Bu sayfayı yazdır
Çarşamba, 27 Ocak 2021 10:43

Cilt4

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -4-
F-G-H

- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Dördüncü Cilt F-G-H Harfi
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI / 1
• Fâtiha Sûresi ve Mesajı
• Anlamı, İsimleri, Konusu, Fazileti
• Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
• Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsiri
• Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele
Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
• Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
FELÂH / KURTULUŞ / 39
• Felâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Felâh
• Hadislerde Felâh
• Felâhın Yolu: İman ve Sâlih Amel
• Namaza Çağrı: Haydin Felâha!
• Kimler Felâh Erer?
• Felâha Erenlerin Özelliklerinin Anlatıldığı Bakara Sûresi
İlk Beş Âyeti; Kısa Tefsiri
FESÂD - İFSÂD / 53
• Fesâd ve İfsâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı kerim’de Fesâd Kavramı
• Tevhid ve Fesat
• Fesâdın Tek Etkeni İnsanlardır
• İfsâda Karşı Islahat
• Fesat Karşısında Mü’minlerin Görevleri
• Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdır
• İnsan Hakları İhlâli Şeklindeki Fesat
• Fesâdın Görüntüleri
• Fesâdın Zıddı Salâh
• Fesatçılara Verilen Ceza
FETİH / 73
• Fetih; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Fettâh; Kapıları Açan Allah Teâlâ
- II -
• Kur’ân-ı Kerim’de Fetih
• Fetih Sûresi
• Hadis-i Şeriflerde Fetih
• Fetih, İşgal ve Terör
• İslâm, Ülkeleri Kılıç Zoruyla Alarak Değil; Gönülleri Fethederek Yayılmıştır
• Fetih; Şefkat Hareketi
• Fethin Boyutları
• Hudeybiye Barışı; İnsanlara Önce Kapalı Gelen “Apaçık Fetih”
• Mekke’nin Fethi; Kalpleri Feth Etmenin Sonucu Olarak Dünyanın Kalbinin Fethi
• Kendini Fethe Kapatmış Kişiler ve Onlara Karşı Tavır (Harbî, Zimmî; Ğanîmet, Cizye ve Harâc)
• Harbî; Fetihle Kurtuluşu Bekleyen Zavallı ya da Fethe Engel Tip
• Zimmî; Fethi Bekleyen Aday, En Azından Fethe Engel Ol(a)mayan Kişi
• Ğanîmet; Fethin Dünyevî Avansı
• Fey’; Düşmandan Ele Geçirilen Arâzîler
• Cizye; Gayr-i Müslimlerin Can ve Mallarını Koruma Bedeli/Yıllık Vergi
• Harâc; Zimmîlerden Alınan Toprak Vergisi
• Tefsirlerden İktibaslar
FISK - FÂSIK / 189
• Fıskın Tanımı ve Mâhiyeti
• Fâsık Kime Denir?
a- İnançla İlgili Fısk
b- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
• Fıskın Sosyal Niteliği
• Fısk Davranışlarının Sonucu:
a- Allah, Fâsıkları Hidâyete Eriştirmez, Onlardan Râzı Olmaz
b- Dünyevî Azap ve Helâk
c- Uhrevî Azap ve Cehennem
• Fıskın Sembol Tipleri
• Büyük Günahlar
• Büyük Günah İşlemenin Neticesi
• Küçük Günahlar
• Muhataba Göre Günahlar:
a- Allah’a Karşı Günah
b- İnsanlara Karşı Günah
c- İnsanın Kendisine Karşı Günahı
FITRAT / 209
• Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
• Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
- III -
• Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
• Fıtrat ve Sanat
• Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
• Tefsirlerden İktibaslar
FİRAVUN / 247
• Firavun; Kelime Anlamı
• “Fir’avn” Kimliği: Hz. Mûsâ’nın Fir’avn’ı ve Her Tâğutun Ünvanı
• Kur’an’da Firavun’un Hayatı; Bâtıl Mücadeleyle Geçen ve Helâkle Biten Bir Ömür
• Ve... İbretler, İbretler...
• Firavun; Her Dönemde ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar
• Sihirbazlardan Medet Uman Firavun
• Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık
• Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı
• Sihirbazları Asan Firavun, Hz. Mûsâ’ya Niye Zarar Ver(e)medi?
• Firavun’un Kişiliği
• Firavun’un Mele’i/Yakın Çevresi
• Zâlim Firavun’un Cennetlik Hanımı; Âsiye
• Anıtkabiri Piramit Olan Firavun’un Toplumsal Düzeni de Piramit Düzeniydi
• Köleleştirmenin ve Soykırımın Firavuncası: Nüfus Planlaması
• Firavun’un Sonu
• Azap Geldikten Sonra Kâfirlerin İnandım Demesi Fayda Vermez
FİTNE / 271
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı
• Kur’an’da Fitne Sayılan Davranışlar
• Hadis-i Şeriflerde Fitne Kavramı
• Modern Fitne Odakları
FUHUŞ VE ZİNÂ / 297
• Fuhuş; Anlam ve Mâhiyeti
• Zinâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Zinânın Cezâsı; Yüz Celde ve Recm
• Kur’ân-ı Kerim’de Fuhuş ve Zinâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Fuhuş ve Zinâ Kavramı
• Zinâ Suçunu Önleyici Tedbirler
• Fuhuş ve Zinânın Cezâsı Üzerine; Recm Tartışması
• Nesil Emniyeti
• Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
• Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
• Livâta; Zinânın En İğrenç Biçimi
- IV -
• Flört; Fuhuş ve Zinâya Dâvetiye
• Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayâtıyla İlgili Haramlar
• Genelevlerinde Yapılan İşin Haramlığı; Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır
• Sanat Anlayışı ve Fuhuş Sektörü
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) / 437
• Gâlibiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Gâlibiyet Kavramına Yakın Diğer Kur’ânî Kavramlar (İzzet, Tevfîk, Zafer, Nusret, Felâh)
• Gâlib alâ Emrihî; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
• El-Azîz/Her Şeye Gâlip; Esmâü’l-Hüsnâ’dan Bir Diğeri
• Gâlibiyet, Zafer ve Başarı “Çok” ile Değil; “Hak” ile Birlikte Olmakla Mümkündür
• Kur’ân-ı Kerim’de Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
• Allah Mü’minleri Gâlip Getireceğine Söz Vermiştir
GAYB / 483
• Gayb; Anlam ve Mâhiyeti
• Gaybın Çeşitleri
• Kur’an’da Gayb
• Gaybın Bilinip Bilinememesi
• İyi ki Gaybı Bilemiyoruz
GAZAP / 495
• Gazap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Gazap
• Hadis-i Şeriflerde Gazap Edilenler
• Gazap ve Fıtrî Duyguların Eğitilmesi
• İslâm Ahlâkı Açısından Gazap
• Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme
• Allah’ın Gazabına Uğrayanlar
• Allah’ın Gazabının Tezâhürü: Helâk
• Gazap ve Helâk Konusunda Sünnetullah
• Helâklerin Sebepleri
• Helâk Çeşitleri
• Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
GIYBET, ALAY, LAKAB, SÛ-İ ZAN / 513
• Gıybet; Anlam ve Mâhiyeti, Gıybet Denen Yamyamlık
• Alay Denen Çirkinlik
• İstihfaf
• Lakab Takma
- V -
• Zan ve Sû-i Zan/Kötü Zan
• Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
• Kur’ân-ı Kerim’de Gıybet, Alay, Lakab ve Sû-i Zan Kavramları
• Hadis-i Şeriflerde Gıybet, Alay, Lakab ve Sû-i Zan Kavramları
• Alay Denen Zulüm
GÜNAH / 571
• Günah; Anlam ve Mâhiyeti
• Günah Kavramıyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’deki Kelimeler
a- Cünâh, b- İsm, c- Zenb, d- Vizr, e- Habîs, f- Şikak
• Günah Olayı
• Kur’ân-ı Kerim’de Günah Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Günah Kavramı
• Büyük Günahlar
• Küçük Günahlar
• Lemem
• Muhâtaba Göre Günahlar
a- Allah’a Karşı Günahlar,
b- İnsanlara Karşı,
c- İnsanın Kendisine Karşı Günahlar
• Günahın Zıddı; Sevap
• Günahkârlık; Fısk
• Hıristiyanlıkta ve Diğer Dinlerde Günah Anlayışı
• Peygamberlerin Günahsızlığı; İsmet
• Günah Duygusu
• Günahlar ve Günahkârlarla İlgili Sünnetullah/
Allah’ın Değişmez Yasaları
• Günahın Cezâsı ve Günahtan Kurtulma
GÜZEL SÖZ / 629
• Güzel Söz; Anlam ve Mâhiyeti
• Sözlerin En Güzeli Olan Kur’ân-ı Kerim’de Güzel Sözün Önemi
• Hadis-i Şeriflerde Güzel Söz
• Güzel Söz, Allah’a Çağırmaktır
• Dünya ve Âhiret Kapılarını Açan Anahtar; Güzel Söz
• Levhve'l-Hadis; Faydasız, Boş Söz
• Söz Var İş Bitirir, Söz Var Baş Yitirir
• Kur’an’a Göre Söz Söyleme Sanatı
• Büyüleyici Söz; Şiir ve Söz Canbazı Şâir
• Güzel Sözün Özellikleri
• Tarihten Bu Yana Dil - Din İlişkileri Konusunda Bazı Tespitler
• Güzel Söz; Aklı Kullanma Sanatı
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN-HASENE) / 667
• Husn/Hasene (Güzellik); Anlam ve Mâhiyeti
• Husün ve Kubuh
• Kur’ân-ı Kerim’de Husn/Güzellik Kavramı
- VI -
• Hadis-i Şeriflerde Güzellik Kavramı
• Güzelliği, Güzel ve Mükemmel Davranışı İfade Eden Kavram; İhsân
• İhsân/Güzellik; İnsanda Toplam Kalite
• Hüsn/Güzellik Kavramına Yakın Anlam Taşıyan Diğer Kavramlar a) Hayır, b) Birr, c) Cemâl, d) Tayyib, e) Sâlih Amel
• Güzelliğin Zıddı Olan Kavramlar:
Seyyie, Kubh, Hubs, Fahşâ, Rics, Ricz, Şer, Necâset
• Güzel Koku
• Hüsn-i Zan; Güzel Değerlendirme ve İyiye Yorma
• İlmü'l-Cemâl/Estetik (Güzellik Bilimi)
• Güzellik Duygusu
• Mücerred Hüsün/Soyut Güzellik
• "Rabbimiz, Bize Dünyada da Hasene Ver;
Âhirette de Hasene Ver!"
• Güzel, Güzellik ve Sanat/Güzellik Sergilemek
• Güzele Bakmak Sevap mı? “Elbette!”
• Muhsinler; Güzel İş Yapan, Güzellik Sergileyenler
• Güzel Bakan, Güzel Görür; Güzel İş Yapan, Daha Güzeline Kavuşur
• Güzel Davranışlarda Bulunanların Mükâfatı
HAC / 723
• Hac; Anlam ve Mâhiyeti
• Haccın Hükmü ve Delilleri
• Haccın Fevrî veya Ömrî Oluşu
• Haccın Şartları
• Haccın Sıhhatinin Şartları
• Haccın Çeşitleri
• Haccın Menâsikı/Hac Fiilleri
• Haccın Vâcipleri
• Hac Nasıl Yapılır? (Hacla İlgili Uygulama Özeti)
• Kur’ân-ı Kerim’de Hac
• Hadis-i Şeriflerde Hac ve Haccın Fazîleti
• Haccın Hikmetleri
• Hac, Sadece Ferdî Bir İbâdet Değil; Ümmetin Yıllık Büyük Kongresidir
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK / 761
• HAK
• Hak Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Hak Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları
• İslâm Hukukunda Hak Kavramı
• Hak Çeşitleri
• İslâm’da İnsan Hakları
• BÂTIL
• Bâtıl Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
- VII -
• Hakkın Karşıtı Olarak Bâtıl
• Fıkıh İlminde Bâtıl
• Hak-Bâtıl
• Tarih Boyunca Hak-Bâtıl Mücâdelesi
• Hakkın Zaferi İçin Fedâkârlık ve Mücâdele
• Hak Verilmez, Alınır
• HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK
• İsrâiloğullarının Hakka Bâtılı Karıştırmaları
• Hakka Bâtılın Karıştırılması
• Hakla Bâtılın Koalisyonu: Uzlaşma
• Bâtıla Verilen Tâvizin ve Uzlaşmanın Adı: “Hoşgörü”
• Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı
• Ve Birkaç Hadis-i Şerif
• Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
• Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
• İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
• Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
• HAKKI KETM ETMEK (GİZLEMEK)
• İlmi Gizlemek
HAMD / 813
• Hamd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Hamd Kavramı
• Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır
• Hamd Kelimesinin Çağrıştırdıkları
• Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü...
• Şükür, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır
• Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamd etmeyen Bir Toplum Olduk
• Hamd, Hayata Gülümsemektir
• Hamd Bilinciyle Hayata Bakış
• İbâdetlerimiz ve Hamd
• Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...
• Hamd ve Günümüz İnsanı
• Hamd – İman İlişkisi
• Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları
HARAM - HELÂL / 827
• Haram; Anlam ve Mâhiyeti
• Helâl; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Haram ve Helâl
• Hadis-i Şeriflerde Haram ve Helâl
• Haram-Helâl Konusunda Genel Kurallar/Prensipler
• Yiyecek ve İçeceklerde Haramlar
• İsraf; Helâlı Haram Eden Ölçüsüzlük ve Taşkınlık
• Giyecekler ve Süslenmede Haramlar
- VIII -
• Ev Eşyalarında ve Ev Gereçlerinde Haramlar
• İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayatıyla İlgili Haramlar
• İnanışlar ve Taklit, Hurâfe ve Âdetlerde Haramlar
• Büyü, Gaybı Bilme İddiası ve Benzeri Konularda Haramlar
• Eğlence Hayatı, Oyun, Sporla İlgili Haramlar ve Kumar
• Sosyal İlişkilerde Haramlar
• Gayr-i Müslimlerle ve Hayvanlarla İlgili Haramlar
• Haramdan Temizlenmek; Haramı Elden Çıkarmak, Tevbe ve Helâlleşmek
• Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Haramı Helâl ve Helâlı Haram Kılma
• Şüpheli Şeyler
HASTALIK / 913
• Meraz/Hastalık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hastalık ve Şifâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hastalık ve Tıbb-ı Nebevî
• Duâ ile Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi
• Hasta Ziyâreti
• Hastalık ve Hikmetleri
• Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı?
Kimini Kör, Kimini Topal Veya Sakat Yarattı?
• Şifâ İlâçta mı?
• Hastalık Hükümleri
• İbâdetler Sağlık Kaynağı; İslâm Dışı Hayat da Hastalık Sebebidir
• Esas Büyük Hastalık Mânevî Olandır, Kalbin Hastalığıdır
• Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
HAYIR - ŞER / 963
• Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
• Şer; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
• Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
• Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
• Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
• Hayrın İki Yönü
• Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
• İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
• Şerrin Ehveni Olur mu?
• Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 1 -
Kavram no 46
Kitabımız 3
Bk. Kur’an; İman; Tevhid; Te’vil ve Tefsir; Besmele; Hamd;
Rab; Rahmân-Rahîm; İbâdet; Duâ; Hidâyet; Sırât-ı Müstakîm
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
• Fâtiha Sûresi ve Mesajı
• Anlamı, İsimleri, Konusu, Fazileti
• Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
• Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsiri
• Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
• Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
Dinin özünü öğrenmek istiyorsan; işte Fâtiha.
Yalnız Allah’a kul ol; denilmeden rûhuna el-fâtiha!
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir. Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar yardım isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” 1
Fâtiha Sûresi
İndiği Yer: Mekke.
Mushaf tertibine göre sırası: 1. Sûre.
Nüzul Sırası: 5; Fâtiha sûresi, Mekkî’dir ve yedi âyettir. Mekke devrinin ilk yıllarında ve tamamı bir defada inmiştir. Besmele’nin sûreden olup olmadığı ihtilâflıdır. Bu sûre, bütün olarak inen ilk sûredir. Kur’an’ın giriş kapısı olması sebebiyle Fâtiha ismini almıştır.
Âyet sayısı: 7
Kelime sayısı: 25 (Kelimelerin bitişik ve ayrı yazılmasına göre 27 olarak sayanlar da vardır.) 2
1] 1/Fâtiha, 1-7
2] Kelimelerinin adedi, "Teysir" isimli tefsirde beyan edildiğine göre, Fâtiha sûresinin kelimelerinin sayısı, 25; harflerinin sayısı ise, 123'tür. "Aynu'l-Meânî" isimli eserde ise, Fâtiha sûresinin kelimeleri 27; harflerinin sayısı ise, 142’dir. İhtilâfın sebebi, besmele-i şerîfe'ye itibâr edilmeksizin, munfasıl kelimelerin, yazılış veya müstakil telaffuzlarına itibar edilir. Veya telaffuz edilen harflere veya yazılan harflere itibârda ihtilaf vardır. Ve bunların dı-
2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Harf sayısı: 123 (142 olarak sayanlar da vardır)
Fâsılası: Nûn ve mim harfleridir.
Fâtiha’nın Anlamı:Fâtiha, açmak, açıklığa kavuşturmak, açılacak şeylerin başı, sıkıntı ve meşakkati gidermek, başlamak anlamındaki “feth” kökünden türemiş bir isim olup karşıtı “hatime”dir. Bir şeyin evvelî, baş tarafı, başlangıcı, giriş” mânâsında kullanılır. Fâtiha, bir yere girerken açılan ilk kısım anlamında kullanılır. İlk açılan yer anlamıyla Fâtiha sûresi, Kur’an’ın başlangıcını temsil etmektedir. Feth kökünden alınırsa “fethetmek” mânâsına gelmektedir. Fâtiha, Kur’an’ın girişi olduğu için başlangıçtır; insanların gönüllerini fethedip zafere ulaştırdığı için de sondur. Bu anlamıyla Fâtiha, Kur’an’ın bâtıla karşı verdiği mücadelenin zaferini ifade etmektedir. Ayrıca, insan gönlünün açılış kapısını da teşkil etmektedir. Gönlün kapısı açılıp içeri girilince oradaki şirk temizlenmekte ve bu temizlikle de zafere ulaşılmaktadır. “Fâtihatü’l-Kitab” tamlamasının kısaltılmış şekli olan bu Fâtiha’ya, Allah kelamının başında bulunduğu yahut namazda ilk okunan sûre veya tümüyle ilk inen sûre olarak Fâtiha sûresi denilmiştir. Bir bakıma Kur’an’ın önsözü olduğu için “açıcı” anlamına gelen Fâtiha adı almıştır.
Diğer İsimleri: Sûrenin yirmiden fazla adı vardır. Kitab’ın özünü, İslâm’ın temel esaslarını özlü bir biçimde içerdiğinden ona Ümmü’l-Kur’an (Kur’an’ın anası, özü) ve El-Esâs denilmiştir. Sûre, hem Mekke ve hem de Medine’de iki sefer indiğinden, her namazda en az iki kere okunduğundan ve sürekli tekrarlanan bir sûre olduğundan Es-Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan yedili) ismi ile anılmaktadır. Onun bu ismi 15/Hicr sûresi, 87. âyetinde tescil edilmiştir. Fâtiha sûresi, ihtiva ettiği bu temel esaslarıyla saâdet için yeterli olduğundan El-Kâfiye (yeten), maddî-mânevî tüm hastalıklar için şifâ kaynağı olduğundan Eş-Şâfiye (şifâ veren) isimleri ile de anılmıştır. Hazine anlamına gelen Kenz, Duâ, Ümmü’l-Kitab, Salât, Vâfiye, Şifâ, Şükür, el-Hamd (halkın dilinde Elham) gibi isimler de verilmiştir.
Konusu: Sûre, Allah’ı hamd ve senâ ile tevhidin temeli ulûhiyeti, din gününden bahsederek âhireti, kulluk göstergesi olan duâ ve ibâdet i, nimet verilenlerden bahsederek nübüvveti, onların yolunda kalma duâsı ile hidâyeti, gazaba uğramış sapıklar ve yollarından uzak kalma isteği ile tevhid düşmanlarından ayrılmayı ve tüm bunlar hakkında Allah’ın yardımını isteyerek kaza ve kadere rızâyı işlemektedir. Dinin temel esaslarını içermesinden dolayı Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir.
Fazîleti: “Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı vermişizdir.” 3 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır.
Sûrenin fazileti ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Bunlardan birisi şöyledir: “Bu sûrenin benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebûr’da ve ne de Kur’an’da vardır.” 4
“Sana öyle bir sûre öğreteceğim ki o, Kur’an’daki sûrelerin en büyüğüdür. İşte o ‘El-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn’ diye başlayan Fâtiha sûresidir. O Seb’u’l-Mesânî (tekrarlanan şındaki konularda ihtilaf vardır.
3] 15/Hicr, 87
4] İbnu'l Cevzî, Zâdü'l-Mesîrî, I, 10; Kurtubi, el-Câmiu' li Ahkâmu'l-Kur'an, I, 108; Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî bunu rivayet etmişlerdir. Tirmtzî, ayrıca “Sahih ve hasen bir hadistir” demiştir.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 3 -
yedi)dir. Ve bana verilen yüce Kur’an’dır.” 5
Namazda okunması sebebiyle bir ismi de “Es-Salât” olan Fâtiha hakkında bir hadis rivâyetinde Allah’ın şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı Benimdir, diğer yarısı kulumundur. Kuluma istediği verilecektir. Kul: ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır’ dediği zaman Allah: ‘Kulum Bana hamd etti, senâda bulundu’ der. Kul: ‘Allah, Rahmân ve Rahîmdir’ deyince, Allah: ‘kulum Beni övdü’ der. Kul: ‘Din gününün sahibi, hükümdarıdır’ dediği zaman, Allah: ‘Kulum Beni yüceltti’ der. Kul: ‘Ancak Sana kulluk/ibâdet eder yalnızca Senden yardım dileriz’ dediği zaman, Allah: ‘Bu Benimle kulum arasındadır, artık kulum ne isterse verilecektir’ der. Kul: ‘Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil’ dediği zaman Allah: ‘İşte bu yalnızca kulum içindir; kulumun isteği yerine gelecektir’ der.” 6
Müslim, Sahih’inde İbn Abbas’tan naklen şöyle diyor: “Cebrâil (a.s.), Rasûlallah’ın (s.a.s.) yanında otururken yukarıdan bir ses duydu. Cebrâil başını kaldırarak şöyle dedi: ‘Gökten bugüne kadar hiç açılmayan bir kapıdan yeryüzüne ilk defa gelen bir melek indi.’ Bu melek Rasûlallah’a (s.a.s.) selâm vererek, ‘Senden evvel hiçbir peygambere verilmeyen iki nurla seni müjdeliyorum. Birisi Fâtihatü’l-Kitab, diğeri Bakara sûresinin son âyetleridir. Sen onlardan bir harf de okumuş olsan, onlar sana verilmiştir.’ dedi. 7
Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
Hz. Peygamber’e bir bütün olarak inen ilk sûre olan Fâtiha sûresi, bizlere en güzel duâ ve yakarış örneği sunmaktadır. O, kulun yaratıcısına sunduğu en özlü bir dilekçedir. Şöyle ki, besmele ile dilekçenin sunulduğu makam belirtilmekte; Hamd ile o yüce makamın sahibi övülmektedir. Rahmân ve Rahîm kelimelerinin verdiği ümit ile din gününün sahibi ifâdesinin verdiği korku arasında yüce huzura çıkıyor, tüm âcizliğimiz ve güçsüzlüğümüzle kul olarak kendimizi takdim ediyoruz. Daha sonra isteklerimizi arzediyor ve “âmin” (duâmızı, dilekçemizi kabul buyur) diyerek imzalamış/mühürlemiş oluyoruz.
Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir. Tevhid, âhirette cezâ ve mükâfat, sadece Allah’a ibâdet, sırât-ı müstakîm yani hidâyet ve saâdet yolu, geçmiş toplulukların ibret alınacak kıssalarını konu edinen Kur’an’ın bu ilk sûresinde bütün bunlara temel teşkil eden hususlar vardır. Böylece her namazda Fâtiha’yı okuyan bir müslüman, namazın her rekâtında Kur’an’ın bir özetini okumuş olmakta, Kur’an’a tabi olacağına dair Allah’a söz vermektedir.
Sûrenin fazileti ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Bunlardan birisi şöyledir: “Bu sûrenin benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da ve ne de Kur’an’da vardır.”8 Namazda okunması sebebiyle bir ismi de “es-Salât” olan Fâtiha hakkında bir rivâyette şöyle buyrulmuştur: “Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı Benimdir, diğer yarısı kulumundur. Kuluma istediği verilecektir. Kul: “Hamd âlemlerin Rabbi
5] Buhârî, Tefsir 1/1; Ebû Dâvud,;Nesâî; Cem’u’l-Fevâid, c. 2, s. 287
6] Müslim, Salât 38, 40; Ebû Dâvud, Salât 132
7] İbn Cevzî, Zadü'l-Mesîrî, c. 1, s. 10; Âlûsî, Ruhu’l-Meânî Tefsiri, c. 1, s. 40; Fahreddin Razi, Tefsiru'l-Kebir, c. 1, s. 137; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c 1, s. 106; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 10-11
8] İbnü'l Cevzi Zâdü'l-Mesiri, I, 10; Kurtubi, El-Câmiu' li Ahkâmu'l-Kur'an, I, 108
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’adır” dediği zaman Allah: “Kulum Bana hamd etti, senada bulundu” der. Kul: “Allah, Rahmân ve Rahîmdir” deyince, Allah: “kulum Beni övdü” der. Kul: “Din gününün sahibi, hükümdarıdır” dediği zaman, Allah: “Kulum Beni yüceltti” der. Kul: “Ancak Sana kulluk/ibâdet eder yalnızca Senden yardım dileriz” dediği zaman, Allah: “Bu Benimle kulum arasındadır, artık kulum ne isterse verilecektir” der. Kul: “Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil” dediği zaman Allah: “İşte bu yalnızca kulum içindir; kulumun isteği yerine gelecektir” der.” 9
Bu sûrede Allah’tan nelerin istenmesi gerektiği, ayrıca istemenin usûl ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre, istemenin şartları, önce ne istediğini bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek duâ, nimeti hayal ve arzu etmek değil; o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek ve o yolda sebat edip ilerlemektir. Fâtiha sûresi, mü’min insana kesin bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidâyetle ibâdetin önemini ve ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan mü’min, sadece Allah’a kul olduğunu ifâde ve ikrar ettikten sonra, kendisiyle yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya O’na seslenir. Ebedî saâdete ve nihâyetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük yolunda İlâhî Lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken; gazaba uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan hidâyet ve yardım ister.
Allah’la kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen Fâtiha sûresi, Allah-insan ilişkisinin mâhiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca, söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil; mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı, kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir.
Bütün tefsirlerde besmele’nin başındaki “be” harfinin iltisak (Allah ile insan arasında ilişki ve bağlantı) anlamı taşıdığına önemle dikkat çekilmiştir. Bu bağlantının bir tarafında ulûhiyet ve rubûbiyet; diğer tarafında insaniyet ve ubûdiyet makamı vardır. Fâtiha sûresinin de bu şekilde iki bölümden oluştuğu görülür. Övgü ve ta’zim cümlelerinden meydana gelen ve ulûhiyyete dair olan ilk bölümde Allah’ın insanlara yönelik iltifatının en çarpıcı ifâdeleri olmak üzere “Rabb” (yapıp yaratan, yetiştirip geliştiren, terbiye eden), Rahmân ve Rahîm isimleriyle, O’nun mutlak hâkimiyet ve hükümranlığının âhirette de devam edeceğini belirten “mâlik-i yevmi’d-dîn” ifâdesi yer almıştır. Bütün bu nitelikleri dolayısıyla hamd (her türlü övgüler, güzellikler, yetkinlikler) O’na mahsustur.
Duâ ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibâdet” ve “istiâne” kavramları yer almaktadır. Ulûhiyet bölümünde ifâde edildiği üzere, insanların bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın şaşmaz adâleti belirleyeceği için yalnız O’na ibâdet etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek (istiane) gerekir. İnsan bu beyanı ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını Allah’a arzetmiş olur. Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan,
9] Müslim, Salât 38, 40; Ebû Dâvud, Salât 132
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 5 -
bu yolda sürçebilir ve sonuçta kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan duâ cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli olmadığının bilincine varan insanın âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah’a sığınarak hidâyetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını ifâde etmektedir.
Sûredeki ifâdeler çoğul sigasıyla olup müslümanlar için toplum hayatının ve toplumsal dayanışmanın önemini, cemaat ve ümmet şuuruyla birlik ve beraberlik içinde “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmeleri gereğini ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın kıraatinin (özellikle Hanefî fıkhında) aynı zamanda cemaatin kıraati yerine geçmesi Fâtiha’daki bu kapsamlı ifâde özelliğinden dolayıdır.
Fâtiha sûresi, önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı sağlam bir imanla O’na yöneltmekte yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir. Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gâye edindiği dikkate alınırsa, onun Kur’an’ın ve dinin özü olduğu daha iyi anlaşılır.
Bir yoruma göre, Bakara sûresi, Fâtiha sûresinin açıklamasıdır. Başta Al-i İmran sûresi olmak üzere diğer bütün sûreler de Bakara sûresinin tefsiridir. Nitekim Fâtiha’da Allah’tan hidâyet istenir; onu takip eden Bakara sûresi, bu Kitab’ın müttakîleri hidâyete erdirmek amacıyla gönderilmiş olduğunu bildiren âyetle başlar. Fâtiha’nın Kur’an’ın bir özeti olduğu kabul edilirse, onun bütün Kur’an sûreleriyle ilişkili bulunduğunu düşünmek mümkün olur.
O yüzden, sûrenin asıl tefsir ve açıklaması Kur’an’ın kendisidir. Fâtiha’yı iyice anlamak isteyen Kur’an’a yönelsin, O’nu okuyup anlamaya çalışsın. Zâten Kur’an Ümmü’l-kitab’daki “Bizi hidâyete eriştir” duâsına verilen bir cevaptır. Fâtiha ise o cevabın özeti. Allah’ın evrendeki yasası ise, bir şeyin önce özetini çıkarmak, sonra onu açıp detaylandırmaktır. Büyük bir ağacın tohumları gibi. Fâtiha işte o büyük ağacın tohumu mesabesindedir. Çekirdek, ağaç demek değildir; ama çekirdeksiz de ağaç olmaz. Çünkü gövdesi, dalı yaprağı, meyvesi ve tüm özellikleriyle ağaç o çekirdekte gizlenmiştir. Ne var ki, insan çekirdekle yetinmez; çünkü çekirdek onun ihtiyaçlarına cevap vermez. Öyleyse o çekirdeği gönlümüze, zihnimize ekip meyvelerini dermeye bakalım.
Fâtiha’nın Kur’an’daki en büyük sûre olduğu, Bakara sûresinin son âyetleriyle birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin verilmediği, şifâ niyetiyle okunduğu takdirde tesirinin görüleceğine dair hadisler vardır. Fâtiha’nın faziletiyle ilgili rivâyetlere hadis mecmualarının yanında, tefsir kitaplarında da geniş yer verilmiştir. Bu sûrenin her türlü hayırlı faaliyetlerin başında veya sonunda, çeşitli vesilelerle tertip edilen meclislerde, merasimlerde, kabirlerde vb. yerlerde duâ niyetiyle okunması, zamanla müslümanlığın en köklü şiarlarından biri haline gelmiştir.
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsîri
“Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı vermişizdir.” 10 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır. Sûrenin kısa tefsirini verelim:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.” 11 başlarım.
“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” 12
Er-Rabb: Mâlik, mutasarrıf demektir; yalnız Allah’ın adıdıdr. El-âlemîn: âlem’in çoğuludur. Allah’tan başka bütün varlıklar demektir. Hamd yalnız O’nadır. Her şeyde mutlak rububiyet O’nadır. O bütün kâinatın terbiyecisi, hâkimidir. Azamet, şeref, ululuk yaratıcılık, O’na aittir. Hamdi O’na has kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye layık olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz. O’nu övmekle, O’ndan kaynaklanan her şeyi de kabul etmiş, övmüş ve ona rızâ göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O’nun peygamberlerinin yegâne önderler oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna rızâ ve boyun eğmiş oluyoruz. Tüm hamdler, övgüler Allah’a, Rabbe, Rahmâna, Rahîme, Din gününün sahibine, yegâne mabudadır. Hamd âlemlerin Rabbinedir. Çünkü O’dur insan, cin, melek ve bizim bilemediğimiz başka canlı cansız âlemlerin sahibi, onların rızık vericisi, koruyucusu, yöneticisi, yetiştiricisi, eğiticisi. Her şey yaratıldığı en güzel fıtratında kalabilmek için O’nun Rabliğine muhtaç. O’nun terbiyesine ve eğitim-öğretim ilkelerine muhtaç. Âlemlerin her zerresinde O’nun terbiyesi, düzenlemesi var. O’nun çekip çevirmesi ile her şey yerli yerinde duruyor, ahenk ve uyum içinde varlığını sürdürmekte.
“O, Rahmân ve Rahîmdir.” 13
Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan zatadır. Çünkü birbiriyle iç içe, birbirine muhtaç bir şekilde ve O’nun kudretini izhar etme adına yaratılmış olan tüm âlemler O’nun rahmetiyle en güzel bir biçimde yaratılmışlar ve varlıklarını da en sağlıklı bir şekilde O’nun rahmeti ile sürdürebilmektedirler. Dünyada bütün yaratıklara, mü’min-kâfir bütün insanlara merhamet eden; âhirette yalnız mü’minlere merhamet edip bağışlayan O’dur.
“Din gününün sahibidir.” 14
Mâlik; sahip demektir. Melik şeklinde okunabilir; o zaman hükümdar anlamına gelir. Din, bu âyette cezâ (ödül ve cezâ) demektir. O’ndan başka kimsenin hükmünün geçmediği Din günü, âhirette hesaba çekilme günüdür. O günde amellere cezâ ve mükâfat vermek sadece O’na mahsustur. En güzel isimler ve sıfatlar O’nundur. Rahmân ve Rahîm isimlerini anarken O’nun engin rahmeti içerisinde kaybolmuş, gevşemiş, sonsuz bir umuda kapılmış olabiliriz. Bu yüzden umut ve korku dengesini yakalayabilmemiz için “din gününün sahibi”ni hatırlıyoruz. Hamdimiz ve hamdimiz doğrultusunda gerçekleştireceğimiz davranışlarımızdan o gün sorgulanacağımızın bilinç ve ürpertisi içerisinde din gününü
10] 15/Hicr, 87
11] 1/Fâtiha, 1
12] 1/Fâtiha, 2
13] 1/Fâtiha, 3
14] 1/Fâtiha, 4
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 7 -
hatırlıyor, o günün yegâne sahibinin huzurunda duruyoruz.
“Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” 15
Yalnız Sana kulluk ve itaat eder, ancak Sana boyun eğeriz; zira Sen her türlü yüceliğe layıksın. Senden başka hiçbir güç kulluğa ve ihtiyaçlara cevap veremez. Dilediğimiz her şeyi yalnızca Senden dileriz; zâten Senden başka yardımcı da bulunmaz. “Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Din, bu iki cümle üzerinde oturmaktadır. Kur’an’ın sırrı Fâtiha ise, Fâtiha sûresinin sırrı da bu iki cümledir. Bu itiraf, kul ile Rab arasındaki canlı bağlantıdır. İbadet, müslümanın Allah’ın ölçülerine uygun olarak yaptığı her kutlu eylemin adıdır. İbadet, bir kulluk göstergesi ve yaratılış gâyesidir. İlk âyetlerle ulaştığımız ruhi hazırlık ve dilimizle yaptığımız hamdü senalardan sonra, şimdi de tüm her şeyimizi O’na has kılıyor, O’na adıyoruz; “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı Allah içindir.”16 Bu adağımızda kalabilmek, sözümüzde durabilmek için O’nun yardımını diliyoruz. Çünkü biz ne kadar gayret edersek edelim, O’na yaraşır bir şekilde kullukta bulunamayız. Hatta O’nun yardımı olmadan hiçbir şey yapamayız. İşte bu yüzden O’nun yardımına başvuruyoruz. Ama sadece O’nun yardımına. “Sadece Sana ibâdet ederiz” derken, şirk kokusu taşıyan tüm her şeyden uzak kalacağımızı; “Sadece Senden yardım dileriz” derken de, kendi güçsüzlüğümüzü itiraf ederek kendimizi O’na havale ediyor, yegâne güven kaynağımızın Allah olduğunu ilan ediyoruz. Önce kulluğumuzu sunuyor, sonra yardımını istiyoruz. Kul olarak biz, bize düşenleri yapmaya çalışıyor, sonra da O’na sığınıyor, tevekkülümüzü sadece O’na has kılıyoruz. Ancak bundan sonra isteklerimizi sıralıyoruz:
“Bize hidâyet et; bizi doğru yola ilet.” 17
Bizi Kur’an yoluna, İslâm yoluna ilet. Sana yaklaştıracak, bize hürriyetimizi kazandıracak yolu. Sen kimi dilersen onu hidâyete erdirirsin. Bizi dosdoğru yolunda iman üzere sabit kıl, cennete gidenlerden eyle. Sırât-ı müstakîm yani doğru yol hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.): “Doğru yol Allah’ın kitabıdır, İslâm’dır.”18 buyurmuştur. Biz, sırât-ı müstakîmde olduğumuz için Allah’a hamd ederken; o yolda devamlı kalabilmek için Allah’ın yardımına, hidâyetine muhtaç olduğumuzu beyan ediyoruz. Zâten sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifâde etmektedir. Hamdler sürekli O’na, ibâdet ve tâatler de kesintisiz O’nadır. Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, âlet, araç, akl-ı selim, Peygamber ve Kitaptır. Müstakim yolda kalabilmemiz kesintisiz olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı olmak, Peygambere bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda sapmadan kalmak için de önemlidir. Öte yandan, müslüman daha ileriye, en ileriye taliptir. Zarardan kurtulmak için mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet yolunda mesâfe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde, ön safta yer almaya gayret etmelidir. İşte duâmızla biz, hidâyetimi-zin artırılmasını da istiyoruz Rabbimizden.
15] 1/Fâtiha, 5
16] 6/En'âm, 162
17] 1/Fâtiha, 6
18] Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'an 14; Ahmed bin Hanbel, IV/1
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.” 19
Yani peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin yoluna ilet.20 Onlar ne güzel arkadaştır, ne güzel mü’minlerdir. Zâten en büyük nimet; dindir, hidâyettir, Kur’an’dır, risâlettir, kullukta sadâkattir, O’nun yolunda sâlih kullardan olup, fi sebîlillâh şehid olarak ölebilmek, daha doğrusu ölümsüzleşebilmektir. İşte tüm bunlara erenlerin yolunda olmayı istiyoruz. Tabii ki, onların yolunda olmak için gerekenleri yaparak bu isteğimizdeki samimiyetimizi ortaya koymalıyız.
Yahûdiler ve hıristiyanların21 veya İslâm’dan sapanların yoluna değil. Gazaba uğramışlar yahûdiler başta olmak üzere her toplumun âsileri ve azgınlarıdır. Sapanlar ise, hıristiyanlar ve cehâlet içerisinde helâk olan herkestir. Bilerek azgınlık gazab sebebi; bilgisizce azgınlık ise dalâlet sebebidir. O halde, güçlü bir ilim donanımı ile sağlıklı ve sağlam bir iman sahibi olup sergileyeceğimiz sâlih davranışlarla gazabdan ve azabdan kurtulmaya çalışmalıyız. Yahudi ve hıristiyanlar: Kitabla, Peygamberle, mûcizelerle; bütün bunlara rağmen sapanlar. Dinde ifrat ve tefrit uçurumlarına yuvarlananlar, aşırı gidenler. İlim adamlarını dinlemeyen birincilere karşılık; onları kutsayan ve putlaştıran ikinciler. Yanlış yorumlarla, dinin emirlerini değiştirip eksilten yahudilere karşılık; dinin emirlerini çoğaltıp ruhbanlığı hortlatan hıristiyanlar. Dinde atmalar yapanlara karşılık; katmalar yapanlar. Âhireti dünyaya değişen maddeci bilimcilere(!) karşılık; maddeden tamamen el etek çeken ruhçu cahiller. Onların özellikleri Kitabımızda çokça anlatılır ki yahudileşme ve hıristiyanlaşma temayülü gösterilmesin. Zira bu eğilim, ümmet için şirk ve küfür eğilimi gibi tehlikeli sapmalardır. Gazaba uğradığı ve dalâlette olduğu için onları helâk ettiğin gibi bizi de helâk etme. Doğru yoldan sapan azgınlardan değil; Rasûlünün dosdoğru yolundan gidenler kıl. Bizi hevâ ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapan münafıklardan ve kâfirlerden ayır, onlardan duâların en güzeli ile Sana sığınıyor, Sana duâ ediyor ve yardımını bekliyoruz. Âmin; duâmızı kabul et.
Bu sûrede Allah’tan nelerin istenmesi gerektiği, ayrıca istemenin usûl ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre, istemenin şartları, önce ne istediğini bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek duâ, nimeti hayal ve arzu etmek değil; o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek ve o yolda sebat edip ilerlemektir. Fâtiha sûresi, mü’min insana kesin bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidâyetle ibâdet in önemini ve ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan mü’min, sadece Allah’a kul olduğunu ifâde ve ikrar ettikten sonra, kendisiyle yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya O’na seslenir. Ebedî saâdete ve nihâyetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük yolunda İlâhî lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken; gazaba uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan hidâyet ve yardım ister.
Allah’la kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen
19] 1/Fâtiha, 7
20] Bk. 4/Nisa, 69
21] Tirmizî, Tefsir 2; 5/Mâide, 60, 77
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 9 -
Fâtiha sûresi, Allah-insan ilişkisinin mahiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca, söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil; mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı, kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir.
Bütün tefsirlerde besmele’nin başındaki “be” harfinin iltisak (Allah ile insan arasında ilişki ve bağlantı) anlamı taşıdığına önemle dikkat çekilmiştir. Bu bağlantının bir tarafında ulûhiyyet ve rubûbiyyet; diğer tarafında insaniyet ve ubûdiyet makamı vardır. Fâtiha sûresinin de bu şekilde iki bölümden oluştuğu görülür. Övgü ve ta’zim cümlelerinden meydana gelen ve ulûhiyyete dair olan ilk bölümde Allah’ın insanlara yönelik iltifatının en çarpıcı ifâdeleri olmak üzere “Rabb” (yapıp yaratan, yetiştirip geliştiren, terbiye eden), Rahmân ve Rahîm isimleriyle, O’nun mutlak hâkimiyet ve hükümranlığının âhirette de devam edeceğini belirten “mâlik-i yevmi’d-dîn” ifâdesi yer almıştır. Bütün bu nitelikleri dolayısıyla hamd (her türlü övgüler, güzellikler, yetkinlikler) O’na mahsustur.
Duâ ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibâdet” ve “istiâne” kavramları yer almaktadır. İnsanların bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın şaşmaz adâleti belirleyeceği için yalnız O’na ibâdet etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek (istiâne) gerekir. İnsan bu beyanı ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını Allah’a arz etmiş olur. Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan, bu yolda sürçebilir ve sonuçta kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan duâ cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli olmadığının bilincine varan insanın; âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah’a sığınarak hidâyetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını ifâde etmektedir.
Sûredeki ifâdeler çoğul sigasıyla olup müslümanlar için toplum hayatının ve toplumsal dayanışmanın önemini, cemaat ve ümmet şuuruyla birlik ve beraberlik içinde “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmeleri gereğini ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın kıraatinin (özellikle Hanefî fıkhında) aynı zamanda cemaatin kıraati yerine geçmesi Fâtiha’daki bu kapsamlı ifâde özelliğinden dolayıdır.
Fâtiha sûresi, önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı sağlam bir imanla O’na yöneltmekte yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir. Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gâye edindiği dikkate alınırsa, onun Kur’an’ın ve dinin özü olduğu daha iyi anlaşılır.
Bir yoruma göre, Bakara sûresi, Fâtiha sûresinin açıklamasıdır. Başta Al-i İmran sûresi olmak üzere diğer bütün sûreler de Bakara sûresinin tefsiridir. Nitekim Fâtiha’da Allah’tan hidâyet istenir; onu takip eden Bakara sûresi, bu Kitab’ın muttakileri hidâyete erdirmek amacıyla gönderilmiş olduğunu bildiren âyetle başlar. Fâtiha’nın Kur’an’ın bir özeti olduğu kabul edilirse, onun bütün Kur’an
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sûreleriyle ilişkili bulunduğunu düşünmek mümkün olur.
O yüzden, sûrenin asıl tefsir ve açıklaması Kur’an’ın kendisidir. Fâtiha’yı iyice anlamak isteyen Kur’an’a yönelsin, O’nu okuyup anlamaya çalışsın. Zâten Kur’an Ümmü’l-kitab’daki “Bizi hidâyete eriştir” duâsına verilen bir cevaptır. Fâtiha ise o cevabın özeti. Allah’ın evrendeki yasası ise, bir şeyin önce özetini çıkarmak, sonra onu açıp detaylandırmaktır. Büyük bir ağacın tohumları gibi. Fâtiha işte o büyük ağacın tohumu mesabesindedir. Çekirdek, ağaç demek değildir; ama çekirdeksiz de ağaç olmaz. Çünkü gövdesi, dalı yaprağı, meyvesi ve tüm özellikleriyle ağaç o çekirdekte gizlenmiştir. Ne var ki, insan çekirdekle yetinmez; çünkü çekirdek onun ihtiyaçlarına cevap vermez. Öyleyse o çekirdeği gönlümüze, zihnimize ekip meyvelerini dermeye bakalım.
Fâtiha’nın Kur’an’daki en büyük sûre olduğu, Bakara sûresinin son âyetleriyle birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin verilmediği, şifâ niyetiyle okunduğu takdirde tesirinin görüleceğine dair hadisler vardır. Fâtiha’nın faziletiyle ilgili rivâyetlere hadis mecmualarının yanında, tefsir kitaplarında da geniş yer verilmiştir. Bu sûrenin her türlü hayırlı faaliyetlerin başında veya sonunda, çeşitli vesilelerle tertip edilen meclislerde, merasimlerde, kabirlerde vb. yerlerde duâ niyetiyle okunması, zamanla müslümanlığın en köklü şiarlarından biri haline gelmiştir.
Fâtiha Sûresinin bir adı da ‘salât’tır. Salât duâ anlamındadır. Duâ ise, kul ile Allah arasında iletişimi sağlayan bağ demektir. Çünkü mü’minler, beş vakit namazda ya da namaz hâricinde bu sûreyi tam bir bilinç ile/şuurlu olarak ve mânâsını da zihninden geçirerek okurken Allah ile tam bir vuslat; belki de samimi niyetiyle, irâdesiyle, zihnî faaliyetleriyle, kalbi ve diliyle Rabbiyle irtibat halindedir. Bu yüzden bu sûrenin, bir adının da salât/duâ olması ismiyle müsemmâ olduğunu ifâde etmektedir.
Fâtiha sûresi muhtevâsı itibarıyla üç bölümden oluşturulmuştur:
Birinci bölümde kul, bilerek, iman ederek ve nefsinde hissederek Allah’a hamd ve şükretmekte; O’nu, zâtına âit Rahmân ve Rahîm vasfıyla övmekte; hesap ve ceza günü de denilen ‘din günü’nün tek hâkimi ve yegâne yöneticisi olduğunu ikrar ederek gönlünde daha da yüceltme arzusundadır...
İkinci bölümde, Ezelî Sözleşme olarak da bilinen “Elestü bi Rabbikum?” hitabının muhâtabı olarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “belâ” yani, “evet” diyerek22 kulluğunu ikrar ve itiraf eden mü’minin, ne söylediğini bilerek, inanarak ve içinde duyarak: Rabbimiz! “Biz yalnız Sana ibâdet ediyoruz ve yalnız Senden yardım diliyoruz;” Senden başkasına asla, ne kulluk ederiz ne de kimseden yardım dileriz! Bu sözlerle Allah ile ezeldeki sözleşmesini/ahdini vurgulu bir biçimde tekrar etmektedir.
Üçüncü bölümde ise, takvâ sahibi bir kulun, bu iman ve ikrarını hayatı boyunca; hatta son nefesine kadar aynı şekilde sürdürebilmesi için Rabbinin özel teveccühüne, rahmet ve yardımına ihtiyacının olduğu bilgi ve bilinciyle Allah’tan hidâyet dilemesi; nebîlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve sâlihlerin23 yolu ve yaşama
22] 7/A’râf, 172-173
23] 4/Nisâ, 69
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 11 -
biçimi olan ‘Sırât-ı Müstakim’de sâbit kÂdem kılmasını niyaz etmesidir.
Bizim kültürümüzde Fâtiha sûresi denilince hemen akla ölüler gelir. Bu münasebetle her ölünün mezar taşına: “Ruhuna Fâtiha” ibaresini yazdırmak oldukça yaygın bir gelenektir.
Toplumumuzdaki hâkim inanca göre, en azından üç İhlâs bir Fâtiha okuyup sevabını geçmişlerinin ruhuna bağışlamak, hayattaki yakınları için ölülere karşı âdeta bir vecibedir, en azından yapılması gereken bir insanlık görevidir...
Biz, toplum olarak Kur’ân-ı Kerim’i, genelde indiriliş amacına uygun tarzda öğrenip bilgi edinmek ve hayatımıza uygulamak için değil de anlamadığımız halde, ibâdet ve sevap kastıyla lafzını okuruz. Sonra da, “...bundan hâsıl olan ecr u mesûbatı evvelen bizzat...” der ve Hz. Peygamber’in ruhundan başlayarak ulemânın, sulehânın ve bilcümle İslâm ümmetinin... ruhlarına, daha sonra da kendi geçmişlerimizin ruhlarına bağışlarız.
Bizde devam eden bu geleneğe ve yaygın anlayışa göre Fâtiha sûresi, sanki hayattakiler için değil, ölüler için indirilmiş ve o mânada okunması icap eden bir sûredir.
Hâlbuki,bütün olarak ne Kur’an’ın ne de Fâtiha sûresinin indiriliş amacı ölülerdir. Asıl amaç hayattaki insandır; onun hidâyetinden/kılavuzluğundan yararlanarak Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun bir dünya hayatı yaşamaktır.
İşte Müslümanların Kur’an hakkındaki bu yanlış telakkisinin, Kur’ân-ı Kerim’in ruhu ve özü/özeti diyebileceğimiz Fâtiha sûresinin de mânâsına uygun düşmeyen bir tarzda değerlendirilmesine sebep olduğu açıkça görülmektedir.
Yukarıda da değindiğimiz gibi bu sûre, namazların her rekâtında veya namaz dışında bilinçli/şuurlu olarak ve mânâsını da bilip zihninden geçirerek okuyan mü’min ile Allah arasında önemli bir bağ kurup yeni bir sözleşmenin/ahdin yapılmasını sağlamaktadır.
Ölüm olayı ve ölülerin söz konusu olduğu ortamlar sebebiyle Fâtiha’nın okunması ise, ölümü hatırlayıp aynı âkıbetin yarın, belki de daha yakın bir zamanda bizim de başımıza geleceği düşüncesiyle imanımızı hatırlayarak Yüce Mevlâ’mız ile hemen, orada yeniden iletişim kurup ezeldeki sözleşmeyi yenilemek için olmalıdır...
Fâtiha’nın yukarıda verdiğimiz anlamından da anlaşılacağı gibi kişi, bu sûreyi şuurlu olarak okurken Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd ediyor, kendisine yönelik sayısız nimetleri sebebiyle O’na şükrediyor, ulûhiyyet ve rubûbiyyet sıfatlarıyla O’nu övüyor. O’nun yüce, eşsiz ve emsalsiz bir İlâh, saygı değer, şerefli bir Rab olduğunu gönülden ifade ediyor. Her şeyin ancak O’nun Rahmân vasfı ve merhametiyle varlığını devam ettirebildiğini ikrar ve ifade ediyor. Dünya hayatı sona erdikten sonra kurulacak olan hesap gününde Mülk’ün ve Emr’in sahibinin yine Allah olduğunu, O’nun izni ve dilemesi olmadıkça hiç bir şefaatin ve şefaatçinin olamayacağını bilgi ve bilinçle söylüyor…
İşte bu bilgi ve imanın sonucu olarak da âdeta şöyle demek istiyor: Allah’ım! Seni, başka hiç bir varlıkta bulunmayan bu üstün ve yüce sıfatlarınla tanıyorum. Âlemlerin, tüm yaratılmışların olduğu gibi benim de dünya hayatındaki varlığım,
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varlığımın devamı, ölümüm ve her şeyimin Senden olduğuna şeksiz ve şüphesiz olarak inanıyorum. Âhirette beni tekrar dirilterek dünya hayatında yapıp ettiklerimle hesaba çekip, amellerimi değerlendirecek yegâne hâkimin Sen olduğunu kalpten tasdik ediyorum. Senin eşinin, denginin ve benzerinin olmadığına imanım tamdır…
O halde niçin Senden başka bir rabler edinip de önlerinde eğileyim ki?! Ben Senden başka tanrı tanımıyorum... Aklını kullanmayan düşüncesiz, dinsiz ve inkârcıların yaptıkları gibi nefsî arzularım da dâhil yaratılmış hiç bir varlığa katiyen kulluk etmiyorum ve etmeyeceğim! Bu yüzden ey Rabbimiz! “Biz, sadece Sana ibâdet ediyor ve sadece Senden yardım diliyoruz!”
Bu ifadeleriyle mü’min, ezelde, Elest Bezminde Allah’la kendisi arasında akdedilmiş olan kulluk sözleşmesini ve sadece O’na ubûdiyetteki, kulluktaki kesin kararlılığını tekrarlayıp yinelemiş olmaktadır. Sonra da: Rabbimiz! Bu iman ve bu kararlılığımızla birlikte hayatımızı yakîn/ölüm gelinceye kadar sürdürebilmemiz için Senin hidâyetine, desteğine ve korumana ihtiyacımız var. Bizi nefsimizin, çevremizin ve şeytanın eline bırakma, anlamında duâ etmektedir: “Bizi, Doğru Yola; gazap ettiğin fasıkların ve yoldan sapmış olan kâfirlerin değil, özel nimet verdiğin Nebilerin, Sıddîklerin, Şehitlerin ve Salihlerin yoluna Sırat-ı Müstakime ilet!”
Bizce Fâtiha Sûresinin ölü ile değil, ölüm ile ilişkisi işte bu olmalıdır. Sevabı yani bu sûreyi okumanın karşılığı ise, bu sûreyi uyanık bir kalp ve bilinçle okuyan kimsenin Allah ile sözleşmesini yenilemiş olmasıdır… Sevap ise, tamamen Allah’a ait bir şeydir. Kime, ne kadar bahşedeceğini O bilir. O’nun lütfunun ve ihsanının sınırı elbette yoktur!
O halde, Fâtiha sûresi, sâdece namazda değil, Allah’ı zikretmek gerektiği her an ve her yerde bu bilgi ve bilinç ile okunmalıdır. 24
Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
1- Fâtiha önsözdür, Kur’an’ın mukaddimesidir. Vahye açılan kapıdır. Başlangıçtır Fâtiha, anahtardır, giriş, sunuş ve sonuçtur. Dilekçedir, duâdır, sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab’le kulun diyalogudur.
2- Fâtiha sûresi, tüm özellik ve güzellikleriyle, Kur’an’ın özetidir. Hz. Ali der ki: “İlimler hazinesi Kur’an, Fâtiha sûresinde; Fâtiha da besmelede özetlenmiştir.”
3- Cin ve meleklerin, canlı-cansız tüm âlemlerin Rabbi Allah da, ey küçük âlem olan insan, senin Rabbin kim? Düşünce ve davranışlarında seni yönetip terbiye eden O’ndan başkası olabilir mi?
4- Bu sûre ile Rabbimiz, bizim kendisini nasıl övüp şükredeceğimizi, duâ edeceğimizi öğretmiştir. Öyleyse Fâtiha’yı duâlarımızın başında ve sonunda dilimizden eksik etmeyelim.
5- Tüm övme ve övülmeler Allah’a hastır. O’nun nizamının hakkıdır tüm övme ve övülmeler. Peki, nasıl olur da hamdi, övgüyü sadece Allah’a has kılan bir mü’min, söz ve davranışlarıyla Allah’ın nizamından başka herhangi bir düzeni, bir düşünceyi, bir sistemi övüp medhedebilir?
24] Zeki Duman
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 13 -
6- Din gününde yani kıyâmet gününde güven içerisinde olmak istiyorsan, din gününün sahibi olan Allah’ın dininden hiç ayrılma. Ne yaparsan yap yaptığının karşılığını göreceksin o günde.
7- Kulluk; ibâdet, boyun eğmek, bağlanmak demektir. Peki ey müslüman, tüm hareket ve davranışlarında sen kime bağlısın, kime boyun eğiyor ve kime kulluk ediyorsun? Şâyet Allah’ın emirleri doğrultusunda, Allah içinse tüm yaptıkların, gerçek bir kulsun sen. Değilse...
8- Allah’ın yardımı olmadan, lâyıkıyla O’na ibâdet de edemeyiz. O’nun yardımına lâyık olmak ise kul olmaya bağlıdır. Kul olmayanlara, gerektiği gibi kulluk yapmayanlara gelmez Allah’ın yardımı.
9- Müslüman da olsa her insan yanılabilir, yoldan çıkabilir. Onun için sürekli sırât-ı müstakîmi, yolların en doğrusunu Allah’tan istemeli ve o yolda devamlı kalmayı dilemeliyiz.
10- Dosdoğru yola ulaştıran düstur, içerisinde hiç şek-şüphe olmayan ve muttakiler için hidâyet rehberi olan Kur’an’dır. Sırât-ı müstakîm, ancak Kur’an’a sarılmakta ve onu yaşamaktadır. Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak ise, sâlih amellerin adamı olmaya bağlıdır.
11- Bunca günah ve hatalarımızın, bizde Rabbimizden istemeye yüz bırakmadığını düşünmüş olabiliriz. Onun için biz de başta peygamberler olmak üzere ümmet olarak “biz” diye duâ ettik. Ümmet dini olan İslâm’da ben-sen yok, biz; fertler yok, cemaat vardır. Öyleyse her Fâtiha okuyuşumuzda ümmetin bir ferdi, İslâm’ı yaşama ve yaşatma konusunda İslâm’ın bir şûbesi olduğumuzu unutmayalım.
12- Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler kendilerine nimet verilenlerdir.25 Öyleyse onların yolunda, onları örnek alarak nimetlere ehil kişiler olmaya gayret etmeliyiz. Şu geçici dünyada bunca nimetler içerisinde yüzen kâfirler bizi aldatmasın. O nimetler geçicidir, cennet nimetleriyle karşılaştırma bile yapılamaz. Onların âhiret nimetlerinden alacakları hiçbir şey yoktur.
13- Allah’ın lânet ve gazâbına uğramış, azâbını hak etmiş tüm lânetlilerin gidişat ve yollarından uzak duralım, sonra da Fâtiha’yı okuyalım. Lânetlenmiş yollarda yolumuzu kaybettiğimiz durumda Fâtiha okumak anlamsızdır.
14- Müslüman! Her Fâtiha’yı okuyuşunda Rabbinin huzurunda durduğunu, Rabbinle konuştuğunu ve Rabbinden istediğini unutma. O’na yaraşır kul olmaya çalış.
15- “Fâtiha’sız namaz olmaz”26 hadisine göre namazda Fâtiha okumak vaciptir. Hanefiliğin dışındaki diğer mezheplere göre ise farzdır. Buna göre bir günde 40 rekâtlık namazda kırk kere Fâtiha’yı tekrarlıyoruz. Namaz bizi hazırlayan, yetiştiren mektep olduğuna/olması gerektiğine göre, Fâtiha’sız namaz; namazsız da hayat olmaz. Aslında tekrar sanılan bu her bir okuyuş, bizi değişik bir açıdan hesaba çeken bir uyarıdır. Fâtiha’ya uymayan her yanlış söz ve davranıştan uzaklaşmak için yeni bir alarm ve ikazdır.
25] 4/Nisâ, 69
26] Dârimî, Salât 36; İbn Mâce, İkame 11; Tirmizî, Mevâkît 69, 115, 116
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16- Fâtiha’nın sonunda, okuyan ve dinleyenin “âmin” demesi sünnettir. Âmin, duâmızı kabul buyur Allah’ım, demektir. 27
Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
Sûre başlarında yazılı bulunan besmelenin, Kur’ân’dan bir âyet olup olmadığı üzerinde ihtilâf edilmiştir. el-Mushafu’l-imâm (ilk ve esas Kur’ân nüshası) yazıldığı zaman Berâe Sûresi dışında kalan sûrelerin başına besmele yazılmıştı. O ana nüshadan İstinsah edilen bütün nüshalarda da sûre başlarına besmele yazılmıştır. Sahâbîler, Mushaftan olmayan bir şeyi Mushafa yazmazlardı. O zaman Kur’ân’da nokta ve öteki işaretler de yoktu. Daha sonra konulan nokta ve diğer işaretler, Kur’ân’ın metninden ayrılsın diye, metin mürekkebinden ayrı mürekkeple yazılmıştı.
Ebû Dâvud’un ibn Abbâs’tan rivâyetine göre: “Peygamber (s.a.s.), kendisine ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ininceye dek bir sûreyi diğerinden ayırmayı veya bir rivâyete göre sûrenin bittiğini bilmezdi.”28 Ümmü Seleme’nin de “Peygamber’in (s.a.s.), besmeleyi Fâtiha’dan bîr âyet olarak okuduğunu söylediği rivâyet edilir.29 Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde ise Peygamber (s.a.s.): “Fâtiha’yı okuduğunuz zaman ‘bismillâhirrahmânirrahîm’i de okuyun. Çünkü Fâtiha Kur’ân’ın anası, Kitabın anası, yedişerli iki (es-Seb’u’l-mesânî)dir. Bismillâhîrrahmânirrahîm de onun âyetlerinden biridir.” 30
İbn Abbas’ın (r.a.) nakline göre Rasûlullah (s.a.s.), namaza besmele ile başlardı. 31
Enes’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) namazda nasıl okuduğu soruldu. O da, Rasûllah (s.a.s.), namazda çok uzun okurdu, diyerek besmele ile başladı ve: Fâtiha sûresini okuduktan sonra da ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) okuduğunu ben de size aynen okudum’ dedi. 32
Enes (r.a.): “Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzurundaydık. Rasûlullah bir ara hafifçe uyudu. Uyanınca tebessüm etti. Biz, ‘seni tebessüm ettiren nedir?’ diye sorunca Rasûllah (s.a.s.): “Şu anda bana bir sûre nâzil oldu” diyerek, “Bismillâhirrahmânirrahîm İnnâ a’taynâke’l-kevser…” (Kevser) sûresini okudu.”33 der.
Şâfiîlere göre bu hadis, besmelenin bütün sûrelerden bir âyet olduğuna işaret eder. Çünkü Resûlulah (s.a.s.), onu Kevser sûresi ile beraber okumuştur.
Şâfiîlerin naklî delilleri kadar aklî delilleri de vardır, imam Şâfiî’nin yazmış olduğu Kur’an-ı kerimde besmele, Fâtiha’nın başında yazıldığı gibi, Berâe sûresinin dışında bütün sûrelerin başında da yazılmıştır. Bu nüshanın çoğaltılarak diğer şehirlere gönderilen sûretlerinin hepsinde de sûrelerin başında besmele yazılıdır.
27] İslâm Ansiklopedisi, T.D.Vakfı Y. c. 12, s. 252-253; Ali Akpınar, Namaz Duâları ve Sûreleri, s. 77 vd.
28] Ebû Dâvud, Salât 122
29] el- Fethurrabbani, 3/189
30] Dârekutnî, Salât, Bâbu Vucûbi Kırâat-i Bismillâh
31] Timizî
32] Buhârî, Enes’den rivâyet etmiştir.
33] Müslim; Nesâî; Tirmizî ve İbn Mâce. Tirmizî: “Sahih ve hasen hadistir” demiştir. Cem’u’1-Fevâid, c. 2, s. 285
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 15 -
İmam Şâfiî (r.a.) ve benzeri büyüklerin Kur’ân-ı Kerim’den olmayan şeyleri sûre aralarına yazmayacakları bilinmektedir. Hatta onlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) zamanında olmayan bir şeyin Kur’an’da bulunmasını istemedikleri için Kur’an’ı aşır halinde, sûreleri ve isimlerini harekeli olarak yazmazlardı.
Böyle bir titizlikle yazılan Kur’an-ı Kerim’lerde besmelenin Fâtiha’nın ve diğer sûrelerin başlarında yazılması, onun her sûreden bir âyet olduğunu gösterir.
İşte bu kanıtlara dayanan İmam Şâfiî, Besmele’yi Fâtiha’dan bir âyet saydığı gibi, diğer sûrelerdeki besmeleleri de Kur’an’dan birer âyet kabul etmiştir.34
Hz. Peygamber’in, Besmele çekmeden Fâtiha okuduğu hakkında da hadisler vardır. Hz. Âişe’nin: “Allah’ın Elçisi (s.a.s.) namaza tekbir ile, okumaya da (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı”35 sözleridir. Enes İbn Mâlik de şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.s.), Ebû Bekir’in, Ömer’in ve Osman’ın arkasında namaz kıldım. Bunlar (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı, namazın ne önünde, ne de sonunda (Bismillâhirrahmânirrahîm) demezlerdi.”36 “Onlardan hiçbirinin, (bismillâhirrahmânirrahîm) dediğini duymadım.”37 “Onlar okumaya (elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı. 38
Ebû Hureyre, Peygamberimiz’den şu hadisi nakletmiştir: “Yüce Allah buyurdu ki: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim için yarısı kulum içindir. Kulumun dilediği, kendisine verilecektir. Kul, ‘Elhamdu lillâhi rabbi’l âlemin’ dediği zaman Allah: Kulum bana hamd etti, der. Kul, ‘er-Rahmâni’r-rahîm’ dediği zaman Allah: Kulum benim şerefimi andı, der. Kul, ‘mâliki yevmi’d-dîn’ dediği zaman Allah: Kulum işini bana havale etli, der. Kul, ‘iyyâke na’budu ve iyyâke neste’în’ dediği zaman Allah: Bu, benimle kulum arasında (bir sır)dır. Kulumun istediği kendisine verilecektir, der. Kul, ‘ihdinâ’s-sırâta’l-mustakîm...’ dediği zaman Allah: Kuluma dilediği verilecektir, der.”39 Burada Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtiha’nın âyetlerini sayarken besmeleyi zikretmemiştir.
Malîkilere göre hadisteki “Namazı ikiye ayırdım” cümlesinde geçen “namaz”dan maksat, Fâtiha sûresidir. Fâtiha sûresi okunmadan kılınan namazın sahih olmaması sebebiyle hadiste ona namaz ismi verilmiştir. Eğer besmele, Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, bu rivâyette zikredilirdi.
Malîkilere göre, Besmele Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, Fâtiha sûresindeki “Rahmân ve Rahîm” kelimelerinin tekrarlanmaması lâzım gelirdi. Bu sûrenin “Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismiyle. Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a. Rahmân ve Rahîm...” şeklinde dizilişi demek olurdu ki, bu da Kur’an’ın edebî üslûbuna aykırı olurdu.
Besmelenin sûrelerin başında yazılması ve herhangi bir şeyin başlangıcında okunması, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine uymak ve bereket içindir. Onun sûrelerin başında tevatürle yazılması Kur’an’dan olduğuna tevatürî bir delil
34] Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c.1, s. 29
35] Müslim, Hz. Aişe'den.
36] Müslim, Salât 52; Nesâ'î, Iftitâh 20
37] Buhârî; Müslim, Salât 51, Enes bin Mâlik'ten.
38] Dârimî, Salât 34
39] Ebû Dâvûd, Salât 132; Tirmizî, Tefsir; Nesâî, İftitâh 23; İbn Mâce, Edeb 52; Müslim, Süfyan bin Üyeyne'den, o da Ulâ bin Abdurrahman'dan, o da Ebû Hüreyre den nakletmiştir. Geniş bilgi için: Kurtubî, Tefsir. c. 1, s. 94; Cessas, Ahkâmu'l-Kur’âniyye, c. 1, s. 9
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sayılmaz.
Kurtubî, bununla ilgili olarak: “Şâfiî ve Mâlik’in görüşlerinden en sahihi, İmam Mâlik’indir. Zira Kur’an âyetleri âhad haberlerle tespit olunamaz. Kur’an âyetlerinin tespit yolu, ihtilaf kabul etmeyen kâfi tevâtürle olur.” der.
Ahkâmu’l Kur’an sahibi İbnu’l-Arabî ise: “Âlimlerin besmelenin Kur’an’dan sayılıp sayılmayacağı hakkındaki münakaşaları, onun Kur’an’dan sayılmayacağına kâfi bir delildir. Zira Kur’an âyetleri münakaşa kabul etmez. Nitekim sahih haberler besmelenin Neml sûresinin dışında Fâtiha’dan da, herhangi bir sûreden de bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezhebimiz (Mâlikî) diğer mezheplere aklın kabul edeceği bir tarzda tercih edilir. Medine-i Münevvere’de, Rasûlullah (s.a.s.) zamanından İmam Mâilk (r.a.) dönemine kadar besmeleyi Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in sünnetine ittibâen hiçbir şahıs okumamıştır. Bu da diğer mezheplerin görüşünü redde kâfidir. Bizim mezhebin görüş sahipleri, besmelenin nafile namazlarda okunmasına müstehab demişlerdir. Besmelenin okunması hakkında vârit olan hâdis ve rivâyetler, nâfile namazlarda kıraatinin müstahab olduğuna işaret eder.”40 demektedir.
İmam Mâlik, bu delillere dayanarak Neml suresinin 30’uncu âyeti dışındaki besmelenin, âyet olmadığı kanâatine varmıştır. Ona göre besmelenin sûre başlarına yazılması, Hz. Peygamber’in böyle emretmesi ve her işe besmele ile başlanmasını buyurması yüzünden olabilir. Gerçi besmelenin, sûre başlarına yazılması mütevatir olarak nakledilmişse de sûre başlarındaki besmelenin Kur’ân’dan birer âyet olduğuna dair tevâtür yoktur.
Peygamberimizin, namazda besmeleyi okumadığına dair hadisler de, okuduğuna dair hadisler de vardır. Fakat okuduğuna dair hadisler daha kuvvetlidir. Kendisinin ve sahâbîlerinin, namazda besmeleyi gizli okuduğuna dair hadisler de mevcuttur. Bu rivâyetlerden, Hz. Peygamber’in, namazlarında bazen besmeleyi açık, bazen gizli okuduğu anlaşılır.
Hanefîlere göre besmelenin Kur’ân’a yazılması, onun Kur’ân olduğunu gösterirse de her sûreden bir âyet olduğunu göstermez. Besmelenin, namazda Fatiha ile bareber açıktan okunmadığına dair hadisler de onun, Fâtiha’dan bir âyet olmadığına delildir. Sûre başlarında bulunan besmele, müstakil bir âyettir, sûreye dâhil değildir. Yalnız Neml Sûresinin ortasında geçen besmele, o sûrenin bir âyetidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Mülk Sûresinin otuz âyet olduğunu söylemiştir. Kurrâ’ ve âyet sayıcılar, “Mülk Sûresinin, besmele hâriç otuz âyet olduğunda birleşmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, Kevser Suresinin üç âyet olduğunu söylemiştir. Kevser Sûresi de besmele hâriç, üç âyettir. Eğer besmele bu sûrelere dâhil olsaydı, Mülk Sûresinin otuz bir, Kevser Sûresinin de dört âyet olması lâzım gelirdi.
Besmelenin âyet olup olmadığı, âyet ise sûrenin bir parçası olup olmadığı hakkındaki bu görüş farkları yüzünden besmelenin namazda okunması meselesinde de görüş ayrılıkları doğmuştur:
İmam Mâlik, besmeleyi âyet kabul etmediği için farz namazlarda ne açıktan, ne de gizli olarak besmele okunmasını câiz görmemiştir. İmam Şâfiî ve İmam
40] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 103
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 17 -
Ahmed de besmeleyi, her sûreye dâhil bir âyet gördükleri için açık okunan namazlarda açıktan, gizli okunan namazlarda gizliden besmele okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife ise besmeleyi müstakil âyet kabul ettiği için Fâtiha’dan önce gizli olarak besmele çekmenin sünnet olduğunu söylemiştir.
Hanefilerin Delilleri
Hanefilere göre besmelenin Kur’an’da yazılışı ve ondan bir âyet oluşu, her sûreden bir âyet oluşuna işaret etmez. Nitekim besmelenin gece namazlarında sesli okunmamasını emreden hadisler, onun Fâtiha’dan olmadığını gösterir. Hanefiler, Neml sûresinin dışında Kur’ân-ı Kerim’den tam bir âyet olduğuna ve sûreleri birbirinden ayırmak için nâzil olduğuna hükmetmişlerdir.
Hanefîlerin görüşünü teyid eden delillerden bir kısmı şunlardır:
Ashâb-ı kiramdan nakledilen: “Biz, besmele nâzil olana kadar sûrelerin başlangıcını ve sonunu bilmiyorduk.”41 sözleri ile, İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet edilen: “Rasûlullah (s.a.s.), besmele nâzil olana kadar sûrelerin birbirinden ayırılmasını bilmiyordu. Ancak, besmele nâzil olunca bildi.” 42 sözleri Hanefîlerin görüşünü takviye ediyor.
İmam Ebû Bekr er-Râzi 43 ise bu konuda şöyle demektedir: “Âlimler, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olup olmadığı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Kûfe kıraat âlimleri onu Fâtiha’dan bir âyet sayarken, Basra kıraat âlimleri saymamışlardır. İmam Şâfiî, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olduğuna, onu terk edenin namazını iâde etmesi gerektiğine hükmetmiştir. Ebu’l Hasan el-Kerhî ise, besmelenin namazlarda açıktan okunamayacağını söyler. Şeyhin bu sözü, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezheb âlimlerinin görüşüne göre besmele, sûrelerin başında bir âyet değildir. Çünkü onu namazlarda açıktan okumuyorlar. Besmelenin Fâtiha sûresinden olmaması, başka sûrelerden de olmadığına da işaret eder kanaatindedirler.
“Yalnız İmam Şâfiî, besmelenin her sûreden bir âyet olduğunu söylemiştir. Bu görüşü İmam Şâfiî’den başka hiçbir âlim söylememiştir. Zira selef arasındaki görüş ayrılığı da besmelenin Fâtiha sûreninden bir âyet olup olmadığı şeklindedir. Nitekim hiçbir âlim, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olduğunu kabul etmemiştir.” diyerek sözlerine şöyle devam eder: “Rasûlullah’dan (s.a.s.) rivâyet edilen “Kur’an’da 30 âyetli bir sûre vardır ki, okuyucu affolununcaya kadar şefaat eder. Bu sûre Tebarekellezî bi yedihil mülk’tür” hadis-i şerifi, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olmadığına işaret eder. Kıraat âlimleri ile diğer âlimler Tebâreke sûreninin besmele dışında 30 âyet olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Eğer besmele sûreden bir âyet olsaydı, Tebareke’nin 31 âyet olması lâzım gelirdi. Bu da, Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilen hadise aykırı düşerdi. Yine bütün beldelerin kıraat ve Fıkıh âlimleri Kevser sûresinin 3, İhlâs sûresinin 4 âyet olduğunda ittifak etmişlerdir. Eğer besmele bu sûrelerden bir âyet olsaydı, Kevser sûresinin 4, İhlâs sûresinin 5 âyet olması lâzım gelirdi.” 44
41] Ebû Dâvud; el-Camiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 95
42] Hâkimin Müstedrek’inde Ebû Dâvud'un İbn Ayaş’tan sahih bir senetle rivâyet ettiği yazılıdır.
43] Ebû Bekr er-Râzi, Ahkâm Âyetlerinin müfessiri Cessas’tır.
44] Cessas, Ahkâmü'l-Kur'an, c. 1, s. 9-11
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yukarıda naklettiğimiz mezheb görüşlerinden tercih edilecek olan Hanefî’nin görüşüdür. Zira baştan sona birbirine muârız olan iki görüşün (Şafiî-Mâlikî) ortasıdır. Şafiîier, besmelenin Fâtiha’dan, hatta her sûreden bir âyet olduğunu savunurlarken Mâlikîler de, Fâtiha’dan da Kur’an’dan da bir âyet olmadığını iddia ederler.
Dikkatli bir gözle, sâlim bir zekâ ile besmelenin Kur’an-ı kerimde tevâtüren yazılışına baktığımız zaman, hiçbir âlimin bugüne kadar ona karşı çıktığı ve inkâr ettiği görülemez. Nitekim ashâb-ı kirâmın Kur’ân-ı Kerim üzerinde nasıl titizlikle durdukları, hatta her harfi üzerinde dahi inceden inceye araştırma yaptıkları bilinmektedir. Bu da göstermektedir ki, besmele, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyettir. Her sûreden ve Fâtiha’dan bir âyet değildir. Sûrelerin arasını ayırmak için gönderilmiştir. Bu görüşü Abdullah bin Abbas’dan (r.a.) “Rasûlullah (s.a.s.), besmele gönderilene kadar sûrelerin başlangıç ve sonlarını bilmiyordu. Ancak besmele gönderilince bildi.” hadisi de teyid etmektedir.
Besmelenin her sûrenin başından bir âyet olmadığını. Belâgat kaidelerinden de çıkarmak mümkündür. Çünkü Araplar sözlerinin çok belîğ olması için ifade ve imlâlarının başında değişik üslublar kullanırlardı. Eğer besmele her sûrenin başından bir âyet olsaydı, bütün sûreler tek bir üslubla başlardı. Bu ise Kur’an’ın edebî üslûbunun mûcizelğine ters düşerdi.
Mâlikîlere göre, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğu tevâtüren sâbit değildir. Öyleyse Kur’an’dan değildir. Bu görüş imam Cessas’ın dediği gibi açık ve tercih olunabilecek bir görüş değildir. Zira “bir âyetin Kur’an’dan oluşunun tevatüren rivâyet edilmesi gerekir” şeklindeki delil geçersizdir. Bizim için Rasûlullah’ın (s.a.s.) yazılmasını emretmesi ve emrinin tevâtüren bize ulaşması kâfidir. Ümmet, “Kur’an’da yazılı olan her şey Kur’andır” diye ittifak etmiştir. Besmele, Kur’an’da müstakil bir âyettir. Sûrelerin ve kitapların başında yazılması ve okunması hayır ummak içindir. Bütün bu açıklamalar, besmele hakkında gelen bütün nassların mânâlarını toplar. 45
Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
Fakihler besmelenin namazda okunması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Mâlik’e göre besmele yalnız farz namazlardaki Fâtiha ve diğer sûrelerin başında gizli ve açık olarak okunmaz. Farz dışındaki sünnet ve nâfile namazlarda isteyen okuyabilir.
b) Ebû Hanife’ye göre besmele namazlardaki her rekâtta Fâtiha sûresinden önce okunur. Diğer sûrelerin başında okumak ise güzeldir. 46
c) İmam Şâfiî’ye göre besmelenin gizli okunacak yerde gizli, açık okunacak yerde açık okunması farzdır.
d) İmam Ahmed bin Hanbel’e göre besmele namazda gizli okunur. Açık
45] Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Ibnü'l Arabî’'nin Ahkâmü'l Kur’an’ına, Kurtubî’nin tefsirine, Fahreddin er-Râzi'nin Mefâtihu'l Gayb’ına ve Cessâs'ın Ahkâmu'l Kur’an’ına bakabilirler. Ed-Dâru Kutnî de besmelenin Kur'anda bir âyet olduğunu gösteren bütün delilleri bir araya toplamıştır. Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 32-38
46] Cessas, age, c. 1, s. 15; Kurtubî, age., c. 1, s. 98
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 19 -
okunması sünnet değildir.
Adı geçen imamların besmele hakkındaki görüş ayrılıklarının sebepleri birinci hükümde delilleriyle beraber açıklanmıştır. Bu hususta selefin görüşleri arasında da ayrılık vardır.
İbn Cevzi, Zâdü’l Mesir’inde: Âlimler arasında besmelenin Fâtiha’dan olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bununla ilgili olarak Ahmed bin Hanbel’den rivâyet edilen iki görüş bulunmaktadır. Birisi, besmelenin Fâtiha’dan olduğunu, dolayısıyla namazda okunmasının farz olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Diğeri ise Fâtiha’dan olmadığını, bundan dolayı namazda okunmasının sünnet olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Bu görüşe yalnız İmam Mâilk (r.a.) karşıdır. Hatta ona göre besmelenin farz namazlarda okunması müstehab bile değildir.
“Besmelenin namazda açıktan okunması da âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Âlimlerin bir kısmı Ahmed bin Hanbel’in “Besmelenin namazda açıktan okunması sünnet değildir” görüşünü nakletmişlerdir. Bu görüş Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes’ud’un (radıyallahu anhum) sözlerine dayanır. İmam Sevri ve İmam-ı Azam’ın görüşleri de bu yoldadır. İmam Şâfiî’ye göre de besmelenin namazda açıktan okunması sünnettir. Bu da Muaviye, Âtâ ve Tâvûs’un rivâyetine dayanır.”47 demektedir.48
Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
Fakihler, Fâtiha’nın namazda okunması konusunda iki görüşe ayrılmışlardır:
a) Cumhura49 (Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî) göre; Fâtiha’nın namazda okunması sıhhatinin şartıdır. Fâtiha sûresini bilip de okumayan bir kimsenin namazı sahih olmaz.
b) İmam Sevri ve İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre namaz Fâtiha okunmaksızın da sahih olur. Namazda Kur’an’dan 3 kısa âyet veya 1 uzun âyetin okunması ise farzdır.
Cumhurun Delilleri
Cumhur, Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olduğunu birçok delille isbat etmişlerdir.
Birinci delil: Ubâde bin Sâmid’in Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçerli değildir.” 50
İkinci delil: Ebû Hüreyre’nin Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği: “Kim namaz kılar da Ümmü’l-kitab’ı (Fâtiha’yı) okumazsa o namaz noksandır, noksandır, noksandır. Tamam değildir.” 51 hadis-i şerifidir.
47] İbni Cevzî, age., c. 1, s. 7-8
48] Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yayınları, c. 1, s. 38-39.
49] Cumhur kelimesi; Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Tefsir, Kelam ve ilh.. gibi ilim dallarındaki alimler topluluğunun çoğunluğuna verilen isimdir.
50] Cem’u'l Fevâid, c. 1, s. 197. Bu hadis-i şerif İmam Mâlik’in Muvattâ’sı dışında Kütüb-i sittenin hepsinde nakledilmiştir.
51] İmam Mâlik; Tirmizi; Nesai; Cem’u’l Fevâid, c. 1, s. 197
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Üçüncü delil: Ebû Said el-Hudrî’nin naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah (s.a.s.), bize namazda Fâtiha sûresi ile bildiğimiz diğer bir sûre veya bir sûreden birkaç âyetin okunmasını emretti.”
Cumhura göre bu hadis-i şerifler, Fâtiha sûresinin namazda okunmasının farz olduğuna delâlet eder. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) birinci delildeki hadis-i şerifi namazın sıhhatli olmayacağına delâlet ettiği gibi; Ebû Hureyre’den nakledilen ve Rasûlullah tarafından üç defa tekrar edilen “o namaz noksandır” ifadesi de Fâtiha okunmadan kılınan namazın noksan ve fâsit olacağını gösterir. Öyleyse Fâtiha’nın namazda okunması farzdır ve namazın sıhhatinin şartlarındandır.
Hanefîlerin Delilleri
İmam Sevrî ile Hanefî mezhebinin fakihleri, namazın Fâtiha okunmadan da sahih olacağını Kitap ve Sünnetten çıkardıkları delillerle savunurlar. Kitaptan aldıkları delile göre Cenâb-ı Hakk’ın: “Şüphe yok ki Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksik yarısı, üçte biri kadar ayakta durmakta olduğunu ve senin maiyetinde bulunanlardan bir zümrenin de (böyle yaptığını) biliyor. Geceyi, gündüzü Allah saymaktadır. O, bunu sizin sayamayacağınızı bildiği için size karşı (ruhsat tarafına) döndü. Artık Kur’an’dan kolay geleni (ne ise onu) okuyun...”52 âyeti, namazda bir miktar okunmasının farz olduğunu gösterir. Âyetteki “okuyun!” emri, namazdaki okumaya işarettir. Hiçbir âlim “Bu âyet, gece namazlarındaki okumaya mahsustur” dememiştir. Öyleyse âyetteki “Okuyun” emri yalnız gece namazında okuma değil, bütün namazlarda okunmasının farz olduğunu ifade eder. 53 Hadis-i şeriflerden aldıkları delil ise, Ebû Hureyre’den nakledilen şu hadise dayanır: “Bir gün Mescid-i Nebevi’ye bir kişi gelerek namaz kıldı. O kimse namazdan sonra Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek selâm verdi. O kimsenin selâmını aldıktan sonra Rasûlullah (s.a.s.), “Geri dön, namazını yeniden kıl. Zira sen namaz kılmadın” buyurdu. O kimse tekrar namaz kılıp Rasûlullah’a (s.a.s.) gelince, onu yine namaz kılması için geri çevirdi. Bu şekilde üç defa geri çevrilen kimse Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Seni hak yolu üzere gönderenin ismi ile yemin ederim ki, bundan daha güzel bir şekilde namaz kılmasını bilmiyorum.” deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Sen namaz kılmak istediğin zaman güzelce bir abdest al. Sonra kıbleye dönerek tekbir getir. Sonra da Kur’an’dan ne biliyorsan onu oku. Daha sonra belini tam eğerek rükû yap. Rükûdan kalkarak dik dur ve daha sonra secde yap. Secdeden kalkarak normal bir oturuşla otur. Daha sonra tekrar secdeye git. Secdeden sonra doğruca ayağa kalk. Benim bu tarif ettiklerimi bütün namazlarında uygula.”54 buyurdu.
Hanefi fakihleri, Ebû Hureyre’den nakledilen, bu hadisindeki namaz kılan için “Kur’an’dan ne biliyorsan onu oku” emr-i Peygamberîsini delil getirerek, namazda Kur’an’ın neresinden olursa olsun okunmasını, kılanlar için serbest bırakmışlardır. Bu hadis Hanefîlerin görüşünü kuvvetlendirdiği gibi, “Artık Kur’an’dan kolay geleni okuyun” âyeti de Kur’an’dan belli bir sûre veya âyetin okunmasına değil, sadece namazda herhangi bir âyetin okunmasına işaret eder.
Ubâde bin Samid’in rivâyet ettiği hadis, Hanefi âlimlerine göre, namazın bâtıl olduğuna değil, sünnet üzere kılınmadığına işaret eder. Onlar, Fâtiha’sız
52] 73/Müzzemmil, 20
53] Cessas, age, c. 1, s. 18
54] Sâyis, Ahkam ayetlerinin tefsiri, C. 1, S. 13. Cessas. Age. C. 1. S 20.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 21 -
kılınan bir namazın kerâhetle sahih olduğuna hükmederler. Bu hadis-i şerifi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu hadis-i şerifine benzetirler: “Evi mescide yakın (komşu) olanın namazı ancak mescidde olur.” Buradan anlaşılan, mescidde kılınmayan namazın kabul olunmayacağı değil, sadece o namazın mükemmelinin mescidde kılınacağıdır.
Ebû Hureyre’den rivâyet edilen hadiste geçen ve üç defa tekrarlanan “O namaz noksandır” cümlesi bizim aleyhimize değil, lehimize bir delildir. Çünkü “noksandır” kelimesi namazın bâtıl olduğunu göstermez. Aksine, namazın noksan olarak kabul olunduğuna işaret eder. Eğer câiz (kabul) olunmasaydı ona “namazın noksandır” denilmezdi. Zira bir şeyin eksik oluşu, onun yokluğuna delâlet etmez.
Buraya kadar kısa ve öz olarak cumhurun ve Hanelilerin delillerini aktardık. Konuya derin bir nazarla bakıldığı zaman, cumhurun görüşünün delil bakımından daha kuvvetli olduğu görülür. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a.s.) ve sahâbe-i kirâmın gerek farz, gerekse nâfile namazlarda Fâtiha’yı okumaya devam etmeleri Fâtiha’sız bir namazın câiz (doğru) olmadığına işaret eder. Sahih ve sarih hadis-i şerifler bu yoldadır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Fâtiha ile ilgili söz ve fiili, onun farz oluşuna kâfi delildir.
Cumhurun görüşünü kuvvetlendiren delillerden biri de Müslim’in Ebû Katade’den naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öğle ve ikindi namazlarını kıldırırdı. Birinci ve ikinci rekâtlarda Fâtiha ile diğer sûrelerden birer sûre okurdu, öğle ve ikindi namazlarının birinci rekâtlarında, ikinci rekâtlarından daha uzun okurdu ve çoğu defa sesini bize duyuracak kadar yükseltirdi. Sabah namazını da aynen böyle kılardı.”
Konuyla ilgili olarak Taberî: “Rasûlullah (s.a.s.), namazın her rekâtında Fâtiha’yı okurdu. Eğer namazda Fâtiha okunmazsa namaz câiz olmaz. Ancak namazda Fâtiha’nın âyet ve harf sayısından noksan olmamak kaydıyla diğer bir sûrenin okunması da caizdir.” 55 der.
Kurtubî ise, “Bu delillerden en sahihi, imam Şâfî, İmam Ahmed bin Hanbel ve İmam Mâilk’in son görüşleridir. Herkes Fâtiha’yı namazın her rekâtında okumalıdır. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçersizdir” hadis-i şerifi umumu ifade etmektedir. Ömer bin Hattab, Abdullah bin Abbas, Ebû Hüreyre, Ubâde bin Samid, Übey bin Kâ’b, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve Ebû Said el-Hudrî (r.anhum) gibi büyük sahâbîler de “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçersizdir” hadisine dayanarak Fâtiha’nın namazın her rekâtında okunmasının farz olduğuna hükmetmişlerdir. Mü’minlere düşen, her zaman ve her yerde önderlerimiz olan sahabîlere uymaktır.” 56 demektedir.
İmam Fahreddin er-Râzî’nin görüşü de şöyledir: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuması, onun tarafımızdan namazda okunmasını farz kılıyor. Zira Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlüne uyma hususunda, “...Ona tâbi olun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” 57 emri vardır. İmam-ı Azam, Muğîre bin Şube’den rivâyet edilen, Fıkıh ve Hadis ilmi terminolojisinde “haber-i vâhid”
55] Taberi. Camiü'l Beyan. C. 1.
56] Kurtubi, Age, c. 1. s. 119
57] 7/A’râf, 158
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diye vasıflandırılan “Rasûlullah (s.a.s.), bir gün bir kavmin tahâret yerine giderek abdest aldı. Başının ön kısmına ve mestlerinin üstüne mesh etti” hadis-i şerifine dayanarak, “başın bir miktar” (dörtte bir) mesh edilmesi, namazın sıhhat şartındadır.” diye iddia ediyor. Hâlbuki Fâtiha’nın namazda okunması konusunda ilim adamlarının “Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuduğuna dair tevâtüren naklettikleri hadis-i şeriflere rağmen İmam Âzam Ebû Hanife’nin ‘Fâtiha’nın namazda okunması, onun sıhhat şartlarından değildir’ demesine hayret ediyorum.” 58
İmama Tâbi Olan Müslüman, Fâtiha’yı Okuyacak mı?
Âlimler, “Bir müslüman imama rükûda yetiştiği takdirde Fâtiha’yı okumasına lüzum yoktur” görüşünde ittifak etmişlerdir. Zira imamın okuması yeterlidir.
Yine âlimler, imam kıyamda iken ona yetişen bir kimsenin Fâtiha’yı okuyup okumaması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Şâfiî ile imam Ahmed bin Hanbel imamın arkasında namaz kılan kimsenin, imam gizli veya açık okusa da Fâtiha’yı gizlice okumasının farz olduğuna hükmetmişlerdir.
b) İmam Mâilk ise, “Kıraatin gizli olması lâzım gelen namazlarda, imama tâbi olan kimsenin gizlice okuması, gece namazları (sabah, akşam yatsı) gibi açık okunacak namazlarda ise okumaması lâzımdır” diye hükmetmiştir.
c) İmam-ı Azam Ebû Hanife de “Kıraatin gizli veya açık olduğu namazlarda, imama tâbi olan kimse, onun arkasında okumaz” demiştir.
Şâfiî ve Hanbelîler; Rasûlullah’ın (s.a.s.) üçüncü hükümdeki “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçerli değildir” hadis-i şerifine dayanarak görüşlerini savunurlar. Bu hadis-i şerif imamı ve tâbi olanı kapsayan umumi bir ifadedir. Dolayısıyla açık veya gizli okunacak namazlarda Fâtiha’yı okumayanın namazı sahih olmaz.
İmam Mâlik ise: “Namazdaki kıraat gizli olacak türden ise Şâfiî ile Ahmed bin Hanbel’in dayandıkları hadls-i şerife istinaden imama tâbi olan kimsenin namazda Fâtiha sûresini okuması farzdır. Namazdaki kıraat açık olacak türden ise; “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”59 âyetine istinâden de imama tâbi olanın Fâtiha’yı okuması yasaktır diyor.
Kurtubî, İmam Mâlik’den şu görüşü nakleder: “Kıraatin açık olması lâzım gelen namazlarda, imama tâbi olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okumaz. Kıraatin gizli olması lâzım gelen namazlarda ise Fâtiha sûresini okur. Eğer okumayı terk ederse hiçbir şey lâzım gelmez.”
İmam-ı Âzam Ebû Hanife de konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”60 âyeti ile “Namazda imamın okuması, kendisine sayıldığı gibi, tâbi olanlara da sayılır.” hadis-i şerifine istinâden kesinlikle Kur’an’dan hiçbir şey okunmaz.” 61
58] Fahreddin er-Razi, Tefsiru Kebir, c. 1. s. 147
59] 7/A’râf, 204
60] 7/A’râf, 204
61] İbn Ebi Şeybe, Ebû Hureyre’den rivâyet etmiştir.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 23 -
Sözlerine devamla Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadis-i şerifi nakleder: “İmam, kendisine tâbi olunması için imam olur. İmam tekbir aldığı zaman siz de tekbir alın, okuduğu zaman sükût edin ve dinleyin.” 62
Fâtiha Sûresine Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir. Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar yardım isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” 63
Fâtiha Sûresi, önce gerçek anlamıyla hamd u senâya lâyık olan tek zât olan Allah’ı dile getirir. Her şeyin O’nun eğitim ve terbiyesinden geçtiğini hatırlatarak O’nun bütün evrenin tek yaratıcısı, tek Rabbi olduğu belirtilir. O’nun rahmetini ifade eden güzel isim ve sıfatlarıyla vasfeder, o sıfatların istismar edilmemesi için âhireti, ödül-ceza gününü gündeme getirir. Sonra sadece O’nun önünde eğilip boyun bükülmesi, mutlak olarak sadece O’na kulluk, ibâdet ve itaat edilmesi gerektiğini, O’nun dışında bu özelliklere kimsenin hakkı ve liyâkati olmadığını gündeme taşır. İbâdet ve itaat için gerekli olan yardımı ve sorumlulukların gereği ve dünyada yaşamanın sonucu birçok sıkıntının giderilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için yardım talebenin, duânın yalnız O’na yapılması, bu yardımların en önemlisi sayılan hidâyete erdirme ve hidâyette sâbit kılma talebini hatırlatır. Bu güzel isteği en imrendirici, en ideal modellerle, örnek şahsiyetlerle verir ki; bu kendilerine en güzel nimet verilmiş olanlardır. Nimeti de nerede ve hangi özelliklerde aramamız gerektiği bildirilmiş olur. Tarihin hak-bâtıl mücadelesinden ibaret olduğu, günümüz ve yarınlar açısından da bu hakikatin değişmeyeceği gazap edilmiş ve sapıtmış insanların bu güzel modellerin yoluna engel olmaya çalışacakları işaretiyle ortaya konulur. Azıp sapmış insanların yolunu takip etmememiz hatırlatılırken bu konuda da Allah’tan yardım istenmesi öğretilir.
Allah ile kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen Fâtiha sûresi Allah-insan ilişkisinin mâhiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak sadece kulun gayretiyle değil; aynı zamanda mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir.
Fâtiha sûresi, İslâm’ın tanımıdır. Fâtiha sûresinden yola çıkarak İslâm dininin tanımı şu olmaktadır: “Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürmeden, doğruca ve selâmetle Allah’a ve Allah’ın nimetlerine götürüp el-hamdü lillâh dedirten ve bu temiz nimetlere tam selâmetle ermiş, gerçekten mutlu ve övülmüş, İlâhî gazaba/öfkeye uğramamış ve sapıtmamış kimseler tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen büyük, düz, doğru, hak yol ve istikamet yoludur.” Bu dini kabul etmenin, dindarlığın başlangıcı, ilk önce Allah Teâlâ’yı Allah’ın tanıttığı gibi tanımak ve ona “İyyâke na’budu ve iyyâke nestain” diyerek Allah’tan başka ilâh olmadığına tam bir şekilde söz verip antlaşma yapmak ve İlâhî emir ve yasaklara riâyet etmektir.
62] Abd İbn-i Hamid Cabir'den; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., 1/39-44
63] 1/Fâtiha, 1-7
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Demek ki istemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek Allah’tandır. Ve bu hidâyet (doğru yolu göstermek) iki çeşittir. Biri ilmî olan irşad, diğeri fiilî (pratik) olan Cenâb-ı Hakk’ın kuluna yardım etmesidir. Yüce Kur’ân, ilmî irşadı istemenin cevabıdır. Fiilî olarak başarılı kılmayı istemenin cevabı da, hayatı boyunca bütün davranışlarında hidâyet kitabı olan Kur’an’a uymaktadır.
İşte İslâm dini böyle bir Allah kanunudur. Fâtiha bunu tanımlarken mânâsını ispatlamak için gözlem ve tarihin şâhid olduğu nimet verilenlerin olumlu yolu ve gazap edilmiş ve sapmışların olumsuz yolunu yani tecrübeyi göstermiş ve başka delil ve vesikaya bile ihtiyaç bırakmamıştır.
Bunda şüphe edenler, gözlem ve tecrübe ile sâbit olan örneği son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile ashâbının bu sayede nâil oldukları Allah nimetlerinin büyüklüğünü tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler.
Hidâyet esaslarını, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak olan toplumların tecrübe ile sâbit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe etmek için hiçbir gerekçe yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek gibi, tümevarım kanununu inkâr etmektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu önermeyi yerinde yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslâm dininin mâhiyetini, kendi öz kaynağından araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki müslümanlarda arıyorlar. Hâlbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın karşılaştırmasından çıkacaktır. O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemeyenler arasında büyük fark vardır. Doğru yoldan sapanlar ve tümüyle yoldan çıkanlar vardır. Demek ki din, hak kanunudur, fakat din adına yapılanların çoğu noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu da böyle değil midir? Meselâ iyi matematik bilen bir adam günlük işlemlerinde o hesabı yapmaya üşenir de bildiğini uygulamazsa kabahat matematiğindir denebilir mi? Ve meselâ pis mikropların zararlarını bilen kimse sokaklarda gezdiği ayakkabılarla oturduğu veya yattığı odanın içine kadar girmeyi alışkanlık haline getirirse, sonunda etkisinde kalacağı felaketten koruyucu hekimlik ilmini sorumlu tutmaya hak kazanabilir mi? ���������������İnsanlar kendi-kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o kanunun değil, o insanın olur ve zararına da kendisi katlanır. Allah‘ın gazabı, bunu bilerek yapanlar içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o âkıbete mahkûmdur. Ne yazık ki, asrımız insanlarında özellikle din hususunda Hakk’ın kanununu kendilerine uydurmaya çalışma gibi ahmaklıklar gözlenebiliyor. İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda yürümek kesebilir.
Kur’an’ın ana konusu da tevhiddir. Fâtiha sûresi de tevhidin esaslarını içeren bir sûredir. Tevhid genel olara üç kısımda ele alınır: Allah, nübüvvet ve meâd (âhiret). İlk üç âyet, Allah’tan, O’nun sıfat ve özelliklerinden bahseder. Dördüncü âyet (“Mâlik-i yevmi’d-dîn”) âhiretten; 7. âyet de nübüvvetten bahsetmektedir: “Kendilerine nimet verilenler”in başında peygamberler gelmektedir.64 Bu sûrenin mealinden bile rahatça anlaşılabileceği gibi, sûre bütün önemli konuları direkt veya dolaylı ele alıyor; Kur’an’ın bir özeti ve önsözü olarak açılış sûresi
64] 4/Nisâ, 69
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 25 -
şeklinde başa geçiriliyor. İleriki sûrelerde genişçe açıklanan esaslar, bu sûrede özetlenmiş, işaret edilmiş veya çağrışım yoluyla göz önüne getirilmiştir.
Fâtiha’da temel ilkeler açık bir şekilde ortaya konmuştur. Kur’an’ın bütününde sunulan mesajın özüdür Fâtiha. Fâtiha, açan demektir. Vahye açılan kapı demektir Fâtiha. Vahyin tümünün anlaşılabilmesi için bu sûrenin çok iyi kavranması gerekir. Kur’ân’a Fâtiha ile başlanır. Namaza Fâtiha ile girilir. Her hayırlı iş bu pırlanta anahtarla açılır ve açılan kapılar arkasındaki karanlıklarda bu ışık kaynağı ile aydınlanır. Bu itibarla ona her şeyin başı, esası, anahtarı mânâsında “Fâtiha” denilir.
Fâtiha sûresini, işlediği konu itibarıyla üç bölüme ayırabiliriz:
Tevhid inancının işlendiği âyetler (Besmeleyle ilk dört âyet)
Tevhid inancının uygulanmasının işlendiği âyet (5. Âyet)
Tarih boyunca Tevhid mücadelesinin işlendiği son iki âyet
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla.” (1. âyet)
Besmele, İslâm’ın bir şiarı/sembolü ve her iyiliğin anahtarıdır; helâl olan bir işin göstergesidir besmele; çünkü haramlara besmele çekilmez. Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki kulluk-ilâhlık münasebetidir; Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. Besmele de bu alâkayı ifade eden kulluk ilânıdır. Bu ilişki, Rahmân ve Rahîm olan Allah ile kul arasında sevgiye, merhamete dayalı olan derûnî münasebeti ifade ederken, kulun da itaat ve teslimiyetini göstermektedir. Yapılan bir iş Allah adıyla yapılınca hem işi yapan, hem yapılan iş bir anlam kazanıyor. Besmele, eylemlere bilinç katıyor yapılan iş, Allah’ın ismiyle ve O’nun izniyle yapılmış oluyor. Böylece insan, İslâm dışı her şeyden soyutlanmış, uzaklaşmış oluyor. Besmele, bütün iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini anlamaktır.
Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına, tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızası için ve O’nun izniyle başlıyorum.” demek ister.
Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz rahmetin bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak O’na hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz.
Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaad ediyor; biz de, imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın tespit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haramlara besmele çekilmez. Allah’ın isminin anılamayacağı haram davranış ve eylemleri terk etmek zorunda kalır besmele şuuruna sahip bir mü’min. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır.
Bismillâh, “Önce Allah” deyip, O’na danışmak yapacağımız herhangi bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her şeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden, dilimiz “Allah’ın adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir. Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür. Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
İslâm kültürü, bir kimsenin her işe Allah adı ile başlamasını gerektirir. Eğer bu bilinçli bir şekilde ve samimiyetle yapılırsa şu üç güzel sonucu doğuracaktır: Birincisi, bu, kişiyi kötülükten uzak tutacaktır. Çünkü, Allah ismi onun, kötü bir niyeti veya yanlış bir davranışı O’nun adını anarak yapmaya hakkı olup olmadığı konusunda düşünmesini sağlayacaktır. İkincisi, kişi meşrû bir işe başlarken Allah’ın adını anarsa, onun her hareketi tabiatıyla Allah’ın rızasına uygun yapılmış olur. Üçüncüsü, o kişi Allah’ın yardım ve nimetiyle karşılaşacak ve şeytanın aldatmalarından korunacaktır. Çünkü kim Allah’a yönelirse Allah da ona yönelir.
“Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (2. âyet)
Hamd, nimet veren olması hasebiyle nimet veren zât’a ta’zimi ifade eden bütün fiilleri yapmaktır. Allah, hamd edin demeyip, hamdin Allah’a ait olduğunu beyan etmiştir. Aksi takdirde, kullara güçlerinin yetmeyeceği şeyi onlara emretmek olurdu. Fakat “el-hamdu lillâh” deyince bunun anlamı, insanlar yerine getiremeseler de hamd Allah’ın hakkıdır, demek olur.
Fâtiha sûresinin besmele’den sonraki ilk âyetinde, her türlü övgünün, âlemlerin Rabbi Allah’a özgü olduğu belirtilir. Öyleyse iyiliği, güzelliği ve mükemmelliği ifade eden kıymet ne olursa olsun, “iman ve övgü” bu özellikleri sergileyen nesnelere değil, onlarda bunca güzelliği işleyen Allah’a olmalıdır. Allah yarattığı evrenin güzelliğinin ve ihtişamının insan tarafından tasdik edilmesini istemekte; hak ettiği övgüyü ve teşekkürü de ona bir sorumluluk olarak yüklemektedir. Gerçekten de bunca nimetlerin karşılığı nankörlük olmamalıdır. Çünkü bütün varlıklar Allah’ı yüceltmekte, O’nun varlığını, birliğini ve sonsuz
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 27 -
cömertliğini belgelemektedir.
Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd, en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz. Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür ederiz. Hamd etmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir. Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına ulaşmış olması da hamd etmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek, kişi kendi adına Allah’a hamd ettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bütün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden, fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
Fâtiha sûresi aynı zamanda bir duâdır. Duâ, bize doğru yakarış şeklini öğretmesine işaret etmek bakımından Allah’a hamd ile başlıyor.
İstek ve arzumuzu birdenbire hiçbir giriş yapmadan ortaya koyamayız. Başlamanın en iyi yolu, duâda yöneldiğimiz zâtın yüce konumunu, nimetlerini ve üstünlüklerini sergilemektir. Bu nedenle duâmıza, Allah’a hamd ile başlarız. Çünkü O, bizim koruyucumuz ve tüm üstünlüklerin mükemmele eriştiği varlıktır. O’nun Yüceliğini kabul ettiğimizi ve O’nun bize verdiği sayısız nimetlere karşı şükretttiğimizi göstermek için Allah’ı ta’zim ederiz.
Şu noktaya da dikkat edilmelidir: “Hamd Allah’adır” ve “Hamd yalnızca Allah içindir.” Bu ayrım çok önemlidir: Çünkü bu, O’nun yaratıklarından herhangi birine ibâdet etme durumunu ortadan kaldırır. Yaratıklardan hiçbiri hamde lâyık olmadığı için, hiçbiri ibâdete de lâyık değildir. Hiçbir insan, hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir ilâh, hiçbir yıldız, hiçbir put, kısacası O’nun yarattıklarından hiçbiri, bizatihi (kendi başına) iyi niteliklere sahip değildir. Eğer yaratıklardan biri iyi bir niteliğe sahipse, bu Allah tarafından verilmiştir. O halde bağlılık, ibâdet ve şükür O’nun yaratıklarına değil, bu nitelikleri Yaratan’a lâyıktır.65
Hamd etmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamd edenlerden kıldığı için hamd olsun O Hamîd’e.
“Elhamdü lillâh” diyen insan, sahip olduğu nimetle yetinerek daha çok kazanma hırsını frenler. Çünkü hamd, şükrü de içine almaktadır. Hamd ve şükür, kişinin yeterlilik duyduğunu ifade etmekte ve onu harekete geçirmektedir.
“Rabbi’l-alemîn” diyen insan, elde edemediklerine karşı hırsını ve elde ettiklerine karşı cimriliğini disipline etmiş olur. Böylece şehvet ve lezzetlerin peşinden
65] Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koşmanın belası da ondan uzaklaşmış olur. Çünkü her şeyi yaratan, besleyip büyüten ve terbiye edenin Allah olduğunu söyleyecek kadar asil bir ruha sahip olan insan, hırslı ve cimri olamaz. Kendini aşağılayacak şehvetin peşinden koşamaz.
“Rahman, rahim ve mâliki yevmi’d-dîn” diyen insan, bu bilinciyle gazab ve öfkesini yenmiş olur. Yüce Allah’ın, rahmân sıfatı gereği çalışana vereceğini bilen insan, başkasına çeşitli nimetlerden dolayı haset etmez. Başkalarına sahip oldukları nimetlerden dolayı haset etmeyeceğinden, düşmanlık duygulan da beslemez. Çünkü bu insan bilir ki, Allah rahmetini layık olanlara verir. Rahîm diyen insan, Allah’ın merhametinin farkındadır. İnsanlara karşı daima merhametli davranır. Merhamet onun ahlâkî erdemlerinden biri haline gelir, Başka bir ifadeyle, Allah’ın merhamet sıfatını anan insan, kendi merhamet duygusunu kabartıp dalgalandırmış olur. Allah’ın rahmeti ve merhameti onun ruhuna yansımış olur.
Arapça”Rab” kelimesi şu anlama gelir: a) Melik ve Mâlik, b) Kefil olan, Rızık veren, İhtiyaçları karşılayan, Koruyucu, c) Hükümran, Kanun koyan, Yöneten ve Düzenleyen. Allah, tüm bu anlamlarıyla âlemlerin Rabbi’dir.
Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir. Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
Allah’tan başka hiçbir rabbin, otorite kaynağının olmadığı, O’nun bütün evreni, bilinen ve bilinmeyen, makro ve mikro planda bütün âlemleri yaratmakla kalmayıp ihtiyaçlarını giderdiğini, eğitip terbiye ettiğini açıklıyor bu âyet. O’ndan başka rab yoktur. Tek Rab O olduğu için, onlar üzerinde tek yetki sahibi de O’dur. Bilginleri, din adamlarını, İsa’yı (a.s.) rab edinenler şirk koşmuşlardır.66 Demek ki, kim olursa olsun, aşırı yüceltip Allah’a eş, benzer kabul etmek, o kimseyi rab yerine koymaya kalkmaktır. O, bütün insanların Rabbidir,67 bütün âlemlerin Rabbidir.68 “De ki: ‘Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mi arayayım?”69 Tevhid anlayışı evrenseldir. Çünkü tevhidin öngördüğü Rab, bütün varlıkların Rabbidir.
Sakat veya sağlam, gözü olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.70 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen
66] 9/Tevbe, 31
67] 114/Nâs, 1
68] 1/Fâtiha, 2
69] 6/En’âm, 64
70] 41/Fussılet, 11
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 29 -
reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 71
“Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların, diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerlerde en uygun tarzda. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Bütün bunlar Allah’ın âlemlerin Rabbi olmasının birer örneği.
“O, Rahmân ve Rahîmdir.” (3. âyet)
O Rahmândır, rahmeti çoktur, merhameti bitmez tükenmez. O Rahîmdir, rahmeti süreklidir. Allah’ın Rahmân olması, Rahmet olan Kur’an’ı72 öğretmesiyle çok ilgili bir konudur. “Rahmân Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı.”73 Rabbimizin Rahmân ve Rahîm olması, O’nu Rab kabul eden insanların da birbirlerine karşı merhametle dolu olmalarını gerektirir. Aralarındaki ilişkinin merhamet üzerine olması icap eder.
Mutlak mânâda en mükemmel şekliyle merhamet sadece Allah’ta vardır. Bu iki sıfat da gerçek mânâda sadece Allah’a aittir. Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan zâtadır.
Rahmet, Allah’ın hâkim, kuşatıcı ve değişmez tavrıdır. Bunun en açık belirtisi, inkârcıları hemen cezalandırmayıp onlara fırsat tanıması, günahkârların tevbelerini kabul etmesi, hesap gününde herkese yaptığının tam karşılığını vermesidir. Bunun için cennet O’nun rahmetinin eseri, cehennem ise adâletinin tecellisidir. Ancak Allah’ın rahmeti, gazabından fazladır ve her şeyi kuşatır. Bu rahmetin dışında kalan hiçbir varlık yoktur. Yeter ki insan, İlâhî rahmete mazhar olmak için Allah’ın rahmet kapısını çalsın.
71] 12/Yûsuf, 23
72] 16/A’râf, 64
73] 55/Rahmân, 1-3
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.” (4. âyet)
Din günü yani âhiret, bir mü’minin hiç aklından çıkarmaması gereken bir konudur. Yaptığı bütün eylemlerini âhireti hesaba katarak yapar veya terk eder. Çünkü o inanır ki yaptığı bütün amellerden hesaba çekilecektir.74
Allah din günün sahibi olduğu gibi, aynı zamanda dünya hayatının da tek sahibi, tek egemen gücüdür: “Yerin ve göklerin mülkü (egemenliği) O’nundur. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde (egemenliğinde) ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış ve belli bir ölçü koymuştur.”75 Tevhid toplumunda mülk/egemenlik yalnız Allah’a aittir. Kaynağı İlâhî olmayan hiçbir egemenlik, hiçbir otorite meşrû değildir, mü’minleri bağlamaz. Otorite yalnızca Allah’ındır. Çünkü her şeyin Rabbi O’dur; göklerin ve yerin mülkü O’nundur ve O, mülkünde/egemenliğinde ortak tanımaz.
Bu dört âyette tevhid dininin üç temel ilkesi karşımıza çıkıyor: Evrensellik, rahmet ve adâlet. Allah Teâlâ, sûrenin başında Rahmân ve Rahîm olduğunu belirtip çok merhametli olduğunu ifade etmekle bizi sevindirmişti. Ne var ki insanlar her zaman sevginin yönlendirmesiyle yetinmiyor, Allah’ın sevgisini istismar edebilen insanlar da çıkıyor. İnsan eğitiminde sevdirmenin yanında cezalandırmanın da yeri vardır. Yüce Allah “din gününün sahibi olduğunu” hatırlatmakla azap ve cezasını da hatırlatmış oluyor. Allah’ın merhameti bol olduğu gibi azâbı da çetindir. Bu İlâhî dengeyi gözeterek ümit ve korku arasında yaşamalıyız.
Allah’ın, din (hesap) gününün sahibi olduğunun belirtilmesiyle, O’nun merhamet ve bağışlayıcılık özellikleri hiç kimsenin, O’nun Kıyamet Günü’nde gelmiş ve geçmiş bütün insanları toplayacağı ve herkesten yaptıklarının hesabını soracağı gerçeğini unutmasına neden olmayacaktır. Bu nedenle bir müslüman, Allah’ın sadece merhametli değil, aynı zamanda âdil olduğu gerçeğini de hiç bir zaman unutmamalıdır. Bununla birlikte Allah, dilediğini bağışlama ve dilediğini cezalandırma yetkisine sahiptir. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. Bu nedenle âkıbetimizi iyi veya kötü kılma yetkisinin O’nun elinde olduğu konusunda kesin bir inanca sahip olmalıyız.
Kişi ve toplum hayatında yaşanan olumsuzlukların temel sebeplerinden biri de, insanların âhiret inancından ve Din günü bilincinden yoksun olmalarıdır. Eğer iyiliğin ödüllendirileceği, kötülüğün de cezâlandırılacağı gerçeği zihinlerden silinirse, insanların günahlı bir hayat sürmeleri kaçınılmaz olur.
İşte Din gününde, insanın yaptığı bütün işler (ameller) tartılıp değerlendirilecek, onların gerçek kıymeti belirlenecek ve insanın gerçek kişiliği bütün netliğiyle ortaya çıkacaktır. Tabii ki bütün bunlar yapılırken hiç kimseye adâletsiz davranılmayacak ve kimsenin hakkı yenmeyecektir. Öyleyse insan, Allah’a döneceği, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı o Gün’ü aklından çıkarmamalıdır.
“Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar yardım isteriz (ey Allah’ım).” (5. âyet)
İbadet: Kulun Allah’a boyun eğmesi, itaat etmesi, O’na karşı küçüklüğünü kabul etmesi demektir. Allah’ın sevdiği, emrettiği, kabul ettiği ve râzı olduğu
74] 99/Zilzâl, 7-8
75] 25/Furkan, 2
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 31 -
bütün gizli-açık amel ve sözler ibâdettir. Bunlardan bazıları; iman, İslâm, ihsan, duâ, korkmak, umut etmek, tevekkül etmek, ummak, gönülden saygı duymak, yönelmek, yardım istemek, sığınmak yardımına çağırmak, kurban kesmek, adak adamak, hükmüne teslimiyet göstermek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, tevbe-istiğfar etmek vs. dir. İbadet türlerinden herhangi birini Allah’tan başkasına veya Allah ile beraber bir başkasına yapmak şirktir.
Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü harekete ibâdet dendiği için hayat yolunun bütünüdür ibâdet. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”76 Yani ibâdet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”77 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da yasakladığı şeylerden kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir.
Arapça “İbâdet” kelimesi üç anlamda kullanılır: a) Tapma ve bağlılık; b) Boyun eğme ve itaat etme; c) Hükmü altına girme ve kulluk yapma. Burada bu üç anlama da gelir; yani: “Biz yalnız Sana ibâdet ederiz yalnız Senin kulların ve köleleriniziz.” “Yalnız Sen’le bu tür bir ilişki içindeyiz” ve “Bu üç anlamıyla da Sen’den başka hiç kimseyi mâbud kabul etmiyoruz.”
İman eden ve İslâm’ı din edinen bir insan için en önemli iş, inancın gereğini yani “ubûdiyyet görevini” yerine getirmektir. Çünkü, insan olarak yaratılmanın amacı ve özgür bir hayata doğmanın tabii sonucu, Allah’a ibâdettir.
Allah’ın belirlediği ve râzı olduğu şeyleri yapmak ibâdet; O’nun yaptığına râzı olmak da ubûdiyyettir. Bunun için, “Allah’ın buyruklarına uymak yasaklarından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılan her işe” ibâdet denir. Görüldüğü gibi ibâdet, İslâm’ın doğruluk ve değer ölçülerine, Kuran’ın belirleyici ve birleştirici ilkelerine göre yaşamaktır.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayata taşınması olduğundan, Allah katında sevap kabul edilen her iş yapılmış olmayı gerektirir. Yalnız istek halinde kalıp davranış alanına çıkmayan duygu ve düşünceler tâat olsalar da ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki ibâdetlerin başı olan imanda bile sadece kalbin tasdiki ile yetinilmemiş, ayrıca dil ile ikrar da gerekli görülmüştür. Bunun yanında niyetsiz yapılan işler de ne olursa olsun ibâdet sayılmaz. Bu durumda niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyet
76] 6/En'âm, 162-163
77] 51/Zâriyât, 56
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeden aç durmak da oruç değildir.
Türkçede çokça kullanılan “tapmak ve tapınmak” kelimeleri, “ibâdet”in tam karşılığı olamaz. Bunlar, daha çok, şuursuzca bir itaati belirtmek için “puta tapmak” ve “Haç’a tapmak” gibi yerlerde kullanılırlar. Hâlbuki “ibâdet” kelimesi, niyet ve şuur bakımından “tapmak” kelimesinden çok farklı bir anlama sahiptir. Bunun için “Sana ibâdet ederiz” yerine, sadece Türkçe olsun diye “sana taparız” demek, doğru değildir. Zirâ Allah’a inanıp O’nun dışında diğer bir takım varlıklara tapmak tevhid değil, şirktir. İşte bu gerçeğe dikkat çekmek için, insanın Allah’a hitabını dile getiren bu âyette, “Sana ibâdet eder senden yardım isteriz” denmemiş, “yalnız Sana ibâdet/kulluk ederiz ve sadece Senden yardım dileriz” denmiştir ve bununla, şirkten ısrarlı biçimde sakınmak gerektiği mesajı verilmiştir. Çünkü tevhidin ihlâl edilmesinin ve bölücü ayrılmaların temel nedeni, şirke açık olmaktır.
Kuran’da ibâdet kavramı, Allah’a imandan O’nun iradesine uygun olan her türlü ahlâkî ve doğru davranışa (sâlih amele) kadar bütün iradeli eylemleri ifade etmektedir. Şu halde ibâdet, sadece belli zaman ve mekâna bağlı, nasıl yapılacağı kesinleşmiş ritüellerden ibaret değildir. Bu doğru davranış, günlük hayatın bütün alanlarında gerçekleşebilir.
İbâdet, Allah ile insan arasındaki mânevî bağı korur, insanın Allah’a olan saygısını diri tutar, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıp kendine yabancılaşmasını ve toplumdan kopmasını önler. Görüldüğü gibi yapılan ibâdetlere Allah’ın ihtiyacı yoktur, bunlara ihtiyacı olan, insanın kendisidir. Hemen hatırlatalım ki ibâdetler önemini işlevlerinden alırlar; onlar, kişinin ıslah çizgisinde kalmasını sağladıkları oranda anlamlı ve önemlidir. Değinilen işlev sıfır noktasına indiği andan itibaren bu önem de ortadan kalkar.
Allah’tan başkasına ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler velîler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir. Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek anlamına gelmez. O yüzden, Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri göğü yarattığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu reddedip ona kulluk yapmamaktır.
“İyyâke na’budu = yalnız Sana ibadet ederiz” demekle, insan kibrini ortadan kaldırır ve böylece şirkten kurtulmuş olur. Gönlündeki şirk tortularını bu ifadeyle fırlatıp atar. Böylece gönlünü gizli ve aşikâr şirkten temizlemiş olur. Allah’ın huzurunda acizliğini ve O’na karşı kulluğunu ifade etmekle kendi gururunu yani kibrini ayaklar altına almış olur. Çünkü kibir, Allah’a kulluk yolunu tıkamakta, insanın kendi kendine tapmasına sebep olmaktadır.
“Ve ancak Senden yardım isteriz, sadece Sana duâ ederiz.” Bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 33 -
Duâ, kişinin kendi acziyetini kabullenmesi ve duâ edip yardım istediği zâtın her şey kadir bir güç olduğuna inanmasıdır. İnsanın kendi kendine yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç olduğu apaçık bir gerçektir. Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî bir duygudur. Yoksa, gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. İnsanın müstağnîliği, sadece şımarıklıktan kaynaklanır. O, sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan ve O’nsuz bir değeri olmayan bir varlıktır. Allah’la irtibatı kesik olan insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”78 Gerçek böyle olduğu halde yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline dönüştürmektir.
Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun değerli oluşu kendi zâtındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir. İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın ve O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa insan, Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli hiçbir şey kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder ve insan Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
İnsan, kendi sorumluluğunu bütünüyle yerine getirdikten sonra, istediği neticeye ulaşmayı engelleyebilecek şeylerin aşılması hususunda Allah’tan yardım isteyebilir.
İbadetten maksat, âtıl kalmak değil, aktif olmaktır. Hayata olumlu biçimde katılıp yapılması istenen vazifeleri yapan insan, Allah’ın yardımına mazhar olma liyakatini kazanır. İşte açıklamasını yaptığımız âyette önce “Yalnız Sana kulluk ederiz.” sonra da “Sadece Senden yardım dileriz.” buyurularak bu gerçeğe dikkat çekilmiştir. Öyleyse bir şeyi elde etmeden önce, onu bize kazandıracak vasıtalara başvurmamız gerekir. Çünkü Allah’tan göreceğimiz yardım ve destek buna bağlıdır.
İnsanın Allah’a hitabını dile getiren bu âyette, “ben” yerine “biz” lafzı kullanılır. Bu ifade tarzı, insanın sözü dinlenen bir kişi olmasının, onun vahdet (birlik) şuuruna erişmesi ve bunu gerçekleştirmesiyle mümkün olabileceği mesajını verir. Şu halde Müslümanların, Allah’tan görecekleri yardım ve destek, kendi aralarında birliği sağlayıp birleştirici gücü bulmalarına bağlıdır. Çünkü vahdet, Müslümanların, İslâm’ın temel esasları etrafında birleşip bütünleşmelerini ve kurtarıcı birliğe kavuşmalarını sağlayan temel vasıtalardan biridir. Tefrikanın zaafı ve çirkinliği, vahdetin (birliğin) gücü ve güzelliği ile yok edilebilir. Bunun içindir ki her mü’min şahsiyet, kendi benliğinde bütün insanlığın bir temsilcisi olma şuurunu taşımalı ve Allah’la münasebetinde bu şuuru sürekli canlı tutmalıdır.
İlâhi irade, yeryüzünde İslâm’ın hâkimiyetini sağlayacak bir toplumun bulunmasını gerekli gördüğünden Kuran, tevhid ilkesine bağlı, adâlet ve doğruluk üzerine kurulmuş bir ahlâk toplumunu varlık alanına çıkarmayı gâye edinmiştir. Zaten İslâmi yaşayışın, açık bir hayat gerçeği olarak ortaya konulması, böyle bir toplumun varlığına bağlıdır.
78] 25/Furkan, 77
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm ümmeti (toplumu), dini bütünüyle kabul eden, İslâm’a aktif biçimde bağlanıp onu uygulayan, farklı etnik yapıları kendi sosyal düzeni içinde bir araya getiren evrensel bir toplumdur. Burada millet olma şuurunu veren temel özellik, her şeyin üstündeki İslâm kardeşliğidir. Demek ki Müslümanların arzu edilen İslâmi hayatı gerçekleştirebilmeleri, yeterli kollektif takva gücünü elde edip bütün imkânlarını İslâm için birleştirmelerine bağlıdır. Aksi halde İslâmi hükümlere dünyevi hâkimiyet kazandırılamaz ve İslâm’ı bütün etkinliğiyle hayata taşımak mümkün olmaz.
Bu âyet, vahdeti sağlayan ve İslâm toplumunun oluşmasında çok önemli bir işleve sahip olan kurumların gereğine de işaret etmektedir. Bilindiği gibi hiçbir inanç ve görüş, kendine özgü kurumları oluşturmadan kalıcı olamaz ve sosyal bir sistem haline gelemez. Dinin pratik anlatımı, sosyal bir boyut kazanmadıkça da vahdet sağlanamaz. Bu nedenle Müslümanlar İslâm’ı önce kendi benliklerinde hayat ve şahsiyet haline getirmelidir. Ancak bununla yetinmeyip ayrıca İslâm inancının yaşanmasına ve sosyal bütünleşmenin sağlanmasına etkili olan kurumları da mutlaka hayata geçirmelidir.
Kur’an, bir taraftan uluhiyyetin tekliğini ilan eder diğer taraftan da kulluğun birlik ve beraberliği yani vahdeti gerektirdiğine dikkat çeker. O, bütün Müslümanlardan tevhid yolunda yürümelerini, ayrılığa düşmemelerini, İslâm’ı tüm ilgilerinin merkezi yapıp onu hayata taşımak için birlikte çalışmalarını ister. Çünkü Müslümanların İslâm çizgisinde yaşama imkânı bulmaları buna bağlıdır.
Vahdetin yolu ve disiplini Kur’an’dır. Tefrika da bu asıl kaynağa aykırılığın ifadesidir. Tefrikanın temelinde ise, hâkim ve zâlim güçlerin, Müslüman toplumlar üzerinde sürdürdüğü siyasi egemenlik yatmaktadır. Nitekim bugünkü siyasi harita, İslâm toplumlarının siyasi gücünün parçalanmışlığını yeterince gözler önüne sermektedir.
Vahdet (birlik) fikri, teoride çok geniş bir kamuoyu desteğine sahip bulunmakla beraber Müslümanlar arasındaki birlik teşebbüsleri pratikte başarısız kalmaktadır. Bugünkü haliyle de böyle kalmaya mahkûm görülüyor. Bunun böyle olmasının temel nedeni, Müslüman ülkelerden hiçbirinin, diğerlerini İslâm’ın hâkim kılınması konusunda bir dayanışma ve kaynaşma içine sokacak güçte olmamasıdır. Müslümanların dağınıklığı ve bu dağınıklıktan kaynaklanan zaafları, onları kendi dışlarında oluşan politikalardan birini kabul etmeye zorlamaktadır.
Bu durum karşısında yapılması gereken iş, Kuran’ın vahdet çağrısına uyarak etkili biçimde teşkilatlanmaktır. Eğer bu oluşum gerçekleştirilebilirse hem Müslümanlar birleşme ve dayanışma imkânına kavuşurlar hem de güçlü çıkar gruplarının etkisinden kurtulmuş olurlar. Aksi halde Müslümanlar, İslâm’ı hayata sokmak istemeyen hâkim güçlerin kuşatmasından kendilerini kurtaramazlar. Şu halde: “(Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım dileriz” diyerek Allah’a yalvaran Müslümanların, söylediklerini yapmayan kitlelerin durumuna düşmemeleri için, Kuran’ın ilke ve hedeflerinde fiilen birleşmeleri gerekir. 79
“Ve iyyâke nesta’în = ve yalnız Senden yardım dileriz.”
Sadece Allah’a sığınan ve yardım dileyen kimse, kendini yetersiz gördüğü
79] Fahreddin Yıldız
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 35 -
için, kendini beğenme psikolojisinden kurtulmuş olur. Kibir ve kendini beğenme gibi olumsuz duygulardan sıyrılan insan, Allah’tan bekleyeceği şeyler için duâ etmeye yönelir.
“Senin yardımını diliyoruz, çünkü senin âlemlerin Rabbi olduğunu, her şeye kaadir olduğunu ve her şey üzerinde hükümran olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanması için yardımını isteyerek Sana yöneliyoruz.”
“Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster.” (6. âyet)
Sınırsız rahmet sahibi Allah’ın sayısız nimetleri yanında, O’nun “ceza günün sahibi” olduğu da vurgulanıyor. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırât-ı müstakîmi gösterecek bir kılavuza mutlak sûrette ihtiyacı vardır. Bu rehberliği yapmaya onun yaratıcısından daha uygunu yoktur. Öyleyse O’na sığınmalı, O’na dayanmalı ve “yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım isteriz” diyerek O’na yönelip seslenmelidir. Lutfu ile, kendisini doğru yola yani hakkı hak bilerek ona tâbi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.
Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü’minlerin Allah’tan ilk ve en önemli isteği hidâyettir. “Nesteiyn”de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor. Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği yardım dilemelerin en önemlisi ve ilk sırasında olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın da O’nun doğru yoluna hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
Mevdûdi diyor ki: Bizim istediğimiz “doğru yol”, “senin nimet verdiğin ve desteklediğin kimselerin takip ettikleri yoldur.” Bu, “nimet verilen kimselerin”, yeryüzünün geçici nimetlerinden yararlandıkları halde sapan ve Allah’ın gazabına uğrayan kişiler olmadıklarını göstermek içindir. Gerçekten kendilerine nimet verilen kimseler doğru yaşayışları nedeniyle kurtuluşa erenlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere “nimetler” kelimesi ile zâlimlerin, Firavunların, Nemrudların ve Karunların bile yararlandıkları ve bugün de doğru yoldan sapan, birçok kötü işlerle uğraşan kimselerin yararlandıkları bu dünyanın geçici faydaları değil, doğru bir şekilde yaşamanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakikî ve sürekli nimetler kastedilmektedir.
“Bizi dosdoğru yolu göster” diyoruz. Yani, “Hayatın her safhasında bizi doğruluğa iletecek yolu bize göster, bizi hatalardan, kötü akibetlerden koru ve sonunda bizi başarıya ulaştır.”
Bu, kulun Kur’an okumaya başlamadan önce Allah’tan istediği şeydir. Kul Allah’a kendisini hayatın her döneminde bilgi eksikliğinden kaynaklanan şüphe ve kararsızlık labirentlerinden koruması ve doğru yola iletmesi için duâ eder. Kul aynı zamanda Rabb’inden, bunca sapık yol arasından kendisine hayatta doğru yolu göstermesini diler.
“İhdina’s-sırâta’l-mustakîm = Bizi doğru yola ilet.” Dikkat edilirse, kişi sadece kendini düşünme yerine, başkalarını da düşünmekte ve duâsına diğer insanları da katmaktadır. Bu tarz bir duâ, insana bencilce davranmamanın erdemini vermekte ve öğretmektedir. Kendisi için yaptığı duâya başkalarını da katma eylemi, kâmil insan olmanın üst basamaklarına tırmanmanın göstergesi olmanın yanı
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıra, ferdî şuurun sosyal şuura dönüşümünün de ifadesi olmaktadır. Başkalarının iyiliğini düşünmek, din eğitimi ile sağlanmak istenen önemli bir gelişmişlik düzeyidir. İnsanları, sadece kendilerini düşünen fertler olmaktan çıkarıp, onların sosyal şuura katılan bireyler olmalarını temin etmek, eğitim açısından önemli bir basandır. Bu tip bir bilinç, insanın gönlünden şeytanı çıkarıp, oraya insanı koyma gücünün elde edildiğinin göstergesi olmaktadır. Şeytanı gönlünden çıkarıp, oraya insan sevgisini koyma erdemi, Fâtiha sûresinin pedagojik etkinliğine işaret etmektedir.
“Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (7. âyet)
Kendilerine nimet verilenler peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir.80 Allah’ın nimetleri iki çeşittir:
1- Genel nimet: Mahlûkatı yaratması, onlara rızık vermesi, onların dünyada hayatlarını belirli bir zaman devam ettireceği ve ihtiyaçlarını elde edebilecek yollar göstermesi gibi nimetlerdir.
2- Özel nimet: Hak eden kullarına hidâyet etmesi, onları imanla eğitmesi, imanda muvaffak kılıp sebat etmelerine yardımcı olması gibi hidâyetle ilgili hususlardır. Hayırda başarılı kılıp şerden korumasıdır. Bu nimet yalnız Allah’a O’nun istediği gibi yönelen, şirkin her çeşidinden kaçıp yalnız Allah’a kulluk ve ibâdet edenler içindir.
“Kendilerini nimetlendirdiklerinin yoluna.” Fâtiha sûresinin bu âyetini duâya dönüştüren insan, hangi insan tipini örnek alması gerektiği bilincini kazanmış demektir. Bu ifade, eğitimin gelişigüzel yapılmadığının, amacının belli olduğunun bir göstergesidir. Fâtiha’yı iyi anlayan insan, model insanların kimler olacağının farkındadır. O model insanlar, ilahî eğitimden geçmiş, belli sıfatlar kazanmış ve Allah katında belli bir yere gelmişlerdir. Eğitimde örnek alma ve örnek edinme olguları çok önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle gençlerin kimleri model aldıkları bilinirse, o toplumun değer anlayışı, gelişmişliği ve manevî olgunluğu iyice tespit edilebilir.
“Gazaba uğrayan ve sapıtmışların yoluna değil.” Bu ifade, müslüman bir insanın, olumsuz ve çıkmaz olan yolların neler olduğunu bildiğini göstermektedir. Hayatın olumsuz yönlerini insana anlatmak, tanıtmak ve bu bilinci kazandırmak, eğitimin en başta gelen görevlerinden biridir. Allah’ın kimlere gazap ettiğini ve kimlerin sapık yola düştüğünü bilen bir insan, bilinçli ve ahlâkî davranışı kazanmanın büyük bir yüzdesini halletmiş demektir. Bu bilinç olmadan, ahlâkî davranış, tesadüfîlikten kurtulamaz. Sosyal ahlâk da, tesadüfî davranışlar üzerine oturamaz ve sürekliliğini sağlayamaz.81
“Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” denilerek, Allah nimeti kendisine nisbet etmiş, tüm nimetlerin, tüm hayırların Kendisinden olduğuna işaret etmiştir. Devamında “gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil” denilerek gazaba uğramak ve sapıklık gibi şer olan şeyleri Kendisine değil; bunları hak edene nisbet etmiştir. Hayır ve şerri yaratan Allah’tır; fakat şer insanlardandır. Hayır
80] 4/Nisâ, 69
81] Bayraktar Bayraklı
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 37 -
ve şerri yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde, şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz yapılan işin, işlenen fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme... hepsi birer fiil, hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
Daha önce Allah’ın lutfuna mazhar olup da kıymetini bilmeyerek hidâyete ermişken tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istiyor her Fâtiha’yı okuyan mü’min. Çünkü bunlar haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Bir yönüyle bu bâtıl insanların yoluna tâbi olmama konusunda Allah’ın yardımını isterken, diğer yönüyle istikameti bozacak bu durumdan sakınıp Hıristiyan ve yahûdilerin izinden gitmeyeceğine, onlara tâbi olmayacağına dair Allah’a söz vermektedir. Kendisinin de gazab edilmeye yol açacak veya sapıttıracak bir çizgi üzerinde olmaması, atmalar ve katmalarla dini kendi inanç ve amellerinde tahrif edecek hususlardan kaçınması gerektiğini değerlendirecektir.
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâtiha İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Tefsir I/1, 15/3; Fezailu’l-Kur’an 9; Tıb 34
Müslim, Salât 38, 40; Selam 66
Tirmizi, Fezailu’l-Kur’an 1; Mevakit 69, 115, 116
Nesai, İftitah 25, 26
İbn Mace, İkame 11
Ebu Davud, Edeb 52; Tıb 19
Müsned, II, 285; III, 450; V, 114
Darimi, Salât 36; Fezailu’l-Kur’an 12.
Kütüb-i Sitte M. Terc. Ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 17 s. 20
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 34-46
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 39-42
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1 s. 27-33; 67-71; 140-142 (25-142)
4. Kur’an-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 62-63 (57-78)
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 15-129
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 17-33
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s.
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 31-66
9. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 15-18
10. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 1-2
11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 29-39
12. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 6-11
13. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 1, s. 13-18
14. El-Esas fi’t-Tefsir, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 35-53
15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 5-13
16. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 61-83
17. Namaz Duâları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 84-86
18. El-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 1
19. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 11-29
20. Sorularla Fâtiha Sûresi, Z. Durmuş-Ali İçipak, Yenda Y. s. 208-223
21. Fâtiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 39-49; 309-311
22. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
23. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
24. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 232-237
25. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
26. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
27. Fâtiha ve En’am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş.
28. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 11-18
29. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebulleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
30. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 1 s. 9-12; 23-46
31. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2 s. 158-160
32. TDV İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12 s. 252-255
33. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 13-14
34. Kur’an Mucizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y. s. 134-137
35. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 131-134
FELÂH / KURTULUŞ
- 39 -
Kavram no 47
Nimetler 2
Bk. Cennet; İman; Sâlih Amel; Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı; Ensârullah
FELÂH / KURTULUŞ
• Felâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Felâh
• Hadislerde Felâh
• Felâhın Yolu: İman ve Sâlih Amel
• Namaza Çağrı: Haydin Felâha!
• Kimler Felâh'a Erer?
• Felâha Erenlerin Özelliklerinin Anlatıldığı Bakara Sûresinin İlk Beş Âyeti; Kısa Tefsiri
“Onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve felâha ulaşmış olanlar (kurtuluşa ermişler) ancak onlardır.” 82
Felâh; Anlam ve Mâhiyeti
Arapça’da “yarmak, tarlayı sürmek” mânâsına gelen “f-l-h” kökünden türeyen felâh, zafer, necat, halas ve fevz kelimeleriyle eş anlamlı kabul edilir. Sözlükte “yarmak, arzu edilen şeyleri elde etme, istenmeyen şeylerden kurtulma, gâyeye ulaşmak, hayır, nimet, refah ve saâdet içinde bulunma” gibi manalar taşır. Felâh kelimesinin yarmak anlamından dolayı, çiftçiye fellah; alt dudağı yarık olan kimseye de eflah adı verilmiştir. Felâh, bir terim olarak; kişinin dinî ve ahlâkî yükümlülüklerini yerine getirmesinin sonucunda dünyada elde edeceği başarı ve mutlulukla, âhirette ulaşacağı ebedî kurtuluş ve saâdeti ifade eder.
İnsanın böyle bir sonuca ulaşabilmesinin, karşısına çıkan bütün engelleri aşması şartına bağlı olduğu dikkate alınırsa, felâhın sözlük anlamı ile terim anlamı arasındaki bağlantı anlaşılır. Felâh; önündeki engeli yarıp, kendini kurtarmak ve istediğine ermek yani zafer bulmaya denir. Para, kadın, makam, şöhret gibi engelleri aşanlar, dünyada devlete; âhirette cennete ulaşırlar. Ezanda geçen “hayye ale’l-felâh” (Haydi kurtuluşa!) ifadesindeki felâh, kurtuluşa yönelmek anlamındadır. Aynı kökten gelen iflah, bir şeyi elde etmek, arzu edilen şeye ulaşmak, çalışmada başarılı olmak gibi anlamlar ifade eder.
Râgıb el-İsfahanî, felâhı, dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, birincisini dünya hayatını güzelleştiren uzun ömür, zenginlik, şeref ve bunların kazandırdığı mutluluk olarak yorumlamış, uhrevî saâdeti de şu dört şeyle özetlemiştir: Ölümsüz bir ömür, hiçbir ihtiyaç unsuru taşımayan zenginlik, zillet şâibesinden arınmış bir şeref ve cehil karanlıklarından kurtulmuş bir ilim.
Orucun gün boyu rahat bir şekilde tutulmasını sağladığı için sahur yemeğine;83
82] 2/Bakara, 5
83] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/ 272
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayrıca ezan ve kamette geçtiği üzere hayrın bekâsına ve ebedî kurtuluşa vesile olması dolayısıyla cemaatle kılınan namaza da felâh denmiştir.84 Kelimenin sadece günlük başarıyı85 ve kişinin tedavi sonrasında hastalıktan iyileşmesini86 ifade eden bazı kullanımlarına da rastlanmaktadır.87
Firavun, komutanlarına ve ilim adamlarına “bütün tuzaklarınızı, planlarınızı toplayın, sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan, felâha (kurtuluşa) erecektir.”88 diyerek o da Mûsâ (a.s.) engelini aşmak ister, ama aşamaz ve denizin derinliklerinde boğulur.
Kur’an’da Felâh
Felâh ve türevleri, Kur’an’da kırk yerde geçer. Felâhın zıddı olan hüsran ve türevleri ise 65 yerde kullanılır. Felâhtan türetilen ve “felâha ulaşan, ebedî saâdete eren” anlamına gelen “müflih” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de çoğul şekliyle “müflihûn” bir övgü ifadesi olarak sadece mü’minler hakkında kullanılmaktadır. Kur’an terminolojisinde genellikle, âhiret hayatında cehennemden kurtulup cennete girmeyi ve Allah’ın rızasını elde etmeyi ifade eden felâh,89 Bakara sûresi 2-5. âyetlerinde, dünya hayatını gayba iman edip namaz kılmak, kendilerine ihsan edilen nimetlerden başkalarını da faydalandırmak, peygamberlere gönderilen kitaplara ve âhiret gününe kesinlikle inanmak suretiyle geçirenlere vaad edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim, Allah’a iftira edenlerin, kâfirlerin, zâlimlerin, mücrimlerin, sihirbazların felâha kavuşmayacaklarını beyan eder.90 Buna karşılık Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin, namazlarını huşû ile kılanların, sabırlı olanların, takvâ sahibi kimselerin, cimrilikten sakınanların, nefislerini tezkiye edenlerin, Allah’ı samimiyetle ananların felâha (kurtuluşa) ereceklerini de açıklar.91
Gerçekten mü’minler felâha (kurtuluşa) ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler; Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler; Onlar ki, zekâtı verirler; Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler; Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır; Firdevs (cennetin)e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.”92
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, felâha (kurtuluşa) erenlerdir.”93
“Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”94
84] Müslim, Salât 6, 12; Tirmizî, Salât 149; Nesai, Ezan 3, 5
85] 20/Tâhâ, 64
86] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/427, 430; Ebû Dâvud, Tıb 7
87] TDV İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 300-301
88] 20/Tâhâ, 64
89] 23/Mü'minûn, 1; 58/Mücadele, 22
90] Bak. 6/En'âm, 21, 131; 10/Yûnus, 77; 12/Yusuf, 23; 20/Tâhâ, 69; 40/Mü'minun, 117; 28/Kasas, 37, 82; 10/Yûnus, 69; 16/Nahl, 116
91] Bak. 23/Mü'minûn, 1; 87/A'lâ, 14; 91/Şems, 9; 2/Bakara, 189; 5/Mâide, 100; 22/Hacc, 77; 62/Cum'a, 10; 59/Haşir, 9; 64/Teğâbün, 16
92] 23/Mü'minûn, 1-11
93] 3/Âl-i İmran, 104
94] 3/Âl-i İmran, 130
FELÂH / KURTULUŞ
- 41 -
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”95
“Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki, zâlimler felâha (kurtuluşa) ermezler.”96
“De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Yurdun (dünyanın) sonunun kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz. Gerçek şu ki, zâlimler iflah olmazlar.”97
“O Peygamber’e iman edip O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”98
“Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve ‘Haydi gel!’ dedi. O da ‘(Hâşâ), Allah’a sığınırım! Zira kocanız benim velînimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zâlimler iflah olmaz.’ dedi.”99
“Peygamber ve onunla beraber iman edenler, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar felâha (kurtuluşa) erenlerin kendileridir.”100
“Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibâdet edin; hayır işleyin ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”101
“...Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe edin ki, felâha (kurtuluşa) eresiniz.”102
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar, felâha (kurtuluşa) erenlerdir.”103
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, hizbullah (Allah’ın tarafında olanlar)dır. İyi bilin ki, felâha (kurtuluşa) erecekler de sadece hizbullah (Allah’ın tarafında olanlar)dır.”104
“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar felâha (kurtuluşa) erenlerdir.”105
“Temizlenen, Rabbinin adını anıp O’na kulluk eden, namaz kılan kimse kuşkusuz felâha (kurtuluşa) ermiştir.”106
“...Nefsini kötülüklerden arındıran felâha (kurtuluşa) ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”107
95] 5/Mâide, 90
96] 6/En'âm, 21
97] 6/En'âm, 135
98] 7/A'râf, 157
99] 12/Yusuf, 23
100] 9/Tevbe, 88
101] 22/Hacc, 77
102] 24/Nur, 31
103] 24/Nur, 51
104] 58/Mücadele, 22
105] 59/Haşr, 9
106] 87/A'lâ, 14-15
107] 91/Şems, 9-10
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadislerde Felâh
Hadislerde felâh, genellikle “Allah’ın affına ve afiyete mazhar olma, O’nun rızasını elde etme” şeklinde tanımlanmış;108 Allah’ın birliğine inanıp şirkten uzak duran,109 Hz. Peygamber’in yolundan giden ve fitneden uzak kalabilen mü’minlerin felâha erecekleri müjdelenmiştir.
İslâmiyet, samimi bir imana sahip olunması yanında, inanılan her güzel ve faydalı işin hayata geçirilmesine de önem vermekte, dünya ve âhiret saâdetinin iman ve amel-i sâlih uyumuna bağlı olduğunu kabul etmektedir. Yani, amel-i sâlih olmadan gerçek anlamda imanın olmayacağı belirtilmiştir. Dinin ve dindar olmanın amacı, samimi bir imanla birlikte ibâdet şekilleri, ahlâk kuralları ve insanlar arası münasebetlere dair dinin sunduğu pratikleri uygulamak suretiyle fert ve toplum hayatının huzurunu sağlamak ve ebedî hayatın mutluluğuna ulaşmaktır.
Zemahşerî, Bakara sûresinin beşinci âyetinde geçen “müflihûn” kelimesini açıklarken şöyle der: Müflih, gâyesine ulaşan kişi demektir. Sanki bu kişi için bütün başarı yolları açılmış ve önünde hiçbir engel kalmamıştır. F-l-h, aslında yarmak ve açmak anlamındadır. Felâha eren kişi, bir çeşit zafer ve başarı yollarını yarıyor, gâyeye giden yol, âdeta ona açılıyor demektir.
Felâhın Yolu: İman ve Sâlih Amel
Bakara sûresi, 1-5. âyetlerde hidâyet ve ona bağlı olarak felâh (kurtuluş), gaybe iman, namazı ikame ve her imkânla infak etme şartlarına bağlanmıştır. Dolayısıyla, iman ve sâlih amel olmaksızın kurtuluş mümkün değildir. İman ve sâlih amel olmadan kurtuluşun olmadığı gerçeği, felâh kelimesinin zıddı olan “husran”la ifade edilerek Asr sûresinde de belirtilir: “Asra yemin olsun ki, insan gerçekten husran (ziyan) içindedir. Bundan, ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”110
Hâlikın nâ mütenâhî adı var, en başı “Hak”
Ne büyük şey, kul için, hakkı tutup kaldırmak.
Hani ashâb-ı kiram ayrılalım derlerken
Mutlaka sûre-i ve’l-asr’ı okurmuş bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh
Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salâh;
Sonra hak, sonra sebat: İşte kuzum insanlık;
Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.111
İman etmek, felâha ermektir. İmansız insan, cehennemde rahat arayan gibi kurtuluşu boşuna aramaktadır. İman, fıtratımızda olduğu için, onu sahip olduğu yere yerleştirmeyen insan, önce kendine zulmetmektedir. Huzursuz
108] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/ 257, III/ 127
109] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/ 492, IV/ 341
110] 103/Asr, 1-3
111] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
FELÂH / KURTULUŞ
- 43 -
gönlünü boş şeylerle avutmaya çalışmakta, ama gerçek felâhı ve mutluluğu bir türlü yakalayamamaktadır.
Namaza Çağrı: Haydin Felâha!
Namaza davet edilirken, günde beş kez “haydin felâha!” diye çağrılıyoruz. Yine kamet getirirken, cemaatle namazın felâh olduğunu tekrar vurguluyoruz. Cemaat, kardeşlik bağlarını güçlendirerek huzur ve felâhı İslâm toplumuna yayar. Felâh’ın dünya ve âhireti kapsayan kurtuluş anlamına geldiğini bilen namaz düşmanları, ezanı Türkçeleştirirken “felâh” kelimesini niye Türkçeye tercüme edip “haydin kurtuluşa!” dedirtmediler de “haydin felâha!” dedirttiler? İnsanımız, oynanan oyunun arka planını felâh kavramından yola çıkarak bile anlayabilir.
Evet, namazı ikame felâhtır, kurtuluştur. Namazda en büyük felâh, gönle gelmektedir. Evrenin sonsuz güzelliklerine açıldığı halde, dünyanın kısır çekişmeleri ve bitmeyen bunalımları arasında daralan gönül, ancak namazda Allah’ın huzurunda felâh bulur. Dünya telaşları, hele yaşanan yer İslâm yurdu değil, tağuti düzenlerin ve onların sürüleştirdiği kalabalıkların oluşturduğu çevre ise, kalbi öyle yıpratır ki; her şey onu mutsuz kılar, fıtratındaki güzellikleri aynalarda göremeyince devamlı olarak sıkılır. Birçoklarının farkında olmadan “içim sıkılıyor”, “beni hiçbir şey sevindirmiyor” diye ifade ettiği sıkıntı ve huzursuzlukların tümü, gönlün sonu gelmez mutsuzluklarıdır. İnsan, namaz kılarak Rabbine hamdü sena ve zikir ettikçe, gönül İlâhî güzelliği hisseder, sonsuz bir mutluluğa kavuşur. “Dikkat edin, bilin ki, ancak Allah’ın zikriyle kalpler mutmain olur, (tatmin olup, huzura kavuşur).”112
İnfak’ın felâha ulaştırmasına gelince; İnfak kadar felâha ermeyi, mutlu olmayı çabucak gösteren bir ibâdet yoktur. İnfakın hangi cinsini yaparsanız yapın, o anda mutlu olduğunuzu hissedersiniz. Çünkü infak, nefsin en çirkin yanını eriten bir ilaçtır. İnsanın mutsuzluğunun temel sebeplerinden biri hasettir. Hâlbuki infak ibâdeti her şekil ve her hali ile hasedi yok eden hikmete sahiptir. Nefsin hasedi infak sayesinde geçici de olsa bir an kaybolur. O zaman, gönül penceresi netleşir ve felâh dediğimiz sonsuz mutluluk huzuru gelir. İnfakla ilgili kıssaları ve olayları dinlerken olsun, kendimiz infak ederken olsun, yüce duyguların coşkunluğu ve belki de bu sırada gözümüzde beliren gözyaşı, gönül kapısının açıldığının işaretidir.
Felâhta önemli bir hikmet de; bizdeki her nimette, mü’min kardeşlerimizin, hatta bütün insanların hissesi bulunmasındandır. Yani biz, infak edince, kaçınılmaz bir borçtan kurtulmanın rahatlığına kavuşuyoruz ki, bu da felâh ve mutluluktur. Bir toplumda infakın gereği gibi yapılması, o toplumdaki tüm kırgınlıkları, çatışmaları kaldıracağı için, sosyal bir felâh yaşanır. Belki bu felâhı hissedemediğimiz durumlar olur; ancak, bir toplumdan infak kalkınca o toplumda kavga ve mutsuzluk başlar. İnsanları güler yüzlü, tatlı sözlü, zekâtı-sadakası verilmiş îtâsı (hayır ve bağışları) yapılmış bir toplumda felâh duygusunu gözle görüp hissetmemek mümkün müdür?
Gaybe iman, namazı ikame ve infak; takvâ sahiplerinin temel özellikleri ve hidâyette olmanın belirtisidir. Kur’an, bu temel özelliklere sahip insanlara sırat-ı
112] 13/Ra’d, 28
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müstakime, dosdoğru yola hidâyet (kılavuzluk) eder. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu temel esaslar, benzerlerini de içine alan prototip özelliklerdir. Gaybe iman, bütün iman edilmesi yani kabul ve reddedilmesi gerekli itikadî esasları içerir. Namazı ikame, kul ile Rabbı arasındaki her çeşit ilişki ve ibâdeti, kulun Allah’a karşı tüm görevlerini kapsar.
İnfak ise, kişinin diğer insanlara, hatta tüm yaratıklara karşı görevlerini içeren her çeşit sorumluluğu kapsamına alır. Dolayısıyla bu üç özellik, hidâyet ve takvânın, hatta tüm Kur’anî emir ve görevlerin kuşatıcısı, müslümanın temel vasıflarıdır. Kimde bu özellikler var ise, ona Kur’an, sırat-ı müstakime hidâyet (kılavuzluk) eder; o kimse takvâ sahibi yani muttakidir; o hidâyet üzeredir; o felâha ermiş, dünya ve âhiret mutluluğuna sahip kurtulmuş insandır. Gayba iman, namazı ikame ve infak özelliklerine sahip olmayan kimse ise hüsran (zarar ve ziyan)dadır, felâha (kurtuluşa) eremez. Namazın dosdoğru kılınması ve toplumsal görevler; tüm sâlih amelleri zımnen de olsa kapsadığı için sâlih amel adıyla da belirtilir. Bu üç özellik, Kur’an’da sık sık “iman eden ve amel-i sâlih işleyen” şeklinde ifade edilir.
İnsanın yapısını teşkil eden temel unsurlar vardır: Nefs, beden, ruh ve kalp (gönül). Bunların tümüyle huzurlu olması, âhenkli çalışması mutlak mutluluğu temsil eder ki; buna felâh deriz. Bedenin âhengi için önemli şartların başında streslerden uzak kalma, iyi bir kan dolaşımına olan ihtiyaç başta gelir. Eklemlerimizin sağlıklı olması, hem hormonal sistemin, hem de organlarımızın alkol, dengesiz ve fazla beslenme gibi aşırılıktan uzak kalması gerekir. Gaybe iman, namaz ve ona bağlı abdesti düşünelim. Bu formülden daha huzur verici, dolayısıyla bedene felâh verici bir formül var mıdır? Ve bu huzur, ancak ilahî hidâyetin lutfu değil midir?
Ruhun mutluluğu ve uyumu için ne lazım? Ruh, kendi yurdundan koparılıp beden kafesine hapsolunmuş çileli bir garibe benzer. Ona huzur ve felâh ancak yakîne ulaşmış bir iman sırrıyla verilebir. Bu da takvâdan gelişen hidâyetle, namaz ve infakla mümkündür. Nefsin huzur ve mutluluğuna gelince: Nefis, sonsuz şüpheler ve doymaz ihtiraslar içinde kendi kendini kahreden, perişan eden, bedeni de bu tehlikelere sürükleyen bir zavallıdır. Onun da bir tek huzur ve mutluluk çaresi vardır: Gaybe iman, namaz ve infaktan kurulu hidâyet reçetesi. Nefs, gaybe iman sırrı içinde şüphelerden kurtulursa, kendini putlaştırmanın; bundan doğan bunalımlarının tümünden ancak namaz sayesinde kurtulur. Bitmez ihtirasları ise ancak infak kimyasında erir. Böylece çözümü en zor olan nefsin mutsuzlukları ancak hidâyet sırrı ile yok olur. Bu yüzden namaza çağrılırken aynı zamanda felâha çağrılırız. Kalbin huzur ve felâhına gelince: Kalp, güzellikleri sezmek; onları sevmek, onları yaşamak için yaratılmış bir uzvumuzdur. Onun için kalbin huzuru ancak güzelliği seyrederek ve sevgisini dile getirerek sağlanabilir. Kalp, namazla güzelliği seyreder ve infakla sevgisini dile getirebilir. Kalbin bu özelliği, hidâyet ve felâha karşı doyulmaz bir yaratılıştadır.
Birçok konuya yaklaşmak için, onun zıddını bilmek de bir metoddur. Felâhın tersi hüsrandır. Özellikle felâh yoksa mutlaka az çok hüsran vardır. Şimdi, insanlara, topluma bakalım; hüsran manzarasından başka ne görebiliriz? Asr sûresinde ifade edildiği gibi, tüm insanlar hüsrandadır. İman edenler (Gaybe iman edenler), sâlih amel işleyenler (namaz kılan ve infak edenler), hakkı ve sabrı tavsiye
FELÂH / KURTULUŞ
- 45 -
edenler (özellikle sözleriyle infak edenler) hüsranda değillerdir; çünkü onlar felâh bulmuşlardır. İnsanın önünde iki seçenek vardır: Ya bu üç ilkeye uyar ve felâha (kurtuluşa) erer; ya da hüsrânın pençesinde perişan olur.113
Allah yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.114 O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır.115 İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır.116 Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır.117 Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır.118 Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır.119 O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır.120 O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız. 121
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır. 122 Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.123 Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır (). Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.124 Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır.125
Kimler Felâh Erer?
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“Elif Lâm Mîm.”126
Kendisinde hiçbir şüphe olmayan o Kitap (Kur’an), müttakîler için bir hidâyet kaynağı ve yol göstericidir.”127
O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”128
Yine onlar, sana indirilenlere (Kur’an’a) ve senden önce indirilen kitaplara ve
113] Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, s. 75-77
114] 32/Secde, 7
115] 95/Tîn, 4
116] 40/Mü’min, 64
117] 17/İsrâ, 70
118] 14/İbrâhim, 32
119] 14/İbrâhim, 33
120] 2/Bakara, 29
121] 14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18
122] 51/Zâriyât, 56
123] 11/Hûd, 7
124] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3
125] 3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31
126] 2/Bakara, 1
127] 2/Bakara, 2
128] 2/Bakara, 3
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
peygamberlere iman ederler. Ve âhiret gününe de kesin bir bilgi ile iman ederler.”129
“Onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve felâha ulaşmış olanlar (kurtuluşa ermişler) ancak onlardır.”130
Felâha Erenlerin Özelliklerinin Anlatıldığı Bakara Sûresi İlk Beş Âyeti; Kısa Tefsiri
“Elif Lâm Mîm.”131
Bakara sûresi üç hece harfi “Elif, Lâm, Mîm” ile başlıyor. Ve bunu müteakiben Allah’ın kitabından söz ediyor. Kur’an sûrelerinin bazıları böyle harflerle başlamaktadır. Bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Her şeyin en doğrusunu ve müteşâbih kabul edilen bu tür mukattaa harflerinin anlamını esas olarak Allah bilir. Buna rağmen, bu farklı görüşlerden âlimlerin önemli bir kısmının da kabul ettiği görüşü tercih ediyoruz ki, o da bu harflerin Kur’ân-ı Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna işaret sayılmasıdır. Bu harfler Kur’ân-ı Kerim’in hitap ettiği Araplar tarafından kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz Kur’ân-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an ki, onları defalarca, bir benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç olmazsa bir sûrenin benzerini meydana getirmeğe davet etmiş, fakat onlar bu meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Bu âcizlik yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlukatına karşı da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur. Yeryüzü, mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden (atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç ya bir tuğla ya bir kap ya bir direk ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı âciz bırakan enerjik, hareketli ilahî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşerin eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok kanun-ı İlahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur, ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar yazının kurallarını da bilir, ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.
Kur’an veya Rasulullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için, bu konuda kesin bir şey dememek, bu harflerin anlamı hakkında kesin bir
129] 2/Bakara, 4
130] 2/Bakara, 5
131] 2/Bakara, 1
FELÂH / KURTULUŞ
- 47 -
söz söylememek en doğru yoldur.
“İşte bu Kitap. Onda hiçbir şüphe yoktur. Takvâ sahipleri için hidâyetin ta kendisidir.”132
Sûrenin başlangıcında Kur’an’ın doğruluğunu ve hak olduğunu tayin eden açık ifade mevcutken ve kendilerince bilinip lisanlarında kullandıkları harflerle onun benzerini yapmaktan âciz kaldıkları meydanda iken nereden şek ve şüphe olsun artık! Allah’tan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürdüğünde şüphe yoktur. Bu kitap Hak’dan geldiğinden, içindekiler de değişmez hakikatlerdir.
Bu Kitabın hakikati hidâyet, tabiatı hidâyet, varlığı hidâyet ve mahiyeti hidâyettir. Fakat kimlere? Bu Kitap kimler için hidâyettir? Kimler için ikaz edip yol gösteren apaçık bir kılavuzdur? Müttakiler için. Bu Kitaptan kalbe faydalanma ehliyeti veren, takvâdır. Kalbin kilitlerini açan takvâ, o nurun kalbe girerek vazifelerini yapmasını sağlar. Faydalı her şeyi tutup kaldırabilmeye, karşılayıp hüsnü kabul göstermeye ve hayra çağrıldığında icabet etmeye kalbi hazırlayan takvâdır.
Kur’an’da hidâyeti bulmak isteyen kimsenin, ona selim kalple ve temiz niyetle teveccüh etmesi zaruridir. Daha sonra Kur’an’a; korkan, korunan, dalalete düşmekten yahut herhangi bir sapıklık tarafından avlanmaktan çekinen bir kalple yanaşması lâzım gelir. İşte o vakit Kur’an sırlarını ve nurlarını açar. Ve kendisine takvâ, korku ve hassasiyetle mücehhez olarak bu esrar ve envârı kabule gelen kalbe onu aktarır. Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir; vücudunun her parçası göz olur. İşte bu dünyada elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağını, ayağını haramlara dokundurmadan ömrünü geçirme gayretine takvâ denir.
Budur işte takvâ... Duygulu vicdan, şuurda berraklık, devamlı korku, daimi sakınma, yolun dikenlerinden korunma... Hayat yolunun, şehvetlerin ve çeşitli arzuların dikenlerinin sardığı yol... Korku ve vehim dikenlerinin sardığı yol... Boş ümitlerin bağlandığı dikenli yol... Fayda ve zarardan âciz kimselerin boş korkularının sardığı dikenli yol. Şirkten sakınıp iman üzere olmaktır takvâ.133 İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takvâ.134
Her işimizde Allah’ın rızasını aramak için Allah’a lâyık bir kul olmaya çalışmaktır takvâ.135 Dışımızı halk için süslediğimiz gibi; içimizi Hak için şirkten yalandan, kinden, iftiradan, hasetten, gıybetten arındırmak ve süslemektir takvâ.
Sonra sûrenin seyri, müttakilerin sıfatlarını beyana başlıyor. Bu sıfatlar Medine’deki ilk mü’minlerin sıfatları olduğu gibi, bütün devirlerde bu ümmetin gerçek mü’minlerinin sıfatlarıdır: “Onlar ki gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”136
Müttakî insanlar, Allah’ı, melekleri, cenneti, cehennemi görmeden inanırlar.
132] 2/Bakara, 2
133] 48/Fetih, 26
134] 5/Mâide, 65; 7/A'râf, 96
135] 3/Âl-i İmran, 102
136] 2/Bakara, 3
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendisi Allah’ı görmese de, Allah’ın kendisini gördüğüne inandığından bütün hareketlerini kontrol eder. Gözlerimiz gaybı görecek şekilde yaratılmamıştır. O’nun yarattıklarından ilmini, kudretini, sanatını, rahmetini görüyor; O’na ve O’nun haber verdiklerine iman ediyoruz.
Müttakilerin ilk vasfı yapıcı ve hareketli şuur birliğine sahip olmalarıdır. Bu şuur birliği, hepsinin kalbinde gayba inanmayı, bütün peygamberlere ve âhiret gününe iman etmeyi sağladığı gibi, farzları eda etmekte de onları bir araya getirir. İşte İslâm akidesinin ve bu akideye bağlanan mü’minlerin kazandığı yüksek meziyyet, bu olgunluğun eseridir. Allah tarafından gelen bu son akidenin bütün insanları hâkimiyeti altına alması, bütün insanların bu akidede birleşmesi, gölgesinde nizamı, imanı, fikri ve çalışmayı bir araya getirip programlı ve şuurlu bir hayat yaşayabilmesi ancak bu olgunluk ve tekâmülün mevcudiyeti ile mümkün olur.
Gaybe iman, insanoğlunun yükselme yolundaki ilk adımıdır. Ancak hislerinin tercümanlığını yapabileceği hayvanlık mertebesinden bu adımla kurtulur. Ve insanlık mertebesine intikal eder. Kâinatın hislerle veya bir takım vasıtalarla bilinen belli varlıklardan ibaret olmadığını, aslında, zahirdeki şeklinden çok daha büyük ve şümullü olduğunu insanoğluna bu mertebe öğretir.
“Namazı dosdoğru kılarlar.”137
Mü’minler; ibâdeti yalnız Allah’a yaparlar. Ve böylece eşyaya tapmaktan, kula kulluk etmekten kurtulup yükselirler. Yüzlerini kayıtsız şartsız o mutlak kuvvete çevirirler. Başlarını kullara değil; Allah’a eğerler. Gece gündüz Allah’a bağlı olan kalpler de yalnız O’na secde eder. Bu kalpler geceli gündüzlü hep O’na bağlıdırlar. Mü’min kalbi, Allah’a giden yolun kendisinden geçtiğini duyarak yaşar. Hayatının dünya ve dünya ile ilgili her şeyin üstünde bir hedefe bağlı olduğunu hisseder. Ve bilir ki mahlûkatın yaratıcısı ile olan irtibatı sayesinde bütün mahlûkattan kuvvetlidir. Bütün bunlar, vicdan için kuvvetin menbaı sayıldığı gibi, her türlü takvânın ve sakınmanın da kaynağıdır. Şahsiyetin tekâmülünde büyük tesiri vardır. Ona Rabbânî tasavvuru, Rabbânî şuuru ve Rabbânî hareketi öğretir.
Cennetin anahtarı, gözlerin nuru, müslümanların can ve tenlerinin huzur bulup rahatlama yeri olan namazı, Kur’an ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar. Kötülüklerden alıkoyan, kalp ve kalıpları bir araya getiren, mü’minlerin mi’racı olan, Hak huzurunda halkla beraber; halk içinde Hak’la beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbisemize, namaz kılacağımız yere, ellerimize, yüzlerimize, baş ve ayaklarımıza dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar. Sıkıntılı zamanlarda sığınak; sevinçli zamanlarda şükür makamıdır namaz. Rabbin mülkünde, O’nun yarattığı bedenle O’nun huzurunda, O’nun öğrettiği kelimelerle O’na yönelmek, halktan alâkayı kesip Hak’la beraber olup, selamla tekrar halka dönme halidir namaz.
“Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” 138
Onlar, ellerindeki servet ve paraların öz sahibinin Allah olduğunu başlangıçta itiraf ederler. Bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri değildir.
137] 2/Bakara, 3
138] 2/Bakar, 3
FELÂH / KURTULUŞ
- 49 -
Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, Allah’ın, fakir ve zayıf kullarına karşı iyilik, ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî tesânüdünü meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe terk etmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevk eder. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara, vahşet ve hırs pençeleri arasında değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir.
Rızık: Allah’ın kuluna verdiğinden yararlanılan ilim, gençlik, makam, mevki, yiyecek, içecek ve giyecek gibi şeylerin hepsine rızık denir. İnfak da; zekâtı, sadakayı ve hayr yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan önce emrolunmuştur. “Sizden birine ölüm gelip ‘Yâ Rabbi, keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıktan veriniz.”139 Verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi hiç unutmamalıyız. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı, yemek dağıtırken kimseyi minnet altına almadığı, kimsenin başına kakmadığı gibi, “ben, kendi malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi, infakta bulunan kişi de haddini bilir. Mülkün gerçek sahibini tanır; malında isteyenlerin ve mahrumların hakkı olduğunu kabul eder.
“Onlar ki sana indirilene de, senden evvel indirilmiş olanlara da inanırlar. Ve onlar âhirete de kesin bir bilgi ile iman ederler.”140
Sana indirilen bu Kur’ân-ı Kerim’e iman ederler. Senden önceki peygamberlere indirilenlere de iman ederler. Yahudi gibi ırkçılık yapıp yalnız Benî İsrail’den olanlara inanıp diğerlerini inkâr etmezler. Peygamberlerin üstünlüğü, güzelliği kendi şahıslarından, ırklarından, dillerinden gelmez; Allah’ın onları peygamber olarak seçmesinden gelir. Allah’ın gönderdiği peygamberler hangi ırktan, hangi renkten olursa olsun iman ederiz. Onlara indirilen kitaplara da iman edip kabul ederiz.
Bu sıfatın dinlere ve bu dinlere inanıp doğru yolda yürüyen mü’minlere karşı, ruhlardan kötü taassubu söküp atmasından dolayı mühim bir tesiri vardır.
“Ve onlar âhirete de kesin bir bilgi ile iman ederler.” 141
Müttakîler, âhireti gözleriyle görmemişlerdir; ancak, gözlerini yaratan Allah, âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir; fakat Allah’ın haberinde yanlışlık olmaz.
Bu özellik, sıfatların son noktasıdır. Dünyayı âhirete bağlayan, başı sona ulaştıran, ameli karşılığıyla birleştiren sıfat. Bu sıfat, insanoğluna başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını ve kendi keyfine terk edilmediğini öğretir. Ona kesin bir şekilde bildirir ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Bu sûretle kalbine güven dolar, gönlü huzur ve sükûna erer. İyi amellerle bezenerek dönüp
139] 63/Münâfikun, 10
140] 2/Bakara, 4
141] 2/Bakara, 4
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolaşıp varacağı Allah’ın adâletine, rahmetine sığınır.
Görülüyor ki, bu sıfatların her birisi insan hayatında büyük kıymetler ifade etmektedir. Müttakîlerin sıfatı oluşu da işte bundandır. Bütün bu sıfatlar arasında, sonsuz bir uyum ve insicam vardır.
Bakara sûresinin girişi olan bu ilk beş âyette, öncelikle Kitab’ı ilk açan okuyucu için; “Bu Kitap, kendisinde şek ve şüphe bulunmayan bir kitaptır. Muttakiler için huden (rehber/ kılavuzdur” açıklaması yapılarak okuyucunun Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği adeta teyid edilmiştir. Lâ raybe fîh denilerek Kitab’ın varlığı, huden denilerek de Kitab’ın ne amaçla gönderildiği anlatılmaktadır. Böylece Kitab’ı eline alan mü’min, Allah’tan olduğu kesin olan bu kitab’ı rehber/kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir. Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir. Gayb diye ifade edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan birkaç konuya kesin iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifade olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir. Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen kadim bir mücadelenin izleyicisi olduğunu, tevhid tarihinin temel taşları olan peygamberleri ve kitapları hatırlaması için kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa (Hz. Peygamber’e) ve önceden inzal olan kitaplara ve Rasullere de iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayatın ikinci ve ebedî bölümü olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle yaparsa, hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak ve kurtulmuş olacaktır.142
Takvâ, içte duyulan bir şuur, gönülde hissedilen bir manevî haldir. Hal ve hareketlerde büyük etkisi görülür. Gönüldeki iyi duygularla dıştaki hal ve hareketleri birleştiren takvâdır. İnsanoğlu, takvâ ile içten ve dıştan Allah’a ulaşır. Ruhun şifası bununladır. Bütün zâhir ve bâtın âlemlerle ruh arasındaki perdeler takvâ ile açılır. Bu sayede, bilinenler de bilinmeyenler de ona âşikâr olur. Ruhla bütün varlıklar arasındaki perdelerin kaldırılması için ruhun sağlığa kavuşması ve zâhirle bâtının farksız hale gelmesi gerekir. Bu, ancak, sonsuz bir kesinlikle gaybe inanmak ve ruhla gayb arasındaki bağı kurabilmekle mümkündür. Takvânın ve gaybe imanın yanında Allah’ın gösterdiği şekilde ibâdet gelir. Rab ile kul arasındaki bağı sağlamak için Allah, ibâdeti seçmiştir. Onu, emredildiği şekilde yerine getirmek gerekir. Diğer bir şart da cömertliktir. Cömertlik, kendisine verilen nimeti takdir etmenin ve insanlara karşı kardeşlik hissi duymanın ifadesi olarak rızkının bir parçasını bölüp, başkalarına cömertçe vermek... Sonra gönül kapılarını asil iman kafilesine açmak gelir. Her mü’mine, her peygambere ve her risâlete karşı yakınlık hissetmek. Daha sonra da âhirete iman gelir ki, bu imanda zerre kadar şek ve şüphenin bulunmaması gerekir.
“İşte bunlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler. Felâha (kurtuluşa) erenler de bunlardır.”143
Dünyada devlete; âhirette cennete ulaşanlar bunlardır.144
142] İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, s. 13-14
143] 2/Bakara, 5
144] Seyyid Kutub, Fi Zılal'il Kur'an; Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri
FELÂH / KURTULUŞ
- 51 -
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”145; “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 146
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?
145] 3/Âl-i İmrân, 139
146] 30/Rûm, 47
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Felâh’la İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Felâh Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 40 Yerde:) 2/Bakara, 5, 189; 3/Âl-i İmrân, 104, 130, 200; 5/Mâide, 35, 90, 100; 6/En’âm, 21, 135; 7/A’râf, 8, 69, 157; 8/Enfâl, 45; 9/Tevbe, 88; 10/Yûnus, 17, 69, 77; 12/Yûsuf, 23; 16/Nahl, 116; 18/Kehf, 20; 20/Tâhâ, 64, 69; 22/Hacc, 77; 23/Mü’minûn, 1, 102, 117; 24/Nûr, 31, 51; 28/Kasas, 37, 67, 82; 30/Rûm, 38; 31/Lokman, 5; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 9; 62/Cum’a, 10; 64/Teğâbün, 16; 87/A’lâ, 14; 91/Şems, 9.
B- Felâh Kelimesinin Zıddı Olan Husrân ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 65 Yerde:) 2/Bakara, 27, 64, 121; 3/Âl-i İmrân, 85, 149; 4/Nisâ, 119, 119; 5/Mâide, 5, 21, 30, 53; 6/En’âm, 12, 20, 31, 140; 7/A’râf, 9, 23, 53, 90, 92, 99, 149, 178; 8/Enfâl, 37; 9/Tevbe, 69; 10/Yûnus, 45, 95; 11/Hûd, 21, 22, 47, 63; 12/Yûsuf, 14; 16/Nahl, 109; 17/İsrâ, 82; 18/Kehf, 103; 21/Enbiyâ, 70; 22/Hacc, 11, 11; 23/Mü’minûn, 34, 103; 26/Şuarâ, 181; 27/Neml, 5; 29/Ankebût, 52; 35/Fâtır, 39; 39/Zümer, 15, 15, 15, 63, 65; 40/Mü’min, 78, 85; 41/Fussılet, 23, 25; 42/Şûrâ, 45, 45; 45/Câsiye, 27; 46/Ahkaf, 18; 55/Rahmân, 9; 58/Mücâdele, 19; 63/Münâfıkun, 9; 65/Talâk, 9; 71/Nûh, 21; 79/Nâziât, 12; 83/Mutaffifîn, 3; 103/Asr, 2.
Felâhla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
S. Müslim, Salat, 6, 12.
Tirmizi, Daavat 84, Salat 149.
Nesai, Ezan 3, 5.
İbn Mace, Duâ 5.
Ebu Davud, Tıb 7.
Müsned, Ahmed b. Hanbel, I/ 162, 257; II/ 168, 169, 173, 188, 441; III/ 127, 492, 496; IV/ 272, 341, 427, 430, 435.
Kurtuluşa Ermek İçin Uyulacak Yol: Kütüb-i Sitte, İ. Canan, c. 2, s. 328-329
Kurtuluş İstenilecek Devir: Kütüb-i Sitte, İ. Canan, c. 17, s. 552
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
FELÂH:
36. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 188-189
37. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağdı Y. c. 2, s. 178-179
38. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. C. 1, s. 468-471
39. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 89-90
40. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 1, s. 50
41. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. 64-65
42. İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 300-301
43. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 163-164
44. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
HÜSRAN:
45. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 178-180
46. Kur’an Penceresinden, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı, s. 227-233
47. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 244-257
FESÂD - İFSÂD
- 53 -
Kavram no 48
Haramlar 4
Bk. Fısk-Fâsık; Nifak-Münâfık; Küfür-Kâfir;Günah; Haram; Câhiliyye; Sâlih Amel
FESÂD - İFSÂD
• Fesâd ve İfsâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı kerim’de Fesâd Kavramı
• Tevhid ve Fesat
• Fesâdın Tek Etkeni İnsanlardır
• İfsâda Karşı Islahat
• Fesat Karşısında Mü’minlerin Görevleri
• Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdır
• İnsan Hakları İhlâli Şeklindeki Fesat
• Fesâdın Görüntüleri
• Fesâdın Zıddı Salâh
• Fesatçılara Verilen Ceza
“Onlara: ‘Yeryüzünde fesâd çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.
Kesin olarak bilin ki, onlar ancak kötülük yapan fesâtçılar (bozguncular)dır. Lâkin, anlamazlar (yani yapmakta oldukları kötülüğü fark etmezler).” 147
Fesâd ve İfsâd; Anlam ve Mâhiyeti
Fesâd, “fe-se-de” fiil kökünden gelir; bir şeyi itidal (denge) dairesinden az veya çok çıkarmak demektir. Bu fiil, yiyecek ve içecekler için bozulma, kokma; ameller için geçersiz olma, hükmü olmama; bunların dışındaysa gerek nefis gerekse bedende meydana gelen maddî-manevî bozulma; toplumda ortaya çıkan kokuşma ve dengeden sapma durumlarını ifade etmek için kullanılır.
Fesâd, sözünü ettiğimiz fiilin mastarıdır; bozulma, kokuşma, itidalden çıkma anlamlarına gelir. İfsâd: Bozmak, fesâd çıkarmak, ifsad etmek, itidalden (dengeden, faydalı ve âdil olmaktan) çıkarmak, kokuşturmak demektir. Faydalanılan bir şeyin bozulmasına fesâd; bunun zıddına da salah denir ki, bu da bir şeyin doğru bir hale getirilmesidir. Fesat kelimesi, Kur’an’da çeşitli âyetlerde genellikle ‘yeryüzünde fitne uyandırıp, insanların durumunu ve yaşama yollarını doğruluktan saptırıp, dünyevî ve uhrevî çıkarları zedelemek’ anlamında kullanılır. Müfsid; bu fiilin ism-i fâili olup, bozan, bozgunculuk yapan demektir. Fesâdın zıddı salah; ifsadın zıddı ıslah; müfsidin zıddı muslih ve fâsidin zıddı da sâlihdir.
Fesâdın esasını varlık ve oluştaki dengeyi bozmak, bozgun ve yozlaşmaya sebep olmak oluşturur. Bu da, bazen insanın iç dünyasında, bazen bedenimizde, bazen de dışımızdaki dünyada meydana gelir.
147] 2/Bakara, 11-12
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de Fesâd Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de fesâd ve ifsâd kelimesi, isim ve fiil halinde toplam 29 yerde kullanılır. Fesat çıkaran, fesâdçı anlamına gelen müfsid kelimesi ise Kur’an’da topla 21 defa zikredilir. Fesâd kelimesi, değişik kişilerin sıfatı olarak değişik cepheleriyle Kur’an’da yer alır.
Tevhid ve Fesat
Hevâlarını ilâh edinen insanlar yani böylesi hevâdan ilâhlar birbirleriyle çatışacaklarından yeryüzündeki fesâdın başlıca etkeni, yeryüzünün müfsidleridir. Kur’an, evrende egemen olan birliğin, düzenin ve dengenin yani sulhun tevhidden yani İlâh’ın bir olmasından kaynaklandığını, eğer göklerde ve yerde birden fazla ilâh olsaydı, sulhun bozulup, yerine fesâdın hâkim olacağını belirtir: “Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı muhakkak fesâda uğrarlardı.”148
Göklerde yalnızca Allah’ın ilâhlığı egemendir; yeryüzünde de insan elinin ulaşamadığı yerlerde yine Allah’ın ilâhlığı egemen olup, buralarda fesat yerine sulh vardır. Fakat yeryüzünde bazı insanlar Allah’ı değil de hevâlarını ilâh edindiklerinden, dolayısıyla birden fazla hevâ birden fazla ilâh ortaya çıkar. Bunun sonucunda böyle insanlar daha başka insanlar üzerinde rableşir, ellerinin ulaştıkları yerleri mülk edinmeye, buraları egemenlikleri altına almaya çalışır yani Allah’ın rablik ve melikliğini tanımayıp, kendi hevâlarını bu makama oturturlar. Bu insanlar, ister kâfir, ister münâfık olsun durum değişmez ve bunların işi, kendiliklerinden yeryüzünde fesat çıkarmaktır; kendilerini ıslah edici saysalar bile. “İnsanlardan mü’min olmadıkları halde, Allah’a ve âhiret gününe inandık diyenler vardır. Allah’ı kandırmaya çalışırlar, iman edenleri de; ama farkında olmadan yalnızca kendilerini kandırmaktadırlar. Kalplerinde hastalık vardır onların, Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemelerinden dolayı acıklı bir azap vardır onlar için. Kendilerine ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Dikkat edin, onlardır müfsid (fesat çıkarıcılar), ama şuurunda değillerdir.”149
“Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde; ‘biz ıslahatçılarız’ derler.” 150 İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar, mü’minlerin imanı gibi pırıl pırıldı. Önce imana şirki bulaştırdılar. Allah’ın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilâhlaştırdılar. Ondan sonra tabiata da müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya başladılar. Rabbimiz: “Ey iman edenler! Müşrikler ancak pisliktir.”151 buyurur.
Kendilerine sorarsanız, bozguncu değildirler. Hatta kafa tutarcasına, bu faâliyetlerinin yapıcı ve mâsum olduğunu söylemekten çekinmezler. O tertemiz elbiselerinin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her tarafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silâhlar satarak midesini şişirmek için koşan bu hasta adamlara: “yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” deseniz, onlar “biz Yalta, Malta zirvesinde, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz” diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hama’da, Halepçe’de, Afganistan’da, İran’da, Azerbaycan’da yüz binlerce insan
148] 21/Enbiyâ, 22
149] 2/Bakara, 8-11
150] 2/Bakara, 11
151] 9/Tevbe, 28
FESÂD - İFSÂD
- 55 -
öldürülüyor.152
Bozgunculuğun en korkuncunu yaptıkları halde, dönüp de “bizim hareketlerimiz yapıcıdır” diyenler, her asırda pek çoktur. Böyle diyorlar, çünkü ellerindeki ölçü bozuktur. Evet, ihlâsın, samimiyetin ve hüsn-i niyetin ölçüsü bozulunca bütün değer ve ölçüler hassasiyetini kaybeder. Niyet ve vicdanları her şeyi Allah için yapma samimiyetinden mahrum olanlar, davranışlarındaki bozgunculuğu görememekte mâzurdurlar. Çünkü onlarda, hayır-şer; iyilik-kötülük ölçüleri, Rabbânî bir temele oturmamıştır. Onlar, şahsî ihtiraslarının esiridirler.153
Rabbimiz bizi uyarıyor: “Gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, ancak farkında değiller.”154 Islahatçıyız diyerek gelen, batının akıl hocalıklarına aldanmayalım. Bunlar bozguncudurlar. Ancak bozgunculuk yaptıklarının bozgunculuk olduğunu bilmezler. “Akrebin kimseye kin’i yoktur. Ancak, onun sokması fıtratının gereğidir.” İyi niyetli kâfirler yönetici olsalar, içlerindekini dışa vuracaklar. İçlerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de olsa insanlığı ve tabiatı zehirleyecektir. Şeker hastasına çok iyi niyetlerle her gün baklava yediren câhil insan gibidirler. 155
Fesâdın Tek Etkeni İnsanlardır
Allah, yeri ve gökleri eşsiz bir nizam, ölçü ve uyum içinde yaratmıştır. Yeryüzünün düzenini ve huzuru bozan insandır. Kur’an, fesâdın her türünün insanın eseri olduğunu açıkça belirtir.156 Bu yüzdendir ki ilâhî irade, yeryüzünü fesâda veren kötü insanları, onlara Mûsâllat edilen başka insanlarla durdurmayı sünnetullahtan biri halinde işletmektedir.157 Yeryüzünde fesâdın tek etkeninin insanlar olduğunu şu âyet çok net ve çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor: “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.”158
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen insanlar, yeryüzünde kendi keyiflerine göre bir sistem kurmayı arzu ederler. Dünyevî hırslarını, iştah ve şehvetlerini tatmin için her yola başvururlar. Hedeflerine varabilmek için hiçbir kural tanımazlar. Diğer insanların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz ederler. İşte yeryüzünde fesâdın kaynağı budur. Allah’a açıkça isyan, yeryüzünü fesâda vermek olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslâmî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece hem yeryüzünün/doğanın, hem de orada yaşayan insanların salâhı gerçekleşir. Ancak, insanlar İslâm’a sarılmayı bırakıp, kendi nefislerinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarlarsa, o zaman fesat ortaya çıkar. Mesele bu açıdan ele alınırsa, yeryüzündeki fesâdı ve fesâdın kaynağını tespit etmek kolaylaşır. Kâfirler ve münâfıklar, gayr-ı meşrû amelleriyle fesat üretmektedir.
Allah, halife olarak insanı yeryüzünde yerleştirme iradesini meleklere söylediği zaman, onlar Allah’ın vahyi dışına çıkıp çıkmamada serbest olacak bir
152] Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c.1, s.101
153] Seyyid Kutub, Fi Zîlâli'l Kur'an, c. 1, s. 88
154] 2/Bakara, 12
155] Mahmut Toptaş, a.g.e. c. 1, s.102
156] Bak. 2/Bakara, 30: 40/Mü'min, 26
157] Bak. 2/Bakara, 251)
158] 30/Rûm, 41
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varlığın hevâsına uyup yeryüzünde fesat çıkaracağını kestirmişler ve “orada kan döküp fesat çıkaracak birini mi var edeceksin?”159 diye sormuşlardı. Fakat her ne kadar insanların büyük bölümü müfsid olsa bile, içlerinde öyleleri vardır ki, meleklerin de üzerine çıkar ve Allah’a en yakın olan mertebeye yükselir. Bu bakımdan, “büyük hayır için az şer terk edilemeyeceği”nden Allah insanı yeryüzünde halife yapmış ve vahyine uyanlara müfsidlerle savaşma emrini vermiştir. Müfsidler kalben korkak ve kendilerini hep huzursuz hissettiklerinden, birbirleriyle fesâdda yardımlaşırlar. O halde ıslah edicilerin de yardımlaşmaları ve müfsidlerle savaşmaları gerekir. Yoksa, yeryüzünde hep fesat egemen olur ve insanın hem yaratılışındaki, hem de hilâfetindeki amaç gerçekleşmez: “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 160
İnsanın fesâda meyilli yapısı da, sâlih mü’mini iç fesâda karşı daima uyanık olmaya zorlamalıdır. Bu, nefisle cihdaddır; nefsin fesâda meyline karşı cihad. Mücâhid, fesâdı salâha çevirendir. Gerçek mücâhidlik, kişinin içini salâha çevirmeden ortaya çıkmaz; çıkarsa bu cihad değil, terör olur.
İfsâda Karşı Islahat
Her şeyi bir ölçü ile yaratan Rabbimiz, imkânlarını verip düzen ve yolunu gösterdiği beşerî alandaki dengenin âkıbetini, irâdeli davranışlarımıza bırakmış ve insan cinsi için imtihan sahası kılmıştır. Yaratıcımızın, doğru yolda olanları müjdelemek, sapanları uyarmak üzere elçiler gönderdiği insanlar, önce tek bir ümmet idi.161 Düzene konulmuş olan yeryüzünde ifsad/bozgunculuk yapmamalı ve kulluklarını unutmamalıydılar.162 Ama insanlardan birçoğu hevâlarına uyarak Allah’ın âyetlerini unutup kendi başlarına büyüklük taslamaya, başıboş arzularını ilâh ve birbirlerini velî edinmeye başladıklarında ulaşılan sonuç büyük bir fesat, bozgun ve kargaşa idi.163 Sonsuz güç ve rahmet sahibi olan Rabbimiz, bozgunculukları sonucu kargaşa ve karanlık içine düşen Âdemoğullarına, içlerinden gönderdiği elçiler aracılığıyla hidâyet yolunu tekrar tekrar göstermiş ve kendilerini ıslah edip (düzeltip) kurtuluşa ermelerini dilemiştir.164
Fesat Karşısında Mü’minlerin Görevleri
Mü’minler, müfsidlerin fesatlarına karşı tavır almalı, inkılâpçı bir düzeltme ile ıslahatçı olmalıdır. İradeli tercihlerle ulaşılacak olan iman ve sâlih amel yolunu bizlere mutluluk ve kurtuluş hedefi olarak gösteren Rabbimiz, aynı zamanda Mûsâ (a.s.)’ın, kardeşine devrettiği ıslahat görevini165 bütün mü’min kullarının da üstlenmesini istemiş ve bozgunculuk yapanların işlerini ıslah etmeyeceğini bildirmiştir.166 Şu âyetler de bu konuyu yeterince anlatmaktadır: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi
159] 2/Bakara, 30
160] 2/Bakara, 251; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 276
161] 2/Bakara, 213
162] 7/A’râf, 56
163] 8/Enfâl, 73
164] 7/A’râf, 35
165] 7/A’râf, 142
166] 10/Yûnus, 81
FESÂD - İFSÂD
- 57 -
böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”167
Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde “sâlih amel” ile “iman” kavramları âdeta bağımsız düşünülemeyecek kadar iç içe bir birliktelikte kullanılmıştır. Sâlih amel, açıkça imanın dışa yansıyan gerekliliğidir. Sâlih amelde bulunabilmenin şartı olarak, ıslahat çabaları söz konusu olmakta ve bu da mü’minlerin temel görev alanlarını belirlemektedir. Yeryüzünün ifsad edildiği, zulüm ve şirkin alabildiğine azgınlaşıp câhilî kültür ve uygulamaları yaygınlaştığı ve vahyî ölçülerden uzaklaşıldığı her dönemde, ıslahat çabalarının gerçekleştirilmesi mü’minlerden beklenilen temel farîzalardır. Rabbimizin müjdelediği sonuca da, ancak bu konularda göstereceğimiz sâlih amellerimizle ulaşabiliriz. Zaten mü’minlerden beklenilen, zorbalara uymaları veya boyun eğmeleri değil; ıslah edicilerden olmalarıdır.168
Muslihun (ıslahatçı olanlar), Rablerine ibâdette kimseyi ortak koşmayan,169 Allah’ın kitabına sımsıkı sarılan,170 cehâlet ve kötülükten arınmaya çalışan,171 mü’min kardeşlerinin arasını ıslah eden,172 rasullerin canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeyip Allah yolunda susuzluğa, açlığa, yorgunluğa hazır olan,173 iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve hayır işlerine koşan,174 Allah’a çağırıp ben müslümanlardanım diyen175 kimselerdir.
Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdır
Islahat çabalarıyla verilen mücadele, egemen şirk güçlerinin hâkimiyetini hayatın bütün şubelerinden söküp atmaya çalışan aktivite kadar,176 en az, iman ettikten sonra imanlarına zulüm karıştıran ve kötü amellere meyleden müslümanları uyandırıp ıslah etmeyi amaçlayan iç aktiviteyi de177 bünyesinde barındırmaktadır. İster Yüce Allah’ın ilâhlığını ve rubûbiyetini tanımayan veya O’na ortaklar koşarak azgınlık yapan tutumlar sonucu olsun, isterse tevhid dinine girdikten sonra câhilî arzu ve anlayışların tesiriyle itikadî ve amelî yanlışlıklara ve kötülüklere bulaşma sonucunda olsun, yeryüzünde ve toplumsal hayatta baş gösteren bozulma, çözülme, tuğyan ve zulüm karşısında ortaya konabilecek olumlu çabanın Kur’an’daki tanımı ıslahat ve sâlih ameldir. “Mevcut düzenin ıslah edilmesi” gibi ifadelerle karşımıza çıkan kısmî düzeltme, uzlaşma, düzenle müslümanı bağdaştırma şeklinde anlayış, ıslahat kavramını tahrif etmektir. Islahat, günümüzde yanlış olarak inkılâpçı hareketlerin karşısında, düzen ve sistem içi hafif yumuşatma ve zâlim düzenin devamı anlamlarında kullanılıyorsa, bu Kur’an’ın anlaşılmasını istediği bu kavramdan ve içeriğinden uzaklaşmadır yanlıştır. Islahat, devrimci bir eylemdir. Bozulmuş ve sapmış olanı düzeltme ve vahyî
167] 11/Hûd, 116-117
168] 28/Kasas, 19
169] 18/Kehf, 110
170] 7/A’râf, 170
171] 17/İsrâ, 9
172] 49/Hucurât, 10
173] 9/Tevbe, 120
174] 3/Âl-i İmran, 114
175] 41/Fussılet, 33
176] 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 116-117
177] 5/Mâide, 39; 3/Âl-i İmrân, 86-89
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakikatleri yeniden egemen kılma çabasıdır. Islahatçı, insan ve toplumların düşünce ve eylemlerinde vahyî doğrular istikametinde köklü bir değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlar ve bu işin sünnetine uygun bir mücadele içinde olmaya çalışır. Hasenât ise, genelde fıtrî bir iyiliği, insanlara hizmeti ifade eder. Ancak ıslahat çabaları doğrultusunda yapılan hasenatların, anlamlı ve kalıcı olan değerinden bahsedilebilir.178
Islahat; kesin ve muhkem olan vahyî ölçüye dayanarak cahilî bütün tutum ve davranışları, ifsad edilmiş bütün kurumları tepeden tırnağa değiştirmeyi amaçlamış devrimci bir tavırdır. Islahatçı (muslih), ilâhlık taslayan egemen şirk güçlerine karşı gösterdiği tavır kadar, şirk güçlerinin saldırısı karşısında ümmet bünyesinin mukavemetini yıkan, onu hastalıklı kılan iç bozulmaya karşı da mücadele vermek zorundadır. Islahatçı, kendi ümmetinin, dış güçlerin saldırılarından önce, kendi halini bozması, olumsuz olarak değiştirmesi sonucunda gerilediğini ve Allah’ın verdiği nimetleri elinden kaçırdığını bilir.179 Islahatçı; Allah’ın düşmanlarıyla mücadele etmek kadar, düşmanla mücadele edecek sağlıklı bir bünyeye sahip olma çabasının da taşıyıcısıdır. O, bozulma ve zilletin nedenlerini, şeytanî güçlerin aslî görevi olan saldırılarından önce, çözülmeye ve hastalanmaya müsait hale gelmiş olan kendi ümmetinin itikadî ve amelî tutumlarında arar. Islahatçı, kurtuluşa kişisel iyiliklerle ulaşılamayacağını bildiği gibi; ıslah çabalarında kendi nefsini de unutmaz. Ve o yine bilir ki, iman edip sâlih amel işleyenler, insanların en hayırlılarındandır.180
Islah eylemi, her türlü bozulma, tuğyan ve şeytanî tuzak karşısında tevhidî ilkeleri yaşatmayı ve Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmayı amaçlayan soylu ve köklü bir uğraştır. Islahatçı, vahiy temeline bağlı inkılâpcı bir öz taşır. O, Rabbimiz‘in ilettiği buyruklar doğrultusunda öncelikle kendini ıslah ederek181 kendi nefsinde inkılâbı gerçekleştirmiş ve bu olumlu değişimi çevresine, toplumuna ve yeryüzüne taşımayı amaçlamıştır. İman edip sâlih işlerde bulunalar, halkın en hayırlılarıdır182 ve onların da çok olmadığı bilinmektedir.183
Kur’an bize, ıslah kavramının günümüzde olduğu gibi geçmiş tarihte de yanlış veya kasıtlı tutumlar nedeniyle Allah’ın rızası dışında kullanıldığını göstermektedir. Sâlih amelle kötü ameli (seyyiât) birbirine karıştıranlar184 olduğu gibi, kendilerine bozgunculuk yapmayın diye ihtar edilenlerden “biz ıslah edicileriz”185 diye cevap verenler de çıkmıştır. Oysa Allah, bozgunculuk edeni (müfsid), ıslah edenden (muslih) ayırır.186 Allah’ın kitabı, sâlih kulların özelliklerini ortaya koyan en temel, muhkem ve mutlak ölçüdür.
Islah çabalarının birinci elden muhatapları, ilâhî vahye kulaklarını tıkamamış, gerçekler karşısında gözlerini yummamış olanlardır. İnandıkları halde, bilmeyerek
178] 18/Kehf, 30
179] 8/Enfâl, 53
180] 98/Beyyine, 7
181] 6/En’âm, 48
182] 98/Beyyine, 7
183] 38/Sâd, 24
184] 9/Tevbe, 102
185] 2/Bakara, 12
186] 2/Bakara, 220
FESÂD - İFSÂD
- 59 -
kötülük işleyenlere187 veya cehaletleri dolayısıyla bu duruma düşenlere,188 câhilî anlayış ve tavırlarından sonra tevbe etme ve kendilerini düzeltme (ıslah) kapıları açık tutulmaktadır. Bu bozulma ve kötülük hali, tarihî süreç içinde toplumların bünyesinde de tezahür edebilmektedir. İslâm ümmetinin bugün yaşadığı hastalıklı ve câhilî durum, buna şâhitlik etmektedir.
Müslümanlar, tevhidî bilinçlerini, rıza gösterdikleri sistemler içinde yozlaştırmışlar ve büyük ölçüde yitirmişlerdir. Peygamberimiz’den bu yana ıslahat çabalarını ve tevhidî mücadelelerini sürdüren muvahhid müslümanların gayretlerine rağmen, işbaşına geçtiklerinde bozgunculuk yapanlar,189 Allah’ın indirdiği apaçık belgeleri ve Kitap’ta açıkladığı hidâyeti gizleyenler190 İslâm ümmetinin bilincini ifsad etmişler ve müslüman kitlelerin halini bozup değiştirmişlerdir. Ve İslâm ümmeti, Rablerinin kendilerine verdiği arza vâris olma nimetini ellerinden kaçırmıştır. “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”191
Fakat Allah yeryüzünü sâlih kullarına vâris kılmak;192 insanları kurtuluş ve mutluluk yoluna eriştirmek istemektedir.193 Bununla birlikte değişim, yine bizim ve beraber olduğumuz toplumun iradesine bağlı tutulmuştur. Bireysel ve toplumsal alanda başarılı oluşun yolu, yine ıslahat çabalarıyla oluşacaktır. “Bir toplum, kendi nefsindekini değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirmeyecektir.”194 “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki (Allah) işlerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, büyük bir başarıya erişmiş olur.”195
İlk âile kurumuyla oluşmaya başlayan toplumsal yaşam; şeytanî olanla Rabbanî olan arasındaki tartışma, çatışma ve imtihanlarla çeşitlenerek bugüne dek süregelmiştir. Tevhid-şirk kutuplaşmasında süregelen toplumsal mücadeleler tarihi, ıslah edilmiş olan yeryüzünde196 Allah’a verilen sözden cayıp, bozgunculuk yapanlarla,197 inanıp sâlih amellerde bulunanlar198 arasında devam edegelen sürekli bir çatışmayı oluşturmaktadır. Tevhid ile şirkin, hak ile bâtılın, ma’ruf ile münkerin, muhkem ile muharref olanın arasındaki çatışma bugün de sürüp gitmektedir.
Hidâyet nimetine nankörlük eden yaratıcısı yanında başka velîler edinen, kendi aczini unutarak büyüklük taslayan ve böylece yeryüzünde bozgunculuk yapan, fitne çıkaran, kötülüğü yaygınlaştıran, vahiy dinini tahrif etmeye kalkışan veya bu konuda aracı olanların söz konusu cahilî eğilimleri ve bozgunculukları, rasullerin öncülüğünü yaptığı sâlih kulların ıslahat çabalarıyla insanlık tarihi
187] 6/En’âm, 54
188] 16/Nahl, 119
189] 2/Bakara, 205
190] 2/Bakara, 159
191] 8/Enfâl, 53
192] 21/Enbiyâ, 105
193] 9/Tevbe, 20
194] 13/Ra’d, 11
195] 33/Ahzâb, 70-71
196] 7/A’râf, 56
197] 13/Ra’d, 25
198] 98/Beyyine, 7
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
süresince giderilmeye, düzeltilmeye çalışılmıştır. Tartışma, çatışma ve imtihan alanı dediğimiz tevhidî mücâdele ortamı da bu çerçevede oluşmaktadır. 199
Özellikle mü’minlerin kâfirlere ve münâfıklara, kısaca muslihlerin müfsidlere karşı savaşı yalnız insanlar için değil; tüm varlıklar için bir rahmettir. Yeryüzünü fesâda boyayan kâfirler korkaklıkları, paylaşmak istedikleri rant ve sahip oldukları hırs sebebiyle birbirleriyle yardımlaşırlar. Bunlara karşı muslihlerin/müslümanların, fesâda ve müfsidlere karşı ortak bir cephe meydana getirmeye gayret etmeleri kulluk ve hilâfet görevleridir. “Küfredenler birbirlerinin velîsi, gönül dostudurlar. Eğer siz bunu yapmazsanız (iman edip hicret ederek canlarınızla ve mallarınızla Allah yolunda cihad edip yardımlaşmaz ve böylece birbirinizin velîsi olmazsanız) yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat baş gösterir.”200 Günümüzde fitne ve fesâdın iktidarı, bütün kurumları ve kurallarıyla ayaktadır. Müslümanlar da birbirlerinin velâyetine râzı olmamanın ve cihadı terk etmenin ıstırâbını yaşamaktadırlar.
Fesâdın temelinde insanın doğal değerleri ve evrendeki mevcut nizamı, kendi hevâsı ve doymazlıkları uğruna altüst etmesi yatar.201 Bunun sonucu, şirkin en büyük fesat olmasıdır. Çünkü şirk, tüm yaratıklardaki değer ve nizamı şuursuz maddeye yükleyerek bozmaya çalışmaktır. Kur’an’da fesat olarak sayılan eylemlerin başlıcaları, iman etmeyip insanları Allah yolundan alıkoymak, büyüklenmek, haksız yere kan dökmek, tuğyankârlık/azgınlık taşkınlık yapmak, fahşâ ve münker (çirkin ve kötü söz, fiil) işlemek, nesil ve ekini helâk etmek, homoseksüellik, yol kesmek, hırsızlık, insanları gruplara ayırmak, sihirbazlıktır.202 Kısaca, dinî hükümlerin dayandığı “nesil, mal, can, din ve akıl emniyetini/güvenliğini yok edici eylemler fesat sınırına girebilir.
İnsanın ürettiği fesattan en büyük payı putperestlik, ikinci olarak münâfıklık, üçüncü olarak da yahûdi kesimi almaktadır.203 En yıkıcı fesat, insanın saltanat ve sahip olma uğruna sergilediği fesattır.204 Böyle olduğu içindir ki, insanlık tarihi boyunca medeniyet ve saltanatların çöküşüne de fesatlar sebep olmuştur.205
Bakara sûresinin 11-12. âyetlerinde olduğu gibi fesat, daha ziyade, münâfıkların bir vasfı olarak zikredilmektedir. Ancak, fesâd çıkarmanın, bozgunculuk yapmanın tasvip edilecek bir yanı olmadığı gibi, hiçbir kimse de, kendisinin böyle çirkin bir fiille vasıflanmasını istemez. Nitekim münâfıklar da, kendilerinin böyle bir özellikle vasıflanmalarını kabullenmemektedirler. Münâfıklar, kendilerinin müfsid değil; muslih olduklarını ileri sürmektedirler.206 Bu âyette geçen fesâd kelimesini, İbn Mes’ud ve ashâbdan bazılarının “küfür ve ma’siyet işlemek” , İbn Abbas ‘ın da, sadece “küfür” kelimeleri ile tefsir etmeleri bu fiilin son derece çirkin olduğunu ve her türlü kötülüğü içerisine alabileceğini göstermektedir. Genelde nefisleri, nesepleri, malı, aklı ve dini ifsâd etmek diye sıralanan bu kötülükler, fesâdın çerçevesi içerisinde mütâlea edilmektedir.
199] Hak Söz, sayı, 3-4, s. 1-2
200] 8/Enfâl, 73
201] Bak. 23/Mü'minûn, 71
202] Bak. 2/Bakara, 205; 12/Yûsuf, 37; 29/Ankebut, 28-30; 28/Kasas, 3-4; 10/Yûnus, 91; 16/Nahl, 88; 7/A'râf, 86; 27/Neml, 14; 89/Fecr, 12
203] Bak. 17/İsrâ, 4; 7/A'râf, 85; 2/Bakara, 11
204] Bak. 27/Neml, 34
205] Bak. 28/Kasas, 4, 83; 89/Fecr, 12; 40/Mü'min, 26; 27/Neml, 14
206] 2/Bakara, 11-12
FESÂD - İFSÂD
- 61 -
Kur’ân-ı Kerim’de “yeryüzünde fesat çıkarmayın” veya “ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın” anlamlarındaki ifadeler, bazı âyetlerde tekrar edilir. Selef ulemâsına göre “yeryüzünde fesat çıkarma” ifadesi, Allah’a açıktan isyan etmek demektir. Müfessirler, bu ifadeyi, genel olarak, Allah’a şirk koşma, Allah’a isyan, yeryüzünün fesatla dolması, peygamberleri yalanlama, nübüvveti inkâr etme dolayısıyla Allah’ın emirlerini kabul etmeme, Allah’ın dini hakkında şüphe etme, kibirlenme ve büyüklük taslama, harp ve fitne çıkarma şeklinde yorumlamaktadırlar.
Âyetlerde mutlak olarak zikredilen fesâd, ister inanç, isterse amelî konularda olsun, insana zarar veren ve onu maddî ve mânevî helaka götüren her türlü davranıştır. Fesat çıkaranları (müfsidleri) Allah’ın sevmeyeceği,207 onların işlerini düzeltmeyeceği208 gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Allah’ı inkâr ve Allah yolundan alıkoymak, en büyük fesâdlardandır, sonuçları da acıdır: “İnkâr (küfr) eden ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara fesatlarına/bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap veririz.”209
Peygamberleri ve getirdiklerini yalanlama da fesâdın büyüklerindendir. Kur’an’da, peygamberlerin getirip yerleştirmeye çalıştığı mesaja ve bu doğrultuda kurmaya çalıştığı İslâmî düzene, birtakım sözde gerekçelerle karşı çıkan ve her türlü engelleme yollarını deneyen kimseler fesatçılar/bozguncular olarak adlandırılmakta ve bu olumsuz davranışlarının kendilerine bir yarar sağlamadığı; tam tersine helâklarına sebep olduğu vurgulanmaktadır.210
İnsan Hakları İhlâli Şeklindeki Fesat
Fesâdın yaygın görünüşü, insan hakları ihlalleridir. Bunlar, kan dökücülük, sömürü ve tahakküm ilişkileri biçiminde kendini gösterir. “...Kim bir kimseyi, bir kimseye (cinâyete) veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden bir hayat kurtarırsa), bütün insanları diriltmiş gibi olur. And olsun ki onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi. Sonra buna rağmen onların pek çoğu, yeryüzünde taşkınlık edenler (müsrifûn) oldu.”211 Kadınları bırakıp erkekleri öldüren Firavun,212 kızlarını toprağa diri diri gömen Mekke câhiliyyesinin insanları,213 daha anne karnındayken kürtajla çocuklarının hayatlarına kıyan veya oğlan kız demeden tüm çocuklarının ebedî hayatlarını öldüren modern câhiliyyenin ortak tavrı yaşama hakkına tecavüzdür. Bu da, temel insan haklarının en başlarında gelen canın korunmasını ihlaldir ve fesâdın en büyüklerindendir.
Yine malın korunmasını ihlal eden hırsızlık, ölçü ve tartıda eksiklik de fesattır.214
Bir toplumda bozgunculara engel olunamaması ve bozguncuların sayısının
207] 5/Mâide, 64; 28/Kassas, 77
208] 10/Yûnus, 81
209] 16/Nahl, 88
210] Bak. 29/Ankebut, 36-37; 7/A'râf, 103, 109-110, 127; 27/Neml, 13-14; 40/Mü'min, 26-27
211] 5/Mâide, 32
212] 7/A'raf, 127
213] 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvir, 8-9
214] Bak. 12/Yûsuf, 70-73; 11/Hûd, 84-94; 7/A'râf, 85-93
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
artması, bu toplumu ayakta tutan sosyal düzenin bozulması, işlerin çığırından çıkması, toplumsal hayatta hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve kargaşa ortamının hâkim olması demektir. Özellikle zâlim yöneticiler ve politik seçkinler, toplumlarında kötülüğü ve fesâdı yaygınlaştırırlar. Bu fesatçılar, ister peygamber, isterse kendi topluluklarından çıkan şuurlu insanlar olsun, bütün ıslahçılara karşı çıkarlar, onlarla mücadele ederler. “Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah’ı şahit tutan, işbaşına geçince ortalığı fesâda verip bozgunculuk yapmaya, “hars”ı (ürünü, ekini) ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.”215 Bu âyetin metninde yer alan “hars” (ekin, ürün) kelimesi iki şekilde yorumlanır:
Hars, emek yoluyla sağlanan kazanç ve gelirdir. Çoğunlukla dünyevî malları, özellikle de hem toprağın işlenmesi yoluyla elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir. Hars, bu bağlamda ürün olarak anlaşılırsa, bu mecazî olarak, genelde insan davranışlarına, özelde de toplumsal tavırlara uygulanabilir. Onun için hars, günümüzde kültür kelimesinin karşılığı olarak da kullanılmaktadır.
Bazı müfessirler ise, görüşlerini “kadınlarınız sizin hars’ınızdır”216 ifadesine dayandırarak, bu âyette de “hars”ın eşleri anlattığını öne sürerler. Bu durumda “harsın ve neslin yok edilmesi”, âile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bütün bir toplumsal yapının çökmesi ile eşanlamlı olur.
Fesâdın Görüntüleri
Tuğyân: Hak ve adâlet sınırını aşma (tuğyan) ve fesâd/bozgunculuk, birbirini tamamlayan özelliklerdir. 217
Kendisi Bozgunculuk Çıkardığı Halde Sâlihlere Bozgunculuk İsnad Etmek: “Mûsâ’yı, Firavun ve erkânına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler. Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.”218 “Firavun, müfsidlerden (fesatçılardan, bozgunculardan) idi.”219 Kendileri fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar, toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ’ya (a.s.) fesatçı/bozguncu damgası vuruyorlar ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı: “Mûsâ’yı ve milletini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla baş başa bıraksınlar diye mi bırakıyorsun?”220 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” 221 Firavun ve yandaşları, kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Mûsâ’yı, bozgunculuk yapmakla suçluyorlardı. Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, vatan haini, bölücü olarak görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan tek tip tavır sahnelediği, günümüz dünyasındaki çok belirgin benzerliklerle değerlendirilebilir.
215] 2/Bakara, 204-205
216] 2/Bakara, 223
217] Bak. 89/Fecr, 9-14
218] 7/A'raf, 103
219] 28/Kasas, 4
220] 7/A'râf, 127
221] 40/Mü'min, 26
FESÂD - İFSÂD
- 63 -
İnsanları Bölme: Kur’an’da insanları yapay ayrımlara tâbi tutup bölme, Firavunca bir fesâd yöntemi olarak savunulmaktadır: “Firavun, memleketin başına geçti, halkını fırkalara (kastlara, yüksek ve aşağı sınıflara) ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, müfsidlerden/fesâd çıkaranlardan idi.”222 Firavun’un zayıf, güçsüz gördüğü grup, Mısır toplumunda en aşağı basamaklara itilen ve hemen hemen bütün insan haklarından yoksun bırakılan İsrailoğullarıydı. İnsanları, sınıflara bölmek, bazı ırklara ayrıcalık vermek, kendileri devletin rantını yiyip halkı sömürerek elit tabakayı (burjuva, sömürücü, kapitalist, bürokrat kesim, mutlu ve putlu azınlık) oluşturup, toplumu da halk tabakası, orta direk, batılı-doğulu, Türk-Kürt, zengin-fakir, irticacı-modern vb. ayrımlarla insanları sınıflara yapay gruplara ayırarak bölen fesâdçılar; mü’min-müşrik ayrımına bölücülük damgası vurarak sömürüye ve zulme dayanan kendi bölücülüklerini unutturmak istemektedirler.
Bilim Yoluyla Fesâd: Çağımız buhranlarının temel nedenlerinden biri, bilime karıştırılan yalanlar, insan itikadını ve yaşayışını saptıran nifaklardır. Gerçekte ilim, ilâhî sanatı tetkik hikmeti olduğu halde; hiç bağdaşmaması gereken cehaletle (câhiliyye) bilim, zorlama yollarla, şeytanî hile ve uydurmalarla bağdaştırılmış ve fesat araçlarından biri olmuştur.
Ahlâk Yoluyla Fesâd: Çağlar boyu toplumlar içinde ahlâkı fesâda verip, toplumları çökerten münâfık ve müşriklerin devrimizdeki ulaştıkları durum, dört ayaklıları bile utandıracak boyutlara gelmiştir.
Ekonomi Yoluyla Fesâd: Dinimiz, insanların meşru ihtiyaçlarını karşılamak için belirli şartlarla helal dairesi içinde çalışmalarını ibâdet kabul eder. Cimriliği haram kıldığı gibi, israfı da şeytanın kardeşliği olarak değerlendirir. Fesatçılar ise, israf ve tüketim hızlanması sloganlarıyla toplumları tüketim toplumu yaparak mahvetmektedir. Ülkeler, toplumlar, âileler, evlilik kurumları, iş bulma konuları... gibi yapılar, savurganlık ve kapitalist düzenin zulmü sebebiyle iflas etmiş durumdadır. Aç insanın, dini (dolayısıyla ahlâkı ve tüm yaşama biçimi) de kolaylıkla yozlaşmış, insanlar karınlarını doyurmaktan ve bazıları da eşya sevgisinden ve yarışından başka şey düşünemez hale gelmiştir. Modernizmin, modanın, mal-eşya yarışının, lüksün ve reklâmın fesâdı yaygınlaştırmadaki rolleri, tahmin edildiğinden de çok fazladır.
Politika Yoluyla Fesâd: İnsanların inanç yapısını bozan ve huzurunu ciddî biçimde kaçıran belki en önemli fesâd yolu budur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, bu yüzden fâsık, zâlim ve kâfir olan tâğutların zulmü her alanda karşımıza çıkmaktadır. Bu onlarca fesâdın kaynağı olduğundan, müslümanların reddetmeleri ve mücadele etmeleri gereken fesâdın başı sayılır.
Fikir Yoluyla Fesâd: Filozof, düşünür yazar, öğretmen... sıfatları, fesâdın câhil halk kesimlerince kabulünü kolaylaştırması açısından büyük ihanet özelliğindedir. Allah’a inanmayan, O’ndan hakkıyla korkmayan insanın hele ağzı laf yapıyor, kalemi yazabiliyorsa bunun fesâdının şerrinden herhalde şeytan bile Allah’a sığınıyordur.
Teknoloji Yoluyla Fesâd: Uydular, casus uçaklar, bombalar, füzeler, cep telefonları, gizli kameralar, tele kulaklar...
222] 28/Kasas, 4
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Medya Yoluyla Fesâd: TV. kanalları ve boyalı basın... Örnek vermeye gerek var mı?
Ve En Büyük Fesâd Yolu; Düzen: Tüm kural, kurum ve kuruluşlarıyla doğurgan fesâd. Diğer fesâdlar, bu ananın gayr-ı meşrû çocukları. Tâğûtî düzenlerin tümü en büyük müfsiddir.
Ahlâklılar Fesâdçılar Kadar, Mü’minler En Az Kâfirler Kadar Cesur Olmadıkça…
Ahlâklılar, ahlâksızlar kadar cesur olmadıkça, mü’min olduğunu iddia edenler en az kâfirler kadar dâvâları için bedel ödemeye hazır olmadığı müddetçe, “mü’minim” diyenlerin kılavuzu Kur’an olması gerektiği halde, tâğutlar ve tâğutî anlayışlar olduğu sürece… Evet, böyle oldukça ümmetin burnu daha nice leş kokusuna muhatap olacak, mü’minliği tartışılacak tevhidden habersiz halk yığınları ve onları güden muhâfazakâr demokratlar izzeti yanlış yerde aramanın cezası olarak zillet içinde zillet yaşayacak…
Artık ihtilaller, askerî darbeler devri geçti. Şimdiki moda; Farklı biçimleri olan postmodern darbeler… Muhtıralar, internet bildirileri, kapatma davaları ve daha nicelerini görmeye aday olduğumuz benzerleri… Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor. Posmodern darbeciler, hem maşa kullanarak fazla risk almamış ve hem de tüm isteklerini muhâtaplarına kendi istekleriymiş gibi yaptırarak kendi köklerini kendilerine kurutturmuş oluyor. Böylece muhafazakâr partileri daha ehlileştirmiş, etkisizleştirmiş ve onun eliyle özellikle İslâmî özgürlük taleplerine set çekmiş oluyorlar. Altı yıldır İslâm ve müslümanlar adına hiçbir icraat ortaya koyamayanlara “ne yapalım, müsaade etmiyorlar” diye bahaneler bulup halkın, bu gerekçelerle, beklentilerini çıkmaz Şubat ayının gelmeyecek otuzuncu gününe ertelemelerini sağlamış oluyorlar. Bırakın Şubat’ın 30’unu, takvimler politikacılara ve destekçilerine göre Şubat’ın 29’unu bile gösteremiyor. Korkudan 28’inde takılıp kalmış, hâkî renkli o sayfayı koparıp atamıyor, yeni sayfa açamıyorlar. Kapatmaya gerek yok (kapatıp niye kahraman yapsınlar ki), “kapatırım ha!” diyenlerin korkusu yetecektir hem iktidara, hem halka.
Her hükümetin olduğu gibi bu hükümetin de İslâm adına bir şey yapmamış olması yeterli görülmüyor, irtica denilen müslümanlığa ve müslümanlara karşı tavrının daha sert olması isteniyor. Sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsü yasağını kaldırmayı bile kolay kolay uygulamaya koyamayacakları şekilde, tükürdüklerini yalatıyorlar. Kim demiş T.C. hukuk devleti diye? Bizim açımızdan zaten “hukuk” kelimesi “hak” kelimesinin türevi olduğundan; “Hak” da öncelikle Cenâb-ı Hak ve O’nun hak olarak koyduğu hükümleridir; tâğutun hukuk dediği gerçek Hak ve hukuka ters dayatmalardır. Kendi yasalarına ve anayasalarına bile uymayanlar hangi inancında samimi olabilir? Demokrasi ve kanun adlı kendi putlarını acıkınca yiyen putperestler Allah’a itaat eder mi, Allah’a itaat edenleri sever mi hiç? Onlarınki sürpriz değil, onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Ama onların putlarını cilalayıp halka da şirin göstermeye çalışan, buna rağmen tek ilâh Allah’a iman ettiklerini söyleyen, devletle halk arasında köprü kuran kimselerin tavırları esas problem.
Zâlimler zulümlerini “adâlet”i parti adlarının önüne koyanlar eliyle icrâ ediyorlar. Hükümet davul taşıyor, tokmak başkalarının elinde; istediği havadan
FESÂD - İFSÂD
- 65 -
çalıyorlar. Davulculara kıvırtmak, halka da oyna(t)mak kalıyor. Ayrımcılık ve adâletsizliğin birçok yansımasından biri olan katsayı, yat sayıya çoktan dönüştü bile. Halkın da din adına zaten fazla istediği bir şey olmadığı halde, derin devlet kendi halkına, Kürt olsun Türk olsun fark etmez; hiçbirine güvenmiyor, onları baskı altında tutmayı yeğliyor.
Demokrasi oyunu budur: Kim halkı oyalıyor, o halktan oy alıyor. Ver oyunu, gör oyunu.
Ilıman İslâm dedikleri ucûbeyi ülke insanına ve Ortadoğu’ya yerleştirme ve ülkenin uzaktan yönetilmesi için Batılıların elinde sağcı muhafazakâr partilerin üstlendiği rolleri şu an için daha iyi oynayacak başrol oyuncuları yok. Müslüman halkın gazını almak ve BOP denilen proje için, yani Ortadoğu’yu yeniden dizayn edip oralara T.C. tipi demokrasi ihraç etmek için bugünkü aktörlere devamlı ihtiyaç vardır. Muhalefettekilerin esas oğlanı oynamaları mümkün gözükmüyor; onlar hep kötü rolde kalmalı. Ayrıca, Amerika’nın Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya başka sürprizleri de olabilir; ılıman İslâm denilen muharref din anlayışını kökleştirmek için halife ve mehdiler sunabilir yakın bir zamanda. Önümüzdeki zaman dilimleri bereketli değil ama hayli hareketli günlere gebe.
Demokrasi neymiş? Bugüne kadar nice demokrasi adına ve ona rağmen planlar, oyunlar, onun şirin maskesinin ardında sırıtan çirkin yüzünü göremeyen bazı müslümanlar artık demokrasinin Hak ve hatta halk açısından ne büyük kandırmaca olduğunu geç de olsa bilmem anlayabilecekler mi? Yoksa, tam tersine (her seçim öncesi mağdûra, ehven-i şerre destek olma teraneleriyle), bizim mahalleden daha fazla demokrasiye, tevhid parmağı lekeli/boyalı çoğunluğa kayma mı olacak? Korkarım ikincisi olacak. Demokrasi oyunu bizde böyle oynanır; % 47 oy değil; % 97 oy alarak şeklen iktidar olsanız bile fiilen iktidar olamıyorsunuz. Tam tersine, esas iktidar gücünü elinde bulunduran derin devletin sizin elinizle size oy verenlerin inançlarına ve yaşayışlarına düşmanca tavırlar takınmak için sizi zorlayabiliyorlar. İletişim çağının olumlu tarafları da var; bilmeyen kalmadı. Uzun yıllardır memleketi Ergenekon gibi çeteler yönetiyormuş. Çetelerin çetelesini tutmak bile mümkün değil; her taraf çete kaynıyor. Düzen çeteler, mafyalar, gladyolar düzeni. Tutuklanan insanlara bakıyorsunuz ki, ne kadar farklı dallardan ve ne kadar farklı görüşleri olduğu sanılan kimseler. “Küfrün tek millet” olduğu yeniden yine beliriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon çetesi rolünü ve misyonunu doğru, âcil ve gereği gibi oynayamadı; değişmesi lâzım. Ergenekon gider, Ötüken gelir. Ama derin örgütlenmeler bitmez. Derin devletin sadece Ergenekon’dan ibaret olduğunu kim iddia edebilir?
Yönetim olarak tümüyle Allah’ın indirdikleriyle hükmedildiği ve yöneticilerin Allah’a hesap verme şuuruyla Kur’an kanunlarını uyguladığı, İslâm’ın tanımladığı adâletten zerre kadar ayrılmadığı ve zâlimlerin erişemeyeceği bir makam olan Kur’an’ın “imam” dediği halifelik görevini üstlendiği bir ülkede, evet sadece böyle bir dâru’l-İslâm’da yöneten bellidir, yönetilen bellidir. Aslında öyle yerlerde yönetim ve kanun koyma hakkı sadece Allah’a ait kabul edilir, imam/halife ve yardımcıları ise İlâhî hükümleri uygulayan ve Kur’an adlı İslâm Anayasasına ters düşmeyen ictihadları hayata geçiren bizden birileridir. Kendilerinden olan bu yöneticilere sıradan bir vatandaş bile hesap soracak, yönetenler en az haftada bir Cuma namazında câmide “imam” olarak, Hakk’a verecekleri hesaplarını
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kolaylaştırmak için halka hesap verecektir.
Böyle olmadığı durumlarda ise, halk bazen müslümanlık adına, bazen kutsal(!) devlet nâmına, bazen demokrasi uğruna ne zulümlere muhâtap olacaktır. Osmanlı’nın o muhteşem yönetiminde de (o günün demokrasisi ve hiyerarşisi diyebileceğimiz şekilde) derin devlet vardı. İlk zamanlar örf-âdet, tarikatler ve şeyhler, sonraları saray protokolü ve padişah anaları ve sevgilileri kadınlar saltanatı, sonra Yahûdiler ve giderek devlet içinde devlet konumuna gelen (Hıristiyanların çocuklarından devşirilen ve Bektaşi tarikatine mürit yapılarak içe kapanması istenen) Yeniçeriler derin devlet görevi üstlendi. Özellikle Tanzimat sonrası ise dışarıdan Batılı ülkeler ve içeriden Batılı zihniyete sahip İslâm düşmanı “aydın” denen karanlıklar, gayri müslim azınlıklar derin devlet rolündeydi. Sonra, meşrutiyet, dönmeler (özellikle Selanikliler), jön Türkler, özellikle İT (İttihat ve Terakki) cemiyeti derin devlet olarak Osmanlı’yı yönetti. Sonra kurtarıcılar sahneye çıktı. Ülkeyi yok yere ve nâhak şekilde, İslâm için olmayan ve müslümanların taraf olmaması gereken bir savaşa (1. Dünya Savaşına) sürükleyen derin devlet ülkeyi iyice bir kurtardı. Kurtaranlar ülkeyi kim olduğu resmen ifade edilemeyen (devlet tarafından hep dost ve müttefik kabul edilen) “düşman”lardan değil; İslâm’dan kurtardılar. O günden bugüne de yönetimi hep bu kurtarıcılar ellerinde bulundurdular. “Efendim, artık cumhuriyetten sonra ve özellikle demokrasiye geçildikten beri halk, kendi seçtiği yöneticiler tarafından yönetiliyor” mu diyen var hâlâ? Şaşarım bu akılsız akla; özellikle gözler önüne serilen bunca oyunun bazı figüranları afişe edildikten sonra! Ergenekon, buzdağının görünen kısmı. Kartel medyası, para ve para babaları TÜSİAD vb. burjuva kesimi, silahlı kuvvetler, yattığı yerden Atatürk, Anayasa mahkemesi, Yargıtay, YÖK gibi masum kabul edilip dokunulamayan güçler, tabii ki Amerika ve İsrail, BM (Bir leşmiş İlletler) gibi uluslar arası kuruluşlar, Siyonist ve masonik örgütler ve mafya yönetiyor ülkeyi. Derin bir iman olmayınca, gönüllerin ta derinliklerinden coşan Allah’la irtibat, O’nun kanunlarını her şeyin üstünde gören, takvâ ve âhiret bilincini kuşanan muvahhid mü’min özelliği kuşanılmadıkça bu durum devam edecek. Batılı kâfirler dışarıdan, bunca kurtarıcı ve yönetici içeriden memleketi tümüyle ve iyice kurtarmalarına az kaldı. Zaten insanımız tümüyle kurtuldu sayılır (İslâm’dan ve müslümanca yaşayıştan). Ama yetmiyor bu kurtarıcılara. Kökten dinsizlik olmalı. Ülkenin yönetiminin her şeyiyle Batılı gâvurlarınki gibi olması yetmez; halk da her şeyiyle gâvurdan daha gâvur oluncaya kadar bu kurtarma girişimleri devam edecek. Ya da, eh % 1 de olsa bir ihtimal daha var: Ülkenin kurtarıcılardan kurtulması.
Ümitsiz miyiz? Müslüman hiç ümitsiz olur mu? Allah’tan ümit kesmek, ancak kâfirlerin işi. Allah’ın mü’minlere rahmetinden, yardımından da ümit kesemeyiz. Ama bunun tahakkuku için mü’minliğini ispatlayan ve yardıma hak kazanan, her çeşit şirkten uzaklaşan muvahhid mü’minler olmak gerekiyor. Kendini “mü’min” sayanların yeniden “iman” edip tevhid eri olmaları, “Kitabım Kur’an” diyenlerin başka kutsallardan ve kitapsızlıktan kurtulup “Kur’an”a sarılmaları, tüm “tâğut”ları reddedip cihad bilincine ulaşmaları gerekiyor öncelikle. Yoksa bu zillet artarak devam edecek ve korkarım ki, âhiretteki azâbın keffâreti değil; bir avansı olacaktır.
Fesâdın Zıddı Salâh
FESÂD - İFSÂD
- 67 -
Fesâdın zıddı olan salâh ise, mü’minlerin belirgin vasfı ve peygamberin istekleri arasındadır. Âyette ifade edilen Hz. Yusuf’un duâsı bu gerçeği belirtmektedir: “Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlih insanlar arasına kat.”223 Râzî’nin yorumuna göre, seni Allah’a itaate çağıran her şey salâh; Allah’tan alıkoyan her şey de fesâddır. İbn Teymiye’ye göre ise, her çeşit hayrı içerisine alan salâh; şerrin her çeşidini içerisine alan da fesâddır. Yine Ebu Hayyan gibi bazı âlimlere göre salâh, mutedil ve güzel bir hal üzere olmaktır.
Salâh, mü’minlerin önemli bir vasfı olup, bu vasıfla mü’minler, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetir, O’nun seçkin kulları arasına girmeye çalışır, tutum ve davranışlarında itidalli olmayı tercih ederek dünya ve âhiret saâdetini elde etmek isterler. Çünkü salâh vasfı, hem dünyevî, hem de uhrevî özelliği bünyesinde taşımaktadır. Başka bir ifadeyle âhirette sâlih insanlardan olmanın yanında, bu dünyada da iyi insanlardan olmak önemli bir husustur. Allah, seçkin kullarını bu vasıfla ayırt etmektedir. Salâh, sıfatların en üstünü olup, bununla vasıflanmak ise, derecelerin en mükemmeline delâlet etmektedir. O halde, böyle bir hususiyet taşıyan vasfın, sadece uhrevî yönü olmayıp, dünyevî yönünün de bulunması gerekir. 224
Peygamberlerin önemli duâları içinde fesat üretenlere mağlup olmama dileği de yer almaktadır.225 Çünkü fesat, yurtları kaos ve mutsuzlukla doldurmakta, kitleleri lanet ve azabın kucağına itmektedir.226
Kur’an’da fesâdın zıddı olan salâh ve fâsidin zıddı olan sâlih ve müfsidin zıddı olan muslih kelimeleri sık sık kullanılmaktadır. Fesat çıkaran fâsid’in zıddı olan sâlih kelimesi, Kur’an’da toplam 132 yerde zikredilir. İfsâd kelimesinin zıddı olan ıslah kelimesi ise Kur’an’da 7 âyette geçer. Yine, sulh ve türevlerinin geçtiği âyet-i kerime sayısı toplam 32’dir. Muslih kelimesi ve çoğulu ise Kur’an’da toplam 5 yerde geçer. Sâlih amel, değişik konuları, Allah’ın faziletli görevlerini ifade edecek şekilde çok geniş kapsamlıdır.
Kur’an, fesat üreten birey ve kitlelerin insanların karşısına barış üreticileri olarak çıkabileceklerini de söylemektedir.227 Sulh/barış taraftarı gözüken nice sahte barışçılar vardır. Bunlar barışçı kimliğiyle savaşların en gaddarcasını yapmakta, ıslah adına yeryüzünü ifsad etmektedirler. İnsanları mahvetmenin adına kurtarmak denilebilmekte, Firavunlara Mûsâ adı verilmekte, nice sahte kahraman ve sahte kurtarıcılar insanları ifsad etmektedir.
Islah adıyla ifsadı, barışçılık iddiasıyla gerçek barışseverliği ayırmada kullanılacak ölçüleri Kur’an şöyle bildirmektedir: Allah’a Kur’an’ın istediği gibi iman, âhirete yakînen inanmak, sâlih amel yani insanlığın hayrına katkıda bulunacak hizmetler gerçekleştirmek. 228
İnsanların toplum içerisindeki haklarını tespit etmek ve toplum düzenini tesis etmek, siyasetle yakından ilgilidir. Bilindiği gibi siyaset: “insanları dünya
223] 12/Yûsuf, 101
224] Ömer Dumlu, Kur'an-ı Kerim'de Salâh Meselesi, DİB Y., s. 10-13
225] Bak. 29/Ankebut, 30
226] Bak. 16/Nahl, 88; 13/Ra'd, 25
227] 2/Bakara, 11
228] Kur'an'ın Temel Kavramları, 125-126
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve âhirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatlerine çalışmak” şeklinde tarif edilmiştir. İnsanların hevâ ve heveslerini tatmine yönelen “zâlim siyaset/çirkin politika, tâğutî yönetim” fesâdın yayılmasına vesile olur. “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki; onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o kimse kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanların en amansızıdır. O, iktidara (velâyete) geldiğinde, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesilleri helak etmeye koşar. Allah ise fesâdı sevmez.” 229 Zâlim siyasette, hem tahrip etme, hem şüphe uyandırma söz konusudur. Fesâdın yaygınlaşması konusunda tâğutî düzenlerde alabildiğine yarış vardır. Zâlim politikacılar, fitne ve fesat kumkuması boyalı basın, ahlâksız kanallar, hatta en masum kabul edilen resmî ve çoğu toplumsal kurumlar fesat yarışında şeytanı bile geride bırakma gayretindedirler.
Fesatçılara Verilen Ceza
“Allah, kimin muslih/düzelten, kimin de müfsid/bozguncu olduğunu bilir.”230 “Allah, fesâdı sevmez.”231 Allah, ahdini bozanlara, bağları gözetmeyenlere ve fesat çıkaranlara lânet eder yardım ve inâyetini keser.232 Hüsrâna (zarara) uğrayanlar işte onlardır.233
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.”234 Pek çok toplum, fesat çıkarmaları yüzünden dünyevî belâ görmüş ve helak olmuştur. Allah, A’râf sûresinde peş peşe Semud, Medyen ve Sodom halklarının bozgunculukları dolayısıyla başlarına gelen felaketleri anlatır.235 İsrailoğulları da yaptıkları fesâdların karşılığını dünyevî felaketler halinde görmüşlerdi.236 Kur’an, fesâd-helâk ilişkisi çerçevesinde, geçmişte bozguncuların uğradığı sona dikkat çeker ve fesatçıların uğradığı sonun incelenmesini ister. Bu incelemeden amaç, bu konu üzerinde düşünülmesi ve aynı sonuçlarla karşılaşılmaması için davranışların gözden geçirilmesidir. İnkârcılık yapıp Allah yolundan alıkoyanlara, fesâdlarına karşılık, azap üstüne azap verilir.237
Yeryüzünü fesâda veren veya fesâdı başka türlü izale edilemeyen kimselerin cezaları, öldürülmeye varacak kadar ağırdır. Bu konudaki ayrıntılar fıkıh kitaplarında uzun uzun belirtilmiştir. “Allah ve Rasûlü’yle savaşanların (örneğin faiz alıp verenler gibi238) ve yeryüzünde fesâda koşanların cezası, öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya o yerden nefyedilmeleri (sürülmeleri, hapsedilmeleri)dir.”239 “Allah ve Rasûlü’yle savaşanlar” ifadesi ile, başka insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik bilinçli davranışlarının yanı sıra, Allah’ın koyduğu ve bütün elçilerinin açıkladığı ahlâkî ilkelere düşmanca bir muhalefet edilmesi anlatılmaktadır. “Eli ve ayağını kesmek” deyimi, birinin
229] 2/Bakara, 204-205
230] 2/Bakara, 220
231] 2/Bakara, 205
232] 13/Ra'd, 25
233] 2/Bakara, 27
234] 30/Rûm, 41
235] Bak. 7/A'râf, 85-94
236] 17/İsrâ, 4-7
237] 16/Nahl, 88
238] 2/Bakara, 279
239] 5/Mâide, 33
FESÂD - İFSÂD
- 69 -
gücünü yok etmek olarak da anlaşılabilir. Hem fiziksel, hem de mecazî anlamda kötürüm hale getirilmeyi gösteriyor olabilir. “min hılâf/çaprazlama” ifadesi de döneklik/sapkınlık yüzünden biçiminde de karşılanabilir.
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen zümreler, yeryüzünde fesâdın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için kurumlar kurmuş, kurallar oluşturmuştur. Müslümanlara düşen görev, fitne ve fesat yeryüzünden kaldırılıncaya, din sadece Allah’ın oluncaya kadar bütün gücüyle mücâhede, mücâdele ve mukâtele etmektir.
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fesat - Salâh Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Fesâd ve İfsâdKelimesinin İsim ve Fiil Halinde Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 29 Yerde): 2/Bakara, 11, 27, 30, 205, 205, 251; 5/Mâide, 32, 33, 64; 7/A’râf, 56, 85, 127; 8/Enfâl, 73; 11/Hûd, 116; 12/Yûsuf, 73; 13/Ra’d, 25; 16/Nahl, 88; 17/İsrâ, 4; 21/Enbiyâ, 22; 23/Mü’minûn, 71; 26/Şuarâ, 152; 27/Neml, 34, 48; 28/Kasas, 77, 83; 30/Rûm, 41; 40/Mü’min, 26; 47/Muhammed, 22; 89/Fecr, 12.
B- Müfsid Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 21 Yerde): 2/Bakara, 12, 60, 220; 3/Âl-i İmrân, 63; 5/Mâide, 64; 7/A’râf, 74, 86, 103, 142; 10/Yûnus, 40, 81, 91; 11/Hûd, 85; 18/Kehf, 94; 26/Şuarâ, 183; 27/Neml, 14; 28/Kasas, 4, 77; 29/Ankebût, 30, 36; 38/Sâd, 28..
C- Sâlih Amel Anlamında “Sâlih” Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 25, 62, 82, 130, 277; 3/Âl-i İmrân, 39, 46, 57, 114; 4/Nisâ, 34, 57, 69, 122, 124, 173; 5/Mâide, 9, 69, 84, 93, 93; 6/En’âm, 85; 7/A’râf, 42, 73, 75, 168, 189, 190, 196; 9/Tevbe, 75, 102, 120; 10/Yûnus, 4, 9; 11/Hûd, 11, 23, 46, 61, 62, 66, 89; 12/Yûsuf, 9, 101; 13/Ra’d, 29; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 97, 122; 17/İsrâ, 9, 25; 18/Kehf, 2, 30, 46, 82, 88, 107, 110; 19/Meryem, 60, 76, 96; 20/Tâhâ, 75, 82, 112; 21/Enbiyâ, 72, 75, 86, 94, 105; 22/Hacc, 14, 23, 50, 56; 23/Mü’minûn, 51, 100; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 70, 71; 26/Şuarâ, 83, 142, 227; 27/Neml, 19, 19, 45; 28/Kasas, 27, 67, 80; 29/Ankebût, 5, 7, 9, 27, 58; 30/Rûm, 15, 44, 45; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 12, 19; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 11, 37; 35/Fâtır, 7, 10, 37; 37/Sâffât, 100, 112; 38/Sâd, 24, 28; 40/Mü’min, 40, 58; 41/Fussılet, 8, 33, 46; 42/Şûrâ, 22, 23, 26; 45/Câsiye, 15, 21, 30; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 12; 48/Fetih, 29; 63/Münâfıkun, 10; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11, 11; 66/Tahrîm, 4, 10; 68/Kalem, 50; 72/Cinn, 11; 84/İnşikak, 25; 85/Bürûc, 11; 95/Tîn, 6; 98/Beyyine, 7; 103/Asr, 3.
D- Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88;
E- Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
F- Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
Fesat Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Fesat Çıkarmak: Bakara, 11, 27, 205; Al-i İmran, 63; Maide, 33, 64; A’raf, 56; Tevbe, 47-48; Yunus, 23, 40; Hud, 85, 116; Ra’d, 25; Kasas, 77, 83; Ankebut, 36; Ahzab, 60-62; Muhammed, 22-23.
b- Münâfıklar Fesat Çıkarırlar: Bakara, 11-12, 205; Nisa, 83; Tevbe, 107; Muhammed, 22; Münâfıkun, 7.
c- Fesat Helak ve Azap Sebebidir: Nahl, 45-47; Neml, 48-52.
d- Fesat Çıkarmak, Azap ve Yok Oluş Sebebidir: Nahl, 45-47; Neml, 48-52.
e- Yok Olmaya Layık Bir Toplumun Öncüleri İtaatten Çıkar ve Şımarırlar: En’am, 123; İsra, 16; Zuhruf, 22-23; Nuh, 21-24.
f- Dünya Nimetleriyle Şımarık Toplumlar Yok Olmuştur: Kasas, 58.
g- Cennet, Zulüm ve Fesattan Sakınanlarındır: Kasas, 83; Ankebut, 36.
h- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
Sâlih Amel Konusundaki Âyetler
a- Sâlih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.
b- Sâlih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A’raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra’d, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.
c- Sâlih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.
d- Sâlih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.
e- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
f- Allah’ın, Sâlih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.’ın Duâsı: Neml, 19; Ahkaf, 15.
g- Sâlih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.
FESÂD - İFSÂD
- 71 -
h- Amelsiz İman: En’am, 158.
i- Amelde İhsan: Bakara, 112.
j- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
k- Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.
l- Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.
m- Amellere Göre Dereceler Vardır: En’am, 132; Ahkaf, 19; İnsan, 1-2; Leyl, 4.
n- Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 210
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 190-192
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 38-41
4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 88
5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 101-102
6. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 1, s. 72-75
7. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 48-49
8. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 131-138
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 421-422
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 170-173
11. Kur’an’da Siyasi Kavramlarvecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 339-366, 481-485
12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281
13. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 135-139
14. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 206-209
15. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutso, Pınar Y. s. 279-281, 268-273
16. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 160-164
17. Kur’an’da Salah Meselesi, Ömer Dumlu, DİB. Y. 4-13, 79-154
18. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y. s. 75-83
19. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 161-171, 180-181
20. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187

FETİH
- 73 -
Kavram no 49
Nimetler 2
Bk. Galibiyet ve Allah’ın Yardımı;
Cihad; İman; Tevhid;
FETİH
• Fetih; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Fettâh; Kapıları Açan Allah Teâlâ
• Kur’ân-ı Kerim’de Fetih
• Fetih Sûresi
• Hadis-i Şeriflerde Fetih
• Fetih, İşgal ve Terör
• İslâm, Ülkeleri Kılıç Zoruyla Alarak Değil; Gönülleri Fethederek Yayılmıştır
• Fetih; Şefkat Hareketi
• Fethin Boyutları
• Hudeybiye Barışı; İnsanlara Önce Kapalı Gelen “Apaçık Fetih”
• Mekke’nin Fethi; Kalpleri Feth Etmenin Sonucu Olarak Dünyanın Kalbinin Fethi
• Kendini Fethe Kapatmış Kişiler ve Onlara Karşı Tavır (Harbî, Zimmî; Ğanîmet, Cizye ve Harâc)
• Harbî; Fetihle Kurtuluşu Bekleyen Zavallı ya da Fethe Engel Tip
• Zimmî; Fethi Bekleyen Aday, En Azından Fethe Engel Ol(a)mayan Kişi
• Ğanîmet; Fethin Dünyevî Avansı
• Fey’; Düşmandan Ele Geçirilen Arâzîler
• Cizye; Gayr-i Müslimlerin Can ve Mallarını Koruma Bedeli/Yıllık Vergi
• Harâc; Zimmîlerden Alınan Toprak Vergisi
• Tefsirlerden İktibaslar
“Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah’tan bir fetih/zafer (nasip) olursa, ‘sizinle beraber değil miydik’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘sizi yenip (öldürebileceğimiz halde) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah Kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için mü’minler aleyhine asla bir yol/fırsat vermeyecektir.”240
“Biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.” 241
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman; Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit; Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”242
240] 4/Nisâ, 141
241] 48/Fetih, 1
242] 110/Nasr, 1-3
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fetih; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
Fetih; Müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla İslâmiyet’e açmaları, İslâm devleti idaresine almaları demektir. Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen fetih,243 terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kelimesine benzer şekilde, müslümanların gayri müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır; kaynağı da müslümanların geçmiş ve gelecekteki maddî-mânevî zaferlerinden bahseden Feth sûresidir. İslâm sancağı altında Hz. Peygamber ile sahâbîler tarafından gerçekleştirilen zaferlerle dolu sefer ve savaşlar için kaynaklarda sık sık bu terime yer verildiği görülür. Ancak burada kelimenin yalnız maddî yönden fetih mânâsı taşıdığı söylenemez; kelime öncelikle ve daha çok, kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, ikinci olarak da İslâm mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Fetih kelimesinin bu yorumu Hz. Peygamber’in hadislerinden ve Kur’an-ı Kerim’den açıkça anlaşılmaktadır. Medine’nin savaşsız fethedilmesi ve İslâm’a kazandırılması hakkında Rasûlullah’ın, “Ülkeler ve şehirler zorla alınır; Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir”244 dediği kaydedilir. Bu mecâzî kullanımı gösteren Kur’anî delil ise Fetih sûresinin, “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik” meâlindeki ilk âyetidir. Çünkü bu âyet ve daha sonra gelen âyetler askerî bir zaferin değil; Mekkeliler’le h.6; m.628 yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir. Birçok sahâbî bu antlaşmayı kendilerini, Hz. Peygamber’i ve İslâmiyet’i küçük düşürücü mâhiyette bulmuş ve bu durum onları hoşnutsuzluğa ve hatta itaatsizliğe sevketmişti. Hâlbuki Rasûl-ü Ekrem, insanların Allah’ın dâvetine en çok barış ortamında kulak vereceğini bildiği için Mekkeliler’in önerilerini kabul etmişti. Nitekim vahiy onun bu görüşünü desteklemiş ve Hudeybiye Antlaşması’nı “feth-i mübîn (apaçık bir fetih)”245 olarak nitelendirmiştir.
Kur’an’ın birçok yerinde fetihle birlikte ondan türeyen çeşitli kelimelerin geçtiği görülür. Bunlar arasında terimin, savaşla bir yerin İslâm hâkimiyeti altına alınmasını göstermesinin yanında hüküm ve kazâ anlamında kullanılmış olması dikkat çeker;246 fâtihîn de “hükmedenler” anlamını taşımaktadır.247 Feth sûresinin 18 ve 27. âyetlerindeki “fethan karîben” (yakın fetih) ibâresi Hudeybiye Antlaşması’ndan sonraki Hayber’in fethine, Nasr sûresinin 1 ve Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki “el-feth” kelimesi ise Mekke’nin fethine işaret etmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’de fethin hem savaş, hem dâvet ve tebliğ yoluyla gerçekleştirilebileceği açıklanmış bulunmaktadır.
İslâmiyet’in doğuşu sırasında birbirlerine düşmanlık besleyen Arap kabileleri Kur’an’ın irşâdı ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle birleşerek i’lâ-yı kelimetullah için kılıç kuşanan idealist bir iman ve fetih ordusu haline gelmiş, bu ordu sâyesinde İslâm’ın tevhid anlayışı nereye ulaşmışsa o topraklar çeşitli ırk, din ve mezheplerin korunma imkânı bulduğu bir sığınak olmuştur. Böylece müslümanlar, belli
243] feth, çoğulu fütûh, bunun da çoğulu fütûhât
244] Belâzûrî, I/6
245] 48/Fetih, 1
246] 32/Secde, 28-29
247] 7/A'râf, 89
FETİH
- 75 -
bir prensip ve amaç uğruna giriştikleri cihadla yeryüzüne barış, adâlet ve fazilet getirmişler, adâlete ve eşitliğe dayanan bir ictimâî âhenkle fethedip idareleri altına aldıkları yerlere tek İlâh fikrinin ve imanının huzurunu da taşıyarak yeni bir dünya düzeninin müjdelerini vermişlerdir. İslâmiyet, cihad ve onun tabiî sonucu olan fetihlerle müslümanların hâkimiyetine geçen ülkelerin halkının İslâm dinini kabul etmeye zorlanmasını doğru bulmaz. Bu husus Kur’an âyetleriyle sâbittir: “Dinde zorlama yoktur”248 Fethedilen yerlerdeki insanlar, müslüman olma veya cizye ödemek şartıyla eski dinlerinde kalma hürriyetine ve her iki durumda da İslâm devleti hâkimiyeti ve himâyesi altında yaşama hakkına sahiptiler. Bu esas, Hz. Peygamber’in Tevbe sûresinin 29. âyetine dayanarak Tebük Gazvesi sırasında uyguladığı cizye usûlü örnek alınmak sûretiyle ilk fetihlerden itibaren değişmeyen bir prensip halinde benimsenmiştir. Cizye ödemek şartıyla zimmî statüsüne girmeyi kabul edenlere din ve vicdan hürriyeti tanınıp mâbedlerine dokunulmadığı gibi ibâdetlerine de karışılmamıştır. Müslümanlar fethettikleri yerlerde yaşayan insanları, daha önceleri pek çok yerde yapıldığı gibi, öldürme veya köleleştirme yoluna gitmemiş, kendilerine İslâm tebliği ulaştıktan sonra ileride ihtidâ edeceklerini umdukları için onları zimmî statüsüne almayı daha doğru ve insanî bulmuşlardır. Hz. Ömer’in Suriye genel vâlisi Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a gönderdiği tâlimâtın son kısmı bu bakımdan dikkat çekicidir: “Allah’a yemin ederim ki, eğer bu arâziler sahipleriyle birlikte müslümanlara paylaştırılırsa geriden gelecek müslümanlar ve zimmîler konuşacak bir insan dahi bulamayacakları gibi emeklerinin ürünü iş ve kazançlarından da faydalanamazlar; arâzileriyle birlikte taksim edilen insanlar ise müslümanlar sağ kaldığı sürece sömürülürler. Sonuçta bizden sonra da çocuklarımız onların çocuklarını sömürmeye ve köle olarak kullanmaya devam eder. Böylece bu insanlar İslâm dini hüküm sürdükçe müslümanların kölesi kalırlar. Ben buna asla râzı değilim.”249
Bazı şarkıyatçılar ve hıristiyan yazarlar, İslâm fetihlerinin insanları kılıç gücüyle din değiştirmeye zorlama amacını taşıdığı iddiâ etmişler ve müslümanları bir ellerinde kılıç, diğerinde Kur’an olduğu şeklinde tanımlamışlardır. İslâmiyet’in, ilk döneminden bugüne kadarki yayılışının daha çok hıristiyanlığın aleyhine olduğu bilinen bir gerçektir; dolayısıyla bu din mensuplarından gelen ithamların ciddiye alınması doğru değildir. Müslümanlar insanları tevhid inancına dâvet etmişler ve bu uğurda büyük gayret göstermişlerdir; ancak, kimseyi zorla İslâmiyet’e sokmamışlardır. Hemen her yerdeki fetihleri kitleler halinde İslâm’a katılmalar tâkip etmiş ve bu katılmalar, mühtedîlerin İslâm’ın en doğru din olduğu yolundaki inanç ve tercihleriyle gerçekleşmiştir. Mısır’ın fethine iştirak etmiş olan Ziyâd bin Cez ez-Zübeydî’nin anlattıkları, müslamanları fetihlerden sonra nasıl davrandığını en güzel şekilde ortaya koymaktadır: “... Elimizdeki Mısırlı savaş esirleriyle birlikte toplandık; hıristiyanlar da geldiler. Biz her esiri, İslâmiyet’i veya hıristiyanlığı tercih etmesi husûsunda serbest bıraktık. Birisi İslâm’ı seçtimi biz fetih sırasındakinden daha kuvvetli bir sesle tekbir getiriyor ve onu yanımıza alıyorduk. Hıristiyanlığı seçenler olunca da hıristiyanlar bağırarak onu yanlarına alıyorlardı; biz de cizyesini bağlıyor, ancak buna sanki içimizden biri onlara katılmış gibi çok üzülüyorduk...”250
248] 2/Bakara, 256; ayrıca bk. 10/Yûnus, 99; 18/Kehf, 29
249] Ebû Yûsuf, el-Harâc, II/197-203
250] Taberî, Târih I/2582-2583
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm fetihleri devletin sınırlarının genişlemesini sağlamakla birlikte, gayri müslimleri zorla müslüman yapmayı hedef almıyor, onları yalnızca İslâm devletinin himâye ettiği insanlar statüsüne sokmakla yetiniyordu. Bir başka ifade ile, onların zorla müslüman olmalarını değil; İslâm’a tâbi olmalarını, İslâm’a girmeden Allah’a itaat etmelerini sağlıyordu. Çünkü zorla dine girenlerin müslümanlığından kendilerine de İslâm ümmetine de bir hayır gelmeyeceği, ayrıca insanları ölümle tehdit ederek müslüman yapmanın münâfıklığı körüklemekten ve toplumdaki münâfık sayısını arttırmaktan başka bir sonuç vermeyeceği biliniyordu.
Fetihler sonucunda İslâm devletinin himâyesi altına alınan insanlar, hem İslâm’ın sâfiyet ve ulviyetini müşâhede etmek, hem de tevhid potasında temizlenip sevgi, adâlet, merhamet, insaf ve iman sahibi olmuş müslümanları tanımak sûretiyle doğrunun eğriden, güzelin çirkinden, tevhidin şirkten farkını müşahhas bir şekilde idrâk etme imkânına kavuşmuşlar, dolayısıyla da memleketin yeni sahiplerinin müsâmahakâr, eski idarecilerle kıyas kabul etmeyecek derecede adâletli, insaflı, insan hak ve haysiyetine saygılı olduklarını bizzat görmüşlerdir. Böylece Allah’ın rızâsı yolunda girişilmiş olan ve “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din de tamâmen Allah’ın oluncaya kadar”251 kâfirlerle yapılan cihad i’lâ-yı kelimetullahı gerçekleştirmiştir. Fethedilen yerlerde Allah’ın adı okunan ezanlarla, Kur’an hükümlerinin uygulanmasıyla, dinin esaslarının ve yüceliğinin yayılmasıyla, zâlim idârecilere son verilip İslâm’ın insanlara tebliğ edilmesine engel olanların saf dışı bırakılmasıyla ve hak, adâlet ve iyilik yapma ilkeleri üzerine kurulan, insanın insana değil; yalnız Allah’a kulluk ettiği bir idâre sisteminin getirilmesiyle yüceltilmiştir. Buralarda yaşayanlar, kendilerine hiçbir müdâhalede bulunulmaksızın şahsî irâdeleriyle İslâmiyet’i kabul etme imkânına kavuşmuşlardır. İslâmiyet’i kabul etmeyenlerden ise yahûdi, hıristiyan ve mecûsiler kendi dinlerinde kalmışlardır; çünkü “hidâyet Allah’tandır.”252
İslâm fetihlerinin esas gâyesi i’lâ-yı kelimetullahtır. Nitekim Hz. Peygamber’e, Allah yolunda olan kimdir? Ğanîmet kazanmak için harp eden mi, cesâretiyle şöhret kazanma amacında olan mı, yoksa kabilesiyle dayanışma halinde bulunduğunu göstermek isteyen mi?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Hiçbiri değil; Sadece Allah’ın adını yüceltmek için savaşan kimse Allah yolundadır.”253 İslâm futûhat tarihinde önemli bir yere sahip olan Türkler’e Oğuz Destanı’nda hedef gösterilen, “büyük nehirlere ve büyük denizlere varma” şeklindeki “kızılelma” da, bu ulusun müslüman olmasından sonra yeni bir şekle dönüşmüş ve “i’lâ-yı kelimetullah” halini almıştır.
Şarkıyatçılar, Kur’an hükümlerinin yeryüzünde hâkim kılınması ve İslâm dâvet ve tebliğine engel olan unsurların ortadan kaldırılması için yapılan cihad ve bunun sonucunda gerçekleşen fetihlerle, insanların kendi istekleri doğrultusunda İslâmiyet’i benimsemeleri arasındaki farkı anlamamışlar veya anlamaz görünmeyi tercih etmişlerdir. Müslümanların fethettikleri yerlerde bugün dahi varlıklarını sürdüren gayri müslimlerin bulunduğunu gören bazı şarkıyatçılar ise İslâm fetihlerinin en büyük hedefinin ğanîmet ve maddî menfaat elde etmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. İslâm fetihlerinin başarı sebepleri arasında tarihî, coğrafî, siyasî,
251] 8/Enfâl, 39; 2/Bakara, 193
252] 10/Yûnus, 99; 88/Ğâşiye, 21-22; 13/Ra'd, 27
253] Buhârî, İlim 45, Cihad 15, Tevhid 28; Müslim, İmâre 149-151
FETİH
- 77 -
askerî ve iktisadî birçok unsurun bulunduğunda şüphe yoktur. Özellikle savaşlardan sonra ele geçirilen ğanîmetler, zimmî statüsüne giren gayri müslimlerin ödedikleri cizye ve Hz. Ömer’in ğanîmet statüsü dışına çıkararak yerli halkın elinde bıraktığı topraklardan alınan haraç, müsteşrikler tarafından fetihlerin önemli bir muharrik unsuru olarak gösterilmektedir. İslâm dini, ğanîmetler ve vergiler konusunda son derece gerçekçidir. Savaşlardan sonra elde edilecek ğanîmetlerin nasıl dağıtılacağı husûsu, hicretin ikinci yılında Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan Enfâl sûresinin 41. âyetiyle bir esasa bağlanmıştır. Cizye ve harâcın nasıl paylaştırılacağını ise Hz. Ömer kurduğu divan teşkilâtının yardımıyla tespit etmiş ve fey gelirlerinin Haşr sûresinin 7 ve 10. âyetlerine istinâden, İslâm’a yaptıkları hizmetlere göre bütün müslümanlara dağıtılması usûlünü getirmiştir. Fetih sûresinde müslümanlara ğanîmet vaad edilerek ödüllendirilecekleri beyan edilmiş,254 Hz. Peygamber de, bazı yerlerin fethedileceğine ve müslümanların ğanîmet elde edeceklerine dair söylediği, “Kisrâ ve Kayser’in hazineleri de Allah yolunda taksim edilecektir”255 gibi hadislerle planlı bir fetih hareketini hedef göstermiştir. Bununla birlikte ğanîmet İslâm fetihlerinin sebebi değil; bir sonucudur. Çünkü İslâm’da ğanîmet ele geçirmek, bir soyun hâkimiyetini veya bir ırkın galebesini sağlamak yahut şan ve şeref elde etmek maksatlarıyla savaş yapılması câiz görülmemiştir.
İslâm fetihlerinin en bâriz özelliği devamlı ve kalıcı olmalarıdır. Hıristiyan taassup ve barbarlığı ile Haçlı zihniyetinin emri altına giren engizisyon mahkemelerinin sekiz asra yaklaşan Endülüs’teki İslâm hâkimiyetini sona erdirmesi ve 200 yıldan beri modern Haçlı zihniyetiyle Rumeli ve Balkan müslümanlarının yerlerinden sökülüp atılmalarına yönelik günümüzdeki katliamlar bir tarafa bırakılacak olursa, tarih boyunca fetihler sonucunda ele geçen ve İslâm’a açılan toplarlarda bugün de hâlâ müslüman ulus ve devletlerin yaşadıkları görülür. Bu gerçek, İslâm fetihlerinin geçici değil; devamlı, kalıcı ve aynı zamanda çok tesirli ve köklü olduğunun açık bir delilidir. Bu durum, tevhid akîdesini esas alan ve fıtrî bir din olan İslâmiyet’in taşıdığı ehemmiyetle müslümanların fethettikleri yerleri en iyi şekilde yönetmelerinin bir sonucudur. İslâm’a sonradan açılan topraklara müslümanların yerleştirilmesi, mevcut şehirlerin imarının yanında yenilerinin kurulması, çeşitli İslâm müesseselerinin hayatı daha iyi yaşanır hale getirmesi, başta Kur’ân-ı Kerim öğretimi olmak üzere dinî ilimlerin ve İslâm kültürünün yaygınlaştırılması, günlük hayatın ihtiyaçlarına cevap verecek ticarî ve iktisadî faâliyetlerin kesintisiz sürdürülmesine imkân tanınması gibi hususlar bu bölgelerin İslâmlaştırılmasında önemli rol oynamıştır. Gerek kılıçla, gerekse barış yoluyla fethedilen memleketlerin sâkinleri, herhangi bir zorlamaya mâruz kalmadıkları halde âdeta birbirleriyle yarışırcasına müslüman olmuşlardır. Çünkü onlar İslâm’ı, onun kitabı Kur’an’ı, Hz. Peygamber’in yüce kişiliğini ve sünnetini müslümanların şahsında müşâhede ederek sevmiş ve benimsemişlerdir. Müslümanlar da fethettikleri yerlerde zimmî statüsüne giren çeşitli inançlara mensup her sınıf, cins, renk ve ırktan gayri müslimi, “Sizin dininiz size, benimki bana”256 âyeti uyarınca can, mal, ırz ve nâmusları ile ibâdet ve mâbedlerine hürmet etmek sûretiyle Allah’ın yarattığı birer varlık olarak karşılamıştır. Sevgi, adâlet, merhamet ve insafı aziz
254] 48/Fetih, 19
255] Buhârî, Cihad 157
256] 109/Kâfirûn 6
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tutup İslâm sulh ve selâmetini bütün dünyaya yaymaya ve uygulamaya çalışarak sonuçta bu dini cihanşümul/evrensel bir hale getirmişlerdir.
İslâm dünyasında gerçekleştirilen fetihlerle ilgili çok zengin bir literatür bulunmaktadır. Başta İbn Cerîr et-Taberî’nin (ö. 310/923) eseri olmak üzere, kronolojik esaslara göre kaleme alınmış tarih kitaplarından başka, bir şehir veya bölgenin fethine dâir müstakil kitap ve risâleler de yazılmıştır. Sâlih Ahmed el-Alî, ilk dört asırdaki İslâm fetihlerini anlatan ve İbnü’n-Nedim’in Kitâbü’l-Fihrist’inde yer alan Arapça eserleri toplayarak F. Rosenthal’in A History of Muslim Historigraphy257 adlı kitabından Arapça’ya yaptığı tercümede bir araya getirmiştir.258 Hicretin ilk üç asrında gerçekleştirilen İslâm fetihleriyle ilgili en kıymetli eser, başta bir yerin barış veya savaş yoluyla ele geçirilmesine dair haberler ve buna bağlı olarak muâhedelerle belirlenen cizye ve haraç miktarlarını zikreden, arkasından da fetihlerden sonraki imar ve iskân faâliyetlerine ve yapılan câmilere, iktâ edilen veya mera haline getirilen topraklara âit rivâyetlere yer vererek İslâmlaştırmaya âit bütün gelişmeleri anlatan Belâzûrî’nin (ö. 279/892-893), Fütûhu’l-Büldân’ıdır. Türk müslüman devletleri geleneğinde ise yine tarih kitaplarının yanında gazânâme, gazavâtnâme, fetihnâme, zafernâme gibi adlarla çok zengin bir literatür meydana getirilmiştir. 259
Fetih sözcüğü, açmak anlamından ayrı olarak, kapalı bilgilere açıklık kazandırma, öğretme ve bilgilendirme yardım etme/gönderme, kapalı/belirsiz işleri açığa çıkardığı için karar/hüküm verme ve kapalı bir kapıyı açtığı için zafer anlamlarına da gelir. Şu halde fetih sözcüğü, hem maddî, hem de mânevî açmalar/açılımlar için kullanılabilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de Fetih Kelimesinin Anlamları
Kapalı Bilgilere Açıklık Kazandırma: “Biz sana apaçık bir fetih verdik.”260 âyetindeki fetih, birkaç şekilde yorumlanmıştır:
1) Mekke’nin fethi anlamındadır.
2) Hz. Peygamber’e açılan bilgiler, ödül yolu olan hidâyetler, günahlarının bağışlanmasına sebep olan makamât-ı mahmûde anlamındadır.261
3) Buradaki fetih sözcüğüne, “karar/yargı” (kazâ) anlamı da verilmiştir.262
4) Bu âyette, “Biz senin için apaçık bir zaferin önünü açtık” karşılığını uygun gören Muhammed Esed, zaferi, İslâm’ın Arabistan’da kazanacağı zaferlere kapı açan Hudeybiye Antlaşması’nın sağladığı üstünlük olarak yorumlar.263
Öğretme ve Bilgilendirme: Fetih, bir konuda öğretme ve bilgilendirme durumunu anlatabilir: “Mü’minlerle karşılaştıkları zaman, ‘inandık’ derlerdi. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında, ‘Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler (koz olarak kullansınlar)
257] Leiden 1968
258] İlmü't-Târih Inde'l-Müslimîn, s. 283-287
259] Mustafa Fayda, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 12, s. 467-470
260] 48/Fetih, 1
261] Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 557
262] İbnü'l-Cevzî, Nüzhetu'l-Ayûni'n-Nevâzır, s. 462; Mukatil bin Süleyman, el-Vücûh ve'n-Nezâir, s. 93
263] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, c. 3, s. 1045
FETİH
- 79 -
diye mi, Allah’ın size açıkladığını (öğrettiğini; -fetehallahu-) onlara anlatıyorsunuz? Bunu hiç düşünmüyor musunuz?’ derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah’ın bildiğinin farkında değiller mi?”264
Karar/Yargı Bildirme: Bu anlamda kullanıldığında masdarı, fetih olarak değil; daha çok fitâh olarak kullanılır. “feteha’l-kadıyyete” veya “feteha beynehumâ” biçiminde kalıplaşır.265 Nitekim Kur’an’ın birkaç âyetinde, bu anlam ve kalıplaşma özellikleriyle kullanılmıştır; özellikle bu kullanım peygamberlerin kavimleriyle ilgili olarak gerçeği ve haklıyı ayrıştırma yakarışları arasında yer almıştır.266
Yüce Allah’ın “karar verici” (Fettâh) ve “en iyi karar verici” (hayru’l-fâtihîn) sıfatları da bu anlamdan köken almıştır: “De ki: Rabbimiz sonunda hepimizi toplar. Aramızda adâletli hüküm (yeftehu) verir. Karar verici (el-Fettâhu) ve bilen, ancak O’dur.”267 Hz. Şuayb, kavminin tehditleri sonunda şu yakarışta bulundu: “... Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakça hüküm ver (-iftah- hak neyse ortaya çıkar). Sen hükmedenlerin en iyisisin (hayru’l-fâtihîn).”268 Bu anlam özellikleri, “hüküm” kökenli türevlerle de ilişkilidir.
İlâhî Yardım Gönderme:
a) İlâhî Yardımın Engellenilmezliği: Allah, göndereceği yardımın tek karar vericisidir; “Allah’ın insanlara verdiği(yeftehu) rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini de, ardından kimse açamaz. O, güçlü ve hakîmdir/bilgedir.”269 “Yardım bekleme yakarma” anlamı için270 “İnsanlardan peygamberin haberini duyma, kitaplardan çıkarma, Allah’tan zafer isteme ve putatapanlara karşı peygamberle zafere erişme” anlamları da verilir.271
Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ve büyüklük taslayanlar İlâhî yardımdan nasipsizdir: “Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz (lâ tufettehu). Deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete de giremezler. Suçluları böyle cezâlandırırız.”272
b) Bereket Gönderme: Allah, âyetlerini yalanlayanlara ve inkârcılara, bereket kapılarını açmaz: “(Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar) kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık (fetahnâ). Kendilerine verilene sevinince, ansızın onları yakaladık da mutsuz kalıverdiler (rûhen çöktüler).”273 “Eğer kasabaların halkı, iman etmiş ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bereketlerini/bolluklarını verirdik (le-fetahnâ). Ama gerçeği yalanladılar. Bu yüzden yaptıklarına karşılık onları yakalayıverdik.”274
264] 2/Bakara, 76-77
265] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 557
266] Bk. 7/A'râf, 89; 32/Secde, 28-29; (Yevme'l-feth: Karar günü; istedikleri ve bekledikleri azap günü); 34/Sebe', 26
267] 34/Sebe', 26
268] 7/A'râf, 89
269] 35/Fâtır, 2
270] bk. 2/Bakara, 89
271] Bk. Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 558
272] 7/A'râf, 40
273] 6/En'âm, 44
274] 7/A'râf, 96
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yıkım ve İlâhî Azap Gönderme: Fetih sözcüğü, İlâhî azâbın bazı gerçekleşme yolları için de kullanılabilir: “Yok ettiğimiz kasaba halkının, âhirette cezâ görmek üzere Bize dönmemesi imkânsızdır. Ye’cûc ve Me’cûc’un seddi fethedildiği (yıkıldığı) zaman, her dere ve tepeden boşanırlar.”275 “Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman, ümitsiz kalıverdiler.”276
Hz. Nûh’un kavmi, peygamberlerini yalanlayınca, Allah gök kapılarını seller gibi boşanan sularla açtı.277
Zafer:
a) Zafer Karşısında Münâfıkların Bocalamaları: “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah’tan bir fetih/(zafer (nasip) olursa, ‘sizinle beraber değil miydik’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘sizi yenip (öldürebileceğimiz halde) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için mü’minler aleyhine asla bir yol/fırsat vermeyecektir.”278 Âyetin sonundaki duyuru, tamamen mânevî/rûhî bir içeriğe sahiptir, hayatın değişkenlik gösteren maddî şartlarına uygulanamaz. Zira “inkârcılar” bazen şanslı günlerinde olabilirler, dolayısıyla mü’minler üstünde geçici bir üstünlük sağlayabilirler.279
Münâfıklar yahûdi ve hıristiyanların hayat tarzlarını taklide çalışarak onlara karşı iyi niyetlerini gösterme yarışına girerler: “Kalplerinde hastalık olanların ‘bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz’ diyerek, onlara (kitap ehline) koştuğunu görürsün. Ama Allah, bir zafer (fetih) verir veya katından bir emir getirirse kalplerinde gizlediklerine içleri yananlara dönerler.”280
b) Sâdık Mü’minlerin Zaferi: “İşte bu, Allah’ın inkârcıların düzenini zayıflatıp yok etmesidir. Zafer (fetih) istiyorsanız, alın görün işte fethinizi/zaferinizi. (Peygambere karşı gelmekten/günahtan) vazgeçerseniz, sizin iyiliğinize olur. Yok tekrar dönerseniz, Biz de döneriz. Topluluğunuz kalabalık da olsa, size hiçbir fayda vermez. Allah, mü’minlerle berâberdir.”281 Bu âyetteki hitabın mü’minlere mi, yoksa müşriklere mi yönelik olduğu müfessirler arasında tartışmalıdır. Her iki yoruma da elverişliliği sağlayan unsurlar, “fetih” (zafer/karar) “fie” (ordu/topluluk) ve biraz ikincil de olsa “neûd” (vaadden döneriz/tekrar bozguna uğratırız) sözcükleridir. Ancak âyetin bağlamına, özellikle önceki âyetlere bakılırsa, hitâbın mü’minlere yönelik olduğu belirginleşir.
Âyetin mü’minlere hitap ettiği benimsenirse, iman edenler inançlarına ve doğru yoldaki eylemlerine sâdık kaldıkları sürece, Allah’ın onlarla birlikte olacağı; onlar gerçek mü’minler olmadıkça, gelecekte ne kadar büyük topluluklar oluştururlarsa oluştursunlar, güçsüz ve mukavemetsiz kalacakları yolunda müslümanlara bir uyarı durumunda olduğu anlaşılır.282
Âyetteki fetih sözcüğü, ayrıca, “zafer, karar ve iyilikler” olarak da
275] 21/Enbiyâ, 95-96
276] 23/Mü'minûn, 77
277] 54/Kamer, 9-11
278] 4/Nisâ, 141
279] Bk. Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, c. 1, s. 172 -157-
280] 5/Mâide, 52
281] 8/Enfâl, 18-19
282] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, c. 1, s. 325 -21-
FETİH
- 81 -
yorumlanmıştır. Buna göre, “bunları istiyorsanız, Peygamberin gelişiyle onlara kavuşmuş bulunuyorsunuz” anlamı ortaya çıkar.283
“Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih (zafer) sağlamışızdır.”284
c) Yakın Zafer (Fethun Karîb): Allah, Peygambere bağlılığını kanıtlayan ve pekiştiren mü’minlere yakın bir zafer (fethun karîb) vaad etmiştir: “Andolsun ki Allah mü’minlerden, ağaç altında sana beyat ederken râzı olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik (sekînet/ iç huzuru) bahşetmiş yakında gerçekleşecek bir zafer (fethun karîb) ve ele geçirecekleri bol ğânîmetlerle ödüllendirmiştir. Allah, güçlü ve hakîmdir/bilgedir.”285 Birçok müfessir, bu zaferin, Hudeybiye Antlaşmasından birkaç ay sonra meydana gelen Hayber’in fethiyle bağlantılı olduğunu belirtir. Ama aslında burada kastedilen anlamın daha geniş olması kuvvetle muhtemeldir; yani hicrî 8. yılda Mekke’nin kansız bir şekilde fethedilmesi, İslâm’ın bütün Arap Yarımadası’nda üstünlük sağlaması ve nihâyet, Hz. Peygamber’in halifeleri döneminde İslâm birliğinin olağanüstü genişlemesi.286
“... Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka yakın zamanda bir fetih verecektir.”287 Buradaki fetih de, yukarıdaki âyette yer alanla bağlantılıdır.
Fetih, Allah yolundaki harcamaların erdemlilik ayracıdır; “Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda niçin infak edip sarfetmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infak eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarfedip savaşan kimselerle bir değildir, berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine en güzeli (cenneti) vaad etmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.”288 Buradaki fetih, müslümanların hâlâ zayıf ve geleceklerinin belirsiz olduğu bir zamanda, Mekke’nin hicrî 8. yıldaki fethi olarak yorumlanmıştır. Ancak, daha geniş bir çerçevede düşünülerek, “zor ve sıkıntılı zamanlar” olarak anlaşılması daha uygun görünüyor.
“Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticâreti/yolu göstereyim mi? Allah’a ve Peygamberine iman edersiniz. Allah yolunda, mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bilseniz bu, sizin için, en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahlarınızı bağışlar. Sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş işte budur. Bundan başka, sevdiğiniz bir şey daha var: Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer (nasrun minallah ve fethun karîb). İman edenleri müjdele. Ey iman edenler! Allah’ın dininin yardımcıları olun...”289 Müfessirler, bu zafer vaadini, müslümanların savaşla gelen fetihlerinin bir öngörüsü olarak değerlendirirler. Ama bunun, Kur’an mesajının mânevî zaferini ve daha önce onu anlamamış olanlar arasında hızla yayılmasını kastettiği ihtimali daha kuvvetlidir.290
d) Zafer (Nasr) Sûresi: Mina’da Hz. Peygamber’in hicrî 10. yılın Zilhicce ayında gerçekleştirdiği Vedâ Haccı sırasında yanivefatından yaklaşık iki ay önce nâzil olan bu sûre, kesinlikle onun insanlığa duyurduğu son tam sûredir. Bir gün
283] Râgıp el-İsfehânî, a.g.e. s. 558
284] 48/Fetih, 1
285] 48/Fetih, 18-19
286] Muhammed Esed, a.g.e., c. 3, s. 1048 -22-
287] 48/Fetih, 27
288] 57/Hadîd, 10
289] 61/Saff, 10-13
290] Muhammed Esed, a.g.e. c. 3, s. 1145 -13-
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce, “Sizin dininizi tamamladım.” (5/Mâide, 3) âyeti inmişti. Hz. Peygamber’in Nasr sûresinin nüzûlünden sonra aldığı tek vahiy, Allah’a dönüşü ve hesap görülmesini hatırlatan 2/Bakara, 281 âyeti olmuştur.291
Sûre, mü’minleri sayıca çoğalsalar bile, Allah’ı unutmamaya çağırır: “Allah’ın yardımı ve zafer (feth) günü gelip insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd edip överek tesbih et. O’ndan bağışlanma dile (istiğfâr et). O, tevbeleri daima kabul eder.”292 Buradaki fetih sözcüğü; yardım, zafer, karar ve Allah’ın açımladığı bilgiler anlamlarına ihtimallidir.293
Fettâh; Kapıları Açan Allah Teâlâ
Fettâh; Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) biridir. “Bir şeyi açmak, taraflar arasında hüküm vermek, birine yardım edip zafere ulaştırmak” anlamındaki “feth” kökünden mübâlağa ifâde eden bir sıfat olup “iyilik kapılarını açan, bütün anlaşmazlıkların nihâî hakemliğini yapmak sûretiyle mutlak adâleti gerçekleştiren, hak ile bâtılı birbirinden ayırıp durumu açıklığa kavuşturan, mazlumlara yardım edip mü’min kullarına zafer veren” mânâlarına gelir. Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak isteyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; sevdiği kullarına melekûtunun (gözle görülmeyen âlemin) kapılarını açıp, kalp gözlerinden perdeyi kaldıran anlamlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyrulur: “O (Allah Teâlâ) Fettâh’tır; Alîm’dir.”294 Fethin asıl anlamı olan “açma” eyleminin sonuçları dış duyularla algılandığı gibi, kalp gözüyle de (bâtınî hisler) idrâk edilebilir. Râgıb el-İsfehânî, “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘gözlerimiz boyandı, daha doğrusu biz büyülenmişler zümresiyiz’ diyeceklerdir.”295 meâlindeki âyetleri, Allah’a nisbet edilen birinci grup açma eylemine örnek olarak göstermiştir. Sonuçları kalp gözüyle algılanan açma fiili bazen fakr u zarûreti ortadan kaldırmak gibi dünyevî, bazen de bilinmezliği kaldırmak türünden mânevî olabilir.296 Fethin “hakemlik veya hâkimlik yapmak, nusret ve zafer vermek” mânâları da “açmak” şeklindeki temel mânâ ile bağlantılıdır. Çünkü hâkim iki hasım arasında kapalı kalan hak ve adâlet kapısını açarak karar vermektedir. Zafere ulaştırmak da haklılık ve ğanîmet kapısını açmak demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.297 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)298 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)299 şeklinde tavsif
291] Muhammed Esed, a.g.e., c. 3, s. 1317
292] 110/Nasr, 1-3
293] Râgıp el-İsfehânî, a.g.e., s. 557; Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 497-504
294] 34/Sebe', 26
295] 15/Hıcr, 14-15
296] bk. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, 'fth' md.; Kamus Tercümesi, I/936
297] 6/En'âm, 59
298] 7/A'râf, 80
299] 34/Sebe', 26
FETİH
- 83 -
edilmektedir.
Hadislerde de fetih kavramı mâzi ve muzâri sigaları ve Kur’an’daki mânâları ile Allah’a nisbet edilmiştir. Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadiste,300 Fâtih ismi, esmâ-i hüsnâ listesine yer veren Tirmizî’nin es-Sünen’inde de301 “Fettâh” ismi Allah’a izâfe edilmiştir. İbn Mâce’nin listesinde ise Fettâh ismine rastlanmamaktadır. Fetih kavramının hakiki veya mecâzî mânâdaki “kapı” kelimesiyle yakın ilgisi olduğu şüphesizdir. Nitekim kelimenin Kur’an ve hadislerdeki kullanımında bu husus açıkça görülmektedir. Müslim’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, câmiye girerken, “Allahumme’ftah lî ebvâbe rahmetik (Allah’ım, bana rahmet kapılarını aç)!”302 şeklinde duâ edilmesini öğütlemiştir.
Kelâm âlimleri, kelimenin sözlük anlamını ve Allah’a nisbet edilen bir isim olarak Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışını göz önünde bulundurarak Fettâh ismine öncelikle “hâkim” (kadı) mânâsını vermeyi tercih etmişlerdir. Sebe’ sûresinde bu ismin yer aldığı âyetten önceki âyetlerde müşriklere hitap edilmekte, hidâyet ve dalâletin müslümanlarla müşriklerden hangisinde bulunduğu hususu tartışılmakta303 ve devamında şöyle denilmektedir: “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda adâletle hüküm verecektir. O âdil bir hâkimdir (fettâh), her şeyi bilendir.”304 Ebû Mansur el-Mâturidî, buradaki hâkimliğin hidâyet ve dalâletin hangi tarafa âit olduğunun belirlenmesi mânâsına geldiğini söylemiş ve Fettâh isminin “bilinmezlik perdesini kaldırıp gerçeği ortaya koyan” anlamına gelebileceğini ifâde etmiştir.305
Kâinatta vuku bulan her şey İlâhî kudretin ürünü olmakla birlikte, Allah madde dünyasında meydana gelen her şey için bir maddî sebep yaratmıştır. Buna bağlı olarak O’nun Fettâh ismiyle açtığı her kapının duyularla algılanabilen bir açısı ve yakın sebebi mevcuttur. Bunu göz önünde bulunduran esmâ-i hüsnâ müellifleri Fettâh isminin tecellî örneklerini mânâ âleminden vermeye özen göstermişlerdir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, Fettâhı “kullarına rızık ve rahmet kapılarını açan, işlerinin ve teşebbüslerinin önündeki tıkanıklığı gideren, gerçeği görebilmeleri için kalpleri ve basîretlerinin üzerindeki perdeleri kaldıran” diye tefsir etmiştir.306 Gazzâlî, “Fettâh”a, “yardımıyla her kapalı şeyin açıldığı ve hidâyetiyle her müşkülün çözüldüğü isim” şeklinde mânâ verdikten sonra, şöyle demektedir: “Bazen ülkeleri düşmanlarının ellerinden çıkarıp peygamberleri için fetheder ve, “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik”307der. Bazen de velîlerinin kalplerinden perdeyi kaldırıp yüceliğinin iklimine ve azametinin güzelliğine giden kapıları onlar için açar ve, “Allah’ın insanlara açacağı rahmeti kimse tutamaz. O’nun tuttuğu rahmeti de kimse salıveremez”308 der. Gayb ve rızık anahtarlarını elinde bulunduran Allah elbette Fettâh olmaya lâyıktır”.309 Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Fettâhın üç ilgi
300] Müsned, VI/24
301] Deavât 82
302] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 68
303] 34/Sebe', 24-25
304] 34/Sebe', 26
305] Te'vîlâtu'l-Kur'an, vr. 596a
306] Tefsîru'l-Esmâ ve'd-Deavât, vr. 12b
307] 48/Fetih, 1
308] 35/Fâtır, 2
309] Gazzâlî, el-Mekasıdu'l-Esnâ, s. 91-92
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alanı olduğunu söyler:
a) Yokluk kilidini açıp nesne ve olaylara varlık kazandırmak,
b) Bilinmeyeni kelâmı ile açıklamak ve her müşkülü çözmek,
c) Rızık ve nasip kilitlerini açmak. Bu sonuncu tecellî kıtlıktan sonra yağmur, fakirlikten sonra zenginlik vermek sûretiyle maddî alanda olabileceği gibi, üzüntüyü sevince, sapıklığı hidâyete, mâsiyeti tâate, günahkârlığı tevbeye, mağlûbiyeti zafere ve cehâleti ilme çevirmek sûretiyle mânevî alanda da gerçekleşebilir.310 İmam Kuşeyrî’ye göre Allah’ın Fettâh olduğunu bilen bir insana yakışan, O’nun lutuf ve kereminin mutlaka geleceğini ummak, acele etmeyip İlâhî hükmün yerini bulmasına hazır olarak beklemek ve O’nun hükmünde zaman açısından herhangi bir değişikliğin olmayacağını bilmektir.311
Esmâ-i hüsnâyı kendine özgü bir yöntemle tasnife tâbi tutan Ebû Abdullah el-Halîmî, Fettâhı Allah’ın kâinatı yönetmesini ifâde eden isimler grubu içinde mütâlaa etmiştir.312 Bu tespit, isâbetli olmakla birlikte, yukarıda söz konusu edilen mânâları göz önünde bulundurarak Fettâha âit tecellîlerin insana yönelik olduğunu söylemek gerekir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre Fettâh, “anlaşmazlıkları çözen (hâkim), hak ile bâtılı birbirinden ayıran” mânâsına alındığı zaman kelâm sıfatı yoluyla tecellî edeceğinden zâtî sıfat niteliği taşır. “Zafer veren, rızıklandıran, kalp gözünü açıp hidâyet lutfeden” anlamına geldiği yerlerde ise fiilî sıfatlar grubuna girer.313 Ayrıca Fettâh “hâkim” mânâsıyla, doksan dokuz isimden olan Hakem ve Muksıt isimleri ve Kur’an’da Allah’a nisbet edilen “kazâ” ve “fasl” kavramlarıyla belli bir ilgi içinde bulunduğu gibi, “rızık ve rahmet kapılarını açan” mânâsı yönünden Bâsıt, Muğnî, Mukît, Rezzâk, Rahmân ve Rahîm isimleri ve “zafer veren” anlamıyla da Mevlâ ve Nasîr isimleriyle mânâ yakınlığına sahip bulunmaktadır. 314
Kur’ân-ı Kerim’de Fetih
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.315 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)316 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)317 şeklinde tavsif edilmektedir.
“Allah katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayan bir Kitap geldiği zaman, -ki bundan önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler. Artık, Allah’ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.”318
310] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, el-Emedü'l-Aksâ, vr. 99b
311] İbn'l-Arabî, et-Tahbîr fi't-Tezkîr, s. 42
312] el-Minhâc, I/202
313] el-Emedü'l-Aksâ, vr. 99b
314] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 482-483
315] 6/En'âm, 59
316] 7/A'râf, 80
317] 34/Sebe', 26
318] 2/Bakara, 89
FETİH
- 85 -
“Onlar, sizi gözetleyip duruyorlar. Size Allah’tan bir fetih (zafer ve ğanîmet) gelirse: ‘Sizinle birlikte değil miydik?’ derler. Ama, kâfirlere bir pay düşerse: ‘Size üstünlük sağlamadık mı, mü’minlerden size (gelecek tehlikeleri) önlemedik mi?’ derler. Allah, kıyâmet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol (fırsat) vermez.”319
“İşte kalplerinde hastalık olanların: ‘Zamanın, felâketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz’ diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de onlar nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır.”320
“Eğer fetih istiyor idiyseniz, işte size fetih; ama eğer (inkârdan veya eski yaptıklarınızdan) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok geri dönerseniz Biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa, size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah, mü’minlerle beraberdir.”321
“(Peygamberler) Fetih istediler. (Sonunda) Her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.”322
“(Rasûlüm!) Kur’an’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.”323
“Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyor iseniz, şu fetih ne zamanmış?’ De ki: Fetih günü inkâr edenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre tanınmaz.”324
“Şüphesiz Biz, sana apaçık bir fetih verdik.”325
“Ve sana şanlı bir zaferle Allah yardım eder, zafer verir.”326
“Andolsun Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir.”327
“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse mutlaka siz Mescid-i Harâm’a güven içinde saçlarınızı tıraş etmiş (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasip) kıldı.”328
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı vaad etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”329
319] 4/Nisâ, 141
320] 5/Mâide, 52
321] 8/Enfâl, 19
322] 14/İbrâhim, 15
323] 28/Kasas, 85
324] 32/Secde, 28-29
325] 48/Fetih, 1
326] 48/Fetih, 3
327] 48/Fetih, 18
328] 48/Fetih, 27
329] 57/Hadîd, 10
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan yardım/zafer (nusret) ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele.”330
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman; Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit; Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”331
Fetih Sûresi
Fetih Sûresi, Kur’an-ı Kerîm’in kırk sekizinci sûresidir. Medine’de, Hudeybiye antlaşmasından sonra Hicret’in altıncı yılında nâzil olmuştur. Yirmi dokuz âyet, beş yüz altmış kelime, iki bin dört yüz otuz üç harftir. Fâsılası elif harfidir. Adı sûrede geçen feth kelimesine dayanır: “Biz sana apaçık bir fetih verdik (müjdeledik)”332 Fetih: Bir yeri almak, zaptetmek, ele geçirmek demektir. Sûrenin konusu, kendisinden önce yer alan Muhammed sûresindeki gibi savaş ve fethin müjdelenmesidir.
Sûre, müslümanların geleceğine dâir müjdeler ihtivâ etmektedir. Hudeybiye andlaşmasından önce Rasûlullah (s.a.s.) rüyasında sahâbîleriyle birlikte Mekke’ye gittiklerini ve orada umre ziyâretini yaptıklarını gördü. Bir peygamber için rüya ayrı bir önem ifade eder; Çünkü onların rüyaları bir çeşit vahiydir. Bunun üzerine Rasûlullah ashâbına umreye gitmek üzere hazırlık yapmalarını ve çevreye haber gönderilmesini emretti. Muhâcir ve Ensâr hazırlıklarını yaptılar. Ancak çevre kabîlelerden çağrıya icâbet etmeyenler oldu. Çünkü hicretten sonra Mekkeliler, beş yıldır hiçbir müslümanı Mekke’ye sokmamışlardı. Mekkelilerden izin almadan yapılan bu yolculuk sonucunda müslümanların bir katliâma tâbi tutulacaklarını sanıyorlardı. Hac mevsiminde Mekke’nin kapılarını amansız düşmanlarına bile açan Mekkeliler sadece müslümanların gelmesini kabul etmiyorlardı.
Peygamber’le (s.a.s.) birlikte 1400 sahâbî yola koyuldu. O dönemde umreye gidenlerde âdet olduğu üzere her şahıs beraberinde silâh olarak sadece kılıcını götürürdü. Kurban edilmek üzere beraberlerinde yetmiş deve de götürmüşlerdi. Mikat’a geldiklerinde ihramlarını giyerek yollarına devam ettiler. Harem sınırına yakın Hudeybiye denilen yere geldiklerinde ise Mekkelilerin silâhlanarak pusuya yattıkları haberi duyuldu. Müslümanlar orada konakladılar. Karşılıklı elçiler gönderildi. Nihâyet andlaşma yapmak üzere görüşmeler yapıldı ve andlaşma imzalandı. Andlaşma maddeleri görünürde müslümanların aleyhineydi. Bu sebeple şartlar görüşülürken müslümanlar aşırı derecede huzursuz idiler. Hoşnutsuzluklarını Rasûlullah’ın huzurunda bile söylüyorlardı.
İşte böyle bir andlaşmadan dönerken -ki umre yapma imkânını da bulamamışlardı- fethi ihtivâ edip müjdeleyen Fetih sûresi indi. Sûre, müslümanların gönlüne su serpmişti. Sûre şu fetih müjdesiyle başlar: „Biz sana apaçık bir fetih verdik. Tâ ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin. Ve Allah sana şanlı bir zafer versin. O, imanlarına iman katsınlar diye mü‘minlerin kalplerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah‘ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.“ (1-4). Böylece müslümanlara sadece umreye gidecekleri değil, Mekke’nin fethedileceği
330] 61/Saff, 13
331] 110/Nasr, 1-3
332] âyet 1
FETİH
- 87 -
müjdesi de verilmiş oluyordu.
Sûre, mü’minlerin âhirette de mükâfatlandırılacaklarına, münâfık ve müşriklerin ise şiddetli bir azâba çarptırılacaklarına dikkat çektikten sonra; korkuları sebebiyle bu yolculuğa katılmayanların samimî kişiler olmadıklarını, Medine’ye varıldığında asılsız birtakım bahaneler uyduracaklarını haber vermektedir. Söz nihâyet andlaşmaya katılan (bey’at eden) mü’minlere getirilir. Allah’ın o kimselerden râzı olduğu ve yakında bir fetihle mükâfatlandırılacakları anlatılır: “Allah şu mü’minlerden râzı olmuştur; ki onlar, ağacın altında sana bey’at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindeki (doğruluk ve vefâyı) bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara (yakında) alacakları birçok ğanîmetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir” (18-19).
Bu arada Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Hudeybiye andlaşmasından önce gördüğü rüya ele alınarak Peygamberin bu rüyasının gerçek çıkacağı bildirilir (27-28). Kuran’da geleceğe dair bu tür pek çok haber vardır ve bunların hepsi anlatıldığı gibi gerçekleşmiştir.
Sûrenin sonunda Peygamber ve onunla birlikte olanlar övülerek üstün hasletlerinden bir kısmı şöylece dile getirilir: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rukû ve secde ederek Allah’ın lutuf ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat’taki vasıfları ve İncil’deki vasıfları da şudur: Filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş, kalınlaşmış, derken gövdesinin üstüne dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidirler. Onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir (bir duruma geldi). Allah, onlardan iman edip sâlih/iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vaad etmiştir” (29).
Bu benzetme, Allah Rasûlünün ve arkadaşlarının ilk ve son durumlarını anlatmaktadır. İlk defa yere atılan bir tane gibi filizlenmeye başlayan müslümanlar, gittikçe güçlenerek koca bir ordu olmuşlar; İslâm tohumunu ekenler bu durumdan son derece sevinirlerken, onların bu güçlü durumunu gören kâfirler, öfkeden çatlar hale gelmişlerdi. 333
Hadis-i Şeriflerde Fetih
“Mekke’nin fethinden sonra artık hicret yoktur, fakat cihad ve niyet vardır...”334
“Yakında size birçok yerlerin fethi nasip olacaktır. Allah size yeter. Sizden biriniz oklarıyla tâlim yapmaktan bıkıp usanmasın.”335
Nebî (s.a.s.)’ in yanına bir bedevî geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bir adam ğanîmet için savaşıyor; bir başkası kendinden bahsedilsin diye savaşıyor; bir diğeri de kahramanlıktaki yerini göstermek için savaşıyor. Bir rivâyete göre: Kahramanlık taslamak için ve ırkının üstünlüğünü göstermek için savaşıyor. Bir başka rivâyete göre: Gazabından dolayı savaşıyor! Şimdi kim Allah yolundadır? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Kim Allah’ın dini daha yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır” buyurdu.336
333] M. Sait Şimşek, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 175-176
334] Buhâri, Cihâd 1
335] Müslim, İmâre 168; Ahmed bin Hanbel, IV/157
336] Buhârî, Cihâd 15, İlm 45, Humus 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 149-151; Ebû Dâvûd, Cihâd 24; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 16; Nesâî, Cihâd 21; İbn Mâce, Cihâd 13
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cihada çıkan bir birlik veya seriyye savaşır, ğanîmet alır ve ölümden kurtulursa, ecirlerinin üçde ikisini önceden peşinen almış olurlar. Bir birlik veya seriyye cihada çıkar, ğanîmet elde edemez, şehit olur veya yaralı dönerlerse onların ecirleri ahirette tam olarak verilir.”337
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ey muhammed! Doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır. Allah böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir”338 âyetleri Hudeybiye dönüşü Hz. Peygamber (s.a.s.)’e nâzil oldu. Âyette geçen “apaçık zafer (Feth-i Mübin)” Hudeybiye zaferidir. Âyet inince: “Ey Allah’ın Rasûlü, ne mutlu, kutlu olsun, saâdetli olsun, Allah Teâlâ senin için ne yapacağını sana açıkladı. Acaba bize ne yapacak?” dediler. Bunun üzerine şu âyet indi: “İman eden erkek ve kadınları, içinde ebedî kalacakları, içlerinde ırmaklar akan cennetlere koyar, onların kötülüklerini örter. Allah katında büyük kurtuluş işte budur.”339
Açıklama: Rivâyet Fetih suresinin baş tarafındaki âyetlerin iniş vaktini bildirmekte ve surede geçen feth-i mübin tâbiriyle kastedilen tarihi vak’ayı açıklamaktadır. Hemen belirtelim ki rivâyette geçen “Hudeybiye Zaferi” tâbiri hem doğru, hem yanlış bir tabirdir. Yanlıştır, çünkü “zafer”, daha çok savaş kazanılınca kullanılan bir tabirdir. Hâlbuki Hudeybiye’de bir savaş yapılmamış, sulh anlaşması yapılmıştır.
Buna rağmen tâbir doğrudur. Çünkü İslâm’ın müteâkip zaferlerini bu sulh anlaşması sağlamıştır. Hem de öyle bir anlaşma ki, sefere katılan bütün Ashab, anlaşma şartlarını çok ağır, şereflerine bir darbe olarak değerlendirmede müttefik idiler. Sadece Hz. Ebû Bekir (r.a.) sıddîkiyetin verdiği teslimiyetle sesini çıkarmadığı, neticeden fazla endişe etmediği halde onun dışında kalanlar, -başta Hz. Ömer (r.a.)- hiç mi hiç memnun değillerdir. Âdeta isyan edecek bir halde idiler. Hatta Hz. Ömer’le, Rasûlullah arasında şu konuşma geçer:
“- Ey Allah’ın Rasûlü, biz hak üzere, onlar da bâtıl üzere değiller mi?”
“- Şüphesiz öyle!”
“- Bizim ölülerimiz cennetlik, onlarınki cehennemlik değil mi?”
“- Şüphesiz öyle!”
“- Öyleyse dinimizde niye bu zilleti kabul ediyoruz? Allah bizimle onlar arasında (savaşla tayin edilecek) hükmünü vermezden önce umre yapmaktan geri mi döneceğiz? (olmaz böyle şey!)”
“- Ey Hattâb’ın oğlu, ben Allah’ın Rasûlüyüm (ve O’nun emrine muhâlif de değilim). Ve Allah da ebediyyen bizi terk etmeyecektir.”
Hz. Ömer bundan sonra Ebû Bekir’in yanına giderek Hz. Peygamber (s.a.s.)’e söylediklerini ona da tekrar eder. Hz.Ebû Bekir de: “Onun emrine uy. Zira şehâdet ederim ki, O, Allah’ın Rasûlüdür ve Allah O’nu ebediyyen terk etmeyecektir” cevabını verir. Arkadan sadedinde olduğumuz Fetih sûresi iner. Hz. Peygamber (s.a.s.) sûreyi baştan sona Hz. Ömer’e okur. Hz. Ömer (r.a.): “Yani bu bir fetih
337] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvûd, Cihâd 12; Nesâî, Cihâd 15; İbn Mâce, Cihâd 13
338] 48/Feth, 1-2
339] 48/Feth, 5; Buhârî, Meğâzî 35, Tefsir Feth 1; Müslim, Cihâd 97, h. No: 1786; Tirmizî, Tefsir Feth, h. No: 3259
FETİH
- 89 -
mi?” diyerek hâlâ devam eden üzüntü ve endişesini dile getirir.
Isrardaki hatasını bilâhare anlayarak keffâreti için yıl orucu tutup, köleleri azad edecek olan Hz. Ömer başta olmak üzere, Hz. Ebû Bekir ve diğer pek çok sahabe ittifakla Hudeybiye Sulhü’nün “İslâmın en büyük zaferi” olduğunu ifade etmişlerdir.
Ashâbı belirttiğimiz şekilde üzen husus, umre yapmak niyetiyle Medine’den çıkıldığı halde, o yıl umre yapmadan geri dönmenin, anlaşma şartları arasında yer alması ile, müşriklerden Müslüman olarak Medine’ye iltica edeceklerin Mekkelilere geri verilmesi maddesi idi.340
Enes (r.a.) anlatıyor: “Sabah namazı sırasında Ten’im dağından seksen kişi Rasûlullah (s.a.s.)’ın üzerine geldiler. Niyetleri onu öldürmekti. Yakalandılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) onları serbest bıraktı. Bunun üzerine şu âyet indi. (meâlen): “Sizi onlara üstün kıldıktan sonra, Mekke bölgesinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan geri tutan, savaşı önleyen O’dur...”341
Açıklama: Yukarıda kaydedilen âyetin iniş sebebiyle ilgili farklı rivâyetler kitaplarımıza intikal etmiştir. Enes’ten yapılan yukarıdaki rivâyet bunlardan biridir. Ahmed İbn Hanbel’in rivâyetinde bu ani baskın hadisenin Hudeybiye Günü’nde vukua geldiği tasrih edilir. İbn İshak’ın bir rivâyetinde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbından bir kişiyi kaçırmak üzere Kureyş’in gönderdiği 40 veya 50 kişilik bir grubun yakalanması ve sonra da serbest bırakılmaları üzerine bu âyet inmiştir. Keza Mekke’nin savaşsız fethi üzerine indiğine dair rivâyet de yapılmıştır.342
Übey İbn Kâ’b (r.a.), “Allah, peygamberine ve inananlara huzur indirdi. Onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı”343 âyetinde geçen “takvâ sözü”nden, Lâ ilâhe illâllah’ın kastedildiğini Hz. Peygamber (s.a.s.)’den işittiğini söylemiştir.344
Açıklama: Âyette işaret edilen takvâ kelimesi nedir? Bunu âlimler farklı şekillerde cevaplamışlardır. Cumhur buna Lailahe illallah demiştir. Bazıları buna Muhammedu’r-Rasûlullah’ı da eklemiştir. Bazıları ise Vahdehu lâ şerike leh kelimesini eklemiştir. Zührî ise takvâ kelimesinin Bismillahirrahmanirrahim olduğunu söylemiştir. O, delil olarak, Hudeybiye Sulhü sırasında müşriklerin anlaşma metnine bu kelime ile başlamayı reddetmiş olmalarını gösterir.
Rivâyetlerde belirtildiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) bunda ısrar etmez, cahiliye besmelesi olan, bismikallahümme formülüne razı olur. Allah mü’minleri bu kelimeye mecbur eder ve bununla hususiyet kazanırlar vs.
Sahih görüş ilk kaydedilendir. Zira kelime-i tevhid ile Allah’a şirk koşmaktan kaçınılmaktadır. Üstelik kelimetü’ttakvâ’nın lâilahe illallah kelimesi olduğunu te’yid eden yukarıdaki merfu rivâyet de mevcuttur.345
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Bir yerde iki
340] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/245-247
341] 48/Feth, 24; Müslim, Cihad 133, h. No: 1808; Tirmizî, Tefsir Fetih, h. No: 3260; Ebû Dâvud, Cihad 130, h. No: 2677
342] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/247
343] 48/Feth, 26
344] Tirmizî, Tefsir Feth, h. No: 3261
345] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/248
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıblenin varlığı uygun olmaz. Müslüman kimseye cizye yoktur.”346 Süfyan merhum der ki: “Bunun mânası şudur: “Bir zımmî, kendisine cizye vermesi gerektikten sonra (vergisini henüz ödemeden) Müslüman olursa, artık bu vergi ondan düşer.”
Muâz (r.a.) demiştir ki: “Kim kendi boynuna cizye akdi yaparsa, Rasûlullah (s.a.s.)’ın gittiği yoldan (sünnetten) berî olmuş olur.”347 Burada “cizye”den murad harâctır. Yani, (satınalma yoluyla) kendini harâca mahkûm eden, tıpkı kitâbîyi cizyeye mahkûm etmek gibi bir davranışta bulunmuştur.
Ebû’d Derdâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Kim bir arâziyi haracı ile birlikte (satın) alırsa hicretinden rücû etmiş demektir. Kim de bir kâfirin boynundan zilleti kaldırıp onu kendi boynuna koyarsa İslâm’a sırtını dönmüş olur.”348
Mücemmi’ İbn Câriye el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (Sulh yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (bir yere birikmeye) başladılar. Biz hayretle: “Bu insanlara ne oluyor, (niçin hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar?)” diye sorduk. “Rasûlullah (s.a.s.)’a vahiy gelmiş” dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri hızlandırdık. İlerleyince Rasûlullah (s.a.s.)’ı Kura’u’l-Gamîm denen349 yerde bulduk. Devesinin üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize Fetih sûresini tilâvet buyurdular. Askerlerden biri: «Yani bu sulh bir fetih midir?» dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Evet!” deyip ilâve etti: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim bu bir fetihtir” buyurdu. Sûre-i celileyi okumaya devam eden Rasûlullah (s.a.s.): “Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ğanîmetler vaadetmiştir. İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir”350 meâlindeki âyete kadar351 okudu. (Âyet-i kerimede işâret edilen âcil ğanîmetle) Hayber kastediliyordu. Buradan ayrılınca Hayber’e gazveye çıktık. (Elde edilen ğanîmet ) Hudeybiye’ye katılanlara taksim edildi. Bunlar bin beş yüz kişi idi. Bunlardan üç yüzü süvâri idi. Ğanîmet on sekiz hisseye ayrıldı. Süvâri olana iki yaya olana bir hisse verildi.”352
Haşrec İbn Ziyâd’ın babaannesinden (r.anhâ) anlattığına göre, babaannesi (Ümmü Ziyâd el-Eşceiyye) Rasûllulah (s.a.s.) ile birlikte altı kadından biri olarak Hayber Gazvesine katılır. Kadın der ki: “Bizim de iştirak ettiğimiz Rasûlullah’a (s.a.s.) ulaşınca Hz. Peygamber (s.a.s.) bizi yanına çağırttı. Gittik. Yüzünde öfke okunuyordu. Bize: “Kiminle çıktınız, kimin izniyle çıktınız?” diye çıkıştı. Biz: “Yün eğirip onunla Allah yolunda yardımcı oluruz. Okları (toplar gâzilere) veririz, diye çıktık. Ayrıca yanımızda yaralıları tedavi için ilaç var, yemek de yaparız” dedik. Bunun üzerine: “Öyleyse kalın!” buyurdu. Cenâb-ı Hakk Hayber’in fethini müyesser kılınca, bize de ğanîmetten, tıpkı erkeklere olduğu gibi pay ayırdı.” Haşrec der ki: “Ey babaanneciğim, bu verilen ne idi?” diye sordum. “Hurma idi” diye
346] Ebû Dâvud, Harâc 34, h. No: 3053; Tirmizî, Zekât 11, h. No: 633
347] Ebû Dâvud, Harâc 38, h. No: 3082
348] Ebû Dâvud, Harâc 38, h. No: 3082
349] Mekke ile Medine arasında Usfân'ın önünde bulanan
350] 48/Fetih, 20
351] 48/Fetih, 1-20
352] Ebû Dâvud, Cihâd 155, h. No: 2736, Harâc 24, h. No: 3015
FETİH
- 91 -
cevap verdi.”353
Zührî anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), kendisiyle birlikte savaşmış olan yahûdilerden bir gruba, ğanîmetten pay ayırdı.”354
“Hangi bir köye varır da orada ikamet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi bir belde de Allah ve Rasûlü’ne isyan ederse o beldenin beşte biri Allah ve Rasûlü’ne aittir ve o (geri) kalan) da sizindir.”355
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) gazveye gönderdiği kimselerden bâzılarına, umumî ğanîmet taksiminden düşecek hisseden ayrı olarak, şahıslarına ait olmak üzere (bir nevi armağan olmak üzere) fazladan ğanîmet verirdi.”356
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Bedir günü, Ebû Cehl’in kılıncını bana armağan etti. Ebû Cehl’i, İbn Mes’ud öldürmüş idi.”357
Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), ben yanında otururken, bir grub insana ihsanda bulundu. Ancak onlardan benim daha çok hoşlandığım birine hiçbir şey vermedi. Ben: “Falanca ile aranızda ne var (ona niye vermedin)? Allah’a kasem olsun, ben onu mü’min görüyorum!” dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Müslüman (görüyorum de!)” buyurdu. Sa’d (dayanamayıp) bu kanaatini üç kere söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) da her seferinde aynı şekilde karşılıkta bulundu. Sonuncu sefer şunu ekledi: “Ben, nazarımda daha sevgili olana hiçbir şey vermezken, yüzü üstü ateşe düşeceğinden korktuğum insanı kurtarmak için ona ihsanda bulunurum (ihsanda bulunmam sevgime ölçü değildir)”358
“Savaş sırasında kim bir düşmanı öldürür ve bunu ispatlarsa, maktûlün seleb’i (muhâribin yanında silâh, giyecek vs. nevinden bulunan şeyler) kendisinin olur.”359
Seleme İbn’l-Ekva (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir seferde idi, müşriklerden bir câsus gelip, ashâbının yanında bir müddet oturup konuştu. Sonra sıvışıp gitti. Rasûlullah (s.a.s.): “(O bir casustur, arayıp bulun ve öldürün!” diye emretti. Ben (erken) bulup öldürdüm. Rasûlullah (s.a.s.) selebini bana bağışladı.”360
Avf İbn Mâlik ve Hâlid İbn Mâlik (r.a.) şunu söylemişlerdir: “Rasûlullah (s.a.s.) selebin katile ait olduğuna hükmetti, selebi ğanîmet malına katarak beşli taksime (humus) tâbi kılmadı.”361
Abdullah İbn Ebî Evfâ (r.a.)’nın anlattığına göre, kendisine: “Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, gıda maddelerini humus taksimine tâbi tutar mıydınız?” diye
353] Ebû Dâvud, Cihâd 152, h. No: 2729
354] Tirmizî, Siyer 10, h. No: 1558
355] Müslim, Cihâd 47, h. no: 1756; Ebû Dâvud, Harâc 29, h. no: 3036
356] Buhârî, Hums 15, Meğâzî 57; Müslim, Cihâd 35, h. No: 1749; Muvatta, Cihâd 15, h. No: 2, 450; Ebû Dâvud, Cihâd 35, h. No: 2741-2746
357] Ebû Dâvud, Cihâd 150, h. No: 2722
358] Buharî, Zekât 3, İman 53; Müslim, İman 236, h. No: 150; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. No: 4685; Nesâî, İman 7, 8, h. No: 103, 104
359] Buhârî, Hums 18, Büyû’ 37, Meğâzî 54, Ahkâm 21; Müslim Cihâd 46, h. No: 1571; Muvatta, Cihâd 18, h. No: 2, 454; Tirmizî, Siyer 13, h. No: 1562; Ebû Dâvud, Cihâd 147, h. No: 2717
360] Buhârî, Cihâd 173; Müslim, Cihâd 45, h. No: 1754; Ebû Dâvud, Cihâd 110, h. No: 2653; İbn Mâce, Cihâd 29, h. No: 2836
361] Ebû Dâvud, Cihad 149, h. No: 2721
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Hayber günü yiyecek maddeleri de ele geçirdik, kişi gelir, ihtiyacı kadar alır, sonra giderdi.”362
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bir ordu ğanîmet olarak yiyecek maddesi ve bal ele geçirdi. Ancak bundan humus alınmadı.”363
Amr İbn Abese (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kıble istikametinde (sütre olarak) bir ğanîmet devesi bulunduğu halde gerisinde bize namaz kıldırdı. Namaz kılınca, hayvanın yan kısmından bir tutam yün aldı (elinde tutup göstererek): “Ğanîmetinizden humus dışında şu kadarı bile bana helâl değildir. Humus da size iâde edilecek (sizin maslahatlarınızda harcanacak)tır” dedi.”364
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Bahreyn’den bir mal getirildi. Rasûlullah (s.a.s.): “Bunu mescide dökün” dedi. Bu mal (şimdiye kadar) Rasûlullah (s.a.s.)’a gelenlerin en çok olanı idi. Rasûlullah (s.a.s.) namaza gitti ve mala hiç nazar etmedi. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu. Derken amcası Abbâs (r.a.) geldi ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, bana da ver. Zîra ben hem kendimin, hem de Akil’in (esaretten kurtuluş) fidyesini verdim!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da: “Al!” dedi.
Bunun üzerine o da torbasını iyice doldurdu. Sonra onu sırtlamaya çalıştı, ancak muvaffak olamadı.
“Ey Allah’ın Rasûlü, birilerine söyle de sırtıma kaldırıversin” dedi ise de: “Hayır” cevabını aldı. Bunun üzerine; Abbâs:
“Öyleyse sen sırtıma kaldırıver!” dedi. Yine: “Hayır!” cevabını aldı. Bunun üzerine Abbâs, torbadan bir miktarını döktü, tekrar sırtlamaya çalıştı, yine kaldıramadı. Ve:
“Birilerine söyle sırtıma kaldırıversin!” dedi. “Hayır!” cevabını alınca, yine: “Öyleyse sen kaldırıver” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) buna da “Hayır!” deyince Abbâs bir miktar daha boşalttı, sonra kaldırıp omuzuna koyup çekip gitti.
Rasûlullah (s.a.s.), Abbâs’taki (r.a.) para hırsına taaccübünden, bize görünmez oluncaya kadar gözleriyle onu takip etmişti. Rasûlullah (s.a.s.) tek dirhem kalmayıncaya kadar oradan ayrılmadı.”365
Avf İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a fey malı gelince, hemen gününde dağıtırdı. Evliye iki hisse, bekâra bir hisse verirdi.”366
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
“Peygamberlerden (aleyhimüsselam) biri, gazveye çıktı da kavmine: ‘Nikâhla bağlanıp, gerdeğe girmek istediği halde henüz gerdek yapmadığı kadını olan benimle gelmesin, kezâ bina yapıp henüz çatısı atılmamış inşaatı olan da gelmesin, keza gebe koyun veya develer satın alıp doğurmalarını bekleyeniniz varsa o da gelmesin’ dedi.
362] Ebû Dâvud, Cihad 138, h. No: 2704
363] Ebû Dâvud, Cihad 137, h. No: 2701
364] Ebû Dâvud, Cihad 161, h. No: 2755
365] Buhârî, Salât 42, Cizye 4, Cihâd 172
366] Ebû Dâvud Harâc 14, h.no: 2953
FETİH
- 93 -
Gazveye çıktı. Derken tam ikindi namazı sırasında veya buna yakın bir zamanda (fethedeceği) beldeye yaklaştı. Güneş’e: ‘Sen bir memursun, ancak ben de bir memurum’ dedi ve Allah’a yönelerek: “Ey Rabbim, şu güneşi bize durdur (da namazımız geçmesin!)’ diye duâ etti. Güneş, o yerlerin fethini Allah müyesser kılıncaya kadar durduruldu. Sonra elde edilen ğanîmetleri topladılar. Toplanan ğanîmetleri yemek üzere ateş geldi. Fakat ateş tatmadı bile. Bunun üzerine Peygamber:
‘İçinizde ğanîmetten çalan bir hırsız var, her kabileden bir kişi bana biat etsin!’ dedi. Bu sûretle ona biat etmeye başladılar. Derken bir adamın eli peygamerin eline yapışıp kaldı. ‘Hırsız bu kabilede. Kabilenin her ferdi bana teker teker biat etsin!” dedi.
Biat etmeye başladılar. İki veya üç kişinin eli O’nun eline yapıştı kaldı. ‘Ğanîmet hırsızı sizde’ dedi.
Öküz başı kadar iri bir altın getirdiler. Ğanîmet yığınının içine o da atıldı. Ateş gelip ğanîmeti yedi.
“Bilesiniz, bizden önce hiçbir ümmete ğanîmet helâl kılınmamıştır. Ğanîmetleri Allah sadece bize helâl kıldı. Bu da, bizde gördüğü aczimiz ve zaafımız sebebiyledir.” 367
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir gün kalkıp gulûl’ü (yani ğanîmet malından çalma) hatırlattı, bunun kötülüğünü, günahının büyüklüğünü belirtti ve bu meyanda şunları söyledi: “Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim’ der bulmayayım...” Rasûlullah (s.a.s.) bu tarzda hayvanları ve diğer ğanîmet mallarını teker teker zikretti.”368
“Kim ğanîmet hırsızını gizlerse bu da onun gibi olur.”369
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir ğanîmet ele geçirilince, Hz. Bilâl (r.a.)’e emrederdi, o da halka yüksek sesle duyulur, askerler de ğanîmet olarak ne ele geçirmişse getirip teslim ederdi. Peygamberimiz (s.a.s.) de önce beşte birini (humus) alır, geri kalanı taksim ederdi.
Bir gün, (Bilâl’in) çağırmasından sonra bir adam kıldan mâmul bir yular getirdi ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, ğanîmet olarak biz de bunu ele geçirmiştik!” dedi.
“Sen, dedi, üç kere bağırdığı vakit Bilâl’i işitmedin mi? O zaman niye getirmedin?”
“Adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a (gecikmenin sebebiyle ilgili olarak kabul görmeyen) özürler beyan etti. Ancak neticede şu cevabı aldı:
“Hayır! Bunu senden kabul etmiyorum. Kıyâmet günü sen bununla birlikte geleceksin.”370
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ağırlıklarının başını bekleyen Kerkere denen bir zât vardı, derken vefat etti. Rasûlullah (s.a.s.): “O cehennemdedir!” buyurdu. Bu söz üzerine adamı görmeye gittiler. Üzerinde,
367] Buhârî, Humus 8, Nikâh 58; Müslim, Cihad 32
368] Buharî, Cihâd 189; Müslim, İmâret 24, h. No: 1831
369] Ebû Dâvud, Cihâd 146, h. no: 2716
370] Ebû Dâvûd, Cihâd 144, h. no: 2712
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğanîmetten çalınmış bir aba buldular.”371
Zeyd İbn Hâlid (r.a.) anlatıyor: “Hayber Savaşı sırasında Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından biri öldürülmüştü. Rasûlullah’a (s.a.s.) haber verildi. “Arkadaşınız üzerine namaz kılın!” dedi (Kendisi cenâze namazını kıldırmadı). Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözü üzerine, halkın çehresi değişmiş, (bir soğukluk çökmüştü). Rasûlullah (s.a.s.) açıkladı: “Arkadaşınız Allah için cihad sırasında ğanîmetten çalmıştı!” Bunun üzerine, maktûlün eşyasını karıştırdık. Yahûdilere ait boncuk kolyelerden iki dirhem bile etmeyen bir kolyeyi çalmış olduğunu gördük.”372
“Kim ğanîmetten çalarsa, (bütün) eşyasını yakın, kendisini de dövün.”373
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebû Bekir ve Ömer (r.a.), ğanîmet hırsızının mallarını yaktılar ve kendisini de dövdüler.”374
Âsım İbn Küleyb (rahimehullah) babası (Küleyb)’den o da ensârî birinden naklederek anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Sefer sırasında şiddetli bir kıtlık ve sıkıntıya maruz kaldık. Derken, bir ğanîmet ele geçirdik. Askerler, onu hemen yağmalayıverdiler. Rasûlullah (s.a.s.) yaya olarak (teftiş maksadıyla) yanımıza geldiğinde tencerelerimiz kaynamaya başlamıştı bile. Yayı ile tencereleri deviriverdi. Etleri de toprağa buladı. (Hepsini böylece yenilmeyecek hale getirdikten) sonra şu açıklamayı yaptı: “Yağma malı, lâşeden daha helâl değildir” veya (şöyle demişti): “Lâşe yağma malından daha helâl değildir.” (Rivâyetin sonundaki) şek râvilerden Hennâd’a aittir.”375
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Biz gazvelerimiz sırasında, bal ve kuru üzüm elde ederdik ve bunları (taksim edilmek üzere, diğer ğanîmet mallarının yanına) kaldırmaz, yerdik.”376
El-Misver İbn Mahreme’ye (r.a.) Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi (r.a.) Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce Ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le (s.a.s.) kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah’ın (s.a.s.) etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”377
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) beni, Zübeyr’i ve Mikdâd’ı gönderdi ve dedi ki: “Gidin Ravzatu Hâh nam mevkiye varın. Orada bir kadın bulacaksınız. Onda bir mektup var, mektubu ondan alın gelin.”
371] Buhârî, Cihâd 190; İbn Mâce, Cihâd 34, h. no: 2849
372] Muvatta, Cihâd 23, h. No: 2, 458; Ebû Dâvud, Cihâd 143, h. no: 2710, Nesâî, Cenâiz 66, h. no: 4, 64; İbn Mâce, Cihad 34, h. no: 2848
373] Tirmizî, Hudûd 28, h. No: 1461; Ebû Dâvûd, Cihâd 145, h. No: 2713
374] Ebû Dâvud, Cihâd 145, h. no: 2715
375] Ebû Dâvud, Cihâd 138, h. No: 2705
376] Buhârî, Humus 20
377] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Megâzî 11; Müslim, Zühd 6, h. no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, h. no: 2464
FETİH
- 95 -
Gittik. Atımız bizi çabuk götürdü. Ravza’ya geldik. Kadınla karşılaşınca: “Mektubu çıkar!” dedik. Kadın: “Bende mektup yok!” dedi. “Ya mektubu çıkarırsın yahut senin elbiselerini soyarız!” diye ciddî konuştuk. Saç örgülerinin arasından mektubu çıkardı. Onu Rasûlullah’a (s.a.s.) getirdik. İçerisinde şu vardı: “Hâtıb İbn Ebî Belte’a tarafından, Mekke’de olan bazı müşriklere yazılmıştı. Rasûlullah’ın (s.a.s.) (sefer hazırlığı ile ilgili) faâliyetlerini haber veriyordu. Rasûlullah (s.a.s.) (Hâtıb’ı çağırarak): “Ey Hâtıb, bu da ne?” diye sordu. Hâtıb: “Ey Allah’ın Rasûlü, bana kızmada acele etme. Ben Kureyş’e dışardan katılan bir adamım. Ben onlardan değilim (aramızda kan bağı yok). Senin beraberindeki muhacirlerin (Mekke’de) akrabaları var. Mekke’deki mallarını ve âilelerini himaye ederler. Bu şekilde nesebten gelen hâmilerim olmadığı için oradaki yakınlarımı himaye edecek bir el edineyim istedim. Bunu katiyyen küfrüm veya dinimden irtidadım veya İslâm’dan sonra küfre rızamdan dolayı yapmadım” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Bu bize doğruyu söyledi!” dedi. Hz. Ömer atılarak: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bırak beni, şu münâfığın kellesini uçurayım!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da: “Ama o Bedr’e katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Hazretleri Bedir ehlinin hâline muttali oldu da: “Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret etmişim” buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri şu vahyi indirdi: “Ey iman edenler! Benim düşmanımı da kendi düşmanlarınızı da dostlar edinmeyin. (Kendileriyle aranızdaki) sevgi yüzünden onlara (peygamberin maksadını) ulaştırırsınız (değil mi?) Hâlbuki onlar Hak’tan size gelene küfretmişlerdir”378
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (Mekke’nin) Feth(i) gazvesini Ramazan ayında yaptı.”379
Urve İbn Zübeyr rahimehullah anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Fetih senesinde (Mekke’ye müteveccihen) yürüyünce, bu haber Kureyş’e ulaştı. Ebû Süfyan İbn Harb, Hakim İbn Hizam, Büdeyl İbn Verkâ haber toplamak üzere şehrin dışına çıktılar. Yürüyerek ilerleyip Merrü’z-Zehrân nâm mevkîne kadar geldiler. Bir de ne görsünler; her tarafta ateşler yanıyor, tıpkı Arafat’ta hacıların yaktığı ateşler gibi. Ebû Süfyân şaşkın: “Bu da ne? Sanki Arafat’taki ateşler!” der. Budeyl İbn Verka, “Beni Amr’ın ateşleri olmasın?” der. Ebû Süfyân: “Ama, Beni Amr’ın ateşi bundan az olmalı!” der. Rasûlullah (s.a.s.) devriyelerinden bazıları bunları görür yaklaşır ve tevkif edip, Rasûlullah’a (s.a.s.) getirirler. Ebû Süfyan müslüman olur.
Yürüdükleri zaman Abbâs’a (r.a.): “Sen Ebû Süfyân’ı şu dağın burnunda durdur da müslümanları görsün!” buyurur. Tenbih edildiği şekilde Hz. Abbas, Ebû Süfyân’ı (hâkim bir noktada) durdurur. Kabileler, Rasûlullah’la (s.a.s.) birlikte bölük bölük Ebû Süfyân’ın önünden geçmeye başlarlar. Bir bölük geçer, Ebû Süfyan sorar: “Ey Abbas bunlar kim?” “Bunlar Beni Gıfar!” der. Ebû Süfyan: “Bana ne Gıfâr’dan?!” der. Sonra Ceheyne kabilesi geçer. Ebû Süfyân aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer muKâbelede bulunur. Arkadan Süleym geçer. Ebû Süfyân aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer muKâbelede bulunur. Derken bir bölük gelir ki, bu öncekilerden çok farklıdır. Yine sorar: “Ey Abbâs bunlar kim?” “Bunlar, der Abbas, Ensârdır. Başlarında Sa’d İbn Ubâde, beraberlerinde de bayrak var!” Sa’d der ki:
“Ey Ebû Süfyân, bugün savaş günüdür. Bugün Kâbe’nin (orada kan dökmenin)
378] Mümtehine 1; Buhârî, Meğâzî 9, Cihâd 141, 195, Tefsir Mümtehine 1, İsti'zân 23, İstitâbe 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 161; Ebû Dâvud, Cihâd 108, h. no: 2650, 2651; Tirmizî, Tefsir Mümtahine, h. no: 3302
379] Buhârî, Megâzî 47, Savm 34, Cihâd 106; Müslim, Sıyâm 88, h. no: 1113
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helâl addolunacağı gündür!” Ebû Süfyân Abbâs’a: “Ey Abbâs! (Sen Mekkelisin) bugün muhafaza vazifeni yapacağın en iyi fırsat. Görelim seni (şehri yağmalatma)” der. Derken bir bölük daha geçer. Bu geçenlerin sayıca en küçüğü. Bunların içinde Rasûlullah (s.a.s.) ve (yakın) ashabı var. Rasûlullah’ın sancağı da Zübeyr İbnü’l-Avvâm (r.a.)’ın elindedir. Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Süfyân’ın yanından geçerken, Ebû Süfyân: “Sa’d İbn-Ubâde’nin söylediğini biliyor musun?” der.
Rasûlullah (s.a.s.): “Ne demişti?” diye sorar. Ebû Süfyân: “Şunu şunu söyledi” diyerek (yukarıda kaydedilen sözlerini) hatırlatır. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sâd İbn Ubâde yanıldı. Bilakis, bugün Allah’ın Kâbe’nin şânını yücelttiği bir gündür; bugün Kâbe’ye örtünün giydirildiği bir gündür!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.), sancağının (Mekke’nin Batı ve Kuzey cihetinde yer alan iki dağdan biri olan) el-Hacun’a dikilmesini emretti. Hâlid İbn Velîd’e (r.a.), şehre Mekke’nin üst kısmından, Kedâ’dan girmesini ferman buyurdu. O gün Halid İbn Velîd’in süvârilerinden iki kişi öldürülür: Hubeyş İbn’l-Eş’ar ve Kürz İbn Câbir el-Fihrî (r.a.).”380
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Abbas, Ebû Süfyan İbn Harb’i getirmişti, Merrü’z-Zahr’dan müslüman oldu. Abbâs (r.a.) dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, Ebû Süfyân, şereflenmeyi seven bir kimsedir. (Onun şerefleneceği) bir şey yapsanız!” “Doğru söyledin! (şehre girerken ilân edin): “Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar (evinden dışarı çıkmazsa) emniyettedir, kim silahını atarsa o da emniyettedir. Kim Mescide (Kâbe’ye) girerse o da emniyettedir!”381
Cabir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Fetih sırasında Ömer İbn’l-Hattâb’a, Bathâ’da iken Kâbe’ye gelip oradaki bütün sûretlerin (putların, heykellerin) ortadan kaldırmasını emretti. Rasûlullah (s.a.s.) oradaki bütün sûretler ortadan kaldırılmadıkça Kâbe’ye girmedi.”382
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Fetih günü Mekke’nin yukarı kısmından, devesinin üzerinde olarak ilerledi. Terkisinde de Üsâme İbn Zeyd (r.a.) vardı. Beraberinde Hz. Bilâl ve (Kâbe’nin) hâciblerinden olan Osman İbn Talha da vardı. Mescid-i Haram’da devesini ıhtırdı. Osman’a Kâbe’nin anahtarını getirmesini emretti. Osman annesine gitti. Ancak kadın anahtarı vermekten imtina etti. Osman: “Vallahi ya anahtarı verirsin ya da şu kılıç belimden çıkacaktır!” dedi. Kadın anahtarı verdi. Osman Rasûlullah’a getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm kapıyı açıp, Betyullah’a girdi. Onunla birlikte Hz. Üsâme, Bilâl ve Osman da girdiler. Gündüzleyin içinde uzun müddet kaldı, sonra çıktı. Halk (içeri girmede) yarış etti. Abdullah İbn Ömer ilk giren kimseydi. Girince, Bilâl’i (r.a.) kapının arkasında ayakta duruyor buldu.
“Rasûlullah (s.a.s.) nerede namaz kıldı?” diye sordu. Bilâl, Aleyhissalâtu vesselâm’ın namaz kıldığı yeri işaret ederek gösterdi. Abdullah der ki: “Kaç rek’at kıldığını sormayı unuttum.”383
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Allah Teâlâ, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Mekke’nin fethini nasib edince, halkın içinde kalkıp, Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra
380] Buhârî, Meğâzî 48
381] Ebû Dâvud, Harâc 25, h. no: 3021, 3022
382] Ebû Dâvud, Libâs 48, h. no: 4156
383] Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Meğâzî 77, 48; Müslim, Hacc 389, h. no: 1329
FETİH
- 97 -
dedi ki: “Allahu Zülcelâl, Mekke’yi filin girmesinden korumuştur. Mekke’lilere Rasûlünü ve mü’minleri Mûsâllat etti. Mekke(de savaşmak) benden önce hiç kimseye helâl edilmedi. Bana da bir günün muayyen bir zamanında helâl kılındı. Benden sonra da kimseye helâl edilmeyecek. Onun avı ürkütülmemeli, otu yolunmamalı, ağacı kesilmemeli. Buluntular da ancak sahibi aranmak kasdıyla alınabilir. Kimin bir yakını öldürülmüşse, o kimse iki husustan birinde muhayyerdir: Ya diyet alır ya da ölünün âilesi kısas ister (katil öldürülür).” Abbâs (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! İzhir otu bu yasaktan hâriç olsun! Zira biz onu kabirlerimizde ve evlerimizde kullanıyoruz!” dedi. Rasûlullah da: “İzhir hâriç!” buyurdu.384
Vehb (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Cabir (r.a.)’ a sordum: “Mekke fethedildiği gün, herhangi bir şey ğanîmet kılındı mı?” “Hayır!” cevabını verdi.”385
Cabir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’ye girdiğinde sancağı beyaz, üzerindeki sarığı ise siyahtı.”386
Vâsile İbn’l-Eska’ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Tebük Gazvesine katılmak için çağrıda bulundu. Ben hemen ehlime gittim. Gazveye gitmeye yöneldim. Rasûlullah’ın ashâbının ilk kısmı yola çıkmıştı bile, Medine’de seslenmeye başladım: “(Ğanîmetten gelecek) hissesi taşıyana olacak bir kimseyi (devesiyle) taşıyacak bir kimse yok mu?” diyordum. Ensâr’dan yaşlı bir zât: “Kendisini münâvebe ile bindirmem ve yiyeceğini de vermem karşılığında (savaştan elde edeceği) hissesi bize olmak kaydıyla götürürüm!” dedi. Ben: “Anlaştık!” dedim. Ensârî:
“Öyleyse Allah’ın bereketi üzere yürü!” dedi. Böylece en hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allah ğanîmet de nasib etti, hisseme bir miktar deve isabet etti. Bunları sürüp, (beni devesine olan Ensariye) getirdim. Adam çıkıp devesinin havıdındaki çullardan biri üzerine oturdu ve: “Bu develeri sen geri sür!”dedi. Sonra tekrar: “Sen bu develeri ileri sür, (bana getirme)!” dedi ve ilâve etti: “Ben senin bu develerini değerli görüyorum” dedi. Vesile de: “Bu başlangıçta anlaştığımız şarta göre senin ğanîmetin!” dedim. Ama Ensârî: “Ey kardeşimin oğlu, ğanîmetini al. Ben senin bu maddî payını istememiştim (sevâba, mânevî kazanca iştirak etmeyi düşünmüştüm)” dedi.”387
Fetih, İşgal ve Terör
1 Ocak tarihi, müslümanlar için önemli bir gündür. 31 Aralık gecesinde şuurlu müslümanlar bir kutlamaya katılırlar; Kutlamaya ve muhâsebeye. Elbette noel değildir kutlanan. Hıristiyanların tanrı kabul ettikleri bir zâtın doğum günü değildir değerlendirilen. 1 Ocak, müslümanlar için bir senenin israf edilip defterinin dürülmesi ve yeni bir yılın başlangıcının delice kutlanılması değil; Câhiliyye denilen karanlık bir çağın kapatılıp yeni bir çağın açıldığının bütün dünyaya ilânı olan en büyük fethin, Mekke fethinin yıldönümü ve fethin değerlendirildiği gündür.
İnsanları hayra yönelterek hayırlı ümmet olma şuurunu ve yeryüzünün halîfesi olma sorumluluğunu kuşanan fetih rûhuna sahip müslümanlar, gündem
384] Buhârî, İlim 39, Lukata 7, Diyât 8; Müslim, Hacc 447, h. no: 1355; Ebû Dâvud, Menâsik 90, h. no: 2017
385] Ebû Dâvud, Harâc 25, h. no: 3023
386] Ebû Dâvud, Cihâd 76, h. no: 2592; Tirmizî, Cihâd 9, h. no: 1679
387] Ebû Dâvud, Cihad 123, h. no: 2676
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşturmak zorundadır. Başkalarının tâyin ve tespit ettiği gündemlerin arkasından koşan basit taklitçiler durumuna düşmemelidirler. Gündemimiz: Yılsonu, yılbaşı değil; Mekke fethidir.
Nedir Fetih? Fetih, kalplerin ve kapıların açılmasıdır. Fetih, kelime-i tevhidin, içine girip fethettiği gönlün, heyecanını dışa taşırıp başkalarını da kuşatıp yararlandırmasıdır. Şâirin; “Ballar balını buldum / Kovanım yağma olsun!” dediği cinsten, tattığı güzellikleri, başkalarına ikram etmektir fetih. Fetih, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur!” diyen muvahhidin, tüm ilâh taslaklarına ve tüm putlara meydan okumasıdır. Karşısındaki, hangi dilden anlıyorsa, o dilden anlatmaktır. En büyüğün, sadece Allah olduğunun dünyaya ilânıdır fetih.
Fetih, küfür kalelerinin İslâm’a açılması demek olduğu kadar, gönül kapılarının da hidâyete açılmasıdır. İster dış, ister iç fetihten, isterse her ikisinden beraberce bahsedelim, cihadsız, mücâhedesiz fetih olmaz.
Fetih, Allah’ın kullarını kullara kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kul etme eyleminin zaferle sonuçlanmasıdır.
Fetih, toprakları ele geçirip işgal etmek değil; tam tersine, her şeyi sahibine iâde etmektir. İçimizde ve çevremizdeki işgalleri kaldırmaktır.
Fetih, müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla İslâmiyet’e açmaları, İslâm devleti idâresine almaları demektir. Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen feth, terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kavramına benzer şekilde, müslümanların gayrı müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır.
Fetih, öncelikle ve daha çok, kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, ikinci olarak da İslâm mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Medine’nin savaşsız fethedilmesi ve İslâm’a kazandırılması hakkında Rasûlullah’ın “Ülkeler ve şehirler zorla alınır: Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir” dediği kaydedilir.388 “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik”389 meâlindeki âyet, askerî bir zaferin değil; Mekke’li müşriklerle hicrî 6, milâdî 628 yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir.
Fetih sûresinin 18 ve 27. âyetlerindeki “fethan karîbâ/yakın fetih” ibâresi Hudeybiye Antlaşmasından sonraki Hayber’in fethine, Nasr sûresinin 1 ve Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki “el-feth” kelimesi ise, Mekke’nin fethine işâret etmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’de fethin hem savaş, hem dâvet ve tebliğ yoluyla gerçekleştirilebileceği açıklanmış bulunmaktadır.
En mübîn, en büyük fetih olan Mekke’nin fethi ise; Allah’ın hükmünün yeryüzünün kalbine nakşedilmesi; Lâ ilâhe illâllah mührünün dünyanın merkezine vurulmasıdır.
Yeryüzünde halîfe olabilmek için, tüm kulluk ve kölelikleri reddedip sadece
388] Belâzûrî, Fütûhu'l-Büldân, I/6
389] 48/Fetih, 1
FETİH
- 99 -
Allah’a hakkıyla kulluk yapmak şarttır. Kulluk yapmak yani ibâdet etmek için yöneleceğimiz bir kıbleye ihtiyacımız olacaktır. Aynen başkalarına kulluk yapanların kıblelerinin Washington, Çankaya, Medya... olduğu gibi. Bizim kıblemizi tâyin eden Rabbimiz: “Yüzünü Mescid-i Harâm’a çevir” buyuruyor.390 Bu emre uyarak kıblemize yüzümüzü çevirip dikkatlerimizi Mekke’ye yöneltmeli, oraya doğru “Allahu ekber!” diyerek kıyâma durmalıyız. Bugün Mekke’miz ne durumdadır? Yeniden fethi bekleyen Mekke’mize yüzümüzü çevirip kıyâmımızı bekleyen başka Mekke’lerimiz olup olmadığını değerlendirmeliyiz. İslâm âleminin kalbi durumunda olan Kâbe ve Mekke ile, yine işgal altındaki kendi kalplerimizi mukayese etmeliyiz. Asr-ı Cehâlette Ebû Cehiller tarafından, arzın kalbi Kâbe ve Mekke nasıl işgal edildi ve putlarla doldurulduysa; arzın halîfesi olması gereken insanımızın kalbi de işgâle uğrayıp putlarla dolduruldu. Önce, bu putlardan uzaklaşmalı, hicret edecek Medine’ler bulmalı; sonra Mekke’lerimizi fethedip oraların sadece Allah’a kulluk yapılacak yerler olmasını sağlamalıyız.
Bu anlamda fetihler bekleyen Mekkelerimiz: Gönüllerimiz, evlerimiz, çevremiz ve halîfesi olduğumuz/olmamız gereken tüm dünyamızdır.
Allah’a ibâdet eden, Kâbe’ye, Mekke’ye yönelmiş müslümanlar, ilk kıblelerinin de halini düşünmek zorundadır. Kudüs’ümüz, Mescid-i Aksâ’mız ne durumda? O da fetih beklemiyor, yeni Salâhaddin’leri imdâda çağırmıyor mu?
Cemaat halinde dünya müslümanları gerçekten kıblelerine yönelip kıyâma dursalar, bu işgal, yerini fethe kısa bir anda bırakmaz mı? Cemaat ve ümmet bilinci içinde dünya müslümanları olarak hepimiz, fetih şuuruyla Mekke fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm, Irak’taki vahşet, karşımızda kaç dakika dayanabilir?
Kimdir Fâtihler ve Fâtih Adayları? İnsan, yeryüzünün halîfesi olarak, ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yaratılmıştır.391 Bu kerem vasfını, ancak müslümanlar devam ettirmiş, diğerleri dört ayaklılardan aşağı seviyeye düşmüştür.392 Peki, müslümanların hepsi, Allah katında aynı değerde midir? Hucurât sûresinde; “Allah yanında sizin en üstününüz en takvâlı olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.”393 buyrulurken, Nisâ sûresinde; “Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı... Allah mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı.”394 buyrulurmaktadır. Zümer sûresinde ise üstünlük konusunda şöyle denilir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”395 Demek ki bilenler yani âlimler bu âyete göre üstün ve fazîletli kimselerdir. Bu üç âyette üç ayrı şahsiyetin fazîleti ifâde edilmektedir. Peki, en kıymetli kimse, Kur’an’a göre kimdir, düşündünüz mü? Yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak cevaplayabiliriz: Takvâ sahibi, cihad eri âlim. Ya da ilim erbâbı, müttakî mücâhid. Veya cihad rûhuna sahip, ilimde derinleşmiş, müttakî gönül adamı.
Bilindiği gibi, takvâ kalptedir; ilim kafada, cihad da bilekte, kas gücünde. Fazîletin esası, bu üç gücü dengeli bir şekilde birleştirmektedir. İlim olmadan
390] 2/Bakara, 144
391] 2/Bakara, 30; 95/Tîn, 4
392] 95/Tîn, 5; 7/A'râf, 179
393] 49/Hucurât, 13
394] 4/Nisâ, 95
395] 39/Zümer, 9
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaba kuvvet, sahibini kolayca zâlim ya da terörist yapabilir. Takvâ olmadan bilgi, hatta vahye dayalı ilim bile müşrik düzenin destekçisi Bel’am yapabilir kişiyi. İlim olmadan da takvâ gerçekleşmez. Çünkü Allah “Kulları içerisinde ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”396 buyurmaktadır. Dolayısıyla öğrendikleri, kişiyi Allah’tan, daha fazla huşû ile korkutup takvâya meylettirmiyorsa, öğrenilenler ilim; öğrenen kişi de âlim değildir.
Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.
Bugün İslâmî çalışma yapanların başarısızlıkları, saâdet asrının yıldızlarına çağdaş ayna olamaması, bu altın sentezi yapamamaları, bu bütüncül bileşim için ciddî gayret göstermemeleriyle ilgilidir. Bileği güçlü ve cesâreti ya da maddî imkânı olan müslümanın ilmi yetersiz kalmakta; dışından takvâ sahibi olduğu zannedilen kişiler, ellerine gücü, kafalarına bilgiyi yerleştirememektedirler. Âlim zannedilen kişilerin çoğu ise, cihad rûhuna yeterince sahip olamadıklarından, korkup İslâm’ı ketmetmekte/gizlemekte, kafaları kadar gönüllerini doldurmayı da düşünmemekteler. Fili olduğu gibi tanımlaması gerekenler, tuttuğu parçayı fil zannetmekle kalmamakta, başkalarını da bu organın fil olduğuna inandırmaya çalışmakta, hatta gözü açık olanların da bu körebe oyununa katılmasını istemekteler.
Fetih rûhuna sahip olmanın önündeki en önemli engel bu olduğuna göre, fâtih olmanın yolunun da nereden geçtiği ortaya çıkmaktadır. Kur’an’a bakıyoruz; İman ve küfrü, tevhid ve şirki, bunların aralarındaki savaşı görüyoruz. Tarihe bakıyoruz; tarihin hak ve bâtıl mücâdelesinden ibâret olduğunu görüyoruz. Günümüze bakıyoruz; manzara yine aynı: İşgalci müstekbirler ve zulme uğrayan müstaz’af kalabalıklar.
Anadolu, 10. ve 11. yüzyıllarda gönül ve kafa yoluyla fethedildi; kılıçla değil. Moro, Malezya, Endonezya gibi ülkeler, İslâm’ı yeterince bilen, bildiğini yaşayan yaşadığını tebliğ eden müslüman tüccarlar tarafından kılıçsız fethedildi. Aynen kan dökülmeden fethedilen Mekke gibi. Mekke; fetihte de önder şehir. En büyük fetih, Mekke’nin fethi; en büyük fâtih de Hz. Muhammed (s.a.s.). O, Mekke’nin, Medine’nin, Tâif’in, Hayber’in, tüm Arap yarımadasının fâtihi olduğu gibi, O’nun öğrencileri, O’nun izini tâkip ederek 30 sene içinde o günkü dünyanın iki süper devletinin ikisini de fethetti. Fetihler, Mekke’nin fethine benzediği oranda fetih, fâtihler de Peygamber’e benzediği ölçüde fâtihtir. Gönülleri fethetmeden yapılan ülke fetihlerinin ne kadar fetih özelliği taşıdığı tartışılabileceği gibi, bunlar uzun süreli de olamaz. Başlarında büyük fâtihin (Rasûlullah’ın) izini tâkip eden yöneticiler olmaksızın ele geçirilen yerler, fetihle ihyâ edilen yerler değil; işgal ile imhâ edilen topraklar olacaktır.
Fetih; açmak demektir yani kapalılığı gidermek. Bir memleketin fethi de, savaşla veya savaşsız Allah’ın hâkimiyetine boyun eğdirilmesi demektir. Kalbin fethi ise, kalbi “lâ” süpürgesiyle temizleyip “illâ Allah”ı o tertemiz gönül sarayına yerleştirmektir. Fetih, önce gönüllerimizde olmalı; sonra dalga dalga çevreye yayılmalı. Gönüller her türlü şirkten ve her çeşit puttan arınmalı öncelikle. Önce kalbimizin burçlarına dikmeli ve orada her an dalgalandırmalıyız tevhid
396] 35/Fâtır, 28
FETİH
- 101 -
bayrağını. Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Allah bir göğüste iki kalp yaratmadığı için,397 bir kalp ya Allah’a tahsis edilmiştir ya da başka bir şeye. Kalp Allah’a tahsis edilmişse, o kalp Beytullah olur.398 Böyle bir kalp artık Kâbe’ye, bu mukaddes evin bulunduğu Mekke’ye dönmüştür. İşte o zaman Mekke’mizi fethetmiş, işgalcilerden, putlardan temizlemiş oluruz. Mekke’nin şehirlerin anası399 ve dünyanın merkezi olduğu gibi; vücudun başkenti de kalptir. Kalbin fethi, insanın fethidir; insanların fethi de ülkenin ve dünyanın.
Allah’tan gayrıya tahsis edilmiş, Allah’ı sever gibi başka sevgilerle dolmuşsa, işgal edilmiştir gönül. Şeytanın, tâğutun, hevânın işgali altındadır. Veya para, kadın, sanat, spor, makam gibi putlar tarafından işgale uğramış demektir. Böyle bir gönül, ne Mekke’nin fethini, ne de başka fethi anlayabilir. O kalp ve sahibi için 31 Aralık gecesi Fetih gecesi değil; yılbaşı gecesidir. Beytullah olması gereken kalpte putlar varken, orayı fethedip özgürlüğüne kavuşturmadan Mekke fethini ve Beytullah Kâbe’deki putları deviren en büyük fâtih Rasûlullah’ı nasıl an(lay)acağız? Beytullah da, Mekke de içimizde. Fetih önce gönülde ve kafada olmalı. Sonra evimizde, iş yerimizde, çevremizde...
Günümüzde istismar edilmeyen kavram kalmamış, ifrât veya tefrîte kurban edilmeyen erdemden söz edilemez olmuştur. Fetihle işgal, ıslâh ile ifsâd, amel-i sâlih ile eylem, cihad ile terör, huzur ile anarşi, özgürlük ile başıboşluk, sabır ile zillet, tedbir ile korkaklık, cesâret ile delilik, tedrîcilik ile ihmalkârlık, ilim ile faydasız bilgi, takvâ ile şekilcilik, tebliğ ile propaganda, dâvet ile çığırtkanlık, denge ile aşırılık, istikrar ve sebat ile anlık heyecan ve geçici heves birbirine karıştırılmıştır. Gönül, kafa ve bileklerin dengeli beslenmediği ve birbirleriyle uyumuna önem verilmediği ortamlarda bu karışıklıktan başka bir şey beklemek zâten cehennemde saraylar aramaya kalkmak demektir.
Terör: Silâh Olarak Kullanılan Kaypak Bir Kavram: Kendileri fesatçı/terörist birer zâlim olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyor, toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ (a.s.)’ya fesatçı/bozguncu/terörist damgası vuruyor ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı. Derin devletin yetkilileri Firavun’a şöyle baskı yapıyordu: “Mûsâ’yı ve milletini, seni ve tanrılarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk/terörizm yapsınlar diye, bırakacak mısın?”400 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat çıkaracağından (terör uygulayacağından) korkuyorum.”401
Her farklı inanç mensubu, kendisine göre bir “terör” tanımı yapar; her görüşün farklı bir “terörist”i, daha doğrusu bu damgayla yaftalandırdığı farklı kimseler vardır. “Öteki” kavramı, bazı saldırgan düşüncelere sahip müstekbirlerde “terörist” demektir. Yani ya dostları, kendi çıkarlarına ters düşmeyen yardakçıları vardır; ya da teröristler. Her çeşit terör eylemleri yapan bir kimse, kendi çıkarlarına
397] 33/Ahzâb, 4
398] 50/Kaf, 16; 8/Enfâl, 24
399] 6/En'âm, 92
400] 7/A'râf, 127
401] 40/Mü'min, 26
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ters düşmüyor, hele hele kendi düşmanlarına karşı bu eylemleri sürdürüyorsa, o terörist değildir; o bir “özgürlük savaşçısı”dır. Ama, terör saldırılarına karşı kendini savunan “öteki” hemen damgayı yer: Terörist! Ülkeler için de damgalandırma bundan farklı değildir: Terörist ülkeler ya da teröre destek veren ülkeler diye listeye alınanlar, emperyalist ABD’nin çıkarlarına ters düşen ülkelerdir daha çok. Ve hiçbir zaman en büyük terörist devlet İsrail nedense bu listede yer almaz. Tâliban, Hizbullah, Filistin’deki İntifâda hareketi, istişhâdî (gönüllü şehidlikle ilgili) eylemler kesin bir şekilde terörist ilân edilirken BBC, CNN ve her ülkedeki kukla medya tarafından; İsrail’in yaptıkları terör filân değil; meşrû müdâfâdır, terörist avıdır, savaştır. Amerika’nın Irak’taki, Afganistan’daki, Afrika’daki sivil halka bombalar yağdırması hiç de terör diye damgalanmaz. Çıkarlarına uygunsa Apo ve benzerleri bir özgürlük gerillası; değilse, terörist oluverir. Terörü yerinde cezâlandırmak için yapıldığı söylenen Irak savaşı esnâsında ve sonrasında Irak’taki PKK’ya tavır alınmaz, hatta yardım edilir. Kimlerin planlayıp icrâ ettiği hâlâ netlik kazanmayan 11 Eylül 2001 saldırısının terörist eylem olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur ama; bu olay bahanesiyle Afganistan’ın yerle bir edilmesi, Irak’ta petrol yerine oluk oluk insan kanının akıtılması ve söz konusu eylemle hiç ilgisi olmayan binlerce sivilin savaş, intikam, suçluların cezâlandırılması gibi sloganlarla vahşîce öldürülmesinin terörizm kavramıyla ilişkisi sorgulanmaz.
Birey ve gruplar terörist kabul edilirken, devletler çoğunlukla bu tanımın dışında tutulur. Halkın zâlim devlete karşı tavrı terördür de, devletin kendi halkına her türlü zulmü revâ görmesi veya başka ülkelerdeki halkları toplu kıyımlara uğratması terör kabul edilmez. Hâlbuki fesat anlamındaki terör, en büyük çapta ve en yoğun şekilde devletler tarafından sürdürülmektedir. İki dünya savaşında mâsum halkların acımasızca öldürülmesi, atom bombalarıyla iki şehrin yerle bir edilmesi ve hemen devamlı olarak sürdürülen müslüman halklara karşı katliâmlar, haksız saldırı ve savaşlar, terör örgütü diye tanımlanan dünyanın tüm bireysel ve grupsal eylemleriyle kıyaslanamayacak kapsamdadır. İsrail ve onun müstemlekesi durumundaki ABD ve onlara destek veren ülkelerin yönetimindeki zihniyet ortada durduğu müddetçe, dünyada haksız savaşlar yani terör ve fesat ortadan kalkmayacaktır. Haksız savaş en büyük bir terör şekli olduğu gibi, terör de bir savaş şeklidir. Terör, daha çok; askersiz ve toprak sınırı olmayan bir savaştır. Günümüzde en etkili ve önemli terör, emperyalist devletlerin yapmış oldukları terördür.
Devlet erki, askerî saldırganlığa karşı yapılan direnişe terörizm adını vermektedir. Sözgelimi, İsrail, BM tarafından Lübnan ve Filistin bölgelerini yasadışı bir şekilde işgal ettiği için sürekli kınanmasına rağmen, İsrail devleti bu işgale direnenlerin eylemlerini terörizm olarak tanımlamaktadır. Şartları ne olursa olsun Lübnanlı ve Filistinlilerin direnişleri istisnâsız terörist hareketler olarak isimlendirildiği halde, İsrail’in, Amerika’nın ülkeleri işgali yamyamlık ve barbarlığı terör kapsamına sokulmaz!
Filistinliler, evlerinin yıkılmasına ve siyonist işgale karşı direniş yapma hususunda uluslararası tanınmış bir hakka sahiptirler. Batı medyası hiçbir zaman dile getirmese de İsrail bir devlet terörü uygulamaktadır. Bu şekliyle terörizm, siyasi olarak kendisine anlam yüklenen bir terimdir. Batı medyası, terörizm kelimesini müttefiklerinin ve yandaşlarının muhâliflerine karşı kullandığı zaman adâletsiz davranmakta ve haksızlığın en büyüğünü de direnişin kendisine yapmaktadır.
FETİH
- 103 -
Medya kurbanları, akı kara ve karayı ak gösterme konusunda büyülü güç olan medyanın yönlendirdikleri, Filistinlilere karşı saldırganlıklarla dolu bir tarihe sahip olan İsrail’in nasıl oluyor da terörizmin ana kurbanı olarak gösterilebildiğini eleştirel bir şekilde düşünemezler. Sözde bilgi(!) çağında güç, kelime ve imajlardadır. Bugünün savaşları daha çok kelimeler ve kavramlarla yapılıyor. Silâh yerine medya bombardımanı kullanılıyor. Bütün olay, saldırganların kurbanlarını terörist olarak tanımlamasıdır. Fiilî olarak uzlaşılmayan tanımlamaların propaganda yoluyla normalleşmiş tanımlar ve kavramlar olmasına, eleştirel düşünceye sahip olamayan ve düşünme yerine seyretmeyi seçen medya yönlendirmesine açık izleyicilerin çoğunun katkıda bulunduğunu görüyoruz.
Aynen laiklik ve demokrasi gibi batının çoğu kavramları kaypaktır. İçlerini işlerine geldiği gibi doldururlar. Helvadan putlarıdır bu kaypak kavramlar modern putperestlerin, aynı zamanda da Truva atları. Terörizm kavramı, terör suçlaması da terör kadar tehlikeli bir silâhtır.
ABD, komünizmin çöküşünden sonra dünya egemenliğini sağlamak için etki alanına çeşitli dayanaklar getirmeye çalışmaktadır. Batı, terörizm ve fundamentalizmden korktuğundan daha çok İslâm’dan korkmakta ve dünyayı korkutmaktadır. Çünkü Batı bu iki özelliği de kendi bünyesinde barındırmaktadır. Batıyı asıl korkutan İslâm’ın kendine has bir dünya görüşüne sahip olmasıdır. Kendi zâlim düzenlerinin tek alternatifi, istikbalde en büyük açılımlara aday tek nizam İslâm olduğundan, İslâm’ı ve müslümanları terörize etmek, tek “kurtarıcı din”i “mahvedici din” diye gösterip “İslâmî terör” yaftasıyla insanların gözünden düşürmek istemektedirler. Allah’ın diniyle kendilerine yakışan tarzda kahpece savaş açmaktadırlar: Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm olduğu için bu tâbir, öncelikle Allah’a yapılan en büyük hakarettir, O’na savaş açmak, O’nun nûrunu üfleyerek söndüreceğini sanmaktır. İRA’yı veya Batıdaki bir terör hareketini “Hıristiyan terörizmi” diye, İsrâilli siyonistlerin vahşetini “Yahûdi terörü” diye adlandırmazlar. Hiç “yahûdi terörizmi” “siyonist terörist” yoktur; ama “müslüman terörist”, “İslâmî terör örgütleri” vardır bu yaftalamada.
Batı tarihi eleştirel bir şekilde incelendiğinde İslâm’ın her yerde karşısına çıktığını görecektir. Batının kendini tanımlamasında şiddet, merkezî bir rol oynamaktadır. Batı inanılmaz derecede şiddet mirasına sahiptir. Batılılar tarafından yalnızca 20. y.y.da, kendilerinin sebep olduğu iki dünya savaşında ve icat ettikleri irili-ufaklı savaşlarda bir milyondan fazla insan öldürülmüştür. Bu şiddetin meşrûluğu ciddiyetle ele alınıp tartışılmadığı için Batı, suçlarını ve güvensizliğini terörist damgasıyla müslümanlara yansıtmaktadır.
Terörizm birtakım siyasî ve askerî kazanımlar elde etmek için sivillerin öldürülmesi ya da sindirilmesi şeklinde tanımlanabilir. Fakat bu tarz bir tanımlama Batı için tehlikelidir. Çünkü bu tanımı duyan birisi kalkar, Hiroşima’daki, Nagazaki’deki sivillerin bombalanmasını ya da Dresden, Kamboçya, Vietnam, Afganistan, Irak... bombalamalarını tartışmaya açar ve bu bombalamaların hepsini terörizm olarak isimlendiriverir. O yüzden böyle bir tanımlama medyada kullanılmaz. Egemenler için belirsiz, kesin olmayan, sık sık değişen kavramlar daha faydalıdır.
“Terörizm”, bu geç modernite döneminde Batı dünyası için gerekliliktir. Teröristler “kötü öteki”yi temsil etmektedirler. Onlar bitmez tükenmez kötü kişilerdir. Teröristler soğuk savaş dönemi savaşçılarının mesleklerini kaybetmemelerini
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sağlarlar ve hatta millî güvenlik organlarına, silâh ve mühimmat sanayilerine canlılık getirirler. Öyle ya, gerçek terör olmasa, sanal terörizm insanlara öcü gibi gösterilmese, Batının dev silâh teknolojisi ve silâh ticareti nasıl gerçekleşecek? İslâm’ın önlenemeyen yükselişi, hıristiyanların dinlerini sorgulayıp müslümanlığı seçişi nasıl frenlenecek?
Irak Savaşı adlı büyük terörizmden sonra orayı işgal eden terörist Amerika, oradan Ortadoğuyu tümüyle kontrol etmek ve kendine göre terörist kabul ettiği İslâmî hareketlere müdâhale edip, Amerikancı İslâm(!) anlayışını, o ülkelerdeki kendi piyonu konumundaki yöneticilerin de yardımıyla halka dayatmak istemektedir.
