğutucu gıdalarla yemek daha uygun olur, sünnettir. Tabipler tabibi Efendimiz (s.a.s.) hurmayı acurla yemişlerdir.
8. Sarılık: Hurma, sarı olgun salatalıkla yenmeye devam edilir.
9. Kısırlık: Hurma bol miktarda fosfor içerdiği için kısırlık tedavisinde doğal bir ilaçtır. Polenli hurma macunu yapılıp yenmeye devam edilir.
10. İştah açıcıdır.
11. Bağırsak tembelliğini yok eder: Hurma veya hurma macunu yemek, bağırsak tembelliğini ortadan kaldırır.
12. Göz hastalığı ilacıdır: Hurmada bol miktarda A vitamini olduğu için, göze kuvvet verir, görme gücünü arttırır. Hurmanın, ağrı esnâsında ağrıyı arttırıcı olduğundan, gözü ağrıyan Hz. Ali’ye Rasûlullah (s.a.s.), (bir müddet) hurma yemesini yasaklamıştır.
13. Vücuttaki zehirleri atıcıdır: Hurma bağırsakları çalıştırır, aynı zamanda zehirli atıkları dışarı atar.
14. Kan yapıcıdır: Hurmada bol miktarda demir olduğu için kan yapar. Üzüm, elma ve hurma, marmelat yapılıp yenmeye devam edilirse, vücut çabuk kan yapacaktır.
15. Hazım kolaylaştırıcıdır: Hurma bol lifli olduğu için hazmı kolaylaştırır.
16. Kolesterol: Çağın hastalığı olan yaygın damar sertliği ve kolesterolü yok eder.
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
17. Şeker: Vücuttaki şeker oranını ayarlayan (regüle eden) tek meyve hurmadır. Hurmanın şekeri, şeker hastalarına zararlı değildir.
18. Adaleleri kuvvetlendiricidir: Hurmada B1 vitamini olduğu için adaleleri kuvvetlendirir. Sporcu besinidir.
19. Asabîlik, sinir bozukluğu: Hurma sinirleri teskin eder.
20. Kan kesici: Hurma yemek iç kanamayı durdurur. Onun için lohusa yemeği olmuştur. Hâricen kanayan yere konsa kanı durdurur.
21. Saç jölesi: Hurma suyu ile saçlar ıslatılıp taransa, jöleden daha iyi sonuç aldırır. Hurma jöle gibi alkol içermez, jöle gibi tutkal değildir; fakat saçları istenilen yere yatırır. Jöle gibi saçları dökmez; aksine saçları besler, dökülmesini önler.
22. Cilt bakımı: Hurma suyu ile cilt pansuman edilirse cildi besler, hamilelik ve güneş lekelerini yok eder.
23. Yara-bere-iltihap: Hurma ezmesi, zeytinyağıyla krem yapılıp yara, bere ve iltihaplara bağlanır.
24. Mide kuvvetlendirici ve ülser: Hurma yenmeye devam edilir. Polenli hurma macunundan aç karına birer tatlı kaşığı yenmeye devam edilir.
25. Böbrek kumları iltihabı: Hurma yenmeye ve polenli hurma macunu yenmeye devam edilir.
26. Zihni açıcı ve dinlendirici: Hurma yemek, polenli hurma macunu yemek, ya da hurma kahvesi içmek, fikir işçileri için ideal gıdadır.
27. Hurma kahvesi: Hurma çekirdekleri kavrulup öğütülür. Âfiyetle içilir.
28. Balgam-öksürük-grip: Hurma yemek ya da polenli hurma macunu yemek, soğuktan oluşan hastalıkları geçirir.
29. Kanser: Hurma yemek, kansere karşı koruyucudur.
30. Kemik veremi: Hurmada kalsiyum olduğu için kemiklerin gelişmesini sağlar, kemik veremini geçirir.
31. Ağız içi yaralar: Hurma yemek, ağız içi yaraları geçirir.
32. İshal: Hurma özü yedirilir.
33. Kan tükürme: Hurma özü yedirilir.
34. Yarayı çabuk iyileştirir: Yaraya hurma özü sürülür. Hurmanın yaprağı yakılıp külü basılır. Hurma zeytinyağıyla krem yapılıp sürülür. Hurma özü hurma ağacının tepesinde bulunur (çam sakızı gibi), beyaz renkli, süt tadındadır.
35. Oruçlu gıdasıdır: Orucu iftar ederken hurma ile iftar açılır, hurma yenir ki, vücudu beslesin.
Üzüm:
“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden içki, şıra ve güzel rızık elde edersiniz.”4352 Cenâb-ı Hak, üzümü, kullarına dünya ve âhirette verdiği nimetler4352]
16/Nahl, 67
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 973 -
den söz ederken Kitabında on bir yerde zikretmiştir. Peygamber Efendimiz’den rivâyet edildiğine göre, O, üzüm ve karpuzu severdi. Üzüm, meyvelerin en üstünlerinden ve en faydalı olanlarındandır. Yaş, kuru, yeşil ve olgun olarak yenilir. Hem meyve, hem azık, hem katık, hem ilâç ve hem içecektir. Tatları eşit olduğu zaman beyazı siyahından daha üstündür. Toplandıktan sonra iki ya da üç gün kendi haline bırakılan, aynı gün toplananın yenmesinden daha iyidir. Zira toplandığı gün yenen üzüm, şişkinlik yaptığı gibi insanın içini de sürdürür. Kabuğu buruşuncaya kadar askıda bırakılan üzümün besin değeri yüksektir. Vücuda güç verir. Besin bakımından incir ve kuru üzüme eşdeğerdir. Üzümün çekirdeği atıldığı zaman bünyeyi daha çok yumuşatır. Yaş üzümün yararı, bünyeyi rahatlatması ve insanı şişmanlatmasıdır. Üzümün iyisi, insanı güzel bir biçimde besler. Üzüm meyvelerin kralları sayılan üç meyveden biridir. Diğerleri de yaş hurma ve incirdir. 4353
Bir rivâyette şöyle buyrulur: “Üzüm yiyiniz; yorgunluğu giderir, sinirleri kuvvetlendirir, öfkeyi geçirir. Bir kişi günde 21 tane kuru siyah üzüm yerse cesedinde hoşlanmayacağı bir şeye rastlanmaz.”
Üzümün içeriği: 100 gr. yaş üzümde: 70 kalori, % 82 su, % 1 protein, % 1 yağ, % 15 karbonhidrat, % 0,17 kalsiyum, % 21 fosfor, % 0,006 demir, % 0,80 A vitamini, % 0,006 B1 ve B2 vitamini, % 0,4 C vitamini, % 0,02 likotinik asit, sodyum, potasyum ve kükürt. 100 kuru üzüm için kalori 340, % 3 protein, % 1 yağ, % 27 karbonhidrat olarak tesbit edilmiştir.
Yan tesirleri: Fazla yenilirse baş ağrısı yapar. Günlük koparılıp yenen üzüm karın şişliği yapar, bağırsakları bozar. Telafisi: ekşi nar yemek, baş ağrısı etkisini önler. Ayrıca ekşi ham üzüm yemek de önler. Sirke-limon da baş ağrısı etkisini giderebilir. Karın şişliği ve bağırsak bozmasına karşı günlük dalından koparılanı değil, üç gün bekletileni yemek lâzımdır. Çarşıdan alınan üzüm zaten beklemiştir.
Şifa vesilesi:
Yorgunluk gidericidir: A ve C vitamini içermesi sebebiyle yorgunluğu giderir.
Göze iyi gelir: A vitamini ihtivâ etmesinden dolayı gece körlüğünü önler. Enteresandır; bol üzüm yiyen kimse A vitamini almış oluyor ve gözleri kuvvetleniyor iken; üzümün suyundan üretilen alkollü içki içende A vitamini eksikliği ve gece (ve gündüz) gözlerin kuvvetinin gitmesi ve kaza yapma riski ortaya çıkıyor. “Hurma ve üzüm meyvelerinden de sarhoş edici içki ve güzel rızık edinirsiniz. Şüphesiz bunda aklını kullanan topluluk için âyet vardır.” 4354
Sinirleri teskin eder: B1, B6 ve C vitamini içerdiğinden sinirleri teskin eder.
Karaciğeri güçlendirir: Karaciğer yetersizliğinde, kalp büyümesinde üzüm tavsiye edilir.
Şişmanlatır: Taze üzüm çok yenirse, zayıf insanların vücudu şişmanlar.
Hazmı kolaylaştırır: Yaş üzüm hazmı kolaylaştırıp kabızlığı giderir.
İshal kesicidir: Üzümün yaprakları ve ham ekşi üzüm ishali kesip kabızlık
4353] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tıbb-ı Nebevî, s. 472-473
4354] 16/Nahl, 67
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapar.
Kanı temizler: Kuru üzüm güzel kan yapar, cildi güzelleştirir, kanı temizler, sivilceleri içten kurutur.
Tansiyonu düşürür: Yaş üzüm, yüksek tansiyonun düşürülmesinde yardımcı olur. İçinde potasyum olduğu için tansiyonu regüle eder.
Basura faydalıdır: Üzüm yemeye devam edilmelidir.
Romatizma: Mafsal ağrıları ve romatizmaya gayet faydalıdır.
Nekahet dönemini kısaltır: Hastalara, zayıf çocuklara, asabîlere üzüm yemek iyidir, hastalıkta nekahet dönemini kısaltır.
İçki bıraktırır: Asmanın (üzüm ağacının) suyu içkiyi bıraktırır. Aç karnına içilmesi gerekir.
Böbrek taşı: (Ekşi, ham üzüm suyu) Günde 3 su bardağı aç iken içilirse böbrek taşlarını eritir.
Baş ağrısı: Üzüm koruğu safradan ileri gelen baş ağrısını hemen keser.
Her gün 21 adet kuru üzüm yemek eskiden beri tavsiye edilir. Üzüm suyu, yaklaşık olarak anne sütüne eş değerde (yakın değerde) kabul edilir. Bebeklere içirilmesi çok faydalıdır. Annenin de bol miktarda üzüm yemesi anne sütünü arttırır, çocuğu geliştirir. Özellikle çekirdeği çıkarılmış üzüm çok faydalıdır. Üzümün içindeki vitamin ve mineralleri incelediğimizde insan vücudu için ne kadar önemli olduğunu görürüz.
Kuru üzüm: Kuru üzümle ilgili olarak sağlam olmayan iki hadis rivâyet edilmiştir. Birisi: “Kuru üzüm ne güzel yiyecektir, ağız kokusunu güzelleştirir ve balgamı eritir” rivâyeti, diğeri de: “Kuru üzüm ne güzel yiyecektir, sertliği giderir, sinirleri kuvvetlendirir, öfkeyi yatıştırır, rengi netleştirir ve ağız kokusunu güzelleştirir.” Bu konuda Peygamber Efendimiz’den sahih bir hadis rivâyet edilmemiştir.
Kuru üzümün en iyisi, iri taneli, etine dolgun ve yağlı, ince kabuklu, çekirdeği çıkarılmış ve tanesi küçülmüş olanıdır. Kuru üzümün çekirdeği sıcak ve birinci derecede nemlidir. Tanesi soğuk ve kurudur. Kuru üzüm kendisinden tatlı elde edilen yaş üzüm gibidir, çekirdek çevresindeki asitli kısım, kabız yapar ve serinletir, beyaz üzüm diğerlerinden daha fazla kabız yapar. Eti yendiği zaman, akciğer boğumlarına iyi gelir, öksürüğe, böbrek ve mesâne ağrısına faydalı olur. Mideyi kuvvetlendirir ve karnı yumuşatır.
Etli ve tatlı olan kuru üzümün besin değeri, yaş üzümden daha çok ve kuru incirden daha azdır. Kuru üzümün olgunlaştırıcı ve hazmettirici bir gücü vardır. Normal bir şekilde kabız yapar, besinleri ve diğer maddeleri ayrıştırır. Özetle; kuru üzüm, mideyi, ciğer ve dalağı güçlendirir. Boğaz, göğüs, akciğer, böbrek ve mesâne ağrılarına faydalıdır.
Kuru üzümde hâfızaya fayda vardır. Zührî der ki: “Hadis ezberlemeyi seven kimse kuru üzüm yesin.” Mansur, dedesi Abdullah İbn Abbas’tan şöyle zikreder:
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 975 -
“Kuru üzümün çekirdeği dert, eti dermandır.” 4355
İncir:
“Andolsun incire ve zeytine…”4356 İncir, çok hoş bir meyve olup lezzetli bir gıdadır. Hazmı kolay ve faydası çok olan bir devâdır. Zira, mizacı yumuşatır, balgamı giderir, böbrekleri temizler, mesane kumlarını yok eder, ciğer yollarını temizler, dalak şişmesini tedavi eder ve bedeni gürbüzleştirir. Rivâyet olunduğuna göre Rasûlullah’a bir tabak incir ikram edilir. Ondan yer ve ashâbına şöyle der: “Yiyin, eğer cennetten bir meyve inmiş deseydim, bu incirdir derdim. Onu yiyin, çünkü o, basuru keser, bağırsak spazmını yok eder.”
İncirin içeriği: Şeker % 50-70, pektin % 5, albüminli maddeler, organik asitler, karotin (provitamin A), unlu maddeler, A, B2, C, D vitaminleri, Ca, Fe, Na, Mg, Cl, kükürt, fosfor, brom. Yan tesirleri: Fazla yenirse midede biraz şişkinlik yapar. Dutla beraber yenilmesi de mide için iyi değildir. Sütü alerji yapar. Dalağa zarar verir. Telafisi: Şişkinlik yapması, sirkeli balla telafi edilir. Dalağa zarar vermesi, ceviz ve bademle telafi edilir.
Şifa vesilesi:
1. Besin değeri yüksektir: İncir, yumuşak, soğutucu ve hazmı kolay, besin değeri diğer gıdalardan yüksek bir nimettir.
2. Enerji ve vitamin kaynağıdır: Cevizle yenen incir, cinsel gücü arttırır. İncir, halis zeytinyağına batırılıp yenmeye devam edilirse hazmı kolaylaştırır, çok güçlü bir kuvvet macunu olur.
3. Zehirlenmeyi önler: Cevizle yenen incir insan vücudunu zehirlerden korur.
4. İdrar söktürür: İncir yenilmeye devam edilirse idrar söktürür, rahmi temizler, hayızı söktürür.
5. Mide tembelliği: İncir, zeytinyağına batırılarak ya da sade yenilirse mideyi çalıştırır.
6. Bronşları yumuşatır: İncir cevizle yenirse öksürüğü keser, bronşite faydalıdır, nezleye faydalıdır.
7. Romatizma: Anasonla veya sütle yenen incir romatizmaya faydalıdır.
8. Karaciğer tıkanıklığı: İncir yemeye devam edilirse karaciğer ve dalaktaki tıkanıklıkları açar.
9. Kalp: Bir rivâyette şöyle buyrulur: “Kim kalbinin düzgün çalışmasını isterse, incir yemeye devam etsin.”
10. Basur: İncir sütle veya sirkeyle, ya da zeytinyağına batırılıp yenmeye devam edilirse basura faydalıdır.
11. Dişleri parlatır: İncir yakılıp külü dişlere sürülürse dişleri beyazlatır, parlatır.
12. Sara: Saralı olanların (epilepsi hastalarının) incir yemeleri faydalıdır.
4355] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tıbb-ı Nebevî, s. 420-421
4356] 95/Tîn, 1
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
13. Süt arttırır: İncir sütle, cevizle, bademle yenmeye devam edilirse anne sütünü arttırır.
14. Şişmanlatır: İncir anasonla beraber yenmeye devam edilirse zayıf vücudu şişmanlatır.
15. Balgam: İncir zencefille yenirse balgamı söker, öksürüğü iyileştirir.
16. Kızamık: İncir sütle kaynatılıp içilirse kızamığa faydalıdır.
17. Felç ve damar tıkanıklığı: İncir, sütle veya sade olarak yenirse felce, damar tıkanıklığına faydalıdır.
18. Tansiyon: İncir, tansiyonu dengeleyen (tansiyon yüksekliği ve düşüklüğüne fayda sağlayan) yegâne ilaçtır. İncir, yaş-kuru yenmeye devam edilir.
Allah Teâlâ incir anlamına gelen Tîn sûresinde incir ve zeytine yemin ettiğine göre bunda mûcizevî özellikler vardır. Cennet meyvesi olan incir, reçel ve komposto olarak da sofralarda yer alabilir. Kış günlerinde inciri çok yemeliyiz. İncirde bulunan kalsiyum ve demir, onun önemini arttırır. İnciri zeytinyağına batırıp aç karnına yemeye ömür boyu devam edilirse, birçok ümitsiz hastalık iyileşebilir.
Zeytin:
“Onunla (su ile) içinde yediğiniz birçok meyveler bulunan hurmalık ve üzüm bağları, Tûr-ı Sina’da yiyenlere yağ ve katık veren zeytin ağacı var ettik.”4357 Tirmizî ve İbn Mâce’de Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği hadislerde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Zeytinyağı yiyiniz ve onunla yağlanınız. Zira zeytinyağı mübârek bir ağaçtandır.” Yine İbn Mâce ve Beyhakî’nin Abdullah bin Ömer’den rivâyetlerine göre Abdullah şöyle der: Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Zeytinyağını katık ediniz ve onunla yağlanınız. Zira zeytinyağı mübârek bir ağaçtandır.” Zeytinyağı zehirlere karşı faydalıdır, insanın içini sürdürür ve asalak yaşayan kurtçukları düşürür. Deriyi yumuşatır ve ihtiyarlamayı geciktirir. İbn Muaz (r.a.) Rasûlullah’ı şöyle derken işittim, der: “Mübârek ağaçlardan zeytin ne güzel misvaktır. Ağzı hoş yapar, diş çürüklerini giderir… O, benim ve benden önceki peygamberlerin misvakıdır.” 4358
Eski Yunanistan’da zeytin ağaçları barış ve zaferin simgesi olarak kabul edilirdi. Günümüzde de Batı dünyasında ve Batılılaşmış zihniyette zeytin dalı, barışı simgeler.
Muharref Tevrat’ta belirtildiğine göre, tûfanın sonunda bir güvercinin Hz. Nûh’a bir zeytin dalı getirmesi, her şeyin yeniden rahat ve huzura dönüştüğü anlamında da yorumlanagelmiştir. Yahûdi ve hıristiyan geleneklerinde zeytin dalı ve zeytin ağacı, sürekli bir barış sembolü olmuştur. Hz. İsa’nın (aslında asılmadığı halde) hıristiyanlara göre üzerinde asıldığı iddia edilen haç’ın zeytin ya da sedir ağacından yapılmış olduğu sanıldığından, bu iki ağaca özellikle Hıristiyan dindarlar büyük saygınlık duymaktadır. Zeytin ağacının bir bereket simgesi olarak da benimsenmiş olması, onun gövdesinden tutun da, meyvesinin çekirdeğine varıncaya kadar, hemen her parçasından yararlanılabilir olmasından ileri gelir. Zeytin ağacının bir ürünü olan zeytinyağının, eski zamanlarda kandillerde yakılması nedeniyle “ışık”la ortak bir yönü de bulunmaktadır.
4357] 23/Mü’minûn, 20
4358] Keşşaf, IV/267
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 977 -
Zeytinin içeriği: Su, protein, yağ, selüloz, fosfor, kükürt, kalsiyum, klor, magnezyum, A, C, E vitaminleri. Yapraklarının içeriği de, tanen, reçine, uçan yağ, organik asitler. Yan tesiri: Tuzlu zeytin, mide, karaciğer ve basura zararlıdır. Telâfisi; perhiz ya da tuzsuz zeytindir. Şifa vesileleri:
Vücuda kuvvet verici: Yeşil zeytin yemek vücuda kuvvet verir.
Ağız kokusu: Yeşil (çizik) zeytin yemek, ağız kokusunu giderir.
Şeker: Zeytin yaprağı, kekik kaynatılıp birer su bardağı içilmeye devam edilir.
Tansiyon: Zeytin yaprağı ile ökse otu beraber kaynatılıp balla tatlandırılarak birer su bardağı içilmeye devam edilir.
İshal: Zeytin yaprağı ve ağaç kabuğu kaynatılıp balla tatlandırılarak soğur olarak birer su bardağı içilmeye devam edilir.
Siyatik: Zeytin yaprağı ve karpe budakları dövülerek topuklara bağlanırsa delip hastalık yapan sarı suları akıtır.
Ülser: Zeytin ağacının sakızı, çam sakızı, kete tohumuyla karıştırılıp balla macun yapılıp birer tatlı kaşığı aç karına yenmeye devam edilir.
Bağırsak solucanları: Zeytin yaprağı kaynatılıp balla tatlandırılarak aç karnına (sabah) birer su bardağı içilir.
Ağız içi uçuklar: Zeytin yaprağı çiğnenir.
Zeytinyağının şifa vesilesi:
1. Karaciğerin ilacıdır: Hâlis sızma zeytinyağı aç karnına yenmeye devam edilir. Mutlaka her sofrada zeytinyağı bulunmalı, yemeklere zeytinyağı katmalı, zeytinyağlı enginar da karaciğer hastalıklarına çok faydalıdır.
2. Mide ülseri: Zeytinyağı içine sirke karıştırılıp aç karnına yenmeye devam edilir. Aç karnına sarımsak, zeytinyağı ve bal yenilmelidir.
3. Kaşıntı, egzama: Kına, zeytinyağı ile krem yapılıp kaşınan yerlere sürülür. Aç karnına zeytinyağı içilir.
4. Saç bakımı: Zeytinyağı, çörek otu yağı karıştırılıp saç diplerine sürülür.
5. Böbrek taşı ve kumu: Aç karnına yarım çay bardağı zeytinyağına 1 limon sıkılıp içilmeye devam edilir.
6. Karın ağrısı: Hâlis zeytinyağı sıcak suyla beraber içilir.
7. Hazım kolaylaştırıcı: Yemeklerde zeytin yağı yenilir.
8. Beyin hücrelerinin gelişmesini sağlayıcı: Yemeklerde zeytinyağı yenilir.
9. Yanık kremi: Yumurta akı, zeytinyağıyla krem haline getirilir. Balmumu eritilip içine zeytinyağı dökülüp soğumaya terk edilir, yanıklara sürülür.
10. Yara: Kına, zeytinyağı ile krem yapılıp sürülür.
11. Romatizma: Zeytinyağı, pelesenk yağıyla karıştırılıp ovulur.
12. Cilt bakımı: Zeytinyağı ile cilt ovulur.
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
13. Cilt temizliği: Zeytinyağına zambak yağı karıştırılıp yüze sürülür.
14. Zehirleme önleyici: Yemekler zeytinyağı ile yapılırsa yemek ve gıda zehirlenmesini önler.
15. Bağırsak güçlendirici: Bütün yağlar bağırsakları zayıflatır; ancak zeytinyağı güçlendirir.
16. Kanser: İçinde E vitamini olduğu için kansere karşı koruyucudur.
17. Göz: İçinde A vitamini olduğu için göze faydalıdır.
18. Kan temizleyici: Aç karnına zeytinyağı yemek, kanı temizler, cildi güzelleştirir.
Ne yapıp ederek mutlaka yemeklere zeytinyağı katmalıyız. Yemeğe katılan zeytinyağı yağ değil, ilaçtır. Karaciğeri rahatsız olanlar için zeytinyağı çok güçlü bir ilaçtır.
Nar:
“İkisinde de her türlü meyveler, hurma ve nar vardır.”4359 Nar anlamındaki rummân kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 3 yerde bahsedilir.4360 İbn Abbas’tan merfû ve mevkuf olarak şöyle zikredilir: “Sizin şu narınızdan, cennet narından bir taneye aşılanmayan hiçbir nar yoktur.” Hz. Ali’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Narı, taneleri çevreleyen zarıyla birlikte yiyiniz, zira bu zar midenin sepileyicisidir.”
Narın tadı sıcak ve yaştır, mideye iyi gelir, içinde bulunan yumuşak bir kabız maddesinden dolayı mideyi kuvvetlendirir. Boğaza, göğse ve akciğere faydalıdır, öksürüğe iyi gelir. Suyu karnı yumuşatır, vücuda kolay ve bol besin sağlar, inceliğinden ve yumuşaklığından dolayı hızla çözülür. Midede az miktarda ısınma ve gaz yapar. Cinsî arzuya yardımcı olur. Narın bilinmeyen bir özelliği; ekmekle yenildiği zaman ekmeğin midede bozulmasını önler. 4361
Nar, cennet meyvelerindendir. Yenmesi aynı zamanda sünnettir. Mide kuvvetlendirme, vücuttaki zehirli toksinleri atma gibi birçok şifâya vesile olması sözkonusudur. Pekmezi ve öz suyu çıkarılır. Narın tanelerinden birisi cennet meyvesidir. Tanelerini dökmeden, zâyi etmeden yenilmesi tavsiye edilir.
Narın içeriği: Nişasta, mannit, reçine, briterpenik asitler, tanen, relletierin, metilpelletierin, punicin, % 15 karbonhidrat, % 0,8 protein, yağ, su, kalsiyum, fosfor, demir, B1, B2. Yan tesiri: Kabızlık etkisi vardır. Telâfisi; ılık bal şerbeti içilir.
Şifa vesilesi:
Hazmettirici: Nar, yemekten sonra yenirse yemeği hazmettirir.
Mide kuvvetlendirici: Narı ve içindeki beyaz etli kısmı yemek mideyi kuvvetlendirir.
Diş etlerini kuvvetlendirici: Nar ve kabuğu diş etlerini kuvvetlendirir.
Susuzluk giderici: ekşi ve tatlı nar yemek susuzluğu keser, harareti teskin
4359] 55/Rahmân, 68
4360] 6/En’âm, 99, 141 ve 55/Rahmân, 68
4361] İbn Kayyim el-Cevziyye, Tıbb-ı Nebevî, s. 433-434
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 979 -
eder.
Kalp çarpıntısı: Nar suyu içmek, kalp çarpıntısını geçirir.
İdrar söktürücü: Nar suyu içilmeye devam edilir. Nar yenmeye devam edilir.
Kusma ve mide bulantısı: Ekşi nar yenir. Ekşi nar pekmezi yenir.
Ağız yarası: Ekşi nar suyu balla tatlandırılarak ağız çalkalanılır.
Mide iltihabı: Ekşi nar pekmezi balla tatlandırılılıp aç karnına yenilir.
Haşerat ve zehirli hayvan kovucu: Nar ağacının bulunduğu yere zehirli hayvan yaklaşmaz. Nar ağacının kabukları ambara, mutfağa konulursa böcek gelmez.
Yara, bere, iltihap: Nar pekmezi, yaralara ve iltihaplara sürülür.
Bağırsak tenyası: Nar ağacının kökünün kabukları ya da nar meyvesinin kabukları, kaynatılıp balla tatlandırılarak sabah aç karnına içilirse, ihtiva ettiği pelletlerinler parazitleri öldürür.
İshal: Nar yenmeye devam edilir. Nar meyvesinin kabukları kaynatılıp balla tatlandırılarak soğuk olarak içilmeye devam edilir.
Bal
Bal, eski çağlardan beri bilinen ve kullanılan bir besin maddesidir. Koruyucu hekimlikte, sağlığı koruyucu ve hastalıkları önleyici olarak kullanıldığı gibi, tedavide de bir ilâç olarak kullanılmıştır.
Kur’an, diğer besin maddeleriyle birlikte baldan da bahsetmiş, ancak balın insanlar için bir şifâ olduğunu da açıkça beyan etmiştir. “Rabbin bal arısına: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların sizin için yaptığı şeylerden kendilerinize evler edinin’ diye vahyetti. ‘Sonra bütün meyvelerin tamamından ye. Ve Rabbinin sana has kıldığı yoldan git’ diye emretti. Onun karnından muhtelif renklerde bir şerbet çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır. Bunda da tefekkür eden bir kavim için âyetler vardır.” 4362
Peygamberimiz de, balın şifâ veren bir gıda olduğunu söylemiş ve bizzat kendisi balı, şifâ ve tedâvi amacıyla kullanmıştır.4363 Hz. Ömer de onulmaz yaraları bal ile tedâvi etmiştir. O balı, yaralara hem sürer hem de içirirdi. Bugün de aynı tedâvi yöntemi uygulanılmakta ve % 90 olumlu neticeler alınmaktadır.
Ebû Said el Hudrî’den rivâyet edilen bir hadiste; adamın biri, Rasûlullah’ın yanına gelmiş ve O’na “kardeşimin karnı şişti” demişti. Hz. Peygamber de “Ona bal içir” dedi. Adam bal içirdi ve tekrar gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü, balı içirdim, fakat daha fazla şişti” dedi. Peygamberimiz de: “Git ve bal içir” dedi. Adam tekrar geldi ve “İçirdim ama ey Allah’ın Rasûlü, daha fazla şişirmeden başka bir işe yaramadı” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Muhakkak ki Allah doğruyu söylüyor. Yalan olan senin kardeşinin karnıdır. Git ona tekrar bal içir” dedi. Adam gitti ve tekrar bal içirdi. Daha sonra Peygamberimiz’e gelerek bu sefer kardeşinin iyi olduğunu bildirdi. 4364
4362] 16/Nahl, 68-69
4363] Buhârî, Tıb 4
4364] Buhârî, Tıb 24; Müslim, Selâm 91; Tirmizî, Tıb 31; Ahmed bin Hanbel, III/19
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Balın şifâ verici ve insan sıhhatini koruyucu bir özelliğe sahip oluşu, onun özel niteliklere sahip bir besin maddesi oluşundandır. Balda yaklaşık olarak % 25-40 sakaroz, % 30-45 friktoz, % 15-25 su ve çeşitli oranlarda protein, asit, organik ve madenî maddeler bulunmaktadır. Sakaroz, balda diğer besin maddelerine nisbetle daha fazla bulunduğundan pek çok hastalıklarda doktorlar tarafından bir ilâç olarak kullanılmakta ve hatta bal, özel nitelikleri dolayısıyla kuvvetlendirici ve gıda verici bir besin maddesi olarak da yararlanılmaktadır.
Bal, dâhilî ve hâricî zehirlenmelere karşı koruyucu olarak kullanıldığı gibi, tifo, akciğer, beyin, ilik iltihapları, kızamık ve ateşli hastalıklardaki zehirlenmelere karşı da şifâ verici ve koruyucu olarak kullanılmaktadır. O, kalp zafiyetine, nefes darlığına da iyi gelmektedir. Bal, tıbbî folklorda iyi bir besin maddesi ve çok iyi bir ilâç olarak kullanılmıştır. Modern tıbda da bal, aynı amaçla kullanılmaktadır. Peygamberimiz’in bu konudaki ifâdesi net ve kesindir: “Şifa verici olarak size iki şey kâfîdir: Bal ve Kur’an.”4365 Bal, bozulmayan tek gıdadır.
İçeriği: Meyve şekeri % 39, üzüm şekeri % 34, su % 18, kamış şekeri % 0,4, protein maddeleri % 0,3, nişasta % 4,8, madenî tuzlar % 0,2, mineral maddeleri % 1,3, organik asitler % 0,1. Ayrıca B2, B6, H, C, K vitaminleri, folikasit, pantotenik asit, uçanyağ, boya maddeleri ve tatlandırıcı içerir.
Bal, arıların çiçeklerden toplamış oldukları çiçek özlerini, bazı böceklerin vücut salgılarını ve meyve sularını da kendi vücutlarına alan arılar tarafından, kendi kursak salgıları ile karıştırıp özel bir şerbet yapmaları ve yaptıkları bu sıvıyı çok genli (altıgen) yapmış oldukları peteklere yerleştirdikleri özel bir gıda ve ilaçtır. Balın kalitesi, alındığı bitkilere göre değişir, en kaliteli bal çiçek balıdır. Ülkemizde ise yüksekliği ve çiçek çeşidinin bolluğu ile tanınan Anzer balı çok kıymetli, çok şifalı bal olarak bilinir. Yalnız piyasada her Anzer balı diye satılanlara güvenmek doğru olmaz. Balların fabrikasyon (şeker yedirerek yapılan) olmamasına de özen gösterilmelidir.
Yan tesiri: Balın yan tesiri hemen hemen yoktur. Fazla yenilmesi safra için zararlıdır. Biraz sirke katmak bu zararını telafi eder. Delibal tansiyon düşürür, fazla yenilince çarpar, hastanelik eder, delibalı bir kaşıktan fazla yememek tavsiye edilir.
Şifa vesilesi: Gerek âyet-i kerimede ve gerekse hadis-i şeriflerde tavsiye edilip şifa olduğu belirtildiği üzere, belki en şifalı gıdadır. Bazılarına göre ölümden başka her derde devâ, bazısına göre çoğu hastalıkların şifa vesilesidir. Bu şifa vesilelerinden başlıcaları şunlardır:
1. Mideye kuvvet verir: Midedeki fazlalıkları dışarı atar. Hazmı gerektirmediği için kolayca kana geçer, baldaki şeker emilimi en kolay olan şekerdir.
2. Kansızlığı giderir: Hastalıktan yeni kalkmışlara kuvvet verir. Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), hasta olduklarında ağzına bir avuç çörek otu atar, ardından da bal şerbeti içerdi.
3. İyi bir koruyucudur: Bozulmayan tek gıdanın bal olduğu bildirilir. Ömrünün en az 3 bin yıl olduğu belirtilir. Taze et balın içinde saklansa 3 ay bozulmadan durur. Taze meyve ve sebzeler 6 ay balın içinde bozulmadan saklanabilir.
4365] İbn Mâce, Sünen, Tıb 1; Celal Kırca, Kur’ân ve Fen Bilimleri, s. 294-296
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 981 -
Zira balda 6 çeşit koruyucu sistem vardır. Birincisi, cesedini örtmek için, ikincisi peteğini örtmek için, üçüncüsü çiçek tozuyla karışması, dördüncüsü, kraliçe arının gıdasıyla karışması, beşincisi, balın kendisiyle karışması, altıncısı bal mumu ile karışması içindir. Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Kim her ay üç gün aç karnına bal şerbeti içerse, felç, cüzzam ve abraşlık (alaca hastalığı) gibi hastalıklardan korunur.”
4. Damarları açar: Şerbeti içilirse damarları açar, kalp adalesine faâliyet ve zindelik verir, kalp hastalarına faydalıdır. Diğer şekerlerin aksine, oksijen ile reaksiyona girdiğinde tam bir yanma meydana geldiği için kanda daha az atık madde bırakır.
5. Romatizmaya faydalıdır: Romatizmal hastalıklarda hâricen kullanmak hastayı kısa sürede iyileştirir. Romatizmalı yeri arıya sokturmak da faydalıdır, hafif ateşte ısıtılmış bal mumu ağrıyan bölgeye bağlanırsa iki-üç saat sonra ağrı ve iltihabın geçtiği görülür.
6. Alerjiye faydalıdır: Alerjik vakalarda pahalı ve zahmetli tedavilerin yerini alacak bir alternatif tedavi şeklidir. Özellikle bahar alerjisine yakalanan kişiler hangi koku ve tozun kendilerinde alerji yaptığını bilir veya bulursa o çiçek balını ya da bal şerbetini yerlerse şifaya kavuşurlar.
7. Ağrı dindirir: Bal ısıtılıp buruna çekilirse, hastanın ağrı ve sızısı birkaç dakika sonra dinmeye başlar.
8. Tansiyon düşürür: Özellikle deli bal (kestane-kekik balı) yüksek tansiyonu düşürür. Bir günde bir şeker kaşığından fazla yenmemesi gerekir. Fazla yenirse tansiyonu fazla düşürür, çarpar. Karadeniz ormanlarında yetişen zehirli Komar ağacının çiçeklerinden yapılan deli bal, kestane deli balından daha ağırdır. Rengi kahverengi olmayıp normal bal rengine yakındır. Deli bal çarpması tansiyonun düşüp kalp atışlarının düşmesi olayıdır. Böyle vakalarda hemen tuzlu ve sarımsaklı ayran içilir.
9. İştah açıcıdır: İçerdiği A, B, C ve diğer vitaminler ve minerallerle insana zindelik verir. İştahı açar.
10. Doğal diş macunudur: Diğer tatlı ve meyvelerin zıddına, bal dişleri ve dişetlerini temizleyip parlatan bir macundur. Dişleri ve dişetlerini mikroplardan korur, ağızdaki yaraları tedavi eder. Şeker veya meyve yense ağız fırçalanmasa dişte koku oluşup dişler çürür. Bal ise diş temizliğinde de kullanılmıştır. Yoğurtla bal karıştırılıp doğal diş macunu elde edilir.
11. Alacaya faydalıdır: Alaca hastası olanlar en az 2-3 ay sabah aç karnına bir subardağı bal şerbeti içerlerse fayda görürler.
12. Kabızlığı giderir: Kabızlık vakalarında sıcak bal şerbeti çok faydalıdır. Peygamberimiz’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Size sinameki ve sennut’u (tereyağı, bal, kimyon karışımı) tavsiye ederim Zira bunlar, ölümden başka her derde devâdır.” Bu hadis rivâyetinde geçen sinameki, kimyon hazmı kolaylaştırıcıdır.
13. Zayıflatıcıdır: Ilık çam balı günde sabah ve akşam birer su bardağı içilirse zayıflatır. Şişmanlıktan kurtarır.
14. Kolestrolü düşürür: Özellikle ayçiçek balı ve kekik balı ılık olarak günde
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir-iki su bardağı içilirse hem zayıflamada hem kolestrolü düşürmede faydalıdır.
15. Yara ve iltihap tedavi eder: Özellikle kekik, kestane (deli bal), çam balı yara tedavisinde çok faydalıdır. Bu, Hz. Ömer (r.a.)’in çok kullandığı metoddur. Bugün modern tıbbın da ameliyat yaralarında bal kullanmaya başladığını öğreniyoruz. Cavanagh ve Beazley adlı araştırmacılar balı laboratuar şartlarında da inceliyor; özellikle boğaz iltihaplarında kendini gösteren kalbi tutacoli isimli mikroplarla candida albicans isimli mantarlar üzerinde balın etkili olduğunu gözlüyorlar. İnhibin mikropların üremesini önler.
16. Balgam söktürür: Balgamı keser, vücudun pis rutubetini giderir.
17. Gözün görme gücünü arttırır: Nar suyuna karıştırılır, göze sürme gibi çekilirse gözün keskin görmesini sağlar.
18. Karın ağrısını geçirir: Bal şerbeti karın ağrısını dindirir.
19. İdrar söktürücüdür: İdrar söktürür, mesane yollarını temizler.
20. Köpek ısırmasına karşı faydalıdır: Köpek ısırınca bal şerbeti içilir ve köpeğin ısırdığı yere bal sürülür. Kuduz olma ihtimaline binâen tedbir ayrıca alınmalıdır.
21. Cildi yumuşatır: Vücut bal ile ovulursa cilt yumuşar, bitleri öldürür.
22. Saçları besler: Saça sürülürse saçları yumuşatır, besler, uzatır.
23. Nezleyi geçirir: Bal limonla veya sütle içilirse nezle için çok faydalıdır.
24. Vereme faydalıdır: Bal gül ile karıştırılıp sabah akşam yenirse vereme faydalıdır.
25. Yanıkları iz bırakmadan iyileştirir: Bal, zeytinyağı ve gres yağıyla karıştırılıp yanan yerlere sürülürse acı, sızı çekilmez, yanık kısa sürede iyileşir, yanık izi kalmaz.
26. Vârise faydalıdır: Bal, vücutta olan vâris ve vâris yaralarına masaj yapılarak sürülürse faydalıdır.
27. Karaciğeri temizler: Bal, karaciğeri ve göğsü temizler, yılan ve akrep sokmasına faydalıdır. Bal şerbetinin hem tatlı hem soğuk olması sağlığı koruma açısından çok faydalıdır. Karaciğer ve kalp soğuk ve tatlı gıdayı sever.
28. Sarılığı önler: Balla salatalık rendelenerek yenirse susuzluğu giderir, kanı temizler, sarılığı kısa sürede iyileştirir.
29. Terlemeyi giderir: Balmumundan bir miktar alınıp balla birlikte birkaç gün ağızda sakız gibi çiğnenirse burun tıkanıklığı ve bundan dolayı meydana gelen terlemeyi giderir.
30. İshali iyileştirir: İshale karşı soğuk bal şerbeti çok faydalıdır. Âni ishal ve kusmalarla başlayan ve tıpta akut gastroenterit adı verilen hastalık yılda 0-5 yaş arası 500 milyon çocuğu ölümle tehdit etmektedir. Bu hastalığa ve her çeşit ishale karşı, bir litre soğuk suya 250 gr. bal, bir çay kaşığı karbonat, dörtte bir çay kaşığı tuz ile bu ishal ilacını elde ederiz.
31. Yatağını ıslatanlara faydalıdır: Bal, yatağını ıslatan çocuklar için gayet
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 983 -
faydalıdır.
32. İlaçların yan tesirini önler: Bal, ilaçların içine katılır, ilacı güzelleştirir, zararlarını nötüre eder.
33. Göz için şifalıdır: Balmumunda bol miktarda A vitamini vardır. A Vitamini gözün görme gücünü kuvvetlendirir. Balmumu sakız gibi çiğnenerek içindeki A vitamini ağız yoluyla vücuda geçer. Aynı zamanda balmumu yutulursa midedeki yaralara faydalıdır.
Yukarıda bahsedilen faydalar, hemen bir-iki kere kullanmakla görülmez, uzun süre kullanılmalıdır. Bal, hem besindir, hem de şifâ. Bal ve çörek otu vücuttaki immün (bağışıklık) sistemini kuvvetlendirdiği için “ölümden başka her derde devâdır” diye zikredilmiştir. Yani bal ve çörek otu hem dertlere devâ olup hem de vücudun direncini, bağışıklık sistemini arttırdığı için vücut kolay kolay hasta olmaz.
Hadis-i Şeriflerde Meyve ve Benzeri Yiyecekler
Ebû Râfî'in karısı Selma (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "İçerisinde kuru hurma olmayan bir ev, içerisinde yiyecek maddesi olmayan (aç insanların bulunduğu) bir ev gibidir." 4366
Talha (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.).'ın yanına girmiştim. Elinde ayva vardı. Bana: "Ey Talha! Şunu al, (ye)! Çünkü bu, kalbe rahatlık verir" buyurdular." 4367
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "Size şu çörek otunu tavsiye ederim. Zira onda, ölümden başka her derde şifâ vardır." 4368
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "Her ay üç sabah bal yiyen kimseye büyük bir belâ (hastalık) gelmez."
Aişe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), kendisine süt sunulduğu vakit: "(Süt) bir berekettir" veya "(Süt) iki berekettir" derdi."
Abdullah (İbnu Mes'ud) (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "Size şu iki şifayı tavsiye ederim. Şifa verici olarak size bu iki şey kâfîdir: Bal ve Kur’an.” 4369
Ebû Sa'îd ve Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "Mantar kudret helvası (nevi)ndendir. Suyu göze şifâdır. Acve hurması cennettendir ve cinnete karşı şifâdır." 4370
Râfi' İbnu Amr el-Müzeni (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "Acve (ismindeki Medine hurması) ve Sahra (adındaki Mescid-i Aksa'da yer alan taş) cennettendir."
Ağaçlar içinde öyle bir ağaç vardır ki; yaprağı (kışın) dökülmez; mü’min kimseye benzer. O hangi ağaçtır, söyler misiniz? Ashâb-ı kiram bazı ağaç isimlerini sayarlar. Sonra sorarlar: “Yâ Rasûlallah, siz söyleyin, hangi ağaçtır?” “O, hurma ağacıdır” 4371
4366] Müslim, Eşribe 153; Ebû Dâvud, Et’ıme 41
4367] Kütüb-i Sitte, 17/430
4368] Kütüb-i Sitte, 17/441
4369] İbn Mâce, Sünen, Tıb 1
4370] Buhârî, Et’ıme 43, Tıb 52, 56; Müslim, Eşribe 155
4371] Buhârî, İlim 4, Büyû’ 94, Et’ıme 42, Edeb 89; Müslim, Münâfıkîn 63, 64
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Übey İbn Ümmi Haram (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.). buyurdular ki: "Sinameki ve sennût (yani tereyağı tulumuna konulan bal veya dereotu) yemenizi tavsiye ederim. Çünkü bu iki şeyde sâm'dan başka her hastalığa karşı şifa vardır." "Ey Allah'ın Resûlü sâm nedir?" diye sorulmuştu. "Ölüm!" buyurdular."
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Meyve sebebiyle de keser (denen hurma göbeği) hırsızlığı sebebiyle de el kesilmez.”
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), Cenâb-ı Hakk'ın: "Arzda birbirine komşu kıt'alar vardır, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki hepsi bir su ile sulanıyor. (Böyle iken) Biz onlardan bazısını yemişlerinde (ve tadlarında), bazısından üstün kılıyoruz. İşte bunlarda da aklını kullanacak zümreler için elbette âyetler vardır" 4372. Kelâm-ı İlâhîsinde geçen "üstünlük"ü şöyle açıkladılar: "Bu onların, kalitesiz, fârisî çeşitten tatlı ve ekşi oluşlarıdır." 4373
Açıklama: Âyet-i kerime yeryüzündeki bütün meyvelerin aynı su ve topraktan beslendikleri halde aralarında farklılıklar meydana gelmesinde Allah'ın varlığını idrâke götüren bir delil olduğunu beyan ederek bu hususta düşünmeye, araştırmaya teşvik ediyor. Rasûlullah (s.a.s.), farklılıklar hususunda araştırıcı ipucu veriyor:
1- Kaliteli-kalitesiz oluş: Bu aynı cinste ve hattâ aynı ağacın meyvelerinde olabilen bir durumdur.
2- Cins yönüyle farklılık: Hadiste fârisî denen bir hurma çeşidi zikredilmek suretiyle bu hususa parmak basılıyor. Meselâ elmadan misâl versek Niğde elması, Amasya elması gibi.
3- Tad yönüyle farklılık: Ekşi, tatlı, mayhoş, buruk, kokulu vs.
Cenâb-ı Hak hazretleri, irâdesiyle kudretiyle su-toprak-güneş tezgâhından bu çeşitlilikleri çıkarıyor. 4374
Hz. Ömer ve Ebû Üseyd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Zeytinyağını yeyin ve onunla yağlanın (bedeninize ve saçınıza sürün). Zira, o mübârek bir ağaçtandır." 4375
Açıklama:
1- Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde, katık olarak, ekmekle birlikte zeytinyağının yenmesini tavsiye buyurmaktadır. Ayrıca zeytinyağının başa sürülmesini de tavsiye buyurmaktadır. Hadis, emir sigasıyla gelmiş olmakla birlikte, tavsiye olarak ifâde ediyoruz. Zira ulemâ bunu, gücü yetenlere ve mizacına uyanlara "ibâhe" ve nedb" olarak tevil eder, aksi takdirde vecîbe olması gerekirdi. Zeynu'l-Irâkî der ki: "Yağlanmaktan murad, onunla saçı yağlamaktır." Bir rivâyette "saçı yağlamak" diye kayıtlanmıştır. Arapların âdeti, saçlarını yağlamaktı. Bunu, saçlar dağılmasın diye yaparlardı. Bunun emredilmesini, saçın çoğalması veya azalmasına hamletmemeli, sadece dağılmaması ile yorumlamalıdır."
İbnu'l-Kayyim, yağın sıcak memleketlerde bedene faydalı olduğu halde,
4372] 13/Ra'd, 4
4373] Tirmizî, Tefsir Ra'd, h. no: 3117
4374] 4/Nisâ, 33-34
4375] Tirmizî, Et'ıme 43, h. no: 1852, 1853
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 985 -
soğuk memleketlerde zararlı olduğunu, buralarda başa fazla yağ sürmenin göz için muhâtaralı (riskli) olduğunu söyler.