İslâm’ın Cihad Anlayışı: İslâm’ın cihad anlayışı, bambaşka bir şeydir. Cihad; cehdin yani hayırlı hedefe ulaşmak için tüm gayretin seferber edilmesinin belirişi, insanı insan yapan değerlerin çiğnenmesi durumunda başvurulan her türlü kavga ve savaşın adıdır. Şartları doğmuş bir savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşmanın olmazsa olmaz şartıdır. Bütün mesele, savaşın şartlarının doğup doğmadığının iyi belirlenmesi ve seyrinin Kur’anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır.
Cihad ve savaşta birinci gâye, âhiretimiz için bir ticâret yapmaktır.402 Cihadın ve savaşın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da, bunlar, insanın acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, cehennemde yanmamak için gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak, dinimizin izzeti için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Dolayısıyla canla cihad yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Yeryüzünü sadece Allah’a kulluk yapılan bir mescid haline getirmek için tüm coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen küfre karşı intifâdayı küreselleştirmektir.
Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfâ etmek” ve “zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak.” “Dinde zorlama yoktur.”403 Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlere karşı da cihaddan, kıyâmdan başka çare yoktur. Bununla birlikte, sulh/barış daha hayırlıdır.404 İslâm’ın anlamlarından biri de barış ve selâmettir, esenlik ve huzurdur.
Canla cihadda yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Elmalılı Hamdi Yazır,
402] 61/Saff, 10-11
403] 2/Bakara, 256
404] 4/Nisâ, 128
FETİH
- 105 -
savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen savaşın ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azâba hak kazanmış bir kavme Hakk’ın azâbını tatbik etmeye memur bir el” olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak ve bu ibâdetin kurallarına en ince ayrıntılarına kadar uymak gerekiyor. “Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.”405emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”406 fermânına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.407
Terör ile Cihadın Birbirine Karıştırılması: Birbirinden çok farklı şeyler olan, biri beşerî biri Rahmânî, biri yıkma biri yapma, biri ifsâd biri ıslah anlamında biri cehennemi biri cenneti çağrıştıran çok farklı iki kavramı bile maalesef birbirine karıştırma becerisini(!) gösteren insanlar çıkabiliyor. Terör ve cihad/kıtâl kavramları biri İslâm’ın düşmanları, diğeri İslâm’ın akılsız dostları tarafından olmak üzere iki şekilde karıştırılmaktadır. İslâm ve hak düşmanları, müslümanların saldırgan ve işgalci düşmanlara karşı kendilerini ve dinlerini savunmalarını terör diye damgalarken, cihadla terörü karıştırmış olmakta veya kasden birbirine tümüyle zıt iki şeyi aynı göstermeye çalışmaktalar. Bazı akılsız dostların iyi niyetle de olsa cihad zannıyla bazı terör olaylarına bulaştıklarını veya bu iki farklı konuyu zihinlerinde kesin hatlarla tam ayıramadıkları da görülen bir vâkıadır. Bir müslüman; terör, fesat, anarşi ile cihad ve kıtâli karıştırmaz, karıştırmamalıdır. Günümüzde İslâm’ın cihad hükümlerini de, ülkenin durumunu da, “savaşçı” ve “savaş alanı” konusunu da, safların ayrılmamış ve karmakarışık oluşunu da doğru ve yeterli şekilde yorumlayamayan çok az sayıdaki bazı gençler, cihad eylemi diye iyi niyetle terör eylemlerine girişebiliyor, en azından oyuna getirilip kullanılabiliyorlar. Bu, hem kendilerinin vebali, hem de İslâm’ı itham altına bırakıcı, tebliğin önünü tıkayıcı işlevleri yönüyle İslâm’a gölge etme vebalidir.
Medyanın ve resmî makamların verdiği haberler iyice araştırılmadan doğruluğu tasdik edilmemelidir.408 Bu konuda ihtiyat payı bırakarak olayların zâhirinden veya kamuya gösterildiği şeklinden yola çıkıldığında, ikiz kuleler konusunda ve İstanbul’daki bombalama olaylarında bazı müslümanların piyon olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Arkalarında bulunan derin ve karanlık güçlerin, büyük istihbârât örgütlerinin oyununa gelen yarım bilgili ve yarım akıllı gençlerin kullanılmasıyla hem terörle mesajlarını veriyor, hem de suçu İslâm’a yükleyebiliyorlar. Bu gençlerin İslâm’a ve müslümanlara verdikleri zararı düşünemeyecek kadar yetersiz oldukları ve kullanıldıkları görülmektedir. Bu tür eylem hayalinde olanlar, İslâm’ın kesin hükümlerinin, peygamberlerin tavırlarının meşrû savaş dışında böyle cinâyetlere cevaz vermek bir tarafa, büyük bir suç kabul ettiğini unutmamalılar. Bu tür olaylara açıktan cevaz veren İslâm âliminin hemen hiç bulunmadığını, bulunamayacağını düşünmeliler. Üzerinde çokça spekülasyon yapılan terörün mesajı ve hedefi açık: Hedef İslâm ve müslümanların kötü gösterilmesi. Bu olaylardan en büyük zararı müslümanlar ve dinleri gördüğüne göre, planlayanların ve esas gücün müslümanlar olamayacağı, onların düşmanlarının olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
405] 16/Nahl, 91
406] 2/Bakara, 190
407] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. 2/162
408] 49/Hucurât, 6
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haklarına, hürriyet ve canlarına kastedildiği her yer ve zamanda müslümanların cihad halinde olmaları en doğal hakları ve hatta görevleridir. Bu bakımdan İslâmî kurtuluş hareketi ve mücâdelelerini terörizm olarak değerlendirmek, gerçek terörizmi ve teröristleri himâye etmektir.
İslâmî ıstılahta ve Kur’an’da terör kelimesi “fesâd” ve “ifsâd” kavramıyla karşılanır. Kur’an penceresinden baktığımızda Allah’a isyan eden her müşrik ve müslüman geçinen her münâfık fesatçıdır yani terörist. Allah’a açıkça isyan, yeryüzünü fesâda vermek yani terörizm olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslâmî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece hem yeryüzünün/doğanın, hem de orada yaşayan insanların salâhı gerçekleşir. Ancak, insanlar İslâm’a sarılmayı bırakıp, herkes kendi nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarsa, o zaman fesat/terör ortaya çıkar. Mesele bu açıdan ele alınırsa, yeryüzündeki fesâdı ve fesâdın kaynağını tespit etmek kolaylaşır. Kâfirler ve münâfıklar, gayr-ı meşrû tüm amelleriyle fesat üretmektedir.
Özellikle zâlim yöneticiler ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen politikacılar, toplumlarında kötülüğü ve fesâdı yaygınlaştırırlar. Firavun ve yandaşları fesatçı/terörist oldukları halde;409 Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, fesatçı/terörist diye damgalanıyor;410 vatan hâini, bölücü olarak görülüyor; halka böyle gösterilmek isteniyordu. Her devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan aynı tavrı sahnelediği, günümüz dünyasındaki belirgin benzerliklerle değerlendirilebilir.
Kur’an, fesat üreten birey ve kitlelerin, insanların karşısına barışçı ve ıslah edici rolünde çıkabileceklerini de söylemektedir.411 Sulh/barış taraftarı gözüken nice sahte barışçılar vardır. Bunlar barışçı kimliğiyle savaşların en gaddarcasını yapmakta, ıslah adına yeryüzünü ifsat etmektedirler. İnsanları mahvetmenin adına kurtarmak denilebilmekte, Firavunlara Mûsâ adı verilmekte, nice sahte kahraman ve sahte kurtarıcılar insanları ifsat etmektedir. İsrâil örneğinde görüldüğü gibi terör devlet tarafından yapılabildiği gibi, Amerika örneğinde olduğu gibi savaş adıyla da yapılmaktadır. Medya, sanat, fikir, ahlâk yoluyla, ekonomi, teknoloji ve en önemlisi politika yoluyla yapılmaktadır. Üç-beş gencin işgalci ve savaşçı olmayan, halktan üç-beş kişiyi haksız yere öldürmesi elbette İslâm’ın onaylamayacağı bir terördür. Ama bundan çok daha tehlikeli terör, milyonlarca insanın âhiretini mahvedecek tarzda onların gönüllerini ve kafalarını işgal etmektir. Fesâdın yaygınlaşması konusunda tâğûtî düzenlerde alabildiğine yarış vardır. Zâlim politikacılar, fitne ve fesat kumkuması boyalı basın, ahlâksız kanallar, câhiliyye özelliklerini savunan çoğu kurumlar, fesat yarışında şeytanı bile geride bırakma gayretindedirler. Münkir-müşrik kâfirler ve “ben de müslümanım” diyen münâfıklar, gayr-ı meşrû amelleriyle fesat üretmektedir.
Fesâdın her türünden, terörizmin her çeşidinden, saldırganlık, işgal ve çirkin savaşın her görünümünden kurtulmak için, tek bir yol vardır. Dünya barışı, salâh
409] 28/Kasas, 4; 7/Arâf, 103
410] 7/A'râf, 127; 40/Mü'min, 26
411] 2/Bakara, 11
FETİH
- 107 -
ve îmârının, bireysel ve toplumsal huzurun tek bir kaynağı vardır. O da bir adı barış ve selâmet olan İSLÂM.
İslâm, Ülkeleri Kılıç Zoruyla Alarak Değil; Gönülleri Fethederek Yayılmıştır
Peygamberimiz (s.a.s.) yalnız ve yalnız kendisine veya İslâm’a saldıran, kendisine karşı komplo düzenleyen veya İslâm düşmanlarıyla gizli anlaşmalar yaparak onlarla suç ortaklığı eden, el altından onlara yardımda bulunan kimselere karşı savaşmıştır. Çünkü O, İslâm’ın gerçeklerini evrensel bir şekilde çizip belirleyen, müslümanların kendileriyle barış içinde yaşayan kimselerle savaşamayacaklarını açıklayan eşsiz bir şahsiyettir, o âlemlere rahmet olarak gönderilen merhamet peygamberidir. İslâm da bir anlamı barış olan dinin adıdır.
“İslâm” kelimesi, anlamı barış demek olan “silm” kökünden türemiştir. Barış kökeninden ismi türetilmiş olan bir dinin kitabında savaştan söz edilmesi derinlemesine akletmeyen kimseler tarafından yadırganabilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim, hayaller ve ütopyalar üzere kurulu bir kitap değildir. Bir şeyin olmamasını istemek başka, onun varlığını kabul etmek başka bir şeydir. Savaş, insanlık tarihiyle birlikte var olmuş ve var olmaya devam edecektir. Henüz insan yaratılmazdan önce melekler, insanın yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran bir varlık olacağını söylemiş, Yüce Allah da, bu iddialarının gerçekleşmeyeceğini belirtmemiştir. Tarih de bunu isbat etmektedir.
Din karşıtı tavır takınanların ileri sürdükleri hususlardan biri de, dinlerin savaşlara sebep olduğudur. Ama hiç kimse, dinlerin yönetimler üzerinde etkisinin bulunmadığı günümüzde ortaya çıkan savaşların, hem yoğunluk, hem de tahribatları bakımından dinlerin yönetimler üzerinde etkili oldukları dönemlerden daha az olduğunu söyleyemez. Aslında dinler, insanların mutluluğunu ve barış içerisinde yaşamalarını hedef edinirler. Özellikle İslâm dini açısından meseleye baktığımızda sırf inançtan kaynaklanan savaşların varlığını iddia edebilmek için, bunun, Kur’an’a dayandırılması gerekir. Din inancı ve dinî ilimler sâfiyetlerini korudukları müddetçe dinin savaşlara sebep olduğu söylenemez.
İslâm düşmanları, İslâm’ın silâh zoruyla yayıldığı iddiasını ortaya atmaktadır. Bu ya gaflet ve cehâletle veya kasıt ve ihânetle yapılan bir değerlendirmedir ve tümüyle yanlıştır. Kur’an’da saldırı savaşına işaret edebilecek bir husus bulunmamaktadır. Bilakis, müslümanlara savaş açmış yahut müslümanları yurtlarından çıkarmış kimselerle savaşılması ve onların bu yaptıklarından vazgeçmeleri durumunda da savaşa son verilmesi istenmekte, hatta müslümanlara savaş açmamış kimselere iyilik yapılmasında bir sakınca bulunmadığı belirtilmektedir.412
Savaşın sebebi, bütünüyle müslümanlara yapılan haksızlıklardan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, İslâm toplumuna düşmanlık ve haklarına tecâvüz olmaksızın, sırf İslâm dinini inkâr etmesi nedeniyle bir ülkeye savaş açılabileceğini ileri süren İslâm hukukçuları olmuştur. Bu hukukçulara göre, o ülkenin sınırına gidilir ve savaşmadan önce onlara üç şey teklif edilir. Önce müslüman olmaları istenir ve İslâm’ı kabul ettikleri takdirde mal ve canlarını kurtaracakları; bundan
412] 2/Bakara, 190-194; 60/Mümtehıni, 8-9
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
böyle müslümanlarla aynı statüye kavuşacakları söylenir. Bunu kabul etmedikleri takdirde, kendi dinlerinde kalabilecekleri, fakat müslümanların hâkimiyetine girip cizye vermeleri teklif edilir. Bu iki şıkkı da kabul etmedikleri takdirde, kendileriyle savaşılacağı bildirilir. Bu barış seçeneklerini kabul etmedikleri takdirde de kendilerine savaş açılır.
Diğer bazı hukukçular ise, İslâm dininin, vatandaşlarına tebliğ edilmesine engel olanlarla savaşılabiceğini söylemişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler, İslâm’ın evrensel bir din oluşunu ve Peygamber’in, İslâm dinini bütün insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmiş olmasını görüşlerine temel alırlar. Şunu belirtelim ki, ne öncekiler ve ne de bu görüşte olanlar, İslâm dininin zorla dayatılacağını savunmuyorlar. İnsanların bu dinle karşı karşıya gelmelerini; isterlerse inanacaklarını ve istemezlerse inanmayacaklarını belirtiyorlar.
Birinci grup, müslüman olmayan yönetimlerin, vatandaşlarının, İslâm’la karşılaşmalarına ve müslüman olmalarına engel olacaklarını ileri sürerken; ikinci grup, bunun pratikte ispatlanmış olmasını şart koşarlar. O halde ikinci gruba göre, inançların ifade edilmesine ve insanların inandıkları gibi yaşamalarına engel olmak, savaş sebebidir. Ancak bunun fiilen ispatlanmış olması gerekir. Birinci gruba mensup olanlar: Küfür bizâtihî büyük bir cinâyettir. Bu cinâyetin devamına göz yumulamaz. Bu sebeple fırsat bulunduğunda, müslüman olmayanlarla savaşmak gerekir, derler. Hâlbuki küfrün savaş sebebi olamayacağı ortadadır. Zâten o ülke toprakları, İslâm ülkesine katılacak olsa bile isteyen, kendi dinini devam ettirir. Çünkü Kur’an, inanç konusunda bir dayatmanın olamayacağını açıkça ifâde etmektedir.
Düşman ülkenin sınırına varıldığında, onlara üç şeyin teklif edilmesi meselesine gelince; bunlar, savaş sebebi oluştuktan sonra yapılacak tekliflerdir. Buna göre onlara önce müslüman olmaları teklif edilir. Bunu kabul etmedikleri takdirde, cizye vermek kaydıyla müslüman ülkenin vatandaşı olmaları istenir; bu iki teklifi kabul etmedikleri takdirde kendileriyle savaşılacağı haber verilir. Savaş sebebi oluştuktan sonra yapılan bu tekliler de, İslâm’ın savaşa başvurmak istemediğini gösterir. Ama savaşın sebepleri oluştuktan sonra, ilk iki teklifi de kabul etmezlerse, savaştan başka yol kalmadığından dolayı savaşa başvurmak câiz görülmüştür.
Tebliğ için savaşın câiz olacağı meselesine gelince; dinin ulaştırılmasında tâkip edilecek metot şu âyette açık bir şekilde ifade edilmektedir: “Hikmetle, güzel öğütle, Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilen O’dur ve O, hidâyete tâbi olanları/yola gelenleri de en iyi bilendir.”413 Savaş, bu âyette zikredilen hikmetle, güzel öğütle ve güzel mücâdele ile de bağdaşmaz. Kaldı ki, âyetlerde savaşın nedenleri zikredilmektedir ve bunların hiçbirinde İslâm’ın, savaşılan ülkenin vatandaşlarına ulaştırılması savaşa sebep olan bir unsur şeklinde zikredilmemektedir. Dini tebliğ etmenin diğer yollarına başvurmak yeterlidir. Ulusların birbirleriyle ilişkileri, herhalde savaştan ibâret değildir. Din dâvetçisi göndermek, ticaret ve daha başka ilişkiler, dinin tebliğ edilmesi için uygun vâsıtalardır. Bu araçlar mümkün değilse, mümkün olanlarıyla yetinilir. Örneğin Malezya’ya, Endonezya’ya, Hindistan’a, Çin ortalarındaki bölgelere ve daha başka bölgelere, müslüman tüccarlar kanalıyla İslâm
413] 16/Nahl, 125
FETİH
- 109 -
yayılmıştır. Ayrıca tarih boyunca müslümanların hiç savaşmadıkları bölgelerde yaşayan müslümanların nüfus miktarının, savaş yapılan bölgelerde yaşayanların nüfus miktarından çok daha fazla olduğunu burada belirtmeliyiz. Gerçi müslümanların savaştıkları bölgelerde de, söz konusu savaşların, durup dururken yapılmadığı, bilakis karşı tarafın savaşa sebep olacak davranışlarda bulunduğu bir vâkıadır. Elbette tarih boyunca müslümanların bu konuda hiçbir hata işlemediklerini söylemek istemiyoruz. Yapılan savaşların genelde savunma savaşı olduklarını anlatmak istiyoruz. Herhalde hiçbir dinin veya düşüncenin tarihi, bu konuda İslâm’ın tarihi kadar temiz değildir.
İslâm’da cihad ve kıtâl, bir savunma savaşı olduğundan dolayı, Kur’ân-ı Kerim’de savaşa katılmayanlar şiddetle kınanmıştır. Çünkü cihada katılmayanlar, kendi toplumlarını ve vatanlarını savunma görevini yerine getirmemekte, esâret içerisinde bir hayatı, özgür bir hayata tercih etmektedirler.
Dinin tebliği için gerektiğinde savaşılacağını; çünkü Peygamberimizin peygamberliğinin evrensel olduğunu ve bu peygamberliğe insanların muhâtap olmaları için gerekirse savaşa gidilebileceğini ileri süren hukukçuların, bu gerekçeleri de, artık günümüzde geçerli değildir. Çünkü günümüz açısından mesele değerlendirildiğinde, dinin tebliğ edilmesi için başka ülkelere gitmeye gerek yoktur. Zaten günümüzde müslümanlar, dünyanın her tarafında bulunmaktadır. Ayrıca günümüz teknolojisiyle ulaşılmayan bölge yoktur. Yeter ki dini doğru anlatan ve yaşayanlar bulunsun.414
İslâm savaşları, suçsuz halka saldıran, malları yok eden, atom bombalarıyla her şeyi harap eden, binaları yıkan, tabiatı bile kemiren yirminci yüzyılın savaşlarına, toplu kıyımlarına bütünüyle zıttır. Müslümanlar, ne orman kanunlarından, ne de güçsüzü ezen güçlünün zorbalığından ilham almışlardır. İslâm savaşçılarının uymak zorunda olduğu kanunlar, İlâhî bir kaynaktan gelmektedir. Bu kanunlar, ezilenlerin zorbalara karşı savunmasının hiçbir yerde rastlanmayan muhteşem örneğini vermek ve müstaz’afların zâlim müstekbirlerden hakkını en güzel bir yolla alma mücâdelesini gerçekleştirmek ve hakkı hâkim kılmak için gönderilmişlerdir. “Biz ise diliyoruz ki, o yerde za’fa uğratılanlara (müstaz’aflara) lutfedelim, onları (hayırda) önderler yapalım, onları (kâfirlere) vârisler kılalım.”415 İslâmî savaş; sebebi, başlayışı, cereyanı, bitişi ve yenilenlere yapılacak işlemler açısından tamâmen âdil ve bâtıla karşı hakkı savunan, gerçekten İlâhî bir savaştır.
Savaştan korkanların her şeye rağmen bir barış sağlanması dileği, bir bakıma emperyalizme boyun eğmek anlamına gelir.
İslâm barış dinidir. Ve biz onu cihadla koruyacağız. “Cihad” ve “barış”, birbirine karşıt değil; özdeş kavramlardır. Çünkü bu, barışı yok eden saldırılara karşı bir barış savunusu, barışı hâkim kılma mücâdelesinin adıdır.
Barış güzeldir, ancak barış için savaşılabilir. İslâm, lügat ve terim anlamı olarak gerçek barıştır. Barışı tüm dünyada gerçekleştirmek için İslâm’ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti gerekmektedir.
Evet, biz barış savaşçılarıyız. Ne zulmederiz ve ne de zulme boyun eğeriz.
414] M. Sait Şimşek, Kur'an'ın Ana Konuları, s. 282-286
415] 28/Kasas, 5
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanlar inandıkları gibi yaşasınlar ve düşündüklerini özgürce ifade etsinler istiyoruz. Biz Hakk’a tâbiyiz ve hak sahiplerinin hakkını savunuruz.
Barış kula ya da devlete ya da servete boyun eğme; onun rabliğini ve hükümranlığını kabul etme olayı değildir. Nefsinin hevâsının esiri olanlar da aslında kaybedilmiş bir savaşı ifade eder. Barış, bir esâret stratejisi değildir.
İslâm’da barışın teminatı, insanların birbirlerinin hak ve hukukuna riâyet etmesidir. Dinde zorlama olmaması ve herkesin dininin kendine âit olması ve müslümanların tek yanlı bir deklerasyonla, başkaları kendilerinin bu haklarını korumasalar bile, meşrû zeminde bütün insanların mallarını, canlarını, namuslarını, akıl ve inançlarını, bütün canlıların nesil emniyetlerini koruması yönünde bir taahhüde sahip bulunması ile aktif bir barış politikası üretmektedir. İslâm âdil ve kalıcı bir barışın teminatıdır ve barışa yönelik tecâvüzlere karşı da insanları kışkırtır. Onun içindir ki, İslâm peygamberi hem savaş, hem de barış peygamberidir.
Fuhşun, alkolün, uyuşturucuların, işretin, kumar ve öteki ahlâksızlıkların zEbûnu olmuş boş vermiş insanların gerçek anlamda inanç ve ideolojileri yoktur. Bu yozlaşmaya karşı ise inanca dayalı çözüm yolları üretmek zorundayız. Belki insanları uyuşturarak barışçı edilgen topluluklar üretilebilir, ama böyle bir yaklaşımla barış toplumuna ulaşılamaz. Bu, gizli ve sessiz bir terör yöntemi olarak değerlendirilebilir.
İnsanların kendi ideolojilerini dayatmaları ve başkalarını bu dine ya da ideolojiye boyun eğmeye zorlamaları bir başka savaş türü olacaktır ki, bu tür dayatmalara karşı biz savaşa hazır olmalıyız. Müslümanlar kendi içinde ve kendi inanç kardeşleri arasında barışı sağlamak zorundadırlar. Çünkü Allah ve Rasûlü bizi barışa çağırır. Dinde tartışmaya girenler ve birbirlerinin ayıbını araştıran ve birbirlerine karşı kötü söz ve kötü fiil sahipleri korkutucu bir günle uyarılır.
“Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez.”416 Kur’ân-ı Kerim’den ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan savaşla ilgili hükümler yakından izlenir ve incelenirse, savaşa götüren sebebin ve savaş amacının hiçbir şekilde istemeyenlere İslâmiyeti zorla kabul ettirmek isteği olmadığı ve savaşın zorunlu bir sosyal sistem olarak ortaya çıkmadığı görülür. Hz. Peygamber’in, daha çok, saldırıyı önlemek için savaşa girdiği açıkça ortaya çıkar.
İslâm’da savaş, asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah’ın hükmü açıktır: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”417. Kur’an, dinî itaatsizliği yasaklar. İnanca sataşmak, bir şahsa sataşmaktan daha kötüdür. “Fitne, katilden beterdir.”418
Savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. “Kim size saldırırsa siz de ona muKâbele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle/takvâ sahipleriyle beraberdir.”419 Kur’an, mü’minlere saldırmayanları “kendileriyle iyi geçinilmesi gereken kimseler” olarak görür. Ama müslümanlara saldırdıkları anda düşman saflarında yer alırlar: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
416] 2/Bakara, 190
417] 2/Bakara, 256
418] 2/Bakara, 191
419] 2/Bakara, 194).
FETİH
- 111 -
yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.”420
Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman, savaşın meşrû görülmüş olmasına rağmen, Kur’an, saldırının ilk işareti görülür görülmez, hemen savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı bilfiil başladıktan sonra bile, savaşa meydan vermeden, mümkünse onu durdurmaya çalışmayı tavsiye eder: “Eğer herhangi bir cezâ ile muKâbele edecek olursanız ancak size revâ görülen cezânın misillemesiyle yapın. Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbet daha hayırlıdır.”421 İşte oldukça açık yargılar taşıyan bu âyetler ispat etmektedir ki, Peygamber (s.a.s.) ve ondan sonra gelen erdem sahibi yüce sahâbeler tarafından açılan savaşların sebebi, bir dâvâyı, bir düzeni veya bir dini, başkalarına zorla kabul ettirmek değil; aksine, bir saldırının önünü almaktı.
Bir de, karşımıza, önemi hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir mesele çıkmaktadır: İmanı ve kişisel hürriyeti savunan ulu bir dâvânın adamı için, insanların bu dâvânın varlığından haberdar olmaları çok önemlidir. Evet! Her insan, çeşitli doktrinler arasında kendisine en uygun geleni, aklına en çok yatanı, delilleri en kuvvetli olanı seçmekte tam bir hürriyete sahip olmalıdır. Eğer bir kral veya despot yönetici, halkına baskı yapar, hakkın/gerçeğin onlara ulaşmasına engel olursa, ulu bir dâvâyı ortaya atan kimse -şâyet yeterli bir kuvveti varsa- inansınlar veya inanmasınlar bu yeni mesajı benimseme ve kabul imkânına sahip olabilmeleri için, mesaj ile baskı altında tutulan insanlar arasında dikilen engelleri kaldırmak yetkisini taşır.
Fetih; Şefkat Hareketi
Fethin sözlük anlamı; kapalılığın giderilmesi, açma, yol gösterme, hüküm verme, zafer ve gâlibiyettir. Kelimenin ilk karşılığı olan “kapalılığın giderilmesi” Râgıb’a göre iki şekilde olabilir:
1. Fizikî kapalılık ki, kapının açılması, yolun açılması, gözün açılması, sınırın, ülkenin, toprağın açılması bu cümledendir.
2. Mânevî kapalılıktır ki, bu da zihnin açılması, aklın açılması, kalbin açılmasıdır.422
Fethin kavramsal alanını îmâ eden bir anlamına daha şâhit oluyoruz: Kaynağı olan bir suyun kendi yatağını bularak serbestçe akması.423 Evet, bu son anlam gâliba fethin mâhiyetini de ele veriyor. Kaynak, evreni kudret elinde tutan yüce güç; su, o gücün insanın mutluluğu için gönderdiği mesaj; suyun aktığı yataksa, İslâm mesajının ilk aktarıcısı Rasul’den başlayıp o mesajın ulaştığı her insan. İşte fetih, İslâm adlı bu hayat suyunun, inkârın harâretiyle kuruyup çöle dönmüş insan yüreğine yürümesi için aradaki engellerin kaldırılarak kanalın açılması işlemidir.
420] 60/Mümtehıne, 8-9
421] 16/Nahl, 126
422] Müfredât, s. 383
423] İbn Manzur, Lisânu'l-Arab, IV, s. 3338
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâmî literatürde fetih, insana İslâm adlı mutluluğu ulaştırmak için insanla İslâm arasındaki engeli kaldırmak gâyesiyle yapılan cihadın amaçlarıyla; istilâ ve tegallüb gâyesiyle yapılan işgal savaşının amaçlarının özündeki derin farkı vurgulamak için kullanılmıştır. Cihad kavramıyla savaş kavramı arasında nasıl bir nitelik farkı varsa, fetih kavramıyla işgal kavramı arasında da öylesine bir fark mevcuttur. İslâm dünyevî ve seküler olan savaş ve işgal kavramlarını hem içerik, hem yöntem, hem de form olarak tamamen reddedip onların yerine ahlâkî ve kutsal boyutları olan cihad ve fetih kavramlarını yerleştirmiştir.
İşte bu nedenle İslâm sırf dünyevî egemenlik, toprak işgali ve insan esâreti amacına ulaşmak için yıkım, ölüm, kan, kıtâl ile gerçekleşen savaşın yerine; toprağı, toplumu ve insanın akıl ve yüreğini mutluluğa açmak/fetih için her türlü zihnî (ictihad), kavlî (dâvet), kalbî (duâ ve istiğfâr) ve fiilî çabayı/cihadı yerleştirmiştir.
Fetih, Kur’an’da çeşitli türevleriyle birlikte 38 yerde kullanılır. Evlerin kapılarının açılması, gök kapılarının açılması, belâ kapılarının açılması, nimet ve bereket kapılarının açılması, iman ve küfür toplumunun arasının ayrılıp hüküm verilmesi, Bünyamin’in yükünün, Ye’cûc ve Me’cûc’un önünün açılması, Cehennem ve Cennet kapılarının açılması, Kıyâmet gibi anlamlarda kullanılmıştır. Fetih, 4/Nisâ, 141; 5/Mâide, 52; 32/Secde, 28; 57/Hadîd, 10; 61/Saff, 13; 110/Nasr, 1; 48/Fetih 18, 27; 2/Bakara, 76, 89; Fetih 1 âyetlerinde zafer, gâlibiyet ve yüreklerin imana açılması anlamında kullanılmıştır. Bu âyetlerin hiç birisinde fetih; salt toprak işgali, siyasal, askerî ve ekonomik egemenlik anlamında kullanılmamıştır. Bu, belki “nasr” sözcüğüyle ifâde edilmiştir.
Savaş Değil Cihad, İşgal Değil Fetih: İslâm’da fethin gerçek mâhiyetini ele veren en güzel delil, konumuzla aynı adı taşıyan Fetih sûresidir. Kesinlikle bilinen bir şey var ki, bu sûre bir toprak kazanımının ardından değil, müslümanlar için görünürde çok ağır maddeler içeren Hudeybiye Antlaşması’nın ardından nâzil olmuş ve bu durumu Kur’an sûrenin “Biz sana gerçekten apaçık bir fetih ihsan ettik”424 anlamındaki ilk âyetinde “feth-i mübîn: apaçık bir fetih” olarak nitelendirmiştir. Ortada askerî bir operasyon yokken ihsan olunduğu ifâde edilen bu “apaçık fetih” nedir?
Kuşkusuz Kur’an bununla “yürek fethi”ni kastederek, barış ortamında insanların İslâm’ın evrensel mesajına kafalarını ve kalplerini açacaklarını müjdelemiştir. Aynı sûrenin 18 ve 27. âyetlerindeki “yakın fetih” de gerçekte İslâm ile insanların arasındaki engellerin kalkacağına işârettir.
Fetih sûresi indirildiğinde, olan biten karşısında derin bir hüzün ve keder içerisinde bekleyen müslümanlara Hz. Peygamber sûrenin ilk âyetini kastederek şöyle diyordu: “Bana dünyanın tümünden daha hayırlı bir âyet indirildi.” Peygamber’in bu sözü üzerine orada bulunanlardan Hz. Ömer “Şimdi bu fetih mi yani?” diye sorunca Rasûlullah’ın cevabı netti: “Evet, fetihdir.”425
110/Nasr, 1 ve 57/Hadîd, 10 âyetteki “feth”in Mekke’nin fethine işâret olduğuna dâir Hz. Âişe’den ve Mücâhid’den nakiller vardır.426 Bu rivâyetlerin doğru
424] 48/Fetih, 1
425] Taberî, Tefsir 11/333-334
426] Taberî, Tefsir 12/709-710
FETİH
- 113 -
olması durumunda dahi, âyetlerdeki feth, askerî bir zafer, toprak işgali ve siyasal hâkimiyete değil, İslâm’la insanın arasındaki engelin kaldırılıp aklın ve kalbin yolunun açılmasına delâlet eder. Mekke’nin fethine işaret eden kelime âyetteki “feth” değil, “nasr” kelimesidir ve “askerî başarı” anlamına gelir.
Fetih kavramının, savaşla gelen kazanımların dışında kullanıldığı ilgi çekici başka bir âyet de şudur: “Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih. Ve eğer bu sâyede vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, geri dönerseniz Biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir.”427 Bu âyet, son cümlesinden de açıkça anlaşılacağı gibi inkâr edenler hakkındadır. Tüm müfessirler içerisinde yalnızca Ubey bin Kâ’b’dan gelen bir rivâyeti delil göstererek Râzî bu âyetin mü’minler hakkında olduğunu söylemiş, Muhammed Esed de bu görüşü desteklemiştir.428
Bedir zaferinin hemen ardından nâzil olan bu âyet, müslümanların askerî zaferini müşrikler için “fetih” olarak nitelendirmiştir. Bunun anlamı bizim yukarıdan beri vurgulamaya çalıştığımız anlamdır ki, o da mutluluk, barış ve esenlik demeye gelen İslâm’la insanın arasındaki engelin kaldırılıp kalbin ve aklın İslâm’a açılmasıdır.
Fethe, tagallüb ve işgalin zıddı bir anlam yükleyen Rasûlullah, Medine hakkında şöyle buyuruyordu: “Ülkeler ve şehirler zorla işgal edilirler; Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir.”429 Burada feth sözcüğü işgal yerine, Kur’an sözcüğü zor yerine kullanılmıştır. Hepimiz bilmekteyiz ki Medine üzerine bir ordu yürümemiştir. Medine ne savaş ne de sulh yöntemiyle elde edilmiştir. Aksine, bireysel ve sosyal bir dönüşümle Medine İslâm’ın beşiği olmuştur. Fakat Rasûlullah Medine’nin fethedildiğini söylemektedir. O halde bu fethin adı olsa olsa “yürek fethi”dir.
Aslında, fetih kavramının doğrudan savaş, toprak işgali, askerî başarı anlamına gelmediği “anveten” sözcüğünün kullanılışından da kolayca anlaşılır. Eğer bir belde savaş yoluyla ele geçerse bu yalın bir biçimde fetih kavramıyla ifâde edilmez, “zor yoluyla” anlamına “anveten”le ifâde edilirdi.
İslâm, dâvet metodolojisinde önceliği barışçıl yöntemlere verir. Dâvette ısrar ve tekrarı öne çıkarır.430 Rabb’in yoluna dâvet ederken hikmet, güzel öğüt, zaman ve ortama uygun yöntemler tavsiye eder.431 Bu dâvet sırasında başa gelecekleri sabır, metânet ve dirençle karşılamayı emreder.432
İslâm, savaş realitesini reddetmez. İslâm, savaşın salt dünyevî işgal, siyasal egemenlik, sömürü gibi emperyalist duygularla yapılmayacağını dost-düşman herkese göstererek, savaşı daha yüce bir hedef olan insanın mutluluğu önündeki engelin kaldırılması amacına mâtuf kılmıştır. Savaş kaçınılmaz olduğunda o günün dünyasında olmayan savaş ahlâkını getirmiştir: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşan fakat aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”433
427] 8/Enfâl, 19
428] Mefâtihu'l-Gayb, I/324
429] Belâzûrî, I/6
430] 42/Şûrâ, 15; 3/Âl-i İmrân, 20, 104; 22/Hacc, 67
431] 16/Nahl, 125
432] 9/Tevbe, 11; 73/Müzzemmil, 10; 16/Nahl, 82
433] 2/Bakara, 190
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber Mekke’nin fethi günü şu emri veriyordu: “Yaralıyı öldürmeyiniz, kaçanı tâkip etmeyiniz, esiri öldürmeyiniz, kapısını örten güvenliktedir.”434
İslâm, savaşı, din dayatma aracı kılmamıştır. Bu konuda Kur’an’ın buyruğu açıktır: “Zorlama, dinde yoktur.”435 Bu ünlü âyette “zorlama” anlamına gelen “ikrâh” belirsiz olarak gelmiştir. Bunun anlamı “zorlamanın her türü” demektir. Müslümanlar, bu İlâhî buyruğa sâdık kalmışlar, insanların inançlarına müdâhale etmemişlerdir.
Zorla Değil, Gönülle: Bir âdem, bir âlem. İşte fetih ideolojisi: Bir insanın dirilişi tüm insanlığın dirilişidir, bir insanın ölümü de tüm insanlığın ölümü.436
Her mü’min, bir gönül sakası gibi, mutluluğun öbür adı olan İslâm’ı insanlığa taşıyan bir fetih işçisidir. Her fetih işçisi bir güneş rolünde, güneş kadar müslüman/teslim olmuş, güneş kadar cömert. Işığını yalnız yaban güllerine değil, zehirli zakkumlara da; yalnız mâsum kuzulara değil, yırtıcı sırtlanlara da; yalnız tavşanlara değil, çıngıraklı yılanlara da; yalnız İbrâhimlere değil; Firavunlara da ulaştırıyor.
Yarasalar mı? Onlar güneşe gözlerini kapıyorlar. Güneşten rahatsız oluyorlar. Bundan güneşe ne zarar gelir? Gözlerini kapayan dünyayı kendisine zindan eder. Kendi karanlığına mahkûm olur. Lâkin dünyayı başkalarına zindan edemez.
Hakikat tıpkı güneş gibidir. Kaynağı vardır ve tektir. Hakikatten bir şey taşıyan her şey ve herkes ışığını ondan alır. Ona yakın olduğu kadar aydınlık, ondan uzaklığı kadar karanlıktır. Kendisini hakikate doğru açıdan konuşlandıran herkes mükemmel bir yansıtıcı olabilir. Tıpkı ay gibi, Muhammed (s.a.s.) gibi. Peygamberler vahiy ışığını kaynağından alıp hem aydınlanır, hem aydınlatırlar. Bu silsile sonsuza kadar devam edip gidebilir.
Sorun iyi bir yansıtıcı olabilmekte. İnsandan insana hakikati yansıtan ayna yürektir. Eğer yürek aynasının sırçası sıyrılmışsa, aldığı ışığı yansıtamayacaktır. Işığı başkalarına taşımayan yürek “kalp” olma özelliğini yitirmiştir. O yürek, bakıma muhtaç bir yürektir. O yürek, hastalanmaya yüz tutmuş bir yürektir. Bundan da kötüsü, ışığa kapısını kapamış, sırtını dönmüş bir yürektir. İşte o yürek İlâhî ifâdeyle, mühürlenmiş bir yürektir. Taş gibi, hatta taştan daha da katı, acınılası yürektir. Taşa söz geçer, o yüreğe geçmez; taş ağlar, o yürek ağlamaz; taş yeşerir, o yürek yeşermez. Ölü yürekleri geçip, henüz ölmemiş, lâkin aynı zamanda bulmamış ve olmamış yürekler gerçeğin sağaltıcı soluğunu taşımak, işte fetih bu.
Emniyet ve hürriyetin sahici garantici olan Tevhidi ve huzurun ve barışın yegâne garantisi olan adâleti insana ve insanlığa taşımanın yolu yürekler arasında köprüler inşâ etmekten geçiyor. Bu köprülerden, önce sevginin orduları geçecek, ellerinde taşıdıkları saâdet tohumlarını, uğradıkları her yüreğe baştanbaşa ekecekler. Çölleşen yüreklerin erozyonu böyle önlenecek. Nefret tarlalarında, muhabbet tohumları sürgün verecek. Hakka gül, bâtıla diken olacak. Sevince cennet, kızınca cehennem kesilecek.
İnsanla İslâm arasına gerilen engellere teksif edecek nefretini, hiddetini,
434] Belâzûrî, I/55
435] 2/Bakara, 256
436] 5/Mâide, 32
FETİH
- 115 -
şiddetini. Bunun gerekçesi de sevgi olacak. Çok sevdiği insanı mutluluğun öbür adı olan İslâm’dan mahrum bırakan engele duyduğu nefretin şiddetinin, insana duyduğu sevginin büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu bilecek. İnsanla insanın mutluluğu, ışığın kaynağı, gerçeğin mesajı arasına gerilen her engelin kaldırılmasının insana duyulan sevginin en büyük isbâtı olduğunu bilecek.
Fetih İşçileri; Gönül Fâtihleri: İskender, Sezar, Darius, Konstantin, Muâviye, Abdülmelik, Cengiz, Timur, Fâtih, Kanuni, Napolyon ya da Mısır, Yunan, Roma, Bizans, Sâsâni, Emevî, Abbâsî, Osmanlı, Birleşik Krallık, ABD... Bütün bunların hâkimiyet alanının büyüklüğüyle bir tek insan gönlünün büyüklüğü arasında bir karşılaştırma yapsanız, hangisinin hâkimiyet alanı daha büyüktür dersiniz?
Bu soru karşısında hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki; bir tek insanın gönlü yeryüzünün en büyük imparatorluğundan daha büyüktür. Ve elbette bir yüreği fetheden yürek fâtihi, tüm yeryüzünü istilâ eden bir cihangirden daha büyük bir zafer kazanmıştır.
Hayber fethi öncesidir. Genç Ali (r.a.) atının üzerinde, elinde kılıcı, hamâsî şiirler okuyarak bir sağa bir sola hamleler yapmaktadır. Onu izleyen Allah Rasûlü “gel” anlamında işaret eder ve der ki: “Yavaş ol ey Ali, vallahi senin elinle bir kimsenin hidâyet bulması, güneşin üzerine doğduğu her şeyden (ya da kızıl tüylü develere sahip olmandan) daha hayırlıdır.” 437 Bölgenin en stratejik yerleşim birimi olan Hayber’in ele geçirilmesi, hiç kuşkusuz büyük bir askerî başarıdır. Hayber’in müslümanlarca ele geçirilmesi Medine İslâm devleti için bir dönüm noktası olmuştur. Bu zaferden sonra Mekke müşrikleri bir daha Medine üzerine yürüyememişlerdir. Bütün bu gerçeklere rağmen Rasûlullah’ın mesajı açık. Bir yüreği kazanmak, değil Hayber gibi stratejik bir bölgeyi kazanmaktan, dünyanın tümünü ele geçirmekten daha önemli ve kazanan insan için daha kârlıdır.
Gelmiş geçmiş bir komutan, hiçbir imparator, hiçbir cihangir, hiçbir lider olaya böylesine insan merkezli bakamaz. Hiçbir örnek, bir tek insanın ebedî mutluluğuna vesile olmanın ne büyük ödül olduğunu bundan daha güzel ortaya koyamaz. Ve ancak bir peygamber, insan yüreğini tüm fetihlerin zirvesine oturtur. Dünya merkezli, toprak merkezli, makam ve iktidar merkezli, devlet ve egemenlik merkezli bir bakışaçısı, böylesine yüce bir tavrı anlamakta zorlanacaktır. Hattâ bu yaklaşımın yanlış olduğunu, siyasal iktidarın, askerî başarının, devlet hâkimiyetinin bir değil; binlerce insanın hidâyetine medar olacağını düşünenler bile çıkacaktır. Hayır, tarihî gerçekler göz önüne alındığında durum hiç de öyle görünmüyor. Yani siyasal iktidarın, askerî başarının ve devlet egemenliğinin yürek fethinin hiç de garantörü olmadığının birçok tarihî örneği var. Bu örnekler de yukarıda dile getirilen peygamberî yöntemin ne denli isâbetli olduğunu gösteriyor.
İşte birkaç örnek: Risâlet süresince en zor dönem hiç şüphesiz Mekke dönemidir. Ancak, Saâdet Asrı İslâm inkılâbı, bu dönemde kalbi fethedilen insanların omuzlarında yükselmiş, Medine döneminin siyasal açıdan en görkemli ve hâkimiyet açısından en yaygın, askerî açıdan en başarılı dönemlerinde dahi insan kazanımı açısından sayıda değil, ama kalitede o zor ve mahrum dönemlerdeki kazanımların seviyesine ulaşılamamıştır. Hatta, şöyle bir iddiada bulunmak daha
437] Buhârî, Cihad4/58, F. Sahâbe 5/23, Meğâzî 5/171; Müslim, F. Sahâbe 2406
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aşırı bir yaklaşım olarak değerlendirilmese gerektir: Zor zamanların kazanımı olan bir avuç insanın yaptığı muhteşem İslâm sitesini kolay zamanların kazanımı olan “tuleka” kısa bir süre içerisinde temellerinden sarsmıştır.
Yine İslâm akınları Anadolu’ya, Ermenistan’a, Azerbaycan’a, Fars Körfezine, Kafkasya’ya ve hatta Orta Asya’ya daha hicretin ilk 50 yılında (milâdî VII. yüzyılın ikinci yarısı) yapılmıştı. Bu bölgelere, İslâm imparatorluğunun en görkemli ve güçlü zamanların da defalarca yapılan İslâm akınları bu bölgelerin yerli halklarında ciddi bir İslâmlaşmaya neden olmamıştır. Şaşılacak bir gerçektir ki, adı geçen bu bölgelerde İslâm’ın yerli halkların gönüllerini fethetmesi ilk akınlardan yaklaşık 200 yıl sonra IX. ve X. yüzyıllarda ve üstelik İslâm’ın siyasal olarak çok zayıf ve paramparça olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir.
Bundan daha ilginç bir örnek de İspanya’dan, Endülüs İslâm Devleti, İspanyol ve Fransız ortak güçler eliyle şehir şehir yıkılıp müslümanlar tarihte eşine rastlanmamış bir katliama tâbi tutulurken, cezâlarının ölüm olduğunu bile bile gayrı müslim İspanya yerlileri topluca İslâm’a giriyorlardı. Bu tarihî gerçeği ünlü İngiliz tarihçi T. W. Arnold şöyle dile getirir: “İslâm, İspanya’daki varlığının en son gününe kadar mühtedî kazanmayı sürdürmüştür.”438 Yine başka bir İngiliz tarihçi Endülüs İslâm Devleti’nin yönetim merkezi Gırnata (Grenada)’nın düşüp içerisinde yaşayan tüm müslümanların hıristiyan olmakla ölmek arasında seçime zorlanmasının üzerinden 7 yıl sonra dahi İslâm’a girişlerin sürdüğünü itiraf eder.
Kur’an Tarihi eseriyle haklı bir şöhret kazanan ünlü oryantalist Thedor Nöldeke, İslâm’ın yayılışının kılıçla olduğu tezini reddederek bu iddiada bulunan meslektaşlarına Suriye örneğini gösterir ve der ki: “Pers krallarının onca zulümlerine rağmen, dinlerinden döndüremediği Suriye hıristiyanlarını İslâm zor kullanmadan nasıl müslüman etti?”439
Hindli tarihçi el-Cüzecânî, Delhi’de Seyyid Eşrefüddin’den dinlediği bir olayı aktarır. Bu olay, gönül fethiyle kazanılan bir insanın işkence altında can vermesine rağmen yeni girdiği dini terk etmediğinin çok ilginç bir örneğidir: Semerkand hıristiyanlarından herhangi biri İslâm ile şereflenince, bu beldenin müslüman halkı o kişiyi bağırlarına basar ve ona büyük izzet ve ikram gösterirlerdi. O dönemde Çin’in güç sahibi Moğollarından biri Semerkand’a girer. Nüfuz ve kudret sahibi olan bu Moğol’un gönlü hıristiyanlığa meyilliymiş. Semerkand hıristiyanları bu nüfuzlu Moğol’un önüne gelip derlermiş ki: “Müslümanlar çocuklarımızı hıristiyanlıktan çıkarıp Muhammed’in dinine sokuyorlar. Bu gidişle bütün kapılar yüzümüze kapanıp torunlarımız hıristiyanlıktan uzaklaşacak. Sen bu konuda bize yardım edebilecek güce sahipsin.” Bu şikâyet üzerine nüfuzlu Moğol, müslüman olan hıristiyan gencinin huzuruna getirilmesini emreder. Hıristiyanlar yalvarıp yakararak, para ve mal vaadiyle o genci İslâm’dan çıkmaya iknâ etmeye çalışırlar. Fakat o genç bunu reddeder. Moğol yönetici bunun üzerine gence en ağır işkenceleri revâ görür. O genç bu işkenceler altında ölünceye dek İslâm’da sebat eder ve sonunda rûhunu teslim eder. Bu olaydan hayli etkilenen ve üzüntü duyan Semerkand İslâm Cemaati bir dilekçe yazarak bir kurul eliyle bunu Berke Han’a ulaştırır. Olay Berke Han’a aktarılıp İslâm hakkında Berke Han’a bilgi verilince Moğol Hakan’ın gönlünde İslâm’a karşı bir sevgi belirir ve sonunda
438] İslâm'ın Yayılış Tarihi, s. 153
439] Ebû'lfazl İzzetî, İslâm'ın Yayılış Tarihine Giriş, İnsan Y. s. 124
FETİH
- 117 -
müslüman olur.”440
Bu bağlamda, tarihî bir gerçeği daha hatırlamakta yarar var. Moğollar, çekirge sürüleri gibi XII ve XIII. yüzyılda İslâm topraklarını baştan başa harâbeye çevirdiler. Mâmur İslâm kentlerini yerle bir ettiler, insanları katlettiler, kıymet biçilemez dev İslâm kütüphanelerini yaktılar. Bu korkunç vahşeti kahramanları olan Moğollar gâlip, müslümanlar da mağlup olan taraf olmasına rağmen, aradan çok geçmeden gâlipler mağlupların dinine girerek müslüman oldular. İslâm’ın muhteşem sanat eserlerini hoyratça yerle bir eden vahşi ve bedevi Moğollar’ı İslâm kısa sürede medenîleştirdi. Hâlâ İslâm medeniyetinin sanat şaheserlerinden biri olarak göz kamaştıran Tac Mahal, bu ulusun İslâm sâyesinde nereden nereye geldiğinin çarpıcı bir örneğidir.
İslâm’ın gönül fethinin en güzel delili, İslâm’ın yayılış tarihi üzerine çaplı bir araştırmanın yazarı olan T. W. Arnold’un şu itirafıdır: “İslâm’ın en büyük insan kazanımlarını siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım.”441
Fethin Boyutları
Allah’tan İnsana Fetih; Vahiy: Allah’tan insana fethin iniş sürecinin dikey boyutu “vahiy” ve yatay boyutu “üflenen ruh”un, tıpkı suyun toprağa can vermesi gibi insanın fizik ve metafizik varlığına can vermesi, Secde sûresinin 1-9. âyetlerinde çok güzel dile getiriliyor. Haydi, hep birlikte, olayı sembolik ifâdelere ve metaforik söz kalıplarına takılmaksızın Allah’tan insana fetih bağlamında düşünerek okuyalım:
“Elif Lâm Mîm.
Bu Kitab’ın indirilişi, hiç kuşkusuz âlemlerin Rabbindendir. Ama onlar, onu (Muhammed) uydurdu diye iftira ediyorlar.
Asla! O, Rabb katından bir hakikat olup senden önce hiçbir uyarıcıyla karşılaşmamış olan bu toplumu doğru yola gelsinler diye uyarabilmen içindir.
Allah’tır gökleri ve yeri ve ikisinin arasında bulunan her bir şeyi altı aşamalı bir süreçte yaratan ve sonra otorite ve hâkimiyet tahtına kurulan. Ne sizi O’na karşı koruyacak, ne de size şefaat edecek birini bulabilirsiniz. Buna rağmen hâlâ düşünüp aklınızı başa almayacak mısınız?
Gökten yere, tüm sistemi o kurar ve idâre eder. Ve sonunda tümü sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde (hesabı görülmek üzere) O’nun katına yükselir.
İnsan idrâkinin kavramakta acze düştüğü şeylerin de, idrâkin kavrayabileceği şeyleri de bilen O’dur. O, değeri kendinden olandır, rahmet kaynağıdır. Yarattığı her şeyi kapasitesinin sınırına taşıyan O’dur. Nitekim insanın yaratılışını da balçıktan başlatmıştı. Sonra çok basit bir özsudan soyunu sürdürmüştü. Sonra ona düzgün bir şekil verip kendi rûhundan üflemişti. Ve (en sonunda ) sizi hem işitme ve görme, hem de düşünce ve duygularla donatmıştı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”442
440] Cüzecânî, Tabakat, Calcutta, Nasırî Neş. 1864, s. 448-449
441] Arnold, a.g.e., s. 265; Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 19-30
442] 32/Secde, 1-9
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyetler hem Allah’tan insana, hem de insandan Allah’a çift yönlü fetih sürecini ele veriyor. Özellikle 5. âyette ifâde edilen “gökten yere” yani “yukarıdan aşağıya” doğru olan fetih süreci vahiy ve nefha-i ruh olarak işliyor. Yine aynı âyette bu sürecin tek yönlü bir süreç değil, aksine “aşağıdan yukarıya” doğru işleyen bir de ikinci boyutu olduğu açıkça beyan ediliyor. Yani fetih Allah’la insan arasında gerçekleşen sürekli bir iletişim olarak ortaya çıkıyor. Biz burada, fethin sadece “yukarıdan aşağıya” gerçekleşen boyutunu ele alacağız.
el-Fâtih, Allah’ın sıfatlarındandır. Kur’an’da O’nun açma işini en güzel şekilde yaptığı vurgulanır.443 Başka bir âyette de bu isim-sıfat mübâlağa vezniyle gelir: “el-Fettâh”.444 Arapça’da bu form, açma işini kendisine meslek edinen için kullanılır. O, el-Fettâh’tır. Sürekli ve mükemmel bir biçimde açan, açma işini en güzel ve münâsip bir sûrette yapan demektir.
İnsan idrâkinin kavramaktan âciz olduğu “gayb”ın anahtarları da O’nun elindedir. O, sadece idrâk edilebilen somut kapalılıkları açmaz; aynı zamanda insanın kavramakta acze düştüğü, aklın kapasitesinin yetmediği soyut, metafizik kapalılıkları da açar. Gaybın anahtarlarının O’nun katında olması445 bu anlama gelir. Nasıllığını aklın idrâk etmekte acze düşeceği kapalılıklarda biri de kalbin kapalılığıdır. Yürek derken, anatominin konusu olan ve vücuttaki kan dolaşımını sağlayan organı kastetmediğimiz çok açık. Yürek/kalp derken kastettiğimiz organ imanın, sevginin, nefretin, kabulün ve reddin makarrı olan, yüzölçümünü hesaplamaya rakamların yetmediği, yere göğe sığmayanı konuk eden, şâirin; “Bende sığar iki cihan / Ben bu cihana sığmazam” dediği mânevî organdır. Bu fiziküstü organın hastalıkları da kendisi gibi mânevîdir. Bu gerçeğe Kur’an defalarca parmak basar:
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; ve onlar için geri dönüş yoktur.”446
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır.”447
“Kalpleri hastalanmıştır. Allah hastalıklarını daha da arttırmıştır.”448
“Ardından yine kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu.”449
“Yok yok, aksine kalplerini karartmıştır yaptıkları işler.”450
“Hiç yeryüzünde gezmezler mi ki, akleden kalpleri, işiten kulakları olsun. Çünkü, gözler kör olmaz. Fakat asıl kör olanlar göğüslerdeki kalplerdir.”451
Ve böyle devam edip gidiyor. İşte bütün bu âyetlerde sözü edilen şey, yüreğin hakikat karşısında aldığı aykırı konumdur. Bu da hakikate karşı ya iç ya da dış kaynaklı bir engelle kapanmasıdır. Kur’an, yüreğin hakikate karşı bir daha
443] 7/A'râf, 89
444] 34/Sebe', 26
445] 6/En'âm, 59
446] 2/Bakara, 18
447] 2/Bakara, 7
448] 2/Bakara, 10
449] 2/Bakara, 74
450] 83/Mutaffifîn, 14
451] 22/Hacc, 46
FETİH
- 119 -
açılmamak üzere kapanmasına mühürlenme, hakikati farkedemeyecek kadar ışıksız kalmasına körlük, hakikati yansıtamayacak kadar sırçasının dökülmsine kararma, hakikati yanlış ve yanlı algılayışına hastalık, duyarlılığını yitirmesine de taşlaşma diyor. Bunların tümü de kapanmanın bir türüdür ve böyle bir yüreği açacak olan da el-Fettâh olan Allah’tır. Allah’ın, kapalı kaldığı için karanlıklara gömülen bir yüreği ışığa açmasına hidâyet diyoruz.
Gözün görmesi için ışığın fonksiyonu neyse, yüreğin inanması için de hidâyetin fonksiyonu odur. Işık olmayınca göz açık olsa da nasıl göremezse, hidâyet nûru olmayınca da yürek hakikati göremez. Bu anlamda hidâyet, İlâhî mesajdır ki, Kur’an Fâtiha ile Allah’tan hakikati görecek bir İlâhî ışık isteyenlere cevap verircesine hemen birkaç âyet sonra “Elif Lâm Mîm. İşte, kendisinde şüphe olmayan bu Kitab Allah’a karşı takvâ/sorumluluk bilinci duyanlar için bir hidâyettir.”452 der.
Şu durumda Kur’an Fettâh olan Allah’ın kalpleri hakikate karşı açan anahtarıdır. Vahiy bir fetih olayıdır. Nübüvvet bir fetih kurumudur. Risâlet bir açış operasyonudur. Fettâh olan Allah vahiyle hakikatin kaynağı olan zâtından insana doğru bir yol açar. Bu açış, insana Allah’ın bir lutfu, bir ihsânıdır. Her lutuf bir şükür ister; tıpkı konunun girişindeki âyetler grubunun sonunda “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”da îmâ edildiği gibi, Allah’tan insana yönelik fetih olan vahyin şükrü, insandan Allah’a yönelik fetih olan ibâdettir.
İnsandan Allah’a Fetih; İbâdet:
Vahiy, Allah’ın insana olan sevgisinin ifâdesi; ibâdet İnsanın Allah’a olan sevgisinin ifâdesi.
Vahiy, Allah’ın insanla kurduğu ilişkinin aracı; ibâdet, insanın Allah’la kurduğu ilişkinin aracı.
Vahiy, Allah’ın insana gönderdiği dâvet mektubu; ibâdet, insanın Allah’ın dâvetine verdiği kabul cevabı.
Vahiy, yukarıdan aşağıya fetih; ibâdet, aşağıdan yukarıya fetihtir.
Vahiy, aşkının içkine olan ilgisi, ibâdet bu ilgiye verilen karşılıktır. Namaz, işte bunun için “mü’minin miracıdır.” Yani aşağıdan yukarıya doğru fetih ameliyesidir. Buhârî’nin naklettiği hadiste geçen “Kulum bana nâfilelerle öyle yaklaşır, öyle yaklaşır ki, sonunda Ben onun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı olurum...”un anlamı da budur.
Haccın, kelime anlamı da “gidip gelmek”tir. Aslında, bir mekândan bir mekâna doğru yapılan yatay ve fizikî gidiş-geliş, Allah-insan ilişkisindeki derinliğine ve fizik üstü çift yönlü fethi sembolize eder. Oruç ve zekât, tâbir câizse, bu çift yönlü fetih sürecinde bâtınî ve zâhirî arınma yöntemleridir. Kulluk bir uzun yürüyüştür. Bu yürüyüş, insanın tarih içerisindeki yatay yürüyüşünün aksine dikey ve mütekâmildir. Rabb oluşun sırrı da burada yatmaktadır: Eşyayı kademe kademe kapasitesinin sınırına taşıma... Bu işe terbiye adı verilmektedir.
İnsandan İnsana Fetih; Cihad: Cihad, insanın mutluluğuna giden yoldaki engeli kaldırmaktır. Cihad, savaş sözcüğünün karşılığı oyanam kullanılamaz. Cihadla savaş arasında hem nitelik, hem nicelik farkı vardır. Savaş salt askerî bir operasyon olup güce dayalıyken, cihad askerî operasyon da dâhil İlâhî amaçlar
452] 2/Bakara, 1-2
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğruna gösterilen her tür çabayı kapsar. Bu kavramın çok geniş olan anlam alanını vurgulamak açısından aynı kökten türetilen kimi akraba kelimeleri anmamız gerekiyor.
İctihad: Düşünsel cihada verilen addır. Müctehid: Düşüncenin mücâhidine verilen addır. Mücâhede: İnsanın beşerî arzu ve isteklerine karşı verdiği mücâdelenin adıdır ve gönül cihadıdır. Aslında cihad, kutsal bir amaç uğruna ortaya konulan fiilî, fikrî ve kalbî her tür çabanın ortak ismidir.
İslâm, kilise dini gibi savaş realitesini görmezden gelerek reddetmez. Böyle bir yaklaşım gerçekçi de değildir. Çünkü savaşın tarihi, insanlık tarihiyle yaşıttır. İslâm, savaşı siyasal, sosyal ve ekonomik hegemonya aracı olmaktan çıkararak insânî amaçların gerçekleşmesinde gerektiğinde başvurulacak bir yöntem olarak görür. Savaş, özünde profan ve dünyevî iken, cihad kutsal ve uhrevî boyutları olan bir ibâdettir. İbâdettir, çünkü cihad bir insanın başka bir insana mutluluğu taşıması olayıdır. Bu yanıyla cihad bir yürek fethidir. Savaşın ölüsü “kayıp” olarak anılırken, cihadın ölüsüne kazanç diye bakılır ve “şehid” olarak anılır.
Şehid, hakikatin ölümsüz tanığıdır, şehâdetse tanıklık. Şehid çağın, insanın ve insanlığın tanığıdır. Dahası yaradılanı Yaradandan ötürü sevmenin ve bu sevgiyi insanın ebedî mutluluğu için can vererek isbat etmenin tanığıdır. İşte bu nedenle şehâdet en büyük aşk, şehid en büyük âşıktır. Şehid, canını imanına şâhid kılandır. Şehid, örnek olan ve olunandır.
İnsanın insana verebileceği en güzel hediye mutluluktur. Cihad, bu hediyenin sermayesidir. İnsanın mutluluğu için dökülen üç damla kutsaldır: Kan, gözyaşı ve alınteri. Bütün bunlar, gönüllerin birbirine açık olduğu bir dünyanın kurulması için sarfediliyorsa kutsallık kazanır. Gönüllerin birbirine açık olduğu bir dünya, fetih medeniyetinin emelidir. İslâm, Orta Afrika’dan Doğu Hind adalarına, Merakeş’ten Zengibar’a, Batı Afrika’daki Sierra Leone’den Sibirya’ya, Bosna-Hersek’ten Yeni Gine’ye, Senegal’den Çin’e kadar savaşla değil; bu cihad ruhuyla ulaşmıştır.
İnsanla, insanın mutluluğunun öbür adı olan İslâm arasına kimi zaman da insan girebilir. O zaman o insan ya da insanların İslâm’la insan arasından kaldırılması insanlığın değişmez değerlerine bağlı her kişinin boynunun borcudur. Kur’an’ın “Küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlara güvenilip de anlaşma yapılmaz. Umulur ki vazgeçerler”453 emri, o önderlerin sıradan insanlarla İslâm arasında engel oluşturduğu içindir. Eğer onlar, İslâm’la insan arasına gerilmekten vazgeçerlerse İslâm’ın onlarla bir alıp veremeyeceği yoktur. İslâm onlarla küfürlerinden dolayı değil; insanın mutluluğuna engel oldukları için savaşılmasını emretmektedir.
İnsanla İslâm arasına gerilen ve fizikî olmayan engellerden biri de İslâm’a karşı propaganda savaşına girerek ürettiği yalan haberlerle İslâm’ın imajını kitlelerin gözünde lekelemeye çalışan muzır unsurlardır. Hz. Peygamber döneminde bu işi câhiliyye şâirleri yapıyorlardı ve Rasûlullah onları işledikleri bu insanlık cinâyetinden dolayı Mekke fethi sırasında ilân ettiği genel affın dışında tuttu. Oysa amcası Hamza’nın katilini dahi bu af bağlamında bağışlamıştı. Hakkında “insana ihânet” suçundan dolayı vur emri çıkarılan altı kişiden üçünün cezâsı infaz edilmiş, üçü de suçunu itiraf edip İslâm’a teslim olunca affedilmiştir.
453] 9/Tevbe, 12
FETİH
- 121 -
Yürekten yüreğe bir fetih olan cihadı, ancak insana “Allah’ın indirdiği bir kitap” olarak bakanlar ve onu bu gözle okuyanlar lâyıkıyla becerebilir. İnsanı kutsal bir kitap gibi okumayı becerenler, doğanın ve eşyanın da yüzündeki örtüyü açıp cevherini okumayı becereceklerdir. Fethin boyutlarından biri de doğaya ve eşyaya ulaşan yolun açılması demeye gelen “keşif”tir.
İnsandan Doğaya ve Eşyaya Fetih; Keşif: İlkokulda okuduğumuz Tabiat Bilgisi kitabı, hayatı ikiye ayırarak başlardı: Canlı varlıklar, cansız varlıklar. Kuşkusuz bu tasnif özünde ideolojik ve pozitivist bir bakış açısına dayanıyordu. Daha doğrusu, modernizmin seküler tabiatını ele veren bir tasnifti. Oysa cevheri itibarıyla hayat hep canlı ve hareketliydi. Molla Sadra’nın dediği gibi evren bir nesne değil bir eylemdi; bilinçli, düzenli ve amaçlı bir eylem. Allah’ın isimlerinden biri de “sürekli yaratan yaratmayı kendisine meslek edinen” anlamına gelen “Hallak” idi.454 Kur’an’ın bildirdiğine göre “O, her an yaratmadadır.”455 Bu Kur’ânî ifâde eskilerin dilinde “her anda bir şanda” biçiminde kalıba dökülmüştü. Bir başka âyette bu gerçek şöyle dile getirilir: “Kuşku yok ki, durmaksızın yaratan ve her şeyi bilen sadece Allah’tır.”456 O’nun her an yaratması, aslında varlığın yerinde saymadığı yaratılışın orijinal bir süreç olduğu ve canlı-cansız her bir varlığın bu sürece tâbi olduğu anlamına geliyordu.
Hayat, O’nun Hayy ve Kayyum isminin tecellîsiydi. Özünde hareket ve canlılık taşıyan her varlık ışığını O’ndan almaktaydı. Doğa ve eşya da İlâhî kanuna tâbî idi ve kendisine verilen rolü oynuyordu. Var olmak, kendi başına bir “anlamı olmak” demekti. Anlamı olan her şey okumanın nesnesidir. Doğa ve eşya da insanın okuma eyleminin konusudur. Yani doğa, Allah’ın kitaplarında bir kitaptır. Allah’ın kevnî âyetleri doğa ve eşyanın içerisinde okunmayı beklemektedir. Kur’an bu gerçeği şöyle yansıtır: “Hiç kuşkusuz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün farklılıklarında öz akıl sahipleri için âyetler vardır. O öz akıl sahipleri ki, Allah’ı ayakta, otururken ve yatarken zikrederler; Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünerek derler ki: Rabbimiz, bütün bunları boşuna yaratmadın.”457
Bu âyetlerde, varlığı okuma demeye gelen ve “derin düşünce” diye tercüme ettiğimiz “akleden kalbin ameline” Kur’an “tefekkür” diyor. Tefekkür adı verilen bu tür bir okuyup, insanla eşya arasındaki perdeyi kaldıran bir fetihtir. Bu tür insandan doğaya ve eşyaya yönelik fetih, aynı zamanda keşiftir; yani, doğanın ve eşyanın sırrını örten perdeyi aralamak...
Bu âyetlerde ifâde edilen gerçek şudur: Var olan her şeyin bir anlamı bulunmaktadır. Allah’a iman anlamı inkâr demektir. Allah var olduğu için varlık saçma değildir. Tersi, başta insanın kendisi olmak üzere her şeyin saçma olduğu sonucuna götürürdü. “İsyan ediyorum, o halde varım” diyerek isyanı kutsayan A. Camus, hayatı “absürd” olarak nitelerken, aslında varlığın anlamı olan Allah’ı inkâr ediyordu. Aynı inkâra, İslâm’ın küfür olarak nitelediği “ye’s hali”ni sistematize eden Nihilistler (hiçciler) de düştü. Hayatın, varlığın ve evrenin anlamını yadsıyan bu inkâr felsefesi, mensûbu olan insanları ya mânevî ya da maddî intihara sürükledi.
454] 36/Yâsîn, 81
455] 55/Rahmân, 29
456] 15/Hıcr, 86
457] 3/Âl-i İmrân, 190-191
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aslında Allah, insan ve doğanın da içerisinde yer aldığı kâinat arasındaki hârika ilişkiyi Fritjof Capra’nın şu cümleleri güzel ifâde ediyor: “Kozmos, teos ve insanlar. Başka bir deyişle kâinat ve insanların oluşturduğu bağlam olmaksızın Tanrı’dan bahsedemiyorsunuz. İnsanlardan da kâinat ve Tanrı olmaksızın söz edemiyorsunuz. Ve nihâyet kâinattan da ufuk olarak Tanrı’nın ve seyirciler olarak insanların oluşturduğu bağlam olmaksızın söz edemiyorsunuz.”458
Bir Hayat Tarzı Olarak Fetih: Fethin insanda bir hayat tarzına dönüşmesi, mahlûkata “insan eksenli” bir bakışla mümkündür. İnsanın, Kur’an’ın ifâdesiyle “sakîl, ağır ve değerli” bir varlık olduğunu teslim etmeyen biri, yürek fethini bir yaşam biçimine dönüştüremez. İnsan eksenli bir bakış, insanı şeref yönünden daha aşağı varlıklar uğruna harcamayan bir bakıştır. Daha doğru bir ifâdeyle, insanı hiçbir şey uğruna harcamayıp hayatı “insan kazanma” uğruna sebil eden bir bakıştır.
Fethi hayat tarzı olarak seçen birinin insan kazanma tutkusuna hırs adı verilemez. Oysa, örneğin kişinin para kazanma tutkusu böyle değildir. O bir hırstır ve sahte bir kazançtır. Çok parası olan biri köle, hizmetçi yamak, çırak, badigart, koruma sahibi olabilir; ama bunların hiçbirine “insan kazanma” denilemez. Olsa olsa “insan satın alma” denilebilir. Bu her iki taraf için de sahici bir fazilet değil, kimi durumlarda alçaltıcı ve utanç verici bir rezâlettir. Oysa, insan kazanmak her dönemde ve her yerde sahici bir fazilettir. İki kazanımı böylesine birbirine zıt konuma oturtan sebep, kazanıma konu olan şeylerin nitelikleridir. Bilinen bir gerçektir ki, insan kazanmak, insan yüreğini fethetmekle mümkündür ve paranın kalbi yoktur.
Fethi bir hayat tarzına dönüştürmek insana bir “kitab” olarak bakmakla mümkündür. İnsan, her bir satırı altı çizilerek dikkatle okunmayı bekleyen mukaddes bir kitaptır. Bu kitabı okuma işini tarihin tanıdığı hemen tüm hakîmler “kendini bilmek” olarak formüle etmişlerdir. Kendini bilmek yani “insanı okumak”. İnsan bilmecesini çözen, Allah’ı bulur. İşte nedenle insan okunmalıdır. Okumak, bir arayışın ürünüdür. İtici gücü ise gerçeğe duyulan meraktır. Yaratanı merak eden yaratılanı da merak eder. Müessiri merak edip de eseri görmezden gelmek ne mümkün? Her müessir büyüklüğünü eserinde sergiler. İnsan Allah’ın şaheseridir. Bu nedenle eseri tanıyan müessiri tanır, eseri öven müessiri över. Eskiler bu gerçeği şu veciz ibâreyle formüle etmişler: “Nakş-ı medih nakkaşa râcîdir.”
İnsanın kazanılması ne denli büyük bir saâdetse, kaybedilmesi de o denli korkunç bir felâkettir. Bu nedenledir ki, insan kazanımı tüm kazanımların, insan kaybı da tüm kayıpların sebebidir. Toplumsal hayatın bir cennet ya da cehenneme dönüşmesi bu sebebe mebnîdir. Olumlu ya da olumsuz tüm toplumsal dönüşümler, kazanmak ya da kaybetmekle ilintilidir. Onun içindir ki Rahmânî vahiy de şeytânî vahiy de insanı hedef alır. Kazanılan her insan evrensel koronun kozmik armonisine katılmıştır. Kaybedilen her insansa sosyal kaosun cehennemine odun taşıyan bir “hammâlete’l-hatab”tır. Dokunun bozuluşu organizmanın bozuluşuna zemin hazırlar, hücrenin bozuluşu ise dokunun bozuluşa. Toplum doku, birey ise hücredir. Toplumsal kokuşma bireysel kokuşmayla başlar. Elbette tersi de geçerlidir.
458] F. Capra, Kâinata Mensup Olmak, İnsan Y., s. 130
FETİH
- 123 -
Sorumluluğunun bilincinde her insan çevresiyle ilgilenir. Çünkü insanın sorumluluk alanına çevre de girer. İçinde yaşadığı topluma karşı sorumluluk hissetmeyen, hemcinslerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen insan, suçlu sayılmasa dahi kesinlikle vebal altındadır.
İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle hiçbir eylemi toplumdan bağımsız düşünülemez. Bireysel gibi duran davranışlarının dahi toplumsal bir boyutu vardır. Sosyal bir yozlaşmanın yaşandığı bir toplumda hiçbir fert, üyesi olduğu toplumun bu yozlaşmasından kendisini müstağnî ve sorumsuz addedemez. Hz. Peygamber’in hârika bir benzetmeyle ümmeti yaşayan bir uzviyete yani bir insan bedenine benzettiği bir gerçektir. Öyle bir uzviyet ki, her bir şahsiyet bu bedenin kromozomu, her bir âile bu bedenin hücresi, her cemaat bu bedenin dokusu, her bir ulus, kavim bu bedenin organı hükmündedir. Bunlardan ayrı olarak bu hücreler, dokular ve organlar arasında iletişimi sağlayacak bir sinir sistemi, bunların hayâtiyetini sürdürecek bir kan dolaşım sistemi, bir sindirim, solunum ve üreme gibi bütün bedenin hayatî fonksiyonlarını sağlayan sistemler gereklidir. Nasıl ki bedenin çeşitli mikroplara ve virüslere karşı bir savunma mekanizması varsa, ümmet organizmasının da sosyal hastalıklara karşı bir savunma mekanizması olmalıdır. İnsan bedeninin direncini sağlayan bağışıklık sistemi, ümmet organizması için de geçerlidir. Eğer fetih, en azından ümmet içerisinden birtakım insanların hayat tarzına dönüşürse, o insanlar ümmet bedeninin savunma mekanizması işlevini üstlenecek, hayâtiyetini yitirmiş organları oluşturdukları canlı hücrelerle yeniden hayata döndüreceklerdir.
Sorumluluğunun bilincinde her insan, mutluluğun öbür adı olan İslâm’dan uzak yaşayan her bireyin sancısını bağrında hissetmelidir. İsyanı kutsayan kentlerin fücur akan caddelerinden sele kapılmış çiçekleri birer birer toplamalıdır. İnsan yüreğini acımasızca kundaklayan modernizmin çıkardığı küresel yangından bir can kurtarmanın savaşını vermelidir. İnanan her insan şu duyguyu taşımalıdır: Elimi uzatabileceğim halde uzatmadığım için yüreği kundaklanan her insanın katili olarak beni hesaba çekecekler. Gel, diyecekler, sen elinden tutsaydın bu insan şimdi ateşe mahkûm olmayacaktı. Sen sorumluluğunu yerine getirseydi, Kitab mahzun olmayacaktı. Fetih işçisi olsaydın, zaman ve mekân ihânete uğramayacaktı.
“Bir benimle ne çıkar?” demeyeceksin. Baharın haberini karın altında, kışa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın. Kim var, diye sağa sola bakmayacaksın. “Ben varım!” diyecek ve yürüyeceksin. Caddelerde gördüğün câhil yığınlara, güneşi ceketinin astarında kaybetmiş kitlelere, yüreğinden habersiz göğsüne takacak sahte muskalar arayan kalabalıklara acıyacak, onlar arasında gördüğün cins tohumlara toprağı işaret edeceksin. Cins tohumu, cins toprakla buluşturan cins bahçıvan olacaksın. Uygun iklimi ise Allah verecek.
Bırak otçuların gözü yoncada olsun. Senin gözün daima insanda olacak. Hammaddesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde, “bundan ne güzel müslüman olur” diyecek ve tüm yüreğinle hidâyeti için duâ edeceksin. Onu kimliğini yitirmiş bir halde gördüğünde kahrolacak, elinden bir şey gelmiyorsa dahi, yüreğin bir peygamber yüreği gibi yanıp “Allah’ım, onları affet, onlara hidâyet et, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye yakaracaksın. Arşın kapısına onlar için asılacak, yüreklerinin mührünü çözmesi için başını o kapının eşiğine vuracak, vuracaksın.
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’ı İslâm’ın dostlarından değil, düşmanlarından öğrenen insanlar için hüküm verip infaz etmeyeceksin. Birçoğunun reddettiği İslâm’ın Allah’ın İslâm’ı değil, babalarının İslâm’ı olduğunu bilecek ve onu zâten senin de reddetmen gerektiğini hatırlayacak, onu kınamak yerine, kanlık yüreğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummânına şefkatle atacaksın. O kendine, mezhebine, meşrebine, partine, kliğine, cemaatine, derneğine değil; öz benliğine çağıracak, “varlık sorununu” nasıl çözdüğünü soracaksın. Nereden gelip nereye gittiğini, ölüm hakkında ne düşündüğünü, mutluluktan neyi anladığını soracaksın. Hiç kendisiyle başbaşa kalıp kalmadığını, hayal kurup kurmadığını, rüya görüp görmediğini, sevip sevmediğini, özleyip özlemediğini, ağlayıp ağlamadığını, içinin nelere sızlayıp nelere sızlamadığını soracaksın.
Önce seveceksin. Garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin. Sevginin illeti ölümsüz olacak, ki sevgin de ölümsüz olsun. Dâvet yemeğini sevgi kaşığıyla sunacaksın. Sevgiden başka bedel beklemeyeceksin, ki sevginin bedeli sadece sevgidir, ondan başkası sevgiyi “ucuz”a vermektir. Benim ücretim yalnızca O’na âittir, diyeceksin. Tüm faturaları yakarak yola çıkacaksın, ki ileride fatura çıkaramayasın. Bir insanın yüreğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin. Bir âdem bir âlemdir diye çıktığın yolda dirilişine sebep olduğun her bir insanın mânevî anası olmanın haklı gururunu duyacaksın. Öldürmek için doğuran zavallılara karşı diriltenler ve gerektiğinde diriltmek için ölen bahtiyarlar arasında olmanın şükrünü edâ edeceksin.
Yitirilmiş her bireye, yitirilmiş hikmetin gibi bakacaksın. Hikmetini bulmak için gözün insanda olacak. Bulduğunda sana yeni nâzil olmuş bir âyet gibi okuyacaksın. Tefsir edecek, te’vil edecek, şerh edeceksin. Yüreğinle yüreğini bulacak, onun yüreğini hedef alıp oradan vuracaksın. İnsan âyetiyle Kur’an âyetini buluşturup aralarından çekileceksin. İnsanla İslâm’ın arasından başka engelleri kaldırayım derken, kendin engel olmayacaksın. Ona vesile olmayı, onu minnet altına almanın bir gerekçesi olarak kullanmak gibi çirkin bir yola girmeyeceksin. Aksine, seni hidâyete vesile kıldığı için Allah’a minnet edeceksin.
İşte fetih bu şekilde bir hayat tarzına dönüşecek. Ve fetih yalnızca küresel planda değil; evrensel planda da gerçekleşecek.
Sınırsız ve Sınıfsız Fetih: “Mutlak hâkimiyetin sahibi olan Allah yücedir. O dilediğini yapmaya kaadirdir. O, hem ölümü hem de hayatı, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır. O azîzdir, ğafûrdur. Yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar şeklinde yaratan da O’dur. Rahmân’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Çevir gözünü, bir aykırılık görüyor musun? Yine, dikkatlice defalarca çevir gözünü, bak. Her bakışın şaşkın ve bitkin bir şekilde hüsrâna uğramış olarak sana geri dönecektir. Biz, en yakın göğü ışıklarla donattık ve onları şeytanların anlamsız spekülasyonlarına konu yaptık ve onlara yakıcı alevden bir azap hazırladık.”459
İnsanın halifeliği eğer evrensel ölçekte ise, o zaman fetih de evrensel olmak zorundadır. İnsanın evreni keşfi biraz da kendisini keşfidir. Çünkü insan küçük evren, evren ise büyük insandır. Kâinatla insan arasında garip ve anlaşılması zor ilişkiler mevcuttur. İnsanın beşerî boyutuyla kâinat arasındaki ortaklık bilenen bir gerçektir. Kur’an bu gerçeği sık sık dile getirerek insanın “balçıktan”
459] 67/Mülk, 1-5
FETİH
- 125 -
yaratıldığını vurgular. Bur gerçek farklı formlarla “topraktan”, “kurutulmuş balçıktan”, “pişirilimiş balçıktan”, “balçıktan” şeklinde yer alır.
Ancak, balçıktan, değil insanın, en basit bir virüsün bile hayat bulma ihtimali rakamlara sığmayacak kadar düşüktür.460 Bu ihtimal hesabı basit bir virüsün oluşumu içindir. Kaldı ki, bir insanın oluşumu için bir virüsten çok daha kompleks yapıda olan hücrelerden yüz trilyonunun bir araya gelmesi gereklidir. Bu ise insan varlığının tesadüfle değil, ancak Allah’ın varlığıyla açıklanabileceği bir durumdur.
İnsanın fiziğiyle evren arasındaki ilişkiye ayın hareketleri ile kadınların âdet halleri arasındaki garip ilişkiyi, renklerin ve sesin temel birim sayısıyla haftanın sayısı arasındaki uygunluğu, bahar mevsimiyle kimi psikolojik rahatsızlıklar arasındaki zamanlama çakışmasını gösterebiliriz.
İnsan psikolojisiyle evren arasındaki ilişkiler elbet daha karmaşık ve gizemli. Bu meyanda bir İskoç mühtedîsinin yazdığı eserde okuduğum bir notu burada zikretmek isterim: Kâinatın yaydığı bir enerji var ki, insan bu enerjiden mahrum kalınca birtakım psikolojik rahatsızlık ortaya çıkmakta. Prana denilen bu enerjiyi beton engellediği için, modern kentlerin sâkinleri melankoli, ansiyete, nevroz, depresyon vs. gibi psikolojik rahatsızlıklar çekiyor.
İnsanın zaman ve mekânla kısıtlı bir evrende yapacağı yolculuk aklî bir fetihtir. Bir de kalbî yolculuk vardır ki, bu enfüsî âlemden âfâkî âleme, içkin olandan aşkın olana yapılan bir yolculuktur ve bu gerçeği en güzel ifâde eden kelime “miraç”tır. Miraç bir fetihti. Âfâkın kapılarının enfüse açılması. Aşk atıyla aşkına yapılan aşk yolcuğuydu miraç. Miracı fiziğin sınırlı dünyasıyla açıklamakta ısrar etmek, insanın aşkın tarafını, yüreğin gücünü görmezden gelmektir. Ki yürek, atom santrallerinin yanında yaya kaldığı sınırsız bir güç merkezidir.
Miraç, süflî âlemle ulvî âlem arasındaki kapıların açılarak insanın rûhânî yolculuğa çıkmasıdır. Hz. Peygamber’in şahsında, bir insanın ulaşabileceği yüceliği temsil eder miraç. Çamur tarafına doğru alçaldığında “aşağıların da aşağısına” düşen ve şeytanların dahi kendisine besmeleyle yaklaştığı bir ifrit, ruh tarafına doğru yüceldiğinde melekleri yolda bırakan özgün bir varlık. Urûc/yükselik kökünden gelen “mirac”,insanın ruh kutbuna tutunarak kapasitesinin sınırlarına ulaşmasıdır. Miraç, aklın dahi açıklamakta yaya kaldığı bir aşk termodinamiğiyle sezilebilir. Şüphesiz yakıtı aşk, biniti yürek, rotası hiç/hep olan bir yolculuktur miraç. İşte bu nedenle ışık hızı miraç hızı yanında kartala göre kaplumbağanın hızı gibi kalır. Işık hızından çok daha süratli olan bilincin hızı dahi yetişememektedir ona.
Bir tek mirac’ın hızıyla duânın hızı kıyaslanabilir. İkisi de aynı yasaya bağlıdır. İşte bu nedenle namaz mü’minin miracıdır ve namaz bir fetihtir. Dışa doğru değil, öz benliğin kapalı kapılarını, aşılmaz engellerini aşıp duyuların zincirini kırarak yüreğe doğru gerçekleştirilen bir fetih. Yüreğe, Kur’an’ın ifâdesiyle “şah damarı”na doğru gerçekleştirilen bir fetih.
Bu fethin nasıl gerçekleştirileceğini bize öğreten büyük öğretmen ise
460] 10 üzeri 119776’dır. Bu rakamı okuyacak bilgisiyar yoktur. 119776 tane sıfır yazıp başına 1 ekleyeceksiniz
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz’dir (s.a.s.).
Bir Yürek Fâtihi Olarak Hz. Muhammed...
İslâm Fetihlerinin Mantığı: “Gönülden seveceğiniz bir başka şey daha: Allah’ın yardımı ve yakında gerçekleşecek bir fetih.”461 İslâm, en kapsamlı tanımıyla bir hayat sistemidir. Hayat hakkında sözü olan her sistem gibi İslâm da kendi ilkeleri doğrultusunda hayatı değiştirmeyi ve dönüştürmeyi hedefler.
Hayatı değiştirmeyi hedefleyen sistemler özleri itibarıyla ikiye ayrılırlar: 1) Bir iç müdâhaleyle, gönüllülük esası üzere hayatı değiştiren sistemler, 2) Bir dış müdâhaleyle, metazori yöntemiyle hayatı değiştirmeyi yöntem edinen sistemler.
İç müdâhaleyi hayatı değiştirme yöntemi olarak benimseyen bir hayat sistemi, mutlaka inanç ve ahlâk üzerine bina edilmiş bir sistem olmalıdır; ki bu da genel adıyla dindir. Din, önce insandan yüreğini ister. İnanç esastır. İmansız bir itaati din makbul saymaz. İnanç, kalbî bir kabul ve red olayıdır. Zorla değil; iknâ ile gerçekleşir. İman, yürekte yanan bir meş’aledir, bu meş’aleyi yakmadan dışarıdan yapılacak her müdâhale zorakî olacaktır. Hiçbir insan zorla mü’min yapılamaz; olsa olsa münâfık yapılır; inanmaz, lâkin inanmış gibi yapar.
Hayatı dönüştürmek için dış müdâhaleyi üslûp olarak benimseyen sistemler genelde ideolojilerdir. Her ideoloji sekülerdir. Sekülarizm, temelde kartezyen felsefeden neş’et eder. Kartezyen felsefe hakikatin kaynağını bölen, dünyayı âhiretten, zâhiri bâtından, formu özden, düşünceyi duygudan, aklı kalpten, devleti dinden ayıran indirgemeci şirk felsefesidir. Hayatı zorla dönüştürmek isteyen ideolojiler dinlerin aksine beşerî karakter taşırlar ve genel kanaatin aksine deterministtirler. Örneğin dinler mûcizeyi kabul ederken ideolojiler reddeder. Mûcize, aslında eşyanın aşkın boyutudur. Mûcizeyi kabul, katı bir determinizmin reddidir.
Marksizmin Sovyetler Birliği’nde, Çin’de Kamboçya’da, Arnavutluk’ta ve daha birçok yerde sayısız kan dökerek yapmaya çalıştığı buydu. Kapitalizmin kalesi olan ABD’nin Vietnam’da, Panama’da, Kuzey Irak’ta silâh zoruyla, Çin’de Ortadoğu’da, Afrika’nın birçok ülkesinde para zoruyla, Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Akdeniz kuşağında, Balkanlar’da, Kafkaslar’da siyaset zoruyla yaptığı da aynı şeydir. Özelde Batılılaşma projesini Türkiye’de yaşayan halka zorla dayatanların da yaptığı budur.
Bütün bu beşerî ideolojilerin amacı hayatı, kendi koydukları beşerî ilkeler istikametinde tepeden dönüştürmekti. Sekülarist, dolayısıyla pozitivist olana beşerî ideolojilerin “iman” gibi bir sorunu yoktu. Aksine, onlar imana karşı başkaldırmanın ürünüydüler. Onun için de, insanların gönüllerini fethetmek gibi insânî bir üslûbu benimseyemezlerdi. Benimseseler de bu lehlerine olmazdı. Bu nedenler modernleşme projesinin Türkiye ayağının kendisine ihâle edildiği ünlü bir yönetici şöyle diyordu: “Kan’la yapılan devrimler muhkem olur.” Vâkıa bu pek asılsız da değildi. 20. yüzyılda zorla dayatılan tüm sistemler bir bir çökerken Türkiye’deki resmî ideolojinin hâlâ yaşıyor olmasının sırrı bu sözde yatıyordu. Hangi beşerî ideolojinin daha çok kan döktüğünü saptamak isteyen, hangisinin daha fazla ayakta kaldığına bakmalıydı bu söze göre.
461] 61/Saff, 13
FETİH
- 127 -
Oysa İlâhî dinler, daima yüreğe hitap etmiş, bir insanı diriltmeyi bir dünyayı diriltmek gibi görmüştü. Kur’an’da bir insanı öldürmenin, bütün bir insanlığı öldürmek gibi olduğunu ifâde eden âyet, bu gerçeğin Tevrat’ta aynen böyle yer aldığını da haber veriyordu. Gerçekten de eldeki tahrif edilmiş Tevrat ve İncil bu anlamda ifâdeler içeriyordu.
İlâhî dinlerin insana nasıl şefkat ve merhametle yaklaştığını Hz. Peygmaber’in şahsında görmek mümkün. Daha önce de değindiğimiz gibi Saâdet Çağı’nın nebevî devrimi, dünya tarihindeki hiçbir ideolojik devrimle karşılaştırılamayacak kadar kansız gerçekleşmiştir. 10 yıllık Medine dönemi boyunca, Rasûlullah’ın bizzat katıldığı 27 gazve ve katılmadığı 60 seriyye olmak üzere toplam 87 askerî sefer düzenlenmiştir. Siyer otoritesi Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’a göre bütün bunlarda öldürülen insan sayısı 150 kadardır. Hamidullah bu sayıya Kureyzaoğullarından idam edilenlerin sayısını eklememiştir. Bilindiği gibi Kureyzaoğulları Medine’de yerleşik yahûdi kabilelerinden olup Hz. Peygamber’le aralarında ittifak anlaşması yapmışlardı. Ancak, Hz. Peygamber’e sûikast düzenlediler. Başarısız sûikast girişimi ortaya çıkınca kendilerinin seçeceği bir hakemin hükmüne râzı olmayı kabul ettiler. Müttefik Arap kabilesinin lideri Sa’d bin Ubâde’yi hakem seçtiler. Onun verdiği hükümle kabilenin erkekleri idam edildi. Bu idamların sayısı İbn Hişam’a göre 600-700, İbn Sa’d’a göre ise 900 kişidir. En yüksek rakamı kabul edip bu sayıyla 150 rakamını toplasak dahi her sefere 17 kişi düşmektedir.
İşte rakam, topraklarının yüzölçümü 1,5 milyon kilometrekareye varan Batı Avrupa büyüklüğünde bir Peygamber devletinin kuruluş bilançosudur. Saâdet Asrı’ndaki Nebevî inkılâbının bu bilançosuyla, 1789 Fransız devrimi, 1917 Bolşevik devrimi ve 1923 ve sonrasının Kemalist devrimlerinin bilançoları karşılaştırılırsa insana verilen değer ve hürmet açıkça ortaya çıkacaktır.
İslâm tarihinde insana verilen değeri tarihe geçen birçok olayda açıkça görmek mümkün. Rasûlullah’ın insan hayatına verdiği önemin örnekleri de saymakla bitmez. Üsâme bin Zeyd’in başına gelen, onlarca muhteşem örnekten biridir. Bir savaş sırasında mübârezeye tutuştuğu hasmını tam öldürecekken hasmı şehâdet kelimesini söylemiş, Üsâme onun canını kurtarmak için şehâdet kelimesini söylemiş, Üsâme onun canını kurtarmak için şehâdet getirdiğine hükmederek hasmını öldürmüştü. Olay Rasûlullah’a duyurulduğunda o denli kızmıştı ki, ondan sonra Üsâme’yi her görüşünde “Üsâme, demek sen ‘Rabb’im Allah’ diyen birini öldürdün ha?!” diyerek kınamış, Üsâme Rasûlullah’ın bu ısrarlı kınayışları karşısında ne denli sıkıldığını şu sözlerle dile getirmiştir: “Rasûlullah bu sözü o kadar çok tekrarladı ki, kendi kendime ‘keşke, bu olaydan sonra müslüman olsaydım!’ dedim.”
İslâm’ın insana verdiği bu değer yüzünden kitleler İslâm’a gelmekte tereddüt etmemiştir. Hatta İslâm’a girmeyenler dahi müslümanların insancıl davranışlarından etkilenerek müslüman olmadıkları halde müslümanlarla birlikte kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardır. Bunun en tipik örneği Suriye’de gerçekleşmiştir. Hicrî 144 yılında Bizans imparatoru Juntinyanus’un, müslüman akınlarını durdurmak için Suriye’ye yerleştirdiği hıristiyan Slavlar müslümanların saflarına iltihak ederler. Müslümanlar da onları aynı yerde Bizans’a karşı konuşlandırır. Bu hıristiyan Slavlar daha sonraları Bizans’a karşı müslümanların saflarında
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşacaklardır.462 B. Levis der ki: “Filistin’de hıristiyan Samaritenler müslümanlara o denli yardımda bulundular ki, müslümanlar onların bu yardımına karşılık onları cizyeden muaf tutma gereği hissettiler.”463
Müslümanların engin hoşgörüsüne ilk kuruluşu müslümanlar eliyle gerçekleştirilen Kahire, Bağdat, Basra, Kûfe vb. gibi birçok İslâm şehrinde yer alan kilise ve havralar şâhittir. Bu gibi müslümanlar eliyle kurulan kentlerde bugün dahi ayakta kalan diğer dinlere âit mâbedler geçmiş zamanlardan intikal eden yapılar değil, sonradan yapılan yapılar olduğu muhakkaktır.
Haçlı seferleri sırasında müslüman doktorlar kendi yaralılarını tedâvi ettikten sonra, muhârebe bitince hıristiyan kamplarına giderek düşman yaralılarını da tedâvi ediyorlardı.464
İslâm’ın ruhunu kavrayan her insan, diğer insanların ya dinde kardeşi ya da insanlıkta eşi olduğu gerçeğinden yola çıkarak davranır. Bu Hz. Ali’nin tavrı ve tespitidir. Bu ruhu kavramış olanlardan biri de asil insan Emir Abdulkadir’di. Cezayir’i işgal eden Fransız sömürgecilerine karşı 30 yıl amansız bir mücâdele verip sonunda Fransızlara esir düşen efsânevî komutan Emir Abdulkadir işgal rejimi tarafından Şam’a sürgün edilir. 1860 yılında Şam’da yerli halk tarafından yabancılara karşı baş gösteren ayaklanma sırasında 14 bin Şam’lı hıristiyanı himâyesine alarak mutlak bir ölümden kurtarır.465 Bunun üzerine Papa, Emir Abdulkadir’e Pie IX nişanını verir. Verir vermesine de, çok değil yaklaşık bu tarihten 80 yıl sonra 1940’da Fransa, özgürlük mücâdelesi veren sömürgesi Cezayir’de korkunç bir katliama girişir. Sonuç bir milyon şehid.
Hiç kuşkusuz, inanç özgürlüğü konusunda diğer dinlerin mensupları müslümanların gösterdiği performansı sergileyememişlerdi. 1572 yılında Fransa’da gerçekleşen Saint Barthélemy katliamında Katolikler yalnızca Paris’te birkaç gün içerisinde üç binden fazla insan katletmişlerdi. Cieaux piskoposu Arnald Amaralicus, sapıklığından kuşkulanılan Béziers kenti sâkinleri için ne yapılması gerektiğini soranlara kısa bir cevap vermişti: “Tümünü öldürün! Tanrı, kendinden yana olanları tanır.” Bu fetvâ üzerine yaşına ve cinsiyetine bakılmaksızın yirmi bin’e yakın insan kılıçtan geçirildi ve kent yağmalandı.
Hıristiyan fanatizminin en büyük kurbanı hiç kuşkusuz Endülüs müslümanlarıdır. Yaklaşık yedi asır İslâm medeniyetinin beşikliğini yapmış olan Endülüs’ün bugününe bakanlar hıristiyanlıkla İslâm’ın farkını kolayca anlayabilirler. Leon ve Kostil Ferdinand’ının müslümanları soykırıma tâbî tutarak Kurtuba’yı ele geçirip son kale Gırnata’yı da haraca bağladıklarında İspanya’nın yerli halkından sonucunun ölüm olduğunu bile bile yine de kitleler halinde İslâm’ı seçenler oluyordu. Bu gerçeği göre ünlü İngiliz tarihçi Carlyle İslâm’ın kılıç zoruyla yayıldığı oryantalist tezini şöyle çürütüyordu: “Haydi, siz de kılıcınıza sarılın, bakalım kılıçla oluyor mu?”
Yeniden Fetih Hareketi: Uzun insanlık destanının hiçbir döneminde insana ulaşmak, bu denli kolaylaşmamıştı, bu doğru. Ne ki, yine uzun insanlık destanı
462] Lebeau, Historie du Bas-Empire, neşr. M. St. Martin, Paris 1830, c. 12, s. 27-31
463] Tarihte Araplar, s. 67
464] Garaudy, İslâm’ın Vadettikleri, s. 86
465] Kasım Sadullah, Hayatu’l-Emir Abdulkadir, Şirketu’l-Vatanî, Tunus, 1974
FETİH
- 129 -
boyunca insanlar birbirine bu kadar kapalı, insan teki bu kadar yalnız da olmamıştı.
Modern toplumun birbirinin kurdu haline gelmiş bireylerini, modern mekanik toplum makinesinin silik bir cıvatası olmaktan çıkarıp şahsiyet haline getirmek, çok ciddi bir fetih seferberliğiyle mümkündür. İşte biz buna “yeniden fetih hareketi” diyoruz.
Yeniden fetih hareketi, “Ve enzir aşîrateke’l-akrabîn: Önce yakın çevreni uyar.” İlâhî metodu gereğince merkezden başlayıp muhîte doğru halka halka genişleyecektir. Yeniden fetih hareketinin fâtihleri önce işgale uğramış yürek ve akıllarını işgalde kurtararak işe başlamalıdırlar. Modern ikonların, soyut putların, teknoloji ürünü sanemlerin işgaline uğramış bir kafa ve kalple başkalarının yüreğini açmaya kalkışmanın imkânsızlığı ortada. Kafa ve kalbini işgalden kurtarabilmiş insan “şahsiyet” olmayı hak etmiş demektir.
İşte bu gerçekleşir ve müslüman şahsiyet yeniden inşâ edilebilirse, müslüman toplumun ve İslâmî hayatın yeniden inşâsının önündeki en büyük engel de kalkmış olacaktır.
İslâm’ın Yitik Çocukları: İçinde yaşadığımız sözde müslümanlardan oluşan toplumun bilincini örten kalın surlar, bir şefkat ve sevgi taarruzuyla parçalanabilir. Hepimizin kafasını işgal eden soru aynı: Düne kadar İslâm’ın fâtihleri olmuş bir toplumdan bugün nasıl oldu da İslâm’a düşman nesiller peydahlandı? 70 yıl öncesine kadar, değil müslümanlara gayrı müslimlere dahi “şeriat adâlettir” dedirten insanların torunları arasından nasıl oldu da “kahrolsun şeriat” diyen zavallılar çıkabildi?
Tüm varlığını küfre borçlu olanlar, gayrı müslim efendilerinin kendilerine verdiği rolü sâdık bir köle gibi oynayanlar, küfrün ve şirkin gönüllü Ebû Cehilliğini yapanlar bir tarafa. Onlar küfrün önderleridir ve onlara nasıl muâmele edileceğini Kur’an açıklamıştır.
Ancak, bu çok marjinal inatçı İslâm düşmanları dışında bir de kelimenin tam anlamıyla câhil bir kitle var. Bu câhil kitle, İslâm’ı İslâm’ın dostlarından değil de düşmanlarından öğrendi. Bu câhil kitle İslâm’a İslâm’ın hâkim olduğu değil, mahkûm olduğu bir dönemde düşman edildi. Onlar, aradıkları ışığın, girip de sırtlarını döndükleri mağaranın kapısından sızan ışık olduğundan habersiz zavallılar.
Fetih seferberliğinin ilk muhâtabı da işte bu İslâm’ı İslâm’ın düşmanlarından öğrenen câhil kitledir. Onlar, İslâm’ın yitik çocuklarıdır. Onlar, bu çağın öksüzleridir. Onlara bir yetim, bir öksüz gibi şefkatle, merhametle yaklaşmak, ana gibi kucak açmak, onları sokaktan tekrar yuvaya dâvet etmek, fedâkâr müslümanlara düşmektedir. Onlar arasında, düşmanları tarafından saraydan kaçırılıp asıl âilesine düşman edilerek onlara karşı savaştırılmak üzere yetiştirilmiş Hind şehzâdesi rolü oynayanlar çıkabilir. Bu tipler, eğer gerçeği fark edebilirlerse kendilerini bu duruma getiren şeytanın askerlerine karşı herkesten daha güçlü bir mücâdele sergileyeceklerdir. İslâm düşmanlarının İslâm’a karşı kullanmak için yetiştirdikleri İslâm’ın yitik çocukları, yuvalarını bulduklarında iman cephesinin en büyük mücâhidi olacaklardır.
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fethin Araçları: İman, örnek yaşantı, ilim ve ahlâk, güzel söz, ikram ve iyilik, hoşgörü ve af, adâlet, duâ, namaz ve Kur’an ve yitik farz Emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker...
...Bugün, İslâm coğrafyasında yaşayan tüm müslüman halklar çeşitli tarihî, siyasî ve sosyal nedenlerden dolayı toplumsal bir hâfıza kaybını yaşamaktadırlar. Bu hâfıza kaybına bağlı olarak kimlik ve kişilik kaybı toplumumuzu oluşturan bireylerin ortak zaafı haline gelmiştir. Bu acınılası durumda en büyük pay, hiç kuşkusuz halka rağmen halkın tepesine silâh zoruyla oturan ya da birilerince oturtulan yönetici elitlerindir. Siyasetçisi, askeri, bürokratı, aydını ve hormonlu zenginleriyle bu yönetici elit, toplumsal yozlaşmanın ve kokuşmanın baş müsebbibidir ama tek müsebbibi değildir. Çünkü bu durumdan en az onlar kadar kendilerine İlâhî mesajı taşıma görevi yüklenen müslümanlar da sorumludur.
Böylesi bir ortamda inanan her insana ağır görevler düşmektedir. Samimi mü’minler sorumluluklarının gereğini yerine getirmek için tanımlamadan tanımayı yargılamadan yarlığamayı, hüküm vermeden dâvet etmeyi, infaz etmeden ihsan etmeyi öğrenmek zorundadırlar. Çünkü en azından bu topraklardaki câhil kitleler, dinlerini değil sağlıklı kaynaklardan, tâlî eserlerden bile öğrenmekten mahrum bırakıldılar.
Sistemin projesi “dini olmayan bir halk yaratmak”tı. Tabii ki bu mümkün değildi ve mümkün olmadığı çok geçmeden görüldü. Halk dinsiz olmadı, lâkin dinini öğrenmekten mahrum bırakıldığı için dinli de olamadı. Tek kelimeyle “câhil” oldu. Elbet bu câhiller arasında cesâreti cehâletinden alıp dine düşman olanlar da vardı. Bunların çoğunluğu “kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözünü doğrulayan tiplerdi. Elbette İslâm’a bilinçli bir biçimde kin besleyen ve düşman olan azınlık bir gürûhu konumuzun dışında tutuyoruz.
Geniş câhil kitleler bir yana, dini, bu dinin dostlarından değil de düşmanlarından öğrenmiş(!) söz konusu zümreye şiddetle değil, şefkatle muâmele şarttı. Onlar, bildikleri bir dine değil, bilmedikleri bir dine birilerinin kafa yıkamaları sonucu ite-kaka düşman edilmiştiler. Onların düşman oldukları dini öğrendiğiniz zaman şaşakalıyordunuz. Çoğunlukla bu gibilerin “din” diye düşman oldukları şeyin Allah’ın dini değil “ataların dini” olduğunu görüyor, bu dine Allah’ın da düşman olduğunu hayretle müşâhede ediyordunuz. Bu gerçeği onlara söylediğinizde hayret etme sırası onlara geliyor ve insaf ehli olanlar ana kaynaklarından dini öğrenme sürecine giriyordu.
İlle de hüküm vermek gerekiyorsa, bu hüküm cehâleti dolayısıyla dine düşman edilenlerin dinlerini bu dinin dostlarından öğrenmeleri temin edilinceye kadar ertelenmeli, eğer hâlâ düşmanlıklarında direniyorlarsa hüküm o zaman verilmelidir.
Cehâlet zifiri bir karanlıktır. Böylesi bir karanlıkta göz diye bir organın olması, “görme” eyleminin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Çünkü görme eylemi ışıksız gerçekleşmez. En az gözün varlığı kadar ışığın varlığı da gereklidir.
Göz akılsa, söz konusu ışık da İlâhî mesajdır. İnsanlık kervanının uzun yürüyüşünde bir yol kazâsı olan modern zamanların modern bireylerine yapılabilecek en büyük iyilik, ona hakikatin biricik kaynağını göstermek, onu sanal bir yaşamdan gerçek bir hayata çağırmaktır. Bunu yapabilme gücü sadece İslâm’a
FETİH
- 131 -
gönül veren insanların yüreğinde saklıdır. O güç harekete geçtiğinde, yürekleri sağaltan bir hayat soluğu olacak ve yürek fethi bir kez daha gerçekleşecektir. 466
Hudeybiye Barışı; İnsanlara Önce Kapalı Gelen “Apaçık Fetih”
Hudeybiye Muâhedesi; Hz. Peygamber ve ashâbının Kâbe’yi ziyâret maksadıyla Mekke’ye gitmek istemeleri ve bunun müşrikler tarafında engellenmesi üzerine çıkan olaylardan sonra müslümanlarla müşrikler arasında yapılan anlaşmanın adıdır. Allah Rasûlü’nün hicretinin üzerinden mücâdeleler ve savaşlarla dolu altı yıl geçmişti. Hem muhâcirler, hem de ensâr, Kâbe’yi ziyâret özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı.
Allah’ın elçisi, bu yılın Zilkade ayının başında bütün ashâbın özlem ve beklentilerine cevap anlamı taşıyan bir rüya gördü. Rüyasında ashâbı ile birlikte güvenlik içinde Kâbe’yi ziyaret ediyordu. Rasûlullah’ın ashâba anlattığı rüya, hızla bir muştu gibi yayıldı Medine’ye.
Hz. Peygamber bu genel coşku üzerine, Kâbe’yi ziyâret etmek isteyenlerin hazırlanmasını emretti. Hattâ İslâm’ı kabul etmeyen kabileleri bile kendileriyle birlikte hac yapmaya çağırdı.
Hazırlıkların tamamlanmasından sonra, Zilkade’nin ilk Pazartesi günü467 bin dört yüz kişi ile birlikte Mekke’ye doğru hareket etti. Niyetinin barış olduğunu göstermek için yanlarına yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka savaş silâhı almamışlardı. Zül-Huleyfe mevkiine geldiklerinde ihrâma girdiler ve umre için niyet ettiler. Yanlarında Mekke’de kurban edilmek üzere getirdikleri yetmiş deve bulunuyordu ve bunlar kurbanlık olduğu belli olacak biçimde nişanlanmıştı.
Mekkeli müşrikler müslümanların hareketini öğrenince toplanarak ne pahasına olursa olsun, Rasûlullah’ın Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlaştırdılar. Rasûlullah’ın Mekke’ye daha fazla yaklaşmasına engel olmak üzere de Halid bin Velîd komutasında iki yüz atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler.
Bu arada Hz. Peygamber Hudeybiye mevkiine gelmişti. Devesi burada kendiliğinden çöktü ve bütün çabalara rağmen kaldırılamadı. Bunun üzerine çeşitli fikirler ileri sürenlere karşılık Allah Rasûlü, “Filin Mekke’ye girmesine engel olan kuvvet bu deveyi de çökertti” diyerek herkesin inmesini emretti.
Peygamber Efendimiz, Mekke müşriklerinin durumu anlama ve umreyi gerçekleştirebilme konusunu görüşmek için Hz. Osman’ı (r.a.) Mekke’ye gönderdi. Hz. Osman (r.a.) kiminle görüştü ise, umre yapmanın mümkün olmadığını anladı. Zira müşrikler, müslümanların Mekke’ye girişini kendileri için büyük bir zillet sayıyorlar ve bütün Arap dünyasının gözünden düşecekleri şeklinde yorumluyorlardı. Bundan dolayı umre hiç mümkün gözükmüyordu.
Bu arada Hz. Osman’ın (r.a.) tutuklandığı ve öldürüldüğü haberi yayıldı. Bu haber üzerine peygamber Efendimiz, bütün mü’minlerden “ölüm” üzere bey’at aldı. Ashâb-ı Kirâm’ın ölüm için yarışırcasına bey’at etmelerini müşriklerin câsusları da görüyorlardı. Bu durumu süratli bir şekilde Mekke’ye bildirdiler.
466] M. İslamoğlu, Yürek Fethi, s. 31-94, 207-209
467] 13 Mart 628
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sahâbenin bey’atını bildiren âyet-i kerime’de şöyle buyrulur: “Sana bey’at edenler gerçekte Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur ve kim Allah’a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”468 ve “Allah şu mü’minlerden râzı olmuştur ki, onlar ağacın altında sana bey’at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindekini bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara alacakları birçok ğânîmetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir.”469âyetleri bu olayı anlatmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın biat edenlerden râzı olduğunu bildirmektedir. Bu âyetlerden dolayı, bu beyata, râzılık biatı anlamında “Biatü’r-Rıdvân” ve Hz. Peygamberin altında oturduğu ağaca da râzılık ağacı anlamında “Şeceretü’r-Rıdvân” adı verilmiştir. Kısa bir aradan sonra Hz. Osman (r.a.)’la ilgili ölüm haberinin asılsız olduğu anlaşılmıştır.
Bu arada karşılıklı elçiler gidip geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler müslümanların Mekke’ye girmelerine izin vermeyeceklerini açıkça söylüyorlardı. Hz. Peygamber ise “Biz buraya kesinlikle savaşmak için gelmedik. Amacımız Kâbe’yi ziyârettir, umre yapmaktır. Kureyşliler eski savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla bir anlaşma, bir süre için barış anlaşması yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah’a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış öneriyordu.
Allah Rasûlü’nün kararlılığı yüzünden müşrikler savaşı göze alamadılar. Amr oğlu Süheyl’i kendileri adına bir anlaşma yapmak üzere gönderdiler.
Rasûlullah ile Süheyl uzun görüşmelerden sonra anlaşma şartlarını tespit ettiler. Buna göre;
1- Müslümanlarla müşrikler on yıl süreyle savaşmayacaklar, birbirlerine saldırmayacaklardı.
2- Müslümanlar bu yıl Kâbe’yi ziyâretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silâh taşımayacaklardı.
3- Mekke’den birisi müslüman olarak Medine’ye sığındığı zaman iâde edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye sığınanlar iâde edilmeyecekti.
4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklardı. Hudeybiye andlaşmasının bütün şartları görünüşte müslümanların aleyhine idi. Bu nedenle müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Bu andlaşmayı bir aşağılanma, bir küçük düşürülme olarak kabul ettiler. “Sen Allah’ın Rasûlü değil misin? Dâvâmız hak dâvâ değil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diyen Hz. Ömer’in sözleri, müslümanların genel üzüntülerinden doğan tepkinin dile getirilişinden başka bir şey değildi. Fakat şüphesiz Allah ve Rasûlü neyin hayırlı, neyin şer, neyin izzet, neyin zillet olduğunu daha iyi bilirdi.
Allah Rasûlünün “kurbanlarını kesip başlarını tıraş etmeleri” isteği yankısız kaldı. Büyük bir üzüntü ile çadırına girdi. Sonra mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin tavsiyesi üzerine kendi kurbanını kesti ve tıraş oldu. Bunun üzerine bütün müslümanlar yarışırcasına kurbanlarını kesip tıraş oldular.
468] 48/Feth, 10
469] 48/Fetih, 18-19
FETİH
- 133 -
Hudeybiye’de on dokuz gün kalındıktan sonra Medine’ye doğru yola çıkıldı. Yolda, “Biz sana apaçık bir fetih verdik. Bununla Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacak ve sana olan nimetini tamamlayacak ve seni doğru bir yola iletecek. Allah sana şanlı bir zafer verecek”470 âyetleriyle başlayan Fetih Sûresi nâzil oldu.
Şânı yüce Allah, Hudeybiye barışını bir “feth-i mübin (apaçık bir fetih)” olarak niteliyordu. Gerçekten de bunun böyle olduğu çok geçmeden herkes tarafından anlaşıldı. Hudeybiye’yi Hayber gibi, Mekke’nin fethi gibi zaferler izledi.
Hudeybiye andlaşmasının en önemli yanlarından veya sonuçlarından birisi, hiç kuşkusuz siyasî yönüdür. Daha önce Mekkeli müşrikler, Medine İslâm toplumunun varlığına bile tahammül edemezlerdi. Hatta müslümanları kökten yok etmek amacıyla Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi birçok girişimde bulunmuşlardı. İşte bu andlaşma ile ilk kez müşrikler Medine İslâm toplumunu resmen tanınmış oluyorlardı. Bu durum, İslâm’ın kabileler arasında büyük bir önem kazanmasına neden oldu.
Andlaşmadan önce müslümanlarla müşrikler arasında hemen hiç bir ilişki yoktu. Hudeybiye’den sonra ise iki taraf arasındaki ticarî ve âilevî ilişkiler canlandı. Hz. Peygamber istediği yerde İslâm’ı rahatça tebliğ etme imkânına kavuştu. Bu nedenle hem Mekke’de, hem de çevre kabileler arasında İslâm’ı kabul edenler hızla arttı. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında geçen iki yıl içinde müslüman olanların sayısı, Hudeybiye’den önceki on dokuz yıl boyunca müslüman olanların iki katına ulaşmıştı.
Andlaşma maddelerinden müslümanları en çok üzenlerden birisi, Mekke’den kaçan müslümanların iâde edilmesi hakkındaki madde idi. Daha andlaşma imzalanır imzalanmaz zincirlerini sürükleyerek gelen Ebû Cendel’in, “Müslüman olduğum için bu kadar zulümlere işkencelere uğramıştım. Beni tekrar aynı işkencelere atmak mı istiyorsunuz? Beni yine müşriklere mi teslim edeceksiniz?” çığlıklarına rağmen andlaşma gereğince Kureyş adına andlaşmayı yapan müşrik Amr oğlu Süheyl’e teslim edilmesi, müslümanları gözyaşları içinde bırakmıştı.
Süheyl b. Amr, oğlu Ebû Cendel’i çeke çeke Kureyşlilerin yanına götürdü. Müslümanlar, onun feryadına dayanamayarak ağlamaya başladılar.471 Hz. Muhammed (s.a.s.), Ebû Cendel’i şu sözleriyle teselli ediyordu: “Ey Ebû Cendel, şu toplulukla aramızda yazılan barış yazısı tamamlandı. Sen biraz sabret, katlan, Yüce Allah’tan da bunun ecrini dile. Şüphesiz Allah, senin için ve senin yanında bulunan zayıf mü’minler için bir genişlik ve çıkar yol ihsan edecektir. Biz onlara Allah’ın ahdiyle söz verdik, onlar da bize söz verdiler. Onlara verdiğimiz sözü çiğneyemeyiz. Verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz.”472 Hz. Ömer, bu geri çevirmenin dış görünüşüne bakarak çok üzülmüş, din için bu kadar hakarete katlanmanın sebebini anlayamadığını söylemişti. Mekke’ye girip, Beytullah’ı ziyâret etmeyi uman sahâbîlerin bu arzuları gerçekleşmediği gibi, Hudeybiye Andlaşması gibi zâhiren aleyhlerine olan bir sözleşmeyi kabul etmek zorunda kalmışlardı.
Mekke’den kaçan fakat Medine’ye kabul edilmeyen müslümanlar Mekke-Şam kervan yolu üzerindeki İs mevkiinde üslendiler. Kısa zamanda sayıları üç
470] 48/Fetih, 1-2
471] Vâkıdî, Meğâzı, ll, 608'den naklen Asım Köksal, İslâm Tarihi, Vl, 204
472] Asım Köksal, a.g.e, Vl, 204
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüze ulaşan müslümanlar müşriklere karşı gerilla savaşı yürütmeye başladılar. Kureyş’in kervanlarına saldırıyor, ellerine düşen Mekkeli müşrikleri öldürüyorlardı. Kureyş müşrikleri bu durum karşısında müslümanları Mekke’de tutmanın zarardan başka bir şey getirmeyeceğini, gerçekten iman etmiş bir mü’mini hapsetmenin serbest bırakmaktan daha zararlı olduğunu anladılar ve ilgili maddenin andlaşmadan çıkarılması için Peygamberimiz’e başvurdular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) isteklerini kabul ederek İs’teki müslümanları Medine’ye çağırdı.
Bütün bu sonuçlar Hudeybiye barışının göründüğü gibi kötü bir anlaşma olmadığını, tersine müslümanlara zafer kapılarını açan bir “feth-i mübîn” olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır. 473
Mekke’nin Fethi; Kalpleri Fethin Sonucu Olarak Dünyanın Kalbinin Fethi
Fetih Hazırlığı: Mekke, sinesinde barındırdığı Kâbe sebebiyle her devirde ehemmiyetli bir merkez olagelmişti. Kâbe’ye terettüp eden değişik hizmetleri ifâ eden Mekkeliler yani Kureyş Arapları, diğer Araplara nazaran daha itibarlı, daha şerefli kimseler addediliyordu. Arap yarımadasının her tarafında yaşayan muhtelif Arap kabilelerinin Kâbe’ye olan müşterek saygıları ve tavaf için aynı mevsimlerde yaptıkları ziyâret, Mekkelileri, onların hepsiyle tanışmaya yakinen tanımaya, dostluklarını kazanmaya sevk etmişti. Mekkeliler itibar ve imtiyazlık durumunda piramidin tepesinde yer alıyordu. Bu yönüyle Mekke, sadece dinî değil, siyasî ve ticarî bakımdan da çok önemli bir merkezdi.
Öncelikle bütün Arapları birleştirerek güçlenmeyi, bu güçle de bütün dünyaya İlâhî mesajı götürmeyi planına alan bir hareket, Mekke’yi fethetmeyi, oranın sağlayacağı maddî ve özellikle mânevî avantajlardan istifade etmeyi gözardı edemezdi. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’yi bir an önce fethetmeyi planlamıştı. Hudeybiye sulhü bu gâyeye gitmede en iyi atlama taşı oldu, ortamı en güzel şekilde hazırladı. Müslümanlar sayıca arttı, Hâlid İbn Velîd, Amr İbn’l-Âs gibi, Mekke’nin dirâyetli şahsiyetleri de İslâm’a girdi. Hele barışın, bizzat Mekkelilerce ihlâl edilmesi, müslümanların Mekkelilerin üzerine gitmesine meşrû bir gerekçe de hazırlamıştı.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu maksatla sefer hazırlığına başlamış, Medinelilere ve Eslem, Gifâr gibi müttefiği olan diğer kabilelere de, sefer hazırlığı yapıp yerlerinde beklemelerini emretmişti. Fakat bunun Mekke’ye yönelik olduğunu en yakınlarına bile sezdirmiyordu. Öyle ki, bu çeşit işlerde en yakını, iki vezirinden biri olan Hz. Ebû Bekir (r.a.) bile, hazırlığın ne tarafta olduğunu merak ediyor, öğrenemiyor, kızı ve Rasûlullah’ın zevcesi olan Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’ya soruyordu. O da Rasûlullah’tan, istihbar etmiş olmak şöyle dursun, tahmin bile edemiyordu ki, şu cevabı vermiştir: “Bilmiyorum. Belki Benî Süleym’e, belki Tâif’e, belki de Havâzin’edir.” Cevapta dikkat çekici husus Mekke ihtimalinin zikredilmemiş olmasıdır.
Rasûlullah (s.a.s.), haber sızma ihtimalini asgarîye düşürmek için her çeşit seyahati yasaklar. Bazı rivâyetler Medine’den dışarıya kimsenin çıkamadığını belirtir. Bu tedbirlerdeki asıl gâye, Mekke’yi ânî bir baskınla ele geçirip, savaşa, kan
473] Harun Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 13-15
FETİH
- 135 -
dökmeye meydan vermemektir. Hâtıb İbn Ebî Beltaa’nın mektubunu yakalatma hâdisesini bu çerçevede anlamalı ve bu gizliliğe yönelik çarpıcı bir vesika nazarıyla bakmalıyız.
Hazırlıklar tamamlanınca, Rasûlullah (s.a.s.) Hicretin sekizinci senesi, 10 Ramazanında Medine’yi terk etti, ama yine Mekke istikametine değil. Hazırlanmaları için yazdığı kabilelere uğrayarak, oralardan sefere hazır olanları ordusuna katarak... Böylece hem gittikçe güçleniyor, hem de gideceği istikamet, asıl hedef husûsunda tereddütleri arttırıyordu.
Bu sûretle Mekke önlerine geldiği zaman on bin kişilik bir orduya ulaşmıştı. Konaklama emri verdiği zaman, her bir kabilenin ayrı ayrı yerlere yerleşmesini, geceleyin her askerin ayrı bir ateş yakmasını emretti.
Fetih: Şimdiden sonra hedefi gizlemeye gerek kalmamıştı. Artık mümkün mertebe korkutucu, şoke edici, savaş kararı verme husûsunda mütereddid kılıcı ve hatta felç edici bir manzaraya, psikolojik bir tesire ihtiyaç vardı. Bu sebeple geniş arâzîye dağılan on bin ışığın tesiri Mekke’nin şefi Ebû Süfyân ve diğer ileri gelen liderleri şaşkına çevirmiş ve teslimiyete sevk etmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.)’a “son muhâcir” unvânıyla bu Mekke seferi sırasında katılmış olan Abbâs İbn Adilmuttalib (r.a.), İslâm ordusu Merru’z-Zahran’da konaklayınca, Rasûlullah’ın Mekke’ye ânî bir baskınla girmesi halinde Kureyş’in ebedî bir helâke uğrayacağını düşünür. Bunu önlemek için bir oduncu veya (çoban gibi) herhangi bir adam bularak Mekke’ye gönderip, Rasûlullah’ın yerini haber vermek ve gelip “emân talep etmelerini sağlamak” maksadıyla Hz. Peygamber’in atına binerek arâzîyi araştırır. “Erak vadisinde dolaşırken kulağıma Ebû Süfyân, Hâkim İbn Hizâm ve Büdeyl İbn Verkâ’ın sesleri geldi. Meğerse onlar da haber toplamak için çıkmışlarmış...” der, Abbâs (r.a.).
Hz. Abbâs, Ebû Süfyân’a bunun on bin kişilik İslâm ordusu olduğunu söyledikten sonra “Atıma bin, Rasûlullah’a gidelim; sana emân talep edeyim, değilse, seni yakaladı mı vallahi boynunu vuracak” der. Rasûlullah’ın bineğinde oldukları için emniyetle askerlerin arasından geçerler. Ancak Hz. Ömer, Ebû Süfyân’ı görünce, koşarak Rasûlullah’ın huzuruna girer, öldürme izni ister. Fakat Abbâs (r.a.): “Ben civar verdim, himayesine garanti verdim” diyerek Rasûlullah’ın emânını sağlar. Rasûlullah: “Sabahleyin gelin” der.
Ertesi sabah Ebû Süfyân, Hâkim İbn Hizâm ve Büdeyl İbn Verkâ üçü birden müslüman olurlar. Ebû Süfyân (r.a.) bir rivâyete göre Mekke’ye Hâkim İbn Hizam ile birlikte gelir, Kâbe’de şöyle bağırır: “Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız güçle geldi. Kim benim evime girerse emniyettedir. Kim Mescid-i Harâm’a girerse emniyettedir, kim evinin kapısını kaparsa emniyettedir!” Sonra ilâve eder: “Ey Kureyşliler! Müslüman olun selâmette olun!” Hanımı Hind gelerek, sakalından tutup: “Ey âl-i gâlib, bu ahmak ihtiyarı öldürün!” derse de, Ebû Süfyân: “Bırak sakalımı! Yeminim olsun, sen de müslüman olmazsan boynunu uçuracağım, çabuk evine dön!” der. Hint, terk eder gider.
Rasûlullah (s.a.s.) ordunun bir kısmını Zübeyr’in emri altında Kedâ’dan sevk eder. Bir kısmını Sa’d İbn Ubâde komutasında yine Kedâ cihetinde sevk eder. Sa’d’ın: “Bugün savaş günüdür. Bugün (Mekke’nin) haramlığı kalkmıştır” dediğini bir muhâcir Rasûlullah’a haber verir. Bunun üzerine Hz. Ali’yi peşinden
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göndererek: “Bayrağı ondan al, şehre bayrağı sen taşı” der.
Bir kısım orduyu Hâlid İbn Velîd’in emrine verir ve Mekke’nin yukarısından şehre girmesini emreder. Eslem, Gıfar, Müzeyne, Cüheyne ve diğer Arap kabileleri hep buradadır. Hâlid, ilk defa burada Rasûlullah’ın emriyle İslâm askerlerine komutan olmuştur.
Fetih sırasında ciddi bir çatışma olmaz ise de, İkrime İbn Ebû Cehil, Safvân İbn Ümeyye ve Süheyl İbn Amr’ın alelacele toplayabildikleri kimselerle Hz. Hâlid’in önüne çıkıp savaştıklarını, bu çatışmada 13 müşriğin öldürüldüğünü, müslümanlardan da 3 kişinin şehid olduğunu zikretmek gerekir. Esâsen, Rasûlullah (s.a.s.) daha önceden, kendileriyle çatışma çıkaranlar dışında hiç kimsenin öldürülmemesi husûsunda komutanlarına sıkı tenbihte bulunmuştur. Af dışı tutulanlar ise bu yasak kapsamına girmiyordu.
Af Dışı Tutulanlar: Mekke fethedilirken, Rasûlullah’ın genel af dışında tuttuğu ve “Kâbe’nin örtüsüne sarınsa bile” yakalandığı yerde öldürülmesini emrettiği kimseler vardır. Bunlar 8 erkek ve 4 kadından oluşmaktaydı. Bunlar: İkrime ibn Ebî Cehl, Safvân İbn Ümeyye, Abdullah İbn Sa’d İbn Ebî Sarh, Abdüluzzâ İbn Hatal, Huveyris İbn Nukayz, Mikyas İbn Sübâbe, Abdullah İbnu’z-Ziba’rî es-Sehmî, Vahşî İbn Harb, Huvaytıb İbnu Abdi’l-Uzzâ. Kadınlardan: Hind Bintu Utbe, Sâre Mevlâtu Amr İbni Abdilmuttalib, Abdullah İbn Hatal’ın iki şarkıcı câriyesi.474
Rasûlullah (s.a.s.)’ın ölüme mahkûm ettiği kimselerin çoğunu o devrin efkâr-ı umûmiye (kamuoyu) yapıcıları olan şâir ve şarkıcıların teşkil etmesi dikkat çekicidir. Şiirle ilgili olarak Rasûlullah’ın “dil”in kılıçtan daha derin yaralar açtığını ifade ettiğini biliyoruz. Dikkatimizi çeken husus şu ki, bu af dışı tutulanlardan o esnâda kaçıp da sonradan af dileme fırsatını bulanların hepsi tekrar aff-ı nebevîye mazhar olmuşlardır.
Fetihle İlgili Diger Bazı Notlar: Rasûlullah Mekke’ye başında siyah bir sarık olduğu halde girdi. Kâbe’nin kapısı önünde durarak: “Bir olan Allah’tan başka ilâh yoktur. O vaadinde sâdıktır. Kuluna yardım etmiştir. Tek başına ahzâbı (orduları) dağıtmıştır” der ve halka yönelerek: “Bütün kan dâvâsı, intikam hesabı veya hak iddiâ edilen mal şu iki ayağımın altındadır. Kâbe ile ilgili sadece iki hizmet devam edecektir. Sidâne ve Sikâye hizmetleri... (Sidâne: Kâbe’nin kapısını açma, kapatma ve onu temizleme vs. işlerini yürütme hizmeti; sikâye, hacılara su dağıtma hizmeti... Câhiliye ve İslâm’da bu hizmet Hz. Abbâs’a aitti)” der ve devam eder: “Ey Kureyşliler size ne yapmamı istersiniz?” Mekkeliler: “Sen kerim bir kardeşsin ve kerim bir kardeşin oğlusun” derler. “Haydi gidin, hepiniz tulekaasınız/âzâdlılarsınız” buyurur.
Rasûlullah, Mekke halkına, diğer fethettiği belde ahâlisine yaptığı muâmeleyi yapmamıştır. Devrin savaş hukukunda fethedilen yerlerin ahâlisi esir edilir, malı da ğanîmet olarak alınırdı. Hâlbuki Mekkelilere: “Gidin serbestsiniz” demiş, kendisine zulmün, işkencenin, hakaretin her çeşidini yapan ve bir saat öncesine kadar kendisini yok etmek için bütün güçleriyle çalışmış, çalışanları desteklemiş, bu maksatla Bedir, Uhud, Hendek savaşlarını tertiplemiş olan Mekkelileri birkaç kişi hâriç toptan affetmiş, sizler tulekâ’sınız demiştir. Tulekâ, “âzâd edilmişler” mânâsına gelir. Tulekâ demesi, belirttiğimiz üzere harp hukukuna göre, savaşta ele geçirilmeleri sebebiyle esir hükmünde olmalarındandır.
474] Kureyne ve Fertana
FETİH
- 137 -
Mekkelileri âzâd ettikten sonra Kâbe’yi yedi kere sa’y edip tavaf eder. İçine girer, orada namaz kılar. Kâbe’de bulunan 360 put temizlenir.
Sonra Safa tepesine oturarak önce erkeklerden ve sonra da kadınlardan bey’at alır. Erkeklerden: “Güçleri yettikçe Allah ve Rasûlüne itaat etmek ve dinlemek” şartı üzerine bey’at alır. Kadınlardan da: “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ yapmamak, çocuklarını öldürmemek, göre göre iftira atmamak, ma’rufta âsi olmamak” şartları üzerine bey’at alır. Kadınlar için Allah’tan mağfiret talep eder. Kadınlarla bey’at yaparken Rasûlullah, onların ellerine değmez, musâfaha yapmaz. Rivâyetler Rasûlullah’ın nikâh düşen yabancı kadınlarla musâfaha etmediğini belirtir.
Öğle vakti olunca, Rasûlullah, Hz. Bilâl’e ezan okumasını emreder, Bilâl (r.a.) Kâbe’nin damına çıkar. Kureyşliler tepelerin üzerindedir, kimisi emân beklemekte, kimisine emân verilmiş. Hz. Bilâl’in ezanı, Mekkeliler’in bir kısmına ölümden beter üzüntü kaynağı olur:
Ebû Cehl’in kızı Cüveyriye: “Bilâl’in Kâbe üzerinde anırmasında hazır olmaması, babama Allah’ın ne büyük lütfu!” der.
Halid İbn Esed: “Allah babama lutfetti de bu günü görmedi!” der.
Hâris İbn Hişam: “Keşke bugünden önce ölmüş olsaydım” der.
Attâb İbn Esîd: “Allah babam Esid’e şu söyleneni işittirmemekle ne büyük ikramda bulunmuştur!” der.
Ebû Süfyân: “Ben bir şey söylemeyeceğim. Şâyet söylersem bunu şu çakıllar bile ona haber verecektir!” der.
Derken onlara Rasûlullah çıkagelir: “Söylediklerinizi biliyorum” der ve hepsini tekrarlar. Hâris ve Attâb: “Şehâdet ederiz ki sen Allah’ın Rasûlüsün. Bunu, bizimle olan şu kimseler ve bir de Allah biliyordu. Başka kimse bilmiyordu!” derler.
İbn’l-Esir, henüz müslüman olmayan başka bazılarının da benzer sözler sarfettiklerini, ancak sonradan hepsinin müslüman olup, müslümanlıklarında samimi kaldıklarını belirtir. Rasûlullah’ın Kureyşlilere hususî muâmelesi boşa değildir. Kısa zaman sonra hepsi müslüman olacak, içlerinden niceleri istikbâlin zafer dolu seferlerine komutanlık edeceklerdir.
Kâbe’yi bütün Arapların müşterek mâbedi kılan hususlardan biri, her kabilenin kendine mahsus putunun orada yer alabilmesi idi. Bu sebeple Kâbe’nin etrafında çok sayıda put vardı: 360 tane. İbn Hacer, bunların kurşunla yere tespit edildiklerini kaydeder. Bazı rivâyetlerde, Rasûlullah’ın önünden geçtiği her putun, ensesinin üzerine düştüğü belirtilmiştir.
Bu hadislerden, ulemâ, sûretin (put heykelin) bulunduğu yerde namaz kılmanın mekruh olduğu hükmünü çıkarmıştır. “Çünkü demişlerdir, şirk ihtimaline yer verir; eski milletlerin küfrü çoğunlukla sûretlerden/heykellerden gelmiştir.”
Kâbe’nin dâhili ise, Hz. Ömer tarafından temizlenerek Rasûlullah’ın girip namaz kılabileceği hale getirilmiştir. Bazı rivâyetlerde, içeride Rasûlullah’ın da su ve bez getirterek bazı sûretleri bizzat yıkadığı gelmiştir. İbn Hacer, bunu Hz. Ömer’in nazarından kaçmış olabilen bazı küçük sûretler olabilir diye te’vil eder.
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hatta bazı sütunlar üzerinde Hz. İsa ve Meryem tasvirlerinin, Abdullah İbn’z-Zübeyr zamanına kadar kaldığına, o zaman yeniden inşa edilince tamamen bu kalıntılardan temizlendiğine temas eden rivâyetler gelmiştir.
Mekke’ye Af: Burada ayrıca belirtilmesi gereken bir husus, yukarıda geçen475 hadiste belirtilen Mekke’nin ğanîmet kılınmamasıdır. O güne kadar yapılan gazvelerde, mağlup tarafın insanı daima esir edilmiş, malı da ğanîmet. Mekke, sinesinde barındırdığı mukaddes emânetin hürmetine, kandan ve yağmadan korunmuştur. Rasûlullah o İlâhî emanetin yani mukaddes Kâbe’nin hürmetine, en azılı düşmanları olan Kureyşlileri de o kutsal yeri muhafaza ve ona bakımda sebat eden hizmetleri hatırına aff-ı umumiye mazhar etmiştir.
Peygamberimiz’in Mekkelileri affetmesi, Kureyşlilerin pek beklemediği bir şeydir. Kureyşliler, böyle bir zafer kendilerine müyesser olması halinde, başta Rasûlullah olmak üzere tüm müslümanlara yapacakları muâmeleye paralel bir davranış bekliyor olmalılar. Nitekim bu endişe, bu konudaki hadislerde de dile getirilmektedir. Hatta rivâyetlerin daha umûmî bir değerlendirilmesine gidilecek olsa, bu meselede, Medine menşe’li Ensâr ile Mekke menşe’li muhâcirler arasında bile bir fark görmek; Medinelilerin, buranın fethini de diğer fetihler gibi görmeye mütemâyil; Mekke menşelilerin ise şehrin kandan ve yağmadan korunmasına mütemâyil olduklarını görmek mümkündür.
Medineli Sa’d İbn Mu’âz, Ebû Süfyân’a: “Ey Ebû Süfyân! Bugün, savaş günüdür, bugün Kâbe’nin helâl addedileceği gündür!” der. Bu rivâyette açık değilse de, bir başka rivâyette, Sa’d’ın ağzından çıkan bu cümlenin “bir muhâcir tarafından” derhal Rasûlullah’a (s.a.s.) ulaştırıldığı belirtilir.
Ebû Süfyân, Sa’d’ın bu sözü üzerine Rasûlullah’ın amcası Abbas’a, Rasûlullah nezdinde iltimasta bulunarak, şehrin “istihlâl”den yani “kan ve mal” yönüyle helâl sayılmaktan korumasını talep eder: “Ey Abbas, (Sen Mekkelisin, üstelik Rasûlullah’ın amcasısın, müslüman da oldun). Bugün muhâfaza vazifesi yapacağın en iyi fırsat. Göreyim seni (şehri yağmalatma!)” der. Bir başka rivâyet, Abbas’ın bu endişeyi çoktan hissettiğini, Mekke’ye zorla değil, halkına emân verilerek girilmesinin yollarını aradığını, bu maksatla şehre haber gönderecek bir oduncu bulmak üzere Rasûlullah’ın atına binerek gezintiye çıktığını, Erâk Vadisi’ne gelince Ebû Süfyan ve diğer iki arkadaşına rastladığını belirtir.
Rasûlullah (s.a.s.) da zâten öyle düşünmektedir ve kara listeye alınan 3 erkek ve kadın ile savaşmaya kalkacaklar dışında kimsenin öldürülmemesini komutanlara tenbih etmiş olmasına rağmen, “Mekkeyi istihlâl” esprisi ızhar etmiş olan Medine menşe’li Sa’d’ı, bu ifâdesi kulağına gelir gelmez, derhal komutanlıktan azleder ve onun yerine Mekke menşe’li Hz. Ali’yi tâyin eder. Diğer bir komutan Hâlid İbn Velîd (r.a.) zaten Mekkelidir.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) kara listeye almış olduklarından, sonradan af dileme fırsatı bulanları bile istisnâsız affetmiş bulunmasına bakarak da Mekke’yi “kan”dan koruma tedbiri olarak görmekteyiz. Böylece hem onların düşmanlıklarından çok çeken müslümanlara bir rahatlama, hislerini tahfife imkân vermiş oldu, hem de “bunlar dışında kimse öldürülmeyecek” fikrinin zihinlerde yer etmesine vesile oldu. Değilse, şahsî kan ve intikam hesapları araya girebilirdi. Kara
475] 4286 numaralı hadis
FETİH
- 139 -
liste ilânındaki bir başka gâye de, bu kişilere “kaçın!” mesajıdır. Nitekim bir-ikisi dışında hepsi kaçmış veya bir sığınak bularak gizlenmiş, “hissiyatın yatışması ve ortalığın sükûnete ermesinden sonra” eman alanların veya alacakların garantisinde Huzûr-ı Nebevî’ye ulaşarak affa mazhar olmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s.) bunların mutlaka öldürülmesini isteseydi “tilkiye kaç” mânâsına dönüşen böyle bir ölüm listesi ilân etmeksizin, onları tevkif ettirebilir veya özel vazifelilere sessiz sedâsız infaz ettirebilirdi.
Bu, birinci düşman Kureyş’in, Feth’e rağmen toptan affı, hele kara listeye girenlerin de çoğunlukla birer birer affı, İslâm’ın civar kabilelerde hızla hüsn-ı kabul görmesine “insanların fevc fevc Allah’ın dini’ne girmesi”ne476 müessir olan mühim âmillerden biri olmalıdır. Böylece İslâm’ın bir sen-ben kavgası, bir dünyalık edinme mâcerâsı, bir nefsi tatmin sevdâsı olmadığı; insanları, puta tapmak alçaklığından yükseltmek, zulüm, işkence, haksızlık, kan bataklığından kurtarmak; insanı insaniyetin mertebelerine tırmandırmak; onu iki dünya saâdetine kavuşturmak dâvâsı olduğu fiilen gösterilmiş oluyordu.
Ayrıca, ileriki hâdiselerde Mekke emin, sarsılmaz bir merkez olacak, Rasûlullah’ın ölümüyle ortaya çıkan irtidad hareketlerinde sâbit kalıp onların yatıştırılmasında, İslâm’ın fetih hareketlerine geniş çapta katkıda bulunacaktır. Mekkeliler, Arabistan’ın kültürel seviyesi yüksek kişileriydi. Komşu beldelerin krallarıyla iyi ilişki içindeydiler. Eski hissiyatlarla hareket edilmesi ve intikam duygusuyla bunların öldürülmesi İslâm’a bir şey kazandırmaz, ama müslümanlara bazı şeyleri kaybettirirdi. Affın gerisinde bunların da görülmesi gerekir.
Mekke’nin Tahrîmi: Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği gün halka yaptığı hitâbede yer verdiği hususlardan biri, Mekke’nin tahrîmidir. Yani Mekke şehri, eskiden olduğu gibi haramdır; Orada kan dökülmez, hayvanları öldürülemez, otları yolunamaz, ağaçları kesilemez. Bu, İslâm’ın çevre korumasında, meskûn mahallerin tahribatının önlenmesinde, tabiî dengenin muhâfazasında aldığı ilk örnek tedbirlerden biridir. Rasûlullah, bilâhare kendi bölgelerinde benzer tedbirlere başvurmak isteyen Tâif, Tay, Cüreyş gibi kabilelere bu izni verecektir. Bu tedbirin ehemmiyetini anlamak için şunu düşünebiliriz. Taşıyla toprağıyla, bitkisiyle mukaddes bilinen bu diyardan, hacılar teberrüken birer yaprak koparsalardı, o memlekette yeşillik diye bir şey kalmazdı. Haram ilân edilmesi bu tahribattan Mekke’yi korumuştur. Başka maslahatlar da söz konusudur.
Mekke’nin eskiden beri haram bilinen statüsü’nün aynen korunması, İslâm’ın diğer Arap kabilelerince benimsenmesinde rol oynadığı gibi, Mekke’de fetih sonrası çıkabilecek hesaplaşmaları da önlemiş olmalıdır. Bu sebeple olacak ki, Aleyhissalâtu vesselâm, fetihle birlikte Kâbe önünde yaptığı ilk hitapta buna yer vermiş, kendisi için Mekke’nin “günün muayyen bir saatinde” helâl kılındığını, fetihle birlikte helâl hali’nin derhal son bulduğunu belirtmiştir: Hatta Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadise göre, fetih hitâbesine, Mekke’nin bu statüsünü belirleyen hükmü beyanla başlamıştır.
Hâtıb İbn Ebi Belte’a: Mekke fethiyle ilgili olarak zikri geçen Hâtıb İbn ebî Belte’a vak’ası ve bu hâdise karşısında Rasûlullah’ın (s.a.s.) takındığı tavır, üzerinde biraz durmamızı gerektiren bir mâhiyet taşımaktadır. Ashâb-ı Kiram’a
476] 110/Nasr, 3
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(radıyallahu anhüm ecmâin) karşı İslâmî ölçünün, birçok müslüman zihinlerde -ve hatta çevrelerde- kaybolduğu günümüz şartlarında, Hâtıb vak’asına dikkat çekmemiz gerekiyor. Rasûlullah’ın tavrını daha yakından görmemiz, ulemâmızın değerlendirmelerini bilmemiz daha da ehemmiyet arz eder.
Hâtıb İbn Ebî Belte’a kimdir? Hâtıb, Lahm Kabilesinin Beni Halife koluna mensup bir zattır. Ebû Belte’a’nın oğludur. Ebû Belte’a’nın ismi ise Amr İbn Umayr İbn Seleme’dir. Görüldüğü üzere aslen Mekkeli değildir. Beni Esed İbn Abdiluzza’ya halif olmuştur. Sonra da Zübeyr İbn’l-Avvâm İbni Huveylid’e halif olmuştur. Ubeydullah İbn Hamid İbn Züheyr’in mevlâsı olduğu da söylenmiştir. Bu rivâyete göre mukâtebe yaparak hürriyetini satın almış, Mekke’nin fethinde son taksidini ödemiştir.
Bedir ve Hudeybiye gazvelerinde hazır bulunmuştur. “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...”477 âyetiyle Cenâb-ı Hakk’ın Hâtıb’ın imanına şehâdet ettiği söylenmiştir. Zira bu âyet, Hz. Ali’nin belirttiği üzere,478 Hâtıb’ın hâdisesi üzerine inmiş ve Hak Teâlâ, Allah’a ve müslümanlara düşman olanların dost edinilmemesini ihtar etmiştir. “Ey iman edenler!...” hitabında ilk muhâtap Hâtıb olduğuna göre, onun imanı teyid-i İlâhî’ye mazhardır.
Mekkelilere Mektup Hâdisesi: Bu hâdise hadiste geçtiği için vak’ayı burada tekrarlamayacağız, değerlendirmesi üzerinde duracağız. Burada şu kadarını belirtelim: Hâtıb mektubu, Vâkidî’nin kaydettiği üzere Süheyl İbn Amr, Safvân İbn Ümeyye ve İkrime’ye yazar ve şöyle der: “Rasûlullah, halka gazveye çıkılacağını ilân etti. Sizden başka bir yere gideceğini zannetmiyorum. Sizin nezdinizde bir elimin olmasını istedim.”
Âlimler, Hâtıb’ın Mekkelilere mektup göndermesi olayını Hz. Ömer’in ihânetle tavsif ederek, öldürülmesini talep etmesi karşısında Aleyhissalâtu vesselâm’ın ifâde buyurdukları cümleyi “Başka hiçbir gazveye katılanlar için vârid olmayan, sâdece Bedir gâzileri hakkında vâki olan büyük bir beşâret/müjde” olarak tavsif ederler.
Bu beşâret, rivâyetlerde farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Sadedinde olduğumuz rivâyette Rasûlullah “Ama o Bedr’e katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin haline muttalî oldu da ‘Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret etmişim’ buyurdu” demiştir. İfade burada terecci (yani ümitlenme) sigasıyla gelmiştir. Ancak Ebû Hureyre rivâyetinde cezm sigası kullanılmıştır: “Allah Bedir ehlinin haline muttalî oldu ve dedi ki: ‘Dilediğinizi yapın, Ben sizi mağfiret ettim.”479 Ahmed İbn Hanbel’in Hz. Cabir’den bir rivâyetinde “Bedr’e katılan kimse ateşe girmeyecektir” buyrulmuştur.
Âlimler “Dilediğinizi yapın” ifadesi karşısında farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Ehemmiyetine binâen kaydediyoruz: Bir kısmı, bunu şeriatın genel prensibine aykırı bulmuştur. “Çünkü zâhirinde ibâhe var” demiştir. Bir kısım âlimler de: “Bu geçmişten ihbardır yani ‘daha önceki bütün amelleriniz affedilmiştir’ demektir” diyerek cevap vermişlerdir. Bunu şu durum te’yid eder: “Eğer bununla istikbâle ait bir amel kastedilseydi, mâzi sigasıyla gelmezdi yani “mağfiret ettim” denmezdi;
477] Mümtehine 1
478] Kütüb-i Sitte’de 4276 nolu hadis
479] Ebû Dâvud
FETİH
- 141 -
“Sizi mağfiret edeceğim” denirdi.
Ancak bu mülâhaza da bazı âlimlerce tenkit edilmiştir: “Eğer (sırf) geçmişte işlediği günahlar kastedilmiş olsaydı, Hâtıb kıssasında onunla istidlâl uygun olmazdı. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.), bu cümleyi Hz. Ömer’i Hâtıb mevzuunda söylediği sözde reddetme maksadıyla ona hitâben söylemiştir. Bu kıssa ise, Bedir’den tam altı yıl sonra vukua gelmiştir. Öyleyse hadisten murad, geleceğe bakar. Mâzi sigasıyla gelmesi ise, mübâlağa ifade etmek içindir yani “mağfiret olunacağınız o kadar kesin ki sanki mağfiret olunmuş gibi.” demektir.
Bazı âlimler şunu söylemiştir: “Dilediğinizi yapın...” cümlesindeki emir sigası “teşrif” ve “tekrim” içindir. Murad da bundan böyle onlardan sâdır olacak şeylerden dolayı muâheze edilmeyecekleridir. Onlar böyle bir husûsiyete mazhar kılınmışlardır. Zira onların o savaşta izhar ettikleri yüce hal, geçmiş günahlarının mahvını gerektirmiş, gelecek günahlarını Allah’ın affetmesine de ehil olmuşlardır. Yani bu hâdiseden sonra “işlediğiniz her ne amel olursa olsun affedilmiştir” demektir.
Şu da söylenmiştir; murad, vâki olan günahlarıdır, vâki oldukça affedilecektir. Şu da denilmiştir: “Bu, onlardan günah vâki olmayacağının beşâretidir.” İbn Hacer, “Bu son görüş tenkit götürür” dedikten sonra, Kudâme İbn Maz’un örneğini verir. Onun Hz. Ömer zamanında şarap içtiğini, Hz.Ömer’in ona had tatbik ettğini, bu yüzden onun Medine’den hicret ettiğini, ancak Hz. Ömer’in rüyasına giren bir zâtın, Hz. Ömer’e onunla musâlaha etmesini söylediğini, Kudâme’nin Bedrî (Bedir’de cihad edenlerden) olduğunu kaydeder.
İbn Hacer, hadisten muradın “Bedrîler bir kısım farzları terk etmiş olsalar bile bu sebeple muâheze edilmeyecekleri, günahlarının “mağfûr olduğu”nun beyânıdır” der. Buna Sehl İbn Hanzeliye hadisini de örnek gösterir. Orada geceleyin at üstünde nöbet tutan Enes İbn Ebi Mersed el-Ganevi’ye Rasûlullah: “(Amelinle cenneti kendine) vâcip kıldın. Bundan böyle ameli terk etmenin sana bir günahı yok. (Bu amelin cennete gitmen için kâfidir)” buyurmuştur. Başka örnek de kaydeden İbn Hacer şu neticeye gider: “Bütün bunlar şunu iş’âr eder (bize duyurur): “Bazı sâlih amelleri yapan kimse, öylesine çok sevâba mazhar olur ki bu, pek çok farzları terk etmenin günahına mukabil gelir.” Büyük Tâbi’î Ebû Abdirrahman es-Sülemî’nin sadedinde olduğumuz Hâtıb kıssasından bunu anladığını belirtir, ona muhâlefet eden bazı görüşleri dermeyan ederse de es-Sülemî’yi haklı gördüğünü ihsas eder.
Ashab hakkında kîl ve kâl ederken bunların bilinmesinin de gerekli olduğunu, bu maksatla mevzuun uzaması pahasına bu bilgileri kaydettiğimizi belirterek Hâtıb hakkında bazı tamamlayıcı bilgiler vermeye devam ediyoruz:
Rasûlullah (s.a.s.) Hâtıb (r.a.)’ı hicretin 6. yılında Bizans’ın Mısır valisi Mukavkıs’a elçi olarak göndermiştir. Mukavkıs onu yanına alır. Aralarında şu konuşma geçer:
“Arkadaşından bana haber ver! O gerçekten peygamber midir?”
“Evet, o Allah’ın elçisidir.”
“Pekiyi, niye kendini memleketinden çıkaran kavmine o zaman bedduâ etmedi?”
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İsa İbn Meryem’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet eder misin? O niye kavmi onu asmaya kalktığı zaman onlara bedduâ etmedi de Allah onu yükseltti?”
“Güzel cevap verdin. Hakîm (hikmetli söz söyleyen) bir kimsenin yanından gelmiş hakîm bir kimsesin.”
Hâtıb’tan memnun kalan Mukavkıs, Rasûlullah’a bir kısım hediyeler yollar. Kıbtî olan Mâriye ve kardeşi Sîrîn ve diğer bir câriye, bu hediyeler arasında yer alır. Rasûlullah Mâriye’yi kendisine câriye yapmış, (sonra onu âzâd ederek nikâhlamış ve) oğlu İbrahim (s.a.s.) ondan dünyaya gelmiştir. Sîrîn’i Hassân İbn Sâbit’e hibe etmiştir.
Hâtıb (r.a.) hicrî 30 yılında 65 yaşında olduğu halde vefat etmiş, Hz. Osman namazını kıldırmıştır. Şu hadis onun rivâyetidir: “Kim cuma günü yıkanır, en güzel elbisesini giyer, erkenden câmiye gider ve imama yakın olursa, bu ona öbür cumaya kadar (küçük günahlar için) keffâret olur.”480
Kendini Fethe Kapatmış Kişiler ve Onlara Karşı Tavır (Harbî, Zimmî; Ğanîmet, Cizye ve Harâc)
Harbî; Fetihle Kurtuluşu Bekleyen Zavallı ya da Fethe Engel Tip
Harbî; Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunmayan gayr-i müslimlerin ülkesinde yaşayan kimse hakkında kullanılan bir İslâm hukuku terimidir. Harbî; kelime anlamı itibarıyla harbe mensup, savaşa âit mânâsına gelse de kastedilen “dâru’l-harb’e âit” anlamındadır. Harbî gayr-ı müslimlerin yurdunda yaşayan şahıs demektir.
Müslüman olmayanların müslümanlarla olan münâsebetlerinde hukukî statüleri üç bölümde incelenir.
Zimmîler; Müslümanların memleketinde cizye vererek yaşayanlar. Müste’men (pasaportlu) daru’l-harpte yaşayan bir şahsa izin ve emân alarak müslümanların memleketine girdiğinde ona emniyet ve güven verilmiş olur ki buna müste’men adı verilir.
Üçüncü grup harbîdir. Harbî olan şahısların hukukî durumu da ikiye ayrılır. Daha önce İslâm dininden haberdar olan harbîler; bunların memleketinde İslâm yaygın olup duyulmuştur. Bu takdirde bunlarla savaşa başlamadan önce onları İslâm’a davet etmek gerekmez. Önceden İslâm’dan, İslâm’ın harp gâyesinden haberdar olması onlar için “davet-i hükmiyye” kabul edilir. Ancak (yine de İslâm’a) davet edilmeleri daha uygundur. Bunu kabul etmedikleri takdirde cizye vererek İslâm ahdinin himayesini kabul etmeleri kendilerinden istenir. Müslümanların harp için elverişli ortamı ve vakti kaçırma gibi bir endişeleri varsa hiç davet etmeden saldırabilirler.
Daha önce İslâm dininden haberdar olmayan harbîler, bunlara savaşa başlamadan muhasara sırasında davet yapılır ve onlara İslâm anlatılır. Bu davete de “dâvet-i hakikiyye” denilir. Düşmanlar müslümanların memleketine saldırırsa onlara davet yapılması gerekmez. Çünkü bu düşmanın cüretinin artmasına, müslümanların zaman ve moral kaybına neden olur.
480] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 12/246-249
FETİH
- 143 -
Dâru’l-Harb’e cihad için giden müslümanların, bir İslâm beldesinin düşman tarafından istilâ tehlikesi varsa ve o beldenin düşmana karşı koymasının mümkün olmadığını bilirlerse o İslâm beldesine yardım etmeleri gerekir. Çünkü böyle bir durumda müslümanlara yardım farz-ı ayn olmuş olur ve def’i zarar celb-i menfaat’tan mukaddem bulunur yani zararı gidermek fayda sağlamakta önemlidir.
Bir harbî (düşman)’nin İslâm’a girmesi kendisi ile savaşılmasına engel olur. Çünkü İslâm’a girmesiyle istenen gerçekleşmiş oluyor.
Harbînin müslüman olduğunun kabul edilmesi şu üç yoldan birisiyle mümkündür: Açıkça İslâm’a girdiğini itiraf edip söylemesi; Cemaatla namaz kılması gibi müslüman olduğuna dalalet eden bir alametin bulunması, tebâiyyet yoluyla müslüman olduğunun kabul edilmesi; bir çocuğun anasına babasına veya bulunduğu İslâm ülkesine dayanacak müslüman sayılması.
Harbî, Dâru’l-harbde İslâm’a girdikten sonra, İslâm ülkesine hicret etmeden önce bulunduğu memleket müslümanlar tarafından alındığı takdirde elindeki menkul mallar kendisine bırakılır; gayr-i menkulleri ise ğanîmet sayılır.
Harbî, İslâm’a girip henüz daru’l-harbde iken bir müslüman tarafından bilerek veya hata yoluyla öldürülecek olursa öldüren yani katil diyet ödemez yalnız keffaret vermesi yeterlidir.481
Zimmî; Fethi Bekleyen Aday, En Azından Fethe Engel Ol(a)mayan Kişi
Zimmî; Mal, can, ırz ve dini için İslâm devleti tarafından güvence verilmiş olan ehl-i kitaba denir. Zimmet ehlinden bir kişi demektir. Zimmet; söz, güvence, kefâlet, hak, saygı, kendileriyle anlaşma yapılan topluluk anlamlarına gelir. Ehl-i zimmet ise; hırıstiyan yahudi ve başkaları gibi ehl-i kitaptan İslâm yurdunda oturanlardan kendileriyle andlaşma yapılanlar demektir. Zimmetin çoğulu “zimem”dir. Bir fıkıh terimi olarak zimmet; gayri müslimlerin cizye verip itaat etmelerine karşılık İslâm topraklarında yerleşmelerine izin verilmesi; mal, can, ırz ve inançlarının korunması ve dış saldırılara karşı İslâm Devleti tarafından savunulmaları demektir. Gayr-i müslimlerle zimmet andlaşmasını ancak İslâm devlet başkanı veya yetki verdiği kimse yapabilir. Çünkü ehl-i kitapla zimmet andlaşması yapılması görüş ve takdir hakkı kullanılması gerektiren önemli bir konudur. Diğer yandan Mâlikîlere göre, zimmet akdini İslâm devlet başkanından başkası yaparsa yine onlara emân verilir, öldürülmez ve esir edilmezler. Ancak bu durumda devlet başkanı bu akdi geçerli sayma ya da onları güvencede olacakları bir yere kadar geri çevirme yetkisine sahiptir.482
Zimmet andlaşmasının yapılma şekli: Ehl-i Kitapla zimmet andlaşması ya ahid, akid gibi açık sözcüklerle belirli şekilde yapılır yahut da cizye ödemeyi kabulü kapsayan bir fiil ile olur. Meselâ; harbi olan bir kimsenin dâru’l-İslâm’a girmesi ve orada bir yıl kaldıktan sonra kendisine ülkeyi terk etmesi veya zimmî olması bildirilince, dâru’l-İslâm’da kalmayı tercih ederse “zimmet ehli”nden olmuş bulunur.
481] Yahya Alkın, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 337
482] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 1. baskı, Mısır 1316/1898, IV, 368; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtâr, Mısır t.y., IV, 243; ez- Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk, 1405/1985, VI, 442
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendisi ile Zimmet Akdi Yapılanda Aranan Şartlar
1- Kendisi ile zimmet akdi yapılacak kişinin ehl-i kitaptan olması gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak dini din olarak kabul etmeyen kimselerle küçülmüş olarak kendi elleriyle cizyelerini verinceye kadar savaşınız”.483 Mecûsîler de kitap ehlinden sayılmıştır. Çünkü Abdurrahmân b. Avf (r.a.): “Ben, Rasûlüllah’ın; “Onlara kitap ehli uygulaması yapınız” dediğini duydum, demiştir.”484 Diğer yandan Hz. Ömer’in, Abdurrahman b. Avf, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın Hecer mecûsilerinden cizye aldığına dair tanıklık edinceye kadar onlardan cizye almadığı da rivâyet edilmiştir.485 Mecûsîlerin Arap ırkından olup olmaması sonucu değiştirmez. Hanefî, Hanbelî ve Zâhirîler bu görüşü benimsemiştir.
Diğer yandan kendileriyle zimmet anlaşması yapılacak kimselerin Arap müşriklerinden olmaması gerekir. Çünkü Arap müşriklerinden ya İslâm’a girmeleri istenir veya onlarla savaşılır. Âyette şöyle buyrulur: “Onlarla ya savaşacaksınız veya İslâm’a gireceklerdir”486
Mâlikîlerin meşhur görüşüne, İmam Evzaî ve Sevrî’ye göre cizye bütün küfür ehlinden alınır. Kitap ehli olup olmaması veya Arap ırkından bulunup bulunmaması hükmü değiştirmez.487 Delil Süleyman b. Büreyde (r.anh)’ın babasından naklettiği şu hadistir:
“Hz. Peygamber ordunun başına bir komutan tayin ettiği vakit; kendisi hakkında Allah’tan sakınmasını ve beraberindeki müslümanlar için de hayrı tavsiye eder, sonra şöyle buyururdu: “Müşriklerden olan düşmanlarınla karşılaştığın vakit onları üç şeyden birisini kabul etmeye çağır. Bunlardan hangisini kabul ederlerse, sen de bu kabullerini benimse ve onlara dokunma. Onları İslâm’a dâvet et. Eğer yüz çevirirlerse cizye ödemelerini iste...”.488 Bu hadisteki “senin düşmanın” ifadesi bütün kâfirleri kapsamına almaktadır. eş-Şevkânî; “Bu hadis, cizyenin yalnız ehl-i kitaba ait bir vergi olmadığının delilidir” der.489
2- Zimmet sözleşmesinin süresiz olarak yapılması gerekir. Eğer sözleşmeye bir süre konulursa akit geçerliliğini kaybeder. Çünkü zimmet akdi insanın malının ve canının korunmasında İslâm’ın yerini tutar. İslâm süresiz olduğuna göre, onun yerini tutan zimmet akdi de süresiz olmalıdır. Bu şart üzerinde görüş birliği vardır.490
3- Zimmet sözleşmesi yapılacak kimsenin irtidat (dinden dönme) ehlinden olmaması gerekir. Çünkü mürtede tevbe etmediği zaman ölüm cezası uygulanır.
483] 9/Tevbe, 29
484] Mâlik, Muvatta', Zekât, 42; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 448; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evlâr, VIII, 56
485] bk. Zeylaî, a.g.e., III, 448; eş-Şevkânî, a.g.e.
486] 48/Feth, 16
487] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, III, 293; Ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 443
488] Müslim, Cihad 3; İbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 5/8
489] ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 443
490] el-Kâsânî, el-Bedâyi', Beyrut 1394/1974, VII, 110; İbnü'l-Hümâm, Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukî İslâmiyye ve Istilâhâtı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III, 423
FETİH
- 145 -
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim dinini değiştirirse, onu öldürünüz.”491
Bu şart üzerinde de görüş birliği vardır. Çünkü irtidat eden kimse İslâm’ın güzelliklerini gördükten sonra dinden çıktığı için, bunlarla zimmet sözleşmesi yapmanın bir yararı bulunmaz. Bu, onların İslâm’a yeniden dönmelerine de yardımcı olmaz. Onlar, İslâm’a dönüşte savaş arasında tercih yapma hakkına sahiptir.492
4- Zimmet sözleşmesinin dâru’l-İslâm’da yapılması câiz görülmeyen bir şartı taşımaması gerekir. Meselâ; kitap ehlinin azınlık liderleri kendi mensuplarına öldürme, idam gibi dilediği muâmelelerde bulunmak şartıyla zimmet anlaşması yapmak isteseler buna muvafakat edilmez. Çünkü zimmet akdi İslâm Devletine azınlığın mal, can ve ırz güvenliğini sağlama görevini vermiştir. Akdin niteliği ile çelişen bu gibi maddeler çıkarıldıktan sonra yeni bir anlaşma yapılabilir.
Cizye Yükümlüsünde Bulunması Gereken Şartlar: Zimmî’nin cizye yükümlüsü olabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1- Ehliyet: Cizye yükümlüsünün akıllı ve ergin olması gerekir. Çocuklar ve akıl hastaları cizye vergisi ile yükümlü tutulamazlar. Çünkü bunlar savaş ehlinden değildirler.
2- Erkek olmak: Kadınlara da cizye yoktur. Çünkü kadınlar da savaş ehli değildir. Allah Teâlâ cizyeyi savaşa katılabilen kimselere gerekli kılmıştır, çünkü âyette; ...Allah’a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşınız”493 buyrulur. Bu âyetteki “Mukâtele ediniz” emri her iki tarafın da savaşçı olmasın gerektirir.
3- Sağlık ve mâlî güç: Bir yıl veya yılın yarıdan fazlasında hasta olan kimseye cizye gerekmez. Çünkü çoğun hükmü bütünün hükmü gibidir. Yine çalışamayan yoksula ve insanların arasına karışmayan rahiplere de cizye gerekmez.
4- Müzmin hastalık, körlük ve yaşlılık gibi iptilâlardan uzak olmak,
5- Hür olmak: Köleden cizye alınmaz. Çünkü o, bir mala mâlik değildir.
Sonuç olarak İslâm fakihleri cizye yükümlülüğü için akıllı, ergin, hür ve erkek olma şartlarında görüş birliği içindedir. Buna göre, kadınların, çocuğun, akıl hastasının, bunağın, müzmin bir hastalığa yakalananların, kölelerin, felçlilerin ve ileri yaşta olanların cizye yükümlülüğü bulunmaz. Çünkü bunlar savaşçı sayılmazlar. Yine çalışmayan yoksullar ve insanların arasına karışmayan kitap ehli din bilginleri de cizye yükümlüsü değildir.
Şâfiîler ve tercih edilen görüşlerinde Hanbelîler ise yukarıda üç ve dördüncü maddelerde zikredilen özürlülere karşı çıkarak bunların cizyeyi düşüremeyeceğini söylerler.494
Cizye Akdinin Hükmü: Gayri müslimlerle yapılacak ümmet akdi, onlarla müslümanlar arasındaki savaşı sona erdirir, zımmîlerin mal, can, ülke ve ırzlarını koruma altına alır. Akit yapıldıktan sonra bunların mubah kılınması câiz olmaz.
491] Buhârî, Cihâd 149, İ'tisâm 28, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2
492] bk. Bilmen, a.g.e., III, 423
493] et-Tevbe, 9/29
494] el-Kâsânî, el-Bedâyi', VII, 111 vd.; Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Emiriyye tab'ı, IV, 278; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 372; el-Meydânî, el-Lübab, IV, 145
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Delil yukarıda zikrettiğimiz Büreyde hadisidir. Bu hadisin sonunda; “Onları cizye vermeye çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, sen de kabul et ve onlara dokunma”495 buyrulur.
Diğer yandan cizyeden söz eden âyette de şöyle buyrulur: Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenlerle, küçülmüşler olarak kendi elleriyle cizyelerini verinceye kadar savaşınız.”496 Bu âyette kitap ehlinin İslâm’ı kabul etmesi veya cizye vermeye razı olması halinde onlarla savaşın sona erdirilmesi gerektiği bildiriliyor. Buna göre kitap ehlinin müslüman olması, mal, can ve ırz güvenliğini sağladığı gibi, kitap ehli kalarak ve zimmî statüsüne geçerek cizye vermesi de ayni hakları ve korumayı sağlar. Nitekim Hz. Ali’nin şu sözü de cizyenin gayri müslim toplumla ilgili fonksiyonunu açıklıkla belirtir: “Onlar, cizyeyi ancak malları bizim mallarımız, kanları da bizim kanlarının gibi olsun diye ödemişlerdir.”497 Usâme’den (r.a.) Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Dikkat ediniz! Kim bir anlaşmalıya haksızlık eder veya ondan haklarını eksiltir yahut ona gücünün üstünde yük yükler veya ondan rızası dışında bir şey alırsa, kıyamet gününde onun karşısında hasmı ben olurum”498
Düşman eline esir düşen zimmîler ve bunların mallarını kurtarmaya çalışmak tebaası bulundukları İslâm devletinin görevidir. Dâru’l-İslâm’da bir zimmîyi haksız yere öldüren kimseye katlin niteliğine göre kısas veya diğer cezalar uygulanır. Öldüren kimse müslüman, zimmî veya müste’men (pasaportlu yabancı) olsun hüküm değişmez.
Zimmet ehlinin bulunduğu yerlerde eksiden beri var olan kilise, havra gibi ibadet yerlerine dokunulamaz. Bunlar harap olmuş bulunursa onarılmalarına engel olunmaz. Ancak zımmîlerin yeni kimse veya havra yapmalarına veya eskiden var olanların yerlerini değiştirmelerine izin verilmez. Hatta İslâm devlet başkanının yıkılmasını uygun bulduğu eski kiliseler ve benzerleri de yeniden yapılamaz.
Zimmet ehlinin bir köyde veya bir şehir dışında mabetleri bulunduğu halde bir çok evler yapılmakla o köy bir şehir haline gelse veya o şehir dışında yapılan binalar şehre kadar bitişerek şehrin bir mahallesi gibi olsa, o mabetler sağlam görüşe göre hali üzere bırakılır ve yıkımları yoluna gidilmez.
İslâm ordusu tarafından fethedilen bir belde halkı, zimmî statüsü ile İslâm Devletine bağlansa ve halkın orada kalmalarına izin verilse, bunlar o beldede kilise yapmaktan, şarap ve domuz eti gibi şeyleri açık bir şekilde satmaktan men edilemezler. Çünkü onlar bununla gayri Müslimlik şiarını kendi beldelerinde açığa vurmuş olurlar. Fakat bir grup gayri müslim, kendi istekleriyle İslâm Devletine başvurarak zimmî statüsüne geçmek isteseler, beldeleri İslâm beldesi hükmünde olur. Bu yüzden orada eski kiliselerine müdahale edilemezse de, yeniden mabetler yapmalarına izin verilmez.499
Cizye Çeşitleri ve Miktarları: Cizye konuluş durumuna göre ikiye ayrılır:
495] Müslim, Cihâd 3; İbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 5, 8
496] et-Tevbe, 9/29
497] el-Kâsânî, a.g.e., VIII, III; Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 281
498] Ebû Dâvud, İmâre 33
499] bk. Bilmen, a.g.e., III, 426, 427
FETİH
- 147 -
1. Sulh yoluyla konulan cizye: Bu İslâm devleti ile kitap ehlinin karşılıklı anlaşma ve rızalaşma yoluyla belirledikleri cizyedir. Burada cizyenin miktarı ve alınacak şahıslar bakımından zimmet sözleşmesi hükümlerine uyulur. Artık tek yanlı irade ile cizye miktarı değiştirilemez. Bu çeşit cizyenin delili Hz. Peygamber’in Necran hırıstiyanlarına yaptığı uygulamadır. İslâm’da konulan ilk cizye budur. Allah elçisi Necranlılarla yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep’te de bin takım elbise cizye koymuştur. Her takım elbisenin değeri bir rukye olarak belirlenmiştir. Bir rukye kırk dirhemdir. Bir dirhem de yaklaşık bir koyun bedelidir.
2. İslâm Devleti tarafından doğrudan doğruya konulan cizye. Müslümanlar kendi güçleriyle bir düşman ülkesini ele geçirirler ve gayri müslim olan halkını yurtlarında “tebea” olarak bırakırlarsa, bunlara miktarı İslâm Devleti’nce belirlenen cizye vergisi konulur.
Hz. Peygamber döneminde sulh yoluyla miktarı belirlenen cizye uygulamasından sonra, Hz. Ömer (r.a.) ‘hilâfeti zamanında zimmîler ekonomik durumlarına göre aşağıdaki şekilde üç sınıfa uyararak yıllık cizye vergisi belirlemiştir.
a- Zenginler: Dış görünüş bakımından zengin sayılanlardan yıllık 48 dirhem cizye alınmıştır. On bin dirhem ve daha çok bir paraya sahip olanlar zengin sınıfta kabul edilmiştir. Hz. Peygamber zamanında 10 dirhem gümüş parayla iki koyun satın alınabiliyordu. Bu duruma göre yaklaşık iki bin koyun tutarında serveti olan zengin sınıfında yer almıştır.
b- Orta halliler: İki yüz dirhem ve daha fazlasına sahip olanlardan 24 dirhem cizye alınmıştır.
c- Çalışma gücü yeten yoksullardan ise yıllık 12 dirhem cizye alınmıştır. Bunlar 200 dirhemden daha fazla veya hiç parası olmayan ve elinin emeği ile geçimini sağlayan çiftçi ve işçi kesimidir.
Yukarıdaki cizye miktarları 12 aya bölünerek her ay eşit taksitler halinde ödenir. Ancak devlet, cizyeyi yılsonlarında topluca alma yoluna da gidebilir. Bu üç sınıf bir beldenin sosyal ve ekonomik durumu dikkate alınarak belirlenir. Çocuklar, kadınlar, din adamları ve çalışmayacak durumda bulunan gayri müslimler bu vergiden muaf tutulmuştur.500
Şâfiîlere göre cizyenin en az miktarı yılda bir dinardır (yaklaşık 4 gr. altın para). Çünkü Muaz b. Cebel’i (ö. 18/639) Allah’ın Rasûlü Yemen’e gönderirken ergenlik çağına gelmiş her erkekten, bir dinar veya onun değerinde meâfir denilen elbiseden almasını emretmiştir.501 “Meâfir”, Yemen’de Hemdanlılara nisbet edilen bir Yemen kumaşı türüdür. Şâfiîlere göre, zenginden dört dinar, orta halliden iki dinar alınması müstehaptır. Böylelikle Beyhakî’nin (ö. 458/1065) dediği gibi Hz. Ömer’in uygulamasına uyulmuş olur.
İslâm’ın ilk dönemlerinde genel olarak bir dinar altın paranın satın alma gücü on dirhem gümüş paraya denk durumda idi. Bu para denkliği dikkate alınınca,
500] el-Kâsânî, a.g.e., VII,112; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr,III, 292; Zeylaî, Nasbü'rRâye, III, 447; Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, Kahire, 1397 H. 131, 132
501] bk. Ebû Dâvud Zekât 5, İmâre 3; Tirmizî, Zekât 5; Nesâî, Zekât 8; Ahmed bin Hanbel, V/230, 233, 247
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâfiîler, 40, 20 ve 10 dirhem cizye miktarlarını üç sınıfın ekonomik durumuna göre benimsemiş olurlar.
Mâlikîlere göre ise, cizye, altın parası olanlar için yıllık dört dinar, gümüş parası olanlar için ise kırk dirhemdir. Ancak yoksul olanların cizye miktarı gücüne göre azaltılabilir.502
İslâm’da Gayri Müslimlerden Alınan Diğer Vergiler
1- Gümrük Vergisi: Hz. Peygamber döneminde, İslâm’dan önceye ait şehirlerarası gümrük vergisi uygulaması kaldırıldı. Allah Rasûlü kendisine tabi olan kabilelerle yaptığı anlaşmalarda bunu da bir şart olarak öne sürüyordu. Bununla birlikte dış ticaret 1/10 gümrük vergisine tâbi olmakta devam etti veya yüzde üzerinden başka oranda bir vergi özel ya da devletlerarası anlaşmalarda şart koşuldu.503
Ebû Yusuf’un (ö. 182/798) ve es-Serahsî’nin (ö. 490/1097) belirttiğine göre, Hz. Ömer’in gümrük uygulaması şu oranlarda idi. O, müslümanlardan 1/40, zimmîlerden 1/20, harbîlerden504 ve yabancılardan 1/10 oranında gümrük vergisi alıyordu.505
Hz. Ömer yabancı ülkelerin müslümanlardan ne kadar gümrük vergisi aldıklarını araştırmış ve 1/10 oranında vergi aldıklarını öğrenince o da “mütekabiliyet (karşılıklılık esası)” prensibini uygulayarak yabancılardan ayni oranda gümrük vergisi almıştır.506
Kısaca bir İslâm toplumu çevre, ülke ve toplumlarla ithalat ve ihrâcat ilişkilerinde gümrük miktarlarını karşılıklı gümrük tarifeleri ve anlaşmalar çerçevesinde çözümler. Yabancı ülke gümrük duvarlarını düşürürse, İslâm Devleti de düşürebilir.507
2. Harac: Mülkiyeti İslâm Devleti’ne ait olan ve köylülere yalnız ekip biçme hakkı tanınan topraklarla, mülkiyeti gayri müslim halka bırakılan yerler, harac vergisine tabidirler. Genel kanaate göre haraç arâzîsini müslümanlar da işletseler, ödedikleri vergi haraç hükmünde olur.
Harac muvazzafa ve mukaseme diye ikiye ayrılır:
a- Harâc-ı Muvazzafa: Gayri müslimlere ait bir arâzîye dönüm başına konulan vergidir. Bazen da bu vergi arâzînin bir dönümünden çıkacak ürüne göre belirlenir. Hz. Ömer geniş Irak ve Sûriye topraklarına bu çeşit vergiyi koymuştur.508
b- Harâc-ı Mukaseme: Öşürde olduğu gibi, elde edilecek ürünün kendisine, ondalık hesabı ile konulan vergiye de bu ad verilir. Bu verginin oranı ürünün I/4,1/3 veya 1/2 ölçüsündedir.509
502] ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 448
503] bk. Muhammed Hamidullah, İslâm'da Devlet İdâresi, trc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, 117
504] düşman ülkesi tebaası gayri müslim
505] Ebû Yûsuf, el-Harâc, 145, vd.; es-Serahsî, el-Mebsût, II, 199
506] es-Serahsî, a.g.e., II, 199
507] Sahnûn, el-Müdevvene, II, 41
508] Ebû Yusuf a.g.e., 38 vd.; el-Kâsânî, a.g.e., II, 62
509] el-Kâsânî, a.g.e., II, 63
FETİH
- 149 -
Hz. Peygamber, Hayber ve Fedek arâzîlerine bu çeşit bir vergi koymuş ve bu yerlerde oturan yahudilerden 1/2 oranında yani çıkan ürünün yarısını vergi olarak almıştır.510 Yahudiler bu iki yerdeki arâzîleri üzerinde mülkiyet haklarını kaybetmişler ve “yarıcı” olarak çalışmaya başlamışlardır. Bu yüzden onlardan alınan gelirlere vergi olarak bakmak tartışılabilecek bir konudur. Ancak bunlar harcama yerleri bakımından haraç hükmündedir.511
3- Ğanîmetlerden alınan beytülmal payları: Savaş sırasında gayri müslimlerden zorla ele geçirilen mallara “ğânîmet” denir. Ğanîmet her yıl veya belirli dönemlerde alınabilir düzenli bir gelir türü değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de ğânîmetlerin paylaşılma biçimi ve devlete düşen paylar belirlenmiştir.512
Cizyeyi Düşüren Haller:
1- Zimmî’nin İslâm’a girmesi. Zimmet ehli bir kimse İslâm’a girince cizye vergisinin düşeceği konusunda görüş birliği vardır. Çünkü İbn Abbas (r.anhümâ)’dan nakledildiğine göre Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Müslüman’a cizye yükümlülüğü yoktur.”513
2- Cizye yükümlüsünün ölmesi. Hanefî, Mâlikî ve Zeydîlere göre ölümle cizye düşer. Çünkü bunlara göre cizye bir ceza olup, hadlerde olduğu gibi ölümle düşmelidir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise cizye ölümle düşmez ve terekeden alınır. Çünkü hayatta iken ödenmesi gereken bir borç olmuştur.
3- Zamanın geçmesi ile de cizye düşer. Ebû Hanîfe ve Zeydîlere göre, cizye tahsil edilmeden önce yıl sonu gelir ve bir sonraki yıl girerse cizye düşer. Çünkü cizye bir ceza olup, hadlerde olduğu gibi biri diğerinin içine girer. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer imamlara göre ise cizyede iç içe girme (tedâhul) söz konusu olmaz. Çünkü cizye bir bedel (ıvaz) olup, ödenmesi gereken bütün cizyeler ödenmelidir. Diyet, zekât gibi mâli haklar da böyledir.514
Zimmet Akdinin Niteliği: İslâm müctehidleri, zimmet akdinin müslümanlar için bağlayıcı (lazım) bir akit olduğunda görüş birliği içindedirler. Müslümanlar tek yanlı irade ile böyle bir anlaşmayı bozamazlar. Gayri müslimler için ise bağlayıcı olmayan bir akittir. Hanefîlere göre kitap ehli ile yapılan zimmet sözleşmesi aşağıdaki üç sebepten birisi ile bozulabilir:
a-Zimmî’nin müslüman olması,
b-Dâru’l-harbe kalmak üzere geçmesi,
c- Bir bölgede üstünlüğü sağlayarak, İslâm toplumuna karşı savaş açmaları. Bu üç sebebin dışında meselâ; cizye vermekten kaçınmak, Hz. Peygamber’e dil uzatmak, bir müslümanı öldürmek veya müslüman bir kadınla zina etmek gibi sebeplerle zimmet akdi bozulmuş olmaz. Çünkü İslâm Devleti zimmîyi cizye vermeye zorlayabilir, suç işlediğinde ise ceza hükümlerini uygulayabilir. İslâm Devleti, cizye karşılığında onların kendi inançları üzere kalmalarına izin verdiğine
510] Ebû Yûsuf, a.g.e., 55
511] bk. Celal Yeniçeri, İslâm'da Devlet Bütçesi, İstanbul 1984,191,192; İslâm İktisadı, İstanbul, 1980, 244 vd
512] 8/Enfâl, 41
513] Ahmed bin Hanbel, I/223, 285; Tirmizî, Zekât II
514] İbn Kademe, el-Muğnî, VIII, 511, vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 449
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre, diğer halleri küfrün altında kalır.515
Çoğunluk fakihlere, İmâmiyye Şîa’sına ve Zeydiye’ye göre kitap ehli ile yapılan zimmet akdi cizye ödemekten veya İslâm’ın kendilerini ilgilendiren genel hükümlerini uygulamaktan kaçınmaları yahut İslâm Devleti’ne karşı toplu isyana kalkışmaları halinde bozulmuş sayılır. Çünkü bunlar zimmet akdinin gerektirdiği hususlardır. Bunlara uymamak akdin bozulmasını gerektirir. Şâfiîlerde sağlam görüşe göre, zimmîlerin ma’siyetleri işlemesi, zimmet sözleşmesinde şart koşulmadıkça akdi bozmaz.
Zimmîlerin Hak ve Görevleri
1- Hakları:
a- Yerleşme hakkı; zimmet ehli olan gayri müslimler Mekke’nin harem bölgesi dışında bulunan İslâm toprakları üzerinde yerleşebilirler. Mekke haremine onların girememesi şu âyete dayanır: Müşrikler ancak bir pisliktir (necis), onun için bu yıllarından itibaren onlar artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.”516 Âyette kastedilen Mekke’nin harem bölgesidir. Bunu âyetin devamındaki; “... Eğer yoksulluğa düşeceğinizden korkuyorsanız yakında Allah, dilerse sizi lütfuyla zenginleştirir” ifadesinden anlıyoruz. Ebû Hanîfe ise onların bütün Hicaz bölgesi gibi Mekke haremine de girebileceklerini, ancak burasını sürekli yerleşim yeri olarak seçemeyeceklerini söyler.
b- Can, mal ve ırzlarını İslâm Devleti’nin koruması gerekir.
c- Mâbedlerine, içkilerine ve domuzlarına, bunları açıktan işlemedikleri sürece dokunulmaz. Bir müslüman onların içki, domuz vb. yiyecek, içeceklerine zarar verirse tazmin etmesi gerekir. Şafii ve Hanbelîlere göre ise tazmin gerekmez.
2- Görevleri:
a) Yılda bir defa ergin, hür ve erkekler için cizye ödemeleri,
b) Yerleştikleri bölge dışında ticaret yaparlarsa, onda bir vergi ödemeleri,
c) Herhangi bir mâbedi yeniden inşâ etmemeleri,
d) Müslümanları aldatmamaları ve müslümanların arasına casus sokmamaları,
e) Çanları gizlice çalmaları ve dinî ibadetlerinden herhangi bir şeyi açıktan yapmamaları,
f) Hiçbir peygambere sövmemeleri ve inançlarını açıktan açığa dile getirmemeleridir.
Zimmîlerle İlgili Bazı Önemli Hükümler
1. Zimmî ile müslümanın evlenmesi: Müslüman bir erkeğin hırıstiyan veya yahudi kadınla evlenmesi câizdir. Çünkü İslâm’da evin reisi kocadır, doğacak çocuklar babanın dininden sayılır, böylece gayri müslim kadınla evlenme İslâm’ın
515] el-Kâsânî, a.g.e., VII, 112 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VI. 381; el-Meydânî, el-Lübâb, IV,147
516] et-Tevbe, 9/28
FETİH
- 151 -
yayılmasına yardımcı olabilir.
Kur’ân’da şöyle buyrulur: Hür ve iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina yapmamanız, gizli dostlar edinmemeniz ve kendilerine mehirlerini vermeniz şartıyla size helaldır.”517 Ancak yukarıdaki âyetin açık olarak ehl-i kitap kadınla müslüman erkeğin evlenmesine cevaz verdiği halde Hz. Ömer (ö. 23/643) Medâyin valisi Huzeyfe b. el-Yemân’a (ö. 36/656), evli bulunduğu yahudi kadının boşamasını bildirmiştir. Kitap ehli kadınlarla evlenmenin kötüye kullanılması ve müslüman kadınlara rağbet azalacağı endişesi halife Ömer’i böyle bir önlem almaya sevketmiş olmalıdır.518 Bu hükmü kaldırma değil, geçici bir uygulamadır. Çünkü temelde Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) dışında ashâb-ı kiramdan kitap ehli kadınla evlenmenin câiz olmadığını söyleyen yoktur. İbn Ömer bu konuda şöyle demiştir: “Allah müşrik kadınları, mü’min erkeklere haram kılmıştır. Ben bir kadının; Rabbim İsa’dır demesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum.”519 İbn Ömer’in bu sözü haramlığa değil kerâhete hamledilmiştir. Hırıstiyan ve yahudilerin inanç bakımından Allah’a şirk koştukları çeşitli âyetlerle520 belirtilmektedir. Ancak müşriklerle evlenme yasağı bildiren âyetin521 genel hükmü, kitap ehli ile evlenmeye cevaz veren başka bir âyetin hükmü522 tarafından tahsis edilmiştir. Böylece ehl-i kitap kadınlar müşrik kapsamı dışında bırakılmıştır. Çoğunluğun görüşü böyledir.523
Diğer yandan İslâm toplumuna düşman olan harbi ve ehl-i kitap bir kadınla evlenmek mekruh olup, bu konuda icmâ vardır.524
2- Zimmî ile müslüman arasında miras hukuku: Çoğunluk müctehidlere göre, müslümanlarla gayri müslim arasında miras cereyan etmez. Delil sünnettir. Hadiste şöyle buyrulur: “Müslüman kâfir, kâfir de müslümana mirasçı olamaz.”525 Bu duruma göre, kitap ehli ile evli müslüman erkekle eşi arasında miras cereyan etmeyeceği gibi, çocuklar da babalarına tabi olarak yalnız ondan miras alabilecektir.
Ancak Muaz b. Cebel (ö. 18/639) ve Muâviye (ö. 60/679) ile tâbiîlerden Mesnûk b. el-Ecdâ (ö. 63/683), Saîd b. el-Müseyyeb (ö. 93/711), İbrahim en-Nehâî (ö. 90/714) ve diğer bazıları aksi görüştedir. Bu görüşte olanlar “müslüman kâfirden miras alır, fakat kâfir müslümandan alamaz” derler. Onlar bu konuda şu hadislerin genel anlamlarına dayanırlar: “İslâm arttırır, eksiltmez.”526 “İslâm yücedir, onun üzerine yücelinmez”527
Çoğunluk müctehidler ise yukarıda ilk verdiğimiz Buhârî hadisini miras
517] 5/Mâide, 5
518] el-Cassâs, Ahkâmü'l- Kur'ân, tahkik, Muhammed es-Sâdık, Kahire, t.y., II, 324
519] es-Sâbûnî, Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm, 2. baskı, Dimaşk, 1397/1977, II, 564
520] bk. 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
521] 2/Bakara, 221
522] bk. 5/Mâide, 5
523] bk. el-Cassâs, a.g.e., II,15, vd.; el-Kâsânî, a.g.e., II, 270, 271; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 37 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 225 vd
524] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/372
525] Buhârî, Hacc 44, Meğâzî 48, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1; Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Tirmizî, Ferâiz 15
526] Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Ahmed bin Hanbel, V/230, 236
527] Buhârî, Cenâiz 79
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konusunu çözümleyen esas delil olarak alırken, diğer genel anlamlı hadisleri doğrudan mirasla ilgili görmezler. Diğer yandan zimmîlerin kendi aralarında miras cereyan eder. Çünkü küfür ehli tek millet sayılmıştır.
3- Zimmîlerin İslâmî yasaklara saygı göstermesi: Zimmet ehli, İslâm’ın yasakladığı ve kendi inançlarına göre de menedilmiş bulunan şeyleri İslâm ülkesinde işlememekle yükümlüdür. Zina, eşcinsellik gibi.
Yine zimmîlerin müslümanlarla karışık bulunduğu yerlerde İslâm’ın şeârine aykırı olan şeyleri açığa vurmamakla yükümlüdürler. Bu şey kendi aralarında câiz olsa bile hüküm değişmez. Mahrem hısımla evlenmek gibi.
Bir zimmî İslâm beldesine açıkça içki, domuz ve benzeri şeyleri soksa, bunu bilmeme yüzünden yapmışsa İslâm devletince geri çevrilir ve tekrarı halinde cezalandırılacağı bildirilir. Bilerek yaptığı anlaşılırsa, bunlar yine geri çevrilir ve kendisi darb veya hapis gibi bir ceza ile te’dîb edilir. Diğer yandan bunları bir müslüman telef etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü bunlar zimmî bakımından mütekavvim (değerli) maldır.
4. Zimmîye nâfile sadaka vermek: Zekât yalnız müslüman olan yedi sınıfa verilir: “Zekât, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir”528
Nâfile sadakalar ise yahudi, hırıstiyan veya mecûsîlerden fasık ya da kâfir olanlara verilebilir. Bunların zimmî veya harbî olması da hükmü değiştirmez. Delil şu âyettir: “Onlar, yemeğe ihtiyaç ve istekleri olduğu halde, onu yoksula, yetime ve esire yedirirler.”529 Âyetteki “esir” harbî statüsünde bir kişidir. Hz. Peygamber’in, susuz köpeği sulayan kimse hakkında şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Her ciğeri yaş olan hayvana yardımda ecir vardır.”530 Başka bir hadiste şöyle buyrulur: “Senin yemeğini muttakîlerden / Allah’tan sakınandan başkası yemesin”531 Burada daha fazîletli olan sadaka verme kastedilmiştir.
Diğer yandan Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre zimmîlere keffaret ve adaktan da verilmesi câizdir. Yemin kefâretini bildiren âyette şöyle buyurulmuştur: “Bozulan yeminin keffâreti, âilenize yetirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır.”532 Bu âyette mü’minle kâfir arasında bir ayırım yapılmamıştır.533
Ğanîmet; Fethin Dünyevî Avansı
Dâru’l-Harbde yaşayan gayr-i müslim (kâfir)lerle yapılan savaş esnasında veya savaşan iki ordunun karşılaşmaları sırasında gâzîlerin kuvveti ile düşmandan alınan mal. Ğanîmet mallarından taşınabilir olanlarına, ğanâim-i me’lufe;
528] 9/Tevbe, 60
529] 76/İnsân, 8
530] Buhârî, Mezâlim, 23, Edeb, 37, Müsâkât, 9; Müslim, Selâm,153; Ebû Dâvud, Cihâd, 44; Mâlik, Muvatta', Sıfatü'n-Nebî, 23
531] Tirmizî, Zühd 56; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, III/38
532] el-Mâide, 5/89
533] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 472-477
FETİH
- 153 -
taşınmaz mallara, ğanâim-i gayr-i me’lufe denir. Enfâl de denilen ğanîmet mallarına, genel anlamda ğanâim-i hâlise; beşte biri devlet hazinesine ayrıldıktan sonra gâzîlere dağıtılan ğanîmet mallarına, ğanâim-i maksûme; düşmandan alınıp da henüz gâzîler arasında taksim edilmeyen ğanîmet mallarına, ğanâim-i gayr-ı maksûme; devlet başkanının veya ordu emîrinin, savaşa teşvik için gâzîlere fazladan verdiği ğanîmet mallarına nefl (çoğulu enfâl) denir. Kur’an’ın sekizinci sûresine, ğanîmetlerden bahsettiği için “el-Enfâl Sûresi” denilmiştir. Düşmandan harbetmeksizin alınan ğanîmete de “fey” denir.
“Allah’ın onlardan Peygamber’ine verdiği fey’e gelince, siz bunun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız...”
“Allah’ın, o kent halkından, Rasûlune verdiği ğanîmetler Allah’a, Rasûle ve ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalmış) yolcuya aittir... “
“(Bilhassa o fey’), hicret eden fakirlere aittir...”534
“Sana savaş ğanîmetlerinden sorarlar; de ki: Ğanîmetler, Allah’ın ve Rasûlunundur...”535
“... Bilin ki ğanîmet aldığınız şeylerin beşte biri, Allah’a, Rasûlune ve (Rasûl ile) akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir...”536
“Artık elde ettiğiniz ğanîmetten helâl ve temiz olarak yiyin...”537
Vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilerek ya mücâhidlere veya diğer müslümanlara, mülk olarak verilen arâzîlerin (Arap yarımadası ve Basra arâzîsi gibi) mahsullerinden öşür (onda bir yahut yirmide bir hisse) adıyla alınan vergi ile tüccardan alınan gümrük vergisi İslâm devletinin önemli bir geliri idi. Bunlar; fakirlere, parasız kalan yolculara, borcunu ödeyemeyen borçlulara, hürriyeti için anlaşma bedelini ödeyemeyen kölelere harcanırdı.
Müslümanlar tarafından zorla zapt ve fethedildiği halde müslüman olmayan eski sahibinin elinde bırakılan veya hariçten gayr-i müslim vatandaşlara mülk olarak verilen yahut sulh ile fethedilip de bir vergi karşılığında gayr-i müslim halka terk olunan arâzîlerden alınan haraç (adı altında alınan vergi), İslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslimlerden, korunma karşılığı alınan cizye yabancılardan alınan hediyeler ve harpsiz olarak elde edilen sulh bedelleri de İslâm devletinin gelirlerindendir. Bu gelirler, müslümanların menfaati olan sınırları koruma, yol, köprü yapım ve tamiri, asker âilelerinin geçimini sağlama, devlet memurlarının ve ilim ile uğraşanların maaşlarını ödeme gibi yerlerde harcanırdı. Rikâz adı verilen madenler ile bulunup çıkarılan hazinelerin ve harp neticesinde düşmandan alınan ğanîmetlerin muayyen bir kısmı fakirler, kimsesiz yetimler ve borcunu ödeyemeyen borçlulara sarf edilirdi.
Vâris bırakmadan ölenlerin malları velîsi bulunmayan maktullerin kan bedelleri, sahibi bulunmayan yitik mallar, sahibi bilinmeyen terk edilmiş çocukların ve velîsi olmayan fakir çocukların nafakalarına, tedavi ücretlerine, techiz ve tekfinlerine, hastanelere sarf edilirdi.
534] 59/Haşr, 6, 7, 8
535] 8/Enfâl, 1
536] 8/Enfâl, 41;Ayrıca bk: 3/Âl-i İmrân, 161; 4/Nisâ, 94; 33/Ahzâb, 50; 48/Fetih, 15, 19, 20
537] 8/Enfâl, 69
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ğânîmetlerin Taksimi: Halkına karşı savaş açılan bir ülke ya sulh yoluyla ya da savaşmak sûretiyle zorla fethedilir. Müslümanlar, bir yeri sulh yoluyla fethettikleri takdirde hem o zamanki devlet başkanı, hem de ondan sonra devlet başkanı olacak şahıs, anlaşma şartlarına uymak mecbûriyetindedir. Arâzîler, anlaşmayı kabul eden karşı tarafın elinde bırakılır. Böyle bir yerin arâzîsi üzerine anlaşma şartlarına göre bir vergi konulmamışsa, o arâzî öşr suyu ile (yağmur, dere, kuyu, çeşme) sulanıyorsa, öşr üzerine; haraç suyu (fetih öncesi sahiplerinin açtığı kanal suyu) ile sulanıyorsa, haraç üzerine anlaşma yapılır, buna göre vergi alınır. Müslümanların gayr-i müslimlerden savaşarak elde ettikleri arâzîler hakkında şu hükümler geçerlidir; devlet başkanı bu hükümlerden herhangi birini tatbik etmekte serbesttir.
1) Arâzîyi eski sahipleri elinde bırakır, kendilerine diğer ğanîmet mallarından barınabilecekleri miktarda mal verir. Arâzîlerinden haraç, kendilerinden de cizye alır. Hz. Ömer Irak’ı fethettiğinde böyle yapmıştır.
2) Fethettiği bölge ahâlisini oradan çıkarır, yerlerine hariçten getirilen gayr-i müslimler yerleştirilir. Bu tür arâzî, “haraç arâzîsi” diye adlandırılır.
3) O belde ahâlisi kendi istekleriyle müslüman oldukları takdirde, arâzîleri kendilerine bırakılır veya o arâzî ğanîmetler (ğanîmeti hak eden muhâripler) arasında taksim edilir. Rasûlullah (s.a.s.)’in feth edilen Hayber arâzîsi hakkındaki uygulaması böyledir.
4) Bir kısmı gâzîler arasında taksim edilir, diğer kısmı da hazine masraflarına karşılık devlet için alıkonulur. Bu şekilde ahâliye verilen veya gâzîler arasında taksim edilen arâzîye “öşrî arâzî” denilir.
5) Herhangi bir taksimat yapılmaksızın bütün arâzî, müslümanlar adına devlet tarafından muhâfaza edilir. Böyle arâzîye “memleket arâzîsi, mirî veya, emîrî arâzî” denir.
İmam Mâlik’e göre savaşarak fethedilen arâzîler, gânimler arasında taksim edilmez; devlet tarafından vakıf olarak muhâfaza edilir. Elde edilen haraçı müslümanların, cihad, mescid, köprü gibi masraflarına sarfedilir.
İmam Şâfiî’ye göre böyle arâzîler diğer ğanîmetler gibi beş kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı devlet hazinesine, beşte dördü ise mücâhidlere taksim edilir.
Hanefî mezhebine göre gâzîler arasında taksimatı yapılmasına karar verilen arâzîler, diğer ğanîmet malları oranına göre taksim edilir. Ğanîmetlerden menkul (taşınabilir) malların taksimi: Ğanîmet mallarının beşte biri Allah’a,538 Rasûlune, onunla akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.539 Yolculardan maksat, yolda parası kalmayanlardır. Geriye kalan beşte dördü ise muhâriplere taksim edilir. Muhâriplerden piyade olanlar bir, süvari olanlar ise iki hisse alırlar. Kumandan da bir fert gibi hisse alır.
Bizzat harbe katılanlar hisse aldığı gibi bunlara yardım için hazır bulunan erler, savaş sahasında bulundukları halde hastalık ve benzeri özür nedeniyle savaşa katılmamış olanlarla, ğanîmet malları henüz İslâm yurduna getirilmeden
538] Âyette geçen bu ifade, teberrüken zikredilmiştir
539] 8/Enfâl, 41
FETİH
- 155 -
evvel vefat eden muhâriplerle cihada yardım eden kadınlara, çocuklara, kölelere, zimmîlere ğanîmetten, gâzîlerin paylarından daha az bir miktar verilir. Buna “razh” denilir. Ğanîmet mallarının taksiminden sonra geriye kalan mal (taksimi mümkün olmayacak) kadar az bir miktar ise velîyyü’l-emr tarafından fakirlere dağıtılır.
Ğanîmet mallarını taksim edene “sahibi mekasım, emîri kısmet” denir. Bu memur isterse, taksimdeki güçlük nedeniyle, ğanîmet mallarını satar, elde ettiği parayı taksim eder.
Bu taksimvelîyyü’l-emr’in izni olmadıkça yapılamaz. Düşman ülkesi fethedilmediği halde elde edilen ğanîmetin beşte biri ayrıldıktan sonra geriye kalanı komutan tarafından muhâriplere taksim edilir. Ğanîmet mallarından az da olsa bir şey çalmak, bu mallardan daha taksim edilmeden hıyanet yoluyla bir şey almak büyük günahtır. Buna “gulûl” denir. Ğanîmet toplayanlardan biri ğanîmet mallarından bir şeyi telef etse ödemez; İmam Şâfiî’ye göre ise öder. Muhâriplerin, gayr-i müslimlerin yurdunda, denizlerinden çıkardıkları balık ve benzeri şeyler ile karada elde ettikleri av hayvanları, madenler, hazineler ğanîmet malından sayılır. Muhâriplerin, İslâm diyarı ile küfür diyarı arasında bulunan ormanda velîyyü’l-emr’in izniyle kesip İslâm yurduna götürdükleri ağaç, ğanîmet mallarından sayılır; mancınık ve gemi yapımı için kesilenler ise ğanîmetten sayılmazlar. Ğanîmet malları, İslâm yurduna götürülmeden taksimi yapılmaz. Harp hâlinde de taksimat câiz değildir. Şâfiî, Hanbelî, Malikî ve Zâhirî müctehidlerine göre bu taksim, düşman yurdunda da yapılabilir. Ğanîmet malları İslâm diyarına hükümetçe taşınması mümkün değil ise, mücâhidler arasında geçici olarak taksim edilir, onlar vasıtasıyla İslâm yurduna taşınır, tekrar hepsi bir yerde toplanır. Esas taksim bundan sonra (ilk taksime göre) yapılır. Muhâripler taksimattan önce ğanîmet malını satamazlar; yenilip içilecek cinsten olanlardan istifade edebilirler, fakat saklayamazlar. Silah, elbise, at gibi mallardan da geçici olarak istifade edilebilir, sonra taksimata tabi tutulur. Taksimattan evvel düşman ülkesinde ölen muhâribin vârislerine ğanîmetten bir şey verilmez. Ancak İslâm yurduna döndükten sonra ve ğanîmetin taksiminden evvel ölen muhâribin mirasçılarına ğanîmetten hissesi verilir. İmam Şâfiî ve diğerlerine göre, düşmanın mağlubiyeti kesinlik kazandıktan sonra ölen muhâribin vârislerine ğanîmetten hissesi verilir.
Enfâl sûresinin kırk birinci âyetinde de belirtilen Hz. Peygamber’in hissesi O’nun vefatından sonra söz konusu değildir. Abdulmuttalib oğullarının hisseleri de yoktur. Bu hisseler tamamen devlet hazinesine bırakılır; devlet kanalıyla da fakir yetimler ile diğer miskinler ve parasız kalmış yolculara harcanır. Bu hususta diğer mezhebler değişik görüş iler: sürerler. Velîyyü’1-emr veya komutan lüzum görürse fazla bir pay veya muayyen bir para vermek sûretiyle mücâhidleri harbe teşvikte bulunabilir. Buna “tenfil” denir.
Savaş esirleri hakkında yapılacak işlem: Savaş neticesinde elde edilen esirler hakkında velîyyü’1-emr serbesttir. Bu esirlerden fiilen savaşa katılanları öldürebilir; köle ve câriye yapabilir; İslâm zimmetinde emân vererek hepsine hürriyetini verebilir; İslâm esirleriyle değiş tokuş yapabilir. Arap müşriklerinin esir erkekleri ise ya İslâm’ı kabul ederler ya da öldürülürler.
Evzâî, Hasan İbn Muhammed et-Temîmî, Hasan el-Basrî, Hammâd b. Süleyman gibi müctehidlere göre esirleri öldürmek câiz değildir. Öldürülmelerinin
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câiz olduğunu ileri süren. müctehidler, bu konuda gereğine göre hareket etmede velîyyü’1-emr’in serbest olduğunu söylerler. Müslümanların eline esir düşmeden evvel müslüman olan ise sadece köle yapılır. Düşmana âit köleler, müslüman olarak İslâm ülkesine iltica etseler veya müslüman olduktan sonra bulundukları ülke müslümanlar tarafından zabtedilse ya da müslüman olmaksızın İslâm ordusuna iltihak etseler, derhal hür olurlar.
Düşmandan alınan esirler hakkında köleleştirme kararı verilince bunların (diğer ğanîmet malları gibi) beşte biri devlet bütçesine âit olarak ayrılır, geriye kalanı gânimetler arasında paylarına göre taksim edilir. Bu’ durumda kölelerin öldürülmesi câiz değildir. Esiri, taksimden evvel öldüren bir mücâhide sadece ta’zir cezası verilir, keffâret ve diyet ödetilmez. Komutan, isyan etmeleri veya taraflarınca kurtarılma ihtimalleri olmadıkça, esirleri öldürmeye yetkili değildir. Bir yetki devlet başkanına âittir. Esir edilen kadınlar, çocuklar öldürülmez. Esir edilen kadınlar İslâm yurduna getirilince eski kocalarıyla nikâh ilişkileri kesilmiş olur. Kocaları da kendileri gibi esir olan kadınların nikâhları devam eder. Bakıma muhtaç olan esir çocuklar, esir analarından ayrılmazlar. Hanefîlere göre esirleri karşılıksız salıvermek câiz değildir.
İmam Şâfiî hariç, diğer mezhebler de aynı görüştedir. Ekonomik şartlar zorlamadıkça esirleri para karşılığı azat etmek Hanefîlere göre câiz değildir. İmam Şâfiî bu görüşte değildir. Düşmandan alınan esirler, müslüman esirlere mukabil değiştirilebilir. Buna “müfâdatu’l-üserâ” denir. Esir düşen müslümanları para, silah, hayvan karşılığı kurtarmak câizdir. İslâm’ı kabul eden bir esir, müslüman esir karşılığında değiştirilmez.540
“Artık elde ettiğiniz ğanîmetten helâl ve temiz olarak yiyin.”541 Allah’ın insanlar için takdir ettiği rızkın en helâl olanlarından biri ğanîmet mallandır. Savaş ğanîmet için yapılmaz; Allah’ın kelâmını yüceltmek, İslâm’ı hâkim kılmak ve küfrün galebesine son vermek ve İslâm adâletini başka ülkelere götürmek gibi ulvî gâyeler için yapılır. Böyle bir gâyenin gerçekleşmesi için meydana gelen savaşta ölenlere Allah şehid sıfatıyla cenneti nasib ederken; sağ olan gâzîlere de gösterdikleri gayrete bir lütuf olarak, düşmandan alınan ğanîmetleri helâl kılmıştır. Geçmiş ümmetlere ğanîmetten istifadeye izin verilmezken bu lütuf Muhammed’in (s.a.s.) ümmetine takdir edilmiştir.542
Fey’; Düşmandan Ele Geçirilen Arâzîler
Geri dönmek, vazgeçmek, gölge yayılmak fâe-yefîü-fey’en fiilinden masdardır. Bir isim olarak fey’; güneşin doğudan batıya dönmeye başlayan gölgesi; güneşin gurubuna kadar olan gölgesi; harâc, cizye, ticaret rusûmu; düşmandan savaşsız elde edilen ğanîmet; beytü’l-malde bulunan herhangi bir mal anlamlarına gelir.
İslâm arâzî hukuku terimi olarak fey’; düşmandan savaşla veya savaşsız ele geçirilen toprakların mülkiyetinin devlette yararlanma hakkının ise harâc vergisi karşılığında eski sahiplerinde bırakılması demektir. Bu, bir bakıma, geliri toplum ihtiyaçları için harcanmak üzere arâzîlerin topluca vakfedilmesidir.
540] İlgili hadisler için bk. Sahih-i Buhârî Tecrîd i Sarih Tercümesi, VII, 426, VIII, 438, X, 340
541] 8/Enfâl, 69
542] H. Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 213-215
FETİH
- 157 -
Fetihle ele geçirilen arâzîler üç kısma ayrılır: Savaşla (anveten) elde edilen; düşmanın savaşsız başka yere göç etmesiyle boş kalan ve sulh yoluyla ek geçirilen arâzîler.
A) Savaşla ele geçirilen arâzîler
Düşman toprakları zorla (anveten) ele geçirilmişse, İslâm devlet başkanı, bu topraklara şu üç statüden birisini uygulayabilir:
1) Bu arâzîleri savaşa katılanlar arasında paylaştırabilir. Hz. Peygamber’in Hayber topraklarını taksim etmesi gibi.
2) Arâzîleri eski sahiplerinin ellerinde bırakabilir. Bu takdirde onlara şahısları için cizye, arâzî leri içinde haraç vergisi bağlar. Arâzî, haraç arâzî si, gayri müslim olan halk da zimmî olur. İhtiyaç olması halinde ğanîmeti hak sahipleri arasında taksim etmek daha uygundur. Ancak buna ihtiyaç yoksa, gelecekte müslümanlar lehine bir güç oluşturmak için, eski sahiplerinin elinde bırakmak daha uygun olabilir.
İslâm hukukçuları, savaş ğanîmetlerinin, ğanîmeti hak eden sahiplerine taksim edilmesinin câiz oluşunda görüş birliği içindedirler. “Biliniz ki, savaştan ğanîmet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri, mutlaka Allah’ın, peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır”543 âyeti bu konuya delil gösterilmektedir. Bu duruma göre, ğanîmetlerin beşte biri âyette zikredilenlere veya İslâm devletine, beşte dördü ise, diğer hak sahibi gazilere aittir.
Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî sünneti de buna delildir: “Herhangi bir yerleşim merkezine girip yerleştiğiniz zaman, orada sizin hisseniz vardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelen bir yerleşim merkezini ele geçirdiğinizde ise, buranın beşte biri Allah’ın, peygamberinin, sonra sizindir”544 Bu hadiste ilk ele geçirilen yerden “fey’” arâzîleri ikincisinden ise savaşla ele geçirilen “ğanîmet” toprakları kastedilmiştir. Hz. Peygamber yine zorla fethedilen Hayber topraklarını ğanîmet haklı sahiplerine taksim etmiştir. Medine halkı İslâm’a girince, menkul ve gayrimenkul mallarının sahibi olarak kalmışlardır. Allah Rasûlü Mekke’yi zorla (anveten) ele geçirmiş, fakat topraklarını gazilere taksim etmemiştir.545
Hanefî ve Hanbelilelere göre, İslâm devlet başkanının fethedilen arâzî ler üzerinde, gâzilere taksim etme veya vakıf hâline getirme yetkisi vardır. Nitekim Hz. Ömer hilâfeti zamanında fethedilen Suriye, Irak ve Mısır topraklarını vakıf hâline getirerek, “fey’” hükümlerini uygulamıştır. Burada arâzînin kuru mülkiyeti (rakabesi) devletin yararlanma hakkı ise zilyed olarak daha önceki sahiplerinin olur. Irak toprakları fethedilince gâziler buranın kendilerine taksim edileceğini bekliyorlardı. Hz. Ömer dağıtmak istemeyince, uzun müzâkere ve istişareler oldu. Hz. Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Bilâl Habeşî ile aynı düşüncede olanlar,.bu toprakların ğanîmet olarak kabulü ile Rasûlullah’ın Hayber topraklarını dağıttığı gibi gâzîlere dağıtmasını istediler. Muaz b. Cebel ve Hz. Ali gibi sahabe büyükleri de Hz. Ömer’i desteklediler.
Hz. Ömer şöyle diyordu: “Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek
543] 8/Enfâl, 41
544] Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahira, 1353 H., s.57
545] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâm; ve Edilletüh, V, 533, 534
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlara ne kalır. Onlar toprakların ahalisiyle birlikte taksim edilmiş olduğunu, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin her şeyden mahrum edilmiş olduklarını görecekler. Bu görüş, görüş değil”. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf; “Görüş dediğin nedir? Arâzî ve sahipleri Allah’ın gâzilere ihsan ettiği fey’ ve ğanîmetlerden başka bir şey değildir” dedi. Hz. Ömer şöyle cevap verdi: “Onlar senin dediğin gibidir. Fakat ben meseleyi öyle görmüyorum. Allah’a yemin ederim ki, benden sonra müslümanlara çok şeyler sağlayacak bir ülke fethedilmez. Aksine fethedilen ülkelerin müslümanlara maddî bakımdan bir yük ve külfet olması da muhtemeldir. Irak ve Şam arâzîleri işleyicileri ile birlikte taksim olunursa, o zaman kaleler nasıl korunur? Daha sonra gelen nesillere, yetim ve dullara Irak ve Şam arâzî sinden ve diğer beldelerden ne kalır?” Toplantıda bulunanlar bu defa; “Allah’ın bize kılıçlarımızla ihsan ettiği ğanîmet leri savaşa katılmayan, taksime bile yetişmeyen kimselere, onların çocuklarına ve ortada hiç mevcut olmayan daha sonraki çocuklarına mı vakfedeceksin?” dediler.
Muaz b. Cebel; “Vallahi bu toprakları dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprağın büyük bir kısmı müslümanların eline geçer. Sonra bu sahipler zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki müslümanların da, sonra gelecek olanların da faydalanmasını sağlayacak bir statü ver.”
Hz. Ömer bu arada Kur’an-ı Kerîmden fey’ ile ilgili şu âyetleri delil olarak göstermiştir: “Allah’ın fethedilen diğer düşman ülkeleri ahalisinden peygamberine verdiği ‘fey’ Allah’a, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki bu mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasak etti ise ondan da sakının”546; “Bilhassa o fey hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah ‘tan fazlu inâyet ve hoşnutluk ararlar.”547
Yukarıdaki âyetler, umumî olarak ğanîmetin taksiminden söz eden Enfâl Sûresi kırk birinci âyeti tahsis etmiştir. Yani ğanîmet âyeti, menkul ve gayrimenkul tüm malları kapsamına alır. Haşr Suresindeki fey’ âyetleri ise, ğanîmeti arâzîler dışındaki menkullere tahsis etti. Haşir Suresindeki âyetler, savaşla veya savaşsız alınan topraklar üzerinde devlet başkanına maslahata göre tasarruf yetkisi verir. Hz. Peygamber Hayber toprakları için Enfâl âyetiyle, Hz. Ömer ise Suriye, Irak ve Mısır toprakları için fey’ âyetleriyle amel etmiştir. Buna göre, fey’ âyeti bütün mü’minleri içine alır. Bu gayrimenkuller üzerinde hak sahibi olmada, sonradan gelenler önceden gelenlere ortak olurlar. Bu, ancak arâzîleri taksim etmemekle gerçekleşir. Bunlar vakıf sayılır, fakat miras yoluyla geçebilir. Gerçek vakıf ise mirasla geçmez.548
Hz. Peygamber bazı beldelerin topraklarını eski sahiplerinin ellerinde bırakmış ve taksim etmemiştir. Meselâ; Mekke’yi kılıç zoruyla fethetmiş, arâzîlerini gâzilere dağıtmamıştı. Yine Kurayza, Nadîr ve Arap yurtlarından diğer yurtlar fethedilmiş, ancak Hayber dışında bunlardan hiçbirinin toprakları taksim
546] 59/Haşr, 7
547] 59/Haşr, 8, Bk. âyet, 6, 9, 10
548] Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harac, Mısır 1352 H, s.75, 83,85; Ebû Ubeyd, el-Envâl, Kahîra 1968, s.94; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, s.314, vesika: 325; Ali Şafak, İslâm Arâzî Hukuku s.146-149; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, s.202-207; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s.572, 573; ez- Zühaylî, a.g.e., V, 532-537
FETİH
- 159 -
edilmemiştir. Bu konuda Devlet başkanı muhayyerdir. Dilerse, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yaptığı gibi taksim eder, dilerse, yine Rasûlullah’ın Hayber dışındaki toprakları eski sahiplerinde bıraktığı gibi bırakır. Bu ikinciler fey’ topraklarını oluşturur.549
Hz. Ömer Irak topraklarını eski sahiplerinin elinde bırakırken Haşr Suresi’nin fey’ âyetlerine (âyet, 6-10) dayanmıştır. Arâzîler için haraç, gayri müslim sahipleri için ise cizye vergisi bağlamıştır. Bu uygulama, müzâkere ve istişâreler sonucunda sahabenin icmaı ile ortaya çıkmıştır. İşin başında Bilâl ve Zübeyr (r.anhümâ) gibi sahabiler karşı çıkmışsa da, sonradan onlar da bu görüşe katılmışlardır.550
Şam ve Mısır toprakları fethedildiği zaman ordu komutanları bu yerlerin hükmünü Hz. Ömer’den sormuşlar, Halife de şu cevabı vermiştir: “Arâzîyi sahiplerinde bırak, menkul ğanîmetleri muhariplere dağıt. Böyle hareket, tedbirimiz gereği, müslümanların yararı içindir...” İlk devirlerde başlayan bu fey’ uygulaması, sonraki devirlerde aynen devam etmiş, Osmanlılarda mîrî arâzî uygulamasının temelini teşkil etmiştir. Emevi halîfesi Ömer b. Abdilaziz valilerine gönderdiği mektuplarında şöyle yazmıştır: “Arâzî sahiplerinden kim müslüman olursa o anda elinde bulunanların hepsi kendisinindir. Ama evi ve arâzîleri müslümanların olmakta devam eder. Çünkü onlar Allah’ın bir fey’idir.”551
B) Gayrimüslim halkın savaş korkusuyla başka yere göç etmesi sonucu boş kalan arâzî ler. Bunlar da fey’ adını alır. Müslümanların bu beldeye girmesiyle arâzîlerin mülkiyeti beytülmale intikal eder. Bunlar vakfedilmiş devlet mülkü haline gelir. Devlet başkanı bu arâzîleri ekip-biçen müslüman veya zimmîlerden haraç vergisi alır. Böyle bir beldede düşmandan kalan menkul mallar da fey’e dâhil olur. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre bunlar vakfedilir ve müslümanların maslahatı için harcanır.552
C) Sulh yolu ile (savaşsız) İslâm ülkesine katılan topraklar. Diğer sahipsiz topraklar gibi bunlar da devlet mülkiyetine geçer. Bu topraklar devlet namına işletilip geliri toplum yararına harcanabileceği gibi, devletçe gerekli görülen özel şahıslara da, dağıtılabilir. Nitekim Benî Nadir arâzî si (Fedek ve çevresi), servetlerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret eden yoksul sahabelerle, Medineli üç yoksul sahabeye taksim edilmiştir. Devletin şahıslara tahsis edeceği bu topraklar prensip olarak arâzînin bulunduğu bölgeye göre öşür veya haraç vergisine tabi olur.553
Sonuç olarak, savaşla veya savaşsız alınan toprakların kuru mülkiyeti (rakabesi) devlete tahsis edilerek, eski sahipleri olan müslüman veya gayrimüslim kimseler kiracı kabilinden bu topraklardan yararlanırlar. Tespit edilen haracı da beytülmale ödemeye devam ederler. Kiracı durumundaki bu kimselerin arâzîyi satma, hibe, rehin verme gibi tasarrufları ve mirasla intikal hükümleri kanunla düzenlenir. 554
549] ez-Zühaylî, a.g.e, V, 537
550] Ebû Yusuf, Haraç, 27, 35; ez-Zühaylî, a.g.e., V, 537
551] İbn Zenceveyh, Kitabü'l-Emvâl, Arapça Uzm., Burdur Kütüphanesi, No: 183; Yahya b. Adem, Kitabü'l-Haraç, thk. Ahmed Muhammed şakir, Kahîra 1347 H., s.52, 62'den naklen Ali Şafak, a.g.e., s; 150
552] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 389; es-Şırâzı, el-Mühezzeb, II, 247; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 353; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, s.133
553] Fahruddin er-Râzı; et-Tefsîru'l-Kebîr, XXIX, 284-285; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, III, 288
554] H. Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 178-180
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cizye; Gayr-i Müslimlerin Can ve Mallarını Koruma Bedeli/Yıllık Vergi
Cizye; İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i müslim vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergiye denir. Buna cizye denilmesinin sebebi, zimmî denilen cizye yükümlüsünü ölümden koruduğu içindir. Bir islâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm’a girerse cizyeden kurtulur. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığı şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselere, zelil ve hakîr olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşınız.”555
Cizye, borcunu ödedi demek olan “cezâ deynûhu” fiilinden bir çeşit borç ödeyişi ifade eden bir isim olup, müahidin ahdi üzerine vereceği vergiye ıtlak olunur ki; can, mal ve özgürlüklerinin korunması karşılığında ödenmesi gerekir.
Müşriklere gelince onların cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla söz konusu olamaz. Onlar için ya İslâm ya da kılıç vardır. Burada da cizyenin Ehl-i Kitab’a özgü kabul edildiğini ifade eder bir kayıt yoktur. Bunun için mesele ictihadî olmuştur. İmamı Âzam Ebû Hanife’ye göre cizye mutlaka Ehl-i Kitap’tan ve Arap olmayan müşriklerden alınır; fakat Arap müşriklerden alınmaz. Onlara ancak İslâm teklif edilir. Ebû Yusuf’a göre kitab’i olsun müşrik olsun Arap’tan alınmaz; fakat Arap olmayan Ehli Kitap’tan ve müşriklerden de alınır. İmam Şafiî’ye göre ise Arap olsun olmasın cizye ehl-i kitaptan alınır. Gerek Arap olan gerek olmayan müşrik ve putperestlerden alınmaz. İmam Mâlik ve Evzâi ise bütün gayr-i müslimlerden alınır kanaatini belirtmişlerdir.
İlk zamanlarda cizyenin nasıl uygulandığına dair elimizde delil olabilecek bilgi yalnız Mısır’da cârî muamele hakkındaki bilgilerdir. Orada vergi ödeyenlere, bir kurşun mühür verilir, mükellef bunu boynuna takardı. Fakat sonraları Hişâm b. Abdülmelik Barâe namıyla muntazam makbuz vermek yönteminin uygulanmasını istedi. Bu makbuzlardan çoğu günümüze kadar gelmiş ise de henüz bunlar üzerinde gerekli araştırma yapılmamıştır. Mısır’ın fethinde adam başına iki dinar konduğu rivâyet edilir.556
İslâm’ı kabul edenlerin çoğalması ile orantılı olarak, cizye, kişi başına vergi özelliğini kaybetti. Mısır’da, Selahaddin Eyyûbî devrinden itibaren, bu verginin yıllık geliri sadece 130.000 dinardan ibaret kaldı.557
Cizye İslâm’ın ilk defa ihdas ettiği bir vergi değildir. Cizye eski çağlardan beri vardır. Yunanlılar, Milat’tan önce beşinci yüzyıl sıralarında Fenikeliler’in saldırılarından korunmak karşılığında küçük Asya sahillerinde yaşayan halklardan cizye almaktaydılar. Romalılar da hâkimiyetleri altına aldıkları kavimlerden cizye almışlardır. İranlılar da yine hâkimiyetleri altında bulunan reayadan cizye alırlardı.
Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Hz. Peygamber, Necran
555] 9/Tevbe, 29
556] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III/2509
557] Makrîzî, Hitat, I, 107, 108, 27, 23
FETİH
- 161 -
hırıstiyanlarıyla yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep’te bin takım elbise cizye koymuştur. Her takım elbisenin değeri bir rukiye olarak belirlenmişti. Bir rukiye kırk dirhemdi. Cizye böylece bir şekil ve muayyen bir miktarda olmaksızın Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın hilâfetinin sonuna kadar devam etti. Hz. Ömer (r.a.) hilâfet makamına geçip de İslâm fetihleri geniş bir alana yayılınca, cizyenin miktarı belirlendi. Hz. Ömer, etrafta bulunan kumandanlara; sakalı, bıyığı gelmiş olanlara cizye tarh edilmesine ve bunun her adam başına dört altın veyahut kırk dirhem gümüş olarak belirlenmesine dair emirler gönderdi. Bu miktar daha sonraları gayr-ı müslimin ekonomik durumuna göre yeniden belirlenmiştir. Cizye, Batılılar’ın gözlerine çok batan bir vergi olduğu için, onları memnun etmek düşüncesiyle Tanzimat’ın ilânında ilk iş olarak “cizye” vergisi kaldırıldı ve bu verginin patrikhaneler eliyle cemaatleri adına toplanmasına karar verildi. İslâm hukukunda Cizye iki türlüdür:
1) Sulh yoluyla konulan cizye: Bunun miktarı, anlaşma esaslarına göre uygulanır. Taraflar tek yanlı irade ile cizyenin miktarını değiştiremezler. Meselâ; yukarıdaki ifadede de belirtildiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Necran halkı ile yıllık bin iki yüz takım elbise üzerine anlaşma yapılmıştır.
2) İslâm devleti tarafından doğrudan doğruya konulan cizye: Müslümanlar kendi güçleriyle bir düşman ülkesini ele geçirirler ve gayr-i müslim olan halkını yurtlarında “tebea” olarak bırakırlarsa, bunlara miktarı İslâm devletince belirlenen cizye vergisi konulur.
Cizye yalnız Ehl-i Kitap denilen yahudiler ile hırıstiyanlardan ve kendilerinde Ehl-i Kitap şüphesi bulunan mecûsîlerden kabul edilir.
Cizyenin bir kimseden tahsil edilebilmesi için bu kimsenin akıllı, hür, sağlıklı, erginlik çağına ulaşmış erkek olması şarttır. Bu nedenle akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılar, yıl içinde altı aydan fazla bir süreyle hasta olanlardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer’an savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Yukarıda sayılanların ise savaşmaya gücü olmadığından, bunlar cizye ödemekle yükümlü değillerdir. Kilise ve havralarda bulunan rahip ve papazlara cizye bağlanıp bağlanamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Geçmiş devirlerde devlet tarafından konulan cizyenin miktarı için yükümlüler üç sınıfa ayrılmıştır. Zengin sayılanlardan yıllık kırk sekiz; orta hallilerden yirmi dört; çalışmaya muktedir fakirlerden de on iki dirhem cizye alınmıştır. Nisap miktarına mâlik olanlar da zengin sayılmıştır. Bazı bilginlere göre ise, zengin, orta halli veya fakir sayılma konusunda ikâmet ettiği beldenin örfüne göre karar verilir. Sağlam ve geçerli olan görüş de budur.
Cizye ödeyen mükellefler, İslâm devleti ile sadece inanç ve dini merasimlerine için verilmesi için değil; aynı zamanda can ve mallarının korunması ve devlet garantisi altına alındığına dair bir andlaşma yapmış olurlar. Bu vergiden ziyade, devletin bu vatandaşlarına yaptığı harcamalara onların bir nevî katkılarıdır.
Hanefîlere göre cizye, yılbaşından itibaren tahsil edilmeye başlanır. Çünkü cizye yükümlüsü, yılbaşından itibaren geleceğe doğru saldırıdan korunma hakkını elde etmiş olur. Bu yüzden cizye on iki taksit halinde her ay tahsil edilir.
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bazı İslâm hukukçularına göre ise, cizye, yılsonunda tahsil edilebilir. Devlet bunu daha önce talep edemez.
Cizye, tahakkuk ettikten sonra şu üç sebepten biriyle düşer:
a) Mükellefin müslüman olması. Cizye verecek kimse müslüman olursa kendisinden cizye kalkar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Müslüman üzerine cizye yoktur.”558 buyurmuştur.
b) Cizye tahsil edilmeden sürenin geçmiş olması. Bu durumda cizye zaman aşımına uğramış olur.
c) Cizye tahsil edilmeden mükellefin ölmesi. Bu halde de cizye düşer: Mirasından tahsil edilmez. 559
Harâc; Zimmîlerden Alınan Toprak Vergisi
Harâc; Toprağın geliri, toprak vergisi, tazminat demektir. Harâc arâzîsi diye adlandırılan veya ihyâ edilen ölü topraklardan devletçe alınan verginin adıdır. Ayrıca zimmîlerin ödediği vergi anlamında da kullanılmıştır.560
İslâm hukukuna göre arâzîler genel olarak öşür ve harâc arâzîsi olmak üzere ikiye ayrılır:
1- Öşür arâzîsi. Kendisinde ibadet anlamı bulunan onda bir (öşür) vergisinin alındığı arâzîlerdir. Bu topraklar şunlardır:
a) Kûfe yakınlarından Yemen ve Aden’e kadar uzanan arap toprakları. Çünkü Hz. Peygamber ve dört halîfe bu topraklardan harâc almamıştır.
b) Halkı, kendi istekleriyle İslâm’a giren yerler.
c) Zorla fethedilen ve ğânîmet hakkına sahip müslümanlar arasında taksim edilen topraklar.
d) Müslümanın bahçe yapıp, öşür arâzîlerden gelen suyla suladığı yerler, harâc topraklardan gelen suyla sulanan yerler harâc arâzîsi sayılır. Ölü topraklardan Devletin izniyle ihyâ edilen yerler, Ebû Yûsuf (ö.182/798) göre, öşür arâzîsine bitişikse öşür; harâc arâzîsine bitişikse harâc arâzîsi sayılır. Bir yüzden sahabenin icmaı ile Basra yöresi öşür arâzîsi kabul edilmiştir. İmam Muhammed’e (ö.189/805) göre, ölü topraklar; yağmur, kuyu veya Fırat ve Dicle gibi büyük nehir sularıyla sulanarak ihya edilmişse öşür, aksi hâlde harâc arâzîsi olur.
2- Harâc arâzîsi. Bunlar, harâc vergisine tabi olan yerler olup, kökünde ehl-i küfre ait iken İslâm ordusu tarafından zorla fethedilen topraklardır. İslâm Devleti bu topraklan eski gayr-i müslim sahiplerinin elinde bırakır. Müslüman olmadıkları sürece şahısları için “cizye”, müslüman olsun veya olmasınlar, arâzîleri içinde “harâc” koyar. Irak, Şam ve Mısır toprakları gibi.561
558] Tirmizî, Zekât,11; Ahmed b. Hanbel, I, 223
559] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 320-322
560] el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, s. 141, 142; Ömer Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusî, IV, 75
561] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II, 57 vdş İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 358 vd; el-Meydânî, el-Lübâb, IV, 137, 139; el- Fetâvâ'ı Hindiyye, el-Emiriyye tab'ı, II, 219
FETİH
- 163 -
Hanefî ve Zeydîlere göre, İslâm Devleti, zorla fethedilen topraklar hakkında seçim hakkına sahiptir. Dilerse bu toprakları, Hz. Peygamberin Hayber uygulamasında olduğu gibi müslümanlar arasında paylaştırır, dilerse, gayri müslim olan eski sahiplerinin elinde bırakır ve şahısları için cizye, arâzîleri için de harâc koyar. Böylece, bu arâzîler harâc arâzîsi, üzerinde yaşayan halk da zimmet ehli olur. İbn Âbidin (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle der: “Düşmandan zorla alınan yerleri, ğanîmet hakkı sahiplerine, eğer bunlara ihtiyaçları varsa daha uygundur. Çünkü bu yolla, müslümanlara gelecek için bir güç meydâna getirilmiş olur.”562
Harâc çeşitleri: Harâc arâzîsi, alınan verginin durumuna göre muvanafa ve mukâseme olmak üzere ikiye ayrılır.
a) Muvazzafa veya vazife harâcı. Tarıma elverişli arâzî için dönün (cerîb) başına miktarı kesin olarak belirlenen vergi olup, Hz. Ömer (ö. 23/643) tarafından geniş Irak ve Sûreyi topraklarına bu çeşit vergi uygulanmıştır. O, her cerîb (60 x 60 zira’ = 1600 m’) için, yetiştirilen ürün cinsinden bir kafiz (yaklaşık 18 kg.) ve bir dirhem alıyordu. Verginin nisbeti, ekin ve meyve bahçelerinin cinsine, arâzînin sulama ve verim durumuna göre değişik olur. Devletin bu vergiyi miktar olarak serbestçe tayin etmesi, azaltması, hatta bazı yöre halkım bundan muaf tutması mümkündür. Nitekim Hz. Ömer’in, Hilvan yakınındaki Sevâd hurmalıklarını haraçtan muaf tuttuğu bilinmektedir. Sahibinin arâzîyi işletip işletmemesi vergiyi etkilemez. Onun toprağa yerleşmiş olması yeterlidir.
b) Mukâseme hâracı. Haraç arâzîsinden elde edilecek ürünler belli oranlarını vergi olarak almaktır. 1/2, 1/3, 1/4’ünü almak gibi. Burada uygulama öşür gibi olur. Ürün çok olursa Devletin payı büyük olur, az olursa azalır. Hiç ürün olmazsa, toprak sahibi vergiden muaf sayılır. Bir yılda birden fazla ürün almışsavergi de buna göre tahakkuk ettirilir. Ancak alınacak miktarın 1/2’yi geçmemesi esası benimsenmiştir. Hz. Peygamber Hayber ve Fedek arâzîlerine bu çeşit vergi koymuş ve burada oturan yahudilerden 1/2 nisbetinde yani çıkan ürünün yarısını almıştır. Ancak yahudiler bu topraklarda mülkiyet hakkını kaybettiği için, onlarla yapılan bu anlaşmanın bir “zirâat ortakçılığı” olduğunu söyleyen bilginler de olmuştur.563
el-Ferrâ’ (ö. 458/1066), bu iki çeşit harâcın üç özellik dikkate alınarak belirlenebileceğini söyler. Arâzînin dönümü, ekinin dönümü, ondalık hesabı ile ürünün kendisi.564
İslâm hukukçuları, gayr-i müslime ait bir mülk olan haraç arâzîsine yalnız harâc vergisi konabileceği, öşür gerekmediği konusunda görüş birliği içindedir. Müslümana ait öşür arâzîsine de yalnız öşür gerekir. Müslümanının satın aldığı veya mülk edindiği harâc arâzîsinin zekâtı konusunda bazı görüş ayrılıkları vardır. Böyle bir arâzînin yalnız harâc vergisi devam eder yahut öşürle harâc birlikte mi uygulanır. Yahut da harâcı öşre mi dönüşür gibi.
Hanefîlere göre, müslümana intikal eden arâzî harâc arâzîsi ise, harâc vergisi devam eder, ayrıca, çıkan ürüne öşür gerekmez. Öşürle harâc tek arâzîde
562] es-Serahsî, el-Mebsût, 15, 37; İbnü'l-hümâm, a.g.e., IV, 303; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, III, 316, 353
563] el-Kasânî, II, 62, vd.: Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, s. 38, 55; el-Mâverdî, a.g.e., s. 146, 152; el-Meydânî, el-Lübâb, s. 350; Ebû'l-Ulâ Madin, "Harâc", İA., V/I, 222
564] Ebû Ya'lâ, el-Ferrâ, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Mısır 1938, s. 152
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birleşmez. Bu görüşü savunanlar Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a.) naklettiği şu hadis-i şerîfe dayanırlar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Öşür ve harâc, müslümanın toprağında birleşmez.”565 Ancak bu hadisin zayıf olduğu, hadis sabit olsa bile, buradaki harâcın cizye anlamında olabileceği ileri sürülmüştür. Diğer yandan harâc hükümleri uygulanan geniş topraklarından, ne dört halife döneminde ve ne de daha sonra öşür talep edilmemiştir. Bu da icmâ anlamına gelir. Yine harâc ve öşürün sebebi birdir: Bu da tarıma elverişli toprak olmasıdır. Bir malda iki zekât birleşemediği gibi bir arâzîde harâc ve öşür de birleşmez.566
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise, harâcla öşür, bir arâzîde birleşebilir. Zekâtın farz olduğunu bildiren âyet ve hadislerin umum ifade etmesi, hem öşür, hem de harâc iki ayrı haktır. Öşürde ibadet, haraçta ise ceza (ukûbet) anlamı vardır. Öşür, elde edilen ürüne, harâc ise zimmete bağlı olur. Öşürün sebebi, çıkan ürünün kendisi olup, onsuz bulunmaz. Harâcsız sebebi ekilip biçilmezse bile arâzînin tarıma elverişli olmasıdır. Öşür fakirlere, harâc ise toplum yararına veya cihada sarfedilir. Öşürün delili nass, harcın ise, toplum yararına dayalı ictihadtır. Bütün bu ayrılıklar sabit olunca, öşür ve harâcın aynı arâzîye birlikte uygulanmasının mümkün olduğu anlaşılır.567
Harâc arâzîsinin satışı veya satın alınması mümkün ve câizdir. Ebû Yusuf (ö. 182/798), Necranlılardan birisinin elindeki harâc arâzîsini, bir müslümana veya zimmîye satması halinde, harâcının değişmeyeceğini, yeni mâlikten ayni verginin alınacağını befirtir.568 Bir kimse harâc arâzîsini kendiliğinden öşür arâzîsine çevirmeyeceği gibi öşür toprağını da harâc toprağı yapamaz.569
İmam Mâlik (ö. 179/795), zimmîlere ait bir arâzînin aslının satılıp satılmayacağı, sorusuna şu cevabı vermiştir: “Bu konu ihtilaflıdır. Satan kimseler ve arâzîleri silâh zoruyla alınmış, sonra da kendilerine bırakılmışsa, bunlar arâzîlerinin aslını satamazlar, satın alamazlar. Çünkü toprakları ve kendileri müslümanlarındır. Eğer bu arâzîler sulh yoluyla keıidilerine bırakılmışsa, bu takdirde satabilirler ve istedikleri gibi tasarrufta bulunabilirler. Ashâb-ı Kiradan Abdullah b. Mes’ud (ö. 32/652) böyle bir arâzî satın almıştır.570 Hz. Ömer’in harâc arâzîler için koyduğu satış yasağı, bazı yanlış anlamalara yol açmıştır. Ancak bu yasak, silâh zoruyla fethedilen ve kuru mülkiyeti (Rakabesi) devletin elinde tutan, önceki gayr-i müslim sahiplerine yalnız yararlanma hakkı (intifa hakkı) verilen harâc arâzî çeşidi ile ilgilidir.571
Harâc arâzîsinin, sahipleri tarafından kiraya verilmesi de câizdir. Nitekim İbn Sîrîn’in harâc arâzîsini üçte bir, dörtte bir ite kiraya verdiği nakledilir. Harâc arâzîsi müslüman tarafından kiralanırsa, harâcı (vergisi) kuru mülkiyete sahip olana aittir. Ebû Hanîfe’ye göre, kira akdinde harâc mâlike; âriyette ise, âriyet alana (müsteîr) aittir.572
565] ibnü'l-Hümâm, a.g.e.,, IV, 366
566] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 365 vd; el-Kâsânî, a.g.e., II, 57; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 154
567] eş-Şîrâzî, el-Mühizzeb, s. 157; İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 725, 727; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühu, II, 823, 825
568] Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, s. 75
569] Ebû Yûsuf, a.g.e., s. 85, 86
570] Mâlik 6. Enes, el-Müdevvene, Bağdad 1970, tıpkı basım, IV, 273
571] bk. Ali Şafak, İslâm Arâzî Hukuku, İstanbul 1977, s. 117,118
572] el-Mâverdî, a.g.e., 119, 151; İbn Kayyim, Ahkâmu Ehli'z-Zimme, thk. Subhi salih, 1. baskı, Şam 1381/ 1961, I, I22, 123
FETİH
- 165 -
Öşrün, bir İslâm toplumunda yoksul kesime sarfedilmesine karşılık, harâc vergileri, devlet tarafından toplumun maslahat ve ihtiyaçları gözetilerek serbestçe tasarruf edilebilir.573
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Hamdi Yazır, Nisâ, 141. âyetin tefsirinde şöyle diyor:
“Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Şâyet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): ‘Size üstünlük sağlayarak sizi mü’minlerden korumadık mı’ derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.”574
“O münafıklar ki sizi gözetir beklerler” derken Allah tarafından size birtakım fetihler oluverirse “Biz, sizinle beraber değil miydik?” derler, hemen ğanîmete konmak isterler. Ve şâyet nasib kâfirlerin olur, zafer kâfirlere nasib oluverirse o zaman da onlara “biz size üstün gelmedik mi? Ve sizi mü’minlerden muhafaza etmedik mi?” derler. Onlara minnet edip bir hisse kapmak isterler. Bu söz başlıca iki mânâya müsaittir. Birisi: “Fırsat elimizde değil miydi? Biz de mü’minlerle beraber olup sizinle harbetseydik, sizi mağlub ve perişan etmez miydik? Hâlbuki siz dışardan uğraşırken biz kaleyi içinden fethettik, mü’minlere yardım etmedik. Sizin hesabınıza onlara propaganda yaptık, aldattık, kalblerine korku düşürdük ve sonunda bu sayede siz muzaffer oldunuz. Şu halde bu bizim mevkiimiz sizden yüksektir” demek olur ki, tefsircilerin çoğunluğu bunu tercih etmişlerdir. Diğeri de: “Siz müslümanları kuvvetli zannedip müslüman olacakken biz size yasaklamadık mı? Muhammed’in işi zayıflayacak siz kuvvetleneceksiniz diye sizi imandan vazgeçirmedik mi? Bakınız işte dediğimiz oldu, bizim kanaatimiz size galip geldi, şu halde üstünlük asıl bizimdir. Bu zaferin ğanîmetine sizden çok biz layıkız” demektir ki, bazı tefsirciler de bu mânâyı seçmişlerdir.
Şu halde bu böyle kalmayacak, kıyamet gününde Allah aranızda hükmedecek, o zaman mü’min ile münafık tamamen seçilecektir. Dünyada zahir ile hükmolunur, zahirde kelime-i şehâdet söyleyip müslüman görünene müslüman muamelesi yapılır. Fakat ahiret için ise böyle değildir. Şunu bilmelidir ki, Allah kâfirler için mü’minler üzerine kesin olarak yol vermez. Dünyada bazen kâfirler zafer kazansalar, mü’minlere hakim görünseler bile, bu bir yol, bir kanun, bir şeriat değil, geçici ve devamsız bir imtihan ve istidrac (şerre bağlı başarı)dır. Kalblere işleyecek delil ve burhandan mahrum, gelip geçici şeylerdir. “Adâleti yerine getirici ve Allah için şahitler” olan hak ve adâlet ehli muhakkak onlara üstünlük sağlarlar. Dünyada olmazsa, ahirette üstün gelir. Allah’ın şeriatinde, hak kanunda mü’min kâfirden daima şereflidir. Onun altında kalmaz, onun ayağının altına düşmez. Şerefiyle ölür, hakkın şerefini çiğnetmez. Ve işte bu hikmetten dolayıdır ki, bir mü’min kadının kâfirle evlendirilmesi câiz olmaz, küfür olur. Çünkü onu onunla evlendirmek, mü’min üzerine kâfire yol vermek, o mü’min kadını kâfirin istilasına terk etmektir.
573] Muhamed Hamidullah, İslâm Peygamberi, terc. M. Sait Mutlu-Salih Tuğ, İstanbul 1966-69, II, 220; Ebû'l-Ulâ Mardin, "Harâc", İA., V/1, 224; H. Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 333-334
574] 4/Nisâ, 141
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elmalılı, Fetih sûresinin tefsirinde de şöyle der: Ahmed bin Hanbel, Buhâri, Tirmizî, Nesai, İbn Mâce ve İbn Merdûye de Ömer b. Hattâb’dan (r.a.) şöyle rivâyet etmişlerdir: Demiştir ki; Rasûlullah (s.a.s.) ile seferde idik, ona bir şeyden üç kere sual ettim, cevab vermedi ben de devemi sürdüm, sonra topluluğun önüne geçtim ve hakkımda Kur’an indirilmesinden korkmuştum, çok durmamıştım bir bağıran işittim, bana bağırıyordu korktu, zannediyordum ki hakkımda bir şey indirildi, vardım; Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: “Bu gece üzerime bir sûre indirildi, bana dünya ve onun içindekilerden daha sevgili: “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar.” 575 Yine Ahmed, Ebû Dâvud ve başkalarının Müc’mi b. Câriyete’l-Ensârî’den rivâyet ettikleri bir sahih hadiste Peygamber’in (s.a.s.) Hudeybiye’den hareketinden sonra indirilmesini ve bunun “Küraülğamim” yanında olduğunu Peygamber (s.a.s.)’in onu bineği üzerinde insanlara okuduğunu ifade eder. İbnü Sa’d’ın ondan rivâyetinde de bunun Decnân’da olduğuna delâlet vardır. Ve bu Bikai’den rivâyet olunmuştur. Dacnan, Kamus’ta bildirildiği üzere Mekke yakınında bir dağdır. Bunlar gösteriyor ki indirilmesi Mekke ile Medine arasında olmuştur. Böyle olanlara da Medenî denildiği bilinmektedir. Zirâ Medenî hicretten sonra indirilendir ki gerek Medine’de olsun gerek Mekke’de, gerek seferde; Mekkî de hicretten önce indirilendir.
Âyetleri: Yirmi dokuzdur. Kelimeleri: Beş yüz altmıştır. Harfleri: İki bin dört yüz otuzdur. Fâsılası: Hep elif harfidir.
Bu sûreden bir önceki 47/Muhamed sûresi ile arasındaki ilgi baştan sona apaçıktır: Biri önce sunulan, diğeri sonra gelendir. Zira yardım ve zafer mânâsına fetih, gönlü iyileştirme ile savaşa gereken hazırlıktır. Orada tevbe ve istiğfar ile emredilmiş, burada mağfiretin olacağı haber verilmiş, ona değiştirme ihtarıyla son verilmiş, buna zaferler müjdesiyle başlanılmıştır.
İbnu Sâ’d’ın rivâyet ettiği Mücmi’ b. Câriye hadisinde geçmiştir ki, Cebrail Aleyhisselâm, bu sûre ile indiği zaman, “Tebrik ederiz seni ey Allah’ın Rasûlü!” demiş; Cibril tebrik edince müslümanlar da tebrik etmişlerdir. Bu sûrede İslâm’ın bütün dinlere galip geleceği de vaad edilmiştir.
Meâl-i Şerifi
1- Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.
2- Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.
3- Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.
4- İmanlarına iman katsınlar diye mü’minlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
5- Mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.
6- Ve o Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başlarına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş
575] 48/Fetih, 1-2
FETİH
- 167 -
ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!
7- Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
8- Şüphesiz biz seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.
9- Ki, Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz ve bunu takviye edip, O’na saygı gösteresiniz ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz.
10- Herhalde sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Geleceği açan; ileride meydana gelecek birçok fetihlerin başlangıcı olan bir fetih. Bazı müfessirler bunu, Mekke’nin fethini vaad diye almışlarsa da çoğu müfessirler bunun Hudeybiye antlaşmasını haber verdiğini söylemişler. İbnü Abbas, Enes, Şa’bi ve Zühri’den de böyle haber vermişlerdir. İbnü Atıyye buna “Bu doğrudur.” demiştir. Bilinmektedir ki, fetih aslında açmak yani kapalılığı gidermektir. Bir memleketi fetih de, Keşşâf’ın açıkladığı üzere harpli veya harpsiz, zorla veya barışla zafer kazanmaktır ki zafere erişmedikçe kapalıdır. “Sakın gevşemeyin, üstün olduğunuz halde barışa davet etmeyin.”576 âyetine ters gibi görünen Hudeybiye antlaşmasının bir fetih olması sahâbeden bazılarına bile gizli kalmıştı. Cenâb-ı Allah, bunun açık bir fetih olduğunu açıklamıştır. Önce bir fetih olması gerçi Peygamber bunda bir savaş için değil, bir umre niyetiyle hareket etmiş ve kurbanlıklar göndermişti fakat müşrikler çarpışmayı kurmuşlardı, şiddetli bir savaş olmamış, fakat iki taraftan ok ve mancınık atışılmış “O sizi, onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin göbeğinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir.” 577 buyurulduğu üzere müslümanlar müşrikleri mağlûb edip diyarlarına sokulmuşlardı ve barış yapmaya müşrikler istekli olmuşlardı. İkinci olarak bunun apaçık bir fetih olmasına gelince bu barış ile ilk önce müslümanlığın dünyada bir devlet olarak varlığı düşmanları tarafından dahi tasdik edilerek bir anlaşmaya bağlanmış bulunuyordu. Böylece bu, daha sonra meydana çıkacak devam edecek fetihler zincirinin başı ve açıcısı olmuş ve bundan sonraki İslâm fetihlerinden her biri bunun altında bir şubesi sayılacak bir şekilde vaad edilmiş oluyordu ki sûrenin başı bunu ilâhî bir dil ile açıklamaktadır. Aslında yine sûrenin içinde Feth-i karîb, (yakın fetih) diye işaret edildiğinden bunu pek yakından Hayber fethi takip etmiş, sonra da Mekke fetholunmuş, sonra da İslâm’ın bütün dinlere galip gelmesi vaad buyurulmuştur. Zührî demiştir ki: Hudeybiye fethinden büyük bir fetih olmamıştır. Bu sayede müşrikler müslümanlarla bir araya gelmeye ve sözlerini işitmeye başlamış ve bu onların kalplerinde yer etmiş ve bunun üzerine üç sene içerisinde birçok kimse müslüman olarak İslâm’ın çoğalmasına sebep olmuştur... Bütün bunlar Muhammed Sûresi’nin başında geçen âyetlerin hükmünün feyzidir.
2- Mübîn, açık, parlak yahut ilerisini açan gösteren demektir. Cenâb-ı Allah bu fethin “mübin” olmasının hikmetini şu dört yönü birleştirerek açıklıyor: 1) Mağfiret, 2) Nimetin tamamlanması, 3) Bir doğru yola ulaştırma, 4) Benzersiz
576] 47/Muhammed, 35
577] 48/Fetih, 24
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir yardım yani bunların her birini ayrıca değil hepsini birden bir hikmet olmak üzere bir “lâm-ı akıbet” ile şöyle buyuruyor: ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Kâdı Beydâvî der ki: “Fetih kâfirlere karşı cihad ile şirkin def edilmesine ve dinin yükseltilmesine ve noksan şahısların yavaş yavaş kendi arzu ve istekleriyle olgunlaşabilmeleri için şiddetle yönlendirilmesine ve zavallı kimseleri zâlimlerin elinden kurtarmaya çalışmanın bir neticesi olduğu için mağfiret fethe sebep kılınmıştır ki maksat illet-i gâiyye yani hikmettir. Demek olur ki buradaki fetih ve mağfiret Muhammed Sûresi’ndeki “Hem kendinin, hem mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile!”578 emrine uymanın cevabı ve neticesi olmuştur. Âlûsî der ki: “Fetih “Doğrusu biz fetih ihsan ettik.” diye azamet nûnu ile isnâd olunduktan sonra mağfiretin “Allah senin (günahlarını) bağışlar.” diye ism-i celâl ile isnad olunması şu inceliğe işaret olabilir ki, fethi yüce Allah birçok vasıtalar ile mümkün kılarsa da “mağfireti” yüce zâtı doğrudan doğruya kendisi yapar. Bazıları şunu izah etmişlerdir ki, büyüklerin kendilerinden biz diye mütekellim maalgayr sigası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır. Buna yardımın “Allah sana yardım eder.” diye ism-i celâle isnad olunmasıyla itiraz da edilmez. “Zâten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir.”579; “Yardım/zafer ancak Allah katındadır.”580 gerçeklerine işaret olunmuş demek daha açık olacaktır. Günahın, geçmişi ve geleceği hepsini kapsamasından kinâyedir. Bu şekilde peygambere bütün günahlardan mağfiretle temizlenme ve aklanma tebliğ edilmiştir. Ancak geçmiş tabiri farz olduğunu hatırlatır. Bunun için burada peygamberden işlenmiş olması mümkün olan günahın ne olabileceği hakkında görüş bildirilmiştir. Bazıları, maksadın ümmetin günahları olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim “Sen bir şüphedeysen”,581 “Eğer Allah’a ortak koşarsan, amelin boşa gider.”582 âyetlerinde kastedilen, Peygamber’e değil, dolayısıyla ümmete hitap olunduğunda görüş birliği vardır. Ancak bu tevil, “Hem kendinin hem mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile.” âyetine yaraşmaz. Bazıları da demişlerdir ki, günahın işlenmesi kastedilmeyerek terkibin bütünü muahaze olunmamaktan kinâyedir Çoğu müfessirlerin görüşüne göre ise vahiy inmeyen konulardaki ictihadında makamına göre daha uygun olanın tersi şeklinde olan seçmeleridir ki “Allah seni affetsin, onlara niçin izin verdin?”583 gibi ilâhî hitap ile ihtar edilmiştir. Buna günah denilmesi peygamberlik makamına göredir. Çünkü “İyilerin iyiliği, Allah’a yakın olanların kötülüğü (gibi)dir.” Buradan, bundan böyle peygamberlik vazifesinin yerine getirilmesinde önceki meşakkat ve zorlukların ağırlığının kalmayacağına da delil getirilebilir. Nitekim İnşirah Sûresi’nde “Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?”584 buyurulmuştur. Sonuçları ve meyveleri toplanmaya başlayan görevlerin zorlukları başarı neşeleriyle örtülmüş olur. Ve üzerindeki nimeti tamamlar. Peygamberlikteki başarısına bir de mülk eklenilmek gibi dinî ve dünyevî nimetler ihsan eder. Ve seni bir doğru yola eriştirir Gerek peygamberliğin yerine getirilmesinde ve gerek devlet başkanlığının
578] 47/Muhammed, 19
579] 3/Âl-i İmrân, 135
580] 8/Enfâl, 10
581] 10/Yunus, 94
582] 39/Zümer, 65
583] 9/Tevbe, 43
584] 94/İnşirâh, 2-3
FETİH
- 169 -
resmî işlerini yerine getirmede doğrudan doğruya Allah’ın rızasına ulaştıran bir doğru yola çıkarır ki bu yol “İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahit olmanız, Rasûlün de sizin üzerinizde şahit olması için sizi orta (dengeli) bir millet kıldık.”585 âyetine göre bütün insanlığın örnek numunesi olmak üzere İslâmî işlerin düşman etkilerinden uzak olarak yalnız hakkın uygulaması ve kanunu içerisinde hür irâdeyle idaresi yoludur. Gerçi istikâmet yani doğruluğun aslı fetihten önce de var ve gidilen yol o yol ise de, fetihten sonra egemenliğin resmen dışarda ve içerde tanınmasıyla hidâyet ve ilâhî muvaffakiyet başkaca bir açıklık ve renklilik kazanmıştır ve bundan böyle “Biz onlara âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz.”586 âyetine göre büyüyüp gelişmek dönemine girmiştir.
3- Onun için de buyuruluyor ki: Ve Allah seni şanlı bir zaferle yani benzeri bulunmaz bir yardım ve zafer ile muzaffer ve güçlü kılar. Bu da “Bütün dinlerden üstün kılmak için”587 ifâdesiyle açıklanacaktır. İşte bu fetih böyle apaçık bir fetihtir.
Mevdûdi, Nisâ 141. âyetin tefsirinde şöyle der:
“Onlar sizi gözetleyip-durmaktalar. Size Allah’tan bir fetih (zafer ve ğanîmet) gelirse: “Sizinle birlikte değil miydik?” derler. Ama kâfirlere bir pay düşerse: “Size üstünlük sağlamadık mı, mü’minlerden size (gelecek tehlikeleri) önlemedik mi?” derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez.”
Münâfıklar her dönemde dilleriyle müslüman olduklarını söyleyerek ve sözde İslâm topluluğuna katılarak İslâm’ın sağladığı kolaylıklardan yararlanmışlardır. Aynı zamanda kâfirlerin arasına karışıp; “Biz onlarla birlikte görünsek de gerçekte müslüman olmadık. Kültürde, düşüncede, hayat tarzında, size daha yakınız. Menfaatlerimiz ve bağlılığımız sizinkilerin aynısı. Bu nedenle İslâm ile küfür arasındaki çatışmada sizin yanınızda yer aldığımızdan emin olun” diyerek onlardan da menfaat bakımından faydalanırlar.
Mevdûdi, Fetih Sûresinin tefsirinde de şöyle der:
Sûrenin adı, ilk âyeti olan “Ey Peygamber biz sana apaçık bir fetih kapısı açtık,” âyetinden alınmıştır. Fetih, sadece bu sûrenin adı değil, içeriği yönünden bir bakıma ünvanıdır da. Çünkü Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e ve müslümanlara lutfettiği Hudeybiye Antlaşması şeklinde tezahür eden o büyük fetihten (zafer) bahsetmektedir.
Nüzul Zamanı: H. 6. yılının Zilka’de ayında Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke kâfirleriyle Hudeybiye’de antlaşma yaptıktan sonra Medine’ye geri dönerken nâzil olduğunda ittifak edilmiştir.
Tarihsel Arka-Plan: Bu sûrenin nâzil oluşunu anlatan olaylar dizisinin başlangıcı şöyle olmuştur. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) rüyasında sahabeyle birlikte Mekke’ye gittiklerini ve orada Umre ziyareti yaptıklarını görüyor. Peygamber rüyasının sadece hayali ve asılsız bir rüya olamayacağı apaçık bir gerçektir. Rüya da bir vahiy çeşididir. Daha ileriki bölümlerde 28. âyette bizzat Allah, Hz. Peygamber’e gösterdiği bu rüyayı açıklamış ve tevsik etmiştir (sağlamlaştırmış,
585] 2/Bakara, 143
586] 41/Fussılet, 53
587] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belgelemiştir). Bu bakımdan gerçekte bu sadece bir rüya değil, bilakis Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uyması gereken İlâhî bir işarettir.
O günlerde, görünüşte bu İlâhî buyruğun yerine getirilmesi ve ona göre hareket edilmesi imkân dâhilinde gözükmüyordu. Uygulanması imkânsız gibiydi. Kureyş kâfirleri 6 seneden beri müslümanlara Kâbe yolunu kapatmışlardı.
Bütün bu zaman zarfında bir tek müslümanı dahi, Hac ve Umre için de olsa Kâbe’nin sınırlarına yaklaştırmadılar. Durum böyleyken onların Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve Sahabe’nin toplu halde Mekke’ye girişlerine müsamaha göstermeleri nasıl umulurdu? Silahsız gitmekse kendinin ve arkadaşlarının hayatlarını tehlikeye atmak demekti. İşte bu şartlar altında Allah Teâlâ’nın bu emrinin nasıl uygulanacağını hiç kimse bilmiyordu.
Fakat Peygamber’in (s.a.s.) mevkii ve Allah karşısındaki durumu gereği Rabbinin kendisine verdiği emir ne olursa olsun hiç tereddüt etmeden onu uygulaması gerekir. İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) hiç tereddüt etmeden rüyasını Sahabe-i Kiram’a anlatarak sefer hazırlıklarına başladı. Civardaki kabilelere de “Umre’ye gidiyoruz, bize katılmak isteyenler gelsin” diye haber gönderdi. Olayın görünüşüne bakanlar: “Bu insanlar ölüme gidiyorlar” diyerek Peygamber’e (s.a.s.) katılmaya onunla gitmeye yanaşmadılar. Fakat Allah’a ve Peygamber’e imanı sağlam olanlar bu işin sonu nereye varır diye hiç tereddüde kapılmadılar. Onların bu sefere katılması için Allah Teâlâ’nın bir işareti olması ve Peygamberi’nin emri yerine getirmek için ayağa kalkması yeterli idi. Bundan sonra artık hiçbir şey onları Peygamber’le beraber olmaktan alıkoyamazdı. 1400 Sahabe, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) önderliğinde bu son derece tehlikeli sefere çıkmak üzere hazırlandılar.
Hicretin 6. yılının Zilkade ayının başlarında bu mübarek kafile Medine’den hareket etti. Zül-Huleyfe’ye ulaşınca hepsi Umre için ihrama girdi. Kurban için 70 deve aldılar. Boyunlarına, Kâbe’ye kurban kesilmek üzere adak olduklarını belirten gerdanlıklar taktılar. Silah torbalarına sadece bir tek kılıç koydular. Arapların meşhur adetlerine uygun olarak Kâbe’nin bütün ziyaretçilerine tek bir kılıç taşıma izni veriliyordu. Bunun dışında hiçbir savaş aleti alınmadı. Böylece kafile Lebbeyk! Lebbeyk! nidâlarıyla Kâbe’ye (Mekke’ye) doğru yürümeye başladı.
O günlerde Mekke ve Medinelilerin ilişkilerinin ne durumda olduğunu çocuklara varıncaya kadar bütün Araplar biliyordu. Daha evvelki sene H.5 yılın Şevval ayında Kureyş, diğer Arap kabilelerinden de katılan kuvvetlerle Medine’ye saldırmış ve meşhur Ahzab Gazvesi (Hendek Savaşı) yapılmıştı. Bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle büyük bir toplulukla kanlarına susamış düşmanlarının yurduna doğru yola çıkınca bütün Arapların gözleri bu ilginç sefere yönelmişti.
Herkes bu kafilenin savaş için değil, savaşın haram sayıldığı aylar içinde ihram giyerek, Kâbe’de kurban edilmek üzere adanmış develeri alarak Beytullah’a doğru silahsız olarak gittiklerini görüyordu.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hareketi Kureyşlileri son derece müşkil durumda bıraktı. Çünkü yüzlerce seneden beri Araplar arasında Kâbe’yi ziyaret ve Hac için mübarek kabul edilen haram aylardan Zi’lka’de ayında bulunuluyordu. Bu ayda ihram giyip Hac veya Umre için gelen bir topluluğu engellemek hiç kimsenin hakkı değildi. Düşman kabul ettikleri bir kabile dahi olsa, kesinkes uydukları
FETİH
- 171 -
kanunlar nedeniyle onların kendi bölgelerinden geçmesini engelleyemezlerdi. Kureyşliler: “Eğer biz Medine’nin bu topluluğuna saldırarak Mekke’ye girmelerini engellersek, bütün Arabistan’da kıyamet kopacak; her Arab “Bu tam bir zulümdür, haddi aşmadır” diye feryat edecek, bütün Arap kabileleri Kâbe’yi mülkiyetimize geçirip, tekelimize aldığımızı zannedecek,” diye endişeye düştüler. Hatta bu tavrımız sonucu bazı kabilelerde gelecekte bir kimsenin Umre veya Hac yapması veya yapmamasının bizim arzumuza bağlı olacağı, kızdığımız kimseyi Kâbe’yi ziyaretten, Medinelileri engellediğimiz gibi engelleyeceğimiz endişesini uyandıracaktır diye düşünmeye başladılar. Eğer böyle bir hata yaparsak bütün Arablar bize karşı gelir düşüncesine kapıldılar. Buna karşılık Muhammed (s.a.s.)’in beraberindeki büyük kalabalığı huzur içinde şehrimize sokarsak, bütün Arap diyarında itibarımız zedelenecek, şöhretimiz sönecek ve halk Muhammed’den (s.a.s.) korktuğumuzu söyleyecek diye düşünüyorlardı. Sonunda korku ve şaşkınlık içinde konuyu tartıştıktan sonra Cahiliye devri gururları ağır bastı, şeref ve haysiyetleri uğruna, ne pahasına olursa olsun bu kafileyi şehirlerine sokmamak kararı aldılar.
Peygamber (s.a.s.) Kâ’boğullarından birini, Kureyş’in ne yapmak istediğini, Kureyşlilerin nasıl hareket ettiklerini öğrenmek ve zamanında haber vermek üzere önceden Mekke’ye göndermişti. Kafile Usfan’a ulaştığında haberci gelerek Peygamber’e Kureyşlilerin tüm hazırlıklarını tamamlayarak Zi Tuva denen yere ulaştıklarını ve ayrıca Halid b. Velîd’i de iki yüz süvarisiyle birlikte Peygamber’in yolunu kesmek üzere Kurâ’el-amim’e doğru yolladıklarını haber verdi. Kureyş’in niyeti, ne pahasına olursa olsun Peygamber’in ashâbına sataşıp tahrik etmek ve daha sonra savaş çıkarsa, bu insanların gerçekte savaşmak için geldiklerini, Umre’yi perde olarak kullandıklarını ve ihramı sadece aldatmak için giydiklerini, iddia ederek etrafa yaymaktı. Peygamber (s.a.s.) bunu öğrenir öğrenmez derhal yolunu değiştirdi, son derece sarp ve ücra yollardan büyük meşakkat ve zorluklarla geçerek Hudeybiye denen yere ulaştı.
Hudeybiye tam Harem sınırı üzerinde bir yerdir. Burada Huzaa oğullarının başkanı Hudeyl b. Verka, kabilesinden birkaç kişiyle Peygamberimizin yanına gelerek ne niyetle geldiklerini sordu: Peygamber de (s.a.s.) hiç kimseyle savaşmak için gelmediklerini, sadece Beytullah’ı ziyaret ve tavaf etmek niyetinde olduklarını söyledi. Bunun üzerine heyettekiler geri dönerek Kureyş’in liderlerine durumu anlattılar, konuşmayı naklettiler ve Kureyşlilere bu Kâbe ziyaretine engel olmamalarını tavsiye ettiler. Fakat onlar inatlarında ısrar ettiler ve Ehabis kabilesinin lideri Huleys b. Alkame’yi Peygamber’in (s.a.s.) yanına, onu geri dönmeye ikna etmesi için gönderdiler. Kureyş liderlerinin ümidi, Hz. Peygamber (s.a.s.) Huleys b. Alkame’nin arzusunu kabul etmediği takdirde Huleys’in Peygamber’e kızacağı ve öfkeli olarak dönüp, tüm Ehabis’in kuvvetiyle Kureyş’in yanında yer alması idi. Fakat o kafilenin yanına vardığında kendi gözüyle bütün kafilenin ihramlı olduğunu, Kâbe’ye adanmış develerin ön tarafta boyunlarında adak olduklarını belirten gerdanlıklar asılı olarak ayakta durduklarını görür, bu insanların savaşmak için değil, aksine Beytullah’ı tavaf için geldiklerine kanaat getirince, Peygamberimize hiçbir şey söylemeden geri döndü. Kureyşlilerin yanına gitti; açık ve kesin olarak bu insanların Beytullah’ın azametini kabul ederek onu ziyarete geldiklerini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Eğer siz ona engel olursanız Ehabis kabilesi bu konuda asla sizin yanınızda olmayacaktır. Biz sizinle
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün haramları çiğneyesiniz ve kutsal âdetleri ayaklar altına alasınız, buna karşılık biz de bu davranışınızda sizi destekleyelim diye anlaşma yapmadık.”
Daha sonra Kureyş tarafından Urve b. Mesud Sekafi gönderildi. O kâh alttan kâh üstten alıp bütün maharetini kullanarak Peygamberimizi geri dönmeye ikna etmek ve Mekke’ye girme kararından vazgeçirmek istedi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.), ona da, Huzaa oğullarına verdiği cevabı verdi. “Biz savaşmak için gelmedik, Kâbe’yi ziyaret ve dini bir vecibeyi yerine getirmek için geldik” dedi.
Urve geri dönerek Kureyşlilere şöyle dedi: “Ben, İran, Bizans, Habeşistan krallarının huzuruna girdim yanlarında bulundum. Yemin ederim, ben Muhammed’in adamlarının, ona karşı gösterdikleri fedâkârlık ve saygıyı hiçbir kralın huzurunda görmedim.
Bu adamların tutumları şöyle: “Muhammed abdest alırken ashâbı, suyun bir damlasını dahi yere düşürmüyorlar hepsini beden ve elbiselerine sürüyorlar. Artık siz, kimlerin karşısında bulunuyorsunuz, bir düşünün!”
Elçilerin geliş, gidiş ve görüşmeleri böyle sürüp giderken, Kureyşliler defalarca gizlice Peygamber’in kampına hücum edip sahabeyi tahrik ederek, ne pahasına olursa olsun savaşı başlatmaları için bahane olabilecek bir olay çıkarmaya çalışıyorlardı. Fakat her seferinde sahabenin sabır ve disiplini, Hz. Peygamber’in (s.a.s) ince düşüncesi ve hikmetli davranışı onların bütün oyunlarını boşa çıkardı. Bir keresinde 40-50 Kureyşli geceleyin gelip müslümanların kampına taş ve ok yağdırmaya başladılar. Sahabe-i Kiram hepsini yakalayıp Hz. Peygamber’in (s.a.s) huzuruna getirdiler. Ama Peygamber hepsini serbest bıraktı. Bir diğer olayda, Ten’im tarafından 80 kişi, tam sabah namazı vakti gelerek ani bir hucum yaptılar. Bu adamlar da yakalandılar ama Peygamber (s.a.s.) bunları da serbest bıraktı. Böylece Kureyş’in oyunları ve hileleri boşa çıktı. Nihâyet Peygamber (s.a.s.), Hz. Osman’ı Mekke’ye elçi olarak gönderdi. Onun vasıtasıyla, Kureyş liderlerine harb etmek için gelmediklerini, aksine ziyaret için adaklarla birlikte geldiklerini, Kâbe’yi tavaf edip kurban keserek geri döneceklerini haber verdi. Ama onlar inanmadılar ve Hz. Osman’ı Mekke’de alıkoydular. Bu sırada Hz. Osman’ın katledildiği haberi yayıldı. Hz. Osman’ın geri dönmemesi de müslümanların haberin doğru olduğuna inanmalarına neden oldu. Artık daha fazla tahammül göstermek yersizdi. Mekke’ye girmek bir yana bunun için kuvvet kullanmak bile asla düşünülmemişti. Ama sıra elçinin öldürülmesine kadar gelip dayanınca müslümanların savaşa hazırlanmaktan başka çareleri kalmamıştı. Nitekim Peygamber (s.a.s.) bütün ashâbını topladı ve onlardan artık buradan son nefesimizi verinceye kadar bir adım geri çekilmeyeceğiz diye söz aldı. Durumun nezaketi göz önüne alınırsa bunun basit bir biat olmadığını herkes anlar. Müslümanlar sadece 1400 kişiydiler yanlarına hiçbir savaş malzemesi almadan gelmişlerdi. Merkezlerinden (Medine’den) 250 mil uzakta tam Mekke sınırında konaklamışlardı. Burada düşman bütün gücüyle onlara hücum edebilirdi. Kureyş, etrafındaki anlaşmalı kabileleri de toplayıp, onları çepeçevre sarabilirdi. Buna rağmen bir tek kişi bile hariç olmamak üzere bütün kafile Peygamber’in (s.a.s.) eli üzerine ya öleceklerine ya da öldüreceklerine biat etmek için düşünmeden sıraya girdiler.
Bu insanların imanlarındaki samimiyeti ve Allah yolundaki fedâkârlıklarını bundan başka ne ispat edebilir? Bu biat, İslâm tarihinde Biat-ı Rıdvan (gönül rızası ile verilen söz) adıyla meşhur olmuştur. Daha sonra Hz. Osman’ın öldürüldüğü
FETİH
- 173 -
haberinin asılsız olduğu anlaşıldı. Hz. Osman da bu sırada geri geldi. Suheyl önderliğinde bir heyet de barış müzakeresi yapmak için Peygamberimizin kampına ulaştılar. Artık Kureyşliler, Peygamber ve Ashâbını istisnasız Mekke’ye sokmayacaklarına dair aldıkları inatçı karardan vazgeçmişlerdi.
Kendi itibarlarını kurtarmak için Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu sene geri dönerek, gelecek sene Umre için gelmesinde ısrar ediyorlardı. Uzun görüşmelerden sonra barış anlaşmasının maddeleri şöyle belirlendi:
1) 10 sene süreyle iki taraf arasında savaş durdurulacak. Bir taraf diğerine karşı, gizli veya açık hiçbir harekette bulunmayacak.
2) Bu süre içinde Kureyş’ten biri kendi hamisinin izni olmadan kaçarak Muhammed’in yanına gelirse, o kişi Mekke’ye geri gönderilecek. Peygamberimizin adamlarından bir kişi Kureyş’e dönerse onlar onu iade etmeyecek.
3) Arab kabilelerinden her biri bu anlaşmaya katılarak taraflardan birini seçmekte serbest olacak.
4) Muhammed bu sene geri dönecek; gelecek sene Umre için üç gün Mekke’de kalabilecek. Yanlarına birtek kılıçtan başka hiçbir aleti almayacaklar. Bu üç gün süresince Mekkeliler, herhangi bir çatışmaya meydan vermemek için Mekke’yi üç gün süreyle terk edecekler. Ama müslümanlar geri dönerken Mekke halkından hiç kimseyi götürmelerine izin verilmeyecektir.
Bu anlaşma şartları hazırlanırken müslümanlar aşırı derecede huzursuzdu. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu şartları hangi niyetle kabul ettiğini kimse anlayamıyordu. Hiç kimsenin basireti bu barış anlaşmasının getireceği büyük hayırları görebilecek kuvvette değildi. Kureyş müşrikleri, bunu kendi zaferleri zannediyorlardı. Müslümanlar ise, niçin biz altta kalarak bu küçük düşürücü şartları kabul edelim diyerek hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Hz. Ömer gibi uzak görüşlü bir kimse bile: “Müslüman oluşumdan bu yana, gönlümde hiçbir zaman şüphe ve tereddüd meydana gelmedi, bu olayda ben de bu duygudan kurtulamadım.” diyordu. Hz. Ömer son derece huzursuz bir halde Hz. Ebû Bekir’e gitti ve: “Peygamber Allah’ın elçisi değil midir? Biz müslüman değil miyiz? Şu karşımızdaki insanlar müşrik değil midirler? Buna rağmen biz dinimiz uğruna bu zilleti niçin kabul ediyoruz?” diye sordu.
O da cevap olarak: “Ey Ömer! O Allah’ın Peygamberidir ve Allah onu asla mahzun ve mağlup etmeyecektir” dedi. Fakat Hz. Ömer kendine hâkim olamadı ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bizzat giderek bu soruları tekrarladı. Hz. Peygamber de (s.a.s.) Hz. Ebû Bekir’in verdiği cevabı verdi. Daha sonra Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e karşı söylediği sözlere çok pişman oldu, nafile ibadetler yaparak, sadakalar vererek Allah Teâlâ’dan kendisini bağışlamasını istedi.
Anlaşmada en çok şu iki madde müslümanların gücüne gidiyordu: Birincisi, ikinci madde idi ki bununla ilgili olarak herkes, adâletsizliği açıkca belli bir şarttır, diyorlardı. Mekke’den kaçarak gelenleri biz geri vereceksek Medine’den kaçıp gidenleri onlar niçin geri göndermesinler? diye itiraz ediyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bizden kaçarak onlara giden kişi bizim ne işimize yarar, Allah onu bizden uzaklaştırmıştır, ama onlardan kaçarak bizim yanımıza gelenleri iade edersek Allah onları kurtarmanın bir başka yolunu
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterecektir.”
Müslümanların kalbini inciten ikinci konu ise, 4. maddenin hükmü idi. Müslümanlar, bunu kabul etmemiz, bütün Araplar önünde başarısız ve mağlup olarak geri dönüşümüzü kabul etmemiz mânâsına gelir diyorlardı. Ayrıca gönüllerde huzursuzluk meydana getiren diğer bir düşünce de “Hz. Peygamber (s.a.s.) rüyasında Mekke’de tavaf ettiğimizi görmüştü, hâlbuki biz şimdi tavaf yapmadan dönme şartını kabul ediyoruz” fikriydi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine halka şu ince noktayı anlattı: “Rüyada açıkça bu sene tavaf yapılacağı belirtilmemiştir, barış şartlarına uygun olarak bu sene değil inşallah gelecek sene tavaf yapılacak” Bunun üzerine anlaşma şartlarını görüşmek üzere gelen Kureyş temsilcisi Suheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel’in tam barış anlaşmasının maddelerinin yazıldığı sırada çıka-gelmesi huzursuzluğu iyice körükledi. Ebû Cendel müslüman olmuştu, Mekke kâfirleri de onu hapsetmişti. Bir yolunu bularak kaçıp Peygamber’in kampına ulaştı. Ayaklarında zincirler, vücudunda işkence izleri vardı. O bu halde Peygamber’den kendisini bu zulumden kurtarmasını istedi. Bu durumu gördükten sonra Sahabe-i Kiram’ı zapt etmek zorlaştı. Süheyl b. Amr: “Sulh şartlarının yazılışı tamamlanmamış olsa bile sizin ve bizim aramızdaki şartlar belirlenmiştir. Bu bakımdan bu çocuğu bana iade etmelisiniz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) onun bu isteğini kabul etti. Ebû Cendel’i zâlimlere geri verdi.
Barış yapıldıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) ashâba: “Artık kurbanlarınızı burada kesiniz, başlarınızı traş ediniz, ihramlarınızı çıkarınız,” dedi. Ama hiç kimse yerinden kıpırdamadı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu emri üç defa tekrarladı.
Ama Sahabe-i Kiram o derece üzüntülü, kalbi kırık ve kederli idi ki hiçbiri herhangi bir hareket için istek göstermiyordu. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bütün peygamberliği süresince, ashâbına emir verdiği halde onların bu emri yerine getirmek için koşuşturmadıkları böyle bir olay hiçbir zaman meydana gelmemiştir. Bu davranışlar karşısında Hz. Peygamber (s.a.s.) çok üzüldü, çadırına dönerek mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’ye ne kadar üzüldüğünü söyledi. O da: “Siz sessizce giderek kendi devenizi kesiniz, berberi çağırarak traş olunuz daha sonra herkes kendiliğinden sizi takip edecektir yaptıklarınızı yapacaktır ve alınan kararların artık değiştirilemeyeceğini anlayacaklardır”, diyerek görüşünü açıkladı. Nitekim öyle oldu. Peygamber’in (s.a.s.) yaptıklarını görerek müslümanlar da kurbanlarını kestiler, saçlarını traş ettiler ve ihramdan çıktılar. Ama buna rağmen kalpleri kederle doluydu.
Bu kafile, Hudeybiye Antlaşması’nı kendilerinin yenilgi ve aşağılanması kabul ederek Medine’ye doğru geri dönerken Dacnan denen yere (Bazılarının ifadesine göre Kura el-Gamim) gelince bu sûre nâzil olmuştur. Bu sûre müslümanlara, yenilgi zannettikleri bu barışın gerçekte büyük bir fetih (zafer) olduğunu bildirmektedir. Bu sûre nâzil olduktan sonra Peygamber (s.a.s.) müslümanları toplayarak onlara şöyle buyurdu: “Bugün bana dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha kıymetli bir şey nâzil olmuştur.” Daha sonra bu sûreyi okudu ve özellikle Hz. Ömer’i çağırarak ona dinletti. Çünkü o herkesten daha çok üzüntülüydü.
Allah Teâlâ’nın bu buyruğunu işitince müslümanların kalbleri yatışmış, çok geçmeden de bu sulhun faydaları teker teker ortaya çıkmaya başlamıştı. Artık
FETİH
- 175 -
hiç kimsenin bu sulhun muşteşem bir fetih ve zafer olduğuna şüphesi kalmamıştı. Bu faydaları şöyle sıralayabiliriz:
1) Bu barış antlaşmasıyla Arabistan’da İslâmi bir idarenin varlığı tam olarak ilk defa kabul edilmiş oluyordu. Bu olaya kadar Arablar, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve Ashâbına, Kureyş ve Arab kabilelerine karşı isyan etmiş bir zümre olarak bakıyorlardı. Dolayısıyla müslümanları kanun dışı (illegal) kabul ediyorlardı. Artık Kureyş’in kendisi Peygamber (s.a.s.) ile antlaşma yaparak İslâm idaresinin sınırları içinde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) iktidarını kabul ediyor ve Arab kabileleri içinde bu iki siyasi güçten istedikleri biriyle, çekinmeden dostluk kurma kapısı açılmış oluyordu.
2) Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etme hakkını kabul etmekle Kureyş, kendiliğinden şimdiye kadar iddia ettikleri gibi İslâm’ın bir dinsizlik değil, bilakis Arablar için de mevcut dinlerden biri olduğunu kabul etmiş oluyorlardı. Diğer Arablar gibi bu dinde olanlar da Hac ve Umre ibadetlerini yerine getirme hakkına sahip oluyorlardı. Bu anlaşma sayesinde, Kureyş’in propagandası yüzünden Arabların gönlünde İslâm aleyhinde yerleşmiş olan nefret azalmıştır.
3) On sene müddetle savaşın durdurulmasının karar altına alınmasından dolayı müslümanların güvenliği sağlanmış ve bütün Arabistan’ın en uzak noktalarına dağılarak süratle İslâm’ı yaymışlardır. Hudeybiye sulhundan önceki 19 yıllık süre içerisinde müslüman olanların sayısı kadar insan, bundan sonraki iki sene içerisinde müslüman olmuştur. Hatta iki yıl sonra Mekke’lilerin anlaşmayı bozması üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’yi fethetmek için yola çıktığı zaman beraberinde 10.000 kişilik bir ordu vardı.
4) Kureyş tarafından savaşın durdurulmasından sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi bölgesi içinde İslâm Devleti’ni sağlam bir şekilde oturtmak ve İslâm kanunlarını tam olarak uygulayarak İslâm toplumunu üstün bir medeniyet ve ahlâk örneği yapma fırsatı bulmuştur. Bu öyle büyük bir nimettir ki; Allah Teâla bununla ilgili olarak Maide Sûresi’nin 3. âyetinde şöyle buyuruyor: “Bugün ben dininizi sizin için kemale erdirdim ve nimetimi üzerinize tamamladım. Sizin için İslâm’ı din olarak seçip beğendim.588
5) Kureyş’le anlaşma yapılarak güney sınırlarının emniyete alınmasıyla müslümanlar Kuzey ve Orta Arabistan’ın bütün muhtelif güçlerini kolaylıkla yenmişlerdir. Hudeybiye Antlaşması’nın imzalanması üzerinden henüz 3 ay geçmişti ki yahudilerin en büyük yerleşim merkezi Hayber fethedildi. Daha sonra Fedek, Vadi-el Kura, Teyma ve Tebük’ün yahudi köyleri İslâm idaresi altına girdi. Bundan sonra, Orta Arabistan’ın yahudi ve Kureyşlilerle gizli ilişkiler kuran bütün kabileleri de Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emrine girmişlerdir. Böylece Hudeybiye barışı iki sene içerisinde Arabistan’da güç dengesini öyle değiştirmiştir ki, Kureyş ve müşriklerin gücü alt edilmiş ve İslâm’ın galibiyeti kesinleşmiştir. Görüldüğü üzere bu barışı müslümanlar kendileri için bir başarısızlık, Kureyş de bir başarı olarak telakki etmekteyken, müslümanlara nasip olan hayırlar böylesine çoktu.
Bu anlaşma şartları içinde müslümanlara en ağır gelen şey: Mekke’den kaçarak Medine’ye gelenlerin iade edilmesi, buna karşılık Medine’den kaçıp Mekke’ye gidenlerin iade edilmemesini öngören madde idi. Fakat çok az bir
588] Daha geniş bilgi için Bk. Maide, giriş bölümü ve an: 15
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman geçmişti ki bu madde de Kureyş’in aleyhine çalışmaya başladı.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uzak görüşüyle anlaşmanın yararlı sonuçlarını görerek anlaşmayı imzalamasının uygunluğu bu tecrübeler sonunda iyice anlaşıldı.
Anlaşmanın yapılmasından birkaç gün sonra, Ebû Basir isimli bir müslüman Kureyş’in elinden kurtulup Medine’ye ulaştı. Kureyş onun geri gönderilmesini istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) anlaşma gereği, onu geri verdi. Fakat Ebû Basir Mekke’ye götürülürken Kureyş heyetinin elinden kurtulup kaçtı ve Kızıl Deniz sahilinde Kureyş’in ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde yerleşti. Bu olaydan sonra Kureyş’in elinden kurtulan her müslüman kaçarak Medine’ye gitmiyor, bunun yerine Ebû Basir’in yanına gidiyordu. Nihâyet sayıları 70’i buldu. Ve bunlar Kureyş kervanlarına saldırarak nefes aldırmaz ettiler. Sonunda Kureyşliler kendiliğinden (Medine’ye) Peygamber’e (s.a.s.) gelerek bu adamları Medine’ye çağırmasını rica ettiler. Böylece Hudeybiye Antlaşması’nın o şartı hükmen düşmüş oldu.
Bu tarihî olaylar dizisi göz önüne alınarak bu sûre okunursa daha rahat anlaşılması mümkün olur.
“Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla
Şüphesiz, biz sana apaçık bir fetih verdik. 1
Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, 2 Üzerindeki nimetini tamamlasın 3 Ve seni dosdoğru bir yola yöneltip iletsin. 4
Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin.”5
Açıklama:
1. Hudeybiye barışından sonra Allah tarafından zafer müjdesi bildirilince, müslümanlar bu barışın nasıl bir fetih (zafer) olabileceği konusunda hayrete düşmüşlerdi. İmanlarından dolayı Allah Teâlâ’nın buyruğuna inanmalarına rağmen, onun bir fetih olması fikri kimsenin idrakine sığmıyordu.
Hz. Ömer (r.a.) bu âyeti dinleyince şöyle sordu: “Ey Allah’ın elçisi! Bu bir zafer midir?” Hz. Peygamber de (s.a.s.) “Evet” dedi.589
Başka bir Sahâbî gelerek o da aynı soruyu sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Muhammed’in varlığı elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şüphesiz bu bir fetihtir.”590
Medine’ye ulaştıktan sonra bir başka Sahâbî de arkadaşlarına: “Bu nasıl bir fetihtir? Kâbe’yi ziyaret etmemiz yasaklandı; kurbanlık develerimiz daha ileri gidemedi, Allah’ın Rasulü Hudeybiye’de durmak zorunda kaldı ve bu barış yüzünden iki mazlum kardeşimiz (Ebû Cendel ve Ebû Basir) zâlimlerin eline terk edildi.” diye serzenişte bulundu. Bu sözler Peygamber’e (s.a.s.) ulaşınca şöyle buyurdu: “Çok yanlış söz söylenmiştir. Bu, gerçekte çok büyük bir zafer ve fetihtir, siz müşriklerin yurtlarına kadar ilerlediniz, onlar da gelecek yıl Umre yapmanız konusunda söz vererek sizi geri dönmeye razı ettiler. Onlar savaşa son vermeyi ve barış yapmayı kendiliklerinden istediler. Hâlbuki onların kalplerinin size karşı
589] İbn Cerir
590] Müsned-i Ahmed, Ebû Davud
FETİH
- 177 -
ne kadar kinle dolu olduğunu biliyorsunuz. Allah sizi onlara üstün kılmıştır ve galibiyet lutfetmiştir. Siz Uhud Savaşı’ndan kaçarken ben de arkanızdan bağırıyordum. O günü unuttunuz mu? Hendek Savaşı’nda her taraftan düşmanın korkunç bir manzara ile saldırıya geçtiği günü unuttunuz mu?”591
Fakat uzun zaman geçmeden bu barışın bir fetih ve zafer olduğu tamamen açığa çıktı. Herkes açıkça anladı ki, gerçekten Hudeybiye Anlaşması’yla İslâm fethi de başlamıştır.
Hz. Abdullah ibn Mes’ud, Hz. Cabir ibn Abdullah ve Hz. Bera b. Azib’ten ayrı ayrı fakat aşağı yukarı aynı mânâdaki şu sözler rivâyet edilmiştir: “İnsanlar, Mekke’nin fethine zaferdir diyorlar, hâlbuki biz asıl zafer olarak Hudeybiye barışını kabul ediyoruz”592
2. Bu âyetin nâzil olduğu yer-durum göz önüne alınırsa, açıkca anlaşılmaktadır ki burada zikri geçen bağışlanan günahlardan maksat, geçmiş 19 sene içerisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) önderliğinde İslâm’ın yayılması için yapılan mücadeleler, çalışmalar ve savaşlarda müslümanların yaptığı bir takım hatalardır. Bu hataları hiç kimse bilmemektedir. Hatta insan aklı, bu samimi gayretler içinde bir eksiklik arayıp bulmakta da acizdir. Ama Allah Teâlâ nazarında, en güzel ve en yüce olma ölçüsüne göre bu çalışmalarda öyle bir takım kusurlar oluyordu ki bunlardan dolayı müslümanlara müşriklere karşı kesin bir zafer nasib olmuyordu.
Allah Teâlâ’nın buyruğunda şu denmek istenmektedir: “Eğer siz bu hatalarla çalışmalarınıza ve cihadınıza devam etseydiniz, müşrik Arabları yenmeniz, onları alt etmeniz için daha uzun zaman gerekirdi. Ama biz bütün bu kusurları ve hataları bağışlayarak, sadece kendi kerem ve lütfumuzla onları gidererek, Hudeybiye denen yerde size bu fetih ve zafer kapısını açtık. Bu zaferi kendi gayretinizle başaramazdınız.
Burada şu nokta iyice anlaşılmalıdır: Herhangi bir gâye uğruna bir topluluk bir çaba gösteriyorsa, bu çabanın eksiklikleri, kusurları, hataları, o topluluğun liderine yönelir. Bu kusurlar ve hatalar, liderin şahsi hatalarıdır anlamına gelmez. Aslında bu hatalar bütün o topluluk tarafından işlenir. Bizatihi o topluluğun hareketlerinin sonucudur. Ama sorumluluk liderde olduğu için suçlamalar lidere yöneltilir ve “Davranışlarında şu kusurlar var” denir.
Nitekim söz Peygamber’edir (s.a.s.) ve “Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır”, diye buyurulmuştur. Bu bakımdan bu genel ifadeden şu mana da çıkar: Allah nezdinde masum Peygamber’in (s.a.s.) bütün sürçmeleri -onun yüksek makam ve mevkiinden dolayı sürçme denir- bağışlanmıştır. Daha sonra Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber (s.a.s.) ibadet yaparken ağır meşakkatlere ve tahammülü güç uzun süreli ibadetlere katlandığını gördüklerinde: “Sizin gelmiş geçmiş bütün günahlarınız affedilmiştir. O halde593 kendi canınıza bu kadar eziyeti niçin yüklüyorsunuz?” demişlerdi ve Peygamber (s.a.s.) cevap olarak: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermişti.
591] Beyhaki-Urve b. Zübeyr'in rivâyetiyle
592] Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir
593] Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim, Ebû Davud
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3. Nimetin tamamlanmasından maksat; müslümanların kendi yurtlarında her tehlike, endişe ve dış müdahaleden korunmuş bir halde tam olarak İslâm medeniyeti, ahlâkı ve İslâm kanunları ve hükümlerine uygun olarak yaşamaları için hür ve serbest olmaları ve onların, Allah’ın dinini, Kelime-i Tevhid’i yükseltebilmeleri için güçlü olmalarıdır. Allah’a kulluk yolunda bir engel ve Kelime-i Tevhid’i yayma gayretine karşı bir zorluk olan küfr ve fasıklığın üstün gelmesi, Kur’an-ı Kerim’in “fitne” diye isimlendirdiği olay müslümanlar için büyük bir musibettir. Müslümanların bu fitneden kurtularak Allah’ın dininin eksiksiz olarak yaşanıp tatbik edildiği bir İslâm beldesine (Dâru’l-İslâm’a) sahip olmaları, bununla birlikte Allah’ın arzında küfr ve fasıklık yerine iman ve takvânın yerleşebileceği fırsat ve vasıtaların ellerine geçmesi, Allah’ın nimetinin onlar üzerine tamamlanması anlamına gelir.
Bu nimetin müslümanlara Allah’ın Rasulü yüzü suyu hürmetine verilmesine işaret olarak, Allah, Peygamber’e (s.a.s.) “Biz sana nimetimizi tamamlamak istedik, bundan dolayı da bu fethi lutfettik” buyurmuştur.
4. Burada, Peygamber’e (s.a.s.) doğru yolu göstermekten maksat, fetih ve zafer yolunu göstermektir. Diğer bir ifade ile Allah Teâlâ Hudeybiye’de bu barış anlaşmasını yaptırarak, İslâm’ın yayılmasına engel olan bütün güçleri mağlub edebilecekleri en uygun ve en güzel yolu göstermiştir.
5. Diğer bir tercüme de şu olabilir: “Sana emsalsiz bir yardım (zafer) lutfetti (bahşetti)”. Burada “Nasran Azizen” ifadesi kullanılmıştır. “Aziz”, çok güçlü ve benzersiz anlamına gelir. Ayrıca emsalsiz ve nadir anlamlarında da kullanılır. İlk anlamına bağlı olarak bu ifadeden kastedilen anlam şudur: Allah size bu barış sebebiyle düşmanlarınızı aciz bırakacak bir yardım yapmıştır. Kelimenin ikinci anlamı gözönüne alındığında kastedilmek istenen şu olabilir: “Çok nadir de olsa bazen birine yardım etmek için öyle ilginç bir yol seçilir ki, insanlara görünüşte sadece mağlup sayılan bir barış antlaşması gibi geldiği halde gerçekte kesin bir zaferin ve fethin başlangıcı olabilir.
6. “Sekinet” Arapça’da sakinlik, gönül huzuru, itminan ve kalb huzuru anlamına gelir. Bu âyette Allah, mü’minlerin kalbine sekineti, kalb huzurunu indirmesini, Hudeybiye’de müslümanlara nasip ettiği o fethin sonuçlarından biri olarak zikretmektedir.
O günkü durumlara birazcık dikkat edilirse bunun nasıl bir sakinlik ve kalb huzuru olduğu ve bu huzurun da nasıl bu fethin sonucu olduğu iyice anlaşılacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Umre için Mekke-i Muazzama’ya gitme arzusunu açıkladığında, müslümanlar korku ve endişeye kapılarak münafıklar gibi bunun apaçık ölüme gitmek demek olduğunu düşünselerdi veya daha yolda iken Kureyşlilerin zorlu bir savaşa hazır olduklarını öğrenip bundan dolayı içlerine bir korku düşse idi, şüphesiz Hudeybiye’de ortaya çıkan sonuçlar asla olmayacaktı.
Hudeybiye’de kâfirler müslümanları yollarına devam etmekten alıkoyduğunda, gizli baskınlar ve saldırılar yaparak müslümanları tahrik etmeye çalıştıklarında Hz. Osman’ın şehid edildiği haberi geldiğinde ve Ebû Cendel perişan haliyle müslümanların gözleri önüne dikildiğinde müslümanlar tahrike kapılarak
FETİH
- 179 -
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kurduğu disiplini ve düzeni bozsalardı, bu olaylar her şeyi berbat etmeye yetecekti.
Dahası, Hz. Peygamber (s.a.s.) barış antlaşmasını müslümanların hiç beğenmedikleri şartlara rağmen yaparken müslümanlar Peygamber’e (s.a.s.) itaatsizlik yapsalardı, Hudeybiye’nin büyük zaferi büyük bir hezimete dönüşecekti.
Allah’ın büyük bir lutfu olarak o nazik zamanda müslümanların kalblerine, yüce Peygamber’in önderliği, Hak dine bağlılıkları ve temsilcilerinin doğru yolda olduğu hususunda, huzur ve sükûnet (mutmain olma) verilmişti. Böylece onlar kalb huzuru ve sükûnet içinde Allah yolunda meydana gelebilecek her şeye sabredeceklerine karar verdiler. Bunun sonucu olarak da korku, endişe, tahrik, ümitsizlik gibi her türlü olumsuzluktan korunmuş oldular. Kamplarında tam bir disiplin ve düzen hüküm sürdü. Yine o sükunet ve kalb huzuru sayesinde müslümanlar, barış şartlarından dolayı çok üzgün olmalarına rağmen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kararına boyun eğdiler ve Umre yapmak için çıkılan bu tehlikeli yolculuk bir zaferin sebebi oldu.
Seyyid Kutub Nisâ, 141. âyetin tefsirinde der ki: Âyetlerin akışı münafıkların özelliklerini açıklamaya başlıyor. Ayıplayıcı ve nefret uyandırıcı bir tablolarını çiziyor. Müslümanları başka bir yüz, kâfirleri başka bir yüzle karşılıyorlar. Değneği ortasından tutuyorlar. Yılan gibi, sürüngen gibi davranıyorlar: “Onların gözleri hep sizin üzerinizdedir. Eğer Allah size zafer nasip ederse, `’’Biz sizinle beraber değil miydik?”, derler. Ama eğer kâfirler üstünlük sağlarsa (bu kez onlara), “Sizin tarafınızı tutmadık mı, mü’minlere karşı size destek vermedik mi?” derler. Allah kıyamet günü, aranızdaki hükmünü verecektir. Hiç kuşkusuz Allah kâfirlere, mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.”
Bu son derece antipatik bir tablodur. Önce münafıkların gizliden müslümanların aleyhinde kötülükler tasarladıklarını ve başlarına belalar açmaya çalıştıklarını göstermektedir. Buna rağmen onlar, şâyet Allah müslümanlara zafer ve nimet nasip ederse onlara sevgi gösterisinde bulunuyorlar ve o zaman şöyle diyorlar: “Biz sizinle beraber değil miydik?”
Bazen çıkıp safları yardımsız bırakıyorlarsa, birtakım karışıklıklar çıkarıyorlarsa bile, savaş alanına beraberce çıkmış olmalarını kastediyorlar. Ya da kalplerinin onlarla birlikte olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Arkadan yardımcı olduklarını, kendilerini koruduklarını kastediyorlar.
“Ama eğer kâfirler üstünlük sağlarsa (bu kez onlara), ‘Sizin tarafınızı tutmadık mı, mü’minlere karşı size destek vermedik mi?’ derler.” Kendilerine sığındıklarını yardımcı olduklarını, geriden destek olduklarını, mü’minleri yardımsız bırakıp safları karıştırdıklarını kastediyorlar.
İşte böyle, bukalemun gibi, yılan gibi renkten renge giriyorlar. İçlerinde zehir, dillerindeyse yağ. Ancak onlar buna rağmen oldukça zayıftırlar. Bu aşağılık, bu iğrenç görünümleri, mü’min gönüllerin iğrenmesine neden oluyor. Kuşkusuz bu da İlâhî sistemin mü’min gönüllere özgü kazandırdığı bir özelliktir.
Peygamberimizin (s.a.s.) münafıklar konusunda Rabbinin direktifiyle başvurduğu taktik; görmezlikten gelerek yüz çevirerek, mü’minleri sakındırarak,
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlara karşı uyanık olmalarını sağlayarak bu aşağılık kampı etkisiz hale getirmekti. Bununla beraber burada, onları, yüce Allah’ın ahiretteki hükmüne havale etmektedir. Böylece üzerlerindeki perde kalkıp, müslümanlara kurdukları tuzakların cezasını çekeceklerdir.
“Allah kıyamet günü aranızdaki hükmünü verecektir.” O zaman hile yapmanın, gizli buluşmaların, komplolar kurmanın imkânı yoktur. Göğüslerde gizli duyguları saklamak, mümkün değildir.
Mü’minler, artık Allah’ın kesin vaadi ile mutmain oluyorlar. Gizlice kurulan hile ve tuzakların, kâfirlerle sergilenen bu dayanışmanın, kuvvet dengesini bozmayacağına inanıyorlar. Allah, mü’minlere karşı, kâfirlere zafer ve üstünlük imkânı tanımayacaktır: “Hiç kuşkusuz Allah kâfirlere, mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.”
Bu âyetin tefsirine ilişkin bir rivâyete göre, söz konusu olan kıyamet günüdür bu âyette. O zaman yüce Allah, mü’minlerle münafıklar hakkında hükmünü verecek ve kâfirlere, mü’minler karşısında bir üstünlük vermeyecektir.
Bir diğer rivâyette ise; söz konusu olanın dünyadaki durum olduğu anlatılmaktadır. Buna göre kimi zaman çarpışmalarda yenilmiş olsalar da mü’minler üzerinde kâfirlerin, sürekli bir egemenlik kurmalarına fırsat vermeyecektir.
Âyetin hem dünyadaki hem de ahiretteki duruma göre genelleştirmesi daha doğrudur. Çünkü herhangi bir sınırlandırma yoktur âyette. Ancak ahiretteki durum, açıklama ve vurguyu gerektirmeyecek kadar kesindir. Dünyadaki duruma gelince; kimi zaman baş gösteren olaylar bunun tersini gösteriyor. Fakat bunlar aldatıcı görünümlerdir. İyice araştırıp incelemek gerekir bunları.
Allah’ın verdiği söz kesindir. Onun hükmü geneldir. Buna göre; ne zaman iman gerçeği mü’min gönüllerde iyice yer etmişse ve bu iman hayatlarında bir sistem ve bir sosyal düzen olarak somutlaşmışsa, her türlü düşünce ve davranıştan Allah için tamamen soyutlanmışlarsa ve büyük, küçük, ibadeti tamamen Allah’a özgü kılmışlarsa; o zaman yüce Allah, mü’minlere karşı kâfirlere bir fırsat vermeyecektir. Bu, İslâm tarihinin, aksine gerçekleşmiş en ufak bir olayı bile kaydetmediği bir gerçektir.
Ben, şüpheye yer bulunmayan Allah’ın vaadine güvenerek şunu kesinlikle söyleyebilirim: Mü’minler hiçbir zaman yenilgi yüzü görmeyeceklerdir. Düşünce ya da davranış alanında inançlarında bir gedik söz konusu olmadığı sürece, tarihlerinde de böyle bir yenilgiye rastlanmamıştır. Her türlü eklemeden ve şaibeden uzak yalnızca Allah yolunda, sadece bu sancak altında cihad etmek amacıyla hazırlık yapmak ve güç bulundurmak imanın gereğidir. Bundan sonra, açılan bu gedik oranınca, geçici bir yenilgi almalarına rağmen zafer tekrar mü’minlerin olacaktır; şâyet henüz varlıklarını sürdürüyorlarsa.
“Uhud”da örneğin, gedik, Rasûlullah’a (s.a.s.) itaat etmeyi bırakıp, ğanîmet arzusuna kapılmak noktasında açılmıştı. “Huneyn”de ise, sayı çokluğuyla övünmek, gurura kapılıp asıl dayanağı unutmak şeklinde açılmışdı gedik. Şâyet tarihleri boyunca, müslümanların aleyhinde meydana gelen her olayı inceleyecek olursak, buna benzer bir şey görmemiz her zaman mümkündür. İster olayı bilelim
FETİH
- 181 -
ister bilmeyelim durum değişmeyecektir. Allah’ın vaadi ise, her zaman doğrudur.
Evet, imtihan için bazı sıkıntılar çekilir. Ancak bunun da bir hikmeti vardır. O da iman gerçeğinin ve pratik gerçeklerinin iyice oturmasıdır. “Uhud” savaşında olduğu gibi. Nitekim yüce Allah müslümanlara anlatmıştı bunu. Ne zaman bu gerçek imtihanlar sonucu olgunlaşıp başarıya ulaşmışsa, zafer gelmiş ve Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşmiştir.
Bununla beraber ben yenilgiden, herhangi bir çarpışmanın sonunda elde edilen bozgundan daha kapsamlı bir anlam kastediyorum. Kasteddiğim, ruhsal bozgundur, azmin kırılmasıdır. Çünkü ruhlarda bir gevşekliğe, bir bezginliğe ve ümitsizliğe neden olmadığı sürece savaş alanında alınan yenilgi, bozgun sayılmaz. Bir coşku uyandığında, bir kıvılcım tutuştuğunda, hatalar fark edildiğinde, inancın, savaşın ve uygulanacak yöntemin mahiyeti açıklığa kavuşunca.. Kuşkusuz bu, kesin bir zaferin kesin başlangıcıdır. Yol uzun sürse de.
Aynı şekilde Kur’an âyeti, “... Allah kâfirlere, mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermeyecektir.” derken, mü’min ruhun muzaffer olduğuna ve iman düşüncesinin üstünlüğüne dikkat çekmektedir. Ayrıca müslüman kitleyi, iman gerçeğini, kalplerinde düşünce ve bilinç, hayatlarında da realite ve uygulama olarak tamamlamaya çağırmaktadır. Yoksa sırf isimlerine güvenmemelerini bildirmektedir. Çünkü zafer, isimle değil, onun ötesindeki gerçekle elde edilir.
Bizimle zafer arasında, her zaman ve her yerde iman gerçeğini olgunlaştırmak ve bu gerçeğin gereklerini hayatımızda ve realitemizde uygulamaktan başka bir şey olmamıştır. Hazırlık yapmak, güç bulundurmak imanın gereklerindendir. Aynı şekilde düşmanlara dayanmamak, Allah’tan başkasından şeref beklememek de iman gerçeğinin gereklerindendir.
Yüce Allah’ın bu kesin vaadi, evrendeki iman ve küfür gerçeğine tamamen uygun düşmektedir. Kuşkusuz iman, zayıflaması, yok olması söz konusu olmayan en büyük güce bağlanmaktadır. Küfür ise, bu güçten kopmak ondan ayrılmaktır. Bu nedenle sınırlı, kopuk, parçalanmış ve yok olmaya mahkûm bir gücün tüm evrendeki güçlerin kaynağına bağlı bir güce galip gelmesi mümkün değildir.
Bununla beraber, imanın gerçeği ile görüntüsünü birbirinden ayırt etmemiz gerekir. Kuşkusuz iman gerçeği, evrensel yasaların değişmezliği gibi değişmez ve gerçek bir güçtür. Hem kişi hem de kişiden kaynaklanan fiil ve davranışlar üzerinde etkilidir. Bu, kopuk, kesik ve sınırlı küfür gerçeğiyle karşılaşınca, onu bertaraf etmeyi garantileyen, büyük ve heybetli bir gerçektir. Ancak iman, bir görüntüye dönüşünce, küfür gerçeği ona üstünlük sağlar. Çünkü o esnada kendi tabiatına uygun ve imkânları dâhilinde hareket eden küfür gerçeğidir. Kuşkusuz herhangi bir şeyin gerçeği, herhangi bir şeyin görüntüsünden her zaman güçlüdür. Bu “gerçek” küfür, “görüntü”de iman olsa yine durum değişmeyecektir.
Batılı bertaraf etmek için savaşmanın kuralı hakkı oluşturmaktır. Ne zaman ki, hak, tüm gerçeği ve tüm gücüyle var olmuş o zaman hak ile batıl arasındaki savaşın gidişi belirlenmiş demektir. Bu bâtıl, aldatıcı ve kabarık bir görünüme sahip olabilir. Aksine biz hakkı, batılın üzerine atarız da onu darmadağın eder.
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir de bakarsınız bâtıl yok oluvermiş.594
“... Allah kâfirlere; mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.” Mü’minleri güvene sevk eden yanlarında şeref buluruz düşüncesiyle kâfirleri dost edinen münafıkları yapayalnız, ümitsiz bırakan bu kesin vaadden sonra, sûrenin akışı münafıkların aşağılayıcı portrelerini çizerek devam ediyor.595
Seyyid Kutub, Fetih sûresinin tefsirinde de şunları söyler:
1- Biz sana apaçık fetih verdik.
2- Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola iletir.
3- Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.
Bu sûre, yüce Allah’ın Rasûlüne, apaçık fethi, kapsamlı bağışlaması, tam bir nimeti, sarsılmaz bir hidâyeti eşsiz bir zafer “feyz”i ile bahşediyor. Bunlar Allah’ın ilhamı ve yönlendirmesine tam güvenmenin, ilham ve işaretlerine hoşnut olarak teslimiyetin, her türlü kişisel iradeden kayıtsız şartsız soyutlanmanın şefkatli himayeye derin güvenin mükafatıdır. Rasûlullah bir rüya görür ve o rüyanın ilhamı ile harekete geçer... Devesi çöker artık gitmez. Ve insanlar haykırır: “Kusva çöktü, kusva çöktü “ Rasûlullah onlara cevap verir: “Hayır Kusva çökmedi. Bu onun huyu da değildir. Fakat fili Mekke’ye bırakmayan onu da alıkoydu. Kureyş bugün benden içinde sıla-i rahim isteyerek, ne kadar zor şey isterlerse veririm kendilerine” Hz. Ömer heyecanlı bir tutku ile sorar ona: “Dinimizden bu tavizi vermek neden?” Rasûlullah cevap verir: “Ben Allah’ın kulu ve elçisiyim. Onun emrine asla karşı gelmem ve O, asla benden yardımını esirgemeyecektir”. Buna ek olarak, Hz. Osman’ın öldürüldüğü söylentisi yayılınca, “Onların işini çabucak bitirmedikçe buradan ayrılmayız” der. Ve halkı biata çağırır. Orada bulunan ve olanlara içinden hayırlar fışkıran Rıdvan biatı işte o zaman gerçekleşir.
İşte bu, Hudeybiye barış ve onu izleyen çeşitli şekillerdeki birçok fetihlerde somutlaşan diğer fetihlerin yanında gerçek bir fetih (zafer) idi. Bu fetih dâvette bir zaferdi. Zühri derki: İslâmda, bundan önce bundan daha büyük bir fetih yoktur. İnsanlar karşı karşıya gelince savaşmaktan başka bir yol yoktu. Sonra ateşkes sağlanıp da savaş bırakılınca ve insanlar birbirlerinden emin olunca birbirlerine karışmışlar, birbirleriyle konuşup tartışmışlardı. Aklı eren her kime İslâm anlatılmışsa İslâm’a girmişti. Bu iki yılda596 daha önce İslâm’a girenler kadar veya onlardan daha çok kişi İslâm’a girmiştir.
İbn-i Hişam der ki: Zühri’nin görüşünün doğruluğuna delil olarak; Rasûlullah Hudeybiye’ye Abdullah oğlu Cabir’in sözüne göre bin dört yüz kişi ile gelmişti. Sonra Mekke’nin fethi senesi yani iki yıl sonra on bin kişi ile gelmiştir, diyebiliriz.
Müslüman olanların arasında Halid bin Velîd ve As oğlu Amr gibi kişiler
594] 6/En'âm, 18
595] Fî Zılâli’l Kur’an, Nisâ, 41
596] Hudeybiye barışı ve Mekke'nin fethi
FETİH
- 183 -
bulunuyordu. Bu fetih aynı zamanda toprak ve coğrafya bakımından da bir fetih demekti. Müslümanlar Kureyşin şerrinden emin olmuşlardı. Bunun üzerine Rasûlullah Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kureyza oğullarından kurtulduktan sonra yanındaki yahudi tehlikesinin kalıntılarından kurtarmaya yönelmişti. Bu yahudi tehlikesi Şam yolunu tehdid eden çok güçlü Hayber kalesinde somutlaşıyordu. Yüce Allah orayı müslümanlara almayı nasib etmişti. Oradan çok büyük ğanîmetler elde etmişler ve Rasûlullah o ğanîmetleri sadece Hayber seferine katılanlara dağıtmıştı.
Bu fetih öte yandan, Medine’deki müslümanlarla, Mekke’deki Kureyş ile ve Mekke’nin civarında diğer müşriklere karşı müslümanların tutumunda bir fetih idi. Üstad Muhammed Derveze “Kur’an’a Göre Hz Muhammed’in Hayatı” isimli kitabında bu konu ile ilgili olarak gerçekten çok doğru söylüyor:
“Hiç kuşkusuz Kur’an’ın “büyük fetih” diye isimlendirdiği bu barış bu nitelemeye tamamen layıktır. Hatta bu barış, Rasûlullah’ın hayatında ve İslâm tarihinde İslâm’ın güçlenmesi ve kökleşmesinde ayırıcı en büyük olaylardan sayılsa yeridir veya daha doğru bir ifade ile olayların en büyüklerinden biridir. Kureyşliler bu olayla Rasûlullah’ı ve İslâm’ı tanımışlar, Rasûlullah ve İslâm’ın gücünü, varlığını itiraf etmişler ve Peygamber ve müslümanları kendilerine denk olarak kabul etmişlerdi. Hatta bu anlaşma müşrikleri müslümanlardan en güzel bir biçimde savmış oluyordu. Hem de bu Kureyşlilerin son iki yılda Medine’ye iki kez saldırdıkları bir sıraya rastlıyordu. Son savaş bu ziyaretten sadece bir yıl önce olmuş, müslümanların kökünü kazımak amacıyla müşrikler kendilerinden ve yandaşlarından oluşan büyük bir yığınak yapmışlardı. Bu savaş müslümanların düşmanlarının karşısında azlık ve güçsüzlüklerinden dolayı iç dünyalarında şiddetli korku ve sarsıntıya yol açmıştı. Bu da, Kureyşi kendilerine örnek alan ve önder gören, onların inkârcı tutumlarından son derece etkilenen civardaki Arapların benliğine büyük bir etki yapmıştı. Bedevilerin Peygamber ve müslümanların bu yolculuktan sağ-salim dönemeyecekleri yolundaki kanaatleri ve münafıkların müslümanlar için en kötü tahmini yaptıkları göz önüne alınınca, bu fethin önemi ve ne büyük bir boyuta sahip olduğu ortaya çıkar.
“Bu olaylar, Rasûlullah’ın yaptıklarına dair ilhamının doğru olduğunu ispat etmiş ve Kur’an da onu bu konuda desteklemiştir. Öte yandan bu olaylar, müslümanların elde ettikleri maddi manevi, siyasal, askeri ve dini yararların ne kadar büyük olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çünkü, müslümanlar Arap kabilelerinin gözünde güçlenmişler, Rasûlullah ile birlikte yolculuğa katılmayan bedeviler özür dilemeye girişmişler, Medine’deki münafıkların sesleri daha da kısılmış, ağırlıkları kalmamıştır. Çünkü Araplar uzak yerlerden bölük bölük Rasûlullah’a gelmeye başlamışlardır. Çünkü müslümanlar Hayberde ve Şam yolu boyunca serpilmiş, Hayberin köylerindeki yahudilerin kolunu kanadını kırabilmişlerdir. Çünkü askerî birliklerini, Necd gibi, Yemen gibi, Belkâ gibi uzak yörelere gönderebilmişlerdir. Ve çünkü iki yıl sonra Rasûlullah Mekke’ye yönelebilmiş ve orayı fethedebilmiştir. İşte bu, kesin bir sonuçtu. Çünkü Allah’ın yardımı ve fethi gelmiş ve insanlar akın akın Allah’ın dinine girmişlerdi.”
Biz dönüyor ve yeniden vurguluyoruz ki; bütün bunların yanında ortada başka bir fetih daha vardır. Rıdvan biatının canlandırdığı, gönül ve kalplerde olmuştur bu fetih... Yüce Allah “Rıdvan biatından” ve ona katılanlardan Kur’an’da
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nitelemiş olduğu şekilde hoşnut olmuş ve bu hoşnutluğun ışığı altında onlar için sûrenin sonunda “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Beraberinde bulunanlar kendi aralarında merhametli...”597 şeklindeki parlak ve kerim şekli çizmiştir. İşte bu davet tarihinde bir fetihdir. Kendine göre bir değeri ifadesi ve daha sonra tarihte etkileri olmuştur.
Rasûlullah bu sûre ile çok sevinmiştir. Büyük kalbi, yüce Allah’ın kendine ve beraberinde bulunan mü’minlere inen bu feyzi ile ferahlık duymuştur. Apaçık fetih yüzünden ferahlık duymuştur. Kapsamlı bağış ile ferahlık duymuştur. Tam nimetle ferahlık duymuştur. Doğru yola ulaştıkları için ferahlık duymuştur. Allah’ın mü’minlerden, hoşnut olması ve onları bu güzel niteliklerle nitelemesi yüzünden ferahlık duymuştur. Rasûlullah -bir rivâyete göre-: “Dün gece bana bir sûre inmiştir ki, o sûre bana dünya ve içinde olan her şeyden daha sevimlidir” demiştir. Bir başka rivâyete göre: “Bu gece bana bir sûre inmiştir ki, o sûre bana güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimlidir” demiştir... Ve, Rabbinin kendisine vermiş olduğu nimete karşı gönlü şükürlerle dolup taşmış. Ve yine uzun uzun namaz kılarak Rabbine şükretmiştir. Hz. Ayşe bu namazdan söz ederken, “Rasûlullah namaza durduğu zaman ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Ona: “Ya Rasûlallah! Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışladığı halde neden böyle davranıyorsunuz” dediğimde, Rasûlullah: “Yâ Âişe, ben yüce Allah’ın çok şükreden kulu olmayayım mı?” demiştir.598
Bir anlamı barış olan İslâm’ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti ile dünya barışı sağlanabilir. İşte cihad (her çeşit İslâmî mücâdele ve savaş) bunun için emredilmiştir. Biz barış için, sulh ve selâmet için mücâdele ederiz. Fitnenin, dayatma, fesat, saldırı ve savaşların sona ermesi için gerçek barışın yani İslâm’ın hâkim kılınmasından başka kesin çözüm yoktur. Müslüman, başkalarının haklarını ellerinden almak için değil; gasbedilmiş haklarını geri almak ve zulme/fitneye karşı çıkmak için, başka barış çabaları sonuç vermiyorsa, zâlimin anlayacağı dilden konuşur, savaşmaktan kaçınmaz.
“Savaşta başarı kazanmak için mânevî gücün rolü dörtte üç, maddî gücün ise dörtte birdir.”
“Dünya hayatı; zorluklar, zulüm, fitne, fesat, yoksulluk kendine göre kahramanları olan savaş alanlarıdır.”
“Ancak nûra, hakka, güzele, cennete kavuşmak için yapılan savaş güzeldir.”
“İslâm barışı hedefler, müslümanların savaşmak zorunda kalışı, barışı insanlara ulaştırmak içindir.”
“Barış bile, büyük ücretlerle satın alınır.”
“Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz. Lüks, kılıçtan beter eziyor bizi.”
“Dostu severim, ama düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir, düşman da ödevimi.”
597] 48/Fetih, 29
598] Hadisi, Müslim, Abdullah b. Vehb'den sahihinde nakleder; Fi Zılâli’l Kur’an, Fetih sûresi
FETİH
- 185 -
“Zâlime merhamet, mazluma zulümdür.”
“Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile kazanamazdık.”
Gönlünü her an fetheden ve gönlü tarafından durmaksızın fethedilen ve bu fethi tüm coğrafyalara ve tüm insanlara ulaştırma çabasıyla yaşayan fâtihlere, fâtih adaylarına selâm olsun!
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fetih Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Feth” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 38 Yerde): 2/Bakara, 76, 89; 4/Nisâ, 141; 5/Mâide, 52; 6/En’âm, 44, 59; 7/A’râf, 40, 89, 89, 96; 8/Enfâl, 19, 19; 12/Yûsuf, 65; 14/İbrâhim, 15; 15/Hıcr, 14; 21/Enbiyâ, 96; 23/Mü’minûn, 77; 24/Nûr, 61; 26/Şuarâ, 118, 118; 28/Kasas, 76; 32/Secde, 28, 29; 34/Sebe’, 26, 26; 35/Fâtır, 2; 38/Sâd, 50; 39/Zümer, 71, 73; 48/Feth, 1, 1, 18, 27; 54/Kamer, 11; 57/Hadîd, 10; 61/Saff, 13; 78/Nebe’, 19; 110/Nasr, 1.
B- Fetih Konusu:
a- Mekke’nin Fethi Müjdesi: 28/Kasas, 85; 61/Saff, 13; 110/Nasr, 1-3.
b- Fetih İçin Allah’ın Yardımı Gelince İnsanlar Hak Dine Gelir: 110/Nasr, 1-2.
C- Cihad Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (41 Yerde, -33’ü cihad anlamında-): 2/Bakara, 218; 3/Âl-i İmrân, 142; 4/Nisâ, 95, 95, 95; 5/Mâide, 35, 53, 54; 6/En’âm, 109; 8/Enfâl, 72, 74, 75; 9/Tevbe, 16, 19, 20, 24, 41, 44, 73, 79, 81, 86, 88; 16/Nahl, 38, 110; 22/Hacc, 78, 78; 24/Nûr, 53; 25/Furkan, 52, 52; 29/Ankebût, 6, 6, 8, 69; 31/Lokman, 15; 35/Fâtır, 42; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 15; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 11; 66/Tahrîm, 9.
D- Cihad Konusu:
a- Cihadın Farziyeti: 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 74-75, 84; 9/Tevbe, 123.
b- Mal İle Cihad: 2/Bakara, 195, 207, 245, 262; 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 60, 72; 9/Tevbe, 20-22, 41-42, 88, 111, 121; 49/Hucurât, 15; 57/Hadîd, 7, 10, 11; 61/Saff, 10-13.
c- Mallarıyla ve Canlarıyla Savaşanların Üstünlüğü: 9/Tevbe, 20-22, 41.
d- Tebliğ Görevi ve Müşriklerden Yüz Çevirmek: 15/Hıcr, 94.
e- Güzel Bir Mücâdele ve Tatlı Bir Münâkaşa: 16/Nahl, 125
f- Cihad ile Karşılık Vermek: 2/Bakara, 191.
g- Cihad İçin Kesin İzin: 2/Bakara, 244.
E- Kıtâl (Savaş) Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 Yerde): 2/Bakara, 216, 217, 217, 246, 246,; 3/Âl-i İmrân, 121, 167; 4/Nisâ, 77, 77; 8/Enfâl, 16, 65; 33/Ahzâb, 25; 47/Muhammed, 20
F- Mukatele (Savaş) Kelimesi ve Türevleri (57 Yerde): 2/Bakara, 190, 190, 191, 191, 191, 193, 217, 244, 246, 246, 246, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 111, 146, 167, 195; 4/Nisâ, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 84, 90, 90, 90, 90; 5/Mâide, 24; 8/Enfâl, 39; 9/Tevbe, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 123; 22/Hacc 39; 33/Ahzâb, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 4; 63/Münâfıkun, 4; 73/Müzzemmil, 20.
G- Mücâdele Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (29 Yerde): 2/Bakara, 197; 4/Nisâ, 107, 109, 109; 6/En’âm, 25, 121; 7/A’râf, 71; 8/Enfâl, 6; 11/Hûd, 32, 32, 74; 13/Ra’d, 13; 16/Nahl, 111, 125; 18/Kehf, 54, 56; 22/Hacc, 3, 8, 68; 29/Ankebût, 46; 31/Lokman, 20; 40/Mü’min, 4, 5, 35, 56, 69; 42/Şûrâ, 35; 43/Zuhruf, 58; 58/Mücâdele, 1.
H- Katl Kelimesinin Geçtiği Âyetler (170 Yerde): 2/Bakara, 54, 61, 72, 85, 87, 91, 154, 178, 190, 190, 191, 191, 191, 191, 191, 191, 193, 216, 217, 217, 217, 217, 244, 246, 246, 246, 246, 246, 251, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 21, 21, 111, 112, 121, 144, 146, 154, 154, 156, 157, 158, 167, 167, 168, 169, 181, 183, 195, 195; 4/Nisâ, 29, 66, 74, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 77, 77, 84, 89, 90, 90, 90, 90, 91, 92, 92, 93, 155, 157, 157, 157; 5/Mâide, 24, 27, 28, 28, 30, 30, 32, 32, 33, 70, 95, 95, 95; 6/En’âm, 137, 140, 151, 151; 7/A’râf, 127, 141, 150; 8/Enfâl, 16, 17, 17, 30, 39, 65; 9/Tevbe, 5, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 111, 111, 123; 12/Yusuf, 9, 10; 17/İsrâ, 31, 31, 33, 33, 33; 18/Kehf, 74, 74; 20/Tâhâ, 40; 22/Hacc, 39, 58; 25/Furkan, 68; 26/Şuarâ, 14; 28/Kasas, 9, 15, 19, 19, 20, 33, 33; 29/Ankebût, 24; 33/Ahzâb, 16, 20, 25, 26, 61, 61; 40/Mü’min, 25, 26, 28; 47/Muhammed, 4, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 51/Zâriyât, 10; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9, 12; 61/Saff, 4; 63/Münâfukun, 4; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 19, 20; 80/Abese, 17; 81/Tekvîr, 9; 85/Bürûc, 4.
İ- Harb Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (11 Yerde): 2/Bakara, 279; 3/Âl-i İmrân, 37, 39; 5/Mâide, 33, 64; 8/Enfâl, 57; 9/Tevbe, 107; 19/Meryem, 11; 38/Sâd, 21; 34/Sebe’, 12; 47/Muhammed, 4.
J- Barış Anlamındaki Silm Kelimesi (6 Yerde): 4/Nisâ, 90, 91; 8/Enfâl, 61; 16/Nahl, 28, 87; 47/Muhammed, 35.
K- Barış, Anlaşma, Arabulucuk, Aralarını Düzeltme Anlamlarındaki “Sulh” ve “Islâh” Kelimeleri ve Türevleri (12 Yerde): 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128, 128, 128; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9, 9, 10.
FETİH
- 187 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, M. Sait Şimşek, c. 2, s. 175-176
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 12, s. 467-470 (Fetih, Mustafa Fayda), c. 12, s. 482-483 (B. Topaloğlu, Fettâh)
3. Kur’an’da Siyasî Kavramlarvecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 497-504
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 207-216
5. Fetih, Fâtih ve İstanbul, Heyet, Seha Neşriyat
6. Fetihler ve Zaferler, H. Ahmed Çelik, Erdem Y.
7. Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, Ahmed Muhtar Paşa, Bedir Y.
8. Fetih Sûresi Tefsiri,
9. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
10. İslâm’da Devlet İdaresi, Muhammed Hamidullah, terc. Kemal Kuşçu
11. İntişâr-ı İslâm Tarihi, T. W. Arnold, Akçağ Y.
12. İslâm’ın Yayılış Tarihine Giriş, terc. Cahit Koytak,
13. Anadolu’da İslâmiyet’in Yayılışı, Osman Çetin, Marifet Y.
14. Müslümanların Medeniyete Hizmetleri, Tahiru’l-Mevlevî, Bahar Y.
15. İslâm’ın Serüveni, M.G.S. Hodgson, 1-3, İz Y.
16. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T.D.V. Y.
17. Anadolu’da Birarada Yaşama Tecrübesi Selçuklularda ve Osmanlılarda Müslim-Gayri Müslim İlişkileri, Mehmet Şeker, DİB Y.
18. Cihan Hâkimiyeti, A. de Lamartine, Tercüman 1001 Temel Eser Y.
19. Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi, M.E.B. Y.
20. Medine Toplumu, Ekrem Ziya Umerî, terc. Nureddin Yıldız
21. İslâm Kültür Atlası, İsmail Râci el-Fârukî-Lois Lamya el-Fârukî
22. İslâm’da Ferd ve Devlet Münasebetleri, Hz. Ali, Ebû Yusuf, Abdülkerim Zeydan, Kayıhan Y.
23. İslâm’da İdarî Siyaset, Seyyid Abdullah Cemaleddin, Hira Y.
24. El-Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdî, Bedir Y.
25. Doğuşundan Günümüze İslâm Dünyası, Milliyet Y.
26. İslâm’ın Uluslar arası İlişkiler Kuramı, A. Ahmed Ebû Süleyman, Risale Y.
27. İslâmiyet ve Milletler Hukuku, Ahmet Reşid Turnagil, Sebil Y.
28. İslâm Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Ahmed Gürkan, Nur Y.
29. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
30. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, terc. Hulusi Yavuz, İFAV Y.
31. İslâm ve Kuvvetin Mantığı, M. Hüseyin Fadlullah, Yöneliş Y.
32. Tarihin Şeref Levhaları, Ahmed Şahin, Yeni Asya Y.
33. Bütün Cepheleriyle Cihad I-II, Enver Baytan, Mevsim Y.
34. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
35. Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
36. İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
37. Savaş ve Uygarlık, Arnold Topnbee, çev. Mehmet Dündar, Ürün Y.
38. Âyetlerle Savaş ve Cihad, Said Köşk, Anahtar Y.
39. Harp mi Sulh mü? Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
40. Kılıcın Hakkı, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
41. İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Pınar Y.
42. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.
43. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün Y.
44. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.
45. Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.
46. Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
47. Sulh Peygamberi, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
48. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed, Abdurrahman Şarkavi, Birleşik Y.
49. İslâm’da Savaş Kavramı, Muhammed Ebû Zehre, Fikir Y.
50. Dinsel Şiddet, Şinasi Gündüz, Etüd Y.
51. Cihad Müdafaası, Kelimetü’l-Hak, Ömer Abdurrahman, Servet Y.
52. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
53. Kütüb-i Sitte, Fetih Sûresi. 4/245-246, 5/185-188; Fetih Gazvesi: 12/222-225, 5/132
FISK / FÂSIK
- 189 -
Kavram no 50
Haramlar 5
Bk. Fesâd-İfsâd; Nifak-Münâfık; Küfür-Kâfir
FISK - FÂSIK
• Fıskın Tanımı ve Mâhiyeti
• Fâsık Kime Denir?
A- İnançla İlgili Fısk
B- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
• Fıskın Sosyal Niteliği
• Fısk Davranışlarının Sonucu:
A- Allah, Fâsıkları Hidâyete Eriştirmez, Onlardan Râzı Olmaz
B- Dünyevî Azap ve Helâk
C- Uhrevî Azap ve Cehennem
• Fıskın Sembol Tipleri
• Büyük Günahlar
• Büyük Günah İşlemenin Neticesi
• Küçük Günahlar
• Muhataba Göre Günahlar:
A- Allah’a Karşı Günah
B- İnsanlara Karşı Günah
C- İnsanın Kendisine Karşı Günahı
“Şüphesiz Allah, sivrisinek ve ondan daha büyüğü ile (hakkı açıklamak için) misal getirmekten çekinmez. İman edenler, böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince, ‘Allah böyle misal vermekle ne murad eder?’ derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).”599
Fıskın Tanımı ve Mâhiyeti
Fısk: Kur’an öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur’an, bu kelimenin anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır. Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir. Fısk işleyene, bu tür davranışları gerçekleştirene de fâsık denir.600 En yaygın olarak kabul edilen görüşe göre fısk, itaatten çıkma, dinin koyduğu sınırlardan dışarı çıkma anlamındadır. Bu kullanımıyla fısk, küfür teriminden daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Buna göre, her kâfir fâsıktır; ama her fâsık, kâfir değildir. Kur’an’daki kullanımından yola çıkarak fısk, vahiy tarafından temizliği ve iyiliği belirlenmiş şeylerden uzak
599] 2/Bakara, 26
600] Ragıp el-İsfehani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, s. 572
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmak veya dince çizilen güzel sınırlardan dışarı çıkmak şeklinde tanımlanabilir. Fısk, fıtratın dejenere olması ve yaratılıştan sapma olarak anlaşılabilir.
Fısk ve fâsık kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 54 yerde geçer. Kur’an, bazı yerlerde fıskı iman; fâsığı da mü’min karşıtı bir anlamda kullanmaktadır.601 Bazı yerlerde ise dinin emirlerine itaatin karşıtı olarak geçer.602 Fısk ve çoğulu füsuk kelimesinin geçtiği 7 âyette müslümaların muhatap alındığı görülür. Bu âyetlerde büyük günahların işlenmesinin, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranılmasının kastedildiği görülür. Hadislerde ve sahabe sözlerinde de sıkça geçen fısk ve fâsık kelimeleri genelde bu son anlamda kullanılmıştır. Yani genel kanı, fâsığın iman dairesi içinde olduğu merkezindedir. Yalnız, unutulmamalıdır ki fâsık olan mü’min, eksik imanlı, kâmil olmayan bir mü’mindir; böyle bir mü’mine dindar, müttakî, muhlis (ihlâslı) gibi sıfatlar verilemez. Fısk ile küfür arasında bir yakınlık vardır.
Fâsık Kime Denir?
Fâsığın tanımı hakkında çeşitli tarifler bulunmakla birlikte, terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine itaatten ayrılan âsi mü’min veya kâfir” diye tanımlanabilir. Bazı âyetlerde yahudiler, hıristiyanlar, müşrikler ve münafıklardan söz edilirken çoğunun fâsık olduğu bildirilir.603 Diğer bazı âyetlerde ise fısk ve füsuk mü’minlere nispet edilir.604 Fısk ve fâsık kelimeleri hadislerde de geçmektedir. Hz. Peygamberimiz, mü’mine sövmenin günah (füsuk) olduğunu ve fıskla itham edilen kişinin fâsık olmaması halinde bu sıfatın itham edene döndüğünü söylemiş,605 nimetlere şükretmeyen ve belalara tahammül göstermeyen kadınların fâsık ve dolayısıyla cehennemlik olduklarını haber vermiştir.606
Hz. Peygamberimiz, fâsık âlimden uzak durulmasını,607 karga eti yiyenin fâsık olduğunu,608 fâsıkların cehennem ehli olduklarını609 ve bir müslümanın diğerini fâsıklıkla itham etmemesini, eğer bu ithamı yapar da o kimse fıskın veya küfrün sahibi değilse, bu sıfatları isnat eden kimseye dönüp onun fâsık veya kâfir olacağını610 bildirmiştir. Ayrıca beş hayvan için fâsık terimi kullanılmıştır. Hz. Âişe’den gelen rivâyet şöyledir: “Beş fâsık hayvan vardır ki, bunlar haremde de harem dışında da öldürülebilir. Yılan, akrep, fare, kuduz köpek ve karga.”611 Burada fâsık terimi, zararlı haşerat anlamındadır.
İbn Hazm fıskı mü’minin farzları terkedip kötü ameller işlemesi diye açıklamıştır. Küfrün zıddına da fıskın zıddına da iman denir demektedir. Ona göre, büyük günah işleyen kimse, amel mânâsındaki imanın zıddı olan fıska düşmüş sayılır. Küçük günahlar fısk kapsamına dâhil değildir. Fısk ile küfür farklı muhtevalara
601] bk. 3/Âl-i İmran, 110; 32/Secde, 18
602] bk. 2/Bakara, 197; 24/Nur, 4; 49/Hucurât, 7, 11
603] Meselâ, bk. 2/Bakara, 99; 3/Âl-i İmran, 110; 5/Mâide, 47, 59
604] Bk. 2/Bakara, 197, 282; 24/Nur, 4
605] Buhâri, Edeb 44; Müsned-i Ahmed, V/181
606] Müsned-i Ahmed, 3/428
607] Dârimî, Mukaddime 9
608] İbn Mâce, Sayd 19
609] Ahmed bin Hanbel, III/428, 444
610] S. Buhâri, Tecrid 12/137 hds no: 1988
611] Müslim, Hacc 67, 68, 69; Nesai, Menâsik 113, 114, 118, 119
FISK / FÂSIK
- 191 -
sahiptir. Fâsık, büyük günah işleyen mü’mine verilen addır. Ebu Ya’lâ’ya göre mü’min olan fâsık, iman esaslarını benimseyip dil ile ifade ettiği halde, namaz dışındaki farzları terk eden, haramları işleyen kimsedir ve böyle kimsenin imanı olsa da eksiktir. M. Reşid Rıza ise fıskı, yasaklanmış fiillerden birini yapmak suretiyle şeriatın koyduğu sınırların dışına çıkma şeklinde tarif etmiştir. Ona göre Kur’an’da üzerinde durulan fısk, Allah’ın yaratıkları hakkında koyduğu fıtrat ve hidâyet çizgisinden ayrılmaktır. Şer’î bir kavram olarak küfrün dışındaki günahlardan birini işleyen kimseye fâsık denir.
Bâkıllânî’ye göre fısk, ilahî emirlere isyan edip hak yoldan çıkmaktır. Fâsık ise, sürekli fısk içinde kalan ve büyük cezaya müstahak olan kişiyi ifade eder. Abdülkahir Bağdadi fıskı, büyük günah işlemek veya mazereti bulunmaksızın farzları terk etmek diye tanımlamıştır. Fahreddin Râzi’ye göre fısk, dinin koyduğu sınırların dışına çıkmaktır. Bütün günahlar fıskın kapsamına dâhildir. Fâsık, Allah’a itaat etmekten büyük ölçüde çıkıp dinin sınırlarını aşan kimsedir. Râgıb el-İsfahani’ye göre az veya çok olsun her günah fısktır. Fâsık ise şeriatın hükümlerini benimseyip ikrar ettikten sonra bunların tamamını veya bir kısmını ihlal eden kimsedir. Taftazani ise, fıskı, herhangi bir ilmî te’vile dayanmadan büyük günah işlemek veya küçük günahları çokça yapmak diye tanımlamıştır.
Mâturidi’ye göre fâsık kelimesi, tıpkı fâcir gibi mutlak olarak kullanıldığı zaman, kâfir anlamına gelir. Bununla birlikte fısk, verilen emrin dışına çıkmak demektir ve mü’minin de bazen İlâhî emirlerin dışına çıkması mümkün olduğundan fâsık her zaman kâfirle eş anlamlı kabul edilmemelidir; zira büyük günah işleyen mü’min karşılığında da kullanılır. Nesefi’ye göre mutlak fâsık, ilahî emirlere hiçbir noktada itaat etmeyen ve her bakımdan âsi olan kimsedir ki buna kâfir denir. Mü’min fâsık ise, iman esaslarını tasdik ettiği halde tembellik, gaflet ve şehvet sebebiyle ilahî buyruklardan birine itaat etmeyen kişi olup sadece bir veya birkaç noktada fısk içinde bulunur.
Fısk ve fâsık terimlerinin tarifleriyle kapsamları konusunda bazı farklı görüşler benimsemelerine rağmen hemen bütün ehl-i sünnet âlimleri, ehl-i kıbleden olan fâsığın mü’min olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Sünnî âlimlere göre fâsık mü’min, işlediği günaha göre kısas, had, ta’zir vb. cezalara çarptırılır. Tevbe etmeden öldüğü takdirde, durumu Allah’ın iradesine bağlı olup, O dilerse doğrudan doğruya veya şefaatçilerin şefaatiyle onu affeder, dilerse cehennemde azaba uğrattıktan sonra cennete koyar. İlahî emirler, iman ve amel olmak üzere ikiye ayrıldığına göre ikisine de uyan kâmil mü’mindir; ameli eksik olan ise fâsık mü’mindir. Zira fısk, daha çok amelle ilgili bir kavramdır. 612
Fâsık, dinin emir ve yasaklarını hafife alacak derecede günaha dalar, te’vil edilemeyecek şekilde fıskını izhar ederse küfre düşmesinden korkulur; böyle bir kimse bazı âlimlere göre kâfir olur. Fısk, imandan küfre geçişin bazen kuvvetli bir tehlike halini alabildiği hassas bir nokta oluşturabilmektedir. Bütün bunlarla birlikte İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu fıskı, kebâir (büyük günahlar) işleyerek Allah’a itaatten uzaklaşmak diye tanımlar ve fâsığı inkâra sapmadığı sürece mü’min sayarlar. Dinî ıstılahta fısk, genellikle ‘imandan çıkarmayan’ yasaklanmış eylemler anlamında kullanılmıştır.
612] İslâm Ansiklopedisi, T. D. V. Y. 12/203-204
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanın nefsini hesaba çekmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Çevre kültürünün baskısı altında kalan akıl ve daima kötülüğü emreden nefis, meşrû (İslâmî) olmayan amelleri gündeme getirir. Bir İslâm mütefekkiri, “her günah tıpkı şarap gibi sarhoş etseydi, yeryüzünde ayık gezen hiç kimseyi göremezdin” diyerek, önemli bir noktaya işaret etmiştir. Sırat-ı müstakime riâyet eden bir mü’min, değişik sebeplerin etkisi altında gayr-ı meşrû amellerde bulunabilir. İşte bu noktada fısk kavramı karşımıza çıkar. 613
Fıskla ilgili âyetlerden anlaşılacağı gibi, fısk, doğru yoldan sapmayı ve Allah’ın yasakladığı fiillerde bulunmayı ifade etmektedir. Fıskın sonu helak ve cehennem ateşidir. Kâfirler, münafıklar ve müşrikler mutlak anlamda fâsıktırlar; aynı şekilde zâlimler de fâsıktır. Fıskın Kur’an’da “füsuk” olarak ifade edilen ve mü’minin işlediği “mü’minlerle alay etmek ve onları hoş olmayan lâkaplarla çağırmak” gibi ve benzeri amellerden tevbe edilmezse, yine azabı hak edici olmakta ve fâsıklar, cehennem azabından kurtulamamaktadır. Her kâfir, münafık ve müşrik, en azından küfrü, yalanlaması, nifakı ve şirki yüzünden fâsıktır. Küfür, nifak ve şirkin dışında daha başka fısk olan ameller de vardır. Mü’min, aslında temel vasıf olarak kâfir, münafık veya müşriğin sıfatı olduğu halde, bu amelleri işleyebilir; böylece fâsık olan mü’min, tevbe etmezse azabı hak eder. Mü’minin işlediği fısk onu fâsık yapar. Fısk, temelde bir küfür eylemidir; fakat fısk, küfrün itikadî amelini değil; fiilî amelini ifade eder. Yani, el, ayak, göz, dil gibi organların işlediği yasaklanmış ameller fısktır ve bunları işleyen mü’min, itikadî yönden imanda ise de, işlediği fiil yönüyle amelî küfür içindedir. Demek oluyor ki fısk, küfrün fiilî/amelî yönünü ifade eden bir kavramdır. 614
Alimler, fıskı daha çok “büyük günahları irtikâp etmek” olarak tarif etmişlerdir. Bazı âlimler ise, günahları küçük görmek ve onlarda ısrar etmek de fısktır derler. Genel olarak fıskın üç mertebesi vardır. Birincisi, günahı çirkin kabul etmekle beraber, yine de zaman zaman şeytanın vesvesesine veya nefsine uyup günah işlemektir. İradesi zayıf olan insanlarda bu hal tekerrür eder. İkincisi: Günah olduğunu kabul ve ikrar ettiği halde, sık sık aynı haramları işlemektir. İçki tiryakilerinde veya kumar düşkünlerinde bu hal görülür. Üçüncüsü: Haram olduğunu inkâr edip, ısrarla fısk olan davranışı yapmaktır. Fıskın birinci ve ikinci mertebelerinde bulunan müslümanın tevbe etmesi gerekir. Üçüncü mertebede bulunan insanın ise, müslüman olduğunu iddia ediyorsa, bu yaptığı fısk onu küfre düşürdüğünden tecdid-i iman etmesi ve İslâm’a teslim olması şarttır.
Fıskı iki ana bölümde incelemek mümkündür. Birincisi, inançla ilgili fısk; ikincisi, dinî emir ve yasaklarda gevşeklik ve ihmal anlamında fısk.
A- İnançla İlgili Fısk
Kur’an’da genişçe ele alınan fısk davranışlarının inançla, Allah ve peygamberlik kurumuyla ilgili olanı, Allah’a inançsızlık, Allah’ın âyetlerini yalanlama, Allah’ı unutma, nifak, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme ve şeytanın Allah’ın emrinden çıkışı olarak sıralanabilir.
a- Allah’a İnançsızlık: Hz. Peygamberimiz’e, münafıkların önderi Abdullah bin Ubey konusunda şu emir verilmiştir: “Onlardan (münafıklardan) ölen kimsenin
613] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar II/38
614] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 332
FISK / FÂSIK
- 193 -
namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar, Allah’ı ve peygamberini inkâr (küfr) ettiler, fâsık olarak öldüler.”615 Müşriklerin puta tapmalarının anlamsızlığı ve Allah’ın yaratıcılığı ve yöneticiliği anlatıldıktan sonra, şu belirtilir: “İşte gerçek rabbiniz Allah budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık (dalalet) vardır. Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz? Böylece, fâsık olanların inanmayacaklarına dair rabbinin sözü gerçekleşmiş oldu.”616 Allah’ın indirdiği apaçık âyetleri, yalnızca fâsıklar/yoldan çıkmışlar inkâr eder: “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikâil’e düşman olan kimse, bilsin ki Allah kâfirlerin düşmanıdır. Andolsun ki sana, apaçık âyetler indirdik. Onları sadece fâsıklar/yoldan çıkmışlar inkâr eder.”617
Mü’min ve fâsık aynı değerde olamaz: “İman eden kimse, fâsık (yoldan çıkmış) kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar. İman edip salih amel işleyenlere, bu yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır. Ama fâsıkların (yoldan çıkanların) varacağı yer ise ateştir.’’ 618 Bu âyetteki fâsık, müşrik anlamında kullanılmıştır.
“Onların (münafıkların) ister bağışlanmasını dile, ister dileme; birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen bile, Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah’ı ve peygamberini inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah, fâsık (kötülüğe batmış) topluluğu doğru yola (hidâyete) eriştirmez.”619 Kitap ehlinin pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmıştır.620 Yine, fısk Allah’ın sevmediği ve mü’min kullarına sevdirmediği durumlardandır. “Bilin ki, içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer O, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü duruma düşerdiniz. Ama Allah, size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”621
b- Allah’ın Âyetlerini Yalanlama: Kur’anda, Allah’ın âyetlerini yalanlama, fısk olarak nitelenir: “Âyetlerimizi yalanlayanlar (inkâr edenler), fısklarından/yoldan çıkmalarından ötürü azap çekeceklerdir.”622
c- Allah’ı Unutma: Özellikle münafıkların Allah’ı unutması, Kur’an’da fısk olarak görülür: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.”623
d- Allah’ı, Peygamber’i ve Allah Yolunda Cihadı İkinci Dereceye Koyma: Yakınlarını koruma ve dünyevî nimetleri, Allah’a, Peygamberine ve cihada üstün tutma, fısk olarak değerlendirilir: “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, size Allah’tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaştan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola (hidâyete) eriştirmez.”624
e- Nifak (İnançta İkiyüzlülük): “İstekli ya da isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul
615] 9/Tevbe, 84
616] 10/Yûnus, 33
617] 2/Bakara, 98-99
618] 32/Secde, 18-20
619] 9/Tevbe, 80
620] Bk. 3/Âl-i İmran, 110
621] 49/Hucurât, 7
622] 6/En'âm, 49
623] 59/Haşr, 19 ve yine bk. 9/Tevbe, 67
624] 9/Tevbe, 24
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmeyecektir. Siz, şüphesiz fâsık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul edilmesine engel olan, Allah’ı ve peygamberi inkâr etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir.”625 “Münafıklar birbirlerindendir, kötülüğü emreder, iyiliği engeller, Allah’ı unuturlar, onlar fâsıktırlar.”626 “Onlardan (münafıklardan) râzı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.”627
f- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmemek: Ehl-i kitap, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemekle fısk olan davranış içine girmiş demektir: “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsin. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır.”628 “O halde, Allah’ın indirdiğiyle aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, onların hevesine uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların pek çoğu, gerçekten fâsıktırlar.”629
g- Şeytanın Allah’ın Emrinden Çıkışı: “... İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden fısk etti/dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler için bu ne fena bir değişmedir.”630
B- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
Fıskın ikinci anlam alanı, yanlış tutum ve davranışlarda bulunmaktır. Fısk, ister az, isterse çok olsun, günah işlemek demektir. Ama genellikle, çok günah işlemek olarak bilinir. Fâsık kavramı, çoğunlukla dinî hükme bağlanan ve onu kabul eden ama bütün veya bir kısım hükümlerini ihlal eden kişi için kullanılır. Aslî kâfire fâsık denilmesi, aklın ve fıtratın ortaya koyduğu hükmü ihlal edişi dolayısıyladır. Bu anlam alanından yola çıkarak fâsık kelimesi, “günahkâr mü’min” için kullanılır olmuştur. Yaptığı yanlış işler, “dinden çıkma” anlamına gelmez.
a- Yalan Haber Yaymak ve Yalancı Şahitlik: Fâsık, Kur’an’da iki yerde yalancı anlamında kullanılmıştır. Yalancının haberi, doğruluğu araştırılmadan kabul edilirse, olumsuz bazı sonuçlar doğurur: “Ey iman edenler! Eğer fâsıklardan (yoldan çıkmışlardan) biri, size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden (farkına varmadan) bir topluluğa fenalık edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”631 Bu âyet, o sırada müslüman olan Velîd bin Ukbe hakkında inmişti. “Mustalıkoğulları bana zekât ödemedi. Beni öldürmek istedi.” diye haber getirmişti. Ancak, Mustalıkoğulları gelip gerçeği söylediler.632 Özellikle yazılı veya görüntülü medyanın haberleri bu âyetin gösterdiği doğrultuda değerlendirilmelidir. Özellikle İslâm ve müslümanlar hakkındaki medyadaki haber ve ithamlara itibar edilmemeli, bu konularda fâsık medyanın ancak yanıldığı zaman yanlışlıkla doğru haber yaydıkları unutulmamalıdır. Müslümanların ellerinde olduğu medyanın çoğu haberlerinin de, fâsıkların ulusal ve uluslar arası ajans kaynaklarından alındığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
625] 9/Tevbe, 53-54
626] 9/Tevbe, 67
627] 9/Tevbe, 96
628] 5/Mâide, 47
629] 5/Mâide, 49
630] 18/Kehf, 50
631] 49/Hucurât, 6
632] Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/279
FISK / FÂSIK
- 195 -
İmam Kurtubi: Fâsık olduğu kesin olarak tespit olunan kimsenin haberleri geçersizdir, kabul edilemez. Çünkü haber emanettir. Fısk ise, haberin iptalinin (geçersiz olmasının) delilidir.633 Bu konuda İmam Cessas’ın tespiti şudur: “Âyette geçen “tahkik edin” emri, fâsığın şahitliğinin kabul edilmemesinin delilidir. Çünkü şahitlik, bildiğini haber vermekten ibarettir. Fâsık olan kimsenin şahitliği kabul edilmediği gibi, diğer hususlardaki haberleri de kabul edilmez.634 İffetli kadınlara zina iftirasında bulunanlara Kur’an’da fâsık denmiştir.635 Çünkü böyleleri, toplumun âile yapısında derin yaralar açabilir. Yine, Kur’an’da ahde vefasızlığın bazı örnekleri, fısk olarak değerlendirilir.636
b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek: Kur’an’da Allah adı anılmadan kesilen hayvanların etini yemek, fısk (günahkârca davranış) olarak nitelenir: “Üzerine Allah’ın adı anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, fısktır (Allah’ın yolundan çıkmaktır).”637 “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet aramanız, size haram kılındı. Bunlar, fısktır.”638 Mü’minin, yiyeceği nesnelerde de Allah bilincini, helal ve haramı gözetmesi şarttır. Fâsık, “üzümünü ye, bağını sorma!” der; mü’min ise, bağını sormadığı, helal mı haram mı olduğunu bilmediği üzümü kesinlikle ağzına koymaz. “Kâfirler (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”639
c- Zulüm: İsrailoğulları, kendilerine bildirilen ilahî mesajı, başkasıyla değiştirdikleri için zulmetmişler ve böylece fısk işlemişler, yoldan çıkmışlardı: “... Biz de zâlimlere, fıskları / yoldan çıkmaları sebebiyle gökten azap indirdik.”640 Yine, Cumartesi yasağına uymayan İsrailoğulları, Kur’an’da zâlim ve fâsık olarak adlandırılır.641
d- Servetiyle Şımarma: Servet sahipleri (mütrefûn), ellerindeki güce güvenerek Allah’ın emrine karşı çıkabilir, sırt çevirerek günahkârca yaşamaya devam edebilir: “Bir şehri (toplumu) yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına (mütreflere) yola gelmelerini emrederiz. Ama onlar fısk işlerler/yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.”642
e- Livâta (Homoseksüellik): Lut kavminin çirkin davranışı, Kur’an’da fısk (günaha gömülüp gitme) olarak belirtilir: “Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar fâsık (yoldan çıkmış, günaha gömülüp gitmiş) kötü bir topluluktu.”643
f- Çirkin Söz (Sebb): İki âyette füsuk kelimesi, müslümanların birbirleriyle konuşmasıyla ilgili görgü kurallarını belirtir. Bunlardan biri, hac yolculuğu sırasında
633] İmam Kurtubi, el-Cami' liAhkâmi'l-Kur'an, 16/316
634] Cessas, el-Ahkâmu'l-Kur'an, 3/398
635] 24/Nur, 4-5
636] 5/Mâide, 106-108; 7/A'râf, 101-102; 9/Tevbe, 8-11
637] 6/En'âm, 121
638] 5/Mâide, 3
639] 47/Muhammed, 12
640] 2/Bakara, 59
641] bk. 7/A'râf, 165
642] 17/İsrâ, 16
643] 21/Enbiyâ, 74 ve bk. 29/Ankebut, 33-34
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyulması gerekli yasaklar arasında, füsuk’tan/çirkin söz ve yakışıksız davranışlardan sakınmaları gerektiği âyetidir.644 Diğeri, müslümanlar birbirleriyle konuşurken, birbirlerini ayıplamayacak ve kötü lakaplarla çağırmayacak; birbirleriyle iyi hitap çerçevesinde geçineceklerdir: “Ey iman edenler! Bir topluluk, ötekini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İman ettikten sonra yoldan çıkmış olmak/füsuk (çirkin söz ve davranış) ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zâlimlerdir.”645 Görüldüğü gibi, her iki âyet de, füsuk kelimesiyle anlatılan fıskın bu türünde, mü’minlere seslenmektedir. 646
Fıskın Sosyal Niteliği
Fısk kavramıyla ilgili âyetlerin bir bölüğü, fısk’ın insanların pek çoğunun bulaştığı bir illet olduğunu belirtir. “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden onları cezalandıracaktır. İnsanların pek çoğu gerçekten fâsıktırlar. “647
İnsanlığın büyük çoğunluğu fıska bulaşacaktır. Çünkü insanlığın, her devirde, çoğunluğunun kaos ve karanlığa yenik düştüğü yolundaki anlayış, Kur’an’ın temel kabulleri arasındadır. 648
Fısk Davranışlarının Sonucu
Kur’an, toplumların çözüntüye ve çöküşe uğramasında, fısk davranışlarının etkisini açıkça belirtir. Allah, fıskı çirkin göstermiştir. Özellikle bir yasağı çiğnemek ya da bir emri yerine getirmemekle olsun, Allah’ın iradesine zıt davranışlarda bulunmak, Kur’an’da sık sık en çetin cezayı gerektiren fısk olarak lanetle anılmaktadır.
A- Allah, Fâsıkları Hidâyete Eriştirmez, Onlardan Râzı Olmaz
Fısk davranışlarından söz eden pek çok âyet, “Allah, fâsıkları hidâyete (doğruya) eriştirmez” yargısıyla biter. “Allah’tan sakının, dinleyin. Allah fâsık kimseleri hidâyete / doğruya eriştirmez.”649 “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri hidâyete/doğru yola eriştirmez.”650
Selef âlimleri: “İyiliğin sevabı, ondan sonra işlenen iyiliktir; kötülüğün cezası ise daha sonra işlenen kötülüktür” derler. İşleyene nisbetle günahlar, hastaya oranla hastalık gibidir. Direncini zayıflatır, bedeninde hastalık yapar ve mikropların girebileceği gedikleri açar veya zaten var olan hastalık ve mikrobu daha da güçlendirir. Taviz tavizi, günah da günahı doğurur. Şeytan, haramlara
644] 2/Bakara, 197
645] 49/Hucurât, 11
646] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasi Kavramlar, s. 367 ve devamı
647] 5/Mâide, 49
648] Vecdi Akyüz, a. g. e., s. 389
649] 5/Mâide, 108
650] 9/Tevbe, 24
FISK / FÂSIK
- 197 -
kapı açan birini buldumu, o kapıdan kolay kolay ayrılmaz. Midenin doyması söz konusu olduğu halde, nefsin doyması söz konusu değildir; nefsin midesi yoktur. Nice kötü alışkanlık ve günahın başlangıçta küçük bir düşünce veya önemsiz bir eylemle başladığı durumlar hiç de az değildir.
B- Dünyevî Azap ve Helâk
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, işlediklerinizin) birçoğunu da affeder.”651 Yani, ey insanlar! Başınıza gelen bütün hastalık, felaket, deprem gibi musibetler, acılar, dertler, stres, bunalım ve benzeri hoş olmayan durumlar, kazandığınız günahlar sebebiyledir. Fakat, buna rağmen Allah, günahlarınızın çoğunun cezasını peşinen vermez.
Kötülükleri işlemek, işleyenine bakılmaksızın, cezanın kendisine gelmesini gerekli kılar. Kötülüklerin işlenmesinde ve ona terettüp eden cezada sünnetullah, genel ve kesin olup, bütün mahlûkat için geçerlidir. Ne bir fertten, ne cemaatten, ne de ümmetten geri kalmaz. Tolerans söz konusu değildir. Allah, âlemlerin rabbıdır. Herkes bu genel kanunun önünde eşittir. Kötülük işleyen her kimse, sünnetullah (Allah’ın evrendeki değişmez yasaları) gereği cezasını görür. Bu rabbânî düsturu, “kimi hakkında vazgeçer, kimisi için de uygulama yapmaz” tarzında algılayan yanılmış ve hata etmiştir. Allah, bu genel kuralı açıklarken “Kötülük yapan, cezasını çeker.”652 buyurmaktadır.
Hz. Musa, şu duâyı yaptı: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Artık bizimle bu fâsık kavmin (yoldan çıkmış toplumun) arasını ayır.”653
Fıska bulaşmış olanlara, gökten azap inecektir: “Zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de zâlimlere, fıskları (yoldan çıkmaları) sebebiyle gökten azap indirdik.”654 Yine Lut kavminin fıskı, âyetleri yalanlayanların fıskı, İsrailoğullarının fıskı, onların azabına sebeptir.655
Helâk edilen kavimlerin ortak özelliği, kötülüklerinin fısk kavramında belirişidir. “Peygamberlerden azim sahibi olanlar gibi sen de sabret. İnkârcılar için acele etme. Onlar kendilerine söz verileni gördükleri gün, dünyada sadece gündüzün bir müddeti eğlendiklerini sanırlar. Bu bir bildiridir. Fâsıklardan (yoldan çıkanlardan) başkası helak edilir mi hiç!”656 “Bir şehri (toplumu) yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına (mütreflere) yola gelmelerini emrederiz. Ama onlar fısk işlerler/yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.”657
Fısk ve fâsıktan söz eden âyetlere siyak - sibaklarıyla (önceki ve sonraki ifadeler) birlikte bakıldığında, fâsık toplumun nasıl çöküş sürecine girdiği ve neden çöküşü hak ettiği aydınlığa kavuşur. Bu âyetlerde fâsık toplumda, tüm sosyal değer ve dinamiklerin ayaklar altına alındığı özellikle belirtilmektedir. Toplum bireylerinin Allah’a ve birbirlerine karşı sorumluluk ahlakına sahip olmamaları, ilişkilerinde çıkarı esas almaları, yalancı ve iftiracı olmaları, hak-hukuk
651] 42/Şûrâ, 30
652] 4/Nisâ, 123
653] 5/Mâide, 25
654] 2/Bakara, 59
655] Bk. 29/Ankebut, 33-35; 6/En'âm, 49; 7/A'râf, 165; 59/Haşr, 5
656] 46/Ahkaf, 35
657] 17/İsrâ, 16
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözetmemeleri, dünya hayatına, para, mal ve mülke düşkün olmaları, toplumda karışıklık çıkarmaları, bozgunculuk yapmaları vb. bütün olumsuzlukların iyice yaygınlaşması ve baştan ayağa bütün bir toplumu kuşatması, fâsıklık adını almaktadır. Bütün bu sayılan olumsuzlukları ve dolayısıyla fâsık toplumu Kur’an, şöyle özetlemektedir:
“Fâsıklar, Allah’la yapılan ahdi (sözleşmeyi) kabulden sonra bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayırırlar. Yeryüzünde fesâd (bozgunculuk) çıkarırlar. Hüsrâna/ zarara uğrayanlar, işte onlardır.”658 Bu âyette, fâsığın tam tanımı görülebilir. Fâsık, Allah’la olan ilişkilerini kesip ayıran, insanların arasını bozan ve toplumda karışıklık çıkaran kimsedir. Böyle insanların çoğalması ise, toplumda çözüntü ve çöküşü hızlandırır.
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.”659 Bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki, helak olanları, Allah işledikleri günahları sebebiyle helak etmiştir. Bu haberde, sabit bir gerçeğin ve sürekli bir kuralın ifadesi vardır. Günahlar, sahibini helake sürükler, Allah günahkârları günahları sebebiyle helak etmektedir. Bu, günahlar yayıldıkça, toplumların boyun eğmek zorunda kaldıkları değişmez bir kanundur. Geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, toplumlar ya Allah tarafından gelen bir musibetle helak olurlar, ya da günahın uçsuz bucaksız çöllerine dalarken helak olmayacağını zanneden toplumun büyük bir bölümünde geçerli olan yavaş ve doğal bir değişim ve çözülmeyle yok olup giderler. 660
Demek ki fısk, sadece ölüm sonrası sıkıntılar getiren bir sapma değil; dünya hayatında da felaketlere yol açan bir yozlaşmadır.
C-Uhrevî Azap ve Cehennem
Fısk davranışlarına bulaşanların varacağı yer cehennemdir. “İman eden kimse, fâsık (yoldan çıkmış) kimseye benzer mi? Bunlar bir olmazlar. İman edip sâlih amel işleyenlere, yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır. Ama fâsık olanların (yoldan çıkmışların) varacağı yer ateştir. Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında geri çevrilirler ve onlara ‘yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın’ denir.”661
İnkârcılar, büyüklenme ve fıskın cezasını görecektir: “İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, onlara ‘dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve fıskın (yoldan çıkmanızın) karşılığında, alçaltıcı bir azap göreceksiniz.”662
Fıskın Sembol Tipleri
Fısk davranışları belirten âyetler, bu illete yakalanan sembol tipleri de gösterir.
658] 2/Bakara, 27
659] 6/En’âm, 6
660] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an 7/ 129-130
661] 32/Secde, 18-20
662] 46/Ahkaf, 20
FISK / FÂSIK
- 199 -
a- İblis / Şeytan: Yüce Allah’ın, “Adem’e secde edin” emrini, büyüklenerek ve ateşten yaratıldığını öne sürerek dinlemeyen İblis, fıskın (yoldan çıkmanın) da ilk sembol tipi olmuştur.663
b- Nuh Kavmi: Bugünkü Irak topraklarında yaşamış olan Nuh kavmi, peygamberi dinlemeyerek fıskın/yoldan çıkmanın sembolü olmuş, bu yüzden de cezalandırılmıştır.664
c- Lût Kavmi: Çirkin işler yapan Lût (Sodom) kavmi de, fâsık / yoldan çıkmış kötü bir kavimdi, bunun cezasını da gördüler.665
d- Firavun ve Yandaşları: Firavun, mele’si (yandaşları) ve kendilerini küçümsemesine rağmen Firavun’a itaat eden kavmi, Hz. Musa’ya inanmayan, fâsık (yoldan çıkmış) bir topluluktu. Bu yüzden Allah’ın öfkesini çektiler ve hepsi suda boğuldular.666
e- Yahudiler ve Hıristiyanlar: Yahudilerin fısk davranışları on kadar âyette ele alınmıştır. Kendilerine söylenmiş sözü başkasıyla değiştiren zâlim yahudiler, fıskları sebebiyle gökten azaba uğradı.667 Onların pek çoğu fâsık olduğu gibi, yine pek çoğunda ahde bağlılık da yoktur.668 Cumartesi yasağını çiğneyerek, bu günlerde balık avlıyorlardı.669
Hıristiyanların da pek çoğu fısk illetine bulaşmıştır. “Kitap ehli inanmış olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde iman eden olmakla beraber, pek çoğu fâsıktır (yoldan çıkmıştır).”670 Mü’minlerin kendilerine benzememeleri gereken kalpleri katılaşan ehl-i kitabın çoğu fâsıktır.671
İslâm hukukçuları fıskı ahlakî ve dinî boyutundan çok, hukukî yönüyle ele almış ve kişilere fısk isnadının yapılabilmesi için mümkün olduğunca dışa akseden davranışları ölçü alan objektif kriterler belirlemeye çalışmışlardır. Fısk, adâlet kavramının karşıtı olarak “kişinin büyük günahları işlemesi, küçük günahları işlemekte ısrar etmesi veya farzları terk etmesi, haramları işlemesi, kötü davranışlarının iyi davranışlarından çok olması” şeklinde zahirî bir vasıf olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.
Fıskın devlet başkanlığı görevini üstlenmeye veya devam ettirmeye engel olup olmadığı hususu, fâsığın namazda imameti, ordu kumandanlığı veya kadılık/hâkimlik görevleriyle bağlantılı olarak İslâm âlimleri arasında geniş tartışmalara yol açmıştır. Kelamcıların ve fakihlerin genel görüşü, devlet başkanında adâlet vasfının bulunmasının şart olduğu, fâsığın kamu velâyet hakkı bulunmaması sebebiyle bu görevi üstlenemeyeceği şeklindedir. Devlet başkanının göreve geldikten sonra fısk sayılan söz ve davranışlarda bulunması halinde âlimlerin önemli bir kesimine göre görevinden düşmüş (mün’azil) sayılır ve
663] 18/Kehf, 50
664] 51/Zâriyât, 46
665] 21/Enbiyâ, 74-75; 29/Ankebut, 54-55
666] 27/Neml, 12; 28/Kasas, 32; 43/Zuhruf, 54-55
667] 2/Bakara, 59
668] 7/A'râf, 102
669] 7/A'râf, 163; ve yine yahudilerin diğer fısklarıyla ilgili bk. 5/Mâide, 24-26, 49, 59, 80-81
670] 3/Âl-i İmran, 110
671] 57/Hadîd, 16; 27; Vecdi Akyüz, a.g.e., s. 395
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değiştirilmesi gerekir. Mâverdi, devlet başkanının haramları işlemesi veya farzları terk etmesi şeklindeki fiilî ve açık fıskını hem devlet başkanı olmaya, hem de göreve devama engel sayar. 672
Yakın dönemin İslâm âlimlerinden Said Nursi de, meclisi ziyaretinde birinci cumhurbaşkanının yüzüne karşı, “sen namaz kılmıyorsun; Namaz kılmayan da fâsıktır. Fâsığın yöneticiliği de bâtıldır, geçersizdir!” diye haykırmıştır. “Cihadın en faziletlisi zâlim yöneticilere Hakk’ı haykır(arak onları Hakk’a yönelt)mektir.”673 Zamanımızda fâsıklar ve küfrünü açıkça izhar etmekten çekinmeyen tâğutlara karşı Hakk’ı haykırarak cihadın en faziletlisini icrâ eden yiğitler yeterli şekilde gözükmediğinden fâsıklar her türlü fıskı tüm topluma rahatlıkla yaymaktadır. Günümüzde üstâdın izini takip ettiğini iddia edenler ise, hor görmeleri gereken fâsık ve tâğutları hoşgörme ticaretindeler...
İslâm hukukçuları, evlilikte kadının lehine olmak üzere gözetilmesi gereken küfüv/denkliğin dindarlık açısından da aranacağı, bu yüzden fâsık erkeğin dindar kadına denk olamayacağı görüşündedir.
Şahitliğin kabulü için ileri sürülen şartlardan biri de şahidin adâletli olması, yani fâsık olmamasıdır. Fısk, şahitlerde adâleti düşüren unsur olarak görülmüştür. Herhangi bir haram fiili işleyen veya bir farzı terk eden kişinin yalan da söyleyebileceği, bundan dolayı sözüne itimat edilemeyeceği düşüncesiyle, İslâm hukukunda fâsığın şahitliği kabul edilmez. Şahitlerin âdil olmasından murad, büyük günahları işlememesi ve küçük günahları işlemekte ısrar etmemesi olarak görülmektedir. “Eğer fâsık bir kimse, size bir haber getirirse onu araştırın...”674 “... ve sizden adâlet sahibi iki kişiyi şahit tutun.”675 mealindeki âyetlerde şahitlerin âdil olması, fâsıkların sözüne itibar edilmemesi istenmektedir.
Mecelle’de de şahidin âdil olmasının şart olduğu ifade edildikten sonra, âdil, hasenâtı seyyiâtına galip olan kimsedir. Binaenaleyh rakkas/köçek, maskara/palyaço gibi namus ve mürüvveti ihlal eden hal ve hareketleri itiyad eden şahısların ve yalancılık ile maruf olan kimselerin şahitlikleri kabul edilmez676 denilerek hem bu konuda Hanefî mezhebinde yerleşik hüküm açıklanmış, hem de bazı örneklerden hareketle fıska objektif bir tanım getirilmeye çalışılmıştır. 677
Büyük Günahlar
Günahları büyük ve küçük günahlar diye ikiye ayırmak Kur’an’ın bir tasnifidir: “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan (kebâirden) kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı (seyyiâtınızı) örteriz ve sizi şerefli bir makama koyarız.”678; “Küçük kusurları (lemem) dışında, büyük günahlardan (kebâira’l-ism) ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.”679 Âyetlerde geçen kebâir, kebâira’l-ism, zünûb kelimeleri büyük günahları gösterirken; seyyie (çoğulu seyyiât) ve lemem kelimeleri
672] İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. 12/204-205
673] Keşfü'l-Hafâ, hadis no 457
674] 49/Hucurât, 6
675] 65/Talak, 2
676] Madde 1705
677] İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. 13/38
678] 4/Nisâ, 31
679] 53/Necm, 32
FISK / FÂSIK
- 201 -
de küçük günahları gösterir.
Hangi günahın kebîre (büyük günah) olduğu hususu, kebîrenin tarifini zorunlu kılmaktadır. Kendisine karşı günah işlenilen Allah’ın azameti itibarıyla, bütün günahların büyük olduğu, binaenaleyh büyük-küçük diye bir ayırıma gitmenin gereksiz olduğu yolunda görüşlere rağmen, meşhur ve makbul olan, böyle bir tasnifin varlığını kabuldür. Nitekim, bu konuya temas eden Gazzali, “küçük günahlarla büyük günahların arasında fark olduğunu kabul etmemek uygun değildir. Çünkü dinden öğrendiğimize göre, bir günaha bazen büyük denmekte, bazen de küçük. Zira günahlar, şahıslara ve durumlara göre farklılık arzetmektedir.”680 derken, böyle bir tefrikin yerinde olduğunu belirtmektedir.
Büyük günahın bazı belirtileri şöyle sıralanır:
a- Kendisine bir hadd cezasının terettüp etmesi,
b- Kur’an veya sünnette azab veya ateşle tehdidin varlığı,
c- Günahı işleyenin fâsık olarak isimlendirilmesi,
d- Fâilinin lânetlenmesi gibi. Başka bir tarif de şöyledir: Kebîre, üzerinde ısrar edilen; sağîre (küçük günah) ise kendisinden istiğfar edilen günahtır. İbn Mes’ud’a göre kebâir, Allah’a şirk koşmak, Allah’tan ümidi kesmek ve Allah’ın cezasından emin olmaktır.
İbn Abbas ise kebîrenin tarifinde, üç çeşit belirtisi olan günahın büyük günah olduğu anlayışına sahiptir:
a- Allah’ın yasak ettiği şey, büyük günahtır,
b- Allah’a isyan demek olan şey, büyük günahtır,
c- Allah’ın, hakkında, azabla, lânetle veya gazabla hükmünü bildirdiği her fiil büyük günahtır.
Verilen bu tariflerden ortak bir senteze varırsak diyebiliriz ki, büyük günah, yerine getirilmesi vacib/gerekli olarak Allah tarafından bildirilen direktifleri ihlal etmek, bunlara itaat etmemektir. Kebâirin biri inanca taalluk edip insanı küfre götüren, diğeri de sadece fiile taalluk edip inanca taalluk etmeyen olmak üzere iki kısımda mütalaa edildiğini, müttefekun aleyh olan bir hadise binaen en büyüklerinin Allah’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek, yalan şehadette bulunmak ve kasden cana kıymak681 olduğunu belirtebiliriz. Günahların tasnifinde Ebu Talib el-Mekkî’ni tasnifi meşhurdur. Buna göre büyük günahlar 17 tane olup, gruplandırılması şöyledir: Dört tanesi kalbin amellerine (Allah’a şirk koşmak, günahta ısrar, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve Allah’ın mekrinden/azabından kendini emin saymak); dört tanesi dilin amellerine (yalan şahitlik, evli kadına iftira, yemin-i gamus ve sihir); üç tanesi mideye (içki ve sarhoş edici içecek içmek, yetim malı yemek ve bile bile faiz yemek); iki tanesi ırza/namusa (zina yapmak, livata yapmak); iki tanesi elin amellerine (haksız cana kıymak ve hırsızlık); iki tanesi ayaklara (cihad için seferberlikten kaçmak veya Allah için yapılan savaştan kaçmak) ve nihâyet bir tanesi de bütün bedenle
680] Gazali, İhya, V/21
681] Buhâri, İstiâbe 1; Müslim, İman 143, 144
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilgilidir (ana-babaya âsi olmak).
Kebâirin/büyük günahın en büyüğünün şirk olması, mü’minin statüsünü değiştirmesi sebebiyledir. Bu listelerin ortak özelliği şudur: Kebâirin en büyüğü olarak sunulan şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da söz konusudur. Meselâ namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali vakti yerinde olduğu halde hacca gitmeme, Allah ve Rasûlü hesabına yalan söylemek/iftira atmak, kadının erkeğe; erkeğin kadına benzeme özentisi, kaderi inkâr, tasvir (put yapımı ve putçuluk), Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah’ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati (İslâm toplumunu) terk etmek.
Büyük Günah İşlemenin Neticesi
İslâm akaid ve kelam tarihinde çok mühim bir yere sahip olan büyük günah sahibinin ahiretteki durumu hakkında ehl-i sünnetin görüşü şudur: Şirk hariç682 büyük günahlardan birisini işleyen kimse, ölürse üç ihtimal söz konusudur: Ya Allah, rahmetiyle onu bağışlar, ya Hz. Peygamber ona şefaatçi olur683 ya da günahı kadar yanar, iman sahibi olduğu için ebediyyen cehennemde kalmayıp, cezası kadar yandıktan sonra, Allah’ın rahmeti vesilesiyle sonra cennete girer. 684
Küçük Günahlar
Kur’an-ı Kerim’de lemem685 ve seyyie kelimeleriyle ifade edilen küçük günahlar, tarifini şu ifadede bulur: Kebîrenin alanı veya tarifi dışında kalan, yani hakkında bir ceza (hadd) bulunmayan, cehennem ateşi ile de tehdit edilmeyen günahlardır. Tevbe ile veya iyi amellerle silinebilen küçük günahlar, çeşitli nedenlerle büyük günaha dönüşür. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.)’den: “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur.” anlamında bir rivâyet686 vardır. “Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük (önemsiz) görüldüğü halde büyümesin; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe/istiğfar edilerek küçülmesin.” Başka bir hadis-i şerifte ise, göze önemsiz görünen günahlardan açıkça sakındırılmaktadır: “Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır.”687 Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde688 ise, mezkür hadisin devamı şöyle biter: “... Çünkü küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helak eder. Tıpkı çöl bir arâzîde bulunup da, yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hali gibi: O adam ve diğerleri odun taşıyıp üstüste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler. Derken odun yığınını ateşe verirler ve (küçük küçük olan, ama bir araya gelince kocaman bir yığın olan bu çalı çırpının ateşiyle) o çölde bulunan bütün canlıları yok ederler.”
682] 4/Nisâ, 48, 116
683] Ebû Dâvud, Sünne 21; Tirmizî, Kıyâme 11
684] Sadık Kılıç, Kur'an'da Günah Kavramı, s.321 ve devamı
685] 53/Necm, 32
686] İbn Ebi Şeybe, Musannef; Deylemi
687] İbn Mâce, Zühd 29
688] Müsned-i Ahmed, I/402, V/331, VI/70
FISK / FÂSIK
- 203 -
Küçük günahları önemsememek, bunlarda ısrar etmek, insanı büyüklerini yapmaya hazır hale getiren psikolojik ve ruhî bir değişikliğe uğratır.689 Küçük günahlarla ilgili aşağıdaki tavırlar, bizi böyle bir ruh haline yaklaştırırlar:
1- Küçük günahlarda ısrar ve bunlara devam;
2- Günahı önemsememe, zira günahı gözümüzde büyütmek, kalbin nefret ve hoşnutsuzluğundan kaynaklanırken, aldırmamak da ona alışkanlık kesbetmeden ileri gelir;
3- Küçük günahtan haz duyup onunla şımarmak ve bunu bir nimet elde etmek sanıp, bedbahtlık sebebi olduğundan gafil bulunmak;
4- Allah’ın, kendisini cezalandırmamasına ve hilm göstererek mühlet tanımasına (istidrac) aldanmak;
5- Günahı işleyip, ondan sonra da bunu başkalarının yanında söylemek; Allah’ın bu suçu örtmesine karşı aşırı bir duyarsızlık ve gaflet olduğu gibi, aynı zamanda duyan kimseleri de suça teşvik olacaktır. 690
Küçük günah hakkında sakındırıcı kesin bir tehdit, lânet, cehennem ateşi gibi unsurların olmamasına bakarak aldanılmamalıdır. Çünkü, sayılan sebeplerden ötürü, büyük günaha dönüşmesi daima mümkündür. Bu bakımdan günahın küçüklüğüne değil, ama kendisine karşı gelinen Allah’ın azamet ve kibriyasına bakarak, günahlardan sakınmamız lazımdır. 691
Muhâtaba Göre Günahlar
Günahlar, muhataba göre üçe ayrılır.
A- Allah’a Karşı Günah: Küfür, şirk ve endâd/eş ve benzer koşma gibi tevbe edilip vazgeçilmedikçe affedilmeyen günahlardır.
B- İnsanlara Karşı Günah: Kur’an-ı Kerim’de, insanlara yönelik günahlar, Allah’a yönelik olanlardan daha çeşitli olup, bunlar farklı alanlara dağılmaktadırlar. Netice itibarıyla bu tür günahların önemi şuradadır: Bunlar kul hakkını ihlâl olduğundan kendisine haksızlık yapılanın rızası olmadıkça bağışlanmaz.
İnsanlara karşı işlenen günahlardan katl692 kan dökme;693 kız çocuklarını diri diri toprağa gömme694 zikredilir. Cana kıyma, hataen olmanın dışında, kesinlikle mü’minlerden nehyedilirken,695 kasıtlı öldürmelerin cezası kısas olarak696 tayin edilmiştir. Faiz yeme697 ki faiz yemek bağışlanmayacak suçlardan sayılmış ve faiz yiyenlerin kabirlerinden mahşer günü şeytan çarpmış bir durumda dirilecekleri
689] F. Razi, Tefsir-i Kebir, Mutaffifin 14. ayetin tefsiri
690] Gazali, İhya, IV/40-41
691] Sadık Kılıç, a.g.e., s.329-331
692] 2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 92
693] 2/Bakara, 84
694] 16/Nahl, 58-59; 43/Zuhruf, 17
695] 4/Nisâ, 92
696] 2/Bakara, 178, 179
697] 2/Bakara, 275, 278, 279; 3/Âl-i İmran, 130
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyette ifade edilmiştir.698 mala hıyanet etmek/ğull699 cimrilik,700 malı ve tartıyı noksanlaştırma;701 helâl-haram demeyip miras yemek,702 hırsızlık,703 rüşvet yemek.704 Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Yine, işkence yapma,705 yetim malı yemek,706 yetimi çirkin tarzda kovmak,707 yoksulu doyurmamak,708 yüzsüzlükle insanlardan bir şey istemek suretiyle onları incitmek,709 hıyanet,710 gözlerin haince bakışı,711 ahde riâyetsizlik,712 insanlara iftira, işlediği günahı masum birine yıkma,713 iffetli kadınlara zina isnadı714 ki dört şahit getirilmedikçe seksen değnek/celde vurulur, bühtan/iftira,715 genç kızları zinaya zorlamak,716 yalan şahitlik,717 insanlara karşı büyüklenme ve şımarma,718 haset ve kıskançlık719 bütün bunlar, Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Büyücülük,720 kasılarak yürümek,721 insanlara iltifat etmeyip onlara burun kıvırma,722 ana babaya itaatsizlik,723 insanlarla alay etmek, onları küçümsemek, başkalarını güldürecek biçimde onların kusurlarına ve eksikliklerine dikkat çekmek,724 her ne şekilde olursa olsun başkasını ayıplamak, kınamak725 ki böyle bir davranış, imandan sonra fıska düşmek kadar tehlikeli sayılmıştır-; müslümanların kusurlarını araştırıp, gizli durumlarını açığa vurmak,726 tanıdığını yokluğunda hoşlanmayacağı şeylerle anmak, yani gıybet727 öylesine çirkin bir davranıştır ki, ölü kardeşinin etini yemeye/yamyamlığa denk tutulmuştur, başkası hakkında zanla hüküm vermek,728 kaş-gözle insanları çekiştirme729
698] 2/Bakara, 275
699] 3/Âl-i İmran, 161
700] 3/Âl-i İmran, 180; 4/Nisâ, 37
701] 2/Bakara, 282; 7/A'râf, 85
702] 89/Fecr, 19
703] 5/Mâide, 38; 12/Yûsuf, 70, 73
704] 5/Mâide, 62
705] 5/Mâide, 59
706] 17/İsrâ, 10, 34
707] 107/Mâun, 2
708] 107/Mâun, 3
709] 2/Bakara, 273
710] 4/Nisâ, 105, 107; 8/Enfâl, 27, 58, 71
711] 40/Mü'min, 19
712] 17/İsrâ, 34
713] 4/Nisâ, 112
714] 24/Nur, 4, 11, 23
715] 4/Nisâ, 20, 112, 156
716] 24/Nur, 33
717] 22/Hacc, 30
718] 17/İsrâ, 37
719] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 54
720] 113/Felak, 4
721] 75/Kıyâme, 33
722] 31/Lokman, 18
723] 31/Lokman, 14-15
724] 24/Nur, 11
725] 9/Tevbe, 58, 79, 49/Hucurât, 11
726] 49/Hucurât, 12
727] 49/Hucurât, 12
728] 17/İsrâ, 36; 46/Ahkaf, 6, 12
729] 83/Mutaffifin, 30
FISK / FÂSIK
- 205 -
gibi günahlar insanlara yönelik günahlardır.
Kur’an’da insanlarla ilgili günahlara oldukça fazla yer ayrılması, Kur’anî öğreti ve dünya görüşünün, sosyal âhenk ve intizama ne kadar itina gösterdiğinin bir belgesi sayılsa gerektir. Çünkü, farklı yoğunluktaki manalarıyla, bu kadar çeşitli kelimenin kullanılması, toplumsal hayat ile her noktadan temasa geçip, onu etkileme hedefini gözetir.
C- İnsanın Kendisine Karşı Günahı: Günahlar, kötü akıbeti bizzat yapanları ve buna sebep olanları ilgilendirdiğinden, günahkârlar, neticede bizatihi günahları kendilerine karşı işlemiş olurlar. Bu durum, bazen nefs kelimesiyle beraber zikredilen tahtânûne730 kelimesiyle ifade edilirken bu, günah işlemek ve ma’siyet irtikâb etmek suretiyle nefse zulmü veya azaba maruz bırakmak ve sevabını da azaltmak suretiyle onun kemaline halel getirmeyi gösterir. Çoğu zaman ise, bu husus “nefsine zulmetmek” kavramı altında bize sunulur.731 Öyleyse günah, hangi kategoriye dâhil olursa olsun, onun yıpratıcı tesiri ve sonuçları, zaruri olarak yapanı alâkadar eder.
Kur’an-ı Kerim, insana çok önem verir. Meselâ, Allah’a karşı yapılacak görevler, insanın gücünün dışında mütalaa edilmemiştir. Allah’a ibadet ve itaat konusunda insandan istenen, gücü ölçüsündeki şeylerdir. Güçlerinin yetmeyeceği şeylerden insan sorumlu tutulmazken732 öte yandan da, en mükemmel hedefe ulaşması için gerekli gayretin sarfedilmesi istenmektedir.
Gücümüzün ve kuvvetimizin, ödevlerimizin hepsine âdil bir şekilde dağılması esastır. Aktif potansiyelimiz, hayatın diğer alanları içinde bizi güçsüzlüğe uğratması nokta-i nazarından, dar bir idealin hizmetinde çökertilmemeli ve öldürülmemelidir. Peygamberimiz’in sünneti, bize şu mesajı iletmektedir: “Üzerinde Rabbinin de hakkı vardır, nefsinin de hakkı vardır, âilenin de. Buna göre sen, her hak sahibine hakkını ver!”733
Peygamberimiz, birçok vesileyle bu duruma değinerek, çok uzun süre uykusuz kalmak ve devamlı oruç tutmak gibi aşırı amelleri kınamış, vazgeçilmesini istemiş veya yasaklamıştır. Mesela, bir yolculuğu esnasında, bir cemaat ve cemaatin ortasında güneşten korunmaya çalışan bir adam görür. Bu adamın halini sorduğunda, O’na şöyle cevap verilir: “Oruç tutmakta!” Hz. Peygamber, hemen şöyle buyurur: “Seferde/yolculukta iken, oruç tutmak takvadan değildir.”734 Benzer bir olay da şöyledir: Hz. Peygamber bir gün, omuzlarına yaslanmış olduğu iki oğlu arasında sallana sallana giden bir ihtiyar görür. Allah Rasûlü, bu adamın halini sorduğunda, cevap verilir: “Yaya hacca gitmek şeklinde bir adakta bulunmuştu da!” Bunun üzerine şöyle buyururlar: “Bu adamın kendisine reva gördüğü işkenceyi, Allah ona reva görmez!”735
Bu tür uyarı ve yadırgamalara rağmen, Peygamberimiz, kendisini telef
730] 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 107
731] 2/Bakara, 54, 231; 4/Nisâ, 97; 7/A'râf, 24; 11/Hûd, 101 vb.
732] 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En'âm,152 vb.
733] Buhâri, Edeb 84-86
734] Buhâri, Savm 35
735] Buhâri, Umre 58
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edercesine, mesela ayakları şişinceye kadar gece namazları kılıyor736 ve bu durum ashap tarafından tam anlaşılmıyordu. Ashabına verdiği cevapta O, “Allah’a şükreden bir kul olmasının yadırganmaması gerektiğini ifade ediyordu.737
Bu yasaklar ve bunlara rağmen bu tür davranış özelliklerinden sonra şu tespiti yapabiliriz: Dinî yaşantısının yoğunluğunu farklılaştıran bu ruhî hususiyete, dinin sübjektif yönü diyebiliriz. Buna göre, sadece fizik güç değil; ama manevî kuvvet de insanlar arasında eşit şekilde dağıtılmamıştır. Bundan neşet eden bir keyfiyet olarak bazı insanlar için katı ve aşırı olan bir davranış, bazıları için hiç de böyle olmayabilir.
İnsan, kendi ruhî ve maddî varlığı üzerinde, sosyal çevrede de olduğu gibi, istediği biçimde davranamaz ve böyle bir tasarruf hakkına da sahip değildir. Hz. Peygamber’in hadisinde ifade edildiği gibi, nefsimizin meşru haklarını kabul etmemek, ona yöneltilmiş bir suçtur ve cezası uhrevî âlemde görülecektir. Meşru olmaksızın canımıza, ruhî ve bedenî varlığımıza yönelteceğimiz herhangi bir suç, ahirette misliyle cezalandırılacaktır. “Kim dünyada nefsini herhangi bir şeyle öldürürse, kıyamet gününde de o şeyle azab olunur.”738
Fısk ve fâsıklık, son derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca, insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günahın büyüğünden olduğu gibi, küçüğünden de kaçınmalı, “bu küçüktür zarar vermez” diyerek onu işlemekte ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere, küçük günahta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir. Şurası unutulmamalıdır: Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük ve önemsiz görülüp devam edildiği müddetçe büyük günaha dönüşmesin. Damlaya damlaya göl olduğu gibi, küçük günahlar da tekrar edilerek veya değişik küçük günahlar bir arada toplanarak büyürler, büyük günah olurlar.
Aslında kâfirlere uygun davranışlar olan fısk, İslâmî hudutları kabul etmekle birlikte; farzları terk eden veya haramları işleyen müslümanın da bazen yanılarak içine düştüğü bir illet ve felakettir. Kur’an-ı Kerim’de fâsıkların zemmedildiği ve azapla uyarıldığı mâlumdur. Hesap gününü düşünen her mü’min, şer’î emirleri eda etmek ve haramlardan şiddetle kaçınmak suretiyle fısk hastalığından kurtulabilir. Fısk, bireysel bir eylemdir. Fâsıkların bir araya gelmesi ve şer’î hudutları kitle halinde tahrip etmesi, “fesâd”ı gündeme getirir. Dolayısıyla fısk ile fesâd arasında, böyle bir yakınlık ve ilişki vardır. Fâsıkların ve müfsidlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlarda; tağutî güçlerin iktidar olması ve hizbu’ş-şeytanın hızla gelişmesi kaçınılmazdır.739 O yüzden İslâm’ın gönüllerde ve coğrafyalarda hâkim olması için her çeşit fısktan kaçınmak ve fâsıklara İslâmî tavır alıp salih amellerle iç içe ve salihlerle beraber olmak şartttır.
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıklardır.”740 Kendi nefsinden başlamak üzere gönüllerde, eylemlerde ve çevredeki her çeşit fısk ve fâsığa karşı mücadele edenlere selâm olsun!
736] Buhâri, İtikâf 1
737] Buhâri, Teheccüd 6
738] Müslim, İman 176; S. Kılıç, a.g.e., s. 332 ve devamı
739] Yusuf Kerimoğlu, a.g.e., II/41
740] 5/Mâide, 47
FISK / FÂSIK
- 207 -
Fısk ve Fâsık Konusuyla İlgili Âyetler
A- Fısk ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde): 2/Bakara, 59, 197, 282; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 49, 121, 145; 7/A’râf, 163, 165; 10/Yûnus, 33; 17/İsrâ, 16; 18/Kehf, 50; 29/Ankebût, 34; 32/Secde, 20; 46/Ahkaf, 20; 49/Hucurât, 7, 11.
B- Fâsık Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 37 Yerde): 2/Bakara, 26, 99; 3/Âl-i İmrân, 82, 110; 5/Mâide, 25, 26, 47, 49, 59, 81, 108; 7/A’râf, 102, 145; 9/Tevbe, 8, 24, 53, 67, 80, 84, 96; 21/Enbiyâ, 74; 24/Nûr, 4, 55; 27/Neml, 12; 28/Kasas, 32; 32/Secde, 18; 43/Zuhruf, 54; 46/Ahkaf, 35; 49/Hucurât, 6; 51/Zâriyât, 46; 57/Hadîd, 16, 26, 27; 59/Haşr, 5, 19; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6.
C- Fâsıklar Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
a- Fâsıklar, Antlaşmalarını Bozarlar: Bakara, 27.
b- Fâsıklar, Birlik ve Beraberliği İstemezler: Bakara, 27.
c- Fâsıklar, Fesat (Bozgunculuk) Çıkarırlar: Bakara, 27.
d- Fâsıklar, Kur’an’ı İnkâr Ederler: Bakara, 99.
e- Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeyenler Fâsıktır: Maide, 47.
f- Fâsık Münafıklar: Tevbe, 67, 84; Münafıkun, 6.
g- Fâsıkların Getirdiği Haberi Araştırmak: Hucurat, 6.
h- Fâsıkların Cezası: Secde, 20-21; Hucurat, 11.
i- Fâsıklar Antlaşmalarını Bozarlar: Bakara, 27.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 236
2. Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), F. Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 205-206
3. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 13, s. 37-39; c. 12, 202-205;
4. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s.146, 186-188
5. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 146-150
6. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y.
7. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
8. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 328-333
9. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 269-285
10. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 367-397
11. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 58-63
12. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 211-218
13. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 49-74
14. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 136, 143

FITRAT
- 209 -
Kavram no 51
Nimetler 4
Bk. Nefs; Ruh; İnsan-Nâs
FITRAT
• Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
• Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
• Fıtrat ve Sanat
• Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
• Tefsirlerden İktibaslar
“Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” 741
Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
Fatr Sözcüğü ve Anlam Sahası: ‘Fıtrat’ kelimesinin kökü ‘fatr’dır. ‘Fatr’ sözlükte, uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek anlamlarına gelir. ‘Fıtrat’ buna ‘te’ harfinin ilavesiyle yapılan bir isim masdardır. Sözlükte; yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy gibi mânâları vardır. Aynı kökten gelen ‘iftar’ orucu açmak, ‘infitar’ ise yarılmak, açılmak, fışkırmak demektir ki Kur’an’da bir sûrenin adıdır.
Bu masdarın fâil (özne) ismi olan ‘Fâtır’, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bunun anlamı, yerleri ve gökleri Yaratan demektir. ‘Fâtır’ kelimesi ile yine Yaratan mânâsına gelen ‘Hâlık’ arasında ince bir fark vardır. ‘Fâtır’ sıfatı ‘Hâlık’ sıfatının içindedir ve ilk defa yaratmaya başlayan demektir. Kur’an’da buna şöyle işaret edilmektedir: “….De ki: Sizi ilk defa yaratan, sizi tekrar diriltecektir…”742 Modern ilmin de tespit ettiği gibi yer ve gökler daha önceden duman (gaz bulutu) halinde yaratılmıştı. Allah (c.c.) ‘ol’ emriyle yeri ve göğü birbirinden ayırdı. Gezegenler ve diğer gök cisimleri meydana geldi, yeryüzünde hayat başladı. “O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?”743 Yerin ve diğer gök cisimlerinin ilk hali olan dumanın (gaz bulutunun) yarılıp, içinden gezegenlerin ve yeryüzünde hayatın ortaya çıkartılması ‘fatr’ kelimesiyle ifâde ediliyor.
‘Fatr’ ilkin yaratmaya başlama demektir ki, ‘ibdâ’ (yoktan var etme) fiilinden sonraki aşamadır. Bu bakımdan Kur’an ‘fatr’ fiilini her zaman Allah (c.c.)
741] 30/Rûm, 30
742] 17/İsrâ, 51
743] 21/Enbiyâ, 30
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkında kullanmaktadır. Yaratılan, yokluğun içerisinden çıkartılan ise göklerdir, yerdir, insanlar ve diğer canlılardır.744 ‘Fâtır’ Kur’an’da bir sûrenin ismidir. Allah (c.c.) için ‘Fâtıru’s-semâvâti ve’l-arz / Gökleri ve yeri Yaratan’ denilir.745 Anlaşılan odur ki ‘fatr’ veya ‘fıtrat’ ilk yaratılışı ifâde ettiği gibi, devam eden bir yaratılışı da anlatır. ‘Fatr veya fıtrat’, bir şeyi yoktan ve örneksiz var etmek ve onu, belli bir hedefe doğru açıp ortaya koymak, dal budak saldırmaktır.
Fıtrat Nedir? Bir cisimden başka bir cismin meydana gelmesi, ona ait tohumun yarılıp açılmasından, filizlenip büyümesinden meydana gelir. Gelişen o canlı tekrar tohuma dönüşmekte, tohum tekrar filizlenip aynı cins canlının neslinin devamını sağlamaktadır. Bu sürekli oluşum bir ‘fatr’ olayıdır. Bunu Yaratan da ‘Fâtır’ olan Allah’tır. Evrendeki her ölüm yeni bir oluşumun, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dünyanın ölümü bile âhiret hayatına bir doğuştur. Nitekim Kur’an bu olayı ‘infitar’ (gök yarıldığı zaman) ifâdesiyle anlatıyor. 746
Tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak olan canlının özü ve özetidir. O türe ait bütün özellikleri kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bir şeyin ilk defa yokluktan ortaya çıkışı veya bir maddeden (tohumdan) meydana gelişi bir ‘fatr’dır. Bunun ortaya çıkış biçimi veya taşıdığı özellikler de ‘fıtrat’tır. Her yaratığın ‘fıtrat’ üzere kazandığı özelliklere de onun ‘tabiatı’ denir.
Evren, Allah’ın ‘Fâtır’ sıfatıyla bir ‘fıtrat’ üzere yaratılmış, bu fıtrat üzerinde bir tabiat (bir âdet) kazanmış ve hayatını bu fıtrat çizgisi üzerinde sürdürmektedir. Kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın kendileri için var ettiği ‘fıtrat’ üzerindedirler. Her varlık, kendi tabiatının gereğini yapar, o çizgisinin dışına çıkmaz. Kur’an şöyle buyuruyor: “O halde yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” 747
Bu âyette geçen ‘fıtrat’ın insandaki inanma ve ibâdet etmeye meyli ve kabiliyeti anlamına geldiği söylenmektedir. Buradaki maksat, her kişinin kendine ait özelliği değil, bütün insanların insan olarak yaratılışlarındaki esas ve hepsinde ortak olan genel yaratılıştır. Meselâ, insan bedenine ait bütün organlar ve organların görevleri bir fıtrattır. Gözün iyi görmemesi, kulağın iyi duymaması sonradan gelen bir ârızadır. Fıtrat’ta esas olan bütün insanlardaki bu gibi özelliklerin genel olarak bulunmasıdır. Bunun gibi Allah (c.c.) bütün insanları kendine inanma ve ibâdet etme, verdiği nimetlere şükretme kabiliyetinde ve bunlara meyilli olarak yaratmıştır. Kalbin görevi bütün organlara hâkim olarak, onları Allah’ın emrine tabi kılmasıdır. Bu da bir ‘fıtrat’tır.
Fıtratın İşleyişi: İnsan ve ona ait organlar fıtrat üzere kaldıkları sürece, Allah’a teslim olurlar. Eğer onlara dış etkenler tesir etmezse, onların fıtratında âlemlerin Rabbine teslimiyet vardır. Bu bakımdan İslâm fıtratın dinidir. İslâm, fıtrat olarak Allah’a teslim olma kabiliyetinde yaratılan organların bu teslimiyetlerini sağlar. Ancak, hayatına İslâm’ın hâkim olmadığı kimseler şeytanın saptırmasıyla bu kabiliyetlerini ters yönde kullanırlar.
744] 43/Zuhruf, 27; 21/Enbiyâ, 56; 20/Tâhâ, 72
745] 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 14; 12/Yûsuf, 101; 14/İbrahim, 10. vd.
746] 82/İnfitâr, 1-4
747] 30/Rûm, 30
FITRAT
- 211 -
İslâm’a göre, inanmanın ve ibâdet etmenin iki kaynağı vardır. Bunun birincisi insandaki bu fıtrat’tır. İnsanın yaratılışı, tabiatı (doğası) Allah’ın dini İslâm’ı kabul etmeye, onu uygulamaya, Allah’ın emirlerine uymaya; kısaca yalnızca Allah’a ibâdet etmeye uygundur. Allah (c.c.) insanın aslını böyle temiz ve saf kılmıştır. İnanmanın ikinci kaynağı, insanın kendi çabasıyla ve iradesiyle inanması, İslâm’ı hayat nizamı olarak seçmesi, ya da kendi arzusuyla ibâdet ederek sevap kazanmasıdır (kesb-kazanç). Allah (c.c.), fıtrat’a zıt özelliklerin ve anlayışların bulunduğu yerlerde elçileri aracılığıyla Din gönderir ve insanları öz fıtratlarına uygun davranmaya çağırır. İnsanın kendi fıtrat’ına uygun olarak Allah’ı bir bilip O’na kulluk etmesi de ‘hanif’liktir.
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudî, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 748
Bütün insanlar saf, temiz, İslâm’a meyilli bir şekilde yaratılırlar. Ancak onu eğitim, çevre ve dış etkenler değiştirir, fıtrattan uzaklaştırır, ya da fıtrata uymayan davranışları yapmasına sebep olur. İnsanı itaat etmeye de isyan etmeye kabiliyetli yaratan Rabbimiz, ona Hakk’a uyacak, Hakk olan şeyleri tercih edebilecek kabiliyetleri de vermiştir. Fıtrattan ayrılmayan, bozulmayan kimse Allah’ın âyetlerine kulak verir, gereğini yapar. Çünkü yapısında bu maya, bu özellik bulunmaktadır. Şeytan ve fıtrata aykırı dış faktörler insanı bu durumdan uzaklaştırırlar.
İslâm, insanı asıl fıtratına dâvet eden, fıtratının gereğini yapmasını sağlayan İlâhî dindir. Mü’minler, insanların hayra ve imana eğiliminin önündeki engelleri kaldırmakla, insanları fıtratlarıyla yüz yüze getirmekle yükümlüdürler. Kendi fıtratlarını yeterince tanıyanlar, Allah’ı bırakıp başka tanrılara tapınmazlar. İslâm’da cihad ibâdeti insanları bu fıtratla yüz yüze getirme çabasıdır.
İnsanlar; güzel, doğru, Hakk’a uygun, adâletli, isâbetli iş yapıyorlarsa, merhametli, şefkatli ve iyiliksever iseler, hatalarından dolayı pişman oluyorlarsa, insanları, hayvanları, tabiatı, çocuklarını, düşkünleri seviyorlarsa, ana-babalarına ve başkalarına iyilikte bulunuyorlarsa; fıtratlarının gereğini yapıyorlar demektir. Kötü, çirkin, yanlış iş yapanlar, zâlim ve merhametsiz olanlar, günaha düşenler ve isyan edenler, inançsız olanlar veya yalancı tanrılara ibâdet edenler temiz fıtratlarından uzaklaşanlardır.
Allah (c.c.) insanları kendi fıtratlarına uygun davranmaya dâvet ediyor. Bu fıtrat da Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’a inanıp ona uygun yaşamaktır. İslâm, insanların temiz fıtratlarına uygun hareket etmelerini istiyor. Bu bakımdan ‘fıtrat’a müdâhale; örneğin, vücudun şeklini değiştirmeyi, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemesini, canlı türlerine onları bozmak üzere el atmayı hoş görmemektedir. Kısaca fıtrat, Fâtır olan Allah’ın insanlara ve varlıklara yoktan var ederek verdiği kabiliyet, onlara ait programdır. Allah’ı tanıma ve O’na ibâdet etme eğilimi, ruh temizliği, olumlu yetenekler ve benzeri şeylerdir.
748] Buhârî, Cenaiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22, hadis no: 265; Ebû Dâvud, Sünnet 18, hadis no: 4714; Tirmizî, Kader 5, hadis no: 2138; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/233, 435
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsana düşen bu temiz fıtratı tanımak ve ona uygun davranmaktır. 749
Fıtrat; Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah demektir. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi mânâlara da gelir. Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.750 Fıtrat; ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Yani herhangi bir şeyin bir maddeden veya ilk yaratılıştaki gibi yokluktan ilk icadı ve ilk çıkışına fatr, bunun ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat denir. Yaratığın fıtrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilmiştir. Kâinatın Allah’ın fıtratı üzere işleyişi İslâmî dilde âdetullah, sünnetullah, fıtratullah ifâdeleriyle isimlendirilmektedir. 751
Fıtratın geniş anlamları Kur’an-ı Kerîm’de şu âyetlerde açıklanmaktadır:
“Sen Hakka yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılışta (Fıtratallah) verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.” 752
“Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir.’’ 753
“Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın.” 754
“Nefse ve onu şekillendirene... Ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır. Semûd, azgınlığından yalanladı... Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti.” 755
“Biz ona hayır ve şer olmak üzere iki yol gösterdik.” 756
“Biz ona yolu gösterdik, ya şükredici veya nankör olur.” 757
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir.” 758
“Kendini tezkiye edip temizleyen kurtuluşa, mutluluğa ermiştir.’’ 759
“O (adamın) tezkiye olmamasından sana ne?” 760
“De ki: Herkes yaratılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.” 761
749] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 203-206
750] İbn Manzur, Lisânü'l-Arab, Beyrut, (t.y.), V, 55
751] Râgıp el-İsfahânî, el-Müfredât, 38 vd.; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1889 vd.; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, 198 vd
752] 30/Rûm, 30
753] 16/Nahl, 78
754] 35/Fâtır, 43; Ayrıca bk. 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23
755] 91/Şems, 7-14
756] 90/Beled, 10
757] 76/İnsân, 3
758] 20/Tâhâ, 50
759] 87/A'lâ, 14
760] 80/Abese, 7
761] 17/İsrâ, 84
FITRAT
- 213 -
“Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?” 762
“Öncekilere uygulanan yasayı görmezler mi? Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.” 763
“Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer.” 764
“De ki: Yeryüzünde gezin ve bakın, yaratılış nasıl başlamış?” 765
“Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.” 766
“Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez.” 767
Kur’ân-ı Kerîm’deki bu âyetler, birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu hadisleri bu anlamı apaçık bir şekilde genişletmektedir:
“Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin.” 768
“Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hırıstiyan; yahûdi, mecûsî yapar. Eğer ana-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 769
“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak.” 770
‘’Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz ‘Lâ ilâhe illâllah’ olsun.” 771
“İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et.” 772
“Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar fetvâ veren müftîler hilâfına fetvâ verseler de.” 773
“Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene (sıkıntı ve huzursuzluk vermeyen şeye) geç.” 774
“Kötülük, insanın içine sıkıntı veren şeydir.” 775
“Müftîler sana fetvâ verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış.” 776
762] 51/Zâriyât, 21
763] 35/Fâtır, 43
764] 28/Kasâs, 68
765] 29/Ankebût, 20
766] 23/Mü'minûn, 14
767] 13/Ra'd, 11
768] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 251-252
769] Buhâri, Cenâiz 79; Müslîm, Kader 22-25; İman 264; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 233, 435
770] Buhâri, Libas 51, 63, 64; Müslim, Tahâret, 49; Ebû Dâvûd, Teraccül 16; Tirmizî, Edeb 14
771] Abdurrezzak San’ânî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334
772] İbn Hibban; Hakîm
773] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
774] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, Taberânî
775] Müslim, Birr 14
776] Dârimî, Buyû’ 2
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ameller niyete göredir.” 777
“Rabbim buyuruyor ki: Ben bütün insanları Hanîf (sâlim fıtrat, tevhid) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 778
Bütün bu açıklamalar fıtratın anlamını belirlemektedir: Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar Haniflik (tevhid) üzere yaratılmakta, sonra şeytan ve nefis onları bozmaktadır. Allah insanın nefsini takvâ ve fücurla yoğurarak yaratmış, şeytanın hilelerine karşı yine de kullarını kurtarmak için peygamberler aracılığıyla onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Allah’ın yaratılış kanunu kevnî ve şer’î şekillerde değişmeyen bir yasadır. İnsanı yaratan Allah onda iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah’ın âyetlerini de akıl veya kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek İslâm dininin görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı şeytan ve grubu -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, âile, toplum düzeni- saptırır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt, bir tebliğdir, dileyen inanır, kurtulur; dileyen batağa sapar.
İslâm ümmeti insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları en yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın günah ve şirk bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanların İlâhî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması için İlâhî, kutsal bir nur yani İslâm’ın rehberliği şarttır.
İnsanlar fert olarak nefislerinde olanı gözlerlerse veya kâinattaki her çeşit, sayısız nimetleri aklederlerse veya geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alırlarsa hakikati idrâk edebilirler. Her insan, nefsine ve topluma karşı yaptıklarında bir kötülük oluştuğunun farkındaysa vicdan azâbı duyabiliyorsa onda bozulmamış bir ahlâkî yapı vardır. Kur’an ve Sünnet “en güzel ahlâk”ı tamamlamıştır, artık geçerli olan İslâm’ın ahlâkıdır.
Bütün yaratılmış varlıklar bu kâinatta Allah’ın değişmeyen yasasına, sünnetullaha göre yaşamaktadırlar. İnsan yeryüzünde halife olarak yaratılmış ve emâneti yerine getirmekle sorumlu tutulmuştur: Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye yaratılışta sorguladığı insan, Rabbine şu sözü vermişti: “Evet, şâhidiz.”779 Allah insanı yaratmış, ona düzen ve ölçülü bir biçim vermiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, doğruyu ve yanlışı göstermiş, insan da ya şükreder yahut inkâr eder halde temkin edilmiştir. Bundan sonra dünya hayatında kendini arıtan, yüzünü hanif olarak Allah’a çeviren, kendisini fatr edene ibâdet eden kurtulacaktır. 780
777] Buhâri, Itk 6
778] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 162
779] 7/A'râf, 132
780] bk. 76/İnsân, 3; 95/Tîn, 4; 50/Beled, 10; 4/Nisâ, 28; 17/İsrâ, 51; 67/Mülk, 3; 82/İnfitâr, 7-8
FITRAT
- 215 -
Yine Kur’ân-ı Kerîm’deki kutsal bilgilendirme yolu, insanı âfâk ve enfüsteki âyetleri düşünmeye, akletmeye çağırdığı gibi, insanın en çok acz içindeyken, meselâ denizde bir gemide yol alırken âniden gelen bir fırtınada deniz ortasında acz içinde kalınca, bütün yalanlama, fitne ve fücûru, ortak koştuklarını unutan insan, hemen Allah’a duâ etmektedir. Bu, insanın fıtraten Allah’ın bilincinde olduğuna bir delildir. Bu mânevî hak duygusu her ferdde mevcuttur ve insanı yoldan çıkaran, işlediklerini süslü göstererek onu âsi yapan şeytandır. 781
Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona “lâ ilâhe illâllah” öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eğitilmezse âilesi onu yahudi, hıristiyan, Mecusi, müşrik tarzda eğitir ve buna göre onda bir kişilik yapısı gelişir. Hâlbuki Allah: “Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”782 buyurmaktadır. Buna göre bütün insanlar Allah’a inanmak ve ona kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah’ın öğütlerinden yüz çevirip O’ndan bağımsız davranmak, âyetleri yalanlamak fıtrata aykırı düşmek olacağı gibi, bu sebeple Allah’ın azabına da müstahak olunur. Çünkü fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtrata uygun doğan hayvan yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe’de Allah’a ortak koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy indirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sürerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu. Hiç kimse Allah’ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştirmeye kalkanların azapla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı.
İslâm’a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. İslâm’dan başka, gelmiş geçmiş hiçbir din ve ideoloji bunu sağlayamamıştır. Üstelik laik çağdaş düşünce sistemleri, vahye karşı çıkmak ve laikliği savunmakla, insan fıtratına ters düşecek şekilde insanın kurtuluşunu din dışı bir yolda göstermek istemişlerdir. Ancak insanın fıtratı her şeye rağmen, her türlü muhteşem teknik gelişmelere, maddî ilerlemelere rağmen tabiatı gereği gerçek mutluluğu bulamamakta, büyük bir mânevî boşluğa düşmektedir. Bu boşluk, Allah’ın sınırlarını aşmak ve nefsine zulmetmektir.783 Bu boşluğu çeşitli dinler doldurmak istemekte ancak hepsi de fıtrata aykırı muharref ve ilkel teklifler getirdikleri için insanlar İslâm’dan başka kurtuluş olmadığını anlamaktadırlar. Çünkü: “Kalpler ancak Allah’ı zikredip anmakla huzur bulur.” 784
Fıtrat kavramının daha geniş açıklamasına geçmeden önce, ilgili bazı âyetleri vermek herhalde daha yararlı olacaktır:
“Ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri fatr eden’e çevirdim.” 785
781] Münâvî, Feyzu'l-Kadir, Beyrut 1972, V, 34; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1978, VI, 3822
782] 30/Rûm, 30
783] 65/Talâk, 1
784] 13/Ra'd, 28; M. Emin Ay, Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 188-190
785] 6/En’âm, 79
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bizi kim döndürür?’ diyecekler; ‘ilk kez sizi fatr eden’ de.” 786
“Bana ne oluyor ki, beni fatr eden’e ibâdet etmeyeyim ve O’na dönersiniz.” 787
“Hayır, dedi, Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir ki, onları fatr etti.” 788
“Allah’ın fıtratı ki, insanları onun üzerinde fatr etti; Allah’ın yaratmasında değiştirme yoktur.” 789
“Çevir bakışını, hiç fütur görür müsün?” 790
“Gökler nerdeyse üstlerinden tefattur edecek.” 791
“Gök infitar ettiği zaman.” 792
Fıtrat kelimesinin ortaya koyduğu gerçek, göklerin ve yerin yaratılmadan önce bir bütün halinde bulundukları ve sonradan yarıldıklarıdır 793. Nasıl insan şu anda göğe baktığında hiç bir yarık görmezse, göklerle yer de başlangıçta, şimdiki gök gibi değil ama durumunu Allah’ın bildiği yarıksız, çatlaksız bir bütün halindeydi. Zifiri karanlık bir gecede bir ışık görünüverdiği, bir elektrik düğmesi çevriliverdiği zaman karanlık hemen o noktada yarılır. Yine, aynı şekilde, fecrden akşama kadar kurallarına bağlı kalınarak tutulan bir oruç, kurallarından biri çiğneniverdiğinde, sözgelimi ağza bir lokma yemek, ya da bir yudum su alındığında hemen yarılır, açılır, bütünlüğü gider. İşte bunun gibi, göklerle yer de böyle bir bütünlük, kesiflik, hattâ karanlık haldeydi. Allah kâinatı yaratmak, yani, bu kesif bütünlüğü ve bir aradalığı açmak istedi; yaratılışı takdir etti ki, bu halkın/yaratmanın başlangıcıdır ve halk kavramının anlamının içindedir. Bu dileyiş üzerine, ‘ol’ emriyle bütün ve kesif haldeki yaratılışın içinde ışıkla bir delik açtı, bir yarıklık meydana getirdi. Bunu ise, önünde hiç bir model olmadan, hiç bir örneğe dayanmadan yaptı (bed’a). İşte, bu ilk yarma, açma olayı fatr, açma veya yarma biçimi ise fıtrattır. Demek ki, fatr yaratılışta dileme ve takdirden sonraki ikinci aşamadır. (Burada yeniden hatırlatmalıyız ki, aşama ve birine -ikinci olma bize göredir, Allah’a göre değildir.) Fatr ve fıtrat bu ilk yaratılışı içine aldığı gibi, devam edegelen her yaratılışı da içine alır. Bir maddeden bir cismin meydana gelmesi de böyle bir yarma ile başlar; tohum ve çekirdeklerin toprak altında yarılıp, cücükleyerek ilk filizlerini vermeğe başlaması da fatr ve fıtrat olayıdır. Tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak bitkinin özü ve özetidir, tüm özelliklerini kendinde barındırmaktadır. Bitki bir fatr olayıyla tohumundan veya çekirdeğinden çıkmaya başlar; sonunda yine çekirdeğine veya tohumuna dönüşür. İşte, herhangi bir şeyin ister bir maddeden olsun ister ilk yaratılış olayındaki gibi, kâinatın maddesi olan ‘yokluk’tan olsun, ilk icadına ve ortaya çıkışına fatr, ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat, yaratığın fıtrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilir. 794 Demek oluyor
786] 17/İsrâ, 51
787] 36/Yâsin, 22
788] 21/Enbiyâ, 56
789] 30/Rûm, 30
790] 72/Mülk, 3
791] 42/Şûrâ, 5
792] 82/İnfitâr, 1
793] bk. 21/Enbiyâ, 30
794] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, III/1889-1890
FITRAT
- 217 -
ki, kâinat Allah’ın fatrıyla aldığı fıtratı üzerinde işleye işleye tabiatını kazanmış, yani fıtrat üzerinde bir âdet edinmiştir; bu yüzden, İslâmî terminolojide ‘tabiat kanunları’ diye bir deyim söz konusu değildir; bunun yerine ‘âdetullah’ vardır.
Bütün varlıklar fıtratları doğrultusunda yürürler. İnsanlar da, insan olmak açısından Allah’ın fatr ile kendilerine verdiği fıtrat üzerindedirler. Sözgelimi, iki göz, iki kulak, iki ayak, bir baş, saç, burun sahibi olmak fifrattandır. Eğer varsa doğuştan gelen bazı eksiklik, fazlalık veya sakatlıklar, ana karnında kazanılan veya anne-babadan gelen birtakım özelliklerdir, yoksa fıtrattan değildirler. Bunun gibi, insan bedenindeki her organın da fıtrî bir fonksiyonu vardır; göz görecek, kulak işitecek, ayak yürüyecek, el tutacaktır. Bu organlarda sonradan ortaya çıkan bozukluklar ve hastalıklar yine fıtrî değil, İslâmî terminolojide kesbîdir, yani, kazanılmıştır. Allah insanda âzâların yöneticisi, bilginin ve hayrın merkezi olarak kalbi varetmiştir ki, kalp de ruhun emrindedir. Kalbin tüm organlara Allah’ın isteği doğrultusunda hâkim olması da fıtrattandır. Nitekim, bir hadis-i şerifte, “Her doğan fıtrat üzere doğar; ama anne-babası onu hırıstiyan, yahudi veya mecusi yapar; bir hayvan da derli toplu bir hayvan yavrular; hiç burnu, kulağı kesik doğmuş bir yavru görür müsünüz?” 795 buyrulmuştur. Tıpkı bunun gibi, insandaki organların da fıtrî görevleri vardır. Bu organlar, insan fıtratı üzerinde kaldığı sürece, kaçınılmaz biçimde, tıpkı kâinattaki varlıklar gibi Allah’a tam bir itaat içinde olur. Bu bakımdan, İslâm fıtratın dinidir; doğuşundan itibaren insanı kötülüğe çeken dış etkenler olmazsa, insanın İslâm’dan uzaklaşması mümkün değildir; ama dış etkenlerin İslâm’ın tersi yönde olduğu bir toplumda, İblis bu etkenleri kullanır. İslâm’da otoritenin görevi bu etkenleri İslâmîleştirmektir; kadınların örtünme nedenlerinden birini de, tüm diğer İslâmî yasaklarda olduğu gibi burada aramalıdır.
İşte, dinin iki kaynağı vardır: Biri, öncelikle fıtrattır ki, Allah’ın dinidir. İkincisi de kesb’dir. Fıtrat bütünüyle İlâhî, kesb ise bütünüyle insanîdir; yani, insan iradesini dilediği yönde kullanmakla ya günah kazanır, ya da sevap kazanır. Allah, İslâm dışı bir ortamda veya fıtrata zıt özelliklerin şu veya bu derecede bulunduğu bir ortamda insanların sevap kazanmaları için Dini’ni gönderir; yani hükümler kor, bazı şeyleri emreder, bazı şeyleri de yasaklar. İnsanlar bu hükümleri yerine getirmeli, emirleri tutup yasaklardan kaçınmalıdırlar; bu da hanifiliktir; fıtrat üzere olmadır. İnsanlar hanif olmalı, fıtrat üzerinde bulunmalı, eğri yollarda değil, Allah’ın doğru yolunda gitmeli ve yaratılışı değiştirmemelidirler. Yani, Allah’ın fıtratını bozmamalı, kadını erkekleştirip erkeği kadınlaştırmamalı, fıtratın aksi kurallar koymaya kalkışmamalıdırlar. İşte bu, dosdoğru, sağlam dindir; insanın mutluluk ve kurtuluşunu garanti eden dindir:
“Yüzünü hanîf olarak din üzerinde tut; üzerinde insanları fatr ettiği Allah’ın fıtratıdır bu. Allah’ın yaratması (‘halk’ı) değiştirilemez; budur sağlam, doğru din, ama insanların çoğu bilmez.” 796 Allah’ın fıtratı insan dışında tüm kâinatta hâkimdir; bu bakımdan, göklerde fıtrata aykırı bir fatr, yani yarık görülmez. Allah başta insanları nasıl fatr ettiyse, onları yine öyle öldürdükten sonra diriltecektir. Kıyâmet ve Haşr meydana gelecektir, çünkü bu fıtratta, yaratılıştaki fıtratta vardır. Allah böyle fatr etmiştir, bu bakımdan kaçınılmazdır, Kıyamet günü geldiği zaman, şu anda
795] Elmalılı, a.g.e., VI/3824
796] 30/Rûm, 30
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiç bir fatr /yarık taşımayan gök birden infitar edecek, yani yarılacaktır, bu da onun fıtratındadır. 797
“Fatr” kökünden türemiş bir kelime olan fıtrat, “ilk yaratılış” anlamını ifâde etmektedir. İlk yaratılış mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması demek olduğuna göre, bu yarılmanın sonucunda ortaya çıkan ilk varlık hali fıtrat demektir. Böylece fıtrat, yaratılışın aldığı ilk şekli, henüz dış tesirlerle etkilenmemiş ve başkalaşıma uğramamış olan varoluşun ilk saf halini ifâde etmektedir.
Fıtratı bir terim olarak; insanın doğuştan sahip olduğu Allah’a inanma, bağlanma ve O’na ibâdet etme duygusu ve eğilimi şeklinde tarif etmek mümkündür.798 İbn Manzûr bu terimi, çocuğun ana rahminde mutluluk ya da şekavet (mutsuzluk) durumunda yaratıldığı tabiî bünye; aynı zamanda tevhîdî yani Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in nübüvvetini ifâde eden şehâdet hakikati olarak tanımlamaktadır.”799 Buna göre denilebilir ki fıtrat, kişinin doğuştan getirdiği bir özelliktir ve insanın inancı, değer yargısı, hayata bakış açısı ve dünya görüşü üzerinde etkisi bulunmaktadır. Böyle olduğu içindir ki fıtratı, kişinin aklı, davranışları ve dış dünyanın kurumlarından ayrı olarak düşünmek mümkün görülmemiştir.800 Bu hakikati Kur’ân-ı Kerîm: “Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki o, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”801 tarzında dile getirirken, Allah Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onu ana-babası yahudi, hıristiyan ya da mecusi yapar.”802 diyerek insanın temiz, her türlü yanlış inanç ve düşünceden uzak, iyilik duygularıyla bezenmiş bir fıtratla dünyaya geldiğini, ancak toplumsallaşma sürecinde âilesi tarafından başka bir inancın takipçisi haline getirildiğini ifâde etmiştir. Bu nedenledir ki, İslâm (âlimlerinin çoğunluğu), bulûğ çağına ermeden ölen her çocuğun cennete gireceğini kabul etmektedir.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in fıtratla ilgili sözünde, her insanın tek olan Allah’a bağlanmaya ve O’na ibâdet etmeye doğuştan temayüllü olduğu fikri yer almaktadır. Söz konusu hadiste ifâdesini bulan bir başka husus da, fıtratın davranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi olmakla birlikte, bunun zorlayıcı olmamasıdır.803 Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün peygamberlerin aslî görevleri de, insanın doğuştan sahip olduğu bu “inanma” yeteneğini birtakım olumsuzluklardan korumak ve İlâhî irâde istikâmetinde gelişmesini sağlamaktır. İşte insanlığın, fıtratın gereklerini yerine getirmesini ve aslî yeteneğini kaybetmemesini hedeflfl eyen bu İlâhî sistem de tevhidî bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu, bir anlamda insanı müslüman yapan ve onu Allah’a olan aslî inancıyla barıştıran şehâdetin teyidini oluşturmaktadır. 804
797] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, s. 198-202
798] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, s. 66
799] İbn Manzûr, Lisânu 'l-Arab, Fatr maddesi
800] Yâsin Muhammed, "Fıtrat ve İslâm Psikolojisi", İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, sayı, 2, İstanbul 1995, s. 44
801] 30/Rûm, 30
802] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Kader 3; Müslim, Kader 25; Ebû Davûd, Sünnet 17; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 315, VI, 347
803] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 125
804] Yâsin Muhammed, Fıtrat, s. 45
FITRAT
- 219 -
Şurası da bir gerçek ki, fıtrat-ı selimeye sahip olan her insanın önünde bir benlik (nefis) engeli bulunmaktadır. Bu benlik, Allah’a inancı olumsuz yönde etkileyen, “nefs-i emmâre” yani kötülüğü emredici kuvvetli bir meyildir.805 Bu meyil, “kuvve-i gadabiyye” ve “kuvve-i şeheviyye” nin oluşturduğu behîmî bir kuvvettir. Kur’ân sözünü ettiğimiz bu kuvvet ile akıl, idrâk ve irâdenin meydana getirdiği melekûtî kuvveti, bir anlamda fıtratı birbirinin zıddı iki yol olarak takdim etmektedir: “Biz ona (insana) iki yolu gösterdik” 806; “Biz ona (insana) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.”807 Buna göre İnsan fıtratına aykırı hareket edip nefsinin hevâsına uyarsa küfür yoluna, fıtratına uygun davranarak vahyin ışığında yürürse şükür yoluna girmiş olur. İnsanın kendi fıtratına uygun bir yola tâbi olması da, onun akıl ve irâde gücünü müsbet yönde ve halife olma potansiyelini amacına uygun bir tarzda kullandığı anlamına gelmektedir. Aksi yöndeki hareketi ise, insanlığa bağışlanan gücü ve imtiyazı kendi bencil menfaati için harcaması demektir.
Burada şu hususa da işaret etmek gerekir ki, kişi hayatı boyunca ne yaparsa yapsın, ister fıtratın gereğini yerine getirsin, ister getirmesin; varlığının özü olan mânevî tabiatından asla kaçamaz. Zâhiren putlara, bir başkasına veya herhangi bir sisteme tapar gibi görünse de, o kimse esasen yalnızca Allah’ın yerine geçirecek bir varlık bulmuş demektir. Bu, bir anlamda kişinin aslî tabiatını yüzeysel bir boyutta göstermesinden başka bir şey değildir. Çünkü insanlığın aslî karakteri, varlık öncesi konumunda onunla Allah arasında yapılmış olan bir antlaşma ile tasdik edilmiştir.808 Bu tasdik, “Kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini (mikro zerreler halinde) aldı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (onlar da) ‘Evet (buna) şâhid olduk’ dediler.”809 mealindeki âyette net bir şekilde ifâdesini bulmuştur. Buna göre Yüce Allah insanlara Rubûbiyyetinin ve vahdaniyyetinin delillerini göstermiş, onların akıl ve basiretleri de, kendi fıtratlarına hak ile bâtılı ayırt edecek kabiliyetin yerleştirilmiş olduğuna şahitlik etmişlerdir. 810
Sonuç olarak şunu söyleyelim ki, İslâm inancına göre her insan müsbet yönde bir bağlanma güdüsüne sahip olarak dünyaya gelmektedir. İnsanda mevcut olan bu hissî ve biyolojik güdüler, tabiatları itibarıyla kötü olmamakla birlikte kötü dürtülere açıktırlar. Bundan dolayı nefsin, kötü arzulardan, hevâ ve heveslerden korunması ve mânevî olarak yüksek seviyelere ulaşması için İlâhî kanunlara uygun olarak kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde fıtrata aykırı hareket kaçınılmaz olacak ve bunun neticesinde de menfi yönde bir bağlanma ortaya çıkacaktır. 811
Fıtrat kavramına bağlı olarak, rüşd çağına erişmeden ölen çocukların âhiretteki durumu hakkında da değişik görüşler ileri sürülmüştür, a) Çocuk yaşta ölenlerin tamamının âhiretteki durumu Allah’ın dilemesine bağlıdır; çünkü eğer yaşasalardı ne yapacaklarını ancak Allah bilir, b) Mü’minlerin çocukları
805] 12/Yûsuf, 53
806] 90/Beled, 10
807] 76/İnsân, 3
808] Yâsin Muhammed, Fıtrat, s. 46
809] 7/A'râf, 172
810] Zemahşerî, Keşşaf, II, 176; Nesefî, Medârik, II, 85
811] Muhsin Demirci, Kur’an’ın Temel Konuları, İFAV Yayınları, 131-134
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cennete girer, kâfirlerin çocuklarının durumu ise Allah’ın dilemesine bağlıdır, c) Mü’minlerin çocukları cennete, kâfirlerin çocukları cehenneme gider, d) Bütün çocuklar cennetliktir, e) Kâfirlerin çocukları cennet ehlinin hizmetçisi yapılır, f) Kâfirlerin çocuklan imtihandan geçirildikten sonra cennete veya cehenneme girerler. İbn Abdülber çoğunluğun ikinci görüşü benimsediğini kaydeder.812 Fıtrat kelimesini “İslâm” veya “hakkı kabule yatkınlık, selâmet ve istikamet” mânâsında anlayanlar, genellikle müslümanların çocuklan gibi kâfirlerin çocuklarının da cennete gireceğini söylerler. Ayrıca bu âlimler diğer bazı deliller yanında, fıtrat hadisinin bir rivâyetinde yer alan ve müslümanların çocukları gibi müşriklerin çocuklarının da fıtrat üzere doğduğunu belirten ifâdeyi 813 kendi görüşlerine delil gösterirler.
Müslümanların rüşd çağına ulaşmamış çocuklarına miras, mülkiyet, cenâze namazı gibi konularda büyüklere uygulanan hükümler uygulanır. Gayri müslim çocuklarının tâbi tutulacağı hükümler tartışmalı olmakla birlikte âlimlerin büyük çoğunluğu dünyevî konularda bunları anne ve babalarının dinlerinden kabul etmiş ve savaş sırasında hayatlarının korunması dışında, haklarında gayri müslimler için belirlenmiş hükümlerin uygulanması gerektiğini söylemiştir; tarihteki uygulama da bu yönde olmuştur.
Fıtrat, insanın hem ruhî hem de fizikî bakımdan yaratılıştan sahip bulunduğu temel özelliklerini ifâde ettiğinden, estetik maksatlarla vücudun bazı bölümleri veya organları üzerinde yapılan, aslî yapıyı değiştirecek nitelikteki müdahaleler fıtrat bozmaya yönelik davranışlar olarak kabul edilmiş, İslâm âlimleri konuyla ilgili hadisleri de gözönüne alıp bu tür müdahaleleri şer’î bakımdan sakıncalı görmüşlerdir. Ancak hangi ameliyelerin fıtrata müdahale sayılacağı ve bunların hükümlerinin neler olduğu hususunda çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. 814
İçinde fıtrat kelimesinin yer aldığı diğer bazı hadisler de vardır ki bunlara farklı mânalar verilmiştir. Bu hadislerde beş veya on şeyin fıtrat (veya fıtrattan) sayıldığı bildirilmektedir. Bunlar sünnet olmak, etek tıraşı olmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını gidermek, bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, buruna su çekmek, parmak aralarını yıkamak, taharetlenmek gibi daha çok dış görünüşle ve temizlikle ilgili hususlardır. 815 Bu hadislerde geçen fıtrat kelimesine genellikle “âdet ve sünnet” anlamı verilmiştir. İbnü’l-Esîr bu kısa tarifi, “geçmiş peygamberlerin ve şeriatların üzerinde ittifak ettikleri, müslümanların yapmaları gereken dinî esaslar” şeklinde açıklar. 816
Fıtrat: İnanan Bir Varlık Oluşun Dînî Karşılığı
İslâm literatüründe insanda yaratılıştan gelen bir inanma istidadını ifâde etmek için kullanılan ortak kavram “fıtrat” kelimesidir. İslâm âlimlerinin değerlendirmesine göre fıtrat, insanın inanan bir varlık oluşundan başlayarak daha geniş anlamlar taşıyan bir kavramdır.
Fıtrat ayrıca din ve millet mânasını da ihtiva eder. Meselâ “on şey
812] et-Temhîd, XVIII, 96-97
813] Buhârî, Cenâ'iz 92, 93; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/9
814] M. Osman Şübeyr, IV/9, s. 161-221
815] Buhârî, Libâs, 51, 63, 64; İsti'zân 51; Müslim, Tahâret 49-51, 56; Salât 9
816] en-Nihâye, III, 457; Hayati Hökelekli, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 47-48
FITRAT
- 221 -
fıtrattandır şeklinde başlayarak; bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, dişleri misvaklamak, buruna su çekmek gibi fiilleri sayıp bunların fıtrattan olduğunu belirten rivâyetlerde817 fıtratın İslâm anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kullanımda fıtratın “peygamberlerin sünneti” anlamını taşıdığı görüşünde olanlar da mevcuttur.
İslâm âlimleri, insanda fıtrat adını verdikleri yaradılıştan gelen özel bir yapının var olduğu fikrinde birleşmekle beraber, bu temel anlama ilâveten fıtrata başka mânalar yüklemekte ve bu açıdan birbirlerinden farklı görüşler ileri sürmektedirler. 818
Fıtratın ne olduğu hakkında sahip olunan düşüncelerde genelde üç ana delile dayanılmıştır. Bunlar Kur’ân-ı Kerim’de Rûm Sûresi, 30. âyeti ile A’râf Sûresi’nde bütün insanların Allah’ı Rab olarak kabul ettiklerine dair alınan sözü zikreden mîsâk âyeti 819 ve meşhur fıtrat hadisi. Hz. Peygamber’e izafe edilen rivâyete göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Daha sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan, veya mecûsî yapar. Tıpkı hayvanın yavrusunu sapa sağlam, organları yerli yerinde doğurması gibi. Siz onda bir eksiklik görüyor musunuz?” Sonra Ebû Hüreyre (ö. 58/678) şu mealdeki âyeti okumuştur: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur.” 820 Bunun yanında bütün insanların hanîf olarak yaratıldığı, daha sonra şeytanların onları dinlerinden çevirdiğini bildiren hadis 821 bu tartışmalarda zikredilir.
Fıtratın Farklı Yorumları
Birbiriyle aynı veya benzer delillerden hareket etmelerine rağmen İslâm âlimleri arasında “fıtratın ne olduğu?” sorusu farklı şekillerde cevaplanmıştır. Verilen cevapları beş kategori altında incelemek mümkündür.
1. Selefî âlimlerinin çoğunlukla benimsediği anlayışa göre fıtrat, İslâm anlamına gelmektedir. 822
Mu’tezile ve Eş’arîler de bu görüşe iştirak etmişlerdir.823 Bu durumda her çocuğun fıtrat üzere yaratılması, İslâm üzere yaratılması demektir.824 Bu anlayışa göre aslî ve fıtrî din İslâm olup, zamanla, hadisin de bildirdiği gibi, ebeveynin tesiri ve çevrenin etkisiyle farklı dinleri benimseme, fıtrattan sapmadır. Fıtratı İslâm olarak açıklayanlar yukarıdaki delillerle birlikte insanların başlangıçta tek bir ümmetken sonradan kendilerine peygamberler gönderildiğini bildiren nassı 825 da delil olarak kullanırlar. Fıtratı İslâm olarak tanımlayanlar gayri müslimlerin çocuklarını da müslüman olarak kabul etmişlerdir.
817] Müslim, Tahâret 56; Tirmizî, Edeb 14; Ebû Dâvûd, Tahâret 29; Ahmed bin Hanbel, VI, 137; İbn Mâce, Tahâret 8; Nesâî, Ziynet 1
818] krş. Murtaza Mutahhari, Fıtrat Üzerine, s. 136
819] 7/A’râf, 172
820] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 6; Ahmed bin Hanbel, II, 275, 393, 410
821] Müslim, Cennet 16; Ahmed bin Hanbel, IV, 162-163
822] İbn Abdülber, et-Temhîd, XVIII, 72; İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-Resâil, s. 317; Tehânevî, Keşşaf, "Fıtrat" md.
823] Mâtürîdî, Risâle fi'l-Akaid, s. 19
824] Sübkî, Küllü mevlûdin, s. 19
825] 2/Bakara, 213
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. Bir kısım âlimler ise fıtratın İslâm demek olduğunu kabul etmekle beraber, bu halin sadece müslüman doğanlar için söz konusu olduğunu ileri sürerler.826 Bu görüş sahipleri her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu beyan eden hadisin umum ifâde etmediğini bu durumun sadece müslümanlar için söz konusu olduğunu belirtmişlerdir. Aslında bu anlayış birinci yaklaşımla aynı olmakla beraber, İslâm oluşu sadece müslümanlara hasretmesi açısından bu düşüncenin sınırlandırılmış halidir. Onlara göre fıtrat üzere yaratılmak bütün insanlara ait bir özellik olmayıp, sadece müslümanların vasfıdır.
3. Fıtrat, Yaratan’ın kullarından aldığı mîsâka delâlet eder827 veya fıtrat tevhide şâhid olmaktır.828 Buna göre bütün insanlar rubûbiyyet ve tevhid şuuruyla dünyaya gelirler. Allah’ın rablığı fıtratla bilinir.829 İbn Kesîr (ö. 774/1373) selef ve haleften bazılarının fıtratla, tevhid üzere yaratılmayı anladıklarını nakletmiştir. Elest bezmindeki ikrar insandaki bu yapıyı ortaya koymaktadır. 830 Bu düşünceyi kabul edenler fıtratı İslâm olarak izah edenlerle benzer delilleri kullanırlar.
4. Fıtrat, kişinin, başlangıçta Allah’ın ilminde olduğu şekliyle mü’min ya da kâfir olarak yaratılmasıdır.831 Buna göre başlangıçta mü’min olarak yaratılanlar mü’min olarak, kâfir olarak yaratılanlar da kâfir olarak öleceklerdir. Ahmed bin Hanbel’den (ö.241/855) rivâyet edilen görüşlerden biri de budur. Ona fıtrat üzere yaratılışın ne olduğu sorulmuş o da “saâdet veya şekavet üzere yaratılış” şeklinde cevap vermiştir. 832
Ahmed bin Hanbel’in (ö.241/855) bu görüşte olduğu ancak daha sonra terk ettiği şeklinde açıklamalar da mevcuttur.833 Bu anlayışın savunulmasında ağırlıklı olan düşünce, konuyla ilgili naslardan elde edilen sonuçlardan ziyade, insanın iman veya inkâr etmesini onun kendi fiillerine bağlayan Kaderiyye düşüncesini benimseyenleri reddetmektir. 834
Onlar bu amacı gerçekleştirdiği için böyle bir düşünceyi kabul etmişlerdir. Görüşlerine Allah’ın bir grubu doğru yola ilettiğini, bir grup hakkında da sapıklığın gerçekleştiğini bildiren âyetle,835 âyetin tefsirinde zikredilen hadisleri delil getirmişlerdir. Ayrıca insanların mü’min ve kâfir olarak yaratıldığını ifâde eden hadisle, Hızır’ın öldürdüğü çocuğun kâfir olarak yaratıldığını bildiren hadis gibi rivâyetleri kullanmışlardır. Ancak bu düşünce yaygın olarak kabul edilmeyip, bir kısım âlimler tarafından zayıf görülüp eleştirilmiştir. 836
5. Fıtrat insanın iman veya küfürden selim olarak yaratılmasıdır. 837 Ancak, insan iman ve küfürden birini seçme istidadına sahip olarak yaratılmıştır. Bir
826] bk. Kurtubî, Tefsîr, XIV, 19; Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 47
827] İbn Abdülber, a.g.e., XVIII, 90; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XV, 119-120
828] Sübkî, a.g.e., a.y.
829] İbn Teymiyye, a.g.e., s. 318, 321, 324; Mâtürîdî, Te'vîlât, 273a
830] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, III, 505
831] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, "Ftr" md.; Sübkî, a.g.e., s. 18
832] bk. İbn Abdülber, a.g.e., XVIII,.78; İbn Teymiyye, a.g.e., s. 319; Sübkî, a.g.e., s. 17
833] eş-Şerî'a, s. 169; krş. Mustafa Akçay, Dini Sorumluluk Açısından Fetret Ehli, s. 74
834] Mustafa Akçay, a.g.e., s. 75
835] 7/A'râf, 30
836] bk. Kurtubî, a.g.e., a.y.
837] İbn Abdülber, et-Temhîd, XVIII, 69; İbn Manzûr, a.g.e., a.y.; Tehânevî, Keşşaf, "Fıtrat" md.; Sübkî, a.g.e., s. 16
FITRAT
- 223 -
kısım âlimler doğan çocuğun ne küfür ne de tasdik üzere, ne hayır ne şer üzere olmayıp her iki tarafa da meyledecek istidatta yaratıldığını; iyi ve kötü bütün ahlâka ve her çeşit ilme sadece kabiliyeti olduğunu kabul etmişlerdir. 838 Bu duruma göre “birtakım doğal eğilimlerle gelen insan ruhu beyaz bir sayfa gibidir. Üzerine yazılanı alır. Toprak kendisine ekileni bitirdiği gibi insan da kendisine aşılanan düşünceleri alır.”839 Bu son ifâdelerin sahibi S. Ateş’in de fıtratı her iki tarafa da meyledebilecek bir yetenek olarak kabul ettiği izlenimi doğmakla beraber, onun eserinin bir başka yerinde her insanda Allah inancının var olduğunu ve bu inancın sonradan kazanılmayıp yaratılıştan kaynaklandığını840 ifâde etmesi birbiriyle çelişik bir görünüm arz etmektedir. Benzer bir durum Ebû Hanîfe’nin (ö.150/767) yazılarında da tespit edilmiştir. İmam, el-Fıkhü’l-ekber adlı eserinde hem “Allah’ın insanları küfür ve imandan hâlî olarak yarattığını, yaratılıştan imana veya küfre zorlamadığı, onları mü’min veya kâfir olarak yaratmadığını” belirtmekte hem de mîsâk âyetini zikrederek insanların bu fıtrat üzere doğduklarını, küfre sapanın bu fıtratı değiştirip bozduğunu açıklamaktadır.841 Aslında burada çelişki değil, vurgu farkı vardır. Açıklanmak istenen, insanın yaratılışının onu imana veya küfre icbar edecek bir nitelikte olmadığı, iman ve küfrün kulun fiili olduğu düşüncesidir.
İnsanın iman ve küfürden sâlim yaratıldığı düşüncesini kişinin dini kabule, hakkı tanıyıp boyun eğmeye uygun bir yapıda yaratılması veya “tevhidi ve İslâm Dini’ni kabul edecek, reddetmeyecek yapıda yaratılması”,842 “dini kabule hazırlanmış yaratılış”,843 “gerçeğe meyletme yeteneği”,844 “Allah’ı ve onun birliğini bilme hususunda doğal istidat”,845 “Allah’a inanmaya ve O’na ibâdet etmeye doğuştan olan ihtiyaç” 846 şeklinde biraz daha özelleştirenler de mevcuttur. Bu görüşün dayanağı Kur’ân’da f-t-r kökünden türeyen kelimelerin kullanımından hareket ederek fıtratın hilkat anlamına geldiği fikridir. Buna göre fıtrat hadisinde Hz. Peygamber “her doğan çocuk marifet elde edebilecek yani akıl yürütebilecek çağa ulaştığında Rabbini bilebileceği bir yaratılış hali üzere doğar” demektedir.
Fıtratla İlgili Yorumların Değerlendirilmesi
Fıtrat üzerinde açıklama yapan her düşünce sahibi kendi görüşünü temellendirmek için başlangıçta zikredilen naslarla birlikte muhtelif delilleri kullanmıştır. Esasen fıtratı İslâm, mîsâk, hatta tevhidi kabul edecek bir yapıda yaratılış gibi imanın konusuna işaret ederek tanımlayanlar, her ne kadar ilk bakışta farklı bir düşünce olarak görülse de, temelde fıtrata nötr bir istidat olmaktan öte olumlu mânalar yüklemeleri hususunda birleşirler.
Bu temel husustan hareket edildiğinde fıtrat, yönü ve konusu belirlenmiş inanma hali veya konusu değişebilen nötr bir inanma istidadı olarak iki ana
838] bk. İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-resâil, s. 319
839] Süleyman Ateş, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, VII, 21
840] a.mlf, a.g.e., III, 413
841] Ebû Hanîfe, Fıkhu'l-ekber, s. 72
842] Zemahşerî, el-Keşşâf, V, 9
843] Cürcânî, Tarîfât, "Fıtrat" md.
844] Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, s. 54
845] M. Osman Necati, Kur'an ve Psikoloji, s. 40
846] Yâsin Muhammed, "Fıtrat ve İslâm Psikolojisi" İslâmî Sosyal Bilimler, IH/2 (1999), s. 44
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kısma ayrılır. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birinci anlayışı benimsemekte ancak daha ziyâde son devir âlimleri arasında ikinci yorumu kabul edenler bulunmaktadır.847 Fıtrat üzerine master tezi hazırlayan Yasin Muhammed çağdaş düşünürler arasında fıtratın iki yönlü (duâl) bir yetenek olduğu şeklinde üçüncü bir anlayışı verirse,848 Seyyid Kutub (1906-1967) ve Ali Şeriati’nin (1933-1977) bu anlayışta olduğunu belirtir.849 Yazar, Seyyid Kutub’un Şems Sûresi’nde insana iyiliğin ve kötülüğün ilham edildiğini bildiren âyetin tefsirindeki beyanlarından hareketle böyle bir sonuca varmış görünmektedir. Ancak Seyyid Kutub mîsâk âyetinin tefsirinde tevhid gerçeğinin insanın fıtratında gizli olduğunu belirtmektedir.850 O halde Yasin Muhammed’in Seyyid Kutub hakkındaki düşüncesi isâbetli görünmemektedir. Benzer bir yorum Şeriati’nin konuyla ilgili fikri verilirken yapılmıştır. Şeriati insanda iki farklı yön bulunduğunu belirtir. O, bu birbirine zıt iki yönü insanın bir taraftan balçıktan yaratılması diğer taraftan da İlâhî ruhtan bir parça taşımasına dayandırır.851 Ancak Şeriati’nin buradaki kastı insanın yaratılıştan rubûbiyyet şuuru içinde olduğunu reddetmek değildir. Aksine o, insandaki tapınma/ibâdet temâyülünün yaratılıştan gelen içgüdüsel bir karakterde olduğunu savunur.852 Bu durumda onun fıtrata olumlu mâna vermediğini ileri sürmek pek doğru bir yaklaşım olmasa gerektir. Bu bağlamda biz fıtratın duâl bir şekilde anlaşıldığı düşüncesine katılmadığımızı, daha açık bir ifâdeyle, zaten bu anlayışının temsilcisi olarak zikredilen şahısların, aslında bu görüşte olduklarının tam anlamıyla temellendirilemediğini belirtme gereğini hissediyoruz.
Aslında fıtratın nötr bir kabiliyet olduğu düşüncesi realiteyi daha iyi izah eder görünse de naslar çerçevesinde düşünüldüğünde onun, yönü belirlenmemiş bir yetenekten ziyâde, en azından insanın rubûbiyyet şuurunu taşıyarak, Hakk’ı kabule uygun bir yapıda yaratılmış olduğu fikri ağırlık kazanmaktadır. Zira Rûm Sûresi’nde hanîf dini Allah’ın fıtratı olarak ortaya konulmuş ve insanın bu hal üzere yaratıldığı belirtilmiş ve yüzün Allah’ın yaratılışına çevrilmesi istenmiştir. Bu bize İbn Teymiyye’nin (ö.728/1328) de belirttiği gibi fıtratın nötr bir kabiliyetten öte müsbet bir yapısı olduğunu gösterir, aksi halde vahiy tarafından övülmesi anlamsız olurdu. 853
Bu bağlamda fıtratın insanın yaratılışında Hakk’ı tanımaya müsait bir yapıda oluşu şeklinde konusuna da işaret edilerek açıklanışı, izah edenlerin dinî yapıları da düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacaktır. Her şeyden önce evrenin yegâne hâkiminin Allah olduğunu kabul eden ve mensup oldukları dinin, insana Rabbi tarafından gönderilmiş tek ve mutlak Hak Din olduğuna inanan insanın, yaratılışında taşıdığı inanma temâyülünün, onun Rabbi tarafından gönderilen dine doğru olduğunu ileri sürmesi, kişinin inancıyla tamamen uyumlu bir açıklamadır.
Bu, âdeta Fâtır (Yaradan) sıfatının yegâne sahibi olan Allah’ın eseri olan insana kendi mührünü basması demektir. A’râf Sûresi’nde başlangıçta insanın Rabbini kabul ettiğini bildiren mîsâk âyetinde de aynı gerçek ortaya konulmaktadır.
847] Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 47
848] Yasien Mohamed, Fıtrah, The hîamic Concept of Human Nature, s. 64
849] Yasien Mohamed, a.g.e., s. 73
850] Seyyid Kutub, Fi zilâl, III, 102
851] Ali Şeriati, İslâm Sosyolojisi Üzerine, s. 85
852] Ali Şeriati, Sanat, s. 47
853] İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-resâil, s. 319
FITRAT
- 225 -
Burada insanın mü’min veya kâfir olarak dünyaya gelişinin bildirilmesinden öte insanın da aynı evrendeki canlı cansız diğer varlıklar gibi, istese de istemese de Rabbinin yaratışına tâbi olduğuna, ulûhiyyet açısından bütün âlemde tasdik edilen tevhidi, insan varlığının da onayladığına işaret edilmektedir. Yeryüzündeki her şeyin semâvât ve arzın, Rabbini tesbih ettiği854 gibi insan varlığı da Rabbine boyun eğmektedir. Zira en güzel şekilde yaratılan insan varlığı Rabbini kabul edecek bir yapıya sahip olmaya diğer varlıklardan daha çok lâyıktır.855 Nitekim bu teslimiyet ve kulluk hali onun ibâdet için yaratıldığını beyan eden âyetle856 de ifâde edilmiştir. Ancak insan, yaratılışındaki bu teslimiyete irâdesiyle katılabilme hürriyetine sahiptir.
Fıtratı İslâm veya tevhid üzere oluş şeklinde tanımlayanlar dahi yaratılıştan bütün insanların sahip olduğu fıtrî imanı dünyada mü’min sıfatını almak için yeterli görmemişlerdir.857 Bu sebeple İmam Ebû Hanîfe Allah’ın hiç kimseyi küfre ve tâate zorlamadığını, kâfir veya mü’min yaratmadığını belirtir.858 O halde, imanın fıtrî ve kesbî olarak ikiye ayrılması859 anlamlıdır. Gerçekten mü’min olabilmek için kişinin kesbî imana sahip olması gerektiği açıktır. Elmalılı da dinin kaynağını fıtrî ve kesbî olmak üzere ikiye ayırmakla860 aynı hususa dikkat çekmiştir. Aslında mâlum fıtrat hadisinin değişik varyantlarında bu duruma işaret eden unsurlar mevcuttur. Meselâ Sahih-i Müslim’de “dili kendisi hakkında açıklamada bulununcaya kadar.” cümlesi vardır. Üstelik bir başka rivâyette “her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Diliyle inancını ifâde edecek çağa gelince ya şükreden bir insan olur ya da inkâr eden bir insan olur.”861 hadisi de bu durumu ortaya koyar.
Neticede insan ister İslâm veya tevhid üzere, isterse de sadece dini kabule hazır olarak yaratılmış veya iman yahut inkâr halini taşımayan selim bir tabiatta yaratılmış olsun, fıtrat kişinin iman etmesinde ilk adımda benzer bir fonksiyon icrâ eder. Öncelikle her durumda insanda imana veya küfre müsait bir yapının varlığı kabul edilmiş olur. Zaten kişiyi inanan bir varlık kılan da bu özelliğidir. Eğer insan bir şeye inanmaya müsait bir yapıda olmasaydı dış dünyadan aldığı uyarımlar, etkiler onu hiç bir şeye inandıramazdı. Dış uyarım, yok olan bir şeyi var edemez. Bazı psikologlar bu düşünceden hareketle yeni doğan bir bebeğin ne dinsiz ne de anti dinsel bir varlık olduğunu, ancak dine karşı ya da din için birtakım gelişmelere sahne olabilecek potansiyele sahip olduğunu belirterek insanın kalıtım bakımından dindar bir varlık olduğunu ifâde etmişlerdir.862 “Nitekim insan dışındaki varlıklarda dine uygun bir yapı olmadığı için onlarda dinî inanç ve hayattan bahsetmek söz konusu değildir.” 863
İnsanın bu durumunu ondaki diğer duygulara benzetebiliriz. Meselâ insanda işitme duygusu olduğu için kâinattaki sesleri işitebiliyor. Eğer onda bu yapı
854] bk. 17/İsrâ, 44; 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1; 61/Saff, 1
855] İbn Teymiyye, a.g.e., s. 324
856] 51/Zâriyât, 56
857] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu'1-gayb, XXV, 120
858] Ebû Hanîfe, Fıkhü'l-ekber, s. 72; Ali el-Karî, Şerhu'l- Fıkhu'l-ekber, s. 77
859] Ali el-Karî, a.g.e., s. 75
860] Elmalılı, Hak Dini, V/3824
861] Ahmed bin Hanbel, IV, 353
862] bk. İbrahim N. Özgür, Çocuk Psikolojisi, s. 217
863] Mustafa Akçay, Dini Sorumluluk Açısından Fetret Ehli, s. 87
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasaydı ne kadar fazla ses olursa olsun insan işitmeye muktedir olamazdı. Aynı şekilde insanda görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan bir yapı olduğundan dolayı insan etrafındaki varlıkları görür ve ayırt eder. Eğer insan bu kabiliyette yaratılmış olmasaydı, dış dünyayı algılayacak duyulara sahip olmasaydı, göremezdi. Fıtratı, Rabbin rubûbiyyet ve vahdâniyyeti kendisiyle bilinen Allah şuuru (mârifetullah) olarak açıklamakla birlikte Mâtürîdî (ö.333/944) onu yeni doğan bebekteki emme içgüdüsüne benzetir.864 Eğer çocukta bu güdü olmasaydı emme fiili gerçekleşmezdi.
Elbetteki onun işiteceği ve göreceği nesneleri belirleyen hâricî sebeplerdir ama insan, bunları algılayabilecek bir yetenekte yaratılmıştır. Aynı durum İslâm literatüründe fıtrat adı verilen dinî yapı için de söz konusudur. Onun konusu dış dünyada alınan verilere göre belirlenmektedir. Nitekim konuyla ilgili hadisler bu gerçeği ifâde ederek, insanın fıtratını Hakk’a iman etme için yeter sebep saymamış, âilenin fonksiyonunu vurgulamıştır.
Buna ilâveten fıtratı, konusuna da işaret ederek açıklayanlara göre dış uyarımlar almadığı zaman dahi fıtrat insanın Rabbini bulmasına yardımcı olabilir. Zira insanın zihnî ve duygusal yapısı Hakk’ı bulabilecek yeterlilikte olmaktadır. Bezm-i elesti mecaz olarak yorumlayanlara göre Allah insanı kendi ulûhiyyetini kavramalarına yetecek ölçüde bilgi kapasitesiyle donatmış, böylelikle sanki ona “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş onlar da evet diyerek bunu tasdik etmişlerdir. 865
Üstelik Kur’ân dış dünyanın çeldirici etkenleri olmasa kişinin taşıdığı bu yapının onu Hakk’a ileteceğine işaret etmektedir. Bunun en güzel örneği, günlük hayatında Allah’ı inkâr eden kişinin, sığınacağı hiçbir kimse kalmadığı zaman ortaya koyduğu ruh halidir. Kur’ân’da bu hal şiddetli bir fırtına esnâsında bir gemide olan kâfirin, dini Allah’a has kıldığı anlatılarak açıklanır. Burada hâricî etkenlerden sıyrılan, onların geçiciliği ve önemsizliğinin farkına varan kişi Rabbine sığınmakta, gaflet örtüsü kalkmakta ve kişi Rabbinin varlığının farkına varmaktadır. 866
Modern psikolojide yapılan anketler de benzer sonuçlar vermektedir. Araştırmalara göre kendilerine muhtelif tasvirler sunulan ve içinde bulundukları ortamda âdeta kendilerine gösterilen sahneyi yaşıyormuş psikolojisine sokulan insanlar, en fazla boğulma sahnesinde Allah’a sığınmışlar; boğulma psikolojisi onların duâ etme eğilimini artırmıştır. 867
Diğer bir husus; bir müslümana göre insan, ancak Hakk’a boyun eğdiği zaman kendi varlığıyla, yaratılışıyla çelişmeyecek, uyumlu olacaktır. Bu durumda insanın Hak’tan başkasına yönelmesi, yaratılışına aykırı davranması demektir. İşte böyle bir halde fıtratın kişinin Hakk’ı bulmasında yardımcı oiması mümkündür. 868
İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
864] Mâtürîdî, Te'vîlât, 564a
865] Yusuf Şevki Yavuz, "Bezm-i Elest", DİA, VI, 107
866] Âmulî, el-Akîde, s. 52
867] bk. Antoine Vergote, Din İnanç ve İnançsızlık, s. 49
868] Hülya Alper, İmanın Psikolojik Yapısı, Rağbet Y., s. 162-170
FITRAT
- 227 -
İnsan parçalanmaz bir bütündür. Onda imtiyazlı hiçbir saha yoktur. İç dünyasının coşkunluğunda her şeyin bir mânâsı vardır. İnsan hakkında yapılacak araştırma, onun iç dünyasında daha derin keşifleri mümkün kılacaktır. Bu incelemeler, aynı zamanda, her parçayı bütününe göre etüt etme gerekliliğine cevap verebilmelidir. İnsan, özünde İlâhî bir söz taşımaktadır. Mutlak yaratıcı, ona bu sözü ilka etmiştir.869 İnsan kendisine ilka edilen bu sözün gereğini yerine getirebilecek donanıma sahiptir. İnsan; doğuştan, bozulmamış, aslî ve saf bir yaratılışa sahiptir. Bu yaratılış, insanın bir değer olarak varlık alanına çıkmasını irâde edene İlâhî İrâde’nin tasarımına tam olarak cevap verebilecek niteliktedir. Bu nitelik “fıtrat” olarak adlandırılmış ve fıtrat, ısrarla izlenmesi gereken bir yol olarak takdim edilmiştir. 870
Fıtrat, bir bakıma, ekilmiş bir tarlada tohumların patlaması, birtakım değerlerle donatılmış hazinenin kapılarının açılması ve içerideki kıymetli metâların parıltısının dışarıya yansıması görünümünde bir olgudur. Bundan dolayı fıtratta var olan, böylece de fıtrî bir niteliğe sahip olan her bir tezâhür, aslı itibarıyla önemlidir ve olumludur. Fıtratta olumsuz bir tohum yoktur. İnsanın kerîm olması da871 buradan kaynaklanmaktadır.
Fıtratla ilgili hadisi,872 et-Temhîd isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde yorumlayan şârihlerden İbnu Abdi’1-Berr (368/463), fıtrat terimi ile ilgili altı ayrı tanıma yer vermiştir: Bu tanımları; “ilk yaratılışta Allah’ın insan tabiatına yerleştirdiği yaratanını tanıma eğilimi, doğan çocuğun müslüman olarak doğması, dolayısıyla fıtrattan maksadın İslâm olduğu, fıtratın başlangıç anlamını içermesinden hareketle, Allah’ın her insan için başlangıçta belirlediği ve değişmesi mümkün olmayan mü’minse mü’min, kâfirse kâfir şeklindeki inanç açısından durumu ve bunun tabii sonucu, Allah’ın Âdemoğlundan başlangıçta misak alması esnâsında, Allah’ın Rabliğini, isteyerek ve can ü gönülden kabul edenler fıtrat üzere olmayı temsil ederken, zorla kabul edenlerin ise, fıtratın dışında kalmış olmaları, zorla veya istekli şeklinde bir ayırıma gitmeksizin, Allah’ın insandan başlangıçta kendi rubûbiyetini tasdike dayalı olarak aldığı misak ve nihâyet, Allah’ın kullarını kalplerini dilediği gibi evirip çevirmesi” şeklinde delilleriyle birlikte kritik ederek özetledikten sonra kendi tercihine de yer verir. Ona göre, fıtrattan maksat, dengeli yaratılış (selâmet) ve istikamettir. Çünkü Allah, “Ben bütün kullarımı hanifler olarak yarattım.”873 buyurmaktadır. Hadiste yer alan hanif kelimesi Arap lisanında, müstakim, sâlim anlamındadır.874 İbn Teymiyye buradaki selâmeti, gönlün bâtıl inançlardan arındırılmış, sahih olan inançları kabul anlamında değerlendirmiştir. Ona göre, kişinin ana ve babasının yahûdi veya hıristiyan olmasının onun fıtratı üzerinde etkili olması, bâtıl ve fâsit olan şeylerin ârızî olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eğer insan dışarıdan olumsuz bir etkiye kapılmaz ise, fıtratının selâmeti ile İslâm’a ulaşır. 875
İlgili hadisin son bölümünde yer alan “tıpkı bir hayvandan yaratılışı tam bir
869] 2/Bakara, 31; 7/A’râf, 172
870] 30/Rûm, 30
871] 17/İsrâ, 80
872] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
873] Müslim, Cennet 63, Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
874] İbn Abdilber, et-Temhîd, Tıtvan 1987, XVIII, 57-97
875] İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV, 245
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanın dünyaya gelmesi gibi. Hiç kulağı kesik ve enenmiş bir hayvan yavrusu gördünüz mü?” ifâdesinden fıtratın sadece insanlara ait değil, tüm varlıkta geçerli bir kanun olduğunu anlamak mümkün gözükmektedir. Bütün varlıklar kendilerine ait fıtratları doğrultusunda hareket ederler. İnsanın uzuvları, diğer hayvanların oluşumu ve hayatiyetlerini sürdürmeleri ve bütün bir yeryüzü ve semâ, genel bir ifâde ile yaratılmış olan her varlığın kendine özgü fıtratı vardır ve her şey kendilerine ait fıtratlarından kaynaklanan fonksiyonlarını yerine getirirler.
Bu açıdan bakıldığında, her şeyin fıtratını ve ilgili kanunlarını koyan Allah olduğuna göre, tüm varlıkların kendilerine özgü fıtratlarına uygun davranmaları sebebiyle, Allah’a teslim olmuşlardır ve bu anlamda onlar müslümandır. İslâm’ın fıtrat dini oluşunu da bu açıdan değerlendirmek yerinde olur.
Hadiste ifâdesini bulan bir başka önemli husus da, fıtratın davranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi olmakla beraber, bunun zorlayıcı olmamasıdır. Fıtrat, çevre şartlarına göre şekle giren esnek bir tabiata sahiptir. Her ne kadar insanda Allah’a inanmaya ve bağlanmaya yönelik bir eğilim varsa da, çevre şartları bunu, İslâm’ın dışında bir başka din ve inanç kalıbına göre geliştirip şekillendirmeye ya da onu büsbütün köreltip ortadan kaldırmaya yönelik bir etki gösterebilmektedir. Buna göre, çocuk doğduğu anda onda hazır ve sınırları belirlenmiş bir din ya da Allah inancı yoktur, fakat buna tabii bir eğilim vardır. 876
Râgıb el-İsfahânî ise fıtratı; “süzülmüş bir biçim, görünüş veya cisim üzerinde bir şeyi meydana getirmek, özellikleriyle ortaya koymak” olarak tanımladıktan sonra, bu özelliğin, insanın özüne yerleştirilmiş “Allah’a imana sevk edici gizli bir güç” olduğunu söyler ve buna “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, mutlaka Allah diyeceklerdir” 877 âyetini delil olarak gösterir.878 Benzer bir tanıma yer veren Seyyid Şerif el-Cürcânî ise fıtratı, “dini kabule müsait bir karakterde yaratılış” olarak tanımlar.879 Daha genel bir ifâde kullanan Ebû’l-Bekâ da fıtratı, “yaratılmış olan her varlığın ilk oluşumunda kendisini başkalarından ayırıcı olarak özüne yerleştirilen nitelikler”, şeklinde tarif eder. 880
Buraya kadar söylediklerimizden hareketle fıtratı; insanın ve diğer tüm varlıkların zamana ve mekâna göre değişmeyen yönü, başka bir anlatışla, ilk yaratma faâliyeti sonucu yaratılışın aldığı ilk tarz ve şekli, henüz dış tesirlerle etkilenmemiş ve başkalaşıma uğramamış olan varoluşun ilk saf halini ifâde eden teknik bir terim olarak anlamak mümkündür. Fıtrat, bütün insanlar için ortak ve genel olan yaratılış özelliğidir. İslâm anlayışına göre bu yaratılış tam, eksiksiz, kusursuz gelişip olgunlaşmaya elverişlidir. 881
İnsanın yapacağı tek şey, zaten doğruyu ve hakikati bulmaya müsait şekilde yaratılmış olan duyularını ve aklını, yaratılış amaçları doğrultusunda kullanmak ve onlardan gereği gibi faydalanmaktır. İnsan doğruyu ve hakikati bilecek şekilde yaratılmıştır. Bunun için de, kabiliyetlerini gereği gibi ve doğru olarak kullanıp düşünme ve araştırma eylemlerini kesintisiz sürdürmelidir. Çünkü fıtrat,
876] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara, 1993, s., 125-126
877] 43/Zuhruf, 87
878] Müfredât, s. 384
879] Ta’rifât, s. 168
880] Külliyât, s. 697
881] Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 124
FITRAT
- 229 -
ancak bilgi, eğitim ve ahlâk yoluyla gelişip olgunlaşır. 882
Fıtrat; duyu, akıl, içgüdü ve ruhsal haberdarlık yoluyla, doğru ve yanlış arasında ayırım yapmayı sağlayan bir araçtır. İnsan bu aracın rehberliğini dikkate alarak kendini ve etrafındaki nesnelerin gerçekliğini anlamaya çalıştığında, elde ettiği bilgi, objesine uygun bir şekilde meydana gelecektir. O halde duyular ve aklın doğru olarak kullanılmasıyla, bilginin, objesine uygun, yani doğru bir bilgi olarak meydana gelmesini sağlayacak bir kabiliyet, başka bir deyişle bilginin doğruluğunu temin eden kriterler insana yaratılışta verilmiştir. Fıtratın hakemliği ile ulaşılan bilginin en yüksek boyutu varoluş ile Allah’ın birliği arasındaki ayırımdır. İnsan, yaratılıştan gelen işaretleri yani âyetleri okuma ve anlama kabiliyetine sahiptir. Bu işaretleri; anlama, Allah’ın birliğindeki tüm varlıkların kaynağını anlamaya yol açar. Fıtrat, bu çeşitli analitik seviyelerin ve onların karşılıklı işaret ve sonuçlarının bir anlayış ve görüş geliştirmek üzere ifâde edilmesini sağlayan bir kabiliyettir. Fıtrat, doğuştan gelen her insan tarafından sahip olunan bir akıl, bir ahlâk duygusu olduğundan, bilinçli bir şekilde uygulandığında, insanın, hayatın sosyal ve kültürel yönlerini armonik bir denge halinde düzenlenmesini kolaylaştırır. 883
Fıtratı önceden kurulmuş bir âhenk olarak algılamak, yerinde bir değerlendirmedir. Tabii haliyle bütün bir varoluşun dünyası, kendi arasında uyumu ve dengeyi ortaya koyan fıtratlarına uygun seyrini sürdürmektedir. Tüm bozulmalar, her şeyin kendi fıtratının izini takip etmemesiyle meydana gelmektedir. İnsan fıtratı insan için, bir atın doğasının o atı belirlemesi gibi, belirleyici bir niteliğe sahiptir. Bir insanın üstün meziyetlere sahip olması veya ahlâksızlıklar içinde kalması, başarı veya acı çekmesi ve aktif veya pasif oluşu, kendine mahsus fıtratının ifâde ettiği modele ne ölçüde yaklaşıp yaklaşamadığına bağlıdır. İnsanın özgürlüğü ve refahı, fıtrî modelinin rehberliğinde kendisini gerçekleştirmesi ile mümkündür. Bundan dolayı İlâhî vahiy, insanı daima asıl ve temiz fıtratını korumaya dâvet etmekte, tüm yanlışlıklarının fıtratının sesine kulak vermemesi sonucu meydana geldiğini hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Allah, kurtuluşa ermenin yolu olarak, bir bakıma terk edilen asla yeniden dönmek anlamına geleni “tevbe”yi önermektedir. 884
Allah Rahîm ve Vedûd’dur.885 Eğer Allah’ın sevgi sıfatı olmasaydı, kullarına hidâyet yollarını göstermez, mü’min kulunun tevbesinden dolayı sevinç duymazdı. Öyle ki hadiste, üzerinde azığı bulunan devesini çölde kaybeden kişinin, yorgunluktan uykuya dalıp, uyandığında devesini kaybettiği yerde bulması ile nasıl sevinirse, Allah da mü’min kulunun tevbesine o denli sevineceği haber verilmektedir.886 Tıpkı bunun gibi, kendisine gaflet ârız olup da, hevâ ve heves çöllerinde kimliğini kaybeden kişinin yapacağı şey, hemen terk ettiği ilk mekânına yani bozulmamış sâf fıtratına teslimiyetle dönmesidir. Şüphesiz kaybettiği şeyi orada bulacaktır. Tevbe, terk edilen fıtrata gönül huzuru ile geri dönmektir.887 Sevgi
882] Gazâlî, İhyâ, III, 56
883] İslâmî Antropolojinin Oluşturulması, s. 126
884] 24/Nûr, 31
885] 11/Hûd, 90
886] Buhârî, Deavât 3; Müslim, Tevbe 2, 3; Tirmizî, Kıyâme 49; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/383
887] RB, IV/177
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolu olan Allah’ın zaman zaman kimi uyarılar yapması, insanın terk ettiği asla yeniden dönmesini sağlamaktır. Terk edilen asıl, şüphesiz insanın temiz fıtratıdır. Nitekim Kur’an’da: “Hâlbuki kendilerine gösterdiğimiz her işaret, öncekinden daha etkileyici idi ve her defasında onları belki (Bize) dönerler diye azâba çarptırdık.” 888 şeklinde anlatılan “dönerler” ifâdesi ile ilgili Muhammed Esed şunları kaydetmektedir: “Allah’a dönme kavramı, Allah’ın varlığını kavrama içgüdüsel yeteneğinin insan tabiatında mevcut olduğunu, Allah’tan uzaklaşmanın ise aslî bir eğilim veya durum olmayıp yalnızca mânevî dejenerasyonun bir sonucu olduğunu îmâ eder.889
Bize göre, nasıl ki Kur’ân-ı Kerim’de yer alan Âdem’in kıssası aynı zamanda Âdemoğlunun kıssası ise, aynı şekilde Âdem’in iki oğlunun yapıp ettiklerinin de diğer Âdemoğullarının yapabileceği türden şeyler olduğunu ifâde etmektedir. Kezâ, el-İnsanın iç dünyasına ilişkin söylenenlerin de aynı şekilde, tüm insan cinsinin fıtrî olarak özünde bulunan değerler olduğunu kabul daha isabetli gözükmektedir. Muhtemeldir ki, bu niteliklerin kimi insanların kınandığı bir atmosferde yer almış olması, bahse mevzu olanların, o niteliklerini tek taraflı, diğer bağlarından kopararak meşrû sınırının dışına çıkarmış olmaları sebebiyledir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Fıtrat, iddia edildiğinin aksine, boş sayfa değildir. Fıtrî olan her şey olumlu ve gereklidir. Fıtrat, tek düze değildir. İnsanın, beşer ve melek arasında el-İnsan olarak varlığını sürdürmesine ihtiyaç duyacağı çift kutuplu olma özelliğine sahip her türlü potansiyele sahiptir. Önemli olan, insanın çift yönlü olan bu potansiyel imkânlarının sınırlarını tahrip etmeden, her şeyi kendi zaman ve mekânında kullanma becerisini gösterebilmesidir. İnsan realitesinin hem iyiyi, hem de kötüyü birlikte barındırdığını anlayıp kabul etmedikçe, tam anlamıyla insan olamayız.
İnsana hitap eden ve insandan bahseden Kur’ân âyetlerinin üslûbuna baktığımızda, daima ikili (mesâni) bir tarzda geldiğini görürüz. Şüphesiz, çift tabiatlı olan insanın hidâyetine vâsıta olacak olan Kelâm’ın bu tabiatı gözeterek, her iki yöne de temas etmesinden daha tabii bir şey olamaz. Örneğin Kur’ân-ı Kerim, insanlara hem müjdeleyici ve hem de uyarıcı (korkutucu) olarak gönderilmiştir.890 Çünkü insan eğer, sadece korku yönüne ağırlık verir, o tarafa doğru meylederse, sızlanarak, tahammülsüzlük gösterir. Yalnız ümit duygularını harekete geçirir ve onlara daha fazla meylederse, o takdirde şımarık ve azgın davranışlar ortaya koyar. Bundan dolayı insanın ıslahı ve düzelmesi, tabiatının sağlıklı, bedeninin hastalıktan korunmuş olması, kendisini kemâle ulaştıracak denge (itidal) üzere olmaktır. Hz. Ali’nin bir hutbe esnâsında şöyle söylediği rivâyet edilmektedir: Gerçekten insanın gönlünde olan şeyler beni hayrete düşürür. Onda ne oranda hikmet ve güzellik varsa, o oranda da onun karşısında zıtları bulunmaktadır. İnsanın gönlüne ümit rüzgârları esse, hemen onu, aşırı istekler (tamah) baskı altına alır. Kişide aşırı istekler hareketlenince de, bu defa hırs onu helâk eder. Ümitsizlik kişiyi kuşatınca, üzüntü onu öldürür. Kendisine hiddet (gazap) ârız olunca, kini şiddetlenir, rızâ ile mutlu olunca, dikkati unutur, korkuya kapılınca hüzün onu meşgul eder, herhangi bir musibete mâruz kalınca, sabırsızlığı ve derbederliği onu yıkar, bitirir, biraz mala kavuşunca, zenginlik onu azdırır, yoksulluk yakasından yapışınca, belâ ve keder onu alt eder, açlık onu yorarsa, zâfiyet
888] 43/Zuhruf, 48
889] Kur’an Mesajı, c. 3, s. 1004, 41 nolu dipnot
890] 41/Fussılet, 39
FITRAT
- 231 -
oturtur. Öyleyse her bir eksiklik (taksir) zararlı ve her bir aşırılık, fazlalık ise ifsat edicidir. 891
Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
Fıtrat kelimesi, sözlükte yarmak, yaratmak anlamındaki “fatr” kökünden isim olup yaratılış, yapı, karakter, mizaç, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş, peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah anlamlarında kullanılır. Fıtrat, ilk yaratılış ânında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. Fıtrat, ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Evrenin Allah’ın fıtratı üzere işleyişine sünnetullah, âdetullah, fıtratullah denir.
Fıtrat kelimesinin Kur’an terminolojisinde hangi anlamda kullanıldığı konusunda şu âyet önemlidir: “Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah’ın yaratmasında değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez.” 892 Yine, fıtrat konusunda şu çok meşhur hadisin de önemi büyüktür: “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hırıstiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 893
Bu âyet ve hadisin izahı ile ilgili olarak fıtrat tanımında farklı yaklaşımlar söz konusudur. Başta selef ulemâsı olmak üzere âlimlerin ekserisi fıtrat kelimesinin “İslâm” anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Fıtrat hadisi, insanların tabiî, aslî ve fıtrî dinlerinin İslâmiyet olduğunu, daha sonra çevre tesirleriyle farklı dinlere yönelmenin asıl ve fıtrattan sapma, hastalık ve ârıza kabul edildiğini gösterir. Bu görüşe göre gayri müslimlerin çocukları da müslüman sayılır; dünya ve âhirette müslüman muâmelesi görür. Bazı âlimler, fıtratı selâmet ve istikamet şeklinde tanımlar.
Fıtratın mâhiyeti konusunda şu âyetlerin anlamları da büyük önem taşır: “Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlık ve özelliğini) veren, sonra da onu doğru yolu gösterendir.”894; “Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer.”895; “De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.”896; “Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez.” 897 Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyetler birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Yine, fıtrat konusunda 16/Nahl, 78; 35/Fâtır, 43; 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85, 48/Feth, 23; 91/Şems, 7-14; 90/Beled, 10; 76/İnsan, 3; 87/A’lâ, 14; 80/Abese, 7; 51/Zâriyat, 21; 29/Ankebût, 20; 23/Mü’minûn, 14 âyetlerine de bakılabilir.
Peygamberimiz’in şu hadisleri de fıtratın anlamını genişletmektedir: “Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin.” 898; “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz
891] Fahreddin Râzi, MV, 64; Nazm, XVII, 142; Yaşar Düzenli, Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İslâm, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y., s. 99-101
892] 30/Rûm, 30
893] Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/ 233, 435
894] 20/Tâhâ, 50
895] 28/Kasas, 68
896] 17/İsrâ, 84
897] 13/Ra'd, 11
898] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/ 251-252
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lâ ilâhe illâllah olsun.” 899; “İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et.” 900; “Hayır, gönlün (vicdanın) kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de gönlün (vicdanın) kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir; her ne kadar müftîler hilâfına fetvâ verseler de.” 901; “Müftîler sana fetvâ verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış.”902; “Ameller niyete göredir.” 903; “Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene geç.”904; “Kötülük, insanın içine sıkıntı verir.”905; “Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat, tevhid) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 906
Fıtrat üzerinde yer yer farklı yorumlar olmakla birlikte en ma’kul olanı ve giderek en çok ilgi göreni, fıtratın, ilk yaratılış sırasında Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb. olumlu yetenek ve yatkınlıkları ifâde ettiği şeklindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre, yeni doğanlarla ilgili fıtrat kavramı, onların yaratılış, tabiat ve mizaç bakımından genellikle temiz ve sağlıklı olduğuna işaret eder. Buna göre fıtrat; hakkı benimseme yatkınlığı şeklinde anlaşılmalıdır. Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtratın insanı sırat-ı müstakime çekişi, mıknatısın demiri çekişine benzer. Mıknatıs özelliği eşyada, doğruya gidiş özelliği de insanın yaratılışında vardır.
Fıtrat hadisindeki “...sonra ebeveyni onu yahudi, hırıstiyan... yapar” ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir.
İbn Teymiyye, fıtratı İslâm olarak yorumlayan görüşü benimsemekle birlikte, bazı nüanslarla bu son görüşü de ma’kul bulmaktadır. Buna göre, fıtrat; nötrlük, çocuğun iyilik ve kötülüğe, iman ve inkâra eşit derecede elverişli yaratılması şeklinde anlaşılırsa, bu takdirde onun dünyaya boş bir levha gibi geldiği kabul edilmiş olur. Bu görüş ise, fıtratı öven ve onun devam ettirilmesini emreden âyetle907 ve fıtrat konusundaki hadislerle çatışır. Nitekim, fıtrat hadisinin devamındaki “...sonra ebeveyni onu yahûdi, hırıstiyan... yapar” cümlesinde “veya müslüman yapar” ifâdesinin yer almaması, fıtratın esas itibarıyla “İslâm” yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşıdığını gösterir. Ayrıca İbn Teymiyye, insan fıtratındaki çizginin Allah’ın ve Allah’ın dininin tanınması ve ikrar edilmesi yönünde olduğunu, çocuğun bu yönde gelişmesi için yeni şartların hazırlanmasına bile ihtiyaç bulunmadığını söyler. Çocuğun fıtratında bulunan doğru çizgide yetişmesini engelleyecek olumsuz şartların ve âmillerin giderilmesi ve böylece
899] Abdürrezzak, Musannef IV/334
900] İbn Hibban, Hakîm
901] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/194
902] Dârimî, Büyû, 2
903] Buhâri, Itk 6
904] Ahmed, Nesai, Taberani
905] Müslim, Birr 14
906] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
907] 30/Rûm, 30
FITRAT
- 233 -
onun fıtrî kabiliyetinin önünün açılması yeterlidir. Hz. İbrahim’in küçük yaşlarda çevresindeki put ve şirk unsurlarına rağmen fıtratının sesiyle Allah’ı bulması ve tevhide ermesi bu tezi destekler. İslâm dünyasında felsefî roman türünde yazılmış Hay bin Yakzân gibi eserler, insanın fıtratı konusunda temelini Kur’an ve sünnetten alan bu şekildeki iyimser felsefenin sonucudur.
İslâm, insanın doğuştan iyi olduğunu kabul eder. “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” 908 İnsanın eğitime müsait olması, fıtratı gereğidir. Bozulma, insanda fıtrî değil; ârızîdir: “Sonra onu esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) indirdik.” 909 Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanîf olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdâhale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. Allah, insanın nefsini takvâ ve fücurla yoğurarak,910 ama takvâya meyilli olarak yaratmış, şeytanların hilelerine karşı kullarını Rahmân isminin tecellîsiyle yardım etmek ve Rab ismiyle eğitmek için gönderdiği vahiyle onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Bu yaratılış kanunu, kevnî ve şer’î şekillerde değişmeyen İlâhî bir yasadır.
Allah, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında, rahmetiyle muâmele ederek insanın imtihanı kazanabileği şekilde iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet, bir vicdan vermiştir. Vicdan, fıtratın sesidir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan, iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah’ın âyetlerini de akıl ve kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek, sırât-ı müstakimde tutmak, İslâm’ın ve müslümanların görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı, şeytan ve askerleri -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, âile, düzen- saptırdığı için fıtratı bozulmuş, vicdanı, gönlü hastalanmıştır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt ve tebliğdir. Dileyen inanır, fıtratına yönelip kurtulur; dileyen fıtratını köreltip batağa sapar. Müslüman eğitimci de, insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
“Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.” 911 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse âilesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahudi, hırıstiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak,
908] 95/Tîn, 4
909] 95/Tîn, 5
910] 91/Şems, 8
911] Abdürrezzak, Musannef IV/334
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a karşı gelmek demektir.
İslâm’a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Hiçbir beşerî, cahilî eğitim anlayışı bunu sağlayamamıştır, sağlayamaz. Çağdaş laik eğitimin vahyin dışa yansımasına en küçük çapta bile hoşgörü ile yaklaşmaması, temiz fıtratın, selîm kalbin, saptırılmamış aklın önünü tıkamaktadır.
İslâm, insanı, Allah’a yaraşır bir kul olmak için hazırlar. İslâm’ın eğitim anlayışı da bunu hedefler. İnsanı istikamette tutmak, o yolda yürümek için insanı yeterli kılmaktır eğitim. İnsanı, dış çevresinin, Rabbine ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup, fıtratını dışa yansıtma sürecidir. Eğitim, yapaylıkla fıtrîliğin mücadelesinde fıtratın gâlip gelmesini temin etmektir. Dış hayat, insan için bir mücâdele, bir cihad alanı olduğuna göre; insanı bu savaş için gerekli olan silâhlarla donatmaktır eğitim. Bu silahlar: İlim, iman ve düşmanla mücâdele tekniğidir. Bu düşman, başta şeytan olduğu gibi, onun içimizdeki temsilcisi hevâ, İslâm dışı düzendeki temsilcisi tâğut ve aynı zamanda cahilî eğitimin tüm uzantılarıdır. Eğitim, bunları kitapta değil; insan ruhunda yazmaktır.
İnsan, fıtraten savaşçıdır. Mücâdele hırsı bundan kaynaklanır. İnsanın fikirlerini, inançlarını savunmasının nedeni bu özelliğidir. Cihadın temelinde bu fıtrî özellik vardır. Fakat, insan bu yeteneğini bazen ifsâd/bozmak için kullanır.912 Melekler tarafından insanın kan dökme ve fesat özelliğinin bulunduğu ifâdesinin yanlış olduğunu Allah belirtmiyor. Fakat, insanın bu olumsuz özelliklerinin eğitilmesi için ona ilim veriyor.
Özetlemek gerekirse, insan; doğuştan iyidir, en güzel kıvamda, fıtrat üzere, İslâm’a yatkın şekilde yaratılmıştır. İnsanı yaratan Allah, hayır ve şerlerle imtihan ettiği dünya hayatında kullarına tercihlerini iyilikten yana kullanabilecek bir yetenek vermiştir. Anne babalar ve eğitimciler, çocukların fıtratını bozacak eğitim içerik ve şartlarından sakınarak kendilerini ve çocukları ateşten koruyabilirler. Fıtratı bozmak Allah’a isyan etmektir. Eğitim, insanın fıtratını bilmeden ve onunla uyum sağlamadan yapılırsa, yanlış neticeler alınacağı muhakkaktır. Fıtrat; İslâm’la, tevhidle, güzelliklerle, hayırla bezendiğinden eğitim bunları önceliklemez ve bu temellere dayanmazsa, meleklerin endişe ettiği fesat ve ifsat (anarşi, huzursuzluk, kargaşa, kaos) ortaya çıkar. Eğitim; insanı, dış çevresinin, Rabb’ına ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup fıtratındaki güzellikleri dışa yansıtma sürecidir. Sanallık ve yapaylıkla fıtrîliğin mücâdelesinde fıtratın gâlip gelmesini temin etmeye çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
Fıtrat kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde kullanılır.913 Bu âyette yaratılış, yaratma kanunlarına, tekvînî şeriata uygun olan din, yani fıtrat anlamında kullanılır. Fıtrat kelimesinin kökü olan “f-t-r” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 20 yerde zikredilir. Fiil olarak fetara kelimesi Kur’an’da lügat anlamı olan yaratmak, icad etmek anlamlarında kullanılır. Fatr kelimesinin çoğulu olan futûr da, yarık, çatlak anlamındadır. İnfitar kelimesi de Kur’an’da parçalanmak, çatlamak anlamında kullanılır.
912] Bk. 2/Bakara, 30
913] 30/Rûm, 30
FITRAT
- 235 -
“Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” 914
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” 915
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir.” 916
“Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir.’’ 917
“Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın.” 918
“Nefse ve onu şekillendirene... Ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır. Semûd, azgınlığından yalanlandı... Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti.” 919
“De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.” 920
“Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?” 921
“Öncekilere uygulanan yasayı görmezler mi? Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.” 922
“Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer.” 923
Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hırıstiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 924
“Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudî, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 925
“Her doğan fıtrat üzere doğar; ama anne-babası onu hırıstiyan, yahudi veya mecusi yapar; bir hayvan da derli toplu bir hayvan yavrular; hiç burnu, kulağı kesik doğmuş bir yavru görür müsünüz?” 926
914] 30/Rûm, 30
915] 95/Tîn, 4
916] 20/Tâhâ, 50
917] 16/Nahl, 78
918] 35/Fâtır, 43; Ayrıca bk. 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23
919] 91/Şems, 7-14
920] 17/İsrâ, 84
921] 51/Zâriyât, 21
922] 35/Fâtır, 43
923] 28/Kasâs, 68
924] Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435
925] Buhârî, Cenaiz: 80, 2/118; Cenaiz: 93, 2/125; Müslim, Kader: 22, Hadis no: 265 4/2047; Ebû Davud, Sünnet: 18, Hadis no: 4714, 4/229; Tirmizî, Kader: 5, Hadis no: 2138, 4/447; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/233, 435
926] Elmalılı, a.g.e., VI/3824
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Diliyle inancını ifâde edecek çağa gelince ya şükreden bir insan olur ya da inkâr eden bir insan olur.” 927
“Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Daha sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan, veya mecûsî yapar. Tıpkı hayvanın yavrusunu sapa sağlam, organları yerli yerinde doğurması gibi. Siz onda bir eksiklik görüyor musunuz?” Sonra Ebû Hüreyre (ö. 58/678) şu mealdeki âyeti okumuştur: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur.” 928
Ashâbdan el-Esved ibn Serî1 şöyle dedi: “Peygamber(s.a.s.)e geldim, onunla beraber savaştım, zafere ulaştım. O gün insanlar o kadar savaştılar ki çocukları dahi öldürdüler. Bunu Allah’ın Elçisi duyunca: ‘Şu kavimlerin hali nice olur ki çocukları öldürecek kadar ileri gittiler!’ buyurdu. Bir adam: ‘Yâ Rasûlâllah, onlar müşriklerin çocukları değil mi?’ dedi. Peygamber (s.a.s.): ‘Hayır, dedi, sizin hayırlınız müşriklerin çocuklarıdır. Çocukları öldürmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz, her çocuk fıtrat üzere doğar. Dili dönünceye dek bu fıtratta kalır. Dili inancını söyleyecek kadar açılınca annesi babası onu ya Yahudi, ya da Hıristiyan yaparlar.” 929
“Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 930
“Fıtrat beştir (beş şey fıtrattandır): Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak.” 931
‘’Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz ‘Lâ ilâhe illâllah’ olsun.” 932
“Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar fetvâ veren müftîler hilâfına fetvâ verseler de.” 933
“Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç.” 934
“Müftîler sana fetvâ verseler de bir kere kalbine danış.” 935
“Ameller niyete göredir.” 936
“Kötülük, insanın içine sıkıntı veren şeydir.” 937
927] Ahmed bin Hanbel, IV, 353
928] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 6; Ahmed bin Hanbel, II, 275, 393, 410
929] İbn Mâce, Cihâd 30; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/435, 488; Dârimî, Siyer 25
930] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
931] Buhârî, Libâs 51, 63, 64, İsti'zân 51; Müslim, Tahâret 39, h. no: 257; Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy 3, h. no: 2, 921; Tirmizî, Edeb 14, h. no: 2757; Ebû Dâvud, Teraccül 16, h. no: 4198; Nesâî, Tahâret 10, 11, h. no: 1, 14, 15
932] Abdurrezzak San’ânî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334
933] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
934] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, Taberânî
935] Dârimî, Buyû 2
936] Buhâri, Itk 6
937] Müslim, Birr 14
FITRAT
- 237 -
“Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin.” 938
“İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et.” 939
Fıtrat Kavramı, Hadis-i Şeriflerde Hangi Anlamlarda Kullanılır?
Fıtrat, Râgıb’a, göre, asıl itibarıyla boylamasına yarılmadır. “Yarık”a, “ihtira” ve “icâd”a dahi fıtrat denmiştir. Ebû Şâme’ye göre, fıtrat’ın aslı “İlk yaratılış” mânasınadır. Nitekim Kur’an’da Cenâb-ı Hakk’ın ismi olarak Fâtıru’s-Semâvât ve’l arz (göklerin ve yerin yaratıcısı) tâbiri geçmektedir. Hadis-i şerifte de: “Küllü mevlûdin yûledu alâ’l-fıtrati; Her doğan çocuk, fıtrat (yani Allah’ın ilk ortaya koyduğu yaratılış) üzere doğar” buyrulmuştur. Bu açıklama şu âyete de işâret etmektedir: “Fıtratallahillezî fetarannâse aleyhâ; …Allah’ın insanları üzerine yarattığı, o fıtrat...”940 Burada ifâde edilen mânâ şudur: Her insan eğer doğduğu anda terkedilecek (ve hiçbir hâricî telkin ve tercihte bulunulmayacak) olsa, aklı onu hak din’e yani tevhîd’e götürür. Bu söyleneni şu âyet dahi te’yîd eder: “O halde (habibim), sen yüzünü bir muvahhit olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, O insanları bunun üzerine yaratmıştır.”941 Bu hususu, yine yukarıda kaydettiğimiz hadisin devamı da te’yîd eder: “...Çocuğu ebeveyni yahudî veya hıristiyan veya mecusi... yapar.” Şu halde sadedinde olduğumuz hadis şöyle demiş olmalıdır: “Fıtrattan olan şu beş şeyi kim yaparsa nefsini, Allah’ın kullarını yaratmış bulunduğu aslî fıtrat ile muttasıf kılar.” Bundan da maksad, insanları bu beş şeye teşvik etmek, onların en mükemmel sıfatları takınıp en güzel sûret üzere olmalarını sağlamaktır.”
Fıtrat’ın mânasını açıklama sadedinde Hattâbî şunu kaydeder: “Ulemânın ekserisi bu hadiste “fıtrat”tan muradın sünnet olduğunda ittifak etmiştir.” Hattâbî’den başkaları da bu görüştedirler. Derler ki: “Hadisin mânası: “Şu beş şey geçmiş peygamberlerin sünnetindendir” demektir.
Bir kısım âlim de “fıtrat’ın mânası ‘din’dir” der. Ebû Nuaym el-İsfehânî, Mâverdî, eş-Şeyh Ebû İshâk sadedinde olduğumuz hadiste fıtrat’tan muradın din olduğunu söyleyenlerdendir. İbn Salâh, fıtrat kelimesini sünnet’le açıklamayı yadırgayarak sünnetü’lfıtrat şeklinde mahzuf bir izâfet çerçevesinde anlaşılmasının daha uygun olacağını söylemiş ise de, bu itiraza itiraz eden Nevevî, hadisin: «Sünnetten olarak bıyığın kesilmesi, koltuk altının yolunması, tırnakların kesilmesi vardır» şeklindeki vechini göstererek fıtratın izafetle kayıtlamadan, mutlak haliyle sünnet mânâsında anlaşılmasının doğru olduğunu delillendirmiştir. İbn Hacer, fıtrat yerine «sünnet» kelimesinin muhtelif rivâyetlerde vârid olduğunu belirtir.
Fıtrat›ın mânasını tespitte Kadı Beyzâvî daha eslem bir yol tutar. O›na göre, ulemânın ileri sürdüğü bütün mânalar sahihtir. Kelime, hepsini ifâde edecek câmî bir mana taşımaktadır. Binaenaleyh ihtira, cibillet, din, sünnet mânalarına gelir. Der ki: «Fıtrat, peygamber tarafından ilk defa ihtira edilen ve bütün şeriatlarce ittifakla benimsenmiş olan eski sünnet (es-Sünnetü›lkadîme) dir. Sanki bunlar, cibillî, fıtrî emirlerdir, insanlık bunlar üzerine yaratılmıştır.»
938] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/ 251-252
939] İbn Hibban, Hakîm
940] 30/Rûm, 30
941] 30/Rûm, 30
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şunu da belirtmek gerek. Hadisin bazı vecihlerinde fıtrat yerine kullanılmış olan sünnet kelimesi, ıstılâhi mânadaki sünnet değildir, yani «vâcib»in mukabili olan sünnet değildir, yol mânâsına gelen sünnettir. Bu görüşte cezm eden şeyh Ebû Hâmid, Mâverdî ve başkaları: «Bu, şu hadiste olduğu gibidir: “Size benim sünnetime ve benden sonra da Hülafâ-i Râşidin’in sünnetine uymak gerekir.” Mâlikî fakihlerinden Ebû Bekir İbnu’l-Arabî sadedinde olduğumuz hadiste geçen beş haslete uymanın vâcib olduğuna hükmetmiş ve: “Zîra kişi, bunları terkedecek olsa insani görünüşünü kaybeder, insanlığını yitirenden nasıl İslâm’lık beklenir?” demiş ise de Ebû Şâme: “Hadisin taleb ettiği şeyler, ahlâkı güzelleştirmeye mahsus olan nezâfettir. Bunun için Şâri’den vâcib kılıcı bir emre gerek yoktur. İnsanların fıtrî meyilleri yeterlidir, mücerred nedb ifâde eden beyan kâfidir” demiştir. 942
Hadislerde Belirtilen Fıtrattan Olan Şeyler
Fıtrat’ın ne olduğunu kavradıktan sonra “fıtrat”a giren şeyleri bilmeye sıra gelmiş olmaktadır. Sadedinde olduğumuz hadis “fıtrat”tan olan beş şeyi saymaktadır: Hitân (sünnet olmak), etek traşı, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.
Fıtrat’tan haber veren hadisler ya burada olduğu gibi hasr ifâde eden bir üslûba sahiptir ya da ba’ziyet (parça, kısım) ifâde eden bir üslûba sahiptir. Sadedinde olduğumuz hadis, “Fıtrat beştir” diyerek kesin bir üslubla hasr ifâde etmekte, sanki bir altıncı “fıtrat” yokmuş intibâını vermektedir. Hâlbuki aynı hadis: «Fıtrat beştir veya fıtrattan beş şey vardır...» şeklinde şekk ifâde eden bir tarzda da rivâyet edilmiş olmaktan başka, “Fıtrattan beş şey vardır...” diye kesinlikle ba’ziyet (kısım) ifâde eden üslûpla da rivâyet edilmiştir. Kaldı ki, bu hadisle hasr kastedilmediğini gösteren başka rivâyetler de vardır. O rivâyetlerde, fıtrat’la ilgili hasletler değişik rakamlarla ifâde edilir ve burada sayılan beş şeyin dışında başka hasletler de sayılır. Az sonra açıklayacağımız hadiste fıtrattan olan on haslet sayılırken, İbnu Ömer’den kaydedilen bir hadiste üç haslete yer verilmiştir: “Fıtrattan üç şey: Etek traşı, tırnakların kesilmesi, bıyığın kesilmesidir.”
Şu halde bu hadislerde zikredilen rakamlardan murad hasr değildir. Âlimler, verilen rakamlar hakkında farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Rasûlullah, önce beş hasleti duyurdu, sonra ziyâdeleri ilan etti. Beş hasletin ehemmiyetini te’kidde mübâlağa için hasr’a yer verilmiştir. Hadislerde bunun başka örneği de var: “Din nasihattır” veya “Hacc Arafat’tır” hadislerinde olduğu gibi. Dinin içinde pek çok mesele olduğu halde, “nasihat”ın ehemmiyetini tebârüz ettirmek (vurgulamak) için, “Din nasihattır” buyurulmuştur. İkinci örnek de öyle: Hacc’ın en mühim rüknü Arafat vakfesi olduğu için “Hacc Arafat’tır” denmiştir. Tirmizî’nin tahric ettiği: “Kim bıyığını kısaltmazsa bizden değildir” hadisi de te’kid ifâde eder.
Ebû Bekir İbnu’l-A’rabî, “fıtrat”a giren hasletlerin otuza baliğ olduğunu söylemişse de, İbnu Hacer: “Fıtrat lâfzıyla bizzat hadislerde ifâde edilen hasletleri kastetmişse otuzu bulmaz, fıtrat’a izâfe edilmeksizin daha âmm olarak beyan edilen hasletleri kasdetmiş ise bunlar otuzu çok geçer, tahdîde gelmez” der. Bu hadislerde (Fıtrat kelimesine izâfe edilerek) zikredilen hasletlerin hepsi (mecmûu) toplam olarak on beşi bulur...” Sadedinde olduğumuz hadiste gelen beş şey dışındakiler şunlardır:
942] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/523-525
FITRAT
- 239 -
1- Abdest,
2- İstinşak (burna su çekmek),
3- İstinsâr (sümkürmek),
4- İstinca,
5- Misvak,
6- Cuma günü (haftalık) yıkanma,
7- Sakalın uzatılması,
8- Saçın (tepe-alın arasından yanlara) ayrılması,
9- Parmak mafsallarının yıkanması,
10- İntizâh (abdestten sonra -vesveseyi def için- pantalonun ön kısmına avuçla bir miktar su çilemek).
Hadislerde “Fıtrat” kelimesine izafe edilmeden beyan edilen hasletlerin çokluğuna dikkat çeken İbnu Hacer, örnek olarak Tirmizî’de gelen Ebû Eyyub (radıyallâhu anh) rivâyetini kaydeder: “Eski peygamberlerin sünnetinden dört tanesi şunlardır: Hayâ, koku sürünmek, misvâk, nikâh (evlenmek).”
Dînî ve dünyevî maslahatlara yönelik olan bu hasletler zımnında İbn Hacer örnek olarak şunları zikreder: Dış görünüşün (hey’et) güzel kılınması, bedenin toptan veya parça parça temizliği, büyük ve küçük abdestleri bozduktan sonra temizlikte ihtiyât, temas ettiğimiz insanlara kötü kokularla eza vermekten kaçınmak, putperest, mecûsî, hıristiyan, yahudî gibi gayr-ı müslimlere ait şiarlara (alâmetlere) muhâlefet şâri’ninemirlerine uyma... “Size şekil verip de şeklinizi güzel yapan... Allah’tır.” 943 âyetinin işâret ettiği hususun korunması; çünkü, mezkûr hasletlerin muhafazası ile bu gerçekleştirilecektir. Zîra âyet-i kerîme sanki şöyle demektedir: “Sûretinizin güzelliğini devam ettirecek şeyleri koruyun.”
En eski peygamberlerden beri insanlığa talim edilen ve görüldüğü üzere esasını temizlik ve hâricî görünüş teşkîl eden bu hasletlere riâyetin dünyevî neticesini İbn Hacer şöyle noktalar: “Bu hasletler korununca mürüvvet ve insanlarla matlub kaynaşma hasıl olur. Çünkü insan, güzel bir hey’et ve sevimli bir dış görünüş izhâr edebilirse başkalarına daha câzip, daha çekici gelen bir hal kazanır. Böylece sözü dinlenir, fikri kabul edilir.” 944
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, intikâsu’lmâ yani istinca yapmak.” 945
İslâm ulemâsı “fıtratta olan hasletler” le ilgili hadisleri açıklarken iki noktaya dikkat çekerler:
1) “Fıtrattan olan hasletler”, âyet-i kerîmede Hz. İbrahim’in ibtilâ (imtihan)
943] 40/Mü'min, 64
944] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/525-527
945] Müslim, 56, h. no: 261; Ebû Dâvud, Tahâret 29, h. no: 53; Tirmizî, Edeb 14, h. no: 2758; Nesâî, Zînet 1, h. no: 8, 126, 127
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edildiği bildirilen “kelimeler”dir. Âyet meâlen şöyle: “Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle (emirlerle) denemiş, o da onları yerine getirmişti...” 946 Sahih bir senetle İbn Abbâs’tan geldiği üzere: “Hz. İbrahim’in ibtilâ (imtihan) edildiği ve onun da yerine getirmiş olduğu kelimelerden maksad fıtrat hasletleridir. Bunlardan biri de sünnet olmaktır.”
2) Bu hasletlerin yerine getirilmesi gereklidir, çünkü bir başka âyette Hz. İbrahim’e (a.s.)’e uyulması emredilmektedir: «Şimdi ey Muhammed! Sana, ‘Doğruya yönelen, puta tapanlardan olmayan İbrahim›in dinine uy’ diye vahyettik.» 947
Bazı âlimler, buradan da hareketle, “İbtilâ çoğunluk itibarıyla, vâcib olan işlerde vâki olur” mülâhazasıyla, fıtrattan olan hasletlere uymanın, vâcib bile olduğunu söylemişlerdir. Ancak diğer bazıları, bunları Hz. İbrahim’in (a.s.) vücub bir vazife olarak yapmış olması halinde bize de vecibe olabileceğini, fakat bir nedb olarak yapmış ise bizim için de vücûb değil, nedb ifâde edeceğini söyleyerek îtiraz etmişlerdir. Öyleyse bu fıtrat hasletlerinin vücub ifâde edip etmediğinin tespitinde başka deliller getirmek gerekecektir. Esas olan, bunların vücub ifâde etmemesidir, nedb ifâde etmesidir.
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), bize bıyığın makaslanıp, tırnağın kesilmesini, koltuk altının yolunup, eteğin traş edilmesini kırk gün aşmayacak şekilde vakitledi.” 948
Açıklama: Bu hadis vücutta yapılacak bazı temizliklerle ilgili bir müddet fikri vermektedir. Hadis, ulemânın da anladığı üzere tırnak kesmek, bıyık ve diğer traşları yapmak için kırk günü beklemeyi emretmiyor. Bu fazlalıklar çıktıkça hemen atılması esastır. Kırk gün, âzamî müddeti ifâde eder ve “Kırk günü geçirmeyin” mânasında anlaşılması gerekir.
Bu sayılan temizliklerin haftanın hangi gününde, günün hangi saatinde ve ne sûretle yapılması gerektiği hakkında mevsûk (sahih) rivâyet mevcut değildir. Sadece, Rasûlullah’ın temizlik işlerini cuma günü yaptığına dair rivâyet vardır. Beyhakî, Rasûlullah’ın tırnaklarını cuma günü kesmeyi sevdiğine dair Ebû Câfer Bâkır’dan mürsel bir rivâyet kaydetmiştir. Mevsuk olmayan bazı zayıf rivâyetlerde alaca hastalığına sebep olacağı belirtilerek çarşamba günü tırnak kesmek yasaklanmıştır. Ancak Münâvî, Süheylî’den naklen şunu kaydeder: “Çarşamba gününün uğursuzluğu, Hz. Peygambere uymayı terk sonucu şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı âdet edinerek, çarşambadan da uğursuzluk arayan kimseyedir. Bunu yapmak ise tevekkülü az olan insanların harcıdır. Böylelerine, o günkü tasarrufları zarar verir.” Münâvî der ki: “Velhasıl, müneccimler gibi bâtıl bir inançla uğursuzluk getireceği düşüncesiyle çarşamba gününden kaçınmak şiddetle haramdır. Çünkü haftanın her günü Allah’ındır. Tek başına ne fayda ne de zarar verir. Onun dışında da bir zarar, bir mahzur yoktur. Kim günlere uğursuzluk izafe ederse kendi uğursuzluğunu bulur. Kim de Allah’tan başka hiçbir şeyin, fayda ve zarar vermeyeceğine kani olursa, bu meselede hiçbir şeyin ona kötü bir tesiri olmaz. Bil ki uğursuzluk sadece buna inanan kimseye gelir. Öyle ise asıl belâ bu bâtıl inançtır.” Şunu da kaydedelim ki, gayr-i mevsuk (sahih
946] 2/Bakara, 124
947] 16/Nahl, 123
948] Müslim, Tahâret 51, h. no: 258; Ebû Dâvud, Teraccül 16, h. no: 4200; Tirmizî, Edeb 15, h. no: 2759; Nesâî, Tahâret 13, 14, h. no: 1, 15, 16
FITRAT
- 241 -
olmayan) bir kısım rivâyetlerde, çarşamba gününe uğursuzluk izafe edilirken, yine gayr-i mevsuk (sahih olmayan) diğer bazılarında da “uğur” izâfe edilmiştir. Haftanın her gününün nasıl bir uğur getireceğini ayrı ayrı sayan bir rivâyette çarşamba günü için: “Kim çarşamba günü tırnaklarını keserse vesvese ve korku çıkar, yerine emniyet ve şifa girer” der.
Şârihlerin bir kısmı herhangi bir rivâyete dayanmaksızın tırnak kesmede şu tertibe uyulmasını kaydederler: Önce sağ elin şehâdet parmağından başlayarak, sonra orta, yüzük, serçe parmaklarını tırnaklarını sırayla kesip en sonunda baş parmağa geçilmelidir. Sol elde ise küçük parmaktan başlayıp yüzük, orta, şehâdet ve başparmağa sırayla geçilmelidir. Ayak tırnakları kesilirken sağ ayağın küçük parmağından başlayıp sol ayağın başparmağına geçip sırayla en son küçük parmağa ulaşılmalıdır. Nevevî bu tertibe müstehab demiş ise de rivâyetten delil kaydetmemiştir. Tırnaklar parmağa zarar vermeyecek şekilde imkân nisbetinde dipten kesilmelidir.
Koltuk altı kıllarının temizliği için hadislerde hep “yolmak” tâbiri kullanılır. Dolayısiyle, ulemâ, bu temizliğin “yolarak” yapılmasının sünnet olduğunu söylemekte ittifak eder. Ancak, bunun bir vecibe olmadığı, dileyenin traş edebileceği veya ilaçla bertaraf edebileceği de söylenmiştir. Nitekim İmam Şâfiî gibi şeriat ve sünneti çok iyi bilen ve tatbik eden bir büyüğün yolmanın acısına dayanamadığı için, koltuk altlarını berbere kazıttığı rivâyetlerde gelmiştir.
Bu temizliğe de sağ koltuktan başlamak müstehabdır. Bıyıkları keserken de sağdan başlanır. Daha önce belirtildiği üzere, bıyığın dipten kazınması ile yukarıdan alınması meselesi ihtilâflıdır. Hanefîler dipten kazınmasını efdal görür. İmam Mâlik, dipten kesilmesini âfet sayar, böyle yapanların te’dib edilmesini emredermiş. Ona göre, bıyık üst taraftan da kesilmemeli, dudağın ucunun etrafı açılmalıdır. 949
Fıtrat ve Sanat
İnsan, yaratılışı gereği birtakım estetik duygular, estetik özellikler taşır. Bazı olay ve eserlerin etkisiyle özel estetik tatlara, yüksek haz ve zevke ulaşır. Sanat, insanın işte bu yaratılış özelliğine dayanan estetik bir uğraştır.
İnsan, maddî ve mânevî yapısıyla Allah’ın muhteşem bir sanat eseridir. Bu güzel yaratığı diğer varlıklardan ayıran birçok özellik vardır. Düşünme, konuşma, gülme, irâde, Allah’ın emânetini yüklenme, yeryüzünde halifelik, tefekkür ve hepsinden önemlisi din duygusu; yani irâdesiyle, serbest seçimiyle Allah’a inanıp kulluk etmesi, cihada koşması bunlardan bazıları. Güzeli sevmesi, estetik duygular gibi yüksek hisler de insanın yaratılışında, yani fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır.
Din fıtrattır. Yaratılışımıza ters bir şey emredilmez. İslâm hayat dinidir, fıtrata yani insanın rûhî ve bedenî özelliklerine tümüyle uygun dindir. Yaratılış özelliklerimiz, her konuda önem taşır ve din hiçbir zaman bunları göz ardı etmez, inkâr etmez ama başıboş da bırakmaz. Din fıtrî özelliklerimize, özellikle zevklerimize sınır koyar; alabildiğine azmasına, haddi aşmasına, insanın efendisi, rabbı olmasına müsâade etmez. Aynı zamanda onlara istikamet verir. Eğer kabiliyet
949] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/529
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve zevklerimiz doğru istikamet üzere gitmezse araba yoldan çıkıp devrilir veya başka arabalara çarpar. Verilen emânet ve hilâfet ehliyeti kötüye kullanılmış, istismar edilmeye başlanmış olur. O zaman helâkı, cehennemi dünyadan yaşamaya başlar insan. İşte din, sınır koyma ve istikamet gösterme hidâyetiyle insanın fıtratına uygun davranmasını ibâdet sayar. Kabiliyetlerin geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Sanat ve estetik duygularımızı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Allah tarafından insan rûhuna yerleştirilen güzellik duygusu ve sanattan zevk alma, ölçü ve âhengin rûha tat vermesi gibi özellikleri insandan söküp atmak mümkün değildir. Bunlara sahip olmaktan daha önemlisi, bunları yerli yerince ve kararınca kullanmaktır. Bu konuda kullanma kılavuzuna (Kur’an’a) uymuş olsa insanın huzurlu olmaması imkânsızdır.
Varlık âleminde bulunan her şey, Allah’ın çizdiği yolda yürümekte, O’nun buyruğu doğrultusunda hareket etmektedir.950 Tüm varlıklar Allah’a ibâdet ve itaat içindedirler: “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”951 Şu varlıklar âleminde Allah’ın kanunlarına riâyet etmeyen bir tek yaratık gösterilebilir mi? Varlıklardan hangisi fıtratının dışına çıkmış, fıtratını bozmuştur? Sadece insan. İnsanın dışında hiçbir varlık gösterilemez. Zâlim ve câhil insan, istek ve kaprislerine uyduğunda tabiattaki İlâhî kanunların dışına çıkmaktadır. Bu, fıtratı bozmadır. Evrende hiçbir bölüm kendi isteği yönünde seyretmemektedir. Arzu ve hevâsına tâbi olmamaktadır. Rabbiyle ve kendi dışındaki diğer varlıklarla bağlantısını koparmamaktadır. Aksine varlıklar arasında çok sağlam ve etkili bir ilişki söz konusudur.
Kabiliyet ve zevklere doğru istikamet verilmemesi ve sınır çizilmemesi halinde hudûdullaha riâyetsizlik olacak, insan tuğyâna başlayacaktır. Bu, rûhun tüm dengelerini alt-üst eden bir sapma ve sapıklıktır. Fesat ve kargaşadır. Ahsen-i takvimlikten vazgeçip esfel-i sâfilîni tercihtir. İnsan hayvanlaşmaya başlamıştır. Bu fıtrata da isyandır. Fıtrat bozulmaya başlamıştır artık. Bu kötü değişiklik başka bozulmalarla neticelenecektir: “Şüphesiz ki bir toplum, kendilerindeki iyi hali değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez.”952 Rûhun, rûhî zevklerin sapması insanın bozulmasına sebep olacak, insanlar bozulunca içinde yaşanılan toplum da, idaresi ve tüm değerleriyle bozulmadan nasibini alacak, insanlar nasılsa, lâyık oldukları şekilde öyle yönetileceklerdir.
Allah her şeyi yerli yerince yaratmış. Güzellikleri yaratmış görmemiz için. Göz vermiş güzellikleri görmek için. Biri yaratılıp diğeri yaratılmasaydı, rûhun güzeli arama ve sevme ihtiyacı nasıl giderilecekti? Ne güzel fıtrat, ne güzel uyum! Sen ne güzelsin Allah’ım!
Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
Her şeyi yaratan, yaratıklarına uygun şekiller verip onları yaratılış amacına göre planlayan Allah’tır. Allah, insanları, İslâm fıtratı üzere yaratmıştır. İslâm, fıtrat ve insanlık dinidir; onun insan yaratılışına ve hayatına aykırı düşen bir yanı yoktur. Sahih inanç ve sağlıklı gidişat da, bu dine hanif olarak bağlanmaktır. İslâm, fıtratı geliştiren ve insandaki aşınmayı gideren tek doğru dindir. İnsanların
950] Bk. 20/Tâhâ, 50
951] 17/İsrâ, 44
952] 13/Ra'd, 11
FITRAT
- 243 -
darda kalıp fıtratlarındaki aşınmayı fark edince Allah’a yönelmeleri, kurtuluşu sadece O’ndan istemeleri,953 bâtıl din olgularının insanın ihtiyacına cevap veremediklerini gösterir. Bundan da anlaşılıyor ki, insanların fıtrî dini İslâm’dır; onların başka dinlere yönelmeleri ise, fıtrattan ve İslâm’dan sapmadır.
Fıtrat, varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir.954 Her insanda bulunan Allah’ı tanıma yeteneği ve hakkı benimseme eğilimi fıtrattır.955 Ayrıca bu kelime “İslâm, iman ikrarı ve misak” olarak da yorumlanmıştır. 956
Işık Kaynağı: Fıtrat gerçeğini iyi tespit etmek için, bu kavrama açıklık getiren âyet ve hadislere bakmak gerekir. F-t-r kökü, çeşitli kullanım biçimleriyle Kuran’da 20 kez geçer. Ancak anılan kökün “fıtrat” şekli sadece bir âyette957 yer alır. Bu âyet, fıtrat olumsuz etkenlerden korunduğu sürece, her ferdin tevhid liyâkati üzere gelişeceği; ancak fıtratullaha karşıt ve onunla çatışan bir ortamda, fıtratın bozulmaya ve aşınmaya mâruz kalacağı mesajını vermektedir.
Hz. Peygamber de, fıtratla ilgili bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Her doğan çocuk, fıtrat üzere doğar. Sonra annesi ile babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” Allah Elçisi bu sözleriyle, fıtrî eğilimin çeşitli etkenlere göre değişebileceğini belirtmiş; döneminin en İyi bilinen üç dini sistemini, fıtrata karşıt bir konumda göstererek İslâm dışı değerlerden uzak durulması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Demek ki fıtrat, yaratılış anında Allah’ın insana bahşettiği Yaratan’ını tanıma eğilimi ve ruh temizliğidir. Kişinin özgün yaratılışı ve insani kıvamıdır. O, insanı İlâhî yaratılış çizgisinde tutan yönlendirici bir fonksiyona sahip olduğundan, insanlık terazisinin ayarı ve mihenk taşıdır; yaratılıştan içimizde taşıdığımız bir “ışık kaynağı”dır. İşte bu özelliğinden dolayı fıtrat, engelleyici olumsuz faktörlerin bulunmadığı hallerde, yolumuzu aydınlatan bir iman ışığı olur. İnsan bu emsalsiz ışık kaynağı ile Allah’ı bulur, O’na yönelir ve en umulmadık anlarda yüce duyguların iklimine ulaşır. Şu halde insan, yeryüzünde gerçek misyonunu icrâ edebilmek için, muhtaç olduğu gücü fıtratından alabilecektir. Çünkü o, içinde doğduğu çevreden önce, evrensel ölçekli bir fıtrata sahiptir. Kuran’da, çevresine rağmen fıtratına dönebilen insanların varlığından söz edilmesi958 bu tespiti doğrulamaktadır.
Fıtrat Kaybının ve İnsandaki Aşınmanın Nedenleri
Fıtratın kendi yolunu bulmasını engelleyen ve insan şahsiyetinde aşınma meydana getiren etkenlerin en önemlileri şunlardır:
a) Allah’a şirk/ortak koşmak: Fıtratın doğru çizgide ilerlemesini engelleyen en tehlikeli etken şirktir. Şirk, fıtratı bozan öldürücü bir illettir. Bu yüzden Yüce Allah, fıtratın şirkle kirletilip yitirilmesini yasaklamıştır.959 Gerçekten de şirk, fıtrat
953] Bk. 10/Yûnus, 22
954] Bk. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, V, 55-59; M. İsmail İbrahim, Mu'cemu'l elfâzi ve’l-A'lâmi’l-Kur 'âniyye, s. 402
955] Bk. İbn Manzur. age, V, 57
956] Bk. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur'an, XII/25 vd.
957] 30/Rûm, 30
958] Bk. 66/Tahrîm, 11; 18/Kehf, 10-26; 36/Yâsin, 20-27) vb.
959] Bk. 30/Rûm, 31
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve tevhidle çelişen bir sapıklıktır.
b) “Hevâ”ya uymak: Hevâ, insan benliğinin keyfîliği tercih edişi ve haksız arzulara olan aşırı düşkünlüğüdür. Hevâya uymak da, şeytanın düzenine bağlanıp onun arzusuna uygun bir hayatın izleyicisi olmaktır. Hevâya uyan kimse, İslâm’ın ilke ve değerlerinden uzaklaştığı için fıtratını yozlaştırmış olur. Çünkü Allah katında en büyük günah sayılan şirk ve inkâr tapınışının objesini, hevâya uymak oluşturur. 960
c) Allah’ı unutmak: Fıtrat kaybının bir nedeni de Allah’ı unutmaktır. İnsandaki bozulma ve yozlaşma, Allah’ı unutmakla başlar. Bu durum insanı inanç alanının dışına iter ve kendi öz benliğinden uzaklaştırır. Kuran’ın bildirilerinde, bu konuda oldukça dikkat çekici uyarılar vardır. “Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da onlara öz benliklerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, yoldan çıkmış olanların ta kendileridir.” 961 meâlindeki âyet, bu uyarılardan sadece biridir. Allah’ı unutup günahkâr bir kul haline düşmenin odak noktasında, kalbin katılığı yer almaktadır. Bilindiği gibi kâinatın ekseni insan, insanın varlık ekseni de kalptir. O, bireysel ve toplumsal değişimlerin başlangıç noktasıdır. Bu yüzden her türlü sapma ve yabancılaşma da ilk gelişimini kalpte gösterir. Kalp, kendi kendine bir kötülük kaynağı değildir; ama kötü davranış ve saplantılar, onu insanın kurtuluşunu tehdit eden bir merkez haline getirebilir. 962
d) Yakın ve hâkim çevrenin etkisinde kalmak: İnsan, Allah’a inanma eğilimi ile doğar. Ancak yakın ve hâkim çevrenin olumsuz etkisi ile bu eğilim başka yönlere çevrilir. Bunun için müslümanlar, hem İslâmî şahsiyetlerini, hem de kendi nesillerini yakın ve hâkim çevrenin olumsuz etkisinden korumalıdırlar. Kuran, İnsanı yozlaştıran etkenlerin ortadan kaldırılmasını hedefler ve fıtratı yeniden ihyâ etmek ister. 963
İnsanları, kendi görüşlerimize, dernek ve cemaatlerimize dâvet etmek yerine; direkt Allah’a dâvet etmenin zarûri bir yönlendirmesi olarak; muhâtaplarımıza: “Şu cemaate katıl, şuraya gel!” yerine, “kendine gel!” demeliyiz. İnsanın öncelikle kendine gelmesi, kendi fıtratına dönmesi, kendi vicdanının sesini dinlemesi, kendini tanıması, kendini bulması gerekmektedir. Bu yöneliş gerçekten yerine getirilirse kişi Rabbine dönecek, fıtratı ve vicdanı onu Rabbine teslim edecektir. Vicdan içimizdeki fıtratın sesinden başka bir şey değildir. Fıtrat da Allah’a ulaştıran yoldur, tevhiddir.
Nefsin iki ayrı yönü olduğu Kuran’da bildirilir ve nefsin bir kısmının “hevâ”dan, yani insanı Allah’ın yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğuna dikkat çekilir. Nefsin öteki kısmı olan vicdan ise, insanı Allah’a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin içindeki “fücur”dan sakınmasını sağlar. Vicdan, insana Allah’ın üflediği “ruh”tan, fıtrattan kaynak bulur.
Kur’an’da Allah’ın insana Kendi ruhundan “üflediği” şöyle haber verilir: “O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ‘düzeltip
960] Bk. 45/Câsiye, 23 vb.
961] 59/Haşr, 19
962] Bk. 3/Âl-i İmrân, 8; 61/Saff, 5 vb.
963] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Y., s. 190-193
FITRAT
- 245 -
bir biçime soktu” ve ona rûhundan üfledi.” 964
İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah’ın kendisine “üflemiş” olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer nefsin fücûruna (hevâsına) saplanarak bu ruhu örtmezse, fıtratına uygun inanç ve yaşayışa yönelir.
Zaten Kuran’ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın gereklerine göre belirlenmiş durumdadır. Rûm Suresi’ndeki iki âyet, bu konuda açıklayıcıdır: “Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Öyleyse sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” 965
Âyetlere göre, inkâr eden kâfir ve müşrikler nefislerinin fücûruna, yani hevâlarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın mü’minlerin yapması gereken, Allah’ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Ve bu din, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah’tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana en uygun yaşam şeklidir.
Fıtrat, âdeta Fâtır (Yaradan) sıfatının yegâne sahibi olan Allah’ın eseri olan insana kendi mührünü basması demektir. İmanî noktada yaşanan bu fetret döneminin üstesinden, çağlar boyu yaşanan benzeri bütün fetret dönemleri gibi, fıtratla gelinecektir. F-T-R, yani ‘yarmak,’ ‘çatlatmak’ kökünden gelen bir kelimedir fıtrat; ve, incecik suyun fıtratında taşıdığı istidad ile donduktan sonra en sert çelik kapları demiri çatlatması, incecik köklerin sert kayaları yararak suya yol bulması misali, fıtratlar uyandığında iman adlı âb-ı hayata erişilecektir. Fetret fıtratla aşılacaktır.
964] 32/Secde, 7-9
965] 30/Rûm, 29-30
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fıtrat Kelimesiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Fıtrat Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 30/Rûm, 30.
B- Fıtrat Kelimesinin Kökü Olan F-t-r ve Türevlerinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 20 Yerde): 6/Enâm, 14, 79; 11/Hûd, 51; 12/Yûsuf, 101; 14/İbrâhim, 10; 17/İsrâ, 51; 19/Meryem, 90; 20/Tâhâ, 72; 21/Enbiyâ, 56; 30/Rûm, 30, 30; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 22; 39/Zümer, 46; 42/Şûrâ, 5, 11; 43/Zuhruf, 27; 67/Mülk, 3; 73/Müzzemmil, 18; 82/İnfitâr, 1.
Geniş Bilgi alınabilecek Kaynaklar
1. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y., İst. 1991
2. Fıtratı Tağyir Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Şahsî Y., İst. 1998
3. Fıtrat Üzerine, Murtaza Mutahhari, Çev. Ömer Çiçek, Bengisu Y., ist. 1992
4. Din ve Fıtrat, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y., İst. 1997
5. İslâm Fıtrî Yol, Abdülvâhid Hamid, Terc. Murat Çiftkaya, Kitabevi Y., İst. 1997
6. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y., İst.
7. Hadislere Göre Yahudi ve Hırıstiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y., İst. 2003
8. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y., s. 162-170
9. Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Kerim Yavuz, DİB Y., s. 106-114
10. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İslâm, Yaşar Düzenli, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y., s. 99-104
11. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y., s. 190-193
12. İslâm’a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
13. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.
14. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y.
15. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
16. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 47-48
17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, M. Emin Ay, Sait Kızılırmak, c. 2, s. 188-190
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 6, s. 247-252
19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 203-206
20. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 203-206
21. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Yayınları, s. 198-202
22. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 7, s. 523-530
23. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
24. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
25. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
26. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
27. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
28. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
29. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
30. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
31. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
32. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
33. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Harun Ünal
34. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28, 48, 62
35. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
36. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
37. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 54-69
38. Fıtrat ve İslâm Psikolojisi, Yâsin Muhammed, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, sayı, 2, İstanbul 1995
39. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
40. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak. Sayı 17, Yıl, 1969
FİRAVUN
- 247 -
Kavram no 52
Câhiliyye 5
Bk. Tâğut; Küfür-Kâfir; Fesâd-İfsâd
FİRAVUN
• Firavun; Kelime Anlamı
• “Fir’avn” Kimliği: Hz. Mûsâ’nın Fir’avn’ı ve Her Tâğutun Ünvanı
• Kur’an’da Firavun’un Hayatı; Bâtıl Mücadeleyle Geçen ve Helâkle Biten Bir Ömür
• Ve... İbretler, İbretler...
• Firavun; Her Dönemde ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar
• Sihirbazlardan Medet Uman Firavun
• Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık
• Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı
• Sihirbazları Asan Firavun, Hz. Mûsâ’ya Niye Zarar Ver(e)medi?
• Firavun’un Kişiliği
• Firavun’un Mele’i/Yakın Çevresi
• Zâlim Firavun’un Cennetlik Hanımı; Âsiye
• Anıtkabiri Piramit Olan Firavun’un Toplumsal Düzeni de Piramit Düzeniydi
• Köleleştirmenin ve Soykırımın Firavuncası: Nüfus Planlaması
• Firavun’un Sonu
• Azap Geldikten Sonra Kâfirlerin İnandım Demesi Fayda Vermez
“Hatırlayın o zamanı ki, sizi Fir’avn’ın soyundan (onun taraftarlarından) kurtardık. Onlar size kötü bir surette azab ediyorlar, oğullarınızı kesiyorlar, kızlarınızı diri bırakmak istiyorlardı. Bu işte Rabbinizden büyük bir belâ (imtihan) vardı.” 966; “Yine hatırlayın ki, siz görüyorken sizin sebebinizle denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun taraftarlarını denizde boğduk.” 967
Firavun; Kelime Anlamı
Zannedildiğinin aksine, “Firavun” özel isim değil; cins isimdir. Firavun, Mısır’da hüküm süren Amelika krallarına verilen ünvandır. Türklerin hükümdarlarına hakan, Bizanslıların krallarına kayzer, İranlılarınkine Kisrâ denildiği gibi, eski Mısırlılar da krallarına firavun derlerdi. İslâm dil bilginlerine göre “firavun” kelimesi, kibir ve gurur anlamına gelen “fer’ane” ya da “tefer’ane” kelimesinden gelir. Çoğulu “ferâine”dir.
Kelimenin bu anlamı nedeniyle kibirlenen, zulüm yapan kişi için “adam firavunlaştı” anlamında “tefer’ane’r raculü” denir. Kök anlamı dışında firavun
966] 2/Bakara, 94
967] 2/Bakara, 50
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesinin sapma ve saptırma, bozulma ve başkalarını bozma, zarara girme ve zarara uğratma anlamlarında da yaygın bir kullanılışı vardır. Buna göre her zâlim, sapkın ve mütekebbir kişi firavundur. Kur’an da kelimeyi bu yorumu doğrulayacak biçimde kullanır. Sözgelimi Hz. Yusuf dönemindeki Mısır kralı Firavun olarak nitelenmezken, Hz. Mûsâ dönemindeki krallar Firavun olarak anılır.
Kelimenin anlamı, diğer bir görüşe göre, güneş tanrısının oğlu demektir. Eski Mısırlılar güneşe Ra adını vermiş ve ona yüce tanrı diyerek tapınmışlardır. Mısır inançlarına göre her kral iktidarını Ra ile olan ilişkisine dayandırır ve kendisini Ra’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak empoze ederdi. Zamanla Ra soyundan geldiğini savunan krallar, kendilerinin de “Yüce Rab” olduklarını halka kabul ettirmek amacıyla Firavun (güneş tanrısının oğlu) ünvanını kullanmaya başladılar. Firavun kelimesi, Eski Mısır dilinde “büyük ev” anlamındaki Per’ao’dan gelmektedir. Kelime, Tevrat’ın Yunanca tercümesinde Farao olarak karşılanmıştır. Günümüz batı dillerinde ise Pharaoh (İng.), Pharaon (Fr.) ve Pharo (Alm.) şeklinde kullanılmaktadır. Fir’avn (çoğulu ferâine) kelimesinin Arapça’ya İbrânîce’den veya Süryânîce’den geçtiği ileri sürülmektedir.
“Firavun” Kimliği; Hz. Mûsâ’nın Fir’avn’ı ve Her Tâğutun Ünvanı
Kur’an, Hz. Mûsâ ile ilişkisi nedeniyle sık sık andığı Firavun’un kimliğinden söz etmez. Buna karşılık Cevherî gibi bazı İslâm bilginleri, Kur’an’da geçen Firavun’un Velîd bin Mus’ab olduğu görüşündedirler. Fakat söz edilen Firavun, gerçekte iki ayrı hükümdardır. Bunlardan ilki, Hz. Mûsâ’nın doğduğu sırada Mısır’ı yöneten ve Hz. Mûsâ’yı sarayında büyüten Firavun; diğeri de Hz. Mûsâ’nın risâletle görevlendirildiği sırada iş başında olan Firavun’dur. Çağdaş tarih araştırmacılarına göre bu ilk Firavun, M.Ö. 1292-1225 yılları arasında hüküm süren II. Ramses; ikincisi ise II. Ramses’in oğlu Meneftah’tır. Ne var ki, Hz. Mûsâ’nın dönemi kesin olarak tespit edilemediği için bu görüşün yanlış olması da mümkündür. Kaldı ki tarihsel kişiliklerin tespit edilip edilmemesi fazla bir önem taşımaz. Çünkü Kur’an, kimlikler üzerinde durmayarak, ilâhî mesaj karşısında yer alan evrensel Firavun tipinin özelliklerini vurgular.
Fir’avn, diliyle veya hal diliyle tanrılık iddiasına kalkışan her tağutun ünvanı olabilecek şekilde prototiptir. Fir’avn, Keyhüsrev’in Mısır’ı ele geçirip İran’a katmasından önce, Mısır’da hüküm süren hükümdarlara verilen ünvandır. Milattan önce 3000 ilâ 525 yılları arasındaki 2500 yıllık zaman parçasında Mısır’da egemen olan hükümdarların ünvanıdır. Özellikle tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Mûsâ’nın mücadele ettiği azgın Mısır hükümdarının adı yerine geçmiştir. O yüzden bu tarihî şahsiyete “Fir’avn-ı Mûsâ” da denir.
Kur’an’da Firavun’un Hayatı; Bâtıl Mücadeleyle Geçen ve Helâkle Biten Bir Ömür
“Fir’avn’a git, çünkü o azmıştır. De ki: ‘(Nasıl,) tezkiyeye/arınmaya gönlün var mı? Seni Rabbine (O’nu bilmeğe) ileteyim de O’ndan korkasın.’ (Mûsâ gitti, Allah’ın emrini Fir’avn’a duyurdu.) Ona büyük mucizeyi (asânın ejderha oluşu mucizesini) gösterdi. Fakat o, (Mûsâ’yı) yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını döndü, koşmağa başladı (Mûsâ’nın getirdiklerini iptal etmek için bütün gücüyle çalışmaya koyuldu). (Adamlarını) topladı, (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbınızım!’ dedi. Allah da onu, (sonrakilere ve öncekilere ibret
FİRAVUN
- 249 -
olacak biçimde) ahiret ve dünya azabıyla yakaladı. Şüphesiz bunda (Allah’tan) korkacak kimse için ibret vardır.” 968
Kur’an’da “Firavun” kelimesi 74 yerde geçer. Allah’tan korkacak kimseler için ibret olsun diye Firavun’dan 170’in üzerinde âyette söz edilmektedir. Başta 7/A’râf, 20/Tâhâ ve 26/Şuarâ surelerinde olmak üzere, Bakara, Âl-i İmran, Enfâl, Yunus, İbrahim, İsrâ, Mü’minûn, Neml, Kasas, Ankebut, Sâd, Mü’min, Zuhruf, Duhân, Kaf, Zâriyât, Kamer, Tahrim, Hakka, Müzzemmil, Nâziât, Bürûc ve Fecr sûrelerinde Firavun’dan bahsedilmektedir.
Firavun, kendi gücüne kimsenin erişemeyeceğine inanan,969 servetine şükredeceğine nankörlük yapan,970 yaptığı iyilikleri başa kakan971 azgın bir kimsedir.972 Alaycı ve küçümseyicidir.973 Sözünde durmayan, sağlam bir karaktere sahip olmaktan uzak bir şahsiyettir.974 Nefsini ilâh edinmiştir ve onun yolunda her şeyi kurban etmeye hazırdır. Zorbadır, İsrâiloğullarını büyük zulümlere mâruz bırakır, eziyetler birbirini izler 975, Diktatördür, kendisini rab olarak görmekte ve ilâhlık iddiasına karşı çıkan her akıl sahibini yok etmeye çalışmaktadır. 976
Otoritesini sarsacak en ufak harekete bile tahammülü yoktur.977 Halkı ardından sürükleyebilmek için ilericiliğine dair söylevler verir.978 İktidarının yükü, mazlumların sırtındadır.979 Büyük bir topluluğa kendisini rab olarak benimsetmesi ona güven verir. Bu topluluk, onun en önemli dayanaklarından birisidir.980 Hâlbuki Allah, nice büyük, güçlü ve zengin toplulukları yok etmiştir 981 ve Allah, halkı ıslahatçı olduğu halde bir memleketi helâk etmez. 982
Hz. Mûsâ’nın doğduğu zaman Mısır’ı yöneten kişi Firavun’dur. Firavun, zorbalığa yönelmiş, halkını sınıflara ayırmıştır. Aralarından bir zümreyi (İsrâiloğullarını) güçsüz düşürmek için oğullarını boğazlamakta, kızlarını diri bırakmaktadır. Tam bir bozguncudur.983 Kur’an’da Firavun’dan “zü’l-evtâd (kazıklar sahibi)”984 diye de söz edilmektedir. Saltanat sahibi olan bu azgın, kızdığı kişileri kazığa bağlayarak işkence ediyordu. Nitekim Firavun âilesi, İsrailoğullarına “azabın en kötüsünü revâ görüyor, yeni doğan erkek çocuklarını boğazlayıp fenalık için kızları sağ bırakıyordu.” 985
Hz. Mûsâ böyle bir ortamda, ezilen zümrenin bir üyesi olarak dünyaya geldi.
968] 79/Nâziât, 17-26
969] 10/Yûnus, 83
970] 10/Yûnus, 88
971] 26/Şuarâ, 18
972] 20/Tâhâ, 24
973] 26/Şuarâ, 25-26; 43/Zuhruf, 52
974] 7/A’râf, 134
975] 2/Bakara, 45
976] 7/A’râf, 123-124
977] 26/Şuarâ, 29
978] 45/Câsiye, 29
979] 44/Duhân, 31
980] 26/Şuarâ, 56
981] 28/Kasas, 78
982] 11/Hûd, 116-117
983] 28/Kasas, 4
984] 89/Fecr, 10
985] 2/Bakara, 49-50
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Normal şartlarda hayatta kalabilmesi mümkün değildi. Fakat Allah zayıf düşürülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve zâlimlerin mirasçısı, o yerlerin hâkimleri durumuna getirmek istiyordu.986 Bu irâdenin gerçekleşmesi için de Hz. Mûsâ’nın hayatta kalması gerekiyordu. Annesine Mûsâ’yı denize bırakması vahyedildi. Böylece Mûsâ, hem Allah’ın, hem de İsrâiloğullarının düşmanı olan Firavun’un sarayına getirildi. Firavun ve âilesi, ileride kendilerine düşman olacak çocuğu kendi çocuklarıymış gibi besleyip büyüttü.987 Hz. Mûsâ, gençlik çağında bir Kıptînin ölümüne sebep olduğu için Mısır’dan kaçarak Medyen’e gitti. Hz. Mûsâ kaçarak ayrıldığı Mısır’a on yıl sonra Allah’ın rasulü olarak yeniden dönecektir.
Ve... İbretler, İbretler...
Hz. Mûsâ, Medyen’den dönerken risâletle görevlendirildi.988 Doğrudan Firavun’a gidecek,989 Allah’ın âyetlerini tebliğ edecek,990 ondan İsrâil oğullarını serbest bırakmasını, onlara baskı ve işkence yapmamasını isteyecekti.991 Firavun, azgın bir zorba992 ve müstekbir (büyüklük taslayan)993 bir kraldı. Kavmi de bir zâlimler topluluğu994 haline gelmişti. Hz. Mûsâ, bütün âyetleri, delilleri ortaya koyduğu halde, O’nun çağrısına Firavun büyük bir inatla karşı çıktı. Bu andan itibaren Hz. Mûsâ ile Firavun arasında başlayan büyük mücadele, Kur’an’da ayrıntılı biçimde gözler önüne serilir. Kur’an’ı izleyerek bu mücadeleyi ana hatlarıyla şöyle tespit edebiliriz: Firavun, ilâhî mesajla kendisine gelen Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’u önce iddialarından vazgeçme-meleri ve kendisinden başka bir ilâh tanımaları durumunda hapse atacağını söyleyerek995 sindirmeye çalıştı. Başaramayınca, sarayda büyütülüşünü hatırlatarak 996 minnet altında bırakmayı denedi. Bu da tutmayınca, “Rabbiniz kimdir?”997 ve “Önceki nesillerin durumu nedir?”998 gibi sorularla sınamaya, tartışma yoluyla susturma yoluna başvurdu; deli olduğunu iddia ederek sözlerini geçersiz kılmaya çalıştı.999 Bunda da başarılı olamayınca, çaresiz Hz. Mûsâ’dan, getirdiğini iddia ettiği âyetleri (mûcizeleri) göstermesini istedi. 1000
Hz. Mûsâ, kendisine bağışlanan asa ve beyaz el mûcizelerini gösterince Firavun bu kez de onu sihirbazlıkla, kendilerini yurtlarından çıkarmayı planlamakla suçladı.1001 Hz. Mûsâ’nın bir sihirbaz ve dolayısıyla peygamberlik iddiasının temelsiz olduğunu kanıtlamak amacıyla ülkesinin önde gelen sihirbazlarını toplayarak
986] 28/Kasas, 5-6
987] 28/Kasas, 7-14
988] 20/Tâhâ, 11-14
989] 20/Tâhâ, 24
990] 20/Tâhâ, 42
991] 20/Tâhâ, 47
992] 44/Duhân, 31
993] 29/Ankebut, 39
994] 26/Şuarâ, 10
995] 26/Şuarâ, 29
996] 26/Şuarâ, 18
997] 20/Tâhâ, 49
998] 20/Tâhâ, 51
999] 26/Şuarâ, 27
1000] 26/Şuarâ, 31
1001] 20/Tâhâ, 57
FİRAVUN
- 251 -
onunla yarıştırdı. Fakat sihirbazların bir sihir değil; mûcize karşısında bulunduklarını anlayarak müslüman olmaları nedeniyle amacına ulaşamadı. Üstelik bir bayram günü, halk önünde cereyan eden yarışma Hz. Mûsâ’nın lehine sonuçlandı.1002 Bütün kozlarını kullanan Firavun, bütün zorbalar gibi zulme, katliama başvurdu. Hz. Mûsâ’ya iman edenlerin oğullarının öldürülmesini, kadınlarının sağ bırakılmasını emretti.1003 Bununla da yetinmeyerek Hz. Mûsâ’yı öldürtmeye kalkıştı. Fakat kendi âilesinden bir mü’min kimsenin uyarısı üzerine vazgeçti.1004 Allah, belki gerçeği görür ve kabul ederler diye Firavun ve halkını kıtlık, tufan, çekirge gibi çeşitli azap ve felâketlerle cezalandırdı. Her felâket sırasında Hz. Mûsâ’ya başvurarak Allah’a duâ etmesini istediler; azabın kaldırılması halinde iman edeceklerine dair söz verdiler, fakat azap kaldırılınca sözlerinden döndüler.
Firavun, Mısır mülkünün kendisine ait olduğu, düzgün konuşamayan Hz. Mûsâ’dan daha iyi olduğu, doğru söylemiş olsaydı Hz. Mûsâ’ya güç ve saltanatın simgesi olan altın bileziklerin atılması ya da yardımcı melekler gönderilmesi gerektiği gibi söz ve gerekçelerle halkının itaatinin devamını sağladı. 1005
Firavun’un, çevresinin ve halkının ilâhî mesajı kabul etmeyecekleri, zulüm ve işkencelerinin sona ermeyeceği kesinlik kazanınca Hz. Mûsâ’ya İsrâiloğullarını bir gece Mısır’dan çıkarması emri verildi.1006 Durumu öğrenen Firavun, hemen harekete geçerek büyük bir ordu topladı.1007 Amacı, İsrâiloğullarını bütünüyle yok etmekti. Ama Allah’ın da bir hesabı vardı. Firavun ve ordusu, Hz. Mûsâ ve İsrâiloğullarına yol vermek için yarılan Kızıldeniz’in yeniden birleşen suları içinde yok olup gitti.1008 Böylece Allah, Firavun ve halkını tapınırcasına sevdikleri şeylerden; çeşmelerden, bahçelerden, hazinelerden, o güzel yerlerden çıkardı ve bunları İsrâiloğullarına miras yaptı.1009 Zorba Firavun, Kızıldeniz’in suları arasında artık her şeyin bittiğini, boğulacağını anlayınca, “Gerçekten İsrâiloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim; ben de müslümanlardanım” dedi; ama iş işten geçmişti. “Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun!” denildi. Cesedi, gelecek nesillere ibret olması için denizden kurtarılarak bir tepeye atıldı. 1010
Firavun; Her Dönemde ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme, evrensel gerçekleri kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Hz. Mûsâ ve Firavun kıssası, bütün bu amaçların gerçekleştirildiği en kapsamlı kıssalardan birisidir. Kur’an bu kıssa ile müslümanların imanını güçlendirme, İslâmî tebliğe karşı çıkan müşrikleri uyarma gibi amaçlarının yanı sıra, İslâm dışı toplumsal yapılanmaların, yönetim biçimlerinin, eşdeyişle Firavunî
1002] 20/Tâhâ, 58-70
1003] 40/Mü’min, 25
1004] 40/Mü’min, 26-35
1005] 43/Zuhruf, 48-54
1006] 26/Şuarâ, 52
1007] 26/Şuarâ, 53
1008] 26/Şuarâ, 60-66
1009] 26/Şuarâ, 57-59
1010] 10/Yûnus, 90-92
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumların değişmeyen özelliklerini de ortaya koymayı amaçlar. İslâm dışı toplum ve yönetim biçimleri, tarihin hangi döneminde bulunursa bulunsun, hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın, Firavun’a ve onun temsil ettiği siyasal sisteme, bu sistemle şekillendirilen topluma özgü inanç ve düşünceleri, özellikleri yansıtır. Bu nedenle özü bakımından Hz. Muhammed’in (s.a.s.) karşısında yer alan kişilerle kökten değiştirmeyi amaçladığı toplumsal yapı, Hz. Mûsâ döneminin Mısır’ından pek farklı olmadığı gibi, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren İslâm dışı bir toplumsal ve siyasal sistem de Mekke’dekinden çok farklı değildir.
Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar
Kur’an, bize Firavun kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme imkânı veriyor. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği, Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavun’un ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı kabul edilen ilâhları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve ilâhî kanunları reddeden toplum, bu yetkiyi ister Firavun örneğindeki gibi tek kişiye, isterse belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez. Firavun’un, içinden akan ırmaklara varıncaya kadar bütün Mısır mülkünün kendisine ait olduğu yolundaki sözleri, Firavunî toplumların başka bir özelliğini gösterir. Bu tür toplumlarda mülk Allah’ın değil; hâkim gücün sayılır. Hâkim/egemen güç, mülk üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bu mülkiyet ve tasarruf anlayışının doğal sonucu olarak belli bir azınlık servet içinde yüzerken, büyük halk çoğunluğu açlık ve sefalet içinde kıvranır. Firavun’un, böylesine mutlak bir hâkimiyet ve mâlikiyeti yalnız başına sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kur’an, Firavun ile birlikte “mele'” adını verdiği işbirlikçilerine de dikkat çeker. Bugünkü karşılıkları ile söylenirse mele’, büyük sermaye sahipleri, meclis üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, üst düzey bürokratlar, halkı etkileme ve yönlendirme imkânına sahip gazeteci yazar, aydın, sanatçı, din adamı ve benzeri kişilerden oluşan topluluktur. Bunlar, Firavun’un, firavunî düzenlerin kendilerine sağladığı çıkarlar karşılığında onun hâkimiyetinin sürmesine yardım ederler. Bu da firavunî toplumların başka bir özelliğidir.
Firavunî düzenler yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve zorbalıklarla sürdürebilirler. Adâlet, eşitlik, insan hak ve özgürlükleri bu tür düzenler için hiçbir anlam taşımaz. Toplumda her şey düzenin korunması ve sürdürülmesi amacına uygun biçimde düzenlenir. Tıpkı Firavun’un Mısır’ındaki gibi toplum, çeşitli sınıflara bölünür; özellikle düzen için tehlikeli görülen unsurlar baskı ve zulümlerle zayıf düşürülür; gerektiğinde çocukların öldürülmesi için nüfus planlaması gibi yöntemlere başvurulur. Peygamberler ya da onların takipçisi mü’minler tarafından adâlet, özgürlük, insanca yaşama adına yapılan her çağrı, Firavun ve mele’i için mülk, saltanat ve hâkimiyetlerine yönelik bir saldırı anlamına geleceğinden hemen susturulması gerekir. Firavun’un, Hz. Mûsâ’nın dâveti karşısındaki tutumu, firavunî düzenlerin bu yolda uygulayacakları bütün yöntemlerin bir özetini verir: Psikolojik baskı, dâveti etkisiz kılacak karşı propaganda, suçlama, hapis ve öldürme tehditleri ve uygulamaları, çeşitli baskılar, işkenceler ve nihâyet soykırım.
FİRAVUN
- 253 -
Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz âkıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olan’ın yakalayışı ile yakalanır1011 ve azâbın en kötüsü ile kuşatılırlar.1012 Sonunda bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok olup giderler.1013 Âhiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar azabın en şiddetlisine sokulurlar.1014 Hz. Mûsâ ve mü’minler ise imanlarının, sabır ve mücadelelerinin bir ödülü olarak esenliğe çıkar, Firavun ve işbirlikçilerinin mülküne vâris ve hâkim olurlar. 1015
Firavunluk, her zaman ve her yerde mevcuttur. Herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı olmadığı gibi, yeryüzünün herhangi bir bölgesine de özgü değildir. O bir yaşam tarzıdır. Siyasal ve toplumsal bir düzen, ekonomik strüktür, hukuk sistemi, yönetim biçimi, kişilik karakteri ve bir ahlâk yapısıdır. Kısaca o, toplumu çepeçevre kuşatan bir hayat tarzıdır. Eski Firavunluk örnekleri, Kur’an-ı Kerim’de ve tarihte sadece Mısır ile ilgili olarak gelmişse de, bu başka yerlerde bulunmadığı anlamına gelmez. Ülkeden ülkeye, çağdan çağ kimi ayrıntılarda farklılıklar olabilir. Birçoğu iç, pek azı da dış faktörlerden ötürü aralarında nicelik ve nitelik açısından birbirinden değişik yönleri vardır. Fakat her ne olursa olsun, neticede hepsi de Firavunluktur. Firavunların hal ve hareketleri toplumlarına da yansır ve o toplumlar ahmakça uyuşmuş; sürekli uyuyan, bilinçlerine perde düşen Firavunlaşmış toplumlar olurlar.
Firavun ve çevresinin ilâhî mesaja muhatap olduklarında, ilk itirazlarından/bahanelerinden biri, Hz. Mûsâ’yı nankörlükle suçlamak olmuştur. “Biz seni içimizden bir çocuk olarak yetiştirmedik mi? Ömründe nice yıllar aramızda kalmadın mı? Ve sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörlerden birisin.”1016 Bu itiraz, günümüzde de olduğu gibi, tarih boyunca tüm müstekbirlerin ortak itirazıdır. Bu, devlete, devletin sağladığı imkânlara karşı nankörlükle suçlamak, kurulu düzenlerinin bekası noktasında endişe sahibi olanların ileri sürdükleri yegâne suçlamalardan biridir. Bugün muvahhidlere yöneltilen fundamentalistlik, bölücülük, ayrımcılık, aşırılık ve hatta teröristlik suçlamaları “birlik ve beraberliğin biricik düşmanları” olarak gösterilmeleri, sadece zamanımıza ait yaftalamalar değildir. Firavunî düzenlerin temsilcileri, her dönemde atalarının izinden gitmişler, peygamberleri ve onlara uyanları yeryüzünde bozgunculuk yapmakla itham etmişler,1017 zindana atmakla tehdit etmişlerdir.1018 Her dönemde farklı versiyonlarıyla zâlimlerin sünneti, Firavun’un şu sözünde özetlenmektedir: “Biz daima onların üzerinde eziciler olacağız.” 1019
Sihirbazlardan Medet Uman Firavun
“Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere
1011] 54/Kamer, 42
1012] 40/Mü’min, 55
1013] 43/Zuhruf, 55
1014] 40/Mü’min, 46
1015] Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. 2, s. 193-195
1016] 26/Şuarâ, 18-19
1017] 7/A’râf, 127; 40/Mü’min, 26
1018] 26/Şuarâ, 29
1019] 7/A’râf, 127
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplayıcı (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:) ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.” 1020
Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Harun’u halkın önünde rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da polislerini göndererek sihirbazları getirtti.
Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar. Dâvet sahiplerine karşı çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler, eskisinden daha iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, televizyon yayıncıları, emniyet yetkilileri ve istihbarat büroları vs. bunlar sihirden daha etkili ve güçlüdür. Belki bütün dünya sihri bir araya getirilse, bunlardan yalnız birinin verdiği zehiri verebilmesi mümkün değildir.
Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında artık pazarlık başlamıştır. Yalan uydurmada uzman bir sihirbaz ne isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer biz kazanırsak, kesin bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Bu, bir devlet sorunudur. İslâm dâvetine karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar değil sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı” ilân edilecektir sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını sağlamak, makam ve rütbe...
Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde makam sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavunu ve onun küfrünü, zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini sağlayanlar ve koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla makam ve mevkiler onlarındır. Bu kişiler kara cahil, sihirbaz yalancı ve dalkavuk olsa bile durum değişmez.
Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram günü insanların toplandığı kuşluk vaktidir.1021 Vaktin tâyini, Hz. Mûsâ’ya aittir. Rasûlün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda insanlara tebliğ etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir. Büyücüleri Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet eder ve azapla uyarır.1022 Ancak Firavun onların etkilenmesini ve misyonlarını terk etmelerini önlemek için gizli bir görüşmede bulunarak onları şeytan yolunda sabit kılmaya çabalar. Firavun’un verdiği moral destek ve vaadlerle 1023 Allah’ınki kıyaslanabilir mi? 1024
“(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” 1025
Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve sihirbazların karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına toplanmışlar ve geniş halkalar
1020] 7/A’râf, 109-114
1021] 20/Tâhâ, 59
1022] 20/Tâhâ, 61
1023] 20/Tâhâ, 62-64
1024] 20/Tâhâ, 68
1025] 7/A’râf, 115-118
FİRAVUN
- 255 -
oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma başlıyor. “Ey Mûsâ, önce ya sen at ya da biz!” Mûsâ “Siz atın” dedi. Böylece kendisi sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı kazanacaktı.
Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini -bir çeşit onları kandırma yöntemiyle- büyülediler ve onları korkuttular. Sanat ve çeşit itibarıyla büyük bir sihir ortaya koymuş oldular. O sırada da Allah “asanı at” diye Hz. Mûsâ’ya vahyetti. Asa da onların büyüsünü yok etti. Sihirbazlar yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.) kazandı.
“(Firavun ve kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Harun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır’ın) kıptî olan halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen sadece, Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür’ dediler.” 1026
Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın önünde rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat onları kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu gösteriyor. Sanki biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki ifadesi gâyet açıktır. Bu âyette Firavun’un, sihirbazların âlemlerin Rabbine iman etmelerini engelleyecek hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni olmaksızın iman etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir ediyor. Zira o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun emri olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.1027 Hem de ne iman! Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip hurma dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından kuşkuya düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın yanında ararlar. Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan gayr-ı resmî ajanlığa, bir daha geri dönmezler.1028 Çünkü onların kalbine artık iman yazılmıştır.
Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt edebilirler. Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi gösteriyor ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde samimi değildir. Hz. Mûsâ’yı âciz kılacağını düşünerek böyle bir istekte bulunmuştur.
Firavun’un tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi diyor; sihirbazlar Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin iman ettiler’ mi diyor? Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek. Ve iftiraya başvuruyor: “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir grubun yaptığı tezgâhın sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini yönetimden uzaklaştırmak ve hükümetin yasal başkanını alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.” Görüldüğü gibi Firavun’un bu buluşu, tarih boyunca süregelen bütün Firavunların yöntemlerine son derece
1026] 7/A’râf, 119-126
1027] 20/Tâhâ, 60
1028] 20/Tâhâ, 73
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uygundur.
Firavun’un iman eden sihirbazlara tehdit ettiği ve sonra uyguladığı “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin boynuna ip geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır. İbnül-Münzir ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre bu tür idamı ve organları parçalama şeklini Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı gibi Firavun, muhâliflerini bastırmak için birçok işkence çeşidi icad etmiştir. Bunları ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri bakanlıklarının, istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla bulsun ve hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
Sihirbazlar, Rablerine duâda bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.” Bize sabır ve tahammül yağdır ki, işkence acıları, sopa ağrıları, bıçak kesikleri ve boyunların vurulmasından doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin. İbn Abbas ve Süddî’den nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini uyguladı, kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç? Hakkı görüp teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme araçlarını (büyücüler) kullanmış ve son çare olarak da sâdık askerlerini devreye sokmuştur.1029 Kendisi, kesin çözümden yanadır. İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına rağmen, ordusuyla tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha etkili tuzak kurabileceğini1030 gözardı etmektedir. 1031
Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık
Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır. Hz. Mûsâ’nın hak dine çağrısı sırasında gösterdiği mûcizelere karşı, O’nu halkın gözünden düşürmek ve kamuoyunda etkinliğini azaltmak üzere bir yarış/gösteri düzenlenmesi kararlaştırılır ve bunun için de ülkenin her yanındaki büyücüler çağrılır.
Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın taktikleridir. Türlü hileler, nutuklar, vaadler yalanlar, entrikalar, karayı ak ve akı kara gösteren şarlatanlıklar. Gösteriş/şov yaparak halkın gözünü boyamak, aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları ve düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma araçları, hakkın değil; güçlünün egemenliği... eski ve çağdaş tâğutların sarıldıkları ipler/yılanlardır.
Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi olarak kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin güvenlik önlemi niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat çekici bir başka nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet desteğine sahip olmasına karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in gösterdiği mûcizeler için “büyü” denilmekle kalınmamakta, Peygamber de “büyücü” olmakla suçlanmaktadır. Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve yararlı, kim bilir
1029] 20/Tâhâ, 68
1030] 3/Âl-i İmran, 154
1031] Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
FİRAVUN
- 257 -
belki de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü, egemen güçler, kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve onları bununla suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı
Firavunlar toplumunda “iyi tezgâhlanmış” propagandanın da bir güvenlik önlemi olarak gündemde tutulduğuna tanık olmaktayız. Karşı tarafı aşağılamak, küçümsemek, alaya almak veya aldırtmak, delilik/meczupluk damgası vurmak yalancılığını ileri sürmek gibi yollarla mesajı ve dâvetçiyi yıpratma taktikleri her dönemin taktikleridir. Bu propagandalar sonucu, “hak olan” gözden düşürülmekte veya gizlenmekte, etkisizleştirilmektedir. Hakkı bâtıl; bâtılı hak göstermek, hakkı gizlemek ve hakkın hâkimiyetine engel olmak, hep propagandaya ihtiyaç duyacaktır.
Firavun’un bu kabilden yaptığı propagandalara bakalım: Firavun, “ben sizin en yüce rabbinizim!” 1032 diyebilmekte ve propagandalarında Mısır ülkesi hükümdarlığının kendisine ait olduğunu, hatta kendine ait olanlar içinde akan ırmaklara kadar her şeyin bulunduğunu döne döne vurgulamaktadır.1033 Ufak tefek kimi insanî eksiklikleri büyüterek kamuoyuna sunmak ve böylece puan kaybına yol açmak. Sözgelimi, duygusallığı arttığında veya kendi ana lisanı olmadığı için yabancı şive ile konuştuğundan Firavunların dilini konuşmakta zorlanan Hz. Mûsâ için “şu konuşamayan adam” gibisinden ifadelere başvurup rakibinin etkisini zayıflatmaya çabalamak. Kule yapma örneğini de bir propaganda malzemesi olarak ele almak doğru olacaktır.
Olaya olumlu yaklaşıyormuş izlenimi vererek olumsuz sonuca vardırıcı bir tutum izleme taktiğidir kule yapma olayı. Firavun, Hâmân’dan yüksek bir kule yaptırmasını ister.1034 Propaganda gereği, o kuleye çıkacak, “Mûsâ’nın ilâhı”na ulaşmanın yollarını arayacaktır, görünüşte. Elbette ki amaç, bu bulacağı yola gidip, sözü edilen ilâhın bulunmadığını görmek, daha doğrusu O’nu görmediğini söyleyerek inkârını bir gerekçe üzerine oturtmaktır; hem de düşünmekten uzaklaştırılan kalabalıklara inandırıcı olması düşünülen bir gerekçe ile. Daha kulenin yapım emrini verirken kullandığı “doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum”1035 ifadesi, hem bu amacının belirtisi, hem de kuleden inişinde ifade edeceği inkârına önceden bir zemin hazırlama taktiği olarak alınmalıdır. 1036
Firavunların düzenlerine karşı çıkanlar, Firavun ve çevresi/egemen güçler tarafından çeşitli propagandalarla küçük düşürülmeye ve toplumda yalnız bırakılmaya çalışılmışlar, kitleler nezdinde gayr-ı meşrû olarak lanse edilmişlerdir. “Ben onun dininizi değiştireceğinden, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum. Ben sizi doğru bir yola götürüyorum ve size doğru gördüğümü gösteriyorum.”1037 Bunlar, Firavun’un cümleleridir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, Firavun’un
1032] 79/Nâziât, 24
1033] 43/Zuhruf, 51
1034] 28/Kasas, 38
1035] 28/Kasas, 38
1036] Zübeyir Yetik, Her Nemruda Bir İbrahim, s. 90-91
1037] 40/Mü’min, 26, 29
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
propagandasından ziyade, kitlelerin bu seslenişe olan teveccühleridir. Yığınlar, Kur’an’ın tabiriyle “ateşe çağıran önderler”in peşinden gitmektedir.
Rabbimiz, Firavun’un propagandalarına kanan Mısır toplumunu şu şekilde tanımlamaktadır: “İşte Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim idiler.”1038 Kitleler, şu ya da bu şekilde Firavun düzeninin devamından yarar sağlamakta veya yararları olduğu şekilde kandırılmaktadır. Toplum psikolojisi, rüzgâr nereden kuvvetle esiyorsa onun etkisiyle kitlenin o şekilde rüzgâra kapılıp sürüklendikleri şeklindedir. Böylece ateşe çağıranların izinden gitmeye devam etmektedirler. Ama bu, Mûsâ’yı da mü’minleri de etkilememektedir.
Sihirbazları Asan Firavun, Hz. Mûsâ’ya Niye Zarar Ver(e)medi?
Firavun, Mûsâ’yı (a.s.) ve dâvetini küçümseyerek onu idam ipinden istisna etti, asmadı. Öyle gözüküyor ki, çağdaş Firavunlar hocalarının bu tutumunu pek beğenmediler. Çünkü Mûsâ (a.s.) yaşadığı sürede dâvetini yaymış ve Firavun’un adamları tarafından da garip bulunmuştu: “Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Mûsâ’yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar (halkı senin aleyhine) kışkırtsınlar diye bırakacak mısın?’ (Firavun ise,) ‘Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.’ dedi.” 1039
Mûsâ (a.s.) dâvete başladıktan sonra, artık O’nun da bir kavmi olmuştu. İbn Cerîr’in İbn Abbâs’tan naklettiğine göre, sihirbazların iman etmesinin akabinde altı yüz kişi iman edip Hz. Mûsâ’ya tâbi olmuştu.
Firavun’un adamları, aslında kendi çıkarlarını savunuyorlardı. Fakat mü’minlere karşı Firavun’u kışkırtıyor ve şöyle diyorlardı: “İnsanları sana uymaktan çıkarmak için ülkede fesat çıkaranları ve onları senin düzenine karşı kışkırtanları, öylece bırakacak mısın?” Fakat Firavun onlara, mü’minleri yok etmek için başka bir yöntem kullanacağını söylemiştir. O iyi biliyordu ki mü’minler, tevhid gerçeğini çocuklarına da öğretip telkin edecek ve sonunda Firavun yönetimine karşı nesiller yetişecekti. Firavun, mü’minlerin erkeklerini öldürüp kadınlarını sağ bırakmayı düşünüyordu. Böylece kadınlar, Firavun’un kâfir ve müşrik taraftarlarıyla evlenecek ve iman edenlerin nesilleri de kuruyacaktı ve devam ediyordu Firavun: “Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.’ dedi.” Yani, biz, bu söylediklerimi yapabiliriz. Biz onlara hâkimiz çünkü. Her caddede polislerimiz, her yerde adamlarımız var. İdare, sistem bizim, her şey benim emrim ve kontrolüm altında. Mü’minlere her istediğimizi yaparız, hiç endişe etmeyin ve rahatsız olmayın. Firavun, bunları Mûsâ’nın (a.s.) ve O’na iman edenlerin yanında söylemişti. Mü’minler, bu sözlere ne demişlerdi acaba?
“Mûsâ kavmine dedi ki: ‘Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç ise müttakîlerin, (Allah’tan korkup günahtan) sakınanlarındır.’ Onlar da: ‘Sen bize (peygamber olarak) gelmeden önce de, geldikten sonra da bize işkence edildi’ dediler. (Mûsâ:) ‘Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize
1038] 43/Zuhruf, 54
1039] 7/A’râf, 127
FİRAVUN
- 259 -
bakacaktır.’ dedi.” 1040
Sabır, ölüm ve parçalanmakla tehdit edilen nefisleri sâkinleştirmek ve kalpleri sağlamlaştırmak için Mûsâ’nın (a.s.) başvurduğu nebevî ilaçtır. Allah’a itimat edip mustaz’aflara yardım konusunda O’na güvenmekle oluşan direnmedir/sabırdır bu. İman etmeden önce de, sonra da, Firavun’un zulmünden mü’minler şikâyette bulununca, Mûsâ (a.s.) onlara hikmetli sözlerle cevap veriyor: “Tarih birtakım derslerden, hayat ise ibretlerden ibarettir. Umulur ki Rabbiniz düşmanlarınızı helâk eder de mülke sizi vâris kılar ve sizi denemek için güç verir ve bakar ki, siz de Firavun ve kavmi gibi Firavunlaşıyor musunuz, yoksa ibret mi alıyorsunuz, yeryüzünde Allah’ın rızasına uygun tarzda yönetim izliyor musunuz?” Bu sözler, âdetâ Mûsâ’dan (a.s.) kavmine bir uyarıydı. Eğer Allah size ihsan edip yeryüzüne ve yönetime vâris kılarsa sakın zulmetmeyin, kibirlenmeyin!
Bütün bunları, Allah’ın Firavun ve kavmini nasıl helâk ettiğini ve muttakîlerin sonunun da nasıl olduğunu görelim diye yapıyor. “Andolsun ki Biz de Firavun ve âilesini ders alsınlar diye, yıllarca kuraklık ve mahsul kıtlığı ile cezalandırdık. Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, ‘bu bizim hakkımızdır (bizim yüzümüzden geldi, kendi davranışımızla bunu elde ettik’ dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse Mûsâ ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı (Onların yüzünden kıtlık ve belâya uğradıklarını iddia ederlerdi). Bilesiniz ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır, fakat onların çokları bunu bilmezler.” 1041
Bu, Allah’ın evrendeki değişmez kanunudur. O’nun sistemini reddedip kendilerine ve toplumlarına başka düzenler edindiklerinde, onlara bir azap ve belâ indirir. Belki düşünür ve âlemlerin Rabbinin onlar için istediği güzelliklere dönerler diye. Allah’ın azabı renk renk, çeşit çeşittir. Allah, Firavun ehline kıtlık, açlıklarla dolu yıllar ve mahsul kıtlığıyla belâ vermiştir, belki düşünürler diye.
Mevdudi’nin de dediği gibi, bu tür belâlar, günümüzde başımızdan hiç eksik olmaz. Bu belâlar, kendini müslüman sayan toplumların başına hep gelir. Kıtlık, salgın hastalıklar, ilmî yetersizlik, kültürel kıtlık, ekonomik bozukluk, siyasal çöküntü, ardarda gelen yenilgiler, rezalet üstüne rezalet, sahtekârlık yalancılık, sapıklık, bozgunculuk, kısaca toplumsal, politik, ekonomik ve psikolojik hastalıklar... Biz, bu belâlılar listesinin başında yer alırız. Eğer son peygamber gelmeseydi, her gün bir peygamber gönderilirdi bize. Biz, Nuh (a.s.) kavminden daha inatçı, Âd ve Semud’dan daha kibirli, Firavun’dan daha azgın, Şuayb (a.s.) kavminden daha sahtekâr, Lut (a.s.) kavminden daha günahkârız. Önceki ümmetlerin, milletlerin yapıp da bizlerin onlara yetişemediği hiçbir suç ve günah yok.
Kur’an, her iki zümrenin sonlarını tasvire geçiyor. Bir tarafta kibirli, inatçı kâfirler zümresi; diğer tarafta iman eden, şükreden, sabır gösteren müstaz’af zümre. Böylece kıssa tamamlanmış oluyor: “Biz de onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk. Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (İsrailoğullarını) de, içini (bolluk ve) bereketle doldurduğumuz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz (onların) sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını (binaları) ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.” 1042
1040] 7/A’râf, 128-129
1041] 7/A’râf, 130-131
1042] 7/A’râf, 136-137
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, Firavun’dan intikam aldı; onu ve taraftarlarını denizde boğdu. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar, O’nu umursamadılar ve o âyetlere ilgi bile duymadılar. Ve helâk oldular! İman edenleri ise -ki onlar güç ve kuvvetleri olmayan müstaz’aflardı- Allah, Filistin’in doğu ve batı taraflarına vâris kıldı. Orası Allah’ın bereketlendirdiği topraklardır. Allah onlara iyilik etti. Onları imamlar ve vârisler yaptı; yeryüzünde onlara mekân verdi ve onları emreden hâkimler kıldı.
Sonuç böyle oldu. Allah’ın yardımı, iyiliği, ezilenleredir. Allah Firavun ve kavmini rezil ve helâk etmiş; Mısır’da yaptıkları binaları, sarayları, üretim yerlerini kökünden yıkmıştır. 1043
Firavun’un Kişiliği
Firavun, ziynetlere, dünyanın süslerine sahip kılınmış bir kimsedir. Altın, mallar, çocuklar, Firavun ve erkânına çokça verilmiş metâlar olarak anılır Kur’ân-ı Kerim’de. Bereketli topraklar, bol yağmur ve ihtiyacı karşılayabilecek, hatta artacak kadar akarsular, tarıma elverişli topraklar, bütün bunlar hayvancılık ve ticareti de etkilemiş, geliştirmiştir. Bunun sonucu olarak Firavun ve çevresi, debdebeli bir yaşamı sürdürme imkânına devamlı sahip olmuşlardır. Olgun bir insan, bütün bunların gerçek sahibinin Allah olduğunu kabul edip, her imkânın O’nun nimeti olduğu bilincindedir; tüm nimetlerin kendisine emanet olarak verildiği unutmaz ve bunlarla sınandığını bilir. Bu değerlendirme, imanın gereği olduğu kadar, aklın da yoludur. Zâlim yöneticiler, kendilerinin çok güçlü, çok akıllı, çok becerikli... olduğunu vehmettikleri ve halkı bunu kabule zorladıkları için, nice âciz yönlerini ve muhtaç durumlarını unutarak firavunlaşırlar. Bütün dünyevî imkânları elinde tutan Firavun’un sahip bulunduğu bu geçici ve göreceli üstünlük, hükümdarlık yetkilerinin ve donanımının desteğini de bulunca, kölelerini ve güçlü ordusunu da bunlara katınca, imansızlığın ve akılsızlığın sonucu olarak onu ve çevresini istikbâra/büyüklük taslamaya sürüklemiştir. Böylece, “büyüklerin büyüğü” durumuna gelen bu kimlik, “rablerin en yücesi” dâvâsına bile kalkışmaktan çekinmemiştir. Firavun’un kişiliğine yönelik yapılacak belirleme, bir adım ötesinde küfür ve ilâhlık taslamaya varan “büyüklük taslamak”tır yani “istikbâr”. Büyüklük taslayan ve küfre girenlerin ilki İblis olduğu gibi, tüm tâğutların ve firavunların her dönemdeki tavırları da budur.1044 “Firavun, kavmine: ‘ey milletim, Mısır hükümdarlığı ve ülkemde akan ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz?1045; “Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler.” 1046
Firavun, aynı zamanda komplocudur.1047 Kendisini kadir-i mutlak pozisyonun-da görür. Kontrolü dışında bir olay gelişmez sanır. Ancak onun hesabı olduğu gibi, Allah’ın da bir hesabı vardır. Firavunlar, insanların sadece bedenlerine değil; akıllarına ve düşüncelerine de sahip olmak isterler. İnsanlar yalnızca onların ideolojilerine inanmalıdırlar. Firavun ideolojisinin tek tip anlayışına ters düşen inanç ve düşünce yasaktır. Tevhid ve adâlet arayışı içinde olanları bile, estirdikleri medya terörü ile müfsid/bozguncu olarak tanımlayıp1048 propagandalarını
1043] Mevdudi, a.g.e, s. 43-50
1044] Z. Yetik, a.g.e. s. 91
1045] 43/Zuhruf, 51
1046] 43/Zuhruf, 54
1047] 20/Tâhâ, 71
1048] 7/A’râf, 127
FİRAVUN
- 261 -
bu tarzda şekillendirirler. Firavun ve çevresinin, Allah’ı birleme, şirki terk etme, tuğyanla mücadele etme ve zulmü ortadan kaldırma gibi nebevî çağrıları yeryüzünde fesâd çıkarma olarak telakki ettiklerini görürüz. Firavuncu düşünceye göre, Hz. Mûsâ ve onun gibiler bozguncudur.
Firavun’un Mele’i/Yakın Çevresi
“Hatırlayın o zamanı ki, sizi Fir’avn’ın soyundan (onun taraftarlarından) kurtardık...”1049; “...Firavun taraftarlarını denizde boğduk.”1050 Bu âyetlerde geçen Firavun’un ehli/yakın çevresi konusunda Elmalılı şu açıklamaları yapar: “Âl” kelimesi, başlıca şan ve şöhret sahiplerine denir. Âl-i Firavun, Firavun’un dininin ehli, kavmi ve özellikle tâbileri ve köleleri demektir. Âyette “Firavun’dan kurtarmıştık” denilmeyip de “Firavun’un âlinden (soyundan ve taraftarlarından) kurtarmıştık” buyurulmasında önemli bir nükte anlaşılıyor ki, bununla yapılan zulümlerin temsilcisi Firavun’sa da, bunda asıl sorumluluğun ondan daha çok ona uyanlara ait olduğu ifade edilmiştir. Çünkü Firavun yaptıklarını bunların eli ve bunların hizmeti ile yapmıştır. Yine, devamındaki âyette “Âl-i Firavnı/Firavun taraftarlarını denizde boğduk.”1051 buyrulur. Firavun’un boğulması bu âyette açıkça beyan edilmemiş ve yukarıda geçtiği şekilde, asıl Firavun ehlinin cezası gösterilmiş ve Firavun da bunların içine dâhil edilmiştir. Başka âyetlerde Firavun ve taraftarlarının boğulmasını daha çok açıklayan âyetler gelecektir.” 1052
“Âl-i Firavun” hem Firavun’un âilesinden olan kişileri, hem de ülkenin yönetici sınıfına mensup olan kimseleri ihtivâ eder. 1053
Bakara suresi 49 ve 50. âyetlerde işlenen bu zâlimce fiilin, Firavun ehline nisbet edilme sebebi -onun emriyle ve onun otoritesinden güç alarak- bu işi bizzat yapmalarından ve doğrudan bu fiili işleyen kimsenin yaptığı bu işinden dolayı sorumlu tutulacağının bilinmesi içindir. Taberî der ki: İfadenin bu şekilde olması şunu gerektirir: Bir zâlim, birisine herhangi bir kişiyi öldürme emrini verse, emrolunan kişi de o şahsı öldürse öldüren kişi bundan sorumlu tutulur. Zâlim ile katil birlikte öldürülürler. Zâlim emir verdiği için katil de fiilen bu işi yaptığı için öldürülür. Bu görüş, en-Nehâî’nin görüşüdür, İmam Şâfiî ve Mâlik’in görüşüdür. İmam Şâfii der ki: Hükümdar, bir kimseye birisini öldürme emrini verse, emrolunan kişi de hükümdarın öldürme emrini haksızca verdiğini bilse, emri yerine getirene de hükümdara da birlikte kısas uygulanır. 1054
Kur’an-ı Kerim’de çeşitli âyetlerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun’un âilesi (âl-i Fir’avn), avanesi (mele’), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini göstermektedir. Hz. Mûsâ, insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil eden nübüvvet zincirinin bir halkasını oluştururken Firavun, Karun, Hâmân ve taraftarları bunun karşısında yer alan bir zihniyeti temsil etmektedirler. Hz. Mûsâ’nın tebliği sadece Firavun’a değil; onun etrafında bulunan kişilere de
1049] 2/Bakara, 49
1050] 2/Bakara, 50
1051] 2/Bakara, 50
1052] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 1/294, 296
1053] Mevdûdi, Tefhim, 1/75
1054] Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 79
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yönelik olmuştur. Kur’an, bunların zaman zaman Firavun’u Hz. Mûsâ ve ashâbına karşı kışkırttıklarını haber vermekte,1055 bunların kötü âkıbetlerini örnek olarak göstermektedir. 1056
Kur’an’da Hz. Mûsâ ve döneminden, Firavun ve çevresinden uzunca bahsedilmesi, hak-bâtıl mücadelesinde baş örneklik oluşturmasıyla ve evrensel ilâhî kanunlara, toplumsal sünnetlere numune olmasıyla ilgilidir. Mûsâ ve Harun hak dâvâyı temsil ettikleri gibi, karşı cephenin tüm elemanları da mevcuttur bu yapıda. O yüzden tarihî kişiliklerinden çok, sembol karakterleri oluşturur Firavun, Hâman, Karun, Bel’am, Sâmirî, hatta yahudileşme süreciyle benî İsrâil. Firavun, zâlim yöneticiye örnektir, tuğyan ve ifsâdın sembol kişisidir. Hâmân, zâlim yönetimin bürokrat ve askerî yetkililerine örnek şahsiyettir. Cünûd: Firavun’un askerleri, ajanları ve polislerinin; Karun da, mal ve servet düşkünü emperyalist ve kapitalist para babalarının sembolüdür. Allah ve Peygamber adıyla insanları aldatmayı da Bel’am ve Sâmiri temsil etmektedir. Bunlar, zulmün duâyenleridir. Kur’an, başta bunlara ve yardımcılarına “âl-i Fir’avn” ve “mele-i Fir’avn” demektedir. Bütün bunlar, her tarih kesitinde ve her toplum kesiminde ortaya çıkan zâlimlerin ortak ve örnek isimleri olmuştur.
Kur’an’a baktığımızda, Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum görürüz. Bu, davranış ve yaşayışta birlikte olmanın ve bir diğerine ayak uydurmanın ötesinde “uyarlanma” ürünü bir uyum, danışıklı bir uyumdur. Tepede oturuyor olmasına karşın Firavun, bu çevresi içinde kendince kararlar alıp uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan alıkoymak üzere “baskı” altında tutan bir ceberut olarak gözükmez. Öyle ki, en küçüğünden en büyüğüne dek yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/çevrenin sözbirliği ve işbirliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun yaptıkları ve yapacakları için onlardan “onay” alır. Görünen bir Firavun saltanatı olmakla birlikte, gerçek olan Mısır’da bir firavunlar saltanatının bulunduğudur. Nemrud’da gözlenen “tek adam” imajı, Firavun için pek söz konusu değildir; Bu tarafıyla Firavun idaresi, günümüzdeki demokrasi yönetimine benzetilebilir. Firavun, tüm yetkiyi kendinde toplayan diktatörlerden çok, meclisinin ve kanunlarının kararlarını uygulayan basbayağı bir demokrat kişiliktir. Oradaki mele’in yerini üyelerinin şeklen birbiriyle uyumlu gözüktüğü günümüzdeki meclisler almış, sihirbazların yerini de medya. Karun’un yerini kartel ve holdingler, Hâmân’ın yerini de rütbeli subaylar ve üst kademe bürokratları; anlayacağımız Firavunî yönetim cephesinde yeni bir şey yok.
Hz. Mûsâ ve Hârun, diğer peygamberlerin aksine, Firavun kavmine değil; Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/erkânına gönderilir. Bu erkân arasında Hâmân’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz. Doğal olarak bir de “âile” vardır. Kur’an’ın “Firavun ve erkânı-nın kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavminin bir kısım gençleri dışında, kimse Mûsâ’ya inanmamıştı”1057 mealindeki âyetinde gözlemlediğimiz bu çevre, öylesine etkin ki, Hz. Mûsâ ile tartışması sırasında Firavun, onlara dönerek “ne buyurursunuz?” diye sorma gereğini duymakta ve gösterdikleri önlemleri uygulamaya koymaktan da geri kalmamaktadır.
1055] 7/A'râf, 127
1056] 8/Enfâl, 52, 54
1057] 10/Yûnus, 83
FİRAVUN
- 263 -
Büyücülerin İslâm’ı kabullenmeleri üzerine İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkmaları için izin vermeye niyetlenen Firavun’a, bu çevre “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun?” sözleri ile karşı çıkınca, karar hemen değişebilmekte ve öneriler doğrultusunda “oğulları öldürüp kızlarını alıkoymak” türünden bir uygulama başlatılmaktadır.
Firavun âilesinden olan gizli mü’min ile Firavun’un yanında değeri büyük olan eşi Asiye’nin, imanlarının açığa çıkması üzerine şehid edilmiş olmaları ise, bu mele’nin (güncel deyimle etkili ve yetkili çevrenin, egemen güçlerin), âileden daha güçlü, daha baskın ve Firavun nezdinde daha sayılır olduğunu göstermesi açısından önemli bir noktadır.
Hadislerde Firavun’dan, eşi Âsiye’nin üstün bir kadın oluşu ve ayrıca Medine yahudilerinin, âşûrâ gününü Hz. Mûsâ ile İsrailoğullarının Firavun’dan kurtuldukları gün olarak kabul etmeleri sebebiyle bahsedilmektedir. 1058
Zâlim Firavun’un Cennetlik Hanımı; Âsiye
Hz. Âsiye, Hz. Mûsâ’nın sebeb-i hayatıdır. Ve Mûsâ’ya en büyük hizmetlerde bulunan ve nihâyet iman eden yüksek irâdeli bir kadındır.
Bu suretle Mûsâ’nın hayatını kurtaran Âsiye, ileride Hz. Mûsâ’ya iman etmiş olmakla, Hz. Mûsâ gibi o da Firavun ile karşı karşıya gelmiş ve bu şekilde Mûsâ’nın hayatı, Mûsâ’nın dini uğrunda kendi hayatını fedâ etmiştir. Firavun’un çok acı işkenceleri altında vefat etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ondan adı verilmeksizin “Firavun’un karısı” diye söz edilmektedir.1059 Peygamberimiz ise “Firavun’un eşi Âsiye” diyerek adını açıkça belirtmiştir. 1060
Kur’an-ı Kerim’de Âsiye’den, Hz. Mûsâ’nın dünyaya geldikten sonra Firavun’un sarayına yerleşmesinde oynadığı rol ve onun dâvet ettiği dini kabul etmesi dolayısıyla bahsedilmektedir.1061 Rivâyete göre, Hz. Mûsâ ile sihirbazlar arasındaki mücadelede Hz. Mûsâ’nın galip geldiğini duyunca, “Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbine iman ettim” diyerek hak dini kabul etmiştir. 1062
Âsiye, Allah’a iman ettiği için ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir. Üzerine büyük bir kaya parçası atılacağı sırada, “Rabbim! Benim için yanında cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun kötülüklerinden kurtar, beni şu zâlimler topluluğundan kurtar!”1063 diye duâ etmiş, bunun üzerine kaya parçası altında ezilmeden önce Allah ruhunu kabzetmiştir. 1064
İman ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.1065 Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak
1058] Buhâri, Enbiyâ 32, Et'ıme 25, Menâkıbu'l-Ensâr 52, Tefsîru'l-Kur'an 10/1, 20/2
1059] 28/Kasas, 9; 66/Tahrim, 11
1060] Buhâri, Enbiyâ 32, 46
1061] 28/Kasas, 7
1062] Bk. Taberî, Tefsir 28/110
1063] 66/Tahrim, 11
1064] Taberî, Tefsir 28/110
1065] 28/Kasas, 9; 66/Tahrim, 11
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterilmiştir.1066 Bu övgüler dolayısıyla Âsiye’nin Zâhiriyye ve Eş’ariyye’ye göre peygamber olduğu da ileri sürülmüştür. 1067
Âsiye, kocası kâfir olup, kendisi mü’mine olan ve mü’minlere misal olarak gösterilen bir hanımdır. Kocaları küfre hizmet eden, fakat kendileri Allah’ın emirlerine göre yaşayıp iffetini koruyan mü’mine hanımlar için Âsiye hanım güzel bir örnektir. 1068
Anıtkabiri Piramit Olan Firavun’un Toplumsal Düzeni de Piramit Düzeniydi
Firavun’un hükümdarlık yaptığı Mısır, ırmakların aktığı, doğal güzelliklerle döşenmiş verimli bir ülke... Bağlar, bahçeler, bunlar arasındaki köşkler, konaklar, pınarlar; hayvancılık ve tarımla elde edilen büyük zenginlik... Maddî bakımdan kalkınmış ve güçlü bir ülke.
Bununla birlikte bütün bu güzellikler, zenginlikler ve imkânlar, herkes için âdil ve eşit dağıtılmış değil. Halk sınıflara ayrılmış durumda. Bundan da kötüsü, bu sınıflaşma doğal bir süreç içinde oluşmuş değil; tümüyle zoraki bir yapaylık ürünüdür. Sosyal katmanlar, halkı güçsüzleştirmek amacıyla Firavun tarafından üretilmiş, türetilmiş, uygulamaya konulmuştur. Tepelerin tepesine konumlanmış/tünemiş olan Firavun’u bir yana bırakırsak, en yukarıda Firavun’un erkânı yer almaktadır. Bunlar yakın akrabalarla birlikte, Hâmân örneği danışman vezir ve kumandanlardan oluşuyor. Karun gibi işbirlikçilerin de bu katmanda ya da ona çok yakın bir konumda olduğunu da biliyoruz. Bunlar, Kur’an terimiyle mele’; Firavun’un mele’ini oluşturuyor. Askerler ve toplum içinde büyük etkinlik ve saygınlıkları bulunan râhip-sihirbazlar da özel birer sınıf olarak ayrıcalıklı yerlerde bulunmaktadır.
Böyle piramit gibi sıralanan katmanların en aşağısını ve en geniş tabanı, ırk olarak da yabancı sayılan İsrâiloğulları oluşturmaktadır. Yaklaşık dört yüz yıldır orada yaşayan bu ırk, ilk yüz yıl ayrıcalıklı bir konumdayken, Hiksos’ların egemenliklerinin sona erişiyle birlikte alt katmana düşmüş bulunmaktadır. Bir önceki Firavun döneminde iyiden iyiye aşağılanan ve baskı altına alınan İsrâiloğulları, en ağır ve aşağılayıcı işlerde çalıştırılan birer köledirler. Canlarının bile bir değeri yoktur; Firavun istedi diye bütün oğulları öldürülebilmekte veya hadım edilebilmekte, bütün kızları ise câriyelik de dâhil her türlü hizmetlerde kullanılmak amacıyla alıkonulmaktadır. 1069
Nedir Piramit Düzeni? İslâm’ın vaz’ ettiği adâlet öğretisine göre Yaratan karşısında insan toplulukları fıtrat açısından düz bir çizgi üzerindedirler. Kur’an’da insan ve melek toplulukları için hep müsbet mânâda kullanılan “saff” nitelemesi “düz çizgi”den neyi kasdettiğimizi açıklayabilir. Adâlet öğretisinin hâkim olduğu bir toplumun fertleri “zulüm düzenleri”nde olduğu gibi birbirlerinin omuzuna ya da kafasına basarak “yükselme” yerine, kendi ayakları üzerinde durarak “hayırda öne geçme” (festebiku’l-hayrât) mücadelesi verirler.
1066] Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46, Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70; Tirmizî, Et'ıme 31; İbn Mâce, Et'ıme 14; Tecrid-i Sarih, 9/148
1067] İslâm Ans. 3/487
1068] 66/Tahrim, 10-12
1069] Z. Yetik, a.g.e., s. 81
FİRAVUN
- 265 -
Bir toplumda, adâlet nizamı, yerini zulüm düzenine bırakmışsa bu “düz çizgi” kamburlaşmaya başlamış demektir. “Saff” halindeki toplum kendisine tahakküm edilen bir yerinden kırılıvererek “piramitleşme”ye başlar. Bu durumda toplumdaki hayırda öne geçme yarışı, yerini başlara basarak piramidin tepesine ulaşma yarışına bırakmıştır. Artık her başın üzerinde bir ayak vardır. Adâlet toplumunda tüm başlar Allah’a bağlı iken, saltanat toplumunda “baş başa, başlar da padişaha bağlı” hale gelmiştir. Padişah olmak ise, ayakları tüm başların üzerinde olmak anlamını taşıyacaktır.
Saltanat “saff” halindeki toplumun piramitleşmesinin adıdır. Adâletin zulme dönüştüğü böyle bir toplumda “üsttekiler”in konumlarını muhafazaları “alttakiler”in başlarını kaldırmamalarına bağlıdır. Bunu temin etmek için yukarıdakiler aşağıdakileri bilinçli bir istiz’âf (sürüleştirme) sürecine tabi tutarlar. Bu durumda aşağıdakiler (müstaz’aflar) ya izzet ve şereflerini feda edip başlarının üzerinde ayak taşımaya mahkûm yaşayarak hem dünyalarını, hem âhiretlerini heder edecekler1070 ya da zulme ve zillete rıza göstermeyip yeryüzünün vârisi olacaklardır; “Biz ise yeryüzünün müstaz’aflarına/ezilenlerine lutfedelim, onları önderler, onları vârisler kılalım istiyoruz.” 1071
İlâhî adâlete dayanmayan her öğretinin, toplumlar üzerindeki tahakkümünün işleyiş biçimi, üç aşağı beş yukarı birbirinin aynıdır. Adına “demokrasi” vs. denilen çoğulcu rejimler için de geçerlidir, “piramit” örneği. Ne ki, monarşik sultanî piramitlerin tepesi sivri ve tek kişilik, oligarşik-demokratik piramitlerin tepesi plato yapılan tepesinde çıkar grupları (mütref), seçkinler (mele’), gizli güç odakları (cibt) ve iktidarı paylaşan daha başka güçler oturur. Bu tip rejimlere “çoğulcu” denilmesinin hikmeti de sultanların “bir” değil “çok” olmasından gelse gerek. 1072
Köleleştirmenin ve Soykırımın Firavuncası: Nüfus Planlaması
Büyük bir baskı ve korkutmayla sindirilmiş ve köleleştirilmiş İsrâiloğulları, hem gözdağını sürekli tutmak için, hem de toplumsal bir patlamaya yol açabileceği endişesiyle nüfus artışını önlemek üzere, Firavun ve çevresi tarafından, şanlarına yakışır bir biçimde, yeryüzünde belki ilk defa “nüfus planlaması” olayını da gerçekleştirmiştir. Doğal olarak da bunu, düzen için en büyük tehlikeyi oluşturması ihtimali bulunan bir kesim üzerinde, hor görülüp köleleştirilen müstaz”af benî İsrâile yönelik uygulamışlardır. Yeni doğumları önlemek için toplu kıyım, hatta soykırımı şeklinde bir nüfus planlaması. Akı kara ve karayı ak gösterme canbazlığını üstlenen o günün medyası olan sihirbazların da büyük bir ihtimalle desteği olmuştur bu cinâyette. Yoksa medya desteği olmadan bu kadar zulmün işlenmesi çok zordur, özellikle demokrat gözüken yöneticiler için.
Bu uygulamanın en az iki kez yapılmış olduğunu Kur’an’dan öğrenmekteyiz. İlki, Hz. Mûsâ’nın doğumu sıralarında. İkincisi ise, sihirbazların iman etmeleri üzerine İsrâiloğullarını salıvermeye niyetlenen Firavun’un bu kararının çevre
1070] 34/Sebe', 31-33; 4/Nisâ, 97
1071] 28/Kasas, 5
1072] M. İslâmoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 8-9
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etkisiyle değiştirilmesi üzerine. “...İnkârcıların hilesi boşa gitmiştir.”1073 diye biten âyet ise ya bu sonuncu kararın uygulamaya konulmadığının ya da bir üçüncü soykırıma kalkışılmasına karşın bunun gerçekleştirilememiş olduğunun haberi.
Nüfus planlamasının, yeni firavunî dünya düzeni açısından da ne ölçüde önemli ve etkili olduğunu, bugün Firavun gibi güçlü ülkelerce, dünün İsrâiloğulları gibi çağımızdaki güçsüz ülke insanlarına modern yöntemlerle uygulattırılmasından kolayca anlaşılabilir. 1074
Günümüzde Firavunun görevini üstlenen kâfirler, genellikle halkı müslüman olan ülkelerde doğum kontrolüne hız veriyorlar. Firavun yalnız erkekleri öldürüyordu. Câhiliyye Arapları ise sadece kızlarını toprağa gömüyorlardı. Günümüzde ise hem erkekler, hem kızlar öldürülüyor. Tarihte zengin ve güçlü Galyalılar’ın doğum kontrolü yapıp fakir Frankların doğum kontrolü yapmamaları sonucunda bir gün gelmiş, Franklar, zengin Galyalılar’ın ülkesini işgal edip tarihten silmişlerdir. Bugün Fransız, Alman, Hollanda siyasileri yazar-çizer takımları arasında “eğer bu müslümanların artışı önlenemezse, çok seneler geçmeden müslümanlar, ülkemizde çoğunluğu, belki yönetimi ele geçirebilirler” diye tartışanlar var. 1075
Firavun’un Sonu
Hz. Mûsâ’yı evlâtlık olarak alan Firavun’un karısı ise iman etmiştir.1076 Allah’ın elçisini dinlememesi, ona karşı gelmesi sebebiyle Firavun, âilesi, mele’i ve kavmi yıllarca kıtlık ve ürün azlığıyla imtihan edilmiş,1077 üzerlerine tûfan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderilmiştir.1078 Firavun ve kavminin yaptıkları ve yükselttikleri şeyler yıkılmış,1079 Firavun ve beraberindekiler denizde boğulmuştur.1080 “Görmedin mi Rabb’in ne yaptı!” “Kazıklar sahibi Firavun’a.”1081 Firavun boğulmak üzere iken iman etmiş, fakat imanı kabul edilmemiştir.1082 Onun cesedi daha sonra gelenlere bir ibret olmak üzere saklanmıştır. 1083
Mısır’da firavunların cesetleri mumyalanmak suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan bu Firavun’un cesedinin mumyalanmadan, bir mucize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum’da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Unutulmamalı ve şüphe edilmemelidir ki, Firavun’un başına gelen, çağdaş Firavunlara da gelecektir.
Firavun’un cesedinin ibret için Allah tarafından korunmuş olmasına1084 Mehmed Âkif, şu mısralarla işaret eder:
1073] 40/Mü’min, 25
1074] Z. Yetik, a.g.e., s. 88
1075] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, 1/135
1076] 28/Kasas, 9; 66/ Tahrim, 11
1077] 7/A'râf, 130
1078] 7/A'râf, 133
1079] 7/A'râf, 137
1080] 2/Bakara, 50; 7/A'râf, 136; 8/Enfâl, 54
1081] 89/Fecr, 6, 10
1082] 10/Yûnus, 90
1083] 10/Yûnus, 92
1084] 10/Yûnus, 92
FİRAVUN
- 267 -
“Ne intikam-ı ilâhî, ne sermedî hüsrân:
Gelen geçenlere ibret yatar sefîl uryân!
Soyulmadık eti kalmış, bilinmiyor kefeni;
Açıkta, mumyası hâlâ dağılmayan bedeni.”
Bileydim, ey koca Mısr’ın ilâh-ı uryânı
Mezâra heykele ait bütün bu velveleler
Bekan için mi hakikat? Merâmın oysa heder.”
Mehmed Âkif, Safahat’ın yedinci kitabında “Firavun ile Yüzyüze” adlı 216 mısralık bir şiirini bu konuya ayırmıştır. Birinci kitaptaki “Nazım Parçaları” başlıklı kısımda “Ressam Haklı” adlı manzûmede şâir, modaya uyup evinin duvarlarına tarihî tablolar yaptırmak isteyen yeni zenginlerin durumuna temas edip ressamla ev sahibi arasındaki konuşmayı şu mısralarla nakleder:
“Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
-Bu resim, askeri batmakta iken Fir’avn’ın
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ’nın.
-Hani Mûsâ be adam? -Çıkmış efendim karaya.
-Fir’avun nerde? -Boğulmuş. -Ya bu kan rengi boya?
Bahr-ı Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!”
Firavun adı, Türkçe’de “zâlim kimse” mânâsında kullanılmakta olup “Firavun inadı”, “Firavun kesilmek”, “Firavun gibi inadından dönmez” vb. deyimlerde kötü ünü yaşamakta, bir çeşit lânetle anılmaktadır. 1085
Azap Geldikten Sonra Kâfirlerin İnandım Demesi Fayda Vermez
Toplumlar, ilâhî ceza ile helâk edilmeden önce tevbe edip dönerlerse Allah da azap etmez. Ancak, ilâhî azap gelip de, toplum yok edilirken yapacakları tevbe kabul edilmez. Çünkü bu tevbe, sapıklığı ısrarla sürdürmüş olanların mecburiyet altında yaptıkları bir tevbedir. Artık günah işleme imkânı kalmamış, bütün kötülük işleme fırsatlarını pervasızca kullandıktan sonra köşeye sıkışmış kimselerin tevbesidir bu tevbe; onun için de kabul edilmez. Çünkü böyle bir tevbe, ne kalbin ıslah olmasını sağlar, ne hayata düzelme, iyileşme getirir ve ne de kişilikte ve gidişatta olumlu bir değişim göstergesidir.
Son anda tevbenin kabulüne engel olan durum şudur: Ölmek üzere olan insan, birtakım haller ve dehşetler müşahede ettiğinde, bunları görürken zaruri olarak Allah’ı tanıyıp inanabilir. Nitekim Firavun’un imanı böyledir: “İsrâiloğullarını denizden geçirdi; Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun:) ‘Gerçekten İsrâiloğullarının
1085] TDV. İslâm Ansiklopedisi, 13/120, 122
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim, ben de müslümanlardanım!’ dedi. Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş; bozgunculardan olmuştun (denildi).” 1086
Fahreddin Râzi, Firavun’un iman edişinin kabul edilmemesini şöyle izah eder: O tam azap inerken iman etmiştir. O esnadaki iman ise makbul değildir. Çünkü azap inerken durum kaçınılmaz hale gelmiş olur. Bu vakitte ise tevbe makbul olmaz. İşte bu sebepten ötürü Allah; “Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı.”1087 buyurmuştur.
Kur’an bu gerçeği birkaç yerde daha vurgular: “Kötülükleri yapıp yapıp da nihâyet kendilerine ölüm gelip çatınca; ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tevbesi makbul değildir).Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” 1088; “Ne zaman ki hışmımızı gördüler. ‘Tek Allah’a inandık ve O’na şirk/ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur.” 1089
1086] 10/Yûnus, 90-91
1087] 40/Mü'min, 85
1088] 4/Nisâ, 18
1089] 40/Mü'min, 84-85; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, s. 86-87
FİRAVUN
- 269 -
Firavun Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Fir’avn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 74 Yerde): 2/Bakara, 49, 50; 3/Âl-i İmrân, 11, 103, 104, 109, 112, 123, 127, 130, 137, 141; 8/Enfâl, 52, 54, 54; 10/Yûnus, 75, 79, 83, 83, 88, 90; 11/Hûd, 97, 97, 97; 14/İbrâhim, 6; 17/İsrâ, 101, 102; 20/Tâhâ, 24, 43, 60, 78, 79; 23/Mü’minûn, 46; 26/Şuarâ, 11, 16, 23, 41, 44, 53; 27/Neml, 12; 28/Kasas, 3, 4, 6, 8, 8, 9, 32, 38; 29/Ankebût, 39; 38/Sâd, 12; 40/Mü’min, 24, 26, 28, 29, 36, 37, 37, 45, 46; 43/Zuhruf, 46, 51; 44/Duhân, 17, 31; 50/Kaf, 13; 51/Zâriyât, 38; 54/Kamer, 41; 66/Tahrîm, 11, 11; 69/Hakka, 9; 73/Müzzemmil, 15, 16; 79/Nâziât, 17; 85/Bürûc, 18; 89/Fecr, 10.
B- Firavun’la İlgili Konular:
a- Firavun, İsrâiloğulları ve Hz. Mûsâ Arasındaki Olaylarla İlgili Âyet-i Kerimeler: 7/A’râf, 103-105; 10/Yûnus, 75-92; 20/Tâhâ, 47-79; 26/Şuarâ, 10-68; 27/Neml, 7-14; 28/Kasas, 3-43; 37/Saffât, 114-121; 40/Mü’min, 23-46; 43/Zuhruf, 46-56; 44/Duhân, 17-33; 79/Nâziât, 15-24.
b- Firavun’un İsrâiloğullarına Zulmü: 2/Bakara, 49; 7/A’râf, 127; 28/Kasas, 4-6; 40/Mü’min, 25; 89/Fecr, 10.
c- Firavun’un Karısının Mûsâ (a.s.)’yı Nil Nehrinde Bulması ve Hz. Mûsâ’nın Firavun Sarayında Büyümesi: 20/Tâhâ, 37-40; 28/Kasas, 3, 7-14.
d- Firavun’un Karısının Teslimiyeti (Müslümanlığı): 66/Tahrim, 11.
e- Mûsâ (a.s.)’ya Firavun’a Karşı Davet Görevinin Verilmesi: 20/Tâhâ, 24, 41-48; 26/Şuarâ, 16-17.
f- Firavun’un Tanrılık İddiası: 10/Yûnus, 83; 26/Şuarâ, 29; 28/Kasas, 4, 38; 79/Nâziât, 20-24.
g- Firavun’un Halka Zulmü: 89/Fecr, 10.
h- Mûsâ (a.s.)’nın Firavun’a Daveti ve Firavun’un Tepkisi: 7/A’râf, 103-128; 10/Yûnus, 77-83; 17/İsrâ, 101-102; 20/Tâhâ, 47-79; 23/Mü’minun, 47; 26/Şuarâ, 10-68; 27/Neml, 13; 28/Kasas, 36-39; 43/Zuhruf, 46-47; 44/Duhân, 17-21; 51/Zâriyât, 38-39; 79?Nâziât, 16-24.
i- Firavun’un Sihirbazları: 7/A’râf, 115-126; 10/Yûnus, 79-82; 20/Tâhâ, 57-73; 26/Şuarâ, 36-51.
k- Firavun ve Taraftarları Hz. Mûsâ’nın Mucizelerini Kibir ve Zulümlerinden Dolayı İnkâr Ettiler: 27/Neml, 13-14; 73/Müzzemmil, 16.
l- Firavun’un Tanrıya Yükselmek İçin Kule Yaptırması: 40/Mü’min, 36-37.
m- Firavun’un Müstekbirliği/Üstünlük Duygusu: 43/Zuhruf, 51-55; 44/Duhân, 30-31; 73/Müzzemmil, 16.
n- Firavun’un Hz. Mûsâ’yı Öldürmek İstemesi ve Bir Mü’min Tarafından Firavun’un Uyarılıp Korkutulması: 40/Mü’min, 26-46.
o- Hz. Mûsâ’nın Firavun ve Taraftarları İçin Bedduâsı: 10/Yûnus, 87-89; 44/Duhân, 22-23.
p- Firavun ve Taraftarlarının Kuraklık, Kıtlık ve Diğer Belâlarla Cezalandırılması: 7/A’râf, 130-135; 50/Kaf, 13-14.
r- Firavun ve Taraftarlarının Yok Oluşu: 2/Bakara, 50; 7/A’râf, 136-137; 8/Enfâl, 52-54; 10/Yûnus, 90-91; 17/İsrâ, 103-104; 20/Tâhâ, 77-79; 23/Mü’minun, 48; 25/Furkan, 36; 26/Şuarâ, 60-66; 27/Neml, 14; 28/Kasas, 40-41; 29/Ankebut, 39-40; 43/Zuhruf, 48-50, 55-56; 44/Duhân, 22-29; 50/Kaf, 13-14; 51/Zâriyât, 40; 54/Kamer, 41-42; 69/Hakka, 9-10; 79/Nâziât, 23-26; 89/Fecr, 10-13.
s- Hz. Mûsâ’nın ve İsrailoğullarının Firavun’dan Kurtulması: 7/A’râf, 136-138; 10/Yûnus, 90; 20/Tâhâ, 77-78, 80; 26/Şuarâ, 60-66; 37/Saffât, 115-116; 44/Duhân, 22-24, 30-31.
t- Firavun’un Boğulurken İman Etmesi: 10/Yûnus,90-92; 51/Zâriyât, 40.
u- Firavun, Kavmini Âhirette Ateşe Götürecektir: 11/Hûd, 98-99; 28/Kasas, 40-42; 40/Mü’min, 46:
v- Firavun’un Veziri Hâmân: 28/Kasas, 6, 8, 38; 29/Ankebut, 39.
y- Hz. Mûsâ’yı Yalanlayanların Kötü Sonları: 22/Hac, 42-44.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 292-295
2. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 146-147
3. Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 523-530
4. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. . 74-75;
5. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 134-135
6. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 336-338
7. El-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubî, c. 2, s. 73-81
8. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 121-123
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 2, s. 45-47
10. İslâm Ansiklopedisi (Ö. F. Harman, M. Uzun), T.D.V. Y. c. 13, s. 118-122
11. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Ahmet Özalp), Şâmil Y. c. 2, s. S. 193-195
12. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128; 86-87
13. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 109-115
14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 90-94
15. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 86-87
16. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 146
17. Kuram ve Eylem , M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. II, s. 144-146
18. Safahat, Mehmet Akif Ersoy, İnkılap ve Aka Kitabevi Y. s. 120, 408, 461-469
19. Her Nemrud’a Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
20. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 8-10
21. Kötülük Odakları, Firavun, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
22. Kur’an’da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
23. Firavun, Hâmân ve Karun Karşısında Hz. Mûsâ, Ali Sayı, İz Y.
24. Kur’an’a Göre Hz. Mûsâ, Firavun ve Yahudiler, Necati Kara
25. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş.Y.
26. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
27. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
28. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
29. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
30. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
31. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
32. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
33. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
34. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
35. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
36. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
37. Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
38. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
39. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
40. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
41. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar
42. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
43. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
44. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
45. Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
46. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
47. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
48. Kur’an Kıssaları Üzerine Bir Araştırma, Mehmet Faruk Bayraktar, Mar. Ün. İlâhîyat Fak. Vakfı Y.
49. Haksöz 31 (Ekim 93), M. Kayacan; 68 (Kasım 96), B. Kurbanoğlu; 58 (Ocak 96), Y. Aydın.
50. Üç Bin Yıllık Mucize, Celâl Ediz, Gerçeğe Doğru, 2, 1984
51. Kazıklar Sahibi Firavun, Erdem Sargon, Zafer, sayı 114
FİTNE
- 271 -
Kavram no 53
Haramlar 6
Câhiliyye 6
Bk. Fesâd-İfsâd; Nifak-Münâfık; Günah
FİTNE
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı
• Kur’an’da Fitne Sayılan Davranışlar
• Hadis-i Şeriflerde Fitne Kavramı
• Modern Fitne Odakları
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın (yanlış inanıp büyü yapmaya cevaz verip de) kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” 1090
Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
“Fitne” kelimesinin aslı “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. “Fitne” sözlükte, deneme ve imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme gibi anlamlara gelir. Fitne kelimesinin bunlardan başka, küfür, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilâf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musîbet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğvâ), kışkırtma, nifak, ihtilâf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık ve kalbin bir şeye fazla meyletmesi gibi mânâları da vardır.
İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü ve aklını çeldiği için kadına, kişinin aklını çelip ona azap kazandırdığı için şeytana, kişiye zarar verdiği için hırsıza, aynı kökten gelen “fettân” denmiştir. İnsanın gönlünü çelen, hırsını artırıp günaha sürükleyen altın ve gümüşe de ‘iki fettân’ denmiştir. Aynı kökten gelen “meftûn”; aklından zoru olmak anlamından hareketle, deli gibi tutulmak, âşık olmak, çok beğenmek anlamları kazanmıştır. Fitne, aynı zamanda inanç uğruna uğranılan ağır işkence anlamına da gelmektedir.
Olumlu Anlamıyla Fitne: Fitne kelimesinin sözlük anlamından anlaşıldığı kadarıyla o, iyiyi kötüden, arı olanı kirli olandan, doğruyu yalancıdan ayıran bir
1090] 2/Bakara, 102
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
metoddur. İnsanlar arasında suç, kötülük, kirlilik arttıkça onların karşılaşacağı fitne de çok olacaktır. Fitne bu anlamda toplumun kirlerini arıtan, temizleyen bir temizleyici gibidir. Nitekim içinde zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri barındıran savaş da bir fitnedir. Savaş bazen, insanların hatalarını, pisliklerini kendi önlerine koyar. İnanç uğruna belâ ve sıkıntılara uğrama anlamındaki fitne, olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Bu gibi sıkıntılar inanan kişiyi kararlı kılar, irâdesini güçlendirir, ahlâkını arındırır. Böyle bir fitne kişiyi ve toplumu dinî yönden geliştirir. Onların hatalarını gösterdiği gibi, din uğruna sabırlarını da ortaya koyar. Böylece Allah’ın vereceği karşılığı/ödülü almalarına zemin hazırlar.
Kur’an, insanların sürekli olarak “fitne” ile denendiklerini açıklıyor: “İnsanlar, (yalnızca) ‘İman ettik’ diyerek, fitneye uğratılmadan (denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik (fitneye uğrattık); Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.” 1091 Bu bağlamda “fitne” ile “belâ”, aynı anlamdadır. Ne ki “fitne”nin kapsamı biraz daha geniştir. “Belâ” yalnızca Allah’tan geldiği halde, “fitne” hem Allah’tan hem de kullardan gelebilir, insan kendisini olduğu kadar başkalarını da fitneye uğratabilir. Fitne kelimesinde azap, zorluk ve kötülük yönü daha fazladır.
Fitne, öncelikli olarak bir sınav yolu olduğuna göre, hem nimet sebebiyle, hem de zahmet ve perişanlıktan dolayı olabilir. İnsan, karşılaştığı bütün değerlerle imtihana tâbi tutulabilir. Nitekim Kur’an şöyle diyor: “Biz sizi bir imtihan olarak hayır fitnesiyle de şer fitnesiyle de deniyoruz. Ve eninde sonunda Bize döneceksiniz.” 1092 Demek ki fitne imtihanı, bir hikmete bağlı olarak bazen Allah’tan gelir, bazen de kulların bir hatası sebebiyle meydana gelir. Böyle olunca da fitne, bizzat o fitneyi meydana getiren için bir uyarıdır; bir düzelme veya aklını başına alma imkânıdır. 1093
Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “fitne” kelimesi 30 yerde, “fitne”nin türevleri de 30 yerde geçer; dolayısıyla toplam 60 yerde zikredilir.
Fitnenin Kur’an’daki Anlamları: Fitne kelimesinin anlam sahası oldukça geniştir. Kur’an bu kelimeyi ondan fazla mânâda kullanmaktadır:
1- Sınanma, deneme, belâya uğratma, 1094
2- Küfür, şirk, müşriklerin müslümanları şirke döndürmek için uyguladıkları baskılar anlamında, 1095
3- Sapıklık, sapma, saptırma, 1096
4- Azap, işkence, ateşe atma, 1097
1091] 29/Ankebût, 2-3
1092] 21/Enbiyâ, 35
1093] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 206-207
1094] 2/Bakara, 102; 20/Tâhâ, 40, 85 vd.
1095] 2/Bakara, 191, 217; 4/Nisâ, 91
1096] 5/Mâide, 41, 49; 37/Saffât, 162
1097] 85/Bürûc, 10; 51/Zâriyât, 13-14; 29/Ankebût, 10
FİTNE
- 273 -
5- Günah, 1098
6- İslâm düşmanlarının savaşa sebep olmaları, 1099
7- Allah’ın kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı tutumlarının ortaya çıkarılması, 1100
8- Şeytanın hile ve tuzakları, 1101
9- Şeytanın zayıf ruhlu kimselere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu, 1102
10- Delilik ve gaflet, 1103
11- Dosdoğru yoldan (sırât-ı müstakîm’den) saptırma, 1104
12- Nifak (münâfıklık) 1105 ve
13- Özür, bahane anlamında 1106 kullanılır.
Allah’a Nisbetle Fitne: Allah’ın (c.c.) fitne vermesi, O’na ait bir hikmete dayanır ve insanın tekâmülüne sebep olur. Bu bağlamda insanlık, çeşitli fitnelerle zaman zaman denemeye uğratılmaktadır. Kur’an’ın haber verdiğine göre, başta peygamberler olmak üzere müslümanlar ve diğer dinlere inananlar (kâfirler) zaman zaman fitnelere/sınavlara tâbi tutulurlar.
Peygamberlerin Denenmesi: Allah (c.c.) Hz. Süleyman’ı (a.s.) denemeden geçirmişti. Kur’an’ın ifadesine göre, tahtının üzerine bir ceset bırakılmıştı. Bu belki de yönetim gücünün zayıflamasıydı. Tekrar eski durumuna kavuşunca; “Rabbim, beni bağışla...” diye duâ etmişti.1107 Hz. İbrâhim (a.s.) birtakım kelimelerle denenmişti ve o da onları bir bir başarıyla tamamlamıştı. Bunun üzerine Allah (c.c.) onu bütün insanlığa imam (önder) yapmıştı.1108 Hz. Mûsâ (a.s.) da denemeye tâbi tutulan elçilerdendir. Allah (c.c.) onun için şöyle diyor: “... O zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni (bazı sıkıntılarla) iyice denemiştik...”1109 Şeytanın peygamberlerin dâvetlerine ve hedeflerine gölge düşürme çabası da onlar için bir iman sınavıdır. 1110
Müslümanların Denenmesi: Müslümanlar için sadece iman etmek yeterli değildir. İmanın kökleşmesi ve sağlamlaşması için mü’minler çeşitli denemelerden geçirilirler.1111 Allah (c.c.) müslümanları, içlerinde kim kendi yolunda cihad ediyor, bu yolda kim sabrediyor, ortaya çıksın diye, onları dener. 1112
1098] 9/Tevbe, 49; 24/Nûr, 63
1099] 4 Nisa/101
1100] 25/Furkan, 20; 6/En’âm, 53
1101] 7/A’râf, 27
1102] 22/Hacc, 53
1103] 68/Kalem, 6
1104] 17/İsrâ, 73
1105] 57/Hadid, 14
1106] 6/En’âm, 23
1107] 38/Sâd, 34-35
1108] 2/Bakara, 124
1109] 20/Tâhâ, 40
1110] 22/Hacc, 52-53
1111] 29/Ankebût, 2-3
1112] 47/Muhammed, 31. Benzer âyetler için Bk. 8/Enfâl, 17; 3/Âl-i İmrân, 152, 154; 33/Ahzâb, 11
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Mûsâ, kendisi Tûr dağında iken kavminin altın buzağıya tapması üzerine onların içerisinden Allah’tan af dilemek üzere yetmiş kişi seçmişti. Onlarda gördüğü tereddüt üzerine Allah’a duâ etti ve bu olayın kendileri hakkında bir imtihan (deneme) olduğunu söyledi. 1113
Ayrıca inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur.1114 Mü’minlere yapılan bu azap ve işkence onları dinlerinden döndürmeye yöneliktir. Mü’min böyle bir azapla imtihan edilebilir. Mü’min, tıpkı madenin fitne/deneme kazanında kaynatılması gibi, azapla karşı karşıya getirilir. Böylece samimi müslümanla gevşek müslüman ortaya çıkar. Bu konuda Kur’an şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; ‘biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sînelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?”1115 Allah’ın azâbı şüphesiz insanlardan gelecek fitnelerden daha büyüktür. Mü’minler sürekli bir biçimde bu tür fitnelerle karşılaşacaktır. Bu denemeyi başaranlar, yani imanlarında samimi olanlar sonsuz mükâfatı kazanacaktır. Kur’an, mü’minlerin bu şekilde denemeye tâbi tutulduklarını haber veriyor. 1116
İnsanların ve Toplulukların Denenmesi: Bazı kavimlere elçiler gönderilmesi onlar için ilâhî imtihan sebebidir. Meselâ, Sâlih (a.s.), kendisini ve mü’minleri uğursuzlukla suçlayan Semud kavmine; “...Uğursuzluğunuz (un sebebi), Allah katında (bulunan takdiri)dir. (Kötü amel işleyene o uğursuzluğu takdir etmiştir.) Doğrusu siz (çeşitli olaylarla) imtihan edilen bir topluluksunuz.”1117 Ayrıca Hz. Sâlih’in kavmi Semud’a bir dişi devenin verilmesi onlar için bir deneme idi. 1118
Allah (c.c.), Peygamberimiz’e Mekke hayatında gösterdiği bir rüyası ve “Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” ile insanları denemişti.1119 Kimilerine göre Peygamberimiz’in buradaki rüyasından maksat O’nun gördüğü herhangi bir düş değil; Mirac olayıdır. Çünkü âyette geçen “rü’yâ” kelimesi Arapça’da görmeyi ifade eder. Sıradan bir rüyayı herkes görebilir. Rüyaların da olağanüstü bir tarafı yoktur. Peygamberimiz’e gösterilen, ya da O’nun gördüğü şey Mirac yolculuğu ve karşılaştığı olağanüstü durumlardır. Bu olay insanlar için bir deneme aracı olmuştu. Peygamberimiz (s.a.s.) Mirac olayını anlatınca müşrikler O’nunla alay ettikleri gibi, bazı zayıf imanlı müslümanlar da O’nu terketmişlerdi. Gerçekten iman edenlerin imanı ise bu denemeden sonra bir kat daha kuvvetlenmişti. 1120
Kimileri, Peygamberimize gösterilen bu rüya; kâfirlerin Peygamberimiz ve müslümanlar karşısında mutlaka yenilecekleri anlamına gelebilir demişlerdir. Peygamberimiz (s.a.s.) henüz Mekke’de müslümanlar çok zayıf iken İslâm’ın gâlip geleceğini, kâfirlerin mağlup ve zelil olacaklarını haber verdiği zaman
1113] 7/A’râf, 154-156
1114] 25/Furkan, 207; 60/Mümtehine, 5
1115] 29/Ankebût, 10
1116] 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214
1117] 27/Neml, 47
1118] 54/Kamer, 27-29
1119] 17/İsrâ, 6
1120] Muh. İbn Kesir, 2/386; Beydavî, 1/575; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2237; Elmalılı, 5/309; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230
FİTNE
- 275 -
müşrikler O’nu alaya aldılar, zayıf imanlılar böyle bir müjdeye inanmadılar. Ancak gerçek mü’minler Peygamber’in bu vaadine kesin kanaat ettiler. Böyle bir olay o toplum için bir deneme idi. 1121
“Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” da bir imtihan aracı yapıldı. Bu ağaç, Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadise göre zakkum ağacıdır.1122 Cehennem’de yaratılmış olan bu ağaç, oradaki azâbı simgeler. Orada azap görenin yiyeceği odur. Allah (c.c.) bununla inkârcıları korkutmakta ve onları Cehennem’den sakındırmaktadır. Kur’an’da üç âyette geçmektedir.1123 (Zakkum, bir ağaç cinsidir. Arabistan’ın Tihâme bölgesinde yetişir. Tadı çok acı, kokusu da çok kötüdür. Dallarını koparan kimsenin ellerine ve bedenine ağaçtan çıkan sıvı bulaştığı takdirde, o kimse bir çeşit deri hastalığına yakalanır. 1124
Nimet veya Külfetle Deneme: Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” 1125
Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve şer ile imtihan olunduğunu haber veriyor. 1126 İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle de sınava çekilir.1127 Mal ve evlât, insan için bir fitnedir, deneme aracıdır.1128 Bol rızık ve verilen nimetler birer fitne olduğu gibi,1129 başa gelen üzüntü ve kederler,1130 belâ ve musîbetler de birer fitnedir.1131 İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah (c.c.) bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli olmasını istiyor. 1132
Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar, çeşitli olaylarla, ibret almaları ve hatalarını terk etmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar çoğu zaman bu fitnenin (denemenin) farkında olmazlar.1133 Allah (c.c.) doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de, onların şükredip şükretmeyeceklerini, takvâ sahibi olup olmayacaklarını denemektir. 1134
1121] Keşşâf, 2/648; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230
1122] nak. Muh. İbn Kesir, 2/386
1123] 37/Saffât, 62-67; 44/Dûhan, 42-46; 56/Vâkıa, 51-54
1124] Tefhimu’l Kur’an, 5/21
1125] 20/Tâhâ, 131
1126] 21/Enbiyâ, 35
1127] 20/Tâhâ, 131
1128] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
1129] 39/Zümer, 49
1130] 20/Tâhâ, 40
1131] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
1132] 6/En’âm, 53
1133] 9/Tevbe, 126
1134] 72/Cinn, 16-17
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sabır ve Sebat Fitnesi: Kur’an şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed) Biz senden önce de yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan (ölümlü) insanların dışında kimseyi elçi olarak göndermedik. (Böyle yaparak ey insanlar), kiminizi kiminiz için fitne/sınama vesilesi kıldık (ki), sabredecek misiniz? (Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa) Allah zaten her şeyi olduğu gibi görmektedir.” 1135 Bu âyet; yalnızca peygamberlerin değil; her insanın toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır: “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.” 1136
Hayat, tekâmül yolunda ilerlemek ise, fitnelerin peş peşe sıralanması doğaldır. Her toplum bir başkası için, her insan bir başka kimse için, onun durumunun ve tercihlerinin ortaya çıkması açısından bir fitne aracı olabilir.
Şeytana Nisbetle Fitne: Allah’ın (c.c.) “Âdem’e secde edin...” emrine karşı gelerek lânetlenen ve ilâhî rahmetten kovulan iblis (şeytan) insanlar ve toplum için en önemli kötülük odağıdır. İblis, insanları saptırmak ve kendi tuzağına düşürmek için Rabbimizden izin istemiş ve bu izni almıştır.1137 O, insanları şaşırtarak, kandırarak, kendi yoluna dâvet ederek onları olumsuz anlamdaki fitneye düşürebilir. “Ey Âdemoğulları, şeytan, ana-babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak Cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir fitneye düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inkâr edenlerin velîsi (dostu) yaptık.”1138 Şeytan, peygamberlerin arzularına bile vesvese vermeye ve onları fitneye düşürmeye çalışmaktan geri durmamıştır. 1139
İnsanlara Nisbetle Fitne: Fitne odaklarından birisi de bizzat insanın kendisidir. İnsanın sebep olduğu fitne genel anlamda olumsuzdur ve daha çok inkârcıların, kalbinde eğrilik olanların ve münâfıkların bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır.
1- Münâfıkların Fitnesi: Münâfıklar fitne çıkarmaktan hoşlanırlar. Tutum ve davranışlarıyla fitneye sebep olurlar. Fitne olan şeylere çağrıldıkları zaman koşarak ve isteyerek giderler.1140 Bundan dolayı onlar Allah’ın kalplerini arıtmak istemediği kimselerdendir. Allah (c.c.) onların fitneye düşmelerini ister.1141 Münâfıklar müslümanların arasında yaşadıkları halde gerektiği zaman, -tıpkı Peygamber döneminde olduğu gibi- Allah yolunda cihada katılmak istemezler. Mecbûren katılsalar bile müslümanların arasına fitne sokup onları Allah yolunda çalışmaktan soğutmaya çaba gösterirler. Böyleleri Peygamberimiz’e şöyle dediler: “...Bana izin ver, beni fitneye (zor bir denemeye) düşürme...” Kur’an onlara; “...İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.” şeklinde cevap vermektedir. 1142
1135] 25/Furkan, 20
1136] Kur’an Mesajı, 2/730
1137] 7/A’râf, 14-17; 17/İsrâ, 62
1138] 7/A’râf, 27
1139] 22/Hacc, 52-54
1140] 4/Nisâ, 91; 33/Ahzâb, 14
1141] 5/Mâide, 41
1142] 9/Tevbe, 48-49
FİTNE
- 277 -
Münâfıklar, hem kendileri fitneye düşerler, hem de başkalarını, özellikle de müslümanları fitneye düşürmeye çalışırlar. “İnsanlardan bazıları; ‘Biz de Allah’a inanıyoruz’ dedikleri halde kendilerine Allah uğrunda bir sıkıntı geldiği zaman, insanlardan gelen bu fitneyi (sıkıntı ve belâyı) Allah’ın azâbı gibi zannederler. Ancak müslümanlar bir nimete, dünyalık bir rahata kavuştukları zaman da ‘biz de sizinle beraberiz’ demekten utanmazlar. Şüphesiz ki Allah (c.c.) imanda samimi olanları da ikiyüzlü davrananları da çok iyi bilir.”1143 Aynı insanlar âhiret hayatında mü’minlere; “Biz sizinle beraber değil miydik?” diyecekler. Mü’minler onlara şöyle cevap verecekler: “...Evet, ama siz kendinizi fitneye düşürdünüz (aldattınız), beklediniz (hemen tevbe etmediniz), kuruntular sizi aldattı...”1144 Kalplerinde eğrilik bulunanlar, müslümanları şüphe ve fitneye düşürmek için Kur’an’daki “müteşâbih” âyetleri kafalarına göre yorumlarlar. 1145
2- Kâfirlerin/İnkârcıların Fitnesi: Hz. İbrâhim (a.s.) şöyle duâ etmişti: “Ey Rabbimiz! Bizi hakikati inkâr edenler için kötülük teşvikçisi/sebebi, fitne (bir oyun ve eğlence aracı) yapma. Ve günahlarımızı bağışla, ey Rabbimiz, çünkü Sensin tek kudret ve hikmet sahibi.” 1146 İnkârcılar ve tapmakta oldukları yalancı tanrılar, Cehennemi hak etmiş olanlardan başkasını fitneye düşüremezler, ayartıp kandıramazlar. 1147
Kâfirler bazen müslümanları savaş, saldırı ve benzer şekillerde fitneye/denemeye, sıkıntıya düşürüp, onların korku namazı kılmalarına sebep olabilirler.1148 Hz. Mûsâ’nın kavmi, Firavunun ve mele’sinin, yani ileri gelen seçkinlerin kendilerini bir fitneye düşürmelerinden, fenalık yapmalarından korktukları için iman etmekte tereddüt ettiler. Onların içlerinden pek azı hariç Firavunu desteklemeye devam ettiler. 1149
Bugün de bu gerçek değişmemiştir. İnsanlardan pek çoğu ya İslâm’a gönül vermek, ya da İslâm’ı hakkıyla günlük hayatında yaşamak istemektedir. Ancak çağdaş Firavunların, Firavun düzenlerinin, bu düzenleri sürdüren mele’ takımının fitnelerinden, sıkıntı vermelerinden, haklarını ellerinden almalarından, kötü damga vurmalarından korkmaktadırlar. 1150
Kur’an’da Fitne Sayılan Davranışlar
1- Küfür-Şirk: Kur’an, “Fitne katl’den/öldürmekten daha büyük suçtur.”1151 demektedir. İslâm’a inanmayanların, müslümanların inancına yönelik saldırıları şüphesiz fitnedir ve savaştan daha tehlikelidir. Küfrün hâkimiyeti; iman, Allah’a kulluk, adâlet, huzur ve saâdet için engeldir. Mü’minler, inkârcıların bu çabalarına karşı topluca mücâdele vermek zorundadırlar. Burada “fitne” kavramı kişisel sıkıntıya işaret etmekten çıkmakta ve bir iman mücâdelesinin sebebi haline gelmektedir. “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları fitneye (azâba) uğratıp, sonra
1143] 29/Ankebût, 10-11
1144] 57/Hadîd, 14
1145] 3/Âl-i İmrân, 7
1146] 60/Mümtehıne, 5
1147] 37/Saffât, 161-163
1148] 4/Nisâ, 101
1149] 10/Yûnus, 83
1150] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s, 207-212
1151] 2/Bakara, 191, 217
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da tevbe etmeyenler; onlar için Cehennem azâbı vardır ve onlar için ateş azâbı vardır.” 1152
Müşriklerin, müslümanları kendi bâtıl dinlerine döndürmek için yaptıkları faâliyetler, münâfıkların ikiyüzlü davranışları fitneden başka bir şey değildir.1153 Kur’an, tevhidden sapmayı, şirke ve küfre düşmeyi fitne kabul etmektedir ve bunu katl’den (savaştan) daha kötü saymaktadır.1154 Müslüman toplumları bozan, onları saptıran, onları günaha sürükleyen, insanlar arasında kanlı savaşların çıkmasına sebep olan şey fitnedir. Bu nedenle Kur’an mü’minlere Din yalnızca Allah’ın oluncaya ve fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar fitneye sebep olan şirkle ve müşriklerle mücâdele etmeyi emrediyor.1155 Müşriklerin ve şeytanın adımlarını izleyenlerin çıkardığı fitneler devam ettiği müddetçe dünyada huzurun ve rahatın olması mümkün değildir. Eğer mü’minler kötülük odaklarıyla mücâdele etmeyi bırakırlarsa, yeryüzünde büyük fitne olur, kaos ve bozgun giderek fazlalaşır. 1156
“Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya (Allah için tatbik edilinceye) kadar onlarla savaşın.”1157 Burada fitne, Allah yoluna tâbi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi şartlara sahip olunamayan bir toplum durumunu anlatmaktadır. Bu nedenle, müslümanlara, bu durumu düzeltmeleri, tekrar Allah yolunda, barış ve özgürlüğü sağlamaları için savaşa devam etmeleri emredilmektedir. İnsanın insana hükmettiği ve Allah yoluna tâbi olmanın imkânsız olduğu bir toplumda, fitne hüküm sürüyor demektir. İslâm’ın savaşmaktan amacı, “fitne”yi ortadan kaldırmak ve insanları İlâhî çağrıya uygun bir şekilde sadece Allah’a kul olarak yaşayabilmeleri için, Allah’ın hükmünü hâkim kılmaktır. Âyetin devamında; “Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler ve aşırılar hâriç hiç kimseye düşmanlık ve saldırı yoktur.”1158 buyrulur. Böylece savaşmanın, sadece hakkı elde etmek ve Allah’a teslimiyete giden yolu açmak için olabileceği vurgusu yapılmıştır. Hak elde edilince, savaşa devam etmek ise yine fitneye düşmek anlamına gelir.
Allah’ın hâkimiyeti/egemenliği, “fitne”nin karşıtı anlamındadır. Din ise, Allah’ın egemenliği demektir. Kur’an, “din”i bu anlamda kullanmıştır. Allah’ın egemen olmadığı toplumda, hem pek çok insan düşüncesi ve ideolojisi, karşı karşıya gelecek ve hem de beşerî ihtiraslar hayatî önem taşıyan temel unsurlara egemen olacaktır. Bu ise, topluma çelişkiyi yaşatmak demektir. Dikkat edilirse, “fitne, yeryüzünde kalmayıncaya kadar” ifadesi ağırlık kazanmıştır. Bu hedef, insanın görüş, düşünüş, duyuş, etkileyiş ve etkileniş alanının yer küresini kuşatıcı ve evrensel nitelikli olması gerektiğini belirliyor. Dar; kabile, ırk, ulus, ülke ve toplum gibi sınırlı bir hedef gözetilmemiştir. Herhangi bir toplum içerisindeki bunalımın yok edilmesi anlamından daha geniş ve daha engin bir yön çizilmiştir. Allah’ın egemenliğini yeryüzünün tüm alanlarında gerçekleştirmek, yani tevhidin zıddı olan şirk ve küfrün egemenliğini ortadan kaldırmaktır asıl ve nihâî hedef. Yer küresi büyüklüğünde gösterilen bu hedefi oluşturan unsur, ilk ve en
1152] 85/Bürûc, 10
1153] 9/Tevbe, 47-48
1154] 2/Bakara, 191
1155] 2/Bakara, 193
1156] 8/Enfâl, 73
1157] 2/Bakara, 193
1158] 2/Bakara, 193
FİTNE
- 279 -
doğru anlamı ile küfür fitnesi ise de, bugün; küfür veya küfrün hizmetçileri durumunda bulunan siyasî hareketler ve yönetimler de, bu âyette kullanılan “yeryüzünden kaldırılması gereken fitne” kavramının içerisinde yer alır. Bu âyet, ayrıca, insanın sorumluluk alanını ilân etmiştir. Bu âyetteki evrenseli kuşatıcı savaş emri, ilâhî çağrıyı bütün unsurları ile ilke edinmiş bir devlet mantığını gündeme getiriyor. Fitnecilere karşı fitneyi ortadan kaldırmak için fitneden arınmış, ilâhî hâkimiyete hizmete dayalı bir devlet mantığı... Kendi iç problemlerini halledememiş bir toplum, iç mantığını ve yapısını kaostan sisteme, bayağılıktan yüceliğe, bunalımdan huzur ve nizama, çelişki ve sürtüşmeden vahdete dönüştürememiş hiç bir toplum, bozgunculuğun ve fitnenin önüne asla geçemez. Bu sebepledir ki, İslâmî devlet anlayış ve gayreti, savaştan önce gelir.
Yeryüzünden fitnenin kalkması için, önce içimizdeki fitneyi kaldırmak, sonra dalgayı genişleterek çevredeki ve giderek toplumdaki fitnelerle mücâdele etmek gerekmektedir. Bütün bu fitnelerin sebep ve sonucu olarak, kopmaz bir bağla bağlı bulundukları büyük fitne odağının İslâm dışı düzen ve dünya görüşleri fitnesi olduğunu, onunla nihâî hesaplaşma olmadan çevremizi saran fitnelerden kurtulamayacağımızı bilmek, sivrisineklerle tek tek mücâdele yerine bataklıkla mücâdele ne ise, tâğûtî düzen ve ideolojilerle mücâdelenin de o demek olduğunu unutmamak zorundayız.
2- Allah’ın Hükümlerinden Yüz Çevirme: Allah (c.c.) insanların uymaları için birtakım hükümler, ilkeler ve kurallar koymuştur. Bu hükümlere uymamak, onlardan yüz çevirmek fitnedir. “O halde geçmiş vahyin mensupları arasında Allah’ın indirdiğine göre hükmet ve onların mesnetsiz görüşlerine uyma ve onlardan sakın ki Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni uzaklaştırmasınlar (fitneye düşürmesinler)...”1159 �Peygamber de dâhil, insanların Allah’ın hükmünden uzaklaştırılmaya çalışılması da bir fitne çabasıdır. 1160
3- İşkence ve Zulüm: Kur’an; baskı, zulüm, işkence, eziyet ve benzerlerini fitne olarak niteliyor. Meselâ, Mekke döneminde Hicret etmeye mecbur kalan müslümanlara yapılan zulüm, işkence ve baskılar fitnedir.1161 Kimileri de Allah’ın azâbını insanlardan gelebilecek fitneye (eziyet ve sıkıntıya) eş tutarlar. Hâlbuki bu ikisi arasında benzerlik bile yoktur.1162 Aziz ve Hamîd olan Allah’a inanmış ve O’nun hükümlerine uygun olarak yaşayan, ya da yaşama çabasında olan mü’minlere eziyet edenler, onlara baskı uygulayanlar, ya da onları dinlerinden döndürmeye çalışanlar (onları fitneye düşürmek isteyenler); tıpkı Ashâb-ı Uhdûdu ateşe atıp işkenceyi seyredenler gibi Cehennemlik olurlar. “İman etmiş erkek ve kadınlara fitne yoluyla işkence edip sonra yaptıklarına tevbe etmeyenler var ya, şüphesiz onlar için cehennem azâbı vardır. Yakıp kavuran azap da onlaradır.”1163 Âyet-i kerîmede “Uhdûd ashâbı”nı'n mü’minlere yapılan işkence anlatılmaktadır. Hangi dönem ve hangi toplum olursa olsun, haksız yere gördükleri zulüm ve işkencenin varlığını bildikleri halde sabretmeleri ile bir nevi işkence fitnesini mağlûp etmişlerdir. Bu olay, sonra gelenlere ve gelecek olanlara sabır ve sebat hususunda verilen en güzel ibrettir.
1159] 5/Mâide, 49
1160] 17/İsrâ, 73-74
1161] 16/Nahl, 110
1162] 29/Ankebût, 10
1163] 85/Bürûc, 10
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın; ancak aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha beterdir...”1164 Bu âyette kullanıldığı şekliyle, Arapça “fitne” kelimesinin tam karşılığı; “şiddete başvurarak bir fikri bastırmak ve ortadan kaldırmaktır.” Bu âyette, o gün yaygın olanlara ters düşen inanç ve teorileri savunan kişi veya grupları baskı ve şiddetle cezalandırmanın çok kötü bir hareket olduğu ve toplumdaki durumu düzeltmeye yarayan, fikir ve teorileri yayan ve savunan kimseleri işkence ve kaba kuvvetle bundan vazgeçirmeye çalışmanın zulüm olduğu anlatılmaktadır. Kan dökmek, çok kötü bir davranış olmasına rağmen, insanları, kendi inanç ve ilkelerine bağlayan değerler nedeniyle bastırıp ezmek ve onları baskı gruplarının inançlarını benimsemeye zorlamak bundan daha kötüdür. Bu nedenle, tartışıp anlaşmak ve insanların haklarına saygı göstermek yerine, vahşi gücü seçen bu insanlara karşı zor kullanmak helâldir ve haklı sebebe dayanmaktadır.
İnsan, hürriyetiyle, özgür düşüncesiyle vardır. Düşünme yeteneğini yitirmiş veya bu kabiliyetini kullanma fırsatı bulamamış insanlar, zaten insanî ve İslâmî sorumluluk altında değildirler. Bir nevi köle veya savaş esiri durumundadırlar. Kendi varlığının farkında olmak demek olan özgür inanç ve düşünce yeteneği, insanın zorunlu doğal mecrâsında yürümesini gerekli kılar. Bu tabiî akışını zorla engellemeye kalkışmak, teneffüs ettiğimiz havayı zehirlemek, hayat kaynağı olan suyu, toprağı elinden almak ve ona hayat hakkı tanımamaktır. Bu şartlar altında hayat hakkını kullanabilmesi için savaşması da kendi varlığı gibi doğaldır. Bu âyet, modern asrın câhil ideolojilerine ve bu hayat görüşlerinin toplumsal bakış açılarına da sert bir eleştiri getirmiş oluyor. Bütün ilericilik ve çağdaşlık yaftalarını tekellerine alıp bunları kullanmalarına rağmen çağın beşerî ilke ve düzenleri, kendi mantığına aykırı düşen hiçbir fikrî canlılığa hayat hakkı tanımıyor. İşte, bazen işkence, bazen öldürme, fâili meçhul, katliâm ve bazen de insanî haklarını elinden alma tehdidi ile insanları inançlarından çevirme girişimlerini, Kur’an “fitne” olarak değerlendiriyor. İnsanın en doğal hakkını gasbetmeye çalışanlara karşı savaş açmasını, gerekirse onları öldürmesini emrediyor. Çünkü insandaki en saygı değer yetenek, özgür düşünme kabiliyetidir. Bu yeteneği imhâ etmek, insan fıtratını imhâ etmektir; insanın var oluş gâyesini ifsâd etmektir.
4- Saptırmak, Yoldan Çıkarmak, Tuzak: “Ey Âdemoğulları, ana ve babanızı onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şeytan, bir fitneye düşürmesin. Sizin şeytanı ve adamlarını göremeyeceğiniz yerlerden onlar sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost yaptık...”1165 Bu âyetler, Hz. Âdem’in kıssasından Âdemoğullarına alınması gereken ibreti ve dersi öğütlemektedir. Şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulunduklarını teşhir etmektedir. Bu çağrı, Allah’ın evini çıplak tavaf etmelerinin ve atalarının yapageldikleri şeylerin Allah’ın emri ve hükmü olduğunu ileri sürmeleri konusundaki câhiliyye geleneklerine ilişkin bir uyarıdır.
Bu âyette, birinci çağrı; Âdemoğullarına ana babalarının yaşadığı sahneyi ve ayıp yerlerini örten iç elbisesi ile insanı güzelleştiren dış elbiseyi ve en hayırlı
1164] 2/Bakara, 190-191
1165] 7/A’râf, 27
FİTNE
- 281 -
giysi olan takvâyı1166 insana göndermedeki Yüce Allah’ın nimetini hatırlatma amacına yöneliktir. İkinci çağrı ise; genelde tüm insanlara ilk günlerinde İslâm’ın karşılaştığı müşriklere yönelik, şeytana teslim olmamalarına ilişkin bir sakındırma mâhiyetindedir. Hayatları için seçtikleri sistem, yasa ve gelenekler noktasında ona uyup fitneye kapılmamaları için bir uyarıdır. Nitekim şeytan, daha evvel ana babalarının cennetten çıkarılmalarına sebep olmuş, avret yerlerini göstermek için elbiselerini çıkarıp çıplak bırakmıştı. Dolayısıyla eski ve yeni câhiliyye toplumlarının karakteristik özelliği olan çıplaklık ve açık saçıklık, şeytanın saptırması sonucu işlenen eylemlerden biridir. Bu, insanla düşmanı arasında süren savaşın bir cephesidir. O halde Âdemoğulları kendilerini tuzağa düşürmek için başta şeytan ve şeytanî modalar olmak üzere düşmanlarına fırsat vermemelidir.
Yüce Allah, sakındırmayı artırmak, korunma duygusunu ön planda tutmak için onlara, şeytan ve yardımcılarının kendilerinin göremeyeceği yerlerden onları görebildiklerini haber vermektedir. O halde şeytan, gizli yöntemleri ile onları tuzağa düşürme açısından hayli güçlüdür. Dolayısıyla kendilerini saptırmaması için çok ihtiyatlı olmaya, fazlaca uyanık bulunmaya ve sürekli hazırlıklı olmaya ihtiyaçları vardır. Şeytanı, inanmayanlara dost yapması, gizli düşmanlıkta bulunan tehlikeli dost anlamındadır. Şeytan, bir nevi dost görünüp felâkete sürükleyen gizli ajan niteliği taşıyor. Bu durumda tehlikeli dost, kişiyi boyunduruğu altına alarak istediği yöne sürükleme fırsatını yakalamış olacaktır.
“(Müşrikler) Az daha, seni, sana vahyettiğimizden saptıracak ve ondan başka bir şeyi yalan yere Bize isnad etmen için neredeyse fitneye düşüreceklerdi. Ancak o takdirde seni candan dost kabul edinirlerdi.”1167 Bu âyetin, dinde bazı tâvizler isteyen müşrikler hakkında indiği rivâyet edilir. Demek ki kâfirler müslüman olmak için Hz. Peygamber’den bazı tâvizler istemişlerdi. Peygamber de onları İslâm’a çekebilmek için bu isteklerine kalben biraz meyletmişti. Bu âyet, onu tâviz vermekten men etti. Çünkü hakta tâviz olmaz; hak eğriltilemez; hakka bâtılı karıştırmak, hakkı hak olmaktan çıkarır. Tâviz de daha başka tâvizleri doğurur. Tevhidden ve ilâhî esaslardan tâviz vermeye kimsenin hakkı yoktur.
Aynı düşünceler, aynı tehlikeli saptırma mantığı, bugün de değişik boyutlarda mevcut. Kâfirlere şirin gözükmek için Allah’ın hor gördüklerine hoşgörü dağıtmak; müslümanları şiddetle eleştirdiği halde, tâğut ve zâlimlere en küçük tavır takınmadan kâfirce yaşayış içindekilerin beğenisini kazanacak şekilde dini tâvizlere boyayarak sunmak. Müslüman olmak, ama sosyal demokratlıktan da vazgeçmemek. Müslüman olmak, ama laikliği de kutsamak ve onu tartışma dışı bırakmak. Dini benimsemek fakat demokrasi tellallığı ve câhiliyye anlayışları ile telif şartıyla...
Bu tür fitnelerin, kişi ve toplum üzerinde büyük bir tesir meydana getireceğini bildiği için Allah, Peygamberimiz’i özel korumasına aldığını ifade ediyor. “Eğer Biz seni sebatkâr kılıp sağlamlaştırmasaydık, onlara birazcık meyledecektin. O takdirde sana hayatın da ölümün de sıkıntılarını kat kat taddırırdık; Sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 1168
1166] 7/A’râf, 26
1167] 17/İsrâ, 73
1168] 17/İsrâ, 74-75
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- Belâ ve Sınama: Fitne aynı zamanda deneme, belâ ve sıkıntı anlamına da gelir. İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de, iman-küfür sınırındaymışçasına ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir ‘hayr’ dokundumu, bununla sevinir. Ancak, başına hikmetin gereği bir fitne (belâ veya deneme) geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı da âhireti de kaybederler. 1169
Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın dâveti gibi değildir. Onun dâvetine uymazlık edilemez, emrine karşı gelinemez: “...Rasûl’ün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın (fitnenin) çarpmasından, yahut onlara acı bir azâbın uğramasından sakınsınlar.” 1170
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1171 Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır.
Toplumsal düzensizlik başlı başına bir fitne olmasına rağmen, adâlet mekanizmasının çalışmaması, infaz kılıcının suçluların boynuna değil de; mazlumların ve güçsüzlerin boynuna indirilmesi ve bu toplumsal aldatmacanın ilke halini alması durumunda, Allah’ın kılıcı infaz görevini üstlenir. Bu infaz, bütün toplumu hedef alır. Çünkü toplum içinde dengesizliklerin had safhalara ulaşmasına rağmen, toplumdaki şuurlu müslümanların ve aydınların bazı beşerî menfaatler nedeniyle olaylara göz yummaları, toplumsal dinamikleri harekete geçirmemeleri, zulmün egemenliğini meşrû/uygulanır kılmış olur. Bâtılın meşrû ilân edilmesi ise, toplumsal ahlâkın çökmesi demektir. Kur’an’ın geçmiş toplumlarla ilgili çarpıcı örneklerini biliyoruz. Âd kavmi, Semud, Lût ve Nuh kavmi; yere geçirilen kavimlerden sadece birkaçıdır. Bu kıssaları ibret verici bir üslûp içerisinde insanlara aktaran Kur’an, benzeri olaylarla mukayese edilerek tedbir alınmasını, aksi takdirde çok geç kalınmış olacağını ifade ediyor. Fitnenin her çeşidinin her yönden her insanı ahtapot kolları gibi sardığı günümüzde, toplumsal belâyı hak ettiğimizi ve bize verilen mühletin, son şansın tükenmek üzere olabileceğini değerlendirmemiz gerekmektedir; yarın hepimiz için çok geç olabilir.
Hz. Mûsâ (a.s.), buzağıya tapma olayından sonra kavminin arasından seçtiği yetmiş kişiyi bir sarsıntı tutunca bu olayın bir deneme (fitne) olduğunu itiraf etmişti.1172 Mûsâ (a.s.) kavminin pek çoğu Firavundan korktukları için imanını açığa vuramamışlardı. Hz. Mûsâ’nın; “...Allah’a teslim olmuşsanız O’na tevekkül edin”
1169] 22/Hacc, 11
1170] 24/Nûr, 63
1171] 8/Enfâl, 25
1172] 7/A’râf, 155
FİTNE
- 283 -
diyerek onları cesaretlendirmesi üzerine; “Ey Rabbimiz, Allah’a tevekkül ettik, Ey Rabbimiz zâlim bir milletle bizi deneme (fitneye düşürme)” dediler. 1173
Sihrin anavatanı sayılan Bâbil’e mûcize olarak gönderilen Hârut ve Mârut adlı iki melek kendilerinin bir fitne (deneme sebebi) olduklarını söylüyorlardı. 1174
6- Karışıklık ve Kargaşa: Fitne, ortalığı karıştırmak, insanları birbirine düşürmek, onları birbirine karşı kışkırtmak, aralarını açmak, kuşku uyandırmak, kargaşaya ve anlaşmazlıklara sebep olmak, ortalığı karıştırmak gibi anlamlara da gelir. Türkçede yaygın olarak bu mânâlarda kullanılır. Kur’an’da “fitne çıkarmak”, “fitne yaymak” daha çok münâfıkların özelliği olarak geçmektedir. 1175
7- İmtihan: Allah Teâlâ, cin ve insan topluluğundan hakka sırt çevirenleri kastederek şöyle buyurur: “Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik. Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.”1176 Bu âyet-i kerimelerin insan ve cin topluluklarına verdiği mesajı üç bölümde toplayabiliriz.
a- Toplumların, Allah’a ulaştıran tek hak yolu izlemeleri ile, toplum refahı ve bu refahı sağlayan imkânlar arasında sıkı bir bağ vardır. Hangi zaman dilimi olursa olsun, suyun önemli rol üstlendiği de ayrı bir işarettir. Akla şöyle bir soru gelebilir: Şirk toplumları niçin bugün daha müreffeh ve zengin? Unutmayalım ki, müşriklerin refah ve zenginliği gerçek anlamda ve özenilecek özellikte değildir; onların ellerindeki, sadece parasal varlıktan ibârettir. Huzur, saâdet, insanî değerler, tatmin gibi gerçek nimetler içinde olmadıkları bilinen ve kendilerince de itiraf edilen bir durumdur. Maddeye sahip olmak, insanların -hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar- çalışmaları oranında elde ettikleri kazançtır.1177 Ancak, maddeyi huzur ve güven vesilesi kılacak olan unsur, Allah’a bağlılık ve O’na itaattır. Müşriklerin sahip olduklarının, âhirette kendilerine hiçbir yararı dokunmayacağı gibi; dünyada fitneden, nice olumsuzluklara sebep olmaktan da uzak değildir. Tabii, çalışma ve Allah’a teslimiyet ölçüsü, müslümanlar için de geçerlidir; Müslüman da gerekli çalışmayı yapmadan maddî zenginliğe ulaşamaz. Huzur ve saâdetten nasip ise, her insan için, Allah’a itaati ve takvâsı nisbetindedir.
b- Âyetlerin sunduğu mesajlardan en önemlisi, maddî bolluğun fitne/sınav sebebi olarak verilmesidir. Gerçekten de insan için en zor sınav, maddesel refah ve yüksek hayat standardının oluşturduğu rehâvet ve gevşeklik ânındaki imtihandır.
c- Bu âyetlerin dile getirdiği üçüncü gerçek şudur: Servet ve refahı sebebiyle Allah’tan yüz çevirmenin karşılığı Allah’ın azâbıdır. Nimet sahibine yüz çeviren nankörlerin karşılaşacağı son; şiddeti gittikçe artan sıkıntı ve azâbtır; Bolluğun ölçüsüne göre, nankörlüğü oranında sıkıntı ve azâb. İnsanların kendi aralarında en çok nefreti ve kızgınlığı dâvet eden kişilik bozukluklarından bir tanesi,
1173] 10/Yûnus, 85; Hz. İbrâhim’in benzer bir duâsı için bk. 60/Mümtehıne, 5
1174] 2/Bakara, 102
1175] 4/Nisâ/91; 33/Ahzâb, 14; 9/Tevbe, 48-51
1176] 72/Cin, 16-17
1177] 53/Necm, 39-40
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyilik ve güzel muâmeleye karşı çirkince, umursamaz bir vaziyete bürünüp âdice karşılık vermek, ya da iyilik sahibini unutmaktır. Âyette Allah, aynı zamanda bu tür eylemin çirkinliğine işaret ediyor. Düşünce tutarlılıklarını, inanç sistemlerini ve sadâkatte içtenliği ya da samimiyeti ölçmenin en doğru ve en kesin şekli, imtihandır. Bu ciddî sınav, kalp yapılanmalarına netlik kazandırır. O yüzden nimetle imtihan olan kimse, nimet sahibini unutmaz ve O’na şükrederse mü’min; nankörlük ederse kâfir olur. Nankör anlamındaki kelime ile kâfir kelimesi, bu kopmaz irtibat yüzünden Kur’an’da aynı kelime kökü ile (k-f-r) ifade edilir.
“Fitneden/sınavdan geçirmek amacıyla bazılarına verdiğimiz dünya hayatına ilişkin çekici nimetlere sakın göz dikme. Rabbinin (katındaki) rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.”1178 Bu âyette geçen fitne/sınav tâbiriyle, insanların erdem sahibi olmalarına ve yüce ahlâka ulaşmalarına işaret edilmiştir. Şöyle ki; insan, kendisinde bulunmayan câzip şeyleri elde etmek ister. Fakat insanın elde etme arzusu asla son bulmaz. Bu sebeple kendi zaafının farkında olan insanın, sahip olamadığı mal ve eşyaya ihtirasla bakması doğru değildir. Allah’ın ihtarına kulak verip bu zaafını bilen ve eşyayı emânet ve tevâzû çizgisinde, şükür ve acziyet bilincinde değerlendirebilme yeteneğini kazanan insan için iki önemli nimet vardır. Birincisi; mutmainlik, tatmin, yani doyumluluk. Bu, insanın psikolojik huzurunu temin eden önemli olgudur. Diğeri ise; âhirete yönelik ebedî saâdettir. Birincisinde, insanlar arasında meydana gelen günlük sosyal ilişkilerin ahlâkî boyutunu görmekteyiz. İkincisinde ise, erdem sahibi insanların dünyayı aşan yüce hedeflerini...
Fahreddin Râzî’nin açıklamasına göre bu âyetin nüzûl sebebi şudur: Ebû Râfi, Allah Rasûlü’ne misafir geldiğinde yemeğe ihtiyaç hissetmişti. Bunun üzerine Rasûlullah, Ebû Râfi’yi bir yahûdiye göndererek ileride ödemek üzere bir miktar un istetir. Fakat yahûdi, rehin olmayınca un vermez. Ebû Râfi, durumu gelip Allah Rasûlü’ne anlatır. Peygamberimiz (s.a.s.) üzülerek zırhını rehin olarak gönderir. İşte bu olay üzerine bu âyet nâzil olur. Bu âyette ve bu olayda önemli ibretler vardır. Mü’minlerin yolda yürürken karşılaştıkları konforlu arabaları, lüks villaları vb. eşyaları ihtirasla, özlemle izleyerek âdeta kendilerinden geçmelerinin, gelecekteki durumları için hiç de iç açıcı olmadığını bu âyet gösterir. Dünya malı, her ne kadar ilk planda nimet olarak görünse de aslında çok zor bir imtihan aracıdır. Olayı bu yönüyle değerlendirmek gerekir. İnsanın izzetini ve haysiyetini imhâ eden şey, genellikle mal ve şehvettir. İşte bu noktada insana onur kazandıran varlık, mânevî değerler ve şükrü edâ edilen, miktarı az da olsa helâl olanlardır.
Sâlih’in (a.s.) kavmi, Hz. Sâlih ve ona iman edenlerin kendilerine bir huzursuzluk getirdiklerini düşünüyorlardı. Semud oğulları, Allah’tan af dileyip yalvarmaları gerekirken, imansızlıklarından dolayı gökten taş yağmasını ve azâb gönderilmesini istiyorlardı. Güya böylece Sâlih’in (a.s.) peygamber olmadığını ortaya çıkaracaklardı. Sâlih’i töhmet altında tutuyorlardı. Kur’an’da Allah, olayı şöyle anlatıyor: “(Semud kavmi Sâlih’e hitâben) ‘Sen ve yanındakiler bize uğursuzluk getirdiniz’ dediler. Sâlih dedi ki: ‘Sizin kısmetiniz Allah katında belirlenmiştir. Aslında siz toplum olarak fitneden/sınavdan geçiriliyorsunuz.” 1179 Semudoğulları gaybın anahtarlarının Allah’ın elinde olduğuna inanmadıkları için bazı olayları uğurlu
1178] 20/Tâhâ, 131
1179] 27/Neml, 47
FİTNE
- 285 -
veya uğursuz olarak nitelendirerek hayatlarına yön vermekte idiler. Bunlar, günümüzde de varlığını sürdüren hurâfe kalıntılarıdır. Uğursuzluk anlayışına dinde yer yoktur. Meydana gelen olumlu ya da olumsuz olaylar bazı durumlarda bir kişi için, bazı durumlarda da toplum için sınav mâhiyetindedir.
Benzeri imtihanlar, risâletin son halkası Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde de gerçekleştirilmiştir. Bu sınavlar somut bir tarih ve toplum ismi ile zikredilmiş olsa bile, aslında bütün zamanları ve toplumları kuşatan niteliğe sahiptir. Çünkü Hz. Âdem’den kıyâmete kadar yaşayan bütün insanlarda ortak bir karakter ve mizac vardır. Allah insan nefsine/rûhuna takvâyı (sakınıp iyi olmayı) da, fücûru (kötülük duygusunu) da ilhâm etmiştir 1180. Bu, iki şekilde tezâhür eder: İman ve küfür. Birincisinde teslimiyet, istikamet, iyi ahlâk, emânet gibi özellikler; ikincisinde inkâr, inat, bozgunculuk gibi davranışlar. Bu farklılıkları Mekke toplumunda da görmekteyiz. Âyette şöyle anlatılıyor: “(Ey Muhammed,) Hani sana ‘Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur’an’da lânetlenen ağacı, sırf insanlara bir fitne/sınav konusu olsun diye ortaya koyduk. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.”1181 Bu âyetin indiriliş sebebini İbn Abbas’tan gelen rivâyetten aktaralım. O der ki: “Allah zakkum ağacını zikrettiği zaman, onunla müşrikleri korkutmuştu. O zaman Ebû Cehil: ‘Muhammed’in sizi korkuttuğu bu zakkumun ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Kureyşliler: ‘Hayır, bilmiyoruz’ dediler. Ebû Cehil: ‘O hurma ve kaymaktır; Andolsun ki hurma ve kaymak bulursak zakkumlanacağız’ dedi. Bunun üzerine 44/Duhan sûresi 43 ve 44. âyetleri ile yukarıda zikredilen1182 âyet-i kerime indirildi.”
Mîrac olayında Peygamberimiz’e gösterilen zakkum ağacı -ki cehennemin meyvesidir- ve müjdelenen zafer, Mekke toplumuna anlatılınca onlar hemen alaya başlamışlardı. Hâlbuki bu olayla o toplumun inanç gerçekliği sınavdan geçiriliyordu. Nitekim âyetin sonunda belirtildiği gibi bu korkutma yoluyla imtihan, onların birçoğunun küfrünü artırmıştı. İmanın ve teslimiyetin sıhhatini belirleyecek en önemli ölçü, gaybın bilgisine olan tavırdır. İnsan, gördüğü ve işittiği, dokunduğu ve duyumsadığı herhangi bir şeye inanabilir. Bunda yücelik aranmaz; zaten iman da bu değildir. Teslimiyette ölçü; bilmediği, görmediği ve dokunamadığı fizikötesi gerçeklere inanmaya yapılan ilâhî çağrıya gösterilen tepkide açığa çıkar. “O müttakîler, ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”1183 Bütün dönemler boyunca ve bütün toplumlarda imanda ciddiyet bu yolla ölçülmüştür. Küfrün alenîliği de bu yolla güç bulmaya çalışır. İnsan idrâkinden uzakta olan meseleler ön planda tutularak küfür için sağlam ölçüler(!) elde etmeye çalışılır. Yani gaybın haberleri, iman ve küfrün fitnesi, sınavı, ayıracıdır.
İmtihan/deneme anlamında “fitne” kelimesinin kullanıldığı diğer bazı âyet mealleri: “Böylece ‘Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı?’ demeleri için Biz onların bir kısmını diğerleri ile imtihan ettik (fetennâ). Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” 1184
1180] 91/Şems, 7-8
1181] 17/İsrâ, 60
1182] 17/İsrâ, 60
1183] 2/Bakara, 3
1184] 6/En’âm, 53
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize duâ eder. Sonra, ona Bizden bir nimet verdiğimiz vakit: ‘Bu benim bilgim sâyesinde bana verildi’ der. Hayır! O bir fitnedir/imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.” 1185
“(De ki:) Bilmem, belki de o azâbın ertelenmesi sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir.”1186 Genelde kâfirlere ve zâlimlere karşı sergilenen bu tavır, azâbı hak edecek belge ve delillerin sâbit olup çoğalması içindir. İnsanlar bunun farkına varabilseler, yani sınanıp denendiklerini anlayabilseler elbette hiçbir ipucu ve delil bırakmak istemez; yani iman ederler, zulümlerinden vazgeçerler ve sâlih amel peşinde olurlardı.
“İnsanlar, fitneden/imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitneden/imtihandan geçirdik. Elbette Allah, sâdıkları/doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” 1187
“İnsanlardan; ‘Allah’a iman ettik’ diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezâya uğratılınca, insanların azâbını Allah’ın azâbı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa; andolsun ki, ‘doğrusu biz sizinle beraberdik’ derler. Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” 1188
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese: ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın (yanlış inanıp büyü yapmaya cevaz verip de) kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi...” 1189 Âyette iki büyük gerçek vurgulanmıştır. Birincisi şeytanların artık sadece İblis olarak değil; tamamen insan modelli bir varlık şeklinde faâliyet gösterdiği belirtilmiştir. İblis bir sembol olarak telâkki edilir; Kötülüklerin, hilelerin, tuzakların, hâinliğin sembolü. Şeytan ise daha genel ve kötülük merkezi olan bütün odakların -ki bu bir fert, bir kurum veya devlet olabilir- ünvânıdır. Bu nedenle Hz. Süleyman’ın halkına Süleyman’ın sihirbaz olduğunu ilân edenler de şeytan ruhlu insanlar ve onları azdıran cinler idi. Hüküm de kesin olarak belirlenmiştir. Şeytana bilinçli olarak hizmet eden ve ona aracılık yapan da şeytandır. Bu, insan da olabilir, cin de; erkek de olabilir, kadın da.
İkinci bir gerçek ise, tehlikeli sınav. İnsanlar ve cinlerin kullanıp kullanmayacaklarını ölçmek üzere ellerine tehlikeli imkânların veya silâhların verilmesi sûretiyle denenmeleri... Tüm yeryüzü, dün olduğu gibi bugün de sınav salonudur. Ellerine kimyasal silâhları alıp çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek ayırmaksızın kin ve kan kusan modern dünya ve onlara yardımcılık yapan uşakların hem bu sınavı kaybettiklerini ve hem de şeytan olduklarını belirtmek gerekir.
8- Dünya Nimetleri: Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer deneme (fitne) aracıdır.1190 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk,
1185] 39/Zümer, 49
1186] 21/Enbiyâ, 111
1187] 29/Ankebût, 2-3
1188] 29/Ankebût, 10
1189] 2/Bakara, 102
1190] 21/Enbiyâ, 35
FİTNE
- 287 -
darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları bunu bilmiyorlar.” 1191
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.1192 Dünya nimetlerinin fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne olarak nitelendirir.
9- Mal ve Çocuk: İnsana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.” 1193
İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a ait sorumlulukların terk edilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı, Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu iki şeyde ortaya çıkar.
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir. Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük, zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı ile deneniyor. Bu deneme
1191] 39/Zümer, 49
1192] 20/Tâhâ, 131
1193] 8/Enfâl, 28; Ayrıca Bk. 64/Teğâbûn, 14-15; Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ” kelimesiyle ifade eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında, âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Hâlbuki, varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Kur’an’ın bildirdiği fitneye dair tespit edilen temel hususları özetlersek; baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güvenliği olmayan ortam, küfür, şirk ve tuğyan, iç kargaşa ve karışıklık, idrâk yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musîbet, bazen varlık ve servet ve bazen de yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne olarak vasıflandırırız. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne var ki, o da soyut anlamı ile “sınav”dır; yani özellikle insanın varlık sebebi olan fitne. Allah’ın dışında ve O’nun yarattığı bütün eşya, canlı cansız, akıllı akılsız varlıklar bir denemedir; insana yönelik bir deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından doğan olaylardır. 1194
Hadis-i Şeriflerde Fitne Kavramı
“Fitne” kavramı, İslâm tarihinin sonraki dönemlerinde, dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş mânâları kazanmıştır. Kur’an’da bu anlamda kullanılmadığını yukarıda gördük. Fitne kavramı bu anlamlarda daha çok hadislerde geçmektedir. Yine hadislerde bu kelimenin Kur’an’daki mânâsıyla geniş bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Hadis kitaplarının çoğunda “Kitâbu’l-Fiten” veya “Melâhim” başlıkları altında fitnelerden bahsedilmekte, mü’minler çeşitli fitnelerden sakındırılmaktadır. Hadis-i şeriflerde “fitne” kavramıyla, genellikle ahlâkî boyut işlenmiş; toplumsal pürüzler ve bu problemlere sebep olan etkenler üzerinde durulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.), müslümanları deccâl fitnesinden, dünya, fakirlik, mal, cehennem, kabir, diri ve ölüler, kadın (şehvet) fitnelerinden ümmetini sakındırmıştır.1195 Bu gibi fitneler mü’mini dinini yaşamaktan alıkoyan engellerdir.
Hadis-i şeriflerde fitne kavramıyla, daha çok toplumsal günahlar, fısk, fücur, rezillik, insanlar arasında tefrika, şekavet, kavga ve musîbetler gündeme getirilir. Zararı umûmi olan, cezası hem dünyada ve hem âhirette sadece onu yapan zâlimlerle sınırlı kalmayan günah türlerine “fitne” tâbiriyle hadislerde daha çok yer verilir. Bu tür genel musîbete sebep olan fitneler, kurunun yanında yaşı da yakan ateşlerdir. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin terke dilmesiyle, toplum gemisinin su almasına seyirci kalınan fitnelerdir. Hadiste belirtildiği gibi, bir geminin dibini delmeye uğraşan bir şahsın davranışı, öyle bir batma felâketini
1194] Geniş bilgi için bk. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, s. 45-90
1195] Buhârî, Fiten 26, İ’tisâm 2; Müslim, Küsûf 8, 11, 12, 22; Ebû Dâvud, Fiten 24, 149
FİTNE
- 289 -
meydana getirir ki, bu fitne o geminin içinde bulunanlardan yalnız onu delene ve ona yardım edenlere değil; hiçbir şeye karışmayanlara, seyirci ya da olan bitenden habersiz olanlara da isâbet edecek bir musîbet olur. Hakkı tebliğde gevşeklik göstermek, inançsız ve bâtıl ideoloji mensubu insanlar kadar cesâret göstermeyip korkaklığı tercih etmek, tüm çeşitleriyle cihadda ihmalkârlık bu türdendir. Bir askerin hatası, bazen bir orduyu yakabilir. Bir kibrit çöpünün zararı bazen cüssesinden milyarlarca büyük hasara sebep olabilir. İşte hadis-i şeriflerde zikredilen “fitne” kavramı, daha çok bu yönlere dikkat çeken anlam taşır.
“Ben havzın başında sizin öncünüzüm. Ona gelen içer. Ondan içen bir daha ebediyyen susamaz. Ve benim yanıma birtakım toplumlar gelecekler ki, ben onları tanırım; onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur. Ben: ‘Onlar muhakkak bendendirler’ derim. Bana: ‘Sen, onların senin ardından ne değişiklikler yaptıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değişiklik yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar’ derim.” 1196
Kadın Fitne midir?
Yaratılan insan, üremek ve çoğalmak için câzibeye muhtaçtır. Allah o câzibeyi, insanlığın yarısı olan kadına bahşetmiştir. Kadında erkeğe göre görsel açıdan o kadar farklı ve fazla câzibe vardır ki, bu büyük farkı Allah Rasûlü, şöyle ifade ediyor: “Ben size kadından daha büyük fitne bırakmadım.” Hadis-i şerifte geçen “fitne” tâbirini geleneksel yorumla ve Kitab-ı Mukaddes’ten alınma isrâiliyatla değerlendirildiğinde iki uç düşünce oluşur. Biri, ortaçağ katolik düşüncesidir. Buna göre kadın erkeğin hizmetkârıdır. Onunla evlenilmez, aynı sofrada yemek yenmez. Veya ona yakın, bir nevi erkekler diktası ve hümanizmidir. Diğeri de, bu şartların meydana çıkardığı karşıt düşünce. Kadın, erkekten tamamen soyutlanmış, sınırsız özgürlüğe sahip feminizmi doğuran düşünce. Her iki düşünce de kadın-erkek münâsebetlerini dengesizliğe ve aşırılığa sürüklemiştir.
Hâlbuki hadis-i şerifteki kadının fitnesi “sınav” anlamındadır. Bu şekliyle o hadisteki fitne ve kadını şöyle açıklamak gerekir: “Ben size kadından câzibe ve çekiciliği sebebiyle daha büyük sınav sebebi bırakmadım.” Erkeğin nefsini, ihtirâsını fazlası ile tahrik ettiği için böyle ifade edilmiştir. Hadisteki “kadın” kelimesini “şehvet”le, haramlara dâvetiye çıkaran “şeytanî arzular”la izah etmek gerekir. Yoksa, erkek de kadın için bir fitnedir şüphesiz. Bu hadisi, katolik mantığı ile değerlendirirsek, Kur’an’daki insan tasvirihi ve hadis-i şeriflerdeki kadınla ilgili tanımlamaları elimizin tersiyle itmemiz gerekir. Bu, müslüman açısından mümkün değildir. Te’vile çalışsak dahi bir yere oturtamayız. Fakat Kur’an mantığıyla ve hadislerin bütünlüğüyle olaya yaklaşırsak, Hz. Peygamber’in dile getirdiği fıtrî/doğal gerçekle karşılaşırız. Kadınla erkek insanın iki yarısıdır. Kadın, erkek için elbise; erkek de kadın için bir elbisedir. 1197 Birisi olmadan diğeri çıplak, eksik ve yarımdır. İkisi de birbiri için câziptir, ama kadın erkeğe göre çok daha câzip ve çekici yaratılmıştır. Bu sebeple, harama yönelme noktasında erkek daha fazla ihtiyatlı olmalıdır. Bu noktadaki erkeğin sınavı çok daha zordur. İslâm’ın tesettür/örtü konusundaki hükmü de bu gerçek üzerine temellendirilmiştir. İşte kadının bu câzibesi, kadınlara karşı zaafı olan topluluk için bozucu unsur olarak kullanılır. Ahlâk ve hayâ kavramını kendisinden tamamen sıyırmış olan kadın,
1196] Buhârî, Fiten 3
1197] 2/Bakara, 187
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiras sahibi erkekler için yem olarak sunulur. Podyumlar, güzellik salonları, reklamların ve medyanın kadına biçtiği rol, hep kadını istismar etmek, erkekler için fitne unsuru olarak onu kullanmak... Ümmet için büyük musîbetlerden birisi, âile kurumunun yara alması ve giderek çökmesidir. Pek çok devletin çökmesinde bile bazı kadınların yem olarak kullanılması gerçeği vardır. Fitnenin her çeşidinin hâkim olduğu günümüzde erkekler için kadının fitne/sınav olmasını anlamamak mümkün değildir. 1198
“Her ümmet için bir fitne vardır. Ümmetimin fitnesi de maldır.” 1199
Hz. Âişe (r. Anhâ)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) namazların sonunda şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, kabir azâbından, Mesih Deccâl’ın fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım. Allah’ım, hayatın ve ölümün fitnesinden, günah ve borçtan da Sana sığınırım.” Bir kimse, “borçtan dolayı çok sığınmanızın sebebi nedir?” diye sorunca; “İnsan borçlanınca konuşur ve yalan söyler. Söz verir ve sözünde duramaz” cevabını verdi. 1200
Peygamberimiz’in Allah’a sığındığı hayatın fitnesi, dünyaya aldanmak, şehevî arzuları ve nefsin hevâsın meşrû olmayan şekilde kullanmak, cehâletin arkasında koşmak ve en kötüsü ölüm sırasında imtihana tâbi tutulmaktır. Ölümün fitnesi ise; ölen kimseye görevli meleklerce sorulan “Rabbin kimdir?” sorusuna şeytanın, bu kimsenin karşısına geçip “şüphesiz rabbin benim” diyerek onu fitneye düşürüp yanıltmaya çalışmasıdır (Tirmizî). Âilesi yüzünden bir kimsenin fitnesi, onlardan dolayı meşrû olmayan işler yapması, sözler söylemesidir. Malı yüzünden fitnesi, haram yoldan kazanıp meşrû olmayan yerlere sarfetmesi; çocukları yüzünden fitnesi, onlara olan aşırı düşkünlüğü sebebiyle birçok hayır, ilim ve cihad faâliyetlerine fırsat bulamaması, onların geçimi için haram yoldan kazanç sağlamaya kalkışması; komşusu yüzünden fitnesi ise, iyi ve varlıklı olan komşusuna karşı kıskançlık duymasıdır. 1201
Bazı hadislerde fitne, müslümanların birlik ve beraberliğini bozan, onları birbirine düşüren yıkıcı faâliyetler olarak geçmektedir. Üsâme bin Zeyd anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.s.), Medine’nin Ütum denilen (kale gibi yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı ki şöyle sordu: “Benim gördüklerimi siz de görüyor musunuz?” Yanındakiler “hayır” deyince, buyurdu ki: “Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin aralarından aktığını görüyorum.” 1202
Fitnenin Ortaya Çıkışı ve Zararları: Peygamberimiz (s.a.s.) kendinden sonra meydana gelecek ve müslüman toplumun dirlik ve düzenliğini bozacak çeşitli fitnelerden ümmetini sakındırmıştır. Bu fitnelerin özelliklerini de sayarak bunları ümmetine tanıtmıştır. Ümmetin birliğini bozan faâliyetler, fırka fırka olmalar, dinî ve siyasî çekişmeler, müslümanlar arasında çıkan bağy (azgınlık) gibi olaylar, İslâm uğruna çalışma gayretinin azalması, zâlim yöneticilerle mücâdele edilmesi gerekirken onlara dalkavukluk yapılması, din bağının zayıflaması, dinden dönmelerin artması birer fitnedir. Fitne zamanında bereket azalır, sâlih ameller
1198] Salih Asğar, a.g.e. s. 115-116
1199] Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512
1200] Buhârî, Vüdû 37, Ezan 149, Cenâiz 86-88, Cihad 25, Deavât 38, 39, 44-46; Müslim, Mesâcid 128, 130, 132, Zikir 49, Cenâiz 86
1201] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469
1202] Müslim, Fiten 3, hadis no: 2885, 4/2211; Buhârî, Fiten 4, 9/60
FİTNE
- 291 -
az yapılır, aç gözlülük artar, çıkar ve kan dâvâları sürüp gider, dinî konularda câhillik yaygınlaşır, can ve mal güvenliği kalmaz. İnsanlar arasındaki güven kaybolur, hak ve hukuka riâyet edilmez. Hatta öldüren niçin öldürdüğünü, ölen de niçin öldüğünü bilmeyecek kadar her şey birbirine karışır. Haklı haksız belli olmaz, anarşi, kaos, huzursuzluk ve emniyetsizlik alıp başını gider. Böyle bir fitne ortamında mü’minlere düşen, fitnelere karışmadan, gücü yetiyorsa fitneyi önlemeye çalışmak, yetmiyorsa bir kenara çekilip mü’minlerin hayrına duâ etmek, ya da fitneyi ve fitneye bulaşma tehlikesi olan işleri terk etmektir.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmetten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler meydana gelecek. Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü’min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitne zamanında oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinizin evine girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil).” 1203
Fitneler karşısında dili tutmak (zamanımızda kalemi de tutmak), fitnelerden râzı olmamak, fitneye düşenler arasında uzlaştırıcı olmaya çalışmak, kendi yandaşına değil; hak ve adâlete destek olmak en iyisidir. Mü’minler fitne ortamını Peygamberimiz’in târiflerinden hareketle tanırlar ve mümkün olduğu kadar kendilerini bu zararlı fitnelerden korumaya çalışırlar. Fitneler bazen yavaş yavaş ortaya çıkar. İnsan kimi kez bunun farkında olmayabilir. Bir yere fitne girince de orasını kolay kolay terk etmez. İyi düşünmedikleri ve iyi hesap etmedikleri için fitneye bulaşanlar, pek çok zarara uğrarlar ve çoğu zaman fitne içinde olduklarını bile düşünmezler.
Fitneler bazen de Din’de grup grup (fırka fırka) olmak yüzünden de çıkabilir.1204 Herkes kendi görüşünü en doğru kabul eder, başkalarını bâtılda, yanlışta ve sapıklıkta görürse, müslüman cemaat arasına fitne girmiş demektir. Bunun sebebi kimilerinin grubunu veya cemaatini, o gruba ait görüş ve prensipleri Din’in önüne koymasıdır. Bu hataya düşenler bundan sonra başkalarına “öteki” gözüyle bakmaya başlarlar. Bu yanlış bakış açısından da anlaşmazlıklar, fitneler ve kavgalar doğar. Bundan dolayı hiç kimse bağlı bulunduğu grubu, cemaati, hizbi Din’in ilkelerinin önüne koymamalıdır.
Fitne zamanında yalan artar, ilmin getirdiği ölçüler dinlenilmez, gerçekler bir işe yaramaz. İlim ve gerçekler çok rahatlıkla istismar edilir, hatta fitneyi artırıcı bir şekilde kullanılır. Herkes kendi görüşünü doğru kabul eder ve onu gözü kara bir şekilde savunur. Fitneye bulaşanlar için din ve onun hükümleri lafta kalır. Kişilere ve gruplara câhillik yön verir, akl-ı selimden çok hevâlara uyulur. Fitneye düşenlerin hedefleri belli değildir. Kör kuyuya taş atanlar gibidirler. Fitne zamanında dinî hükümlerle, fitneye yön veren güçler arasında derin bir uçurum meydana gelir. Bu bir anlamda zorba güçlerin müslümanların yönetimini ellerine geçirip İslâm’ı ve onun hükümlerini yürürlükten kaldırmalarıdır. Onlar, insanlara dinin emir ve yasaklarının zor olduğunu aşılarlar. Dinden dönmeyi teşvik ederler ve bunun alt yapısını hazırlarlar. İnsanlar zengin olsa bile Allah yolunda harcama
1203] Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101; Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488; Buhârî Fiten 31
1204] 23/Mü’minûn, 53
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâkı azalır. Asâletli ve yüce karakterli insanların sözü dinlenmez. Meydan âdi ve kötü kimselere kalır. Değerlere hücum edilir, haysiyetlere dokunulur, belki canlara bile kıyılır. Böyle bir ortamda hak ve adâletten yana olanlar, şeref ve haysiyetine değer verenler ile İslâm’a gönül verenler; ölümün yaşamaktan daha hayırlı olduğunu düşünürler.
Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler. Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah rüzgârları birer fitnedir.
Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir. Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler, müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor.
Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır. 1205
İslâm tarihinin ilk dönemlerinden siyâsî sebeplerle ortaya çıkan iç ihtilâf ve sürtüşmeler, âlimlerce fitne olarak değerlendirilmiştir. Hz. Osman’ın şehid edilişi ilk fitne olarak kabul edilmiş, Cemel ve Sıffîn vakaları, Hz. Ali’nin şehâdeti, Muâviye’nin meşrû halifeye isyanı ve oğlu Yezid’i kendisinden sonra devlet başkanlığı için velîaht seçip insanlardan zorla beyat alması, onun da Hz. Hüseyin’i şehid ettirmesi, yani Kerbelâ fâciası gibi ümmet içinde ve devlet bünyesinde ortaya çıkan karışıklıklar büyük fitneler olarak kabul edilmiştir. Bu tür fitneler sonucu birçok müslüman hayatını kaybetmiş, yeni yeni bâtıl mezhep ve anlayışların ortaya çıkmasına bu fitneler sebep olmuştur. Açılan bu çeşit yaraların kanları zamanımıza kadar dinmemiştir.
Modern Fitne Odakları
Fitnenin duâyeni; ilk fitneci, İblis’tir. İlk cinâyet işleyen, haksız yere kan döken Kabil; dini yozlaştırıp, yöneticilerin arzuları doğrultusunda hakka bâtılı karıştıran din tüccarı Bel’am; zorbalıkta Nemrut; kendini tanrı ilân etmek sûretiyle Firavun; Muvahhidleri putçuluğa çağıran Sâmirî; Hakka sırt çevirme, kibir, kin ve nefretle, İslâm düşmanlığıyla yahûdi; tâğut ve müşriklerin gizli işbirlikçisi ve ajan provokatör özelliğiyle münâfık; Mekke’li müşriklerin içinde tevhid düşmanlığının simgesi Ebû Cehil “fitne” tarihi konusunda isimleri lânetle anılan öncüler
1205] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 216-218
FİTNE
- 293 -
durumundadır. Bütün bu isimler, kendi özellikleri içinde fitnede farklı bir çığır açtıkları için, tâkipçilerinin günahlarının bir mislini de kendi üzerlerine alacak kadar nefislerine zulmeden kimliklerdir. Bunlar, tarihî kişilik olmaları yanında, her devirde ve her ülkede görülebilecek semboller, prototipler olarak da değerlendirilmelidir. Allah’ın hükmünü uygulamadan kaldırıp beşerî ideoloji ve tâğutî düzenleri insanların başına büyük fitne olarak musallat eden kimliği de fitne duâyenleri/pir ve üstadları arasında unutmamak gerekecektir.
Emperyalizm, hakkı olmayanı gasp eden uluslararası sömürü ağının plan ve program odağı, eylem biçimi anlamına gelir. Emperyalizm ve siyasal, sosyal yansımaları, son çağların büyük fitnesidir. Çağdaş insan, her yönüyle sömürülmekte, ezilmekte ve fitneye uğramaktadır. Hukuk sömürüsü, kültürel sömürü, ekonomik sömürü, ahlâk ve din sömürüsü, yeraltı ve yerüstü zenginliklerin sömürüsü, eğitim adına, özgürlük adına, moda adına yapılan sömürü, savaşla, katliâmlarla yapılan sömürü...
İnsanların ezilip sömürülmesi için zayıf bırakılmaları gerekir. Birey ve toplumu zayıf düşürebilmenin en etkili yolu da anlayış ve yaşayış olarak “din” ve ona bağlı dinamikleri yozlaştırmaktır. Dinin yozlaşması, tahrifle, kavram kargaşasıyla, hakka bâtılı karıştırmak sûretiyle, dinin hâkim olmasına giden yolları tıkamakla, insanları dinlerini yaşayamayacak şekilde dinden soğutmak, câhil bırakmak vb. şekillerde olur. Bütün bunlar, toplumu derinden sarsan büyük fitnedir. Fitne, toplumu yok eden ve güçsüz bırakan en güçlü silâhtır. Fitne başı olan tâğut ve zâlimler, bu silâha toplum içerisinde bulunan uygun karakterleri kullanarak veya uygun kimlikleri bizzat yetiştirerek sahip olurlar. Uygulanan kapitalizm ve materyalizm gibi fitne zihniyetiyle insanları tüketim köleleri haline getirenler, karınlarını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen insan tipi oluşturmakta, düşünce, tefekkür, ibâdet ve cihad gibi insanı insan yapan temel dinamikleri devreden çıkararak sömürü fitnesini alabildiğine yaygınlaştırmaktalar.
Çok yönlü işgal güçlerinin keşif kolu durumundaki oryantalizm (şarkiyatçılık) ve misyonerlik çalışmaları, yahova şâhitlerinin insan avlama yöntemleri, modern fitne odaklarındandır. Çağdaş fitne tarikatı olan mason cemiyetleri, lions ve rotary kulüpleri de yahûdi emperyalizminin ahtapotvâri kollarıdır. Filistin’de kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün müslümanlara kan kusturan terörist İsrâil adlı açık fitnenin yanında; gizli veya değişik kamuflajlar içinde siyonizm fitnesi, İsrâil’le işbirliği çerçevesinde insanları yahûdi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ve denetime almaya çalışıyor. Müslümanların yaşadığı ülkelerde halktan gizli olarak askerî faâliyetlerini sürdüren üsler de ayrı bir fitne organizasyonundan başka bir şey olmasa gerekir. Üsler aracılığıyla insanları gözleyen fitne odakları, yeryüzünü parsellemenin ötesinde, uzaya bile uydular yerleştirerek mahremiyet ve sır diye bir şey bırakmamaya çalışıyor; gökyüzünde de üsler kurma gayreti gösteriyorlar. Gizli haber alma teşkilatları olan başta, CIA, MOSSAD ve KGB gibi sınır ve ülke ayrımı gözetmeden herkese yönelik her çeşit fitnenin tezgâhlanıp uygulandığı yerlerdir. Bunları örnek alan ve yer yer işbirliği yapan müslümanların yaşadığı memleketlerdeki istihbârat örgütlerini de unutmamak gerekir.
İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir; hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik (mezhep bağnazlığı), cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşkünlüğü, para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği, ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku, ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifadeyle, bugünkü kullanımıyla ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen tv. nin, okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının, yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arz ettiğini unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an 1206, bizi fitne kaynaklarına karşı uyarmaktadır.
Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır. Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir.
Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”; toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır? Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük, doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman, öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı, onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır. Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan, yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere hâkim kılma mücâdelesi şarttır.
1206] 49/Hucurât, 6
FİTNE
- 295 -
Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifadeler kullanırken, muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifadeleri cihad eden samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak, tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen, yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır. Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı, gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
“Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 1207
“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin (Allah’ım)? Bu senin fitnen/sınavından başka bir şey değildir. Bu imtihan aracılığıyla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmiz/dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” 1208
1207] 8/Enfâl, 25
1208] 7/A’râf, 155
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fitne Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Fitne” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (60 Âyet): 2/Bakara, 102, 191, 193, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91, 101; 5/Mâide, 41, 49, 71; 6/En’âm, 23, 53, 7/A’râf, 27, 155; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 9/Tevbe, 47, 48, 49, 49, 126; 10/Yûnus, 83, 85; 16/Nahl, 110; 17/İsrâ, 60, 73; 20/Tâhâ, 40, 40, 85, 90, 131; 21/Enbiyâ, 35, 111; 22/Hacc, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkan, 20; 27/Neml, 47; 29/Ankebût, 2, 3, 10; 33/Ahzâb, 14; 37/Sâffât, 63, 162; 38/Sâd, 24, 34; 39/Zümer, 49; 44/7Duhân, 17; 51/Zâriyât, 13, 14; 54/Kamer, 27; 57/Hadîd, 14; 60/Mümtehıne, 5; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 6; 72/Cin, 17; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 10.
B- İmtihan Anlamındaki “Belâ” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 37 Yerde): 2/Bakara, 49, 124, 155, 249; 3/Âl-i İmrân, 152, 154, 186; 4/Nisâ, 6; 5/Mâide, 48, 94; 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 141, 163, 168; 8/Enfâl, 17, 17; 10/Yûnus, 30; 11/Hûd, 7; 14/İbrâhim, 6; 16/Nahl, 92; 18/Kehf, 7; 21/Enbiyâ, 35; 23/Mü’minûn, 30; 27/Neml, 40; 33/Ahzâb, 11; 37/Sâffât, 106; 44/Duhân, 33; 47/Muhammed, 4, 31, 31; 67/Mülk, 2; 68/Kalem, 17, 17; 76/İnsan, 2; 86/Târık, 9, 89/Fecr, 15, 16.
C- Fitne Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Fitne Katilden Beterdir: 2/Bakara, 191, 217.
b- Bazı Fitnelerin Cezâsı Geneldir: 8/Enfâl, 25.
c- Mal ve Evlât, Fitne Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15.
d- Fitneyi Uyandırmamak İçin İnsanlara İpucu Vermemek Gerekir: 12/Yûsuf, 13, 15-17.
Fitne Kavramıyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Fiten 3, 4, 5, 9, 17, 26, 31; İ’tisâm 2; Vüdû 37; Ezan 60, 63, 149; İlm 24; Muhsar 4; Mevâkît 4; Mezâlim 25; Cenâiz 86-88; Meğâzî 12; Menâkıb 25; Cihad 25; Tefsir 2/30; Deavât 38, 39, 44-46; Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469
Müslim, Fiten 3, hadis no: 2885, 4/2211, Fiten 9, 10, 13; Mukaddime 7; İman 186; Salât 179; Küsûf 8, 11, 12, 22; Mesâcid 128, 130, 132; Zikir 49; Cenâiz 86
Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101, Fiten 24, 149)
İbn Mâce, Fiten 25; Cenâiz 65
Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512
Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488, Fiten 11, 25, 29, 33, 48
Ahmed bin Hanbel, 1/169, 185, 320; 2/172, 173, 282, 408; 3/346, 422; 4/226; 5/39, 48, 110.
Kütüb-i Sitte: 1/435-436; 3/381; 6/198; 13/356-357, 360, 365-366, 370-373, 375-387, 390-395, 398-399, 418-419, 426, 428, 441, 447-449, 450-452, 454-464, 466-467, 471-473, 482-484, 519-522, 527-528; 14/238-242; 15/422-423, 428-429; 17/156, 529, 532, 545.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Fitne Kavramı, Hasan Keskin, Rağbet Y.
2. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y.
3. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Mustafa Çağrıcı), T.D.V. Y. c. 13, s. 156-159
4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Talat Sakallı), Şâmil Y. c. 2, s. 196-197
5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 286-296
6. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risâle Y. c. 2, s. 56-59
7. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 151-153
8. Fıkhî Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 3, s. 47
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 206-218
10. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.311-339
11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 20-35
12. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 270-272
13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 243-254; 282-283
14. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 33-38
15. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdulkerim Zeydan, İhtar Y. s. 102-145
16. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 179-193
FUHUŞ / ZİNÂ
- 297 -
Kavram no 54
Haramlar 7
Bk. Haram; Günah; Fesâd-İfsâd; Ahlâk
FUHUŞ VE ZİNÂ
• Fuhuş; Anlam ve Mâhiyeti
• Zinâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Zinânın Cezâsı; Yüz Celde ve Recm
• Kur’ân-ı Kerim’de Fuhuş ve Zinâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Fuhuş ve Zinâ Kavramı
• Zinâ Suçunu Önleyici Tedbirler
• Fuhuş ve Zinânın Cezâsı Üzerine; Recm Tartışması
• Nesil Emniyeti
• Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
• Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
• Livâta; Zinânın En İğrenç Biçimi
• Flört; Fuhuş ve Zinâya Dâvetiye
• Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayâtıyla İlgili Haramlar
• Genelevlerinde Yapılan İşin Haramlığı; Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır
• Sanat Anlayışı ve Fuhuş Sektörü
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin. Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve merhamet edendir.”1209
“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir grup da onlara uygulanan cezâya şâhit olsun.”1210
Fuhuş; Anlam ve Mâhiyeti
Fuhuş; Çirkin davranış, gayr-i meşrû’ cinsel ilişki, zinâ demektir. Gerek söz ve gerekse fiillerdeki her türlü çirkinliği, edepsizliği, hayâsızlığı, söz ve davranışlarda sınırı aşmayı kapsayan bir tâbirdir. Her türlü ahlâksızlık, homoseksüellik, kötü huyluluk, çıplaklık, açıklık, terbiyesizce konuşma ve cimrilik, kısacası; Allah’ın yapılmasını veya söylenmesini yasakladığı her şey bu kelimenin şumûlüne girer.
1209] 4/Nisâ, 15-16
1210] 24/Nûr, 2
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca, bu ahlâksızlıkları, toplum içinde yaymak veya yaymaya çalışmak; örneğin, müstehcen hikâye ve romanlar, bu türden tiyatro oyunlarıyla sinema filmleri, çıplak resimler, kadınların ortalıkta açık saçık dolaşması, karşı cinslerin birbirleriyle diledikleri şekilde eğlenmeleri aynı şekilde fuhuş teriminin kapsamına girer.
Fâhişlik; sözde, fiilde yahut sıfatta olur. Meselâ çok uzun bir kimseye, bu yüzden “fâhiş derecede uzun” denir. Ancak bu kelime, daha çok konuşma için kullanılır. Ağzı bozuk, kötü huylu insanlara “fâhiş”; başkalarını güldürmek için açık-saçık söz sarfeden kimselere de “mütefahhiş” ya da “mütefâhiş” denilmektedir.1211
Yine Buhârî’de, Abdullah İbn Amr, Muâviye ile Kûfe’ye geldiğinde, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sözederek, “O, asla ne fâhiş (çirkin sözlü, kötü huylu), ne de mütefahhiş (müstehcen konuşan) değildi. O; ‘En hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır’ derdi” diye zikreder.1212
Genelde zinâ eden kadınlara fâhişe denildiği halde, Kur’an, yukarıda anılan günâhların tümünü bu isimle adlandırmıştır. ‘’Onlar, fena bir şey (fâhişe) yaptıklarında veya nefislerine zulmettiklerinde, Allah’ı anarlar, günâhlarının bağışlanmasını dilerler...”1213 ve “Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin -geçmişte olanlar geçmiştir- çünkü o, çok çirkin (fâhişe) ve iğrenç bir şeydi. Ne fenâ âdetti o.”1214
Yukarıdaki iki âyette de görüldüğü gibi, insanların işledikleri günâhların tümünü “fâhişe” diye isimlendirmek mümkündür. Çevremizde zinâ eden kadınları, bu ad ile adlandırmak yaygın ise de, kelimenin şümûlü bundan çok daha geniştir. Nitekim Peygamber (s.a.s.)’in hanımları, kendisinden dünyalık bazı isteklerde bulunmuşlar ve bunda ısrar etmişlerdi. Bunun üzerine inen âyet-i kerime onları eleştirmiş, hatta onları (akabinde boşanma vukû bulacak) dünya ziynetini yahut Allah’ı ve Rasûlünü (dolayısıyla âhireti) tercih etmelerinde serbest bırakmıştır. Onlar da ikinci şıkkı yani âhireti tercih etmişlerdi. Daha sonra inen âyet, bundan böyle Allah’a ve Rasûlüne karşı işleyecekleri günâhların cezâsının büyüklüğünden sözeder. Şöyle ki: “Ey Peygamber hanımları, sizden kim açıktan bir terbiyesizlik (fâhişe) yaparsa, onun azâbı iki kat olur. Bu, Allah’a göre kolaydır.”1215 Bu âyetteki “fâhişe” sözü, genel anlamda günahı ifâde etmekle birlikte; yukarıda anlatılan olaydan, özel olarak da Hz. Peygamber’e, dolayısıyla Allah’a karşı gelmeyi ifâde etmektedir.
“Fâhişe” sözünün, zinâ anlamında da kullanıldığını Kur’an’da müşâhede etmekteyiz: “Zinâya yaklaşmayınız; çünkü o, açık bir kötülük (fâhişe), çok kötü bir yoldur.”1216 âyetinde zinâ, fâhişe sözüyle ifâde olunmuş iken; ‘’Kadınlarınızdan zinâ edenlere (fâhişe işleyenlere) karşı aranızdan dört şâhit getirin. Onlar şehâdet ederlerse, ölünceye kadar veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun...”1217 âyetinde, “fâhişe” ile zinâ kasdedilmektedir.
1211] İbn Hacer el-Askalânî, 'Fethu'l-Bârî bi-Şerh-i Sahîh-i Buhâri', X, 371
1212] Buhârî, Edeb, 38
1213] 3/Âl-i İmrân, 135
1214] 4/Nisâ, 22
1215] 33/Ahzâb, 30
1216] 17/İsrâ, 32
1217] 4/Nisâ, 15
FUHUŞ / ZİNÂ
- 299 -
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) aşağıdaki hadisinden de, “fâhişe” sözü ile zinânın kasdedildiğini anlayabiliyoruz. “Bir milletin içinde zinâ (fâhişe) ortaya çıkıp nihâyet o millet, bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka bulaşıcı (tâun) ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır.”1218
Hz. Lût’un (a.s.) kavmi arasında yaygın olduğundan, “lûtîlik” diye (çok hatalı olarak) bilinen “livâta” yani “homoseksüellik”, fâhiş günâhlardan sayılmış ve bu suçu işleyenlere çok büyük cezâlar verilmiştir. Kur’an bu çirkin hayâsızlığı işleyenleri Lût’un (a.s.) dilinden şöyle kınamaktadır; “Lût da hani kavmine demişti ki; ‘siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkince utanmazlığı (fâhişe) yapacak mısınız?”1219
Cenâb-ı Allah, ister zinâ olsun ister diğer günâhlar olsun fuhşun her türlüsünü; gizlisini de açığını da yasaklamıştır: “Favâhişin (her türlü kötülüğün) açığına da gizli olanına da yaklaşmayın...’’1220 buyurmakla yalnız “fevâhiş”i işlemeyi yasaklamakla kalmıyor, ona yaklaşmayı dahi haram sayıyor. Allah korunmak isteyeni şüphesiz koruyacaktır; korunmak istemeyenin de, hâliyle Allah’a sunacağı bir mâzereti olmayacaktır.
Yukarıdaki âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında, Abdullah İbn Abbâs’tan, Hasan-ı Basri’den ve Süddî’den bize gelen bilgilere göre, alenî zinâ çirkin görülürdü de, gizli zinâ ayıplanmazdı. Bu âyet-i kerîme, zinânın alenî olanını da gizlisini de yasakladı. Hatta iki ‘fuhşun’ ikisi de nehyolunduğu gibi âyet-i kerîmede; “bunlara yaklaşmayınız” buyurulduğuna göre, zinâyı çağrıştıran, zinâya götüren her türlü yollar ve vâsıtalar da haram kılınmıştır.1221
“Onlar, bir kötülük (fâhişe) işlediklerinde ‘biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bunu bize emretti derler’. De ki: ‘Şüphesiz Allah, kötülüğü (fahşâyı) emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?”;1222 Hâlbuki “şeytan, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı (fahşâyı) ve Allah’a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”1223
“Allah çirkin şeyi (fahşâyı), asla emretmez” anlamındaki bu kısa cümle, Arapların, inanç ve geleneklerine karşı güçlü bir delildir. Bu delilin gücünü takdir etmek için, şu iki ana konunun bilinmesi gerekir:
a) Araplar, belli dînî âyinleri çıplak olarak icrâ etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın bizâtihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu geleneklerine rağmen hiçbir saygın Arap, çarşı-pazarda, herhangi bir dostunun yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı.
b) Hatta onlar, çıplaklığı ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah’ın emri olduğu için yaptıklarını söylerlerdi. Fakat Kur’an bunu çürüterek, “Çıplaklığın çirkin bir şey (fahşâ) olduğunu siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı, çıplaklık âdetinizi, Allah’ın emridir diye öne sürmeniz tamamıyla asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz hayâsızlığı tasvip ediyorsa, bu onun Allah’tan
1218] İbn Mâce, Fiten 22
1219] 27/Neml, 54
1220] 6/En'âm, 151
1221] Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, XI, 104
1222] 7/A'râf, 28
1223] 2/Bakara, 169
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık delilidir.”1224
Allah Teâlâ, kutsal kitabında cimriliği de “fahşâ” sınıfına sokmuş ve fakirlikten korkarak, cimrilik etmeyi şeytanın kandırması olarak vasıflandırmıştır: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve çirkin (fahşâ) şeyleri emreder. Allah ise, size kendi katından bağışlama ve lutuf vaadediyor. Şüphesiz Allah’ın lutfu geniştir; O, bilendir.”1225
Dinimiz, yukarıda sözü edilen her türlü fiili yasakladığı gibi bu fiillere götüren bütün yolları da yasaklamış, insanlara bu yolları açanları çeşitli şekillerde cezâlandırmayı kendi görevleri arasında saymıştır. Nitekim âyette, “İffetsizlik ve utanmazlığın (fâhişenin), iman edenler içinde yayılmasını arzu edenler için dünyada ve âhirette acıklı bir azab vardır.”1226
Doğrudan ve yer aldığı metne göre âyetin tefsiri şöyledir: İftira atanlar, kötülüğü propaganda edenler ve yayanlar, İslâm mâneviyat ve ahlâkına güvensizlik getirenler cezâyı hakederler.” Metinde geçen kelimeler, kötülüğün propagandası için kullanılabilecek tüm biçimleri kapsamaktadır. Bunlar, genelevleri açma olabilir; şehvet kamçılayıcı (erotik) hikâyeler, şarkılar, tablolar, film ve piyesler yazma yayınlama, söyleme ve gösterme olabilir; halkı ahlâksızlığa iten klüp ve otellerde her türden karışık toplantılar olabilir. Kur’an bütün bu yollara başvuranların yalnızca âhirette değil, dünyada da cezâyı hakeden suçlular olduğunu ilân eder. O halde, tüm bu ahlâksızlığı yayma ve propaganda etme araçlarını ortadan kaldırmak İslâmî bir görevdir.1227
Fuhuş: Kelime ve terim olarak İslâm dininde ve müslümanlar arasında daha geniş bir kullanım alanı bulunmakla birlikte fuhuş genellikle, “bir kadının evlilik dışında meslek edinerek veya başta para olmak üzere herhangi bir karşılık gözeterek vücudunu bir erkeğin cinsî tatminine sunması” anlamına gelir. Bunun yanında, kadının kadınla ve erkeğin erkekle veya erkeğin anılan şartlarda başka bir kadınla olan cinsî münâsebeti de fuhşun tanımına girer. Fuhşun tanımı, Talmud’da belirtildiği gibi, hayvanlarla cinsel ilişkiye girmeye kadar genişletilebilir. Bu şekilde gayri meşrû yollara sapan kadınlara (bazı durumlarda erkeklere de) fâhişe denilir.
Dinî literatür göz önüne alındığı takdirde iki tür fuhuştan söz edilebilir. a) Bazı çok tanrılı dinlerde ortaya çıkan kutsal fuhuş, b) Meslek olarak icrâ edilen ücretli fuhuş. Bu iki gruptan hangisine girerse girsin fuhşun tarihi oldukça eski dönemlere ve geniş bir coğrafî alana uzanır. Sık olmasa bile arkaik ve çağdaş dinî topluluklarda fuhşa rastlanmaktadır. Bununla birlikte bu tip dinî gruplarda görülen fuhuş daha ziyâde kutsal fuhuş veya “tanrısal evlilik”tir.
Kutsal fuhuş, anaerkil dönemden kalma bir geleneğin devamı niteliğindedir. Buna göre yer ve göğün birleşimini taklit edecek şekilde özel seçilmiş kadınlar, erkeklerle cinsî münâsebete girerler; böylece göğün yeri “dölleme”sinin benzeri olarak erkekler de bir bakıma tanrıça addedilen özel kadınları döllemiş olurlardı. Çok eski dönemlerden itibaren kutsal sayılan bu evlilik kurumunun zamanla organize hale geldiği anlaşılmaktadır. Genellikle bereket tanrılarına ayrılan
1224] Ebû'l-A'la el-Mevdûdî, "Tefhimu'l-Kur'ân" II/25
1225] 2/Bakara, 268
1226] 24/Nûr, 19
1227] Halit Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 198-199
FUHUŞ / ZİNÂ
- 301 -
tapınaklarda görevli kadınlar, istekli erkeklerin dâvetlerini reddedemezlerdi.
Kutsal fuhşa âit en eski yazılı belgeler Mezopotamya’da Ur şehrinden gelmektedir. Milattan önce 2300 yıllarına âit Sümerce bir tablet Tanrıça İnanna’nın hizmetindeki kutsal fâhişelerden bahsetmektedir. Aynı geleneğe Sâmîler arasında da rastlanmaktadır. Suriye ve Filistin’de Adonis tapınaklarında da aynı işlem yapılmaktaydı. Kutsal fâhişelik kurumuna değişik bir şekilde Anadolu’nun Frig ve Lidya devletlerinde de rastlanır. Ana Tanrıça Kibele ve Attis’e adanan tapınaklarda Galli adını alan râhipler kendilerini hadım ederler ve homoseksüel bir anlayışla fuhuş yaparlardı. Kutsal fâhişelik eski Mısır ve Suriye’de de yaygındı. Öte yandan, eski Ön Asya’da kutsal fâhişelik dışında, ücretli fâhişelik de mevcuttu. Sâmîler arasında maddî imkânsızlıklar dolayısıyla genelevlerde fâhişelik yapan çok sayıda kadının olduğu bilinmektedir.
Eski Yunanistan’da gerek “hierodouleia” denilen kutsal fâhişelik gerekse ücretli fuhuş oldukça yaygındı. Aynı gelenek Helenistik ve Roma dünyasına da girmiştir. Atina’da Helenistik dönemin sonuna kadar her mahallede bir genelev bulunuyordu. Sıradan fâhişelerin yanında “heteira” adını alan kültürlü fâhişeler de vardı. Öte yandan gerek eski Yunanistan’da gerekse Roma’da icrâ edilen ve sonraları “lucerna extincta” (mum söndü) adıyla 18. yüzyıl Rusya’sında devam eden Dionizak kökenli toplu seks âyinlerini de zikretmek gerekir. Eski Yunan dünyasında bereket tanrısı Dionizos’a adanan bu törende kandiller söndürülüp taraflar toplu olarak bir nevi kutsal fuhuş ritüeli icrâ ederlerdi.
Kutsal fâhişelik kurumuna Hindistan’da da rastlanmaktadır. Hindistan’ın yerli halklarından Hijralar arasında hadım edilen homoseksüel erkekler, tapınaklarda kutsal fâhişelik yapmaktaydılar. Orissa eyaletindeki Puri’de Jagannatha Tapınağı’nda “devadasi” denilen kutsal fâhişeler bu geleneğin Hindistan’da 3000 yıl önceye kadar uzandığını gösterir. Eski Ön Asya dünyasındakinin benzeri olarak bu kutsal fâhişeler genelevlerde çalışan fâhişelerden farklı mütâlaa ediliyordu.
İlâhî dinlerin ücretli fuhuş veya kutsal fuhşun hükmü hakkında yaklaşık aynı tutumda birleştikleri görülmektedir. Yahûdilik hem erkeğe hem kadına her türlü fuhşu yasaklamıştır. İsrâiloğullarının patriarklar (atalar) çağında kutsal fuhşun olduğu bilinmektedir. I. Samuel’deki1228 ifâdeye bakılırsa bu eylem “çadır”da icrâ edilmekteydi. Öte yandan ücretli fâhişelik de İsrâil tarihinde oldukça yaygın olmakla birlikte,1229 bu tür fâhişelik kutsal fâhişeliğe göre daha az görülmektedir.
Hem On Emir’de, hem de “Kızını fâhişe ederek onu murdar etme, ta zina etmesin ve diyar alçaklıkla dolmasın”1230 şeklindeki açıklamada, ayrıca kâhinlerin ve râhiplerin evlenecekleri kadınların fâhişe veya bozuk kadın olmamaları,1231 bir kâhin kızının fâhişelik etmesi durumunda yakılarak cezâlandırılması,1232 bir kız fâhişelik ederek lekelenmişse taşlanarak öldürülmesi gerektiği,1233 İsrâiloğulları’nda ücretli fuhuş yapanların bu ücreti mâbede adak olarak
1228] 2/12
1229] Tekvîn, 38/14; Yeşu 2/1; I. Krallar, 3/16-27
1230] Levililer, 19/29
1231] Levililer, 21/7
1232] Levililer, 21/9
1233] Tesniye, 22/21
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirememeleri1234 gibi hususlar yahûdi kutsal kitaplarında fuhşun yasaklandığını göstermektedir.
İsrâil’de kutsal fuhuş sıradan fuhuştan daha ciddi bir tehlike olarak görülmüş, Kutsal Kitapta bu fuhuş bir putperestlik geleneği sayılmıştır. Çünkü bu işin dayandığı inanca göre âlemin düzeni tanrılar ve tanrıçaların arasındaki ilişkilerle yürümektedir. Kutsal yerlerdeki tapınak fâhişeleriyle girilecek cinsî ilişki, taklit büyüsü yoluyla onların da ilişkiye girmesine yol açacak, ancak bu sûretle sürülerdeki, tarla ve bahçe ürünlerindeki bereketle âiledeki zürriyet gerçekleşebilecektir. Yahûdi kutsal kitabında erkek ve kadın kutsal fuhşu, “İsrâil kızlarından ve İsrâil oğullarından kendilerini fuhşa vakfetmiş kimse olmayacaktır. Kadın, fuhşunun kazancını yahut erkek, fuhşunun ücretini herhangi bir adak için Allah’ın rabbin mâbedine getirmeyeceksin; çünkü bunların ikisi de Allah’ın rabbe mekruh şeylerdir”1235 gibi ifâdelerle yasaklanmıştır. Yahuda devletinde zaman zaman, kadınlardan ve erkeklerden kutsal fuhuşta bulunanların ülke dışına sürülmesi kararları alınmıştır.1236 Peygamberlerle ilgili kutsal kitap metinlerinde putperest kökenli olduğu için kutsal fuhşa çok hücum edilmiştir.1237
Yahûdi dininde zinâ, On Emir içerisinde yasaklanmıştır.1238 Baba evinde zinâ yapan kadınla şehirde bu işi yapan erkek ve kadın taşlanarak öldürülür. Kırda zinâ yapılması durumunda ise sadece erkek öldürülür.1239
Yeni Ahid’de (İncil’de) fuhuş için kullanılan genel terim “pornee”dir. Hıristiyanlıkta “fâhişe”,1240 “kötü kadın”,1241 “zinâ”1242 gibi kelimeler kullanılarak fuhuş yasaklanmakla birlikte Eski Ahid ile karşılaştırıldığında Yeni Ahid’de fâhişeleri yermekten çok onları dine çekme gâyesinin ön plana alındığı görülmektedir. “Doğrusu size derim: Vergi mültezimleri ve fâhişeler Allah’ın melekûtuna sizden önce giriyorlar. Çünkü Yahyâ size salâh yolunda geldi, siz ona inanmadınız; fakat vergi mültezimleri ve fâhişeler ona inandılar...”1243 cümlesi bunun delilidir. Bununla beraber, fuhşu yeren ifâdeler de bulunmaktadır.1244 İsa Mesih bir mesel içinde, fuhşa düşüp kötü kadınlara kapılanların mânen öldüğünü, onların bir kayıp olduğunu anlatmaktadır. Pavlus da fuhşu yermektedir.1245
Hıristiyanlıkta zinâ, İsa Mesih’in dağdaki vaazında1246 on emrin, “zinâ etmeyeceksin” şeklindeki 7. maddesini yorumlamasıyla aydınlık kazanmıştır. Hıristiyanlar, on emrin zinâ ile ilgili yasağına uymaları yanında, “Bir kadına şehvetle bakan her adam zâten yüreğinde onunla zinâ etmiştir”1247 şeklindeki İncil
1234] Tesniye, 23/18
1235] Tesniye, 23/17-18
1236] I. Krallar, 14/24, 15/12, 22/46; II. Krallar, 23/7; Hoşea, 4/14
1237] II. Krallar, 23/4-14; Yeremya, 2/20; Hezekiel, 23/37 vd.
1238] Çıkış, 20/14; Levililer18/20; Tesniye, 22/22-29
1239] Tesniye, 22/21-24
1240] Matta, 21/31
1241] Luka, 15/30
1242] Korintoslulara Birinci Mektup, 6/13
1243] Matta, 21/31-32
1244] Meselâ bak. Luka, 15/30-32
1245] Korintoslular'a Birinci Mektup, 6/5-17
1246] Matta, 5
1247] Matta, 5/28
FUHUŞ / ZİNÂ
- 303 -
cümlesini göz önünde tutmak ve eğer bir göz sürçmelere sebep oluyorsa onu çıkarıp atmakla yükümlü idiler.1248 Bu sebeple yahûdiler kadar hıristiyanlar da eski Yunan ve Roma’da cârî olan fuhuşla mücâdele etmek zorunda kaldılar. Bazı hıristiyan azizleri, İmparator Teodosius ve Valentinius’u geneleevlerden vergi almaktan vazgeçirip bu kötülük odaklarını kapatmayı sağladılar. Buna benzer yollarla Ortaçağ başlarında Hıristiyanlığın hâkim olduğu ülkelerde fuhuş oldukça azaldı. Fakat fuhşun kesin olarak önlenmesi için başvurulan tedbirler yetersiz kalınca hıristiyanlık fuhşu “gerekli kötülük” olarak tanımaya mecbur kalmıştır. İki büyük teolog aziz Augustinus ve Aquinolu Thomas bu konu üzerinde durmuşlardır. Kilise yöneticileri, Ortaçağ Avrupa’sında fuhuştan vazgeçmiş kadınları topluma yeniden kazandırmak için onların evlenme masraflarını üstlenme gibi bazı teşebbüslerde bulundular. Ancak Avrupa’nın maddeci geleneği, sosyete hesapları, derebeylerin evlenen her kızdaki öncelik hakkına toplumların alışması gibi olumsuz şartlar fuhşun önlenmesini engelledi.1249 Bunun sonucunda fuhşun kanunlar dâhilinde yapılması sağlanmaya çalışıldı. Ruhsata bağlandı; sonuçta eski Yunan ve Roma’da olduğu gibi vergi gelirlerinin en önemli kaynağı haline geldi. Bütün Avrupa’da büyük şehirlerde genelevler açıldı. Ayrıca Rönesans’tan itibaren önce İtalyan saraylarında, ardından Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin aristokrat çevrelerinde eski Yunan ve Mezopotamya’daki gibi kibar fâhişeler sınıfı oluştu. Böylece Avrupa’da fuhuş genelevde, sokakta ve özel yerlerde yaygınlaştı. Toulouse’da genelevlerden alınan vergi, belediye ve üniversite arasında paylaşılıyordu. İngiltere’de ise genelev ruhsatlarını başlangıçta Winchester psikoposları, daha sonra da parlamento verdi.
Câhiliyye Döneminde Fuhuş
Câhiliyye döneminde erkekler çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim bu husus İmru’ulkays’ın şiirlerinde açıkça görülmektedir. Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde bulundukları için kendilerine “kahbe” de denirdi. Aralarında sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe itilenler de vardı. Kur’an’da; “...Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın.”1250 meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.
Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek, kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara “zevâtu’l-ahdân” veya “muttehızâtü ahdân” adı verilirdi. Kur’an’ın iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla câriyelerle evlenmeye izin veren,1251 açık ve gizli kötülükleri (fevâhiş) yasaklayan1252 âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı. “Dımd” denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.
1248] Matta, 5/29
1249] Avrupa’nın çoğu yerindeki derebeyler gibi, İngiliz lordlarının evlenen her kızla ilk olarak kendilerinin gerdeğe girmesi tavrına şâhit olup, karısının önce onlarla yatmasına tahammül edemediği için başkaldırıp en sonunda İskoçya halkının İngilizlere karşı bağımsızlık ve özgürlük savaşı vermelerini anlatan Cesur Yürek filmini, seyredenlere hatırlatalım.
1250] 24/Nûr, 33
1251] 4/Nisâ, 25
1252] 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 33
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki cinsî sapıklıklara da rastlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bunlardan özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa başlatan Lût kavminin1253 bu yüzden helâk olduğunu anlatarak bundan ibret alınmasını istemektedir.1254 Câhiliyye devrinde birçok yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde “mâhûr” (muhtemelen Farsça “mey-hor”dan -içki içen-) denilen işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler içki sunar, raks eder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür ilişkilerde pezevenklik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara “kavvâd” (Türk argosunda “kavat”) veya “kavvâde”; âilesini kıskanmayan ve fuhşa itenlere de “deyyûs” denirdi.
Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir.1255 Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu’l-istibdâ’ denirdi), on kadar erkekle ilişki kuran kadının doğurduğu çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır. Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması, kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması ile açıklanabilir.
Müslüman Toplumlar ve Fuhuş
İslâmiyet fuhşu en büyük günahlardan saymış ve buna karşı büyük bir mücâdele başlatmıştır. Câhiliyye döneminde evinin damına bayrak asarak fuhuş yapan Ümmü Mehzûl adındaki kadını sahâbeden birinin nikâhlamak istemesi üzerine nâzil olduğu rivâyet edilen; “zinâ eden kadını ancak zinâ eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlar”1256 meâlindeki âyette zinânın şirke yakın görülmesi dikkat çekicidir. Kur’ân-ı Kerim, fuhuş yapan erkek ve kadınları “habîs” (murdar) olarak vasıflandırmakta ve bunların ancak kendi aralarında evlilik bağı kurabileceklerini belirtmektedir.1257
İslâm’ın amaçlarından biri de nesillerin korunması, sağlıklı bir toplum yapısının oluşturulmasıdır. Bu bakımdan fuhuş ve fuhşa götüren bütün davranışlar zinâya yaklaştıran tutumlar olarak haram kılınmış,1258 mü’min erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları1259 emredilmiş; mahrem olmayan kadın ve erkeklerin birbirlerine dokunmaktan, şehevî arzuları kabartan söz ve davranışlarda bulunmaktan sakınmaları istenmiştir. Ayrıca kadının, erkeğin
1253] 27/Neml, 54; 7/A'râf, 80-84
1254] 29/Ankebût, 28-35
1255] Buhârî, Nikâh 36
1256] 24/Nûr, 3
1257] 24/Nûr, 26
1258] 17/İsrâ, 32
1259] 24/Nûr, 30-31
FUHUŞ / ZİNÂ
- 305 -
cinsî duygularını uyandıracak şekilde yürümesi de hoş görülmemiştir.1260 İlgili âyetlerin üslûbundan, bu kuralların hürriyetleri kısıtlama amacına değil; toplum ahlâkını koruma gâyesine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Toplumda fuhşu önleyebilmek için fertlerin eğitimi, ahlâkî yetişkinliği, fuhşu kolaylaştıran ve özendiren yolların kapatılması kadar, bu yönde gerekli sosyal ve hukukî tedbirlerin alınması da önemlidir. İslâm’da ferdin cinsî ihtiyaçlarının tabiî bir ihtiyaç olarak görülüp evliliğin kolaylaştırılması, evlilik yoluyla cinsel tatminin temel bir hak olarak karşılanması böyle bir anlam taşır. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in uygulamalarında zinâ eden, livâta ve sevicilik gibi çirkin fiilleri işleyen kimseler hakkında öngörülen tedbirlerin ve cezâî müeyyidelerin de amacı müslüman toplumlarda fuhşu önlemek, kişilerin onur ve iffetlerini korumalarına yardımcı olacak bir toplum ve hukuk düzenini kurmaktır.
İslâm’ın kesin tavrına rağmen Asr-ı saâdet’te, özellikle yeni müslüman olmuş kesimlerde eski alışkanlıkların bir sonucu olarak bazı zinâ olayları görülmüştür. Nitekim Tâif örneğinde olduğu gibi, İslâm’ın gücü karşısında teslim olanlar, kendilerine verilen emanda zinâ ve içkinin yasaklanmaması şartının bulunmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber’in vefatından sonra meydana gelen dinden çıkma (irtidad) olaylarının sebeplerinden biri de coğrafî konumları sebebiyle İslâmî terbiyeyi yeterince alamamış Arapların içlerinde gizledikleri bu arzularını gerçekleştirmekti. Hatta Hadramut taraflarında bazı fâhişeler Rasûl-i Ekrem’in vefatını sevinçle karşılamışlardı.
Hulefâ-yı Râşidîn devrinde fuhuşla mücâdele devam etmiştir. Bu dönemde zinâ suçu isnat edilen ve bu yüzden cezâlandırılanların sayısı çok azdır. Daha sonraki dönemlerde İslâm’ın çok geniş bir coğrafyaya yayılması sonucu büyük bir zenginlik elde edilmiş, özellikle saraylarda ve çevresinde görülen eğlence hayatı toplumu sarsabilecek bir nitelik kazanmıştır. Bununla birlikte yaygın ahlâkî terbiye ve hukukî önlemler yanında câriye istifrâşına izin verilmesi fuhşun toplumsal boyutta yaygınlaşmasını önlemiştir.
Emevîler’de açık fuhuş pek görülmezse de, bazı hükümdarlar eğlenceye düşkünlükleri ve ahlâksızlıklarıyla şöhret bulmuştu. Hatta bu durum bazı halifelere karşı isyan edilmesinin ve nihâyet Emevî Devleti’nin yıkılmasının sebeplerinden biri olarak gösterilir.1261 Abbâsîler’in ilk dönemlerinde de açık fuhşa pek fazla rastlanmaz. Hicrî 4., Milâdî 10. yüzyılın başlarında Çin’i ziyâret eden bir İslâm seyyâhı orada fâhişelerin deftere kaydedildiğini ve bunlardan her yıl belli bir miktar vergi alındığını görünce böyle bir fitnenin İslâm ülkesinde bulunmamasından dolayı Allah’a şükreder. Fakat bundan kısa bir zaman sonra Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle rakkâse fâhişelere vergi koydu. Daha sonra Fâtımîler de fuhuş yerlerinden (büyûtü’l-fevâhiş, dâru’l-kuhâb) vergi aldılar.1262 Suriye civârında Lazkiye’de fâhişeler muhtesip kontrolünde bulunuyorlardı ve özel bir yüzük takmak zorundaydılar. Sûs’ta da bir zinâ evi olduğu söylenir. Bu dönemin Abbâsî coğrafyasında artan fuhşun müstehcen ifâdeler tarzında edebiyata da yansıdığı görülür.1263
1260] 24/Nûr, 31
1261] Hasan İbrâhim, İslâm Tarihi, I/432
1262] Makrızî, el-Hıtat, I/89
1263] Mez, el-Hadâratu'l-İslâmiyye, II/141, 150
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Osmanlı ülkesinin bilhassa müslümanların yaşadığı yörelerinde fuhuş diğer ülkelerdeki kadar ciddî boyutlara ulaşmamıştır. Ancak İstanbul’da Bizans döneminden beri fuhuş olaylarına rastlanmaktaydı. Özellikle kozmopolit bir yapıya sahip olan Galata yakası şehrin fuhşa en uygun yeriydi. Evliya Çelebi İstanbul esnafından söz ederken abartılı üslûbuyla “esnâf-ı zen-kahbegân” (muhabbet dellâlları), “esnâf-ı hizân-dilberân” (vücutlarını satan delikanlılar) gibi “nice esnâf-ı mühmelân”ın bulunduğunu, bunların sadece subaşı tarafından bilindiğini söyler. Osmanlılar’da zaman zaman fuhşu önlemek için fermanlar çıkarılmıştır. Mahallelerde gizli fuhuş yapıldığı tespit edilen evler mahalle imamına şikâyet edilir ve onun başkanlığında buralara baskınlar düzenlenirdi.