2- Zeytinyağının mübarek olması, faydalarının çokluğundandır. Fevkalâde bir beslenme kaynağı olmaktan öte, insanlığı aydınlatma işinde tarihin en eski devirlerinden beri hizmet etmiş, kandillerin yakıtı olmuş, Allah'ın müstesna bir nimetidir. Elde edilmesindeki kolaylık ve ucuzluk onu geçmiş devirlerde bu sahalarda rakipsiz kılmıştır. Ancak, yetiştiği beldenin mübarek kılınmış mukaddes bir yer olması sebebiyle de "mübarek" diye tavsif edildiği söylenmiştir. Ağacın mübarek olması, ondan elde edilen yağın da mübarek olmasını gerektirir.
Zeytinyağı üzerine el-Câmi'us-Sağîr'de iki hadis daha kaydedilir: "Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın, çünkü hoştur, mübarektir."; "Zeytinyağını yiyin ve onunla yağlanın, zira onda yetmiş derde şifa var. Bunlardan biri de cüzzâmdır."
Yusuf İbn Adillah İbni Selâm (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), bir miktar arpa (ekmeği) aldı. Üzerine bir hurma koydu ve: "Bu şuna katıktır!" buyurdu." 4376
Âişe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) kavunu taze hurma ile yer ve: "Bunun hararetini şunun serinliğiyle, şunun serinliğini de bunun hararetiyle kırıyoruz!" buyurdu." 4377
Açıklama:
1- Bu hadis, yiyeceklerin dengelenmesine bir örnektir. Müteakip bazı rivâyetlerde de görüleceği üzere, (s.a.s.)., yiyecekler arasında dengeleme işine ehemmiyet vermiştir. Hurma tatlıdır, hararet vericidir, onu harareti kırıcı mahiyette kavun (veya karpuzla) dengelemektedir.
2- Bıttîh, kavun ve karpuz için kullanılır. Umumiyetle kavun kastedilir. Karpuz kastedilince yeşil karpuz mânâsında bıttîh-ı ahdar denmektedir. Keza kavun içinde bıttîh-ı asfar (sarı karpuz) denmektedir. Burada mevzûbahis olan karpuz mu, kavun mu ihtilaf edilmiştir.
Hattâbî der ki: "Hadiste tıb ve ilacın meşruiyyeti, zararlı bir şeye tabiat icabı onun zıddı ile mukabele etme prensibi mevcuttur. Nitekim tıb ve tedavide esas da böyledir." Hattâbî, hadisten "yiyecekler hususunda geniş davranmanın ve mubah lezzetlere yer vermenin meşru olduğu" hükmünü de çıkarır. Nevevî, "bu hususta ülemâ ihtilaf etmemiştir" der. Ve ilave eder: "Seleften bunun hilafına yapılan rivâyet dînî bir maslahat olmadan bol yemeye ve tereffühe alışmaktan men etmek düşüncesine dayanan kerâhete hamledilir."
Sahîheyn ve Ebû Dâvud'da, Abdullah İbnu Cafer (r.a.)'nın şöyle dediği gelmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.)'ı salatalıkla birlikte taze hurma yerken gördüm." 4378
Açıklama: Burada da iki ayrı şeyin birlikte yenmesine örnek var. Bunun keyfiyetini açıklayan bir rivâyet Taberânî'nin Mu'cemü'l-Evsat'ında gelmiştir: Yine Abdullah İbnu Cafer anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)' ın sağ elinde salatalık, sol elinde de taze hurma gördüm. (s.a.s.). bir keresinde birinden, bir keresinde öbüründen
4376] Ebû Dâvud Et'ıme 42, h. no: 3830
4377] Tirmizî, Et'ıme 36, h. no: 1844); Ebû Dâvud, Et'ıme 45, h. no: 3836
4378] Buhârî, Et'ıme 39, 45, 47; Müslim, Eşribe 147, h. no: 2043; Ebû Dâvud, Et'ıme 45, h. no: 3835; Tirmizî, Et'ıme 37, h. no: 1845
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yiyordu."
Ebû Nuaym'ın et-Tıbb'ında Enes (r.a.) da, Rasûlullah' ın sağ eline taze hurma, sol eline kavun alıp hurmayı kavunla birlikte yediğini belirtir ve Rasûlullah'ın en çok sevdiği meyve taze hurmaydı" der. Nesâî'de de Peygamberimizin hırbız (kavun) ile taze hurmayı birlikte yediği rivâyet edilmiştir. İbn Mâce, Nesâî ve Ebû Nuaym'ın Et-Tıbb'ında gelen bazı rivâyetler, Hz. Âişe'nin Rasûlullah'la evlenmezden önce biraz şişmanlaması için -Rasûlullah'ın tavsiyesi ile- hususi bir beslenme rejimi uyguladığını göstermektedir: "Bana salatalık ve hurma yedirdiler. Bunun üzerine ben en iyi şekilde şişmanladım."
Kurtubî, bu rivâyetlere dayanarak der ki: "Hadiste, yiyeceklerin sıfatlarını ve tabiatlarını gözönüne alarak hareket etmek, tıbbî kaideye uygun olarak onları tabiatlarına uygun şekilde kullanmanın cevâzı vardır. Zira, taze hurmada hararet, salatalıkta ise serinlik var. İkisi birlikte yenilirse her ikisi de mûtedil olur. Bu ise mürekkep ilaçlarda mühim bir esastır."
Büsr es-Sülemî'nin iki oğlu (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza girdi. Biz kendilerine tereyağı ve hurma ikram ettik. Peygamber yağla hurmayı severdi." 4379
Âişe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) helva ve balı severdi." 4380
Açıklama: Hadiste Rasûlullah’ın (s.a.s.) tatlıları ve balı sevdiği ifade edilmektedir. Hadiste geçen helvayı "tatlı" diye çevirmemiz daha uygundur. Çünkü dilimizde helva dedik mi muayyen hammaddelerden yapılmış belli bir tatlıyı anlarız. Arapçada ise, insan emeğinin, san'atın girdiği her çeşit tatlıya denir. Nevevî der ki: "Helva'dan burada murad tatlı olan her şeydir." Nevevî devamla der ki: "Arkadan balın zikri, onun şeref ve meziyyetine dikkat çekmek içindir, âmmdan sonra hass'ın zikri babındandır." İbn Battal der ki: "Helva ve bal, şu âyette mezkûr olan tayyibâta dâhildir: "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin..." 4381
Âlimler, helva ve bala benzeyen bütün leziz yiyeceklerin, hadisin mânâsına dâhil olduğunu belirtirler. Hattâbî der ki: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) tatlılara olan sevgisi onlara fazla iştiha göstermesi, nefsinin onları şiddetle çekmesi mânâsında değildir. Sofrasında bulunduğu takdirde tatlıdan normal şekilde alırdı. Böylece onun bunu sevdiği anlaşılırdı.
“Yiyin, için, sadaka verin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 4382
Tefekkür; Meyve ve Benzeri Yiyecek Yerken…
“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; size şekil vererek sizi sûretlendirdi, şeklinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.”4383 Allah insanlara dünyada çeşit çeşit, güzel, temiz, tadanların lezzet aldığı yiyecek
4379] Ebû Dâvud, Et’ıme 45, h. no: 3837; İbn Mâce, Et’ıme 43, h. no: 3334
4380] Tirmizî, Et'ıme 29, h. no: 1832
4381] 20/Tâhâ, 21
4382] Buhârî, Libas 1, 7/182; İbn Mâce, Libas 23, Hadis no: 3605, 2/1192; Nesâi, Zekât 66; K. Sitte, 16/361
4383] 40/Mü’min, 64
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 987 -
ve içecekler vermiştir. Elbette bunların tümü Allah’ın sonsuz lütfunun ve insanlar üzerindeki rahmetinin birer tecellisidir. İnsanlar tek bir çeşit yiyecek ve içecekle de yaşamlarını belki sürdürebilirler ama Allah insanlara sayısız nimet vermiştir; meyveler, sebzeler, çeşit çeşit etler…
Bu nimetlerin tümünün Allah’tan olduğunu bilen mü’min de her sofraya oturuşunda bunlar üzerinde düşünür ve Rabbine şükreder.
Yemek Yerken Masaya Gelen Meyveleri Görünce Neler Düşünülür? Kuran'ın pek çok âyetinde Allah'ın insanları türlü yiyecekler vererek nimetlendirdiğinden bahsedilir. Yemek sofrasına oturan bir kişinin önüne bu nimetler dizilmiştir. Topraktan çıkan çeşit çeşit bitkiler, ağaçlardan derlenmiş güzel meyveler, hayvanların ürünleri sofraları süsler. İnsan bunlardan zevk alacak şeklide yaratılmıştır. Herbiri birbirinden lezzetli olan bu yiyecekler aynı zamanda insanın yaşaması için de gereklidir. Bir düşünelim; yaşamamız için gerekli olan gıdaların hiç lezzetleri olmasa ya da tatları çok kötü olsa ne yapardık? Veya çok lezzetli olmalarına rağmen bunlar bize zararlı olsaydı... Veya birkaç çeşit yiyecek olsaydı ve insan bunlardan sadece ayakta kalmak için faydalanıyor olsaydı? Hiç tadı olmayan yiyecekler ve içeceklerde değil de, sofrada gördüğümüz şekilde bir tablo ile karşılaşmamızın tek sebebi Allah'ın biz insanlara olan lütfu ve rahmetidir. İnsan sadece meyveler hakkında bile düşünse üzerindeki nimetin büyüklüğünü fark edecektir.
Oturduğu yemek sofrasında çeşit çeşit meyveleri gören şuurlu bir insan şunları düşünmelidir:
Kapkara bir çamurun içinden, rengârenk, farklı farklı kokularda, içleri mis gibi tertemiz olan meyvelerin çıkması, herbirinin tadının çok hoş ve lezzetli olması, Allah'ın insanlara sunduğu büyük bir nimettir.
Muz, mandalina, portakal, kavun, karpuz kısacası tüm meyveler hep ambalajları ile yaratılmışlardır. Hepsinin kabuğu meyveyi çürümekten, bozulmaktan korur. Kokuları da ambalajlarının içinde saklıdır. Ambalajları açıldığında ise bir süre sonra kararmaya ve bozulmaya başlarlar.
Meyvelerin herbiri tek tek incelendiğinde birçok inceliklerinin bulunduğu görülür. Örneğin portakal ve mandalina özel olarak dilimlenmiştir. Bir bütün halinde olsalardı o kadar sulu bir meyveyi yemek insan için zor olabilirdi. Ama Allah bunları küçük dilimler haline getirerek insanlara kolaylık sağlamış ve bir güzellik sunmuştur. Şüphesiz meyvenin içindeki bu kusursuz, ihtiyaca yönelik ve son derece estetik tasarım, üstün bir ilim sahibi olan Allah’ın yaratışının delillerindendir.
Meselâ çilek, görüntüsü ve tadı ile çok özel bir meyvedir. Üzerindeki motifler sanki milim milim ölçülerek işlenmiş gibidir. Kırmızı ve estetik biçiminin üzerinde yeşil yaprakları ile Allah'ın eşsiz sanatının eserlerinden biridir. Tadındaki ve kokusundaki güzellik, çekirdeksiz ve kabuksuz olduğu için yenmesinde hiçbir güçlük olmaması insana cennet meyvelerini hatırlatır. Toprağın neredeyse içinde yetişen bir meyvenin bu kadar güzel ve çarpıcı bir renge, bu kadar güzel bir kokuya sahip olması, onu örneksiz yaratan, sanatını, aklını ve ilmini yarattığı varlıklarda gösteren Rabbimizi bizlere tanıtır.
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Her mevsimde ayrı meyvelerin bulunması da üzerinde düşünmeye değer bir konudur. Örneğin kışın insanların en fazla vitamine ihtiyaçları oldukları dönemde, mandalina, portakal ve greyfurt gibi C vitamini yönünden zengin meyvelerin olması, yazın da insanların susuzluğunu gidererek ferahlamalarını sağlayan kiraz, kavun, karpuz, şeftali gibi meyvelerin çıkması Allah'ın insanlara büyük lütfu ve nimetidir.
Meyvelerin dallarındaki veya ekili haldeki görüntüleri de Allah’ın sunduğu birer güzelliktir. Kupkuru bir odunun üstünde içi sulu, birçoğunun dışı özellikle cilâlanmış gibi, dalına sımsıkı bağlanmış yüzlerce meyve görüntüsü, herbirinin Allah tarafından yaratıldıklarının bir delilidir. Örneğin salkım salkım üzümler, sanki tek tek asma dallarına yerleştirilmiş gibidir. Allah herbirini örneksiz ve eşsiz yaratmıştır. Dallarındaki görüntüleri ise insanların hoşuna gidecek şekle sokulmuştur. Bu nedenle Allah Kuran'da cenneti tasvir ederken, "(Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış" 4384 âyetiyle cennet meyvelerinin devşirilmeye, yani dallarından koparılmaya hazır olduklarını bildirmektedir.
Tabii ki, saydığımız bu birkaç meyve, yalnızca sınırlı birkaç örnektir. Allah’ın yarattığı nimetler sayılarak bitirilemeyecek kadar çeşitlidir. Yemek sofrasında bunun farkına varan kişinin aklına Allah’ın şu âyet gelebilir: “Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.” 4385
Tatların ve Kokuların Düşündürdükleri: İnsan bu şekilde düşünmeye devam ettikçe, Allah'ın yarattığı güzellikleri ve incelikleri daha çok fark etmeye başlar. Vicdanlı bir insan tüm bunları düşünürken aynı zamanda Allah’ın sunduğu bu nimetlerden zevk alabilmenin de yine Rabbinin büyük bir lütfu olduğunu aklından geçirir. Özellikle Allah’ın insanlara verdiği tat ve koku alma duyularının dünyadaki birçok güzelliği algılamamıza yaradığını hatırlar. Ve şöyle düşünür: Eğer koku alma duyumuz olmasaydı gülden, yediğimiz meyvelerden, ızgaradan şimdi aldığımız zevki alamazdık. Eğer tat alma duyumuz olmasaydı çikolatanın, şekerlerin, etin, çileğin ve diğer nimetlerin eşsiz tatlarının hiçbir ini fark edemeyecektik.
Unutmamak gerekir ki, renksiz, tatsız ve kokusuz bir dünyada da yaşıyor olabilirdik. Ve Allah bunları bize nimet olarak vermemiş olsaydı, bu güzellikleri biz hiçbir şekilde elde edemezdik. Ancak Allah, hem kokuları ve tatları hem de bunları algılayabilecek duyu sistemlerimizi yaratarak biz insanlara sonsuz rahmetinden bağışlamıştır.
Allah’a iman eden insan doğada gördüğü güzellikler karşısında Rabbini tesbih eder. Var olan tüm güzellikleri Allah’ın yarattığının farkındadır. Tüm güzelliklerin Allah’a ait olduğunu, O’nun Cemal sıfatının tecellileri olduğunu bilir. İnsan doğada gezerken karşısına her zamankinden fazla güzellik çıkar. Tek bir ottan, sarı bir papatyaya, kuşlardan, karıncalara kadar her şey, üzerinde düşünmeyi gerektiren ayrıntılarla doludur. İnsan bunlar üzerinde düşündükçe, Allah'ın güç
4384] 76/İnsan, 14
4385] 16/Nahl, 17-18
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 989 -
ve kudretini anlar.
Meselâ kelebekler son derece estetik ve göze hoş gelen varlıklardır. İncecik tül gibi kanatlarının üzerindeki simetri, desenlerin elle çizilmiş gibi son derece muntazam olması, birbiriyle uyumlu, fosforlu renkleri ile Allah'ın benzersiz sanatının ve üstün yaratma gücünün delillerindendir. Aynı şekilde yeryüzündeki sayısız çeşitteki bitkiler ve ağaçlar da Allah’ın yarattığı güzelliklerdendir. Herbiri birbirinden tamamen farklı renklere sahip çiçekler, farklı görünümdeki ağaçlar insanlara zevk verecek görünümde yaratılmışlardır.
İman eden kişi, gül, menekşe, papatya, sümbül, orkide, karanfil ve diğer çiçeklerin nasıl olup da bu kadar pürüzsüz bir yüzeyleri olduğunu, tomurcuğun içinden hiçbir buruşukluk olmadan dümdüz ütülenmiş gibi nasıl çıkabildiklerini düşünür. Allah’ın yarattığı bir diğer güzellik de bu çiçeklerin olağanüstü kokularıdır. Örneğin bir gülün sürekli etrafına yaydığı, hiç değişmeyen yoğun bir kokusu vardır. En son teknoloji ile bile bu gül kokusunun bire bir benzeri yapılamamaktadır. Laboratuvarlarda bu kokunun taklidi yapılmaya çalışıldığında ortaya çıkan sonuç son derece yetersizdir. Bir gülün kokusuna benzetilmeye çalışılarak üretilen kokular genellikle insanda rahatsızlığa neden olan ağır kokulardır. Oysa gül kokusu insanda hiçbir rahatsızlığa neden olmaz.
İman eden kişi bunların herbirinin insanın Allah'ı tesbih etmesi, yarattığı güzelliklerde Allah'ın sanatını ve ilmini tanıyabilmesi için yaratılan varlıklar olduğunu bilir. Bu nedenle bahçesinde gezerken bu güzellikleri gördüğünde "MâşâAllah, Allah'tan başka kuvvet yoktur" 4386 diyerek Allah'ı yüceltir. Allah’ın, tüm bu güzellikleri insanların hizmetine sunduğunu ve âhirette bunlarla kıyas edilemeyecek üstünlükteki güzellikleri iman edenlere vereceğini hatırlar. Ve bundan dolayı Rabbi’ne karşı duyduğu sevgi kat kat artar.
Bir Sarmaşığın Düşündürdükleri: Bahçede dolaşmakta olan bir mü’min Allah’ın yarattığı güzelliklerden biri olan sarmaşıklarla karşılaştığında, onlar üzerinde de düşünür. Çünkü düşünen bir insan için çevresindeki her varlıkta ders alınacak deliller vardır. Meselâ sarmaşıkların kendilerini bir dala veya herhangi bir cisme dolamaları insanın üzerinde dikkatle düşünmesi gereken bir olaydır. Eğer bu büyüme bir yere kaydedilip, daha sonra hızlı çekimde izlense, sarmaşığın sanki şuurlu bir varlık gibi hareket ettiği görülür. Sanki biraz ilerisinde bir dal olduğunu görüyormuş gibi o dala doğru kendini uzatır ve âdeta kement atarak dala kendini bağlar. Hatta bazen birkaç kez dolanarak kendini sağlama alır. Bu şekilde hızla ilerler, yolu bittiğinde geri dönerek veya aşağı doğru inerek kendine yeni bir yol bulur. İşte bunlara şâhit olan mü’min Allah’ın yarattığı tüm canlıları kendilerine özgü, kusursuz sistemlerle yarattığını bir kez daha görür.
Ayrıca bir sarmaşığın hareketlerini izlemeye devam ettikçe onun önemli bir özelliğine daha şâhit olur. Sarmaşığın yanlara kollar çıkararak, kendini bulunduğu duvarın üzerine kuvvetlice yapıştırdığını görür. Şuursuz bir bitkinin ürettiği yapıştırıcı o kadar güçlüdür ki, yapıştığı duvardan çıkartırken duvarın boyasını dahi sökebilir. Böyle bir bitkinin varlığı, bunları görüp üzerinde düşünen mü’mine bu bitkinin Yaratıcısı olan Allah'ın kudretini bir kez daha gösterir.
Ağaçların Düşündürdükleri: Ağaçları her gün her yerde görürüz ama, çok
4386] 18/Kehf, 39
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüksek bir ağacın en ucundaki dalın, en uç yaprağına kadar suyun nasıl ulaşabildiğini hiç düşündük mü? Bir benzetme yaparak bundaki olağanüstülüğü daha iyi anlayabiliriz. Apartmanınızın bodrum katındaki deponun içindeki suyun, hidrofor veya herhangi güçlü bir motor kullanmadan üst katlara çıkması imkânsızdır. Hatta ilk kata bile suyu gönderemezsiniz. Öyle ise ağaçlarda da hidrofor benzeri güçlü bir pompalama sistemi bulunmalıdır. Aksi takdirde ağacın gövdesine ve dallarına su ulaşamayacağı için ağaçlar kısa sürede ölebilirler. Ancak Allah her ağacı gerekli tüm teçhizatı ile birlikte yaratmıştır. Hatta birçok ağaçtaki pompalama sistemi insanın kendi oturduğu apartmanla kıyas dahi edemeyeceği kadar üstündür. İşte çevresindeki her şeye "gören bir göz"le bakan kişinin, bu varlıkları gördüğünde düşündüğü konulardan biri de budur.
Bir diğer konu ise, yapraklarla ilgilidir. Gördükleri üzerinde düşünen bir insan ağaca baktığında üzerindeki yaprakları, alışık olduğu sıradan yapılar olarak değerlendirmez. Onlarla ilgili birçok insanın aklına gelmeyen şeyler düşünür, tefekkür eder. Örneğin yapraklar çok nârin yapılı varlıklardır. Ancak buna rağmen kavurucu sıcağın altında bile kurumazlar. İnsan 40 derece sıcağın altında biraz kalsa derisinin rengi değişir, fazlasıyla su kaybeder. Ancak yapraklar incecik damarlarından çok az su alabilmelerine rağmen günlerce, hatta aylarca kavurucu sıcağın altında kavrulmadan yemyeşil kalabilirler. İşte bu, Allah'ın her şeyi benzersiz bir ilimle yarattığını gösteren bir yaratılış mûcizesidir. İman eden insan da bu yaratılış mûcizesi üzerinde düşünerek Rabbi’nin büyüklüğünü bir kez daha görüp tesbih edebilir.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selîm sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Ayakta dururken, otururken, yanları üzerinde yatarken (her durumda ve her vakit) Allah’ın zikrederler (hatırlayıp anarlar). (Şöyle duâ ederler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” 4387
“Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize âmâde kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücâdele edip durur.” 4388
“Gökten suyu indiren O’dur. O sudan size hem içecekler vardır, hem de ondan ağaç (ve bitki) meydana gelir ve orada hayvanlarınızı otlatırsınız. (Allah) Su sâyesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda tefekkür edip düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” 4389
Atasözü şeklindeki tavsiyeyi duymayan yoktur: “Üzümünü ye, bağını sorma!” Hayır, bağını sormadığımız, nereden nasıl elde edildiğini bilmediğimiz bir üzümü yememeliyiz. Kur’an’da gıdaların helâl ve tayyib olanlarından, güzel ve temiz olanlarından yememiz emredilir.4390 Bu âyete göre gıdaları iki yönüyle araştırmak zorundayız: Haram-helâllık yönüyle ve tayyiblik/temizlik (sağlık şartlarına uygunluk) yönüyle. Üzümünü yerken bağını, bostanını araştırmak hem hakkımız ve hem de görevimiz. Çünkü üzümü biz yiyoruz, yediğimiz şeyi bilmek kadar
4387] 3/Âl-i İmrân, 190-191
4388] 31/Lokman, 20
4389] 16/Nahl, 10-11
4390] 2/Bakara, 168
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 991 -
doğal bir hakkımız olamaz. Ama bilgi çağı diye yutturulan şu çağda hangimiz ekmekte, meyvede, sebzede hangi katkı maddeleri olduğunu bilme hakkına sahibiz? Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuz açısından da, dünyanın gidişatı açısından da olaya bakmak ve hal çareleri üretmek zorundayız.
Hamd olsun, bizlere temiz ve helâl rızıklar ihsân eden Allah'a. Şükürler olsun bizi doyuran, bizi müslüman kılan, temiz ve güzellikleri ayırabilecek özellikler bahşeden Rabbimiz’e. Ne mutlu meyveler ve bitkiler gibi Allah’ın nimetleri üzerinde tefekkür edip O’na şükredip kulluk yapanlara!
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Meyvelerle İlgili Âyet-i Kerîmeler
Meyve Anlamına Gelen Fâkihe ve Çoğulu Fevâkih Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 14 Yerde): 23/Mü’minûn, 19; 36/Yâsin, 57; 37/Sâffât, 42; 38/Sâd, 51; 43/Zuhruf, 73; 44/Duhân, 55; 52/Tûr, 22; 55/Rahmân, 11, 52, 68; 56/Vâkıa, 20, 32; 77/Mürselât, 42; 80/Abese, 31.
Meyve Anlamına Gelen Semer(a) ve Çoğulu Semerât Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 22, 25, 126, 155, 266; 6/En’âm, 99, 141; 7/A’râf, 57, 130; 13/Ra’d, 3; 14/İbrâhim, 32, 37; 16/Nahl, 11, 67, 69; 18/Kehf, 34, 42; 28/Kasas, 57; 35/Fâtır, 27; 36/Yâsin, 35; 41/Fussılet, 47; 47/Muhammed, 15.
Yine Meyve Anlamına Gelen Kutûf Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 69/Haakka, 23; 76/İnsân, 14.
Hurma ve Hurma Ağacı Anlamındaki Nahl, Nahîl ve Nahle Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 20 Yerde): 2/Bakara, 266; 6/Enâm, 99, 141; 13/Ra’d, 4; 16/Nahl, 11, 67; 17/İsrâ, 91; 18/Kehf, 32; 19/Meryem, 23, 25; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü’minûn, 19; 26/Şuarâ, 148; 36/Yâsin, 34; 50/Kaf, 10; 54/Kamer, 20; 55/Rahmân, 11, 68; 69/Haakka, 7; 80/Abese, 29.
Üzüm Anlamındaki Ineb ve Çoğulu A’nâb Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 266; 6/En’âm, 99; 13/Ra’d, 4; 16/Nahl, 11, 67; 17/İsrâ, 91; 18/Kehf, 32; 23/Mü’minûn, 19; 36/Yâsin, 34; 78/Nebe’, 32; 80/Abese, 28.
Zeytin Anlamındaki Zeytûn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 6 Yerde): 6/En’âm, 99, 141; 16/Nahl, 11; 24/Nûr, 35; 80/Abese, 29; 95/Tîn, 1.
Nar Anlamındaki Rummân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 3 Yerde): 6/En’âm, 99, 141; 55/Rahmân, 68.
Kiraz (Arabistan Kirazı) Anlamına Gelen Sidr Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 2 Yerde): 34/Sebe’, 16; 56/Vâkıa, 28.
Muz Anlamına Gelen Talh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîme (Toplam 1 Yerde): 56/Vâkıa, 29.
İncir Anlamına Gelen Tîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîme (Toplam 1 Yerde): 95/Tîn, 1.
Cehennemdeki Acı Bir Meyve Adı Olan Zakkum Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîme (Toplam 3 Yerde):37/Sâffât, 62; 44/Duhân, 43; 56/Vâkıa, 52.
Diğer Bazı Yiyecek Maddeleri
a- Kudret Helvası: 2/Bakara, 57; 7/A'râf, 160; 20/Tâhâ, 80.
b- Soğan: 2/Bakara, 61.
c- Tuz: 25/Furkan, 53; 35/Fâtır, 12.
d- Mercimek: 2/Bakara, 61.
e- Kabak: 2/Bakara, 61.
f- Sarmısak: 2/Bakara, 61.
g- Sebze: 2/Bakara, 61.
h- Et: 2/Bakara, 173, 259; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 14, 115; 22/Hacc, 5, 37; 23/Mü'minûn, 14; 35/Fâtır, 12; 49/Hucurât, 12; 52/Tûr, 22; 56/Vâkıa, 21.
k- Süt: 16/Nahl, 66; 47/Muhammed, 15.
l- Bal: 16/Nahl, 68-69; 47/Muhammed, 15.
m- Cehennemde Kötü Kokulu Bir Diken Anlamında Darî’ Kelimesi (Toplam 1 Yerde): 88/Ğâşiye, 6.
Bitki Anlamındaki Nebât Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 9 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 37; 6/En’âm, 99; 7/A’râf, 58; 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45; 20/Tâhâ, 53; 57/Hadîd, 20; 71/Nûh, 17; 78/Nebe’, 15.
Ekin Anlamına Gelen Zer’ ve Çoğulu Zurû’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 10 Yerde): 6/En’âm, 141; 13/Ra’d, 4; 14/İbrâhim, 37; 16/Nahl, 11; 18/Kehf, 32; 26/Şuarâ, 148; 32/Secde, 27; 39/Zümer, 21; 44/Duhân, 26; 48/Fetih, 29.
Ağaç Anlamına Gelen Şecer(a) Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 26 Yerde): 2/Bakara, 35; 7/A’râf, 19, 20, 22, 22; 14/İbrâhim, 24, 26; 16/Nahl, 10, 68; 17/İsrâ, 60; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 18; 23/Mü’minûn, 20; 24/Nûr, 35; 27/Neml, 60; 28/Kasas, 30; 31/Lokman, 27; 36/Yâsin, 80; 37/Sâffât, 62, 64, 146; 44/Duhân, 43; 48/Fetih, 18; 55/Rahmân, 6; 56/Vâkıa, 52, 72.
Yeme Anlamında “Ekl” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 109 Yerde): 2/Bakara, 35, 57, 58, 60, 168, 172, 174, 187, 188, 188, 265, 275; 3/Âl-i İmrân, 49, 130, 183; 4/Nisâ, 2, 4, 6, 6, 10, 10, 29, 161; 5/Mâide, 3, 4, 42, 62, 63, 66, 75, 88, 113; 6/En’âm, 118, 119, 121, 141, 141,
MEYVELERDEKİ İBRETLER
- 993 -
142; 7/A’râf, 19, 31, 73, 160, 161; 8/Enfâl, 69; 9/Tevbe, 34; 10/Yûnus, 24; 11/Hûd, 64; 12/Yûsuf, 13, 14, 17, 36, 41, 43, 46, 47, 48; 13/Ra’d, 4, 35; 14/İbrâhim, 25; 15/Hıcr, 3; 16/Nahl, 5, 14, 69, 114; 18/Kehf, 33; 19/Meryem, 26; 20/Tâhâ, 54, 81, 121; 21/Enbiyâ, 8; 22/Hacc, 28, 36; 23/Mü’minûn, 19, 20, 21, 33, 33, 51; 24/Nûr, 61, 61; 25/Furkan, 7, 8, 20; 32/Secde, 27; 34/Sebe’, 14, 15, 16; 35/Fâtır, 12; 36/Yâsin, 33, 35, 72; 37/Sâffât, 66, 91; 40/Mü’min, 79; 43/Zuhruf, 73; 47/Muhammed, 12, 12; 49/Hucurât, 12; 51/Zâriyât, 27; 52/Tûr,19; 56/Vâkıa, 52; 67/Mülk, 15; 69/Haakka, 24, 27; 77/Mürselât, 43, 46; 89/Fecr, 19, 19; 105/Fîl, 5.
Yemek Anlamında “Taâm” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 48 Yerde): 2/Bakara, 61, 184, 249, 259; 3/Âl-i İmrân, 93; 5/Mâide, 5, 5, 75, 89, 89, 93, 95, 96; 6/En’âm, 14, 14, 138, 145, 145; 12/Yûsuf, 37; 18/Kehf, 19, 77; 21/Enbiyâ, 8; 22/Hacc, 28, 36; 25/Furkan, 7, 20; 26/Şuarâ, 79; 33/Ahzâb, 53, 53; 36/Yâsin, 47, 47; 44/Duhân, 44; 47/Muhammed, 15; 51/Zâriyât, 57; 58/Mücâdele, 4; 69/Haakka, 34, 36; 73/Müzzemmil, 13; 74/Müddessir, 44; 76/İnsan, 8, 8, 9; 80/Abese, 24; 88/Ğâşiye, 6; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 14; 106/Kurayş, 4; 107/Mâûn, 3.
İçme Anlamında “Ş-r-b” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 60, 60, 93, 187, 249, 249, 259; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 31, 160; 10/Yûnus, 4; 16/Nahl, 10, 66, 69; 18/Kehf, 29; 19/Meryem, 26; 23/Mü’minûn, 33, 33; 26/Şuarâ, 155, 155; 35/Fâtır, 12; 36/Yâsin, 73; 37/Sâffât, 46; 38/Sâd, 42, 51; 47/Muhammed, 15; 52/Tûr, 19; 54/Kamer, 28; 56/Vâkıa, 54, 55, 55, 68; 69/Hakka, 24; 76/İnsan, 5, 6, 21; 77/Mürselât, 43; 78/Nebe’, 24; 83/Mutaffifîn, 28.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1/456-459; 18/391-393
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 226; 421
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 4, s. 62-116; c. 22, s. 416-421
4. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y., s. 45-50
5. Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İmam-ı Gazali, Dede Korkut Y., s. 125-134
6. Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize, Kur’an Araştırmaları Grubu, İstanbul Y., s. 156-157, 160, 329-330
7. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, TDV Y., s. 116-121
8. Kur’an ve Hadislerde Günümüzde Ortaya Çıkan İlmî Gerçekler, Hasan Günaydın, Türdav Y., s. 98-100
9. Yemin Olsun ki Aksâmu’l-Kur’an, Sadık Kılıç, İhtar Y., s. 64-65
10. Müsbet İlimlerde Kur’an Mucizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y., s. 92-94, 108-109, 124-126
11. Kur’an ve Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y., s. 210-211, 277- 292-296
12. Tıbb-ı Nebevî, Peygamberimizin Sağlık Öğütleri, İbn Kayyim el-Cevziyye, Hikmet Neşriyat/Vakit Gaz. Y.
13. Bitkilerdeki Yaratılış Mucizesi, H. Yahya, Vural Y.
14. Semboller ve Yorumları, Necmettin Ersoy, Özel Y.
15. Kur’an En Büyük Mucize, Said Alpsoy, Miraç Kitapları, s. 84
16. Kur’an Mucizeleri II, Harun Yahya, Araştırma Y., s. 16-30, 41-49, 69
17. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
18. Kur’ân-ı Kerim’de Besinler ve Şifa, Davut Aydüz, Timaş Y.
19. Kur’an Işığında Faydalı Gıdalar ve Beslenme, Hasan Günaydın, Türdav Y.
20. Alternatif Tıp ve Şifa Sofrası, Mustafa Özer, Bürde Y.
21. Doğal Beslenme Sağlık Rehberi, Mustafa Özer, Bürde Y.
22. Tabiat Eczanesi Şifalı Bitkiler Ansiklopedisi I-II, Mustafa Özer, Bürde Y.
23. Şifalı Bitkiler ve Tıbb-ı Nebevî, Abdülkadir Eroğlu, 6 cilt, Demir Kitabevi Y.
24. Şifâlı Bitkiler, Âdil Âsımgil, Timaş Y.
25. Şifalı Bitkiler ve Reçeteleri, Vedat Sağlam, Kahraman Y.
26. Şifalı Bitkiler ve Doğal İlaçlarla Tedavi, Abdülmecid Yıldız, Risale Y.
27. Şifalı Bitkilerle Tedavi, Arif Pamuk, Pamuk Y.
28. Şifalı Bitkiler Ansiklopedisi, Pamuk Y.
29. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 4, s. 33-34; c. 5, s. 180; c. 11, s. 107-109, 151, 171, 182, 185; c. 16, s. 411; c. 17, s. 299, 321, 420, 421, 422, 429, 440, 442

MİLLET
- 995 -
Kavram no 132
Görevlerimiz 24
Bk. Hüküm-Hâkimiyet; Ümmet; Hilâfet-Halife
MİLLET
• Millet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Millet Kavramı
• Küfür Tek Bir Millettir
• Millet Kavramının Tahrifi
• Kavim/Ulus ve Ümmet
• Vatan
• İslâm’ın Vatan Anlayışı
• Câhiliyyenin Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terk Et” Dayatması
• Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
• Milliyetçilik/Ulusçuluk
• Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik
• Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şerifler
"Milletlerine (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı (hoşnut) olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." 4391
Millet; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçede kavim, kabile veya belli bir topluluk anlamında kullanılan “millet” kavramı İslâm kültüründe daha farklı mânâlara gelmektedir. “Millet” sözlükte, tutulan ve gidilen yol demektir. Bu yol eğri de olabilir, doğru da. Bu anlamdan hareketle ‘millet’ kelimesi ‘din ve şeriat’ yerine kullanılmaktadır. Çoğulu, milel’dir. Kur’an’da ve İslâm kültüründe millet, din anlamında kullanılmıştır.
Esasen din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın mânâda olup, herbiri başka yönlerden yaklaşık aynı anlamı ifade ederler. ‘Millet’, tıpkı din gibidir ki, Allah’ın kullarına peygamber diliyle gönderdiği şeriatin özel adı olmuştur. İnsanlar o şeriate uyarlar ve Allah’a yakınlık kazanmaya çalışırlar. “Din” ile aralarındaki fark; millet kavramı, gönderildiği peygamberin adıyla söylenir. “İbrahim milleti”, “Mûsâ milleti” gibi. “Allah’ın dini” denilebilir, ama “Allah’ın milleti” demek yanlış olur.
İmam Kurtubî şu açıklamada bulunur: Millet, din demektir. Yüce Allah'ın kitaplarında ve peygamberlerinin aracılığıyla kulları için koyduğu şeriatın adıdır. O bakımdan millet ile şeriat arasında fark yoktur. Din ile millet ve şeriat arasında ise belli bir fark vardır. Çünkü millet ve şeriat, Allah'ın kullarını yerine getirmeye çağırdığı şeyin adıdır. Din ise kulların Allah'ın emrine uygun olarak yaptıkları
4391] 2/Bakara, 120
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeye denir. 4392
"Millet" kelimesinden murâd, dindir. Çünkü örfen millet sözünden: Allah Teâlâ'nın, Peygamberleri vâsıtasıyla kullarına meşrû kıldığı şey kastedilir. Ancak, mecâzen bâtıl dinlere de ıtlak edilerek: "Küfür tek millettir" denilir ve "küfür dinlerinin hepsi bir yoldur" mânâsı kastedilir. Millet kelimesi örfen hak dine mahsus olduğu için bazı kelâm ulemâsı, ehl-i sünnetin mezhebini naklederken: "millîler şöyle demiştir..." ifadesini kullanırlar. 4393
İtikat ve iman yönünden din, amel ve uygulama bakımından şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite yönünden de millet kavramları kullanılır. İtikat edilen (inanılan) şeyler, genelde amel edilen (pratikte uygulanan) şeylerdir. Amel edilen ve uygulanan şey ne ise, üzerinde birlik sağlanan şey de odur. Buna göre ‘millet’, bir toplumun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, kitlenin uyduğu ve bağlı olduğu ilkeler ve takip ettiği yoldur. Bu yolun hak olanı da, bâtıl olanı da olabilir.
“Millet”, kabile veya kavim demek değildir. Millet kavramı, daha çok, din etrafında bir araya gelen insanlar topluluğunu anlatır. Millet, toplumun adı olmaktan çok; toplumun üzerinde toplandığı inancı ifade etmektedir. “Ehl-i millet” denildiği zaman, bir millete uyan kimseler anlatılmış olur ki, bu hiçbir zaman “nation” anlamındaki kavim, ırk, kabile ulus anlamına gelmez. Müslüman millet deyince, Allah’ın dini İslâm’a inanan ve ona uyan topluluklar akla gelir. Türk kavmi, Arap kavmi, Alman ulusu demek doğrudur. Ama -İslâm kültürüne ve Kur’an’daki kullanıma göre- Türk milleti, Fransız milleti... demek doğru değildir. Çünkü millet kelimesi, bir inancı, o inanç etrafında bir araya gelen topluluğu ifade eder.
Kur’ân-ı Kerim bu kelimeyi, peygamberlere gönderilen inanç ve başka insanların gittiği yol (din) anlamında kullanmaktadır. “Kendini bilmez beyinsizden başka kim İbrahim milletinden yüz çevirir?!”4394 “İbrahim milleti” şeklindeki tamlama Kur’an’da sekiz yerde geçmektedir. 4395
Yusuf (a.s.), Allah’a inanmayan bir topluluğun milletinden yüz çevirdiğini, onların dinlerine tabi olmadığını söylüyor.4396 Zâlim ve puta tapan yöneticilerin dinini terkedip Tevhid dinine inanan “Kehf ashâbı”, birbirlerine; “...Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya sizi milletlerine (dinlerine) geri çevirirler; bu durumda ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.” diyorlardı. 4397
Şu âyet millet kavramının anlamını daha açık bir şekilde ifade etmektedir: “Sen onların milletlerine (dinlerine-inanç sistemlerine) uymadıkça, yahûdi ve hıristiyanlar senden kesinlikle râzı (hoşnut) olacak değillerdir…”4398 Yahûdi ve hıristiyanlar ne Peygamberi, ne de O’na inanan müslümanları, kendi inanç sistemlerine, kendi uydukları yola, yaşama biçimlerine uymadıkça sevmezler. Tarihte olanlar ve içinde
4392] İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, c. 2, s. 301
4393] Ahmed Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Y. c. 1, s. 429
4394] 2/Bakara, 130
4395] 2/Bakara, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ, 125; 6/En’âm, 161; 12/Yûsuf, 38; 16/Nahl, 23; 22/Hacc, 78
4396] 12/Yûsuf, 38
4397] 18/Kehf, 20
4398] 2/Bakara, 120
MİLLET
- 997 -
yaşadığımız şartlar bunu açıkça isbat etmektedir.
Hz. Şuayb’i (a.s.) tehdit eden müşrikler diyorlardı ki; “Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp çıkaracağız veya mutlaka bizim milletimize (dinimize) geri döneceksiniz.” Şuayb (a.s.) ise, onların milletine (dinlerine) dönmeyi Allah’a iftira etmek olarak değerlendiriyor. 4399
Görüldüğü gibi millet kavramının Türkçedeki ‘ulus, kavim’ kelimesiyle ilgisi yoktur. “Millet” kelimesinin Türkçede ulus, ırk ve toplum anlamında kullanılması kesinlikle ve büyük bir yanlıştır. Bu kavram, belirli bir dine inananlar topluluğunu anlatmaktadır. Ümmet ise, belli bir peygamberi takip eden mü’minleri anlatır. Türkçede, ‘şoför milleti’, ‘kadın milleti’, ‘erkek milleti’ gibi söyleyişler de yanlış kullanılan sözlerdir. Halk, millet kelimesini belli bir topluluk adı olarak kullanmakta ise de bu galattır, Kur’an kültürüne terstir.
‘Küfr’ün tek millet olduğu gerçeğini hatırlarsak, bu kavramın ifade ettiği anlam biraz daha iyi anlaşılmış olur. 4400
Kur’ân-ı Kerim’de Millet Kavramı
“Millet” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 15 yerde geçer.4401 Bütün bu âyetlerdeki “millet” kelimesi “din” anlamında kullanılır. Din; yani inanç sistemi.
"Milletlerine/dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da asla senden râzı olmayacaklardır...” 4402
“Kendini bilmez beyinsizden, kendini aşağılık yapandan başka kim İbrahim milletinden/dininden yüz çevirir?!” 4403
“Yahûdiler ve hıristiyanlar müslümanlara ‘yahûdi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız’ dediler. De ki (onlara): ‘Bilakis biz, hanîf olarak (dosdoğru) yaşamış İbrahim’in milletine/dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” 4404
“De ki: ‘Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim’in milletine/dinine uyun. O, müşriklerden değildi.” 4405
“İşlerinde doğru olarak kendini Allah’a veren ve İbrahim’in hanîf (Allah’ı bir tanıyan) milletine/dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır?! Allah, ibrahim’i (kendine) halîl/dost edinmişti.” 4406
“De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanîf (Allah’ı birleyen) İbrahim’in milletine/dinine iletti. O, (İbrahim hiçbir zaman Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.” 4407
“Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp çıkaracağız veya
4399] 7/A’râf, 88-89
4400] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 414-415-
4401] 2/Bakara, 120, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ, 125; 6/En’âm, 161; 7/A’râf, 88, 89; 12/Yûsuf, 37, 38; 14/İbrâhim, 13; 16/Nahl, 123; 18/Kehf, 20; 22/Hacc, 78; 38/Sâd, 7
4402] 2/Bakara, 120
4403] 2/Bakara, 130
4404] 2/Bakara, 135
4405] 3/Âl-i İmrân, 95
4406] 4/Nisâ, 125
4407] 6/En’âm, 161
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mutlaka bizim milletimize/dinimize geri döneceksiniz. (Şuayb) dedi ki: ‘İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)? (Andolsun ki,) Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize/dininize dönersek, Allah’a karşı iftira etmiş oluruz...” 4408
“... Ben Allah’a inanmayan bir kavmin milletini/dinini terk ettim. Onlar, âhireti inkâr edenlerin kendileridir. Atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un milletine/dinine uydum. Allah’a herhangi bir şeyi şirk/ortak koşmamız bize yaraşmaz...” 4409
“Kâfirler, peygamberlerine dediler ki: ‘Elbette sizi, ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka milletimize/dinimize döneceksiniz!’ Rableri de onlara, ‘zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz!’ diye vaad etti.” 4410
“Sonra da sana, ‘hanîf olarak (doğru yola yönelerek) İbrahim’in milletine/dinine uy, zira o, müşriklerden değildi’ diye vahyettik.” 4411
“Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya sizi milletlerine/dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız.” 4412
“Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in milletinde/dininde (olduğu gibi). Peygamber’in size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için O, gerek bundan önce(ki kitaplarda), gerekse bunda (bu Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sarılın. Ne güzel mevlâdır O ve ne güzel yardımcıdır!” 4413
“(Kâfirlerden ileri gelenler:) ‘Son millette/dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır’ diyerek kalkıp yürüdüler.” 4414
Görüldüğü gibi Kur'ân-ı Kerim'de "millet" kavramı, hep din mânâsında kullanılmıştır. Hatta bir âyet-i kerimede; "kavim" ve "millet" bir arada kullanılmıştır. Hz. Yusuf (a.s.)'un kıssası beyan edilirken; "De ki; size rızıklanacağınız bir yemek gelecek oldumu, ben muhakkak onun ne olduğunu, size daha gelmezden evvel haber veririm. Bu Rabbim'in bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah'a inanmayan bir kavmin milletini (dinini) -ki onlar âhiret gününü inkâr edenlerin ta kendileridir- terkettim"4415 buyrulur. Bu âyette geçen "Allah'a inanmayan bir kavmin milletini terkettim" ibaresi, kavim ile milletin ayrı ayrı anlama sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla "Türk kavmi" vardır, ama "Türk milleti (şeriatı) yoktur. Türk kavmine mensup insanlardan; mü'min olanlar bulunduğu gibi; olmayanlar da mevcuttur. Farklı dinlere tâbi olmaları, onların "Türk kavmi"nden olma özelliğini ortadan kaldıramaz. Çünkü insanlar, hangi kavimden olacaklarına bizzat kendileri karar veremezler. Ancak hangi milletten (dinden) olacakları konusunda irâde beyan etme hakları vardır. Ya iman ederek "İslâm milleti"nden olurlar; ya inkâr ederek "küfür milleti"ne geçerler.