İstanbul’da I. Dünya Savaşı esnâsında ve daha sonra fuhuş yapılan bazı yerler açılmış, buralarda Ekim İhtilâli’nin ardından Rusya’dan gelenlerle birlikte sayıları bir hayli artan fâhişeler çalıştırılmıştır. Bu dönemde İstanbul’un yozlaşan ahlâkî durumu yakup Kadri’nin, adını helâk olan Lût kavminin yaşadığı şehirlerden alan “Sodom ve Gomore” romanında anlatılır. Türkiye’de zührevî hastalıklarla mücâdele ilk defa I. Dünya Savaşı yıllarında başlamış, 18 Ekim 1915’te Emrâz-ı Zühreviyye’nin Men’-i Sirâyeti Hakkında Nizamnâme ile bu hastalıkların yayılmasını önlemek için özel bir teşkilât kurulmuştur.
Günümüzde fuhşun sebep olduğu AIDS gibi korkunç hastalıklar, İslâm’ın fuhşu önlemek için getirdiği hukukî ve ahlâkî tedbirlerin önemini ortaya koymaktadır. Fuhşun çirkinliği sadece sebep olduğu zührevî hastalıklarla sınırlı değildir. Cinsiyet ahlâkı bakımından fuhuş rûhî sapıklıklara ve kadın kişiliğinin en önemli unsuru olan iffetin kaybolmasına sebep olur. İffetin kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Vazife ahlâkı bakımından fuhuş, başka bir kişiye bir insan gibi değil; bir eşya gibi bakma anlamı taşıdığı için insanî prensiplere tamamen zıttır. Nihâyet fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmaktır; kişilik şuurunu yıktığı için kişiliğe en ağır hakarettir.1264
Tarihin hemen her devrinde fuhuş bir yandan varlığını sürdürürken bir yandan da toplumlar din, ahlâk, hukuk gibi kurumlar vâsıtasıyla fuhşu önlemeye çalışmışlardır. Ancak dinin fert ve toplum hayatındaki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda fuhşun türlü şekilleri giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batı’da harâretle savunulan bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik ve siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı, hatta bir fuhuş sektörünün ortaya çıktığı görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır. Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız etmektedir.
1264] Hilmi Ziya Ülken, Aşk Ahlâkı, s. 243
FUHUŞ / ZİNÂ
- 307 -
Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir. Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerindeki bazı küçük çevrelerde bu anlayış bir ölçüde etkili olmakla birlikte, İslâm dininin dinamik yapısı sâyesinde İslâm toplumları ve bilhassa müslüman âileler fuhşa karşı direncini korumaktadır. Fuhşun câzip kılınarak teşvik edilmesinde son derece etkili olan yazılı ve görüntülü medya alanında da dinî ve öz kimliğini yaşatan büyük çoğunluğun kendi ahlâk değerleri ve kültürüne uygun alternatif neşriyata yönelmesi, fuhşa karşı mücâdele dönemine girildiğini göstermesi bakımından önemlidir. 1265
Fahşâ ve Fuhuş: İslâm şerîatının yasakladığı çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranışlara fahşâ veya fuhuş denir. Fahşâ; “Dünyada had cezâsını, âhirette ise azâbı gerektiren şeydir.”1266 “Kötü ahlâklı; gerçekten cimri; sınırı aşan her şey; söz ve cevapta taşkınlık etme; çok çirkin olan zinâ olayı; Allah’ın yasakladığı her şey, konuşurken ve cevap verirken haddi aşan erkek ve kadın ve alışılagelen ölçüyü aşan şeydir.”1267 Fahşâ, genellikle ‘zinâ’ anlamına gelmektedir. Buna göre zinâya ve zinâ eden kadına fâhişe adı verilmektedir.1268
“Hakîkate ve normal ölçülere uymayan her işe fâhişe denilir. İbnu’l Cinni’ye göre bu kelime, cehâletin bir çesidi olup, hilmin karşıtıdır.”1269 Râgıb el-İsfahânî’ye göre, fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri son derece çirkin söz ve fiiller olarak tanımlanmıştır.1270 Fâhişe kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de on üç yerde geçmektedir. Ayrıca dört yerde de çoğulu olan “fevâhiş” zikredilmektedir. Âl-i İmrân suresi 135. âyette fena bir iş olarak nitelenmiştir. İbn Abbâs’tan gelen bilgiye göre, hurma satan birine güzel bir kadın geldi. Kadın, alışverişini yaptıktan sonra, adam onu kucaklayarak öptü. Ancak hemen bu davranışına pişman oldu ve Hz. Peygamber’e gelip durumu anlattı. Bu olay üzerine söz konusu âyet indi.1271
Fahşâ ve fâhişe kelimesi, zinâdan kinâye olarak kullanılmıştır.1272 Ayrıca buradaki fahşâ sözcüğünün ‘’Kadının serkeşlik etmesi, kocasına âsî olması ve geçimsizlik yapması” anlamlarına geldiği; buna göre kocanın onu isterse evinde tutacağı, isterse kendisinden boşanabileceği ve bunun helâl bir davranış olduğu; İbn Abbâs’ın rivâyetine göre de “buğz ve serkeşlik etme” anlamlarına geldiği açıklanmıştır. Diğer bir rivâyete göre de, söz dinlememek ve bununla birlikte isyân etmek anlamındadır. Bu isyânı kadın yapmış ise, Allah, kocasına ondan ayrı kalmasını ve onu hafifçe dövmesini; bundan sonra da kadın durumunu değiştirmezse, kocasının fidye isteyebileceği ifâde edilmiştir.1273
Fahrûddin er-Râzî’nin açıklamasına göre, söz konusu âyette geçen fâhişe
1265] Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 209-214
1266] Cürcânî, et-Ta'rifât
1267] Şartûnî, Akrabu'l-Mevârid
1268] İbnü'l-Esir, en-Nihâye, 111/415
1269] İbn Manzur, Lisânu'l-Arab
1270] el-Müfredât, Fahşâ mad.
1271] Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl, 105
1272] 4/Nisâ, 19
1273] İbn Cerir et Taberî, el-Câmiu'l-Usûl, V/310-311
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamındadır.1274 Fahşâ ve fâhişe kelimeleri, Kur’an-ı Kerîm’de birbirine yakın olmakla birlikte, değişik anlamlarda da kullanıldığı görülmektedir. Şeytanın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık; “Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin; ancak (câhiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayâsızlık (fâhişe)dir. O ne kötü bir sözdü ve ne kötü bir yoldu”;1275 2/Bakara, 169 âyeti de aynı anlamdadır.
Fahşâ, evlilikten sonra fuhuş yapma anlamında kullanılmıştır: “...O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen nâmuslu kadınlardan olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın...”1276 Çıplak olarak Kâbe’yi tavâf etme ve şirk koşma anlamında;1277 Hz. Lût Kavmi’nin yaptığı çirkin fiil (homoseksüellik) anlamında: “...Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz.”1278 Fahşâ, zinâ fiili olarak da kullanılmıştır: “Zinâya yaklaşmayın; çünkü o fâhişedir ve ne kötü bir yoldur.”1279
Bunlardan başka “insanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyât” anlamında da kullanılmıştır: “Şüphesiz mü’minler arasında fuhşiyâtın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve âhirette çok acıklı bir azâb vardır...”1280 Ayrıca fâhişe kelimesinin çoğul şekli olan “fevâhiş” ile had cezâsını gerektiren şeylerin kasdedildiği rivâyet edilmiştir.1281
Gazâlî ise fâhişe kelimesini çirkin söz anlamına almış ve onu dilin bir âfeti olarak kabul edip, şöyle demiştir: “Hz. Peygamber, Bedir günü müslümanların müşrik ölüleri hakkında kötü sözler söylemesine müsâade etmemiş, böyle bir hareketin çirkin olduğunu anlatmıştır. Bu hususta “mü’minin; kötüleyen, lânetleyen ve ağız bozan fâhiş veya fâhişe biri olamayacağını söylemiştir. Bir hadislerinde de, ağzını bozan -fâhiş söz söyleyen- kişiye cennetin haram olduğunu açıklamıştır. Bir sözün fâhiş olması veya fâhişe olarak nitelendirilmesi, o sözün çok açık kelimelerle çirkin bir şekilde dile getirilmesi ile göze çarpar. Bu tür sözler, genellikle gıybet konusunda kullanılır. Fesat çıkarmak isteyenlerin açık seçik kullandıkları çirkin sözler vardır. Dürüst kimseler, bu çirkin fâhişe sözleri kullanmazlar, onları gizlerler; onların yerine mecazlı ve rumuzlu ifâdeler kullanırlar. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: “Allah (c.c.) hayâ sahibidir, bağışlayandır ve sözlerinde kinâyeli davranır. Meselâ “cimâ” konusunda lems (dokunma), duhûl (girme) ve muhabbet gibi fâhiş olmayan kinâyeli ibâreler kullanmıştır.”1282
Bazı sözleri, delâlet ettikleri anlamlarının üzerine basarak ve bizzat isimleri ile aktarmak fâhiş harekette bulunmaktır. Edebe uymayan sözler yerine mecaz ve kinâyeli sözler kullanmak İslâm ahlâkına daha uygundur. Ayrıca fâhişe kelimesinin nâmuslarını satan zâniye kadınlar hakkında da kullanıldığı bilinmektedir.
İnsan, âhireti kazanma melekeleriyle donatılmış, ama bu kazanma başarısını
1274] er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, X/II
1275] 4/Nisâ, 22
1276] 4/Nisâ, 25
1277] 7/A'râf, 8
1278] 7A'râf, 80-81; ayrıca bak. 29/Ankebût, 28
1279] 17/İsrâ, 32
1280] 24/Nûr, 19
1281] 6/En'âm, 151; 7/A’râf, 33; 42/Şûrâ, 37; 53/Necm, 32
1282] Gazâlî, el-İhyâ, III/152-153
FUHUŞ / ZİNÂ
- 309 -
dünya hayâtında gösterecek olan, toprağa/yere bağlı bir yaratıktır. O, dünya hayâtını yaşaması için kendisine verilen birtakım sevgi ve tutkuları âhiret yönünde kullanmak zorunda olduğu gibi, fıtratı ve aynı zamanda dünyevî saâdeti de bunu gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in ifâdesiyle, ‘’Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı kuvvetli bir tutkunun kendisi için bezenip, süslediği insan”,1283 bu tutkusunu dünya hayâtını yegâne amaç haline getirmeden ve başkalarının aleyhine ve zararına doyurmaya çalışmadan, Allah’ın çizdiği yoldan giderme çabasında olduğu sürece, hem madde-mânâ dengesini kendinde kurarak şahsiyetinin oluşmasını sağlayacak, hem ferdî, hem toplumsal hayâtı, hem de yeryüzündeki genel insanî hayat ve insan-tabiat ilişkisi tam bir âhenk ve sulh içinde sürecektir. Ne var ki, insanın ilim, madde ve mânâ açısından tekâmül edip, tüm yaratıkların üzerinde kendisine tanınan şerefli mevkiini alabilmesi için yaratılışına ekilen ve karşısına çıkarılan birtakım kötü güçler, onu sürekli biçimde tutkularının kölesi yapmaya ve onları doyurma yolunda sınır tanımadan kendisi, hemcinsleri ve tüm yeryüzü için hayâtı çekilmez bir hâle getirmeye uğraşır. Bunun sonucunda, insanın arzularını giderme uğraşında normal, insanî ve fıtrî çizginin dışına taşıp, sapık yollarda tatmin araması; sözgelimi nikâhsızlık, zinâ ve benzeri ilişkilere girmek, bu tür ilişkileri normal ve hattâ özendirici hâle getirmek, kadınları birer basit tatmin aracı derecesine düşürmek, kısaca nikâh muâmelesi ve iffet duygusuyla fitrî ve vasat çizgide tutulması gereken şehvet güdüsünü her türlü ahlâksız ilişkiye vâsıta kılmak, Kur’an’ın ‘fahşâ’ kelimesiyle niteleyip, şiddetle yasakladığı bir durumdur. Şeytan, fahşâyı emrederken,1284 Allah, açığı ve gizlisiyle her türlü fahşâyı haram kılmıştır1285 ve namazın insanı fahşâdan uzaklaştırıcı bir amel olduğunu da vurgulamıştır. ‘Fahşâ’, toplumları yıkıma götüren en feci faktörlerden birisi olagelmiştir. 1286
‘Fuhş, fahşâ’ sözlükte, aşırı derecede çirkin söz ve davranış, iğrenç işler, büyük günâh, edep ve ahlâka aykırı her türlü kötülük ve çirkinlik demektir. Fuhş ve fahşâ, ölçüyü aşan her türlü edepsizliktir. Normal ölçülere sığmayan bütün çirkin işlere bu isim verilir. Fâhiş, bu ismin öznesi (fâil ismi) olup çirkin ve ölçüsüz iş yapan demektir. Bunun dişili (müennesi) hem çirkin ve ölçüsüz iş yapan kadın, hem de bizzat kötü fiil veya söz, çirkin davranış anlamlarına gelir. Türkçe’de aşırı olan şeylere fâhiş denir, ‘fâhiş fiyat’ gibi.
Yine bu kökten gelen fuhuş da aynı anlamda olup bir kadının evlilik dışı ve meslek edinerek bir menfeat karşılığı vücudunu bir erkeğe cinsel tatmin için sunması demektir. Bununla beraber, sevicilik, livâta ve erkeklerin evlilik dışı cinsel ilişkileri de fuhşun kapsamına girer. Fahşâ veya fuhuş, temiz yaratılışın tiksindiği ve selim (sağlam) aklın reddettiği, normal ölçünün dışında tiksinti verici bütün davranış ve sözleri ifâde eder.
‘Fahşâ-fâhişe’ kavramı her türlü çirkin tavırları, edep dışı hayâsızlıkları ifâde eder. İslâm’ın getirdiği ölçüler insanın fıtratına uygun olduğu gibi, hayâ ve edep örnekleridir. Hem selim aklın kabul edeceği güzellikte, hem de insana bedenen ve rûhen zarar vermeyen şeylerdir. Aksine insanı ruhen olgunlaştırırlar, ahlâkını güzelleştirirler. Buna göre şeytanın dâvet ettiği bütün işler ve ameller
1283] 3/Âl-i İmrân, 14
1284] 2/Bakara, 169, 268
1285] 7/A'râf, 33
1286] Dursun Ali Türkmen, Ali Ünal, Şamil İslâm Ans. c. 2, s. 138-139
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
‘fahşâ-fâhişe’dir, diyebiliriz. İnsanın fıtratına uymayan, normal olmayan, iyi düşünen aklın çirkin saydığı ve hoş görmediği şeylerdir. Müslüman toplum, ahlâklı ve edepli toplumdur. Bu toplumda ‘fahşâ-fâhişe’ sayılan sözler ve davranışlar pek yaygın değildir. Mü’minler bu türlü işlerden hoşlanmazlar, kaçınmaya çalışırlar. Mü’minler, onurlu ve haysiyet sahibi kimselerdir. Onlar, İslâm’ın getirdiği fazilet ölçülerine bürünerek, işte, amelde, sözde ve toplumsal ilişkilerde düşük, bayağı, çirkin ve edep dışı şeylerden uzak dururlar. ‘Fahşâ’nın en büyüğü olan evlilik dışı ilişkilerden kaçınırlar. Âileyi ve nesilleri perişan eden, insan ruhunu olumsuz olarak etkileyen, kadının ve erkeğin değerini düşüren fuhşun her türlüsü ile mücâdele ederler.
Ancak birtakım münâfık tipler ile şeytanın yardakçılığına soyunanlar, çeşitli araçlara başvurarak mü’minler arasında ‘fahşâ-fâhişe’nin yayılmasını isterler, bunun için çaba gösterirler. Müslümanların ve onların toplumunun bozulması için ellerinden geleni yaparlar. Fırsat buldukları zaman kimilerini fuhşa iterler, bu işten zevk ve para kazanmaya çalışırlar. Kimileri de ellerindeki kitap, dergi, gazete, televizyon ve filmlerle bu tür ‘fahşâ’nın propagandasını yaparlar. Kimileri bazı kadınları kötü yola düşürürler, fuhuş yerleri kurarlar, işletirler. Kimileri de buna göz yumarlar ya da teşvik ederler.
İslâm’a göre ‘fahşâ-fâhişe’ olan bütün bu hayâsızlıkları müslümanlar arasında yaymaya çalışanlara dünyada da âhirete de büyük bir azap vardır.1287 Evet, Allah (c.c.) bu ‘fuhuş’ tâcirlerinin iki dünyada da azâbı hak ettiklerini haber veriyor. Onların dünyada nasıl bir azap kazandıklarını belki net olarak göremiyoruz ama mutlaka cezâlandırıldıkları açıktır. Nitekim bu çirkin işlerle uğraşanların hiç birinin iyi bir yüzü, iyi bir hali yoktur.
Dikkat edilirse Kur’an yalnızca evlilik dışı ilişkilere ‘fahşâ’ demiyor. Bunun yanında her türlü edep ve hayâ dışı davranış, söz ve fiiller, insanın temiz yaratılışına uymayan bütün işler ‘fahşâ-fâhişe’ ismiyle anılıyor. Fâhiş(e) kelimesi, bazı âyetlerde çoğul olarak ‘fevâhiş’ şeklinde geçmektedir. Bazı bilginlere göre bu kavram daha çok had cezâsı uygulanan suçlar hakkında kullanılmaktadır.
İnsan şehvete yani birtakım istek ve duygulara sahiptir. Mala, mülke, geçimliklere sahip olmak istediği gibi, nefsinin cinsel istekleri de vardır. Mü’min, nefsinin isteklerini meşrû yoldan karşılar, mala helâl yoldan sahip olur, inancının dışına çıkan isteklerine sınır koymaya çalışır. Ancak imandan mahrum olanlar ile zayıf imanlılar, nefislerinin istekleri önünde sınır tanımazlar. İsteklerini normal olmayan, insanî ve fıtrî çizginin dışındaki yollardan karşılamaya çalışır. Böylece haddi aşar, normal yolun dışına çıkar, Allah’ın koyduğu ölçüleri çiğner geçer; günahkâr, isyankâr ve bağî olur ya da nefsinin kulu kölesi haline gelirler.
Böyle bir duruma düşenler, ‘fahşâ-fâhişe’ diye nitelenen çirkinlikleri yapmaktan çekinmezler. Böyleleri edep dışı sözleri konuştukları, hayâya sığmayan şeylerle uğraştıkları gibi, ihtiyaçlarını gayri meşrû yollardan giderirler
Fahşânın En Çirkini: Tarih boyunca bazı toplumlarda az, bazılarında ise fazla bir şekilde süregelen Türkçe’deki anlamıyla ‘fuhuş’; günümüzde -özellikle dünyanın bazı yörelerinde- oldukça yaygın hale gelmiştir. Bu gibi yerlerde İslâm’ın ‘fahşâ-fuhuş’ dediği çirkinlikler kanıksanıyor, ayıp sayılmıyor; hatta çok normal,
1287] 24/Nûr, 19
FUHUŞ / ZİNÂ
- 311 -
sıradan davranışlar olarak kabul ediliyor. Fuhuş özellikle Batı toplumlarında geniş bir sektör haline gelmiştir. Bu sektörde mekânların yanında, bütün yazılı ve görsel basın ve en son teknoloji bile kullanılıyor. Bu konuda üretilen ürünler çok rahatlıkla kitlelere ulaştırılıyor. Evlilik dışı ilişkiler yaygın olduğu gibi, erkek ve kadının evlenmeksizin beraber yaşaması artık sosyal bir olgu olarak kabul görüyor. Bunun yanında aynı cinsler arasındaki ilişkiler, hatta evlilikler bile normal karşılanıyor. Bu ülkelerde fuhş’un sergilendiği mekânlar ise sayılamayacak kadar çoktur.
Mü’minler izzet ve şereflerini, haysiyet ve insanlıklarını, âile ve nesillerini; çağımızın bu hayâsız hastalığından ancak İslâm’ın getirdiği ölçülere uyarak, onları ahlâk haline getirerek koruyabilirler. Kişiyi hemen bütün toplumlarda küçülten, değerini düşüren, yüksek makamlara çıkmasına engel olan ve kötü tanınmasına sebep olan ‘fuhuş’ olayı, aslında İblis’in bir çağrısı ve tuzağıdır. Aklı başında olan insanlar bu ezelî düşmanlarının böylesine kurnaz ve tehlikeli oyunu karşısında uyanık olmak, onun çirkin davranışları sevimli gösterme tuzağına düşmemek zorundadırlar.
İslâm, evlilik dışı ilişkilere fuhuş dediği gibi, bütün çirkin, bayağı, âdi, iffet ve hayâ dışı çirkinliklere de ‘fahşâ’ demekte ve hepsini müslümanlara uygun görmeyerek yasaklamaktadır. Müslümanlar İslâm’ın getirdiği iffet, ahlâk, evlilik ve âile hayâtı ölçülerine uyarak bu hayâsızlıklardan korunabilirler. Bu çirkin hayâsızlıklardan korunmanın daha pratik bir yolu da namaz kılmaktır. Kur’an şöyle buyuruyor: “Sana Kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, fahşâ’dan (bütün çirkin işlerden, hayâsızlıktan) korur ve münker’den (sevilmeyen davranışlardan) sakındırır. Allah’ı zikretmek ise en büyüktür (en büyük ibâdettir). Allah yapmakta olduklarınızı bilmektedir.”1288
Mü’minler de beşerdirler. Onlar da hata edebilir, bazen ‘fahşâ’ denilen çirkin davranışlara düşebilirler. Eğer onlar bu şekilde hataya düşer ve nefislerine zulmederlerse hemen Allah’a istiğfar ederek affedilmelerini isterler, işledikleri günâhtan tevbe ederler. Onlar imanlarında sâdık oldukları için bile bile bu gibi hatalarda ısrar etmezler.1289
Allah Teâlâ insanları, fizikî ve ruhî yönden belirli bir fıtrat üzere yaratmıştır. Hayatlarını devam ettirebilmek için yeme, içme, cinsî temas, giyinme ve bunun gibi binlerce ihtiyaçlarını elde etmek mecbûriyetindedirler. Bu durumda, gerek çevreleriyle (tabiat olarak), gerek birbirleriyle münâsebetleri kaçınılmazdır. Birbirlerinin haklarını ve hürriyetlerini tahrip etmeleri, gayrı meşrû yollara sapmaları ve çirkin davranışlar içerisine girmeleri mümkündür. İşte bu noktada karşımıza fahşâ kavramı çıkar.
İnsanlar birbirleriyle konuşurken, ölçüyü aşıp, kötü söz söyleyebilirler. Nitekim Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Kötü söz (fâhiş kelâm), girdiği meclisi kirletir, çirkin gösterir”1290 meâlindeki hadisi, bu mâhiyeti ifâde eder. İftira, dedikodu ve gıybet, fâhiş kelâm hükmündedir. İnsanlar elleriyle, dilleriyle ve diğer organlarıyla fahşâya yönelebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki her insan, kendi ihtiyariyle
1288] 29/Ankebût, 45
1289] 3/Âl-i İmran, 135; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 174-177
1290] Tirmizî, Birr 47
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işlediği amellerin karşılığını görecektir. Fahşânın her türlüsü ve fuhuş haram kılınmıştır. Allah Teâlâ’nın kitabı ve Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) sünnetiyle yasaklanan her fiile fahşâ, bu fiilleri irtikâp eden kimselere de fâhişe demek mümkündür. Ancak yaygın olarak kullanılan “fuhuş” ve “fâhişe” kavramları; insanlar arasında gayrı meşrû şekilde cereyan eden cinsî ilişkilere tahsis edilmiştir.
Fahşânın ve fuhşun yayılması, değişik sebeplere dayanır. Tek bir sebeple izah etmek mümkün değildir. Çarşı putları ve çevre kültürü, insanları etki altına alır. Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssalar dikkatli bir şekilde incelenirse, mesele kolaylıkla kavranır. Peygamberlerin tebliğine karşı direnen kavimlerin ilk iddiaları: “Biz atalarımızın yolundan ayrılmayız” hükmü ile ifâde edilmiştir. Fahşânın ve fuhşun sebebi, atalar kültürü olabilir. Nitekim bir âyet-i kerimede; “Onlar (müşrikler) bir hayâsızlık yaptıkları zaman (ve izâ fa’alû fâhişeten) derler ki: ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu (fuhuşla ameli) emretti (fahşâ ile amel ederiz). O iman etmeyenlere söyle: Allah hiçbir zaman fahşâyı emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri, Allah’ın üzerine mi (atıp, iftira ederek) söylüyorsunuz.”1291 hükmü beyan buyurulmuştur. Mekke müşrikleri; “Günah işlediğimiz elbiselerle ibâdet edemeyiz” diyerek, Kâbe-i Muazzama’yı çıplak bir şekilde tavaf ediyorlardı. O dönemde Kâbe’nin içerisi putlarla (heykellerle) doluydu. Çıplak bir vaziyette tavaf etmenin doğru olmadığını söyleyenlere karşı “Biz atalarımızdan bu şekilde gördük. Allah emretmeseydi onlar hiç çıplak bir vaziyette tavaf ederler miydi?” cevabını veriyorlardı.1292
Bu psikoloji sadece Mekke müşriklerine has değildir. Çarşı putları, genel kültür maskesi altında, insanların zihinlerini ve kalplerini etkisi altına alır. Fahşânın ve fuhşun, değişik gerekçelerle yayılmasını sağlar. Malûm olduğu üzere, insanları gayrı meşrû yollara çağıran ve fuhşa sürüklemeye gayret sarfeden şeytandır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Şeytan size kötülüğü, hayâsızlığı (bi’s-sûi ve’l fahşâi) ve Allah’a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”1293 hükmü beyan buyurulmuştur. Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fâhişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velîsi şeytandır.
Câhiliyye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Muhammed Ali Sâbûnî, bu hususta şunları zikretmektedir: “Araplardan bazıları genç kız ve câriyeleri bir eve oturtarak zinâ yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevâhir adı verilirdi. Şâyet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezâleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı.”1294 Câbir bin Abdullah’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, münâfıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül’ün Museykete ve Umeymete isimli iki câriyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Rasûl-i Ekrem’e (s.a.s.) bildirdiler ve şikâyette bulundular. Taberi, Mücahid’den şöyle rivâyet eder: Araplar câhiliyye devrinde, genç câriyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn Selül’ün de fuhuş yaptırdığı câriyeleri vardı.1295
Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır.
1291] 7/A’râf, 28
1292] Mecmuatu't-Tefasir, İst. 1979, Çağrı Yay. c. II, sh. 540 -Kadı Beyazavî-
1293] 2/Bakara, 169
1294] Muhammed Ali Sâbunî, Ahkâm Tefsiri, İst. 1984, Şamil Yay., c. II, s. 203
1295] İbn Kesir, Tefsirû'1 Kur'âni’l-Azîm, Beyrut 1969, c. III, s. 289; Ayrıca M. Ali Sâbunî, a.g.e., c. II, s. 188; Mec'muâtu't-Tefâsîr, c. IV, s. 395; Tefsir-i Mücâhid, Katar 1396, s. 442
FUHUŞ / ZİNÂ
- 313 -
Tâğûtî iktidarlar “genelev sistemini” benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden iktidarlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlenmesinin (nehy-i ani’l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücâdele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fâhişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır.1296
Zinâ; Anlam ve Mâhiyeti
Zinâ: Zinâ etmek, bir kadınla nikâhsız veya haksız olarak cinsel temasta bulunmak demektir. Arapça “zenâ” fiilinden masdardır. Zinânın sözlük ve terim anlamı birdir. Bu da; bir erkeğin kadınla bir akde veya haklı bir sebebe dayanmaksızın önden cinsel temasta bulunmasıdır. Zinâ eden erkeğe “zânî” kadına ise “zâniye” denir.
Hanefîler, bir fıkıh terimi olarak zinâyı şöyle tarif etmişlerdir: İslâmî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin, kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki diri bir kadına, İslâm ülkesinde nikâh akdine veya câriyelik gibi haklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel temasda bulunmasıdır.
Zinâda had cezâsının uygulanması için, erkeğin cinsel organının en az sünnet yerinin (haşefe) kadının cinsel organına girmiş olması gerekir. Bundan daha azına meselâ; öpmek, sarılmak veya uyluk arasına sürtünmek vb. hareketler haram olmakla birlikte had cezâsını gerektirmez. Küçük çocuk ve akıl hastası yükümlü olmadığı için, bunların fiili de kendileri bakımından haddi gerektirmez. Diğer yandan Ebû Hanîfe’ye göre erkek veya kadına arkadan temasta bulunmak (livâta) zinâ hükmünde değildir. Çünkü bu, zinâ olarak nitelendirilmez. Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Hanbelî ve Mâlikîler aksi görüştedir. Ölü kadın, hayvan veya ergenlik çağına gelmemiş olan ve kendisine cinsel istek duyulmayan kız çocuğu ile temas da zinâ hükmünde değildir (Yani, bunlara had cezâsının dışında başka cezâ -tâzîr- verilir). Çünkü bu gibi temasları selîm fıtrat kabul etmez. Ayrıca erkek veya kadının zinâya zorlanmamış olması da şarttır. Çünkü Raslüllah (s.a.s.): “Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmü kaldırıldı”1297 buyurmuştur.
Zinâya zorlanan kadına had cezâsı gerekmediği konusunda İslâm bilginlerinin görüş birliği vardır. Zinâya zorlanan erkeğe gelince, Şâfiîlere ve Mâlikîlerde tercih edilen görüşe göre böyle bir erkeğe ne had ve ne de ta’zîr cezâsı gerekir. Delil, yukarıdaki hadis ve zorlanma özrünün bulunmasıdır. Ebû Hanîfe’nin ilk görüşüne göre zinâya zorlama devlet başkanı tarafından olmuşsa had gerekmez. Devlet başkanından başkası zorlamışsa istihsân’a göre had uygulanır. Çünkü, zorlama ancak sultan tarafından gerçekleşir. Ebû Hanîfe’nin istikrar bulan görüşü ise, zorlanana had cezâsını uygulamamasıdır. Çünkü bazen erkeğin istek dışı cinsel temasa gücü yetebilir. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre iki durumda da zorlanana had cezâsı uygulanmaz. İmam Züfer aksi görüştedir.1298
1296] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 131-135
1297] Buhârî, Hudûd 22, Talâk 2; Ebû Dâvud, Hudûd 17; Tirmizî, Hudûd 1; İbn Mâce, Talâk 15
1298] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', 2. baskı, Beyrut 1394/1974, VII, 34,180; eş-Şirâzi, el-Mühezzeb, Mısır t.y., II, 267; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Mûctehid, II, 267; İbn Rüşd, Bidâyetû'l-Müctehid, II, 431; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire,1970, VIII,187, 205; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, VI, 27 vd.; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve İstilâhat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III/197 vd.
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zinâ İslâm’da ve önceki bütün semâvî dinlerde (İslâm’ın, önceki peygamberler döneminde) haram ve çok çirkin bir fiil olarak kabul edilmiştir. O büyük günahlardandır. Irz ve neseplere yönelik bir suç olduğu için cezâsı da hadlerin en şiddetlisidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o, çok çirkin bir iş ve kötü bir yoldur”1299 “Onlar Allah ile birlikte başka ilâha duâ etmezler. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı kimseyi öldürmezler ve zinâ da etmezler. Kim bunları yaparsa cezâya çarpılır. Ona kıyamet gününde kat kat azap verilir ve o azâbın içinde alçaltılmış şekilde ebedî bırakılırlar.”1300
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunları Allah’ın dinini uygulama hususunda acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da, onların cezâsına şahid olsun.”1301 Celde, ete geçmemek üzere yalnız deriyi etkileyecek şekilde vurmak demektir. Vuruşta yalnız kürk ve palto gibi kalın elbiseler çıkartılır, diğerleri çıkarılmaz.
Zinâ haddi Allah’a ait haklardandır. Bu, âileye, nesle ve toplum düzenine karşı işlenen bir suç olduğu için toplum haklarından sayılır.
Mezhep imamları çocuk ve akıl hastasına zinâ haddinin gerekmediği konusunda görüş birliği içindedir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Çocuktan büyüyünceye kadar, uyuyandan uyanıncaya kadar, akıl hastasından iyileşinceye kadar”1302
Zinâ Haddini Uygulamanın Şartları
Zinâ eden erkek veya kadına cezâ uygulanabilmesi için birtakım şartların bulunması gerekir:
1- Zinâ edenin erginlik çağına ulaşması gerekir. Ergin olmayan çocuğa had uygulanmaz.
2- Akıllı olması gerekir. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı bir erkek, akıl hastası bir kadınla veya akıl hastası bir erkek akıllı bir kadınla zinâ etse, bu ikisinden akıllı olana had cezâsı uygulanır.
3- Çoğunluk fakihlere göre, müslümana ve kâfire zinâ haddi uygulanır. Fakat Hanefilere göre muhsan olan kâfire recm uygulanmaz, değnek vurulur. Mâlikîlere göre kâfir bir erkek kâfir bir kadınla zinâ etse had uygulanmaz. Fakat zinâsını açığa vurursa te’dib edilir. Müslüman bir kadını zinâya zorlarsa öldürülür. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportlu gayri müslim yabancılara ne zinâ ve ne de içki içme cezâsı verilir. Çünkü bunlar Allah haklarından olup, müste’menler bu hakları üstlenmemiştir.
4- Zinânın istekle yapılmış olması. Çoğunluğa göre zinâya zorlanana had uygulanmaz. Hanbelîler aksi görüştedir.
5- Zinânın insanla yapılmış olması. Üç mezhebe ve Şâfiîlerde sağlam görüşe
1299] 17/İsrâ, 32
1300] 25/Furkan, 68
1301] 24/Nûr, 2
1302] Ebû Dâvud, Hudûd 17
FUHUŞ / ZİNÂ
- 315 -
göre hayvanla temas edene had cezâsı gerekmez, ta’zir uygulanır. Hayvan öldürülmez ve çoğunluğa göre onun yenilmesinde de bir sakınca yoktur. Hanbelîlere göre ise, iki erkeğin şâhitliği ile hayvan öldürülür, eti haram olur ve hayvanın tazmin edilmesi gerekir.
6- Zinâ edilen kadının ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir. Küçük kız çocuğu ile zinâ edilmesi halinde zinâ eden erkeğe de kıza da had cezâsı gerekmez. Ergin olmayan çocukla cinsel temasta bulunan kadına da had uygulanmaz.
7- Zinânın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Bir kimse kendi eşi veya câriyesi sanarak yabancı bir kadınla cinsel temasta bulunsa çoğunluğa göre had gerekmez. Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre ise had gerekir. Çünkü burada fiilde şüphe vardır. Mezhepler arasında ihtilaflı olan fâsit nikâhtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda da görüş birliği vardır. Velîsiz veya şâhitsiz evlenme halinde durum böyledir. Bu da akitte şüphe bulunduğu içindir. Evlilik ittifakla fâsit olursa had uygulanır. İki kız kardeşi bir nikâhta toplamak, beşinci eşle evlenmek, nesep veya süt cihetinden haram olan bir hısımla evlenmek, iddet beklemekte olan kadınla veya üç talâkla boşadığı kadınla hulleden önce evlenmek bu niteliktedir. Ancak bütün bunların haramlığını bilmediğini iddia ederse, bunlarla olan cinsel temas haddi gerektirmez.
8- Zinânın dârul-İslâm’da olması. İslâm Devlet başkanının dârul harp veya dârul-bağî (âsîler ülkesi) üzerinde velâyet yetkisi yoktur. Yani orada hadleri uygulamaya gücü yetmez.
9- Kadının diri olması. Çoğunluğa göre, ölü kadınla cinsel temasta bulunana had gerekmez. Mâlikîlerde meşhur olan görüş bunun aksinedir.
10- Cinsel temasın önden olması ve sünnet yerinin girmiş olması. Arkadan ilişki yani livata Ebû Hanîfe’ye göre yalnız ta’zir cezâsı gerektirir. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına cinsel organın dışında, uyluk, karın vb. başka yerine temas ise yalnız ta’ziri gerektirir. Çünkü bu, şer’an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.
Zinânın Cezâsı; Yüz Celde veya Recm
Kur'an'a göre zinânın cezası yüz celdedir.Klasik fıkha göre zinânın cezâsı, zinâ eden erkek veya kadının bekâr ya da evli olmasına göre değişiklik gösterir. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm Devletinin koyacağı bir ta’zir cezâsı bunlar arasındadır.
1- Yüz Celde/Değnek Cezâsı: Bekâr erkek veya kadının zinâ cezâsı yüz değnek olup, Kur’ân-ı Kerîm’le belirlenen bir had cezâsıdır. “Zinâ eden kadın ve erkekten her birine yüz değnek vurun”1303
Fıkıh kitaplarında ifade edildiği şekliyle; dayak cezâsı uygulanan zinâ suçlusunun, suçun işlendiği yöreden bir yıl süreyle sürgün edilmesi, İslâm’ın ilk dönemlerinde uygulanan bir cezâ türü idi. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bekâr’ın bekârla zinâsı için yüz değnek ve bir yıl sürgün. Dulun dulla zinâsı için ise yüz değnek ve taşla recm vardır.”1304 Ancak bu uygulama Nûr sûresi inmezden önceye
1303] 24/Nûr, 2
1304] İbn Mâce, Hudûd 7
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aittir. Bu sûre inince bekârlar için yalnız değnek (celde), evli (muhsan) olanlar için sünnetle recm cezâsı belirlenmiştir.1305
Hanefîlere göre celde cezâsına sürgün ilâve edilmez. Çünkü âyette celde zinâ cezâsının tümünü ifâde eder. Ancak sürgün bir had cezâsı değil, İslâm Devlet başkanının görüşüne bırakılan ta’zir cezâsı kabilindendir. O sürgünde bir yarar görürse uygular. Nitekim zinâ edenin tevbe edinceye kadar hapsedilebilmesi de bu niteliktedir.
Şâfiî ve Hanbelîlere göre celde ve bir yıl sürgün birlikte uygulanır. Sürgün yeri seferîlik mesafesinden uzakta olmalıdır. Dayandıkları delil, yukarıda zikredilen sürgün bildiren hadistir. Ancak, kadın, kocası veya mahrem bir hısmı ile birlikte sürgüne gönderilir. Çünkü Hz. Peygamber; “Kadın yanında kocası veya mahremi bulunmadıkça yolculuğa çıkamaz.”1306 buyurmuştur.
Mâlikîlere göre ise yalnız erkek sürgün edilir yani bulunduğu beldeden uzakta hapsedilir. Kadın gittiği yerde de zinâ etmemesi için sürgün edilmez. Diğer yandan, sürgün hadisinin sonundaki dul için öngörülen celde ve taşla recmin birlikte uygulanması dört mezhebe göre amel edilmeyen bir esastır. Çünkü muhsan (evli) için yalnız recm uygulaması bildiren hadisler daha sahihtir. Nitekim Ebû Hureyre ve Zeyd bin Hillit’ten bir topluluğun naklettiği işçi kıssası bunu ifâde eder. İşçisi ile zinâ eden evli kadın olayında Hz. Peygamber, bekâr olan işçi için yüz değnek ve bir yıl sürgün cezâsına, kadın için ise recm cezâsına hükmetmiştir.1307 Zâhirîlere göre, celde ve recm birlikte uygulanır. Onlar, sürgün hadisinin sonundaki “...evlinin evli ile zinâsına yüz değnek ve taşla recm vardır” kısmının açık anlamına dayanırlar.
2- Recm Cezâsı: Muhsan (evli) olan erkek veya kadının zinâsı için recm cezâsı konusunda İslâm bilginleri görüş birliği içindedirler. Delil; Sünnet ve İcmâ’ olduğu ifade edilir (hakkında icmâ olmadığı Sünnetteki uygulamaların da Nûr sûresinin inzâlinden önce olduğu değerlendirmeleri de dikkate alınmalıdır). Hz. Peygamber’in evli olarak zinâ edene recm cezâsı uyguladığı hadislerle sâbittir.
Bir hadiste şöyle buyrulur: “Müslüman bir kimsenin kanı şu üç durumda helâl olur. Zinâ eden evli kimse, nefse karşılık nefsi ve İslâm toplumundan ayrılarak dinini terk edeni öldürmek.”1308
Hz. Peygamber’in recm uyguladığı olaylar şunlardır:
a- Evli bir kadınla zinâ eden bekâr için yüz değnek ve bir yıl sürgün cezâsı uygulanmıştır. Allah elçisi bir sahâbîyi kadına göndererek şöyle buyurmuştur: “O kadına git, eğer suçunu itiraf ederse, onu recmet.”1309
b- Çeşitli yönlerden sâbit olan Mâiz olayı. Mâiz, zinâsını itiraf etmiş ve Rasûlüllah (s.a.s.) onun recmedilmesini emir buyurmuştur.1310
1305] es-Serahsî, el-Mebsût, 3. baskı, Beyrût 1398/1978, IX, 36 vd
1306] Buhârî, Taksîr 4, Mescidü Mekke 6, Sayd 26, Savm 67; Ebû Dâvud, Menâsik 3; Müslim, Hacc 413-434; Tirmizî, Radâ' 15
1307] es-Serahsî, a.g.e., IX, 37; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 39
1308] Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 15, Diyât 10; Nesâî, Tahrîm 5, Kasâme 6; İbn Mâce, Hudûd; Dârimî, Hudûd 2, Siyer 2
1309] Buhârî, Hudûd 3, 38, 46, Vekâlet 13; Tirmizî, Hudûd 5, 8
1310] eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII, 95, 109; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd
FUHUŞ / ZİNÂ
- 317 -
c- Gâmidiyeli kadın zinâsını ikrar etmiş ve doğum yaptıktan sonra recm uygulannııştır.1311
Hâricîler ekolü recmi kabul etmez. Çünkü onlar tevâtür sınırına ulaşmayan haberleri delil olarak kabul etmezler.1312
İhsan ve Muhsan Terimi
İhsan (sat ile), bir İslâm hukuku terimi olarak; bir erkek veya kadına had cezâsı uygulanabilmesi için bunlarda şer’an bulunması gereken vasıfları ifâde eder. Bu niteliklere sahip erkeğe “muhsan”, kadına “muhsana” denir. Çoğulu “muhsanât”tır.
İhsan, zinâ iftirası (kazf) ve recm ihsanı olmak üzere ikiye ayrılır. Zinâ iftirası atılan kimsenin muhsan sayılması için akıllı, ergin, hür, müslüman ve zinâdan iffetli bulunması gerekir. Bu nitelikler olunca iftiracıya âyette şu cezâ öngörülür: “Nâmuslu ve hür kadınlara zinâ iftirası atan, sonra da bunu dört şâhitle ispat edemeyen kimselere seksen değnek vurun. Onların ebedî olarak şâhitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir”1313
Ancak, kadın zinâyı ikrar eder veya iftiracı dört şâhitle bunu ispat ederse had cezâsı düşer. Recm için muhsan sayılmada ise erkek veya kadında yedi niteliğin bulunması şarttır. Bu nitelikler şunlardır: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhlı bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle meni gelmese bile guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa cezâ yüz değneğe dönüşür. Bu duruma göre, küçük çocuk, akıl hastası, köle, kâfir, fâsit nikâhla evli kimse veya cinsel temas olmayan mücerred nikâhla evli kimse için “muhsanlık” söz konusu olmaz. Diğer yandan erkek muhsanlık şartlarını taşır, fakat karısı küçük, akıl hastası veya câriye olmak gibi bir sebeple muhsan bulunmazsa, ondan bu ârızalar kalktıktan sonra kocası onunla eşit şartlarda yeniden cinsel temasta bulunmadıkça koca muhsan sayılmaz. Çünkü bu yedi şartın eşlerde birlikte bulunması gerekir.
Ebû Yusuf’a göre, bir müslüman sahih nikâhlısı olan bir gayri müslim kadınla cinsel temasta bulunmakla muhsan olur. Şâfiîler de bu görüştedir.1314 Buna göre, biri küçük, diğeri ergin; biri uykuda, diğeri uyanık veya biri akıllı, diğeri akıl hastası olan karı-koca cinsel temasta bulununca, ehliyetli olan muhsan sayılır, daha sonra başkası ile zinâ ederse had cezâsı yalnız ona uygulanır.
Muhsanlık sıfatının devamı için evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Bu yüzden ömründe bir defa evlenen ve eşiyle cinsel temasta bulunup da, dul kalmış olan kimse de muhsan olabilir.1315
Kur’ân-ı Kerim’de Fuhuş ve Zinâ Kavramı
“Fuhuş” (F-h-ş) kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 24 yerde geçer. “Zinâ” kelimesi ve türevleri ise toplam 9 yerde zikredilir.
1311] İbn Mâce, Diyât 36; Mâlik, Muvattâ, Hudûd 2; eş -Şevkânî, Neylü'I-Evtâr, VII, 109
1312] es-Serahsî, a.g.e., IX, 36
1313] 24/Nûr, 4
1314] eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 268
1315] Bilmen, a.g.e., III, 201; Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 477-480
- 318 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, fahşâ kelimesini birkaç formda kullanmaktadır. Öncelikle ‘fahşâ-fâhişe’ şeytanın, kendini izleyenlere emrettiği ve güzel gösterdiği ölçüsüzlük ve çirkinliktir. “O (şeytan), size yalnızca kötülüğü (seyyieyi), çirkinliği, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.”1316
Kötülük etmek, üzecek ve acı verecek şeyleri yapmak anlamına gelen ‘sû’ (seyyie)’, bu şekilde işlenilen bütün günâhların genel adı olmuştur. Fahşâ ise bu şekildeki günâhların en kötüsü, en haddi aşmış olanıdır. 4/Nisâ Sûresi 15. ve 25. âyetlerinde geçen ‘fâhişe’ kelimesi zinâ anlamında kullanılmıştır. Aynı sûrenin 19. âyetinde geçen ‘fâhişe’ sözcüğü ise, çirkinlik ve hayâsızlık, serkeşlik, geçimsizlik yapma, âileyi bozacak denli bir edepsizlik veya zinâ etme şeklinde anlaşılmıştır.
‘Fâhişe’ kelimesi bir âyette ‘zinâ’ kelimesiyle birlikte zikredilip, onun çok kötü bir yol, bir fahşâ olduğu haber veriliyor.1317 Lût kavminin (Sodom’un) işlediği çirkin iş de yani livâta (homoseksüellik) de Kur’an tarafından ‘fâhişe’; çok çirkin ve edepsiz bir fiil olarak nitelendiriliyor. İnsanlık tarihinde Lût kavmine kadar hiçbir toplum bu çirkin işi bu kadar yaygın ve normal hale getirmemişti. Allah (c.c.) onları Lût (a.s.) eliyle uyardı. Ancak onlar yine de bu hayâsızlığa devam ettiler, kadınları bırakıp erkeklere yanaştılar. Allah (c.c.) bu ölçüyü aşan (müsrif) kavmi toptan cezâlandırdı.1318
Kur’an, babaların evlendiği kadınlarla evlenmeyi kesinlikle yasaklamakta, câhiliyye döneminden kalma bu âdeti yine ‘fâhişe’ kelimesiyle nitelemekte ve onun çok çirkin bir iş olduğunu vurgulamaktadır.1319 Kur’an’ın ifâdesine göre ‘fahşâ’nın görüneni de vardır, gizli olanı da vardır. Kimi ‘fahşâ’ olan fiiller açıktan işlenir, kimileri de insanların görmeyeceği şekilde işlenir. Her şeyi bilen ve gören Rabbimiz; ‘Fahşâ’nın gizlisini de açığını da yasaklamaktadır, bunlara yaklaşmayın demektedir.1320
İslâm’dan yüz çeviren şirk dini mensupları ‘fahşâ’ olan fiilleri yapmaya devam ederler. O fiillerin çirkin ve edepsizlik olduğu söylense bile aldırmazlar. Ve derler ki ‘biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah böyle emretti.’ Rabbimiz onların bu iddialarını reddederek; ‘Allah (c.c.) kesinlikle ‘fahşâ’yı, çirkin hayâsızlıkları emretmez’ buyurmaktadır.1321 Buna karşılık; “Şüphe yok ki Allah (c.c.), adâleti, ihsânı yakınlara vermeyi emreder. Fahşâdan (çirkin hayâsızlıktan), münkerden (kötülükten) ve bağy’den (zorbalık ve yoldan çıkmaktan) sakındırır. (O) size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.”1322
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin. Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve merhamet edendir.”1323
1316] 2/Bakara, 169; ayrıca bak. 24/Nûr, 21
1317] 17/İsrâ, 32
1318] 7/A’râf, 80-84
1319] 4/Nisâ, 22
1320] 6/En’âm, 151; 7/A’râf, 33
1321] 7/A’râf, 28
1322] 16/Nahl, 90
1323] 4/Nisâ, 15-16
FUHUŞ / ZİNÂ
- 319 -
“Sağ ellerinizin mâlik olduğu (câriyeler) dışındaki kadınlardan ‘evli ve özgür’ olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah’ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini tespit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tespitinden sonra, karşılıklı hoşnut olduğunuz bir şey konusunda üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.”1324
“İçinizden özgür mü’min kadınları nikâhlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin mâlik olduğu iman etmiş câriyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velîlerinin izniyle nikâhlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) ma’rûf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezânın yarısı(nı uygulayın). Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, merhametlidir.”1325
“Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. (Kendilerine) Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, nâmuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helâl kılındı). Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O âhirette hüsrâna uğrayanlardandır.”1326
“Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: ‘Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.’ Kavminin cevabı: ‘Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey olmadı. Biz de onu ve karısından başka âile efrâdını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!”1327
“Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinâyı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.”1328
“Zinâya yaklaşmayın gerçekten o ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur.”1329
“Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.”1330
“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’miinlerden bir grup da onlara uygulanan cezâya şâhit olsun.”1331
1324] 4/Nisâ, 24
1325] 4/Nisâ, 25
1326] 5/Mâide, 5
1327] 7/A’râf, 80-84
1328] 12/Yusuf, 24
1329] 17/İsrâ, 32
1330] 23/Mü’minûn, 6-7
1331] 24/Nûr, 2
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Zinâ eden erkek zinâ eden ya da müşrik olan bir kadından başkasını nikâhlayamaz; zinâ eden kadını da zinâ eden ya da müşrik olan bir erkekten başkası nikâhlayamaz. Bu mü’minlere haram kılınmıştır.”1332
“Korunan (iffetli) kadınlara (zinâ suçu) atan sonra dört şâhit getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şâhitliklerini ebedî olarak kabul etmeyin. Onlar fâsık olanlardır. Ancak bundan sonra tevbe eden ve sâlihçe davrananlar hâriç. Çünkü gerçekten Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Kendi eşlerine (zinâ suçu) atan ve kendileri dışında şâhitleri bulunmayanlar ise onlardan da her birinin şâhitliği Allah adına dört (kere yemin) ile kendisinin hiç şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuna şâhitlik etmektir.
Beşinci (yemini) ise, eğer yalan söyleyenlerdense Allah’ın lânetinin muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dir.
Onun (kadının) da dört kere Allah adına (yeminle) onun (kocasının) hiç şüphesiz yalan söyleyenlerden olduğuna şâhitlik etmesi kendisinden cezâyı uzaklaştırır.
Beşinci (yemini) ise eğer o (kocası) doğru söylüyor ise Allah’ın gazabının muhakkak kendi üzerinde olması(nı kabul etmesi)dır.”1333
“Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şâhit getirmeleri gerekmez miydi? Mâdem ki şâhitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.”1334
“Nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâdında bulunanlar, dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şâhitlik edecektir. O gün Allah onlara gerçek cezâlarını tastamam verecek ve onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”1335
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların) söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.”1336
“(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.”1337
“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden âilenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere
1332] 24/Nûr, 3
1333] 24/Nûr, 4-9
1334] 24/Nûr, 13
1335] 24/Nûr, 23-25
1336] 24/Nûr, 26
1337] 24/Nûr, 30
FUHUŞ / ZİNÂ
- 321 -
vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”1338
“Nikâh (imkânı) bulamayanlar, Allah onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin mâlik olduğu (köle ve câriyelerden) mükâtebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükâtebe yapın. Ve Allah’ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metâını elde etmek için -ırzlarını korumak istiyorlarsa- câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, merhamet edendir.”1339
“Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir cezâ ile’ karşılaşır. Kıyâmet günü azâbı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah’ı onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”1340
“Lût’u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? (Bu İlâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz!”1341
“Lût’u da (gönderdik). O, kavmine demişti ki: Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! (Bu İlâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız! Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibâret oldu: (Yaptıklarımızın kötülüğü ve azâba uğrayacağımız konusunda) doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azâbını getir bize!”1342
“Ey peygamberin kadınları, sizden kim açık bir çirkinlikte, utanmazlıkta bulunursa onun azâbı iki kat olarak arttırılır. Bu da Allah’a göre pek kolaydır.”1343
“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp uydurmamak (gayrı meşrû olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak) ma’rûf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”1344
“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetleri süresinde (temizlendiklerinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar; ancak açık ‘çirkin bir hayâsızlık’ göstermeleri durumu başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse gerçekte o kendi nefsine zulmetmiş olur. Sen bilmezsin; olabilir ki Allah bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur.”1345
“Irzlarını koruyanlar; Ancak eşlerine ve câriyelerine karşı müstesnâ; çünkü onlar
1338] 24/Nûr, 31
1339] 24/Nûr, 33
1340] 25/Furkan, 68-70
1341] 27/Neml, 54-55
1342] 29/Ankebût, 28-29
1343] 33/Ahzâb, 30
1344] 60/Mümtehıne, 12
1345] 65/Talâk, 1
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kınanmaz; Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.”1346
Hadis-i Şeriflerde Fuhuş ve Zinâ Kavramı
Hadislerde fuhuş kelimesi ve fâhiş, mütefahhiş, fâhişe, fevâhiş, fahhâş gibi türevleri sıkça kullanılmakta olup bunların bir kısmında “bir söz ve davranışın mâkul ve mûtat ölçülerin dışına taşıp aşırılığa kaçması” anlamı, çoğunda ise “büyük günah, edepsizlik ve iffetsizlik” anlamları kastedilmiştir. Hz. Peygamber, vaktiyle bir fâhişenin (bağî) çölde susuz kalan bir köpeğe su vermesi sâyesinde günahlarının bağışlandığını belirterek1347 hayvanlara merhamet etmenin sevâbı yanında, fuhşun büyük günah olduğunu da vurgulamıştır. Rasûl-i Ekrem ayrıca fâhişenin mehrini (zinâ karşılığında veya haram olan nikâh için verilen para), kazancın en kötüleri arasında sayar.1348
“Üç kişi vardır, kıyâmet günü Allah Teâlâ onlara konuşmaz, nazar etmez, günahlardan da arındırmaz, onlara elîm bir azap vardır: Zinâ eden yaşlı yalan söyleyen devlet reisi, büyüklenen fakir.”1349
“Üç kişi vardır, kıyâmet günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının hukukuna riâyet etmeyen kimse, erkekleşen kadın ve deyyus kimse.”1350
“Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm.” 1351
“Sizin hakkınızda en ziyâde korktuğum şey, zenginlik hırsı ile karınlarınızın ve ferçlerinizin (avret yerlerinizin) şehvetleri bir de fitnelerin şaşırtmalarıdır.”1352
“Zânî (zinâ yapan) bir kimse, zinâ yaptığı sırada mü’min olarak zinâ yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü’min olarak hırsızlık yapmaz, içkici, içki içtiği sırada mü’min olduğu halde içki içmez; insanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü’min olarak yağmalamaz.”1353
“Kişi zinâ edince iman ondan çıkar ve başının üstünde bir bulut gibi muallak durur. Zinâdan çıkınca iman adama geri döner.”1354
“Şurası muhakkak ki kadın, şeytan sûretinde gelir, şeytan sûretinde gider. Biriniz bir kadında hoşuna giden bir husus görürse, hemen hanımına gelsin; zira bu, nefsinde uyananı giderir.”1355
“...Kadın, şeytanın oltasıdır...”1356
1346] 70/Meâric, 29-31
1347] Ahmed bin Hanbel, II/507; Müslim, Selâm 154, 155
1348] Buhârî, Büyû' 113; Müslim, Müsâkât 40, 41
1349] Müslim, İman 172, h. no: 107; Nesâî, Zekât 77, h. no: 5, 86
1350] Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80
1351] Buhârî, Rikak 23, Hudûd 19; Tirmizî, Zühd 61, h. no: 2410
1352] Ahmed bin Hanbel, 4/420, 423
1353] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1, 20; Müslim, İman 100, hadis no: 57; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4689; Tirmizî, İman 11, h. no: 2627; Nesâî, Sârık 1, 8, 64
1354] Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4690; Tirmizî, İman 11, h. no: 2627
1355] Müslim, Nikâh 9, hadis no: 1403; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2151; Tirmizî, Nikâh 9, h. no: 1158
1356] Kütüb-i Sitte, c. 15, s. 181-182
FUHUŞ / ZİNÂ
- 323 -
“Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.”1357
“Çocuk büluğa erince babası onu evlendirsin; aksi halde çocuk günah işleyebilir, onun bu günahı babaya da ait olur.”1358
“...Elbise giydiği halde çıplak gibi görünen kadınlar, Cehennem ehlindendir.”1359
“Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riya yaparsa Allah da onun riyasını ortaya çıkarır.”1360
“Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavim ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.”1361
“Ey Allah’ın Rasûlü! Aramızda sâlihler mevcut iken bizler helâk mi olacağız?” Rasûlullah (s.a.s.): “Evet, buyurmuşlardır, pislik (zinâ) artarsa!”1362
“Hanımını kocasına karşı, köleyi efendisine karşı ayartan bizden değildir!”1363
“Âdemoğluna zinâdan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir. Gözlerin zinâsı bakmak, kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı tutmak, ayakların zinâsı yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir ya da boşa çıkarır.”1364
“Yollarda oturmaktan kaçının!” Sahâbiler: ‘Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah: “Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!” buyurdu. ‘Yolun hakkı nedir ey Allah’ın Rasûlü?’ dediler. Şöyle cevapladı: “Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehy etmektir.”1365
İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.), kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti. Buhârî’nin bir başka rivâyetinde de1366 “Rasûlullah (s.a.s.), kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti.” denilmektedir.1367
Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.”1368
“Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları
1357] Buhârî, Nikâh 17; Müslim, Zikr 97, h. no: 2740; Tirmizî, Edeb 31, h. no: 2781
1358] İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159
1359] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
1360] Buhârî, Rikak 36; Müslim, Zühd 48, h. no. 2987
1361] Muvattâ, Cihâd 26, h. no: 2, 460
1362] Muvattâ, Kelâm 22, h. no: 2, 991
1363] Ebû Dâvud, Talâk 1, h. no: 2175, Edeb 135, h. no: 5170
1364] Buhârî, İsti'zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21; Ebû Dâvud, Nikâh 43
1365] Buhârî, Mezâlim 22, İsti'zân 2; Müslim, Libâs 114; Ebû Dâvud, Edeb 12; Tirmizî, İsti'zân 30
1366] Libâs, 61
1367] Buhârî, Libâs 62; Ebû Dâvud, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbn Mâce, Nikâh 22
1368] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.”1369
Abdullah bin Ömer (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), saçlarına saç ekleten ve ekleyen, dövme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir.1370
“Bir erkek hanımını yatağına çağırır, o da gelmez ve kocası kendisine kızgın vaziyette gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet eder.”1371
“Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.”1372
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Hz. Ali’ye (r.a.) buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.”1373
Cerîr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) âni bakıştan sordum. Bana: “Nazarını/gözünü hemen çevir!” buyurdu.”1374
Açıklama: 1- Burada mevzûbahis olan âni bakış, kasıtsız ve gayr-i irâdî olarak bir kadının görülüvermesidir. Rasûlullah, herhangi bir yerde, ihtiyarsız olarak nazarımıza ânîden çarpan bir kadına irâdî olarak bakmaya devam etmeyi yasaklamakta nazarlarımızı derhal çekmeyi emretmektedir. Müteakip hadiste daha sarih olarak görüleceği üzere, böyle, göze birden ilişen kadına ihtiyarsız ilk bakmanın herhangi bir günahı yoktur. Ancak irâdî olarak bakmaya devam edilirse bu bakış haram Hudûduna girer ve günah işlenmiş olur. Esasen zinâya giden yolun ilk basamağında bakmak yer aldığı için, zinâ fazîhasının önlenmesinde mühim ön tedbirlerden biri, göze hâkim olmak, harama bakmamaktır. İslâm âlimleri nazarın kalbi bozan en mühim âmillerden biri olduğunu kabul eder. Hatta Seleften bazıları “Nazar kalbe düşen zehirli bir oktur” demiştir. Rabbimiz zinâ ile nazar arasındaki bu sıkı irtibat sebebiyle ferclere sahip olmayı emrettiği aynı âyette gözleri kısmayı da emretmiştir: “Mü’ min erkeklere söyle, gözlerini kıssınlar ve ferclerine (cinsiyet organlarına hâkim olup, zinâdan) muhafaza etsinler. Bu, onlar için (kalbin temizliğinde, dinin lekesiz kalmasında) en temiz yoldur.”1375 İbn Kesir: “Fercin muhâfazası bazen onun zinâdan uzak tutulmasıyla, bazen de nazarı haramdan korumakla olur” der. Bir Buhârî hadisinde Rasûlullah, “göz zinâsı”ndan bahseder ve bunun, bakmak olduğu belirtir.
Ulemâdan bir kısmı, bu hadisi esas alarak: “Kadının yolda giderken yüzünü örtmesi farz değildir” hükmünü vermiştir. Ancak erkeklerin irâdî olarak yabancı kadına bir-iki zaruret hali dışında bakması haramdır. Şeriat-ı garrâmızın tecviz ettiği haller şâhidlik, tedavi ve evlenmektir. Bunlar da hacet miktarı olmalıdır. Samimi bir niyetle evlenmeye karar veren erkek, evlenmek istediği kızın yüzüne bakabilir. Rasûlullah (s.a.s.) bunu tavsiye buyurmuştur. Müctehidler, sadece
1369] Müslim, Cennet 52
1370] Buhârî, Tefsîru Sûre (59) 4, Libâs 83, 85, 87; Müslim, Libâs 115, 117, 119; Ebû Dâvud, Teraccül 5; Tirmizî, Libâs 25, Edeb 33; Nesâî, Ziynet 22-24; İbn Mâce, Nikâh 52
1371] Buhârî, Bed'ü'l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 122; Ebû Dâvud, Nikâh 40
1372] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
1373] Tirmizî, Edeb 28, h. no: 2778; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2149
1374] Müslim, Âdâb 45, h. no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2159; Tirmizî, Edeb 29, h. no: 2777; İbn Mâce, Tahâret 137
1375] 24/Nûr, 30
FUHUŞ / ZİNÂ
- 325 -
kadına değil, emred olan yani henüz sakalı çıkmamış (parlak) erkek delikanlılara da bakmayı yasaklamıştır.
Rasûlullah der ki: “Kıyâmet günü bütün gözler ağlayacaktır, ancak şunlar müstesna: Allah’ın haramlarına bakmayan gözler, Allah yolunda seher vakti uyanık olan gözler, Allah korkusuyla sinek başı (gibi yaşlar) döken gözler.”
Az önce kaydedilen âyetin devamında Rabbimiz kadınlara da ayrıca hitab edip, onlara da gözlerini kısmalarını emreder: “Mü’min kadınlara söyle, onlar da gözlerini kıssınlar ve ferclerini(nâmus ve iffetlerini) muhâfaza etsinler...”1376 Bu âyetten, âlimlerden bir kısmı kadınların yabancı erkeklere, şehvetle veya şehvetsiz olarak bakmalarının câiz olmadığı hükmünü çıkarmışlardır. Bu hükmü te’yid eden bir rivâyette, “Ümmü Seleme ile Meymûne vâlidelerimiz Aleyhissalâtu vesselâmla otururken yanlarına İbnu Ümmi Mektum gelir. Aleyhissalâtu vesselâm zevcelerine örtünmelerini emreder. Gelenin âmâ olduğu, kendilerini göremeyeceği hatırlatılınca, Aleyhissalâtu vesselâm: “Sizler de mi körsünüz, onu görmüyor musunuz?” buyurur.
Bazı âlimler, kadınların şehvetle olmadığı takdirde erkeklere bakmasının haram olmadığını söylemiştir. Nitekim Rasûlullah, Hz. Âişe’ye bayram günü oynayan Habeşlileri seyretmesine müsaade etmiştir. Nevevî, bu hadisi: “O sırada Hz. Âişe henüz büluğa ermemişti ve mükellef değildi. Veya örtünme emri henüz gelmemişti” diye te’vil eder. İbnu Hacer bu te’vile katılmaz ve hadisin bazı vecihlerinde, hâdisenin Habeşistan heyetinin gelmesinden sonra olduğunun belirtildiğini, bu heyetin de yedinci hicrî yılında geldiğini, o sene Hz. Âişe’nin onaltı yaşında olması gerektiğini söyler. Kadınların dizkapağı ile göbek arası dışında erkeklere bakabileceğini söyleyenler, bir de Fâtıma Bintu Kays hadisini delil getirirler. Buhârî ve Müslim’de gelen hadise göre, Rasûlullah, kocasından boşanan Fatıma’ya, iddetini İbnu Ümmi Mektum’un evinde geçirmesini söyler ve: “O, âmâ bir kimsedir, onun yanında elbiseni çıkarabilirsin” der. Mukabil görüşte olanlar: “Bu, gözü kısmakla da olabilir, aynı evde olmak mutlaka bakmayı gerektirmez” diye cevap vermişlerdir. Ebû Dâvud, 3440 numaralı hadiste Ümmü Seleme hadisinin Rasûlullah’ın zevcelerine mahsus, Fâtıma Bintu Kays hadisinin ise bütün mü’min kadınlara mahsus olduğunu söyleyerek iki zıd rivâyeti te’lif eder. İbnu Hacer bu telifi takdir eder ve bazı başkalarının da takdir edip beğendiklerini belirttikten sonra kendisi de şöyle bir teklif getirir: “İbn Ümmi Mektum’a karşı örtünme emri, onun âmâ olması sebebiyle, vukuunu farkedemeyeceği herhangi bir yerinin açılma ihtimaline binâendir. Öyleyse, bakma yasağı mutlak şekilde dâimî olmaz.” Ayrıca der ki: “Bu hususu, kadınların mescidlere, çarşılara, seferlere, yüzleri örtülü olarak çıkmalarına verilen cevaz da teyid eder. Onların örtünmeleri erkeklerin onları görmemeleri içindir. Ama kadınların görmemesi için de erkeklere örtünmeleri emredilmez. Bu durum, iki cins arasındaki hükmün farklılığına delildir. Gazâlî de bu şekilde ihticac etmiştir. Suyûtî’nin görüşü de böyledir.”1377
“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.”1378
1376] 24/Nûr, 31
1377] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/228-230
1378] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hiçbiriniz yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.”1379
“(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!” Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.”1380
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, nâmusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsı yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.”1381
“Her müslümanın öteki müslümana kanı, ırzı (nâmusu) ve malı haramdır.”1382
“İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: ‘Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” 1383
Ümmü Seleme (r. anhâ) anlatıyor: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında idim. Yanında Meymûne Bintu’l-Hâris (r. anhâ) da vardı. (Bu esnada) İbnu Ümmi Mektum bize doğru geliyordu. -Bu vak’a, tesettürle emredilmemizden sonra idi- ve yanımıza girdi. Rasûlullah (s.a.s.) bize: “Ona karşı örtünün!” diye emretti. Biz: “Ey Allah’ın Rasûlü! O, âmâ ve bizi görmeyen (ve varlığımızı tanımayan) bir kimse değil mi?” dedik. Bunun üzerine: “Siz de mi körsünüz, siz onu görmüyor musunuz?” buyurdu.”1384
Ebû Üseyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), mescidden çıkıyordu. Yolda kadınlarla erkeklerin karışmış vaziyette olduklarını görünce, kadınlara: “Sizler geride kalın. Yolun ortasından gitmeyin, kenarlarından gidin!” diye ferman buyurdu. Bundan sonra, kadınlar nerdeyse duvara değecek şekilde kenardan yürürdü. Bazen bu değmeler sebebiyle, elbisenin duvara takıldığı olurdu.”
“Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim1385 malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnad etmektir.”1386
“Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.”1387
“Bir erkek hanımını yatağına çağırır, o da gelmez ve kocası kendisine kızgın vaziyette
1379] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
1380] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16
1381] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
1382] Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18
1383] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6; İbn Mâce, Zühd 17
1384] Ebû Dâvud, Libas 37, h. no: 4112
1385] Ebû Dâvud, Edeb: 180, h. no: 5272
1386] Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12
1387] Tirmizî, Birr 48; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
FUHUŞ / ZİNÂ
- 327 -
gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet eder.”1388
“Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar.”1389
“Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.”1390
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Hilâl İbn Ümeyye (r.a.) Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında, hanımının Şerik İbnu Sahmâ ile zinâ yaptığını söyledi. Rasûlullah (s.a.s.): “Ya delil getirirsin veya sırtına hadd tatbik edilir” dedi. Hilâl: “Ey Allah’ın Rasûlü! Birimiz, hanımı üzerinde bir adam görse, koşup delil mi arayacak?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) önceki sözünü tekrar ediyordu: “Ya delil getirirsin ya da sırtına had uygulanır.” Bunun üzerine Hilâl: “Seni hak üzerine gönderen Zât’a kasem olsun doğruyu söylüyorum. Mutlaka Allah sırtımı hadden kurtaracak bir vahiy gönderecektir” dedi. Cibrîl (a.s.) indi ve şu vahyi indirdi: “Karılarına zinâ isnad edip de kendilerinden başka şâhitleri olmayanların şâhitliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah’ı dört defa şâhit tutmasıyla olur. Beşincisinde eğer yalancılardan ise Allah’ın lânetinin kendisine olmasını diler”1391Rasûlullah (s.a.s.) oradan ayrıldı. Onlara adam gönderdi. Hilâl geldi (lânet okuyarak) şehâdette bulundu. Rasûlullah: “Allah biliyor ki, ikinizden biriniz yalancısınız, tevbekâr olanınız var mı?” dedi. Sonra kadın kalktı, o da şehâdetde bulundu. Kadın beşinci şehâdette iken kadını durdurdular ve: “Beşinci şehâdet, (yalancı olduğun takdirde) şiddetli azab gerektirir” dediler. İbn Abbâs der ki: Bunun üzerine kadın durakladı ve sükût etti. Öyle ki, yeminden rücû edeceğini sandık. Sonra: “Hayır, vallahi kavmimi bundan böyle mahçup hâle düşürmeyeceğim” dedi ve yeminini tamamladı. Rasûlullah (s.a.s.): “İyi bakın, eğer bu kadın gözleri sürmeli, kabaları iri, bacakları kalın bir çocuk doğurursa bilin ki bu çocuk Şerik İbn Sahmâ’dandır” buyurdu. Gerçekten de bu evsafta bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle söylediler: “Eğer, Allah’ın Kitabı’nda kadının yemini ile haddin düşeceği husûsunda hüküm gelmemiş olsaydı, (çocuktaki bu benzerlikten hareketle kadının zânîliğine hükmederdim ve) onun benden göreceği vardı.”1392
İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer’i (r.a.) hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti: “Allah Teâlâ hazretleri Muhammed’i (s.a.s.) hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Rasûlullah (s.a.s.) zinâ yapana recm cezâsını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: ‘Biz Kitabullah’ta recm cezâsını görmüyoruz’ (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hâmilelik ya da itiraf yoluyla- sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: ‘Ömer Allah Teâlâ’ nın kitabına ilâvede bulundu’ demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah’a) yazardım.”1393
1388] Buhârî, Bed'ü'l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 122; Ebû Dâvud Nikâh 40
1389] Ebû Dâvud, Büyû' 38, 63, 64
1390] Tirmizî, Birr 20
1391] 24/Nûr, 6-7
1392] Buhârî, Tefsir, Nur 3, Şehâdât 21, Talâk 28; Ebû Dâvud, Talâk 27, h. no: 2254; Tirmizî, Tefsir, Nur, h. no: 3178
1393] Buhârî, Hudûd 30, 31, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensâr 46, Meğâzî 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudûd 15, h. no: 1691; Muvattâ, Hudûd 8, 10, h. no: 823, 824; Tirmizî, Hudûd 7, h. no:
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’inde: “Kadınlarınızdan fuhşu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şâhit getirin. Eğer şehâdet ederlerse -onları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar- kendilerini evlerde alıkoyun (insanlarla ihtilâttan menedin)” buyurdu.1394 Cenâb-ı Hak, bu âyette (zinâ meselesinde) önce kadını zikrettikten sonra, erkeği kadınla birlikte ele alarak şöyle demiştir: “Sizlerden fuhşu irtikâp edenlerin her ikisini de (kınayarak) eziyete koşun. Eğer tevbe edip (nefislerini) ıslah ederlerse artık onlara (eziyetten) vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden, en çok merhamet edendir.”1395 Cenâb-ı Hak bu âyeti, celde âyetiyle neshederek şöyle buyurdu: “Zinâ eden kadınla zinâ eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunlara, Allah’ın dinini tatbik husûsunda acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir zümre de bunların azâbına (bu cezâlarına) şâhit olsun.”1396 Sonra Nur sûresinde recm âyeti nâzil oldu. Önceki (celdeyi emreden) vahiy bekâr (zâni) içindi. Sonra recm âyeti tilâvetten kaldırıldı, ancak hükmü bâki kaldı.”1397 Bu rivâyetin “...yüzer değnek vurun” ibâresine kadar olan kısım Ebû Dâvud’a aittir, mütebakisini Rezîn ilâve etmiştir.
Ebû Hüreyre ve Zeyd İbnu Hâlid (r.a.) şunu anlattılar: “Rasûlullah’a (s.a.s.) muhsan olmayan câriye zinâ yaparsa ne gerekir? diye sorulmuştu, şöyle cevap verdi: “Câriye zinâ yaparsa ona celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın ve sonra onu (kıldan mamul âdi) bir ipe mukabil de olsa satın gitsin.”1398 Bir rivâyette: “(Efendisi) ona celde tatbik etsin, bir de ayıplamasın” denmiştir.
Ebû Abdirrahmân es-Sülemî (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali (r.a.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kölelerinize -ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- haddleri tatbik edin. Zîra, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir câriyesi zinâ yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. (Dövmek üzere) yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Rasûlullah’a arzettim. Bana: “İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma” dedi.”1399
Vâil İbn Hucr İbni Rebîa (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) sağlığında, namaz kılmak maksadıyla bir kadın evinden çıkmıştı. Yolda ona bir erkek rastladı. Kadına çullanıp ihtiyacını giderdi. Kadın bağırdı, adam ise sıvıştı gitti. (Çığlığı üzerine) kadına bir erkek uğramıştı. Ona başından geçeni anlatıp, bir adam bana böyle böyle yaptı dedi. Sonra, bir grup muhâcire rastladı, başından geçeni onlara da anlatıp: “Bir adam bana böyle yaptı!” dedi. Hep beraber yürüyüp, kadının kendisine tevcâvüz ettiği kimseyi yakalayıp kadına getirdiler. Kadın: “Evet bu odur?” dedi. Sonra adamı (zânî o zannedip) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına götürdüler. Rasûlullah adamın recmedilmesini emrettiği sırada, kadına (esas) tevcâvüz etmiş olan kimse kalkıp: “Ey Allah’ın Rasûlü, suçlu benim!” diye itirafta 1431; Ebû Dâvud, Hudûd 23, h. no: 4418; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/211
1394] 4/Nisâ, 15
1395] 4/Nisâ, 16
1396] 24/Nûr, 2
1397] Ebû Dâvud, Hudûd 23, h. no: 4413
1398] Buhârî, Büyû’ 66, 110; Müslim, Hudûd 30, h. no: 1703; Muvattâ, Hudûd 14, h. no: 826; Tirmizî, Hudûd 13, h. no: 1440; Ebû Dâvud, Hudûd 33, h. no: 4469, 4470, 4471
1399] Müslim, Hudûd 34, h. no: 1075; Tirmizî, Hudûd 13, h. no: 1441; Ebû Dâvud, Hudûd 34, h. no: 4473
FUHUŞ / ZİNÂ
- 329 -
bulundu. Rasûlullah (s.a.s.) kadına: “Git. Allah günahlarını affetti” dedi. Zan altında kalmış olan kimseye de güzel sözler söyleyip (gönlünü aldı). Mütecâavizin recmedilmesini emretti ve recmedildi. Sonra Rasûlullah şunu söyledi: “Bu adam öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, böyle bir tevbeyi Medine ahalisi yapsaydı kabul edilirdi.” Tirmizî, şu ziyâdede bulunmuştur: “Vâil (r.a.) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kadına mehir takdir edip etmediğini zikretmedi.”1400
İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer’e, zinâ yapmış olan deli bir kadın getirildi. (Recm edilip edilemeyeceği hususunda) halkla istişâre ederek recmedilmesine hükmetti. Kadına Hz. Ali (r.a.) uğradı. (Hazırlığı görünce): ‘Bunun hâli nedir?’ diye sordu. Kendisine: ‘Falanca kabileden deli bir kadındır, zinâ yapmıştır. Hz. Ömer (r.a.), recmedilmesine hükmetmiştir’ dediler. Hz. Ali (r.a.): ‘Kadını geri götürün!’ dedi, sonra Hz. Ömer’e uğrayıp: ‘Ey mü’minlerin emîri! Bilirsin ki, Rasûlullah (s.a.s.): “Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorumlu değildirler): Bülûğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, şifa buluncaya kadar bunamıştan.” Bu bîçâre kadın falanca kabilenin bunağıdır. Ona tevcâvüz eden, muhakkak ki aklî noksanlığı sırasında tecâvüz etmiştir’ dedi.”1401
Habib İbn Sâlim anlatıyor: “Abdurrahman İbn Huneyn denen bir adam karısının câriyesine temasta bulundu. Hâdise, Kûfe emîri Nu’man İbn Beşir’e (r.a.) götürüldü. “Ben, dedi, hakkınızda, Rasûlullah (s.a.s.)’ın hükmüyle hükmedeceğim: Eğer zevcen, câriyeyi sana helâl ederse, yüz değnek yiyeceksin, helâl etmezse recmedileceksin...” Sonra (tahkik etti) karısının câriyeyi adama helâl ettiğini görünce, emîr yüz değnek vurdu.”1402
Seleme İbn Muhabbak (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), hanımının câriyesine temas eden bir adam hakkında şöyle hükmetti: “Eğer, adam câriyeyi zorladı ise, câriye hürdür, adam, câriyenin efendisine (yani karısına) mislini borçlanmıştır, câriye rıza göstermişse, câriye adamın olur, câriyenin efendisine, onun bir mislini borçlanır.”1403
Berâ İbnu’l-Âzib (r.a.) anlatıyor: “Dayım Ebû Bürde İbn Niyâr -beraberinde bir bayrak olduğu halde- bana uğradı. Kendisine nereye gideceğini sordum. ‘Rasûlullah (s.a.s.), bana babasının hanımıyla evlenen bir adamın kellesini getirmemi (ve malına da el koymamı) emretti, ona gidiyorum’ diye cevap verdi.”1404
İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle emretti: “Kim, nikâhı haram olan bir akrabasına cinsî temasta bulunursa -veya şöyle demişti; kim haram yakını ile evlenirse- onu öldürün.”
Enes (r.a.) anlatıyor: Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)’ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’ye (r.a.): “Git boynunu vur!” diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde (yıkanıp) serinliyor buldu. “Çık dışarı!” diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali, adamın
1400] Tirmizî, Hudûd 22, h. no: 1452; Ebû Dâvud, Hudûd 7, h. no: 4379
1401] Ebû Dâvud, Hudûd 16, h. no: 4399, 4400, 4401, 4402
1402] Tirmizî, Hudûd 21, h. no: 1451; Ebû Dâvud, Hudûd 28, h. no: 4458, 4459; Nesâî, Nikâh 70, h. no: 6, 124; İbn Mâce, Hudûd 8, h. no: 2551
1403] Ebû Dâvud, Hudûd 28, h. no: 4460, 4461; Nesâî, Nikâh 70, h. no: 7, 124; İbn Mâce, Hudûd 8, h. no: 2553
1404] Tirmizî, Ahkâm 25, h. no: 1362; Ebû Dâvud, Hudûd 27, h. no: 4456, 4457; Nesâî, Nikâh 58, h. no: 6, 109-110; İbn Mâce, Hudûd 35, h. no: 2607
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mecbub (burulmuş) ve tenâsül organından mahrum olduğunu gördü. Artık ona dokunmayıp, durumu Hz. Peygamber (s.a.s.)’e haber verdi. Rasûlullah, onu, davranışı sebebiyle takdir etti.” Bir rivâyette şu ziyade gelmiştir: “Rasûlullah (s.a.s.): “Şâhit, gâibin görmediğini görür” buyurdu.”1405
Sehl İbn Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’a gelerek ismini de verdiği bir kadınla zinâ yaptığını itiraf etti. Rasûlullah (s.a.s.) kadına adam göndererek meseleyi sordurdu. Kadın, zinâ ettiğini inkâr etti. Bunun üzerine, adama hadd celdesi tatbik etti, kadına dokunmadı.”1406
İbn Abbâs (r. a.) anlatıyor: “Bekr İbnu Leys kabilesinden bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek, bir kadınla (itiraf ederek) dört kere zinâ yaptığını söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) ona yüz sopa vurulmasına hükmetti. Zîra adam bekârdı. Sonra, kadın aleyhine beyyine sordu. Kadın: “Ey Allah’ın Rasûlü! Vallahi yalan söylüyor” dedi. Bunun üzerine, Rasûlullah, adamı iftira (kazf) haddine yani seksen sopaya mahkûm etti.”1407
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.), Mâiz İbn Mâlik el-Eslemî (r.a.) gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazîhasını işledim, beni temizlemeni istiyorum’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) onu reddetti (geri çevirip meselenin üzerine gitmedi). Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben zinâ fazîhasını irtikâp ettim!’ diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Rasûlullah (s.a.s.) adamın kavmine birisini yollayarak: “Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı?” diye tahkik ettirdi. Ancak hep beraber: ‘Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl (ve ferâset) sahibi biliyoruz’ dediler. Mâiz üçüncü sefer mürâcaatta bulundu. Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler. Adam dördüncü sefer mürâcaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı. Râvi der ki: Gâmidiye adında bir kadın da gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben zinâ fazîhasını işledim. Beni temizle!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.), onu da geri çevirdi. Ertesi gün gelen kadın: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah’a kasem olsun ben hâmileyim de!’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel” dedi. Kadın gitti, çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi. ‘İşte çocuk, doğurdum!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!” buyurdu. Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı. ‘Ey Allah’ın Rasûlü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) çocuğu alıp müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu Velîd (r.a.) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Rasûlullah (s.a.s.) Hâlid’in kadına küfrettiğini işitince: “Ey Hâlid ağır ol!” dedi ve ilâve etti: “Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şâyet alışverişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine
1405] Müslim, Tevbe 59, h. no: 2771
1406] Ebû Dâvud, Hudûd 31, h. no: 4466
1407] Ebû Dâvud, Hudûd 31, h. no: 4467
FUHUŞ / ZİNÂ
- 331 -
yeterdi!” Sonra Rasûlullah (tekfin) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi.”1408
Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) zinâ yapmış olan bir kimse için celde ile had tatbik edilmesini emretti. Sonra, onun muhsan olduğu bildirildi. Bu sefer recmedilmesini emretti ve recmedildi.”1409
İmrân İbnu’l-Husayn (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) Cüheyneli, zinâdan hâmile kalmış bir kadın geldi ve: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben bir hadd cürmü işledim, cezâsını bana tatbik et” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da kadının velîsini çağırıp: “Buna iyi muâmelede bulunun. Çocuğu doğurunca kadını bana getirin!” buyurdu. Velîsi öyle yaptı. (Doğumdan sonra gelince) Rasûlullah kadının elbisesini üzerine bağlamalarını emretti. Sonra taşlamalarını söyledi ve taşlandı. Üzerine cenâze namazı kıldırdı. (Bunu gören) Hz. Ömer: “Bu zâniye kadına namaz mı kıldırıyorsun?” dedi. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz: “Bu öyle bir tevbe yaptı ki, onun tevbesi Medine ahalisinden yetmiş kişiye taksim edilseydi onların hepsini rahmete bandırırdı. Sen Allah için canını vermekten daha efdâl bir amel biliyor musun?” diye cevap verdi.”1410
Ebû Hüreyre ve Zeyd İbn Hâlid el-Cühenî (r. anhumâ) anlatıyor: “Bir bedevî, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, Allah aşkına, hakkımda Allah’ın kitabıyla hükmet!’ diye yemin verdi. Bundan daha fakih olan bir diğeri de: ‘Evet aramızda Kitabullah’la hükmet, bana da izin ver!’ talebinde bulundu. Rasûlullah (s.a.s.): “Merâmını söyle! (seni dinliyorum)” dedi. Adam: ‘Oğlum bunun yanında işçi idi. Karısıyla zinâ yaptı. Bana, ‘Oğlun için recm gerekir’ dediler. Ben de hemen oğlum nâmına yüz koyunla bir câriyeyi fidye verdim. Sonra bir de ilim adamlarına sordum. Bana: ‘Oğluna yüz değnek ve bir yıl sürgün cezâsı gerekir; bu adamın karısına da recm cezâsı icap eder’ dediler’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemin olsun, ikinizin arasını Kitabullah’a uygun şekilde hükme bağlayacağım: Câriye ve koyunlar sana geri verilecek. Oğluna yüz sopa ve bir yıl sürgün tatbik edilecek” buyurdu. Sonra, Eslemli bir adama seslendi: “Ey Üneys! Bu zâtın hanımına git, eğer zinâyı itiraf ederse onu recmet gel!” Üneys, kadına vardı. O suçunu itiraf etti. Rasûlulluh (s.a.s.) emretti, kadın recmedildi.”1411
İmam Mâlik diyor ki: “Bana ulaştığına göre, Hz. Osman (r.a.)’a evliliğinin altıncı ayında doğum yapan bir kadın getirildi. Derhal recmedilmesini emretti. Ancak Hz. Ali (r.a.): “Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de: “(İnsanın anne karnında) taşınma ve sütten kesilmesi (müddeti) otuz aydır...”1412 buyuruyor. Yine, bir başka âyette de: “Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir...”1413 buyurmaktadır. Bu durumda hâmilelik müddeti altı aydır.” Bu açıklama üzerine Hz.Osman (r.a.) kadının geri gönderilmesini emretmişti, ancak kadın
1408] Müslim, Hudûd 22, h. no: 1695; Ebû Dâvud, Hudûd 24, 25, h. no: 4434, 4441
1409] Ebû Dâvud, Hudûd 24, h. no: 4438, 4439
1410] Müslim, Hudûd 24, h. no: 1696; Tirmizî, Hudûd 9, h. no: 1435; Ebû Dâvud, Hudûd 25, h. no: 4440, 4441; Nesâî, Cenâiz 64, h. no: 4, 63
1411] Buhârî, Muhâribîn 30, 32, 34, 38, 46, Vekâlet 13, Şehâdât 8, Sulh 5, Şurût 9, Eymân 3, Ahkâm 39, Haberu'l-Vâhid 1, İ'tisâm 2; Müslim, Hudûd, 25, h. no: 1697, 1698; Muvattâ, Hudûd 6, h. no: 2, 822; Tirmizî, Hudûd 8, h. no: 1433; Ebû Dâvud, Hudûd 25, h. no: 445; Nesâî, Kudât 21, h. no: 8, 240, 241; İbn Mâce, Hudûd 7, h. no: 2549
1412] Ahkâf 15
1413] 2/Bakara, 233
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
recmedilmiş bulundu.”1414
Ebû İshâk eş-Şeybânî (rahimehullah) anlatıyor: “İbn Ebî Evfâ’ya (r.a.): “Rasûlullah (s.a.s.) hiç recm tatbik etti mi?” diye sordum. Bana: “Evet!” cevabını verdi. Ben tekrar: “Nûr sûresinin nüzûlünden önce mi, sonra mı?” diye sordum. “Bilmiyorum!” dedi.”1415
Şa’bî anlatıyor: “Hz. Ali (r.a.), kadını recmettiği zaman onu perşembe günü dövdü, cuma günü de recmetti. Ve şunu söyledi: “Ona Kitabullah (ın hükmü) ile celde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünneti ile de recm tatbik ettim.”1416
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Yahûdilerden bir kadınla bir erkek zinâ yaptılar. Birbirlerine: ‘Bizi şu peygambere götürün. Çünkü bir kısım hafifletmeler getiren bir peygamberdir. Bize recm dışında fetvâlar verirse kabul eder, Allah indinde O’nun hükmünü kendimize delil kılarız ve: ‘Peygamberlerinden bir peygamberin bize verdiği fetvâlar(la amel ettik, hevâmıza uymadık) deriz’ dediler. Mescidde ashâbıyla birlikte oturmakta olan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelerek: ‘Ey Ebû’l-Kasım, zinâ yapan kadın ve erkek hakkında kanaatin nedir?’ dediler. O, onlara tek kelime söylemeden Beyt-i Midrâslarına geldi. Kapıda durarak: “Hz. Mûsâ (a.s.)’ya Kitabı indiren Allah aşkına söyleyin, muhsan olan birisi zinâ yapacak olursa bunun Tevrat’taki hükmü nedir?” diye sordu. “Yüzü siyaha boyanır, eşek üzerine ters bindirilir ve dayak atılır.” -Hadiste geçen tecbiye: Zânileri, enseleri birbirine bakacak şekilde bir eşeğe bindirilip, bu halde sokaklarda dolaştırılmasıdır- Râvi devamla der ki: “Yahudilerden bir genç (bu cevaba katılmayıp) susmuştu. Rasûlullah (s.a.s.) onun suskunluğunu görünce sualinde ısrar etti. Bunun üzerine genç: “MÂdemki sen bize Allah’ın adına yemin veriyorsun (gerçeği söyleyeceğim): “Biz Tevrat’ta recm emrini görüyoruz” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ın emrini hafifletmenizin başlangıcı nasıl oldu?” diye sordu. (Genç) şu cevabı verdi: ‘Krallarımızdan birinin bir yakın akrabası zinâ yaptı. Kralımız, recmi ona tatbik etmedi. Sonra halka mensup bir âileden bir erkek zinâ yaptı. Bunu recmetmek istedi. Ancak adamın kavmi buna mâni olup: ‘Sen yakınını getirip recmetmedikçe biz de adamımızın recmedilmesine müsâade etmeyeceğiz!’ dediler. Bunun üzerine, aralarında şimdiki cezâyı vermek üzere anlaşıp sulh yaptılar.’ (Bu açıklama üzerine) Rasûlullah (s.a.s.): “Ben Tevrat’taki âyetle hükmediyorum!” dedi ve onların recmedilmelerini emretti ve recmedildiler. Zührî (rahimehullah) der ki: “Bana ulaştığına göre şu âyet bunlar hakkında nâzil olmuştur: “Şüphesiz ki Tevrat’ı Biz indirdik. Ki onda bir hidâyet, bir nur vardır. Kendisini (Allah’a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri yahudilere ait (dâvâlarda) onunla hükmederlerdi...”1417 Rasûlullah (s.a.s.) onlardan biri idi.”1418
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Yahûdiler, Rasûlullah (s.a.s.)’a gelip, kendilerinden bir erkekle kadının zinâ yaptığını söylediler. Rasûlullah (s.a.s.) onlara: “Recm hakkında Tevrat’ta ne buluyorsunuz?” diye sordu. Onlar: ‘Teşhir edip rezil ederiz ve dayak atarız’ dediler. Abdullah İbn Selâm (r.a.): ‘Yalan söylüyorsunuz. Zinânın Tevrat’taki cezâsı recmdir’ dedi. Hemen Tevrat’ı getirip açtılar. İçlerinden (Abdullah
1414] Muvattâ, Hudûd 11, h. no: 2, 825
1415] Buhârî, Hudûd, 21, 37; Müslim, Hudûd 29, h. no: 1702
1416] Buhârî, Hudûd 21
1417] 5/Mâide, 44
1418] Ebû Dâvud, Hudûd 26, h. no: 4450, 4451
FUHUŞ / ZİNÂ
- 333 -
İbnu Surya adında) biri elini recm âyetinin üzerine koydu. Sonra, âyetten önceki kısımlardan okumaya başlayıp (kapadığı kısmı atlayarak arka kısmını okumaya devam etti. Abdullah İbn Selâm (r.a.) müdâhale edip: ‘Kaldır elini!’ dedi. Adam elini çekti, tam orada recm âyeti mevcut idi. Bunun üzerine: ‘Ey Muhammed, Abdullah doğru söyledi. Tevrat’ta recm âyeti mevcuttur!’ dediler. Rasûlullah (s.a.s.) derhal o iki zâninin recmedilmesini emretti ve recmedildiler.” İbn Ömer (r.a.) der ki: “Erkeğin, atılan taşlara karşı korumak için, kadının üzerine eğildiğini gördüm.”1419
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Kimin Lût kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef’ûlü de öldürün.”1420 Tirmizî, Ebû Hüreyre’nin de böyle bir rivâyette bulunduğunu belirtir. Ebû Dâvud’da İbn Abbâs’tan (r.a.) yapılan bir rivâyette: “Livâta yaparken yakalanan bekâr (yani muhsan olmayan kişi) de recmedilir” denmiştir.
Livâta, Lût kavminin içine düştüğü cinsî sapıklıktır; homoseksüalite de denir. Bu, erkeğin erkekle, kadının kadınla cinsî temasta bulunmasıdır. Dinimiz bu işi zinâdan da çirkin bir ahlâksızlık kabul etmiş, şiddetle yasaklamıştır. Hadis, sadece fâili yani, erkeğe temas eden erkeği değil, mef’ûlü de yani kendisine cinsî temas yaptırtan erkeği de mahkûm etmekte, ikisinin de öldürülmesini emretmektedir.
Kur’ân-ı Kerim Lût kavminin helâk oluşunun sebebini bu ahlâksızlığa bağlar. Şu halde, bu küçümsenecek bir sosyal bozukluk değil, insanlığın ciddi bir meselesidir. Kur’ân her asra hitab ettiğine göre, onda yer eden meseleler asıl itibarıyla geçmişi anlatsa bile, hal ve istikbâle de parmak basmaktan uzak değildir. Öyle ise livata her zaman için insanlığın karşılaşabileceği bir ahlâkî çöküş, içtimâî bir musîbet kaynağıdır. Günümüzde ortaya çıkan ve tıbbî yollarla tedavisi ve önlenmesi henüz imkân dâhiline girmemiş bulunan AİDS âfetinin de livatanın yaygın olduğu çevrelerde çıkmış olması ve yayılma sebebinin de esas itibarıyla livata ve zinâ olması, üzerinde durulması gereken bir husustur. Dinimizin cinsî hayâtın disipline edilmesi hususunda gösterdiği hassâsiyetin hikmeti şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır. Haram yollardan cinsî tatmin arayanlara karşı İslâm’ın koyduğu müeyyideleri fazla sert ve hatta gayr-i medenî bulanlar, AIDS vak’asının, cinsî sapıklar yüzünden bütün insanlığı ve medeniyeti tehdit eder bir hal alışı karşısında insafa gelmeli, hakkı teslim etmeli değil midir!?
Livâta yapanlara tatbik edilecek hadd hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür: Şâfiî’nin iki görüşünden daha zâhir olanına göre -ki Ebû Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüştedir- fâilin haddi, zinâ haddidir. Yani muhsan ise recmedilir, muhsan değilse yüz sopa vurulur. Mef’ûle ise Şâfiî’ye göre, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa, kadın da olsa, erkek de olsa yüz sopa ve bir yıl sürgün cezâsı verilir. İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel başta, diğer bir kısım âlimlere göre, livata yapanın cezâsı recmedilmektir, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa fark etmez.
İmam Şâfiî’nin ikinci bir görüşü, sadedinde olduğumuz hadisin zâhirine uygun olarak fâilin de mef’ûlün de öldürülmesidir. Öldürülüş tarzı hususunda: “O
1419] Buhârî, Hudûd 37, 24, Cenâiz 61, Menâkıb 26, Tefsir, Âl-i İmran 6, İ'tisâm 16, Tevhid 51; Müslim, Hudûd 26, h. no: 1699; Muvattâ, Hudûd 1, h. no: 2, 819; Tirmizî, Hudûd 10; Ebû Dâvud, Hudûd 26, h. no: 4446, 4449
1420] Tirmizî, Hudûd 24, h. no: 1456; Ebû Dâvud, Hudûd 29, h. no: 4462, 4463
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pis işi yaptıkları ev tepelerine yıkılır” diyenler olmuştur. “Uçurumdan atılarak öldürülür” diyenler de olmuştur. Ebû Hanife: “Bunlar azarlanır, levm edilir fakat hadd uygulanmaz” demiştir. Münzirî’nin et-Terğîb ve’t-Terhîb’de yazdığına göre, halifelerden dört tanesi livata yapanı yakmıştır: Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, Abdullah İbnu’z-Zübeyr ve Hişâm İbn Abdilmelik.
İbn Ebî’d-Dünya ve Beyhakî’nin rivâyetlerine göre, Hâlid İbnu’l-Velîd, Hz. Ebû Bekir’e yazar ki, bir Arap karyesinde kadın gibi nikâhlanan bir erkeğe rastlamıştır. Hz. Ebû Bekir, bu haber üzerine Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbını toplayıp ne yapmak gerektiği hususunda fikirlerini alır. Hz. Ali (r.a.): “Bu günahı tarihte tek bir ümmet işlemiştir. Bildiğiniz gibi Allah da o kavmi helâk etmiştir, ben bu adamın yakılmasını uygun görüyorum” der. Bunun üzerine bütün ashâbın re’yi onun yakılması hususunda icmâ etti. Hz. Ebû Bekir de (Halid İbn Velîd’e yazarak) adamın yakılmasını emretti.” Yine, İbn Abbâs (r.a.)’ın rivâyetine göre, Hz. Ali, livâta yapan çifti yaktırmıştır. Hz. Ebû Bekir (r.a.), üzerlerine bir duvarı yıktırmıştır.”1421
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Lût kavminin iğrenç fiilini işleyen kimse mel’ûndur.”1422
Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim için en ziyâde korktuğum şey Lût kavminin amelidir” buyurdular.”1423
“Kadına dübüründen temas eden mel’undur.”1424
Bu hadis, kadınlara arka uzvundan temas etmenin haram olduğuna delâlet eder. Esâsen Kur’ân-ı Kerim, “Kadınlarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza (ön tarafa) nasıl isterseniz öyle varın!”1425 meâlindeki âyeti ile ekine elverişli cinsî uzva teması irşad etmiştir. Birçok hadiste Rasûlullah açık bir ifâde ile arka uzuvdan teması şiddetle yasaklamıştır. Tirmizî hadisi de şöyledir: “Hayızlı kadına arka uzvundan temas eden, kâhine giden, Muhammed’e ineni inkâr etmiştir.”
“Allah Teâlâ, erkeğe temas eden veya kadınlara arka uzvundan temas eden erkeğe (kıyâmet günü rahmet nazarıyla) bakmaz.”1426
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün” buyurdu.” İbn Abbâs’a: “Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “(Bu hususta Rasûlullah’tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifâde edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muâmele yapılmıştır.”1427 Ebû Dâvud ve Tirmizî’de şu rivâyet de gelmiştir: “Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir.”
Şârihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta’zir cezâsına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis bu büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzûda İbn Abbâs (r.a.)’ın şu sözünü esas almıştır: “Hayvana temas edene hadd yoktur.”
1421] Rezîn ilâvesidir
1422] Rezin ilâvesidir -Münzir'de kaydedilen uzunca bir hadisin parçasıdır-
1423] Tirmizî, Hudûd 24, h. no: 1457; İbn Mâce, Hudûd 12, h. no: 2563
1424] Ebû Dâvud, Nikâh 46, h. no: 2162
1425] 2/Bakara, 223
1426] Tirmizî, Radâ 12, h. no: 1165
1427] Ebû Dâvud, Hudûd 30, h. no: 4464; Tirmizî, Hudûd 23, h. no: 1454
FUHUŞ / ZİNÂ
- 335 -
Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, “Bu kabih/çirkin bir ameldir, kabihi takbih edin” diye cevap vermiştir.
“Bir insan diğer bir insana: ‘Ey Yahudi!’ diye hitab edecek olursa ona yirmi sopa vurun. ‘Ey muhannes (kadınlaşmış, homoseksüel)!’ diyecek olursa yine o kadar cezâ verin. Nikâhı haram olan birine, bunu bilerek muvakaa (aşk-ı memnû) yaparsa öldürün.” 1428
Ümmü Seleme (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) yanımda idi. Evde bir muhannes vardı. Bu muhannes, Ümmü Seleme’nin kardeşi Abdullah İbn Ebî Ümeyye’ye: “Ey Abdullah, şâyet yarın Allah Tâif’in fethini müyesser kılarsa, ben sana Gaylân’ın kızını göstereceğim. Çünkü o, gelirken dört, giderken sekizdir” der. Bu söz üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Böyleleri bir daha yanınıza girmesin!” buyurdu. Bu sözüyle muhannesleri kasdetmişti. Bundan sonra onu, (evlerine girmekten) men ettiler.”1429
Açıklama: Muhannes kadınlaşmış erkek demektir. Ahlâkında, davranışlarında, konuşma tarzında ve bütün davranışlarında kadına benzeyen kimsedir. Bu hal, bazen yaratılıştandır. Böyleleri levm edilmezler; ancak kendilerini buna zorlayan (isteğiyle kadın gibi tavırlar takınan) kişilere de rastlanır. İşte bu mezmumdur ve müdâhale edilmesi gerekir. Sesi ve bazı halleriyle yaratılıştan kadına benzeyenlere hünsâ denir. Zikri geçen zâtı Rasûlullah’ın hünsâ bilmesi, ilk gördüğünde yasaklamayışının sebebini izah eder. Bâzı rivâyetler, herkesçe onun cimâya ihtiyaç duymayan biri olduğunun bilindiğini belirtir.
Peygamberimiz Medine’den bazı muhannesleri sürmüştür. Ebû Dâvud’da, ellerini ve ayaklarını kınalayan bir muhannesin Medine’den iki gece uzaklıktaki Nakî adlı mevkiye sürüldüğü belirtilir. Öldürülmesini teklif edenlere Rasûlullah, “Ben musallî olanları öldürmekten nehyolundum” cevabını verir. Bu sürülen kimsenin Hit adını taşıdığı belirtilir. Hind diyen de olmuştur, başka isimler de var. Sürüldüğü yerin adı da farklıdır. Bundan, birden fazla kimsenin sürüldüğü hükmüne varılabilir. Nitekim Âmirî, bunların dört kişi olduğunu kaydeder.
Rasûlullah birçok hadislerinde erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesini yasaklamıştır. Bir hadisleri şöyledir: “Allah’ın yaratışından nefret ederek kadınlara benzeyenlere Allah’ın öfkesi şiddetlidir.” Bir başka hadis de şöyledir: “Kadınlardan kendisini erkeklere benzetenlerle, erkeklerden kendilerini kadınları benzetenlere Allah lânet etsin!”
Rasûlullah’ın Hît’i sürgün edişinde başlıca üç sebep gösterilmiştir. Kadınlara ihtiyaç duyan biri olduğu halde bunu gizleyerek, kendinin herkesçe kadınlara ihtiyacı olmayan biri bilinmesine sebep olması. Kadınların güzelliklerini ve avret yerlerini erkeklere alenî şekilde anlatmasıdır. Bu, dinimizin yasakladığı bir edebsizliktir. Kadının erkeğini, erkeğin hanımını tasvir etmesi memnûdur. Bir rivâyette Hît, vasfettiği kız hakkında daha müstehcen tâbirler kullanmıştır: “Ağzı papatya çiçeği gibi, oturduğu zaman iki olur, konuşursa renk saçar gibi...” Kadınların en mahrem yerlerine muttalî olmuştur, bunları başka kadınlar bile kolay kolay öğrenmez. İşte bu sebeplerle Rasûlullah (s.a.s.) bunu sürmüştür.
1428] Tirmizî, Hudûd 28, h. no: 1462
1429] Buhârî, Meğâzî 56, Nikâh 113, Libâs 62; Müslim, Selâm 32, h. no: 2180; Muvattâ, Vasiyyet 5, h. no: 2, 767; Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4929
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Mâruz kaldığım iftirâdan beni temize çıkaran vahiy indiği zaman, Rasûlullah (s.a.s.) minbere çıkıp, durumu hatırlattı ve ilgili âyeti1430 tilâvet buyurdu. Minberden inince iki erkek ve bir kadına kazf haddi vurulmasını emretti. Ve derhal icrâ edildi. Burada hadd icrâ edilen şahıslar Hassân İbn Sâbit, Mistah İbnu Üsâse ve Hamnâ Bintu Cahş idi.”1431
Ebû’z-Zinâd (r.a.) anlatıyor: “Ömer İbn Abdilaziz (r.a.) iftira sebebiyle bir köleye seksen sopa vurdu. Ebû’z-Zinâd der ki: “Bu hüküm hakkında, Abdullah İbn Âmir İbni Rebîa’ya sordum. Bana şu cevabı verdi: “Ben, Osman İbn Affân ve arkadan gelen diğer halifelerin zamanlarına yetiştim, hiç birisinin iftira sebebiyle köleye kırktan fazla vurduğunu görmedim!”1432
Hz. Berâ (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına yüzü kömürle karartılmış ve dayak atılmış bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) Yahûdileri çağırarak: “Kitabınızda zinâ haddini (cezâsını) böyle mi buluyorsunuz?” diye sordu. “Evet” dediler. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) onların âlimlerinden birini çağırdı ve “Mûsâ’ya, Tevrat’ı indiren Allah aşkına soruyorum, zinâ edenin haddini kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?” dedi. Âlim: “Hayır! Eğer bana böyle yemin vererek sormasa idin sana haber vermezdim. Kitapta recm buluyoruz. Fakat zinâ vak’aları eşrafımız arasında çoğaldı. Artık şerefli birini bu suçla yakalarsak onu bırakır olduk. Ancak bîçare birisini yakalarsak ona haddi tatbik ediyoruz. Kendi aramızda şöyle dedik: ‘Gelin aramızda öyle bir cezâ şeklinde anlaşalım ki o, eşraftan olsun, halktan olsun herkese tatbik edilsin.’ Sonunda recm yerine suratın kömürle boyanıp dayak atılmasında ittifak ettik.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Allahım, onların öldürdüğü emr-i şerifini ilk ihya edip dirilten ben olayım” dedi ve had cezâsının tatbikini emretti, zâni hemen recmedildi. Bunun üzerine şu âyet indi: “Ey Peygamber! Kalbleri inanmışken ağızlarıyla “inandık” diyenler yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkâra koşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de “Böyle bir (fetva) size verilirse alını verilmezse kaçının” derler...”1433 Az sonra Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: “Allah’ın idirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir...”; “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar zâlimlerdir...”; “...Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsıklardır!”1434
Bu âyetlerin hepsi kâfirler hakkında nâzil olmuştur.”1435
Ebû Dâvud’un İbnu Abbas’tan (r.a.) kaydettiği bir başka rivâyette şöyle demiştir: “Bu üç âyet hâssaten Kureyza ve en-Nâdir Yahûdileri hakkında nâzil oldu.”1436
“Allah kıskançtır, mü’min de kıskançtır. Allah’ın kıskanması, mü’minin Allah’ın haram ettiği şeyi yapmasıdır.”1437
Kıskançlık diye tercüme edilen kelime gayret’tir. Dilimizde gayret kelimesi
1430] 24/Nûr, 11-23
1431] Ebû Dâvud, Hudûd 35, h. no: 4474, 4475
1432] Muvattâ, Hudûd 17, h. no: 2, 828
1433] 5/Mâde, 41
1434] 5/Mâide, 44, 45, 47
1435] Müslim, Hudûd: 28, h. no: 1700; Ebû Dâvud, Hudûd: 26, h. no: 4448; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/444-445
1436] Ebû Dâvud, Diyât 2, h. no: 356
1437] Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36, h. no: 2761; Tirmizî, Radâ 14, h. no: 1168
FUHUŞ / ZİNÂ
- 337 -
kıskançlık mânâsına kullanılmaz. Çaba veya cehd mânâsındadır. Kadı İyaz, kıskançlık mânâsına olan gayret’in, kelime olarak teğayyürü’lkalb’den inşikak ettiğini söyler. Şöyle der: “Bu kendine mahsus olan şeyde müşâreke (ortaklık) sebebiyle öfkenin kabarması, kalbin teğayyürüdür.” Bu hal, en ziyade karıkoca arasında olur. Söylediğimiz bu husus insanlar hakkındaki kıskançlığı açıklar.
Allah’a nisbet edilen kıskançlığa gelince: Bu hususta Hattâbî derki: “Allah hakkında kıskançlığın ne olduğunu en iyi açıklayan şey Ebû Hureyre hadisidir.” Hattabî burada, sadedinde olduğumuz hadisi kasteder. Çünkü orada; “Allah’ın kıskanması, mü’minin Allah’ın haram ettiği şeyi yapmasıdır” denir. İyaz der ki: “Allah hakkında gayret’in, onu yapanın hâlini değiştirdiğine işaret olması da muhtemeldir. Dendi ki, asıl itibarıyla gayret, hamiyet ve izzeti nefisdir. Bu tarif, “gayret”i tegayyürün gerektirdiği şeyle tefsir etmektir, böylece gadaba râci olur. Cenâb-ı Hak, Kitabında gadab ve rıza’yı kendi nefsine nisbet etmiştir.” İbnu Arabî der ki: “Tegayyürün Allah hakkında muhal olduğu kat’î delille sâbittir. Öyleyse lâzımı ile tevili gerekir. Onun lâzımı ise vâid’dir ve fâile cezâ verilmesidir.” Aynî, “Allah’ın gayretini (kıskanmasını), fevâhişten (çirkin fiillerden) yasaklaması ve onları haram kılması ve onlardan menetmesi” diye tarif eder ve şöyle açıklar: “Çünkü gayyur (kıskanç), kıskandığı şeyden başkasını zecr eden (yasaklayan kimsedir). Bu hususu, Rasûlulah’ın (s.a.s.) Allah kıskanç olduğu için fevâhişi haram etti “hadisi açıklamıştır. Yani haram etti demek, işlenmesini yasak etti demektir. Yine Aleyhissalâtu vesselâm buyurmuştur ki: “Allah’ın kıskanması, mü’minin Allah’ın haram kıldığı şeyi yapmamasıdır.”
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ı (s.a.s.) işittim, şöyle diyordu: “Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevâhişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Medihten Allah kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini medhetmiştir.”1438
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Sa’d İbnu Ubâde (r.a.) dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben zevcemle birlikte bir adam yakalasam, dört şâhit getirinceye kadar ona mühlet mi tanıyacağım?” Peygamberimiz “Evet!” buyurdu. Sa’d: “Asla dedi, seni hakla gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şâhit aramazdan önce kılıcımı indiririm.” Rasûlullah (s.a.s.): “Şu efendinizin söylediğine bakın! Evet, (biliyoruz ki) o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan da kıskancım, Allah da benden kıskanç.”1439
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve: “Kıskandın mı yoksa?” dedi. Ben de: “Evet! Benim gibi biri Senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?” dedim. Aleyhissalâtu vesselâm: “Sana yine şeytanın gelmiş olmalı” dedi. Ben: “Benimle şeytan mı var?” dedim. “Şeytanı olmayan kimse yoktur” dedi. “Seninle de var mı?” dedim. “Evet, ancak ona karşı Allah bana yardımcı oldu da (o bana) teslim oldu!” buyurdu.”1440
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) erkeklerden kadınlaşanlara,
1438] Buhârî, Nikâh 107, Tefsir, En'âm 7, Tefsir A'râf 1, Tevhid 15; Müslim, Tevbe 33, h. no: 2760; Tirmizî, Deavât 97, h. no: 3520
1439] Müslim, Li'an 16, h. no: 1498; Muvattâ, Akdiye 17, h. no: 2, 737, Hudûd 7, h. no: 2, 823; Ebû Dâvud, Diyât 12, h. no: 4532
1440] Müslim, Münafikun 70, h. no: 2815; Nesâî, İşretü'n-Nisâ 4, 7, 72
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti ve: “Onları evlerinizden çıkarın!” şeklinde ferman buyurdu.”1441
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kadınlarından biriyle beraber idi. Yanından bir adam geçti. Rasûlullah adamı çağırarak: “Bu benim zevcemdir!” dedi. Adam: “Ey Alah’ın Rasûlü! Ben herkesten şüphe etsem de sizden şüphe etmem!” deyince, Allah’ın Elçisi: “Şeytan insana kanın nüfuz ettiği gibi nüfuz eder!” buyurdular.”1442
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ömer (r.a.), el-Câbiye’de bize hitaben: “Ey insanlar, dedi. Ben, (şu hutbeyi okumak üzere) aranızda kalkıyorum, tıpkı, Rasûlullah (s.a.s.)’ın da bizim aramızda kalktığı gibi. (O kalkıp) şöyle demişti: “Size Ashâbımı, sonra da onların peşinden gelecekleri (sonra da bunların peşinden gelecekleri) tavsiye ediyorum. Daha sonra (gelenler arasında) yalan, öylesine yayılacak ki, kişi, kendisinden yemin talep edilmediği halde yemin edecek, şâhitliği istenmediği halde şehâdette bulunacak. Haberiniz olsun, bir erkek bir kadınla baş başa kaldı mı onların üçüncüsü mutlaka şeytandır. Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü’mindir.”1443
Ebû Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) köpeğin semenini, fâhişenin mehrini (zinâ karşılığında alınan ücreti) ve kâhinin ücretini yasakladı.”1444
Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kan mukabilinde alınan semenden, köpek semeninden, fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, fâiz yiyeni, fâiz yedireni ve musavvirleri lânetledi.”1445
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Allah’ın had cezâlarından birinin yerine getirilmesi Allah’ın beldelerinde kırk gece yağan yağmurdan daha hayırlıdır.”
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kur’an’dan tek bir âyeti inkâr edenin boynunu vurmak helâl olur. Kim lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh ve enne Muhammeden abduhu ve Rasûluhu (Allah birdir, ortağı yoktur, Muhammed onun kulu ve elçisidir)” derse hiç kimsenin ona dokunma yetkisi yoktur. Ancak, bir hadd suçu işlerse, ona cezâsı verilir.”
Ubâde İbnu’s-Sâmit (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Siz Allah’ın had cezâlarını (akrabalık ve diğer hususlarda size) yakın olan hakkında da uzak olan hakkında da tatbik edin. Allah’ın hükmünü uygulamaktan sizi hiçbir ayıplayıcının ayıplaması alıkoymasın.”
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Hadd cezâsını defedebildiğiniz müddetçe defedin (suçun sübutunu zedeleyen delilleri esas alarak uygulamaktan kaçının).”
1441] Buhârî, Libas 62, Hudûd 33; Ebû Dâvud, Edeb 61, h. no: 4930; Tirmizî, Edeb 34, h. no: 2785, 2786
1442] Müslim, Selâm: 23, h. no: 2174
1443] İbn Mâce, Ahkâm 27, h. no: 2363; Tirmizî, Fiten 7, h. no: 2166
1444] Buharî, Büyû' 113, İcâre 20, Talâk 51, Tıb 46; Müslim, Müsâkât 39, h. no: 1567; Muvattâ, Büyû' 68, h. no: 2, 656; Tirmizî, Büyû' 46, h. no: 1276; Nesâî, Büyû 91, h. no: 7, 309; Ebû Dâvud, Büyû' 68, h. no: 4381
1445] Buhârî, Büyû' 113, 25, Talâk, Libas 86, 96; Ebû Dâvud, Büyû' 65, h. no: 3483
FUHUŞ / ZİNÂ
- 339 -
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kim müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Kıyâmet günü Allah da onun ayıbını örter. Kim de müslüman kardeşinin ayıbını açarsa Allah da onun ayıbını açıp evinin içinde bile rezil eder.”
Mes’ud İbnu’l-Esved (r.a.) anlatıyor: “(Fâtıma isimli) kadın, Rasûlullah’ın (s.a.s.) evinden kadifeyi çalınca biz bunu büyük bir hâdise olarak değerlendirdik. Kadın Kureyş’ten (tanınmış) birisiydi. Lehinde konuşmak üzere Rasûlullah’a geldik: “Biz onun cezâsına mukabil kırk okiyyelik fidye verelim” dedik. Rasûlullah: “Cezâsını çekerek temizlenmesi onun için daha hayırlıdır” buyurdular. Biz Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözündeki yumuşaklığı görünce, Üsâme’ye geldik ve: “Git, kadın lehine Rasûlullah’a konuş (da eli kesilmesin)” dedik. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu hali görünce (sertleşti ve) hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı, şöyle söyledi: “Aziz ve celil olan Allah’ın cariyelerinden bir cariyeye terettüp eden Allah’ın haddlerinden birini (tatbik etmemem için) üzerimde niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun! Eğer o kadının tenezzül ettiği şeye (hırsızlığa) Muhammed’in kızı Fâtıma tenezzül etseydi Muhammed (hiç çekinmeden) onun elini mutlaka keserdi.”
İbn Abbâs (r.a.): “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Zinâ suçu sebebiyle) herhangi birini şâhitsiz olarak recmetseydim, falan kadını recmederdim. Çünkü onun konuşmasından, vaziyetinden ve yanına girip çıkanlardan dolayı ciddi bir şüphe hâsıl olmuştur.”
Said İbn Sa’d İbn Ubâde (r.a.) anlatıyor: “Evlerimiz arasında vücut yapısı noksan ve zayıf bir adam vardı. (Bir gün) mahallenin cariyelerinden biriyle kötü vaziyette aniden yakalandı. Bunun üzerine (babam) Sa’d İbnu Ubâde durumunu Rasûlullah’a duyurdu. “Yüz sopa vurun!” diye emrettiler. Halk: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! O buna zayıftır, buna dayanamaz, yüz sopa vurursak ölür!’ dediler. Efendimiz: “Öyleyse, onun için yüz saçaklı bir hurma dalı alın ve ona o dal ile bir kere vurun!” buyurdular.”
Seleme İbnu’l-Muhabbık (r.a.) anlatıyor: “Haddlerle ilgili âyet nâzil olunca, kıskanç bir adam olan Ebû Sâbit, Sa’d İbnu Ubâde’ye: “Sen hanımınla bir adamı yakalasan ne yapacağını zannedersin?” denildi. “Kılıcımı her ikisine de vurur (gebertirim)! Dört tane şâhit getirmemi mi bekleyeceğim? O vakte kadar herif işini tamamlar ve gider bile veya “şöyle bir vak’â gördüm deyip de bana hadd vurmalarını ve ebediyen şâhitlikten de düşmemi mi göze alacağım?” diye cevap verdi. Ravi der ki: “Onun bu sözleri Rasûlullah’â haber verildi. Aleyhissalâtu vesselâm (önce): “Kılıç şâhid olarak yeterlidir” dedi ise de, sonra: “Hayır! Sarhoşun ve kıskancın bu işte birbirini takip etmelerinden korkarım!” buyurdular.”
“Kim, kendisini babasından başkasına nisbet ederse (yani onun oğlu olduğunu söylerse) veya Mevlasından başka birini Mevlâ (efendi) edinirse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun.”
“Kim (kendisine) babasından başkasını (baba diye) iddia ederse cennetin kokusunu hiç duymayacaktır. Hâlbuki onun kokusu beşyüz yıl uzaklıkta bulunup (hissedilir).
Eş’as İbnu Kays anlatıyor: “Kinde heyeti içerisinde Rasûlullah’a (s.a.s.) geldim. Heyet mensupları beni kendilerinden üstün görürlerdi. Bu sebeple: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden değil misiniz?’ dedim. “Biz, Benî Nadr İbni Kinânedeniz, anamızı iffetsizlikle itham etmeyiz ve babalarımıza olan nisbetimizi reddetmeyiz!” buyurdular. Râvi devamla der ki: “Eş’as İbnu Kays derdi ki: “Kureyşli birinin, Nadr İbn Kinâne’den
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğunu reddeden biri bana getirilse, ona mutlaka (iftira etti diye) hadd celdesi tatbik ederim.”
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Dini ve ahlâkı sizi memnun eden birisi kız talep ederse onu evlendirin. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve geniş bir fesâd çıkar.”1446
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Celde ile cezâlandırılmış zânî kimse ancak kendisi gibi biriyle evlenebilir.”1447
“Çocuk yatağa aittir. Zânî’ye de mahrûmiyet vardır.”1448
Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Utbe İbn Ebi Vakkas, kardeşi Sa’d’a: “Zem’a’nın câriyesinden doğan oğlan bendendir, onu sahiplen” diye vasiyet etmişti. Fetih yılında onu Sa’d yakalayıp: “Bu kardeşimin oğludur, kardeşim onu bana vasiyet etmişti!” dedi. Abd İbn Zem’a da: “O, benim kardeşimdir ve babamın cariyesinin oğludur, onun yatağında doğmuştur!” dedi. Problemin halli için Rasûlullah (s.a.s.)’a koştular. Sa’d (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu kardeşimin oğludur. Kardeşim onun hakkında bana vasiyette bulundu. Hele onun benzerliğine de bakın!” dedi. Abd: “O benim kardeşimdir ve babamın cariyesinin oğludur. Babamın yatağında doğdu!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.), ondaki benzerliğe baktı Utbe’ye açık bir benzerlik gördü. Sonra: “Bu sana aitir ey Abd İbnu Zem’a. Çocuk yatağa aittir, zânî için de mahrûmiyet vardır” buyurdu. Sonra da Sevde Bintu Zem’a’ya: “Bun(u kardeşin bilme, ihtiyat et, ona karşı) tesettür et!” emretti. Bu emri, onun Utbe’ye olan benzerliği sebebiyle vermişti. O, kadını Allah’a kavuşuncaya kadar göremedi. Sevde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) zevcesi idi.”1449
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Benim siyah bir çocuğum dünyaya geldi” dedi. Adam, ta’riz yoluyla çocuğu nefyetmeyi teklif ediyordu. Aleyhissalâtu vesselâm, onun nefyedilmesine ruhsat vermedi. “Senin bir deven var mı?” dedi. Adam: “Evet” deyince: “Bunların renkleri nasıldır?” diye sordu. Adam: “Kırmızı!” dedi. Rasûlullah tekrar sordu: “Bunlar arasında boz renkli var mı?” “Evet!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Peki bu nereden (geldi)?” dedi. Adam: “Belki bir damar çekmiştir” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm da: “Senin oğlun da bir damara çekmiştir!” buyurdular.”1450
Amr İbnu Şuayb, dedesinden rivâyet ederek anlatıyor: “Bir adam kalkarak: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Falan benim çocuğumdur. Câhiliyye devrinde ben annesiyle zinâ yapmıştım!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şu cevapta bulundu: “İslâm’da (neseb) iddiası yok. Câhiliyye işi bitti artık. Çocuk yatağa aittir, zânî’ye de mahrûmiyet vardır!”1451
“İslâm’da bir kimse asıl baba varken bir başkasının babası olduğunu söylerse ve bu
1446] Tirmizî, Nikâh 3, h. no: 1084
1447] Ebû Dâvud, Nikâh 5, h. no: 2052
1448] Buhârî, Hudûd 23, Ferâiz 18; Müslim, Radâ' 37, h. no: 1458; Tirmizî, Radâ' 8, h. no: 1157; Nesâî, Talâk 48, h. no: 6, 180
1449] Buhârî, Vesâyâ 4, Büyû' 3, 100, Husumât 6, Itk 8, Ferâiz 18, 28, Hudûd 23, Ahkâm 29; Müslim, Radâ' 36, h. no: 1457; Muvattâ, Akdiye 20, h. no: 2, 739; Ebû Dâvud, Talâk 34, h. no: 2273; Nesâî, Talâk 48, 49, h. no. 6, 180, 181
1450] Buhârî, Talâk 26, Hudûd 41; Müslim, Lian 20, h. no: 1500; Ebû Dâvud, Talâk 28, h. no: 2260, 2261, 2262; Tirmizî, Velâ ve Hîbe 4, h. no: 2129; Nesâî, Talâk 46, h. no: 6, 178, 179
1451] Ebû Dâvud, Talâk 34, h. no: 2274
FUHUŞ / ZİNÂ
- 341 -
iddiasını da o kimsenin babası olmadığını bilerek yaparsa, cennet ona haramdır.”1452
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mülâane (lanetleşerek boşanma) âyeti indiği zaman şöyle buyurdular: “Hangi kadın, bir kavme, onlardan olmayanı dâhil edecek olursa, hiç bir hususta Allah’la irtibatı kalmamıştır. Artık Allah onu asla cennete koymayacaktır. Hangi erkek de göre göre evladını inkâr ederse, Allah kıyamet günü onunla kendi arasına perde koyar ve herifi öncekilerin ve sonrakilerin önünde rezil rüsvay eder.”1453
Zinâ Suçunu Önleyici Tedbirler
İslâm, insanları, zinâ suçuna düşmekten kurtarmak için yalnızca cezâya başvurmamıştır. Geniş ölçüde yapıcı, düzeltici ve önleyici tedbirler de almıştır. Cezâyı ancak son çare olarak görmüştür. Gâye, insanlara cezâ vermek değil; onları bu cezâya düşmekten kurtarmaktır. Bu amaçla her şeyden haberdar olan Allah’ın korkusunu yerleştirmekte,1454 yaptıklarından ölümle bile kurtulamayıp âhirette hesap vereceği1455 duygusuyla insanları donatmaktadır. Önce gerçek bir iman, sonra da İlâhî emirlere itaat mecbûriyetini iliklerine varıncaya kadar yerleştirmektedir. Fuhşun, iffetsizliğin Allah’ın sert bir biçimde cezâlandıracağı çirkin ve ağır suçlardan olduğunu tekrar tekrar dile getirmekte ve hatırlatmaktadır.1456 İslâm, bununla da yetinmeyerek evlilik için her türlü kolaylığı getirmiştir.1457
Tek kadınla yetinemeyenler için dört kadına kadar evlenme ruhsatı vermiştir.1458 Eğer karı-koca güler yüzle, tatlı dille geçinemiyorlarsa, boşanma için (talâk ve hul’ gibi) gerekli kolaylık ve imkânlar tanımıştır.1459 Eşler arasındaki anlaşmazlık durumunda, her iki taraftan âile mensuplarının araya girmesiyle uzlaşma imkânı,1460 o da olmazsa boşanıp yeniden evlenme imkânları her zaman için tanınmıştır. Bekâr kalmak hoş karşılanmamış ve bekârların evlendirilmesi, hatta köle ve câriyelerin bile bekâr bırakılmaması için açık hükümler konmuştur.1461
Ayrıca, İslâm hukukunda, insanı zinâya götürecek tüm yollar kapatılmıştır. Zinâ cezâsının konmasından bir yıl kadar önce kadınlara örtünmeleri (tesettür) ve evlerinden dışarı çıktıklarında başörtülerini yakalarının üzerine indirmeleri emredilmiştir.1462 Hz. Peygamber’in her müslüman âile için örnek olan hanımlarına edep ve vakarlarıyla evlerinde kalmaları, güzelliklerini ve süslerini sergilememeleri istenmiştir.1463 Kadınların, konuşurken seslerini yumuşatarak değiştirmelerinin ve açılıp saçılarak dolaşmalarının yasaklanması; kadınlarla tesettüre
1452] Buhârî, Ferâiz 29, Meğâzî 56; Müslim, İman 114, h. no: 63; Ebû Dâvud, Edeb 119, h. no: 5113
1453] Ebû Dâvud, Talâk 29, h. no: 2263; Nesâî, Talâk 47, h. no: 6, 179
1454] bk. 11/Hûd, 103; 14/İbrâhim, 14; 55/Rahmân, 46; 79/Nâziât, 40
1455] bk. 2/Bakara, 284; 17/İsrâ, 32; 24/Nûr, 2-10; 25/Furkan, 68, 69; 33/Ahzâb, 30; 65/Talâk, 1
1456] bk. 4/Nisâ, 15-25
1457] bk. 2/Bakara, 221, 230, 235; 4/Nisâ, 1-5; 7/A'râf, 189, 190; 24/Nûr, 3, 32, 33; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb, 37; 60/Mümtehıne, 10-12
1458] 4/Nisâ, 4
1459] 2/Bakara, 225-228, 241, 242; 4/Nisâ, 19-21; 33/Ahzâb, 39; 65/Talâk, 1, 2, 4-7; 58/Mücâdele, 3, 4
1460] 4/Nisâ, 35
1461] 24/Nûr, 32
1462] 33/Ahzâb, 32-33, 59; 24/Nûr, 31
1463] 33/Ahzâb, 32, 33
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
riâyet edilerek konuşulmasının emredilmesi,1464 ayrıca, evlere izinsiz girilmesinin yasaklanması, hem erkeklerin hem de kadınların bakışlarına dikkat etmelerinin emredilmesi, kadınların, güzellik ve süsleri bilinsin diye kırıtarak yürümelerinin bile yasaklanması, zinâ ortamının oluşmasını engellemeye yönelik tedbirler olarak algılanmalıdır.
Bütün bu tedbirlerden sonra zinânın cezâ gerektirici bir suç olduğu ilân edilmiş ve iffetsizliği her ne şekilde olursa olsun yaymak da yasaklanmıştır.1465 Yine, delilsiz olarak başkasını suçlama karşılığında cezâlar konmuştur.1466 Gözlerin haram bakışlar yoluyla zinâya yaklaşmaması, şehevî duygulara ve yasak aşklara kapı açmaması için erkeklere, bakışlarına hâkim olmaları emredilmiş,1467 aynı şekilde kadınlara da mahrem (kendileriyle evlenmenin yasak olduğu kimseler) olan ve olmayanlar arasında ayrım yapmaları emredilmiştir.1468
Bütün bunlar, İslâm hukukunda zinâ için öngörülen cezânın yalnızca bir bütünün küçükcük bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu cezâ da kişiyi ve toplumu ıslah için getirilen bütün bu hükümlerden ve önlemlerden sonra, cinsel arzularını doyurmak için gayrı meşrû yollara başvurmakta ısrar eden ve düzelmesi zor kişiler içindir.1469
Zinâ cezâsı olarak yüz; zinâ iftirâsının cezâsı olarak da seksen değnek vurulmasını emreden Kur’an,1470 zinâ belâsından insanlığı kurtarmak için yalnızca cezâ kanunlarına güvenmez. Geniş düzeyde yapıcı, düzeltici ve önleyici tedbirler alarak zinâya yaklaşılmasını önler. Cezâya ancak son çare olarak bakar. İslâm, “kişiler zinâ etsin, ben de durmadan cezâ vereyim” heveslisi değildir. İslâm’ın gerçek amacı, bu suçun hiç işlenmemesini ve karşılığındaki ağır cezâya kimsenin mâruz kalmamasını sağlamaktır.
Zinâ cezâsının uygulanabilmesi için fiilin ya bizzat fâiller tarafından itiraf edilmesi ya da bu gerçekleşmediği takdirde de dört şâhitle ispat edilmesinin şart koşulması;1471 dörtten az kimse tarafından görülmesi durumunda ise olayın gizlenmesi gerekirken toplumda yaymanın seksen değnek cezâyı gerektirdiğinin bir hüküm olarak belirtilmesi,1472 toplumda zinâ iddiâlarının yaygınlaşmasını engelleyen bir kural olduğu gibi, aynı zamanda özel hayatın mahremiyetini sağlamaya yönelik bir tedbirdir.
İşte kötülüğü düzeltme ve yok etme konusundaki tüm bu önlemlere rağmen, hâlâ İslâm toplumu içinde dört kişi tarafından görülecek şekilde zinâ edebilecek utanmaz bir çif bulunursa, o zaman onlar da bu ağır cezâyı hak etmişler demektir.1473
1464] 33/Ahzâb, 32-33, 53, 59
1465] 4/Nisâ, 15, 25; 17/İsrâ, 32; 24/Nûr, 2-10; 25/Furkan, 68, 69; 33/Ahzâb, 30; 65/Talâk, 1
1466] 24/Nûr, 4
1467] 24/Nûr, 30
1468] 24/Nûr, 31
1469] Ahmet Yaşar, İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, s. 64-67; Mevdûdi, Tefhîm, III/414
1470] 24/Nûr, 2, 4
1471] bk. 24/Nûr, 4, 13
1472] bk. 24/Nûr, 4
1473] Mevdûdi, Tefhim, III/422
FUHUŞ / ZİNÂ
- 343 -
Fuhuş ve Zinânın Cezâsı Üzerine; Recm Tartışması
Zinânın cezâsının recm olduğu, tüm klasik fıkıh kitaplarında belirtilmiştir. Kur’an’da zinânın cezâsının celde olarak belirtildiğini ifade edenlerle klasik görüşü savunanlar arasında ciddî bir tartışma söz konusudur. Önce, ehl-i sünnet müctehidlerinin ittifak ettiği recm cezâsı ile ilgili hükümleri ve bunun delillerini görelim:
Recm: Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin nâmusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zinâ etmesi halinde İslâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimidir. R-c-m kökünden masdardır, çoğulu “rucûm”dur. Aynı kökten “racîm”; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.
Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda “recm” ifâdesi bulunmamaktadır. Bir âyette “gaybı taşlamak”,1474 başka bir yerde, “yıldızları şeytanlar için atış taneleri (rücûm) yaptık”1475 âyetinde “atış taneleri” anlamında “rucûm” şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Zinâ edenin taşlanması Sünnet ve icma delillerine dayanır.
Zinâ bütün semavî dinlerde (İslâm’ın, tüm peygamberleri kuşatan dönemlerinde) haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. İslâm’da zinâ büyük günahlardan olup, ırz, nâmus ve neseplere yönelik olduğu için, cezâsı da hadlerin en şiddetlisidir.
Zinânın cezâsı, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm devleti’nin koyacağı ta’zir cezâsı bunlar arasındadır.
Yüz Değnek Cezâsı: Bekâr erkekle bekâr kadının zinâ etmesi halinde, cezâ her birine yüz değnek vurulmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Zinâ eden kadın ve erkekten her birine yüz değnek vurun.”1476
Zinâ cezâsı uygulanan kimsenin, toplum nezdindeki itibar kaybını önlemek, belki olayın unutulmasını sağlamak amacıyla bir yıl süreyle sürgüne gönderilmesi İslâm’ın ilk yıllarında ek bir cezâ olarak veriliyordu. Ubâde b. Sâmit’ten (r.a.) rivâyete göre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Zinânın hükmünü benden öğrenin. Allah o kadınlara bir çıkar yol gösterdi. Bekârla bekâr zinâ ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün; evli ile evliye yüz değnek ve recm vardır.”1477 Ancak bu uygulama Nûr Suresi’nin inmesinden önceye aittir. Bu sûre inince bekârlar için yalnız değnek, evli olanlar için sünnetle recm cezâsı belirlenmiştir.1478
Hanefilere göre, bekârların zinâ cezâsı olan yüz değneğe ayrıca sürgün eklenmez. Çünkü âyette sürgünden söz edilmemiştir. Ancak sürgün bir had cezâsı değil; İslâm devlet başkanının takdirine bırakılmış bir ta’zir cezâsı niteliğindedir. Nitekim zinâ edenin tevbe edinceye kadar hapsedilebilmesi de, fuhşa düşenleri bir süre toplumdan tecrid etmek amacıyla alınan bir önlemdir.
1474] 18/Kehf, 22
1475] 67/Mülk, 5
1476] 24/Nûr, 2
1477] İbn Mâce, Hudûd 7; Müslim, Hudûd 12
1478] es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/ 1978, IX, 36 vd.
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise bekârların zinâsında yüz değnek ve bir yıl sürgün birlikte uygulanır. Delil, sürgün bildiren hadistir. Ancak kadın, kocası veya bir mahremi ile birlikte sürgüne gönderilir. Ayrıca sürgün yerinin sefer mesâfesinden yakın olmaması da gerekir. Hz. Peygamber “Kadın yanında kocası veya bir mahremi bulunmadıkça yolculuğa çıkamaz”1479 buyurmuştur.
Recm Cezâsı: Hz. Peygamber’in evli olarak zinâ edene recm cezâsı uyguladığı, hadislerle sâbittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezâsı uygulanması gerekirken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezâsı öngörülmüştür.
Recm konusunda hükmü devam eden, fakat Kur’an âyeti olarak okunması neshedilen bir âyet(!) de nakledilir. Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer’in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. “Cenâb-ı Allah Muhammed’i (s.a.s.) hak ile göndermiş ve O’na Kitab’ı indirmiştir. Recm âyeti de O’na indirilen âyetlerden idi. Biz bu âyeti okuduk, ezberledik ve anladık. Rasûlullah (s.a.s.) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık”. Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp “Biz Allah’ın kitabında recmi bulamıyoruz” der ve Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah’ın kitabında, evli olmak, şâhit, gebelik veya ikrarda/itirafta bulunmak şartıyla, zinâ eden kimse aleyhine bir haktır.”1480
Hz. Ömer’in sözünü ettiği okunuşu mensuh âyet şudur: “Eş-şeyhu ve’ş-şeyhatu izâ zeneyâ fe’rcumûhumâ elbetteten nekâlen mina’llah, vallahu azîzun hakîm (İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zinâ ederlerse, onları recmedin, Allah azizdir, hakîmdir).”1481 Hz. Ömer’in recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde birçok sahâbî bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sâbit olduğunu gösterir.1482 Es-Serahsî (ö. 490/1097), Ömer’in (r.a.) şöyle dediğini nakleder: “Eğer insanlar, Ömer Allah’ın Kitabına ilâve yaptı demeyecek olsalar, “ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zinâ ettikleri...” ifâdesini Kur’an’a (Mushaf’ın hâşiyesine) yazardım.”1483
Hz. Peygamber’in Recm Cezâsını Uygulama Örnekleri
1. İşvereninin eşiyle zinâ eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezâsı, kadına ise recm uygulanmıştır. Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)’dan nakledildiğine göre, zinâ eden kadının kocası ile, zinâ eden işçinin babası Rasûlullah (s.a.s.)’e başvurarak bu konuda “Allah’ın kitabı” ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi:
“Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zinâ etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezâsı, bunun karısına ise recm cezâsı gerektiğini haber verdiler”. Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, aranızda Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. Câriye ve
1479] Buhârî, Taksîr 4, Sayd 26, Savm 67; Ebû Dâvud, Menâsik 3
1480] Müslim, Hudûd 15
1481] Mâlik, Muvatta', Hudûd 10; İbn Mâce, Hudûd 9; Ahmed bin Hanbel, V, 132, 183
1482] Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, İstanbul 1978, VIII, 350
1483] es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37
FUHUŞ / ZİNÂ
- 345 -
koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinâsını itiraf ederse, onu recmet.” Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber’in emri üzerine de recmedilmiştir.1484 Ebû Hanife’ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, âyete ilâve niteliğinde olup, âyet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir. Ancak İslâm devlet başkanı böyle bir cezâyı ta’zir cezâsı olarak verebilir.
2. Zinâsını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik’in (r.a.) recmedilmesi. Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber’e gelerek “Beni temizle” dedi. Hz. peygamber “Yazık sana, çık git, Allah’a tevbe ve istiğfar et” buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni temizle” dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında “Seni hangi konuda temizleyeyim?” diye sordu. Mâiz; “Zinâdan” dedi. Hz. Peygamber “Bunda akıl hastalığı var mıdır?” diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. “Şarap içmiş olabilir mi?” diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tespit edemedi. Hz. Peygamber tekrar “sen zinâ ettin mi?” diye sordu. Mâiz “Evet” cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi. Recimden sonra onun hakkında sahâbîler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz’in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tevbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Rasûlullah (s.a.s.) “Mâiz b. Mâlik için duâ edin” buyurdu. “Allah Mâiz’e mağfiret eylesin” dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Mâiz öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi”1485
3. Gâmidiyeli evli kadının zinâdan dolayı recmedilmesi. Mâiz’in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve “Ey Allah’ın elçisi! Beni temizle” dedi. Hz. Peygamber “Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah’a tevbe ve istiğfar et” buyurdu. Kadın: “Beni, Mâiz’i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun” dedi. Hz. Peygamber, “Sana ne oldu?” diye sordu. Kadın kendisinin zinâdan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine “Sen mi?” buyurdu. Kadın “Evet” dedi. Hz. Peygamber “Doğuruncaya kadar git” buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar’dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber’e gelerek; “Gâmidli kadın doğurdu” dedi. Çocuğun bakımını da Ensar’dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi”.1486 Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd’in (r.a.) üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu nakledilir: “Ey Halid! Yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tevbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu.” Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenâzesini kılmış ve kadın defnedilmiştir.1487
4. Evli bulunan yahûdi erkeği ile yahûdi kadınının zinâ sebebiyle recmedilmesi. Abdullah b. Ömer’den (r.a.) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’e, zinâ etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi yahudilere, Tevrat’taki zinâ hükmünü sormuştur. Yahudiler; “yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır” demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm âyetine gelince cezâ kısmını parmağı ile kapatıp
1484] Müslim, Hudûd 25; Buhârî, Hudûd 3, 38, 46, Vekâlet 13
1485] Müslim, Hudûd 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd
1486] Müslim, Hudûd 22, 23, 24; İbn Mâc'e, Diyât 36; Mâlik, Muvattâ', Hudûd 2
1487] Müslim, Hudûd 23
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken İslâm’a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber’e yahudinin Tevrat’ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm âyeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zinâ ettikleri için recm uygulanmıştır.1488
Berâ b. Âzib’den (r.a.) nakledilen, iki yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber’e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi. Allah elçisi yahudilere evlilerin zinâsının Tevrat’taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine “Sana, Tevrat’ı Mûsâ’ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zinâ edenin Tevrat’taki hükmü nedir?” diye sordu. Yahûdi bilgini; Tevrat’ta recim var. Fakat zinâ eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit cezâ için recmi terk ettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk”. Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim.” Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedildi.1489
Bazı İslâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah’ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve İmam Şâfiî’den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: “İslâm mahkemesine inkârcı karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adâletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası râzı olmazsa hâkim hüküm veremez.” Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise hüküm verebilir.1490
Recm Cezâsı Uygulanması İçin Gerekli Şartlar:
1. Zinâ eden kadın veya erkeğin ergin olması.
2. Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zinâ etse yalnız kendisine had uygulanır.
3. Evli olan gayri müslime recm yerine değnek cezâsı uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportla İslâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara zinâ da içki içme cezâsı da uygulanmaz.
4. Zinânın zor kullanarak olmaması gerekir.
5. Zinânın diri bir insanla olması gerekir.
6. Zinâ edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.
7. Zinânın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikâhtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velîsiz veya şâhitsiz evlenme gibi.
Zinânın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife’ye göre her ikisine de had cezâsı uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu
1488] Müslim, Hudûd 26
1489] Müslim, Hudûd 28
1490] Ahmed Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 376
FUHUŞ / ZİNÂ
- 347 -
için ta’zir uygulanır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre bu durumda da had cezâsı verilir.1491
8. Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe’ye göre yalnız ta’zir cezâsı uygulanır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta’zîri gerektirir. Çünkü bu, şer’an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.
9. Had cezâlarının uygulanabilmesi için İslâm devletinin varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezâlarını uygulamaya İslâm devletinin velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamaya gücü yetmez.
10. Zinâ eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe “muhsan”, kadına ise “muhsane” denir. Recm cezâsı için bu son niteliğin bulunması da gerekir.
Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa cezâ yüz değneğe dönüşür. Zinâ edenlerden birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezâsı uygulanır.
Ebû Hanife ve Mâlik’e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayri müslimlerin zinâsına recm cezâsı uygulanmaz, çünkü recm, günahtan temizlenme yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenmeye ehil değildir. Onun temizlenmesi ancak âhirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; “Allah’a şirk koşan kimse muhsan değildir”1492 buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilmesi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilmiştir.1493
Şâfiî, İbn Hanbel ve Ebû Yusuf’a göre, recmin uygulanması için zinâ edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zinâ suçuyla İslâm mahkemesine gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de “muhsan” olur. Delil, Hz. Peygamber’in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. “Dulun dul ile zinâsında recm/taşlama vardır”1494 hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zinâ bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır.1495
Zinâ Suçunun Sâbit Olması:
Zinâ ya ikrarla ya da dört şâhitle sâbit olur.
1. İkrarla Tespit: Zinâ ikrarında bulunanın akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmaması gerekir. Ayrıca ikrarın dört defa yapılması gereklidir.
1491] Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1968, III,197 vd.
1492] Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 327
1493] Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92
1494] Müslim, Hudûd 12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd 8
1495] bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü Mâiz b. Mâlik’e Allah elçisi dört defa ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidir. Bunlar da işçinin kendi patronunun eşiyle zinâ etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz edilmemiştir.1496 Diğer yandan, dört ikrarın ayrı meclislerde yapılması gerekir.
2. Zinâyı dört şâhitle ispat: Zinânın müslüman, erkek, adâletli ve hür dört erkek şâhitle ispat edilmesi gerekir.1497 Şâhit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şâhit “sadece bunları bir yorgan altında gördüm” gibi kesin zinâya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide “zinâ iftirası (kazf)” cezâsı uygulanır. Zinâ isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre (r.a.)’in zinâsına şâhitlik eden üç kişiye zinâ iftirası cezâsı uygulamıştır.1498
Recm Cezâsının İnfâzı:
Zinâ ikrarla sâbit olmuşsa recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir. Şâhitle sâbit olması halinde ise infâza şâhitlerin tamamının hazır bulunması ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe, vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimallerin ortadan kalkması ve adlî hataya düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Önce şâhitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı, sonra diğer insanlar.”1499 Bekârların zinâsında ise değnek cezâsına şâhitlerin başlaması gerekmez. Çünkü onlar bunun usûl ve şeklini bilmeyebilirler ve bu durum zulme yol açabilir.
Recm cezâsı, ibretli olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber’in Gâmidiyeli kadın için, göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledilir.1500
Recmle öldürülen kimse yıkanır. Kefenlenir, cenâze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz. Peygamber, recmedilen Mâiz için “Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız.”1501 buyurmuştur.1502
Ehl-i sünnet bilginleri mut’ayı haram saymakla beraber, mut’a yapana zinâ cezâsı uygulamazlar. Zira bunun gerçekten zinâ olup olmadığında onlara göre de şüphe vardır. Şüphe ise cezâyı kaldırır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.): “Gücünüz yettiği kadar müslümanlardan cezâları kaldırınız. Eğer bir müslümana bir çıkar yol bulursanız onu serbest bırakınız. Çünkü imamın (devlet başkanının, yöneticinin) affetmede yanılması, cezâ vermede yanılmasından daha iyidir.”1503 buyurmuştur. Bu hadis, mümkün olduğu kadar cezâdan kaçınmayı emrettiği gibi: “Şüpheler karşısında cezâları kaldırınız!”1504 mealindeki hadis de İslâm hukukunun temel kurallarındandır.
1496] Buhârî, Âhad 1, Şurût 9; Müslim, Hudûd 25; el-Bâcî, el-Müntekâ, VII, 135; İbn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.
1497] 4/Nisâ, 15; 24/Nûr, 4, 13
1498] bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48
1499] Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII/108
1500] Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 109
1501] Zeylai, a.g.e, III, 320
1502] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ans. c. 5, s. 235-238
1503] Tirmizî, Hudûd 2; Ebû Dâvud, Salât 114
1504] Tirmizî, Hudûd 2; Ebû Dâvud, Salât 114
FUHUŞ / ZİNÂ
- 349 -
Recmi Kabul Etmeyenler ve Delilleri
Özellikle son devirde yaşayan bazı müfessir ve bilginler, hâricîler dışındaki bütün İslâm mezheplerinin ittifak ettiği evlilere zinâ cezâsı olarak “recm”in Kur’an’da olmadığını, Kur’an’da evli kadınların cezâsının da hadislere bırakılmayıp yüz sopa olarak değerlendirildiğini gündeme getirirler ve recm cezâsının Kur’an’ın getirdiği bir hüküm değil; bazı âhad haberlere dayanan fakîhlerin ictihâdı olduğunu belirtirler. Klasik fıkhı değil, Kur'an'ı merkeze alanların delillerini bilmek açısından, Süleyman Ateş’in bu konudaki ifâdelerini iktibas etmenin faydalı olduğunu düşünüyorum:
Fuhşun (Livâta ve Seviciliğin) Cezâsı: Nisâ, 15. âyette fuhşa varan ve bu eylemleri dört tanık tarafından saptanan kadınların, ölünceye ya da Allah kendileri yararına bir yol gösterinceye dek evlerinde tutulup serbest bırakılmamaları emredilmektedir. Âyetin “fuhşa varan kadınları evlerde tutunuz” cümlesinden, onların fuhuş yapmalarına engel olmak için evlerde tutulup dışarı çıkarılmamalarının istendiği anlaşıldığı gibi, nâmuslu kadınların, serbestçe dışarı çıkıp işlerini görebilecekleri de anlaşılmaktadır.
Nisâ 16. âyette de fuhşa varan iki erkeğe eziyet edilmesi, tevbe edip uslandıkları takdirde onların bağışlanması emredilmekte ve Allah’ın tevbeyi çok kabul eden, kullarına çok merhamet eden olduğu vurgulanarak insanlara acıma ve şefkat ile işlem yapılması öğütlenmektedir.
Müfessirlerin genel kanısına göre hem birinci, hem de ikinci âyette kast edilen fuhuş, zinâdır. Birinci âyette zinâ eden kadınların ölünceye dek ya da Allah onların lehine bir yol gösterinceye kadar hapsedilmeleri, ikinci âyette de zinâ eden iki kişi tövbe den erkeklere eziyet edilmesi emredilmiştir. Bu âyetlerin bulunduğu Nisâ sûresi 98. sûredir. Daha sonra, iniş sırasına göre 102. sûre olan Nûr sûresinin; “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz celde vurunuz, eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın bu cezâsını uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayınız. Onların cezâlandırılmasına, bir grup mü’min de tanık olsun.”1505 âyeti inerek Nisâ sûresinin belirlediği kadınlara hapis, erkeklere eziyet cezâlarını kaldırarak hapse çevirmiştir. Evlilerin recmedileceği hakkındaki hadis ile de bu son âyetin hükmü sadece zinâ eden bekârlara özgü kılınmıştır. Yani bu âyet de vâhid haber denilen tek veya bir-iki kişinin aktardığı sözle neshedilmiştir.
Bu akıl yürütmeler, nesihler, tahsisler ve tebdiller, hep geleneğin Kur’an’a egemen kılınmasından başka bir şey değildir. Gerçekte her âyetin hükmü yerli yerince durmaktadır. Ne nesih vardır, ne de tebdil ve tahsis. Ebû Müslim İsfahânî’nin de dediği gibi 15. âyette, “fuhşa varan kadınlar” çoğul getirilmiştir. Bu, birkaç kadın arasında yapılan bir eylemi belirlemektedir ki, özneleri: “Vellâtî: Kadınlar” şeklinde çoğul yapılmıştır. Bu, Arapların “sihâk” dedikleri, bugün sevicilik denilen kadınlar arası sapık ilişki yani lezbiyenliktir. Bunu yapan (sahhâka)ların cezâsı, bu işe engel olmak, nâmuslarını korumak için o kadınların evlerde gözetim altında tutulmasıdır. Çünkü kadın serbest bırakılırsa yine gidip kendisi gibilerini bulacak ve onlarla sapık ilişkiye girecektir. Allah’ın, onlar lehine göstereceği yol da recm olamaz. Çünkü recm, kadının lehine değil; son derece aleyhine bir cezâdır. Allah’ın onlar lehine göstereceği yol, evlenme yolu, nikâh bağıdır. Kadın
1505] 24/Nûr, 2
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
evlenince korunmuş olur, artık böyle sapık ilişkilerden kurtulur.
İkinci âyette işlenen fuhuş, iki erkek arasında yapılan fuhuştur ki, özneler tesniye müzekker (erkek ikil) kipiyle getirilmiştir. Öyle ise bu iş de erkek ve kadın arasında geçen zinâ değil; iki erkek arasında geçen eşcinsel ilişkidir. Bunların da halk içinde eziyet ile cezâlandırılmaları, böylece uslandırılıp bu işten vazgeçirilmeleri buyrulurmaktadır.
Nûr sûresinde ise “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkek” diye iki cins ayrı ayrı belirtilmektedir. İşte karşıt cinsler arasındaki gayri meşrû ilişkinin adı zinâdır. Bunun cezâsı da yüz sopadır. Caydırıcı olması için bu cezânın, halk arasında uygulanması emredilmiştir.
Bu âyetin hükmü geneldir; zâten başındaki istiğrak ifâde eden elif-lâm (el) ta’rif harfi, zinâ eden tüm kadınları ve zinâ eden tüm erkekleri kelimenin kapsamı içine alır. Evli veya bekâr fark etmez. Âyetin hükmü, evli-bekâr bütün zinâ edenleri kapsar. Zâten evliye de, bekâra da zinâ cezâsının sadece sopa ile işkence olduğu, zinâ suçuyla suçlanan evli kadına yapılacak “lian” durumunu açıklayan âyetlerin sonunda açığa çıkmaktadır. Çünkü kocası tarafından zinâ ile suçlanan kadın, dört defa yemin edip kocasının yalan söylediğini; beşinci kez de eğer kocası doğru söylüyorsa Allah’ın gazabının kendi üzerine olacağını söylemesinin, kendisinden azâb cezâsını savacağı belirtilmektedir.1506 Eğer evli kadının zinâ suçu recm (yani taşlayarak öldürme) ise, artık buna azâb (işkence) denmez. Oysa âyette “Böyle şâhitlik etmesi, kendisinden azâbı savar” denmektedir. Demek ki zinâ ile suçlanan o evli kadının cezâsı recm değil; sûrenin ikinci âyetinde belirtilen yüz sopa ile işkence etmektir. Ama dört tanıkla tespit edilemeyen zinâ suçunu kadının yemin ederek inkâr etmesi, kendisinden bu işkence cezâsını kaldırmaktadır.
Bu cezânın, evli-bekâr herkese sadece dövme cezâsı olduğu hakkında, bundan ayrı olarak iki kesin kanıt daha vardır. Biri, Ahzâb sûresinin 30. âyeti, diğeri de, evlendiği halde zinâ eden câriyenin cezâsını belirleyen Nisâ 25. âyetinin son kısmıdır. Ahzâb 30’da şâyet Peygamber hanımlarından biri fuhuş yaparsa ona, diğer kadınlara yapılan işkencenin iki katı işkence yapılacağı belirtilmektedir. Demek ki evli kadına verilecek fuhuş cezâsı azâb yani işkencedir, aksi takdirde recmin iki katı olmaz. Nisâ 25’de de evlendiği halde zinâ eden câriyeye, diğer evli kadınların cezâsının yarısının uygulanması emredilmektedir. Eğer evli kadının zinâ cezâsı yüz sopa ise yarısı elli sopa eder. Ama evli kadının cezâsı recm ise recmin yarısı yoktur. Bütün bu kanıtlar, Kur’an’ın recmi kaldırdığını ve evli-bekâr, zinâ eden herkese sadece yüz sopa cezâsını getirdiğini ortaya koymaktadır.
“İman edenler içinde fuhşun/edepsizliğin yayılmasını isteyenler için dünyada da, âhirette de acı bir azâb vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”1507 âyetinde de fuhuş haberlerini, edepsizliği yayanların acı azâba uğrayacakları vurgulanmakta, böylece nâmuslu insanlar hakkında kötü haberler yaymak yasaklandığı gibi, müstehcen söz ve yayınlarla edepsizliğin, fuhşun toplumda yaygınlaşmasına çalışanlar şiddetle uyarılmaktadır.”1508
1506] 24/Nûr, 8-9
1507] 24/Nûr, 19
1508] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 6, s. 304-315
FUHUŞ / ZİNÂ
- 351 -
Recm Cezâsı:
Yine Süleyman Ateş’in zinâ cezâsı hakkındaki yorumunu teferruatlıca iktibas edelim: Terim olarak “recm” zinâ eden kimseleri yarı beline kadar soyup toprağa gömdükten sonra cemâatin taş atarak onu öldürmesi demektir.
Âlûsî, Nûr sûresi 2. âyetin, kendisinin mütevâtir sünnet -dediği, aslında kişi haberi- ile neshedildiğinin kesin olduğunu söylüyor ve bunu kabul etmeyenleri cehâletle suçluyor. Aslında bu cehâlet değil; gerçeğin tespitidir. Mesele, şimdinin sorunu da değildir. Daha ilk asırda bunu kabul etmeyenler vardır. Recmi kabul etmeyen Hâricîler bunu uygulayan Ömer ibn Abdulaziz’i ayıplamışlardır. Dahası da var: Belki de recmi, birçok meselede olduğu gibi, Peygamber’in uyguladığı cezâları ağırlaştıran Hz. Ömer uygulamıştır. Ondan dolayı recmin, neshedilen bir âyetin yürürlükte kalan hükmü olduğu rivâyeti ona bağlanmıştır. Fakat öyle anlaşılıyor ki Kur’an’da olmadığı halde recmi uygulamasına itiraz edenler olmuştur ki onun şöyle dediği rivâyet edilir: “Korkarım ki, bir zaman gelir de ‘Biz Allah’ın Kitabında recm diye bir şey bulmuyoruz’ derler de, Allah’ın indirdiği bir farzı terk etmekle saparlar. Biliniz ki recm, evli olduğu halde zinâ eden ve suçu da delil, gebelik veya itiraf ile sâbit olan kimseye uygulanması gereken bir cezâdır.”1509
Ebû Dâvud’un rivâyetine göre Ömer (r.a.) hutbedeki konuşmasında şöyle demiş: “Yüce Allah Muhammed’i (s.a.s.) hak ile gönderdi ve ona Kitabı indirdi. Ona indirilen arasında şu recm âyeti de vardı: ‘Eş-şeyhu ve’ş-şeyhatu izâ zeneyâ fe’rcumûhumâ elbettete nekâlen minallah, v’allahu azîzun hakîm: İhtiyar erkek ve kadın zinâ ettiklerinde Allah’tan bir cezâ olarak ikisini de recmediniz. Allah azizdir, hakîmdir.’ Biz bunu okuduk, belledik... Şimdi zamanla ‘Ömer Kitaba ilâve yaptı’ denecek olmasaydı bu âyeti Mushaf-ı Şerîfin kenarına yazardım.”1510 demiş.
Rivâyetlerden birine göre de Zeyd ibn Sâbit: “Biz Kur’an’da ‘Eş-şeyhu ve’ş-şeyhatu izâ zeneyâ fe’rcumûhumâ elbettete: İhtiyar erkek ve kadın zinâ ettiklerinde ikisini de recmediniz’ âyetini okurdu” demiş. Orada bulunan Mervân: “Öyle ise o âyeti Mushaf’a yazsana!” demiş. Diğer bir rivâyete göre Ahzâb Sûresi 73 âyet değil; Bakara Sûresi kadar uzun imiş ve içinde ‘Eş-şeyhu ve’ş-şeyhatu izâ zeneyâ fe’rcumûhumâ elbettete nekâlen minallah, v’allahu azîzun hakîm: İhtiyar erkek ve kadın zinâ ettiklerinde Allah’tan bir cezâ olarak ikisini de recmediniz. Allah azizdir, hakîmdir.’ âyeti varmış.1511
Ebûbekir (r.a.) zamanında Kur’an yazılırken derleme komisyonu başkanı olan Zeyd ibn Sâbit, Ömer’in getirdiği recm âyetini, Ömer başka bir şâhid bulamadığı için kabul etmemiş, fakat Ebû Huzeyfe’nin getirdiği Berâe Sûresinin son iki âyetini, tanıklığını yeterli görerek kabul edip Mushaf’a yazmış; ‘Allah’ın Elçisi, senin tanıklığını, iki kişinin tanıklığına denk tuttu’ demiştir.1512
Recm gibi çok önemli bir konuda âhad haberlerinden ibâret olan delillerden daha sağlam delil bulma çabasından kaynaklanan bu rivâyetlerin mantıklı bir tutarlılığı yoktur. Evvelâ âyetin hükmü dururken kendisinin Kur’an’dan çıkartılmış
1509] Buhârî, Fedâilu’l-Kur’an 3, 4; Kitâbu’l-Mesâhif 6-7
1510] Ebû Dâvud, Hudûd 16
1511] İbn Mâce, Hudûd 9; Dârimî, Hudûd 16; Muvattâ’, Hudûd 10; Ahmed bin Hanbel, V/132, 183
1512] Buhârî, el-Hûru’l-Iyn; Süyûtî, el-İtkan I/63; Kitabu’l-Mesâhif 8
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasının hikmet ve anlamı nedir? Sonra, üçüncü rivâyet doğru kabul edilse, Kur’an’ın çoğunun kaybolduğu anlamı çıkar. Çünkü bu rivâyet, Bakara Sûresi kadar uzun olan Ahzâb Sûresinden, sadece 73 âyetin kaldığını, diğer âyetlerin kaybolduğunu gösterir.
Zeyd bin Sâbit nasıl olur da bir âyetin Mushaf’a yazılması için yalnız Ebû Huzeyfe’nin tanıklığını yeterli görür de, Ömer’in tanıklığını yeterli görmez? Ömer, tanıklığı reddedilecek türden bir insan değildir. Hele Ömer’e göre çocuk yaşta olan Zeyd, bunu yapmaya hiç cür’et edemez.
Bizim kesin kanaatimiz odur ki, Araplarda kısas, el kesme cezâları gibi, recm cezâsı da vardı. Nitekim İslâm Ansiklopedisinde Lokman maddesini yazan Bernhard Heller’in, Ebû Hâtim es-Sicistânî’nin Kitâbu’l-Muammerîn’inden aktarımına göre Lokman, câhiliyye döneminde zinâ eden kadının recm, hırsızlık edene de el kesme cezâsını ilk uygulayan bir yönetici olarak takdim edilir.1513
Belki de Araplar bu cezâyı yahûdilerden almışlardı. Çünkü recm Tevrat’ın bir emridir.1514 Kur’an, Tevrat’ta bulunan ve Araplarca da uygulanagelen bu çok ağır cezâyı hafifletip celdeye (yüz sopaya) çevirince, nâmus ve geleneklerine son derece bağlı olan Araplar arasında, sonradan Peygamber’in, recmi uyguladığına ve bunu uygulamayı emrettiğine dâir rivâyetler üretilmiş, bu rivâyetlerin uydurmalığını bilenlerce yapılan itirazları önlemek için de bu hükmün vaktiyle âyet iken, tanık yetersizliği nedeniyle Kur’an’a yazılmadığı rivâyeti de üretilip hadisler arasına katılmıştır. Böylece Tevrat’ın recm cezâsı, İslâm hukukuna da girmiştir.
Yahut Hz. Ömer, toplumun sınırlarının genişlemesi, devletin bir site devletinden, geniş toprakları kuşatan, çeşitli ulusları yöneten, milyonlarca insanın yaşadığı bir imparatorluk haline gelmesi sonucunda toplumda zinâ suçunun arttığını görmüş; bu suçun yayılmasını önlemek için Kur’an’ın getirdiği yüz sopa cezâsından daha ağır bir cezâ getirmeyi, kendi ictihâdıyla gerekli görmüştür. Nitekim Hz. Ömer’e nisbet edilen “Şimdi, zamanla ‘Ömer Kitaba ilâve yaptı’ denecek olmasaydı bu âyeti Mushaf-ı Şerifin kenarına yazardım.”1515 sözünden bu anlaşılmaktadır. Bu sözden açıkça anlaşılıyor ki, onun recm cezâsını uygulamasını Kur’an’a aykırı görenler olmuş, o da bunun Peygamber’in sünnetine aykırı olmadığını söylemiştir. Bu görüş, onun kendi ictihâdı olabilir. Onun uygulaması sonucunda da bu cezâ, daha sonra doğan fıkıh ekollerince benimsenerek İslâm hukukuna mâl edilmiştir. Hz. Ömer’in kendi ictihadına dayanarak Kur’an ve Sünnette olmayan bazı cezâlar koyduğu veya bazı cezâları ağırlaştırdığı bilinmektedir. Meselâ Hz. Peygamber ve Ebûbekir, şarap içene iki yahut bir rivâyete göre kırk değnek vurmuş iken Hz. Ömer bunu seksen değneğe çıkarmıştır.1516
Aşağıdaki olay, İslâm’dan önce Arapların bazı kesimlerinde celde ve recm cezâlarının varlığını kanıtlar: İki bedevî Arap, Hz. Peygamber’e geldi. Birisi: “Ey Allah’ın elçisi, dedi, bu oğlum falanın yanında ücretle çalışıyordu. Onun karısıyla zinâ etti. Oğlum için yüz koyun ve bir velîde (câriye) fidye verdim. İlim adamlarına sordum, oğluma yüz değnek vurulduktan sonra bir yıl sürgün edilmesi, kadının da recmedilmesi gerektiğini söylediler”. Allah’ın Elçisi şöyle buyurdu:
1513] İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Y., Lokman maddesi, 7/64
1514] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 22. bab
1515] Müslim, Hudûd 15; Buhârî, Hudûd 30-31; İbn Mâce, Hudûd 9; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 18/79
1516] Dârimî, Hudûd 9
FUHUŞ / ZİNÂ
- 353 -
“Nefsimi elinde bulunduran Allah hakkı için sizin aranızda Allah’ın Kitabıyla hükmedeceğim. Velîde (câriye) sana geri verilir, oğluna yüz değnek vurulur ve kendisi bir yıl sürgün edilir.” Böyle dedikten sonra, Eslem kabilesinden bir adama: “Kalk ey Uneys, şunun karısına git, eğer suçunu itiraf ederse onu recmet” dedi. Uneys gitti, suçunu itiraf eden kadını recmetti.1517
Şimdi nâmus kavramının çok önemli olduğu Arap toplumunda bir adamın, karısıyla zinâ etmiş olan bir gencin babasıyla birlikte uslu uslu Peygamber’in huzuruna gelmiş olması gariptir. Sonra bu adama, oğluna yüz değnek vurulup bir yıl da sürgün edilmesi gerektiğini hangi ilim adamı söylemiştir? Peygamber’in sahâbîleri mi? O halde henüz Peygamber’den böyle bir şey duymadan onlar nasıl böyle bir yargıya varmışlardır? Kaldı ki sürgün de Peygamber zamanında pek uygulanacak bir hüküm değildi. Peygamber, kendi sahâbîlerini, henüz bir şehir devletinden ibâret olan ülkesinde nereye sürgün edecekti? Küfür diyarına mı?
Bu rivâyetin doğruluğu çok kuşkuludur. Bu rivâyet Peygamber sözü olmasa da Arap toplumunun bu sorun karşısındaki tutumunu yansıtmaktadır. Demek ki Medine’den uzak yerlerde bulunan müslümanlar, Peygamber’den duymadıkları meselelerde Arap toplumunun alışageldikleri kurallarını uyguluyorlardı. Zinâ eden bekârları dövüyor, evlileri recmediyorlardı.
Kur’ân-ı Kerim, dövme cezâsını kabul etmiş, fakat recm cezâsını kabul etmemiş, bu konuda evli ile bekâr arasında da bir ayrım yapmamıştır. Çünkü suç aynı suçtur. Aynı suçun cezâsı da herkese aynı olur. Diğer konuların hepsinde de aynı suçu işleyene aynı cezâ verilir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), zinâ ettiklerini itiraf eden bazı kişilere acıyarak “Belki yanılıyorsunuz, belki ne söylediğinizin farkında değilsiniz...” deyip recm cezâsını uygulamak istemediği, fakat o kişilerin kendi ısrârı üzerine onları recmettiği rivâyet edilir. Bunda İslâm’ın toplumu kurtarmak için verdiği cezâ yanında af ve hoşgörüsünü de anlamak mümkündür. Burada bir olayı anımsatmakta yarar vardır:
Rivâyete göre, Eslem kabilesinden Mâiz isimli bir adam zinâ eder ve Allah’ın Rasûlüne gelip suçunu itiraf ile: “Yâ Rasûlallah, zinâ ettim, beni temizle!” der. Allah’ın Elçisi yüzünü öte yana çevirir. Fakat Mâiz, yine karşısına geçip zinâ ettiğini, kendisini temizlemesini ister. Allah’ın Elçisi, tam dört kez yüzünü öte yana çevirir ve Mâiz her defasında onun karşısına geçip bu suçtan kurtarılmasını diler. Allah’ın Elçisi bakar ki Mâiz gitmiyor, cezâlandırılılmakta ısrar ediyor; bu kez: “Sen deli misin?” der. Mâiz deli olmadığını söyleyince, Allah’ın elçisi: “Sarhoş falan olmasın” der. Sarhoş olmadığı da anlaşılınca Allah’ın Elçisi bu zâtı gönderip recmettirir. Mâiz, kendisine taş deyince dayanamayarak kaçtı. Ardından, elinde ölmüş deve çenesi bulunan bir adam yetişip vurdu, başkaları da vurdular, sonunda öldü. Peygamber (s.a.s.): “Keşke bıraksaydınız!” dedi.1518
Şimdi Peygamber’e gelip suçunu itiraf edene, Peygamber’in hemen bunu kabul etmeyip dört kere söyletmesi, sonra “Sen deli misin?” demesi, sarhoş olup
1517] Buhârî, Ahkâm 39, Sulh 5, Âhad 1, Şurût 9, Eymân 3, Hudûd 30, 34, 38, 46; Müslim, Hudûd 25; Ebû Dâvud, Hudûd 25; Tirmizî, Hudûd 8; Nesâî, Kudât 22; İbn Mâce, Hudûd 7; Darîmî, Hudûd 12; Muvattâ’, Hudûd 6; Ahmed bin Hanbel, III/115, 116
1518] Müslim, Hudûd, bâb 5, hadis 16-22
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmadığını anlamak için ağzını koklatması ve sonunda da onu recmedenlere “Keşke bıraksaydınız!” demesi, onun, ağır bulduğu bu cezâyı uygulamak istemediğini kanıtlar. Kendisi istemediği, Kur’an’da da böyle bir hüküm bulunmadığı halde ne diye recmetsin?
Bu olaya benzer başka bir olay da şöyledir: Bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelip zinâ ettiğini itiraf eder, “Beni temizle!” der. Allah’ın Elçisi ona da: “Dön, tevbe ve istiğfâr et!” der. Fakat kadın dönmez, zinâdan gebe kaldığını söyler. Allah’ın Elçisi: “Öyle ise karnındaki çocuğu doğurmalısın!” der. Kadın doğumunu yaptıktan sonra çocuğu bir beze sarıp getirir. “İşte doğurdum” der ve recmedilerek günahtan temizlenmesini ister. Fakat Allah’ın Elçisi (s.a.s.): “Seni recmedip yavruyu sütannesiz bırakamayız!” der. Kadın, emzirip sütten kestiği yavrusunu, çocuğun elinde bir ekmek parçası olduğu halde getirir. “Ey Allah’ın Peygamberi, çocuğu sütten kestim, artık yemek yiyor” der; recmedilmesini ister. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi (s.a.s.), çocuğu bir müslümana verir. Bir çukur eştirerek kadını göğsüne kadar gömdürür ve taşlanmasını emreder. Herkes taş atarken Hâlid bin Velîd’in attığı taş ile kadından sıçrayan kan, Hâlid’in yüzüne gelir. Hâlid kadına söver. Hâlid’in sövdüğünü duyan Allah’ın Elçisi: “Dur Hâlid, nefsimi elinde bulunduran Allah hakkı için bu kadın öyle bir tevbe etti ki, bunun tevbesi, Medine gibi yetmiş şehir halkına taksim edilse, hepsine yeter! (Veya Mekes sahibi -haksız haraç alan gümrükçüler yahut rüşvet alan çarşı memurları- dahi öyle tevbe etse bağışlanırdı.)” der.1519
Şimdi gerek Mâiz’in, gerek bu kadının, gelip recmedilmelerini, böylece günahlarından temizlenmelerini istemeleri, Arap toplumunda recmin bilindiğini ve uygulandığını gösterir. Aksi takdirde Kur’an’ın söylemediği recm cezâsını nereden bilecek ve gelip Peygamber’den, bu cezânın kendilerine uygulanmasını isteyecekler?
Tirmizî’nin çıkardığı aşağıdaki olay da Peygamber’in (s.a.s.) şefkat ve hoşgörüsünü belirten olaylardan biridir: Ebu’l-Yesâr diye bilinen Abbâd isimli Ensârlı bir adam, başından geçen olayı Allah’ın Elçisine anlatmış: “Ey Allah’ın Elçisi, ben kentin kenar semtinde bir kadınla yalnız kalıp onunla seviştim. Cinsel ilişki dışında ondan yararlandım. İşte şimdi huzûrundayım. Hakkımda istediğin cezâyı uygula!” Ömer ibn Hattâb: “Allah seni gizlemiş, sen de kendi hatânı gizleseydin!” demiş; fakat Peygamber (s.a.s.), cevap vermemiş. Adam yürüyünce Peygamber (s.a.s.), ardından adam gönderip onu çağırtmış ve ona: “Gündüzün iki ucunda ve geceye yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü haseneler/iyilikler, seyyieleri/kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür” 1520 âyetini okumuş. Bir adam kalkıp: “Bu yalnız ona mı mahsustur?” diye sormuş. Peygamber (s.a.s.): “Hayır, bütün insanlara mahsustur” demiş.1521
Şâyet Peygamber’in (s.a.s.), evli zânî ve zâniyeyi recmettiği hakkındaki rivâyet doğru ise bu, ancak Peygamber’in, Kur’an’ın emrinden önce Araplarca uygulanan ve Tevrat’ta da bulunan cezâyı uyguladığını gösterir. Yani Peygamber’in uygulaması, zinâ cezâsını belirleyen 24/Nûr, 2. âyetin inmesinden önce vuku bulmuş olmalıdır. Bu âyet, artık recmi, celdeye değiştirmiştir. [Şu rivâyet de, Peygamberimiz’in recmi Nûr sûresinin nüzûlünden önce tatbik etmiş
1519] Müslim, Hudûd bab 5, hadis 22-24
1520] 11/Hûd, 114
1521] Tirmizî, Tefsîr 12, Hûd Sûresi
FUHUŞ / ZİNÂ
- 355 -
olabileceğini, en azından böyle düşünen zâtların olduğunu açıklar mâhiyettedir: Ebû İshâk eş-Şeybânî anlatıyor: “İbn Ebî Evfâ’ya (r.a.): ‘Rasûlullah (s.a.s.) hiç recm tatbik etti mi?’ diye sordum. Bana: ‘Evet!’ cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Nûr sûresinin nüzûlünden önce mi, sonra mı?’ diye sordum. ‘Bilmiyorum!’ dedi.]”1522
Ancak biz recmle ilgili rivâyetlerin doğruluğuna kani değiliz. Çünkü hadiste anlatılan Gâmidiyeli kadın, Mâiz olayı ile ilişkili olarak anlatılır. Ama olay ne zaman olmuştur? Hâlid’in bu kadına taş attığı ve kadından sıçrayan kanın Hâlid’e bulaştığı söyleniyor. Hâlid ancak Hudeybiye Barışından sonra müslüman olmuştur. Bir cezânın uygulanmasında böyle üç-dört yıl gidip gelmeleri makul görünmüyor. Bunlar, hikâyecilerin ürettiği senaryodan başka bir şey değildir.
Muhammed İzzet Derveze’nin, recmi, Nûr sûresindeki âyetten önce Peygamber’in kendi ictihâdına dayalı uygulaması olarak görmesi de bizim, İslâm’dan önce Araplarda recm cezâsının uygulandığı görüşümüzü güçlendirir. Recmin, Araplara da yahûdilerden geçtiği anlaşılıyor. Yahûdi şeriati, zinâ eden evli erkek ve kadını, livâta yapan ve yapılanı, hayvanlarla cinsel ilişkide bulunanı, nişanlı kızla zinâ edeni, kendi rızâsıyla erkeğe boyun eğmiş ise zinâ eden nişanlı kızı öldürmeyi emreder. Ancak bekâr kızla zinâ eden erkeği, o kızla evlenmek zorunda bırakır. Eğer kızın babası buna râzı olmazsa erkek kızın mehrini verir: “Ve eğer bir adam nişanlı olmayan bir kızı aldatır ve onunla yatarsa, kendi karısı olmak üzere mutlaka onun için ağırlık verecektir.”1523
Muhammed İzzet Derveze’ye göre de Hz. Peygamber’in recmettiğine dâir hadisler, Nûr sûresi 2. âyetinin inişinden önceki duruma âittir.1524 Eğer bu görüş doğru ise, Hz. Peygamber, aslında kendi ictihâdına göre değil; Kitap ehli ve Arap toplumu arasında uygulanagelen bir yasaya göre recmi uygulamıştır.
Fakat biz, Peygamber’in (s.a.s.) ağır bulduğu bu cezâyı uyguladığına pek ihtimal vermiyoruz. Çünkü bir insanı soyarak yarı beline kadar toprağa gömüş taşla vura vura öldürmek, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamber’in (s.a.s.) herkesçe bilinen şefkat ve merhamet duygularına aykırıdır. Eğer insanın işlediği suç öldürülmesini gerektiriyorsa o insan öldürülür, ama böyle yürekler acısı işkence ile değil. Kur’ân-ı Kerim’de işkence ile insanları öldürenler, şiddetle uyarılmışlardır.1525
Cezâ, acı çektirmek için değil; uslandırmak ve caydırmak içindir. Ölmüş kişinin uslanması veya cayması söz konusu olamaz. Kısasta cezâ, suça denktir. Haksız yere adam öldüren kimse öldürülür. Ama zinâ suçu iki kişinin rızâsıyla olmuşsa onların kendi nefislerine âit bir suçtur. Onlar, Allah’a karşı sorumludurlar. Fakat ayrıca bu, toplum ahlâkını bozacağından, toplum hukukuna, âilelerin şerefine
1522] Buhârî, Hudûd, 21, 37; Müslim, Hudûd 29, h. no: 1702
1523] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış, 23/16. Bu konuda Levililer 20/10-12, Tesniye 22/13-39 âyetlere bakınız. Tesniye 22/19-22. âyetlerde: Karısının kız çıkmadığını iddia eden adamın sözü doğru çıkarsa o genç kadının, babasının evinin kapısı önünde taşla vurulup öldürüleceği, başka bir adamın karısı ile yatan adamın da o kadınla birlikte öldürülecekleri; nişanlı bir kızla yatan erkeğin ve ona karşı koyup bağırmayan kadının taşla vurularak öldürülecekleri; fakat bu iş şehir içinde değil de; kır kesiminde olmuş ise, sadece erkeğin öldürüleceği, kadının suçsuz sayılacağı; nişanlı olmayan kızla yatan erkeğin ise kızın mehrini verip onnula evlenmek ve onu hiç boşamamak zorunda olduğu belirtilmektedir.
1524] et-Tefsîru’l-Hadîs, 10/10
1525] 85/Bürûc, 10
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tecâvüzdür. Bunun cezâsı ölüm olsa da böyle dayanılmaz biçimde bir öldürme olmamalıdır. Bu, Allah’ın rahmetine de Peygamber’in merhamet ve şefkatine de aykırıdır. Allah, ğafûrdur, rahîmdir.
Hz. Peygamber’in, işlediği zinâ suçunu itiraf edip kendisine had uygulamasını isteyen Mâiz’e, recmi uygulamak istememesi, Mâiz’in dört kez ısrârından sonra uygulatması; kezâ işlediği zinâ suçu yüzünden recmedilmesini isteyen kadını üç kez geri göndermesi, en nihâyet iki-üç yıl sonra kadının ısrârı üzerine uygulaması -eğer doğru ise- memnun olmadığı bu Arap cezâsını uygulamak istemediğini gösterir. Bundan dolayıdır ki Kur’an zinânın cezâsını açıkça belirleyerek eski recm uygulamasını kaldırmıştır.
Özetle: Recm Kur’an hükmü değildir, eski Arap toplumunun yahûdilikten sızma bir geleneğidir. Kur’an’da üç türlü cinsel ilişkiden söz edilmiştir: Kadınlar arası cinsel ilişki (eşcinsellik: sihâka), erkekler arası cinsel ilişki (eşcinsellik: livâta) ve erkek-kadın arası cinsel ilişki (zinâ). Kur’an, bunlara ayrı ayrı cezâ belirlemiştir. Bu cezâların hepsi de caydırıcılık ve ıslah amacına yöneliktir:
1) Nisâ, 15. âyette eşcinsellik yapan kadınlara, caydırıcı olmak üzere, ölünceye ya da Allah onlar yararına bir yol gösterinceye (yani bu gereksinimlerini doyurmak için önlerine evlenme yolunu çıkarıncaya) dek evlerde hapis cezâsı getirilmiştir. Kadınlar arası eşcinselliğin cezâsı, evlerde göz hapsidir. Böylece onların bu işi yapmaları ve bunun toplum içinde yayılması önlenmiş olur. Şâyet kadın evlenirse bu ihtiyacı karşılanacağı için artık böyle bir şey yapmaz.
2) Nisâ, 16. âyette eşcinsellik (livâta) yapan erkeklere eziyet cezâsı getirilmiştir ki, bunu izah ettik. Bu âyette belirtilen iki kişi, birbiriyle ilişkiye giren iki erkektir, cezâsı da eziyettir.
3) Nûr, 2. âyette de cinsel ilişkiye giren kadın ve erkeğin cezâsı belirlenmiştir. İşte kadın ve erkek arası cinsel ilişkinin adı zinâdır. Ve zinâ eden erkek ve kadından her birine yüz sopa vurulur. Zinânın cezâsı, Nûr, 2. âyette belirlenmiştir. Nisâ, 15-16. âyetler zinâ ile ilgili değil; cinsel içinde uygulanan eşcinsellikle ilgilidir. Âyetler arasında hiçbir çelişki ve aykırılık yoktur. Hepsi birbirini tamamlar nitelikte bulunan bu âyetler arasında nesih de söz konusu değildir.
Tâ ilk zamanlardan beri recmi kabul etmeyenler mevcuttur. Onlar görüşlerini şöyle kanıtlamaktadırlar:
1) Nisâ, 25. âyetin hükmüne göre, evli câriyenin zinâ cezâsı, hür kadınlarının cezâsının yarısıdır. Dört mezhebin ittifakına göre evli câriyenin zinâ cezâsı hür kadınların zinâ cezâsının yarısı olan 50 sopadır. Câriyenin cezâsı, Nûr Sûresinin 2. âyetine göre takdir edilmiştir. Eğer bu âyetin hükmü, recm ile neshedilmiş olsaydı, o zaman câriyenin cezâsının miktarı belli olmazdı. Çünkü yüz değneğin yarısı vardır, ama recmin yarısı yoktur.
2) Allah Kur’an’da çeşitli günahlar bildirmiş, fakat hiçbirinin hükmünü, zinânın hükmü kadar geniş açıklamamıştır. “zinâya yaklaşmayınız!”1526 demiş, zinâ edeni Cehennemle uyarmış;1527 başkasını zinâ ile suçlayıp sözlerini dört tanıkla
1526] 17/İsrâ, 32
1527] 25/Furkan, 68
FUHUŞ / ZİNÂ
- 357 -
ispat edemeyenlerin dövülmesini ve şâhitliklerinin kabul edilmemesini;1528 zinâ eden erkeğin, ancak zinâ eden veya puta tapan bir kadınla evleneceğini, öyle kadınlarla evlenmenin mü’minlere yasaklandığını;1529 zinâ suçunun ancak dört şâhitle saptanabileceğini1530 buyurmuştur. Şimdi Allah’ın, bu kadar önemle hükümlerini açıkladığı zinânın, en önemli hükmünü bildirmemesi, kuşkulu bırakması olanaksızdır. Çünkü bu, ihmal edilecek bir husus değildir.
3) “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun!”1531 âyetinin hükmü geneldir. Bekâr-evli, herkesi kapsar. Bu genel hükmün haber-i vâhid (kişi haberi) ile özelleştirilmesi, bunun yalnız bekârlara özgü kılınması câiz değildir.1532
4) Hâricîlere göre de recm asla yoktur. Çünkü Allah’ın Kitabında mevcut değildir.1533
Esâsen ikinci âyette “Mü’minlerden bir grup da onlara yapılan azâba şâhit olsun!”1534 ifâdesi de zinâ cezâsının recm ile öldürme değil; döverek işkence olduğunu gösterir. Ayrıca 8. âyette lian durumunda kocası tarafından zinâ ile suçlanan kadının dört kez yemin ile inkâr edip beşince kez de kocasının yalan söylediğini vurgulamasının, kendisinden azâbı savacağı bildirilmektedir. Bu âyetten, evli kadının zinâ cezâsının, ikinci âyette anılan azâb olduğu anlaşılır. Eğer evli kadının zinâ cezâsı recm olsaydı, kadının inkârının kendisinden azâbı değil, taşlayıp öldürmeyi savacağı ifâde edilirdi.
“Ey Peygamber kadınları! Sizden kim fâhişe (açık bir edepsizlik) yaparsa onun için azâb iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır.”1535 âyeti de evli kadının zinâ cezâsının sadece azâb (işkence) olduğunu kanıtlar.
Zira bu âyette Peygamber’in hanımlarına hitâben, onlardan herhangi biri, bir fâhişe yaptığı takdirde ona iki kat azâb edileceği vurgulanmaktadır. Yukarıdan beri iniş sırasına koyduğumuz âyetlerde, buraya kadar fuhşa (zinâya) bir cezâ belirlenmemişti. Burada artık zinâya bir cezâ belirleneceğine işaret edilmektedir. Çünkü şâyet Peygamber hanımlarından biri fuhuş yaparsa, ona öteki kadınlara yapılacak azâbın (işkencenin) iki katı azâb edileceği belirtilmektedir. Demek ki fuhuş yapana azâb edilecektir. Bu âyet, Peygamber hanımlarının şahsında yönetici durumunda bulunan, topluma örnek oluşturan insanların âilelerinin davranışlarına dikkat etmeleri gerektiği konusunda insanları uyarmaktadır. Çünkü onlardan çıkacak yanlış bir davranış, ahlâksızlığın yayılmasına, toplumun bozulmasına neden olur. Onun için Peygamber hanımları, davranışlarına son derece dikkat etmeleri husûsunda uyarılmaktadırlar. Bu, hâşâ onlardan herhangi birinin fuhşa eğilim duyduğu anlamına gelmez. Sadece onların, saygınlığını korumalarına dikkat etmelerinin önemini belirtir.
1528] 24/Nûr, 4
1529] 24/Nûr, 3
1530] 24/Nûr, 4, 6; 4/Nisâ, 15; son âyete göre tüm fuhuş eylemleri ancak dört şâhitle tespit edilir. Aksi takdirde kimse fuhuşla suçlanamaz ve suçlamalarını dört tanıkla ispat edemeyenler cezâlandırılırlar.
1531] 24/Nûr, 2
1532] Mefâtihu’l-Gayb, 23/134
1533] et-Teshîl li Ulûmi’t-Tenzîl, 3/58
1534] 24/Nûr, 2
1535] 33/Ahzâb, 30
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca bu âyet, daha sonra inecek olan Nûr sûresinde anlatılacağı üzere, zinânın cezâsının sadece celde olduğunu kesin biçimde kanıtlar. Çünkü burada Peygamber hanımlarından biri, zinâ ettiği takdirde ona, iki kat azâb edileceği belirtilmektedir. Demek ki evli kadının zinâ cezâsı recm değil; azâbdır (işkencedir). Çünkü recm, sadece işkence değil; fecî biçimde öldürmedir. Eğer evli kadının zinâ cezâsı recm olsaydı, âyette uyarılan kadınlara, azâb edileceği değil; recmen öldürülecekleri ihtar edilirdi. Ve eğer evli kadının zinâ cezâsı söylendiği gibi recm olsa idi, öldürme olan recmin iki katı olmazdı. Demek ki evli-bekâr, zinâ suçunu işleyen herkese işkence cezâsı uygulanır. Burada sadece işaret edilen bu azâb cezâsı, daha sonra inecek olan Nûr sûresinde belirtilecektir.
“İçinizden iman etmiş hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan iman etmiş genç kızlarınız (olan câriyeleriniz)den alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz (hepiniz Âdem soyundansınız, insanlık bakımından aranızda bir fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara yapılan işkencenin yarısı uygulanır. Bu (câriye ile evlenme), içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah bağışlayan, merhamet edendir.”1536
Bu âyette de evlendiği halde zinâ eden câriyeye, diğer evli kadınların cezâsının yarısının uygulanması emredilmektedir. Eğer evli kadının zinâ cezâsı yüz sopa ise yarısı elli sopa eder. Ama evli kadının cezâsı recm ise recmin yarısı yoktur. Bütün bu kanıtlar, Kur’an’ın recmi kaldırdığını ve evli-bekâr, zinâ eden herkese sadece yüz sopa cezâsını getirdiğini ortaya koymaktadır.
Demek ki zinânın cezâsı, bekâr-evli herkes için yüz sopadır. Yüce Allah mü’minlere, suçlulara acımadan bu cezâyı uygulamalarını emretmiştir: “Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın bu cezâsını uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayınız.”1537 buyruğu, haddi uygulama husûsundadır. Yani acımadan bu haddin uygulanmasını emretmektedir. Fakat bu emir, suçluları merhametsizce dövme anlamına gelmez. Vurmanın gayr-ı müberrih olması (yani şiddetli, sakatlayıcı olmaması) gerekir. Hz. Ömer’in oğlu, zinâ eden câriyesinin ayaklarına vurmuş, oğlu Abdullah kendisine: “Allah ‘Allah’ın cezâsını uygulamada onlara acıma duygusu sizi yakalamasın’1538 dediği halde nasıl böyle yapıyorsun?” deyince: “Oğlum, Allah bana onu öldürmemi veya değneği başına vurmamı emretmedi” diye cevap vermiştir.1539
Zânîlerin halk huzurunda dövülmelerinin hikmeti de insanlara ibret olmak ve bu işe eğilim duyanları korkutup caydırmak içindir. Çünkü dövülmek nefse ağır gelir. Halkın huzurunda dövülmek ise insanı son derece mahcup duruma düşüreceği için çok daha ağırdır.
Zinâya ve genel olarak fuhşa had uygulanabilmesi için eylemin dört tanıkla görülerek tespit edilmesi gerekir. Bu husus da Nisâ Sûresinin 15. âyeti ile Nûr Sûresinin dört ve altıncı âyetlerinde belirtilmiştir.
1536] 4/Nisâ, 25
1537] 24/Nûr, 2
1538] 24/Nûr, 2
1539] İbn Kesir, Tefsir III/263
FUHUŞ / ZİNÂ
- 359 -
Hiç kuşkusuz bu had cezâları kendi isteğiyle fuhuş yapanlar hakkındadır. Fakat istemeden, zorla zinâ etmek durumunda kalanlara bir günah ve cezâ yoktur. Çünkü Yüce Allah, zor karşısında inkâr edenin gazaba uğramayacağını yani günahkâr olmayacağını bildirmiştir.1540 Hz. Peygamber de Allah’ın, hatâ, unutma ve zor karşısında yapılan işleri affettiğini belirtmiştir.1541
Nisâ Sûresinin 2. âyeti zinâ hakkındadır. Dediğimiz gibi Nisâ 15-16. âyetlerde de cinslerin kendi aralarında yapılan eşcinselliğin cezâsı belirtilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de herhangi bir hayvanla cinsel ilişkide bulunanlar hakkında bir hüküm belirtilmemekle beraber, bunun, Allah’ın doğal yasasına aykırı olduğu ve doğaya aykırı işler yapanların da kınandığı1542 kesindir. Ancak bunlara uygulanacak cezâ hakkında çeşitli görüşler vardır: Ebû Hanife, Mâlik, Süfyân-ı Sevrî ve İmam Ahmed’e göre bu kimseye had vurulmaz, bunun ta’zîrî (hakaret ile veya bir-iki tokat vurularak caydırılması) gerekir. Şâfiî’nin bir kavline göre bu adama zinâ cezâsı uygulanır.1543
Zinâ cezâsının, evli-bekâr herkese sadece dövme cezâsı olduğuna dâir bundan ayrı olarak iki kesin kanıt daha vardır. Biri, Ahzâb Sûresinin 30’uncu âyeti, diğeri de evlendiği halde zinâ eden câriyenin cezâsını belirleyen Nisâ 25’inci âyetin son kısmıdır.
Bütün bunlar, âyetlerin hepsinin hükmünün geçerli olduğunu kanıtlar. Recm, Tevrât’ın bir hükmüdür.1544 Kanımıza göre Tevrât’ın hükmü, Arabistan’ın güneyinde ve Medine’de Araplarla iç içe yaşayan yahûdilerden Araplara geçip, bir gelenek halini almış ve Kur’an’ın bu hükümleri ininceye kadar bazı yerlerde uygulanmıştır. Herhalde Peygmaberimiz’in recmi uyguladığı hakkındaki rivâyetler -şâyet doğru/sahih ise-, işte Kur’ân’ın bu konudaki hükmünü bildiren âyetlerden önce olmuştur. Fakat A’râf sûresinin 157. âyetinde belirtildiği üzere eski yasalarda insanların üstüne binen, onların ellerini kollarını bağlayan birçok zincirleri, ağır hükümleri kaldıran bir elçi olarak nitelendirilen Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirilen Kur’an vâsıtasıyla Tevrat’taki ağır recm cezâsı yüz sopaya çevrilmiştir. Nitekim Tevrat’ta insanların dinde aşırı davranışları yüzünden yasaklanan birçok hayvan eti üzerindeki yasakları da Kur’an hafifleterek dört çeşide indirmiş, yemek isteyen kimse için bunların dışında bir yasak olmadığını, ikisi Mekke’de ve ikisi de Medine’de, hele sonuncusu Peygmaber’in son dönemlerinde inmiş olan dört âyette vurgulanmıştır.1545
Nisâ 16. âyette eziyet edilmesi gereken iki kişinin, birbiriyle cinsel ilişkiye giren iki erkek yahut zinâ eden erkek ve kadın olduğu hakkında görüşler vardır. İkrime, Atâ, Hasan-ı Basrî ve Abdullah İbn Kesîr’e göre bu âyet, zinâ eden erkek ve kadını; Mücâhid’e göre de livâta eden iki erkeği kasdetmektedir.1546
Kur’ân-ı Kerim’de neshi kabul etmeyen Ebû Müslim İsfahânî’ye göre
1540] 16/Nahl, 106
1541] İbn Mâce, Talâk 16
1542] 30/Rûm, 30; 4/Nisâ, 118-119
1543] Mefâtihu’l-Gayb, 23/132-133
1544] Tesniye, 22. bab
1545] Bak: 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 115; 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3
1546] M. Ali Sâbunî, Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm, II/56
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kadınlarınızdan fuhşa varanlar” âyeti ile sahhâka (sevici kadın)lar, “İçinizden fuhşa varan iki (er) kişi” âyeti ile de livâta eden erkekler kasdedilmiştir. Zira “ellâtî”, kadını gösteren “elletî”nin çoğuludur. “Ellezâni” ise, erkeği gösteren “ellezî”nin tesniyesi (ikili)dir. Bu yorum, en doğru yorumdur. Zira:
1. Bu sûretle hiçbir âyet neshedilmez, her âyetin hükmü geçerli olur.
2. Eğer her iki âyette de zinâ kasdedilmiş olsaydı, zinâ eden erkek ve kadının hükmü, bir âyet içinde zikredilirdi. Nitekim “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkeğin her birine yüz celde vurunuz” âyetinde aynı suçu işleyen erkek ve kadının hükmü birlikte belirtilmiştir. İki âyette de amaç zinâ olsaydı, burada da bunlar aynı âyet içinde anılır ve aynı şeyden söz eden âyetler tekrarlanmazdı.
3. “Fuhşa varan kadınlar” âyetinin zinâ hakkında olduğunu söyleyenler “yahut Allah onların yararına bir yol gösterinceye kadar” cümlesinde belirtilen, Allah’ın göstereceği yolu, recm (taşlayarak öldürme ve yüz değnek vurma) şeklinde açıklıyorlar. Bu, âyetin rûhuna terstir. Çünkü âyette Allah’ın, kadınların yararına bir yol göstereceği belirtiliyor. Oysa recm, sopalama ve sürgün onların yararına değil; zararınadır. Bunlar kadınlar için çok ağır cezâlardır. Bundan dolayı biz buradaki fuhşu, kadınlar arasında uygulanan seviciliğe yorarak âyeti, “Allah onların şehvetlerini nikâh ile doyurma yolunu gösterecektir” şeklinde tefsir ediyoruz. Allah’ın onlara evlenme nasip etmesi, onların lehine olan bir yoldur.1547
Buraya kadar inen âyetlerde henüz belirtilmeyen zinânın cezâsı, daha sonra inecek olan Nûr sûresinde belirtilecektir. Böylece âyetler arasında nesh diye bir şey kalmaz, hepsinin hükmü yerinde durur, uygulama alanı bulur:
1. Eşcinsellik yapan kadınlar, evde gözetim altında tutulurlar, evleninceye dek kendi başlarına serbest dolaşmalarına imkân verilmez. Evlendikleri veya uslanıp bu işten vazgeçtikleri takdirde evde sürekli gözetim altında tutulma cezâsından kurtulurlar.
2. Eşcinsellik yapan erkeklere, dil ve el ile eziyet ve hakaret edilir; bir-iki tokat vurmak sûretiyle dövülürler. Bunlara uygulanacak eziyet cezâsı konusunda âyette ve sağlam hadiste açık bir hüküm bulunmadığından, fakîhler hayli görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazılarına göre bu eziyet sadece dil ile azarlama ve kınamadır. Bir kısmına göre de hem dil, hem de el ile eziyet edilir. İbn Abbas’a göre: “Erkek fuhuş yapınca kınanır, ayakkabı ile dövülür.” Mücâhid’e göre dil ile, söverek eziyet edilir.1548 Taberî’ye göre Yüce Allah, bu âyette eziyetin türünü belirtmemiştir. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) de şöyle veya böyle yapıldığına dair bir şey nakledilmemiştir. Bunun için bu eziyet ya dil yahut el ile ya da her ikisiyle olabilir. Bunlardan hangi çeşidinin toplum için daha yararlı olduğunu bilmek de önemli değildir. Taberî’ye göre artık bu hüküm neshedilmiştir. Taberî genel kanıya uyarak âyetin hükmünün neshedildiğini söylüyor, ama bu, delilsiz bir savdan ibârettir.
Livâta edenlerin mel’un olduklarına dâir hadisler vardır: “Lût kavminin yaptığını yapan kimseleri görürseniz, fâili de mef’ûlü de öldürünüz”1549 anlamındaki hadisler
1547] Mefâtihu'l-Gayb, 3/245-246
1548] Mücâhid, tefsir, 149, tahkik: Abdurrahmân et-Tâhir, Davha, Katar
1549] Tirmizî, Hudûd 24
FUHUŞ / ZİNÂ
- 361 -
ise sağlam değildir. Tirmizî, bu hadisin senedine güvenilemeyeceğini belirtmiş, Nesâî de bu hadisi münker görmüştür. İbn Mâce de bu hadisi Ebû Hüreyre’den rivâyet etmiş ise de senedi birinciden de zayıftır. İbn Hacer, Ebû Hüreyre hadisinin sahih olmadığını söylemiştir. Hadisin başka bir varyantında: “Üsttekini de, alttakini de recmedin” denmektedir ki bu da sahih değildir. Beyhakî’nin: “Erkek, erkeğe varırsa ikisi de zinâ edendir. Kadın, kadına varırsa ikisi de zinâ edendir” rivâyetinin senedinde, Ebû Hâtim’in yalancılıkla suçladığı Muhammed İbn Abdirrahmân vardır. İbnu’t-Tullâ’, Ahkâm’ında: “Peygamber’in (s.a.s.) livâta yapanı recmettiği veya onun hakkında bir hüküm verdiği sübût bulmamıştır” demiştir. Tirmizî şöyle diyor: “İlim adamları, livâta yapanın cezâsı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre evli olsun, bekâr olsun livâta yapan kimse recmedilir. Mâlik, Şâfiî, Ahmed ibn Hanbel ve İshak ibn Râhveyh bu görüştedirler. Tâbiîlerden bazı fakîhlere göre de livâtanın cezâsı, zinâ cezâsının aynıdır. Hasan-ı Basrî, İbrâhim Nehâî, Atâ ibn Ebî Rabâh da bu görüştedirler.1550
Ebû Hanîfe’ye göre, hakkında bir hüküm bulunmadığı için livâtaya cezâ gerekmez. Şâfiî’ye göre Lût şerîatında haram olan bu işi yapanlar recmedilirdi. “Onlar, Allah’ın, doğru yola ilettiği kimselerdir, onların yoluna uy”1551âyeti uyarınca bizden öncekilerin şeraitindeki hükümler bizim şeriatimizde neshedilmedikçe bizim için de geçerlidir. Livâta yapanları Cenâb-ı Hak kınadığına göre demek ki buna uygulanan cezâ, şeriatimizce neshedilmemiştir. Şâfiî’nin bu görüşü açık bir delilden yoksundur. Önce recm, Kur’an’ın hükmü değil; Tevrat’ın hükmüdür. Kur’an zinâ konusunda açık hüküm getirdiğine göre demek demek ki Tevrat’ın recm hükmünü neshetmiştir. Öyle ise livâtanın cezâsı, zinânın cezâsı olan recmdir demek doğru değildir. Çünkü zinânın cezâsı recm değil; yüz sopadır.
Ayrıca Lût şeriatinde livâta yapanların recmedildiğine dair bir delil de yoktur. Olsa bile Cenâb-ı Hak Kur’an’da ne zinâ, ne de livâta hakkında recm cezâsı emretmemiştir. Ebû Hanife’nin görüşü daha isâbetlidir. Şeriat livâtaya bir cezâ koymamıştır. Fâili tevbe etmezse Allah’ın cezâsına mâruz kalacaktır. Kur’ân-ı Kerim’de bütün günahlara cezâ konmuş değildir. Şarap içmek, gıybet etmek, oruç tutmamak, da haramdır, ama Kur’an’da şarap içene, dedikodu yapana, oruç bozana bir cezâ bir cezâ konmamıştır. Bunların cezâsını bizzat Yüce Allah, âhirette verecektir.
Bu konudaki görüşleri toplayan Şevkânî şöyle diyor: “İlim sahipleri, mütevâtir hadislere dayanarak livâtanın haram ve büyük günahlardan; yapanların da mel’un olduğu kanısına vardıktan sonra cezâsı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bir grup sahîbî, evli olsun, bekâr olsun livâta yapanın da yapılanın da öldürüleceği kanısındadır. Şâfiî, Nâsır, Kasım ibn İbrâhim de bu görüşü benimsemişlerdir, görüşlerine de livâtacının recmedileceği hakkındaki münker hadisi delil getirmişlerdir. Bu görüş sahipleri, öldürmenin nasıllığı hakkında da görüş ayrılığı içindedirler. Hz. Ali’den, livâtacının kılıçla öldürülüp sonra yakılacağı rivâyet edilmiştir. Hz. Ömer ve Osman’a göre livâtacı, duvarın altına konulup üstüne duvar yıkılarak öldürülür. İbn Abbas’a göre kentin en yüksek binasından baş aşağı atılarak öldürülür. Kimine göre de recmedilir.”
Daha sonra Şevkânî şöyle diyor: “Muhakkak ki bu rezâleti işleyen kimse,
1550] Tirmizî, Sünen, 4/58, Mısır baskısı
1551] 6/En'âm, 90
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âleme ibret bir cezâ verilir. Azgınların şehvetini kıracak biçimde işkence edilir. Ebû Hanîfe’ye ve Şâfiî’den gelen başka bir kavle, Murtaza ve Müeyyidbillâh’a göre livâtacı yalnız ta’zir edilir. Livâtacı hakkındaki deliller özellik, zinâ hakkındaki deliller ise genellik arz ettiği için bu konuda büyük görüş ayrılıkları vardır...”1552
İbnu’t-Tullâ’ın da belirttiği gibi, livâta yapanın öldürüleceği veya recmedileceği hakkındaki hadislerin hiçbirisi sahih değildir. Zâten sahih olsaydı, sahâbîlerden cezâ konusunda bu kadar görüş ayrılığı nakledilmezdi. Bu görüş ayrılıkları, Hz. Peygamber’den sonra sahâbîlerin, onlardan sonra da tâbiîlerin, konu hakkında kendi düşüncelerini belirttiklerinden, kimi livâtacının öldürüleceğini, kimi yüksek binâdan aşağı atılarak, kimi üstüne duvar yıkılarak öldürüleceğini, kimi öldürülmeyip sadece ta’zir edileceğini söylemiştir ki, zâten Kur’an’ın bu konuda belirlediği cezâ da tâzir cezâsıdır. Onun için Ebû Hanife, bir kavle göre Şâfiî de livâtacının sadece ta’zir edileceğini söylemiştir. Muhammed Reşid Rızâ da bu görüştedir.
Hanefîlere göre ta’zir, dövmek, böylelerini en kötü, pis bir yerde ölünceye ya da tevbe edinceye dek hapsetmek sûretiyle olur. Ebû Müslim el-Horasânî; “İçinizden iki erkek fuhşa varırsa...” âyetinde, livâtacı fâil ve mef’ûlün kasdedildiğini söyler. Biz o âyetin tefsirinde, üstad İmam (Muhammed Abduh’un da Ebû Müslim’in görüşünde olduğunu söylemiştir. Bu görüş, şöyle diyenlerin sözüne uygundur: Livâtanın cezâsı da ta’zirdir, ama bu, eziyet olan herhangi bir tarzda yapılabilir. Sadece bu sözle (hakaret ederek), fiilen (döverek) yapılabileceği gibi, işkencesiz de yapılabilir.1553
Bu görüş ayrılıkları, livâta cezâsı hakkında âyette belirtilen eziyet cezâsından ayrı bir cezânın olmadığını kanıtlar. Zira recm Kur’an hükmü değildir. Dediğimiz gibi, eğer bazı hadislerde belirtildiği üzere Peygamber (s.a.s.) gerçekten recmi uygulamışsa, bu, mutlaka zinâ cezâsını belirleyen âyetin inmesinden önce olmuş ve zinâ cezâsını belirleyen âyet, aslında Tevrat’ın hükmü olan recmi hafifleterek yüz sopaya çevirmiştir.
“Câriyeler evlendikleri halde zinâ ederlerse onlara, hür kadınlara yapılanın yarısı kadar işkence ediniz!”1554 âyeti, zinâ eden evli câriyelere, hür kadınlara yapılan işkencenin yarısı kadar işkence edilmesini bildirmektedir. Bunun da zinâ cezâsının sadece işkence olduğu anlaşılır. Çünkü bu cezâ, burada olduğu gibi 33/Ahzâb 30 ve 24/Nûr 8. âyetlerde hep azâb olarak anılmaktadır. Azâb ise işkencedir, recm değildir. Çünkü recm, azâptan öte bir şeydir. Fecî bir şekilde öldürmedir. Zâten Kur’an, böyle taşlayarak öldürme anlamında recmi birkaç yerde anmaktadır.1555
Câriyenin Zinâ Cezâsı
Câriyeye evli kadının yarısı kadar zinâ cezâsı verilmesi, onun nâmusunu koruma konusunda hür kadına göre güçsüzlüğünden ötürüdür. Hür kadın, toplumdaki mevkii gereği kendisini daha kolay koruyabilir. Ama özgürlüğü elinde olmayan câriye, her zaman kendisini koruyamaz. Yüce Allah, zayıflara acıdığından onun cezâsını yarıya indirmiştir. Bu âyete göre evlenen câriye zinâ ederse ona,
1552] Neylü'l-Evtâr, 17/116-118
1553] Tefsîru'l-Kur'âni'l-Hakîm, 8/518-519
1554] 4/Nisâ, 25
1555] Bak. 19/Meryem, 46; 36/Yâsin, 18; 26/Şuarâ, 116; 11/Hûd, 91; 44/Duhân, 20; 18/Kehf, 20
FUHUŞ / ZİNÂ
- 363 -
hür kadının cezâsının yarısı olan elli sopa vurulur. Fakat evli olmayan câriye zinâ ettiği zaman onun hakkında bir cezâ belirtilmemiştir. Bu hususta da müfessirler görüş ayrılığına düşmüşlerdir:
1. Bazılarına göre evli olmayan câriye zinâ ederse onun belli bir cezâsı yoktur. Yalnız eğitip uslandırmak için dövülür.
2. Bazılarına göre evli-bekâr zinâ eden her câriyenin cezâsı elli sopadır.
3. Bazılarına göre de Kitap ve Sünnetin genel hükmü göz önünde bulundurularak bekâr câriyeye yüz sopa, evli câriyeye ise açık hüküm belirtildiğinden elli sopa vurulur.
En isâbetli görüş İbn Abbas’a dayanan ikinci görüştür. Üçüncüsü ise Kur’an’a ters, hatta saçma bir düşüncedir. Doğrusu odur ki bekâr câriye için belli bir zinâ cezâsı konulmamıştır. Ancak o, eğitilmek amacı ile dövülebilir. Tabii öldürecek biçimde değil; eğitecek biçimde dövülür. Tabii şimdi ne câriye vardır, ne de dövme bir eğitim yöntemidir. Bugün eğer câriye olsaydı, onu eğitmek için dövme yerine, güzel öğüt verme, bilinçlendirme yöntemiyle eğitme yoluna gidilirdi. Çünkü ne Kur’an, ne de Peygamberimiz bu konuda bir cezâ belirtmiştir. Hz. Ali şöyle diyor: “Hz. Peygamber bana, zinâ eden bir câriyeyi dövmemi emretti. Baktım ki câriye henüz yeni ergenliğe ermiş, dövsem ölecek. Dövmedim, durumu Allah’ın Elçisine arzettim: “İyi etmişsin, bırak büyüsün” dedi.1556
Nisâ 15 ve Nûr 4. âyetlerin açık ifâdesine göre fuhuş ve zinâ yapanların cezâlandırılabilmesi için dört tanık tarafından suçu işlerken açıkça görülmeleri gerekir. Fuhuş ve zinâ suçunun tahmin veya akıl yürütme ile değil; bizzat görülerek saptanması gerekir. Çünkü bu suç, bir âilenin şerefinin mahvolmasına yapanlardan özellikle kadının toplumda töhmet altında kalmasına, hor görülmesine hatta âilenin yıkılmasına neden olabilecek ağır bir suçtur. Böyle insanların istikballerini söndürecek, âileleri yıkacak bir iddiânın yalnız tahmine veya bir kişinin tanıklığına dayanması doğru değildir. Çünkü tek insan, görüşünde yanılabilir, hislerine kapılıp gerçeği yanlış anlatabilir. Ancak dört şâhid tarafından görüldüğü zaman fuhuş ve zinâ yapanlara, belirlenen cezâ uygulanır ki, bu eylemin dört şâhid tarafından görülmesi çok güçtür. Meğerki şahsın kendisi itiraf etsin yahut suçlayan kimse, önceden tedbir alıp olayı şâhidlerle tespit eylesin.
Ancak, Nûr sûresinde açıklandığı üzere, karısını zinâ ile suçlayıp dört şâhid bulamayan kimse, hâkimin kararıyla karısından boşanır. Fakat kadın, suçunu itiraf etmedikçe kendisine zinâ cezâsı uygulanmaz. 65/Talâk sûresi, 1. âyette, boşanan kadınlar, fuhuş yapmaları dışında, bekleme süreleri içinde kocalarının evlerinden çıkarılmamaları; iddetlerini kendi evleri sayılan koca evinde doldurmaları emredilmekte, böylece boşanan kadınların birden sokağa atılıp perişan duruma düşürülmeleri önlenmektedir. Tabii kadın isterse kendisi çıkıp gidebilir.
Bizim nesh hakkındaki izahlarımızı anlamak istemeyen bir adam, “Had âyeti, Nûr Sûresinin ikinci âyetidir; Recm âyeti ise tilâveti mensuh ve hükmü kıyâmete kadar mer’iyyette (yürürlükte) kalan bir âyettir” diyor.
Tutarsız, delilsiz bir iddiâ. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, tek kişi haberiyle ne sâbit olur, ne de nesh edilir. Reşid Rızâ’ının da dediği gibi, Kur’ân-ı Kerim’i ancak
1556] Müslim, Hudûd 34; İbn Kesîr, Tefsî I/475-478
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan daha iyisi veya dengi neshedebilir. Kur’an’ın dengi sadece Kur’an’dır. Hadislere gelince; bunlar mütevâtir olsa bile Kur’an’ın dengi olamaz. Çünkü Kur’an’ın lafzı da, mânâsı da Allah’ın emriyle meleğin vahyidir. Oysa hadisler Peygamber’in sözüdür. Lafzî tevâtüre sahip hadisler çok azdır. Mânevî tevâtür bulunan hadisler de çok değildir. Ötekiler, şahısların duydukları sözleri, kendi anlayış ve ifâdeleriyle aktarımıdır. Süyfyân-ı Sevrî, duyduğu sözleri ancak anlam olarak aktardığını söylemiştir. Şimdi bu tür rivâyetler nasıl âyetlerin dengi olur ve âyetleri nesheder?
Kaldı ki recm âyeti diye rivâyet edilen sözler, kişi haberinden ibârettir. Muhammed İzzet Derveze, bu konuda şöyle diyor: “Önce bu sözün, âyet olup sonra lafzının kaldırıldığı, hükmünün bâkî kaldığı şeklinde rivâyetin hiçbir hikmeti anlaşılamaz. Özellikle recm gibi çok ağır bir cezâda lafzın kaldırılmış olmasının anlamı yoktur.
İkinci olarak; Recm âyeti olarak rivâyet edilen sözün metni değişik biçimlerde aktarılmaktadır. Sonra cezânın sadece yaşlı kadın ve erkeğe (çünkü rivâyette “şeyh” ve “şeyha” kelimeleri geçiyor ki, bunlar yaşlı erkek ve yaşlı kadın demektir) tahsis edilmesi tuhaftır.1557
Üçüncü olarak; Önerisiyle Kur’an’ı toplatıp yazdırmış olan Ömer (r.a.), eğer rivâyette söylendiği biçimde sözün âyet olduğu kanısında olsaydı, kimseyi dinlemez, onu Mushaf’a yazdırırdı. Özellikle on yıllık halifeliği sırasında onu kim bundan engelleyebilirdi? Ebû Ya’lâ’nın rivâyetine göre “Bir adam, Peygamber’e (s.a.s.) gelip: ‘Yâ Rasûlallah, bana recm âyetini yaz!’ demiş. Peygamber (s.a.s.): “Şimdi bunu yapamam’ demiş veya benzeri bir söz söylemiş.” Rivâyette, Peygamber bu sözü söylerken Ömer de orada imiş. Şimdi Ömer, Peygamber’in yazdırmadığı bir söze, nasıl âyet der ve onu yazdırmayı düşünür? Bu konuda Ömer’den rivâyet edilen sözler gerçekten kuşkuludur.
Bu recm âyetini(!) nesheden, rivâyete göre bir keçidir. “Keçi, Hz. Âişe’nin evinde bulunan ‘recm âyeti’ni yedi, böylece nesh oldu.”1558
Dördüncü olarak; Nisâ Sûresinin 25. âyeti, zinâ eden evli câriyenin haddini, hür kadının haddinin yarısı olarak belirlemektedir. Kur’an’da hür kadın için Nûr Sûresinde belirtilen yüz değnekten başka had olmadığından cumhur, câriyenin cezâsının elli değnek olduğuna hükmetmiştir. Eğer evli kadının zinâ cezâsı recm olsaydı, bunun yarıya bölünmesi mümkün değildi. Öyle ise Kur’an’ın zinâya koyduğu cezâ, hürler için yüz, câriyeler için elli sopadır.”1559
Peygamber’in recmettiğine dâir rivâyetler ise, Kur’an’ın bu kesin emirlerinden önce, Peygamber tarafından uygulanan cezâyı gösterebilir. Esâsen recm, Tevrat’ın emridir. Hz. Peygamber, kendisine vahiy gelmeyen konularda Kitap ehlinin uygulamalarına uyardı. Kur’an’ın bu konuda özel emirleri gelmezden önce Peygamber de Kitap ehlinin uyguladığı recm cezâsını uygulamış olabilir. Ama yaratıklarına çok merhamet eden Yüce Allah, Kur’an’da o ağır cezâyı hafifleterek
1557] Oysa, gence göre daha âciz durumdaki yaşlıların cezâlarının daha hafif olması gerekir. Bunlar için daha hafif bir cezâ caydırıcı olur. Daha az dayanıklı olan yaşlılara daha ağır cezâ vermek, genel şeriat kuralına aykırıdır. Oysa şeriat, oruç tutamayacak durumdaki yaşlıları, fidye karşılığında oruçtan muâf tutmaktadır.
1558] İbn Mâce, Nikâh 36, hadis no: 1944; Ahmed bin Hanbel, 5/131, 132, 183; 6/269
1559] İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, 10/8-10
FUHUŞ / ZİNÂ
- 365 -
yüz sopaya çevirmiştir.1560
Recm Meselesi
“…Allah, pisliği/azabı, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.”1561
“Kim söylemediğim bir sözü bana atfederse, cehennemdeki yerine hazırlansın”1562
Hadislerde geçen evli zânîler için recm cezası, İslâm tarihinin ilk dönemlerinde bilhassa Hâriciler, daha sonra da bir kısım Mu’tezile ile bazı Şi’iler tarafından kabul edilmemiş; çağdaş Müslüman yazarlardan bazıları da recmin meşru bir ceza olmadığını ileri sürerek evli-bekâr ayrımı yapılmaksızın zânîlere ceza olarak sadece yüz sopa vurulacağı görüşünü benimsemişlerdir…1563
Ehl-i Sünnet içerisinde mütalaa edilen bütün mezhepler ise, evli zaniler için recm cezasının mevcudiyetini kabul etmiş, bu cezayı inkâr edenleri şiddetle tenkit etmişlerdir…1564
Arapça “zenâ” fiilinden mastar olan zinanın sözlük ve terim anlamı birdir. Bu da; bir erkeğin kadınla bir akde veya haklı bir sebebe dayanmaksızın cinsel temasta bulunmasıdır. Zina eden erkeğe “zânî” kadına ise “zâniye” denir.1565 Zina kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de dokuz yerde geçmektedir.
Hadis kaynaklarını taradığımızda, recmi kabul etmeyen hâricîleri susturmak için olsa gerek, tuhaf rivâyetler uydurulduğunu görüyoruz. Zira recm âyetinin bir keçi tarafından yendiği,1566 maymunların bile zina edeni taşladıkları1567 gibi rivâyetlerin başka izahı mümkün görünmüyor. Hiçbir şeyden habersiz bu hayvancağızları bir tarafa bırakarak konunun ayrıntılarına geçmek istiyoruz.
Birinci Bölüm: Recm İle İlgili Rivâyetler
Kur’an’da Recm Âyeti Olduğuna Dair Rivâyetler
Yaptığımız incelemeye göre, Kur’an’da recm âyeti olduğuna dair rivâyetler Hz. Ömer, Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn Abbas ve Ebu Umame b. Sehl b. Huneyf’in teyzesi el-Acma’dan gelmiştir.1568
Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit, İbn Abbas ve el-Acma’dan gelen rivâyetler hadis usulü kaidelerine göre sahih; Ubey b. Ka’b’dan gelen rivâyet hasen, diğer sahabe1560]
S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 17, s. 486-508
1561] 10/Yunus 100
1562] Buhârî, İlim 38; Müslim, Mukaddime 1; Tirmizî, İlim 8 hadis no: 2797; İbn Mâce, Mukaddime 4 (31), 5 (38)
1563] Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 13, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul. Recm hususunda yapılmış en kapsamlı çalışma olması hasebiyle, Yusuf Ziya Keskin’in adı geçen eserine sık sık atıfta bulunulacak, ilme ve ilim adamına bir saygının gereği olarak eserde işaret edilen kaynaklara gerekmedikçe işaret edilmeyecektir.
1564] Y. Ziya Keskin, a.g.e., s. 22.
1565] Şamil İslam Ansiklopedisi, Zina maddesi.
1566] İbn Mace, Nikâh 36/1944; Ahmed bin Hanbel, 5/131, 132, 183; 6/269
1567] Buhari, 63/27
1568] Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 93, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerden gelen rivâyetler ise senetlerindeki cerh edilmiş raviler sebebiyle zaiftir.1569
Biz burada mevcut bütün rivâyetleri nakletmeyeceğiz. Yalnızca rivâyetlerin problemli kısımlarına ve kendilerinde barındırdıkları kuşkulara işaret ederek bir fikir vermeye çalışacağız. Zira çalışmamızın ana eksenini Kur’an oluşturmaktadır. Bu rivâyetlerle ilgili genişçe malumat almak isteyenler, Yusuf Ziya Keskin’in Recm Cezası Âyet ve Hadis Tahlilleri adlı eserine başvurabilirler. Bu eserde mevcut bütün rivâyetler ele alınmış, senet ve metin tenkidine tabi tutulmuş ve recmin Hz. Peygamberin siyaseten uyguladığı bir had olduğu kanısına varılmıştır. Şüphesiz bu bizim kabul edebileceğimiz bir görüş değildir.
Hz. Ömer’den gelen rivâyete göre o, Medine’de irad ettiği uzunca bir hutbede, Hz. Muhammed’e indirilenler arasında recm âyetinin de olduğunu, kendilerinin bu âyeti okuyup ezberlediklerini söylemekte; bazı kimselerin, Kur’an’da bulamıyoruz diyerek recmi inkâr edeceklerini ifade etmekte, recmin Kur’an âyeti ile sabit olduğunu bildirmektedir. Ardından da “Ömer, Allah’ın kitabında olmayan bir şeyi kitaba yazdı demeleri olmasa, muhakkak ki indirildiği gibi recm âyetini kitaba yazardım” diyerek recm âyetinin şöyle olduğunu söylemektedir; “eş-Şeyhu ve’ş-şeyhetu izâ zeneyâ f’ercumûhumâ elbettete.” Yani; Yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina ederlerse, mutlaka ikisini de recmedin… Ubey b. Ka’b’dan gelen rivâyette, Ahzab suresinin sayı itibarıyla Bakara suresine denk olduğu(?) ve içerisinde recm âyetinin bulunduğu ifade edilmektedir… Zeyd b. Sabit’ten gelen rivâyete göre, onun recm âyetini bizzat Hz. Peygamber’den işittiği ifade edilmektedir… el-Acma’dan gelen rivâyette Hz. Peygamberin recm âyetini okuttuğu bildirilmektedir… Hz. Ali’den gelen rivâyete göre Ali; “Recm Rasulullah’tan gelen bir sünnettir. Daha önce recm âyeti inmişti. Yemame savaşında recm âyetini ve başka âyetleri okuyan kimseler şehid oldu (da bu âyetler kayboldu)… Hz. Aişe’den gelen rivâyette ise recm âyetinin indiği, bir kâğıtta yazılı olduğu; ancak ev haşeresi ya da keçi(?) tarafından yendiği ifade edilmektedir…1570
Şimdi bu rivâyetler karşısında durup akl-ı selîmle derin derin düşünmek gerekiyor. Hz. Ömer’in irad ettiği iddia edilen hutbenin içeriğine baktığımızda onun yanındakilerle beraber, recm âyetini(?) okuyup ezberlediklerini görüyoruz. Demek ki Hz. Ömer’in yanında, bu âyetin gerçekten indiğine dair şahitler de bulunmaktadır. Lâkin başka bir rivâyette; Hz. Ebu Bekir zamanında Kur’ân yazılırken derleme komisyonu başkanı olan Zeyd b. Sabit’in, Hz. Ömer’in getirdiği recm âyetini, Hz. Ömer başka bir şahit bulamadığı için kabul etmediği, fakat Ebû Huzeyme’nin getirdiği Berâ’e Suresinin son iki âyetini yalnız Ebû Huzeyme’nin tanıklığını yeterli görerek kabul edip Mushafa yazdığı: “Allah’ın Elçisi, senin tanıklığını, iki kişinin tanıklığına denk tuttu”1571 dediği kaydedilmektedir. Şüphesiz bu giderilmesi mümkün görünmeyen bir çelişkidir. Ayrıca yukarıda da ifade edildiği gibi Zeyd b. Sabit bu âyeti bizzat Rasulullah’tan işittiğini ifade etmektedir. Kendisinin de işittiği bir âyeti nasıl olurda şahit yetersizliğinden Mushafa almaz? Sonra Hz. Ömer gibi bir örnek Müslümanın doğru bildiğini yapmaktan çekindiğini kaynaklar rivâyet etmemiştir. Muhakkak böyle bir âyet olsaydı bu, Kur’an’a yazılırdı. Ubey b. Ka’b’dan gelen rivâyette ise problem daha da büyük
1569] Keskin, a.g.e., s. 108.
1570] Bütün bu rivayetlerin kaynakları ve geniş değerlendirmesi için bk. Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 93–117, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
1571] Buhârî, el-Hûru'l-'în; Süyûtî, el-İtkan: 1/63; Kitâbu'l-Mesâhif: 8
FUHUŞ / ZİNÂ
- 367 -
gözükmektedir. Zira bu rivâyeti kabul ettiğimiz zaman, Kur’an’ın bir kısmının kaybolduğunu kabul etmiş oluruz. Şüphesiz bu olacak iş değildir. Zira Allah Kur’an’ı koruması altına aldığını beyan etmiştir.1572 Hz. Ali ve Hz. Aişe’den gelen rivâyetleri konuşmaya bile lüzum görmüyoruz… Görüldüğü üzere bu rivâyetler, çelişkilerle dolu ve reddedilmesi gereken rivâyetlerdir. Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşüren böylesi haberleri kabul etmek mi yoksa reddetmek mi İslâm’ın ruhuna daha uygundur? Bu soruyu da aziz okuyucunun takdirine havale ediyoruz.
Yukarıda kaydettiğimiz recm âyeti(?) ile ilgili rivâyetler, âlimler arasında pek çok görüşün oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu görüşler de daha çok “Nesh” kavramı etrafında şekillenmiştir. Âlimlerin çoğu recm âyetinin(?) “Lafzı Mensuh, Hükmü Bâki” olduğu görüşünü savunmuşlardır.
Çağdaş yazarlardan Derveze ise; Hz. Ömer’e isnad edilen recm âyeti hakkındaki rivâyetleri değerlendirerek şöyle der; “Recmin Kur’an’da tilâveten neshsedildiği fakat hükmen baki kaldığı hususuna gelince bu konuda birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Birincisi; hüküm olarak baki kalıp da tilâveten bir Kur’ani esasın neshedilmesinin hikmetini anlamak imkânsızdır. Üstüne üstlük recm gibi hassas ve ölümle sonuçlanan bir hukuki durum olursa. İkincisi; âyetin nassı hakkında gelen rivâyet ihtilaflıdır. Ayrıca, cezaya konu olarak sadece yaşlı erkek ve yaşlı kadının zikredilmesi şaşırtıcı bir durumdur. Üçüncüsü; Hz. Ömer bir âyetin yazılması hususunda şahitliği kabul edilmeyecek kadar adil değil miydi? Eğer, Nebi (s) vefat edinceye kadar, recm âyeti lafız ve hüküm yönünden neshedilmediyse ve Hz. Ömer bundan emin idiyse bu durum karşısında sessiz kalmayacak kadar da güçlü değil miydi? Kaldı ki, Hz. Ebu Bekir’e Kur’an’ın yeniden yazılması ve düzenlenmesi teklifini veren de Hz. Ömer’dir. Kendisi bizzat bu işe önayak olmuştur…”1573
Yine tefsirinde, recmin İslâm’ın bir hükmü olduğunu savunan Mevdudi bile bu konuyla alakalı olarak; “Lafzı mensuh, ancak hükmü baki âyetler” meselesi üzerine çok düşündüğünü, fakat bunu anlayamadığını itiraf eder.1574 Ali Mansur ise söz konusu âyetin(?) Kur’an’ın belağatına uymadığını belirtir ve daha başka gerekçelere dayanarak bu âyetin mevcudiyetini reddeder.1575
Hz. Ömer’in ifadesiyle; “inen, okunan, ezberlenen ve tatbik edilen” bir âyetin lafzının neshedilip hükmünün baki kalması anlaşılır gibi değildir. Çünkü lafzı mensuh olan bir âyetin hükmü de mensuh olmalı, hükmü yürürlükte olan bir âyetin lafzı da mevcut olmalıdır. Nitekim bazı Mu’tezililer, bir âyetin hükmü ile tilâvetinin ayrılmaz bir bütün olduğunu; tilâveti neshedilmiş ise, hükmünün de neshedilmiş olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.1576 Ayrıca Âlimler, Kur’an da olduğu söylenen bir şeyin sübutu için mütevatir olarak aktarılması gerektiğini söylemişlerdir.1577 Bu rivâyetlerin ahad oldukları da ortadadır…
1572] Hicr 9
1573] İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, 6/309.
1574] Mevdudî, Meseleler, III, 30.
1575] Ali Mansur, Nizamu’t-tecrim, s. 179
1576] İbn. Hacer, Feth, XII, 571
1577] Bk., Taftazani, Sadeddin Mes’ud b. Ömer, Kitabü't-telvih ve't-tavdih, I-II, İstanbul, 1310; I, 49; Amidi, Ali b. Ebu Ali, el-İhkam fi usuli'l-ahkam, I-II, Kahire, 1967; I, 147, 148; Suyuti, Celaluddin Abdurrahman, el-İtkan fi ulumi'l- Kur'an, I-II, thk. Mustafa Dib el-Buğa, Bey-
368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nisâ Sûresi 15-16. Âyetler ve “Sebîl” Hadisi
Sebil hadisi diye isimlendirilen bir rivâyette Rasulullah’ın, Allah’ın zina eden kadınlar için bir yol gösterdiğini; bunun da evliler için yüz celde ile birlikte recm, bekârlar için ise yüz celde ile birlikte bir yıl sürgün olduğunu ifade ettiği bildirilmektedir. “Sebil-Yol” hadisi, Nisa suresi 15. âyetle alakalı olarak rivâyet edilmektedir. Öncelikle Nisa suresinin ilgili âyetlerinin mealleri verilecek, ardından rivâyetlerle birlikte derinlemesine incelenmeye çalışılacaktır.
Kadınlarınızdan fuhuş yapanların aleyhinde olmak üzere içinizden dört şahid tutun. Eğer şehadet ederlerse, onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde alıkoyun.1578
Sizlerden fuhuş yapanların, her ikisine eziyet edin. Eğer tevbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, bağışlayandır.1579
Nisa suresinin ilgili âyetlerinin meali böyle… Âyetlerle ilgili yorumları sonraya bırakarak “Sebil” hadisi denen rivâyeti vermek istiyoruz.
Yaptığımız incelemeye göre sebil hadisi, sadece Ubade b. Es-Samit vasıtasıyla nakledilmiştir. Bir tarikte ise bu hadis, Seleme b. El-Muhabbik’a nispet edilmiştir; ancak bu rivâyet, aralarında Buhari’nin de bulunduğu bazı âlimler tarafından münker kabul edilerek Seleme’ye nispeti doğru bulunmamıştır.1580 Bazı tarikleri zaif olmakla birlikte, sebil hadisinin çoğu tarikleri hadis usulü kaidelerine göre sahihtir.1581
Ubade b. Es-Samit dedi ki: “Rasulullah’a vahiy geldiği zaman sıkıntıya maruz kalır ve yüz hatları değişirdi. Vahiy hali kendisinden gidince şöyle buyurdu: ‘Benden alınız, benden alınız, benden alınız! Muhakkak ki Allah onlara (zina eden kadınlara) bir yol tayin etti. Evliyle evli, bekârla bekâr (zina ederse) evliye yüz sopa ve recm, bekâra yüz sopa ve bir yıl sürgün (cezası vardır).”1582
Peygamberimizden rivâyet olunan yukarıdaki haberde; Nisa suresi 15. âyette belirtilen ‘Allah onlara bir yol kılıncaya kadar’ ibaresinin bir sonucu olarak ‘Allah onlara (zina eden kadınlara) bir yol tayin etti.’ ifadesi yer almaktadır. Yani Allah zina eden kadınlar için recm ya da sopa olarak verilen bir cezayı öngörmüş, onlara yol açmıştır. Yalnız aklımıza bazı sorular takılmaktadır. Allah Rasulü bu hadisini ne zaman söylemiştir? Nur suresinden önce mi sonra mı? Eğer önce ise, Nur suresindeki zinanın cezasını belirleyen 2. âyet bu hadisi –neshi kabul eden cumhur-ı ulemâya göre- nesh(?) etmelidir. Sonra söylenmiş olması da tuhaftır; çünkü rivâyetlere göre Nisa suresi 15. âyeti Nur suresi 2. âyet neshetmiştir. O zaman Allah Rasulü’nün nesh edilmiş bir âyete işaretle; “Allah onlara (zina eden kadınlara) bir yol tayin etti.” demiş olması muhaldir. Ayrıca Allah Rasulü’nden rivâyet olunan bu habere göre ‘bekârlara sürgün ve sopa, evlilere sopa ve recm’ rut, 1987, I, 239-240.
1578] Nisa 15
1579] Nisa 16
1580] Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 118, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
1581] A.g.e s. 121.
1582] Müslim, Hudud 13, 1690.H. Ebu Davud, Hudud 23, 4415;Tirmizi, Hudud 8, 1434. bu hadis çerçevesinde oluşan farklı görüşler için Bk. Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 123–131, Beyan Yay., 2001 İstanbul.
FUHUŞ / ZİNÂ
- 369 -
öngörülüyor; fakat rivâyetlere göre fiilî uygulama bu şekilde cereyan etmemiş- ki ileride Allah Rasulü’nün recmi tatbik ettiği iddia edilen bu rivâyetleri vereceğiz- ‘sürgün’ ve ‘recm ile sopanın’ aynı anda uygulanması gibi hususlarda mezhepler arasında ihtilaf doğmuştur. Hadis sahih ise ihtilaf neden? Açıkçası bu neshetme(?) silsilesi kuşkularla doludur.
Bütün bunlarla birlikte bir problem daha var gibi görünmektedir. Rivâyete baktığımızda “Rasulullah’a vahiy geldiği zaman sıkıntıya maruz kalır ve yüz hatları değişirdi. Vahiy hali kendisinden gidince şöyle buyurdu… ” şeklinde bir cümleden sonra hüküm bildirilmektedir. Sanki Allah Rasulü’ne muhkem bir Kur’an âyeti vahyedilmiş ve O, bu haberi Ashabına tebliğ etmektedir. Rivâyete bakınca böyle düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Peki, bu âyet değilse nedir? Eğer âyet ise neden Kur’an’da değildir? Eğer bizim düşündüğümüz gibi bir âyet idi ve nesh(?) edildiyse bu nesh işlemini gerçekleştiren âyet muhtemelen Nur suresi 2. âyet olmalıdır… Bütün bu soru işaretleri karşısında biz bu rivâyete kuşkuyla yaklaşmaktan başka bir yol bulamadık.
Şimdi Nisa suresinin ilgili âyetlerini incelemeye çalışalım. Görülecek ki sebil hadisinin bu âyetlere nispeti- bizim tercih ettiğimiz yoruma göre- pek mümkün görünmemektedir. Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetlerle alakalı olarak müfessirlerin çoğunluğu; “ilk yıllarda bu âyetlerin hükmü gereği zina eden kadınlar hapsediliyor, erkeklere ise eziyet ediliyordu. Daha sonra Nur suresi 2. âyet indi ve bu âyetleri neshetti. Ve en sonunda da Hz. Peygamber’in fiilî uygulamaları ile son şeklini aldı…” şeklinde yorumlar yapmaktadırlar. İsteyen herkes bu yorumlar için bildiği bir tefsire başvurabilir. Biz ise daha doğru bulduğumuz şu yorumu tercih ediyoruz;
Tâbiinden Mücahid, bu âyetlerdeki fuhşun eşcinsellik olduğunu belirtmiştir.1583 Yine, Ebû Müslim el-Isfahânî de aynı görüştedir.1584 Şehid Seyyid Kutub ise; 15. âyetle ilgili olarak hemen hemen cumhurun yorumuna benzer yorumlar yaptıktan sonra 16. âyetle ilgili olarak şunları söylemektedir: “…Tefsir bilginleri arasında en çok taraftar bulan yoruma göre bu âyetteki “zina suçu işleyen çift” deyiminden maksat birbirleri ile sapık cinsel ilişki kuran iki eşcinsel (homoseksüel) erkektir…”1585
Nisa suresi 15. âyette fuhşa varan kadınlar çoğul getirilmiştir. Bu, birkaç kadın arasında yapılan bir eylemi belirlemektedir ki özneleri “Kadınlar” şeklinde çoğul yapılmıştır. Bu, Arapların sihâk dedikleri, bugün sevicilik denilen kadınlar arası sapık ilişki yani lezbiyenliktir. Bunu yapanların cezası, bu işe engel olmak, namuslarını korumak için o kadınların evlerde gözetim altında tutulmasıdır. Çünkü kadın serbest bırakılırsa yine gidip kendisi gibilerini bulacak ve onlarla sapık ilişkiye girecektir. Allah’ın, onlar lehine göstereceği yol eğer bekâr iseler evlenme yolu, nikâh bağıdır. Kadın evlenince korunmuş olur, artık böyle sapık ilişkilerden kurtulması umulur. Şâyet evli iseler, nasihat ve psikolojik tedaviye tabi tutulurlar. İkinci âyette işlenen fuhuş, iki erkek arasında yapılan fuhuştur ki özneler tesniye müzekker (erkek ikil) kipiyle getirilmiştir. Öyle ise bu iş de erkek ve kadın arasında geçen zina değil, iki erkek arasında geçen eşcinsel ilişkidir.
1583] Tefsîru âyâti'l-ahkâm: 2/56
1584] Râzî, Mefâtîhu'1-Ğayb: 3/245–246
1585] Seyyid Kutub, Fizilal, Nisa 15–16. ayetlerin tefsiri
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunların da halk içinde eziyet ile cezalandırılmaları, böylece utandırılıp bu işten vazgeçirilmeleri buyrulmaktadır.
Ebu Müslim’e göre eğer her iki âyette de zina kastedilmiş olsaydı, zina eden erkek ile kadının hükmü bir âyet içinde zikredilirdi. Nitekim celde âyetinde aynı suçu işleyen erkek ve kadının hükmü bildirilmiştir. Dolayısıyla Ebu Müslim’e göre hapis âyeti sevici kadınlar, eza âyeti livata yapan iki erkek, celde âyeti de zina yapan kadın ve erkeğin hükmünü bildirmiştir.1586
Böyle bir yorum tercih edildiğinde, görüldüğü gibi bir Kur’an âyetini iptal (nesh) etme söz konusu olmamaktadır. Ayrıca eşcinsellik gibi iğrenç bir fiilin cezasının Kur’an’da yer almamış olması düşünülemez. Livata yapanların öldürülmesi ya da recmedilmesi şeklinde rivâyet edilen hadislerin sahih olmadığı ehline malumdur. Bu hususa dair rivâyetler yalnızca İbn Abbas ve Ebu Hureyre’den gelmektedir. Bu rivâyetlere göre Lut kavminin işlediği o iğrenç fiil için “Alttakini de üsttekini de öldürün” “Yapanı da yapılanı da recmedin” şeklinde ifadeler mevcuttur.1587 İbn Abbas’tan gelen rivâyet garibtir. Ayrıca İbn Abbas’tan rivâyet eden İkrime’nin adâleti ihtilaflıdır.1588 İkrime’den rivâyet eden Amr b. Ebi Amr hakkında İbn Ma’in, Onun livata yapan hakkındaki rivâyeti için münkerdir demiştir. Ebu Hureyre’den gelen rivâyet de garibtir. Ravilerden Suheyl b. Ebi Salih âlimler tarafından cerhedilmiştir. İbn Ma’in ve Ebu Hatim, onun hadisleriyle ihticac edilemeyeceğini söylemiştir. İbn Abbas rivâyeti için zaif diyenler olduğu gibi hasendir diyenler de olmuştur. Ebu Hureyre hadisi ise çok zayıftır. Zaten bu sebepledir ki mezhepler arasında çok farklı görüşler serdedilmiştir. Ebu Hanife, livatanın zina olmadığını, dolayısıyla bu fiili işleyene sadece ta’zir cezası verileceğini söylemiştir.1589 Şevkânî şöyle diyor: “Muhakkak ki bu rezaleti işleyen kimseye, âleme ibret bir ceza verilir. Azgınların şehvetini kıracak biçimde işkence edilir. Ebû Hanife’ye ve Şâfi’î’den gelen başka bir kavle, Murtaza ve Müeyyedbillâh’a göre livâta yapan yalnız ta’zîr edilir. Livata yapan hakkındaki deliller özellik, zina hakkındaki deliller ise genellik arz ettiği için bu konuda büyük görüş ayrılıkları vardır...”1590
Toparlayacak olursak; Nisa suresi 15–16. âyetler eşcinsellikle alâkalıdır. Bu ve yukarıda saydığımız başka sebeplerden dolayı sebil hadisi kuşku altında kalmaktadır. O yüzden biz sebil hadisinin recmi savunanlarca delil olarak kullanılmasını doğru bulmuyoruz.
Hz. Peygamber’in Recmettiği İddia Edilen Kimselere Dair Rivâyetler
Bu rivâyetlere geçmeden önce, daha sahabe hayatta iken recmin tartışma konusu yapıldığına dair işaretler bulunan bir rivâyet vermek istiyoruz. Hadis usulü kaidelerine göre sahih kabul edilen bu rivâyet İbn Hanbel’de şu şekilde geçmektedir:
Ebû İshak eş-Şeybânî anlatıyor: “İbn Ebî Evfâ’ya: “Rasûlullah hiç recm tatbik
1586] Yusuf Ziya Keskin, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 59, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
1587] İbn Mace, Hudud 12;
1588] ibn Ebi Hatim, Kitabu’l Cerh, VII, 7; Beyhaki, Sünen, VIII, 234; Zehebi, Mizan, III, 93; İbn Hacer, Tehzib, VII, 263-73.
1589] Cassas, Ahkâmu’l Kur’an, III; 262; Serahsi, Mebsut, IX, 77,78.
1590] Neylu'l-Evlâr: 17/116–118
FUHUŞ / ZİNÂ
- 371 -
etti mi?” diye sordum. Bana: “Evet! Yahudi bir erkek ile Yahudi bir kadını recmetti.” cevabını verdi. Ben tekrar: “Nur süresinin nüzulünden önce mi, sonra mı?” diye sordum. “Bilmiyorum!” dedi.”1591 Bu rivâyetin, “Yahudi bir erkek ile Yahudi bir kadını recmetti.” şeklindeki bölümü İbn Hanbel’de geçmektedir. Şâyet söylendiği üzere bu rivâyet gerçekten sahihse, aşağıda verdiğimiz hâdiselerinin Nur suresinden önce vuku bulduğu iddia edilebilir. Edilmiştir de… Lakin bu yaklaşıma şu şekilde karşı çıkılmıştır: Nur suresinin Hicrî 4, 5 veya 6. yılda indiği rivâyet edilmektedir. Elimizde bulunan rivâyetlere göre ise, recm uygulamalarıyla ilgili rivâyetler, Ebu Hureyre, İbn Abbas gibi sahabelerden de gelmiştir. Bilindiği üzere Ebu Hureyre hicrî yedinci yılda Müslüman olmuş, İbn Abbas da annesiyle birlikte hicri dokuzuncu yılda Medine’ye gelmiştir. Dolayısıyla recme şahit olan bu sahabeler gösteriyor ki; recm olayı, nur suresinden sonra da vuku bulmuştur… Bu istidlal ilk bakışta mantıklı gibi görünmektedir. Ama ne hikmetse bu istidlali getirenler çok iyi bildikleri halde bazı gerçeklere değinmemektedirler. Hadis kitaplarını biraz olsun karıştırmış olan biri görecektir ki, bu adı geçen sahabeler şahit olmadıkları olayları sanki kendileri görmüşçesine anlatmaktadırlar. Çünkü bu rivâyetleri de kendileri gibi sahabe olan insanlardan almaktadırlar ve bazen aradaki diğer sahabenin ismini zikretmemektedirler. Bu aradaki bir ismi zikretmeme hâdisesi, tabiundan gelen rivâyetlerde rivâyeti zayıflatırsa da sahabeden bu şekilde gelen rivâyetler kabul görmüştür.1592 Böylece denebilir ki olayı başka sahabelerden dinleyen bu sahabeler, kendileri şahit olmuşçasına rivâyet etmişlerdir. Üzerinde durmaya çalıştığımız rivâyete dayanarak recmin, Nur suresi ikinci âyet ile neshedildiğini söyleyen şahısların bir haklılık paylarının olabileceğini düşünmekle birlikte biz konuya başka şekilde bakmaktayız. Bunu da ilerleyen satırlarda ortaya koyacağız inşallah.
1. İki Yahudi’nin Recmedilmesi; Yaptığımız incelemeye göre iki Yahudi’nin recmedilmesiyle ilgili rivâyetler İbn Ömer, Cabir b. Abdillah, Bera’ b. Azib, İbn Abbas, Ebu Hureyre, Cabir b. Semure ve Abdullah b. El-Haris b. Cez’den gelmiştir.1593 Hadis Usulü kaidelerine göre; İbn Ömer ve Bera’ b. Azib’den gelen rivâyetler sahih, İbn Abbas ve Cabir b. Semure’den gelen rivâyetler hasen, diğer rivâyetler ise zaiftir.1594
Genel olarak iki Yahudi’nin recmedilmesiyle alakalı rivâyetleri şöyle özetleyebiliriz; Hz. Peygamber’e, zina etmiş bir Yahudi erkeği ile bir Yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi yahudilere, Tevrat’taki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; “yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır” demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan Yahudi genci recm âyetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu fark eden ve Yahudi iken İslâm’a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber’e Yahudi’nin Tevrat’ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm âyeti görülmüş ve her iki Yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır.1595
1591] İbn Hanbel, IV, 355; Buhârî, Hudud, 21, 37; Müslim, Hudud 29, (1702).
1592] Bu mevzu ile ilgili ayrıntılı bilgi için Bk. M. Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması.
1593] Yusuf Ziya Keskin, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 149, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
1594] A.g.e. s. 170.
1595] Müslim, Hudûd, 26
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu rivâyetin farklı varyantları bir hayli çelişki içermektedir. Hatta bu rivâyetleri kuşkuyla karşılamaktayız. Lakin biz bunların üzerinde durmayacağız ve kendi mantığı içerisinde değerlendirmeye çalışacağız. Çünkü bu rivâyetlerin tamamına bakıldığında, olayın Yahudileri ilgilendiren bir Tevrat hükmü ile alakalı olduğu görülür. Şâyet rivâyetler doğru ise, burada gerçekleşen şey; Allah Rasulü’nün yahudilerin kendi dinlerini uygulamalarını sağlamasından başka bir şey değildir. Zira Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde, şehir halkıyla “Medine Vesikası” denen bir sözleşme yaptı. 47 maddelik bu sözleşmenin ilk 24 maddesi Müslüman Arap kabilelere, geri kalanı Yahudilere ilişkindi.1596 Bu sözleşmeye göre Yahudiler şehirde kendi hukuklarını uygulayabileceklerdi. Hatta Allah Rasulü kendisine gelen davalarda eğer davacılar Yahudi iseler onlara kendi hukuklarına göre hükmediyordu. Böyle olunca, recmin İslâm’ın bir hükmü olduğunu ispat sadedinde bu rivâyetlere dayanılamaz. Zira bütün bu rivâyetlere göre Allah Rasul’ü Tevrat’la hükmetmiştir.
2. Ma’iz b. Malik’in Recmedilmesi: Ma’iz b. Malik’in recmedilmesine dair rivâyetlerin bazısı sahih, bazısı hasen, bazısı da zaiftir. Nu’aym b. Hezzal, Ebu Malik el-Eslemi, Büreyde b. El-Husayb, Cabir b. Abdillah, Ebu Said el-Hudri, Ebu Hureyre ve İbn Ömer’den gelen rivâyetler hadis usulü kaidelerine göre sahih; Cabir b. Samure ve İbn Abbas’tan gelen rivâyetler hasen; Nasr b. Dehr, Ebu Berze el-Eslemi, Hz. Ebu Bekr, Sehl b. Sa’d ve meçhul iki sahabiden gelen rivâyetler ise zaiftir.1597
Rivâyetlere göre Ma’iz b. Malik zina eder ve bu durumu kabilesinin ileri gelenlerinden birine haber verir. O da Ma’iz’i Rasulullah’a gönderir. Rasulullah’a gelen Ma’iz, dört defa suçunu ikrar eder ve recmedilir. Genel hatlarıyla verdiğimiz bu rivâyetin diğer varyantlarına baktığımızda, giderilmesi bir hayli zor olan tenakuzlarla karşılaşmaktayız. Şöyle ki;
Nu’aym b. Hezzal’ın rivâyetine göre; Ma’iz, bir cariye ile zina etmiş, durumu Nu’aym’ın babası Hezzal’a haber vermiş, o da; “Haydi Rasulullah’a git anlat, belki senin için mağfiret diler” demiştir. Ma’iz suçunu itiraf edip dört defa ikrar ettikten sonra Harre denen yere götürülmüş, taşlar atılınca kaçmaya başlamıştır. Abdullah b. Uneys onu karşılamış, Ma’iz’e yük devesinin incik kemiğini atmış ve onu öldürmüştür. Durum Rasulullah’a haber verilince, Rasulullah: “Onu bıraksaydınız ya! Belki tevbe eder de Allah tevbesini kabul ederdi” diye buyurmuştur… Ebu Berze el-Eslemi’den gelen rivâyete göre Rasulullah, Ma’iz’in cenaze namazını kılmadı ve onun üzerine cenaze namazı kılınmasını da yasaklamadı… Büreyde b. El-Husayb’tan gelen rivâyete göre Rasulullah, Ma’iz için bir çukur kazdırdı, Ma’iz göğsüne kadar çukurun içine konuldu ve recmedildi… Cabir b. Abdillah’tan gelen rivâyete göre recmedilme esnasında Ma’iz: “Ey cemaat beni Rasulullah’a götürün. Beni kavmim öldürüyor. Beni kandırdılar. Bana ‘Rasulullah seni öldürmez’ demişlerdi” dedi. Recmedildikten sonra Rasulullah onu hayırla yâd etti. Fakat üzerine cenaze namazı kılmadı… Ebu Said el-Hudri’den gelen rivâyet ise şöyledir: “Ma’iz’i ne bağladık ne de onun için çukur kazdık. Rasulullah onun için ne istiğfarda bulundu ne de ona sövdü.”… Ebu Hureyre’den,
1596] Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, s. 63–71.
1597] Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 221, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
FUHUŞ / ZİNÂ
- 373 -
Abdurrahman b. Es-Samit tarikiyle gelen rivâyette Ma’iz hür bir kadınla zina etmiştir. Rasulullah Ma’iz için şöyle demiştir: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şimdi o cennet nehirleri içine dalıp dalıp çıkmaktadır.”… Sehl b. Sa’d es-Sa’idi’den gelen rivâyete göre recmedilirken kaçan Ma’iz’i devenin çene kemiği ile öldüren Ömer olarak geçmektedir…
Yukarıda verdiğimiz rivâyetlere, aynı sahabelerden farklı tariklerle gelen haberleri de ekleyerek birbirini nakzeden ayrıntılara işaret etmek istiyoruz.1598
1. Bir rivâyette zina edilen kadının cariye olduğu söylenirken diğer rivâyette hür olduğu belirtilmektedir.
2. Ma’iz kaçarken onu kimin öldürdüğü ve neyle öldürdüğü de farklı farklı gelmektedir. Bir rivâyette Ömer1599 denirken diğerinde Abdullah b. Uneys olduğu söylenmektedir. Ayrıca Abdullah b. Uneys’in hangi kemikle vurduğu da belli değildir. Bir rivâyette devenin çene kemiği,1600 diğer bir rivâyette ise eşeğin incik kemiği1601 olduğu söylenmektedir.
3. Yine bir rivâyette Ma’iz için çukur kazıldığı söylenirken diğer bir rivâyette çukur kazılmadığı ve bağlanmadığı vurgulanmaktadır.
4. Bir rivâyette Rasulullah’ın Ma’iz için istiğfarda bulunulmasını istediği söylenirken1602 diğer bir rivâyette istiğfarda bulunmadığı belirtilmektedir.
5. Abdullah tarikiyle gelen rivâyetlerde Ma’iz’in zina ile ilgili ikinci itirafını, ilk itirafından bir gün sonra yaptığı bildirilirken, Süleyman tarikiyle gelen rivâyetlerde Ma’iz’in itiraflarını aradan kısa bir zaman geçtikten ve çok uzak olmayan bir mesafeye gittikten sonra yaptığı ifade edilmektedir.
6. Buhari’nin Mahmud b. Ğaylan tarikiyle kaydettiği rivâyette Hz. Peygamber’in Ma’iz üzerine cenaze namazı kıldığı ifade edilir.1603 Hâlbuki yukarıda verdiğimiz rivâyetlerde Rasulullah’ın cenaze namazı kılmadığı belirtilmektedir.
7. Ma’iz’in kaç itirafta bulunduğu da ihtilaflıdır. İsrail tariki ile Şu’be’den gelen bazı tariklere göre iki defa, el-Mes’udi tarikine göre sayı belirtilmeksizin birkaç defa, Şerik ve Ebu Avane tariki ile Şu’be’den gelen bazı tariklere göre ise dört itiraftan sonra recmedildiği bildirilmektedir.
8. Ebu Avane tarikiyle gelen rivâyet şöyledir: “Hz. Peygamber Ma’iz’le karşılaşınca ona; ‘Senin hakkında bana ulaşan haber doğru mu?’ diye sordu. Ma’iz; ‘Benden sana ne ulaştı ki?’ dedi. Rasulullah; ‘Falanların cariyesi ile zina ettiğine dair haber bana ulaştı’ dedi. Ma’iz; ‘Evet’ dedi.”… Sonra recmedildi1604… Hâlbuki yukarıda verdiğimiz rivâyetlere göre böyle bir karşılaşma ve soru olmamış, bilakis
1598] Bu rivayetler hakkında geniş bir değerlendirme için Bk. Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 178–238, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.
1599] Ma’iz’in Hz. Ömer’in darbesiyle öldüğüne dair ifade, Ebu Umame’den gelen mürsel bir rivayette de geçmektedir. Bk. Abdurrezzak, VII, 321.
1600] İbn Hanbel, V, 217.
1601] Hâkim, Müstedrek, IV, 363; Beyhaki, Sünen, VIII, 219.
1602] Müslim, Hudud 22 (II, )1321–22)
1603] Buhari, Hudud 25 (VIII, 22–23)
1604] İbn. Hanbel, I, 245, 328; Müslim, Hudud, 19 (II, 1320)
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ma’iz, Hz. Peygamber’in yanına gitmiştir… Yine bir başka rivâyette; Ma’iz önce Müslümanlardan bir adamın yanına gelir, çirkin bir iş işlediğini söyler, adam ona Rasulullah’a gitmesini tavsiye eder, neticede Ma’iz recmedilirken, kendisine tavsiyede bulunan adam da ona bir kemik parçası atar ve bunun üzerine Ma’iz ona: “Allah canını alsın, bana sen akıl verdin, şimdi beni recmediyorsun” demiştir.1605
Recm cezası, bir topluluğun önünde cereyan eden bir olaydır. Böylesine bir topluluğun iştirak ettiği bir tek olay hakkında, bu kadar farklı rivâyetler pek makul görünmemektedir.
Rivâyetlere göre Ma’iz, ısrarla kendisinin temizlenmesini istiyor, ama taşlanmaya başlanınca kaçıyor. Acaba temizlenmek isterken âkıbetini bilmiyor muydu? Tekrar yakalanıp öldürüldükten sonra, Allah Rasulü’nün; “keşke bıraksaydınız” demesi de gariptir. Zira Nur suresi 2. âyette “Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konusunda bunlara acıma duygusu sizi yakalamasın.” buyrulmaktadır. Allah Rasulü bu âyeti bilmiyor muydu? Şüphesiz biliyordu ve O (s.a.s.) âyete muhalefet etmekten münezzehtir.
Bütün bunların yanında; rivâyetlere bakıldığında, Ma’iz’i recmedenler arasında Abdullah b. Uneys bulunmaktadır. Abdullah hicri 54 yılında vefat etmiş olmasına rağmen, rivâyetin ondan gelmemesi bir hayli düşündürücüdür. Ayrıca; Ma’iz ile ilgili rivâyetin, Hz. Peygamber’e on yıl hizmet etmiş ve Rasulullah’tan sonra uzun yıllar yaşamış olan Enes b. Malik’ten ve diğer ileri gelen bazı sahabelerden gelmemesi ve Ma’iz ile ilgili muttasıl bir rivâyetin, ilk devir hadis kaynaklarından olan İmam Malik’in Muvatta’ında geçmemesi dikkat çekicidir. Dikkat çekici bir durum daha söz konusudur ki biz bu noktayı anlayabilmiş değiliz. Rivâyetlerin hiç birisinde Ma’iz’in zina yaptığı kadının âkıbetinden bahsedilmemektedir. Zina iki taraflı bir fiildir. Ma’iz’in suçunun sübut bulması için kadının da araştırılması ve ikrarının alınması gerekirdi. Zira Ebu Hanife’ye göre iki taraftan birinin inkârı, ikisinden de cezayı düşürür. Hâlbuki böyle bir şeyden rivâyetler söz etmemektedir. Ezcümle; biz bütün bu rivâyetleri kuşkuyla karşılamaktayız. İçerisinde bu kadar çok çelişki ve soru işareti barındıran rivâyetlere dayanılarak, recm gibi kendisinden daha ağırı olmayan bir cezanın tatbik edilmesi büyük bir sorumluluktur…
3. Cüheyneli (Gamidiyeli) Kadının Recmedilmesi: Yaptığımız tespitlere göre Cüheyneli kadının recmedilmesine dair rivâyetler; Büreyde b. El-Husayb, İmran b. Husayn, Ebu Bekre Nüfey b. el-Haris, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik ve Ebu Zer’den gelmiştir. Büreyde b. El-Husayb, Enes b. Malik ve İmran b. Husayn’dan gelen rivâyetler hadis usulü kaidelerine göre sahih, Cabir b. Abdillah’tan gelen rivâyet hasen, Ebu Bekre Nüfey b. el-Haris ve Ebu Zer’den gelen rivâyetler ise zaiftir.1606
Büreyde’den gelen rivâyet şöyledir; Büreyde dedi ki: “Ben Nebi’nin yanında oturuyordum. Gamidli kadın gelip: “Ya Rasulallah, gerçekten ben zina ettim. Beni (bu günahtan) temizlemeni istiyorum.” dedi. Peygamber onu reddetti ve: “Vah yazık (evine) dön de Allah’a tevbe ve istiğfar et.” dedi. Ertesi gün olunca
1605] Hâkim, Müstedrek, IV, 361–62.
1606] Bu rivayetler hakkında geniş bir değerlendirme için Bk. Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 238–264, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.90
FUHUŞ / ZİNÂ
- 375 -
(tekrar gelip): “Ya Nebiyyallah, beni niçin geri çeviriyorsun? Sanırım Ma’iz b. Malik’i geri çevirdiğin gibi beni de geri çevirmek istiyorsun. Allah’a yemin olsun ki ben hamileyim.” dedi. Peygamber: “Öyleyse olmaz. Git, doğuruncaya kadar (bekle).” buyurdu. Kadın doğurunca, çocuğu bir bez parçası içerisinde Rasulullah’a getirdi ve: “İşte onu doğurdum.” dedi. Peygamber: “Git onu emzir, sonra sütten kes.” dedi. Kadın çocuğu sütten kesince onu Rasulullah’a getirdi. Çocuğun elinde bir parça ekmek vardı. Kadın: “Ya Nebiyyallah, işte çocuğu sütten kestim. Yemek de yemeye başladı.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah çocuğu Müslümanlardan bir adama verdi. Sonra emretti, kadın için göğsüne kadar bir çukur kazıldı. İnsanlara (onu recmetmelerini) emretti, onlar da kadını recmettiler. Derken Halid b. el-Velîd bir taş getirip kadının başına attı. (Fışkıran) kan, Halid b. el-Velîd’in yüzüne sıçradı (ve Halid kadına sövdü). Allah’ın Nebisi, Halid’in kadına sövmesini işitince: “Yavaş ol ey Halid b. el-Velîd! Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, o kadın öyle bir tevbe etti ki, eğer o tevbeyi sahib-i meks (haksız yere fazladan vergi alan kimse) yapsa, o bile bağışlanırdı.” dedi. Rasulullah sonra (cenaze namazı için kadının hazırlanmasını) emredip üzerine (cenaze) namazı kıldı ve (ardından) kadın defnedildi.1607
İmran b. Husayn’dan gelen rivâyete göre ise: Cüheyneli kadın Rasulullah’a gelir, Rasulullah kadının velîsini çağırır, karnındaki çocuk doğuncaya kadar ona iyi davranmasını ve çocuk doğunca da kadını getirmesini söyler. Kadın getirilince de emreder ve kadın recmedilir.1608 Ebu Bekre’den gelen rivâyete göre: Allah Rasulü katırının üzerindedir ve kendisine hamile bir kadın getirilir. Kadın dört defa gelip giderek suçunu ikrar eder. Allah Rasulü kadına, doğuruncaya kadar beklemesini söyler. Doğurduktan sonra lohusalık kanından temizlenmesini ister ve temizlenince kadın recmedilir.1609 Cabir b. Abdillah’tan gelen rivâyette de çocuğun Ensarlı bir sahabe tarafından; “Ben ona bakarım” diyerek alındığı kaydedilmektedir.1610 Ebu Zer’den gelen rivâyette ise kadının Gamidiyeli olup olmadığı söylenmez. Ebu Zer bu kadın için çukur kazdığını ifade eder.1611
Rivâyetlerin ayrıntılarına inersek bu haberlerin de çelişkiden ârî olmadıkları görülür. Büreyde’den gelen rivâyete göre kadın çocuğunu emzirerek sütten kesmiştir. Ancak Büreyde’den gelen rivâyetin bir başka tarikine göre kadın çocuğu doğurduktan sonra, çocuğun emzirilme işi Ensardan bir kişiye verilmiş ve kadın recmedilmiştir.1612 Aynı şekilde İmran b. Husayn’dan gelen rivâyette de kadının çocuğu emzirmeden recmedildiği belirtilmektedir. Şüphesiz bu, yıllarla ifade edilen emzirme işinin kadın tarafından yapılıp yapılmadığı hususunda giderilmesi zor görünen bir çelişkidir. Bir başka çelişki de çocuğun kim tarafından sahiplenildiği hususudur. Yukarıda kaydettiğimiz rivâyetlere göre çocuk Ensardan biri tarafından sahiplenilmiştir. Ancak Ahmed b. Hanbel’in Abdullah b. el-Mübarek tarikiyle kaydettiği bir rivâyete göre çocuğun bakımını Rasulullah üstlenmiştir.1613 Bu çelişkinin nasıl giderileceği bizce merak konusudur. Yine Ebu
1607] Müslim, Hudud 22, (1695); Ebü Dâvud, Hudud 24, 25, (4434, 4441).
1608] Evza’i, Sünen, s. 422–23; İbn Hanbel, IV, 429–30; Darimi, Hudud 17; Müslim, Hudud 24.
1609] İbn Hanbel, V, 42–43.
1610] Hâkim, Müstedrek, IV, 364
1611] İbn Hanbel, V, 178
1612] Müslim, Hudud 22.
1613] İbn Hanbel, V, 43.
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bekre rivâyetinde kadının Hz. Peygambere getirildiği ifade edilirken, diğer sahabelerin rivâyetlerinde kadının kendisinin Rasulullah’a geldiği bildirilmektedir. Öte yandan, Gamidiyeli kadın, Ma’iz olayı ile ilişkili olarak anlatılıyor. Ama olay ne zaman olmuştur? Olayın vuku zamanıyla ilgili ilk devir kaynaklarında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Hâlid’in bu kadına taş attığı ve kadından sıçrayan kanın Hâlid’e bulaştığı söylenmektedir. Hâlid ancak Hudeybiye Barışından sonra Müslüman olmuştur. Bir cezanın uygulanmasında böyle üç dört yıl gidip gelmeler makul görünmüyor.
Rivâyetlerdeki ihtilaflar bu kadarla kalmamaktadır.
Büreyde rivâyetine göre kadın Rasulullah’a geldiğinde “Ya Rasulallah, gerçekten ben zina ettim. Beni (bu günahtan) temizlemeni istiyorum.” demiş; İmran rivâyetinde “Ya Rasulallah, ben haddi gerektiren bir suç işledim. Haddi bana uygula.”; Ebu Bekre rivâyetinde “Muhakkak ki o zina etmiştir. Onu recmet.”; Cabir b. Abdillah rivâyetinde ise “Muhakkak ki ben zina ettim. Bana haddi uygula.” demiştir. Yine Büreyde rivâyetine göre Hz. Peygamber, kadın zina itirafında bulununca ona “Vah yazık (evine) dön de Allah’a tevbe ve istiğfar et.”, Ebu Bekre rivâyetine göre “Allah’ın örtüsüyle örtün.”, Cabir b. Abdillah rivâyetine göre ise “Git karnındakini doğur sonra gel.” demiştir. Bu farklılıkların; ‘Manen rivâyetten kaynaklanmıştır’ şeklinde savunulması ise bizce tutarlı değildir. Ayrıca Büreyde rivâyetine göre kadın ikinci itirafını ertesi gün, Cabir b. Abdillah rivâyetine göre de doğumdan sonra yapmıştır. Ebu Bekre rivâyetinde ise ilk itiraftan sonra kadının gittiği, daha sonra gelip itirafta bulunduğu bildirilmektedir. Kadının zina ile ilgili kaç itirafta bulunduğu hususu da ihtilaflıdır. Büreyde ve Ebu Bekre rivâyetlerinde dört, Cabir b. Abdillah rivâyetinde üç, İmran ve Enes b. Malik rivâyetlerinde ise kadının bir itirafta bulunduğu kaydedilmektedir. Öte yandan Cüheyneli kadının, aynı Ma’iz hadisesindeki gibi kiminle zina ettiği belli değildir. Oysa zina iki taraflı bir fiil olduğuna göre, Hz. Peygamber’in kadına, kiminle zina ettiğini sormuş olması gerekirdi. Rasulullah’ın olayı iyice tahkik etmeden cezayı uygulamış olması düşünülemez. Ayrıca recmedilen kadının çocuğunun ismi, ne zamana kadar yaşadığı, toplumdaki yeri hakkında bilgiye rastlamıyoruz. Bu arada Cüheyneli kadının recmedildiğine dair rivâyet, olayda isimleri geçmesine rağmen Hz. Ömer ve Halid b. el-Velîd’den gelmemiştir ki Velîd’in kadına attığı taştan dolayı yüzüne kan sıçradığı kaydedilmektedir.1614
Ma’iz ile ilgili rivâyetler için yapmış olduğumuz değerlendirme bu rivâyetler için de geçerlidir. Böylesine kuşkulu haberlere dayanılarak insanların taşlanması bizce kabul edilebilir bir hâdise değildir.
4. Âsif Hadisindeki Kadının Recmedilmesi: Âsif işçi demektir. Bu rivâyete göre bir kadın, kocasının tuttuğu işçi ile zina etmiş; işçinin babası ile kadının kocası, aralarında anlaşmak suretiyle sulh olmuşlar, sonra Rasulullah’a gelip meseleyi anlatınca, Hz. Peygamber işçiye yüz sopa ve bir yıl sürgün, kadına da recm cezası vermiştir.1615 Senet itibarıyla ‘garib’ olan bu hadis, hadis usulü kaidelerine göre sahih kabul edilmektedir.
1614] Bütün bu ihtilaflar ve ihtilafların giderilebilmesi adına girişilen teviller için Bk. Keskin, Yusuf Ziya, Recm Cezası Ayet ve Hadis Tahlilleri, s. 238–264, Beyan Yayınları, 2001 İstanbul.90
1615] A.g.e. s. 264.
FUHUŞ / ZİNÂ
- 377 -
Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî’den nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile zina eden işçinin babası Rasulullah’a başvurarak bu konuda “Allah’ın kitabı” ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi: “Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler”. Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, aranızda Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Uneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet.” Uneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber’in emri üzerine de recmedilmiştir.1616
Şimdi namus kavramının çok önemli olduğu Arap toplumunda, bir adamın; karısıyla zina etmiş olan bir gencin babasıyla birlikte, uslu uslu Peygamber’in huzuruna gelmiş olması gariptir. Sonra bu adama, oğluna yüz değnek vurulup bir yıl da sürgün edilmesi gerektiğini hangi ilim adamı söylemiştir? Kaldı ki sürgün, Peygamber zamanında pek uygulanacak bir hüküm değildi. Peygamber, kendi sahabelerini, henüz bir şehir devletinden ibaret olan ülkesinden nereye sürgün edecekti? Küfür diyarına mı? Bunun yanında İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed, bekâra sürgün cezası verilmeyeceği görüşündedirler. Bu âlimler, kendi görüşlerini celde âyetinin zahirine dayandırmışlardır.1617 Ebu Hanife sürgünün, devlet başkanının yetkisinde olduğunu; Kur’an’da sadece sopa cezası geçtiğini, sürgünün kabul edilmesi halinde nasda bir ziyade oluşacağını, bu ziyadenin âyetin haber-i vahidle neshini gerekli kılacağını, bunun da caiz olmadığını belirtir.1618
Sonra, Allah’ın kitabıyla hükmedilmesi istenmekte ve Allah Rasulü de Allah’ın Kitabıyla hükmedeceğini söylemektedir. Fakat bize verilen hükmü Allah’ın kitabında bulamıyoruz. Sürgün ve recm diye bir hüküm Kur’an’da yokken, nasıl olur da böyle bir hüküm ‘Allah’ın Kitabıyla Hükmetme’ şeklinde nitelendirilebilir?
Sonuç
Buraya kadar ortaya koyduğumuz rivâyetler ve bu rivâyetlerle ilgili tahliller; bizce şu önemli sonuçları ortaya koymaktadır;
1. Recm ile ilgili rivâyetler tevatür derecesine ulaşmamıştır. Ayrıca Ümmetin İcma’ı da söz konusu değildir. Dolayısıyla; itikada müteallik olmadığından, kabulüne ya da reddine yönelik herhangi bir yaklaşım, iman-küfür bağlamında değerlendirilemez.
2. Özellikle nesholunduğu iddia edilen recm âyetinin varlığı ile ilgili hadisler ve sebil hadisi kabul edilemez. Zira bunların kabulü mantıken zor olduğu gibi, Kur’an’a bir noksanlık atfetmektir ki biz bundan Allaha sığınırız.
3. Allah Rasulü’nün recmi uyguladığı iddia edilen rivâyetler ise bir hayli şüphe, eksiklik ve tenakuz içermektedir. Ayrıca recmin vukuu zamanıyla ilgili
1616] Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13
1617] İbn Kudame, Muğni, XII, 323; Ayni, Umde, XXIV, 13.
1618] Cassas, Ahkamu’l Kur’an, III, 255; İbn. Kudame, Muğni, XII, 323; Serahsi, Mebsut, IX, 44; Razi, Tefsir, XXIII, 135–36.
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rivâyetler de göz önünde bulundurulursa, rivâyetlerin içerisinde bulunduğu çetrefilli hal bir hayli büyümektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi; recm gibi gâyet şiddetli bir cezanın, kendisini tenkitten kurtaramamış bu rivâyetlere dayanılarak uygulanması, muhakkak ki kişiyi Huzur-ı İlâhîde sorumlu kılacaktır.
Bu sonuçlara ulaştıktan sonra çalışmamızın ikinci bölümünde ‘Recm’ olgusunu Kur’an’a arz edeceğiz ve Kur’anî delillere dayanarak, recmin İslâm’ın bir hükmü olmadığını ispata çalışacağız. Muhakkak ki yanılmaz olan bir tek Allah’tır. O yüzden, mevcut bütün yanılgılarımızdan dolayı Allah’tan affımızı diliyoruz.
“Recm” Olgusunun Kur’an’a Arzı
“Recm” Kelimesinin Kur’an’daki Kullanımı: “Recm” kelimesi Kur’an’da, bilinen fıkhî anlamıyla geçmemektedir. Şeytanın kovulmasında, kimi peygamberlerin kıssalarında geçtiği üzere Kur’an’da, kovulmak/taşlayarak kovmak şeklinde yer almaktadır.1619
Nur Suresi 1. Âyetin Düşündürdükleri: Zinanın iğrenç bir yol ve çirkin bir iş olduğunu1620 söyleyen Yüce Allah, bu fiilin ne kadar büyük bir günah olduğuna dikkat çekmek için başka bir âyetinde1621 şirk koşmak ve haksız yere cana kıymakla birlikte anmaktadır. Yine muhtelif âyetlerde1622 zinadan uzak durulmasını emreden Allah, Nur suresi ikinci âyetle hükmünü koymuş ve zinanın cezasını belirlemiştir. Şimdi bu surenin ilk âyetini inceleyelim.
Bir suredir, indirdik onu; farz kıldık onu... Ve içinde açık-seçik âyetler indirdik ki, düşünüp ders alabilesiniz.1623
Bu âyette sureye ve surenin içerdiği diğer yönlere işaretler vardır. Çünkü Kur’an’da hiçbir sure, böyle başlamamış ve bu surede, surenin getirdiği hükümlere tam iki kez1624 dikkat çekilmiştir.1625
Bu âyet, kendisini belirli hükümlerin izleyeceği kutsal mesaja bir giriş niteliğindedir. Girişin tonu, Allah’ın Nur Suresi’nde indirdiği hükümlere verdiği önemin büyüklüğünü göstermektedir. Hükümler içeren başka hiçbir surenin girişi böylesine vurgulanmış ve yaptırımcı değildir.1626
Bütün Kur’an’da benzeri bulunmayan bir giriş... Bu başlangıç ifadesinde yeni olan (farz kıldığımız) kelimesidir. Bundan amaç -bildiğimiz kadarıyla- sûrede yer alan tüm kuralların aynı düzeyde ele alınmalarını vurgulamaktır. Buna göre sûrede yer alan davranış ve ahlâk kurallarının farzlığının derecesi yaptırım ve cezaların farzlığının derecesi ile aynıdır. Bu davranış ve ahlâk kuralları fıtratın özünde mevcutturlar. Ama insanlar aldatıcı ve saptırıcı duyguların etkisi ile bunları unutmuşlardır. İşte bu apaçık âyetler onlara bu kuralları hatırlatmakta,
1619] R-c-m kökünden gelen bu ifadeler için Bk. 38/Sâd 77; 15/Hicr 34; 11/Hûd 91; 19/Meryem 46; 44/Duhan 20. vd.
1620] 17/İsra, 32
1621] 25/Furkan, 68
1622] 4/Nisâ, 24-25; 5/Mâide 5; 60/Mümtehine 12
1623] 24/Nur, 1
1624] 24/Nur, 34 ve 46. âyetler.
1625] Muhammed Gazali, Konulu Tefsir, Nur suresi tefsiri.
1626] Mevdudi, Tefhimul Kur’an, Nur suresi tefsiri
FUHUŞ / ZİNÂ
- 379 -
onları fıtratın açık ve yalın mantığına döndürmektedir… Bu kuvvetli, açık ve kesin girişi, zina suçunun cezasının açıklanması, bu eylemi yapanla Müslüman ümmet arasındaki tüm bağları ve ilişkileri koparan bu eylemin iğrençliğinin vurgulanması izliyor.1627
Şehit Seyyid Kutub’un da dediği gibi; kuvvetli, açık ve kesin bir girişle başlayan bir sure ki içerisinde zinayla ilgili teferruatlı bilgiler yer almaktadır, böylesine dikkat çekici bir girişle başlayan ve zinayı ele alan bir surenin, zani ve zaniyelere uygulanabilecek en ileri derecedeki bir ceza olan recmden bahsetmemesi; işaret dahi etmemesi dikkat çekicidir. Kendilerini Kur’an’a açan şahıslar için bu âyet çok ama çok şey söylemektedir!
Daha önce de belirttiğimiz gibi, zina kelimesi, Kur’an’ın dokuz yerinde geçmektedir. Nur suresinin ikinci âyeti de zani ve zaniyelere verilecek cezanın bildirildiği, içinde zina geçen âyetlerden biridir ve mealen şu anlamdadır;
Zina eden kadınla zina eden erkek... Yüz celde vurun her birine... Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konusunda bunlara acıma duygusu sizi yakalamasın. Mü’minlerden bir grup da bunların cezalarına tanık olsun.1628
Bu âyetin hükmü geneldir, zaten başındaki istiğrak ifade eden (el) ta’rîf harfi, zina eden tüm kadınları ve zina eden tüm erkekleri kelimenin kapsamı içine alır. Evli veya bekâr fark etmez. Âyetin hükmü, evli bekâr bütün zina edenleri kapsar. Bu cezanın yalnızca bekârlara olduğunu belirten hiçbir Kur’anî delil yoktur. O zinâkârların bazısına, haber-i vahide dayanarak, recmin gerekli olduğunu söylemek ise, Kur’an’ın bu umumî nassının, haber-i vâhid ile tahsisini gerektirir ki, bu caiz değildir. Çünkü Kur’an’ın metni kesindir, haber-i vahidin metni ise kesin değildir. Kesin olan ise, zanni olandan üstündür. Ayrıca Allah Kur’an’da küfür, adam öldürme ve hırsızlık yapma gibi çeşitli günah ve isyanlardan bahsetmiş, fakat bunların hükümlerini, zinanınki kadar tafsilatlı bildirmemiştir. Cenâb-ı Hak, “Zinaya yaklaşmayın” buyurarak zinayı yasaklamış, sonra da bütün günahlarda olduğu gibi, peşi sıra bunun cezasının cehennem olduğunu bildirmiş; üçüncü olarak sopalamaktan bahsetmiş; dördüncü olarak da bir grup mü’minin ceza verilirken orada hazır olmasını emretmiş; beşinci olarak “Allah’ın dini hususunda merhametiniz tutmasın” ifadesi ile de, o zâni ve zâniyelere acımayı nehyetmiştir. Sonra altıncı olarak, Müslüman bir kimseye zina iftirasında bulunana seksen değnek vurulmasını farz kılmış ve böyle bir cezayı, zinadan daha büyük oldukları halde, katillik ve kâfirlik iftirasında bulunanlar için vermemiştir. Yedinci olarak, “Onların şahitliklerini ebediyen kabul etmeyiniz”1629 buyurmuş; sekizinci olarak da, kendi hanımına zina isnadında bulunan kimseler için mulâaneyi (lanetleşmeyi) gerektiren ve (yalancı olanın) Allah’ın gazabına müstahak olması gibi cezalardan bahsetmiş; dokuzuncu olarak da zinanın tespiti için, dört şahit bulunması gerektiğini bildirmiştir. Binaenaleyh ister az ister çok olsun zinanın hükümleri hususunda böylesine detaya inildiğine göre, bunun hükümlerinin en ileri derecesi olan recmin ihmal edilmesi, zikredilmemesi mümkün olmaz. Eğer recm meşru kılınmış olsaydı Allah, Kur’an’da bunu açıkça zikrederdi. Böyle olmadığına göre, bu recmin İslâmî bir hüküm olmadığını gösterir.
1627] Fizilal’il Kur’an, Seyyid Kutub, Nur suresi tefsiri.
1628] 24/Nur, 2
1629] 24/Nur, 4
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, Furkan suresi 68–69. âyetlerde mealen şöyle buyurmaktadır:
“Onlar Allah’ın yanında bir başka ilaha yakarmazlar/davet etmezler. Allah’ın saygıya layık kaldığı canı haksız yere almazlar. Zina etmezler. Bunları yapan cezaya çarpılır. Kıyamet günü azap kendisi için kat kat artırılır da hor ve ezik halde onun içinde sürekli kalır.”
Hemen ardındaki 70. âyette ise; “Tevbe ederek iman eden ve sâlih amel işleyen müstesna. Allah, böylelerinin kötülüklerini güzelliğe dönüştürür...” buyurmaktadır. Bu âyetlerde görüldüğü üzere şirk koşan, haksız yere can alan ve zina edenlerin kıyamet günü kat kat azaba müstahak olacakları belirtilmektedir. Ama hemen sonraki âyette ise tevbe edip sâlih amel işleyenlerin affedileceği vurgulanmaktadır. Şimdi recmedilen birinin tevbe edip sâlih amel işlemesi ve günahlarının affı için sırat-ı müstakim üzere bir hayat sürmesi düşünülemez. Zira o ölmüştür. Hem de feci bir şekilde. Olaya böyle bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, zina edenlerin yaşamlarına son vermek gibi bir tutum Kur’an’ı doğru anlamamaktır.
Bakara Suresi 178. Âyetin Düşündürdükleri: Şirkten sonra en büyük günah masum bir cana kıymak olsa gerek. Zira Allah masum bir cana kıymanın bütün insanlığı öldürmek gibi olduğunu söylemektedir.1630 Allah Bakara suresi 178. âyette şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın... Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azap vardır.”
Kısası Farz kılan Yüce Rahman, ardından bir hafifletme ve rahmet olmak üzere katilin bağışlanması için bir yol açmıştır. Masum bir cana kıyan katiller diyetle hayatta kalabiliyorlar, ama zina edenler yarı bellerine kadar toprağa gömülerek işkencevari bir görüntüyle; acı çeke çeke can veriyorlar. Bu olacak iş midir? Bu argüman üzerinde bir hayli söz söylenebilir, lâkin yeterli olmuştur kanaatindeyiz…
Lian Âyetlerinde geçen “el-Azab” Kelimesi üzerine Bir Mülahaza: Allahu Teâlâ, Nur suresi birinci âyette suredeki hükümlere dikkat çektikten sonra, ikinci âyetle birlikte zina hakkındaki hükümleri bildirmektedir. Bu surenin dördüncü âyetinde iffetli kadınlara zina iftirasında bulunanların cezası bildirilmekte ve 6–9. âyetlerde ise karısına zina isnad eden bir adam ile karısı arasında lanetleşme hükmünü getirmektedir. Şimdi bu “Lian” âyetlerine bakmak istiyoruz:
Karılarına zina isnat edip de kendilerinden başka şahidleri olmayanların şahidliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah’ı dört defa şahit ttumasıyla olur. Beşincisinde, eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendisine olmasını diler. Kocasının yalancılardan olduğuna Allah’ı dört defa şahit tutması, cezayı (el-Azab) kadından savar. Beşincisinde, kocası doğrulardan ise kendisinin Allah’ın gazabına uğramasını diler.1631
Imam Razi, tefsirinde bu âyetlerle alakalı şunları söylemektedir : “Lian
1630] 5/Mâide, 32
1631] 24/Nur, 6-9
FUHUŞ / ZİNÂ
- 381 -
âyetinde geçen el-azab kelimesindeki elif lam, umum ifade etmez. Çünkü o kadına bütün azab çeşitleri gerekli değildir. Bu sebeple lian âyetinde geçen el-Azab kelimesindeki elif lam’ın, önce geçen bilinen kelimeye (celde âyetindeki el azab kelimesine) döndürülmesi daha uygundur. Önce geçen bilinen kelimedeki anlam ise haddir. Çünkü Allah Nur suresinin başında “ve’l-yeşhed azâbehumâ tâifetun mine’l-mu’minîn…”1632 buyurmuştur. Buradaki el-azab had anlamındadır. Lian âyetindeki el-azab da had anlamındadır. Dolayısıyla, “Kendisinden azabı kaldırır” âyetindeki el-azab’ın had olduğu sabit olduğuna göre kadın lian yapmazsa, kendisine had uygulanır. Hadden ancak lianla kurtulur…”1633
Peki, buradaki had nedir? Nur suresinin ilgili âyetlerini birinci âyetten itibaren bir bütün olarak düşündüğümüzde, buradaki haddin yüz sopa olduğu rahatlıkla görülecektir. Zira kelimedeki “el” takısı ahd içindir; başında bulunduğu kelimeye, önceden belirlenmiş bir anlam yükler. Zina konusunda Kur’an’da belirlenmiş azab 100 değnektir. Arapça bakımından o kelimenin başka bir şeyi göstermesi mümkün değildir. Yukarıdaki kadının evli olduğu da kesindir. Böylelikle anlaşılmıştır ki evli veya bekâr olsun, zina edenin cezası 100 sopadır…
Ahzab Suresi 30. Âyetin Düşündürdükleri:
“Ey Peygamber’in hanımları! Sizlerden biri açık bir hayâsızlık (fahişe) yapacak olursa, onun azâbı (el-azâb) iki kat olur. Bu Allah’a kolaydır.”1634
Âyette geçen “fahişe” kelimesinin hangi anlama geldiği tartışma konusudur. Bazı âlimlere göre kelime burada zina anlamında değildir. İbn Kesir,1635 İbn Abbas’ın, “fahişe” kelimesini, ‘geçimsizlik ve kötü ahlâk’ olarak tefsir ettiğini belirtir. Taberi1636 ise “fahişe” kelimesini zina olarak açıklar. Kurtubi1637 âyetteki “el-azâb” kelimesinin had anlamına geldiğini belirtmiş ve delil olarak Nur suresi 2. âyeti işaret etmiştir. Fahruddin Er-Râzi de tefsirinde bu kelimeyi zina olarak almış ve şu açıklamalarda bulunmuştur; “Başkalarının hanımları, zinanın zarar ve kötülüğünden dolayı, zina ettikleri zaman cezalandırılırlar. Peygamber’in (s.a.s) hanımları, faraza böyle bir şey yaparlarsa, hem bundan dolayı, hem peygamberin kalbini kırmaları, hem de onun makamına önem vermemeleri sebebiyle cezalandırılırlar. Peygamberin kızları da böyledir. Bir de bir kadın, Hz. Peygamber’in (s.a.s) nikâhı altında olup, zina ederse, Peygamber’den (s.a.s) başkasını tercih etmiş olur ve o başkası, bu kadına göre, peygamberden daha iyi ve daha hayırlı olmuş olur. Hâlbuki peygamber ona göre, başkasından da evlâ olan kendi nefsinden bile ona daha yakındır. Böylece o kadın, peygamberin makamını iki kat aşağı indirmiş olur. Dolayısıyla da iki misli azapla cezalandırılır.”1638
Bizce de buradaki “Fahişe” kelimesi zinayı işaret etmektedir. Zira Kur’an’ın başka âyetlerinde de bu kelime zina anlamına kullanılmıştır. Bu kelimeyi zina olarak algılamayanlar, ümmetin anneleri mesabesinde olan o temiz Peygamber hanımlarına bu iğrenç fiili yakıştıramadıklarından böyle tefsir etmişlerdir. Lakin
1632] 24/Nur, 2
1633] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 16/546–547
1634] 33/Ahzâb, 30
1635] İbn Kesir, Tefsir, III, 490.
1636] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/492.
1637] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 14/91–92
1638] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları:18/256–257
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zinadır diyenler de bu iğrenç fiili Allah Rasulü’nün hanımlarına yakıştırdıkları için dememişlerdir. Zaten bunu aklı başında hiçbir Müslüman söyleyemez. Onlar tertemiz yaşamış ve tertemiz vefat etmişlerdir. Peygamber hanımları bu tür fiillerden beri ve masumdurlar gibi bir anlayış kanaatimizce doğru değildir. Zira peygamberler harici hiç kimse küçük veya büyük bir günahtan masum değildir. Bu konuda delil de yoktur. Bilakis hilafına delil bulmak kolaydır. Hz. Lut’un karısı bir delil olabileceği gibi; “ifk hâdisesi” de etraflıca incelendiğinde, bizim için delil olabileceği görülür. Zira Nur suresinin ilgili âyetleri ve Hz. Aişe Annemizden gelen sağlam rivâyetlere bakıldığında, bu iftiraya karşı sahabenin takındığı tavır şiddetle kınanmaktadır. Yine Allah Rasulü’nün, âyetler inene kadar yaklaşık bir aylık bir süreçte Hz. Aişe ile konuşmadığı bilinmektedir. Bütün bunlar göstermektedir ki; Hz. Aişe Peygamber hanımı olması hasebiyle bu fiilden masum görülmemiş yani sahabe böyle bir tavır içine girmemiştir. Bu da göstermektedir ki Peygamber hanımlarının da zina edebilecekleri küçük de olsa ihtimal dâhilindedir.1639
Bütün bu açıklamalardan sonra şunları söyleyebiliriz: Peygamber hanımlarının evli olduğu açıktır. Onlara verilebilecek bir cezanın katlanabilir cinsten olması gerekir. Recm cezasının iki katı olmaz, ama 100 değnek ikiye katlanabilir. Bu âyetlerde geçen el-azâb kelimesi de, sadece Nur suresindeki 100 değneği gösterir. Çünkü onlardaki “el” takısı da ahd içindir. Binaenaleyh, Allah, zâni ve zâniyeler için yalnızca 100 sopa cezası öngörmüştür…
Nisa Suresi 25. Âyet ve Recm Cezası:
“İnanmış hür kadınları nikâhlama genişliğine gücü yetmeyeniniz, ellerinizin altındaki genç, mü’min köle kızlardan biriyle evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hep birbirinizdensiniz. O halde onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Gizli dost edinmeyerek, zinadan uzak kalarak, iffetli hanımlar olmaları şartıyla onların mehirlerini örfe uygun bir biçimde verin. Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezanın yarısı uygulanacaktır. Bu, köle ile evlenme yolu, günaha ve sıkıntıya girmekten korkanınız içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”1640
Bu âyet dikkatli incelendiğinde, yukarıda mütalaasını yaptığımız Ahzab suresi 30. âyetle bir açıdan benzerlik arz etmektedir. Ahzab suresi 30. âyette azabın iki kat olacağı bildirilirken burada; “Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı uygulanacaktır.” buyrulmaktadır. Bu âyetle ilgili olarak müfessirlerin büyük çoğunluğu; “Recm bölünemediğinden buradaki ceza Nur suresi 2. âyette bildirilen 100 sopa cezasının yarısıdır.” şeklinde bir istidlalde bulunmuşlardır. Evet, recm cezasının yarısı olmaz ve burada kasıt 50 sopadır… Ama bahsi geçen kadınlar evlidir ve iddia edildiği gibi recm cezası da evlilere uygulanmaktadır. Peki, evli bir kadın nasıl oluyor da bekâr kadınlarla kıyas ediliyor? Hâlbuki recm cezasını savunanlar; “evlinin zinasıyla
1639] İfk hadisesi süresince recm cezasının gündeme gelmemiş olması da bir hayli düşündürücüdür… Nitekim Allah Rasulü, Aişe annemizi recm ile korkutmamış ve şunları söylemiştir; “Ey Âişe, senin şöyle şöyle yaptığın bana söylendi. Eğer sen suçsuz isen, Allah senin suçsuzluğunu ortaya koyacaktır. Ama eğer bir günah işlediysen, Allah'tan mağfiret dile, O'na tevbe et, çünkü kul günâhını itiraf edip Allah'a tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul buyurur” dedi. (Bk. Buhârî, Şehâdât 15; Müslim, Tevbe 10.)
1640] 4/Nisâ, 25
FUHUŞ / ZİNÂ
- 383 -
bekârın zinası bir olmaz, dolayısıyla evliye daha ağır bir ceza gereklidir ve bu da recmdir.” diyorlar. Görüldüğü üzere kendi hükümleriyle çelişki içerisindedirler. Evlinin bekâra kıyası caiz değildir. Bu âyet çok açık bir şekilde göstermektedir ki Kur’an evli-bekâr ayırımı yapmaksızın zinanın cezasını 100 sopa olarak belirlemiş, cariyelerin cezasını ise 50 sopayla hükme bağlamıştır…
Sonuç:
Sonuç olarak zina suçunun cezası hürler için 100, cariye iken evlenmiş olanlar için ise 50 sopadır. Kur’an’da bu kadar açık deliller varken şüpheli delillere dayanarak recm cezası savunulamaz ve uygulanamaz. “İmkân buldukça şüphelerle had cezalarını düşürün.” 1641 hadisi de bizim için dikkate alınması gereken bir Peygamber (s.a.s.) sözüdür.1642
Hayreddin Karaman diyor ki:
Sabit Ceza (Had) Olarak Recim Yoktur
Ben recim konusunda ileri sürdüğüm görüşü “usûl dairesinde” delillendiriyorum; yani modernistlerin tesiri altında kalarak usûl dışına çıkmıyorum, usûl içinde kalarak “İslâm’da var mı, yok mu” sorusuna cevap arıyorum. Benim yok dediğime bir başkası yine usûl içinde kalarak ve kendince sahih gördüğü delillere dayanarak “var” derse o da onun görüşü, tercihi veya taklidi olur. Tartışmayı bu çerçeveden çıkarıp muhataplarını şuraya veya buraya katmaya çalışmak ilim ve ahlâk ölçülerine sığmaz, ayrıca mezmum duygulardan da kaynaklanabilir.
Recim konusunda, şu anda önümüzde üç görüş (açıklama, tercih, yorum) var:
1. Kadim ve ekseriyetin kabul ettiği “İslâm’da recim had (değişmez ceza) olarak vardır.”
2. Recim Yahudi şeriatında var idi, Peygamberimiz bunu birkaç defa uygulattı, sonra Kur’an bu cezayı kaldırdı, yerine evli olsun bekâr olsun zina edenlere yüz sopa cezasını getirdi. 1643
3. Evli veya dul olarak zina yapanlara uygulanan recim cezası had (değişmez, sabit) ceza değildir, tazir (yönetimin takdirine bırakılmış, gerekli görülürse kaldırılabilir) bir cezadır (Karadavi, ben -H.Karaman-...)
Birinci şıkkı savunan tenkitçi temelde bir delile dayanıyor: Recim konusunda nas (hadis veya tilâveti neshedilmiş âyet) vardır ve bu nas üzerinde (bu nassın had olarak recim cezasını getirdiği hükmünde) de icma hâsıl olmuştur.
Eğer bu istidlal bize göre de doğru olsaydı başka diyecek sözümüz olamazdı. Hâlbuki bize göre recim hakkındaki hadislerin tartışılmaz olanları “recimin had olduğu sonucuna götürmüyor, tazir olabileceği sonucuna kapıyı açık bırakıyor. M. Ebu Zehra’ya göre ise bu hadisler, celde (yüz sopa) âyeti ile neshedilmiş bulunuyor. 1644
1641] Tirmizi, Hudud, 2.
1642] Mustafa Ural
1643] M. Ebu Zehra
1644] Hayrettin Karaman, Yeni Şafak Gazetesi, Ekim 2010
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nesil Emniyeti
Nesil emniyetini kavrayabilmek için “âile nedir?” sualine cevap bulmak zorundayız. Önce “âile” kelimesi üzerinde duralım. Bakıma muhtaç olmak ve fakir düşmek gibi mânâlara gelen “ayle”den türemiş, Arapça bir kelime ile karşı karşıyayız. Istılâhta; temelini ana babanın teşkil ettiği, kan ve süt bağıyla birbirine bağlı ferdlerden oluşan küçük topluluğa âile denir. şeklinde tarif edilmektedir. Ayrıca, nikâhları birbirine müebbeden (edebiyyen) haram olan fertler de, âileden sayılır. Birçok ansiklopedide âilenin “anne-baba ve çocuklardan meydana gelen topluluktur” şeklindeki tarifine rastlarsak da, buna katılmak mümkün değildir. Çünkü tarif “efradına câmi, ağyarına mani” olmak zorundadır. Âile sisteminin, Hz. Âdem’e (a.s.) indirilen on suhufla teşkil olunduğu, ilk âilenin Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Havvâ’dan (r.anhâ) meydana geldiği gerçeği inkâr olunamaz. Hz. Âdem’in (a.s.) kıssası Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı gibi, İncil ve Tevrat’ta da yer almıştır. Bu durumda müslümanların, nasranilerin ve yahudilerin; ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’e (a.s.) inanmaları zarûridir. İnsanı, maymunun evrim geçirmiş şekli kabul eden darwinizmi esas alanlar, müslüman olamayacakları gibi, nasrâni ve yahudi de (yani ehl-i kitap) olamazlar. Hz. Âdem’in (a.s.) iki oğlu arasında (Habil ile Kabil) cereyan eden kanlı mücâdelenin, temelde âile sistemine dayandığı dikkate alınırsa, “nesil emniyeti”nin önemi kavranır. Habil’e nikâhlaması suhuflarla sâbit olan İklima’ya gönlünü kaptıran Kabil; âile sistemini heva ve heveslerine kapılarak değiştirmek istemiştir. Kardeşi Habil’i öldürerek hedefine varmaya kalkan Kabil, ideolojik sistemlerin kurucusu olarak kalmamış, ilk katliamı da gerçekleştirmiştir. Günümüzdeki bütün ideolojilerin temelde “katliam”a dayanması, Kâbil kompleksinin tabii bir sonucudur. Bu noktada Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “Hiçbir Âdemoğlu zulm ile öldürülemez. Ancak onun kanının günahından Âdem’in (a.s.) oğlu Kabil’e bir pay ayrılır. Çünkü bu cinâyeti âdet edenlerin önderi (lideri) odur”1645 meâlindeki hadis-i şerifini iyi düşünmek durumundayız.
İmam Gazzâlî: “Zinâ eden erkek ve kadınların cezâlandırılması, nesil emniyetinin tahakkuku içindir” hükmünü zikrediyor.1646 Bilindiği gibi dâru’l-İslâm’da, zinâ eden erkek ve kadın, bekâr ise yüz değnek cezâsına, evli iseler recm’e tâbi tutulurlar. Ancak, dâru’l-harpte bu cezâlar uygulanamaz. Zira nesil emniyeti yoktur. Dolayısıyla hadd-i zinânın uygulanmadığı toplumlar, “dâru’l-harp” özelliğini taşırlar. Türkiye’de, genelevlerin bile devletin resmî izniyle işletildiği, zinânın kitle yayın organları (TV, radyo, gazeteler vs.) ile övüldüğü ve şer’î muâmelelerin yasaklandığı gerçeği gizlenemez. İslâm dini; erkek ve kadınların, birbirleri üzerine hüküm koyma, hak ve yetkilerini tayin etme fiillerini kabul etmemiştir. Her iki cins de, “Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere” boyun eğmek ve İslâmî bir hayât yaşamak zorundadırlar. Bu sebeple İslâın toplumlarında “feminizm” diye isimlendirilen felsefî cerayanların etkisi görülemez.”Nesil emniyeti” ile yakından alâkalı bir ıstılah da fuhuştur. Fuhuş, lûgatta söz ve işin çok çirkin olması, Hudûdu ve ölçüyü aşmak, kötü olarak bilinen her türlü söz ve iş mânâlarına gelir. Câhiliyye döneminde açık ve gizli olarak yapılan zinâ, İslâm dini tarafından kesinlikle haram kılınmıştır. Ayrıca zinâyı teşvik eden müzik ve bunun gibi bütün yollar haram kılınmıştır. Türkiye’de olduğu gibi, câhiliyye döneminde de, açık yerlerde yapılan zinâ kötü görülürdü. Ama gizli ve kimsenin göremeyeceği
1645] Buhârî Muht. Tecrid-i Sarih Terc., c. IX, s. 83, hadis no: 371
1646] İmam-ı Gazzalî, el-Mustasfa Min ilmû'l Usûl, Beyrut, l937, c. I, sh. 87 vd.
FUHUŞ / ZİNÂ
- 385 -
yerde yapılanı katiyyetle ayıplamazlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Açık olsun, gizli olsun fuhşiyata yaklaşmayınız”1647 emri, “gizli olan” fuhşu da kesinlikle haram kılmıştır. Muhkem ve müfesser âyetlerle ve hükmü kat’iyyet ifâde eden mütevatir sünnetle, “âile”nin nasıl teşekkül edeceği izah buyurulmuştur. Bu Hudûdların dışındaki her türlü ilişki (siyasî yönetimler, kanunlarla tâyin etse de, etmese de) fuhuştur. Çünkü insanların kendi hevâ ve hevesleriyle, âile sistemi kurmaları kat’iyyen haramdır. Âile, İslâm’ın belirttiği hudûdlarla teşekkül eder.1648
Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
Kuvvetle atmak, sözü ağzından atıvermek, dokundurmak, iffetine iftira etmek anlamına gelen “kazf”, terim olarak; Nâmuslu bir erkek veya kadına “sen zinâ ettin...” ey zâniye...” gibi sözlerle zinâ suçlaması yapmak anlamında bir İslâm hukuku terimidir. Kazf büyük günahlardandır. Bu konuda Cenab-ı Hakk “Şüphesiz nâmuslu, kendi halinde olan mü’min kadınlara (zinâ iftirâsı) atanlar, dünyada ve âhirette lânet olunurlar. Onlar için büyük bir azap vardır”1649 buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde, kazfi, insanı helâke götüren yedi unsurdan biri olarak zikretmiştir.1650
Kazf cezâsı, eğer iftirayı yapan kimse hür ise cezâsı seksen değnektir: “Nâmuslu kadınlara zinâ isnadında bulunup da, sonra dört şâhit getiremeyenlere seksen değnek (hadd) vurur, onların şâhitliklerini de ebediyyen kabul etmeyin”1651 Değnekler vücudunun belirli bir yerine değil, çeşitli yerlerine vurulur. Yalnız manto, palto gibi dış elbiseleri çıkarılır. Eğer iftira eden köle ise cezâsı kırk değnektir: “Câriyelere, hür kadınlara olan azabın yarısı vardır.”1652
İftira edilen kimsenin muhsan olması; hür, akıllı, bâliğ, müslüman ve nâmuslu olması demektir. Kişi iftira ettiğini söyleyip sonra bundan caymaya kalkarsa, bu kabul edilmez yani kendisine cezâ uygulanır. Bir kâfire zinâ isnad eden veya bir müslümana zinâdan başka bir şey atfeden meselâ, ey fâsık, ey kâfir veya ey habis diyen kimse İslâm Devletinin koyduğu bir cezâ (ta’zir) varsa onunla cezâlandırılır.
Ta’zirin en çoğu otuz dokuz en azı üç sopadır. Hâkim birisine had uygulayıp veya ta’zir ettiğinden dolayı o kimse ölürse, hâkim sorumlu değildir. İftiradan dolayı had cezâsı uygulanan müslüman tevbe etse bile, şâhitliği kabul olunmaz.1653 Ancak tevbesi sebebiyle fâsıklıktan kurtulmuş olur. Şâfiîlere göre ise tevbe edince, hem fâsıklıktan kurtulur, hem de bundan sonra şâhitliği kabul edilir.
Kâfir iken, iftiradan dolayı kendisine had cezâsı uygulanan müslüman olursa, şâhitliği kabul olunur. Çünkü müslüman olmakla kendisine şâhitlik hakkı yeniden doğar.1654
1647] 6/En'âm,151
1648] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y. s. 268-27
1649] 24/Nûr, 23
1650] Buhârî, Vesâyâ 23
1651] 24/Nûr, 4
1652] 24/Nûr, 4
1653] bk. en-Nur, 24/4
1654] el-Kurtubî, el-Cami' fi Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1965-1966, XII, 190-195; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1936, IV, 3478-3483; Mevdûdî, Tefhimul Kur'ân, İstanbul 1986, III, 431 vd. Seyyid Kutup, Fî Zilâli'l Kur'ân, İstanbul t.y., X, 381 vd.; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 327
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
Lian; Zinâ sebebiyle evliliği sona erdirme yöntemine denir. Liân ve eş anlamlısı mulâane, La’n kökünden “Leane”nin mastarıdır; Allah’ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zinâ ile suçlaması ve bunu dört şâhitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimidir. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah’ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehâdetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için “kazf” cezâsı ve kadın için zinâ cezâsı yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.
Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zinâ ithâmında bulunursa, bunu dört şâhitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zinâ iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur.1655 Kazf cezâsı, önceleri, eşine zinâ isnâdında bulunan ve bunu dört şâhitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashâb-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a.), hanımına zinâ isnâdında bulununca Rasûlüllah (s.a.s.); dört şâhitle bunu ispat etmesini, aksi halde zinâ iftirası cezâsı (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu birkaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü; bizden birimiz karısını bir erkekle zinâ halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir.”1656 Bu olay üzerine aşağıdaki “mulâane âyeti” indi.
“Hanımlarına zinâ isnat edip de, kendilerinden başka şâhitleri olmayanların şâhitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah’ı şâhit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah’ı dört defa şâhit tutup yemin etmesi, cezâyı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler.” 1657
Âyetin ilk uygulaması Hilâl âilesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl’i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah’ı şâhit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah’ın elçisi sonra onların arasını ayırdı.1658 Liân âyetinin Uveymir el-Aclânî ve zinâ isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Âyetin hükmünün, önce Hilâl âilesine ikinci olarak da Uveymir âilesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir.1659
Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zinâ cezâsı uygulamasını gerektiren zinâ isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini
1655] 24/Nûr, 4
1656] Buhârî, Şehâdât 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk 28; Müslim, Liân 2; Ebû Dâvud, Talâk 27; Ahmed bin Hanbel, I/273, III/142
1657] 24/Nûr, 6-9
1658] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268
1659] eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268
FUHUŞ / ZİNÂ
- 387 -
reddetmesi.
Ebû Hanîfe’ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zinâ isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sâbit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür.1660 Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.
Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah’ı şâhit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.
Liânın Şartları Üçtür:
1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zinâ isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek yabancı bir kadına zinâ isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezâsı gerekir, Liân uygulanmaz.
2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şâhitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.
3. Kocanın şâhitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezâsına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez.1661
Çocuğun nesebini reddedebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:
1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.
2. Nesebin, Ebû Hanîfe’ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed’e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.
3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.
4. Tefrik sırasında çocuğun hayâtta olması şarttır.1662
Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezâsının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezâsı uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. “Yemin etmesi, kadından azâbı kaldırır”1663 âyetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zinâ cezâsı uygulanır.
1660] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el- Meydânî, el-Lübâb, III, 79
1661] el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.
1662] el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811
1663] 24/Nûr, 8
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü liân, zinâ cezâsının yerine geçmiştir.
Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezâsı verilir.1664
Liânın hükümleri: Eşin zinâsı sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.
1. Kocadan kazif veya tâzir cezâsı düşer. Kadın da zinâ cezâsından kurtulur.
2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez.”1665
3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber’in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır.1666 Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre “bâin talâk” niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra yalan söylediğini ikrar eder veya şâhitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi “nikâh akdini fesih” niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.
4. Zinâ fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez.1667
Livâta; Zinânın En İğrenç Biçimi
Livâta: Erkek erkeğe cinsel ilişkide bulunma demektir. İslâm dininde zinâ, fâhişelik gibi bir hayâsızlık örneğini teşkil eden livâta da, kesinlikle yasaklanmıştır. Livâtaya, oğlancılık veya homoseksüellik de denir. Livâta, insan şahsiyetine ve haysiyetine hiç bir şekilde yaraşmayan ahlâkî suçlardan biridir.
Hz. Lût (a.s.), sapık, ahlâksızlığın, edepsizliğin en âdîsi olan livâtanın yaygın olduğu Sedum (Sodom) halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Sedum halkı, daha önceki toplumlarda görülmeyen bu ahlâksızlık suçunda çok ileri gitmişti. İffet, nâmus ve hayânın unutulduğu bu toplumda Lût (a.s) gibiler, onların bu tür ahlâksızlıklarına engel olmak istemişler, ancak susturulmuş ve etkisiz hale getirilmişlerdi.
Sedum halkının ahlâksızlık ve edepsizliğini ifâde eden âyette şöyle buyrulur: “Lût’u da hatırla. Hani o, kavmine şöyle demişti: Âlemlerde hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?”1668 Ancak diğer âyetlerde, bunların yaptığı kötülüklerin cezâsız kalmadığı vurgulanarak, gökten gelen acı bir azab ile yerle
1664] el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808
1665] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271
1666] eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274
1667] bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü' l- Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti'z-Zevceyn fi't-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 22-23
1668] 29/Ankebût, 28
FUHUŞ / ZİNÂ
- 389 -
bir edildikleri belirtilmiştir.
Livâtanın veya başka bir deyişle homoseksüelliğin İslâm hukukundaki cezâsı, bazı fakihlere göre zinâ cezâsıdır. Öte yandan, hâkimin, bu kötü durumdan insanları alıkoymak için toplumun yararına göre cezâ verebileceği görüşünü savunanların yanında, livâta işini yapan ve yapılanın öldürülmesi gerektiği görüşünde olan İslâm fıkıhçıları da vardır.1669
Flört; Fuhuş ve Zinâya Dâvetiye
Flört: Kadın-erkek arasındaki duygusal ilişkiye denilmektedir. Flört etmek, kadın ve erkeğin duygusal ilişki kurması demektir. Batı toplumlarında flört, gençlerin duygusal açıdan olgunlaşmalarını, çeşitli komplekslerinden kurtulmalarını, cinsellik konusunda bilgilenmelerini, eşlerin evlilik öncesinde birbirlerini tanıyarak bilinçli bir beraberlik oluşturmalarını sağlayacak bir tecrübe ve eğitim biçimi olarak kabul edilmiş ve hoş görülmüştü. Fakat duygusal ilişkiler, kendisine ilişkin bütün düşünce ve varsayımların iflâsını ilân edercesine büyük bir hızla fiziksel ilişkiye dönüşerek gündemden düştü. Batılı toplumlar günümüzde bir yandan, bir süre önce son derece mâsumâne ilişkiler olarak baktığı flört olayının önüne yığdığı toplumsal sorunlarla boğuşurken, bir yandan da artık duygusal ilişkinin yerini alan cinsel özgürlük gibi kavram ve olguları tartışmaya başladı.
Kadın-erkek arasında serbestçe kurulan ilişkilerin farklı bir sonuca varması mümkün değildir. Çağımızın önde gelen ruhbilimcilerinden Erich Fromm izlenerek söylenirse, karşıt cinsler arasındaki duvarın yıkılması durumunda duygusal ilişkilerin karşı konulmaz bir cinsel isteğe dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu cinsel isteğin tek amacı da birleşmektir. Bu nedenle bu tür ilişkiler düşünüldüğünün tersine sürekli değildir ve utanç, umut kırıklığı, nefret ve düşmanlıkla noktalanır. Böylesine olumsuz bir biçimde sonuçlanan ilişkiler doğal olarak birçok bireysel ve toplumsal soruna neden olur. Ruhsal bunalımlar, âileden kopmalar, kötü yollara düşmeler, çocuk denilecek yaşta ortaya çıkan gebelikler, terk edilmiş gayr-i meşrû çocuklar, intiharlar bu tür ilişkilerin Batı toplumlarının önüne yığdığı sayısız sorundan yalnızca birkaçıdır.
İslâm yalnızca ortaya çıkan sorunlara çözümler getiren bir inanç ve hukuk sistemi değil; aksine, getirdiği kurallarla öncelikle sorunların ortaya çıkmasını önleyen bir dindir. İslâm’ın bu özelliği kadın-erkek ilişkileri alanında da kendini göstermekte, İslâm toplumlarında, Batı örneği câhilî toplumların karşı karşıya geldiği sorunların ortaya çıkmasına imkân tanımamaktadır.
İslâm, toplumun çürümesine neden olan başlıca âmillerden birisi kadın-erkek arasındaki gayr-i meşrû cinsel ilişkiyi (zinâ, fuhuş) yasaklamış, caydırıcı bir etken olarak cezâî müeyyideler getirmiştir. Fakat asıl önemlisi bireyleri bu tür fiillere götürecek bütün yolları kapatması, oluşmasını önleyici tedbirler almasıdır. Bu tedbirlerin başında karşıt cinsteki yabancı kişilerin yalnız başlarına bir arada bulunmaması kuralı gelir. Hz. Peygamber, böyle bir durumun doğuracağı tehlikeli sonuçlara dikkat çekmek üzere, “Çünkü -bu takdirde- üçüncüleri şeytandır”1670 buyurur. Diğer bir önleyici kural da tesettür ve sürekli bakış gibi uyarıcı davranışlardan
1669] Mefâil Hızlı, Şamil İslâm Ans. c. 4, s. 24
1670] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/227, III/339
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçınma1671 kuralıdır. Dokunma, el sıkışma ve benzeri fizikî temas yasağı da başka bir önlemdir.1672 İslâm’ın kadın-erkek ilişkileri hakkında getirdiği hüküm ve kurallar açısından bakıldığında flörtün bütünüyle İslâm sınırlan dışında kaldığı görülür: Çünkü, biçimi, şartları ve sonuçları bakımından İslâm’ın hüküm ve kurallarına ters düşen bir ilişki biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.
İslâm insanın cinsel yönünü görmezden gelip bu alandaki ihtiyaçlarını yok saymaz. Tersine, bu yönünün meşrû’ ve hem birey, hem de toplum için yararlı olabilecek biçimde tatminini öngörür. Evlilik kurumunun önemli varlık nedenlerinden birisi de insanın cinsel ihtiyaçlarının böyle bir yönde karşılanmasıdır. Bu nedenle İslâm’da evlilik teşvik edilmiş, olabildiğince kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.1673
Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
Tesettür Nedir? “Tesettür”; örtmek, gizlemek, saklamak anlamlarına gelen ‘setr’ kökünden gelmektedir. “Tesettür” sözlükte; örtünmek gizlenmek, bir şeyle kapanmak demektir. Bir şeyi saklayan ve gizleyen nesnelere ‘setr’ denildiği gibi, kapatılması gereken bir şeyi gizlemeye de ‘setr’ denilir. Nitekim namazda ‘avret’ denilen, bedenin gizlenmesi gereken kısımlarını örtmeye de ‘setr-i avret -avret yerlerini örtmek-’ denilmektedir. ‘Mestûr’ veya ‘mestûre’; kapalı, gizlenmiş anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ‘settâr’, gizleyen, örten, saklayan demektir ki, Kur’an’da geçmemekle beraber Allah için ‘Setttâru’l-uyûb -ayıpları gizleyip örten, ayıpları ortaya dökmeyen’ denilmektedir.
‘Tesettür’ kavram olarak, kadın ve erkek müslümanların ‘avret’ yerlerini örtmelerini ifâde eder. Kur’an’da örtünmeyi emreden âyetlere ‘hicab’ âyetleri denir. Birçok İslâmî kaynakta kadınların örtünmesi anlamında ‘hicab’ kavramı geçmektedir. Ancak Türkçe’de ‘tesettür’ kelimesi daha yaygındır. ‘Hicab’ sözlükte, bir şeyi örtmek veya bir şeye engel olmak demektir ki, tesettüre yakın bir anlamı vardır. ‘Hicab’ isim olarak, örten, gizleyen, saklayan, görülmeye engel olan şey demektir.
Avret Ne Demektir? “Avret”, Ìslâm’a göre insanların örtmeleri ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına verilen addır. “Tesettür” ise, avret yerlerini örtme, gizleme, saklama ve koruma konusundaki İslâmî prensiptir. İslâm’a göre müslümanlar, yıkanma, tabiî ihtiyaç ve temizlenme (tahâret) gibi durumlar dışında avret yerlerini başkalarına -bir zarûret olmaksızın- gösteremezler. Bu, Kur’an’ın müslümanlara getirdiği bir ölçü, bir hüküm ve aynı zamanda bir fazilettir.
Avret yerleri neresidir? Kadın veya erkek, avret yerlerini kimlere gösterebilir, kimlere gösteremezler? Tesettür emrinin sebeb-i hikmeti ne olabilir? Şimdi bu sorulara kısa cevaplar bulmaya çalışalım:
Esasen insan için örtünme fıtrî (yaratılıştan gelen) bir özelliktir. Sebebi ne olursa olsun, insan örtünürse yaratılışına daha uygun hareket eder. Birçok hayvanın örtüleri tüyleridir, kılları veya telekleridir. Onlar, bu dış örtüleri ile güzel,
1671] 24/Nûr, 30-31
1672] el-Mavsılî, el-İhtiyarî Ta'lili'l-Muhtar, IV, 156
1673] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ans. c. 2, s. 197-198
FUHUŞ / ZİNÂ
- 391 -
bu dış örtüleri ile doğal olmaktadırlar. İnsan da böyledir. O da örtünmeye yarayan araçlar (elbiseler) giyerek kendisini değerli kılar yaratılışına uygun davranmış olur.
Kur’an, örtünmesi gereken yerlere çirkin yerler deyip, bunları örtecek elbisenin Allah (c.c.) tarafından verildiğini açıklamaktadır: “Ey Âdemoğulları Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takvâ ile kuşanıp donanmak ise daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.”1674 Rabbimiz, kendi yarattığı insanın bazı organlarına çirkin demekle onların saklanması, gizlenmesi gerektiğini haber veriyor. Bu, insanı aşağılamak değildir. İnsanın böyle oluşu normal bir durumdur. Çevremizde, insanların çirkin veya güzel dediği binlerce bitki ve hayvan bulunmaktadır. Çirkin diye nitelenenler asıl itibarıyla çirkin değildir. İnsan duygusu onları öyle gördüğü için çirkin denilmektedir.
Başkalarının görmekle rahatsız olacağı, insan cinsini belli eden, bir kusur değil ama insana ait bir sır olan ‘avret’ yerlerinin gösterilmesi hoş karşılanmamış, bunu örtecek elbise var edilmiş, sonra da böyle bir giyimin insan için yüceltici, değer kazandırıcı bir süs olduğu vurgulanmıştır. Bütün bunların olabilmesi için de insanın teslim olduğu Rabbinden hakkıyla çekinmesi anlamında ‘takvâ elbisesi’ni kuşanması gerekir. İlk insanlar; Hz. Âdem ile O’nun eşi, cennette giyinmiş olarak yaşıyorlardı. Ancak şeytan onları aldattı ve onların yasak ağacın meyvesinden yemelerini sağladı. Böylece onlar cennetten çıkmak zorunda kaldılar ve ‘ayıp yerleri’ kendilerine göründü. “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın ayıp/çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye/belâya uğratmasın...” 1675
Tesettür İbâdeti: Mü’min erkek ve mü’min kadın, Kur’an’ın örtünme (tesettür) emrinden sorumludurlar. Tesettür emri Kur’an’da çok açıktır ve başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Şüphesiz Kur’an, Allah’ın sözü ve hükmüdür ve Rabbimiz insanlara ne vahyettiğini bilmektedir.
İnsanların tesettür (örtünme) ile ilgili yorumları, ileri-geri söz söylemeleri tamamen kendi nefislerinin dürtüleri, imanlarının yokluğu veya zayıflığının bir sonucudur. Allah’a hakkıyla teslim olmuş, O’nun azâbından korkan ve O’nun va’dine güvenen bir takvâ sahibi mü’min, nasıl olur da Rabbinin emrini tartışır? Nasıl olur da kendi arzusuna göre Allah’ın âyetlerini sağa sola büker? Kendini Kitab’a uyduracağı halde Kitabı kendine uydurmaya kalkar. Bir insan, nasıl olur da Allah’ın hükmünü kendi aklına, kendi pozisyonuna, kendi zevkine, kendi hükmüne, kendi sistemine, kendi prensibine uydurmaya çalışır? Böyle bir tavır mü’min kimselerin tavrı olamaz!
Kur’an şöyle buyuruyor: “Müm’in erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Böyle (yapmak) kendileri için daha temizdir.”1676 Kadınların örtünmesi ile ilgili olarak da şöyle buyruluyor: “Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’min kadınlara dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; bu, onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olanıdır. Allah
1674] 7/A’râf, 26
1675] 7/A’râf 27
1676] 24/Nûr, 30
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ğafûr’dur, Rahîm’dir.”1677 Bu ifâdeyi tamamlayan bir başka âyette de şöyle buyruluyor: “Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar hâriç. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (örtsünler)...”1678 Âyetin devamında ziynet yerlerini kimlere gösterebileceği sayılıyor.
Peygamberimiz (s.a.s.) bu âyetleri hem açıklayıp tefsir etti, hem de bizzat uygulayıp uygulatarak maksadın ne olduğunu gösterdi. Bu konudaki haberler hem sağlamdır, hem de açıktır. Bu güne kadar gelen iyi niyetli bütün âlimler de meseleyi Kur’an doğrultusunda böyle anladılar ve bu şekilde açıkladılar. Peygamberimiz’den bu yana hiçbir İslâm âlimi tesettür ve başörtüsünün dinin gereklerinden olduğunu reddetmediği gibi, bütün dünya müslümanları da tarihten günümüze buna uymaya çalışmışlardır.
Kadınların ve Erkeklerin Avreti: Buna göre erkeğin avret yeri diz kapağı ile göbek arasıdır. Bazı âlimlere göre uyluklar avret yeri sayılmaz. Peygamberimiz diyor ki: “Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır.”1679 Müslüman erkek, bir zarûret olmadıkça avret yerlerini hanımından başka hiç kimseye gösteremez, bu helâl değildir.
Kadının avret yeri ise ittifakla el, yüz ve ayaklar dışında bütün bedenidir. Kimileri ayakları da avret sayarlar. Kimileri de “gözün dışında yüzün de kapanması gerekir” derler. Ancak peygamberimizden gelen haberler net ölçüyü ortaya koyuyor: “Peygamberimiz yanına ince/şeffaf bir elbiseyle gelen Esmâ binti Ebû Bekir’e; “Ey Esmâ! Kadın bülûğa erecek yaşa girdiği zaman ondan sadece şunun ve şunun dışında hiçbir yerinin görünmesi câiz değildir” dedi ve yüzü ile ellerine işâret etti.”1680
Tesettür Kimlere Karşı Gerekir? Müslüman bir kadın kocasına bütün bedenini gösterebilir. Evlenmesi yasak olan yakın akrabâlarına saçını, boynunu, diz kapağına kadar ayaklarını, kolunu gösterebilir. Bütün yabancı erkeklere karşı eli, yüzü ve ayağı dışındaki bütün vücudunu örtmesi farzdır, Allah’ın emridir. Tıpkı Dinin diğer farzları gibi.
Müslüman kadın ziynet yerleri denilen kol, saç, boyun, dize kadar ayaklarını mahrem olanlara (evlenmesi yasak olanlara) gösterebilir. Bu kimseleri âyet şöyle sıralıyor: Babası, kocası, kocasının babası, oğlu, kocasının oğlu, erkek kardeşi, erkek kardeşinin oğlu, kız kardeşinin oğlu, müslüman kadın, câriyesi ve kölesi, erkeklik duygusu kalmayan kimse, küçük erkek çocuk.1681 Bunlara dede, amca, dayı, süt kardeşler de eklenir. Âyetin devamında “ziynetleri bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar” uyarısı geçmektedir. Bu, kadınların süslenmek için taktıktıkları takıların başkalarına gösterilmesinin, sergilenmesinin de helâl olmadığını gösterir.
İslâm, Allah’ın insanlar için seçtiği bir yaşama biçimi ve saâdet yolu, kurtuluş aracıdır. İslâm’ın bütün ilkeleri, emir ve yasakları kendine aittir. Her bir emrin ve
1677] 33/Ahzâb, 59
1678] 24/Nûr, 31
1679] Ahmed bin Hanbel, II/187
1680] Ebû Dâvud, Libâs, hadis no: 4104, 4/62
1681] 24/Nûr, 31
FUHUŞ / ZİNÂ
- 393 -
yasağın bir hikmeti, bir sebebi; yasakların insana ve topluma zararı, emirlerin ise kişiye ve topluma faydası vardır. Ama müslüman, bu hikmetlerinden önce, sadece Allah rızâsını kazanmak için, O’nun emri ve yasağı olduğu için o hükümlere uyar. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve mü’min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”1682
İman eden kişiler Rablerinin emrine teslim olurlar ve ellerinden geldiği kadar emirlere uymaya yasaklardan kaçmaya çalışırlar. Ama asla Allah’ın emirlerini ve yasaklarını münâkaşa konusu yapmazlar. Onlar bu tehlikeli yola girmekten şidetle korkarlar. İslâm sağlam bir kişilik, sağlam bir toplum ve sağlıklı nesiller yetiştirme amacındadır. O, müfsit insanların bozduğu toplumu, kişilikleri ve nesilleri ıslah edip düzetmek istiyor. Bunun tedbirini almalarını müslümanlara emrediyor.
Birçok kötülüğün aşırı isteklerden, dizginlenmeyen şehvetlerden kaynaklandığı bilinen bir gerçektir. Şehvetlerin alabildiğine serbest olduğu yerlerde huzur kalmaz, âile bağları gevşer, nesiller bozulur, kadının ve erkeğin şerefi zarar görür. İnsanın fıtratı, temiz âile ve temiz nesilden yanadır. Eşlerin birbirlerine bağlılığı, insanların birbirine saygısı, kişinin değerinin yüce olması faziletli davranışlardan geçer. İslâm bunun için işe hâin bakışların önüne geçerek başlıyor. Sonra hem kadını, hem erkeği, hem nesli, hem de fazileti korumak için erkeğe ve kadına tesettürü emrediyor.
Tesettür ibâdeti mü’minler için bir güzelik ve erdemdir. Örtünme, aynı zamanda bir ibâdet hürriyeti ve insan hakkıdır. Faydaları ise sayılamayacak kadar çoktur. Buna rağmen bazı ülkelerde tesettür, başörtüsü münâkaşalarının yasaklarının olması çok hazin, üzüntü verici bir şeydir. Tesettür, İslâm’ın emridir, bir ülkenin veya bir halkın geleneği değildir.
Şu noktayı da eklemekte fayda vardır: Nur suresi 31. âyette ‘humur-hımâr’ kelimesi geçmektedir ki, bu, başörtüsü anlamındadır. Yani başı, saçları da kapatacak bir biçimde örten örtü demektir. Âyette kastedilen, müslüman kadınların başörtü örtmeleridir. Bunun uygulaması da böyledir, bütün âlimlerin âyetten anladıkları da bu şekildedir. Tesettür emri geldiğinde ensâr kadınlarının uygulamalarıyla ilgili olarak şu olayı nakledelim:
Safiyye binti Şeybe diyor ki, bir seferinde Hz. Âişe’nin yanında bulunuyorduk. Biz Kureyş kadınlarının faziletlerini anınca dedi ki: “Şüphesiz Kureyş kadınları faziletlidir. Ancak Allah’ın emrini yerine getirme konusunda Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim. ‘Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar’ emri gelince, onların erkekleri onlara yöneldiler ve Allah’ın ne indirdiğini okudular. Onlar hanımına, kızına, kız kardeşine veya bütün yakın akrabalarına gelen âyeti okuyunca, onlardan her biri, Allah’ın Kitabını tasdik (doğrulamak) için ve iman ettiklerinden, eteklerinin kumaşlarından başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Onların başları üstünde sanki kargalar vardı.”1683
Bütün bu açık hüküm ve ölçülerden sonra, mü’min kadınların ve mü’min
1682] 33/Ahzâb, 36
1683] Buhârî, Nûr Sûresi Tefsiri, 6/136
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
erkeklerin Allah’ın emrine bir itirazları olamaz. İnandığını iddiâ ettiği halde tesettüre ve başörtüsüne tavır alanların, kendi durumlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir.1684
İzzetine, iffetine, şeref ve nâmusuna düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle İmam-Hatip’te, Üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya-âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir. Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah’ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı kadınımızın cihadı, örtü de özgürlük bayrağıdır.
Dinimizin örtünme emrini uygulamış olmaları için müslüman kadın ve kızların şu şekilde giyinmeleri gerekir: Eller ve yüzün dışındaki vücudun bütün organlarını örten, vücudun doğal rengini ve çizgilerini (vücut hatlarını) göstermeyecek şekilde kalın ve bol olan, gayri müslim kadınların kendilerine has olan (râhibe kıyafeti gibi) giysilerini andırmayan, toplum örfüne göre erkek elbisesine benzemeyen, dikkatleri çekecek şekilde de süslü olmayan bir giysi. Bu dış giysi, çarşaf, bol ve uzun pardösü ve benzeri olabilir. Mutlaka çarşaf veya şu şekilde bir pardösü denilemez; İslâm tek tip bir kıyâfet emretmemiş, sadece genel ölçüyü kurallaştırmıştır. Ev dışında kadının “cilbâb”ını üstüne alması1685 gerekmektedir. Cilbâb da dış giysi demektir. Bu, dünkü Osmanlı toplumunun örfünde çarşaf olduğu gibi, bugün ve yarın herhangi bir coğrafyada çok farklı bir dış giysi olabilir. Önemli olan, kadının ev dışında, ev elbisesinin üzerine giyeceği bir dış giysi ile örtünmesidir; yeter ki istenen tesettür şartlarına uygun olsun.
Günümüzde cilbâb yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde sadece tişört etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece tesettürü yeterli görmesi mümkün değilken yani aynı zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik, tavır-yürüyüş-konuşma-gülme-aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala kala sadece bir başörtüsü kaldı, o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek, pazarlık ve tâviz konusu olabilecek, türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü. “Artık televizyonlarda ve halka açık salonlarda tesettür defileleri yapılıyor” deyin, gerisini onlar anlar diyecek Bekri Mustafa’lara kaldı iş. Biraz alaylı, biraz da gerçeğin düşmanları tarafından müslümanların yüzüne tokat gibi vurulması kabilinden, boyalı basın buna “çeyrek tesettür” adını takıyor. “Tesettür ya vardır ya yoktur; bunun yarımı, çeyreği, ekmek arası olur mu?” demeyin, uygulamaya bakarsanız oluyormuş...
1684] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 700-704
1685] 33/Ahzâb, 59
FUHUŞ / ZİNÂ
- 395 -
Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde. Kadınsı çekiciliğini yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür, bir moda gibi düşünülüyor. “Tesettür(!) defilesi” denilen ucûbeler, bir taraftan bu talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da bu arzı körüklüyor. Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken müslüman bayan, -kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen göstermezken- en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden saymıyor... Akşam evde, Filistin’li kızların dramını, açlıktan ahlâkını satan kadınları gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen, çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme, takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer dejenerasyon aynı oranda sergilenecekti. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara acımaktan da öte, kadın-erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire koşturmamız gerekiyor.
Kadının dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer etmesi, erkekleri tahrik edecek veya onların dikkatlerini üzerine çekecek kıyafet, davranış ve tavırlarda bulunmaması gereklidir. Bazı müslüman kadın ve kızların gayri müslim bayanlardan toplum içinde sadece başörtüsüyle ayrıldığı, onun dışında davranış ve hatta giysi yönüyle pek farklı olmadıkları görülen bir vâkıadır. Şuh kahkahalar yabancı erkekle samimi tavırlar, aşırı serbest hareketler, müslüman bir hanıma yakışmayacak basitlikler içinde toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir kimliksizlik ya da çok kimlilik problemidir. Bu davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan “çeyrek tesettürlü” bayanlar da yok değildir. Ama, bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
Kadının Elbisesi: İslâm kadının, nâmahrem olanlara karşı örtünmesini emretmiştir. Kadın kıyafetinin şu üç ölçüye uygun olması şarttır:
1) Kadının elbisesi, vücudunu göstermeyecek kadar kalın olacaktır.
2) Göğüs, bel, kalçalar gibi şehvet çekici uzuvları teşhir edecek kadar sıkı ve dar olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben onları (dünyada) görmedim: Birincisi yanlarında bulunan öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimseler. İkincisi, giyinmiş çıplak, (kalçasını) oynatan, salınarak yürüyen, başları, salınan deve hörgücü gibi kadınlardır. Bunlar cennete giremezler,
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun kokusunu da alamazlar; hâlbuki onun kokusu mesâfelerin ötesinden alınır.”1686 Bu hadiste geçen “giyinmiş çıplak” ifâdesi “bazı yerlerini örtüp bazı yerlerini açan veya ince/şeffaf veya dar elbise giyen kadınlardır” şeklinde açıklanmıştır. Bu ifâdeyi, “örtülü olmalarına rağmen davranışları ile karşı cinsin cinsî duygularını tahrik eden kadınlar” şeklinde anlamak da mümkündür.
3) Kadın erkeğe, erkek de kadına benzemeye özenmeyecektir. Her iki cinsin kendilerine âit özellikleri ve buna uygun kıyafetleri vardır. Karşı cinse özenti bir ruh bozukluğu ve ahlâkî sapıklıktır. Bu sebeple Peygamberimiz erkeğin kadın, kadının da erkek elbisesi giymesini menetmiş,1687 karşı cinse benzeme özentisini lânetlemiştir.1688
Süslenme: İ’tidâl dini olan İslâm, insanların yaratılıştan mevcut özellik ve güzelliklerini belirli hale getiren süsü, boyamayı, takınma ve giyinmeyi -bazı şartlarla- mubah kılmıştır. Ancak fıtratı yaratılışın verilmiş özellik ve şekilleri değiştirme mânâsında süs, makyaj ve değiştirmeleri yasaklamış, bunları şeytanî saymıştır; çünkü şeytan şöyle demişti: “Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.”1689. Yaygın olan bazı süsleme ve değiştirme çeşitlerini sıralayalım:
1) Dövme yaptırmak ve dişlerin şeklini değiştirmek: Hz. Peygamber (s.a.s.) vücuduna dövme yaptıran ve yapana, (normal) dişleri yontarak şeklini değiştiren ve bunu yaptırana lânet etmiştir.1690 Tıbbî ve estetik bakımlardan normal olan dişleri, moda olan şekle uydurmak için söktürüp yaptırmak câiz değildir. Gerek iğne batırıp açılan deliklere boyalı maddeler dökerek yapılan dövme ve gerekse diş minelerini mahveden dişleri seyrekleştirme/yontma işinin sağlık yönünden de zararlı olduğu bilinmektedir.
2) Estetik ameliyat: Büyük paralar sarfıyla burun, çene, göğüsler gibi uzuvların şeklini değiştirmekten ibâret olan estetik ameliyatın da yukarıdaki âyet ve hadislerde belirtilen haram kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Ancak, insanı aşağılık kompleksine iten, toplum içinde mânen işkence çekmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık olursa bunun izâlesi tedâvi mâhiyetindedir. Peygamberimiz (s.a.s.) güzellik için dişlerini seyrekleştirenleri lânetlemiştir.1691 Burada geçen “güzellik için” kaydı, bir ihtiyaç sebebiyle yapılan ameliyeleri istisnâ etmektedir.
3) Kaş aldırmak: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in lânetine kaş aldıran ve alanlar da dâhildir.1692 Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mâhiyetindedir. Ancak, kadının yüzünde biten kılları aldırmasını bir kısım İslâm ulemâsı câiz görür.
4) Peruk takmak: Rasûlullah’ın menettiği ve lânetlediği şeylerden biri de saçı dökülen veya dökülmeyen kimselerin başlarına başkalarının saçlarını koymaları veya bunları eklemeleridir. Saç takma ve eklemede hem tabii şekli değiştirmek,
1686] Müslim, Libâs 125
1687] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
1688] Buhârî, Libâs 61; Ebû Dâvud, Libâs 27; Tirmizî, Edeb 34
1689] 4/Nisâ, 119
1690] Müslim, Libâs 119; Buhârî, Libâs 82-87
1691] Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120
1692] Ebû Dâvud, Teraccül 5; Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120
FUHUŞ / ZİNÂ
- 397 -
hem de karşısındakini yanıltmak, ona genç görünmek vardır ki, İslâm bunları hoş görmemiştir. 1693
Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayâtıyla İlgili Haramlar
A- Kadın-Erkek İlişkilerinde Haramlar
Cinsî Duygu: İnsanların üremesi, nesillerinin devamı, birleşmeye, birleşme karşı cinse ilgi duymaya bağlı olduğundan Allah, onu şehvet denilen duygu ve cinsî uzuvlar ile teçhiz etmiştir. Buna göre, cinsî tatmin bir gâye değil, vâsıtadır; hedefi üremedir. Cinsî duygu ve meyil karşısında insanlar üç gruba ayrılır:
1. Hiçbir sınır tanımadan şehvete teslim olan ve tatmin arayanlar; Freudçular, haz ahlâkı sâlikleri kâfirler gibi.
2. Şehvet duygusunu ve meylini öldürmek isteyenler; bazı hıristiyan mezhepleri ve maniheistler gibi.
3. Bu kabiliyet ve duyguyu yaratılış gâyesine uygun bir şekilde kullananlar, hak din mensupları gibi. Hak din İslâm, şehvet duygusunun irâdî tatminini evlilik bağı içinde câiz görmüş, bunu teşvik etmiş, hem zinâyı ve ona götüren yolları, hem de bu duyguyu öldürme teşebbüslerini haram kılmıştır.
a- Zinâ: “Sakın zinâya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir, kötü bir yoldur.”1694 âyeti zinâyı haram kılan delillerden biridir. İslâm’da evlilik dışı cinsî ilişki haramdır; çünkü bu, nesebin/soyun karışmasına, nesillerin mahvolmasına, âilelerin dağılmasına, hısımlık bağlarının kopmasına, bulaşıcı hastalıkların yayılmasına, kadının eşya gibi pazarlanmasına, şehvet duygusunun azarak ahlâkı dejenere etmesine sebep olmaktadır. Bu kadar zararlı ve çirkin bir fiili yalnızca cezâ müeyyidesiyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Tahrik ederek zinâya götüren davranışları menetmek, yolları kapamak gerekir. İslâm sadece zinâyı yasaklamakla yetinmez; zinâya yaklaşmayı,1695 ona götüren yolları da yasaklar. İşte bu sebepledir ki İslâm aşağıdaki maddelerde zikredilen tedbirleri almıştır.
b- Yabancı Kadınla Yalnız Kalmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa yanında mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasın; çünkü -bu takdirde- üçüncüleri şeytandır.”1696 “Yanında mahremi olnayan kadınla kimse başbaşa kalmasın!”1697 Bu hadisler, bir kimsenin eşi ve nikâh düşmeyen yakın akrabâ ve hısımları dışında kalan kadınlarla yalnız kalmasını haram kılmaktadır. Böyle bir durum hem karşı cins için tahrik edicidir, hem de dedikoduya sebep olabilmektedir.
İnsanların -nikâh düşecek, evlenmeleri câiz olacak- uzak akrabalarıyla beraber olmayı önemsemedikleri için Hz. Peygamber (s.a.s.) buna da dikkati çekmiştir: “Kadınların yanına habersiz/izinsiz girmekten sakının!” buyurunca, onlardan birisi; ‘kocanın akrabası hakkında (kayınbirâder gibi) ne dersiniz?’ diye sormuş ve şu
1693] Hayreddin Karaman, Günlük Hayâtımızda Helâller Haramlar
1694] 17/İsrâ, 32
1695] 17/İsrâ, 32
1696] Ahmed bin Hanbel, I/222, III/339
1697] Buhârî, Nikâh 111-112; Müslim, Hacc 424
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cevabı almıştır: “İşte bunlar (mânevî) ölümdür.”1698 Bu hadise göre bir müslüman kadın, kocasının kardeşi, kocasının yeğenleri, kendisinin veya kocasının amcaoğulları ve dayıoğulları gibi hısımlarının yanına açık çıkmayacak, onlarla yalnız kalmayacaktır; çünkü bunlar ona (yengeye) yabancıdır, nâmahremdir.
c- Karşı Cinse Şehvetle Bakmak: Bir müslümanın şehvetle bakabileceği kadın yalnızca eşidir. Bunun dışında hiçbir kimseye şehvetle bakmak câiz değildir. Şehvetle bakmanın objektif ölçüsü “devamlı bakmak”tır. Bir müslüman, yolda gözü kapalı veya devamlı başı önünde yürüyecek değildir. Karşısına gelen kadın ve erkeği de istemeyerek de olsa görecektir; ancak gördüğü kimseye tekrar bakınca veya bakışını devam ettirince yasak sınıra adımını atmış olur. Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.”1699 “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.”1700 Şehvetsiz olarak bakmaya ve bakılabilecek yerlere gelince; bu konu Kur’an’da izah edilmiştir: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar; ziynetlerini/süslerini, kendiliğinden görüneni müstesnâ, açmasınlar! Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar; ziynetlerini/süslerini, kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya câriyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler! Saâdete ermeni için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.”1701
Bu âyet kadına, avret yerlerini istisnâ edilen yakınları dışındaki kimselerden başkasına göstermemesini, erkeğe de yabancı kadınların avret yerlerine bakmamasını emrediyor. Rasûl-i Ekrem de bir hadisinde: “Erkek erkeğin avretine, kadın da kadının avretine bakmasın. Vücudunun bir kısmı çıplak iken erkek erkeğe, kadın kadına temas etmesin (çıplak vücutları birbirlerine değmesin).” 1702 Burada karşımıza ziynet ve avret diye iki mefhum çıkıyor.
Ziynet: Yukarıda mealini verdiğimiz Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- kimseye ziynetlerini göstermemelerini emrediyordu. Ziynet, kadını güzel gösteren yüz, saç, makyaj, takı ve mücevherât, elbise gibi şeyleri içine almaktadır. Âyette bunlardan hangisi kastedilmiştir? “Kendiliğinden açılan, açılması, gösterilmesi doğal olan” ziynet nedir? Cumhûra göre elbise, kapanması gereken ziynete dâhil değildir. Buradaki ziynetten maksad; el, boyun, baş, kol, ayak gibi ziynet takılan yerlerdir. Peki, bunlardan hangisi “kendiliğinden açılan”a dâhildir? Eski müfessir ve fakîhler arasında “dış elbiseden başka her taraf örtülmelidir”, “eller ve yüz hâriç”, “eller, bilek ve yüz hâriç her taraf” diyenler olmuştur. Eller ve yüzün istisnâ edilmesi görüşü ağır basmaktadır.
Örtü ve Elbise: Zikredilen âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emrediyor ve açmalarını haram kılıyor; fakat örtmek için yeni bir
1698] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20
1699] Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43
1700] Buhârî, İsti'zân 12; Müslim, Kader 20
1701] 24/Nûr, 30-31
1702] Müslim, Hayz 7, 74; Tirmizî, Edeb 38; Ahmed bin Hanbel, III/63
FUHUŞ / ZİNÂ
- 399 -
elbise modeli getirmiyor; “hımâr: Başörtüsü”, “cilbâb: Dış giysi” gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmeleri emrediliyor. Bazı kimseler Kur’an’daki: “Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanınmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.”1703 âyetinde geçen “cilbâb” kelimesine “çarşaf” mânâsı vererek kadının ancak çarşafla dışarı çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddiânın isâbetsiz olduğunu ve İslâm’ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, geniş ve kalın giysiler ile de, daha başka ülkelerdeki meşrû farklı giysilerle de olabileceğini gösteren deliller vardır:
1- Nûr sûresindeki âyette 1704 başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr, başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir. Aynı âyette geçen “cüyûb” ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir.
2- “Cilbâb” kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mânâ şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mânâ içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur.
3- Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre cilbâb âyeti gelince, ensâr kadınları etekliklerini ortadan yırtarak başörtüsü yapmış ve kargaları andıran siyah başlıkları ile Rasûlullah’ın arkasında namaz kılmışlardır. Bu rivâyet, cilbâba çarşaf değil; başörtüsü mânâsı verildiğini göstermektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elbisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar ince veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar dar elbise giymekten sakınır. İnce, şeffaf elbiselerin giyilmemesi hakkında hadisler vardır.
d- Dokunmak: Mahrem (nikâhı haram) olan yakın akrabânın avret olmayan yerlerine bakmak câiz olduğu gibi, şehvetsiz dokunmak da câizdir. Yaşlı, şehvettten kesilmiş yabancı kadın ve erkeklerin mahrem olmayan yerlerine dokunmak, meselâ ellerini öpmek de câizdir. Çocuklar da bu hükümde yaşlılar gibidir. Genç ve birbirine yabancı erkek ve kadınların -her ne kadar birbirinin avret olmayan (el-yüz gibi) yerlerine bakmaları câiz ise de- şehvetten emin olmaları halinde bile aynı yerlere dokunmalarını fukahâ ekseriyeti câiz görmemiş, bunun daha ziyâde tahrik edici olduğunu göz önüne almışlardır. Bazı âlimler ise burada da şehveti esas almış, şehvetin söz konusu olmadığı durumlarda, meselâ el sıkışmanın câiz olduğunu söylemişlerdir.
e- Kadın-erkek beraber bulunması: İslâm, kadın-erkek ilişkilerini sınırlamış olmakla beraber kadını dört duvar arasında hapsetmemiştir. İslâm’ın ilk devrinden beri müslüman kadınların savaşa katıldıklarını biliyoruz. Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.), eşi Sevde’ye: “Allah, ihtiyaçlarınız için evden çıkmanıza izin vermiştir.”1705 ve
1703] 33/Ahzâb, 59
1704] 24/31
1705] Buhârî, Nikâh 115
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ümmetine hitâben: “Allah’ın hizmetçilerini (kadınları), Allah’ın mescidlerine gitmekten men etmeyin.”1706 buyurarak kadınların ilim, alış-veriş, düğün, ibâdet gibi meşrû sebeplerle dışarı çıkabileceklerini ifâde buyurmuştur.
Kadın ve erkeklerin küçük yaştan itibaren beraber bulunmaları ve serbest ilişki içinde yetişmelerinin saldırganlığı azaltacağı, birtakım komplekslerin doğmasını önleyeceği nazariyesi İslâmî toplumlar için geçerli değildir. Diğer toplumlar arasında da gerçeğin hayâle uymadığı âşikârdır. Bu sebeple İslâm, kız-erkek beraberliğini serbest bırakmamış, kayıt ve şartlara tâbi kılmıştır. Bir müslümanın evine, akrabâsı dışında kalan dost ve arkadaşlarının da gelmesi doğaldır. Bu durumda kadın ve erkeklerin beraber oturması ve evin kız ve kadınının misafirlere hizmet etmesi söz konusu olabilir. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Üseyd evlenirken düğün gecesi, Hz. Peygamber ve dostlarını dâvet etmiş, fakat onlar için yemek hazırlamamış, bir şey de ikrâm edememiştir, ancak eşi (gelin) geceden, bir taş kabın içinde hurma ıslatmış, Hz. Peygamber yemeğini bitirince bunu ezip sulandırmış (şerbet yapmış) ve misafirlere ikram etmiştir.1707
İbn Hacer, Aynî gibi Buhârî şârihlerinin işaret ettiği üzere bu hadis-i şerif ve benzerlerinden şu netice çıkarılmıştır: Kadın, kocasının arkadaşlarına hizmet edebilir, ancak bu durumda tesettüre (örtünmeye) riâyet etmesi, tarafların kötü duygulara kapılmaktan emin olmaları, tahrik edici davranışlardan kaçınmaları şarttır. Evin dar olması, ancak bir odanın ısıtılmış bulunması, bir büyüğün sohbetinden kadınların da faydalanmalarını sağlamak gibi durumlarda -şartlara riâyet edilerek- kadınlar, erkeklerle beraber oturabilirler. Bu durumların dışında ayrı oturmak evlâdır. Müslüman kadın ve kızlarımızın çoğunun, gerektiğinde nâmahrem erkeklerle beraber oturduğunda kıyâfet ve davranışına gerekli titizliği göster(e)mediklerini gözden uzak tutmamalıyız. Özellikle böyle durumlarda kadın dişiliğiyle değil, kişiliğiyle bulunmalı, kadınsı tavır, gülüş, şaka, cana yakınlık vb. fitneye yol açabilecek tavırlardan uzak olmalıdır. Yine kıyâfetine, ev dışında gösterdiği (veya göstermesi gereken) itinâyı göstermelidir. Günümüzde yüz kızartıcı filmlerin gösterildiği tevizyon karşısında birbirine yabancı (nâmahrem) kadın ve erkeklerin, genç kız ve delikanlıların beraber oturmaları, çirkin sahneleri birlikte seyretmeleri hiç şüphesiz İslâm ahlâk ve ahkâmına tümüyle aykırıdır.
f- Cinsî Sapıklık; Homoseksüellik veya Sevicilik: Erkek veya kadının, kendi cinsinden birisi ile cinî ilişki kurması (homoseksüellik, sevicilik) bir sapıktır yaratılış gâyesine, fıtrî ve doğal temâyüllere aykırıdır. Ahlâkî çöküntünün ve çürümüşlüğün bir tezâhürü olan bu çirkin fiilin çok eskilere dayandığını, Lut (a.s.) gibi bazı peygamberlerin bununla mücâdele ettiklerini, bazı kavimlerin bu yüzden helâk olduğunu Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz.1708 İslâm ulemâsı bu fiilin haram olduğunda birleşmiş, ancak dünyevî cezâsının zinâdan ağır olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
g- El ile Tatmin: Eli ile oynayarak boşalma âdeti özellikle yeni yetişen gençler arasında yaygındır. İmam Mâlik: “Onlar eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar; doğrusu bunlar yerilmezler. Bu sınırları aşmak isteyenler; doğrusu bunlar aşırı gidenlerdir.”1709 âyetine dayanarak “bu davranışın sınırı aşmaya dâhil
1706] Müslim, Salât 136; Buhârî, Cum'a 13
1707] Buhârî, Nikâh 77; Müslim, Eşribe 86
1708] 11/Hûd, 165-166; 26/Şuarâ, 77-81
1709] 23/Mü'minûn, 6
FUHUŞ / ZİNÂ
- 401 -
ve haram olduğunu” ileri sürmüştür. Ahmed bin Hanbel ve İbn Hazm’a göre “menî, vücudun dışarı atmaya muhtaç olduğu bir şeydir; onu eliyle atan, kan aldıran gibidir ve câizdir.” Ancak Hanbelî fukahâsı bunu “zinâya düşme tehlikesi ve evlenme imkânından mahrum bulunma” şartlarına bağlamışlardır. Bu davranış, İmam Şâfiî’nin son ictihadına göre haramdır. Hanefîlere göre tahrîmen mekruhtur; ancak “yapmadığı takdirde zinâya düşeceğinden korkan bir gencin affedileceği umulur” denilmiştir. Alışkanlık yaptığı ve sıhhati bozduğu takdirde yasak fiiller arasına gireceği şüphesizdir.
h- Hayvan ile Cinsî Münâsebet: Cinsî sapıklık çeşitlerinden birisi de hayvan ile cinsî ilişki kurmaktır. Bu çirkin fiil, hem kadın ve hem de erkek için haramdır. Cumhûra göre zinâ sayılmadığı için yapana had gerekmez, ama tâzir cezâsı verilir.
4- Fuhuş kadınları/Fâhişeler: “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya şirk koşan kadından başkasıyla evlenmez. Zinâ eden kadın da zinâ eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleriyle evlenmek mü’minlere haram kılınmıştır.”1710 Bu âyette, zinâ eden erkeğin, ancak zinâ eden veya şirk koşan kadınla evleneceği; zinâ eden kadının da ancak zinâ eden veya şirk koşan bir erkekle evleneceği; böyle kimselerle evlenmenin, mü’minlere haram kılındığı bildirilmektedir.1711 Bir müslüman erkeğin fâhişe kadınla evlenmesi kesinlikle câiz değildir. Zinâ yapan ve bunu gizlemeyen erkek de böyledir.1712 Ancak, tevbe eden, nefsini ıslah eyleyenler müstesnâdır. Başından zinâ geçtiği bilinen, fakat buna devam etmeyen mü’min kadın ve erkek ile evlenmek mekruh olmakla beraber, nikâh akdi sahih (evlilik geçerli) olur. Ulemânın çoğu bu görüştedir.
Âile Hayâtı ile İlgili Haramlar
Eşler Arasında İlişkide Haramlar:
a- Hayız ve lohusalık hallerinde birleşme: Bazı dinler, eşler arası cinsî münâsebet konusunda ifrâta düşmüş, hayız halinde bile yaklaşmayı mubah kılmış, bazıları ise bu durumda yatak ve odaları ayırmaya kadar gitmişlerdir. İslâm, hayız ve lohusalık hallerinde yalnızca birleşmeyi haram kılmış, bunun dışında bir yasak koymamıştır.1713 Bu durumlarda birleşmenin tıbbî ve psikolojik sakıncaları bilim adamlarınca da tespit edilmiştir.
b- Kadınlara anüslerinden yaklaşma: Dinî irşâdın önem verdiği husus, insanlara birleşmenin şekil ve tekniği üzerine bilgi vermek değil; fıtrat ve hedefe aykırı davranışları düzeltmektir. Bu cümleden olarak, şekil ile ilgili bir soru üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin.”1714 Bundan bir âyet önce “Allah’ın size buyurduğu yoldan yaklaşın” buyurulmuş, Peygamberimiz de “kadınlara anüslerinden (arkalarından) yaklaşmayın”1715 demiştir. Bu nasslara göre şekil/teknik konusunda bir sınırlama yoktur; ancak birleşme yolu tektir, bu da üremeyi mümkün kılacak yoldur.
1710] 24/Nûr, 3
1711] Ayrıca bk. 4/Nisâ, 25-26; 5/Mâide, 5
1712] 24/Nûr, 3
1713] 2/Bakara, 222
1714] 2/Bakara, 223
1715] Tirmizî, Tahâret 102, Radâ 12; Ahmed bin Hanbel, I/86; 6/305
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c- Yatak odasında geçenleri başkalarına anlatma: Karı-koca arasındaki cinsî ilişkinin aralarında bir sır olarak kalması ve yatak odasında geçenlerin dışarıda anlatılmaması istenmiş, bu sırrı ifşâ edenlere “insanların kötüsü” ve “şeytan” denilmiştir.1716
d- Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma): Evliliğin gâyelerinden birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla birlikte, meşrû bir sebebe bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Sahâbeden Câbir’in ifâdesiyle Kur’ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı.1717 Rasûlullah’a azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah’ın dilediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini ifâde buyurdu.1718
Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez. Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de ana hayâtının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile aldırma (kürtaj) arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir. Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayâtı tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu almak câiz olur.
e- Karı-koca haklarına riâyetsizlik: “Kadınların -normal ölçüler içinde- vazifeleri kadar hakları da vardır.”1719 Özellikle çocuklarına karşı yalnız erkek değil, kadın da çobandır.1720 Bu hadisteki çobandan maksat, sorumluluk taşıyan, himâyesine verilenleri koruyan, muhâfaza edendir. Peygamberimiz bir soru üzerine kadının koca üzerindeki haklarını şöyle açıklamıştır: “Yediğin zaman ona da yedirmek, giydiğin zaman ona da giydirmek, yüzüne vurmamak, hakaret etmemek, küsüp evi terk etmemek.”1721
Kocanın hakları ve kadının vazifeleri olarak da: “Kocanın istemediği kimseyi eve almamak, izinsiz dışarı çıkmamak, meşrû isteklerini yerine getirmek yatağını terk etmemek, gücü yettiğince hoşnut kılmaya çalışmak” sayılmıştır.1722 Kusur ve aksaklıklarda karşılıklı sabır, tahammül, iyi niyet esastır: “Onlarla (kadınlarla) güzellikle geçinin, eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin; hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.”1723 Rasûl-i Ekrem şöyle buyuruyor: “Üç kimsenin namazı başından yukarı bir karış bile yükselmez: Kendisini istemedikleri halde bir cemaate imam olan kişi, eşi kendisine darılmış olduğu halde geceleyen kadın, birbirine hasım olan iki kardeş.”1724
1716] Buhârî, Nikâh 69; Müslim, Talâk 26
1717] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27
1718] Buhârî, Büyû' 109; İbn Mâce, Nikâh 30
1719] 2/Bakara, 228
1720] Buhârî, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâre 20
1721] Ebû Dâvud, Nikâh 41; İbn Mâce Nikâh 3
1722] Hâkim, el-Müstedrek, II/188-190
1723] 4/Nisâ, 19
1724] İbn Mâce, İkame 43; Tirmizî, Salât 149
FUHUŞ / ZİNÂ
- 403 -
Geçimsizlik: Bütün iyi niyet ve gayretlere rağmen huzur bulunamaz, geçim sağlanamazsa ve suç kadında ise önce kocanın te’dib hakkı vardır: “... Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Site itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın...”1725 Koca te’dib hakkını sırayla öğüt, küsme ve hafifçe dövme şeklinde kullanacaktır. Dövme, son çaredir ve bazı kadınlar için başka çare bulunmadığı göz önüne alınarak izin verilmiş, fakat sınırlama yapılmıştır: a- Peygamberimiz hayâtı boyunca hiçbir zaman kadına el kaldırmamış, “(kadınlarınızı) dövenleriniz hayırlınız değildir.”1726 “Akşam belki de birleşeceği karısını insan nasıl döver?”1727 buyurmuştur. b- Yüze, tehlikeli yerlere vurmayı ve iz bırakacak kadar vurmayı men etmiştir. Şu halde buna ancak mecâzen ve psikolojik tesiri bakımından “dövme” denebilir. Âile bağını koparmamak için son çare olarak gösterilmiş yine de acı bir ilaçtır. Bu tedbirler de problemi çözmezse hakemlere başvurulur: “Karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur...”1728 Kusur erkekte olduğu takdirde kadının da hakeme ve hâkime başvurma hakkı vardır. Hakemlerin doğrudan veya hâkim vâsıtasıyla ayırma selâhiyetleri de vardır. Ayrıca kadın bir bedel üzerinde anlaşarak ayrılmayı talep edebilir.
f- Çocuğun haklarına riâyetsizlik: Çocuğun nafakası, bakımı, terbiyesi, tahsili, maddî yönleriyle babaya, mânevî yönleriyle ana ve babaya âit bir borçtur. Ana ve babanın çocukları arasında fark gözetmemesi, meşrû bir sebebe dayanmadan, birisine diğerinden fazla ayrıcalık göstermemesi gereklidir. Ana veya babanın sağlığında, hibe yoluyla çocuklarına farklı şeyler vermesi konusunda, Rasûl-i ekrem: “Çocuklarınıza eşit davranın, çocuklarınıza eşit davranın...”1729
g- Ebeveynin haklarına riâyetsizlik: Çocuklarınana ve babalarına sevgi ve saygı duymaları, sözlerini dinlemeleri ve muhtaç oldukları zaman onlara bakmaları evlâtlık borçlarıdır. “Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira annesi onu, karnında güçlüklere göğüs gererek taşımış, onu acı çekerek doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.”1730; “Rabbin yalnız Kendisine ibâdet edip kulluk yapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı ‘öf!’ bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle.”1731
İslâm’da kulun emrine itaat, bu emrin meşrû olmasına bağlıdır. Meselâ ana-baba evlâdını, Allah’a şirk koşmaya zorlasalar onlara itaat edilmez, fakat bu durumda bile onlara kötü söylemek câiz değildir.1732 Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “Size büyük günahların en büyük üçünü haber vereyim mi?” ‘Evet yâ Rasûlallah!’ “Allah’a şirk koşmak, ana babaya baş kaldırmak ve (yaslandığı yerden oturumuna gelerek) dikkat edin; yalan söz yalan şâhidlik!”1733
1725] 4/Nisâ, 34
1726] İbn Mâce, Nikâh 51; Ebû Dâvud; Nesâî, Ahmed bin Hanbel
1727] Ahmed bin Hanbel, 4/17; Buhârî, Nikâh 93
1728] 4/Nisâ, 35
1729] Ebû Dâvud, Büyû' 83; Buhârî, Hibe 12-13;Müslim, Hibât 13
1730] 46/Ahkaf, 15
1731] 17/İsrâ, 23
1732] 31/Lokman, 14-15
1733] Buhârî, Edeb 6, Şehâdât 10; Müslim, İman 143, 144; Hayreddin Karaman, Günlük
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Genelevlerinde Yapılan İşin Haramlığı; Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
Müslüman insanın müşrik düzenlerin egemenliği altında yaşamak zorunda kalması, başlıbaşına bir problemdir, aynı zamanda müslümanlar için ardı arkası gelmeyen problemlerin de kaynağıdır. İşte, uygun şartların gerçekleşmesi halinde müslümanlara hicret etme emrinin veriliş sebebi de budur. (Söz konusu bu şartlar: 1- Hicret edeceği yerin maksadına uygun olması, 2- Müslümanların bu konuda -varsa- yetkili emîrinin veya makamının hicret etme emir ve isteği, 3- Hicret edebilecek imkâna sahip olmaktır.) Çünkü müslüman insan, gayr-ı İslâmî müşrik düzenlerin egemenliğinde yaşadığı sürece, her zaman için islâmî bir hayât sürdürmek ve İslâm’a göre yaşamak isteği karşısında egemen düzenin sürekli olarak engeller ürettiğini görecektir.