4408] 7/A’râf, 88-89
4409] 12/Yûsuf, 37-38
4410] 14/İbrâhim, 13
4411] 16/Nahl, 123
4412] 18/Kehf, 20
4413] 22/Hacc, 78
4414] 38/Sâd, 7
4415] 12/Yûsuf, 37
MİLLET
- 999 -
Millet, ortak bir itikada sahip olmakla birlikte, bir imam etrafında toplanmayan fertlerin durumunu beyan eder. Her müslüman, İslâm milletinin bir ferdidir. Eğer bir imama bey'at ederlerse, "ümmet" olarak anılırlar. Dünya üzerinde yüzlerce kavim vardır. Bu kavimlerin fertleri içerisinde "İslâm milleti"ne tâbi olanlar bulunduğu gibi, "küfür milleti"nden olanlara da rastlanabilir. Dolayısıyla yeryüzünde iki millet vardır. Birisi İslâm milleti, diğeri de küfür milletidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Hz. Ebû Dücâne'yi mezara koyarken "Bismillâh! Alâ millet-i Rasûlillâh (Allah'ın ismiyle ve Rasûlullah'ın milleti/dini üzere)" (demiştir. Hangi kavimden olursa olsun; her mü'min mezara konurken aynı sözler tekrar edilir. 4416
Hadis-i Şeriflerde de "millet" kelimesi, din anlamında kullanılır: "Kim ki İslâm'dan başka bir millet (din) adına yalan yere ve kasden yemin ederse, o kimse dediği gibidir. Kim de keskin bir âletle kendini öldürürse, bu kimse de Cehennem ateşinde o âletle azâb olunur." 4417 Millet, din mânâsınadır. Millet-i İslâmiyye, millet-i yahûdiyye, millet-i nasrâniyyet (İslâm milleti, yahûdi milleti, hıristiyan milleti) gibi İslâm'dan başka bir dine edilen yeminin sûreti, din-i Nasârâya, din-i yahûda yahut milel-i kefereden (kâfir milletlerden/dinlerden) herhangi bir milletin nâmına yemin etmektir. 4418
Küfür Tek Bir Millettir
Aralarında Ebû Hanife, Şâfiî, Dâvud, Ahmed bin Hanbel'in de bulunduğu bir grup ilim adamı bu Bakara, sûresi, 120. âyet-i kerimeye dayanarak küfrün tek bir millet olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Yüce Allah; "Onların milletine (dinine)" 4419 diye buyurarak (hıristiyan ve yahûdiler iki ayrı dine mensup oldukları olduğu halde) "millet" kelimesini tekil olarak zikretmiştir. Bunlar ayrıca; "Sizin dininiz size; benim dinim bana."4420 buyruğunu, Hz. Peygamber'in de: "İki ayrı millete mensup kimseler arasında mirasçılık olmaz." 4421 hadisini de delil gösterirler. Yani burada iki ayrı milletten kasıt, İslâm ve küfürdür. Bunun delili ise Peygamber Efendimiz'in: "Müslüman, kâfire mirasçı olmaz."4422 anlamındaki bir başka hadisidir. İmam Mâlik ve kendisinden gelen bir başka rivâyette Ahmed bin Hanbel ise küfrün ayrı milletler olduğu görüşündedir. Buna göre yahûdi hıristiyana mirasçı olmadığı gibi; yahûdi ve hıristiyan da mecûsiye mirasçı olmaz. Onlar bu görüşlerine Peygamber Efendimiz'in "İki ayrı millete mensup kimseler arasında mirasçılık olmaz." hadisinin zâhirini delil alırlar. 4423
Millet kelimesinin çoğulu "milel"dir. Din tarihi hususunda tartışılmaz otorite olan Şehristanî'nin meşhur eserinin adı el-Milel ve'n-Nihal'dir. Bilindiği gibi "nihal" kelimesi "nıhle"nin çoğuludur. Nıhle ise; "kupkuru zan ve vehim" mânâsına gelir. Dolayısıyla "el-milel", vahye dayanan dinlerin (milletlerin) tarihi, "en-Nihal" ise, vahye dayanmayan sistemlerin (milletlerin) mâhiyetidir.
4416] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 248-249
4417] Buhârî, Edeb, Cenâiz; Tecrîd-i Sarih Terc. c. 4, s. 558; Müslim, İman 176, 177 (110); Ebû Dâvud, Eymân ve'n-Nüzûr; Tirmizî, Eymân; Nesâî, Eymân; İbn Mâce, Keffârât
4418] S. Buhârî Muht. Tecrîd-i Sarih Terc. c. 4, s. 560
4419] 2/Bakara, 120
4420] 109/el-Kâfirûn, 6
4421] Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Tirmizî, Ferâiz 16; İbn Mâce, Ferâiz 6; Ahmed bin Hanbel, II/187
4422] Buhârî, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz1; Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Tirmizî, Ferâiz 15
4423] İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, c. 2, s. 301
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Millet Kavramının Tahrifi
Kur’an’ın ve dolayısıyla İslâm’ın kelimelere yüklediği anlamı atıp, o kelime ve kavramlara çok farklı mânâlar yüklemek, insanla Kur’an arasındaki köprüleri yıkmaktan daha fecî bir duruma sebep olmaktadır. Bu tavır; tahrif, dejenerasyon, ihânet, hakka bâtılı karıştırmak, bâtıla hak maskesi takmak şeklinde ifade edilebilir.
Millet, İslâm kültürüne göre din anlamında kullanıldığından, “İslâm milleti”, “küfür milleti” tâbirleri doğrudur. Türk milleti, Yunan milleti... gibi ifadeler aslında yanlıştır. Millet kelimesinin kavim/ulus anlamında kullanılması, 19. asırdan sonra ve özellikle 20. asırda yaygınlaş(tırıl)mıştır. Bu galat, Kur’an kavramlarının câhiliyye tarafından içinin boşaltılıp sapık inançlar doğrultusunda doldurulmasına açık bir örnektir. Millî: Millete âit, millete has, milletle ilgili demektir. Millet hangi anlama geliyorsa, millî de ona ait anlamında kullanılır. Yani, aslında “dinî” demek olan bu kelime, yanlış olarak “kavmî/ulusal” anlamında kullanılmaktadır. Milliyet: Aynı milletten olma hali, bir milleti diğer bir milletten ayıran unsurların toplamına denir. Aynı millete mensup olanların tamamı anlamındadır. Sonradan “milliyet” kelimesi de, aynı yanlış tavırla kavmiyet; inanç, tarih, dil, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Milliyetçilik de; milletin, milliyet topluluğunu esas alan, milletini sevmek ve yüceltmek ana fikrine dayanan görüş demektir.
“Türk milleti” deyiminin yanlışlığı gibi, “millet meclisi”, “milletvekili” gibi ifadeler de, aslında çok farklı anlamda kullanılması gerektiği halde, şimdi bunlarla anlaşılanlar konusu, önemli kavram sapmalarındandır. Asıl anlamı “dinî” demek olan “millî” kelimesinin bugünkü kullanılışı, millete/dine terslik açısından, meselâ “millî piyango” ifadesi ne kadar trajikomik bir durum arz etmektedir! Millî kumar olduğuna göre; “millî fuhuş”tan, “millî fâiz” ve “millî hırsızlık”tan söz etmek nasıl olur dersiniz?
Millî duygular, millî takım, millî marş, millî kimlik, millî eğitim, millî tarih, millî coğrafya, millî bayram, millî egemenlik, millî güvenlik, millî birlik, millî mücâdele, millî görüş, millî gazete, millî kültür, millî gelir... gibi ifadelerin de millet ve millî kelimelerinin asıl anlamlarından ne kadar farklı kullanıldığı açısından değerlendirilmelidir. Kavram kargaşasına yol açmak istemeyen ve Kur’an kelime ve kavramlarının tahrif edilmesine karşı olan kimselerin, örnek tamlamalarda kullanılan “millî” kelimesi yerine “ulusal” sözcüğünü, aşağıdaki örneklerde olduğu gibi “millet” yerine de “ulus” kavramını tercih etmesi gerekir. Çünkü millet kelimesi örfen hak dine mahsus olduğu için kelâm âlimleri, ehl-i sünnetin mezhebini naklederken: "millîler şöyle demiştir..." ifadesini kullanırlar.
Yahûdilik ve daha çok da siyonizm, milliyetçilik/ırkçılık konusunda, hem bunun ideolojileşmesi ve hem de ırkçı tutumlara yol açması ve karşı ırkçılık dâvâları açısından önemlidir. Bir taraftan yahûdi ırkını öne çıkarıp diğer ırkları kendisine hizmet etmek zorunda olan “eşek” görür ve bu anlayışı muharref Tevrat’a dayandırırken, diğer taraftan bu tavra tepki olarak faşizmi ve yahûdi düşmanlığını da hazırlamış oldu. Birinci ve özellikle İkinci Dünya Savaşının sebep ve soykırımları incelendiğinde bu anlayış ve tavır hemen göze çarpacaktır. Bu anlayış, yani ırkçılık ve arka planındaki siyonizm.
MİLLET
- 1001 -
E. Durkheim’den adapte ederek nation karşılığı olarak ulus denilecek iken “millet” diyerek tanımı yapılan kavram: Dil, toprak, ülkü, tarih ve din birliği ile birbirlerine bağlı topluluk. Gerçi globalleşen ülke anlayışının egemen olduğu günümüz modern dünyasında hâlâ eskimiş sosyoloji kuramlarının modası gülünç ve uygulama dışı kabul edilmektedir. Ama insanımıza okullarda, medyada hâlâ milletin tanımı olarak Ziya Gökalp’in yahûdi sosyologdan tercüme ettiği anlayış, bilim ve tek gerçek diye öğretiliyor. İslâm ise, milletin tanımını dinin tanımıyla eşit görüyor. O yüzden müslüman halk, Türk olmadığı halde müslüman olan sözgelimi İngiliz Yusuf İslâm’ı, Çeçen mücâhidini veya Filistinli Arap bir müslüman genci, Türk olduğu halde İslâm düşmanı insanlardan kendine daha yakın görüyor, İslâm milleti arasındaki meselâ Hac toplantısını, kerhanedeki, meyhanedeki Türk topluluklarına tercih ediyor.
Osmanlı’nın son zamanlarında, aydınlarda İslâm dâvâsı ve idealizmi kaybolduğundan, özellikle Tanzimat sonrası yeni idealler aranmaya, ülkenin içinde bulunduğu durumdan kurtuluş için İslâm’ın dışında yönelişler baş gösterdi. “Denize düşen yılana sarılmalı mıdır?” sorusu sorulmadan ve “denize ne kadar düştük, niçin düştük?” muhâsebe yapılmadan denize düşürenlerin ip şeklinde uzattıkları yılanlara sarılmak, dinden uzaklaşmış aydınlar için kolay çözüm idi. Ve önce, kurtuluş reçeteleri ithal edildi Batıdan; düşman, sunduğu zehirleri hemen her zaman altın kâselerde sunacaktır. Tanzimatla birlikte yazarlar, şâirler, siyaset adamları, okuyup yazması olan mekteplilerin kalem ve dillerinden birkaç parlak kavram çıkıyordu: “Vatan, millet, eşitlik, özgürlük” Neydi vatan? Ne demekti millet? Nasıl bir özgürlüktü istenen? Bunlarla kimse uğraşmıyor ve bu kurtarıcı sloganların içine, ne anlama geldiğine ve ülkeyi nasıl kurtaracağına kimse bakmıyordu. Varsa yoksa; Vatan, millet, özgürlük (sonraları, bir de “demokrasi”)!
Evet, tümüyle boş birer slogandır, Batılılaşan aydınların ağızlarından düşmeyen sakız ve kalemlerinden ha bire dökülen mürekkep şeklindeki vatan, millet... Kurulacak yeni sosyal birliğin, millî birlik ve bütünlüğün en önemli unsuru olarak “vatan” fikrinin öne çıkarılması, içi boş bir kavram olarak ve ne kastedildiği müphem şekilde vatancılık, tanzimat aydınlarının yeni ideolojilerindendir. Sözgelimi Vatan şairi Namık Kemal, vatan kavramıyla ne demek istemektedir? Hangi tezi sunmaktadır? Halkın “Vatan, millet, Sakarya” edebiyatı diye, süslü fakat içi boş sözleri böyle değerlendirmesi boşuna değildir. Ziya Gökalp, 1923’te Türkçülüğün Esasları adlı kitabını yayınlar ve bu özellikle Emile Durkheim’in etkisinde kalarak oluşturduğu sosyoloji ve ideolojisiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin fikir babası olur. Evet, milliyetçi (daha doğrusu Türkçü/Turancı) Ziya Gökalp, T.C. nin teori olarak kurucusu, teorisyenidir. Uygulama da bir başka kurtarıcıya bırakılmıştır. Gelinen nokta mı? İsterseniz “millet” kavramına çağdaş aydınlardan çok farklı anlam veren Osmanlı’nın gerilemeye başladığı zamanlarla bile mukayese edilirse ortaya çıkacaktır. 500 küsür sene ayakta kalan koca çınar, etrafını saran zehirli bitkiler ve içine atılan kurtlarla çürümeye başlamıştır. Düşman Batı gözüyle Osmanlı artık “hasta adam!”dır. Batı aşılarıyla çınarın gübreleri üzerine yerleştirilen genç fidanın durumunun hem içten ve hem de dıştan nasıl görüldüğünü düşünmek yeter. Osmanlı ölümcül yatağında iken bile “adam”dı, iyileşmemesi için ilaçlarına zehirler katılan, binbir tuzak kurulan “hasta adam!”. Şimdi T.C.’yi adam yerine koyan ülke var mı, bilmem. Osmanlının dünkü vilâyeti, bir vali ile yönettiği şehri Yunanistan ve sözgelimi Suriye’nin bile ciddiye almadığı bir ülke... İçinde
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşayan vatandaşların da en milliyetçisinin bile onlarca şikâyeti... “Ya sev, ya terket!”mi? Kim kimi kimin yurdundan kovuyor, kim ve ne hakla işgali ve zulmü sevmeyi emredip dayatıyor?
Kavim/Ulus ve Ümmet
Kavim: Bu gün, “Türk milleti” şeklinde kullanılan tamlamanın doğrusu, “Türk ulusu” veya “Türk kavmi”dir. Kur’an’da üç yüzden fazla yerde geçen “kavim” kelimesi, Kitabımız’da üç anlamda kullanılır: Soy birliği, topluluk, kimseler. Kavim kelimesi, Kur’an’da bazen soy birliği ve ulus anlamında kullanılır.4424 Bu anlamıyla, zaman zaman kavmin adı açıkça söylenir: Âd kavmi,4425 Semûd kavmi4426 gibi. Bazen de yönetimin başındaki kişi veya peygamber adıyla verilir: Firavun kavmi,4427 Mûsâ kavmi4428 gibi.
Kur’an’da geçen kavim kelimesi, bu kavimlerin medeniyetlerinden ve davranışlarından da söz eder. Gerek bu anlamıyla, gerekse aşağıda belirtilecek anlamlarıyla, geçmişte yaşayan kavim, topluluk ve kişilerin davranışlarından, kurdukları medeniyet ve davranış güzelliklerinden veya çöküşlerinden ibret alınması amacıyla söz edilir. 4429
Kavmin, Kur’an’daki diğer bir anlamı, çeşitli özelliklere sahip topluluk, grup, küme ve halkı ifade eder.4430 Bu anlamdaki kullanımda, özellikle bir topluluğa gönderilen peygamberin adıyla belirtilir: Nuh kavmi,4431 Hûd kavmi,4432 Sâlih kavmi,4433 Lût kavmi,4434 İbrahim kavmi,4435 Yûnus kavmi4436 gibi.
Kur’an’da kullanılan kavim kelimelerinin büyük bölümü, olumlu veya olumsuz özellikteki kişileri anlatmak üzere sözkonusu edilir: “Kavmun yûkınûn (yakînen iman edenler)”4437; “kavmun yü’minûn (iman edenler)”4438; “kavmun ya’kılûn/yetefekkerûn/yezzekkerûn (düşünenler)”4439; “kavmun ya’lemûn (bilenler)”4440; “kavmun kâfirûn (kâfirler/inkârcılar)”4441; “kavmun zâlimûn (zulmedenler)”4442; “kavmun cebbârûn
4424] 18/Kehf, 90, 93
4425] 9/Tevbe, 70; 14/İbrâhim, 9
4426] 9/Tevbe, 70; 14/İbrâhim, 9
4427] 26/Şuarâ, 11
4428] 2/Bakara, 54, 60, 67; 5/Mâide, 20;;10/Yûnus, 87
4429] 14/İbrâhim, 9
4430] 14/Ra’d, 11; 23/Mü’minûn, 46; 49/Hucurât, 11; 58/Mücâdele, 22; 60/Teğâbün, 13
4431] 7/A’râf, 69; 9/Tevbe, 70; 11/Hûd, 89
4432] 11/Hûd, 89; 13/Ra’d, 7
4433] 11/Hûd, 89
4434] 11/Hûd, 70, 74; 26/Şuarâ, 11, 160
4435] 9/Tevbe, 70; 22/Hacc, 43
4436] 10/Yûnus, 98
4437] 2/Bakara, 118; 5/Mâide, 50
4438] 16/Nahl, 79; 29/Ankebût, 51; 43/Zuhruf, 88
4439] 29/Ankebût, 35; 16/Nahl, 69; 2/Bakara, 164; 5/Mâide, 58; 6/En’âm, 126; 13/Ra’d, 3, 4
4440] 2/Bakara, 230; 6/En’âm, 97
4441] 2/Bakara, 259, 264, 286; 3/Âl-i İmrân, 147; 27/Neml, 43
4442] 2/Bakara, 258, 5/Mâide, 51; 23/Mü’minûn, 28; 26/Şuarâ, 10; 28/Kasas, 25
MİLLET
- 1003 -
(zorbalar)”4443; “kavmun müfsidûn (bozguncular)”4444; “kavmun sâlihûn (sâlihler/iyiler).” 4445
Kur’an’da “kavim” sözcüğünün geçtiği âyetler, örnek bir medeniyetin kurulması yolunda temel ilkeler sunmaktadır. Bu âyetlere göre, şu özelliklere sahip toplumların, toplulukların veya kişilerin medenî olabileceği söylenebilir: İmanlı, bilgili, ince anlayışlı, her durumda aklını kullanan, olayların gerçek sebeplerine ve arka planına nüfuz edip yüzeysellikten kendini kurtaran, olaylardan gerekli dersi almasını bilen, tefekkür eden, kendisinin faydasını bilip gözeten, elindeki nimet ve imkânların değerini bilip ona göre kullanan, şımarıklık ve azgınlığa düşmeyip şükretmesini bilen toplumlar, topluluklar ve kişiler.4446
Medenî düzeye ulaşamayan toplumların/toplulukların ve kişilerin özelliklerini de şöylece sıralayabiliriz: Kâfir/inançsız, bilgisiz, bilinçsiz, anlayışsız, aklını kullanmayan, olayların derinliğine nüfuz edemeyip yüzeysellikte kalan, gerçekleri göremeyen, bozguncu, haksızlığı ilke edinen, içinde bulunduğu kötü durumun farkında olmayan ve kurtuluş için çare aramayan toplum, topluluk ve kişiler. 4447
Ümmet: "Ümmet", anne anlamına gelen "ümm" kelimesinden türemiştir. "Ümm", ana demektir. Bir şeyin meydana gelmesine, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına temel olan köküne verilen isimdir. Kur’an’da geçen ‘ümmü’l kitap-kitabın anası’, ‘Levh-i Mahfuz’ yerine kullanılmıştır.4448 Bütün ilimlerin oluşumu ona nisbet edilir, bütün ilimlerin kaynağı odur. "Ümm" kelimesi, Kur’an’da kelime anlamıyla hem anne, hem de ana (mecaz olarak), asıl, temel, uygun karşılık anlamlarında geçmektedir.
"Ümmet", sözlükte, cemaat nesil veya topluluk demektir; çoğulu "ümem"dir. Aslında ‘ümmet’ kelimesi bir çoğunluğu, bir cemaatı ifade ederken; ‘ümem’ kelimesi; çoğulun çoğulu gibidir. Ümmet, kavram olarak, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine uymak sûretiyle bir arada yaşayan insan topluluğudur. Bu tanımdan hareketle birçok müslüman âlime göre, ‘ümmet’ kelimesiyle "İslâm'a inanan topluluklar" kast edilmiştir.
Ümmet kelimesinin Kur'an'ın bazı âyetlerinde ‘topluluk’ anlamında kullanıldığını görüyoruz: “Sizden, hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emreden, münkeri (kötülüğü) önleyen bir ‘ümmet’ (topluluk-cemaat) olsun…”4449 Kur’ân-ı Kerim ‘ümmet’ kavramını farklı topluluklar için kullanmaktadır. Sözgelimi, “Yerde debelenen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın…” 4450 âyetinde olduğu gibi hayvanlar ve kuşlar da birer ümmettir. Peygamberimiz (s.a.s.) de, köpeğin ve karıncanın bile bir ümmet (topluluk) olduğunu belirtir. 4451
İslâm ümmeti, insanlığın hidâyet önderidir. "Ümmet" kavramı, bir diğer
4443] 5/Mâide, 72
4444] 29/Ankebût, 30
4445] 5/Mâide, 80
4446] 2/Bakara, 118, 164; 5/Mâide, 450; 6/En’âm, 98; 7/A’râf, 32
4447] 3/Âl-i İmrân, 85; 5/Mâide, 22; 7/A’râf, 64; 10/Yûnus, 75; 37/Sâffât, 30; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 166-168
4448] 43/Zuhruf, 1-4; 85/Bürûc, 22; 56/Vâkıa, 78
4449] 3/Âl-i İmrân, 104; Aynı kullanılış için yine bk. 3/Âl-i İmrân, 113; 5/Mâide, 66; 7/A’râf, 159, 164, 181; 28/Kasas, 23
4450] 6/En’âm, 38
4451] Müslim, Selâm 38, hadis no: 2241, 4/1759; İbn Mâce, Sayd 2, hadis no: 3205, 2/1069
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
deyişle ‘imam’ kelimesinden alınmış çoğul bir isimdir ki, çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan cemaat demektir. Yani bir imamın (önderin) başkanlığı altında sağlam bir topluluk oluşturup, düzenli bir şekilde faâliyette bulunan ve diğer insanlara önderlik yapabilen bir topluluktur. Bu topluluk iman üzere olduğu gibi; küfür üzere de olabilir. Faâliyetleri sâlih amel de olabilir; fitne ve fesat da olabilir. Kişilere göre ‘imam-önder’ hangi konumda ise, gruplara-topluluklara göre de ‘ümmet’ o konumdadır. Ümmet, kuvvetli bir önderlik kurumunun yönetimi altında bir araya gelen topluluktur. O topluluğun fertleri inanç ve gâye yönünden bir köke, bir asıla bağlıdırlar.
Ümmet kavramı, kendine has bir dine sahip olan kimse anlamına da gelir. “Hakikaten İbrahim başlı başına bir ümmet idi ve Allah’a itaat ederdi.”4452 Hz. Peygamberimiz, İslâm'dan önce yaşamış ve imanla ölmüş Kuss bin Saide’nin de tek başına bir ümmet olarak diriltileceğini açıklıyor. 4453
Ümmet, aynı yer ve zamanda, aynı dine bağlı insanların oluşturduğu topluluk anlamında Kur’an’da sık sık geçmektedir. Aslında insanlar başlangıçta tek bir ümmet idi. Allah’ın gönderdiği peygamberler onların sorunlarını çözüyorlardı. Ancak daha sonradan aralarındaki bağy (taşkınlık) yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Farklı farklı dinler uydurdular ve farklı ümmetler haline geldiler. 4454
İmam-Ümmet İlişkisi: İmam, insanlara öncülük eden, kendi yolundan giden ve peşinde gelen bir ümmet (topluluk) oluşturan önderdir. Allah’ın yolunda hidâyet imamları olduğu gibi; insanları ateşe ve azaba götüren imamlar (liderler) da vardır; Tıpkı Firavun gibi.4455 Kıyâmet gününde bütün insanlar kendi imamlarıyla (önderleriyle) çağırılacaktır.4456 Şüphesiz ki dünya hayatında haktan sapmış, azmış ve yoldan çıkmış günahkâr kimseleri imam-önder edinenler, âhirette zarara uğrayacaklardır. Allah (c.c.) bütün ümmetlere karşı kendi içlerinden şâhit çıkaracak. Bu şâhitler onların dünyada iken peşlerinden gittikleri önderleridir. Bu kimseler, dünyadayken yanlış yaptıklarını, doğru yolda olmadıklarını âhirette bizzat itiraf edecekler.4457 Ayrıca Rabbimiz Hz. Muhammed’i (s.a.s.) de bütün ümmetler üzerine şâhit olarak getirecektir. 4458
İslâm Ümmetinin Özellikleri: Allah (c.c.) dileseydi yeryüzünde olan bütün insanlar bir tek ümmet olurdu.4459 O zaman da hür irâdenin ve denemenin bir anlamı kalmazdı. İnsanlardan dileyen İslâm ümmetinin, dileyen de küfür ümmetlerinin bir üyesi olabilir. İnsan bu konuda serbesttir; neticesine katlanmak şartıyla.
Ma’rûfu (iyiliği) emreden, münkeri (kötülüğü) önlemeye çalışan İslâm ümmeti, insanlık içerisinden çıkartılmış en hayırlı ümmettir.4460 Allah’ın yarattıkları arasında bazı ümmetler, hakka iletir ve hak ile adâleti yerine getirirler.4461
4452] 16/Nahl, 120
4453] nak. K. Sitte 3/367
4454] 2/Bakara, 213; Ayrıca Bk. 10/Yûnus, 19
4455] 28/Kasas, 41
4456] 17/İsrâ, 71-72
4457] 16/Nahl, 84
4458] 16/Nahl, 89; 4/Nisâ, 41
4459] 5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 42/Şûrâ, 8
4460] 3/Âl-i İmrân, 110
4461] 7/A’râf, 181
MİLLET
- 1005 -
İşte, insanlar arasından çıkartılmış en hayırlı ümmet olan İslâm ümmeti, diğer ümmetlere karşı üstün bir konumdadır. Üstünlüğü soy, kabile renk, sosyal sınıf, zenginlik ve iktidar sahipliği gibi şeylerde görmeyen İslâm, takvâyı üstünlük derecesi saymış; insanlar arasında kim daha çok takvâ sahibi olursa, kim en yüce değerleri Allah rızâsı için ahlâk haline getirirse o üstün olur. Bu yüce erdemin de ancak İslâm'ın getirdiği ilkelerle kazanılacağı açıktır. İslâm ümmetinin üstün olduğunu bizzat Peygamberimiz haber vermektedir. 4462
Her peygambere uyan topluluklar o peygamberin ümmeti sayılırlar. Bu anlamda İslâm'a inanan bütün müslümanlar Muhammed ümmetidir. Peygamberimiz (s.a.s.) bütün insanlığa peygamber olarak gönderildiği için, bütün insanları O’nun ümmeti, O’nun topluluğu olarak sayanlar da bulunmaktadır. İslâm ümmeti, Kur’an’a göre bir tek ümmettir: “Gerçek şu ki, sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibâdet ediniz.”4463 İslâm ümmeti, aynı imam-önder etrafında (Hz. Muhammed’in izinde), aynı vahye tâbi olarak bir araya gelmiş, Tevhid dinine gönül vererek vahdete ulaşmış, aynı amaca yönelme gayretinde olan bir ümmettir. Ayrıca İslâm ümmeti, vasat (orta, aşırı olmayan, dengeli) bir ümmettir, ki diğer insanlar üzerine, İslâm'ın hak din olduğu, üzerinde oldukları yolun ‘doğru yol’ olduğu hususunda şâhitlik yapacaklar. İnkârcıların ve haddi aşanların dâvetlerine uymadıklarına, onların emr’lerinin (işlerinin) rüşd (sağlam, yarayışlı) olmadığına da tanıklık edecekler.
İslâm ümmeti bir denge toplumudur. İnançta, amelde, hayatı değerlendirmede, ceza vermede ve yargılamada orta yolu izler. Hiçbir konuda aşırı değildir. Batı toplumlarında ortaya çıkan fanatizm ve fundamentalizm ile ilgisi yoktur. Hakka ve adâlete uygun hareket etmek, insanlara her konuda örnek olmak onların özelliğidir. Tabiatta, inançta ve hayatı yaşamada denge üzerindedir.
‘Ümmet’i tanımlamada; yer, yani ümmetin üzerinde yaşadığı ülke, vatan veya ümmetin siyasî olarak hâkim olduğu toprak parçası; zaman, yani ümmetin beraberce yaşadıkları çağ ve zaman; din, yani ümmet fertlerinin inandığı ve hayatına uyguladığı inanç ve dünya görüşü önemli rol oynar. Bu üç bağ ve bunlara benzer diğer bağlar, ümmet topluluğunu oluşturan kişileri birbirine bağlar. Belli bir inanç, ideal, ülkü ve dünya görüşü etrafında birleşen topluluklar birer ‘ümmet’ oluştururlar. Ancak, İslâm kültüründe ‘ümmet’ kavramı, daha çok, İslâm'a gönül vermiş müslüman toplumu ifade eder. Dünyadaki bütün müslümanlar bu topluluğun gönüllü üyeleridir. Onların imamı/önderi Hz. Muhammed (s.a.s.), kitapları Kur’ân-ı Kerim, ülkeleri İslâm'ı yaşayabildikleri, hayata hâkim kılabildikleri her yer, hedefleri ise İslâm'ın gerçek uygulayıcıları olarak diğer insanlar üzerine Hakk’ın şâhitleri olmak ve dünya imtihanını kazanmaktır.
İslâm ümmetinin siyasî yönden güç sahibi olduğu yerlere, yani Allah'ın indirdiğiyle hükmedilen yerlere İslâm diyarı (dâru'l-İslâm) adı verilir. Müslüman, İslâm'ın bütün yönleriyle ancak böyle yerlerde yaşanabileceğini bilir. Ne yazık ki bugün İslâm ümmeti; ideolojiler, gruplar, siyasî rejimler ve emperyalizm yüzünden parçalanmıştır. Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde bile siyasî iktidar, ya işgalcilerin elinde ya da İslâm'dan yüz çevirmiş mürtedlerin yönetimindedir. Müslümanlar arasına, özellikle birbirlerinden ayrı milletmiş gibi farklı ülkelere
4462] Ahmed bin Hanbel, 5/383
4463] 21/Enbiyâ, 92; ayrıca Bk. 23/Mü’minûn 52
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bölünmesi için çekilen sınırlar, doğal değildir; sömürgeci işgalciler tarafından çizilmiştir. İslâm ümmetinin yaşadığı coğrafyaya tabiî olmayan sınırları çizenler, müslümanların kafalarına da benzer sınırlar çizip onları iyice parçalamak, böylece onların üzerindeki sömürülerini sürdürmek istiyorlar.
Ancak bütün bu sınırlara, farklı dil ve renklere rağmen İslâm ümmeti Kur’an’ın emir ve değerlendirmesiyle bir bütündür ve Kur’an etrafında birlik oluşturmaktadır. Kimi kavmiyetçiler, "artık ümmet devri geçti, şimdi ulus zamanı" deseler bile bu gerçek değişmez. Kaldı ki ‘ulus’ kavramı ne kişiyi, ne de toplumları tanımlayabilir. Ulusçuluk bir kimlik değil, bir ırkı üstün görme hastalığıdır. Ümmet anlayışı ise, en doğru iman ilkeleri ve ilahî vahiy etrafında örnek bir toplum meydana getirme çabasıdır.4464 Üstelik kavmiyetçilik, ulusçuluk ve ulusal devlet anlayışlarının modası geçmekte, her geçen gün globalleşen ve sınırların sembolik hale geldiği ülkeler açısından değerini kaybetmektedir.
Dünkü Osmanlı Devletinin takip ettiği ümmet bilincini taklit eden ve zencisiyle beyazıyla; İngiliziyle, İspanyoluyla birçok ulustan insanın oluşturduğu Amerika Birleşik Devletleri, ağırlığını korurken; sadece aynı ırka dayanan ulus devletler, ya tümüyle pasifize olmakta veya yeni birlikler oluşturarak farklı ulus ve ülkeler her yönden tek devlet haline gelmekteler. Birleşmiş Milletler, Nato, daha önemlisi ve giderek ağırlığı artan ve üye ülkeler arasındaki her çeşit farklılığın terkedilip hemen her konuda ortak değer ve paylaşıma dönüşen Avrupa Topluluğu buna çarpıcı delildir. Çok kısa zamanda ulus devletler ya tarihe karışacak veya tümüyle önemlerini kaybedecek ve birleşen ülkelerin sömürgesi haline gelecektir. Ümmet kavramı, özellikle müslüman olduklarını iddia eden toplum ve ülkeler açısından yarınlarda ciddî bir çıkış ve yükseliş basamağı olacaktır/olmalıdır.
DEVLET
Sözlük Anlamıyla Devlet
‘Devlet veya dûlet’, değişmek, bir durumdan başka bir duruma dönmek, dolaşmak, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek ve zafer kazanmak gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin aslı olan ‘devl’ kökü, Kur’an’da bir yerde kullanılmaktadır ve dönüşümlü olmak, döndermek anlamındadır. “Biz o günleri insanlar arasında döndürür dururuz…”4465 ‘Devlet ya da dûlet’ biçimiyle de yine bir âyette geçmektedir. Ganimet mallarının taksimiyle ilgili bir konunun sonunda şöyle denilmektedir: “Ta ki o ganimet (ya da genel olarak servet ) sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir ‘devlet-dûle’ (servet) olmasın.” 4466
Bazı tefsirciler burada geçen kelimenin ‘devlet’ veya ‘dûlet’ şeklinde okunabileceğini açıklıyorlar. Buna göre ‘devlet-dûlet’ servet, baht, makam ve galibiyet gibi İnsanlar arasında bazen ona bazen buna devrolunan sevindirici ni’met ve duruma verilen addır. Nitekim Türkçe’de, büyük bir ni’mete kavuşanlar için ‘başına devlet kuşu kondu’ şeklinde söylenilen bir deyim vardır. Kimileri de demişlerdir ki, ‘devlet’ şeklinde söylenirse devlet kavramı, yani zafer, galibiyet ve makam;
4464] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 728-731
4465] 3/Âl-i İmran, 140
4466] 59/Haşr, 7
MİLLET
- 1007 -
‘dûlet’ şeklinde söylenirse, mülk anlamı kasdedilir. 4467
Buna göre ‘devlet’ kelimesinin sözlük anlamında; elden ele dolaşan, bir ona bir buna geçen güç, makam ve üstünlük gibi şeyler vardır.
Siyasî Anlamıyla Devlet
Tarihî gelişimi içerisinde bu kelime giderek, bir siyasî yapılanma, belli bir gücü elinde bulundurma ve egemenliğe sahip olma durumunu ifade etmeye başlamıştır. Bugün ‘devlet’ diye ifade edilen gücün, kelimenin sözlük anlamıyla ince bir bağlantısı vardır. ‘Devlet’ bir gücü ve belli bir üstünlüğü temsil etmektedir. Ancak bu güç sabit değildir, bir onun bir bunun elinde durmakta, sürekli el değiştirmektedir.
Bugün ‘devlet’ deyince, manevi bir kişiliği, anayasal bir düzeni olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülke üzerinde kurulu, bir hükümete ve ortak kanunlara sahip teşkilat (örgüt) akla gelmektedir. Devlet kavramının tanımı noktasında çok farklı görüşler vardır. Bunun sebebi hemen herkesin olaya kendi ideolojisi, kültürel kimliği ve aldığı eğitim açısından bakmasıdır. Herkes onu, kendi anlayışı doğrultusunda tanımlamaktadır.
Kur’an, çok açık şekilde devletten, devletin yapısından bahsetmez. Böyle bir şey zaten Kur’an’ın konusu değildir. Çünkü Kur’an bir hidâyet rehberidir ve İnsanlara Allah’a nasıl kulluk yapılacağının, dünya hayatının nasıl yaşanacağının, hangi ilkelere uyacaklarının genel hatlarını gösterir. Ancak Kur’an, yönetimden, adil yöneticilere itaatten, mü’minlere iktidar verilmesinden, yönetici peygamberlerden, saltanat sahibi kralların azgınlıklarından, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinden, suçluların cezalandırılmasından, adaletle hüküm verilmesinden sık sık bahsediyor.
Kur’an’da çok miktarda siyasî kavram ve siyasetle ilgili pek çok prensip olmasına rağmen ‘İslâm’da bir yönetim şekli yoktur’ demek doğru değildir. Kaldı ki gönderilen bütün peygamberler, aynı zamanda kendi toplumlarının yöneticileri idiler. Onlar, İnsanları Din’e davet edipte sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakmamışlardır. Onları Allah’ın indirdikleriyle yönetmişler, aralarındaki sorunları ilâhî ilkelerle çözmüşlerdir.
Şüphesiz devlet anlayışı ve devletin örgütlenişi tarih boyunca bir gelişme göstermiştir. Ancak, yönetim, kanun, hukuk, hâkimiyet, hükümranlık ve benzeri şeyler hep devlete beraber düşünülmüş şeylerdir. İslâm tarihinde ‘devlet’ kelimesinin kavram olarak kullanılması Abbasîler döneminden itibaren başlamıştır. Sevinçli günlerin sırasının Abbasîlere geldiğini ifade etmek üzere ya kelimenin sözlük anlamından hareket ederek ya da ‘devlet’ kelimesinin geçtiği âyetten esinlenerek ‘devlet’ sözü kullanılmıştır. Zira ‘devlet’ kelimesinde mutluluk ve kutlu olmak anlamları da vardır. İktidarın el değişmesi, mevcut yönetimlerin iyi veya kötü olarak nitelendirilmesi, yönetime bağlılıklar ve karşı oluşlar bu kelime ile ifade edilmiştir.
Batılılaşma hareketlerinden sonra da İngilizcedeki ‘state’ kelimesinin karşılığı olarak ‘devlet’ kelimesi tam olarak yerleşmiştir. Biz ‘devlet’ konusundaki çok farklı görüşleri ve geniş açıklamaları bir tarafa bırakıp, İslâm’ın tavsiye ettiği
4467] R. İsfehanî, Müfredât, s: 252
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yönetim anlayışına kısaca değinmek istiyoruz.
İster ‘devlet’ diyelim, isterse başka bir ad verelim, yönetim olayının ilk insanla başladığı açıktır. İki insan bir araya gelse aralarında bir hukuk olayı meydana gelir. Toplu olarak yaşamaya mecbur olan İnsanların hukuksuz, yönetimsiz ve yöneticisiz olmaları mümkün değildir. Bir yöneticinin veya yönetimin yetkisinde belirli kurallara uyan topluluklar huzuru, toplumsal düzeni sağlarlar. Kuralsız, hukuksuz, yönetimsiz, başsız topluluklarda huzur ve düzen değil; kaos, anarşi ve düzensizlik vardır.
İslâm Geleneğinde Devlet
İnsanı başıboş bırakmayan Rabbimiz, onlara elçiler göndererek dünya hayatlarını nasıl yaşayacaklarını bildirmiş, uymaları gereken kuralları ve hukuku da onlara haber vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye hicret ettikten sonra İslâmî yönetimin genel esaslarını bizzat kendisi uygulayarak göstermiştir. O, vahy doğrultusunda İnsanların davalarına bakıyor, suçları önlemek için tedbir alıyor, gerekirse suçluların cezalarını veriyor, saldırgan düşmana karşı ordu çıkarıp savaşıyor, kimileriyle barış imzalıyor, çeşitli ülke yöneticilerine elçi gönderiyor, onlardan gelen elçileri kabul ediyordu. Allah’ın hükümlerini yerli yerinde uyguluyor, ticaret emniyetini sağlıyor ve gerekirse denetliyor, İnsanların eğitimleri için kurumlar tesis ediyor, emirler veriyor, diplomatik ilişkiler kuruyordu.
Şüphesiz bütün bunlar bugün ‘devlet’ denilen örgütün yaptıklarının benzeri idi ve o günün şartlarına uygundu. Peygamberimiz (s.a.s.) dikkat edilirse mescitte namaz kıldırıp, İnsanları irşad etmekle kalmamış, toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş, mü’minler topluluğunu sevk ve idare etmişti. O, ibadet, vaaz ve irşad işlerini kendine, yönetim ve hükümranlık işlerini dinle ilgisi olmayan siyasilere bırakmadı. Böyle bir şey İslâm’ın ilkelerine ters olurdu.
Peygamberimizin vefatından sonra Râşid Halifeler döneminde İslâmî devlet modeli daha da gelişti ve kurumsallaştı. Yönetim şekli Emevilerle saltanata dönüşse ve daha sonradan kurulan birçok İslâm devletinde saltanat kurumu korunsa bile; devlet yönetiminde ve hukuk alanında İslâm’ın genel prensipleri uygulanmaya çalışıldı. Raşid Halifelerin yönetimi, Peygamberimizin hayatını içine alacak şekilde, yani Asr-ı Saadet hep bir model olarak düşünüldü. Çünkü bu model, İslâmî bir yönetimin bütün özelliklerini taşıyordu.
İslâmî bir yönetim biçiminde şûra, biat ve Allah’ın hükümlerinin hâkimiyeti ana temeldir. Biat sıradan bir oy vermek değil, Allah adına bir yöneticiye, o yönetici Allah’ın emrine uyduğu müddetçe bir bağlılık ve itaat sözüdür. Bu söz içerisinde itaat, mü’min olarak kamu alanındaki görevleri yerine getirme, yöneticiye hayırlı işlerde yardımcı olma, hem de kendilerine yönetim emaneti verilenleri denetleme görevi ve anlayışı da vardır.
Şûrâ, İslâmî devletin en belirgin özelliğidir. Bu yönetimde söz hakkı ne bir kişinin, ne bir sınıfın, ne çoğunluğun, ne de her sözü kanun olan diktatörlerindir. Şûra, bütün işlerde yöneticilerin yetkili kimselere, hatta gerekirse halka danışmasıdır. Hakka ve halkın yararına en uygun kararların alınma çabasıdır. İslâmî devlet modelinde son söz, Hakka, yani Allah’ın hükmüne aittir. Allah’ın İnsan toplulukları için gönderdiği, onların faydasına olan genel ve değişmeyecek hükümlerdir. İslâmî devletin kuruluş amacı ve siyasetinin metodu, bu hükümleri
MİLLET
- 1009 -
uygulamak, İnsanların işlerini bu hükümler doğrultusunda yürütmektir. Ancak bu hükümleri anlayacak ve uygulayacak olanlar yine insanlardır. Şûra, yani her konuyu uzmanına danışma prensibi, İslâmî hükümlerin en iyi anlaşılmasını ve adaletli bir şekilde uygulanmasını sağlar. İman edenler bunun en güzel şekilde olmasına çaba gösterirler, ama hiç kimsenin anladığı ve uyguladığı şey İslâmî modelin kendisi değil, İslâm’ı kaynaklara uygun anlama ve yaşama çabasıdır.
Devlet Amaç Değildir
Öyleyse İslâmî devlet bir amaç değil, İslâm’ı daha iyi yaşamak, hakları sahiplerine ulaştırmak, dünya işlerini düzene koymak ve suçları önlemek için bir araçtır. Kimilerine göre devlet en son güç ve hâkimiyet makamıdır. Onun gücünün üstünde güç yoktur. Koyduğu bütün ilkeler ve kanunlar tartışmasız doğrudur ve itaat edilmesi gerekir. Böyleleri devleti en son güç makamı olarak tanıyarak, onu hak etmediği bir yere koymakta ve onu âdeta bir ilâh haline getirmektedirler.
İslâmî devlette, hâkimiyet; yani en son egemenlik Allah’a aittir. Bunun anlamı şudur: Mülk Allah’ındır. Yerde ve gökte olan canlı ve cansız bütün varlıklar O’nundur. İnsanlara din ve şeriat koyma, onlar hakkında hükümler, ölçüler ve ilkeler gönderme hakkı Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi bilir ve her şeye hâkimdir. İnsanlara düşen, Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul edip uygulamak ve böylece kulluk görevlerini yerine getirmektir.
Hâkimiyeti, belli bir toprak parçasına sahip olup, orada bir otorite kurmak, özgürlükleri ve bazı hakları kullanabilmek; bir ülkeye, bir halka bir kişinin, bir zümrenin hükmetme hakkı yoktur anlamına alırsak, ‘hâkimiyet milletindir’ demek yanlış değildir. Bu söz ile ‘milletin, daha doğrusu millet adına hareket ettiğini iddia edenlerin görüşünün üstünde görüş yoktur, onların kararlarının üzerinde hiçbir hüküm tanımayız’ anlamı kasdedilirse; bu şüphesiz İslâm dışı bir görüştür. Çünkü bu anlayış, hüküm (helâl-haram ölçüleri, hukuk ilkeleri) hakkını Allah’tan alıp kullara verme anlayışıdır.
İslâmî devlet, Allah’ın hükümlerini uygularken, günün şartlarına göre, İnsanların ihtiyacı kadar yeni kanunlar çıkarabilir, yeni kararlar alabilir. Teknik geliştikçe yeni kurumlar, yeni çalışma yöntemleri oluşturabilir. 4468
İslâmî hükümlerin uygulandığı İslâm devletine ‘dâru’l İslâm’ denildiğini hatırlayalım. Öyleyse bir yönetimin İslâmî sayılabilmesi, o yönetimin İslâmî ilkeler üzerine kurulması ve işlerin ve siyasetin İslâm’a göre yapılması gerekir.
Kimileri, ‘İslâmî yönetimin bir modeli yoktur. Yönetimle ilgili ilkeler ümmetin tarihî tecrübesi ve yeni gelişmelerle elde ettikleri, oluşturdukları sivil bir alandır’ görüşündedirler. İslâm fıkhının yönetimle ilgili ortaya koyduğu prensipler İslâmî yönetim modelinin kendisidir. Bu modelin günümüzde bilinen teknik terimlere uyması gerekmez. İnsanın bütün hayatını kuşatan İslâm, hükmetme, yönetme, kanun koyma gibi çok önemli bir alanı, her zaman hevâsına uyma zaafı olan İnsanın insafına bırakmamıştır.
İslâmî devlet modeli hiçbir monarşik, oligarşik, teokratik, laik ve birçok yönden demokratik modellere benzemez. Çünkü İslâm’ın kaynağı İlâhî vahy, diğerlerinin kaynağı ise İnsan aklıdır.
4468] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 139-142
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’ın Vatan Anlayışı
Bir kimsenin doğup büyüdüğü, ya da yerleşip yurt edindiği yerdir vatan. Çoğulu "evtân" olan vatan kelimesi Arapça "vatane" fiilinden bir isim olup fiil anlamı; yerleşmek, ikamet etmek demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de yurt, vatan anlamında "ed-dâr" lafzı kullanılır. "Dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir: Âhiret yurdu (dâru’l-âhıra) ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?4469 "Biz onlara âhiret yurdunu hatırlama (zikra’d-dâr) özelliği verdik."4470 Vatan kelimesi Kur'ân'da geçmez, bu kökten "mevtın"in çoğunu "mevâtın" yer ve mevki anlamında bir âyette şöyle kullanılır: "Şüphesiz ki Allah size bir çok yerde (mevâtına kesîrah) ve Huneyn savaşı yapıldığı günde yardım etmişti."4471
Hadislerde ise "vatan" ve "mevtın" sözcükleri; yer, mevki, yurt, belde ve ülke anlamlarında kullanılmıştır. Hadiste "O, benim vatanım ve yurdumdur."4472 buyrulur. Burada "vatan" ve "dâr" eş anlamlıdır. Abdullah b. Ömer'in naklettiği; "Rasûlullah (s.a.s.) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Bunlar; çöplük, hayvan kesilen yerler, mezarlık, yol kenarı, hamam, deve ağılı ve Beytullah'ın üstünde namaz kılmak."4473 Burada "mevâtın" (yer, yerler) anlamında çoğul kullanılmıştır.
Günümüzde vatan sözcüğü belli bir topluluğun hâkim güç olarak yaşadığı, sınırları belirli toprak parçasını ifade etmektedir. Böyle bir beldeye "ülke" veya "yurt" denildiği gibi, tebaasına da "vatandaş" veya "yurttaş" denir.
İslâmî açıdan yurt veya vatan "dâr" sözcüğü ile ifade edilir. Bu da İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için "dâru’l-İslâm", düşman elinde bulunan ülkeler için de "dâru’l-harp" olarak ifade edilir. İslâm fıkhında dâr; "bir Müslüman veya gayrimüslim idârecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke" olarak tarif edilir.4474
Dünya ülkelerinin dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp olarak ikiye ayrılması Kur'ân ve sünnette yapılmış bir tasnif değildir. Bazı çağdaş Müslüman araştırıcı ve yazarlar bu taksimi olaylar ve siyasî şartlar karşısında fakîhlerin yapmış olduğunu belirtmişlerdir.4475 Mûteber hadis kaynaklarında yer almayan ve daha çok Hanefîlerce delil olarak kullanılan bazı hadis rivâyetlerinde bu tâbirlerin kullanıldığı görülür. Şu rivâyetler örnek olarak verilebilir: "Dâru’l-harpte hadler uygulanmaz."4476 "Dâru’l-harp'te Müslümanla harbî arasında faiz yoktur."4477 "Dâru’l-İslâm kendinde bulunanı saldırıdan korur, dâru’l-harp de içinde bulunanı mubah kılar."4478
Asr-ı Saâdette dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp kavramının ortaya çıkışı şu şekilde olmuştur. Mekke döneminde mü'minlerin sayısı az olup, güç bakımından
4469] 6/En'âm, 32
4470] 38/Sâd, 46
4471] 9/Tevbe, 25
4472] Ebû Dâvud, İmâre 36
4473] Tirmizî, Mevâkît 141
4474] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Bulak, 1272, III, 247
4475] Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul,1988, 79
4476] es-Serahsî, el-Mebsût, IX,100; Zeylaî, et-Tebyîn, I, Baskı, Bulak,1313, IV, 97; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1319, IV, 178
4477] es-Serahsî, a.g.e., X, 28, XIV, 56; Zeylaî, a.g.e., IV, 97; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., VI, 178
4478] el-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, 2. baskı, Kahire, 1966, 60
MİLLET
- 1011 -
bağımsız yaşayabilecek durumda değillerdi. Çünkü Mekke yöresinde yönetim ve ekonomik güç müşriklerin elindeydi. İslâm'ın ilk zamanlarında dâvet ve ta'lim işleri Mekke'de Erkam b. Ebi'l Erkam'ın (ö. 13/634) evinde gizlice yürütülmüştü. İçlerinde Hz. Ömer'in (ö. 23/643) de bulunduğu birçok kimse orada Müslüman olmuştu. Bu yüzden o eve "dârûl-İslâm" denilmiştir.4479 Buradaki "dâr" sözcüğünün "ev, bina" anlamında kullanıldığı açıktır.
Diğer yandan Mekke müşriklerinin baskıları artınca Hz. Peygamber, tebaasına zulüm yapmadığı bilinen bir kralın yönettiği Habeşistan'a hicret edilmesini emir buyurdu. Bu ülke için Allah elçisinin "ardu sıdk (doğruluk ülkesi)" deyimini kullanıldığı nakledilir. Bunun hukuk terimi olarak bir anlamı yoktur, sadece iş başında doğruluk üzere olan bir yönetimin varlığını ifade eder.4480 Mekke döneminde dâru’l-İslâm'dan söz etmek imkânı yoktur. Ancak Mekke fethedilinceye kadar bu yörenin dâru’l-harp sayıldığında şüphe yoktur. Nitekim Mâlikî fakîhlerinden İbn Kasım (ö. 191/807), dâru’l-harp'te Müslüman olan bir kölenin, İslâm'a girmemiş olan efendisiyle mülkiyet ilişkisini incelerken Mekke için şöyle der: "... Bilal, efendisinden önce İslâm'a girdi. Ebû Bekir de onu alıp âzâd etti. Ülke de o zaman dâru’l-harp idi, çünkü o sırada Mekke'de câhiliyye devri otoritesi ve hükümleri hâkimdi."4481 (Ashâb zamanında değil; çok daha sonra yaşayan fakîhler tarafından Mekke dönemi için kullanılan dâru’l-harp tâbiri, harp/savaş yurdu anlamında değil; İslâm yurdu olmayan, şirk ve küfür yurdu anlamında kullanılmış olmalıdır.)
İbn Abbas’ın (r.anhümâ) hicretten önceki dönem için Medine hakkında da dâruşşirk deyimini kullandığı görülür. O şöyle demiştir: "Allah elçisi, Ebû Bekir ve Ömer de muhâcirlerdendi, çünkü onlar da müşriklerden hicret ettiler. Ensar'dan muhâcir olanlar da vardı. Çünkü Medine dâruşşirk idi, onlar da Akabe gecesi Rasûlullah'a geldiler."4482
Müslümanlar Medine'ye hicret edip siyasî, ekonomik ve askerî bir güç olarak kendi toplumlarını yönetecek güce kavuşunca İslâm Devlet sistemi uygulaması başlamıştı. İşte artık Medine yöresinde yahudilerle ve diğer müşrik topluluklarla İslâm toplumu arasında birtakım ikili anlaşmalar yapılıyordu. Bu konuda hazırlanan ilk İslâm Anayasası'nı örnek verebiliriz.4483
Böylece Medine'de dâru’l-İslâm uygulaması sözkonusu idi. Ancak, Mekkeli mü'minlerin hicret ederek yerleşmeleri nedeniyle önceleri Medine bir "dâru’l-hicre" yani "hicret vatanı" durumunda idi. Mekke ise halen "dârul-küfr ve'l-harp" durumundaydı. Çünkü orada hiçbir Müslüman bir yakını veya müşriklerden birisinin himayesi olmadan namaz bile kılamıyordu. İbn Hazm bu durumu şöyle belirtir: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) Medine'si dışında her yer dâru’l-harp, düşmanla çatışma ve cihad alanıydı."4484 Bu duruma göre hicretten önce dâru’l-İslâm mevcut değildi. Hicretle birlikte Medine yöresi dâru’l-İslâm halini aldı. Daha sonra Hz.
4479] Hâkim, el-Müstedrek, 1. Baskı, Riyad 1968, Fezâil, III, 502; Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 477
4480] Bk. İbn Hişâm, es-Sîre, Mısır 1355, I, 339, 340
4481] Malik, el- Müdevvene, Mısır 1323, II, 22
4482] Nesâî, Sünen, Bey'a, 13; Mısır 1348/1930, VII, 145
4483] Bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I,121 vd; Salih Tuğ, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1970, 35 vd.; Ahmet Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası, 38 vd.
4484] İbn Hazm, el-Muhallâ, VII, 353
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber zamanında fethedilen yerler dâru’l-İslâm'a katılırken, fetihten sonra Mekke de dâru’l-İslâm'a katılmış oldu.
İşte sınırlarla çevrili bir toprağın mü'minlere vatan oluşu bu ölçüler içinde gerçekleşmiştir. Mekke'de doğup büyüyen, mal-mülk sahibi olan ilk mü'minler mal, can, ırz güvenliği, inanç ve ibâdet öğürlüğünü tehlikede görünce önce Habeşistan'a daha sonra da Medine'ye hicret ederek öz yurtlarını terk etmişlerdir. Ancak bu, sürekli terk etmekten çok, İslâm'ı serbest yaşayıp yayabilecekleri yeni bir ortam arayışıydı. Nitekim Hz. Peygamber'in hicret için Mekke'den ayrılırken Kâbe'ye doğru bakarak; "Vallahi biliyorum ki, sen hiç şüphesiz Allah'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah'a en sevgili olansın" dediği nakledilir.4485 Yine vatanından kendi isteği dışında çıktığını şöyle belirtir: "Eğer senin halkın, beni senden çıkarmamış olsaydı, çıkmazdım. (Allah’ım!) Beni, beldelerin Sana en sevimli olanında yerleştir."4486
Diğer Müslümanlar da Mekkelilerin dayanılmaz işkenceleri karşısında hicret için izin isteyince Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. Orasının iki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer olduğunu gördüm. Orası Yesrib (Medine)'dir. Gitmek isteyen oraya gitsin. Orası yakın bir beldedir. Siz orayı biliyorsunuz; Şam'a giderken ticaret kervanınızın yoludur."4487
Hicret emri verilince şu âyet inmiştir: "Şöyle de: ‘Rabbim! Beni takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve selâmetle girdir. Oradan gönül rahatlığı ve selâmetle çıkar. Sen bana nezdinden yardımcı bir güç ver."4488
“Din ve vicdan özgürlüğü”, gerçek anlamda ancak Kur’an ahkâmının yürürlükte olduğu İslâm devletinde (dâru’l-İslâm’da) olur.
Pek çok İslâm fakîhinin tarif ettiği şekliyle dâru’l-İslâm; "Müslümanların idâre ve hâkimiyetleri altındaki yerdir."4489 Üzerinde İslâm’ın hâkim olduğu yerleri (dâru’l-İslâm’ı) her türlü tehdit ve tehlikeden korumaya çalışmak şarttır. Çünkü orada yaşayan İslâm toplumunun mal, can ve ırzını koruma, selîm aklını ve fıtratını muhâfaza edecek tedbirler alma, din ve vicdan özgürlüğünün devamını sağlama ile eş değerdedir.4490
Vatandaşlık
Vatandaşlık kavramı, kişinin belirli bir devlete mensubiyetini ortaya koyan ve muhtevasını belirleyen hükümler itibariyle onun hukukî sıfatı şeklinde tezahür eden bir statüyü ifade eder.
Vatandaşlığın İslâm devletindeki anlamı konusunda akla ilk gelen prensip, "Mü'minler ancak kardeştirler"4491 âyetidir. İslâm devleti için yeryüzündeki bütün Müslümanlar prensipte fark gözetilmeksizin vatandaşlık bağı içerisinde addedilirler. Gayri müslim bir diyardan İslâm toprağına göçen her Müslüman, İslâm
4485] Ahmed b. Hanbel, Müsned IV, 305; Dârimî, Sünen II,156
4486] Ahmed b. Hanbel, IV, 305; Beyhakî, Delâlilü’n-Nübüvve, II, 243
4487] Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 45, Ta'bîr, 39; İbn Sa'd Tabakât, I, 226; Abdurrazzak, el-Musannef, V, 387; Beyhakî, Sünen, IX, 9
4488] 17/İsrâ, 80
4489] es-Serahsî, el-Mebsût, X,81, Şerhu's-Siyer, IV,1253
4490] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 318-319, özetlenip bazı tasarruflarda bulunularak.
4491] 49/Hucurât, 10
MİLLET
- 1013 -
devletinin tam anlamıyla vatandaşı olur; diğer Müslümanların sahip olduğu bütün haklardan istifade eder. Bunun için o göçmenin, fıkhî anlamda seferîlik şartlarından çıkması; en az on beş gün ikamet ederek "mukim" hale gelmesi lazım ve yeterlidir.4492
İslâm devletinin gayri müslim vatandaşlarına (tebaasına) gelince, bunlar zimmî (ehl-i zimme) adı altında mü'minlerden farklı bir statüye bağlanmışlardır. Zekât adı ile Müslümanlardan tahsil edilen vergilerden ve mü'minler için mecburî olan askerlik mükellefiyetinden muaf tutulurlar. Güvenliklerinin devlet tarafından tamamen üstlenilmiş olmasına mukabil, birçok muâfiyet ve istisnaları olan, oranı düşük bir nevi baş vergisi mâhiyetinde yıllık cizye öderler. Aralarındaki ihtilâfları kendi dinlerinin kurallarına göre bir nevi adlî özerklik içinde kendi aralarında hallederler.
Bazı Müslümanlar İslâm toprağında yaşamasalar bile dünyadaki bütün Müslümanlar esas itibarıyla bir tek millet teşkil ederler. Kur'ân-ı Kerîm'den ve Rasûlullah'ın sünnetinden kaynaklanan bu şuur, değişik coğrafyalarda yaşayan muhtelif Müslüman halklarda olan ortak bir kamuoyu teşkil etmeye devam etmektedir.
Müslüman halkları yöneten devletler ve siyasî otoriteler İslâm'ın ne kadar içinde ve ne kadar Kur’an ahkâmına, O’nun ölçülerine riâyetkâr ve İslâm hukukuna ne derece bağlı iseler, ümmet şuuruna ve esprisine yakın ilişkilerin o derece rahatlayacağı tabiidir. Yakın zamanların ve şimdiki dünyanın içinde Müslüman halkın yaşadığı ülkelerin, İslâm devleti sayılacak şekilde Allah’ın indirdikleri ile hükmetmedikleri ve yöneticilerinin hemen hepsinin tâğut olduğu inkâr edilemez. Resmen dillendirilmese bile laiklik ve ulusalcılığa dayanan ulus devlet ölçeğindeki günümüz Ortadoğu ülkelerinin devletleri, ümmetçilikten ve tüm Müslümanları kucaklayıp kardeş kabul etme ve onlara hizmet etme anlayışından çok uzaktır. Bu çizgide halkı Müslüman ülkelerin vatandaşlık hukuklarının mü'minlerin kardeşliği esasıyla somut anlamda bir bağlantısı kalamayacağı tabiidir. Günümüzde, içinde Müslümanların yaşadığı ülkeler, aralarında sosyal, ekonomik ve kültürel dayanışmayı kayda değer bir seviyede gerçekleştirmek bir yana; siyasî işbirliği konusunda dahi başarı sağlayamamaktadırlar.
Bugün bütün dünya Müslümanlarının ortak kamuoyu, bölünmüşlüğü ve dağınıklığı ortadan kaldıracak ve iman kardeşliği esasını ön plana çıkarıp ihyâ edecek gelişmeleri iştiyakla beklemeye devam etmektedir.4493
“Vatandaş” kimliği Müslüman kimliği yerine geçmez.
İslâm topraklarında vatandaş kimliğinin Müslüman kimliğinin yerini alması hilafet sisteminin ortadan kaldırılmasından sonraya tekabül eder. Hilafet sistemini ortadan kaldıran ve Müslümanları halifesiz kılan jakoben güçler, vatandaş kimliğini öne sürdüler. Vatandaş kimliği, cemiyet halinde yaşayan insanın kendini vahiy dışı kanunlarla, kriterlerle mukayyet görmesidir. Akıl, hâfıza ve ünsiyet kabiliyetine haiz olan insanoğlu mükerrem bir varlıktır. İnsan cemiyet halinde yaşadığı için hukukî, ahlâkî, siyasî ve iktisadî hükümlere ihtiyaç vardır. Müslüman insan ihtiyaç duyduğu hukukî, ahlâkî, siyasî ve iktisadî hükümleri dininde, yani
4492] Muhammed Hamidullah, İslâmda Devlet İdaresi
4493] Mahmud Rifat Kademoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 321-322
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vahiyden alır. Bu, onun Müslüman kimliğinin vasfıdır.
Allah Teâlâ, kendini tevhid dini olan İslam’a nispet eden fertlere tek bir isim vermiştir, o da “Müslüman” ismidir.4494 Muvahhid mü’minlerin, diğer bir deyişle Tevhid dini İslâm’ın tüm dönemlerdeki fertlerinin ismi, sıfatı, kimliği bu olmuştur, yani Müslüman! Nasıl ki Allah’ın (c.c.) katında tek makbul olan dinin ismi İslâm ise,4495 bu dinin müntesiplerinin ismi de sadece ve sadece Müslüman olmuştur. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm peygamberlere gelen dinin ismi sadece ‘İslâm’dı.4496 Yine Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar gelen tüm peygamberlere inanan ashabın ismi sadece ve sadece Müslüman olmuştur. Yüce Rabbimiz Kur’an’da bahsi geçen tüm ashaba Müslüman kimliğini takmıştır: “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, fakat o Allah (c.c)’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman’dı, müşriklerden de değildi. Doğrusu onların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber (Hz. Muhammed) ve O’na iman edenlerdir. Allah (c.c) da mü’minlerin dostudur.” 4497
“Allah’a dâvet eden ve salih amel işleyerek “Şüphesiz ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” 4498 Görüldüğü gibi, kimlik, öyle akideden koparılıp bir kenara atılacak ‘tâli’ bir mevzu değildir. Ya Hac suresinin son ayetine (78. ayet) ne demeli? Rabbimiz buyuruyor: “Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur’ân’da, Peygamberin size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size “Müslüman” adını veren O’dur. Artık namaz kılın, zekât verin, Allah’a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!” (22/Hacc, 78). Ne muhteşem bir tanımlama tablosu... Tabloya bakar mısınız? “Peygamber bize şâhit, biz de Müslüman kimliğimizle insanlığa şâhit oluyoruz...” Bugün kendini İslâm müntesibi sayan bir sürü insan yığınının bu kimliği (ismi-sıfatı) ne hale soktuğunu görmüyor olamazsınız. Âdeta kendilerini Müslüman, sadece Müslüman olarak takdim etmekten utanır olmuşlar. Bizzat Allah’ın (c.c.) taktığı bu isim yetmiyormuş veya az geliyormuşçasına kendilerine ek isim takmaktadırlar. Şu terkiplere, sentezlere bakar mısınız: “liberal Müslüman, muhafazakâr Müslüman, sağcı Müslüman, solcu Müslüman, kemalist Müslüman, sosyalist Müslüman, entelektüel Müslüman, modern Müslüman, diyalogcu Müslüman, milliyetçi Müslüman, demokrat Müslüman... vs.”
Allah Teâlâ’nın taktığı kimlikle ortaya çıkamayanlar, Allah’ın (c.c) dinini nasıl temsil ve tebliğ edebilir? Temsil edilemeyen din, tebliğ edilebilir mi? Onun için diyoruz ki, İslâm önce temsil edilmeli. Bunun başlangıcı da Allah Teâlâ’nın taktığı isimle ortaya çıkmaktır. Önce, “Ben müslümanım, diyen güzel sözlü” kişi olmak gerekir. İlk adım, ilk giriş budur. Mamafih; biz ilan ediyoruz, dost düşman bilmiş olsun ki: “Biz yalnız ve yalnız MÜSLÜMAN’ız”. Biz Müslümanlar olarak; vatandaşlık kimliği ile değil, Müslüman kimliğimizle birbirimize bağlıyız. İslamî kişilik ve kimlik adına tüm etiketlere, eklere, yama ve sentezlere ‘Lâ’ (hayır) diyoruz. Biz liberal Müslüman, muhafazakâr Müslüman, sağcı Müslüman, solcu Müslüman, kemalist Müslüman, sosyalist Müslüman, entelektüel Müslüman, modern
4494] 22/Hacc, 78
4495] 3/Âl-i İmran, 19 ve yine bk. 3/Âl-i İmran, 85
4496] Bak. 2/Bakara, 130 - 133
4497] 3/Âl-i İmran, 67-68
4498] 41/Fussilet, 33
MİLLET
- 1015 -
Müslüman, diyalogcu Müslüman, milliyetçi Müslüman, demokrat Müslüman değiliz ve tüm bu terkiplerden berîyiz. Tüm bu ek isimlendirmeleri cahiliye artıkları olarak görüyor, hepsini toplayıp çöp sepetinin içine atıyoruz. Bize sadece ve sadece Müslüman ismi yeter. Biz Rabbimizin bize verdiği bu isimden memnunuz ve râzıyız. Emperyalizme, siyonizme, kapitalizme ve bizlere avlanacak bir av, bir yem gözüyle bakan ülke içi ve dışı tüm aç kurtlara karşı, Müslüman kimliğimizi kuşanmalıyız. Bilmeli ve inanmalıyız ki; varoluş açısından bakıldığında Müslüman kimliği; kavimler, ırklar, mekânlar ve zamanlar üstüdür; varlığı belli bir ırka, kavme, zaman ve mekâna mahsûs ve bağlı değildir. Bugün yeryüzünde İslâm’ı din olarak seçmemiş, benimsememiş kavimler vardır, bugün Müslüman olan toplumlardan bazıları da -Allah korusun!- gelecekte İslâm’ı terk edebilirler, ancak bütün bunlara rağmen Müslüman kimliği tarihi, kültürü, medeniyeti ve mensupları ile varlığını sürdürmüştür ve sürdürecektir. Müslüman kimliği, İslâm ile mukayyeddir. Sümmetedarik/sonradan uydurulmuş hiçbir kimlik onun yerine geçemez. Müslümanlar, vatandaş kimliğiyle değil, Müslüman kimlikleriyle birbirlerine bağlıdırlar. 4499
Câhiliyyenin Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terk et!” Dayatması
Irkçıların bir sloganı var: “Ya sev, ya terket!” diye. Ya her şeyiyle, düzeni, fesadı, ahlâksızlığı, zulmü, müslümanların başörtüsüne bile çoğu alanda izin vermeyen anlayışıyla seveceksiniz, ya da defolup gideceksiniz... Bu tehdit dolu mesaj, ne olduğu tartışılan “vatan” kavramını, toprak ve ülkeyi; içinde yaşayan insandan, hem de kendi vatandaşından daha üstün görmenin (putlaştırmanın) uzantısı bir dayatma değil de nedir? “Ya sev, ya terket!” Bu sloganla Hz. Peygamber’in, içinde Allah’ın evi, en mukaddes yer bulunan Kâbe’nin bulunduğu, kendi ülkesi Mekke’den hicretini, hatta on yıl sonra Mekke’yi fethettikten sonra bile tekrar eski vatanını değil de Medine’yi tercihini nasıl izah edeceğiz? Mekke’de doğan veya doyan bir kimse, Mekke’de inandığı gibi yaşatmayan yöneticileri ve onların düzeninin hâkim olduğu ülkeyi ne kadar sevebilir? Artık o, mü’min vasfını kazanır kazanmaz, Medine’nin doğal vatandaşı, gönülden Medine’li değil midir? Dâru’l-harb veya dâru’l-küfürde doğan mü’min bir kimsenin gerçek vatanı, dâru’l-İslâm değil midir?
“Ya sev, ya terket!” Öyle mi? Ne tümüyle ve her şeyden çok seveceğim, ne de kolay kolay terk edeceğim! Kim, kime neyi zorla sevdirmeye kalkıyor; kim kimi, hangi hakla nereden ve niçin kovuyor? Mekke’den Rasûlullah’ı ve mü’minleri kimler kovuyordu? Bu tür sloganı kimler söylüyordu dersiniz? Şimdi üzerinde yaşanılan ülke, Mekke’ye/Dâru’l-harbe benzemiyor da Medine’ye mi benziyor yoksa? Bu ölçüler içinde bu slogan doğaldır, ama tek şartla; bunu inancını yaşamak isteyen müslümanlara karşı söyleyenlerin, tarih boyu peygamberlere ve mü’minlere hangi inançtaki insanların bu sözü söylediğini değerlendirmeleri gerekiyor: “Kavminden ileri gelen müstekbirler/büyüklük taslayanlar dediler ki: ‘Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız; yahut dinimize döneceksiniz.’ (Şuayb) Dedi ki: ‘İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)? Allah bizi ondan (kâfirlikten) kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek, Allah’a karşı iftirâ etmiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hali
4499] Nur Hira
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müstesnâ geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet (kimin haklı, kimin haksız olduğunu adâletle açığa çıkar). Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”4500
Onlar bilmiyorlar ki, insan bir yeri sadece sevmediği için terk etmez. Seven insanlar da sevdiklerini isbat etmek için, ya da daha büyük sevgi (Allah sevgisi) için sevdiklerini terk etmek zorunda kalabilirler. Hele bir toprak sevgisi, Allah sevgisi ile çatışıyor ve birinden birini tercih etmek gerekiyorsa... Yoksa şehidlik kavramını bile anlayamayız; öyle ya şehâdet, vatanı terk etmek değil midir? O zaman Allah’a tercih olunan bu sevgi bir puta dönüşür. Seven sevdiği için fedâkârlığı, o uğurda gerekli mücâdeleyi göze alandır. Sevdiğinin (vatanın) üzerine çöreklenen ve oradaki İslâm dışı da olsa yönetimi, zulmü de onaylayıp seven, Allah için sevgi beslenilmemesi gereken hususlara da gönlünü açan kimse, sevdiğini iddiâ ettiğini ya öldürmek için delicesine seviyor, ya da orayı putlaştırıyor demektir. Bir mü’min, sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine de Allah için buğz eder. “Vatan sevgisi imandandır” diye meşhur olan söz, kesinlikle sahih hadis metinlerinde yoktur. Ama, insanın doğup büyüdüğü yeri belirli ölçüler içinde sevmesi, fıtrî/doğal bir özelliktir. Fakat, sevgide ölçülü, âdil olmak ve Allah’a isyan edenlere ve O’nun yasakladıkları şeylere muhabbet duymamak şartıyla. “Vatan sevgisi”, cennet sevgisi demektir. Müslümanın esas vatanı, ana vatanı, baba ocağı orasıdır. Babamız Âdem ve anamız Havvâ, ilk olarak orayı vatan edinmişlerdi ve esas gideceğimiz yer, hazırlandığımız ve yatırımlarımızı yaptığımız mekân orasıdır. Dünyanın hiçbir yeri bizim gerçek vatanımız olamaz, burada misafiriz, yolcuyuz. Kaldı ki hiçbir imiz doğacağımız yeri kendimiz seçmedik. Her insan için doğduğu yer kutsal sayılınca, her insana göre kutsal olan da değişecek, aralarındaki üstünlük de göreceli olacaktır. Ölçü, insanın kendisi olursa, İlâhî ölçüleri kendi sübjektif ölçülerine göre tahrif eder.
Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
Bir insan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır. İslâm'ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından, tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insanların oralarda dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için tüm arz Allah'ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti, orada inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir. Bu arada nice insanın hadis diye ileri sürdüğü “Hubbu’l vatan mine’l îman (Vatan sevgisi imandandır) ifadesinin hadis olmadığını, mevzû/uydurma olduğunu söyleyelim.4501 İnsanın ırkına, doğduğu yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek
4500] 7/A’râf, 88-89
4501] Bk. Uydurma Hadisler, Harun Ünal, Mirac Y., c. 1, s. 79-86; Aliyyü’l Kari, Uydurma Olduğunda İttifak Edilen Hadisler, İnkılâb Y., s. 126; Sehâvî, Makasıd, s. 183; Suyûtî, ed-Düreru’l-Muntesıre, s. 108; Sâğânî, Mevduât, s. 53; Semhudî, Gammaz, s. 60; İbnü’d-Deybâ, Temyîz, s. 77, Aliyyu’l-Kari, Kübrâ, s. 189; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, I/413.
MİLLET
- 1017 -
hale gelmesi, vatanın -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi bu açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur'an'da geçmez. İslâmî açıdan yurt veya vatan "dâr" kelimesiyle ifade edilir. İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için klasik ve meşhur değerlendirmeye göre "dâru’l-İslâm", müslümanların idâre ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise "dâru’l-harp" kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede İslâmî inancını, tevhidî duruşunu ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse; gücü yetiyorsa cihad ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri alması veya gücü yetmiyorsa bunları koruyup dinini yaşayabileceği yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret'in Kur'an'da ve Sünnette çok büyük önemi vardır.
Ayrıca, içinde Kâbe'nin bulunmasından dolayı müslüman açısından dünyanın en kutsal yeri sayılmaya müsâit olan bir vatanda, Hak Dinin yaşanamadığı için oradan hicret eden Rasûlullah ve ashâbının, aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke'deki yönetime karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır. Şu âyet; vatan, cihad ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: “Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: 'Dünyada ne işte idiniz?' derler. Bunlar; 'biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kimseler idik' diye cevap verirler. Melekler: 'Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!' derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir."4502 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin mücâdelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah'ın hadislerinden öğreniyoruz.
Milliyetçilik/Ulusçuluk/Ulusalcılık
Irkçılık ve kavmiyetçilik, 19. asrın sonlarından itibaren ülkede yanlış ifadelendirilerek “milliyetçilik” kavramıyla dillendirilmektedir. Milliyetçilik, ulus anlamındaki milleti ve onun değerlerini ideolojik, kültürel ve siyasî esas olarak kabul eden görüşlere denir; nasyonalizm, ulusçuluk ve ulusalcılık demektir. Millet kelimesinin Kur’an’da ve İslâm kültüründeki anlamı dikkate alındığında milliyetçilik kelimesinin tümüyle yanlış anlamda kullanıldığı görülür. Aslında İslâm kültüründeki ve kelimenin lügat anlamındaki karşılığı ile “milliyetçilik”, dini ve dinin özellikle toplumsal değerlerini savunmak demektir. Fakat bu kavram, kesinlikle bu anlamda kullanılmaz; tam tersine dinin tasvip etmediği bir anlayış doğrultusunda kullanılır.
Milliyetçilik, gerek bir kavram, gerekse süren bir hareket olarak değişik şekillerde ve şartlarda ortaya çıkmış, buna bağlı olarak tarif ve tasnifler de farklı olmuştur. Bu, biraz da “millet” ve “milliyet”e verilen anlamlarla ilgilidir. Bu terim, İslâm dünyasına ve kültürüne aktarıldığı zaman, problem biraz daha karmaşık bir yapıya bürünmektedir. Fakat genel olarak milliyetçiliğin millî devlet, millî kalkınma, bağımsızlık, millî birlik, millî dil, millî kültür... alt kavramlarını öne çıkardığı, dolayısıyla daha dar, daha sınırlı bir siyasî ve sosyal yapıyı öngördüğü söylenebilir. Bir başka açıdan milliyetçilik, kişinin kendisini etrafındakilerden farklı bir şekilde tanımlaması anlamına gelir. Kişinin üyesi olduğu ulusa/topluma hayranlık ve bağlılık duyguları geliştikçe diğerlerini dışlama veya geri plana itme eğilimi de güçlenmektedir.
Milliyetçiliğin bir ideoloji olarak doğuşunu milletlerin (ulusların) ortaya çıkışı
4502] 4/Nisâ, 97
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile başlatmak mümkündür. Bu yönüyle milliyetçilik, batı kaynaklıdır. Feodalite çözülürken milletleşme (uluslaşma) hareketleri güç kazandı. Bir ideoloji olarak milliyetçiliğin belirmesi, 18. yüzyıl Batı Avrupa’sı ve Kuzey Amerika’sında gerçekleşti. Amerika ve Fransız ihtilâlleri bunun ilk belirtileridir. Bu akım, 19. yüzyılın başlarında Güney Amerika’ya, Orta Avrupa’ya, yüzyılın ortalarına doğru güney ve güneydoğu Avrupa’ya sıçradı. 20. yüzyılın başlarında bazı Asya ülkelerinde kendini gösterdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık hareketlerinin ortaya çıkmasıyla Asya ve Afrika ülkelerinde sosyalizm ile birlikte güçlendi.
Milliyetçilik; din, dil, toprak, menfaat birliği gibi faktörlerin tesiri altında ortak değerlere sahip olanların yakınlaşma duygusundan ve vâkıasından kuvvet almakla birlikte; bir ideoloji olarak “millî devlet”i (ulusa ve ırka dayalı ulusal devleti) esas alır. Bu yüzden feodal beylikler, imparatorluklar, dinî birliğe dayalı toplumlar, kabile toplumları için milliyetçilik ideali diye bir şey sözkonusu olmamıştır.
Batıda milliyetçiliğin ortaya çıkışı kapitalizmin gelişmesiyle de yakından ilgilidir. Ticarî kapitalizmin doktrinini oluşturan merkantilizm, devletlerin dış piyasalarda kendi tüccarıyla bütünleşmesini, bu da “millî şuur”un (ulusal bilincin) varlığını gerektirmiştir. Yine feodal toplumda önemli olan din faktörünün protestanlık ve laiklik ile zayıflatılması, sosyal birliğin en önemli unsuru olarak “vatan” fikrinin güç kazanmasını sağladı. Kapitalizm, hıristiyanlığı kendi amaçları doğrultusunda reforma tâbi tuttu; protestanlık bunun sonucudur. Yine protestanlığın bir varyantı olan püritenliğin 17. yüzyıldan itibaren İngiliz milliyetçiliğinin temelini teşkil ettiği biliniyor. Tevrat ve yahûdi kültürünün bu yeni oluşumda büyük bir yeri vardır.
18. Yüzyıl, ülkelerinden sürülen veya buralardan kaçan kanundışı kişilerin yerleştiği Amerika’da milliyetçiliğin güçlendiği bir dönem oldu. Ferdiyetçiliği bayrak yapan hürriyete susamış bu insanlar milliyetçi ideolog ve politikacıların fikirlerini rehber edindiler. Bu fikirler Fransız İhtilâlinde de etkili oldu. Milliyetçiliği Avrupa’ya ve oradan da Osmanlı ülkesine kadar yayan Fransız İhtilâlidir. İhtilâlin ilk dönemlerinde milliyetçilik, mutlak monarşileri, dinî cemaatleri hedef olarak almış, buna bağlı olarak hürriyet/özgürlük mücâdelesini vurgulamıştır.
İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi’nde yer alan “egemenlik hakkının ulusa âit oluşu”, “ulusal egemenlik” ilkesi, bir yönüyle millet (ulus) ve milliyetçilik kavramlarını güçlendirirken millî menfaatleri savunan ve aynı zamanda yöneticilerin halkın destek ve oyuyla seçilmelerine imkân sağlayan ulusal siyasî ve idârî yapılara da yol açmıştır.
Fransız Devriminin, özgürlük (hürriyet), eşitlik (müsâvât) ve kardeşlik (uhuvvet) sloganı ve İnsan Hakları Beyannamesi, liberalizm ve demokrasinin temelini oluştururken; siyasî batılılaşma tarihimizde önemli bir yere sahip oldular. Napolyon bu akımın Avrupa’da ilk ve etkili yayıcısıdır. Bu arada buna tepki olarak Alman milliyetçiliği doğdu. 19. yüzyıl Batısında kapitalizmin getirdiği sosyal buhranlar sosyalizmle birlikte liberal ve demokratik ideallere bağlı milliyetçiliği geliştirirken Alman milliyetçiliği otoriter ve muhâfazakâr bir temel üzerinde inkişaf etti ve gelişti.
19. Yüzyılın sonlarında Avrupa’da hânedanlar çökerken milliyetçi akımlar
MİLLET
- 1019 -
Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya gibi birçok devletin doğuşunda etkili oldu. Milliyetçilik zaman içinde faşizm ve nazizme yol açarken, komünizm gibi enternasyonalciliği esas alan bir rakip de kazandı. Bununla beraber bağımsızlık hareketlerinde sosyalizm, hatta komünizm, milliyetçiliğin unsurlarından birini teşkil etti. Yine Avrupa Topluluğu gibi uluslar arası bütünleşmelerin gecikmesi, bazı başarısızlıkları da milliyetçiliğe bağlanabileceği gibi, komünist ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların ve bölünmelerin temelinde de milliyetçilik vardır. Stalin, Tito, Enver Hoca ve Mao komünist olmakla beraber milliyetçi idiler denebilir. Mao komünizminde milliyetçilik, lafzan da bir düstur olmuştur.
Milliyetçilik hareketleri, Osmanlı Devleti’nin yıkılış sebeplerinden biridir. Burada ilk milliyetçi adımlar müslüman olmayan azınlıklar tarafından atıldı. İktisadî yönden kaçakçılığın, fikrî yönden Fransız Devriminin beslediği Rumlar, milliyetçilik akımına önderlik yaptılar ve ilk defa Yunanistan bağımsızlığını kazandı. Bulgarların ve Ermenilerin yürüttükleri milliyetçilik faâliyetleri yeni yeni doğmakta olan komünizmden kuvvet aldı. Hatta II. Abdülhamid döneminde Komünist manifesto, Ermeniler tarafından Türkçeye tercüme edildi.
Müslüman unsurlardaki milliyetçi hareketler ise, Batılı sömürgeciler, özellikle İngilizler tarafından oluşturulmuş ve kışkırtılmıştır. Arap milliyetçiliğine hıristiyan Arapların önderlik yapması bu açıdan sebepsiz değildir. Bütün İslâm ülkelerini ve Osmanlı Devleti’ni etkileyen bu hareketlerde “azınlık kategorisi” ile “bağımsızlık kategorisi” öne çıkmıştır. Kendilerini içinde yaşadıkları siyasî yapıdan ayırt etmek, geçmişi canlandırmak, etnik kökleri vurgulamak, ulusal dillere ve kültürlere ağırlık vermek, bu kategorilerin en belirgin yönleridir.
20. Asrın başlarına kadar Osmanlı ülkesinde millet ve milliyet kavramları, İslâm dini ve Osmanlı kültürü açısından müsbet anlamlara sahipti. Bunun en önemli sebebi, millet kelimesiyle din kelimesinin eşanlamlı oluşları idi. Nitekim 19. asrın ortalarından itibaren “nation” Osmanlıcaya “kavim” olarak aktarılmış; “millet”, din unsurunun belirleyici olduğu cemaatler için kullanılmıştır. Bugünkü anlamda milliyetçilik için uzun yıllar “kavmiyetçilik”, ırkçılık anlamında ise “cinsiyet” kavramı kullanılıyordu.
II. Meşrûtiyet devrini baştan aşağı kaplayan milliyetçilik (ulusçuluk ve ulusalcılık) tartışmaları, esas itibarıyla milliyetçiliğin gittikçe Türkçülük/Turancılık çizgisine çekilmesinin bir sonucudur. Rusya’dan göç edip gelen Türk aydınlarla (Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu vb.) aslen Türk olmayan Osmanlı aydınlarının (bunlar arasında Moiz Kohen Tekinalp gibi yahûdiler de vardır) başı çektiği, İttihat ve Terakki iktidarının desteğine de sahip olan Türkçülük/Turancılık hareketi, hem Osmanlıcıların, hem de İslâmcıların tenkitlerine muhâtap oldu.
Osmanlıcılar (Ali Kemal, Süleyman Nazif gibi) daha çok Osmanlı birliğinin dağılması, Türk kültürünün Osmanlı Devleti içindeki gayrimüslim veya Türk olmayan müslüman tebaanın katkılarından mahrum kalmayacağı, İslâmiyet öncesi Türk kültürüne uzanmanın anlamsızlığı... gibi noktalarda tenkitler geliştiriyorlardı. İslâmcılar ise –Osmanlıcıların tenkitlerini paylaşmanın yanında- milliyetçiliğin (kavmiyetçiliğin) İslâm’a aykırı bir düşünce ve siyaset olduğunu öne alarak harekete geçtiler. Bütün müslümanların kardeş olduğu, Arah, Türk, Acem vb. ayrımların âyet ve hadislere ters düştüğü, üstünlüğün ancak takvâda olacağı, İslâmiyet’in asabiyeti/ırkçılığı yasakladığı, milliyetçiliğin müslüman ülkeler ve
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uluslar arasında parçalanmalara, kopmalara sebep olacağı, bu sebeple de Osmanlı İslâm birliğinin bozulacağı gibi görüşler çok geniş ve yaygın bir şekilde ileri sürülmüş, tartışılmış ve savunulmuştur.
Milliyetçilik (ulusçuluk, ulusalcılık), Türkiye Cumhuriyetinin ideolojisinin de temelini oluşturdu. İslâm öncesi Türk tarihi ve kültürü ile batılılaşma veya “muâsır medeniyet” (çağdaş uygarlık) seviyesine ulaşma arzusu, bu milliyetçiliğin esasıdır. Türkiye toprakları böyle bir milliyetçiliğin coğrafyasıdır. Türk olduğunu ikrar eden herkes (gerçekte Türk olsun olmasın) Türk kabul edilir. (Hatta, başka ırktan olduğunu iddia eden bazı etnik gruptan halka da “hayır! Sen Türksün, başka ırktan geldiğini iddia edemezsin!” denilir ve kendi ırkı ile ilgili kültürel hakları ve özgürlükleri gözardı edilir.) Devrimler bu esaslar üzerine oturtulmuştur. Yine bu yüzden Osmanlı tecrübesi, bu milliyetçilikte yer işgal etmez. Atatürk milliyetçiliği, Osmanlı ümmetçiliğinin bir antitezi olarak görülmüştür. Kendine mahsus Osmanlı geleneği, Batının kendi şartları içinde oluşturup geliştirdiği bir milliyetçiliği ve millî hâkimiyet (ulusal egemenlik) görüşünü bünyesinde barındırmadığı için suçlanmış ve mahkûm edilmiştir. Bu çerçevede Türk milliyetçiliği İslâm öncesi Türk tarihinin unsurlarından kaynaklandıran ırkçı-turancı; doğu-batı sentezci; İslâmcı-Anadolucu; milliyetçi-mukaddesatçı görüşler geliştirilmiştir. 4503
Milliyetçilik, yani doğru ifadesiyle kavmiyetçilik, insan fıtratının bozulmasının ürünü olan büyük bir belâdır. İnsanlığa kan, kin ve sömürüden başka bir şey kazandırmamış olan bir utanç vesilesidir. Asimilasyon, etnik arındırma ve her türlü zulme yol açan sonuçları itibarıyla insanlık suçu olan kavmiyetçilik, önemli bir toplumsal hastalıktır.
Kavim, ise reddedilmeyecek, reddedilmemesi gereken bir vâkıadır. Allah katından insanlığa bir lütuftur. Kur’an bu olguyu bilindiği gibi şu hükümle açıklar: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ve Havvâ’dan) yarattık. Sonra sizi tanışasınız diye soylara ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve üstün olanınız, en takvâlınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir, (her şeyden) haberi olandır.”4504 Âyette belirtilen uyarıcı gerçeklerden birisi, bütün insanların aslının bir olmasıdır. Tüm insanların menşeinde bir erkek ve bir dişi (Âdem ile Havvâ) vardır. Ve bu sebepten menşei, aslı bir olan kavimlerden hiçbir isi diğerini aşağı görme imkânına ve hakkına sahip bulunmamaktadır. Çünkü aynı anne ve babanın çocuklarıdırlar. Yaratıcımız bir olan Allah’tır. Ayrı kavimlere mensup insanları ayrı ayrı ilâhlar yaratmamıştır. İnsanların hepsi bir tek ve aynı maddeden yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak, insanları birbirleriyle tanışıp bilişmeleri için soy, şûbe ve kabilelere ayırdığını bildiriyor. Yani kavim olayına Rabbimiz’in yüklemiş olduğu fonksiyon, sadece “tanışmaya vesile olmaktır”. Yaratıcı’nın insan topluluklarını uluslar, soylar, kabileler şeklinde düzenlemesi, onların arasında tanışma ve doğuştan gelen yardımlaşmanın, bir kargaşaya meydan vermeden gerçekleşmesi içindir.
Kim ki farklı kavimler halinde yaratılışa, tanışma, bilişme ve yardımlaşma vesilesi olmanın dışında bir fonksiyon yüklerse, milliyetçilik, yani ırkçılık ve üstünlük ideolojisi ile ırk ve kavmine bakarsa, kesinlikle İslâm’ın koyduğu sınırın
4503] Nihal Atsız, Peyami Safa, Nurettin Topçu, Necip Fâzıl bu görüşleri savunan insanların önde gelenleri olarak zikredilebilir; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 32-35
4504] 49/Hucurât, 13
MİLLET
- 1021 -
dışına çıkmış olur. Madem ki kavimler, tanışmaya ve bilişmeye vesile olmak için yaratılmıştır; o halde, kıyâmete kadar da aynı fonksiyona ihtiyaç olduğuna göre, kavimler, kavmî özelliklerini, dil ve kültürlerini kaybetmeden yaşamalıdır. Bu sebepten hiçbir kavim, bir diğerinin dilini ve kültürünü yok ederek onu asimile etmeye çalışamaz. Böyle yanlış bir davranışta bulunanlar İslâm’ın dışına çıkarak fıtratı bozmaya yönelik bir zulmü icrâ etmekte ve asimile etmeye çalıştıkları kavmi, Allah’ın yüklediği tanışma fonksiyonunu ifa edemez hale getirmek sûretiyle de bir insanlık suçu işlemektedir. “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da, O’nun âyetlerindendir. Hiç şüphe yok ki bunda, bilenler için gerçekten âyetler vardır.” 4505
Yeryüzünde ve gökyüzünde yer alan tüm doğal güzellikler, çeşni teşkil eden farklılıklar gibi, insanlar da renkleri ve dilleri farklı olan kavimlere ayrılmışlardır. Allah hikmetlere binâen böyle yaratmıştır. Ve bu farklılıklar da Allah’ın âyetlerindendir. Hiçbir inin bir diğerinden aşağı veya üstün olması sözkonusu olmadan, aynen yerin ve göğün farklılıklarında olduğu gibi, doğal bir biçimde bir çeşni ve güzellik olarak kabul edilmeleri ve Allah’ın yüklediği fonksiyon istikametinde istifade edilmeleri gerekir. 4506
Milliyetçilik, yani doğru ifadelendirmeyle kavmiyetçi fikir ve ideolojiler Avrupa’dan ithal birer frenk mikrobudur. Kur’an, câhiliyyenin her çeşidi ile savaşmış ve insanlara vahyin, yani hakkın, yani ilmin nûrunu ulaştırmıştır. Peygamberimiz her çeşit ırkçılık ve kavmiyetçiliği câhiliyye âdeti olarak değerlendirmiş ve tümünü yasaklayıp kaldırmıştır. İran’lı Selmân (Fârisî), Bizans’lı Süheyl (Rûmî) ve Habeşistan’lı Bilal’ı (Habeşî) hiçbir yönden ırklarından dolayı farklı bir ayrıma tâbi tutmamış, herhangi bir Mekke’li veya Medine’li Arapla her yönden eşit görmüştür. “Arabın Acem’e (Arap olmayan), Acem’in de Araba üstünlüğü yoktur; üstünlük sadece takvâdadır” hükmünü koyan İslâm, bu kardeşliğin tatlı meyvelerini dünya huzuru şeklinde de insanlığa sunmuştur. Osmanlı’nın altı yüz sene gibi ülkeler tarihi açısından uzun sayılabilecek bir medeniyetinin, temel sebep ve dayanaklarından biri her ulustan müslümanları hiçbir ayrıma tâbi tutmadan “İslâm milleti”nin bir ferdi ve tüm müslümanların birbirleriyle “kardeş” olduğu anlayışıdır. Türkiye’nin cumhuriyet sonrası önemli sancılarından birisi, kendi vatandaşlarına ulusçu, ırkçı yaklaşımları ve millet tanımındaki yanlış tutumlarıdır.
Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik
Türkçede daha çok "ırkçılık" olarak ifadelendirilen kavram, Arapçada "asabiyyet" ve "kavmiyyet" olarak kullanılır. "Asabiyye", akrabalık, soy yakınlığı demektir. Kavram olarak "asabiye", "kavmiyetçilik" ve "ırkçılık"; akraba, soy, ırk ve vatan gayreti gütmek, kendi yakınlarını, kendi içinde bulunduğu topluluğu önde görmek, onlara daha fazla ilgi göstermek, tarafgir olmak demektir.
‘Asabiye’, sözlük manasıyla kavim, kabile grup ve benzeri konulardaki aşırı düşkünlük ve bağlılıktır. Kişinin kendi akrabalarını ve içinde bulunduğu toplumu öne çıkarması, onlara ait olan şeyleri savunması, onlara yardımda öncülük tanıması demektir. İslâm'dan önce yaşayan ve düzenli siyasî ve hukukî otoriteden mahrum câhiliyye Arapları kendi akrabalarına çok düşkündüler. Kabilecilik
4505] 30/Rûm, 22
4506] Mehmet Pamak, Köşeli Yazılar, s. 178-179
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duygularıyla, başka kabileler tarafından tecâvüze uğrayan kendi akrabalarını korurlar, o tecâvüzün doğurduğu maddî ve mânevî zararları asabiye duygusu ile giderirlerdi. Zulme ve haksızlığa uğradığını iddia edenin çağrısına kabilenin diğer üyeleri cevap verirlerdi. Hatta haklı da olsalar, haksız da olsalar; mutlaka kendi akrabalarının tarafını tutarlardı. Bu duygu sebebiyle çoğunlukla zâlimle beraber olup, mazluma karşı olurlardı.
Asabiyyenin Olumlu Yönü: Kimilerine göre asabiye duygusu, tümüyle olumsuz bir anlayış değildir. Kişide din gayreti olmazsa cihada isteksiz olur, akraba sevgisi olmazsa, onlara yardım etmeyebilir. Kabile sempatisi olmazsa, onlarla ilgilenmez. Aile bağlarının, akrabaya ilginin, toplumların dayanışmasına katkısı vardır. Bu duygu soy bağlılığına dayandığı için, kimileri soylarını korumayı başarmışlardır. Bu duygu, meşrû sınırlar içinde değerlendirilebilirse, cemaatler ve gruplar arasındaki işbirliğini artırır, onları mânevî yönden birbirine bağlar. Asabiye duygusu ile birbirine bağlı olan ve bir ortak dine inananlar, diğer toplumlara karşı daha güçlü olurlar, onlar karşısında daha bütünleşmiş bir şekil alırlar. Yerine göre siyasî ve hukukî otorite boşluğu olduğu ve zulüm sözkonusu olduğu zaman, insanların mal ve can güvenliklerinin sağlanmasında akraba ve asabiye duygusu önemli rol oynar.