Problem kimi zaman������������������������������������������������������ bazı müslümanlar için, özellikle böyle bir müşrik dü- �����������������������������������������������������düzenin çatısı altında İslâm’ın özünü kavramak imkânını ve fırsatını yakalayamamış kimseler için, İslâmî bir hayâtı sürdürememek boyutlarını daha da aşar, onun karşısında inancına mâl olacak türden problemler çıkartır. Söz konusu bu problemler kimi zaman düzenin bu alanda özel olarak görevlendirdiği elemanlar aracılığı ile dahi üretilebilir. İslâm’ı gereği gibi bilmeyen, daha doğrusu kulaktan dolma yarım yamalak bir şekilde çevrelerinden ya da atalarından öğrenegeldikleri yanlış ve haktan uzak, bilgi sanılan birikimlere dayanarak ahkâm kesenlerin tahribatını buna eklersek, islâmî olmayan bir düzenin çatısı altında yaşamak durumunda olan insanların -özellikle de İslâm’ı gereği gibi öğrenebilmek fırsatını bulamamış kimselerin- problemlerinin hangi boyutlara kadar ulaşabileceğini kestirmek gerçekten güçtür.
İşte müşrik ve câhilî düzenlerin egemenliği altında yaşayan birtakım müslümanların karşı karşıya kaldıkları problemlerden birisi de, birtakım işlerin devlet eliyle işlenmesi halinde, bunların işlenmesinden yalnızca devletin sorumlu olacağı, ferdin bu alanda herhangi bir sorumluluğunun olmayacağı ya da olsa bile çok az olacağı kanaatidir. Bu yanlış kanaatten hareketle birçok kimse, “eğer devlet eliyle fâizin alınıp verildiği kurumlar kurulmuş ise, vatandaşın fâiz alıp vermesinde bir sakınca yoktur; devlet eğer tesettürü emretmiyorsa, ana baba ya da koca da bu iş üzerinde o kadar durmuyorsa, şer’an mükellef bir hanımın örtünüp örtünmemesi, üzerinde fazlaca durulacak türden bir problem değildir; içkinin serbestçe içildiği yahut fuhşun açıkça işlendiği, her türlü ahlâksızlığın eğlence ve sanat merkezleri adını taşıyan çatılar altında işlenebildiği ve devletin de bu alanda izin verdiği, hatta teşviklerde bulunduğu bir yerde artık bu gibi haramların işlenmesinin ciddî bir vebali olmasa gerek; devlet, bizzat kendisi çeştli yollarla kumar oyunlarını teşvik ediyorsa, artık bunun vebali -eğer varsa- herhalde devletin olmalıdır...” gibi kanaatler, müslümanın haramı kolaylıkla işlemesini sağlamakla kalmıyor, bu gibi kanaatlere kendisini kaptırması halinde itikadî bakımdan büyük bir sarsıntı geçirmesine sebep teşkil ediyor. Çünkü müslüman, böyle bir ortamın ve bu tür propagandaların etkisi altında kalarak, haramı helâl görmek, vebalsiz görmek gibi bir bakış açısına, bir anlayışa sürükleniyor. Haramı helâl kabul etmenin, itikadî bakımdan ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini söylemeye gerek yoktur. Hayâtımızda Helâller Haramlar, s. 189-192
FUHUŞ / ZİNÂ
- 405 -
Burada müslümanın dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır, onlara kısaca değinmekte yarar vardır:
1. İslâm’ın devletten beklediği ya da İslâm adına hükmetmek üzere var olan bir devletin varlığının asıl sebebi, Allah’ın emir ve hükümlerinin, İslâm şeriatinin istisnâsız bütün hükümlerinin yaşanmasını sağlamak ve kolaylaştırmaktır. Devleti, şeriatin emrettiklerinin kolaylıkla işlenebilmesini sağlamak için gerekli her şeyi sağlamakla görevli olduğu gibi, şeriatin yasakladığı ve toplum hayâtında herhangi bir şekilde varolmasını istemediği her türlü ahlâkî, fikrî, amelî ve sosyal rahatsızlık, âfet ve kötülüğün kökünü kesmekle yükümlüdür. Hatta bu tür rahatsızlıkların baş göstermemesi için gereken ön tedbirleri almakla da yükümlüdür.
2. İslâm’ın meşrû gördüğü yollarla başa geçmemiş, İslâm’ın hedef ve maksatlarını gâye edinmemiş, İslâmî değerlere iman etmeyen kimselerin esasen müslümanları yönetebilme hak ve selâhiyetleri yoktur. Bu yönetimlerin mekanizmalarında yer alanlar hangi yolla başa geçmiş olurlarsa olsunlar ve yapısında yer aldıkları siyasal ve sosyal düzenin adı ne olursa olsun, durum değişmez. Dolayısıyla bu tür yönetimlerin yönetici kadroları, -gayri meşrû emir ve izinleri bir tarafa- şeriatın emrettiği ve izin verdiği şeyleri müslümanlara emretmek hak ve yetkisine dahi sahip değildirler. Çünkü emredebilmek yetkisine sahip olabilmek için şeriatın öngördüğü ve müsâade ettiği bir yolla başa geçmek ve gereken şart ve nitelikleri taşımak vazgeçilemez bir şarttır. Dolayısıyla, İslâm ile hükmetmemeyi esas alan düzenlerin, mâhiyetleri ne olursa olsun verdikleri emir ve hükümlerin müslüman için en ufak bir değer taşımaları ve asgarî bir itibara dahi sahip olmaları mümkün değildir.
3. Hiç kimsenin Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı teşrî’ yapma (kanun koyma) yetkisi yoktur. Değil İslâm ile hükmetmemeyi esas amaç edinen beşerî düzenler, değiş İslâm’ın öngörmediği bir yolla müslümanların başına gelmiş yönetim ve yöneticiler, İslâm ile hükmeden yönetimlerin dahi, hatta bütün müslümanların ve hatta bütün beşeriyetin dahi Allah’ın ve Rasûlünün koyduğu bir hükmü olsun değiştirme yetkileri yoktur. Bu husus, dinin kesin gerçeklerinden biridir. Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı hüküm koymaların ve bunların kabul edilmesinin küfrü gerektirdiği, dinin apaçık gerçeklerindendir yani zarûrât-ı diniyyedendir.
Buna göre, dinen yasak olduğuna dair kesin bilgiye sahip olunduktan sonra, çağımızda şu veya bu şekilde müslümanlara musallat olmuş beşerî düzenlerin helâl ve harama dair koydukları yasaları yaptıkları teşrîleri/hükümleri kayıtsız ve şartsız olarak reddetmek gerekir. Onların bu haramların işlenmesini sağlayıcı ve kolaylaştırıcı bütün kurum ve mekanizmaları İslâm açısından reddedildiği gibi, bu kurumların işlemesinde ve işletilmesinde de herhangi bir görev ve fonksiyon yüklenmek de müslüman için câiz değildir.1734
Bazı Haramlara veya Dinî Emirlere Karşı Tavır
Kur’ân-ı Kerim’in açık ve kesin hükümleriyle ya da mütevâtir sünnetle yasaklanan bir haram eylemin çağımızda geçersizliğini ya da yersizliğini söylemek ve bu haramları çiğneyenleri savunmak da günümüzde çokça görülen itikadî sapmalardan bir tanesidir. Esasında bu tür iddia ve itirazlar, İslâm’ın evrensel
1734] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 316-320
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve çağlar üstü bir din ve bu dini gönderenin insanların her zamandaki tüm ihtiyaçlarını bilen, çok merhametli bir zât olduğunu inkâr anlamındadır. “on dört asır önce gelmiş bir dinin ve bedevî Araplara gönderilmiş bir peygamberin öğretilerinin, modern çağın meselelerini ne oranda bir yeterlilikle ele alabileceği” hususunda tereddüt etmektedirler. İslâm’ın günümüz şartlarına uygun çözümler getiremediğini iddia etme cür’etinde bulunan hem itikadî ve hem kültürel anlamda câhiller, İslâm’ın başka çağların ve ortamların ürünü olduğunu söyleyerek bu tür şüpheleri topluma yaymak ve Allah’ın dinine iftira atmak istemektedirler.
Yüce Rabbimiz, bütün insanların kıyâmete kadarki ihtiyaç ve problemlerinin neler olacağını bilerek Hz. Muhammed Mustafa’yı son peygamber, dinini ve şeriatını da son din ve şeriat yapmıştır.1735 O, Yüce Allah’ın bütün insanlığa göndermiş olduğu bir peygamberdir.1736 Onun şeriatı ve peygamberliği insanlık için bir zorluk ve sıkıntı sebebi değil; başka sona bir rahmettir.1737 Allah’ın ona göndermiş olduğu din, son din olduğu gibi, eksiksizdir. Bu eksiksizliği ve mükemmelliği ile o, insanlık için kâmil bir nimetinin ifâdesi ve tecellîsidir.1738 Bu ve diğer özellikleri dolayısıyla Allah katında geçerli olan biricik din, İslâm’dır.1739
İslâm’ın her çağın, her kuşağın ve her türlü şart ve ortamın meselelerine çözüm getirecek kimlikte olduğunu bilip kabul etmek, İslâm’ın tüm haram ve helâllerinin yani yasak ve müsâadelerinin en doğru, en âdil, en mükemmel çözümler olduğunu benimsemek bir iman meselesidir. Buna rağmen, İslâm’ın yetersiz olduğunu ileri sürmek ya da çağın gereklerine cevap veremeyeceği türünden iddialarda bulunmak, açık ve kesin delilleri yalanlamak, Allah’ın âyetlerine ters düşen bir iddiâ olacağından kesin ve apaçık bir küfürdür. Bu konuda şüphe ve tereddütün hükmü de aynıdır. Çünkü kat’i olaras sâbit olmuş naslarda şüphe ve tereddüt de küfürdür.
Fâizin gereğini savunmak, İslâm’ın bazı suçlar için öngördüğü cezâları kabul etmemek ya da olumsuz herhangi bir şekilde (ağır olmakla, zâlimlikle vs.) nitelemek, İslâm’ın kesin delille sâbit herhangi bir haram hükmünün günümüzde gereksizliğini ya da uygulanmasının imkânsızlığını ileri sürmek, İslâm’ın şu ya da bu şekilde düzeltilmesi gerektiğini, bazı hükümlerinin ve tümünün çağa uydurulması gerektiğini savunmak gibi iddiâlar hep küfürdür.
Bu tür iddiâ ve tezlerin ortak özellikleri şunlardır: Bu hükümler şu anda gereksizdir ya da bu haramlar bu çağa uygun değildir. Bu iddiâ ve ifâdeler ise, doğrudan doğruya Allah’ın ilim ve hikmetine karşı girişilen bir hücumdur. Yani doğrudan doğruya Allah’a iman ile bağdaşmasına imkân olmayan yaklaşımlardır. İkinci olarak, kesin delillerle sâbit olmuş hükümlerin, haramların gereksizliğini veya günümüzde uygulanamayacak şekilde devrinin geçtiğini, yetersizliğini söyleyerek bu hükümlerin değiştirilmesini istemek demektir. Bu da, kesin delille sâbit olmuş hükümleri reddetmek anlamındadır. Allah’ın dininden başka bir din aramak, Allah’ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmetmeye kalkışmak
1735] 33/Ahzâb, 40
1736] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28
1737] 21/Enbiyâ, 107
1738] 3/Mâide, 3
1739] 3/Âl-i İmrân, 19
FUHUŞ / ZİNÂ
- 407 -
demektir. Bu ise küfürdür, zulümdür, fâsıklıktır.1740 Aynı zamanda Kur’an’ın hükümlerini beğenmeyen müşriklerin, başka bir Kur’an getirmesi veya onda değişiklikler yapması için teklifte bulunan müşriklerin tavırlarının aynısını şu kadar asır geçtikten sonra tekrarlamaktır. Oysa Peygamber de dâhil olmak üzere hiçbir kimseye böyle bir yetki verilmiş değildir: “Onlara âyetlerimiz açık açık okununca bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki: ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir!’ De ki: ‘Onu kendiliğimden değiştiremem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım...”1741
Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında hükümler koymak, başlı başına ve tevbe edilmediği takdirde asla bağışlanmayacak, cezâsı ebediyyen cehennemde kalmak olan bağışlanmaz bir suçtur. Bundan ayrı olarak Allah’ın hükmünden başka bir hüküm gösterip bunun Allah’tan olduğunu ileri sürmek ise, Allah’a karşı bir iftirâdır ve ötekinden geri kalmayan ikinci bir suçtur: “Şüphe yok ki onlar, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurman için seni fitneye düşürmek istiyorlar (bunu yaptığın takdirde) o vakit seni dost edinirlerdi. O takdirde de Biz sana hayâtın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık.”1742 “Eğer Bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra da onun şah damarını koparırdık.”1743
Görüldüğü gibi, Kur’an’ın, İslâm’ın birtakım hükümlerinin değiştirilmesini ya da kaldırılmasını istemenin asıl amacı, mü’minleri fitneye düşürmek, ayaklarının hak yoldan kaymasına zemin hazırlamaktır. Çağdaş câhilî düzenlerin, müslümanlara ve İslâmî hareketlere karşı uygulama ve tavırlarında bu amaç ve doğrultudaki komplolar önemli bir yer tutmaktadır. Câhilî düzen ve yönetimler bunu başarabildikleri takdirde ve bu amaçlarına ulaşabildikleri oranda kendilerini başarılı kabul eder ve İslâm adına girişilen hareketlerden, asıl çizgiden uzaklaşıp sapmaları oranında hoşnut olurlar. Tabii aynı oranda da o hareketin İslâm’la, Kur’an’la ilişkisi kalmaz.1744
Müslüman Kadının Toplumsal Hayâta Katılma Âdâbı
Kadının toplumsal hayâta katılmasının ve bunun gereği olarak erkeklerle görüşmesinin İslâmî âdâbını, Kur’an ve Sünnet belirlemiştir. Din, âdâbın, terbiyenin zirvesidir. O edepleri, ahlâkı ve nâmusu korur, iyi ve faydalı hayâtın akışını durdurmaz, münkerden uzaklaştırır, iyi ve güzele yöneltir, kötü eğilimleri terbiye eder, kadın ve erkeği eşit olarak huzura kavuşturur. Böylece farklı cinse karşı küçük düşürücü, saygınlığı giderici, aşırı duygusal davranıcı hareketler olmaz. Gerek elbise, gerek konuşma, gerekse bazı zorluklara sebep olan hareketler konusunda olsun müslüman hanımın, erkeğe oranla bağları daha fazladır. Kadın bunlara, erkeklerle görüşmeyi zorunlu kılan meşrû ihtiyaçlarını ve hayâtî maslahatlarını gerçekleştirmek için tahammül eder. Bu tür ihtiyaç ve maslahatlar artarak görüşme de artabilir, ihtiyaç ve maslahatlar azalarak görüşme de azalabilir. Şâriin/Kanun koyucunun çizdiği edepleri sunmadan önce o âdâbı gerçekleştirmeye yardım eden bazı temel faktörleri başlıklar halinde hatırlatalım:
1740] 5/Mâide, 44, 45, 47
1741] 10/Yûnus, 15
1742] 17/İsrâ, 73-75
1743] 69/Haakka, 44-46
1744] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 264-266
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Terbiye ve yönlendirmeye önem verme,
b- İffeti korumak için erken evlenme,
c- İyi kontrol etmekle birlikte, küçük yaşta belirli ölçüde topluma katılma ve görüşmeyi kolaylaştırma.
A- Kadın ve Erkek Arasındaki Müşterek Edepler:
1) Görüşme ortamının ciddî olması: “Güzel (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin.”1745 Âyet, konuşma konusunun, münkeri içermemesi, iyilik sınırları içerisinde olması gerektiğini işaret ediyor. Kadın ve erkekler arasındaki ciddiyet; güzel söz söylemedir. Oyun ve eğlence havası, gereksiz şakalar, cıvık kahkahalar, aşırı serbest tavırlar, kadınsı işve ve cilveler ise, münkerdir ve nâmahrem olan kadın-erkeğin karşılıklı görüşme ve ilişkilerinde yasaktır. Töhmet altında bulunulacak, eğlence yerleri ve gayr-i İslâmî ortamlar veya gayr-i ciddî konu ve yaklaşımlar içinde olmamalı. Başka insanların gördüğünde ahlâkî olarak yadırgayacağı veya ahlâksız bazı şeylerden şüpheleneceği durumlardan uzak olunmalıdır.
2) Gözü çevirme: “Mü’min erkeklere söyle: Bakışlarını çevirsinler, gözlerini (harama) dikmesinler, nâmuslarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar, bazı bakışlarını çevirsinler, nâmuslarını korusunlar...”1746 Gözü çevirmenin anlamı; fitne korkusu yüzünden uzun uzadıya bakmaya engel olma, demektir. Âyette geçen “min -den-” edâtı, “teb’îz” içindir; her bakış değil, bakışların bazısı yasaktır; fitneden korkulduğu zaman kadına bakmanın haram olduğu hususunda ihtilâf yoktur. Fitne durumunda gözü ondan çevirmek gerekir. Âyet, mutlak anlamda yani şehvet duygusundan uzak olarak gözü çevirmenin gerektiğini ifâde etmez. Kadının el ve yüzüne kötü niyet ve şüphe olmaksızın bakmak câizdir. Şehvetle bakmaya gelince; elbisenin üstünden bile şehvetle düşünmek haramdır, kaldı ki açık yüze bu şekilde bakmak! Bazı âlimler de, âyette bazı bakışların çevrilmesinin emredildiğini, ancak kadının yüzünün bunun dışında olduğunu belirtirler.
Allah Teâlâ, bir başka âyette de şöyle buyurur: “Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.”1747 Câbir bin Abdullah’dan: “Rasûlullah (s.a.s.)’a ânî bakıştan sordum. Bana: “Bakışını hemen çevir!” buyurdu.”1748 Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Ali (r.a.)’ye buyurdular ki: “Ey Ali, bakışına bakış ekleme. Zira ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.”1749 “Hiç şüphesiz Allah, Âdemoğluna yaptığı zinâdan payına düşeni yazmıştır. Gözün zinâsı bakmaktır, dilin zinâsı konuşmaktır. Nefis arzular ve şehvet duyar. Tenâsül uzvu da bunu ya doğrular ya da yalanlar.”1750 Bu hadis, şehvetle bakmanın haram olduğu hususunda açıktır. Bunun için, “nefis arzular ve şehvet duyar” buyuruldu. Bunun anlamı, şehvetsiz olduğu zaman günah değildir, demektir.
Rasûlullah (s.a.s.) Kurban günü Fadl’ı bineğinin arkasına bindirdi. Fadl
1745] 33/Ahzâb, 32
1746] 24/Nûr, 30-31
1747] 40/Mü’min, 19
1748] Müslim, Âdâb 45, hadis no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
1749] Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44
1750] Buhârî, 14/305; Müslim, 8/52
FUHUŞ / ZİNÂ
- 409 -
yakışıklı bir gençti. Rasûlullah, insanların kendisine fetvâ sormaları için durdu. Hes’am kabilesinden güzel bir hanım gelerek Rasûlullah’a fetvâ sormaya başladı. Kızın güzelliği Fadl’ın hoşuna giderek ona bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber, Fadl’ın çenesine tutarak öbür tarafa çevirdi ve genç kadının yüzüne bakmasına engel oldu.1751 Hâfız İbn Hacer diyor ki: “İbn Battal şöyle diyor: “Hadiste fitneden korkulduğu zaman yüzü çevirme emri vardır. Bunun gereğine göre, fitneden emin olunursa yasak değildir. Bunu Rasûlullah’ın Fadl’a yaptığı şey de te’kid ediyor. Fadl, hoşuna giderek genç kıza iyice baktığında Rasûlullah fitneden korkup onun yüzünü çevirmiştir. Çünkü erkeklerin tabiatında kadınlara karşı meyil vardır.”1752
Âişe’den (r.a.): “... Bayram günü önden gelen insanlar, savaşçılık (savaş oyunları cinsinden folklorik oyun) oynuyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Bakmak ister misin?” dedi. Ben de: ‘Evet’ dedim. Beni arkasına alarak seyrettirdi...”1753 Dolayısıyla kadının erkeğe -gösteri yapmakta, oyun oynamakta olsa bile- bakması câizdir. Özet olarak; görüşmenin bir neticesi olarak, erkekler kadınları, kadınlar da erkekleri görebilir. Birbirlerine makul ve meşrû ölçüler içinde bakabilirler. Her iki taraf da, gözlerini harama bakmaktan sakındırdıkları ve şehvetten uzak oldukları sürece bunda bir sakınca yoktur. Kur’an’ın ve Sünnetin emretmediği peçe, eğer olması gerekiyorsa, kadınların yüzünde değil; erkeğin gözünde olmalıdır. Bununla birlikte, müslüman bir hanım, yüzünü de yabancı erkeklere göstermemek için peçe takıyor ya da başörtüsünü yüzünü de örtecek şekilde kullanıyor, bunu hayâ ve takvâ ölçüsü kabul ediyorsa, müslümanların buna karşı çıkması değil; elbette saygı duyması gerekir.
3) Genel olarak tokalaşmaktan kaçınma: Allah, kadın ve erkek olarak gözleri harama bakmaktan çevirmemizi emretmiştir.1754 Çünkü harama bakma insanı şehvete götürür. Tokalaşma ise bakmaktan daha fazla insanı şehvete götürür. İbn Mes’ud (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek bir kadını öptüğünü ya da eliyle dokunduğunu (onu okşadığını) söyledi. Sanki bağışlanması için gereken keffâreti soruyordu. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve geceye yakın saatlerde namaz kıl; çünkü hasenât/iyilikler, seyyiâtı/kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.”1755 Ma’kul bin Yesâr’dan rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Sizden birinin başına demirden büyük bir iğnenin batırılması, kendisine helâl olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.”1756 Hz. Âişe (r.a.) “Andolsun ki Rasûlullah kadınlardan bey’at alırken kesinlikle elini bir kadına dokundurmadı” diyor.1757
Enes bin Mâlik’den: “Rasûlullah (s.a.s.) Ümmü Haram binti Milhan’ın yanına giriyordu. O Rasûlullah’a ikram ediyordu. Ümmü Haram, Ubâde bin Sâmit’in nikâhı altındaydı. Rasûlullah’a yemek yediriyor ve başını temizliyordu.”1758 Yine Enes bin Mâlik’den: “Medine’li câriyelerden biri, Rasûlullah’ın elinden tutarak
1751] Buhârî, 13/245; Müslim, 4/101
1752] Fethu’l-Bârî, 13/245
1753] Buhârî, 2/95
1754] 24/Nûr, 30, 31
1755] 11/Hûd, 14; Müslim, 8/102
1756] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4921
1757] Buhârî, 10/261; Müslim, 6/29
1758] Buhârî, 6/350; Müslim, 6/49
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istediği yere onu götürünceye kadar elini bırakmıyordu.”1759 Ebû Râfi’nin hanımı Selmâ’dan rivâyetle: “Rasûlullah’a hizmet ediyordum. Onun bir yarası olduğu zaman, bana üzerine kına koymamı emredinceye kadar yarası iyi olmazdı.”1760 Abdullah bin Muhammed bin Abdullah bin Abdullah bin Zeyd, kadınlarından birinin şöyle dediğini rivâyet ediyor: “Rasûlullah yanıma geldiğinde, sol elimle yiyordum. Ben fakir bir kadındım. Rasûlullah elime vurarak lokmamı düşürdü ve bana: “Sol elinle yeme, Allah sana sağ elini vermiştir” buyurdu. Böylece sağ elimle yemeğe başladım. Bundan sonra asla sol elimle yemedim.”1761
Rasûlulullah’ın bey’at esnâsında kadınlarla musâfaha etmemesiyle, bazı zamanlarda herhangi bir kadına dokunması olaylarını birleştirebiliriz. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, dokunma biçimlerinden biri olan ve özel bir anlam ifâde eden tokalaşmadan kaçınmıştır. Gerek kadın veya erkeklerle karşılaştığında, gerek selâmlaşma, duâ ve yakınlaşma için onun mübârek vücuduna dokunma isteği ve İslâm üzere bey’at etme durumlarında Rasûlullah kadınlarla tokalaşmaktan kaçınmıştır. Bu durumlarda Rasûlullah’ın tokalaşmaktan kaçınması, başka durumlardaki dokunma biçimlerinden uzak kaldığı anlamına gelmez. Çünkü diğer durumlarda Rasûlullah (s.a.s.) bir yönden pek nâdir olan fıtrî ihtiyaçlarını gidermek için bunu yapıyordu, diğer bir yönden ise o, kadınların fitnesinden emindi. Yani Rasûlullah (s.a.s.) birinci durumda, genel olarak kadınların fitnesinden emin olmadığı gibi tokalaşmak için de ciddî bir gerekçe görmüyordu. İkinci durumda ise, gerekli sebeplerden dolayı bunu uygun görüyordu. Buna şu da eklenebilir: Rasûlullah’ın biat alırken kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması, bu meselenin kesin olarak haram olduğu anlamına gelmez. Nitekim vârid olan deliller bu durumun Rasûlullah’a özel olduğunu ifâde ediyor: “Ben kadınlarla tokalaşmam!”1762 hadisinde kullanılan zamir, sadece Rasûlullah’a âittir.
Özet olarak: Rasûlullah (s.a.s.)’ın kadınlarla tokalaşmaktan kaçınması; ümmetine öğretmek ve kanun olarak koymak için sedd-i zerâi bâbında çoğu durumlarda bunu kerih görmesi anlamındadır. “Sedd-i zerâi kesin değil; daha evlâdır” diyen usûlcülerin görüşü de bunu te’kid etmektedir. Biz de çoğu zaman tokalaşma ve dokunmadan kaçındığımızda; fitne ortadan kalkıp uygun bir gerekçe olduğu zaman da buna müsâmaha gösterdiğimizde Rasûlullah’a en güzel şekilde uyanlardan olacağımız kanısındayız. Böyle olduğu takdirde tokalaşma müslümanlar arasında karşılıklı iyi duygu alışverişine ve ilişki kurulmasına vesile olur. Nitekim akrabalar yakın arkadaşlar arasındaki tâziyelerde, yolculuklarda, misâfirliklerde ve güzel bir işe teşvik etme durumları gibi özel münâsebetlerde yapılan tokalaşmalar bu türdendir. Fakat biz, günümüz toplumunda karşılıklı münâsebetlerde kadın ve erkek arasında tokalaşma yaygın olduğundan, bir açıdan zorluğu kaldırmak, diğer bir açıdan ise haram oluşuna dair kesin bir hükmün bulunmayışını göz önünde bulundurarak hükmü kolaylaştırmak zorunda kalıyoruz. Buna rağmen, gerekmediği müddetçe kadın erkek birbiriyle tokalaşmaktan kaçınırsa daha ihtiyatlı ve takvâya daha uygun olur.
4) Kadın ve erkek arasını ayırma ve karışmaktan kaçınma: Ümmü Seleme (r.a.)’den rivâyette: “Rasûlullah (s.a.s.) namazda selâm verdiği zaman,
1759] Buhârî, 13/102; İbn Mâce
1760] Mecmeu’z-Zevâid 5/95
1761] Mecmeu’z-Zevâid 5/26
1762] Mecmeu’z-Zevâid 8/266
FUHUŞ / ZİNÂ
- 411 -
kadınların kalkıp gitmeleri için bir süre kalkmadan bekliyordu.” İbn Şihab diyor ki: “Rasûlullah’ın beklemesi topluluğun kadınları görmeden ayrılmaları içindir sanıyorum.”1763 Bu anlamı Rasûlullah’ın “Şu kapıyı kadınlara bıraksak...” (Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 5134) sözü de te’yid etmektedir. Yine bir rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) mescidden çıkınca erkeklerle kadınlar yolda birbirine karıştılar. Bunun üzerine Rasûlullah kadınlara şöyle buyurdu: “Geç çıksanız yahut o yolun hakkını verseniz, yolun kenarında yürüseniz!” 1764
Kadınların yolda karışıklıktan kaçındıkları gibi, kamuya âit yerlerde de karışılıktan kaçınmaları gerekir. Bu mescidlerde olduğu gibi, diğer yerlerde de sadece arka tarafların kadınlara âit olduğu anlamına gelmez. Kadınların arka saflarda yer almaları, gerek mescidde olsun, gerekse kocası ve mahremleriyle beraber yabancıların bulunduğu evlerde olsun namaza âit özel bir durumdur. Fakat namazın dışında uyulması gereken âdâp, erkeklerle kadınların arasının ayrılması ve karışıklığın önlenmesidir. Bu oturma yerlerinde yer ayırarak ya da iş yerlerinde karışıklığı önleyerek düzenleme yapılarak sağlanabilir.
(Sözgelimi kalabalık bir ortamda kadın-erkek birbirine değmeden yürünemeyecek şekildeki semt pazarlarına alışveriş amaçlı da olsa gitmenin câiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, pazarların tenha saatlerinde ve de çok dikkat ederek ihtiyaç karşılanabilir. Bu yasağın sadece müslüman kadın için değil; elbette müslüman erkek için de geçerli olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mıdır? Aynı sakıncayı büyük şehirlerdeki kalabalık dolmuş ve otobüslerde özellikle ayakta yolculuk için de çoğu zamanki uygulamadan yola çıkılarak söylemek mümkündür. Düğün salonlarında, özellikle düğün ve benzeri dâvetlerde kadın-erkek karışık oturmanın câiz olduğunu iddiâ etmek de pek mümkün değildir.
Ama eğitim gibi ciddî amaçlar için, tesettür ve karşılıklı edeplere riâyet şartıyla, başka uygun alternatif yoksa kadın-erkek aynı salonu paylaşmanın haram olduğunu iddiâ etmek delillendirilmesi zor bir çıkarım olmakla birlikte; mevcut düzen ve çevre şartları açısından insanımızı sosyal açılım ve toplumsal nimetlerden mahrum etmenin vebâlini de gerektirecektir. İdeal olanla reel olanı, takvâ ile ruhsat ve fetvâyı karıştırmamak; en iyi yok diye elde edilebilecek iyiliklerden de uzak olmamak, bir şeyin tümüne sahip olunamıyorsa bir kısmından olsun mahrum olmamak gibi meşrû ve ma’kul yaklaşımları ihmal etmemeliyiz diye düşünüyorum.)
5) Halvetten kaçınma (Kapalı bir yerde yabancı bir erkekle yabancı bir kadının töhmet altında bulunacak şekilde yalnız kalmaları): İbn Abbas (r.a.)’dan: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sakın bir erkek yanında mahremi olmadıkça yabancı bir kadınla yalnız kalmasın!”1765
Aşağıdakiler yasak olan halvet kavramının dışında kalır:
a- İnsanların huzurunda olan halvet: Enes bin Mâlik (r.a.)’den: “Ensardan bir kadın Rasûlullah’a geldi ve Rasûlullah onunla başbaşa kalarak: “Allah’a yemin
1763] Buhârî, 2/467
1764] Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, hadis no: 856
1765] Buhârî, Nikâh 111; Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 140, 181; Müslim, Hacc 424, hadis no: 1341
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olsun ki, sizler bana insanların en sevimlilerisiniz” buyurdu.”1766 “Yabancı bir kadınla gizli görüşme, fitneden emin olunduğu sürece dini zedelemez.”1767
b- İki ya da üç erkeğin bir kadınla halvet etmesi: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.”1768 İmam Nevevî diyor ki: “Bu hadisin zâhiri, iki ya da üç erkeğin yabancı bir kadınla halvet edebileceğinin câiz olduğunu gösteriyor. Bu hadis, iyilikleri, mürüvvetleri ya da başka sebeplerden dolayı zinâ üzerine ittifak etmeleri oldukça uzak olan bir cemaate te’vil edilir.”
c- Bir erkeğin kadınlar topluluğuyla halvet etmesi: Yasak olan halvet, bir erkeğin bir kadınla halvet etmesidir. Ancak, erkeklerin veya kadınların birden çok olmasıyla bu yasak kalkar.
6) Kocası yanında olan kadının yanına girerken kocasından izin almak gereklidir: “Kocası evde olduğu halde, kocasının izni olmadan evine birisini alması câiz değildir.”1769 Amr bin Âs, bir ihtiyaçtan dolayı Ali bin Ebî Tâlib’in evine gitti ve Ali’yi evde bulamadı. Ali (r.a.) geldiğinde ona şöyle dedi: “Bir ihtiyacın varsa, hanıma bildirseydin ya!” Amr da: “Kocaların izni olmadan hanımların yanına girmekten men olunduk” dedi.1770 Bununla birlikte, ihtiyaç duyulduğu zaman, koca evde olmasa da kadınla görüşmek için mutlaka kocasının izni alınmasına gerek yoktur: “Bu günden sonra bir erkek, kocası olmayan bir kadının yanına beraberinde bir ya da iki kişi olmadan girmesin.”1771
7) Tekrarlanan uzun görüşmelerden kaçınmak: Bu tür görüşmelerin örnekleri, akrabalar ve arkadaşlar arasındaki karşılıklı ziyaretleşmeler ve bu ziyaretlerin uzun saatler sürmesidir. Yine bu tür görüşmelerin örnekleri, kadın ve erkekleri uzun süre iş icabı aynı yerde tutan günlük meslekî çalışmalar, eğitim amaçlı kurslar, çalışmalar ve derslerdir.
Bu âdâp hakkında nass bulunmasa da, fitneye fırsat verilmemesi için uygulanması gerekir. Çünkü bu tür görüşmeler, hareketteki vakar, konuşmalarda ciddiyetin devamı ve gözü harama bakmaktan çevirme gibi birçok âdâbın gerçekleştirilmesini zorlaştırır. Bu, görüşme esnâsında sürekli kadın ve erkeğin bulundurması gereken ciddiyet ve çekingenlik derecesini çoğu zaman zayıflatır. Bu sedd-i zerâî sebebiyle, bu tür uzun ve sık görüşmelerden kaçınılması gerektiği görüşündeyiz. Ancak yapılan iş karşılıklı görüşmeyi sürekli zorunlu kılıyorsa, sakıncasıyla birlikte, ihtiyaç duyulduğu sürece ve fitneden korunma gayretiyle birlikte bu yapılabilir. Genellikle akıl ve kalbi meşgul eden ciddî çalışmalar vakarı korumaya yardımcı olur. (Ama, ciddî olmayan konular, samimî ve sıcak davranışlar, şakalar ve eğlenceli konuşmalar da şeytanın araya girmesine ve konunun istismar edilip cevaz sınırlarının aşılmasına sebep olur.)
8) Şüpheli yerlerden kaçınma: Kadınların şüpheli yerlerde erkeklerle bir araya gelmekten kaçınması gerekir. Bilinen misâfirler ve uzak da olsa güvenilir
1766] Buhârî, 11/246; Müslim, 7/174
1767] Fethu’l-Bârî, 11/246-247
1768] Müslim, 7/8
1769] Müslim, 3/91; Buhârî, 11/206
1770] Silsiletü’l-Ehâdîsisi’s-Sahîha, hadis no: 652
1771] Müslim, 7/8
FUHUŞ / ZİNÂ
- 413 -
akrabâ ve samimi dostlar gibi güvenilir kişilerle görüşmede bir sakınca yoktur. “Sana şüpheli geleni, şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni al.”1772 Abdurrahman bin Avf şöyle dedi: “Biz kadınlarımızın yanında olmuyoruz ve misâfirlerimiz oluyor. Rasûlullah (s.a.s.): “Onlara bir zorluk yoktur” buyurdu.1773
9) Açık ve gizli günahtan kaçınma: Allah Teâlâ şöyle buyurur: “...Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın...”1774; “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler yaptıklarının cezâsını mutlaka çekeceklerdir.”1775 Konumuzla ilgili açık olan günah; görüşme âdâbındaki hatalardır. Gizli olan günah ise; haram olan bir şeyi arzulama, ondan yararlanma ve bunu daha da ileri götürmedir.
B- Kadınlara Âit Edepler:
1) Mütevâzi giysi: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “...Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...”1776 “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler)...1777; “Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardır. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar... Bunlar cennete giremeyecek, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır.”1778
Ümmü Atiyye’den: “Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle sordum: ‘Bizden birisinin (dış) elbisesi olmazsa dışarı çıkmasında bir sakınca var mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Kocasının elbisesini giyinerek çıksın” buyurdu.1779
Erkeklerin dikkatini çekecek şekilde çok câzip, örtülü olduğu halde vücut hatlarını belli edecek şekilde dar veya ince/şeffaf olan giysiler veya zâhiren tesettüre uygun gözüktüğü halde, iffetli ve olgun bir müslüman hanıma yakışmayacak şekilde “çeyrek tesettür” veya tesettür defilesindeki manken görünümlü giysi ve tavırlardan uzak olmak gerekir. Ayrıca, her çeşit makyajdan uzak bir doğallık şarttır.
2) Güzel kokudan (parfümden) kaçınma: “Bir kadın, güzel koku sürerek bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar. Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.”1780
3) Konuşurken ciddî olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “... Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır...”1781
4) Hareketlerde ağırbaşlı olma: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerlerine
1772] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 3372
1773] Fethu’l-Bârî, 10/264
1774] 6/En’âm, 151
1775] 6/En’âm, 120
1776] 24/Nûr, 31
1777] 33/Ahzâb, 33
1778] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
1779] Buhârî, 1/439; Müslim, 3/20
1780] Ebû Dâvud, hadis no: 351
1781] 33/Ahzâb, 32
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çekecek şekilde yürümesinler).”1782 Peygamberimiz (s.a.s.)’den de şöyle rivâyet edilmiştir: “Cehennemliklerden görmediğim iki sınıf vardı. (Biri) yanlarında sığır kuyrukları gibi kamçılar (coplar) bulunup, onlarla insanları döven bir kavim! (Diğeri) Giyinmiş çıplak kadınlar; dikkatleri çekmek için salınarak yürüyen, kırıtan ve başlarını deve hörgüçleri gibi yapan kadınlar! Bunlar cennete giremedikleri gibi, onun kokusunu da duyamayacaklardır. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar uzaktan duyulacaktır.”1783
(Müslüman bayan, erkeklerin bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayâtta tesettür her şey değil; bir şeydir. Onsuz olmaz ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Bırakın kahkahayı, aşırı ve sesli gülme yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar, kadınsı işveler yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslüman insanlarca yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması gerekir. Müslüman kadının bu ölçülere riâyet etmeden sosyal hayâtta yer alması ya da erkeklerle konuşması, hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar verecektir.)
Bazı müşterek görüşme âdâbı kaybolduğunda ne yapılmalıdır? Daha önce ifâde edilen görüşme edeplerine müslüman erkek ve kadının önem vermesi ve bunlara bağlı kalması gerekir. Fakat herhangi bir yerde bu âdabın tamamı ya da bir kısmı kaybolduğu zaman yapılması gereken davranış ne olmalıdır?
Edeplerin kaybolduğu ölçüde bozulma olur; görüşme ve bir araya gelmelerde müslüman erkek ve kadının duyacakları rahatsızlık olur, günahlara kapı açılır, şeytana dâvetiye çıkarılabilir. Bazı edeplerin kaybolması durumunda müslümanın, mevcut maslahatı ve muhtemel bozulmayı kıyaslayarak, hangisi daha ağır basıyorsa ona göre hareket etmesi gerekir. Bu konuda ölçü, nefis ve hevâ, çevre ve özgürlük anlayışı değil; İlâhî sınırlar ve takvâ bilinci, hayırda yardımlaşma olmalıdır.
Görüşme ortamından ve sosyal ilişkilerden kaçınmak, müslümana çeşitli zorluklar getiriyorsa, müslüman erkek ve kadının zorluğu kaldıracak şekilde, zarûret miktarı mevcut durumu kabul etmesi, kesin haram olan sınırlara geçmemek şartıyla kolaylığı ve ruhsatı tercih etmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah dinden sizin üzerinize bir zorluk kılmadı.”1784
Müslüman kadın veya erkeğin bir sosyal ortamda bulunması, hayra götürüyor veya şerden uzaklaştırıyorsa, Allah’a tevekkül ederek orada bulunmaları, bazı yanlışları düzeltmek için çaba göstermeleri gerekir.
Bazı müslümanlarda, cehâlet veya zarûretten dolayı bazen görüşme âdâbına aykırı davranma olabilir. Mü’minlerin kardeşleri hakkında dikkatli olmaları, Allah’tan sakınmaları, dillerini kötü sözlerden korumaları ve asılsız iftiradan uzak durmaları gerekir. Bu hususta ifk hâdisesi bir ibrettir. Allah Teâlâ bu konuda
1782] 24/Nûr, 31
1783] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
1784] 22/Hacc, 78
FUHUŞ / ZİNÂ
- 415 -
şöyle buyuruyor: “Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç)tur. Onu duyduğunuzda: ‘Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz, hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır’ demeli değil miydiniz?”1785 Rasûlullah da: “Kişinin her duyduğunu söylemesi, kendisine günah olarak yeter”1786 buyurmaktadır.
Asılsız zinâ iftirası, kişinin kendi istek ve arzularına uyarak insanları suçlamasıdır. Bu da bazı müslümanların görüşme âdâbına riâyet etmemelerinden kaynaklanır. Çoğu zaman yapılması gereken, zâhire bakmakla yetinip görüşme âdâbına riâyet etmeyenlere itibar etmemek ve onları şer’î âdâba sarılmaya çağırmaktır. Allah gizli olanları en iyi bilendir. Aynı zamanda, hata yapmakta olan müslümanları kendilerini düzeltmeleri ve ellerinden geldiği kadar töhmetli yerlerden uzak durmaları konusunda uyarıyoruz.1787
İslâm’ın tesettür1788 ve gözleri sakınma1789 emrinin hikmeti, kadının toplum hayâtında ve yabancı erkeklerle şu veya bu şekildeki ilişkileri içindir. Bir başka deyişle, kadın zarûret dışında erkeklerle beraber olmayacaksa, ona tesettürün emredilmesi ve erkeklerin de gözlerini sakınmaları emri gereksiz olacaktır. Haremlik-selâmlık hayâtı yaşayan ve birbirleriyle hiç ilişki ve görüşmeleri olmayan kadın-erkek için bu emirlerin bir anlamı olmaz. Bütün bunlarla birlikte, müslüman bir âile, evlerinde haremlik-selâmlık uygulayabilir, ev sahibi erkek, bunun kendi hanım veya kızları ve misâfir erkekler açısından daha ihtiyatlı olduğu anlayışında olabilir; buna kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Ama, bunu İslâm’n emri olarak görüp göstermek istemesi önemli bir yanlış ve dine bir iftiradır, bir bid’attır; hiçbir müslümanın bu hakkı yoktur.
Günümüzde İslâmî hassâsiyetleri olan nice müslüman âile, kadın-erkek misafirlerini ayrı odalarda kabul etmekte ya da eş veya kızlarını misafir erkeklerin bulunduğu salona almamaktadır. Bunu yapan müslümanlar hiçbir şekilde kınanamaz. Özellikle, kadının gerekli tesettürü ve mahrem erkeklerle görüşmede “dişiliğiyle değil; kişiliğiyle” yer almayı beceremediği ve her iki cinsin hayâ, edep ve takvâ sınırlarına sahip olmada ciddî problemlerin olduğu ve karşı cinslerin müslümanca oturup konuşma örfü oluşturulamadığı yer ve durumlarda haremlik-selâmlık uygulaması, belki daha ihtiyatlı ve takvâya yakın kabul edilebilir. Ama bu konu, tâviz meselesi gibi ele alınmamalı, özellikle ihtiyaç olduğunda veya uzak da olsa akrabaların kadın-erkek birbirlerini hiç tanımayacakları ya da ev sahibi bayanların “hoş geldin!” demelerinin bile sakıncalı olduğu anlayışı vermemeleri, meşrû kıyâfet ve tavır içinde insanî ilişkiler gerektiğinde gösterilebilmelidir. Akrabaların birbirleriyle darılmaları ya da müslümanların yakınlarındaki hatta yaşlı erkeklerden bile hanımlarını kıskandıkları ve onlara kuşkuyla baktıkları imajı vermenin de vebali unutulmamalı, kaş yapayım derken göz çıkartılmamalıdır.
1785] 24/Nûr, 15-16
1786] Câmiu’s-Sağîr, hadis no: 4358
1787] Abdülhalim Ebû Şakka, Tahrîru'l-Mer'e, Kadın ve Âile Ansiklopedisi, Denge Y. c. 1, s. 327-346
1788] 33/Ahzâb, 59; 24/Nûr, 31
1789] 24/Nûr, 30
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kadın ile erkek el ele vererek toplumun meselelerini birlikte çözmeye başladıkları an, Kur’ân-ı Kerim’in amaçladığı hedef gerçekleşmiş olacaktır: Mü’min erkekler ile mü’min kadınlar birbirlerinin velîleri/dostlarıdır; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Gerçek bir İslâm toplumunun ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Zinâ; İlâhî Bir Yasaktır
İslâm Dini, İlâhî emirler ve yasaklar manzûmesidir. İslâmî yasaklar, haramlar dizisi içinde yer alan zinâ; evlilik bağı olmaksızın cinsî münâsebette bulunmaktır. Zinânın İslâm Dinindeki yasaklık derecesini Peygamberimiz şöyle açıklamıştır: “Allah7ın zâtına ve kanunlarına ortak koşmak günahından sonra Allah katında zinâdan, kişinin hayat maddesini nikâhlısı olmayan bir kadına bırakmasından daha büyük bir günah yoktur.” “(Zira) kişi gerçek mü’min olduğu halde zinâ yapamaz...” “(Çünkü) zinâ yaptığı zaman kişiden (zinâ fiili sırasında) imanı çıkar da başı üzerinde gölge gibi olur...”1790
Diğer bütün İslâmî haramlarda olduğu gibi, zinâda da ferdi ve toplumu kuşatan imanî, ahlâkî ve maddî zararlar vardır. Zinâ; vücut organlarını teşhir, şehvetle bakışma ve buluşma gibi haramlarla başlayan ve çok defa yalan, içki, uyuşturucu ve ırza tecâvüz gibi başka haramlarla bağlantılı olarak sonuçlanan imanı eritici bir haram fiildir. Zinâ; toplumun ana kurumları olan âile müesseselerinin kudsiyetini zedeleyen, kurulmasını engelleyen, mutluluğunu sarsan ve sonuç olarak da neslin bekasını tehdit eden bir haramdır. Zinâ; toplumda kadın ticaretini başlatan, geliştiren ve topluma giderek artan oranda fâhişeler salan bir haramdır. Zinâ; yaygınlaşması sanatı, edebiyatı, ilmi, siyaseti, yönetimi ve askerî stratejiyi olumsuz yönde etkileyen bir haramdır.
Zinâ; sebep olduğu ana-baba ve akraba şefkatinden yoksun, hırçın nesebi gayr-ı sahih çocuklarla toplumun problemlerini artıran bir haramdır. Zinâ; bir erkek ve bir kadın tarafından yapılmış olsa da, onların bağlı bulunduğu âileleri için bir nâmus lekesi olduğundan ihtilâflara, kavgalara ve hatta cinâyetlere sebep olan bir haramdır. Zinâ; bel soğukluğu, frengi ve giderek yayılma eğilimi gösteren AIDS gibi ölümcül hastalıkların kaynağı olan bir haramdır. Zinâ; düzensiz harcamalara, iş gücü isrâfına ve isâbetsiz girişimlere ve çok yönlü nefsânîliğe yönelterek fakirlik doğuran bir haramdır. Özetlersek, zinâ, fâizle birlikte toplumun yıkım sebebi olan bir haramdır. Bu gerçeği Peygamberimiz şöyle açıklıyor: “Bir toplumda zinâ ve fâiz işlemleri açıkça yapılır olduğu zaman o toplum halkının tümü Allah’ın azâbını üzerlerine çekmiş olurlar.”1791
Bireysel, âilevî ve sosyal hayatı çökerten yıkıcı ve eritici bir fiil olduğu içindir ki İslâm Dini zinâya, dünyada çekilecek, âhirete götürülecek cezâlar koymuştur. Kur’an ve Sünnet toplumunda itiraf, hâmilelik veya dört şâhidin şehâdeti ile sâbit olan zinâ fiilinin cezâsı Kur’an’da yüz sopa olarak belirtilmiş, Sünnette evli veya dul olan kişiler için de recm edilerek ölüm cezâsı verilmiştir. Pek tabiîdir ki, bu cezâ, bugünkü gibi câhiliyye hükümlerinin uygulandığı ve zinânın devlet güvencesi altında rahatça işlenebildiği ve zinâya götüren yolların alabildiğine açıldığı devlet ve toplumlar içinde tatbik edilemez. İslâm’ın öngördüğü zinâ cezâsı, Kur’an ve Sünnet yasalarına göre yönetilen, İslâm inancı ve kültürünü yayan,
1790] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, III/326; Tefsîru Rûhu’l-Meânî, 15/67
1791] Câmiu’s-Sağîr, I/51; Râmûzu’l-Ehâdîs –İzâ Zahara’z-Zinâ...-
FUHUŞ / ZİNÂ
- 417 -
zinâya götürücü yolları açtırmayan, açık olanları kapatan, devlet bütçesinden evlenemeyen bekârlar için fon ayıran ve şartları çerçevesi içinde birden fazla evliliğe ruhsat çıkaran İslâm Devletinin ve İslâm toplumunun zinâkârları içindir.
Zinâ fiilinin âhiret cezâsı ise çok daha elem vericidir. Şanlı Peygamberimiz, ölür ölmez kabir hayatının başlamasıyla birlikte, zinâcıların zinâlarının cezâsını görmeye başlayacaklarını şöyle açıklamıştır: “Cebrâil ve Mîkâil beni Mukaddes Arza çıkardılar ve bana yürü dediler. Yürüdük. Ateş fırınları gibi ağzı dar, altı geniş bir ağza geldik. İçinde çırılçıplak kadınlar ve erkekler vardı. Dipten ateşlenen bu fırında alevler alttan gelerek içindekileri yaklaşarak sardıkça, onlar dışarıya fırlayacak gibi yükseliyorlar, alevler çekildikçe de dibe yuvarlanıyorlardı. Sordum: ‘Bunlar kimlerdir?’ Cebrâil ve Mîkâil bana şu açıklamayı yaptılar: ‘Bunlar zinâ eden erkekler ve kadınlardır. (Kıyâmet Gününe kadar kabirlerinde bu şekilde azap edileceklerdir.)”1792 Peygamberimiz zinâ yapanların kabir azâbını açıklarken zinâ yasağını koyan Rabbimiz de Kur’an’ında şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarır, haksız yere cana kıyar ve zinâ ederse günahı(nın cezâsını) bulur. Kıyâmet günü azâbı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış/aşağılanmış olarak kalır.”1793
Bireysel ve toplumsal zararlarını dünya ve âhiret cezâlarını özet olarak açıklamaya çalıştığımız zinânın ücret alarak sanatlarını(!) icrâ eden fâhişelerle veya tatmin olmak için kendi arzusuyla zinâ eden dul dişilerle yapılmış olması, halka açık genelevlerde uygulanışı onu zinâ olmaktan çıkarmaz. Zinâ, zinâdır.
İslâm Dini yalnız zinâyı yasaklamamış, zinâya götürücü bütün fiilleri de haram kılmıştır. Zinâya yaklaşılmasını engellemek için kadınların vücut organlarını örtmelerini (tesettürü) emretmiş, hanımların nâmahrem olan erkekle bir arada yalnız kalmalarını ve birlirine şehvetle bakmalarını, tokalaşmalarını ve vücut temaslarını da yasaklamıştır. Bunun yanında, dinimiz şehevî duyguları geliştirici ve azgınlaştırıcı müzik, film, roman gibi sanat ve edebiyat türlerini, bar, pavyon, gazino ve benzerleri gibi yerlerin kurulması ve işletilmesini de haram kılmıştır.
Yüce dinimizin ve olgun aklın reddettiği zinâ, gerçekten bir çirkeftir. Zinâcıların her biri de aşağılık kişilerdir. Bunun içindir ki Hz. Allah, Kur’an’da iffetli kadın ve erkeklerin tevbekâr olmamış zinâcı erkek ve kadınlarla evlenmelerini haram kılmıştır.1794 Çünkü onlar, Kur’an ifâdesiyle “pis”tirler ve kendileri gibi pislere uygundurlar.1795 Haramlarda aşağılık ve azap vardır. Bütün haramlardan ve kıyâmet alâmetlerinden olduğu ifâde edilen zinâdan sakınmak, çevredeki insanları uyarmak gerekmektedir. Bu sakınmada âhiret saâdeti vardır: “Kim bana iki çenesi araısndaki dilini ve iki bacak arasındaki tenâsül uzvunu haramlardan koruyacağına garanti verirse ben de onun Cennete gireceğine garanti veririm.”1796. Rabbimiz de Firdevs Cennetine vâris olacak gerçek mü’min kullarını vasfederken onların zinâdan korunan kullar olduğunu bildirmektedir.1797 Peygamberimizin şu uyarısı gerçekten önemli ve dikkat çekicidir: “Aman zinâ yapmayınız. Zira yaparsanız sizin nikâhlı kadınlarınızdan, kadınlarınızın da sizden alacağı cinsî haz körelir. Aman nâmuslu
1792] et-Tâc, 4/310
1793] 25/Furkan, 68-69
1794] 24/Nûr, 3
1795] 24/Nûr, 26
1796] et-Tâc, 5/183
1797] 23/Mü’minûn, 5-7
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olun ki, kadınlarınız da nâmuslu olsunlar. Zira falan oğullarının erkekleri zinâ edince kadınları da fâhişe oldular.”1798
İnsan yaratılış düzeni itibarıyla cinsî konularda son derece hassastır. İslâm Dininin yasaların koyan, insanı yaratan Allah olduğu için dinimiz insanın cinsel duyarlılığına uygun emirler ve yasaklar koymuştur. Tek tek fertleri değil; bireylerin bağlı olduğu cinsleri esas almıştır. Dinimiz akrabalık ilişkileri, eğitim, çalışma ve nişanlılık gibi sebeplerle de olsa, birbirlerine nikâh düşebilecek kadınla erkeğin bir araya gelerek yalnız kalmalarını yasaklamıştır. Bu konudaki haram kılıcı ölçüleri Peygamberimiz şöyle açıklamıştır: “Sizden biriniz yanında mahremi bulunmayan nikâh düşebilecek bir kadınla yalnız kalmasın.” “(Zira) üçüncüleri şeytan olur.” “Şeytan da kan kan damarlarınızda şehvet duyguları ile akar.” “Bu sebeple kadınlarla ancak mahremleri varken bir arada bulunun.”1799 Mânâlarını sunduğumuz hadislerin mü’minler için koyduğu ölçüler şu veya bu şekilde yorumlanamayacak derecede açık ve kesindir. Bundan ötürü, bu konuda âilevî zarûretler, sosyal ve ekonomik sebepler öne sürülerek farklı yorum yapılamaz, İslâm’ın haram kıldığı, helâl görülemez. Bu konuda içinde yaşadığımız câhiliyye hayatının şartlarından söz ederek farklı görüş belirtmek, insanı itikadî açıdan tehlikelere sürükleyebilir.
Birbirleriyle evlenebilecek bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmalarını (halveti) haram kılan dinimiz, bu yasağını ikinci dereceden akraba fertlerine de teşmil etmiştir. Amca, dayı, kardeş, hala, teyze gibi gibi mahremler bir tarafa (ki bunlarla evlenme yasağı vardır); bu konuya kayınbiraderler ve amca çocukları gibi akraba arasında çok daha fazla önem verilmesi Peygamberimiz’in emridir. Peygamberimiz’in “Yanında mahremi bulunmayan kadınların yanına girerek bir arada yalnız kalmaktan sakının!” şeklinde öğüt vermesi üzerine bir sahâbî şöyle sormuştur: “Yâ Rasûlallah! Kocanın kardeşi (kayın birâder) ve amca oğulları gibi akrabâya ne buyurursunuz? (Onlar da mı bizim kadınlarımızla bir arada yalnız kalamazlar?” Peygamberimiz şu cevabı vermiştir: “Sözü edilen kocanın akrabâsı ile bir arada yalnız kalmak ölümdür (âile ahlâk hayatının çöküşüne sebeptir).”1800
İslâm kültürü almadığından ötürü dinimizin bu husustaki inceliğini tam olarak kavrayamayanlarımız için ifâde edelim ki, İslâm Dini yasalarını belirli fertler için koymamıştır. Muhtemel tehlikelere muhakkak nazarıyla bakmış, genel hükümleri koymuştur. Şeytana fırsat verecek yolları tümüyle kapatarak kalpler için en emin yolu göstermiştir. Bu konudaki dinî ölçüleri benimsemeyen akrabâ arasında nice ıstırap verici (ensest ilişki) olayların cereyân ettiği ve etmekte olduğu bir gerçektir.
Birbiriyle evlenebilecek bir erkekle bir bayanın bir arada yalnız kalmaları yasağı, eğitim ve çalışma alanlarını da içine alır. Bu nedenle İslâm Dini, ergenlik çağına ermiş gençlerin karma eğitimini ve kadın-erkek bir arada çalışma düzenini câiz görmez. Çünkü böylesine bir eğitim ve çalışma düzeninde karşılıklı göz zinâsı, bedenî temas ihtimali ve bir arada yalnız kalma (halvet) gibi dinimizin haram kıldığı üç yönlü mahzur vardır. Cinsî bakımdan duyarlı gençleri ve yetişkinleri bir arada eğitmek ve çalıştırmak ekonomik de olsa, bir yarar sağlamaz, nice zararlara sebep olur. Ancak haram arkadaşlık, flört (çıkma) gibi zinâya yaklaştıracak
1798] Keşfu’l-Hafâ, h. no: 1738
1799] et-Tâc, 2/329
1800] et-Tâc, II/329
FUHUŞ / ZİNÂ
- 419 -
ilişkileri arttırır. Hayâ duygularını zaafa uğratır. Âile yaşantısını olumsuz etkiler. Kadınları erkekleştirerek yaratılış düzenlerini bozar. Bu nedenle hiçbir mü’min, erkek ya da kız çocuğunu karma eğitim yapan okullara vermemelidir.
İslâmî ölçülere göre arzu edilir olan kadının yeterli dinî ilim, genel kültür ve ev ekonomisi gibi bilgilerlerle donanmış bir ev hanımı ve yetiştirici bir anne olmasıdır. Fakat kadının bir-iki istisnâî işler dışında, meşrû işlerde ve meşrû şekilde çalışmasında dinî bir sakınca yoktur. Ancak, özellikle cinsî duyguların faâliyette olduğu yaş dönemleri içinde kadın-erkek bir arada çalışma, mahzurludur. Bu sebeple, hiçbir mü’min erkek ve özellikle kadın, böyle karma bir çalışma düzeni içinde çalışmamalıdır. Mü’min işverenler de, çalışma odalarında beraber kalacakları bayan sekreter cinsinden ya da bayan-erkek karma bir çalışma düzeni kurmamalıdır.
Birbirleriyle nikâhlı olmayan ve mahrem de bulunmayan bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmalarıyla alâkalı İslâmî yasak, devrimizdeki yaygınlaşmış şekliyle nişanlanmış çiftleri de içine alır. Nişanlı çiftler, dinî yasalarımıza göre, aralarında nikâh akdi yapılıncaya kadar birbirlerine yabancıdırlar. Nişan bağı, halveti yalnızca bir arada kalmayı meşrûlaştırmaz. Bu itibarla sözlü ve nişanlı çiftler yalnız bir odada kalamazlar, birbirleriyle tokalaşamazlar, birlikte “çıkamazlar”. Böylesine samimi davranışlar ve serbest âdetler, gayr-ı müslimlerden intikal etmiş bâtıl uygulamalardır ve câiz değildir.
Birbirleriyle evlenebilecek erkekle kadının arada nikâh bağı olmaksızın bir arada bulunmalarını yasaklayan dinimiz, bu yasağını ihlâle sebep olacak işleri de haram kılmıştır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kadının yanında (babası, kardeşi, kocası veya çocuğu gibi) bir mahremi bulunmaksızın bir günlük yolculuğa çıkması helâl, meşrû değildir.”1801 Karısının hacca gitmek kararında olduğunu, kendisinin de cihad yapmak için orduya yazıldığını açıklayan bir sahâbîye Peygamberimiz müsâade etmemiş ve şöyle buyurmuştur: “Dön, karınla beraber (hac yap; onu yalnız başına hacca gönderme.)”1802
İslâm Dininin bu ve benzeri ölçülerinin gâyesi ahlâkî olduğu içindir ki, mü’min bayanların yanlarında mahremleri bulunsa bile yabancı erkeklere karşı İslâmî ölçülere göre giyinmeleri ve ihtiyatlı davranmaları da görevleridir. İslâm Dini, bayan-erkek beraberliğini yasaklarken pek tabiîdir ki, bu beraberliğin sonucu olabilecek vücut ve el temasını da haram kılmıştır. Genel olarak dokunma duyusunun insanı etkilediği bir gerçek olduğu gibi, cinsî bakımdan uyardığı da bir hakikattir. Bu sebeple oynaşma niteliğinde olsun veya olmasın cinsî münâsebet çağını geçirmemiş olan kadınla erkeğin birbirlerine dokunması da haramdır. Yaşadığımız topraklarda folklor, horon gibi bölgesel oyunlarda ve cinsî bir oyun vasfındaki dansta görülen vücut teması ve kadının cinselliğini öne çıkaran erkeklerin göreceği şekilde eğlence ve oyunları kuşkusuz haramdır. Bu haramları, müslümanlar eşlerine ve çocuklarına çok öğretmeli ve sakındırmalıdır.
Özetle, İslâm, bütün insanları ölçü alarak yasalar ve yasaklar koymuştur. Böylece ahlâkî sakıncaların doğup gelişebileceği ortamların oluşmasına imkân
1801] İbn Mâce, h. no: 2899
1802] İbn Mâce, h. no: 2900; et-Tâc, II/329
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermemiştir. “Zinâya yaklaşmayın. Zira zinâ açık bir hayâsızlıktır. Pek kötü bir yoldur.”1803
Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır
Dinimiz, kalbî duyguların temizliğini gideren, cinsî zaafları çoğaltan ve de zinâ eğilimini arttıran bakışları, azâba uğratacağını bildirerek haram kılmıştır. Zira bütün ahlâk dışı münâsebetler, önce bakışmalarla başlar. Gülümseme, selâmlaşma ve konuşma ile gelişir. Buluşma ile sonuçlanır, sonrası felâket olabilir. Zira göz, kalbin ana girişidir. Kalp de bütün organlarımızın yönetim merkezidir. Duyu organlarımızdan, özellikle gözden kalbe şehevî duyguları uyarıcı ve azgınlaştırıcı mesajlar gelirse insan ahlâk dışı bir hayatın ve ilişkilerin arzulusu olur. Çünkü arzulu bakışlar Paeygamberimiz’in ifâdesiyle: “Şeytanın zehirli oklarından bir oktur”1804 ve kalbe ekilen şehvet tohumlarıdır. Mânevî zinâdır. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle) bakmaktır.”1805
(“Gözler de zinâ eder” ifâdesi, “gözün harama bakması ile gayr-ı meşrû cinsel ilişki anlamındaki zinâ arasında bir fark yoktur, ha o olmuş, ha ötekisi” şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette, hem dünyevî ve hem uhrevî cezâ bakımından ikisi arasında büyük bir fark vardır. “Göz zinâsı”, esas zinâya yaklaştırma açısından yasaklanmıştır. Ona izin verilmiş olsa, diğerine kapı açılmış olacaktır. “Göz zinâsı” tâbiri, gözlerin harama bakışının da çirkin olduğunu ifâde etmek için biraz mübâlağalı, korkutucu, caydırıcı ve mecâzî bir ifâdedir.)
Cinsî arzularla bakmak da bir nevi zinâ olduğu içindir ki, Hz. Peygamber, bizleri âhiret azâbı ile uyarmış ve şöyle buyurmuştur: “Nikâhlısı olmayan bir kadına şehvetle bakan kişinin Kıyâmet Gününde gözlerine erimiş kurşun dökülür.”1806 Şehvetle bakan gözler insan vücudunda Cehenneme açılan gedikler olduğu için Kur’ân-ı Kerim gözlerimizi korumamızı, bakışlarımızla fesâda düşmememizi emretmiştir: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için çok temiz bir davranıştır. Şüphesiz ki Allah, kullarının yapacaklarından hakkıyla haberdardır.”1807 Bu âyet ve izahını yapan hadisler, mü’min erkeklerin nikâh düşebilecek kadınların yüz ve eller dışındaki diğer uzuvlarına bakmalarının yasaklandığını açık olarak ortaya koymaktadır. Şehvetle bakıldığı takdirde şüphesiz yabancı kadınların ellerine ve yüzlerine bakmak da haramdır. Pek tabiîdir ki, şehevî arzuları uyandıran makyajlı yüzlere ve ellere bakmak da böyledir. Bu konuda ana İslâmî düstur şudur: Dinimizin kadınlara örtünmesini emrettiği vücut organlarına bakmak, mü’min erkeklere haramdır.
Bakışları sınırlandırıcı İlâhî ölçüler mü’minlerin kalbinde hayâ duygularını kökleştirmek için olduğundan yalnız kadınlara bakmak haram kılınmamıştır. Erkeğin erkeğe, kadının kadına şehvetle bakması da haram kılınmıştır. Gözlerin evlenilebilecek kadınlara şehvetle bakmaktan korunması ve bakışların yönlendirilmesi husûsunda Yüce Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bir bakıştan sonra tekrar bakma. Zira birinci bakış (kaçınılması mümkün olamayacağından) senin için helâl ise de
1803] 17/İsrâ, 32; A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, III/117-128
1804] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kar’âni’l-Azîm, 3/282
1805] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
1806] Kemal İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 8/98
1807] 24/Nûr, 30
FUHUŞ / ZİNÂ
- 421 -
ikinci bakış (irâdeyi kullanarak ve arzu duyarak olacağından) senin için helâl değildir.”1808 Peygamberimiz, refâkatinde bulunan ve kadınlara bakan amcası oğlu Fazl’ın bakışlarını elini siper ederek engellemiş; kadınlara arzuyla bakmanın haram olduğunu fiilî sünnetiyle de gösterip bildirmiştir.1809
Müslüman toplum, bugünkü câhiliye hayatının çirkefliklerinin hemen hiçbirine yer vermeyen bir yapıda olsa da; çarşısında, caddelerinde kadın görülmeyen toplum demek değildir. Bu itibarla harama bakmayı yasaklayan ölçü yalnız erkekleri değil, kadınları da içine almaktadır: “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar...”1810 Açıkça anlaşıldığı gibi, kadınların karşı cinse arzulu bakışlarla bakmaları da haramdır. Bu nedenle mü’min kadınların erkeklerden kendilerini sakınmaları gerekir.
Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün” buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir? O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdiler: “Evet (o a’mâdır, görmüyor), ama siz de mi a’mâsınız? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun).”1811
Kur’an ve Sünnet yasalarından açıkça öğrenilmektedir ki, mü’min kadınlar da gözlerini koruyacaktır. Zira arzuyla, şehvetle bakan kadına erkeğin bütün vücudu haramdır. Burada şu husûsu açıklamakta fayda vardır: Kadınlarımız için de cinsî duyguları kamçılayan şartların hâkim olduğu yaşadığımız toplumda mü’min erkeklerin kadınların arzulu bakışlarını çekecek şekilde; vücut organlarını belirtici giysi giyinmeleri de câiz değildir.1812
Kalpleri hançerleyen, ihlâs nûrunu söndüren, şehvetli bakışlardır. Devrimiz câhiliyye hayatında gerek erkekler ve gerekse kadınlar için gözleri haramdan sakındırmak oldukça güçleşmiştir. Zira Rabbimizin örtünme emrine itaat etmeyen kadın ve erkeklerin yanı sıra, göze hitap eden ve özellikle gençlerde cinsî arzuları azgınlaştıran, hayâ duygularını yaralayan filmler, şehvet saçan resimli ve resimsiz romanlar, hikâyeler, duvar takvimlerinden her türlü ticaret malına kadar yayılan müstehcen resimli reklâmlar, ilânlar, her gün yüzbinlerce basılan ahlâk dışı gazete ve dergiler göz ve kalp fesâdına sebep teşkil eden ahlâk katili araçlar haline gelmiştir. Bütün bunlar arasında yıkıcılığı tarif edilemez boyutlara ulaşan gazete ve dergilerle televizyon özel bir yer işgal etmektedir.
Gözlerimizi, kadın vücudunda mahrem nokta kabul etmeyen giysilere bürülü dişilere karşı korumakla mükellef olduğumuz kadar, hayâ duygularını çatlatan resimlerle, haberler ve yazılarla dolu gazete ve dergilerden de korumakla mükellefiz. Hele hele televizyon, sakınmamız gereken bir ateş çağlayanı olmuştur. Bitmez tükenmez, ar-hayâ tanımaz dizi filmleri ve eğlence programlarıyla insanımızın hayatına giren televizyon, İslâmî inançları, ahlâkî değerleri, İslâmî
1808] Tirmizî, Edeb 28, h. no: 2778; Ebû Dâvud, Nikâh 44, h. no: 2149
1809] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. ve Şerhi, 10/436
1810] 24/Nûr, 31
1811] Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283
1812] Yusuf el-Kardavî, İslâm’da Helâl ve Haram
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelenekleri yakıp eritmektedir. Bizzat kendisine değil de, devrimizdeki kullanım tarzına karşı çıktığımız televizyona ve özellikle inancımıza ve ahlâkımıza zarar verici programlarına direnç göstermeyen, gözlerini ekrandan koruyamayan fertlerin ve âilelerin müslümanca bir hayat sürmelerinin mümkün olmadığını üzülerek ifâde etmek isteriz.
Başta televizyon programları ve vücut organlarını teşhir eden kadınlar olmak üzere gözlerimizi korumamız gereken şeyler hiç de az değildir. Peygamberimiz bir müjdeli hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kallbinde duyacağı bir ibâdet yaptırır.”1813
Gözlerimizi, eşlerimiz ve çocuklarımızın gözlerini korumak Rabbimizin emridir. Bu sebeple ibâdettir ve âhiret saâdetimize sebeptir. Aldığımız ve aldırdığımız ahlâk dışı gazeteler ve dergilerle, sinema ve televizyonda izlediğimiz ve izlettirdiğimiz programlarla haramlara gözlerimizi açarsak sonuçta göreceğimiz, ancak İlâhî azap olacaktır. Haram bakışlardan gözlerini korumayanın cezâsı, suç cinsinden olacak, cehennemden kurtulsa bile cemâlullah’ı gözleriyle seyretme zevkinden mahrum kalacaktır. Haramlara bakarsak ve zevcelerimizin, kız çocuklarımızın şehvetli bakışlara muhâtap olacak giysiler içinde toplum içine çıkmalarına râzı olursak, azâp görmeksizin Cennete giremeyiz. “(Kıyâmet Günü’nde) Bütün gözler ağlayacaktır. Ancak, Allah yolunda uyanık kalan gözler, Allah’ın azâbına uğramak korkusuyla sinek başı kadar yaş akıtan gözler ve bir de Allah’ın haram kıldıklarına bakmaktan korunan gözler ağlamayacaktır.”1814
Üzülerek görmekteyiz ki, artık günümüzde edep ve terbiye, utanma ve sakınma, nâmus ve mahremiyet gibi çok önemli konulardaki hassâsiyet, son derece azalmıştır. Çarşı ve pazarlarda, moda deyimle kamusal alanlarda gencecik kızlar, dekolte kıyâfetlerle yarı giyinik halde, şehveti galeyâna getirecek bir görünümde, rahatça gezebilmekteler. Ne kadar erkeği kendine baktırıyorsa, o kadar kahraman görüyor kendini; görevini yapmış bir şeytan edâsıyla. Mantık da şeytana pabuç bıraktıracak cinsten: “Vücut benim değil mi, istediğim gibi giyinirim. Zevk ve özgürlük meselesi. Hem demokrasi var. İstemeyen bakmasın canım!”
Ayrıca, her yolu mubah sayıp ahlâksızlık meydanında at oynatan, ahlâksız kadınları ücret karşılığında satan şehvet tüccarı pezevenk ve deyyuslar veya zinâyı sanat edinip geçim vâsıtası olarak kullanan fâhişeler... Bununla birlikte, cinsel konuları işleyen ve bu konuda değişik fantezilelere yer veren kitaplar, açık-saçık resimleri neşreden gazete ve dergiler, kanalizasyon çukurundan farksız kanalların televole yarışma, müzik-eğlence programları, şehveti gıdıklayan ve fuhşa teşvik edici mâhiyetteki dans, bale ve benzeri oyunlar... Nikâhsız beraberlikler, cinsel sapmalar, eşine ihânet etmeler ve daha neler...
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın şehevî arzularını kontrol etmesi, nefsini zaptederek disiplin altına alması, gerçekten çok zorlaşmıştır. Öyle ki, önceleri bir fazilet olarak telâkki edilen iffet ve nâmus kavramı neredeyse alay konusu olmuştur. Evlilik öncesi cinsel ilişki, bazı çevrelerce normal karşılanmaktadır.
1813] İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
1814] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. 10/227; Câmiu’s-Sağîr, I/94; İbn Kesir, Tefsîr, 3/282; A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, III/111-116
FUHUŞ / ZİNÂ
- 423 -
Hatta bu, âdet haline getirilerek bekâretin bir kıymeti bulunmadığı bazı yazar taslakları tarafından yazılıp çizilebilmektedir. Fâhişe kadınların, travestilerin, yol kenarında para karşılığı kendilerini pazarlamaları sıkça rastlanan normal olaylar haline gelmiştir. Arap câhiliyye döneminde, belli olsun diye kapılarına bayrak asan fâhişelerin izinden giden çağdaş fâhişeler, girişlerde bekçi ve polis savunması yani devlet himâyesi ve korumasıyla, yine kapılarında bayraklar olan kamusal alanlarda sanatlarını(!) icrâ edebiliyorlar. Genelev patronları, senelerce vergi rekortmeni oluyor. “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” denilerek, bu meslek de böylece kutsallaştırılmış oluyor. Sadece eski bâtıl dinlerin tarihteki unvânı değil, kutsal fâhişelik. Şirk ve haram cephesinde yeni bir şey yok; eski câhiliyye her şeyiyle modern kimlikle sanatını(!) icrâ ediyor.
Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey “zaman ve zemin”, “düzen ve çevre” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir. Müslümanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa, hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla, haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.
Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur”1815 buyuruyor. Âyet, “zinâ yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya, şartlar oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf (a.s.) değil ki... Nitekim Yusuf (a.s.) bile Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan kurtulmuştur. Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.”1816 İş buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram kılınmıştır.
“Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü’min kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet ve nâmuslarını korusunlar.”1817 İslâm, işe harama bakmayı yasaklamaktan başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram bakışlardan sakındırıyor. Hiç kimse “göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime ne?” diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah, bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalp bunların her biri yaptığından sorumludur.”1818
1815] 17/İsrâ, 32
1816] 12/Yusuf, 24
1817] 24/Nûr, 30-31
1818] 17/İsrâ, 36
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadis-i şerifte “Gözlerin zinâsı, (harama) bakmaktır.”1819 buyurulmuştur. Harama bakmak; zinâya götüren ilk adımdır. Zinâya sebebiyet verdiği için Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bunu zinâ olarak ifâde buyurmuştur ki, bu abartılı değerlendirme ile kötülüklere giden yolun bakışlar ile adımı atılmamış olsun. Taberânî’de geçen bir rivâyette şöyle buyrulurmaktadır: “(Bakılması haram olan şeye) Bakmak, İblisin oklarından bir oktur. Kim Benim korkumdan dolayı onu terk ederse, yerine kalbinde tatlılığı duyacağı bir iman/ibâdet veririm.”1820 Demek ki, harama bakmakla, şeytanın oklarına hedef tahtası oluyor bir insan. Havalar biraz ısınmasın, nice bayan denildiğinde boyan anlayan, sayın denilince soyun anlayan, toplumda kişiliğiyle değil de dişiliğiyle görülmek isteyen kızlar, kadınlar açık yerleri kapalı yerlerinden daha çok şekilde sokağa dökülüyorlar. Sahil kenarları ve plajların daha fecî olduğunu bilmeyen yok. Üstsüzler, altsızlar, yüzsüzler, arsızlar... Kasap vitrininde dizilen koyun ve sığır butları gibi teşhircilikler... “Bütün bunlara rağmen gözü haramdan sakındırmak mümkün mü?” diyenler olacaktır. Gerçekten zor olsa da imkânsız değildir, elbette mümkündür. Zira Rabbimiz bize imkânsız bir şeyi emretmez. O zerre kadar zulmetmez, her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.1821 Eğer İlâhî bir emri yerine getirmek ya da yasaktan kaçınmak zor ise, hiç şüphesiz kazancı da o oranda fazla olacaktır. Ümmetin fesâdı zamanında sünnete sarılana (bin) şehid sevabı verilmesi de bunu gösterir. Caddelerde yürüyüş konusunda da sünnete sarılırsak, gözü korumak çok kolaylaşacaktır. Rasûlullah, ashâbın kendisine zor yetişeceği şekilde hızlı yürürdü. Sadece yürüyeceği alana, önüne bakarak yürürdü. Yürürken kafasını herhangi bir tarafa çevirmez, bir yere bakacak olursa, tümüyle o tarafa dönerek bakardı. O her vesile ile zikreder, Allah’ı hatırından çıkarmazdı. Bu şekilde yürüyerek sünnete sarılırsak, gönlümüz Allah’ı hatırlar, dilimiz Allah’ı zikreder ve Rasûlullah gibi yürür ve gereksiz yere cadde ve sokaklarda gezmeye kalkmaz isek, sorunun çoğu hallolmuş olacaktır. İş icabı bir yere gitmeye kalktığımızda yürümek için kalabalık cadde ve pazarları değil, haramların fazla olmadığı sokakları tercih edersek işimiz kolaylaşacaktır. Bütün bunların yanında elbette ki gözümüze ve gönlümüze hâkim olmaya çalışacağız, zaman zaman haramlarla imtihan olacağız, bu imtihanlarda en az bir üniversite sınavında olanın gayretini gösterirsek başarı kendiliğinden gelecektir. Allah, kendi yolunda gayret sarfeden, haramlara karşı hevâsına karşı mücâdele edenlere yardım edecektir.
İş-güç icabı çarşıya çıktığımızda, göz istemeyerek de olsa harama takılabilir, gayr-ı ihtiyârî bir haramı görebilir. Böyle bir durum için, ansızın göze takılan bakmaktan sorulduğunda, Peygamberimiz buyurdu ki: “Gözünü derhal çevir!”;1822 “Bakışı bakışa ekleme. Birincisi senin için (vebal yoktur, ama) ikincisi aleyhinedir.”1823 Kurtubî, der ki: “Birinci bakışa mâni olmak genellikle mümkün değildir. Kişinin kendi isteğiyle olmayacağı gibi, bundan sorumlu da değildir.” Demek ki, ilk bakış gözün hakkıdır, bunda bir günah yoktur. Ama göz harama ilişir ilişmez derhal gözü ondan çevirmek gerekmektedir. “İlk bakış” demek, uzun uzun bakmak değil; ilk an demektir. Yanlışlıkla harama değer değmez gözü hemen çevirmektir. Allah’a
1819] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
1820] İbn Kesir, Tefsîr, 3/282
1821] 2/Bakara, 286
1822] Müslim, Âdâb 45, h. no: 2159; Ebû Dâvud, Nikâh 44; Tirmizî, Edeb 29
1823] Tirmizî, Edeb 28, Ebû Dâvud, Nikâh 44
FUHUŞ / ZİNÂ
- 425 -
ve âhiret gününe imanımızdan güç alarak göstereceğimiz korunma gayretiyle gözlerimize hâkim olabiliriz. Çünkü biz ihlâslı ve gayretli olursak Rabbimiz bize yardım ederek bizi güçlendirecektir. Gözden gönle yol vardır. Göz, kalbin dışa açılan penceresidir. Kedinin ciğere baktığı gibi gözü harama bakan insanın ihlâsı, takvâsı büyük çapta zarar görecektir. Göz kanalıyla gönle giren mikropların telâfisi, bu ölümcül mânevî yaraların tedâvîsi hiç de kolay olmayacaktır.
Bazıları da “güzele bakmak sevap” diyerek, utanmadan yarı çıplak bedenleri seyrediyor. Bu ifâde, haramlara bakmak için kullanılırsa, insanın imanını zedeler. Harama sevap demek insanı iman dairesinden çıkarabilir. Allah’ın yasaklayıp haram kıldığı bir şeye “güzel” ve “sevap” demek, ne çirkin bir ifâdedir! İbret almak için bir şeye bakılacaksa, gerçekten “güzel” olan, tavsiye edilen yerlere ve tavsiye edilen şekilde bakılması gerekmektedir: “(İnsanlar) Devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?”1824
Sanat Anlayışı ve Fuhuş Sektörü
İnsanî duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek tarzda dışa vurulması demek olan sanat, bugün daha çok hayvanî duyguların, hayvanî çıplaklığın, hayvanî böğürtülerin ve hayvanî tepinmelerin en bayağı şekliyle icrâ edilmesi olarak görülmekte. İlkel câhiliyye çıplaklık ve fuhşunu modernize ederek taklit edebildiği oranda kişi, büyük sanatçı olabilmekte. Herhangi bir yeteneğinin olmasına gerek yok; eğer fiziği yerinde ise genç kızın(!) orasını burasını cömertçe göstermesi, cıvıkça kahkahalar atması, dilimizin varmadığı buna benzer bir-iki şey yapması yetiyor yıldız, güneş, kraliçe vb. olmasına. Medyanın desteğini de mâlum yollarla aldımı, tamam!
Allah biraz ses, biraz fizik vermişse yeter. Kültür, eğitim, nota vb. müzik ve sanat için gerekli tüm şeyleri ne oranda bilmiyorsa o kadar kolay ses sanatçısı olur aday. Çünkü o oranda kullanılabilecek, eğlence dünyasının sömürü çarklarının önemli dişlisi haline gelecektir. Ahlâk mı? Güldürmeyin beni (daha doğrusu, ağlatmayın beni). “Ahlâk”, demokrasi darağacında özgürlük denilen cellât tarafından modern yaşam kanunlarına muhâlefet suçundan idam edileli hayli zaman oluyor Batıda ve onun kör taklitçisi Türkiye Cumhuriyeti’nde.
Bale ve dans gibi gösteriler ne kadar bayağı, erotik özellikler taşıyorsa o kadar makbul. Çılgınlıklar, özgürlük maskesi takmış, sınır ve ayıp tanımıyor. Diğer sanat dalları bu kokuşmuşluktan elbette nasibini alıyor. Öyle ya, hangi asırda yaşıyoruz? Modern dünya, çağdaşlık, özgürlük, tabuları yıkma bu modern câhiliyyenin nassları.
Allah’a kul olabilme ve her an ibâdet/kulluk yapabilme bilincinden uzaklaştırılan günümüz insanı, çok tanrılı dinlerin kucağına düşmüş, bir sürü sahte ilâhların yanında hevâsını da tanrı kabul ederek hevâî isteklerin dışına çıkamaz bir duruma gelmiş. Müstekbir güçler, tâğûtî düzenler insanları kolay sömürebilmek ve rahat güdebilmek için afyon-sanattan yararlanıyorlar. Daha açıkçası, sanatı uyuşturucu fonksiyona indirgiyorlar. Her tarafı kuşatan dejenerasyon sanatta da kendini gösteriyor.
1824] 88/Ğâşiye, 17-20; Mustafa Özşimşekler, Beyan Temmuz, 2001
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Özellikle yaşadığımız topraklarda spor denilince akla hemen futbol gelir. Spor sadece futbol demektir. Hem de kumara, israfa, kavgalara, ilâhlaştırılan futbolculara, “en büyük” yani “ekber” kabul edilen takımlara yani tüm çirkinliklere batmış şekliyle futbol. Aynen bunun gibi, sanatçı denilince, iki tip akla gelir: Şarkıcı veya artist. Sanat denilince de bunların cıvıklıkları.
Beş-on sahâbînin adını sayamayan gençler, Michael Jackson’ın ayakkabı numarasını biliyor, Madonna’nın video kliplerini ezbere sayabiliyor. Popstar yarışmasına katılanların yedi sülâlesini tanıyor. Bir-iki TV. dizisinde veya filmde rol alan aşüfteleri ise göklere çıkartıp “yıldız”laştırıyor. Bu yıldızlara aktrist de değil, artist deniyor. “Art” batı dillerinde “sanat” demektir; artist de sanatçı. Türkçe’de başka hiçbir sanat dalıyla uğraşana artist denmez, sadece filmlerde boy gösterenlere denir. Filmde rol yapmanın dışında başka sanat kabul edilmediğinin çok kesin göstergesidir bu.
Şâire, edebiyatçıya, mimara, hattata, tezhipçiye, çini işleyen ressama... sanatçı diyen yoktur artık. Sadece şarkıcı ve artist bu unvânı alır. Yalnız, burada biraz durmak gerekiyor. “Sanatçı” damgası bunlar için güzel bir yanlış sıfat olmalı. “Sanatçı” ile “sanatkâr” arasında büyük fark var gibi geliyor bana. Sanatkâr, sözlüğe bakılırsa sanatçı demektir ama, kullanılışta hiç de aynı değil. “Sanatkâr”ın kitle nazarında bir ağırlığı, bir saygınlığı vardır. Ciddî bir sanat dalında veya ustalık isteyen bir meslekte (zanaatta) mâhir birine “sanatkâr” denilir de “sanatçı” denmez. Ama fâhişe rollerini çok iyi beceren, iki şarkı ezberleyip hoplayıp zıplayan veya orasını burasını gösterme sanatını(!) icrâ eden, bunların dışında hiçbir mârifeti olmayan orta mallarına “sanatkâr” dendiğini duydunuz, gördünüz mü? Onlara olsa olsa “sanatçı” denilmekte. Sanatçı! Domatesçi, patatesçi dediğimizde, nasıl onları satan zerzevatçı aklımıza geliyorsa, aynen onun gibi, sanat adına köşeyi dönen yani sanat alıp satan veya sanat adına alınıp satılan tüccar veya kölelere sanatçı deniyor.
Günümüzde halk yığınlarına mal olmuş şekliyle sanatçı diye ya şarkıcıya denir ya artiste. Sanat da ya sinemadır ya müzik. Bunların her ikisinin sanat olabilmesi için sadece tek şart vardır. O da cinselliğin, seksin alabildiğine serpilmiş olması. Yoksa, ağzıyla kuş tutsa kişi sanatçı olamaz. Sanat, mânâ ve hakikat âleminin penceresi değildir artık, kasap vitrinidir. İnsan sadece maddedir, tendir. Mânevî kimlik çoktan unutulduğundan, sanat, teşhir ve şov demektir. Müzik sadece sesle söylenen, çalgı âletleriyle çalınan ezgiler değildir; eşek dansı ve hayvansal çıplaklık olmadan müzik düşünülemez hale gelmiştir. Yedinci sanat kabul edilen sinema da beyaz değil, kara perdedir; ahlâksızlığın, çirkefliğin aksettiği perde. Televizyon da, gazino ve sinemanın evin içine girmesi.
“Bekri Mustafa imam olmuş deyin, onlar anlar memleketin halini!” cinsinden yukarıdaki manzarayı düşünün. Sanatın(!) ne olduğunu ârifler anlar; daha doğrusu, ne hale geldiğini sanatın ve memleketin. Bu ortam, bu anlayış içinde sanat, emperyalizmin kötü emellerinin âletinden başka bir şey değildir artık. Emperyalizm sanatı istismar, insanı da istihmar etmek (eşekleştirmek) için devreye girmiştir.
Çağdaş Firavunlar, propaganda ve eğitim kurumlarıyla insanları gerçek dinden uzaklaştırarak âhiretlerini mahvettikleri gibi, oyun ve eğlence kurumalarından oluşan emniyet sübapları aracılığıyla dünyalarını da mahvetmektedirler.
FUHUŞ / ZİNÂ
- 427 -
Koyun sürüsü haline getirilen milyonlarca insan, kendilerine en büyük zulümleri revâ gören müstekbirleri bu şekilde alkışlayabilmektedirler. İspanya’nın meşhur diktatörü General Franco şöyle diyordu: “Futbol, seks ve piyango olmasaydı, ben kırk yıl bu halkı nasıl istediğim gibi yönetebilirdim?” Bu taktik, sadece Franco’nun değil; her asırdaki ve her ülkedeki tâğutların ortak prensibidir. Halkın ayaklanmasına giden yolu tıkamak için milât öncesi Yunan idareleri zamanında bile halkı lüzumsuz oyunlar, spor yarışları ve çılgın eğlencelerle uyutma ve uyuşturma politikaları güdülmüştür. Futbolla birlikte günümüzdeki sanat da çağdaş tâğutların can simidi. Sanat emperyalist güçlerin elinde bir atom bombası, bir kitle imhâ silâhıdır. Artık savaşlar, sanat denilen silâhlarla dolaylı olarak psikolojik alanda yapılmaktadır. İnsanlar dünyada dönen zulüm çarklarının farkına varmasın diye müzik ve sinema ile iğdiş edilmekte, uyutulmakta ve uyuşturulmaktadır. Halk yığınlarını afyon yutmuş Hint horozuna çeviren bir sihirbaz değneği olan sanat, aynı zamanda büyük bir propaganda aracıdır.
Medya, fuhuş sektörü, düzen ve egemen güçlerden oluşan emperyalist koalisyon, sanatçı(!)yı kullanıyor. Sanatçı da birazcık onları. Ya da, kullanılan sanatçı, kullandığını sanıyor. Sanatçı, emperyalist sektörün kuklasından başka bir şey değildir; yığınlar da kukladan zevk alan, ipleri fark edemeyen çocuk akıllılar.
İçki ve esrar cinsinden uyuşturucuların haram kılınmasının hikmetleri; aklı gidermesi, insanı uyuşturması, düşünceden ve iyi şeylerden alıkoyması ve bağımlılık yapmasıdır. Bu sayılan özelliklerin tümü, günümüzdeki sanatta ve en çok da müzikte bulunmaktadır. Müzik kafalı müzikomaniler, daha da ileride müzikomanyaklar, yeni türeyen varlıklardır. Yarınlarımız da bu türedilere emânet. İzinden gittikleri Ata’larının emirlerini daha çağdaş hale getirip uygulama içindedirler: Ey Türk gençliği! Birinci vazifen müzik dinlemek, maça gitmek, TV. seyretmek, chat yapmak ve atari oynamak; böylece boş vermiş gençlik olmaktır. Her türlü rezâlet için muhtaç olunan araç Yeni Dünya Düzeni ve T.C. düzeni tarafından ortaklaşa karşılanacaktır. Her aradığın, medyada mevcuttur...
Uluslar arası emperyalizm, Türkiye’ye sık sık övgüler, birincilikler, madalyalar dağıtır. Hangi konuda mı? Sanat konusunda. Durun, hemen sevinmeyin, sanatımız Avrupa’da bile takdir ediliyor diye. Daha çok cinselliği, dini karalamayı, ahlâksızlığı ön plana çıkaran o biçim sanatlardadır bu ödüllendirilenler. Festivallerde başarılı olan filmlerin hemen hepsi o biçimdir ya da insanımızı karalayan, inancına düşmanlık edilen cinstendir. Güzellik(!) yarışmalarında ön sıralarda yarışmalı Türk kızları ki, Batı uygarlığına yaklaşılsın! Folklorda (halk danslarında), Eurovision yarışmasında birincilikler verilir, halk bunlara daha fazla önem versin diye.
Emperyalistler sadece rûhu sömürmezler; onların dini-imanı para olduğuna göre, sanat, ayaklarıyla insanın parasına da sülük gibi yapışacaklardır. İlmî bir kitap 70 milyonluk ülkede bin beş yüz basıp satamazken, bir arabesk müzik kaseti iki milyon, üç milyon satabiliyorsa, gerisini siz düşünün; hem maddî yönünü, hem mânevî yönünü. Bir kaset kaç liradır; yüzlerce sanatçı(!)nın binlerce kasetinin tüketimini hesaplayın. Milyonlarca lira vererek aldığı biletle bir gece önce stadyum kapılarında sıraya giren on binlerce gençliğin rock starını dinlemek için mânevî fedâkârlıklar yanında, maddî kayıplarını toplamaya çalışın. Bunun hemen göze çarpmayan yönleri de var. Aylardır insanlar, her türlü çözüm bekleyen
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorunlarını bir kenara bırakmış, bayağı mı bayağı, pespâye mi pespâye “Popstar Yarışması”nın dedikodularıyla meşgul. Uydurma ses ve güzellik yarışmalarıyla kandırılıp dolandırılanlar, hayranı olduğu şahıs gibi sanatçı, artist olmak için evden kaçıp kötü yola düşenler, hayranı olduğu sanatçının giydiğini giymek için varını yoğunu verenler, hem parasından, hem başka şeylerinden olanlar...
Kapitalist düzenlerde her şey menfaat ve kâr amacına yöneliktir. Çok lüzumsuz şeyler bile ihtiyaç zannettirilerek tüketimini sağlamak için insanlar zayıf yanlarından yakalanacaktır. Göz ve kulak, hakkı görüp işitmeyeli, iyice zayıflamış; kalp ibâdetlerle gıdâlanmadığından kendine tuzak kuran avcıları hissedemez olmuştur. Emperyalistlere kolay yem olmak için, insanların, gerçek dinden uzaklaşmaları gerekir. Bu iş, sanat ve düzen işbirliğiyle sağlanarak altyapı oluşturulmuştur çoktan. Cinsel duygular sömürülerek, sanat ve güzellik anlayışı daha da bayağılaştırılarak bir sektör geliştirilir: Fuhuş sektörü. Fuhuş sektörü deyince sadece genelev patronunun kaç yıldır vergi rekortmeni olması aklınıza gelmesin. O aysbergin sadece görünen küçük parçasıdır. Müziğin, eğlencenin, sinemanın, gece hayatının, TV. programlarının, makyaj ve her türlü güzellik malzemelerinin, modanın, daha sayılabilecek buna benzer şeylerin oluşturduğu büyük bir sektördür bu.
Büyük şehirlerin caddelerinde küçük bir gezinti yaparsanız, dükkânların en az yarısının cinsellik ve fuhuş sektörüne (pardon, sanata) hizmet ettiklerini görecek, gariban halkın paralarının hangi yollarla nereye aktığını anlayacaksınız. Modayı düşünün. Özgür olduğunu zanneden insanlar, neyi giyeceğine bile kendileri karar veremiyor. Onları kimler kukla gibi kullanıyor?! Paris’teki modacının isteği dışına çık bakalım kolaysa. Tabii, moda sık sık değişecek, birkaç defa giyilen tuvalet, artık tuvalete giderken bile giyilemez olacak, yerine bir başka giysi gelecek. Paralar da sektöre akacak. Mankenler ve sanatçılar bu sektörün başrol oyuncuları; modacılar, kumaş satıcıları, dokuma sanayicileri ve terziler de figüran kadrosu.
Sanat maskesi takan fuhuş sektörü (fuhuş, Kur’ânî kavram olarak her türlü aşırılığı, özellikle günah yoluyla aşırılıkları ifâde eder), sadece inançsızlığın, ahlâksızlığın değil; aynı zamanda enflasyonun da en önemli sebebidir. Sanat da arz-talep işidir. Sanat ticârî bir metâdır. Halkı çağdaş uygarlığa çıkarmak hedefiyle fuhuş sektörünün kurbanı yapan düzenin kendisi de, bu sektör için ne bütçeler ayırmaktadır...1825
Devletin izin ve kontrolünde “umumhâne” veya “genelev” denilen ücret karşılığında fuhuş yapılan yerler, Batılılaşma ile birlikte önce İstanbul’un Galata semtinde Karaköy’de açılmış, sonra giderek Anadolu’nun hemen her vilâyetine yayılmıştır. İlk açılan resmî (devlet kontrol ve izniyle) fuhuş yerlerinin I. Dünya Savaşı esnâsında olduğu, Osmanlıların fiilen kendileriyle savaştığı ülkelerden ve özellikle Rusya’dan çok sayıda fâhişenin bu evlerde Türk gençlerine hizmeti, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardan biridir. Müslümanlarla esas savaşın inanç ve ahlâkî esaslarda Kur’an’ın yasakladıkları şeyleri yayarak yapılacağını bilen düşmanlar, savaş cephelerinde yardım adı altında şimdilerin AIDS’i kadar yıpratıcı ve öldürücü olan frengili kadınları hemşire kılıfıyla cephelere sürmüşler,
1825] İslâm'da ve günümüzde sanat anlayışı ile ilgili geniş bilgi almak için Bk. Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y.
FUHUŞ / ZİNÂ
- 429 -
onlar da Türk askerlerine hizmet(!) sunarak, ordunun büyük ölçüde belsoğukluğu da denilen frengi hastalığına yakalanıp telef olmasına sebep olmuşlardır. Ayrıca zinâ yapan askerlerin Allah için savaş yapacak dinamikleri ne ölçüde yitireceğini hesap eden düşmanlar, insanî yardım maskesi altında ordunun gücünü büyük ölçüde fuhuşla kırmayı başarmışlardır. Eş zamanlı olarak çok sayıda fâhişeyi başta İstanbul olmak üzere Osmanlı şehirlerine ihraç eden kâfirler kaleyi içten çökertmenin yolunu bulmuşlar, top ve tüfekle yapamadıklarını fâhişeler eliyle daha kolay yoldan halletmişlerdir. Osmanlı Devletinin can çekiştiği ve savaş cephelerinden başka işlere vakit ayıramadığı kargaşa ortamından yararlanan ve halkın asâyiş ve inanç yönüyle yaşadığı kargaşadan yararlanmışlar, iman ve takvâya dayanan arka planı giderek güçsüzleşen örf ve ahlâkî anlayışın Batılılaşma istek ve anlayışına güç yetiremediği bir ortamda fuhuş silâhının tahribi en çok hasar veren truva atı olmuştur.
Göğsüne indirdiği sert yumruklarla “ben de müslümanım el-hamdü lillâh” diyen nice erkeğin evlenmeden ilk deneyimlerini pis fâhişelerin yanında tatmaları, hatta nicelerinin evlendikten sonra da bu çirkin işe devam etmeleri, müslümanlıkla nasıl bağdaşacaktır? Kendi hanım ya da kızları bu işi yapmış olsa hiç çekinmeden silâha sarılıp yıllarca hapis yatmayı seve seve kabul eden nâmuslu(!) erkeklerin aynı işi hiç sıkılmadan yapmaları, hangi nâmus anlayışıyla izah edilebilir? Türkiye’de kaç erkek, gerçekten bekâr olarak evlendikleri belki hiçbir anketle tespit edilmemiştir, ama oran her halde müslümanlara yakışacak kadar az değildir. Kaç kız babası, kendi kızının nâmusu kadar dâmâdının da nâmuslu olup olmadığını araştırıyor? Nûr Sûresi, 3 ve 26. âyetlerin yasakladığı bir nikâha kapı açanların sayısı ne kadardır? Yani erkeğin ve babasının aradığı kızın bâkireliği kadar erkeğin “bâkir(e)liği” önemseniyor? İslâm, her konuda adâletli bir dindir, cinslerden birine haksızlık yapacak şekilde ayrım yapmaz. Zinâ suçu ve cezâsı için kadınlara nasıl bakıyorsa, erkeğe de her yönden aynı şekilde bakar. Her ikisinin de yaptığı ahlâksızlığa fâhişelik der. Evet, bayan gibi bu çirkin işi yapan her erkek de fâhişedir, nâmussuzdur.
Homoseksüellik ve her çeşit fuhşun sebep olduğu AIDS gibi korkunç hastalıklar bile, İslâm’a inanıp teslim olmuş kimselerin dışındakilere caydırıcı olamıyor. Âhiretteki cehennemi önemsemeyen akılsız kimsenin, ölümcül hastalıklara atılması da sürpriz ve anormal sayılmamalı. İslâmî devlet ve toplum anlayışının önemi bu konuda da kendini gösteriyor. Din düşmanı düzen ve câhiliyye toplumuna dönüşmüş sosyal çevre, devamlı fuhuş üretiyor. Fuhuş, sektör olmuş, “bacasız sanâyi” ve “dünyanın ilk mesleği” gibi yanlış ifâdelerle reklâmı yapılan bu dal, helâl-haram kelimelerine lügatında yer ayırmayan Kapitalizmde pis de olsa çok para getiriyor. Fakir halkın da bu sektöre bilinçli-bilinçsiz varını yoğunu akıttığını, kirli de olsa çok parayı, temiz olan helâla tercih eden kapitalistlerin fuhşu nasıl sömürüleri için bir araç olarak gördüğünü tespit için caddelere çıkıp göz atmak yeterli olacaktır.
Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş çevre sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe sivrisineklerle mücâdele sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik kaba su doldurmaya çalışmak demektir. Fuhşa bulaşmış insanların zührevî hastalıklar yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her konuda sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini göz önünde tutmak
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!” diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin mânevî yönden ölüme terkedilen kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü beklenen hastaya: “Ne istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Fuhuş, sevgisiz olarak vücudunu satmak olduğundan insanî özelliğin her yönünü tahrip eder. İnsanın et ve deriden ibâret olan bir varlık, bir eşya hükmüne konulmasıyla; kişilik şuurunu yıkan insanlık şerefine vurulan en ağır darbedir.
2004 yılı Temmuz ayında açıklanan Ankara Ticaret Odası tarafından hazırlanan “Hayatsız Kadınlar Dosyası”na göre Türkiye’de vesikalı (devletin onayıyla) veya gizli çalışan fâhişelerin sayısının yüz bin civarında olduğu belirtiliyor. Fuhuş sektöründe dönen paranın da 3-4 milyar dolar civarında olduğu ifade ediliyor. Bu sektörden en az yüz bin kişi pay alıyor. Yani geçim gerekçesiyle fuhuş sektörüyle kazancını haramdan temin ediyor, zinanın yayılmasına hizmet ederek katkıda bulunuyor. Adı geçen raporda belirtildiği şekilde, fâhişelik yaşı bazı araştırmalara göre 15’e, bazılarına göre ise 12’ye kadar düştü. 2000 yılında yalnız İstanbul’da tespit edilen çocuk fâhişe sayısı 500 civarındaydı. Resmî olmayan rakamların bu sayının çok ötesinde olduğu tahmin ediliyor. 2001 yılında ölen Ermeni asıllı Türk vatandaşı genelev patroniçesi Matilt Manukyan’ın 1944 yılından itibaren birçok defa yılın vergi rekortmeni olduğu, bu örneğin bile fuhuş sektörünün, parasal açıdan dev bir sektör olduğunu ortaya koymaya yettiğini değerlendirebiliriz. Buna rağmen bu sektörün vergi kaçağı, diğer bütün sektörlere parmak ısıttırıyor.
Adı geçen dosyada belirtilen araştırmaya göre Türkiye’de faâliyet gösteren 56 genelevde kayıtlı üç bin kadın çalışıyor. Türkiye’de tescilli (vesikalı) kadın sayısı on beş bin’i geçiyor. Genelevlerde, hukukî sorun çıkarmasın diye vesikasız çok sayıda kadının çalıştığı, çalışacak genelev bulamadığı için birçoğunun da gizli fuhuş yaptığı belirtiliyor. Genelevde çalışmak için gerekli olan “vesika” taksi plakasından farksız. Çünkü bu vesikaya sahip olmak, (kirli ve haram da olsa) garanti bir kazancı da beraberinde getiriyor. Üç büyük ilde yaklaşık otuz bin kadın genelevde çalışmak amacıyla vesika bekliyor. Bu sayılara travestiler, transseksüeller, eşcinsel fuhuş dâhil değil. Randevu evleri, masaj yerleri ve benzeri adla faâliyet yapan yerler, oteller ve bazı lüks işletmeler, televizyon reklamları, internet ve telefonla çalışan telekızlar ve benzerleri, bar ve pavyonlarda çalışan kadınların hesabını ve çalışma şekillerini bilen yok. Plajlar yatlar, gemiler yetmiyor; değişiklik olsun diye özel otobüs ve minibüsler seyyar genelev olarak kullanılıyor. Grup seksler, eş değiştirmeler ve benzeri iğrenç durumları yazıya dökmek bile insana utanç veriyor.
Sektörde yalnızca Türkler çalışmıyor. Büyük bölümü Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Azerbaycan ve Beyaz Rusya’dan Türkiye’ye çalışmak üzere gelen binlerce yabancı uyruklu kadın; gece kulüplerinde, otellerde, sokak başlarında, kadın satıcıları (pezevenkler) aracılığıyla güya ekmek parası için vücutlarını pazarlıyor. Pasta bu kadar büyük olunca devreye fuhuş mafyası giriyor. Fuhuş mafyası, küçük kız çocuklarını kaçırmaktan tutun da zorla fuhuş yaptırmaya kadar her yola başvuruyor. Bu kadınların % 30’u kocası; % 10’u baba, anne, ağabey gibi diğer yakınları, % 3,4’ü de bareber oldukları erkekler tarafından satılıyor. Para karşılığı cinsel ilişkiye girenlerin % 63,4’ü resmen evli, % 12’2’si bir erkekle beraber
FUHUŞ / ZİNÂ
- 431 -
yaşayan kadınlardan oluşuyor.
Rapora göre genelev kadını olmak için 21 yaşını doldurmak, evli olmamak, Türk vatandaşı olmak gibi şartlar aranıyor. İşveren ile bir iş sözleşmesi imzalayan genelev kadınları için “müebbet hapis” işte bu imza ile başlıyor. Genelev kadınlarının çoğunlukla “senet” imzalattırılarak, büyük miktarlarda borçlandırılıyor. Uyuşturucu, fuhuş mafyasının en büyük silâhı. Uyuşturucuya alıştırılan kişiler uyuşturucu satın alabilmek için fuhuş yapmak zorunda kalıyor. Fuhuş yapan kadınların çok büyük bir bölümü uyuşturucu ve alkolizmin pençesine düşüyor. Bunun sonucu olarak geçirdikleri ağır psikolojik travmalar nedeniyle de suç işleme oranları da yüksek oluyor.
Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya düzen(sizliğ)i içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin dinsiz ve ahlâksız kriterlerine kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası, kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır. Bundan büyük helâk olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı bulmuştur. Modern Batı’da harâretle savunulan bireycilik, saptırılmış özgürlük anlayışı ve bunların sonucu olarak gençlerin âile ilgisinden, terbiye ve himâyesinden yeterince faydalanamaması, aynı dünya görüşünün bir ürünü olan lüks ve pahalı yaşamanın ev ve âile kurmayı zorlaştırması, ekonomik ve siyasî başarının en yüksek ideal kabul edilmesi ve cinselliğin bu amaç için sömürülmesi gibi sebepler yüzünden modernizmin benimsendiği toplumlarda veya kesimlerde fuhşun da yaygınlaştığı görülmektedir. Aslında bazı çevrelerde din ve ahlâk gibi kurumlara karşı çıkmanın temelinde, modern zihniyet yanında uyuşturucu pazarıyla da yakın ilgisi olan fuhuş sektörünün çıkarları bulunmaktadır. Fuhşa karşı ahlâk terbiyesi, güçlü âile yapısı, toplumsal kontrol gibi mekanizmaları canlı tutması yanında kesin hukukî ve sosyal önlemler de alan İslâmiyet fuhuş sektörünü özellikle rahatsız etmektedir. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir.
Henüz tam Batılılaşamamış Türkiye gibi ülkelerde, özellikle hâlâ Doğulu kafasını değiştirememiş kesimde kadınların zinâsı suç ve nâmussuzluk sayılırken erkeklerinki delikanlılık ve övünç meselesi kabul edilebilmektedir. Türkiye gibi Batılılaşmaya çalışan ülkelerde resmî işlem yaptırmayan dinî nikâhlı evlilikler kanunen suç sayılır ve doğan çocukları “piç” muâmelesi görülürken; bekârların kendi isteğiyle zinâsını suç sayan bir kanun yoktur. Evli kimselerin metres hayatları, sevgililik ve arkadaşlıkları, “ay boşandık, ama yine birlikteyiz, bilseniz ne kadar mutluyuz!” tavırları fazilet gibi sunulmaktadır. Evli-bekâr herkes için genelevler veya randevu evleri devletin koruması altındadır. Kadınlara hak ve özgürlük, kadın-erkek eşitliği gibi parlak sloganlar arkasına gizlenen İslâm dışı dünya görüşleri, kadına fâhişelik sıfatını kendi istediği zaman ve istediği kişilere kullandığı halde, erkeğe benzer bir suçlama yapmaz. Bu ülkede de fuhuş ve zinâ konusunda hem halk anlayışı ve hem resmî kanunlar açısından kadınla erkek arasında çük büyük farklar vardır. İslâm erkekle kadının tüm hayır ve ibâdetlerine eşit sevaplar vaad ederken, kadın olsun erkek olsun, aynı suça aynı dünyevî ve uhrevî cezâyı öngörmekte ve bu gibi konularda tümüyle eşitliği uygulamaktadır.
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kadın haklarına yeterli önemi vermediğini iddiâ ederek kasıtlı şekilde İslâm’a çamur atan Batı zihniyeti, kadını seks kölesi haline getirmek için her yolu mubah gören tavırlar sergilemekte, kadını, kadın özgürlüğü ve kadın hakları kavramını istismar ederek bu cinse en büyük zulümleri revâ görmektedir.
Batı, seks hürriyeti, bir başka ifadeyle cinsel özgürlük ile ortaya çıkan ciddi anormalliklere çözüm bulamamanın ıstırabını yaşıyor. Âile hayatı, Batıda tarihe karışmak üzere, Erkekler ve kızlar, evlilik sorumluluğu ve görevlerinin altına girmektense, evlilik dışı beraberlik ve yaşam sürdürmenin hafifliği içinde tatmin aramakta. Şehvetin doyma hissini temsil eden bir midesi olmadığı için, akla gelmedik değişiklikler ve tatmin için farklılık peşinde koşturan nefis/hevâ, sahibini perişan ediyor. Homoseksüel evliliklere izin veren otoriteler, kiliseler ortaya çıktı. Uyuşturucu ve fuhuş ile kriminal suçlar arasında sıcak ve yakın bir ilişki söz konusu. Birleşmiş Milletler, AIDS’in Batı Avrupa’da yeniden yayılmaya başladığını, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da büyük tırmanışa geçtiğini 2004 yılında, hâlâ duymak istemeyenlere olanca yüksek sesle haykırıyor. HIV salgınının en hızlı geliştiği yerler olan Doğu Avrupa ve Orta Asya’da, 1998’de 30.000 olan kayıtlı HIV taşıyıcısı sayısı, 2003 yılında tam bir buçuk milyona yükseldi. Sadece kendileri için değil, âileler ve sosyal çevresi için de ciddî bir tehdit oluşturan hastalık, en çok gayri meşrû ilişki yani fuhuş yoluyla geçiyor ve kan ürünleri yoluyla mâsum insanları da tehdit edebiliyor. Bu işin tedâvisi için halk, devletler ve sigorta şirketleri olağanüstü büyük paralar ödemek zorunda kalıyor. Hastalar, âileleri ve arkadaş çevresi için uzun süren acılı günler yaşanmasına sebep oluyor. Fuhuş ve uyuşturucunun önüne geçilmediğinde modern Sodom-Gomore’ler ortaya çıkacak, bu sınır tanımayan cinsel özgürlük, toplumların feci şekilde intiharı olacaktır. Sigara ile başlayıp bira, alkollü içki, uyuşturucu ve fuhuş şeklinde gelişen ve hırsızlık, cinâyet gibi her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kurtulmak için İslâmî değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenlerden kurtulmaktan başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz, olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları çevresindeki insanlara rasgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele edebilecek bilinç aşılanmalıdır.
Kadın cinselliğiyle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan sözgelimi araba tekerleğinin reklâmlarına kadın bacağını yerleştirmekten çekinmemektedir. Kadına sadece cinsel obje gözüyle bakılma sonucu doğuran yaklaşım, Batı kaynaklı her çeşit faâliyette göze çarpmaktadır. Spordan ticarete, modadan eğlenceye, iş ve eğitim hayatından tatile, basından televizyona, müzikten değişik sanat anlayışına... kadar her şeyde kadın cinselliği öne çıkartılarak kadını sömürmekten ve erkekleri tahrik ederek toplumu ifsat etmekten geri durmamaktadır. Zinâ ve fuhuş sektörü denilince sadece genelevler ya da soyetenin tercih ettiği lüks randevu evleri akla gelmesin. Bavul ticareti kılıfıyla iş yapan Nataşa’lar, nice oteller, turistik yerler, plajlar ve akla gelebilecek hemen her şey bu sektöre âlet edilebiliyor. Arkadaşlık ve sevgili adıyla nikâhsız birliktelikler, metres hayatı, çıkmalar,
FUHUŞ / ZİNÂ
- 433 -
müstehcen filmler, pornografik dergiler, internet üzerinden kadın pazarlamalar, telekızlar, televole kültürü, gece klüpleri, akla gelebilecek seksle ilgili her şeyi pazarlayan sex-shoplar, zengin kadınlara hizmet veren jigolo denilen erkek fâhişeler, travestiler, transseksüeller, eşcinseller, mankenler, sanat anlayışı, uyuşturucu kullanımı gibi konular düşünüldüğünde fuhuş fitnesinin boyutu değerlendirilebilir. Bütün bunlar özgürlük adına düzen ve çevreden tavır yerine destek alırken, karşı çıkanlar suçlanabilmekte. Meşhur tâbirle itler salıverilmekte, taşlar ise bağlanmakta. Bakılıp seyredilecek yerleri okunacak yerlerinden daha çok olan boyalı basının İslâm’a, tesettüre her fırsatta saldırmasının arkasında, bu fuhuş sektörüne dayalı kirli para ve çıkarlar söz konusudur. Kadını en büyük ticaret ve kullanım eşyası gören anlayış, kendine düşman olarak tek zinde gücün İslâm olduğunu bildiği için İslâmî olan en küçük bir faâliyete tahammül gösteremiyor. Başörtüsü düşmanlığının arkasında da bu çıkarcı zihniyetin olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Komünizmin prangasından kurtulunca kapitalizmin pençesine düşen eski Sovyetler Birliği halkları, 20. asrın başında olduğu gibi 21. yüzyılın başlarında da “Nataşa”larıyla Anadolu’ya çıkartma yaparak yeni bir işgali gerçekleştirdiler. Sadece kadınların çalıştığı sektör olmaktan çıkıyor fuhuş. Adına “jigolo” denilen erkekler de para karşılığı metres ve bayan müşteri buluyorlar. Demokrasilerde, bu tür çare tükenmez: Bir türlü tatmin olmayı bilmeyen azgın sapıkların sapkın arayışlarına sunulan bir başka çözüm daha sunulur; Kadın, erkek fâhişeler yanında iki cinsin arasında kalmış travestiler fuhuş sektörünün alternatifidir. Grup seks denilen çağdaş mum söndü âyinleri, çocuk yaşta fuhşa zorlanan, kandırılan, tuzağa düşürülen körpe çocuk ve gençler. Seks turizmi, fuhuş otelleri, Bodrum, Marmaris ve Antalya gibi üstsüz ve altsızların cirit attığı yerler, beyaz kadın ticareti, uyuşturucular ve daha neler neler...
Dizi filmlerde, pembe dizilerde, sinema filmlerinde cinsellik ve gayr-ı meşrû ilişkiler, ahlâksız bir hayat alabildiğine normalleştirilir ve hatta özendirilir. Bâtıl Batı zihniyeti, homoseksüellere, “gay” ve “travesti”lere verdiği hak ve özgürlüğün onda birini başörtüsüne niye vermiyor, anlamak zor değildir.
Filmlerde, halk arasında, askerler ve öğrencilerin birbirleriyle konuşmalarında, şakalaşma ve kavgalarda, hiç yeri ve suçu olmadığı halde, kişilerin anasına “or...” ve benzeri kelimeler söylemeleri, analarına ve karılarına sövmelerini ya da kızılan bir kadına “fâhişe, kaltak, sürtük” vb. kelimeler kullanarak bu suçlamayı tereddüt etmeden yapmaları, İslâm’la bağdaşmayacak ve çok büyük cezâsı olan bir suçtur. İslâm’ın hâkim olduğu bir toplumda kadınlara uluorta böyle hakaret edilip suçlanmasına, onlara sövülmesine müsâade edilmeyeceğini belirtelim. Kadın haklarını öne çıkarttıklarını iddiâ eden ve İslâm’ı bu konuda suçlayan kimselerin kulakları çınlasın! Vatanın nâmusunu bekleyip koruduğunu iddiâ eden askerlerin, erbaş ve subayları tarafından sık sık analarına, avratlarına sövülmesi gibi olaylarda, kendi karılarının ve analarının nâmuslarını bile koruyamadıklarının nasıl bir tezat teşkil ettiğinin düşünülmesi gerektiğini ifade edelim. Ayrıca, nâmus cinâyetlerinin, töre cinâyetlerinin câhiliyye toplumunun özelliği olduğunu, dinimizin nâmus problemlerine karşı kadının yakınlarının uluorta bu pisliği kanla temizlemek(!) istemelerini kesinlikle onaylamadığını belirtelim.
Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir. Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.1826 Seks manyağı haline gelmiş erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice âile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan, az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken, kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle âilelerin çocukları da potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu seks manyağına dönüşmüş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.
Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a ibâdetten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ ve fuhuştan alıkoyar.1827 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah’a kulluk ya hevâya kulluk.
Müslümanın kaybedeceği zamanı yoktur. Kendisini dünya ve âhirette kurtaracak inanç ve ilme sahip olmalı ve sâlih amellerle takvâsını arttırıp bildiklerini gerek sözle gerekse örnek davranışlarıyla çevresine tebliğ etmelidir. Zinânın cezâsının ne olduğu yani recmin cezâ olarak kabul edilip edilmemesi konusunda gereksiz tartışmalar müslümanlara bugün için pratik hiçbir fayda sağlamaz. Bu teorik tartışma, iki yönüyle uygulama dışı olduğundan gereksiz ve hatta zararlı kabul edilebilir. Birincisi, zinâ suçuna cezâ verebilmek için bir kadın ya da erkeğin kendi özgür irâdesiyle yetkili makamlar önünde zinâ suçunu itiraf etmesinin dışında, en az dört kişi tarafından bilfiil çok net olarak bu çirkin işin en mahrem şekilde görülmesi ve ağız birliğiyle dört kişinin şikâyeti ve sonuna kadar ısrarı gerekmektedir. Bu, günümüzde genelevlerden çıkanlar açısından bile uygulanamayacak bir durumdur. Hele İslâmî kanun, kural ya da ahlâkın az-çok önemsendiği bir ülke ve ortamda yüz senede bir belki ancak uygulanabilecek bir cezâ olmasıdır. Yani, ister yüz değnek, ister taşla öldürme olsun, zinâ ve fuhuş gibi bireyleri ve toplumu çok yönden tahrip eden çirkin bir eyleme uygun görülen cezânın psikolojik olarak caydırıcı bir cezâ olması, pratik olarak uygulanmaktan daha çok, teorik olarak caydırıcı bir cezâ olarak sunulmasıdır. İkincisi; Bu cezânın verilmesi için Allah’ın indirdiği bütün hükümlerle hükmeden İslâm Devletinin varlığı gerekmektedir. Zinâya giden yolların tıkanmadığı, tersine câzip kılındığı
1826] 63/Münâfıkun, 8
1827] 29/Ankebût, 45
FUHUŞ / ZİNÂ
- 435 -
gayr-ı İslâmî düzenlerde zinâ suçu, birinci maddedeki zorluk tümüyle aşılsa bile İslâm’ın öngördüğü cezâ verilmeyecektir. İslâm, günümüzdeki düzen ve ortam kurbanı zavallılara cezâ ile yaklaşıp onları ürkütüp soğutan bir din değildir. Onları her türlü câhiliyye çirkefliğinden kurtarmak isteyen, şirk dâhil, her çeşit pislik ve günahtan pişmanlık duyanları affedip kurtamaya hazır merhamet dinidir. Yoksa, kimilerinin zannettiği gibi, tedric gibi süreci öngörmeden, gelir gelmez insanlara cezâ veren, sözgelimi kerhânelerin önüne idam mangaları yerleştiren bir din değildir İslâm. Hazırlayacağı inanç, kültür ve ahlâk altyapısı, ekonomik destek, evliliği kolaylaştırma, zinâya yaklaştıran her türlü şehevî ortamları yok edip insanı fıtrat çizgisine yerleştirme gibi tedbirler almadan İslâm, kimseye cezâ vermezverilmesini onaylamaz. Fâhişeler ve seks manyağı haline gelmiş gençler dâhil, günümüzün insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık zavallı düzen kurbanlarıdır. Onlara da İslâm’ın güzelliği ulaştırılabilse bu çirkinlikler kendiliğinden uzaklaşacaktır. Ayrıca, şunu bir tercih olarak belirtelim ki; Kur’an zinanın cezasını net olarak belirtmiştir.
Ne mutlu, dilini ve belini koruyan, ağzına gireni ve ağzından çıkanı İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere! Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fuhuş ve Zinâ Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
“Fuhuş” (F-h-ş) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 169, 268; 3/Âl-i İmrân, 135; 4/Nisâ, 15, 19, 22, 25; 6/En’âm, 151; 7/A’râf, 28, 28, 33, 80; 12/Yûsuf, 24; 16/Nahl, 90; 17/İsrâ, 32; 24/Nûr, 19, 21; 27/Neml, 54; 29/Ankebût, 28, 45; 33/Ahzâb, 30; 42/Şûrâ, 37; 53/Necm, 32; 65/Talâk, 1.
“Zinâ” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 9 Yerde): 17/İsrâ, 32; 24/Nûr, 2, 2, 3, 3, 3, 3; 25/Furkan, 68; 60/Mümtehıne, 12.
C- Tesettür (Örtü ve Örtünmek):
a- Maddî Örtü ve Takvâ Örtüsü: 7/A’râf, 26, 32; 16/Nahl, 5, 81.
b- Kadınların Örtünmesi: 24/Nûr, 31, 60; 33/Ahzâb, 59.
c- Kadınlarda Örtünme Şekli: 24/Nûr, 31; 33/Ahzâb, 59.
d- Süs Yerlerini Göstermenin Haram Olmadığı Kimseler (Nâmahrem Olmayan Kimseler: 24/Nûr, 31.
e- Baş Örtüsü: 24/Nûr, 31.
f- Örtünen Erkek ve Kadınların Mükâfatı: 33/Ahzâb, 35.
g- Namazda Güzel Elbiseler Giymek: 7/A’râf, 31.
h- Süslenmek: 7/A’râf, 32; 16/Nahl, 14.
i- Kadınların Süslenmesi: 43/Zuhruf, 18.
j- Cennet Süsü: 18/Kehf, 31; 22/Hacc, 23; 76/İnsan, 15-16, 21.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Hukukunda Zina ve Recm, Mehmet Çelen, Denge Y.
2. Recm Cezâsı -Âyet ve Hadis Tahlilleri-, Yusuf Ziya Keskin, Beyan Y.
3. Kur’ân-ı Kerim’in Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbûnî, Şamil Y. c. 2, s. 58-252, 323-334
4. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fahşâ-Fâhişe: c. 2, s. 138-139; Fuhuş: c. 2, s. 198-199; Livâta: c. 4, s. 24; Recm: c. 5, s. 235-238; Zinâ: c. 6, s. 477-483; Müstehcen: Akit Y. c. 6, s. 94-95
5. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 174-177
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 23, s. 333-346; c. 6, s. 297-315; c. 17, s. 486-508
7. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 2, s. 58-205
8. İslâm Cezâ Hukuku ve Beşerî Hukuk, Abdülkadir Udeh, İhya Y. c. 3, s. 211-416
9. İslâm Cezâ Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, Ahmet Yaşar, Beyan Y. s. 54-88
10. Günlük Hayâtımızda Helâller-Haramlar, Hayreddin Karaman, Yeni Şafak Y. s. 101-112
11. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y. s. 183-185, 201-226
12. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
13. İslâm’da Kadın, Bekir Topaloğlu yağmur Y.
14. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, c. III, s.105-128
15. İstanbul’da Fuhuş ve Zührevî Hastalıklar, Zafer Toprak, İst. 1987o
16. Osmanlı’da Seks, Sarayda Gece Dersleri, Murat Bardakçı, Gür Y.
17. Osmanlı’da Kadın Âlemleri, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Geçit Kitabevi Y.
18. Türk Edebiyatında Seks, Konur Ertop, İst. 1977
19. İstanbul Nasıl Eğleniyordu? Ahmed Refik, İstanbul 1927
20. Aşk Ahlâkı, Hilmi Ziya Ülken, İstanbul, 1981
21. Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi, Ebûbekir Sifil, Kayıhan Y. c. 1, s. 130-170
22. Hangi İslâm, Mustafa Varlı, Şahsi Y. s. 81-88
23. İslâm’ın Temel Kavramları, s. 123-124, 664-675
24. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 528-531
25. Gözün Zinâsı (Harama) Bakmaktır, Mustafa Özşimşekler, Beyan, Temmuz 2001
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 437 -
Kavram no 55
Nimetler 4
Bk. Ensârullah; Felâh; İman; Sâlih Amel; Takvâ
GÂLİBİYET
(ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
• Gâlibiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Gâlibiyet Kavramına Yakın Diğer Kur’ânî Kavramlar (İzzet, Tevfîk, Zafer, Nusret, Felâh)
• Gâlib alâ Emrihî; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
• El-Azîz/Her Şeye Gâlip; Esmâü’l-Hüsnâ’dan Bir Diğeri
• Gâlibiyet, Zafer ve Başarı “Çok” ile Değil; “Hak” ile Birlikte Olmakla Mümkündür
• Kur’ân-ı Kerim’de Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
• Allah Mü’minleri Gâlip Getireceğine Söz Vermiştir
“Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” 1828
Ğâlibiyet; Anlam ve Mâhiyeti
“Ğâlibiyet”; Üstün gelme, yenme, daha çok olma, muzaffer olma, hâkim ve mâlik olma, üstünlük, çokluk demektir. “Ğalebe” de aynı anlama gelir. Türkçede “yenme” anlamı, tümüyle değilse de, az-çok bu kavramı karşılar. Bu kavram, daha çok dış düşmanlara karşı kullanılsa da, aynı zamanda insanın hevâsına, yani kötü arzularına karşı üstün gelmesine de galebe denir. “Mağlûb(iyet)”; yenilmiş olma, yenilgi ve boyun eğme demektir. “Gâlib” ise, galebe fiilinin fâil ismidir. Gâlib; Galebe çalan, üstün gelen, yenen, muzaffer, güçlü, kudretli, hükmeden, üstün olan demektir. Kur’ân-ı Kerim’de “Ğâlib alâ emrihî (işinde gâlip olan)”1829 şeklinde Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak zikredilir. Yüce Allah, (her) işinde gâlip olandır; onlar isteseler de istemeseler de yaratılmışlar hakkındaki irâdesini ve dilediğini yapan, gerçekleştirendir.
Gâlibiyet ve Zafer Vaadi: “Gönderilen rasul/elçi kullarımıza şu sözümüz geçmişti: ‘Mutlaka zafere ulaştırılanlar kendileri olacaktır. Ve gâlip gelenler, mutlaka Bizim ordumuz olacaktır! Bir süreye kadar onlardan dön (onların sözlerine aldırış etme). Onları gözetle. Yakında (başlarına neler geleceğini) göreceklerdir.”1830 Yüce Allah, peygamber olarak görevlendirdiği kullarına, mutlaka onlara yardım edileceğine ve Allah’ın ordusunun gâlip geleceğine kesin söz vermiştir. Allah’ın ordusu, peygamberler ve onlara iman edenlerden oluşur. Allah, iman edenlere yardım ve zafer vaad
1828] 3/Âl-i İmrân, 160
1829] 12/Yusuf, 21
1830] 37/Sâffât, 171-175
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmiştir. Ama bu, onların hiç yenilmeyecekleri anlamına gelmez. Önemli olan son zaferdir. Bir-iki defa yenilgiye uğrasalar, biraz sıkıntı çekmiş olsalar da, sonunda onlar zafere ulaşacaklardır. Onun için sabretmek, iman ve ısrar ile dâvâyı yürütmek gerekir. Bundan dolayı bu âyetlerin devamında Hz. Peygamber’e sabır öğütlenmekte, yakında onların başlarına gelecekler ortaya çıkıncaya dek onlardan yüz çevirip onların sözlerine aldırış etmemesi istenmektedir.
“Allah sizden iman edip sâlih amel işleyenlere vaad etmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldı, halifeler yaptı, güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılıp halifeler yapacak, güç ve iktidar sahibi kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra da nankörlük edip küfre giderse işte onlar, fâsıktırlar, yoldan çıkanlardır.”1831; “... Allah onlardan iman edip sâlih amel işleyenlere mağfiret ve büyük mükâfat vaad etmiştir.1832; “Allah, iman edip sâlih amel işleyenlere vaad etmiştir: Mağfiret/bağışlama ve büyük mükâfat onlarındır.”1833; “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebûr’da da: ‘Arza mutlaka sâlih/iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek)’ diye yazmıştık.” 1834
Bu âyetlerde sâlih mü’minlerin dünyada zafere ulaşacakları, dünyaya veya en azından dünyanın bir kısmına egemen olacakları müjdesi yanında, âhirette cennete girecekleri müjdesi de saklıdır. Çünkü İlâhî kitaplarda bildirilen öğütler, toplumu kötü ahlâktan kurtarır, yüceltir, sâlih, birbirine tutkun bir toplum yapar. Birbirini seven sâlih kişilerin oluşturduğu toplum da dünyada ve âhirette başarılı olur. Ancak zafere ulaşmanın temel şartı, dinin rûhuna sarılmaktır. Şekillere saplanıp dinin özünden uzaklaşan, hurâfeler içinde yüzen geri kalmış toplumlar zafere ulaşamazlar. Onlar kendilerini sâlihlerden saysalar bile, gerçekte sâlih değillerdir. Sâlih olsalardı, görevlerini gereğince yapar, geri kalmazlardı. Dinin rûhu, maddeten ve mânen çalışmaktır. Çalışan kazanır. Nitekim Nûr Sûresi, 55. âyette; Allah’ın, daha önceki sâlih mü’minleri yeryüzüne egemen kıldığı gibi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman eden sâlih mü’minleri de egemen kılacağını bildirmektedir. Allah’ın, önceki sâlih mü’minleri nasıl egemen kıldığını tarih açıklar. Yeryüzünde hiçbir tembel, kokuşmuş ulus egemen olmamış, ancak çalışan, dinamik, iyi ahlâk sahibi âdil kişiler egemen olmuştur. Çalışanlar zafere ulaşmışlardır.
Mekke’de bir avuç müslüman, bu İlâhî vaadler sonucunda zafere ulaşmış, kısa zamanda Arabistan’ın sınırlarını aşan İslâm toplumu, dünyanın büyük bir kısmına hâkim olmuştur. Çalışanın zafere ulaşması, Allah’ın yasasıdır: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Çabasının sonucu görülecek ve karşılığı ona tam olarak verilecektir.”1835 Tembel tembel vakit tüketmekle, boyun bükerek meskenet içinde yaşamakla arza hâkim olunmaz. Din şekilden ziyâde ruhtur. Allah, insanın şekline değil; rûhuna/gönlüne bakar. Şekil rûhun aynası olmalıdır. İlâhî vahy, sâlih insanı her bakımdan en iyi, en düzgün, en ileri olmaya yöneltir, mü’minlerin en hayırlı toplum olmasını öğütler ve onları en hayırlı toplum olarak niteler. Geri
1831] 24/Nûr, 55
1832] 48/Fetih, 29
1833] 5/Mâide, 9
1834] 21/Enbiyâ, 105
1835] 53/Necm, 39-41
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 439 -
kalmış, ahlâken kokuşmuş, yalan, sahtekârlık ve fesatla dolu yaşayışa sahip insanlar, nasıl en hayırlı toplum olabilir? 1836
Gâlibiyet Kavramına Yakın Diğer Kur’ânî Kavramlar
(İzzet, Tevfîk, Zafer, Nusret, Felâh)
İzzet: “İzzet”in kelime anlamı, insanın yenilmesine engel olan şeydir. Bu da onun hakkında üstünlük, şeref ve haysiyet, kuvvet ve güç sahibi olmayı ifade eder. Kişinin şerefinin yüceliğini ve değerini anlatır. Onu zillete (alçaklığa, şerefsizliğe) düşmekten alıkoyan bütün üstünlükler, yücelikler ve sahip olunan imkânlardır. Düşmanı karşısında gâlip gelen kimse için de ‘izzetli’ denilmiştir.
Aynı Kökten türemiş “Azîz” kavramı ise, her türlü üstünlüğü, gâlibiyeti, güçlü olmayı ve en üstün şerefi ifade eder. Bu sıfat Kur’an’da hemen hemen tamamen Allah hakkında kullanılmaktadır. Azîz, yani en üstün, en yüce ve mutlak izzet sahibi yalnızca Allah’tır. Peygamber ve mü’minler de Allah’ın emrine itaat ettikleri için O’nun yanında üstünlük ve şeref kazanırlar, İslâm’ı yaşadıkları için de izzet/üstünlük elde etme imkânına kavuşurlar.
“İzzet Allah’ındır, Rasûlünündür ve mü’minlerindir.”1837 Bu âyet, müslümanlara tepeden bakan, onlarla alay eden münâfıklara cevap vermektedir. Peygamber zamanında bazıları müslümanlara yukarıdan bakıyorlardı; onları mal, dünyalık, makam açısından, kuvvet yönünden ‘zelîl’ (aşağı) görüyorlardı. Kur’an onlara bu âyetle kesin bir cevap veriyor ve izzetin kime âit olduğunu belirtiyor.
İslâm, insan fıtratına aykırı, insanın değerini düşürecek bütün davranışları yasaklar. İçki içmek, zinâ etmek, hırsızlık yapmak gibi. Bunlar ve bunlara benzer bütün fiiller insanın kalitesini düşürür. İşte bu günahlardan sakınanlar izzet, şeref ve haysiyet sahibidirler. Bunları yapanlar ise şereflerini kaybederler, zelîl/değersiz olurlar.
Tevfîk: Vifāk kökünden tef’îl veznidir. “... Tevfîkım/başarım, ancak Allah (‘ın yardımı) iledir. Yalnız O’na tevekkül edip dayandım ve yalnız O’na yönelirim!”1838 Tevfîk: Allah’ın, kulun yararına olan şeyi yapmayı dilemesi ve kulu; kendisinin beğeneceği, râzı olacağı şeyleri sevmeye, dilemeye ve yapmaya muktedir kılması; kendisinin beğenmeyeceği, gazap edeceği fiillerden ikrâh ettirmesidir. Bu sevdirme ve nefret ettirme eylemi, Allah’ın işidir. Kul, sadece bu eylemin ortaya çıktığı mahalden/yerden ibârettir. Nitekim Yüce Allah: “Allah size imanı sevdirdi; küfrü, fıskı ve isyânı size kötü gösterdi. İşte doğru yolda olanlar, öyle kimselerdir. Allah lütuf ve nimetiyle onlara güzel şeyleri sevdirmiş, kötü şeyleri çirkin göstermiştir. Allah bilendir, halîmdir.” 1839
Vifāk iki şey arasında uygunluk, mutâbakat demektir. Nebe’ sûresinde cehennemin azgınların varacağı yer olduğu, orada serinlik ve içilecek bir şey olmadığı, orada sadece kaynar su ve irin içirileceği vurgulanır ve bütün bunların, dünyadayken işledikleri amele uygun (“vifāk”, muvâfık) olduğu belirtilir: “Yaptıklarına uygun (vifāk) bir cezâ olarak.”1840 Yine vifāk kökünden iftiâl vezni olan
1836] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 23, s. 69-70
1837] 63/Münâfikûn, 8
1838] 11/Hûd, 88
1839] 49/Hucurât, 7-8
1840] 78/Nebe', 26
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ittifāk, yapılan işlerin, kadere uygun düşmesidir ki, işte bu, başarıdır. İttifak, hem iyi, hem kötü işlerde başarıyı belirtmek için kullanılmakla beraber, tevfîk, sadece iyi işlerde başarılı olmayı belirtir.
İşte Hz. Şuayb; “... Başarım (tevfîkî), ancak Allah (‘ın yardımı) iledir. Yalnız O’na tevekkül edip dayandım ve yalnız O’na yönelirim!”1841 sözüyle kendisini bu hayırlı işte başarıya ulaştıracak olanın, sadece Allah olduğunu vurgulamaktadır.
Zafer: Zafer, tırnak anlamındaki “zufur”dan alınmıştır. Kuşun tırnağı, silâhı durumunda olduğundan zufur kelimesi, kuşun tırnağına teşbîhen silâh anlamında da kullanılır. Zafer ise başarmak, gâlip gelmek demektir.
“Mekke’nin göbeğinde, sizi onlara gâlip getirdikten (azferakum) sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O’dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”1842 Bu âyette “azferakum” fiili, “sizi gâlip getirdi” demektir. Şimdi, Allah’ın müslümanlara yardım edip onları zafere ulaştırdığını belirten bazı âyetleri gözden geçirelim: “(O gün) Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü; (Ey Muhammed,) attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri güzel bir imtihanla sınamak için (bunu yaptı). Doğrusu Allah işitendir, bilendir.”1843 Bu âyette, Yüce Allah’ın, Peygamber’e ve iman edenlere olan büyük yardım ve desteği belirtiliyor.
Mü’minler, Bedir Savaşında İslâm düşmanlarını öldürmüşler, ama gerçekte o kâfirleri, onlar vâsıtasıyla öldüren Allah’tır. Çünkü Allah mü’minlere yardım etmiş, onlara güç ve cesâret vermiş; düşmanlarının yüreklerine korku salmış; Allah’ın yardımıyla ve sarsılmaz iman ile savaş alanına atılan mü’minler, aslanlar gibi düşmanı biçmişlerdi. Bu, onların kendi güçleriyle değil; Allah’ın yardımıyla olmuştu. Âdetâ Allah, mü’minlerin ellerini kullanarak kâfirleri öldürmüştü.
Allah’ın elçisi (s.a.s.), savaş başlamadan önce yerden bir avuç taş-toprak alıp kâfirlere doğru: “Yüzleri kötü olsun!” diyerek atmıştı. Âyette Rasûlullah’ın bu atışına işaret edilerek: “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı!” buyurulmuştur. Allah’ın elçisi o bir avuç çakıl taşını atarken Allah ile öylesine rûhânî bir yakınlık içinde ve öylesine Allah sevgisi ile dolu idi ki, kendisini Allah yönetiyordu. “Kulum öyle bir dereceye gelir ki, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı Ben olurum. Benimle görür, Benimle işitir, Benimle tutar, Benimle yürür.”1844 rivâyetinin belirttiği mânevî yüceliğe ermişti. İşte bu halde attığı çakıl taşlarını, gerçekte onun eliyle Allah atmıştı. Artık bu İlâhî tecellî, bu İlâhî yardım karşısında hangi maddî güç durabilir?
“O zaman şeytan onlara yaptıkları işi süslemiş: ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur (korkmayın), ben sizin yanınızdayım!’ demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce iki ökçesi üzerine (geriye) dönüp: ‘Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan korkarım, zira Allah’ın cezâsı çetindir!’ demişti. Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar (sizin için): ‘Bunları dinleri aldatmış, (baksana başa çıkamayacakları bir kuvvetle savaşmaya kalkıyorlar)’ diyorlardı. Oysa, kim Allah’a tevekkül edip dayanırsa şüphesiz Allah, daima gâlip, hüküm ve hikmet sahibidir.”1845 Bedir savaşı konusunda inen
1841] 11/Hûd, 88
1842] 48/Fetih, 24
1843] 8/Enfâl, 17
1844] Buhârî, Rikak 38
1845] 8/Enfâl, 48-49
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 441 -
bu âyetlerin öncesinde Allah’ın, çoğu az göstermesinden bahsedilir. Böylece müslümanların korkup morallerinin bozulması, cesâretlerinin kırılması, birbirleriyle savaş konusunda anlaşmazlığa düşmesi engellenmiş oluyordu.
Savaş öncesi, Ebûbekir’le birlikte gölgelikte duran Peygamber (s.a.s.), Rabbine duâ ediyordu. Bir aralık daldı, ayıldığında yanındaki Ebûbekir’e: “Müjde! Allah’ın yardımı geldi. İşte Cebrâil, ağzında su bulunan bir atın yularını tutmuş güdüyor” dedi. Sonra dışarı çıkıp ashâbını savaşa teşvik etti: “Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, bugün sabırla, sebatla, Allah rızâsı için, kaçmadan düşmanla savaşanı Allah cennete sokar” dedi. Umeyr ibn el-Humâm, elinde yemekte olduğu birkaç hurmayı atarak: “Demek şimdi benimle cennete girmem arasında şu adamların öldürmesi varmış” dedi. Kılıcını alıp savaşa daldı ve şehid edilinceye dek savaştı. 1846
Enfâl Sûresinin 47-48. âyetlerinde, kâfir Kureyş ordusunun durumu resmedilmektedir. Onların bütün çabası, gösteriş ve Allah yoluna engel olmaktır. Şeytan onların yaptıkları kötü işleri gözlerine süslü göstermiş, kalplerine kendilerini kimsenin yenemeyeceği gururunu sokmuş, kendisinin de onlarla beraber olduğunu söyleyerek, onları aldatıp savaşa sürmüş, fakat iki topluluk karşılaştığı zaman kâfirlerin göremediği şeyleri; mü’minlerin sarsılmaz durumunu, Allah’ın onlara yardımını görünce aldattığı insanları bırakıp dönmüş, onların yaptıklarından uzak olduğunu, Allah’tan korktuğunu söyleyip gitmiştir.
Âyetteki “şeytan” kelimesiyle Arapların ileri gelen liderlerinden birinin kastedilmiş olması da kuvvetli ihtimaldir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de kötülüğe teşvik eden insanlara da şeytan denmiştir. “De ki: ‘Sığınırım ben, insanların Rabbine. İnsanların pâdişahına, insanların ilâhına: O sinsi vesvesecinin şerrinden. O ki, insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım).”1847; “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.” 1848
İşte bu gerçeği göz önünde tutarak bu âyetteki şeytan tâbiriyle de Kureyşlileri kışkırtıp savaşa sürükleyen, işin ciddiyetini görünce de savaş alanından dönüp giden veya hiç savaşa katılmayan müşrik liderlerden birinin kastedildiği değerlendirilebilir. Yahut, bu âyetle kâfirlerin, şeytanın vesveselerine kapılarak, kaba kuvvetlerine güvenerek kendilerini felâkete sürükledikleri anlatılmıştır. Hasan-ı Basrî’ye göre şeytan, insan kılığına girmemiş, fakat vesveseleriyle müşriklerin kalplerine attığı düşüncelerle, onların yaptıkları işi gözlerine süslü göstermiştir. 1849
İki topluluğun durumunda tam bir tezat simetriği vardır: Biri Allah’a güveniyor, ötekisi kendi gücüne. Birinin yardımcısı Allah, ötekinin teşvikçisi şeytan. Melekler mü’minlerin yanından ayrılmazken, dostlarını kışkırtıp savaşa süren şeytan, onları kritik anda yalnız bırakıp kaçıyor ve yaptıkları işten de uzak duruyor. Kâfirler güçlerine dayanarak yola çıkmışlardı. Müslümanların dayanağı ise Allah’a imanları, O’nun yardımına güvenleri idi.
1846] İbn Hişâm, Sîret II/267-268
1847] 114/Nâs, 1-6
1848] 6/En’âm, 112
1849] F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 15/174
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Enfâl Sûresi 49. âyette münâfıkların ve kalbi hasta olanların, Kureyş ile çarpışmaya giden müslümanlar için “bunları, dinleri aldatmış, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Şu bir avuç insanla kendilerinden kat kat fazla bir kuvvete karşı nasıl çarpışacaklar?” dedikleri anlatılmakta, Allah’ın, kendisine tevekkül edenlere Azîz ve Hakîm sıfatları ile tecellî edeceği vurgulanmaktadır. Yani Allah, güçlüdür, daima gâliptir. Kendisine tevekkül edenlere yardım eder, güç verip onları gâlip getirir. O hükümdardır, dilediğini yapar, hiçbir şey O’nun irâdesini engelleyemez.
“İnkâr edip kâfir olanlar, Allah yolunda engel olmak için mallarını harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu, kendilerine dert olacak, nihâyet mağlûp olacaklar ve kâfirler cehenneme sürüleceklerdir. Ki, Allah, murdarı temizden ayıklasın ve bütün murdarları birbiri üzerine koyup yığsın da hepsini cehenneme atsın. İşte ziyana uğrayanlar onlardır.”1850 Bu âyetlerde anlatıldığı gibi, kâfirler topladıkları malları nasıl birbiri üstüne yığarlarsa, Allah da onların eylemlerine uygun olarak kendilerini birbiri üzerine koyup yığmakta ve hepsini cehenneme atmaktadır. Yahut onların eylemlerini, harcadıkları malları birbiri üstüne koyup cehenneme atar. Her iki mânâ da muhtemeldir. 1851
Kâfirler bu malları müslümanlarla savaşmak için yığmışlardı. İşte o yığdıkları mallar, mü’minler için değil, kendileri için ateş olmuştur. Onların, kaybedenlerden oldukları vurgulanmaktadır. Yani bütün çabalarının boşa gideceği, hiçbir sûretle mü’minleri yenemeyecekleri, mallarıyla birlikte canlarının da birbiri üstüne devrilip cehenneme gideceği bildirilmektedir. Kâfirlerin birbiri üstüne yığılmasında, savaş alanında devrilip ölenlerin, birbiri üstüne düştüğüne işâret olabileceği gibi, bunların bir çukura doldurulmuş olmasına da işâret vardır. Rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) bunların cesetlerini bir kuyuya doldurmuş, sonra: “Biz Rabbimizin bize vaadini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaadettiğini gerçek buldunuz mu?” diye hitap etmişti. İşte bu âyette onların cesetlerinin öyle birbiri üzerine yığılmasına işâret olduğu ihtimali vardır.
Âyetler Bedir Savaşının sebep ve sonuçlarına işâret etmektedir. Müşrikler, Bedir’den önce müslümanları tamâmen yok etmek üzere mal toplamış, para harcamış, büyük hazırlık yapmışlardı. Elbette büyük bir kuvvetin yola çıkarılması, günlerce yürütülmesi, az masrafa mal olmaz. Onlar büyük masraflarla Bedir’e gelmişlerdi. “feseyunfikûnehâ / daha harcayacaklar da” ifâdesiyle de onların, sadece Bedir’le yetinmeyeceklerine, ileride de İslâm’ı ve müslümanları imhâ etmek için masraflar yapacaklarına işâret buyrulmaktadır. Bu kelimede müşriklerin, Bedir’den sonra daha çok çaba ve mal harcayacaklarına, fakat çabalarının kendilerine hasret, dert olmaktan öte bir sonuç vermeyeceğine işâret ve müslümanlar için ileride de birçok zaferin müjdesi vardır.
“Hani sen, erkenden âilenden ayrılmıştın, (Uhud’da) mü’minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah da işitendi, bilendi. Sizden iki takım, korkup bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah, kendilerinin dostu idi. Mü’minler, Allah’a tevekkül edip dayansınlar. (Allah mü’minlere yardım eder.) Nitekim Allah size Bedir’de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıf idiniz. O halde Allah’tan korkun ki, şükredesiniz. O zaman sen mü’minlere: ‘Rabbinizin, size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?’ diyordun. Evet, sabreder, ittika edip korunursanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size
1850] 8/Enfâl, 36-37
1851] F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 15/161
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 443 -
nişanlı/işâretli beş bin melekle yardım eder. Allah bu (yardım vaadini) sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Yardım ve zafer, yalnız, dâima gâlip ve hikmet sahibi Allah katındandır.” 1852
Bu âyetler, Uhud Savaşının olaylarına işâret etmektedir. Uhud’da düşman, müslümanların beş katı kadar olmasına rağmen, ilk anda müslümanlar düşmanı bozguna uğrattılar. Ama müslüman okçular, düşmanın bozulduğunu görünce yerlerinde durmadılar, komutanın bütün ısrarına rağmen savaş alanına indiler. Okçuları gözetleyen bir düşman kolu, çoğunun gidip ancak birkaç kişinin kaldığını görünce, derhal hücuma geçti, o birkaç kişiyi de kılıçtan geçirip müslümanlara arkadan saldırdı. Böylece iki kuvvet arasında kalan müslümanlar şaşırdılar. Allah Rasûlünün çevresinden dağıldılar. Toparlanan düşman, hücumunu sıklaştırdı. Rasûlullah’ın üzerine taş ve ok yağdırmaya başladılar. Allah Elçisi’ne isâbet eden bir taş, azı dişinin önündeki dişi kırdı. Atılan ok ve taşlarla Rasûlullah, dudağından, alnından ve yanağından yaralandı. Yüzünden akan kanı silerken: “Kendilerini Rablerine çağıran peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl iflâh olur?”1853 diyordu. Ama yine de onlara lânet etmedi, hidâyete gelmeleri için duâ etti.
Biri: “Muhammed öldürüldü!” diye bağırdı. Bu ses, müslümanların moralini iyice bozdu. Fakat bir sahâbî Rasûlullah’ı sağ görünce, “İşte Allah’ın Rasûlü burada!” diye bağırmaya başladı. Rasûlullah (s.a.s.), yüzünden, başından yaralanıp bir çukura düşmesine rağmen, yiğitlik ve metânetini hiç kaybetmedi. Bu durumda bile müslümanları, çevresinde toplanıp savaşmaya teşvik etti. Peygamber’in çevresinde toplanıp dağa doğru çekilen müslümanlar, 70 şehid vermişlerdi. Rasûlullah’ın kahraman amcası Hz. Hamza da şehidler arasında idi. Fakat müşrikler de hayli ölü vermiş, birçokları da yaralanmıştı. Müslümanlar ağır zâyiat vermekle beraber, düşman da savaştan kesin bir sonuç alamamış ve savaşı kesmek lüzumunu hissederek dönmüştü.
Rasûlullah (s.a.s.), düşmanın tekrar geri dönüp saldıracağı haberini alınca, kendisi ve arkadaşları yaralı olmalarına rağmen düşmanı takibe karar verdi. Fakat düşmanın konakladığı yere vardıklarında düşmanın gitmiş olduğunu gördüler.
Bu savaştan alınacak en önemli ders, Allah’ın Elçisi’ne kayıtsız ve şartsız itaatin gerekliliğidir. Eğer okçular, Rasûlullah’ın sözlerine tam itaat edip yerlerini bırakmasalardı, kesin zafer müslümanlarındı. Fakat Allah’ın rasûlüne muhâlefet, savaşı müslümanların aleyhine çevirdi. Demek ki, savaşta komutana itaat gerekir. Hele komutan, Allah’ın vahyi ile destekli bir peygamber olur veya peygamberin yolunda giden akıllı, basiretli, dirâyetli, sâlih bir mü’min olursa ona itaat de müslümanları zafere götürür. İşte İslâm tarihindeki zaferlerin sırrı, komutana itaat, dönmek için değil; şehid olmak için çarpışma azmidir.
Müfessirlerin nakline göre 3/Âl-i İmrân sûresinin 124-125. âyetlerinde vaad edilen üç bin ve beş bin melekle yardım hâdisesi Bedir’de olmuştur. Âyetlerin rûhundan anladığımıza göre bu âyetler, Rasûlullah, Uhud’da askerlerini savaş düzenine sokarken onlara moral vermek üzere söylediği sözleri aktarmaktadır.
1852] 3/Âl-i İmrân, 121-126
1853] Müslim, Cihad 104
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın Elçisi, ashâbını cephede yerlerine yerleştirirken onlara sabretmelerini, Allah’ın yardımının kendileriyle beraber olduğunu, Bedir’de nasıl üç-beş bin melekle kendilerine yardım edildiyse burada, bu dakikada da sabır ve sebat ettikleri takdirde yine mânevî güçlerle, meleklerle kendilerine yardım edileceğini vaad etmiştir. Nitekim öyle de olmuştur. Eğer İlâhî güçler, düşmanların kalplerine korku salmasalardı, düşman Medine’ye girer ve müslümanları tamâmen imhâ edebilirdi. Fakat Allah’ın yardımı ve mânevî güçlerle desteği sâyesinde müslümanlar toparlanmışlar, müşrikler de sonunda geri dönmek zorunda kalmışlardı.
Allah’ın meleklerle yardım etmesi, meleklerin bizzat savaşa katılıp savaşması şeklinde olacağı gibi, daha büyük ihtimalle, düşmanın içine korku salmak, müslümanların irâdelerini güçlendirmek, onlara güven vermek, mânen onları desteklemek sûretiyledir. Zira soyut ruhlar olan melekler, insan ruhlarıyla temas kurup onlara güven, moral verebilir. “Allah bunu, sırf, size müjde olsun, kalpleriniz bununla yatışsın diye böyle yaptı”1854 âyetinde bu husûsa işâret vardır. Yani meleklerin yardımı, mü’minlerin gönüllerine müjde ve güven aşılamak şeklinde olmuştur.
Savaşta en önemli şey, güven duygusudur. Öncelikle Allah’a ve sonra kendine güveni olmayan asker ne kadar çok olsa da sonuç alamaz. Nitekim Bedir’de Allah’ın kendilerine yardım edeceğine kesinlikle inanan müslümanlar, kendilerinin üç katından fazla düşmanı yenmişlerdi. Uhud Savaşında da Peygamber’in emrine uyarak güvenle çarpışmaya başlayan müslaümanlar, ilk anda düşmanın öncü kuvevetlerini bozguna uğratmışlardı. Ama sonrada niyetleri bozulup bazılarının içine ğânîmet toplama arzusu düşmekle Peygamber’in emri dışına çıkıp korumakta oldukları geçidi bırakarak savaş alanına indiklerinde işler değişmiş, iki düşman arasında kalan müslümanlar güvenlerini yitirip savaşı da kaybetmişlerdi. Allah’ın yardımı, itaat şartına bağlıdır. İtaati bırakınca Allah da yardımı çeker. Çünkü bu, Allah’ın yasasıdır. “Allah’ın yasasında (sünnetinde) bir değişiklik bulumazsın.”1855 Hangi toplum, Allah’ın genel yasaları çerçevesinde hareket eder, savaşa hazırlanır, sağlam azim ve tam güvenle çarpışırsa başarılı olur. Zaman zaman kâfirlerin de savaşlarda başarılı olmalarının nedeni, işte bu genel yasanın, belli bir toplumu değil; müslüman-kâfir bütün insanları kapsamasındandır.
Kimler sağlam iman, kesin zafer umudu ve güven ile savaşın gereklerine uyarak tedbirlerini almak sûretiyle savaşırlarsa başarıya ulaşırlar. “Biz o günleri insanlar arasında dolaştırıyoruz; tâ ki, Allah mü’minleri bilsin (açığa çıkarsın), sizden şehîdler edinsin. Allah zâlimleri sevmez.”1856 Allah’ın, kâinatın sahibi olduğunu, dilediğini affedip dilediğini bağışlayacağını, O’nun rahmet ve mağfiretinin çok kapsamlı olduğunu vurgulayan bu âyet de sanki Allah’ın bu genel yasasına işâret etmektedir.
“Başınıza bir belâ gelince -siz, onun iki katını onların başlarına getirmiş olduğunuz halde yine- ‘Bu nereden başımıza geldi?’ dediniz. De ki: ‘O (belâ), kendinizdendir.’ Allah, her şeye kaadirdir. İki topluluğun karşılaştığı gün, sizin başınıza gelen, ancak Allah’ın izniyle olmuştur ki, (O,) insanları bilsin (deneyip ortaya çıkarsın). Ve ikiyüzlülük yapan münâfıkları
1854] 3/Âl-i İmrân, 126; 8/Enfâl, 10
1855] 33/Ahzâb, 62; 35/Fâtır, 43; 48/Fetih, 23
1856] 3/Âl-i İmrân, 140
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 445 -
bilsin (ortaya çıkarsın)...” 1857
Bu âyetlerde Uhud Savaşındaki kötü sonuçlara işâret edilerek şöyle buyrulurmaktadır: Ey mü’minler, eğer siz Uhud’da bozulup yetmiş şehid verdinizse, Bedir’de de siz onlara bunun iki katı zarar vermiştiniz; yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmişini de tutsak etmiştiniz. Yahut siz bu savaşta bozuldunuz, zarara uğradınızsa, onlar da savaştan gâlip ayrılmadılar. Siz de başlangıçta onlara, sizin zararınızın iki katı zarar verdiniz. Sonunda bozguna uğramanızı hazmedemediniz: ‘Bu, neden başımıza geldi?’ dediniz. Bu, sizin kendi hatanız yüzünden oldu. Çünkü Rasûlullah, size, yerinizden ayrılmamanızı tenbih etmişti. Fakat okçularınız, onun emrini dinlemeyip yerlerinden ayrıldılar. İşte o emre aykırı hareketinizden dolayı bu iş başınıza geldi. Ama iki ordunun, yani müslüman ve kâfir ordusunun karşılaştığı gün başınıza gelen bu olay, yine de Allah’ın takdiriyle olmuştur. O’nun izni olmadan hiçbir şey vuku bulmaz. Allah’ın dilemediği şey olmaz.
Allah’ın dilemesi iki türlüdür. Biri cebrî olan İlâhî irâdedir. Bu irâdeyi hiçbir sebep ve şart geçemez. Yani bu irâde, bir sebebe bağlı değildir. Bu, Allah’ın Cebbâr (zorla kararını yaptırıcı) isminin eseridir. Bu irâdenin ortaya çıkardığı kul eylemleri zorunludur, önlenemez ve kul bundan sorumlu değildir. Allah’ın diğer bir irâdesi ise, sebep ve şarta bağlı olup kulun irâdesiyle birlikte cereyan eder. Bu irâde, kulun işine izin verme, onun işini yürütme, fiili yapması için kula güç verme anlamındadır. Bu işlerde sorumluluk kula âittir. Çünkü kul, bir iş yapmayı isteyince Allah da onun o işi yapmasına izin ve güç verir. Bunda istek, kuldan olduğu için sorumlu olan kuldur.
İşte Uhud’da müslümanların uğradıkları güçlükler, acılar da Allah’ın izniyle olmuştur. Burada Allah’ın izni, O’nun rızâsı demek değildir. Allah dileseydi, müslümanların, kusurları yüzünden kâfirlerin onlara gâlip gelmelerine izin vermez, her şeye rağmen müslümanları üstün getirirdi. Fakat Allah ezelde bir yasa koymuştur. Çalışanı, tedbirli olanı başarıya ulaştıracağını takdir etmiştir. Kâinatta bu yasa egemendir. Allah’ın yasasında değişiklik olmaz.
Bazı müslümanlar, burada tedbiri bırakıp küçük menfaatleri düşündüklerinden, başlarına bu bozgun gelmiştir. Savaşta başarının yasası, ölümü göze alarak var gücüyle çarpışmaktır. Böyle çarpışmayan insanların başarıya ulaşması zordur. Allah’ın genel yasası budur. Ama Allah için güç olan bir şey yoktur. Allah dilese kâfirleri her şeye rağmen başarıya ulaştırmaz. Fakat böyle olmasını dilememiş, çalışan herkese, eyleminin karşılığını vermeyi dilemiştir. Savaşın böyle sonuçlanmasında da yine Allah’ın hikmetleri vardır. 1858
Nusret: Yardım etmek ve zafer anlamına gelen “nusret” ve “nasr” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de “min” harf-i cerri ile birlikte kullanıldığı vakit, kurtarmak anlamına gelir. “...Allah, kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, gâliptir.” 1859
Âl-i İmrân sûresi 52. âyette anlatıldığı üzere, Hz. İsa, Allah yolunda kendisine yardımcılar aramış, havârîleri ona yardımcı olacaklarına söz vermiş, yani bey’at etmişlerdir. Havârîlerin Hz. İsa’ya bey’at ve desteği 61/Saf sûresi 14. âyetinde de
1857] 3/Âl-i İmrân, 165-167
1858] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 23, s. 47-62
1859] 22/Hacc, 40
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlatılmıştır. Saf sûresinde, bundan önceki âyetlerde mü’minlere, âhiret ve dünya ödüllerine erebilmek için Allah’a inanmaları ve Allah yolunda malla, canla savaşmaları emredilmişti. Bu âyette de onlara, İsa’ya (a.s.) yardım eden havârîler gibi Allah’ın dininin üstü gelmesi için çalışmaları emredilmektedir.
Âyette nasıl İsa’ya (a.s.) iman edenler, ona inanmayıp düşman olanlara üstün gelmiş ise, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman edenlerin de, ona inanmayıp düşman olanlara üstün geleceklerine işaret edilmekte ve müslümanların, sonunda düşmanlarına üstün geleceği müjdesiyle sûre sona ermektedir. Gerçekten öyle olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’de çok sıkıntı çekmiş, Mekkeliler ona rağbet etmemişlerdir. Medine’ye hicretten ve nice zahmetlerden sonra, nihâyet bu âyetlerin inişiyle birlikte Allah’ın yardımı görünmeye, zaferler ve fetihler birbirini izlemeye başladı. İsa’ya (a.s.) inananlar da inanmayanlara üstün geldiler. Allah’ın vaadi gerçekleşti, hak bâtılı yendi. İnşâallah bir gün İslâm bütün dünya dinlerinin üstüne dünyevî uygulama yönüyle de çıkacaktır.
“Ey iman edenler, eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.”1860 Bu âyette Allah’ın, kendisine yardım edenlere, yani tevhid dininin yerleşip güçlenmesine çalışanlara, bu uğurda savaş verenlere yardım edeceği, onların ayaklarını sağlam tutacağı; öylelerinin, yıkılıp yere düşmeyecekleri; çabalarının yarım kalmayacağı; kâfirlerin ise yüz üstü yere kapanacakları (devrilip düşecekleri), engellemelerinin bir sonuç vermeyeceği belirtiliyor. Âyette mü’minlerle kâfirlerin durumu tam karşıtlık içinde anlatılmaktadır. Allah iman edenlerin ayaklarını sağlam bastırıp onlara yardım ederken, inançsızların ayağını gevşetip onları deviriyor, eylemlerini de hedefinden saptırıyor. Çabaları boşa çıkıyor. Onlar Allah’ın hükümlerini istemedikleri için Allah da onların eylemlerini boşa çıkarmıştır.
Nasr ve nusret; Birine yardım edip onu düşmana üstün getirmek, zafere ulaştırmaktır. Allah’ın kullarına yardımı açıktır. Ancak: “Allah, Kendisine yardım edene elbette yardım eder.”1861; “Siz Allah’a yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder...” 1862; “Allah, kimin gaybda (içtenlikle) Kendisine ve elçilerine yardım edeceğini bilsin...”1863 âyetleri, Allah’ın kendisine yardım edene yardım edeceğini bildirmektedir. Kulun Allah’a yardımı, Allah’ın dininin yerleşmesine yardım etmesi, mü’minlere destek olması, dininin hükümlerine uyması sûretiyle olur.
“... Mü’minlere yardım etmek, üzerimize borçtur.”1864; “Yardım, yalnız, dâima gâlip, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındandır.”1865 Bu âyetler ve benzerleri, nasrın/yardım ve zaferin ancak Allah katından olduğunu, iman edenlere yardım etmenin, Allah’ın üstlendiği bir borç olduğunu vurgulamaktadır.
“Yardım (ve zafer), yalnız Allah katındandır. Allah dâima üstün, hüküm ve hikmet sahibidir.”1866; “Seveceğiniz bir şey daha var: Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih...
1860] 47/Muhamed, 7
1861] 22/Hacc, 40
1862] 47/Muhammed, 7
1863] 57/Hadîd, 25
1864] 31/Rûm, 47
1865] 3/Âl-i İmrân, 126
1866] 3/Âl-i İmrân, 126; 8/Enfâl, 10
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 447 -
Mü’minleri müjdele.”1867; “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman, Rabbini överek tesbih et. O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeyi kabul edendir.”1868 Bu âyetlerde Hz. Peygamber’e, Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların topluca Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbini övgü ile tesbih edip O’ndan mağfiret dilemesi emrediliyor. Burada hitap Peygamber’edir, ama onun davranışı bütün mü’minlere örnek olduğu için her mü’minin, Allah’ın nimet ve yardımını görünce O’na hamd ve şükretmesi gerekir. Feth; bir ülkeyi düşmanın elinden almak sûretiyle İslâm dâvetinin önündeki engelleri kaldırmak, yolunu açmaktır. Bu âyet, özellikle Mekke’nin fethiyle ilgilidir. Ama Uhud’dan başlayıp Mekke’nin ve Tâif’in fethiyle taçlanan zaferlere, fetihlere de işâret etmektedir. Bu sûrede fetih, Peygamber’in bütün zafer ve fetihlerini kapsamak üzere genel olarak kullanılmıştır. Mekke’nin fethi, dinin yayılması açısından son derece önemli sonuçlar vermiş, bundan sonra insanlar teker teker değil; bölük bölük, kabile kabile müslüman olmaya başlamışlardır.
“... Allah’a kavuşacaklarına kanaat getirenler: ‘Nice az bir topluluk var ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa gâlip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir’ dediler. (Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında şöyle dediler: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et!’ Derken, Allah’ın izniyle onları hezîmete/bozguna uğrattılar. Dâvûd Câlût’u öldürdü; Allah ona (Dâvud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini def edip savmasaydı, dünya fesâda uğrar, bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 1869
“Ey Peygamber, Allah ve sana tâbi olan mü’minler sana yeter. Ey Peygamber, mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa (onlar) iki yüz (kâfir)i mağlûp edip yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerden bin kişiyi mağlûp ederler. Çünkü o kâfirler, anlamayan bir topluluktur. Şimdi Allah sizden (yükü) hafifletti, sizde zaaf bulunduğunu bildi. Bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa, iki yüz (kâfir)i mağlûp ederler. Ve eğer sizden bin kişi olsa, Allah’ın izniyle iki bin (kâfir)i yenerler. Allah, sabredenlerle beraberdir.” 1870
Bu âyetlerde, Peygamber’e hitâben, Allah’ın ve kendisine tâbi olan mü’minlerin kendisine yeter olduğu; mü’minleri savaşa teşvik etmesi; yirmi sabırlı mü’minin iki yüz kişiyi; yüz sabırlı mü’minin de bin kişiyi yenebileceği buyurulduktan sonra; çok üstün bir morale sahip, iyi eğitimli mü’minlerin durumunu belirten bu hükmün, kamunun durumuna tam uymadığı için zayıf durumda bulunan kamuya hafifletildiği; fakat yüz sabırlı mü’minin, en azından iki yüz kişiyi, bin mü’minin de Allah’ın izniyle iki bin kişiyi yenebileceği bildirilmekte ve Allah’ın, sabredenlerle beraber olduğu vurgulanmaktadır.
Yirmi mü’minin iki yüz kişiye, yüz mü’minin bin kişiye gâlip gelmesi hikmetinin ve gücünün nereden kaynaklandığını, 65. âyetin sonundan anlıyoruz: Mü’minler bilinçli, inançlı, anlayışlı ve eğitimli insanlardır, moralleri yüksektir. Dâvâlarına inanmışlardır. Kâfirler ise bilinçsiz, mâneviyatsız bir topluluk
1867] 38/Sâd, 13
1868] 110/Nasr, 1-3
1869] 2/Bakara, 249-251
1870] 8/Enfâl, 64-66
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduklarından güçsüzdürler. Allah’a iman, ruhsal hayata bağlılık, insanın moralini yükseltir, kendisine güvenini artırır.
Önceleri yirmi mü’min iki yüz kâfire, yüz mü’min de bin kâfire denk tutulmuş iken, daha sonra bu hüküm hafifletilerek yüz mü’min iki yüz kâfire, bin mü’min de iki bin kâfire denk tutulmuştur. Bu âyetleri orantıya vurursak, birinci âyetteki bire on, ikinci âyette bire ikiye düşer. Bundan bir mü’minin on kişiye veya en az iki kişiye gâlip geleceği anlaşılırsa da, âyette bir mü’minin on kişiye veya iki kişiye gâlip geleceği değil; topluluk halindeki mü’minlerin, kendilerinin on veya en az iki katı bir kuvveti yenecekleri belirtiliyor. Bu anlatımın derin hikmeti vardır. Çünkü yirmi mü’min bir birlik oluşturur. Bireyin yapamayacağını topluluk yapar. İnsanlar bir araya gelip birbirlerine destek olunca, ayrı ayrı insanların yapamayacakları işleri yaparlar. Çünkü insan sosyal bir varlıktır. Topluluk halinde birbirlerinden cesâret alırlar. Bir insan yalnız başına tehlikeli bir işe kolay girişemez, ama birkaç kişi birlik olunca rahatlıkla buna cesâret ederler.
İşte âyetin, bir mü’minin on kâfire değil de, yirmi mü’minin iki yüz kâfire gâlip geleceği şeklindeki ifâdesinde bu toplumsal destek ve cesâret sezilmektedir. Bundan her mü’minin, mutlaka on kâfiri yeneceğini anlamak yanlış olur, âyetin asıl anlamına aykırı düşer. Bundan, mü’minlerin küçük topluluğunun, kendilerinden on misli veya en az iki misli büyük toplulukları yeneceği anlaşılır.
Ayrıca âyette Hz. Peygamber’in (s.a.s.) birliklerinin tertibine de işâret vardır. Allah’ın Elçisi, düzenlediği seriyyelere çoğunlukla yirmi kişi ile yüz kişi arasında kuvvetler gönderirdi. Yirmiden az, yüzden fazla kuvvet göndermezdi. 1871
Birinci âyette Yüce Allah, sabreden yirmi mü’min olursa, onların, iki yüz kâfiri yeneceklerini söylüyor. İkinci âyette ise çoğunlukla bir cemaatin, kendilerinden on kat fazla bir topluluğa dayanamayacağını bildirerek, mü’minler topluluğunun, en azından kendilerinin iki katı olan bir topluluğu yeneceğini haber veriyor. Birinci âyet, sabreden mü’minlerin durumunu, ikinci âyet ise, onlar kadar sabırlı olmayan mü’minlerin durumunu bildirmektedir. Bunlar arasında nesih söz konusu olamaz. Çünkü birinci âyetteki sabır ve azim vasfını taşıyan mü’minlerin küçük topluluğu, her zaman büyük işler başarırlar. Bir çeşit komando birliği olan bu vasıftaki mü’minler azdır. Herkesi bunlarla bir tutmak doğru değildir. İkinci âyet, genel olarak bütün mü’minlerin durumunu bildirmektedir. Birinci âyet, özel bir şartı, ikinci âyet genel şartı değerlendirmektedir.
Âyetlerin sonunda, Allah’ın, sabredenlerle beraber olduğu vurgulanmaktadır. Bu demektir ki, eğer yirmi mü’min sabreder, sağlam durursa Allah onlara yardım eder, onları başarıya ulaştırır. Eğer yirmi mü’min, iki yüz kişi karşısında sağlam durursa Allah’ın izni ve yardımı ile onlara gâlip gelir. Ama buna dayanamayanlar hakkında birinci âyetin hükmü değil; ikinci âyetin hükmü geçerli olur. Demek ki bunlar, o çok sabırlı, dayanıklı mü’minlerden değil, genel mü’minlerdendir. 1872
Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik daha vardır. Yirmi kişilik mü’minler grubunun yenebileceği iki yüz kişilik veya yüz kişilik mü’minler grubunun gâlip gelecekleri bin kişilik düşman kuvveti, “lâ yefkahûn” olarak nitelendirilmektedir. Yani onlar, bilmez, anlamaz, câhil, eğitimsiz insanlar olduğu için sağlam, eğitimli,
1871] F. Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, 15/193
1872] F. Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, 15/196
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 449 -
moral gücü yüksek mü’minlerin, onları yenecekleri anlatılmaktadır. O halde, kendilerinden on kat fazla kuvvete gâlip gelecek mü’minler, sıradan insanlar değil; dirençli, eğitimli, moral gücü yüksek mü’minler; karşılarındaki kuvvet de anlamaz, moralsiz, eğitimsiz bir yığındır. Mü’minlerin eğitimli, moral sahibi, aynı zamanda kendilerinden üstün gücü yenecekleri ifâde edilmiyor. Bu da önemli bir noktadır. Allah’ın değişmez yasaları (sünnetullah) vardır. Başarmak için eğitim görmek, savaş tekniğini öğrenmek gerekir. Allah’ın yardım ve desteğine erebilmek için, olayın sebeplerine yapışmak, savaşın gereklerine uymak lâzımdır. Elinden gelen çabayı, savaş eğitimini alıp savaş stratejisiyle hareket eden imanlı insanlara Yüce Allah, hem verdiği güven duygusuyla, hem de mânevî güçlerle yardım edip onları başarıya ulaştırır.
“Kâfirlere de ki: ‘Mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir döşektir! Karşılaşan şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır. Bir topluluk Allah yolunda çarpışıyordu, öteki de nankördü; onları, gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Elbette (bunda) gözleri olanlar için bir ibret vardır.”1873 Bu âyetlerde de imanlı nice az topluluğun, kendilerinin iki katı bir toplulukla çarpışıp onları yendikleri, Kitab-ı Mukaddes’teki misallerden biriyle anlatılmakta; bunda bir ibret olduğu vurgulanarak müşriklerin, azımsayıp küçümsedikleri müslümanların, imandan ve güven duygusundan yoksun müşrik topluluğunu yeneceklerine işâret edilmektedir. “Setuğlebûn/mağlûp olacaksınız” denildiğine göre demek ki, bu âyetlerin hitap ettiği müşrikler, henüz yenilmemişlerdi. Bundan da bu âyetlerin, Bedir Savaşından önce indiği veya hitap edilen müşriklerin, Medine yöresindeki müslüman olmamış, içlerinde hıristiyanların da bulunduğu Arap kabileleri olduğu anlaşılır.
Âyette, kendine güvenden yoksun, inançsız topluluğun, kendilerinden az olan mü’minleri, savaşta kendilerinden çok gördükleri; Allah’ın yardımı sâyesinde mü’minlerin, kâfirlerin gözlerinde büyüdüğü, çok göründüğü anlatılmaktadır. Bu âyetlerde, Peygamber’in sahâbîlerine, Allah’ın, geçmişteki mü’min toplulukları desteklemesi; böyle biri mü’min, öteki kâfir iki topluluk örneğiyle anlatılmaktadır. Bu âyette işâret edilen olay, Bakara sûresinde anlatılan Tâlût ve Câlût olayıdır.1874 Tâlût komutasındaki İsrâiloğulları, Câlût askerlerini, kendilerinden çok görmüş: “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı gücümüz yetmez” demişlerdi.1875 Allah’a kavuşacaklarına kanaat getirenler (şehâdet arzusuyla çarpışanlar) ise, nice az topluluğun, Allah’ın izniyle kendilerinden çok topluluğu yendiklerini söylemiş, ötekilerine moral vermiş: “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir topluma karşı bize yardım et!” diye Allah’a duâ etmişlerdi.1876 İşte bu âyette o olaya işâret edilerek İslâm’a karşı çıkan müşrikler uyarılmaktadır.
Burada da, kesin inançtan yoksun insanların, mü’minler kadar cesur olamayacaklarına, savaşta cesâretlerinin kırılacağına da işâret vardır. Çünkü dünyadan sonra bu hayattan daha iyi bir hayata gideceğine kesin inanan insan, savaştan korkmaz, yılmaz. Ama âhiret hayatına inanmayan, her şeyi bu dünyanın görünen hayatından ibâret sanan insan, ölmek istemeyeceği için savaşmaya da cesâret edemez. Dünyada sahip olduğu varlıkları kaybetmek ona ağır gelir. Demek ki,
1873] 3/Âl-i İmrân, 12-13
1874] 2/Bakara, 246-251
1875] 2/Bakara, 249
1876] 2/Bakara, 249
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inançsızın cesâretinin azlığı, savaştan çekinmesi; âhirete inanmayışından, dünya tutkusundan ileri gelmektedir. 1877
Felâh: Arapça’da “yarmak, tarlayı sürmek” mânâsına gelen “f-l-h” kökünden türeyen felâh, zafer, necât, halâs ve fevz kelimeleriyle eş anlamlı kabul edilir. Sözlükte “yarmak, arzu edilen şeyleri elde etme, istenmeyen şeylerden kurtulma, gâyeye ulaşma, hayır, nimet, refah ve saâdet içinde bulunma” gibi mânâlar taşır. Felâh kelimesinin yarmak anlamından dolayı, çiftçiye fellâh; alt dudağı yarık olan kimseye de eflâh adı verilmiştir. Felâh, bir terim olarak; kişinin dinî ve ahlâkî yükümlülüklerini yerine getirmesinin sonucunda dünyada elde edeceği başarı ve mutlulukla, âhirette ulaşacağı ebedî kurtuluş ve saâdeti ifade eder.
İnsanın böyle bir sonuca ulaşabilmesinin, karşısına çıkan bütün engelleri aşması şartına bağlı olduğu dikkate alınırsa, felâhın sözlük anlamı ile terim anlamı arasındaki bağlantı anlaşılır. Felâh; önündeki engeli yarıp, kendini kurtarmak ve istediğine ermek, yani zafer bulmaya denir. Para, kadın, makam, şöhret gibi engelleri aşanlar, dünyada devlete; âhirette cennete ulaşırlar. Ezanda geçen “hayye ale’l-felâh” (Haydi kurtuluşa!) ifadesindeki felâh, kurtuluşa yönelmek anlamındadır. Aynı kökten gelen iflâh, bir şeyi elde etmek, arzu edilen şeye ulaşmak, çalışmada başarılı olmak gibi anlamlar ifade eder.
Gâlib Alâ Emrihî; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
Gâlib alâ Emrihî; Allah’ın isimlerinden biridir. Kur’ân-ı Kerim’de yalnız bir defa ve muzâf (tamlama) olarak görünür. “İşinde gâlip olan, -isteseler de istemeseler de- yarattıkları hakkında murâdını gerçekleştiren” demektir. “Kendisini hiçbir şey âciz bırakamayan, istediğini istediği şekilde yapan” diye tanımlanmıştır.
“Ğ-l-b” kelimesi ve türevleri Kur’an’da az çok kullanılmıştır. Daha çok, insanlarla ilgilidir. Allah hakkında fiil ve isim şekilleri nâdiren görülür. “Allah şöyle yazmıştır (hükmetmiştir): ‘Elbette Ben gâlip geleceğim, Rasullerim de; şüphesiz Allah kavîdir, azîzdir.”1878 Buradaki galebeyi “hüccetle olan üstünlük”e hasretmek isteyenler varsa da, hem hüccet hem de dünyevî güç üstünlüğü olarak anlayanlar da bulunur. Maddî üstünlüğü de dâhil edenler, hakka karşı çıkan çeşitli toplulukların helâk edilmelerini misal verirler. Peygamberlerin yolundan gidenlerin de -mücâhedelerini mülk, hüküm sürmek, saltanat gibi dünyevî maksatlarla olmayıp, sırf Allah rızâsı için yapmak kaydıyla- bu vaade dâhil olduğunu söylerler. “Mağlûp olacaksınız.”1879; “İşte burada yenildiler”1880 gibi meçhul fiillerin fâili (onları mağlûp eden) de gerçekte Allah’tır ve bu, daha çok âhiretle ilgilidir.
İsm-i fâil şekli “gâlib” Kur’an’da 4 yerde geçer. Bir âyette Allah’ı tavsif eder: “... Allah emrinde Gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”1881 Bu umûmî hüküm, Hz. Yusuf’un hayatına, Allah’ın husûsî bir biçimde müdâhale edip, zâhirî sebeplerin zıddına, onu istediği gâyeye yöneltmesi muhtevâsında vârid olmaktadır. 1882
1877] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 2, s. 458-475
1878] 58/Mücâdele, 21
1879] 3/Âl-i İmrân, 12
1880] 7/A’râf, 119
1881] 12/Yûsuf, 21
1882] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 229
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 451 -
El-Azîz/Her Şeye Gâlip; Esmâü’l-Hüsnâ’dan Bir Diğeri
Azîz: İzzet sahibi, yüce, büyük, her şeye gâlip olan, mağlûp edilmesi imkânsız olan kimse demektir. Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından, doksan dokuz güzel isminden biridir. Allah’ın emir ve irâdesine karşı koyacak yoktur. O, her şeye gâlip gelir. O’nu mağlûp edecek hiç bir kuvvet yoktur. Allah’ın bu ismi Kur’an-ı Kerîm’de bazen “Doğrusu Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah Azîzdir/güçlüdür, intikam sahibidir.”1883 âyetinde olduğu gibi, azap ve intikam yerinde gelmiştir. Fakat birçok yerde “Hakîm” (hikmet sahibi) ismiyle beraber zikredilmiştir.1884 Bunun mânâsı; Allah azîzdir, gücü her şeye yeter, her şeye gâlip gelir, fakat hikmeti ile kötülerin cezâsını tehir eder demektir.
Azîz; aynı zamanda, kıymetli, değerli, seçkin, izzet sahibi, muhterem, kuvvetli, üstün, yüce, şeref sahibi, bulunmaz derecede az ve nâdir olan; her şeye gücü yeten, hiç bir zaman yenilmeyen anlamlarına gelir. Aziz, Arapça “azze” kökünden gelmekte olup, “ızz” masdarından bir sıfattır, “eıze” ve “eızzâ” şeklinde gelen kalıpları da vardır.
Istılahta ise; “Aziz” Yüce Allah’ın isimlerinden birisidir. O’nun mutlak hâkimiyet ve üstünlüğünü ifâde eder. O hiç bir şekil ve sûrette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir. O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür. O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
İzzet; tam olarak zilletin, yani aşağılık, düşüklük ve âcizliğin zıddıdır. Aziz ve izzet ile bunların zıddı olan zelil ve zillet kelimeleri halk arasında da kullanılmakta ve genellikle aynı lugat anlamını korumaktadır. Bir hitap sözcüğü olarak kullandığımız “aziz” kelimesi, hitap ettiğimiz topluluğa veya kişiye bir şeref ve üstünlük atfetmekte ve bir iltifat ifâde etmektedir. Aynı zamanda bir saygı ve bağlılık sözcüğüdür.
Yüce Allah’ın isimlerinden olan “el-Azîz” ismi, Kur’ân-ı Kerîm’de doksan bir yerde geçmektedir. Fakat hiçbir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâü’l-Hüsnâ’dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi yerde beraber geçmektedir. Bunu on beş yer ile el-Alîm, daha sonra sırasıyla el-Kavî, er-Rahîm, Zu’ntikam, el-Hamîd, el-Ğaffâr, el-Cebbâr, el-Ğafûr, el-Vehhâb, el-Kerîm ve el-Muktedir isimleri tâkip eder. Aziz isminin geçtiği doksan bir âyetin ellisi Mekkî, kırk biri ise Medenî’dir. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Yüce Allah’ın azamet ve kudretini ifâde eden bu Aziz sıfatının daha ziyâde Cemâl sıfatlarıyla beraber zikredilmesidir. Bu doksan bir âyetin on üçünde Zu’ntikam, el-Kavî ve el-Cebbâr isimleriyle yani Celâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. Geriye kalan yetmiş sekiz âyette ise Cemâl sıfatlarıyla beraber geçmektedir. O çok merhametli ve çok affedicidir. Zirâ O azîzdir, izzet sahibidir, kullarına çok acıyandır. Aziz ismi, Kur’ân-ı Kerim’de doksan dokuz yerde geçer. 1885
1883] 3/Âl-i İmrân, 4
1884] 2/Bakara, 209, 220, 228, 240, 260
1885] Azîz isminin geçtiği âyetlerden bazıları şunlardır: 2/Bakara, 129, 209, 220, 228, 240 ve 260; 3/Âl-i İmrân 6, 18, 62 ve 126; 11/Hûd, 66; 26/Şuarâ, 9 ve 68; 34/Sebe', 6; 38/Sâd, 9 ve 22; 35/Fâtır; 2; 40/Mü’min, 2; 44/Duhân, 49; Abdurrahim Güzel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 188-189
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gâlibiyet, Zafer ve Başarı “Çok” ile Değil;
“Hak” ile Birlikte Olmakla Mümkündür
Gâlibiyet/zafer ve hezîmet meselesi, azlık veya çokluk ile ilgili değildir. Aksine bu mesele, tamamıyla iman, teşkilât, program, eğitim ve itaatle ilgilidir. Çünkü teşkilâtlı mü’min bir azınlık, imanını ve teşkilatını yitirmiş kâfir bir çoğunluğa karşı kahredici bir zafer elde edebilir. “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.” 1886
Mücâhid mü’min zayıf da olsa, çok büyük güçlere de sahip olsa, Allah’tan yardım istemek ve O’na muhtaç olduğu şuurunu yaşamak konumundadır. Çünkü onun, elinde bulundurduğu maddî güçlerden çok, savaşın zorlu şartlarında sabra ve sebâta ihtiyacı vardır. Zafer de önünde sonunda Allah’ın tarafındadır. Bu itibarla, sahip olduğu güçler veya güçlü olduğu yolundaki hisleri, kendisini Allah’ı unutturacak bir gurura kapılmak gibi bir yanlışa götürmemelidir. Yine, zayıflık hissi de onu Allah’ın sonsuz gücüne bağlayıp O’na dayanmaktan alıkoymamalıdır. Savaşta mü’min ile kâfir arasındaki fark, mü’minin gücünü yeryüzünden göklere uzanan ve hiçbir sınır tanımayan mânevî, rûhî, İlâhî kuvvetten alması; kâfirin ise gücünü yeryüzünden ve onun sınırlı maddî kuvvetlerinden almasıdır.
“Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmese/savmasaydı, yeryüzü bozguna uğrardı. Fakat Allah (bütün) âlemlere karşı lütuf ve ikram sahibidir.”1887 Âyet-i kerîmenin bu cümlesinden şunu anlıyoruz: İnsanların yaşadıkları toplumsal hayatın hareketinde Allah’ın koyduğu tabiî ve fıtrî bir kanun (sünnetullah) vardır. Bütün insanlar sevdiği, istediği ve inandığı şeylere karşı müsbet; sevmeyip istemediği, red ve inkâr ettiği şeylere karşı da menfî bir eğilim taşırlar. Bu gerçek üzere hayatta, karşı fikirler ve tavırlar oluşur ve bunlar hayat içerisinde yerlerini alırlar.
İşte Allah Teâlâ bu âyette, hayatın onun üzerine kurulu olduğu ve üzerinde yürüdüğü bu tabiî kanuna, bunun insanların hayatındaki önemine ve hayatın ıslahatındaki rolüne işaret etmektedir. Bu sünnetullah olmasaydı, yeryüzünün bozguna uğramış olacağını bildirmekte ve bunun Allah’ın âlemlere bir lutfu olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü insanlardan biri veya bir kısmı büyük güçlere sahip olduğunda diğer insanlara, onları kendi irâdeleri altında toplamak yolunda baskı yapar. Diğer insanlar da buna karşı çıkmazlarsa bu baskıcı insanların baskıları son derece artar ve yeryüzünü fesâda uğratır, yeryüzünde hakka ve iyiliğe yer bırakmaz. Bunun için hayatın hak, iyilik ve adâlet üzere kaim olmasını ve gelişip ilerlemesini isteyen Allah, bu tabiî kanunu sebebiyle kötülüğün iyilik üzerindeki, bâtılın hak ve zulmün adâlet üzerindeki baskılarını, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savarak kaldırmak ve yeryüzü halkına insanca yaşama fırsatını bağışlamak istemiştir. Bu da Allah’ın âlemlere olan bir lütfu ve ikrâmıdır. 1888
Amalika kavminin kralı olan Câlût (Golyat) İsrâiloğullarını defalarca bozguna uğratır. İsrâiloğulları, içlerinde bulunan Samuel peygamberden kendilerine ille de bir kral tâyin etmesini isterler. O güne kadar, saltanat ve istibdat idâresiyle değil, meşverete dayalı nübüvvet idâresiyle yönetilmekteydiler. Samuel peygamber,
1886] 2/Bakara, 249
1887] 2/Bakara, 251
1888] Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi'l-Kur'an, c. 4, s. 209-213
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 453 -
Allah’ın emriyle onlara Tâlût’u (Saul) kral atadı. İlginçtir ki Tevrat, İsrâiloğullarının bu isteğini Allah’ın hoş karşılamadığını ihsas ederek, kral atamayı âdeta bu talebe verilmiş bir cezâ olarak takdim etmektedir.1889 Tevrat’ın bu bölümündeki ifâdeler, saltanatla nübüvvet arasındaki farkı güzel bir şekilde açıklıyor. Aslında gerek monarşik, gerek teokratik ve demokratik, gerek dikta ve cunta, tüm saltanat çeşitleri Allah’ın nübüvvet yolundan ayrılan toplumlara verdiği bir belâdır. Bu kral istemelerini ve bunun ardında yatan anlayışı, “yahûdileşme temâyülü” bağlamında değerlendirirsek, saltanat, bir “yahûdileşme alâmeti”dir. Peygamberleri, onları saltanattan sakındırıp onun getireceği zulüm ve sefâhati bir bir saydığı1890 halde, onlar yine de ısrarla kendilerine bir kral seçmesini istemişler, istişâreye dayalı sivil yönetime, zorbalığa dayalı monarşiyi tercih etmişlerdir.
İşte bu istek üzerine Samuel Peygamberin atadığı Tâlût ile Amalika kralı Câlût arasında geçen savaşta olanlardan bir kesit Kur’an’da şöyle verilir: “Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca, ‘Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan hiç tatmazsa bendendir (benimledir), ancak eliyle bir avuç içen de istisnâ edilmiştir (o da benimledir)’ dedi. İçlerinden pek azı müstesnâ hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, ‘bu gün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur’ dediler. Kendilerinin, sonunda Allah’ın huzuruna varacaklarını bilenler, kendi aralarında ‘nice az kişiler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.” 1891
Burada iki grup var: a) Allah’a hüsnüzan edenler, b) Allah’a sûizan edenler. Allah’a hüsnüzan edenler, komutanlarına itaat ediyorlar. Başarıyı kelle sayısında değil; öncelikle Allah’ın izninde, sonra da disiplin ve itaatte görüyorlar. Allah’a hüsnüzan edenler, O’na kavuşacaklarını biliyorlar. Bu nedenle de ölümden korkmuyorlar. Şehâdetin bir bayram olacağının farkındalar. Allah’a sûizan edenler ise, hem itaat ve disiplinden yoksunlar, hem de başarıyı kelle sayısında, çoklukta arıyorlar. Onların derdi “hak” ile birlikte olmak değil; “çok” ile birlikte olmak. Çünkü “ekseru’n-nâs/insanların çoğu” böyledir. Onun için de Allah’ı hakkıyla takdir edemiyorlar.
Allah’a hüsnüzan edenler diyorlar ki: “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır dök! Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et.”1892 Ve sonunda bilinçli, inançlı, disiplinli ve itaatli azınlığın, çoğunluğa gâlip geldiğini yine Kur’an’dan öğreniyoruz.
Günümüz müslümanlarının düştüğü bu çokluk ve güç tuzağı, temelde Allah’a itimatsızlık ve sûizan olayıdır. İnsanlık tarihini doğru okuyanlar iyi bilirler ki, insanlığın kaderini değiştiren büyük devrimler, şuursuz kalabalıklar sâyesinde değil; iyi eğitilmiş bir avuç şuurlu kadrolar sâyesinde gerçekleşmiştir. Bunun en canlı örneği yeryüzünün en büyük inkılâbı olan Saâdet Asrı inkılâbıdır. Bu inkılâp şuursuz kitlelerin, câhil kalabalıkların elleriyle değil; inandığı değerler uğruna ölmeyi bilen bir avuç iyi yetiştirilmiş insan eliyle gerçekleştirilmiştir.
Günümüzdeki hareketlerin en büyük zaafı kitleleri şuurlandırmaya
1889] Bk. I. Samuel, 8/7-17
1890] Bk. I. Samuel, 8/7-17
1891] 2/Bakara, 249
1892] 2/Bakara, 250
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışmaktır. Kitleler tarihin hiçbir döneminde şuurlandırılamamış, ancak şartlandırılmıştır. Şuurlandırılması elzem olan çekirdek kadrolardır. Çağdaş İslâmî yapılanmalar ise bunun tam tersini yapmaya çabalıyorlar: Kitleleri şuurlandırmak, kadroları şartlandırmak... Çünkü eğer kadrolar şuurlandırılırsa belki elden kaçabilir. Bu korkuyla onları şuurlandırma yerine, şartlandırma mantığı güdülmektedir. 1893
Çoklukla Övünenler: “(Mal, mülk ve servette) Çoklukla övünmek, sizi tutkuyla oyalayıp kendinizden geçirdi. Öyle ki ziyaret edip saydınız kabirleri.”1894 İlk âyette geçen ve aynı zamanda sûrenin de adı olan “tekâsür”, çokluk yarışı yapmak, çoklukla övünmek anlamındadır. Kur’an’da bu deyim, insanın niteliğe karşılık niceliği öne çıkarışını kınamak için kullanılmaktadır. Seviyesiz, onuru düşük bir hayatın temsilcileri mal ve evlât çokluğu ile böbürlenmeyi ve hayatı böyle birçoklukta öne geçmenin bir yarış arenası haline getirmeyi esas alırlar. İnsanoğlunun bu yarışı, mezarlıkları ve ölüleri sayacak kadar ileri götürdüğünü söyleyen Kur’an, bunun en büyük aldanışlardan biri olduğuna dikkat çeker.
Tekâsür, çokluk anlamına gelen “kesret” teriminden türetilmiştir. Onun üç anlamı vardır: Birincisi, insanın en fazla kesret/çokluk elde etmek için çalışmasıdır. İkincisi, insanların bolluk elde etmek için birbirleriyle yarışması ve birbiri üzerine çıkmaya çabalamasıdır. Üçüncüsü, insanların birbirlerine karşı kibirli davranmalarının bolluk dolayısıyla olmasıdır. Tekâsür, yani “çoklukla yarış” insanların yaşamını öylesine derinden etkilemiştir ki, onlar, daha önemli şeylerden gâfil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insanî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet ve en gelişmiş silahları elde etmek isterler. Bu yolda birbirleriyle yarış içindedirler. Fakat onlar, bütün bunların, Allah’ın arzında zulüm yapmak ve insanlığın felâketini hazırlamak anlamına geldiğini düşünmezler. Kısaca “tekâsür”, insanları ve toplumları içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık gece gündüz dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevî lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.
İkinci âyette geçen “sonunda kabirleri ziyâret ettiniz” deyiminde üç anlam muhtemeldir: İlkine göre, “siz ölünceye kadar mal ve evlât çoğaltmakla meşgul oldunuz” demektir. Kabirleri ziyâret etmek, ölüp kabre gömülmek anlamındadır. İkincisine göre, “kabirleri ziyâret etmek”, kabirlerdeki ölüleri anmaktır, kabirlerde olan ölülerle övünmek, onları ziyâret etmek şeklinde ifade edilmiştir. Bazı kimseler ölen atalarıyla övünürler. Âyetin anlamı, çokluk övünme sizi o kadar oyaladı ki, ölüleri anacak, onlarla övünecek kadar ileri gittiniz. Üçünscüsüne göre, “kabirleri ziyâret ettiniz” deyimi, fiilen kabirlere gittiniz, demektir. Bazı kimseler övünmek için kabirlere gider, adamlarının kabirlerini göstererek “işte şu, şu bizim kabirdir” demek sûretiyle oradaki ölülerle övünürlerdi. Bir rivâyete göre Ensar kabilelerinden Hârise oğullarıyla, Hâris oğulları birbirine karşı övünmüşler, biri diğerine: “Sizin içinizde falan, falan gibisi var mı?” demiş, ötekiler de böyle söyleyip her kabile, ötekine karşı sağ olan adamlarıyla övündükten sonra sıra mezarlıktaki ölüleri saymaya kadar gelmiş: “Haydi kabristana gidelim”
1893] Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 367-369
1894] 102/Tekâsür, 1-2
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 455 -
demişler. Mezarlıktaki ölüleri göstererek: “Sizde falan, falan gibi var mı?” diye birbirlerine karşı övünmüşler, Allah bu âyeti indirmiş.
Âyette gerçekten kabirleri ziyâret kast edilmiş olsa da, burada kötülenen ziyâret, ölülerle övünmek için yapılan ziyârettir. Ölüleri rahmetle anma ve âhireti düşünmek için kabirleri ziyâret kötü değil; tam aksine, sünnettir. Çünkü kınanan kabir ziyâreti, kişiyi âhiretten gaflete düşüren ziyârettir. Özetle, âyetlerde insanların mal ve evlât çoğaltmak için birbirleriyle yarışa girmeleri ve ölünceye kadar ömürlerini bu tutku ile geçirmeleri kınanmakta ve yakında, kendilerine haber verilen âhiret sorumluluğunun gerçek olduğunu kesin olarak bilecekleri ve o gün, kendilerine verilmiş olan dünya nimetlerinin hesabının sorulacağı vurgulanmaktadır.
Sanki bir uyarış çığlığı, yüksek bir yerden olanca sesiyle ve sesinin keskinliğiyle bağırmaktadır: “Ey uykuya dalmış olan mahmur gözlüler, ey mallarıyla çocuklarıyla ve dünya hayatıyla aldananlar, ey bulundukları duruma kapılıp kalanlar, ey böbürlenip gururlandıkları şeyleri her ikisinin de bulunmadığı dar bir çukura atıp gidenler... Uyanın, kendinize gelin!” 1895
Çokluk, Çoğunluk: İnsanların çoğunun bilmediğini, şükretmediğini, akletmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını, günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile şişindiğini, bu yüzden mallarının ve evlâtlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve daha zengin oldukları halde, kendilerinden önce nice toplulukların yok edildiğini, bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan çıktığını, âyetler sıralanamayacak kadar çoklukta ve ısrarla söz etmektedir. Çokluğun ancak Allah’ı zikirde, şükretmede, zikretmede, kulluk etmede işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur’an’da üzerinde durulan gerçek olarak belirtilmektedir. “Onların (insanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan/gerçekten hiçbir şey ifâde etmez.”1896 Evet, gerçekten/haktan bir şeyin ifâdesi bulunmayan zanna uyanlar ister çoğunluk, ister azınlık olsun, haktan bir şeyin ifâdesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demektir. Gerek çokluğun, gerek çoğunluğun, gerekse çoğulculuğun temelinde kendini bile bilmeyen insan ve onun zanna uyan aklı yatmaktadır.
Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta insana, kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri söz konusudur. “İnsan kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın önünü açacaktır. Açılan ufku insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim, elbette daha isâbetli olacaktır. Hayat, ona hayat verene teslim olmakla anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilire teslim olmakla ancak tatmin olabilir. 1897
1895] Necmettin Şahinler, Kur'an'da Sembolik Anlatımlar, s. 339-342
1896] 10/Yûnus, 36
1897] Ercüment Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 149-150
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da Ekseriyet/Çokluk: “...Nice az kişiler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara Allah’ın izniyle gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” 1898
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” 1899
“Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.” 1900
“Sen ne kadar üstüne düşsen de insanların çoğu iman edecek değillerdir.” 1901
“Onların (insanların) çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.” 1902
“İnsanların çoğu şükretmez.” 1903
“İnsanların çoğu fâsıktır.” 1904
“İnsanların çoğu bilmezler.” 1905
“İnsanların çoğu iman etmezler.” 1906
“Onlardan çoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!” 1907
“Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür; Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar.” 1908
“İblis dedi ki: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” 1909
“Andolsun Biz cinler ve insanlardan çoğunu cehennem için yaratmışızdır...” 1910
“Onların (insanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını tümüyle bilir.” 1911
“İnsanların çoğu, âyetlerimizden ğâfildir.” 1912
1898] 2/Bakara, 249
1899] 6/En'âm, 116
1900] 9/Tevbe, 25
1901] 12/Yûsuf, 103
1902] 12/Yûsuf, 106
1903] 2/Bakara, 243
1904] 5/Mâide, 59
1905] 7/A'râf, 187
1906] 11/Hûd, 17
1907] 5/Mâide, 62
1908] 5/Mâide, 80
1909] 7/A'râf, 17
1910] 7/A'râf, 179
1911] 10/Yûnus, 36
1912] 10/Yûnus, 92
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 457 -
“Onlar (insanlar) Allah’ın nimetini bilirler (itiraf ederler). Sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.” 1913
“Yoksa O’ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: ‘Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitab’ı ve benden öncekilerin Kitab’ı. Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler.” 1914
“... İnsanlardan birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur.” 1915
“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha sapıktırlar.” 1916
“Şüphesiz bunlarda (Allah’ın kudretine) bir alâmet vardır; ama çoğu iman etmezler.” 1917
“Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.” 1918
“Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.” 1919
“Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.” 1920
“Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.” 1921
“Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.” 1922
“Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 1923
“Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.” 1924
“(Cehennem bekçisi Mâlik, cehennemliklere şöyle der:) Andolsun Biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.” 1925
İsrâiloğullarının nehirle imtihan olması konusunda görüyoruz ki, yahûdileşmiş insanlar, düşmanlarının sayısını ve gücünü gözlerinde büyütmüşlerdi. Onların anlayışına göre nicelik önemlidir. Sayı önemlidir. Bakışlar keyfiyete değil, kemmiyete; niteliğe değil, niceliğe dönüktür. Çünkü nehrin bu tarafında, nicelik geçerlidir. Nehrin öte yakasına geçilmediği sürece, niceliğin egemenliği yakamızı bırakmayacaktır. Oysa, melekûtî bir nazarla bakan, eşyanın hakikatine nazar eden, sebeplere değil, Müsebbibu’l-Esbâb olan Allah’a yapışan için, niteliktir önemli olan. O bilir ki, her şey Rabbimizin izin, havl ve kudretine bağlıdır. O isterse ve hikmeti iktizâ ederse, küçük bir sinek Nemrud’u gebertir, küçücük karıncalar Firavun’un sarayını yıkar, elektron mikroskobuyla dahi görülemeyen bir hepatit virüsü kendini dünyaya bedel sayan bir müstekbiri alteder. Ve bir çocuk, donanımlı ordusunun başındaki heybetli Câlût’u tek bir sapan taşıyla cehenneme
1913] 16/Nahl, 83
1914] 21/Enbiyâ, 24
1915] 22/Hacc, 18
1916] 25/Furkan, 44
1917] 26/Şuarâ, 8
1918] 26/Şuarâ, 67
1919] 26/Şuarâ, 103
1920] 26/Şuarâ, 121
1921] 26/Şuarâ, 139
1922] 26/Şuarâ, 223
1923] 36/Yâsin, 62
1924] 41/Fussılet, 4
1925] 43/Zuhruf, 78
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gönderir. Esbâb ırmağının öte yakasına geçebilenler, Tâlût’u terk etmeyen az sayıda mü’min gibi, görürler ki, “Allah’ın izniyle, nice azlar, nice çokları yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”
Yeter ki, bizi daima sebepler batağına çekmeye çalışan hevâ ve şeytan ikilisine karşı Allah’a iman ve emrine itaatle sabır gösterilsin. Ayaklarımız iman üzere olsun ve bu halde sebat bulsun. Sonucu Allah’tan değil; sebeplerden bilme gibi tavırlara kaymasın. Bugün ehl-i dünyanın maddî başarıları ve niceliğin egemenliği karşısında yılgın ve ezik olan ehl-i din için, Rabbimizin zikrettiği bu mânidar kıssa öyle şifâlı, öylesine nûrânî bir reçete sunuyor ki...
Kur’an-ı Kerim’de Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı
Kur’ân-ı Kerim’de gâlibiyet ve mağlûbiyetle ilgili olarak kullanılan “ğ-l-b” kelimesi ve türevleri, toplam 31 yerde geçer. Yardım ve zafer anlamındaki “nasr” kelimesi ve türevleri ise toplam 158 yerde kullanılır. Yardımı kesmek anlamında “h-z-l” ve türevleri 3 yerde, başarı anlamındaki “tevfîk” kelimesi ve türevleri 4, gâlibiyet anlamındaki zafer kelimesi ise 1 yerde zikredilir.
Yine, konuyla ilgili olarak ve daha çok da âhirete yönelik “kurtulma, kurtuluş, selâmet ve mutluluk anlamındaki “felâh” kelimesi ve türevleri toplam 40 yerde zikredilir. Bu kavramın zıddı anlamında kullanılan, yani zarar, ziyan ve kayıp anlamına gelen “hüsrân” ve türevleri de Kur’ân-ı Kerim’de 65 yerde kullanılır.
Bilindiği gibi “ğâlib”; yenen, üstün gelen anlamına gelir. “... Öyle ya, Allah emrine gâliptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”1926 Bu âyette görüldüğü gibi, Kur’an gâlib sıfatını Allah’a izâfe etmiştir. “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.”1927 Bu âyette gâlibiyetin ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olduğu açıklanmış, O’nun yardımını kestiği durumda gâlibiyetin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Allah’ı gâlib sıfatıyla tanımak ve hem de gâlibiyeti Allah’tan bilmek gereği açık ifâdelerle yer almıştır. Bu itibarla da Gâlib ismi, Esmâü’l-Hüsnâdan sayılmıştır.
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” 1928
“... Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: ‘Nice az sayıda birlik, Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.” 1929
“Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında; ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et’ dediler. Sonunda Allah’ın izniyle onları hezîmete uğratıp yendiler. Dâvud da Câlût’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah insanlardan bir
1926] 12/Yûsuf, 21
1927] 3/Âl-i İmrân, 160
1928] 2/Bakara, 214
1929] 2/Bakara, 249
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 459 -
kısmının kötülüğünü diğerleriyle def edip savmamasaydı elbette yeryüzü fesâda uğrar, altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.” 1930
“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan nûra/aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfir olanlara gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” 1931
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” 1932
“(Bedir’de) Karşı karşıya gelen şu iki grubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir grup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.” 1933
“Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” 1934
“Hani sen (ey Rasûlüm), sabah erkenden mü’minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için âilenden ayrılmıştın. -Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.- O zaman, içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” 1935
“Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız. O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sâyede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler diye, size yardım eder).” 1936
“(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” 1937
“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma, bazen öteki topluma nasip ederiz.) Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şâhitler edinsin. Allah zâlimleri sevmez.” 1938
“Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde
1930] 2/Bakara, 250-251
1931] 2/Bakara, 257
1932] 2/Bakara, 286
1933] 3/Âl-i İmrân, 13
1934] 3/Âl-i İmrân, 111
1935] 3/Âl-i İmrân, 121-122
1936] 3/Âl-i İmrân, 123-127
1937] 3/Âl-i İmrân, 139
1938] 3/Âl-i İmrân, 140
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibâretti: ‘Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!’ Allah da onlara dünya nimetini ve (daha da önemlisi,) âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever.” 1939
“Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihâyet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır. 1940
“Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” 1941
“Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 1942
“Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 1943
“Sulh (daha) hayırlıdır.” 1944
“Sizi gözetleyip duranlar, eğer size Allah’tan bir zafer (nasib) olursa, ‘Sizinle beraber değil miydik?’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde öldürmeyip) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.” 1945
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” 1946
“... Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecâvüze, haddi aşmaya sevk etmesin! İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 1947
“Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki); gâlip olanlar, üstün
1939] 3/Âl-i İmrân, 146-148
1940] 3/Âl-i İmrân, 152
1941] 3/Âl-i İmrân, 160
1942] 3/Âl-i İmrân, 173-175
1943] 4/Nisâ, 45
1944] 4/Nisâ, 128
1945] 4/Nisâ, 141
1946] 4/Nisâ, 144
1947] 5/Mâide, 2
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 461 -
gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 1948
“Mûsâ, kavmine dedi ki: ‘Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç takvâ sahiplerinindir (Allah’tan korkup günahtan sakınanlarındır).” 1949
“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duânızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!’ diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.” 1950
“(Savaşta) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Bu böyledir. Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını bozar.” 1951
“Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır.” 1952
“Hatırlayın ki, (Bedir savaşında) siz vâdinin yakın kenarında (Medine tarafında) idiniz, onlar da uzak kenarında (Mekke tarafında) idiler. Kervan da sizden daha aşağıda (deniz sahilinde) idi. Eğer (savaş için) sözleşmiş olsaydınız, sözleştiğiniz vakit hususunda ihtilâfa düşerdiniz. Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı). Çünkü Allah hakkıyla işitendir, bilendir.” Hatırla ki, Allah, uykunda sana onları az gösterdi. Eğer onları sana çok gösterseydi, elbette çekinecek ve bu iş hakkında münâkaşaya girişecektiniz. Fakat Allah (sizi bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerin özünü bilir. Allah, olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah’a döner. Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok zikredin/anın ki başarıya erişesiniz.” 1953
“Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi de: ‘Bugün insanlardan size gâlip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım’ dedi. Fakat iki ordu birbirini görünce ardına döndü ve: ‘Ben sizden uzağım, ben sizin göremediklerinizi görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum; Allah’ın azâbı şiddetlidir’ dedi.” 1954
1948] 5/Mâide, 56
1949] 7/A’râf, 128
1950] 8/Enfâl, 9-13
1951] 8/Enfâl, 17-18
1952] 8/Enfâl, 36
1953] 8/Enfâl, 42-45
1954] 8/Enfâl, 48
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“O zaman münâfıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, (sizin için), ‘Bunları, dinleri aldatmış’ diyorlardı. Hâlbuki kim Allah’a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. (Kendisine güveneni üstün ve gâlip kılacak O’dur. Yoksa orduların sayı ve techizat üstünlüğü değildir).” 1955
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir. Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 1956
“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz (kâfir)e gâlip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) iki yüz kişiye gâlip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle (onlardan) iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.” 1957
“Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) âhireti istemektedir. Allah, azîzdir (dostlarını düşmanları üzerine gâlip kılandır, üstün ve güçlüdür), hakîmdir (her duruma lâyık olanı hakkıyla ve hikmetiyle bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir).” 1958
“Onların (müşriklerin) nasıl (anlaşmaya uyması söz konusu) olabilir ki! Onlar size gâlip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla sizi râzı ediyorlar, hâlbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” 1959
“Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifâya kavuştursun.” 1960
“Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezîmete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz. Sonra Allah, Rasûlü ile mü’minler üzerine sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır.” 1961
“Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.” 1962
“Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin
1955] 8/Enfâl, 49
1956] 8/Enfâl, 61-62
1957] 8/Enfâl, 65-66
1958] 8/Enfâl, 67
1959] 9/Tevbe, 8
1960] 9/Tevbe, 14
1961] 9/Tevbe, 25-26
1962] 9/Tevbe, 32-33
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 463 -
görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” 1963
“De ki: (Siz bizim için) iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah’ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.” 1964
“Andolsun Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne sâlih/iyi kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık.” 1965
“Onlar, sadece ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, azîzdir/gâliptir.” 1966
“İşte böyle. Her kim, kendisine verilen eziyetin dengi ile karşılık verir de, bundan sonra kendisine yine bir tecâvüz ve zulüm vâki olursa, emin olmalıdır ki, Allah ona mutlaka yardım edecektir. Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.” 1967
“Allah sizden iman edip sâlih amel işleyenlere vaad etmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldı, halifeler yaptı, güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılıp halifeler yapacak, güç ve iktidar sahibi kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra da nankörlük edip küfre giderse işte onlar, fâsıktırlar, yoldan çıkanlardır.” 1968
“Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (veya öclerini alanlar) başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” 1969
İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıymış gibi sayar; ama Rabbinden bir yardım ve zafer gelirse, andolsun; ‘Biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sineleri içinde olanı en iyi bilen değil midir?” 1970
“Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah’ı) âciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız.” 1971
“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar (Hıristiyan Bizanslılar, mecûsî/müşrik İranlılara) mağlûp oldu. Arapların bulunduğu bölgeye yakın bir yerde. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra
1963] 9/Tevbe, 40
1964] 9/Tevbe, 52
1965] 21/Enbiyâ, 105
1966] 22/Hacc, 40
1967] 22/Hacc, 60
1968] 24/Nûr, 55
1969] 26/Şuarâ, 227
1970] 29/Ankebût, 10
1971] 29/Ankebût, 22
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birkaç yıl içinde gâlip geleceklerdir. Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da (eninda sonunda) emir Allah’ındır. O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, nusretiyle dilediğine yardım eder, dilediğini gâlip kılar. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. (Bu) Allah’ın vâdettiğidir. Allah vâdinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler.” 1972
“Andolsun ki, biz senden önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler. (Onları dinlemeyip) günaha dalanların ise cezalarını hakkıyla vermişizdir. Mü’minlere yardım etmek, onlara zafer vermek de Bize düşer.” 1973
“Sen şimdi sabret. Bil ki Allah’ın vaadi gerçektir. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni gevşekliğe sevk etmesin!” 1974
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman; İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: ‘Meğer Allah ve Rasûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuş!’ diyorlardı.” 1975
“Allah, o inkâr eden kâfirleri hiçbir fayda elde edemeden öfkeleri ile geri çevirdi. Allah (ın yardımı) savaşta müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak gâliptir. Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah’ın her şeye gücü yeter.” 1976
“Andolsun ki (peygamber olarak) gönderilen kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz (vardır): Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Muhakkak Bizim ordumuz, kesinlikle gâlip gelenlerdir.” 1977
“Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şâhitlerin şâhitlik edecekleri günde yardım eder, zafer veriririz.” 1978
“Yeryüzünde (O’nu) âciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.” 1979
“Öyleyse, inkâr edenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları ‘iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da’ artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi
1972] 30/Rûm, 1-6
1973] 30/Rûm, 47
1974] 30/Rûm, 60
1975] 33/Ahzâb, 9-12
1976] 33/Ahzâb, 25-27
1977] 37/Sâffât, 171-173
1978] 40/Mü’min, 51
1979] 42/Şûrâ, 31
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 465 -
içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip boşa çıkarmaz.” 1980
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” 1981
“Bu, Allah’ın, inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.” 1982
“Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir.” 1983
“Ve Allah, sana üstün ve onurlu bir zaferle yardım etsin.” 1984
“İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.” 1985
“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah azîzdir, hakîmdir.” 1986
“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Allah’ın, ötedenberi süregelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke’nin göbeğinde ellerini sizden ve sizin de ellerinizi onlardan çeken O’dur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” 1987
“Allah; ‘Elbette ben ve elçilerim gâlip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, gâliptir.” 1988
“O, öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, azîzdir/gâliptir, hikmet sahibidir. 1989
“Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için fitne/deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi, ancak sensin.” 1990
“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zâlimler onlardır.” 1991
“Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan yardım ve zafer (nusret) ve
1980] 47/Muhammed, 4
1981] 47/Muhammed, 7
1982] 47/Muhammed, 11
1983] 47/Muhammed, 35
1984] 48/Fetih, 3
1985] 48/Fetih, 4
1986] 48/Fetih, 7
1987] 48/Fetih, 22-24
1988] 58/Mücâdele, 21
1989] 59/Haşr, 23-24
1990] 60/Mümtehıne, 5
1991] 60/Mümtehıne, 9
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele!” 1992
“Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: ‘Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir?’ demişti. Havârîler de: ‘Allah (yolunun) yardımcıları biziz’ demişlerdi. İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de inkâr etmişti. Nihâyet biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” 1993
“... İzzet (şeref, kuvvet ve gâlibiyet) Allah’ındır, Peygamberinindir, mü’minlerindir, fakat münâfıklar (bunu) bilmezler” 1994
“Rahmân olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani, kimlerdir? İnkâr eden kâfirler, ancak derin bir gurur (gaflet ve aldanma) içinde bulunmaktadırlar.” 1995
Ve bir hadis-i şerif: “Bir kavim, zayıf ve yoksuldular, kuvvette ve sayıda güçlü olanlar onlarla savaştı. Allah Teâlâ, o zayıfları onlara gâlip kıldı. Onlar da düşmanlarına (kötülük) kastederek onları (büyük zorluklarda) kullandılar ve onlara Mûsâllat oldular. Böyle Allah Teâlâ’ya kavuşacakları güne kadar Allah’ı kendilerine gazap ettirdiler/kızdırdılar.” 1996
Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
Allah, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.1997 O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır.1998 İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır.1999 Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş, yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır.2000 Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır.2001 Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır.2002 O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır.2003 O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız. 2004
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır.2005 Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.2006 Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi
1992] 61/Saff, 13
1993] 61/Saff, 14
1994] 63/Münâfıkun, 8
1995] 67/Mülk, 20
1996] Ahmed bin Hanbel, V/407
1997] 32/Secde, 7
1998] 95/Tîn, 4
1999] 40/Mü’min, 64
2000] 17/İsrâ, 70
2001] 14/İbrâhim, 32
2002] 14/İbrâhim, 33
2003] 2/Bakara, 29
2004] 14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18
2005] 51/Zâriyât, 56
2006] 11/Hûd, 7
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 467 -
taşır.2007 Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.2008 Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır. 2009
İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini dener. Onun için kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır.2010 Kul şükredecek, Allah da (nimetlerini) arttıracaktır.2011 Kul ihsân edecek, Allah da ihsân eden kulu sevecek, ihsâna ihsanla, iyilik ve güzellikle karşılık verecektir.2012 Kul, Allah uğrunda cihad edecek, Allah da kendi yollarına eriştirecektir.2013 Kul, duâ edecek, Rabbi de duâsına icâbet edecektir.2014 Kul Allah’ı zikredecek ki, Allah da kulunu zikretsin.2015 Kul Allah’a bir adım yaklaşacak, Allah da bir arşın ona doğru yaklaşacaktır. Kul yürüyerek O’na doğru giderse Allah da koşarak cevap verecektir.2016 Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar. 2017
“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir, ama dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.
Aynen böyle; kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin.2018 İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur.2019 Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.2020 Allah dilediğine yardım edip
2007] 67/Mülk, 2
2008] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3
2009] 3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31
2010] 4/Nisâ, 13
2011] 14/İbrâhim, 7
2012] 2/Bakara, 195; 55/Rahmân, 60
2013] 29/Ankebût, 69
2014] 40/Mü’min, 60
2015] 2/Bakara, 152
2016] Buhârî
2017] 24/Nûr, 55
2018] 47/Muhammed, 7
2019] 11/Hûd, 88
2020] 3/Âl-i İmrân, 126
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zafer verir.2021 Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır.2022 Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır.2023 İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. 2024
Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.
Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).”2025 Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlar için dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.
Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.”2026 Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.
İnsanın yapısını teşkil eden temel unsurlar vardır: Nefs, beden, ruh ve kalp
2021] 30/Rûm, 5
2022] 3/Âl-i İmrân, 13
2023] 30/Rûm, 47
2024] 61/Saf, 10-13
2025] 2/Bakara, 214
2026] 13/Ra’d, 11
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 469 -
(gönül). Birçok konuya yaklaşmak için, onun zıddını bilmek de bir metoddur. Felâhın tersi hüsrandır. Özellikle, felâh yoksa mutlaka az çok hüsran vardır. Şimdi, insanlara, topluma bakalım; hüsran manzarasından başka ne görebiliriz? Asr sûresinde ifâde edildiği gibi, tüm insanlar hüsrandadır. İman edenler, sâlih amel işleyenler (namaz kılan ve infak edenler), hakkı ve sabrı tavsiye edenler (özellikle sözleriyle infak edenler) hüsranda değillerdir; çünkü onlar felâh bulmuşlardır. İnsanın önünde iki seçenek vardır: Ya bu üç ilkeye uyar ve felâha (kurtuluşa) erer; ya da hüsranın pençesinde perişan olur.
Bilindiği gibi “ğâlib”; yenen, üstün gelen anlamına gelir. “... Öyle ya, Allah emrine gâliptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”2027 Bu âyette görüldüğü gibi, Kur’an gâlib sıfatını Allah’a izâfe etmiştir. “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.”2028 Bu âyette gâlibiyetin ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olduğu açıklanmış, O’nun yardımını kestiği durumda gâlibiyetin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Allah’ı gâlib sıfatıyla tanımak ve hem de gâlibiyeti Allah’tan bilmek gereği açık ifâdelerle yer almıştır.
Gâlibiyet ve mağlûbiyetleri Allah, insanlar arasında döndürüp değiştirir.2029 Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya2030 tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar, büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır. 2031 Allah, kullarını varlıkla da yoklukla da imtihan ettiği gibi; gâlibiyet de mağlûbiyet gibi bir sınavdır. Müslümanların Bedir’leri gibi Uhud’ları da olacaktır. Gâlibiyet sonrası zafer sarhoşluğunun şımarıklığa ve gurura yol açan tehlikeleri yanında, mağlûbiyetin de insanın kendine ve dâvâsına güveni sarsan yıkıcı etkileri söz konusu olabilir. Uhud, ders alındığı müddetçe gâlibiyetin veremediği güzel dersler verir. Gâliptir bu yolda mağlûp. Bâtıl dâvâ için ve nice zulümlerle kazanılan zaferlerin aslında büyük bir mağlûbiyet olduğu gibi...
Şehidlik; sayıyı, maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset bilmemek...” gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu, tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir, ama amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar ise cihadla görevlidir. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir
2027] 12/Yûsuf, 21
2028] 3/Âl-i İmrân, 160
2029] 3/Âl-i İmrân, 140
2030] 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64
2031] 10/Yunus, 49
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir.2032; “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” 2033
Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.2034 O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.” 2035 Hem de, dile kolay; tam 950 sene... 2036
Ama hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için,2037 Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?
Başarı ve zafer Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip gelemez. Mağlûbiyet ihtimali var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiçbir zaman gâlip gelemeyecektir. İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.”2038 Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler, kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabul edilirler.
“Zafer sabra bağlıdır; Müslüman için kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu
2032] 30/Rûm, 47; 2/Bakara, 214
2033] 61/Saff, 8-13
2034] 54/Kamer, 10
2035] 71/Nûh, 5-9
2036] 29/Ankebût, 14
2037] 51/Zâriyât, 56
2038] 4/Nisâ, 76
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 471 -
kolaylıktır.” Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü nispetindedir. Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır. Güçlükler, gâlibiyet ve başarının değerini artıran süslerdir. Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir. Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız, ne kadar güç olursa olsun onu başarırsınız. Fakat dünyada en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir. Başarmak için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir. Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir. Ve… Yenileceğinden korkan daima yenilir.”
Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, içinde yaşadığımız dünyada uzun zamandır siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.”2039 İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da kaybeder. Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin (safını ve nihâî tercihini Allah’tan yana yapanların) gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç dünyamızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh olarak ortaya çıkacaktır.
“Andolsun ki Biz rasullerimizi/elçilerimizi açık deliller ile gönderdik ve insanların adâleti ayakta tutmaları için, beraberlerinde de Kitabı ve mîzânı/adâlet ölçüsünü indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik, hem insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik (var kıldık). Çünkü (bununla) Allah, kimin gaybda (gizlide) Kendisine ve rasüllerine yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.”2040 Bu âyette de, Allah’ın, kanıtlarla elçiler gönderdiği insanların, adâleti yerine getirmeleri için peygamberlerle birlikte Kitab’ı ve adâlet ölçütünü indirdiği; indirdiği demire de bir güç ve insanlara yararlar koyduğu; demirdeki bu gücü ve yararları, kimlerin Allah’a ve elçilerine yardım yolunda kullanacağını bilmek istediği belirtilmekte ve Allah’ın kaviyy (çok güçlü) olduğu vurgulanmaktadır. Allah peygamberleri göndermiş, Kitap ve adâlet ölçütü indirmiş, demirin gücü sâyesinde de düzenin korunmasını sağlamıştır. Hem bedenlerdeki yaratılış düzenini, hem de toplumlardaki hakça düzeni demirle korumuştur. Böyle yapmıştır ki, gizlide Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri bilsin. Yani kimin, gerektiğinde Allah’ın verdiği güç ve sağlık sâyesinde, silâhını kuşanıp Allah’ın dininin ve elçilerinin üstün gelmesi için çalışacağını ortaya çıkarsın. Âyetin sonunda Allah’ın kavî ve azîz sıfatları vurgulanmakla, Hakk’a yardım edenlerin gâlip geleceğine işaret edilmektedir. Çünkü Allah onların yardımcısıdır. Allah’ın tarafını tutanlar gâlip gelirler.
“Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Bunu, mü’minleri güzel bir imtihan ile denemek için yaptı...”2041 Bedir’de Rasûlullah’ın müşrik hedefe attığı çakıl taşları ve işi neticelendiren Yüce Allah. Atışın öldürücü bir darbeye dönüşmesi için, tam bir sadâkatle Allah’a yönelip elin taşa uzanması ve eylemin gerçekleşmesi
2039] 3/Âl-i İmrân, 139
2040] 57/Hadîd, 25
2041] 8/Enfâl, 17
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şart... Düşman büyük, taş küçük, hiç önemli değil... Unutmayalım: Allahu Ekber... Duâya duran eller... Yardım talep eden diller... Önce fonksiyonel el, aksiyoner el olmak zorunda. Eller devreye girmeden yalnızca dil ile: Ebû Lehebin ellerinin kurumasını bekleme hakkımız kalmıyor. Bu şerefi Rabbimiz bize teklif ediyor: “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezil etsin ve size de yardım etsin, mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.” 2042
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı) kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları karanlıklardan, kargaşalardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır. İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru değiştirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz gerekecektir. Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler, ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden, onunla amel etmeden kurtuluş beklenemez.
Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen hiçbir peygamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında. Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa bizim de onu yapmamızı istiyor.
Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!
İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.
Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit kılacaktır.
Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu gibi.
Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
2042] 9/Tevbe, 14
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 473 -
Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”2043; “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 2044
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?
Allah Mü’minleri Gâlip Getireceğine Söz Vermiştir
Allah’ın yeryüzündeki değişmez kanunları demek olan Sünnetullah’ta hiçbir değişme olmadığı gibi, Allah’ın vaadinde de hiçbir değişme olmaz. Allah’ın vaadi haktır. Allah Teâlâ neyi vaad etmiş ise onun gerçekleşeceğine zerre kadar şüphe yoktur. Geçmişte vaadlerini yerine getirdiği gibi, halde de, gelecekte de yerine getirecektir. İşte O’nun vaadlerinden birisi: “Allah sizden iman edip sâlih amel işleyenlere vaad etmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldı, halifeler yaptı, güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılıp halifeler yapacak, güç ve iktidar sahibi kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve Bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra da nankörlük edip küfre giderse işte onlar, fâsıktırlar, yoldan çıkanlardır.” 2045
Allah, gerçek bir imanla inanıp sâlih amel işlemek ve yalnızca O’na ibâdet edip, hiçbir zaman şirk koşmamak şartıyla yeryüzünün iktidarını vaad ediyor. Daha önce bu şartlara riâyet edenleri yeryüzünün halifeleri ve mirasçıları yaptığı gibi, şimdi de bu şartlara sâdık kalanları yeryüzünün vârisleri olarak ilân ediyor. Yukarıdaki âyet-i kerimenin muhtevâsına dikkat edilecek olursa, şunlar göze çarpacaktır:
1- Yüce Allah’ın vaadi: Vaadlerin en gerçeği ve en yücesi; yerine gelmesinde hiç şüphe olmayan vaad... Er veya geç yerine gelmiştir ve gelecektir. Dolayısıyla kendisinde hiç şüphe yoktur. Allah asla vaadinden dönmez. Rabbimizin bu İlâhî vaadi bazı şartlara bağlanmıştır:
2- Önce hakiki iman: Öyle bir iman ki, âlemlerin rabbi Allah’tan gelen tüm emir ve yasaklara inanıp onları hayata geçirmeye çalışmak. Sâlih ve ihlâslı bir kalbe yerleşen imanın pratik neticeleri belirleniverir. İman sahibi olan kimse, hayatının bütününü imanına göre yaşamaya çalışır. Her halini Allah’ın emirlerine göre yönlendirir, tüm emirleri en son gayretiyle cehd ederek yerine getirmeye çalışır.
Düşüncesinden fikrine, niyetinden ameline kadar tüm faâliyetlerini kaplayan gerçek iman, onu “tevhid”e yönlendirir. Bu tevhidî yönelişle Allah’a yönelen mü’min, Allah’tan başka tüm yalancı ve uydurma ilâhları reddeder. Allah ‘tan başka hiçbir kanun koyucu ve nizam vaz edici kabul etmez. Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen ve hevâ ü heveslerini ilâh edinenlerden yüz çevirdiği gibi,
2043] 3/Âl-i İmrân, 139
2044] 30/Rûm, 47
2045] 24/Nûr, 55
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve hâkimiyet Allah’ın oluncaya kadar onlarla cihad eder.
3- Sâlih amel: Allah Teâlâ’nın emirlerini O’nun rızâsı doğrultusunda yerine getirmek ve yasaklarından alabildiğince kaçınıp sakınmak.
4- Mü’minlerin İktidarı: Önceki mü’minlerin güç ve iktidar sahibi oldukları gibi, şimdiki gerçek mü’minlerin de güç ve iktidar sahibi olacakları, İlâhî vaadin gereğidir. Önceki mü’minler, gerçekten iman edip sâlih amel işlediler ve Allah yolunda malları ve canları ile cihad ettiler.2046 Allah da, onların bu ihlâslarına karşılık, kendilerini yeryüzünün iktidar sahipleri yaptı. Mekke’de başlayan İslâmî tebliğ, Medine’de devlet oldu ve hicrî birinci asırda yeryüzünde egemenliğini kurdu. İman, ihlâs ve sâlih amel ile yalnız Allah’ın rızâsını kazanmayı gâye edinen mücâhid müslümanlar, Allah’ın vaad ettiklerine kavuştular. Aynı İlâhî vaad, Kıyâmete kadar geçerlidir. Yeter ki, o İlâhî vaade ulaştıran şartlara sâdık kalınsın.
5- Allah Teâlâ, dinlerini yerleşik kılıp sağlamlaştıracak: Âlimlerin çoğuna göre en son vahyedilen âyet şudur: “... Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim...”2047 Allah, kâfirlerin İslâm’ı yıkmaktan umutlarını kestiklerini ve mü’minlerin kâfirlerden değil; yalnız Kendisinden korkmalarını emretmekte,2048 kendileri için seçip beğendiği dinin “İslâm” olduğunu beyan buyurmaktadır.
6- Korkuların giderilip güvenliğin oluşması: Korkmak... Allah’tan korkmak; imanın gereği... Allah’tan başka şeylerden korkmak ise korkunç bir felâket... “Artık onlardan korkmayın, Benden korkun...”2049; “... Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun...” 2050
7- Yalnızca Allah’a kulluk yapmak ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamak: Allah’ın vaadinin şartlarından biri ve en önemlisidir. Hayat nizamı olarak Allah’ın dinini kabul edip tüm ibâdetlerde Allah’a yönelmek ve O’nun hâkimiyetine hiç kimseyi ortak koşmamak gerekir. “Şirkin de çeşitleri ve kısımları vardır. Düşünce ve hareketlerle Allah’tan başkasına yönelmek ve onun buyruğu altına girmek, bir nevi şirktir.” 2051
İşte İslâm âleminde müstaz’af bir durumda, müstekbirlerin zulmü altında yaşayan müslümanların yeniden, yeryüzünde “güç ve iktidar” sahibi olabilmeleri için gerekli şartlar bunlardır. Allah’ın emrettiklerini, hiçbir itiraz söz konusu olmadan kabul etmek ve zafer için gerekli şartları yerine getirmek, Allah’ın vaadinin gerçekleşmesinin sebebidir. Eğer bugün emperyalist kâfirlerin zulmü altında nice müslüman inim inim inliyorsa, bu tüm müslümanların görevlerini tam olarak yapmayışlarındandır. 2052
Zaferin Anahtarı: İslâm dünyasının her bölgesinden kan ve barut kokusu gelmektedir. Müslümanları köleleştirmeye çalışan ve yıllarca baskıyla, sömürüyle
2046] 49/Hucurât, 15
2047] 5/Mâide, 3
2048] 5/Mâide, 3
2049] 5/Mâide, 3
2050] 5/Mâide, 44
2051] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'an, c. 10, s. 460
2052] Kul Sadi Yüksel, Yeryüzünün Vârisleri, Madve Y. s. 235-242
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 475 -
hâkimiyetlerini sürdüren müstekbir kâfirler, devirlerini tamamlamak üzeredirler. Sayısız işkence ve zulümlerle yok etmek istedikleri müslümanlar, yeniden canlanmakta ve derinden derine uyanmaktadır. Bu uyanış ve canlanışları, tüm müstekbir kâfir güçleri korkutmaktadır. Bu korkularından dolayı, ellerindeki tüm şeytanî silâhları kullanmakta ve milyonlarca müslümanı şehid etmek sûretiyle İslâm topraklarını bir kan deryâsı haline getirmektedirler.
Gerek dıştaki emperyalist kâfirler, gerekse onların yerli uşakları olan tâğûtîler, ne yaparlarsa yapsınlar, en nihâyet zafer, İslâm’ın ve müslümanlarındır. Bu kudsî zaferi, âlemlerin Rabbi Allah şöyle vaad ediyor: “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” 2053
Mü’minler, Allah’a tevekkül edip dayandıkça ve zaferin şartlarını yerine getirip, yalnızca âlemlerin Rabbi Allah için cihad ettikçe, elbette Allah’ın yardımı ve fethi gerçekleşecektir. Zaferin anahtarı Allah’ın elindedir. O’ndan başka hiçbir güç ve silâha (tam olarak güvenip) dayanmamak gerek. Esas olan, Allah’ın yardımıdır. Silâh ve araçlar ise, birer vesiledir...
Yalnız ve yalnız Allah’a dayanıp güvenen “cihad erleri” cemaati, çok az sayıda da olsa, bu iman, ihlâs ve Allah’a bağlılıklarından dolayı nice kalabalık orduları mağlûp etmiştir, yine de edecektir. “Allah’a kavuşacaklarına kanaat getirenler şöyle dedi: ‘Nice az bir topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa gâlip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” 2054
Bu, sünnetullah’tır. Sünnetullah’ta hiçbir değişme yoktur. Kim Allah’ın dinine yardım ederse, İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmak ve tüm tâğutları alaşağı etmek için çalışırsa, Allah da ona yardım eder: “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ (ın dinin)e yardım ederseniz, (Allah da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.”2055 “Peki, mü’minler Allah’a nasıl yardım edebilirler ki, Allah’ın koyduğu zafer ve sebat şartına nâil olabilsinler?” sorusunu soran şehid Seyyid Kutub, soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Kendilerini Allah uğruna adayıp gizli-açık hiçbir şeyi O’na şirk koşmayıp, ruhlarında Allah’tan başka hiçbir şeyin sevgisine yer bırakmayıp sevdikleri ve beğendikleri her şeyden çok, Allah Teâlâ’ya muhabbet besleyip arzu ve isteklerinde, amel ve hareketlerinde, gizli-açık bütün faâliyet ve çabalarında O’nun hükmüne râm olmaları... İşte Allah’a yardımın ifâde ettiği mânâ budur. Allah’ın koyduğu bir şeriat ve hayat nizamı vardır. Bu, bütün mevcûdâta has değer ölçüleri, kaide ve prensipler üzerine kaim olur. Allah’a yardım demek, O’nun şeriatını ve nizamını hâkim kılmak ve istisnâsız olarak bütün hayatı O’nun emrine râm etmektir. İşte pratik hayatta Allah’a yardım etmek demek, Allah’ın nizamını tahakkuk ettirmek demektir.” 2056
“Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, gâliptir.”2057. Peki, kimdir bu Allah dininin yardımcıları? Onları, bize Allah şöyle târif etmektedir: “Onlar (o kimselerdir) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz tak2053]
3/Âl-i İmrân, 160)
2054] 2/Bakara, 249
2055] 47/Muhammed, 7
2056] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Hikmet Y. c. 13, s. 379
2057] 22/Hacc, 40
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dirde (zorbaların yoluna sapmazlar; bilâkis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a âittir (her şey sonunda O’na varacaktır).”2058 İşte zafere ulaşacakların ve ulaşmışların vasıfları bunlardır. Allah’ın yardım vaadi bu gerçek mü’minler içindir: “... Mü’minlere yardım etmek üzerimize borçtur.” 2059; “... Ve gâlip gelecek olanlar, mutlaka Bizim ordumuzdur.”2060İşte zaferin şartları bunlardır. Zafer, iman edip cihadını yalnız Allah için yapanlarındır!” 2061
Gâlibiyet ve mağlûbiyetleri Allah, insanlar arasında döndürüp değiştirir. (). Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya2062 tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar, büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır.2063 Allah, kullarını varlıkla da yoklukla da imtihan ettiği gibi; gâlibiyet de mağlûbiyet gibi bir sınavdır. Müslümanların Bedir’leri gibi Uhud’ları da olacaktır. Gâlibiyet sonrası zafer sarhoşluğunun şımarıklığa ve gurura yol açan tehlikeleri yanında, mağlûbiyetin de insanın kendine ve dâvâsına güveni sarsan yıkıcı etkileri söz konusu olabilir. Uhud, ders alındığı müddetçe gâlibiyetin veremediği güzel dersler verir. Gâliptir bu yolda mağlûp. Bâtıl dâvâ için ve nice zulümlerle kazanılan zaferlerin aslında büyük bir mağlûbiyet olduğu gibi...
Şehidlik; sayıyı, maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset bilmemek...” gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu, tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir, ama amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar ise cihadla görevlidir. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir.2064 “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz
2058] 22/Hacc, 41
2059] 30/Rûm, 47
2060] 37/Sâffât, 171-173
2061] Kul Sadi Yüksel, Yeryüzünün Vârisleri, s. 262-264
2062] 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64
2063] 10/Yunus, 49
2064] 30/Rûm, 47; 2/Bakara, 214
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 477 -
bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!”2065
Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.”2066 O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.”2067 Hem de, dile kolay; tam 950 sene... “Andolsun Biz Nûh’u kendi kavmine gönderdik de, o, dokuz yüz elli sene onların arasında kaldı.” 2068
Ama hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için,2069 Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?
Başarı ve zafer Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip gelemez. Mağlûbiyet ihtimali var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiçbir zaman gâlip gelemeyecektir. İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.”2070 Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler, kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabul edilirler.
Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, bizim gibi uzun zamandır siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.”2071 İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da kaybeder. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç dünyamızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh olarak ortaya çıkacaktır.
“Üşenme, erteleme, vazgeçme.”
2065] 61/Saff, 8-13
2066] 54/Kamer, 10
2067] 71/Nûh, 5-9
2068] 29/Ankebût, 14
2069] 51/Zâriyât, 56
2070] 4/Nisâ, 76
2071] 3/Âl-i İmrân, 139
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Gerçek gâlibiyet, mağlûp olma korkusunu yenebilmektir.”
“Hiçbir şey, silâhla kazanılan zafer kadar geçici değildir.”
“Gerçek zaferler, kan dökmeden kazanılandır.”
“Hiçbir zafere çicekli yollardan gidilmez.”
“Gâlip gelmek veya mağlûp olmak, engel ve zorluklara karşı alacağımız duruma bağlıdır.”
“Zafer sabra bağlıdır; kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu kolaylıktır.” (Hadis rivâyeti)
“Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü nisbetindedir.” (Hadis rivâyeti)
“Arslan bile kendini sineklere karşı korumak zorundadır.”
“Düşmanı küçük saymak doğru değildir. Küçük taş da baş yarar.” (Hz. Ali)
“Zafer irâdeden ibârettir.”
“Doğurmayan zafer, doğduğu yerde söner.”
“Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır.”
“Zaferin büyüklüğü, savaşın çetinliği ile ölçülür.”
“İşten önce para, zaferden önce de ödül istemeyelim. Koşu alanlarında başarılı olanlar koşudan sonra armağanlarını alırlar.”
“Düşünmek ve söylemek kolay; fakat yapmak ve yaşamak, hele başarı ile sonuçlandırmak çok zordur.”
“Başarısızlıklarımız ve mağlûbiyetlerimiz için kırk milyon neden vardır da, bir tek özür yoktur.”
“İnsanın kendi kendini fethetmesi, zaferlerin en büyüğüdür.”
“Zafer kazandığı zaman kendini de yenen, iki kere başarı kazanmış demektir.”
“Başarılarını gizlemek, en büyük başarıdır.”
“Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler.”
“MÂdemki ben yaşıyorum. O halde zafer bitmemiştir.”
“Zaferlerin babası çoktur, mağlûbiyetlerin ise hemen hiç yoktur.”
“Başarı ve gâlibiyet insana çok şey öğretmez; fakat başarısızlık ve mağlûbiyet çok şey öğretir.”
“Yenilince ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar.”
“Başarısızlıklar, kuvvetlilere daha da kuvvet verir.”
“Mağlûbiyet, insana cesâretsizlik veren bir şey olacak yerde, insanı daha çok çalışmaya iten bir sebep olmalıdır.”
“Kuvvetli bir adam, yenildimi, bu mağlûbiyeti onun için yeni hamlelere yol açan bir kapıdır.”
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 479 -
“Güçlükler, gâlibiyet ve başarının değerini artıran süslerdir.”
“İnsan, ilk mağlûbiyetinde pes edip çekilmemelidir.”
“Yenile yenile yenmeyi öğrenmeli.”
“İlk iliği kaçıran, düğmeleri sonuna kadar ilikleyemez.”
“Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir.”
“Gâlibiyeti en kötü biçimde kullanmak, onunla övünmektir.”
“En korkulacak an zafer ânıdır.”
“Gâlibiyet ve başarı, en etkili leke sabunudur.”
“Gönüller silâhla değil, sevgi ve yüksek gönüllülükle yenilirler.”
“Zafer, zafer değildir; Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.”
“Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız, ne kadar güç olursa olsun onu başarırsınız. Fakat dünyada en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir.
“Başarmak için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir.”
“Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir.”
“Yenileceğinden korkan daima yenilir.”
“Yenilen efendisine sâdık kalan, efendisini yeneni yendi demektir.”
“Yenilgi, insana cesâretsizlik veren bir şey olacak yerde, insanı daha çok çalışmaya iten bir sebep olmalıdır.”
“Düşmanını küçümseyen, yenilgiyi peşin kabul etmiş demektir.”
“Bir kere, iki kere, birçok kere yenildin, yöne dövüş. Sonunda her an yenmiş gibi bütün hayatında mutlu olursun.”
“Biraz açıklama, biraz bağışlama, biraz da sabır, son bulur kavga.”
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gâlibiyet (Allah’ın Yardımı ve Zafer) Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
ĞÂLİBİYET VE MAĞLÛBİYETLE İLGİLİ OLARAK “Ğ-L-B” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 31 Yerde): 2/Bakara, 249; 3/Âl-i İmrân, 12, 160; 4/Nisâ, 74; 5/Mâide, 23, 56; 7/A’râf, 113, 119; 8/Fenfâl, 36, 48, 65, 65; 66, 66; 12/Yûsuf, 21; 18/Kehf, 21; 21/Enbiyâ, 44; 23/Mü’minûn, 106; 26/Şuarâ, 40, 41, 44; 28/Kasas, 35; 30/Rûm, 2, 3, 3; 37/Sâffât, 116, 173; 41/Fussılet, 26; 54/Kamer, 10; 58/Mücâdele, 21; 80Abese, 30.
YARDIM VE ZAFER ANLAMINDAKİ “NASR” KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYETİ-İ KERİMELER (Toplam 158 Yerde): 2/Bakara, 48, 62, 86, 107, 111, 113, 113, 120, 120, 123, 135, 140, 214, 214, 250, 270, 286; 3/Âl-i İmrân, 13, 22, 52, 52, 56, 67, 81, 91, 111, 123, 126, 147, 150, 160, 160, 192; 4/Nisâ, 45, 52, 75, 89, 123, 145, 173; 5/Mâide, 14, 18, 51, 69, 72, 82; 6/En’âm, 34; 7/A’râf, 157, 192, 197, 197; 8/Enfâl, 10, 26, 40, 62, 72, 72, 72, 74; 9/Tevbe, 14, 25, 30, 40, 40, 74, 100, 116, 117; 11/Hûd, 30, 63, 113; 12/Yusuf, 110; 16/Nahl, 37; 17/İsrâ, 33, 75, 80; 18/Kehf, 43, 43; 21/Enbiyâ, 39, 43, 68, 77; 22/Hacc, 15, 17, 39, 40, 40, 60, 71, 78; 23/Mü’minûn, 26, 39, 65; 25/Furkan, 19, 31; 26/Şuarâ, 93, 93, 227; 28/Kasas, 18, 41, 81, 81; 29/Ankebût, 10, 22, 25, 30; 30/Rûm, 5, 5, 29, 47; 33/Ahzâb, 17, 65; 35/Fâtır, 37; 36/Yâsin, 74, 75; 37/Sâffât, 25, 116, 172; 39/Zümer, 54; 40/Mü’min, 29, 51; 41/Fussılet, 16; 42/Şûrâ, 8, 31, 39, 41, 46; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 34; 46/Ahkaf, 28; 47/Muhammed, 4, 7, 7, 13; 48/Fetih, 3, 3, 22; 51/Zâriyât, 45; 52/Tûr, 46; 54/Kamer, 10, 44; 55/Rahmân, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8, 11, 12, 12, 12; 61/Saff, 13, 14, 14, 14; 67/Mülk, 20; 71/Nûh, 25; 72/Cin, 24; 86/Târık, 10; 110/Nasr, 1.
GÂLİBİYET, MUZAFFER OLMAK ANLAMINDAKİ “ZAFER” KELİMESİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİME: (1 Yerde): 48/Fetih, 24
YARDIMI KESMEK ANLAMINDA “H-Z-L” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 3 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 160; 25/Furkan, 29; 17/İsrâ, 22.
BAŞARI ANLAMINDAKİ “TEVFİK” KELİMESİNİN TÜREDİĞİ “V-F-K” VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 4 Yerde): 4/Nisâ, 35, 62; 11/Hûd, 88; 78/Nebe’, 26.
KURTULMA, KURTULUŞ, SELÂMET VE MUTLULUK ANLAMINDAKİ “FELÂH” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 40 Yerde): Bakara, 1, 5; 189; Al-i İmran, 104, 130, 200; Maide, 35, 90, 100; En’am, 21, 135; A’raf, 8, 69, 157; Enfal, 45; Tevbe, 88; Yunus, 17, 69, 77; Yusuf, 23; Nahl, 116; Tâhâ, 64, 69; Hacc, 77; Mü’minun, 1-11, 102, 117; Kasas, 37, 67, 82; Nur, 31, 51; Rum, 38; Lokman, 5; Mücadele, 22; Haşr, 9; Teğabün, 16; Cuma, 10; A’lâ, 14; Şems, 9; Kehf, 20.
ZARAR, ZİYAN, KAYIP ANLAMINDAKİ “HUSRÂN” KELİMESİ VE TÜREVLERİNİN GEÇTİĞİ ÂYET-İ KERİMELER (Toplam 65 Yerde): Nisa, 119; En’am, 31; En’am, 140; Yunus, 45; Hac, 11; Ğafir, 78, 85; En’am, 12; En’am, 20; A’raf, 9, 53; Hud, 21; Mü’minun, 103; Zümer, 15; Şura, 45; Casiye, 27; Rahman, 9; Mutaffifin, 3; Asr, 2; Talak, 9; Bakara, 27, 121; A’raf, 90, 99, 178; Enfal, 37; Tevbe, 69; Yusuf, 14; Nahl, 109; Mü’minun, 34; Ankebut, 52; Zümer, 63; Mücadele, 19; Münafikun, 9; Bakara, 64; Al-i İmran,3, 149; Maide, 5, 21, 30, 53; A’raf, 23, 92, 149; Yunus, 95; Hud, 47; Zümer, 15; Zümer, 65; Fussılet, 23; Fussılet, 25; Şura, 45; Ahkaf, 18; Naziat, 12; İsra, 82; Fatır, 39; Nuh, 21; Hac, 11; Zümer, 15; Nisa, 119; Hud, 22; Neml, 5; Kehf, 103; Enbiya, 70; Hud, 63; Şuara, 181
ZAFER KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
Zafer İman Edenlerindir: 3/Âl-i İmrân, 123, 139, 148; 13/Ra’d, 41; 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55; 30/Rûm, 60; 48/Fetih, 23; 63/Münâfıkun, 8.
Zafer Allah’tandır: 3/Âl-i İmrân, 125-126, 160.
Zafer, Allah ‘ın Yardım Ettiği Kimselerindir: 3/Âl-i İmrân, 160; 5/Mâide, 56; 9/Tevbe, 15; 30/Rûm, 2-5.
Kâfirler İstemese de, Allah Nurunu Tamamlar: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24; 61/Saff, 8-9.
Zafer İslâm’ındır: 21/Enbiyâ, 44; 24/Nûr, 55; 48/Fetih, 28.
Gâlibiyet, Allah’ın ve Peygamberinindir: 58/Mücâdele, 21; 63/Münâfıkun, 8.
Allah, Mü’minlerin Aleyhinde Kâfirlere Zafer Vermez: 4/Nisâ, 141; 8/Enfâl, 36-38.
Mü’minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu: 2/Bakara, 251.
Nice Az Topluluklar, Daha Çok Topluluklara Üstün Gelebilir: 2/Bakara, 249-251; 8/Enfâl, 65-66.
Savaşta Gâlibiyet ve Geçici Yenilginin Hikmetleri: 3/Âl-i İmrân, 140-142.
İ ALLAH’IN YARDIMI
a- Mü’minlerin Allah’tan Başka Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4;
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER)
- 481 -
42/Şûrâ, 31.
b- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/Muhammed, 11.
c- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60; 47/Muhammed, 7.
d- Savaşta Allah’tan Sabır, Sebat ve Yardım İstemek: 2/Bakara, 250; 3/Âl-i İmrân, 146-147; 8/Enfâl, 45.
e- Savaşta Allah’a Güvenmek: 3/Âl-i İmrân, 173-175; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 25-26.
f- Kâfirlere Karşı Allah’ın Yardımını İstemek: 2/Bakara, 286; 8/Enfâl, 45; 10/Yûnus, 85-86; 40/Mü’min, 56; 60/Mümtehıne, 5.
g- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
h- Savaşta Allah’ın Yardımını Unutarak Gururlanmak: 9/Tevbe, 25-26.
i- Savaşta Meleklerin Mü’minlere Yardımı: 3/Âl-i İmrân, 123-126; 8/Enfâl, 9-13, 50; 9/Tevbe, 25-26; 33/Ahzâb, 9; 48/Fetih, 4, 7.
j- Allah’ın Yardımı Sabredenlerle Beraberdir: 2/Bakara, 153.
k- Allah’ın Yardımı Yakındır: 2/Bakara, 214.
l- Allah Dilediğine Yardım Eder: 30/Rûm, 5-6.
m- Bedir Savaşında Allah’ın Yardımı: 3/Âl-i İmrân, 113, 123-127, 160; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 42-44, 48, 50.
n- Uhud Savaşında Allah’ın Yardımı: 3/Âl-i İmrân, 121-122
o- Huneyn Savaşında Allah’ın Yardımı: 9/Tevbe, 25-27.
p- Tebük Savaşında Allah’ın Yardımı: 9/Tevbe, 48.
r- Hendek Savaşında Allah’ın Yardımı: 33/Ahzâb, 9-12, 25-27.
J- ALLAH’A (O’NUN DİNİNE) YARDIM: 3/Âl-i İmrân, 52; 22/Hacc, 40; 47/Muhammed, 7; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 8; 61/Saff, 14.
K- ALLAH’TAN YARDIM İSTEMEK: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 126, 128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
L- ALLAH’TAN BAŞKASINDAN YARDIM İSTEMEKTEN SAKINMAK: 12/Yusuf, 41-42.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 188-189; c. 2, s. 109-111, 373
2. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 2, s. 304-310, 458-475; c. 23, s. 47-62, 69-70
3. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 300-301
4. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 229
5. Yahûdileşme Temâyülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 367-369
6. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilali, Şafak Y. s. 203-300; 71-75
7. Vahiyle Doğrulmak, Ramazan Kayan, Çıra Y. s. 41-48
8. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 339-342
9. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 1, s. 72-78, 147-149, c. 2, 173-177, 3/178-180
10. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 235-242, 262-264
11. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 3, s. 48-52
12. Nur’dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 166-168
13. Kur’an’da Kişilik Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y. s. 24-26
14. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 149-150

GAYB
- 483 -
Kavram no 56
İman 11
Bk. Şirk; Cin; Sihir-Büyü
GAYB
• Gayb; Anlam ve Mâhiyeti
• Gaybın Çeşitleri
• Kur’an’da Gayb
• Gaybın Bilinip Bilinememesi
• İyi ki Gaybı Bilemiyoruz
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.”2072
Gayb; Anlam ve Mâhiyeti
Gayb, gizli kalmak, gizlenmek, görünmemek, gözden kaybolmak anlamında “ğâbe” fiilinden masdar veya gizlenen, hazırda olmayan şey mânâsında isim veya sıfat olarak kullanılır. Ragıb El-İsfehani gaybı, “duyular çerçevesine girmeyen şey” tarzında açıklamıştır.
Gaybın esası, mevcut olmamak değil; herhangi bir sebeple fark edilir olmamak, özellikle görünür olmamaktır. Gayb, insanın gözü önünde sergilenmemiş bulunandır; olmayan değil. “Gayb” ve “gâib”, başlangıçta duyularımızla anlamada veya ilk düşüncede hazır olmayan, diğer deyişle ilk nazarda anlaşılmayan demektir. Bunun bir kısmı delilden geçen bir anlayışla idrak olunabilir. Mesela evinizde otururken kapınız çalınır, ses duyarsınız, bu ses sizin için anlaşılmış, hazır ve şahittir. Bundan anlarsınız ki, kapıyı çalan vardır. O kimse henüz sizin için ortada yoktur. Bakıp görünceye kadar onu şahsıyla bilemezsiniz, fakat kapıyı bir çalan bulunduğunu da zorunlu bir şekilde, anlayışlı olarak tasdik edersiniz. Bu, bir inanç veya şuurlu bir bilme olur. Sonra henüz kapınızı çalmayan ve eseri size yetişmeyen daha nice gaibler bulunduğunu da genel olarak tasdik edebilirsiniz. Fakat bunların bir kısmı gerçekten yok olabilirler. “Gayb” ile “gaib” arasında fark vardır. “Gâib” (ortada olmayan) sana görülmez, seni de görmez olandır. “Gayb” ise, görülmez, fakat görür olandır. Demek ki, gaybın esası, mevcut olmamak değil; gözükmemektir.
Gaybın Çeşitleri
İki türlü gayb vardır: Bir kısmı, hiçbir delili bulunmayan gaiblerdir ki bunları ancak “Allâmu’l-ğuyûb” (gaybları bilen) Allah bilir. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, onları O’ndan başkası bilemez.”2073 âyetindeki gaybdan maksat bunlardır. Diğer kısmı da delili bulunan gâiblerdir ki, “onlar gayba inanırlar.”2074 âyetindeki
2072] 2/Bakara, 3
2073] 6/En'âm, 59
2074] 2/Bakara, 3
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gaybdan kastedilen de bu kısımdır. Âyette geçen “el-ğayb” kelimesinin elif lâmı ahd içindir. Yani, Allah’tan hakkıyla korkan müttakîlerin inandıkları, tanıdıkları gayb, delili bulunan hak gaybdır ki, bu da Allah ve sıfatı, ahiret ve halleri, melekler, peygamberlerin nübüvveti, kitapları indirme... gibi imana ait temel unsurlardır. Gayba imanın önemi büyüktür. Çünkü korunmak, takvâ ona bağlıdır. Peygamber’i görüp iman eden sahabilerin de en büyük meziyetleri, O’nu gayba ait verdiği haberlerde tasdik edişlerindedir. Nitekim İbn Mes’ud; “Kendisinden başka ilah olmayan (Allah)a yemin ederim ki, hiçbir kimse, gayba imandan daha faziletli bir şeye inanmamıştır.” buyurmuş ve bu âyeti2075 okumuştur.2076
Gayb’ın mutlaka gelecekle ilgili olduğu sanılmıştır. Oysa, sözgelimi önümüzdeki bir engelin ötesi bizim için gaybdır; çünkü engelin ötesinde ne olduğunu göremiyoruz, duyularımız-la algılayamıyoruz. Ayrıca, geçmiş/tarih de gaybdır. Allah onun bilgilerini Kur’an’da belli oranlarda aktarmıştır. Nitekim bu bilgilendirmelerde “Bu gayb haberlerindendir; sana vahyediyoruz”2077 denilmektedir. Demek oluyor ki, Allah vahyle gayb haberlerini de bildirmektedir ve peygamber bir bakıma gaybın haberini getirendir.
Kur’an’da Gayb
Gayb kelimesi, Kur’an’da altmış yerde geçer. Kur’an’da gayb kelimesi, Allah’a nisbet edildiği yerlerde sadece Allah tarafından bilinebilen mutlak gaybı, “âlimu’l-gayb, âlimu’l-gaybi ve’ş-şehâdeh, allâmu’l-ğuyûb, âlimu ğaybi’s-semâvâti ve’l-arz” tarzındaki kullanımlarda insanların mevcut şartlar açısından bilemedikleri her şeyi ifâde eder. “Enbâu’l-ğayb” terkibinde ise, geçmişte yaşanan ve ibret alınmak üzere nakledilen tarihî olayları ifâde eder.
Kur’an’da zaman açısından; geçmiş, hal ve gelecek olmak üzere üç kategoriye ayrılabilen birçok gaybî habere yer verilmektedir. Bunlardan uzak maziye ait olan ve bizzat Kur’an tarafından “gayb haberi” olarak nitelendirilenlere Hz. Âdem, Nuh, Yusuf ve Meryem’e dair bilgilerler, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve Hızır kıssaları örnek gösterilebilir.2078 Mekke’nin fethi hazırlıklarının müşriklere bildirilmek istendiğini haber veren,2079 Benî Mustalik kabilesinin zekâtının toplanmasını konu edinen ve ayrıca ifk hadisesinin iç yüzünü açıklayan âyetler2080 Kur’an’ın o dönemde bildirdiği hâlihazırla ilgili gaybî haberler arasındadır. Bizanslılar’ın Mecusi İranlılar karşısında yakın bir gelecekte galibiyet elde edeceğini bildiren,2081 Mekke’nin fethini2082 ve İslâm’ın parlak istikbalini müjdeleyen2083 âyetler de Kur’an’ın geleceğe dair gayb haberlerindendir.
Bu kullanılışlar ışığında Kur’an’da gayb kelimesinin belirttiği hususları; geçmiş tarihî olaylar, gizli ve sır olan şeyler, bir şeyin veya olayın iç yüzü, fizik dünyada başkalarınca görülemeyen nesneler, görülmeyen ve bilinmeyen her şey,
2075] 2/Bakara, 3
2076] Hak Dini Kur'an Dili I, 167-168
2077] 3/Âl-i İmran, 44; 11/Hûd, 49
2078] 3/Âl-i İmran, 44; 11/Hûd, 49; 12/Yûsuf, 102; 18/Kehf, 13-26, 83-98
2079] 60/Mümtehine, 1
2080] 49/Hucurât, 6; 24/Nur, 11-12
2081] 30/Rûm, 4-5
2082] 48/Fetih, 11, 15, 16, 27
2083] 24/Nur, 55
GAYB
- 485 -
ayrıca Allah, melek, ahiret, cin şeklinde özetlemek mümkündür.
Genellikle insanın bilgiye ulaşmak için kullandığı duyuların ve zihnî fonksiyonların aracılığıyla bilinemeyen bir olgu olarak algılanan gayb kavramı, Kur’an’da fizik ötesi âlemin varlıklarını belirtmesi yanında, fizik âleminin insan bilgisi dışında kalan uzantısını ifâde etmek için de kullanılmıştır. Buna göre fizik ötesi âlem için “gaybî varlık”; fizik dünyasında vuku bulmakla birlikte çeşitli sebepler yüzünden duyularla algılanamayan olaylar için de “gaybî haber” tabirlerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Muttakî insanlar Allah’ı, melekleri, cenneti, cehennemi görmeden inanırlar. Bugün müslümanlar, Peygamber Efendimiz’i de görmeden inanıyorlar. Onun içindir ki, Efendimiz: “Beni görüp bana iman edene müjdeler olsun. Beni görmediği halde bana iman edene yedi kere müjdeler olsun.” buyurmuştur.2084 Gayba inanan mü’min, kendisi Allah’ı görmese de, Allah’ın kendisini gördüğüne inandığından bütün hareketlerini kontrol eder.
Muttakî müslüman, ahirette cezalandırılmayayım diye Allah’ın haram sınırlarına yaklaşmaz. Günümüzde “ben görmediğime, laboratuarda incelemediğime inanmam” diyenler, yeni bir söz söylemiş sayılmazlar. Çünkü “bu güneşin altında söylenmedik söz kalmadı.” Çağdaş imansızlar gibi, Mûsâ’nın (a.s.) kavminden bir kısmı “Ey Mûsâ, biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız.”2085 demişlerdi. Çölde söylenen bu sözü, bugünkü kâfir, laboratuardan söylüyor. Gözümüzün bir sınırı var. Bu göz Allah’ı görseydi, Allah’ın gücü ve büyüklüğü sınırlı olurdu.
Bu gözler, gördüğünü emri altına alıyor. Yüce dağları deliyor. Denizin derinliklerinden en değerli inci mercanları çıkarıyor. Gözlerimiz Allah’ı görecek şekilde yaratılmamıştır. O’nun yarattıklarından ilmini, kudretini, san’atını, rahmetini görüyor ve O’na iman ediyoruz.2086
Mü’minler, gayb’ı bilmeseler de ona inanırlar; hakikatin ve Hakk’ın varlığını ve tekliğini kabul ederler. Çünkü gaybı, hakikati bildiren Allah’tır. O, insanların nefislerinde ve dışlarında Kendini tanıtıcı âyetlerini sergilemektedir. Mü’minler, görmeseler de, bilmeseler de, gayba inanırlar.2087 Hakikatin, duyularıyla algıladıklarında değil; görünenlerin gerisinde yattığını kabul ederler. Âlem-i şehâdeti tek âlem, dolayısıyla dünya hayâtını da tek hayât kabul etmezler; bu hayâtın ötesinde şimdilik gayb da olsa, varlığından kuşku duyulmayan bir başka hayatın, yani âhiretin varlığına içten inanırlar.2088 Görmeden, ama var olduğunu bilerek Rahman’dan korkarlar. “O takvâ sahipleri ki, onlar, görmedikleri halde Rablerine huşu içinde candan saygı gösterir ve korkarlar.” 2089
Bakara sûresinin üçüncü âyetinde, müttakîlerin ilk özelliğinin gayba iman olduğu belirtilir. “O müttakîler ki, gayba iman ederler” yahut gıyaben (görmeden) iman ederler. Diğer bir tabirle onlar, gözle değil; kalple iman ederler. İman etmek için, önlerine dikilmiş putlara, haçlara da bağlanmazlar. Gözlerinin önünde
2084] Müsned, Ahmed bin Hanbel, V/248
2085] 2/Bakara, 55
2086] Şifa Tefsiri, M. Toptaş, c. 1, s. 82-83
2087] 2/Bakara, 3
2088] 2/Bakara, 4
2089] 21/Enbiyâ, 49
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunan bugünkü ve şu andaki görülen ve hissedilen şeylere saplanıp kalmazlar. Duyu ötesini, kalbi ve kalple ilgili şeyleri tanırlar. İşlerin başı, görülende değil; ruh, akıl, kalp gibi görülmeden görende, tutulmadan tutanda, zaman ve mekâna bağlı olmayarak maddeleri fırlatıp oynatan, fezaları doldurup boşaltandadır. Müttakîler, gayba inanırlar; çünkü onların sağduyuları, saf basiret ve ferasetleri, temiz akılları, açık anlayışları, sıhhatli görüşleri, anlayış kabiliyetleri, yükseklere koşabilecek azimli vicdanları ve iyi seçimleri vardır. Görünen ve hissedilen şeyleri yarar, kabuklarını soyarlar; içindeki özüne, önündeki ve arkasındakinin sırrına nüfuz ederler; görenle görüleni ayırt ederler; hissedilenden düşünülene intikal edebilirler. Varlık ve yokluk içinde gaybdan görünürlüğe, görünürlükten gayba gelip, geçip giden ve hissedilen olayların satırları altındaki gayba ait manaları sezerler.
Hakikat, akılla, basiretle, kalp gözüyle görülebilir; dış görünüşü ile değil. Kuvvet görünmez deriz. Hâlbuki kuvvetin eseri görülmektedir. Aslında görünen de kuvvetten ibârettir. Gelecek zaman bugün görünmez, yarın görünür. Yani, bizce gayb, görülemeyen demek değil; görülmeyen demektir. Bugünün akla uygun olanı, yarının hissedileni olabilir. Biz, delilsiz olan gayba değil; delili olan akla uygun gayba iman ediyoruz. Delilimiz; aklımız, nefsimiz, kalbimiz, kâinat kitabı ve Allah’ın kitabı. Şu halde gaybin hakikatine iman ederken, görünenin gerçeğini inkâr etmeyiz. Şimdiki halde görünen ve hissedilen meydandaki tabiatın iki tarafında geçmiş ve gelecek, başlangıç ve sonuç denilen birer gayb âlemi var. Şu halde, kendini korumak (takvâ sahibi olmak) isteyenler, görülenleri ve hissedilenleri seyrederken, daha önce onların arkasındaki gayba ve gayb ile görülenlerin hepsinin kaynağına, mutlak kefiline, yani âlemlerin Rabbine iman ederler. 2090
İman esaslarının tümü gaybdır. Gayba iman, bir üstünlüktür. Gayba inanan mü’min, maddenin dar kalıpları içinde haps olmaktan kurtulabilmiş, mânevî hayâtın güzelliklerini şehâdet âlemi denen bu dünyada tatmaya başlamıştır. Hem insan, hem evren Allah’ın âyetleridir. Küçük evren olan insanla âlem arasında büyük benzerlikler vardır. İnsanın beden ve ruhtan meydana geldiği gibi; evren de fizik ve metafizik boyutludur. İnsanda manevî, ruhî özellikler olduğu gibi; içinde yaşadığımız evrende de manevi varlıklar, melekler ve cinler gibi madde ötesi yaratıklar vardır.
Aklıyla ve ruhî özellikleriyle değil; sadece gözleriyle düşünüp karar verebilen materyalistler, gözle göremedikleri canlılara ve gayb âlemine inanmazlar. Hâlbuki kendilerinde maddî olmayan ruh, akıl, sevgi, nefret gibi nice özelliklerin varlığını kabul etmektedirler. Gözüyle görmediğinin varlığına inanmadığını söyleyen bu insanların, bu sözlerinde samimi olmadıkları görülmektedir.
Varlıklar, görülen ve görülmeyen olmak üzere ikiye ayrılır. İçinde yaşadığımız şu dünyaya, elle tutup gözle gördüğümüz âleme şehâdet âlemi diyoruz. Melekûta, beş duyumuzla şahit olamadığımız duyular ötesi âleme de gayb âlemi ismi veriyoruz. İnsan, kendi açısından şehâdet âleminde yaşarken, aynı zamanda bir yönüyle de gayb âleminde dolaşmaktadır. Bedenimiz şehâdet âlemindeki olayların önemli bir kesimine şahit olurken, ruhumuz gayb âleminin gizli dünyasında gezintiler yapmaktadır. İnsan, bedeni ve duyularıyla fizik dünyada yaşıyor.
2090] Hak Dini Kur'an Dili, I, 164-166
GAYB
- 487 -
Ruhu, aklı, hayâli, rüyası, önsezisi gibi manevi özellikleriyle gayb dünyasının kapısının aralığından gelen sızıntılara da yabancı kalmıyor.
Gaybın Bilinip Bilinememesi
Kur’an’da gaybı sadece Allah’ın bildiği çeşitli âyetlerde ifâde edilmektedir:
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez.” 2091
“De ki: Gayb ancak Allah’ındır.” 2092
“Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah’a aittir.” 2093
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.” 2094
“Göklerin ve yerin gaybı (gizli bilgisi) O’na (Allah’a) aittir.” 2095
“De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.” 2096
“Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir.” 2097
“Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir.” 2098
Gaybı, sadece Allah’ın bildiği konusuyla ilgili hadis-i şerifler de vardır. 2099
Peygamberler, gayb konusunda özel bir konumdadır. Kendilerine gelen vahy, gaybla ilgili bir olaydır. Vahyi getiren Cebrail, bir melektir ve gaybdan gelmektedir. Peygamberler gayb âleminin yol göstericileridir. Toplumları gayba ve fizikötesine iman ve itikada davet için gönderildiler. Peygamberler, toplum ve gayb arasındaki ilişkiyi de sağladılar; toplum ve gayb âlemini birbirine bitiştiren bir halka oldular. Bazı âyetlerde, Allah’ın dilediği kullarını gayb hakkında bilgilendirdiği ifâde edilmektedir: “Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırt eder.”2100; “O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır.”2101 Bu bağlamda Hz. İbrahim’e yer ve göklerin melekûtunun gösterildiği,2102 Hz. Yusuf’a rüya tabir etme ilminin ve kavminin yiyeceği yemekleri önceden bilme yeteneğinin verildiği,2103 Hz. İsa’nın, İsrailoğulları’nın evlerinde ne yiyip neleri biriktirdiklerine vâkıf olup bunları kendilerine haber verdiği2104 belirtilmektedir.
Fakat peygamberler de beşerdir, bizim gibi insanlardır. Beşer oldukları için de kendiliklerinden gaybı bilemezler. Tüm peygamberler gibi Peygamberimiz’in
2091] 6/En'âm, 59
2092] 10/Yûnus, 20
2093] 11/Hûd, 123
2094] 16/Nahl, 77
2095] 18/Kehf, 2
2096] 27/Neml, 65
2097] 35/Fâtır, 38
2098] 49/Hucurât, 18
2099] Bk. Buhârî, İstiska 29, Tevhid 4; Müslim, İman 77
2100] 3/Âl-i İmran, 179
2101] 72/Cin, 26-27
2102] 6/En'âm, 75
2103] 12/Yûsuf, 21, 37
2104] 3/Âl-i İmran, 49
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de kendiliğinden gaybı bilmesi söz konusu değildir. Allah, peygamberlerine gaybdan bazı bilgiler verirdi. Peygamberimiz’in, bir kısım gaybî sırlara sahip olduğu gerçektir, ama her şeyi biliyordu, gayba tümüyle vâkıftı demek yanlıştır. Başta Hz. Aişe olmak üzere sahabilerin çoğuna göre Hz. Peygamberimiz gelecek hakkında bilgi sahibi değildi. O gaybı bilmez.2105 İbn Abbâs der ki: “Yüce Allah, peygamberlere gaybdan vahyi bildirmiş ve gaybından olan şeyleri onlara vahyetmek ve indirdiği hükümleri sûretiyle onları vahyettiği kadarıyla gayba muttali kılmıştır. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. 2106
Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Ben de ancak fâni bir insanım (beşerim). Siz bana birçok davalar getiriyorsunuz. Sizlerden biri, diğer tarafa nazaran beni ikna etmede daha kabiliyetli ve muktedir olabilir (meselesini daha beliğ olarak savunabilir). Ben de ondan işittiğime (ve delillere) göre hüküm veririm. Bununla bir kimseye, hakikaten din kardeşine ait bir şeyi verecek olursam, o kimse (bunu) asla almasın. Zira benim ona o şekilde vermiş olduğum şey, ancak ateşten bir parçadır. Dilerse o ateşi alsın, dilerse bıraksın.”2107 Dikkat edilirse Rasûl-i Ekrem, getirilen delillerin esas alınmasını ve ona göre hüküm verilmesini tavsiye etmiştir. Ayrıca “ben gaybı bilirim ve mutlaka her hakkı, hak sahibine veririm” dememiştir. Günümüzde bazı medyum, hoca veya şeyhlerin gaybı bildiğini ve ona göre davrandığını iddia edenlere dikkat edilmelidir.
Kurtubî de şu açıklamaları yapmaktadır: “Allah, peygamberi gaybından dilediğine muttali kılar. Çünkü peygamberler, mûcizelerle teyid edilmişlerdir. İşte gayb olan bazı şeyleri bildirmeleri de bunlardandır. Hz. İsa’nın bazı kimselere evlerinde neleri sakladıklarına dair haber vermesi gibi. Yüce Allah, peygamberlerden razı olduğu kimseleri istisna etti. Onlara vahyetmek sûretiyle gaybından dilediğini onlara öğretti. Bunu onlara bir mûcize ve peygamberliklerine dair doğru bir delâlet olarak vermiştir. Müneccim ve benzeri kimseler olan falcılar ve gayba dair haber verdiklerini iddia eden kimseler ise, Allah’ın beğenip seçtiği peygamberlerden değildir. Aksine bunlar, sezgi, tahmin ve yalanlarıyla Allah’a karşı yalan söyleyip iftiralarda bulunan kâfirlerdir. 2108
Buna göre, beşerin bilgi edinebilme sınırları içerisine girmeyen, insanın bilgi elde etme yollarıyla bilinemeyen bilgilere, yani ona dair bilgiyi Yüce Allah’ın tamamıyla kendisine tahsis ettiği ve ancak dilediği kadarını dilediği peygamberine bildirdiği “gayb bilgisi”ne sahip olduğunu iddia etmek, kişinin kâfir olmasına sebeptir.
Gayb, iki kısımda değerlendirilir: a- Mutlak gayb, b- İzâfî (göreceli) gayb. Mutlak gayb, yalnız Allah’ın bildiği gaybdır. Gaybın bu çeşidini Allah, başkasına bildirmemiştir. İzâfî gayb ise, bazılarına göre gayb iken, bazılarına gayb sayılmayandır. Mesela, kişinin içinden geçen duygular, kalbindeki manalar, kendisine malum olduğu, gayb olmadığı halde, başkası için mechul olduğundan gaybdır. Dağın eteğinde olan bir kimse için, dağın ardı gaybdır. Ama uçaktan bakan kimse için, dağın hiçbir yanı gayb değildir. Gayb ile idrak ve duyularımız arasında engel ve duvarlar, maddi perdeler yoktur. Gayb, gaybın varlığı, gizliliğin var oluşu,
2105] Bk. Müslim, İman 287; Tirmizî, Tefsir 7
2106] Taberî, XX/123
2107] S. Müslim, K. Akdiye 13, -c. 2 s. 1337-; Buhârî, c. 3 s. 162 -Çağrı Y.
2108] Kurtubî, XIX/27-28
GAYB
- 489 -
idrak ve duyularımızın gücü ile ilgilidir. 2109
Duyularımızın ve idrakimizin belirli kapasiteleri vardır. Mesela mikropları göremediğimiz gibi, radyonun rahatlıkla aldığı sesleri de çıplak kulağımızla duyamıyoruz. Bu yüzden gayb, bizim idrak ve duyularımızın sınırlı olması yönünden gaybtır. Allah için gayb diye bir şey söz konusu değildir.
Kur’an-ı Kerim, mutlak gaybın bilinmesini sadece Allah’a tahsis etmek sûretiyle bu husustaki cahiliyye inancını reddetmektedir. Kur’an, gaybı bilme özelliğini Allah’a âit bir kemal sıfatı olarak göstermektedir.2110 Yalnız Allah’a ait olan gaybı bilmenin, diğer yaratıklardan birine tahsis edilmesini Kur’an tevhide aykırı bulmaktadır. Gayb kapılarını zorlama denemeleri olan fal, kehanet vb. yollara başvurmayı yasaklamaktadır. Allah’ın dilediklerini muttali kılacağı gayb alanına ait bilgi edinme yollarının vahyden ibâret bulunduğu, böyle bir bildirim olmadan gaybı bilmenin mümkün olamayacağı vurgulanmaktadır. Allah ve bildirdiği kadarıyla Rasûlüllah dışında hiç kimsenin mutlak gayb olan âlemle ilgili şeyler bilmesi mümkün değildir. Sihirbazların, büyücü, medyum ve onların yardımcıları olan cin ve şeytanların gaybı bilmesi mümkün değildir. Kur’an onlar için kulak hırsızları2111 der.
Yüce Allah, birçok âyetinde gayb ilminin kendine has olduğunu belirtmiştir. Allah tarafından, bilgisi kendisine has olduğu açıkça belirtilen gayb bilgisini bilmek iddiasında bulunanlar kâfir olurlar. Deney yoluyla bilinebilen hususlarda bir takım emare ve sebeplere istinaden meydana gelecek hallere dair kanaat belirtip tahminlerde bulunmak ise, kişiyi küfre götürmediği gibi, fâsık da yapmaz. Ancak gelecekte kazanacaklarına dair iddialarda bulunmanın, genel ve özel anlamda gelecekte meydana gelecek olayları haber vermenin ise küfür olacağında şüphe yoktur. Yine, kehanet yoluyla ya da arraflık, medyumluk ile gayb bilgisi iddiasında bulunmak da aynı hükümdedir. Arraf ve kâhin gaybı bilmek iddiasında bulunan kimselerdir. Bu gibi kimselere gidip gayba dair bilgiler soranların, Muhammed’e (s.a.s.) indirilenleri yalanlamış olacaklarını açıkça belirten ve onlara gitmeyi yasaklayan pek çok hadis vardır. 2112
Bu arada kâinatta cereyan eden birtakım olayların meydana gelmesini, başka bazı olayların etkisiyle meydana geldiğini ileri sürerek, onları Allah’ın yaratma ve takdiri dışında kalan sebeplerle meydana geldiklerini söylemek de aynı şekilde küfür ve inkârdır. Nitekim Peygamber’in (s.a.s.) Hudeybiye’de bir sabah namazını kıldırdıktan sonra, yağmur yağışını Allah’ın lütuf ve rahmetine değil de; belli bir yıldızın belli bir burca girmesine bağlı olarak kabul edenlerin kâfir olduklarını belirten hadis-i şerifi bu konuda açık deliller arasındadır. 2113
Kurtubî’nin naklettiğine göre, Hz. Ali, Hâricîler üzerine yürümek istediğinde, birisi bu vakitte çıkmamasını ve filân yıldızın doğmasını beklemesini tavsiye etmiş, dediği vakitte yola koyulacak olursa zaferi kazanacağını belirtmiş. Ancak
2109] Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, 320-324
2110] 5/Mâide, 109; 6/En'âm, 73; 9/Tevbe, 94, 105; 13/Ra'd, 9; 34/Sebe', 48
2111] 15/Hıcr, 18
2112] Müslim, Mesâcid 33; Selâm 125; Ebû Dâvud, Salât 167; Nesâi, Sehv 20; Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Müsned, II/429; IV/68; V/380 vs.
2113] Hadis için bk. Buhârî, Ezan 156, İstiska 28, Meğâzi 35; Müslim, İman 125; Ebû Dâvud, Tıb 22; Tirmizî, Tefsir 56; Nesâi, İstiska 16
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Ali, ona kesin bir şekilde şöyle cevap vermiş: Muhammed’in (s.a.s.) müneccimi yoktu. Ondan sonra benim de olmayacaktır. Senin bu söylediğin sözün doğru olduğunu kabul eden bir kimsenin, Allah’a şirk koşmuş bir kimse gibi olmayacağından emin değilim. Bundan dolayı biz seni hem yalanlıyor, hem de sana muhalefet ederek, bize gitmemeyi söylediğin saatte yola çıkacağız. Daha sonra Hz. Ali, beraberindekilere yönelerek şunları söyler: “Ey insanlar, yıldızlarla ilgili olarak karanın ve denizin karanlıklarında yol alabilecek kadarından fazlasını öğrenmeyiniz. Şunu biliniz ki müneccim (yıldızlara bakarak geleceğe dair haber veren), sihirbaz gibidir. Sihirbaz da kâfir gibidir. Kâfir de cehennemdedir.” (Daha sonra, kendisine bu saatte yola çıkmamasını söyleyene yönelerek:) “Allah’a yemin ederim ki, eğer senin yıldızlara bakıp ona göre amel ettiğine dair bir haber ulaşırsa, ben ve sen, hayâtta kaldığımız sürece hapisten çıkartmam. Yönetici kaldığım sürece (mücahid mü’minlere verilen ve devlet hazinesindeki hakları olan) maaşını keserim.” Daha sonra Hz. Ali, o adamın çıkmamasını istediği saatte yola koyulur ve Haricilere karşı muzaffer olur. Bu olay, Nehrevan Olayı diye bilinir. 2114
Zaman ve mekân engeli veya yaratılış özellikleri açısından sınırlı bir varlık olan insan, gayb denilen alanla her an karşı karşıyadır. Mutlak gayb, hakkında hiçbir şekilde bilgi sahibi olunmayan ve vahy yoluyla sadece peygamberlere bildirilen gayb olmak üzere iki kısımdır. İzâfî gayb da fizikî âlemle ilgili ve fizik ötesi olmak üzere ikiye ayrılabilir. İnsanların kısmen de olsa bilgi sahibi olabildiği bu alan, hiçbir zaman sadece Allah’a mahsus mutlak gayb sınırlarını zorlamaz. Esasen bir kimse bir şey hakkında bilgi sahibi olabiliyorsa, söz konusu husus onun için şehâdet konumundadır. Bu açıdan izâfî gayba “izâfî şehâdet” demek de mümkündür. Gayb ile şehâdetin kesişip iç içe girdiği kavşak noktası varlığı olarak niteleNebîlecek bir varlık yapısına sahip bulunan insanda akıl, ruh ve gönül gibi adlarla anılan bazı fizik ötesi boyutlar bulunmaktadır. Kur’an, âlemde insan tarafından müşahede edilen her şeyin görünen yönünün, bilinen fonksiyonunun ötesinde görünmeyen ve bilinmeyen bir metafizik cephesinin de bulunduğunu haber vermektedir.2115 Duyulur âlemde gerçekleştiği halde; zaman, mekân ve duyuların yetersizliği gibi sebeplerle insanın bilgi sahibi olamadığı varlık alanları da mevcuttur.
İyi ki Gaybı Bilemiyoruz
Gelecekle ilgili şeylerin bir kısmını önceden bilmek, insanı rahatsız eder. Peygamber bile olsa, insan için istikbalin kapılarının ardına kadar açılması bir nimet ve lütuf değildir. Allah, rahmetinden dolayı, bize zarar verecek, imtihan dünyası özelliğiyle de bağdaşmayacak bilgiler vermemiş, geleceği gayb perdesinde saklamıştır. O yüzden her taraftan gayblarla çevrili bir âlemde yaşıyor ve imtihan oluyoruz. Allah, nice hikmetlerden dolayı, bin geceden daha hayırlı olan Kadir gecesini Ramazan’da saklamıştır. Duânın kabul olduğu zamanı Cuma gününde gizlemiştir. Öleceğimiz zamanı ömür içinde ve kıyametin kopacağını dünyanın ömrü içinde bizim için gayb olacak şekilde saklamıştır. Çünkü bunları bilmemiz, bize fayda değil; zarar verecektir. İnsan, öleceği zamanı bilse, eceli belli olsa, hayâtının önemli bir kısmını “daha ölmeme çok var, nasıl olsa yakında ölmeyeceğim!” diyerek gafletle geçirir, ibâdet bilinci içinde yaşamazdı. Eceli
2114] Kurtubi, XII/29
2115] 2/Bakara, 74; 17/İsrâ, 44; 22/Hac, 18
GAYB
- 491 -
yaklaştıkça da bir idam mahkûmu gibi dehşet içinde yaşar, kalan hayâtı kendine zindan olurdu. Ecelimizi bilmememiz, yani bunun gayb olması, bizim dünya ve ahiret dengesini kurmamız açısından çok önemlidir. Hem ölmek, hem yaşamak mümkün olduğundan, dünya ve ahiret maslahatı bu gizliliktedir. Böylece korku ve ümit arasında, belki yarın ölebilirim diye bir taraftan ahirete hazır olurken; belki daha ölmem diyerek dünyasını da ihmal etmeyip düzenlemeye gidebilecektir. Birini öbürüne feda etmeden denge içinde huzurla yaşayabilmek için ölüm zamanımızın gayb olması en güzeldir.
Gaybın perdeli oluşu, Allah’ın engin rahmetinin ve sayısız hikmetinin gereğidir. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler hayli çoktur. Meydana gelmeden önce, gelecekte başımıza gelecek olanları bilmek, bize acı verecek, elemin uzamasına sebep olacaktır. Bu yüzden ecelimiz gibi, başımıza gelecek musibetler de gayb olarak gizlenmiştir. Mesela, bir yıl sonra biricik çocuğunun öleceğini bilen bir anne ve babaya hayât zindan olur. Yıllar sonra başına gelecek bir felaketi bilmek, insanı mutlu etmez; tam aksine şimdiden huzursuz eder. Bu yüzden bazı şeyleri bilmememiz, bize faydalı olmayacak gayb sırlarına muttali olmamamız bizim için rahmettir.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Âdem’in yaratılışını anlatan âyetler “türâb (toprak)”2116 “tıyn (çamur, balçık)”2117 ve “hame-i mesnûn (kurumuş balçık)”2118 gibi kelimelerle, fizik âleme ait maddî yönüne; ona ruh üflendiğini ifâde eden âyetlerle2119 gayb âlemine ait yönüne dikkat çekerek insanı gayb ve şehâdetin birleşimi olarak göstermektedir. Onun yaratılışındaki bu toprak ve ruh özelliğine çeşitli hadislerde de işaret edilmektedir.2120 Bu yaratılış özelliğinden dolayı, insan gaybla ilgili konulara büyük çapta merak sarar ve yaratılış sırrını çözmek ister.
Kur’an’da insanla sürekli ilişki halinde olduğu belirtilen ikinci gaybî varlık meleklerdir. Melekler her an insanların yanı başında onların yaptıklarını kaydetmekte,2121 onları tehlikelerden korumakta,2122 mü’minlere mağfiret dilemekte2123 ve günü gelince ruhlarını kabzetmektedir.2124 Bu anlamda üçüncü gaybî varlık ise şeytandır. Şeytan insana vesvese vererek,2125 düşmanlık yaparak,2126 kötü şeyleri güzel göstererek2127 meleklerin aksine kişiyi olumsuz yönde etkilemeye çalışmaktadır. Kur’an-ı Kerim, diğer bir gaybî varlık olan cinlerin hem varlığını, hem de insanlarla temasını, melek ve şeytan kadar sık olmasa da vurgulamaktadır. 2128
Kur’an-ı Kerim, gayba inananlara mü’min; gayba inanmayanlara ise kâfir
2116] 3/Âl-i İmran, 59
2117] 7/A'râf, 12
2118] 15/Hıcr, 28
2119] 15/Hıcr, 29
2120] Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Kader 1
2121] 50/Kaf, 17-18
2122] 6/En'âm, 61
2123] 40/Mü'min, 7
2124] 6/En'âm, 61; 16/Nahl, 32; 47/Muhammed, 27
2125] 7/A'râf, 200, 41/Fussılet, 36
2126] 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60
2127] 6/En'âm, 43; 137
2128] Meselâ bk. 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe', 12, 14; 72/Cin, 6
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demektedir. Kur’an’a göre bu ikinciler gaybdan kendilerine yönelen yaratma, murakabe, yanıltma gibi mekanizmalardan habersiz oldukları için, her şeyi dünya âlemi ve fizikî çevre ile sınırlı görürler. Hâlbuki Kur’an’ın gayb telakkisi insanın dünya hayâtı ve ahlâk anlayışıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu dünyada yapılan her işin gaybî âlemin bir bölümünü oluşturan ahiretle çok yakın münâsebeti vardır. Mü’min, ahiret sorumluluğuna ve gaybî murakabeye inanır, davranışlarını da buna göre düzenlerse İslâm’ın öngördüğü ahlâkî seviyeye, takvâya ulaşır.
Hevâ ve heveslerini ilah edinen kitleler, “insanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur” sloganını, sık sık tekrarlarlar. Bununla hem vahyi, hem gaybı inkâr etme gayretindedirler. Bütün beşerî ideolojilerde vahyi ve gaybı inkâr hastalığına rastlamak mümkündür. Esasen dinle beşerî ideolojilerin arasındaki temel fark, bu noktada yoğunlaşmaktadır. Kelime-i şehâdeti ikrar ve tasdik eden bir insan; Allahu Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlüllah’ın sahih sünnetinde yer alan her hükmün mutlak hakikat olduğunu tasdik etmiş demektir. Zira bu sebeple “müslüman” (Allah’a teslim olan) vasfını elde eder. Unutulmamalıdır ki; gayba iman etmek, mü’minlerin temel vasıflarından birisidir. 2129
2129] Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, c. 2, s. 52
GAYB
- 493 -
Gayb Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Ğayb Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 60 Yerde:) 2/Bakara, 3, 3, 3; 3/Âl-i İmrân, 44, 179; 4/Nisâ, 34; 5/Mâide, 94, 109, 116; 6/En’âm, 50, 59, 73; 7/A’râf, 7, 188; 9/Tevbe, 78, 94, 105; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31, 49, 123; 12/Yûsuf, 10, 15, 52, 81, 102; 13/Ra’d, 9; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 22, 26; 19/Meryem, 61, 78; 21/Enbiyâ, 49; 23/Mü’minûn, 92; 27/Neml, 20, 65, 75; 32/Secde, 6; 34/Sebe’, 3, 14, 48, 53; 35/Fâtır, 18, 38; 36/Yâsin, 11; 39/Zümer, 46; 49/Hucurât, 12, 18; 50/Kaf, 33; 52/Tûr, 41; 53/Necm, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 22; 62/Cum’a, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 12; 68/Kalem, 47; 72/Cinn, 26, 26; 81/Tekvîr, 24; 82/İnfitâr, 16.
B- Ğayb Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Gaybe İman: Bakara, 3; En’am, 59; Yunus, 20; Nahl, 77; Fâtır, 18; Yasin, 11; Mülk, 12.
b- Gaybın Bilinmesi: En’am, 59; Lokman, 34; Cin, 26-27.
c- Gaybı Yalnız Allah Bilir: Bakara, 33; En’am, 59; Hud, 123; Nahl, 77; Kehf, 26; Furkan, 6; Neml, 65; Lokman, 34; Sebe’, 48; Fâtır, 38; Hucurat, 18; Cin, 26.
d- Peygamberlerin Gayb Hakkında Bilgileri: En’am, 50; Cin, 26-28.
e- Cinler Gaybı Bilmezler: Sebe’, 14; Cin, 10.
f- İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
g- Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
Gaybla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
a- Kütüb-i Sitte:
Gayb Alemi, 14, 352-353
Gayba Muttali Olabilenler: 4, 165-166
Gaybi Meselelerde Dinimiz Neden Açık ve Kesin İfâdeye Yer Vermez? 6, 377
Gaib Üzere Hüküm Vermek: 14, 504
Âlem-i Gayb: 14, 353
b- Buhari, Tefsir 6/ 1, 31/ 2; Tevhid 4; İman 7; Menakıb 41; İstiska 29.
c- Müslim, İman 7, 77, 287; Fiten 19.
d- Ebu Davud, Fiten 1.
e- Tirmizi, Tefsir 7.
f- Nesai, Sehv 62, Cihad 42.
g- Müsned, Ahmed b. Hanbel, I / 319, 391, 445, 452; II / 212; IV / 129, 164, 207, 264; V / 278.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 160-172
2. Tefsir-i Kebir, -Mefatih-i Gayb- Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1 s. 456-459
3. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
4. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 162-170; c. 1, s. 91-105
5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 82-83
6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 33-38
7. Min Vahyi’l Kur’an Tefsir Dersleri, M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 1, s.35-44
8. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 222
10. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 13, s. 404-408
11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 429-433
12. İtikadi Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, İlyas Çelebi, Kitabevi Y.
13. Kur’an’da İnsan-Gayb İlişkisi, Halis Albayrak, Şule Y.
14. Kur’an ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler, Şadi Eren, Nesil Y.
15. Gaybi Yardımlar, Mutahhari, Seçkin Y.
16. Gaybın Haberleri, Safvet Senih, Zaman Gazetesi Y.
17. Gaybdan Haberler, Şadi Eren, Nesil Y.
18. Peygamberimiz’in Dilinden Geleceğin Tarihi, Orhan Baytan, Mevsim Y.
19. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 145-148; 322
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
20. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 95-97
21. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 320-324
22. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2 s. 50
23. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 276-299
24. Kur’an’a Göre Hz. Peygamber’in Hayâtı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 323-358; 376-380
25. İşte Tevhid 2, Hak Y. 74-87
26. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 22-27
27. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 38-42
28. Sikke-iTasdik-i Gaybî, Said Nursi, Envar Neşriyat
29. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 322
GAZAP
- 495 -
Kavram no 57
İlâhî Ceza 1
Bk. Helâk ve Helâk Edilen Kavimler; Cehennem; Dalâlet
GAZAP
• Gazap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Gazap
• Hadis-i Şeriflerde Gazap Edilenler
• Gazap ve Fıtrî Duyguların Eğitilmesi
• İslâm Ahlâkı Açısından Gazap
• Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme
• Allah’ın Gazabına Uğrayanlar
• Allah’ın Gazabının Tezâhürü: Helâk
• Gazap ve Helâk Konusunda Sünnetullah
• Helâklerin Sebepleri
• Helâk Çeşitleri
• Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
“Kullarından dilediğine Allah’ın, lütuf ve ihsânından (Kur’an ve Peygamberliği) göndermesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşı satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de önceden gelmiş bir gazap üstüne gazaba uğramaları, ne kadar kötü! Ayrıca kâfirler için ihânet verici bir azap vardır.” 2130
Gazap; Anlam ve Mâhiyeti
Gazap; kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam alma ve cezalandırma isteği anlamlarına gelir. Nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam arzusuyla heyecanlanması; infiâle kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık ve saldırıya meyleden haline gazap denilir.
Fıkıh açısından gazap halinde yapılan işlerde bazı istisnalar getirilmiştir. Meselâ, gazap halinde kinâye sözlerle boşama, niyet olmadıkça geçerli değildir. Kocanın kızarak eşine, “babanın evine git” demesi gibi. Hâkim gazaplı iken hüküm veremez.2131 Ahlâkî yönden, gazap hakkında şu hükümler dikkate alınmalıdır: Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Gazap, bütün kötülükleri kendinde toplar.”2132; “Gazap şeytandandır.” 2133
Kur’ân-ı Kerim, takvâ sahibi olan mü’minlerin öfkelerini yuttuklarını ve affedici olduklarını vurgular.2134 Öfkesini yutkunmayan insanların nasıl kötülükler işledikleri, bir hiç yüzünden nasıl birçok cinâyet işlendiği ve kötülükten sonra öfkesi geçenlerin nasıl pişman oldukları her zaman görülmektedir. “Öfkeyle kal2130]
2/Bakara, 90
2131] Müslim, Akdıye 16
2132] Ahmed bin Hanbel, 5/373
2133] Ahmed bin Hanbel, 4/226
2134] 3/Âl-i İmrân, 134
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kan zararla oturur” denilir. Haklı bir dâvâda bile olsa gazabı yenip karşı tarafı affetmek, büyük bir meziyettir. Mü’minlerin örnek alması gereken Rasûlullah’ın (s.a.s.) ahlâkı böyle idi. İslâm’da nefis için kızmak yoktur. Mücâdele ve mücâhede Allah içindir. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir sarhoşa rastlayıp had uygulatması üzerine sarhoş ona sövmüş, Hz. Ömer onu bırakarak şöyle demiştir: “Beni gazaplandırdı. Ceza verirsem nefsime yardım etmiş olurum. Ben bir kimseyi nefsim için azarlayıp dövmeyi sevmem.”
Aşırı gazap, aklın öyle bir âfetidir ki, en latif varlığı bile mecnun haline getirip hunhar bir canavara dönüştürebilir. Hiddet; akıl ve idrâkin yerine heyecan, dürüstlüğün bitişi, gözlerin görmemesi, kulakların duymaması demektir ve böyle birini ne din, ne kanun ne de nasihatçilerin öğütleri engelleyemez. Hiddetle başlayan, cinnet geçirerek kötülük yapar, sonra da pişman olur.
Rivâyete göre, Hz. İsa’ya “Âlemde en zorlu ve şiddetli olan şey nedir?” diye sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “Her şeyden şiddetli olan Allah’ın gazabıdır. Ondan cehennemler bile bizim gibi titrer.” ‘Bundan kurtuluş yolu nedir?’ diyene de: “Kendi gazabını terk” demiştir. Gazap, kişiye edebi kaybettirir; edep kaybolunca da insanın yapamayacağı rezillik yoktur. Çoğunlukla hiddetlenmenin zararı sahibine aittir. En kötü gazap hali tez gelip geç gidendir. Bu, kişiyi intikamcı yapar ve helâkine sebep olur. Rahmet peygamberi ve en güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiş olan Önderimiz: “Mü’minlerin imanca en olgun olanları ahlâkça en iyi olanlarıdır”2135 buyurmuştur. 2136
Kur’ân-ı Kerim’de Gazap
Kur’ân-ı Kerim’de “gazap” kelimesi, 14 yerde geçer. Ayrıca on âyette de gazap kelimesinin türevleri yer alır. Bu âyetlerin çoğunda gazap, Allah’a nisbet edilmiştir. Bazı âyetlerde gazap insanlar için de kullanılır. Meselâ Hz. Mûsâ’nın gazabı2137 ve Hz. Yûnus’un gazabından bahsedilir. 2138
Kur’an’da her şeye rağmen, gazaplanarak yapılan bir günah sonunda mü’minin hatasından dönmesi, tevbe etmesi emredilmekte; Allah’ın tevbe edenleri affedeceği bildirilmektedir. 2139
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için infak ederler/harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” 2140
Kur’an ahlâkı, kötülüğe iyilikle muâmele etmeyi, bunun ancak sabredenlere mahsus bir meziyet olduğunu hükme bağlar: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete), ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce (vesvese) seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.”2141 Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ gazaba sabır, kötü2135]
Buhârî, Edeb 39; Tirmizî, Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce, Nikâh 50
2136] H. Fehmi Kumanlıoğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 22
2137] 7/A’râf, 150, 154; 20/Tâhâ, 86
2138] 21/Enbiyâ, 87
2139] Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 135
2140] 3/Âl-i İmrân, 134
2141] 41/Fussılet, 34-36
GAZAP
- 497 -
lüğe af ile karşılık verilmelidir.
Kur’an, fevrî ve fanatik hareketleri hoş karşılamaz: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 2142
Sabredip suç bağışlamanın işlerin en hayırlısı olduğu vurgulanır: “Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlara üzülme, kurmakta oldukları tuzaktan dolayı sıkıntıya düşme.” 2143
“Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir (Mert ve azimli insanların yaptığı işi yapmıştır).” 2144
Bir kötülüğün aynen benzeriyle mukabele edilerek önlenmesi değil; en güzel şekilde, olgun mü’mine yakışacak tarzda önlenmesini Kur’an tavsiye eder. Meselâ. Gazaba sabır, câhilce davranışa, bilgisizliğe hilim, kötülüğe af ile karşılık, kötülüğün önlenmesi için tavsiye edilir. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” 2145
Kur’an, herkese karşı hoşgörülü ve yumuşak olmayı onaylamaz. Kur’an’ın ölçüsü, müslümanlara karşı merhametli, kâfirlere karşı onurlu, sert ve şiddetli olmaktır. “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı şiddetli/çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” 2146
İslâm’ı çevreye yayıp hâkim kılma gayreti demek olan cihad için gazap, olmazsa olmaz özelliktir. O yüzden cihadı emreden Kur’an, İslâm’a savaş açan kâfirlere karşı sert davranmayı da emreder. “Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş ânında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.” 2147
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O, gidilecek yer ne de kötüdür!” 2148
“...Onlar, sizinle karşılaştıklarında ‘iman ettik’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.” 2149
Hadis-i Şeriflerde Gazap
Rasûl-i Ekrem’in -tutum ve davranışlarında aşırılığa yol açmasa da- özellikle dinin yasakladığı konulardaki ahlâkî ve sosyal yanlışlık ve haksızlıklar karşısında, yani din gayretinden dolayı, gerekli hallerde sadece Allah için öfkelendiği ve bu durumun, yüzünün kızarması gibi fizyolojik belirtilerden anlaşıldığı
2142] 49/Hucurât, 5
2143] 16/Nahl, 126-127
2144] 42/Şûrâ, 43
2145] 41/Fussılet, 34
2146] 48/Fetih, 29
2147] 9/Tevbe, 123
2148] 66/Tahrîm, 9
2149] 3/Âl-i İmrân, 119
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ifade edilir2150. Bazı hadislerde, gazap duygusunun yok edilmesinden ziyade, bu duygunun etkisiyle yanlış hüküm veya karar verilmesinden kaçınılması gerektiği üzerinde durulur. “Yiğit o kimsedir ki, öfkelendiği sırada kendine hâkim olur.”2151; “Hâkim öfkeliyken taraflar arasında kesinlikle hüküm vermemelidir.”2152 mealindeki hadisler bunu ifâde eder. Hadislerde kişiye, öfkesini yatıştırabilmesi için abdest almak ve ayakta oturmak gibi pratik tedbirlere başvurması da önerilmiştir. 2153
Evrenlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, kendi nefsi için hiç gazaplanmaz; gazabını sadece Allah’ın dini için, Allah’a isyan edilen durumlarda ortaya çıkarırdı. Rasûlullah (s.a.s.) gazaplanma durumunda bunun nasıl giderileceği hakkında şöyle buyurur: “Biriniz gazaba geldiğinde abdest alsın. Ayakta ise otursun, gazabı yine gitmezse uzansın.” 2154
“Gazap şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı/öfkelendiği zaman abdest alsın.” 2155
Rasûlullah, huzurunda, birbirine hakaret eden iki kişiden birisinin yüzünde öfke belirince şöyle buyurmuştu: “Ben bir kelime biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. O kelime: ‘Eûzü billâhi mine’ş şeytâni’rracîm’dir (kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım).” 2156
“Gazap, bütün kötülükleri kendinde toplar.” 2157
“Gazap şeytandandır.” 2158
“Siz, aranızda kimi pehlivan sayarsınız?” diye Rasûlullah sordu. Ashâb: “Adamların yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, gerçek pehlivan, gazaplandığı zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” 2159
“Gerçek yiğit (kuvvetli kimse), güreşte güçlü olanı yenen değil; gazaba geldiğinde nefsine hâkim olandır.” 2160
“Allah indinde kişinin yuttuğu en savap olan yutkunma, Allah’ın rızâsını düşünerek kendini tutup yuttuğu öfke yudumudur.” 2161
“Gazaptan sakının; çünkü gazap, Âdemoğlunun kalbine konmuş bir ateş parçasıdır. Baksanıza öfkelenen adamın boyun damarları nasıl şişer ve gözleri nasıl kızarır! İçinde gazap hisseden, hemen yere yapışsın.” 2162
2150] Buhârî, İlim 28, Lukata 9, Edeb 75; Müslim, Salât 128, fezâil 127
2151] Buhârî, Edeb 76, 102; Müslim, Birr 107, 108
2152] Buhârî, Ahkâm 13; Müslim, Akdıye 16; Nesâî, Kudât 18
2153] Meselâ, bk. Ahmed bin Hanbel, 4/226, 5/152; Buhârî, İman 71
2154] Ahmed bin Hanbel, 1/283, 5/152; Ebû Dâvud, Edeb 4, 11
2155] Ebû Dâvud, Edeb 4
2156] Tirmizî, Daavât 52, 53; Ebû Dâvud, Edeb 4
2157] Ahmed bin Hanbel, 5/373
2158] Ahmed bin Hanbel, 4/226
2159] Müslim, Birr 106; Ebû Dâvud, Edeb 3
2160] Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 106,107, 108; Ebû Dâvud, Edeb 3; Muvattâ, Hüsnü’l-Halk 12; Kütüb-i Sitte, 12/294
2161] Kütüb-i Sitte Terc. 17/583
2162] Tirmizî, Fiten 26; Ahmed bin Hanbel, 3/19, 61; Müslim, Birr 109; Ebû Dâvûd, Edeb 3
GAZAP
- 499 -
“İnsanlardan kimi vardır, yavaş gazaplanır/öfkelenir, (öfkesinden) çabuk döner; kimi vardır, çabuk öfkelenir, çabuk döner; kimi vardır, yavaş öfkelenir, yavaş döner. İşte bunlar birbirlerini dengeler. Haberiniz olsun, onlardan bir kısmı vardır; çabuk döner, çabuk kızar. Bilin ki bunların en hayırlısı, ağır/yavaş öfkelenen çabuk dönendir. En şerlileri de çabuk öfkelenip yavaş dönendir. Bilin ki, öfke, âdemoğlunun kalbinde bir kordur. Gözlerinin kızarmasını, avurtlarının şişmesini görmüyor musunuz?! Kim gazaptan/öfkeden bir başlangıç hissederse, yere yaslansın, (öfkesi geçinceye kadar öyle kalsın.)” 2163
“Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allah Teâlâ, Kıyâmet günü, mahlûkatın başları üstüne dâvet eder; tâ ki, (diğer insanlardan önce) dilediği hûriyi kendine seçsin.” 2164
Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden öğüt isteyen birine, şöyle buyurur: “Öfkelenmeyeceksin!” 2165
Bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kısa bir nasihatte bulun; uzun yapma! Tâ ki nasihatini unutmayayım” demişti (ve bu isteğini birkaç kere tekrar etmişti). Rasûlullah (s.a.s.) (çok kısa) cevap verdi: “gazab etme/öfkelenme!” 2166
Rasûlullah (s.a.s.) Uhud günü kırılan dişine işaret etti ve şöyle buyurdu: “Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah’ın gazabı/öfkesi arttı. Allah’ın gazabı, Rasûlullah’ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah’ın öfkesi şiddetlendi.” 2167
Gazap ve Fıtrî Duyguların Eğitilmesi
Hadis-i şerifler, gazaplanan kimsenin öfkesinin sevkedeceği şeyi yapmamasını emretmektedir. Kişi, öfkesi icabı bir şeyler yapmaya kalkarsa, mâkul ve meşrû bir şey yapamaz. Öfkesi geçince pişman olacağı şeyler yapar. Öyleyse Rasûlullah (s.a.s.), kişinin öfkeliyken bir şeylerle oyalanmasını veya öfkesi doğrultusunda faâliyetten kaçınmasını sağlamaya çalışır. Rasûlullah’ın öfkesini yenen insanı, kuvvetçe insanların en güçlüsü olarak ilân etmesi gösteriyor ki, nefis mücâdelesi, düşmanla (hasım veya rakiple) yapılacak mücadeleden daha zor ve belki daha faziletlidir.
Hadislerde gazaplanan kimsenin ayaktaysa oturması, öfkesi yine geçmezse yatmasının tavsiye edilmesini şöyle yorumlayabiliriz: Ayakta olan kimse, bir fiil/eylem yapmaya hazırdır; oturan bu durumdan uzaklaşır; yatan daha da uzaklaşır. Öyle anlaşılıyor ki, gazaplanan kişi, ayakta veya otururken kendisinden, sonra pişman olacağı bir şey sâdır olmaması için, farklı bir eylem olarak bunu tavsiye etmiştir.
Rasûlullah’ın “gazaplanma!” tavsiyesi, mümkün ki, çabuk öfkelenen biri için yapılan tavsiyedir. Çünkü Peygamberimiz, herkesin mîzâcına göre emreder, en uygun olanı tavsiye ederdi. Hadis-i şeriflerdeki “öfkelenme!” tavsiyesi de gösteriyor ki, öfke, nice kötülükleri kendinde toplamaktadır. Rasûlullah’ın “öfkelenme!” diye tavsiye etmesi, “öfke sebeplerinden kaçın, öfkeyi çekecek şeylere yer verme” demektir. Öfkenin bizzat kendisinin yasaklanması düşünülemez.
2163] Tirmizî, Fiten 26
2164] Tirmizî, Birr 74; Ebû Dâvud, Edeb 3
2165] Buhârî, Edeb 76
2166] Buhârî, Edeb 76; Tirmizî, Birr 73; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 11
2167] Buhâri, Megâzî 24; Müslim, Cihad 106; Kütüb-i Sitte, 12/126
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü öfke, fıtrî/doğal bir haldir; insan karakterinden yok edilemez. Bu yasaktan maksat, aynı zamanda öfke gibi duygularımızı bastıracak alışkanlıklar kazanmak, ruh terbiyesine önem vermek demektir. Yine, öfkeyi ortaya çıkaran en büyük kaynak kibirdir. Çünkü insanın arzu ettiği bir şeye muhâlefetten kibir ortaya çıkar; kibir de onu öfkeye atar. Bu durumda, mütevâzi olan kimseden nefsi savunma duygusu çabuk geçeceği için, kibirlenmeyen kimse, öfkenin şerrinden selâmette kalır.
Sadece gazap değil; fıtratımıza verilen bütün duygular, yok edilemez; zaten yok edilmiş olsa, insanın dengesi sarsılır, o duyguların hayırlı istikamette ve ölçülü olarak kullanılmasından doğacak dünyevî ve uhrevî güzellikler iptal edilmiş olur. O yüzden “öfkelenme!”, “inat etme!” demek, “fıtratını değiştir!” emrinde bulunmak gibi, yapılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu değerlendirmeye göre, hadis-i şeriflerdeki “gazaplanma!” emri, “meşrû olmayan konularda ve aşırı şekilde öfkelenme!” anlamındadır. Böylece, bu fıtrî duyguları, sadece “hayırda kullanma” tavsiye edilmiş olmaktadır. Her uzvun ve her duygunun meşrû ve ölçülü bir kullanma yönü vardır. Allah’ın yarattığı ve ihsan ettiği özellik ve nimetler, insana zulüm olsun diye değil; rahmet ve sınav aracı olarak verilmiştir. Özellikle tasavvufî yaklaşımda “nefsi öldürmek” tâbiriyle, olumsuz kabul edilen duyguların tümüyle yok edilmesi ısrarla tavsiye edilir. Bu, hem imkânsız, hem de yanlış bir yaklaşımdır. Yapılacak iş, onları yok etmeye çalışmak değil; hayır yolunda ve ölçülü bir tarzda kullanmaktır. Öfke konusunda, nefsin isyanlarına öfkelenip terbiyesine çalışmak, küfür, zulüm ve fesat sergileyenlere öfkelenip İslâm’ın hâkimiyeti için gayret göstermek en mâkul yoldur. Ölçü bellidir: Allah için sevmek, Allah için öfkelenip buğz etmek.
Rasûlullah (s.a.s.), şahsını ilgilendiren meselelerde sabredip öfke göstermediği halde; dini ilgilendiren konularda öfkesini izhar etmiştir. Bu hususta birçok örnek verilebilir. Bunlardan biri, şu hadis-i şeriftir: İbn Mes’ûd anlatıyor: “Bir adam gelerek Rasûlullah’a: ‘Ben sabah namazına falanca (imam) yüzünden gelemiyorum, çünkü namazı fazla uzatıyor’ dedi. Ben, Rasûlullah’ın o günkü kadar öfkelendiğini hiç mi hiç görmedim. Gazapla şöyle dedi: “Ey insanlar! Sizden bazıları nefret ettiricidir. Hanginiz halka namaz kıldırırsa, kısa tutsun; zira cemaatte hasta var, yaşlı var ve ihtiyaç sahibi vardır.”2168 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu şekilde Allah için öfkelendiği olaylar çoktur. Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerin de Allah için öfkelendiği belirtilir. Meselâ, Hz. Mûsâ’nın, kendisi Tur’da iken, kavminin altından buzağı heykeli yapıp bu puta tapmalarından dolayı gazaplandığını, hatta kızgınlığından Tevrat levhalarını yere attığını ve kardeşi Hârun’un (a.s.) başını ve sakalını çekip asıldığını Kur’an haber vermektedir.2169 Yine, bu olay üzerine kavmine çok gazaplı/öfkeli ve üzgün bir şekilde döndüğünü ve onlara kızarak nasihat ettiğini, bunun Allah’ın gazabını, dünyada da alçaklığı istemek olduğunu açıkladığını, Kur’an bize bildirir.2170 Demek ki, öfke yasağı mutlak bir yasak değildir; bu fıtrî özelliğin kullanılması gereken durumlar vardır.
İslâm Ahlâkı Açısından Gazap
İslâm ahlâkıyla ilgili eserlerde, öfke duygusunu ortadan kaldırmak yerine;
2168] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 12/300
2169] 7/A’râf, 150
2170] 20/Tâhâ, 86
GAZAP
- 501 -
öfkeli halde iken yanlışlık yapmaktan sakınmanın gerekliliği üzerinde durulmuştur. Buna göre, gazap sırasında kalp atışının hızlanması ile kanın damarları ve beyni zorlaması, aklın normal görev yapmasını önler; yanlış ve zararlı işler yapılmasına yol açar. Bu sebeple, “gazap, muvakkat (süreli) bir deliliktir” denilmiştir. Gazap halindeyken sağlıklı düşünmenin mümkün olmadığı, bu durumdaki kişiyle bir deli arasında fazla fark bulunmadığı ifade edilir. Hüküm, karar ve ceza verme durumundaki kişilerin öfkelenmeden, soğukkanlı olarak bu eylemlerini yerine getirdiklerinden emin olmaları için, suçluyu hemen cezalandırma yoluna gitmeyip bir süre beklenilmesi veya suçluyu gözaltında tutmanın yerinde olacağı ve uygulamanın da bu şekilde sürdürüldüğü ahlâk ve hukuk kitaplarında belirtilir. Adâletin tam olarak yerine getirilmesi için, hem öfke ve kibir gibi haksızlığa yol açabilecek duyguların etkisinden sıyrılmanın, hem de âcizlik ve aldırmazlık şeklindeki tutumlardan uzak durmanın gerekliliği de İslâm âlimlerince vurgulanmıştır.
Gazapla hilim arasındaki ilişki, hilimle ilgili tarifte açıkça görülür: Râgıb ve Mâverdi’ye göre hilim, “nefsi gazabın azgınlaşmasından korumaktır.” Hadis-i şerife göre, gazap duygusu bakımından insanların dört farklı karaktere sahip olduğu belirtilir. Bazıları çabuk öfkelenir, çabuk yatışır. Bazıları nâdiren öfkelenir, fakat zor teskin edilir. Bazıları da çabuk öfkelenir, zor yatışır. Nihâyet nâdiren öfkelenip çabuk yatışanlar gelir ki, en iyi olanlar, bunlardır. Gazap duygusu, mizaçlara, alışkanlıklara, eğitime, yaş ve cinsiyete göre değişir.
Her fıtrî duygu gibi, gazabın da hedefi İslâm’ın gösterdiği istikamette olmalıdır. Yine tüm duygular gibi ölçülü, dengeli olmalı, ifrat ve tefritten uzaklaşılmalıdır. Yersiz gazap veya haddi aşan ifrat noktasındaki gazap yerilmiştir. Gazap, fıtrî bir duygu olduğundan, hiç gazaplanmayan kimse, dininin, dâvâsının ve şahsının onurunu koruyacak ve düşmanlara tepki gösterecek cihadı gerçekleştiremez. Ilımlı bir gazap duygusu, fazilet sayılır. Ilımlı bir öfke duygusu, “şecaat” veya “hamiyet” diye adlandırılır. İnsanın onurunu, haklarını ve değerlerini korumak için hamiyet ve şecaat sahibi olması gereklidir. Gazap gücünün ifratına tehevvür (saldırganlık), tefritine de cübn (korkaklık) denilir. 2171
Bazı âlimler öfke konusunda şöyle söyler: Allah öfkeyi ateşten yaratmıştır ve onu insanın fıtratına koymuştur. Kişi ne zaman bir şeye niyet eder veya herhangi bir arzusunda zorlukla karşılaşırsa öfke ateşi yanar ve yüzü ve gözleri kandan kızarıncaya kadar kabarır. Zira insan derisi, gerisindeki rengi gösterir. Bu durum, kendinden daha aşağıda olana kızan ve ona karşı kendisini güçlü hisseden kimse içindir. Eğer kendinden daha üstün olandan öfke hissederse, ondan, derinin zâhirinden kalbin içine doğru kan tutukluğu oluşur ve üzüntüden rengi sararır. Öfke, kendi emsâline karşı ise, kan tutukluk ile genişleme arasında gider gelir, rengi bir kızarır, bir sararır.
Öfke olayı, insanın içinde ve dışında değişmeyi beraberinde getirir. İç organlarının çalışması daha çok olumsuz şekilde bundan etkilendiği gibi; rengin değişmesi ve organlardaki titreme gibi dışa da etki eder. Öfkenin diğer bir sonucu da, davranışların tertipsiz olarak ortaya çıkması ve doğal mîzâcın değişmesidir. İçteki değişme, dışta görülen olumsuzluklardan daha fazladır. Öfke, kalpte kin ve hased meydana getirir ve çok çeşitli kötülükleri içe yerleştirir. Dıştaki değişme
2171] Mustafa Çağrıcı, T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 436
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de, aslında içteki değişmenin neticesi ve meyvesidir.
Öfkenin dildeki etkisine gelince; aklı başında bir kimsenin söylemekten hayâ edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı kötü, kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi çoğunlukla ortaya çıkar. Öfkenin insan davranışlarındaki eseri ise, kaba kuvvet kullanma, dövme, hatta yaralama ve öldürme gibi nâhoş olaylardır. Eğer öfkelenilen kişinin kaçması veya orada bulunmayışıyla bunlar yapılamazsa, öfkeli kendine yönelir; elbisesini yırtar, kendi kafasına vurur, bazen yıkılır düşer veya kap-kacak, araç-gereç kırar, bu işle hiç ilgisi olmayan başka insanları incitir.
Bu tür zararları düşünen kimse, Peygamberimiz’in “öfkelenme!” diye tavsiyesinin nice hikmetlere şâmil olduğunu anlar. Tabii, öfkenin bütün bu zararları, dünyevî öfke hakkındadır; yani, Allah için ve meşrû hedefe yönelik olmayan öfke içindir. 2172
Kur’an, mü’minlerin gazap ettiklerinde, kızdıran insanların kusurlarını bağışlamaları gerektiğini belirtir, gazap edene affı tavsiye eder: “Onlar (mü’minler), büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; gazap ettikleri, kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” 2173
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da infak ederler, Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” 2174
Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme
Allah Teâlâ’ya mahsus olan sıfatlardan rahmet ve gazap, mahlûkatın sıfatları gibi değildir. Allah’ın tüm vasıfları ve isimleri her yönüyle mükemmelliği içerdiğinden, beşerî olumsuzluk ve eksikliklerden münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”2175 O, tüm noksanlıklardan münezzehtir. Allah’ın rahmet ve gazab sıfatları, Kur’ân’ın birçok âyetinde zikredilmekte ve Allah’ın gazabına uğrayarak helâk edilen bazı kavimlerden ibret için bahsedilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah’ın rahmeti gazabından daha büyüktür. Bir hadiste Allah şöyle buyurur: “Rahmetim, gazabımı geçmiştir (kuşatmıştır).” 2176
Allah’ın Gazabına Uğrayanlar
a- Allah’a İsyan Eden Yahûdiler: Bıldırcın ve kudret helvası gibi daha iyi olan Allah’ın nimetlerini daha kötüyle değiştiren yahûdiler için şöyle buyrulur: “... Üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 2177
“... Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşılık satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de gazap üstüne gazaba uğramaları ne kadar kötü! Ayrıca, kâfirler için ihânet
2172] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, 12/299
2173] 42/Şûrâ, 37
2174] 3/Âl-i İmrân, 134
2175] 42/Şûrâ, 11
2176] Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16
2177] 2/Bakara, 61
GAZAP
- 503 -
edici bir azap vardır.” 2178
“Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan bir ipe (sisteme) sığınmaları müstesna, onlar (yahûdiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazabına/hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.” 2179
b- Putperest Yahûdiler (Altın Buzağıya Tapanlar): “Buzağıyı (tanrı) edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” 2180
c- Şirk Koşanlar; Putperest Âdîler (Âd Kavmi): “(Hûd) dedi ki: ‘Artık size Rabbinizden bir azap ve bir gazap inmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.” 2181
d- İrtidat Edenler: “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse –kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır; bunlar için büyük bir azap vardır.” 2182
e- Maymunlaşan, Domuzlaşan ve Tâğûta Tapanlar: “De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğûta tapanlar çıkardığı kimseler; işte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır.” 2183
f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler: “(Bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah’a şirk koşan erkek ve kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!” 2184
g- Allah Hakkında Tartışmaya Girenler: “Dâveti kabul edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onlar için bir gazap, yine onlar için çetin bir azap vardır.” 2185
h- Mü’minleri Öldürenler: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” 2186
i- Cihaddan Kaçanlar: “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya diğer bölüğe ulaşıp mevzî tutma dışında, kim öyle bir günde onlara arka çevirirse muhakkak ki o, Allah’ın gazabını hak etmiş olarak döner. Onun yeri de cehennemdir. Orası, varılacak ne
2178] 2/Bakara, 90
2179] 3/Âl-i İmrân, 112; Ayrıca, bk. 1/Fâtiha, 7; 5/Mâide, 60; 20/Tâhâ, 86; 58/Mücâdele, 14
2180] 7/A’râf, 152
2181] 7/A’râf, 71-72
2182] 16/Nahl, 106
2183] 5/Mâide, 60
2184] 48/Fetih, 6
2185] 42/Şûrâ, 16
2186] 4/Nisâ, 93
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kötü yerdir!” 2187
k- Yalancı ve İftiracılar: “Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ile şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.” 2188
l- Yeme İçmede Taşkınlık ve Nankörlük Edenler: “Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyin; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.” 2189
m- Rasûlullah’a Eziyet Edenler: Rasûlullah (s.a.s.) Uhud günü kırılan dişine işaret etti ve şöyle buyurdu: “Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah’ın gazabı/öfkesi arttı. Rasûlullah’ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah’ın gazabı şiddetlendi.” 2190
Gazap Edilenleri Dost Edinmek: “Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları çok kötüdür!”2191 Âyette Allah’ın gazab ettiği yahûdileri kendilerine dost edinenlerin münâfık olduğu bildirilmektedir.
“Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.” 2192
Kur’an’ın özü ve özeti olan Fâtiha sûresinde “Bizi dosdoğru yola ilet; Nimet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.” 2193buyrulurmaktadır. Allah haddi aşanlara, isyancılara, dini inkâr edenlere gazap üstüne gazap göndermiştir. Bunların kıssaları Kur’an’da gayb haberleri şeklinde bildirilmiştir. Gazap edilenler, daha çok, yahûdiler ve yahûdileşenlerdir. Allah’ın gazabı, tarihteki inkârcı ve isyancıların başına türlü şekillerde gelmiştir. Onları yakalayıveren bir çığlık, bir yer sarsıntısı, ebâbil kuşları, kasırga, dağ gibi deniz dalgalarında boğulma...
Allah’ın Gazabının Tezâhürü: Helâk
“Helâk”in sözlük anlamı, mahvolmak, yok olmak, yıkıma uğramaktır. Kur’an literatüründe “helâk” şekliyle mastar halinde geçmeyen bu kelime, çoğunlukla fiil halinde bulunur. “Ehleknâ (Biz helâk ettik) şeklinde kullanımı en çok olanıdır.
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar gönderip evlerinin altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 2194
2187] 8/Enfâl, 16
2188] 24/Nûr, 8-9
2189] 20/Tâhâ, 81
2190] Buhâri, Megâzî 24; Müslim, Cihad 106; Kütüb-i Sitte, 12/126
2191] 58/mücâdele, 14-15
2192] 60/Mümtehine, 13
2193] 1/Fâtiha, 5-7
2194] 6/En’âm, 6
GAZAP
- 505 -
“Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.” 2195
Toplumsal Helâkler: Allah Teâlâ insanoğlunu yeryüzüne gönderdiği günden beridir onu kılavuzsuz bırakmamış, görevlendirdiği peygamber ve onlara indirdiği kitaplarla insanlara uyarıda bulunmuştur. İnsanların gerçekleri görüp idrâk etmesi ve peygamberlerin kendi katından olduğunu isbat etmesi için de mûcizelerle desteklemiştir. Allah, uyarıcı olarak görevlendirdiği elçilerine iman etmeyen ve mûcizeleri eğlence konusu yapan toplumları da helâk etmiştir.
“Kendilerine âyetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenlere: ‘İki topluluktan hangisinin (dünyaki) mevki ve makamı daha hayırlı, meclis ve topluluğu daha güzeldir?’ dediler. Onlardan önce de, eşya ve görünüş bakımından güzel olan nice nesiller helâk ettik. De ki: ‘Kim sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir. Nihâyet kendilerine vaad olunan şeyi –ya azabı (mü’minler karşısında yenilgiyi) veya kıyâmeti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve topluluğu daha zayıf olanın kim olduğunu çok geçmeden görecekler.” 2196
Bir toplumu helâke sürükleyen aşamaları âyetlerden takip edelim: “Nuh’u kavmine peygamber olarak göndermiştik. ‘Ey kavmim’ dedi. ‘Sizin için kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a ibâdet edin; zira ben üzerinize gelecek şiddetli bir günün azabından korkuyorum!’ Kavminin ileri gelenleri: ‘Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz!’ dediler. Nuh da şöyle cevap verdi: ‘Ey kavmim, bende hiçbir sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbı tarafından gönderilen bir peygamberim. Size Rabbimin haberlerini duyuruyorum. Size nasihat ediyorum ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Sizi uyarmak için, sakınmanız ve belki merhamet olunmanız için kendi içinizden bir adam vasıtasıyla size Rabbinizden bir ihtarın gelmesine hayret mi ediyorsunuz?’ Onu yalanladılar. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları ise, suda boğduk. Zira onlar kör bir toplumdu.” 2197
A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semud kavminin, Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.2198 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, halkı (Peygamber’e başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği bir anda ansızın yakaladık.” 2199
A’râf sûresi, devam eden âyetlerle yine helâk tarihini anlatmaya devam eder. Mûsâ (a.s.) ve Firavun toplumları arasında geçen olaylar ve sonuçta Hz. Mûsâ’nın kavminin kurtuluşa ermesi, Firavun ve taraftarlarının denizde boğulmak
2195] 10/Yûnus, 13-14
2196] 19/Meryem, 73-75
2197] 7/A’râf, 59-64
2198] bk. 7/A’râf, 65-93
2199] 7/A’râf, 94-95
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
suretiyle helâk edilişleri dile getirilir.2200 Sonra da İsrâiloğullarının çeşitli sebeplerle helâklere uğraması anlatılır.
Gazap ve Helâk Konusunda Sünnetullah
Allah’ın gazabı ve helâk etmesiyle ilgili olarak toplumlarla ilgili değişmez kanunu Kur’an’da çok açık bir şekilde anlatılır. Ana başlıklar halinde bu konudaki sünnetullah’ı şöyle maddeleştirebiliriz:
a- Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır. 2201
b- Bütün toplumlar, elçiler aracılığıyla uyarılmıştır. 2202
c- Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler. 2203
d- Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır. 2204
e- Toplumun önderleri toplumdan sorumludur. 2205
f- Toplumların mânevî yönleri, maddî yönlerinden önceliklidir. 2206
g- Kâfir ve zâlim toplumlar, çok uzun zaman varlıklarını sürdüremezler. 2207
h- Kâfir ve zâlim toplumlar hemen helâk edilmezler. 2208
i- Allah, kâfir ve zâlim toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla imtihan eder. 2209
j- Kâfir ve zâlim toplumlar, inkâr ve isyandan vazgeçip iman ederlerse Allah affeder, helâk etmez. 2210
k- Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması, fayda vermez. 2211
l- Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür. 2212
2200] bk. 7/A’râf, 103-136
2201] 10/Yûnus, 44; 8/Enfâl, 51; 13/Ra’d, 31; 30/Rûm, 41; 42/Şûrâ, 30; 37/Saffât, 39; 91/Şems, 14; 7/A’râf, 147; 6/En’âm, 70; 56/Vâkıa, 24; 91/Şems, 9-10
2202] 13/Ra’d, 7; 35/Fâtır, 24; 16/Nahl, 36; 15/Hicr, 10; 28/Kasas, 47; 20/Tâhâ, 134; 4/Nisâ, 165, 5/Mâide, 19; 16/Nahl, 35-36
2203] 26/Şuarâ, 208-209; 6/En’âm, 130-131; 17/İsrâ, 15; 20/Tâhâ, 133-134
2204] 38/Sâd, 14, 16; 50/Kaf, 12-14; 26/Şuarâ, 5, 136; 36/Yâsin, 30, 48; 6/En’âm, 33; 7/A’râf, 77...
2205] 7/A’râf, 38; 38/Sâd, 61; 33/Ahzâb, 30-32; 40/Mü’min, 46-47; 34/Sebe’, 31-33; 28/Kasas, 63; 7/A’râf, 86, 90; 10/Yûnus, 83; 9/Tevbe, 34; 11/Hûd, 116
2206] 34/Sebe, 45; 40/Mü’min, 21, 82; 30/Rûm, 9; 41/Fussılet, 15-16; 19/Meryem, 73-74; 8/Enfâl, 19; 2/Bakara, 249; 28/Kasas, 76-82; 68/Kalem, 17-33
2207] 6/En’âm, 6; 7/A’râf, 94-95; 10/Yûnus, 13-14; 17/İsrâ, 16); 18/Kehf, 59; 19/Meryem, 73-75; 22/Hacc, 45
2208] 7/A’râf, 182-183; 13/Ra’d, 32; 22/Hacc, 44, 48; 23/Mü’minûn, 54-56; 3/Âl-i İmrân, 178
2209] 32/Secde, 21; 7/A’râf, 130; 6/En’âm, 42; 43/Zuhruf, 48; 32/Secde, 21; 30/Rûm, 41; 6/En’âm, 42-44; 7/A’râf, 94-95
2210] 5/Mâide, 65-66; 4/Nisâ, 110; 16/Nahl, 119; 6/En’âm, 43, 48; 27/Neml, 11, 46; 10/Yûnus, 98; 37/Saffât, 148
2211] 10/Yûnus, 90-91; 4/Nisâ, 18; 40/Mü’min, 84-85
2212] 26/Şuarâ, 69-74; 11/Hûd, 109; 37/Saffât, 69-70; 2/Bakara, 170; 5/Mâide, 104; 23/Mü’min, 24; 11/Hûd, 62, 87; 7/A’râf, 70
GAZAP
- 507 -
Helâklerin Sebepleri
a- Uyarıcıları Yalanlama: Uyarıcıların getirdiği gerçeklere sırt çevirip onların doğru olmadığını, gerçekten Allah katından gelmediğini iddia edip uyarıcıları sapıklıkla itham ederek atalarının yolunda yürümeye devam etmeleri, o toplumun helâke uğramalarının bir sebebidir. 2213
b- Başlarına Gelen Belâ ve Musîbetlerden Ders Almama: Allah Firavun’un kavmine, doğru yola gelmeleri için çeşitli belâlar veriyor. Onları ürün kıtlığına uğratıyor, tufan, çekirge, kurbağa, kan gibi belâlarla karşı karşıya getiriyor, fakat onlar hiç ibret ve ders alma yoluna gitmiyorlar. Başlarına gelen felâketi Hz. Mûsâ ve kavminin uğursuzluğuna yoruyorlar. Bu belâdan kurtulunca da, bunu kendi iyiliklerine ve haklılıklarına delil görüyorlar. Zaman zaman Hz. Mûsâ’ya gelip Allah’ın kendilerine Mûsâllat ettiği belâları kaldırması için duâ etmesini istiyorlar. Mûsâ (a.s.) da duâ edip Firavun ve taraftarları bu belâdan kurtulunca da, yine eski saygısızlıklarına ve zulümlerine devam ediyorlar. 2214
c- İstikbâr (Büyüklük Taslama): Helâke uğrayan her toplumun ortak yanlarından birisi de kendilerine azap tehdidi ile gelen uyarıcılara karşı büyüklük kompleksine kapılmak olmuştur. Bu kompleks ile Allah’ın âyetlerine kulak tıkayıp sırt çevirmişlerdir. “Kavminin küfreden ileri gelenleri şöyle demişti: ‘Biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz ve senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.” 2215; “Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri: ‘Ey Şuayb, ya seni ve seninle birlikte iman edenleri mutlaka ülkemizden çıkaracağız ya da siz bizim yolumuza döneceksiniz!’ dediler.”2216; “Biz bir ülkeyi helâk etmeyi murad ettiğimiz zaman, oranın nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emirlerimizi bildiririz. Onlar ise orada bozgunculuk yaparlar, kötülük işlerler. Artık onun üzerine hüküm hak olur ve o ülkeyi kökünden helâk ederiz.” 2217
d- Zulüm: Allah, toplumları zulüm işledikleri için helâk eder. Allah’ın âyetlerine, mûcizelerine, peygamberlerine, mü’minlere zulmeden ve inkârcılıkta direnen toplumlara uyarılar fayda etmeyince Allah’ın gazabı ve azabı hak olur. “Nice ülkeler vardır ki, zâlim oldukları için Biz oları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hale gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) büyük saraylar vardır (oralarda).”2218; “İşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.” 2219
Helâk Çeşitleri
a- Suda Boğulmak: Nuh’un kavmi ve Firavun ve askerleri bu şekilde helâk edilmişlerdir. “Nuh’u yalanlamışlardı. Bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide olanları kurtarmış, âyetlerimizi yalanlayanları ise boğmuştuk. Zira onlar kör bir kavim idi.” 2220
“Tıpkı Firavun hânedanı ile onlardan öncekilerin hali gibi. Onlar da Rablerinin âyetlerini
2213] bk. 7/A’râf, 94
2214] bk. 7/A’râf, 130-136
2215] 7/A’râf, 66
2216] 7/A’râf, 88
2217] 17/İsrâ, 16
2218] 22/Hacc, 45
2219] 18/Kehf, 59
2220] 7/A’râf, 64
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yalanlamışlardı da, kendi günahlarıyla onları helâk etmiştik. Firavun hânedanını boğmuştuk. Hepsi de zâlim idiler.” 2221
b- Rüzgâr ve Sarsıntı: Âd kavmi, azgınlık ve peygamberleri Hz. Hûd’u yalanlamaları sebebiyle kavurucu bir rüzgârla helâk edildiler. “Âd kavminin kıssasında da bir ibret vardır. Hani üzerlerine kurutucu, kavurucu bir rüzgâr göndermiştik de üzerine uğradığı her şeyi ancak toz haline getirip bırakmıştı.” 2222
Semud kavmi ise peygamberleri Sâlih’in (a.s.) uyarılarına kulak tıkadılar ve mûcize olarak gönderilen deveyi kestikleri için helâk edici bir sarsıntıya tutularak yok olup gittiler. “Semud kavminden de alınacak ibretler vardır. Hani onlara ‘Bir süreye kadar dünya nimetlerinden faydalanın!’ demiştik. Buna rağmen büyüklük taslayıp Rablerinin emrinden çıkmışlardı da baka baka onları helâk edici bir sarsıntı yakalayıvermişti. Bu yüzden ne ayağa kalkacak bir güç bulabilmişler ve ne de yardım edilenlerden olmuşlardı.” 2223
c- Taş Yağmuru: Lût’un (a.s.) sapık kavmi ise, bir çığlık ve taş yağmuru ile helâke uğradılar. “Biz, üzerlerine taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik.”2224; “Güneş doğarken helâk edici korkunç ses, onları yakalayıvermişti. Şehrin altını üstüne getirmiş ve üzerlerine sert taş yağdırmıştı. İşte bu yaptıklarımızda görebilenler için bir ibret vardır.”2225; “Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik, üzerine yığın yığın Rabbin katında işaretlenmiş sert taş yağdırdık. Bu taşlar, zâlimlerden hiçbir zaman uzak değildir.” 2226
d- Maymunlaşma ve Domuzlaşma: Yahûdilerin azgınlık ve isyanlarına bir ceza olarak da helâkin onların maymunlar ve domuzlar haline getirilmesi şeklinde tecellî ettiğini görüyoruz. “Kendilerine hatırlatılanı onlar unutunca, kötülükten men edenleri kurtarmış, zulmedenleri ise, işledikleri fısk yüzünden, şiddetli bir azap ile yakalamıştık. Men olundukları şeyden vazgeçmeyince, Biz de onlara ‘aşağılık maymunlar olun’ demiştik.”2227; “Allah katında bundan daha feci bir cezayı haber vereyim mi? Allah, kimlere lânet edip onlardan maymunlar, domuzlar ve tâğutun kulları/köleleri yapmışsa, işte bunlar, mevki bakımından en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış kimselerdir.” 2228
Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
Kur’an, sadece örnek vermek ve ibret için bazı toplumların helâk edilişinden bahseder. Yoksa tüm helâk edilen toplumların listesini vermez. İbret almasını bilenler için bu örnekler yeter. Kur’an’ın, helâk edildiğini haber verdiği toplumların başında şunlar gelir:
a- Nuh (a.s.) Kavmi 2229
b- Âd (Hûd a.s.) Kavmi 2230
2221] 8/Enfâl, 54
2222] 51/Zâriyât, 41-42
2223] 51/Zâriyât, 43-45
2224] 54/Kamer, 34
2225] 15/Hicr, 73-75
2226] 11/Hûd, 82-83
2227] 7/A’râf, 165-166
2228] 5/Mâide, 60
2229] 71/Nuh, 1-28; 7/A’râf, 59-64
2230] 7/A’râf, 59-64; 9/Tevbe, 70
GAZAP
- 509 -
c- Semud (Sâlih a.s.)Kavmi 2231
d- Lût ve İbrahim (a.s.) Kavmi 2232
e- Medyen (Şuayb a.s.) Kavmi 2233
f- Sebe’ Kavmi 2234
g- Tubbâ Kavmi 2235
h- Ress Kavmi 2236
i- Firavun Kavmi 2237
j- İsrâiloğulları 2238
k- Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Toplumundaki Müşriklerin Elebaşları 2239
Helâkten Sonra: Helâk, dünya açısından işin sonudur. Helâkten sonra, tevbe imkânı ve bir daha kurtuluş yoktur. Sadece azap üstüne azap vardır. Yani, bu dünyevî cezadan başka ebedî cehennem vardır. “Onlar, yalnızca sonucu mu bekliyorlar? Âkıbet geldiği gün, daha önce onu unutanlar: ‘Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler (onların getirdikleri hak imiş); şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki bize şefaat etsinler? Yahut bir geri dönüşümüz mümkün mü, önceden işlediğimizden daha farklı bir iş yapalım?!’ derler. Onlar kendilerini hüsrana uğratmışlar ve uydurageldikleri şeyler onlardan yok olup gitmiştir.” 2240
“Ateşte yüzleri çevrildiği gün, ‘Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke Rasûl’e itaat etseydik!’ derler. Ve yine derler ki: ‘Rabbimiz! Biz, liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik; onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onlara büyük lânet et!” 2241
“En kuvvetliniz, hiddet ânında nefsine hâkim olanınız ve en halîm olanınız da kudreti yeterken affedeninizdir.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Kahraman, hiddet ânında nefsine hâkim olan kimsedir.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Asıl mücâhid, Allah rızâsı için kendi nefsi ile mücâdelede bulunan kimsedir.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Kulun yutkunduğu şeylerde Allah katında en büyük mükâfat kazanacağı, hiddeti ânında Allah rızâsı için yutkunarak hiddetini yenmesidir.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Hiddetlenen herkes, kendini Cehenneme doğru sürüklemiş olur.” (Hadis-i Şerif Meali)
2231] 7/A’râf, 73-79; 9/Tevbe, 70
2232] 7/A’râf, 80-84; 9/Tevbe, 70
2233] 7/A’râf, 85-93; 9/Tevbe, 70
2234] 34/Sebe’, 15-21
2235] 50/Kaf, 14; 44/Duhân, 37
2236] 50/Kaf, 12, 14; 25/Furkan, 38-39
2237] 7/A’râf, 103-136
2238] 7/A’râf, 161-166
2239] 8/Enfâl, 12-14, 17, 51-54
2240] 7/A’râf, 53
2241] 33/Ahzâb, 66-68; Kur’an Okulu, Hanif Y. 9. cüz
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hiddetini yenen kimsenin kusurunu Allah örter.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Tartışmalarda öfkelendiğiniz an, hak ve hakikat için değil; kendi hevânıza, kendi nefsiniz hesabına çalışmaya başlarsınız.”
“Bir anlık öfke her şeyi mahvedebilir.”
“Hiddet ekilen yerden pişmanlık biçilir.”
“Öfkenin başlangıcı çılgınlık, sonu pişmanlıktır.”
“Kızgınlık, geçici bir deliliktir. Bu yüzden duygularınıza sahip olun; yoksa onlar size sahip olurlar.”
“Zorluklara karşı kızmak, onu yenemeyeceğinizi anlamak demektir.”
“Üç özellik sahibinin imanı kemâle ermiştir. Bunlar: Bâtıla sapmamak, kızdığı zaman haktan ayrılmamak, gücü yettiği halde haddi aşmamaktır.”
“İnsanın kızması, başkalarının hatalarının intikamını kendinden alması demektir.”
“Kızan bir kimse, aklı başına gelince bu sefer de kendisine kızar.”
“Öfke, eğer Muhammedî terbiyeden geçerse, küfre karşı kesin bir tavır; mü’minlere karşı hilm ve silm şeklinde kendini gösterir.”
“Sabırlı adamın öfkesinden sakının.”
“Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazabından;
Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir.”
“Oturur yerine zararla elbet; Âhir, öfke ile kalkan demişler.”
“Öfkenin ateşi, önce sahibini yakar; sonra, kıvılcımı düşmana ya varır, ya varmaz.”
“Öfke ile beraber akıl da uçup gider.”
“Doğada taşkın bir öfke kadar insanı insanlıktan çıkaran, hayvanlaştıran bir şey yoktur.”
“Öfke, kısa bir deliliktir.”
“Öfkeli kişinin ağzından yalnızca azarlayıcı, suçlayıcı sözler çıkar.”
“Öfke, savunma için silâh sağlar.”
“Öfke şahlandımı vicdan uyuşur.”
“Öfkeliyken konuş. Göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.”
“Öfke, çöken bir yapıya benzer, nereye düşse orayı da yıkar.”
“Öfke ile kalkan zararla oturur.”
“Keskin sirke, küpüne zarar verir.”
“Öfke, zekânın alevini söndüren büyük bir rüzgârdır.”
GAZAP
- 511 -
“Öfkeli bir insan, ağzını açar; gönlünü ve gözlerini kapar.”
“Kızgınken karar veren, fırtınalı havada yelken açan bir insandır.”
“Nâmertler, samimi olarak öfkelenmezler. Bunlar, gösterecekleri öfkenin şiddetini karşısındakilerin âcizliklerinden alırlar.”
“Haddinden fazla hiddet, gâyedeki hikmeti yok eder.”
“Hiddet ekilen yerden pişmanlık biçilir.”
“Hiddet, cinnetin küçük kardeşidir.”
“Hiddetini yenenleri kimse yenemez.”
“Hiddetin devamı, kin denilen feci hastalığı doğurur.”
“Hiddet, azgın bir ata benzer, haline bırakılırsa kendi ateşiyle yıpranır.”
“Mü’min, kinci olamaz.” (Hadis-i Şerif Meali)
“Kinimiz büyüdükçe, kin beslediğimiz kimseden daha çok küçülürüz.”
“Kinimiz çok şiddetli olduğu zaman bizi, kin beslediğimiz kimselerden daha çok alçaltır.”
“Kindarlık ve sertlik şeytanı dışa kovmaz, içe iter.”
“Deve gibi kinciliği terk eyle; Kindar olan olmaz dindar demişler.”
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!” 2242
2242] 15/Hicr, 3
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gazap Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Yahûdilerin Gazaba Uğramaları: 1/Fâtiha, 7; 2/Bakara, 61, 90; 3/Âl-i İmrân, 112; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 152; 20/Tâhâ, 86; 58/Mücâdele, 14.
b- Allah’ın Şirk koşanlara Gazab Etmesi: 7/A’râf, 71.
c- İrtidat edenlerin İlâhî Gazaba Uğramaları: 16/Nahl, 106.
d- Allah hakkında tartışmaya girenlere Allah’ın Gazabı: 42/Şûrâ, 16.
e- Cihaddan kaçanlar Gazabı Hak Eder: 8/Enfâl, 16
f- Mü’minleri Öldürenlere Allah Gazap Eder: 4/Nisâ, 93
g- Yeme İçmede Taşkınlık ve Nankörlük Edenlerin İlâhî Gazaba Uğraması: 20/Tâhâ, 81
h- Gazap Edilenleri Dost Edinmek: 60/Mümtehine, 13; 58/mücâdele, 14.
i- Hz. Mûsâ’nın Gazabı: 20/Tâhâ, 86,
k- Hz. Yûnus’un Gazabı: 21/Enbiyâ, 87.
l- Gazap Edip Kızdıklarında Kusurları Bağışlayanlar: 42/Şûrâ, 37
m- Öfkeyi Yutmak: 3/Âl-i İmrân, 134.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 189-190
2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 346-347
3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 191-193
4. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 208-209, 214, 219
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 417
6. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 212-216
7. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 2, s. 115-118
8. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 184, 188-189
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 13, s. 436
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2, s. 224-225; c.4, s. 17-18
11. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 381-387
12. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
13. Allah’ın Gazapları, (Tarihî roman), Râgıp Şevki Yeşim, 4 cilt, Huzur Y.
14. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
15. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
16. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
17. Kavimlerin Helâkı, Harun Yahya, Vural Y.
18. Kur’an Okulu, Hanif Y. 9. cüz
19. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 155, 272
20. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s. 127-129
21. İslâm İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y. s. 113, 283
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 513 -
Kavram no 58
Haramlar 8
Haram; Günah; Fesâd-İfsâd; Ahlâk; Güzel Söz
GIYBET, ALAY, LAKAB, SÛ-İ ZAN
• Gıybet; Anlam ve Mâhiyeti, Gıybet Denen Yamyamlık
• Alay Denen Çirkinlik
• İstihfaf
• Lakab Takma
• Zan ve Sû-i Zan/Kötü Zan
• Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
• Kur’ân-ı Kerim’de Gıybet, Alay, Lakab ve Sû-i Zan Kavramları
• Hadis-i Şeriflerde Gıybet, Alay, Lakab ve Sû-i Zan Kavramları
• Alay Denen Zulüm
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (günahkârlık/yoldan çıkmak) ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zâlimdir.
Ey iman edenler! Zandan çokça sakının (zannın çoğundan kaçının). Çünkü zannın bir bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Biriniz diğerinizir gıybetini yapmasın, arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir.”2243
Gıybet; Anlam ve Mâhiyeti, Gıybet Denen Yamyamlık
Kur’an’ın Yamyamlık Diye Tanımladığı Gıybet: Birinin, herhangi bir müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, elbise, ev veya bineğinde ya da âile fertlerinde bulunan eksiklik veya kusuru belirten) sözler söylemesi gıybettir. Bu târif, bizzat Peygamberimiz tarafından yapılmıştır.2244 Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister kinâye ve işaretlerle, isterse yazı vb. araçlarla yapılsın her şekli ile haramdır. Yine bu davranışın gıybeti yapılan müslümanın hayatında yapılmasıyla, ölümünden sonra yapılması arasında da haramlık yönünden bir farklılık yoktur. Birgivî, “gıybet” dünya ve âhiret ayıplarının söylenmesini de içine alır” demiştir. Gıybetin oluşması İçin, kişinin tanınması ve kötüleme amaçlı olması gerekir. Bir kişinin kötülükleri, üzülerek söylenirse gıybet sayılmaz.2245
2243] 49/Hucurât, 11-12
2244] Müslim, Birr 23; Ebû Dâvud, Rikak 6; Tirmizî, Birr 23
2245] Elmalılı, s. 4474
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.”2246 İnsan onurunun, kişinin kanı ve eti gibi olduğuna işaret eden bu âyetten anlaşılmaktadır ki, gıybet eden kimse, bu davranışıyla kardeşini mânen öldürmüş gibidir. Onun gerçek hayatı olan kişiliğine, onur ve haysiyetine dil uzatarak izzet ve şerefini yok edip öldürmeye çalışmıştır. Bir müslüman kardeşi hakkındaki bu suçu diliyle yaptığı ve ağzına haram olan bir şey aldığı için, bu durum “ölü kardeşinin etini yemek” sayılmıştır. Yamyamlıktır bu. Yamyamlar bile, açlık gibi bir ihtiyacını gidermek için başvurdukları bu çirkinliği, çevresindeki yakınlarına, kardeşlerine yapmazlar. Zarûret gibi bir ihtiyaca dayanmadığı ve kişinin kendi din kardeşine karşı yaptığı bu medeniyetten uzak vahşi tavır, yamyamların bile tiksindiği daha büyük bir yamyamlık olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir vahşete tepki göstermeyip seyirci kalmak, bu cinâyete ortak olmaktır.
Allah Teâlâ gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi nefret ettiricidir. Hele bu et, bir de, hayvan eti değil, insan eti olursa... Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin daha büyük çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde ortaya koyarak Allah Teâlâ insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır. Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini yemeğe râzı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin bulunmadığı ve kendini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen kişinin kalbinin kırılması, incinmesinden çok, herhangi bir kişinin yokluğunda çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizâtihî haram olduğu anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun veya olmasın ve bundan üzüntü duysun ya da duymasın önemli değildir. Ölmüş insanın etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır. Bîçâre kişi öldükten sonra birinin kendi leşini parçaladığını bilmez, hissetmez. Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve ıstırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini yemekten farklı değildir.
“Birisinin etini yemek” Arapça’da “birisini arkasından çekiştirme” anlamına gelen bir deyimdir. Bir kişinin etini yeme tasviri, gıybeti edilen ve orada olmayan kişinin, tıpkı vahşi bir hayvanın karşısındaki ölü gibi, kötü niyetli gıybetçinin karşısında savunmasız olduğunu ihsas etmektedir. Diğer bir ifadeyle, gıybeti iğrenç bir fiil yapan şey, gıybeti yapanın korkakça tutumudur. Çünkü o bu fiili kurbanın muhtemel bir cevabına karşı kendisini sağlama alarak işlemektedir. Kur’ân, “ölmüş kardeş” kelimelerini kullanarak tasviri çok daha kuvvetlendirmekte ve takbih edilen fiilin yasaklanması için İslâmiyet’e özgü nedenler sunmaktadır.
2246] 49/Hucurât, 12
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 515 -
Müslümanlar birbiriyle kardeştir, dolayısıyla gıybet etmek onlara yakışmaz.2247
Küçük insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle uğraşırlar. İman ve kültür yönüyle zayıf insanlar, hayırlı faâliyetlerle vakitlerini değerlendiremedikleri için böylesine zararlı meşgalelerle, dillerine doladıklarını ve daha çok da kendilerini yıpratırlar. Konuşulan olumsuz her söz kanatlanır, dolaşıp durur, bir gün gelir aleyhinde konuştuğuna gelip konar. Gıybetin yaygın olduğu yerde kardeşlik ilişkileri olmaz. Gıybet ve kovuculuk insanları birbirinden kaçırır, kalpler arasına bir soğukluk, kızgınlık ve ayrılık sokar. Bunun için Allah Rasûlü: “Birbirinizi çekiştirmeyin, Allah’ın kulları kardeşler olunuz.”2248 buyurmuştur. Gıybet ve benzeri tavırlar, toplum fertlerinin birbirlerine güven duymasına ve toplum huzuruna zarar verir. Gıybetin ardında kin, kıskançlık, sû-i zan, gurur, aşağılık duygusu, kendi kusurlarını örtbas etme endişesi gibi mânevî hastalıklar vardır. Psikolojik hastaların başvurduğu bu saldırgan tavırla insan, muhâtabını hastalıklı ilân ederken, aslında kendi rûhî hastalığını topluma bulaştırmak istemektedir. Psikososyal ve bulaşıcı bir âfet olan, giderek toplu imhâ silâhına dönüşme meyli gösteren gıybet, psikolojik bir savaştır. Ama mertçe değil, kalleşçe yapılan bir savaştır, daha doğrusu bir saldırganlıktır bu. Çünkü muhâtapla yüz yüze gelmekten korkan kimsenin, kardeşinin yokluğunda nâmertçe, alçakça yaptığı bir hücumdur gıybet. Bu iç savaşta saldırganın da, en az saldırılan kadar hasara uğrayacağı bilinmelidir. Kardeşin onuru, izzeti nişan alınarak atılan her kurşun, bumerang gibi mutlaka atan kimseye geri dönecektir. Kısa bir zaman içinde gıybet kurşunu, dünyada dönüp ateş edeni bazen bulmuyorsa bile, mutlaka âhirette dil silâhından çıkan bu kurşun, atanın kendi kalbine isâbet edecektir. “Birbirinizi sevmeden iman etmiş olamazsınız!” nebevî fermânına rağmen gıybet eden kimse, din kardeşliğine dayanan sevgiyi öldürmekte, dolayısıyla kendi imanına zarar vermektedir. Bir yerde gıybet varsa, kardeşlik ve sevgi, dolayısıyla kâmil iman ve takvâ orada barınamaz.
Müslüman, kendisi için istemediği bir davranışı, din kardeşi için de istememelidir. Kendisini, gıybet ettiği kimsenin yerine koyan, onun duyacağı acıyı kendi benliğinde hisseden kimse, böyle bir yamyamlığın çirkinliğini daha iyi anlar. İnsan, kendi onuru kadar din kardeşlerinin de şeref ve haysiyetini önemsemek zorundadır. Bırakın kardeşinin izzetine saldırmayı, başka biri ona saldırmaya kalksa, aynen kendisine yapılan saldırı gibi görüp kardeşinin onurunu savunmak zorundadır mü’min. Müslümanlar, bir vücudun organları gibi uyum içinde ortak davranışlar sergilemeli, birbirlerinin eksiklerini tamamlamalıdır. İnsandaki bir “el”in, aynı vücudun parçası olan “göz”ü çıkarmak için şiddetle dürtmesi, aynı vücudu paylaştıkları “kalb”e öldürücü bir âletle saldırısı ne ise, ümmet adı verilen sosyal vücudun parçaları olan müslüman bireylerin birbirlerinin gıybetini yapması da odur. Bu tür tavırlar, aynı dinin fertleri olan bireylerin kardeşlerine karşı cinâyet işlemesi olduğu gibi, benzer suçu yapmasına muhâtabını bilinçsiz de olsa kışkırttığı için, aynı zamanda intihardır bu. O yüzden kul hakkının ihlâl edilmesi demek olan gıybet, ümmet bütünlüğüne ve kardeşlik hukukuna darbe vuran büyük bir suçtur. Başta gıybet, dedikodu, yalan, iftira, gurur, kin, haset gibi kötü huylar, hep müslümanların kardeşliğine zarar verdiği için bizi bizden fazla seven Rabbimiz tarafından bizim iyiliğimiz için yasaklanmıştır.