Ancak, bilindiği gibi İslâm, asabiyyeti olumsuz ve sınırsız anlamıyla hoş görmemiş, kan ve soy kardeşliği yerine; din kardeşliği bağını ön plana çıkarmıştır. Tüm mü’minleri kardeş ilan ederek, aralarındaki ilgi, yardımlaşma ve adâletin bu kardeşlik üzerine binâ edilmesini emretmiştir. 4507
Olumsuz Anlamıyla Asabiyye: Asabiyye; başka aile aşiret veya benzer toplulukların hak ve menfaatlerine tecâvüz etmek, onlara haksız yere üstünlük sağlama, atalarıyla ve soyuyla övünme ve gururlanıp başkalarına büyüklük taslama amacına yönelik ise, İslâm bunu kesinlikle tasvip etmez. İslâm, dar anlamda kavmiyetçilik manasına gelen asabiyyeyi yasaklamış, bunun câhiliyye âdeti olduğunu vurgulamıştır. Allah (c.c.) insanları bir ana-babadan yaratmıştır. İnsanların ayrı ayrı soy ve kabileler halinde yaratılmasının sebebi tanışmaları, bilinmeleri kolay olsun diyedir. Dil, renk, kavim, grup, bölge veya toprak; insan için üstünlük sebebi değildir. Üstünlük takvâda, Allah’tan hakkıyla korkup sakınmadadır. 4508
Kavmiyetçilik, ya da ırkçılık; bir ırkı diğerine üstün tutma, bir ırkın özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı övünme, kendi ırkından olanı haksız olduğu halde başkasına tercih etme, ya da ırkını sevmeyi bir ideoloji haline getirmek demektir.
Bu duygu ve anlayış, câhiliyye toplumlarında her zaman var olagelmiştir. İslâm bu anlamdaki asabiyyeyi kaldırdığı halde, Peygamberimizin vefatından fazla bir zaman geçmeden, siyasî güçler ve çıkar grupları tarafından müslümanlar arasında yeniden hortlatıldı. Buna karşın İslâm’ın ölçülerine göre hareket ederek bunun zararını idrâk eden kişi ve toplumlar bu kötü duygu ve düşünceden uzak kalmışlar ve böylelikle de asabiyyenin getirdiği maddî ve mânevî yıkımlardan kendilerini korumuşlardır.
Irkçılık ve Asabiyye: 1789 Fransız ihtilâlinden sonra kavmiyetçilik, daha
4507] 49/Hucurât, 9-10; 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 2; 65/Talak 2
4508] 49/Hucurât 13
MİLLET
- 1023 -
yaygın deyimiyle milliyetçilik (aslında ulusçuluk ve ulusalcılık demek gerektiği halde bu ifade meşhurdur) daha da gelişti ve yaygınlaştı. Milliyetçi ideolojilerin çoğalmasından ve yaygınlaşmasından sonra büyük devletler parçalandı. Ulus unsuru üzerine devletler kuruldu, bir ırkın üstünlüğü fikri devletlerin ideolojisi oldu. Bu çirkin asabiyye yüzünden nice zulümler işlendi, nice savaşlar oldu, nice toplumun kimliği inkâr edildi, nice kesimler baskı ve hile ile asimile edildi. Günümüzde bu sakat anlayışın hâlâ devam ettiğini üzülerek görmekteyiz.
Günümüzde ırkçılık veya kavmiyetçilik düşüncelerine olan bağlılık, İslâm’da şiddetle kınanmış olan asabiye anlayışıdır. Burada sözkonusu olan zararlı asabiyye; kendi kavmini, kendi akrabalarını sevip ilgi göstermek değildir. İslâm, akrabaya iyilik etmeyi, onlara ilgi göstermeyi, sıla-i rahmi (akrabalık bağını yardımla sürdürmeyi) emreder. Akrabalar arasındaki meşrû ve makul sevgi, bereketi artırır.4509 Ancak, akraba haksız da olsa onu savunmak, kendi soyunu üstün görmek, başkalarını aşağılamak; belli bir grubu, bir aileyi veya soyu, bir kesimi en üstün saymak, bu yüzden de zulme dalmak asabiyyedir, ırkçılıktır; İslâm’ın lânetlediği bir tavırdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.), “Bir kimsenin kavmini sevmesi asabiye (ırkçılık) midir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Hayır, fakat asabiye; kişinin zulümde kendi kavmine yardım etmesidir.”4510 Asabiyye gayreti, asabiyeye dâvet câhiliye anlayışıdır. Bir hadiste şöyle buyruluyor: “İnsanları asabiyye/ırkçılık için toplanmaya çağıran, asabiyye için savaşan ve ırkçılık uğruna ölen Bizden değildir.” 4511
Atalar ile övünmek, hatta müslüman olmayan atalarının özellikleriyle iftihar edip başkalarına üstünlük taslamak, hava atmak asabiyedir. Onlarla övünmek insana hiçbir şey kazandırmaz. Onlarda sağlam bir inanç ve iyi bir ahlâk var idiyse onu almak bir şey kazandırsa da; eğer onlar yanlış inanç içinde ise, bilerek veya bilmeyerek kötülük ve zulüm yapmışlarsa, o kötülükleri savunmak daha da büyük bir hatadır. Asabiyye/ırkçılık duygusu yüzünden, birçok kişi, atalarının inandıkları bâtıl dinlere, kötülüklerine, yaptıkları zulümlere bile sahip çıkmakta ve atalarının yolunu izlemekteler. “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 4512
Asabiyye/Irkçılık ve Tarafgirlik: Asabiyye, aşırı tarafgirlik demektir ki işin olumsuz yanı da burasıdır. Aşırı tarafgir, güncel deyimle fanatik olan birisi de haksızlık yapar, adâletten ayrılır, başkalarına karşı övünür, boşu boşuna kibirlenir durur. Kendi kavmi için, ırkçılık uğruna savaşıp ölenlerin Cehenneme gideceği hadis-i şeriflerde açıkça belirtilmektedir. Çünkü böyle bir çaba, Allah rızâsından uzaktır. Hâlbuki İslâm’a göre bütün amellerin Allah (c.c.) rızâsı için işlenmesi, bütün ölçülerin İslâmî hükümlerden alınması gerekir.
Kur'an, mü’minlere, kendi akrabalarınız aleyhine bile olsa adâletten ayrılmayın diye emretmektedir.4513 Mümin, diğer insanları Âdem’in çocukları olarak insanlıkta eş, mü’minleri dinde kardeş bilir. Diğer insanlar da inanmasalar bile
4509] Tirmizî, Birr 49, hadis no: 1979, 4/351
4510] İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949, 2/1302
4511] Müslim, İmâre 57, hadis no: 1850, 3/1478; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948, 2/1302; Nesâî, Tahrim 28, 7/112
4512] 2/Bakara, 170
4513] 4/Nisâ, 135
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın kullarıdır. Hepsi de bir ana-babadan dünyaya gelmiştir, hepsi de hukuk önünde eşittirler. İnsanların doğuştan sahip olduğu bütün özellikler Allah’ın onlara verdiği fıtrat (yaratılış)tır. Kimse kendinde olan bu yaratılış özelliğinden dolayı başkasına karşı üstünlük taslayamaz. Kimin hangi ana babadan dünyaya geleceği, hangi ülkede/vatanda doğacağı ve hangi ırktan olacağı kendi elinde değildir. İnsanın elinde olmayan ve kendi seçeneği ve irâdesinin dışındaki şeylerden dolayı fazilet veya eksiklik sözkonusu olamaz.
Olumlu asabiyye duygusu, akraba ve cemaat arasında dayanışmayı sağlar, işbirliğini artırır; Ancak tarafgirliğe, övünmeye ve adâletsizliğe kaçmadan. Olumsuz asabiyye ise; ırkçılığa, yobazlığa, milliyetçiliğe (yani ulusçuluk ve ulusalcılığa), ayrımcılığa, baskıya, kültür katliamına, sömürüye, adâletsizliğe ve insan hakları ihlâllerine yol açar. 4514
Son dönemlerde Türkçede kullanılan “taassub” ve “mutaassıb” kelimeleri de “asabiyyet” kelimesinin türevleridir, aynı kökten gelmişlerdir. Asabiyye göstermeye “taassub”, taassub sahiplerine de “mutaassıb” denir. “Taassub”, aşırı bağlılık, aşırı tarafgirlik, bağnazlık; körü körüne bağlılık, bâtılda ısrar etme demektir. İslâm asabiyyete ve bu kökten gelen taassuba kesin şekilde karşı çıktığı halde, İslâm düşmanları ve onların taklitçilerince son dönemlerde müslümanlara, aşağılayıcı mâhiyette mutaassıp (bağnaz, körü körüne bağlı) denmektedir. Müslüman, asabiyyeti, taassubu kabul etmez ve kesinlikle mutaassıp olamaz.
Asabiyyenin ve taassubun bir anlamı da bağnazlık, körü körüne taraftarlık, fanatiklik olduğu için asabiyye; yalnızca ırk, soy veya kabile sevgisinde olmaz. Günümüzde çok sık görüldüğü gibi parti, grup, cemaat, vatan, ülke, bayrak, spor takımı, hatta lider sevgisinde bile olmaktadır. Aslında bu tür taraftarlığa sevgi denmez; tutku, hayranlık ve putlaştırma demek daha doğru olur: “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler edinirler ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler. Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve Allah’ın azâbına dayanmanın zorluğunu önceden anlayabilselerdi. O zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve o anda her iki taraf da azabı görmüşler, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. Uyanlar şöyle derler: ‘Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!’ Böylece Allah onlara işledikleri bütün işlerini kendilerine hasret, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkmazlar.” 4515
Adına nasyonal faşizm de denilen ve Türkçede yanlış olarak “milliyetçilik” kavramıyla ifadelendirilen ırkçılık ve kafatasçılık; nice kavga, savaş ve zulümlere yol açmış şeytanî bir anlayış ve ilkel bir câhiliyye ideolojisidir. Kur’an’ın atalarıyla övünüp onların yolunu körü körüne tâkip etmeyi ısrarla kınaması4516 bu konudaki hassâsiyeti gösterir. Arap câhiliyyesi dönemindeki kabile savaşlarının sebebi ırkçılık olduğu gibi, hemen her dönemdeki soykırımların temelinde de ırkçılık vardır. Bu asra kadar bütün dünyadaki savaşların toplamından daha çok ölüme ve vahşete sebep olan 20. asırdaki iki dünya savaşının her ikisinin de temel se4514]
Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 47-50
4515] 2/Bakara, 165-167
4516] 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 11/Hûd, 1097/A’râf, 70, 173...
MİLLET
- 1025 -
bebi, ırkçılıktır.
Irkçılık Dâvâsını İlk Başlatan Şeytandır: Bilindiği gibi İblis, Allah'ın Âdem'e secde emrine itaat etmedi. Gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem (a.s.)'in de topraktan yaratıldığını gösterdi. Bu, kendi elinde olmayan yaratılışında maddî özelliklere itibar etmek, yani ırkçılık yapmaktı. İblis'in bu üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah'ın koyduğu ölçü verir. O yüzden ilk ırkçı, şeytandır. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî bir mantıktır.
Kur'an'a göre üstünlük takvâda,4517 ilimde4518 ve cihadadır.4519 Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
İblis, Âdem'in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüş ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Hâlbuki Allah'ın bütün işlerinin hikmetleri, herbirinin kendine ait sırları vardır. Âdem'i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.4520 Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem'in halifelik ve ilâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
Şeytan, Âdem'de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmak, şeytanca bir yanılgıdır.
Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şerifler
“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” 4521
"Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir." 4522
"Bir kimsenin câhiliyye âdetince kavim ve kabilesine intisab ederek onlardan yardım talep ettiğini (ırkçılık yaptığını) duyacak olursanız ona: 'babanın zekerini/penisini ye' deyin ve bunu açık açık söyleyerek îmâ ve kinâyede de bulunmayın." 4523
4517] 49/Hucurât, 13
4518] 39/Zümer, 9
4519] 4/Nisâ, 95
4520] 38/Sâd, 71-85
4521] Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28
4522] Ebû Dâvud, Edeb 112
4523] Ahmed bin Hanbel, 5/136
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Vasîle bin el-Eskâ (r.a.) anlatıyor: “Ben, ‘Yâ Rasûlallah! Adamın kendi kavmine bir zulüm üzerine yardım etmesi asabiyetten (ırkçılıktan) mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Evet” buyurdu.” 4524
Rasûlullah (s.a.s.)’a soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir.” 4525
“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” 4526
“Kim kâfir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.” 4527
"Bir kısım insanlar vardır ki, cehennem kömüründen başka bir şey olmayan adamlarla iftihar ederler, övünürler. İşte bunlar ya bu övünmeden vazgeçerler, ya da Allah nezdinde, pisliği burunlarıyla yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar." 4528
“Aziz ve Celil olan Allah sizden câhiliyye devrinin kabalığını ve babalarla övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bazı adamlar, (kâfir olarak ölen) kavimleriyle övünmeyi terk etsinler. Çünkü onlar cehennemin kömüründen bir kömürdürler yahut onlar, Allah indinde burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.” 4529
“Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terk etmiş olarak ölen kimsenin ölümü, câhiliyye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek mü’minin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye karşı olan ahdine vefâ göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi vurmaya kalkışan kimse Benim ümmetimden değildir. Asabiyet/ırkçılık duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut ırkçılık dâvâsı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin ölümü câhiliyye ölümüdür.” 4530
"Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenkeder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür." 4531
“Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.” 4532
4524] İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949; Ebû Dâvud, Edeb 121, hadis no: 5119; Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160
4525] Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949
4526] Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117
4527] Ahmed bin Hanbel, 5/128
4528] Ahmed bin Hanbel, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb 111
4529] Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116
4530] Müslim, İmâre 57; Nesâî, Tahrim 27; İbn Mâce, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel, 2/306, 488.
4531] İbn Mâce, Fiten 7
4532] İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225
MİLLET
- 1027 -
“Her doğan çocuk millet (İslâm fıtratı) üzere doğar.” 4533
“Allah’ın ismi ile Allah(’ın yardımı) ile ve Rasûlullah’ın milleti (dini) ile gidin, yürüyün.” 4534
"Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir." 4535
4533] Müslim, S. Müslim Terc ve Şerhi, c. 8, s. 135
4534] Ebû Dâvud, 3/38
4535] Cem'u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konu ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de “Millet” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (15 Âyet): 2/Bakara, 120, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ, 125; 6/En’âm, 161; 7/A’râf, 88, 89; 12/Yûsuf, 37, 38; 14/İbrâhim, 13; 16/Nahl, 123; 18/Kehf, 20; 22/Hacc, 78; 38/Sâd, 7.
B- Ümmet Konusunda Âyetler:
a- Müslüman Ümmet: 2/Bakara, 128, 134, 141, 143; 21/Enbiyâ, 92; 22/Hacc, 78.
b- Vasat Ümmet: 2/Bakara, 143.
c- Hayırlı Ümmet: 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 113; 5/Mâide, 54; 7/A’Râf, 181.
d- Muhammed Ümmeti Amel Yönünden Üç Sınıftır: 35/Fâtır, 32-33.
e- Muhammed Ümmetinin Üstün Özellikleri: 2/Bakara, 143; 3/Âl-i İmrân, 110; 7/A’râf, 181; 8/Enfâl, 68; 10/Yûnus, 14; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 78; 23/Mü’minûn, 52-53.
g- Yahûdi ve Hıristiyan Ümmet: 2/Bakara, 141.
h- İnsanlar Tek Ümmetti: 2/Bakara, 213, 253; 10/Yûnus, 19; 23/Mü’minûn, 52-53.
i- Allah Dileseydi, Bütün İnsanlar Tek Ümmet Olurdu: 11/Hûd, 118-119; 16/Nahl, 93; 42/Şûrâ, 8.
j- Ümmetlerin Çeşitli Olmasının Hikmetleri: 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 38; 11/Hûd, 118-119.
k- Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
C- Irk ve Irkçılık Konusunda Âyetler:
a- Renklerin Başka Başka Oluşu: 30/Rûm, 22; 35/Fâtır, 27-28.
b- Dillerin Başka Başka Oluşu: 30/Rûm, 22
c- İnsanların Soylara ve Hısımlara Ayrılması: 25/Furkan, 54; 49/Hucurât, 13
d- Irk Üstünlüğü Yoktur: 49/Hucurât, 13.
e- Soy-Sopla Öğünmek: 102/Tekâsür, 1-7.
f- Soysuzların Kötülenmesi: 68/Kalem, 13.
Konu ile İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Müslim, İmâre 53, 57
Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116; Edeb 121, hadis no: 5117, 5119
İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225; Fiten 7, hadis no: 3949
Nesâî, Tahrim 27
Ahmed bin Hanbel, 2/306, 488; 4/107, 160; 5/128
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 399-400
2- Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 227-229
3- Tefsîr-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), Fahruddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 3, s. 404-405
4- Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 523-527
5- El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 301
6- El-Mîzân Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. c. 1, s. 376
7- Kur'ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 242-244
8- Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. c. 1, s. 230
9- Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. C. 13, s. 350-359
10- Millet, Milliyetçilik ve Irkçılık, Kemal Solak, Şelale Y.
11- Millet-i İbrahim, Ebû Muhammed bin Ahmed, Ebâbil Y.
12- Milletlerin Yokoluş Sebepleri, Veysel Özcan, Mirfak Y.
13- Milletlerin İtibarı, Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
14- Milliyetçi miyiz? Müslüman mıyız? Mehmet Sümbül, Objektif Y.
15- Sömürgeciliğin İleri Karakolu Milliyetçilik, Nedim Taner, Akabe Y.
16- Milliyetçilik: Bir Din, Carilton J.H. Hayes, İz Y.
17- Teori ve Pratikte Milliyetçilik, Mustafa Tahhan, Risale Y.
18- Ulustan Ümmete, Mecid Arsan Kilani, Pınar Y.
19- Çağdaş Fikir Akımları 1-3, Muhammed Kutub, İşaret Y.
MİLLET
- 1029 -
20- Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, Beyan Y.
21- İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, Mehmet Emin Gerger, Şelale Y.
22- İslâm Dünyası ve Milliyetçilik, M. Gıyaseddin, Pınar Y.
23- Nasyonalizm Fitnesi, Abdulfettah Mazlum, Fıtrat Y.
24- Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923), Mete Tunçay, İletişim Y.
25- Türk Milliyetçiliği ve Batılılaşma, Ezel Erverdi, Dergâh Y.
26- Milliyetçilik Şuurumuz, İsmail Çetin, Dilara Y.
27- Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Erol Güngör, Ötüken Neşriyat
28- İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik, Heyet, Aydınlar Ocağı Y.
29- Bediüzzaman ve Milliyetçilik, Zekeriyya Yıldız, Timaş Y.
30- Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında İslâm ve Milliyetçilik, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
31- Türkiye Cemaatçı Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Süleyman Seyfi Öğün, Dergâh Y.
32- İslâm, Asabiyye, Milliyetçilik, A. Ercüment Gedikli, Taşmedrese Y.
33- Milletlerin Düzenine İlmî Usuller, İbrahim Müteferrika, M.E.B. Y.
34- Millet ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi; terc Zakir k. Ugan, Ahmet Temir, M.E.B. Y.
35- Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.172-175
36- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 414-415; 728-731, 47-50
37- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 246-249
38- Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Özalp), Şamil Y. c. 4, s. 192-194
39- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Milliyetçilik), c. 3, s. 32-35
40- Metâlib ve Mezâhib, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Neşriyat, s. 35
41- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 306
42- Köşeli Yazılar (Kavmiyetçilik), Mehmet Pamak, Denge Y. s. 178-181
43- Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, Şahsi Y. s. 70-72
44- İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y. s. 43-48
45- (Ümmet:) Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
46- (Ümmet:) İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35
47- (Ümmet:) Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 532
48- (Ümmet:) Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 169-171
49- (Ümmet:) İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 728-730
50- İslâm'da Irkçılık ve Milliyetçilik, Ahmed Naim Efendi, Şahsi Y.
51- Türkiye'de İslâm ve Irkçılık Meselesi, M. Ertuğrul Düzdağ, Cihad Y.
52- Dünyayı Saran Nasyonalizm Fitnesi, Abdülfettah Mazlum, Fıtrat Y.
53- İslâm ve Milliyetçilik, Ali Muhammed Nakavi, İran İslâmî Tebliğ Teşkilatı Y.
54- Ulusal Kimlik Türk Ulusçuluğunun Doğuşu, Celalettin Vatandaş, Açılım Kitap
55- Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
56- Kemalizm, Laiklik, Şehidlik, Mehmet Pamak, Ekin Y.
57- Zirvedeki Mankurtlar, Resmi İdeolojiye Eleştirel Bir Bakış, Taha İslam, Genç Birikim Y.
58- Kürt Sorunu ve Müslümanlar, Heyet, Ekin Y.
59- Toplumsal Kimlik ve Millet, Vahdettin Işık, Haksöz, sayı 56 (Kasım 95)
60- Millet Sevgisinin Önemi ve Ölçüsü, Halil Atalay, Ribat, Aralık 2000

MİRAS VE VASİYET
- 1031 -
Kavram no 133
Görevlerimiz 25
Bk. Mal, Mülk ve Mâlik; Ecel ve Ölüm
MİRAS VE VASİYET
• Vasiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Vesâyet
• Kur’ân-ı Kerim’de Vasiyet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vasiyet
• Miras; Anlam ve Mâhiyeti
• Vâris
• Kur'ân-ı Kerim'de Miras Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Miras Kavramı
• Asabe
• Ashâbu’l-Ferâiz
• Zevi’l-Erhâm
• Kadınlara Miras Olmak ve Kadınların Mirasta Erkeğin Yarısını Alması
• Günümüzde Vasiyet, Miras ve İnsanımız
“İçinizden ölüp de dul eşler bırakan kimselere gelince; onlar, eşlerinin evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları terikeden faydalanmaları husûsunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, kendiliklerinden çıkıp giderlerse, iyilikle kendileri hakkında yaptıklarından size bir günah yoktur. Allah azîzidir, hakîmdir.” 4536
"Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzere bir borçtur.” 4537
“Emzirmenin tamamlanmasını isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların beslenmesi ve giyimi iyilikle (mâruf ve uygulanan ölçüler içinde) baba tarafına aittir. Bir insan, ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da çocuğu yüzünden zarara girmemeli. Onun benzeri, vârise de (mirasçıya da) gerekir. Eğer ana ve baba her ikisi de birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (sütanne tutup) emzirtmek istediğiniz takdirde, sütanneye vermeyi taahhüt ettiğiniz miktarı iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.” 4538
Vasiyet; Anlam ve Mâhiyeti
Vasiyet: Emretmek, bir işi birisine ısmarlamak, bir malı ölümden sonra bağışlama anlamında bir fıkıh terimidir. Terim olarak, dinî ilimlerden fıkıhta ve hadis usûlünde ayrı ayrı mânâlara gelmektedir. Fıkıh ıstılahında vasiyet iki ayrı
4536] 2/Bakara,240
4537] 2/Bakara,180
4538] 2/Bakara,233
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamda kullanılmaktadır:
1- Bir malı veya menfaati ölümden sonraya bağlayarak bir şahsa veya hayır kurumuna karşılıksız olarak bağışlamak.
2- Bir kimsenin ölmeden önce, küçük çocuklarının mâlî işlerini yürütmekte veya terikesinde tasarrufta bulunmakta birisini yetkili kılmasıdır.
Malını veya bir malının menfaatini ölümüne bağlayarak bir şahsa veya hayır cihetine hibe eden kişiye vasî, kendisine mal veya menfaat bırakılan (vasiyet edilen) kişiye veya hayır cihetine mûsâ leh, vasiyet edilen mala ya da menfaate mûsâ bih, vasiyette bulunma olayında îsa denilir.
Vasiyet Çeşitleri: Vasiyet bir olay veya zamanla kayıtlı olmazsa, mutlak vasiyet, belirli bir olayla veya zamanla "şu işim olursa", "şu zamana kadar ölürsem" gibi kayıtlı olursa mukayyet vasiyet; mûsâ bihin miktarı, malın üçte biri, dörtte biri gibi bir oranla değil, belirli bir miktarla belli olursa mürsel vasiyet; miktar belli edilmeden terikenin üçte biri dörtte biri gibi bir oran vasiyet edilirse bu vasiyete de gayri mürsel vasiyet denilir. Vasiyet edilen şeyin mal veya menfaat olması bakımından da vasiyetler, vasiyye bi'l-mal ve vasiyye bil'l-menfaat kısımlarına ayrılırlar. 4539
Vasiyetin Meşrûiyeti: Vasiyet, İslâm'ın meşru kabul ettiği akitlerdendir. Tarihî açıdan bakıldığında vasiyetin İslâm'dan önce de var olduğu görülmektedir. Meselâ Romalılarda aile reisi malında vasiyet yoluyla ve hiçbir kayda tâbi olmadan dilediği gibi tasarrufta bulunuyordu. Hatta bazen malının tamamını yabancılara vasiyet edip, kendi vârislerini mirastan mahrum bırakabiliyordu. Daha sonra birtakım değişiklikler yapılarak, babanın malının en az dörtte birini çocuklarına bırakması zorunlu hale getirildi. Câhiliye Araplarında da vasiyet sınırsız bir şekilde vardı. Araplar, kendi akrabalarını muhtaç bırakmak pahasına büyüklük taslamak için, mallarının tamamını yabancılara vasiyet ediyorlar ve bununla övünüyorlardı.4540 Demek oluyor ki, İslâm vasiyeti ihdas etmedi, hazır buldu. İslah ederek devam ettirdi, hatta tavsiye etti.
Vasiyet, tüm İslâm müctehidlerine göre meşrûdur. Meşrûiyeti, Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sâbittir; Kur’an’da: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzere bir borçtur.” 4541 ve "İçinizden ölüp de dul eşler bırakanlara gelince, onlar eşlerinin evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları terikeden faydalanmaları hususunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar kendiliklerinden çıkıp giderlerse, iyilikle kendileri hakkında yaptıklarından size bir günah yoktur. Allah azîzdir hakîmdir." 4542 buyrulmaktadır. Nisâ sûresinin 11 ve 12. âyetlerinde de ölenin bazı yakınlarının mirastaki hisseleri belirtilirken, bu hisselerin borçlar ödendikten ve vasiyetler tenfiz edildikten sonra hak sahiplerine ödeneceği beyan edilmektedir.
Hz. Peygamber'in hadislerinde de vasiyet teşvik edilmiştir. Mesela İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste: "Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey
4539] Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, V,115; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhu, VIII, 9
4540] Zuhaylî, a.g.e., VI, 7
4541] 2/Bakara, 180
4542] 2/Bakara, 240
MİRAS VE VASİYET
- 1033 -
olup da, vasiyeti yastığının altında yazılı olmadan iki gece geçirmesi doğru değildir." 4543 buyurmaktadır. Hz. Peygamber bir başka hadisinde de: "Allah (c.c.) size, amellerinize ziyâde olarak ölümünüz esnâsında mallarınızın üçte birini tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi)." 4544 buyurmuştur.
Bu âyet ve hadislerin delâleti doğrultusunda İslâm âlimlerinin tümü vasiyetin meşrûluğunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla vasiyet icmâ ile de meşrûdur. 4545
Vasiyetin Hükmü: Prensip olarak vasiyet müstehap4546 veya menduptur.4547 Yukarıdaki âyet zâhiren vasiyetin farz olması gerektiği izlenimi verebilir. Çünkü âyet-i kerimede vâsiyetin Allah'ın kullar üzerinde bir hakkı olduğu vurgulanmaktadır. Ancak ulemâ bu âyetin, daha sonra inen miras âyetiyle neshedildiğini söylemişlerdir. Bu âyetin mensuh oluşunun delili sahabelerden bir çoğunun vasiyette bulunmamalarıdır. Çünkü eğer vasiyet farz olsaydı sahabelerin bunu terketmeleri mümkün olmazdı. Zaten İbn Abbas ve İbn Ömer vasiyetin farz olacağı izlenimini veren bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir. 4548
Vasiyetler dînî açıdan beş grupta toplanır:
a- Vâcip vasiyetler: Bir Müslümanın hayatında iken ödemesi gereken ama ödeyemediği borçlarını veya başkasına ait hakları -bu borçlar Allah hakkına taalluk edebileceği gibi kul hakkı da olabilir- ödenmesi veya sahiplerine verilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Dolayısıyla elinde birisine ait emanet mal bulunan, birisine borcu olup, borcun varlığına dâir bir vesîka bulunmayan kişinin bu emanetlerin sahiplerine verilmesini, borçların ödenmesini vasiyet etmesi gerekir. Aynı şekilde, hac, zekât, oruç gibi ibâdetler kendisine farz olduğu halde edâ edemeyenler, üzerinde keffâret borcu olanlar hac ve zekâtın edâsını, orucun fidyesinin verilmesini, keffâretlerin ödenmesini vasiyet etmek zorundadırlar. 4549
b- Müstehap vasiyetler: Hali vakti yerinde olan kişinin, vâris olmayan akrabalarına, yoksullara ve hayır kurumlarına vasiyette bulunması müstehaptır.
c- Mubah vasiyetler: Akrabalardan veya yabancılardan zengin olanlar için vasiyette bulunmak mubahtır.
d- Mekruh vasiyetler: Fakir vârisi olanların, mallarını vasiyet etmeleri ittifakla mekruhtur. Ayrıca Hanefilere göre, kim olursa olsun fısk u fücur ehline vasiyette bulunmak da tahrimen mekruhtur.
e- Haram olan vasiyetler: Haram bir işin yapılması için vasiyette bulunulması ittifakla haramdır. Meselâ, bir Müslümanın kilise yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram olan bir şeyi vasiyet etmesi haramdır. Bu tür vasiyetlere uyulmaz. Ayrıca meşrû cihetlere bile olsa malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesi de câiz değildir. Şayet vasiyet edilmişse, vârislerin, malın üçte birisinden fazla olan kısmında bu vasiyete uymaları mecburî değildir. Ancak, isterlerse uyabilirler.
4543] Buharî, Vesâya, 1; Müslim, Vesâya,1-4; İbn Mâce, Vesâyâ, 2
4544] İbn Mâce, Vesâyâ 5
4545] Merğınânî, el-Hidâye, IV, 232; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 444
4546] Merğınanî, a.g.e., IV, 231
4547] Zuhaylî, a.g.e. VIII,11
4548] Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12
4549] İbn Kudâme, a.g.e., VI, 444; İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, VI, 648, haylî, a.g.e., VIII, 12
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanbelîlerdeki sahih görüşe göre bu tür bir vasiyet mekruhtur. 4550
Vasiyetin Rüknü: Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre vasiyetin rüknü; hibe, alım satım, icare vs. akitlerde olduğu gibi, icap ve kabuldür. Yani, mûsî vasiyette bulunacak, mûsa leh de kabul edecektir. Mûsa lehin kabûlünün bulunmaması halinde vasiyet tamamlamış olmaz. Mûsa lehin kabulü, sarahaten olabileceği gibi, kabul veya red etmeden ölmesi durumunda olduğu gibi delâleten de olabilir. Vasiyetin kabulü ancak, mûsînin ölümünden sonra olur.4551 İmam Züfer'e göre ise, vasiyetin rüknü sadece icaptır. Mûsînin vasiyetini mûsa lehin kabul etmesi gerekmez. Çünkü musa lehin durumu vârisin durumu gibidir. Nasıl vâris mîrası red imkânına sahip değilse, musa leh de vasiyeti reddetme imkânına sahip değildir. 4552
Vasiyette icab ve kabul, vasiyet kelimesi ile olabileceği gibi vasiyete delâlet eden başka kelimelerle veya yukarıda belirtildiği gibi delâleten de olabilir. Bu hüküm Hanefilere göredir. Cumhura göre ise delâleten kabul olmaz, mutlaka sözle yapılması gerekir. 4553
Vasiyetin tahakkuku için kabulün şart olduğu görüşüne göre, kabul veya reddin fevrî (îcabın hemen peşinden) olması şart değildir. Mûsa leh, vasiyyeti, mûsînin ölümünden sonra olması kaydıyla ve reddetmemişse uzun süre sonra da kabul edebilir. Şafiîlere göre mûsa lehin kabul veya red ettiğine dair bir şey söylememesi durumunda vârisler ondan görüşünü açıklamasını talep edebilirler. Bu isteğe rağmen, görüş açıklamaktan imtina etmesi durumunda bu, vasiyeti red sayılır. Vârislerin zarara uğramamaları bakımından Şafiîlerin bu görüşü tatbike daha elverişlidir. Mûsa leh, kendisine vasiyet edilen şeyin hepsini kabul veya red zorunda değildir. Hepsini kabul veya red edebileceği gibi bir kısmını kabul, bir kısmını reddetmesi de mümkündür. 4554
Prensip olarak mûsa leh vasiyeti kabul veya red ettikten sonra bu tasarrufundan rucû edemez. Ancak, vârisler buna icazet verirlerse rucû caizdir. Vârislerin hepsi veya birisi, mûsa lehin kabulden sonra rucunu kabul ederlerse vasiyet reddedilmiş olur, mal vârislere geri döner. Şâfiî ve Hanbelilere göre mûsa leh vasiyeti kabul edip kazbettikten sonra artı geri dönemez.
Vasiyetin Şartları: Vasiyetin sahih olması için, mûsîde, mûsâ lehte ve mûsâ bihte bulunması gereken birtakım şartlar vardır;
a- Mûsîde/Vasiyette bulunan kimsede bulunması gereken şartlar:
1- Mûsî (vasiyette bulunan şahıs), teberrua ehil olmalıdır. Buna göre, mûsî, âkl, bâliğ ve hür olmalıdır. Mûsînin akıl sahibi olması gerektiğinde ulema arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Delinin, bunağın ve baygının vasiyeti ittifakla caiz değildir. Büluğ konusu ise ihtilafladır. Hanelî ve Şâfiîlere göre mûsînin baliğ olması şarttır. Mâlikî ve Hanbelilere göre şart değildir. Onlara göre mümeyyiz olan çocuğun (on yaşı temyiz çağı kabul ediyorlar) vasiyetleri geçerlidir.
4550] İbn Kudâme, a.g.e., VI, 445; Zuhaylî, a.g.e., VIII, 12, 13
4551] Kâsânî, Bedâiu's-Sanâî, VII, 331
4552] Haskefî, Dürrü'l Muhtac VI, 650
4553] Zühaylî, a.g.e., VIII, 18
4554] Zühaylî, a.g.e., VIII, 18, 19
MİRAS VE VASİYET
- 1035 -
Sefâhet sebebiyle kendisine hacr konulmuş olan mahcûrun vasiyeti temelde ittifakla câiz olmakla birlikte bazı teferruatta mezhepler arasında ufak tefek görüş ayrılıkları vardır. Hanefilere göre mahcurun vasiyetinin geçerliliği, vasiyetin fakirlere veya bir hayır kurumuna olması ile kayıtlıdır. Zengin için yapacağı vasiyet geçerli değildir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir şart yoktur. Ancak Şâfiîlere göre iflas sebebiyle hacr edilenin vasiyetinin cevazı, alacakların icazetine bağlıdır.
Sarhoşun vasiyeti Şâfiilerin dışındaki ulemâya göre mutlak olarak geçerli değildir. Çünkü aklı başında değildir. Şafiilere göre ise haram bir şeyden dolayı sarhoş olanınki sahihtir.
Kâfirin vasiyeti ittifakla câizdir. 4555
2- Mûsî, vasiyet ettiği mala malik olmalıdır. Bir kimsenin kendisine ait olmayan bir malı vasiyet etmesi caiz değildir.
3- Mûsî vasiyeti kendi rızâsı ve hür iradesi ile etmiş olmamalıdır. İkrah, şaka veya hata ile yapılmış olan vasiyetlerin geçerliliği yoktur.
b- Mûsâ lehle/Kendisine Vasiyet Edilen Şahısla ilgili olan şartlar:
1- Mûsâ leh, mevcut olmalıdır. Ana karnındaki cenin de mevcut sayıldığı için, cenine yapılan bir vasiyet geçerlidir.
2- Mûsa leh belli olmalıdır. Kim olduğu bilinmeyen meçhul bir şahsa vasiyet caiz değildir.
3- Mûsa leh mal edinmeye müstehak birisi olmalıdır. Dolayısıyla köle için yapılan vasiyet geçerli sayılmamıştır.
4- Mûsa leh, musî'in katili olmamalıdır. Mûrisi öldüren katil, mirastan mahrum olduğu gibi, mûsîsini öldüren mûsa leh de vasiyetten mahrum edilir. Bu görüş, Hanefî ve Hanbelîlere göredir. Şâfiî ve Mâlikîlere göre katile vasiyet yapılabilir.
5- Mûsa leh, mûsînin vârisi olmamalıdır. Vârise vasiyet caiz değildir. Şayet birisi vârisine vasiyette bulunmuşsa, bu vasiyetin geçerliliği diğer vârislerin rızâsına bağlıdır.
6- Mûsa leh, haram bir cihet olmamalıdır. Kumar salonu yapılması, şarap fabrikası inşası gibi haram bir cihet için yapılmış olan vasiyetler ittifakla geçersizdir. Vasiyet ciheti aslında mübah olmakla beraber, bir masiyete vesile olabilecek cinsten ise -fasıkların fısklarını icra edebilmeleri için yardımlaşmalarını sağlayacak bir tesis inşası gibi- Hanefi ve Şafiilere göre geçerli, Mâlikî ve Hanbelilere göre batıldır.
c- Mûsâ bihte/Vasiyet Edilen Şeyde bulunması gereken şartlar:
1- Mûsa bih mal olmalıdır. Mal, taşınır ve taşınmaz bir mal olabileceği gibi, hak ve menfaat da olabilir. Bir kimse mesela evinin mülkiyeti vârislerinin olması şartıyla, süknâsını (içerisinde oturma hakkı) bir başkasına vasiyet edebilir.
2- Mûsa bih olan mal, mütekavvim (Müslümanlar katında değeri olan bir
4555] Merğınanî, a.g.e., IV, 234 vd., İbn Kudâme, a.g.e, VI, 558 vd., Zühayli a.g.e, VIII, 24 vd
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mal) olmalıdır. Bir Müslümanın başka bir Müslüman için şarap, domuz gibi mütekavim olmayan bir şeyi vasiyet etmesi caiz değildir. Aynı şekilde, bir kimsenin ölümünden sonra peşinden ağıt okunması için vasiyette bulunması caiz olmaz.
3- Temlîki kabil olmalıdır. Bundan maksat; vasiyet edilen alın şer'î akitlerden bir akitle sahip olunması sahih bir mal olmalıdır. Binaenaleyh, henüz ana karnına düşmemiş bir yavruya vasiyet caiz değildir.
4- Vasiyet edilen mal muayyense, vasiyet edilirken, mûsînin mülkü olmalıdır.
5- Mûsa bihin masıyet veya şer'an haram olan bir şey olmaması gerekir. Meselâ kabrin gösterişli bir şekilde yapılması için vasiyette bulunmak câiz değildir.
6- Mûsînin vârisi varsa, mûsa bih terikenin üçte birinden fazla olmamalıdır. Şayet üçte birden fazla olursa, fazla olan miktardaki vasiyetin edası vârislerin icazetine bağlıdır. Bu Hanefilerin görüşüdür. Şâfiî, Mâlikî, ve Hanbelîlere göre ise, mûrisin vârisi olmasa bile terikenin üçte birini aşan miktardaki vasiyet batıldır. Çünkü bu durumdaki birinin malında tüm Müslümanların hakkı vardır. 4556
Vasiyetin Hukukî Hükümleri: Vasiyet, bütün âlimlere göre lâzım (bağlayıcı olmayan) bir akittir. Çünkü bir teberrudur. Vasiyette bulunan vasiyete karşılık bir şey almamaktadır. Dolayısıyla, ister sağlıklı halinde, ister hastalık halinde vasiyet etmiş olsun, istediği zaman vasiyetinin tamamından veya bir kısmından dönebilir. 4557
Şartlarını haiz olan bir vasiyet sahihtir. Vasiyet mutlaksa, musî öldüğünde ve musa leh kabul ettiği andan itibaren, bir zamana veya şarta bağlı ise şartın tahakkuku ve zamanın gelmesinden itibaren vasiyet edilen mala malik olur. Vasiyetin infazı miras taksiminden önce gelir. Ölünün bıraktığı terikede yapılacak ilk işlem, techiz ve tekfin, sonra borçların ödenmesi, peşinden de vasiyetlerin infazıdır. 4558
Mûsa bih muayyen bir mal ise sadece ona bağlıdır. Dolayısıyla henüz mûsâ lehin eline geçmeden telef olursa vasiyet de batıl olur. Mûsînin başka malları olsa o mallarla mûsâ lehin hiçbir ilgisi yoktur. Vasiyet, bir mal çeşidinin belirli bir oranı ise, vasiyet edildiği esnada mevcut olan mala taalluk eder.
Vasiyye bi'l-menfaa: Hanefilere göre menfaatten maksat, bir kölenin hizmeti, bir evde oturma hakkı ve geliri, bahçe ve tarlanın ürün ve kirasıdır. 4559
Dört mezhep imamına göre menfaatin vasiyeti caizdir. Daha önce aynıların vasiyetinde vasiyet edilen malın terikenin üçte birinden fazla olmayacağına değinilmişti. Bu oranın, menfaatte nasıl takdiri yapılacaktır? Bu konu mezhepler arasında değişik değerlendirilmiştir; Hanefîler ve Mâlikîler menfaati vasiyet edilen malın değerine bakarlar. Şayet bu mal terikenin üçte birini aşmıyorsa, süresi ne olursa olsun vasiyet uygulanır. Fakat bu mal terikenin üçte birinden daha
4556] Merğınânî, a.g.e., IV, 232; İbn Kudâme, VI, 563; Mevsılî, el-İhtiyar li Ta'lili'l-Muhtâr, V, 62; Bilmen, a.g.e., 122-127; Zühaylî, a.g.e., VIII, 26-53
4557] İbn Kudâme, a.g.e., IV, 518; Zeylaî, Tebyinü'l-Hakaik, VI,186; Meydanî, el-Lilbab Şeriru'l-Kitap IV, 178; Şirbînî; Muğni'l-Muhtâc, III, 71, 72
4558] Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu Feraizi Siraciyye, 2-5
4559] Kasânî, a.g.e., VII, 352
MİRAS VE VASİYET
- 1037 -
fazla olursa, üçte biri kadarı geçerli, kalanı geçersizdir. Yani bu mezheplere göre itibar, menfaate değil, menfaati vasiyet edilen aynadır. Şafii ve Hanbelî mezheplerine göre, muteber olan, mal değil, malın vasiyet müddetindeki menfaatidir. Çünkü mûsa bih, menfaattir. Hanbelîlerden bir görüşe göre, müddetin sınırsız olması halinde, Hanefîlerde olduğu gibi aynın kıymetine itibar edilir. 4560
Menfaatin elde edilmesi ya mûsâ lehin bizzat kendisinin kullanması ile veya kiraya verip kirasını alması ile gerçekleşir. Şayet mûsi, vasiyet ederken bunlardan birisini kayıtlamamışsa, mûsâ leh dilediği şekilde istifade edebilir. Fakat bir menfaat türü ile kayıtlamışsa Hanefilere göre bu kayda uymak zorundadır. Aksine hareket edemez. Dolayısıyla, kendisinin oturması için, oturma hakkı vasiyet edilen birisinin, evi kiraya vererek kirasını alması caiz olmaz. Şafii ve Hanbelîlere göre, musâ leh, böyle bir kayda uymak zorunda değildir. İstediği şekilde faydalanabilir.
Bir malın menfaati, mûsâ leh ile vârisler arasında müşterek ise, dilerlerse malı kiraya verip kirasını bölüşürler, dilerlerse ve mal müsaitse malı aralarında bölüşüp herbiri muayen bir kısmının menfaatini alır. Üçüncü bir yol olarak da malı münavebeli olarak kullanabilirler. 4561
Vasiyet edilen menfaat geçici olabileceği gibi, süresiz de olabilir. Şayet belirli bir süreye münhasırsa veya sonu gelecek bir cihete ise malın kendisi mûsinin vârislerine aittir. Sürenin bitiminde onlara döner. Fakat bir malın menfaati sınırsız olarak ya da mutlak olarak vasiyet edilmiş ve mûsâ leh sonu gelmeyen bir türdense o aynı vakıf hükmündedir. 4562
İkinci Mânâda Vasiyet: Bir kimsenin, ölmeden önce küçücük çocuğuna ait malî işleri yapması veya terikesinde tasarrufta bulunması için birisini yetkili kılmasının, vasiyetin fıkıh ıstılahındaki ikinci manası olduğunu söylemiştik. Akıl hastalığı, bunama, akıl zaafı ve sefahat sebebiyle, bir kimsenin tasarruf yetkisi elinden alınmış ve işlerin yürütmesi için birisi tayin edilmişse buna da kayyum denilir. Kayyum vasi mesabesindedir.4563 Şimdi de kısaca bu manadaki vasiyet üzerinde duralım.
Bir kimseyi, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmekte yetkili kılan kişiye mûsî, yetkili kılınan şahsa vasî veya musâ ileyh, bu zatın sahip olduğu sıfata da vesâyet denilir. Bu anlamda iki türlü vasî vardır:
1- Vasıyyi Muhtar: Kişi tarafından seçilmiş olan vasîdir. Yani, bir kimse ölümünden sonra bıraktığı terike veya çocukları ile ilgili işlerde tasarruf etmesi için birisini yetkili kılarsa buna vasiyi muhtar (seçilmiş vasî), vasiyyul-meyyit (ölenin vasîsi), vasiyyu'l-eb (babanin vasîsi) denilir.
2- Vasiyyi Mensup (tayin edilmiş vasî): Yukarıda söylenilen işleri yapabilmesi için hâkim tarafından tayin edilmiş olan vasîdir. Buna vasiyyu'l kadî (hâkimin vasîsi) da denilir. 4564
4560] Zühaylî, a.g.e., VIII, 86, 87
4561] İbn Âbidin, Reddu'l-Muhtar, VI, 691 vd.
4562] Zühaylî, a.g.e., VIII, 92, 93
4563] Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, II, 276
4564] Bilmen, a.g.e., V, 6
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm hukuku prensip olarak vasî tayin etme yetkisini babaya vermiştir. Şayet baba vefat etmeden önce birisini vasî seçmişse çocuğun mallarında tasarruf etmek onun hakkıdır. Şayet seçmemişse ve varsa, sıra dede (babanın babası) ve onun tayin ettiği vasîdedir. O da yoksa o zaman vasî tayini hâkimin salahiyetine girer. Demek oluyor ki, çocuğun malı üzerindeki tasarruf yetkisi sırayla, baba, babanın vasîsi, babanın vasîsinin vasîsi, dede, dedenin vasîsi, dedenin vasîsinin vasîsi ve hâkimin vasîsine aittir.4565 Anne, kardeş, amca gibi akrabaların küçüğün malı üzerinde tasarruf yetkileri yoktur. 4566
Vesâyet, mûsinin icabı ve vasînin kâbûlü ve meydana gelir. Tek taraflı bir irade yeterli değildir, dolayısıyla vasînin kabulü şarttır. Vasînin, âkil, bâliğ, hür ve tasarrufa ehil olması gerekir. Bir gayri müslimin, Müslüman üzerindeki vesayeti caiz değildir.
Vasînin, çocuğun malı üzerindeki tasarrufu, küçüğün menfaatinin kesin veya muhtemel olmasına bağlıdır. Kesin zararına olan tasarrufları ise geçerli değildir. Buna göre, vasî, küçüğün malından hibe, tasadduk gibi bir yolla teberruda bulunamaz. Hibe ve sadaka kabulü gibi mutlak menfaat olan tasarruflara yetkilidir. Kâra da zarara da ihtimali olan alım satım gibi tasarruflarda gabn-i fâhiş derecede zararına olmayacak tasarruflarda bulunabilir. 4567
Şayet vasiyyi muhtarın küçüğün malındaki tasarrufunda hıyaneti görülürse, hâkim tarafından azledilir. Ama bir hıyaneti sözkonusu olmazsa, bir görüşe göre azletemez, diğer bir görüşe göre azlederse geçerlidir fakat günahkar olur. Hâkim kendi tayin ettiği vasîyi ise istediği zaman ve hiçbir kayda bağlı olmadan azledebilir. 4568
Bir vasî vesayet işlerini tek başına görmekten aciz ise hâkim ikinci bir vasî tayin edebilir. Ayrıca baba veya dedenin de birden fazla kişiyi vasî tayin etmesi mümkündür. Bu durumda vasilerden birisinin tek başına tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Şayet bulunur da yetimin malı zayi olursa bu malı tazmin etmek zorundadır.