2247] Mustansır Mir, Kur’anî Terimler ve Kavramlar sözlüğü, İnkılab Y., s. 70
2248] Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc. 12/154
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haram hükmünün dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır: Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu mecburiyet gıybet olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmayınca gıybete nispetle çok daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan kalkar. Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir. Zulme uğrayan kişinin şikâyeti, ıslah edebilecek kişiye o kötülüğe engel olması için anlatılması, fetvâ almak gâyesiyle, o kimseyle çok önemli birlikteliği olacak kimselerin uyarılması ya da şerlerinden başkalarını korumak gâyesiyle bel’amların, tâğutların, müfsid ve zâlimlerin çeşitli ahlâksızlıkları yayan, takvâ ve hayâ eksikliğiyle insanlardan çekinmeden açıktan fısk ve haram işleyenleri, çarpık din anlayışına sahip olanları, başkalarını onların zararından korumak için anlatmak haram olan gıybet hükmüne girmez.
Bu istisnâî durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftirâdır, iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. Şeriat bu üçünü de yasaklamıştır. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. İslâm toplumunda bir müslümanın, yanında başka birinin gıybetinin yapılmasını, yalan yere töhmet altında bırakılmasını sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi, gücü yetmiyorsa gıybet edilen yeri terk etmesi gerekir. Hiçbir şer’î mecbûriyet olmadığı halde birinin mevcut kusurlarının ortaya dökülmesinin günah olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle haramlardan uzak kalmalarını telkin ve tebliğ etmesi gerekir. Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur.
Bir kötü huy ve davranış bozukluğu olarak, Kur’an’da birkaç kelimeyle karşılanan gıybet, Türkçe’ye, Hucurât sûresi 12. âyetteki bir fiilin kökünden geçmiştir. Hadislerde gıybet, aynı kelimeyle ifadeye konur ve en ağır günahlardan biri olarak tanıtılır. Mesela, Taberânî’nin el-Evsat’ındaki bir hadiste: “Gıybet, zinadan da kötüdür. Adam zina eder, sonra tevbe eder ve Allah da onu bağışlar; ama gıybet edenin bağışlanması, gıybet ettiği kişinin affı olmadan mümkün değildir.” deniyor.2249
Gıybete doğrudan değinen Hucurât, 12. âyet ise: “Birbirinizin gıybetini etmeyin. Sizin biriniz, kardeşinin ölmüş haldeyken etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi? O halde, Allah’tan korkun...” diyerek gıybet etmenin insan ruhunda ve toplum hayatında vücut verdiği tahribi dile getiriyor. Ve gıybet etmenin, insanın kam ve eti gibi olan onurunu yaralamak anlamına geldiğini gösteriyor.
Ünlü Kebâir (büyük günahlar) hadisinde zina 7 büyük kebâirden biri olarak gösterilmektedir. Yukanki hadis, gıybeti zinadan daha kötü olarak tanıttığına göre, gıybet, büyük günahların en beterlerinden biri olarak düşünülmelidir.
Hadisler, gıybetin orucu yırtıp mahvettiğini, kabir azabına sebep olduğunu da gösteriyor.2250
Gıybet kavramı içine sokulan diğer kötü huylar lıemz, nemime ve lemz’dir ki bunlardan ilki olan hemz Kur’an’da bir surenin adıdır: Hümeze... Bu da gösterir ki Kur’an bu gıybet illetinin büyük bir bela olduğuna ısrarlı bir biçimde
2249] Hadis için bk. Sâgânî, 59
2250] bk. Buhârî, Edeb 46, Cenâiz 88; Müslim, Tahâret 26; Dârimî, Savm 27
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 517 -
dikkat çekiyor. Hümeze sûresi şöyle başlar: “Yazıklar ve azaplar olsun bütün arkadan çekiştirip lâf dokunduranlara ve yüze karşı ayıplayanlara...” Kalem sûresinin 10-12. âyetlerinde dinlenilmemesi gereken kişiler arasına lâf taşıyıp arkadan söz edenler de konmuştur.2251
Yüz yüze konuşalım: Gıybet’in kelime mânâsı: “Meydanda olmama, kaybolma.” Gıybet, “birisinin gıyabında onun hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek, onu çekiştirmek, dedikodusunu yapmak” şeklinde tarif edilir. Vicdan, doğruyu yanlıştan ayırmada, çok en önemli bir ölçüdür. Her insan vicdanen bilir ki, kendisinin arkasında konuşulması onu rahatsız ettiği gibi, onun da bir başkasının aleyhinde konuşması karşı tarafı rahatsız edecektir. Bu vicdanî bilgi, insan vicdanının gıybeti yasak kılması demektir. Ve yine insan bir başkasının aleyhinde konuşurken ne niyetle konuştuğunu vicdânen bilir. Yani, kötü yönlerini anlatırken onun tedavisi için bir çare mi aramaktadır? Yoksa, onu böyle konuşturan bir kin, bir haset yahut bir intikam arzusu mudur? Yahut, sadece zaman öldürme ve sevap namına bir şeyler yapmışsa onları yakıp tüketme gafleti midir? Bu soruların cevabını insan vicdanı çok iyi verdiği gibi Allah da en ileri mânâsıyla bilmektedir.
Gıybetin Allah katında ne kadar çirkin olduğunu şu âyet-i kerime insan vicdanını şâhit göstererek sergiler: “Bir kısmınız diğerlerinin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz Ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi?”2252
Gıybet edilen şahıs o anda hazır bulunmadığından, hükmen ölüdür. Söylenenlere, bir ölü sessizliğiyle, cevap vermekten acizdir. Böylesine aciz birine yapılan haksızlık, Allah kelâmında “ölü eti yeme” şeklinde tasvir edilmiştir. (…)
Bir insan bir haksızlığa uğradığında, bunu ancak o zulmü gidermeye ve o yanlışı düzeltmeye gücü yetecek olan sorumlu şahsa veya şahıslara anlatabilir. O takdirde gıybet yapmış olmaz. Ama, hazır fırsatı yakalamışken, ilgili-ilgisiz, her önüne gelene bunu anlatsa gıybet etmiş olur.
Şimdi insafla düşünelim: Haklı olduğumuz bir meselede bile, şikâyetimizi sadece yetkililere bildirmemize izin verilmişken, vakit geçirmek yahut öfkemizi söndürmek gibi bayağı sebeplerle dedikodu yaptığımızda kendimizi nasıl mazur görebiliriz?!.. Bu konuda vicdanımız bizi ne ölçüde tasdik eder?!..
Gıybet de iftira da karşıdaki şahsın, işittiğinde hoşlanmayacağı sözlerdir. Bunların farkı, birinin yalan, diğerinin doğru olmasıdır. Ama gıybet olmakta ikisi de birleşirler. O hâlde, “ben yalan söylemiyorum, gerçeği ifade ediyorum,” sözü, gıybette özür olmaz ve kişiyi cezaya çarpılmaktan kurtarmaz.2253
Gıybetin Câiz Olduğu Yerler
Şer’î bir sebeple gıybet etmek mubah olur. Gıybeti mubah kılan sebepler 6’dır:
1- Zulme uğradığını anlatmak için gıybette bulunmak câizdir. Binâenaleyh bir mazlum, hükümdar veya hâkim gibi velâyet ve kudret sahibi birinin huzuruna çıkarak, filan bana zulmetti, yahut şöyle şöyle yaptı, diye şikâyette bulunabilir.
2251] Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y., s. 151-152
2252] 49/Hucurât, 12
2253] Alâaddin Başar, Nurdan Kelimeler, Zafer Y. c. 4, s. 175-177
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Kötülüğü değiştirmek ve asiyi yola getirmek için yardım istemek câizdir. Binaenaleyh kudreti olduğunu sandığı kimseye giderek: Filan şöyle şöyle kötü hareketlerde bulunuyor, onu, bunlardan men et, demek câizdir.
3- Fetvâ almak için gıybet câizdir. Bir kimse müftiye giderek: “Filan bana zulmetti, yahut babam veya kardeşim şöyle şöyle yolsuzluklarda bulundular. Bunları yapmaya hakları var mıdır? Benim onların zulümlerinden kurtulmama çare nedir?” diye sorabilir.
4- Müslümanları şerden sakındırmak için gıybet câizdir. Bunun, birçok vecihleri vardır. Biri râvileri, şâhidleri ve Mûsânnıfları cerhetmektir. Bu, icmâ ile câizdir. Hatta Nevevî: “Şeriatı korumak için bu vâcibtir.” diyor. Müşâvere ânında bir kimsenin kusurunu söylemek, kusurlu mal satarken müşteriye o malın kusurlu olduğunu söylemek, satılan kölenin hırsız, zâni veya sarhoş olduğunu haber vermek, fâsık bir âlimden fıkıh dersi almaya giden kimseye onun fıskını söylemek, hep bu câiz kısımlardan sayılır.
5-) Fâsıklığı veya bid’atçılığı yüze varan bir kimseyi âşikâre irtikâb ettiği günahlar sebebiyle gıybet etmek câizdir.
6-) Tarif için bir kimsenin körlük, topallık, kısalık, uzunluk gibi hallerini söylemek câizdir. Fakat bunları, o şahsı küçültmek niyetiyle söylemek haramdır. Hatta sakatlığını anmadan tarifi mümkünse o sûretle tarif yapmak evlâdır.2254
Gıybetten kurtulmak için şunları düşünmeli: İnsan, öncelikle gıybetin zararını hesap etmeli! Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin günahlarını da yükleneceğini bilmelidir. Gıybet, dünyada da alında bir kara lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir. Bir kimse, başka birine kırgınsa, onu kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet etmekle, ona zarar vermiş olmaktan daha çok zararı kendine veriyor, dünyevî ve uhrevî büyük felâketlere atılıyor. Üstelik sevmediği kişinin günahlarını alıp, yerine kendi sevaplarını ona veriyor. Bazen topluluktakileri memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına mâruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır. Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Meselâ, kendisinin cömert olduğunu bildirmek için, “falanca çok cimridir” der. Eğer böyle gıybet edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez, onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen akıllı değil de, câhil, ahmak birisi ise, gıybet ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Gıybetçinin kazancı ne olur?
Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez. Biz, kendi ayıplarımızın ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz gibi, başkaları da kendileri için bunu istemez. Sen arkadaşının ayıbını örtersen, Allah da senin ayıbını örter. Sen başkasının ayıbını açarsan, senin ayıplarını da açan çıkar, rezil olursun. Kendi kusurlarını araştıran ve bunların çaresini düşünerek başkasının kusurlarıyla gereğinden fazla uğraşmayan kişi, sâlih/iyi insandır. Mü’min,
2254] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerhi, İstanbul 1983, c.10, Sahife 541 -6487-; İmam Nevevî, Riyâzu's Sâlihin, Terceme ve Şerhi, Hzr. İhsan Ökkeş, İstanbul 1991, Cilt 5, s. 255
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 519 -
öncelikle kendi hata ve ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışan, böylece Allah’ın hayır dilediği kimsedir. Münâfık ise, kendi hata ve ayıplarını görmek istemeyen ya da önemsiz gören kimsedir. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Nefsimizi gıybet ve diğer günahlardan temizlemeye çalışmak cihaddan bir şûbe kabul edilmiştir. Kıskanç kimse, mal sahiplerini kötüler. Sözgelimi, “filan kimsenin malı çok, ama yemesini bilmez, cimrinin biridir” der. Böyle söylemekle, gıybet edilenin malı azalmayacaktır, ama kıskançlık ateşi, gıybetçi yakıp kavuracaktır. Üstelik gıybet günahına girdiği için sevaplarını sevmediği kimseye vermeye mahkûm olacaktır.
Alay Denen Çirkinlik
Bir şeyle veya bir kişiyle eğlenmek, insanları hafife almak, tahkîr etmek, başkasının kusur ve noksanlarını söz, işaret veya yazı ile teşhîr etmek, toplumda küçük düşürme hareketleri. Alay etme duygusu insanlarda, kendini büyük görmeyle başlar; daha sonra karşısındaki insanı hiçe sayıp, ona tepeden bakmaya kadar gider. Neticede bu duygu insanları alaya aldırır, şeytanı Rabb’ine isyan ettiren böbürlenerek Hakkı kabûl etmemek ve insanları hor görmek şeklinde tezahür eden kibir ve gurur hastalığını ortaya çıkarır.
Alay eden kimsenin gururlanıp kibirlenmesi yanında, alay etme hareketiyle mü’min kardeşini incitmesi ve rahatsız etmesi de söz konusudur. Kibirlenmek haram olduğu gibi mü’mine eziyet de haramdır. Her iki kötülüğün netîcesi olarak İslâm toplumunda kardeşlik bağlarının gevşemesi söz konusu olmaktadır. Zîrâ alay ile beraber fertler arasına düşmanlık ve nefret duygusu girer. Böylece de bir bina hâlinde tarif edilen İslâm toplumu dağılmış, parçalanmış olur.
İslâm toplumu bir bütündür. İslâm’da her ferdin haysiyet ve şerefinin dokunulmazlığı vardır. Ferdin mânevî hayatının temelini oluşturan ırz, şeref, haysiyet, namus duyguları lekelenemez. İnsan haysiyetini lekeleyecek olan kötü hareketlerin başında alay etmek gelir. İslâm, insan hak ve hürriyetini, insan haysiyet ve şerefini koruma esası üzerinde durur; bu sebeple, müslümanların duygu ve düşüncelerini Kur’ân-ı Kerîm vâsıtasıyla garanti altına alır: “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın; olur ki, alay edilenler kendilerinden daha hayırlı bulunurlar. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Hem birbirinizi ayıplamayın ve kötü lâkablarla atışmayın. İmandan sonra fâsıklıkla adlanmak ne kötü isimdir! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”2255
İslâm, kardeşlik bağlarını korumak için alay etmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Allah’a ve âhiret gününe inanan bir mü’minin, insanları alaya alması, eğlence ve nükte konusu yapması câiz değildir. Her ne şekilde olursa olsun, başkalarıyla eğlenmek, onu kötü ve sevmeyeceği lâkablarla çağırmak ahlâk bakımından da çok kötü bir şeydir. Çünkü bu hareket, insanın kolayca unutamayacağı ızdırap veren bir yaradır.
Toplum hayatındaki ilişkiler samimiyet üzerine kurulur. Bu samimiyetin derecesini ölçen alet de kalptir. Hz. Peygamber: (s.a.s.) “Allah sizin şeklinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat kalplerinize bakar.”2256 buyurmuştur. İnsanlar, daima dış görünüşe vakıftırlar iç alem bilinmez. Allah katında tartılacak olan dış görünüş değil,
2255] 49/Hucurât, 11
2256] Müslim, Birr 32
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalplerin takvâsıdır. İnsanın ilmi ise bunu bilmeye ve anlamaya yeterli değildir. Bu sebeple bir kimse önüne geleni horlayamaz, nazargâh-ı İlâhî olan kalbi alaya alarak kıramaz.
Dünyada tek yüce değeri maldan ibaret sanıp, malıyla güçlü olduğunu zanneden ve karşısındaki bütün değerlerle alay edenleri Kur’ân-ı Kerîm kınamaktadır: “Vay haline! Diliyle çekiştirip, yüzünden de alay eden kimsenin.”2257
İslâm’a göre, yaratılan her insanın Allah katında bir değeri vardır. İnsanı ahsen-i takvim üzere yaratan Allah, onu en güzel hasletlerle bezemiş ve yeryüzünde halife kılmıştır.2258 Böyle bir varlığın dış görünüşü ile ilgilenip alaya almak; insanı yaratan Rabb’i ile karşı karşıya getirebilir. Oysaki insanın alay konusu olmasına Rabb’i ve eşsiz yaratıcısı olan Allah râzı olmaz.
Kur’an-ı Kerîm’de bir de inançla,2259 Kur’an âyetleriyle,2260 Peygamberlerle2261 ve mü’minlerle2262 alay edenlerden bahsedilir. Sözü edilen kişiler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir.2263 Sözü edilen kişiler bu hareketleriyle Allah’ı ve mü’minleri aldattıklarını zannederler.2264 İslâm’a göre inanç mukaddestir, alay konusu olamaz. Âyetlerde, inançlarla alay edenler olarak bildirilenler, İslâm toplumu içinde türeyen münâfıklardır.2265
“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, iman etmedikleri halde ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azâb vardır. Onlara: ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ dendiği zaman: ‘Biz sadece düzelticileriz’ derler. İyi bilin ki, onlar bozgunculardır; fakat anlamazlar. Onlara: ‘İnsanların inandıkları gibi siz de iman edin!’ dense, ‘O beyinsizlerin iman ettiği gibi inanır mıyız?’ derler. İyi bilin ki, asıl beyinsizler kendileridir; fakat bilmezler. Mü’minlere rastladıkları zaman; ‘İnandık’ derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman; ‘Biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz’ derler. Allah da kendileriyle alay eder ve onları bırakır; taşkınlıkları içinde bocalyıp dururlar.”2266
Bu âyetlerde bâzı insanların, Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde inandıklarını söyleyip Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalıştıkları, oysa kendilerinden başka kimseyi aldatamayacakları, gönüllerinde hastalık bulunan o kimselerin, acı bir azaba uğrayacakları belirtilmektedir. Onlar kendilerinin iyi kimseler olduklarını, iyi işler yaptıklarını sanırlar ama gerçekte ortalığı karıştırdıklarının farkında değildirler. “Biz, şu aklı ermez, beyinsizler gibi inanır mıyız hiç?” diyerek gerçek mü’minleri küçümseyen, aslında kendileri beyinsiz olan, inananlara karşı mü’min görünen, fakat kendilerini bu âdi davranışa yönelten şeytânlarıyla baş başa kaldıkları zaman da: “Biz, sizdeniz, ‘iman ettik’ demekle onlarla alay
2257] 104/Hümeze, 1
2258] 2/Bakara, 30
2259] 2/Bakara, 206; 63/Münâfıkûn, 5-6
2260] 9/Tevbe, 124-125, 127
2261] 47/Muhammed, 16
2262] 9/Tevbe, 79
2263] 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 52; 58/Mücâdele, 14
2264] 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 143; 11/Hûd, 5
2265] Ahmed Sezikli, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 97-98
2266] 2/Bakara, 8-15
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 521 -
ediyoruz.” diyen bu adamlar, Allah’ın çetin cezasına uğrayacaklardır. Davranışlarına uygun ceza olarak Allah da onlarla alay eder. Yani davranışlariyle, hiç farkında olmadan kendi canlarına azâblar hazırlayan o adamların üstüne güler ve onlara bir süre fırsat tanır. Azgınlıklarına dalıp giderler.
14 ve 15’inci âyetlerde, Allah’ın, mü’minlerle istihzâ ettiklerini söyleyen o kimselerle istihzâ ettiği belirtilmektedir. İnce mizah, gizli biçimde alay etmek, eğlenmek anlamındaki kökünden istif’âl vezni olan istihzâ hüz’ü âdet edinmek, alay etmek, hafiflik yapmak, alaya karşılık vermek demektir. Bu anlamıyla istihzâ, Allah’a yakışmaz. Fakat Kur’ân’da cezalar, işlenen fiillere denk olarak zikredilir ki buna “müşâkele” denir. Alay edenlerin cezası, kendilerinden daha büyüğün, kendileriyle alay etmesidir.
“Suç işleyenler, inananların üstüne gülerlerdi. Onların yanından geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder(ek onları küçümser)lerdi. Âilelerine döndükleri zaman da (yaptıklarıyla övünüp) eğlenmeye başlarlardı. İman edenleri gördüklerinde: ‘Şunlar sapık insanlar’ derlerdi. Oysa kendileri, onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. İşte bugün de mü’minler kâfirlerin üstüne gülerler. Divanlar üzerinde (oturup) bakarlar:”2267
Dünyada kendilerini zengin, üstün gören kâfirler, mü’minlerin üstüne gülerken; işlerin içyüzünün ortaya çıktığı âhiret gününde de iş tersine döner, bu kez de mü’minler kâfirlerin üstüne gülerler, onların hakaret ve zillet içindeki durumlariyle alay ederler. İşte Allah’ın, münâfıklarla istihzâsı da onların istihzâ, davranışlarına uygun ceza vermesidir. Zira: “Bir kötülüğün cezası, onun dengi bir kötülüktür”2268; “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın.”2269 âyetleri, cezanın, suça denk olmasını bildirmektir. İstihzânın cezası da kısas gereği olarak istihzâ edenle istihzâ etmektir. “Onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.”2270; “Tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu.”2271; “Allah’ı aldatıyorlar, O da onları aldatır.”2272 gibi âyetleri, hep İslâmda cezâ’nın, suça denk ve suçun benzeri kısas prensipleri ışığında değerlendirmek gerekir.
Gerçekten mü’minlerle alay eden o kimseler, esasen bu davranışlarıyla kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü başkasını küçümsemek Allah’ın temiz, zavallı kullarının üstüne gülmek insanı mânen küçültür, rûhî değerini düşürür. Onun ruhu, hakir, alay edilecek kötü bir duruma düşer. Riyakâr, ikiyüzlü kişi, ruhunu nasıl gülünç bir duruma soktuğunun farkında olmaz. Ama Allah, onun davranışının içyüzünü bilir. Onun kötü davranışlarını, ruhunu saran azaplar, çirkinlikler haline getirir. İşte Allah’ın, onlarla istihzâsı, onlar hiç farkına varmadan onları, kendi davranışlarının mânevî şekilleriyle kuşatması, o çirkin işleriyle onları yavaş yavaş yakalaması, davranışlarına uygun biçimde cezalandırması demektir. Nitekim: “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum, çünkü benim tuzağım çetindir!”2273 âyeti de bu gerçeği anlatmaktadır.
2267] 83/Mutaffifîn, 29-35
2268] 42/Şûrâ, 40
2269] 2/Bakara, 194
2270] 86/Târık, 15-16
2271] 3/Âl-i İmrân, 54
2272] 4/Nisâ, 142
2273] 7/A'râf, 182-183
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’in, insanlarla alay edip birtakım hareket ve işaretlerle onları küçümseyenleri şiddetle uyaran bir sûresi vardır ki adı Hümeze Sûresidir: “(İnsanları) Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden herfesâd kişinin vay haline! O ki mal yığdı, onu saydı, durdu. Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanıyor. Hayır, andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Bir ateş) Ki gönüllere işler. O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir. (Kendileri,) Uzatılmış direkler arasında (bağlı) olarak (kalacaklardır).”2274
(Hümeze): (Hemz) kökünden âdet ifade eden mübâlağa (abartma) kipidir. Hümeze vezni, âdet bildirir. Çok hemz eden demektir. Hemz: Kırmak, yere çalmak anlamlarına gelir. İnsanların şahsiyet ve namuslarına dil uzatmaya, onlarla alay ederek onları incitmeğe de isti’âre yoluyla hemz denmiştir. Birinin namus, neseb ve haysiyetiyle oynayıp insanları incitmeyi, kötüleyip kınamayı âdet edinmiş koğucu kimselere hümeze denir. Lemz kökünden gelen Hümeze de insanlara kulp takmak, kaş göz işaretleriyle birini başkalarına göstererek hakir görmek anlamlarına gelir. Ebû Ubeyde’ye göre hümeze ve lümeze aynı anlama gelir; dedikoducu demektir. Bir başka tefsire göre hemz birini yüzüne karşı, lemz ise arkasından kötülemek yahut hemz el ve göz işaretleriyle, lemz de dil ile kötülemek, çekiştirmektir.2275 İbn Abbas’a göre hümeze gıybet eden, lümeze de kulp takan, taşlayan demektir. Hasan-ı Basri de hümeze, yanında oturanı, gözünü eğerek kötüleyen, din kardeşinin gıybetini edip kınayandır, demiştir. İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyete göre de hümeze, lümeze söz götürüp getirerek insanları birbirine katan, insanlara kötü sıfatlar takan kimselerdir.
Fahre’ddin Râzi, bu rivâyetleri aktardıktan sonra şöyle diyor: “Birbirine yakın olan bu görüşlerin hepsi, bir köke varır ki o da taşlama, kusur bulmadır. Bu hareket de iki kısma ayrılır: Hased, kin zamanında olduğu üzere ya ciddi olur veya eğlence, alay zamanında olduğu üzere şaka için olur. Bunların her biri de ya dinle ilgili bir şey hakkında olur veya şekil, yürümek, oturmak ve benzeri şeyler hakkında olur. Bu dört kısım da kusur bulmada ya orada mevcut biri veya mevcudolmayan biri hakkında olur. Her iki durumda da kusur bulma, ya sözle veya kaş, göz ve sair organların işaretiyle olur. Bu davranışların hepsi âyetlerin yasakladığı davranışlar kapsamına girer. Sözün, dil bakımından ne için, hangi kavram için kullanılmış olması önemlidir. Eğer bir kavram, sözün konulduğu kavram ise o, yasak kapsamındadır. Şâyet söz, o kavram için konulmamış ise o da kıyâs-ı celi yoluyla yasak kapsamına girer. Peygamber (s.a.s.) dinde en büyük mevki sahibi olduğundan onu taşlamak (kıyâs-ı celî yoluyla) Allah katında büyük günahtır.”2276
Zemahşeri’nin açıklamasına göre âdet bildiren veznindeki hümeze, lümeze, mimin sükûnuyla hümze, lümze şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde gülünç şeyler, garip ve tuhaf gevezelikler yapan maskara anlamına gelir.2277
“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki (alay ettikleri kimseler), kendilerinden iyidirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.
2274] 104/Hümeze, 1-9
2275] et-Teshil, 4/217; Fethu'l-Kadir, 5/492, 493
2276] Mefâtihu'1-Ğayb, 32/92. Râzi'nin bu ifadesi tuhaftır. Peyğamber'i taşlayan, mü'min olmaktan çıkar ki onunla hiçbir günah kıyaslanamaz. O, günahtan öte, küfürdür.
2277] Zemahşerî, Keşşaf 4/283
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 523 -
İnandıktan sonra fısk adı, ne kötü bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimlerdir.”2278 Bu âyette başkalarıyla alay etmek, kaş göz işaretleriyle insanları küçümsemek, insanlara kötü lakaplar takmak yasaklanmaktadır.
“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki alay ettikleri, kendilerinden iyidirler.” Âyette alay etmesin diye çevrilen lâ yashar kelimesi; sahretmesin, suhriyyet yapmasın demektir. Suhriyyet: İş yaptırmak, emrinde çalıştırmak, alay etmek, matrak geçmektir. Huz’ ve huzu da alay etmek demektir. Bu kökten istihzâ da Türkçede çok kullanılır. Lemz, kaş göz veya el işaretleriyle alay edip birini kusurlu göstermektir. Hemz ise dil ile yermek, alay etmektir. Lakap anlamındaki nebz’den gelen tenâbuz, birbirine kötü lakap takmak demektir. Bir Müslümana fâsık, münâfık, eşek, domuz demek gibi.
İbn Abbâs’a dayanan bir rivâyete göre Sabit İbn Kays İbn Şemmâs, ağır işitirdi. Meclise geldiği zaman Allah’ın Elçisine yakın oturup peygamber’in sözlerini işitebilmesi için daha önce gelenler, ona yer verirlerdi. Bir gün Sabit geç kalmış, sabah namazının birinci rek’atine yetişememişti. Hz. Peygamber namazı bitirip cemâate dönünce ashâbı yanında oturmak için yerlerini aldılar. Kalabalık olduğu için peygamber’in yanında başka kimseye yer kalmamıştı. Sabit namazını bitirince insanların omuzlarını okşayarak Allah Elçisinin yanına doğru yürümeğe başladı. “Yer açın, yer açın” diyordu. Cemâat de ona yer açıyordu. Allah’ın Elçisinin yanına kadar vardı. Arada tek bir adam kaldı. Ona da “Yer aç” deyince adam:
İşte yer buldun, otursana, dedi.
Sabit kızarak onun arkasına oturdu. Ortalık ağarınca Sabit adamı işaretle çekiştirerek:
- Bu da kim? dedi. Adam:
- Ben falanım, dedi. Sabit:
- Ha, falan kadının oğlu mu? dedi.
Câhiliyye döneminde kötü görülen bir kadının adını andı (yani anasının vaktiyle fahişe olduğunu anlatmak istedi). Adam boynunu büktü, utandı. İşte âyetin ilk cümlesi, bu ve benzeri alay etme, küçük düşürme, küçümseme, kaş göz işaretleriyle çekiştirme eylemlerini yasaklamaktadır.
“Kadınlar da birbirleriyle alay etmesinler. Belki alay ettikleri, kendilerinden iyidir.” cümlesinin de peygamber hanımlarından bazılarının, İsrâiloğlu kökenli peygamber zevcesi Safiyye’yi küçümsemeleri ile ilgili olarak indiği söylenirse de, gerçekte âyet bir bütündür. Bir cümlesi bir olay, diğeri başka bir olay üzerine indiğini söylemek, âyeti çeşitli âyetlere bölmek demektir.
“Birbirinizde kusur aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İnandıktan sonra fısk adı (ile çağırmak), ne kötü bir şeydir!” denildikten sonra, âyet şu ifâde ile biter: “Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimlerdir.” Bu bitiş cümlesinde de insanların birbirlerini kaş göz işaretleriyle çekiştirip küçümsemeleri, birbirlerine kötü lakaplar takmaları, hakaret etmeleri yasaklanmakta ve böyle şeyler yapanların zâlim oldukları vurgulanmaktadır.
2278] 49/Hucurât, 11
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyetin bu kısmının da Seleme’ oğulları hakkında indiği rivâyet edilir. Bu âyetin, kendileri yani Seleme oğullan hakkında indiğini söyleyen Ensârlı Sabit İbn Dahhâk şöyle diyor: “Allah’ın Elçisi (s.a.s.) bize geldiği zaman içimizden her adamın iki üç adı vardı. Allah’ın Elçisi: “Ey falan” der, kendisine: ‘Yâ Rasûlâllâh, öyle deme, o adam bu isimden hoşlanmaz’ derlerdi. Yüce Allah: “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İman ettikten sonra kötü ad(la çağırmak), ne kötü bir şeydir!” âyetini indirdi. Tirmizi’nin rivâyeti şöyledir: “Bizden her birimizin iki üç adı olurdu. Bazen adam bu adlardan, hoşlanmadığı biriyle çağırılırdı. Bunun için ‘Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın’ âyeti indi.”2279
Bu rivâyetlerdeki olaylar doğru olabilir. Fakat âyetin her parçasının ayrı ayrı olaylar üzerine ayrı ayrı zamanlarda indiği doğru değildir. Çünkü âyet bir bütündür. Eğer parça parça inseydi, her parça ayrı bir âyet olurdu. Oysa âyet, bütün cümleleriyle beraber bir bütündür. Zâten ayrı ayrı indiği söylenen cümleler, öteki cümleden ayrılırsa bir anlam ifâde etmez. Meselâ: “Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki alay ettikleri kimseler kendilerinden iyidirler”in ayrı, “Ve kadınlar da başka kadınlarla (alay etmesinler). Belki öteki kadınlar bunlardan hayırlıdır” cümlesinin de ayrı indiği düşünülürse, ikinci cümle fiilsiz başlamış olacağından anlamsız kalır. Çünkü Alay etmesin’ fiii, hem birinci cümlenin, hem de ikinci cümlenin fi’lidir. Birincisi ikincisinden ayrıhrsa ikinci cümle fiilsiz kalır, bir anlam ifâde etmez. Allah anlamsız cümle indirmekten münezzehtir.
Tirmizi’nin rivâyet ettiği Safiyye olayı, âyetin iniş sebebi olarak değil, peygamber hanımlarının menkıbeleri bölümünde anlatılır ve bu olayla âyet arasında bir ilişki kurulmaz. Bu rivâyetler, âyetleri, daha önce vukubulmuş olaylara uygulama çabasından başka bir şey değildir. Zaten bu âyet de yalnız başına değil, kendinden önceki ve sonraki âyetlere bağlıdır. Sûrenin başından, tâ onüçüncü âyete kadar Müslümanlara İslâm ahlâk ve âdabı öğretilmektedir.
Yüce Allah bu âyette mü’min erkek ve kadınların birbirleriyle alay etmemelerini, zira alay ettikleri kimselerin, Allah indinde alay edenlerden daha iyi olabileceğini, hepsi bir can gibi olan Müslümanların, kaşla gözle birbirlerini kusurlu göstermemelerini, birbirlerine kötü lakap ve sıfatlar takmamalarını, inandıktan sonra fısk ismi takmanın, mü’min bir insana fâsık demenin kötü bir şey olduğunu, bu gibi şeylerden vazgeçmeyenlerin zâlim (haksız) olduklarını buyuruyor.
Yasak olan, kişiyi, hoşlanmadığı bir lakapla çağırmaktır. Fakat kişiyi, kendisi hakkında genel bir vasıf haline gelmiş olan lakaplarla anmakta bir sakınca görülmemektedir. Meselâ bâzı kimseler “topal”, yahut “kanbur” lakabiyle meşhur olurlar. Eğer bu sözlerde o adama bir sövme, hakaret anlamı yok ise onu bu lakaplarla çağırmakta bir sakınca yoktur.
Bu âyette üç yasak vardır
1) Hiç kimsenin başkasıyla alay etmemesi,
2) Kadınların birbirleriyle alay etmemeleri,
3) Ve kimseye kötü lakap takılmaması.
“İman ettikten sonra fısk adı ne kötüdür!” Yani mü’min bir insana fâsık demek,
2279] Tirmizi, Tefsir, Sûre 49; Câmi’ul-Beyân, 26/132
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 525 -
yahut ona fısk gereği olan kötü isimler takmak ne kötüdür. Bu cümleden anlaşıldığı gibi yasaklanan lakap, insanın zoruna giden, hakaret anlamına gelen lakaptır. Bu lakaplar ancak fâsıklara yaraşır. Mü’mine fâsık denmez, kötü lakap takılmaz. Yahut kötü lakap takmak fâsıkların işidir. Mü’minlerin birbirlerine böyle kötü lakaplar takması yakışık almaz.2280
İstihfaf
İstihfaf; Dinin ilke, yargı ve değerlerine yönelik aşağılayıcı tavır anlamında bir terimdir. Sözlükte “hafif olmak, az, önemsiz ve kıymetsiz sayılmak” anlamındaki haff (hiffet) kökünden türemiş bir kelime olup “hafif görmek, önemsememek” demektir. Kelimenin kökünde bulunan “beden, akıl ve hareket açısından hafif olmak” mânalarından “aklen hafif olma” anlamı istihfafta ağırlık kazanmaktadır.2281 Kur’ân-ı Kerîm’de hiffet kavramı on yedi âyette geçmekte, bunların üçü istihfaf masdarından gelmektedir.2282 Kur’an’da Firavun’un Mûsâ’dan üstün olduğunu ileri sürerek onu aşağıladığı, kavmini sosyal konumlarının düşüklüğü İddiasıyla hafife aldığı belirtilirken istihfaf kavramı kullanılmıştır.2283 Tabersî, Mecma’u’l-Beyân adlı eserde bu durumu, ilmî niteliği bulunmayan istidlallerle kavmini kendisine uymaya yönlendirmek, onların idrak ve anlayışını aşağılayıp küçümsemek şeklinde açıklamıştır. Yine Kur‘an’da Hz. Peygamber’e müşriklerin inkârına karşı sabretmesi, İlâhî vaadin mutlaka gerçekleşeceğini göz önünde bulundurarak, inanmayanların kendisini hafife almalarına fırsat vermemesi şeklindeki uyarı da istihfaf kavramıyla ifade edilmiştir.2284 Taberî bu âyeti, âhirete inanmayan müşriklerin Rasûl-i Ekrem’in nezaket ve hoşgörüsünü İstismar ederek onu elçilik görevini yerine getirmekten alıkoymaya çalışmak biçiminde açıklamıştır. Mâtürîdî ise kavramın “acele etmek” mânasına ağırlık vererek, “Münkirlerin acımasız eziyetleri seni aceleye getirip helâk edilmelerini istemeye sevk etmesin” anlamını öne çıkarmıştır. Hadislerde de hiffet kökünün türevleri ve istihfaf masdarı Kur’an’daki mânalany-la yer almaktadır.2285
İslâm âlimleri, Hz. Peygamber’in Allah’tan getirdiği vahiyleri ve bunlardan zorunlu olarak çıkan dinî hükümleri (zarûrât-ı dîniyye) küçümseme niteliği taşıyan söz veya davranışları istihfaf olarak değerlendirmiştir. Nitekim İbn Teymiyye küçük görmeyi ve önemsememeyi âdet haline getiren kişinin kalbinde tam bir teslimiyetin oluşmayacağını, böyle bir tutumun kibirlenerek İlâhî emre boyun eğmeyen İblîs’in küfrüne benzediğini söylemiş, Sa’deddin et-Teftâzânî de Rasûl-i Ekrem’in Allah’tan getirdiği dini hafife almanın tasdiki ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Osmanlı âlimlerinden Bedrür-reşîd Muhammed, insanların küfre düşmesine sebep teşkil eden sözlerin (elfâz-ı küfür) dinin esaslarından birini alaya almak (istihzâ) veya inanılması gereken esasları küçümsemek (istihfaf) yahut haramlığı kesinleşen şeylerin helâl olduğunu söylemek (istihlâl) şeklindeki üç husustan birine gireceğini bildirmiştir. Öte yandan Ali el-Kâri, Kur’ân-ı Kerîm ve Kabe gibi dinde yüce bir konuma sahip bulunan şeyleri ve ibâdetleri hafife almanın, onlar hakkında a^ğıtayıcı ifadeler kullanmanın küfür statüsüne
2280] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y., c.2, s. 157-164
2281] Lisânül-Arab, "hff" md.
2282] M. F. Abdülbâkî, el-Mu’cem, "hff" md.
2283] 43/Zuhruf, 51-54
2284] 30/Rûm, 60
2285] Wensinck, el-Mu’cem, "hff md.
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
girdiğine dair âlimlerin görüşünü aktarmıştır. Yakın dönem İslâm âlimlerinden Şehâbed-din Mahmûd el-Âlûsî, Rûm sûresindeki âyetle (30/60) Hz. Peygamber’in yanı sıra ümmetinin de kendilerini onaylamayan, küçük gören, söylediklerini ve yaptıklarını yadırgayanlara karşı sabırlı olmaları yönünde uyarıldığına dikkat çekmektedir. 2286
Lâkab
Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu “elkâb’dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer; Devletli, izzetli, saâdetli gibi.
Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuya açıklık getirilmekte, “Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız”2287 denilmektedir. “Ne-be-ze” fiilinden türetilen “Tenâbezû” kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebepledir. Âyette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.
Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketlerden uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir mü’minin başka bir mü’mini kötü adla anması “fâsıklık” olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zâlim olarak zikredilmektedir.2288
Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.
Peygamber Efendimiz’den (s.a.s.) rivâyet edilen bir hadiste: “Mü’minin mü’min kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır” buyrulurmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.
İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebû Bekir’in Sıddık; Hz. Ömer’in Fârûk; Hz. Osman’ın Zinnûreyn; Hamza’nın Esedullah; Hâlid b. Velîd’in Seyfullah; Hz. Ali’nin Ebû Türab; Umeyr’in Ebû Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.), Medine’ye hicret ettiğinde Ensar’dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu âyet-i kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı.
Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların
2286] Mustafa Sinanoğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 23, s. 336
2287] 49/Hucurât, 11
2288] 49/Hucurât, 11
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 527 -
adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.2289
Zan ve Sû-i Zan/Kötü Zan
Zan; Sanmak, farz ve tahmin etmek demektir. Zan ile ilgili bazı âyet mealleri şöyledir:
“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.”2290
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.”2291
“Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”2292
Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Zandan sakının. Zira şüphesiz zan sözün en yalan olanıdır.” Bu hadis-i şerifte sû-i zandan sakınma vardır. Üzerinde hiçbir kötülük alâmeti görülmeyen bir kimseyi kötülükle töhmet altına almaya “zan” denir. Bu yersiz ve sebepsiz yere birini kötülemektir. Bu şüphesiz kötü bir zandır. Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri bundan sakındırmıştır: “Ey iman edenler, zandan çokça sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”2293
Yasak edilen zannın içine, açıkça şüpheli yerlerde gezen kimse hakkındaki zan, dünya işlerinde yapılan zan ve Allah Teâlâ’ya karşı duyulan hüsn-i zan girmez. Ancak Uluhiyetle ve Peygamberlikle ilgili zanlar haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.2294
Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zan beslemek şarttır. Ebû Dâvud ve Müslim Cabir (r.a.)’den şu hadisi rivâyet etmişlerdir: Herhangi biriniz Allah Teâlâ hakkında hüsn-i zanda bulunmaksızın ölmez. Yani Allah’ın, hakkında merhametli ve şefkatli olduğuna inanarak ölür”.2295 Bir hadiste Allah’ın şöyle buyurduğu ifade edilir: “Ben kulumun, bana olan zannının yanındayım. Beni zikrettiği yerde, ben onunla beraberim...”2296
Sû-i zan: Kötü zann, fena tahmin, şüphe. “Sû” “fenalık, kötülük” demektir. “Sû-i hareket (kötü davranış)”, “sûi ahlâk (kötü ahlâk)”, “sû-i niyet (kötü niyet)” vb. gibi, “sû-i zan” da, “kötü zan” anlamındadır. “Sû’” kelimesi, verilen örnekler ve benzerlerinde, daima, “sıfat” anlamını ifade eder.
2289] Cemil Çiftçi, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 4, s. 16
2290] 10/Yûnus, 36
2291] 53/Necm, 23
2292] 53/Necm, 27-28
2293] 49/Hucurât, 12
2294] Muhammed Abdülaziz el-Hûlî, el-Edebü'n-Nebevî, Terc. Sezai Özdemir, İstanbul 1982, 218
2295] et-Tac, I, 337
2296] Müslim Tercümesi, Kitabu't-Tevbe, Bab I, XI, 87
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Zan” kelimesi ise, “sanma; farz ve tahmin etme; ihtimale göre hükmetme” demek olduğu gibi, “şek, şüphe, tereddüd, vehim, hayâl” gibi anlamlara da gelir. “Sû-i zann”ın zıddı (karşıtı), “Hüsn-i zan)”dır. “Hüsn”, “güzellik, iyilik, hoşluk, olgunluk, mükemmellik” demektir. “Hüsn-i ahlâk (iyi-güzel ahlâk)”, “hüsn-i hat (güzel yazı)”, “hüsn-i niyet (iyi niyet)”... gibi, “hüsn-i zan”da, “iyi-güzel zan; bir kimse veyâ bir olayın iyiliği hakkında vicdânî kanâat” demektir.
Görüldüğü gibi, iki türlü “zan” vardır. Zan, “tahmin” ve “ihtimal’’e dayandığına göre, bu konuda alınacak tavır ne olmalıdır. Kur’ân ve Hadis, bu hususla ilgili davranışın nasıl olması gerektiğine açıklık getirmektedir: Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey inanan (mü’min)ler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü bazı zan (vardır ki) günahtır...” buyurulmuştur.2297 Âyette, “zanların birçoğundan kaçınınız” denilmekte; sebep olarak da, “bazılarının günah olduğu ifade edilmektedir. Demek ki, zannın hepsi günah değildir; hattâ Allah’a ve mü’min (inanan)lere hüsn-i zanda bulunmak gereklidir. Nûr Süresi’nde: “Onu işittiğiniz vakit erkek mü’minlerle kadın mü’minlerin, kendi vicdanları (önünde) iyi bir zann’da bulunup da...” buyurulduğu gibi,2298 bir rivâyette de: “Ben, kulumun, bana zannı gibiyim” diye vârid olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de: “Her biriniz, Allah’a, hüsn-i zan ederek ölsün” buyurmuş ve bir başka hadisinde de: “Hüsn-i zan, imandandır” demiştir.
Keşşâf ve benzeri büyük Kur’ân müfessirleri, “doğruyu ve yanlışı, açık belirtileriyle seçmeden, iyice gözleyip düşünmeden zanda bulunulmamasını” önemle tavsiye etmekte, “açıkta bir sebebi ve doğru belirtisi bulunmayan zannın harâm olduğunu, kaçınılması gerektiğini” belirtmektedirler. İhtimal üzerine hüküm olan zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda bulunanı vebâl altına sokacaktır.
Bütün bunlardan, zan konusunda çok dikkatli olmak gerektiği ve “Sû-i zann”ın ise, kesinlikle yasak olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Sû-i zann’ın harâm olmayanı, yalnızca fısk ve fucûr (günahkârlık) ile tanınan kimselere karşı yapılanıdır. Durumu kesin olarak bilinmeyen birine hüsn-i zan gerekmese bile, sû-i zan da câiz değildir.
Sû-i zan’dan kaynaklanan “tecessüs” hakkında da, daha önce verilen Hucurât Süresi’ndeki âyette, “tecessüs de etmeyin” buyrulurmaktadır. Tecessüs, “Onun-bunun durumlarını araştırmak, eksiklerini, kusurlarını öğrenme isteği”dir. Allah tarafından yasaklanan bu davranışla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s)’de: “Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira herkim müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ’da onun ayıb (kusur)ını tâkip eder, nihâyet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder” buyurmuştur.2299
Zanna ve Tahmine Uymak
Bir insan gaflete düştüğünde, mantığı, muhakeme yeteneği büyük ölçüde çalışmaz hale gelir. Bu bir tür yarı uyku halidir. Bu durumdaki bir insan, akıl ve mantık dışı eylemleri son derece rahat bir biçimde yapar hale gelir. Bir süre sonra
2297] 49/Hucurât, 12
2298] 24/Nûr, 12
2299] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1960, VI, 4471-4473; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, İstanbul 1957, 633-634; M. Süreyya Şahin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 447
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 529 -
öyle bir hale gelir ki, tüm hayatı akıl ve mantık dışı bir temele oturur, ancak bunu fark edemez.
Aklın temel kurallarından birisi, doğruluğu kesin olarak ispatlanmamış bir iddiaya güvenmemektir. Akıl ve mantık sahibi hiçbir insan, doğruluğu şüpheli olan bir bilgiye kesin olarak güvenip, hayatını ona dayandırmaz. Örneğin, hiç kimse, ciddi bir hastalığa yakalandığında, eline geçirdiği ilk ilacı, ne olduğunu bilmeden “belki işe yarar” diye yutmaz. Tüm eylemler, kesin doğrulara dayanmalıdır.
Oysa inkâr edenlerin, ya da Allah’ın hükümlerini göz ardı edenlerin durumu, üstte tarif ettiğimiz türden bir akılsızlıktır. Çünkü bu kişilerin tüm hayatları, birtakım kabuller üzerine kuruludur. Örneğin, hemen hepsi, öldükten sonra Allah’a hesap vermeyeceklerini sanırlar. Ya da hesap verseler bile, suçlu bulunmayacaklarını zannederler. Kabul ettikleri tüm sistemler, ideolojiler birtakım önkabullere dayalıdır. Sahip oldukları dünya görüşünün hiçbir elle tutulur, kesinlik taşıyan dayanağı yoktur.
Kur’an’ın Kehf Sûresi’nde biri inkârcı, biri mü’min olan iki bahçe sahibi anlatılır. Bunlardan biri, az önce söylediğimiz tarzda, hayatını birtakım çürük zan ve tahminlere dayandırmıştır: “Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: ‘Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.’ Kendi nefsinin zâlimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): ‘Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum’ dedi. ‘Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım.”2300
Âyetlerde görüldüğü gibi inkârcı, sahip olduğu bahçenin başına bir şey geleceğini, kıyâmetin kopma ve Allah’a hesap verme saatinin geleceğini de “sanmadığını” söylemektedir. Görüldüğü üzere bu yalnızca bir zandır; bu kişinin elinde bu konuda kesin bir delil, bir güvence yoktur. Ama yine de söz konusu bahçe sahibi, bu temelsiz zannını temel kabul ederek davranmaya devam etmiştir. Vardığı sonuç ise tam bir yıkım olmuştur. Kıssanın devamında şöyle buyrulmaktadır: “Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: ‘Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkâr mı ettin? Fakat, o Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğin zaman, ‘Mâşâallah, Allah’tan başka kuvvet yoktur’ demen gerekmez miydi? Eğer beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan. Belki Rabbim senin bağından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne gökten ‘yakıp-yıkan bir âfet’ gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir. Veya onun suyu dibe göçüverir de böylelikle onu arayıp-bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin.’ (Derken) Onun ürünleri (âfetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: ‘Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.’ Allah’ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi. İşte burada (bu durumda) velâyet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç
2300] 18/Kehf, 32-36
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakımından hayırlıdır.”2301
İşte tüm inkârcılar da bu kıssadaki kişi gibi kesin bilgiye değil, zanna uymaktadırlar. Doğruluğu kesin olan bilgi, Allah’tan gelen bilgi, yani vahiydir. İnsan hayatını doğruluğu kesin olan bir bilgiye dayandırmak istiyorsa, Allah’tan gelen bilgiyi, yani Kur’an’ı yol gösterici olarak kabul etmek zorundadır. Buna karşılık, insanlar tarafından üretilmiş herhangi bir kıstas (bir ideoloji, felsefe, sistem, düşünme yöntemi vb.), insanı kesin bilgiye götüremez. Çünkü insanların İlâhî kaynaklara dayanmadan ürettikleri bu tür düşünceler sonuçta birer zandır. Oysa âyetteki, “Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zan, haktan yana hiçbir yarar sağlamaz”2302 hükmüne göre, zan insanı doğruya ulaştırmaz.
Kur’an’da, zanna uyarak Allah’ın yolundan yüz çevirenlerden şöyle söz edilir: “Kahrolsun, o zan ve tahminle yalan söyleyenler; ki onlar, bilgisizliğin kuşatması içinde habersizdirler. ‘Hesap ve cezâ (din) günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar, ateşin üstünde tutulup eritilecekler: ‘Tadın fitnenizi. Bu, sizin pek acele isteyip durduğunuz şeydir.”2303
Allah’tan başka ilâhlar (yol göstericiler, yardımcılar) edinenlerin tümü zanna uyanlardır. Allah Kur’an’da bu kişiler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Bu (putlar ise,) sizin ve atalarınızın (kendi istek ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz (keyfi) isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili hiçbir delil indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin (alçak) heva (istek ve tutku) olarak arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir.”2304
“Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.”2305
“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler.”2306
“Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir.”2307
Zanna ve tahmine uyanlar, kendi basit mantıkları içinde ürettikleri birtakım mazeretleri de Allah’a karşı kullanabileceklerini sanırlar. Oysa bu da bir zandır ve gerçeğe aykırıdır. Mâzeretleri Allah katında geçerli olmayacaktır. Bir âyette bu kişilerle ilgili olarak şöyle hükmedilir: “Zâlimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lânet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.”2308
Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma
2301] 18/Kehf, 37-44
2302] 53/Necm, 28
2303] 51/Zâriyât, 10-14
2304] 53/Necm, 23
2305] 10/Yûnus, 66
2306] 6/En’âm, 116
2307] 10/Yûnus, 36
2308] 40/Mü’min, 52; Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Y., s. 89-93
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 531 -
anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.2309 Çirkin ve kötü söz; şirk ve küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma, jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük, bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer; ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecbûriyetindedir.2310
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.2311 Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min” olduğuna dâir İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi, dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur. Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir ağaca benzetilir.2312 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz, hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram saydığı tüm sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musîbetin kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere sürüklenmesine sebep olur. “Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.”2313
İnsanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”2314 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî zevkler, her türlü güzel gâyelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl
2309] 17/İsrâ, 53
2310] 4/Nisâ, 148
2311] 14/İbrâhim, 24
2312] 14/İbrâhim, 26
2313] 28/Kasas, 55
2314] 17/İsrâ, 53
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğuna bir bak!”2315
Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed (s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek, ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir. Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira, hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, geyik muhabbeti, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da, kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
İnsana konuşma yeteneğinin veriliş amacı, ibâdet (şükür ve zikir), hakkı söylemek ve muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak, onu tesirli kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır; anlatılmak istenen mânâyı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile çok mânâ ifade etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan birini teşkil etmektedir. Kur’an öğrencisi ve Rasûlullah’ın mirasçısı da bu özelliklere sahip olmaya çalışır.
Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun değerini düşürür. Bırakın, gıybet gibi haram ve kötü sözü; Kur’an’ın “levhve’l-hadis dediği, faydasız, boş sözler bile kurtuluşa engel görülmüştür. Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...”2316 Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gıybet gibi zararlı sözler yanında, hayır yönü ağır basmayan, boş sözler de, hem de “iman”a vurgu yapılarak yasaklanmıştır: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”2317
Geyik muhabbetleriyle vakit öldürdüğünü zannederken, kendi mânevî hayatını öldüren insanların bu davranışı sol omzundaki meleğin devamlı faal olmasına sebep olacaktır: “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.”2318 “İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”2319
Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan gıybet, dedikodu, iftira, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha sevk ettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek, birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.2320 Allah, râzı olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’ derler.”2321 Lüzumsuz söz ve sataşmalardan
2315] 27/Neml, 14
2316] 23/Mü’minûn, 1-3
2317] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
2318] Tirmizî, Birr, hadis no: 2019
2319] İbn Mâce, Fiten 12
2320] 60/Mümtehine, 1
2321] 25/Furkan, 63
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 533 -
sakınan mü’minler, böyle övülürken, bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır: “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.”2322
İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir. Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük, riyâkârlık, münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.2323 Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur;2324 Dinlediklerinden de.2325 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.2326
Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten de nehyedilmişiz.2327 Yine, mü’minlerin vasfını Rabbimiz şöyle açıklıyor: “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”2328 Mü’min, ya hayır söylemek, ya da susmak zorundadır.2329 Gereksiz tartışmaları da hoş görmüyor Rabbimiz.2330
Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu konuda Hz. Ali (k.v.): “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa söz altındır. Rabbimizın ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın. Bile bile hakkı gizlemeyin.”2331 Konuşmak gerektiğinde susmak, susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için var güçleriyle mücâdele etmeleri gerekir.2332
Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar: “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.” Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve
2322] 31/Lokman, 6-7
2323] 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
2324] 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
2325] 17/İsrâ, 36
2326] 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
2327] 23/Mü’minûn, 3
2328] 25/Furkan, 72
2329] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
2330] 18/Kehf, 54
2331] 2/Bakara, 42
2332] 27/Neml, 221-227
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
solunda birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.”2333
Bu dünya için boş söz ve gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran Rabbimiz, Cennette de boş sözün olmayacağını haber veriyor.2334 Atasözündeki ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret alsınlar. Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.” Herkes kendini bir hesaba çeksin: En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Konuştuklarının ne kadarı hayır kapsamına giriyor? Konuyla ilgili bir araştırmaya göre, telefonla, internet aracılığıyla ya da yüzyüze insanlarının birbirleriyle konuştuklarının % 80’ini gereksiz sözler kapsıyor, yani söylenmese de olabilecek boş sözler. Dünya ve âhiret hayrı için söylenen, emr-i bi’l-ma’rûf ve dâvet kapsamına giren sözleri araştırsalar, şarkı ve eğlence sözlerinden daha çok olacağını herhalde iddiâ edemeyiz.
Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak, dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecek, olgunlaştıracaktır bizi. Çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır. Fertlerin, âilelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle, yalan ve iftirâlarıyla, İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”2335 Her müslüman; Kur’an’dan enerji alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır.2336
Firavun, onca küfrüne ve isyânına rağmen saltanatını sürdürüp giderken, dünyevî helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun) adamlarını topladı ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun üzerine Allah da onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azâbıyla yakaladı.”2337 Elfâz/sözler çok önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın gazabını küfür ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete geçirmektedir. İslâm Akaid âlimleri ve Kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek “ef’âl-i küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler) hakkında söz etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler) üzerinde fazlaca durmuşlardır.
Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene kor; Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesâdı kaldırmak için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir.
2333] 50/Kaf, 17-18
2334] 56/Vâkıa, 25
2335] 61/Saff, 8
2336] Âdil Akkoyunlu, Akit, 7 Şubat 1999
2337] 79/Nâziât, 23-25
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 535 -
İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Siz iki et parçanızı (haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti verin; ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın biri, iki dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.” 2338
Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında; gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek, cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.
Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi Allah’ın halifesi olmak, dille mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay olabilmektedir. Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile sahip olup olamamaktan geçmektedir.
Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir. Ezop dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan, Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz, sorar: “En kötü yemek istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim, yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir. Hakikaten çok mükemmel bir sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu kıracak, bizi yerin dibine geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz. Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gâyeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini
2338] et-Tâc, 5/183
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.2339 Uzun dilin başı dertli olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp yalvarır; aynı dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesâda, yalana yani harama uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini haber vermemek için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren adam, gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır, zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar verebilir, ifsâda yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü, konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Ya susun yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak...
Kur’ân-ı Kerim’de Gıybet, Alay, Lakab, Sû-i zan
Kur’ân-ı Kerim’de, “ğıybet” kelimesi, bu şekliyle değil; ğıybet etmek anlamına gelen iğtâbe-yağtâbu fiilinin nehî ğâib sîğası olarak kullanılır. Bu ifâde, bir yerde2340 geçer. Ğıybet kelimesinin türevi olan “ğayb” kelimesi değişik kullanımlarla Kur’ân-ı Kerim’de toplam 60 yerde geçer. Ğayb; göze gözükmeyen, gözle görülmeyen, idrâk edilemeyen, bilinemeyen, açıkça ve içyüzüyle bilinemeyen anlamına gelir. Ğıybetin de bu anlamla ilgisi vardır; ğaybda olan, gözden uzakta bulunan bir kimse hakkında, onun arkasından atıp tutmak, gıyâben onu çekiştirmek anlamı söz konusudur.
Gıybet kelimesinin türediği ğayb kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 60 yerde kullanılır. Kur’an, gıybeti yasaklar, bundan sakındırır.2341
Zann kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 68 yerde geçer. Bütün bu âyetlerde zann, sanmak, zannetmek, yakîn hâsıl etmek, tevehhüm etmek, kestirmek, kanaat getirmek, vehim, sanma anlamlarında kullanılır. Zann, ihtimal üzere oluşmuş bir hüküm demektir. Bir kısmı hakka hiç isabet etmez. Etmeyince de başkasının hakkına ait bir hususta onun aleyhine hüküm verilerek bühtan ve iftira atılmış olunur. Özellikle, zannın kaynağı nefsî işler olunca hata daha büyük olur. Bu nedenle zannın bazısı günahtır. Günaha düşmemek, vebala girmemek için zandan kaçınmak esastır. Yasaklanan çirkinlerin çoğu da vebal ve sorumluluk oluşturan, günaha sokan zanlardan oluşur.2342
Zann kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 68 yerde zikredilir. Kur’an’a göre, zan ile gerçeğe ulaşılmaz.2343 Kesin olarak bilinmeyen bir konu hakkında zandan ve tahminden kaçınmanın gerektiği vurgulanır.2344 O yüzden zannın birçoğunun
2339] Bk. 3/Âl-i İmran, 159
2340] 49/Hucurât, 12’inci âyette
2341] 4/Nisâ, 148; 49/Hucurât, 12; 104/Hümeze, 1
2342] Elmalılı, 4472
2343] 6/En’âm, 148; 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
2344] 17/İsrâ, 36; 49/Hucurât, 12
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 537 -
günah olduğu vurgulanır.2345 Kâfirler Zan ile Hareket Ederler: 10/Yûnus, 36. Kur’an, fâsıkların getirdiği haberi mü’minlerin araştırması gerektiğini ifade eder.2346
Alay anlamına gelen “s-h-r” kelimesi (sin, hı, ra) Kur’ân-ı Kerim’de toplam 41 yerde geçer. Bu âyetlerde s-h-r kelimesi ve türevleri alay etmenin yanında, alçaltmak, emri altına almak, boyun eğdirip Mûsâhhar etmek, teshir etmek (belirli bir hedefe zorla sevk etmek), emre âmâde kılmak, emir altına almak, emrine vermek, maskaralık yapmak, alaya almak gibi anlamlarda kullanılır. Kur’an’da s-h-r kelimesin alay anlamında kullanıldığı âyetler şunlardır: 2/Bakara, 212; 9/Tevbe, 79, 79; 6/En’âm, 10; 11/Hıcr, 38, 38, 38; 21/Enbiyâ, 41; 23/Mü’minûn, 110; 37/Sâffât, 12, 14; 38/Sâd, 63; 49/Hucurât, 11.
Lakab kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de çoğul olarak bir yerde kullanılır. Kötü lakap takmak anlamında kullanılan bu kelime, 49/Hucurât, 11. âyette geçer.
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahutiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir velî/dost, ne de bir yardımcı vardır.”2347
“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin). Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız (takıyye) başkadır. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor (Sakın hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edinerek O’nun gazabına uğramayın). Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”2348
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidâyete erersiniz diye, Allah, size âyetlerini böyle açıklar.”2349
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.”2350
“Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.”2351
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları
2345] 49/Hucurât, 12
2346] 49/Hucurât, 6
2347] 2/Bakara, 120
2348] 3/Âl-i İmrân, 28-29
2349] 3/Âl-i İmrân, 103
2350] 3/Âl-i İmrân, 105
2351] 3/Âl-i İmrân, 118
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.”2352
“Sizlere anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt kızkardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız -onlarla gerdeğe girmemişseniz, size bir sakınca yoktur-, sizin sülbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir araya getirdiğiniz (evlilik) haram kılındı. Ancak (câhiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, merhametlidir.”2353
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin. Çünkü Allah’ın indinde sayısız ğânîmetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size Lûtfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”2354
“Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost, taraftar edinenler, onların yanında izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”2355
“O, size Kitab’da: “Allah’ın âyetlerine küfredildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde onlar, bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın! Yoksa siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Doğrusu Allah, münâfıkların da, kâfirlerin de tümünü cehennemde toplayacak olandır.”2356
“Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek mi istersiniz?”2357
“Senden fetvâ isterler. De ki: “Allah, ‘çocuksuz ve babasız olanın (kelale’nin)’ mirasına ilişkin hükmü açıklar. Ölen kişinin çocuğu yok da kız kardeşi varsa, geride bıraktıklarının yarısı kız kardeşinindir. Ama (ölen) kız kardeşinin çocuğu yoksa, kendisi (erkek kardeşi) ona mirasçı olur. Eğer kız kardeşi iki ise, geride bıraktıklarının üçte ikisi onlarındır. Ama (mirasçılar) erkekler ve kız kardeşler ise, bu durumda erkek için dişinin iki payı vardır. Allah, -şaşırıp sapmayasınız diye- açıklar. Allah, her şeyi bilendir.”2358
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”2359
“Sonunda nefsi ona (Kabil’e) kardeşini (Hâbil’i) öldürmeyi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrâna uğrayanlardan oldu.”2360
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da
2352] 3/Âl-i İmrân, 159
2353] 4/Nisâ, 23
2354] 4/Nisâ, 94
2355] 4/Nisâ, 138-139
2356] 4/Nisâ, 140
2357] 4/Nisâ, 144
2358] 4/Nisâ, 176
2359] 5/Mâide, 2
2360] 5/Mâide, 30
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 539 -
onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda (iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ihtilâf ettiğiniz (ayrılığa düştüğünüz) şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.”2361
“Ey iman edenler! Yahutileri ve hıristiyanları velî/taraftar, dost edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir/taraftarıdır. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır….”2362
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”2363
“De ki: ‘Allah, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da sizi grup grup, parti parti birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını taddırmaya kadirdir.’ Bak ki, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!”2364
“(Bir kısmına inanıp bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle) Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”2365
“(Mûsâ yalvarıp) Dedi ki: ‘Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın.”2366
“(Şeytan’ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar.”2367
“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”2368
“Ve (Allah,) onların kalplerinin arasını birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin; fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, azîzdir/mutlak gâliptir, hakîmdir/hikmet sahibidir.”2369
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.”2370
“Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için âyetleri böyle birer birer açıklarız.”2371
“Ey iman edenler! Eğer imana karşı inkârı sevip tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
2361] 5/Mâide, 48
2362] 5/Maide, 51
2363] 5/Mâide, 54
2364] 6/En’âm, 65
2365] 6/En’âm, 159
2366] 7/A’râf, 151
2367] 7/A’râf, 202
2368] 8/Enfâl, 46
2369] 8/Enfâl, 63
2370] 8/Enfâl, 73
2371] 9/Tevbe, 11
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kardeşlerinizi velîler edinmeyin. Sizden kim onları velî edinirse, işte bunlar zâlimlerdir.”2372
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.”2373
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hâkim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).”2374
“İnsanlar sadece bir tek ümmetti. (Önce hepsi tevhid dinine bağlı iken) sonradan ihtilâf edip ayrılığa düştüler. Eğer (azâbın ertelenmesiyle ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ihtilâf ettikleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (derhal azap iner ve işleri bitirilirdi).”2375
“Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez.”2376
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler. Ancak Rabbinin rahmetine nâil olanlar hâriçtir. Zaten Rabbin onları bunun için (rahmet etmek için) yarattı. Rabbinin, ‘andolsun ki cehennemi insanlar ve cinlerle toptan dolduracağım’ şeklindeki sözü yerini buldu.”2377
“(Babası) Demişti ki: ‘Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.”2378
“Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için âyetler (ibretler) vardır. Onlar şöyle demişti: ‘Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.”2379
“Onların (cennettekilerin) göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.”2380
“Saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.”2381
“Hakında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalb bunların hepsi ondan sorumludur.”2382
“Onlar seni, sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi
2372] 9/Tevbe, 23
2373] 9/Tevbe, 24
2374] 9/Tevbe, 71
2375] 10/Yûnus, 19
2376] 11/Hûd, 113
2377] 11/Hûd, 118-119
2378] 12/Yûsuf, 5
2379] 12/Yûsufu, 7-8
2380] 15/Hıcr, 47
2381] 17/İsrâ, 27
2382] 17/İsrâ, 36
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 541 -
istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.”2383
“... Siz Beni bırakıp da şeytanı ve soyunu evliyâ/dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.”2384
“(Mûsâ Allah’a duâ ederek dedi:) “Bana âilemden bir de vezir (yardımcı) ver; Kardeşim Hâürûn’u; Onun sâyesinde arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl; böylece Seni bol bol tesbih edelim; Ve çok çok zikredip analım Seni.”2385
“Mü’minler, gerçekten felâh bulmuştur. Onlar, namazlarında huşû içindedirler. Onlar, tümüyle boş şeylerden yüz çevirirler.”2386
“…İşte onlara, sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar, kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Boş ve faydasız sözü işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: ‘Bizim yapıp ettiklerimiz bizim, sizin yapıp ettikleriniz sizindir. Size selâm olsun, biz câhilleri benimsemeyiz’ derler.”2387
“Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır. Allah, bağışlayandır, merhamet edendir.”2388
“Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara bir şey yapmadıkları halde eziyet edenler, şüphesiz İftira etmiş ve apaçık bir günah işlemiş olurlar.”2389
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”2390
“...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”2391
“Bir de, kötü bir zanla zanda bulunmakta olan münâfık erkeklerle münâfık kadınları ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları azablandırması için. O kötülük çemberi, tepelerine insin. Allah, onlara karşı gazablanmış, onları lânetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Varacakları yer ne kötüdür.”2392
“Hayır, siz peygamberin ve mü’minlerin, âilelerine ebedi olarak bir daha dönmeyeceklerini zannettiniz. Bu, sizin kalblerinizde çekici kılındı ve kötü bir zanla zanda bulundunuz da, yıkıma uğramış bir kavim oldunuz.”2393
2383] 17/İsrâ, 73-74
2384] 18/Kehf, 50
2385] 20/Tâhâ, 29-34
2386] 23/Mü'minûn, 1-3
2387] 28/Kasas, 54-55
2388] 33/Ahzâb, 5
2389] 33/Ahzâb, 58
2390] 41/Fussılet, 34-35
2391] 45/Câsiye, 19
2392] 48/Fetih, 6
2393] 48/Fetih, 12
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”2394
“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz, ona şahdamarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki tespit edici ve yazıcı tespit edip yazarken, O, söz olarak ( herhangi bir şey ) söyleyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır.”2395
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan ittika edip korkun ki, merhamete ulaşasınız.”2396
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (günahkârlık/yoldan çıkmak) ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zâlimdir.”2397
“Ey iman edenler! Zandan çokça sakının (zannın çoğundan kaçının). Çünkü zannın bir bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Biriniz diğerinizir gıybetini yapmasın, arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir.”2398
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, en takvâlı (O’ndan en çok korkanınız, sorumluluk bilincine en fazla sahip) olanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir, (her şeyden) haberi olandır.”2399
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın hizbi/fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.”2400
“Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felâh (kurtuluş) bulanlardır.”2401
“Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş
2394] 48/Fetih, 29
2395] 50/Kaf, 16-18
2396] 49/Hucurât, 10
2397] 49/Hucurât, 11
2398] 49/Hucurât, 12
2399] 49/Hucurât, 13
2400] 58/Mücâdele, 22
2401] 59/Haşr, 9
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 543 -
olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok merhametlisin.”2402
Münâfıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler ki: ‘Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.’ Oysa Allah, şâhidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.”2403
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.”2404
“Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”2405
“Allah, kendi yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpâre/tek parça ve müstahkem bir duvar/bina gibi, saf bağlayarak savaşanları sever.”2406
“Şunların hiç birine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan olabildiğince günahkâr, zorba, saygısız, sonra da kulağı kesik.”2407
“İşte o gün kişi o gün, kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar; O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.”2408
“Arkadan çekiştirip duran, kaş-göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline...”2409
Hadis-i Şeriflerde Gıybet, Alay, Lakab, Sû-i zan
“Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?” “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” dediler. Bunun üzerine: “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam: “Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)”dedi. Peygamberimiz: “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir.”2410
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü, sana Safiyye’deki şu şu hal (kusur olarak) sana yeter!” demiştim (Râvîler: Hz. Âişe (r. anhâ), Safiyye’ nin kısa boyluluğunu kast etti, dediler). (Hz. Peygamber bundan memnun kalmadı ve):
2402] 59/Haşr, 10
2403] 59/Haşr, 11
2404] 60/Mümtehine, 1-2
2405] 60/Mümtehine, 7
2406] 61/Saff, 4
2407] 68/Kalem, 10-13
2408] 80/Abese, 34-37
2409] 104/Hümeze, 1
2410] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4874; Tirmizi, Birr 23, h. no: 1935 -1999-; Müslim, Birr 70, h. no: 2589; Mâlik, Muvatta, Kelâm, Hadis no: 10
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti” buyurdu. Hz. Âişe ilâveten der ki: “Ben Rasûlullah (s.a.s.)’a bir insanın (tahkir maksadıyla) taklîdini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: “Ben bir başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklîd etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!”2411
“Mîrac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. “Ey Cebrâil! Bunlar da kim?” diye sordum: “Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir.”2412
Bu kimselerin yüzlerini ve göğüslerini tırmalamakla cezalandırılmaları hususunda Tîbî şu açıklamayı yapar: “Yüz ve göğüs yolmak matem tutan kadınların vasfı olması münasebeti ile müslümanları gıybet edip şereflerini pâyimâl edenlere ceza kılınmıştır. Böylece bu iki sıfatın erkeklere yakışmadığı aksine en kötü halde ve en çirkin surette olan kadınların sıfatı oldukları iş’ar edilmiş olmaktadır.”
“Kim bir müslüman(ı gıybet ve şerefini pâyimal etmek) sebebiyle tek lokma dahi yese, Allah ona mutlaka onun mislini cehennemden tattıracaktır. Kime de müslüman bir kimse(ye yaptığı iftira, gıybet gibi bir) sebeple (mükâfat olarak) bir elbise giydirilse, Allah Teâla Hazretleri mutlaka, onun bir mislini cehennemden ona giydirecektir. Kim de (malı, makamı olan büyüklerden) bir adam sebebiyle bir makam elde eder (orada salâh ve takvâ sahibi bilinerek para ve makama konmak için riyakârlıklara girer)se Allah Teâlâ Kıyâmet günü onu mürâiler makamına oturtarak (rezil eder ve mürâîlere uygun azapla azaplandırır.)”2413
“Ribânın (fâizin) en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (mânevî şahsiyetini) rencide etmektir.”2414
Açıklama:
1- Ribanın en kötüsü diye tercüme ettiğimiz erbâ’rriba tabiri “en çok vebâle sebep olan”, “en ziyade haram olan” gibi mübâlağalı bir mana ifade etmektedir. Burada kötülüğü zihinde tespit edilmek istenen şey gıybettir. Çünkü ırzı rencide, gıybetle olur. Gıybetin bu kadar kötü olması, kişinin nazarında şerefin maldan daha kıymetli olmasından ileri gelir. Irzla kişinin mânevî şahsiyetinin, içtimai itibar ve şerefinin kastedildiğini bir kere daha hatırlatabiliriz. İbn’l-Esir, en-Nihaye’de: “Irz, insanın medh ve zemm yeridir. Nefsi de, selefi de veya durumunun taalluk ettiği bir başkası da olabilir” diye tarif ettikten sonra “kişinin nefsini ve hasebini (itibarını) koruyan, onu noksanlaşma ve yaralanmalardan koruyan yönü de dendi” diye açıklar. Hadiste Aleyhissalâtu vesselâm “Her müslümanın kanı, malı, ırzı bir diğer müslümana haramdır” buyrulmuştur. Şu halde, insanın kan ve maldan sonra gelen varlığı, onun ırzını teşkil etmektedir. İnsan ecdadıyla itibar kazanır, intisab ettiği cemaatle, köy veya şehri veya beldesiyle itibar kazanır, şeref duyar. Şu halde, yukarıdaki tarifteki medh ve zemm yeri tabiri ile insana itibar getiren, şeref kazandıran her hususun kastedildiğini anlamamız gerekir. Böylece kişiyi dolaylı olarak rencide edici sözlerin daima gıybet hanesine
2411] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4875; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 19, 52, h. no: 2503, 2504 -2623, 2624-
2412] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4878, 4879
2413] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4881
2414] Ebû Davud, Edeb 40, h. no: 4876
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 545 -
yazılacağını bilmemiz gerekir. Dinimizin insan mevzuundaki bu hassasiyeti, ona verdiği yüce değerden kaynaklanır.
2- Gıybeti kötülemede, onu riba ile mukayese etmek de başka incelik. Çünkü dinimizde ribâ/fâiz en çok kötülenen, kaçınılması hususunda en çok dikkat çekilen, hassâsiyet gösterilen bir günahtır. Kur’an-ı Kerim’de “Ribâ (faiz) yiyen kimselerin kıyâmet günü, kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkacakları... Allah’ın riba’yı helâl sayan kâfirleri sevmediği” ifade edilir.2415
Şu halde, sadedinde olduğumuz hadis, gıybetin bu pis günahtan daha pis bir günah olduğunu belirtmektedir. Tîbî der ki: “Rasûlullah “ırz”ı, mübalağa kasdıyla mal cinsine sokmuş ve ribayı iki çeşit kılmıştır: Bir çeşidi müteârif riba’dır yani borçludan, malını fazlasıyla almaktır. Müteârif olmayan riba ise kişinin dilini arkadaşının ırzına uzatmasıdır. Hadiste ikinci riba birinciden daha kötü ilan edilmiştir.”
Gıybetin böylece kötülenmesi İslâm’ın çok ehemmiyet verdiği içtimâî tesanüdü zedeleyici olmasından ileri gelir. Başka çeşit yaraların tedavisi kolay ise de, mânevî yaraların, içtimaî hastalıkların tedavisi zordur. Çoğu kere mümkün değildir. Üstelik bu, ferdî hukuka girmektedir, affedilmesi, öncelikle gıybeti edilen kimsenin affetmesine bağlıdır. Hâlbuki bazen ırkî, mezhebî, siyasî cemaatî mülahazalarla kitlelerin gıybeti yapılmakta, böylece hem ümmet birliği ciddi şekilde yaralar alarak günümüzdeki darmadağanıklıkta olduğu gibi gıyr-i İslâm unsurlar karşısında güçsüz duruma düşülmekte; hem de öbür dünyaya büyük veballe gidilmektedir. Gıybete giren ufak bir kelâmla, icabında bir millet, bir hizib, bir âile mensupları toptan rencide edildiği için günahı büyük olmaktadır. Dinimizde bu korkunç hal, “gıybetin, bütün sâlih amelleri, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi yiyip bitireceği” şeklinde ifade edilmiştir. Evet, ateş, kıymık kıymık toplanan odunu ân-ı vahidde yok eder. Bir hayat boyu bin bir zahmetle kılınan namazlar, tutulan oruçlar ve nice fedakârlıklarla verilen sadakalar hesapsız bir çift sözle bir anda yakılıp yok edilebilecek bir nezâhet arzetmektedir. Rasûlullah’ın ikazı bilhassa bu meslede iyi dinlenilmelidir.
3- Hadiste geçen istitâle, dil uzatma demektir. Bunun içine rencide edici her çeşit sözün gireceği açıktır.
4- Hadiste yer verilen “haksız yere” tâbirinden âlimler, bazı hallerde gıybetin câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zulme uğrayan, hakkı rencide edilen kimsenin şikâyet etmeye, zâlimin yüzüne zulmünü haykırmaya hakkı vardır. Bu günah olan gıybet değilir. Bundan sonraki hadiste görüleceği üzere ehl-i bid’anın, fâsığın kötülükleri, onların şerrinden mü’minleri korumak kasdıyla hallerinin beyanı câizdir, yasağa girmez.2416
“Kim bir mü’mini bir münafığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse, Allah da onun için, Kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder.”2417
2415] Bakara 275-276
2416] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 12/314-315
2417] Ebû Dâvud, Edeb 41, h. no: 4883
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Açıklama:
1- Sadedinde olduğumuz hadis, bir mü’min gıybet edildiği zaman sessiz kalmayıp, onun müdâfaa edilmesini teşvik etmektedir. Hadisteki “münâfık”tan maksad gıybetçidir. Mü’minin yüzüne karşı değilde gıyabında zemmettiği için münâfık denmiş olmaktadır. Öyleyse mü’minin himayesi ile kastedilen şey, onun şerefinin (ırzının) korunmasıdır. Bu, lehinde konuşmak veya en azından gıybet etmesine meydan vermemekle olur.
2- “Söylediğinden çıkıncaya kadar” ibaresi “söylediğinin sebep olduğu mesuliyetten yani günahtan halâs oluncaya kadar” demektir. Daha açık olarak şöyle söyleyebiliriz: “Gıybet eden kimse, gıybetiyle kazandığı günahtan -hasmını râzı etmek veya bir şefaate, bir affa uğramak veya günahı miktarınca azab görmek suretiyle- temizleninceye kadar köprünün üzerinde hapsedilir.”2418
“Ne fâsık ne de mücâhir (günahı açıktan işleyen) kimse için söylenen gıybet sayılmaz. Mücâhir olan hâriç, bütün ümmetim affa mazhar olmuştur.”2419
Açıklama:
1- Rezîn merhumun ilâvesi olan bu rivâyetin kaynağı bulunmamıştır. Ancak hadisin ikinci kısmı yani “...mücâhir olan dışında bütün ümmetin affa mazhar olacağını” beyan eden cümle Müslim ve Buhârî’de gelmiştir.
2- Mücâhir, masiyetini açığa vuran, Allah’ın örttüğü günahını söyleyerek açan kimsedir. Sadedinde olduğumuz rivâyetin Buhârî’deki vechi mücâhereyi açıklar: “Mücâhere (günahı aleni işlemek)den biri şudur: “Kişi gece (haram) bir amelde bulunur, sonra sabah olur, Allah onu örtmüştür (kimse bilmez) ama o der ki: “Ey filan bu gece ben şunu şunu yaptım.” Bazen da (gündüz günah işlemiştir) akşam olur, Rabbi onu örtmüştür, (kimse bilmez) ertesi sabah, kendi lehine Allah’ın örtmüş olduğunu açar.”
3- Hadis, işlenen günahların setrini emretmektedir. Yani her ne kadar yasak da olsa, günahtan kaçınmak mümkün olmayabilir. Öyleyse mü’min şu veya bu şekilde, bilerek veya bilmeyerek bir günah işleyecek olsa, ona düşen, tevbe etmek ve bu günahını kimseye söylememektir. Rasûlullah, günahını sıkılmadan herkese söylenen veya herkesin gözü önünde çekinmeden günah işleyen kimselerin İlahî aftan istifade edemeyeceklerini haber veriyor. İslâm aleyhine yapılan sistemli ve ısrarlı organize propogandalar sonucu, dinin yasakladığı haramları işlemek bir marifet, bir ilericilikmiş havası hâkim olunca, kendini bilmeyen sefih ve beyinsiz takım, içki, kumar, zina, rüşvet, aldatma, kaytarma gibi pek çok çirkefliklerini, bir marifet işlemişcesine herkesin yanında anlatır veya alenen işler. Bu durum, cemiyette “kötülüğe kötü demek, günahı günah bilmek” marifetini de yok edeceği, hatta pek çok zayıf kimselere teşvik olacağı için çok kötü bir gelişmedir, pek ciddi içtimâî bir marazdır. Bu dereceye ulaşan kötülükten dönüş de zor olur. Nehy-i ani’lmünker de yapılamaz. Onun için Rasûlullah kötülüğü aleni yapan veya gizli yapsa bile ilan eden kimselerin durumlarının ciddiyetini duyurmak için “onların affedilmeyeceklerini” söylemiştir. Bir parça Allah ve
2418] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 12/316
2419] Rezîn ilavesidir. Buhârî'de ikinci kısım mevcuttur. Buhârî, Edeb 60; Müslim, Zühd 52, h. no: 2990
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 547 -
âhiret inancı olana, bu tehdid-i nebevi çok şey söyler. İbn Battâl der ki: “Günahı âleni yapmada Allah ve Rasûlünün ve sâlih mü’minlerin haklarını istihfâf vardır. Ayrıca bunda mücâhirlerin bir nevi inadı yatar. Örtmede ise istihfaftan selamet vardır. Çünkü günah, sahibini alçaltır. Keza örtmede -eğer haddi gerektiren bir günahsa- hadd cezasından kurtuluş; taziri gerektiriyorsa ta’zir cezasından kurtuluş vardır. Allah’ın hakkına tam riâyet edildiği takdirde, Ekremu’l-Ekremîn olan ve rahmeti gadabını aşan Rabb Teâlâ onu dünyada örttüğü için âhirette de rüsvay etmez. Günahını açığa vuran, bütün bunlardan mahrum kalır.”
Nevevî’nin zikrettiğine göre “fıskını veya bid’asını aleni yapan kimsenin aleni olan günahları ile gıybeti câizdir; alenî olmayan günahları sebebiyle gıybeti câiz değildir.2420
“Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in rivâyetinde “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir.2421
“Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak istiyorum.”2422
Açıklama:
1- Son iki hadis, laf getirip götürme ile alâkalıdır. Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te’sir edecek, içtimaî bütünlüğü yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır. Kur’ân’da buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini anlatmada yeterlidir: “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!”2423 Hümeze sûresi de burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir: “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip ayıplamayı âdet edinene”2424
2- Hadiste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivâyetin vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir. Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise, söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir diye arada bir fark görmek istemiştir.
İmam Gazâli der ki: “Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına düşmemesi, “acaba” diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması, ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm olur.” Gazâli’nin kaydettiğine göre, Ömer İbn Abdilaziz’e bir adam gelerek: “Senin hakkında falanca şöyle söyledi” der. Ömer de: “İstersen bunu tahkik edelim. Eğer yalancı çıkarsan “Bir
2420] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 12/317-318
2421] Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, h. no: 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, h. no: 4771; Tirmizî, Birr 79, h. no: 2027
2422] Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
2423] 68/Kalem, 10-12
2424] 104/1. âyet
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâsık size haber getirince araştırın”2425 hükmüne girersin. Şâyet duyduğun doğru çıkarsa “Dili ile iğneleyen, koğuculuk eden...”2426 hükmüne girersin ki, her iki halde de mes’ulsun. İstersen senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!”der. Adam: “Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim” der.
Nevevî der ki: “Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer’î bir maslahat yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: “Bir adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz.” Yine Gazâlî şöyle demiştir: “Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir. Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak, açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır.”
“Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir. Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umumhusus münasebetinin bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda bâis olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o şahsın haberi olmuş olmamış farketmez. Yeterki rızasız olsun, nemimedir. Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir. Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz. Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Alimlerden bazısı, gıybette, hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur.”
4- Yukarıdaki hadiste Rasûlullah (s.a.s.), ashâbından herhangi biri hakkında hoşuna gitmeyecek bir söz, bir davranış bir kötü huy vs. getirilmemesini, Ashâbı hakkındaki hüsn-i zannını rencide edecek bir şikâyetin olmamasını taleb etmektedir. Sebebini de açıklıyor. “Evden, herkese karşı iyi duygularla çıkıp o duygularla onlarla karşılaşmak istiyorum...” Bazı âlimler, bu temenniyi şöyle anlamışlardır: “Ben dünyadan, hepsine karşı iyi duygularla ayrılıp, Kıyâmet günü bu duygularla onları karşılamak istiyorum.” Yani, Ashâbından hiçbirine karşı içinde bir öfke, bir kırgınlık olmadan dünyadan ayrılmayı temenni etmiş olmaktadır.2427
Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Onbir kadın oturup, kocalarının ahvalini haber vermede ve hiçbir şeyi gizlemiyecekleri hususunda birbirlerine kesin söz verip anlaştılar:
Birincisi (zemmederek): “Benim kocam (yalçın) bir dağın başındaki zayıf bir
2425] 49/Hucurât, 6
2426] 68/Kalem, 11
2427] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 12/318-319
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 549 -
devenin eti gibidir. Kolay değil ki çıkılsın, semiz değil ki götürülsün” dedi. (Yani kocasının sert mizaçlı, huysuz, gururlu oluşuna, âilenin kendisinden istifade etmediğine işaret etti.)
İkincisi (de zemmederek): “Ben kocamın haberini fâş etmek istemem, çünkü korkarım. Eğer zikretmeye başlarsam büyük-küçük her şeyini söyleyip bırakmamam gerekir, (bu ise kolay değil)” dedi.. (Bu sözüyle kocasının çok kötü olduğuna işaret etti).
Üçüncüsü (zemmederek): “Benim kocam uzun boyludur, konuşursam boşanırım, konuşmazsam muallâkta bırakılırım” dedi. (Bu da kocasının akılca kıt olduğunu belirtmek istedi).
Dördüncüsü (överek): “Kocam Tihâme gecesi gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuktur. Ne korkulur, ne usanılır” dedi.
Beşincisi: “Kocam içeri girince pars, dışarı çıkınca arslan gididir. Bana bıraktığı (ev işlerinden hesap) sormaz” dedi (Kamus’ta Âsım’ın açıklamasına göre pars, köpek gibi avda kullanılan bir hayvandır. Avladığını yemez sahibine getirir, uykuyu çok sever. Hikâyede kadın kocasının iyi kazanıp âilesine getirdiğini, âilesinin harcama vs. işlerine karışmadığını ifade ediyor. Dışarıda arslan olması, çalışıp kazanmasından kinâye olmalıdır).
Altıncısı: “Kocam, yedi mi (üst üste katlayıp) çok yer, içti mi sömürür, yattı mı sarınır. Benim kederimi anlamak için (elbiseme) elini sokmaz.” (Bu da kocasının kendisiyle ilgilenmediğini, yiyip içmekten başka bir şey düşünmediğini söylemek ister.)
Yedincisi: “Kocam tohumsuzdur (erlik yapmaktan âcizdir). Her dert onundur (vücudunda çeşitli hastalıklar var). Başımı yarar, vücudumu yaralar, (bunları yapmak için) her şeyi toplar, (her eline geçeni kullanır, vurur)” dedi.
Sekizincisi: “Onun (vücuduna) dokunmak tavşana dokunmak gibi (yumuşak)tır. Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar” dedi.
Dokuzuncusu: “Kocamın direği yüksektir (evi rahattır), kılıcının kını uzundur (boylu posludur), ocağının külü çoktur, evi meclise yakın (misafirperver) bir adamdır” dedi.
Onuncusu: “Kocam mâliktir, hem de ne mâlik! Artık akıl ve hayalinizden geçen her hayra sahiptir. Onun çok devesi vardır. Develerin çökecek yerleri çok, yaylakları azdır. Çalgı sesini duydular mı helâk olacaklarını anlarlar. (Yani develer yayılmaya salınmaz, kesilmek üzere bekletilir, çalgı ve eğlence sesi duyunca kesileceklerini anlarlar demektir.)
Onbirincisi: “Kocam Ebû Zerr’dir. Amma ne Ebû Zerr’dir! Anlatayım: Kulaklarımı zinetlerle doldurdu, bazularımı yağla tombullaştırdı. Beni hoşnut kıldı, kendimi bahtiyar ve yüce bildim. O beni şıkk denen bir dağ kenarında bir miktar davarla geçinen bir âilenin kızı olarak buldu. Beni atları kişneyen, develeri böğüren, ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan müreffeh ve mesud bir cemiyete getirdi. Ben onun yanında söz sahibiyim, hiç azarlanmam. (Akşam) yatar sabaha kadar uyurum. Doya doya süt içerim. Ebû Zerr’in annesi de var: Ümmü Ebû Zerr. Ama o ne annedir! Onun zahire anbarları büyük, hararları iri, evi geniştir.
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Zerr’in oğlu da var. Ama ne nezaketli gençtir o. Onun yattığı yer, kılıcı çekilmiş kın gibidir. Onu dört aylık bir kuzunun tek budu doyurur, (az yer). Ebû Zerr’in bir de kızı var. Ama o ne terbiyelidir. Babasına itaatkârdır. Anasına da itaatkârdır. Vücudu elbisesini doldurur. Endamıyla (kuma ve akranlarını) çatlatır.
Ebû Zerr’in bir de câriyesi var. O ne sadakatli, ne iyi câriyedir. Âile sırrımızı kimseye söylemez, evimizin azığını asla ifsad ve israf etmez, evimizde çer çöp bırakmaz, temiz tutar. Nâmusludur, eve kir getirmez.
Bir gün Ebû Zerr evden çıktı. Her tarafta süt tulumları yağ çıkarılmak için çalkalanmakla idi. Yolda, bir kadına rastladı. Kadının, beraberinde, pars gibi çevik iki çocuğu vardı, koltuğunun altından kadının memeleriyle oynuyorlardı. (Kocam bu kadını sevmiş olacak ki) beni bıraktı, onunla evlendi. Ondan sonra ben de şeref sâhibi bir adamla evlendim. O da güzel ata binerdi. Hattî mızrağını alır ve akşamüzeri deve ve sığır nev’inden birçok hayvan sürer, bana getirirdi. Getirdiği her çeşit hayvandan bana bir çift verirdi. (Bu kocam da bana:)
“Ey Ümmü Zerr! Ye, iç ve akrabalarına ihsanda bulun!” derdi. Ümmü Zerr der ki: “Buna rağmen, ben bu ikinci kocamın bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam, Ebû Zerr’in en küçük kabını dolduramaz.”
Bu hadisi rivâyet eden Hz. Âişe der ki: “Rasûlullah (s.a.s.) (gönlümü almak için): “Ey Âişe, buyurdular, ben sana Ebû Zerr’in Ümmü Zerr’e nisbeti gibiyim. (Şu farkla ki Ebû Zerr Ümmü Zerr’i boşamıştır, ben seni boşamadım. Biz beraber yaşayacağız).”2428
Açıklama:
1- Bu hadîs, çok veciz, edebi, teşbihli bir üslûb ve garib kelimelerle kadınlar arasında cereyan eden bir muhâvereyi nakletmektedir. Muhâvere onbir kadın arasında geçmekte ve kadınlar kocalarını medh veya zemmederek anlatmaktadırlar. Rivâyetin sanat yönü ve edebî zevki, tercümede maalesef kaybolmaktadır. Bu hadisten, bunu rivâyet eden Hz. Âişe’nin edebî gücünü ve onun müstesna ve mümtaz şahsiyetini anlamak mümkündür.
2- Hadiste yer verilen teşbihlerle ifade edilmek istenen mânayı tercüme sırasında parantez içi ilaveler veya dipnotlar halinde kısaca belirtmeye çalıştık. Âlimler bu teşbihleri daha da geniş açmışlar, hatta bazen aynı ibâreden birbirine ters düşen yorumlara gitmişlerdir. Zikri geçen onbir kadının şahsiyet ve isimlerini tespite çalışanlar da olmuştur. Bazılarının ismi söylenmiş ise de bazıları mübhemliklerini korumuştur. Ancak isimden bahseden rivâyetlerin mevsûk ve güvenilir olmadığını âlimler ayrıca belirtir.
3- Hadis Sahiheyn’de Hz. Âişe’nin rivâyetidir. Sadece sondaki “Ey Âişe ben sana, Ebû Zerr’in Ümmü Zerr’e nisbeti gibiyim” kısmı merfudur. Ancak diğer bazı rivâyetlerde ve mesela Nesâî’nin Abbâd İbn Mansûr’dan kaydettiği bir rivâyette hadisin her tarafı merfudur. Hz. Âişe hadîse şöyle başlar: “Rasûlullah (s.a.s.) bana buyurdular ki: “Ben sana, Ebû Zerr’in Ümmü Zerr’e nisbeti gibiyim” dedi. Ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana kurban olsun, Ebû Zerr de kim?” diye sordum. Anlatmaya başladı: “Kadınlar toplandı...” ve hadisi böylece Aleyhissalatu vesselâm sonuna kadar anlatır.
2428] Buhârî, Nikâh 82; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe 92, h. no: 2448
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 551 -
4- Hadisten Çıkarılan Bazı Faydalar:
Kadınlara iyi muâmelede bulunmak gerekir. Onlara gösterilecek yakınlık, mubah meseleler çerçevesinde sohbet, mizah bu iyi muâmelenin bir parçasıdır. Rasûlullah bu hikâyeyi Hz. Âişe’den dinlemiş veya Hz. Âişe’ye anlatmıştır.
Erkek hanımına mizah yapmalı, şakalaşmalı, kadının şımarmasına meydan vermeyecek ölçüde kendisini sevdiğini ihsas etmeli ve hatta söylemelidir.
Hadiste malla övünmek yasaklanmakta, dinî meselelerdeki faziletin söylenmesinin câiz olduğu beyan edilmektedir.
Erkek, âilesine onlarla olan durumunu haber verebilir. Bilhassa yaptığı ihsanlara küfrân müşahede ettiği zaman bunu hatırlatması uygundur.
Kadın, kocasının kendisine yaptığı iyilikleri zikredebilir.
Erkek hanımlarından birine, diğerinin yanında söz ve fiille hususî bir ikramda bulunabilir. Ancak bu, diğerlerine çevre müncer olmamalıdır.
Çok evli olan kimse, kadınlarıyla, onların nöbetleri dışında da sohbet edebilir.
Eski ümmetlerden ibretli temsiller anlatılabilir.
Ruhları hafifletmek, gönülleri neşelendirmek maksadıyla bir kısım nükteli hikâyeler, nezih fıkralar anlatılabilir.
Kadınların, kocalarına sâdık ve vefâdar olmaya, nazarlarını onlara hasredip, iyiliklerine şükranda bulunmaya teşvik var.
Kadın kocasından bildiği iyi ve kötü tarafları anlatabiliyor, tavsifte mübâlağaya da kaçabiliyor. Yeter ki bunu âdet haline getirmesin, bu durumda mürüvvetin kırılmasına sebep olur.
Hattâbî, “Kişiyi kendisinde bulunan bir kusuruyla zikretmek câizdir, yeter ki, bunu yapmaktan nefret ettirmek kastedilsin, bu gıybet sayılmaz” diye bir hüküm çıkarmış, ancak Ebû Abdullah et-Teymî buna karşı çıkıp şöyle demiştir: “Bu şekilde istidlâl Rasûlullah (s.a.s.)’ın, kocasını gıybet eden kadını bizzat işitip, müdâhelede bulunmaması hâlinde doğru olurdu. Amma, hazır olmayandan yapılan hikâye böyle değil. Şöyle ki, halk içinde birisi: (Herhangi muayyen bir şahsı belirtmeden) “Beş para etmeyen bir kimsedir” diyecek olsa bunda bir mahzur yoktur. “İbn Hacer, Hattâbî’nin de bunu kastetmiş olabileceğini söyleyerek, hakkındaki tenkidin yersiz olduğunu söyler.
Mazirî der ki: “Böylesi bir özür beyanına, bu hadis yanında zikredilen kimse, kadınları kocalarının gıyabında konuşurlarken dinleyip onları bu davranışlarında ikrar etmiş olsaydı, ihtiyaç duyulurdu. Ama hadiste cereyan eden vak’a böyle değil. Hadiste Hz. Âişe, Rasûlullah’a gâib, meçhul kadınların hallerini hikâye etmiştir, şu halde burada özür aramak gereksiz. Şâyet bir kadın, kocasının hoşlanmayacağı bir halini vasfetmiş olsa, bu davranış, Kur’an-ı Kerim’in haram ettiği gıybet olur; bu, konuşana da dinleyene de haramdır. Böyle bir konuşma sadece hâkimin huzurunda şikâyet makamında yapıldığı takdirde haram olmaz. Ama tekrar edelim, bu söylediğimiz muayyen bir şahısla ilgilidir. Fakat şahsı bilinmeyen meçhul birisi hakkında olursa bunu dinlemekte bir mahzur yoktur. Zira kişi, yanında zikredildiği kimsenin kendisini tanıdığını bilmesi halinde rahatsız olur.
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şurası da mâlum ki, bu şahıslar zaten meçhul kimseler. İsimleri şöyle dursun ne şahısları ne de zatları bilinmemektedir. Kadınların müslüman oldukları sabit değil ki haklarında gıybet hükmüne gidilsin. Öyleyse söylenen sebeple bununla istidlâl bâtıl olur.”
Daha önce evlenmiş bir dulla nikâhlanmayı mekruh addedenleri, bu hadis te’yid etmektedir. Zira, Ümmü Zerr, ikinci kocasının elinden geldiğince kendisine iyilikler yapıp ikramlarda bulunduğunu itiraf etmesine rağmen, ilk göz ağrısı olan birinci kocasını unutamamakta ve ikinciyi evvelkiyle kıyaslıyarak alçaltmaktadır.
Sevgi kusuru örtmeye, görmemeye sevk etmektedir. Nitekim Ümmü Zerr önceki kocasının, kendisini boşamış olmak gibi ciddî bir kötülüğüne rağmen, sevgisi sebebiyle hâlâ faziletlerini mübalağalı şekilde söylemektedir. Rivâyetin bazı veçhinde Ebû Zerr de onu boşamaktan pişmanlık ifâde etmektedir.
Hadîs, meçhul olması kaydıyla bir kadının vasfedilip mehâsininin erkeklere söylenmesinin câiz olduğunu da göstermektedir. Muayyen bir kadının bir erkek yanında tavsifi veya kadından, yabancı bir erkeğin bakması haram olan kısımlarının zikri câiz değildir.
Benzetme (teşbih), benzetilenle benzeyenin her hususta eşitliğini gerektirmez. Nitekim Rasûlullah, “Ben sana Ebû Zerr gibiyim” demiştir. Maksadı, Ebû Zerr’le Ümmü Zerr arasındaki ülfetteki benzerliği hatırlatmaktır; onun serveti, çocukları, hizmetçisi, hanımını boşaması vs. değildir.
Kinâye ile boşama, niyetin mukarenetiyle gerçekleşir. Nitekim Rasûlullah Ebû Zerr’e kendisini benzetti, ama bununla Hz. Âişe’yi boşama niyeti yoktu. Hâlbuki Ebû Zerr karısını boşamış birisi idi. Mühelleb’e göre fazilet ehli hangi dinden olursa olsun, onun fazileti örnek alınabilir, taklîd edilebilir. Zira Ümmü Zerr, Ebû Zerr’in iyi davranışlarını anlatınca Rasûlullah (s.a.s.) onu kendine örnek alarak, Hz. Âişe’ye söylediğini söylemiştir.
Kadı İyaz bu yoruma şu şekilde itiraz etmiştir: “Hadisin siyakında, Rasûlullah (s.a.s.)’ın Ebû Zerr’i örnek edindiğini gerektiren bir karine yok. Bilakis Aleyhissalâtu vesselâm, Hz. Âişe’ye karşı davranışının, Ebû Zerr’in Ümmü Zerr’e karşı davranışına benzediğini ifâde etmiştir.”
Bu itirazı mâkul bulmamak mümkün değil, zira örnek almak, önceden kendinde olmayan bir şeyde olur. Böylece kişi bir başkasını örnek alarak, kendindeki eksikliği giderir. Hâlbuki sadedinde olduğumuz rivâyette Rasûlullah, aradaki benzerliğe dikkat çekmiştir. Mühelleb, hükmünü ümmet hakkında bazı kayıtlar tahtında ifade etse daha uygun olurdu: “Güzel olan bir şeyi bir başka din mensubundan almak câizdir” şeklinde. Bu durumda şu soru akla gelir: “Acaba İslâm’ın ihmal ettiği bir güzellik var mıdır?”
Kişiyi yüzüne karşı medhetmek câizdir, yeter ki şımarıp fesâda uğrayacağından emin olursun. Hadis, konuştukları zaman kadınların çoğunlukla kocalarından söz ettiklerine delildir. Erkekler bunun hilâfınadır. Zira onlar umumiyetle geçim meselelerinden söz ederler. Garip kelimelerin kullanılmasına, zorlamaya, yapmacıklığa kaçmıyorsa sözde secîe yer verilmesine cevaz vardır. Bu husus hikâyenin Arapça aslını okuyunca, Arapça bilenlerce teyid edilecektir. Kadı İyaz,
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 553 -
konuşmalarda edebî sanatlardan pek çoğuna yer verildiğini söyler. Şârihler bunları gösterir ve açıklar. Teysîr, hadiste geçen garip kelimelerin, teşbihli ibârelerin açıklanmasına, ihtiyaca binâen beş sayfadan fazla yer ayırmıştır.2429
İnsanların Kusurlarını Araştırmak veya Örtmek Konusuyla İlgili Hadisler
Abdullah İbn Ömer (r. anhumâ) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.) minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti:
“Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay/kepaze eder.”2430
Açıklama:
1- Burada Rasûlullah (s.a.s.) insanların kusurlarını araştırmayı münâfıklık olarak ifâde buyurmaktadır. Zîra diliyle müslüman olup kalbine iman ulaşmayanlar münâfıktır. Ancak imanı “kemaliyle” diyerek kayıtlayacak olursak müslümanın da kastedildiği anlaşılır ve böylece hitaba müslüman ve münâfık her iki grup da dâhil olur. Şârihler hadisi böyle anlarlar. Nitekim hadisin devamında “kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa” tâbiri için, müslüman kardeşi tabiri geçmektedir. Münâfık müslümana kardeş olamayacağına göre, Rasûlullah, hitabında fâsık müslümanı da kastetmiş olmaktadır. Şu halde, hadiste sadece münâfıkların kastedildiğini söyleyenler hadisin zâhirine muhalefet etmiş olur. Hadisin daha âmm olan vechiyle hükmetmek daha doğru, daha isâbetli olur.
2- Müslümanlara eza vermeyin ibâresindeki müslümanlar’la “kâmil müslümanlar”, yâni diliyle ikrar eden ve kalbiyle de inanmış bulunan müslümanlar kastedilmiş olmaktadır.
3- Müslümanın kınanması demek, geçmiş zamanda işlediği günahları, hataları, kusurları sebebiyle ayıplanması geçmişinin başına kakılması demektir. Âlimler, müslüman kişi hâlini düzeltmiş ise, eski günahlarından tevbe ettiğinin bilinmesi ile bilinmemesi arasında fark görmezler, her iki halde onların başına kakılmasının câiz olmayacağını söylerler.
Ancak, işlemekte olduğu esnada görülen veya yakın zamanda işlemiş olduğu ve fakat tevbe ettiği görülmeyen günahı sebebiyle ayıplanmasına gelince, bu işin, muktedir olan herkese vacib olduğu belirtilmiştir. Hatta duruma göre fiiline hadd veya ta’zir gerekebilir. Bu durumda müdahale, emr-i bi’lmâruf ve nehy-i ani’lmünker sınıfına girer.
4- Müslüman kardeşinin kusurunu araştırmama emri, “kâmil müslüman” diye kayıtlanmıştır. Fâsık bu yasaktan hâriç tutulmuştur, çünkü ondan sakınmak ve başkalarını da sakındırmak gerekir.
Müslümanın kusurunu araştırmayı âyet-i kerime de yasaklamıştır: “Mü’minler arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı
2429] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 10/90-93
2430] Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hûdûd 5, h. no: 2548; Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, h. no: 2101
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
azâb vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.”2431
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin (kusurunu arayıp) tecessüs etmeyin, kimse kimseyi gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?...”2432
5- Bu hadiste müslümanın hürmetinin Ka’be’den üstün olduğu ifade edilmektedir. Bu ifâde sadedinde olduğumuz rivâyette İbn Ömer’in sözü gibi gözükmektedir. Ancak hadisin İbn Mâce’deki vechinde, ifadenin Rasûlullah’a ait olduğu sarihtir: “İbn Ömer der ki: “Ben Hz. Peygamber (s.a.s.)’ı tavaf ederken gördüm. Ziyâret sırasında Ka’be’ye hitaben şunu söylüyordu: “Sen ne temizsin, senin kokun da ne hoş, ne temiz. Sen ne ulusun, senin hürmetin ne yüce. Muhammed’in ruhunu elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, mü’minin Allah indindeki hürmeti, mal ve canının hürmeti, senin hürmetinden daha büyük. Mü’min hakkında hayırdan başka zanda bulunmamızın hürmeti (haramlığı) da böyledir. (Biz onun hakkında sâdece hüsn-i zanda bulunmakla mükellefiz.)”
İnsanın hürmetinin Ka’be’nin hürmetinden yüce oluşu ilk nazarda garipsenebilir. Ama âyet-i kerime’nin, insanı “mükerrem”2433 ve “yeryüzünün halifesi”2434 ilân ettiğine dikkat eder ve yine Kur’an’da bir insanın haksız yere öldürülmesinin bütün insanlığı öldürmeye denk tutulduğu’nu2435 göz önüne alırsak meseleyi hakkıyla takdir edebiliriz.2436
“Kim bir ayıp görür ve onu örterse, diri diri gömülmüş bir kızı ihya etmiş gibi olur.”2437
“Bir kul dünyada bir kulu örterse, Allah Kıyâmet günü onu mutlaka örter.”2438
Zeyd İbn Vehb anlatıyor: “İbn Mes’ud (r.a.)’a (bir adam) getirilip: “Şu herif falancadır, sakalından şarap damlıyor” denildi. Abdullah (r.a.): “Ben tecessüsten men edildim. Lâkin bize bir şey zâhir olursa onu ele alırız!” cevabını verdi.”2439
Açıklama:
Bu hadisler müslümanda görülecek çirkin bir hal, bir davranış olursa onun gizlenmesi, neşredilmemesi gereğini takrir etmektedir. Âlimler: “Bu fiil yapılmış, bitmiş bir günah bile olsa örtülmelidir, yeter ki fâili onu gizli yapmış bulunsun” demiştir. Tâbiî ki bu açıklama, fıskını alenî yapan fâsığın örtülmesinin gerekmeyeceğini ifade eder. Âlimler bu ma’nâyı: “Fâsık-ı mütecâhiri gıybet günah değildir” diye bir başka tarzda hükme bağlamışlardır.
İslâmî âdâb, alenî işlenmeyen günahların peşine düşülmesini yasaklamıştır. İctihadla değil, nassla mâsiyet olduğu sabit olan bir günah alenî işlenecek olursadevlet yetkililerinin müdâhale hakkı doğar. Hâdisenin alenîyet kazanması iki şâhiddir. Zina suçunda dört erkek şâhid şart koşulmuştur. İslâm, günümüzde
2431] 24/Nûr, 19
2432] 49/Hucurât, 12
2433] İsra 70
2434] En'am 25
2435] Mâide 32
2436] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 10/221-222
2437] Ebû Dâvud, Edeb 45 h. no: 4891
2438] Müslim, Birr 72, h. no: 2590
2439] Ebû Dâvud, Edeb 44, h. no: 4890
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 555 -
olduğu gibi, hususî ve görünmez tedbirlerle, gizli istihbarat teşkilatlarıyla ayıpların araştırılmasına, mâsiyet olduğu nassla kesinlikle sabit olmayan -bir başka deyişle ferdî ictihadla masiyet olduğuna hükmedilen hususlarda- insanlara devlet görevlisinin bile müdahale etmesine müsaade etmez. Bu çeşit müdâhalelerin insanları ifsâd edeceği kabul edilmiştir. Rasûlullah (s.a.s.): “Eğer sen insanların kusurlarını araştıracak olursan onları ifsad edersin -veya- ifsâd noktasına getirirsin” buyurmuştur.
Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.s.): “Eğer emîr (devlet reisi) insanlar arasındaki şüpheli şeylerin peşine düşecek olursa onları ifsâd eder” buyurmuştur.
Bilhassa günümüzde diktatörlüğün artıp, insanların inançlarına varıncaya kadar, “Ben size müsaade etmeden inanır mısınız?... Ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseyim de görün!”2440 diyen Firavunvâri devlet müdahaleciliğinin arttığı bir devrede, yüce dinimizin bu prensibinin daha iyi anlaşılması için 3430 numarada özet olarak kaydedilen Ukbe İbn Âmir hadisini aynen kaydediyoruz. İbretle okunmalıdır:
Sahâbîlerden olan ve bir ara Mısır’da valilik yapan Ukbe İbn Âmir’in kâtibi Duceyn anlatıyor: “Ukbe’ye: “Benim bazı komşularım var, şarap içiyorlar, onları polise haber vermek istiyorum, gelip götürsünler” dedim. Kabul etmeyip: “Bunu yapma, ancak onlara va’z u nasihat et ve (ihbar ederim diye) tehdit et!”dedi. Ben öyle yaptım ama yine de vazgeçmediler. Tekrar Ukbe’ye geldim ve: “Ben (dediğiniz gibi) onları şaraptan nehyettim ama dinlemediler, içmeye devam ediyorlar. Artık polis çağıracağım, gelip yakalasınlar!” dedim. Ukbe yine razı olmadı ve: “Yazık sana, bu yapılır mı? Zira ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle söylediğini işittim: “Kim bir mü’minin kusurunu örterse, kabre diri gömülmüş kızcağıza hayat vermiş gibi olur” cevabını verdi.”2441
“Emîr, halka karşı sû-i zanna düşerse halkı ifsad eder.”2442
Açıklama:
Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde ümerânın (idarecilerin) halka karşı siyasetlerinde uymaları gereken mühim bir prensip vaz’ediyor. Sû-i zanla hareket etmemek, onları müttehem, kuşkulu kimseler kabul etmemek, haklarında hüsn-i zannı, güveni esas almak. Aksi takdirde halk, ahlâken bozulacaktır. en-Nihâye’de, “Yani emîr insanları bazı şeylerle itham ederek, alenen sû-i zanda bulunursa bu hal onları haklarında ittiham olunan fenalıkları işlemeye sevk eder” der.
Ali İbn’l-Hüseyn anlatıyor: Safiyye (radıyallahı anhâ) buyurdu ki: “Hz. Peygamber (s.a.s.) itikâfta iken ziyaret maksadıyla geceleyin yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de o kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki, Ensar’dan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.)’i görünce hızlandılar. Rasûlullah (s.a.s.): “Ağır olun dedi, şu yanımdaki Huyey’in kızı Safiyye’dir.” Onlar: “Subhânallah, dediler bu da ne demek ey Allah’ın Rasûlu” Hz. Peygamber (s.a.s.): “Şeytan, insana, damarlardaki kan gibi nüfuz eder. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım” buyurdu.”2443
2440] 7/A'râf, 123
2441] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 10/223-224
2442] Ebû Dâvud, Edeb 44, h. no: 4989
2443] Buhârî, İ'tikâf 8, 11, 18; Farzu'l-Humus 4, Bed'u'l-Halk 11, Edeb 121, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23-25 h. no: 2174, 2175; Ebû Dâvud, Sıyâm 79, h. no: 2470
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Açıklama:
Hadisten şu hükümler çıkarılmıştır:
1- Mutekifi ziyaret câizdir.
2- Mutekifin mubah şeylerle meşguliyeti câizdir. Ziyaretcilerle konuşması, onlarla kalkması, onları uğurlaması gibi.
3- Mutekif zevcesiyle başbaşa yalnız kalabilir.
4- Kadın, mu’tekifi ziyaret edebilir.
5- Hz. Peygamber (s.a.s.) ümmetine karşı müşfiktir, onların günaha düşmemesi için gayret sarfetmiştir, çünkü Rasûlullah (s.a.s.) hakkında sû-i zan ederek günaha girebileceklerdi.
6- Sû-i zan uyandıracak durumlarda kaçınmak, şeytanın tuzağına düşmemek için itina göstermek, icabında özür beyan etmek gerekir. Bu husus, örnek ittihaz edilen âlimler ve diğer büyükler hakkında daha ziyade ehemmiyet taşır. Onların sû-i zanna sebep olacak fiilerden son derece kaçınmaları gerekir. Her ne kadar haklı ve hulus sahibi olsalar bile haklarında sû-i zan uyandıracak davranışta bulunmaları asla câiz değildir. Çünkü bu durum kendilerinden, ilimlerinden istifadeyi ortadan kaldırır. Bu mevzu ile ilgili olarak bazı âlimler: “Hâkim, kapalı olma halinde töhmetten kurtulmak için hükmün sebebini mahkûma açıklamalıdır” demiştir. Durum böyle olunca, “nefsimi alçaltıyorum, terbiye ediyorum” özrüyle uygunsuz ve fenâ davranışlardan çekinmeyenlerin hataları pek zâhirdir. Bunların, kendilerine sünnet-i nebeviye’den örnek göstermeleri mümkün değildir.
7- Kadınların geceleyin evlerinden dışarı çıkmaları câizdir.
8- Hayrete düşülen, taaccüp edilen durumlar karşısında sübhânallah demek câizdir. Bu tabir, hadislerde, tazîm, ürperti, utanma gibi başka hisler tahrik eden durumlarda da kullanılmıştır.2444
“Kim müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Kıyâmet günü Allah da onun ayıbını örter. Kim de müslüman kardeşinin ayıbını açarsa Allah da onun ayıbını açıp evinin içinde bile rezil eder.”
Açıklama:
Âlimler, örtülmesi, teşhir edilmemesi gereken ayıpları bir daha dönüp yapılmayacak şahsî kusurlar olarak yorumlamışlardır. Değilse herkesi ilgilendiren kötülükleri, cürümleri işleyen kimselere müdahale etmek, vazgeçmediği takdirde ilgililere şikâyet etmek yasaklanmış olan gıybet değildir, bilakis herkese terettüp eden emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münker vazifesidir. Şu halde ayıbın örtülmesine müteallik hadisler kötülüklerle mücadeleye engel yapılmamalıdır.2445
“Sakın (sebepsiz ve kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik
2444] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 2/408-409
2445] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 17/316
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 557 -
etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.”2446
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.”2447
“Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad eder veya ifsad etmeye ramak kalırsın.”2448
“Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.”2449
“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.”2450
“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin başına verir.”2451
“Kim bir (din) kardeşini bir günahtan ötürü ayıplarsa, kendisi de o günahı işlemeden ölmez.” Ahmed bin Hanbel diyor ki: Şârihler, (bu hadisin şerhinde) “tevbe ettiği bir günahtan ötürü” dediler.2452
“Mal veya namus meselesinde bir kardeşi için zimmetinde bir haksızlık bulunup da (dünya hayatından) alınmadan önce onunla helâlleşen kula Allah rahmet etsin. Çünkü orada (kıyâmette) ne dinar, ne de dirhem vardır. Eğer sevabları varsa bu sevablardan alınacak, şâyet sevabları yoksa onların günahlarından (alınıp) bunun sırtına vurulacaktır.”2453
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da o kimsenin ayıp ve kusurunu (kıyâmet gününde) örter.” 2454
“Kim bir mü’mini, bir münafığın şerrinden korursa, Allah (c.c.), ona bir melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur. Kim bir müslümanı kötülemek
2446] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
2447] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
2448] Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no:4888
2449] Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no: 4891
2450] Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4884
2451] Bu hadis, hasen ğaribtir; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 18, hadis no: 2621
2452] Bu hadis, ğaribtir ve senedi muttasıl değildir; Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyâme 17, hadis no: 2620
2453] Bu hadis, hasen-sahihtir.; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 1, hadis no: 2534
2454] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 46, 60, hadis no: 4893; Tirmizî, Hûdûd 3, hadis no: 1426, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Benzer bir hadis için Bk. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isteyerek ona söz atarsa, söylediği sözü isabet edip içinden çıkana kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.”2455
“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah (c.c.) da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.”2456
“Kim, (din) kardeşinin ırzından (zem ve gıybeti) savarsa, Allah’ da kıyâmet gününde cehennem ateşini onun yüzünden savar.”2457
Hz. İbn Abbas (ra), şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.), Medine’ nin hurma bahçelerinin birinden çıktı da kabirlerinde azap olunan iki insanın sesini işitti. Ve: “Bunlar azap olunuyorlar. Bunların azap çekmeleri, üzerlerine (büyük ve meşakkatli olacak) bir şey için de değildir. Şu muhakkak ki, onların günahları (Allah katında) elbette büyüktür. Biri hacetini yerine getirirken idrardan sakınmaz veya insanların gözlerinden avredini (ayıp yerlerini) gizlemezdi. Diğeri de, insanlar arasında söz taşıyıp koğuculuk ederdi” buyurdular. Ondan sonra yaprakları soyulmuş taze bir hurma dalı istedi. Dalı iki parça yaptı yahut ikiye böldü, şunun kabrine bir parça, bunun kabrine de bir parça koydu ve: “Bu çubuklar kurumayıp yaş kaldıkları müddetçe, bunlardan azabın hafifletilmesi ümit edilir.” buyurdular.2458
Hz. Hemmam b. El Haris (ra)’den. O dedi ki: “Biz, Huzeyfe ile birlikte mescidde oturuyorduk. Derken bir adam gelerek yanımıza oturdu. Huzeyfe’ye: Bu adam sultana bir şeyler (laf) götürüyor, dediler. Bunun üzerine Huzeyfe, ona işittirmek isteyerek: Ben, Rasûlullah (s.a.s.)’ı: “Koğucu cennete giremez” buyururlarken işittim, dedi.”2459
Abdullah İbn Utbe (r.a.), şöyle demiştir: Ben, Hz. Ömer İbn’l Hattab (r.a.)’dan işittim. O, şöyle diyordu: Bazı insanlar Rasûlullah (s.a.s.) zamanında vahy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şimdi ise, vahy kesilmiştir. Biz, şimdi ancak sizleri amellerinizden bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca kim bize bir hayır hali meydana korsa, biz onu emin kılarız ve onu kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli işlerinden hiç bir şey (i araştırmak) bize ait değildir. Gizli işleri hususunda onu, Allah hesaba çeker. Kim de bize bir kötülük ve şer ortaya koyarsa, o, gizli işlerinin güzel olduğunu söylese de, biz, onu bir emin saymaz ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz.”2460
“Sizleri zandan sakındırırım. Çünkü zanla söylenen sözler, yalanı daha çok olanıdır. Birbirinizin noksanlığını görmeye ve işitmeye çalışmayınız, özel ve mahrem hayatınızı da araştırmayınız. Birbirinize hased etmeyiniz, birbirinize buğz ve düşmanlık da etmeyin. Ey Allah’ın kulları birbirinizle kardeş olun.”2461
2455] Ebû Dâvud, Edeb 41, h. No: 4883
2456] Ebû Dâvud, Edeb 41, h. no: 4884
2457] Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 20, h. no: 1996; Bu hadis, hasen'dir.
2458] Buhârî, Edeb 49, h. no: 84; Müslim, Tahâre 34, h. no: 111 -292-
2459] Müslim, İman, 45, h. no: 70 ve 160; Buhârî, Edeb 50, h. no: 85; Ebû Dâvud, Edeb, 38, h. no: 4871; Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 78, h. no: 2095
2460] Buhârî, Şehâdet 6
2461] Buhârî, Edeb 57, h. no: 93-94; Müslim, Birr ve's-Sıla, 28, 29, 30, 31, h. no: 2563; Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 55, h. no: 2055
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 559 -
Tirmizi’ nin bir açıklaması: “Abd b. Humeyd (r.a.)’den: Süfyan ‘ın adamlarından birinden naklen şöyle dediğini işittim: Süfyan, dedi ki: Zan, iki kısımdır: Günah olan zan ve günah olmayan zan. Günah olan zan şudur ki, insan bir zanda bulunur ve onu söyler. Günah olmayan zan ise, insan zan yapar ve (fakat) onu söylemez.”
“Dostunuz olduğu vakit, onu çekiştirmekten vazgeçin hakkında dedikodu yapmayın.”2462
“Ölülerinizi iyilikleriyle anın. Kötülüklerinden (kötülüklerini anmaktan) vazgeçin.”2463
Âişe (r. anhâ), haber verip şöyle dedi: Bir kimse, Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna gelmek için izin istedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Ona izin verin. O, aşiretin ne kötü kardeşidir (yahut; o, aşiretin ne kötü oğludur) buyurdular. O kimse, Rasûlullah’ın yanına girince; Rasûlullah (s.a.s.), ona karşı yumuşak sözler söyledi. Ben: “Yâ Rasûlullah, biraz önce sen, onun için söylediğin o sözleri söyledin. Sonra da ona yumuşak kelâm ettin?” diyerek bunu sebebini sordum. Rasûlullah (s.a.s.): “Yâ Âişe, insanların en şerlisi, çirkin hareketlerinden korunması için insanların kendisini terk ettikleri yahut karşılaşmak istemeyip yalnız bıraktıkları kimsedir.” buyurdular.2464
Hz. Ebû Berza El Eslemi (r.a.)’den. Rasûlullah (s.a.s.), meclisten kalkmak istediğinde son oturuşunda şöyle derdi: “Allah’ım, Seni tesbih ederim, Sana hamd ederim. Ben şâhidim Senden başka ilâh yok, Sana istiğfar eder ve Sana tevbe ederim. (Subhâneke Allahumme ve bihamdik, eşhedu en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk)” Bir zat: “Ey Allah’ın Rasûlü, geçmişte söylemediğin bir sözü şimdi söylüyorsun” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Bu kelimeler, mecliste yapılan (hatalara) keffârettir.” buyurdular.2465
Alay Denen Zulüm
Din ahlâkından uzak toplumlarda, kişilerin eksikliklerini araştırmak, kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak çok yaygın bir davranış şeklidir. İnsanların bu yola yönelmelerinin altında yatan sebep ise dünyaya yönelik hırsları ve üstün olma arzularıdır. Bu insanlar karşılarındaki kişilerin hatalarını ortaya çıkarmalarının kendilerine bir üstünlük getireceğine inanırlar. Bunun için sıkça başvurdukları yöntemlerden biri de alaycılıktır. İnsanların kusurlarıyla, acizlikleriyle ya da hatalarıyla alay ettiklerinde, kendi kusurlarının örtüleceğini düşünürler. Bu yüzden câhiliyye toplumlarında alay, yaşamın her anında rastlanabilen bir ahlâk bozukluğudur. Kur’an ahlâkına sahip olmayan bu insanlar, sürekli olarak başkalarının alay edebilecekleri yönlerini araştırırlarken, bir yandan da kendileri alaya alınma ihtimalinin tedirginliğini yaşarlar. Dolayısıyla gösterdikleri bu alaycı tavırlarla birbirlerini adeta bir “zulüm ortamı” içinde yaşatırlar.
Ancak, buraya kadar bahsettiğimiz, câhiliyyenin alaycı karakterinin yalnızca bir yönüdür. Aslında bu insanlar, özellikle doğruluğunu kabul etmek istemedikleri bir fikirle karşılaştıklarında bu yönteme başvururlar.
2462] Ebû Dâvud, Edeb 50, h. no: 4899
2463] Ebû Dâvud, Edeb 50, h. no: 4900
2464] İbn Battal' ın beyanına göre gelen kişi: Uyeyne b. Hısn El Ferazi'dir.) (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Birr ve's-Sıla, 22, h. no: 83; Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 58, h. no: 2064
2465] Ebû Davud, Edeb 32, h. no: 4859
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte inkârcıların dine yönelik tavırlarında da bu etki görülür. İnsanlar, tarih boyunca Allah’ın elçileri ve kitapları vasıtasıyla kendilerini davet ettiği doğru yola uymakta direnmişlerdir. Birçoğu şeytanın yolunu izlemiş, Allah’ın dinini ve hesap gününü inkâr etmişlerdir. Kuşkusuz bu akılsızca tavrın temelinde içlerindeki büyüklenme arzusu yatar. İnkârcıların bu durumu Kur’an’da şöyle bildirilmiştir:
Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Âhirete inanmayanların kalpleri ise inkârcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.2466
Allah’a ve âhirete iman etmeyen bu insanlar, kendilerine hak din anlatıldığında, yanlış bir yolda oldukları ve bu yoldan ayrılmazlarsa sonsuz bir cehennem hayatı ile karşılaşacakları haber verildiğinde bunu kabul etmemişlerdir. Kendilerinin doğru yolda olduğunu ispatlamak için de din ahlâkı ile ve bu ahlâkı yaşayanlarla alay etmeye yeltenmişlerdir. Bu yolla kendileri için “karşıt” bir fikir olan Kur’an ahlâkını ortadan kaldırabileceklerini zannetmişlerdir.
Kuşkusuz inkârcılar büyük bir yanılgı içindedirler. Gösterdikleri sözlü ya da fiili çabalar da hiçbir şekilde sonuca ulaşmayacaktır. Zira Allah Kur’an’da hak dinin her zaman üstün olduğunu ve inkârcıların çabasının boşa çıkacağını şöyle müjdelemiştir: “…Ancak kâfirlerin hileli düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.”2467
Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidâyetle ve hak dinle gönderen O’dur.2468
Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de, inkâr ettikleri veya kavrama kabiliyetine sahip olmadıkları gerçeklere karşı alaycı tavır gösteren kişiler olacaktır. Ancak bu kişilerin karşılaşacakları son, Allah’ın âyetlerinde bildirdiği gibi yaptıkları “maskaralık” sebebiyle çok acı olacaktır: “Andolsun, senden önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi.”2469 “Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller (inşâ edip) var ettik.”2470
Ayrıca bu insanlar şunu da bilmelidirler: Mü’minlere gösterdikleri alaycı davranışlarla, dine yönelik iğneleyici ve iftira dolu sözlerle kendilerini sonsuz bir azaba sürüklemektedirler. Bunun yanısıra attıkları iftiralar ve alaycı sözler, bunlara maruz kalan insanların âhiretteki derecelerini yükseltmektedir. İşte bu, Kur’an’da haber verilen önemli bir sırdır: “İnkâr edenlere dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar,
2466] Nahl Sûresi, 22
2467] 40/Mü’min, 25
2468] 9/Tevbe, 32-33
2469] 6/En’âm, 10
2470] 6/En’âm, 5-6
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 561 -
kıyâmet günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.”2471
Kur’an’da bildirildiği gibi inkârcı karakter gösteren insanlar, çağlar boyunca hemen her dönemde aynı ahlâksız tavrı göstermişlerdir. Hatta aynı sözleri söylemiş, aynı örnekleri vermiş, aynı davranışlarda bulunmuşlardır. Alaycılık da bu davranışlardan biridir. Kur’an ahlâkını yaşamayan insanların gösterdikleri bu ortak tavır Allah’ın değişmez bir kanunudur. Dolayısıyla böyle davranışlarla karşılaşan bir mü’min Kur’an’da sözü edilen bir gerçeği yaşamaktan dolayı şevklenir. Bunun mü’min olmanın bir göstergesi olduğunu bildiği için, karşılaştığı durumdan büyük bir şeref duyar. Bu davranışlara sabır gösterdiği için âhirette alacağı karşılığı bilmek ise coşkusunu daha da artırır. Görüldüğü gibi, din ahlâkını reddeden ya da dine muhalefet eden insanların inananlara zarar vermeleri olanak dışıdır. Bu gerçek düşünüldüğünde, kendileriyle alay edilmesinin mü’minler için büyük bir şeref olduğu daha da iyi anlaşılır. Allah Kur’an’da, “… Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir”2472 şeklinde haber vermiştir. Ve âhirette küçük düşenlerin de mü’minlerle alay edenler olacağını müjdelemiştir. Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “De ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.’ İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkâr etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların cezası cehennemdir. İman edip sâlih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri onlar için bir ‘konaklama yeridir.’ Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan ayrılmak istemezler.”2473
Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir
Bir insanın kendini diğer insanlardan büyük görmesine, üstün tutmasına “kibir” denir. Kibirli kişiler, diğer insanlara karşı, onları aşağı gördüklerini hissettiren bir tavır sergilerler. Ancak kibiri yalnızca insanlara karşı gösterilen bir tavır bozukluğu olarak düşünmek doğru olmaz. Çünkü kibirli insanlar aynı zamanda Allah’ın dinine uyma, doğru yola davet edildiğinde bu yola icabet etme konusunda da büyüklenirler.
İnsan, vicdanıyla hareket etmediği, nefsinin telkinlerine uyduğu, Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği ahlâkı uygulamadığı müddetçe nefsinin bu tuzağına düşecektir. Çünkü Allah’ın Kur’an’da bildirdiği gibi, “…Nefis, -Rabbimin kendisini esirgeyip koruduğu dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir...”2474 Şeytanın telkinlerine uyan ve kendilerini hiçbir gerçekliği olmayan üstünlüklere sahip gören kişiler, artık tamamen nefislerinin kontrolünde hareket ederler. Bundan dolayı da kibirli olmaları ya da diğer bir deyişle büyüklenmeleri kaçınılmazdır.
Kibir, şeytanın da en belirgin özelliklerinden biridir. Kur’an’da bildirildiği gibi Allah, meleklere Hz. Âdem’e secde etmelerini emrettiğinde İblis hâriç hepsi
2471] 2/Bakara, 212
2472] 3/Âl-i İmrân, 186
2473] 18/Kehf, 103-108
2474] 12/Yûsuf, 53
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
secde etmiş, İblis ise secde etmekte direnmiştir. Kuşkusuz bunun sebebi, kendisini Hz. Âdem’den üstün görmesi ve bundan dolayı büyüklenmesidir. Kur’an’da şeytanın bu durumu şöyle anlatılır: “Ve meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik. İblis hâriç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu.”2475 “...Sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) Dedi ki: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’ (Allah:) ‘Öyleyse in oradan! Orada büyüklenmek senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.”2476
Ancak ne şeytanın, ne de onun sahte çağrılarına uyanların herhangi bir üstünlükleri yoktur. Aksine bu kişilerin Allah’ın her şeyin üstünde güç sahibi olduğu gerçeğini inkâr ederek içine düştükleri akılsızlık, onları küçük düşürmektedir. Allah Kur’an’da kendilerince “büyüklük” iddiasında olanlar için “…Onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur...”2477 şeklinde haber vermiştir. Bu âyetten de anlamaktayız ki, inkârcılar ne kadar arzu etseler de istedikleri büyüklüğe ulaşamazlar. Çünkü büyüklük yalnızca Allah’a aittir ve Allah ancak kendisine itaat eden kullarını yüceltir. Azgın inkârcıları ise hem dünyada, hem de âhirette küçük düşürür. Yukarıdaki âyetin ardından gelen âyetlerde de Allah, inkârcıların nasıl bir körlük ve kavrayışsızlık içinde olduklarını şöyle bildirmiştir: “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler. Kör olanla (basîretle) gören bir olmaz; iman edip sâlih amellerde bulunanlarla kötülük yapan da. Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz. Şüphesiz kıyâmet saati, yaklaşarak gelmektedir; bunda hiçbir kuşku yok. Ancak insanların çoğu iman etmiyorlar.”2478
Yukarıdaki âyetlerde de dikkat çekildiği gibi insanların çoğu Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü kavrayamadıkları için, kendilerine bir lütuf olarak verilen özelliklerden dolayı kibirlenir ve büyüklenme hevesine kapılırlar. İşte bu insanların içlerindeki kibiri dışarı vurma yöntemlerinden bir tanesi insanlarla alay etmektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onları küçük gördüklerini hissettirerek kendilerini yüceltebileceklerini zannederler. Bunlardan dolayı da din ahlâkından uzak olan câhiliyye toplumlarında “alaycılık” çok yaygın bir davranıştır.
Alaycı insanlar içlerindeki büyüklük hevesi nedeniyle sürekli herkesin eksik yönünü görür, güzel yönlerini ise fark edemezler. Bu tip kişilerin her birinin kendilerine göre kibirlendikleri bazı özellikleri vardır. Örneğin kimi başarısından, kimi güzelliğinden, kimi de zenginliğinden dolayı kibirlenir. Bundan dolayı da bu yönlerde eksiği olan insanlarla karşılaştıklarında onların eksiklikleriyle alay ederler. Kendilerine bu özellikleri verenin Allah olduğunu ve dilediği her an geri alabileceğini düşünmeksizin böylesine azgın bir tutum sergilerler. Câhiliyye toplumlarında din ahlâkından uzak olan yapı sebebiyle, alaycılık yaşamın kopmaz bir parçası halini almıştır. Çocuklar, gençler hep bu kültür ve ahlâkla birlikte büyürler.
2475] 2/Bakara, 34
2476] 7/A’râf, 11-13
2477] 40/Mü’min, 56
2478] 40/Mü’min, 57-59
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 563 -
Câhiliye Toplumunda Alaycılık
İman etmeyen insanlar Allah’ın insanlar için seçip beğendiği din ahlâkını yaşamadıkları için Kur’an’dan tamamen uzak bir yapıdadırlar. Bu nedenle de kendi aralarındaki günlük yaşamlarında alaycı tavırlar çok yaygındır.
Bu ahlâk bozukluğunun altında kibirli olmaları ve güzel ahlâkı yaşamamaları yatar. İçlerindeki bu kibir çeşitli nedenlerden dolayı ve birçok şekilde kendini belli eder. Bulundukları ortamda en üstün kişi olmak istedikleri için başkalarının güzel özelliklerini gördüklerinde onlarla alay ederler. Bu yolla karşılarındaki kişiyi aşağılamayı, onu insanların gözünde küçük düşürmeyi ve onun moralini bozmayı hedeflerler. Bu kişinin diğer insanların beğenisini ve takdirini kazanmasını istemezler. Allah’ın Kur’an’da öğrettiği gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti yaşamadıkları için de alay ederek birbirlerini kırmaktan çekinmezler.
Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, boğazına bir şey kaçan, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde abartılı ve uzun süreli gülüşlerle taciz ederler. Ardından da yine o kişi hakkında küçük düşürücü yönde konuşmalar yaparlar. Hatta o an gülerek o kişiyi taciz ettikleri gibi, daha sonraki günlerde de her fırsatta bunu ona hatırlatarak, utandırmaya çalışırlar. Alaya maruz kalan kişiler de aynı ahlâkı yaşamaktadırlar. Sonraki günlerde kendileriyle aynı duruma düşen birini gördüklerinde onlar da o kişilerle alay edeceklerdir. Yani tüm bu kişilerin arasında sanki “sessiz” bir câhiliyye anlaşması vardır. Bu yüzden kendileriyle alay edildiğinde onlar da kendilerine gülünenden daha fazla gülerek bu durumu bastırmaya çalışırlar. Canları yanmış olsa bile bunu hissetirmemeye çalışırlar. Çünkü taciz olduklarının anlaşılması, kendilerince küçük düşmeleri anlamına gelmektedir.
Bunun dışında bazı kişiler de yolda fiziksel yönden eksikliği olan birini gördüklerinde elleriyle o kişiyi işaret ederek, gülmeye ve kendilerince alay etmeye çalışırlar. Eksikliği olan kişinin bunu görebileceğini ve taciz olabileceğini bildikleri halde böyle çirkin bir tavrı uygulamaktan çekinmezler. İnsanların kıyafetleriyle, saç şekilleriyle, konuşma tarzlarıyla, şiveleriyle, üsluplarıyla, meslekleriyle ve hatta yaşam şekilleri ile alay etmeyi bir eğlence şekli olarak değerlendirirler. Bunu da daha önce belirttiğimiz gibi yalnızca kendi gururlarını tatmin etmek, başkalarının takdir edilmesini önlemek ve diğer insanları kendilerince küçük düşürmek kastıyla yaparlar.
Günlük Hayatta Câhiliye Zulmü: Alaycılık
Câhiliyye toplumlarında alaycı ahlâk ortaokul ve lise çağlarından başlayarak gençler arasında yaygınlaşır. Örneğin bir okula başka şehirden belki daha varlıklı veya güzel görünümlü bir öğrenci gelir. Diğer öğrencilerin büyük bölümü onu câhiliyye insanlarına mahsus bir ahlâk gereği olarak kıskanırlar, ancak bunu örtmek için onunla çeşitli yollarla alay ederler. Sürekli olarak onun eksikliklerini bulmaya çalışırlar, hatta öyle ki güzel yönlerini dahi eksiklik olarak değerlendirirler. Düz saçlıysa “süpürge saçlı” olduğunu, uzun boyluysa “sopa” gibi olduğunu söyleyerek, kendi aralarında ona kendisinin hoşuna gitmeyecek isimler takarlar. Böylece o kişi hakkında alaycı bir üslup kullanarak, herkesi bu yönde
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etkilemeye, herkesin o kişiyi küçük görmesini sağlamaya çalışırlar.
Aynı şekilde sınıfta kendilerinden daha çalışkan, daha başarılı bir öğrenci olduğunda da bunu çekemezler. Onu küçük düşürmek için, başarısını yerecek tarzda lakaplar takarak onunla alay ederler. Sınıftaki diğer öğrencilerle de alay etmek için her fırsatı değerlendirirler. Özellikle maddî konuları alay etmek için uygun bulurlar. Geçen seneki formasını ya da ayakkabısını giyen birini küçümsemek ve alaycı bir şekilde arkasından konuşmak sık yapılan bir harekettir. Öğrencilerin oturdukları semtler, evleri ve evlerindeki eşyalar da alay malzemesidir. Kişilerin babalarının mesleği, annelerinin çalıştığı yer, alışılmadık, değişik bir isme sahip olmaları veya kişinin isminin tanınmış biri ile aynı olması gibi pek çok konu, alay edilecek şeyler olarak görülebilir. Bazı öğrenciler özellikle öğretmenleri ile alay ederler. Öğretmen tecrübesiz yeni bir öğretmen ise üslubu ile ya da tecrübesiz tavırları ile alay ederler. Öğretmen yaşlı ise bazı hareketleri ağır yapıyorsa ya da gözleri iyi görmüyorsa bununla da alay edilir. Öğretmenlerinin kıyafetleri de alay konusudur. Mesela öğretmen sık sık aynı kıyafeti giyiyorsa, kıyafeti ütüsüz ise bunu birbirlerine söyleyerek alay ederler.
Bu durum işyerleri için de geçerlidir. Oradaki alaycılık ise kişilerin sahip oldukları mevkilere göre değişmektedir. İnsanlarda genelde mevki olarak kendi altlarında bulunan kişilere karşı daha yoğun bir alaycılık gözlemlenir. Bunu yapan kişiler böylelikle kendi enaniyetlerini tatmin etmeye çalışırlar. Kendilerinden üstte olan kişilere kibir yapamayacakları için kendilerine bağlı olan ya da daha alt mertebede gözüken kişileri ezmeye çalışırlar, bunu da onlarla alay ederek yaparlar. Örneğin, çoğunlukla şirketlerde müdürler sekreterlerine karşı alaycıdırlar, onların yaptıkları işlerle, hazırladıkları şeylerle alay ederler. Buradaki alaycılık lisedekinden farklıdır. Açıkça isim takarak değil de gizliden gizliye yapılır. Verilen tepkilerde, küçümseyen tavırlarda, alaycı bakışlarda bu durumu görmek mümkün olur. Karşıdakinin yüzüne bakmadan konuşmak, cevap vermemek, duymamış gibi yapmak, karşı tarafın ilk defa karşılaştığı durumlarda veya yaptığı acemiliklerde gülmek, etrafa alaycı bakışlarla bakmak bunlar arasında sayılabilir.
Alaycılığın farklı bir şekli de iş yerlerinde yarış halinde olan kişiler arasında görülür. Örneğin birbirleriyle rekabet halinde olan iki sekreter, birbirlerinin kusurlarını, eksik yaptıkları işleri bütün iş yerine duyurmaya çalışırlar. Veya birbirlerinin fiziksel kusurlarıyla, kıyafet seçimleriyle, yürüyüşleriyle veya herhangi bir özellikleriyle alay ederek, birbirlerini diğer insanların gözünde küçük düşürmek isterler. Eğer bu iki kişiden biri daha mazlum bir insansa, diğeri onu ezmek kastıyla her an iğneleyici sözlerle, küçük düşürücü bakışlar ve konuşmalarla ona sıkıntı vermeye çalışır. Genellikle diğerlerine göre tevazulu, mülayim insanlar çalışma ortamlarında hep ezilen kesimi oluştururlar. İnsanlar Kur’an ahlâkından uzak yapılarıyla bu tarz kişilere yüklenir, ama kendilerinden üstün gördükleri, baş edemeyeceklerini düşündükleri kişilere yanaşmazlar. Hatta o kişilere karşı sürekli “sempatik” görünmeye çalışırlar.
Câhiliyye toplumunun günlük yaşamına da alay hâkimdir. Kur’an ahlâkının yaşanmadığı böyle ortamlarda alaycılık toplumun hemen her alanında yaygın şekilde görülür. Özellikle de fakirlerle alay edilir. Onların kıyafetleri, konuşma tarzları ve üslupları, renk seçimleri, yaşam biçimleri alay konusu olan malzemelerdir.
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 565 -
Okullarda, iş yerlerinde, zenginlerle fakirlerin yan yana geldiği toplu ortamlarda bu sık sık karşılaşılan bir durumdur. Ama bunun yanı sıra fakirlerin zenginlerle alay etmesi de sıkça görülür. Her iki kesim de câhiliyye ahlâkını yaşadıkları için hiçbiri bu ahlâkın çirkinliğini kabul etmek istemezler. Üstelik onları, bu çirkin tavırlardan uzak tutacak bir sınır da yoktur. Allah korkusuna sahip olmadıkları için, yaptıkları alaycılığın karşılığını âhirette göreceklerini göz ardı ederler. Hesap gününü düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.
Bu din ahlâkından uzak yapı içinde, artık sınır tanımaz bir azgınlık gösterirler. Zengin birinin üzerindeki kıyafetleri kıskanarak ona çeşitli çirkin isimler takarlar, örneğin “palyaço gibi” olduğunu söyleyerek alay ederler. Sanki üzerindekiler çok kötüymüş, rüküş olmuş gibi bir izlenim oluşturmaya çalışırlar. Bu, aslında o kişiyi kıskandıkları için yaptıkları bir eylemdir. Bu ahlâktaki kişiler, kendilerinde olmayan her şeyi kıskanır ve bunlara sahip olan insanlarla alay ederek, onlardan intikam aldıklarını düşünürler.
Kur’an ahlâkını yaşamayan insanlar birbirlerinin ufak tefek fiziksel kusurları ile de alay ederler. Örneğin bir kişinin ellerinin, ayaklarının küçük ya da büyük olması, saçlarının olmaması ile alay ederler. Boyu kısa ya da uzun olan bir kişiye lakap takarak sürekli yüzüne vururlar. Kişinin şişman ya da zayıf olması ile alay ederler. Gözleri bozuk olan, şaşı olan, gözlük takan bir kişi ile lakap takarak alay ederler. Kulakları ağır işiten bir kişiyle de çeşitli şekillerde alay ederek taciz ederler. Kadınlar özellikle kendi aralarında arkadaşlarının saçlarının kesimi ve rengi ile alay ederler. Kısacası câhiliyye ahlâkını yaşayan bu insanlar arasında hemen her şey alay konusu olabilir. Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Daha birbirileriyle ilk karşılaştıkları anda dahi alaycı tavırlarına başlarlar. Örneğin, o gün şık giyinmiş birine “Nereye böyle? Düğüne mi gidiyorsun?” diye sorarak rahatının kaçmasını, kıyafetinin abartılı olduğunu düşünmesini sağlar. Veya biri nezâketen “nasılsın” diyerek hatırını sorduğunda, diğeri “Sen benim nasıl olduğumu merak eder miydin?” şeklinde alaycı imalarda bulunur. Sık sık iğneleyici bakışlar ve sözler kullanır. Bunların son derece çirkin tavırlar olduğunu görmek istemezler. Aynı şey kendilerine yapıldığında canları yanar ama yine de vazgeçmeyi düşünmezler. Çünkü bu tavır, artık onların câhiliyye toplumunun bir gereği olarak doğal karşıladıkları bir yapı olmuştur. Arkadaş toplantıları ve sohbetlerde de bu tarz alaycılığa çok sık rastlanır. Sürekli olarak arkadaşlarının, yakınlarının gıyaplarında alaycı espri ve konuşmalar yaparlar.
Özellikle beceriksizlik ya da sakarlık yapan biriyle alay etmek önemli bir eğlencedir câhiliyye insanları için. Doğum günlerinde ya da önemli günlerde aldıkları hediyeleri beğenmeyip, başka arkadaşları ile beraber onu alay konusu edinirler; verenin ucuz bir hediye seçtiğini, zevksiz bir seçim yaptığını dile getirirler.
Câhiliyye insanlarının alaycılıkları her zaman açıkça olmayabilir. Aralarında uyguladıkları en yaygın kötü ahlâk özelliklerinden biri de iğneleyici sözler ve kötü bakışlarla imalı bir şekilde alay etmektir. Özellikle kendilerinden makam, mevki, özellik ya da yetki bakımından üstün biriyle direkt alay edemeyecekleri için kendi aralarında bakışarak, gözleriyle anlaşarak alay ederler. Böylece gizlice alay ederek kendilerinin o kişiden üstün olduklarını, o kişiyi aşağıladıklarını düşünürler. Örneğin bir şirket ortamında yönetici sınıfına sahip birisi bir hata yaptığında, mesela dili sürçtüğünde, ortamda bulunan kişiler kendilerinden üst
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düzeyde olan bu kişiyle açıkça alay edemezler. Bunu yapamadıkları için de bu imalı alay yöntemini kullanırlar. Birbirlerine anlamlı bir şekilde bakarlar, gözlerinin içinde alaycı bir gülüş vardır. Dışarıdan bakan dikkatli bir kişi bunu elbette hemen fark eder, fakat açıkça yapmadıkları için ispatlamak pek mümkün olmaz.
Din ahlâkından uzak toplumlarda, tüm bu sıkıntı verici davranışlar nedeniyle bireyler son derece huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda kalırlar. Herkes birbiriyle alay edecek bir yön bulur, ama kendisiyle alay edilmesinden de ciddi anlamda rahatsız olur. Buna rağmen içinde bulundukları ortamı değiştirmek için bir çaba harcamazlar. Çünkü alaycılığın kötü bir davranış olduğunu, Allah’ın emrettiği ahlâka uygun olmadığını dile getirirlerse, kendileri de başkalarıyla alay edemeyeceklerdir. Bu ise, nefislerinin kesinlikle istemediği bir durumdur. Bu yüzden karşılaştıkları alaycı tavırları, hayatın bir gereği olarak kabullenirler. Bundan dolayı da birbirlerinin kötü davranışlarını yadırgamazlar. Allah Kur’an’da, “Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!”2479 âyetiyle bu tip kişilerin yanlış tutumlarını haber vermiştir.
Sonuç olarak Kur’an ahlâkının yaşanmadığı bir yerde, her çeşit alaycı tavır, küçük düşürücü konuşma, rahatsız edici bakış ve gülüş görülebilir. Bunun meydana getirdiği sıkıntılı ve huzursuz ortamdan kurtulmanın tek yolu ise Kur’an’ın emrettiği güzel ahlâkı benimsemek, onu yaşamak ve yaşatmaktır.
Kur’an’da Alaycılık Yasaklanır
“Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlim olanların ta kendileridir.”2480
Allah yukarıdaki âyetiyle, insanların yaşamlarının her anında alaycılığı yasaklamıştır. Âyette yasaklanan konuların her birinin, câhiliyye toplumlarında yaşanan ahlâksızlıklar olduğunu önceki bölümlerde anlatmıştık. Ancak burada alaycılık konusunu Kur’an’a uygun bir bakış açısıyla, daha detaylı olarak ele almakta fayda vardır.
Âyette dikkat çekilen, toplumların birbirleriyle alay etmesi, kendi medeniyetlerini üstün görmesi, diğer insanları küçümsemesi dinsizliğin birer sonucudur. Oysa Allah katında üstünlük ölçüsü insanların sahip oldukları Allah korkusu ve takvâdır. Yoksa maddî güç, fiziksel özellikler, ileri bir teknoloji veya herhangi başka bir dünyevi kıstas insanları birbirlerinden üstün kılmaz. İnsanların farklı özelliklere sahip olması, kadın veya erkek olması, değişik ırklara mensup olması, beyaz tenli veya siyah tenli olması birer üstünlük alâmeti değildir: “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.”2481
2479] 5/Maide, 79
2480] 49/Hucurât, 11
2481] 49/Hucurât, 13
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 567 -
Allah, Hucurât Sûresi’nin yukarıdaki 11. âyetinde kadınların da birbirleriyle alay etmesini yasaklamıştır. Özellikle kadınların birbirlerine karşı alaycı sözler sarf etmeleri, iğneleyici konuşmalar yapmaları câhiliyye toplumlarında daha sık rastlanan davranışlardandır. Hatta bu davranışlar öyle “alışılmış” olaylardır ki, iki kadın arasında geçen bu tarz bir diyalog çok makul karşılanır. Bir kadın başka bir kadının fiziksel yöndeki eksikliklerini mümkün olduğunca sık dile getirir. Hatta açık bir eksikliği yoksa da herhangi bir özelliğini bir kusurmuş gibi göstermeye çalışır. İçinde duyduğu kıskançlık sebebiyle her türlü iftiraya, alaycı tavra başvurabilir.
Oysa Kur’an’da insanların birbirlerine sıkıntı verici, tâciz edici davranışlar göstermeleri çirkin bir ahlâk olarak tanımlanmıştır. Allah bir başka âyetinde insanların birbirlerini çekiştiren, gizli yönlerini araştıran tavırlarının çirkinliğini şöyle bir örnekle haber vermiştir: “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok merhametlidir.”2482
Allah bir diğer âyetinde yine insanlar arasındaki alaycı tavırlara dikkat çekerek, gerek sözle gerekse bakışla yapılan alaycılığın üzerinde durmuştur: “Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline!”2483
Kuşkusuz bu âyetteki kesin ifadeden, böyle bir davranış göstermekten çekinmek gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. İnsanların, gerek bakışlarla ve mimiklerle, gerekse sözlerle uyguladıkları alaycı tavırlar elbette karşılıksız kalmayacaktır. Allah Kur’an ahlâkını yaşamayan, hesap gününü düşünmeden çirkin davranışlarda bulunan bu kişileri yukarıdaki âyetiyle uyarmaktadır.
Şunu da belirtmek gerekir ki, alaycılık yalnızca câhiliyye toplumu insanlarına özgü bir ahlâksızlıktır. Mü’minler arasında böyle çirkin tavırlara kesinlikle izin verilmez. Mü’minler güzellik, zekâ, zenginlik, yetenek gibi her türlü özelliği, insanlara Allah’ın verdiğini bilirler. Birbirlerinde gördükleri güzel özellikleri de büyük bir hoşnutlukla karşılarlar. Nefislerine değil, Allah’ın rızasına uydukları için, câhiliyye toplumu insanlarının içlerinde yaşadıkları kibir, haset gibi duyguları yaşamazlar. Bu yüzden birbirlerine karşı her zaman hoşgörülü, hüsn-i zanlı, olumlu, mütevâzı bir yaklaşım içinde olurlar. Aynı şekilde birbirlerinde gördükleri eksiklikleri de Allah’ın bir deneme olarak verdiğini bilirler. Bu yüzden bu eksiklikleri ortaya çıkarmaz, aksine bunları telafi edecek yönde güzel davranışlar gösterirler. Alaycılığı çağrıştıracak en küçük bir tavırdan, bakıştan, sözden dahi şiddetle sakınırlar. Mü’minlerin alaycılığa bakış açısını aşağıdaki âyette haber verilen, Hz. Mûsâ’nın sözleri açıkça yansıtır: “Hani Mûsâ kavmine: ‘Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor’ demişti. ‘Bizi alaya mı alıyorsun?’ dediler. (Mûsâ) “Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi.”2484
2482] 49/Hucurât, 12
2483] 104/Hümeze, 1
2484] 2/Bakara, 67
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Görüldüğü gibi mü’minler alaycılığa benzer bir hareket yapmaktan derhal Allah’a sığınırlar. Böyle bir davranış göstermenin câhilce bir tutum olduğunu bilirler. Her şeyden önemlisi bunun Allah’ın hoşuna gitmeyecek bir tavır olduğunu bilmeleri, bundan sakınmaları için en büyük nedendir.2485
2485] H. Yahya, Alay Denen Zulüm, Vural Y.
GIYBET, ALAY, LAKAP, SÛ-İ ZAN
- 569 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Ğayb Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 60 Yerde:) 2/Bakara, 3, 3, 3; 3/Âl-i İmrân, 44, 179; 4/Nisâ, 34; 5/Mâide, 94, 109, 116; 6/En’âm, 50, 59, 73; 7/A’râf, 7, 188; 9/Tevbe, 78, 94, 105; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31, 49, 123; 12/Yûsuf, 10, 15, 52, 81, 102; 13/Ra’d, 9; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 22, 26; 19/Meryem, 61, 78; 21/Enbiyâ, 49; 23/Mü’minûn, 92; 27/Neml, 20, 65, 75; 32/Secde, 6; 34/Sebe’, 3, 14, 48, 53; 35/Fâtır, 18, 38; 36/Yâsin, 11; 39/Zümer, 46; 49/Hucurât, 12, 18; 50/Kaf, 33; 52/Tûr, 41; 53/Necm, 35; 57/Hadîd, 25; 59/Haşr, 22; 62/Cum’a, 8; 64/Teğâbün, 18; 67/Mülk, 12; 68/Kalem, 47; 72/Cinn, 26, 26; 81/Tekvîr, 24; 82/İnfitâr, 16.
B- Ğıybet Etme Konusuyla ilgili Âyet-i Kerimeler: Gıybet Etmekten Sakınmak: 4/nisâ, 148; 49/Hucurât, 12; 104/Hümeze, 1.
C- Zann kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 68 yerde:) 2/Bakara, 46, 78, 230, 249; 3/Âl-i İmrân, 154, 154; 4/Nisâ, 157; 6/En’âm, 116, 148; 7/A’râf, 66, 171; 9/Tevbe, 118; 10/Yûnus, 22, 24, 36, 36, 60, 66; 11/Hûd, 27; 12/Yûsuf, 42, 110; 17/İsrâ, 52, 101, 102; 18/Kehf, 35, 36, 53; 21/Enbiyâ, 87; 22/Hacc, 15; 24/Nûr, 12; 26/Şuarâ, 186; 28/Kasas, 38, 39; 33/Ahzâb, 10, 10; 34/Sebe’, 20; 37/Sâffât, 87; 38/Sâd, 24, 27; 40/Mü’min, 37; 41/Fussılet, 22, 23, 23, 48, 50; 45/Câsiye, 24, 32, 32; 48/Feth, 6, 6, 12, 12, 12; 49/Hucurât, 12, 12; 53/Necm, 23, 28, 28; 59/Haşr, 2, 2; 69/Haakka, 20; 72/Cinn, 5, 7, 7, 12; 75/Kıyâme, 25, 28; 83/Mutaffifîn, 4; 84/İnşikak, 14.
D- Zan Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Zan ile Gerçeğe Ulaşılmaz: 6/En’âm, 148; 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28.
b- Kesin Olarak Bilinmeyen Bir Konu Hakkında Zandan ve Tahminden Kaçınmak: 17/İsrâ, 36; 49/Hucurât, 12.
c- Zannın Birçoğu Günahtır: 49/Hucurât, 12.
d- Fâsıkların Getirdiği Haberi Araştırmak: 49/Hucurât, 6.
e- Hoşa Giden Bazı Şeyler Şer, Hoşa Gitmeyen Bazı Şeyler Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
f- Kâfirler Zan ile Hareket Ederler: 10/Yûnus, 36.
E- Kur’ân-ı Kerim’de Toplam 41 Yerde Geçen “S-h-r” Kelimesinin Alay Anlamında Kullanıldığı Yerler (Toplam 13 Yerde:) 2/Bakara, 212; 6/En’âm, 10; 9/Tevbe, 79, 79; 11/Hıcr, 38, 38, 38; 21/Enbiyâ, 41; 23/Mü’minûn, 110; 37/Sâffât, 12, 14; 38/Sâd, 63; 49/Hucurât, 11.
F- Lakab kelimesi Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime -Çoğul Olarak- (1 Yerde:) 49/Hucurât, 11.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 97-98; c. 4, s. 16; c. 5, s. 447; c. 6, s. 425
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y., c. 23, s. 336
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y., c. 2, s. 157-164
4. Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Y., s. 89-93
5. H. Yahya, Alay Denen Zulüm, Vural Y.
6. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Çıra Y.
7. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
8. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
9. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
10. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
11. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
12. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
13. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
14. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
15. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
16. İhtilâf Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
17. Müslümanlar Arasında Görüş Ayrılığı ve İslâm’da İhtilâf Usûlü, Abdülhalim Ural
18. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, İz Y. s. 171-228
19. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
20. Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı, Ahmet Baydar, Haksöz, sayı 56, Kasım 95
21. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
22. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
23. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
24. İslâm’da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
25. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
26. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
27. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y.
GÜNAH
- 571 -
Kavram no 59
Haramlar 9
Bk. Haram; Fesâd-İfsâd; Cehennem; Dalâlet
GÜNAH
• Günah; Anlam ve Mâhiyeti
• Günah Kavramıyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’deki Kelimeler
a- Cünâh, b- İsm, c- Zenb, d- Vizr, e- Habîs, f- Şikak
• Günah Olayı
• Kur’ân-ı Kerim’de Günah Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Günah Kavramı
• Büyük Günahlar
• Küçük Günahlar
• Lemem
• Muhâtaba Göre Günahlar
a- Allah’a Karşı Günahlar,
b- İnsanlara Karşı,
c- İnsanın Kendisine Karşı Günahlar
• Günahın Zıddı; Sevap
• Günahkârlık; Fısk
• Hıristiyanlıkta ve Diğer Dinlerde Günah Anlayışı
• Peygamberlerin Günahsızlığı; İsmet
• Günah Duygusu
• Günahlar ve Günahkârlarla İlgili Sünnetullah/Allah’ın Değişmez Yasaları
• Günahın Cezâsı ve Günahtan Kurtulma
“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça merhamet edendir.” 2486
Günah; Anlam ve Mâhiyeti
Günah Kelimesinin Anlamı: ‘Günah’ kelimesinin aslı Farsçadır. Kur’an’da ‘cünâh’ şeklinde geçen bu kelime, ‘günah’ olayını anlatan kavramlardan yalnızca bir tanesidir. Kur’an, günah kavramını tanıtmak için birçok kelime kullanmaktadır. Bu kelimelerin her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yapılış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir. Günahı anlatan her bir kavram, insan davranışının sebebini ve psikolojik yapısını açıklar. Bir başka deyişle günahı ifade eden her bir kelime hatanın nasıl bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.
2486] 2/Bakara, 173
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Günah Kavramıyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’deki Kelimeler
Kur’an’ın ‘günah’ olayını anlatmak üzere kullandığı kelimeler şunlardır: İsm, seyyie, münker, isyan, fahşâ, fısk, zenb, cürm, fücûr, vizr, şekavet, rics, habîs, zulm, şikak ve cünâh. Bunlardan en çok 4 kelimenin günah anlamında kullanıldığı görülür. Bunlar; cünâh, ism, zenb ve vizr kelimeleridir.
a- Cünâh
‘Cünâh’ kelimesi Kur’an’da yirmi beş defa yer almaktadır. Ancak bu kelime ya ‘lâ cünâha’, veya ‘leyse cünâhun’ şeklinde geçmektedir. ‘Bir günah yoktur, bir sakınca yoktur veya mahzur yoktur, günah olmaz, günah işlenmiş olmaz’ gibi anlamlara gelen bu kelimenin Kur’an’da bu şekilde yer alması oldukça dikkat çekicidir. ‘Cünâh’ kelimesinin sözlükteki karşılığı ‘ism-hata’ sözcüğüdür. Aşağıda anlatılacağı gibi ‘ism’ kelimesi de Kur’an’ın insanın hatalı davranışlarını nitelendirmek için kullandığı kelimelerden birisidir.
Allah’ın emrine karşı gelme, yasaklarını bilerek çiğneme, İslâm’ın ilkelerinden sapma, ihmal etme, sürçme ve karşı gelme gibi hatalı fiilleri tanımlamak için Türkçe’de ‘günah’ kelimesini kullanıyoruz. ‘Cünâh’ kelimesi bu hataların yalnızca bir kısmını, ‘ism’ sayılan çeşidini ve biraz da mahzurlu (sakıncalı) olan davranışları anlatmaktadır. Şu örneklerde olduğu gibi: “Şüphesiz Safâ ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Ev’i (Kâbe’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir cünâh (günah-mahzur) yoktur…” 2487, “Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa veya savaş için çıktığınızda), kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir cünâh-mahzur yoktur (sizin için günah değildir)…” 2488
Kur’an günah olgusunu ifade etmek üzere on beş kadar kelime kullanmaktadır. Bunların arasında bir anlam yakınlığı olsa bile, her biri başka bir hataya, hatanın farklı bir boyutuna işaret eder. Ancak hepsinin ortak noktası; nefse, şeytana, karanlık ve kötü işlere yenik düşmeyi, sıkıntıyı ve ıstırabı, toplumsal huzursuzluk ve kaosu, çirkin ve bayağı davranışları, dengeyi bozmayı ve haddi aşmayı ifade etmeleridir.
b- İsm
Kişiyi sevaptan alıkoyan, geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayırdan uzaklaştıran ameldir.2489 Bu ameli işleyen sonunda ceza kazanır. Günah kavramının karşılığıdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Birr, kalbinin (nefsinin) kendisiyle tatmin olduğu şey, ‘ism’ ise, göğsünü sıkan (seni huzursuz eden) şeydir.” 2490
Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi, düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil de kendi hevâsına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte ve haram saymaktadır. Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere haram sayıyor.2491 ‘İsm’ diye
2487] 2/Bakara, 158
2488] 4/Nisâ, 101
2489] Râgıb, Müfredât, s. 10
2490] Müslim, Birr 5, hadis no: 2553, 4/1980
2491] 6/En’âm, 120
GÜNAH
- 573 -
nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak Allah (c.c.) katında daha hayırlı ve daha süreklidir.2492 Kur’an mü’minlere “…Birr (her türlü iyilik) ve takvâ (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…” 2493 diye emretmektedir. Şüphesiz ism mü’mini hayırdan, takvâdan ve Allah rızâsından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır.
c- Zenb
Zenb kelimesi, sözlükte kuyruk anlamına gelen ‘zeneb’ kelimesinden türemiştir. Hoş olmayan sonuçlar doğuran bütün fiiller hakkında kullanılır ki, meydana getirdiği sonuca göre değerlendirilen işler demektir. Buna göre kişinin yaptığı iş sonuç itibarıyla ona vebal yüklüyorsa, ceza almasına sebep oluyorsa o işi ‘zenb’dir. ‘Zenb’in çoğulu ‘zünûb’tur.
Kur’an’da tekil ve çoğul olarak sık sık günah, kulların işlediği suç ve vebâl karşılığı olarak geçmektedir. Allah (c.c.) ‘zenb’leri (günahları) bağışlayandır. Zaten O’ndan başka günahları kim bağışlayabilir?2494 Allah (c.c.) Hz. Peygamber’in geçmiş ve gelecek ‘zenb’lerini (hatalarını) bağışladığı gibi O’nun, mü’minlerin de bağışlanmaları için duâ etmesini istiyor.2495 İnkârcı olarak, ya da tevbe etmeden ölenlere öldükten sonraki dirilişte, haşr zamanı zenb’lerini (günahlarını) itiraf edecekler.2496 Kur’an, Allah’ın, bütün kullarının zenb’leri için yeterli olduğunu, hepsini olduğu gibi bildiğini,2497 cezâ verdiği insanları veya toplulukları yalnızca onlara ait zenb yüzünden cezalandırdığını haber veriyor.2498 Bu âyetlerde dikkat çeken bir nokta da; kâfirlerinin inkârcılığının ‘zenb’ olarak nitelendirilmesidir. Allah’ı seven mü’minler Peygamber’e tâbi olurlar. Böylece Allah da onları sever ve onların ‘zenb’lerini bağışlar.2499 Mü’minler sürekli olarak zenb’lerinin bağışlanması için duâ ederler;2500 bir ‘fâhişe-çirkin iş’ yaptıkları ya da suç işleyerek nefislerine zulmettikleri zaman, bu ‘zenb’lerinden dolayı Allah’tan bağışlanma dilerler. 2501
d- Vizr
‘Vizr’in aslı ‘vezr’dir ki bunun sözlük anlamı, sığınılan dağ geçidi veya oyuk demektir. ‘Vizr’ günah, borç, yük ve bazen de sorumluluk anlamına gelmektedir. Kur’an’da 10 âyette (türevleriyle, bu sayı 27’dir) geçen “ağırlık” mânâsındaki vizr kelimesi (çoğulu evzâr), bu âyetlerin çoğunda mânevî yük ve sorumluluk ilgisiyle “ism” yerine kullanılmıştır, yani günah anlamındadır. Aynı kökten gelen ‘vezir’, işi yüklenen demektir ki yöneticinin sorumluluğunu paylaşan kimselere de vezir denmektedir. Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) duâsında Hz. Hârun’un kendisine ‘vezir-yardımcı’ olarak verilmesini istemişti. 2502
2492] 42/Şûrâ, 36-37
2493] 5/Mâide, 2
2494] 27/Şuarâ, 14; 40/Ğâfir, 3; 39/Zümer, 53; 17/İsrâ, 17
2495] 48/Fetih, 2; 47/Muhammed, 19
2496] 67/Mülk, 11
2497] 17/İsrâ, 17; 25/Furkan, 58
2498] 3/Âl-i İmrân, 11; 6/En’âm, 6; 8/Enfâl, 52, 54; 40/Ğâfir, 21
2499] 3/Âl-i İmrân, 31
2500] 3/Âl-i İmrân, 13, 147, 192
2501] 3/Âl-i İmrân, 135
2502] 20/Tâhâ, 29-32
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, suçun şahsîliği gibi evrensel bir prensibi ‘vizr’ kelimesiyle ifade ediyor: “….Her nefis kendi aleyhine yaptığını kazanır. Hiç kimse bir başkasının ‘vizr’ini (yükünü-günahını) yüklenmez…”2503; “Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihâyet onlara Kıyâmet ansızın gelip çatınca, onlar: Günahlarını (evzâr) sırtlarına yüklenerek diyecekler ki: ‘Hayatta iyi amelleri terk etmemizden dolayı eyvâh bize! Yüklenip taşıdıkları şey ne kötü yüktür.” 2504; “De ki: ‘Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mi arayacağım? Herkesin kazanacağı (günah) yalnız kendisine âittir. Hiçbir suçlu (vâzira, vizr sahibi, günahkâr) başkasının suçunu/günahını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, ihtilâfa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.”2505; “Kim bir hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de dalâleti seçer, doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr (vâzira), başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” 2506; İslâm’a göre herkes kendi yaptığından sorumludur. Hiç kimse bir başkasının işlediği suçtan dolayı ceza çekmez. Fıkıhta denir ki ‘Ukubâtta niyâbet câiz olmaz’, yani bir kimsenin cezasını vekâleten, onun yerine bir başkası çekmez Bu bakımdan İslâm, Hıristiyanlıktaki ilk günah olayını, ya da günahın babadan oğula geçmesi inancını reddetmektedir. İslâm’a göre günah, şahsîdir; nesilden nesle günah miras kalmaz. Herkes kendi yaptıklarından sorumludur. 2507
Fakat nasıl ki iyi bir çığır açmak, sevap işlemeye sebep olmak insana sevap kazandırırsa; günaha sebep olmak, günahın işlenmesine zemin hazırlamak, kötü (münker) bir gelenek başlatmak, kişiye günah kazandırdığı gibi, o günahı işleyenlerin günahlarında bir eksilme olmadan ona ilave bir ‘vizr’ kazandırır. Kötü bir çığır açmanın ‘vizr’ini yüklenmek kötü olduğu gibi, birtakım insanları câhillikleri sebebiyle doğru yoldan saptırıp inkâra ya da günaha sürüklemek de büyük bir vebâldir, ağır bir vizrdir/yüktür: “Kıyâmet gününde kendi günahlarını (vizrlerini) tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından (vizrlerinden) da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler). Bak ki, yüklenecekleri şey ne kötü bir şey!” 2508
Hadis-i şeriflerde bu konu daha belirgin şekilde izah edilir: “Her kim İslâm’da güzel bir sünnet/çığır açarsa, o çığırın ecri ile, kendisinden sonra o çığırla amel edenlerin ecirlerinden hiçbir şey noksan edilmemek şartıyla sevapları kendine aittir. Ve her kim İslâm’da kötü bir sünnet/çığır açarsa, o çığırın vebali ile kendisinden sonra onunla amel edenlerin vebâli, hiç noksanları olmamak üzere ona aittir.” 2509; “Bir kimse dalâlete çağırır da ona uyulursa, bu kimseye –günahlarından hiçbir şey eksiltilmeksizin- kendisini izleyenlerin günahı kadar günah yüklenir...”2510; “Haksız yere bir cana kıyıldığında, onun kanından bir pay da, Âdem’in (a.s.) ilk oğluna (Kabil’e) ayrılır. Zira cana kıymayı ilk defa îcat eden odur.” 2511
2503] 6/En’âm, 164, ayrıca bk. 17/İsrâ, 15; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38
2504] 6/En’âm, 31
2505] 6/En’âm, 164
2506] 17/İsrâ, 15
2507] 6/En’âm, 164; İ7/İsrâ, 15; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38
2508] 16/Nahl, 25
2509] Müslim, İlim 15, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64
2510] Müslim, İlim 16; Buhârî, İ’tisâm 15; Tirmizî, İlim 15; İbn Mâce, Mukaddime 14
2511] Buhârî, Cenâiz 33, Enbiyâ 1, Diyât 2, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27; Tirmizî, İlim 14; Nesâî, Tahrîm 1; İbn Mâce, Diyât 1
GÜNAH
- 575 -
“Kim ondan (Allah’ın zikrinden, Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyâmet gününde o, ağır bir günah (vizr) yükünü yüklenecektir. Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için, kıyâmet gününde bu, ne kötü bir yüktür! O günde sûra üflenir ve Biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.” 2512; “Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez. Eğer yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabâsı da olsa, bir şey (alıp) taşınmaz. Sen ancak gayble/görmeden Rablerinden korkanları ve namazı kılanları uyarırsın. Kim (günahlardan) temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah’adır.” 2513
e- Habîs
Habîs kelimesinin sözlük anlamı pis, pislik, temiz olmayan demektir ve bu kelime Kur’an’da bazen günah işler hakkında kullanılmaktadır. ‘Habîs’in zıddı ‘tayyib-güzel, hoş’ kelimesidir. ‘Habîs’ kelimesi, yaratılış yönünden pis olan şeyler hakkında kullanıldığı gibi,2514 değersiz şey, günah, hata ve suç anlamında da kullanılmaktadır. 2515
‘Habîs’ bir anlamda; inkârcı, inat ve isyancı, günah işlemekten çekinmeyen, böylece nefsini günah pisliğine bulaştıran; ‘tayyib’ de Rabbine itaat ederek günahların pisliğinden kendini koruyandır. Kur’an, ‘habîs’ ile ‘tayyib’ olanın kesinlikle birbirinden ayrı olduğunu söylüyor.2516 İslâm, ‘habîs’i ve ‘tayyib’i gösteren, öğreten ve birbirinden ayıran bir İlâhî düzendir. ‘Habîs’le ‘tayyib’ hiç bir zaman aynı olamaz.2517 Küfre düşenler Allah’ın katında murdardırlar. Onlar birbirleri üzerine hâkimiyet kurarlar, küfr işinde birbirlerine yardımcı olurlar, ama hepsi de Cehennem’e atılırlar. 2518
‘Habis’in günah anlamında kullanıldığını şu âyet daha açık bir şekilde göstermektedir: “Lût’a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu habis (çirkin-günah) iş yapmakta olan şehirden kurtardık….”2519 Bilindiği gibi Lût kavminin işlemiş olduğu günah, gerçekten bir pislik ve anormal bir ilişki olan homoseksüellikti. Günahtan ve isyandan kaçıp, Allah’ın koyduğu ölçülere uygun yaşayan insanlardan meydana gelen bir toplum, tıpkı ürününü en güzel şekilde veren bir beldeye, ya da bir ağaca benzer. ‘Habîs’ (günahkâr, suçlu, ya da günahlar sebebiyle murdar hale gelmiş) kimselerin yaşadığı toplum da, ürün vermeyen toprağa, yemiş yetiştirmeyen kötü ağaca benzer.2520 Habîs erkek ve kadınlar hem dünyada hem de âhirette birbirlerine yakışırlar, birbirlerine uygundurlar. Çünkü onlar, çirkin, murdar, zararlı olan günahlardan kaçınmıyorlar, günah konusunda birbirlerine yardım ediyorlar, bazen de beraber işliyorlar. Bu habis kimselerin başında mü’minlere iftirâ atanlar vardır. 2521
2512] 20/Tâhâ, 100-102
2513] 35/Fâtır, 18
2514] 7/A’râf, 157
2515] 2/Bakara, 267
2516] 3/Âl-i İmrân, 179; 8/Enfâl, 37
2517] 5/Mâide, 100
2518] 8/Enfâl, 37
2519] 21/Enbiyâ, 74
2520] 7/A’râf, 58; 14/İbrâhim, 26
2521] 24/Nûr, 26
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
f- Şikak
‘Şikak’ sözlükte, bütünden ayrılıp muhâlefete geçmek, bütüne ters düşmektir. Tevhid, bir bütündür. İnkârcılık, şirk koşma ve nifak Tevhid’in bütünlüğünü bozduğu gibi, Tevhid’in âhengine uymayan davranışlar da o bütünlüğü bozar. Tevhid’e inanan bir mü’min, öncelikli olarak Allah’ın birliğini tasdik eder. Sonra da bu inancın etrafında iç içe daireler halinde olan Tevhid’in diğer unsurlarını kabul eder. İnkâr etmek, bu birliği bozar, isyan ederek günaha dalmak bu birliğin âhengine ters düşmek olur. ‘Şikak’, yani Tevhid’in ilkelerine ters düşmek insana zorluk ve sıkıntı verir. Bu sıkıntıya -Türkçe’de de kullanılan- meşakkat denilir.
Kur’an’ı inkâr edenler uzak bir ‘şikak’ içindedirler. Bu da bir anlamda suçların en büyüğü, sapıklığın ta kendisidir.2522 Küfre sapanlar, Allah’ın gönderdiği Din’den ayrılarak ona muhâlefet ederler. Hatta O’na karşı boş bir gurura düşerler.2523 Küfrederek, ya da inkârcılığa düşerek zâlim olanlar Hakk’ın uzağına düşmüş, Tevhid bütünlüğünden uzaklaşmış kimselerdir.2524 Kur’an, âile birliğini parçalamaya da ‘şikak’ demektedir. 2525
Günah Olayı
Günah, kendisine takvâsı ve fücuru öğretilen insanın2526 yanılması, unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği çizginin dışına çıkması, İlâhî kuralları ihlâl etmesidir. İslâm, insanların dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (c.c.) tarafından gönderilen İlâhî sistemin adıdır. Bu sistemin insana yüklediği bazı görevlerin yanında, yapmamasını istediği bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir. Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır. İman ettiği halde Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
Günah işlemek, kısmen insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve aldığı eğitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri de hevâsına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağî haline de gelebilir. İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hak olanı da seçme, batıl olanı da seçme hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu olabilmesi için özgür olması
2522] 41/Fussılet, 52
2523] 38/Sâd, 2
2524] 22/Hacc, 53
2525] 4/Nisâ, 35
2526] 91/Şems, 7-8
GÜNAH
- 577 -
gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada imkân dâhilinde olması gerekir. İyi ve güzel, bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve çirkinle tanınabilir.
İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin, o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi olanla yanlışı, hak olanla bâtılı, itaat ile isyanı, Cennet veya Cehennemden birini seçme ile karşı karşıyadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir. İnsanı yaratan, onu böyle bir özgürlükle baş başa bırakmıştır, ama onun yalnızca Kendisine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücâdele şartlarıyla, nimetlerle, zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır. Günah işleme bu tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını güçlendiren bir şeydir. Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan dolayı yaptığı hatayı ve suçu terkeder, Rabbine sığınır. Günahlar onun için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır. Şu hadis bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor: “…Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah (c.c.) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah (c.c.) onları affederdi.”2527 Bu hadiste, günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya dâvet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor. Demek ki bir insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek ciddi bir durumdur. Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir, günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne sığınandır. 2528
Halife olarak yaratılan2529 insan, ‘emâneti taşımakla yükümlüdür.2530 Emânetin gereğini yaparsa, ahsen-i takvîm (en güzel bir biçimde) yaratılan aslını korumuş olur, emâneti korumazsa bütün varlıkların en aşağısı olur, esfel-i sâfilîne düşer.2531 İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâm’ın koyduğu sınırların dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
İslâm’a göre affedilmeyecek bir günah yoktur.2532 “Allah kendisine şirk
2527] Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526, 5/672
2528] 42/Şûrâ, 25; 2/Bakara, 222
2529] 2/Bakara, 30
2530] 33/Ahzâb, 72
2531] 95/Tîn, 4-6
2532] 4/Nisâ, 48; 39/Zümer, 53
- 578 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koşulmasını affetmez”2533 gibi ifâdeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (c.c.) elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” buyrulurmaktadır.2534 Bazı ibâdetler, işlenen birtakım hatalar için, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına sebeptir. Ebû Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 2535
Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem dinî, hukukî cezâ gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına tecâvüz edilenden hak helâlliği -tabii eğer mümkünse- istenmesi gerekir. Günahlar aslında insana hem dinî cezâyı, hem de bedenî veya toplumsal cezâları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişinin kendine zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez. Zinânın zührevî hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
İslâm’a göre ‘eşyada asıl olan husus mubahlık-helâl olma’ durumudur. Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı şeyler bir nevi az ve istisnâîdir. İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak istisnâdır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir. İnsanın nefsinde, âilesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk, huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru sağlamaktadır. 2536
Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa, huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhî bereketi azaltır, insandaki iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır. Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa, utanmazlığa sürükler. Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum, işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile, inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır. Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden dolayı da günaha
2533] 4/Nisâ, 48
2534] 39/Zümer, 53
2535] Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233, 1/209; Tirmizî, Salât 160, hadis no: 214, 1/418
2536] 30/Rûm, 41
GÜNAH
- 579 -
düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. 2537
Kur’ân-ı Kerim’de Günah Kavramı
“Hayır! Her kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.” 2538
“Onlar, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp anarlar ve günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler/günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!? Onlar, yaptıkları kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 2539
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca ‘ben şimdi tevbe ettim’ diyen ve kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azab hazırladık.” 2540
“Eğer yasakladığımız büyük günahlardan (kebâirden) kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” 2541
“Ne sizin kuruntularınız, ne de ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük/günah işlerse onun cezâsını görür ve kendisi için Allah’tan başka dost da, yardımcı da bulunmaz.” 2542
“…Birr (her türlü iyilik) ve takvâ (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…” 2543
“Görmediler mi, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar gönderip evlerinin altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların peşinden başka nesiller yarattık.” 2544
“Allah’ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihâyet onlara Kıyâmet ansızın gelip çatınca, onlar: Günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki: ‘Hayatta iyi amelleri terk etmemizden dolayı eyvâh bize! Yüklenip taşıdıkları şey ne kötü yüktür.” 2545
“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen, böylece kendilerini dünya hayatı aldatmış olan kimseleri (kendi hallerine) bırak. Sen yalnız Kur’an’la nasihat et ki, hiçbir kimse kazandığı (günah) yüzünden helâke sürüklenmesin. Onun Allah’tan başka ne bir dostu ne de bir şefaatçısı vardır. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan alınmaz (kabul olunmaz). Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr etmekte oldukları gerçeklerden ötürü onlar için kaynar sudan ibâret bir içecek ve acıklı
2537] 4/Nisâ, 31; İbn Mâce, Zühd 30, hadis no: 4248-4249, 2/1419; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 224-231
2538] 2/Bakara, 81
2539] 3/Âl-i İmran, 135
2540] 4/Nisâ, 17-18
2541] 4/Nisâ, 31
2542] 4/Nisâ, 123
2543] 5/Mâide, 2
2544] 6/En’âm, 6
2545] 6/En’âm, 31
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir azap vardır.” 2546
“Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah kazananlar yaptıklarının cezâsını mutlaka çekeceklerdir. Üzerlerine Allah’ın adı anılmadan (besmele çekilmeden) kesilen hayvanlardan (onların etlerinden) yemeyin. Çünkü onu yemek günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” 2547
“De ki: ‘Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mi arayacağım? Herkesin kazanacağı (günah) yalnız kendisine âittir. Hiçbir suçlu/günahkâr) başkasının suçunu/günahını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, ihtilâfa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 2548
“Öyle bir fitneden (günahtan) sakının ki, aranızdan yalnız zulüm/haksızlık edenlere erişmekle kalmaz. Bilin ki Allah’ın azâbı çetindir.” 2549
“Hasenât/iyilikler, seyyiâtı/kötülükleri, günahları giderir; bu öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır.” 2550
“Kıyâmet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler). Bak ki, yüklenecekleri şey ne kötü bir şey!” 2551
“Kim bir hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de dalâleti seçer, doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” 2552
“Kim ondan (Allah’ın zikrinden, Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyâmet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir. Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için, kıyâmet gününde bu, ne kötü bir yüktür! O günde sûra üflenir ve Biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.” 2553
“Onlardan birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabbim! der, beni (dünyaya) geri çevir. Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada sâlih amel yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz, (boş) laftan ibarettir.” 2554
“Ve onlar (Allah’ın güzel kulları) ki, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zinâ etmezler. Bunları yapan, günahının cezâsını bulur; Kıyâmet günü azâbı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır. Ancak tevbe ve iman edip sâlih amelde/iyi davranışta bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Kim tevbe edip sâlih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”
2546] 6/En’âm, 70
2547] 6/En’âm, 120-121
2548] 6/En’âm, 164
2549] 8/Enfâl, 25
2550] 11/Hûd, 114
2551] 16/Nahl, 25
2552] 17/İsrâ, 15
2553] 20/Tâhâ, 100-102
2554] 23/Mü'minûn, 99-100
GÜNAH
- 581 -
2555
“Kâfirler, iman eden mü’minlere: ‘Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim’ derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek (diğerlerinin günahını onlardan kaldıracak) değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle (onları kandırmak istemekte ve) yalan söylemektedirler. (Fakat gerçek şu ki,) Elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte nice yükleri (günahları) taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” 2556
“Onlardan her birini günahları sebebiyle suçüstü yakaladık: Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyor, yazık ediyorlardı.” 2557
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez. Eğer yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabâsı da olsa, bir şey (alıp) taşınmaz. Sen ancak gayble/görmeden Rablerinden korkanları ve namazı kılanları uyarırsın. Kim (günahlardan) temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah’adır.” 2558
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, Ğafûr Rahîm’dir/çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun; sonra size yardım edilmez.” 2559
“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler. Onlar kuvvet yönünden, yeryüzünde eserler (bırakmak) bakımından bunlardan daha üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın azâbından koruyan da olmadı.” 2560
“Kim bir kötülük/günah işlerse, onun kadar cezâ görür. Kim de kadın veya erkek mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa onlar, kendilerine hesapsız rızık verilmek üzere, cennete girerler.” 2561
“Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.” 2562
“Onlar kebâir’den (büyük günahlardan) ve çirkin işlerden (fuhşiyattan) kaçınırlar. Kızdıkları zaman onlar, affederler.” 2563
“Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. (Ey Muhammed!) Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir.” 2564
“...Allah, size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiştir. Küfrü, fıskı ve
2555] 25/Furkan, 68-71
2556] 29/Ankebût, 12-13
2557] 29/Ankebût, 40
2558] 35/Fâtır, 18
2559] 39/Zümer, 53-54
2560] 40/Mü’min, 21
2561] 40/Mü’min, 40
2562] 42/Şûrâ, 30
2563] 42/Şûrâ, 37
2564] 47/Muhammed, 19
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 2565
“Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah’ındır. Bu, Allah’ın, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezâlandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir. Ufak tefek kusurları (lemem) dışında, günahın büyüklerinden (kebâirden) ve çirkin işlerden kaçınanlara gelince, şüphesiz Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve sizi annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Onun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” 2566
“Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez.” 2567
“İşte o gün, insana da cinne de günahı sorulmaz. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? Suçlular/günahkârlar sîmâlarından tanınır, alınlarından (perçemlerinden) ve ayaklarından yakalanırlar.” 2568
“Her insanın amel defterini boynuna astık. İnsan için kıyâmet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” 2569
“... Kim Allah’a iman eder ve sâlih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu, içinde ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur.” 2570
“... Rableri günahları sebebiyle o beldeyi başlarına geçirdi ve her tarafı dümdüz etti.” 2571
Hadis-i Şeriflerde Günah Kavramı
“İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: ‘Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” 2572
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyeni yap! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.” 2573
“İyilik, ahlâkın güzelliğidir. Günah ise, kalbinde rahatsızlık uyandıran ve başkalarının muttalî olmasından hoşlanmadığın şeydir.” 2574
“İyilik, ruhunun yatıştığı (mutmain olduğu) şeydir. Kötülük ise, insanlar sana fetvâ verseler de, içini tırmalayan ve göğsünde tereddüt duyduğun şeydir.” 2575
Nevvâs bin Sem’an (r.a.) şöyle dedi: ‘Rasûlullah (s.a.s.)’a iyilik ve günahtan sordum da şöyle buyurdular: “İyilik (birr), ahlâkın güzel olmasıdır. Günah ise, kalbini tırmalayıp, insanların da muttalî olmasından hoşlanmadığın şeydir...” 2576
2565] 49/Hucurât, 7
2566] 53/Necm, 31-32
2567] 53/Necm, 38
2568] 55/Rahmân, 39-41
2569] 17/İsrâ, 13-14
2570] 64/Teğâbün, 9
2571] 91/Şems, 14
2572] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6; İbn Mâce, Zühd 17
2573] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2637; Nesâî, Eşribe 50, hadis no: 5677; Dârimî, Büyû’ 2, hadis no: 2535
2574] Müslim, Birr 14-15; Tirmizî, Zühd 40, hadis no: 2497; Dârimî, Rikak 73, hadis no: 2792
2575] Ahmed bin Hanbel, 4/227; Dârimî, Büyû’, 2, hadis no: 2536
2576] Müslim, Birr 5; Tirmizî, Zühd 52; Ahmed bin Hanbel, IV/182, 227, V/251, 252, 256
GÜNAH
- 583 -
“Mü’min, günahlarını, sanki dibinde oturup da üzerine düşeceğini sandığı bir dağ gibi görür...” 2577
“Mü’min, üzerindeki günahı, üstüne yıkılmasından korktuğu bir dağ gibi görür. Münâfık ise, günahını, burnuna konup da oradan uçurduğu bir sinek gibi önemsiz görür.” 2578
“Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke belirir. Eğer tevbe ederse ve ondan sıyrılırsa kalbi saydamlaşır, parlar. Yok, (tevbe ve istiğfâr etmeyip) tekrar günaha dönerse bu leke çoğalır. Öyle ki, kalbi (tümüyle) kaplar; işte Allah Teâlâ’nın Kur’an’da zikrettiği ‘reyn’ budur.2579: “Hayır, aksine, onların kazanmakta oldukları (günahlar) kalplerini paslandırmıştır -râne-.” 2580
“Kimi, yaptığı günah rahatsız eder ve iyilik de sevindirirse, o kimse mü’mindir!” 2581
“Kişi, kötülük yapar da, bu ona rahatsızlık verirse, işte o mü’mindir!” 2582
“Kul, mahzurlu olan şeye düşmekten çekinerek mahzurlu (sakıncalı) olmayan şeyi bırakmadıkça takvâlı kişilerden olma derecesine ulaşamaz.” 2583
“Allah, kâh günahları bağışlar, kâh sıkıntıları giderir, kâh bir kavmi yüceltir, kâh bir kavmi batırır.” 2584
“Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnad etmektir.” 2585
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 2586
“Zinâ eden kimse, mü’min olduğu halde zinâ yapmaz. İçki içen kimse, mü’min olduğu halde içki içmez. Hırsızlık yapan kimse de mü’min olduğu halde çalmaz!” 2587
“Zinâ eden kimse, mü’min olduğu halde zinâ yapmaz. İçki içen kimse, mü’min olduğu halde içki içmez. Hırsızlık yapan kimse de mü’min olduğu halde çalmaz! İman ondan çıkar, gölge gibi başının üzerinde durur. O insan ne zaman ki bu işi bitirirse iman tekrar geri gelir!” 2588
“Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için,
2577] Buhârî, Deavât 4; Tirmizî, Kıyâmeh 49
2578] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâmeh 49
2579] İbn Mâce, Zühd 29; Ahmed bin Hanbel, II/297
2580] 83/Mutaffifîn, 14
2581] Tirmizî, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel, I/18, 26, III/446, V/251, 252, 256
2582] Ahmed bin Hanbel, IV/12
2583] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 14, hadis no: 2568; İbn Mâce, Zühd 24, hadis no: 4215
2584] İbn Mâce, Mukaddime 13
2585] Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12
2586] Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme 48
2587] Buhârî, Hudûd 1, 6
2588] Ebû Dâvud, Sünneh 6
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır. Çünkü küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helâk eder. Tıpkı çöl bir arâzîde bulunup da, yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hali gibi: O adam ve diğerleri odun taşıyıp üst üste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler. Derken odun yığınını ateşe verirler ve (küçük küçük olan, ama bir araya gelince kocaman bir yığın olan bu çalı çırpının ateşiyle) o çölde bulunan bütün canlıları yok eder...” 2589
Ubâde bin Sâmit ve Ebû Saîd el-Hudrî gibi sahâbîler şöyle derlerdi: “Siz, gözünüze önemsiz (edakk) görünen öyle işler yapıyorsunuz ki, biz onları Hz. Peygamber zamanında büyük günahlardan sayardık!”2590 (Yani, kalplerindeki Allah korkusu sebebiyle, sahâbenin küçük günahları bile büyük günah gibi değerlendirdiğini belirtmişlerdir.)
“Ey insanlar, sizden öncekilerin sapıtmasının nedeni şu idi: İçlerinde üstün mevkiden biri hırsızlık yapınca, hadd (cezâ) uygulamadan onu serbest bırakıyorlar, ama güçsüz (arkası olmayan, fakir) birisi çalınca da hemen hadd tatbik ediyorlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, Muhammed, onun elini de keser.” 2591
“Gerçekten siz, bana dâvâya (mahkemeleşmeye) geliyorsunuz. Ama ihtimal bazınız hüccetinizi/delilinizi bazınızdan daha iyi anlatır da ben de ona kendisinden dinlediğime göre hüküm vermiş olurum. Her kime din kardeşinin hakkından bu sûretle bir şey verirsem, onu hemen almasın! Zira bununla ona ancak ateşten bir parça vermiş olurum!” 2592
“Kalpte iki his vardır: Birisi melekten olup, hayır ile vaadde bulunma, Hakkı tasdik etmedir. Kim bu duyguyu hissederse onun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a da hamdetsin. İkincisi, düşmandan olup, şer vaadlerde bulunma, Hakkı yalanlama ve hayırdan nehyetmedir. Bu hissi de kim duyarsa şeytandan Allah’a sığınsın...” 2593
“Üzerinde Rabbinin de hakkı vardır, nefsinin de hakkı vardır, âilenin de... Buna göre sen her hak sahibine hakkını ver!” 2594
“Herkese niyet ettiği vardır; unutanın ve hata yapanınsa niyeti yoktur!” 2595
“Muhakkak ki Allah ümmetimin hatasından, unutmasından ve yapmaya zorlandıkları günahlardan vazgeçmiştir, bağışlamıştır.” 2596
“Şüphesiz Allah, ümmetimden hatâ, unutma ve üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü (günâhını) kaldırmıştır.” 2597
“Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 2598
“Günahkâr ve itaatkâr olan hiç kimse yoktur ki, ateşe girmeyecek olsun. Ancak ne
2589] Ahmed bin Hanbel, I/ 402, V/331, VI/70, 151; İbn Mâce, Zühd 29
2590] Buhârî, Rikak 32; Dârimî, Rikak 45; Ahmed bin Hanbel, III/3, 157, 470, V/79
2591] Buhârî, Hudûd 12; Tirmizî, Hudûd 7
2592] Buhârî, Mezâlim 16, Ahkâm 29, 3; Müslim, Akdıye 5
2593] Tirmizî, Tefsî 2/35
2594] Buhârî, Edeb 84-86
2595] Buhârî, Itk 4
2596] İbn Mâce, Talâk 16
2597] Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şürût 12, Enbiyâ 27
2598] Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233, 1/209; Tirmizî, Salât160, hadis no: 214, 1/418
GÜNAH
- 585 -
var ki, ateş İbrâhim (a.s.)’e olduğu gibi mü’mine bir selâmet/genişlik ve serinlik olacaktır. Öyle ki ateş onların serinlemesinden dolayı bir ses çıkaracaktır. Sonra da Allah muttakîleri kurtaracaktır.” 2599
“Her kim İslâm’da güzel bir sünnet/çığır açarsa, o çığırın ecri ile, kendisinden sonra o çığırla amel edenlerin ecirlerinden hiçbir şey noksan edilmemek şartıyla sevapları kendine aittir. Ve her kim İslâm’da kötü bir sünnet/çığır açarsa, o çığırın vebali ile kendisinden sonra onunla amel edenlerin vebâli, hiç noksanları olmamak üzere ona aittir.” 2600
“Bir kimse dalâlete çağırır da ona uyulursa, bu kimseye -günahlarından hiçbir şey eksiltilmeksizin- kendisini izleyenlerin günahı kadar günah yüklenir...” 2601
“Haksız yere bir cana kıyıldığında, onun kanından bir pay da, Âdem (a.s.)’in ilk oğluna (Kabil’e) ayrılır. Zira cana kıymayı ilk defa îcat eden odur.” 2602
“Reddetmeye kadir oldukları halde içlerinde zuhur eden kötülüğe sessiz kalmadıkları müddetçe, Allah Teâlâ halkın geneline, özel kişilerin (suçluların, günahkârların) yaptığı yüzünden azap etmez. İşte onlar böyle yaparlar (seslerini çıkarmazla)sa Allah da halkın genelini ve suçluları beraberce cezâlandırır.” 2603
İçlerinde sâlih kimseler olduğu halde helâk olup olmayacaklarını soran Zeyneb bint Cahş’a Rasûl-i Ekrem şöyle cevap vermiştir: “Evet, kötülük iyice çoğaldığında!” 2604
“İnsanlar zâlimi görür de, ona engel olmazlarsa, Allah’ın, azâbı ile onları bürümesi yakındır.” 2605
“Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin, eğer gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin/buğzetsin.” 2606
“Şâyet günahlar işleseniz, hatta semâyı dahi tutsa, sonra da pişmanlık duysanız Allah sizin tevbenizi kabul eder.” 2607
“Kötülüklerin peşinden bir iyilik getir ki, onu mahvetsin/silsin.” 2608
“Kıyâmet gününde mü’min, Rabbine yaklaşacak, o derecede ki, üzerine Allah affını indirecek ve ona günahlarını itiraf ettirecektir. Kendisine ‘(filan günahını) biliyor musun?’ diye soracak. Mü’min: ‘Ey Rabbim! Biliyorum’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Onu Ben dünyada örtbas etmiştim. İşte bugün de onu sana bağışlıyorum’ diyecek. Bunun üzerine iyiliklerinin sayfası verilecektir. Kâfirlerle münâfıklara gelince, onlar için mahlûkat huzurunda; ‘İşte Allah adına yalan söyleyenler bunlardır’ diye nidâ edilecektir!” 2609
2599] Ahmed bin Hanbel, III/329
2600] Müslim, İlim 15, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64
2601] Müslim, İlim 16; Buhârî, İ’tisâm 15; Tirmizî, İlim 15; İbn Mâce, Mukaddime 14
2602] Buhârî, Cenâiz 33, Enbiyâ 1, Diyât 2, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27; Tirmizî, İlim 14; Nesâî, Tahrîm 1; İbn Mâce, Diyât 1
2603] Ahmed bin Hanbel, IV/192
2604] Müslim, Fiten 1, 2
2605] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
2606] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11
2607] Ahmed bin Hanbel, V/167
2608] Tirmizî, Birr 55; Dârimî, Rikak 74
2609] Buhârî, Tefsîr 11/4, Edeb 60; Müslim, Tevbe 52
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Büyük günah işleyenler için benim şefaatim haktır.” 2610
“Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” 2611
“Kimin yanında, kardeşinin (maldan, candan veya namustan yana) yenmiş bir hakkı varsa, ondan, kendi iyiliklerinden alınıp kardeşine verileceği gün gelmeden önce, daha şimdiden helâIlik alsın!” 2612
“Yanında din kardeşinin ırzı, malı ve makamı bakımından bir hakkı bulunup da, bu hak kendisinden alınmadan ondan helâllik isteyen kimseye Allah merhamet etsin! Çünkü âhirette ne bir dinar, ne bir dirhem vardır. Eğer o kimsenin iyilikleri varsa, kardeşinin hakkı onun iyiliklerinden alınır. Eğer iyilikleri yoksa, o zaman da üzerinde hakkı olan kardeşinin günahlarının bir kısmı ona yüklenir.” 2613
“Kimin (din) kardeşine bir mal veya ahlâkî borcu varsa, dinar ve dirhemin olmayacağı ve ancak sevapların ve günahların geçerli olacağı gün gelmeden önce, ondan hemen bugün kurtulsun.” 2614
“Âdemoğlunun hepsi hata edici, günah işleyicidir. Ancak, günahkârların en hayırlısı, tevbe edip Allah’tan affını dileyendir.” 2615
“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz hiç günah işlememiş olsanız, Allah sizi giderir, yok eder de, günah işleyip tevbe eden bir kavim getirir/yaratır. Onlar Allah’a istiğffâr ederler, Allah’tan af dilerler. O da kendilerini affederdi.” 2616
“Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey kullarım, Benim âfiyet verdiklerim müstesnâ, hepiniz günahkârsınız (müznibûn); öyleyse Benden mağfiret talep edin de, sizi bağışlayayım... Ve yine Benim hidâyete ilettiklerim hâriç, hepiniz dalâlettesiniz; öyleyse Benden hidâyet dileyin de sizi hidâyete ulaştırayım...” 2617
Büyük Günahlar
Kebâir: Azâbı büyük olan günahlar anlamına gelir. Bu kelime, ‘kebîr’, (büyük, büyüklük taslama) kelimesinden türemiştir. Allah’ın emirlerine karşı gelme, aykırı davranma, büyük suç anlamlarına gelen günah kavramı, iki kısma ayrılarak değerlendirilmiştir. Bu yanlış fiillerin bir kısmına ‘büyük günah-kebâir’, bir kısmına da ‘küçük günah-sağâir’ denmiştir.
Günahları büyük ve küçük günahlar diye ikiye ayırmak Kur’an’ın bir tasnifidir: “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan (kebâirden) kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı (seyyiâtınızı) örteriz ve sizi şerefli bir makama koyarız.”2618; “Küçük kusurları (lemem) dışında, büyük günahlardan (kebâira’l-ism) ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.” 2619 Âyetlerde geçen kebâir, kebâira’l-ism, zünûb kelimeleri büyük günahları gösterirken; seyyie (çoğulu seyyiât) ve lemem kelimeleri
2610] Ebû Dâvud, Sünneh 21; Tirmizî, Kıyâmeh 11; İbn Mâce, Zühd 37; Ahmed bin Hanbel, III/213
2611] İbn Mâce, II/1460; et-Tâc, 5/151; Câmiu's-Sağîr 1/134
2612] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Ahmed bin Hanbel, II/506
2613] Tirmizî, Kıyâmet 2, IV/613
2614] Buhârî, Mezâlim 10; Ahmed bin Hanbel, II/435, 506
2615] İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed bin Hanbel, III/198
2616] Müslim, Tevbe 2; Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526, 5/672
2617] İbn Mâce, Zühd 30
2618] 4/Nisâ, 31
2619] 53/Necm, 32
GÜNAH
- 587 -
de küçük günahları gösterir.
Hangi günahın kebîre (büyük günah) olduğu hususu, kebîrenin tarifini zorunlu kılmaktadır. Kendisine karşı günah işlenilen Allah’ın azameti itibarıyla, bütün günahların büyük olduğu, binaenaleyh büyük-küçük diye bir ayırıma gitmenin gereksiz olduğu yolunda görüşlere rağmen, meşhur ve makbul olan, böyle bir tasnifin varlığını kabuldür. Nitekim bu konuya temas eden Gazzali, “küçük günahlarla büyük günahların arasında fark olduğunu kabul etmemek uygun değildir. Çünkü dinden öğrendiğimize göre, bir günaha bazen büyük denmekte, bazen de küçük. Zira günahlar, şahıslara ve durumlara göre farklılık arzetmektedir”2620 derken, böyle bir tefrikin yerinde olduğunu belirtmektedir. Büyük günahın bazı belirtileri şöyle sıralanır: a- Kendisine bir hadd cezasının terettüp etmesi, b- Kur’an veya sünnette azab veya ateşle tehdidin varlığı, c- Günahı işleyenin fâsık olarak isimlendirilmesi, d- Fâilinin lânetlenmesi gibi. Başka bir tarif de şöyledir: Kebîre, üzerinde ısrar edilen; sağîre (küçük günah) ise kendisinden istiğfar edilen günahtır. İbn Mes’ud’a göre kebâir, Allah’a şirk koşmak, Allah’tan ümidi kesmek ve Allah’ın cezasından emin olmaktır. İbn Abbas ise kebîrenin tarifinde, üç çeşit belirtisi olan günahın büyük günah olduğu anlayışına sahiptir: a- Allah’ın yasak ettiği şey, büyük günahtır; b- Allah’a isyan demek olan şey, büyük günahtır; c- Allah’ın, hakkında, azabla, lânetle veya gazabla hükmünü bildirdiği her fiil büyük günahtır.
Verilen bu tariflerden ortak bir senteze varırsak diyebiliriz ki, büyük günah, yerine getirilmesi vacib/gerekli olarak Allah tarafından bildirilen direktifleri ihlal etmek, bunlara itaat etmemektir. Kebâirin biri inanca taalluk edip insanı küfre götüren, diğeri de sadece fiile taalluk edip inanca taalluk etmeyen olmak üzere iki kısımda mütâlea edildiğini, müttefekun aleyh olan bir hadise binâen en büyüklerinin Allah’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek, yalan şehadette bulunmak ve kasden cana kıymak2621 olduğunu belirtebiliriz. Günahların tasnifinde Ebu Talib el-Mekkî’ni tasnifi meşhurdur. Buna göre büyük günahlar 17 tane olup, gruplandırılması şöyledir: Dört tanesi kalbin amellerine (Allah’a şirk koşmak, günahta ısrar, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve Allah’ın mekrinden/azabından kendini emin saymak); dört tanesi dilin amellerine (yalan şahitlik, evli kadına iftira, yemin-i gamus ve sihir); üç tanesi mideye (içki ve sarhoş edici içecek içmek, yetim malı yemek ve bile bile faiz yemek); iki tanesi ırza/naMûsâ (zina yapmak, livata yapmak); iki tanesi elin amellerine (haksız cana kıymak ve hırsızlık); iki tanesi ayaklara (cihad için seferberlikten kaçmak veya Allah için yapılan savaştan kaçmak) ve nihâyet bir tanesi de bütün bedenle ilgilidir (ana-babaya âsi olmak).
Kebâirin/büyük günahın en büyüğünün şirk olması, mü’minin statüsünü değiştirmesi sebebiyledir. Bu listelerin ortak özelliği şudur: Kebâirin en büyüğü olarak sunulan şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da söz konusudur. Mesela namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali vakti yerinde olduğu halde hacca gitmeme, Allah ve Rasûlü hesabına yalan söylemek/iftira atmak, kadının erkeğe; erkeğin kadına benzeme
2620] Gazzali, İhya, IV/40-41
2621] Buhâri, İstiâbe 1; Müslim, İman 143, 144
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özentisi, kaderi inkâr, tasvir (put yapımı ve putçuluk), Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah’ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati (İslâm toplumunu) terk etmek. 2622
“O (güzel davrana)nlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız küçük hatalar (lemem) işleyebilirler. Süphesiz Rabbinin affı geniştir....” 2623 Bu âyette kebâir karşıtı olarak ‘lemem’ kelimesi kullanılmaktadır. ‘Lemem’; bir şeye yakın olmak, toplamak, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak anlamlarına gelen ‘lemm’ kökünden türemiştir. Buna göre ‘lemem’; ısrarlı ve devamlı tekrar edilmeyen hatalar ve günahlardır. Demek ki ‘kebâir’, bağımsız bir günah çeşidi olmaktan çok, ısrarlı ve sürekli bir şekilde yapılan, vazgeçilmeyen, pişmanlık duyulmayan günahlardır. Çoğunluğun görüşüne göre ısrarla işlenilen bir küçük günah, küçük olmaktan çıkar kebâir olur.
Kur’an müslümanların özelliklerini sayarken; “Onlar kebâir’den (büyük günahlardan) ve çirkin işlerden (fuhşiyattan) kaçınırlar. Kızdıkları zaman onlar, affederler.”2624 demektedir. Aynı kelimeyi Peygamberimiz de kullanmıştır. Ebû Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre O (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 2625
Abdullah İbn Mes’ud anlatıyor:
“Rasulüllah’a, ‘Allah’ın katında en büyük günah hangisidir?’ diye sordum.
‘-Allah seni yarattığı halde O’na bir şeyi şirk (ortak) koşmandır.’ buyurdu.
Ben: ‘-Bu şüphesiz büyüktür, sonra hangisi?’ dedim. Şöyle buyurdu:
‘-Seninle birlikte yemek yiyeceği korkusuyla çocuğunu öldürmendir.’
‘-Sonra hangisi?’ dedim. Şöyle dedi:
‘-Komşunun hanımıyla zina etmendir.’ 2626
Kebâirin Özellikleri: Büyük günahları Peygamberimiz ‘el-Mübikât’ yani mahvedici diye nitelemiştir. Çünkü bunlar kesinlikle yasaklanan şeylerdir. Kim onları bilerek, ısrarlı bir şekilde işlerse, şüphesiz ki o kişi Allah’ı yeterince sevmiyor ve O’ndan çekinmiyor demektir. Kesin ifadelerle yasaklanan haramların karşılığı da büyük günahtır. İnsan, beşer olduğu için bazen hata yapabilir, günah işleyebilir. Günah işlemek onun yaratılışında vardır. Allah, insanın bu karakterini bildiği için, elçiler ve kitaplar gönderip insanı uyarmıştır. Günahları gösterip onlardan sakındırmıştır. Bütün günahların insana ve topluma zararlı olduklarını söylemeye gerek yoktur. Korkusuzca işlenen günahlar insanın kendi hayatında ve içerisinde yaşadığı toplum hayatında mutluluğu yok eder.
İslâm, birtakım davranışların hata olduğunu bildiriyor ve onların yapılmasını
2622] Sadık Kılıç, Kur'an'da Günah Kavramı, s.321 ve devamı
2623] 53/Necm, 32
2624] 42/Şûrâ, 37
2625] Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233, 1/209; Tirmizî, Salât160, hadis no: 214, 1/418
2626] Müslim, İman 141, hadis no: 86, 1/90; Ebû Dâvud, Talak, hadis no: 2310, 2/294; Buhârî, Edeb 20, 8/9, Diyât 1, 9/2, Tefsir Furkan-3, 6/137; Nesâî, Tahrîm 3, 7/83
GÜNAH
- 589 -
yasaklıyor. Bu aynı zamanda bir denemedir. İnsanlar bu denemeden geçerlerse, mükâfat veya ceza alabileceklerdir. Günahsız olanlar yalnızca melekler ve peygamberlerdir. İnsan hata edebilir ve günah işleyebilir. Onun yapması gereken günah işlememeye çalışmaktır. Günah işlediği zaman da, tevbe ve istiğfar etmek, günahta ısrar etmemektir.
Büyük günahlarının hangileri olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bunların sayısını sınırlamak oldukça zordur. Farklı hadislerde farklı rakamlar verilmektedir. Günahın büyüklüğü biraz da işlenilen ortama göre ortaya çıkabilir. Ayrıca küçük günahta ısrar etmek onu büyük günah haline getirir. Ebû Ishak el-İsfarâinî’nin, “Günahların hepsi büyüktür, içlerinde küçük günah yoktur” sözünden amacı, ‘derece yönünden bütün günahlar birdir. Karşı cinse eğri gözle bakmakla, zina etmenin günahı aynıdır’ demek değildir. İsyana sebep olmaları açısından hepsi de büyüktür. Bununla beraber bir kısmı diğerlerinden daha büyüktür. Peygamberimiz (s.a.s.); “Küçük günahlardan sakının” 2627 buyurmaktadır
‘Kebâir’; üzerinde tehdit (korkutma) gerçekleşen veya şeriat tarafından bir ceza takdir edilen yahut açıkça yasaklanmış günahlara denir şeklinde de tanımlanmaktadır. 2628 Âlimlerin çoğuna göre oruç, namaz, abdest gibi ibadetlerle affedilebilecek günahlara küçük günah denilir. Mesela, kabul edilmiş bir hac, o yıl işlenilen günahlara kefarettir, Cuma namazı bir haftalık günahlara kefarettir, şehidlerin kanları bütün günahlarını siler gibi. Ancak, öyle günahlar vardır ki bunları hiç bir ibadet silemez. Meselâ adam öldürme günahını başka hiç bir ibadet affettiremez. Katil olan kimse onun cezasını çekmeli, bedelini ödemelidir. Bu tür günahlara ancak şeriatın uygun gördüğü cezalar karşılık olabilir.
Bir hadise göre büyük günahların sayısı dokuz tanedir: Şirk koşmak, haksız yere adam öldürmek, temiz bir kadına zina iftirası atmak, zina yapmak, düşmana hücum zamanında kaçmak, sihirbazlık, yetim malı yemek, ana-babaya karşı gelmek; emredileni yapmamak ve yasakları yapmak yoluyla doğruluğu terk etmektir. 2629
Büyük günahları kimileri 17, kimileri 70, kimileri 100, kimileri daha çok saymışlardır. Büyük günahların kaç tane olduğundan daha önemlisi İslâm’ın davranışlara getirdiği ölçülerdir. Hakkında kesin delil ile yasak olan şeyi yapmak günahtır ve insana vebal kazandırır. İster büyük olsun ister küçük olsun günahları çekinmeden işlemek, insandaki takvâ duygusunun (Allah’a karşı sorumluluk bilincinin) azlığındandır. Şüphesiz, büyük günahların en büyüğü Allah’a şirk koşmaktır. Şirk koşanın ‘küfr’e düşeceği açıktır. Diğer büyük günahları işleyenlere ‘fâsık’ denilmiştir. Onlar günahın haramlığını inkâr etmedikleri müddetçe müslümanlardır ve onlar için tevbe kapısı açıktır. 2630
2627] Ahmed Bin Hanbel, 5/331
2628] Elmalılı, 7/29
2629] Ebû Dâvud, Vesâya 10, hadis no: 2875, 3/116; Nesâî, Tahrîm 3, 7/81
2630] Hüseyin K. Ece, a.g.e. 336-339
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Küçük Günahlar
Kur’an-ı Kerim’de lemem 2631 ve seyyie kelimeleriyle ifade edilen küçük günahlar, tarifini şu ifadede bulur: Kebîrenin alanı veya tarifi dışında kalan, yani hakkında bir ceza (hadd) bulunmayan, cehennem ateşi ile de tehdit edilmeyen günahlardır. Tevbe ile veya iyi amellerle silinebilen küçük günahlar, çeşitli nedenlerle büyük günaha dönüşür. Nitekim Peygamberimiz’den (s.a.s.): “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur.” anlamında bir rivâyet2632 vardır. “Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük (önemsiz) görüldüğü halde büyümesin; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe/istiğfar edilerek küçülmesin.” Başka bir hadis-i şerifte ise, göze önemsiz görünen günahlardan açıkça sakındırılmaktadır: “Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır.” 2633 Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde2634 ise, mezkür hadisin devamı şöyle biter: “... Çünkü küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helak eder. Tıpkı çöl bir arâzîde bulunup da, yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hali gibi: O adam ve diğerleri odun taşıyıp üstüste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler. Derken odun yığınını ateşe verirler ve (küçük küçük olan, ama bir araya gelince kocaman bir yığın olan bu çalı çırpının ateşiyle) o çölde bulunan bütün canlıları yok ederler.”
Küçük günahları önemsememek, bunlarda ısrar etmek, insanı büyüklerini yapmaya hazır hale getiren psikolojik ve ruhî bir değişikliğe uğratır. Küçük günahlarla ilgili aşağıdaki tavırlar, bizi böyle bir ruh haline yaklaştırırlar:
1- Küçük günahlarda ısrar ve bunlara devam;
2- Günahı önemsememe, zira günahı gözümüzde büyütmek, kalbin nefret ve hoşnutsuzluğundan kaynaklanırken, aldırmamak da ona alışkanlık kesbetmeden ileri gelir;
3- Küçük günahtan haz duyup onunla şımarmak ve bunu bir nimet elde etmek sanıp, bedbahtlık sebebi olduğundan gafil bulunmak;
4- Allah’ın, kendisini cezalandırmamasına ve hilm göstererek mühlet tanımasına (istidrâc) aldanmak;
5- Günahı işleyip, ondan sonra da bunu başkalarının yanında söylemek; Allah’ın bu suçu örtmesine karşı aşırı bir duyarsızlık ve gaflet olduğu gibi, aynı zamanda duyan kimseleri de suça teşvik olacaktır. 2635
Küçük günah hakkında sakındırıcı kesin bir tehdit, lânet, cehennem ateşi gibi unsurların olmamasına bakarak aldanılmamalıdır. Çünkü sayılan sebeplerden ötürü, büyük günaha dönüşmesi daima mümkündür. Bu bakımdan günahın küçüklüğüne değil, ama kendisine karşı gelinen Allah’ın azamet ve kibriyasına bakarak, günahlardan sakınmamız lazımdır. 2636
2631] 53/Necm, 32
2632] İbn Ebi Şeybe, Musannef; Deylemi
2633] İbn Mâce, Zühd 29
2634] Müsned-i Ahmed, I/402, V/331, VI/70
2635] Gazzali, İhya, IV/40-41
2636] Sadık Kılıç, a.g.e. s.329-331
GÜNAH
- 591 -
Lemem
‘Lemem’ kelimesinin aslı olan ‘lemme’ fiili; toplamak, biriktirmek, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak ve düzeltmek mânâsına gelir. Dağınık olan saçı düzeltme eylemi bu fiille ifâde edilir. Aynı kökten gelen ‘elemme’, az miktarda, hafif tesir ve bir şeyin yanında az bir zaman durma demektir. Mesela, ‘elemme bi’t-taâmi / az bir şey yedi’, ‘elemme bi’l emr / bir işde fazla derinleşmedi’, ‘elemme’l ğulâm / çocuk ergenlik çağına yaklaştı’, ‘elemme bi’l mekân / o bir yerde birazcık durdu’ anlamlarına gelir.
Dolaysıyla bu sözcük, bir kişinin bir işi yapmamakla birlikte yapacak noktaya kadar gelmesini ifade eder. Ferrâí isimli tefsirci bedevilerden şöyle bir cümle duydum diyor: “Darabe mâ lememe’l katlu-öyle vurdu ki az kalsın ölecekti ” yani o kişi bu eylemi az kalsın yapacaktı. Bir başka seferinde ise: “elemme yef’alu -neredeyse yapacaktı-” şeklinde dediklerini işittim diye anlatıyor.2637 ‘Elemme’, aynı zamanda günaha yaklaşmak, günah işlere yakın olmak demektir. Bu anlamdan hareketle küçük günahlara, ya da kişinin yapmaya niyet ettiği fakat yapmadığı hatalara ‘lemem’ adı verilir. Râğıb el-İsfehânî ‘lemem’i günah işlemeye yakın olmak şeklinde açıklıyor ve bununla küçük günahların tanımlandığını ilâve ediyor. 2638
‘Lemem’in tanımı konusunda müfessirler arasında görüş birliği yoktur. Ancak onların çoğuna göre ‘lemem’ küçük günahlardır.2639 Bazıları, bir kişinin büyük günahı işleyecek noktaya gelmesine rağmen bir cürüm işlememesi, ya da günahta son safhayı gerçekleştirmemesi şeklinde açıklarlar. Bazıları onu, az bir zaman günah işledikten sonra terk etme diye anladılar. Bazıları ise, günah işlemeyi düşünüp, onu yapmak isteyen kişinin bu hatayı fiilen yapmaması diye tanımlamışlardır. 2640
Günahların Çeşitleri: Günahlar, Kur’an, Sünnet ve selef âlimlerinin açıklamasına göre ‘büyük-kebâir’ ve küçük-seğâir’ diye ikiye ayrılır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Size yasak edilen ‘büyük günahlardan’ kaçınırsanız, sizin günahlarınızı (seyyiatınızı) örteriz...” 2641 Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle buyuruyor: “Beş vakit namaz ile cuma, diğer cumaya, Ramazan da diğer Ramazan’a keffârettirler. Büyük günahtan kaçınıldığı takdirde aralarında işlenen günahları affettirirler.” 2642
‘Lemem’ kelimesi Kur’an’da yalnızca bir âyette geçmekte ve kebâir-büyük günahlar ifâdesinden sonra gelmektedir: “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. Kötülük edenlere, yaptıklarının karşılığını verecek ve güzel davrananları da (ihsan edenleri de) katıksız güzellikle mükâfatlandıracaktır. Günahın büyüklerinden (kebâir’den) ve çirkin işlerden (fahşâdan) kaçınanlara gelince, arada bir hataya düşseler de (lemem işleseler de) (bisinler ki) Şüphesiz Rabb’in bağışlamada cömerttir. (O kendisine yönelen kulunu affeder.) O, sizi toz-topraktan var ederken de, annelerinizin rahminde saklı bulunduğunuzda
2637] İbn Ziyâd el-Ferrâî, Meâni’l Kur’an, 3/100
2638] Müfredât, s. 686
2639] Beydavî, 3/441; Muh. İbn Kesîr, 3/402; Ebu’s Suûd, 5/648; Tabatabâî, el-Mizan, 19/45; Elmalılı, 7/318; Fî-Zılâli’l Kur’an, 6/3412
2640] Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, 6/30
2641] 4/Nisâ, 31
2642] Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233, 1/209; Tirmizî, Salât 160, hadis no: 214, 1/418; Ahmed Bin Hanbel, 2/400, 414, 484
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da sizinle ilgili her bilgiye sahiptir; o halde kendinizi övüp yüceltmeyin. Çünkü O, kimin ittika ettiğini (kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıdığını) daha iyi bilendir.”2643 Görüldüğü gibi bu âyette Allah (c.c.) büyük günahlardan başka ‘lemem’i ayrı olarak sayıyor ve kebâir’den kaçınan veya hep ihsan eden (güzel davranan) kimselerin küçük günahlarının ve hatalarının bağışlanabileceğini haber veriyor. Aynı müjdeyi Nisâ Sûresi 31. âyette de buluyoruz. Söz konusu âyet, fuhuş (her türlü çirkin iş) ve büyük günahlardan sakınanların küçük günahlarının af edileceğini bildirerek müslümanlara ümit veriyor.
Kur’an ve Sünnette açıkça yasaklanan her günahın kebâir olduğu kesindir. Yine Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in had cezası (şer’î cezâ) takdir ettiği, âhirette karşılık olarak azapla müjdelediği günahlar da kebâirdir. Allah (c.c.) tarihte büyük günah işleyen bazı mücrim (azgın günahkâr) kişi ve toplulukları dünyada iken cezâlandırmıştır. Bu gibi cezaları hak eden her suç ta büyük günahtır. Bunların dışındaki hatalar, sürçmeler, yanılmalar küçük günahtır. Büyük günahı işlemeye karar vermek, ya da işlememek şartıyla henüz o günahın başlangıç noktasında bulunmak ta küçük günah grubuna girer. Ancak, küçük günah işlemekten çekinmeyen ve ona devam eden, ya da o günahla birlikte Allah’a karşı büyüklenen; İslâm’ın yasaklarını hafife aldığı için büyük günaha düşer ve âyette sözü edilen aftan yararlanamaz.
İlk dönem (selef) âlimlerinin görüşüne göre lemem, büyük günah olsa da o günahı bir defa işlemek ve ona tekrar dönmemektir. Bu görüş İbn Abbas’tan (r.a.) gelen rivâyetlere dayandırılır. Tâbiîlerden Ebû Sâlih şöyle diyor: “Bana, Allah’ın Necm sûresi 32. âyette geçen ‘lemem dışındaki’ sözü soruldu. Ben de ‘işlediği bir günahı tekrar etmeyen kişidir’ dedim. Bu olayı İbn Abbas’a anlattığımda, ‘Sana Allah’ın bir meleği yardım etmiş’ dedi.” 2644. Abdullah bin Amr (r.a.)’a göre ‘lemem’ şirk dışındaki günahlardır.
Âlimlerin çoğunun görüşüne göre ‘lemem’ kebâir’in (büyük günahların) dışındaki günahlardır. İbn Abbas’ın (r.a.)’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Ebu Hureyre (r.a.)’nin Peygamber’den (s.a.s.) anlattığı şu ifade kadar ‘lemem’i’ açıklayan başka bir şey görmedim: “Allah (c.c.) her insanoğluna zina’dan bir pay ayırmıştır. Onlardan birini mutlaka işler. Gözün zinası (karşı cinse eğri gözle) bakmaktır. Dilin zinası nikâhı haram (nâmahrem) olmayan kimselerle (şehvetle) konuşmaktır. Nefis ona istek ve arzu duyar; cinsel organ onu ya doğrular, ya da yalancı çıkarır (ya fiilen zinaya gider, ya da Allah’tan korkar ve vazgeçer).” 2645
Kelbî’ye göre lemem iki çeşittir: Birincisi; Allah’ın dünyada had (şer’î cezâ), âhirette azap yüklemediği günahlardır. Bunlar beş vakit namazın keffâret olduğu (affettirebildiği) hatalardır. İkincisi; müslümanın bir defa işlediği ve tevbe ettiği günahlardır. Said bin Müseyyeb’e göre ‘lemem’; kalple işlenen, yani yapılması tasarlanan günahtır. Hüseyin bin el-Fadl diyor ki: “Lemem, (karşı cinse doğru) elde olmayan ilk bakıştır. Bu bağışlanır. Bakış tekrarlanır veya devam ederse, bu artık lemem olmaktan çıkar, günah kapsamına girer.” Nitekim İbn Abbas’ın rivâyet ettiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allahım, bağışlarsan çok
2643] 53/Necm, 31-32
2644] Muh. İbn Kesîr, 3/403
2645] Müslim, Kader 20, hadis no: 2657, 4/2046; Buhârî, İsti’zân 12
GÜNAH
- 593 -
günahı bağışlarsın; küçük günahı olmayan hangi kulun var ki?” 2646. Taberî’nin rivâyet ettiğine göre tâbiîlerden Mücâhid ‘lemem’i; günaha yaklaşmak ancak işlemeden ondan vazgeçmek şeklinde tanımlamıştır. İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edilen bir başka görüşe göre lemem, kulun zinâ, hırsızlık, şarap içme gibi bir an işlediği ve hemen tevbe edip terkettiği günahtır 2647.
Üçüncü grup bazı âlimler ise lememin müslüman olmadan önce câhiliye döneminde işlenen hatalar olduğunu söylediler. Allah (c.c.) onları bu günahlardan dolayı hesaba çekmeyecektir.
Ancak bu konuda âlimlerin çoğunluğunun görüşü daha isâbetli görünüyor. O da lememin küçük günahlar olduğu görüşüdür. ‘Lemem’; ya (bazılarının dediği gibi) bütün günahları kapsamakta, ya da bir defa işlenen ve sürekli tekrar edilmeyen hataları içerisine almaktadır. Lememin kapsamına giren hatalar tekrar edilirse ‘kebâir’ olabilir. Bundan dolayı küçük günahları çekinmeden işleyenlerin gaflete düşmesinden ve günahlar konusundaki titizliğinin azalmasından korkulur.
Lemem özet olarak, ne olursa olsun müslümanın kendisinden kurtulmak ve nefsini ondan korumak için uğraştığı, çirkin bulup Allah’a sığındığı, Allah’a yönelerek tevbe ettiği, ya da tevbe etmesi gereken günahlar ve hatalardır. Takvâ sahipleri, günah işleme konusunda şeytandan bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlarlar ve bu konudaki gerçeği görürler, günah işlemekten yüz çevirirler.2648 Mü’minler, ellerinden geldiği kadar İslâm’ın yasaklarından, günah dediği fiillerden uzak durmaya çalışırlar. Hasene (sevap) olan işleri artırmaya çaba gösterirler. Bilirler ki günahların büyüklerinden bilinçli bir şekilde kaçınanların hatalarını Allah (c.c.) bağışlar. Ve yine inanırlar ki iyilikler (hasenât) kötülükleri (seyyiâtı) siler, süpürür. 2649
Muhâtaba Göre Günahlar
Günahlar, muhâtaba göre üçe ayrılır.
1- Allah’a Karşı Günah: Küfür, şirk ve endâd/eş ve benzer koşma gibi tevbe edilip vazgeçilmedikçe affedilmeyen günahlardır.
2- İnsanlara Karşı Günah: Kur’an-ı Kerim’de, insanlara yönelik günahlar, Allah’a yönelik olanlardan daha çeşitli olup, bunlar farklı alanlara dağılmaktadırlar. Netice itibarıyla bu tür günahların önemi şuradadır: Bunlar kul hakkını ihlâl olduğundan kendisine haksızlık yapılanın rızası olmadıkça bağışlanmaz.
İnsanlara karşı işlenen günahlardan katl,2650 kan dökme;2651 kız çocuklarını diri diri toprağa gömme2652 zikredilir. Cana kıyma, hataen olmanın dışında, kesinlikle mü’minlerden nehyedilirken,2653 kasıtlı öldürmelerin cezası kısas
2646] Hâkim, Müstedrek, 2/469
2647] Muh. İbn Kesîr, 3/402
2648] 7/A’râf, 201
2649] 11/Hûd, 114; H. K. Ece, a.g.e. s. 387-390
2650] 2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 92
2651] 2/Bakara, 84
2652] 16/Nahl, 58-59; 43/Zuhruf, 17
2653] 4/Nisâ, 92
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olarak2654 tayin edilmiştir. Faiz yeme 2655 -ki faiz yemek bağışlanmayacak suçlardan sayılmış ve faiz yiyenlerin kabirlerinden mahşer günü şeytan çarpmış bir durumda dirilecekleri âyette ifade edilmiştir;-2656 mala hıyanet etmek/ğull;2657 cimrilik;2658 malı ve tartıyı noksanlaştırma;2659 helâl - haram demeyip miras yemek;2660; hırsızlık;2661 rüşvet yemek2662 Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Yine, işkence yapma;2663 yetim malı yemek;2664 yetimi çirkin tarzda kovmak;2665 yoksulu doyurmamak;2666 yüzsüzlükle insanlardan bir şey istemek sûretiyle onları incitmek;2667 hıyânet;2668 gözlerin haince bakışı;2669 ahde riâyetsizlik;2670 insanlara iftira, işlediği günahı masum birine yıkma; 2671 iffetli kadınlara zina isnadı2672 -ki dört şahit getirilmedikçe seksen değnek/celde vurulur-; bühtan/iftira2673; genç kızları zinaya zorlamak;2674 yalan şahitlik;2675 insanlara karşı büyüklenme ve şımarma;2676 haset ve kıskançlık2677 bütün bunlar, Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Büyücülük;2678 kasılarak yürümek;2679 insanlara iltifat etmeyip onlara burun kıvırma;2680 ana babaya itaatsizlik;2681 insanlarla alay etmek, onları küçümsemek, başkalarını güldürecek biçimde onların kusurlarına ve eksikliklerine dikkat çekmek;2682 her ne şekilde olursa olsun başkasını ayıplamak, kınamak2683 -ki böyle bir davranış, imandan sonra fıska düşmek kadar tehlikeli sayılmıştır-; müslümanların kusurlarını araştırıp, gizli durumlarını açığa vurmak;2684 tanıdığını yokluğunda hoşlanmayacağı şeylerle anmak, yani gıybet2685 -öylesine çirkin bir davranıştır ki, ölü
2654] 2/Bakara, 178, 179
2655] 2/Bakara, 275, 278, 279; 3/Âl-i İmran, 130
2656] 2/Bakara, 275
2657] 3/Âl-i İmran, 161
2658] 3/Âl-i İmran, 180; 4/Nisâ, 37
2659] 2/Bakara, 282; 7/A'râf, 85
2660] 89/Fecr, 19
2661] 5/Mâide, 38; 12/Yûsuf, 70, 73
2662] 5/Mâide, 62
2663] 5/Mâide, 59
2664] 17/İsrâ, 10, 34
2665] 107/Mâun, 2
2666] 107/Mâun, 3
2667] 2/Bakara, 273
2668] 4/Nisâ, 105, 107; 8/Enfâl, 27, 58, 71
2669] 40/Mü'min, 19
2670] 17/İsrâ, 34
2671] 4/Nisâ, 112
2672] 24/Nur, 4, 11, 23
2673] 4/Nisâ, 20, 112, 156
2674] 24/Nur, 33
2675] 22/Hacc, 30
2676] 17/İsrâ, 37
2677] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 54
2678] 113/Felak, 4
2679] 75/Kıyâme, 33
2680] 31/Lokman, 18
2681] 31/Lokman, 14-15
2682] 24/Nur, 11
2683] 9/Tevbe, 58, 79, 49/Hucurât, 11
2684] 49/Hucurât, 12
2685] 49/Hucurât, 12
GÜNAH
- 595 -
kardeşinin etini yemeye/yamyamlığa denk tutulmuştur-; başkası hakkında zanla hüküm vermek;2686 kaş-gözle insanları çekiştirme2687 gibi günahlar insanlara yönelik günahlardır.
Kur’an’da insanlarla ilgili günahlara oldukça fazla yer ayrılması, Kur’anî öğreti ve dünya görüşünün, sosyal âhenk ve intizama ne kadar itina gösterdiğinin bir belgesi sayılsa gerektir. Çünkü farklı yoğunluktaki manalarıyla, bu kadar çeşitli kelimenin kullanılması, toplumsal hayat ile her noktadan temasa geçip, onu etkileme hedefini gözetir.
3- İnsanın Kendisine Karşı Günahı: Günahlar, kötü akıbeti bizzat yapanları ve buna sebep olanları ilgilendirdiğinden, günahkârlar, neticede bizatihi günahları kendilerine karşı işlemiş olurlar. Bu durum, bazen nefs kelimesiyle beraber zikredilen tahtânûne 2688 kelimesiyle ifade edilirken bu, günah işlemek ve ma’siyet irtikâb etmek suretiyle nefse zulmü veya azaba maruz bırakmak ve sevabını da azaltmak suretiyle onun kemaline halel getirmeyi gösterir. Çoğu zaman ise, bu husus “nefsine zulmetmek” kavramı altında bize sunulur.2689 Öyleyse günah, hangi kategoriye dâhil olursa olsun, onun yıpratıcı tesiri ve sonuçları, zaruri olarak yapanı alâkadar eder.
Kur’an-ı Kerim, insana çok önem verir. Meselâ, Allah’a karşı yapılacak görevler, insanın gücünün dışında mütâlaa edilmemiştir. Allah’a ibadet ve itaat konusunda insandan istenen, gücü ölçüsündeki şeylerdir. Güçlerinin yetmeyeceği şeylerden insan sorumlu tutulmazken;2690 öte yandan da, en mükemmel hedefe ulaşması için gerekli gayretin sarfedilmesi istenmektedir.
Gücümüzün ve kuvvetimizin, ödevlerimizin hepsine âdil bir şekilde dağılması esastır. Aktif potansiyelimiz, hayatın diğer alanları içinde bizi güçsüzlüğe uğratması nokta-i nazarından, dar bir idealin hizmetinde çökertilmemeli ve öldürülmemelidir. Peygamberimiz’in sünneti, bize şu mesajı iletmektedir: “Üzerinde Rabbinin de hakkı vardır, nefsinin de hakkı vardır, âilenin de. Buna göre sen, her hak sahibine hakkını ver!” 2691
Peygamberimiz, birçok vesileyle bu duruma değinerek, çok uzun süre uykusuz kalmak ve devamlı oruç tutmak gibi aşırı amelleri kınamış, vazgeçilmesini istemiş veya yasaklamıştır. Mesela, bir yolculuğu esnasında, bir cemaat ve cemaatin ortasında güneşten korunmaya çalışan bir adam görür. Bu adamın halini sorduğunda, O’na şöyle cevap verilir: “Oruç tutmakta!” Hz. Peygamber, hemen şöyle buyurur: “Seferde/yolculukta iken, oruç tutmak takvadan değildir.”2692 Benzer bir olay da şöyledir: Hz. Peygamber bir gün, omuzlarına yaslanmış olduğu iki oğlu arasında sallana sallana giden bir ihtiyar görür. Allah Rasûlü, bu adamın halini sorduğunda, cevap verilir: “Yaya hacca gitmek şeklinde bir adakta bulunmuştu da!” Bunun üzerine şöyle buyururlar: “Bu adamın kendisine revâ gördüğü işkenceyi,
2686] 17/İsrâ, 36; 46/Ahkaf, 6, 12
2687] 83/Mutaffifin, 30
2688] 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 107
2689] 2/Bakara, 54, 231; 4/Nisâ, 97; 7/A'râf, 24; 11/Hûd, 101 vb.
2690] 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En'âm,152 vb.
2691] Buhâri, Edeb 84-86
2692] Buhâri, Savm 35
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah ona revâ görmez!” 2693
Bu tür uyarı ve yadırgamalara rağmen, Peygamberimiz, kendisini telef edercesine, mesela ayakları şişinceye kadar gece namazları kılıyor 2694 ve bu durum ashap tarafından tam anlaşılmıyordu. Ashabına verdiği cevapta O, “Allah’a şükreden bir kul olmasının yadırganmaması gerektiğini ifade ediyordu. 2695
Bu yasaklar ve bunlara rağmen bu tür davranış özelliklerinden sonra şu tespiti yapabiliriz: Dinî yaşantısının yoğunluğunu farklılaştıran bu ruhî hususiyete, dinin sübjektif yönü diyebiliriz. Buna göre, sadece fizik güç değil; ama manevî kuvvet de insanlar arasında eşit şekilde dağıtılmamıştır. Bundan neşet eden bir keyfiyet olarak bazı insanlar için katı ve aşırı olan bir davranış, bazıları için hiç de böyle olmayabilir.
İnsan, kendi ruhî ve maddî varlığı üzerinde, sosyal çevrede de olduğu gibi, istediği biçimde davranamaz ve böyle bir tasarruf hakkına da sahip değildir. Hz. Peygamber’in hadisinde ifade edildiği gibi, nefsimizin meşru haklarını kabul etmemek, ona yöneltilmiş bir suçtur ve cezası uhrevî âlemde görülecektir. Meşru olmaksızın canımıza, ruhî ve bedenî varlığımıza yönelteceğimiz herhangi bir suç, ahirette misliyle cezalandırılacaktır. “Kim dünyada nefsini herhangi bir şeyle öldürürse, kıyamet gününde de o şeyle azab olunur.” 2696
Günahın Zıddı; Sevap
Bu kavramın aslı olan ‘sevb’ kelimesi sözlükte; bir şeyin kendi önceki haline geri dönmesi demektir. Meselâ, bir kimsenin evine geri dönmesine, ‘o eski haline döndü’ derler. ‘Sevb’ böyle durumları ifade eder. ‘Sevb’ aynı zamanda, bükülmüş yün ve pamuk ipliğinin düşünülen, takdir edilen şekline de denir. Ki bu da elbiseden başkası değildir. Türkçe’de kullanılan ‘esvâb’ kelimesi bu ‘sevb’in çoğuludur.
Karşılık Olarak Sevap: ‘Sevab’ İslâmí kaynaklarda, insanın işlediği amellerin sonuçlarından doğan şey şeklinde anlaşılmaktadır. Yapılan şeyin sonucuna ‘sevab’ denmektedir. Ceza, bir amel için takdir edilen, düşünülen sevaptır, yani amelin karşılığıdır. Nitekim Kur’an, “Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görecektir, kim de zerre miktarı şer işlerse karşılığını görecektir” 2697 buyuruyor.
Cezâ daha çok olumlu veya olumsuz anlamda karşılık demektir. Sevap ise, yapılan bir işin neticesidir. ‘Sevap’ hayır ve şer olan bütün ameller için kullanılsa da, hayırlı ameller hakkında kullanılması daha yaygındır. Kur’an şöyle buyuruyor: “… (Bu), Allah katından bir sevap (karşılık)tır. Sevabın (karşılığın) en güzeli şüphesiz O’nun katındadır.” 2698 “Kim dünya sevabını (faydasını) isterse ona ondan veririz, kim de âhiret sevabını (karşılığını) isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri yakında ödüllendireceğiz.” 2699
Mü’min olmayanlara verilecek olan kötü cezânın, ‘sevab’ ile aynı kökten
2693] Buhâri, Umre 58
2694] Buhâri, İtikâf 1
2695] Buhâri, Teheccüd 6
2696] Müslim, İman 176; S. Kılıç, a.g.e. s. 332 ve devamı
2697] 99/Zilzâl 7-8
2698] 3/Âl-i İmrân, 195
2699] 3/Âl-i İmrân, 145
GÜNAH
- 597 -
gelen ‘mesûbet’ ile karşılandığını görüyoruz. Çünkü cezâ da sevab gibi bir amelin karşılığıdır.2700 ‘Mesûbet’in, Allah katındaki ve mü’minlere verilecek mükâfat anlamında da kullanıldığı görülmektedir. 2701
Mükâfat Olarak Sevap: ‘Sevab’, iyi amellere karşı Rabbimizin vermesini ümit ettiğimiz sonuçtur. Mü’minler, İslâm’ın kendilerine emrettiği şeyleri yerine getirdikleri zaman bunun ‘sevabını’ alacaklarını bilirler. Sevab, farzları ve vacipleri yerine getirmenin karşılığı olduğu gibi, mü’minlerin nafile olarak yaptıkları her türlü ibadetin ve her türlü iyiliğin (hasenenin) de karşılığıdır. “Her kim kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince; onlar da cennetliktirler. Onlar da orada ebedi olarak kalacaklardır.” 2702 Bu âyette ve diğerlerinde iyi ve kötü diye nitelenen amellerin karşılığının mutlaka verileceği bildiriliyor. Üstelik bu karşılıklar da geçici bir zaman için değil sürekli olacaktır. Âyette geçen insanı çepeçevre kuşatan ve sahibini ebediyyen cehenneme sürükleyecek amel şüphesiz ki inkârcılıktır. Zâten İslâm’a inanmayanlar sâlih amel işlemeyi bilmezler.
İnsanın âhiretteki durumu sevabının azlığı veya çokluğu ile belli olacaktır. Sevabı çok olanlar Cennete, günahı çok olanlar Cehenneme gidecektir. Kur’an bunu ‘tartısı ağır olanlar, tartısı hafif olanlar’ diye nitelemektedir.2703 Rabbimiz, ‘sevabın’ yücesinin kendi yanında olduğunu haber vererek, insanları iman etmeye ve kendisinden sakınmaya (takvâya) dâvet ediyor.2704 Allah (c.c.) dünya sevabının (mükâfatının) da âhiret sevabının da kendi katında olduğunu, ondan dilediği kimseye dilediği kadar verebileceğini haber vermektedir 2705. Allah’ın insana verdiği mallar ve evlâtlar dünya hayatının süsüdür. Fakat devamlı kalacak olan güzel amellerin Allah’ın yanında sevabı (karşılığı) ise hayır bakımından daha önemlidir. İnsanlar belki mal ve nesil yönünden zengin olmayı daha hayırlı sanabilirler. Ancak amellerin Allah katında güzel bir sevaba kavuşması, sevab kazanabilecek amellerinin çok oluşu insan için daha hayırlıdır.2706 “Allah, hidâyet bulanların hidâyetini artırır. Sürekli olan sâlih davranışlar, Rabbinin katında sevab bakımından daha hayırlı, varılacak sonuç bakımından da daha hayırlıdır.” 2707
Halk arasında her türlü hayırlı iş, sâlih amel veya Allah’ın razı olacağı bütün davranışlar ‘sevab’ diye nitelenir. Bu, İslâm’ın insanları davet ettiği ‘hayr’dır. İslâm insanları devamlı böylesine hayırlı ve sevap iş yapmaya dâvet ediyor. Mü’minler, daha çok sevab kazanmak için insanlara iyi davranırlar, iyilik ederler, yardımda bulunurlar, hayırlı işlere koşarlar. Onlar bilirler ki Allah rızâsı için yapılan bütün ameller mü’mine sevab kazandırır. Unutmamak gerekir ki sevab ancak sağ iken kazanılır. Yalnız sadaka-i câriye (devam eden sadakanın) sevabı ise ölümden sonra da sürer. 2708
İnsanın nefsini hesaba çekmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Çevre
2700] 5/Mâide, 60
2701] 2/Bakara, 84
2702] 2/Bakara, 81-82
2703] 101/Kaaria 6-11
2704] 2/Bakara, 103
2705] 4/Nisâ,134; 5/Mâide, 85
2706] 18/Kehf, 46
2707] 19/Meryem, 76
2708] H. K. Ece, a.g.e. s. 590-592
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kültürünün baskısı altında kalan akıl ve daima kötülüğü emreden nefis, meşrû (İslâmî) olmayan amelleri gündeme getirir. Bir İslâm mütefekkiri, “her günah tıpkı şarap gibi sarhoş etseydi, yeryüzünde ayık gezen hiç kimseyi göremezdin” diyerek, önemli bir noktaya işaret etmiştir. Sırat-ı müstakime riâyet eden bir mü’min, değişik sebeplerin etkisi altında gayr-ı meşrû amellerde bulunabilir.
Günahkârlık; Fısk
Fısk: Kur’an öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur’an, bu kelimenin anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır. Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir. Fısk işleyene, bu tür davranışları gerçekleştirene de fâsık denir. En yaygın olarak kabul edilen görüşe göre fısk, itaatten çıkma, dinin koyduğu sınırlardan dışarı çıkma anlamındadır. Bu kullanımıyla fısk, küfür teriminden daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Buna göre, her kâfir fâsıktır; ama her fâsık, kâfir değildir. Kur’an’daki kullanımından yola çıkarak fısk, vahiy tarafından temizliği ve iyiliği belirlenmiş şeylerden uzak kalmak veya dince çizilen güzel sınırlardan dışarı çıkmak şeklinde tanımlanabilir. Fısk, fıtratın dejenere olması ve yaratılıştan sapma olarak anlaşılabilir.
Fısk ve fâsık kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 54 yerde geçer. Kur’an, bazı yerlerde fıskı iman; fâsığı da mü’min karşıtı bir anlamda kullanmaktadır.2709 Bazı yerlerde ise dinin emirlerine itaatin karşıtı olarak geçer.2710 Fısk ve çoğulu füsuk kelimesinin geçtiği 7 âyette müslümaların muhatap alındığı görülür. Bu âyetlerde büyük günahların işlenmesinin, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranılmasının kastedildiği görülür. Hadislerde ve sahabe sözlerinde de sıkça geçen fısk ve fâsık kelimeleri genelde bu son anlamda kullanılmıştır. Yani genel kanı, fâsığın iman dairesi içinde olduğu merkezindedir. Yalnız, unutulmamalıdır ki fâsık olan mü’min, eksik imanlı, kâmil olmayan bir mü’mindir; böyle bir mü’mine dindar, müttakî, muhlis (ihlâslı) gibi sıfatlar verilemez. Fısk ile küfür arasında bir yakınlık vardır.
Âlimler, fıskı daha çok “büyük günahları irtikâp etmek” olarak tarif etmişlerdir. Bazı âlimler ise, günahları küçük görmek ve onlarda ısrar etmek de fısktır derler. Genel olarak fıskın üç mertebesi vardır. Birincisi, günahı çirkin kabul etmekle beraber, yine de zaman zaman şeytanın vesvesesine veya nefsine uyup günah işlemektir. İradesi zayıf olan insanlarda bu hal tekerrür eder. İkincisi: Günah olduğunu kabul ve ikrar ettiği halde, sık sık aynı haramları işlemektir. İçki tiryakilerinde veya kumar düşkünlerinde bu hal görülür. Üçüncüsü: Haram olduğunu inkâr edip, ısrarla fısk olan davranışı yapmaktır. Fıskın birinci ve ikinci mertebelerinde bulunan müslümanın tevbe etmesi gerekir. Üçüncü mertebede bulunan insanın ise, müslüman olduğunu iddia ediyorsa, bu yaptığı fısk onu küfre düşürdüğünden tecdid-i iman etmesi ve İslâm’a teslim olması şarttır.
Fıskı iki ana bölümde incelemek mümkündür. Birincisi, inançla ilgili fısk;
2709] bk. 3/Âl-i İmran, 110; 32/Secde, 18
2710] bk. 2/Bakara, 197; 24/Nur, 4; 49/Hucurât, 7, 11
GÜNAH
- 599 -
ikincisi, dinî emir ve yasaklarda gevşeklik ve ihmal anlamında fısk.
1- İnançla İlgili Fısk
Kur’an’da genişçe ele alınan fısk davranışlarının inançla, Allah ve peygamberlik kurumuyla ilgili olanı, Allah’a inançsızlık, Allah’ın âyetlerini yalanlama, Allah’ı unutma, nifak, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme ve şeytanın Allah’ın emrinden çıkışı olarak sıralanabilir.
a- Allah’a İnançsızlık: Hz. Peygamberimiz’e, münafıkların önderi Abdullah bin Ubey konusunda şu emir verilmiştir: “Onlardan (münafıklardan) ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar, Allah’ı ve peygamberini inkâr (küfr) ettiler, fâsık olarak öldüler.” 2711 Müşriklerin puta tapmalarının anlamsızlığı ve Allah’ın yaratıcılığı ve yöneticiliği anlatıldıktan sonra, şu belirtilir: “İşte gerçek rabbiniz Allah budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık (dalalet) vardır. Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz? Böylece, fâsık olanların inanmayacaklarına dair rabbinin sözü gerçekleşmiş oldu.”2712 Allah’ın indirdiği apaçık âyetleri, yalnızca fâsıklar/yoldan çıkmışlar inkâr eder: 2713
Fısk, yani büyük günah işlemek veya küçük günahlarda ısrar etmek; Allah’ın sevmediği ve mü’min kullarına sevdirmediği durumlardandır. “Bilin ki, içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer O, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü duruma düşerdiniz. Ama Allah, size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 2714
b- Allah’ın Âyetlerini Yalanlama: Kur’anda, Allah’ın âyetlerini yalanlama, fısk olarak nitelenir: “Âyetlerimizi yalanlayanlar (inkâr edenler), fısklarından/yoldan çıkmalarından ötürü azap çekeceklerdir.” 2715
c- Allah’ı Unutma: Özellikle münafıkların Allah’ı unutması, Kur’an’da fısk olarak görülür: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.” 2716
d- Allah’ı, Peygamber’i ve Allah Yolunda Cihadı İkinci Dereceye Koyma: Yakınlarını koruma ve dünyevî nimetleri, Allah’a, Peygamberine ve cihada üstün tutma, fısk olarak değerlendirilir: “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, size Allah’tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaştan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola (hidâyete) eriştirmez.” 2717
e- Nifak (İnançta İkiyüzlülük): “İstekli ya da isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz, şüphesiz fâsık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul edilmesine engel olan, Allah’ı ve peygamberi inkâr etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye
2711] 9/Tevbe, 84
2712] 10/Yûnus, 33
2713] 2/Bakara, 98-99
2714] 49/Hucurât, 7
2715] 6/En'âm, 49
2716] 59/Haşr, 19 ve yine bk. 9/Tevbe, 67
2717] 9/Tevbe, 24
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istemeye vermeleridir.” 2718; “Münafıklar birbirlerindendir, kötülüğü emreder, iyiliği engeller, Allah’ı unuturlar, onlar fâsıktırlar.” 2719; “Onlardan (münafıklardan) râzı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.” 2720
f- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmemek: Ehl-i kitap, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemekle fısk olan davranış içine girmiş demektir: “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsin. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır.” 2721; “O halde, Allah’ın indirdiğiyle aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, onların hevesine uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların pek çoğu, gerçekten fâsıktırlar.” 2722
g- Şeytanın Allah’ın Emrinden Çıkışı: “... İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden fısk etti/dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler için bu ne fena bir değişmedir.” 2723
2- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
Fıskın ikinci anlam alanı, yanlış tutum ve davranışlarda bulunmaktır. Fısk, ister az, isterse çok olsun, günah işlemek demektir. Ama genellikle, çok günah işlemek olarak bilinir. Fâsık kavramı, çoğunlukla dinî hükme bağlanan ve onu kabul eden ama bütün veya bir kısım hükümlerini ihlal eden kişi için kullanılır. Aslî kâfire fâsık denilmesi, aklın ve fıtratın ortaya koyduğu hükmü ihlal edişi dolayısıyladır. Bu anlam alanından yola çıkarak fâsık kelimesi, “günahkâr mü’min” için kullanılır olmuştur. Yaptığı yanlış işler, “dinden çıkma” anlamına gelmez.
a- Yalan Haber Yaymak ve Yalancı Şahitlik: Fâsık, Kur’an’da iki yerde yalancı anlamında kullanılmıştır. Yalancının haberi, doğruluğu araştırılmadan kabul edilirse, olumsuz bazı sonuçlar doğurur: “Ey iman edenler! Eğer fâsıklardan (yoldan çıkmışlardan) biri, size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden (farkına varmadan) bir topluluğa fenalık edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 2724 Bu âyet, o sırada müslüman olan Velîd bin Ukbe hakkında inmişti. “Mustalıkoğulları bana zekât ödemedi. Beni öldürmek istedi.” diye haber getirmişti. Ancak, Mustalıkoğulları gelip gerçeği söylediler. 2725. Özellikle yazılı veya görüntülü medyanın haberleri bu âyetin gösterdiği doğrultuda değerlendirilmelidir. Özellikle İslâm ve müslümanlar hakkındaki medyadaki haber ve ithamlara itibar edilmemeli, bu konularda fâsık medyanın ancak yanıldığı zaman yanlışlıkla doğru haber yaydıkları unutulmamalıdır. Müslümanların ellerinde olduğu medyanın çoğu haberlerinin de, fâsıkların ulusal ve uluslar arası ajans kaynaklarından alındığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
İmam Kurtubi: Fâsık olduğu kesin olarak tespit olunan kimsenin haberleri
2718] 9/Tevbe, 53-54
2719] 9/Tevbe, 67
2720] 9/Tevbe, 96
2721] 5/Mâide, 47
2722] 5/Mâide, 49
2723] 18/Kehf, 50
2724] 49/Hucurât, 6
2725] Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/279
GÜNAH
- 601 -
geçersizdir, kabul edilemez. Çünkü haber emanettir. Fısk ise, haberin iptalinin (geçersiz olmasının) delilidir. Bu konuda İmam Cessas’ın tespiti şudur: “Âyette geçen “tahkik edin” emri, fâsığın şahitliğinin kabul edilmemesinin delilidir. Çünkü şahitlik, bildiğini haber vermekten ibarettir. Fâsık olan kimsenin şahitliği kabul edilmediği gibi, diğer hususlardaki haberleri de kabul edilmez. İffetli kadınlara zina iftirasında bulunanlara Kur’an’da fâsık denmiştir. 2726 Çünkü böyleleri, toplumun âile yapısında derin yaralar açabilir. Yine, Kur’an’da ahde vefasızlığın bazı örnekleri, fısk olarak değerlendirilir. 2727
b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek: Kur’an’da Allah adı anılmadan kesilen hayvanların etini yemek, fısk (günahkârca davranış) olarak nitelenir: “Üzerine Allah’ın adı anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, fısktır (Allah’ın yolundan çıkmaktır).” 2728; “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet aramanız, size haram kılındı. Bunlar, fısktır.” 2729 Mü’minin, yiyeceği nesnelerde de Allah bilincini, helâl ve haramı gözetmesi şarttır. Fâsık, “üzümünü ye, bağını sorma!” der; mü’min ise, bağını sormadığı, helâl mi haram mı olduğunu bilmediği üzümü kesinlikle ağzına koymaz. “Kâfirler (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 2730
c- Zulüm: İsrailoğulları, kendilerine bildirilen ilahî mesajı, başkasıyla değiştirdikleri için zulmetmişler ve böylece fısk işlemişler, yoldan çıkmışlardı: “... Biz de zâlimlere, fıskları/yoldan çıkmaları sebebiyle gökten azap indirdik.” 2731 Yine, Cumartesi yasağına uymayan İsrailoğulları, Kur’an’da zâlim ve fâsık olarak adlandırılır. 2732
d- Servetiyle Şımarma: Servet sahipleri (mütrefûn), ellerindeki güce güvenerek Allah’ın emrine karşı çıkabilir, sırt çevirerek günahkârca yaşamaya devam edebilir: “Bir şehri (toplumu) yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına (mütreflere) yola gelmelerini emrederiz. Ama onlar fısk işlerler/yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.” 2733
e- Livâta (Homoseksüellik): Lut kavminin çirkin davranışı, Kur’an’da fısk (günaha gömülüp gitme) olarak belirtilir: “Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar fâsık (yoldan çıkmış, günaha gömülüp gitmiş) kötü bir topluluktu.” 2734
f- Çirkin Söz (Sebb): İki âyette füsuk kelimesi, müslümanların birbirleriyle konuşmasıyla ilgili görgü kurallarını belirtir. Bunlardan biri, hac yolculuğu sırasında uyulması gerekli yasaklar arasında, füsuk’tan/çirkin söz ve yakışıksız davranışlardan sakınmaları gerektiği âyetidir.2735 Diğeri, müslümanlar birbirleriyle konu2726]
24/Nur, 4-5
2727] 5/Mâide, 106-108; 7/A'râf, 101-102; 9/Tevbe, 8-11
2728] 6/En'âm, 121
2729] 5/Mâide, 3
2730] 47/Muhammed, 12
2731] 2/Bakara, 59
2732] bk. 7/A'râf, 165
2733] 17/İsrâ, 16
2734] 21/Enbiyâ, 74 ve bk. 29/Ankebut, 33-34
2735] 2/Bakara, 197
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şurken, birbirlerini ayıplamayacak ve kötü lakaplarla çağırmayacak; birbirleriyle iyi hitap çerçevesinde geçineceklerdir: “Ey iman edenler! Bir topluluk, ötekini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İman ettikten sonra yoldan çıkmış olmak/füsuk (çirkin söz ve davranış) ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zâlimlerdir.” 2736 Görüldüğü gibi, her iki âyet de, füsuk kelimesiyle anlatılan fıskın bu türünde, mü’minlere seslenmektedir. 2737
Fısk ve fâsıklık, son derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca, insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günahın büyüğünden olduğu gibi, küçüğünden de kaçınmalı, “bu küçüktür zarar vermez” diyerek onu işlemekte ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere, küçük günahta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir. Şurası unutulmamalıdır: Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük ve önemsiz görülüp devam edildiği müddetçe büyük günaha dönüşmesin. Damlaya damlaya göl olduğu gibi, küçük günahlar da tekrar edilerek veya değişik küçük günahlar bir arada toplanarak büyürler, büyük günah olurlar.
Aslında kâfirlere uygun davranışlar olan fısk, İslâmî hudutları kabul etmekle birlikte; farzları terk eden veya haramları işleyen müslümanın da bazen yanılarak içine düştüğü bir illet ve felakettir. Kur’an-ı Kerim’de fâsıkların zemmedildiği ve azapla uyarıldığı mâlumdur. Hesap gününü düşünen her mü’min, şer’î emirleri eda etmek ve haramlardan şiddetle kaçınmak suretiyle fısk hastalığından kurtulabilir. Fısk, bireysel bir eylemdir. Fâsıkların bir araya gelmesi ve şer’î hudutları kitle halinde tahrip etmesi, “fesâd”ı gündeme getirir. Dolayısıyla fısk ile fesâd arasında, böyle bir yakınlık ve ilişki vardır. Fâsıkların ve müfsidlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlarda; tağutî güçlerin iktidar olması ve hizbu’ş-şeytanın hızla gelişmesi kaçınılmazdır. O yüzden İslâm’ın gönüllerde ve coğrafyalarda hâkim olması için her çeşit fısktan kaçınmak ve fâsıklara İslâmî tavır alıp sâlih amellerle iç içe ve sâlihlerle beraber olmak şartttır.
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıklardır.” 2738 Kendi nefsinden başlamak üzere gönüllerde, eylemlerde ve çevredeki her çeşit fısk ve fâsığa karşı mücadele edenlere selâm olsun!
Hıristiyanlıkta ve Diğer Dinlerde Günah Anlayışı
1- Hıristiyanlık Günah Anlayışı:
Aslî Günah: Hıristiyanlığa göre, insanlığın ilk atası Âdem ve eşi Havvâ, yasak meyveyi yemelerinden dolayı bir günaha düşmüştür. Bu günah, hem şahsî, hem de kollektif bazı sonuçlar doğurmuştur. Hıristiyan inancına göre, Âdem (a.s.) ve eşi Havva’nın günahları, onların zürriyetlerine de yayılmıştır. “Yalnız bir adamın itaatsizliği sebebiyle, bütün diğerleri günahkâr kılındılar.”2739 Bugünkü İncil’de yer alan bu cümle, resmî öğretice şöyle tamamlanır: “Her insan, kudsiyet ve doğ2736]
49/Hucurât, 11
2737] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasi Kavramlar, s. 367 ve devamı
2738] 5/Mâide, 47
2739] Romalılar 5/19
GÜNAH
- 603 -
ruluktan yoksun ve günah ile kirlenmiş olarak dünyaya gelir. Çünkü ilk atası sukut eden (düşüklük gösteren) insan nevinin bir üyesi olarak doğar.” Değişmez olan bu telâkkîye “aslî günah” denilir. Bu inanç, St. Paul’ün: “Biz, hepimiz Âdem’de günah işledik ve gazabın çocukları olarak dünyaya geldik.” 2740 sözlerinden doğmuş ve hıristiyanlığın tahrif edildiği ilk asırdan beri sürdürülmüştür.
Dünyaya gelen çocuk, kendi ruhunda bu ilk günahın mührünü taşıyarak gözlerini açar. Çocuğun bedeni mâsum ise de, rûhu günahla kirlenmiştir, bir gün yaşamış olsa bile! Sırf çocuk mu? Hayır! Âdem’in ve Havvâ’nın günahı tüm insanlara da düşünemeyeceği kadar yakındır; o insanın içindedir. Tüm insanların kaderindedir, hatta dünyaya gelmemiş olsalar dahi. İnsanlar ortaya çıkmadan veya günahkâr olmayı istemeden önce, daha şimdiden günahkârdır. Aktüel günahsa, yeryüzüne düşmüş bir melek olan insanın sefâleti, ruhunu ve bedenini kirleten aslî günahtan ileri gelmektedir. Dünyevî ve uhrevî hayatın tümünü etkileyen bu doğma, bütün hıristiyan mezheplerinde esastır. Bu inancı inkâr, afaroza sebep idi.
Esas Suçlu Kadındır: Aslî günah ve bundan kaynaklanan aktüel (fiilî) günahın bütün sorumluluğu kadının, Havvâ’nın omuzlarındandır. Bu olumsuz değerlendirme, günümüzdeki kadını da içine alır. Havvâ’nın bu durumunun ağırlığı, sadece bütün günahkârların göğsünden emdiği bir ana olması sebebiyle olmayıp, metafizik plandaki günahın kadında tamamlanmış olmasındandır da! Çünkü Âdem’i günaha sürükleyen de odur. Aktüel kadın ise, cennetten kovulmuş olmayı hatırlattığı için kadınlığından ve şeytanın en güçlü aracı olduğu için hele güzelliğinden utanmalıdır.
Mutlu Günah: Hıristiyan teolojisinde, tüm insanlık için doğurduğu olumsuz sonuçlara rağmen, Âdem ve Havvâ tarafında işlenen günahın bir vasfı: felix culpa; yani mesut suç, mutlu günah olmasıdır. Aslî günah niçin mutlu bir günahtır? Çünkü işlenen bu günah, çok büyük bir aşkı fışkırtmıştır; bu aşk, İsa’nın insanlığa olan aşkıdır. Bunun vâsıtasıyla insanlık İsa tarafından kurtuluşa erdirilmiştir. Kötü olan ilk günah, İsa’nın gelmesi ve kanıyla insanlığın günahını temizlemesi gibi büyük bir iyiliğe geçit olmuştur.
Ölümün Sebebi de Aslî Günahtır: Ölüm, aslî günah sebebiyle bu dünyaya girmiş ve hüküm sürmektedir. İnsanlık ölüyorsa, aslî günah sebebiyle ölmektedir. î günah sebebiyle ölmektedir. Yine, bedenî arzuların aslî günahın başlıca sebebi olması değerlendirilmesiyle, bedenî temizlik ve cinsel hayattan uzaklaşılmıştır. Hatta evlilik bir fuhuş gibi telâkkî edilmiştir.
Âdem’in Günahının Tüm İnsanlığa Dünyadaki Cezâsı: Hıristiyanlığa göre, Âdem’in günahı şu önemli sonuçları doğurmuştur:
a- Ölümsüzlüğü kaybetme ve ölümün evrenselliği.
b- Dünyevî arzular ve kötülüğe meylin güdümünde, günahın dünyadaki hükümranlığı.
c- Lânetlemeler (toprağın bereketsizliği, hayvanat ve cemâdâtın başkaldırması, bütün insan neslinin sefâleti.
2740] Romalılar, 5/19
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
d- Aklın aydınlığı kaybetmesi: Düşüşten önce Allah’ın uzvu ve semâvî şeylerin yanılmaz habercisi olan akıl, günahla karardı, iç ışık, karanlık haline geldi.
Böyle bir yorumlamada, insanlık görülmez günah duvarlarıyla hapsolunmuş, yüce doruk noktalarına uçabileceği göğün tavanları kendisine kapatılmış, aslî günah mahkûmu olduğundan âdeta bir mahzene hapsolunmuştur. Âdem’in günahı sebebiyle, O’nda tüm insanlık düşmüştür.
Aslî Günahtan Kurtulma Yolları
a- Fedâ (Fidâ): İsa’nın insan ve peygamber özelliğinden çıkartılıp bir mit, efsâne ve tanrı konumuna çıkarılması, ona inanan ruhlara heyecan verme amaçlandırılan bir akîde halinde sunulmuştur. İlk insandan dolayı doğuştan suçlu olan tüm insanlığın suçunun affedilmesi için Tanrı, oğlunu insan şeklinde dünyaya göndermiş, İsa da insanlık için kendini fedâ etmiştir. Doğuştan getirdiği aslî günahtan kendi başına kurtulma imkânına sahip olamayan insan, “fidâ”nın anlam ve sırrına iman ederek kurtulabilecektir. İnsanlık birinci Âdem ile düşmüşse ve günah yeryüzünde hâkim olmuşsa, ikinci Âdem (İsa) ile de, günahın esâretinden ve ölümün hükümranlığından kurtulmuştur. Ellerinden ayaklarından tüm beşeriyetin günahını yüklenmek için çivilenen, Tanrının uysal kuzusu, akıttığı kanıyla insanları ölümün egemenliğinden kurtarmıştır. İnsanlığa olan aşkı, ona insanları Tanrı’yla barıştırmak uğruna, haç üzerine gerilmeyi sevimli göstermiştir. O yüzden mutluluk, İsa’nın sırrına katılmakla gerçekleşir.
b- Vaftiz: Pratiği Lama Dini, Orfik ve Dionyzos inançlarında, Mısır, Suriye ve İran eski dinlerinde de bulunan vaftiz, günahtan kurtulma eylemleri arasında önemli bir yere sahiptir. Dinî anlamı, sembolik olarak ifâde edilir: Takdis edilmiş/kutsanmış suya batırılan insan, başta aslî günah olmak üzere bütün günahlardan arınır; çıkarılmak sûretiyle de yeniden hayata doğar. Mezara girdikten sonra dirilen İsa gibi. Vaftiz âyininde açık ve belirgin amaç şudur: Aslî günahtan, bütün günahlardan, ahlâkî her kötülükten sıyrılıp bir daha kötülüğün ve günahın ulaşamayacağı, kurtulmuş bir hayata ulaşmak.
Çoğunlukla yetişkinlik zamanında yaşılması yanında, doğuştan getirdikleri günahtan arınmaları için çocuklara icrâ edilen vaftiz, Baba ve Rûhu’l-Kudüs adına yapılır 2741.
c- Günah İtirafı ve Günah Çıkarma: Günah çıkarma, günahların bağışlanıp affolunması için papaza açıkça itiraf edilmesidir. Özellikle Katolik kilisesinde, yılda en az bir defa günah çıkarmak gerekmektedir. İlk asırlarda, günah çıkarma ölüm esnâsında icrâ edilmekteyken, sonraları her zaman yapılabilir bir af âyini şekline dönüşmüştür. Kilise ve papazlar bu işte tam yetki sahibidirler. Günahın kendisine itiraf edildiği papaz, af hususunda münâkaşasız bir otoriteye sahiptir. İtiraf işi, papazın şu sözleriyle sona erer: “Ve şimdi Baba, Oğul ve Rûhu’l-Kudüs adına günahlarınızı size bağışlıyorum, Âmin!” Ya da kısaca “günahlarınızı size bağışlıyorum!”
Günahların, Babaya vekâlet gibi dogmatik bir anlayışa binâen bu şekilde bağışlanması, bir yandan daha çok günaha teşvik eder görünmektedir. Zira böyle bir kolaylık karşısında, günah işlemek ondan daha az kolay addedilmeyecektir.
2741] Matta 28/19
GÜNAH
- 605 -
Buna göre itiraf hücresi, günahın psikolojik tazyiklerinin deşarj olunduğu mensek, ulûhiyet makam ve gücünün ikileşmesi, daha doğru ifâdeyle affetme, ancak kendi şânından olan Allah’a âit bu mevkiin kaybolmasıdır. Fromm, bu itiraf işini, papazların egosunu büyüttüğünü ve böylece Tanrı’ya rağmen tanrılık ihdas etme mâhiyetinde beşerî bir narsisizm (kendini aşırı beğenme, kendine âşık olma hastalığı) oluştuğunu söylerken 2742 son derece isâbetlidir.
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’tan başka edinilen ilâhları gösteren erbâb2743 kelimesi, eksiksiz bu uygulamaya şâmildir. Çünkü günahın papazlara itiraf edilip, onlar tarafından bağışlanması inancı, kulluğun gerçek konumunu ve gerçek ulûhiyeti unutturur. Kullukta istiğfâr ve tevbenin önemi büyüktür. Kulluğun hakikati, Allah’a dönüşü gerekli kılarken, ulûhiyet ve rubûbiyetin de hakikati, duâ ve tevbeye icâbeti gerektirir. Oysa günahın papazlara itiraf edilip yine onlarca bağışlanması inancı, hem kulluğu ve hem de ülûhiyet heybetinin tecellî etmesine set çeker!
2- Yahûdilikte Günah Anlayışı: Eski Ahid’de (Tevrat’ta), insan tabiatının kötülüğü hususunda, köklü bir kanaat sergilenir. Kötülüğe olan doğuştan ve devamlı meyil, onun topraktan yaratılmış olmasına bağlanır. Bu bapta insan tabiatının iyi olabileceğine dair hiçbir îmâda da bulunulmaz: “İnsanın kalbinde şekillenen düşünceler, gençliğinden beri kötüdürler.” 2744
Hıristiyanlıkta bir dogma olan aslî günah noktasından bakarsak, hıristiyanî anlamda böyle bir inancın yahûdilikte var olduğu söylenemez. Ama hıristiyanlıktaki aslî günaha çok yakın inanç olarak şunlar vardır: İnsan soyu, Hz. Âdem’in bu günahı, karşı gelmesi ile ölmeye mecbur bırakılmıştır. Bu günah sebebiyle kötü arzunun hâkimiyetine girmiştir. Bunun yanında, günah için cezânın kollektifleştiğini görüyoruz. Hatta levililer 16/21-22’de insanların (Benî İsrâil’in) günahının başka bir canlıya intikal ettirildiği, bu yolla da günahlardan arınmanın gerçekleştiğini görmekteyiz. Şu farkla ki, bütün İsrâiloğullarının günahını yüklenen bir insan olmayıp, bir tekedir (günah keçisi). Tanrıyla bir ayrılık ve Ona bir saldırı olarak günah, ancak Onun tarafından bir afla silinebilir.
3- Semâvî Olmayan (Bâtıl) Dinlerde Günah: Büyü gücü ilkelerinin hâkim olduğu sihrî dindarlıkta günah, “sihirle ilgili yöntem ve ilkelere hürmet göstermemek veya cemaatin düzenine karşı kusur işlemek” olarak görülüyordu. Böyle bir anlayışta, günahın objesinin sihir ve onun etrafında halkalanan külte kaydırılmış olduğu açıktır.
Dinin kaynağını ve bastırıcı otoritesini tabiatüstü rûhî güçlerde bulan spritüalist zihniyette ise günah, üstün dünyanın güçlerine karşı işlenmiş bir hatayı gösterir. Kültürel kaynakların efsanevî (mitolojik) olgular ve kahramanların oluşturduğu bu toplumlarda, zamanın periyodik olarak tekrarı münâsebetiyle günahtan arınma törenleri yapılmaktadır. Tabiatüstü spritüel güçlerin egemen olduğu bu inançlarda, bir “düşüş” fikri ve bu fikrin başlangıcında bir “ilk cennetlik durum” kavramı bulunmaktadır.
Politeist (çok tanrılı) dinlerde ise günah, birçok tanrıya karşı işlenmiş olduğu
2742] Fromm, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, s. 84
2743] 3/Âl-i İmrân, 64, 80; 9/Tevbe, 31
2744] Tekvîn 6/5; 8/21
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul edilen bir saldırıdır, bir ihlâldir. Bu kabullenişte günahın silinmesi için dinî bir keffâret talep edilir. Fakat bu anlayış, insan ile tanrılar arasındaki olumsuz ilişkiyi aşamamış, çok nâdir olarak beşerî tavırlara tesir eden ahlâkî şuur halinde şekillenebilmişti.
4- Felsefî Düşüncede Günah: Mutluluk ve haz ahlâkından ibâret olan Antik ahlâk anlayışı, hıristiyan günah fikrine benzer bir fikir sunmuyorsa da, bu devrede istiğfâr ve tevbe kelimelerinin kullanılmış olması, Tanrı ile bozuşma anlamına gelen bir günah düşüncesinin varlığını îmâ eder. Felsefe tarihçisi Brochard, Antik moral değerleri arasında günah fikrinin ve ödev kavramının olmadığını söylerken, özellikle monoteist (tek tanrılı) dinlerde engin boyutlarına ulaşan günah kavramının, zengin yorumlarına rastlayamamak normal karşılanacaktır.
Günahı bir bilgi problemi olarak ele alan Sokrates ile karşılaşıyoruz. Bilgi insanı fazilete götürürken, bilgisizlik de günaha ve sefihliğe götürür. Buna göre günahın kaynağı cehâlettir, bilgisizliktir. Demek ki, hiç kimse bilerek ve isteyerek günah işlemez. Sokrat’ın bu yaklaşımında, günaha düşmemek için gereken çözüm de gizlidir: Bilgili kılma, eğitme... Çünkü iyinin öğretilecek gerçek bilgisi, zorunlu olarak peşinden iyi davranışı da getirir. Bu tezinde Sokrat, duyusal istekler üzerinde akıl ile bir egemenlik kurmak gerektiğini ileri sürmüştür.
İdeler nazariyesi ile, görünen olaylar ve olguları özcü bir mihraka yerleştiren ve böylece idealist felsefenin en güçlü temsilciliğini yapan Eflatun ise, günahla ilgili olarak, “zulmü kötülüklerin en büyüğü ve kötülüğün kesin cezalandırılmasını da iyiliğin yanılmaz mükâfâtı” olarak değerlendirir.
Ünlü mantıkçı ve filozof Aristo’nun ahlâk anlayışında ise, alışılmış mânâda bir günah fikrine rastlanmamaktadır. Aksine bu filozofun felsefesinde günah bir beceriksizlik ve hata mânâsını yansıtırken, ilâhî düzeni ihlâl ve dolayısıyla Tanrıya saldırı anlamındaki günah telâkkîsinden oldukça uzaktır.
İngiliz filozof ve matematikçisi Bertrand Russell (1872-1970), günah kavramını, davranışların konusu yapmayan ve özellikle günahın kaynağı olarak ulûhiyet makamını inkâr edenlerden biridir. Günah kavramının doğuşunu, kanun yapıcılar tarafından Tanrının hoşuna gitmeyen şeyler olarak düşünülen, hal ve hareketlerden çıkaran Russell, günah duygusunu, günah anlayışını her türlü kötülüğün kaynağı olarak görür: Çoğu çocuğa ve gence hâkim olan ve çoğunlukla ileri yaşlara kadar süren günah duygusu, hiçbir şeye yaramayan bir sefâlet ve sapıklık kaynağıdır.”2745 Esasında bu gibi duygular hayat çabası esnâsında gelişmiş olup Tanrısal kaynaklı değildir. Egemen ve güçlü sınıfın uydurmuş olduğu kavramlardır. Şâyet resmi yapanlar aslanlar olsaydı, aslan tutan avcılar değil de, avcı yakalayan aslanların resmi olacaktı.” 2746
Existencializme (Egzistansiyalizm)’in moral değerlere yaklaşımı da radikal inkârcıdır. Allah’ın varlığını -Allah kavramı, çelişkilidir- önermesiyle redderken, beşerî sınırsız hürriyete en büyük engel gören, başta J. P. Sartre olmak üzere bu akım -ki, burada ateist kol söz konusudur-, Allah’ın yokluğunu olup bitmiş bir olay kabul olarak kabulden sonra der ki; “Eğer Allah yoksa, akıl yoluyla anlaşabilen bir göğe kaydedilmiş özler, objektif değerler de yoktur, insanın değerleri
2745] Bertrand Russell, Neden Hıristiyan Değilim, Varlık Y. s. 179
2746] A.g.e. s. 111
GÜNAH
- 607 -
yaratması gerekir, insanın tasarımı, projesi, yani öne doğru aksettirdiği düşüncesi, değerleri var eder/yaratır” 2747 Bu düşünce tarzı, Sartre’da, Camus’de, kısmen Merleau-Ponty’de değerlerin, ideallerin inkârına, bütün spekülasyonun “yokluk” etrafında işlenmesine (nihilizm), inançlara ve aşkın varlıklara “isyan”a varmaktadır. 2748
Peygamberlerin Günahsızlığı; İsmet
Bütün insanlar için düşmeleri daima mümkün olan günah karşısında, İlâhî te’yit ile desteklenen, insanları kemâl ve olgunluk yoluna çağıran ve bu gâyeyle de bir mesaj sahibi olan peygamberlerin günah karşısındaki durumu konusu, akaid kitaplarında “ısmetu’l-enbiyâ” adı altında ele alınmıştır. Meselenin teorik olarak açıklanmasına dâir Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir açıklamaya sahip değiliz. Sadece günahla ilgili kavramlar, meselâ, günah, af, tevbe vb. şeyler, bazı peygamberlere nisbet edilerek zikredilmektedir.
Hıristiyanlıkta, bu yoldaki kanaat, insanların günahsız olmadıkları, ancak bundan Hz. İsa ile annesinin müstesnâ olduğu şeklindedir. Bu mâsumiyet/günahsızlık, “kilisenin ve İsa hakikatinin muhâfızları olan papazları ve kutsal kişileri” de içine almaktadır. Dolayısıyla, İslâmiyet’te sadece peygamberlere has olan bu nitelik, hıristiyanlıkta Hz. İsa dışındaki peygamberlere verilmezken, kiliseye ve din adamlarına verilmiştir.
Sünnîlerin peygamberlere, şîîlerin de, peygamberlerle beraber imamlara (12 imam) atfettiği ismet kavramı, akaid kitaplarınca şöyle tanımlanır: “Kudretin itaat etmeye tahsis edilip günah işlemeye verilmemesidir.” Başka bir tarifte, “günah işlemeye kadir olmamak ya da günaha mâni bir engelin yaratılması” olarak tanımlanan ismet durumunda, bir cebr ve irâdenin yokluğu söz konusu değildir. İsmet, peygamberler için Allah’ın bir lütfu olup, o kimseleri hayır ve yapmaya sürüklerken, kötülük yapmaktan da men eder.
İsmet hali, önce günah işlemenin ayıplarını, itaat etmenin de faydalarını bilmekle başlarken, vahyin emir ve nehiyleri ile de kuvvetlenip kök salar. Gerçekleşmesi için: a- İffet melekesinin varlığı, b- İtaattaki saâdet ve isyandaki şekavetin bilinmesi, c- Bu bilginin, allah’ın vahyi ile tamamlanıp te’yit edilmesi ve d- İtâba mâruz kalma korkusu gibi dört şartın olması gereken ismet sıfatının peygamberlerde bulunması hakkında farklı yorumlar söz konusudur.
“Önce şunu ifâde etmek gerekir ki, günah kelimesini, kullanılan örfî anlamda alırsak -bu takdirde irâdî ve kasdî bir isyan anlaşılır-, Allah’ın, bizi doğru yola iletmekle görevlendirmiş olduğu kimseler için bunun problem olmadığını söylemeliyiz. Hukuken olduğu kadar, fiile de bu şahısların ahlâkî korunmuşluklarının, basit bir akıl için bile her türlü şüphenin dışında olduğu açıktır. Bizim onları izlememiz bir görev olduğundan, nazarî olarak böyle bir günaha düşseler bile, bu bize bir görev anlayışı içinde yansımaktadır. Şâyet günah kelimesini, faziletlerin artırılmasında geçici bir duraklamayı, küçük bir gecikmeyi gösteren ince bir mânâda ele alırsak, başka bir durum söz konusu olur. Bu anlayışta günah, öbür hal şekli geçekte daha uygun iken, seçkin kişinin kendisine göre o anda iyi veya güzel olanı seçmesinden ibâret olacaktır. Bu son çözüm şekli, kendisine âşikâr
2747] C. Moeller, J. P. Sartre ve Tabiatüstünün Bilinmemesi, s. 124
2748] Sadık Kılıç, a.g.e. s. 69-113
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olunca, katlanmış olduğu üzüntü ve pişmanlık, ciddî bir günah işlediğinde normal insanın duymuş olduklarına eşittir. İsyan 2749, zulüm 2750 ve zenb (günah) 2751 gibi, Kur’an’ın zaman zaman peygamberlere nisbet ettiği ve Peygamberimiz’in de dışında kalmadığını terimler bu anlamda yorumlanmıştır. Normal insanlara tatbik edildiğinde, çok çirkin hataları gösteren bu terimler burada, çok ince bir mânâya sahiptirler. Umum nazarında pek anlamı olmayan hareketler, seçkin kimselerin vicdanında bir tür büyütülmeye, mübâlağa edilmeye uğrarlar.” 2752
Nübüvvet için gerekli şartlardan birisi olan ismet konusunda ehl-i sünnet bilginleri bir ittifak halindedir. Peygamberlere günah nisbet etmek kesinlikle câiz görülmezken, dinî konularda sehven (yanılarak, yanlışlıkla) dahi olsa onlardan bir hatanın ve yanılmanın çıkmayacağı kabul edilir. Nübüvvet esnâsında onlardan, yanılarak küçük günahın çıkabileceği söylenmekte ise de, bunun, -bir lokma çalmak veya bir hurma ağırlığınca dahi olsa, tartıda hile yapmak gibi- düşüklüğe delâlet eden şeylerden olmaması ile kayıtlandığını görmekteyiz. Tercih edilen görüşe göre, peygamberler nübüvvet esnâsında mutlak olarak büyük ve küçük günahlardan mâsum iseler de, günahların onlara nisbeti peygamberlikten önce ve sonraya göre değişmektedir.
Müslümanların büyük çoğunluğu, ister peygamberlikten önce olsun, isterse nübüvvetten sonra, onların büyük günahtan mâsum oldukları hususunda hemfikirdirler. Hatta çocukluk dönemlerinde bile, ebeveynlerine uyarak kâfir ve müşrik olmaları câiz görülemez; onlar mü’mindirler ve Allah’ı bilirler.
Mâturidiyye akaidinde, vahiyden önce peygamberlerin nâdiren günah işleyebilecekleri, ancak bu halin, peygamberlik esnâsına iyiliğe ve istikamete dönüşeceği kabul edilmektedir. Peygamberlikten sonra ise, büyük günahların ve bilerek küçük günahların vukuu câiz görülmemiştir. Anca el-Bâkıllânî, dine taalluk eden tebliğin dışında, ismetin aklen vâcip olmadığını söylemektedir.
Bile bile küçük günahlar değil de, sehven ve yanılarak küçük günahların işlenebilece Eş’arî, Mâturîdî v eMu’tezilîlerin çoğu tarafından kabul edilmiştir. Ancak, sahibini rezillik ve sefehliğe ilhak eden âdî küçük günahlar müstesnâ... İster amden olsun isterse sehven, bu gibi küçük günahların da onlardan çıkması asla câiz görülmez. Genel bir tarzda söylersek, peygamberlerden günahın sâdır olması şu şıklardan birine dâhildir:
a- Peygamberlikten önceki durum söz konusudur,
b- Daha uygun olanı terk (terk-i evlâ) vardır,
c- Yanılarak küçük günah işlenmiştir,
d- Veya kerih bir şey işlenmişse, ümmete bunun câiz olduğunu ve bu takdirde kendilerine Allah’ın kolaylık gösterdiğini açıklamak gâyesi bulunur. O zaman bile onlar, mubah olan bir şeyi yapmışlar gibi ecir kazanırlar,
e- Günah işlemekle alâkalı şartlı sîgalar, meselâ “le in eşrakte -şirk koşarsan-” 2753
2749] 20/Tâhâ, 121
2750] 27/Neml, 2
2751] 48/Fetih, 2
2752] Muhammed Draz, Kur’an Ahlâkı, İz Y.
2753] 39/Zümer, 65
GÜNAH
- 609 -
şarta konu olanın mutlaka gerçekleşmiş olmasını gerektirmez,
f- Veya günah işleme peygamberlere nisbet edilerek, ümmet ve muhâtap terbiye edilir,
g- Yahut da, hitaba muhâtap olan yalnız ümmettir; yani “kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit!” nüktesi kasd edilmiştir. 2754
Günah Duygusu
Batıcılar, bizim günah duygumuzdan yakınıp dururlar. Bu, güya hayatı olanca doluluğuyla yaşamaya engel oluyormuş. Hâlbuki İslâm’da günah, suçlarla ilgilidir. Suç alanının sınırlarını siyah bir hâlenin içine almaktadır günah çizgisi. Suçluluk halimizin mâsumluk halimizle karışmasına ve kaynaşmasına engel olmaktadır. Hayatın içinde bir mâsumluk kontrolünü sağlamaktadır, bir bakıma bir şuurdur günah duygusu. Bir yandan da hayâ ile, utançla sıkı sıkıya ilgilidir bu duygu. İslâm, hayâyı inancın bütünleyicisi kabul etmiştir. Allah’tan utanma, günah konularına yaklaşmaktan bile alıkoyar insanı. Utanan insanın düşüncesi yüzüne vurur. Onun için kötülüğü düşünmek bile istemez utanan insan. Utanış ve günah işleme korkusu, suç, haram ve günah alanlarından uzak tutar müslümanı. Böylece müslümanın hayatı kendiliğinden bir arılık, bir temizlik kazanır. Bu duygular, ruha bağışlanmış büyük mânevî nimetlerdir. Bağışlar ve armağanlardır. Dinin, insanın yüklendiği borçları kolaylaştırıcı kuvvetleridir. Mü’minler, öteye ve ötede hesap vermeye inanarak, Allah sevgisiyle yücelerek, Allah korkusu, günah işleme korkusu, Allah’tan ve insanlardan utanma duygusu ile, kötüye karşı bir hisar kurmuşlardır ruhlarında. Sağlam bir surdur bu, şeytanın girişinden ruhu koruyan. Sağlam bir kaledir bu, mazgallarından şeytanın taşlandığı. Kurşun yerine taşa dizildiği.
Hıristiyanlıkta günah, gözle görülür, elle tutulur suçtan koparılmıştır. Yani suç ve günah açık ve seçik belirlenmemiştir. İnsan doğuştan suçludur. Hiçbir suç işlemese bile yine suçludur. İnsan olduğu için suçludur. Suç ve günah, mâsum hayatın içine karışmıştır. Bir kader gibi insanı terk etmez. Gerçek bir suç, bir bakarsınız hıristiyanın gözünde suç değildir de veya suç değilmişçesine bir tavırla karşılanır da, hiç de suç olmayan bir tavır affedilmez bir suç sayılır. Hıristiyanlık soyut suçlarla suçlar insanı. Bir leke gibi doğuştan alında getirilen ve asla çıkmayan suçlarla.
Doğuda 20. yüzyıldan itibaren kadrolaşan batıcılar ne İslâm’ın gerçek, ne de hıristiyanlığın fantastik günah duygusunu kabul ederler. Komünistlerse, âdeta tam bir reaksiyon halinde dinin günah ve suç saydığı her şeyi mubah, mubah saydığı her şeyi de suç ve afyonlama kabul ederler. Böylece, zihinlerde ve gönüllerde suç sayılan haller üzerine insanların dünya görüşlerine göre ayrıldıkları bir vâkıa olur. Dinin baskı altına yerlerde suç kavramı kesinliğini yitirir ve bulanır. Her zaman suç işlemeye yatkın, daha doğrusu işlediğinin suç olup olmadığını bile kavramakta güçlük çeken bir gençlik türer. Bir zamanlar Fransız düşünürlerini uzun süre kıvrandıran “sebepsiz davranış” ve suç doğar. Bugün Avrupa gençliğinin kaynayışının asıl sebebi de, bu sebepsiz suçların yayılmasından başka bir şey değildir. Suç, mubah, sevap ve günah eşit olunca, genç adam kendini rahatlıkla
2754] Sadık Kılıç, a.g.e. s. 301-307
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içgüdülerinin akıntısına koyuverebilmektedir. Sorumsuz yaşayıştan kundakçılığa, adam öldürmeğe rahatlıkla sıçramaktadır. Elbet, meselenin bir de öbür yüzü vardır. Baba nesli de, büyüklük ödevini, şefkati ve merhameti unutmuştur. Çünkü o da günah işleme korkusundan mahrumdur. Sanki arzın üzerinde hiç ölmeden kıyâmete kadar pâyidar olacaklardır. Öldükten sonra hesap verme düşüncesine ise asla yanaşmamaktadırlar. Sözde, her şeyi akılla çözeceklerdir. Dinin terbiye etmediği bir aklın, içgüdülerin ve egonun nasıl bir kölesi olduğunu düşünmek bile istemezler.
Günah kompleksiyle donmuş, umutsuzluğa kapılmış bir insanı din de istemez. Günah duygusu müsbet bir duygudur ama günah kompleksi ise hastalık işaretidir. Orta ve doğru yol, insanı günah işlemekten koruyan günah duygusuna sahip olma halidir. İnsan, yalnızken ve kalabalıktayken, her durumda ve her yerde işlediğini bu duyguyla ölçüp biçecek, tartacaktır. O zaman kendisine ve başkalarına yarayışsız ve fiilden kaçınacaktır. Ama bu duygu kaybolmuşsa vay insanın ve insanlığın başına gelene! 2755
Günahlar ve Günahkârlarla İlgili Sünnetullah/Allah’ın Değişmez Yasaları
a- Kim Günah ve Kötülük Yaparsa Cezâsını Bulur: Günahları işlemek, işleyenine bakmaksızın, cezânın uygulanmasını gerekli kılar. Günahların işlenmesinde ve ona gereken cezâda sünnetullah, genel ve kesin olup bütün yaratıklar için geçerlidir. Ne bir kişiden, ne ümmetten, ne de cemaatten geri bırakılmaz. Müsâmaha/tolerans söz konusu değildir. Allah âlemlerin Rabbi’dir. Herkes bu genel kanunun önünde eşittir. Günah işleyen her kimse, sünnetullah gereği cezâsını görür. Allah bu genel kuralı açıklarken: “Ne sizin kuruntularınız, ne de ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük/günah işlerse onun cezâsını görür ve kendisi için Allah’tan başka dost da, yardımcı da bulumaz.” 2756 buyurmaktadır. Âyetin lafzı âmm (genel) olduğundan kâfir ve mü’min herkes kötü ameliyle/günahıyla cezâ görecektir.
b- Kötülüğün Cezâsı Kötülüktür; Bir Günah İşleyen Sadece Onun Kadar Cezâlanır: Cezâ, günahın/kötülüğün miktarına göredir. “Kim bir kötülük/günah işlerse, onun kadar cezâ görür. Kim de kadın veya erkek mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa onlar, kendilerine hesapsız rızık verilmek üzere, cennete girerler.”2757 Günah ve kötülüğün miktarına, yani hak ettiği cezânın üzerine yapılan artış, çirkindir, haddi aşmadır, zulümdür. Zulüm ise câiz değildir. Allah kullarına zerre kadar zulmetmez.2758 Fakat hak ettiği iyilik/hasene üzerine yapılan artış, övgüye lâyık bir davranıştır. Zira bu, bir lütuf ve ihsandır.
c- Kötülüğe/Günaha Rızâ Göstermek Toplumun Genelinin Cezâsını Gerektiren Bir Günahtır: Allah şöyle buyurmaktadır: “Öyle bir fitneden (günahtan) sakının ki, aranızdan yalnız zulüm/haksızlık edenlere erişmekle kalmaz. Bilin ki Allah’ın azâbı çetindir.”2759 Âyette geçen “fitne” kavramı, günah anlamındadır. Bu “günah”
2755] Sezai Karakoç, Sütun 2/410-412
2756] 4/Nisâ, 123
2757] 40/Mü’min, 40
2758] 4/Nisâ, 40
2759] 8/Enfâl, 25
GÜNAH
- 611 -
ise, toplumdaki kötülüklere emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker konusunda ikiyüzlü davranışlara, bid’atların ortaya çıkmasına ve cihadda tembelliğe rızâ göstermek olarak tefsîr edilmiştir.2760 Bu âyetteki “fitne”nin tercihe şâyân mânâsı, münkerlerin/kötülüklerin toplumda kabul görüp reddedilmemesidir. İbn Abbas (r.a.) bu âyet hakkında şöyle demektedir: “Allah mü’minlere, aralarında başgösteren çirkinliklere rızâ göstermemelerini emrediyor. Aksi halde azâb (sadece o çirkinliği işleyenlere değil) umûmî gelir. 2761
d- Umûmî Cezânın Sebebi: “Cezânın, yalnız sebebi kendinde bulunan kimseye âit olmas” İslâm Şeriatının kesin bir kuralı olduğu söylenir, Allah Teâlâ: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez.” 2762 buyurmaktadır. Zâten her nefis, yaptığı şeyler karşılığında rehin alınacak, tutuklanacaktır.2763 Her cezâ, onu işleyeni ilgilendirir. Öyleyse, cezânın, herkese şâmil oluşunun ve sadece o kötülüğü işleyene âit olmasının sebebi nedir?
Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Kötülüğü işleyenin, ondan vazgeçmesi vâcip olduğu gibi, diğerlerinin de o kötülüğe rızâ göstermeyip onu kaldırmaları vâciptir. Bunu yapmadıkları takdirde hepsi günahkâr olurlar: Kötülüğü yapan, yaptığı için; diğerleri ise, o kötülüğün işlenmesi karşısında susup ona rızâ gösterdikleri için... Allah hüküm ve hikmetiyle, kötülüğe râzı olanı, onu yapan gibi kabul etmiştir. Böylece, topluca günah işlemiş oldukları için azâp, hepsine iner.
Başka bir itiraz şeklindeki soru da şudur: Diğer insanlar dilleriyle kötülük ve günahlardan hoşlanmadıklarını söyleyip dururken, buna rağmen o münkerler yine orta yerde durmakta... Ve onlar, elleriyle bunları değiştirememekteler. Öyle ki, lisanlarıyla dahi hoşlanmadıklarını dile getiremedikleri zamanlar bulunmaktadır. Ancak kalpleriyle buğzetmekle yetinebiliyorlar. Çünkü yapabildikleri ancak budur. Zâten Rasûlullah (s.a.s.) öyle buyuruyor: “Sizden biri bir kötülük (münker) gördüğünde, onu eliyle, (buna) gücü yetmeyen diliyle değiştirsin. (Buna da) Gücü yetmeyen kalbiyle değiştirsin (buğzetsin). Ki bu, imanın en zayıf olanıdır.”2764 Buna göre, azâbın, toplumun her kesimine gelmesinin izahı nedir?
Cevap: Kötülüğü değiştirmekten âciz olanların, o beldeden, kötülüğün değiştirilemediği o ülkeden çıkması gerekir. Kurtubî, tefsirinde şöyle der: “Kötülükler değiştirilemeyince, o kötülüklere kalbiyle buğzedip duranların o ülkeden kaçıp ayrılmaları (hicret) gerekir. Selef-i sâlihîn de aynı şeyi söylemektedirler. İbn Vehb Mâlik’ten şöyle rivâyet etmiştir: “Münkerâtın (kötülüklerin) işlendiği yer terkedilir, artık orada durulmaz.” 2765
Fakat ne eliyle ne de diliyle kötülükleri değiştiremeyip sadece kalbiyle buğzeden kimse, kötülüğün olduğu yerden ayrılmaya gücü yetmemesi durumunda aynı umûmî azâba mâruz kalır mı? Bu kimse de münkeri işleyen veya ona rızâ gösteren gibi midir? Evet, umûmî cezâ onu da kapsar. Ama bu, onun için (bir lütuf olup) temizlenme vesîlesidir. Daha sonra niyetine göre haşrolunur. İçlerinde sâlih kimseler olduğu halde helâk olup olmayacaklarını soran Zeyneb bint
2760] Zemahşerî, 2/211; Âlûsî, 9/192
2761] İbn Kesîr, 2/299; Kurtubî, 7/391
2762] 35/Fâtır, 18
2763] 74/Müddessir, 38
2764] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
2765] Kurtubî, 7/392
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cahş’a Rasûl-i Ekrem şöyle cevap vermiştir: “Evet, kötülük iyice çoğaldığında!”2766 Nevevî, bu hadisin şerhinde, hadiste geçen “hubs” kelimesinin bütün günahları kapsadığını belirtir ve buna göre hadisin mânâsının şöyle olduğunu söyler: “Günahlar çoğalınca, orada sâlih insanlar da olsa, genel bir helâk söz konusudur.” 2767 Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah bir kavme azâb indirdiğinde, içlerindeki herkese isâbet ettirir, daha sonra (âhirette) ise, yaptıklarına/amellerine göre diriltilirler.” 2768 Buhârî şârihi İbn Hacer Askalânî, bu hadisin şerhinde şöyle der: “Allah, bir kavme kötü amellerine karşılık azâb ve cezâ indirdiğinde, o kötülüğü işleyenlerle aynı görüşte olmayanlara da isâbet ettirir. Sonra herkes, amellerine göre diriltilirler. Eğer yaptıkları sâlih (dinin emir ve yasaklarına uygun) idiyse mükâfât, değilse cezâ görürler. Bu, sâlihler için bir lütuf, fâsıklar/günahkârlar içinse bir cezâdır.
e- Günahlar, Sahibini Helâke Sürükler: Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Görmediler mi, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar gönderip evlerinin altlarından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların peşinden başka nesiller yarattık.” 2769 Bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki, helâk olanları, Allah, işledikleri günahları sebebiyle helâk etmiştir. Bu haberde, sâbit bir gerçeği ve sürekli bir kuralın ifadesi vardır: Günahlar, sahibini helâke sürüklerken, Allah günahkârları günahları sebebiyle helâk etmektedir. Hiç kimse, kısa ömrü içerisinde görmese de bu, geçerli bir kanundur. Fakat bu günah aralarında yayıldıkça toplumların boyun eğdikleri değişmez bir kanundur. Geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, toplumlar ya Allah tarafından gelen bir musîbetle helâk olurlar, ya da günahın uçsuz bucaksız çöllerine dalarken helâk olmayacağını zanneden ümmetin büyük bir bölümünde geçerli olan yavaş ve doğal bir değişim ve çözülmeyle yok olup giderler. 2770
f- Kuvvetli de Olsa Toplum, Günahı Sebebiyle Yok Olur: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler. Onlar kuvvet yönünden, yeryüzünde eserler (bırakmak) bakımından bunlardan daha üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın azâbından koruyan da olmadı.” 2771
g- Günahlar, Mü’minin Şeytana Karşı Direncini Zayıflatır: “(Uhud’da) İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri şeytan, sırf işledikleri bazı şeyler yüzünden (yoldan) kaydırmak istemişti. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve çok halîmdir/yumuşaktır.”2772 Uhud savaşında, savaştan yüz çevirip gidenler, daha önce işledikleri kötülüklerden dolayı yüz çevirip gitmişlerdi. Bu kötülükler, nefislerinde zâfiyet oluşturan ve şeytanın girip çıktığı gedikler açan kötülüklerdir. Böylece şeytan, savaşa katılmamalarını sağlamakla onların ayaklarını kaydırır. Nitekim selef âlimleri: “İyiliğin sevâbı, ondan sonra işlenen iyiliktir. Kötülüğün cezâsı ise daha sonra işlenen kötülüktür” demişlerdir. İşleyene nisbetle günahlar, hastaya nisbetle hastalık gibidir. Direncini zayıflatır,
2766] Müslim, Fiten 1, 2
2767] Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi, 18/3-4
2768] Buhârî
2769] 6/En’âm, 6
2770] Fî Zılâl, 7/129-130
2771] 40/Mü’min, 21
2772] 3/Âl-i İmrân, 155
GÜNAH
- 613 -
bedeninde hastalık yapar ve mikropların girebileceği gedikleri açar veya zâten var olan hastalık ve mikrobu daha da güçlendirir.
h- Günahlar, Musîbetlerin Sebebidir: “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.” 2773. Yani, ey insanlar! Başınıza gelen bütün hastalık ve diğer felâketler gibi musîbetler, acılar, dertler, kıtlık, deprem ve benzeri nâhoş durumlar, kazandığınız günahlar sebebiyledir. Fakat (Allah) günahlarınızın çoğunun cezâsını peşinen vermez (belki âhirette de bir kısmını affeder). İbn Teymiyye şöyle demektedir: “Allah’ın bize görünen âlem (âfâk) ve iç âlemimizde (enfüs) gösterdikleriyle Kitabında bildirdiklerinden anlıyoruz ki, musîbetlerin sebebi günahlardır. Bu sebeple Allah, Şûrâ, 30 ve Âl-i İmrân, 155. âyetlerde bu gerçeği beyan eder. Şu âyet de bunu açıklar: “(Bedir’de) İki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musîbet, (Uhud’da) kendi başınıza gelince, ‘bu nasıl oluyor?!’ dediniz ha? De ki: ‘O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter.” 2774
i- Musîbetlerin Tümünün Sebebi, Günah ve İsyan Değildir: İnsanın başına gelen belâ ve musîbetler, “sebep” olduğu halde, genellikle günahların sonucu durumunda olsa da, günah ve itaatsizlikten kaynaklanmayan musîbetlere mâruz kalan kimseler de vardır. Zemahşerî diyor ki: “Peygamberler, çocuklar ve deliler gibi günahı olmayan kimselerin başlarına gelen acı ve benzeri musîbetler, ödenecek bir ücret (mükâfât), bir maslahat ve bir (İlâhî) maksat içindir.2775 Kurtubî de şöyle demektedir: “İkrime der ki: ‘Kulun başına gelen hiçbir sıkıntı, hatta daha kötüsü yoktur ki, Allah’ın onu affetmesine veya ancak kendisiyle ulaşabileceği bir dereceye nâil olmasına sebep olmasın.” 2776 Peygamberlerin başına gelen sıkıntılar da cezâ değil; derecelerinin yükselmesinin murad edildiği belâlar çeşidindendir. 2777
Fert ve Cemaatin/Toplumun Gördüğü Musîbetlerin Doğru Değerlendirilmesi: Müslüman cemaat ve fertler hakkındaki musîbetlerin doğru bir değerlendirilmesi dört şekilde olur, şu dört esası gerekli kılar:
1- Sebepleri bilmek,
2- Kendinden başkasını ayıplamamak,
3- Belâlara karşı nefsi korumak,
4- Musîbetlere karşı koyarken sabırlı olmak. Şimdi bu prensiplerden kısaca bahsedelim:
1- Musîbetlerin sebeplerini bilmek: Müslüman fert ve cemaatin, şu âyetin mânâsını yakînen bilip akılda tutmaları gerekmektedir: “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.” 2778 Hatta başlarına gelen musîbetten dolayı, gönüllerine gizli bir itiraz düşmesin diye, bu musîbeti gerektirecek bir durumun kendilerinden
2773] 42/Şûrâ, 30
2774] 3/Âl-i İmrân, 165 İbn Teymiyye, Risâle-i Emr-i Bi’l Ma’rûf, s. 31
2775] Keşşâf, 4/226
2776] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 16/31
2777] Râzî, T. Kebir, 17/172
2778] 42/Şûrâ, 30
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynaklanmadığına dayanarak, bunun fert ve cemaat tarafından dile getirilmesi de lâzımdır. Çünkü bu gizli itiraz, sesli veya sessiz bir şekilde olabilir. Günümüzdeki söyleyişle “Allah’ım! Neydi günahım?” diyerek nice insan, başına gelen musîbetlerin kendi suçları olmadığı halde geldiğini iddia ediyor durumdalar. Bu, nefsi temize çıkarma anlamında olup, musîbeti gerektirecek bir şey yapmadıkları halde, belâ ve musîbete mâruz bırakıldıklar iddiasıyla Allah’ı zulüm yapmakla itham ettikleri için küfür ve riddet/dinden dönme kapsamına girmektedir. Müslüman fert ve cemaatin, daima iman prensiplerine riâyet etmeye ve ona ters düşecek küfür ve riddet davranışlarında bulunmamaya şiddetle ihtiyacı vardır. Yoksa, Allah’ın desteğini yitirir, azâbını hak ederler.
2- Kendinden Başkasını Ayıplamamak: Fert ve cemaat olarak müslümanların müptelâ oldukları hastalıklardan biri de, başlarına bir musîbet veya felâket geldiğinde, kendilerini bırakıp başkalarını kınamalarıdır. Bakarsın ki, başlarına gelen musîbetlerden dolayı, kendilerini unutmuş, nefislerini hiçbir şekilde sorumlu tutmazken, başka sorumlular arıyorlar. Filistin’de olduğu gibi ülkelerini kaybettiklerinde de, memleketi sömüren sömürgecilerine sorumlu tutar, sürekli onlara serzenişte bulunup ve sövüp sayarlar. Eski Arapların “Sen bol bol sövdün, ama onlar deveyi götürdüler bile!” şeklindeki darb-ı meselini aralarında gerçekleştirirler. Başlarına zâlim ve despot idâriceler Mûsâllat olunca, “bu, kâfirlerin işidir, bunları yönetime getirenler onlardır” derler ve işin içinden kendilerini sıyırıverirler. İki müslüman grup aralarında anlaşamasalar “bu yahûdilerin işi ve hilesidir” derler. Bu âdet, müslümanlarda yer etmiştir: Belâ ve musîbet karşısında kendini değil; başkalarını kınamak. Bu ise, aklen ve şer’an geçerliliği olmayan bir durumdur.
Aklen itibara alınmaz; çünkü kınanan sömürgecilerin, kâfir ve yahûdilerin düşmanlıkları müslümanlarca bilinmekte. Düşmansa, düşmanının hayrını istemez. Onların “bu, sömürgecilerin işidir” demelerinin anlaşılır yanı var mı? Şeytan ve avaneleri huzuru ihlâl, ortalığı ifsâd ve mü’minlere eziyet etmek için çırpınıp dururlar. Şeytan bunun için vardır ve destekçileri/dostları da bunun için yardımcı durumundadırlar. Öyleyle onları kınamak niye? Sömürgeci, gücü yettiğince arzusuna kavuşmanın, müslümanları gâfil avlayıp gedikler bularak saldırmanın ve yapacağını yapmanın peşindedir. Sömürgecilerin getirdiğini iddiâ ettikleri despot idâreciler ise, insanların kendilerine yardım etmelerini ve destek vermelerini isterler. Öyleyse niçin zâlim yöneticileri getiren –onlar öyle diyorlar- sömürgecileri kınıyorlar da, onlara yardım, hizmet, zulüm ve bekalarının temini konusunda kendilerini kınamıyorlar?
Onların bu tutumlarının şer’an geçerli olmamasına gelince; Allah, başımıza gelenlerin sebebinin bizim kendimiz olduğunu açıklıyor: “Başınıza gelen her musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz (günahlar) yüzündendir...” 2779 Bu da, başkalarını değil; kendimizi kınamamızı gerektiriyor. Öyleyse bizler kınanmışlarız! Allah, bir musîbet ânında kınanmamızın sebebini de şöyle açıklıyor: “(Bedir’de) İki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musîbet, (Uhud’da) kendi başınıza gelince, ‘bu nasıl oluyor?!’ dediniz ha? De ki: ‘O, kendinizdendir. Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter.” 2780 Allah belâ ve musîbetin gelmesi durumunda kınanışın sebebini ortaya koyuyor:
2779] 42/Şûrâ, 30
2780] 63/Âl-i İmrân, 15
GÜNAH
- 615 -
Kendimiz, kusurlarımız. Zâten musîbetler karşısında kendimizi temize çıkarıp mes’ûliyeti başkalarının üzerine atmak, şer’an câiz değildir.
Kendimizi Kınamanın Faydası: Başa gelen musîbetten ötürü, başkalarını değil de, kendimizi kınamak cidden faydalıdır. Çünkü bu kınama, musîbetzedeyi, başına geleni def etme veya musîbetlerin meydana gelmesine sebebiyet veren faktörleri ortadan kaldırma konusunda ciddî bir gayrete ve gelecekte bir daha aynı musîbete mâruz kalmamak için gerekli hazırlığı yapmaya sevk eder. Gerçekten bu çok önemlidir. Düşmanın korktuğu da budur zâten. Çünkü onlar, müslümanların kendilerine sövmelerinden veya başlarına gelenlerinden kendilerini sorumlu tutmalarından korkmazlar. Din düşmanı kâfir emperyalistlerin korkuları, ancak müslümanların başlarına gelen musîbetin gerçek sebebini kavramış olmalarıdır. O da kendileri ve kendi kusurlarıdır. Bu kavrayış, onları gerçek sebebin ciddî ve kesin tedâvisine götürür, sömürücü kâfirlerin hilesini bastırır ve müslümanların gasbedilen haklarını, ister toprak parçası veya şehir, isterse mal, servet veya yargı olsun, hepsini geri istemelerine vesile olur.
Müslümanların başlarına gelen belâların bertaraf edilmesinde en sağlam yöntem budur. Kâfir sömürgeci ve emperyalistlerin korkageldikleri de budur. Müslüman cemaatin, çalışmalarında bir gevşeklik, yeteneğinde bir durgunluk veya etraflarındaki insanlarda bir dağınıklık gördüğünde, bu gevşeklik ve durgunluğun sebebi kendisi midir ve o andaki tedâvi görevini yapmadaki kusuru mudur, yoksa bütün bunlar güç yetirilemeyen başka problemler ve insanları aşırı cehd ü gayrete sevk eden fesat ve cehâletin yoğunluğu sebebiyle midir diye sorabilmesi için fert ve cemaatin önce kendisinden başlaması gerekir. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki/sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” 2781
3- Musîbetlere Karşı Nefsi Korumak: Müslüman birey veya cemaat hakkında meydana gelen musîbetlerin doğru olarak değerlendirilmesinde üçüncü prensip de, hastalıklara karşı insanların nefislerini korumalarıdır. Bu da, bu musîbetlere engel olan geçerli korunma yollarına tutunmakla olur. Buna göre fert ve cemaatten her birisi şeriatın gerekli gördüğü ilke ve prensibe bağlı kalıp ona isyankâr bir tutum içinde olmamalıdır. Anca bu kuvvetli ve sürekli tutunma sâyesinde belâ ve musîbetler, İlâhî kanun gereği def edilebilir: “(Uhud’da) İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri şeytan, sırf işledikleri bazı şeyler yüzünden (yoldan) kaydırmak istemişti...” 2782 Daha önce de bu âyetin tefsîri sadedinde günahların, müsümanın şeytana karşı direncini azalttığını, böylece ona hamle yapıp günaha çektiğini belirtmiştik.
4- Musîbetleri Bertaraf Ederken Sabra Yapışmak: Sabır, müslüman birey ve müslümanların cemaati için zarûri olup, hedefe ulaşmak, düşman ve engeller karşısında üstünlük ve yardım sağlamak için vazgeçilmez önemli sebeplerdendir. Ayrıca sabır, belâ ve musîbetler karşısında, onları aşmak ve izlerini yok etmenin mümkün olması bakımından, fert ve cemaat için zarûrî bir unsurdur. Sabra tutunmanın bir emir olarak sevabını, dünya ve âhirette güzel âkıbetinin, kendilerini Allah’ın birer kulu, Allah’ı da kendilerinin Mâlik ve Sahibi olduğunu bilen
2781] 5/Mâide,105
2782] 3/Âl-i İmrân, 155
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sabırlılar için müjdenin olduğunu dile getiren şer’î haberleri hatırlamak da sabrı yardımcı olan bir özelliktir. Mâlik, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Kulları O’na dönecek, O da kullarının sabırlarına en güzel mükâfâtı verecektir: “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir musîbet/belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve merhametler hep onlaradır. Ve yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır.” 2783
Musîbetleri Def Etmek Sabra Aykırı Değildir: Musîbetleri def etmenin sabra aykırı olduğu görüşü, bazı müslüman fert ve cemaatte var olan bir yanılgıdır. Eve bu bir yanılgıdır ve doğru değildir. Çünkü sabrın hakikati, şeriatın emrettiği yerde durman, yapılmasını emrettiğini veya mubah gördüğünü yapmandır. Şeriat, sana eziyet veren, şer’an def ve yok edilmesi gereken şeyin, bütün bunlar her ne kadar Allah’ın kaderiyle de olsa, bertaraf edilmesini emrediyor. Buna göre, sebepleri veya kendisi ortadan kaldırılacak bir musîbete yapılan müdâhale meşrû olup, yasaklanmamıştır. Müslüman fert, müslüman cemaat ve bütün ümmete düşen, topyekün olarak başlarına gelen musîbet ve felâketin kaldırılması için meşrû sebeplere tutunmaları ve bu konuda sabr u sebât göstermeleridir. Allah daima sabredenlerle beraberdir. 2784
Günahın Cezâsı ve Günahtan Kurtulma
A- Dünyada Cezalandırma:
1- Günahkâr Kavimlerin Cezalandırılması: Kur’anda beyan edildiği üzere, cezalandırmada daha önceden ikaz edilmiş olmak esastır.2785 Buna göre Allah, bir kitap ve peygamber göndermek sûretiyle işlenen şeyin yanlış olduğu hususunda uyarıda bulunmadan, açıkça nehyetmeden, yanlışı ve doğruyu göstermeden, yapmış oldukları kötülükler sebebiyle toplulukları cezalandırmaz, aksi halde cezalandırılanlar tarafından haklı bir itiraz gelecektir.2786 Öte yandan ufak bir rücû (Hakka dönüş) işareti, Allah’ın cezalandırmadan vazgeçmesine yetmektedir. 2787
Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere,2788 Cenâb-ı Hak mânevî ve psikolojik türden bir ceza biçimini, hissî ve bedenî olanla beraber âhiret hayatına bırakarak, günahkâr toplulukları dünyevî çizgide, mânidar olan cezalarla cezalandırmaktadır. Günahkâr kavimlerin dünyadaki cezalandırma yöntemlerinin çeşitleriyle ilgili olarak Kur’an’da şu bilgilere yer veriliyor: Allah’ın yakalamasından,2789 intikam almasından2790 bahsedilmekte, 29/Ankebût, 40 âyetinde de günahkâr kavimlerin nasıl cezalandırıldıklarından bir bölüm sunulmaktadır: Taş yağdıran bir kasırgaya tutulma (hâsıb), korkunç gürültüye (sayha) yakalanmak, yere batırılmak (hasf), suda boğulmak (ğarak) gibi...
2783] 2/Bakara, 155-157
2784] Abdülkerim Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri, s. 269-285
2785] 6/En'âm, 131; 17/İsrâ, 15; 28/Kasas, 59
2786] 20/Tâhâ, 134
2787] 8/Enfâl, 33
2788] 3/Âl-i İmrân, 197
2789] ahz, 8/Enfâl52; 11/Hûd, 102
2790] 7/A'râf, 136; 30/Rûm, 47; 43/Zuhruf, 55
GÜNAH
- 617 -
Allah’ın cezalandırması, daha çok uyarıcı ve yıldırıcı olsun diye, çeşitli deyim ve üslûplarla gösterilmiştir. Bu aynı zamanda, günahkâr kavimlerin cezalandırılma motiflerini yansıtacaktır. Bunlardan olmak üzere, kökünü kazıyıp kurutmak mânâsına ishât,2791 paramparça ederek yok etmek mânâsına tetbîr,2792 helâk etmek mânâsına tedmîr, 2793 azâbın ve helâkın bürümesi, kaplaması mânâsına demdeme ve dümdüz etmek mânâsına da sevvâ,2794 Cibrîl-i Emîn’in kanadında göğe yükseltildikten sonra çarpılıp yere vurulma mânâsına ehvâ,2795 azâbı giydirmek, azâba büründürmek mânâsında ğaşşâ,2796 kezâ paramparça ettikten sonra külliyen yok etmek anlamında kasame2797 gibi deyimlere rastlanmasının yanında azabın kamçısından,2798 ağıl sahibinin derip toplayıp ağıla doldurduğu çalı-çırpıya dönmekten,2799 taş yağdıran rüzgâra tutulmaktan,2800son derece uğursuz, bereketsiz, arkası kesik ve uğradığı her şeyi küle (remîm) çeviren2801 bir rüzgâra tutulmaktan,2802 şiddetli bir sayhaya mâruz kalıp sel süprüntüsüne (ğusâ’) dönmekten,2803 yine zulüm ve haksızlık edenlerin bir sayhaya yakalanmaları sonucunda perişanlıktan diz üstü çöküp (câsimîn), orada hiç bulunmamışçasına (keen lem yağnev fîhâ) mahvedilmelerinden,2804 helâkten kurtulamamaktan ve azabın içinde kalmaktan2805 da bahsedildiği görülür.
Bu anlatımların yanı sıra, oldukça çarpıcı bazı muhtevâlara da rastlanmaktadır. Meselâ 23/Mü’minûn, 44 âyetinde peygamberleri yalanlayan ümmetlerin peşpeşe helâk edilmelerinden ve dillerde eğlenilmek için dolaşan masallara çevrilmekten (ehâdîs) bahsolunur. Aynı şekilde 34/Sebe’, 19 âyetinde de günahkâr ümmetlerin masallara çevrilişinin ifâde edilmesinin devamında Sebe’ kavmiyle ilgili şu ifâdeye rastlıyoruz: “... Biz onları paramparça ettik!” Âyet-i kerimede, tefrîk kelimesi yerine, bitişik olan bir şeyi parçalamaya tahsis edilmiş olan “temzîk” kelimesinin kullanılması, durumun vehâmetini göstermek maksadıyladır. İbn Sellâm tarafından, “rüzgârların savurduğu toprağa çevrildiler” şeklinde anlaşılmış ise de, daha tercih edilen görüşün, “cemaat bütünlüğünün parçalanıp, fertlerin ülkenin her tarafına serpiştirilmek sûretiyle küçültülmesi yolunda olduğunu da ifâde edelim.
Allah’ın bu tür cezalandırma şeklini, öz vatanlarından koparmak sûretiyle gönülleri hasret ve özlem içinde yakmak tarzında, nostaljik ve sosyal ceza olarak anlayabiliriz. Öte yandan 21/Enbiyâ, 15 âyeti bize, oraklarla biçilmiş ekinlerle, henüz tütmekte olan sönmüş ateşleri hatırlatarak, günahkâr toplulukların
2791] 20/Tâhâ, 61
2792] 17/İsrâ, 7; 25/Furkan, 35
2793] 17/İsrâ, 16; 37/Sâffât, 136; 46/Ahkaf, 25; 47/Muhammed, 10
2794] 91/Şems, 14
2795] 53/Necm, 53
2796] 53/Necm, 54
2797] 21/Enbiyâ, 11
2798] sevt, 89/Fecr, 13
2799] heşîmu'l-muhtazır, 54/Kamer, 31
2800] hâsıb, 54/Kamer, 34
2801] 51/Zâriyât, 42
2802] rîh akîm, 51/Zâriyât, 41
2803] 23/Mü'minûn, 41
2804] 11/Hûd, 94, 95; 29/Ankebût, 37
2805] ğâbirîn, 7/A'râf, 83
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğratıldığı bir ceza türünü işaret eder. Buradaki sahne ile 54/Kamer, 20; 67/Mülk, 7 âyetlerinin muhtevâsı birleştirilince ortaya şu sonuç çıkar: Köklerinden sökülmüş çürük hurma kütükleri gibi (a’câzu nahlin hâviyeh) yerlere yıkılmış insanlar bir yanda, harap olma ve sona ermenin alâmeti olarak tüten ateşler, dumanlar ve boğuk bir hava öte yanda...
2/Bakara, 65 âyetinde yahûdi milletine verilen ürkütücü cezâdan bahsolunmaktadır: Maymuna çevrilmek!... Mücâhid’in hilâfına olara, müfessirlerin hemen hepsi, buradaki maymuna dönüşün hakiki mânâda olduğunu söylemiş, hatta Mukatil maymun sûretindeki yahûdilerin yedi gün yaşadıktan sonra, sekizinci gün öldüklerini söylemiştir. Müfessir Mücâhid ise, buradaki çevrilmenin konusunun sûret olmayıp, kalp olduğunu, yani âyetin “onların kalpleri hiçbir öğüt ve nasihat dinlemeyecek bir biçime sokuldu” şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler ve 62/Cum’a, 5 âyetinde olduğu gibi, burada da bir teşbihin bulunduğunu belirtir.
Bütün bu cezâ örneklerinde dikkatimizi çeken şey şudur: Cezalandırma fiili, Allah’ın emrindeki tabiat güçleri tarafından îfâ edilmektedir. Böylece bu dünyanın günahkâr insanları, tanığı oldukları tabiat unsurları ile çarpılmakta, onların günahkârlıklarına bu güçlerin de gizli bir başkaldırısı bizlere sezdirilmektedir.
Cezalandırma zamanları: Âyetlerden çıkardığımız bir sonuç da şudur: Allah’ın cezası belirli vakitlerde ve ansızın gelir; insanlar hep hazırlıksız yakalanırlar. İnsanların bu ansızın yakalanmalarını ifâde eden bir tâbir vardır ki, kıyâmetin gelme tarzını ifâde etmesinin yanında2806 azabın apansız gelişini de2807 dile getirir: “Bağteh.” Maddesi yönünden bir şeyin umulmadık bir taraftan ansızın gelmesini gösteren kelime, azabın, günahkâr toplulukların kalbine dalışındaki şimşek hızını bize hissettirir.
Cezalandırmaları nakletmenin hikmeti: “Biz, o azabı; onlarla bulunanlara, onlardan sonra gelip duyanlara ibret ve takvâ sahibi mü’minlere de bir nasihat kıldık.” 2808 “(Firavun kavmi için) Böylece onları, sonrakiler için bir örnek, hem de bir ibret yaptık!” 2809 Böylece anlaşılmaktadır ki, ceza sahnelerini Kur’ân-ı Kerim’de geçmesi: a- Günahkâr kavimlerin hallerini sergilemek gibi bir haber verme, b- Sonradan gelenlere bir ibret ve nasihat olma gibi bir gâyeye mâtuftur.
2- Mü’minlerin Günah Davranışlarına Yönelik Cezalar: Bu konuda, ahlâkî yönden Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin sakındırmalarıyla, özellikle kişi haklarına dâir suç niteliğini taşıyan davranışların cezalandırılması söz konusudur.
a- Ahlâkî yönden: Kur’an’da, iyi amellerin neticesi, istikamet olarak insana yöneltilerek, iyi ve makbul davranışların yapılması teşvik edilmektedir. 51/Zâriyât, 56 âyetinde olduğu gibi, tüm toplamı Allah’a karşı yapılan ibâdete katılan bu yönlü amellerde bulunma, insanın alternatifsiz tek gâyesi olarak sunulmaktadır. Geçmiş kötülüklerin affedileceği söylenmekle kımıldanışı ile azabı
2806] 6/En'âm, 31, 44; 12/Yûsuf, 107; 21/Enbiyâ, 40; 22/Hacc, 55 vb.
2807] 6/En'âm, 47; 7/A'râf, 95; 39/Zümer, 55
2808] 2/Bakara, 66
2809] 43/Zuhruf, 56
GÜNAH
- 619 -
önleme,2810 hatta iyiliğe dönme yolunda asla ümitsizliğe2811 düşmeme gibi açık dâvetler mevcuttur.
İyi davranışların müsbet sonuçları ile insanlara ahlâkî bir güvenilirlik, sükûnet verilmeye çalışılırken, günah sayılan davranışların da kötü neticeleri verilmek sûretiyle, ahlâkî bozulmanın sakındırıcılığı bir ceza olarak takdim edilir.
b- Hukukî yönden: Kamu hukukunu ve hukukullahı ilgilendiren ve suç teşkil eden davranışlar için verilecek cezalar Kur’ân-ı Kerim tarafından belirtilmiş olup, bunlara hadd (çoğulu hudûd) denilmektedir. Bir de, daha hafif cezalar vardır ki, bilinen hüküm çıkarma usulleri ile bunlar müslüman hâkimlerin takdirine bırakılmıştır (ta’zîrât).
Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen bazı suçlar ve cezaları şunlardır: Hırsızlık suçu, cezası el kesilmesi;2812 Allah ve Rasûlüyle savaşmak, cezası ya öldürülmek ya da asılmak;2813 bekâr erkekle bekâr kızın zinâ yapmaları, cezası halkın huzurunda yüz değnek2814 ve ilâveten bir yıllık da sürgün.2815 Zina yapan evli erkek ve kadınların cezası ise, üç merhale gösterir. İslâm’ın ilk devirlerinde zina yapanlar evlerde hapsolunmak sûretiyle cezalandırılmakta idiler.2816 İslâm âlimlerinin bazılarına göre, sonra ezâ ile cezalandırma2817 bunun yerini almıştır. Ezânın mâhiyeti hakkında da muhtelif görüşler mevcuttur: Kınamak, azarlamak veya hakaret etmek, kınamaksızın katı ve sert muâmelede bulunmak gibi. Son safhada ise, imsâm ve ezâ yoluyla verilen cezâ, recme tebdîl edilerek ilk iki hüküm yerine bu uygulanmıştır. Ancak, recm cezası Kur’ân-ı Kerim’de yer almamaktadır.
Öte yandan, namuslu, iffetli, hür ve evli kadınlara zinâ isnad edip de, isbat için dört şâhit getiremeyene seksen sopa ve ek olarak tevbe edip de ıslâh-ı halde bulunmadıkça2818 şâhitliklerinin kabul edilmemesi cezası verilir. İçki içenin kimsenin cezası hakkında, Kur’ân-ı Kerim’de bir beyana rastlayamamakla beraber, Hz. Peygamber ve sahâbenin bu husustaki tutumunun şu olduğunu anlamaktayız: Muayyen sayıda mü’min içki içen kişinin etrafını kuşatır ve ona, kimi sopayla kimisi nalinleriyle, kimisi de elbisesiyle2819 vururdu. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ise, ilk halife Hz. Ebû Bekir, önceleri içki içen için tespit edilmiş olan darbe sayılarını gözden geçirmek gâyesiyle sahâbenin ileri gelenlerini bir araya toplar ve onlar da, vurulacak darbeleri (kırk çift nalin vuruşu olarak) kırk vuruşa eşit sayarlar.2820 Hz. Ömer, içki içenin cezası olarak seksen kırbaç tâyin ederken, Hz. Ali ise, “içki içildiğinde sarhoş olunur, sarhoş olununca ileri geri laflar edilir, böyle olunca da iftira atılır!” istidlâliyle, içki içenin cezasını hadd-i kazife eş saymışlardır2821 ki bu da seksen sopadır. Abdurrahman bin Avf ise, uygulanacak cezanın en
2810] 8/Enfâl, 33
2811] 39/Zümer, 53-54
2812] 5/Mâide, 38
2813] 5/Mâide, 53
2814] 24/Nûr, 2
2815] Müslim, Hudûd 14; Tirmizî, Hudûd 8
2816] 4/Nisâ, 15
2817] 4/Nisâ, 16
2818] 24/Nûr, 5
2819] Buhârî, Hudûd 5
2820] Buhârî, Hudûd 2; Tirmizî, Hudûd 14
2821] Muvattâ, Eşribe 1
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hafifi olarak, seksen deyneği uygun görmektedir.2822 Bir başka hadiste içki içme suçunun dördüncü defa sâbit olması halinde, suçlunun öldürülmesi emredilmişse de,2823 Hz. Peygamber bunu uygulamamış, katli kaldırarak, uygulamayı ruhsat ile azîmet arasında bırakmıştır. 2824
B- Âhirette Cezâlandırma: Kur’ânı/ Kerim, günahkârların cezalarıyla ilgili olarak, “ahlâkî cezalar” ve “fizik cezalar” olmak üzere iki kategoride ele alınabilecek zengin bir çeşit ve sahne sunar bize. Esasen, insanın dikkat nazarlarını sûrî ve maddî kıymetin arkasındaki anlama yöneltirken, insana, esas çekinmesi gerektiğinin hissî ve bedenî elemler olmayıp, bunların insanı yüzyüze bırakacağı rezillik ve hakir olma gibi mânevî cihetler olduğunu anlatmaktadır. Mü’minlerin ağzından Allah şöyle buyurur: “Ey Rabbimiz, gerçekten Sen kimi ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve perişan edersin...” 2825
1- Ahlâkî (Psikolojik) Cezalar:
a- Selbî Ahlâkî Cezalar (Mahrûmiyet Yönüyle Cezalar): Ahlâkî yönden mahrûmiyet sebebi olan menfî cezalar şunlardır: Bütün amellerin boşa gitmesi;2826 Allah’a ortak kılınan putların, kendisine bağlananları terk etmesi;2827 Allah’ın rahmetinden ümidi kesmeleri;2828 Allah’ın onları affetmemesi;2829 Cemâlullah’ı görmekten mahrum olmaları;2830 kıyâmet gününde Allah’ın onlara bakmaması ve onları tezkiye etmemesi;2831 (boş yere mü’minlerin yanında aradıkları) ışıktan mahrum bırakılmaları;2832 haşrolunurken görmekten, konuşmaktan ve duymaktan mahrum bırakılmaları;2833 her türlü arzularına mâni olunur,2834 âhiretten ümidi kesmişlerdir,2835 orada nasipleri yoktur,2836 o gün unutulurlar,2837 yardımsız bırakılırlar,2838 kovulurlar,2839 dostsuz ve yardımsız bırakılırlar,2840 göğün kapıları onlara açılmaz,2841 özür beyan edemezler,2842 felâha erdirilmezler,2843 ziyandadırlar2844 gibi...
2822] Tirmizî, Hudûd 14
2823] Tirmizî, Hudûd 15
2824] Tirmizî, Hudûd 15; Tirmizî'nin hadisi yorumu
2825] 3/Âl-i İmrân, 192
2826] habt, 2/Bakara, 217, 264, 266, 276; 3/Âl-i İmrân, 22, 117; 5/Mâide, 53 vb.
2827] dalle, 6/En'âm, 94; 11/Hûd, 21; 16/Nahl, 87; 28/Kasas, 75 vb.
2828] yeisû, 29/Ankebût, 23
2829] 4/Nisâ, 137, 168; 47/Muhammed, 34
2830] mahcûbîn, 83/Mutaffifîn, 15
2831] 2/Bakara, 174
2832] 57/Hadîd, 13
2833] 17/İsrâ, 72, 97; 20/Tâhâ, 124
2834] 34/Sebe', 54
2835] 60/Mümtehine, 13
2836] lâ halâka, 2/Bakara, 102; 3/Âl-i İmrân, 77, 176; 42/Şûrâ, 20
2837] 7/A'râf, 51; 45/Câsiye, 34
2838] mahzûlîn, 17/İsrâ, 22
2839] medhûrîn, 17/İsrâ, 18, 39
2840] 42/Şûrâ, 8
2841] 7/A'râf, 40
2842] 77/Mürselât, 35, 36
2843] 6/En'âm, 21, 135; 10/Yûnus, 17, 70; 16/Nahl, 117 vb.
2844] hâsirûn, 2/Bakara, 27, 121; 3/Âl-i İmrân, 85, 149; 4/Nisâ, 119; 5/Mâide, 5, 52 vb.
GÜNAH
- 621 -
b- İcâbî Ahlâkî Cezalar (Psikolojik Yaptırımları Olan Cezalar): Yukarıda mahrum bırakmakla ceza uygulamasından bahsettik. Burada ise, yapılan işle vücûdî yönden cezalandırmalardan bahsedeceğiz. Bunları da şöyle sıralayabiliriz:
Dirilme zamanında suçlular başları eğik olduğu halde Allah’ın huzurunda dururlar;2845 yüzleri kara,2846 somurtkan2847 ve karalıklar ve toprakla örtülü;2848 kötü fiilleriyle kendileri arasına girecek uzun bir müddeti arzularlar;2849 amel defterleri büyük küçük her şeyi zaptetmiş/kaydetmiştir;2850 dahası kendi uzuv ve organları kendi aleyhlerine şâhitlik ederler;2851 günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir;2852 infakında cimrilik gösterdikleri malları boyunlarına dolanacaktır;2853 zemmedilmiş,2854 kınanmış2855 ve Allah’ın buğzuna uğramışlardır.2856 Hor ve hakîrdirler;2857 hazır bulananların huzurunda, onlar tarafından kınanarak Rablerine arzolunacaklardır;2858 “keşke hesaplarını hiç görmeselerdi ve ölüm de onlar için gerçek bir yokluk olsaydı!”2859 tarzında beyhûde tamennîde bulunacaklar; yaklaşmakta olan azabı gördüklerinde pişmanlıkla fısıldaşacaklar;2860 onları şeflerine ve metbûlarına (kendilerine tâbi olanlarına) bağlayan bağların artık koptuğunu hissedecekler2861 ve nihâyet üzüntüler içinde parmaklarını ısıracaklar. 2862
2- Fizik Cezalar: Son hüküm gününden sonra suçluların katlanacakları fizik cezalardan selbî olanları temel ihtiyaçlardan mahrum kılınmak tarzındadır. Meselâ aç ve susuz olan onlar ne açlıklarını ne de susuzluklarnı herhangi bir şeyle giderebilirler!2863 Cennet ehline olan su talepleri geri çevrilir.2864 Yiyecek olarak hayvanların dahi yiyemediği bir bitki2865 ya da zakkum ağacı2866 veyahut da yenildiğinde boğaza duran, ne yenilip ne de dışarı atılabilen bir yiyecek2867 sunulurken, içecek olarak da erimiş maden tortusu gibi (muhl), yüzleri kavuracak kadar
2845] Nâkisû ruûsihim, 32/Secde, 12; 42/Şûrâ, 45; 68/Kalem, 43 vb.
2846] 3/Âl-i İmrân, 106; 39/Zümer, 60
2847] basîre, 77/Mürselât, 24
2848] ğaberah, 10/Yûnus, 27; 80/Abese, 40, 41
2849] 3/Âl-i İmrân, 30
2850] 18/Kehf, 49
2851] 24/Nûr, 24; 36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20
2852] 6/En'âm, 31; 20/Tâhâ, 101
2853] 3/Âl-i İmrân, 180
2854] 17/İsrâ, 18, 22
2855] 17/İsrâ, 39
2856] 40/Mü'min, 10
2857] sâğırîn, 6/En'âm, 124; 10/Yûnus, 27; 16/Nahl, 27; 22/Hacc, 18 vb.
2858] 11/Hûd, 18
2859] 69/Haakka, 25, 26, 27; 78/Nebe', 40
2860] 10/Yûnus, 54; 21/Enbiyâ, 97; 34/Sebe', 33
2861] 6/En'âm, 27; 26/Şuarâ, 102; 89/Fecr, 24
2862] 25/Furkan, 27-29
2863] 78/Nebe', 24; 87/A'lâ, 5
2864] 7/A'râf, 50
2865] darî', 88/Ğâşiye, 6
2866] 37/Sâffât, 62-66
2867] zâ ğussa, 73/Müzzemmil, 13
- 622 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da kaynar2868 ve bağırsakları parçalayan2869 bir su; irin,2870 irinle beraber kaynar su,2871 yutulmaya çalışılıp da boğazdan geçmeyen irinli su2872 takdim edilir...
Fakat icabî olarak onların cezalarınıgösteren Kur’ân-ı Kerim metinleri de oldukça boldur. Bu metinlerin temasını şöyle verebiliriz: Seçkin kulların semâvî ikametgâhlarına tamamen zıt olarak, suçluların kalacakları yer, bir hapishanedir;2873 bu hapishanenin, her biri belirli bir gruba ayrılmış olmak üzere, yedi tane kapısı vardır;2874 bu hapishanenin bekçileri, çok sert olan meleklerdir;2875 fakat bu yer altı hapishanesi de, bazısı diğerinden daha aşağıda olan birçok odalara bölünmüştür.2876 Üzerlerine ise kapıları kilitlenmiş ateş2877 salıverilecektir. Bu, yakıcı ve kızgın bir ateştir;2878 uzaktan bakıldığında homurtusu ve uğuldaması duyulu,2879 doymaz bir ateştir bu.2880 Lâvlar fışkırtan volkan gibi de kıvılcımlar saçmaktadır.2881 Günahkârlar ise kâh kıskıvrak2882 olarak, kâh boyunlarında bukağılar olduğu halde2883 alınlarından ve ayaklarından tutulup2884 uzun zincirlere vurularak2885 yüzüstü sürüklenirler2886 ve yüzüstü2887 ateşe, hem de sıkışık bir yere2888 atılırlar. Denksiz2889 ve yakıcı bir ateşle2890 tutuşturulurlar. Artık cehennem için odun olmuşlardır. 2891
Sıkıntı ve acıdan kendilerinden geçmiş olan suçlulur, kaçmayı istedikleri her seferinde demirden kamçılarla2892 dövülerek ateşin ta ortasına itilirler. Ateşten bir döşeğe yatırılıp (mihâd), yine ateşten örtülere (ğavâş) bürünecekleri orada,2893 ateş tarafından tamamen kuşatılacaklardır.2894 Bu öylesine bir alevdir ki, hep yüzlerini yalayacak,2895 derilerini veya parmaklarını söküp alacak, yani istisnâsız her
2868] hamîm, 37/Sâffât, 67
2869] 47/Muhammed, 15
2870] ğıslîn, 69/Haakka, 36
2871] hamîm ve ğassâk, 78/Nebe', 36
2872] mâ' sadîd, 14/İbrâhim, 16-17
2873] 17/İsrâ, 8
2874] 15/Hicr, 44
2875] ğılâz, 66/Tahrîm, 6; 74/Müddessir, 30-31
2876] derk, 4/Nisâ, 145
2877] mu'sadeh, 90/Beled, 20
2878] hâmiyeh, 88/Ğâşiye, 4; 101/Karia, 11
2879] teğayyuz, zefîr, 25/Furkan, 12
2880] hel min mezîd, 50/Kaf, 30
2881] ke'l-kasr, 77/Mürselât, 32
2882] mukarranîn, 25/Furkan, 13; 89/Fecr, 26
2883] ağlâl, 13/Ra'd, 5; 24/Nûr, 33; 40/Mü'min, 71; 76/İnsan, 4 vb.
2884] 55/Rahmân, 41
2885] selâsil, 40/Mü'min, 71; 69/Haakka, 32; 76/İnsan, 4
2886] 17/İsrâ, 97; 25/Furkan, 34; 39/Zümer, 24
2887] kubbet, 27/Neml, 90
2888] mekân dayyık, 25/Furkan, 13
2889] 89/Fecr, 25
2890] harîk, 8/Enfâl, 50; 22/Hacc, 9, 22; 85/Bürûc, 10
2891] 2/Bakara, 24; 72/Cin, 15
2892] mekaami' hadîd, 22/Hacc, 21-22; 32/Secde, 20
2893] 7/A'râf, 41
2894] 18/Kehf, 29; 29/Ankebût, 54-55; 39/Zümer, 16
2895] 14/İbrâhim, 50; 23/Mü'minûn, 104; 33/Ahzâb, 66
GÜNAH
- 623 -
yeri yakacak,2896 kasıp kavuracak,2897 kömüre çevirecektir.2898 Onun etkisi bu kadarla da kalmayacak, ruhları ve gönülleri saracaktır.2899 Cezanın hafifletilmesi2900 veya bu işin artık bitirilmesi dileğiyle feryat edecekler,2901 fakat bu boşuna olacak, bitmeyen bir azap içinde yeniden derileri gelecek,2902 tekrar fecî inilti ve solumalarla başbaşa kalacaklardır. Derken kaynar suya sürülecekler,2903 kaynar su dökülecek tepelerinden.2904 Derilerindeki gözeneklere nüfûz edecek yakıcı bir rüzgâr (semûm) ve nihâyetsiz derecede kaynar bir su (hamîm) içindedirler. Üstlerinde ise bütün ümitleri çökertecek bir tarzda kesat olan2905 karanın karası dumandan bir gölge… 2906
Kur’ân-ı Kerim’in âhiret azâbıyla ilgili olarak sunduğu bu sahneler, çok net biçimde, inkârcı ve inatçı kâfirler ve müşrikler içindir. Allah’a inanmış olmalarından dolayı her zaman affa mazhar olma veya şefaate nâil olma yahut da kısmî bir azâba dûçar olduktan sonra cennete girmeyi ümit eden mü’minler için, yoğunluğu kaldırılamaz olan bu türden acılar söz konusu edilmemiştir. Cehenneme girmeleri halinde bile, orası geçici bir arınma yeri olacak, daha sonra esas yerlerini alacaklardır.2907 Öte yandan, bir kötülüğe mukabil bir; bir iyiliğe mukabil de on iyilikle karşılık göreceklerinden2908 Allah’ın lütfu onlara daha yakın olacaktır. Ayrıca Allah, şirnk ve küfrün dışında diğer günahları affedebileceğinden, mü’minler için -günahları ne kadar çok olsa da- af ve ümit kapısı daima açıktır.
Allah, iman etmeyen kulları için dünyada çok net maddî ve dünyevî cezalar takdir ederken, dikkat çekicidir ki, ateş nevinden bir ceza söz konusu değildir. Sadece ateşte pişirilmiş taşlardan bahsolunur.2909 Âhiret hayatında ise, bir yandan psikolojik ceza vardır ki, biz bunu selbî ve îcâbî diye ikiye ayırdır; bir yanda da, özellikle ateşin odaklık ettiği fizik ceza söz konusudur. Dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus da, ateşin zikredilmediği yerlerde bile, oradaki azabın vâsıtası yine ateşle ilgilidir. Meselâ, kaynar su, ateşte pişerek olgunlaşan deriler vb... 2910
Günahtan Kurtulma Yolları
a- Dünyada Kurtulma Yolları:
1- Tevbe
2- Günahların örtülmesi
2896] 70/Meâric, 16
2897] 74/Müddessir, 28
2898] 74/Müddessir, 29
2899] 104/Hümeze, 7
2900] 23/Mü'minûn, 107; 35/Fâtır, 36; 40/Mü'min, 49
2901] 35/Fâtır, 37
2902] 4/Nisâ, 56
2903] hamîm, 40/71-72; 55/Rahmân, 44
2904] 22/Hacc, 19, 20; 44/Duhân, 48
2905] 56/Vâkıa, 44
2906] 56/Vâkıa, 43
2907] 11/Hûd, 107-108
2908] 6/En'âm, 160; 10/Yûnus, 27; 28/Kasas, 84; 40/Mü'min, 40; 42/Şûrâ, 40
2909] siccîl, 15/Hicr, 74; 105/Fîl, 4; siccîl mendûd, 11/Hûd, 82
2910] S. Kılıç, a.g.e. s. 347-367
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- İstiâze (Allah’a sığınma)
4- Meleklerin duâsı
5- Vicdanın murâkabesi
b- Âhirette Kurtulma Yolları:
1- Allah’ın affı
2- Şefaat
3-Cezayı çekerek. 2911
“Allah her kişiye, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, ya kendi lehinedir veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (bağışla). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Çünkü Sen, biz im Mevlâmızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.” 2912
“Her mü’min, günah ile eskimiş ve tevbe ile yamanmıştır. Bunların hayırlısı, tevbe halinde ölenidir. (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Gizli günaha, gizli iyilik, âşikâre günaha da açıktan iyilik yap ki günahı silsin.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Herkes affedilir. Ancak günahlarını açıklayanlar müstesnâdır. Gece günah işleyen kimsenin günahını Allah insanlardan örttüğü halde, sabahleyin kalkınca kendisi yaptıklarını söyler; işte bu, affedilmez.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Allah, dil ile söylemedikleri yahut fiilen yapmadıkları müddetçe ümmetimin gönüllerinden geçirdikleri günahları cezâlandırmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Mü’min, günah işlemeseydi, göklerin gizliliklerinde seyrederdi. Fakat Allah Teâlâ günahı sebebiyle onu bundan alıkoydu.” (Hasan-ı Basrî)
“Kulun günahlara batmış bulunduğunun alâmetlerinden biri, yaptığı ibâdetlerinden gönlünün huzur duymamasıdır.” (Hasan-ı Basrî)
“Tasası çok olanın bedeni rahatsız olur. Günahlardan korkusu az olanın ise kalbi ölür.” (Hasan-ı Basrî)
“Amellerin en fazîletlisi, gizli günahları terk etmektir. Çünkü gizli günahlardan uzak kalan kimse, insanlar içinde yapılan açık günahlardan daha çok uzak kalır.”
“Günah arıya benzer; ağzı ballı, kuyruğu zehirlidir.”
“Kul, bütün varlığı ile günahları bırakmaya karar verdiği zaman, İlâhî imdat/yardım, onu her tarafından kaplar.”
“Ey insan! Bugün dünyada günahlardan korkarsan, yarın âhirette hiçbir şeyden korkmazsın.” (Sâdi-i Şirâzî)
2911] Günahtan kurtulma yollarıyla ilgili geniş bilgi için Bk. S. Kılıç, a.g.e. s. 368-407
2912] 2/Bakara, 286
GÜNAH
- 625 -
“Allah, günahkârlık zilletinden kurtardığı kulunu malsız olarak zengin yapmış, aşiretsiz olarak aziz ve şerefli kılmış, kimsesi olmadığı halde onu yoldaşı/dostu eylemiştir.”
“Günaha karşı en tesirli korunma vâsıtası, günahtan/cehennemden korkmaktır.”
“Gözümü harama bakma günahından korumak için, şunu düşünmelisin: Her şeyi görenin sana olan bakışı, senin harama bakışından daha öncedir.”
“Günah işleyen insandır, buna üzülen evliyâ olabilir, bununla övünen ise bir şeytandır.”
“En ağır günah, insanın kendisini günahsız bilmek gururudur.”
“En az merhamet gösterenler, en büyük günahları işleyenlerdir.”
“Beraberce işlediğiniz günahın cezasını ayrı ayrı çekeceksiniz.”
“Günah işlemenin birçok vâsıtaları vardır, fakat yalan, bunların hepsine uyan bir saptır.”
“Sen günahın küçüklüğüne bakma; günah kendisine karşı işlenenin büyüklüğünü düşün.”
“Günahlar kalbi karartır, bunu ancak ağlamak giderir.”
“Günahtan sakınmak, tevbe ile uğraşmaktan kolaydır.” (Hz. Ömer)
“İnsanın günahları ardını bırakmaz.”
“Günah, yasak olduğu için acı vermez, acı verici olduğu için yasaktır.”
“Tasası çok olanın bedeni rahatsız olur. Günahlardan korkusu az olanın ise kalbi ölür.”
“Geceyi ibâdetle geçirmek kendilerine ağır gelen kimseler, ancak günahları ağırlaşan kimselerdir.”
“Günahlarım bana ne getirdiniz? / Topu topu tesbihböceği kadar haz.”
“Bir kez Allah dise aşk ile lisan / Dökülür cümle günah misl-i hazân.” (Süleyman Çelebi)
“Kadınların, çocukların, hizmetçilerin, zayıfların, yoksulların, câhillerin günahları; aslında, kocaların, babaların, efendilerin, güçlülerin, zenginlerin, aydınların günahıdır.”
“İyi tarafımız da bütün günahlardan arınmış değildir.”
“Günahlar, ebedî hayatta devamlı hastalıklardır; bu dünya hayatında bile kalp, vicdan ve ruh için mânevî hastalıklardır.”
“İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar.”
“Günahın mâhiyetinde, özellikle vazgeçilmeyip ısrarla devam edilirse küfür tohumu vardır.”
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sakın günah işleme! Aksi takdirde kendini ateşe atarsın. Hâlbuki sen, bir kimsenin bir böceği ateşe attığını görsen, onu bile iyi karşılamazsın. O halde, her gün kendini defalarca ateşe atmayı, nasıl hoş karşılayabilirsin?”
“Bir günah gizli kaldığında, sadece sahibine zarar verir. Ortaya çıkıp bilindiğinde ise, herkese zararı dokunur.”
Günah günahı doğurur; Bir günah, başka günahlara dâvetiyedir.
“Bir kimsenin bir günah işledikten sonra, tekrar günah işlemesi, ilk günahın cezâsıdır. Bir sevap işledikten sonra tekrar sevap işlemek de, birinci sevabın karşılığıdır.”
“Eskiden öyle insanlar vardı ki, başkalarının günah işlediklerini duysalar, sıtmalı hasta gibi titrerlerdi. Şimdi ise insanlar, kendi günahları için bile titremiyorlar.”
“Bir kibrit ateşinin yakmasına tahammül edemeyecek kadar zayıf ve sabırsız olduğun halde, ne cür’etle günah işlemeye kalkıyorsun? Ateşe dayanabiliyorsan, dayanabileceğin kadar günah işle!”
“Fâsık, çoğunlukla ahlâksız ve vicdansız olur. Çünkü günah ve isyan arzusu, vicdandaki imanın sesini susturmakla yayılabilir. Vicdan ve imanını sarsmadan tam seçme ile bir mü’min şer işleyemez. Onun için İslâm fâsıkı hâin bilir, şâhitliğini reddeder.”
“Yaptığı işin ne olduğunu bilmeden günah işlemek başka, bilip de buna aldırış etmemek, onunla içli dışlı olmak yine başkadır.”
“Hep bilmedeyiz neyin günah olduğunu / Lâkin yine işler dururuz sâde onu...”
GÜNAH
- 627 -
Günah Konusuyla İlgili Âyetler
A- İsm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (48 yerde): 2/Bakara, 85, 173, 181, 182, 182, 188, 203, 206, 219, 219, 276, 283; 3/Âl-i İmrân, 178; 4/Nisâ, 20, 48, 50, 107, 111, 112, 112; 5/Mâide, 29, 29, 106, 107, 120, 120; 7/A’râf, 33; 24/Nûr, 11; 25/Furkan, 68; 26/Şuarâ, 222; 33/Ahzâb, 58; 42/Şûrâ, 37; 49/Hucurât, 12; 44/Duhân, 44; 45/Câsiye, 7; 52/Tûr, 23; 53/Necm, 32; 56/Vâkıa, 25;58/Mücâdele, 8, 9; 68/Kalem, 12; 76/İnsân, 24.
B- Zenb Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (39 yerde): 3/Âl-i İmrân, 11, 16, 31, 135, 135, 147, 193; 5/Mâide, 18, 49; 6/En’âm, 6; 7/A’râf, 100; 8/Enfâl, 52, 54; 9/Tevbe, 102; 12/Yûsuf, 29, 97; 14/İbnâhim, 10; 17/İsrâ, 17; 25/Furkan, 58; 26/Şuarâ, 14; 28/Kasas, 78; 29/Ankebût, 40; 33/Ahzâb, 71; 39/Zümer, 53; 40/Mü’min, 3, 11, 21, 55; 46/Ahkaf, 31; 47/Muhammed, 19; 48/Fetih, 2; 51/Zâriyât, 59, 59; 55/Rahmân, 39; 61/Saff, 12; 67/Mülk, 11; 71/Nûh, 4; 81/Tekvîr, 9; 91/Şems, 14.
C- Cünâh Kelimesinin Geçtiği Âyetler (25 yerde): 2/Bakara, 158, 198, 229, 230, 233, 233, 234, 235, 236, 240, 282; 4/Nisâ, 23, 24, 101, 102, 128; 5/Mâide, 93; 24/Nûr, 29, 58, 60, 61; 33/Ahzâb, 5, 51, 55; 60/Mümtehıne, 10.
D- Vizr Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (27 âyet): 67En’âm, 31, 31, 164, 164, 164; 16/Nahl, 25, 25, 25; 17/İsrâ, 15, 15; 20/Tâhâ, 29, 87, 100; 25/Furkan, 35; 35/Fâtır, 18, 18, 18; 39/Zümer, 7, 7, 7; 47/Muhammed, 4; 53/Necm, 38, 38, 38; 75/Kıyâmeh, 11; 94/İnşirâh 2.
E- Günahla İlgili Konular
a- Günah, Haramdır: 7/A’râf, 33.
b- Allah, Çok Günahkârları Sevmez: 2/Bakara, 276; 4/Nisâ, 107.
c- Günahta Direnme: 3/Âl- İmrân, 135; 6/En’âm, 120; 45/Câsiye, 7.
d- Günah Kalbi Paslandırır: 83/Mutaffifîn, 14.
e- İsm (Bilerek İşlenen Günah): 5/Mâide, 2.
f- Günahı İnsanlardan Gizleyip Allah’tan Gizlemeyenler: 4/Nisâ, 108; 25/Furkan, 58.
g- Günah Kazanan Kendi Aleyhine Kazanmıştır: 4/Nisâ, 111; 6/En’âm, 55, 120; 30/Rûm, 44.
h- Günahkârlar Dünyada Üstün Mevkîde Bulunur: 6/En’âm, 123.
i- Bazı Günahların Cezâsı Bütün Topluma Gelir: 8/Enfâl, 25; 11/Hûd, 116.
k- Günahkârlar Kıyâmet Gününde Yüzlerinden Tanınacaklar: 55/Rahmân, 39, 41.
l- Büyük Günahlardan Sakınmak: 4/Nisâ, 31; 6/En’âm, 1151; 42/Şûrâ, 37; 53/Necm, 32.
m- Günahların Affı İçin Duâ: 3/Âl-i İmrân, 16-17, 193; 14/İbrâhim, 41; 25/Furkan, 65.
n- Günahtan Temizlenen Kendi Faydasına Temizlenmiştir: 35/Fâtır, 18.
o- Herkes Kendi Günah Yükünü Çeker: 5/Mâide, 105; 6/En’âm, 31, 164; 10/Yûnus, 108; 16/Nahl, 25; 17/İsrâ, 15; 34/Sebe’, 50; 35/Fâtır, 18; 39/Zümer, 7; 53/Necm, 38.
p- Küçük Günahlar Bağışlanmıştır: 53/Necm, 32.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 486
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 119
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 324-327
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 339-342
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 678-679
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 290-291
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 216-220
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 594-597
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 454-478
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 280-286
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 160-162
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 128-129
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 47
14. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 122-124
15. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 3, s. 153-156
16. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 208-213
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
17. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 416-426
18. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 208-213
19. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 526-539, c. 7, s. 5-19
20. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 14, s. 278-286
21. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Hamdi Döndüren, c. 2, s . 241-243
22. İslâm’da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, c. 2, s. 229-231
23. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 2, s. 126-129; İsmet md: M. Bulut, c. 2, s. 284-287
24. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 224-231, 336-339, 387-390, 590-592
25. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırk Ambar Y. 291-297
26. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. c. 2, s. 161-162
27. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 49-74
28. İlâhi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 269-285
29. Sütun, Sezai Karakoç, Diriliş Y. c. 2, s. 410-412
30. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 159-160, 228
31. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 68-72
32. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y.
33. Büyük Günahlar, Hâfız Zehebî, Ankara Fazilet Y.
34. Büyük Günahlar, Bilâl Uzun, Hak Y.
35. Büyük Günahlar, Celal Yıldırım, Uysal Kitabevi Y.
36. Günah Nedir? L. Lütfi, Selâmet Matbaası, İstanbul
37. Peygamberlerin Mâsumiyeti, Fahruddin el-Râzi, İlim Y.
38. Peygamberimizin Yanılması Meselesi, İbrahim Canan, Rağbet Y.
39. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
40. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, Marm. Üniv. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
41. İslâm Hukukunda Zarûret Hali, Mustafa Baktır, Akçağ Y.
42. Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Y.
43. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Kardavi, Hilâl Y.
44. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
45. Helâl-Haram, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
46. İslâm’da Helâller ve Haramlar, İbn Hacer Heytemî, Kayıhan Y.
47. İslâm’da Helâller ve Haramlar, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
48. İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, Süleyman Uludağ, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
49. Batının İnanç Temelleri, G. Scognamillo, Dergâh Y.
GÜZEL SÖZ
- 629 -
Kavram no 60
Görevlerimiz 7
Ahlâkî Kavramlar 12
Bk. Emr-i Bi’l-Ma’ruf; Katılık- Yumuşaklık; Sanat
GÜZEL SÖZ
• Güzel Söz; Anlam ve Mâhiyeti
• Sözlerin En Güzeli Olan Kur’ân-ı Kerim’de Güzel Sözün Önemi
• Hadis-i Şeriflerde Güzel Söz
• Güzel Söz, Allah’a Çağırmaktır
• Dünya ve Âhiret Kapılarını Açan Anahtar; Güzel Söz
• Levhv el-Hadis; Faydasız, Boş Söz
• Söz Var İş Bitirir, Söz Var Baş Yitirir
• Kur’an’a Göre Söz Söyleme Sanatı
• Büyüleyici Söz; Şiir ve Söz Canbazı Şâir
• Güzel Sözün Özellikleri
• Tarihten Bu Yana Dil - Din İlişkileri Konusunda Bazı Tespitler
• Güzel Söz; Aklı Kullanma Sanatı
“Vaktiyle Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnızca Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’ diye mîsak/söz almış ve ‘insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesnâ, yüz çevirerek dönüp gittiniz.”2913
Güzel Söz; Anlam ve Mâhiyeti
Kur’an’da güzel söz konusunda; “Kuulû li’n-nâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin”2914 ve “Ve kul li ıbâdî yekuulu’l-letî hiye ahsen: Kullarıma söyle: ‘Sözün en güzelini konuşsunlar.”2915 ifadeleri geçer. Âyetlerde geçen “güzel söz” terkibi, “kavl” ve “husn” kelimeleriyle belirtilir. Kavl: Söz anlamına gelir. Ağızdan çıkan anlamlı seslere ve konuşmaya denir. Husn: Güzellik, hoşluk, iyilik ve mükemmellik anlamlarına gelir. Râgıb-ı İsfahanî’nin belirttiği gibi; değerli, seçkin ve rağbet gören şeylere “husn” denir.