Vasîyi muhtar vesayeti kabul ettiği zaman, musînin vefatından sonra artık vesayeti terk edemez. Hâkimin tayin ettiği vasî ise istediği zaman kendisini vesayetten azledebilir. Ancak daha önce hâkime haber vermesi gerekir. Vasiyyi muhtar, ücret alamaz, vasiyyi mansup ise hakimin takdiri ile belirli bir ücret alabilir. Ancak, vasiyyi muhtarın da muhtaç olması kaydıyla yetimin malından yemesi caizdir. 4569
Vesâyet, vasî tayin eden kişi veya mercinin azli, çocuğun büyümesi, zamana bağlı olan vesayetlerde sürenin bitimi, belirli bir iş için vasî kılınması halinde o işin yapılmış olması, vasînin aklını kaybetmesi, fıska mübtelâ olması ve ölümü ile sona erer. 4570
Hadis Usûlü Istılahında Vasiyet: Hadis usûlü ilminde Vasiyet, hadis tahammül
4565] Mecelle, madde, 974; Karaman, a.g.e., I,196
4566] Karaman a.g.e., II, 276
4567] Karaman, a.g.e., II, 276
4568] Bilmen, a.g.e., V, 182
4569] Bilmen, a.g.e., V, 205 ; Zûhayıs, a.g:e, VIII,148
4570] Zühaylî, a.g.e., VIII, 149
MİRAS VE VASİYET
- 1039 -
yollarından birisidir. Sefere çıkacak veya ölmek üzere bir şeyh (hadis bilgini) in, rivayet etmekte olduğu bir kitabı bir şahsa Vasiyet ederek bırakması demektir. Bu ilimde, vasîyette bulunan şeyhe, mûsî, kendisine kitap bırakılan öğrenciye mûsa leh denilir.
Vesâyet yoluyla hadis tahammülünün caiz olup olmadığı bu sahanın bilginleri arasında tartışmalıdır. İçlerinde Nevevî'nin de bulunduğu bir gruba göre caiz değil, bir başka gruba göre caizdir. Caiz görenler de bu yolu hadis tahammül şekillerinin en alt seviyesi olarak kabul etmişlerdir. Vasiyet yoluyla tahammülü kabul edenler, şeyhi bu vasiyetiyle öğrencisine muayyen bir şey vermiş, ve onun kendi rivayetlerinden birisi olduğunu kabul etmiş gibi telakki ederler. Vasiyet edilen bir kimsenin rivayet sırasında vasiyet edenin sözlerini fazla veya eksik olmadan aynen aktarması gerekir. 4571
Vesâyet
Vasiyet, birisine ölümünden sonra yerine getirilmek üzere verilen tasarruf hakkı, eksik ehliyetli kişi adına tasarruf hakkı demektir. Çoğulu "vesâyâ"dır. Tekili "visâyet" olarak kullanılır. Küçük çocuğun işlerini tasarruf edip çeviren kimseye "vasî" denir. Çoğulu "evsıyâ"dır. Vasî üç çeşittir. İslâm devlet başkanının vasîsi, hâkimin belirleyeceği vasî veya kişinin serbestçe belirleyeceği vasî.
1- İslâm devlet başkanının vasîsi: İslâm devlet başkanı, ehil birisini kendinden sonra başkan olmak üzere aday gösterebilir. Nitekim Hz. Ebû Bekir (6.13/634) kendisinden sonrası için Hz. Ömer'i (ö. 23/643) aday göstermiş, Ömer de (r.a.) de devlet başkanı seçim işini "şûrâ"ya bırakmıştır. Bu uygulama sahabe topluluğunun önünde gerçekleşmiş ve karşı çıkan olmamıştır. 4572
2- Hâkimin belirleyeceği vasî: Bu, eksik ehliyetli kişinin işlerini yürütmede hâkimin kendisine yardımcı olduğu vasî olup, hakim tarafından tayin edilir.
3- Kişilerin seçeceği vasî: Bir kimsenin sağlığında iken, ailesinden eksik ehliyetlilerin işlerini ölümünden sonra yönetmek üzere başka birisini tayin etmesidir. Vesâyet, küçük yaşta yetim ve öksüz kalan veya işlerini idare edemeyecek şekilde akıl hastalığına veya bunamaya maruz kalan kimselere Allah rızâsı için yardımcı olmak üzere konulan koruyucu bir yönetimdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sana yetimlerin durumunu sorarlar. De ki: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırsanız onlar sizin din kardeşinizdir. Allah bozguncuyu, ıslah edenden ayırt etmesini bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zor durumda bırakırdı. Şüphesiz Allah her şeye gâlib, tam hüküm ve hikmet sahibidir." 4573
Vesâyet Akdinin Meydana Gelme Şartları
1- Vasî ile ilgili şartlar: Vasînin; akıllı, ergin, hür, adaletli, ehliyetsizin işlerini yürütebilecek güç ve tecrübeye sahip olması, güvenilir ve Müslüman olması gerekir. Bu yüzden çocuk, gayri müslim veya malı telef edeceğinden korkulan bir
4571] Suyutî, Tedrîbu'r-râvî fı Şerhi Takribi'n Nevevî, II, 59, 60; Tehanevî, a.g.e., II,1526; Yaşar Kandemir, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, trc. 79, 80; Hüseyin Kayapınar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 315-318
4572] eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, Mısır, t.y., I, 449
4573] 2/Bakara, 220
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâsık vasî tayin edilse hâkim bu tayini iptal ederek, ehil olanını atayabilir. Ancak bunların hâkim kararına kadar yapacağı tasarruflar geçerli olur. Diğer yandan vasî tayin edildikten sonra çocuk ergin, gayri müslim Müslüman olsa veya fâsık tevbe etmiş bulunsa artık hâkim bunları vasîlikten azledemez.
İslâm devletinin tebealığını kabul etmiş olan ehl-i kitabın (zimmî) bir Müslümanı vasî tayin etmesi geçerlidir. Nitekim vekil tayin etmesi de böyledir. Ancak zimmînin miras malları arasında şarap veya domuz gibi Müslümanlarca değeri olmayan bir mal bulunursa, Müslüman vasînin, bunların satışını sağlamak için güvenilir bir zimmîyi vekil tayin etmesi gerekir. Bu, Hanefilerin görüşüdür. İmam Şâfiî'ye göre böyle bir vesâyet sözleşmesi geçerli değildir. Çünkü din ayrılığı Müslümanın zimmîden miras almasına engel olduğu gibi, onun zimmîye vasî olmasına da engel teşkil eder. Bir zimmî ise Müslümana vasî olamaz. Onun Müslümana vasî olamayışı, kâfirin Müslüman üzerinde velâyet yetkisinin bulunmayışı yüzündendir. Çünkü zimmî bu konuda haksızlık yağma ithamı altındadır. Kur'ân-ı Kerîm'de Müslümanların işlerini gayri müslimlere bırakmamalarını bildiren çeşitli âyetler vardır. Bazıları şunlardır: "Allah mü'minlerin aleyhine kafirlere hiçbir yol vermeyecektir."4574; "Ey iman edenler! Sizden olmayanları sakın dost edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar. Sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından dökülür, sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür." 4575; "Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost ve idareci edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" 4576; "Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Şüphesiz Allah zâlim topluluğu hidayete erdirmez." 4577
Küfür ehlinden olunca en yakın hısımların bile bir mü'min üzerinde velâyet veya vesâyet hakkı bulunmaz. Âyette şöyle buyrulur: "Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, bazılarınızı ve kardeşlerinizi dost ve idareci edinmeyin. Sizden kim onları dost ve idareci (velî) edinirse işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir." 4578
Diğer yandan vasînin erkek olması ve gözlerinin görmesi şart değildir. Bu yüzden kadın da küçüklerin ve akıl hastası gibi eksik ehliyetlilerin vasîsi olarak tayin edilebilir. Çünkü o şahitlik yapma ehliyetine sahiptir. Nitekim Hz. Ömer (r.a) kızı için Hz. Hafsa’yı (ö. 41/244) vasî tayin etmiştir.4579 Hatta küçük çocuklar için annenin vasî yapılması başka kadınlardan daha uygundur.
Birden çok kişinin vasî tayin edilmesi de caizdir. Bunların birlikte veya ayrı zamanlarda belirlenmesi de mümkündür. Bu durumda iki vasîden birisi tek başına tasarrufta bulunamaz. Ancak vasî tayin edenin icazet vermesi durumu müstesnadır. 4580
2- Vasî tayin edenle ilgili şartlar: Akıllı, hür ve yükümlü herkesin vasî tayin etmesi geçerli olur. Akıl hastalığı veya bunama gibi bir nedenle kısıtlı bulunan
4574] 4/Nisâ, 141
4575] 3/Âl-i İmrân, 118
4576] 4/Nisâ, 144
4577] 5/Mâide, 51
4578] 9/Tevbe, 23
4579] Dârimî, Vesâyâ, 41
4580] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, V, 496. vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk,1405/1985, VIII,134, 135
MİRAS VE VASİYET
- 1041 -
baba, çocuklarına küçüklük veya sefihlik sebebiyle vasî tayin edemez. Mâlikî ve Hanbelîlere göre temyiz gücüne sahip olan kimsenin vasî tayin etmesi geçerli olur.
Şâfiîlere göre küçük çocuklar için vasî tayin edecek olan kimsenin, İslâm'a göre bu çocuklar üzerinde velâyet hakkının bulunması gerekir. Bunlar baba, dede ve büyük dededir. Bunlar varken erkek kardeş, amca, önceki vasî ve kayyımın tayin edilmesi geçerli olmaz. 4581
3- Vesâyetin konusu: Vasî tayininin belirli kişi, mal veya belirli konular için yapılması gerekir. Böylece vasî konuyu öğrenmiş, yapacağı işin sınırlarını çizmiş ve konuya koruma altına alma imkânı doğmuş olur. Çünkü vasî tayini, vekil tutma gibidir. Buna göre vesayet konusu; borcu ödemek veya alacakları tahsil etmek, küçük çocuk, akıl hastası ve sefih gibi reşîd sayılmayan kimselerin işlerine bakma, emanetleri sahiplerine vermek ve başkasındaki emanetleri almak ve gasp edileni geri vermek bunlar arasında sayılabilir.
Küçüklere vasî tayini mutlak ifadelerle yapılmışsa, bu çocuğun şahsı ve malları ile ilgili tasarruflarda belde örfüne göre amel edilir. 4582
4- Vesayet akdinin yapılışı: Vesâyet akdi icap ve kabul ile meydana gelir. Vasî tayin edenin; "Sen benim vasîmsin" "Sen benim malımda vasîmsin" veya "Sen benim vefatımdan sonra vekilimsin" yahut, "Vefatımdan sonra çocuklarımı sana teslim ettim, onların işlerini sen yönet" gibi ifadelerle yapılacak teklif karşı tarafça da kabul edilince vesâyet sözleşmesi meydana gelir.
Vasî vesâyet teklifini, vasî tayin edenin bilgisi altında reddetse bu red geçerli olur. Eğer vasî tayin edenin bilgisi yoksa onun bakımından aldanma olmaması için red onun bulunmadığı mecliste geçerli olmaz. Vasî tayin edilen susar ve bu arada vasi tayin eden ölürse, vasînin red veya kabul hakkı vardır.
Vesâyet sözle olduğu gibi fiil ile de gerçekleşebilir. Meselâ; bir kimse vasî tayin edildiğini bilmeksizin mirasçıların bir malını satsa veya onlara yarayışlı bir şey satın alsa veya ölenin bir borcunu ödese yahut alacağını tahsil etse vasîliği fiilen kabul etmiş sayılır.
Vasînin görev alanına vasî tayin edenin çocukları girdiği gibi bu çocukların ölümü halinde onların çocukları da girer. Vasî ile birlikte nâzir tayini de câizdir. Nâzımı tasarrufa yetkisi yoktur. Ancak onun bilgisi olmadıkça vasî tek başına tasarrufta bulunamaz. Aksi halde yetimin malında meydana gelecek zararı tazmin etmesi gerekir.
Vesâyet görevinin, Allah'a yaklaşmak amacıyla ücretsiz yapılması gerekir. Ancak vasî tayin eden, vasî için vasiyeti infaz bedeli olarak bir ücret belirlese bu iş sözleşmesi geçerli olmaz. Çünkü bu sözleşme vasî tayin edenin ölümünden sonra yürürlüğe girmesi gerekeceği için böyle bir iş akdi geçersiz olur. Ancak böyle bir ücret bir atıyye olarak mirasın üçte birine kadar olan bölümünden verilir. Yine vasî tayin eden; "Benden sonra çocuklarım üzerinde vasî olması için sana
4581] el-Merğınânî, el-Hidâye maa tekmileti Fethi'l-Kadîr, VIII, 489-503; İbn Âbidin, a.g.e., V, 494 vd.; eş-Şirbînî, Muğnî'l-Muhtâc, Mısır, t.y., III, 74 vd.; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, I, 463, 464
4582] ez-Zühaylî, a.g.e., VIII, 137
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şu kadar ücret verdim" dese bu şart bâtıl olur, fakat başka bir açıdan ona hizmeti karşılığında belli bir malı veya ücreti vasiyet yoluyla bırakmış olur. 4583
Diğer yandan vesâyet akdinin bir sreye ve şarta bağlanması caizdir. Meselâ; "seni bir yıl süreyle veya oğlum erginlik çağına girinceye veyâ Ahmed dönünceye kadar vasî tayin ettim" denilse sınırlı bir süre için vâsi tayini sözkonusudur. Şarta bağlama ise şöyle olur: "Ben ölürsem, seni vasî tayin ediyorum" demek gibi. Çünkü vasî tayininde bir takım bilinmezlikler ve tehlikeler sözkonusudur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) Zeyd b. Hârise'yi Mûte Gazvesine gidecek olan bir askeri birliğe komutan tayin etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Zeyd'in başına bir felâket gelirse, ondan sonra Cafer, Cafer'in başına felâket gelirse Abdullah b. Revâha (r.anhüm) komutayı ele alsın." 4584
Vasînin Tasarrufları
Vasînin alım-satımı: Hanefilere göre vasînin yabancıya satması ve ondan mal satın alması. İnsanların aldanmayı âdeten hoş karşıladıkları ölçüler içinde kaldığı sürece geçerli olur. Bu da "yesîr gabin (az aldanma)" adını alır. Çünkü bundan kaçınmak mümkün olmaz. Âdeten hoş karşılanmayan ölçüde alış-veriş ise caiz olmaz. Bu da "fahiş gabin (çok, aşırı aldanma)" adını alır. Hanefilere göre fahiş gabin; bilirkişilerin değerlendirme alanına girmeyen aşırı derecede yüksek veya düşük satış bedelini ifade eder.
Belh fakihlerinden Nusayr b. Yahyâ (ö. 268/881), satın akdine konu olan malların piyasadaki alış-veriş hızını ve devir kabiliyetini dikkate alarak fahiş gabin oranlarını rayiç bedelin üstünde gayri menkulde % 20 hayvanlarda % 10 ve menkul eşyada % 5 olarak belirlemiştir. Piyasa fiyatının bu ölçülerde altında veya üstündeki satış veya alışların fahiş gabin sınırına girdiği kabul edilmiştir. Mecelle'nin 165. maddesinde bu ölçüler esas alınmıştır.
Diğer yandan Mâlikîler fâhiş gabni malın değerinin üçte birinden fazla bir fiyatla satış olarak belirlerken, Şafiilerin fâhiş gabin için belli bir miktar üzerinde durmadıkları görülür. 4585
Kısaca vasınin velâyeti toplum maslahatı ile sınırlıdır. Bu da ğabn-i fâhiş ölçüsünde alış-veriş yapmamayı gerektirir. Vasî, yetimin malını kendisi için satın alsa veya kendi malını ona satsa, eğer vasî hakimin tayin ettiği bir vâsi ise bu muameleler mutlak olarak caiz olmaz. Eğer babanın tayin ettiği vasî ise Ebû Hanife'ye, akar kabilinden olmayan bu satış veya alışın küçüğe açık olarak bir yararı varsa muamele caiz olur. Bu yararın ölçüsü de malın değerinin yansı kadar eksik olmasıdır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu alış-veriş mutlak olarak caiz değildir. 4586
Ancak babanın küçük çocuğuna ait bir malı rayiç bedelle veya âdeten
4583] Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahatı Fıkhıye Kamusu, İstanbul 1969, V, 179,180
4584] Buhârî, Cihâd, 7, Fedâilü Ashâbi'n-Nebî, 25, Cenâiz, 4; Ahmed b. Hanbel, III,113.118, V, 299, 301
4585] bk. İbn Nüceym, el-Bahru'r-Râik, Mısır 1334, VII, 169; Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l Ahkâm, I, 247; İbn Âbidîn, a.g.e., IV,159; İbn Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1389, IX, 454 vd.; Hamdi Döndüren, İslam Hukukuna Göre Alım Satım da Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, 145 vd
4586] İbn Âbidîn, a.g.e., V, 500 vd
MİRAS VE VASİYET
- 1043 -
insanların aldanmayı hoş karşıladığı (yesîr gabin) ölçüdeki bir fiyatla kendisi için satın alması câiz olur. Ebû Hanîfe'ye göre vasî yetimin akarını değerinin iki mislinden aşağıya alamayacağı gibi kendi akarını da yetim için değerinin yarısından fazlaya satamaz. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre bu satıp alma mutlak olarak câiz değildir. 4587
Vasî yetimin malını ticaretle nemâlandırmak ve bu malda tasarruf yapmak zorunda değildir. Eğer bunu yaparsa Ebû Hanîfe ve Muhammed'e göre kârını (ribh) tasadduk eder. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre ise vasi maslahata uyarak küçüğün malında tasarrufta bulunabilir.
Vasînin vekil veya başka bir vasî tayin etmesi: Hanefi ve Mâlikîlere göre vasînin başkasını vasî tayin etmesi caizdir. Şâfiî ve Hanbelilere göre ise vasînin böyle bir tasarrufta bulunabilmesi için vasî tayin eden kimsenin izni gerekir. Çünkü vasî onun izniyle tasarrufta bulunmaktadır. Bu ikinci grup müctehitlere göre vasînin vekil tayin etmesi de geçerli olmaz. 4588
Vasînin diğer tasarrufları: Vasi yetimin malını karz-ı hasen yoluyla veremez. Eğer verirse tazmin eder. Hâkimin ise bu yetkisi vardır. Vasî, bu malı kendisine karz (ödünç) olarak alsa, caiz olmaz ve borç olarak kalmış sayılır. 4589
Vasî, küçüğe ma'ruf üzere yiyecek, içecek ve giysi sağlar. Sünnet ve evlendirme de bu kapsama girer. Eğitim ve öğretimi içinde vasî gerekli önlemleri alır. Vasî alacakları tahsil eder, borç peşin olunca maslahat gerektiriyorsa bunu geciktirebilir. Çocukların mallarında tasarruf velâyet ve yetkisi önce babalarına, sonra babalarının vasîlerine, sonra vasilerinin vasîlerine aittir. Bunlar bulunmadığı takdirde sahih dedelerine, bundan sonra onların vasîlerine, sonra bu vasîlerin vasîlerine ait bulunur. Bunlar da bulunmazsa hâkime ve hâkimin nasp edeceği vasîlere ait olur. Şâfiîlere göre sahih dede hayatta olunca başkasını vasî tayin etmek câiz olmaz. Ancak vasîyet edenin ölüm tarihinde sahih dede vefat etmiş durumda olursa başkasına daha yapmış olduğu vasî tayini geçerli olur.
Kısıtlıya Malın Verilmesi: Vasî erginlik çağına gelen fakat henüz reşit olmayan yetime miras teslim etse ve mal zayi olsa Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre bunu vasînin tazmin etmesi gerekir. Çünkü o, verilmemesi gereken kişiye malı vermiş olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Yetimleri erginlik çağına gelinceye kadar yetiştirip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin." 4590 Buna göre küçük, ergin olunca hemen malı kendisine teslim edilmez ve reşid olup olmadığı, yani malım yerinde kullanıp kullanamayacağı araştırılır. Ebû Hanîfe'ye göre prensip olarak erginlikle mâlî velâyet kalkar, fakat bir önlem olarak en geç 25 yaşına kadar mal yetime teslim edilmeyebilir. Çoğunluğa göre ise yetim rüşd (olgunluk) hali gösterinceye kadar yaşı ne kadar ilerlerse de malî velâyet devam eder.
Bu yüzden rüşd yaşı kültür, eğitim, ekonomik, sosyal, fizik, çevre gibi etkenlerin altında değişik yaşlarda gerçekleşir. Ülkeler uygulamada kolaylık sağlamak amacıyla bu konuda standart bir yaşı esas alma yoluna giderler. Meselâ; Osmanlı
4587] Bilmen, a.g.e., V, 183 vd
4588] İbn Âbidîn, a.g.e., V, 499; eş-Şîrâzî, a.g.e., I, 464; ez-Zühaylî, a.g.e., VIII, 142
4589] İbn Âbidîn, a.g.e., V, 503
4590] 4/Nisâ, 6
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Devleti uygulamasında 1288 tarihli bir padişah fermanı yirmi yaşını doldurmamış kişilerin rüşd davalarının geri çevrilmesini emreder.4591 Bu yaş Türkiye'de 18, Mısır, İngiltere, Almanya ve Fransa'da 21 yaş olarak belirlenmiştir. 4592
Mâlikîler de yetime malın teslimi konusunda Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'le aynı görüştedir. Buna göre kısıtlının malını rüşdten sonra, bir delil olmadan verme konusunda vasinin sözü kabul edilmez. Çünkü âyette şöyle buyrulur: "Mallarını yetimlerin kendilerine verdiğiniz zaman, bu konuda Şahit tutun. Hesap görürü olarak Allah yeter." 4593
Hanefîlere göre, vasî tasarruf yetkisi bulunan konularda tasdik olunur. Bu yüzden vasînin eksik ehliyetli ile ilgili harcamaları delilsiz olarak kabul edilir. Aşağıdaki durumlar bundan müstesnadır.
Vasînin delil getirmedikçe tazminle yükümlü olacağı durumlar şunlardır: Vasî, vasî tayin edenle veya mirasçılarıyla ilgili borçları ödediğini iddia etse bunu ispat etmesi gerekir. Miras malını satıp, satış bedelini teslim almadan önce, ölmüş bulunan vasî tayin edenin borçlarını ödediğini, yetimin küçükken başkasının telef ettiği malını kendisinin tazmin ettiğini veya küçüğe ticaret izni verilip borç yaptığını ve bu borçları kendisinin ödediğini veya küçüğe ait arazilerin haraç vergisini ödediğini iddia etmesi bu niteliktedir. Yine yetime kendi zimmetinden veya kendi malından geçim masrafı yapıp, bununla ona rücu etmek istemesi de böyledir. Vasî ticaret yapıp kâr ettikten sonra bu ticareti "mudârabe yöntemi" ile yaptığını iddia etse bunu da ispat etmesi gerekir.
Vasînin Azledilebileceği Haller
1- Vasînin, vasî tayin edenin ve hâkimin azli: Bir kimseyi vasî tayin edenin, dilediği zaman onu azletme yetkisi de vardır. Vasî de, vasî tayin eden hayatta iken veya onun ölümünden sonra bizzat vasîliği bırakabilir. Nitekim vekâlet de böyledir. Çünkü vesâyet akdi bağlayıcı değildir. Ebû Hanîfe'ye göre vekâletin aksine vasî karar kendisine ulaşmadan da vasî tayin edenin azli ile azledilmiş olur. Hâkimin hükmü ile de azli gerçekleşir. Ancak hâkim bu konuda haksızlık yaparsa günahkâr olur.
2- Vasîliği ifadan aciz kalmak veya hıyânet etmek: Hâkim vasînin görevini ifadan aciz kaldığını görse onu başkasıyla değiştirir. Görevini kötüye kullanan vasînin azledilmesi vacip olur.
3- Ölüm, akıl hastalığı veya fâsıklık: Vasînin ölümüyle tasarruf yetkileri sona ermiş olur. Akıl hastalığı ve fasıklık hâliyle de vasîlikte maslahat yönü kalmamış bulunur.
4- Vesâyetin amacına ulaşması veya belirlenen sürenin sona ermesi: Belirli bir konu veya belirli süre için vasi tayin edilen kimsenin bu görevi, konu ve amaç gerçekleşince veya belirlenen süre bitince sona ermiş olur. Çünkü vasînin tasar4591]
Ali Haydar, Duraru'l-Hukkâm, III, 79 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1982, s.130,131
4592] bk. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Tilrk Medeni Hukukunun Umumî Esasları, İstanbul 1968, II, 56
4593] 4/Nisâ, 6
MİRAS VE VASİYET
- 1045 -
rufları izne dayanır, izin süresi bitince de onun yetkileri sona ermiş bulunur. 4594
Kur’ân-ı Kerim’de Vasiyet Kavramı
Vasiyet kelimesi (v-s-y ve türevleri) Kur'ân-ı Kerim'de 32 yerde geçer.
"Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzere bir borçtur. Kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir. Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de (ilgililerin) aralarını bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok da merhamet edendir.” 4595
"Sana yetimlerin durumunu sorarlar. De ki: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırsanız onlar sizin din kardeşinizdir. Allah bozguncuyu, ıslah edenden ayırt etmesini bilir. Eğer Allah dileseydi sizi zor durumda bırakırdı. Şüphesiz Allah her şeye gâlib, tam hüküm ve hikmet sahibidir." 4596
“İçinizden ölüp de dul eşler bırakan kimselere gelince; onlar, eşlerinin evlerinden çıkarılmadan bir yıla kadar bıraktıkları terikeden faydalanmaları husûsunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, kendiliklerinden çıkıp giderlerse, iyilikle kendileri hakkında yaptıklarından size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.” 4597
"Ey iman edenler! Sizden olmayanları sakın dost ve sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar. Sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarından dökülür, sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür." 4598
"Yetimleri erginlik çağına gelinceye kadar yetiştirip deneyin. Onların akılca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin." 4599
"Allah mü'minlerin aleyhine kafirlere hiçbir yol vermeyecektir." 4600
"Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost ve idareci edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" 4601
"Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Şüphesiz Allah zâlim topluluğu hidayete erdirmez." 4602
"Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca vasiyet esnâsında içinizden iki adâlet sahibi kişi aranızda şâhitlik etsin. Yahut seferde iken başınıza ölüm musîbeti gelmişse sizden olmayan, başka iki kişi (şâhit olsun). Eğer şüpheye düşerseniz o iki şâhidi namazdan sonra alıkor, 'bu vasiyet karşılığında hiçbir şeyi satın almayacağız, akraba (menfaatine) de olsa; Allah (için yaptığımız) şâhitliği gizlemeyeceğiz, (aksini yaparsak) bu takdirde biz elbette
4594] İbn Âbidîn, a.g.e., V, 495. vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 463; ez-Zühaylî, a.g.e., VIII,149; Bilmen, a.g.e., V, 180, 181; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 342-344
4595] 2/Bakara, 180-182
4596] 2/Bakara, 220
4597] 2/Bakara, 240
4598] 3/Âl-i İmrân, 118
4599] 4/Nisâ, 6
4600] 4/Nisâ, 141
4601] 4/Nisâ, 144
4602] 5/Mâide, 51
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
günahkârlardan oluruz' diye Allah üzerine yemin ettirirsiniz." 4603
"Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, bazılarınızı ve kardeşlerinizi dost ve idareci edinmeyin. Sizden kim onları dost ve idareci (velî) edinirse işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir." 4604
"Rabbi ona (İbrâhim'e): 'Müslüman ol' demiş, o da: 'âlemlerin Rabbine boyun eğdim' demişti. Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya'kub da: 'Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi)." 4605
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size 'Allah'tan korkun' diye tavsiye ettik/emrettik (vassaynâ). Eğer inkâr ederseniz biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hudutsuz zengindir, ziyâdesiyle övgüye lâyıktır." 4606
"Onlar (kâfirler) birbirleriyle çekişip dururken kendilerini apansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar. İşte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler. Nihayet sûra üfürülecek..." 4607
"Allah ile beraber başka bir ilâh/tanrı edinmeyin. Zira ben size O'nun tarafından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım. İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen: 'O, bir büyücüdür veya delidir' dediler. Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur." 4608
Hadis-i Şeriflerde Vasiyet
"Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da, vasiyeti yanında (veya yastığının altında) yazılı olmadan iki gece geçirmeye hakkı yoktur." 4609
"Allah (c.c.) size, amellerinize ziyâde olarak ölümünüz esnâsında mallarınızın üçte birini tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi)." 4610
Rasûlullah’a (s.a.s.): "Hangi sadaka efdaldir?" diye sorulmuştu. "Sağlıklı ve fakirlikten korkup zenginliğe ümit bağladığın, mala karşı cimri olduğun halde tasadduk etmen! Bu şekilde tasadduku, can boğazına gelip de, 'falana şu kadar, filâna bu kadar' diye (vasiyet ede)ceğin zamana kadar devam ettir. O sırada (yaptığın tasaddukun sana bir faydası yoktur, çünkü malın, artık) zâten birilerinin olmuştur." 4611
Bir kimse malının üçte birinden fazlasını vasiyet edemez: Sa'd İbn Ebî Vakkas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Vedâ haccı senesinde, bende ortaya çıkan şiddetli bir ağrı sebebiyle yatmakta olduğum hastalığım için bana geçmiş olsun ziyâretine geldi. 'Ey Allah'ın rasûlü, dedim. Gördüğünüz gibi ağrım çok şiddetlendi. Ben mal mülk sahibi bir kimseyim. Bana vâris olacak tek kızımdan başka
4603] 5/Mâide, 106
4604] 9/Tevbe, 23
4605] 2/Bakara, 132
4606] 4/Nisâ, 131
4607] 36/Yâsin, 49-51
4608] 51/Zâriyât, 51-53
4609] Buhârî, Vesâyâ 1; Müslim, Vasiyyet 4, hadis no: 1627; Ebû Dâvud, Vesâyâ 1, hds. No: 2863; Tirmizî, Cenâiz 5, -974-; Nesâî, Vesâyâ 1; İbn Mâce, Vesâyâ, 2
4610] İbn Mâce, Vesâyâ, 5
4611] Buhârî, Vesâyâ 7, Zekât 11; Müslim, Zekât 92, hadis no: 1032; Ebû Dâvud, Vesâyâ 3, hds no: 2865; Nesâî, Vesâyâ 1
MİRAS VE VASİYET
- 1047 -
kimsem yok. Malımın üçte ikisini tasadduk etmek istiyorum' dedim. Hemen "Hayır, olmaz!" buyurdu. 'yarısı?' dedim. Yine "olmaz!" buyurdu. 'Üçte biri?' dedim. "Üçte biri olabilir, ama o bile çoktur. Senin geriye zengin vârisler bırakman, insanlardan dilenen fakir kişiler bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celil olan Allah'ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın' buyurdu..." 4612
"Allah Teâla her hak sahibine hakkını vermiştir. Bu sebeple, vârise (vârislerden biri lehine) vasiyet yoktur." 4613
Hz. Enes anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a ölüm vakti geldiği vakit, Allah'ın Elçisi'nin can çekişirken yaptığı vasiyetin tümü: "Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları(nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin)" demek olmuştur." 4614
"Mahrum kişi, vasiyet etmekten mahrum kalan kişidir." 4615
"Kim vasiyet yapmış olarak ölürse doğru bir yol ve sünnet üzere ölmüş olur; takvâ ve şehâdet üzere ölmüş olur, mağfirete uğramış (günahları bağışlanmış) olarak ölmüş olur." 4616
"Kim vârisinin mirasçılığı (hakkı)ndan kaçarsa Allah Kıyâmet günü o kimsenin cennetten mirasçılığını keser." 4617
"Kim, ölüm yaklaşınca vasiyette bulunur ve vasiyeti de Allah'ın kitabına uygun olursa, bu vasiyeti, onun hayatında vermeyi ihmal ettiği zekâtına keffâret olur." 4618
"Şüphesiz, Allah Teâla, (ahirete göndereceğiniz hayır) amellerinizi artırmak için, vefatınız zamanında mallarınızın üçte birini size tasadduk etti (vasiyet etme yetkisini verdi)." 4619
“(Allah azze ve celle buyurdu ki:) ‘Ey Ademoğlu! İki şey vardır ki, hiçbir isi senin hakkın değildir ve ben onları rahmetimle sana bağışladım: 1) (Canını almak üzere) gırtlağından tuttuğum anda malından sana (vasiyette bulunman için üçte bir nisbetinde) bir pay ayırdım, tâ ki onunla seni temizleyeyim, günahlarından arındırayım. 2) Ecelin sona erdikten sonra kullarımın sana (kılacakları cenaze) namazı.” 4620
Mîrâs; Anlam ve Mâhiyeti
Ölenin geride bıraktığı mal ve haklar. Çoğulu "mevârîs"tir. Kelimenin "v-r-s" kökünden "irs" mastarı, bir kimsenin malının ölümünden sonra şer'î mirasçılarına intikal etmesi demektir. Aynı kökten, "tevârüs"; karşılıklı mirasçı olmak veya bir kimsenin diğerine mirasçı olması; "vâris" mirasçı; "mûris", miras bırakan; "terike", ölenin bıraktığı miras anlamlarında kullanılır. Miras ilmi
4612] Buhârî, Cenâiz 34, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu'l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Merzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5, hadis no: 1628; Êbû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3
4613] Buhârî, Vesâyâ 6; Tirmizî, Büyû' 88, Vesâyâ 5, hadis no: 2122; Ebû Dâvud, Vesâyâ 6; İbn Mâce, Vesâyâ 6; Nesâî, Vesâyâ 5-6, 247-
4614] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 338
4615] A.g.e., aynı yer
4616] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 339
4617] A.g.e., aynı yer
4618] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 340
4619] A.g.e., aynı yer
4620] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 341
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamında kullanılan başka bir terimde "Ferâiz"dir. Bunun tekili olan "farîza"; farz, belirli pay, hisse demektir. Ferâiz, İslâm miras hukuku terimi olarak kullanıldığında, belirli miras hisseleri anlamını ifade eder. Bu ilme "ferâiz" denmesi, miras âyetindeki; "Bu hisseler Allah'tan birer farîzadır." 4621 ifadesi ile "Ferâiz ilmini öğreniniz" 4622 hadisindeki "ferâiz" terimi sebebiyledir.
Miras veya ferâiz ilmi fıkıh terimi olarak; ölenin geride bıraktığı mal ve hakların belli ölçülerle, şer'î mirasçılara bölünmesinden söz eden bir ilimdir. Ferâiz ilminin amacı, hak sahiplerine haklarını ulaştırmaktır. Buna mirasın bölüştürülmesi denir.
Mirasın dayandığı deliller: Miras; Kitap, sünnet ve icma delillerine dayanır. Miras hukukunda, icmâ bulunmadıkça kıyas veya ictihad yoluna gidilmez.
1. Kur'ân-ı Kerîm'den deliller: Miras hükümleri Nisâ Sûresinin 7, 11, 12 ve 176. âyetleri ile el-Enfal Sûresi'nin 75. âyetinde şu şekilde belirlenmiştir:
a) Çocuklar ve ana-babanın mirası: "Allah size evlâtlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının kızların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup ve sayıları ikiden fazla ise, bunların payı ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı bir tek kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana ve babanın herbirini terekeden payı altıda birdir. Şayet ölenin çocuğu bulunmayıp da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin borçları ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten soma hak sahiplerine verilir. Baba ve çocuklardan, hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilemezsiniz. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir." 4623
b) Karı-kocanın mirası: "Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa bıraktıkları mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa borcu ödendikten sonradır. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa, bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir." 4624
c) Kardeşlerin mirası: Kelâle adı verilen kardeşlerin mirası, ana bir kardeş veya ana-baba bir yahut baba bir kız kardeş olmak üzere iki statüde toplanmıştır. Kelâlenin mirasçı olmasında ön şart, miras bırakanın baba veya erkek çocuklarının bulunmamasıdır.
Ana bir kardeşlerin mirası şöyle belirlenmiştir: "Eğer ölen bir erkek veya kadın, erkek usül veya fürûu bulunmaksızın mirasçı olunuyorsa, kendisinin (ona bir) erkek veya (ana bir) kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer bu kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak paylaşırlar. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır." 4625
4621] 4/Nisâ, 11
4622] Tirmizi, Ferâiz, 2; İbn Mâce, Ferâiz, 1
4623] 4/Nisâ, 11
4624] 4/Nisâ, 12
4625] 4/Nisâ, 12
MİRAS VE VASİYET
- 1049 -
Yukarıdaki miras düzenlemesinin arkasından, aynı âyetlerin devamında, müeyyide niteliğinde şu iki âyet yer alır: "İşte bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim, Allah'a ve Rasûlûne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur. Kim, Allah'a ve Rasûlüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için azaltıcı bir azap vardır." 4626
Öz veya baba bir kız kardeşin mirası ise şöyle düzenlenmiştir. "Ey Peygamber! Senden fetva isterler. De ki: "Size usûl ve fürûu bırakmadan ölen kimse hakkında Allah fetva verir. Eğer bir kimse ölür ve onun çocuğu bulunmaz da, sadece bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığı mirasın yarısı onundur. Ölen kız kardeş ise ve çocuğu da yoksa erkek kardeşi terekenin hepsini alır. Eğer mirasçılar iki kız kardeş ise, terekenin üçte ikisini alırlar. Eğer kardeşler erkek ve kadın olmak üzere ikiden çok iseler, bir erkeğin payı, iki kadının payı kadardır. Allah size sapıklığa düşmemeniz için bunları açıklar. Allah her şeyi çok iyi bilendir." 4627
d) Zevi'l-Erhâmın mirası: Âyet veya hadislerde miras payları veya mirasçılık esasları belirlenmiş bulunanların dışında kalan diğer hısımlar için şu şekilde bir genel düzenleme yapılmıştır: “Akraba olanlar, Allah'ın kitabına göre birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilir.” 4628
Şu âyet de miras haklarından genel olarak söz eder: "Ana-baba ve hısımların miras olarak bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana-baba ve hısımların bıraktıklarında hisseleri vardır. Bunlar az olsun çok olsun farz kılınmış bir hissedir." 4629
Mirastan çevredeki bazı muhtaç kimselerin de yararlandırılması konusunda şöyle buyrulur: "Miras taksim olunurken, vâris olmayan akrabalar, yetimler ve yoksullar da bulunursa, mirastan onlara da verin ve onlara güzel söz söyleyin." 4630
2. Sünnet delili: Hz. Peygamber'den mirasla ilgili çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:
"Miras paylarını, hak sahiplerine veriniz. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır."4631
Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz." 4632
"İki farklı dine mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz." 4633
Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'in (ö. 45/665) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), mirastan iki nineye, bunu aralarında paylaşmak üzere hükmetti."4634 Abdullah b. Mes'ud (ö.32/652), Hz. Peygamber'in, murisin kızı, oğul kızı ve kız kardeşiyle ilgili bir uygulamasından şu şekilde söz eder: "Rasulullah (s.a.s), ölenin kızı için yarım, oğul kızı için üçte ikiye tamamlamak için altıda
4626] 4/Nisâ, 13-14
4627] 4/Nisâ, 176
4628] 8/Enfâl, 75
4629] 4/Nisâ, 7
4630] en-Nisâ, 4/8
4631] Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9, 10; Müslim, Ferâiz, 2, 3; Tirmizî,Ferâiz, 8
4632] Buhârî, Hacc, 44, Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, I ; Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizî, Ferâiz, 15
4633] Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tîrmizî, Ferâiz, 16; İbn Mace, Ferâiz, 6; Dârîmî, Ferâiz, 29; Ahmed b. Hanbel, II, 187, 195
4634] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Mısır, t.y, VI, 59
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir ve geri kalanın kız kardeşe verilmesine hükmetti." 4635
Mikdâm b. Ma'dikerîb (ö.87/705) zevi'l-erham'la ilgili şu hadisi nakletmiştir: "Kim bir mal bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Ben, mirasçısı olmayanın mirasçısıyım. Gerekliği durumda diyetini öderim ve mirasçısı olurum. Dayı, mirasçısı olmayanın mirasçısıdır. Onun diyetini öder ve ona mirasçı olur." 4636
3. İcmâ delili: Bir tane ninenin tek başına altıda bir pay alacağı, ikiden fazla ninelerin altıda bir hisseyi aralarında eşit olarak paylaşacakları prensibi Sahabe ve Tâbiîlerin icmâı ile sabittir. Hz. Ebû Bekir’in (ö.13/634) halifeliği sırasında konu tartışılmış, Hz. Peygamber'den, altıda bir uygulaması nakledilince, bu yönde görüş birliği oluşmuştur. 4637
Ferâiz ilminin önemi büyüktür. Çünkü hayatta iken yaptığı muamelelerin, ölümünden sonra devamı niteliğindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Ferâiz ilmini öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır, unutulur ve o, ümmetinden kaldırılan ilimlerin ilki olacaktır."4638; "Sizin ferâiz ilmini en çok bileniniz, Zeyd b. Sâbit'tir (ö. 45/665)." 4639
Mirasın rükünleri üçtür:
I. Mûris: Vefat edip, geride miras bırakan kimsedir. Buna müteveffâ da denir.
2. Vâris: Kendisine miras intikal eden, yani terikede hissesi olan kimsedir.
3. Terike: Ölenin mal veya hak olarak geride bıraktığı şeyler olup, buna "mîras", "mevrûs" ve "irs" adı da verilir. Haktan maksat; kısas, satış bedelini alabilmek için satılan malı ve borcu alabilmek için rehnedileni hapsetme hakkı gibi haklardır.
Bu üç rükünden birisinin bulunmaması halinde miras sözkonusu olmaz.
Mirasçı olmanın sebepleri: Mirasın sözkonusu olabilmesi için üç şeyin bulunması gerekir. Mirasın sebep ve şartlarının bulunması, miras engellerinin ise bulunmaması gereklidir. Mirasçı olmanın sebepleri üçtür. Nesep hısımlığı, evlilik ve velâ.
1. Hısımlık: Vârisin, miras bırakana mirasçı olabilmesi için aralarında hısımlık bağının bulunması gerekir. Usûl, fûrû, yani ana, baba, dede ve nine gibi kendi neslinden gelinenlerle; çocuk, torun gibi kendi neslinden gelenler; yine ölenin kardeşleri ile amcalar bu hısımlardandır. Bunlar mûrise yakınlık derecesine göre mirasçı olurlar. Daha uzak olanın mirasçı olmasını önlerler, buna "hacbetme" denir.
Bu hısımlardan erkek vasıtasıyla mûrise bağlanan erkek hısımlara "asabe" denir. Ölenin babası, babasının babası veya oğlu, ya da oğlunun oğlu gibi. Bir de payları muayyen mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbülferâiz" (farz sahipleri)
4635] eş-Şevkâni, a.g.e., VI, 58
4636] Ebû Dâvud, Ferâiz, 8; Tirmizi, Ferâiz, 12; İbn Mâce, Diyât, 7, Ferâiz,9; Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 28, 36, IV, 131
4637] el-Mevsilî, el-İhtiyâr, Kahire, t.y., V, 90; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 483
4638] Tirmizi, Ferâiz, 2; İbn Mâce, Ferâiz, 1; Dârimi, Ferâiz, Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1
4639] Tirmizi, Menâkıb, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 11
MİRAS VE VASİYET
- 1051 -
denir. Bunlardan kalan mirası asabe alır. Sadece asabe varsa, mirasın tamamı bunlara kalır. Farz sahipleri ve asabe yoksa bunların dışında kalan ve ölenin uzaktan kan hısımı olan "zevilerhâm" mirasçı otur. Hala, dayı, kızın kızı gibi.
2. Evlilik: Geçerli bir nikâh akdi eşler arasında miras hakkı doğurur. Cinsel temasın olup olmaması sonucu etkilemez. Bu yüzden, zifaftan önce eşlerden birisinin ölümü halinde, diğeri ona mirasçı olur. Eşlerin miras haklarını belirleyen âyetin genel anlamı4640 ile Hz. Peygamber'in, cinsel temastan önce kocası ölen Berva' binti Vâşık'ı ölen kocasına mirasçı yapması bunun delilidir. 4641
Ric'î (cayılabilir) talaktan dolayı iddet bekleyen kadın, iddetli iken, ölen kocasına mirasçı olur. Çünkü ric'î boşamada evlilik iddet süresince devam eder. Sağlam kocası tarafından bâin talâkla (kesin ayırıcı boşama) boşanan kadın, iddet beklerken kocası ölse, ona mirasçı olamaz. Çünkü bu durumda o, karısını mirastan mahrum etmek boşamakla itham edilemez. Eğer kansını, ölüm hastası olan bir erkek bâin talakla boşamışsa ve kadın iddet beklerken de ölürse, bu kadın ona mirasçı olur. Burada mirastan mahrum etmek amacıyla boşama ithamı sözkonusudur.
3. Velâ: Bu, şâriin belirlediği hükmî bir yakınlık olup, köleyi âzâd eden efendinin âzâd ettiği köleye mirasçı olmasını ifâde eder. Hadiste; "Velâ, neseb bağı gibi bağ meydana getirir, satılmaz ve hibe edilmez" buyrulur. İbn Hibbân ve Hâkim bu hadisi sahihlemiştir. Hanefiler buna "velâul-müvâlât" veya "mevlâl-muvâlât"ı da eklediler. Bu, iki kişinin birbirine koruyucu ve diyet ödemede yardımcı olmak ve buna karşılık birbirine mirasçı olmak üzere anlaşmasıdır.
Mirasın Şartları: Mirasta hakkın sabit olması üç şartın gerçekleşmesi gerekir. Mûrisin ölümü, mirasçının hayatta olması ve bir miras engeli bulunmaması.
1. Mûrisin Ölmesi: Mirasın sözkonusu olması için, mûrisin gerçek, hükmî veya takdiri olarak ölmüş bulunması gerekir. Gerçek ölüm, ruhun bedenden ayrılması ile gerçekleşir. Görme, işitme veya başka bir delille sabit olur. Hükmî ölüm; hayatta olduğu bilinen veya muhtemel bulunan kimsenin ölümüne hâkimin hükmetmesiyle ortaya çıkar. Hayatta olduğu bilinen mürteddin (dininden dönen) dâru’l-harbe kaçması halinde hakim ölü sayılmasına hüküm verir. Bunun mirası, hüküm tarihine kadar mirasçı olan hısımlarına taksim edilir. Hayatta olması ihtimali bulunan kayıp kişinin (mefkûd) durumu mahkemeye intikal edince, gerekli süreler geçmişse, hakim vefatına hükmeder. Eşi iddet bekler ve serbest kalır. Mirası da hüküm sırasında hak sahibi olan vârislere paylaştırılır. Takdiri ölüm; kişinin takdiren ölü kabul edilmesidir. Bu annesinden suç işleme yoluyla ölü olarak doğan cenîndir. Gebe kadına başkasının vurmasıyla cenînin ölü doğması gibi. Bu durumda suçluya, elli dinar (yaklaşık iki yüz gram altın para) gurre cezası tazminat olarak ödettirilir. Bu, tam diyetin yirmide biri kadar bir tazminattır. Ebû Hanife'ye göre, cenîn mirasçı olur ve kendisine mirasçı olunur. Çünkü onun suç işleme sırasında diri olduğu kabul edilir. 4642
4640] bk. en-Nisâ, 4/12
4641] ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VIII, 250
4642] İbnü'l-Hilmâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1315/1317 H., IV, 440-445; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VI, 320; ez-Zühayli, a.g.e., VIII, 253; Hamdi Döndüren, a.g.e., s.119-121; bk. "Gurre, Mefkûd ve Cenîn" maddeleri
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. Mirasçının Hayatta Olması: Murisin ölümü sırasında vârisin hayatta olması gerekir. Bu yüzden, muristen önce ölen bir hısım, daha sonra ölen murisine mirasçı olamaz. Muris vefat ettiği zaman, ana karnında bulunan çocuğu da (cenîn) sağ doğmak şartıyla mirasçı olur.
3. Miras Engeli Bulunmaması. Miras engelleri şunlardır:
a) Öldürme: Mûrisini öldüren bir kimsenin, bir an önce onun servetini elde etmek için öldürme ithamı vardır. Hısımını öldüren kimsenin onun mirasından mahrum olacağı konusunda mezheplerin görüş birliği vardır. Ancak hangi çeşit öldürmelerin miras engeli olacağı hususu mezhepler arasında ihtilâflıdır. Hadiste; "Katil için miras yoktur."4643 buyrulur. Hanefilere göre, kısas veya keffâret cezasını gerektiren öldürme çeşitleri mirasa engel olur. Bunlar da şu çeşit öldürmelerdir:
Kasden öldürme: Mûrisi silâh veya kesici bir aletle kasden öldürmek gibi. Buna günah ve kısas gerekir, keffaret gerekmez. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, insan öldürebilecek büyük taş vb. her şeyle, kasden öldürme suçu meydana gelir.
Kasda benzer şekilde öldürme. İnsan öldürmede kullanılmayan, sopa, değnek gibi bir şeyle vurup öldürmek gibi... Cezâsı: Keffâret, âkile üzerinde diyet ve günahtır. Birisini yanlışlıkla öldürme: Ava atıp, insanı öldürmek gibi... Cezası; keffâret, âkıle üzerine diyettir. Ahiretteki günahı kaldırılmıştır.
Hata sayılan öldürme: Uykuda veya uyanık iken birisinin üzerine düşüp ölümüne sebep olmak gibi. Cezası; hataen öldürmenin aynıdır. 4644
Dolaylı yoldan ölüme sebebiyet verme (tesebbüb) mükellef olmayanın öldürmesi, meşrû savunma halinde öldürme ve mükrehin öldürmesi miras engeli değildir.
İmam Şâfii'ye göre, öldürme fiilini işleyen herkes öldürülene mirasçı olamaz. Kastın bulunup bulunmaması, öldürenin mükellef olup olmaması sonucu etkilemez. Mâlikîler ise, katilde kasıt ve tecâvüzü esas alırlar. Buradaki görüş ayrılığı, miras engeli bildiren hadisteki "kâtil" sözcüğünün kapsamındaki belirsizlikten doğmuştur. 4645
b) Din Farkı: Mûrisle vârisin ayrı dinlerden oluşu bir miras engelidir. Bu konuda İslâm hukukçularının görüş birliği vardır. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana nesep hısımlığı veya evlilik akdi bulunsa bile mirasçı olamaz. "Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz."4646; "İki ayrı dine mensup olanlar, birbirine mirasçı olamaz." 4647 hadisleri buna delildir. Bunun sebebi, müslümanla gayri müslim arasında velâyet bağının kesik olmasıdır.
Bu duruma göre, meselâ; müslüman bir erkekle gayri müslim olan karısı arasında mirasçılık cereyan etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da
4643] Ebû Dâvud, Diyât, 18; Tirmizî, Ferâiz,17; Ahmed b. Hanbel, I, 49
4644] es-Serahsi, el-Mebsût, Mısır 1324-1331/1906-1912; XXV, 59-68; el-Kâsâni, Bedayiu's-Sanâyi, Mısır 1327-28; M. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, s. 55-56
4645] bk. Muhammed Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Kahire, t.y., s.126, 127
4646] Buhâri, Hacc, 44; Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, l; Ebu Dâvud, Ferâiz, 10
4647] Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
MİRAS VE VASİYET
- 1053 -
babaya tabi olarak müslüman sayılacaklarından onlarla gayri müslim olan anneleri arasında da mirasçılık cereyan etmez. Ancak Muaz b. Cebel ve Muâviye ile Tâbiîlerden Mesrûk b. el-Ecdâ', Saîd b. el-Müseyyeb, İbrâhim enNahâî ve diğer bazı bilginler aksi görüştedir. Bunlara göre; Müslüman kâfire mirasçı olur. Fakat kâfir müslümana mirasçı olamaz." Dayandıkları delil şu hadislerdeki genel anlamdır: "İslâm yücedir, onun üzerine yücelinmez."4648 "İslâm arttırır, eksiltmez." 4649 Bu konuda sahabe uygulaması da vardır. Bir yahudi vefat edince, biri yahudi diğeri müslüman olan iki oğlu kalmıştı. Yahudi olan oğlu bütün mirası almak isteyince, müslüman olan oğlu mahkemeye başvurdu ve hak istedi. Dâvâya bakan Muaz b. Cebel (ö.18/639) müslümanı yahudiye mirasçı yapmıştır. 4650
Çoğunluk İslâm hukukçuları, müslümanla kâfir arasında mirasın olamayacağını ifade eden hadisleri bu konuda ana delil kabul etmiş, azınlığın dayandığı hadisleri doğrudan mirasla ilgili görmemiştir. Diğer yandan, gayri mûslimler birbirine mirasçı olabilirler. Çünkü küfür ehli tek millet sayılır. "Ehl-i, küfür birbirinin velisidir" 4651 âyetinin genel anlamı bütün gayri müslimlerin hepsini kapsamına alır. "Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır?" 4652 âyeti de bunu ifade eder. Yalnız Mâlikîler, "İki ayrı dine mensup olanlar birbirine vâris olamaz" hadisinin, hristiyan ve yahudilerin kendi aralarındaki mirasçılığını da kapsadığını söylerler.
Mürtedin mirası: İslâm'ı terkeden kimseye "mürted" denir. Mürted mânen ölmüş sayıldığı için, o ne müslüman ve ne de kâfire mirasçı olamaz. Mürtedin mirasının başkalarına intikali konusunda ise görüş ayrılıkları vardır. Ebû Hanife'ye göre, irtidattan önce kazandığı mal varlığı müslüman vârislerine gider..Sonra kazandıkları ise beytü'l-mâle "fey" geliri kaydedilir. 4653 Mürted kadınsa, bütün mirası müslüman mirasçılarına intikal eder. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, irtidattan önce ve sonra kazandığı malları müslüman vârislerine intikal eder. Bu iki müctehid, erkek ve kadın mürted arasında miras bakımından bir ayırım yapmaz.
Şâfiî, Mâliki ve Hanbelilere göre, aslî inkârcıda olduğu gibi mürted mirasçı olamaz ve ona da başkası mirasçı olamaz. Bütün malı, beytü'l-mal için fey' geliri kaydedilir. Çünkü o, irtidat etmekle, İslâm toplumuna karşı harp ilân etmiş sayılır ve servetine de harbînin malına uygulanan hükümlerin uygulanması gerekir. Ancak bu hükümler, mürted irtidadı üzere ölürse uygulanır. Hayatta olduğu sürece malı bekletilir. İslâm'a dönerse, malı kendisine verilir. 4654
c. Tebealık Farkı (İhtilâfu'd-dâreyn): Müslümanlar hangi devletin tebeası olurlarsa olsunlar birbirlerine mirasçı olurlar. Müslüman için başka başka devletin tebeası olmak miras engeli değildir. Meselâ; Türkiye'deki bir müslüman, Mısır'daki müslüman bir hısımına mirasçı olabilir. Çünkü Dârul-İslâm müslümanlar için tek vatan sayılır. Daha sonra kâfirlerin Darul-İslam'a egemen olması ve buralarda ayrı sistemlerin ve rejimlerin olması veya bağlantının kopuk olması
4648] Buhârî, Cenâiz, 79
4649] Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236
4650] el-Askalânî, Bülûğu’l-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, İstanbul 1967; III, 206
4651] 8/Enfâl, l73
4652] 10/Yûnus,32
4653] bk. "Fey" ve "Ganîmet" maddeleri
4654] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1315-/1317, IV, 390 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 322-329; ez-Zühaylî, a.g.e, VIII, 263-266
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da sonucu değiştirmez. Bu yüzden, bir müslüman Dâru'l-Harpte ölse, ona Dârul-İslâm'da yaşayan vârisleri mirasçı olur.
Ülke ayrılığı gayri Müslimler için bir miras engeli teşkil eder. Meselâ; İslâm tebeasındaki bir gayri müslim, yabancı tebealı gayri müslim bir hısımına mirasçı olamaz. Burada, mirasçılık "velâyet bağı" esasına dayanır. Bu bağ kopunca mirasçılık hakkı da ortadan kalkmaktadır. Ancak ülkeler sulh anlaşmaları yaparak, karşılıklı miras ilişkilerini düzenleyebilirler. Mâlikî, Hanbelî ve Zâhirîlere göre tebealık farkı hiçbir şekilde miras engeli doğurmaz. 4655
d) Kölelik: Kölelik hali de miras engelidir. Bu statüde olan kimse hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle, bir mala; mülk edinme sebepleriyle matik olamadığı gibi miras yoluyla da malik olamaz. Onun elindeki şeyler efendisine ait bulunur. Eğer o, mirasçı yapılırsa, mülk kendiliğinden efendisine geçeceği için sebepsiz yere, bir yabancı mirasa sokulmuş olur ki, bu icmâa göre bâtıldır:
Bu engellerden mûrisini öldürme ve kölelik tek yanlıdır. Bunlar yalnız kendileri başkasından miras alamaz. Fakat başkası kendilerine mirasçı olabilir. Bunlara, murisin ölüm tarihinin belirlenememesi ve mirasçının kim olduğunun bilinememesi gibi başka engeller de eklenmiştir. 4656
Vâris
Vâris: Mirasçı, miras hakkı olan kişi demektir. "Verise (mirasçı oldu)" fiilinden ism-i fâildir ve bir miras terimidir. Bir terim olarak anlamı, ölen bir kimsenin mal varlığına mirasçı olan hısımlarını ifade eder.
Mirasın rükünleri üç tanedir. Mûris, vâris ve tereke. Mûris, vefat edip, geride miras bırakan kimsedir. Vâris, kendisine miras intikat eden, yani terekede payı ve hakkı olan kimsedir. Tereke ise, mirasçılara intikal eden mal ve haklardır. Bu üç unsur olmadıkça miras cereyan etmez.
Kur'ân-ı Kerim'de Miras Kavramı
Miras kelimesi (v-r-s ve türevleri), Kur'ân-ı Kerim'de 35 yerde geçer. Bunların bir kısmı insanların ölmesiyle akrabâlarına bıraktığı mirasla ilgili iken, diğer bir bölümü Allah'ın arzının mirası, her şeyin mirasının Allah'a ait olmasıyla ilgilidir. Allah, mü’min müstaz’afları, iman edip sâlih amel işleyenleri arza, yeryüzünün güzelliklerine vâris kılacaktır. İnsanoğlu fânî olduğu gibi, sahip oldukları da aslında emânettir. O yüzden, tüm arzın esas sahibi Allah’tır, her şey O’nun mülkü olduğu gibi, yine O’na dönecek, O’na kalacaktır.
"Ana-baba ve hısımların/yakın akrabâların miras olarak bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana-baba ve hısımların bıraktıklarında hisseleri vardır. Bunlar az olsun çok olsun farz kılınmış bir hissedir." 4657
"Miras taksim olunurken, vâris olmayan akrabalar, yetimler ve yoksullar da bulunursa,
4655] ez-Zühayli, a.g.e., VIII, 266 vd.; es-Sibâî, Şerhu Kanuni'l Ahvâliş-Şahsiyye, Dımaşk 1959, II, 46-47
4656] bk. el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire, ts., IV, 188, 197; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Matbaatü'l-Emiriyye tab'ı, VI, 239 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., V, 541-543; H. Döndüren, a.g.e., c. 4, s. 198-214
4657] 4/Nisâ, 7
MİRAS VE VASİYET
- 1055 -
mirastan onlara da verin ve onlara güzel söz söyleyin." 4658
"Allah size evlâtlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının kızların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup ve sayıları ikiden fazla ise, bunların payı ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı bir tek kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana ve babanın herbirini terekeden payı altıda birdir. Şayet ölenin çocuğu bulunmayıp da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin borçları ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten soma hak sahiplerine verilir. Baba ve çocuklardan, hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilemezsiniz. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir." 4659
"Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa bıraktıkları mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa borcu ödendikten sonradır. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa, bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir. Eğer ölen bir erkek veya kadın, erkek usül veya fürûu bulunmaksızın mirasçı olunuyorsa, kendisinin (ona bir) erkek veya (ana bir) kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer bu kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak paylaşırlar. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir/emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır. İşte bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim, Allah'a ve Rasûlûne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur. Kim, Allah'a ve Rasûlüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için alçaltıcı bir azap vardır." 4660
"Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir..." 4661
"(Erkek ve kadından) Herbiri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere (eşlerinize) de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir." 4662
"Senden kadınlar hakkında fetvâ istiyorlar. De ki: 'Onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir." 4663
"(Rasûlüm,) Senden fetvâ isterler. De ki: ‘Allah, kelâle/babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmünü şöylece açıklar: Eğer çocuğu ve babası olmayan bir erkek ölür, geride (ana-baba bir veya baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa mirasın yarısı
4658] 4/Nisâ, 8
4659] 4/Nisâ, 11
4660] 4/Nisâ, 12-14
4661] 4/Nisâ, 19
4662] 4/Nisâ, 33
4663] 4/Nisâ, 127
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onundur. Eğer mirasçı erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin bıraktığının tamamını alır. Eğer aynı şartlarla kalan kız kardeş, iki veya daha fazla ise, erkek kardeşinin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkek ve kız kardeşler birlikte mirasçı olmuşlarsa, erkeğin hissesi iki dişinin payı kadardır. Allah size, yanılırsınız diye, hükümlerini açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." 4664 (Nisâ sûresinin 12. âyetinde geçen kardeşler, ana bir kardeşler idi. Buradaki kardeşler ise ana-baba bir ve baba bir kardeşlerdir.)
"Hısımlar/yakın akrabâlar Allah'ın kitabına göre, birbirine (vâris olmaya) daha evlâdır/uygundur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." 4665
"Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha evlâdır/üstündür, yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer mü'minlerden ve muhâcirlerden daha evlâdır/uygundur, yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnâdır. Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır." 4666
"...Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." 4667 (Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ın mülküdür. Ondan yararlananlar, hep O'nun mülkünü birbirinden devralmaktadırlar; o halde, Allah'ın mülkünde cimrilik etmeleri ne kadar yanlıştır! Bir gün, herkes ölecek ve mâlik olduğu şeyler üzerindeki mülkiyetini kaybedecektir; halbuki Allah bâkîdir, mülk yine O'nundur.)
"... Onlara (iman edip sâlip amel işleyenlere): 'İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız' diye seslenilir." 4668
"Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki: 'Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler." 4669
"Mûsâ kavmine dedi ki: 'Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç müttakîlerindir (Allah'tan korkup günahtan sakınanlarındır)." 4670
"Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrâiloğullarına verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik." 4671
"Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp 'nasıl olsa bağışlanacağız' diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamış mıydı? Âhiret yurdu ittika edip sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?" 4672
4664] 4/Nisâ, 176
4665] 8/Enfâl, 75
4666] 33/Ahzâb, 6
4667] 3/Âl-i İmrân, 180
4668] 7/A'râf, 43s
4669] 7/A'râf, 100
4670] 7/A'râf, 128
4671] 7/A'râf, 137
4672] 7/A'râf, 169
MİRAS VE VASİYET
- 1057 -
"Hiç şüphesiz Biz diriltir ve Biz öldürürüz. Ve her şeye Biz vâris oluruz." 4673
"(Zekeriyâ:) 'Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî (oğul) ver. Ki o bana vâris olsun; Yakub hânedânına da vâris olsun. Rabbim, onu rızâna lâyık kıl!" 4674
"Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak Biz vâris oluruz (her şey gider, Biz kalırız) ve onlar ancak Bize döndürülürler." 4675
"Kullarımızdan, takvâ sahibi kimseleri vâris kıldığımız (onlara verdiğimiz) cennet işte budur." 4676
"Onun (kâfirin) dediğine Biz vâris oluruz (malı ve evlâdı Bize kalır); kendisi de Bize yapayalnız gelir." 4677
"Zekeriyâ'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: 'Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın (her şey sonunda Senindir)." 4678
"Andolsun Zikir'den sonra Zebûr'da da: 'Yeryüzüne sâlih/iyi kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık." 4679
"İşte, asıl bunlar (kurtuluşa eren gerçek mü'minler) vâris olacaklardır; (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar." 4680
"Biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir yerden çıkardık. Böylece, bunlara İsrâiloğullarını mirasçı yaptık." 4681
"(İbrâhim duâsında dedi:) Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl." 4682
"Süleyman Dâvud'a vâris oldu ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu, apaçık bir lütuftur." 4683
"Biz ise, o yerde müstaz'aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunmak, onları imamlar/önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk." 4684
"Biz refahından şımarmış nice memleketi helâk etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara Biz vâris olmuşuzdur." 4685
"Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter." 4686
"Sonra Kitab'a, kullarımız arasından seçtiklerimizi vâris kıldık (Kitab'ı onlara verdik).
4673] 15/Hicr, 23
4674] 19/Meryem, 5-6
4675] 19/Meryem, 40
4676] 19/Meryem, 63
4677] 19/Meryem, 80
4678] 21/Enbiyâ, 89
4679] 21/Enbiyâ, 105
4680] 23/Mü'minûn, 10-11
4681] 26/Şuarâ, 59
4682] 26/Şuarâ, 85
4683] 27/Neml, 16
4684] 28/Kasas, 5
4685] 28/Kasas, 58
4686] 33/Ahzâb, 27
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi mûtedildir/ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur." 4687
"Onlar (takvâ sahibi cennetlikler): 'Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş!' derler." 4688
"Andolsun ki Biz Mûsâ'ya hidâyeti verdik ve İsrâiloğullarına, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitab'ı miras bıraktık." 4689
"Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içindedirler." 4690
"Onlara (âyetlere iman eden ve müslüman olanlara) altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: 'Siz orada ebedî kalacaksınız, işte yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz' denilir." 4691
"Onlar (Firavun ve kavmi) geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefâsını sürdükleri nice nimetler bırakmışlardı. İşte böylece Biz de onları başka bir topluma miras bıraktık." 4692
"Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak edip harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır..." 4693
"Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz." 4694 (Câhiliyye devrinde Araplar, mirastan kadınlara, çocuklara ve yetimlere pay vermezlerdi.)
Hadis-i Şeriflerde Miras Kavramı
"Allah Teâla her hak sahibine hakkını vermiştir. Bu sebeple, vârise (vârislerden biri lehine) vasiyet yoktur." 4695
"Miras paylarını, hak sahiplerine veriniz. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır." 4696
"Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz." 4697
4687] 35/Fâtır, 32
4688] 39/Zümer, 74
4689] 40/Mü'min, 53
4690] 42/Şûrâ, 14
4691] 43/Zuhruf, 71-73
4692] 44/Duhân, 28
4693] 57/Hadîd, 10
4694] 89/Fecr, 17-20
4695] Buhârî, Vesâyâ 6; Tirmizî, Büyû' 88, Vesâyâ 5, hadis no: 2122; Ebû Dâvud, Vesâyâ 6; İbn Mâce, Vesâyâ 6; Nesâî, Vesâyâ 5-6, 247
4696] Buhârî, Ferâiz 5, 7, 9, 10; Müslim, Ferâiz 2, 3; Tirmizî, Ferâiz 8
4697] Buhârî, Hacc 44, Meğâzî 48, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1 ; Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Tirmizî, Ferâiz 15
MİRAS VE VASİYET
- 1059 -
"İki farklı dine mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz." 4698
“Katile (maktulün malından) vâris olma hakkı yoktur.” 4699
“Hangi erkek, hür veya câriye bir kadınla zinâ ederse, doğan çocuk veled-i zinâdır/zinâ çocuğudur; kendisi vâris olmaz, kendisine de vâris olunmaz.” 4700
"Ensardan bir zat, ebeveynine bir bağışta bulundu. Bilâhare ebeveyni vefat etti. Oğulları tekrar bu mala verâset yoluyla sahip oldu. Bu bir hurmalıktı. Oğlan, Rasûlullah’a (s.a.s.) bu hususu sordu. Peygamberimiz ona: "Şurası muhakkak ki tasadduk sevabını aldım. Şimdi o malı (Allah) sana miras olarak geri gönderdi" buyurdu." 4701
“Doğan çocuk ağlar sonra ölürse, vâris olur ve ona vâris olunur. Ağlamazsa (ölü doğarsa), ne vâris olur ne de ona vâris olunur.” 4702
Ubâde b. es-Sâmit’ten (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), mirastan iki nineye, bunu aralarında paylaşmak üzere hükmetti."4703 Abdullah b. Mes'ud (ö.32/652), Hz. Peygamber'in, mûrisin kızı, oğul kızı ve kız kardeşiyle ilgili bir uygulamasından şu şekilde söz eder: "Rasûlullah (s.a.s), ölenin kızı için yarım, oğul kızı için üçte ikiye tamamlamak için altıda bir ve geri kalanın kız kardeşe verilmesine hükmetti." 4704
"Kız kardeşleri, kızlarla birlikte olunca asabe yapınız." 4705
"Oğulların çocuğu, insanın kendi çocuğu hükmündedir. Kendilerinin üstünde bir oğul yoksa, bunların erkekleri, adamın kendi erkek çocukları gibi, kızları da kız çocukları gibidir. Onlar gibi dedelerine vâris olurlar, onlar gibi mirastan mahrum olurlar. Oğlun çocuğu, oğul ile birlikte vâris olamaz." 4706
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "(Câhiliye devrinde ölen babanın) malı oğluna kalırdı. Vasiyet de ana baba için yapılırdı. Allah Teâlâ bundan dilediği kısmı neshedip erkeğin hissesini kadının hissesinin iki misli kıldı, ebeveynden herbiri için (eğer çocuk varsa) altıda bir, üçte bir kıldı. Kadına (çocuk varsa) dörtte bir kıldı. Kocaya, (çocuk yoksa) yarı, (çocuk varsa) dörtte bir miras payı kıldı." 4707
Zeyd İbn Sâbit (r.a.) anlatıyor: "Oğulların çocukları, kendileriyle ölü arasında başka bir erkek çocuk olmadığı takdirde, ölenin çocuğu menzilesindedir: Oğlanların erkek çocukları, ölenin erkek çocukları gibidir. Oğulların kız çocukları da ölenin kız çocuğu gibidirler. Oğulların çocukları, oğullar gibi miras alırlar. Oğullar kendilerinden aşağıdakilerden mirasına mâni oldukları gibi, oğulların oğulları da kendilerinden aşağıdakilerin miras almasına mâni olurlar. Oğulun çocuğu, oğulla birlikte miras alamaz. Ölen kimse, bir kızla, bir oğulun oğluna bıraksa, kız
4698] Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Tîrmizî, Ferâiz 16; İbn Mace, Ferâiz 6; Dârîmî, Ferâiz 29; Ahmed bin Hanbel, II/187, 195
4699] Tirmizî, Ferâiz 17; İbn Mâce, Ferâiz 8, Diyât 14; Dârimî, Ferâiz 41
4700] Tirmizî, Ferâiz 21
4701] Muvattâ, Akdiye 54, -2, 760
4702] Ebû Dâvud, Ferâiz 15, hadis no: 2920
4703] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Mısır, t.y, VI, 59
4704] eş-Şevkâni, a.g.e., VI, 58
4705] Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4
4706] Buhârî, Ferâiz, Bâbu Miras-i İbni'l-İbn
4707] Buhârî, Vesâyâ 6, Tefsir, Nisâ 5, Ferâiz 10
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yarı alır, geri kalanı da oğlun oğlu alır. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Miras paylarını (Kur'an'da zikredilen) hak sahiplerine verin. Geri kalan, (baba tarafından) en yakın erkeğe aittir." 4708
Abdullah İbn Amr anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), Mekke'nin fethedildiği gün kalkıp şu beyanda bulundu: "Kadın kocasının diyetine ve malına vâris olur. Erkek de karısının diyetine ve malına vâris olur, yeter ki bunlar birbirlerini öldürmüş olmasınlar. Bunlardan biri diğerini taammüden öldürürse ne malına, ne de diyetine hiçbir surette vâris olamaz. Bunlardan biri arkadaşını hatâen öldürürse malına vâris olur, diyetine vâris olamaz." 4709
İbn Mes'ud (r.a.)'dan rivayet göre: "Hz. Peygamber bir kız, oğlu kızı ve kız kardeş ile birlikte mirasçı olunca; kıza yarım hisseyi, oğul kızına üçte ikiyi tamamlamak için altıda biri, kız kardeşe de geri kalanı hükmetmiştir." 4710
"İbn Büreyde şöyle demiştir: Peygamber (s.a.s.) nineye yanında anne olmadığı zaman altıda bir vermiştir." 4711
"Mevlâsı olmayanın mevlâsı, Allah ve Rasûlüdür; vârisi olmayanın vârisi, dayısıdır." 4712
"Kim bir mal bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Ben, mirasçısı olmayanın mirasçısıyım. Gerekliği durumda diyetini öderim ve mirasçısı olurum. Dayı, mirasçısı olmayanın mirasçısıdır. Onun diyetini öder ve ona mirasçı olur." 4713
“Biz peygamberler miras bırakmayız.” 4714
“Bize kimse vâris olamaz, bıraktıklarımız hep sadakadır. Ancak, âl-i Muhammed bu maldan (ihtiyacı kadarını) yer.” 4715
"Ben mü'minlere, kendi nefislerinden evlâyım. Öyleyse kim üzerinde borcu olduğu halde ölür, bunu ödeyecek mal bırakmazsa, onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakarak ölürse bu mal vârislerine aittir. -Bir rivâyette- Kim bir mal bırakmışsa, buna, kim olursa olsun asabesi vâris olur." 4716
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (öldüğü vakit) ne dinar, ne dirhem, ne koyun ve ne de deve bıraktı. Hiçbir vasiyette de bulunmadı." 4717
Amr İbnu'l-Haris el-Huzâî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) (öldüğü vakit geride) ne dinar, ne dirhem, ne öle, ne cariye ne de başka bir şey bıraktı. Onun bıraktıkları beyaz katırı, silâhı ve yakınları için tasadduk ettiği bir bahçeden
4708] Buhârî, Ferâiz 7
4709] Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 344
4710] Buhârî, Ferâiz, 8, 12; Tirmizî, Ferâiz, 4; İbn Mâce, Ferâiz, 2
4711] İbn Mâce, Ferâiz, 4
4712] Tirmizî, Ferâiz 12
4713] Ebû Dâvud, Ferâiz 8; Tirmizi, Ferâiz 12; İbn Mâce, Diyât 7, Ferâiz 9; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/28, 36, IV/131
4714] Buhârî, Humus 1; Fedâilu’l-Ashâb 12; Meğâzî, 14, 38, Nefakat 3, ferâiz 3, İ’tisâm 5; Müslim, Cihad 49, 52, 54, 56; Ebû Dâvud, İmâre 19; Tirmizî, Siyer 44; Nesâî Fey’ 9, 16
4715] Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 12; Müslim, Cihad 53, hadis no: 1759
4716] Buhârî, Feraiz 4, 15, 25, Kefâlet 5, İstikrâ 11, Tefsir, Ahzâb 1, Nafakat 15; Müslim, Ferâiz 16, hadis no: 1619; Tirmizî, Ferâiz 1, hadis no: 2091; Cenâiz 69, hds no: 1070; Ebû Dâvud, Harâc 15, hds no: 2955
4717] Müslim, Vasiyyet 18, hadis no: 1635; Ebû Dâvud, Vesâyâ 1, hadis no: 2863; Nesâî, Vesâyâ 2, -6, 240
MİRAS VE VASİYET
- 1061 -
ibâretti." 4718
Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah’ın (s.a.s.) hanımları, Rasûlullah vefat ettiği zaman Hz. Osman'ı, Hz. Ebû Bekr’e (r.a.) gönderip miras hisselerini talep ettirmek istediler. O zaman ben onlara: ‘Rasûlullah: "Bize vâris olunmaz, bıraktığımız sadakadır!" demedi mi (nasıl miras talep edebilirsiniz?’ dedim ve onları, bu niyetten vazgeçirdim." 4719
Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ), Hz. Ebû Bekr’in (r.a.) yanına gelip: "Sana kim vâris olacak?" diye sordu. "Ehlim ve çocuğum!" cevabını alınca: "Öyleyse ben niye babamın bıraktığına vâris olamıyorum?" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir: "Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.): "Bize vâris olunamaz!" dediğini işittim. Ancak ben, Rasûlullah’ın (s.a.s.) geçimini sağladıklarının geçimlerini sağlarım. Rasûlullah'ın nafaka verdiklerine ben de nafakalarını veririm!" dedi. 4720
"Kim külfet bırakırsa yükü banadır. Kim de mal bırakırsa bu vârislerinedir. Ben vârisi olmayanın vârisiyim. Onun yerine diyet öderim, ona vâris de olurum. Dayı da vârisi olmayanın vârisidir, ona bedel diyet de öder. Esirine de ona (fidye ödeyerek) kurtarıverir, ona vâris de olur." 4721
“Kur’ân’ı ve Ferâiz’i öğrenin ve insanlara da öğretin. Çünkü (bir gün) benim rûhum kabzedilecektir.” 4722
"Ferâiz (miras) ilmini öğreniniz ve öğretiniz. Çünkü ferâiz, ilmin yarısıdır." 4723
"Ferâiz ilmini öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır, unutulur ve o, ümmetinden kaldırılan ilimlerin ilki olacaktır." 4724
“İlim üçtür, bundan ötesi fazladır: Muhkem âyet, yürürlükte olan sünnet, adâletli ferâiz.” 4725
"Sizin ferâiz ilmini en çok bileniniz, Zeyd b. Sâbit'tir.” (ö. 45/665). 4726
Abdullah bin Mes’ûd (r.a.): “Bir insan ferâizi, haccı ve talâkı bilmedikten sonra, onun göçebe çöl halkıyla ne farkı kalır?” 4727
Asabe
Sarmak, kuşatmak, şiddet, kuvvet, yardım ve himaye, baba tarafından olan yakın akrabalar. Bir miras hukuku terimi olarak ise; yalnız başına olduğunda bütün mirası Ashabü'l Ferâiz'den mirasçı bulununca onlardan artanı alan ve ölene (mûris'e) araya kadın girmeksizin bağlanan erkek hısımlarla bu hükümde olan diğer kimselerdir. Oğlu, oğlun ilânihaye oğlu gibi. Bunların belirli miras hisseleri
4718] Buhârî, Vesaya 1, Cihad 61, 86, Humus 3, Meğâzî 83; Nesâî, Ahbas 1, -6, 229-
4719] Buhârî, Ferâiz 3; Müslim, Cihad 51, hadis no: 1758; Muvattâ, Kelâm 27; Ebû Dâvud, Harac 19
4720] Tirmizî, Siyer 44, hadis no: 1608
4721] Ebû Dâvud, Ferâiz 8, hadis no: 2900
4722] Tirmizî, Ferâiz 2
4723] Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1; Tirmizî, Ferâiz, 2
4724] Tirmizi, Ferâiz 2; İbn Mâce, Ferâiz 1; Buhârî, Ferâiz 2; Ebû Dâvud, Ferâiz 1; Dârimi, Ferâiz
4725] Ebû Dâvud, Ferâiz 1
4726] Tirmizî, Menâkıb, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 11
4727] İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an c. 1, s. 331
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayet ve hadislerde belirlenmemiştir.
Asabe önce ikiye ayrılır: Kan hısımlığı sebebiyle asabe, köle ve câriyeyi hürriyetine kavuşturmaktan doğan asabe.
Kan hısımlığı sebebiyle asabe üçe ayrılır:
A) Kendi başına asabe olanlar (Binefsihî asabe). Bunlar ölenle (mûrisle) aralarına kadın girmeyen erkek hısımlardır. Bunlar dört sınıf olup şunlardır:
1) Ölenin araya kadın girmeyen erkek fürûu. Oğlu, oğlunun... oğlu gibi. Ayette: "Ölenin çocuğu (oğul veya kız) varsa ana ve babadan herbirine terikenin altıda biri vardır."4728 buyrulur. Burada, babaya belli hisse verilerek, oğul asabelikte (artanı almada) ondan öne alınmıştır.
2) Ölenin araya kadın girmeyen erkek usûlü. Babası, babasının... babası gibi. Ayette: "Ölenin çocuğu olmayıp da, O'na ana ve babası mirasçı olduysa, üçte biri anasınındır."4729 buyrulur. Burada annenin hissesi belirlenmiş, artanın da babaya ait olacağına işaret edilmiştir.
3) Ölenin babasının araya kadın girmeyen erkek fürûu. Ölenin ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşleri ile bunların ilânihaye oğulları gibi. Bununla ilgili olan Kur'anî hüküm şudur: "Eğer (mirasçı) erkek kardeş ise çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (ölümüyle) bıraktığı mirasın tamamını alır."4730 Cenâb-ı Allah'ın hükmüne göre çocuğu ve babası olmayan kimse ölür ve geride ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşi kalırsa, mirasın tamamı, ashabü'l-ferâiz'den kimse varsa, bunlardan artanı bu erkek kardeşindir.
4) Ölenin dedesinin erkek fürûu. Ana-baba bir veya baba bir amcalarla, bunların ilânihaye erkek çocukları. Hadiste şöyle buyrulur: "Nebî (s.a.s.) mirası ana-baba bir erkek kardeşe, sonra baba bir erkek kardeşe, sonra ana-baba bir erkek kardeşin oğluna, sonra baba bir erkek kardeşin oğluna verdi. Amcaların durumunu da aynen bunlar gibi zikretti." 4731
Birden çok asabe birlikte bulunursa en yakın ve en kuvvetli olan tercih edilir. Diğerleri mirastan düşer. Rasûlullah (s.a.s.): "Ashâbü'l-Ferâize hisselerini veriniz. Onlardan artan miras, en yakın erkek hısımındır."4732 buyurmaktadır.
Buna göre asabeye miras verilirken şu prensiplere uyulur:
1) Yakın olan uzak olanı düşürür. Bu da ikiye ayrılır:
a) Sınıfta yakınlık: Bir önceki sınıftan asabe varken sonraki sınıfta bulunanlar miras alamaz. Meselâ, oğul varken baba veya erkek kardeş miras alamaz. Ancak baba aynı zamanda ashabü'l-ferâiz'den olduğu için bu durumda altıda bir alır.
b) Derecede yakın olan uzak olanı düşürür. Bu durum aynı sınıfta, birden çok asabe bulunması hâlinde sözkonusu olur ve ölene en yakın olan tercih edilir. Meselâ; birinci sınıftan oğul ile oğlun oğlu birlikte mirasçı olsalar, derecede
4728] 4/Nisâ, 11
4729] 4/Nisâ, 11
4730] 4/Nisâ, 176
4731] el-Mavsilî, el-İhtiyar, V, 93; Hafidu İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 321-322
4732] Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9-10; Müslim, Ferâiz, 2-3; Tirmizî, Ferâiz, 8
MİRAS VE VASİYET
- 1063 -
(batında) yakın olan oğul, torunu düşürür.
2) Kuvvetli olan zayıfı düşürür. Bu durum, sınıf ve derecesi aynı olan birden çok asabe birlikte bulunursa sözkonusu olur. Meselâ; ana-baba bir erkek kardeş ile baba bir erkek kardeş birlikte bulunsalar, hısımlığı kuvvetli olan öz kardeş, baba bir kardeşi düşürür.
Asabe'ye miras verilirken bu, sınıf, derece, yakınlık ve kuvvet durumlarının daima gözönünde tutulması gerekir. Ana-bir erkek kardeşlerle, ana bir amcalar zevi'l-erham grubu içinde yer alırlar.
B) Başkası ile birlikte asabe olanlar (Bigayrihi asabe). Bunlar kadınlardan olmak üzere dört çeşit hısımlardır. Erkek kardeşleri ile birlikte müşterek asabe olurlar.
1) Ölenin kızları. Bunlar ölenin oğulları ile müşterek asabe olurlar. Cenâb-ı Allah; "Allah size (miras hükümlerini şöylece emir ve) tavsiye eder. Çocuklarınız hakkında, erkeğin hissesi iki kızın hissesi kadar."4733 buyurur.
2) Ölenin oğlunun kızları. Bunlarda ölenin aynı derecede (batındaki) oğlun oğlu ile asabe olurlar. Yukarıdaki ayette evlad kelimesi oğul ve kız anlamı yanında bunlar olmayınca oğlun... oğlu veya kızı anlamına da gelir. 4734
3) Ana-baba bir kız kardeşler. Bunlar öz erkek kardeşlerle birlikte olunca asabe olurlar. 4735
4) Baba bir kız kardeşler. Bunlar da baba bir erkek kardeşlerle birlikte asabe olurlar. 4736
C) Başkasının bulunması ile asabe olanlar (Maagayrihi asabe). Bunlar ölenin kızları veya oğul kızları ile birlikte bulununca asabe olan kız kardeşlerdir. Bunlar iki kısımdır:
1) Ana-baba bir kız kardeşler. Ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Kız kardeşleri, kızlarla birlikte bulununca, asabe yapınız."4737 buyurmaktadır.
2) Baba bir kız kardeşler, yine ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar. Bu konudaki delil, yukarıda zikrettiğimiz hadistir. Ana-baba bir kız kardeş bulunmayıp da, kız veya oğul kızı ile beraber baba bir kız kardeş bulunursa asabe olur.
Burada asabe olan kız kardeşler, ölenin kızı veya oğul kızı ashabü'l-ferâiz sıfatıyla belirli hissesini aldıktan sonra, artanı alırlar. Aynı kuvvette sayıları birden fazla olunca, artanı kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Üç tane ana-baba bir kız kardeşin asabe olması gibi. 4738
4733] 4/Nisâ, 11
4734] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 311-312
4735] en-Nisâ, 4/176
4736] en-Nisâ, 4/176
4737] Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4
4738] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, Şahıs, Aile Miras Hukuku, İstanbul 1983, s. 495-507; H. Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 155-156
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ashâbu’l-Ferâiz
İslâm miras hukukunda belirli pay sahibi mirasçılar. Ferâiz'in tekili olan farîza, belirli pay demektir. Mirastaki payları tek tek belirlenen mirasçılara, belirli pay sahibi mirasçılar anlamında bu isim verilmiştir. Bu gruba giren mirasçılar onbir olup, değişik durumlara göre bunlar için kırk pay durumu (hâl) sözkonusudur. Kitap, sünnet ve icmâ ile belirlenen bu onbir mirasçı ve paylarının dayandığı deliller şunlardır:
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Allah size (miras hükümlerini şöylece) emir ve tavsiye eder: Çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişinin payı vardır. Kızlar ikiden fazla ise, mirasın üçte ikisi onlarındır. Kız bir tane ise mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu (oğul veya kız) varsa, ana ve babadan herbirine terikenin altıda biri verilir. Ölenin çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mirasçı olduysa, üçte biri anasınındır. Ölenin erkek veya kız kardeşleri varsa, terikenin yine altıda biri anasınındır. Bu hükümler, miras bırakanın yapacağı vasiyetin infazından veya borcun ödenmesinden sonradır. Siz babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bu hükümler Allah'tan birer farîzadır. Şüphesiz Allah her, şeyi bilicidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir." 4739
"Karılarınızın çocuğu yoksa terikenin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size terikesinden (düşecek hisse) dörtte birdir. Bu da, onların yapacağı vasıyetin veya borcun ifasından sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınızdan dörtte biri onların (karılarınızın) dır. Şayet çocuğunuz varsa, terikenizden sekizde biri yine onlarındır. Bu da, yapacağınız vasiyetin veya borcun ödenmesinden sonradır. Eğer mirası aranan erkek veya kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olur ve onun (ana bir) erkek veya kız kardeşi bulunursa, bunlardan herbirinin hissesi altıda birdir. Eğer ona bir erkek veya kız kardeşlerin sayısı birden fazla ise, onlar üçte biri zarara uğratılmaksızın oralarında eşit olarak taksim ederler. Bu hükümler yapılan vasiyetin ve varsa borcun ödenmesinden sonradır. Bu emirler size Allah'tan bir vasiyettir. Allah her Şeyi bilen, ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır." 4740
"İşte bunlar Allah'ın hükümleridir. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan Cennetlere koyar ki onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, en büyük bir kurtuluştur." 4741
"Kim de Allah'a ve Peygamber'ine isyan eder, Allah'ın sınırlarını açarsa, onu da -içinde daimi kalıcı olarak ateşe koyar. Onun için küçültücü bir azap vardır." 4742
"Rasûlüm, senden fetvâ isterler. De ki: " ‘Allah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmünü şöylece açıklar: Eğer çocuğu ve babası olmayan bir erkek ölür, geride (ana-baba bir veya baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa mirasın yarısı onundur. Eğer mirasçı erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin bıraktığının tamamını alır. Eğer aynı şartlarla kalan kız kardeş, iki veya daha fazla ise, erkek kardeşinin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkek ve kız kardeşler birlikte mirasçı olmuşlarsa, erkeğin hissesi iki dişinin hissesi kadardır. Allah size, yanılırsınız diye, hükümlerini açıklıyor. A!/ah,
4739] 4/Nisâ, 11
4740] 4/Nisâ, 12
4741] 4/Nisâ, 13
4742] 4/Nisâ, 14
MİRAS VE VASİYET
- 1065 -
her şeyi hakkıyla bilendir." 4743
"Hısımlar Allah'ın kitabınca birbirine daha yakındırlar. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." 4744
"Ana-baba ile yakın hısımların bıraktıklarından erkeklere, ana-baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara, azından da çoğundan da farz kılınmış birer hisse vardır." 4745
Hz. Peygamber'in mirasla ilgili bazı hadisleri de şöyledir:
"Ferâiz (miras) ilmini öğreniniz ve öğretiniz. Çünkü ferâiz, ilmin yarısıdır." 4746
"Miras hisselerini sahiplerine verin. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır." 4747
İbn Mes'ud’dan (r.a.) rivâyete göre: "Hz. Peygamber bir kız, oğlu kızı ve kız kardeş ile birlikte mirasçı olunca; kıza yarım hisseyi, oğul kızına üçte ikiyi tamamlamak için altıda biri, kız kardeşe de geri kalanı hükmetmiştir."4748 "Kız kardeşleri, kızlarla birlikte olunca asabe yapın."4749 "İbn Büreyde şöyle demiştir: Peygamber (s.a.s.) nineye yanında anne olmadığı zaman altıda bir vermiştir." 4750
Bazı miras hükümleri de icmâ deliline dayanır. Ana-baba bir kız kardeş bulunmayınca, baba bir kız kardeşin onun yerine geçeceği prensibi gibi.
Yukarıdaki delillerde yer alan mirasçıların payları şöyledir:
A. Koca (Zevc)
1- Koca, ölenin (karının) çocukları veya oğlunun... oğlu veya kızı ile birlikte mirasçı olduğunda, terikenin dörtte birini alır. Ölenin kızından fürûu burada dikkate alınmaz.
2- Bunlar bulunmadığında yarısını alır.
B. Karı (Zevce)
1- Karı, ölen kocasının çocukları veya oğlunun... oğlu veya kızı ile birlikte bulunduğunda sekizde bir alır.
2- Bunlar bulunmadığında dörtte bir alır. Eş (zevce) birden fazla ise her iki durumda belirlenen payı aralarında eşit olarak paylaşırlar.
C. Baba
1- Baba, ölenin oğlu veya oğlunun erkek fürûu ile birlikte bulunduğunda altıda bir alır.
2- Ölenin kızı veya oğlunun kızı yahut oğlunun... oğlunun kızı ile birlikte bulunduğunda altıda bir ve ilâve olarak asabe sıfatıyla ashabü'l-ferâizden artanı alır.
4743] 5/Mâide, 176
4744] 8/Enfâl, 75
4745] 4/Nisâ, 7
4746] Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1; Tirmizî, Ferâiz, 2
4747] Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9-10; Müslim, Ferâiz, 2-3; Tirmizî, Ferâiz, 8
4748] Buhârî, Ferâiz, 8, 12; Tirmizî, Ferâiz, 4; İbn Mâce, Ferâiz, 2
4749] Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4
4750] İbn Mâce, Ferâiz, 4
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Bu iki grup mirasçı bulunmadığından asabe olur. Başka mirasçı yoksa terikenin tamamını, varsa bunlardan artanı alır.
D. Anne
1- Ölenin çocukları veya oğlunun... oğlu veya kızı, yahut ölenin birden fazla erkek veya kız kardeşiyle birlikte bulunduğunda altıda bir alır.
2- Ölenin babası ve eşi ile birlikte bulunduğunda eşten artanın üçte birini alır. Bu durumda baba asabe olarak geriye kalanı alır.
3- Bu iki grup mirasçı bulunmadığında bütün terikenin üçte birini alır.
E. Dede
Burada ashabü'l-ferâiz olarak pay sahibi olan dede, ölenin babasının babası veya onun babasıdır. Buna sahih dede (cedd-i sahih) denir. Annenin babası gibi ölen ile arasına kadın giren dedeye ise fasit dede denir ve miras hukuku bakımından zevi'l-erhâm* grubu içinde yer alır.
Baba sağ olmayınca dede onun yerine geçer. Buna göre dedenin dört hâli vardır. İlk üç hâli babanınki ile aynıdır. Dördüncü hâl, babanın sağ olması hâli olup, bu durumda dede mirasçı olamaz.
F. Kız
1- Ölenin oğlu olmayıp da bir kızı varsa terikenin yarısını alır.
2- Aynı durumda iki veya daha fazla kız varsa, üçte ikiyi aralarında paylaşırlar.
3- Ölenin oğlu varsa asabe (bigayrihi asabe) olur. Ashabü'l-ferâiz'den artanı oğul iki, kız bir hisse almak üzere paylaşırlar.
G. Oğlun Kızı
Ölenin kızı bulunmayınca oğlunun kızı onun yerine geçer.
1- Ölenin oğlu veya kızı bulunmaz da, oğlunun... bir tane kızı olursa terikenin yarısını alır.
2- Aynı durumdaki oğulun kızı birden fazla ise, üçte ikiyi aralarında eşit olarak paylaşırlar.
3- Ölenin oğlu bulunmaz ve oğlunun kızı ölenin bir kızı ile birlikte bulunursa altıda bir alır.
4- Aynı durumda ölenin birden fazla kızı varsa oğulun kızı mirasçı olamaz.
5- Ölenin oğlu olmayıp da, onun oğul ve kızları beraber bulundukları takdirde, müşterek asabe olurlar ve ashabü'-ferâiz'den artanı ikili-birli paylaşırlar.
6- Oğlun kızları oğul ile birleştiklerinde mirasçı olamazlar.
H. Ana-Baba Bir Kız Kardeş
1- Bir tane ise terikenin yarısını alır.
2- İki veya daha çok ise üçte ikiyi paylaşırlar.
3- Ölenin ana-baba bir kız kardeşi aynı durumdaki erkek kardeşiyle birlikte
MİRAS VE VASİYET
- 1067 -
bulunurlarsa, müşterek asabe olurlar ve ashabü'l-ferâiz'den artanı ikili-birli paylaşırlar.
4- Ölenin kızı, oğlunun kızı ve oğlunun... oğlunun kızı ile birlikte bulunurlarsa asabe olup kalanı alırlar.
5- Ölenin oğlu, oğlun oğlu, babası veya sahih dedesi ile birlikte bulunurlarsa mirasçı olamazlar.
İ. Baba Bir Kız Kardeş
Ana-baba bir kız kardeş bulunmazsa baba bir kız kardeş onun yerini alır.
1- Bu durumdaki kız kardeş bir tane ise, terikenin yarısını alır.
2- Birden fazla iseler, üçte ikiyi eşit olarak paylaşırlar.
3- Bu durumdaki kız kardeş bir tane ana-baba bir kız kardeşle birlikte bulunurlarsa altıda bir alır.