Güzel söz; gönül alan, onur kırmayan, hak ve doğruyu gösteren sözlerdir. Fertler arasında sevginin, hak ve doğrunun üstün tutulması; nefret ve düşmanlığın giderilmesi, hakka uygun sözlerle mümkün olmaktadır. Allah, bir toplumun, diğerini ayıplamamasını, kusurlarını araştırmamasını, aleyhinde iftira ve gıybette bulunmamasını emretmektedir.2916 Konuşma kabiliyeti, Allah tarafından insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden biridir. Bu yetenek ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur. Toplum halinde yaşamak mecburiyetinde
2913] 2/Bakara, 83
2914] 2/Bakara, 83
2915] 17/İsrâ, 53
2916] 49/Hucurât, 11-12
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan insan, her gün defalarca bu yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
Güzel söz söylemek denilince, insanların çoğu bunu iltifat etmek, sevgisini dile getirmek ya da umut veren konuşmalar yapmak olarak algılar. Oysa Kur’an’ın bize öğrettiği güzel söz, her ne kadar bu sayılanları içine alsa da, çok daha farklı ve geniş bir anlam içerir. Allah, güzel sözü bize şöyle tarif eder: “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”2917 Asıl güzel söz, insanları Allah’a çağıran, Kur’an’a uymaya dâvet eden sözdür. Güzel sözü söyleyen, yani Allah’a çağıranlar ise yalnızca iman edenlerdir.
Allah’ın dinini anlatmak, Kur’an ile öğüt vermek, iyiliği emredip kötülükten men etmek, Allah’ın âyetlerini hatırlatmak; bunların hepsi birer çağrıdır ve bir insana söylenebilecek en hayırlı, en güzel sözlerdir. Mü’minlerin insanları Kur’an ahlâkına yönelten bu sözleri, doğrudan karşılarındaki kişiyi hoşnut etmeye yönelik olmadığı gibi, herhangi bir menfaate yönelik de değildir. Tüm bu sözlerin tek bir hedefi vardır; Allah’ı râzı etmek ve muhatabın da Allah’ın râzı olacağı ahlâkta bir insan olmasına vesile olmak. Hedef bu olunca Allah’ı zikretmek, tevhidi, ibâdeti, güzel ahlâkı anlatmak ve âhireti kazanmaya çağırmak gibi, kimi zaman kişiye eksik olduğu yönlerde öğüt vermek, Kur’an âyetleri doğrultusunda hatalarını eleştirmek, korkup sakınmasını hatırlatmak da aynı şekilde güzel sözdür.2918
Dünyada yaşamakta olan milyarlarca insan için cehenneme gitme ve sonsuza kadar azaptan azaba sürüklenme tehlikesi vardır. Kişinin kendisini Allah’a çağıran en güzel söze uyması, azaptan kurtuluşu için hayatî bir önem taşımaktadır. İnsan, ancak güzel söze uyduğu takdirde dünyada ve âhirette güzel bir hayatla yaşayabilir. “... Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele...”2919
Sözlerin En Güzeli Olan Kur’ân-ı Kerim’de Güzel Sözün Önemi
Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Güzellik de Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu, hemen her konuda yapılanların güzel olmasını istediği özelliklerdendir. Güzellik anlamına gelen “husn” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 194 yerde kullanılır. Çok sayıda âyet; “Kul: De ki, onlara şöyle söyle” şeklinde başlar. Sözlerin en güzeli, insanları hakka, doğruya, olgunluğa, insanca yaşamaya sevk eden Allah’ın kelâmıdır: “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli âhenkli bir Kitap halinde indirdi.”2920 Dolayısıyla insan, güzel sözlü olmak istiyorsa, hem muhtevâ hem de usûl ve üslûp olarak referansını Kur’an’dan almalıdır.
Güzel sözün O’nun katına çıktığı; güzel sözü Allah’a çıkaranın da sâlih amel olduğu Kur’an’da belirtilirken,2921 eylemle desteklenmeyen sözün güzel olma2917]
41/Fussılet, 33
2918] Hârun Yahya, Güzel Söze Uymanın Önemi, s. 7-8
2919] 39/Zümer, 17-18
2920] 39/Zümer, 23
2921] 35/Fâtır, 10
GÜZEL SÖZ
- 631 -
yacağı vurgulanmış olmaktadır. Sözün Allah indinde makbul olması için söze uygun eylem yapılması gerekir. Kur’an, ister mü’min olsun ister kâfir, insanlarla konuşurken güzel konuşmayı emreder.2922 Sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.2923 Çirkin ve kötü söz; şirk ve küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma, jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük, bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer; ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecburiyetindedir; buna izin verilmiştir.2924
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.2925 Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min” olduğuna dair İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi, dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur. Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir ağaca benzetilir.2926 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz, hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram saydığı sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musibetin kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere sürüklenmesine sebep olur.
“Vaktiyle Biz, İsrâiloğullarından; ‘yalnızca Allah’a kulluk/ibâdet edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara ihsân/iyilik edeceksiniz’ diye mîsak/söz almış ve ‘insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesnâ, yüz çevirerek dönüp gittiniz.”2927
“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”2928
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.”2929
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”2930
2922] 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53; 20/Tâhâ, 44
2923] 17/İsrâ, 53
2924] 4/Nisâ, 148
2925] 14/İbrâhim, 24
2926] 14/İbrâhim, 26
2927] 2/Bakara, 83
2928] 17/İsrâ, 53
2929] 41/Fussılet, 33-34
2930] 3/Âli İmrân, 104
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.”2931
“Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı malları aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”2932
“Yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunursa, ondan bunları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.”2933
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.”2934
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”2935
“Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.”2936
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer. Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.”2937
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”2938
“Orada (cennette) boş söz değil; sadece ‘selâm’ duyarlar. Orada, sabah akşam rızıkları da kendileri için hazırdır.”2939
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden, ki anlasınlar sözümü.”2940
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.”2941
“O çok merhametli Allah’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında ‘selâm’ derler (geçerler).”2942
2931] 3/Âl-i İmrân, 159
2932] 4/Nisâ, 5
2933] 4/Nisâ, 8
2934] 4/Nisâ, 63
2935] 4/Nisâ, 148
2936] 6/En’âm, 108
2937] 14/İbrâhim, 24-27
2938] 16/Nahl, 125
2939] 19/Meryem, 62
2940] 20/Tâhâ, 25-28
2941] 20/Tâhâ, 44
2942] 25/Furkan, 63
GÜZEL SÖZ
- 633 -
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”2943
“Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.”2944
“İnsanlardan öyleleri var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lâfı satın alır. İşte onlara rüsvây edici bir azab vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver!”2945
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.”2946
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...”2947
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.”2948
“Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini onunla doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.”2949
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidir. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işle böyle kimseler zâlimlerdir. Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”2950
Hadis-i Şeriflerde Güzel Söz
Sözlerin en güzeli olan Allah kelâmını ümmetine tebliğ eden Peygamberimiz de birçok hadislerinde, insanlara karşı güzel söz söylemeyi emir ve tavsiye etmiş; bizzat kendisi de hayatı boyunca kaba sözlerden sakınmış; şahsına hakaret eden insanlara bile; “Allah’ım! Onlara hidâyet et; onlar gerçeği bilmiyorlar” diyerek duâda bulunmuştur.
2943] 25/Furkan, 72-73
2944] 28/Kasas, 55
2945] 31/Lokman, 6-7
2946] 33/Ahzâb, 70
2947] 35/Fâtır, 10
2948] 39/Zümer, 17-18
2949] 39Zümer, 23
2950] 49/Hucurât, 11-12
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûl-i Ekrem, “cevâmiu’l-kelîm” idi. Yani, az kelimelerle çok anlamlı şeyleri anlatır, az ve öz konuşur, veciz ifadelerle merâmını dile getirirdi.
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”2951
“Allah’ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın (çok konuşmayın). Zira Allah’ın zikri dışında çok söz, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah’a en uzak olanı kalbi katı olanlardır.”2952
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”2953
“Din nasihattir.” Ashâb sordu: ‘Kim için nasihattir ya Rasûlallah?’ “Allah için, Kitab’ı ve Rasûlü için, müslüman devlet adamları ve bütün müslümanlar için.”2954
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.”2955
“Bir hayırlı işe delâlet eden kimse için, o hayırlı işi işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.”2956
“Yarım hurma ile (onu sadaka vererek) olsa dahi ateşten korunmaya çalışın. Bunu da bulamazsanız tatlı sözlerle... Güzel söz sadakadır.”2957
“Sözlerin (en) hayırlısı Allah’ın Kitabı, yolların (en) hayırlısı Muhammed’in yoludur.”2958
“Bazı sözde büyüleyen bir kudret vardır.”2959
“Beyandan bir kısmı sihirdir ve şiirden bir kısmı da hikmettir.”2960
“Şiirden bir kısmı hikmettir.”2961
“Bir adamın karnının irinle dolup hasta olması, şiirle dolmasından daha hayırlıdır.”2962
“Şiir, söz menzilesindedir (doğal söz, nesir gibidir); onun güzeli kelâmın güzeli gibidir ve çirkini de kelâmın çirkini gibidir.”2963
“Kendisini ilgilendirmeyeni (faydasız söz ve işleri) terk etmesi, kişinin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.”2964
“Kıyamet gününde sizden kendilerini hiçmi hiç sevmeyeceğim ve benden pek çok uzakta kalacak olanlarınız; çok konuşanlarınız, sözleriyle insanlar üzerinde üstünlük sağlamak isteyenleriniz ve bir de kendilerini büyük görenlerinizdir.”2965
2951] İbn Mâce, Fiten 12
2952] Tirmizî, Zühd 62; Kütüb-i Sitte Terc. 16/394
2953] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s Sâlihîn, II/120
2954] Müslim, İman 95; Buhârî, İman 42; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud, Edeb 59
2955] Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhâri, Edebu’l Müfred, I/245
2956] Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
2957] Riyâzu’s-Sâlihîn, II/109
2958] Müslim
2959] Buhârî, Tıbb 51; Muvattâ, Kelâm 7; Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Birr 81
2960] Ebû Dâvud, Edeb 87; İbn Mâce, Edeb 41
2961] Buhârî, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 69
2962] Buhârî, Edeb 92; Müslim, Şiir 7
2963] Buhârî, Edebu’l Müfred Terc. 2/220
2964] et-Tâc, 5/186
2965] et-Tâc, 5/64
GÜZEL SÖZ
- 635 -
“Ben, haklı bile olsa münakaşayı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terk edene de cennetin ortasında bir köşkü, ahlâkı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.”2966
“Acı da olsa doğruyu söyle... Yalandan da sakının. Çünkü yalan imana aykırıdır.”2967
“Doğruluktan ayrılmayınız; Çünkü doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete iletir. Gerçekten insan, doğrulukla hareket eder de Allah katında sıddık, (en doğru kimse) yazılır. Yalandan sakının; Çünkü yalan fenalığa götürür. Fenalık ise cehenneme iletir. Gerçekten insan yalan söyler de Allah katında kezzâb (çok yalancı) yazılır.”2968
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten yahut hayır ileten, yalancı değildir.”2969
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”2970
“Allah güzeldir, güzelliği sever.”2971
“Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söyler! Yazık ona, yazık ona!”2972
“Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyük ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.”2973
“Kim, bir hidâyete dâvette bulunursa, o hidâyete uyanların nâil olduğu ecrin tamamına, çağıran da erişir; bu, diğerlerinin ecrini hiç eksiltmez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa, o sapıklığa düşenlerin tamamının günahından, dalâlet dâvetçisi de hissedar olur ve bu, onların günahını kesinlikle azaltmaz.”2974
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.”2975
“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.”2976
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).”2977
Peygamber’den (s.a.s.) müşriklerin aleyhine Allah’tan bedduâ etmesini isteyen birine O, şöyle buyurmuştur: “Ben, lânet edici olarak gönderilmedim; ancak rahmet olarak gönderildim.”2978 Rasûlullah’ın âlemlere rahmet olarak gönderildiğini
2966] Ebû Dâvud, Edeb 7; Kütüb-i Sitte Terc. 16/391
2967] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1890, 865
2968] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103, 105; Ebû Dâvud, Edeb
2969] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
2970] Buhâri, İlim 11; Müslim, Cihad 5
2971] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
2972] Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 10
2973] Muvatta, Kelâm 18; K. Sitte Terc. 14/547
2974] Müslim, İlm 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
2975] Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
2976] Buhârî, Edeb 44
2977] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
2978] Müslim, Birr 87
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an da haber vermektedir.2979
“Müslümana sövmek fâsıklıktır.”2980
“Sövüşen iki kimsenin söyledikleri sözün günahı, mazlum olan hududu aşmadıkça, kötü söze başlayan üzerinedir.”2981
“Sövüşenlerin her ikisi şeytandır, saçmalarlar ve birbirlerine yalan söylerler.”2982
Bir adam, şarap içmiş, bunun üzerine de İslâmî ceza ile cezalandırılmıştı. Hazır bulunanlardan bazıları suçluya ‘Allah seni kahretsin, seni rezil etsin!’ demişlerdi. Söylenen bu sözleri hoş görmeyen Rasûlullah: “Hayır, öyle söylemeyin. Bu adamın aleyhine şeytana yardım etmeyin.”2983 buyurmuştu.
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.”2984
“Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.”2985
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.)2986
“Kim bana iki bacağı arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.”2987
“Size, en şerli olanlarınızı haber vereyim mi? Koğuculukla dolaşıp insanlar arasını (dostlar arasını) bozan ve temiz kimselere ayıp isnâd edenlerdir.”2988
“Ribânın en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzına namusuna dil uzatmaktır.”2989
“Faiz yetmiş üç baptır. Onların - günah cihetinden - en hafifi, kişinin annesi ile cima etmesi gibidir. Bilin ki, faizin en şiddetlisi müslüman kişinin ırz ve namusuna dil uzatmaktır.” buyurdu.”2990
İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre; Resulullah zamanında iki adam arasında karşılıklı sövme oldu: Bunlardan biri sövdü, diğeri sustu. Peygamber (s.a.s.) de oturuyordu. Sonra diğeri aynı sözü geri çevirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) kalktı ve meclisten dışarıya çıktı. Hz. Peygamber’e “niçin kalktın” diye sorulunca, “Melekler kalktı, ben de onlarla beraber kalktım. Bu sövülen, sükût ettiği müddet, melekler buna sövene, sözü geri çeviriyorlardı. Ne zaman ki, bu adam, sövenin
2979] 21/Enbiyâ, 107
2980] Nesâî, Tahrîmu’d-Dem’ 27; İbn Mâce, Fiten 4
2981] Müslim, Birr 68; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 51
2982] Müslim, Cennet, 64
2983] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/146
2984] Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
2985] Tirmizî, Birr, hadis no: 2019
2986] Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
2987] et-Tâc, 5/183
2988] Ahmed bin Hanbel, c. 6, s. 459, hadis no: 27052; İbni Mâce, hadis no: 4119; Edebu’l Müfred, hadis no: 1323
2989] Ebû Dâvud, hadis no: 4876
2990] Hâkim, 2259; İbn Mâce, hadis no: 2274; İbn Cârud, 647; Albâni, S. Câmi, hadis no: 3539, es-Silsiletu's Sahiha, hadis no: 187
GÜZEL SÖZ
- 637 -
sözünü geri çevirdi, melekler kalktı, gitti” buyurmuştur.2991
Hz. Ali: “Çirkin laf edenle onu yayan, günâh işlemekte eşittir.”2992
Muaz’dan (r.a.) şöyle rivâyet edilir: Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Beni cennete sokacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel haber ver.” Şöyle buyurdu: “Büyük bir şey sordun. Şüphesiz o, Allah’ın kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve oraya yol bulabilirsen Beyt’i haccedersin.” Sonra şöyle buyurdu: “Seni hayır kapılarına yönelteyim mi? Unutma ki Oruç bir kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları söndürür. Kişinin gecenin ortasında namaz kılması da -aynen günahları söndürür- ..…..” Sonra şu âyetleri okudu: “Onların yanları -geceleri Allah’a ibadet etmek için- yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Artık hiç bir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez.”2993 Sonra şöyle buyurdu: “Sana işin başını, direğini ve en üst noktasını haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Rasulü!” dedim. Şöyle buyurdu: “İşin başı İslâm’dır. Direği de namazdır. En üst noktası ise Allah yolunda cihad etmektir.” Sonra şöyle buyurdu: “Sana bütün bunların esasını haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Rasulü!” dedim. Dilini tutarak “Buna sahip ol!” buyurdu. Dedim ki: “Ey Allah’ın Rasulü! Bizler, konuştuklarımızdan hesaba çekilir miyiz?” Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Annen hasretine yansın ey Muaz! İnsanları yüz üstü cehenneme sürükleyen dillerinden başka bir şey midir zannediyosun?”2994
Güzel Söz, Allah’a Çağırmaktır
İnsanları Allah’a dâvet, işin şuurunda olan mü’minlere yüklenen önemli bir sorumluluktur. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”2995 İnsanların büyük bir bölümü, diğer insanları Allah’a gereği gibi iman edip sadece O’na ibâdet/kulluk etmeye dâvet etmenin kendilerine verilmiş bir mes’ûliyet olduğunu, çevrelerindeki kişileri güzel söze dâvet etmenin bir ibâdet olduğunu düşünmezler. Yani bu sorumluluğun bilincinde değildirler.
“Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir (dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır. Şüphesiz Allah azizdir, üstün ve güçlüdür, hakîmdir, hüküm ve hikmet sahibidir.”2996 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi iman eden her insan, dünya hayatı boyunca sürekli güzellikleri, yani tevhid ve Allah’a itaati, güzel ahlâkı anlatmakla, bizzat kendisi yaşamakla ve insanlara da güzellikleri tavsiye edip onları kötülüklerden sakındırmakla yükümlüdür. Güzel bir hayat isteyen insanın güzellikleri teşvik etmesi, iyilik isteyenin iyiliği yaymak için çaba harcaması, zulme râzı olmayanın zâlimleri uyarması ve onlara tepki göstermesi, kısacası doğruluk isteyen insanın diğer insanları da doğruya dâvet etmesi şarttır. Bu dâveti yaparken aklından çıkarmaması gereken
2991] Ebû Dâvûd, Edeb, II, 572
2992] Beyhakî, Şuabu'l-İman
2993] 32/Secde, 16-17
2994] Tirmizî, hadis no: 2749
2995] 3/Âli İmrân, 104
2996] 9/Tevbe, 71
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
en önemli noktalardan biri, bu çağrıyı güzel bir üslûp ve metotla yapmasının gerektiği, diğeri ise, hidâyeti verecek ve güzel sözü karşı tarafta etkili kılacak olanın ancak Allah olduğudur.
Mü’minlerin birbirlerine ve farklı inanç ve yaşayıştaki insanlara faydalı olmaları sağlayan en büyük etkenlerden birisi, birbirlerinin hevâlarını ve hoşnutluklarını değil; öncelikle Allah’ın rızâsını gözetmeleri ve hakkı açıkça söylemekten çekinmemeleridir. Bu, karşılarındaki kişinin nefsine ters düşecek bir konu da olsa, böyledir. Önemli olan, söyleyeceği şeyin o kişiye fayda vermesi, hatasını düzeltmesine, Allah’a yakınlaşmasına vesile olmasıdır. Bir mü’min, muhâtabına âhireti açısından ne hayırlı ise onu çekinmeden açık sözlülükle dile getirmelidir. Fakat bununla birlikte bu açık sözlülüğün ardında son derece ince düşünceli, karşısındakine saygılı, sevgi ve şefkat dolu bir anlayış da olmalıdır. Örneğin bir kişinin Kur’an’a göre eksik ya da hatalı bir yönünü uyarmadan önce, nasıl söylerse daha etkili ve yapıcı olabileceğini, yani konuşmanın usûl ve üslûp yönüyle de güzel olmasını düşünmelidir. Kişinin şevkini arttırıcı bir konuşma yapmayı, ama bunun yanında konunun önemini de vurgulamayı unutmaz. Kısaca, karşısındaki kişiyi hem içerik hem de şekil yönünden “sözün en güzeli” ile uyarabilmek için, önceden düşünüp tasarlar ve ona faydalı olmaya çok büyük bir titizlik gösterir.
Kuşkusuz böyle bir hassâsiyeti ve içten çabayı Allah’ın rızâsını arayan mü’minlerden başka hiç kimse gösteremez. Örneğin câhiliye insanları, şahsî çıkarları söz konusu olmadığı sürece karşılarındaki kişinin bir kusurunu, eksiğini düzeltmeye çalışmazlar. Diğer insanların eksikleri, kusurları, âhirette bunlardan dolayı duyacakları utanç ve pişmanlık onları hiç ilgilendirmez. Çünkü onlar, yalnızca kendi dünyevî çıkarlarının peşindedirler. Eğer herhangi bir sebeple birine öğüt vermeleri gerekirse, genellikle yapıcı olma, güzel söz söyleme konusunda, ağzından çıkan her kelimenin hesabının sorulacağını düşünen mü’min kadar bir çaba sarf etmez; ağızlarına geldiği gibi konuşarak karşı tarafa sıkıntı verirler. Çoğunlukla da kimseye karışmamayı tercih ederler. Çünkü özgürlük anlayışını hevâları istikametinde yorumlayıp herkesin yaptığının kendine göre doğru olduğunu düşünür veya her koyunun kendi bacağından asılacağına, başkasının yaptığından diğer insanların sorumlu olmadığına inanırlar. Onlar bilirler ki, bir insana eleştiri yapmak, ona öğüt vermek, yaptığı yanlışı bırakıp en doğru ve en güzel olana uymasını söylemek, aslında çok zor bir iştir ve bedel istemektedir. Karşıdaki kişinin gösterebileceği muhtemel olumsuz tepkileri göze almak için kişinin, Allah rızâsı gibi bir beklentisi olmalıdır.2997
Dünya ve Âhiret Kapılarını Açan Anahtar; Güzel Söz
Allah, Kur’an’da insanların birbirlerine güzel sözler söylemelerini, güzel bir şekilde hitap etmelerini emretmiş, kötü lakap takmayı, alay etmeyi, gıybeti, iftirayı, yalanı yasaklamıştır. Mü’minlerin birbirlerini onore edici, ıslah özelliği belirgin, içerik yönüyle olduğu kadar üslûp yönüyle de güzel şekilde konuşmalarını emretmiştir. Hayatımızı ilâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde dost kazanmamızın sırrını açıklarken şöyle buyurur: “Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav; o zaman (bakarsın ki)
2997] H. Yahya, a.g.e., s.10
GÜZEL SÖZ
- 639 -
seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.”2998
İnsanlara karşı iyi muâmele ve güzel söz söyleme, İslâm’ın prensiplerindendir. Firavun’u hak dine dâvet için giden Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a Allah; “Ona yumuşak konuşun.”2999 emrini vererek, İslâm’a karşı (henüz) savaşçı konumunda olmayan kâfirlere bile tebliğin yumuşak ve güzel söz ile yapılmasını istemiştir.
Mü’minlerin, İslâm’a karşı savaşçı durumda olmayan tüm insanlara karşı güzel sözlerle konuşması gerektiğine bir örnek de, müslümanların anne babalarına karşı kullanacakları üslûbu öğreten âyetlerde görebiliriz. “Rabbin sadece kendisine ibâdet/kulluk etmenizi, ana babanıza da ihsân etmenizi/iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle.”3000 Yine, müşrik bir babaya karşı nasıl hitab edileceğini Hz. İbrâhim’in putperest babasına karşı, çok saygılı şekilde ve sık sık ‘babacığım’ diye hitap eden konuşma ve tebliğ örneğinde görebiliriz.3001
İnsanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”3002 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî zevkler, her türlü güzel gâyelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”3003
Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münakaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır: “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.”3004
İnsan, yaratılışı gereği güzellikten, sevgi ve saygıdan, güzel hitaplardan zevk alır. Bozulmamış fıtrata zor gelen, insanın kendi hevâsının, kötü arzularının izinden gitmesi, güzel yolu bırakıp kötü davranmasıdır. Çünkü bunlar vicdanı rahatsız eder, huzursuzluk ve stres kaynağı olur. Güzel sözler, karşıdaki insan için
2998] 41/Fussılet 33-34
2999] 20/Tâhâ, 44
3000] 17/İsrâ, 23
3001] Bk. 19/Meryem, 41-48
3002] 17/İsrâ, 53
3003] 27/Neml, 14
3004] 3/Âl-i İmrân, 159
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu kadar, konuşan insan için de huzur ve mutluluk vesilesidir; her ibadette olduğu gibi, esas karşılığı âhirette alınacak olması yanında dünyada da avansın, peşin ödüllerin alındığı hayırlardır. Sözün en güzeline uyanlara müjdeler vardır.3005 Sadece âhirette değil, dünyada da huzur içinde, izzetli ve onurlu bir şekilde, güzel bir hayat yaşayacaklardır: “Erkek veya kadın, kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.”3006
Eski şeriatlerde “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed (s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek, ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir. Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira, hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da, kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
Müslümanın, her türlü kötü söz ve hareketlerden kaçınması gerektiği gibi, o, dilini Allah’ı zikir ile ve insanları Allah’a dâvetle meşgul etmelidir. Güzel sözlerle insanları Hakka çağıran ve kötülüklerden alıkoymaya gayret edeni öven Yüce Allah, “İçinizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun; işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.”3007 buyurmuştur.
Levhv el-Hadis; Faydasız, Boş Söz
Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun değerini düşürür. Konuşma yeteneğinin yaratılış amacı, hakkı söylemek ve muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak, onu tesirli kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır; anlatılmak istenen manayı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile çok mana ifade etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan birini teşkil etmektedir.
Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...”3008 Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan gıybet, iftira, dedikodu, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha sevk ettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek, birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.3009 Allah, râzı olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’ derler.”3010 Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böylece övülürken, bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır: “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay
3005] 39/Zümer, 17-18
3006] 16/Nahl, 97
3007] 3/Âl-i İmrân, 104
3008] 23/Mü’minûn, 1-3
3009] 60/Mümtehine, 1
3010] 25/Furkan, 63
GÜZEL SÖZ
- 641 -
etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.”3011 Bazı masal kitaplarını getirip Mekkelilere okuyarak onları eğlendiren, dolayısıyla Kur’an’ı dinlemelerine engel olan Nadr bin Hâris ve benzerleri hakkında nâzil olan bu âyet, boş lafların, hakkı dinlemeye engel olduğunu veciz bir şekilde ifade etmekte, bu tür meşguliyetleri yasaklamaktadır.3012
Lokman sûresi, 6. âyette geçen “lehv el-hadis”, boş söz, eğlence sözü anlamına gelir. “İnsanı, gerekli olan ibâdetleri yapmaktan alıkoyan asılsız haber, yalan söz ve insanları sadece güldüren, haktan uzaklaştıran, Allah’ı unutturan her türlü oyun, eğlence, lehv el-hadis olarak değerlendirilmiştir. İnsanı oyalayan, ciddî işlerden alıkoyan sözler, asılsız hikâyeler, gevezelikler, efsâneler, sırf güldürmek için edilen lakırdılar, teğanniler (şarkı-türküler) gibi eğlendirici ses ve sözlerdir.”3013 İbn Abbas (r.a.), lehv el-hadisi; şarkı, türkü ve benzeri şeylerle tefsir etmiştir.3014 Mevdûdî, bu âyetin tefsiri olarak lehv el-hadis kavramını şöyle açıklıyor:
“Lehv el-hadis” deyimi, metinde, dinleyeni meftun eden, tamamıyla kendi atmosferine çeken ve etrafındaki başka şeylerden habersiz hale getiren bir şeyi tazammun eder. Lügat anlamı itibarıyla bu tamlamanın herhangi bir kötü çağrışımı yoktur; fakat günlük kullanım içinde bu tamlama; dedikodu, saçma sapan konuşma, sulu şaka ve hareket, romanlar, hikâyeler, masallar, şarkı söyleme, cümbüş... vs. kötü ve faydasız şeyler için kullanılır.
İlgi çekip oyalayıcı masalları “satın almak”, söz konusu şahısların hakikat yerine bâtılı seçtiği, hidâyetten yüz çevirip kendisine ne dünyada ne de âhirette bir faydası dokunmayan böyle şeylerle uğraşması anlamına da gelebilir. Ne ki bu, mecâzî anlamıdır. Asıl anlamı ise, “kimse sarfettiği mal karşılığında boş ve faydasız bir şey almamalıdır” şeklindedir. İbn Hişam, İbn İshak’a dayanarak rivâyet eder ki, Mekke müşrikleri ellerinden geleni yapmalarına rağmen Hz. Peygamber’in mesajının yayılmasını engelleyemeyince Nadr bin Hâris, Kureyşliler’e şunları söyledi: “Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. Siz tutmuş, onun bir kâhin, sihirbaz, şâir ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahali, bir kâhin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şâirin, bir mecnunun halini tefrik edemez mi halk? Bu ithamların hangisini Muhammed (s.a.s.)’e yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın! Ben size onunla nasıl başedeceğinizi göstereyim.”
Sonra Mekke’den ayrılıp Irak’a gitti ve oradan İran kisraları, Rüstem ve İsfendiyar’la ilgili masalları, hikâyeleri ve ustûreleri (efsaneleri) derlemeyi başarıp halkın dikkatini Kur’an’dan ayırmak ve onları masallar içinde uyutmak için, masal anlatma partileri düzenlemeye başladı.3015 Aynı rivâyet Esbâb-ı Nüzûl adlı
3011] 31/Lokman, 6-7
3012] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 245-246
3013] İbn Arabî, Ahkâmu’l Kur’an, 3/1493; Elmalılı, 7/3883
3014] Buhâri, Edebu’l Müfred Terc. 2/143; Mecmuâtün Mine’t-Tefâsir, 5/56
3015] İbn Hişam, c. 1, s. 320-321
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kitapta Kelbî ve Mukatil’e dayanarak Vâkıdî tarafından nakledilmiştir. Ve İbn Abbas’a göre Nadr bu amaçla şarkıcı kızlar da getirmişti. Bir kimsenin Hz. Rasûl (s.a.s.)’ün etkisi altına girdiğini işittiğinde, şarkıcı bir kızı şöyle bir tâlimatla ona musallat ederdi: “Onu yedir, içir, şarkınla öyle ağırla da diğer taraftan kopup seninle hemhal olsun.” Bu, kötülük odaklarının her devirde başvurmakta olduğu aynı araçtı. Kötülüğün bu elebaşıları, sıradan insanları kültür adı altında eğlence, spor ve müzikle öylesine oyalar ki, hayatın ciddî problemlerine eğilmek için, hiç zaman ve istekleri kalmaz. Ve bu boş vermişlik duygusu içinde sürüklenmekte oldukları felâketi hissetmezler bile.
Mevdûdi, açıklamasına devam eder: “Lehv el-hadis”in bu şekilde tefsiri, ashab ve tâbiînin birçoğundan nakledilmiştir. Abdullah bin Mes’ud’a soruldu: “Bu âyetteki lehv el-hadisin mânâsı ne?” İbn Mes’ud, üç kere tekrarla şöyle cevap verdi: “Vallahi o şarkı söylemektir.”3016 Benzer rivâyetler Abdullah, Mücahid, İkrime, Said bin Cübeyr, Hasan Basrî ve Makhül gibi âlimlerden de nakledilmiştir. İbn Cerir, İbn Ebî Hatim ve Tirmizî, Hz. Ebu Umâme’ye dayanarak Hz. Rasûl’ün şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Şarkıcı kızları satmak, satın almak, onların ticaretini yapmak ve onun üstünden para kazanmak haramdır.” Bir başka rivâyette bu son cümle: “Ve onun üstünden kazanılan parayı yemek haramdır” şeklindedir. Ebû Umâme’den gelen bir diğer rivâyet ise şöyledir: “Câriyelere müzik öğretmek ve onların ticaretini yapmak haramdır ve onun üstünden para kazanmak da haramdır.” Bu üç hadisin hepsi de lehv el-hadisin geçtiği âyetin böyle bir bağlam içinde indirildiğini göstermektedir. Kadı Ebu Bekir İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l Kur’an’ında, Abdullah bin Mübarek ve İmam Mâlik’in Hz. Enes’ten rivâyet ettiği bir hadisi nakleder: Rasûlullah şöyle dedi: “Her kim, bir mûsikî meclisinde bir şarkıcı kızın söylediği şarkıyı dinlerse âhiret günü onun kulaklarına erimiş kurşun dökülecektir.”
Bu şahıs (Nadr bin Hâris); masallarla, şarkılarla, asılsız hikâyelerle halkı cezbedip oyalayarak ilâhî vahiyleri alaya almak istemektedir. Niyeti Kur’an dâvetini alaya almak, maskara etmek ve gülünç duruma düşürmektir. Kafasında Allah’ın diniyle savaşmak üzere bir taktik geliştirmiştir: Hz. Muhammed (s.a.s.) Allah’ın vahiylerini halka tebliğ etmeye başlar başlamaz, büyüleyici, tatlı sesli bir genç kız, bir müzik konseriyle marifetini gösterecek, öte yanda tatlı dilli bir hikâyeci İran hikâyeleri ve masalları anlatacak ki halk Allah, ahlâk ve âhiret hakkında bir şey dinleyecek halde olmayacak.” 3017
Peygamberimiz şöyle buyurur: “Selâmı yayın, selâmet bulursunuz. Boş şey/eğlence, kötüdür.”3018 Her iş ve sözü imanı ile uygunluk gösteren müslüman, âhirette lüzumsuz söz söyleme ve dinlemeden uzaktır: “Orada boş söz değil; yalnız selâm (huzur veren sözler) işitirler.”3019 Lüzumsuz söze kulak asmayan müslümanlar, daima hakkı dinler, hakkı söyler ve yalandan sakınırlar.3020 Dünyada lüzumsuz söz ve boş dâvâlarla meşgul olanlar, yalan, iftira, dedikodu ile kalplerini karartanlar, âhirette hesaba çekildikleri zaman, dünyada olduğu gibi lüzumsuz ve yalan lakırdılar etmeye başlayınca, onların ağızlarına mühür vurulur ve diğer organları,
3016] İbn Cerir, İbn Ebî Şeybe, Hakim, Beyhakî
3017] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. 4, s.321-322
3018] Buhâri, Edebu’l Müfred Terc. 2/144
3019] 19/Meryem, 62
3020] 25/Furkan, 72; 33/Ahzâb, 70
GÜZEL SÖZ
- 643 -
aleyhlerinde şâhitlik etmeye başlar.3021
Lüzumsuz ve faydasız sözlerden kaçınmak, daima hak ve doğruyu konuşmak, mü’minin prensibidir. Önemsenmeden söylenen öyle lüzumsuz söz vardır ki, insanı cehennemin en derin yerine sevk eder.3022 Tirmizî’nin rivâyetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bir mecliste lüzumsuz sözler konuşan kimse, kalkarken ‘Sübhâneke’llahümme ve bi hamdike, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk’ derse, oradaki hataları bağışlanır” buyurmuştur.
Söz Var İş Bitirir, Söz Var Baş Yitirir
Söz; kişinin inanç, görüş, düşünce ve davranışlarının dilidir. Kişinin aynasıdır, portresidir, için dışa yansımasıdır. Hz. Ali: “Kişi, dilinin altında gizlidir” buyurarak bu gerçeği dile getirmiştir. Yine o şöyle buyurur: “Bana soru soranın zekâ seviyesini, sorduğu sorudan anlarım.”
İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir. Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük, riyâkârlık, münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.3023 Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur;3024 Dinlediklerinden de.3025 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.3026
Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten de nehyedilmişiz. Rabbimiz, kurtulan/kurtulacak olan mü’minlerin vasıflarını sayarken: “Onlar ki lâğvden (boş söz ve faydasız işten) yüz çevirirler.”3027 buyuruyor. Yine, mü’minlerin vasfını şöyle açıklıyor: “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”3028 Bu gerçeği, Kutlu Önderimiz (s.a.s.) de şöyle dile getiriyor: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, mutlaka hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin; ya da sussun, konuşmasın.”3029 Gereksiz tartışmaları da hoş görmüyor Rabbimiz.3030
Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu konuda Hz. Ali (k.v.): “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa söz altındır. Rabbimizın ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın. Bile bile hakkı gizlemeyin.”3031 Konuşmak gerektiğinde susmak, susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu or3021]
36/Yâsin, 65; 41/Fussılet, 20-22
3022] Müslim, hadis no: 2988
3023] 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
3024] 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
3025] 17/İsrâ, 36
3026] 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
3027] 23/Mü’minûn, 3
3028] 25/Furkan, 72
3029] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s Sâlihîn, 3/103
3030] 18/Kehf, 54
3031] 2/Bakara, 42
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tadan kaldırmak için var güçleriyle mücadele etmeleri gerekir.3032
Kur’an, güzel sözün, bazı sadakalardan daha hayırlı olduğunu belirtiyor: “İyi bir söz ve bir ayıp örtme, ardından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır.”3033
Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar: “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.” Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.”3034
Söz, bir fâsığa, yani büyük günah işleyen veya küçük günahlarda ısrar eden kimseye aitse, kuşkuyla bakılır; hemen kabul edilmez. “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık, size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.”3035 Yalancı kâfirlerin konuşmalarına da itibar edilmez. Müslümanın ölçüsü kesin: Savaş hilesi hâriç, her söylenenin doğru olması şarttır. Ama her doğruyu her yerde aynı üslûpla söylemenin doğru olmadığı da tecrübe ile sâbittir.
Konuşmacı; yer, zaman ve muhâtaplarını göz önünde tutacaktır konuşurken. Savaşacak olan mücâhidlere hitap eden komutanın sözleriyle, iki dargını barıştırmak isteyen kişinin sözleri farklı olacaktır elbet. Düğünde yapılan konuşma farklı, tâziyede yapılan konuşma farklı olacaktır.
Sözün sahibi, söylediklerini yaşamıyorsa, söz etkili olmaz. Hiçbir dâvetçi ve tebliğcinin, sözünün eri olmadığı için; “hocanın dediğini yap; yaptığını yapma!” dedirtmeye hakkı yoktur. Hem söyleyene, hem de söylenene bakılmalıdır. “Söylenene bak; söyleyene değil!” diye bir müslüman için niye ve nasıl denilsin? Gerçek mü’minin sözü de özü de bir olmalıdır.
Bir yahûdi, müslüman olan Evs ve Hazrec kabilelerini neredeyse yeniden savaştıracaktı. Eski kavgalarını onlara hatırlatarak tahrik etti. Tam o sırada, Allah Elçisi yetişiyor. Tesirli sözlerle kavgayı önlüyor... Sözün etkili olmasında, söz sahibinin rolü büyük olduğu gibi, dinleyenlerin de rolünü yadsımamak gerekir. Konuşmalar; yalın, doğal, sade olmalı. Bağırıp çağırmanın gereği yok. Rabbimiz, Lokman’ın oğluna tavsiyesini şöyle anlatıyor: “Yürüyüşünde mûtedil ve mütevâzi ol. Sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.”3036
Bu dünya için boş söz ve gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran Rabbimiz, Cennette de boş sözün olmayacağını haber veriyor.3037 Atasözündeki ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret alsınlar. Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.”
3032] 27/Neml, 221-227
3033] 2/Bakara, 263
3034] 50/Kaf, 17-18
3035] 49/Hucurât, 6
3036] 31/Lokman, 19
3037] 56/Vâkıa, 25
GÜZEL SÖZ
- 645 -
Sözümüzün iyi anlaşılması, etkili olması için -her işte olduğu gibi- duâ etmemizi ihtar ediyor hayat anayasamız: “(Mûsâ) dedi ki: Rabbım genişlet göğsümü. Kolaylaştır işimi. Çöz düğümü dilimden; Ki anlasınlar sözümü.”3038
Hiç şüphesiz sözün en güzelini, bütün güzel vasıflara sahip Güzelller Güzeli Allah söylemiştir. O’nun kutlu kitabından daha güzel söz söylenmiş değildir.3039 “Bu Kur’an, uydurulacak bir söz değildir.”3040; “Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”3041; “Allah’tan ve âyetlerinden sonra, hangi söze inanacaklar?”3042 Herkes kendini bir hesaba çeksin: En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa gazeteler, televizyonlar, radyolar ve başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor?
Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak, dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecektir bizi. Olgunlaştıracaktır, çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır bizi. Fertlerin, âilelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle, yalan ve iftiralarıyla, İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”3043 Her müslüman; Kur’an’dan enerji alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır. 3044
Firavun, onca küfrüne ve isyanına rağmen saltanatını sürdürüp giderken, dünyevî helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun) adamlarını topladı ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun üzerine Allah da onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azabıyla yakaladı.”3045 Elfâz/sözler önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın gazabını küfür ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete geçirmektedir. İslâm kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek “ef’âl-i küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler) hakkında söz etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler) üzerinde durmuşlar ve hatta bu tür lâfızları saymaya kalkışmışlardır.
Konuşmak, insanın ayırıcı vasıflarından biridir. Allah, zâtına ait olan kelâm sıfatından bir cüz bahşetmiştir insana ve yalnızca insanla söz aracılığıyla konuşmuştur. Kur’an, en genel anlamıyla bir sözdür ve adına Kelâmullah tâbir edilir. Başta Kur’an olmak üzere tüm semâvî kitaplar, söz sanatının indirildikleri dildeki zirvesidirler. Kur’an, zirvelerin zirvesidir. Çünkü indirildiği toplum, şiirin büyü, şâirin şaman, sözün sultan olduğu bir toplumdu. Ve Kur’an, kendisinin bir şiir
3038] 20/Tâhâ, 25-28
3039] 39/Zümer, 23
3040] 12/Yûsuf, 111
3041] 4/Nisâ, 87, 122
3042] 45/Câsiye, 6
3043] 61/Saff, 8
3044] Âdil Akkoyunlu, Akit, 6-7Şubat 1999
3045] 79/Nâziât, 23-25
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmadığını, kerim bir elçinin sözü3046 olduğunu vurgularken zımnen kendisinin söz sanatlarının zirvesi olan şiiri çok çok aşan bir sanat gücüne sahip olduğunu da vurgulamış oluyordu.
İslâm’ı insana taşıma işine verilen “tebliğ” ismiyle söz söyleme sanatına verilen “belâğat” aynı kökten geliyordu; tıpkı imanın aksesuarı olan “edep”le, dilimizde söz sanatlarının tümünün ortak adı olan “edebiyat”ın aynı kökten geldiği gibi. Allah, indirdiği vahiyle peygamberlerine söz söyleme sanatını da öğretiyordu. Bu meyanda Peygamber’in şahsından tüm gönül fâtihlerine etkili söz söyleme sanatının ilkeleri diyebileceğimiz kimi ilâhî tavsiyeler yapılıyordu. 3047
Kur’an’a Göre Söz Söyleme Sanatı
1. “Ve kûlû kavlen sedîdâ: Hakkı ve doğruyu söyleyin.”3048 Hakkın zıddı bâtıl, doğrunun zıddı yalandır. Her hak söz, aynı zamanda doğru ve her doğru da haktır; tıpkı her bâtılın yalan ve her yalanın da bâtıl olduğu gibi. İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır. Bu, mü’min olmanın şiarıdır. Mü’min, emin/güvenilir olan kimse demektir. Hakkı haykıran ve doğruyu dile getiren tüm peygamberler ve onların vârisleri bu bedeli horlanma, hakarete uğrama, alaya alınma, işkence görme, sürülme, hapse atılma ve öldürülme biçiminde ödemişler ve bugün de ödemeye devam etmektedirler. Değil hakkı, bâtılı söylemenin dahi bir bedeli varken; hakkı haykırmanın bir bedeli olmasın mı? Söylediğiniz hakikat, ne kadar büyük ve önemliyse ödeyeceğiniz bedel de o oranda büyük olacaktır. Tarih boyunca tüm zâlim yöneticilerin gazabını, kendilerine hakkı ve doğruyu söyleyenler celbetmiştir. Bu gerçeği Hz. Peygamber şöyle dile getirir: “Cihadın en erdemlisi, zâlim yöneticiye hakkı haykırmaktır.”3049
2. “Ve kûlû kavlen ma’rûfâ: Münâsip bir biçimde konuşunuz.”3050 Âyette geçen “ma’rûf” iyi, güzel ve münasip anlamlarına gelir. Bu ifade, âyette karı-koca ilişkileri bağlamında yer almaktadır. İster karı-koca ilişkileri, ister diğer tüm insanî ilişkilerde, konuşma stili, argümanlar ve sözcükler olaydan olaya, yerden yere ve zamandan zamana değişiklik arzedebilirler ve arzetmelidirler de. Aslolan amaca ulaşmaktır. Hakikat tek, lâkin bir hakikati anlatmanın yolu ve yordamı tek değildir. Bazı insanların hadis diye naklettiği, fakat hadis olmayan “İnsanlara akıllarının alacağı şekilde konuşun” sözü, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Sadece söylediğinizin doğru olması yetmez. Eğer sözünüzün hedefini bulmasını istiyorsanız doğruyu, doğru bir zaman ve zeminde, doğru bir üslûpla söylemek zorundasınız. İşte, âyette “ma’rûf” olarak geçen ve “münasip” diye çevirdiğimiz şey de budur.
3. “Ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîğâ: Ve onlara kendi konumları hakkında detaylıca konuş; tesirli söz söyle.”3051 Âyetteki “fî enfusihim” ifadesi, söylenecek sözün özbenliklerine etki edebilecek söz olmasını da telmih etmektedir. Dudaktan çıkan sözün varacağı yer, kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhâtabın gönlü olacaktır. Âyetin esas vurguladığı şey, dâvete muhatap
3046] 69/Haakka, 40; 81/Tekvîr, 19
3047] M. İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 142-143
3048] 33/Ahzâb, 70
3049] Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce
3050] 4/Nisâ, 5, 8
3051] 4/Nisâ, 63
GÜZEL SÖZ
- 647 -
olan insanın ilgisini yine insana, yani kendi gerçeğine çekmektir. Kendi gerçeğini görmeyen biri, kendisiyle değil; hep “başkaları”yla, hep “onlar”la ilgilenecektir. Kendisini sürekli ilgi odağından uzak tutan kimseler, verilen hiçbir nasihati üzerlerine almazlar, hiçbir dâvetin muhatabı yerine kendilerini koymazlar. Dolayısıyla onlar öğüt almaz, söz dinlemez ve hallerini düzeltmezler. İşte onlar kör, sağır ve dilsiz biri gibidirler.
4. “Fe kûlâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.”3052 Bu ilâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu ilâhî tâlimat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe söz konusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
5. “Ve kûlû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”3053; “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.”3054
Sözlerin En Güzeli Olan Kitap’ta “En Güzel Söz” Diye Tanımlanan “Dâvet”in Usûlü: Kur’an’ın üslûbu, bir dâvetçi/tebliğci, yani gönül fâtihi için bulunmaz bir hazinedir. Kur’anî dâvet üslûbundan çıkaracağımız birçok ilke vardır. Biz burada bunlardan sadece birkaçına işaret etmekle yetineceğiz:
a- Kur’anî dâvet üslûbunda muhatabın dikkatini dağıtacak yersiz ayrıntılara girilmez. Söylenmek istenilen hakikat, doğrudan ve mümkün olan en az kelimeyle (îcaz) muhataba aktarılır.
b- Kur’an, muhatabının dikkatini dağıtmamak için genellikle somut isimler, tarihler ve mekânlar üzerinde durmaz. Kur’an’da müşahhas/somut olarak indiği dönemin mü’minlerinden yalnızca Hz. Zeyd bin Sâbit’in adı, kâfirlerden ise yalnızca Peygamber’in amcası Ebû Leheb’in adı geçer. Bunun dışında Kur’an, hep isme değil; eyleme vurgu yapar. Hatta tarihî kıssalarda kullanılan “nemrut”, “firavun” gibi isimler dahi özel isim değil; “sultan, kral, başkan, han, hakan” gibi cins isimlerdir. Çünkü isimler ayırır, ihtilâfı çoğaltır ve dikkatleri dağıtır. Tarihsel mekânlar, insanlar ve zamanları öne çıkarmak dikkatleri dağıtırdı ki, çağlarüstü bir mesaj olan Kur’an buna meydan vermemiştir.
Ender durumlar dışında Kur’an rakam da vermez. Örneğin cehennem kapıcılarının sayısı konusunda “üzerinde on dokuz vardır.”3055 âyetiyle rakam verir ve
3052] 20/Tâhâ, 44
3053] 2/Bakara, 83
3054] 17/İsrâ, 53
3055] 74/Müddessir, 30
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ardından şöyle ilginç bir uyarıda bulunur: “...Biz onların sayısını bir fitne kıldık.”3056 Bu fitnenin nasıl bir sınav olduğunu da 19’culuk akımıyla hepimiz bir kez daha öğrenmiş oluruz.
c- Kur’an nefy ve isbat yöntemini çok kullanır. Nefy kötüyü, bâtılı ve yalanı boşa çıkarma; isbat ise iyiyi, hakkı ve doğruyu onun yerine getirme işlemidir. Bunun en güzel örneği kelime-i tevhiddir. Kur’an’da “lâ ilâhe illâ hû” formunda geçer.3057 “Lâ ilâhe: Hiçbir ilâh yoktur” nefydir ve enkazı temizler; “illâllah: Yalnızca Allah vardır” isbattır ve yanlışın enkazının yerine doğruyu bina eder. Bu Kur’anî üslûp, bir fikri muhataba aktarmanın en güzel ve en tutarlı yöntemidir. Önce yanlışın yanlışlığını tespit edip onu gasbettiği doğrunun makamından indirmek; sonra da oraya zaten oranın hakiki sahibi olan doğruyu çıkarmak.
d- Kur’an bir hakikati muhatabına aktarırken onu üç zamana birden götürür: Hal, mâzi ve istikbal. Medenî hal ya da beşerî münasebetle ilgili bir âyetin birden bire halden istikbale geçip âhireti hatırlatması Kur’an’da çok sık rastlanılan bir özelliktir. Bu şekilde insan, duygu ve düşünce dünyasında üç zamanı birden yaşar; zihni, düşüncenin ufuklarına kanat çırpar; yüreği, fırıl fırıl dönen bir radar gibi hal, mâzi ve istikbal arasında döner durur. Bu üslûp insanı ışık hızının dahi topuğuna ulaşamadığı bir hızla zaman-mekân yolculuğuna çıkarır. Ve hatta öyle bir an gelir ki artık ne zaman kalır ne mekân. İşte bu ruh hali Kur’an’ın insanda uyandırmaya çalıştığı ruh halinin en yüce basamağıdır. O hal, O’nu kendine şah damarından daha yakın hissetme halidir; o hal, evrensel insan olma halidir; o hal, aynı anda hem hal hem bitimsiz bir mâzi ve hem de ebedî bir istikbal olma halidir.
e- Kur’an, şiire ve şaire meydan okuyan bir metin olarak tüm söz sanatlarını en usta bir biçimde kullanır. O bir şiir değildir, bu kesin; o şiirin çok fevkinde bir şeydir. Onda her türlü mecaz, teşbih, istiâreye rastlamak mümkündür. Onda mecaz olmadığını iddia etmek onu yüceltmez. Belki tersine bilmeden ona karşı yapılmış bir haksızlık demeye gelir. Onda mecaz, teşbih ve istiâre gibi söz sanatlarının olması onun muhkemliğine bir zaaf getirmez ve kimse tarafından da böyle yorumlanamaz. O söz sanatlarını mesajın gerçekliğini zayıflatmak amacıyla değil; mesajı aracı kıldığı dilin tüm imkânlarını kullanarak muhatabına daha kolay ulaştırmak amacıyla istihdam eder.
Rasûlullah ve Güzel Söz: Ahlâkı Kur’an olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi. O, söyleyeceğini deve çobanından devlet başkanına, dâvete muhatap olan her insanın anlayabileceği bir dille ve sadelikte söylerdi. “Onlar ki sözün tümünü dinlerler, en güzeline uyarlar.”3058 âyeti onda ahlâk halini almıştı. Sözü olan herkesi dinlediği için müşrikler ona “kulak” lakabını takmışlardı.3059
Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için dinleme sorumluluğunu yerine getirmesi şarttır. Bu ahlâkî sorumluluk günümüz insanının en büyük eksikliğidir. Yapılan bir bilimsel araştırmada karşılıklı konuşan insanların birbirlerinin söylediklerinin % 65’ini dinlemediği ortaya çıkmıştır. Dinlemesini bilmeyenin dinlenmek istemeye hakkı yoktur. Peygamber’in ahlâkı bunun en ideal örneğidir.
3056] 74/Müddessir, 31
3057] 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmran, 2, 618; 4/Nisâ, 87...
3058] 39/Zümer, 18
3059] 9/Tevbe, 61
GÜZEL SÖZ
- 649 -
Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi.3060
Büyüleyici Söz; Şiir ve Söz Canbazı Şâir
“Şiir” sözlükte, hissedilen şey anlamına gelir. Bu da tıpkı hissetmedeki isabet gibi bir bilmektir. “Şiir” kelimesinin aslı olan “şuur”, bir şeyi anlamak, kavramak, fark etmektir. Şiir, anlaşılan, farkedilen şeylerin ifadesi, dakîk (ince ve sanatlı) ilmin adıdır. Kavram olarak “şiir”, sözlerin ölçülü ve birbirine uygun bir şekilde bir mârifet (bilme-tanıma) olarak ortaya konulma sanatıdır.
Şiiri yazan veya irticâlen söyleyen “şâir”, söz ustasıdır. O, hissettiğini söze (veya yazıya) ölçülü bir şekilde dökebilen bir sanatkârdır. İslâm’dan önceki Arap tolumunda şâirler, ince anlayışlı, kavrayışlı, söz ustası kimselerdi. Onlar aynı zamanda, varlığın ötesinden haber getiren ve insanüstü güçlerle ilgisi olduğu var sayılan sanatçılardı. Her zaman toplumun önünde olurlardı. Kendi kabileleri arasında seçkin ve özel yerleri vardı. Bunun sebebi onların yalnızca söz ustası olmaları değildi. Bunun yanında onlar toplum tarafından bir çeşit kâhin (gayb’den haber veren) olarak tanınıyorlardı. Şâir, sözleri süsler, onları etkili bir hale getirir ve insanlara sunardı. O, zaman zaman bir savaş kışkırtıcısı, kimi zaman abartıcı, kimi zaman da gizliliklerden getirdiği sanatlı sözlerle halkı etkileyen söz canbazı idi.
Kur’an Şiir Değildir: Câhiliyye insanı, Kur’an nâzil olmaya başlayınca, bu gibi etkileyici sözleri ancak şâirlerin söyleyebileceğini düşünerek Peygamberimize hemen şâir ve kâhin yakıştırması yapmışlar ve Kur’an’a da şiir demişlerdi. Kur’an, onların bu iddialarını kesin ifadelerle reddeder: “Ve derler ki; ‘biz mecnun bir şâir için ilâhlarımızı terk mi edeceğiz?’ Hayır, O hakk’ı getirmiş ve gönderilen (peygamber)leri de doğrulamıştır.”3061 “(Rasûlüm!) Sen öğüt verip hatırlat; Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun/deli. Yoksa onlar, ‘(o,) bir şâirdir, onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz’ mu diyorlar? De ki: ‘Bekleyip durun, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”3062
Kur’an, kendisinin mûcize oluşunu, erişilmez yüceliğini ilân edip, karşı çıkanları bir benzerini getirmeye çağırıp meydan okurken, işe, câhiliyye şiirinin ve şâirlerin üstünlüklerini yıkmakla başlıyordu. Câhiliyye kültürünün anlayışındaki şiirden ve -biraz korku, biraz saygı taşıyan- o zihniyetin şâirlerinden Kur’an’ın ve tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kişiliğinin çok farklı olduğunu vurguluyordu Kur’an.
Kur’an’ın sözleri şiirdeki âhenkten daha üstün olduğu gibi, âyetlerinin içeriği daha isabetli, zengin anlam yüklü ve son derece etkileyeciydi. Kur’an karşısında şâirlerin meydana getirecekleri şiirin bir hükmü olamazdı. Kimileri bu şiirleri dinler, onlardan etkilenir, hatta şiirlerde anlatılan sapıklığa meyledebilirdi. Şiirler kimi zaman kuruntuları, tutarsızlıkları, hatta çirkinlikleri örtebilirdi. Ancak Kur’an, çok daha farklı, çok daha etkileyici, sözleri âhenkli, anlamı tutarlı ve yararlı, içerisinde çelişki olmayan, hakkı açıklayan bir Allah kelâmıydı.
3060] M. İslamoğlu, a.g.e. s. 144 vd.
3061] 37/Saffât, 36-37
3062] 52/Tûr, 29-31
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’a Göre Câhiliyye Şâirleri: O günkü şâirlerin toplum içerisinde etkileri olmakla birlikte çok saygın kişilikleri yoktu. Şâirlerin ilham eseri sözlerinden dolayı halk, bazen onlara cinlenmiş (mecnun) gözüyle bakardı. Kimileri de güçlülerin, kabile başkanlarının yanında yer alır, kendilerine çıkar sağlayanların lehinde kaside/methiye türü şiir sunarlardı. Söyledikleri şiirler, çoğunlukla büyüklük taslamalar, övünmeler, gururlar, aslı astarı olmayan iddialar, şarap ve kadın övgüleri, eğlence meclislerini göklere çıkaran, süslü ama faziletten uzak, boş sözlerdi.
Bu nedenle Kur’an, Peygamber’in şâir, Kur’an’ın da şiir olmadığını ısrarlı bir şekilde vurguluyor: “Biz ona şiir öğretmedik; (bu) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir zikir (öğüt ve hatırlatma) ve apaçık bir Kur’an’dır.”3063 Bir başka yerde Kur’an’ın şerefli bir elçi tarafından tebliğ edilen bir vahy olduğu, asla bir kâhinin sözü olmadığı belirtiliyor.3064
Kur’an’ın büyüleyici belâğatı (söz güzelliği) karşısında saşıran, ama inanmaya yanaşmayan inatçılar, onun Peygamber tarafından (tıpkı şâirlerin yaptığı gibi) uydurulduğunu iddia ediyorlardı. “Hayır, dediler; (bunlar) karmakarışık düşlerdir; onu kendisi düzüp uydurmuştur; belki de o, bir şâirdir. (Eğer öyle değilse) öncekilere gönderildiği gibi bize de bir âyet (mûcize) getirsin.”3065
Kur’an, câhiliyye dönemi şâirlerinin kötü rollerine işaret ederek, şeytanın, gerçeği ters yüz eden, günaha düşkün yalancı şâirlere ilham/vesvese verdiğini, onlara da ancak azgın sapıkların uyduğunu söyler: “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan (şâir)lerin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar. Şâirlere sapıklar/azgınlar uyarlar. Şairlerin her vâdîde (her yerde) vehm (hayal) edip, başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları/yapamayacakları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, Allah’ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”3066
Kötülenmeyen Şiir: Şüphesiz bütün şâirler böyle değildir ve bütün şiirler de câhiliyye şiirine benzemez. Kur’an’ın tenkit ettiği şâir ve şiir, insanları kandıran, olmayacak şeylerle meşgul olan, toplumun önünde saptırıcı rol oynayanlardır. Şeytan bu gibilere yol göstermektedir. Onlar da şeytanî işlerin peşindedirler.
Kur’an, şüphesiz şiir değildi, onu tebliğ eden Peygamber’in de o günkü ve bu günkü şâirlerle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Kur’an, câhiliyye şâirlerini, onların olumsuz rollerini ve şiirlerindeki lüzumsuzluğu ve fesâdı tenkit ederek kendisinin asla şiir olmadığını ve şiirle kıyas edilmeyecek kadar üstün olduğunu vurgular. Kur’an’da şiirsel ifade, âhenk ve şiir gibi etkileyici biz özellik olsa bile, o şiire veya nesre (düz yazıya) benzemez. Kur’an’ı okuyan şüphesiz onda şiirin ifade edemeyeceği kadar uyumlar, derin anlamlar, güzel ve sanatlı ifadeler, söz ve mânâ bütünlüğü bulabilir. Ancak, bütün bunlara rağmen Kur’an şiir değildir; Allah katından gelen ilâhî bir kitaptır.
Peygamberimiz (s.a.s.) güzel şiiri yasaklamadığı gibi, bazen onları dinlemiş,
3063] 36/Yâsin, 69
3064] 69/Haakka, 38-43
3065] 21/Enbiyâ, 5
3066] 26/Şuarâ, 221-227
GÜZEL SÖZ
- 651 -
güzel ve hikmetli şiirlerin şâirlerini övmüştür. Hatta hikmetli şiir söyleyen sahâbeler, Hak dini övüp İslâm düşmanlarını hicvederek Hz. Peygamberimiz’in dâvetine yardımcı olmuşlardır.
Şiiri kötü yapan, onun içeriği ve onu söyleyen/yazan şâirlerin olumsuz kimlikleridir. Salt şiir yasaklanmamıştır. Günahı ve kötülükleri övmeyen, İslâm akîdesine ve ahlâkına aykırı olmayan, güzellikleri hatırlatıp teşvik eden hikmetli şiirler yazılabilir, söylenebilir, okunabilir.3067
Peygamberimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Şüphesiz şiirde hikmet vardır.”3068 Şâirleri kötüleyen âyet nazil olduğu zaman Peygamberimiz’in şâirlerinden Hassân bin Sâbit, Abdullah bin Revâha, Kâ’b bih Mâlik Peygamberimize gelip şöyle demişlerdi: “Allah (c.c.) şu âyeti inzal buyurdu ve o biliyor ki biz şiir söylemekteyiz?” Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) şâirleri kötüleyen âyetlerden sonra gelen âyeti okudu: “Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, Allah’ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.”3069 Peygamberimiz sonra buyurdu ki: “Burada tenkit dışı bırakılanlar sizlersiniz.”3070
Şâirleri kötüleyen âyet nazil olunca Peygamberimiz (s.a.s.) Hassân bin Sâbit ve Kâ’b bin Mâlik’e (r.a.) şöyle buyurdu: “Kureyş’i hicvedin, çünkü sizin hicviniz onları ok yağmuruna tutmaktan daha etkilidir.”3071
Hassân bin Sâbit’i (r.a.) şiir söylemeye ise şöyle teşvik etmiştir: “Söyle, müşrikleri şiirlerinle hicvet, Rûhu’l Kudüs (Cebrâil) seninle beraberdir.”3072
Peygamberimiz (s.a.s.), kâfirleri ve küfrü kötüleyen güzel ve faydalı şiir konusunda ayrıca şöyle buyuruyor: “Mü’min eliyle ve diliyle cihad eder. Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki, dille attığınız da, ok gibi yaralar açar.”3073
Güzel Sözün Özellikleri
Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir.3074 Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.3075 Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır.3076 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber yaşadığımız
3067] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 631-634
3068] Buhârî, Edeb 90, 8/42; Ebû Dâvud, Edeb 5010, 4/303; İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3755, 2/1235; Tirmizî, Edeb 69, hadis no: 2844, 5/137
3069] 26/Şuarâ, 227
3070] İbn Ebî Hâtim, nak. Muh. Ibn Kesir, 2/664
3071] Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 157, hadis no: 2490, 4/1935
3072] Buhârî, Bed’u’l-Halk 6, 4/136, Edeb 91, 8/45; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 153, hadis no: 2486, 4/1933; Ahmed bin Hanbel, 4/286, 298, 299, 301, 302
3073] Ahmed bin Hanbel, nak. İbn Kesir, 2/664
3074] 55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4
3075] 30/Rûm, 22
3076] 14/İbrâhim, 4
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”3077 “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”3078 Bu âyetlerden yola çıkarak, güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:
1- Allah’a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız doğrularına dâvet etmeliyiz.
2- Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili, beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.
3- “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah’a teslimiyet, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar gözetmemek gerekir.
Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:
4- Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”3079
5- Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”3080 “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”3081
6- Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler.
Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
3- Sabırlı ve hayırlı olmak; Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
3077] 41/Fussılet, 33-35
3078] 16/Nahl, 125
3079] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
3080] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
3081] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
GÜZEL SÖZ
- 653 -
4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille, yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tespit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
6- En güzel şekilde münakaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.”3082; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”3083; “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.”3084
Tarihten Bu Yana Dil - Din İlişkileri Konusunda Bazı Tespitler
Dillerin, Konuşmanın Doğuşu: Vahyi esas almayan câhilî öğretiler, konuşmanın ve dillerin ortaya çıkışı konusunda birbirini yalanlayan bir sürü teori ortaya atmaktadırlar. Çoğunlukla ifade edilmek istenen şudur bu görüşlerde: Konuşma toplumsal hayatın ve evrimin bir sonucudur. İlk insanlar, uygarlıktan yoksun hayvana yakın yaratıklar olduklarından konuşma gibi bir özelliği icad edememişlerdi. Birbirleriyle işaretlerle anlaşıyorlardı... Peki, sonra nasıl konuşmaya başladılar? Bu sorunun cevabında, câhiliye, farklı teorileri bilim diye ortaya sürmektedir. Bunların hiç biri, mantıklı ve ciddiye alınabilecek seviyede değildir. Hâlbuki Kur’an, bu konuda kesin bilgiler vermekte, ilk insanı yaratan, onu nasıl yarattığını ve ona ne gibi özellikler ve nimetler bahşettiğini açıklamaktadır: “Allah, Âdem’e (ilk insana) tüm eşyanın isimlerini öğretti.”3085 Eşyaya ad vermeyi, yani konuşmayı öğreten Allah’tır ve ilk insana bunu öğretmiştir. “Rahman olan Allah, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı, maksadını anlatmayı öğretti.”3086 Yoksa, Allah’ın vermediği bir kabiliyeti insan, sonradan uygarlık veya tekâmül sonucu elde etmiş değildir. Öyle olsaydı, başka yaratıklar da bu çeşit tekâmüle ve uygarlığa ulaşabilirlerdi. Sözgelimi, insanlara koca bir hayvan boyun eğmez veya
3082] 4/Nisâ, 63
3083] 4/Nisâ, 148
3084] 6/En’âm, 108
3085] 2/Bakara, 31
3086] 55/Rahman, 1-4
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlarla konuşabilecek seviyeye, insan gibi o da gelebilirdi. Ama “vermeyince ma’bûd, neylesin mamut veya Mahmut!”
Bazıları, insanı “hayvan-ı nâtık”, yani “konuşan hayvan” diye tanımlamışlar. İyi düşündüğümüzde bunun yanlış olduğunu, hayvanlardan farkımızın sadece konuşma yeteneğimiz olmadığını, nice konuşanın da hayvandan daha aşağı olduğunu kavrayabiliriz. Fakat bununla birlikte, bu gibi anlayış ve tarifler, tarihten beri konuşmaya verilen önemi belirtir. Konuşma ve yazma, ne kadar otomat, âni olduğu halde, üzerinde derin düşündüğümüzde Allah’ın sanatının ne kadar hârikulâde olduğunu, bu verdiği nimetler sayesinde bile öğrenebiliriz: Konuşmamızı gerektiren bir etki olacak, o kulak veya göz gibi bir araçla beyne ulaşacak, beyin bunu değerlendirecek. Nasıl bir tepki ile karşılayacağını hesap edecek, karar verecek. Bunu uygulamak için dile emir verecek. Bu arada nasıl tepki gösterileceğine dair kararlar çıkacak: Ses tonu, kelimelerin seçilişi gibi daha nice unsurlar en ince teferruata kadar tayin ve tespit edilecek. Bütün bunlardan sonra konuşma biçiminde dışa akseden eylem ortaya çıkacak. Bütün bunların hepsi, saniyenin belki onda birinden daha küçük bir zaman diliminde olacak. Bu, Allah’ın sanat ve azametini gösteren âyetlerinden (alâmetlerinden) başka bir şey değildir. Dünyada bulunan milyarlarca insanın hiç birinin ses tonu, bir başkasının aynısı değildir. Aynı et parçaları, benzer yapılar, fakat neticede benzemeyen eser. Birbirine benzediği kadar, benzemeyen fizikî ve ruhî özellikler. Allah öyle bir sanatkâr ki, bir eserini her şeyiyle aynen tekrar etmeyi, kendi sanatına uygun görmüyor. “Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin birbirinden ayrı olması da O’nun (azamet ve kudretine delâlet eden) alâmetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda, bilenler için ibretler vardır.”3087
Ses tellemiz, birbirine benzer olduğu, ağzımızın, dilimizin ve hatta beynimizin yapısında bir farklılık olmadığı halde, dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar, değişik lisanlar konuşmakta, farklı sesler çıkarabilmekte, çeşitli ses yapılarına ve tonlarına sahip olmaktadırlar. Hatta aynı dilin konuşulduğu bölgelerde bile şehirden şehire, kasabadan ksabaya farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bunun yanısıra, her insanın telâffuzu ve konuşma tarzı diğerlerinden farklıdır. Aynen, vücudun benzer yapılar ve renkler içinde, benzemeyen yapı ve renk farklılığı gibi. Aynı anne ve babanın çocuklarının her birinin tümüyle aynı özelliklere sahip olmadığı gibi. Bir ağacın iki yaprağı, gökten yağan milyarlarca kar tanelerinin şekilleri bile aynı değil. Bu imâlâtların farklılığı, kâinat fabrikasında çok usta bir sanatçının var olduğunu ispatlamaktadır. Aynı şeyi ikinci kez aynen yaratmayı güzel görmeyen yaratıcı güç, her an yeni bir model icad etmektedir. “Evet, Bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.”3088 Dünyada bulunan tüm insanların parmak uçlarının çizgilerinin bile farklılığı ve yeniden yaratılışta bu farklılığın gözetileceği vurgulanır. Benzeme içinde benzememe; zıtlar arasında uyum ve âhenk...
Dilin Bazı Özellikleri: İnsanların yaşayışlarındaki bazı değişiklikler dile etki yaparak, dilde de değişikliklere yol açar. Toplumsa değişmeler, bilim, fen ve teknolojideki gelişmeler, duygu ve düşüncelerdeki yeni belirlemeler, inançlar ve inançlardaki değişimler dilin ve dil kurallarının değişmesi için birer etkendir.
3087] 30/Rûm, 22
3088] 75/Kıyâme, 4
GÜZEL SÖZ
- 655 -
Türkiye’nin son yüzyıldaki değişikliklerinin dile yansımadığını hiç kimse iddia edemez. Bugünkü genç nesillerle, dedeler arasında bile konuşma yönüyle büyük bir fark oluşmuş durumda. Daha kırk sene önce yazılmış bulunan nice eser, (söz gelimi, Risâle-i Nur Külliyatı, Âkif’in Safahat’ı, Tevfik Fikret’in Rubâb-ı Şikeste’si) yeni nesiller, cumhuriyet çocukları tarafından hiç anlaşılamamakta, sanki yabancı, başka bir dille yazılmış gibi istifadeden uzak, tozlu raflarda esir hayatı yaşamaktadır. Dedelerimizin kullandığı nice kelimelerde değişiklik oldu. İslâm düşmanlığının bir neticesi olarak Arapça ve Farsça’dan dilimize girmiş nice kelime ve deyimler batıdan ithal edilen çarmıha gerilip idam edildi. Resmî yönlendirmelerin yanında son yıllarda yaygınlaşan bilgisayarın da Türkçe’yi yozlaştırdığına, çok sayıda kelimenin imlâsının, hatta söylenişinin İngilizce-Türkçe karma, ucûbe bir şekle girmesine sebep olduğu da bir vâkıa.
Ayrıca, konuşma dili, sosyal çevrelere bağlı olarak farklılık gösterir. Kişilerin eğitim ve kültür düzeyleri, yetiştikleri çevre, hatta yaptıkları işler, onların dilini etkileyerek değişikliğe uğratır. Bir doktorla bir çoban, ikisi de Türkçe konuştuğu halde aynı kelimelerle, aynı ifadelerle konuşmazlar. Avrupa’da yetişmiş bir Türk genci ile Türkiye’de yetişen bir gencin dilinde, vurgularında büyük farlılıklar vardır. Şoförlerin kendilerine has bir konuşma tarzı vardır diyebilecek kadar bazı mesleklerin dile etki ettiklerine şahit oluruz.
Dille toplum arasında sıkı bir bağ vardır. Toplum hayatındaki her türlü değişme ve gelişme, dilde de etkisini gösterdiğinin çarpıcı örneği, Türkiye’nin İslâm medeniyetini terkedip Batı uygarlığını benimsemesi neticesinde dinde olduğu kadar, dilde de kendini gösteren değişikliklerdir. İslâm’ı kabul edip o medeniyetin içine girerek, diğer müslüman ırklar ve toplumlarla tek bir ümmet olan eski Türkler, bu sebeple uzun yıllar Osmanlıca denen bir dil kullanmışlar, yine Osmanlıca denilen (aslında Araplara ait, Kur’an alfabesi) bir yazı ile eserler vermişlerdir. Osmanlıca, bugün bazılarının zannettiği gibi, Türkçeden başka, ondan bağımsız değişik bir dil değildir. Türkçenin, İslâm etkisinde kalarak girdiği eski şeklidir. Yani dünkü kullanılan Türkçedir. Ortak medeniyet oluşturdukları Araplardan ve İranlılardan bazı kelime ve terkipler, ekler doğal olarak Türkçeye girmişti. Bu kelimeler hazmediliyor, Türk söyleyişine uygun hale geliyor, fakat dili tümüyle değiştirmiyordu. Nasıl ki, bir insanın içine, midesine hayvan etleri girer, fakat bunlar hazmedildiği için, insan hayvanlaşmazsa, insan bunlarla güçlenir, bünyesini geliştirirse, özellikle Kur’an’ı ve hadisi genel kültür kabul eden insanların da Arapçadan; Farsçayı edebiyat dili olarak kabul edenlerin o dilden bazı kelimeler alması dillerini değiştirmez, hatta kuvvetlendirir. Tanzimatla birlikte Batı uygarlığına yönelme, dilde İslâmî bazı kelimelere, sadeleşme terâneleriyle düşmanlık haline geliverdi. Medeniyetteki, dini anlama ve dini hayata hâkim kılma, dini yaşamadaki değişmeler, dilde de kendini gösteriverdi. Dildeki Arapça ve Farsça kelimeler atılınca, halkın dini anlaması da güçleşecekti. Avrupa’dan bazı kelime ve kavramlar girince batılılaşma daha kolay halka kabul ettirilecekti. Onun için dil devrimi yapılmış, sonra bunu harf inkılâbı takip ederek, halkın dinle, Kur’an’la zaten gevşemiş bulunan bağları iyice kopacak hale getirilmiştir. Yüz sene önce Türkçe konuşan, okuyan ve yazan bir insanın meselâ Fâtiha sûresinde, anlamadığı kelime hemen hemen yoktu. Bugünkü dilde ise, bırakın Fâtiha’daki kelimeleri anlamak, Fâtiha kelimesini bile, ibâdet kelimesini bile anlamakta güçlük çeker hale getirildi günümüz insanı.
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dil, kültürden ve inançlardan koparılamaz. Osmanlıca, yani eski Türkçe, İslâm kültürünün ortaya çıkardığı bir dil idi. Osmanlıcanın İslâm medeniyetinden etkilendiği inkâr edilemez bir gerçek olmasına rağmen, Osmanlı devletinde halk ile aydınlar arasında bağlar, köprüler sağlam değildi. Halkın konuştuğu ve eğer biliyorsa yazdığı dilden çok farklı konuşuyor ve yazıyordu o günkü medrese mezunları, yani aydınlar. Yazı dili ile konuşulan dil arasında; Divan edebiyatı ile Halk edebiyatı arasında; Medreseli aydın ile halk arasında büyük uçurumlar vardı. Ama bu vâkıa ıslah edilmesi, toplumun ve İslâm’ın istikametinde uzlaşmaya, uçurumların giderilmesine ve halkın kültürünün artırılmasına gidilmesi gerektiği yerde tam tersi oldu. İslâm aleyhtarlarının, batı hayranlarının kasıtlı tavırlarıyla Kur’an kültüründen halkın olduğu gibi, tüm aydınların da bağlarını kökünde koparmak, eski İslâmî kültür ve eserleri yok etmek için, yeni rejim, dilde ve yazıda da devrim yaptı; dinde yaptığı gibi, medeniyette yaptığı gibi. Netice mi? Mâlûm. Dilde yapılanlar için mâzeret belliydi: Türkçeyi yabancı dillerin (Arapça ve Farsça) egemenliğinden kurtarmak, halkın konuştuğu dille yazı dilinin aynı olmasını sağlamak, dilde sadeleşmeyi gerçekleştirmek. Bu iddialarında samimi değildi devrimciler. Eğer samimi olsaydılar, başka dillerin egemenliğinden kurtarıp sadeleştirmek istedikleri dile, batı dillerinden binlerce kelime ve deyimleri katmakta bu kadar cömertçe davranmazlardı.
Türkler müslümanlığı kabul ettikten hemen sonra niçin yazıları ve dilleri değişmişti? Çünkü din değişikliği her şeyin değişmesi demekti; her şey değişmeye başlamış, dil de, yazı da İslâmlaşmaya başlamıştı. Eski câhilî bağların kopması için, yazının ve dilin değişmesinin şart olduğunu kabul ediyordu o günkü âlimler ve yazarlar. Hatta geçici bir süre, müslüman Türk yazarlar, eserlerini Arapça veya Farsça yazmaya başlamışlardı ki, eski câhilî bağlar tümüyle koparılsın, eski dinle ve câhilî örflerle yeni dinin sentezi olmasın. İslâmlaşırken yapılanlar, batılılaşırken de tersine yapılıyordu. Cumhuriyetten sonra, tabii ki devrimler ve devlet zorlamaları ve yönlendirmeleriyle İslâm’la bağları koparmak için Kur’an’ı, Kur’an’ın harflerini, Kur’an dili Arapçayı öğrenmeye veya öğretmeye kalkanların vay haline! 1928’lerden 1970’lere kadar en sert bir şekilde cezalandırılıyordu Kur’an yazısını ve Kur’an dilini öğreten ve öğrenenler. Ama dünyada esen rüzgâra paralel olarak önceleri Fransızca, sonraları İngilizce bilmeden kültürlü sayılmıyordu insanlar.
Eski dille yazılı, İslâm alfabesi ile te’lif edilmiş kitaplar, toptan imhâ edilmiş oldu. Bu, altmış yaşına gelmiş, çok okumuş, kültürlü bir insanın, kendi isteğiyle beyninde/aklında bulunan tüm birikim, ilim ve tecrübeleri imha ettirip sildirmesi, bir yaşındaki çocuğun başladığı yerden yeniden konuşmayı öğrenme çabası, yeniden eşyayı değerlendirmeye çabalamasını tercih etmek gibi bir şeydi. Aslında bin dört yüz yıllık; Türk diliyle hiç değilse altı yüz yıllık bir mirası reddetmek, yukarıdaki örneğe benzemektedir. Milleti, bazı câhilî öğretiler, “din, dil, tarih, vatan, kültür birliğinden oluşan halk” diye tanımlar. Bu tarife göre Türkiye toprakları üzerinde din birliğinden, dil birliğinden ve sayılan diğer birliklerden söz etmek, kargaları bile güldüreceğine göre, nerede millet? Kürtlerin Anadolu toprakları üzerinde Kürtçe konuşmalarına müsaade etmeyen zihniyet, güya Türkçeyi tek konuşulan dil haline getirmek istiyor. Peki, sormazlar mı “hangi Türkçe?” diye.
GÜZEL SÖZ
- 657 -
Güzel Söz; Aklı Kullanma Sanatı
Konuştuğumuz dili düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir.3089 Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en büyük özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifadelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’an, mu’cizdir; yani insanlar bir benzerini meydana getirmekten âcizdir. Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifadeli Kitabın benzerini meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak ifade eder.3090
En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel kullanmalarını emreder. “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En güzel olan kelimeyi, yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.”3091 Benî İsrâilden alınan mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir.3092 Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen söz de, sözlerin en güzelidir.3093 En fasih konuşan ve muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden, onlara karşı en güzel ifadelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et/öğüt ver, onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle.”3094
Kaba ve katı davranmak, sert ifadeler, dâvet ve tebliğ edilenleri, hatta cemaat haline gelmiş, hem de sahâbe kalitesindeki insanları bile dağıtabilir.3095 Ma’rûfu emir, münkerden nehiy, dâvet ve tebliğ görevleriyle mükellef olan mü’minler, bu vazifelerini diledikleri gibi, gelişigüzel ve kendi mantık ve karakter yapılarına göre değil; Kur’an’ın gösterdiği usûlle yapmak zorundadır. Hakkında özel sûre ve âyetler olan Cuma namazının ehemmiyeti herkesçe mâlumdur. Cuma namazının şartlarından birinin “hutbe” olduğu düşünüldüğünde, insanlara güzel bir şekilde hitap etmenin, yani hutbe okumanın dindeki yeri de kavranmış olur.
Dili güzel kullanmak, yani edebiyat bir sanattır; güzel sanatlardan biridir. Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar şöyle taltif ve tavsiye edilir: “Allah güzeldir, güzellikleri sever.”3096 Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli şairlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı yücelterek övmüş, teşvik etmiş, hatta bir kere de, memnuniyetini belirtmek için kendi hırkasını çıkarıp bu şaire hediye ederek iltifat etmiştir.
Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene kor. Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle, insanların
3089] 39/Zümer, 23
3090] Bk. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...
3091] 17/İsrâ, 53
3092] 2/Bakara, 83
3093] 39/Zümer, 18
3094] 4/Nisâ, 63
3095] 3/Âl-i İmrân, 159
3096] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesâdı kaldırmak için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Siz iki et parçanızı (haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti verin; ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın biri, iki dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.” 3097
Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında; gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek, cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.
Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi Allah’ın râzı olacağı kul olmak, dille mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay olabilmektedir. Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile sahip olup olamamaktan geçmektedir.
Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir. Ezop dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan, Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz, sorar: “En kötü yemek istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim, yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir. Hakikaten çok mükemmel bir sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu kıracak, bizi yerin dibine geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
İnsanlar söz konusunda üç gruba ayrılır: Suskun-sessiz insanlar; gevezeler; hoşsohbet insanlar. Aşırı derecede suskun ve sessiz insanlar, çoğunlukla kendilerine güveni olmayan, ezilmiş ve kişiliksiz insanlar olabilir. Öyle değilse bile, bir insana faydalı olamayan, onu yeri geldiğinde teselli edemeyen, sevindiremeyen, bazen de dilsiz şeytan durumuna düşen kimselerdir. Bunlar; fazla aranılıp sorulmaz, yoklukları önemsizdir.
3097] et-Tâc, 5/183
GÜZEL SÖZ
- 659 -
İkinci grup insanlarsa yerli yersiz hep konuşmayı severler, başkalarına bu hakkı vermek istemezler, tek dilleri olduğu halde iki kulakları olduğunun hikmetini kavramazlar. İnsanlar, bu tiplerden de çoğunlukla rahatsız olur. Tabii, çok söz yalansız da olmadığından kendileri ve dinleyicileri günahkâr da olur. Bu tipler, genellikle kendilerini çok beğenmiş insanlardır da. Bazen susmanın altın olduğunu anlatamazsınız onlara. Dedikoduya meraklı olan bu tipler, sır da saklayamazlar. Bunların da zararı çok kişiye dokunacağından, konuşma kirliliğine sebep oldukları ve kul hakkına da tecavüz ettiklerinden bunlar da sevilmezler.
Üçüncü gruptaki tatlı dilli insanlarsa, devamlı aranıp kıymeti herkesçe takdir edilen insanlardır. Neyi, ne zaman, nerede ve nasıl konuşacağını bilen insanlardır. Konuştuklarında ağızlarından sanki bal akıyordur. Derdinizi, sıkıntınızı o konuşurken unutur, onu sever, arar, ondan faydalanmak istersiniz.
Karşısındaki topluluğu uzun uzun düşünmeğe mecbur eden, ağlatan, fikir ve inançlarını değiştiren veya geliştiren, onların gönüllerinde, vicdanlarında hâkimiyet kuran, onları fetheden konuşmacılar vardır. Nice zaferler, güzel sözlerle kazanılmış, nice askerin morali güzel sözle zirveye çıkarılmış, heyecanları galeyana getirilerek seve seve canlarını fedâ edecek hale yükseltilmiştir.
Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma ve güzel yazma, başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardandır. Kimi vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir. Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak Allah’ın bir lütfu ve nimeti olarak verilen bu beyan yeteneğimizi3098 kontrole ve disipline alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip olması beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat sözü dinlenen, güzel ve düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde anlatan bir seviyeye, çalışıp gayret etmek şartıyla hemen her insan gelebilir.
Bütün bunlara rağmen, güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gâye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gâyeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Din, amaç; dil araçtır. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gâyeye, güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gâyemizi belirtirken, vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür bırakarak mubah kıldığı araçlarla gâyeye doğru yol almamızı istemiştir. Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gâyeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, edebiyat yapma) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.
Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz
3098] 55/Rahman, 4
- 660 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifadeyle, şerre âlet olan şey, güzel olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek, elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların en güzeli olan Kitab’ına uygun olan şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ (şâirler) sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilmiştir.3099
Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir. Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması, değer vermemesi gerekir. Müslümanın, güzel rolündeki büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir.
Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle insanlara hakkı göstermeye çalışan kimselerin, özellikle mevlit okuyan veya radyo ve televizyon programlarında duâ yapan bazı görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta, bu yapay süsleri bolca kullanarak, makyajı suratından akan kimselerin görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah rasûlü, bu konuda şöyle buyurur: “İneğin geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan kimselere Allah buğz eder.”3100 Bütün bu hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifadesini, doğruluğu aramalıyız. Mehmed Âkif Ersoy: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!” diyerek buna işaret etmiştir. Ama sözümüz odun gibi olacaksa, Yûnus’un, dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun, yontulmamış olmasın.
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz. Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gâyeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan kaynaklanmaktadır.
3099] Bk. 26/Şuarâ, 224-227
3100] Ebû Dâvud, Edeb
GÜZEL SÖZ
- 661 -
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.3101
Uzun dilin başı dertli olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp yalvarır; aynı dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesâda, yalana yani harama uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini haber vermemek için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren adam, gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır, zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar verebilir, ifsada yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü, konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak.
“Sözün âfeti yalandır.” (Hadis-i Şerif)
“Belâ, insanın sözü üzerine gelir.” (Hadis-i Şerif)
“Ya hayır söyle, ya sus!” (Hadis-i Şerif)
“Ya hayır konuşup da sevap kazanan yahut susup da selâmet bulan kişiye Allah rahmet etsin.” (Hadis-i Şerif)
“Esenlik ve huzur on kısım ise, dokuzu susmaktır.” (Hz. Ömer)
“Çok konuşmayınız; herkesin gözünden düşersiniz.” (Hz. Ali)
“Senden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemekten hayırlıdır.” (Hz. Ali)
“İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar.” (Şeyh Sâdi)
“İnsan dilini tutup konuşmadıkça, ayıbı da hüneri de gizli kalır.” (Şeyh Sâdi)
“İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, doğrunun yardımcısıdır Hz. Allah.”
“Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz; Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
“Ya susun yahut susmaktan iyi şeyler söyleyin.”
“Konuşması insanı hayvanlardan, söylediği şeyler de meleklerden ayırır.”
“Gelür kem sözle başa çok belâlar.
Savar mâkul söz nice kazâlar.”
“Ilı sözle yılan ininden çıkar. İri sözle kişi dininden çıkar.”
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz.” (Yunus Emre)
3101] Bk. 3/Âl-i İmran, 159
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eğer hor eğer hürmet, Kişiye sözden gelir.” (Yunus Emre)
“Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.”
“Kişi ne aş bulursa yimek olmaz; Dile ne söz gelürse dimek olmaz.”
“Söz odur kim ola gül gibi hoş-bû; Selâsette dahi güya akar su.”
“Tamamıyla doğru olsa da, sert söz insanı yaralar.”
“Sözler harekete getirir; ancak, örnekle beraber uygulanır.”
“İnsanlara akılları ölçüsünde söz söyleyin.”
“Bin düşün, bir konuş! Bu daha iyidir.”
“İnsan ne kadar az düşünürse, o kadar çok konuşur.”
“Doğruluğunu tam bilmediğin bir sözü söyleme!” (Sâdi)
“İnsanın cümlelerine hâkim olması için konusuna egemen olması gerekir.”
“Güzel söz, demir kapıyı açar.”
“Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer; insanın ruhuna tat verir.” (Hz. Süleyman)
“Kelâm ile kemâli birleştirmek gerek.”
“Yeşillikler, toprağın çirkinliğini kapattığı gibi, tatlı sözler de insanın birçok kusurunu örter.”
“Güzel söz, en etkili bir sinir ilâcıdır.”
“Kılıç yarası iyi olur; dil yarası onmaz.”
“Cebinde para bulunmayanın, hiç değilse dilinde bal bulunmalı.”
“Tatlı sözler, tatlı yankılar meydana getirirler.”
“Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez.”
“Tatlı sözler, şiddetli bir öfkeye karşı en etkili ilâçtır.”
“Tatlı söz yılanı ininden, acı söz insanı dininden çıkarır.”
“Tatlı kelâm dinletir, tatsız kelâm esnetir.”
“Tatsız çorbaya tuz, akılsız kafaya söz kâr etmez.”
“Para ile köle satın alamadığına üzülme; insanları tatlı dille de kendine esir edebilirsin.” (Hz. Ali)
“Bir insana söz anlatmak için yakasını, paçasını tutmanız yersizdir. Sizi dinlemek istemiyorsa, dilinizi tutun daha iyi olur.”
“Her bildiğini söyle; her söylediğini bil!”
“Akıllılar, sözlerini altın tartan bir terazide tartarlar.”
“Çok kez söylediklerimiz yüzünden kazandığımız düşmanlar, yaptıklarımız
GÜZEL SÖZ
- 663 -
yüzünden kazandığımız dostlardan daha çoktur.”
“Yerinde söz söylemesini bilen, özür dilemek zorunda kalmaz.”
“Ne kadar çok söylersen karşındaki o kadar az hatırlar. Az söyle de kazancın çok olsun.”
“Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.”
“Ağızdan çıkan söz, bil ki yaydan fırlayan ok gibidir. O ok gittiği yerden geri dönmez; seli baştan bağlamak gerek.”
“Söylenmediği sürece söze sen hâkimsin. Bir kere söyledin mi, o sana hâkim olur.”
“Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı, bize hizmet etmeli.”
“İnsanlar arasında yaşamak güçtür; Susmak çok güçtür de ondan.”
“Çok konuşmak, insanın gözden düşmesi için en kısa ve en emin yoldur.”
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
“Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
“Susma, dayanılması çok güç bir hazır cevaptır.”
“Susmak, insanı ele vermeyen sâdık bir arkadaştır.”
“Çok kez, en güçlü eleştiri, ses çıkarmamaktır.”
“Bazen susmak, söylenen bir sürü sözden çok daha fazlasını ifade eder.”
“İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lâkırdı etmek. (Şeyh Sâdi)
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
“Konuşmak ihtiyaç olabilir; ama susmak bir sanattır.”
“Çok bilenler konuşmaz; çok konuşanlar bilmez.”
“İnsanların bazen birbirlerine söyleyecek sözü yoktur; ama gene de konuşurlar.”
“Dünyada söylenmemiş hiçbir şey yoktur.”
“Yeni bir söz söyledim diyen, sözlerin en eskisini söylemiş olur.”
“Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez; fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
“İnsanın söylemezinden, suyun şarlamazından kork.”
“Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır; ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
“Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan sık sık pişman olunur.”
“Her zaman herkesi memnun edemeyiz; ama herkesi memnun edecek
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biçimde konuşabiliriz.”
“Konuşmak yaratılıştan, susmak akıldan gelir.”
“Neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var? Çok dinleyelim de az konuşalım diye”
“Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır.”
“Dil ile düğümlenmiş şey, dişle çözülmez.”
“Dil kılıçtan keskindir.”
“Dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür.”
“Dil küçük, belâsı büyüktür.”
“Dil sükût ederse, baş selâmet bulur.”
“Dilini zapteden başını kurtarır.”
“Dil yarası onmaz.”
“Dili belâsıdır bülbülün kafes”
“Dilim, dilim, bana giydirir kilim”
“Dilim, seni dilim dilim dileyim.”
“Dilin kemiği yok, ama kemiği kırar.”
“Dilin kemiği yok, nereye çevirsen oraya döner.”
GÜZEL SÖZ
- 665 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 405-406
2. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 200-201
3. El-Mîzan Fî Tefsîri’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. s. 1, s. 309-311
4. Tefhîmu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 4, s. 319-322
5. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 178-180
6. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 185-189
7. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 2, s. 103-104
8. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2, s. 244-246
9. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 44-52
10. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152
11. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
12. Kur’an ve İnsan, Celâal Kırca, Marifet Y. s. 299-304
13. Tenbihu’l Gâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
14. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, c. 3, s. 85-96
15. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72
16. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
17. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
18. Güzel Söze Uymanın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
19. Güzel Konuşmanın Sırları, Şadi Eren, Nesil Basım Yayım
20. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
21. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
22. Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Emin Özdemir, Remzi Kitabevi
23. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
24. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
25. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
26. Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, Walter J. Ong, Metis Y.
27. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
28. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
29. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
30. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
31. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
32. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
33. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
34. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
35. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
36. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
37. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
38. Güzel Sözler Antolojisi, Bilal Eren, Türdav A.Ş.
39. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
40. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
41. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
42. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
43. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
44. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
45. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
46. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
47. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
48. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.

GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 667 -
Kavram no 61
Nimetler 5
Bk. Güzel Söz; Sanat; Sâlih Amel; Ana-Babaya İhsân
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN-HASENE)
• Husn/Hasene (Güzellik); Anlam ve Mâhiyeti
• Husün ve Kubuh
• Kur’ân-ı Kerim’de Husn/Güzellik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Güzellik Kavramı
• Güzelliği, Güzel ve Mükemmel Davranışı İfade Eden Kavram; İhsân
• İhsân/Güzellik; İnsanda Toplam Kalite
• Hüsn/Güzellik Kavramına Yakın Anlam Taşıyan Diğer Kavramlar
• a) Hayır, b) Birr, c) Cemâl, d) Tayyib, e) Sâlih Amel
• Güzelliğin Zıddı Olan Kavramlar: Seyyie, Kubh, Hubs, Fahşâ, Rics, Ricz, Şer, Necâset
• Güzel Koku
• Hüsn-i Zan; Güzel Değerlendirme ve İyiye Yorma
• İlmü’l-Cemâl/Estetik (Güzellik Bilimi)
• Güzellik Duygusu
• Mücerred Hüsün/Soyut Güzellik
• “Rabbimiz, Bize Dünyada da Hasene Ver; Âhirette de Hasene Ver!”
• Güzel, Güzellik ve Sanat/Güzellik Sergilemek
• Güzele Bakmak Sevap mı? “Elbette!”
• Muhsinler; Güzel İş Yapan, Güzellik Sergileyenler
• Güzel Bakan, Güzel Görür; Güzel İş Yapan, Daha Güzeline Kavuşur
• Güzel Davranışlarda Bulunanların Mükâfatı
“Allah’ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na ibâdet/kulluk ederiz (deyin).” 3102
Husn/Hasene (Güzellik); Anlam ve Mâhiyeti
‘Husn’ ve bu kökten türeyen; hasene, hasen, husnâ, ihsân, ahsen, muhsin gibi kelimeler Kur’an’da sıkça geçmektedir. ‘Husn’; güzel, değerli, seçkin ve kendisine rağbet edilen, ilgi gösterilen her şeye denmektedir. Aynı kökten gelen ‘hasene’; kişinin ulaştığı her türlü sevindirici nimettir. İyi ve güzel olan şeylere de ‘hasene’ denilmektedir.
Hasene/Güzellik
‘Hasene; güzellik ve iyilik’ anlayışı toplumlara veya kişilere göre değişse bile Kur’an-ı Kerim buna özel bir anlam verir ve neyin ‘hasene/husn-güzel’, neyin ‘seyyie-kötü’ olduğunu belirtir. Buna göre, kişinin başına gelen mutluluk, âfiyet, gâlibiyet, başarı, nimete erme, görevini yapma gibi şeyler ‘hasene’ olduğu gibi;
3102] 2/Bakara, 138
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helâlden yemek, nikâhlı yaşamak, doğru olmak, adâletli iş yapmak, başkasına iyilik etmek, güzel ve tatlı söz söylemek ve benzerleri hep ‘hasene’dir. ‘Hasene’ şu anlamlarda da kullanılmaktadır: Varılacak güzel yer Allah katındadır.3103 Uyulması gereken, şüpheden uzak olan güzel söz,3104 insanı yücelten, Allah’a yaklaştıran güzel imtihan,3105 Allah’ın işleyenlere güzel bir geçimlik verdiği sâlih amel (hasene). 3106
Allah yolunda öldürülenler Allah katında güzel bir rızık (hasene) bulurlar.3107 Allah, sâlih amel işleyenlere dünyada da âhirette de güzel şeyler (hasene) vaat ediyor.3108 Allah’ın mü’min kulları dünyada da âhirette de hep ‘hasene’ isterler, böyle duâ ederler. “Onlardan kimi de; ‘Rabbimiz, bize dünyada hasene/güzellik ver, âhirette de hasene ver, bizi ateş azabından koru’ der.” 3109
Kötülükleri (seyyiât’ı) ‘hasenât’ (iyilikler) ile gidermek gerekir. Zaten kötülükleri (seyyiât’ı) silecek olan şey de ‘hasenât’tır (iyiliklerdir).3110 Kur’an’ın, ‘husn veya hasene’ dediği şeyler hep güzel ve iyi olan şeylerdir. Müslüman insan iyinin ve güzelin ölçüsünü böylece Kur’an’dan öğrenmeli, sonra da devamlı ‘hasene’ olan işleri yapmalıdır. Çünkü bütün hasene olan işler ona sevap kazandırır. 3111
Husün ve Kubuh
Hüsün (hüsn), “güzel olmak” anlamında masdar ve “güzellik, rağbet edilen ve sevilen şey” anlamında isim olarak kullanılır. Karşıtı olan kubuh (kubh) ise, “çirkin olmak” ve “çirkinlik, nefret edilen şey” mânâsında masdar isimdir. Râgıb el-İsfahanî, hüsün kelimesini “güzel olan, rağbet edilen şey” diye tanımladıktan sonra, bir şeye akıl, duygu (hevâ) veya duyu (his) yönünden olmak üzere üç şekilde güzellik değeri yüklenebileceğini, ancak halk dilinde hüsün kelimesinin genellikle göze hitap eden güzellik için kullanıldığını, buna karşılık Kur’ân-ı Kerim’de aynı kelimenin çoğunlukla kalp gözünün (basîret) güzel kabul ettiği şeyi ifade ettiğini belirtir. Buna göre hüsün, günlük dilde estetik bir kavram, Kur’an dilinde bir ahlâk terimi olarak kullanılmaktadır. Aynı âlime göre “hasen” (güzel)in zıddı olan “kabîh” (çirkin) ise, “gözün beğenmediği maddî şeylerle, duygusal olarak insanı rahatsız eden davranış ve haller” anlamına gelir. “Kabîh” ile benzer bir anlam ifade eden “seyyie” ise nesneleri nitelemekten çok, insanlar arasındaki ilişkilerin ahlâkî değerini belirtmek için kullanılır. İbnü’l-Cevzî Kur’an’da, güzelliğinde eksiklik bulunmayan şeylerin yanı sıra, iyiliği kötülüğünden daha çok olan şeylere “hasene”, bunların karşıtına da “seyyie” denildiğini ve bu iki tâbirin “tevhid-şirk, zafer-hezîmet, bolluk-kıtlık, âfiyet-belâ, iyi söz-kötü söz, iyi iş-kötü iş” mânânalarında kullanıldığını kaydeder. Hüsün ve kubuh, İslâmî literatürde estetik anlamdan çok, eylemlerin ahlâkî ve dinî değerlerini belirtir. Bu sebeple Türkçe’de “güzel” ve “çirkin” kelimeleri daha ziyade, estetik değerleri ifade
3103] 3/Âl-i İmrân, 14
3104] 2/Bakara, 83
3105] 8/Enfâl, 17
3106] 11/Hûd, 3
3107] 22/Hacc, 58
3108] 20/ Tâhâ, 86
3109] 2/Bakara, 201
3110] 11/Hûd, 114
3111] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 257.
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 669 -
ettiğinden kelâm, ahlâk ve usûl-i fıkıh terimi olarak hüsün ve kubhu, yerine göre “iyilik-kötülük, dünya ve âhiret hayatı açısından fayda-zarar” diye ifade etmek, daha isâbetli görünmektedir.
Cürcânî, bir eylemin veya olgunun insanın tabiatı ve karakteriyle uyuşması, onun için mükemmellik değeri taşıması ve övgüyle anılması, dolayısıyla ödüllendirilmesine yardımcı olması bakımından hüsün değeri taşıyabileceğini belirtir; kubuh kelimesini de bunlara aykırı özelliklerle tanımlar. Hüsün ve kubuh, “fazilet-rezilet, güzel-çirkin, hak-bâtıl, doğru-yanlış” şeklindeki anlamlarıyla ahlâk, felsefe ve mantık disiplinlerini ilgilendirir; genellikle fâilini övülmeye veya yerilmeye lâyık kılan inanç, düşünce ve davranışlar için kullanıldığı konumlarda ise kelâm ve usûl-i fıkhı alâkadar eder. Bu bağlamdaki hüsün ve kubhun aklî olduğu noktasında âlimler ittifak etmekle birlikte, Gazâlî yapılan tariflerde kişilere göre değişebilen maslahat-mefsedet, fayda-zarar, yetkinlik-eksiklik gibi sübjektif ölçülerden hareket edildiğini öne sürerek hüsün ve kubha yüklenen bu tür anlamların izâfî olduğuna dikkat çeker. Kelâm literatüründe tartışmalara konu olan hüsün ve kubuh, ilâhî övgü veya yergiye yahut sevap veya ikaba götüren fiillerin niteliğini belirten kavramlardır.
İslâm literatüründe hüsün ve kubuh meselesi, hem mâhiyeti hem de aklın iyilik ve kötülüğü idrâk etmedeki yetkisi ve kapasitesi, dolayısıyla iyilik ve kötülük hakkındaki bilgilerin kaynağı açısından inceleme konusu olmuştur. Âlimlerin bu husustaki görüşlerini üç noktada toplamak mümkündür. Eş’ariyye ve Selefiyye ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî usulcüleri çoğunluğunun yanı sıra bazı Hanefî usulcülerine göre hüsün ve kubuh, şer’îdir; yani bir şeyin iyi veya kötü olduğu ancak tespit ve tâyininden sonra bilinebilir. Çünkü iyilik veya kötülük, bir fiilin mâhiyetine ve zâtına ait bir vasıf değildir; fiil, din tarafından insanlara emredilmesi veya yasaklanmasıyla iyilik veya kötülük vasfını kazanır. Şu halde, bir fiil Allah tarafından emredildiği için iyi, yasaklandığı için kötüdür; başka bir ifadeyle bir fiil iyi olduğu için emredilmiş, kötü olduğu için de yasaklanmış değildir. Başta Cehmiyye ve Mu’tezile olmak üzere Şia, Kerrâmiye, bazı Mâturîdiyye-Hanefiyye âlimleriyle müslüman filozoflara göre hüsün ve kubuh aklîdir; bu değerler, akıl yürütmekle bilinebilir ve böylece iyilikle kötülüğün bir şeyin mâhiyetine dâhil olup zâtî bir vasfını teşkil ettiği anlaşılır. Kategorik olarak yararlı olanın iyi, zararlı olanın kötü olduğu bilgisi, kesin biçimde aklî bilgi olmakla birlikte, muayyen bir fiilin iyilik veya kötülüğüne hükmedebilmek için o fiilin bağlamını ve sonuçlarını dikkate almak gerekir. Belirli bir fiille alâkalı bütün yönleri ve sonuçları bilebilmek için vahye ve dolayısıyla peygambere ihtiyaç vardır. Bu sebeple akıl yürütülerek bazı fiillerin iyilik ve kötülüğü genel çerçevede bilinebilse de bütün fiiller hüsün ve kubuh açısından isâbetle tahlil edilemez.
Değerlerin akılla ilişkisi konusunda farklı bir anlayışa sahip bulunan Mâturîdîlerin çoğunluğu ile Selefiyye’ye mensup bazı âlimlere göre hüsün ve kubuh kısmen aklî, kısmen de şer’îdir. Esas itibarıyla hüsün ve kubuh fiillerin zâtî bir vasfı olup aklen idrâk edilmekle birlikte bu husus, hem insanlar hem de fiiller açısından bazı özel şartlarla sınırlıdır. Buna göre akıl, bütün fiillerin iyiliğini veya kötülüğünü kavrayamaz, ayrıca iyilik ve kötülüğün bazı şartlarda kişilere göre değiştiği de bilinmektedir.
Mâturîdililer, hüsün ve kubhun hem aklî hem de şer’î olduğunu ileri sürerken,
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her şeyden önce, tecrübî olarak değişik zaman, mekân ve sosyal çevrede yaşayan insanların ortak bir kanaatle belli fiillerin iyilik ve kötülüğüne hükmettiklerini, şu halde değerlerin fiillere ait zâtî nitelikler olduğunu ve bunun aklen bilinebildiğini belirtmişlerdir. Değerlerin kişilere ve şartlara göre değişiklik arzetmesi (meselâ, yalanın iyi; doğru söylemenin kötü olduğu görüşü) kanıttan yoksun, itibarî/göreceli ve istisnâî bir durumdur. Bununla birlikte, akıl fiillerin ayrıntılarını, ferdî ve sosyal ilişkilerin karmaşık yönlerini her zaman isâbetle bilemeyeceğinden bu konularda ihtiyaç duyulan kesin bilgilere ancak vahiyle ulaşılabileceği de bir gerçektir. Ayrıca bir fiilde bir yönden iyilik bulunması, başka yönlerden kötülük bulunmasına engel teşkil etmez. “Zarûretler yasakları mubah kılar”; “İki şerden, ehveni tercih edilir”; “Daha büyük zarar, daha hafifi ile giderilir” tarzında herkesçe benimsenen genel ilkeler de bu anlayışın bir sonucu olarak doğmuştur.
Meseleye yöneltilen temel bakışları iki noktada toplayarak hüsün ve kubhun sadece şer’î olduğunu söyleyenlerle; hem şer’î hem aklî olduğunu kabul edenlerin görüşlerinden söz etmek mümkündür. Eş’ariyye ile Selefiyye-Hanbeliyye’nin çoğunluğu ve bazı Hanefî âlimleri, hüsün ve kubhun sadece dinin haber vermesiyle bilineceğini söylerken, kâinattaki her şeyin ilâhî irâdeye bağlı olmakla birlikte ilâhî fiillerin mutlaka bir hikmeti ve gâyesi bulunduğunu kabul eden Mu’tezile ve Mâtürîdiyye’nin çoğunluğu ile bazı Selef âlimleri hüsün ve kubhun hem aklî, hem şer’î olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Bu son telâkkî, naslara da akla da uygun görünmektedir.
Müslüman filozoflar, iyilik ve kötülük problemini genellikle iyimser bir bir yaklaşımla ele almışlardır. Meselâ Fârâbî ve İbn Sînâ kötülüğün izâfî/göreceli olduğunu, varlıkların özünde bir kötülük bulunmadığını, sadece bir başka varlığa nisbetle daha az iyiden söz edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. İhvân-ı Safâ risâlelerinde belirtildiğine göre, evrende esas olan iyiliktir, kötülükler ise evrenin bütünlüğü içinde belli bir gâye ve hikmeti gerçekleştirmeye mâtuftur. 3112
Kur’ân-ı Kerim’de Husn/Güzellik Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de hüsün kavramı, yani “h-s-n” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 194 yerde geçer. “Güzel olmak, güzel karşılık görmek, güzel davranmak, iyilik yapmak, Allah’a kulluk etmek, bolluk, genişlik, nimet, infak” gibi anlamlarda kullanılır. Kubuh ise sadece bir âyette yer almış, burada Firavun ile taraftarlarının kıyâmette kötülenmiş kimseler olacakları belirtilmiştir.3113 Kur’an’da kubuh karşılığında daha çok “sû’” ve “seyyie” kelimelerinin kullanıldığı görülür. Kur’an’da hüsün kökünden türeyen “ihsân” ve “hasene” ile anlam yakınlığı içinde bulunan adl, ma’rûf, tayyibât vb. kavramların insanda objektif bir hüsün telakkisinin mevcûdiyetine işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kur’an’da adâletli davranmanın, iyilik yapmanın ve yardımlaşmanın emredilmesi; buna karşılık kötülüğün, hayâsızlık ve ahlâksızlığın yasaklanması, dinin koyduğu bu hükümlere konu teşkil eden fiillere ait vasıfların, hükmün verilmesinden önce o fiillerde mevcut olduğuna ve bunların insanlarca aklen bilinebildiğine işaret etmektedir. Zira akıl bunları genel çerçevede bilmekten âciz olsaydı, insanların bu tür buyruklara muhâtap kılınmaları anlamsız kalır ve onların bu emirlere
3112] TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 19, s. 59-62.
3113] 28/Kasas, 42
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 671 -
uymaları imkânsız hale gelirdi.
Bununla birlikte Kur’an’da insanların kötü zannettiği (hoşlanmadığı, kerih gördüğü) bazı şeylerin iyi olabileceğinin açıklanması,3114 kişinin yaptığı kötü işlerin -kendisine güzel gösterilmesi sebebiyle- güzel bulunacağının belirtilmesi3115 ve peygamber gönderilmedikçe azap edilmeyeceğinin bildirilmesi,3116 insanın iyilik ve kötülüğe ilişkin bilgisinin mutlak bir kesinlik değeri taşımadığına işaret etmektedir. Kur’an’da hüsün vasfı ilâhî fiillere de nisbet edilmiştir. Buna göre Allah fiilleri en güzel yapmış, insanı en güzel şekilde yaratmış, kullarına ihsanda bulunmuş, iyilik yapanların sevabını (hüsn) arttırmıştır.3117 Bazı insanların İlâhî irâde ve kudreti hiçe sayarcasına iyiliği kendilerinden bildikleri de Kur’an’da tenkidî bir üslûpla açıklanmıştır. Nitekim Firavun ve ashâbı iyiliği kendilerine isnat etmişler, başlarına gelen kötülükleri ise Hz. Mûsâ ve ashâbının uğursuzluğuna bağlamışlardır;3118 aynı şekilde münâfıklar da iyilikleri Allah’a, kötülükleri Hz. Peygamber’e atfetmişlerdir.3119 Allah ise bir yandan iyilik ve kötülükleri kendisinin yarattığını bildirirken öte yandan insanın yaptığı iyiliklerin kendi lehine, kötülüklerin de kendi aleyhlerine olduğunu beyan etmiştir. 3120
Kadın güzelliği,3121 içeceğin lezzeti,3122 kişinin mükemmel bir tarzda yetişmesi,3123 sonunda kâr sağlayacak bir borç veriş,3124 ideal bir örneklik,3125 sosyal ilişkilerdeki nezâket3126 vb. somut ya da soyut birtakım güzellikler “hüsn” ve türevleri ile anlatıldığı gibi, dinin öngördüğü güzel ameller de bu kavramla anlatılır. Güzel ve güzellik konusunda Kur’an’ın esas aldığı ilke şudur: Güzel ve güzelliği tasdikleyip hayatına sokana hayat kolaylaştırılır. Bunun aksine, güzele sırt dönen, onu tasdikleyip hayatına sokmayanlara hayat zorlaştırılır. 3127
Allah ile sürekli beraberlik bilincine erme halinin adı, “ihsân” (güzelleştirme, güzelleşme, güzelle kucaklaşma) olarak belirlenmiştir. Meşhur Cibrîl hadisinde ihsân, “Allah’ı her an görüyormuşsun gibi davranmak” şeklinde tanımlanmıştır. Bu da gösterir ki, Kur’an’ın dünyasında ahlâk gerçeği de güzelle iç içe bir gerçektir. Güzellikten nasipsiz ruhlarda ahlâk barınamaz. Hz. Peygamberimiz, ahlâkla ilgili tüm sözlerinde ahlâkı, “güzel” kelimesiyle nitelemiştir.
Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir
Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel
3114] 2/Bakara, 216
3115] 35/Fâtır, 8
3116] 17/İsrâ, 15
3117] 12/Yusuf, 100; 23/Mü'minûn, 14; 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 42/Şûrâ, 23
3118] 7/A'râf, 131
3119] 4/Nisâ, 78
3120] 4/Nisâ, 79; 17/İsrâ, 7
3121] 33/Ahzâb, 52
3122] 16/Nahl, 67
3123] 3/Âl-i İmrân, 37
3124] 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11
3125] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
3126] 16/Nahl, 125, 17/İsrâ, 53; 2/Bakara, 83
3127] 92/Leyl, 6-9
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biçimde yaratmıştır.3128 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür.3129 Allah, yaratıcıların en güzelidir.3130 Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır.3131 Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır.3132 Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.3133 Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir.3134 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür.3135 Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır.3136 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir.3137 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur. 3138
Kur’an’ın ideal insanı “muhsin” diye anılmaktadır. Kur’an’da 39 kez tekrarlanan “muhsin”, güzel düşünüp güzel eylemler yapan kişi demektir. Muhsin, tamamına yakın yerde çoğul şekliyle kullanılmıştır. Bu da gösterir ki, güzellik üretimi toplumsal bir idrâk ve uğraş olmadan fazla gelişemez. Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel düşünüp güzel şeyler üretenler) içindir; Kur’an onlara hayır ve bereket getirir.3139 Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği hayatından silmiş kişiler ve toplumlar Kur’an’ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler. Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur’an’ın rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar, onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu lânetlenmenin kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi göstermektedir.
Kur’an, kendi bağlılarını “sözleri dinleyip onların en güzeline uyan insanlar” olarak tanıtmaktadır.3140 Bu demektir ki, güzellikten uzak bir çağrı, adına ne denirse densin, hangi iddia ile ortaya sürülürse sürülsün, Allah’ın değer vereceği bir dâvet değildir.
Kur’an, tüm iddiaları, inatları, ikiyüzlülükleri, sloganları aşan ölümsüz bir ilke getirmekte ve insanın dikkatini bu ilkeye çekmektedir: “Güzel düşünmenin, güzellik üretmenin karşılığı güzellikten başkası olmayacaktır.”3141 Güzellik üretenlerin karşılıkları, diğer üretimlerden farklı olarak iltimaslı, fazla olarak veri3128]
bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
3129] 4/Nisâ, 79
3130] 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
3131] 2/Bakara, 138
3132] 5/Mâide, 50
3133] 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
3134] 39/Zümer, 23
3135] 39/Zümer, 55
3136] 39/Zümer, 18
3137] 4/Nisâ, 125
3138] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
3139] 31/Lokman, 3
3140] 39/Zümer, 18
3141] 55/Rahmân, 60
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 673 -
lecektir.3142 Güzelliğin hayatı kolaylaştırması, belki de o “fazlalar” yüzündendir.
Çirkinliği güzelle değiştirme veya çirkinin ardından güzel sergileme, çirkinin sonuçlarını silip süpürür ki, bu da Allah’ın af ve bağışının bir uzantısıdır. Bu yüzden Kur’an, insanı sürekli olarak çirkini güzelle değiştirmeye çağırır.3143 Çirkine güzelle karşılık verme yeteneği, en azılı düşmanı en samimi dost haline getirebilir. 3144
Kehf sûresi, 104. âyeti, sınaat yönüyle üretilen güzelliğin gerçek bir güzellik olmadğını, sadece bunu üretenlere bir güzellik sanısı verdiğini belirtiyor. Âyeti iyi değerlendirmek için, kendinden önceki âyetle bağlantısını dikkate almak gerekiyor. Şöyle deniyor: “De ki; size, yaptıkları işler bakımından en çok hüsrâna uğrayanları bildireyim mi? Bunlar o kimselerdir ki, dünya hayatındaki gayretleri boşa gitmiştir de buna rağmen onlar sınaat yoluyla güzellikler sergilediklerini sanırlar.” 3145
Bu âyetten yola çıkarak diyebiliriz ki, teknolojinin elinden beklenen bir güzellik, güzellik adına aldanıştan ibârettir. Esasen Kur’an insanın süslenip püslenen bazı çirkinlikleri güzellik gibi görebilen bir yapıya sahip olduğuna dikkat çeker. Ve bu, insanın sapma noktalarından biridir. 3146
Allah güzeldir, muhsindir. En büyük ihsan sahibi Allah olduğu için Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı.”3147 denilmektedir. Eğer insanlar hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsân’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsân’ görürler, güzellikle muâmele edilirler. 3148
Allah, ihsân sahibi olan, güzel davranışlarda bulunanları övmektedir:
“Kim, din yönünden iyilik edici (ihsân sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrahim dinine tâbi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.” 3149
Allah, güzel işler sergileyen ihsân sahipleriyle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir.3150
“...Biz, muhsinlere (güzellik sergileyen ve iyilik yapanlara) ziyâde vereceğiz (mükâfatı arttıracağız)’ dedik.” 3151
“...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” 3152
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak ederler (harcarlar); öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsân sahiplerini (güzel davranışta bulunanları)
3142] 10/Yûnus, 26
3143] 13/Ra'd, 22; 28/Kasas, 54; 11/Hûd, 113; 25/Furkan, 70; 27/Neml, 11
3144] 41/Fussılet, 34
3145] 18/Kehf, 104
3146] 35/Fâtır, 8; ayrıca bk. 3/Âl-i İmrân, 120; 9/Tevbe, 50
3147] 32/Secde, 7; ayrıca bk. 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24
3148] 55/Rahmân, 60
3149] 4/Nisâ, 125
3150] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût, 69 vd.
3151] 2/Bakara, 58
3152] 2/Bakara, 195
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sever.” 3153
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara ihsân edin/iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” 3154
“Öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara ihsânla/güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” 3155
“İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” 3156
“Sabırlı ol, çünkü Allah, ihsân sahibi muhsinlerin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” 3157
“Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı (güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. 3158
“Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” 3159
“İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların (ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır...” 3160
“...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile...” 3161
“(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih/iyi ve güzel iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Hasene/güzellik, iyilik ile; seyyie/çirkinlik, kötülük bir olmaz. (Sen, çirkinliği/kötülüğü) en güzel olan şeyle uzaklaştır; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” 3162
“Biz insana, ana babasına ihsânı/güzel davranıp iyilik etmesini tavsiye ettik...” 3163
Hadis-i Şeriflerde Güzellik Kavramı
Hadislerde hüsün/güzellik kavramı, oldukça çok geçer. Hüsün, bazı hadislerde “güzel yaratılış sahibi olmak” şeklinde maddî güzellik anlamında zikredilmiş,3164
3153] 3/Âl-i İmrân, 134
3154] 4/Nisâ, 36
3155] 9/Tevbe, 100
3156] 10/Yûnus, 26
3157] 11/Hûd, 115
3158] 16/Nahl, 90
3159] 17/İsrâ, 7
3160] 18/Kehf, 30-31
3161] 28/Kasas, 77
3162] 41/Fussılet, 33-34
3163] 46/Ahkaf, 15
3164] Ahmed bin Hanbel, 1/403; 5/9; 6/68
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 675 -
bazılarında varlıkların güzellik ve çirkinliklerini Allah’ın takdir ettiği açıklanmış,3165 çoğunda ise insana ait amellerin güzelliğini ifade etmiştir. Hadislerde hüsnün karşıtı olarak çoğunlukla seyyie kelimesinin kullanıldığı görülür. Bazı kaynaklarda müslümanların güzel gördüğü şeylerin Allah katında da güzel olduğunu ifade eden rivâyetler, Hz. Peygamber’e atfedilmişse de,3166 bunun İbn Mes’ud’a ait bir söz olduğu kabul edilir.
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.” 3167
“İhsân; Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” 3168
“Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır). O halde siz öldürdüğünüz vakit bile, öldürmeyi güzel yapın. Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin.” 3169
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 3170
“İnsana lutfedilen en değerli nimet, güzel ahlâktır.” 3171
“Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız. (Şöyle demeyin:) ‘İnsanlar ihsân ederse biz de ederiz; zulmederlerse biz de zulmederiz.’ Fakat kendinizi şuna iknâ ediniz: İnsanlar ihsân ederse ihsân edersiniz; (fakat) fenâlık ederlerse, siz yine de zulmetmeyiniz.” 3172
“Sizden biriniz ölümü temennî etmesin. Muhsin ise belki ihsânı (güzel amelleri) artar. Günahkâr ise, belki tevbe eder.” 3173
“Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.” 3174
“Kur’an’ı seslerinizle güzelleştirin.” 3175
“Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap).”3176
Güzelliği, Güzel ve Mükemmel Davranışı İfade Eden Kavram; İhsân
İhsân
İhsân kelimesi, ‘hasene’ kelimesinden türemiştir. Bütün güzellikleri ve rağbet
3165] Buhârî, Rikak 31; Müslim, İman 207
3166] Ahmed bin Hanbel, 1/379
3167] Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
3168] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63, 64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
3169] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyet 14; İbn Mâce, Zebâih 4; Nesâî, Dahâyâ, 22
3170] Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8
3171] Ahmed bin Hanbel, 4/278
3172] Tirmizî, Birr 63
3173] Nesâî, Cenâiz Bâbu Temennâ’l-Mevt
3174] Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud, Sünnet 14
3175] Dârimî, Fedâilu’l-Kur’an 34
3176] Ebû Dâvud, Libas
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilen şeyleri ifade eder. İhsân; güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir. İhsân ahlâkının iki yönü vardır:
1- Başkasına iyilik etmek, nimet kazandırmak, yardımcı olmak ve bütün bunları güzellikle yapmak,
2- Amelde ihsân, yani bir şeyi güzel bir bilgi ile bilmek (meselâ Allah’ı) veya bir şeyi güzel bir amelle yapmak. Hz. Ali (r.a.) diyor ki: “İnsanlar güzel yaptıkları şey üzerine değerlendirilir.” Yani, insanlar, hakkında bildikleri şeye tâbi olurlar, insanlarla ilgili bildikleri şeyler de onların yaptıkları güzel işlerdir.
Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı’ deniliyor ve ‘ihsân’ kelimesi kullanılıyor. Eğer insanlar hep ihsân üzere olurlarsa, yani hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsân’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsân’ görürler, güzellikle muâmele edilirler. İhsân ahlâkı, adâletten daha kapsamlı bir güzel huydur. Çünkü adâlet anlayışında, karşıdakinin hakkını vermek varken, ihsânda ise daha fazlasını vermek, daha güzeli ile karşılık verme anlayışı vardır.
Adâletli olmayı, dinimiz bir farz olarak, bir gereklilik olarak müslümanlara emrediyor. Ancak ihsân, bundan daha kapsamlı ve üstün olduğu için onu hem emrediyor, hem de fazlasını tavsiye ediyor. İhsân sahibi olanlara Allah ‘muhsin’ demekte ve onları övmektedir:
“Kim, din yönünden güzellik ve iyilik yaparak (ihsân sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrâhim dinine tâbi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrâhim’i dost edinmişti.” 3177
Allah, ihsân sahibi olan muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir. 3178
İhsân, aynı zamanda Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir. Meşhur Cibrîl hadisinde Peygamberimiz ‘ihsân’ı şöyle tanımlamıştır: “Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.”3179 Burada bizzat Allah’ı görmek değil; Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve azametini göz önünde bulundurmak kast ediliyor. Mü’min, ibâdetini ihsân üzere yapar, yani en güzel şekilde, ibâdetin amacına ve hikmetlerine uygun bir şekilde yapar. Bu da Allah’ı görüyor gibi bir duygu içerisinde olmakla mümkündür.
İhsân/Güzellik; İnsanda Toplam Kalite
Kâmil insan denen, kaliteli insanı ifâde eden Kur’anî kavramlardan biri “hüsn” kelimesinden türeyen ihsân kavramıdır. Muhsin de, ihsânın gereklerini, güzellikleri yerine getiren insandır. İhsân, her şeyi güzel, eksiksiz ve mükemmel yapmaktır. Bütün davranışlarında Allah’ı görür gibi davranan ve daima Allah’ı yanında hisseden insan, muhsin olma seviyesinin eşiğinden içeri girmiş demektir. Kalitenin uygulama kavramları arasında yer alan “ölçülmüş davranış/performans”, Allah’ın huzurunda ve insanlarla ilişkilerinde “ölçülü” olmayı ifâde etmektedir. İş ve davranışlarında ölçüyü aşmamak, yani ölçüyü elden kaçırmamak,
3177] 4/Nisâ, 125
3178] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût, 69 vd.
3179] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, hadis no: 2738; Ebû Dâvud, Sünne 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63, 64; Nesâî, İman 6
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 677 -
bir kalite meselesidir. Kur’an’da bu kaliteye ihsân, onu gerçekleştirene de muhsin denmektedir. İfrâta, yani aşırılığa ve saldırganlığa kaçmadan davranışlarında ölçülü olmak, büyük bir fazîlettir. Zulme karşı zulümden sakınmak, insanların kötü sözlerine karşı üzülmemek, düşmanın entrikalarından dolayı endişelenmemekteki sabır, ihsân kavramının içindeki mânâlardandır. 3180
Fakirlerin elinden tutmak, kinini yutmak ve insanları affetmek gibi erdemli davranışlar, kaliteli davranışlardır. Bunlar da ihsân kavramının kapsamına girmektedir.3181 “İşi vaktinde yapmak” da ihsânın mânâlarından biridir. Muhsin adam, işini vaktinde yapandır. Kur’an, kaliteli davranış, ya da kaliteli iş üretmenin koşulu olarak, işin vaktinde yapılmasını öngörmektedir. Zümer sûresinin 54-58. âyetleri ele alındığında, “işi vaktinde yapma”nın önemi görülmüş olacaktır. Gelişme, ilerleme ve değişimin zamanında gerçekleşebilmesi, sürecin vaktinde tamamlanıp pişmanlık duyulmaması için bu şarttır. Zamanı ertelemenin, süreci sekteye uğratmanın ve işi vaktinde yapmamanın, bir zaman sonra azâba dönüşeceği gerçeğine işaret eden Kur’an, bilginin en güzeline vaktinde uymayı şart koşmaktadır. Âyet şöyledir: “Siz farkında olmadan ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline tâbi olun.”3182 “En güzel”i tespit etmek ve hemen ona uymak, “en güzel’in hakkını vermektir. En güzel olana vaktinde uymamak, azâbın gelmesine sebep olacaktır. Vaktinde uyulmayan, tatbîkata konmayan bir “değer”, toplumdan göç eder. Bu göç ediş de, toplumun gelişimini, ilerlemesini, kaliteli iş üretimini geriletir ve durdurur. Kaliteli iş üretimini durdurmak, azap olarak toplumun başına yağmasına neden olur.
Kaliteli iş, çok çalışma neticesinde elde edilecek bir değerdir. Bu değer, bir taraftan ilerlemeyi, gelişmeyi ve kendini yenilemeyi temin edeceği gibi, diğer taraftan da bunlar, o değere ulaşmayı sağlayacaklardır. Zâriyât sûresinin 16. âyetini 17. âyetiyle bir araya getirince, muhsin insanın az uyku uyuyarak çok çalıştığını gündeme getirdiği görülecektir. Âyetler şöyledir: “Rablerinin kendilerine verdiğini alanlar, kuşkusuz bundan önce dünyada güzel davranırlardı, geceleri pek az uyurlardı.”3183; “Geceleri az uyumak” güzel, yani kaliteli iş üretmenin önemli bir dinamiği olmaktadır. Bu tâbir, çok çalışıp geceyi de değerlendirmeyi ifâde etmektedir. İlerleme, gelişme ve değişimin olmazsa olmazı, çok çalışmaktır. 3184
Hüsn/Güzellik Kavramına Yakın Anlam Taşıyan Diğer Kavramlar (Hayır, Birr, Cemâl, Tayyib, Sâlih Amel)
a) Hayır:
‘Hayr’ taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir.
Hayır, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dinî, yani dünyaya ve âhirete âit meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. O; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. ‘Hayr’ın karşıtı ‘şerr’dir. Hayır kelimesinin hem dünya işlerini, hem de
3180] 16/Nahl, 126-128
3181] 3/Âl-i İmrân, 133-134
3182] 39/Zümer, 55
3183] 51/Zâriyât, 16-17
3184] Bayraktar Bayraklı, Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, 7-8.
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uhrevî değerleri anlatan birkaç boyutu bulunmaktadır.
Hayır, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden sadaka) olan şeyler demektir.
Hayır, kavram olarak bazen hem mal, hem de o malı Allah yoluna sarf etme iyiliğini veya infak anlayışını ifade etmektedir. Allah’ın insana verdiği mal, -her ne kadar bazıları için şer olsa da- bizzat hayrın kendisidir. Meselâ, Kur’an, Hz. Süleyman’a (a.s.) verilen atlara ‘hayır’ demektedir.3185 Mü’minler, Allah yolunda ‘hayır’dan ne infak ederlerse; bu, kendileri içindir. Onlar ‘hayr’ olarak infak ettiklerinin karşılığını tastamam alacaklardır.3186 Görüldüğü gibi burada ‘hayır’ hem sahip olunan mal, hem de bu maldan Allah yolunda infak edilen pay, sadaka anlamına gelmektedir.
Bir başka âyette ise ‘hayır’ yine ikili bir anlam ifade ederek hem sahip olunan şey, hem takvâya bağlı olarak yapılan amel (iş) yerinde kullanılmaktadır: “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” 3187
Hayır kavramı Kur’an’da birkaç anlamda daha kullanılmaktadır: Allah’ın sayısız nimeti anlamında;3188 bütün hayırların kaynağı olan vahy ve peygamberlik anlamında da kullanılır. Vahye uyan mü’minler birçok nimetlere, güzelliklere, sağlam bir inanca ve aralarında kardeşlik duygularına sahip olurlar. Bütün bunlar hayr’ın ta kendisidir.3189 Gerçek iman, ya da iman etme eğilimi, samimiyet ve iyi niyet anlamında;3190 iman etmenin güzel sonucu, imanın olumlu etkisi anlamında;3191 sâlih amel, hayırlı iş, kulluk ve sonucu güzel olan işler anlamında3192 kullanılır.
Hayrın bu mânâlarına bakarsak onun iki yönü bulunduğunu görürüz: Birincisi, kaynağı Allah olan hayır; ikincisi, kaynağı insan olan hayır. Bu iki durumda da hayrın anlamı, İslâm’ın bakış açısıyla faydalı, değerli olduğuna hükmedilecek bir şeydir.
Hayır ve şer; ya mutlaktır (kesin) ya da izâfîdir (göreceli). Sözgelimi; adâlet, iyilik duygusu, akıl, erdem sahibi olmak gibi şeyler her durumda herkes için hayr’dır. Zulmetmek, haklara tecavüz, yalan, hırsızlık gibi şeyler de herkes için her zaman şerdirler. İzâfî (göreceli) hayır ve şer nitelemesi, kişilere ve onların durumlarına göre değişiklik gösterebilir. İzâfî hayrın başında mal sahibi olmak gerekir. Mal, servet, dünyalıklar kimileri için hayır; kimileri için de şer olabilir.
3185] 38/Sâd, 32
3186] 2/Bakara, 272-273
3187] 2/Bakara, 215
3188] 3/Âl-i İmrân, 26
3189] 2/Bakara, 105; ayrıca bk. 16/Nahl, 30
3190] 8/Enfâl, 70
3191] 6/En’âm, 158
3192] 2/Bakara, 110; 5/Mâide, 48; 21/Enbiyâ, 90
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 679 -
Helâlden kazanılıp helâle harcanmayan bir mal, sahibi için hayır değildir. Kendisinden İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde faydalanılmayan mala ‘hayırlı’ mal denilemez. Meselâ, cimrilik yüzünden Allah yolunda harcanmayan bir malda, onun sahibi bir hayır olduğunu sanmamalıdır.3193 Demek ki az da olsa helâlden kazanılan ve Allah rızâsı uğruna harcanabilen bir mal veya kazanç sahibi için hayırdır.
Allah (c.c.) mü’minlere gerektiği zaman kendi yolunda, kendi dini uğruna cihâd etmeyi, savaşmayı emretti. Mü’minlerden bazıları böyle bir şeyi kendileri için şer (zorluk, meşakkat, ağır bir imtihan, zararlı) sayabilirler. Ancak Rabbimiz buyuruyor ki: “….Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” 3194
b) Birr:
‘Birr’in aslı ‘berr’dir. ‘Berr’, sözlükte kıta, denizin karşıtı olarak kara demektir. Buradan hareketle ‘birr’, hayır işinde genişlik anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamıyla ‘birr’, her türlü hayır ve iyilik işinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. ‘Birr’, her türlü iyiliği, ihsânı ve hayırlı işleri kapsar. ‘Berr’ sıfatı, hem Allah (c.c.) için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah (c.c.) için kullanıldığı zaman anlamı: Kullarına karşı şefkatli, onlara ihsân eden, iyilikleri bütün yaratıklara yaygın olan demektir. ‘el-Berr’, Allah’ın güzel isimlerinden biridir.
‘Berr’ sıfatı insanlar için kullanıldığı zaman, çok itaatkâr anlamına gelir. ‘Berr’, aynı zamanda, sâdık, yani sözünde duran anlamı da taşımaktadır. Allah, el-Berr’dir. O, kullarına merhametli olduğu için, onların hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına (eğer tevbe etmezlerse) bir karşılık verir. Buna karşın onların iyiliklerine, hayırlı amellerine kat kat karşılık verir. “Hiç şüphesiz, Biz bundan önce O’na duâ (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği ve ihsânı bol, rahmeti bol (el-Berr) olandır.” 3195
Kur’an, ‘berr/itaatkâr’ sıfatını iki âyette, Hz. İsa ve Hz. Yahyâ peygamberleri nitelemek için kullanmaktadır. 3196
Hadis ve fıkıh kitaplarında ‘birru’l vâlideyn’ başlığı bulunmaktadır. Bu başlık altında, ana-babaya itaat etme, onlara bol bol iyilikte bulunma görevleri anlatılır. Aynı kökten gelen ‘teberrû’; fiil olarak iyi olma, iyilik yapma anlamındadır. Türkçe’de, herhangi bir dernek, cemiyet, yardım kurumu ve kişiye yapılan yardımlara verilen addır. ‘Berara’, ‘bârr’ın çoğuludur ve Kur’an’da bir âyette meleklerin sıfatı olarak geçmektedir: “(Ki onlar) oldukça üstün, değerli, iyilik ve dürüstlük sembolü (berara)dürler.” 3197
‘Birr’, bol bol iyilik etmek, hayır işlerinde geniş olmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda fâil (özne) ismidir ve iyilikte bulunan demektir. Mü’minler, çok iyilikte bulunarak, takvâda çok geniş olarak ‘birr’in bizzat kendisi haline gelirler. Tıpkı sâlih amel işleyerek imanıyla özdeşleşen müslümana ‘iman’ denilmesi gibi. İyilik ve takvâda ileri geçen bol bol ihsânda bulunan, akrabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimseler artık ‘birr’in bizzat kendisi
3193] 3/Âl-i İmrân, 180
3194] 2/Bakara, 216
3195] 52/Tûr, 28
3196] 19/Meryem, 14-15, 32
3197] 80/Abese, 16
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olurlar. Böyle kimselere Kur’an ‘ebrâr’ demektedir.
Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor: “Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz, ‘birr/iyilik’ değildir. Ama birr, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, ona olan sevgisine rağmen, malı yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere, söz verdiklerinde (ahidleştiklerinde) sözlerinde duranlar ile, zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve takvâ sahibi olanlar da bunlardır.”3198 Görüldüğü gibi Kur’an, ‘birr’in inanç ve amel boyutlarını, en önemli ilkeleri sıralayarak açıklıyor. ‘Birr’ öncelikli olarak İslâm’ın inanç esaslarını kabul etmek, sonra da malı ihtiyaç sahiplerine infak etmektir. Bu âyette en önemli erdemler sıralanmış olup, birr’in sınırının daraltılmadığı açıktır. Bu bağlamda birr, bütün iman, ibâdet ve ahlâka ait iyi huyları kapsayacak genişlikte bir kavramdır.
Birr, tâat sayılan, yani Allah’a saygı ifade eden bütün davranışlar ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı tüm işleri içerisine alan bir kelimedir. Birr, takvâ sahibi mü’minlerin bir özelliğidir. Bizzat takvâ değil, takvâlı olmanın görüntüsüdür diyebiliriz. Hatta yukarıdaki âyette ‘işte sâdık (doğru) olanlar bunlardır’ cümlesinden hareketle birri ‘doğruluk’ diye anlayanlar da olmuştur. Hâlbuki ‘sıdk-doğruluk’ birr değil, birr sahibi olmanın bir sonucudur.
Kur’an, müşriklerin bir yanlış davranışına da dikkat çekerek, bunun birr olmadığını vurguluyor: Câhiliye döneminde müşrikler hac için ihrama girdikleri zaman agaç gölgeliğinde oturmazlar, evlerine girmezlerdi. Bir ihtiyaçtan dolayı evlerine veya çadırlarına girmek isterlerse, çadıra arkalarından açtıkları deliklerden, evlere de ya arka pencereden ya bacalarından girerlerdi. Kur’an böyle bir davranışın faydasız bir şey olduğunu asla birr olamayacağını vurguluyor: “…Birr (iyilik) evlere arkalarından gelmeniz değildir. Ancak birr (iyilik) takvâ sahiplerinin tutumudur. Evlere kapılarından girin. Allah’tan korkup korunun, umulur ki kurtuluşa erersiz.” 3199
Evlere veya çadırlara arkadan girmenin nesi birr (iyilik) olabilir ki? Takvâ sahibi kimseler hayır üzerinde olurlar, infak ederler (muhtaçlara el atarlar), sürekli iyilikte bulunurlar. Hem Allah’a (c.c.) itaat ederler, hem de insanlara bir fayda sağlarlar. Dolayısıyla onların tutumu birr’in ta kendisidir. Bu âyette ayrıca bir kinâye (dolaylı anlatım) de bulunmaktadır. Yani söze ve işe tersinden, fayda vermeyecek tarafından başlamayın. Bir meseleyi karıştırmak, bulandırmak, anlamsız duruma sokmak için, kafa karıştırmak için iş yapmayın. Evlere kapılarından girildiği gibi; işe ve söze, amaca uygun faydalı olacak şekilde başlayın. Bu bir anlamda yıkıcı değil yapıcı olun, işi ehline bırakın demektir.
Birr, sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir ahlâk kuralıdır. İnsanlar arasındaki kaynaşmanın (ülfetin) yollarından biridir. Kişiler başkalarına yardım ettikçe, onlara güzel davrandıkça; aralarında kavga, anlaşmazlık ve düşmanlık yerine; dostluk, barış ve ülfet olur.
Birr sosyal hayata iki şekilde yansır: Birincisi sıla’dır ki bu, insanlara karşılıksız mal yardımında bulunmaktır. İkincisi ise, ma’ruf’tur ki bu da, söz ve davranışlarla insanların iyilikleri ve mutlulukları, dirlik ve düzenliği için çalışmak demektir. Mü’minler, sevdikleri şeylerden Allah yolunda harcadıkça bu birr erdemini
3198] 2/Bakara, 177
3199] 2/Bakara, 189
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 681 -
kazanırlar. “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla birr’e (iyiliğe ) erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”3200 Görüldüğü gibi birr ahlâkı, toplumda ekonomik ve sosyal düzeni zorlama olmaksızın sağlayıcı, insanlar arasındaki dostluğu ve barışı koruyacak, insanı en erdemli yapacak çok önemli bir ahlâktır. “…Birr (iyilik) ve takvâ (Allah’tan korkup korunma) hususunda yardımlaşın; günâh ve sınırı aşma konusunda yardımlaşmayın. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 3201
Kur’an mü’minlere, birr’i başkalarına tavsiye edip de kendilerini unutan, birr’i yerine getirmeyen İsrâiloğulları gibi olmayın demektedir.3202 Kur’an ebrâr olanlar için altlarından ırmaklar akar cennetlerin olduğunu, Allah’ın katında bulunan mükâfatların onlar için daha hayırlı olacağını müjdeliyor.3203 Ebrâr olanlar, yani sürekli iyilik yapanlar veya imanlarında ve davranışlarında doğru olanlar, sürekli güzel davranış gösterenler cennette nimet içerisindedirler.3204 Birr sahibi olanların kitabı (amel defteri ) ılliyyîn denilen bir kitaptır.3205 Onların amelleri değerli olduğu için, Allah (c.c.) onların kitaplarını da yükseltmiş, onları değerli kılmıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sıdk (doğruluk) insanı birre (Allah’ı râzı edecek iyiliğe) götürür; birr de mü’mini cennete götürür. Kişi, doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (c.c.) katında doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya götürür. Haddi aşmak da (kişiyi) ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah katında yalancı diye kaydedilir.” 3206
Kur’an bize şöyle duâ etmemizi tavsiye ediyor: “Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana dâvet eden bir dâvetçiyi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerinizi ört ve bizi de ebrâr ( Allah’ı râzı edecek iyilik sahipleriyle) ile birlikte öldür.”3207
c) Cemâl ve Cemîl
Cemâl, Yaratılıştan güzel olmak, kişinin huyunun güzel olması demektir. Kadınların güzelliğini dile getirmek için de bu kelime kullanılır. Nitekim Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Kadın dört şey için nikâh edilir; malı için, soyu için, güzelliği (cemâli) için ve dini için. Ey mü’min, sen bunlardan dindar olanla evlenmeye çalış. (Şâyet bu tavsiyeye uymazsan) yoksulluğa düşersin.” 3208
Cemâl kelimesi, insanın hoşuna giden, görünce içinde bir ferahlık ve mutluluk duyduğu şeylerin sıfatı için de kullanılır. Şu âyet-i kerimedeki cemâl kelimesi bu mânâyı ifade etmektedir: “(Allah) Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için ısınmanızı sağlayan ve daha birçok yararlar vardır. Ve onlardan bazılarını da yersiniz. Akşamleyin merâdan getirdiğiniz, sabahleyin merâya götürdüğünüz zaman onlarda sizin için güzellik
3200] 3/Âl-i İmrân, 92
3201] 5/Mâide, 2
3202] 2/Bakara, 44
3203] 3/Âl-i İmrân, 198
3204] 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22-28
3205] 83/Mutaffifîn, 18-20
3206] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 29, hadis no: 2607; Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 1989; Tirmizî, Birr 46, hadis no: 1971; Muvattâ, Kelâm 16
3207] 3/Âl-i İmrân, 193; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 91-94.
3208] Buhârî, Nikâh 15; Ebû Dâvud, Nikâh 2, 12; Nesâî Nikâh, 10, 13; Muvattâ, Nikâh 4
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(cemâl) vardır.” 3209
Yüce Allah, bu âyette, hayvanların sabah ve akşam insanlara nasıl güzel göründüğünü anlatarak, karınları tok, memeleri sütle dolu olarak merâlardan dönüşleri ve yavruları ile karşılaşıp sevinç nâraları atmaları; ertesi sabah yeniden yayılmaya giderken koşuşup oynaşmalarının ne kadar zevkli bir manzara olduğunu canlı bir tablo halinde gözlerde canlandırmaktadır. Yemyeşil ovalardan, canlı, rengârenk, kır çiçeklerinin arasından süzüle süzüle gelen hayvanlarını gören bir çiftçinin sevinç ve mutluluğunu en vecîz ve canlı bir şekilde tasvir ederken, bu güzel tabloyu cemâl kelimesi ile anlatmaktadır.
Ârifler, âlemi fevkalâde güzel bulur. Çirkin denilen şeyler de, kendilerinde İlâhî güzelliğin tecellî etmesi bakımından güzeldir. Bu tür şeyler, yemekteki tuz değerinde olup âlemin güzelliğine güzellik katar. Aslında âlemdeki hiçbir şey, özü itibarıyla çirkin değildir. Güzellik aslî, çirkinlik ârızîdir. Bir varlığın varlıklar âlemindeki yerini alması ve güzelliğini belli etmesi için itibarî/göreceli bir çirkinliğin var olması gerekli olmuştur. Bununla birlikte zâhidlerin çirkin saydıkları şey, Allah’ın eseri olan âlemin kendisi olmayıp hırs ve kötü emelleriyle dünya hayatını çirkinleştirip onun doğal güzelliğini kirleten kötü insanların davranışlarıdır. Nitekim birçok âyette de bu niteliğe bürünen dünya hayatı yerilmektedir.
Maddî âlemde görülen güzeller, mutlak güzelliğin çeşitli derecedeki tecellîleri olduğundan bunları temâşâ ede ede İlâhî güzelliğe ve Hakk’a ermek mümkündür. En yüksek ve en derin rûhî hazlar, İlâhî güzelliğin temâşa edilmesinden hâsıl olduğu için cennette Allah’ın mutlak güzelliğini (cemâl-i bâ-kemâl) seyretmek, en büyük gâye olmuştur.
Mutlak ve yegâne güzelliğin Allah ve tecellîlerinden ibâret olduğunu vurgulayan İslâm âlimleri, İlâhî ve beşerî sevgiyi de bununla açıklamışlardır. Gazzâlî şekil ve sûret güzelliğini “bir şeyin, kendisine yaraşan ve mümkün olan kemâle sahip olmasıdır” şeklinde târif ettikten sonra, mânevî ve rûhî güzelliklerden de bahseder ve her iki güzelliğin sevgi sebebi olduğunu anlatır. Ona göre güzel, sırf güzel olduğu için insan tarafından tabiî olarak sevilir. İnsan maddî ve rûhî güzelleri ise kalp gözüyle idrâk eder. Kâmil insan için önemli olan mânevî güzelliktir. Özellikle gönül ehli buna önem verir. Fiziği güzel olan insanlardan çok, karakteri güzel olanlar sevilir. Fakat en çok sevilen de mutlak anlamda güzel olan Allah’tır. “Allah cemîldir/güzeldir; cemâli/güzeli sever.” 3210
Cemîl:
Güzel olan anlamında Allah’ın isimlerinden biridir. Hüsn ile aynı mânâya gelir. Allah, bütün güzellikleri yaratmıştır, O, güzeller güzelidir. Güzelleştiren Allah güzeldir ve güzellikler O’nun cemâlinin vasfıdır. O, kusurdan münezzehtir ve O’nun güzelliği yaratıklara benzemez. Esmâ-i Hüsnâ’nın her birisinin hayret verici güzelliği, en küçük olgularda bile kendini göstermektedir. İnsanları etkileyen sanat eserleri, mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olayları yaratan Cemîl-i Zülcelâl’dir. O, hayatı ve insanı en güzel bir şekilde yaratmıştır. “Ki, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya da çamurdan başlayan O’dur.”3211 Ancak, Rabbine
3209] 16/Nahl, 3-6
3210] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
3211] 32/Secde, 7
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 683 -
âsi olan ve kıyâmete kadar insanları saptıracak olan şeytan, bütün çirkinlikleri işte o çıkarır. Kâinattaki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Şeyler ya bizzat güzeldirler yahut neticeleri yönüyle güzeldirler. Eşyanın bir güzel, bir de kötü tarafı vardır. Allah, yeryüzünde şeytanın adımlarının izlenmemesini, tayyip (güzel ve hoş) şeylerden faydalanılmasını (yenilmesi, içilmesi vb.) emreder.3212 Şeytan ve dostları, Allah’ın yarattığı güzellikleri değiştirip bozarlar; helâli haram kılarlar. Dolayısıyla kötüler kötü için, güzellikler de güzel olan için olur. İyiler, ecir; kötüler ve çirkinler günah kazanacaklardır. Allah’ın fazlı ve keremi, rahmeti olmasaydı, ebedî olarak insanlar temize çıkamayacaklardı.3213 Allah geceye ve gündüze yemin ettikten sonra; “...kim o en güzeli tasdik ederse” onu en kolaya hazırlayacağını müjdeler.3214
d) Tayyib:
Tayyib lafzı, son derece haz verici, hoş ve tatlı olduğu için, gönlün çektiği şeyler için kullanılır. Yelkenli bir geminin istediği şekilde esen rüzgâr,3215 iman anlamına gelen kelime-i tevhîd,3216 münbit toprak,3217 görkemli bir ağaç,3218 göz nûru ve gönül sürûru bir nesil,3219 verimli, güzel hayat,3220 içinde yaşamaktan haz alınan konforlu meskenler,3221 güzel beldeler3222 için kullanılmakla birlikte, genellikle insanın biyolojik ve ruhsal yapısının hoşlanacağı, temiz ve helâl yiyecekler3223 için kullanılmaktadır.
Tayyib kelimesi, duyuların ve nefsin kendinden hoşlandığı şey, güzel, tatlı, hoş demektir. Kur’an’da hem sıfat, hem de isim olarak geçer. “Kadınlardan sizin için tayyib olanı nikâhlayın.”3224 Tayyib kelimesinin zıddı “habîs” kelimesidir. Habüse fiilinin fâil ismi olan habîs kelimesi, duyularla veya aklen kendisinden hoşlanılmayan şey anlamına gelir. Tayyib ve habîs kelimeleri Kur’an’da öncelikle yiyecek ve içecekler için kullanılır. Tayyib olan rızıklar, helâl olan; habîs rızıklar ise haram olan rızıklardır. Bu konuda (aynen husün ve kubüh meselesinde olduğu gibi), âlimler arasında ihtilâflar çıkmış ve bazıları rızıklar Allah helâl kıldığı için “tayyib” ve haram kıldığı için “habîs”tir görüşünü savunurken; bazıları da (özellikle Mu’tezile ve Şîîler), “tayyib” olanları Allah helâl kılmış, “habîs” olanları da haram kılmıştır görüşünü kabul etmişlerdir. Bu ihtilâfın neticesi olarak, fıkıhta hüküm istinbâtı açısından önceki âlimler kıyâsa yönelirken, diğerleri ise akla yönelmişlerdir. Bunu zamanımızdan bir örnekle açıklayalım:
Sözgelimi, sigara konusunda bir hüküm verilecek olursa, “tayyib rızıklar Allah helâl kıldığı için tayyibdir” görüşünü savunanlar, kıyasa gitme mecbûriyeti
3212] 2/Bakara, 168-172
3213] 24/Nûr, 21
3214] 92/Leyl, 1-7
3215] 10/Yûnus, 22
3216] 14/İbrâhim, 24; 22/Hacc, 24; 35/Fâtır, 10
3217] 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 6
3218] 14/İbrâhim, 24-25
3219] 3/Âl-i İmrân, 38
3220] 16/Nahl, 96
3221] 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
3222] 7/A'râf, 58; 34/Sebe', 15
3223] 2/Bakara, 57, 128, 172, 267; 4/Nisâ, 160; 5/Mâide, 4, 87 vd.
3224] 4/Nisâ, 3
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duyacaklardır. Çünkü sigara konusunda Kur’an’da ve Sünnette açık bir nass yoktur. Bu durumda, kıyasa yönelenler, nelerin niçin haram kılındığını düşünüp illet arayacaklar ve bunun neticesinde sigara için “haramdır” veya “helâldir”, ya da “mekruhtur” hükmünü vereceklerdir. Yiyecek veya içeceklerin öz vasıfları gereği helâl veya haram olduğunu savunanlarsa, sigaranın özellikleri, fayda ve zararları üzerinde duracaklar ve bunun neticesinde bir hükme varacaklardır. Bazı insanlar, abdest veya namazlarında vesveseye düşerler. Namaz veya abdest amellerinin zâtında ve belli bir ölçü dâhilinde güzelliği düşünülür, yani meseleye Mu’tezile veya Şia’nın yaklaştığı gibi yaklaşılırsa, bu takdirde, hakikaten ibâdetlerde istenen seviyeyi yakalamak âdetâ mümkün olmayacak ve herkes ibâdetinin sahih olup olmadığından şüpheye düşecektir. Fakat, Allah’ın tâyin buyurduğu şart ve rükünler yerine geldiğinde, o ibâdette güzellik yakalanmış veya o ibâdet, güzel olmuş olur. Burada “tayyib” olmanın ölçüsü, Allah’ın belirlediği ahkâmı uygulamaktır.
Tayyib ve habîs kavramlarına, bir de ilgili Kur’an âyetleri çerçevesinde bakabiliriz: “Ey insanlar; yeryüzünde bulunanlardan helâl ve tayyib olarak (veya helâl ve temizinden) yiyin, şeytanın adımlarını izlemeyin.” 3225
“Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin tayyiblerinden yiyin.” 3226
“Kendilerine neyin helâl edildiğini sorarlar. ‘Size tayyib olanlar helâl kılındı’ de.” 3227
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı zîneti ve rızıktan tayyib olanları kim haram etti?” 3228
“Onlara (Rasûl) tayyib olanları helâl, habîs olanları haram eder.” 3229
Verdiğimiz âyetlerin zâhirinden anlaşılan, Allah’ın ve Rasûlü’nün öz vasıfları gereği tayyib olanları helâl, habîs olanları haram kıldığıdır. Fakat Allah ve Rasûlü neyin helâl, neyin haram olduğunu bildiklerinden, helâl ve haramın bu çerçevede tayyib veya habîs olarak ilân edildiği de âyetin mefhûmu dışında değildir. Şu halde, bu ihtilâfı şöylece te’lif etmek kolaydır:
Allah, ezelî ilmiyle bazı şeylerin helâl, bazı şeylerin ise haram olmasına hükmetmiş, sonra helâl olacaklara tayyib, haram olacaklara habîs vasfı vermiş ve tayyib olanları insanlara helâl, habîs olanları da haram kılmıştır. Kaldı ki, haram-helâl konusu da bir imtihan mevzuudur ve insanlar, Allah’ın ahkâmına rağmen kendilerinden haram ve helâl uyduramazlar. Dolayısıyla, bir şeyin tayyib veya habîs oluşu, onun helâl ve haram oluşuna bağlıdır.
Yukarıda geçen A’râf 157. âyetinde de belirtildiği üzere, Rasûl-i Ekrem de neyin habîs, neyin tayyib olduğunu bilmekte ve o da habîsleri haram, tayyibleri de helâl kılmaktadır. İnsan, haram veya helâl hükümleri olmadan da habîs ve tayyibi bilebilir, ayırt edebilir. Ama, bunu her insan yapamaz; fıtraten helâl hükmüyle tayyib ve haram hükmüyle habîs olanları, ancak, fıtratlarını koruyan ve “habîslerle, günahlarla kirletmeyen ve tâhir ve mutahher olanlar” neyin tayyib
3225] 2/Bakara, 168
3226] 2/Bakara, 172
3227] 5/Mâide, 4
3228] 7/A’râf, 32
3229] 7/A’râf, 157
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 685 -
ve neyin habîs olduğunu bilebilirler. Bu bakımdan, Allah’ın seçip görevlendirdiği kişilerin olmadığı dönemlerde bu konularda hüküm verecek olan müctehidlerin de hem ılme’l-yakîne, hem de ayne’l-yakîne ulaşan, fıtratlarını koruyan, kalplerini çeşitli habîsâtla, günahlarla kirletmeyen kişilerden olması gerekir. Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere, tayyibler tayyib; habîsler habîs içindir. 3230
Demek oluyor ki, tayyib olmakla helâl olmak, habîs olmakla da haram olmak aynı şeydir. Helâlleri kendilerine haram kılanlar tayyib olanları habîs kabul etmiş olacaklarından, Allah onlara tayyibâtı da haram kılar: “Allah’ın size helâl kıldığı tayyibâtı haram etmeyin.”3231; “Yahûdilerden çıkan zulüm dolayısıyla, kendilerine helâl kılınmış olan tayyibâtı haram kıldık.” 3232
Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını haram kabul edenler tayyib olanlardır ve tayyibler tayyib içindir; helâllerini haramlaştırıp, haramlarını helâlleştirenlerse müşriktirler, habîstirler ve habîsler habîs içindir: “Habîs kadınlar habîs erkekler, habîs erkeklerse habîs kadınlar için; tayyib kadınlar tayyib erkekler, tayyib erkeklerse tayyib kadınlar içindir.”3233; “De ki: ‘Habîs ile tayyib bir değildir, aynı olmaz. Habîslerin çokluğu tuhafına gitse (yahut hoşunuza gitse) de (bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” 3234; “İman edip sâlih amellerde bulunan erkek ve kadınların hayatları tayyib hayattır.” 3235
Dünya denizinde tayyib rüzgârla3236 gidenler, yani vahyi kendilerine gemilerinde dümen yapanların gemileri, oturdukları yerler tayyib meskenlerdir.3237 Bunların bütün hareketleri, sözleri birer tayyib kelimedir, göğe yükselir; yemişini Allah’ın izniyle bol ve zamanında verir. Çünkü tayyib bir toprakta ve tayyib bir memlekettedir.
“Tayyib memleketin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar; habîs olandan ise yararsız bitkiden başkası çıkmaz.” 3238
“Tayyib kelime tayyib ağaç gibidir; kökü sâbit, dalları göktedir. Yemişini her vakit Rabbinin izniyle verir. Habîs kelime habîs ağaç gibidir; gövdesi yerden koparılmış, kararı yoktur.” 3239
Tayyib hayat sürenlerin canlarını melekler tayyib olarak alırlar ve kendilerine “Selâm size, yaptıklarınıza karşılık cennete girin’ denilir.”3240 Tayyib mü’minler topluluğu içinde nifak habâsetiyle kirli habîsler de bulunabilir ve Allah mü’minleri böyle karışık bir durumda bırakmaz; çeşitli imtihanlarla tayyibleri habîslerden ayırır: “Allah mü’minleri üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir, tayyibi habîsten ayıracaktır.”3241 Bu ayırma işlemi, kabre kadar her dönemde ve her yerde
3230] 24/Nûr, 26
3231] 5/Mâide, 87
3232] 4/Nisâ, 160
3233] 24/Nûr, 26
3234] 5/Mâide, 100
3235] 16/Nahl, 97
3236] 10/Yûnus, 22
3237] 9/Tevbe, 72
3238] 7/A’râf, 58
3239] 14/İbrâhim, 24-26
3240] 16/Nahl, 32
3241] 3/Âl-i İmrân, 179
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sürecektir. 3242
e) Sâlih Amel
Bilindiği gibi amel; kişinin niyet ederek, bir şeyi kast ederek yaptığı işlere ve fiillere verilen addır. Bir niyete ve kasda bağlı olarak yapılan işlere ‘amel’ denilmektedir. ‘Sâlih amel’ ise, elverişli, faydalı, sağlam, fesat unsuru taşımayan iş, eylem ve aksiyon demektir. Sâlih; doğru yolda olan, fesat içinde olmayan, faydalı ve yarayışlı demektir.
Aynı kökten gelen ‘sulh’, doğruluk, uygunluk, düşmanlığa son verme, barış, fesâdın sona ermesi anlamına gelir. ‘Sulh ve salâh’; bozulma, kötülük, kavga, çekişme ve fesâdın karşıtıdır. Eylemlerinde ‘sulh ve salâhı’ esas alan kişinin davranışları sâlih olduğu gibi kendisi de faydalı ve doğru iş yapan insan ‘sâlih’ kimsedir.
‘Salâh’ kökünden gelen ‘ıslâh’, ıslâh etmek, fesâdı gidermek ve düzeltmek anlamlarına gelir. ‘Islâh’ aynı zamanda iki şeyin veya iki kişinin arasındaki fesâdı gidermek, düşmanlık ve çatışmayı sona erdirmek demektir. Allah’ın, kullarının soylarını ve mallarını sağlam ve faydalı yapması da bir ‘ıslâh’tır. 3243
Yine aynı kökten gelen ‘maslahat’; sulhün, sağlam ve faydalı olmanın getirdiği menfaattir. Bir iş, insan ve topluma çeşitli bakımlardan zarar veriyorsa o işin fıkıh dilindeki adı ‘mefsedet’tir. Mefsedetin zıddı ise ‘maslahat’tır. Ameller, yani insanların yaptıkları işler maslahat ve mefsedet çizgisinde değerlendirilir. Maslahat unsuru taşıyan bütün ameller güzel görülür, yapılmasına izin verilir. İslâm, mefsedet özelliği taşıyan bütün amelleri mü’minlere yasaklamakta, onları bu gibi zararlı eylemlerden sakındırmaktadır.
‘Salâh, sâlih, sulh, ıslâh, maslahat, ıstılah’ gibi kavramlar birbirine yakın mânâlar taşımaktadırlar. Hemen hemen hepsinde, sağlam olma, faydalı olma, barışma, düzgün olma gibi anlamlar saklıdır. Kur’an-ı Kerim, mü’minlerin yaptığı doğru, faydalı ve düzgün işlere ‘sâlih amel’ adı vermektedir. Bunun tam zıddı olan yanlış, zararlı ve düzgün olmayan işlere de ‘fâsit amel’ demektedir. Kur’an, iman ile ‘sâlih ameli’ sürekli beraber anmaktadır. Kuran’da doksandan fazla yerde iman ve sâlih amel beraber geçmektedir. Bu olguya iki açıdan bakmamız mümkündür:
a- İman gerçeği ancak sâlih amelle bütünleşir. İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran ve koruyan sâlih ameldir. Sâlih amel olmadan imanın olgunlaşması ve olduğu gibi korunması mümkün değildir.
b- İmanın gereği sâlih amel işlemektir diyebiliriz. Çünkü iman etmek; aynı zamanda, iyiyi, doğruyu, faydalıyı, düzgün olanı, fâsit olmayanı anlamak ve kabul etmektir. İman olgusunu tanıyan ve bunu kalbine yerleştiren mü’min, bu imanının bir sonucu olarak sâlih amel işler. İmanı onu sâlih amel işlemeye zorlar. İman etmenin zorunlu bir sonucu, sâlih amel işlemektir. Yani iman eden mü’min; işini, ibâdetini, eylemini doğru yapacaktır, faydalıyı isteyecektir, zararlıdan kaçınacaktır.
Amelleri sâlih olan “sâlih insanlar”, şüphesiz ki imanın gereğini yapanlar ve
3242] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 259-262.
3243] 46/Ahkaf, 15
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 687 -
mükâfatı hak edenlerdir. Sâlih olan insanlar Adn cennetine girmek gibi üstün bir nimeti kazanırlar.3244 Sâlih amelin ne olduğunu bilmeyen ‘müfsitler’ Allah’ın emirlerine sürekli ters düşerler. Onların bu fesatlarına karşılık Allah (c.c.) onların amellerini ‘ıslâh’ etmez.3245 Yeryüzünün ıslâhı, sağlam bir kişi ve toplum düzeninin kurulması, ancak Allah’ın hükmüne uymakla mümkün olur. Rabbimiz, elçilerini bu görevle gönderir. İlâhî irâde toplum üzerinde gerçekleşir ve yeryüzü ‘ıslâh’ edilmiş olur. Ancak, müfsitler, yeryüzünü ve toplumu sürekli bozmaya çalışırlar. Rabbimiz onlara der ki:
“Islâh olduktan, sâlih bir duruma geldikten sonra yeryüzünü ifsâd etmeyin.”3246
Yaratıcı olarak Allah (c.c.), yarattığı kullarından hep sâlih amel işlemelerini ister. Bu da ancak Allah’ın koyduğu ölçülere uymakla mümkün olabilir. Eğer kendi hevâlarına uyarlarsa sâlih amel işlemeleri mümkün değildir. Hevâlarına uyanlar fâsit amele yönelirler ve böylece karada ve denizde ‘fesâdı’ meydana getirirler. Yeryüzünde sulhün (barışın), salâhın (iyi ortamın) olabilmesi için, insanların ‘maslahat’ olan işleri tercih edip, sâlih amel işlemeleri; hallerini, niyetlerini, amellerini İslâmî ölçülerle ‘ıslâh’ etmeleri gerekir. Aksi halde insanların yanlış görüşleri, hevâları, onları bâtıla sürükler. Müfsitler de fesat işlemeye, fitne çıkarmaya devam ederler.
Sâlih amel sahipleri dünyada da, âhirette de kurtulurlar, sonsuz güzelliklere, faydalara ve mükâfatlara kavuşurlar.3247 Sâlih amel, hem Allah’ın rızâsına uygun ameldir, hem de insana faydalı, barışa hizmet eden her türlü düşünce, faâliyet ve ibâdettir. Rabbine kavuşmak isteyen kişi sâlih amel işler,3248 sâlih insanlardan olmaya çalışır. Şüphesiz iman edip sâlih amel işleyenler, sabrı ve hakkı tavsiye edenler hâriç, diğer insanlar zarardadır. 3249
Güzelliğin Zıddı Olan Kavramlar
(Seyyie, Kubh, Hubs, Fahşâ, Rics, Ricz, Şer, Necâset)
a) Seyyie
Bu kelimenin aslı sû’ veya sev’e’dir. Sû’, sözlükte, insanı üzüp kederlendiren dünya ve âhirete ait her türlü durumdur. Bu keder bedenî olabildiği gibi psikolojik de olabilir. Sû’, bir anlamda her türlü istenmeyen ve kötü olan durumları ifade etmek için kullanır. Buradan türeyen ‘seyyie’, Kur’an’da ‘günah’ olayını en geniş bir biçimde ifade etmektedir.
‘Seyyie’ ve bunun aslı olan sû’ kelimeleri bir taraftan olumsuz ve hoşlanılmayan durumları anlatır, bir taraftan da bir insanın Allah’ın irâdesine karşı gelerek işlediği kötü fiili ifâde eder. Bu kötü fiile de ‘ma’siyet’ adı verilmektedir. ‘Seyyie’ Kur’an’da ‘hasene’nin karşıtı olarak geçmektedir. Hasene her türlü güzelliği, iyi hali, hoşa giden şeyleri; seyyie ise her türlü çirkinliği, kötü hali ve itaatsizliği anlatır. Şu âyette her iki kelimenin de beraber kullanıldığını görmekteyiz: “Kim
3244] 13/Ra’d, 23
3245] 10/Yûnus, 81
3246] 7/A’râf, 56
3247] 16/Nahl, 97; 22/Hacc, 56; 29/Ankebût, 7 vd.
3248] 18/Kehf, 110
3249]
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir hasene (iyilik) yaparsa, ona o yaptığının on misli sevap vardır. Kim bir seyyie (kötülük) yaparsa, sadece onun dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”3250
Küfretmenin Sonucu Olarak Seyyie
Seyyie, aynı zamanda küfr etmenin sonucudur. Kim dünya hayatında Allah’ın dâvetine uymaz ve doğru yol olan İslâm’a karşı çıkarsa, Kıyâmette kötü bir sonuçla karşılaşacaktır. Böyle bir kişi dünya malının hepsini veya bir o kadarını da verse o ‘seyyie’yi (kötülüğü), yani hak ettiği cezayı kendisinden savamayacaktır. 3251
Seyyie’nin Çeşitleri
Seyyie ve hasene kavramları değerlendirme açısından iki çeşittir: Birincisi; dinin ve aklın güzel ve çirkin gördüğü şeyler, İkincisi; insan yaratılışının güzel ve çirkin gördüğü şeyler. İslâm’ın tespit ettiği seyyie ve hasene ölçülerinin ötesinde, insan aklı da bazı şeyleri çirkin veya güzel görebilir. Ancak bu konuda kesin ölçü İslâm’dır. İnsan aklının güzel ve çirkin gördüğü şeyler zamana ve mekâna, insandan insana, kültürden kültüre göre değişebilir, doğru veya yanlış olabilir. Bu ölçülerden İslâm’a aykırı olmayanlar elbette kabul edilebilir. Kur’an’da bu anlayışa güzel bir örnek bulunmaktadır. İnkârcılar, mü’minlere Allah’tan gelenleri ‘seyyie-kötülük’ olarak değerlendirirler.3252 Bazı müşrikler, Allah’ın bir müjde ve göz nuru olarak verdiği kız çocuklarının doğumunu ‘seyyie’ olarak görürler. Kız çocuklarının doğumunu ‘seyyie-kötülük’ diye nitelendirmek ise, çok yanlıştır.3253 Görüldüğü gibi kendi hevâsına uyan kimseler, vahyin getirdiği ölçülere aldırmayarak, sübjektif (bencil), yanlış ve kötü sonuçlara varabilirler.
Günâhı İfade Etmesi Yönünden Seyyie:
Bazı tefsirciler günahlar arasında küçük ve büyük diye ayırım yaparlar. Şu âyette geçtiği gibi: “Sizler eğer size yasaklananların büyük (günah) olanlarından kaçınırsanız, sizin ‘seyyie’lerinizi (kusurlarınızı) örteriz ve sizi onurlu/üstün bir şekilde (cennete) sokarız.”3254
Onlara göre büyük günahlara ‘kebâir’, küçük günahlara da ‘seyyie’ denilir. Ancak bu iki günah çeşidi arasında kesin bir çizgi yoktur. Allah (c.c.), kendisine ortak koşulması (şirk) günahı dışındaki bütün günahları -tevbe edilirse- dilediği kimse için bağışlayacağını buyurmaktadır.3255 Peygamberimiz de bazı günahları ‘kebâir/büyük’ olarak nitelemiştir. ‘Seyyie’ kelimesi, anlam bakımından geniş olduğu için, sadece küçük günahlar ‘seyyie’dir demek pek isabetli olmasa gerek. Çünkü Kur’an bazı günahları saydıktan sonra, onlar hakkında “işte bunların kötülüğü (seyyiesi) Rabbinizin katında iğrenilecek bir şeydir.”3256 buyuruyor. Rabbimiz burada zinâyı, katilliği, fakirlik korkusuyla çocukları öldürmeyi, yetim malı yemeyi, ticarette hileyi, livâtayı; çirkin işler ve büyük günahlar olarak saymaktadır.
3250] 6/En’âm, 160; 28/Kasas, 84
3251] 39/Zümer, 47-48, 51
3252] 3/Âl-i İmrân, 120; 9/Tevbe, 50
3253] 16/Nahl, 59
3254] 4/Nisâ, 31
3255] 4/Nisâ, 48
3256] 17/İsrâ, 38
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 689 -
Kur’an’da Seyyie Kavramı
‘Seyyie’ kelimesi Kur’an’da başka anlamlarda da kullanılmaktadır: İsrâiloğulları, başlarına gelen haseneye/iyi duruma ‘bizimdir’ derlerdi. Ancak başlarına bir ‘seyyie’ (sıkıntı) gelince de bunu Mûsâ’nın (a.s.) uğursuzluğu sayarlardı.3257 Seyyie, bir âyette kıtlık, ‘hasene’ ise bolluk olarak geçmektedir.3258 Bir âyette de azap anlamında kullanılmaktadır.3259 Mü’minler Allah’a duâ ederlerken; “Yâ Rabbi, bizim seyyielerimizi ört, bizi affet” derler.3260 Allah (c.c.) mü’minlere bu konuda müjdeler vermektedir. Sadaka verenlerin, namazı kılanların, zekâtı ödeyenlerin, Peygambere inanıp onu savunanların, Allah’a güzel bir şekilde borç verenlerin, kendisinden korkanların seyyielerini örteceğini, onları altlarından ırmaklar akan Cennete koyacağını, onlara çıkış yolları göstereceğini haber veriyor. 3261
Allah (c.c.) kötülüğü (seyyie’yi) iyilikle (hasene ile) savanları; sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar, infakta bulunanlar ile birlikte anıyor ve onlar için güzel bir sonucun olduğunu müjdeliyor.3262 Rabbimiz, Peygambere ve bütün mü’minlere kötülüğün (seyyienin) güzellikle (hasene ile) savuşturulmasını, önlenmesini emrediyor.3263 İnsanlara ‘rahmet’ olarak gelen şeyler Allah’tandır. İnsanlar bu rahmete kavuşunca sevinirler. Ancak kendi elleriyle yaptıkları kötülükten (seyyie’den) dolayı bir sıkıntıya uğrasalar hemen umutsuzluğa kapılırlar.3264 Ama Rabbimiz bunu istemiyor.
Allah (c.c.), iyilikle (hasene ile) kötülüğün (seyyie’nin) bir olmadığını, kötülük yapanlara karşı iyilik yapıldığı zaman nice düşmanın dost olabileceğini haber veriyor.3265 İnsana ‘hasene’ olarak gelen şey Allah’tan, ‘seyyie’ olarak gelen şey de kendi nefsindendir.3266 İnsan seyyie olan bir fiili düşünse bile yapmadığı müddetçe günah kazanmıyor, ancak hasene olan bir şeyi yapmaya niyetlense de yapmadan da sevap kazanabiliyor.3267 Mü’minler, insan olarak hata işlemişlerse, seyyie yapmışlarsa; buna karşılık ‘hasene’ işleyerek onu silebilirler. Böylece Allah onların seyyielerini haseneye dönüştürür. “Şüphesiz ki iyilikler (hasenât) kötülükleri (seyyiâtı) silip süpürür.”3268 Öyleyse günah işleyenler, bunu anladıktan sonra sürekli hasenât yapmalı ve duâlarında şöyle demeliler: “…Seyyielerimizi (kabahatlerimizi) ört (affet)...”3269; “İman edip sâlih amellerde bulunanlar ise; Biz hiç şüphesiz onların seyyielerini örteceğiz ve hiç şüphesiz onlara yapmakta olduklarının en güzeliyle karşılık vereceğiz.” 3270
Kur’an’da ‘seyyie’ kelimesinin fiili olan ‘sâe’ ve bunun farklı türevleri yakın
3257] 7/A’râf, 131
3258] 7/A’râf, 95
3259] 13/Ra’d, 6
3260] 3/Âl-i İmrân, 193
3261] 2/Bakara, 271; 4/Nisâ, 31; 5/Mâide, 12; 8/Enfâl, 29; 66/Tahrîm, 8
3262] 13/Ra’d, 22
3263] 23/Mü’minûn, 96; 28/Kasas, 54
3264] 30/Rûm, 36
3265] 41/Fussilet, 34
3266] 4/Nisâ, 79
3267] 6/En’âm, 160
3268] 11/Hûd, 114
3269] 3/Âl-i İmrân, 193
3270] 29/Ankebût, 7
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlamlarda sıkça kullanılmaktadır. Seyyie’nin kökü olan sev’ veya sû’, genellikle kötü, kötülük, kötülük arzusu gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Yusuf (a.s.) diyor ki: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis her zaman kötülüğü (sû’) emreder.”3271 Şeytan da insana kötülüğü (sû’) yapmasını öğütler, sürekli kötülük işlemesini emreder.3272 Kısaca sû’, sev’ ve ondan türeyen seyyie kavramları, kötü olan fiilleri, hoşlanılmayan durumları, zararlı şeyleri ifade etmektedir.
b) Kubh
Kubh, çirkinlik demektir. Hüsün (husn) kelimesinin zıddıdır. Bazı Kelâmî tartışmalara konu olan husün-kubuh konusu, yukarıda konu edilmişti. Türkçe’deki kabâhat kelimesi, kubh kelimesinin türevidir. Kabâhat: Uygunsuz davranış, çirkin hareket, suç ve kusur anlamına gelir. Yine, hafif cezaya müstahak görülen suç için, cürümden daha hafif suç için kullanılır. Aynı kelimenin başka bir türevi olarak kabîh kelimesi de, çirkin, yakışıksız, fenâ anlamında kullanılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir âyette bu kökten bir kelime kullanılmıştır. “Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyâmet gününde de kötülenmişler/çirkinler (makbûhîn) arasındadır.”3273 Bu âyette kubh kelimesinin bir türevi olan makbûhîn kelimesi kullanılmıştır.
c) Hubs
Hubs, çirkin, pis, değersiz anlamlarına gelir. Habîs: Tayyibin zıddı olan habîs, hubs ve habâset kökünden olup “değersizlik ve bayağılığı yüzünden hoşa gitmeyen somut veya soyut varlık veya durum” anlamına gelir. Sözgelimi cinsel suçlarla3274 birlikte, insanın tab’an nefret ettiği kan, leş, domuz eti gibi bizzat murdar olan (somut) şeylerin yanında; hükmen murdar olan (soyut) ribâ, rüşvet vb. kazançlar da bu kapsama dâhildir. Haksız yollarla yenen “yetim malı”nı habîs olarak nitelendiren3275 Kur’an, inançsızlık ifade eden kelimeleri de bu kavramla ifade eder.3276 Livâtadan habâis diye bahseden 21/Enbiyâ sûresinin 74. âyetinde olduğu gibi habîs bazen fâhişe ve fahşâ ile eşanlamlı kullanılır. Tayyib-habîs şeklinde ikili kullanıldığında da haram-helâl;3277 iman-küfür;3278 mü’min-kâfir;3279 ahlâklı-ahlâksız;3280 verimli-verimsiz3281 anlamlarına gelir.
d) Fahşâ
Fuhş, fahşâ; sözlükte, aşırı derecede çirkin söz ve davranış, iğrenç işler, büyük günâh, edep ve ahlâka aykırı her türlü kötülük ve çirkinlik demektir. ‘Fuhş ve fahşâ’, ölçüyü aşan her türlü edepsizliktir. Normal ölçülere sığmayan bütün çirkin işlere bu isim verilir. ‘Fâhiş’, bu ismin öznesi (fâil ismi) olup çirkin ve ölçüsüz
3271] 12/Yûsuf, 53
3272] 2/Bakara, 169
3273] 28/Kasas, 42
3274] 21/Enbiyâ, 74; 24/Nûr, 26
3275] 4/Nisâ, 2
3276] 14/İbrâhim, 26
3277] 4/Nisâ, 2; 7/A'râf, 157
3278] 14/İbrâhim, 24, 26
3279] 3/Âl-i İmrân, 179; 5/Mâide, 100; 8/Enfâl, 37; 16/Nahl, 32
3280] 24/Nûr, 26
3281] 7/A'râf, 58
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 691 -
iş yapan demektir. Bunun dişili (müennesi) hem çirkin ve ölçüsüz iş yapan kadın, hem de bizzat kötü fiil veya söz, çirkin davranış anlamlarına gelir. Türkçe’de aşırı olan şeylere ‘fâhiş’ denir; ‘fâhiş fiyat’ gibi. Yine bu kökten gelen ‘fuhuş’ da aynı anlamda olup bir kadının evlilik dışı ve meslek edinerek bir menfaat karşılığı vücudunu bir erkeğe cinsel tatmin için sunması demektir. Bununla beraber, sevicilik, lûtîlik ve erkeklerin evlilik dışı cinsel ilişkileri de fuhşun kapsamına girer. İslâm’a göre zinâkâr kadınla zinâkâr bir erkek arasında suç ve cezâ yönüyle hiçbir fark yoktur. Kur’an’ın hükümlerini önemsemeyen toplumlarda ise, zinâ eden kadına fâhişe denir, bu kadın ahlâksız kabul edilirken; aynı suçu işleyen erkeklere herhangi bir sıfat yakıştırılmaz ve namussuz kabul edilmez. Hâlbuki zinâ eden erkek de fâhiş bir suç işlemiştir, ahlâksızlık/namussuzluk ve fâhiş(e)lik yapmıştır. ‘Fahşâ veya fuhş’ temiz yaratılışın tiksindiği ve selim (sağlam) aklın reddettiği, normal ölçünün dışında tiksinti verici bütün davranış ve sözleri ifade eder.
Kur’an bu kelimeyi birkaç formda kullanmaktadır. Öncelikle ‘fahşâ-fâhişe’ şeytanın, kendini izleyenlere emrettiği ve güzel gösterdiği ölçüsüzlük ve çirkinliktir. “O (şeytan), size yalnızca kötülüğü (seyyieyi); çirkinliği/hayâsızlığı (fahşâyı) ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder.”3282 Kötülük etmek, acı verecek veya üzecek şeyleri yapmak anlamına gelen sû’ (seyyie), bu şekilde işlenilen bütün günâhların genel adı olmuştur. Fahşâ ise bu şekildeki günahların en kötüsü, en haddi aşmış olanıdır. Nisâ Sûresinin 15. ve 25. âyetlerinde geçen ‘fâhişe’ kelimesi zinâ anlamında kullanılmıştır. Aynı sûrenin 19. âyetinde geçen ‘fâhişe’ sözcüğü ise, çirkinlik ve hayâsızlık, serkeşlik, geçimsizlik yapma, âileyi bozacak denli bir edepsizlik veya zinâ etme şeklinde anlaşılmıştır. ‘Fâhişe’ kelimesi bir âyette ‘zinâ’ kelimesiyle birlikte zikredilip, onun çok kötü bir yol, bir fahşâ olduğu haber verilir. 3283
Lût kavminin (Sodom’un) işlediği çirkin iş de, yani livâta (homosexüellik) da Kur’an tarafından ‘fâhişe’; çok çirkin ve edepsiz bir fiil olarak nitelendiriliyor. İnsanlık tarihinde Lût kavmine kadar hiçbir toplum bu çirkin işi bu kadar yaygın ve normal hale getirmemişti. Allah (c.c.) onları Lût (a.s.) diliyle uyardı. Ancak onlar yine de bu hayâsızlığa devam ettiler, kadınları bırakıp erkeklere yanaştılar. Allah bu ölçüyü aşan (müsrif) kavmi toptan cezalandırdı. 3284
Kur’an, babaların evlendiği kadınlarla evlenmeyi kesinlikle yasaklamakta, câhiliyye döneminden kalma bu âdeti yine ‘fâhişe’ kelimesiyle nitelemekte ve onun çok çirkin bir iş olduğunu vurgulamaktadır.3285 Kur’an’ın ifadesine göre ‘fahşâ’nın görüneni de, gizli olanı da vardır. Kimi ‘fahşâ’ olan fiiller açıktan, kimileri de insanların görmeyeceği şekilde işlenir. Her şeyi bilen ve gören Rabbimiz; fahşânın gizlisini de açığını da yasaklamakta, “bunlara yaklaşmayın!” demektedir.3286
İslâm’dan yüz çeviren şirk dini mensupları ‘fahşâ’ olan fiilleri yapmaya devam ederler. O fiillerin çirkin ve edepsizlik olduğu söylense bile aldırmazlar. Ve derler ki ‘biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah böyle emretti.’ Rabbimiz onların
3282] 2/Bakara, 169; ayrıca bk. 24/Nûr, 21
3283] 17/İsrâ, 32
3284] 7/A’râf, 80-84
3285] 4/Nisâ, 22
3286] 6/En’âm, 151; 7/A’râf, 33
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu iddialarını reddederek; “Allah (c.c.) kesinlikle ‘fahşâ’yı, çirkin hayâsızlıkları emretmez” buyurmaktadır.3287 Buna karşılık; “Şüphe yok ki Allah adâleti, ihsânı, yakınlara vermeyi emreder. Fahşâdan (çirkin hayâsızlıktan), münkerden (kötülükten) ve bağy’den (zorbalık ve yoldan çıkmaktan) sakındırır. (O) size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.” 3288
‘Fahşâ-fâhişe’ kavramı her türlü çirkin tavırları, edep dışı hayâsızlıkları ifade eder. İslâm’ın getirdiği ölçüler insanın fıtratına uygun olduğu gibi, hayâ ve edep örnekleridir. Bunlar hem selim aklın kabul edeceği güzelliktedir, hem de insana bedenen ve rûhen zarar vermeyen şeylerdir. İslâm’ın emirleri, insanı rûhen olgunlaştırır, ahlâkını güzelleştirir. Buna göre “şeytanın dâvet ettiği bütün işler ve ameller ‘fahşâ-fâhişe’dir” diyebiliriz. Bunlar, insanın fıtratına uymayan, normal olmayan, iyi düşünen aklın çirkin saydığı ve hoş görmediği şeylerdir.
Müslüman toplum, ahlâklı ve edepli toplumdur. Bu toplumda ‘fahşâ-fâhişe’ sayılan sözler ve davranışlar yaygın değildir. Mü’minler bu türlü işlerden hoşlanmazlar, kaçınmaya çalışırlar. Mü’minler, onurlu ve haysiyet sahibi kimselerdir. Onlar, İslâm’ın getirdiği fazîlet ölçülerine bürünerek, işte, amelde, sözde ve toplumsal ilişkilerde düşük, bayağı, çirkin ve edep dışı şeylerden uzak dururlar. ‘Fahşâ’nın en büyüğü olan evlilik dışı ilişkilerden kaçınırlar. Âileyi ve nesilleri perişan eden, insan rûhunu olumsuz olarak etkileyen, kadının ve erkeğin değerini düşüren fuhşun her türlüsü ile mücâdele ederler.
Ancak birtakım münâfık tipliler ile şeytanın yardakçılığına soyunanlar, çeşitli araçlara başvurarak mü’minler arasında ‘fahşâ-fâhişe’nin yayılmasını isterler, bunun için çaba gösterirler. Müslüman bireylerin ve toplumun bozulması için ellerinden geleni yaparlar. Fırsat buldukları zaman kimilerini fuhşa iterler, bu işten zevk ve para kazanmaya çalışırlar. Kimileri de ellerindeki kitap, dergi, gazete, televizyon ve filmlerle bu tür ‘fahşâ’nın reklâm ve propagandasını yaparlar. Kimileri bazı kadınları kötü yola düşürürler, fuhuş yerleri kurarlar, işletirler. Kimileri de buna göz yumar ya da teşvik ederler.
İslâm’a göre ‘fahşâ-fâhişe’ olan bütün bu hayâsızlıkları müslümanlar arasında yaymaya çalışanlara dünyada da âhirette de büyük bir azap vardır.3289 Evet, Allah bu ‘fuhuş’ tâcirlerinin iki dünyada da azabı hak ettiklerini haber veriyor. Onların dünyada nasıl bir azap kazandıklarını belki net olarak göremiyoruz ama mutlaka cezalandırıldıkları açıktır. Nitekim bu çirkin işlerle uğraşanların hiç birinin mükemmel ve güzel insan olmadıkları bir gerçektir. Dikkat edilirse Kur’an, yalnızca evlilik dışı ilişkilere ‘fahşâ’ demiyor. Bunun yanında her türlü edep ve hayâ dışı davranış, söz ve fiiller, insanın temiz yaratılışına uymayan bütün işler ‘fahşâ-fâhişe’ ismiyle anılıyor. Bazı âyetlerde fâhişe kavramı, çoğul olarak ‘fevâhiş’ şeklinde geçmektedir. Bazı bilginlere göre bu kavram daha çok had (İslâm’ın tâyin ettiği ceza) uygulanan suçlar hakkında kullanılmaktadır.
İnsan, şehvete, yani birtakım istek ve duygulara sahiptir; mala, mülke, geçimliklere sahip olmak istediği gibi nefsinin cinsel istekleri de vardır. Mü’min, nefsinin isteklerini meşrû yoldan karşılar, mala helâl yoldan sahip olur, inancının
3287] 7/A’râf, 28
3288] 16/Nahl, 90
3289] 24/Nûr, 19
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 693 -
dışına çıkan isteklerine sınır koymaya çalışır. Ancak imandan muhrum olanlar ile zayıf imanlılar, nefislerinin istekleri önünde sınır tanımazlar. İsteklerini normal olmayan, insanî ve fıtrî çizginin dışındaki yollardan karşılamaya çalışır. Böylece haddi aşar, normal yolun dışına çıkar, Allah’ın koyduğu ölçüleri çiğner geçer; günahkâr, isyankâr ve bağî olur, ya da nefsinin kulu kölesi haline gelir. Böyle bir duruma düşen, ‘fahşâ-fâhişe’ diye nitelenen çirkinlikleri yapmaktan çekinmez. Bu tür kişiler, edep dışı sözleri konuştukları, hayâya sığmayan şeylerle uğraştıkları gibi, ihtiyaçlarını gayri meşru yollardan giderirler.
Fahşânın En Çirkini
Tarih boyunca bazı toplumlarda az, bazılarında ise fazlaca süregelen Türkçe’deki anlamıyla ‘fuhuş’; günümüzde -özellikle dünyanın bazı yörelerinde- oldukça yaygın hale gelmiştir. Bu gibi yerlerde İslâm’ın ‘fahşâ-fuhuş’ dediği çirkinlikler kanıksanıyor, ayıp sayılmıyor; hatta çok normal, sıradan davranışlar olarak kabul ediliyor. Fuhuş özellikle Batı toplumlarında geniş bir sektör haline gelmiştir. Bu sektörde mekânların yanında, bütün yazılı ve görsel basın ve en son teknoloji kullanılıyor. Bu konuda üretilen ürünler çok rahatlıkla kitlelere ulaştırılıyor. Evlilik dışı ilişkiler yaygın olduğu gibi, erkek ve kadının evlenmeksizin beraber yaşaması artık sosyal bir olgu olarak kabul görüyor. Bunun yanında aynı cinsler arasındaki ilişkiler, hatta evlilikler bile normal karşılanıyor. Bu ülkelerde fuhş’un sergilendiği mekânlar ise sayılamayacak kadar çoktur.
Mü’minler izzet ve şereflerini, haysiyet ve insanlıklarını, âile ve nesillerini; çağımızın bu hayâsız hastalığından ancak İslâm’ın getirdiği ölçülere uyarak, onları ahlâk haline getirerek koruyabilirler. Kişiyi bütün toplumlarda -bu kadar bozulmaya rağmen- küçülten, değerini düşüren, yüksek makamlara çıkmasına engel olan ve kötü tanınmasına sebep olan ‘fuhuş’ olayı, aslında iblisin bir çağrısı ve tuzağıdır.3290 Aklı başında olan insanlar bu ezelî düşmanlarının böylesine kurnaz ve tehlikeli oyunu karşısında uyanık olmak, onun çirkin davranışları sevimli gösterme tuzağına düşmemek zorundadır.
İslâm, evlilik dışı ilişkilere fuhuş dediği gibi, bütün çirkin, bayağı, âdi, iffet ve hayâ dışı çirkinliklere de ‘fahşâ’ demekte ve hepsini müslümanlara uygun görmeyerek yasaklamaktadır. Müslümanlar İslâm’ın getirdiği iffet, ahlâk, evlilik ve âile hayatı ölçülerine uyarak bu hayâsızlıklardan korunabilirler. Bu çirkin hayâsızlıklardan korunmanın daha pratik bir yolu da namaz kılmaktır. Kur’an şöyle buyuruyor: “Sana Kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, fahşâdan (bütün çirkin işlerden, hayâsızlıktan) korur ve münkerden (sevilmeyen davranışlardan) sakındırır. Allah’ı zikretmek ise en büyük (ibâdet)tür. Allah, yapmakta olduklarınızı bilmektedir.”3291 Mü’minler de beşerdirler. Onlar da hata edebilir, bazen fahşâ denilen çirkin davranışlara düşebilirler. Eğer onlar bu şekilde hataya düşer ve nefislerine zulmederlerse hemen Allah’a istiğfar ederek affedilmelerini isterler, işledikleri günâhtan tevbe ederler. Onlar imanlarında sâdık oldukları için, bile bile bu gibi hatalarda ısrar etmezler. 3292
3290] 2/Bakara, 169
3291] 29/Ankebût, 45
3292] 3/Âl-i İmrân, 135
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
e) Rics
Rics, sözlükte, pislik demektir. Rics, ayrıca pis, çirkin ve murdar şeyler, azabı gerektiren iş, ceza, haram, lânet ve küfür gibi anlamlara da gelmektedir. Rics, kalbi bir kir tabakası gibi örten pisliklerin yanı sıra, kendisi bizzat kir ve pis olan şeylere denilir.
Kur’ân-ı Kerim insanların yaptıkları yanlış fiillere çeşitli isimler vermektedir. Bunlar ‘ism, tuğyân, zulm, zenb, hatâ, isyan’ ve benzerleridir. Kişi bu yanlışları yapmaya devam ettikçe kalbinde karartılar meydana gelir. Artık Kur’an nurunun giremez hale geldiği kalp ‘mühürlenmiş’ bir kalptir. İşte böylesine bir kalbi örten günah kirlerine ve paslarına da ‘rics’ denmektedir. İslâm, insanları ‘câhiliyye’ anlayışının her türlü zulüm ve pisliklerinden temizleyip onları tertemiz ‘mutahhar’ kılmak istemektedir. Câhiliyye anlayışına uygun olan şirk, küfr, günah, haram fiilleri yapma, içki, kumar, putlara tapma, isyan, tuğyan etme ve benzeri bütün işler ‘rics’tir. İslâm bu kirlerden insanları temizlemek için gönderilen bir dindir.
Bu bağlamda Kur’an, câhiliyye hayatının getirdiği ve ‘rics’ diye tanımladığı fiilleri yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Alkollü içkiler (hamr), kumar, (tapınmak için) dikili taşlar ve şans okları şeytanın işlerinden birer pislik (rics)tir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” 3293
‘Rics’ dört türlü olabilir:
1- Yaratılış yönünden,
2- Akıl yönünden,
3- Şeriat (din) yönünden,
4- Bunların tümü yönünden olabilir. Örneğin, ölü hayvan eti, doğasından pis olduğu gibi, akıl ve din yönünden de pis sayılmıştır. İslâm, akıl ve din yönünden ‘rics-pis’ olan içkiyi ve kumarı, müslümanlara kesinlikle yasaklamıştır.3294 O, bunları, mutahhar (temiz) olarak ve temiz işler, güzel ameller yapmak için yaratılan insanın fıtratına uygun görmemektedir. Bütün bu çirkin ve murdar işlerle onun temizliğine zarar geleceğini bildirmektedir. Kur’an, domuz etine özellikle ‘rics’ (murdar) demektedir.3295 Domuz eti ve şarap gibi maddî şeyler ricstir. Bunun yanında bazı insanların işledikleri kötülükler de tıpkı bunlar gibi mânevî pisliktirler. Müşrik ve kâfirler hem tâkip ettikleri yolun yanlış olması, hem de işledikleri ameller sebebiyle bu murdarlık derecesine düşerler.
İnsanların, Allah’ı bırakıp da tanrı diye tapındıkları putlar, Kur’an diliyle ‘rics’ olduğu gibi,3296 bu putlara tapınan akılsız müşrikler de birer ‘rics’tirler.3297 Kur’an’ın âyetleri indikçe, bununla mü’minlerin imanları kat kat artar. Ancak kalplerinde hastalık bulunanlar Kur’an’a şüphe ile baktıkları için, o âyetler onların ‘ricslerine rics katar, murdarlıklarını fazlalaştırır. Çünkü onlar isyancı olarak zaten kalplerini rics ile örtmüşlerdir. Allah’ın âyetlerine karşı inatçılık yaptıkça
3293] 5/Mâide, 91
3294] 5/Mâide, 90-91
3295] 6/En’âm, 145
3296] 22/Hacc, 30
3297] 9/Tevbe, 95
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 695 -
murdarlıkları artar. 3298
Kur’an ‘rics’ kelimesini birkaç yerde sıkıntı veya azap anlamında kullanmaktadır: “Allah kimi doğru oldan saptırmak isterse, onun göğsünü (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üzerine işte böyle rics (sıkıntı) verir.” 3299
Allah (c.c.) o iğrenç murdarlığı bazen aklını kullanmayan inkârcılara verir. Onlar, akıllı oldukları halde, var olan akıllarını kullanmadıklarından (akletmediklerinden) iman etmezler, Allah’ın âyetlerini yalanlamaya, kendi hevâlarına uymaya devam ederler. Onlar taşkınlık yaptıkça, yeryüzünde fitne çıkardıkça, insanlara zulmettikçe Allah (c.c.) da onlara rics/murdarlık veya azap göndermeye devam edecektir.3300 Allah, öncelikli olarak Peygamberimizin ehl-i beytini (ev halkını) ‘rics’ten/pislikten temizlemek istemektedir. Bu nedenle Peygamber’in ev halkı her türlü maddî ve mânevî ricsten, pislik, murdarlık, sıkıntı ve azaptan uzaktır. 3301
Mü’minlere düşen Allah’ın rics/murdar diye nitelediği yiyecek ve içeceklerden uzak kalmak, rics dediği şirk, küfr, puta tapmak, kumar oynamak, içki içmek, fala bakmak gibi şeylerden korunmaktır. Bunun yanında kalbi karartan her türlü günâhtan (rics’ten) kaçınmak ve güzel ameller sonunda da Allah’ın isyancılara verdiği ‘rics’ten kurtulmaktır.
f) Ricz
Daha çok dış pislik ve çirkinlik olan “rics”ten sonundaki harfle ayrılan “ricz” de bir pislik ve çirkinliktir. Ancak; rics’in insan elinin ürettiği pislik, yani günah olmasına karşın; ricz, insanın ürettiği kötülüğe göklerin verdiği bir tür azaptır. Nitekim Râgıb, riczi “ıstırap” diye tanıtmaktadır. Ve Kur’an, azabın bir türünü “korkunç riczden bir parça” olarak tanıtıyor:
“Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için, en kötüsünden (riczden), elem verici bir azap vardır.” 3302
“İşte bu Kur’an bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince, onlara en kötüsünden (riczden), elem verici bir azap vardır.” 3303
Rics, yerden insan eliyle yükseltilen karanlık, ricz de gökten Allah eliyle buna bir kahır cevabıdır. Kur’an, göklerin bu cevabını “dengesizlik ve zulümler yüzünden” gelen sıkıntılar olarak gösteriyor:
“Zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine Biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acı bir azap (ricz) indirdik.” 3304
“Biz, şüphesiz, bu memleket halkının üzerine, fısklarına (yoldan çıkmalarına) karşılık
3298] 9/Tevbe, 124-125
3299] 6/En’âm, 125; 7/A’râf, 71
3300] 10/Yûnus, 99-100
3301] 33/Ahzâb, 32-33
3302] 34/Sebe', 5
3303] 45/Câsiye, 11
3304] 2/Bakara, 59
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gökten fecî bir azap (ricz) indireceğiz.” 3305
Gökler, müstahak olana ricz gönderdiği gibi, korunmaya lâyık olanı da, şeytanın riczinden uzak tutar, arıtır:
“O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın riczini/pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.”3306
g) Şer
‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır. Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir. ‘Şerr’in çoğulu ‘şurûr’dur. Şer, her türlü ‘hayr’ın ve iyiliğin karşıtıdır.
‘Hayır ve şer’ ölçüleri, ya mutlak, ya da izâfî (göreceli) olur. Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak ‘hayr’dır. Zulüm, kötülük, adam öldürme gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı şeyler bazıları için geçici olarak ‘hayr’ veya ‘şer’ olabilir. Meselâ, mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir. Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü olan ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir.
Kur’an, akıl etmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır.3307 Çünkü onların yaptıkları ‘hayr’ olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır. Şer, bir yerde insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri ister; ancak kendisine bir şer (kötülük) dokununca ümitsizliğe düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini unutur, nankörlük yapar. 3308
İnsana bazen iyilik halinin bazen sıkıntının isâbet etmesi aslında bir denemedir: “Sizi deneme/sınav olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.”3309 Şer ile imtihan karşısında müslümanın en önemli dayanağı sabır ve duâdır. Mü’min, kendine göre şer saydığı belâ, musîbet, keder, zorluk ve yokluk ânında, kararlı davranarak bütün bunların bir deneme olduğunu düşünerek sabreder. Denemeyi başarmak için Rabbine niyaz eder. Yalnızca O’ndan yardım diler, halini yalnızca O’na arzeder. Çünkü mü’min duâ ile evrenin dehşet verici sessizliği içerisinde yalnız olmadığını anlar, duâ ile Rabbini yanıbaşında ve kalbinde bulur.
Hayır ve şer konusundaki hükümler, insanın onlardan hoşlanıp hoşlanmamasına göre değil, onların insanı götürdüğü sonuca göre verilmelidir. Çünkü bu konudaki değerlendirmeler çoğu zaman izâfî (göreceli) olmakta ve karar vermekte acele edilmektedir.
3305] 29/Ankebût, 34
3306] 8/Enfâl, 11
3307] 8/Enfâl, 22, 55
3308] 41/Fussılet, 49-50
3309] 21/Enbiyâ, 35
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 697 -
“Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 3310
“….(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.” 3311
Hayır, Allah rızası düşünülmüş ve takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri de günâhı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görecektir. 3312
Şer, bazen sû’, yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve şer kavramları iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır. Âmentü’de hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin de Allah tarafından yaratıldığına iman ettiğimizi söyleriz. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve şer Allah’tan geldiğine göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan hür iradeyle yaratılmış ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da, şerri de seçme yeteneği vardır. Allah (c.c.) insanı başıboş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan peygamberler de göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler, dileyen şer işler. Ancak hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir anlamda Allah’ın insana bir izin vermesidir ve onu hareketlerinde serbest bırakmasıdır.
Allah insanı hayır ve şer konusunda denemektedir.3313 Cimrilik edip de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları kendileri hakkında bir hayır değil, şerdir.3314 Bazı insanlar mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu3315 daha kötüdür. Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir.3316 Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin, düğümlere üfleyenlerin, hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden Allah’a sığınırlar. 3317
Çevremizde olan olaylara ve insanların işledikleri fillere hayır ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü de ancak Allah tarafından bütün insanlara gönderilen son İlâhî din İslâm’dır. İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer hükümleri akılla anlaşılır ve uygulanır. 3318
h) Necâset/Necis
Şeriate göre murdar ve pis olan şeylere ‘necâset’ denir. Bunun kökü ‘necis’
3310] 2/Bakara, 216
3311] 4/Nisâ, 19
3312] 99/Zilzâl, 7-8
3313] 21/Enbiyâ, 35
3314] 3/Âl-i İmrân, 180
3315] 5/Mâide, 60
3316] 98/Beyyine, 6
3317] 113/Felâk, 1-5; 114/Nâs, 1-6
3318] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 622-623.
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesidir ki, pis olan, temiz olmayan şey demektir. Necis kelimesi iki anlamda kullanılır: Birincisi, hislerle (duygularla) anlaşılan, ikincisi de gözle görülebilen, maddî olan necâset/pislik.
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de müşrikler için ‘necis’ kelimesini kullanıyor:
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir (neces)...” 3319 Bu âyette “pis (necis)” tâbiri değil de; “pislik (neces)” kavramı kullanılmıştır. Bu, hayli önemlidir. Pis bir şeyin temizlenmesi, çok zor değildir; ama pislik öyle değildir ve ilişkide olduğu başkalarına da kolaylıkla pisliği bulaşabilir. Şirk, mânevî bir pisliktir. Bu pisliği/necâseti gönlünde taşıyan, murdar sayılmaktadır. Bu hüküm, elbette onların insan olmaları yönünden değildir. Allah (c.c.) bütün insanları temiz ve en güzel şekilde yaratmıştır. Hiç kimse doğuştan necis değildir. Ancak, müşrikler, şirk gibi çirkin ve pis bir yola girmişlerdir. Girmekle kalmamaktalar, şirklerini savunmaktalar, bu inançları uğruna İslâm’la savaşmaya kalkışmaktalar.
Müşrikler ayrıca müslümanlar gibi istincâ yapmazlar (tahâretlenmezler), abdest almazlar, gusül bilmezler, İslâm’ın necâset dediği pisliklerden sakınmazlar. Yaşadıkları yerler dışarıdan temiz görünse bile, hükmen temiz sayılmaz. Müşrikler, ancak İslâm’a iman ederek ve imanın gereği olan tahâreti (temizliği) yaparak temiz olabilirler. O yüzden İslâm’ı kabul eden birisi, tevhid inancını söyleyerek mânevî kirlerden arındığı gibi, ikinci iş olarak gusül abdesti alarak maddî temizlikle de yükümlü tutulur.
Fıkıhta Necâset
Necâset, tahâretsizliğin (temiz olmayışın) adıdır. Fıkıh dilinde iki türlü necâset vardır:
1- Hakikî (gerçek) necâset; bunlar maddî pisliklerdir.
2- Hükmen necâset sayılan mânevî pislik (hades) ise, abdestsizlik veya cünüplük durumudur.
Gerçek necâset; ağır-hafif, katı-sıvı, görülen-görülmeyen diye üç gruba ayrılır. Necâseti temizlemek, ibâdet yapmaya başlamadam önce temizlenmek, cünüplüğü gidermek için yıkanmak İslâm’ın emridir. Ağır necâsetlerden bazıları şunlardır: İnsandan çıkan dışkı, sidik, kan, irin, meni, cinsel organdan gelen her çeşit sıvı, kusuntu, bedenden kesilen parçalar, kadınların aybaşı ve lohusalık kanları, eti yenmeyen hayvanların sidikleri, salyaları, bütün hayvanların kanları, kuşların dışındakilerin dışkıları, kümes hayvanlarının dışkıları, kesilmeden ölen hayvanın eti ve derisi, domuz eti, kılı ve derisi, içki gibi şeyler.
Hafif necâsetlere örnek: Yük hayvanlarının sidikleri, eti yenen hayvanların dışkıları ve idrarları, pençesiyle avlanan kuşların dışkıları (tersleri), hayvanların ödleri. Ölü hayvan eti, dışkı, pis deri gibi necâsetler katı; kan, irin, içki gibi necâsetler ise sıvıdır. Bazı necâsetler gözle açıkça görülür, ama sidik, içki kuruduktan sonra görülmeyebilir.
Dinimize göre necis olan şeyleri temizlemek gerekir. Necis sayılan bazı şeyleri yemek, içmek veya kullanmak helâl değildir. Bazılarını ise kullanmak câizdir. Meselâ; kan, domuz eti, domuz derisi kullanılmaz, içki içilmez.
3319] 9/Tevbe, 28
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 699 -
Kümes hayvanlarının dışkısı pistir, ama tarlada gübre olarak kullanmak caizdir. Necâsetler; su ile yıkamak, silmek, ateşe sokmak, kazımak, ovmak, yapı değişikliği (suların temizlenmesi gibi), boğazlama veya tabaklamak yollarından biriyle giderilir. 3320
Mü’minler, necis şeylerden uzak dururlar. Elbiselerini, bedenlerini, namaz kılacakları yerleri, evlerini, eşyalarını, çevrelerini... necâsetten temizlerler. Bilirler ki Allah, temiz kullarını sever.3321 Mü’minler, en önemli ibâdet olan namaza kalktıkları zaman tertemiz olurlar. Bedenlerini, elbiselerini temizlerler, namaz kılacakları yeri ‘mescid, secde yeri’ haline getirirler. En güzel bir temizlik olan abdest ibâdetini yerine getirirler. Abdest, namaz için önemli bir hazırlıktır. Kişi, en yüce makam olan Allah’ın huzuruna çıkacaktır. O’na kulluğunu, ibâdetini, zelil oluşunu, duâsını ve yakarışını sunacaktır. Namaz kılma, bu Yüce Huzura çıkış; namaz kılma yeri, bu Yüce Makamın dünyadaki sembolik yeridir. Âciz kul ile Aziz olan Yüce Allah’ın sembolik buluşması olan bu kulluk hazırlıksız, rastgele olmaz.
Abdest alırken yıkanan organlar, mânevî necâsetten de temizlenmiş sayılır. Yani mü’min, abdest organlarını yıkarken onları mânevî pislik sayılan günah, hata ve özellikle şirke bulaştırmayacağına söz verir. Bir taraftan da geçmişte yaptıklarını bu yıkayış/temizleyiş ile mânen temizlemeye çalışır, arınır.
Mü’min, insan olması dolayısıyla cünüplük (meninin gelmesi durumu) halde olabilir. Bu duruma düştüğü zaman bilir ki, bu durum, gerçek bir pislik değildir; Allah’ın emrettiği gibi yıkanır, temizlenir, cünüp iken yapamadığı ibâdetleri yapmaya koşar.
Mü’min, Kur’an’ın necis dediği3322 müşriklikten, müşriklere benzemekten, onların ahlâkını almaktan şiddetle kaçınır. Şeytanın pis işleri sayılan3323 içki, kumar, puta tapma hatalarına düşmez. Kalbini her türlü kirletici düşünce ve niyetlerden arındırır. Necâset sayılan şeylerden kendini korur. Necâsetten ve necis yerlerden uzak durur.
Güzel Koku
Peygamberimiz bir hadisinde “Bana kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da namazdır” buyururlar. Bu hadis, Peygamberimiz’in güzel ve iyi olan şeye sevgisini dile getiriyor. Peygamberimiz, güzel kokuyu namazla birlikte anmıştır. Böylece, güzel kokunun değerini ve yerini belirtmiştir.
Peygamberimizin, güzel kokuyu reddetmediği gibi, saçına ve sakalına koku sürülmesine de itiraz etmezdi. Enes bin Mâlik (r.a.); “Hz. Peygamber (s.a.s.) hoş kokuyu reddetmezdi”3324 buyuruyor.
Hüsn-i Zan; Güzel Değerlendirme ve İyiye Yorma
Hüsn-i zan; güzel zan anlamındadır; iyi niyetli ve iyi düşünceli olma hali demektir. Hüsn-i zannın zıddı; “sû-i zan”dır. Sâlih bir mü’min, müslümanlar ve
3320] Bunların ayrıntılı açıklaması fıkıh ktaplarında bulunmaktadır.
3321] 2/Bakara, 222
3322] 9/Tevbe, 28
3323] 5/Mâide, 90
3324] Buhârî, Libâs
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olaylar hakkında değerlendirmelerde bulunurken, olabildiğince iyi niyetli davranır ve hayra yorar. İyi niyetli ve güzel düşünceli olma, insanın iç güzelliğinin ve hayırhahlığının bir göstergesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şu üç özelliği taşıyan müslümanın kalbinde hıyânet ve kin bulunmaz; Allah için ihlâslı amel, bütün müslümanlara karşı iyi niyetli ve nasihatçı olma, fikir ve amelde müslümanlarla birlik olma.” 3325
İnsanların iyiliğini isteme, onları iyiliğe ve güzelliğe sevk etme, temelde müslümanın aslî vazifelerindendir. Hz. Peygamber buna dikkat çekmek için, “bütün müslümanlara karşı iyi niyetli olmak” üzere insanlardan bey’at almıştır.3326 Burada unutulmaması gereken Hz. Peygamber’in “bütün müslümanlara” ifâdesidir. İslâm dâiresine giren istisnâsız bütün müslümanların iyiliğini, hayrını isteme ve onlar hakkında güzel düşüncelere sahip olmak, bir müslümanın görevidir. Müslüman, kâfir ve müşriklere karşı insanî münâsebetler açısından, davranış ve hareketlerinde onların kalbini İslâm’a ısındırmak için olgun ve kusursuz olmalı; kalbi ise onlara ve onların kötü huylarına karşı sevgi duymamalıdır.
Sâlih müslümanın sıfatlarından biri, diğer müslümanlara sû-i zanda bulunmamasıdır.
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; zira zannın bir kısmı günahtır.” 3327
Rasûlullah (s.a.s.) zan ve insanlar hakkında ileri-geri konuşma, arkalarından söylemek hususunda, “Zandan sakının; Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.”3328 buyurarak, zannı sözlerin en yalanı olarak nitelendirmiştir. Sâdık müslümanın dilinden, üzerinde yalan kokusu olan sözler çıkmaz.
Müslüman, insanlar hakkında zâhirde gördükleri ile hükmetmeli; zan, şüphe, dedikodu ve evhâm ile başkalarına iftirâdan uzak durmalıdır. İnsanların gizli şeylerini ortaya çıkarmak, özel işlerine burnunu sokmak ve namusları hakkında ileri geri konuşmak, müslümanın ahlâkî vasıflarından değildir. Müslüman, zâhirde gördüğüne göre davranır. Ne gördüyse onu söyler. Şüphe ve zan ile hükmetmez. Hz. Ömer bin Hattâb (r.a.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar Rasûlullah (s.a.s.) zamanında vahiy ile hükmediyorlardı. Şimdi vahiy kesilmiştir. Biz artık sizin amellerinizden gördüğümüze hükmederiz. Bize iyilik izhar edeni korur ve kendimize yaklaştırırız. Onun gizledikleri bizi ilgilendirmez. Gizleyip sakladıklarını Allah hesaba çeker. Bize şer izhar edene güvenmez ve tasdik etmeyiz; isterse kalbinin temiz olduğunu söylesin.” 3329
Bu sebeple şuurlu ve muttakî müslüman, konuştuğu her kelimede ve verdiği her hükümde şu âyeti asla aklından çıkarmaz: “Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz, kalp bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.”3330 Dinî bir maslahat olmadıkça bir müslüman, başka müslümanların aleyhinde konuşmaz. Zira inanır ki, konuştuğu her kelime bir melek tarafından kayda alınmaktadır: “Sağında ve solunda onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği
3325] İbn Mâce, Mukaddime 18
3326] Buhârî, İman 42
3327] 49/Hucurât, 12
3328] Buhârî, Vesâyâ 8, Nikâh 45; Müslim, Birr 28
3329] Kandehlevî, Hayâtu's-Sahâbe, çeviren A. Meylânî, 4/253.
3330] 17/İsrâ, 36
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 701 -
her sözü zapteder.” 3331
Bu emirlerin şuuruna ermiş bir müslüman, ağzından çıkan her kelimenin mes’ûliyetinden korkar. Bu yüzden konuştuğu her sözcükte onu, dikkatli ve sözlerini tartan bir vaziyette görürüz. Çünkü o, konuştuğu kelimenin, kendisini Rabbının rızâ makamına çıkaracağı gibi, cehennemin en alt tabakalarına indirilebileceğini de bilir. Bu hususta Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kişi, Allah’ın rızâsına uygun bir kelime konuşur da bu kelimenin kendisini Allah katında ulaştıracağı yüksek mertebeyi hiç ummaz. Hâlbuki Allah, kendisine kavuşacağı güne kadar ona rızâsını yazar. Bir kişi de, Allah’ın azâbını celbeden bir kelime konuşur da, bu kelimenin onu ne dereceye düşüreceğini tahmin edemez. Hâlbuki Allah, bu kelimeye karşılık ona kıyâmet gününe kadar gazabını yazar.” 3332
Müttakî ve kalbi temiz müslüman, insanların mantıksız, delil ve ispatsız sözlerine kulak vermez; bugün toplumda kol gezen dedikodu, şâyia ve zanlardan kulağına gelenlere aldırış etmez. İnsanlardan ve medyadan duyup izlediği şeylerin doğruluğunu öğrenmeden nakletmez. Başkalarının naklettikleri şeyin, yalan veya doğru olduğunu araştırıp öğrenmeden aktarmayı Rasûlullah’ın (s.a.s.) haram olan yalandan saydığını bilir: “Kişiye duyduğu her şeyi nakletmesi günah olarak yeter” düsturuyla hareket eder. 3333
İlmü’l-Cemâl/Estetik (Güzellik Bilimi)
Sözlükte “güzellik” anlamına gelen cemâl kelimesi, sanat felsefesi terimi olarak genellikle eşya ve olgularda varlığı hissedilen ve insan ruhunda beğenme, hoşlanma, zevk alma gibi olumlu duygular ve yargılar doğuran nitelikleri ifade eder. İlmü’l-cemâl ise “güzellik bilimi” demek olup güzelliğin mâhiyeti, ilkeleri, sanatla ilgili değer yargıları, güzellik teorileri gibi konuları araştıran “estetik” kelimesinin çağdaş Arapça’daki karşılığıdır.
Estetik
Estetik kelimesi, Grekçe’de “duyum, duyular, algı” anlamına gelen aisthesis yahut “duyu ile algılamak” mânâsındaki aishanesthaiden gelir. Genellikle “güzelliğin bilimi” diye tarif edilmekle beraber, bu târifin sınırlarını çoktan aşmış bir disiplin olan estetik, sanat tarihi, sosyoloji, antropoloji ve hatta biyoloji ile dirsek teması bulunan felsefî ve psikolojik teoriler toplamı olarak ele alınabilir. Sanat eserinin ortaya konulması, bir varlık alanı olarak sanat eseri, sanat eseriyle ilişkileri açısından tabiat, sanat eserinin değerlendirilmesi (sanat eleştirisi), zevk ve bunlarla ilgili yan konuları içine alan bir bilgi dalıdır.
Bu çerçevede oluşturulmuş estetik teorileri, kökleri Greko-Latin kültürüne uzanan bir dünya görüşü (yahut gerçeklik kavrayışı) temeline dayandığı için, Batı dışındaki kültürlerin sanatlarını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Özellikle İslâm sanatlarını (daha doğrusu, müslümanların sanat eserlerini) açıklarken, bütünüyle Batı sanatları ve felsefesi etrafında oluşmuş bir kavram çerçevesine atıfta bulunmak, kaçınılmaz olarak yanlış değerlendirmelere yol açacaktır. İslâm medeniyet dâiresinde yer alan kültürlerin hemen tamamı, bu medeniyet
3331] 50/Kaf, 17-18
3332] Buhârî, Rikak 23; Müslim, Zühd, 49, 50
3333] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 41-42
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dairesine girdikten sonra İslâmî dünya görüşü yönünde büyük bir dönüşüme uğramış; sanat gelenekleri de aynı şekilde, yeniden biçimlenmiştir. Bölgelerarası farklılıklar bulunmakla beraber, müslümanların sanatları olarak ortaya çıkan bütün ürünlerde, İslâmî temel prensiplerin değişen ölçülerde uygulandığı görülmektedir.
Estetik ve Müslüman Sanatçı
Estetiğin başlıca konularından biri olan “güzellik” ise, temel prensibini kısaca açıklamaya çalıştığımız estetiğin asıl hedeflerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat İslâm sanatlarında (daha doğrusu, müslümanların sanat eserlerinde) “güzellik” meselesi, Batı kaynaklı objektivist ve sübjektivist estetiklerin anladığı mânâda güzellik değil; “mutlak güzellik”tir ve mutlak güzelliğin görünen âlemdeki içkinliğidir. Müslüman sanatçı için, sözgelişi gül, kendiliğinden güzel olmadığı gibi, bizim onda kendimizi yaşamamız da değildir. Gülün güzelliği, Allah’ın “cemâl” sıfatının ondaki tezâhürüdür. Batı kaynaklı bazı estetik teorilerinin kavram çerçevesinde yer alan “çirkinlik”, bu estetiğin konularının tamamen dışında kalır. Çünkü çirkinlik, itibârîdir; başka bir deyişle, güzellik mutlak olduğuna göre, çirkinlik yoktur.
Sanatçının görevi, güzelliği kaynağında yakalamak, yani görünenlerin temelinde bulunanı araştırmaktır. Bu bakımdan dış dünyanın yerine benzerini geçirmek gibi bir kaygının tamamen dışında, sanatçının kendi ferdiyetinden de bağımsız bir arayıştır sanat. Sanatçı, bu çerçevede güzelliği yaratan değil; keşfeden adamdır. Çünkü sanat, zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. Güzellik, objektif bir nitelik olmadığına göre, sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzele ulaşılamaz. Ağaç, sadece bir âyettir/işarettir. Güzelliğe bu işaretten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duyularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında değilizdir, ama sürekli değişme halindedir. “Ol!” emriyle sürekli yeniden yaratılmaktadır. Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliklerinde değil; değişmeyen özündedir. Bu öze, ancak tecrit/soyutlama yoluyla ulaşmak mümkün olabilir. Soyutlamanın ilk aşaması stilizasyondur. Stilizasyon (üslûplaştırma), objeyi şematize etmektir.3334
Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir. Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın, davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm.3335 Müslüman da bu ilkelere severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır. Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü yoktur müslümanın.3336 Tabii, aynı zamanda güzellik ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.
O’nun yaratıp terbiye ettiği fıtratımız ve fıtratımıza kılavuzluk yapıp istikamet veren dinimiz bizi her yönüyle gerçek güzelliğe götürecektir.
3334] Beşir Ayvazoğlu, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 1, s. 474-476
3335] 6/En’am, 162
3336] 33/Ahzab, 36
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 703 -
Bu anlayıştan sonra müslüman için sorun, bu ilkelerin yorumlanması ve hayata geçirilmesi noktalarında odaklaşacaktır. Müslümanca güzellik sergilemek için, öncelikle İslâm’ın çok iyi bilinmesi gerekir. Bütüncül bir anlayışla dinin prensiplerini, bakış açısını, hayat görüşünü, hikmetlerini bilmek, tefekkür ve tefakkuh kabiliyetini kazanmak, olay ve eserlere tevhidî yorum getirebilmek gerekir.
Sanat, müslümanın lügatındaki gerçek sanat, insanı şerlere değil; hayırlara, çirkinlik demek olan haramlara değil; sâlih amel ve takvâya ulaştıran unsurlardır. Gerçek sanat, insanı Allah’a ve O’nun sevdiklerine yaklaştırır. Tâğuta, şeytana ve nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey güzel de değildir, meşrû da, sanat da.
Câhiliyye sanatçısı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nûruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan; evrendeki, doğadaki güzellikleri göremez. O, kendine göre bir güzel yaratma sevdasında ve cür’etindedir. Müslüman sanatçı ise, güzelliği gerçek yaratanı bildiğinden güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellîlerini anlar. O, mutlak güzellik peşindedir. Allah’ın cemâl sıfatının tecellîlerini görerek hayran olur. Müslüman sanatçı, batılı sanatçı gibi kural, disiplin, ölçü tanımayan değil; haram-helâl hudutlarına ve kendi fıtratına uyan, ritme, ahenge, ölçüye, birliğe, sonsuza ulaşmak isteyen bir anlayış içindedir. O, nefsinin hevâ ve fantezilerinden ziyâde, mutlak güzelliğin peşinde koşar. Batıda estetik konusunda birbirini tutmayan, beşer kaynaklı estetik ölçü ve ölçüsüzlükleri onu bağlamaz. Müslüman için güzelin ölçüsü de farklıdır. Küfürde, Allah’a isyanda, haramlarda boş yere güzellik aramaya kalkmaz. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Çünkü güzel olan Allah sadece güzel olan şeyleri emreder. Allah, kullarından inancın, düşüncenin, eylemin, davranışın, duyguların, sözün, sesin, kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
Müslüman, inanır ve bilir ki, mutlak güzel, cemâl sahibi Güzel Allah’tır. Sözün en güzeli, Allah’ın Kelâmı (Kitab’ı)dır. Yaratıkların en güzeli, insan; insanların en güzeli ise Hz. Muhammed (s.a.s.). En güzel yol, şeriat, hukuk ve din: İslâm. En güzel iş de Allah’a kulluk. Bu bilinç; müslümana sanat için gerekli ilhamları, örnekleri, çıkış ve varış yollarını verir, müslümanın her yaptığını sanat seviyesine çıkartır.
Batı sanatı, figüratif ve natüralist bir sanattır. O, tabiatın küçük ve basit tarzda benzerini çizmeye ve yontmaya çalışan bir taklitçi ve musavvirdir. Müslüman sanatçı, müşahhastan (somuttan) kaçınır, yüksek seviyede soyutlamaya yönelir. Bunun için hat sanatı (kaligrafi) çok önemli bir yere sahiptir. İslâm estetiğini bütün özellikleriyle hat sanatlarından çıkarmak mümkündür. Yazı sanatında belirgin olduğu gibi, sanatla tebliğ iç içedir; bulduğunu paylaşmak için başkalarına sunar, onları güzel araçlar ve güzel yöntemlerle güzele dâvet eder müslüman sanatçı.
Batılı da olsa, kâfir de olsa insan, fıtratına uyduğu oranda, güzellikten nasibini alacak, insanlığı icabı güzel şeyler ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Böyle olmaktadır da. Yeter ki insan ve sanat yozlaşmanın, putlaşma ve putlaştırmanın her çeşidinden kurtulsun.
Müslümanlar, müslümanca sanat ortaya koyabilmek için, batılı araçlardan
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da yararlanabilirler. Fakat ortaya farklı şeyler, yani güzellikler çıkarırlar. Yalnız unutulmamalıdır ki, araçlar, bir yönüyle ortaya konacak eserleri de belirler. Bu bakımdan müslümanların işi zordur. Önemli olan, müslüman sanatçının kullandığı aracın kölesi olmaması, araca hükmedebilmesidir. Altını çizerek belirtmek istiyorum ki, araçların da doğru ve güzel olması gerekir. Meşrû olmayan araçlarla meşrû hedeflere gidilemeyeceğini unutmamak gerekir.3337
Güzellik Duygusu
Güzellik duygusu, insan bünyesindeki hayret verici noktalardan biridir. İlim, bu duygunun mâhiyetini bütünüyle açıklamaktan âcizdir. İlim, sadece dışa yansıyan taraflarını tespit ve tasvir eder, tezâhürlerini araştırıp inceler. İnsan, güzelliği, değişik şekillerde hisseder. Değişik şekilleri vardır bu duygunun. Zaman olur duygusal güzelliğe kapılır insan. Güzel bir manzaradan veya sevimli bir yüzden etkilenir. Güzel bir vücut, göz alıcı bir renk cümbüşü ve tatlı bir nağmeden büyülenir. Sayılamayacak kadar çok güzellik çeşitleri ve dereceleri vardır. Gün olur, mânevî bir güzellik sarar insanın duygularını... Güzel bir düşünce, güzel bir his, güzel bir hareket insanı duygulandırır.
Güzellik fıtrî bir duygudur. İnsan hayatındaki çok önemli ve büyük meseleler, güzellik duygusu üzerine binâ edilir. Sanat alanının en büyük dayanağı, güzellik duygusudur. Yine akîde için de en büyük hazine güzellik duygusudur. Normal bir yaratılışa sahip olan insan, güzellik duygusunun yüceliklerine daldıkça bu duygunun psişik sahadaki önemi artar, hayata yön verici gücü fazlalaşır. 3338
Kur’ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: “O’dur ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı...”3339 Bu insan fıtratının gördüğü, gözünün seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya çıkan saf bir gerçektir. Allah’ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar.
Her şeyde eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk vardır. Gören bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle bir âhenk ve güzellik bulur. 3340
“Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler (nakil vâsıtaları, binekler) yaratır.”3341 Kur’an’ın ilk indiği toplumlarda ve o devirdeki diğer toplumlarda bu gibi hayvanların mühim bir yeri vardı. Deve, öküz, koyun, keçi, at, katır ve merkep türünden hayvanlar binek hayvanı ve süs olarak kullanılırdı.
Bu hayvanları ihtiyaçları için kullanmaktan başka, ayrıca sabahleyin salıverirken, akşamları dönerlerken güzelce zevklenirlerdi. Sevimli görünüşleri, alımlı yürüyüşleri bir başka güzellik arzederdi onlar için. “Binek ve süs hayvanı olarak” alımlı görünüşlerindeki güzellik, ayrı bir canlılık katardı duygularına. Bu da gösteriyor ki, Kur’an’ın hayata bakışında güzellik unsuru köklü bir yer işgal ediyor.
3337] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 45-50.
3338] Muhammed Kutub, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, s. 13
3339] 32/Secde, 7
3340] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, 11/515
3341] 16/Nahl, 8
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 705 -
İhtiyaçların ötesine taşan duyguların tatminine önem veriyor. Güzellik duygusunu tatmin etmeyi, hayvanî eğilim ve ihtiyaçların üstüne çıkmasını bilen insanın mânevî arzularını doyurmayı gerekli görüyor. 3342
Mücerred Hüsün/Soyut Güzellik
İnsanın sîmâsının güzelliği, müşahhas/somut bir güzelliktir ve bu güzellik genellikle “cemâl” kelimesiyle ifade edilir. Onun, meselâ, ahlâkî güzelliği ise mücerret/soyut bir güzelliktir ve çoğu zaman “hüsün” kelimesinde ifadesini bulur. Mücerret güzellik gözle görülemez, ancak bir mânevî aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin güzelliği, fakire verilen sadakada somutlaşır ve seyredilir.
İlim de mücerret/soyut bir güzellik. Onun tezâhürü de bir konuşma yahut bir yazıda görülür. Misaller çoğaltılabilir. Ve mücerret güzelliklerin en mükemmeli: İman. Allah Rasûlünden bir hakikat dersi: “Sohbette insibâğ (boyanma) vardır.” İman eden bir kalp, Allah’a teveccüh etmişti, O’nun kitaplarına, peygamberlerine ve imanın diğer rükünlerine yönelmiştir. Güneşle sohbet eden bir ayna parlaklaşır, güzelleşir. Muttakînin huzurundan feyiz, âlimin sohbetinden ilim alınır.
İman da kalbi yüceltir, ziyâlandırır, terakkî ettirir, feyizlendirir, nurlandırır. İmanın güzelliği, iman hakikatlerinin mücerret hüsnünden geliyor. Cennetin tarife sığmaz o muhteşem güzelliği, imandaki güzelliğin bir tezâhürüdür. Kürsüdeki ihtişam, ilmin haşmetindendir. Ve sofralar, misafirin ev sahibi yanındaki hatırı ölçüsünde mükemmelleşir.3343
“Rabbimiz, Bize Dünyada da Hasene Ver; Âhirette de Hasene Ver!”
Hemen her namazın son rekâtında duâ olarak tekrar ettiğimiz bir âyet var: “Rabbimiz, bize dünyada da hasene; âhirette de hasene ver. Bizi ateşin azâbından koru!”3344 Bu âyet, “dünyada da hasene, âhirette de hasene”den söz ettiğine göre, istenen “hasene” her iki dünyada da geçerli ve elzem olan bir şeydir. Kezâ, her iki dünyada da hasenenin talep edilmesi, iki dünyanın uyumu zarûretine işaret etmektedir. Dünya ve âhireti, birbirinin rakibi ya da zıddı olan veya birbirinden kopuk ayrı dünyalar olarak görmemeyi, onları, en hayırlı şeyin ikisinde de “hasene” olduğu bir bütünlük içinde yorumlamayı gerektirmektedir.
Nitekim Kur’an’ın elçisi ve ilk muhâtabı olan Rasûl-i Ekrem, bize, dünyayı üç ayrı yüzüyle sunar: Fâni yüzü, âhirete bakan yüzü ve esmâ-i hüsnâya bakan yüzü. Ümmî nebînin hayatı, bu üçlemeye ilişkin nice dersler yüklüdür. O, meselâ, dünyanın fânîliğine aldanma tehlikesine karşı, şöyle demektedir: “Ben bu dünyayı ne yapayım? Ben ve bu dünya, yolcu ve altında gölgelendiği ağaç misaliyiz. Bir müddet sonra yolcu yoluna gider ve onu arkasında bırakır.” Ama öte yandan, “dünya âhiretin tarlasıdır.” Kezâ, pek çok hadisinde lafzan, diğerlerinde ise mânen vurguladığı üzere, şu dünya, Rabbimizi isimleriyle bildirmektedir.
Sözün kısası, tek boyutlu değildir dünya. O tek boyutu iyi veya o tek boyutu kötü olan bir şey değildir. Fâni yüzüne bakılırsa, adı üstünde denîdir, aşağıdır ve geçicidir. Nitekim dikkatli bir müfessir Kur’ânî “hayâtü’d-dünyâ” ifadesini “denî hayat, aşağı hayat” olarak tefsir ederken bir hakikate işaret etmektedir. İbrâhim
3342] Seyyid Kutub, a.g.e. 9/163-164
3343] Alâaddin Başar, Nur'dan Cümleler, c. 2, s. 118-119
3344] 2/Bakara, 201
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sûresinin üçüncü âyetinde geçen âhirete karşı hayâtü’d-dünyâyı sevenler, elbette dünyayı bu fâni ve denî yüzüyle sevenlerdir; onu âhiretin tarlası ve İlâhî isimlerin aynası kılmayanlardır. Dünya bizâtihî kötü değildir; ama âhiretin tarlası, İlâhî isimlerin aynası kılınmadığı sürece kötüdür. O yüzde hiçbir güzellik yoktur. Bilakis, o yüzde kalındığı sürece, en güzel şeyler bile çirkinliğe, en mükemmel şeyler bile abesiyete dönüşmektedir. Sonunda solup gitmesiyle bizi sonsuz acılara gark edecek bir çiçek, kimseyi cezbetmez. Hiç kimse “ileride terkedeceğim” diyen birini sevmez. Bütün aşklar “sonsuza kadar beraber olma” düşüncesiyle başlar; ancak o düşünceyle kalıcı olur.
Tüm bu fıtrî gerçeklerden, “dünyadaki hasene”nin, dünyanın fâni yüzünde kalan şeyler olmadığı anlaşılır. Geçip giden bir güzellik, şükürsüz bir zenginlik, Allah’tan bilinmeyip O’nun adına kendisinden infak edilmeyen bir servet, ihtiyarlıkla birlikte sönüp gidecek bir hâfıza, bu nitelikte kaldığı sürece bir “hasene” değildir. Fâni yüzde kalan biri için, bugünün yüz güzelliği, yarın solup gitmesi mutlak olduğundan, şimdiden acılar yaşatır. Edinilen servet, onu kaybetme korkusuyla uykuları kaçan vesveseli bir hazine bekçisine dönüştürür. Şu dünyanın her bir metâı, Sahibi bilinmediği ve veriliş amacına uygun kullanılmadığı sürece, olsa olsa, insanın azâbını arttıracaktır. Açıkçası “Rabbimiz! Bize dünyada hasene ver” derken istenen, dünyanın fâni yüzüne ilişkin bir şey değildir. O halde, kast olunan hasenenin, gelip geçer maddî güzellik kalıplarına değil; şu dünyada bize verilen metâın niteliğine; ona nasıl ve ne adına muhâtap olunduğuna baktığı açıkça ortaya çıkmaktadır.
Gençlik, zâhiren, insana güzel gelir. Ama dünyanın fâni yüzüyle bakılırsa güzel değildir; çünkü daha o dönemi yaşarken, bir gün gelip gideceği endişesiyle kararır ve çirkinleşir. Üç beş yıl sonra geçip gider. Sonraki tüm yıllar, “nerede o gençlik günleri? Keşke geri gelseler!” gibi yakınmalarla dolar. Çokları da, “gençlik sarhoşluğu”ndan, “gençliğine aldanmış olmak”tan yakınır durur. Ama o gençlik, eğer iman ve ubûdiyet yolunda sarf edilmiş ise, bu hüznü ve acıyı yaşatmaz. Geçip gidiyor olsa bile, bilir ki insan, bu gençliği veren, onu yolunda ve yerinde kullanana ebedî bir gençlik bahşetmeye muktedirdir. Şu fâni gençlik tarlasına âhirette boy verecek iman ve ubûdiyet tohumları atan, âhiret hayatında ebedî bir gençlik içinde devamlı meyveler devşirecektir. Bu bakımdan, iman ve ubûdiyet şuuru, gençlik nimetini onun için şu dünyada da “hasene”, âhirette de “hasene” kılmaktadır; gidişiyle insanı acılara gark eden ve bir daha asla gelmeyecek olan, acımasız bir sevgili değil.
Âhirete bakan yüzdeki “hasene”, esmâ-i hüsnâya bakan yüz için de geçerlidir. Rabbimizin isimleri, adı üstünde hasendir, güzeldir. Zaten, bütün güzellikler, o Cemîl-i Zülcelâl’in “güzel isimleri”nin cilveleridir. Gençliğine dünyanın bu yüzüyle muhâtap olan biri, gençlik nimetinde cilveleri görülen Kadîr, Alîm, Cemîl, Latîf... gibi güzel isimleri okuyacaktır.
O isimlerin müsemmâsı olan Zât-ı Zülcelâl’i tanıyacaktır. Bütün güzel isimler O’nun olan Zâtı tanıdığında ise, ne gençliği onu şımartacak; ne gençliğinin gidişi acılara atacaktır. Şımarmayacaktır; çünkü gençliğiyle üzerinde görünenler kendisinin değil, O’nundur. Acılara atılmayacaktır; çünkü gençliğinde üzerinde görünenlerin Mutlak Sahibi, onları yine bahşetmeye muktedirdir. Böyle biri için gençlik; taşkınlık, bedbinlik veya şımarıklıkla çirkinleşmekten çıkarak, bir şükür
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 707 -
ve hamd vesilesi olarak güzelleşecektir.
Demek ki, bir şeyin bizim için “hasene” oluşu, bizim ona muhâtap oluşumuzla ilgilidir. Ne şımartan bir gençlik güzeldir, ne acılara boğan bir ihtiyarlık. Ne azdıran zenginlik güzeldir, ne bezdiren fakirlik. Güzelliğin iksiri, ona bakışımızdadır. İmanî bir nazardan ve ubûdiyet halinden uzak olan zenginliğiyle azar, fakirliğiyle isyana girişirken; mü’min, imanı nisbetinde, zenginliği bir şükür ve hamd, fakirliğini ise bir duâ ve terbiye vesilesi kılmaktadır. İmansız bir nazar, en büyük nimetlere gark olduğu anda bile hayâlî felâket senaryoları ile hayatını zehir ederken; imanî bir nazar, musîbetleri dahi Hakîm-i Rahîm’in eseri olarak hikmet ve rahmet dürbünüyle seyretmektedir. Ona göre, “mâdem hayat, esmâ-i hüsnânın nakışlarını gösterir; hayatın başına gelen her şey güzeldir.” Hastalıklar ve hatta ölüm bile.
Dolayısıyla “Rabbimiz, bize dünyada da hasene, âhirette de hasene ver!” duâ âyetinde istenen “hasene”, imandır, imanî bir nazardır, ubûdiyettir, duâ, hamd ve şükürdür, bütün imanî hakikatlerdir. Bu dünyayı güzelleştiren, âhiretimizi ateşin azabından kurtarıp Rabbimizin güzel isimlerinin dâimî cilvelerine muhâtabiyetle doyumsuz bir güzelliğe ulaştıracak olan onlardır. Bu bakımdan, Rabbimiz, zaten dünyada “hasene” verdiğine, âhirette de “hasene” veriyor. Dünyada “esmâ-i hüsnâ”sıyla muhâtap oluyor. Şu dünyanın fâni yüzünde kalıp, sözümona en güzel dünya nimetlerine erişse bile, onu âhiret azığı yapmayan ve esmâ-i hüsnânın târifnâmesi kılmayanları ise, aynı âyet, devamla gelen “ateşin azâbı” ifadesiyle uyarıyor.
Kısacası, “Rabbim bize dünyada hasene ver” duâsını yaparken murâdımız şu olmalıdır: “Rabbim, şu dünya hayatımızda Senin esmâ-i hüsnânı tanımayı ve tüm ömrümüzü o isimleri tanımanın gerektirdiği bir ubûdiyet şuuruyla yaşamayı nasip et. Şu dünyada her neye muhâtap olursak olalım, o şeyde cilvelenen esmâ-i hüsnânı bize okuttur; o şeyi bizim için asıl meyvesini ebedî cennet yurdunda yiyeceğimiz bir fidan kıl. Bize bir an bile esmâ-i hüsnânı unutturma; bir an bile gayri imanî bir nazarla baktırma; bir an bile Sana kulluktan ayırma; tâ ki, mahkeme-i kübrâda hesaba ve cehennemde azaba dûçâr olmayalım.”
İnşaallah bu duâyı hakkıyla yapana âhirette de hasene verilecek; esmâ-i hüsnânın devamlı cilvelerine mazhar edilecektir. Yoksa eşyaya, Sâniine ve âhirete nisbet etmeksizin, fâni yüzüyle dünyaya bakanlar, bu dünyada aldatıcı ve şeklî bir güzelliğe ulaşsalar bile, onu kaybetmenin elemiyle dünyalarını karartırken, öte dünyada ateşin azabını tadacaklardır.3345
Güzel, Güzellik ve Sanat/Güzellik Sergilemek
Güzellik, fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın, güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme işidir. Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır. Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için kendilerini uyandıracak vâsıtalara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir âhenk duygusu uyandırdıkları
3345] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları, s. 128-132.
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için huzur, sükûn ve saâdet hissi doğururlar. Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana huzur verir.”
İnsan, hele duygulu ve uyanık gözlerle bakarsa ilk anda “güzel”i fark eder. Bu idrâk, düşünmeden, kendiliğinden oluşan bir duygudur. Güzelliğin kendisini isbata, bir sebebin yardımına ihtiyacı yoktur. “Güzel ve güzellik nedir, ne değildir”le ilgili, felsefe, “estetik” başlığıyla incelemeler yapmış, neticelenmeyen nice tartışmalara öncülük etmiş; elbette bir sonuca da ulaşamamıştır. Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana değişen bir değer yargısı mıdır? Batı kafasına göre, “evet!” Batı literatüründeki estetik konusunda uzun uzadıya felsefî tartışmalar yapılagelmiş. “Güzel” kavramı, zihinle beraber, ondan daha çok psikolojik sistemlere dayalı olduğundan matematik gerçekler gibi kesin yargılarda bulunulmakta zorlanılıyor. Matematikte iki kere iki dört eder, ama sanat ve güzellik kavramı söz konusu olduğunda iki kere iki dört mü eder, on dört mü? Haydi, ayıklayın pirincin taşını. Kimine göre öyle, kimine göre böyle.
Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda “husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konuda görüşler şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”
“Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.”3346 hadis-i şerifi de, bu konuda müslümanlar açısından çıkış noktası kabul edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzelliktir. İslâm; düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın, kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilemezsiniz.”3347 Nefis ile, arzu ile, hevâ ile, câhiliyyenin çirkeflikleriyle kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı ve ölçüsü tespit edilmeye kalkılırsa, insan putlaştırılmış olur. Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu hallüsinasyonlardır. “Şeytan onlara yaptıkları işleri zînetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.” 3348
Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine itaat edecektir. İmanı nispetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbının emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var olmadır, kâmil insan olmadır.
Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O’nun cemâlinin vasfıdır. O’nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri, mûcizelerin
3346] Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
3347] 2/Bakara, 216
3348] 29/Ankebût, 38
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 709 -
gücü, hârika ve fevkalâde olaylar, bütün bu güzellikleri yaratan da Allah’tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir. Güzel olan Allah’ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya sonuçları yönüyle güzeldir. Allah’tan daima güzellik zuhur eder.
Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür.3349 Allah, yaratıcıların en güzelidir.3350 Allah, hüküm verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme bakımından da en güzeldir. 3351
Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır.3352 Güzelin kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik sergilemesini, yani ihsanı emreder: “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et (güzellikler sergile, iyilik yap)...” 3353
Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nûruyla bakamadığından, gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez. O, kendine göre, yapay bir güzel peşindedir. Müslüman ise, güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir.
Eşyanın güzelliğinde hakiki güzelliğin tecellîlerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir. Allah’ın cemâl sıfatının tecellîlerini görerek hayran olur. Güzellik mutlak olduğu için, yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere göredir.
Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir. Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar. Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi bu haliyle hiçbir zaman pis değildir.
Güzele Bakmak Sevap mı? “Elbette!”
Boşvermiş gençlerin haramları basite, hatta alaya alan Bektaşî mantığıyla söylediği bu sözü duymuşsunuzdur: “Güzele bakmak sevap!” Tabii, onların güzelde neyi anladığını irdelemek gerekir. Aklı, fikri, anlayışı yukarılarda (hayır, kafasından yaklaşık bir metre aşağılarda) olanların “güzel” denince anladıkları, bir hanımın fizikî güzelliğinden başka şey olmayabilir. İnsanın fizikî güzelliği ise güzellikten sadece bir parçadır. Hem de geçici, göreceli, aldatıcı, yalancı bir parça. Şâirin biri, sadece dış güzellikten hoşlananlara, hoşlanılanın ağzından şöyle der:
“El oğlu benim etimi budumu beğenmiş, neylersin?
Ulan sen et değil, kemik istersin!”
Hayvanî bir beğenmedir bu. Güzelliğin o kadarını hayvanlar bile fark eder.
3349] 4/Nisâ, 79
3350] 23/Mü'minûn, 14; 37/Saffât, 125
3351] 65/Talak, 11; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
3352] 2/Bakara, 138
3353] 28/Kasas, 77
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanî güzellik daha derin, daha rûhî, daha kalıcıdır. “Güzele bakmak sevaptır” sözünün kullanılış amacı yanlıştır. Ama bu söz, anlam bakımından tümüyle doğrudur. Güzellik de, bakılandan ziyade bakana, görene, duyana ait bir özelliktir. Güzelliği gören göz, güzelden zevk alan ruh olmasaydı güzellik neye yarardı? O yüzden güzele, güzel bir niyetle ve güzel bir şekilde bakmak ibâdettir, sevaptır. Yalnız, unutmamak gerekir ki, güzelin tanımında güzel yoldan sapmamak, sınırı (hudûdullah) aşmamak esastır. Yine bilmeli ki, daha güzeli elde etmek için az güzeli terk etmek veya onu tahdit etmek, sınırlandırmak gerekir. Zevk aldığımız, güzel gördüğümüz dünyevî şeylerden sınırsız bir şekilde yararlanılmasının çok çeşitli dünyevî ve uhrevî zararlara sebep olacağını, bunların imtihan vesilesi olduğunu herkes bilir/bilmelidir.
Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın veya çevrenin çizdiği güzellerin(!) ve güzelliklerin(!) belki bir değeri olurdu. O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibâret olabilirdi. Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri o gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?
Güzellik; zevkle, haz duymakla, hoşlanmakla, beğenmekle ilgilidir. Kur’an bu konuda insanın hevâsının/arzusunun doğru bir ölçü olmadığını belirtir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.”3354 Kur’an, hoşlanmanın, bir konunun güzelliği açısından yanlış yargıya götürebileceğini açıkladığı halde, halk arasında yaygın, atasözü halini almış ate sözlerinden biri şöyledir: “Zevkler ve renkler tartışılmaz!” İnsanın arzusu ilâh kabul edilirse tabii ki tartışılmaz. Hangi şeyden zevk alıyorsa saygı duyarsın, karışamazsın. “Ben zevkime karıştırmam. Özgürlük var. Zevk değil mi, herkesinki farklı olabilir; kimse kimsenin zevkine karışamaz.” Bütün bu anlayışlar hümanizm denilen insana tapma dininin iman esaslarından. Bu hümanizm dinine göre zevklere sınır da konulamaz, güzel yönler/hedefler de gösterilemez. Zevkleri kim tahdit edecek, onlara kim hedef gösterecek? Hâşâ- insandan büyük başka ilâh mı var?
Bu tür vecize(!)lerle insanların zevkleri de yozlaştırılıp emperyalist oyunlara âlet edilmekte. Müslümanlar için insanın zevki de, renkleri seçmede de, her şeyi İlâhî ölçülere uymak zorundadır.
“Su sesi, kadın sesi, para sesi.” En güzel ses örnekleri için halkın kesin yargılarıdır bunlar. Tabiat güzelliği ile cinsellik ve kapitalizmin sentezidir bunlar. Ve bunların içine Kur’an sesi girmez, Hakk’a dâvet girmez...
Kâinattaki varlıkların rengi, şekli, tadı ne güzel... Hele sesleri ne güzel bir armoni, ne güzel bir mûsikî, ne güzel uyumlu orkestradır. Bülbülün şakıması, horozun ötüşü, kuşların cıvıltısı, suyun şırıltısı... anlayana sivrisineğin vızıltısı bile saz gibi âhenkli bir müziktir. Kâinat hep tesbih etmektedir, zikretmektedir. Bitkilerin ve hayvanların şekilleri, yapıları, renkleri, tatları hep farklı, hep ayrı güzel.
3354] 2/Bakara, 216
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 711 -
Ve seslerindeki farklılıklar, güzellikler... Bir de çağdaş aygıtlara bakın: Fabrikalardaki sese, makine gürültülerine, araba motorlarına, evlerdeki küçüklü büyüklü âlet ve gereçlerden uçakların seslerine kadar... Ne çirkin bir gürültü; tabiatla ne uyumsuz şeyler ya Rabbi!
Yine, eyyamcı fâsıkların kulak ve göz gibi nimetleri verene nankörlük yaparak onu haramlarda kullanırken ifade ettikleri bir deyim vardır: “Kulakların pasını gidermek, göze bayram ettirmek!” Neyle? Haramlarla mı?
Bakmak ibâdettir, göze bayram ettirmedir. Doğru. Güzele bakmak da sevaptır. Kâbe’ye bakmak, aynen nâfile namaz kılmak gibi ibâdettir. Kur’an’a bakmak, göze nur ve cilâdır; bayramdır göz için. Büyük kitaba (kâinata) bakmak; emr-i İlâhîye uymak ve sevaba girmektir. Hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Gözler bakmak içindir. Ama “göz oldur ki Hakkı göre, kulak oldur ki Hakkı duya!” Görmek, görebilmek bir ibâdet olduğu gibi, duymak, dinlemek de ibâdettir. Emîri dinlemek, ezanı dinlemek, Kur’an’ı dinlemek, kendini dinlemek, Hakka çağıranı dinlemek; kulakların pasını gideren birer kulluktur. Allah için yapılan her şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan, dolayısıyla O’nun adıyla okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller güzeli. 3355
Muhsinler; Güzel İş Yapan, Güzellik Sergileyenler
İhsan üzere olanlara Kur’an-ı Kerim muhsin der. Muhsin, güzellikler sergileyen ve güzel işleri gerektiği gibi en güzel şekilde yapan demektir. Allah (c.c.) muhsinleri sever.3356 Allah muhsinlerle beraberdir.3357 Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri lâyık oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir. Mü’minler, inandıkları Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler, muhsin olmaya çalışırlar. 3358
Muhsinler (ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın râzı olacağı şekilde güzel ve takvaya uygun yaparlar. Onlar, çirkin, bayağı, kötü, zararlı ve faydasız amellerden, faaliyetlerden uzaktırlar. Muhsin olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın sembolüdürler.���������������������������� Kur’an, Allah’ın muhsinler- muhsinlerle beraber olduğunu açıkladığı gibi3359 onlara müjdeler verildiğini de belirtir.3360 Kur’an, onlar için bir rahmettir.3361 Muhsin olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar.3362 Allah (c.c.), mü’minlere adâletle beraber ihsanı da emrediyor.3363 Allah (c.c.), insanlara ihsânla davrandığı gibi, insanın da ihsân sahibi olması en güzel şeydir. 3364
Sabır, secde, ağırbaşlılık, öfkeyi yutup insanların suçlarını bağışlama, hep hasen/güzel davranışlar olarak mihsinlerden sâdır olur.3365 Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ,
3355] Ahmed Kalkan, a.g.e. 51-53.
3356] 3/Âl-i İmrân, 134, 148; 2/Bakara 195; 5/Mâide, 13, 93
3357] 16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69
3358] 16/Nahl, 127; 2/Bakara, 112; 4/Nisâ, 125
3359] 16/Nahl, 128; 29/ Ankebût, 69
3360] 6/En’âm, 154; 22/Hacc, 37, v.d.
3361] 31/Lokman, 3
3362] 31/Lokman, 22
3363] 16/Nahl, 90
3364] 28/Kasas, 77
3365] 11/Hûd, 115; 7/A'râf, 161; 6/En'âm, 13; 3/Âl-i İmrân, 134
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Hârun muhsinlerden olup,3366 aynı şekilde Hz. Dâvud, Süleyman, Eyyub, Yusuf da Muhsinlerdir.3367 Bilhassa Hz. Yusuf, kendi adıyla anılan sûrede beş defa muhsin olarak zikredilmektedir.
Mü’min, yalnızca ibâdette değil, bütün davranışlarında ihsân üzerinde bulunur. O zaman, güzel yaptığı bütün amelleri ibâdet seviyesine yükselir. İnsan, bir hayvan boğazlarken bile ‘ihsân’ ile, güzellik ve şefkatle boğazlaması emredilir.3368 Genel olarak her durumda güzel davranış (sâlih amel, ihsân) emredilmekle birlikte, dinimiz, bazı konuların önemine binâen özel olarak güzel tavrı emreder. Kur’an ve hadislerde güzel davranmanın özellikle istendiği konulara özetle bakalım:
İnsanlara Güzel Davranma
Mü’minlerin birbirleriyle kaynaşmalarında, birbirlerine ihsân etmelerinin çok büyük rolü vardır. Müslümanların birbirine karşı şefkat, merhamet ve muhabbetli olmaları temel vasıflarındandır. Bir hadis-i şerifte: “Her müslüman, diğer müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmedemez, kin besleyemez.”3369 buyrularak İslâm kardeşliği pekiştiriliyor. Bir başka hadis de müslümanların birbirleri üzerindeki bazı haklarını şöyle sıralamıştır: “Her müslümanın diğer müslümanlar üzerindeki hakları beştir: Selâm almak, hastayı ziyaret etmek, cenazesinin teşyiine iştirak etmek, dâvete icabet etmek, aksırınca ‘elhamdü lillâh’ diyene ‘yerhamukâllah’ diye karşılık vermek.”3370 Bu sayılanların her biri, bir müslümanın diğer müslümanlara karşı görevi olduğu gibi, aynı zamanda güzel birer davranıştır.
İslâm, bir mü’minin kâmil imana ermesini, kendisini düşündüğü kadar, müslüman kardeşini de düşünmesine bağlamıştır:
“Sizden hiç biriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” 3371
“Birbirinize kin tutmayınız, birbirinize haset etmeyiniz, birbiriniz hakkında kötü niyet beslemeyiniz. Hepiniz de Allah’ın kulu ve kardeş olduğunuzu biliniz.” 3372
Diğer Yaratıklara Güzel Davranma
İslâm, insanların hayvanlara herhangi bir suretle işkence yapmalarını, onlara eziyet etmelerini yasaklamış ve onlara güzel muâmele etmelerini emretmiştir. “Bir kadın bir kedi sebebiyle azâb olundu. Onu bağlamış, doyurup sulamamış; bir şey yemesine de müsâade etmemişti.”3373 Hayvan sahipleri, hayvanlarını yedirmek, içirmek ve bakımını yapmak zorundadırlar. Bu görevi yapmazlarsa, hayvanlarını birine baktırmaya, satmaya veya eti yeniyorsa kesmeye zorlanırlar.
Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Canlı her varlığa iyilik
3366] 37/Saffât, 110, 121, 181
3367] 6/En'âm, 84
3368] Müslim, Sayd 57; İbn Mâce, Zebâih 3; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyât 14; Nesâi, Dahâyâ 22
3369] Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58
3370] Tirmizî, Edeb 1; Nesâî, Cenâiz 52
3371] Buhâri, İman 7
3372] Buhâri, Edeb 57
3373] Müslim, Birr 134
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 713 -
etmek, güzel davranmak sevaptır.”3374 İslâm yalnız hayvanlara değil; can taşıyan her varlığa ihsânın/güzelliğin ve iyiliğin gerekliliğini vurgulamıştır. Bitkiler ve ağaçlar da iyilik ve ihsâna muhtaçtır. Kâinat sarayı, yeryüzünün halifesi olan insanın istifadesine sunulmuş ve onun emânetine bırakılmıştır. Aslında insanın kendisi de kendisine emânettir. Bütün bu emanetlere riâyet, aslî görevlerimizdendir. İnsan, varlık âlemindeki her şeyin Allah’a âit ve O’nun mülkünde olduğunu unutmaz ise, bir karıncayı bile incitmez, bir yaprağı dahi gereksiz koparmaz ve bütün yaratıklara meşrû şartlar dâhilinde ihsân etmeden, güzel davranmadan duramaz. 3375
Güzellik Tanımına Giren ve Güzel Yapılması Emredilen Önemli Davranışlar
İhsân, yani güzellik, güzel davranışlar sergileme, sadece namaz gibi ibâdetlerle ilgili meselelerde mü’minin yükümlü olduğu bir sorumluluk değil; bütün söz ve işlerindeki değişmez tavrıdır. Allah her şeyde ihsan/güzellik ile davranılmasını kullarının üzerine gerekli kılmıştır: “Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)...”3376
İhsân, söz ve davranış güzelliğidir. İhsân, diğer anlamları yanında temelde söz, mantık, vicdan ve davranışları güzelleştirmek anlamına gelir.
Konuşmada Güzellik ve Güzel Sözün Mâhiyeti
“Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler...”3377 Güzel söz; doğru, faydalı, sevindirici ve muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür. Doğru sözdür: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, haramlardan sakının. Doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı bağışlasın...”3378 “Acı da olsa doğruyu söyle...”
“Yalandan da sakının. Çünkü yalan, imana aykırıdır.” 3379
Güzel söz, faydalı olan sözdür:
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.” 3380
Kur’an’da gerçek mü’minlerin faydasız, mâlâyani konuşmalardan kaçındıkları belirtilir:
“Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” 3381
“Kendisini ilgilendirmeyen mâlâyaniyi (faydasız söz ve işleri) bırakması, mü’minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.” 3382
Güzel söz, sevindirici sözdür: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyin
3374] Buhâri, Edeb 27
3375] Metin Ocak, Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, s. 65.
3376] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyet 14; İbn Mâce, Zebâih 4; Nesâî, Dahâyâ 22
3377] 17/İsrâ, 53
3378] 33/Ahzâb, 70-71
3379] Keşfu’l Hafâ, 1890, 865
3380] Et-Tâc, 5/183
3381] 23/Mü’minûn, 1-3
3382] Et-Tâc, 5/186
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(sevdirin), nefret ettirmeyin.”3383; “(Sevdirici ve sevindirici) tatlı söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” 3384
Güzel söz, muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür: “(Rabbimiz tarafından) insanlara aklî seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk.” 3385
Güzel söz, Allah’a dâvet eden ve sâlih amel işleyen, ‘ben müslümanım’ diyenin sözüdür: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih (iyi ve güzel) iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel (ahsen) sözlü kim vardır?” 3386
Sözde ihsân, sadaka vermekle eş tutulur: “...Güzel söz sadakadır.”3387
Konuşma yeteneği, insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden biridir. Bu kabiliyet ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur. Toplum halinde yaşamak mecbûriyetinde olan insan, her gün defalarca bu yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir. Hayatımızı İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde dost kazanmamızın sırrını açıklarken şöyle buyurur:
“(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih/iyi ve güzel iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Hasene/güzellik, iyilik ile; seyyie/çirkinlik, kötülük bir olmaz. (Sen, çirkinliği/kötülüğü) en güzel olan şeyle uzaklaştır; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” 3388
Tartışmada ve Münakaşada Güzellik
“İçlerinden zulmedenler bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde (ahsen) mücadele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.” 3389
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” 3390
Selâm Vermede Güzellik
“Size bir selâm verildiği zaman, siz de ondan daha güzeli (ahseni) ile selâmlayın; yahut aynısıyla karşılık verin...” 3391
Davranışlarda Güzellik
“Allah yolunda infak edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” 3392
Her davranışımızı güzelleştirmek, Rabbimizın emri olduğu için ibâdettir.
3383] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
3384] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
3385] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 592
3386] 41/Fussılet, 33
3387] Müslim, Zekât 56; Tirmizî, Birr 36
3388] 41/Fussılet, 33-34
3389] 29/Ankebût, 46
3390] 16/Nahl, 125
3391] 4/Nisâ, 86
3392] 2/Bakara, 195
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 715 -
“Tâğuta (şeytana, putlara ve putlaştırılanlara) kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline (ahsen) uyan kullarımı müjdele...” 3393
Kötülükler ve Çirkinlikler Karşısında Güzellik
“(Seyyie ile hasene) iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir tavırla (ahsen) önle. O zaman (görürüsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 3394
“...(O akıl sahipleri) ki, onlar kötülüğü iyilikle (seyyieyi hasene ile) savan kimselerdir...” 3395
“Güzel ahlak; mahrum edene vermen, ilgiyi kesene alâka göstermen, sana karşı haksızlık yapanı affetmendir.”
Hakka Çağırmada Güzellik
“Rabbinin yoluna hikmet ve mev’ıza-i hasene ile (güzel öğütle) çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et...” 3396
“Ona tatlı dille konuşun, yumuşak söz söyleyin; belki o, aklını başına alır veya korkar.” 3397
Ana babaya ihsân/Güzel Davranma
“De ki: ‘Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin, güzel davranın...” 3398
“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da ihsânı/iyi ve güzel davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle.” 3399
Bu âyetlerde kesin bir dille emredilen ana babaya ihsânın/güzelliğin, onları doyurmaktan ziyâde, içten gelen bir anlayışla koruma ve saygıda kusur etmemek, yani güzel davranmak olduğunu görüyoruz.
Yediklerimiz ve Giydiklerimizde Güzellik
Yenilen şeylerin helâl ve temiz (tayyib) olması Kur’an’ın emirlerindendir. Yeme ve giyme konularındaki âyetlerde de temizlik ve güzellikle ilgili emir ve tavsiyeler bulunur:
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdâların güzel, temiz ve helâl olanlarından yiyin...” 3400
“Ey Âdem oğulları! Her mescide gidişinizde zînetli elbiseler giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 3401
“Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ
3393] 39/Zümer, 17-18
3394] 41/Fussılet, 34
3395] 13/Ra'd, 22
3396] 16/Nahl, 125
3397] 20/Tâhâ, 44
3398] 6/En’âm, 151
3399] 17/İsrâ, 23
3400] 2/Bakara, 168
3401] 7/A’râf, 31
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
elbisesi ise daha hayırlıdır...” 3402
Bütün yaptıklarımızı Allah’ın bizi gördüğü şuuruyla yapmak; her işte güzellik
“Allah (yapılacak) bütün işlerin güzel bir şekilde yapılmasını farz kılmıştır...” 3403
“İhsan (güzel davranış), Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.” 3404
“Zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Aksi halde ateş size dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez. Gündüzün iki tarafında (sabah, öğle ve ikindi) gecenin de yakın saatlerinde (akşam ve yatsı) namazı kıl. Çünkü hasenât/güzellikler/iyilikler/sevaplar, seyyiâtı//kötülükleri/günahları giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır. Sabırlı ol, çünkü Allah ihsân sahibi olanların (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” 3405
Güzel Bakan, Güzel Görür; Güzel İş Yapan, Daha Güzeline Kavuşur
Hakiki güzellik; Allah ve Rasûlü. Allah’ın emri ve hükmü; Rasûlünün tebliği ve örnekliği... Kulluk ve ibâdet...
Bütün yüceliklerle vasıflı ve tüm eksikliklerden münezzeh olan ve her şeye gücü yeten Allah’ımız güzeldir ve güzelliği sever.3406 Güzelliği sevdiği için de, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.3407 Gökleri, yerleri ve insanları ahsen-i takvîm olarak, en güzel kıvamda/biçimde yaratmış,3408 fıtratlarımızı ve sûretlerimizi güzelleştirmiştir. Yapmakla yükümlü kılındığımız güzel amellerin genel ölçülerini, sözlerin en güzeli kıldığı Kur’an3409 ile bildirmiş, ahlâkını azîm/yüce kıldığı elçisi3410 Hz. Muhammed (s.a.s.) ile örneklendirmiştir. Rasûlullah’ta güzel örnekler3411 tümüyle mevcut bulunduğundan, o, kendi görevini; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”3412 şeklinde özetlemişti. Güzel Rasûl, bizim görevimizi de şöyle hulâsa etmişti: “Allah her şeyde ihsânı, yani iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)...” 3413
Dinimizin temel kurallarından birini oluşturan bu hadis-i şerife göre, yatıp kalkmaktan yemek yemeye, kılık kıyafetten selâmlaşmaya, üretim-tüketimden ticarete, yargıdan siyasete kadar bütün hayatî faâliyetlerimizi güzelleştirmekle mükellefiz.
3402] 7/A’râf, 26
3403] Et-Tâc, 3/105
3404] Buhâri, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, hadis no: 2738, 4/119; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695, 4/223; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63,64, 1/24; Nesâi, İman 6, 8/88
3405] 11/Hûd, 113-115
3406] Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce, Duâ, bâb 10
3407] 32/Secde, 71
3408] 95/Tîn, 4
3409] 39/Zümer, 23
3410] 68/Kalem, 4
3411] 33/Ahzâb, 21
3412] Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8
3413] Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12; Tirmizî, Diyet 14; İbn Mâce, Zebâih 4; Nesâî, Dahâyâ 22
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 717 -
Güzelleştirmek, güzelleşmektir; daha doğrusu, fıtratımızdaki güzelliği ortaya çıkarmaktır. Amellerimizi güzelleştirmenin ise, bir arada bulunması gereken biri şekle; diğeri öze bağlı iki ana şartı vardır: Birincisi, yapılacak işin İlâhî yasaları içeren vahye uygun olmasıdır. Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarına uygun olarak gerçekleştirilen tüm sözler, davranışlar ve işler, güzelleştirilmiş ameller olduğu gibi, vahye ayarlı ve ilimle donanımlı aklın verilerine uygun olarak gerçekleştirilen eylemler de güzelleştirilmiş amellerdir. İkinci şart, öze ilişkin şart ise, şeklen dine ve akla uygun işleri Allah’ı görür gibi ve de O’nun tarafından görüldüğü şuuru içinde ibâdetleştirerek yapmaktır. Her şeyi ihsân üzere, yani güzelleştirerek yapmanın Güzel Rasûl’ün dilindeki ifadesi de budur. Bizim, her işi güzelleştirerek yapma yükümlülüğümüzün ana nedeni ise çok iyi bilinmelidir ki, yaratılış sebebimiz olan ubûdiyeti/kulluğu gerçekleştirmektir. Zira açıklanan ölçülere göre davranışlarımızı güzelleştirmek, ibâdetleştirmektir; en geniş anlamda Allah’a ibâdet etmektir. Buna Kur’an tâbiri olarak; “sâlih amel”, “hasenât”, “ihsân”, “tayyibât” diye ad verilir ki, bunların hepsi “ibâdet” ve “ubûdiyet”tir. Güzelliklere olduğu gibi, çirkinliklere de eğilimli ve yetenekli olan insanın her işi “ihsân” üzere güzelleştirerek yapması, pek kolay değildir. Özellikle İslâm’ın evlere, çevreye, sokağa, okula, yönetime... hâkim olmadığı günümüz ortamında bu daha da zorlaşmaktadır. Bunun gerçekleşmesi için İlâhî yardım gereklidir. Bundan dolayı Kur’an bize şöyle duâ ederek güzellikler dilememizi öğütler: “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneh ve kınâ azâbe’n-nâr (Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de hasene/güzellik ver; bizi ateş azâbından koru).”3414 3415
Güzel Davranışlarda Bulunanların Mükâfatı
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli (hüsnâyı) tasdik ederse Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli (hüsnâyı) de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 3416
Bu âyetlerde güzel davranışın takvâyı da kapsadığını görmekteyiz. Bundan sonra, “en güzel (hüsnâ) söz olan tevhidi tasdik eden” ifadesi, verme ve takvâyı izlemektedir. İnancıyla birlikte güzel davranışlarda bulunan ve insanlara iyilik edip malını veren ve Allah’tan korkan böyle insanların işi, dünya ve âhirette kolaylaşmıştır. Davranışı Allah yanında makbuldür. Zira insanca/ihsânca davranışıyla Allah’ın istediklerini yerine getirmiştir.
Güzel davranış sahiplerine Allah ihsânla/güzellikle ve daha fazlasıyla karşılık verecektir.
“İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere, hüsnâ/daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” 3417
“Kim (Allah huzuruna) bir hasene/güzellikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır.” 3418
3414] 2/Bakara, 201
3415] Ali Esen, Güzel Bakan Güzel Görür, Ribat, Temmuz 2000.
3416] 92/Leyl, 5-11
3417] 10/Yûnus, 26
3418] 6/En'âm, 160
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsan, ihsân üzere olur, güzel işler yaparsa, davranışlarını ihsân üzere gösterirse, bunun karşılığı olarak ihsân görür, güzellikle muâmele edilir.
“İhsânın karşılığı ihsândan başka bir şey midir?” 3419
“Allah, ihsân sahiplerinin (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” 3420
“İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” 3421
İhsâna ihsânla, güzel davranışa güzelliklerle karşılık; hem dünyada, hem de âhirette ayrı ayrı verilecektir.3422 İhsâna karşılığın en güzeli Allah katındadır. 3423
İnsanların dünyada işledikleri ameller ne kadar ihsân vasfında güzel olursa olsun, Allah’ın ihsânıyla, âhirette vereceği güzelliklerle mukayese edilmez. Zaten insanın ihsân üzere yaşayıp güzellikler sergilemesi de Allah’ın bir lutfu ve ihsânıdır, O’nun yardımıyladır. Bunları düşünen insan, yaptığı güzelliklerden dolayı nefsine pay çıkarıp kibirlenmemeli, ihsânını riyâ ve gurur pisliklerinde kirletmemelidir.
Allah, güzel davranışlarda bulunan muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir.3424 Allah’ın rahmeti sürekli muhsinlerle, güzellik sergileyenlerle beraber olur.3425 Muhsinler, kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar.3426 Kur’an, muhsinlere rahmet sunar.3427 İhsân sahiplerinin aleyhine bir yol (onları yenik duruma düşürme) yoktur. 3428
“Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de hasene/güzellik ver.”3429
“Güzele güzel dersin naz eder; çirkine güzel dersin haz eder.” (Atasözü)
“Güzele güzelsin deme. Belki gururundan çirkinleşebilir.”
“Ben güzele güzel demem, / Güzel benim olmayınca.”
“Güzelliğin on para etmez, / Bu bendeki aşk olmasa.”
“Kişi kimi seviyorsa odur en güzel.”
“Güzel olan şeyler, ancak kendilerinden anlayan ve hoşlanan kimselere güzel gelir.”
“Rûhun güzelliği, bedenin güzelliği kadar kolaylıkla görülmez.”
“Eserdir, sanattır, dildir rûhun güzelliğini gösteren.”
3419] 55/Rahmân, 60
3420] 11/Hûd, 115
3421] 2/Bakara, 195
3422] 3/Âl-i İmrân, 148; 16/Nahl, 39; 39/Zümer, 10
3423] 3/Âl-i İmrân, 14, 195; 13/Ra'd, 29; 38/Sâd, 25, 40, 49
3424] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/ A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût, 69 vd
3425] 7/A'râf, 56
3426] 31/Lokman, 22
3427] 31/Lokman, 3; 46/Ahkaf, 12
3428] 9/Tevbe, 91
3429] 2/Bakara, 201
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 719 -
“Güzelle faydalıyı aynı yerde bir araya getirmek, çoğu zaman mümkün değildir.”
“İç hayatımızın hazinesini zenginleştiren her şey güzeldir.”
“Yüz güzelliği, yaz yemişi gibidir. Çabuk çürür, çok dayanmaz.”
“Zaman, o hırsızların en belâlısı, / Çalmış güzelin nesi var, nesi yoksa.”
“Güzellik kanatlıdır, çok çabuk uçar.”
“Satılan ve satın alınan güzellikler, yapay/sanal güzelliklerdir; saf/doğal değildir.”
“Güzellik, Allah’ın armağanıdır.”
“Asırlardır bu böyledir, / Bütün kötülükler geçer; / Yaşar iyi ve güzel olan.”
“Bu hayata değer verdiren tek şey, sonsuz güzelliğin görülmesidir.”
“İnsan, bu geçici dünyada güzelliği görünce gerçek güzelliği hatırlar ve ona doğru uçmak için yanar tutuşur.”
“Güzelle iyinin arasında bir fark vardır; İyinin ispatlanmaya ihtiyacı vardır, güzel ise güzeldir.”
“Güzel ve göz alıcı her şey iyi olmayabilir; ancak iyi olan her şey güzeldir.”
“Doğru olan bir şey, hep güzel ve akla yakındır.”
“Güzellik gerçektir; gerçek de güzelliktir.”
“Bana Allah’ı hissettirmeyen câmi, ne kadar muhteşem olsa bile, güzel değildir.”
“Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Güzel ahlâklı, güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenâ ahlâklı fenâ düşündüğünden, fenâ levhaları görür.”
“Her şey ya hakikaten güzeldir; ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.”
“Bir kısım olaylar vardır ki, zâhiri çirkin ve karışıktır. Fakat o zahirî perde altında çok parlak güzellikler ve intizamlar vardır.”
“Her şeyin bir mülk, diğeri melekût; yani biri dış, diğeri iç olmak üzere iki yönü vardır. Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir ve şeffaftır; Aynanın dış yüzü gibi. O yüzden, çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Aynı zamanda o çirkinlerin yaratılışı, güzellikleri tamamlamak içindir. O yüzden çirkinin de bir çeşit güzelliği vardır.”
“Güzellik bir nimettir. Nimete şükredilse, mânen ziyâdeleşir/artar; Şükredilmezse değişir, çirkinleşir.”
“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûp/sevgili. Çünkü, zevâle/yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez/sevilmemeli.
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Husn/Güzellik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Husn/Güzellik Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (194 Yerde): 2/Bakara, 58, 83, 83, 112, 138, 178, 195, 195, 201, 201, 229, 236, 245; 3/Âl-i İmrân, 14, 37, 37, 120, 134, 148, 148, 172, 195; 4/Nisâ, 36, 40, 59, 62, 69, 78, 79, 85, 86, 95, 125, 125, 128; 5/Mâide, 12, 13, 50, 85, 93, 93; 6/En’âm, 84, 151, 152, 154, 160; 7/A’râf, 56, 95, 145, 168, 131, 137, 156, 161, 180; 8/Enfâl, 17; 9/Tevbe, 50, 52, 91, 100, 107, 120, 121; 10/Yûnus, 26, 26; 11/Hûd, 3, 7, 88, 114, 115; 12/Yûsuf, 3, 22, 23, 36, 56, 78, 90, 100; 13/Ra’d, 6, 18, 22, 29; 16/Nahl, 30, 30, 41, 62, 67, 75, 90, 96, 97, 122, 125, 125, 128; 17/İsrâ, 7, 7, 23, 34, 35, 53, 110; 18/Kehf, 2, 7, 30, 31, 86, 88, 104; 19/Meryem, 73, 74; 20/Tâhâ, 8, 86; 21/Enbiyâ, 101; 22/Hacc, 37, 58; 23/Mü’minûn, 14, 96; 24/Nûr, 38; 25/Furkan, 24, 33, 70, 76; 27/Neml, 11, 46, 89, ; 28/Kasas, 14, 54, 61, 77, 77, 84; 29/Ankebût, 7, 8, 46, 69; 31/Lokman, 3, 22; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 21, 29, 52; 35/Fâtır, 8; 37/Sâffât, 80, 113, 105, 110, 121, 125, 131; 38/Sâd, 25, 40, 49; 39/Zümer, 10, 10, 18, 23, 34, 35, 55, 58; 40/Mü’min, 64; 41/Fussılet, 33, 34, 34, 50; 42/Şûrâ, 23, 23; 46/Ahkaf, 12, 15, 16; 48/Fetih, 16; 51/Zâriyât, 16; 53/Necm, 31, 31; 55/Rahmân, 60, 60, 76; 57/Hadîd, 10, 11, 18; 59/Haşr, 24; 60/Mümtehine, 4, 6; 64/Teğâbün, 3, 17; 65/Talâk, 11; 67/Mülk, 2; 73/Müzzemmil, 20; 77/Mürselât, 44; 92/Leyl, 6, 9; 95/Tîn, 4.
B- Güzellik, Hayır ve İyilik Konularındaki Âyet-i Kerimeler:
a- Hayır ve Şer İmtihandır: 21/Enbiyâ, 35.
b- Allah, Bir Kişi Hakkında Hayır Dilerse Onu Geri Çevirecek Yoktur: 10/Yûnus, 107.
c- Hasenât (Güzellikler): 11/Hûd, 114.
d- İnsana İyi ve Kötü Diye İki Yol Gösterilmiştir: 90/Beled, 10; 91/Şems, 8.
e- Allah’tan Hayır İstemek: 26/Şuarâ, 84.
f- Hoşa Giden Bir Şey Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
g- Hayır, Allah’ın Elindedir: 3/Âl-i İmrân, 26; 4/Nisâ, 79.
h- Âhirete Önden Hayır Yollamak: 2/Bakara, 110; 22/Hacc, 77; 36/Yâsin, 12; 59/Haşr, 18; 75/Kıyâme, 13; 82/İnfitâr, 5.
i- Hayır İşlerinde Yarışmak: 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48; 23/Mü’minûn, 61.
j- Birr/İyilik: 2/Bakara, 177, 189.
k- İyilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 134; 4/Nisâ, 36, 114, 125; 16/Nahl, 128.
l- İyiliklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85.
m- İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
n- İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
o- Kötülüğü İyilikle Savmak: 13/Ra’d, 22; 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-35.
p- Allah, İhsânı (İyiliği) Emreder: 16/Nahl, 90.
r- Yapılan İyiliği Çok Görmemek: 74/Müddessir, 6.
s- Daha Çoğunu Bekleyerek, İyilik Yapmaktan Sakınmak: 74/Müddessir, 6.
ş- İyilik Yapanla Kötülük Yapanın Misâli: 45/Câsiye, 21.
t- Kötülüğe Karşı İyilik, Dost Kazandırır: 23/Mü’minûn, 96; 41/Fussılet, 34-36.
u- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
ü- İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262, 263, 264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
v- Allah, İyiliğin Karşılığını Kat Kat Verir: 4/Nisâ, 40, 124; 6/En’âm, 160; 10/Yûnus, 26; 42/Şûrâ, 23; 73/Müzzemmil, 20.
y- Her İyiliğin ve Kötülüğün Karşılığı Verilecektir: 99/Zilzâl, 6-8.
z- İyiliğin Karşılığı: 4/nisâ, 124; 31/Lokman, 16; 73/Müzzemmil, 20.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 7, s. ; c. 19, s. 59-63; c. 22, s. 146-148
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y, c. 3, 41-42; c. 2, s. 243-246; c. 1, s. 244-245, 289, 292
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 40-52, c. 2, s. 66-81, 82-84, c. 20, s. 64-73
4. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Beşir Ayvazoğlu), Risale Y. c. 1, s. 474-476
5. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. s. 128-132
6. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 15-20, 45-70
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN - HASENE)
- 721 -
7. Nur’dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 2, s. 118-119
8. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 35-36
9. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 7-8, 9-11
10. Kur’ân-ı Kerim’de Salâl Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 34-40, 127-129
11. İslâm Açısından Mûsiki ve Semâ, Süleyman Uludağ, İrfan Y. s.15, 59-61, 102-112, 339-341
12. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 273-279, 291-310
13. Kur’an’da İhsân ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılâb Y.
14. İhsan, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
15. Güzellikler Dini İslâm, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
16. Estetik, İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi Y.
17. Sanat ve Estetik Kuramlar, Nejat Bozkurt, Sarmal Y.
18. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y.
19. Ahlâk Hadisleri, İmam Buhârî, 1-2, Sönmez Neşriyat
20. Kırk Hadisle Güzel Ahlâk, Cemal Uşşak, Nesil Basım Yayın
21. Hadislerle Güzel Ahlâk, Said Köşk, Anahtar Y.
22. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y/Diyanet Vakfı Y.
23. Ahlâkımız, Mustafa Çağrıcı, Marifet Y.
24. Muhteşem Sanatkâr, Servet Engin, Adım Y.
25. İslâm Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ağaç Y.
26. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Y.
27. İslâm Düşüncesinde Sanat, Muhammed Kutub, Fikir Y.
28. Güzel Söze Uymanın Önemil, Harun Yahya, Vural Y.
29. Din ve Fıtrat, Y. Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y. s. 141-160
30. Görsel Sanatlar ve İslâm, Heyet, İSAV/İlmî Neşriyat
31. Güzellik Felsefesi; Estetik, Köprü no: 71, Yaz 2000
32. Sanat Özel Sayısı, Fecre Doğru, sayı 31, Mayıs 98

HAC
- 723 -
Kavram no 62
Görevlerimiz 8
Bk. İbâdet; İslâm; İtaat-İsyan
HAC
• Hac; Anlam ve Mâhiyeti
• Haccın Hükmü ve Delilleri
• Haccın Fevrî veya Ömrî Oluşu
• Haccın Şartları
• Haccın Sıhhatinin Şartları
• Haccın Çeşitleri
• Haccın Menâsikı/Hac Fiilleri
• Haccın Vâcipleri
• Hac Nasıl Yapılır? (Hacla İlgili Uygulama Özeti)
• Kur’ân-ı Kerim’de Hac
• Hadis-i Şeriflerde Hac ve Haccın Fazîleti
• Haccın Hikmetleri
• Hac, Sadece Ferdî Bir İbâdet Değil; Ümmetin Yıllık Büyük Kongresidir
“Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.” 3430
Hac; Anlam ve Mâhiyeti
Hac, İslâm’ın temel ibâdetlerinden biridir. Arafat’ta belirli vakitte bir süre durmaktan, daha sonra Kâbe-i Muazzama’yı usûlüne göre ziyâret etmekten (tavâf) ibâret olan ve İslâm’ın şartlarından/rükünlerinden birisini teşkil eden ibâdettir.
Hac, “h-c-c” kökünden bir masdar olup bir farzın edâsı, ibâdet amacıyla belirli yerleri belirli günlerde ziyâret edip gerekli amelleri yapmak demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 22. sûresinin adı da “Hacc Sûresi”dir.
Hac ibâdeti maksadıyla ziyâret edilecek olan yerler; Mekke şehrinde bulunan Kâbe, Arafat ve çevresidir. Zamanı ise, hac ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkade ve Zilhicce aylarıdır. Hacda her fiil için özel zamanlar vardır. Ziyaret tavafının, kurban bayramı sabahından, ömrün sonuna; Arafat’ta vakfenin ise, arefe günü zevalden, kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar yapılabilmesi gibi. Diğer yandan bu büyük ziyarete hac niyetiyle ve ihramlı olarak yönelmek de gereklidir.
Allah elçisine, “hangi amelin daha fazîletli olduğu” sorulunca şöyle buyurdu: “Allah’a ve Rasûlüne iman.” “Sonra hangisi?” denildi. “Allah yolunda cihad” buyurdu.
3430] 2/Bakara, 158
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sonra hangisi?” sorusuna ise; “Mebrûr hac” cevabını verdi. 3431
“Umre, ikinci bir umreye kadar olan günahlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak cennettir.”3432 Mebrûr hac; kendisine hiçbir günah karışmayan, eksiksiz olarak îfâ edilen makbul hac anlamına gelir.
Amellerin fazileti ile ilgili birbirinden farklı olan hadisler, Hz. Peygamber’e soru soran muhâtabın durumuna göre verilmiş cevaplar olarak değerlendirilir. İmam Mâlik’e göre, farz, hattâ nâfile hac, düşman korkusu olmadıkça (farz-ı ayın olmayan) cihaddan daha üstündür. Ancak düşman korkusu olursa, cihad, nâfile hactan önde gelir.
Hac ve umre ile, her yıl Kâbe’nin ihyâsı gerçekleşir. Umre’yi bir yılın veya ömrün herhangi bir gününde îfâ imkânı vardır. Umre, belirli günlerde yapılabilen hac ibâdetinden daha kolaydır. Hac, küçük günahlara keffâret olur ve ruhu ma’siyet kirlerinden temizler. Hatta bazı Hanefî âlimlerine göre, büyük günahları da örter. Mebrûr hac yapanın cennete gireceğini bildiren hadisle, yine Hz. Peygamber’in şu hadisleri bu konuda önemli delil teşkil eder:
“Kim hac yapar, bu esnada cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.”3433; “Hac ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir (duâlarını kabul eder), af isterlerse onları affeder.”3434; “Allah’ım! Hac yapanı ve hacının kendisine duâ ettiği kimseleri mağfiret et.” 3435
Kadı Iyâz şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet, haccın büyük günahlara, ancak tevbe edilirse keffâret olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Namaz ve zekât gibi Allah’a ait veya para borcu gibi kula ait bir borcun haccı yerine getirmekle düştüğünü söyleyen bilgin yoktur. Kul hakları zimmette devam eder. Allah Teâlâ Kıyâmet günü hak sahiplerini, haklarını almak üzere toplar. Ancak Yüce Yaratıcı’nın bu alacaklılara vereceği birtakım nimetlerle onları râzı etmesi ve bir ikram olmak üzere borçlulara müsâmaha göstermesi de mümkündür.”
Hac ibâdeti, dünyanın çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke ayrımı gözetilmeksizin, milyonlarca müslümanı bir araya getirir. Tanışıp görüşmelerine, ekonomik bakımdan bütünleşmelerine, düşmanları karşısında tek saf halinde yardımlaşmalarına zemin hazırlar. Ümmet bilinci açısından haccın çok büyük rolü vardır. Böylece şu âyetlerdeki mânâ tecellî eder: “İnsanları hacca dâvet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vâsıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar, dünyevî ve uhrevî menfaatlerini görsünler ve belli günlerde, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları kurban ederken, Allah’ın adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksula ve fakire yedirin.” 3436
3431] Buhârî, Cihad 1, Hacc 4, 34, 102; Umre 1; Müslim, İman 135, 140; Tirmizî, Mevâkît 13, Hacc 6, 14, 88; Dârimî, Menâsik 8, Salât 24, 135
3432] Nesâî, Hacc 3, Zekât, 49, İman 1; Dârimî, Menâsik 7, Salât 135; Tirmizî, Hacc 6; Ahmed bin Hanbel, I/387, III/114, 412, IV/342
3433] Buhârî, Muhsar 9, 10; Nesâî, Hac 4; İbn Mâce, Menâsik 3; Dârimî, Menâsik 7; Ahmed bin Hanbel,II/229, 410, 484, 494
3434] İbn Mâce, Menâsik 5
3435] İbn Huzeyme, Sahîh; el-Hâkim
3436] 22/Hacc, 27-28
HAC
- 725 -
Hac, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan mü’minler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir. İnsanlar, gerçekten eşit olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap olanla olmayanın, beyazla siyahın takvâ dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı inancı, vicdanlara yerleşir.
Haccın Hükmü ve Delilleri
İslâm âlimleri, haccın ömürde bir defa farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir. Delilleri; Kitap ve Sünnettir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe’yi ziyâret edip haccetmek farzdır.”3437; “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.”3438; “İnsanları hacca dâvet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vâsıtalarla sana varsınlar.”3439 Hadislerde şöyle buyrulur: “Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı, haccı îfâ edin.”3440; “İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beytullah’ı haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.”3441; “Kim bir’den fazla hac yaparsa, bu nâfile hac olur.”3442; “Hac ve umreyi peşi peşine yapın. Bu ikisi, körüğün demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Mebrûr haccın sevabı, ancak cennettir.” 3443
Bazı durumlarda birden fazla hac yapmak gerekebilir. Adak haccı ve bozulan bir nâfile haccı kaza etmek gibi. Bazen hac haram olur; haram para ile haccetmek gibi. Bazen de mekruh olur; hizmete ihtiyacı olan ana-babanın iznini almadan haccetmek gibi. Ebeveyn bulunmayınca dede ve ninelerden, borcunu ödeyecek başka malı bulunmayan borçlu ve kefilin alacaklılardan izin almaksızın, hac yapması da mekruhtur. Hanefîlere göre bu kerâhet, tahrîmendir.
Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre, haram para ile yapılan hac, gasbedilen arâzide kılınan namazda olduğu gibi farz veya ikinci defa hac yapılıyorsa nâfile olarak sahih olur. Bu kimsenin üzerinden farz veya nâfile düşer. Hanbelîler ise, haram malla yapılacak hacca icâzet vermezler. Çünkü bu mezhep, gasbedilen arâzide kılınacak namazı da sahih kabul etmez.
Haccın Fevrî veya Ömrî Oluşu
Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlikîler ve Hanbelîlere göre, hac fevrîdir. Yani, yükümlünün, gerekli şartları taşıdığı ilk yılda haccetmesi gereklidir. Haccı, yıllar boyunca geciktirirse fâsık olur ve şâhitliği reddedilir. Çünkü haccı geri bırakmak, küçük ma’siyettir. Bunda ısrar etmek, kişiyi fıska götürür. Böyle bir kimse hac yapmadan malı telef olsa, borç para alıp haccetmesi halinde, İlâhî mağfirete nâil olacağı umulur.
Haccın geciktirilmeden îfâsına, hacla ilgili âyetler delâlet ettiği gibi, şu hadisler de bunu destekler: “Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez.”3444; “Bir kimseyi hastalık, açık bir ihtiyaç, bir sıkıntı
3437] 3/Âl-i İmrân, 97
3438] 2/Bakara, 196
3439] 22/Hacc, 27
3440] Müslim, Hacc 412; Nesâî, Menâsik 1; Ahmed bin Hanbel, II/508
3441] Buhârî, İman 1, 2; Müslim, İman 19-22; Tirmizî, İman 3; Nesâî, İman 13
3442] Ahmed bin Hanbel, II/508; Nesâî, Menâsik 1
3443] Tirmizî, Hac 2; Nesâî, Hac 6; İbn Mâce, Menâsik 3
3444] Ebû Dâvud, Menâsik 5; İbn Mâce, Menâsik 1, Ahmed bin Hanbel, I/214, 225
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya zâlim bir sultan alıkoymaksızın hac yapmazsa; ister yahûdi, isterse hıristiyan olarak ölsün.”3445; “Kim kendisini Beytullahi’l-Haram’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun yahûdi veya hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bulabilen insanın, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.” 3446
Şâfiîlere ve İmam Muhammed’e göre, hac ömrî (terâh)dir; yani, hac için gerekli şartları taşıyan yükümlü, bunu ilk yılda yapmak zorunda değildir. Ancak bu kimsenin hac veya umreyi, geciktirmeksizin yapması sünnettir. Çünkü tâat sayılan amelleri çabuk yapmak, hayırlı işlerde acele etmek İslâm’ın tavsiye ettiği hususlardandır. Âyette; “Ey mü’minler, hayır işlerine koşunuz, birbirinizle hayırda yarış ediniz.”3447 buyrulur.
Haccın Şartları
Haccın şartları, erkekleri ve kadınları içine alan genel veya yalnız kadınlarla ilgili özel şartlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar, tam olarak bulununca haccın edâsı farz olur. Aksi halde farz olmaz.
Genel şartlar: Bunlar; farz oluşunun, sıhhatinin veya edâsının şartları kabîlinden olur. Müslüman, akıllı, ergen, hür ve haccetmeye gücünün yeter olması gibi.
1. Müslüman olmak: Kâfire hac farz olmaz. İbâdeti edâ ehliyeti bulunmadığı için, onun yapacağı hac geçerli değildir. Münkir hac yapsa, sonra İslâm’a girse, ona İslâm’ın haccı farz olur. Hanefîlere göre, kâfir şeriatın fürûu ile muhâtap olmadğı için haccı terkten dolayı ayrıca hesaba çekilmez. Çoğunluk hukukçulara göre ise o, fürû (İslâmî emir ve yasaklar)a da muhâtaptır ve âhirette bunlardan da hesaba çekilir.
2. Ergen ve akıllı olmak: Çocuklar ve akıl hastaları hacla yükümlü değildir. Çünkü bunlar şer’î hükümlerle yükümlü tutulmamışlardır. Akıl hastasının yapacağı hac veya umre, ibâdet ehliyeti bulunmadığı için sahih olmaz. Bu ikisi hac yapsa, sonra çocuk büluğ çağına ulaşsa, akıl hastası iyileşse bunlara hac farz olur. Çocuğun büluğdan önce yaptığı hac, nâfile sayılır. Hadiste şöyle buyrulur: “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, gençlik çağına girinceye kadar çocuktan, şifâ buluncaya kadar akıl hastasından.”3448 Akıl hastalığı, bayılma, sarhoşluk ve uyku; ihrâmı ortadan kaldırmaz.
3. Hür olmak: Köle, esir ve mahkûma hac farz değildir. Çünkü hac, süresi uzun, belli bir yolculuğu gerekli kılan ve yolculuğa güç yetirilmesi şart kılınan bir ibâdettir. Hürriyetten yoksun olan kimsenin bunu îfâ etmesi mümkün olmaz.
4. Vakit: Arafat’ta vakfe ve ziyâret tavafı için belirli vakitlere yetişmedikçe hac farz olmaz. Şu âyetler haccın vakitli bir ibâdet olduğunu gösterir: “Sana yeni doğan ayları (hilâlleri) sorarlar. De ki: ‘O, insanların faydası ve özellikle hac için vakit
3445] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/284
3446] 3/Âl-i İmrân 97; Tirmizî, Hacc 3, hadis no: 812
3447] 2/Bakara, 148
3448] Ebû Dâvud, Hudûd 17; İbn Mâce,Talâk 15
HAC
- 727 -
ölçüleridir.” 3449; “Hac ayları, bilinen aylardır.”3450 Hanefî ve Hanbelîlere göre hac ayları: Şevvâl, Zilkade ve Zilhicce’nin ilk on günüdür. Bu, Abâdile adıyla anılan İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, İbn Ömer ve İbn Zübeyr’den nakledilendir. “En büyük hac (hacc-ı ekber) günü, kurban bayramı günleridir”3451 hadisi delil olarak gösterilir.
Bu sürenin dışındaki vakitler, farz hac için ihrama girmeyi ve haccın rükünlerini îfâya elverişli değildir. Ancak hac niyetiyle ihrama, bu aylardan önce girilse, ihram geçerli ve yapılacak hac sahih olur. Delili: “Hac ve umreyi Allah için tamamlayın”3452 âyetidir. Bu durumda hac ayları girmedikçe hac fiillerinden bir şey yapmak câiz olmaz. Hanefîlere göre ihram bir şart olup, bunun öne alınması, abdestin namaz vaktinden önce alınması gibidir. Çünkü ihram, hac yapacak kişinin kendisine bazı şeyleri yasaklaması ve bazı şeyleri de gerekli kılmasıdır. Yine bu, ihramı, mikattan önce başlatmak gibi olur. Bununla birlikte hac aylarından önce ihrama girmek mekruhtur. İbn Abbâs’ın naklettiği; “Hac için, ancak hac aylarında ihrama girilmesi sünnetlerdendir.”3453 hadisi delildir. Bir kimse bayram sabahı şafak sökmezden önce, bir an, ihramlı olarak Arafat’ta dursa hacca yetişmiş olur. Geride ziyâret tavafı ve sa’y gibi ibâdetler kalır.
5. Haccı îfâya gücünün yetmesi (istitâa). Bu; beden, mal veya yol emniyeti ile ilgili olabilir. Âyette “Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe’yi ziyâret edip haccetmek farzdır”3454 buyrulur. Âyetteki “hacca yol bulabilen, hacca gitmeye gücü yeten” ifâdesi, Hanefîlere göre “bedenî, mâlî ve emniyet” unsurlarını kapsamına alır. Bunlar haccın edâsının şartlarını oluşturur.
a. Beden sağlığı ve sağlamlığı: Buna göre; yatalak, hasta, kör, felçli, iki ayağı kesik, binit üzerinde kendi başına duramayan yaşlı kimse, tutuklu bulunan ile zâlim yöneticilerin hac için vize vermediği kimseler üzerine hac farz olmaz. Çünkü Allah Teâlâ, haccın farz olması için “gücün yetmesi”ni şart koşmuştur. 3455
b. Gerekli maddî güce sahip olmak: Bu yolda tüketeceği yiyecek ve oraya varabilmek için bineceği vâsıtadan ibârettir. Buna göre, bir kimseye haccın farz olabilmesi için, hac süresince hem kendisinin, hem de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin nafakalarını ve nakil vâsıtasını temin gücüne sahip olmalıdır. Mekkeliler ve Mekke çevresinde oturanlar için nakil aracına sahip olmak şart değildir; yaya yürüyecek durumda bulunmaları yeterlidir.
c. Yol emniyeti: Haccın farz olması için yol güvenliğinin bulunması şarttır. Bu, Ebû Hanîfe’ye göre, vücûbunun, bazılarına göre ise edâsının şartlarındandır. Kadın için yol emniyeti; beraberinde neseb veya sihrî (evlilikle doğan hısımlık) akrabâlardan fâsık olmayan, akıllı, ergen veya mürâhık (12 yaşla büluğ arası erkek çocuğu) mahrem birisinin veya kocasının bulunmasıyla gerçekleşir. Kadının yanında kocası veya mahrem bir akrabası olmaksızın, Mekke’ye üç gün üç gece (sefer mesâfesi) ve daha uzak yerden gelerek hac yapması tahrîmen mekruhtur.
3449] 2/Bakara, 189
3450] 2/Bakara, 197
3451] Buhârî, Hacc 33, 34, Umre 9; Müslim, Hacc 123; Nesâî, Menâsik 77; Dârimî, Menâsik 38; Muvattâ, Hacc 63
3452] 2/Bakara, 196
3453] Buhârî
3454] 3/Âl-i İmrân, 97
3455] 3/Âl-i İmrân, 97
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, mahremsiz hac yaparsa kerâhetle birlikte câiz olur. Mahremin bulunması vücub şartıdır; edâ şartı diyenler de vardır. Şâfiîler buna “kadının, kafilede güvenilir diğer kadınlarla birlikte hac yapabileceği” esasını ilâve ederler.
Haccın, Yalnız, Kadınlarla İlgili Özel Şartları: Kadınlarla ilgili iki şart vardır:
1. Hacda yol arkadaşının bulunması: Hac yapacak kadının yanında kocası veya mahrem bir hısmının bulunması gereklidir. Aksi halde kendisine hac farz olmaz. “Kadın, yanında mahrem akrabâsı bulunmadıkça üç günden fazla yolculuk yapamaz.”3456; “Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın.”3457 hadis-i şerif rivâyetleri buna delildir. Şâfiîler ise, kadına, güvenilir kadınlarla birlikte olunca, haccı gerekli görürler. Yol arkadaşı olarak tek kadın yeterli değildir. Mâlikîlere göre ise kadın, yalnız kendilerine emanet edilmiş kadın arkadaşları veya yalnız erkekler yahut da erkek-kadın karışık bir toplulukla birlikte hac yapabilir. Bu iki mezhebin dayandığı delil; “Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbe’yi ziyâret edip haccetmek farzdır” 3458 âyetinin genel anlamıdır. Bu yüzden, kadın kendisi aleyhine kötülükten güvende olunca, ona hac gerekli olur.
Mahrem akraba ifâdesi, nesep, süt veya sıhrî hısımlık yüzünden kendisiyle evlenmek ebediyyen haram olan kimseleri içine alır. Oğul, torun, baba, dede, sütoğul, sütkardeş, dâmat, kayınpeder gibi. Kız kardeşin, hala veya teyzenin kocası olmak, sadece geçici evlenme engeli doğurduğundan, sadece eniştelerle hac yolculuğu, Hanefî fıkhına göre câiz olmaz.
2. İddetli olmaması: Hac yapacak kadının boşanma veya vefattan dolayı iddetli olmaması gereklidir. Çünkü Yüce Allah şu âyetle iddetli kadınların evden çıkışını yasaklamıştır: “Boşadığınız kadınları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar.”3459 Haccın başka bir vakitte edâsı mümkündür. İddet ise, ancak özel bir vakitte söz konusu olur.
İslâm’da haccın bazı engelleri vardır. Bu engeller İslâm âlimleri tarafından şöyle tespit edilmiştir:
1. Ebeveyn: Ana veya baba, Mekke’li olmayan çocuğunu nâfile hac veya umre için ihrama girmekten alıkoyabilir. Ancak bu ikisi, farz hacca engel olamaz. Çünkü ebeveyne hizmet, bir cihaddır. Farz hacda ana babadan izin almak sünnettir.
2. Evlilik: İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, koca, karısının farz haccına engel olamaz. Çünkü bu, ilk yükümlülük yılında (fevrî) farz olmuştur. Şâfiîlere göre ise, koca, karısını farz veya sünnet hacdan alıkoyabilir. Çünkü kocanın hakkı önceliklidir. Hac ibâdeti ise ömür boyu îfâ edilebilir.
3. Hapis: Haksız olarak veya maddî sıkıntı içinde olduğu halde bir borçtan dolayı hapiste bulunmak hacca engeldir.
4. Borçluluk: Vâdesi gelen borcunu ödemek için başka bir malı olmayan borçlunun hac yapmasına, alacaklı engel olabilir. Vâdesi gelmeyen borçlar ise hac engeli teşkil etmez.
3456] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, IV/290
3457] eş-Şevkânî, a.g.e. IV/491
3458] 3/Âl-i İmrân, 97
3459] 65/Talâk 1
HAC
- 729 -
5. Hacr altında bulunmak: Sefîh olan kimse velî veya vasînin izni olmadıkça hac yapamaz.
6. İhsâr: Hac veya umre için ihrama girmiş olan kimsenin, düşmanın engel olması veya hastalık gibi bir sebeple hac veya umreyi tamamlayamadan ihramdan çıkmak zorunda kalmaya “ihsâr” denir. Böyle bir engelle karşılaşan kimseye de “muhsar” adı verilir. Ölüm veya malını verme dışında engeli aşmaya gücü yetmeyen hacı, engelin kalkması umulan bir süre bekledikten sonra ihramdan çıkabilir. Ancak, bu durumda kurban kesmesi gerekir.
7. Hastalık: Bir kimse ihrama girdikten sonra hastalansa, Ebû Hanife’ye göre, muhsar sayılır ve ihramdan çıkabilir. Şâfiî, Mâlik ve Ahmed bin Hanbel’e göre ise; ihramda iken hastalanan kimse, uzun sürse bile, iyileşinceye kadar ihramlı olarak kalır.
Haccın Sıhhatinin Şartları
Yapılacak haccın geçerli olması için dört şartın bulunması gereklidir:
İslâm: Haccın, hem farz olma ve hem de sıhhat şartıdır.
Özel yerler: Arafat ve Kâbe.
Özel vakit: Arafatta vakfe, arefe günü zevalden itibaren, Kurban bayramı sabahı şafak sökünceye; ziyâret tavafı ise, bayram sabahından, ömür sonuna kadar yapılabilir. Ancak, ziyâret tavafını bayramın ilk üç gününde yapmak vâcip olduğu için, ziyâret tavafını bundan sonraya bırakana, vâcibi terk ettiği için, kurban kesmek gerekli olur.
4. İhram: Hac veya umre niyetiyle, diğer zamanlarda helâl olan bir kısım fiil ve davranışları, kişinin kendisine hac veya umre süresince haram kılması demektir. Halk arasında ihramlı erkeğin örtündüğü iki parça örtüye de “ihram” denilmektedir.
İhrama Girme Yerleri (Mikatlar): Mikat, ihrama girme yeri ve zamanı demektir. Bir terim olarak, Mekke çevresinde, çeşitli bölge ve ülkelerden hacca gelenlerin ihrama girecekleri özel yerleri ifâde eder. Bir kimsenin, hac veya umre için, mikatları ihramsız geçmesi câiz olmaz. Aksi halde kurban kesmek veya mikat yerine dönmek gerekir. Ancak mikat yerinden önce ihrama girmek ittifakla câizdir. Hatta Hanefîlere göre, bir sakınca doğmayacaksa, ihramı öne almak daha fazîletlidir. “Hac ve umreyi Allah için tamamlayın” 3460 âyetinde buna delâlet vardır. Mikatları beklemeksizin, âilesinin bulunduğu yerden ihrama girmek hac ve umreyi eksiksiz tamamlamak demektir. Hz. Ali ve Abdullah bin Mes’ud’un görüşü budur. Çünkü bunda daha çok meşakkat ve daha büyük ta’zim vardır.
İhrama girme yerleri, Mekke’de, Mekke (Harem) ile mikatlar arasında (hıl bölgesi) veya mikatların dışında kalan bölgelerde (âfâkî) oturanlara göre değişiklik gösterir. Mikatların çevrelediği alan dışında oturanlar (âfâkî): Arabistan’da mikatlar dışında oturanlarla, dış ülkelerden hac veya umre niyetiyle Hicaz’a gidenler için geldiği bölge veya ülkeye göre ihrama girme yerleri (mikat) belirlenmiştir. İbn Abbas’dan (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Nebî (s.a.s.), Medine’liler
3460] 2/Bakara, 196
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için Züzhuleyfe’yi, Şam’lılar için el-Cuhfe’yi, Necidliler için Karnü’l-Menâzil’i ve Yemenliler için Yelemlem’i mikat olarak belirledi. Bunlar, belirtilen bölge veya ülke tarafından gelen diğer belde yolcuları için de mikat yeridir.”3461 Câbir’den (r.a.) merfû olarak rivâyet edilen Müslim hadisinde bunlara, Irak’lılar için Zât-ı Irk ilâve edilmiştir. 3462
Gelinen ülkelere göre mikatlar şöyledir: a- Türkiye, Suriye, Mısır, Mağrib ve Avrupa tarafından deniz yoluyla gelenlerin mikatı Cuhfe (Rabiğ)’dir. Cuhfe ile Mekke arası yaklaşık 187 km.dir. b- Medine’den gelenlerin mikatı Zülhuleyfe (Âbâr-ı Ali) olup, Mekke’ye yaklaşık 464 km.dir. En uzak mikat yeri burasıdır.
İhrama girme yerlerini Hz. Peygamber tâyin ettiği için hac, umre, ticaret veya başka bir amaçla Mekke’ye gelen her müslümanın buralarda veya daha önce ihrama girmiş olması lâzımdır. Eğer yol, bu noktalardan geçmiyorsa buraların hizalarından ihrama girilir. Medine’ye gelenler, hac için Mekke’ye doğru yola çıkınca Zülhuleyfe’de bugün Âbâr-ı Ali denilen yerde ihrama girerler. Mikatlardan içeride bulunan kimseler, ihramsız Mekke’ye girebilirler. Fakat hac veya umre için, bulundukları yerden ihrama girerler. Mikat içinde, fakat Mekke dışında bulunan, bulunduğu yerde; Mekke’nin içinde oturanlar ise, kaldığı evde ihrama girerler.
Dışarıdan hac veya umre için gelen kimse, mikatı ihramsız geçerse ya bir kurban keser veya geri dönüp mikat yerinde ihrama girer. Mekke’ye girme niyeti olmaksızın mikatı ihramsız geçene bir şey lâzım gelmez.
İhram: Hac dışında yapılması mubah olan bazı şeyleri kendisine haram kılmak demektir. Hanefîlere göre, ihram, haccın rüknü değil; şartıdır. Bu da niyet ve telbiye ile gerçekleşir. Hac veya umreye yahut her ikisine niyet etmek ve Allah için telbiye getirerek ihrama girmekle hac ibâdeti başlamış olur. İhrama giren kadınlar, elbiselerini çıkarmazlar, başlarını ve ayaklarını açık bulundurmazlar. Yalnız yüzleri açık bulunur, telbiye ederken seslerini yükseltmezler.
Telbiye: İhram namazından sonra telbiye getirmeye başlanır. Çünkü Hz. Peygamber böyle yapmıştır, efdal olan budur. Vâsıtaya bindikten sonra telbiye getirip sonra hacca veya umreye niyet edilebilir. Telbiye şudur: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” (Buyur Allah’ım buyur! Dâvetine bütün samîmiyetimle icâbet ettim! Buyur Allah’ım buyur! Senin eşin/ortağın yoktur. Buyur Allah’ım buyur! Hamd Senin, nimet Senin, mülk Senin. Bunların hiçbirinde eşin/ortağın yoktur!).3463 Bir kimse mikatta niyet ederek telbiye getirince ihrama girmiş olur. Telbiye; yolda, iniş çıkışlarda, yol arkadaşlarıyla karşılaşmalarda, namazların ardından tekrarlanır ve zaman zaman ses yükseltilir. Telbiye, Mâlikîler dışında âlimlerin çoğunluğuna göre, Kurban bayramının ilk günü Akabe cemresine ilk taşın atılmasıyla kesilir. Çünkü Hz. Peygamber böyle yapmıştır.3464 Ancak taşlamadan önce tıraş olunursa, telbiye kesilir. Umre yapan ise tavafa başlamakla telbiyeyi keser.
3461] Buhârî, Hacc 7, 9, 11, 12, Sayd 18; Müslim, Hacc 11, 12; Ebû Dâvud, Menâsik 8; Nesâî, Menâsik 19, 20 23; Ahmed bin Hanbel, I/238
3462] Ebû Dâvud, Menâsik 8
3463] Buhârî, Hacc 26, Libâs 69; Müslim, Hacc 147, 269, 271; Dârimî, Menâsik 22; Tirmizî, Hacc 97
3464] Nesâî, Menâsik 229; İbn Mâce, Menâsik 69; Ebû Dâvud, Menâsik 27, 28; Tirmizî, Hacc 78
HAC
- 731 -
Haccın Çeşitleri
Hac; farz, vâcip ve sünnet olmak üzere üç kısma ayrılır. Gerekli şartlara sahip olan her müslümana ömründe bir defa hac yapması farzdır. Hac yapmayı adayan kimsenin hac etmesi vâciptir. Yine, başlanmış iken bozulan nâfile bir haccı kazâ etmek de vâciptir. Farz haccı yapmış olan kimsenin, birden fazla yapacağı haclarla, henüz yükümlü olmayan çocuğun yapacağı hac nâfiledir. Umre ise, hac ayları dışında da yapılabilen sünnet bir ibâdettir. Gerek farz, gerek vâcip, sünnet veya nâfile hac üç çeşide ayrılır: İfrad, temettû ve kıran haccı.
1. İfrad Haccı: Mikatta ihrama girerken yalnız hac yapmaya niyet edilince, buna ifrad haccı denir. Bu haccı yapana da “müfrid” denir. Bunda, umre yapmaksızın yalnız hac ibâdeti îfâ edilir. Akabe cemresini yapıncaya kadar müfrid hacı ihramda kalır. Akabe cemresinden sonra dilerse kurban keser. Çünkü ifrat haccı yapana kurban kesmek vâcip değildir. Dilerse nâfile olarak keser. Sonra tıraş olur veya saçlarını kısaltır ve ihramdan çıkar.
2. Temettû Haccı: Hac aylarında önce umre için ihrama girip, umreyi tamamladıktan sonra, aynı yılın hac aylarında hac için yeniden ihrama girerek yapılan hacca “temettû haccı” denir. Burada umre ve hac ayrı ayrı ihramla îfâ edilmektedir. Bu çeşit haccı yapana “mutemettî” denir. Temettû haccı yapacak olan kimse, mikatta umre niyetiyle ihrama girer. Mekke’ye ulaşınca tavaf ve sa’yeder, tıraş olur veya saçlarını kısaltır. Böylece umreyi tamamlayıp ihramdan çıkar. Normal elbiselerini giyer, ihramlı olmayanlara mubah olan şeylerden yararlanır. Sonra Zilhicce’nin sekizinci günü veya daha önce Mekke’de kaldığı evde ihrama girer, kudüm tavafını yapar, diğer hac amellerini tamamlar. Bir haccın temettû haccı sayılması için, umre ile haccın aynı hac mevsimi içinde yapılması gereklidir. Hac mevsiminden önce umre yapıp, sonra hac mevsiminde hac yapmak, temettû haccı olmadığı gibi, bir yıl umre, sonraki yıl hac yapmakla da temettû meydana gelmez.
Mikatların dışında kalan belde ve ülkelerden gelen hacılar (âfâkîler), uzun süre ihramda kalmamak için, daha çok temettû haccını tercih ederler. Burada umre ile haccı, aynı hac mevsiminde ayrı ihramlarla birlikte yapmaya muvaffak kıldığından, Allah Teâlâ için bir şükür kurbanı kesilir. Bu kurban, Akabe cemresi taşlandıktan sonra, tıraştan veya saçları kısaltmazdan önce, kurban bayramı günlerinden birinde kesilir. Kurban kesmeye gücü yetmeyen kimse, hac sırasında Arefe günü bitmek üzere üç gün, bayram günleri çıktıktan veya kendi beldesine döndükten sonra yedi olmak üzere toplam on gün oruç tutar.
3. Kıran Haccı: Aynı hac mevsimi içinde umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmadan yapılan hacca, kıran haccı, bu haccı yapana kaarin denir. Kişi, umre ile haccı beraber yapmak üzere ihrama girer; umreyi tamamlar, ihramdan çıkmaz; ihramın gereklerine riâyet ederek hac fiillerine başlar, kudüm tavafını yapar, Arafat’ta durur, bayramın birinci günü Akabe cemresini attıktan sonra kurbanı kesip tıraş olur, ihramdan çıkar.
Temettû ve kıran haccı yapanlara şükür kurbanı kesmek vâciptir. İfrat haccı yapanın böyle yükümlülüğü yoktur; dilerse nâfile kurban kesebilir. Kıran haccı yapan hacı, şükür kurbanı kesemezse, bayramdan önce üç gün, evine döndükten sonra yedi gün olmak üzere on gün oruç tutar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Güvene kavuştuğunuz zaman hac zamanına kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser, kurban bulamayan, üç gün hacda, yedi gün de döndüğünüz zaman olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bu, âilesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir.”3465 Temettû veya kıran haccı yapan kimsenin şükür kurbanı kesmeye gücü yetmez ve kurban bayramından önceki üç gün orucu da tutmamış bulunursa, sonra yedi günü de tutması gerekmez. Bunun yerine kurban kesmesi gerekir. Kurban kesemeyecek durumda ise ihramdan çıkar, fakat bu kez, iki kurban lâzım gelir. Birisi temettû veya kıran kurbanı, diğeri kurban kesmeden ihramdan çıktığı için ceza kurbanıdır. Mekke’lilere ve mikat sınırları dâhilinde oturanlara temettû veya kıran haccı yoktur. Onlar, yalnız ifrad haccı yaptıklarından şükür kurbanı kesmeleri gerekmez.
Hedy Kurbanı: Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmak için veya hac ibâdetindeki bir eksiklikten yahut ihram yasaklarına uymamaktan dolayı keffâret (ceza) olarak kesilmek üzere Harem-i Şerif’e götürülen veya kendisi yahut parası gönderilen kurbana “hedy” denir. Âyette şöyle buyrulur: “Eğer emniyet içinde iseniz, hac zamanına kadar umre yapana, gücünün yettiği bir kurban (hedy) gerekir.”3466 Temettû veya kıran haccında kesilen şükür kurbanı ile hac mevsiminde Harem’de kesilen nâfile her cins kurban “hedy kurbanı” olup, bunların sahipleri etlerinden yiyebilir. Ceza veya keffâret kurbanı ise hedy olmakla birlikte zekât, adak kurbanı ve fıtır sadakası türünden sayıldığı için, bunun etinden sahibi, eşi, usûl ve fürûu yiyemezler. Yiyecek olurlarsa kıymetini yoksullara ödemeleri gerekir. Şükür kurbanı bayramın ilk üç gününde tıraş olmazdan önce kesilebilirse de, birinci günü kesilmesi daha fazîletlidir.
Haccın Menâsikı/Hac Fiilleri
İslâm fakihlerine göre haccın menâsikı, yani haccın fiilleri rükün, vâcip ve sünnet kısımlarına ayrılır.
Haccın Rükünleri: Hanefîlere göre haccın rükünleri ikidir: Arafat’ta vakfe yapmak ve ziyâret (ifada) tavafını îfâ etmek. Bu rükünlerden birisi eksik kalırsa hac bâtıl olur. Rükün veya farz kesin delille; vâcip ise zannî bir delille sâbit olan hükümdür. Vâcibi bir özürden dolayı terk edene bir şey gerekmez. Ancak özürsüz terk ederse kurban cezası gerekli olur.
1. Vakfe: Arefe günü, güneşin zevâlinden, kurban bayramının birinci günü şafak sökünceye kadar, Arafat’ta kısa bir süre de olsa, durmanın, haccın aslî bir rüknü olduğunda, İslâm bilginleri görüş birliği içindedir. Hadiste; “Hac Arafat’tır.”3467 buyrulur. Bu yüzden, vakfe yapamayan kimse, haccı kaçırmış olur ve ertesi yıl yeniden hac yapar. Bugün belirli sınırlarla çevrelenen Arafat’ın her yeri vakfe yeridir. Hadiste “Arafat’ın tamamı vakfe yeridir.”3468 buyrulmuş, ancak Urene vâdisi, şeytan vâdisi olarak nitelendirilerek, vakfe yeri dışında tutulmuştur.3469 Arafat’ın Cebelü’r-Rahme denilen yerinde vakfe yapmak daha fazîletlidir. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, Arafat’ta gece ile gündüzün arasını birleştirmek için güneş
3465] 2/Bakara, 196
3466] 2/Bakara, 196
3467] Tirmizî, Tefsiru sûre 2/22; Ebû Dâvud, Menâsik 68; İbn Mâce, Menâsik 57; Dârimî, Menâsik 54
3468] Müslim, Hacc 149; Ebû Dâvud, Savm 5, Menâsik 56; Tirmizî, Hacc 54
3469] İbn Mâce, Menâsik 55, 73
HAC
- 733 -
batıncaya kadar kalmak vâciptir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle yapmış ve “Hac ile ilgili ibâdetlerinizi benden alın”3470 buyurmuştur. Bu yüzden, güneşin batışından önce Arafat’tan ayrılana kurban cezası gerekir. Şâfiîler gurûba kadar kalışı sünnet kabul ederler.
İslâm bilginleri arasında, vakfe için abdest, setr-i avret, kıbleye dönme ve niyetin şart olmadığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Bu duruma göre, abdestsiz, cünüp, hayızlı veya nifaslı kimsenin yapacağı vakfe de geçerlidir. Çünkü Hz. Âişe (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) emriyle, hayızlı iken vakfe yapmıştır.
2. Tavaf: Tavaf, sözlükte; ziyâret etmek, bir şeyin etrafında dolaşmak demektir. Bir terim olarak; Kâbe-i Muazzama’nın etrafında yedi defa dolaşmak anlamına gelir. Tavaf, Kâbe’nin Haceru’l-Esved köşesinden Kâbe sola alınarak başlar. Gerek tavafa başlarken ve gerek tavaf arasında Haceru’l-Eseved’in önüne geldikçe, ona doğru dönülür, namazda durur gibi tekbir ve tehlil ile kutsal taşa mümkünse eller sürülür veya öpülür. Bu mümkün olmazsa -ki günümüzde istisnâ dışında hiç mümkün değildir- karşıdan elle selâmlanır. Buna “istilâm” adı verilir. Tavafta her bir dolanmaya “şavt” denir.
Hacda üç çeşit tavaf söz konusu olur. Kudüm, ziyâret (ifada) ve Vedâ (Sader) tavafı. Bunun dışında yapılan fazla tavaflar nâfiledir.
a. Kudüm tavafı: Fakihlerin çoğunluğuna göre, Arafat’ta vakfeden önce Mekke’ye giren hacılar için kudüm tavafı sünnettir. Bu konuda ifrad veya kıran haccı arasında fark yoktur. Mekkeliler ve mikat bölgesi içinde oturanlar kudüm tavafı yapmazlar. Yine mikatlar dışından (âfâkî) gelse de umre ve temettû haccı yapanların da bu tavafı yapma zorunluluğu yoktur.
b. Ziyâret tavafı (ifada): Bu tavafın bir rükün olduğunda görüş birliği vardır. Hac, bu olmaksızın tamamlanmaz. Âyette; “Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve o Beyt-i Atîk’i (Kâbe) tavaf etsinler.”3471 buyrulur. Ziyaret tavafının şart veya vâcipleri beş tanedir:
1) Tavaf niyeti,
2) Gücü yetenin yürüyerek tavaf etmesi,
3) Mescid-i Haram içinde, Beytullah’ın çevresinde yapılması,
4) Tavafın zamanı, kurban bayramının birinci günü şafak söktüğü zaman başlar ve ömür boyu devam eder. Ancak bu tavaf, bayram günlerinden sonraya kalırsa bir ceza kurbanı gerekir.
5) Bu tavafın ilk dört şavtı farz, geri kalan üç şavtı sünnettir. Tavaf, bir çeşit namazdır. Hadiste şöyle buyrulur: “Tavaf, Allah Teâlâ’nın kendisinde yani tavaf yaparken konuşmayı mubah kıldığı bir namazdır.”3472
c. Vedâ tavafı (Sader): Hac sırasında Mina’dan Mekke’ye inildiği vakit yapılan tavaftır. Bu tavaf, Mâlikîlere göre mendup, diğer mezheplere göre ise vâciptir. Mekke ve çevresinde oturanlar için veda tavafı, gerekli değildir. Bununla hac
3470] Ahmed bin Hanbel, III/318, 366
3471] 22/Hacc, 29
3472] Nesâî, Menâsik 36; Dârimî, Menâsik 32; Ahmed bin Hanbel, III/414, IV/64, V/377
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdetleri son bulmuş olur. Hacılar Kâbe-i Muazzama’ya vedâ ederek ülkelerine dönmek üzere bulunurlar.
Mâlikî ve Hanbelîlere göre haccın rükünleri; ihram, Safâ ile Merve arasında yedi şavtlık sa’y, Arafat’ta vakfe ve ziyâret tavafı olmak üzere dört tanedir. Şâfiîler bu dört rükne, saçların tıraş edilmesini veya kısaltılmasını ilâve ederler. Bunların dışında tavaf çeşidi olarak nâfile ve umre tavafı söz konusudur. Nâfile (tatavvu) tavaf, Mekke’ye dış belde ve ülkelerden gelenler için nâfile namaz kılmaktan daha fazîletlidir. Umre tavafının dört şavtı, umrenin rükünlerinden olup, umrede kudüm veya vedâ tavafı bulunmaz.
Haccın Vâcipleri
Hanefîlere göre, hacda, kendi başına vâcip olan beş ibâdet vardır: Sa’y, Müzdelife vakfesi, şeytan taşlama, tıraş veya saçları kısaltma ve vedâ tavafı. Bunlardan başka, haccın rükün, farz veya şartlarını tamamlayıcı nitelikte olmak üzere on tane de daha vâcip vardır. Bunları kısaca açıklayalım:
1. Sa’y: Safâ ile Merve arasında yedi şavtlık sa’yi (hızlı yürüyüş) yapmak, Hanefîlere göre vâcip, diğer mezheplere göre bir rükündür. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Şüphesiz ki; Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Kim, hac için Kâbe’yi ziyâret eder veya umre yaparsa, Safâ ile Merve’yi tavaf etmesinde bir sakınca yoktur.”3473 Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah size sa’yi farz kıldı; size sa’y farz kılındı, sa’y yapın.”3474 Sa’yın tavaftan sonra yapılması, Safâ’da başlayıp Merve’de bitirilmesi ve yedi şavt halinde Safâ ile Merve arasındaki mesâfeyi tam olarak kapsaması gereklidir.
2. Müzdelife’de vakfe: Bayram akşamı şafağın sökmesiyle güneşin doğması arasında Müzdelife’de bir an da olsa bulunmak vâcip, geceyi orada geçirmek sünnet, Meş’ar-i Haram denen Kuzah Dağı’na gitmek ise müstahaptır. Âyette şöyle buyrulur: “Arafat’tan sel gibi akıp inerken Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.”3475 Hadiste şöyle buyrulur: “Kim bizim şu sabah namazımızda hazır bulunur, biz ayrılıncaya kadar bizimle birlikte vakfe yapar ve daha önce gece veya gündüz Arafat vakfesini de yapmış durumda ise, onun haccı tamam olur.”3476 Müzdelife vakfesi, bir özür sebebiyle terk edilirse bir şey lâzım gelmez. Çünkü Hz. Peygamber bu vakfeyi yapamayan zayıf kimselere keffâreti emretmemiştir. Özürsüz terk ise, kurban cezasını gerektirir.
3. Mina’da şeytan taşlamak: Buna “remyu’l-cemerât” denir. Câbir (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’ı (s.a.s.), kurban bayramı gününde, biniti üzerinde şeytan taşlarken (cemrelere taş atarken) gördüm. O, şöyle diyordu: “Hac menâsikini (ibâdetini) benden alınız. Ben bu haccımdan sonra hac yapıp yapamayacağımı bilmiyorum.”3477 Mina’da üç ayrı yerde bulunan ve küçük, orta ve büyük (akabe) cemresi adı verilen taş yığınlarına, kurban bayramı günlerinde “Bismillâhi Allahu ekber” denilerek yedişer tane küçük taş atılır. Bunun, Hz. İbrâhim, eşi Hacer ve oğlu İsmâil’in o yörede şeytan taşlamasının bir sembolü olduğu söylenir.
3473] 2/Bakara, 158
3474] eş-Şevkânî, Neylu’l-Evtâr, I/50
3475] 2/Bakara, 198
3476] Nesâî, Menâsik 211; Tirmizî, Hacc 57
3477] Müslim, Hudûd 12, 13; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Nesâî, menâsik 220
HAC
- 735 -
4. Tıraş olmak veya saçları kısaltmak (halk veya taksîr): Mina’da taşları attıktan sonra, kıran veya temettû haccı yapanın kurban kesmesi, daha sonra da Mekke hareminde ve bayramın ilk üç gününden birinde saçlarını tıraş etmesi veya kısaltması vâciptir. Kadınlar saçlarının ucundan biraz keserler. Böylece ihramdan çıkmış olurlar. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Sonra kirlerini gidersinler.”3478 İbn Ömer, âyetteki “tefes”in; saçları tıraş etmek ve ihramı çıkarıp elbiseleri giymek anlamına geldiğini söyler. Enes’den (r.a.) şöyle dediği nakledilir: Rasûlullah (s.a.s.), Mina’ya geldi, cemrelere vardı, onları taşladı. Sonra Mina’da kaldığı yere gitti ve kurban kesti. Sonra berbere başının sağ ve sol yanlarını göstererek, saçlarını almasını söyledi.3479
5. Vedâ tavafı (Sader): Mikatların dışından gelenlerin, haccı tamamladıktan sonra Mekke’den ayrılacakları zaman, son olarak Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmeleri vâciptir. Hz. Ömer’den şöyle nakledilmiştir: “Kim, Beytullah’ı haccederse, onun son niyeti Beytullah olsun. Ancak hayızlı kadın müstesnâdır. Rasûlullah (s.a.s.) onlara ruhsat verdi.” Buna göre vedâ tavafının şartları; hacının Hicaz’a dışarıdan gelmiş olması, hayızlı veya nifaslı bulunmaması, tavafa niyet etmesi ve ziyâret (ifada) tavafından sonra yapılmasıdır.
Haccın rükün veya şartlarını tamamlayıcı nitelikteki diğer bazı vâcipler de şunlardır:
6. İhrama mikat denilen yerlerden başlamak: Mikatı ihramsız geçen kimse, geri dönüp mikatta ihrama girer ve telbiye getirirse bir şey gerekmez. Kurban cezası sâkıt olur. İbn Abbâs mikattan sonra ihrama giren kimseye şöyle demiştir: “Mikata dön ve telbiye getir. Aksi halde hac etmiş olmazsın.”
7. İhramlıya yasak olan şeyleri terk etmek: Dikişli elbise giyilmesi, avlanması, daha ihramda iken saçların kesilmesi gibi.
8. Arafatt’ta güneşin zevâlinden, guruba kadar durmak,
9. Dört dolanımı farz olan ziyâret tavafını yedi şavta tamamlamak,
10. Ziyaret tavafını, kurban bayramının birinci, ikinci veya üçüncü gününde yapmak,
11. Tavaf sırasında abdestli olmak ve avret yerleri örtülü bulunmak,
12. Kâbe-i Muazzama’yı tavafa daima Haceru’l-Esved tarafından başlayıp, Beyt’i sola alarak tavaf etmek ve bunu yaya olarak yapmak,
13. Tavafı, Hatim’in gerisinden yapmak,
14. Her tavaftan sonra iki rekât namaz kılmak,
Haccın vâciplerinden birini terk etmek, haccın sıhhatine mâni olmaz. Bundan dolayı ceza olarak yalnız kurban kesmek gerekir. Kurbanın eti Mekke-i Mükerreme yoksullarına dağıtılır. Bununla birlikte, terk edilen bir vâcip yeniden yapılınca ceza düşer. Abdestsiz yapılan bir tavafı, abdestli olarak yeniden yapmak gibi.
3478] 22/Hacc, 29
3479] Şevkânî, a.g.e. V/68
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hac Nasıl Yapılır? (Hacla İlgili Uygulama Özeti)
1. İhrama girmek: Mikat yerinde yıkandıktan veya abdest aldıktan sonra hacca veya umreye yahut her ikisine niyet edilir. Niyet şöyle olur: “Hacca (veya umreye) niyet ettim, ey Allah’ım, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul buyur. Ben Allah için ihrama girdim.” Başkasının yerine hac veya umre yapacak olan kimse ise; “falancanın yerine hacca (veya umreye) niyet ettim ve Allah için ihrama girdim” der. İki rekât ihram namazından sonra telbiyede bulunur: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk...”
2. Mekke’ye Kedâ’ denilen üst taraftan girilir ve Mescid-i Harâm’a Benî Şeybe kapısından dâhil olunur. Sonra Haceru’l-Esved köşesinden başlanarak Kudüm tavafı yapılır.
3. Tavaf: Kudüm, ziyâret (ifada) ve vedâ (sader) tavafları yerine getirilir. Haccın rükünlerinden olan ziyâret tavafı, kurban bayramı sabahından itibaren bayram günlerinde; bu mümkün olmadığı takdirde ömür sonuna kadar yapılabilir. Hayız ve nifaslı kadın, haccın tavaf dışındaki bütün ibâdetlerini yapabilir.
4. Sa’y: Kudüm veya ziyâret tavafından sonra Safâ ile Merve arasında, dört defa Safâ’dan Merve’ye, üç defa da Merve’den Safâ’ya gider gelir. Belirli bir bölgede (bugün için iki yeşil direk arasında) hızla koşar. Safâ ve Merve tepesine Kâbe görülünceye kadar çıkıp Beytullah’a yönelerek tekbir, tehlil ve salât u selâmda bulunur.
5. Yalnız hacca niyet eden kimse, sa’yden sonra Mekke’de yine ihramlı olarak kalır; dilediği zaman Beytullah’ı nâfile tavaf eder. Zilhicce’nin sekizinci günü Mina’ya gider, orada kalır.
6. Arafat’ta kalış: Arafe günü, güneşin doğmasından sonra Mina’dan Arafat’a gider. Öğle ve ikindi namazlarını Nemire Mescidi’nde veya başka yerde imamla birlikte birleştirerek kılar. Haccın vakfe rüknünü yerine getirdikten sonra, güneşin batışını müteâkip Müzdelife’ye geçer.
7. Müzdelife’de gecelemek: Müzdelife, Mina ile Arafat arasındadır. Hacılar burada, bayram akşamı, akşamla yatsı namazını, şafak kaybolduktan sonra birleştirerek kılarlar. Sabah namazı da Meş’ar-i Haram’da kılınır. Tazarrû ve duâ için vakfe yapılır ve güneş doğmadan önce Mina’ya gidilir.
8. Şeytan taşlama: Bayramın birinci günü, Akabe Cemresi’ne yedi tane küçük taş atılır. Bundan sonra, temettû veya kıran haccı yapanın kurban kesmesi vâcip olur. İfrad haccı yapanın kurban kesmesi ise isteğine bırakılmıştır.
9. Sonra saçlar tıraş edilir veya kısaltılır. Kökünden tıraş, daha fazîletlidir. İmam Şâfiî’ye göre, iki üç tel saç kesmek de yeterlidir. Bundan sonra normal elbiseler giyilir, eşiyle cinsel temas dışında tüm ihram yasakları sona erer.
10. Mümkün olursa, aynı gün ziyâret tavafı yapılır; iki rekât tavaf namazı kılınır; zemzem suyu içilerek duâ edilir. Ziyâret tavafından sonra artık cinsel temas da serbest olur.
11. Bundan sonra Mina’ya gidilir. Acelesi olmayan hacılar orada üç gün daha kalarak, bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri ilk, orta ve büyük (Akabe) şeytana yedişer taş atarlar. Acele edenler, bayramın üçüncü günü yapılacak
HAC
- 737 -
taşlama ile yetinerek, o gün güneş batmazdan önce Mina’dan ayrılabilirler. Taşlamalar, güneşin zevâli ile batışı arasında yapılır. Ancak, dördüncü gün taşlaması, zevâlden önce de yapılabilir.
12. Vedâ tavafı: Taşlamalar bittikten sonra Mekke’ye dönülür; vedâ tavafı yapılarak iki rekât namaz kılınır. Kana kana zemzem içilir, bununla yüz ve baş yıkanır, zorluk olmazsa bedene dökülür. Zemzem içerken şöyle duâ edilir: “Allahumme innî es’eluke ilmen nâfiâ ve rızkan vâsiâ ve şifâen min küllî dâin.” Mânâsı: “Allah’ım, ben Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalıktan şifâ dilerim.”
Artık tam bir edep ile tekbir ve tehlil getirerek, Haceru’l-Esved’le Kâbe kapısı arasında bulunan ve Mültezem denilen yere gelip, -imkân varsa- yüz ve göğüs sürülür; Kâbe-i Muazzama örtüsüne yapışarak duâda bulunulur. Artık memleketine dönecek olan hacılar yüzünü Beytullah tarafından ayırmayarak hüzünlü bir şekilde arka arka çekilirler ve Harem-i Şeriften çıkarlar.
Yalnız umre yapmak isteyen kimse, mikatta; Mekkeli ise harem dışında, umre yapmaya niyet edip ihrama girer. Erkek, elbiselerini çıkarıp peştemala bürünür; telbiye getirir ve yol boyunca telbiyeye devam eder; ihram yasaklarından kaçınır. Mekke-i Mükerreme’ye girince umre için tavafta bulunur. Hacerü’l-Esved’i her defasında selâmlar ve ilk üç dolaşımında sürat gösterir, tekbir ve tehlilde bulunur. Bundan sonra Safâ ile Merve arasında yedi defa sa’y yapar. Daha sonra saçlarını tıraş ettirmek veya kısaltmak sûretiyle umresini tamamlamış ve ihramdan çıkmış olur. Artık Mekke’de kaldığı sürece Kâbe’yi nâfile olarak tavaf edebilir. Normal elbiselerini giyer ve kendisine daha önce helâl olan şeyler, yine helâl olmuş olur.
Umrenin rüknü, tavaftır. Âyette; “Onlar o Beyt-i Atîk’ı tavaf etsinler”3480 buyrulur. Vâcipleri ise; Safâ ile Merve arasında sa’y yapmak, tıraş olmak veya saçları kısaltmaktan ibarettir. Tavafın ilk dolanımında, Haceru’l-Esved selâmlandığı andan itibaren telbiye kesilir. Bu, umrenin sünnetidir.
Umre için belirli bir zaman yoktur. Yılın her mevsiminde yapılabilir. Ancak Hanefî mezhebine göre, yalnız Arafe günü ile kurban bayramının ilk dört gününde umre yapılması tahrîmen mekruhtur. Ramazan ayında yapılması ise menduptur. Şâfiîler, Arafe ve kurban bayramı günlerinde yapılacak umrenin daha az fazîletli olduğunu söylerler. 3481
Kur’ân-ı Kerim’de Hac
“Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.” 3482
“Sana, yeni doğan hilâl şeklindeki ayları sorarlar. De ki: ‘Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir...” 3483
“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (elde olmayan bir sebeple) bunlardan
3480] 22/Hacc, 29
3481] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 254-267
3482] 2/Bakara, 158
3483] 2/Bakara, 189
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alıkonursanız, kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından gelen bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye vermesi gerekir. Emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, âilesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah’ın vereceği ceza ağırdır.
“Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihram giyerse), hac esnâsında kadına yaklaşmak, fısklara/günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Hayır işlerden neyi yaparsanız, Allah onu bilir. (Ey mü’minler!) Âhiret için azık toplayın. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvâdır (Allah korkusudur). Ey akıl sahipleri! Yalnız Benden korkun.
“(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lutuf ve keremi aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat’taki vakfeden ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın akın ettiğinizde Meş’ar-i Harem’de zikir ile Allah’ı anın. Her ne kadar O’nun göstermesinden önce yanlış gidenlerden idiyseniz de (zararı yok).
Sonra insanların sel gibi akın ettiği yerden siz de akın edin. İstiğfâr edin/Allah’tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedendir, merhamet edendir.
Hac ibâdetlerinizi bitirince, babalarınıza seslendiğiniz gibi yahut ondan daha yüksek bir sesle Allah’ı zikredin/anın (O’na yalvarın). İnsanlardan öyleleri var ki; ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver’ derler. Böyle isteyenlerin âhiretten hiç nasibi yoktur.
Onlardan bir kısmı da; ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir hasene/iyilik, âhirette de bir iyilik ver. Bizi ateş azâbından koru’ derler.
İşte onlar için, kazandıklarından (âhirette) büyük bir nasip (hisse) vardır. Şüphesiz Allah’ın hesaba çekmesi sür’atlidir.
Sayılı günlerde (eyyâm-ı teşrikte) Allah’ı zikredin/anın (Telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönmek isterse, üzerine günah yoktur. Kim geri kalırsa, o zaman da kötülükten sakınan için günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki hepiniz O’nun huzuruna toplanacaksınız.” 3484
“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed), Mekke’deki (Kâbe)dir.
Orada apaçık âyetler/nişâneler, (ayrıca) İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yol bakımından gücü yetenlerin/gidebilenlerin o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.”3485
“Hacc-ı Ekber (En büyük hac) gününde Allah ve Rasûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Rasûlü müşriklerden berîdir/uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed!) O kâfirlere acıklı azâbı müjdele!” 3486
3484] 2/Bakara, 196-203
3485] 3/Âl-i İmrân, 96-97
3486] 9/Tevbe, 3
HAC
- 739 -
“(Ey müşrikler!) Siz hacılara su veren ve Mescid-i Harâm’ı onaran kimseyi, Allah’a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez (böylece onlar da hidâyete ermiş mü’minlerle eşit olmazlar).” 3487
“Kâfir olup inkâr edenler, Allah’ın yolundan ve -yerli taşralı ayırımı yapmaksızın- bütün insanlar için (kıble) yaptığımız Mescid-i Harâm’dan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse, ona acı azaptan tattırırız.
Bir zamanlar İbrâhim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): ‘Bana hiçbir şeyi şirk/eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibâdet edenler, rukû ve secde edenler için evimi temiz tut.’
İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde (uzak yollardan gelen çeşitli vâsıtalarla) kendilerine ait birtakım yararları yakînen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.
Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Evi (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” 3488
Hadis-i Şeriflerde Hac ve Haccın Fazîleti
“Ey insanlar, size hac farz kılınmıştır. Haccı edâ edin!” Cemaatte bulunan bir adam: “Her sene mi, ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordu. Rasûlullah cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine: “Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın (Ben sükût ettiğim halde, niye sormada ısrar ediyorsunuz?). Şâyet (sorunuza) ‘evet’ deseydim, her yıl haccetmek vâcip oluverirdi ve buna güç yetiremezdiniz. Şunu bilin ki, sizden öncekileri helâk eden şey, çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilâflarıdır. Size bir iş emrettiğim zaman, bunu gücünüz yettiğince îfâ edin, bir yasaklamada bulunduğum vakit de ondan kaçının (bu emir ve yasakla ilgili olarak aklınıza gelen her şeyi sormaya kalkmayın!)” 3489
Akrâ İbnu’l-Hâbis (r.a.) Rasûlullah (s.a.s)’a sordu: “Hac, her sene midir, ömürde bir kere midir?” Rasûlullah şöyle cevap verdi: “Bir keredir; fazla yapan nâfile yapmış olur.” 3490
“Kim kendisini Beytullahi’l-Haram’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun yahûdi veya hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bulabilen insanın, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.” 3491
“Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı, haccı îfâ edin.” 3492
3487] 9/Tevbe, 19
3488] 22/Hacc, 25-29
3489] Buhârî, İ’tisâm 4; Müslim, Hacc 412, hadis no: 1337, Fedâil 130, hadis no: 1337; Nesâî, Hacc 1, hadis no: 5, 110-111
3490] Ebû Dâvud, Hacc 1, hadis no: 1721; Nesâî, Hacc 1, hadis no: 5, 111; İbn Mâce, Menâsik 2, hadis no: 2886
3491] 3/Âl-i İmrân 97) (Tirmizî, Hacc 3, hadis no: 812
3492] Müslim, Hacc 412; Nesâî, Menâsik 1; Ahmed bin Hanbel, II/508
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beytullah’ı haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” 3493
“Hac ve umreyi peşi peşine yapın. Bu ikisi, körüğün demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Mebrûr haccın sevabı, ancak cennettir.” 3494
“Hac yapmak isteyen acele davransın.” 3495 Bu hadis, hac konusunda acele davranmanın gereğine dikkat çekmektedir. Haccın arzuya bağlı nâfile bir ibâdet olmayıp, şartlara bağlı bir farz olduğu gözönüne alınınca; “Hac yapmak isteyen” tâbirini, “hac kime farz olmuşsa” şeklinde anlayıp şöyle ifâde etmemiz gerekir: “Bir kimseye hac farz oldumu, bunu yerine getirmede acele etsin.” Öyle ise, hacda esas olan ta’cildir/acele davranmaktır. Özellikle yurdumuzda kökleşmiş olduğu üzere ileri yaşlara, yaşlılığa bırakmak doğru değildir. Bu hadisin Beyhakî’deki ziyâdesi meseleye daha da açıklık getirir: “Sizden kimse, başına ne gelecek bilemez; hastalanacak mı, fakir duruma mı düşecek?”
Allah elçisine, “hangi amelin daha fazîletli olduğu” sorulunca şöyle buyurdu: “Allah’a ve Rasûlüne iman.” “Sonra hangisi?” denildi. “Allah yolunda cihad” buyurdu. “Sonra hangisi?” sorusuna ise; “Mebrûr hac” cevabını verdi. 3496
“Kim hac yapar, bu esnada cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.” 3497
“Hac ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir (duâlarını kabul eder), af isterlerse onları affeder.” 3498
“Cenâb-ı Hakk’ın arefe günü (vakfe sırasında) cehennemden âzâd ettiği kulların sayısı diğer günlerde âzâd edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah, arefe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek ‘bunlar ne istiyorlar ki, bütün işlerini bırakıp burada toplandılar’ der.” 3499
“Allah’ın cehennemden en çok kul âzâd ettiği gün, arefe günüdür.” 3500
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, cihâdı amellerin en fazîletlisi görüyoruz; biz (kadınlar) de cihâd etmeyelim mi?” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Ancak (kadınlar için), cihâdın en efdal ve en güzeli hacc-ı mebrûrdur.” Hz. Âişe der ki: “Bunu işittikten sonra haccı hiç bırakmadım.” 3501
“Küçüğün, büyüğün(ihtiyarın), zayıfın, kadının cihadı hac ve umredir.” 3502
“Umre, ikinci bir umreye kadar olan günahlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise
3493] Buhârî, İman 1, 2; Müslim, İman 19-22; Tirmizî, İman 3; Nesâî, İman 13
3494] Tirmizî, Hac 2; Nesâî, Hacc 6 hadis no: 5, 115; İbn Mâce, Menâsik 3, hadis no: 2886
3495] Ebû Dâvud, Menâsik 6, hadis no: 1732
3496] Buhârî, Cihad 1, Hacc 4, 34, 102, Umre 1; Müslim, İman 135, 140; Tirmizî, Mevâkît 13, Hacc 6, 14, 88; Dârimî, Menâsik 8, Salât 24, 135
3497] Buhârî, Muhsar 9, 10; Nesâî, Hac 4; İbn Mâce, Menâsik 3; Dârimî, Menâsik 7; Ahmed bin Hanbel, II/229, 410, 484, 494
3498] İbn Mâce, Menâsik 5
3499] Müslim, Hacc 1348
3500] Müslim, Hacc 436; Nesâî, Menâsik 194; İbn Mâce, Menâsik 56
3501] Buhârî, Hacc 4, Cezâu’s-Sayd 26, Cihâd 1; Nesâî, Hacc 4, hadis no: 5, 113
3502] Nesâî, Hacc 4, hadis no: 5, 114; İbn Mâce, Menâsik 8, hadis no: 2902
HAC
- 741 -
ancak cennettir.” 3503
“Beyt’i (Kâbe-i Muazzama’yı kim elli defa tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesinden doğduğu gündeki gibi olur.” 3504
Hz. Câbir anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.), (üç kere hac yaptı. Şöyle ki:) Hicret etmezden önce iki, hicretten sonra da bir hac ve bununla birlikte bir umre yaptı. Bu hac sırasında (Medine’den) altmış üç deve sevk etti. O sırada Hz. Ali (r.a.) Yemen’den geldi (Beraberinde, Rasûlullah’ın kestiği kurbanların) geri kısmı da vardı. Bunlar arasında (Ebû Cehil’e ait olup, Bedir savaşında ğânîmet olarak alınan) burnunda gümüş halka bulunan deve de vardı. Rasûlullah (s.a.s.) hepsini kesti. Rasûlullah, her deveden bir parça alınmasını emretti. Bunlar (bir kapta) pişirildi. Efendimiz suyundan içti.” 3505
Bir adam; “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana hac farz oldu; Borcum da var (önce hangisini ödeyeyim?)” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Önce borcunu öde!” buyurdu. 3506
Bir kadın, Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: ‘Ben haccetmek için hazırlık yapmıştım. Bana (bir mâni) ârız oldu, ne yapayım?’ diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ramazanda umre yap; zira o ayda umre tıpkı hac gibidir.” 3507
Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’a (s.a.s.) “Hangi hac daha efdaldir?” diye sorulmuştu. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Yüksek sesle telbiye getirilip, kurban kesilerek yapılan hac!” 3508
“Telbiyede bulunan hiçbir müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın, bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikamette arzın son hudûduna kadar devam eder.” 3509 Telbiye, hac sırasında ihrâma girildiği andan itibaren bayramın birinci günü (Zilhicce’nin 10. günü) Cemre-i Akabe’de ilk taşın atılmasına kadar yüksek sesle okunan şu duâdır: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” (Buyur Allah’ım buyur! Dâvetine bütün samîmiyetimle icâbet ettim! Buyur Allah’ım buyur! Senin eşin/ortağın yoktur. Buyur Allah’ım buyur! Hamd Senin, nimet Senin, mülk Senin. Bunların hiçbirinde eşin/ortağın yoktur!).
Rasûlullah (s.a.s.) bin bir sıkıntıya katlanarak, pek çok müşkilleri hallederek mübârek beldelere gelmekle Allah’ın emrine fiilen uymuş bulunan insanların icâbet hallerinin kavlî ifâdesi olan “telbiye”yi, sözdeki samîmiyete binâen hâsıl olan ihlâs sebebiyle, kişinin sağ ve solunda yer alan taş, ağaç, toprak bütün mevcûdâtın, arzın son hudûduna varıncaya kadar tekrar edeceğini haber vermektedir. Bu hadisle haccın haşmetini, mânevî değerinin de sosyal ve siyasal
3503] Buhârî, Umre 1; Müslim, Hacc 437, hadis no: 1349; Tirmizî, Hacc 6, 90, hadis no: 933; Nesâî, Menâsik 3, 5hadis no: 5, 112, 115, Hacc 3, Zekât, 49, İman 1; İbn Mâce, Menâsik 3, hadis no: 2887; Muvattâ, Hacc 65, hadis no: 2, 346; Dârimî, Menâsik 7, Salât 135; Ahmed bin Hanbel, I/387, III/114, 412, IV/342
3504] Tirmizî, Hacc 41, hadis no: 866
3505] Tirmizî, Hacc 6, hadis no: 815
3506] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 6, s. 164
3507] Buhârî, Umre 4, Cezâu’s-Sayd 26; Müslim, Hacc 222; Nesâî, Sıyâm 6, hadis no: 4, 130; Muvattâ, Hacc 66; Ebû Dâvud, Hacc 79; Tirmizî, Hacc 95; İbn Mâce, Hacc (Menâsik) 45
3508] Tirmizî, Hacc 14, hadis no: 827, Tefsîr, Âl-i İmrân, hadis no: 3001
3509] Tirmizî, Hacc 14, hadis no: 828
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yönlerine paralel şekilde müstesnâ bir azamet taşıdığını anlamaktayız.
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ı (s.a.s.) telbiye ederken işittim; şöyle diyordu: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” Bu kelimelere başka ilâvede bulunmuyordu.” 3510
Âbis bin Rebîa (r.a.) anlatıyor: Ben Hz. Ömer’i (r.a.) Haceru’l-Esved’i öperken gördüm. Onu hem öptü, hem de: “Biliyorum ki sen bir taşsın; ne bir faydan ne de zararın vardır. Ben Rasûlullah’ı (s.a.s.) seni öper görmeseydim, seni asla öpmezdim” dedi. 3511
İbn Ömer anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), (tavâfın) her şavtında Rükn-i Yemânî ve Haceru’l-Esved’i istilâm etmeyi terk etmezdi.” 3512
Hanzala (r.a.) anlatıyor: “Tâvus merhumu (tavaf yaparken) gördüm. Rükne gelince (Haceru’l-Esved) üzerinde izdiham bulursa sıkışıklık yapmaz, geçer giderdi; boş ve müsait bulursa üç sefer öperdi. Sonra şunu söyledi: “Ben İbn Abbas’ı (r.a.) aynen böyle yaparken gördüm.” İbn Abbas da: “Hz. Ömer’i (r.a.) aynen böyle yaparken gördüm” dedi. Hz. Ömer (r.a.) de: “Ben Rasûlullah’ı (s.a.s.) böyle yaparken gördüm” dedi. 3513
“Beytullah etrafında tavaf, namaz gibidir. Ancak, bunda konuşabilirsiniz. Kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.” 3514
“Beytullah’ı tavaf etmek, Safâ ve Merve arasında sa’y etmek ve şeytan taşlamak Allah’ı zikretmek için emredilmiştir.” 3515
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) zemzem suyu verdim, ayakta içti.” 3516
“(Kâbe’ye) Kur’ân-ı Kerim’de, ‘Beytu’l-Atîk’ denmiş olması3517 ona hiçbir cebbârın/zorbanın galebe çalamamış olmasındandır.”3518 Kur’ân-ı Kerim’de Kâbe’ye iki ayrı âyette Beytu’l-Atîk denmektedir. Lügat olarak atîk; kadîm (eski), nefîs, kıymetli, şerefli demektir. Kâbe-i Şerîfe’ye bu mânâların hepsini izâfe ederiz. Eskidir, çünkü bizzat Kur’ân-ı Kerim’in ifâdesiyle: “Yeryüzünde ibâdet için inşâ olunan ilk beyt’tir.”3519 Atîk, bir de “âzâd edilmiş” anlamına gelir. Nitekim bir rivâyette: “Allah onu cebbârların galebesinden âzâd etmiştir” buyrulmaktadır. Cebbâr; zâlim, ‘öfke sebebiyle cana kıyan, öldüren’ demektir. Şu halde tâ bidâyetlerden beri hiçbir devirde kahırla,
3510] Buhârî, Hacc 26, Libâs 89; Müslim, Hacc 19, hadis no: 1184; Muvattâ, Hacc 28; Tirmizî, Hacc 13, hadis no: 825; Ebû Dâvud, Menâsik 27, hadis no: 1812; Nesâî, Hacc 54, hadis no: 5, 159-160
3511] Buhârî, Hacc 50, 57, 60; Müslim, Hacc 248, 120; Muvattâ, Hacc 36, hadis no: 1367; Tirmizî, Hacc 37, hadis no: 860; Ebû Dâvud, Menâsik 47, hadis no: 1873; Nesâî, Hacc 147, hadis no: 5, 227; İbn Mâce, Menâsik 27, hadis no: 2943
3512] Ebû Dâvud, Menâsik 48, hadis no: 1876; Nesâî, Hacc 156, hadis no: 5, 231
3513] Nesâî, Hacc 148, hadis no: 5, 227
3514] Tirmizî, Hacc 122, hadis no: 960; Nesâî, Hacc 136, hadis no: 5, 222
3515] Ebû Dâvud, Menâsik 51, hadis no: 1888; Tirmizî, Hacc 64, hadis no: 902
3516] Buhârî, Hacc 76, Eşribe 16; Müslim, Eşribe 117, hadis no: 2027; Tirmizî, Eşribe 12, hadis no: 1883
3517] 22/Hacc, 29, 33
3518] Tirmizî, Tefsir, Hacc, hadis no: 3169
3519] 3/Âl-i İmrân, 96
HAC
- 743 -
zorla zâlimler Kâbe üzerinde hâkimiyet kuramamışlardır. Bunun en güzel misali, Ebrehe ordusunun bozgunudur. Fîl sûresinde Ebâbil kuşlarının havadan bıraktıkları bombamsı küçük parçacıklarıyla Kâbe’yi istilâya gelen Habeş ordusunun nasıl perişan edildiği anlatılır.3520 İkrime (r.a.): “Kâbe’ye Beytu’l-Atîk denmesinin sebebi, onun Nûh tûfanı sırasında yıkılmaktan âzâd edilmiş olmasıdır” demiştir. Şu halde, bütün rivâyetler Kâbe’nin eskiliği, şerefi ve korunmuşluğu hususunda ittifak ederler.
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “(Câhiliyye devrinde) Kadın, Kâbe-i Muazzama’yı çıplak olarak tavaf eder ve şöyle derdi: ‘Bana kim ödünç bir tavaf elbisesi verecek?’ Elbiseyi, fercinin üzerine kor: (Şiir diliyle): ‘Bugün bir kısmı veya tamamı görülür, ama ondan açılanı helâl etmem’ derdi. Bu tatbikatla ilgili şu âyet indi: “Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin. Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Allah müsrifleri sevmez.” 3521
Rasûlullah’a, ihramlının giyebileceği şeylerden sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “Muhrim (ihramlı) kamîs (gömlek), sarık, bürnus (takke), şalvar/pantolon, vers (sarı boya veya koku) veya zâferan bulaşmış bir giysi taşımaz. Ayağında da mest (ve benzeri ayakkabı) yoktur. Ancak nalın (terlik) bulamazsa, mestlerin topuktan aşağı kısmını kesmelidir.” Buhârî’de şu ziyâde var: “İhramlı kadın, yüzünü örtmez, eldiven de kullanmaz.” 3522
Haccın Hikmetleri
Hac, belirli fiillerin sadece Allah rızâsı için yapılmasından oluşan bir ibâdettir. Kur’ân-ı Kerim’de hac ibâdetinin çeşitli safhaları hem şeklî hem de mânevî ve rûhî yönlerden tasvir edilerek çeşitli yararlarının bulunduğu belirtilir.3523 Böylece insanlar, haccın hikmetlerini kavramaya ve gerek fert ve gerekse ümmet olarak onu lâyıkı vechiyle îfâ edip âzamî ölçüde hikmetlerini gerçekleştirmeye teşvik edilir.
Mü’minin hem malı, hem de bedeniyle gerçekleştirdiği bir ibâdet olan hac, insanın bütün varlığını ilgilendirir ve bu haliyle küllî bir teslimiyetin ifadesidir. Diğer yükümlülükler gibi hac da insan merkezli ve insanın ihtiyaç duyduğu hayırların tahakkukunu hedef alan bir ibâdettir. Bu bakımdan onun hikmetlerini üç noktadan hareketle tespit etmek mümkündür. Bunlardan birincisi, Allah’ın insanlara bazı şeyleri yapmalarını emretmesi ve bunların yerine getirilmesi sûretiyle kendilerine lütufta bulunmasıdır. İkincisi haccı gerçekleştiren insanın ona hazırlanırken, menâsikını îfâ ederken ve ibâdetini tamamladıktan sonra kendi kabiliyetine göre elde edebildiği olumlu sonuçlar, üçüncüsü de bu ibâdeti sadece Allah rızâsı için yerine getiren tek tek insanların irâdelerinin ve tesir alanlarının dışında haccın bütün ümmete sağladığı faydalar ve onları ulaştırdığı yüksek seviyedir. Haccın hikmeti, Allah’a yönelmiş insanla Allah arasında kul-Rab ilişkisinin insanın kendi hayatı ve ayrıca içinde bulunduğu ümmet üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar. Gazzâlî’nin ifâdesiyle hac, dinin kemâle ermesi ve teslimiyetin tamamlanmasıdır.
3520] 105/Fîl, 1-5
3521] 7/A’râf, 31) (Müslim, Tefsir 25, hadis no: 3028, Hacc 131, hadis no: 5, 233, 234
3522] Buhârî, Hacc 21, Cezâu’s-Sayd 13, 15, İlm 53, Salât 9; Müslim, Hacc 1, hadis no: 1177; Muvattâ, Hacc 8, Tirmizî, Hacc 18, hadis no: 833; Ebû Dâvud, Menâsik 32; Nesâî, Hacc 28, hadis no: 5, 129
3523] Meselâ, Bk. 22/Hacc, 28-33
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hac ibâdetinin fert ve müslüman toplum açısından sağladığı mânevî kazançların kişiden kişiye, toplumdan topluma ve devirden devire farklılık arzettiği görülür. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Her insan niyetine, irâdesine ve yeteneklerine bağlı olarak hacdan farklı nasipler elde edebileceği gibi, hiç nasip almadan bu seyahatten dönenlerin bulunması da mümkündür. Çünkü hac, dış görünüşü itibarıyla sembolleri andıran, gerçekte ise çeşitli rûhî eğitimleri sağlayan birbirinden farklı davranışların toplamından ibârettir. Bazıları için şeytan taşlama, çok şey ifade ederken; bazılarına tavaf, bazılarına Arafat, bir gruba da hac esnâsında kurulan insanî ilişkiler daha anlamlı gelebilir.
Haccın “kast ve yönelme” şeklindeki kelime anlamıyla oynadığı mânevî rol arasında ilişki vardır. Şöyle ki: Müslümanlar ömürleri boyunca günde beş defa Kâbe’ye yönelerek namaz kılarlar. Her müslüman, imandan sonra en faziletli ibâdet sayılan namazın3524 kıblesini oluşturan mübârek mekânı görmek, orada başta Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) olmak üzere geçmiş peygamberlerin hak din uğrunda verdikleri mücâdeleleri hatırlamak, asırlar boyunca birçok mü’minin namaz, duâ ve niyazlarına sahne olan mânevî atmosferde yaşamak ister. Hac bu açıdan tarihin yeniden yaşanmasının ve mücerredin müşahhas hale gelmesinin vâsıtası olmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de Kâbe’den “Allah’ın evi” diye söz edilir. 3525
Bütün benliğiyle Allah’a bağlanan mü’min O’nun evini ziyâret etmeyi en büyük mânevî zevk olarak telakkî eder. Aslında diğer ibâdetlerde olduğu gibi hacda da kulluk sınavı (ibtilâ), hem bu ibâdetin amacını hem de anlamını oluşturur. Genellikle insanlar emir ve yasakların hikmetlerini ancak gereği gibi onları yerine getirdikten sonra farkederler. Bu farkediş, ya bizzat kendi hayatlarında ortaya çıkmakta veya başkalarının hayatı incelendiğinde görülmektedir. Hacda önemli olan, sadece bir fiilin yapılması değil; onun özel bir amaçla, yani Allah’ın emrine uymak niyetiyle yapılmasıdır. Bir fiilin bu niyetle gerçekleştirilmesi onu ibâdet haline getirir. Şu halde hac ibâdetinin temel gâyesi ve hikmetlerinden biri, insanların Allah’ın emri gereğince yurtlarını, âilelerini ve dostlarını, mallarını terk etmeye, bazı arzularına karşı koyup sıkıntıları göğüslemeye hazır olduklarını göstermeleridir.
Hac, belli bir zamanda ve belirli mekânlarda gerçekleşen bir ibâdet olduğu için müslümanlara zaman ve mekân mefhumunu, dünyada her şeyin belli bir düzen içinde gerçekleştiği şuurunu kazandırır. Vakfe, tavaf, sa’y vb. hac menâsikinin yerine getirilmesi, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan müslümanların gözlerini ve gönüllerini Arafat, Kâbe, Safâ-Merve gibi “İlâhî şiarlar/semboller” olarak nitelendiren3526 mekânlara çevirmelerini sağlamakta ve formel bir anlaşma olmaksızın bütün müslümanları aynı zaman ve mekân içinde mânevî bir ittifak anlayışına ulaştırmaktadır.