4- Ana-baba bir kız kardeş birden fazla ise baba bir kız kardeş mirasçı olamaz.
5- Baba bir kız kardeş baba bir erkek kardeşle birlikte bulunursa, müşterek asabe olurlar, kalanı ikili-birli paylaşırlar.
6- Ölenin kızı veya oğlunun kızı ile birlikte bulunursa asabe olur ve kalanı alır.
7- Ölenin oğlu, oğlunun oğlu..., babası, dedesi, ana-baba bir erkek kardeşleri, asabe olan ana-baba bir kız kardeşleriyle beraber bulunurlarsa mirasçı olamazlar.
J. Ana Bir Kardeşler
1- Bir tane ise altıda bir alır.
2- Birden fazla iseler, terikenin üçte birini erkek-kadın ayırımı yapmaksızın eşit olarak paylaşırlar.
3- Ölenin oğlu kızı, oğlunun oğlu veya kızı, babası, dedesi ile birlikte bulunurlarsa mirasçı olamazlar.
K. Nine
Buradaki nineden maksat, araya fasit dede girmeyen, anne veya baba tarafından büyük annedir. Babanın annesi veya onun annesi, annenin annesi veya onun annesi gibi ki, bunlara sahih nine denir. Araya fasit dede girmesi hâlinde, ondan sonraki nineye fasit nine denir. Ölenin annesinin babasının annesi gibi. Bunlar miras hukuku bakımından zevi'l-erhâm içinde yer alırlar.
1- Sahih nineler mirasçı oldukları durumlarda altıda bir alırlar. Nine birden fazla ise bunu eşit olarak paylaşırlar.
2- Nine ana ile beraber bulunursa veya baba ve dededen nineler baba veya dede ile birlikte bulunurlarsa mirasçı olamazlar. Keza yakın derecedeki nine uzak olanı mirastan düşürür. 4751
4751] el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'an; İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an; İbn Kesîr, Te,fsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, miras ayetlerinin tefsiri; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 322-329; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 39 vd.; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, V, 85-86 vd.; Seyyid Şerif el-Cürcâni, Şerhu's-Sirâciyye, s. 3-4, vd.; el-Kâsânî, Bedayiu's Sanâyi', III, 99; Fetâvâ'l-Hindiyye, I, 353; Bilmen,
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zevi’l-Erhâm
Arapça zû, "sahip", rahim veya rahm "nesep hısımlığı", "nesep hısımlık bağı" demektir. Zevî'l-erhâm, zû'r-rahim'in çoğulu olup, genel olarak nesep hısımlarını ifade eder. Bu anlamda, ashabü'l-ferâiz, asabe veya diğer nesep hısımları kapsama girer. İslâm miras hukuku terimi olarak zevî'l-erhâm; ashâbü'l-ferâiz ve asabe den olmayan kan hısımlarını ifade eder. Miras bırakanın kızının çocukları, kız kardeşinin veya erkek kardeşinin kızları, fâsit dede ve nineleri, dayı ve teyzeleri gibi.
Miras bırakanın ashabü'l-ferâizden veya asabeden hısımları bulunmayınca zevi'l-erhâm'dan ona yakın olamayacağı veya hangi şartlarla mirasçı olacağı konusu müctehitler arasında ihtilaflıdır.
1- Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel'e göre, sıraları gelirse zevi'l-erhâm mirasçı olur. Hz. Ömer, Alî, İbn Mes'ûd ve İbn Abbas’ın (r.anhüm) görüşü budur. Delil, Kitap ve Sünnettir.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Nesep hısımları Allah'ın Kitabında birbirlerine daha yakındırlar." 4752 Bu âyet bütün nesep hısımlarını kapsamına alır. Diğer miras âyetleri 4753 ve hadisler farz sahiplerini ve asabeyi açıklamıştır. Bunların dışında kalanlar mirasa başkalarından daha fazla hak sahibidirler. Bu âyet, İslâm'ın ilk hicret yıllarında uygulanan "muâhât" (kardeşleştirme) yoluyla olan mirasçılığı neshetmiştir.
Başka bir âyette şöyle buyrulur: "Ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara, azından da çoğundan da farz kılınmış birer pay olarak hisseler vardır."4754 Bu âyette geçen "el-akrabün (hısımlar)" kelimesi mutlak bir ifade olup zevi'l-erhâmi da kapsar. Âyet, kılıç kuşanmayan kadın ve çocukları miras dışı bırakan câhiliyye devri örfünü yıkmak için inmiştir. 4755
Hz. Peygamber’in (s.a.s) farz sahibi ve asabe dışındaki hısımlarla ilgili çeşitli hadisleri nakledilmiştir. O, şöyle buyurmuştur: "Bir toplumun kız kardeşinin oğlu onlardandır."4756; "Kim bir mal bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Ben mirasçı olmayanın mirasçısıyım, ona âkıle ve mirasçı olurum. Dayı, mirasçısı olmayanın mirasçısıdır. Ona akile ve mirasçı olur." 4757
Ashâb-ı Kiramdan Sâbit b. Dahdâh (r.a) vefat etmiş, geride yalnız kız kardeşinin oğlu Ebû Lübâbe b. Abdilmünzir kalmıştı. Rasûlüllah (s.a.s) bütün mirası ona verdi4758; ez-Zühaylî, el- Fıkhu'l-İslâm ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, Hukuk, İslâmiyye ve İstılâhâtı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1951, IV, 507-535; Ebû Zehra, Ahkâmü't-Tarikât ve'l-Mevârîs, Kahire, (t.y.) s. 121-180; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, Şahıs, Âile ve Çözümlü Miras, İstanbul 1983, s. 417-491; H. Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 160-162
4752] 8/Enfâl, 75
4753] Bk. 4/Nisâ, 7, 12, 176
4754] 4/Nisâ, 7
4755] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1960-62, II, 1294, 1295
4756] Tirmizî, Menâkıb, 65; Buharî, Ferâiz, 24; Nesâî, Zekât, 96; Dârimî, Siyer, 81
4757] Ebû Dâvud, Ferâiz, 8; Tirmizî, Ferâiz, 12; İbn Mâce, Diyât, 7, Ferâiz, 9; Dârimî, Ferâiz, 38; Ahmed b. Hanbel, I, 28, 36, IV, 131
4758] el-Mevsılî, el-İhtiyâr, V, 105
MİRAS VE VASİYET
- 1069 -
VIII,382,383). Hayatta yalnız dayısı olan bir kimse ölmüştü. Ebû Ubeyde b. El-Cerrah, Hz. Ömer'e bunun miras durumunu sordu. Hz. Ömer, Nebî’nin (s.a.s) şu hadisini yazarak onunla amel edilmesini istedi: "Dayı, mirasçısı olmayanın mirasçısıdır." 4759
2- Şâfiî ve İmam Mâlik'e göre zevi'l-erhâm mirasçı olamaz. Ashâbü'l-ferâizden veya asabeden mirasçı bulunmayınca tereke beytülmale intikal eder. Zeyd b. Sâbit, Saîd b. el-Müseyyeb ve Saîd b. Cübeyr'in görüşü budur. el-Evzâî, Ebû Sevr, Dâvud ve İbn Cerîr et-Taberî bu görüşü benimsemiştir. Delilleri şudur: Miras âyetlerinde farz sahipleri ve asabenin payları zikredilmiş, zevi'l-erhâm için herhangi bir şey belirlenmemiştir. Eğer onlar için bir hak olsaydı bunun da zikredilmesi gerekirdi. Çünkü âyette; "Senin Rabbin (hiçbir şeyi) unutucu değildir." 4760 buyrulur. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir."4761 Hz. Peygamber'e hala ve teyzenin miras durumu sorulunca şöyle cevap vermiştir: "Cebrail (a.s.) bana, bu ikisi için hiçbir şey olmadığını haber verdi."
Ancak bu son hadisler mürsel olup, bunlar delil olarak alınamaz. Eğer bu hadisler sahih olursa, bunların zevi'l-erhâm'ın birbirine daha yakın olduğunu bildiren âyetin4762 inmesinden önceye ait olduğu kabul edilir. Yahut "hala ve teyze için belirli bir pay yoktur" ya da "onlar asabe veya kendilerine red yapılabilen farı sahiplerini ile birlikte mirasçı olamaz" anlamına gelir. Çünkü farz sahiplerine red, zevi'l-erhâmın mirasçılığından öne alınmıştır. Fakat onlar kendisine red yapılamayan sağ kalan eşle birlikte mirasçı olurlar.
Diğer yandan Mâlikî mezhebinde ikinci asırdan, Şâfiî mezhebinde ise dördüncü asırdan itibaren zevi'l-erhâm'ın mirasçı olmaları yolunda fetva verilmiştir. Bu fetvanın dayanağı zulüm ve israf sebebiyle Müslümanların beytülmalden gerektiği gibi yararlanamamalarıdır. 4763
Zevi'l-erhâmın mirasçı olma usûlü: Bunlara mirasın hangi ölçülere göre verileceği nass'la sabit olmadığından ictihad edilerek iki usûl benimsenmiştir.
1- Zevi'l-erhâmı, miras bırakana bağlayalı eshâbü'l-ferâiz veya asabenin miras hissesini esas alan usûl. Hanbelîler, sonraki Şâfiî ve Mâlikîler bu metodu benimsemiştir. Bu metotla, zevi'l-erhâmı miras bırakana bağlayan farz sahibi veya asabe hayatta olsa idi, ne kadar miras alacakları hesaplanır. Sonra bunlar vasıtasıyla mûrise bağlanan zevi'l-erham onların yerine konur ve alacakları hisseyi alırlar. Erkekler kızların iki katı miras alır. Ancak Hanbelîlere göre burada erkek ve kadın ikili birli değil, eşit olarak miras alır.
Bu usûlün istisnası, dayı ile teyze ve ana bir amca ile halalardır. Dayı ve teyze ana yerine ve ana bir amca ile halalar da baba yerine konur ve onlar gibi mirasçı olurlar. "Tenzil" tarafları denilen bu hukukçuların dayandığı esas şudur: Zevi'l-erhâmın ne şekilde mirasçı olacakları nasslarda belirtilmediğine göre, nasıl mirasçı olacakları belli olan ve zevi'l-erhâmı mûrise bağlayan ashâbü'l-ferâiz veya
4759] Ebu Dâvud, Ferâiz, 8; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV, 62
4760] 19/Meryem, 64
4761] Ebu Dâvud, Vesâya, 6, Büyü, 88
4762] 8/Enfâl, 75
4763] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 530 vd
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
asabe gözönüne alınarak onların yerine zevi'l-erhâm konulur ve miras buna göre bölüştürülür.
2- Hısımlık usûlü: Hanefilerin benimsediği bu metoda göre, zevi'l-erhâmı miras bırakana bağlayan mirasçıya değil doğrudan doğruya zevi'l-erhâmın miras bırakana yakınlığına bakılır. Çünkü bunlar temelde asabe hükmünde olup, ya kadın oldukları yahut da araya kadın girdiği için asabe olamamışlardır. Bu bakımdan asabe hangi usûl ve sırayla mirasçı oluyorsa bunlarda aynı şekilde mirasçı olmalıdır. 4764
Zevi'l-erhâma miras taksimini hısımlık usûlüne göre açıklayacağız. Zevi'l-erhâm Mirasçılar Dört Sınıftır:
1- Miras bırakanın fürûu: Bunlar, miras bırakanın kızlarının çocukları ile oğlunun kızlarının, oğlunun oğlunun, kızlarının çocuklarıdır. Bunlara, mûrisin asabe ve farz sahibi olmayan fürûu da diyebiliriz.
2- Miras bırakanın usûlü: Sahih olmayan dede ve nine ve gruba girer. Ananın babası, ananın babasının babası, ananın babasının anası gibi... Bunlar da miras bırakının asabe ve farz sahibi olmayan usûlü olup, fâsit dede ve fâsit nine adını alırlar.
3- Miras bırakanın ana-babasının fürûu: Kız kardeşlerin çocukları ve torunları, ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşlerin kızları ve torunları ile ana bir erkek kardeşlerin çocukları bu gruba girer. Öz veya baba bir erkek kardeşlerin oğulları asabe içinde yer alırlar.
4- Mûrisin dede ve ninesinin asabe ve' farz sahibi olmayan fürûu: Halalar, ana bir amcalar, mutlak dayı ve teyzelerle bunların çocukları, ana-baba bir veya baba bir amcaların ve bunların oğullarının oğullarının... kızları ve bunların çocukları, mûrisin ana ve babası ile büyük ana ve büyük babasının asabe olmayan amcaları ile hala, dayı ve teyzeleri ve bunların çocukları yine bu dördüncü sınıf zevi'l-erhâmdandır.
Zevi'l-Erhâmın Mirasçı Olmasında Uyulacak Kurallar
1- Asabe veya farz sahibi mirasçı varsa zevi'l-erhâm mirasçı olamaz.
2- Asabe bulunmayıp, farz sahiplerinden yalnız karı veya kocanın olması halinde bunlardan kalan, eğer karı veya kocadan biri de yoksa terekenin tamanı zevi'l-erhâma aittir.
3- Zevi'l-erhâmdan yalnız bir tek mirasçı varsa hangi sınıftan olursa olsun bütün tereke buna kalır.
4- Yukarıdaki dört sınıf zevi'l-erhâmdan birinci sınıf varken 2. sınıf, 2. Sınıf varken 3. sınıf, 3. sınıf varken 4. sınıf hak alamaz. Bu sıraya göre tercih hakları vardır.
5- Sınıfları aynı olan birkaç zevi'l-erham bir arada bulunursa, miras bırakana en yakın olan tercih edilir. Meselâ; kızın kızı ile oğlun kızının kızı birlikte bulunmasa 'kızın kızı tercih edilir. Çünkü bu, miras bırakana daha yakındır.
4764] el-Mevsılî, a.g.e., V, 105
MİRAS VE VASİYET
- 1071 -
6- Zevi'l-erhâm aynı sınıftan olur ve mûrise yakınlık dereceleri de aynı bulunursa asabe veya farz sahibi bir mirasçının çocuk veya torunu tercih edilir.
7- Dördüncü sınıfta hısımlığın kuvveti de tercih sebebi olur. Meselâ; ana baba bir dayı, ana bir amcaya tercih edilir.
Zevi'l-erhâmın mirasçı oluşuna örnekler:
1- Birinci Sınıfın Mirasçı Olması: Bunlar, miras bırakanın asabe ve farz sahibi olmayan fürûu olup, aşağıda gösterilen esaslara göre mirasçı olurlar.
a- Miras bırakana derece bakımından yakın olan tercih edilir.
b- Eğer dereceleri eşit olursa, mirasçı çocuğu olan, zevi'l-erhâm çocuğuna tercih edilir.
Burda, oğlun kızı, farz sahibi olduğu için, onun kızı olan Fâtıma mirasçı çocuğudur, kızın kızının oğlu ise zevi'l-erhâm oğlu olduğundan mirasçı olamaz. Bütün mirası oğlun kızının kızı alır.
c- Eğer dereceleri eşit olur ve aralarında mirasçı çocuğu bulunmaz veya hepsi mirasçı çocuğu olursa üç özelliğe bakılır. Eğer bunların asılları (ana veya babası) değişik değilse yani erkeklik ve dişilik bakımından farkları yoksa, mesele fer'ilerin cinsiyetlerine göre kurulur. Erkek için iki kız hissesi olarak miras paylaştırılır.
Eğer cinsiyet ayrılığı birden çok batından olursa, miras ilk cinsiyet ayrılığı olan batında ikili birli taksim edilerek erkekler bir grup, kadınlar bir grup yapılır. Mirasçılarla bunlar arasındaki batınlarda cinsiyet ayrılığı yoksa bu paylar aynen mîrasçılara geçer. Aradaki batınlarda cinsiyet ayrılığı varsa, o, gruba ayrılan hisseler farklılık olan batında cinsiyetlerine göre fer'ilere paylaştırılıp, yine erkekler bir grup, kadınlar bir grup yapılır ve her gruba isabet eden pay fer'ilerine verilir.
2- İkinci Sınıfın Mirasçı Olması: Bunlar miras bırakanın fasit dede ve nineleri olup, aşağıdaki şekilde mirasçı olurlar:
a- Miras bırakanın asabe, ashabû'l-ferâiz veya birinci sınıf zevi'l-erhâmdan mirasçısı bulunmadığı zaman, yalnız bir tane fasit dede veya ninesi bulunsa bütün miras buna kalır.
b- Miras bırakanın birden çok fasit dede ve nineleri bulunursa, murise yakın olan tercih edilir.
c- Miras barakana yakınlık dereceleri eşit olursa mirasçıya nisbet edilen tercih edilir.
d- Yakınlık bakımından dereceleri eşit olur ve aralarında bir vârise nisbet edilen olmaz veya hepsi birer vârise nisbet edilirse ve nisbet edildikleri şahısların cinsiyetleri aynı olursa, kendi cinsiyetleri ayrı olunca ikili birli takım yapılır. Örnek:
Babanın annesinin babasının anne ve babası birlikte hayatta olsa 3. batındaki fasit dede zevi'l-erhâmdan olup, 4. batındaki dede ve nineye miras ikili birli intikal eder.
e- Eğer nisbet edilen batında cinsiyet ayrılığı varsa, miras ilk cinsiyet ayrılığı
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan batında taksim yapılıp, paylar mirasçılara aynen intikal ettirilir.
3- Üçüncü Sınıf Zevi'l-erhâmın Mirasçı Olması:
a- Bunların mirasçı olması, birinci sınıf gibidir. Mûrise en yakın olan mirasçı olur, uzakta kalan düşer. Eşitlik halinde asabe çocuğu zevi'l-erhâm çocuğuna tercih edilir. Bunlar; miras bırakanın ana ve babasının fürûu olup, mutlak kız kardeşlerin fürûu ile ana baba bir veya baba bir erkek kardeşlerin ve bunların oğullarının oğullarının... kızları ve bunların fürûu, ana bir erkek ve kız kardeşlerin oğul ve kızlarıyla onların fürûudur.
b- Eğer miras bırakana yakınlık dereceleri eşit olursa asabe fer'i, zevi'l-erhâm fer'ini düşürür.
c- Hepsi ana bir kardeş çocukları olursa derece yakınlığı tercih sebebidir. Dereceleri eşit ise ferilerdeki sayı dikkate alınıp, miras usûle taksim olunarak, usûlün hisseleri eşit olarak ferilere verilir. Çünkü ana bir kardeşlerde cinsiyet ayrılığı miras hisselerini etkilemez. Örnek; Ana bir erkek kardeşin iki, ana bir kız kardeşin aynı batında üç tane torunu birlikte mirasçı olsa, torun sayısına göre 2 hisse erkek kardeşin, 3 hisse de kız kardeşin torunlarına intikal eder. Kısaca her bir torun birer pay alır. Ortak payda 5'tir.
d- Eğer hepsi ashâbü'l-ferâiz çocuğu veya asabe çocuğu yahut zevi'l-erhâm çocuğu yahut da bazısı ashâbü'l-ferâiz, bazısı asabe çocuğu olsalar, bütün bu durumlarda da usûlden cinsiyet ayrılığı, fürûdan sayı alınarak ferâizdeki4765 hisselerine göre, miras usûle taksim edilir. Usûle isabet eden hisseler eşit veya ikili birli kendi fürûuna verilir. Yalnız ana bir kardeşlerde cinsiyet ayrılığı dikkate alınmadığından eşit işlem yapılır.
Bu meselede kızların sayısı iki veya daha fazla olsa, bu sayılar asıllarına yansıtılarak ferâize göre yeni taksim yapılır. Elde edilen paylar kendi fer'îlerine intikal eder.
4- Dördüncü Sınıf Zevi'l-erhâmın Mirasçı Olması:
Bu sınıf, miras bırakanın büyük baba ve büyük anasının fürûundan ibar ettir. Mutlak halalar, ana bir amcalar ve mutlak dayı, teyzeler ve bunların fürûu, yine ana-baba bir veya baba bir amcaların ve bunların oğullarının kızları ve bunların fürûudur.
Miras bırakanın ana ve babasının, yine büyük ana ve babasının asabe olmayan amca, hala, dayı ve teyzeleri ve bunların fürûu da bu sınıf zevî'l-erhâm'dandır.
Bunların mirasçı olması şu esaslara göre olur:
a- Ashâbü'l-ferâiz, asabe ve zevî'l-erhâmın ilk üç sınıfından hiçbir mirasçı bulunmaz, bu dördûncü sınıftan da yalnız bir kişi olursa bütün miras onun olur. Bunlar bir kaç tane olur ve hısımlık yönleri de bir olursa, mûrise yakınlığı kuvvetli olan tercih edilir.
b- Eğer, mirasçıların hepsi miras bırakana aynı yakınlıkta bulunur ve hepsi ana-baba bir veya baba bir yahut ana bir olup tamamı erkek veya kadın olursa miras aralarında eşit olarak, eğer bazısı erkek bazısı kadın ise ikili biri taksim
4765] bk. "Ashabü'l-ferâiz
MİRAS VE VASİYET
- 1073 -
yapılır.
c- Eğer bunların akrabalık yönleri farklı olursa, yani bazısı baba, bazısı ana tarafından olursa, bu takdirde akrabalık kuvvetine itibar edilmez. Baba tarafına 2/3, ana tarafına ise üçte bir pay verilir. Sonra her gruba düşen pay, o grup arasında akrabalık yönleri bir olan esasa göre taksim yapılır.
d- Mutlak halaların, ana bir amcaların, dayı ve teyzelerin çocuk ve torunları, ana-baba bir amcaların ve bunların oğullarının kızları ve bunların çocukları birlikte bulunduklarında şu esaslara göre mirasçı olurlar.
Bunlar ister ana ister baba tarafından olsunlar önce derece yakınlığı tercih sebebidir.
Eğer dereceleri aynı ve ana veya bâba tarafından olmada eşit durumda iseler hısımlık kuvveti tercih sebebidir.
Yine bu mirasçılar, miras bırakanın yalnız ana veya yalnız baba tarafından olur, derece ve hısımlık kuvvetleri eşit ve hepsi asabe veya hepsi zevi'l-erhâm çocuğu bulunursa ve asıllar arasında cinsiyet farkı varsa miras ikili birli, cinsiyet farkı yoksa eşit olarak taksim edilir. Asıllara isabet eden hisse fürûa intikal eder.
Örnek: Mirasçı olarak yalnız amcanın iki kızı bulunsa mirası eşit olarak, bu amcanın bir oğlu ile kızı bulunsa ikili bir paylaşırlar. 4766
Kadınlara Miras Olmak ve Kadınların Mirasta Erkeğin Yarısını Alması
“Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (bilin ki) Allah’ın, hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.”4767 İslâm’dan önce Araplar kadına çok kötü muâmele ediyor, bu cümleden olarak kocası ölen kadını, adamın miras bıraktığı mal gibi telâkkî ediyorlar, kadın istemese bile onunla evlenme veya onu başkasıyla evlendirme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar, kadını kullanarak maddî menfaat sağlama yoluna gidiyorlardı. Bu âyet, bütün bu haksızlıklara son vermiş, kadına lâyık olduğu hakları getirmiştir.
“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) İkiden fazla kadın iseler ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız, bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından herbirinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana babası ona vâris olmuş ise anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah (tarafın)dan konmuş farzlar
4766] bk. es-Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrut 1398/1978, XXX, 2-27; Şerhu's-Sirâciyye, 163-204; Zeylaî, Tebyînu'l-Hakâik, el, Emîriyye tab ı, VI, 241 vd..; el-Meydânî, el-Lübâb, IV, 200; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır t.y., V, 559-563; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire,1970, VI, 229-252; ez-Zithaylî, el-Frkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VIII, 381 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 529 vd.; H. Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 451-455
4767] 4/Nisâ, 19
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(paylar)dır. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” 4768
İslâm’ın miras hukukunda paylar ile mükellefiyetler arasında dengeleme yolu tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecbûriyetinde olanlara çok, daha az harcama yapanlara az hisse verilmiştir. İslâm âile hukukuna göre, evlenirken mehir verecek, düğün masrafı yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara yiyecek, giyecek, mesken gibi asgarî ihtiyaçları temin edecek yine erkektir. İşte bu sebepledir ki genellikle mirasta erkeklerin payı, kadınlarınkinin iki misli olmuştur.
İslâm'da erkeğe, kadının iki katı miras verilmesini tenkit eden câhiller çoktur. Fakat iyi düşününce bunun, derin hikmete uygun olduğu ve baştan sona adâlet olduğu anlaşılır. Burada, aile hayatının sonucu olarak ortaya çıkan miras hukuku sözkonusudur. Aile hayatında geçim yükü, genellikle erkeğin üzerindedir. Erkek, hem kendisi, hem karısı olmak üzere en az iki kişiyi beslemek zorundadır. Bunun yanında küçük çocuklarını, annesini, babasını geçindirmek de erkeğe düşer. Birkaç kişinin bakımı, erkeğin omuzlarına biner. Oysa kadın, kocasını beslemez, kocası tarafından geçimi sağlanır. Kadına kocası, oğlu, babası veya kardeşleri tarafından bakılır. Bazı kadınlar, bizzat çalışarak geçimlerini sağlasalar da, bu durum tüm kadınlara şâmil değildir; İslâm da, kadına dışarıda çalışma mecbûriyeti vermeyerek ailenin geçim yükünü ona yüklememiştir. Bugün bazı kadınlar, erkek gibi çalışmak isteseler de, bu, gönüllü bir durumdur ve bütün kadınlara şâmil değildir. Bundan asırlar önce ise, kendi geçimini sağlayan kadın hemen hiç yok gibiydi. Genellikle her dönemde kadına başkaları tarafından bakılır. Kadın himâye görür, erkek ise başkalarına bakar, karısını, hâmîsi olmayan kızkardeşini, annesini, ninesini himâye eder.
İşte hem kendisine, hem karısına, çoluk çocuğuna, gerektiğinde annesine, babasına bakmak, onların da geçimlerini sağlamak zorunda bulunan erkeğin, icabında yine kendisinin himâye edeceği kızkardeşinden bir kat fazla miras alması, adâletsizlik değil; adâletin ta kendisidir. Çünkü erkek, bir kadın getirip ona bakacak; kız ise bir başka erkek tarafından götürülüp bakılacaktır.
Miras hukukunun temel ilkelerinin tesbit edildiği Nisâ sûresinin 7-12. âyetlerinde dikkat edilecek önemli bir husus da vardır ki o da erkek gibi, kadına da borç ve vasiyet hakkının tanınmış olmasıdır. Ölen erkek olsun, kadın olsun, borcu verilip vasiyeti yerine getirildikten sonra geri kalan mirası taksim edilir. Bu, kadına bütün medenî ve sosyal hakların tanınması demektir. Kadın mülk sahibi olur, miras bırakır, miras alır, vasiyet eder, vasiyeti yerine getirilir, borç alıp verebilir. Demek ki Kur'an, kadına her türlü mülkiyet ve mülkünde tasarruf hakkı tanımış, ona tam hür bir kişilik kazandırmıştır. Bu, kadın hakları bakımından çok büyük bir gelişmedir. Çünkü kadının mülkiyet hakkı, değil o günkü toplumlarda, medenî kabul edilen Batı toplumunda bile ancak on dokuzuncu asrın sonlarıyla yirminci asrın başlarında tanınmaya başlamıştır. Kur'an indiği zaman kadın, birçok sosyal haklarından yoksun yaşıyor, bir eşya gibi kabul ediliyordu. İşte Kur'an onun elinden tutup insanî bakımdan onu erkekle eşit yapmış, ona toplumun tanıyabileceği en ileri hakları tanımış, onu saygıdeğer bir insan yapmıştır. 4769
4768] 4/Nisâ, 11
4769] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 374-375
MİRAS VE VASİYET
- 1075 -
Günümüzde Vasiyet, Miras ve İnsanımız
Eski dönemlere göre daha çok dünyevîleşen günümüz insanı, ölümü hatırına getirmemek için bin bir oyuncakla oyalanmaktadır. Halbuki müslüman, ölüme her an hazır bir şekilde ve ölümden sonrasını hesaba katarak yaşar. Yarın, hatta yaşadığı gün ölecekmiş gibi yaşayan insan ise, dünyayla bağlantılarını ona göre düzenler. Borçları, vaad ettikleri, yükümlülükleri ânî ölümüyle karmakarışık olmaz. Bunun için de vasiyetini yanında taşır. "Bir Müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da, vasiyeti yanında (veya yastığının altında) yazılı olmadan iki gece geçirmeye hakkı yoktur."4770 Bu vasiyetinde, öncelik verdiği konu, fânî meseleler değil; geride kalanlara hakkı tavsiye, iyilikle emir, onları tevhidî imanla ve müslümanca hayat sürmeleri yönüyle hatırlatmalar, yani tavsiyelerdir. Zâten tavsiye ile vasiyet aynı kökten türemiş ifâdeler olduğu için hayatında hakkı tavsiye eden kişi, ölürkenki vasiyetinde de aynı görevi yapar. İkinci olarak da -eğer varsa- kimlere borçlu ise, borçlarını ve vâdelerini çok net bir şekilde belirten senet veya benzeri yazıyla vasiyeti cebinde (ya da evinde kolay bulunabilecek -hadis rivâyetinde belirtilen “yastık altı” gibi- bir yerde) bulundurur. Zâten her çeşit maddî borç alış verişinin yazılması Kur’an’ın emridir.4771 O, bu yazışmayı, hem unutma gibi problemlere ve hem de ölüm gibi her an gelebilecek olaya karşı tedbir olsun diye yerine getirir. Alacakları varsa, onları da benzer şekilde yazar.
"Allah (c.c.) size, amellerinize ziyâde olarak ölümünüz esnâsında mallarınızın üçte birini tasadduk etti (vasiyet etme yetkisi verdi)." 4772 Mirasçıları dışında ve malının üçte birini geçmeyecek şekildeki kısmını hayır gördüğü yerlere vasiyet edebilir. Ama, kişinin ölürken ve artık ihtiyacı kalmadığı anda malından tasadduk için vasiyet etmesinden ziyâde, sağken mala muhtaç olduğunu düşündüğü zamanda tasadduk etmesi, bunu vasiyete gerek duymadan sağlığında bolca yerine getirmesi en hayırlısıdır. Rasûlullah’a (s.a.s.): "Hangi sadaka efdaldir?" diye sorulmuştu. "Sağlıklı ve fakirlikten korkup zenginliğe ümit bağladığın, mala karşı cimri olduğun halde tasadduk etmen! Bu şekilde tasadduku, can boğazına gelip de, 'falana şu kadar, filâna bu kadar' diye (vasiyet ede)ceğin zamana kadar devam ettir. O sırada (yaptığın tasaddukun sana bir faydası yoktur, çünkü malın, artık) zâten birilerinin olmuştur." 4773
Bazı insanların yaptığı gibi, mirasçılarının Kur’an ve Sünnette belirtilen meşrû haklarına müdâhale etmesi, mirasçılarından bazılarına az, bazılarına çok mal bıraktığını vasiyet etmesi; ölürken bile Kur’an ahkâmına ve adâlete uymayarak günaha girmesi, isyan ederek ölmesi demektir. Vasiyet eden kimse, gereksiz ve külfet kabul edilecek şeyleri ve özellikle gayr-ı meşrû hususları vasiyet etmemelidir. Esas vasiyet, Allah’ın vasiyetidir. Allah da, miras konusundaki vasiyetlerini/emirlerini bildirmiş ve sonunda “vasıyyeten mina’llah -Allah’tan bir vasiyyet olarak-” 4774 demiştir. Kesin bir haramın emredilmediği, Allah’a isyan özelliği taşımayan her çeşit vasiyetin yerine getirilmesi mirasçıların en önemli görevidir. Miras paylaşımına da, varsa vasiyetteki görevler yerine getirildikten, ölenin borcu varsa ödendikten sonra geçilir. “...Bütün bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve
4770] Buhârî, Vesâyâ 1; Müslim, Vasiyyet 4, hadis no: 1627
4771] 2/Bakara, 282
4772] İbn Mâce, Vesâyâ, 5
4773] Buhârî, Vesâyâ 7, Zekât 11; Müslim, Zekât 92, hadis no: 1032; Ebû Dâvud, Vesâyâ 3, hds no: 2865; Nesâî, Vesâyâ 1
4774] 4/Nisâ, 12
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varsa borcu ödendikten sonra verilir...”4775 Meşrû vasiyetin ihmali veya değiştirilmesi büyük vebali gerektirir. "Kim vasiyeti işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.”4776 Bu âyet, hem bireysel vasiyet için ve hem de umuma ve yetkililere uymaları gereken hayır amaçlı (vakfiye ve benzeri hayırlar gibi) vasiyetler için geçerli kabul edilmiştir. İslâm'da vakıf müessesesi hadislere dayanmakla birlikte sadaka-i câriye mâhiyetinde olan ve halkın geneline hizmet veren vakıfları, bunların şekil ve şartlarını haksız olarak değiştirenler de vasiyeti değiştirenler gibi telâkkî edilmiş, bu âyet, birçok vakıf eşya üzerine ve vakıfnâmelere yazılmıştır.
Miras konusuna gelince; günümüzde bazı kesimler, bekâr veya evli kız evlâtlarını mirastan mahrum bırakıyorlar. Ya da miras paylaşanlar, kızlara İslâm’ın verdiği hakkı vermiyorlar. Yine, bazı kesimler miras paylaşma yerine, baba ölünce malı büyük evlât değerlendiriyor, diğer kardeşlere ve vereselere haklarını ya hiç vermiyor ya da seneler sonraya bırakıyor. Bütün bunlar haksızlıktır, zulümdür. Hiçbir devlet, “mirasınızı İslâmî esaslara göre taksim edemezsiniz” demediği, diyemediği halde, bazı kimseler, özellikle kadınlar, basit dünyevî çıkar için Kur’an hükümlerine göre başkalarının haklarını gasbederek İslâmî olmayan bir devletin mahkemelerine mürâcaat edip onun verdiği hükümle miraslarını taksim ederler. Bunun sadece haram sınırlarıyla kalmayacak, itikadı da ilgilendirecek4777 yönü sözkonusu olduğundan, miras, bazen cennete vâris olmaya engel olabilmektedir. "Hayır! Doğrusu siz... Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz." 4778
Günümüzde de varlığını hâlâ devam ettiren İslâm öncesi câhiliyyenin, kadınları insan yerine koymayıp, onları bir miras malı gibi değerlendirmesi, onları babalarının mirasından mahrum görmeleri büyük bir zulüm olduğu gibi; İslâm dışı hukukî düzenlerin onları miras konusunda erkek kardeşiyle eşit görmesi de erkeklere yapılan bir zulümdür. İslâm, ifrat ve tefrit içindeki yaklaşımları reddeden, orta yoldur, dengedir, adâlettir. Ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, kâfir, zâlim veya fâsık oldukları gibi;4779 tâğuta inanmayıp onu reddetmeleri kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek, onun hükümleriyle hükmedilmek isteyenlerin de iman iddiâsı geçersizdir.4780 Bu genel hükümler yanında, bütün mülkün esas sahibi olan Allah Teâlâ, mirasla ilgili düzenlemeleri bildirdikten sonra,4781 şöyle ikazda bulunur: “...Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir/emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır. İşte bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim, Allah'a ve Rasûlûne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur. Kim, Allah'a ve Rasûlüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için alçaltıcı bir azap vardır." 4782
Dünyada evlâtlarımıza ille de önemli çapta maddî miras bırakmak zorunda
4775] 4/Nisâ, 11
4776] 2/Bakara, 181
4777] bk. 4/Nisâ, 60
4778] 89/Fecr, 17-20
4779] 5/Mâide, 44, 45, 47
4780] 4/Nisâ, 60
4781] 4/Nisâ, 6-11
4782] 4/Nisâ, 12-14
MİRAS VE VASİYET
- 1077 -
değiliz. Onlara Allah’ı ve Rasûlünü miras olarak bırakmamız, yani onları İslâmî eğitim ve öğretimden geçirmemiz, müslümanca yetiştirmemiz her şeyden önemlidir. Aradaki zaman farkına rağmen, “hulefâ-i râşidin”in beşincisi kabul edilen Ömer bin Abdülaziz, çok zengin bir mirasa sahip olduğu halde, bu mirasın içine halkın hakkı olan paralar da karıştığı ve devlet gücüyle oluştuğu için bunları halka dağıtmış, kendisi fakir hayatına benzer şekilde yaşamayı tercih etmiştir. Ölümü yaklaştığında yakınları, ona şöyle der: “Kendin, bunca malı infak ettin, zenginliği bırakıp fakir hayatı yaşadın, buna hakkın olabilir; ama şimdi belki ölmek üzeresin. Çocuklarına miras olarak ne bırakıyorsun? Bu, onları düşünmediğin anlamına gelmez mi?” Verdiği cevap müthiştir: “Ben çocuklarımı müslümanca yetiştirdiysem onlara Allah’ı ve Rasûlünü, onların sevgisini miras bırakıyorum, bu yetmez mi? Yok, onlar gerçek müslüman gibi yetişmedilerse, onlardan bana ne? Onlara maddî miras bırakarak bununla daha kolay haramlar işlemelerine, Allah’a isyan etmelerine yardım etmemi mi bekliyorsunuz?”
Günümüzde haramzâde nice mirasyediler vardır ki, kendilerine bunca mal bırakan ölmüş babalarına hayır duâda bile bulunmazlar. Tam tersine, babasından bir şey kalmamış nice müslüman vardır ki, hiçbir miras bırakmamış babasını duâlarında unutmaz, onun adına hayırlar yapmaya çalışır.
Toplumsal miraslara karşı, bize kadar nice zahmetler karşılığında emânet olarak ulaşan İslâmî değerlere karşı nasıl davrandığımızı ve bizden sonraki nesillere devraldığımız tevhid sancağını nasıl teslim edip miras bırakacağımızı da hesaba katmalıyız. "Sonra Kitab'a, kullarımız arasından seçtiklerimizi vâris kıldık (Kitab'ı onlara verdik). Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi mûtedildir/ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur."4783 Bu miras konusunda zâlim olmak mümkün olduğu gibi, hayırda yarışan müsâbık olmak da mümkündür. Hiç olmazsa, kurtuluşa ermek için ikisinin ortasında olmak gerekir. Biz Kitab’a, dine vâris kılındık, bundan tümüyle mahrum bir çevrede dünyaya gelmediğimiz için bazen kıymetini bilmediğimiz, müslümanlığı hazır bulduğumuz için mirasyedi gibi dinî değerleri tüketme durumunda olmamalıyız. Câhiliyyenin bin bir çeşit bataklığından özel gayretlerle kurtulup İslâm’a sonradan giren insanların durumu, kıymet bilme ve tam teslim olma yönüyle dikkate değer bir konudur.
Şâirin dediği gibi: “Mal sahibi, mülk sahibi! / Hani bunun ilk sahibi? / Mal da yalan, mülk de yalan / Var, biraz da sen oyalan!” Bugüne kadar insanlara nice şeyler miras kalmış olmasına rağmen, aslında bunlar, birinden ötekine devredilen emânetler şeklinde olmuştur. Önemli olan mal ve mülkün esas sahibi olan zâtın istediği şekilde bunları değerlendirmektir. Emânete ihânet eden hâin olmamak için, bize emânet bırakılan tüm mirasları çarçur etmemek, mirasyedi şeklinde ve hevâmız istikametinde harcamalar yapmamak; veznedar gibi, emanetçi gibi, postacı gibi malı sarfedilmesi gereken yere havâle etmek gerekir. Yeryüzü de mirastır. Allah'ın arzının mirası, her şeyin mirasının Allah'a ait olmasıyla ilgilidir. İnsanoğlu fânî olduğu gibi, sahip oldukları da aslında emânettir. O yüzden, tüm arzın esas sahibi Allah’tır, her şey O’nun mülkü olduğu gibi, yine O’na dönecek, O’na kalacaktır. "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınzdan
4783] 35/Fâtır, 32
- 1078 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haberdardır." 4784 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ın mülküdür. Ondan yararlananlar, hep O'nun mülkünü birbirinden devralmaktadırlar; o halde, Allah'ın mülkünde cimrilik etmeleri ne kadar yanlıştır! Bir gün, herkes ölecek ve mâlik olduğu şeyler üzerindeki mülkiyetini kaybedecektir; halbuki Allah bâkîdir, mülk yine O'nundur.
Önemli olan, dünyada mala mülke mirasçı olmak veya zenginleşip geride çokça miras bırakmak değil; Allah’ın cennetine vâris olmaktır. "... Onlara (iman edip sâlip amel işleyenlere): 'İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız' diye seslenilir." 4785
"Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı ki: 'Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler." 4786
"Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç müttakîlerindir (Allah'tan korkup günahtan sakınanlarındır)."4787 Allah, mü’min müstaz’afları/ezilmişleri, iman edip sâlih amel işleyenleri arza, yeryüzünün güzelliklerine vâris kılacaktır. "Andolsun Zikir'den sonra Zebûr'da da: 'Yeryüzüne sâlih/iyi kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık." 4788; "Biz ise, o yerde müstaz'aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunmak, onları imamlar/önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk." 4789
Biz de atamız İbrâhim gibi, O’nun tevhid dinine vâris olan kişiler olarak Rabbimize duâ ediyoruz: "Bizi, Naîm cennetinin vârislerinden kıl." 4790
4784] 3/Âl-i İmrân, 180
4785] 7/A'râf, 43
4786] 7/A'râf, 100
4787] 7/A'râf, 128
4788] 21/Enbiyâ, 105
4789] 28/Kasas, 5
4790] 26/Şuarâ, 85
MİRAS VE VASİYET
- 1079 -
Vasiyet ve Miras Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Vasiyet Kelimesinin (V-s-y ve Türevlerinin) Geçtiği Âyet-i Kerimeler (32 Yerde): 2/Bakara, 132, 180, 182, 240; 4/Nisâ, 11, 11, 11, 12, 12, 12, 12, 12, 12, 12, 131; 5/Mâide, 106; 6/En'âm, 144, 151, 152, 153; 19/Meryem, 31; 29/Ankebût, 8; 31/Lokman, 14; 36/Yâsin, 50; 42/Şûrâ, 13, 13; 46/Ahkaf, 15; 51/Zâriyât, 53; 90/Beled, 17, 17; 103 Asr, 3, 3.
B- Vasiyet Konusu:
a- Vasiyette Bulunmak: 2/Bakara, 180; 4/Nisâ, 9.
b- Vasiyet Ederken Şâhit Bulundurmak: 5/Mâide, 106.
c- Yolculukta Vasiyet: 5/Mâide, 106-108.
d- Ölecek Kişinin Zevcesi (Hanımı) Hakkında Yapacağı Vasiyet: 2/Bakara, 240; 4/Nisâ, 12.
e- Ölünün Vasiyetini Değiştirmek: 2/Bakara, 181-182.
C- Miras Kelimesinin (V-r-s ve Türevlerinin) Geçtiği Âyet-i Kerimeler (35 Yerde): 2/Bakara, 233; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 11, 12, 19, 176; 7/A'râf, 43, 100, 128, 137, 169; 15/Hicr, 23; 19/Meryem, 6, 6, 40, 63, 80; 21/Enbiyâ, 89, 105; 23/Mü'minûn, 10, 11; 26/Şuarâ, 59, 85; 27/Neml, 16; 28/Kasas, 5, 58; 33/Ahzâb, 27; 35/Fâtır, 32; 39/Zümer, 74; 40/Mü'min, 53; 42/Şûrâ, 14; 43/Zuhruf, 72; 44/Duhân, 28; 57/Hadîd, 10; 89/Fecr, 19.
D- Miras Konusu:
a- Mirasta Erkek ve Kadın da Hak Sahibidir: 4/Nisâ, 7, 33, 127.
b- Miras Konusunda Kadınlara Zor Kullanmaktan Sakınmak: 4/Nisâ, 19.
c- Anlaşmalardan Doğan Haklar da Mirastan Verilmelidir: 4/Nisâ, 33.
d- Mirasın Bölünme Şekli: 4/Nisâ, 11-13, 176.
e- Mirasta Akraba Asıldır: 33/Ahzâb, 6.
f- Mirasın Bölünmesinde Haktan Ayrılmanın Kötülüğü: 89/Fecr, 19.
g- Miras Bölüşülürken Yetimlere ve Yoksullara da Vermek: 4/Nisâ, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vasiyet Hukuku, Esat Şener, Seçkin Y.
2. Ruhlar Âlemi, İslâm’da Vasiyet ve İsgat Meselesi, Ali Rızâ Karabulut, Elif Y.
3. 100 Ünlü Vasiyet, Şevket Gürel, Şamil Y.
4. İslâm Büyüklerinin Vasiyeti ve Velilerin Son Sözleri, Mustafa Necati Bursalı, Çelik Y.
5. Vasiyetim, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
6. Vasiyetim ve Hakikat İlminden Parçalar, H. Ahmet Hilmi İmre, Salah Bilici Kitabevi Y.
7. Vasiyetname, İmam Gazâli, Çev. Ahmet Arslantürkoğlu, Sahaflar KitapSar. Y.
8. Vasiyetler, İmam-ı Âzam, Çev. Y. Vehbi Yavuz, Aksa Yayın Pazarlama
9. Kur’an’da Verâset Sistemi, Sadeddin Berki, Binbirdirek Y.
10. İslâm’da Miras Hukuku, Haseneyn Muhammed Mahluf, Nur Y.
11. İslâm Miras Hukuku ve Felsefesi, Abdullah Tunca, Şahsi Y.
12. İslâm Hukukunda Ferâiz ve İntikal, Ali Himmet Berki, D.İ.B. Y.
13. Eski ve Yeni Miras Hukuku Şerhi, Esat Şener, Seçkin Y.
14. Miras Hukuku, A. Kılıçoğlu, N. Ayiter, Savaş Y.
15. Miras Hak ve Payları, Esat Şener, Seçkin Y.
16. Mirasta Tenkıs, İade, İstihkak, Esat Şener, Seçkin Y.
17. Miras Hukuku Dersleri, Bülent Köprülü, İst. Üniv. Hukuk Fak. Y.
18. Miras Sözleşmeleri, Mustafa Dural, İst. Üniv. Hukuk Fak. Y.
19. Miras Payının Devrine İlişkin Sözleşmeler, H. Cumhur Özakman, Kazancı Y.
20. Öğreti ve Uygulamada Muvâzaa, Tenkis, Mirasta Geri Verme,
Mirasta Hakediş, Osman Kiper, Adil Y.
21. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 360-381
22. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 2, s. 253-260
23. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul, 1983, 419 vd
24. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. (Vasiyet, Hüseyin Kayapınar:) c. 6, s. 315-318; (Vesâyet, Hamdi Döndüren:) c. 6, s. 342-344; (Miras, H. Döndüren:) c. 4, s. 198-214; (Vâris, H. Döndüren:)
- 1080 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c. 6, s. 310-312; (Asabe:) H. Döndüren, c. 1, s. 155-156; (Ashâbu’l-Ferâiz:) H. Döndüren, c. 1, s. 160-162; (Zevi’l-Erhâm:) H. Döndüren, c. 6, s. 451-455
25. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, Risale Y. (Vasiyet:) c. 10, s. 133-240; (Miras:) c. 10, s. 317-472
26. Fetâvâ-yı Hindiyye, Terc. Mustafa Efe, Akçağ Y. (Vasiyet:) c. 13, s. 167-358; (Miras:) c. 14, s. 411-552
27. İbn Âbidin, İbn Âbidin, Terc. Ahmed Dâvudoğlu, Şamil Y. (Vasiyet:) c. 17, s. 55-248; (Miras:) c. 17, s. 317-457
28. Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. (Vasiyet:) c. 5, s. 115-206; (Miras:)c. 5, s. 207-406
29. Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. (Vasiyet:) c. 2, s. 429-434; (Miras:) c. 2, s. 419-467

 

 

Okunma 1335 kez Son değişiklik Çarşamba, 27 Ocak 2021 13:21
Ahmed Kalkan

Son ekleyen Ahmed Kalkan

Ortam