İslâm kültüründe hacca hazırlık safhası, bir yönüyle ölüme hazırlanmaya benzetilir; şu farkla ki hac irâdeye bağlı iken, ölüm insanın beklemediği, belki de istemediği bir anda gerçekleşebilir. Hac ibâdetinde kişi çevresinden ve arzularından uzaklaşacağı, ölmeden önce bir anlamda ölümü yaşayacağı için önemli bir irâde egzersizi yapmakta ve İlâhî irâdeye boyun eğmeye hazır olduğunu
3524] Müslim, İman 137-140
3525] 22/Hacc, 26
3526] 2/Bakara, 158
HAC
- 745 -
kendine telkin etmektedir. Bu duygunun belirtilerini özellikle hacca ilk defa gidecek olanlarda gözlemek mümkündür. Bundan dolayı hacca hazırlanan mü’min hak ilişkisi içine girdiği herkesle helâlleşir, borçlarını öder, bakmakla yükümlü olduğu insanların nafakalarını ayırır ve ondan sonra yola koyulur.
Haccın farziyetini belirten âyette ona güç yetirmekten söz edilir.3527 Bunun anlamı, insanın hac için gerekli olan bütün imkânlara kavuşması, şartların da bunu kolaylaştıracak bir durumda bulunması demektir. Söz konusu âyet, dolaylı olarak haccın îfâsını sağlayacak her türlü vâsıtayı hazırlamaları için müslümanları uyarmakta, gerekli tedbirleri almalarını bir vecîbe olarak onlara yüklemektedir. Bu sebeple tarih boyunca hac yollarının güvenliğini temin etmek ve haccın yapılacağı mekânların hizmetkârı olmak müslüman devlet adamları için büyük bir şeref telakkî edilmiştir. Bu şartlar bir bakıma, Allah’a teslimiyetini göstermek isteyen müslümanın kendini bu amaca yönelik olarak hazırlaması gerektiğini de ifade etmektedir.
Mü’minin hac esnâsında elde ettikleriyle orada gerçekleştirdiği menâsık arasında da bir ilişki vardır. Burada özellikle belirtilmesi gereken husus, haccın gerçekleştirildiği mekânla Hz. Peygamber’in ve ilk müslümanların yaşadıkları mekânın aynı olmasıdır. Mü’min hac esnâsında, Rasûl-i Ekrem’in ve ashâbının bulunduğu coğrafî mekânla karşılaşmakta, Kur’an’da “Allah’ın koyduğu dinî işaret ve nişanlar (şeâirullah -Allah’ın şiarları-)” olarak tavsif edilen3528 bu mekânlarda bulunarak o dönemin mânevî ruhundan nasip almaktadır. Diğer taraftan, hacca giden her müslüman, ihrama girerken büründüğü örtüyle kabre girerken bürüneceği kefenin benzerliğinin şuurunda olarak artık bir bakıma dünya dışı bir düzene ayak uydurduğunu hissetmekte ve bunun etkilerini duymaktadır. İhram, sözlük anlamının da çağrıştırdığı gibi, sadece zâhirî bir kıyafet değişikliği değil; insanın yaşama ve davranış biçiminin köklü bir değişikliğe uğraması demektir. Nitekim ihramlı kişi, bu kıyafeti taşıdığı süre içinde başka zamanlarda kendisine meşrû olan bir dizi davranıştan uzak durmak zorundadır. Bu program dışı hayat, kişinin alışkanlıklarından ve bağımlılıklarından kurtulmasına ve kendisiyle hesaplaşmasına imkân tanıyan önemli bir fırsattır. Bu esnada yapılan her ihlâl ya bir keffâretle karşılanır veya haccın bozulmasıyla sonuçlanır ki bir anlamda dünya-âhiret bütünlüğünü canlı bir şekilde yaşamak demektir.
Kâbe ve çevresi için kullanılan “harem” tâbiri, bölgedeki bütün ilişkilerin Allah’ın emir ve yasaklarına saygı esasına göre düzenlendiğini, başta insan olmak üzere ağaç ve bitki örtüsünden hayvanlara kadar bölgedeki bütün varlıkların İlâhî koruma altına alındığını ifade eder. Tavaf kişiye, her şeyin bir başka şey etrafında belli bir düzen içinde döndüğü ve insanın da bu kozmik düzenin bir parçasını teşkil ettiği şuurunu verir. Sa’y, müslümanın sırf Allah istediği için katıldığı bir yürüyüştür; müslüman bu sâyede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber koşmanın ne demek olduğunu farkeder. Sa’y sırasında “hervele” denilen çalımlı ve hızlı yürüyüş, niyet ve duygu bütünlüğü ile kaynaşmış ümmet ruhunun azametini yansıtır. Arafat’ta diğer mü’minlerle bir arada bulunan, kıyafetiyle artık bu dünyayı terk ettiğini gösteren mü’min, haşir ve hesaba çekiliş sahnesini temsilî bir şekilde yaşayarak sorumluluğun ve hesaba
3527] 3/Âl-i İmrân, 97
3528] 2/Bakara, 158; 22/Hacc, 32, 36
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çekilmenin idrâkine varır. Arafat’ta Rabbine yönelen insan, daha bu dünyada, hiçbir yardımcının bulunmadığı şartlarda O’nun huzurunda durmanın mânâsını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar; üstünlüğün sadece takvada olmasının ne demek olduğunu kavrar. Hac esnâsında çeşitli münâsebetlerle yapılan duâlar, sadece Allah’a teslim olmanın ve bunu söz ve davranışlarla yaşamanın özlü bir ifâdesidir. Özellikle telbiye çok anlamlıdır: “Buyur Allah’ım, buyur! Dâvetini duydum, Sana yöneldim, kapına geldim. Hamd Sanadır; nimet Senin, mülk Senindir. Şerîkin/ortağın yok Allah’ım!” Nihâyet orada kesilen kurban, mü’minin sırf Allah istediği için malından vazgeçebildiğini belirtmesi, kendi İsmail’ini, yani en sevdiği şeyi ve bizzat kendini dahi Allah yolunda kurban edebileceğini fiiliyle göstermesi açısından mânidardır.
Hac esnâsında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan insanın çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli davranması gerektiği ortaya çıkar. Bu husustaki titizliğin ölçüsü, Kur’ân-ı Kerim’deki yasaklardan ve bu yasakların çiğnenmesi halinde verilecek cezaları bildiren âyetlerin açık üslûbundan anlaşılmaktadır.3529 Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı gösterilmesi gereken hassâsiyet, kişiye başka zamanlarda kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağlar. Bunun yanında öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi ahlâkî davranışlar da haccı gereği gibi yerine getirenlerin elde edecekleri mânevî kazançlar arasında yer alır. Sonuç olarak hac esnâsında müslüman daha önce teorik olarak haberdar olduğu, fakat lâyıkı ile yaşayamadığı bir dizi imanî ve ahlâkî özellikler kazanır. Hac mü’minin kendi kendisinin farkına varma sürecidir.
Hacdan dönen mü’min, İslâm’ın ilk muhâtapları olan ve hayatlarını ona vakfeden asr-ı saâdet müslümanlarının yaşadığı yerleri gezerek, Peygamber’i kitaplardaki bilgilerle tarihî bir şahsiyet olarak tanımanın ötesinde sanki onu bizzat görerek imanını ve ikrarını tazelemiştir. Rasûl-i Ekrem’in yaşadığı yerleri ve kabrini ziyaret etmiş, tebliğ vazifesini başarıyla yerine getirdiği mekânlarda peygamberliğine bir daha şehâdet etmiştir. Aynı zamanda dünyada mevcut çok çeşitli ırkları, bunların konuştuğu dilleri gözlemiş, ancak bu farklılıkların, sadece insanların birbirlerini tanıyarak iletişim kurabilmeleri için3530 Allah tarafından birer alâmet olarak yaratıldığının şuuruna varmıştır. Bunun yanında insanlar arasındaki bu farklılıkların birlik ve beraberliği engellemediğini, mevcut farklılıklarla birlikte Allah’a teslim olmanın her türlü vahdetin esasını oluşturduğunu fark etmiştir. Böylece dünyasının sınırları genişlemiş, coğrafî bilgileri nazarî boyutlarını aşmış, yer küresinin muhtelif bölgelerinde yaşayan yüz binlerce insanla bir arada bulunmuş, en olumsuz şartlarda bile insanların birbirine müsâmaha göstermesinin ne demek olduğunu bizzat tecrübe ederek anlamıştır.
İslâm âlimlerinin biyografileri incelendiğinde onların hac seyahati esnâsında diğer birçok âlimle tanıştığı, bu vesile ile çeşitli fikir ve eserlerden haberdar olduğu, birçoğunun ilmî hayatında gelişmeler meydana geldiği görülür. Kitap basımının ve iletişim imkânlarının çoğaldığı günümüzde de hac seyahatinin bu ilmî fonksiyonu, önemini korumaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de İslâmiyet’in bütün dinlere gâlip gelmesi amacıyla insanlığa gönderildiği ifade edilmektedir.3531 Hemen bütün ırklara mensup olan, fizyonomileri, psikolojik yetenekleri, sos3529]
Bk. 2/Bakara, 158, 196-200; 3/Âl-i İmrân, 96-97; 5/Mâide, 95-96; 22/Hacc, 26-29, 33-34
3530] 49/Hucurât, 13
3531] 48/Fetih, 28
HAC
- 747 -
yal konumları ve coğrafî bölgeleri farklı bulunan birçok insanın katıldığı hac ibâdeti günlerinde Mekke ve Medine’yi dolduran kalabalıkları seyretmek, bu sâyede birlik içinde çokluğun ve çokluk içinde birliğin tecellîlerine muttalî olmak, gerçekten İslâm’ın azamet ve mükemmelliyetini müşâhede etme sonucunu doğurmaktadır.
Hac sırasında dünyanın her tarafından Kâbe’ye gelen müslümanlar, aralarında önceden yapılmış herhangi bir anlaşma olmaksızın aynı fiilleri aynı şekilde gerçekleştirirler. Böylece müslümanlar, birbirlerinden habersiz olarak aynı ideallere yönelik bir gayret içinde bulunduklarını farkederler; bu arada kendileri dışında milyonlarca insanın aynı amacı paylaştığının bilincine ulaşırlar. Hac, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanların aynı değerlere sahip oldukları ve bu değerlerin kendileri için ortak bir zemin oluşturduğu gerçeğini ortaya koyar. Hacca giden müslüman bir âilenin ferdi, bir köyün, bir kasabanın veya bir şehrin sakini olarak ülkesinden ayrılır, bir ümmetin ferdi olarak memleketine döner.3532
Hac ibâdeti, birçok karar, fiil, terk ve düşünceden oluşmakta, bunların da müslümanların ferdî, sosyal, siyasî ve kültürel hayatlarında önemli tesirleri, faydaları ve sonuçları bulunmaktadır.
Haccın, bu ibâdeti yapan kişiye sağladığı maddî ve mânevî faydaları, hacca niyetten itibaren ibâdeti adım adım tâkip ederek, her davranışın mânâ ve mâhiyetini tahlil ederek ortaya koymak mümkündür.
Mü’minin Düşüncesinde Haccın Mânâsı: Bedene âit zevklere dalan, rûhunu gıdasız, nefsini dizginsiz bırakan bir kimsenin Allah’a yaklaşması, İlâhî ilham ve tecellîlerden nasip alması mümkün değildir. Bu sebeple geçmiş ümmetlerde dünyadan el etek çekme (rehbâniyet/ruhbanlık), toplumdan uzaklaşarak kendini Allah’a verme yolu açılmış, bunu yapanlar Kur’ân-ı Kerim’de de öğülmüştü.3533 Bu yola hakkıyla riâyet edilemediği, gâyesinden saptırıldığı için Allah, son peygamberini göndermiş ve kullarını aynı maksada ulaştıracak ibâdetler öğretmiştir. Nitekim Peygamberimiz’e ruhbanlık ve din uğruna evi barkı terk edip seyâhate çıkmak sorulunca; “Allah’ın bu ümmete, ruhbanlık yerine haccı ve cihâdı, seyâhat yerine de orucu verdiğini” bildirmişti. Hac ibâdeti, belli bir saha içinde yerine getirilmektedir. Bu alanın merkezinde Kâbe vardır.
Allah Teâlâ, mekândan münezzeh olduğu halde Kâbe’ye “Beytullah -Allah evi-” demek sûretiyle orayı şereflendirmiş, çevresinde belli bir bölgeyi bu evin korusu (harem) haline getirmiş, buralarda avlanmayı yasaklamış; Arafat, Müzdelife gibi bazı mekânları da feyiz, bereket, zikir ve nur sahaları kılmıştır. Bütün bu hususlar, aklın ötesindedir; akıl bunların niçin, hangi özelliklerinden dolayı böyle olduğunu kavrayamaz; ancak Allah böyle dediği için öyle kabul eder. Zaman ve mekândan münezzeh olan Rabbini ziyâret etmek isteyen mü’min, O’nun “evim” dediği yere gider ve yine O’nun dilediği, öğrettiği şekilde kulluğunu arzeder. Yerin, özelliklerin ve hareketlerin akıl ötesinde olması, nefsin zevklerini ve bedenin hazlarını sıfır noktasına getirir, hareketler fayda ve hazzın ötesinde yalnızca Allah rızâsına yönelik; yani ihlâs içinde, kulca olur. İşte bu mânâsıyla hac ibâdeti, geçmiş ümmetlerde rehbâniyetin sağladığını veren bir ibâdet olmaktadır.
3532] Tahsin Görgün, TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 14, s. 397-399
3533] 5/Mâide, 82; 57/Hadîd, 27
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hac İbâdetinin Çekiciliği: Hac ibâdeti, bir mü’min için iki yönden çekicidir: a) Seven kişi, sevdiğine ait her şeyi sever ve özler; Kâbe’ye Allah “evim” dediğine göre Allah’ı sevenlerin O’nun evini özlemeleri, ziyaretine can atmaları doğaldır. b) Ziyâret kavuşmaktır, buluşmaktır, hasret gidermektir; ancak insanların yaratılışı dünyada Allah’a kavuşmaya, O’nu görmeye müsâit değildir. Bu yaratılış ve özellikleriyle dünya hayatında Allah Evi’ni ziyaret edenlere cennet, cennete girenlere ise Cemâl (Allah’ı görme saâdeti) vaadolunmuştur; ebediyete göre yaratılışları yenilenecek ve değişecek olan insanlar için cennette bu vaat gerçekleşecek, dünyada ziyâretine geldiklerini, ebedî âlemde hazır ve müsait oldukları an göreceklerdir.
Niyet ve Hazırlık: Hac ibâdetini böyle anlayan ve böyle gören bir mü’min, içinde bulunduğu durumun önemini kavrayacak, ziyâretine tâlip olduğu Zât’ın büyüklüğünü düşünecek, bu ziyârette başka şeylere gönül düşürmenin yakışıksızlığını idrâk edecek ve ihlâs derecesini yakalamaya çalışacaktır. Ziyâretçinin kabul edilmeyi umabilmesi için engelleri kaldırması gerekir. Bu noktada iki çeşit engelden söz etmek mümkündür:
a) Dış engel: Bu, kulun günahları ile üzerinde bulunan kul haklarıdır. Bu engelin kaldırılması ise, tevbe ve istiğfar yanında hak sahiplerine haklarını teslim etmek ve onlardan helâllik almak sûretiyle gerçekleşecektir.
b) İç engel: Bu engel de kulun gönlünün, ziyâretine gittiği Zât’tan, O’nun sevgi ve özleminden başka şeylerle dolu olması, beden ve dünya zevklerine, menfaatlerine takılmış bulunmasıdır. Bu engeli ortadan kaldırabilmek için de vücut nasıl Kâbe’ye yönelmiş ise, gönlü de o evin Sahibi’ne yöneltmek, O’ndan başka bir şey düşünmemeye çalışmak gerekecektir.
Yolculuğa çıkan bir kimsenin geri gelip gelmeyeceği belli değildir. Bu sebeple vasiyetini yazıp ilgililere bırakması uygun olacaktır. Mü’min bu yolculuğa hazırlanırken bundan daha yakın olan ve her an çağrılması mümkün bulunan âhiret yolculuğunu da hatırdan çıkarmamalı, bu yolculuğun onu kolaylaştırmaya vesile olmasını dilemelidir. Yolcumuzun gerek kendine ve gerekse geride bırakıp nafakalarını teminle yükümlü olduklarına yetecek kadar para ve eşyaya ihtiyacı vardır. Bunların sıkıntıya düşmeyecek, başkalarına da az çok yardımda bulunacak ölçüde ve mutlaka helâl yoldan elde edilmesi, hazırlanması gerekmektedir. Hac nasıl azıksız ve hazırlıksız olmuyorsa, âhiret yolculuğu da azıksız olmaz; mü’min bu vesile ile âhiret için ne hazırladığını düşünmek ve en hayırlı âhiret azığının takvâ olduğunu hatırlamak durumundadır.
Yolculuk: Hac yolculuğu hangi vâsıta ile yapılırsa yapılsın, rahatsızlık ve sıkıntılarla karşılaşmamak mümkün değildir. Bunlara karşı sabretmek, yol arkadaşlarını, hatta bineğini incitmemek, mukaddes yolun yolcusuna borçtur. Bunu yerine getirebilmek için de nasıl bir yolculuğa çıktığını, kimi ziyârete gittiğini, gittiği yerde nasıl bir muâmele görmeyi beklediğini düşünmek yetecektir. Bu düşüncelere bir de âhiret yolculuğu düşüncesini eklemek, bir gün geri dönme ümidi de olmaksızın bu yolculuğa çıkacağını, şimdi geçici olarak geride bıraktıklarını o zaman devamlı olarak bırakacağını hatırından uzak tutmamak, yolcunun sabır ve metânetini, hasret ve iştiyaka çevirecektir.
İhrâm: Kulun, Beytullah’ın kapısını çalması ve kabul niyaz etmesi mânâsını
HAC
- 749 -
da ihtivâ eden “Lebbeyk...” sözleri, şeytan taşlamaya kadar ağızlardan düşmeyecek, her fırsatta tekrarlanacaktır. İhram elbisesini giyerken hac yolcusu ayrıldığı dünyadan üzerinde kalan son parçaları da çıkarmış, ölmeden evvel ölmüşçesine kefene bürünmüştür, ancak bu ölüm, dünya ve beden zevklerine âit olduğu ve ruh için vuslat zamanı yaklaştığı için temizlenmiş ve güzel kokular sürünmüştür. Şimdi âdetâ ayrı bir dünyada rûhânî bir hayat başlamıştır. Bu hayat içinde ne çekişmek, döğüşmek, günaha girmek, beden zevki yaşamak vardır; ne de bir canlıya, hatta kendi saç ve sakalına kıymak vardır. Bütün düşünce ve umut “geldinse buyur, seni kabul ediyorum” hitâbına mazhar olmaktan ibârettir. Böyle bir yaşayışın, bundan sonraki hayat için insanda derin izler bırakacağı, kişiyi yaratılış maksadına döndüreceği kuvvetle umulur.
Mekke’ye Giriş ve Kâbe’yi Müşâhede: Mekke’ye girmeden önce harem sınırları içine girilmiş olmaktadır. Harem-i Şerif, Allah Evi’nin dokunulmaz sahası ve insanlar için güvenlik bölgesidir. İlâhî korumanın güvenliğini yaşayan kulun aynı zamanda lâyık olamamanın korkusunu gönlünde taşıması gerekmektedir.
Bir müddet sonra Kâbe görünecek, bir mânada hedefe varılmış, Allah evine girilmiş olacaktır. Bu sırada kulun Allah’ı görmüşçesine bir heyecan ve zevk ummânına dalması tabiîdir. Bir yandan Allah’ın bu lütfuna şükredilecek, bir yandan da “dünyada evini gösteren ve ziyâreti nasip eden Allah’ın âhirette de cemâlini göstereceği” umulacaktır.
Tavaf: Allah’ın Evi, O’nu temsil ettiğine göre kul, Kâbe’yi tavaf ederken İlâhî huzurda kabul niyazı ile dönüp dolaştığını düşünecektir. Haberlerden anlaşıldığına göre yerde Kâbe, mânevî semâlarda Beyt-i Ma’mûr’un hizâsına düşmekte, onun yerini tutmaktadır. Arşın ve Beyt-i Ma’mûrûn çevresinde melekler dönerek ibâdet etmekte, Kâbe’nin çevresinde de insanlar dönerek tavaf ibâdetini yerine getirmektedirler. Hacer-i Esved, kulların ezelde Allah’a verdikleri kulluk sözünün imzası ve mührü olarak kabul edilmiştir. Onu öpen veya geriden selâmlayan insanlar, ezelde verdikleri sözü hatırlayacak, yeminlerini tazeleyecek ve Allah’a kulluktan ayrılmayacaklarını te’yid edeceklerdir. İbn Abbâs’a dayanan bir rivâyetten anlaşıldığına göre Hacer-i Esved’i öpen yahut selâmlayan kullar, Rableri ile tokalaşmış gibi olmaktadırlar. Erkeklerin pazularını çıkarıp üç şavtta/dolanımda koşarcasına ve çalımlı bir şekilde yürümeleri Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâbının uygulamalarına dayanmaktadır. Hicretten sonra ashâbın Medine’de hastalandıkları ve bitkin hale geldikleri dedikodusu üzerine müşrikler Hacer-i Esved’in bulunduğu tarafa toplanmış, hicretten sonraki ilk tavaflarında Rasûlullah ve ashâbını görmek istemişlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) müşriklerin gözünü yıldırmak ve güçlü görünmek için zikredilen şekilde davranılmasını istemiş, bu geçici tedbir güzel bir hâtıra olarak haccın sünnetleri arasına girmiştir. Hac ibâdetini yapan her müslüman, ıztıbâ ve remel denilen bu sünneti yerine getirirken kendisini Rasûlullah ve ashâbının arasında hissetmekte ve âdetâ o günleri bu kutlu cemaat ile birlikte yaşamaktadır.
Tavaftan sonra Hacer-i Esved ile Kâbe’nin kapısı arasındaki duvara (Mültezeme) karın ve göğsü, elleri ve sağ yanağı yapıştırmak, bu şekilde ve sonra Kâbe örtüsünden veya Kâbe duvarına tutunarak duâ ve niyazda bulunmak da haccın sünnet ve âdâbı içinde yer almaktadır. Bunlardan birincisi Allah’a yakınlığı, hasret ve sevgiyi temsil etmekte, bu şekilde yapılan niyazın kabul edileceği, Kâbe’ye
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapışan vücudun yanmayacağı umulmaktadır. İkincisi ise, bir büyüğe karşı suç işlemiş olan kişinin, onun eteğine sarılarak affını istemesini temsil etmektedir. Kulun, bu şekilde mânen ve mecâzen eteğine sarılarak af dilediği, yakınlık ve lütuf talep ettiği Yüce Zât’tan başka sığınacağı, dayanacağı, yalvaracağı, kulluğunu arzedeceği kimse yoktur. Duâda ısrar, Mevlâ’nın murâdıdır. Bu sarılış ve yakarış da o ısrârı gerçekleştirmektedir.
Kulun Allah’a en yakın olduğu durum, secdedir; hem bunca ikrâma şükür, hem de yakınlığı yaşamak için tavaftan sonra İbrâhim Makamında iki rekât namaz kılınır; ruh gıdâlanmış, susuzluğunu nisbeten gidermiş, fakat bunca çabadan sonra beden susamıştır. Onu da tatmin için Zemzem’in başına gidilir ve doya doya içilir, şifâ olması için duâ edilir. Sıra sa’ye gelmiştir.
Sa’y: Hac ibâdeti, Hz. İbrâhim ve âilesi, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı ile iç içe, beraber yaşanan bir ibâdettir. Allah’ın emri üzerine Hz. İbrâhim, eşi Hâcer ile oğlu İsmâil’i Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu yere getirip bıraktı ve Rabbine şöyle duâ ettikten sonra tevekkül içinde çekip gitti: “Ey Rabbimiz, (burada Sana ibâdet etsinler ve) namazı kılsınlar diye çocuklarımdan birkısmını Senin mukaddes Evinin yanında, ekinsiz bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver; umulur ki (onlar da bu nimetlere) şükrederler.” 3534 Hadislerde anlatıldığına göre Hâcer, yanlarında su tükenince susuz kalmış, henüz süt emen çocuğunu da doyuramaz olmuştu. Uzaklardan gelip geçen birini görürüm diye Safâ tepesine çıkıp etrafa baktı, düze inince koşuyor, tırmanırken yavaşlıyordu, yedinci çıkışında Merve’ye gelmişti. Bir ses işitti, dönüp baktığında İsmâil’in bulunduğu yerden su çıktığını gördü; işte bu Zemzem idi. Allah Teâlâ, Hz. İbrâhim’in duâsını kabul buyurmuş ve mü’min kulların gönlüne Mekke ve Kâbe sevgisini yerleştirmiştir; her mü’min bitmez tükenmez hasreti ve arzusu Kâbe’ye, Mescid-i Harâm’a ve Ravza’ya yöneliktir. Sa’y ibâdeti de, tevhid dininin büyük peygamberi Hz. İbrâhim’den Son Peygamber’in ümmetine kadar uzanmış kutlu ve feyizli bir ibâdettir. Umre ve hac tavafından sonra yapılan bu ibâdet Hanefîlere göre vâcip, diğer bazı müctehidlere göre rükün ve farzdır.
Müslüman, bu ibâdeti yaparken En Büyüğün sarayı önünde nöbet tuttuğunu, iki nöbet mahalli arasında gidip geldiğini yahut bir büyüğün ziyâretinden sonra onun hoşnut olup olmadığını anlayabilmek için heyecan içinde avluda gidip gelen, arasıra bakışını onun tarafına yönelterek heyecan içinde sonucu bekleyen insanın halini düşünebilir. Safâ ile Merve, Allah’ın nişâneleridir/şiarlarıdır (şeâir).3535 Akıl, bu iki tepenin niçin nişane olduğunu kavrayamaz, aklın kavrayamadığı bir hususa inanıp riâyet etmenin nefse ve bedene vereceği bir zevk ve menfaat de yoktur; bu sebeple sa’y, iman ve ihlâsa dayalı kulluğun tecellî ettiği seçkin bir ibâdettir.
Arafat ve Müzdelife Vakfesi: Arefe günü Arafat’ta, bayram gecesi, gece yarısından sonra Müzdelife’de bulunmak, buralarda Allah Teâlâ’ya telbiye, tesbih, tekbir vb. zikirlerle, istiğfar ve duâlarla, tefekkür ve tazarrûlarla ibâdet etmek, haccın en önemli vazifeleri arasındadır. Safâ ve Merve gibi, buralar da İlâhî nişânelerdir. Allah’ın af, rahmet ve ikrâmının tecellî ettiği yerlerdir. Dili, rengi, ülkesi ve âdetleri birbirinden farklı, fakat aynı Allah’ın kulu ve aynı Rasûl’ün
3534] 14/İbrâhim, 37
3535] 2/Bakara, 158
HAC
- 751 -
ümmeti olan milyonlarca insan, aynı anda burada Allah’a yönelmekte, O’na kulluk arzetmekte ve dilekte bulunmaktadırlar. Bu insan seli içinde bulunup da temizlenmemek, Allah’ın rahmet, lütuf ve ikrâmından nasip almamak mümkün değildir; yeter ki gönüller de eller gibi O’na açılmış olsun! Vakfe, aynı zamanda dünyada mahşeri temsil eden tek toplantıdır; üzerlerinde kefene benzer giysilerinden başka şeyleri bulunmayan, grup grup rehberlerine uymuş, Allah’a ilticâ ederek sonuç bekleyen bu büyük topluluk içinde mü’min, mahşeri düşünmeli, fırsat elde iken o güne hazırlık yapmaya azmetmelidir.
Şeytan Taşlama ve Kurban: Rivâyetlere göre Hz. İbrâhim, Allah’ın emrini yerine getirmek üzere Mina’ya doğru ilerlerken şeytan yolunu kesmiş ve onun zihnini çelmek istemişti. Hz. İbrâhim ona kapılmadı, onu taşlayarak yanından uzaklaştırdı. Hac ibâdetini yapan müslüman, cemre adı verilen yerleri taşlarken aslında içindeki şeytanı taşlamakta, onu kendinden uzaklaştırmaya çalışmakta, bütün engellere rağmen Allah kulluğunda sebat edeceğini ifâde etmektedir.
Kurban, Allah’a teslimiyet ve O’nun nâmına yapılacak fedâkârlığın nişânesidir. Allah’a can dâhil, her şey fedâ edilir; buna rağmen O’nun hak ettiği şükür yerine getirilmiş olmaz, kul yine de kusurlu ve mahcup olarak kalır.
Medine ve Ravza Ziyâreti: Medine, Allah’ın son peygamberi ve sevgili kulunun dünyadaki hayatının son on yılına şâhit olan, O’na kucak açan, mübârek vücudunu dünya durdukça bağrında taşıyan şehirdir; “Peygamber Şehri”dir. Medine şehrinde dolaşırken insan kendini şu düşüncelerin doyumsuz heyecan ve zevkine kaptırmaktadır: Belki de Rasûlullah şu yerlere basmış, şu yerlere bakmış, burada oturmuş, şurada vahye mazhar olmuş, ashâbı ile sohbet etmiştir... Mescid’e ve özellikle mescidin ilk sınırları içine girildiği zaman Allah Rasûlü ile ümmetin en yüce nesli olan ashâbın ibâdet ettikleri, zamanlarının önemli bir kısmını içinde geçirdikleri mâbede girildiği hissedilmektedir. Bunun da ötesinde hâlen Rasûlullah’ın mübârek vücudu ile iki büyük halîfesinin kabirleri burada bulunmaktadır. Onlara maddî ve mânevî olarak bu kadar yaklaşmış olmak, Peygamber sevgisi ile yanıp tutuşmuş ruhlar için bir büyük vuslattır; bu vuslatın zevki yalnızca yaşanır, tarif edilemez. Medine’de bu duygu ve düşünceler yaşanır, Mescidde böyle bir mânevî cemaat ile ibâdet edilir, Ravza vuslat duygusu içinde âdâbı ile ziyâret edilir. Bunları yaşayan mü’minin nazarında maddî ve mecâzî bütün sevgiler küçülür, bu vuslat ebedî bir hasret haline gelir, kalan hayat yeni vuslatların ümidi içinde geçirilir.
Hac Sonrası Hayat: Aslında müslümanın hac öncesi ve sonrasında farklı iki hayatı olmaz; ancak hac ibâdeti, kişiyi mânen temizlediği ve anasından doğduğu gündeki günahsızlığına döndürdüğü için kişinin bunu korumaya çalışması, tekrar günah ile kirlenmekten kaçınması da tabiîdir. Haccın kendisine bağlı sonuçları doğurması, makbul olmasına dayandırılmıştır. Diğer ibâdetler gibi haccın da makbul olup olmadığını bilmek, kullar için mümkün değildir. Bununla beraber, İslâm ahlâkçıları haccın kabulüyle ilgili bazı işaretleri tespit etmişlerdir. Şöyle ki, Allah kabul ettiği kulunu sever, sevdiği kulunu korumasına alır ve onda sevgisinin işaretleri görülür. Bu işaretler, kulun gönlüne Allah sevgisinin taht kurması, dünyadan ve geçici zevklerden ebedî âleme ve mânevî zevklere meyletmesi, şeytana ve nefse karşı koyabilmesi, hayatının İslâm çizgisinde devam etmesidir. Hac ibâdetinden dönen kişi kendini yoklamalı, bu işaretleri bulduğu zaman Allah’a
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şükredip sevinmeli, aksini bulduğu zaman ise üzülüp tevbe etmelidir. Haccın böyle bir otokontrole sebep olması, ferdin müslümanca yaşantısı üzerindeki en önemli tesiri olsa gerektir.
Toplum Hayatında: Toplumu meydana getiren, topluma âit müesseseleri kuran ve işletenler insanlardır. Teker teker insanları eğitmek, onlara belli mânevî değerleri kazandırmak, aynı zamanda toplumu eğitmek, örnek bir toplumun temelini kurmak demektir. Temizlik, namaz, oruç, zekât gibi ibâdetler yanında hac ibâdeti, İslâm’ın genel prensipleri ve ahlâk eğitimi, “İslâm insanı” denilen prototipi ortaya çıkarmaktadır. Bu insanın hayatı dünyadaki ile sınırlı değildir. Ona göre dünya, âhiretin tarlası, oraya geçişi sağlayan kısa bir köprüdür. Bu hayat imtihandır, onu kazanabilmek için vahyin rehberliğine ihtiyaç vardır. Vahiy, mutlak kemâl, kudret, ilim ve hikmet sahibi Allah’tan, peygamberleri vâsıtasıyla gelmektedir. Peygamber aynı zamanda örnektir. Onun ashâbı da örnek nesildir. Gerçek sevginin hedefi Allah’tır. Her şey, O’nun için, O’ndan diye güzeldir ve sevilir; sevilmeyen, O’ndan uzaklaşandır, O’ndan uzaklaşmaktır...
Bu inanç ve örneklik içinde eğitim gören, yetişen insanların meydana getirdiği toplum, karşılıklı sevgiyi, yardımlaşmayı, dayanışmayı hayat temeli kılan bir toplumdur. Bu toplumun bütün fertleri kardeştir, eşittir, hürdür, hak sahibidir, saygı ve sevgiye lâyıktır. Bu toplum, bütün insanlık için de bir rahmet ve ümit kaynağıdır. 3536
İslâm binasının beş temelinden biri olan hac, Allah’ın rızâsına erdiren ve ümmet birliğini gerçekleştiren mâlî ve bedenî evrensel bir ibâdettir. Hac, yeryüzünde Allah’a ibâdet edilen ilk ma’bed olan ve 14 asırdır, yüz binlerce câmi ve mescidin mihrapları ve yüz milyonlarca mü’minin bedenleri ve ruhları ile yöneldiği Kâ’bemizin varlığı sebebiyle emrolunan bir ibâdettir.
Fânîliğin koyu karanlıklarından ebediyetin aklığına çıkaran ihrâmı ile, İslâm dini üzerinde yaşanacağının taahhüdü olan telbiyesi ile, mahşerî ve büyük muhâkemeyi andıran vakfesi ile, kulluk imzası olan kurbanı ile, bütün kötülükleri ve kaynaklarını kınamak olan şeytan taşlaması ile İslâm dışı düşünce ve duyguları koparıp atmak olan saç kesmesi ile ve din gerçeği etrafında pervâneleşmeyi remzeden tavâfı ile hac, ancak yapıldığı ve yaşandığı zaman kavranabilecek bir ibâdettir. Ruhları yücelten, melekleştiren ve Allah’ın rızâsına erdiren bir ibâdettir.
Hac, dünya müslümanlarının yaşadığı her bucağından yolları Mekke’ye çıkaran İslâm turizmini yaygınlaştıran, mecbûrileştiren ve böylece mü’minleri evrenselleştiren bir ibâdettir. Hac, mü’minleri, özellikle 14 asır evvelîne bağlayan, nûrânî bir köprüdür. Hac, şanlı Peygamberimiz’in doğduğu, büyüdüğü, Kur’an âyetlerinin nâzil olduğu, İslâm’a dâvetin başladığı, çile ve ıstırapların çekildiği mukaddes topraklarda, İslâm inkılâbının nasıl gerçekleştiğini, her bucağı binlerce kudsî hâtıraya müze olmuş mekânları tanıtarak anlatan bir ibâdettir. Hac, İslâm dinine bağlanarak yaşayabilmenin köklü bir iman, sönmeyen bir aşk, sarsılmaz bir azim, tükenmez bir ferâgatla olabileceğini, Ebû Leheblerin, Ebû Cehillerin her devirde bulunabileceğini ve onlara karşı malı, canı ve cânânı fedâ ederek mücâdele vermenin lüzumunu öğreten bir ibâdettir.
3536] Hayreddin Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, s. 33-43
HAC
- 753 -
Hac, İslâm dininin fiiliyatta en güçsüz devrini yaşarken bile en parlak istikbâle aday olduğunu, cihad neşesini mü’min rûhuna sindirerek anlatan bir ibâdettir. Çünkü hac bizâtihî cihaddır. Maddî meşakkati ve mâlî ferâgati ihtivâ eden haccın ihlâslı mü’minler için fazîletli bir cihad olduğunu Peygamberimiz müjdeliyor.
Hac, çağlar üstü İslâm inkılâbının insanlık câmiasına hediye ettiği en büyük eşitlik ve birlik kurumudur. Zira hac, dünya mü’minleri arasında cihanşümul bir râbıta/bağ tesis eden; ırk, renk, dil ve coğrafya farklarını potasında eriterek mü’minleri eşitlik çizgisinde birleştiren ve müslümanlar için inanç, gâye ve mekân birliğini gerçekleştiren bir ibâdettir. Mü’minlerin zencisi ile beyazını, Faslısı ile Almanını, Afganlısı ile İngilizini ve Türkü ile Acemini ruhlarını arındırarak ihramlar içerisinde birleştiren, kaynaştıran ve seviştiren hac müessesesinde sıradan insanların tasavvur bile edemeyeceği gerçek insanlık ve eşitliğin hakikat olduğunu görebilir.
Hac, müslümanların yaşadığı ülkeler arasında siyasî ve iktisadî birliğin gerçekleştirilmesine ve kültür birliğinin sağlanmasına ortam hazırlayacak mûcizevî bir kurumdur. Hiç şüphsiz hac vesîlesi ile her yıl mukaddes belde Mekke’yi müslümanların yaşadığı ülkeler arası fabrikasyon araç ve gereçlerin teşhir edilip el değiştirebileceği bir fuar, İslâm toplumlarının kaderiyle ilgili kararların alınabileceği siyasî bir merkez, dinî ilimlerin ve tecrübî bilimlerin müzâkere edilebileceği bir ilim şehri haline getiremeyen mü’minler, İlâhî rızâya erdirecek bir hac yapamazlar. Zira belirtilen faydaların sağlanılması haccı farz kılan Allah’ın gösterdiği hedeftir: “(İnsanlar hacca gelsinler de) kendileri için (çeşit çeşit) faydaları görsünler ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde onları kurban ederken Allah’ı zikredip ansınlar...”3537 Bilinen sayılı günlerde Allah’ın zikredilerek hac görevlerinin îfâ edilmesinden önce mü’minlerin kendi menfaatlerine tanık olmaları gereğinin bildirilmiş olması, gerçek haccın ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceğine İlâhî bir işarettir.
Mukaddes hac toplantısının dünya uluslarının dikkatle izlediği bir ibâdet ve dünyanın siyasî ve iktisadî yapısına etki edebilecek dinî bir sosyal kurum olamayışı, müslümanların yaşadığı ülkelerin emperyalist kültürler ile kuşatılmış olmaları sebebiyle haccı değerlendirememelerinden kaynaklanmaktadır.
Müslümanlar için ulvî bir ibâdet, canlı bir sevgi ve eşitlik panayırı, bir tarih şuuru ve zevki, sosyal ve iktisadî bir kongre ve bir cihad olan hac, İslâm dininin tam on dört asırdır aralıksız devam eden ve kıyâmet gününe kadar da devam edecek olan bir mûcizesidir. Bu mûcizeye kafa ve gönül gözü ile tanık olmak, tarihî hâtıraların sînesinde yaşayarak alacağımız güçle hayatımıza atılım gücü ve aşkı kazandırmak için farz olan hacca gitmeyi her müslüman planlamalı, gerçek anlamda hac yapma imkânları için duâ ve gayret etmelidir. 3538
Hac, Sadece Ferdî Bir İbâdet Değil; Ümmetin Yıllık Büyük Kongresidir
Hac; fizikî, mânevî ve mâlî açıdan İslâm’daki ibâdetlerin en kapsamlı olanıdır. Îfâsı, hem zamana, hem de mekâna bağlıdır ve değiştirilmesi ya da ertelenmesi
3537] 22/Hacc, 28
3538] A. Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y. 1/42-45
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söz konusu olamaz. Ne var ki her yıl milyonlarca müslüman bu büyük ibâdeti gerçek mânâsını ve önemini kavramaksızın îfâ etmektedir. Birçoklarınca hac, mekanik bir biçimde yapılmakta ve Allah Teâlâ’nın murad ettiği çeşitli amaçlar ve işaretler gözden kaçırılmaktadır.
Bedensel olarak hac, çok meşakkatli, hasta ve sakatların altından kolay kalkamayacakları bir ibâdettir. Diğer ibâdetlerde olduğu gibi, haccın ilk ve en önemli şartı niyet etmektir. Müslümanların çoğu için hac, aynı zamanda kişinin kendi evinden yurdundan çıkıp Mekke’ye Allah’ın evine hicret etmesini içerir. Bu hicret, belli aylar içinde gerçekleştirilir.3539 Bu aylar: Şevval, Zilkade ve Zilhicce aylarıdır. Maalesef Suudî rejimi tarafından hac, Zilhicce ayının birkaç gününe sıkıştırılmıştır. Daha önceden (Şevval ve Zilkade aylarında) hacca gelmek isteyen insanlara büyük zorluklar çıkartılmakta ve hacılar hacdan sonra alelacele bölgeden gönderilmektedirler.
Hac, belli fiillerin belli biçimlerde yapılması demek olan menâsikını aşan boyutlarıyla kavranmak durumundadır. İlk ve en önemli husus, kulun Yaratıcısına, Rabbine mutlak teslimiyeti ve bağlılığıdır. Telbiye, kulun tüm varlığı ile Allah’a yöneldiğinin ve diğer tüm otoriteler ve bağlılıklardan yüz çevirdiğinin özlü bir ifâdesidir. “Lebbeyk Allahumme lebbeyk; lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk; inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek -Ey Allah’ım! Senin dâvetine icâbet ediyorum. Senin ortağın yoktur. Hamd ü senâ ancak Sanadır. Her nimet Sendendir, mülk de Sana mahsustur; Senin şerîkin yoktur.-” Telbiye, tam bağlılık demektir; burada artık ikili hesaplara yer yoktur. Ama ne yazık ki, birçok müslüman bu sözleri, mânâsı hakkında hiçbir bilgi sahibi olmaksızın tekrarlayıp durmaktadır. İşte bu kavrayış eksikliğidir ki, Ümmet’in bugün yüz yüze olduğu sorunların temelini teşkil etmektedir.
Hac, büyük bir eşitleyicidir. İki parça dikişsiz beyaz örtüden oluşan ihram, her türlü sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırır; Allah önünde herkes eşittir. Her gün kıldığımız namazda da konum ya da yetki farkı olmaksızın aynı safta yan yana gelmekteyiz. Fakat namazda insanlar arasında mevcut bulunan ekonomik seviye farklılıklarını yansıtan giyim için bir standart ve sınırlama yoktur. Ancak, hacda durum böyle değildir; herkes aynı iki parça bezi giyinmek, daha doğrusu sarınmak zorundadır. Arafat’ta vakfe, aynen kıyâmet gününde Allah’ın huzûrunda durmaya benzemektedir. Kişi burada geçmişte yaptığı bütün eylemleri hatırlar; tam bir samimiyetle Allah’ın affediciliğine sığınır; çünkü O, bunun af için en uygun zaman ve mekân olduğunu bildirmiştir.
Hac bütün yönleriyle nebevî gelenekle, peygamberlerin hâtıralarıyla irtibatlıdır. Haccın menâsikı, Hz. İbrâhim’in (a.s.) Allah’ın emrine uyarak büyük bir teslimiytle gerçekleştirdiği fedâkârlık eyleminin temsilî bir ifadesidir. Ne kendisi, ne de oğlu İsmâil (a.s.) Allah’ın emrine uyma konusunda bir tereddüt göstermişlerdi. Hac, günümüz ile onların tarihi arasında bir köprü kurar ve nefsimizi, amellerimizi, hayatımızı arındırmak için bizlere fırsat sunar. İbrâhim, Hâcer, İsmâil ve Hz. Muhammed (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) gibi birçok büyük örneğin izlerinden yürümemize zemin oluşturur. Kâbe’yi tavaf etmekle yalnız Allah’a olan bağlılığımızı gösteririz. Bizler O’nun evinde, O’nun misafirleriyiz ve yalnız O’ndan yardım niyaz ederiz. Tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrâhim’de
3539] 2/Bakara, 97
HAC
- 755 -
iki rekât nâfile namaz (Hanefî fıkhına göre vâcip olan Tavaf namazı) kılmak için durduğumuzda İbrâhim’in (a.s.) hâtırasını canlandırırız. Safâ ve Merve tepeleri arasında sa’y, Hz. İbrâhim’in karısı Hz. Hâcer’in susuzluktan ölmek üzere olan yavrusu için çırpınırcasına su arayışının bir temsili, yeniden canlandırılmasıdır. Zemzem kuyusunda susuzluğumuzu giderdiğimizde, aynı zamanda bebeği ve annesini ölümden kurtaran İlâhî yardımı da tadarız.
Mekke’den Mina ve Arafat’a yapılan yolculukta bilâhere Müzdelife üzerinden Mina’ya dönüşte oldukça zengin bir temsilî yön ve kendini adama boyutu mevcuttur ve bunlar da ancak bu şekilde kavranılmalıdır. İslâm’ın büyük ordusunun yürüyüşüdür bu; Allah’a yönelen bir yolculuk. Başka güçlere yer yoktur burada. Arafat vakfesi, mekanik bir egzersiz değildir; amellerimizden hesap sorulacağımız kıyâmet gününü hatırlatmalıdır bize. Hac sırasında kefene benzer bir kıyafet içindeki milyonlarca insan Allah’ın huzuruna gelip rahmetine ve bağışlayıcılığına sığınır; kıyâmet günü ise tüm insanlar yaptıklarının hesabını vereceklerdir.
Arafat’tan Müzdelife’ye hareket, daha önce değil; ancak güneşin batımından sonra başlamalıdır. Bu önemlidir. İslâm ordusu gece örtüsü altında hareket etmek için tüm tedbirleri almalıdır. Mina’daki şeytanlara atmak için Müzdelife’de taş toplamaktır hedef. Taşlar, İslâm ordularının Mina’daki üç cemerât tarafından temsil edilen şeytanlara karşı kullanacakları silâhlarını simgelemektedir. Her yıl müslümanlar öfke ve azimle taşlamaktalar şeytanı. Fakat ne yazık ki bu taştan sütunlar ile günümüz şeytanları arasındaki irtibatı bir türlü kuramamaktalar. İşte bu bağlantı kuramama sorunudur ki, aslî vazifelerimizi yapma önünde bize büyük engel oluşturmaktadır. Bizden istenilen acaba yalnızca taş sütunlara küçük çakıl taşları atmak mıdır? Ya İslâmî uyanışı yok etmek için müslümanları katleden ABD, Rusya, siyonist İsrâil, Hindistan, Sırbistan... gibi günümüz dünyasında işbaşında olan şeytanî güçler ne olacak? Bu ibâdetin gerçek anlamda îfâsı, ancak biz müslümanların taş atma eyleminin önemini kavraması ve kendi hayatımızda bu mânâyı gerçekleştirmemizle mümkün olacaktır.
Haccın dikkat çeken başka iki yönü daha mevcuttur. İlk olarak hac, tarihte ve çağımızda benzeri olmayan bir tarzda Ümmet’in yıllık olarak gerçekleştirilen büyük bir kongresidir. Ümmetin birliğini yansıtır. Dünyanın her yerinden müslümanların bir araya gelmelerine rağmen, büyük bir çoğunluk diğer kardeşlerine ilgisiz biçimde gelip geri dönmektedir. Bu kaybedilen büyük bir fırsattır. Allah bizden birbirimizi tanımamızı istiyor; hac bunun gerçekleştirilmesi için büyük bir imkân. Fakat pek çok müslüman öyle bir şekilde hac îfâ etmekte ki, yanı başındaki milyonlarca kardeşinin sorunlarından veya imkânlarından bütünüyle habersiz kalmakta.
Bununla bağlantılı bir diğer konu da, Kur’an’ın bir emri olan hac sırasında müslümanların müşriklerden berî olduklarının ilânı görevidir 3540. Bu âyetler hicretin 9. yılında müslümanlar hac görevini yerine getirmek üzere Hz. Ebûbekir (r.a.)’in önderliğinde Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkmalarından sonra inzal olmuştu. Hz. Peygamber bu âyetleri Arafat’ta duyurması için aceleyle Hz. Ali’yi yolladı. Müşriklerden uzak olma (berâ), Kur’ânî bir emirdir. Buna rağmen resmî dogmalar ve tarihsel çarpıtma sâyesinde bu açık ve net mesaj bulandırılmış
3540] 9/Tevbe, 3
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve hatta unutturulmuştur.
Hac, Ümmetin birliğini, Allah’ın dinine bağlılığımızı ve İlâhî emirler ve Rasûlullah’ın örnekliği doğrultusunda dünyanın tüm baskıcı güçlerine karşı tavır alma kararlılığımızı dile getirmek için büyük bir fırsat sunmaktadır. Filistin halkının çaresizliği ve Kudüs’te siyonistlerce sürdürülen işgal, haccın İslâm’ın düşmanlarına karşı müslümanları harekete geçirmek için değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Biz müslümanlar bu âcil görevi yerine getirmeyi başaramazsak, kıyâmet gününde Rabbimize karşı hesap vermemiz mümkün olamayacaktır. Haccın İlâhî ve nebevî muhtevâsından boşaltılarak kalıplaşmış bir tür törene ya da ticarî bir panayıra dönüştürülmesi kabul edilemez. Mevcut hal maalesef budur. Bu halin giderilmesi ve Kur’an’daki haccın, Rasûlullah’ın sünnetindeki haccın, yani gerçek haccın canlandırılması günümüz müslümanlarının önündeki büyük bir vazifedir. 3541
Müslümanın rûhunun susuzluğunu gidermesi, yüce sevgisinin ateşini söndürmesi, putperestlik haline gelen âdet ve alışkanlıklarına karşı isyan etmesi, Ramazan’da midesini dinlendirmek sûretiyle ruhunu doyurması mümkündür. Fakat sınırlı bir zamanda ve muayyen saatlerde. Üstelik hırçın bir denizin küçük bir adayı kuşatması gibi oruçluyu kuşatan ve orucun etkisini azaltan çok yemek, israf etmek, gereğinden fazla istirahat etmek ve isyankâr bir toplum içinde yaşamak gibi faktörlerle... Bütün bunlarla beraber müslüman, dar ve eski hapishaneden kurtaracak, her türlü kayıt ve bağları koparacak bir sıçrayışa muhtaçtır; diğer taraftan hepsi eski alışılmış, sınırlı ve kayıtlı, monoton ve yapmacık bir âlemden tamamı gerçek sevgi olan bir âleme intikal etmesi de zarûrîdir. O öyle bir âlemdir ki müslüman ona kavuştumu her türlü kölelikten kurtulur, her türlü puta isyan eder, ırk ve renk ayrımına karşı gelir, Allah’ın birliğine, insanlığın vahdetine, akîdenin tekliğine, gâyenin aynılığına inanır. Orada bütün insanlar koro halinde “lebbeyk...” diye nidâ ederler. Şüphesiz müslüman, her gün kıldığı namazdan, Ramazan’da tuttuğu oruçtan ve şartları tahakkuk edince verdiği zekâttan sonra, sevgi ve muhabbetin kaynaştığı, âbid ve ihlâslıların toplandığı bir mevsimi görmeye muhtaçtır.
“Seven kimse, sevdiğine nisbet edilen her şeyi sever. Allah’ı seven de O’nun şiarlarına karşı sevgi ve saygı duyar. Kâbe, Allah’a nisbet edilmiş ve “Beytullah -Allah’ın evi-” adını almıştır. Vaad edilen mükâfatlar şöyle dursun, burayı ziyâret için yalnız Allah’a nisbet edilmesi bile kâfîdir.”3542
“Bazen insan, Rabbini son derece arzular; bu arzusunu dindirmek için bir şey arar ve hacdan başkasını bulamaz.”3543
3541] Zafer Bangaş, Crescent, Haksöz, sayı 120 (Mart, 2001), s. 42-43
3542] İmam Gazâli, İhyâ, 1/24
3543] Şah Velîyyullah Dehlevî, Huccetullahi’l-Bâliğa
HAC
- 757 -
Hac Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Hac Anlamındaki Hacc Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 12 Yerde:) 2/Bakara, 158, 189, 196, 196, 196, 197, 197, 197; 3/Âl-i İmrân, 97; 9/Tevbe, 3, 19; 22/Hacc, 27
B- Kâ’be Kelimesinin Geçtiği Âyetler: (2 âyet): 5/Mâide, 95, 5/Mâide, 97)
C- Mescid-i Harâm Teriminin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 144, 149, 150, 191, 196, 217; ; 5/Mâide, 2; 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 7, 19, 28; 17/İsrâ, 1; 22/Hacc, 25; 48/Fetih, 25, 27.
D- Kâ’be Anlamında “Beyt” Kelimesinin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 125125, 127, 158; 3/Âl-i İmrân, 96, 97; 5/Mâide, 2, 97; 8/Enfâl, 35; 14/İbrâhim, 37; 22/Hacc, 26, 26, 29, 33; 52/Tûr, 4; 106/Kureyş 3.
E- Tavâf Kelimesinin Geçtiği Âyetler: 2/Bakara, 125, 158; 7/A’râf, 201; 22/Hacc, 26, 29; 37/Sâffât, 43/Zuhruf, 71; 45; 52/Tûr, 24; 55/Rahmân, 44; 56/Vâkıa, 17; 68/Kalem, 19, 19; 76/İnsan, 15, 19.
F- Safâ ve Merve Kelimelerinin Geçtiği Âyet: 2/Bakara, 158.
G- Hacla İlgili Ahkâm
a- Haccın Farziyeti: 3/Âl-i İmrân, 97; 22/Hacc, 27-28, 34.
b- Hac Menâsiki (Hac Sırasında Yapılacak İşler): 2/Bakara, 128, 196-203; 5/Mâide, 2; 22/Hacc, 28-30, 32.
c- Hac Ayları: 2/Bakara, 197.
d- Hac Yolculuğunda Yetecek Kadar Para ve Azık: 2/Bakara, 197.
e- Safâ ile Merve: 2/Bakara, 158.
f- Hz. İbrâhim’in İnsanları Hacca Dâvet İçin Emrolunması: 22/Hacc, 27-29.
g- Hac Sırasında Ticaret: 2/Bakara, 198; 22/Hacc, 28.
h- Hacca Gelenlere Hürmetsizlik: 5/Mâide, 2.
i- Hac ve Tavaf Sırasında Örtünmek: 7/A’râf, 31; 8/Enfâl, 35.
j- Hac Dönüşü Evlere Kapılardan Gelmek: 2/Bakara, 189.
k- Hacc-ı Ekber: 9/Tevbe, 3.
l- Haram Aylar: 9/Tevbe, 36.
H- Umre
a- Umre Yapmak: 2/Bakara, 158, 196.
İ- İhram
a- İhramlı İken Kadına Yaklaşmamak: 2/Bakara, 197.
b- İhramlı İken Günah İşlememek: 2/Bakara, 197.
c- İhramdan Çıkınca Avlanmak: 5/Mâide, 94-97.
d- İhramlı İken Avlanmanın Keffâreti: 5/Mâide, 95.
e- İhramlı İken Helâl Olanlar: 5/Mâide, 1-2.
K- Zemzem
a- Hac Mevsiminde Zemzem Dağıtmak: 9/Tevbe, 19.
L- Kâ’be
a- Kâbe’nin Varlık Hikmeti: 2/Bakara, 125.
b- Makam-ı İbrâhim: 2/Bakara, 125; 3/Âl-i İmrân, 97.
c- Kâ’be’nin Bakımı ve Temizliği: 2/Bakara, 125.
d- Hz. İbrâhim’in Kâ’be İçin Duâsı: 2/Bakara, 126-127.
e- Kâ’be’nin İnşâsı: 2/Bakara, 127.
f- Kâ’be’nin Kıble Oluşu: 2/Bakara, 142-145, 149-150.
g- Kâ’be’nin İlk Mâbed Oluşu: 3/Âl-i İmrân, 96.
h- Kâ’be İnsan İçin Emin Yerdir: 3/Âl-i İmrân, 97.
i- Kâ’be’de Kötülük ve Zulüm Yapanlar: 22/Hacc, 26.
j- Beytü’l-Ma’mûr: 52/Tûr, 4.
M- Mekke
a- Mekke, Dünyanın Mânevî Merkezidir: 6/En’âm, 92.
b- Mekke, Emîn Yerdir: 27/Neml, 91; 29/Ankebût, 67; 95/Tîn, 3.
c- Mekke, Şehirlerin Anasıdır: 6/En’âm, 92; 42/Şûrâ, 7.
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 457-460, c. 2, s. 401-403
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 113, 247-248
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 308-313, c. 2, s. 366-370
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 314-315
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 637-640, c. 4, s. 1306-1315
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 269-271, c. 2, s. 670-676
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 97-108, c. 6, s. 496-503
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 536-540
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 416-413
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 270-271
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 151-153
12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 43-44
13. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 109-112
14. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 198-199
15. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 107-134
16. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 14, s. 382-416
17. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Hamdi Döndüren), Şamil Y. c. 2, s. 254-267
18. Yazılar, Sezai Karakoç, Diriliş Y. s. 56
19. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbûnî, Şamil Y. c. 1, s. 197-211, 337-347
20. Hitabeler, Mevdûdi, Hilâl Y. s. 213-253
21. Dört Rükûn, Ebul Hasen Ali Haseni en-Nedvî, İslâmî Neşriyat, s. 241-300
22. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 167-172
23. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 265-269
24. Psikoloji Açısından Hz. Pegamber’in İbâdet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. s. 92-93
25. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 257-259
26. Hadis ve Psikoloji, Muhammed Osman Necati, Fecr Y. s. 332-333
27. Şafak Yazıları, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 118-123
28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 294-296
29. İbâdet mi, Âyin mi?, Mustafa Karataş, Dersaâdet Y. s. 135-148
30. İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, Hayreddin Karaman, Nesil Y. c. 3, s. 19-29
31. Hac, Ali Şeriati, Özgün Y.
32. Kur’an’da Hac, Muhammed Hüseyin Beheşti, Bir Y.
33. Hac’dan Çizgiler, Renkler ve Sesler, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
34. Rasûlullah (s.a.s.)’ın Haccı, İ. Hakkı Sezer, Esra Y.
35. Mekke’ye Giden Yol, Muhammed Esed, İnsan Y.
36. Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
37. Hicaz’dan Endülüs’e, Ersin Nazif Gündoğan, İz Y./İnsan Y.
38. Hac ve Sırları, Abdullah Arığ, Esma Y.
39. Hac, Mehmed Zâhit Kotku, Seha Neşriyat
40. Hac Hâtırdalarım, Mustafa Yazgan, Sebil Y.
41. Hac Rehberi, Yılmaz Feridun Yüceler, Timaş Y.
42. Hac Rehberi, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
43. Hac Rehberi, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y.
44. Hac Rehberi, Mustafa Şeker, Nizam Y.
45. Hac Rehberi, Abdurrahman Topraklı-Ahmet Aksakal, Hilâl Y.
46. Hac Rehberi, A. Fikri Yavuz-Y. Vehbi Yavuz, Feyiz Y.
47. Hac Umre Rehberi ve Duâlar, Mustafa Uysal, Uysal Y.
48. Hac ve Umre, A. Rıza Temel-Yahya Alkın, Seha Neşriyat
HAC
- 759 -
49. Hac ve Umre Rehberi, Osman Karabulut, Şems Y.
50. Hac ve Umre Rehberi ve Pratik Bilgiler Klavuzu, Mustafa Varlı, Esma Y.
51. Hac ve Haremeyn Rehberi, H. Ahmet Hilmi İmre, Salâh Bilici Kitabevi Y.
52. Hac ve Umrede Karşılaşılacak Mühim Meseleler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
53. Hac Yolunda, Cenap Şehabeddin, Kitabevi Y.
54. Hacc, Ömer Öngüt, Hakikat Neşriyat
55. Haccın Faziletleri ve İncelikleri, M. Esad Coşan, Sehan Neşriyat
56. Delilleriyle Hac ve Umre Menâsiki, Muzaffer Can, Cantaş Y.
57. Tatbikatlı Hac Önderi, Şeref Danışman, Özel Yayın
58. Kâbe Yollarında, Said Özadalı, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
59. Kâbe ve Mekke Tarihi, Ebu’l-Velîd el-Ezrakî, Feyiz Y.
60. Kırk Hadisle Hac ve Umre Rehberi, Mustafa Şeker, Nizam Y.
61. Mufassal Hac Rehberi ve Kurban Hükümleri, M. Saim Yeprem, Hisar Y.
62. Muhtasar Hac Rehberi, Mehmed Feyzi Efendi, Fazilet Neşriyat
63. Pratik Hac Rehberi, Muzaffer Can, Cantaş Y.
64. Hac ve Umre Âdâbı, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
65. Hac Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Yay.

HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 761 -
Kavram no 63
İman 12
Bk. İtaat-İsyan; İman; Tevhid
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
• HAK
• Hak Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Hak Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları
• İslâm Hukukunda Hak Kavramı
• Hak Çeşitleri
• İslâm’da İnsan Hakları
• BÂTIL
• Bâtıl Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Hakkın Karşıtı Olarak Bâtıl
• Fıkıh Ilminde Bâtıl
• Hak-Bâtıl
• Tarih Boyunca Hak-Bâtıl Mücâdelesi
• Hakkın Zaferi İçin Fedâkârlık ve Mücâdele
• Hak Verilmez, Alınır
• HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK
• İsrâiloğullarının Hakka Bâtılı Karıştırmaları
• Hakka Bâtılın Karıştırılması
• Hakla Bâtılın Koalisyonu: Uzlaşma
• Bâtıla Verilen Tâvizin ve Uzlaşmanın Adı: “Hoşgörü”
• Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı
• Ve Birkaç Hadis-i Şerif
• Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
• Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
• İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
• Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
• HAKKI KETM ETMEK (GİZLEMEK)
• İlmi Gizlemek
“Hakk’a bâtılı karıştırıp da, bile bile hakkı gizlemeyin.” 3544
HAK
Hak Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
Hak: İslâm kültürünün ve Kur’an kavramlarının en önemlilerinden ve en zengin anlam taşıyanlarından biri de ‘hak’ kelimesidir. ‘Hak’ sözlükte, bâtılın zıddı,
3544] 2/Bakara, 42
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerine getirilen hüküm, adâlet, varlığı sabit olan, doğruluk, gerçeklik (hakikat), İslâm, mal-mülk, hisse, pay, bir emek ve zahmet karşılığı alınması gereken şey, iddiaya uygunluk, vâcip, sâdık, yaraşır, kesin şey mânâsındadır. ‘Hak’ kelimesinin aslı, uygunluk ve denk gelmektir. Bu kelime masdar, isim ve sıfat olarak değişik manalarda kullanılmaktadır. Masdar olarak anlamı, sabit olma ve mevcudiyetin (varlığın) gerçek olması demektir. Bu da, bilgi ile, bilinenlerin, birbirine uygun olması şeklinde anlaşılır.
Buradan hareketle, bazen düşüncenin doğruluğuna hak, bazen da görülenin, bilinenin gerçek ve sâbit oluşuna hak denilir. Gerçekleşen olaylar hakkında ‘tahukkuk etti’ denir ki bu, olayın hak olarak, yerinde, bir gerçek olarak meydana geldiğini anlatır.
İslâmî literatürde, hakkın kendisi olan yüce Allah, insanları mutlu kılmak için kendi katından kitabını da hak olarak indirmiştir. Onun için mutlak hak/doğru veya asıl gerçekler ancak Allah’ın vahyi iledir. Yani, Allah’ın indirdiği ve O’nun bildirdiği doğrular haktır. Yani, hakikat, doğruluk, gerçeklik, adâlet kişilere göre değil; Allah’ın bildirdikleri ölçüde haktır.
“Hak”; Cenâb-ı Hakk’ın bir ismidir. Hak, Kur’ân-ı Kerim’in bir adıdır. Hak, mutlak doğru; şahsa, zamana ve yere göre değişmeyen kesin doğru anlamındadır. Beşerî doğrular, göreceli yaklaşımlar, teori ve zanlarla; hak, farklı şeylerdir. Allah’tan bize gönderilen kanuna da hak diyoruz. Çünkü Hak olan Allah’tan geldiği için haktır. Hak kelimesinin çoğulu “hukuk”tur. O yüzden haklar, yani hukuk da, Hakk’a dayanmalı, mutlak doğru hükümler olmalı; şahsa, zamana ve yere göre değişen, beş on sene içinde eskiyip değiştirilen, nice haksızlıklara/zulümlere kılıf olan şekilde olmamalıdır. “Kim Allah’ın indirdiği (“hak”la, “hukuk”la) hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”3545. Hak ve hukuk, Hak olan Cenâb-ı Hak’tan gelirse hak ve hukuk olur. Yoksa, bunu insan belirlemeye kalkarsa o, hak ve hukuk olmaz. Çünkü insanın kendisi hak değildir. Kendisi hak olmayandan, hak türeyip ortaya çıkmaz. İnsanoğlunun geçmişi ve sonu, evvelî ve yokluğu vardır. Belirli zaman içinde yaşar, belirli düşüncelerin etkisinde kalır. Her an düşüncesini değiştirebilir. Onun içindir ki, kendisi hak olmayanın söylediği de mutlak anlamda hak ve hukuk olamaz; insanları bağlamaz. Ama Hak olan Allah ve indirdiği kitap, Haktır, hukuktur.
Hak Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları
Hak kelimesi, Kur’an’da 227 yerde geçer; türevleriyle birlikte ise toplam 287 yerde kullanılır. Kur’an bu kelimeyi birkaç anlamda kullanmaktadır:
1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. “Işte burada (bu durumda) velâyet (velîlik, dostluk) hakk olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından ve sonuç bakımından hayırlıdır.”3546 âyetindeki ‘hakk’ kelimesi Allah’ın bir sıfatıdır. 3547
2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c.) fiilleri bu anlamda ‘hak’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında “…Allah, bunları ancak hak ile
3545] 5/Mâide, 45
3546] 18/Kehf, 44
3547] Ayrıca Bk. 6/En’am, 62; 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 6, v.d.
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 763 -
yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” 3548
3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hak’tır’ dememiz gibi. “Allah, iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.”3549 âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibâdetler konusunda ihtilâf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 3550
4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hak’tır’ dememiz gibi. “Eğer hak, onların hevâ (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesâda (bozulmaya) uğrardı…”3551 Buradaki hak; Rabbimizin adı olarak3552, tüm yaratılmış âlemin tâbi olduğu gerçeklik3553 ya da hikmetin gereğine göre konulan hüküm anlamında gelmiş olabilir.
5- Borç anlamında. 3554
6- Hisse, pay anlamında: “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” 3555
7- Adâlet anlamında: “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” 3556
‘Hakk’ kelimesinin çoğulu ‘hukuk’, ‘hıkak’ ya da ‘hakaik’tır. Aynı kökten gelen ‘ihkak’, gerçekleştirmek, ‘İstihkak’, hak sahibi olmak, ‘Ehakk’, daha hakk, daha doğru, ‘Hakîk’ daha lâyık, ‘el-Hâkka’ ise 69. sûrenin adı olup gerçekleşen olay, yani Kıyamet anlamına gelmektedir.
‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, Varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan mevcud manalarına gelir.
Allah (c.c.), enfüste (subje) ve âfakta (obje) ne yaratmışsa birbirine uyumlu, yerli yerinde yaratmıştır. Hepsinin hâkimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘tahakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerine karşı hukukları vardır. Alah (c.c.) her şeyi ‘hakk’ ile yarattığını haber veriyor.3557 Allah (c.c.) ‘bizâtihi vücût’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hak’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenâb-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğay3548]
10/Yûnus, 5, ayrıca Bk. 10/Yûnus, 53; 2/Bakara, 146
3549] 2/Bakara, 213
3550] Muh. Ibni Kesir, 1/188
3551] 23/Mü’minûn, 71
3552] Muh. Ibni Kesir, 2/570
3553] M. Esed, Kur'an Mesajı, 2/698
3554] 2/Bakara, 282
3555] 70/Meâric, 24-25, ayrıca Bk. 51/Zâriyât, 19
3556] 40/Ğâfir, 20
3557] 46/Ahkaf, 3
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rihi vücût’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır.
‘Hak’ aslında sâbit ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c.) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hak üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hak’tırlar. Hak’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zâtı gibi hak’tır. O’ndan gelen vahy da hak’tır. O’nun gönderdiği din de hak’tır.
Hakk’ın tam karşıtı ‘bâtıl’dır. Bâtıl, hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, bâtıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır.3558 Hak, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hak gelince zaten bâtıl yok olup gider. Bâtıl hakk’ın karşısında tutunamaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur. 3559
Bâtıl hakk’ın yerine geçmeye çalışırsa, ya da hakk’a engel olmaya çalışırsa Hakk olan Allah (c.c.) hakk’ı bâtılın tepesinde indirir ve onu darmadağın eder.3560 Allah (c.c.) kendi kelimeleriyle bâtılı ortadan kaldırıp yok eder ve hakk’ı pekiştirir. O, suçlular ve müşrikler istemese de Hakk’ı gerçekleştirmek ve bâtılı geçersiz kılmak ister3561. Hak olan Allah’ın insanlar arasından seçtiği son hak peygamber Hz. Muhammed’dir. Son peygamberlerle gönderdiği din hak’tır. O dinin kitabı Kur’an hak bir kitaptır. Islâmın bütün hükümleri, Kur’an’ın bütün âyetleri, haber verdiği şeyler hak’tır. Ölüm, kıyamet, ölüm sonrası hayat, mahşer, mizan, Cennet ve Cehennem haktır. Hakk’ın, sâbit, doğru, insan fıtratına uygun, her hükmü tutarlı, yani hakk nizamı olan İslâm’a teslim olanlar hakk’ı bulurlar. Işlerinde hak üzere olurlar. İnsanlara, hayvanlara ve çevreye ait hak’lara saygı gösterirler, Hakk’ın, tahakkuk edecek azabından korkarlar, hak yolu izlerler ve hak olan amelleri yaparak Allah’ın Cennetini hak ederler.
İslâm Hukukunda Hak Kavramı
İslâm hukukunda (fıkıhta) hak, “hukukun, bir başka deyişle şeriatın bir yetki veya yükümlülük olmak üzere benimsediği, kişiye ait olan şeydir.” İslâm’a göre hakların kaynağı bir ismi de “Hak” olan Cenâb-ı Allah’tır. Haklar, şer’î hükümlerin dayandığı kaynaklardan çıkarılan ilâhî bağışlardır. İslâm’da delilsiz şer’î bir hak yoktur. Buna göre hakların kaynağı Allah’tır. Çünkü O’ndan başka Hâkim ve O’ndan başka hüküm koyucu olamaz. İslâm’a göre, insanlara veya yaratıklara ait hakların kaynağı insan iradesi ve aklı değildir. İnsan aklı ve iradesi yalnızca, bu hakların yerli yerinde kullanılmasını sağlar, hukukun uygulanmasına yardımcı olur, hak tecavüzlerini önlemeye çalışır. Daha doğrusu akıl, ilâhí irade tarafından sabitleştirilen hakları anlamaya ve onları yerli yerinde korumaya yarar.
Bugün yaygın olarak kullanılan ‘insan, hayvan, çocuk hakları’ deyimleri 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmaya başladı. İlk insan hakları evrensel beyannâmesi ise ancak 1947 yılında ilân edilebildi. Hâlbuki İslâm’da haklar ve yükümlülükler, insanlar için bizzat Hakîm olan Allah tarafından belirlenmiştir.
3558] 13/Ra’d, 17
3559] 17/İsrâ, 81
3560] 21 Enbiya/18
3561] 8/Enfâl, 8
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 765 -
İlâhî irade tarafından belirlenen bütün haklar sâbittir, yani değişmezdir. Haklarla ilgili prensipler Kur’an ve Sünnet’te zaten bulunmaktadır. İslâm hukuku (fıkıh) bu konuyu geniş bir biçimde ele almıştır. Bu hakların nasıl korunacağını, hak ihlali olursa nasıl ceza verileceğini detaylı bir şekilde sistemleştirmiştir. Hatta İslâm fıkhı, batılıların hiç aklına gelmeyecek kişi ve varlıkların bile haklarını belirlemiştir. Kitaplarda ‘hukuk devleti’, ‘insan hakları’ gibi kavramların geçmemesi, onların olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, ta İslâm’ın başından beri bilinen, uygulanan böyle bir hukukun ayrıca bayraklaştırılmasına İslâm âleminde ihtiyaç olmamıştır. Batılılar, kendilerinin uzun yıllar arayıp ta buldukları bazı prensipleri, bütün dünyaya yeni bulunmuş ve yalnızca kendilerine ait gibi göstermeleri tarihî gerçeklerle bağdaşmıyor.
Tekrar edelim ki hakların kaynağı ilâhî irâdedir. İnsanlara ve varlıklara ait haklar, bencil, çıkarcı, unutkan, bazen de zâlim olan insanın eline verilemez. Üstelik insan kafasına dayalı olan hak kaynakları, yine insanlar tarafından değiştirilebilir. Zaman geçtikçe insanların anlayışları değişiyor. Dolayısıyla onların hak tanımları da değişikliğe uğruyor. Öyleyse hak gibi önemli bir şey, her şeyi hakkıyla bilemeyen insanın hükmüne dayanmamalı. Haklar, ancak Hak olan Allah’ın hak hükmüne göre yerine getirilebilir, korunabilir. Hakk’a rağmen konulan bütün ölçüler, bütün hükümler bâtıldır, geçersizdir, boştur, temelsizdir. 3562
İslâm hukukuna göre üç çeşit hak vardır:
1- Allah hakkı (hukukullah): İnsanların kulluk görevi, onları Allah’a yaklaştıran şeyler, genelin çıkarına olan, Allah tarafından belirlenmiş hükümler,
2- Allah hakkı ve insan hakkı: Örneğin, kişinin aklının, dininin, neslinin korunmasında iki hak vardır. Bu hakların yerine getirilmesiyle hem Allah’ın emrine uyulmuş olur, hem de bunlarla toplum ve kişilerin çıkarı (maslahatı) korunmuş, haklarına tecavüz önlenmiş olur.
3- Kişinin maslahatının korunduğu haklar: Çok geniş bir alanı vardır. İnsan hakları dediğimiz şeylerdir.
İslâm’da İnsan Hakları
Hiç bir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya alır:
a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır.
b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü arızalardan koruyucu tedbirler alır.
d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı hazırlar.
e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları
3562] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 243 vd.
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve imkânını tanır.
Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.
İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır. İnsani kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvanın dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibâdetleri, ceza anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
BÂTIL
Bâtıl Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
‘Bâtıl’ sözlükte; boş, boşa giden, doğru ve hak olmayan, devamlı olmayan, hükümsüz olan, yok olan şeydir. ‘Hak’ kavramının karşıtıdır. ‘Bâtıl’, yapılmış olsa, meydanda bulunsa da hiç bir hükmü ve geçerliği olmayan şeyler hakkında kullanılır. Meselâ, bir kimse iki kız kardeşle aynı anda evlenmiş olsa, bu evlilik ortada olduğu halde yapılan iş ‘bâtıl’dır, hak değildir.
Kur’an’da ‘bâtıl’ kelimesi, 26 yerde geçer; türevleriyle birlikte toplam 36 yerde kullanılır. Kur’an ‘bâtıl’ kelimesini birkaç anlamda kullanmaktadır. Söz gelimi, ‘bâtıl’, hakkı örten bir perdenin adıdır. “Ey kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve siz de bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?”3563 ‘Bâtıl’, hakkın, yani Allah’tan gelen doğrunun karşıtı olan yanlış ve geçersiz inançlardır. 3564
‘Bâtıl’ bir âyette gerçek bilgiye dayanmayan delil anlamındadır.3565 ������������‘Bâtıl’ baş-‘başka bir âyette ise boş şey, amaçsız ve faydasız bir iş mânâsında kullanılmaktadır. “Ayakta, oturarak veya yanları üzerinde Allah’ı zikredenler derler ki: Rabbimiz, Sen bunu (yeri ve göğü) batıl olarak (boşu boşuna) yaratmadın.” 3566
Kur’an, insanların bir kısmının Allah’ı bırakıp da tapmakta oldukları ilâhlara veya putlara da ‘bâtıl’, geçersiz, hükmü olmayan temelsiz şeyler demektedir. “İşte böyle, hiç şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve hiç şüphesiz O’nun dışında tapmakta oldukları (tanrılar) ise bâtıldır ...” 3567
Haklı bir sebebe ve gerekçeye dayanmayan, zulüm olan ve hak edilmeyen şeye de ‘bâtıl’ denilmektedir. Kur’an bu anlamda ‘insanların mallarını bâtıl yollarla yemeyin’ buyurmaktadır.3568 Bir takım ahbâr (yahudi din adamları) ve ruhbanların (hıristiyan din adamlarının) insanların mallarını haksız yere yedikleri haber veriliyor. 3569
3563] 3/Âl-i İmran, 71
3564] 41/Fussilet, 42; 42/Şûrâ, 24
3565] 40/Mü’min, 5
3566] 3/Âl-i İmran, 191
3567] 31/Lokman, 30
3568] 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29
3569] 9/Tevbe, 34
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 767 -
Hakkın Karşıtı Olarak Bâtıl
‘Hak ve bâtıl’ kavramları İslâm ile onun dışındaki dinleri nitelendirmek için kullanılır. Nitekim dinler tarihini yazan birçok müslüman yazar, dinleri ‘hak din’ ve ‘bâtıl dinler’ şeklinde iki başlıkta incelemişlerdir.
Kur’an, hak kelimesini hem Allah (c.c.) için, hem de O’nun dini İslâm için kullanmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) mutlak gerçektir, mutlak varlıktır, varlığı değişmeyen ve ebedî olandır. O’nun dini İslâm da doğrudur, temeli vardır, gerçektir ve kalıcı olandır. 3570
‘Bâtıl’, geçersiz, hükümsüz ve kalıcı olmayandır. Şu âyet hak ve bâtıl kelimelerini çok net bir şekilde ortaya koyuyor: “(Allah) gökten bir su indirdi de kendi miktarınca sel oldu. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya metâ (fayda) sağlamak için ateşte yakıp erittikleri şeylerden (madenlerden) de bunun gibi bir köpük (posa) kalır. İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır, insanlara fayda sağlayacak şey ise yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle örnekler vermektedir.” 3571
Allah (c.c.) mutlak Hak’tır. O kendi varlığı ile vardır ve her şeyin yaratıcısıdır. Kıyamette her şey ölecektir ve yalnızca O’nun varlığı kalacaktır.3572 Öyleyse O’nun dışındaki her şey O’nun sebebiyle vardırlar. Kendi başlarına bir varlıkları ve bir gerçeklikleri yoktur. Bu anlamda onlar bâtıldırlar, yani mutlak gerçek değillerdir ve varlıklarının tek başına bir hükmü yoktur. Hak olan Allah (c.c.)3573 yeri ve gökleri hak olarak yarattı. Bunları ve diğer bütün varlıkları varlığının âyetleri, belgeleri yaptı. İnsan bunlara bakar, basiretle bunları idrak eder ve hak olan yola, Islâm’a teslim olur.3574 Ayrıca Rabbimiz, Hz. Muhammed’i hak peygamber olarak gönderdi.3575 O’nunla beraber bir de hak Kitap indirdi. 3576
Bütün bunlara rağmen bazı insanlar kalıcı, sağlam, doğru olan Hakk’ı bırakır, köpük gibi bir değeri ve kalıcılığı olmayan bâtıla uyar. Hâlbuki köpük kaybolmaya mahkûmdur, bir faydası da yoktur. “De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu (yok oldu). Çünkü bâtıl yok olucudur.” 3577 “Hayır, Biz hakkı bâtılın tepesine indiririz, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir.”3578 Görüldüğü gibi ‘bâtıl’, köksüzdür ve güçsüzdür; yok olmaya, dağılmaya, silinip gitmeye mahkûmdur. Hakk’ın karşısında tutunamaz. Suyun üzerindeki köpük gibi olan bâtılın, demir gibi olan hakkın karşısında tutunması mümkün olabilir mi?
Dünya hayatında ‘bâtıl’ bazen hakka galip gelmiş gibi görünür; İnsanlar öyle zannederler. Ya da müslümanların mağlup oluşlarına bakarak, bazıları bu durumu bâtılın galibiyeti zanneder. Hâlbuki gerçek böyle değildir. Müslümanlar da insandırlar; hataları, eksikleri vardır. Görevlerini yapmamış, gerekli tedbirleri almamış olabilirler. Onların zayıf durumu veya hataları, Hakk’ın zayıflığı veya zilleti değildir. Yeryüzünde hiç bir müslüman kalmasa bile Allah’ın adı ve O’nun
3570] 22/Hacc, 62
3571] 13/Ra’d, 17
3572] 28/Kasas, 88
3573] 20/Tâhâ, 114; 18/Kehf, 44. vd.
3574] 2/Bakara, 109, 147 vd.
3575] 2/Bakara, 119
3576] 2/Bakara, 213
3577] 17/İsrâ, 81
3578] 21/Enbiyâ, 18
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dini yine yücedir. O’nun kelimesi olan İslâm ve O’nun kitabı olan Kur’an yine üstündür. 3579
Allah (c.c.) mücrimler, yani azgın günahkârlar istemese bile Hakk’ı gerçekleştirmek ve yerleştirmek, batıl’ı ise iptal etmek, geçersiz kılmak istiyor.3580 Köksüz, temelsiz ve doğru olmayan bâtıla, yani Allah katında geçersiz olan inançlara inanan kimseler elbette zarara uğrayacaklardır. Allah’ı inkâr eden kâfirler, bâtıl’a din diye inanmaktadırlar. Bu da onlar için büyük bir zarardır.3581 Allah dururken, hiç bir şey yaratamayacak kadar âciz ve güçsüz, bir fayda sağlayamayan, bir zararı gideremeyen bâtıl şeylere (tanrılara) ibâdet edenler çok büyük bir yanlışın içerisindedirler.3582 Bu gibilerin inandıkları din, mahv olucudur ve bu bâtıl dinlere inananların yaptıkları işler de bâtıldır.3583 Küfre düşenler kendi akıllarınca hak olarak gönderilen Peygamberin dâvetine ve mesajına karşı mücâdele ederler, hakkı iptal etmek, yani geçersiz kılmak için uğraşırlar. Ancak bu çabaları boş bir çabadır. 3584
‘Bâtıl’, kavram olarak bazı insanların Allah’ın dışında uydurdukları ilâhların ortak adı olduğu gibi, bu ilâh fikrine uygun olarak inandıkları dinlerin de ortak adıdır. Allah katında geçerli olmayan, hükümsüz, temelsiz ve yanlış olan bütün inanç ve ibâdetler bâtıldır.“De ki; Hak geldi; bâtıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.” 3585
Aynı kökten gelen ‘iptal’ bir şeyi geçersiz ve hükümsüz kılmak demektir. Bunun fâil (özne) ismi olan ‘mubtıl’ ise iptal edici, işi gücü bâtıl olan, ya da işleri boşa giden anlamlarına gelir. “... Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hüküm veriir ve işte burada (hakkı) iptal etmekte istekli olanlar (mubtıl) zarara uğrarlar.” 3586
Günümüzde peşine gidilen; İslâm’a aykırı bütün inançlar, dünya görüşleri, hayat anlayışları, toplumsal düzenler, ideolojiler Allah’ın katında batıldır; geçersiz ve hükümsüzdür.
Fıkıh İlminde Bâtıl
Fıkıh ilminde ‘bâtıl’, ya da bunun masdarı olan ‘butlan’, rükûn veya şartları tamamen veya biraz eksik olan ibâdetler ve hukuk işlemlerine denir. Bilindiği gibi, İslâm’a göre bir ibâdetin geçerli (sahih), yani kabul edilebilir olması için, o ibâdete ait rükünlerin ve şartların yerine getirilmesi gerekir. Yine bir hukuk işleminin, örneğin bir alım-satımın, bir evlilik işleminin (nikâh akdinin) İslâm şeriatına göre geçerli olması için bazı şartlara uymak gerekir. Bu şartlara uyulmadığı zaman o ibâdet veya işlem geçersiz, yani ‘bâtıl’ olur.
‘Butlan’, ibâdetin veya hukukî işlemin hükümsüz olması; ‘bâtıl’ ise; hükümsüz olan, geçersiz hale gelen işlemin adıdır. Bunlar birbirinin yerine kullanıldığı gibi, bir işlemin geçersiz olmasına ‘fesat’, geçersiz olan işleme veya ibâdete de ‘fâsit’
3579] 9/Tevbe, 40
3580] 8/Enfal, 8
3581] 29/Ankebût, 52
3582] 16/Nahl, 72-73
3583] 7/A’râf, 139; 11/Hûd, 1ó
3584] 18/Kehf, 56
3585] 34/Sebe’, 49
3586] 40/Ğâfir, 78
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 769 -
denilmektedir. Müfsid de ibâdeti geçersiz kılan sebeptir. Abdest almak namazın rükünlerinden biridir. Dolaysıyla abdestsiz kılınan bir namaz bâtıl; abdestsiz namaz kılma durumu ise butlandır. Ortada mevcut olmayan bir malın satışı bâtıl’dır, geçersizdir. Çünkü satışla ilgili şartlardan biri yerine gelmemiştir. Zorla kıyılan bir nikâh geçersizdir, bâtıl’dır. Çünkü nikâhın şartlarından olan ‘îcab’, yani evlenme teklifi şartı yerine getirilmiş olsa bile; ‘kabul’, yani evlenme teklifini kabul etme şartı gerçekleşmemiştir. 3587
Hak-Bâtıl
Hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, ancak vahiy ile bilinir ve vahiyle değer kazanır. Allah’a göre, bu değerler her zaman sâbittir, değişmezler. Hak ve hakikat, Allah’a ait olduğuna göre, sürekli hak hukuktan bahseden kimselerin hakkı Allah’ın Kitabı dışında aramaları selîm aklın kabul edemeyeceği bir iştir. Yalnız Allah hak olandır. “Allah, hakkın ta kendisidir, Hak sadece O’dur. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir.”3588 İlâh olan ancak O’dur, hak olan ancak O’dur, Rab olan ancak O’dur. İbâdet ve tâate lâyık olan ancak O’dur. Doğrular O’nun, yanlış ve hatalar insanlarındır. O’nun dışında tanrı kabul edilen tüm sahte ilâhlar bâtıldır.
Bâtıl da gerçeğe uymayan, haklı olmayan, haktan ayrı olan, boş ve anlamsız, hükümsüz ve geçersiz olan şeylerdir. Bâtıl da yüce Allah’ın bildirdikleri ölçüde bilinir. Bâtılı, inanç yönünden ele alırsak, sadece Allah’a ve Allah’ın inanmamızı istediği değerlere iman etmemiz gerekir. Yani şirksiz bir iman, ancak gerçek/hak imandır. Yüce Allah’ın katında bâtıl, boş ve anlamsız olduğu için karşılığı da yoktur. Öyle insanlar vardır ki, ömürleri boyunca bâtıl uğrunda mücâdele verir, bu uğurda çok büyük işler yaptığına inanır, hatta bu yolda ölür. Ancak, hak/gerçek ile değerlendirilince, bunların bütünüyle karşılıksız ve boş olduğu ortaya çıkar. Çünkü hak ve bâtıl insanlara göre değil; Allah’a göre sonuçlandırılır. İmanî konularda olsun, sosyal hayatla ilgili konularda olsun, hayatın bütün boyutlarında hak ve bâtıl, Allah’ın bildirdikleri ile bilinip alınmalı ve uyulmalıdır. Bu ölçünün dışında başka kriterler kullanılırsa, bunlar da, bâtıl terazi gibi, tartılanlar da yanlış olur. Hz. Ali’nin dediği gibi, “gerçeği insanların ölçüleri ile değil; insanları gerçeğin ölçüsü ile tanımalıdır.” Yani hak ve gerçekler bize değil; biz onlara uymalıyız.
“Hakka/gerçeğe yardım edin. Hak size yardım etmekte gecikmeyecektir.” “Hakkı her zaman savun, anlayan olmasa bile Rabbine ve vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun.”
“Bu böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir; yalnız Hak olandır. O’nun dışındaki taptıkları ise bâtılın ta kendisidir. Gerçek şu ki Allah, evet O, uludur, büyüktür.”3589 Bu âyet-i kerime, hakkın ancak yüce Allah olduğuna yeterli bir kanıttır. Hakkın kendisi olan yüce Allah’ın inzâl ettiği değerler de mutlak surette haktır/doğrudur. Yine bâtıl olarak belirttiği hususlar da mutlak surette bâtıl ve karşılıksızdır. Bu bağlamda diyebiliriz ki doğru/hak olan, mutlak surette hezimettedir. Bâtıl şeyler, ancak inançsız insanlar arasında kabul görür. Bu konuda Mekke müşrikleri3587]
Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 67 vd.
3588] 22/Hacc, 6
3589] 22/Hacc, 62
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ni düşünelim. Uzun yıllar kafalarını boş inançlarla beslemeye çalıştılar, onlarla oyalandılar. Ne zaman ki hak olan doğrular kendilerine geldi; işte o zaman yıllardır içinde oldukları bâtıl inançların boş olduğuna inandılar ve nasıl bu boş şeylerin peşinden koşmuşuz diye hayrete düştüler. Bununla ilgili Hz. Ömer’in câhiliyet devrinde bâtıl inanç ve davranış konusunda kendisinin yaptığı bazı şeye ağladığını, bazısına da hayretle güldüğünü ifade etmesi hatırlanabilir.
Bu böyledir. Işık geldiğinde karanlığın anlamsız olduğu, bir değer ifade etmediği ortaya çıkar. Dahası var; ışık geldiğinde daha önce karanlıkta yaşayanlar, bu kadar karanlıkta nasıl kaldıklarına hayret ederler. İşte hak/doğru da böyledir. Yeter ki alınsın ve kabul edilsin. Kabul gördükleri yerleri mutlak surette aydınlatır ve oralarda artık karanlık kalmaz; zira hak gelince bâtıl zâil olur. İşte o hak, yüce Allah’ın kendisi ve Kitabı’dır.
Şimdi sormak lâzım: Böyle bir nurun/aydınlığın sahibi mi ibâdete lâyıktır, yoksa bir şey yapmaktan âciz putlar mı? Veya yığınlarca sahte ilâhlar mı? Evet hangisi? Aklını ve beynini herhangi bir yere entegre etmemiş her sağduyu sahibi, ibâdete lâyık olanın Yüce Allah olduğunu bilir ve kabul eder; zira mülk sahibi ve tasarruf sahibi ancak O’dur. Bu doğruyu bilmemesi için insanın akılsız, kör, sağır ve dilsiz olması gerekir. Aklını/kalbini kullanan, hakkı gören, işiten ve söyleyen insan, yüce Allah’ı bütün sıfatlarıyla bilip tanıdığı gibi, gerçek vahyin doğruluğundan da asla şüphe etmez. Hakkın mutlak surette bâtıla galip geldiğine şeksiz iman eder. Bugün eğer bâtıl galip görünüyorsa, bu, müslümanların zaafiyetinden kaynaklanmaktadır. Allah her an için müslümanları imtihan etmektedir. Eğer müslümanlar yükümlülüklerinin bilincinde olurlarsa her zaman galip gelecek olan kendileridir. Bu galibiyetin gerçekleşmesi uzak değildir ve dünyadadır; ancak bu galibiyeti dilerse Allah âhirete bırakabilir.
Allah dilerse mü’minlerin güçleriyle hakkı bâtıla muzaffer kılar, dilerse bir kâfirin gücüyle de hakkı bâtıla galip kılar. Ancak, hakkı bâtıla karşı muzaffer kılma görevini biz müslümanlara yüklemiştir. Onun için biz, bu sorumluluktan hiçbir zaman kendimizi muaf tutamayız. O, nasıl galip kılmaya çalışırsa çalışsın, biz sorumluluğumuzu bilip ona göre hareket etmeliyiz, aksi takdirde görevimizi yerine getirmemiş oluruz. Aslında hakkın olduğu yerde bâtılın yaşaması, bâtılın olduğu yerde de hakkın yaşaması güçtür. Bu güç, görünürde bile böyledir. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur: “Hayır, biz hakkı bâtılın tepesine indiririz, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir.” 3590
Peygamberler tarihine baktığımızda bütün peygamberlerin geliş amacının bu olduğunu görürüz: Bâtılı yok etmek ve yerine hakkı/doğruları yerleştirmek. Peygamberlerin izleyicileri de bunu yapmak zorundadır. Zaten bâtılın hâkimiyet hakkı yoktur. Sözlük anlamı ile de tanındığı gibi bâtıl, boş olan, anlamsız olan şeydir. Boş ve anlamsız olan bir şeyin hâkimiyet/egemenlik hakkı nasıl olabilir? Hâkimiyet hakkı, ancak hakkın/doğruluğun, gerçeğin hakkıdır. Bâtılın hakkı ise zâil/yok olmak ve kovulmaktır. “De ki hak geldi, bâtıl zâil oldu; zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” 3591
Nasıl ki güneş doğunca karanlık yok oluyorsa, hak geldiğinde de bâtıl öylece
3590] 21/Enbiyâ, 18
3591] 17/İsrâ, 81
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 771 -
yok olacaktır. Ateşin alevi de böyledir. Yükseklerde azametli ve sağlam görünür, fakat kısa zaman sonra sönüp yok olduğu görülür; külü bile zamanla kaybolur gider. Su köpüğü de böyledir. Köpük, belli bir süre suyu kapatıp kendini göstermeye çalışır, ancak belli bir süre sonra kendisi söner; bâki kalan su olur. Bu yüzden bâtıl, çok heybetli de görünse yapı itibarıyla devamlılık arzedemez. Çünkü yaşamak için temel enerjisini, yakıtını kendi özünden değil; dış etkenlerden alır. Taşıma su ile de değirmen dönmez. Dış etkenler yok olduğu an kendisi de çöker gider. Hâlbuki hak böyle değildir. Onun tüm gücü kendi özündendir. Önüne birtakım şeytanî engellerin çıkması doğaldır. Ancak bu engeller hakkın gücüne karşı yaşayamazlar. Çünkü hak, Allah’ın kendisidir, O’nun emirleridir ve sonsuza kadar da yaşayacak olan O’dur.
Bâtılın dayanağı, kuvveti şeytandır, zulüm, baskı ve dayatmadır. Bunlar, hak olmadığı, hakkın karşısında olduğu için uzun ömürlü olamazlar. Eğer biz, lâyık olursak Allah, hakkı bâtılın tepesine indirir ve bâtılı ortadan kaldırır. Eğer biz lâyık olmazsak, o zaman da bâtılın zulüm ve haksızlığı altında kalır ve inim inim inleriz. Nitekim bugün müslümanların çoğu bu zulüm ve haksızlık karşısında hakkı haykırmayıp sustuğu için de kısır döngü içinde bâtıl, sadece renk değiştirip farklı boyutlarıyla zulmünü devam ettirmektedir. Ve biz, kendimizi değiştirmek istemediğimiz sürece Allah bizi, bizde bulunanı ve yönetimimizi değiştirmeyecektir.3592 Bu, değişmeyen ilâhî bir kanundur. Tarih boyunca da hep böyle olmuştur.
Risâletin ilk yıllarındaki müslümanların durumuna bir göz atalım: O günlerde çektikleri işkenceler doruk noktasına ulaşmıştır. Bu ağır işkencelerden az da olsa kurtulmak için, Allah Rasûlü tarafından bir kısım mü’min Habeşistan’a gönderilmişlerdi. Ancak kalanlar üzerinde baskı ve işkenceler devam ediyordu. Peygamber’in hayatı bile tehlike altındaydı. Kısaca zâhirdeki alâmetler, bâtılın galip olduğunu gösteriyordu ve zâhirde hakkın bâtıla gâlip geleceğini gösteren pek açık deliller de yok gibiydi. Ancak müslümanlar, her ne surette olursa olsun, mevcut haksızlık ve zulümden kurtulmak istiyorlardı ve bu uğurda da tâvizsiz ve destansı bir mücâdele veriyorlardı. İşte bu samimiyetlerinden, çetin direniş, mücâdele ve fedakârlıklarından dolayı, Allah onlara kısa bir zaman sonra fetih ve zaferi müjdeledi ve böylece hakkı bâtıla galip kıldı.
Bugün için de hakkın bâtıla galibiyeti güç görülebilir. Aslında hiç de böyle değildir. O gün Mekke devleti, Bizans imparatorluğu, Sâsânî/Fars krallığı hakkın karşısında duramadıkları gibi, bugünkü bâtıl rejimler/devletler de hakkın karşısında sebat gösteremeyecektir. Yeter ki hakkı hak olarak tanıyalım, hakka hak olarak sahip çıkalım ve yeter ki hakkı bâtıla karıştırmadan kendimize rehber edinelim. Gerisi Allah’ın elindedir ve biz inanıyoruz ki yüce Allah dün bu galibiyeti bizden önceki müslümanlara ihsan ettiği gibi bize de ikram edecektir.
Hakkın yolunu açan ancak iman ve takvâdır. İman ve takvâ, hak yolu aydınlığa dönüştürür. “Ey iman edenler, eğer Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış (furkan) verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah, büyük lütuf sahibidir.”3593 Yeter ki insanlar, hakka kulak versinler ve hakkı anlamak isteyip ona teslim olsunlar; Allah onlara yardım edecektir. Aslında hakikat
3592] 13/Ra'd, 11
3593] 8/Enfâl, 29
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gâyet açıktır. Ya Allah katından gelen vahiy, yani hak veya Allah’tan başkasından gelen hevâ ve heves, yani bâtıl. İkisinden sadece biri. Mü’min için Allah’ın vahyinden kaynaklanmayan her şey bâtıldır, boştur, hiçtir. 3594
Bâtıl, suyun üstünde akan köpüğe benzer.3595 Varlığı ve hareket etmesi suya bağlıdır. Ama ilk aşamada kendi gider gibi görünen bâtılın, sonunda suyun sayesinde hareket ettiği ve esas olan şeyin su olduğu ister istemez ortaya çıkar. Tarih boyunca da sayısız zâlim, tâğut, zorba ve diktatör insan, bâtıl oldukları halde kendilerinin hak olduğunu iddia ederek insanlara egemen olmuş ve bu hileyle uzun yıllar mazlum ve müstaz’af insanları sömürüp durmuşlar. Ama bâtılın daimî olmayacağından ve her zaman için kendi varlığını sürdüremeyeceğinden, bir süre sonra hak ortaya çıkmış ve bâtıl yok olmuştur. Bâtıla sarılarak kendileri için bir çıkar yol bulmak isteyenler bile haktan yardım almakta ve gerçekte bâtılın esassız, temelsiz, geçici bir şey olduğunu kabul etmektedirler.
Hak, ilâhî menşe ve kaynağa sahip olan bütün insanların pak fıtratlarında bulunan bir güçtür. Hak, Allah’ın, varlık âleminin temelinde, insanlar arası ilişkilerde tespit ettiği bir kanundur. Hak, ilâhî kaynağa; bâtıl ise şeytanî kaynağa sahiptir. Hak, ebedî kalma özelliğine sahiptir; bâtıl ise zâil olmaya, yok olup gitmeye mahkûmdur. Hak, üstünlüğünü, yenilgi kabul etmez güç ve özelliğini, insanların pak fıtratında yer alışından, ilâhî özelliğe sahip bulunuşundan almaktadır. “Hak Rabbindendir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma!”3596; “De ki ey insanlar! Kuşkusuz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 3597
Kur’an, açıkça, bâtılın hak sayesinde gündeme geldiğini ve yine haktan yardım alarak var olduğunu beyan buyurmaktadır. Farazâ, eğer hak ve doğru olmasaydı, bâtıl ve yalan da olmayacaktı. Zira halk eğer yalan bir şeye inanıyor, bâtıl bir şeyin peşinden gidiyorsa, bu, hakkın/doğrunun var olduğundandır. Halk doğru ve hak diye bildikleri için bâtıl ve yalanı kabul ediyor. Eğer hak ve doğru var olmasa ve her şey bâtıl ve yalandan ibaret olsaydı, insanlar, kesinlikle bâtıl ve yalanın peşinde gitmezlerdi. Çünkü boş, temelsiz ve gerçek dışı bir şeyin peşinde gitmek, onu kabul etmek akıl ve ilâhî fıtrata sahip kimselerin yapacağı bir şey değildir.
Hak temel, bâtıl ise görecelidir. Bâtıl, sürekli galip gelemez; sürekliliği olan, hayat ve medeniyeti sürdüren hak olmuştur ve öyle olacaktır. Bâtıl, önce parıldayan, daha sonra sönen ve yok olan geçici bir şimşeğe, kısa bir müddet sonra sönmeye mahkûm ışık gösterisine benzer.3598 İnsan, bâtılın geçici olarak gelip hakkın üstünü örttüğünü görür. Fakat sürekli olarak kalabilmeye gücü olmadığından bâtıl yok olur gider. Bâtılın parazit ve bağımlı bir vücudu vardır, geçicidir. Devamlılığı olan haktır. Eğer bir toplum, tamamen bâtıla yönelmişse, tarihte helâk olan toplumlar örneğinde olduğu gibi yok olmaya mahkûm olmuştur. Yani tamamınyala bâtıla yönelmek ve haktan tümüyle kopmak, yok olmakla aynı şeydir.
3594] Beşir İslâmoğlu, Hak Bâtıl Mücâdelesi, s. 12-17
3595] 13/Ra’d, 17
3596] 2/Bakara, 147
3597] 10/Yûnus, 108
3598] 2/Bakara, 17-20
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 773 -
Bâtıl ölümlü bir şeydir, ölüme mahkûmdur. İçten içe ölmekte, can çekişmektedir. Zevâle doğru gitmektedir. Bazı ölümlerde görüldüğü gibi tedrici olarak yok olmaktadır bâtıl.
Bâtıl, suyun üstünde akan köpüğe benzer.3599 Öyle ki, eğer cahil biri gelip de bu durumu görür ve hadisenin içyüzünden haberi olmazsa, akmakta olan köpükleri görür; bu köpüklerin altında olan yağmur sularına dikkat etmez. Hâlbuki böyle çağlayarak akan sudur, köpük değil; fakat köpükler suyun yüzünü kapladığı için, meselelere yüzeysel olarak bakan, olayların içyüzünden haberdar olmayan gözler ancak köpük görür. İşte bâtıl da böyledir; yani hakkın üstünü örtüyor. Öyle ki eğer biri toplumun dış görünümüne bakacak olur ve onun derinliklerine dikkat etmezse, başta olan egemen güçleri, etkili ve yetkili kimseleri görür sadece. Fakat insan toplumun içine girdimi, zâhirde göze hemen gözükmeyen fakat gerçekte toplum çarklarını harekete geçirenleri görür ve onları, doğruluk ve sadakatle beraber hakka uygun olarak bulur. Toplumun içinde esas dinamiklerin, toplum fertlerinin İslâmî ve insanî fıtratıdır, haktır ve hakka bağlılıktır toplumu ayakta tutan. Toplumun ekseriyetini iyiler, sâlih amellerinin fesatlarına galebe çaldığı insanlar teşkil ediyor. Onlardaki fesat da, cahillikten, bilmediklerinden, noksanlıktan ileri geliyor. Tâğutların aksine, böyle kimseleri esas suçlu saymak, sapıklardan, bozgunculardan saymak doğru olamaz. Hak ve hak düzeni esastır, temeli vardır ve su gibi altta faâliyet gösterir ve toplumu ileri götürür. Fakat bâtıllar onun üzerinde olup, kendilerini göstermek isterler.
Âyetteki su-köpük örneğinden yararlanılan diğer bir nokta da şudur: Bâtıl, hakkın asalağı olarak meydana gelir ve hakkın gücü ile hareket eder; yani güç kendine ait değildir, aslında güç hakka aittir, bâtıl ise hakkın gücü ile hareket eder. Suyun üzerinde bulunan köpük de, kendinde var olan bir güç ile hareket etmez. Köpüğü harekete sokan, onu götüren suyun gücüdür. Bâtıl, hakkı hakkın kendi kılıcı ile vuruyor, öyleyse bâtıl, hakkı kendi hizmeti altına sokmuştur, bâtılın yararlandığı aslında hakkın kendi gücüdür. İnsanın bedeninden, kanından geçinen bir mikrop gibi ne kadar fazla gıdalanırsa, o kadar fazla şişmanlar ve güçlenir. Fakat karşılığında insan, her geçen gün daha da zayıflar, gözleri sararır ve güçsüz bir duruma düşer.
Kur’an’ın bu örneğinden anlıyoruz ki, sular, sel olup akmaya başladığı zaman, aslında hareket eden, güçlü olan ve karşısına gelen her şeyi sürükleyip götüren sudur. Fakat ilk bakışta hareket edenin köpük olduğu görülür. Eğer su olmasaydı, köpük asla hareket edemezdi. Suyun hareket edişinden ve sudan yararlanarak hareket edebilmekte ve ilerleyebilmektedir. Dünyada her zaman bâtıl, hakkın gücünden yararlanır. Meselâ doğruluk hak; yalancılık bâtıldır. Eğer âlemde doğruluk bulunmasa yalan bulunamaz, yani eğer dünyada doğru söyleyen bir kimse bile bulunmaz ve bütün insanlar yalan söylerse yalan kendi işini yapamaz, çünkü kimse inanmaz. Bugün yalandan niçin yararlanılıyor?
Çünkü dünyada doğru söyleyen fazladır; başkasının kendisine yalan söylemesini kimse istemediğinden o da başkasına yalan söylememeye çalışıyor. Eğer kişi yalan söyleyecek olursa, karşı taraf doğru olduğunu sanır ve aldanır. Yalanın/bâtılın kabul edilmesi, kendisinden değil; onun doğru/hak kabul edilmesindendir. Yalan, kabul edilme gücünü, kendini doğru diye takdim etmesinden alır.
3599] 13/Ra’d, 17
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâyet doğruluk olmasaydı, hiç kimse yalanın peşinden gitmezdi. Yalanın peşinde gidenler, onu doğru sandıkları için, aldandıklarından gitmektedir.
Zulüm de buna benzer. Eğer dünyada adâlet bulunmazsa zulmün olmasının da imkânı yoktur. Eğer insanlar arasında itimat ve güven diye bir şey bulunmazsa, herkes birbirlerinden bir şey çalmak, hırsızlık yapmak isterse, o zaman insanların en zâlim olanı dahi bir şey çalamaz. Çünkü o da, halkın birbirlerine karşı olan şeref, vicdan, güven ve itimatlarından, birbirlerine karşı insaf, kardeşlik ve eşitlik ilkelerini gözetmelerinden çıkar elde ediyor, çünkü toplumun esasını koruyanlar bunlardır. Zâlim ise bunların kenarında hırsızlığını yapabilir. Zâlimler, diktatör tâğutlar, fakir halkın sırtından geçinmek istediklerini, onların mallarını çalıp talan etmek niyetinde olduklarını söylemezler. En zâlim rejimler, açıkça zulmü savunmazlar. Tam aksine, devamlı dünya barışından, hürriyetten, insan haklarından dem vurur, bunların savunucusu olduklarını iddia ederler. Hâlbuki onların çoğu, belki de hepsi bu konularda yalan söylüyorlardır. Onlar, bu kavramların gölgesinde yaşamak, işlerini yürütmek istiyorlar.
Hürriyet adı altında hürriyetleri yok etmeğe, barış adı altında savaşın en alçakcasını sürdürmeye, insan hakları diyerek mazlumların haklarını çiğnemeğe çalışıyorlar. “Ey özgürlük! Senin adına dünyada ne cinâyetler işlendi, ne kadar insan köleleştirildi!” Bütün bunlara bâtılın haktan beslenmesi denir. 3600
“(Müşrikler,)Sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmamış olsaydık, gerçekten nerdeyse onlara birazcık meyledecektin (tâviz verecektin). O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 3601
İslâm nazarında insan, yaratılış itibarıyla hakka meyilli olarak dünyaya gelmiştir ki buna fıtrat veya İslâm fıtratı denir. İslâm’a göre, insanın bâtıla yönelmesi, yaratılışı ve yapısıyla çelişen bir durumdur.
Tarih Boyunca Hak-Bâtıl Mücâdelesi
Âdem ve Havva çifti, hak yolun ilk yolcularıdır. Cennetteki “ağaç” sınavından sonra dünya sahnesinde birçok sınavlardan geçtiler. Hedefleri olan çocukları da doğal olarak hak-bâtıl sınavından geçmek zorundaydılar. Ne var ki, Âdem’in çocukları zamanla kendi hevâ ve heveslerine, kibir ve gururlarına dayanarak, İslâm’ın dışında yeni hayat modelleri ihdas ettiler. Uydurdukları bu yeni hayat modelleriyle, insanlığa zulüm ve haksızlık yaptıklarının farkındaydılar. Ancak bu model ve kurallar, düzen ve rejimler, kendi dünyevî çıkarlarıyla uyuşuyordu. Ortaya atılan bu şeytanî modeller ve düzenler tarih boyunca mazlumların kanını emmiş ve onları iskelet haline getirmiştir. Mazlumları bu durumdan kurtaracak olan, ilâhî doğrulardan, yani haktan başka bir şey olamaz. Yoksa, hak elbisesi giymiş bâtıl, renk ve kostüm değiştirerek zulümlerine devam edecek, değişen zâlimlerin kimlikleri veya etiketleri olacaktır. Bâtılın dolayısıyla zulmün yok olması için, hakkın hâkim olmasından başka seçenek yoktur.
İlk insan Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ile Kabil arasında baş gösteren hak-bâtıl
3600] Murtaza Mutahhari, Hakk ve Bâtıl, s. 61-68
3601] 17/İsrâ, 73-75
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 775 -
savaşı, hemen hemen tarihin her döneminde ortaya çıkmış ve günümüze kadar da sürmüştür. Hak ve bâtılın anlaşılması ve bu uğurda verilmiş olan tarihî mücâdelenin tespiti için, ilk peygamberden son peygambere kadar elçilerin ve onların izini takip edenlerin mücâdelelerine bakmak gerekir. Rasûllerin misyonuna baktığımızda, öncelikle şunu görürüz: İnsanları, bir tek İlâha (Allah’a) ibâdete/kulluğa çağırmak, şirk ve putperestliğin her çeşidinden menetmek, hak ölçülerle Allah’ın rızâsına muvâfık işler yapmalarını sağlayarak Allah’ın kanun ve nizamını ümmete hâkim kılmak. Hepsinin çabası aynı idi ve getirdikleri öğretilerin tümü de bu çerçeve içerisindeydi. “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.”3602; “Biz her peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” 3603
Peygamberlerin temsil ettiği hak-bâtıl savaşı göstermektedir ki tarihî süreç içerisinde Allah, hakkı bâtılın tepesine indirdi ve geçici bir saltanat süren bâtılı aşağıların aşağısı yaptı; bu hep böyle olmuştur, çünkü sünnetullahın gereğidir bu. Allah, hakkı inzâl etmiş ve hak bir süre insanlar arasında iktidar olmuştur. İnsanlar haktan saptığı zaman, bâtıl, hakkın egemen olmayışından istifade ile haktan boşalan yeri doldurmaya kalkmış, bir süre iktidar olmuştur. İnsanlar, haktan saptığı zaman, bâtıl hüküm sürmeye fırsat bulabilmiştir.
Hakkın iktidarda olması, bir bakıma mü’minlerin varlığına ve cihadlarına bağlıdır. “Bir toplum, kendisini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”3604 Bu kural her zaman geçerlidir. İnsanların her şeyden önce değişmeyi, zulüm ve kölelikten kurtulmayı can-ı gönülden arzulamaları lâzımdır. Ve bu şiddetli arzu, birtakım hareket ve icraatlarla desteklenmelidir. Çünkü bazı işler vardır ki temennilerle, arzu ve isteklerle olacak şeyler değildir. İşte eğer toplumsal değişme olacaksa, bunu insanların yapması gerekir ki Allah yardımcıları olsun.
Şimdiye kadar tarihe yön veren bâtıl değil; hak olmuştur. Tarihte toplumların hareket yönünü belirleyen -siyasî egemenliği uzun süre ellerinde tutamamış olsalar bile- peygamberler ve onların getirdiği hak din olmuştur. Tarihte az-çok insanî erdemlerle karşılaşıyorsak, bunu peygamberlerin getirdiği hak dine borçluyuz. Bu noktanın kavranılmasıyla şu sonuca varırız: Hakkın zayıf olması, onun hak olmamasını gerektirmez.
Çoğu kimsenin zannettiği gibi dünya ve onun tâbi olduğu doğal düzen kötü değildir; hak üzeredir. Evrende bulunan her şey, tekvinî olarak/yaratılıştan Allah’ın kanunlarına boyun eğer ve sürekli olarak O’na ibâdet eder. Bu arada, hür iradeye sahip olan insan da Allah’ın kanunlarına itaat ederse, yaratılmışlar âlemiyle uyum içine girer. Yoksa, güçlü ırmakta tersine kulaç atana benzer ki, bir yere varamayıp nefesi tükenecek ve helâk olacaktır. “Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri hakkın dışında (başka bir amaçla) yaratmadık.”3605; “Hayır, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Tümü O’na gönülden boyun eğmişlerdir.” 3606
İslâm hikmetinde, varlıkların hak ve hayır ile özdeş sayıldığı görülür. Bu ilkeye göre, bütün bâtıl ve şer olan şeyler, gerçekte yok olan veya yokluğa neden
3602] 16/Nahl, 36
3603] 4/Nisâ, 64
3604] 13/Ra'd, 11
3605] 15/Hicr, 85
3606] 2/Bakara, 116
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan şeylerdir. Meselâ, cehâlet ve küfrün, kötü ve şer sayılmaları, onların bir yokluğu (bilgi ve iman yokluğunu) ifade etmelerindendir. Ya zehir ve mikrobun kötü oluşları, onların bir insanda hayat ve sağlığın yokluğuna neden olmalarındandır. İslâm düşünürlerine göre, bütün bâtıl ve şerler incelendiğinde aynı yönü paylaştıkları anlaşılır.
Bir cismin gölgesi onun gereğidir. Bu gölge, gerçekte asıl bir varlık olmamakla birlikte, bir varlık olan cisim vasıtasıyla bizim zihnimizde meydana geliyor. Asıl varlık nurdur; Gölge, bir alanda nurun olmaması ve o alanın çevresinde nurun bulunmasıdır. Aynen bu durum gibi, bâtıl da kendine özgü bir varlığa sahip değildir; her zaman asalak olarak hakkın varlığından yararlanıp kendini ortaya koymak zorundadır.
Hakkın Zaferi İçin Fedâkârlık ve Mücâdele
Cennete girmenin yolu, hak için sabır ve eziyetlere katlanmaktan geçer. İşte Allah Rasûlü ve beraberindeki mü’minler, bu çilekeş yolun en zorlu yolcularıydı, Allah Rasûlünü bir an için gözlerimizin önüne getirip şöyle bir tefekkür edelim. Risâletinden önce birçok sıkıntılardan geçtiği gibi, peygamber olduktan sonra da daha zorlu günlerle karşı karşıya gelmiş, hakkı ayakta tutmak için birçok sıkıntıya katlanmış, birçok arkadaşını şehid vermiş ve ömrünü hakkın üstünlüğü için böyle tamamlamıştı. Onun bütün amacı, Rabbini hoşnut etmek ve görevini hakkıyla ifa etmekti. Ve bunu da bütün güçlüklere rağmen Allah’ın yardımıyla tamamlayarak ayrılmıştı arkadaşları arasından.
Allah, hikmeti gereği nefisleri sınava tâbi tutar, iyileri kötülerden ayırarak mükâfatlandırır. Altın nasıl ateşle cürufundan ayıklanıp temize çıkartılıyorsa, insanlar da aynı şekilde kirden, pastan ve günahlardan arındırılmalıdır. Bu Allah’ın sünnetidir. İnsan nefsi doğal olarak cahil ve zâlimdir. Cehalet ve zulüm sebebiyle nefiste eritilmesi ve bu curuf (günaha meyil), ya İslâm’a teslim olmakla temizlenecek veya cehennemde ateşle temizlenecektir. İşte hak budur. “Asra yemin olsun ki insan, gerçekten husrân/ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” 3607
Asr-ı saâdeti gözler önüne getirelim: Peygamberimizin ve iman edenlerin temsil ettiği hak cephesine karşı bâtılın temsilcileri, uzlaşma teklifleriyle tâviz kopartamayacaklarını gördükten sonra, her türlü zulümlerini açığa çıkarmaya başlamışlardı. Tehditler, işkenceler, öldürmeler... Bütün bunlara karşı Rasûlüllah’ı destekleyen, onların bilemediği ve anlayamadığı bir güç vardı bütün yalancı güçlerin üstünde. İşte o gücün sayesinde gün geldi, devran döndü; tarih 630’a geldi ve nihâyet kendi canı gibi korudukları putları ve Mekke’leri, artık müslümanlara terk etmişti her şeyini. İşte böylece ‘Hak geldi ve bâtıl yok olup gitti.” Hakkın önünde hangi duvar ayakta kalabilir ki? Hakkın ve müslüman halkın önünde hiç bir duvar ayakta duramaz. Yeter ki müslümanlar sorumluluklarını anlasınlar ve yeter ki bu sorumluluklarını yerine getirsinler. Yeter ki müslümanlar hakka sahip çıksınlar.
Allah rasülü’nün Arap yarımadasında kısa bir dönemde hakkı bâtılın tepesine indirip hakkı iktidar etmesi, bilindiği üzere, kolay olmamıştır. Başta Rasûlülllah
3607] 103/Asr, 1-3
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 777 -
olmak üzere mü’minler birçok eziyetlere katlanmış, boykotlara tahammül etmiş, hicretlere katılarak evlerini, yurtlarını, ticaretlerini, ziraatlarını, işlerini, eşlerini, aşlarını geride bırakmışlardı. Medine’deki Ensar da kardeşleri muhâcirlerle bütün mal varlıklarını paylaşarak onları barındırmışlardı. Bu fedâkârlık örneğini bir daha tarih asla kaydetmemiştir. Bütün bunlar da yetmiyormuş gibi, Ensar ve muhâcir el ele vererek müşrik, yahudi ve hıristiyanlara zorlu savaşlar vererek birçok şehid ve birçok yaralı geride bırakmışlardı. İşte bu fedâkârlık, bu inanç ve bu bağlılık sayesinde hakkın temsilcileri muzaffer oldular. Zaferin yöntemi, hakkı sahiplenmenin yolu budur. Rasûlüllah’ın ümmeti ve takipçisi olduğunu iddia edenlerin, bu metod ve yöntemden başka bir yol aramaları, hakka bâtılı karıştırmak, hakkın bâtıl yoldan başarılı olması gibi olmayacak duâya âmin demek ve imtihanı kaybetmektir. Hakkın hâkim olması için mutlaka fedâkârlık ve zorluklara katlanmak, tâğutlara boyun eğmeden tâvizsiz bir şekilde hakkı müdafaa etmek gerekir. Bu işin prosedürü, iman, kulluk/ibâdet, fedâkârlık, cihad, sabır, azim ve cesarettir. Bunlardan herhangi biri eksik olursa, başarı oranı o nisbette azalır. 3608
Hak-Bâtıl Mücâdelesinde Hak, Er ya da Geç Muzaffer Olacaktır. 3609
Müslüman, inandığı dinin yükümlülükleri ne ise, onları yerine getirebilmek için, yine bu hak dinin ve tek önderi peygamberinin belirlediği usûl ve çerçeve içerisinde çalışmakla, hak dini hükmetmek mevkiine getirip o mevkide korumakla görevlidir. Bu vecîbeyi müslümana telkin eden, onun sahip olduğu inançtır.
İslâm’ın hâkim olmadığı coğrafyalarda yaşayan müslümanlara egemen düzenler, maksatlarını gerçekleştirmeleri doğrultusunda girişecekleri çaba ve faaliyetlerinde müslümanlara engel olmak isteyebilirler. Onların karşısında, kendilerinin ürettikleri putları olan hukuk düzenlerine aykırı davranmakla itham ederek; bölücülük, teröristlik, anarşistlik, radikallik, fundemantalistlikle, dini siyasete âlet etmekle ve benzeri ithamlarla karşı çıkabilir, suçlayabilir, ya da karalamak isteyebilirler. Zulüm ve hevadan başka bir şeyin ifadesi olmayan sözüm ona adâlet mekanizmalarını çalıştırabilirler. Bütün bunlar, müslümanlar için mukadder şeyler, sünnetullah gereği engellemeler olarak görülmelidir.
Unutmamak gerekir ki, müslümanın davranış ve tutumları, meşrûiyetini/haklılığını Allah’ın hükümlerine uygunluktan alır. İslâm’ın temelden reddetttiği İslâm dışı hukukların hükümleri, müslümanların Allah’ın emri olan İslâm’ı, İslâm hukukunu hayata egemen kılma mücâdelesini hukukî bakımdan değerlendirmeye ya da mahkûm etmeye esas ve kıstas alınamaz.
Müslüman, yalnızca inancının gereğini yerine getirmek istiyor, egemen kâfirler de bu yolda her türlü zulümle karşı koyuyor, müslümanı engellemeye çalışıyorlarsa; onlara Hz. Peygamber’in söylemekle emrolunduğu şu sözlerden başka ne söylenebilir: “İman etmeyenlere de ki: ‘Elinizden geleni yapın; biz de yapacağız. Bekleyin; çünkü biz de bekleyicileriz.” 3610
3608] Beşir İslâmoğlu, s. 61-63
3609] 2/Âl-i İmran, 139; 7/A'râf, 118; 8/Enfâl, 8; 9/Tevbe, 33; 13/Ra'd, 17; 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18; 24/Nur, 55; 42/Şûrâ, 14
3610] 11/Hûd, 121-122; M. Beşir Eryarsoy, İslâmî Hareket ve Problemleri, s. 129; Râgıp el-Isfahanî, Müfredat, s. 250
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hak Verilmez, Alınır
Allah, âlemlerin rabbidir; O, rahmân ve rahîmdir. Kullarına büyük merhametinden dolayı, onlara sayılmayacak nimetler vermiştir. Bu nimetlerin bir kısmına temel insan hakları denir. Bunlar, din emniyeti, nefis emniyeti/can güvenliği, akıl emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyetidir. İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır. Bütün insanlar, doğuştan bu haklara sahiptir; bu hakları yaratıcıları Allah vermiştir, kimsenin bu hakları insanın elinden almaya hakkı yoktur.
İslâm’ın dışındaki bütün beşerî düzenler, bu hakların bir kısmını insanlara lutfediyor gözükürken, kendi çıkarlarını zedelediğini düşündükleri nice hakları gasbetmektedirler. O yüzden İslâm’ın dışındaki tüm düzenler ve dünya görüşleri zulüm; bunları uygulayanlar da zâlimdir. “Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”3611 Totaliter rejimlerde kişilere ve gruplara verilecek, tanınacak hakların belirleyicileri, iktidarı elinde bulunduranlardır. Onların lutfedip verdikleri alınır ve kullanılır, vermedikleri ise talep bile edilemez. Demokrasilerde ise, haklar, kanunlarla verilir, kanunlar da halkın irâdesine dayanır.
Hakk’ın değil de; halkın irâdesine dayanan sistemin Hak düzeni olamayacağı bir tarafa, iddia edildiği gibi, kanunların yapılışında olsun, işleyiş ve uygulanışında olsun halk iradesinin dışında güçler devreye girmektedir. Kurtlar sofrasında dişini gösterecek kadar gücü olanlar hak alırken, diğerleri avuçlarını yalarlar. Silâhı, sermayeyi, medyayı, locaları, örgütleri ve iktidarı elinde tutanlar, aralarında uzlaşarak haklarını (hak etmediklerini) alırken, bunlardan mahrum olanlar açıkta kalmaktadır. Demokrasilerde de, faşizan ve totaliter rejimlerde de olduğu gibi hak verilmemekte, gücü olanlar tarafından alınmaktadır. Zulüm yönüyle temelde beşerî düzenler arasında bir fark yoktur; sadece hakları paylaşan sınıflar, zâlim ve sömürücü gruplar değişmektedir.
Kâğıt üzerinde kalan, insanları susturmaya ve kandırmaya yarayan bazı anayasal haklar, uluslararası haklar, insan hakları evrensel bildirileri, insan hakları kurumları... koyunları belirli istikamete sürmek için çobanın elinde tutarak sadece göstermekle yetindiği otlara benzemektedir. Medyanın haktan hukuktan bahsetmesi, bazılarının nutukları, insan hakları savunucuları(!) da kaval çalan çobanlar, çoban yardımcıları ve işbirlikçileri.
“İnsanların, inanç hürriyetleri sınırlandırılamaz, herkesin inandığı gibi yaşama hakkı vardır, herkesin okuma hakkı ve hürriyeti vardır...” anayasalarda buna benzer daha nice madde vardır ki, haksızlık/zulüm hak maskesi taksın. Uygulamalar ise... Başörtüsü ile okumak isteyen, ya da öğretmenlik, doktorluk... yapmak isteyen kızların durumu bile örnek olarak yeter. Ama egemen güçler (medya, kapitalist sermaye, bürokratlar ve iktidar) benimsemiş olsa, bunları hak kabul etseydi, başörtülü bayanların kamu haklarından veya öğrenim haklarından mahrum kalmaları söz konusu olmazdı. Hak anlayışı ve hakkın hâkimiyeti en azından bu konuda farklı olurdu.
Güçlülerin insafa gelip müslüman halka haklarını vermelerini bekleyenler, cehennemde köşk bekleyenler gibidir. “Hukuk devletinin kurumları hakları korur, demokrasi, halkın yönetimidir, mahkemeler, hâkimler, kanunlar...” mı?
3611] 5/Mâide, 45
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 779 -
Güldürmeyin insanı. Bunlar, haksızlıkların emniyet sibobudur, barajlarıdır. İç ve dış hukuk konusunda yine yukarıda sayılan grupların hevâ ve istekleri söz konusudur. Demokrasiler dâhil, bütün beşerî düzenlerde, etkili ve yetkili kimseler, insanların haklarını kendi hevâlarıyla kanunlaştırmışlar, bunun dışında kimsenin bir hakkını kabul etmeyecek düzenleme ve yasaklar koymuşlardır; Bu da yetmemiş, eski müşrikler gibi acıktıklarında elleriyle yapmış oldukları helvadan kanunları/putları yiyivermişlerdir. Doymayan iştah sahibi oldukları ve helvayı da çok sevdikleri bilinirse, kendiliğinden bunun sona ereceğini beklemek, kıyameti beklemektir.
İnsanı en iyi tanıyan Rabbimiz, insana hiçbir ideolojinin veremeyeceği gerçek haklarını vermiştir; kadın-erkek, Arap-Acem, beyaz-zenci, yönetici-yönetilen, zengin-fakir, soylu-garip... gibi ayrımların tümünü reddederek. Kula kulluğun her çeşidini, tahakküm, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Rabbimiz, kul hakkını ihlâl etmeyi af kapsamı dışında tutmuş, insanı yaratıklar içinde en yüce mevkiye yerleştirmiştir. O yüzden, Allah’ın hudûdunu korumadan, şeriatın emir ve yasaklarını dikkate almadan, Kur’an ahlâkını tatbik etmeden insan haklarını, kul hakkını savunmak, demogoji yapmaktan, yapılan zulümleri maskelemekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. Unutulmamalıdır ki, “hudûdullah” korunmadan “hukukunnâs” korunamaz.
Allah’ın verdiği hakları, müslümanlardan ve mazlum tüm insanlardan almaya kimsenin hakkı yoktur. Ama mazlumların dilenerek haklarını geri alabildiklerini tarih kaydetmez. Hakları Allah vermiştir. Beşer, hakkın tanımında Hakk’ı ölçü kabul etmediği müddetçe hakları hak sahibine dağıtamaz/dağıtmaz. Hak verilmez, alınır. Zâlimlerden hakkı, söke söke almak istiyorsak, Hakk’ın emri doğrultusunda cihad, hem hakkımız hem görevimizdir.
Unutmamak gerekir ki, “hak”dan önce “ödev” vardır, sorumluluk vardır. Allah’ın üzerimizdeki haklarını hatırımızdan çıkarmamalı ve O’na karşı görevlerimizi kuşanarak, emanete ihanet etmediğimizi isbat etmeli; kulluk bilinciyle diğer kulların haklarına da riâyet edip, elinden ve dilinden güven duyulan insan olmalıyız. İşte o zaman hak yerini bulacak, hak ettiğimiz yere Hakkın yardımıyla ulaşacağız. Bâtılı söküp atmak da bizim kulluk görevlerimizden biri olduğundan bâtılı reddetmeyi, bâtılla mücâdeleyi mü’min olmak için olmazsa olmaz bileceğiz.
Hakkı bâtılın tepesine indirip, bâtılın beynini darmadağın edeceğini ve böylece bâtılın yok olup gideceğini belirten3612 Allah’tan bu görevde bizleri memur etmesi, memur ettiğini düşünüyorsak, görev bilincini kuşanmamız için yardım etmesi duâsıyla...
“Olmak istersen cihande eğer makbûl-i ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!”
Allah’ım, bize hakkı hak olarak göster ve o hakka tâbi olmamız için yardım et!
Bâtılı da bâtıl olarak bize göster ve bâtılın her çeşidinden kaçınmayı nasib et!
3612] 21/Enbiyâ, 18
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK
İsrâiloğullarının Hakka Bâtılı Karıştırmaları
İsrâiloğulları, Hz. Musa’nın bütün ikazlarına rağmen Tevrat’a sahip çıkamadılar, onu koruyamadılar, onu tahrif ettiler. Bu tahrifatın kökeninde yahudi din adamlarının duyarsızlığı yatıyordu. Bel’amlar, kendileri Kitab’ı öğrenmek kaydıyla muhafaza etmedikleri gibi, halka da öğretmiyorlardı. Kutsal kitabın kaderi tamamen ruhban sınıfa kalmıştı. Kutsal kitap, halk arasından tamamen çektirilmişti. Kitaba ancak ruhban sınıf ve aristokrat sınıf ulaşabilirdi. Onlar da Kitabı mevcut statükoya göre, egemen güçlerin arzuları istikametinde yorumluyorlardı. Hele kutsal kitap, halkın arasından çektirildi mi, halk tamamen cahil hale gelir ve bütünüyle şirk, hurâfe ve bid’at ve sapıklıkla baş başa kalır. İşte yahudi din adamları ve hahamları kitabı muhafaza edecekleri yerde revaçta olan yaygınlık ve özen kazanan bâtıl ve sapık inançlara, ahlâkî bozukluklara Tevrat’tan dogmalar bulmaya çalışarak onları meşrû gösterme gayreti içine giriyorlardı. Hatta Tevrat’ta bulunmayan dogmaları da kendi felsefelerinden türeterek tahrifata çalışıyorlardı.
Öyle oldu ki artık Allah’ın kutsal kitabı olan Tevrat, din adamları ve hahamlar elinde bir taslak, bir oyuncak oldu. Bu kimseler, Allah’ın kitabını kendi hevâ ve istekleri, kendi felsefe ve sapık inançları doğrultusunda istedikleri gibi nesh ediyorlardı. Nesh ederlerken, mensuh âyetler yerine kendi hezeyanlarını yerleştirerek akamete uğratıyorlardı. Kısaca bu beyler, menfaatleri istikametinde her türlü tefsir ve te’vile sahiptiler. Her türlü ekleme ve çıkarmalar için kendilerini yetkili görüyorlardı. Bütün bu yapılanlar yetmiyormuş gibi, “bunlar Allah katındandır” diye tescillendiriyorlardı. Böylece, birçok felsefecinin, tarihçinin, müfessirin, yorumcu, bid’at ve hurâfeci masalcının görüşleri mukaddes kitaba sokularak Allah’ın kelâmı oluverdi. Bu saçmalıklar Allah’ın kelâmı oluverince de kim bunlara karşı çıktıysa hemen dinden çıkmış sayıldı.
Kur’ân-ı Kerim, yahudi ve hıristiyanların birçok yanlış ve sapık davranışlarından söz eder. Üzeyir ve Mesih’i ilâh olarak kabul etmeleri gibi. Kutsal kitabı değiştirdiklerine dair de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler, gerçekten yahudi hahamlarından/bilginlerinden ve hıristiyan râhiplerinden çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler.”3613; “Ey iman edenler, onların (yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.”3614; “Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!” 3615
Kur’anî ifadeler, görüldüğü gibi bunların kitaplarını tahrif ettiklerini, yer yer kendi elleriyle yazdıklarını kesinleştiriyor. Tarihte yahudi din adamları ve hahamları kutsal kitap olan Tevrat üzerinde nasıl oynamışlarsa, bugün de korumasız kalmış laik ülkelerdeki durum aynıdır. Günümüzde de son kitap olan Kur’an üzerinde benzer tahrifatlar, kasıtlı ve yanlış yorumlarla yapılmaktadır. Din sahipsiz
3613] 9/Tevbe, 34
3614] 2/Bakara, 75
3615] 2/Bakara, 79
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 781 -
kalınca, bütün işler resmî din kurumlarına terkedildi. Bu teşkilâtların bağlı olduğu otorite hangi dine ve ne tür bir düzene ve hangi yasalara bağlıysa, din teşkilâtı da o dine bağlı sayılacaktır. Yani bu laik kurumların İslâm’a, Kur’an’a, müslümanların haklarına sahip çıkması bu şartlarda mümkün değildir. Kaldı ki böyle bir görev de zaten onlardan beklenemez. Laik toplumlarda bu derece sahipsiz kalan dini, her isteyen etkin kişi, istediği gibi tahrif etmeye başlar. Din ve Kitap üzerinde o kadar oynanıyor ki, hakkı hâkim kılmak ve sadece Allah’a kulluk için gönderilen din, özellikle laik ülkelerde, artık statükoyu ayakta tutma ve zorluklar esnasında zâlim yönetimlere koltuk değneği olma görevi görüyor. Her canı isteyen, istediği şekilde Allah’ın âyetlerini amacı dışına çıkarıyor, istismar edebiliyor. Yani Allah’ın vahyi, hevâ ve isteklere göre yorumlanıp şekillendiriliyor.
İşte din, böyle garip bırakalınca, düşmanlar tarafından bid’at, hurâfe, israiliyat ve şirk unsurlarından niceleri Hak Dine katılmaya başlandı. Ve yıllar sonra da bunlar İslâm’dan sayıldı ve câhil halka dinin esası gibi sunulmaya çalışıldı. Bunların Kur’an ve sahih sünnete göre yeniden sağlamasını yapıp bâtıl ve hurâfeleri ayıklamak, ilim sahibi mü’minleri beklemektedir. Bu çok zor görünse de mutlaka yapılmalıdır. Bizim Ehl-i Kitap’tan farklı bir yönümüz vardır ki o da Allah kelâmı olan Kur’an’ın dokunulmazlığı, Allah tarafından korunmasıdır. İşte bu konum itibarıyla biz yeniden Kitabımız’a sahip çıkabiliriz. Yeter ki bu bilinci kazanalım, yeter ki bu konuda yeterince formasyona sahip olalım.
İsrâiloğullarının sapık boyutlarını irdelediğimizde gerçekten birçok açık hakikatleri inkâr ettiklerini veya değiştirdiklerini görürüz. Hz. Muhammed’in vasfını Tevrat’tan kaldırmaları,3616 “İbrahim (a.s.) bizim dinimiz üzeredir” diyerek ona iftira etmeleri,3617 kendi yorumlarını “bu Allah’ın Kitabındandır” diyerek Allah’a iftirada bulunmaları,3618 yahudiler Allah’a vermiş oldukları misaklarını bozdukları için, Allah’ın onların kalplerini kaskatı etmesi, onların kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif etmeleri.3619 Onlar peygamberlerini öldürerek suç işleyince ölümü asla temenni etmemeleri.3620 Yine Allah’ın indirdiği Kitaptan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) vasfını gizleyip para almaları gibi. “Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah kendileriyle ne konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! Bu azabın sebebi, Allah’ın, hak olarak indirmiş olduğu Kitab’ıdır (Kitabın hükmünü gizlemeleridir). (Hak olarak inen Kitab’ı farklı yorumlar yapıp) Kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 3621
Hakka Bâtılın Karıştırılması
“Hakka bâtılı karıştırmayın, bildiğiniz halde hakkı gizlemeyin.”3622 Elmalılı Hamdi Ya3616]
4/Nisâ, 46
3617] 3/Âl-i İmran, 65
3618] 3/Âl-i İmran, 78
3619] 5/Mâide, 13
3620] 2/Bakara, 95
3621] 2/Bakara, 174-176; Beşir İslamoğlu, Hak Bâtıl Mücadelesi, s. 25-46
3622] 2/Bakara, 42
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zır, şu açıklamayı yapar: “Bu âyetin anlamı çok kapsamlıdır; ilme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine, yalan dolanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık işlerinden ve hâkimlerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümulü vardır. “İnsanları aldatmayın, sahtekârlık yapmayın” mealinde bir genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki, özellikle ilmî değeri hedef alıyor. Nice kimseler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye kullanırlar, onları kendi heveslerine göre evirip çevirerek aslından çıkarırlar; bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar.” 3623
Bu âyetle ilgili olarak İbn Kesir’in verdiği bilgiler ise şöyledir: “Başkasını saptırmak ancak iki şekilde olur. Söz konusu olan başkası eğer hakkın delillerini işitmişse, onu saptırmak, ancak ondaki bu delilleri karıştırıp bulandırmak ile mümkündür. Eğer o delilleri işitmemiş ise, o kişiyi saptırmak, ancak bu delilleri ondan gizlemek ve onlara ulaşmasına mâni olmakla mümkün olur. “Hakka bâtılı karıştırmayın” âyetin bu bölümü, birinci kısma, yani delilleri o kimsenin zihninde bulandırmaya; “hakkı gizlemeyin.” Buyruğu da ikinci kısma, yani o adamın delillere ulaşmasına engel olmaya işaret etmektedir. Âyetin mânâsı şöyledir: “Dinleyicilere yönelttiğiniz şüpheler ile, onlar vasıtasıyla hakkı bürümeyin, gizlemeyin.” Tevrat ve İncil’de geçen Hz. Muhammed (s.a.s.) ile ilgili âyetler, anlaşılması için istidlâle ihtiyaç duyan kapalı metinler idi. Sonra ehl-i kitabın bu âlimleri, şüpheler atmak suretiyle, bu nasların delâlet yönlerini bulandırıyorlar ve onlar hususunda mücadeleye girişiyorlardı. “Hakka bâtılı karıştırmayın” âyetinden maksat budur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın: “Hakkı yenebilmeleri için, bâtıla tutunarak mücadele edip durdular.”3624 âyetinde zikredilen husustur.
“Bildiğiniz halde, bile bile” âyetin bu bölümüne gelince, bunun mânâsı şudur: “Yani siz, insanları saptırmanızdan dolayı, kıyamet günü size dönecek olan büyük zararı biliyorsunuz; bunu bile bile yapmayın.” Hakkı bâtıl ile karıştırmak kıyamet gününe kadar onları haktan men etmeye ve kıyamete kadar bâtıl üzerinde bulunmaya sebep olmaktadır. Onun yerinin büyük olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Bu hitap, her ne kadar yahudiler hakkında vârid olmuşsa da, diğer bütün insanlar için de bir uyarı ve onları böyle bir şeyden sakındırmadır. Bu sebeple, hitap her ne kadar şeklen hususî ise de, mana cihetinden umumidir. Âyet, Hakk’ı bilen kimsenin onu ortaya koymasının vâcib, gizlemesinin ise haram olduğunu gösterir.” 3625
Bu âyet İnsana zehiri billûr kâsede veya altın kadehte, çoğunlukla da bal şerbeti içinde sunarlar. Müslümanı saptırmak için gelenler, kâfir kıyafetinde gelmez; müslüman görünümünde gelir. Allah’ın âyetlerinden hareket ederek kâfirlerin sistemleri ile Kur’an’ın uyuştuğunu açıklamaya çalışır.
Bâtıl, kendine özgü bir varlığı olmadığından ve her zaman asalak olarak hakkın varlığından yararlanıp kendini ortaya koyduğundan dolayı, ya hak maskesi takacak veya hakla karışarak ayakta durabilecektir. Bâtılın, hayatını sürdürebilmesi, sürekli olarak hak’tan yararlanması ve kendini hak olarak göstermesiyle mümkün olabilmektedir. Bunu gerçekleştirmek için bâtılın, sürekli hak unsurları da içerisinde bulundurmaya ve karma bir şekilde ortaya çıkmaya çalıştığı görülür.
3623] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Azim Y. 1/285
3624] 40/Mü'min, 5
3625] Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l-Gayb (T. Kebir), 2/471-472
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 783 -
Hz. Ali bu konuda şöyle der:
“Eğer bâtıl, hak ile karıştırılmaz ve ondan ayrılırsa, hak peşinde olan halk sapmaz. Eğer hak, bâtılın kılıfından sıyrılır ve müstakil olursa kötülük peşinde olanların dili ondan kesilir. Ancak haktan bir bölüm ve bâtıldan da bir bölüm alınarak birbirine karıştırılıyor ve insanlara öylece sunuluyor.” 3626
Tarihte olduğu gibi günümüzde de bâtıl çeşitli ad ve maskeler altında hak kisvesine bürünerek hedefine varmak istemekte ve bu hususta her türlü şeytanî güçten yararlanmaktadır. Sayısız tâğûtî devlet, rejim ve ideolojiler “hak taraftarı” olduklarını ileri sürerek yetkileri ellerine geçirmiş, bu konuda hak adını kullanarak, hakkı istismar ederek halkın yardımını veya sessizliğini görmüştür. Fakat yönetimleri ve davranışlarıyla, bâtıl oldukları halk tarafından fark edilince iş işten geçmiştir. Nice teşkilâtlar, örgütler de buna benzer bir yol takip etmiştir. Meslelâ “insan hakları” diye birtakım kanunlar hazırlanmış ve emperyalistler bu ad altında kendi iğrenç bâtıl hedefleri istikametinde ilerlemekte ve müstaz’af insanları sömürmekte, toplumların hakkına, hak adına tecavüz etmektedirler.
Nehcü’l-Belâğa adlı eserde Hz. Ali’nin bir hutbesinin bu konuyu açıkladığı belirtilir: “Fitnelerin, fesâdların başlangıcı, nefsânî hevâ ve heveslerdir. İnsanlar da onlara uyuyorlar. Yani insanlar nefsânî hevâ ve heveslerin tesiri altında kalıyor ve daha sonra Allah’a ibâdet edeceklerine nefsânî hevâ ve heveslerine tapıyorlar. Nefsânî hevâ ve heveslerinin peşinden gitmek isteyen ne gibi bir şeyden yararlanıyor? Hakkın gücünden yararlanıyor. Din kılıfı altında bir bid’at meydana getiriyor. Zira gücün dinde olduğunu biliyor.
Bir şeyi din adına açıklamaya başlıyor. Meselâ filanca âyetin, Kur’an’da bu konuyu açıkladığını, gâyesinin bu konu olduğunu söylüyor. Bir hadis uyduruyor ve Peygamberimizin şöyle buyurduğunu söylüyor. Yani aslında Kur’an’ın, Peygamber’in ve İmam’ın gücünden yararlanıyor. Hakikat olmayan şeyin üzerine hakikat markası vuruyor. Bunlarda Allah’ın kitabına muhalefet ediliyor. Bunun üzerine insanlardan bir grup birleşerek beraberce, Allah’ın dininden uzak olan bir hizip, cemiyet teşkil ediyorlar. İşte bu bid’attir ve bid’ati müdafaa etmek için onu bir din olarak halk arasında tebliğ ediyorlar.
Öyleyse eğer bâtıl hak ile karışmaz ve ondan ayrılırsa, hak peşinde olan halk sapmaz; zira halkın çoğu hanîf ve hak peşinde olanlardır. Ama gelip hakkı bâtılla karıştırıyor ve halkı şüpheye düşürüyorlar. Yani halk, yanlışlıkla hakkın yerine bâtıla ve bâtılın yerine hakka doğru gidiyor. Eğer bâtıl, haktan ayrılır ve onunla karışmazsa, hanîf ve hak tâlipleri hakkın ne olduğunu hemen anlarlar. Zira halkın çoğu hakkın tâlipleridir; bâtılın değil.
Eğer hak, bâtılın kılıfından sıyrılır ve müstakil olursa, kötülük peşinde olanların dili ondan kesilir. Zira hakkın hiç bir zaman inanmayanlara fırsat verecek şekilde bir kötü sonucu yoktur. Eğer hak ile bâtıl karışırsa, bir kısım insanlar, ona sırf hak gözüyle bakar ve daha sonra onun eserlerini, sonuçlarını gördüklerinde, kötü olduğu farkına varırlar. Dini reddedenler fırsattan yararlanarak, dini kötülemeğe başlarlar. Halk, kötü sonuçların, bâtıla ait olduğunun farkına bile varmaz.
3626] Mutahhari, Hakk ve Bâıtl s. 9-10
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ancak haktan bir bölüm ve bâtıldan bir bölüm alınarak, bunlar birbirine karıştırılıyor ve halka sunuluyor. Birinin arpayı buğdaya katarak, buğday diye satması gibi. Halk akşam onu yedikleri zaman, etkisini ertesi sabah anlayacak ve önceki akşam yediklerinin buğday olmadığının farkına varacak. İşte bu merhaleye gelip çatıldığı zaman şeytan kendi dostlarına musallat olur. Yani şeytan da araç olarak hakkı kullanır. Bâtıla karıştırılmış hakkı bâtıl örtüsü altında saklanan hakkı. İşte âyette, bâtılın haktan yararlandığının belirtilmesinden çıkan mana budur. Su eğer bulunmasaydı, köpük iki adım dahi ilerleyemezdi. Bâtılın hareket etmesi ise, hakkın üzerine binmesinden ileri geliyor. Nitekim Kur’an da, bâtılın değersiz ve kof olduğunu açıkça bildirmiştir.” 3627
“Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır.”
“Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir.”
HAKLA BÂTILIN KOALİSYONU: UZLAŞMA
Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır. Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak, müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.3628 Dolayısıyla hakka bâtılı karıştırmak deyince, Arapça “müdâhene” ve Türkçe “tâviz” ve “uzlaşma” kavramlarını gündeme getirmemek uygun olmaz. Bu kelimeler aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İkiyüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar, genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz, itikadî farklılı önemsememek ve mevcut düzenle ve egemen çevrelerle sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini sonuçlandıran bir tavırdır.
Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları, mücadele etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî bir taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî hareketi ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve halkın gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya yanaşan mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını satan, kıvırtan, menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
3627] A.g.e. s. 68-72
3628] Râgıp el-Isfahanî, Müfredat, s. 250
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 785 -
Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasûller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir. 3629
Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylanmaz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun!
Tâviz vermeksizin anlaşma yapmak ayrı şeydir; uzlaşma ayrı. İslâm’ın hükümleri konusunda en küçük bir pazarlık yapmaksızın, Allah’a gerektiği gibi kulluk yapmak, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden, saptırmadan yaşayıp tebliğ etmek gibi temel ilkelerden tâviz vermeden kâfirlerle anlaşma yapılabilir. Yeter ki İslâm’ın ve müslümanların izzetine zarar verilmesin. Ama unutulmamalıdır ki, bâtılı savunan çıkar gruplarının esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya çalışmaktır.
“Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz versinler.” 3630
Onlar tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya, ortak bir nokta etrafında uzlaşmaya çalışıyorlar. Oysa inanç ile ticaret arasında büyük fark vardır. İnanç sahibi bir kimse inancının hiç bir prensibinden vazgeçmez. Onun gözünde büyük - küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. Daha doğrusu inanç sisteminde büyük - küçük diye bir ayırım olmaz. İnanç sistemi, her bir parçası birbirini bütünleyen bölünmez bir gerçektir. İnanç sistemine bağlı birisi, bir prensibe uyarken, bir diğerinden asla vazgeçemez.
İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir. İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak imkânsızdır. Bir şeyi
3629] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
3630] 68/Kalem, 8-9
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir. Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu değildir.
Peygamber Efendimiz’in uzlaşmaya yanaşması, daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına küfretmekten ve ibadetlerini saçmalık olarak nitelendirmekten vazgeçmesi veya bazı konularda kendilerine uyması, Dolayısıyla kendilerinin de onun dinine uymaları böylece Arap kitleleri karşısında onurlarını kurtarmaları için müşriklerin Peygamber Efendimize çeşitli tavizler vermeye çalıştıkları, uzlaşma önerilerinde bulundukları birçok rivâyete konu olmuştur. En uygun çözüm yolunu bulmaya çabalayan pazarlıkçıların her zaman başvurdukları bir yöntemdir bu. Fakat Hz. Peygamber dininde kararlıydı, dininin ilkelerini pazarlık konusu yapmaz, taviz vermez bir tutum içindeydi. Ama dinle ilgili olmayan öteki konularda insanların en yumuşak huylusuydu. İnsanlar arası ilişkilerde en güzel davrananıydı. Akrabalarına en çok iyilikte bulunan, kolaylığı ve kolaylaştırmayı en çok isteyen bir insandı. Fakat din, dindi. O, bu konuda Rabbinin şu direktifine uymak zorundaydı: “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”
Peygamber Efendimiz Mekke’de en zor şartlarda bile dinini pazarlık konusu yapmamıştı. Daveti dört bir yandan kuşatıldığı ve bir avuç arkadaşı da Allah yolunda dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmak üzere yakalanıp zincirlere vuruldukları halde güçlü zorbaların yüzüne karşı söylenmesi gereken sözü gizlemeye yeltenmemişti. Kalplerini İslâm’a ısındırmak veya baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya gerek görmemişti. Aynı şekilde inanç sistemi ile uzaktan yakından ilgili bulunan herhangi bir gerçeği açıklamaktan da geri durmamıştı.
İbn Hişam siretinde İbn İshak’a dayanarak şöyle rivâyet eder: “Peygamber Efendimiz kavmini açıkça İslâma çağırdığı, Yüce Allah’ın kendisine emrettiği şekilde dini olduğu gibi anlatmaya başladığı ilk sıralarda, kavmine fazla bir tepki göstermedi, etrafından uzaklaşmadı. Fakat -bana ulaşan bilgilere göre- Peygamberimiz onların düzmece tanrılarını gündeme getirip onlara yönelik ibâdetlerinden dolayı onları kınamaya başlayınca büyük tepki gösterdiler. Böyle bir şeyi kabullenemeyeceklerini çeşitli vesilelerle ortaya koydular. Müslümanlıklarını gizleyen Allah’ın koruduğu mümin azınlık hariç hep birlikte O’na karşı çıktılar, düşmanca bir tutum içine girdiler. Müşriklerin bu tutumu karşısında Amcası Ebû Tâlip onu koruyucu kanatları altına alarak, savundu. Her zaman onun arkasında durdu. Peygamber Efendimiz de hiçbir şeye aldırmadan Allah’ın emrettiği şekilde O’nun dinini yaymaya çalıştı.
“Kureyş’liler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden ayrılmak, düzmece tanrılarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebû Tâlib’in onu koruyucu kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim etmediğini görünce Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebû Süfyan B. Harb B. Ümeyye, Ebû’l Buhteri (As B. Hişam), Esved B. MutTâlip B. Esed, Ebû Cehil (Amr B. Hişam, künyesi Ebûl Hakemdi), Velîd B. Muğire, Haccac B. Amr’ın oğulları Nebih ve Münebbih gibi Kùreyş kabilesinin ileri gelenleri Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlip, yeğenin Tanrılarımıza küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor, geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçir irsin, ya da aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın. Aksi
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 787 -
takdirde biz O’nun hakkından geliriz.” Ebû Tâlip onlara yumuşak sözler söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.
“Bu arada Peygamber Efendimiz aksatmadan faaliyetlerini sürdürüyordu, Allah’ın dininin öngördüğü hayat biçimini herkesin görebileceği şekilde uyguluyor, insanları bu hayat biçimine inanmaya, sonra da uymaya davet ediyordu. Sonra Peygamberimizle Kureyş’liler arasındaki ilişkiler gerginleşti. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kızgınlık ta gittikçe arttı. Peygamber Efendimiz ve yaptıkları Kureyşlilerin gündeminden çıkmıyordu. O’na yönelik öfkeleri kabarıyor, birbirlerini ona karşı teşvik ediyorlardı. Kureyş’liler bir ara tekrar Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlib, sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O’na engel olamadın. Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine katlanamayız. Ya O’na engel olursun, ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve onunla her türlü ilişkimizi keseriz”. -Veya buna benzer sözler söylediler-. Sonra da çekip gittiler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan etmesi Ebû Tâlib’e ağır geldi. Ama Peygamber Efendimizi onlara teslim etmeye veya O’na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi. İbn-i ishak diyor ki: Bana Ya’kup b. Ukbe b. Muğire b. Ahnes şöyle anlattı: Kureyş’liler Ebû Tâlib’e bu sözleri söyleyince, Ebû Tâlip Peygamberimizi çağırıp şöyle dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından kalkamayacağım bir yükün altına salma beni:’ Bunun üzerine Peygamber Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı verdi: “Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağıma, ayı da soluma koysalar yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa kalktı. Tam gidecekken Ebû Tâlip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz dönünce, Ebû Tâlip şöyle dedi: “Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye teslim etmeyeceğim.”
İşte, koruyucusu, güvencesi ve hakkından gelmek için pusuda bekleyen, kendisine diş bileyen düşmanlara karşı dünyadaki tek sığınağı amcasının kendisini yalnız bıraktığı bir sırada Peygamber Efendimizin davasına ısrarlı bağlılığının somut ifadesi olan bir tablo...
Bu tablo, manzara ve gölgeleri bakımından, kullanılan ifade ve sözcükleri bakımından ve somut gerçekliği bakımından kendi türü içinde son derece etkileyici, parlak ve şaheser bir tablodur. Tıpkı bu inanç sisteminin parlaklığı gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin eşsizliği gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin etkileyiciliği gibi... Bu tablo Yüce Allah’ın şu sözünün somut kanıtıdır: “Sen yüce bir ahlâka sahipsin.”
Tarihçi İbn İshak’ın rivâyet ettiği bir diğer tablo da doğrudan doğruya müşriklerden Peygamber Efendimize gelen uzlaşma önerileri ile ilgilidir. Bu öneri, müşriklerin Peygamber Efendimizin daveti karşısında çaresiz kalmalarından ve her kabilenin, Müslüman olan bireyini cezalandırma ve dininden döndürmek için işkenceye uğratma işini bizzat üstlendiği bir sırada gelmişti.
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn İshak diyor ki: Bana Yezid B. Ziyad anlattı. O da Muhammed B. Ka’b el-Kurezi’nin şöyle dediğini duymuş: Utbe B. Rabia, lider konumunda bir kişiydi. Bir gün Kureyşlilerin meclisinde otururken Peygamber Efendimiz de yalnız başına mescitte oturuyordu. Utbe: Ey Kureyş topluluğu, ne diyorsunuz, Muhammed’e konuşmaya gidip ona bazı önerilerde bulunayım mı? Bakarsınız bazılarını kabul eder. Biz de ona dilediğini verir, böylece bizden vazgeçmiş olur dedi. Bu olay Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu günlere denk geliyor. Peygamber Efendimizin arkadaşlarının günden güne arttığını görüyorlardı. Bu yüzden: Ey Ebû Velîd, git ve konuş onunla dediler. Utbe kalktı Peygamberimizin yanına gidip oturdu. Ve şöyle dedi: Ey yeğenim, bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini parçaladın. Fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini ayıpladın. Geçmiş atalarını tekfir ettin. Beni dinle sana bazı önerilerde bulunacağım. Bak, belki bir kısmını kabul edersin. Peygamber Efendimiz “Söyle ey Ebû Velîd, seni dinliyorum” dedi. Utbe şöyle dedi: “Ey yeğenim, eğer sen bu getirdiğin dini kullanarak mal elde etmek istiyorsan, senin için mal toplar ve en çok mala sahip olanınız olursun. Eğer bununla şeref kazanmak istiyorsan, seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiçbir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan, seni kral yaparız. Yok eğer bu, sana musallat olmuş bir rüya ise ve sen bunun etkisinden kurtulamıyorsan. Senin için araştırır doktorlar buluruz ve senin tedavi olman için mallarımızı harcarız. Nitekim kişinin başına bazı dertler musallat olur da tedavi sonucu bundan kurtulabilir -veya buna benzer şeyler söyledi-. Utbe sözlerini tamamlayana kadar, Peygamber Efendimiz onu dinledi. Sonra “Ey Ebû Velîd, sözlerini bitirdin mi?” dedi. Utbe “Evet” dedi. “O zaman, beni dinle” dedi. Utbe “Söyle” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Hâ mîm. Bu kitap merhamet eden, merhametli olan Allah katından indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça bir Kur’an olarak âyetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de; ‘Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız’ derler. Ey Muhammed! Onlara söyle: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık ona yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin; vay müşriklerin haline!” 3631 Sonra Peygamberimiz okumaya devam etti. Utbe bunları dinleyince sessizce beklemeye başladı. Ellerini arkasından yere koydu ve onlara yaslanarak dinlemeye koyuldu. Sonra Peygamberimiz secde âyetine geldi ve secdeye gitti. Ardından şöyle buyurdu: “Ey Ebû Velîd, dinleyeceğini dinledin, artık kararını sen ver” Bunun üzerine Utbe kalkıp arkadaşlarının yanına gitti. Bazıları: Allah’a yemin ederiz Ebû Velîd buradan ayrıldığı yüzle dönmüyor dediler. Utbe gelip yanlarına oturunca “Geride ne bıraktın ey Ebû Velîd?” dediler. Utbe: Orada bundan önce bir benzerini duymadığım bir söz dinledim. Allah’a And olsun şiir değildi dinlediğim. Sihir veya kehanet de değil di. Ey Kureyş’liler, beni dinleyin ve benim dediğimi yapın. Bu adamı kendi durumuyla baş başa bırakın. Karışmayın ona. Vallahi ondan dinlediğim sözlerde büyük bir haber olmalı. Eğer Araplar onun hakkından gelirlerse, eliniz bulaşmadan ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer O, Arapları yen erse onun egemenliği sizin egemenliğinizdir. Onun üstünlüğü sizin üstünlüğünüzdür. Onun sayesinde insanların en mutlusu olursunuz” dedi. “Ey Utbe, O, seni diliyle büyülemiş” dediler. Utbe: Bu, benim görüşümdü. Siz, istediğinizi yapın.
3631] 41/Fussilet, 1-6
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 789 -
Bir başka rivâyete göre Utbe, Peygamber Efendimizi: “Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ad ve Semud kavminin başına gelen kasırga gibi bir kasırgayla uyardım sizi” âyetine kadar dinlemiş, sonra da dehşete kapılarak eliyle, Peygamber Efendimizin ağzını kapatmıştır. “Allah aşkına ve akrabalık hatırına sus ey Muhammed” demiştir. Çünkü uyarının gerçekleşmesinden korkmuştur. Bundan sonra gidip kavmine duyduklarını anlatmıştır.
Her halükârda bu da, bir tür pazarlık girişimidir. Yine güzel ahlâkın somut örneklerinden biridir. Bu ahlâk Peygamber Efendimizin tutumunda belirginleşiyor. Peygamberimiz, Utbe’nin dinlemeye değmez sözlerini sonuna kadar dinliyor, Hz. Muhammed gibi evrensel değerlendirmede, hakkın ölçüsünde, yeryüzünün tüm genişliğince bir değere sahip bir zatın Utbe’yi dinlemesi saçma önerilerini sessizce karşılaması üstün bir ahlâk örneğidir. Onun üstün ahlâkı onu tutuyor, sözünü kesmesine, acele etmesine, öfkelenmesine, sıkılmasına müsaade etmiyor. Sonuna kadar onu dinliyor, sonra da ona soruyor: “Bitti mi ey Ebû Velîd?” fazlasıyla süre tanıyor, içindekiler ini döksün istiyor. Hiç kuşkusuz bu, muhatabın sözünü dinlemede uyulması gereken üstün bir edep tavrı olduğu gibi, gerçeğe duyulan şaşmaz güvenin de bir ifadesidir; İkisi birlikte güzel ahlâkın belirtileridirler.
Pazarlık yapma girişimlerinin üçüncüsünü de İbn İshak şöyle anlatıyor: “Bana ulaşan bilgilere göre, bir gün peygamberimiz Kâbe yi tavaf ederken, Esved B. MutTâlip B. Esed B. Abduluzza, Velîd B. Muğire, Umeyye B. Halef ve As B. Vail es-Sehmi ile karşılaştı. Bunlar kabileleri arasında dişli kimselerdi. “Ya Muhammed, gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin taptığın bizimkinden daha hayırlı ise biz ondan nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim taptığımız sizinkinden hayırlı ise o zaman sen bizimkinden nasibini almış olursun. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi: “(Ey Muhammed) De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptığınıza. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet etmezsiniz. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim ibâdet ettiğime de sizler kulluk sunacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 3632
Böylece Yüce Allah bu kesin ve net ifadelerle bu komik pazarlık girişimini kestirip atıyor. Ardından Peygamberimiz Rabbinin emrini onlara açıkça bildiriyor. Ardından, ahlâk unsuru, Peygamber Efendimizin doğrudan doğruya Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan birine uymaktan men edilmesinde de bir kez daha ön plana çıkıyor. Uyulması yasaklanan bu adam iğrenç ve aşağılık sıfatlarla nitelendiriliyor, ayrıca aşağılanıp horlanacağı vurgulanıyor: “Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da (müdâhene edesin de) onlar da sana yumuşak davransınlar.” 3633
Âyetten anladığımız kadarıyla bir grup müşrik toplanmış Allah rasulüne sinsice bir plan hazırlamıştır. Bu plan müdâhene isteği, uzlaşma ve işbirliği içeriğine sahip. Yani bazı ilkelerden, birbirine zıt olan düşünce ve tavırlardan karşılıklı olarak vazgeçme esası üzerine kuruludur.
Âyet-i kerime, müşriklerin Rasulullah’dan bazı imkânsız isteklerde bulunmalarına işaret etmektedir. Müstekbirler, elçiden kendilerine yaltaklanmasını, nüfuz ve toplumsal etkinliklerinin hatırına, iyi bir ücret karşılığında uzlaşmasını
3632] 109/Kâfirûn, 1-6
3633] 68/Kalem, 9
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
beklemektedirler. Uzlaşı taleplerinden ve Rasulullah’ın ruh halinden muhtelif âyetler şu şekilde bahsetmektedir:
“Kendilerinin kâfir oldukları gibi, sizin de kâfir olmanızı arzu ederler ki, onlarla bir (eşit) olasınız.” 3634; “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan dost edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” 3635
Rasulullah’a bireysel ve toplu olarak yapılan uzlaşma taleplerine İlâhî cevap, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Onlara âyetlerimiz açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar (âhireti inkâr edenler): ‘Bundan başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir’ derler. De ki: ‘Onu kendi irademle değiştiremem. Ben, ancak bana vahyedilene tâbi oluyorum. Şâyet ben, Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” 3636
Asıl amaçları uzlaşmak değil, nebevî hareketi mecrasından saptırmak olan zâlimlerin arzu ve isteklerine, mümtaz, seçkin bir ahlak sahibi Muhammedü’l-Emin, Allah’ın emirlerine muvafık olarak “sizin dininiz size, benim dinim bana!” cevabını vermiştir. Bir peygamberin tevhid akidesine aykırı bir anlaşma yapması, zaten mümkün değildir. Allah’tan hakkıyla sakınan bir mü’min ya da mü’minler topluluğu, ancak Rablerine gereğince kulluk yapmak, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden, eğriltmeden tebliğ etmek ve yaşamak noktasında anlaşmaya, uzlaşmaya girerler. 3637
Müşrikler mü’minlerden İslâm’ı tebliğde İslâm’ın hayat içerisindeki tanıklığının yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Karşılığında da muhalefetlerini hafifleteceklerini vadederler. Âyet-i kerimelerde Allah Teâlâ, İslâmî mücadelenin güçlenmeye başladığı bir dönemde müşriklerin Mü’minlerle uzlaşma taleblerinden bahsetmektedir. Onların sapkınlıklarına uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi için Rasulullah ve Kur’an’ın bağlıları uyarılmaktadır. Eğer tevhidin temel ilkelerinde bir gevşeklik gösterilirse, ne mü’minleri anlamlı ve var kılan ilkelerden; ne de onurlu, erdemli bir mücadeleden söz edilemeyecektir.
İstikbar sahipleri, kendileriyle uzlaşmamızı ve onları memnun etmek için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerimizi bırakmamızı isterler. Derler ki, siz bizim ilahlarımıza, kutsallarımıza saygı gösterirseniz biz de sizinkine saygı gösteririz. Rasulullah, birçok âyet-i kerimede müşriklerin ve ehl-i kitabın vb. grupların hevâ ve heveslerine uymaması konusunda Allah tarafından uyarılmıştır. 3638
Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyi bildirimin yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah tarafından
3634] 4/Nisâ, 89
3635] 17/İsrâ, 73-75
3636] 10/Yûnus, 15
3637] Konuyla ilgili olarak ayrıca bk. En'am 6/51-52; Hud 11/12; Kehf 18/28; Abese 80/1-11; Alak 96/19; Kâfirun 109/1-6
3638] 5/Mâide, 49
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 791 -
görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer, hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha çok dünyevi menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin İlâhî gâyelerini gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
Peygamberlerin daveti, hayra, adâlete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir. İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani İlâhî risaleti tebliğ eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı, ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli, kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlâhî kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez, İslâm’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslâm ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir. Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele söz konusudur.
Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri, onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle gururu okşamaya, İlâhî kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak için İlâhî risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir. Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu yöntemi seçmeliyiz. 3639
Bâtıla Verilen Tâvizin ve Uzlaşmanın Adı: “Hoşgörü”
İnsanın asli fonksiyonlarından olan düşünme eylemi semboller vasıtasıyla gerçekleştirilen soyut bir işlemdir. Birer sembol olan sözcükler, “dil”leri oluşturur, diller de düşüncenin hayat bulduğu zemini.
Bir dile renk veren, onu diğerlerinden farklı kılan unsurlardan olan kavramlar, benzer özelliklere sahip birbirinden farklı sembollerin bir potada eritilerek ortak ve kullanışlı bir anlam kalıbının içine yerleştirilmesi sonucu meydana gelirler. Dil içinde -dolayısıyla düşünme sürecinde- Önemli bir işleve sahip olan kavramların insanların zihinlerini “terbiye” etmek amacıyla kullanılan aygıtlar haline dönüştürüldüğü bir zamanda yaşamaktayız.
3639] Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kavramlara böylesi bir fonksiyon kazandırmanın yollarından birisi, ortaya “türedi” bir kavram atarak, içini istenilen malzemeyle doldurmak ve kullanımını yaygınlaştırmaktır. Ulus, uygarlık, toplum, İslâmcılık, radikalizm ve yazımızın öznesi olan hoşgörü kavramı bu tür türedi kavramlara örnek gösterilebilir.
İçi istenilen “malzeme” ile doldurulmuş ve cazip bir şekilde ambalajlanmış olan hoşgörü kavramı profesyonel metotlarla piyasaya sürülmüş ve yaygın bir kullanım alanına muhatap kılınmıştır. Özellikle son senelerde değişik kesimlerdeki insanlar hoşgörü sözcüğünü ağızlarından düşürmez bir hale gelmişlerdir. Günlük sıradan konuşmalardaki kullanım sıklığının yanı sıra fikri tartışma ve yazılarda da sıkça gündeme gelen hoşgörü, üzerine müstakil paneller, sempozyumlar ve açık oturumlar tertip edilen bir kavram olarak popülerliğini gittikçe arttırmaktadır.
Aslında hoşgörünün -kullanım alanı itibari ile- ihtiva ettiği anlam, daha eski olan müsamaha kavramı tarafından da içerilmekteydi. Bu noktada hoşgörü, müsamahanın kapladığı kullanım alanım işgal eden ve eski bir kavramı yeni bir şekil ve içerikle yürürlükten kaldırmayı öngören türedi bir kavram olarak da değerlendirilebilir.
Söz konusu iki kavram çoğu zaman “geçişli” olarak kullanılmakta, konuşma esnasında hoşgörü ve müsamaha kavramları -aynı anlama işaret edecek şekilde- yer alabilmektedir.
Ancak müsamaha ile geçişli biçimde kullanılıyor olmakla birlikte, yaygınlığı açısından hoşgörü genel olarak ezici bir üstünlük sağlamış durumdadır diyebiliriz. “Peki, müsamaha yerine hoşgörüyü kullanmış olsak ne çıkar?”, “Hoşgörüyü zihinleri terbiye eden çarpıtılmış bir kavram olarak değerlendirmenin dayanakları nelerdir?” şeklinde zihinlerde oluşabilecek muhtemel sorulara vereceğimiz ilk cevap, bu kelimenin semantiğine (anlamına) ilişkin olacaktır. Hoş ve görü parçalarından müteşekkil olan kelime bir “bakış açısı”nı ifade etmektedir. Bir davranışa, tavra hoşgörüyle baktığınızı söylediğinizde, o davranışı, tavrı “hoş” gördüğünüzü de belirtmiş olursunuz. “Hoş” gördüğünüz bir hareket -doğal olarak- sizin de yapabileceğiniz, tasvip ettiğiniz bir şeydir. Özetle diyebiliriz ki ,”hoş” gördüğünüz bir şeyi o an yapmıyor olsanız da o şeyin potansiyel bir uygulayıcısı konumundasınızdır. Örneğin yere tüküren bir kişinin, bu davranışını “hoş” görmeniz, sizin de zaman zaman yerlere tükürdüğünüz veya tükürebileceğiniz anlamına gelir.
Bu noktada “neyi” hoş gördüğünüz sizin “ne” olduğunuzla yakinen alâkalıdır. Hoşgörünün eş anlamlısı gibi gösterilen “müsamaha” kavramı ise hoşgörüden çok farklı olarak, karşılıklı müsaade etmek, izin vermek, anlayış göstermek anlamlarını içermektedir. Müsamaha gösterdiğiniz bir davranışı, tasvip etmemekte ancak o davranışı “belirli ölçüler içinde” kabullenmektesinizdir. Deminki örneğe dönersek, yere tüküren kişiye “müsamaha” gösteren kişi, -bu davranışı tasvip etmemekle, “hoş” görmemekle birlikte- mevcut koşullar içinde ve belli ölçülerde bu tür bir davranışa izin vermektedir.
Hoşgörü ve müsamaha kavramlarının kullanımları itibarıyla ifade ettikleri anlamların, hangi noktada birbirinden açıkça farklılaştığım ifade ettikten sonra, biraz da hoşgörü kavramının hangi sebeplerle müsamahanın yerine ikame
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 793 -
edilmeye çalışıldığına değinmeye çalışalım.
Hoşgörü kavramının yaygınlaşması, bu kavrama sahip çıkılması, sivil toplum, görecelilik, demokrasi, çoğulculuk, toplumsal uzlaşma, bir arada yaşama, çok seslilik gibi kavram ve tanımların yaygınlaşmasıyla eş zamanlıdır. Aslında bütün bu tanımlar ve kavramlar birbirlerini “tamamlayan” yönlere sahiptirler.
Göreceliliğe bağlı olmayan bir hoşgörü, hoşgörüsüz bir uzlaşma, uzlaşmasız bir sivil toplum, sivil toplum formunda yapılanmamış çok sesli, çoğulcu bir demokrasi düşünülemez. İslâm’ın aslında bir hoşgörü dini olduğunun, hoşgörünün temellerinin İslâm’a dayandığının ısrarla vurgulanması müslümanların hoşgörülü olmaya çağrılması kabaca “uzlaşma örgüsü” adını verebileceğimiz bu zincirleme yapıdan bağımsız düşünülemeyecek olgulardır.
İslâm’ın bir hoşgörü dini olduğunu söyleyenler genel olarak iki Kur’anî ifadeyi bu görüşlerine dayanak göstermektedirler. “Dinde zorlama yoktur” ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
Kavramların insanların düşüncelerine, değerlendirmelerine “nasıl” etkin bir şekilde müdahil olabildiği bu noktada iyice açıklık kazanmaktadır. Zikredilen iki Kur’ani ifade, “müsamaha” kavramı ile tanımlanabilecek durumlara işaret etmekteyken, “hoşgörü” sinsice, zihinleri terbiye edici, daha doğrusu bulandırıcı bir şekilde müsamahanın yerini almış durumdadır.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan -farklı düşünce ve inançtaki insanlarla müslümanlar arasındaki- ilişkilerin tanımlanması hoşgörü kavramıyla değil, müsamaha kavramıyla “sahih” bir zemine oturmaktadır. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ifadesi, acaba karşı taraftaki dini ve mensuplarını “hoşgörme”yi mi tavsiye ediyor, yoksa o dinle İslâm arasına kesin, net bir çizgi çekmeyi ve ilişkilerde belirli bir müsamaha, karşılıklı tahammül çerçevesi oluşturmayı mı öngörüyor?
“Dinde zorlama yoktur” ifadesini ele alırsak, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesinde gerçekten de insanlar dinlerini seçmekte özgürdürler ve “insanların seçimleri” -tercihlerini hangi yönde kullanırlarsa kullansınlar- “hoşgörülebilir.” Ancak burada “hoş” görülebilecek olan şey, seçilmiş olan herhangi bir İslâm dışı din değil, bizatihi “seçme hakkı”nın kendisidir. Yani bir müslüman Budizm’i “hoş” görmez, ama İnsanların “Budizm’i seçme hakları”nı “hoş” görebilir.
“Dinde zorlama yoktur” ifadesi müslümanların “birbirleriyle” olan ilişkilerini de içine almaktadır. İslâm’ı kendisine din olarak seçmiş bir kişinin, hareket ve tavırlarında tümüyle özgür olduğunu söylemesi mümkün değildir. Bir müslüman -veya bir gayrimüslim- toplum içinde istediği her davranışı yapma hakkına sahip değildir. Toplumun dokusunu olumsuz yönde etkileyecek olan davranış ve tutumlar -Kur’anî mantık çerçevesinde- “hoş” görülemez. Bu tür davranışlara gösterilebilecek “müsamaha”nın ölçüleri ise Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uygulamalarında açık şekilde yer almaktadır.
İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde “anahtar bir kavram” olarak ortaya konulan hoşgörü, içerdiği bütün olumsuzluklara rağmen, hoş bir “görünüme” sahiptir. Bu kavram insanlararası ilişkilerdeki esnekliğin, anlayışın, iyi niyetin ve özverinin sembolü haline getirilmiş ve “hoşgörüye karşıyım” demek, neredeyse imkânsız kılınmıştır. Birçok insan, “hoşgördüğü” şeylerle birlikte neleri
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savunduğunun ve savunduğu bu şeyleri farkında olmadan nasıl içselleştirdiğinin bilincine varamamaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz ifadeyi tekrarlarsak, “neyi” hoş gördüğünüz sizin “ne” olduğunuzla yakinen alâkalıdır. Hoşgördüğünüz “bir şey”, bir süre sonra “sizi o şeyle uyumlu hale getirme” potansiyeline sahiptir. Bir müslümanın neyi “hoş” görüp neyi “hoş” göremeyeceği sorusunun cevabı bu kavramın kullanımının sıklaşması ve içerdiği anlamın iyice gölgeli hale gelmesiyle birlikte, Kur’anî ölçülerden gitgide uzaklaşmaktadır.
Netice itibarıyla, “sun’î” bir kavram olarak değerlendirebileceğimiz, hoşgörü, içerdiği anlamın niteliği (ve kullanım sıklığı) itibarıyla, insanların zihinlerinde ciddi tahribatlar yapmaktadır. Bizim açımızdan asıl üzücü ve düşündürücü olan, müslümanlar arasında da bu söylemin yaygınlık kazanmış olmasıdır. Özellikle sivil toplum, toplumsal uzlaşma, çok seslilik, hukuk çokluğu, bir arada yaşama gibi kavram ve ifadelen İslâm’la kaynaştırma çabasında olan çevreler, son zamanlarda “hoşgörü”yü kendilerine bayrak edinmiş durumdalar. Fakat yine aynı çevreler kendilerinden farklı düşünen ve bu düşüncelerini ifade eden müslümanlara hiç de “hoşgörülü” yaklaşmamakta, belki de gayrimüslimlere karşı hoşgörülü davranırken, onlarla uzlaşmaya çalışırken, bastırarak içlerinde biriktirdikleri kin, öfke ve hiddeti müslüman kardeşleriyle paylaşmayı(!) tercih etmektedirler.
Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, “neyi” hoşgördüğümüz “ne” olduğumuzdan bağımsız olamaz, olmamalıdır. “(Müminler) kâfirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler.” 3640
Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı
Kur’an’da Allah, İslâmî tebliğ ve faaliyetin güçlenmeye başladığı dönemlerde müşriklerin mü’minlerle uzlaşma taleplerinden bahsetmektedir. Onların teklif ve tehditlerine uyup İslâm’ın temel ilkelerinden, tevhidî anlayıştan tâviz vererek uzlaşmaması için Kur’an, Rasûlullah’ın şahsında bütün mü’minleri uyarmaktadır. “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.”3641 Allah Teâlâ, müşriklerin arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında mü’minlere emretmektedir.
“Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar. (Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der. Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz).”3642 Müşriklerin,
3640] 48/Fetih, 29; Murat Ural, Haksöz Dergisi, sayı: 58, Ocak 96
3641] 5/Mâide, 49
3642] 68/Kalem, 8-16
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 795 -
Rasûlullah’tan tevhid mücadelesinde tâviz verip uzlaşma içinde olması yönünde istekleriyle ilgili olarak bu âyetler nâzil olmuştur. Etkili çevreler siyasal güçlerini kullanarak, yetkili güçler egemenliklerini perçinlemek için, para babaları paralarıyla her şeyi satın alabileceklerini düşünerek ve bu sınıfların tümü müstaz’af halkın kanına ve canına yapışan saldırgan pençelerinin koparılacağını düşündüklerinden hak dâvâ eri tevhid önderlerine ya baskı yapmış veya uzlaşmaya zorlamışlardır. Bâtıl zihniyetin özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” 3643
“Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız.” 3644
“(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecek-tin. O takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 3645
“Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 3646
“De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/kulluk etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime kulluk etmiyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak/kulluk edecek değilim. Evet, siz de benim ibâdet ettiğime kulluk yapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 3647
“Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” 3648
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’in indiği devirde de kendi kafalarına göre din isteyenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil; kıyamete kadar bütün insanlığın ruhî, ahlâkî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme yetkisi yoktur.
Ve Birkaç Hadis-i Şerif
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik
3643] 68/Kalem, 9
3644] 4/Nisâ, 89
3645] 17/İsrâ. 73-75
3646] 18/Kehf, 28
3647] 109/Kâfirûn, 1-6
3648] 10/Yûnus, 15
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 3649
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar (yöneticiler) peydah olur. Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.” 3650
“Ben bir müşrikten yardım almam!” 3651
“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” 3652
Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
Uzlaşma; iki zıddın (karşıt gücün) birleştirilmek istenmesi demektir ki, bunun gerçekleşmesi aslında imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse, artık bu iki şey, zıt/karşıt olmaktan çıkar, eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin hâkimiyetini kabul edip, onun içerisinde erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar, gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve yetkili çevreler, egemen güçlerdir. Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan statükocu kimse, gücünü kabul ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin şekil ve rengine girmesi mümkün müdür? “Ey mü’minler, deyiniz ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın boyasından daha güzel ne olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 3653
Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım, Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir. Bukalemun, bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellisidir. Ama insan için bulunduğu ortama göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz münafığın karakteridir.
Müslümanın, sadece kendinden korkmasını isteyip, başkalarından korkmasını yasaklayan Rabbimiz,3654 bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman korktuklarını musallat eder ki, kendinden başkasından korkmanın cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın konumuna düşürmektedir. Örnek mi? Onlarca örneği, herkes kendi tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak verebilir. Kur’an’da da buna örnekler az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf’u oyun için götürmek isteyen hileci kardeşlerine “onu bir kurdun yemesinden korkarım”3655 demişti; Allah da, kurt yemediği halde kurtun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı. 3656
İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın,
3649] Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
3650] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars'dan-
3651] S. Müslim, hadis no: 151
3652] Nesâi, Kitab: 48, bab 52
3653] 2/Bakara, 138
3654] 2/Bakara, 40, 41; 3/Âl-i İmran, 175
3655] 12/Yusuf, 13
3656] 12/Yusuf, 17-18
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 797 -
imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyamete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücadele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentez-ler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki, kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek ilâhın kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemaliyle işiten ve bilendir.” 3657
İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan câhiliyyeye ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm’ın hâkimiyeti hayal olur. Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah’ın dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebu Cehillerle pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
Rasûlullah, Mekke müşriklerini açıktan İslâm’a dâvet ettiğinde, önde gelen güçler, etkili ve yetkili çevreler, imtiyazlı sınıflar, çıkarlarıyla İslâm arasında uzlaşma mümkün olmayan bir çelişki gördüklerinden, bu dâveti kabul etmeyip düşmanca tavır aldılar. Önce Hz. Peygamber’in deli, şair, sihirbaz olduğunu yaymaya başladılar. Bu tutmayınca, işkence, baskı ve tehditlere koyuldular. Ama Allah rasülünün kararı kesindi ve onu hiç bir güç bu kararından çeviremiyordu. Durumun ciddiyetini anlayan müşrikler, son çare olarak Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bu uzlaşma talepleri, Rasûl’ün daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına ve kutsal kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması, tapınmalarını ve putların karşılarında saygı duruşlarını küçümseyip kötülememesi, siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet
3657] 2/Bakara, 256
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi, kurulu düzene karşı çıkmaması şeklindeydi. Verecekleri bazı tâvizlerine karşılık olarak, bazı tâvizler istiyorlardı.
Vermeyi teklif ettikleri bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet; bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama Rasûlullah bu tekliflerin tümüne Kur’an’dan âyetler okuyarak red cevabı veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bâtıl bir rejimin yönetimi Peygamber’in eline iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki?! Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkilerimizden) hızla çekilip alınacağız.”3658 diyorlardı. Zaten Rasûl’ ün amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini, yani bâtılın yerine hakkı ikame etmek, yani câhiliyye sistemini kökünden yok etmek, darmadağın edip devirmekti.
Peygamber Efendimiz, müşriklerin bâtıl inançlarını, ibâdet şekillerini, ekonomik zulümlerini, zorbalık ve ahlâksızlıklarını gündeme getirip tenkit etmeye ve alternatif olarak İslâm ahkâmını/nizamını sunmaya başlayınca müşriklerin tepkisinin şiddeti artmıştı. Ebu Süfyan, Velîd bin Muğîre gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebu Talib’e giderek Hz. Peygamber’i şikâyet edip şöyle demişlerdi: “Ey Ebu Talib, yeğenin dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi, hayat tarzımızı saçmalık olarak niteliyor, atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aradan çekil, biz onun hakkından geliriz. Ona engel olmazsan iki gruptan biri helâk olana kadar savaşırız.” Ebu Talib, müşriklerin uzlaşma taleplerini Peygamberimiz’e anlatınca Rasûl-i Ekrem’in şu meşhur cevabı verdiğini biliyoruz: “Amca, vallahi, bu dâvadan vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam!” 3659
Hz. Hamza’nın müslüman olduğu günlerde Utbe isimli müşrik, Peygamberimiz’in yanına gidip müşrikler adına şu talebi dile getirmiştir: “Ey Muhammed! Bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini parçaladın, fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini ayıpladın, geçmiş atalarını karaladın. Sana bazı önerilerde bulunacağım. Eğer sen, bu getirdiğin dini kullanarak mal edinmek istiyorsan, senin için mal toplarız ve aramızda en çok mala sahip olanımız olursun. Eğer bu yaptıklarınla şeref elde etmek istiyorsan seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiç bir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan seni kral yaparız.” Utbe sözlerini bitirince Peygamberimiz bu pazarlık girişimini, uzlaşma teklifini hiç düşünmeden reddetmiş ve cevap olarak Fussılet sûresinin ilk âyetlerini okumuştur:
“Hâ Mîm. (Kur’an) Rahmân ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir. Bilen bir kavim için, âyetleri Arapça olarak açıklanmış bir kitaptır. Bu Kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler. Ve dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapacağız. De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan
3658] 28/Kasas, 57
3659] İbn İshak, Siyer, Akabe Yay., s. 257-263
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 799 -
mağfiret dileyin. Müşriklerin/ortak koşanların vay haline!” 3660
Bir gün Peygamberimiz Kâbe’yi tavaf ederken Velîd bin Muğîre, Ümeyye bin Halef, As bin Vâil ile karşılaştı. Bunlar, kabileleri arasında çok önemli kimselerdi. Dediler ki: “ Ya Muhammed! Gel, biz senin ibâdet ettiğine ibâdet edelim, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin ibâdet ettiğin bizimkinden hayırlıysa böylece ondan nasibimizi alırız. Yok, eğer bizim taptığımız seninkinden hayırlıysa o zaman sen bizimkinden nasibini almış olursun.” Bunun üzerine Allah Teâlâ, Rasûlü’nün cevap vermesi için şu âyetleri indirdi: “Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza kulluk etmem. Benim ibâdet ettiğime de siz kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptığınıza kulluk edecek değilim; siz de benim ibâdet ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 3661
İnsanlar arası ilişkilerinde yumuşak huylu olan, akrabalarına ve çevresindeki insanlara iyilikte bulunmayı, kolaylığı ve kolaylaştırmayı seven biri olan güzel huylu Hz. Peygamber, örneklerde görüldüğü gibi, hiç bir zaman İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya yanaşmamıştır. Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği o karanlık günlerde, hem kendisi, hem de mü’minlere büyük baskılar olmasına rağmen, haktan en küçük bir tâviz vermemiştir. Malla şımaran müstekbirlere ve siyasal güçle azan zorbalara karşı söylenmesi gereken hak sözü gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları seviyor gözükmemiş, putçuları övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kimseden çekinmeden, eğriltmeden, çıkar gruplarının arzuları doğrultusunda yorumlamadan, açık açık, net bir şekilde Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş, hayata geçirilmesi için bütün gayretini göstermiştir. O’na inanan insanlar da aynı çizgiyi büyük bedeller ödeme pahasına sürdürmüştür.
Çağdaş dünyadaki müslümanların, peygamberimizin kurulu düzene karşı takındığı tavırdan mutlaka dersler çıkarması gerekir. Her şeyi ile örnek almak zorunda olduğumuz 3662 önderimizin uzlaşma konusundaki tavrından bir başka örnek daha verelim: Rasûlullah, müşriklerle savaşmak için Bedir’e doğru yol aldığında, cesareti ve kahramanlığı ile ün yapmış bir müşrik, Rasûl-i Ekrem’in yanına geldi ve müslümanlarla birlikte savaşa katılmak istediğini söyledi. Peygamber efendimiz, “Ben bir müşrikten yardım almam!” diyerek adamı geri gönderdi. Adam üç defa gelerek aynı teklifi yaptı. Üçüncü seferinde “Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorum” deyince “o halde yürü!” diye orduya kattı. 3663
Rasûlullah, çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşriğin yardım teklifini, iman etmediği gerekçesiyle kabul etmiyor. Hâlbuki ashâb, moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak Hz. Peygamber, neyin uğrunda savaştığını ashâbından daha iyi bilmekteydi. Böyle kritik bir zamanda, müslümanlarla müşrikler arasında birtakım dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin insan hayatına yer etme mücadelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar, giderek duygusal yaklaşımlara yol açacaktır. Oysa İslâm’ın yeryüzünde kavgasını vermenin asıl amacı, şirki, bütün düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp atmaktır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır
3660] 41/Fussılet, 1-6
3661] 109/Kâfirûn, 1-6
3662] 33/Ahzâb, 21
3663] S. Müslim, hadis no: 151
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gereklidir. Şartlar ne olursa olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği hedeflerle bağdaşmamaktadır.
İslâm adına verilen mücadele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın Rasûlullah’ca uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçınıldığı kesin bir gerçektir. Rasûlullah bir başka hadis-i şerifinde, açıkça: “müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.”3664 diye emretmiştir. Evet... Müşriklerin ateşiyle aydınlanmak, hele bizim ateşimizle onları aydınlatmak... Kâfirlere vermek, onlardan almak... Her iki konu üzerinde çokça düşünmek ve ona göre davranmak zorundayız.
İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil; müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise Firavunların tespit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği alanda mücadele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun’lara açıkça cephe almadan onları nasıl altedeceklerdir?
Peygamberimiz’e yapılan teklifte de, tarihte ve günümüzde yüzlerce tekrar edilen nice olaylarda da görüldüğü gibi, egemenliği ellerinde bulunduran tâğutî güçler, İslâm’ın sosyal hayata hâkim olmaya kalkmasını daima kendi şeytanî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm’ı gündeme getiren müslümanlara tâviz vererek, onlardan bazı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar, tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz hale getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber ve O’nun gerçek vârisleri olan, sadece Allah’a bağlı güvenilir liderlerin bulunmadığı birçok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alışverişi ve bu müdahalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet, hıristiyanlığın tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın, zâlim güçlerin, şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifatına sebep, Kostantinius’un 325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma despotizmini uzlaştırması olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek mirası hıristiyanlık, o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
Padişahlık, yani hadis-i şerifteki tâbiriyle “ısırıcı krallık” rejimleriyle, sarayın her türlü çıkarlarına, padişah efendilerin her türlü arzularına fetva bulmaya çalışarak Allah’ın koyduğu sınırları çokça aşan anlayışlarla uzlaştırılmasıyla Din’e nice bid’at ve hurâfeler girmiştir. İslâm, aslî yapısından, enerjik ve dinamik ölçüsünden sapmalarla, nihâyet T.C. nin emrine ve hizmetine giren, ona her türlü uygulamasında yardımcı ve fetvacı olan Diyanet İslâmcılığı meydana gelmiştir. Gelinen noktanın Osmanlı’dan miras alınan uzlaşma ve tâvizcilik sayesinde bir uzantı olduğu unutulmamalıdır. İslâm’ın istediği bir devlet olmadığı zaman, eğer uzlaşma varsa, devletin istediği İslâm ortaya çıkacaktır. Müslümanlar, basit gördükleri bir-iki tâviz verdikleri zaman, bir müddet sonra dâvânın tümüyle özünden sapması kaçınılmaz olmakta, atı alan Üsküdar’ı geçmektedir.
Gerçekte güç ve kuvvet, izzet ve şeref Allah’a aittir. O, dilediğini güçlü kılar.3665 Kâfirler zâhiren güçlü görünseler de bu görünüm; sanaldır, halüsinasyondur. Müslümanlar, önce Allah’a, sonra az sayıda ve imkânda olsalar bile O’nun verdiği güce ve izzete sahip olan kendilerine güvenmek zorundadırlar. Bilmeli3664]
Nesâi, Kitab: 48, bab 52
3665] 3/Âli İmran, 126
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 801 -
dirler ki, “Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, daha çok topluluğa gâlip/üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”3666 Allah’a ve kendine güvenen bir müslüman, hangi şartlarda ve durumda olursa olsun, hakiki mânâda güçsüz olan müşrik güçlere yaslanmayı kabul edemez ve onlarla uzlaşamaz. Çünkü mü’min, dâvâsında haklı olduğuna ve Allah’ın yardım edeceğine kesin olarak inanır ve kâfirlerden korkmaz. Neticeyi ve zaferi Allah’ın vereceğini bilir. Bu özgüvene sahip olmayan, kendinden zâhiren daha üstün konumdaki zorba güçlere karşı mücadeleyi göze alamaz ve onun tahakkümü anlamını taşıyan uzlaşmadan başka bir seçeneği olmadığını varsayarak zulme, sömürüye, yönetilmeye, şerefsizliğe, kula kul olmaya boyun eğer.
Müslümanın tâviz vermesi kadar, tâviz alması da çoğu zaman dâvâsına zararlı olur. Kâfirlerin bu tâvizleri, kendilerini veya rejimlerini müslümanlara biraz daha benimsettirmesi, onları iğdiş ederek uzlaşmaya girmesi, neticede dâvâyı saptırıcı sonuçlar doğuran oyunların tezgâhı gibi şeytanî hileler olarak kabul edilmelidir.
Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma; kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelîzmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak ilâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
Laiklik, ırkçılık, milliyetçilik, demokratlık, materyalizm, determinizm, tarih kutsayıcılığı, örf-âdet ve gelenekçilik, pragmatizm, makyavelîzm... hep uzlaşmacılıktır. Dergi, dernek, vakıf, özel okul, radyo, televizyon, parti, teşkilât gibi sistem içi araçları kullanırken çok hassas olunmalı veya ileride tâviz vermeyecek kesin tedbirler ve ilkeler baştan kesin kararlara bağlanmalıdır. Çünkü bunlar, çoğunlukla uzlaşmacı zihniyete kurban edilerek “hizmet ediyoruz” derken giderek bu araçlar amaçlaştırılmakta ve ava giden avlanmaktadır. İslâmî duyarlılık ve inkılâpçı tavırlarla kanunlar lastik gibi en sonuna kadar uzatılıp sündürülmeli veya görmezden gelinmelidir ki bu tür araçların kullanımı meşrû olabilsin. Bu da tahmin edildiğinden çok zor ve güzel örnekleri yok denilecek kadar az olan bir durumdur. Risk büyüktür; ya bunca maddî-manevî fedakârlıkları, birikim ve emekleri kaybetmek, ya da bu araçlar vasıtasıyla Hak rızâsını ve imtihanı kaybetmek. Çoğunlukla görülen odur ki, bu tür silâhlar geri tepmekte, düşmanı değil; kullananları ve destekleyicilerini vurup yaralamaktadır. Az sayıdaki istisnaları hâriç tutarak, müslümanların eliyle ve imkânlarıyla bâtılın güçlenmesine
3666] 2/Bakara, 249
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yol açan bu araçların temel vasıflarının taviz araçları olduğu yaklaşımını haklı gösteren bolca örnekler vardır.
Demokratik yapılanma ve resmî çalışmalar, ister istemez uzlaşmacı yaklaşımlardır. Bu uzlaşmacı ve demokratik yaklaşım, Hasan el-Bennâ, Abdülkadir Udeh ve Seyyid Kutub’lar zamanında dünyayı titreten İhvân-ı Müslimîn hareketini ne hale getirdi, gören gözler için yakın tarihin bize ihtarıdır. Resmî tabelâlar altında ve düzenin belirlediği ve yönlendirdiği alanlardaki gayretler, az veya çok tâviz vermeyi kolayca kabullendiğinden bereketsizlikle sonuçlanmaktadır. Cennet, kılıçların gölgesinde olduğu gibi; izzet ve onur da hak prensiplerden tâviz vermeyen şahsiyetli, kimlikli müslümanların hakkıdır.
Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din’i kuşa benzetmektir. Hak din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerinden tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.
İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
İnsanın niçin tâviz verme ihtiyacı hissettiğinin sebeplerini saymaya çalışalım:
a- Ya dâvâsının prensiplerinde uzlaşmacılığa teşvik veya en azından ruhsat vardır. Bu, müslümanın dâvâsı için kesinlikle geçerli değildir. “Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde asla bir yol vermez.”3667; “İzzet (şeref, güç ve kuvvet) Allah’ındır, Rasûlü’nün ve mü’minlerindir.”3668 Ayrıca, tevhid kelimesinin “lâ” ile tanrılık iddia eden Allah’ın dışındakilere “hayır!”la başlaması; yukarıda izah edilen peygamberimizin müşriklerin uzlaşma ve yardım tekliflerine kesin red cevabı vermesi ve “müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız” gibi açık nasslarla bu uzlaşmacı yolun tıkalı olduğu belgelenmiştir.
b- Ya tâviz verdiği bazı parçalar, insan için fazla mühim olmayan, uğrunda zahmet çekmeye değmeyen, olmasa da olabilecek cinsten hafif değerlerdir. Bu da müslümanın dâvâsı için düşünülemez. İslâm parçalanmaz bir bütündür. İslâm’ın bir esasını yok sayan, hafife alan kimse İslâm’ın dışına çıkar. İslâm’a hiç bir şey galebe çalamaz. Onun en küçük cüzüne, bir müslümanın bin kellesi olsa, tümünü gözünü kırpmadan feda edebilir/etmelidir. En küçük İslâmî bir esas bile dünya nimetlerinin tümüne değişilemez. İslâm’ın her türlü esaslarını kabul ettikleri halde, sadece zekât vermeyen bir kabileye Hz. Ebubekir’in savaş açması bile bu konuda delil olarak yeter. (“Dinimizde ‘İslâm devleti’ diye bir kavram yoktur”, “en güzel demokrasi İslâm’dır” diye vecizeler(!) döktüren, “başörtüsü teferruattır” diyen ve diploma için kızların başını açması caizdir, diye fetva verenlerin kulakları çınlasın.)
c- Ya karşılığında daha kıymetli şeyle alır, böylece dâvâya hizmet etmiş olur. Beşerî değer ölçüleriyle, müstekbirlerin verdiği tâvizlerin büyük, istedikleri tâvizin ise küçük görülmesinden dolayı tâviz verilir. Şeytanın Hz. Âdem’e
3667] 4/Nisâ, 141
3668] 63/Münâfikûn, 8
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 803 -
cennette ebedî kalma vaadi karşılığında yasak ağaçtan yeme tâvizini istemesi gibi.3669 Şeytan ne verdiğini ve ne istediğini gâyet iyi bilmektedir. Şeytan ve dostlarının verdiği büyük tâviz, dâvâ için yararlı gözükse de; istedikleri küçük tâviz, müslümanları Allah’ın yardımından uzaklaştırmakta ve dâvâyı kişisel görüşlere göre değişebilen beşerî bir dâvâ hüviyetine sokmaktadır. Kâfirlerin vereceği hiç bir tâviz, Allah’ın dünyadaki yardımından ve âhiretteki cennetinden büyük olamaz. Abese sûresinin nüzul sebebi ve Allah’ın ihtarı, hizmet için çok iyi niyetlerle ve küçük bir tâvize açılan tüm kapıları kapamıştır.
d- Ya korktuğu için tâviz verir. “Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”3670; “İnsanlardan korkmayın; Benden korkun. Benim âyetlerimi az bir karşılıkla satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 3671
e- Ya kendisine ve dâvâsına itimadı, güveni tam değildir. Kendi kimliği ve dâvâsının hüviyetini açıklamaktan ürken şahsiyetsiz bir zavallıdır. Şeref ve izzeti, kendi dâvâsının dışında arar. Bukalemun tiplidir. Onun için kolaylıkla tâviz verip rahatına bakar. “O münâfıklar ki, mü’minleri bırakarak kâfirleri dost ediniyorlar. İzzeti (şeref ve zaferi) onların yanında mı arıyorlar? Muhakkak ki bütün izzet kudret Allah’ındır.” 3672
Evet... Uzlaşma ve tâviz, tevhidî harekete, bütüncü, radikal, köktenci, inkılâpçı anlayışa set vurur. Ve uzlaşma, karşı çıkılamaz ve değiştirilemez bir kader değildir.
Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Onun için tâvizkâr anlayışı reddeden genç müslümanlar, kendi pratik yaşayışlarındaki her türlü uzlaşma ve tâvize de öncelikle karşı olmalı ve kendine sülük gibi yapışan bu bâtıl asalakları söküp atmalıdır. Amerikan saç modeli, sinekkaydı traşı, Amerikan tipi daracık kot pantolonuyla, elindeki Marlboro veya Coca Cola’sıyla Amerika’ya karşı çıkıp kafa tutmak, teoride bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı çıktığı düşmanını gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması, düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir.
Müslümanların nüfuslarını % 99’larla ifade edildiği topraklarda küfrün her yönüyle egemen olmasının temel sebeplerinden biri bu uzlaşmacı yaklaşımdır. Kıyam ve devrim yolunun çok yokuş olmasının en önemli sebebi; tâviz vermeyi, uzlaşmayı normal, câiz, hatta hizmet ve cihad sayan gâfil veya hâinlerdir. Nice mücâhid(!), küfür çarklarını çevirmek, Allah’ın indirdiklerinin dışındakilerle hükmetmek için yarışa katılmaktadır. Nice İslâmcı(!) sermaye, kapitalist ekonominin kurallarıyla holdingleşme ve Karunlaşma için ne tür atraksiyonlar yapmaktadır! Nice hacı ve hoca kızları, İslâm’a hizmet için başını açmakta, nice müslüman genç
3669] 20/Tâhâ, 120-121
3670] 9/Tevbe, 13
3671] 5/Mâide, 44
3672] 4/Nisâ, 139
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm için putlara ve tâğutlara saygı duyup itaat etmeye koşmaktadır. Nice küfür sayılacak söz ve davranışlar İslâm(!) için yerine getirilmektedir. Allah’a kul olmayı bırakıp emir kulu olmak, kâfir de olsa yetkili ve etkili kişilere/kurallara boyun eğmek, hizmet ve sevap kabul edilmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün; ama zülf-i yâre dokunup fincancı katırları ürkütmek de...
Uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla “uyuşma”yı red anlamına geldiği gibi, “uyuşukluğu” da reddetmek demektir. Tâviz ve hoşgörü ninnileriyle uyutulan, uzlaşma afyonuyla uyuşturulan devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki katili fark edip şahlanışıdır bu red. Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla elle, dille ve hiç olmazsa kalple karşı çıkıp değiştirme bilinci ve görevi ile bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir.
Savaşçı kimliğini kuşanmaktır uzlaşmayı reddetmek. Yakın çevreden başlayarak bütün dünyaya tavır almak, meydan okumaktır. Cihada en azından teorik olarak adım atmak, eylem bilincine ulaşmak, kıyam ateşini tutuşturmaktır. Gemileri yakmaktır. Arkaya bakmadan sırât-ı müstakim çizgisinde zafere ve/veya cennete doğru koşu için start vermek, yarışı başlatmaktır. Belki imanı tartışılabilecek takvâsız, sıradan bir müslüman olmaktan; dâvâ adamı, Allah eri, şehâdet âşığı fedâi bir mücahid tavrı demektir. Onun için yürek ister; hem cesaret, hem de cesaretin beslendiği enerji olan iman ve takvâ anlamında yürek ister; mangal gibi yürek. Mangalda kül bırakmayacak şekilde nutuk atmak, sonra yan gelip yatmakla uzlaşma ve tâviz yolu reddedilmiş olmaz; Sadece ona buna çatılarak nefisler tatmin edilmiş olur. Uzlaşmayı red, köleliği reddir, rahatı terk etmektir, zenginliği reddetmektir, yatakta ölmeyi düşünmemektir. Eyleme, cihada, direnişe, sabra, takvâya, uykusuzluğa, açlığa, -tabii kahramanlığa ve şehidliğe- giden yola canla başla, sevdayla koyulmaktır.
Uzlaşmanın en uç noktasını, bir zamanlar T.C.’nin en uç noktasını işgal eden kişi dillendiriyordu: “230 civarındaki ahkâm âyetini laik anlayış çerçevesinde yorumlamanın yolu bulunmalı.” Uzlaşmayı reddeden cephenin bu konudaki sözü ve tavrı sorgulanmalıdır bu sözü söyleyenden önce. Bu ahkâm âyetleri yok sayılamayacaksa ve laik anlayış doğrultusunda tahrif edilerek yorumlanamayacaksa, ya da ketm edilerek gündemden çıkarılamayacaksa... Evet, öyleyse...
Uzlaşmaya karşı çıkmak, hayalî düşmanla savaşan Donkişot’luk değil; put kıran İbrahim’liktir. İbrahim, “tek başına bir ümmetti.”3673 Bugün İbrahim imanı ve gözü pekliğine sahip olmayanlar, “ümmetin tek İbrahim olması”na çalışmalılar. Allah’la beraber olana, O’nun yardım ettiği kimseye kim zarar verebilir ki?! Tâvizi ve uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden mahrum; kim Allah’tan mahrum o neye sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin zorladığı uzlaşmaya direnmek, İslâmî hareket ve ümmet güçlerinin yardımlaşması ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir. Direniş; iman, cihad ve sabır gibi altyapıya gerek duyduğu kadar, fikir ve yardım desteğiyle teşkilât ve harekete, psikolojik ve duâ desteğiyle ümmete de ihtiyaç duyar. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 3674
3673] 16/Nahl, 120
3674] 3/Âl-i İmran, 104
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 805 -
Tâvizi, uzlaşmayı reddetmek, geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kasd etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
Mü’min nasıl olur da Kur’an’ın “neces (pislik)”3675 dediği müşriklere inanç, fikir, dil veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve tevhide bulaşması mümkün olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına veya pisliğin küçüğüne bile olsa, nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o pislikle iç içe yaşayıp, o pisliği hoş görebilir? Mü’min nasıl olur da hayvanlardan daha aşağıda olanlarla3676 işbirliğine, uzlaşmaya girer? Nasıl olur da o hayvanların ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar,3677 beraber aynı yemlikten yemlenir?
Mü’min nasıl olur da kâfirlerin önüne attıkları dünya, makam, mevki, hizmet, para, maaş, menfaat... gibi geçici çıkarları gözünde büyüterek, onların çürük iplerine yapışmayı, Allah’ın kopmaz ipine3678 tercih eder? Tâğutu reddederek sağlam ipe yapışması gerektiği halde, onların uzattığı çürük ipin kendisini Allah’a ve cennete ulaştıracağını, kendisini yükseltebileceğini nasıl ümit edebilir?
Evet... Her sistem tâviz verebilir, başka sistemlerle uzlaşabilir, ama İslâm asla! Her insan, dâvâsından tâviz verebilir, başka dâvâlarla uzlaşabilir, ama müslüman asla! Her bâtıl, başka bâtıllarla kaynaşabilir, uyuşabilir, ama hak vasfını kaybetmeden hak asla!
HAKKI KETM ETMEK (GİZLEMEK)
“Bildiğiniz halde, bile bile hakkı ketm etmeyin (gizlemeyin).” 3679
“Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği gizliyorsunuz?” 3680
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 3681
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir
3675] 9/Tevbe, 28
3676] 7/A'râf, 179
3677] 4/Nisâ, 140
3678] 2/Bakara, 256
3679] 2/Bakara, 42
3680] 3/Âl-i İmran, 71
3681] 2/Bakara, 174
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” 3682
Muaz bin Cebel ve bazı sahabiler, yahudi bilginlerinden bir gruba Tevrat’taki bazı hükümleri sordular. Yahudiler bu bilgileri gizlediler ve haber vermekten kaçındılar. Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz Kitaptan insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 3683
Âyet-i Kerime’nin hükmü yalnız yahudilere değil; Allah’ın âyetlerini gizleyen ve şer’î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü âyetin ifade tarzı genel anlam ifade eder. Âyet, Allah’ın dininden olup da yayılmasına ve duyurulmasına ihtiyaç duyulan herhangi bir ilmi ve hükmü gizleyen herkesi içine alır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.”3684 Sahabiler de bu âyeti aynı şekilde herkese şâmil olarak anlamıştır.
Ebu Hüreyre’nin, şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın Kitabındaki şu iki âyet olmasaydı, size hiç bir hadis rivâyet etmezdim” Ebu Hüreyre, ilmi gizlemeyle ilgili yukarıdaki iki âyeti3685 okumuştur.3686 Müteahhirûn/sonraki âlimlerden bazıları hâriç, âlimlerin çoğu, ilmi gizlemeye yol açacağı endişesiyle, yukarıdaki âyete dayanarak, Kur’an okuma karşılığında para almanın caiz olmadığını söylemişlerdi. Onlara göre âyet, hükümleri açığa vurmayı, yaymayı ve gizlememeyi emrediyor. Bir kimse, edâsı kendisine gerekli olan bir amel için ücret alamaz. Namaz kıldığı için ücrete hak kazanamaması gibi. Çünkü namaz, Allah’a yaklaşmak için yapılan bir ibâdettir. Bu yüzden namazı öğretmek karşılığında alınacak ücret câiz olmaz. “Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi menfaattir.”
İlmi gizlemekle ilgili Bakara suresi 159-160. âyetlerinden çıkarılan hükümleri ve dersleri açıklayan Sâbunî, Ahkâm Tefsirinde şunları belirtir: “Âlimlerin ilmi gizlemesi, üzerlerindeki öğretme emanetine hiyanettir. İslâmî ilimleri yaymak veya yayılmasına vesile olmak, beşeriyetin hidâyete gelmesi için vâciptir. Şer’î hükümlerden birisini gizleyen kimse, ebedî lânete uğrar. Yalnız tevbe etmek kâfi değildir. Tevbeyle beraber yaşayışını ıslah etmesi ve amellerinde ihlâslı olması gerekir.
Allah, açık açık indirdiği âyetleri ve doğruyu, yalnız insanlığı doğru yola ve hayra sevk etmek için göndermiştir. Dinî ilimleri ketmetmek ve halka öğretmemek ise, peygamberlerin tebliğ etmekle vazifeli bulunduğu yüce göreve ve âlimlere emanet edilen tebliğ vazifesine hiyanet etmektir. Zira Allah, kitap gönderdiği kimselerden emirlerini hemen insanlara anlatmaları ve onu gizlememeleri için misak (teminat) almıştır. Allah, halkın muhtaç olduğu bir şeyi bilhassa dinî meseleleri ketmeden ve şer’î hükümlerden herhangi bir hükmü gizleyip söylemeyenlerin, çok elem verici bir azaba düşeceklerini te’kitle beyan ediyor.
3682] 3/Âl-i İmran, 187
3683] 2/Bakara, 159-160
3684] Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651; Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 11, s. 501
3685] Bakara, 159 ve 160. âyeti
3686] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, c. 1, s. 115
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 807 -
Çünkü herhangi bir İslâmî meseleyi ketmetmek, büyük günahtır. Bu fiili yapan kimse, lânetlenmeyi ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşmayı hak etmiştir.
İlmi yaymak ibâdet olduğu gibi, onu ketmetmek de cinâyettir. Zira Rasûlullah “din hususunda benden duyduğunuzu tek bir âyet de olsa tebliğ ediniz” buyurmuştur.”
İlmini ketmeden, câhil menzilesindedir. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. “En fazletli cihad, zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.”3687 Bazen hakkı söylemekten dolayı başımıza belânın gelmesi, söylememekten dolayı öteki dünyada gelecek belânın yanında hiç kalır. Hz. İbrâhim’in iki ateşten en ehvenini seçmesi, seçtiği o ateşin de acı vermekten çıkması gibi, ne tatlıdır hakkı savunmaktan dolayı başa gelenler. Çünkü “hak yolunda yuvarlanan merdâne olur.”
“Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, en başı: Hak.
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.” 3688
“Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım;
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” 3689
İlmi Gizlemek
Âlimler, sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar? Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayılan bir iş midir?
Kur’an-ı Kerim’de bu konuda yahudi ve hıristiyanlarla ilgili olduğu halde, hükmü müslümanları da kapsayan bazı âyetler vardır. “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 3690
“Allah’ın indirdiği kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 3691
Âyet-i kerimelerin hükmü, yalnız ehl-i kitaba değil; Allah’ın âyetlerini gizleyen ve şer’î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü âyetin ifade tarzı, usûl âlimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam ifade eder. Hadis-i şerif, bu konuda müslüman bilginlerin sorumluluğunu aynı sertlikle ifade eder: “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.”3692 Sahabiler de bu âyeti aynı şekilde anlamıştır. Ebu
3687] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 538
3688] M. Âkif
3689] M. Âkif
3690] 2/Bakara, 159-160
3691] 2/Bakara, 174-176
3692] İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizî, İlm 3, hadis no: 2787
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hureyre’nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın kitabındaki bir âyet olmasaydı, size hiçbir hadis rivâyet etmezdim.” Ebu Hureyre, bundan ilmi gizleyenlerle ilgili olan âyeti okudu. 3693
“Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da: ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 3694
Âlim, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından “Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir.”3695 şeklindeki İlâhî emrine muhatap olan Peygamberin izindedir.
“Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olara Allah (herkese) yeter.” 3696
Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır. Bunlar: İlmî tevhid ve amelî tevhid’dir. Allah Rasûlü, bu iki tehvidi sağlamk için gönderilmiş, diğer peygamberlerin daveti de yine bunları üzerine olmuştur. Çünkü saâdet, manevî kemal şu iki şeyden gelir: Faydalı ilim ve sâlih amel. İlmî tevhid, faydalı ilim; amelî tevhid de sâlih ameldir. Faydalı ilim, Allah’ı bilmek; sâlih amel de Allah’ın emri gereği hareket etmektir. Faydalı ilim, iman ile, Peygamberin haber verdiği şeyleri tasdik etmek; sâlih amel de şeriki olmayan tek bir Allah’a kulluk ve Rasûlü’ne itaattir ki İslâm dini de işte budur.
Bize düşen, müslümanlığı gâye edinmek ve onu hayatın mihveri saymaktır. Artık bize gereken, Rasûl’ün dünyaya bıraktığı “mîras” ile kalbimizi diri tutmak, böylece fikrimize ve hayat yolumuza aydınlık ufuklar açmaktır. Üzerimize borç olan, fikrimizi ve ilmimizi Allah’ın nimeti kabul etmenin gereği olarak Allah yolunda kullanıp O’na fiilî şükrümüzü yerine getirmek, kulluğumuzu kanıtlamak. Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder, kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. İnsanın övünçle, aldatıcı bir güvenle taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten ve tehlikeli ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırât-ı müstakîmin önünde eşkiyadırlar; hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine su taşımaktadırlar.3697 Bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar.
3693] Ebu Hayyan, el-Bahru'l-Muhît I/454
3694] S. Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, hadis no: 51 (2989)
3695] 5/Mâide, 67
3696] 33/Ahzâb, 39
3697] İzmir'li İsmail Hakkı, (H. B. Çantay, K. K. Mealinden naklen, 3/1231
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 809 -
Hak-Bâtıl Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Hakk (H-k-k) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 280 Yerde; el-Hakk: 227 Yerde): 2/Bakara, 26, 42, 42, 61, 71, 91, 109, 119, 121, 144, 146, 147, 149, 176, 180, 213, 213, 228, 236, 241, 247, 252, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 3, 21, 60, 62, 71, 71, 86, 102, 108, 112, 154, 181; 4/Nisâ, 105, 122, 151, 155, 170, 171; 5/Mâide, 27, 48, 48, 77, 83, 84, 107, 107, 107, 116; 6/En’âm, 5, 30, 57, 62, 66, 73, 73, 81, 91, 93, 114, 141, 151; 7/A’râf, 8, 30, 33, 43, 44, 44, 53, 89, 105, 105, 118, 146, 159, 169, 181; 8/Enfâl, 5, 6, 7, 7, 8, 8, 32, 40, 74; 9/Tevbe, 13, 29, 33, 48, 62, 108, 111; 10/Yûnus, 4, 5, 23, 30, 32, 32, 33, 35, 35, 35, 35, 36, 53, 53, 55, 76, 77, 82, 82, 94, 96, 103, 108; 11/Hûd, 17, 45, 79, 120; 12/Yûsuf, 51, 100; 13/Ra’d, 1, 14, 17, 19; 14/İbrâhim, 19, 22; 15/Hıcr, 8, 55, 64, 85; 16/Nahl, 3, 36, 38, 102; 17/İsrâ, 16, 26, 33, 81, 105, 105; 18/Kehf, 13, 21, 29, 44, 56, 98; 19/Meryem, 34; 20/Tâhâ, 114; 21/Enbiyâ, 18, 24, 55, 97, 112; 22/Hacc, 6, 18, 40, 54, 62, 74, 78; 23/Mü’minûn, 41, 62, 70, 70, 71, 90, 116; 24/Nûr, 25, 25, 49; 25/Furkan, 26, 33, 68; 27/Neml, 79; 28/Kasas, 3, 13, 39, 48, 53, 63, 75; 29/Ankebût, 44, 68; 30/Rûm, 8, 38, 47, 60; 31/Lokman, 9, 30, 33; 32/Secde, 3, 13; 33/Ahzâb, 4, 37, 53; 34/Sebe’, 6, 23, 26, 43, 48, 49; 35/Fâtır, 5, 24, 31; 36/Yâsin, 7, 70; 37/Sâffât, 31, 37; 38/Sâd, 14, 22, 26, 64, 84, 84; 39/Zümer, 2, 5, 19, 41, 67, 69, 71, 75; 40/Mü’min, 5, 6, 20, 25, 55, 75, 77, 78; 41/Fussılet, 15, 25, 53; 42/Şûrâ, 17, 18, 24, 24, 42; 43/Zuhruf, 29, 30, 78, 78, 86; 44/Duhân, 39; 45/Câsiye, 6, 22, 29, 32; 46/Ahkaf, 3, 7, 17, 18, 20, 30, 34; 47/Muhammed, 2, 3; 48/Fetih, 26, 27, 28; 50/Kaf, 5, 14, 19, 42; 51/Zâriyât, 19, 23; 53/Necm, 28; 56/Vâkıa, 95; 57/Hadîd, 16, 27; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 9; 64/Teğâbün, 3; 69/Haakka, 1, 2, 3, 51; 70/Medâric, 24; 78/Nebe’, 39; 84/İnşikak, 2, 5; 103/Asr, 3.
B- Bâtıl Kelimesi (B-t-l) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 36 Yerde; Bâtıl: 26 Yerde): 2/Bakara, 42, 188, 264; 3/Âl-i İmrân, 71, 191; 4/Nisâ, 29, 161; 7/A’râf, 118, 139, 173; 8/Enfâl, 8, 8; 9/Tevbe, 34; 10/Yûnus, 81; 11/Hûd, 16; 13/Ra’d, 17; 16/Nahl, 72; 17/İsrâ, 81, 81; 18/Kehf, 56; 21/Enbiyâ, 18; 22/Hacc, 62; 29/Ankebût, 48, 52, 67; 30/Rûm, 58; 31/Lokman, 30; 34/Sebe’, 49; 38/Sâd, 27; 40/Mü’min, 5, 78; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 24; 45/Câsiye, 27; 47/Muhammed, 3, 33.
C- Karıştırmak Anlamında “L-b-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 2/Bakara, 42; 3/Âl-i İmrân, 71; 6/En’âm, 82; 50/Kaf, 15.
D- Gizlemek Anlamında Ketm ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 21 Yerde): 2/Bakara, 33, 42, 72, 140, 146, 159, 174, 228, 283, 283; 3/Âl-i İmrân, 71, 167, 187; 4/Nisâ, 37, 42; 5/Mâide, 61, 99, 106; 21/Enbiyâ, 110; 24/Nûr, 29; 40/Mü’min, 28.
E- Hak-Bâtıl Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Hakkı Gizlemek: 2/Bakara, 42.
b- Hakkı Kabul Etmek: 2/Bakara, 147.
c- Hak, Allah’tan Gelmedir: 3/Âl-i İmran, 60; 10/Yûnus, 108; 34/Sebe’, 49.
d- Allah, Takvâ Sahiplerine Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.
d- Kâfirler İstemese de Allah, Hakkı Yerine Getirecektir: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24;61/Saf, 8-9.
e- Asıl Hak/Gerçek Allah’tır: 22/Hacc, 62.
f- Hakkı Tavsiye Etmek: 103/Asr, 1-3.
g- Haktan Şüphe Etmemek: 2/Bakara, 147; 3/Âl-i İmran, 60; 6/En’am, 114; 10/Yûnus, 94-95; 49/Hucurât, 15.
h- Haktan Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32.
i- Hak Gelince Bâtıl Yok Olur, Ortadan Kalkar: 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18.
j- Hak ile Bâtılın Misali: 13/Ra’d, 17; 35/Fâtır, 20.
k- Allah, Bâtılı Yok Eder: 42/Şûrâ, 24.
l- Hak ile Bâtıl Karşılaştırması: 35/Fâtır, 19.
m-Bâtıla İnananlar: 29/Ankebût, 52, 67.
n- Bâtılın Hiçbir Şeye Gücü Yetmez: 34/Sebe’, 49.
o- Hak-Bâtıl Mücâdelesi: 22/Hacc, 19; 37/Saffât, 113; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
p- Hak-Bâtıl (İman-Küfür) Mücâdelesi, Allah’ın Dilemesiyledir: 2/Bakara, 253.
r- Hak-Bâtıl Mücâdelesi En Yakın Akraba Arasında da Geçerlidir: 22/Hacc, 19; 37?Saffat, 113; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
s- İbrahim a.s.’ın Babası: 6/En’am, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Saffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27, 60/Mümtehine, 4.
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ş- Nuh a.s.’ın Çocukları: 11/Hûd, 40, 42-47.
t- Nuh a.s.’ın Karısının İhâneti: 66/Tahrim, 10.
u- Lût a.s.’ın Karısının İhâneti: 7/A’râf, 83; 66/Tahrîm, 10.
ü- Firavun’un Karısının Teslimiyeti (Müslüman Olduğu): 66/Tahrîm, 11.
v- Kâfirler, Bâtılın Mücâdelesini Yaparlar: 18/Kehf, 56-57; 22/Hacc, 19.
y- Bütün Peygamberlerin düşmanları Olmuştur: 25/Furkan, 30-31.
Haka Bâtılı Karıştırma ve Hakkı Ketm Etme (Gizleme) Konusuyla İlgili Âyetler
Hakk (H-k-k) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 280 Yerde; el-Hakk: 227 Yerde): 2/Bakara, 26, 42, 42, 61, 71, 91, 109, 119, 121, 144, 146, 147, 149, 176, 180, 213, 213, 228, 236, 241, 247, 252, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 3, 21, 60, 62, 71, 71, 86, 102, 108, 112, 154, 181; 4/Nisâ, 105, 122, 151, 155, 170, 171; 5/Mâide, 27, 48, 48, 77, 83, 84, 107, 107, 107, 116; 6/En’âm, 5, 30, 57, 62, 66, 73, 73, 81, 91, 93, 114, 141, 151; 7/A’râf, 8, 30, 33, 43, 44, 44, 53, 89, 105, 105, 118, 146, 159, 169, 181; 8/Enfâl, 5, 6, 7, 7, 8, 8, 32, 40, 74; 9/Tevbe, 13, 29, 33, 48, 62, 108, 111; 10/Yûnus, 4, 5, 23, 30, 32, 32, 33, 35, 35, 35, 35, 36, 53, 53, 55, 76, 77, 82, 82, 94, 96, 103, 108; 11/Hûd, 17, 45, 79, 120; 12/Yûsuf, 51, 100; 13/Ra’d, 1, 14, 17, 19; 14/İbrâhim, 19, 22; 15/Hıcr, 8, 55, 64, 85; 16/Nahl, 3, 36, 38, 102; 17/İsrâ, 16, 26, 33, 81, 105, 105; 18/Kehf, 13, 21, 29, 44, 56, 98; 19/Meryem, 34; 20/Tâhâ, 114; 21/Enbiyâ, 18, 24, 55, 97, 112; 22/Hacc, 6, 18, 40, 54, 62, 74, 78; 23/Mü’minûn, 41, 62, 70, 70, 71, 90, 116; 24/Nûr, 25, 25, 49; 25/Furkan, 26, 33, 68; 27/Neml, 79; 28/Kasas, 3, 13, 39, 48, 53, 63, 75; 29/Ankebût, 44, 68; 30/Rûm, 8, 38, 47, 60; 31/Lokman, 9, 30, 33; 32/Secde, 3, 13; 33/Ahzâb, 4, 37, 53; 34/Sebe’, 6, 23, 26, 43, 48, 49; 35/Fâtır, 5, 24, 31; 36/Yâsin, 7, 70; 37/Sâffât, 31, 37; 38/Sâd, 14, 22, 26, 64, 84, 84; 39/Zümer, 2, 5, 19, 41, 67, 69, 71, 75; 40/Mü’min, 5, 6, 20, 25, 55, 75, 77, 78; 41/Fussılet, 15, 25, 53; 42/Şûrâ, 17, 18, 24, 24, 42; 43/Zuhruf, 29, 30, 78, 78, 86; 44/Duhân, 39; 45/Câsiye, 6, 22, 29, 32; 46/Ahkaf, 3, 7, 17, 18, 20, 30, 34; 47/Muhammed, 2, 3; 48/Fetih, 26, 27, 28; 50/Kaf, 5, 14, 19, 42; 51/Zâriyât, 19, 23; 53/Necm, 28; 56/Vâkıa, 95; 57/Hadîd, 16, 27; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 9; 64/Teğâbün, 3; 69/Haakka, 1, 2, 3, 51; 70/Medâric, 24; 78/Nebe’, 39; 84/İnşikak, 2, 5; 103/Asr, 3.
B- Bâtıl Kelimesi (B-t-l) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 36 Yerde; Bâtıl: 26 Yerde): 2/Bakara, 42, 188, 264; 3/Âl-i İmrân, 71, 191; 4/Nisâ, 29, 161; 7/A’râf, 118, 139, 173; 8/Enfâl, 8, 8; 9/Tevbe, 34; 10/Yûnus, 81; 11/Hûd, 16; 13/Ra’d, 17; 16/Nahl, 72; 17/İsrâ, 81, 81; 18/Kehf, 56; 21/Enbiyâ, 18; 22/Hacc, 62; 29/Ankebût, 48, 52, 67; 30/Rûm, 58; 31/Lokman, 30; 34/Sebe’, 49; 38/Sâd, 27; 40/Mü’min, 5, 78; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 24; 45/Câsiye, 27; 47/Muhammed, 3, 33.
C- Karıştırmak Anlamında “L-b-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 2/Bakara, 42; 3/Âl-i İmrân, 71; 6/En’âm, 82; 50/Kaf, 15.
D- Gizlemek Anlamında Ketm ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 21 Yerde): 2/Bakara, 33, 42, 72, 140, 146, 159, 174, 228, 283, 283; 3/Âl-i İmrân, 71, 167, 187; 4/Nisâ, 37, 42; 5/Mâide, 61, 99, 106; 21/Enbiyâ, 110; 24/Nûr, 29; 40/Mü’min, 28.
D- Hak-Bâtıl Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Hakkı Gizlemek: 2/Bakara, 42.
b- Hakkı Kabul Etmek: 2/Bakara, 147.
c- Hak, Allah’tan Gelmedir: 3/Âl-i İmran, 60; 10/Yûnus, 108; 34/Sebe’, 49.
d- Allah, Takvâ Sahiplerine Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29; 92/Leyl, 5-7.
d- Kâfirler İstemese de Allah, Hakkı Yerine Getirecektir: 9/Tevbe, 32-33; 10/Yûnus, 82; 22/Hacc, 15; 42/Şûrâ, 24;61/Saf, 8-9.
e- Asıl Hak/Gerçek Allah’tır: 22/Hacc, 62.
f- Hakkı Tavsiye Etmek: 103/Asr, 1-3.
g- Haktan Şüphe Etmemek: 2/Bakara, 147; 3/Âl-i İmran, 60; 6/En’am, 114; 10/Yûnus, 94-95; 49/Hucurât, 15.
h- Haktan Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32.
i- Hak Gelince Bâtıl Yok Olur, Ortadan Kalkar: 17/İsrâ, 81; 21/Enbiyâ, 18.
j- Hak ile Bâtılın Misali: 13/Ra’d, 17; 35/Fâtır, 20.
k- Allah, Bâtılı Yok Eder: 42/Şûrâ, 24.
l- Hak ile Bâtıl Karşılaştırması: 35/Fâtır, 19.
m-Bâtıla İnananlar: 29/Ankebût, 52, 67.
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK
- 811 -
n- Bâtılın Hiçbir Şeye Gücü Yetmez: 34/Sebe’, 49.
o- Hak-Bâtıl Mücâdelesi: 22/Hacc, 19; 37/Saffât, 113; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
p- Hak-Bâtıl (İman-Küfür) Mücâdelesi, Allah’ın Dilemesiyledir: 2/Bakara, 253.
r- Hak-Bâtıl Mücâdelesi En Yakın Akraba Arasında da Geçerlidir: 22/Hacc, 19; 37?Saffat, 113; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 3; 64/Teğâbün, 14.
s- İbrahim a.s.’ın Babası: 6/En’am, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Saffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27, 60/Mümtehine, 4.
Ş- Nuh a.s.’ın Çocukları: 11/Hûd, 40, 42-47.
t- Nuh a.s.’ın Karısının İhâneti: 66/Tahrim, 10.
u- Lût a.s.’ın Karısının İhâneti: 7/A’râf, 83; 66/Tahrîm, 10.
ü- Firavun’un Karısının Teslimiyeti (Müslüman Olduğu): 66/Tahrîm, 11.
v- Kâfirler, Bâtılın Mücâdelesini Yaparlar: 18/Kehf, 56-57; 22/Hacc, 19.
y- Bütün Peygamberlerin düşmanları Olmuştur: 25/Furkan, 30-31.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. “Dinsizliğin Dini” İle Mücâdele, Harun Yahya, Vural Y.
2. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabunî, Şâmil Y. c. 1, s. 116-122
3. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 201-203
4. Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.143-144
5. Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 207-208
6. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 141
7. Fikrî Tevhid’e Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 178-184
8. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 321-327
9. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 285-286
10. Hak Yolunda Mücadele, Hüseyin Âşık, Demir Kitabevi Y.
11. Hak-Bâtıl Mücadelesi ve İhtilaflar, Beşir İslâmoğlu, Bengisu Y.
12. Hakk ve Bâtıl, Murtaza Mutahharî, İslâmî Tebliğ Teşkilâtı Y.
13. Haksöz, s. 65, Ağustos 96 s. 153-156
14. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 112-113
15. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c.5, 147-148; c. 15 s. 137-152; 177-179
16. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
17. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. 67-70; 243-247
18. İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
19. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Ravza Y.
20. İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. s. 116
21. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Kur’an Bilimleri Araşt. V. Y. c. 3, s. 442-449
22. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 141-146
23. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130
24. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Muntasır Mîr, İnkılâb Y. s. 31-32; 74-75
25. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 470-472
26. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.19-20
27. Rasullerin Mücâdelesi, Harun Yahya, Vural Y.
28. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 207-208; c. 2, s. 292-296; c. 3, s. 135-136
29. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 71-72
30. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Ekin Y.

HAMD
- 813 -
Kavram no 64
Görevlerimiz 9
Nimetler 6
Bk. Şükür; İman
HAMD
• Hamd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Hamd Kavramı
• Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır
• Hamd Kelimesinin Çağrıştırdıkları
• Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü...
• Şükür, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır
• Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamd etmeyen Bir Toplum Olduk
• Hamd, Hayata Gülümsemektir
• Hamd Bilinciyle Hayata Bakış
• İbâdetlerimiz ve Hamd
• Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...
• Hamd ve Günümüz İnsanı
• Hamd – İman İlişkisi
• Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları
“El-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemin” Hamd, âlemlerin rabbı Allah’a mahsustur (Kâinatın yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a hamdolsun).” 3698
Hamd; Anlam ve Mâhiyeti
Hamd, sözlükte iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme) ve övme mânâsına gelir. Terim olarak, bütün medih türlerini içerip sevgi ve tazimle Allah’a yönelen övgü ve şükrü ifade eder. Hamd, Allah’a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini, O’na şükürlerini bildirmeleri demektir. “El-hamdü lillâh” sözüne “hamdele” denir.
Kur’an’da Hamd Kavramı
Kur’an’da hamd, hepsi Allah’a nisbet edilmiş olarak 43 yerde geçmektedir. Ayrıca, 17 âyette de esmaü’l-hüsnadan “hamîd” ismi yer almaktadır. Bir yerde de hamd edenler anlamında “hâmidûn” kelimesi kullanılır. Peygamberimiz’in ismi olan ve hamd kökünden türeyen “Muhammed” kelimesi, 4; “Ahmed” ise 1 yerde geçer. Peygamberimiz’in âhiretteki makamı olan, “makam-ı mahmûd”, yine 1 yerde kullanılır. Bir âyette de yuhmedû kelimesi kullanılır. Dolayısıyla “hamd” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 68 yerde geçmektedir. Kur’an’ın ilk âyeti olan “El-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” (Kâinatın rabbi, yani yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a hamdolsun) cümlesi Kur’an’da 7 yerde geçmektedir.
3698] 1/Fâtiha, 2
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“El-hamdü lillâh” cümlesi ise 23 yerde tekrarlanır. El-hamdü lillâh cümlesiyle başlayan 5 sûre vardır.3699
Namazın esasını Allah’a hamd oluşturduğundan Kur’an, bazı yerlerde namaza hamd ismi verir.3700 Mü’minlerin dâvâ, dâvet ve duâlarının sonu da şudur: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.3701 Zaten ilkte de, sonda da hamd, Allah’a mahsustur.3702 Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.3703 İnsan ve cinlerin kâfirleri dışındaki tüm yaratıklar Allah’a hamd etmektedirler.3704 “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”3705; “Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.”3706 Hamd ve şükür, nimetleri arttırır: “Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” 3707 Bütün bunlara rağmen, insanoğlu ise çok zâlim ve çok nankördür.3708 “Kullarımdan şükreden ne kadar az!” 3709
“El-hamdü lillâh (hamd Allah’a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler.”3710; “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir velîye/dosta da ihtiyacı olmayan Allah’a hamd ederim (el-hamdü lilâh) de ve tekbir getirerek O’nun şânını yücelt (‘Allahu Ekber’ de).”3711 El-hamdü lillâh.
Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır
“Hamd”i, “övmek” diye tek kelimeyle ifade etmek yeterli olmaz. Türkçede yine övmek olarak bildiğimiz medih (methetmek) herhangi bir güzellik ve nimeti bizzat kendisinin kaynak ve sahip olup olmamasına bakmadan ve yüceltme duygusu taşımadan övmektir ki, hamdin yerini tutmaz. Her hamdde bir medih yönü olmasına rağmen; medihte hamd yoktur.
Her durumda hamdin övüldüğü halde; övgü, medih (met etmek) bazen kınanmış bir eylem olur. Allah’ın Elçisi; “ Yüzünüze karşı medh edenlerin, övenlerin yüzlerine toprak saçın.”3712 buyurarak böyle medhi kınıyor. Ama insanlara teşekkürü ve Rabb’a şükrü, nankörlükten (ki küfürle aynı kökten türemiştir.) kurtulmak için ısrarla tavsiye ediyor: “İnsanlara karşı hamd etmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah’a karşı da hamd etmez.”3713 Demek ki medh (övgü) ile hamd başka başka şeylerdir.
3699] 1/Fâtiha, 6/En'am, 18/Kehf, 34/Sebe' ve 35/Fâtır sûreleri.
3700] 20/Tâhâ, 130; 50/Kaf, 39
3701] 10/Yûnus, 10
3702] 28/Kasas, 70
3703] 17/İsrâ, 44
3704] 13/Ra'd, 13
3705] 17/İsrâ, 44
3706] 30/Rûm, 18
3707] 14/İbrahim, 7
3708] 14/İbrahim, 34
3709] 34/Sebe' 13
3710] 29/Ankebut, 63
3711] 17/İsrâ, 111
3712] Müslim, Zühd 69; Ebû Dâvud, Edeb 9
3713] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35
HAMD
- 815 -
Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd, en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz. Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür ederiz. Hamd etmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir. Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına ulaşmış olması da hamd etmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek, kişi kendi adına Allah’a hamdettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bütün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden, fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
“Hamd”, Yaratıcı dışında hiçbir şahıs ve kuvvete yöneltilmeyecek bir şükür türüdür. Hamd, nimetleri sınırsız ve sonsuz olan kudrete yapılır ki, o da Allah’tır. Onun için Allah’a hamd etmek, Allah’a şükretmekten daha faziletli, daha üstündür.
Allah’a hamd etme ve şükr etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür; nankör olmayan, Allah’ın nimetlerinin farkında olan, sâdık ve kadirşinas insanların özelliğidir. Şükre muvaffak olan insanların sayısı da çok değildir. Allah’ın sayısız nimetleri vardır. “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksan, onları sayamazsın, saymaya gücün yetmez.”3714 Sâdi-i Şirazi, Gülistan’ında; “Bir insan, her nefesinde Allah’a karşı iki şükür borçludur.” der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah’tır. Böyle bir Allah’a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. “Kullarımdan şükreden ne kadar az!” 3715
Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü...
İnsan dünya hayatında ya mutluluk ve huzur içinde; ya da kederle sıkıntılar içindedir. Eğer saâdet ve selâmetteyse, bu durum, mutluluk sebeplerini Allah’ın yaratması ve ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuştur. Böylece, Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla tecelli etmiştir; hamde lâyık yalnız O’dur. Eğer kul, sıkıntı içindeyse, bu sıkıntı ve keder, ya Allah’tan, ya da insanlardan gelmiştir. Allah’tan ise, Allah’ın dinini yaşama ve yaşatma mücâdelesinden dolayı ise, O, bu musibetlere karşı, sonsuz nimetler verecektir. Eğer insanların zulmünden dolayı ise, O, zâlimden mazlumun intikamını alacağını vaad etmiştir. Son iki durumda, Allah’ın Rahîm, Müntekım ve din gününün sahibi gibi sıfatları tecellî eder; hamde lâyık yalnız O’dur. O yüzden insan, ister Allah’ın nimetleri sâyesinde mutluluk içinde; ister belâlarla imtihan içindeyken olsun, daima Allah’a hamd içinde yaşamalı, her durumda Allah’a hamd etmesini bilmelidir.
Hamdi Allah’a has kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye lâyık olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz. O’nu övmekle, O’ndan kaynaklanan her şeyi de kabul etmiş, övmüş ve ona rızâ göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O’nun
3714] 14/İbrahim, 34; 16/Nahl, 18
3715] 34/Sebe' 13
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberinin yegâne önder oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna râzı olmuş ve boyun eğmiş oluyoruz.
Şükür, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır
Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok mânevî nimetler için hamd etmemiz gerekir. Allah’a hamd etmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah’a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta’zim etmektir. Bu hamd işi de kalp, dil ve organlarla yapılabilir. Yani, hamd yalnız dil ile yapılan bir şey değil; gönül ve bütün organlarla yapılan bir görevdir.
Kalp ile yapılanı, nimetlerin en önemlisi olan imanı bize tattıran ve sevdiren Allah’ı zikretmek (hatırlamak), O’nun sıfatlarını tefekkür etmek, düşünmek, imanda kemâle ulaşma yollarını aramaktır. Dil ile yapılan, Allah’ın bu sıfatlarını anlatmak, sık sık, Allah, şükür, hamd... kelimelerini kullanarak zikirle meşgul olmak, hakkı söylemektir. Organlar ile yapılanı, onları Allah’ın yolundan ayırmamaktır. Allah’ın emir ve yasaklarına mümkün olduğu kadar dikkat ederek kulluk görevini yerine getirmek fiilî hamddir.
Küfür ve dalâlet dışında her olay, her fiilî durum karşısında Allah’a hamdedilmelidir. Kerim Elçi Peygamberimiz “Elhamdü lillâh alâ külli hâl” (Her durum karşısında Allah’a hamdolsun) buyururlardı. Bu da ancak her organın yaratılış gâyesine uygun olarak kullanılmasıyla mümkün olur. Kişinin iç dünyası ile ve iç dünyasına da hamd etmesi gerekir. Buna tatbikî hamd denir. Her çeşit fazilet ve erdemleri elde etmek, İslâm ahlâk esaslarını öğrenip uygulamak, bu çeşit hamdin vâsıtasıdır.
Yalnız, unutmamak lâzımdır ki, her duruma hamdeden mü’min, küfür ve dalâlete, haramlara hamdedip el-hamdü lillâh demez. “Faizler artmış, yaşadık, elhamdü lillâh!” nasıl bir turşu ve inanç salatasıysa; meselâ Atatürk’ün anıtkabirini, yani kutsal(!) mezarını ziyaret ederken “elhamdü lillâh” ile başlayan Fâtiha’yı orada okumak gibi bir acayipliğe düşmez. “Müslümansan kilisede işin ne? Hıristiyansan Meryem heykelinin üzerine niçin pisledin?” denilen kuşa benzemez. Sormazlar mı bu insana; müslümansan Firavunların mezarında işin ne? Gâvursan bu okuduğun Fâtiha da neyin nesi?!
Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte hamdin bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımızdan bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, Allah’a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun içindir ki, Kur’an hamd ile başlamıştır.
HAMD
- 817 -
Kur’an’ın ilk sayfasından başlayan bir okuyucu Allah’a hamd ederek âyetleri okumaya başlar. Yani önce hamd, övgü. Allah’ın büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü hatırlayarak; İnsanlardan bir insan, okuyuculardan bir okuyucu, mü’minlerden bir mü’min olduğunu hatırlayarak; Bir “dâhi” olduğunu zannederek değil. Eğer hamdi olmazsa bir hiç olacağını düşünerek. Kur’an’ı okumaya başlayan kişi, önce bu tür duygular atmosferinde işe başlamalıdır. Hamd üzerinde düşünme, bu veya benzeri duyguları meydana getirecektir. Çünkü hamd insanın Rabbini ve haddini/kendini bilmesidir. Yaradılışı düşünerek, satırlardaki ve sadırlardaki âyetleri tefekkür ederek, evrendeki tüm yaratıkların hamd ve tesbih orkestrasına kulak vererek Allah karşısındaki konumunu tespit etmesidir. Hamd bir itiraftır, âcizlik ve kulluk itirafı.
İnsanların ve cinlerin kâfirleri hâriç, doğadaki her şey Allah’ı övmekte, O’na hamd etmektedir.3716 İnsanoğlu ibâdete, hamde meyilli yaratılmıştır. Birisini veya birilerini övmeye, onlara bağlanıp ibâdet etmeye hayatı boyunca ihtiyaç duyacaktır. Suyun, çukur bulduğu yere doğru akmaya başlaması gibi, insan da Allah’ı unutursa, birilerine doğru akmaya, ona ibâdet etmeye, bağlanmaya, övüp yüceltmeye başlar. Çünkü insan, sadece sınav olmaktadır ve yalnız Allah’a ibâdet/kulluk etmek için yaratılmıştır. İbâdetini Allah’a etmezse, başkasına edecektir. Zira onun mayasında bu vardır. 3717
Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamd etmeyen Bir Toplum Olduk
Kitabımızın ilk âyeti “Elhamdü lillâh” diye başladığı halde; hamdi, şükrü unutan bir toplum olduk. Hamd etmek, şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Çok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ıstıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi, ama gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı. “Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”3718 Hamd zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki cezası geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve şükürde: “Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” 3719
Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis gibi kokulardan önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslâmî geleneğimizde “nasılsınız?” sorusuna cevap “elhamdü lillah” idi. Şimdi, beylik bir “iyiyim”den sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan, koca karısından, kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes toplumdan, hatta müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet. İyi de, olayların güzel tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor bazı kara tablolar. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Rivâyete göre; Medine çevresinde Rasûlullah
3716] Bak. 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13
3717] İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 32
3718] 20/Tâhâ, 123
3719] 14/İbrahim, 7
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ashabıyla yürürken yol kenarında bir köpek leşi görürler. Sahâbe, manzaranın ve kokusunun çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca, Efendimiz, güzel bakmakla ilgili güzel bir ders verir: “Görmüyor musunuz, dişleri inci gibi, ne güzel!” Problem gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp, olaylara ve varlıklara Allah’ın nuruyla bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice güzellikler basiretle görülebilecektir. Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp gözü Mutlak Güzel’in, varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede eder. Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.3720 Gül açıyor, bülbül ötüyor, güneş gülümsüyor, yani varlıkların hamdi hal dillerinden anlaşılıyor. İnsanoğlu ise çok zâlim ve çok nankör.3721 Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen nankör anlamına gelen kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.
Hamd, Hayata Gülümsemektir
Hamd insanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Akraba ve fakir insanları ziyaretin de hamde katkısı vardır. Hamdi artırdığı için hadis-i şeriflerde bu ziyaretlerin önemi vurgulanmıştır. Dünyevî konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi hamd ve şükre götürür. Dilimiz hamdettiği gibi, yüzümüz de her an hamd etmeli. Yüzün hamdi-şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemail kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi’nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahudilerin hainlikleri, münafıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
Efendimiz’in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız!”3722 buyuran o büyük zâtın insanların içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, hamdinin dışa yansımasıydı. O’nu örnek alması gereken mü’min, içinden duâ, haşyet, takvâ, İslâm’ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, hamdettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zalumlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı hamd etmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boşvermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü’minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslâm, insana huzur verir. Aldığı ilâhî prensipleri yaşayıp, çevreye hâkim kıldığı için Hz. Peygamber, öylesine huzur ve mutluluğu etrafına yayıyordu ki, toplumun ve çağının yüzünü güldürdü. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılâbla deviren Peygamber nizamının ve o çağın adı “asr-ı saâdet”, yani mutluluk çağıdır. Müslüman, dünyada da haseneler içindedir; etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever,
3720] 17/İsrâ, 44
3721] 14/İbrahim, 34
3722] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
HAMD
- 819 -
Yaratan’dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan kabın öncelikle dolu tarafını görür. Elbette, boş tarafını görmezden gelmez; gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır. Devamlı karanlıklardan şikâyette bulunup kendi içini ve çevresini de karartmaz; bir mum olsun bulup yakmaya, gücü ve imkânı oranında içini ve ortamını aydınlatmaya çalışır.
Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdiniz olursa Rabbinize dönüp “Bizim büyük bir derdimiz var” demeyin. Bilakis derdinize dönüp “Bizim çok büyük bir Rabbimiz var” deyin.
İbâdetlerimiz ve Hamd
Ne Türkçede, ne başka herhangi bir dilde “hamd” kelimesinin tam karşılığı yoktur. Hamd bir özgün Kur’an kavramıdır. Hamd, bütün anlamıyla Allah’a aittir. Çünkü övülmeğe lâyık her şey Allah’tandır. Zikir, şükür ve dolayısıyla duâ ögelerini içeren hamd, tıpkı besmele gibi, müslümanların hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Her gün kılınan 5 vakit namazda kırk defa tekrarlanan Fâtiha sûresi hamd ile başladığı gibi, namazın girişinde okunan Sübhâneke’de, rükûdan kalkarken okunan tahmidde hamd kelimesi kullanılır. Tahiyyât’ın ilk cümlelerinde, “Salli” ve “Bârik” duâlarında, Kunut’ta, namazdan sonra çekilen tesbihlerde, ardından okunan tevhid cümlesinde, bayramlarda ve diğer bazı dinî merâsimlerde getirilen tekbirlerde senâ ve şükür manalarıyla birlikte hamd kavramı tekrarlanmaktadır. Hac ibâdetinin îfâsı sırasında her fırsatta tekrar edilmesi istenen telbiye’de de hamd yer almaktadır.
Efendimiz, Kurtarıcımız, Allah’a hamd ile başlanmayan her işin eksik ve bereketsiz olduğunu açıklamış3723 ve aksıran her mü’minin “el hamdü lillâh” demesini emretmiştir.3724 Hamd etmeyi içeren duâları okumanın, günahların bağışlanmasına vesile olacağını ve hamdin en faziletli zikirlerden biri olduğunu açıklamıştır. Yine hamdi içeren zikirlerin sadaka yerine geçeceğini haber vermiş, duânın en faziletlisinin el-hamdü lillâh sözü olduğunu belirtmiştir. 3725
Hz. Peygamber’den rivâyet edilen ve (besmeleyle birlikte) hamd ile başlamayan her önemli işin hayırsız ve bereketsiz olacağını belirten hadisin ve fiilî sünnetin etkisiyle olacaktır ki, İslâmî gelenekte bütün ciddi işlerin başında besmele çekilip hamdedilir. Bitiminde de bütün başarı ve nimetleri lutfeden Allah’a yine hamdedilip şükürde bulunulur. Rasûlü Ekrem’in tavsiyeleri ve uygulamalarından olmak üzere konuşmalara, zikir ve duâlara hamd cümlesiyle başlamak, yemeğe besmele ile başlayıp hamd ile bitirmek, aksırdıktan sonra hamd etmek gerekir.
Cuma hutbesinin her iki bölümü de hamd cümleleriyle başlar. İslâmî eserlerin ilk cümlelerini genellikle besmele ve hamdele oluşturur. Bir yazıda hamdeleye yer verilmemesi, o yazının önemli olmadığının bir işareti sayılmıştır. O yüzden müslümanların bütün resmî yazışmaları ile önemli akidlerinde besmeleden sonra hamdele zikredilirdi. Ayrıca, hamdele, müslümanların uykuya yatma, uykudan kalkma gibi günlük faaliyetlerinin başında ve sonunda zikredilen bir duâ cümlesi haline gelmiştir.3726
3723] Ebû Dâvud, Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19
3724] Buhâri, Edeb 126
3725] Buhârî, Ezan 155, İman 19; Müslim, Tahâret 1, Müsafirîn 84
3726] İslam Ans, Diyanet Vakfı Y. c.15, s. 448
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...
Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış nimetlerin akabinde de hamd edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi canlı tutulsun ve yapılanlar ibâdet olsun. Yemekten sonra hamd edilir ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı veren, açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı’yı görmezden, bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım. Bu konuda sünnet, yemek sonrası sofradan kalkmadan herkesin kendisinin hamd etmesi. Olayı merâsim havasına koyup, bir aracının, bir hocanın veya içlerinden birinin hamd etmesi değil. Sünnette meşhur olan hamd ifadesi de şöyle: “El-hamdü lillâhi’llezî et’amenâ ve sekaanâ ve cealenâ mine’l-müslimîn (Bizi doyuran, susuzluğumuzu gideren ve bizi müslümanlardan kılan Allah’a hamd olsun).”
Su, çay veya meşrubat içtikten sonra hamd etmeyi de unutmamalı. Duâya başlarken ve bitirirken, derse, sohbete, kitleye konuşmaya başlarken ve bitirirken hamd etmeli. Başlangıçta hamd ile Allah’ın nimeti hatırlanıp, O’nun yardımı istenirken; bitişte de verdiği güce ve güzelce tamamlanan nimete karşı şükür makamında hamd edilmelidir. “Onların duâ, dâvet ve dâvâlarının sonu ‘El-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir.”3727 Okumayı bitirdikten, uykudan uyandıktan, elbise giydikten sonra Rasûlullah’ın hep hamdettiğini biliyoruz. Tuvalet ve banyodan sonra “El-hamdü lillâhi’llezi ezhebe anni’l-ezâ ve âfânî min zâlik (Benden eziyeti gideren ve böylece bana âfiyet veren Allah’a hamdolsun)” denilmesi tavsiye edilmiştir.
Hapşırma (aksırma) da hamd için bir vesiledir. Aksırdıktan sonra “elhamdü lillâh” denilmesi, yanımızda bulunan insanların bize hayır duâda bulunmalarına sebep olacak olan önemli bir sünnettir. Aksıran tahmid’de bulunur. Yanındaki müslüman “teşmit” eder, yani “yerhamuke’llah” (Allah sana merhamet etsin) der. Aksıran da “yehdînâ ve yehdîkümu’llah” (Allah bize ve size hidâyet etsin.) diye mukabelede bulunur. “Biriniz hapşırır ve hamdederse, ona teşmitte bulunun. Allah’a hamd etmezse teşmitte bulunmayın.”3728; “Allah hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri hapşırır ve Allah’a hamdederse, bunu işiten her müslüman üzerine “yerhamuke’llah” (Allah sana merhamet etsin) demesi haktır (bir vazifedir). Ancak, esnemeye gelince, işte bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa, imkân nisbetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu, şeytandandır, şeytan kendisine gülüyor demektir.” 3729
Görüldüğü gibi her vesileyle hamd, Allah’ı hatırlayıp ona şükür tavsiye edilmiş, hayatın tüm alanlarını Allah doldurmuştur. Müslümanın Allah’tan uzak, O’ndan gafil hiçbir zamanı ve hiçbir hali olmaması istenmiştir. Böylece her yapılan eylemin ibâdet olması sağlanarak kulluk bilinci perçinlenmiştir.
Kemal derecesinde bir hamdin üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah’tan geldiğini bilmek, O’nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü bedeninde bulunduğu sürece O’na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her nimet üç ibâdet ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele), ortada -iş esnasında- fikir (tefekkür, Allah’ın nimet ve ihsanını düşünüp O’nun rızâsını istemek) ve
3727] 10/Yûnus, 10
3728] Buhâri, Edeb 127; Müslim, Zühd 53
3729] Buhârî, Edeb 125, 128, Bed'ül halk 11; Müslim, Zühd 56
HAMD
- 821 -
sonunda şükür (el-hamdü lillâh demek).
Hamd – İman İlişkisi
Allah Teâlâ, insanlara devamlı yardımını bahşeder, rahmet ve keremini bol bol ihsan buyurur. Bu, O’nun lutuf ve kereminin sonsuzluğundandır. Hamdi yalnız Allah’a has kılmak, O’nun ulûhiyetini idrak ederek, O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığını kabul edip inanmaktır. Varlıklar âlemîne olan mutlak hâkimiyetini kabul etmek, her şeyin en sonunda Allah’a varacağını idrâk etmektir. İbâdet ve itaatle Allah’a yönelmek, aynı zamanda Allah’a hamd etmektir.
Hamd, Allah’ı hakkıyla tanımak ve O’na tâzimdir. O yüzden imanla, tevhidle yakından ilgilidir. Bu sebepten olsa gerektir ki, hamd ve şükrün zıddı nankörlüktür. Nankörlük, nimeti ve nimet vereni örtüp görmezlikten gelmek, inkâr etmek demektir. “Nankör” kelimesi Kur’an’da “küfür” kelimesiyle aynı kökten gelen ve benzer anlamı paylaşan sözcükle karşılanır. Dolayısıyla hamd, imandır; nankörlük de küfür.
Hamd imanın bir gereğidir. Gerçek anlamda hamd, iman, ilim ve sâlih amelle yapılandır. İnsan, diliyle söylediği hamdi ve onun gerçek anlamını, kalbiyle de tasdik edince, bu hamd, imanının kuvvetlenmesini sağlar. Hamdi sadece Allah’a tahsis etmek, insanın O’nun emir ve yasakları doğrultusunda yaşamasını sağlar. Allah’a hamd, Allah’ın rahmetinin ve nimetlerinin genişliğine imanı da ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki, hamd ile iman arasında kopmaz bir bağ vardır.
Allah’ın her türlü nimetini bolca tadan günümüz insanının çoğunluğu, O’na bolca hamd etmesi gerekirken; aksine Allah’a şirk koşacak derecede sapıklık veya isyan içindedir. Bunun en başta gelen sebebi de, Kur’an’ın getirdiği gerçeklerin ve bildirdiği hikmetlerin akıllara ve vicdanlara ilham kaynağı olamayışıdır. Kur’an’ın ilâhî hükümlerine teslim olan akıllar, hakikati anlar. O’nun eşsiz hikmetinin sesine kulak veren vicdanlar ancak doğruyu bulurlar ve gerçeği görürler.3730
Hamde lâyık olan hiç şüphesiz yalnız yüce Allah’tır. Hiçbir insan Allah’a hamd etmese bile, O, kendisini her saniye tesbih ve senâ etmekte olan bu kâinatta, haliyle hamdedilmekte ve bütün mahlûkatın lisanıyla övülmektedir. Âhirette de hamd Allah’a mahsustur.
Hamd Bilinciyle Hayata Bakış
Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik.
Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz,
3730] Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 40
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha da kötüsü, hakkı duymayan, gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlâksız... olabilirdik.
Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibâdetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara hamdedilmez, şükredilmez de ne yapılır?
Hamd ve Günümüz İnsanı
İnsanların bir kısmı Allah’a hamd etmezken, bir kısmı da hamd konusunda gâfil görünmektedirler. Günümüzde insanları Allah’a hamd etmekten alıkoyan pek çok sebep/bahane vardır. Doymak, tatmin olmak bilmeyen, reklâm ve kötü örneklerle kamçılanan dünya hırsı, tâğûtî yönetimler, kapitalist ve emperyalist dünya düzeni, kolay yollardan zengin olma isteği, ümitsizlik, kötümserlik... hamdi unutturucu sebepler arasında sayılabilir. Kanaat etmemek, kendini kendinden daha fakirlerle değil; daha zenginlerle karşılaştırmak, maddeci dünya görüşünün sonucunda tüketim toplumunun bireyi olarak hep şikâyetçi olmak da insanı hamd ve şükürden alıkoyan sebeplerdendir. Bütün bu sebeplerle birlikte cehâlet ve gafleti de belirtmeliyiz. İnsanların, Allah’ın kendilerine verdiği sayısız nimetlere karşı hamd etmeyişleri bu tür sebeplerle ilgilidir. Bütün bunların çözümü için, insanın iyimser, kanaatkâr, tokgözlü, diğergâm, hamdeden, şükreden özellikler kazanması gerekir. Bu kalitede bir toplum inşâsı için de, tevhidî imana dayalı bir altyapı şarttır. Allah’ın nimetlerine hamd, öncelikle o nimetleri bilmekle mümkün olur. Nimeti bilenler, bu nimetlerle Allah’a ibâdet edilmesi gerektiğinin şuurunda olup, böylece Allah’a hamd edebilenlerdir.
Günümüzde bir kısım insanlar da, Allah’a hamd etmeyi “Allah’a hamdolsun” demekten ibâret saymaktadırlar. Oysa gerçek anlamda hamd, sahip olunan nimetleri Allah yolunda ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla olur. Bütün varlıklarda Allah’ın nimetleri vardır. Her insanda Allah’ın sayısız nimetleri mevcut olduğu gibi, kişilere bazı belâlar da isâbet edebilir. Belânın bulunmaması nimet; nimetin bulunmaması da bir belâdır. İşte, Allah’a mutlak hamd, O’nun bütün nimetlerine karşı olmalıdır. Bu da, her nimetin ve her şeyin sahibi Allah’a, yine Allah’ın istediği şekilde hamd etmekle mümkün olur.
Dille hamd, “El-hamdü lillâh” demektir. Kalble hamd, Allah’ın büyüklüğünü, nimetlerini tefekkür etmek ve O’nunla beraber olabilmektir. Kalıpla (vücut organlarıyla, el ve ayakla...) yapılan hamd, nimetleri Allah yolunda ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla yapılır. Nimetlerin sahibini unutmayan, kendisinin emanetçi ve veznedar olduğunu bilen insan, emânete ihânet etmez. Sahibi o nimet
HAMD
- 823 -
ve emânetleri niçin verdiyse, nasıl davranmasını istediyse, O’nun tâlimatları doğrultusunda o görevleri yerine getirir.
Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları
Hamd şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
Hamd, Allah’ı tanıma, O’na ta’zim ve duâ etmedir. O’na inanıp ibâdet/kulluk etmedir. O yüzden hamd, imanî bir kavramdır. Düşünülerek yapılan hamd, bizdeki kulluk şuurunu canlı tutar. İnsanların Allah’a muhtaç olduklarını, Yüce Allah’ın ise, her şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin hamdine Allah’ın ihtiyacı olmadığını günümüz insanı iyice kavramalı ve gerektiği gibi iman etmelidir.
Hamd, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür”le aynı kökten gelen nankörlüğün zıddıdır. En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi insanlık görevi biliyoruz. Hâlbuki, bizi ve bize iyilik yapanı yaratan, yapılan iyiliği, nimeti yoktan var eden, iyilik yapana bu güzel özelliği veren ve sevdiren, bizi o iyilikten zevk alacak şekilde vücuda getiren, her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. Öyleyse her şeyden önce, O’na hamd etmeliyiz. Bize hediye getirmede aracı olan postacıya teşekkür edip, hediyeyi postalayan gerçek ikram sahibini unutmak uygun olur mu?
Sabahlara kadar, gözyaşıyla ıslattığı secde yerinden kalkmayan En Çok Hamdeden’e (Rasûlullah’a), hanımı; “Geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olduğu halde, kendini sıkıntıya sokacak kadar niye ibâdet ediyorsun?” diye sorduğunda, şu cevabı almıştı: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” Peki, bizim, bunca nimete bunca isyanla cevap verirken, şükreden, hamdeden bir kul olmaya ihtiyacımız yok mu?
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”3731 buyruluyor. Allah’ın bütün mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır. Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhâtap olduğumuz halde; bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamd etmeden, nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?
Fâtiha’ya, namaza başlarken, duâ ederken, yemekten, içmekten sonra, aksırdıktan, uyandıktan, tuvaletten sonra, konuşmaya başlarken ve bitirdikten sonra, arabaya bindikten ve kazasız belâsız indikten sonra... El-hamdü lillâh demeli, böylece en güzel, en kısa duâyı yapmış olmalıyız.
Hamd, ruhları Allah’a bağlayan mânevî bir bağdır. Gerçek anlamda hamd, Allah’la kul arasında hiçbir engele müsaade etmez. Hamd, insanı Allah’la devamlı irtibatı olan bir varlık haline getirir. El-hamdü lillah’ı sık sık şuurluca günlük konuşmalarımıza, güncel davranış ve eylemlerimize katık ederek, Allah’la bağımızı her dem tazelemeli ve kuvvetlendirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, bu bağ, bu hat koptuktan sonra, hat kopukken telefonla ses karşıya ulaşmadığı gibi, Allah’a ulaşmaz niyazımız, ricamız.
3731] 17/İsrâ, 44
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hamd etmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamdedenlerden kıldığı için hamd olsun O Hamîd’e.
Ve âhıru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn: Dâvâmızın sonu âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir.
HAMD
- 825 -
Hamd İle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Hamd” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 68 Yerde): 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 30, 267; 3/Âl-i İmrân,, 144, 188; 4/Nisâ, 131; 6/En’âm, 1, 45; 7/A’râf, 43; 9/Tevbe, 112; 10/Yûnus, 10; 11/Hûd, 73; 13/Ra’d, 13; 14/İbrâhim, 1, 8, 39; 15/Hıcr, 98; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 44, 52, 79, 111; 18/Kehf, 1; 20/Tâhâ, 130; 22/Hacc, 24, 64; 23/Mü’minûn, 28; 25/Furkan, 58; 27/Neml, 15, 59, 93; 28/Kasas, 70; 29/Ankebût, 63; 30/Rûm, 18; 31/Lokman, 12, 25, 26; 32/Secde, 15; 33/Ahzâb, 40; 34/Sebe’, 1, 1, 6; 35/Fâtır, 1, 15, 34; 37/Sâffât, 182; 39/Zümer, 29, 74, 75, 75; 40/Mü’min, 7, 55, 65; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 5, 28; 45/Câsiye, 36; 47/Muhammed, 2; 48/Fetih, 29; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 48; 57/Hadîd, 24; 60/Mümtehıne, 6; 61/Saff, 6; 64/Teğâbün, 1, 6; 85/Bürûc, 8; 110/Nasr, 3.
B- “Şükr” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 74 Yerde): 2/Bakara, 52, 56, 152, 158, 172, 185, 243; 3/Âl-i İmrân, 123, 144, 145; 4/Nisâ, 147, 147; 5/Mâide, 6, 89; 6/En’âm, 53, 63; 7/A’râf, 10, 17, 58, 144, 189; 8/Enfâl, 26; 10/Yûnus, 22, 60; 12/Yûsuf, 38; 14/İbrâhim, 5, 7, 37; 16/Nahl, 14, 78, 114, 121; 17/İsrâ, 3, 19; 21/Enbiyâ, 80; 22/Haccc, 36; 23/Mü’minûn, 78; 25/Furkan, 62; 27/Neml, 19, 40, 40, 40, 73; 28/Kasas, 73; 29/Ankebût, 17; 30/Rûm, 46; 31/Lokman, 12, 12, 12, 14, 31; 32/Secde, 9; 34/Sebe’, 13, 13, 15, 19; 35/Fâtır, 12, 30, 34; 36/Yâsin, 35, 73; 39/Zümer, 7, 66; 40/Mü’min, 61; 42/Şûrâ, 23, 33; 45/Câsiye, 12; 46/Ahkaf, 15; 54/Kamer, 35; 56/Vâkıa, 70; 64/Teğâbün, 17; 67/Mülk, 23; 76/İnsan, 3, 9, 22.
C- Nankörlük Anlamındaki “Küfr” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 33 Yerde): 2/Bakara, 152; 3/Âl-i İmrân, 115; 11/Hûd, 9; 14/İbrâhim, 7, 8, 28, 34; 16/Nahl, 72, 83, 112; 17/İsrâ, 27, 67; 18/Kehf, 80; 21/Enbiyâ, 94; 22/Hacc, 66; 26/Şuarâ, 19; 27/Neml, 40, 40; 29/Ankebût, 67; 30/Rûm, 51; 31/Lokman, 12; 34/Sebe’, 17, 17; 35; 35/Fâtır, 36, 36; 39/Zümer, 7, 7, 8; 42/Şûrâ, 48; 54/Kamer, 14; 76/İnsan, 3; 80/Abese, 17.
D- Hamd Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Hamde Lâyık olan Yalnız Allah’tır: Bakara, 267 ; Nisa, 131 ; Fatır, 1, 15, 34; Kasas, 70 ; Ankebut, 63 ; Sebe’ , 1, 6 ; Fussılet, 42; İbrahim, 1, 8; Hacc, 64; Buruc, 8
b- Bütün Varlıklar Allah’a Hamdeder: İsra, 44 ; Mü’min, 7 ; Zümer, 75.
c- Hamd, Âlemlerin Rabbı Allah’a Aittir: 1/Fâtiha, 1; 6/En’âm, 1, 45; 7/A’râf, 43; 45/Câsiye, 36; 50/Kaf, 39; 18/Kehf, 1; 17/İsrâ, 111; 20/Tâhâ, 130; 13/Ra’d, 13; 40/Mü’min, 55, 65; 42/Şûrâ, 55; 23/Mü’minûn, 28; 30/Rûm, 18; 37/Sâffât, 182; 10/Yûnus, 10 ; 14/İbrâhim, 39 ; 31/Lokman, 25; 27/Neml, 15, 59, 93; 15/Hıcr, 98; 64/Teğâbün, 1; 39/Zümer, 29, 74; 52/Tûr, 48.
E- Şükür Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Şükretmek: 2/Bakara, 152, 172; 16/Nahl, 114; 27/Neml, 40; 28/Kasas, 71-73; 29/Ankebut, 17; 39/Zümer, 66; 42/Şûrâ, 33; 93/Duhâ, 11.
b- Şükür, Nimetleri Artırır: 14/İbrahim, 7.
c- Şükür, Azabı Uzaklaştırır: 4/Nisâ, 147.
d- Şükredenlerin Mükâfatı: 4/Nisâ, 147.
e- Şükreden, Kendisi için Eder: 31/Lokman, 12; 39/Zümer, 7.
f- İnsan, Az Şükreden Bir Varlıktır: 7/A’râf, 10; 34/Sebe’, 13.
g- Allah’ın Şükür Nasib Etmesi İçin, Süleyman (a.s.)’ın Duâsı: 27/Neml, 19.
F- Nankörlük Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Nankör Olmaktan Sakınmak: 2/Bakara, 152; 14/İbrahim, 7-8; 27/Neml, 40.
b- Nankörlük Eden Kendisi İçin Eder: 31/Lokman, 12.
c- İnsan, Nankör Bir Varlıktır: 11/Hûd, 9-10; 17/İsrâ, 67-69, 83; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 78; 29/Ankebut, 65-66; 30/Rûm, 33-36; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 49-50; 40/Mü’min, 61; 41/Fussılet, 49-51; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbün, 2; 70/Meâric, 19-21; 80/Fecr, 15-16; 100/Âdiyât, 6-9
d- Müşrikler ve Kâfirler, Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebut, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 6-9; 106/Kureyş, 1-4
Hamd İle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Edeb 126, Ezan 155, İman 19;
Müslim, Taharet 1, Müsafirin 84, Zühd, 69;
Tirmizi, Birr 35 ;
Ebu Davud, Edeb 9, 11, 18 ;
İbn Mace, Nikah 19.
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müsned, II, 257, 259, 303, 388 ; III, 32, 74 ; IV, 278, 375 ; V, 211, 212.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 307 ve devamı
2. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 56-62
3. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 36-37
4. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 73-78
5. Tefhimü’l- Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c.1 s. 40-41
6. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 62-63
7. Hamd Rabb, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y. s. 7-41
8. İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Y. c. 15; s. 442-445 ve 448-449
9. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2 s. 320
10. Namaz Duâları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 78-79
11. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. S. 31-33
12. Sorularla Fatiha Suresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. s. 74- 93
13. Fatiha Tefsiri, Azad, s. 51-54
14. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 107-114
15. Hamd, İmam Humeyni (Çeviren, M. Kerim Seçkin), Endişe Y.
16. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 442
17. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 41
18. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 137-144
19. Fatiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 36-39
20. Esma’ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 154-158
21. Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 184-185
22. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 216-218
23. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 103-104
24. Esmaü’l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. 85-87
25. Esma-i Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 115-116
HARAM - HELÂL
- 827 -
Kavram no 65
Haramlar 10
Bk. İslâm; İtaat-İsyan
Bk. Günah; Fesâd-İfsâd; Cehennem; Dalâlet
HARAM - HELÂL
• Haram; Anlam ve Mâhiyeti
• Helâl; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Haram ve Helâl
• Hadis-i Şeriflerde Haram ve Helâl
• Haram-Helâl Konusunda Genel Kurallar/Prensipler
• Yiyecek ve İçeceklerde Haramlar
• İsraf; Helâlı Haram Eden Ölçüsüzlük ve Taşkınlık
• Giyecekler ve Süslenmede Haramlar
• Ev Eşyalarında ve Ev Gereçlerinde Haramlar
• İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayatıyla İlgili Haramlar
• İnanışlar ve Taklit, Hurâfe ve Âdetlerde Haramlar
• Büyü, Gaybı Bilme İddiası ve Benzeri Konularda Haramlar
• Eğlence Hayatı, Oyun, Sporla İlgili Haramlar ve Kumar
• Sosyal İlişkilerde Haramlar
• Gayr-i Müslimlerle ve Hayvanlarla İlgili Haramlar
• Haramdan Temizlenmek; Haramı Elden Çıkarmak, Tevbe ve Helâlleşmek
• Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Haramı Helâl ve Helâlı Haram Kılma
• Şüpheli Şeyler
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin. Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça merhamet edendir. Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 3732
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” 3733
3732] 2/Bakara, 172-174
3733] 2/Bakara, 168-169
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haram; Anlam ve Mâhiyeti
Haram, sözlükte, yasaklama, mahrum etme anlamlarına gelir. Haram, dince yapılması yasak olan şeydir. Herhangi bir şeyi yemek, bir fiili yapmak, bir davranışta bulunmak, bir sözü konuşmak dince yasaklanmış olabilir. Yükümlünün böyle şeylerden mahrum edilmesi, yani bunların ona yasak edilmesi ‘haram’ kelimesiyle ifade edilmektir.
Dinimiz, inanan insanlara birtakım şeyleri yapmayı emreder, bazı şeyleri yapmayı da yasaklar. Bunlara emirler ve nehiyler (yasaklar) denir. Yapılmaması istenen şeyler haram veya mekruhtur. Yapılması istenen şeyler de farz veya vâciptir, ya da sünnettir. Kavram olarak haram; şâri’nin (şeriat koyucunun) bir şeyin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istemesidir. İnsan dünyaya denenmek için gönderilmiştir. Kişi kendi isteği ile iyi veya kötü olabilir; İtaat edebilir veya isyan edebilir; İnanıp şükreden bir kul olabilir, kâfir olup nankörlükte bulunabilir. Rabbimiz insana iyiyi de kötüyü de Peygamberi ve Kitabı aracılığıyla bildirmiştir. Kur’an, doğruyu ve yanlışı göstermiştir. İman eden kimse, Kur’an’ın emir ve yasaklarını yerine getirmekten sorumludur. İman etmenin mantığı ve gereği, inanılan dinin emirlerini yapmak, yasaklarından kaçmaktır.
Rabbimiz kullarına bazı şeyleri yapmalarını, bazı şeyleri yapmamalarını söylüyor. Bu bir taraftan Allah’a bağlılığı, O’nu sevmeyi, O’na itaatı gösterdiği gibi; diğer taraftan da yararlı şeyleri kazanmayı, zararlı şeylerden kurtulmayı da beraberinde getirir. Allah, insana faydalıyı, güzel şeyleri emretmiş, zararlı olan şeyleri de yasaklamıştır. İslâm’ın bütün emirlerinde insan için hayır/fayda, bütün yasaklarında da şerler/zararlar vardır.
Kişi emirlere uyduğu, yasaklardan kaçındığı müddetçe imanın gereklerini yerine getirmiş, Allah’a hakkıyla itaat etmiş, Allah’ın Rabliğini doğrulamış, kendini kötülüklerden arındırmış ve şeytanın yoluna gitmediğini göstermiş olur. Haramlar, insanları çirkinliklerden ve onları aşağılık şeylerden korumak için konulmuştur. Haramlara uyma şuuru kişiyi koruyan, kişinin nefsini temizleyen, kişiyi olgunlaştıran en güzel yoldur.
Haramın Çeşitleri: Haramlar; ya ‘li-aynihî haram’, ya da ‘li-gayrihî haram’ şeklinde olurlar. “Li-aynihî haram”; kendisinde bulunan bir zarar ve kötülük sebebiyle yasaklanmış şeydir. Ölü hayvanın etini yemek, zinâ etmek, içki içmek, hırsızlık yapmak, yalan söylemek gibi.
“Li-gayrihî haram”; kendisi esasen haram olmadığı halde, başka bir sebep dolayısıyla yasaklanan şeylerdir. Başkasının malını haksız yere yemek, cumâ namazı saatinde cuma kendisine farz olanların çalışması gibi. Ekmek yemek haram değildir, ama başkasının ekmeğini çalarak yemek helâl olmaz. Çalışmak haram olmadığı halde cuma saatinde erkek müslümanların çalışması haram sayılmıştır. Çünkü o saat cuma namazına ayrılmıştır.
Bazı haramlar kesindir (kat’î haram). Bazı hususlar, Kur’an ve hadislerde açık bir sözle haram olduğu belirtilmiştir; bunu herkes anlar. Böyle bir haramı inkâr etmek kişiyi İslâm çizgisinin dışına çıkarır. Bazı haramlar ise kesin değildir (zannî haram). Bazı din âlimleri (müctehidler) ellerindeki kaynaklara (delillere) göre bir şeye haram demiş olabilirler. Ama başkaları aynı kaynağı zayıf gördüğü için ona helâl diyebilir. Bu gibi haram kararlarında müctehid din âlimlerinin görüşlerine
HARAM - HELÂL
- 829 -
başvurmakta yarar vardır. Ancak onların ictihadlarını Kur’an ve hadislerde açık bir şekilde belli olan haram hükümleri gibi saymamak gerekir. Örneğin, bazılarına göre bütün deniz hayvanlarının etleri yenir, bazılarına göre ise balığın dışındakiler yenmez. Böyle bir durumda ictihadın birine mutlak doğru, diğerine İslâm’a aykırı denilemez. Müslümanlar, hangi müctehidin delilini daha kuvvetli bulurlarsa onun ictihadıyla amel edebilirler.
Müslüman, haramlar konusunda titiz olan insandır. O haram olan bir davranışı yapmaz, haram bir şeyi yemez içmez, haram olan bir sözü konuşmaz. Farzlara dikkat eder. Bilir ki farzları terk etmek de haramdır. Haramlar, Allah’ın müslümanlar için çizdiği sınırlardır. Mü’min insan bu sınırları dikkatlice korur. 3734 Allah (c.c.), insanlar için koyduğu sınırları (hudûdu) aşanları sevmemekte, onları Cehennem azabı ile tehdit etmekte, sık sık ‘Allah’ın sınırlarına tecavüz etmeyin’ diye uyarmaktadır. 3735
Helâl; Anlam ve Mâhiyeti
Sözlükte, haram durumu terk etme, haram olan yerden ayrılma, haramlığın giderilmesi gibi anlamlara gelir. Yapılmasında herhangi bir sakınca olmayan, yapıldığı zaman kişiye günah kazandırmayan işler (ameller) için kullanılır.
Yapılması, yenilip içilmesi, söylenilmesi haram olmayan bütün işler ‘helâl’dır. İslâm’a göre yapılmasında sakınca (vebâl) olmayan her şey ‘helâl’ sınırları içerisindedir. Helâl bu açıdan mubahtan daha kapsamlıdır. Hatta birtakım helâl olan şeyleri yapmak kişiye sevap bile kazandırabilir. Mubah ve câiz kelimeleri de ‘helâl’ kelimesi yerine kullanılabilir. Mubah, yapılmasında veya yapılmamasında sevap veya günah olmayan her işe denir. Câiz de aynı anlamda kullanılmaktadır.
Helâl Ölçüsü Koyma Yetkisi: İslâm’a göre bir şeyin ‘helâl’ veya ‘haram’ olmasının hükmü insan aklına veya insanlar tarafından meydana getirilmiş otoritelere bağlı değildir. Hiç kimse kendi kafasından ‘şu helâldır, bu haramdır’ deme hakkına sahip olamaz. Hiç bir beşerî otorite sahibi de kendi anlayışına göre helâl ve haramlar tespit edip insanlara dayatamaz.
Haram kesin bir yasaktır. ‘Helâl’ ise sonuna kadar bir serbestliği ve sakıncasızlığı anlatır. İnsanlar için faydalı ve zararlı nice şeyler vardır. İnsanlar ne tek başlarına, ne de toplu olarak kendi haklarındaki mutlak faydalıyı ve mutlak zararlıyı bilemezler. Zararlı olan şeyleri bilip insanlara yasaklayan, ya da onları belli konularda serbest bırakan; ancak her şeyi insanlardan daha iyi bilen, insanlardan daha yüce olan bir makam olmalıdır.
Bir başkası için yasak hükmü koymak, onlara bazı emirler vermek; ya da bazı konularda onları serbest bırakmak; bir gücü, bir otoriteyi, bir üstünlüğü ifade eder. Yasak koyan veya emir veren, diğerlerine nisbeten daha üstün bir konumdadır. İnsanlar kul olmaları açısından birbirlerine temelden bir üstünlükleri yoktur. Öyleyse onların bir kısmının diğerleri için -İslâm’ın belirlediği şekilde- haram ve helâl koyması doğru değildir. Bu hak, yalnızca insanın asıl sahibi ve onun üzerinde sonsuz, sınırsız ve mutlak otoritesi olan Allah’a aittir. “Dillerinizin yalan yere
3734] 9/Tevbe, 112
3735] 4/Nisâ, 14; 2/Bakara, 229; 58/Mücâdele, 4 vd.; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 252-254
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nitelendirmesi dolaysıyla; ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” 3736
İnsana yakışan, kafasına estiği gibi, işine geldiği gibi ‘helâl’ ve ‘haram’ ölçüsü uydurmak değil; Rabbin ölçülerine teslim olup, ‘helâl’ olan şeylerle yetinmek, haramlardan uzak kalmaktır. Çünkü güzel olan bir hayat, ancak ‘helâl’ olan şeyleri yapmakla sağlanır.
Eşyada Asıl Olan Mubah/Helâl Olmaktır: İslâm’a göre eşyada asıl olan mubah (helâl) olmadır. Bir şeyin yapılması, yenilmesi, kullanılması, söylenmesi açık deliller ile haram kılınmamışsa, o dinen helâldir. Ancak o şey hakkında şer’î bir yasak varsa, ya da zararlı olduğu anlaşılırsa, o zaman helâl olmaktan çıkar.
Haramlar sınırlı sayıdadır; Haram veya günah olan şeyler helâl olanlara göre çok daha azdır. İnsanlara bazı şeylerin helâl bazı şeylerin haram edilmesi, dünya sınavının bir gereğidir. Hayır ve şer ile denenmenin bir sonucudur. 3737 İnsanın önüne çok geniş bir mubah (helâl) alanı açılmaktadır. Bu ‘helâl sahada hayatı en güzel bir biçimde yaşayabilmek için bazı kurallara uymak, yasaklardan kaçınmak gerekir. Haramlar, insan için çizilmiş güvenlik ve tedbir sınırlarıdır. ‘Helâl’ olanlarla yetinilmez de haram olan şeyler yenir, içilir ve yapılırsa; insan hem günah kazanır, hem de en güzel bir şekilde (sulh halinde) Allah tarafından tanzim edilmiş olan hayatı fesâda çevirir, tekâmülün önüne engel koymuş olur.
Tekrar ifade edelim ki insanlara bir şeyi ‘helâl’ veya ‘haram’ yapma yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Peygamberler, Allah’ın izniyle ya vahiyle bildirilen haram ve helâli açıklarlar ya da vahyin kapalı bıraktığı şeyleri yine vahyin izniyle insanlara bildirirler. Onların haram kıldıkları da tıpkı Kur’an’ın haramları gibidir. 3738
İslâm fıkhında, Kitap ve Sünnet’te açıkça belli olmayan haramlar ve helâllar hakkında yapılan ictihadlar, haram ve helâli tespit etme, mü’minleri haramlardan koruma gayretidir. Müctehidlerin ictihadları akîde yönünden bağlayıcı değildir, ama Sünnet’te yeterince açık olmayan ve orada yer almayan, ya da daha sonradan ortaya çıkan konuların çözümünde bunlara ihtiyaç vardır.
Ancak böyle bir durum olmadan, Allah’ın ve O’nun peygamberinin koyduğu çok açık haram ve helâl ölçülerini tanımayarak, İslâm’ın haramlarını helâl sayanlar, ya da başka otoritelerin İslâm’a aykırı koydukları haram ve helâl ölçülerini kabul edenler, hevâlarını veya başka şeyleri ilâh haline getirirler. Bu gibiler, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmediklerinden kâfirlerdir, zâlimler ve fâsıklardır. 3739 Kendi hevâlarından şeriat ve din uyduranlardır. 3740
Kur’an şöyle diyor: “De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?…”3741 Yerde ve gökte yaratılanların -haram kılınanlar hâriç- hepsi de insanlar içindir.3742 Allah (c.c.) insanlara bütün temiz şeyleri helâl, pis (rics ve
3736] 16/Nahl, 116
3737] 21/Enbiyâ, 35
3738] Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4604, 4/200; İbn Mâce, Mukaddime 2, hadis no: 12, 1/6; Tirmizî, İlim 10, 2663, 5/37; Ahmed bin Hanbel, 6/8
3739] 5/Mâide, 44, 45, 47
3740] 42/Şûrâ, 21
3741] 7/A’râf, 32
3742] 2/Bakara, 29
HARAM - HELÂL
- 831 -
necis) olan şeyleri de haram kılmıştır. 3743
Mü’minler, helâl yoldan kazanırlar, helâl yerlere harcarlar, helâl yiyecekleri yerler, helâl içecekleri içerler, helâl davranışlarda bulunurlar, helâl eğlencelerle yetinirler; kısaca helâl anlayışı üzerine hayatlarını sürdürürler. Helâlden ayrılmayarak Allah’ın rızâsını isterler. 3744
Kur’ân-ı Kerim’de Haram ve Helâl
“O yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı...” 3745
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” 3746
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin. Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça merhamet edendir. Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” 3747
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını, yalan yemin ve şehâdet ile yemeniz için o malları hâkimlere (reislere, yetkili yöneticilere veya mahkeme hâkimlerine el altından) vermeyin.” 3748
“Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış veriş (ticaret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticareti helâl, fâizi haram kılmıştır...” 3749
“Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesnâ, mallarınızı bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size merhamet edendir.” 3750
“Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz hâriç- , dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (yoldan çıkmaktır... Kim gönlünden günaha yönelmiş olmamak üzere, zaruret olarak, açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” 3751
3743] 5/Mâide, 5
3744] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 262-264
3745] 2/Bakara, 29
3746] 2/Bakara, 168-169
3747] 2/Bakara, 172-174
3748] 2/Bakara, 188
3749] 2/Bakara, 275
3750] 4/Nisâ, 29
3751] 5/Mâide, 3
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar. De ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah’ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın (besmele çekin). Allah’tan korkun. Allah’ın hesabı pek çabuktur.” 3752
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilen (yahûdi, hıristiyan vb.nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir...” 3753
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın, sınırı aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan korkup sakının.” 3754
“Ey iman edenler! Şarap (alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı zikretmekten/hatırlayıp anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” 3755
“Hem size, hem de yolculara fayda olmak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” 3756
“Allah’ın âyetlerine iman ediyorsanız, yalnızca Allah’ın adı anılarak kesilen şeylerden (hayvanlardan) yiyin.” 3757
“Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin; bunu yapmak fısktır, Allah’ın yolundan çıkmaktır...” 3758
“Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar, gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak değillerdir.” 3759
“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde zînetli elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 3760
“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) zîneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (kâfirlerle birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” 3761
“...O Peygamber, onlara ma’rûfu emreder, münkerden nehy eder, onlara temiz (ve güzel) şeyleri helâl, pis (ve zararlı) şeyleri haram kılar...” 3762
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (kendine) din edinmeyen
3752] 5/Mâide, 4
3753] 5/Mâide, 5; ayrıca bk. 7/A’râf, 157
3754] 5/Mâide, 87-88
3755] 5/Mâide, 90-91
3756] 5/Mâide, 96
3757] 6/En'âm, 118
3758] 6/En'âm, 121
3759] 6/En'âm, 140
3760] 7/A’râf, 31
3761] 7/A’râf, 32
3762] 7/A'râf, 157
HARAM - HELÂL
- 833 -
kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 3763
“Allah, içinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için, denizi emrinize verendir... (Bütün bunlar) O’nun lutfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir. “ 3764
“Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.” 3765
“Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin. Eğer (gerçekten yalnız) Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 3766
“Dillerinizin yalan yere nitelemesinden ötürü, ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin. Sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.” 3767
“Elini bağlı olarak boynuna asma (cimri olma). Onu büsbütün de açıp savurma (israf etme). Sonra kınanmış bir halde oturup kalırsın.” 3768
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 3769
“Kâfirler (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 3770
“O size yeri boyun eğer yaptı. Haydi, onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin.” 3771
Hadis-i Şeriflerde Haram ve Helâl
“Helâl, Allah’ın, Kitabında (açık veya kapalı olarak) helâllığını bildirdiği; haram da, Allah’ın, Kitabında (açık veya kapalı olarak) haramlığını bildirdiği şeydir. Kitab’ın söz etmediği (yani helâl veya haram olduğunu belirtmediği ) şey de, Allah’ın affettiği (yani mubah kıldığı) şeylerdendir.” 3772
“Siz, sizi bırakıp teklif etmediğim hususlarda beni, kendi halime bırakın. Sizden evvelki ümmetler, ancak çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı ihtilâfları sebebiyle helâk olmuşlardır. Ben, sizleri bir şeyden nehyettiğim zaman, ondan sakının. Size bir şeyi emrettiğim zaman da emrimi tutun. Gücünüzün yettiği kadar onu yerine getirin.” 3773
Abdullah bin Mes’ud şöyle dedi: “Dostlar! Bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen
3763] 9/Tevbe, 29
3764] 16/Nahl, 14
3765] 16/Nahl, 112-113
3766] 16/Nahl, 114
3767] 16/Nahl, 116
3768] 17/İsrâ, 29
3769] 20/Tâhâ, 81
3770] 47/Muhammed, 12
3771] 67/Mülk, 15
3772] İbn Mâce, Et’ıme 60, hadis no: 3367; Tirmizî, Libâs 6, hadis no: 1780
3773] Buhârî, İ’tisâm, 19; Müslim, Fedâil 130; İbn Mâce, Mukaddime 2; Tirmizî, İlim, 17, hadis no: 2819; Nesâî, Menâsik 1, hadis no: 2609-2610
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de ‘Allah bilir’ desin. Zira insanın bilmediği konuda ‘Allah bilir’ demesi de bir ilimdir. Allah Teâlâ, Peygamber’ine şöyle buyurmuştur: “De ki: Kur’an’ı tebliğden ötürü sizden bir ücret istemiyorum. Ben, kendiliğinden bir şeyler uydurup size dayatmak isteyen biri de değilim.” 3774
“Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîf (tevhid dini, sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 3775
“Allah Teâlâ da kıskanır. O’nun kıskanması, kulun İlâhî yasakları çiğnemesi sebebiyledir.” 3776
“İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: ‘Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” 3777
“Öyle bir devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” 3778 Rezîn rivâyetinde şu ziyâde vardır: “... Böyle kimselerin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, ırzını/insanî kıymetini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır. Haberiniz olsun, bedende bir küçük et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası), kalptir.” 3779
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyeni yap! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.” 3780
“İyilik, ahlâkın güzelliğidir. Günah ise, kalbinde rahatsızlık uyandıran ve başkalarının muttalî olmasından hoşlanmadığın şeydir.” 3781
“İyilik, ruhunun yatıştığı (mutmain olduğu) şeydir. Kötülük ise, insanlar sana fetvâ verseler de, içini tırmalayan ve göğsünde tereddüt duyduğun şeydir.” 3782
“Kul, mahzurlu olan şeye düşmekten çekinerek mahzurlu (sakıncalı) olmayan şeyi bırakmadıkça takvâlı kişilerden olma derecesine ulaşamaz.” 3783
“Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü
3774] Buhârî, Tefsîru Sûre (30, 38), 3; Müslim, Münâfıkîn 39, 40
3775] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, 4/162
3776] Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36; Tirmizî, Radâ' 4
3777] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6; İbn Mâce, Zühd 17
3778] Buhârî, Büyû' 7, 23; Nesâî, Büyû' 2
3779] Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14, hadis no: 3984; Nesâi, Büyû’ 2, hadis no: 4431; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1219; Ebû Dâvud, Büyû’ 1, hadis no: 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
3780] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2637; Nesâî, Eşribe 50, hadis no: 5677; Dârimî, Büyû’ 2, hadis no: 2535
3781] Müslim, Birr 14-15; Tirmizî, Zühd 40, hadis no: 2497; Dârimî, Rikak 73, hadis no: 2792
3782] Ahmed bin Hanbel, 4/227; Dârimî, Büyû’, 2, hadis no: 2536
3783] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 14, hadis no: 2568; İbn Mâce, Zühd 24, hadis no: 4215
HARAM - HELÂL
- 835 -
helâk oldular.” 3784
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan, haddi aşan kimseler helâk oldular.” (Rasûlullah bu sözü üç defa tekrarladı. 3785
Abdullah bin Ömer (r. anhümâ) şöyle dedi: “Biz tekellüften (gereksiz zorluklardan, külfetten) nehy olunduk.” 3786
“Ey insanlar, şüphesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyibden (temiz, hoş ve helâl olandan) başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de, Rasullere emrettiği şeyi emreder: ‘Ey Rasuller, helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih amellerde bulunun. Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı bilirim.’ 3787 ve ‘Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların tayyiblerinden (helâl ve hoş/temiz olanlarından) yiyin.’ 3788 buyurmuştur.” dedi. Sonra devam etti: “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir halde ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir?” 3789
“Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnad etmektir.” 3790
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 3791
“Münâfığa ‘efendi’ (efendim, sayın, beyefendi vb.) demeyin. Eğer onu efendi sayacak olursanız, Aziz ve Celil olan Rabbinizin kızgınlığını çekmiş olursunuz.” 3792
“Rüzgâr, Allah’ın kullarına bir nimetidir. Bazen rahmet, bazen de azap getirir. Rüzgârı gördüğünüz zaman ona sövmeyin. Onun hayrını isteyin; şerrinden de Allah’a sığının.” 3793
“Bir adam din kardeşine ‘ey kâfir!’ derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” 3794
“Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.” 3795
3784] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
3785] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5
3786] Buhârî, İ’tisâm 3
3787] 23/Mü’minûn, 51
3788] 2/Bakara, 172
3789] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3, hadis no: 3173; Dârimî, Rikak 9, hadis no: 2720
3790] Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10; Nesâî, Vesâyâ 12
3791] Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme 48
3792] Ebû Dâvud, Edeb 83; Ahmed bin Hanbel, V/346
3793] Ebû Dâvud, Edeb 104
3794] Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111; Tirmizî, İman 16
3795] Tirmizî, Birr 48; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizden biriniz ‘nefsim pis ve murdar oldu’ demesin; fakat ‘nefsim yaramazlaştı’ desin.” 3796
Ebû Berze’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), yatsı namazından önce uyumayı, yatsı namazından sonra da konuşmayı hoş karşılamazdı. 3797
“Bir erkek hanımını yatağına çağırır, o da gelmez ve kocası kendisine kızgın vaziyette gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lânet eder.” 3798
“Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.” 3799
Peygamberimiz, Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.” 3800
Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah’a (s.a.s.) ansızın görmenin hükmünü sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu. 3801
“Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz. Bir erkek başka bir erkekle; bir kadın da başka bir kadınla bir örtü altında yatamaz.” 3802
“Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla başbaşa kalmasın.” 3803
“(Yanında mahremi bulunmayan) Kadınların yanına girmekten sakının!” Bunun üzerine ensârdan birisi: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Kocanın erkek akrabası hakkında ne dersiniz?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Onlarla halvet, ölüm demektir.” 3804
Câbir (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini, üzerine oturulmasını ve kabir üzerine binâ yapılmasını yasakladı.” 3805
Nebî (s.a.s.), bir adamın bir kişiyi övdüğünü ve övmede çok ileri gittiğini işitti. Bunun üzerine: “Adamı mahvettiniz (veya adamın bel kemiğini kırdınız)” buyurdu. 3806
“Bir yerde bulaşıcı hastalık ortaya çıktığını duyduğunuz zaman oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde bulaşıcı bir hastalık ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayın.” 3807
Huzeyfe (r.a.) şöyle dedi: Şüphesiz Nebî (s.a.s.) bize ipek ve atlastan yapılmış elbise giymeyi, altın ve gümüş kaplardan içmeyi yasakladı ve: “Bunlar dünyada kâfirlerin, âhirette ise sizlerindir.” buyurdu. 3808
“Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar.” 3809
3796] Buhârî, Edeb 100; Müslim, Elfâz 17; Ebû Dâvud, Edeb 76
3797] Buhârî, Mevâkît 23; Müslim, Mesâcid 236; Tirmizî, Mevâkît 11; Nesâî, Mevâkît 20; İbn Mâce, Salât 12
3798] Buhârî, Bed'ü'l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 122; Ebû Dâvud Nikâh 40
3799] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
3800] Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43
3801] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
3802] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
3803] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hac 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
3804] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20; Tirmizî, Radâ’ 16
3805] Müslim, Cenâiz 94; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96, 98; İbn Mâce, Cenâiz 43
3806] Buhârî, Şehâdât 17, Edeb 54; Müslim, Zühd 67
3807] Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 100
3808] Buhârî, Eşribe 28, Libâs 27; Müslim, Libâs 3, 4; Ebû Dâvud, Eşribe 17; Tirmizî, Eşribe 10; İbn Mâce, Eşribe 17
3809] Ebû Dâvud, Büyû' 38, 63, 64
HARAM - HELÂL
- 837 -
“Bilmiş ol ki, haramdan gıdasını alıp büyüyen bir ete ancak ateş evlâdır.” 3810
“Muhakkak insanlara öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi eline geçirdiği malı helâldan mı, yoksa haramdan mı kazandığını düşünmeyecektir.” 3811
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsı, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 3812
“Her müslümanın öteki müslümana kanı, ırzı (nâmusu) ve malı haramdır.” 3813
“Âdemoğluna zinadan nasibi takdir olunmuştur. O buna mutlaka erişir. Gözlerin zinâsı bakmak, kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı tutmak, ayakların zinâsı yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Üreme organı ise, bunu ya gerçekleştirir, ya da boşa çıkarır.” 3814
“Yollarda oturmaktan kaçının!” Sahâbiler: ‘Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah: “Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!” buyurdu. ‘Yolun hakkı nedir ey Allah’ın Rasûlü?’ dediler. Şöyle cevapladı: “Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehy etmektir.” 3815
İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.), kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti. Buhârî’nin bir başka rivâyetinde de3816 “Rasûlullah (s.a.s.), kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti.” denilmektedir. 3817
Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti.” 3818
“Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır: Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.” 3819
Abdullah İbn Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.), başın bir kısmını tıraş edip bir kısmının (perçem olarak) bırakılmasını (Amerikan tıraşı, alaburs) yasakladı.” 3820
3810] Tirmizî, Salât 429, hadis no: 609; Dârimî, Rikak 60, hadis no: 2779
3811] Buhârî, Büyû’ 35; Nesâî, Büyû’ 2, hadis no: 4432; Darîmî, Büyû’ 5, hadis no: 2539
3812] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
3813] Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18
3814] Buhârî, İsti'zân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20-21; Ebû Dâvud, Nikâh 43
3815] Buhârî, Mezâlim 22, İsti'zân 2; Müslim, Libâs 114; Ebû Dâvud, Edeb 12; Tirmizî, İsti'zân 30
3816] Libâs, 61
3817] Buhârî, Libâs 62; Ebû Dâvud, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbn Mâce, Nikâh 22
3818] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
3819] Müslim, Cennet 52
3820] Buhârî, Libâs 72; Müslim, Libâs 72, 113; Ebû Dâvud, Teraccül 14; Nesâî, Ziynet 5, 58; İbn Mâce, Libâs 38
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah (s.a.s.) bir gün saçının bir kısmı tıraş edilmiş bir kısmı bırakılmış bir çocuk gördü, âile fertlerini böyle yapmaktan men edip şöyle buyurdu: “Ya hep tıraş edin ya hep bırakın!” 3821
Esmâ’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre bir hanım Rasûlullah’a (s.a.s.): ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Yakalandığı bir hastalık sebebiyle kızımın saçları döküldü. Ben onu evlendirmiştim de. Ona saç (peruk) taktırayım mı?’ diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Saç takana da taktırana da Allah lânet etmiştir.” buyurdu.’ 3822
Abdullah bin Ömer’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), saçlarına saç ekleten ve ekleyen, döğme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir. 3823
“Beyaz saçları yolmayın. Zira o beyaz saç, kıyâmet günü müslümanın nûrudur.” 3824
“Ölenin arkasından yüzünü gözünü tırmalayan, yakasını paçasını yırtan, câhiliyye insanı gibi bağıra çağıra ağıt yakıp kendisine bedduâ eden bizden ve bizim yolumuzu izleyenlerden değildir.” 3825
“Kim çalıntı veya yitik bir malın yerini haber veren kimseye (arrâfa) gidip ondan bir şey sorar, söylediğini de tasdik ederse, o kişinin kırk gün hiçbir namazı kabul olunmaz.” 3826
“Kuşları ürkütüp isimlerinden, seslerinden ve hareketlerinden mânâlar çıkarmak, uğursuzluğa inanmak, kum üzerine çizgiler çizerek geleceğe yönelik hükümler çıkarmak bir çeşit sihir ve kehânettir.” 3827
“Kıyâmet günü azâbı en şiddetli olanlar, sûret (put amaçlı heykel ve resim) yapanlardır.” 3828
“İçinde köpek ve sûret (put amaçlı heykel ve resim) bulunan eve melekler girmez.” 3829
Ebu’l-Heyyâc Hayyân İbn Husayn şöyle dedi: Ali İbn Ebû Tâlib (r.a.) bana: “Seni, Rasûlullah’ın (s.a.s.) beni görevlendirdiği bir işi yapmakla görevlendireyim mi? Nerede canlı sûreti bulursan onu tanınmaz hale getir, rastladığın yüksek kabirleri de yerle bir et!” dedi. 3830
Abdullah İbn Ömer (r.a.), “hayır, Kâbe hakkı için” diye yemin eden bir adamı işitmişti. Bunun üzerine o, adama şöyle dedi: “Allah’tan başkasının adına yemin etme. Çünkü ben Rasûlullah’tan (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Allah’tan başkası adına yemin eden kimse küfre veya şirke düşmüş olur.” 3831
“Yalan yere yemin ederek bir müslümanın hakkını gasbeden kimseye Allah cehennemi vâcip, cenneti de haram kılar.” Bunun üzerine bir kişi: ‘Eğer o hak, önemsiz bir
3821] Ebû Dâvud, Teraccül 14
3822] Buhârî, Libâs 85; Müslim, Libâs 115; İbn Mâce, Nikâh 52
3823] Buhârî, Tefsîru Sûre (59) 4, Libâs 83, 85, 87; Müslim, Libâs 115, 117, 119; Ebû Dâvud, Teraccül 5; Tirmizî, Libâs 25, Edeb 33; Nesâî, Ziynet 22-24; İbn Mâce, Nikâh 52
3824] Ebû Dâvud, Teraccül 17; Tirmizî, Edeb 56; Nesâî, Ziynet 13; İbn Mâce, Edeb 25
3825] Buhârî, Cenâiz 36, 38, 39, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22, 25; Nesâî, Cenâiz 17; İbn Mâce, Cenâiz 52
3826] Müslim, Selâm 125; Ahmed bin Hanbel, II/429; IV/68, V/380
3827] Ebû Dâvud, Tıb 23; Ahmed bin Hanbel, III/477, V/60
3828] Buhârî, Libâs 89, 91, 92, 95; Müslim, Libâs 96, 97, 98; Nesâî, Ziynet 113
3829] Buhârî, Libâs 88, Bed'ü'l-Halk 7; Müslim, Libâs 83, 87
3830] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 68; Tirmizî, Cenâiz 56; Nesâî, Cenâiz 99
3831] Tirmizî, Nüzûr 8
HARAM - HELÂL
- 839 -
şey ise yine böyle midir, yâ Rasûlallah?’ diye sordu. Peygamberimiz şöyle cevap verdi: “Misvak ağacından bir dal parçası olsa bile böyledir.” 3832
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasın; çünkü -bu takdirde- üçüncüleri şeytandır.” 3833
“Yanında mahremi olmayan kadınla kimse başbaşa kalmasın!” 3834
“Kim görmediği bir rüyâyı ‘gördüm’ deyip anlatırsa, âhirette yerine getirmesi mümkün olmayan bir işe, iki arpa tanesini birbirine düğümleme cezasına çarptırılır. Kim, bir topluluğun duyulmasını istemediği bir sözü öğrenmeye çalışır (kulak hırsızlığı yapar)sa, kıyâmet günü kulaklarına eritilmiş kurşun dökülür. Kim de herhangi bir canlının resim ve heykelini yaparsa, o da kıyâmette, yapamayacağı halde, ‘haydi buna can ver!’ diye zorlanarak azâb edilir.” 3835
“Birbirinize kin tutmayın, haset etmeyin, sırt çevirmeyin ve ilginizi kesmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Bir müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terk etmesi helâl değildir.” 3836
“Zandan sakının. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının (aralarında özel) konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı övünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Allah’ın emrettiği gibi kardeş olun...” 3837
“Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” 3838
“Bize silâh çeken bizden değildir. Bize hile yapıp bizi aldatan da bizden değildir.” 3839
“Üç sınıf insan vardır ki kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (Râvi Ebû Zer dedi ki;) Rasûlullah bu cümleyi üç kere tekrarladı. Ebû Zer: ‘Bu kimseler tam bir mahrûmiyete ve hüsrâna uğramışlar. Bunlar kimlerdir, ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) de şu cevabı verdi: “Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticaret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır.” 3840
“Bir müslümanın, din kardeşini üç gün üç geceden fazla terk edip küs durması helâl değildir; İki müslüman karşılaşırlar, biri bir tarafa öteki öbür tarafa döner. Hâlbuki o ikisinin en iyisi önce selâm verendir.” 3841
“Müslümanın din kardeşine üç günden fazla küs durması helâl olmaz. Kim müslüman
3832] Müslim, İman 218; Nesâî, Âdâbu'l-Kudât 30; İbn Mâce, Ahkâm 9
3833] Ahmed bin Hanbel, I/222, III/339
3834] Buhârî, Nikâh 111-112; Müslim, Hacc 424
3835] Buhârî, Ta’bîr 45; Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Rüyâ 8; İbn Mâce, Rüyâ 8
3836] Buhârî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28, 30-32; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5
3837] Müslim, Birr 30
3838] Müslim, Birr 32; Ebû Dâvud, Edeb 35; Tirmizî, Birr 18; İbn Mâce, Zühd 23
3839] Müslim, İman 164, Fiten 16; Ebû Dâvud, Büyû' 50; Tirmizî, Büyû' 72; İbn Mâce, Ticâret 36
3840] Müslim, İman 171; Ebû Dâvud, Libâs 25; Tirmizî, Büyû' 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû' 5, Ziynet 103; İbn Mâce, Ticaret 30
3841] Buhârî, Edeb 62, İsti'zân 9; Müslim, Birr 23, 25, 26; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 21, 24; İbn Mâce, Mukaddime 7
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kardeşini üç günden fazla terk eder ve o hal üzere ölürse cehenneme girer.” 3842
“Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâb edildi ve bu sebeple cehenneme girdi. Hayvanı hapsettiğinde ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkân vermemişti.” 3843
“İnsanlara haksız yere dünyada azâb edenlere Allah, mutlaka azâb eder.” 3844
“Ateşle (hayvanları) azâb etmek, ateşin yaratıcısından başka hiç kimse için uygun ve meşrû değildir.” 3845
Rasûlullah (s.a.s.) yüze vurmayı ve yüzü damgalamayı yasakladı.” 3846
Yeme İçmeyle ilgili Haramlar Konusunda Bazı Hadis-i Şerifler:
“Her kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da onun kötülüklerinden emin olurlarsa, mutlaka cennete girer.” Bunun üzerine bir adam: “Yâ Rasûlallah, bugün halk arasında bu (vasıfta kişiler) pek çoktur’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu: “Benden sonraki asırlarda da bulunacaktır.” 3847
“Kim, helâl kazancından bir hurma değerinde bir sadaka verirse -ki Allah helâl maldan verilen sadakadan başka hiçbir sadakayı kabul etmez- işte Allah, bu helâl sadakayı sağ eli ile kabul eder. Sonra o tek hurma değerindeki sadakayı dağ gibi oluncaya kadar, sizin birinizin sütten ayrılmış tayını büyütüşü gibi, sadaka sahibi için dikkatle büyütür.” 3848
“Hiçbir kimse el emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah’ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi.” 3849
“Allah, haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.” 3850
“Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (karnının) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden fazlasına yemek koymasın).” 3851
“Mal, yeşil (taze) ve tatlıdır. El açıklığıyla (cömertlik ve ikramla) onu ele geçirenin malına bereket verilir. İnsanlara zulmetmek için kazananın malı ise bereketlenmez. Onun durumu, yiyip doymayan kimse gibidir. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır.” 3852
“Benden sonra, ümmetim için üç hususta korkuyorum. Bunlar, sapık arzular, bilgiden
3842] Ebû Dâvud, Edeb 47
3843] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 151, 152, Birr 133, 134
3844] Müslim, Birr 117-119; Ebû Dâvud, İmâre 32
3845] Ebû Dâvud, Cihad 112, Âdâb 164
3846] Müslim, Libâs 106
3847] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2640
3848] Buhârî, Zekât 14, Tevhid, 57; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât, 28, hadis no: 656; Nesâî, Zekât 48, hadis no: 2515; İbn Mâce, Zekât 28, hadis no: 1842
3849] Buhârî, Büyû' 15
3850] Ebû Dâvud, Tahâre 31, hadis no: 59; Nesâî, Zekât 104, hadis no: 139; İbn Mâce, Tahâre 2, hadis no: 271-274; Dârimî, Tahâre 21, hadis no: 692
3851] Tirmizî, Zühd 47 -2381-; İbn Mâce, Et’ıme 50 -3349-
3852] Buhâri; Askalani, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
HARAM - HELÂL
- 841 -
sonra gaflet, çok yemek ve şehvetlere tutulmaktır.” 3853
“Yiyin, için, sadaka verin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 3854
“Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 3855
“İnsanların yediği şeylerin en temizi (helâli), kendi kazancından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır.” 3856
“Ehlî eşekler, onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan her bir kesici dişi (köpek dişi) olan, kuşlardan da pençeleri olanlar haramdır.” 3857
“Allah Teâlâ hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak haram olan şeyle tedâvi olmayın.” 3858
“Allah sizin için haram kıldıklarında şifâ yaratmamıştır.” 3859
“Alkollü içkiler devâ değil; derttir.” 3860
“Allah, alkollü içkileri içen kişiye Cehennem’de azab göreceklerin irinlerini içirmeye and içmiştir.” 3861
“...İçki içme. Çünkü içki, bütün şerlerin/kötülüklerin anahtarıdır.” 3862
“Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her hamr haramdır” 3863
“Çoğu sarhoş eden şeyin bir avucu da haramdır.” 3864
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, üzerinde içki içilen sofraya/masaya asla oturmasın!” 3865
“Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.” 3866
“İçki içilmesini yasaklayan Allah Zülcelâl, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.” 3867
3853] Câmiu’s Sağîr, 1/13
3854] Buhârî, Libas 1, 7/182; İbn Mâce, Libas 23, Hadis no: 3605, 2/1192; Nesâi, Zekât 66; K. Sitte, 16/361
3855] İbn Kesir, c. 4, s. 397
3856] Ebû Dâvud, Büyû’ 77, hadis no: 3528; İbn Mâce, Ticâre 1, hadis no: 2137-2138; Nesâî, Büyû’ 1, hadis no: 4427-4430; Tirmizî Ahkâm 22, hadis no: 1372; Dârimî, Büyû’ 6, hadis no: 2540
3857] Ebû Dâvud, Et'ıme 26, hadis no: 3790, 33, hadis no: 3806; Nesâî, Sayd 30, 31; Buhârî, Zebâih 29; Müslim, Sayd 12-16; Tirmizî; Et'ıme 1,hadis no: 1477, 1478, 1479; İbn Mâce, Sayd 13, hadis no: 3232, 3234
3858] Ebû Dâvud, Tıbb 11, hadis no: 3874
3859] Tâc, c. 3, s. 212
3860] Câmiu’s Sağîr, 1/72
3861] Tâc, c. 3, s. 145
3862] İbn Mâce, hadis no: 4034
3863] Müslim, Eşribe 73-75; Buhârî, Edeb 80, Ahkâm 21
3864] Tirmizî, Eşribe 3; Ebû Dâvud, Eşribe 5; Nesâi, Eşribe 25
3865] Tirmizî, Edeb 43; Ebû Dâvud, Et’ıme 18
3866] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
3867] Müslim, hadis no: 930
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar.” 3868
“Kazancın en şerlisi zinâ bedelidir.” 3869
Ebû Cuhayfe (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.), kan alma bedelinden, kadın kölenin (haram olan) kazancından neyetti. Ve yine Rasûlullah döğme yaptırana, ribâ (fâiz) yiyene, ribâ kazancı yediricisine lânet etti. Sûret yapan musavvir kişiye de lânet etti.” 3870
“Fâiz, yetmiş çeşidi olan günahtır. Bunların en hafifi, erkeğin kendi annesi ile zinâ etmesi (veya evlenmesi) günahı kadardır.” 3871
Câbir bin Abdullah (r.a.) şöyle der: “Rasûlullah (s.a.s.); Ribâyı (fâizi) yiyene, yedirene, kâtibine ve şâhitlerine lânet etti ve “Bunlar, eşittirler” buyurdu.” 3872
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, fâiz yemeyen hiçbir kimse kalmayacaktır. Kişi, fâiz yemese bile, kendisine onun buharından/tozundan bulaşacaktır.” 3873
“Fâizi yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruklarına yapışıp ziraatla geçindiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah üzerinize zilleti (aşağılanma, horlanma, zaafa düşmeyi) musallat kılar ve dininize dönmedikçe onu üzerinizden sıyırmaz.” 3874
“Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 3875
“...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, yâ Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?” 3876
“Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.” 3877
“Sizden birinin ipini alarak odun demetini sırtlanıp onu satması, -Allah onu dilencilikten korusun- versinler, vermesinler dilenmesinden daha hayırlıdır.” 3878
“Gümüş kaptan bir şey içen kimse karnına cehennem ateşi doldurmuş olur.” 3879 Müslim’in bir rivâyetinde: “Gümüş ve altın kaplardan yiyen ve içen kimse...” şeklindedir. 3880
Dille İşlenilen Haramlarla İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir. Muhâcir de
3868] Ebû Dâvud, Büyû' 38, 63, 64
3869] Müslim; S. Müslim ve Terc. M. Sofuoğlu, 5/87
3870] Buhârî, Büyû’ 180
3871] İbn Mâce, Ticâret 58, hadis no: 2274
3872] Müslim, Müsâkat 106; Tirmizî, Büyû’ 2, hadis no: 2277; Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 5071-5073
3873] Ebû Dâvud, Büyû, 3, hadis no: 3331; İbn Mâce, Ticâret 58, hadis no: 2278; Nesâî, Büyû’ 2, hadis no: 44333
3874] Ebû Dâvud, Büyû' 54
3875] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
3876] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
3877] Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet, 2640
3878] Askalâni, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
3879] Buhârî, Eşribe 28; Müslim, Libâs 1; İbn Mâce, Eşribe 17
3880] Müslim, Libâs 1
HARAM - HELÂL
- 843 -
Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” 3881
“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” 3882
“Allah kimi, iki çenesi ve iki budu arasındakinin şerrinden korursa, o kişi cennete girer.” 3883
“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” 3884
“Kul, Allah’ın râzı/hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine atar.” 3885
“İnsan sabahlayınca, bütün organları dil’e başvurur ve (âdeta ona) şöyle derler: ‘Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” 3886
“... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.” 3887
Ebû Bekre (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.): “En büyük günâhı size haber vereyim mi?” Biz: ‘Evet, yâ Rasûlallah, dedik. Rasûlullah; “Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve: “İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır” dedi. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. Biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için “keşke sussa” diye temennîde bulunduk.” 3888
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete ilerit. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, fücûra/yoldan çıkmaya sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” 3889
“Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.” 3890
“Yalan olduğunu zannettiği hadisi benden nakleden kimse, yalancılardan biridir.” 3891
“En büyük yalan, görmediği düşü/rüyâyı ‘gördüm’ diye kişinin gözlerine iftirâ etmesidir.” 3892
3881] Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, iman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
3882] Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 61
3883] Tirmizî, Zühd 61
3884] Buhârî, Rikak 23; Müslim, Zühd 49, 50
3885] Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 10; İbn Mâce, Fiten 12
3886] Tirmizî, Zühd 61
3887] Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
3888] Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstiâbe 1; Müslim, İman 143; Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru Sûre (4) 5
3889] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105; Ebû Dâvud, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46; İbn Mâce, Mukaddime 7, Duâ 5
3890] Müslim, Mukaddime 5
3891] Müslim, Mukaddime rakamsız (-1, 9-); Tirmizî, İlim 9
3892] Buhârî, Ta’bîr 45
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsanların arasını düzeltmek maksadıyla birinden ötekine uygun sözler taşıyan (veya hayırlı konuşan) yalancı sayılmaz.” 3893
Ümmü Külsûm (r.a.) şöyle dedi: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu üç hal dışında, halkın yalan söylemesine ruhsat verdiğini hatırlamıyorum: Savaşta, kişilerin arasını düzeltmekte, (âile dirliğini sağlamak için) kocanın hanımına, hanımın kocasına söylediği sözlerde.” 3894
“Gıybet nedir, bilir misiniz?” “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Hz. Peygamber: “Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır” buyurdu. “Söylenen ayıp, eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu. Rasûllullah şöyle buyurdu: “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, o zaman ona iftirâ ettin demektir.” 3895
“Koğuculuk yapan cennete giremez.” 3896
“Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.” 3897
“Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi dediği gibi (yalancının biri)dir. Kim, ne ile intihar ederse, kıyâmet günü onunla azâb olunur. Sahip olmadığı bir şeyi adayanın adağı geçersizdir. Mü’mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir.” 3898
“Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 3899
“Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” 3900
“Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar. Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet edene döner.” 3901
Süfyân İbn Abdullah (r.a.) şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana kesinlikle yapmam gereken bir iş söyle” dedim. Efendimiz: “Rabbim Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” buyurdu. Ben: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hakkımda (zararını göreceğimden) en çok endişe ettiğin şey nedir?” dedim. Efendimiz, o güzel dilini eliyle tuttu ve: “İşte budur!” buyurdu. 3902
“Allah’ı zikretmeksizin çok konuşmayın. Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi
3893] Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101; Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Birr 26
3894] Müslim, Birr 101
3895] Müslim, Birr 70; Ebû Dâvud, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23
3896] Buhârî, Edeb 49, 50; Müslim, İman 168, 169, 170; Ebû Dâvud, Edeb 33; Tirmizî, Birr 79
3897] Tirmizî, Birr 20
3898] Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177; Tirmizî, Nüzûr 16; Nesâî, Eymân 7, 11, 31; İbn Mâce, Keffârât 3
3899] Buhârî, Edeb 44
3900] Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
3901] Ebû Dâvud, Edeb 45, Tirmizî, Birr 48
3902] Tirmizî, Zühd 61, İbn Mâce, Fiten 12
HARAM - HELÂL
- 845 -
katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah’tan en uzak kimseler olduğu kesindir.” 3903
Haram-Helâl Konusunda Genel Kurallar/Prensipler
Haram hükmü konusunda şu prensipleri gözden uzak tutmamak gerekir:
1- Eşyada asıl olan mubahlıktır, yani helâl olmasıdır.3904 Bir yiyecek, içecek veya davranış, fikir ve söz hakkında açık bir haram hükmü yoksa o esasen mubahtır. Ancak yiyecek ve içecekler, hakkında açık haram hükmü olan şeylere benziyorlarsa, o zaman onlar da haram olurlar. Davranışlar, sözler ve fikirler; Kur’an’ın açık âyetlerine ve Peygamberimizin açık sünnetine aykırı olurlarsa haram hükmü gündeme gelir.
2- İslâm, müslümanlara kendileri için zararlı olan şeyleri yasaklamış, faydalı olanları da emretmiştir. Bunun yanında temiz ve faydalı olan yiyecek ve içecekleri helâl kılmıştır. “Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı.” 3905
3- Helâl ve haram hükümlerinin kaynağı Allah’tır (c.c.).
Bir şey haram olduğu için onu yememe, içmeme veya bir hareketi yapmama; yani haram hükmü verilen bir yasağa uyma, bu hükmü veren makamı yüce tanıma ve onun önünde bir ibâdettir. İnsanlar Allah’a kulluk yapmaktan sorumlu olduklarına göre helâl ve haram ölçülerini de yalnızca O’ndan almalıdırlar. İnsanlar kendi kafalarından ve işlerine geldiği gibi helâl ve haram ölçüleri koyamazlar. Bunu yapanlar Allah (c.c.) katında bir vebâl kazanırlar. “Dillerinizin yalan yere nitelemesinden ötürü, ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin. Sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.” 3906
İnsanların hevâlarından çıkan helâl ve haram ölçülerine uyulduğu zaman yeryüzünde hep fesat olur. “Eğer hak, onların arzularına (hevâ ve heveslerine) uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar bozulur giderdi…” 3907 Peygamberimiz (s.a.s.) de bazı konularda Allah’ın kendisine bildirdiği haramları ümmetine açıklamıştır. O şöyle buyurmaktadır: “Dikkat edin, bana Kitap ve onun bir misli verildi. Dikkat edin, karnı tok birinin koltuğuna yaslanarak size: ‘Bu Kur’an’a uymanız gerekir. Onda helâl bulduklarınız helâl, haram bulduklarınız haramdır (başka kaynağa ihtiyacınız yoktur)’ demesi yakındır. Dikkat edin Allah elçisinin haram kıldıkları, Allah’ın haram kıldıkları gibidir.” 3908
4- Herhangi bir kimsenin veya otoritenin haram veya helâl hükümlerini İslâm’ın ölçülerine zıt olmasına rağmen kabul etmek, onları rab olarak tanımak anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Onlar hahamlarını ve râhiplerini ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeyden uzaktır.” 3909
3903] Tirmizî, Zühd 62
3904] 7 A’râf, 32-33
3905] 5/Mâide 5; ayrıca bk. 7/A’râf, 157
3906] 16/Nahl, 116
3907] 23/Mü’münûn 71
3908] Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4604, 4/200; İbn Mâce, Mukaddime 2, hadis no: 12, 1/6; Tirmizî, İlim 10, 2663, 5/37; Ahmed bin Hanbel, 6/8
3909] 9/Tevbe, 31
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câhiliyye döneminde cömertliği meşhur Hâtem-i Tâî’nin oğlu Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hâtem’in geldiği haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada bu âyeti okuyordu. Orada söylenenleri duyunca dedi ki; “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar.” Peygamberimiz buyurdu ki; “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları rab haline getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu Islâma davet etti, o da müslüman oldu. 3910
İnsanlara bir şeyi haram veya helâl yapma yetkisi yalnızca onları yaratan ve onları Ahirette hesaba çekecek olan Allaha aittir. Kur’an’ın ve Sünnet’in açık ölçülerini bir tarafa atıp, onların var olan hükümlerini reddederek; başka güç merkezlerinin ölçülerini kabul etmek, sonra da o ölçülere uygun davranmak, iman iddiası ile bağdaşmaz. Böyleleri Allah’ın yanında başka otoriteleri de rabb haline getirmiş olurlar. (Örneğin; Kur’an’da kumar açıkça haram kılındığı halde ‘piyangoyu madem ki devlet yasaklamıyor, yani oynanmasına izin veriyor; o halde böyle bir kumar helâldir’ demek devlet gücünü rab olarak saymak anlamına gelir.)
5- Haram hükmü geneldir ve herkes için geçerlidir. İslâm’da seçkin elitler ve ruhbanlar sınıfı olmadığından A şahsı için haram veya helâl olan bir şey, B şahsı için de haram veya helâldir.
6- İslâm’a göre haram da bellidir, helâl de. Arada şüpheli olan bazı şeyler olabilir. Onlardan sakınmak ise müslümanın takvâsıdır. 3911
7- İslâm’ın haram kıldığı bir şeyi helâl saymak büyük bir hatadır, Allah’ın hükümlerine korkusuzca karşı gelmektir. Ancak helâl kıldığı şeyleri insanlara haram saymak bundan daha büyük bir hatadır. Allah’ın kulları için helâl kıldığı, meşru hale getirdiği bir şeyi birileri haram kılamaz, onu insanlara yasaklayamaz. Bunu yapanlar ya da yapmaya kalkışanlar haddi aşmış kimselerdir. “De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir, Kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” 3912
Abdullah İbn Abbas’ın anlattığına göre adamın Peygamberimize gelerek şöyle dedi: “Ben et yediğim zaman kadınlara ilgim artıyor ve şehvetim kabarıyor. Onun için et yemeyi nefsime haram ettim.” Bunun üzerine şu âyet indi: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, sınırı aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yeyin. Inandığınız Allahtan korkup sakının.” 3913
8- Zarûretler, bazen haramları helâl hale getirebilir. İnsan mecbur kaldığı zaman, mâzereti sona erinceye kadar haramı kullanabilir, yiyebilir. 3914
3910] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
3911] Müslim, Müsâkât 107, hadis no: 1599, 3/1219. Ebû Dâvud, Büyû’ 3, hadis no: 3329-3330, 3/243; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1205, 3/511; Nesâî, Büyû’ 2, 7/213
3912] 7/A’râf, 32
3913] 5/Mâide, 87-88) (Tirmizî Tefsir 6, hadis no: 3054, 5/255
3914] 2/Bakara, 173; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115
HARAM - HELÂL
- 847 -
Yiyecek ve İçeceklerde Haramlar
Her kültürün, her medeniyetin kendine has bir kıyafeti, kendine has mutfağı vardır. İslâm’ın da özel bir mutfağı, yemek kültür ve âdâbı vardır. Müslüman kalmanın şartları arasında, İslâm kıyafetinin muhâfazası gibi, mutfağının da korunması icap eder. Kâmil mânâda müslüman olmak için İslâm mutfağından yemek şarttır. Başka bir ifade ile, gayr-ı müslim mutfaktan beslenerek müslüman kalmak zordur, kendi kendisini aldatmaktır. İslâm mutfağında haram yiyecekler ve haramla elde edilmiş gıdalara yer yoktur. İslâm mutfağında sözgelimi, şarap, domuz, leş, yırtıcı hayvan eti, besmelesiz kesilmiş hayvan eti, böcek, haşerat yoktur. İslâm, kendine has bir medeniyettir. Kur’an ve hadis, bu kültürel müesseseye geniş yer verir. Sadece haram helâl konulara değil, en küçük âdâbına kadar her şeyini ele alır. Kendi hükmünü eksiksiz verir, bir başka kültürden taklit ve iktibasa yer bırakmaz. Müslümana, yeme içme ile hükümleri, sünnet ve edepleri öğrenip tatbik etmek düşer.
Kur’ân-ı Kerim’de Yeme İçme ile İlgili Âyetler: Yeme anlamına gelen “ekl” türevleriyle birlikte Kur’an’da 109 yerde geçer. İçme anlamına gelen “ş-r-b” kelimesi ise türevleriyle birlikte 39 yerde kullanılır. Kur’an’ın en uzun sûrelerinden birinin adı, “Mâide”, yani sofra’dır. Bu surenin baş tarafı, yiyecekle ilgili temel meseleri, haram ve helâl yiyecekleri açıklar. Kur’an’da yenilip içilmesi haram olan gıdalar sayılır, sayılan az miktardaki gıdaların dışındaki tüm yiyecek ve içeceklerin, bazı şartlara riâyet edilerek helâl olduğu belirtilir,3915 Allah’ın haram kıldıklarını helâl kılmaya veya helâl kıldıklarını haramlaştırmaya kimsenin hakkı olmadığı belirtilir.3916 Kur’an’ın bu konuda vurgu yaptığı şeylerden biri, yenilecek gıdaların “helâl ve temiz” olmasının gereğidir.3917 Helâl olan gıdalar da olsa, yeme içme konusunda aşırılığa kaçıp israf etmeyi de Kur’an yasaklar. 3918
Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak: Helâl kılmak da, haram kılmak da Allah’a ait bir haktır. Hiç kimsenin, zühdünden, yani dünyaya rağbet etmemesinden dolayı, nefsini kırmak için ve Allah’ın mubah kıldığı bir şeyi, lezzet verdiği için haram kılması caiz değildir. Bir şey, helâl ise, nefsimizin hoşuna gidecek şekilde temiz ve lezzetli de olsa, ondan yararlanmak caiz olur. Çünkü İslâm, mubah oldukça lezzet veren şeylerden faydalanmayı kişiye yasaklamamıştır. Eğer o şey, haram ise, ondan uzak durmak ve o nitelik onda oldukça onu kullanmamak gerekir. Allah, haram kılmadığı bir zîneti, süsü veya temiz rızıkları haram sayanları reddeder. “De ki: ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir; kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” 3919
Müslümana düşen, helâlinden ne bulduysa yemesi, leziz olana kendini zorlamaması ve bunu âdet ve alışkanlık haline getirmemesidir. Tiryakilik, alışkanlık yapan, onsuz yapamadığımız şeyler, giderek helâl olmaktan çıkan bir duruma gelebilir. Tiryakilik yapan gıdalardan sakınmaya çalışmalıdır. Peygamberimiz, bulduğu zaman karnını helâl yiyeceklerle doyurur, ama yemede aşırıya, lüks ve
3915] 6/En'âm, 119; 7/A'râf, 32
3916] 5/Mâide, 87; 6/En'âm, 140; 66/Tahrim, 1; 9/Tevbe, 37
3917] 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 88; 8/Enfâl, 69; 16/Nahl, 114
3918] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
3919] 7/A'râf, 32
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
israfa kaçmaz ve şükreder; bulamayınca da sabrederdi. Eline geçtikçe tatlı yer, rastladıkça bal şerbeti içer, buldukça et yerdi. Bunların hiç birini özellikle yapmadığı gibi; âdet ve alışkanlık da edinmemişti.
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 3920
Hz. Peygamber’in sünneti, az yeme ve sofradan doymadan kalkma konusunda ciddî tavsiyelerde bulunur. Fakat bu konu, fıkıh açısından, haram ve helâl hükümleriyle yanlış değerlendirilmemelidir. İslâm fıkhı açısından hüküm şudur: Az yemek, sofradan doymadan kalkmak sünnet; doyuncaya kadar yemek câiz; doyduktan sonra yemek ise haramdır. Helâl ve temiz yiyecekleri doyduktan sonra yemeye devam etmek, öncelikle israf olduğu için haramdır. “Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”3921 Ayrıca, doyduktan sonra yemek, fıtratı zorlamaktır ve vücuda zararı kesindir. Bu yönlerden dolayı da câiz olmaz.
Allah, insanların ve canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratarak, yeryüzüne depo etmiştir. İnsana düşen; hem bu dünyadaki, hem ahiretteki rızkı için gayret sarfetmektir. Ama gayretin yönü ve içeriği ile rızkın helâlını veya haramını tercih etmiş olacaktır. Böylece de âhiret rızkını bu dünyadan kendisi göndermiş veya sadece burada tüketmiş olacaktır.
“Câhiller, ‘Üzümünü ye, bağını sorma’ dese de, ey müslüman! Sen, bağını sormadığın -şüpheli- üzümü yeme!”
Hamd olsun, bizlere temiz ve helâl rızıklar ihsân eden Allah’a. Şükürler olsun bizi doyuran, bizi müslüman kılan, temiz ve güzellikleri ayırabilecek özellikler bahşeden Rabbimiz’e.
Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı: İslâm, beden ve ruh sağlığına büyük çapta önem vermiş, sıhhati korumayı ibâdet kabul etmiş, sağlığı zedeleyici özelliği bulunan maddelerin eğlence, gıda ve tedavi için alınmasını haram kılmıştır.
Yiyecek ve içecekler konusunda tarih boyunca toplumların ve bazı filozofların düşünce ve davranışları farklı olmuştur; bunları ifrat, tefrit ve itidâl ölçüleri içinde toparlamak mümkündür. Hayvanın da insan gibi can taşıdığını, kıymaya hakkımız bulunmadığını ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler ile bazı filozoflar ifrâta gitmişlerdir. “Vejetaryen” denilen et yemeyen, eti kendine haram sayan anlayış da bazı çevrelerce bir ayrıcalık ve inanç gibi değerlendirilir. Umumiyetle bitkiler, hayvan ve insanlar için; hayvanlar, bazı hayvanlar ile insanlar için; insanlar ise Allah’a kulluk için yaratılmıştır; tabiî nizam budur.
Brehmenler, tefrit yönünü alırken ifrâta kaçanlar da olmuştur: “Ağızdan giren değil; çıkan onu pisler” diyen Pavlos’a dayanarak yeme içme sınırını çok geniş tutan hıristiyanlar da aşırıya sapmışlardır. Meşrû yoldan elde edilen temiz ve faydalı şeyleri helâl kılan İslâm ise itidâli temsil etmektedir. 3922
Kur’ân-ı Kerim’de haram olan yiyecekler, bazı âyetlerde özetlenerek,
3920] 20/Tâhâ, 81
3921] 7/A’râf, 31
3922] 2/Bakara, 168
HARAM - HELÂL
- 849 -
bâzısında ise teferruâta girilerek ifade edilmiştir. Birinci çeşit âyetlerde “boğazlanmadan ölmüş (murdar) hayvan, vücuttan akmış kan, domuz ve Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanlar” 3923 olmak üzere haram yiyecekler dört adettir. “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesmemişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır.”3924 Bu âyette etleri haram olan hayvanların on çeşit olduğunu görüyoruz. Ancak bunlardan beşinci ilâ dokuzu arasındakiler, “boğazlanmadan ölmüş hayvan” mefhumuna dâhildir. Dördüncü ve onuncusu ise, “Allah’tan başkası adına kesilen” nevi içinde yer almaktadır.
Allah ve Rasulü, bazı yiyecek ve içecekleri, bazı giyecekleri, bir kısım iş ve davranışları yasaklamışlardır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek zararlarını anladığımız nice haram ve yasaklardan uzaklaşmanın, birey ve toplum halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saâdetlerini hedef aldığını görünce, insaflı bir düşüncenin şu neticeye varması zarûrî oluyor: “Aklımız ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da -şimdilik bilgimiz dışında kalan- hikmetleri olacaktır.”
İnsanların yasaklama ve engellemeleri -en azından başlangıçta- zararı çekmeden önce değil; zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir. Meselâ bin yıllık âmiyâne tecrübe ve otuz yıllık da ilmî araştırma sonunda bir yiyecek veya içeceğin insan sağlığı için zararlı olduğu anlaşılırsa, bu zarar bu kadar uzun bir zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce aynı şekilde bilmek imkânı olsaydı elbette tedbirler de o zaman başlayacak, zarar asgariye inecekti. Durum böyle olunca ihtimaliyet hesabı -bilimsel ölçülere göre zararını bilemediğimiz, fakat- ciddî (müslümanlar açısından en temel) bir kaynağın zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeyden çekinmemizi gerektirir.
Böyle bir ihtimali hiçe saymak ve zararını bilimsel olarak bilemediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için insanlığın, bilinebilecek her şeyi bilmiş, meçhûlü kalmamış olması gerekir. Hâlbuki doğu ve batının ilim adamları, insanlığın bildiğinin, bilmediği yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu itiraf etmektedirler.
Haram Yiyecekler
Bu genel değerlendirmeden sonra, haram yiyecekleri teker teker ele alabiliriz:
1- Kendiliğinden ölmüş -murdar- hayvan (meyte): Meyte’den maksat, insanlar tarafından yenilmek üzere kesilerek öldürülmüş olmayıp müdâhalesiz ölen kara hayvanıdır. Haram kılınış hikmeti için şunlar kaydedilebilir:
a- Tarih boyunca insanlar bundan tiksinmiş ve bütün semâvi din sâlikleri böyle hayvanları yememişlerdir.
3923] 2/Bakara, 172-173; 6/En’âm, 145
3924] 5/Mâide, 3
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- Müdâhalesiz ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar sebebiyle ölürler. Bunların yenmesi tehlikeli neticeler doğurabilir.
c- İnsanlar bu hayvanları yemeyince yaşayan kuşlar ve hayvanlar gıda bulma imkânına kavuşurlar.
d- Murdar ölen hayvanı yiyemeyeceğini bilen sahibi, onun bakım ve tedavisine dikkat eder, kendi haline bırakmaz.
2- Akmış Kan: Hayvan şer’î usulüne göre boğazlanınca vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarıya akar; az bir miktar da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya akan kanı yemek, içmek haramdır. İnce damarların içinde, dalak, ciğer gibi organlarda kalan kan ise akmış sayılmadığından, et ve sakatat ile birlikte yenilebilir.
3- Domuz: Domuz, doğası gereği pislik, ekşimiş, kokuşmuş nesneler yiyen, pislik içinde yüzen, pis kokan bir hayvandır. Bu sebeple de eti, başta trişin ve tenya olmak üzere birçok mikroba yuvalık etmektedir. Bu hayvanı özel bakıma tâbi tutmak ve etini tıbbî kontrolden geçirmek suretiyle muhtemel zararın önlenebileceği iddiasına karşı iki şey söylenebilir:
a- Bu tedbirler her zaman, her yerde ve her yiyen tarafından alınamaz, alınamamıştır.
b- Genel değerlendirmede de işaret edildiği üzere, domuzun haram kılınmasının hikmeti, bizim bugüne kadar bildiklerimizden ibaret değildir. Dün bilinmeyenler bugün biliniyor; yarınlar da bugünün meçhullerini -kısmen de olsa- aydınlığa kavuşturacaktır.
4- Allah’tan Başkası Adına Kesilenler: İnsan hayatına ancak Allah Teâlâ son verir. Hayvanların hayatına son vermek, yine Allah’ın kudreti ve irâdesiyle olmakla beraber insanlar, faydalanmak için öldürme fiilini işlerler. Bu faaliyete izin veren de Allah Teâlâ’dır. Hayvanı öldürürken O’nun ismini anmak, bu izni tazelemek, ölümün O’nun kudret ve irâdesiyle olduğunu hatırlamaktır. Putlara, uydurma mâbutlara kesilen, bunların adı anılarak boğazlanan hayvanlar yenmez; çünkü yaratan ve öldüren Allah’tır. Putlara ve tanrılaştırılan liderlere kesilen hayvan, O’nun iznine ve ismine dayanmamıştır. Bu yasak, aynı zamanda putperestliğin kökünü kazımak ve tevhidi perçinlemek hikmetini taşır.
5- Meyte Sayılanlar: İlgili âyet, boğazlanmadan, başka sebeplerle öldürülen ve ölen hayvanların da yenmeyeceğini ifade ediyor. Bunların haram oluş hikmeti, meyteninki ile ortaktır. Ayrıca hayvan artığını yemek, insanın yüce vasıflarına ters düşmektedir.
6- Diğer Kara Hayvanlarından Helâl ve Haram Olanlar: Yukarıda meâli verilen âyet, sarih ve kesin olduğu için âlimler, zikredilen dört şeyin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında kalan hayvanlara gelince: Kur’an’da Rasul-i ekrem’i kast ederek “onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri de haram kılar”3925 buyrulur. Burada pis şeyler diye tercüme edilen “el-habîs”in tefsirinde müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bazı müctehidlere göre habîs, Allah ve Rasulü’nün haram kıldıklarıdır; yani haram oldukları hakkında âyet veya hadis
3925] 7/A’râf, 157
HARAM - HELÂL
- 851 -
bulunan şeylerdir; Bu sebeple haşarât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir.
Ebû Hanîfe, Şâfiî gibi müctehidlere göre ise, “habîs”, umumiyetle insanların (veya Kur’an inzâl olduğu sırada Arap toplumunun) tiksindiği, iğrendiği şeylerdir; dolayısıyla yukarıda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. Pislik ve leş yiyen hayvanlar da “habîs”ler içinde değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber, Hayber günü ehlî eşek etini yasaklamıştır 3926. Bu nass sebebiyle cumhûra göre ehlî eşek ve katır haramdır. At, Ebû Hanîfe’ye göre helâl değildir, İmameyn’e ve Şâfiî’ye göre helâldir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bütün köpek dişli yırtıcılar ile yırtıcı pençesi olan kuşları yemeyi” yasakladığı rivâyet edilmiştir.3927 Hanefîler, bu hadiste geçen “sibkâ” kelimesini et yiyenler şeklinde anlamışlar ve bu çeşit hayvanları haram saymışlardır. İmam Şâfiî “insanlara saldıran ve parçalayan” şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisnâ etmiştir. İmam Mâlik, yırtıcılar için haram yerine, mekrûh tabirini kullanmıştır.
7- Deniz Hayvanları: Ulemânın ekseriyeti, deniz hayvanlarının tümünün helâl olduğu görüşündedirler. Ancak karada yaşayan ve yenmesi haram olan insan ve domuz, köpek, ayı gibi hayvanların ismini taşıyan deniz hayvanlarında ihtilâf etmişler; bazıları bunların helâl olmadığını ifade etmiştir. İmam Mâlik’e göre yalnızca deniz domuzu mekruh; diğerleri helâldır. Deniz hayvanları için helâl sınırını çok geniş tutan bu görüşün delili âyetlerdir: “Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetinden faydalanmanız için denize -ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün- boyun eğdiren de O’dur...” 3928
Hanefîlere göre, deniz hayvanlarından yalnızca -bütün çeşitleriyle- balık helâldır. Bu hayvanın boğazlanması gerekmez. Kendiliğinden ölen yenmez. Dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle öleni yenir, diğer deniz hayvanları ya iğrençtir yahut da -boğazlanmadığı için- meyte hükmündedir.
İsraf; Helâlı Haram Eden Ölçüsüzlük ve Taşkınlık
Helâl ve temiz yiyeceklerden de olsa, vücut sağlığını zedeleyecek derecede, oburca, yani israfa kaçan şekilde yiyip içmek de haramdır. Helâl yiyecekleri harama dönüştüren israf hakkında kısa bilgi vermeye çalışalım:
“İsraf”ın kelime anlamı; herhangi bir işte normal olan sınırı aşmak, aşırı olmak demektir. İhtiyaçtan fazla tüketmek, gereksiz yere harcama yapmak, savurganlık yapmak gibi anlamlara da gelir. Her türlü haddi (sınırı) aşmak, insanın ve onun içinde yaşadığı toplumun dengesini bozar, onları huzursuzluğa götürür. İster yeme içmede veya harcamalarda aşırılık olsun, isterse davranışlarda aşırılık olsun sonuç aynıdır.
Kur’ân-ı Kerim, aşırıya kaçan, harcamalarında, yeme içmelerinde ve davranışlarında dengeyi kaçıran kimselerin yaptıklarını hoş görmemektedir. İsraf, sapmaların, bozulmaların, haksızlıkların, bozgunun kaynaklarından biri olarak gösterilmektedir. Günlük yaşayışında ellerindeki malı, serveti, imkânları veya parayı gereksiz yere harcayanlar, yeme ve içmede aşırı gidenler; sınırı aşanlardır,
3926] Buhâri, Megâzi 38; Zebâih 27, 28; Müslim, Nikâh 30
3927] Müslim, Sayd 15, 16; Ebû Dâvud, Et’ıme 32; Tirmizî, Sayd 9-11
3928] 5/Mâide, 96
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aşırı gidip dengeyi bozanlardır. “Ey Âdemoğulları! Her mescide (gidişinizde) ziynetlerinizi alın (uygun elbise giyin). Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”3929 Buradaki ‘israf’ hem yiyecek ve eşya kullanımında aşırılık, hem de Allah’ın koyduğu helâl ve haram ölçüsüne uymamak anlamındadır. Kendini açlığa ve çıplaklığa alıştırarak veya helâl olan şeyleri kendine haram kılarak Allah’ı memnun edeceğini sananlar da önemli bir aldanış içindedirler. Allah, böyle haramı helâl, helâlı haram yapan müsrifleri (sınırı aşanları) sevmez. Öyleyse insanlar, Allah’ın nasip ettiği helâl yiyecekleri ve eşyaları kullanacaklar, güzel ve süslü elbiseler giyecekler; ama israf etmeyecekler, ölçüde ve eşya kullanımında aşırıya kaçmayacaklar. Allah’ın ölçüsüne göre, süslü elbise giymek günah değil; bilakis helâlı haram, haramı helâl sayma günahtır.
İsrafın ikinci anlamı savurganlıktır. Dünya nimetlerini Allah insanlar ve canlılar için yaratmaktadır. Bu nimetleri kullanma ve yeme arzunu da insanın içerisine koyan yine Allah’tır. Bunları yemek, içmek veya kullanmak insanın şükrünün bir gereğidir. İnsan nimetle yiyecek, ama nimeti vereni de bilecek. Savurganlık anlamındaki israf yasağı çok güzel bir ekonomik dengedir. İsraf, bu dengeyi bozar. Birisi çok harcarsa, diğerinin hakkına el atmış olur. Herkes gücüne, çalışmasına ve şartlarına göre nimetlerden yararlanır. Ancak israf edenler bu nimet dengesini bozarlar.
Kur’an, hem aşırı harcamayı hem aşırı kısmayı (cimriliği) hoş görmez. İkisi arasında orta bir tutum tavsiye eder.“Elini bağlı olarak boynuna asma (cimri olma). Onu büsbütün de açıp savurma (israf etme). Sonra kınanmış bir halde oturup kalırsın.” 3930 Peygamberimiz de buyuruyor ki: “Yiyin, için, sadaka verin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 3931
İnsana emanet olarak verilen malı saçıp-savurmak, gerekli yerlere harcamamak, insanlar arasındaki ekonomik dengeyi bozar, kişiler arasındaki kıskançlığı artırır. Cimrilik ise yardım düşüncesini öldürdüğü gibi, ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı da engeller; infak ve sadaka ahlâkını köreltir. Hâlbuki infak kurumu yakın akrabanın ihtiyaçlarını karşılamayı temin eder; sadaka kurumu ise insanlardan muhtaç olanları sıkıntıdan kurtarmayı sağlar.
Mülk aslında Allah’a aittir. İnsana emanet olarak geçici bir süre için verilir. Malı ve geçimlikleri helâl yoldan kazanıp helâl yola harcayanlar, Allah yolunda infak edip hak sahiplerinin haklarını verenler, israf etmeyenler mal konusundaki imtihanı kazanırlar.3932 İsrafı haram sayan dinimiz, yeme içmede azla yetinmeyi, kanaat sahibi olmayı teşvik etmiştir.
Haram İçecekler ve Keyif Vericiler (İçkiler Uyuşturucular ve Sigara)
a- İçki: Dilimizde içki, Arapçada “hamr” ve “müskir” kelimeleri, içildiği zaman azı veya çoğu sarhoşluk veren içecekler için kullanılmaktadır. İslâm dini,
3929] 7/A’râf, 31
3930] 17/ İsrâ, 29
3931] Buhârî, Libas 1, 7/182; İbn Mâce, Libas 23, Hadis no: 3605, 2/1192; Nesâi, Zekât 66; K. Sitte, 16/361
3932] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 311-312
HARAM - HELÂL
- 853 -
bütün sarhoşluk veren içkileri haram kılmış, içmeyi yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Şarap (alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı zikretmekten/hatırlayıp anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçersiniz değil mi?” 3933
Âyet, içki yasağının hikmetini özlü olarak ifade etmektedir. Bugün tıp dünyası, içkinin insan sağlığına verdiği zarar üzerinde ittifak halindedir. İstatistikler ile bazı devletlerin zaman zaman teşebbüs ettiği içki yasağı, bunun, iktisadî, sosyal ve ahlâkî zararlarının en açık delilleridir. Peygamberimiz de içkinin dünya ve âhiret zararlarından bahsetmiş ve içkinin çirkinliğini belirtmiştir. “Allah, alkollü içkileri içen kişiye Cehennem’de azab göreceklerin irinlerini içirmeye and içmiştir.” 3934; “...İçki içme. Çünkü içki, bütün şerlerin/kötülüklerin anahtarıdır.” 3935
Peygamberimiz (s.a.s.) sadece içkiyi yasaklamakla kalmamış; içki içenleri bizzat cezalandırmıştır. Sahih-i Müslim’de bu husus şöyle rivâyet edilir: “Hz. Peygamber’e içki içmiş bir sarhoş getirildi. Peygamber ona yaprakları soyulmuş iki hurma değneği ile 40 kadar sopa vurdu.” 3936
Her sarhoş eden içki hamrdır ve haramdır. İslâm ulemâsına göre, azı veya çoğu sarhoşluk veren her içki, âyette geçen “hamr” mefhûmuna dâhildir ve haramdır. Bir soru üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her hamr haramdır” 3937 buyurması bu hükmün sağlam delilidir.
Çoğu Sarhoş Edenin Azı da Haramdır: Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağımlılık sağladığı için az içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri az tesir ederken alışkanlık arttıkça aynı miktarın tesir etmediği görülmektedir. Bu sebeple içkiyi önlemenin en kesin yolu, azını ve çoğunu yasaklamaktır. İşte dinimiz de aynı yoldan yürüyerek çoğu sarhoş eden içkinin azını içmeyi de menetmiş, haram kılmıştır. İslâm müctehidlerinin büyük ekseriyeti, bu hükümde birleşmişlerdir. Rasul-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Çoğu sarhoş eden şeyin bir avucu da haramdır.” 3938
Kendisi içki içmese bile, içki içilen bir masaya, içki içilen bir yere girip oturmak da haramdır. “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, üzerinde içki içilen sofraya/masaya asla oturmasın!” 3939
İçki Ticareti: Alkollü içkileri içmek yasak olduğu gibi, üzüm veya arpasını şarap veya bira fabrikalarına satan, onun nakliyesini yapan, dükkânında içki satan, aracı olan, içkiye direkt ve dolaylı vesile olan kimse de lânetlik bir haram işlemiştir. “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve
3933] 5/Mâide, 90-91
3934] Tâc, c. 3, s. 145
3935] İbn Mâce, hadis no: 4034
3936] Müslim; S. Müslim Ter. M. Sofuoğlu, c. 5, s. 306
3937] Müslim, Eşribe 73-75; Buhârî, Edeb 80, Ahkâm 21
3938] Tirmizî, Eşribe 3; Ebû Dâvud, Eşribe 5; Nesâi, Eşribe 25
3939] Tirmizî, Edeb 43; Ebû Dâvud, Et’ıme 18
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içenine lânet etti.” 3940
Alkollü İlaç ile Tedâvi: Birisi Rasul-i Ekrem’e şarabı sordu. O da onu menetti. Soran adam: ‘Ben onu yalnızca ilâç ve tedâvi için yapıyorum’ deyince de: “O ilâç değil; derttir” 3941 buyurdu. Bu mealde olan hadislere dayanan âlimler, sarhoşluk veren içkilerin tedâvide kullanılmasını da câiz görmemişlerdir. Ancak, bu hüküm normal durumlara aittir. Eğer başkası bulunmadığı için içki veya alkollü ilâcı uzman ve müslüman bir doktor bir hastaya yazarsa, burada zarûret prensibi işler ve tedavi câiz olur.
b- Uyuşturucu Maddeler: Esrar, afyon, eroin, kokain, morfin gibi uyuşturucu maddeler, alkollü içkilerin tesirini de fazlasıyla taşımaktadırlar. Zararları da bu etki ölçüsünde fazladır. İslâm’ın ana kaynakları helâl ve haram olan şeylerin bir kısmını zikretmiş, geri kalanların haram ve helâl kılınma illetini taşımalarına göre hükme bağlanmasını istemiştir. Şu halde haram hükmünün illetini (sarhoş etme, uyuşturma) taşıyan bütün maddeleri vücuda almak haramdır.
c- Sigara ve Benzeri: Tütün, 15. Asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
1- Tütünün mubah olduğunu söyleyenler, zararı olmadığı ve Şârî’ tarafından men edilmediği deliline dayanmışlardır. Hâlbuki:
a- Sigaranın zararı, bugün ilmen kesin olarak bilindiği için zararsız denemez.
b- Şârî’in men etmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve hususî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış sebeplerine (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2- Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3- Sigara içmek (özellikle tiryakilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, israf ve nafaka mükellefiyetidir. Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir. Rasul-i Ekrem (s.a.s.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır” 3942 buyurarak zarar vermeyi men etmiştir. Allah Teâlâ da “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” 3943; “kendinizi öldürmeyin...”3944 buyurmuştur. Malı faydasız yere harcamak da israftır. “Yiyin, için; isrâf etmeyin”3945 âyeti ile “Peygamber (s.a.s) malın boşa harcanmasını yasakladı”3946 hadisi, isrâfı haram kılmaktadır. Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler, nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftir. Çoluk çocuğunun nafakasından keserek sigaraya
3940] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
3941] Müslim, Eşribe 12; Ebû Dâvud, Tıb 11
3942] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/327; Muvattâ, Akdiye, 31; İbn Mâce, Ahkâm 17
3943] 2/Bakara, 195
3944] 4/Nisâ, 29
3945] 7/A'râf, 31
3946] Buhâri, Zekât 18; Husûmât 3, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 14
HARAM - HELÂL
- 855 -
para vermek haramdır.
Netice olarak denebilir ki: Bu üç sebepten birisinin gerçekleştiği yer, zaman ve durumda sigara içmek haramdır. Bunlar gerçekleşmez ise mekruhtur. Her iki durumda da sigaranın içilmemesi, terkedilmesi dince gereklidir. Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir.
Rabbimiz’in âyetleri ve Peygamberimiz’in açıklamaları ile belirlenen bütün bu haramlar, şüphesiz, mü’minlerin sağlığını koruma hikmetine dayanmaktadır. Bu yasaklara uymanın, -hâşâ- Allah’a bir katkısı olmaz, O âlemlerden müstağnîdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah’ın hududuna riâyet edip haram ve helâllere itaat, insana dünya ve âhirette çok şey kazandıracaktır.
Yukarıda açıklanan maddeler dinimizde yasaklandığı gibi, İslâm’da kişinin hastalanması ve ölümüne sebep olabilecek zehirli, uyuşturucu ve zarar verici her çeşit maddeleri kullanmak, bunları yemek ve içmek de haram kılınmıştır. Sigara gibi zararları tıbben sâbit olmuş maddeleri kullanmak din açısından mahzurludur. Mü’minler, dinlerini koruyabilmek için helâllığı ve haramlığı şüpheli olan maddelerden de kaçınmakla yükümlüdürler. “Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene sarıl! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.”3947; “Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, ırzını (insanî kıymetini) korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır...” 3948
Doktorların, özellikle mü’min ve uzman doktorların, hastaları için sakıncalı görüp yasakladıkları maddelerin hastalar tarafından yenilip içilmesi de haramdır. 3949
Giyecek ve Süslenmede Haramlar
a - Giyinmekten Maksat: İslâm giyinmekten iki maksat güdüyor: Örtünmek (tesettür) ve güzel görünmek (ziynet). “Ey Âdemoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giysi ve sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takvâ örtüsü ise bundan daha hayırlıdır. Allah’ın bu âyetleri öğüt almanız içindir. Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın...” 3950; “Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin...” 3951
Bu âyetler örtünme ve kendine çeki-düzen verme konularında itidal sınırlarını çiziyor; açılıp saçılmayı da yakışıksız, rüküş giyinmeyi de mahkûm ediyor.
b- Kıyafet Temizliği: Kılık kıyafetin tesettüre uygun (örtücü) ve güzel olması yanında temizliği de İslâm’ın tâlîmâtı arasındadır: “Temizlenin, çünkü İslâm temizdir.” 3952 Müslüman toza toprağa karşı açıkta kalan el, kol, yüz, ayak gibi uzuvla3947]
Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2637; Nesâî, Eşribe 50, hadis no: 5677; Dârimî, Büyû’ 2, hadis no: 2535
3948] Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14, hadis no: 3984; Nesâi, Büyû’ 2, hadis no: 4431; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1219; Ebû Dâvud, Büyû’ 1, hadis no: 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
3949] 2/Bakara, 195; 4/Nisâ, 29
3950] 7/A’râf, 26-27
3951] 7/A’râf, 31
3952] Tirmizî, Edeb 41
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rını günde birkaç kere yıkamaya mecbur edilmiştir (abdest). Haftada bir iki kere bütün vücudunu yıkayacaktır (gusül).
Bir adam saçı, sakalı dağınık bir şekilde Rasûlullah’a gelmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) düzeltmesini isteyen bir işarette bulundu, o da düzeltti. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Birinizin şeytan gibi saçı başı dağınık gelmesinden bu (şekil) daha iyi değil midir?”3953 Bir başkasını pasaklı bir elbise içinde görmüş ve şöyle buyurmuştur: “Bu adam, elbisesini yıkayacak bir şey bulamamış mıdır?” 3954; Düşük kaliteli bir elbise içinde kendisine gelen bir adamla aralarında şu konuşma geçmiştir: Rasûlullah (s.a.s.): “Malın var mı?” Adam: ‘Evet’ “Hangi çeşit mal?” ‘Allah bana her çeşit maldan verdi.’ “Mademki Allah sana mal verdi, şu halde nimet ve ikrâmının eserini/izini üzerinde görsün!” 3955
c- Altın ve Hâlis İpek Erkeğe Haramdır: Hâlis/saf ipek veya malzemesinin çoğu ipek olan giyecekler ile altını erkeğin giyecek, süs ve eşya olarak kullanması haramdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ipeği sağ eline ve altını sol eline alarak: “bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır” demiştir.
Altın ve gümüşü kadının yalnızca ziynet eşyası olarak kullanmasına izin veren İslâm’ın erkeklere bunu haram kılmasının hikmetleri olarak şunları söyleyebiliriz:
Bu iki maden ve özellikle altın, asırlar boyu ya doğrudan doğruya para olarak yahut da para karşılığı teminat olarak kullanılmış, ekonomide büyük rol oynamıştır. Bunların ziynet ya da eşya olarak kullanılması ekonomiyi menfî yönde etkileyecektir. Yine, bunların ziynet ve eşya olarak kullanılması, toplama faydalar sağlayacak olan büyük bir sermayenin âtıl kalmasına sebep olmaktadır. Yine, Allah’ın erkekler için takdir ve tensîb buyurduğu fıtrat ve karakter altın ve ipekle süslenmeye muhtaç ve uygun değildir. Bunlarla birlikte, üste, başa; ele ayağa; eve barka serilmiş servetler dikkat, gıpta ve haset celbederler; sosyal adâlet duygusunu rencide ederler, fesâda sebep olurlar. İslâm, insanın maddî hayatı ile rûhî ve mânevî hayatı arasında ideal bir dengeyi hedef almıştır. Dışa bu ölçüde ihtimam rûhî hayatı zedelemekte, tekâmülü engellemektedir.
Kadına gelince: Onun fıtratı süse ve ziynete daha elverişlidir; diğer vasıflar yanında erkekte yiğitlik, kadında güzellik aranır. Kadına ziyneti tümüyle yasaklamak onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir. Şâri’ onlara bu konuda ruhsat vermiş, fakat yabancı erkeklerden sakınmalarını emretmiş, ziynetlerini yoksullara iyreti/karşılıksız vermelerini tavsiye buyurmuştur.
d- Kadının Elbisesi: İslâm kadının, nâmahrem olanlara karşı örtünmesini emretmiştir. Kadın kıyafetinin şu üç ölçüye uygun olması şarttır:
1) Kadının elbisesi, vücudunu göstermeyecek kadar kalın olacaktır.
2) Göğüs, bel, kalçalar gibi şehvet çekici uzuvları teşhir edecek kadar sıkı ve dar olmayacaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben onları (dünyada) görmedim: Birincisi, yanlarında bulunan öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimseler. İkincisi, giyinmiş çıplak, (kalçasını) oynatan,
3953] Muvattâ, Şa’r 7
3954] Ebû Dâvud, Libâs 14; Ahmed bin Hanbel, 7/357
3955] Ebû Dâvud, Libâs 14; Tirmizî, Birr 63, Edeb 45
HARAM - HELÂL
- 857 -
salınarak yürüyen, başları, salınan deve hörgücü gibi kadınlardır. Bunlar cennete giremezler, onun kokusunu da alamazlar; hâlbuki onun kokusu mesâfelerin ötesinden alınır.”3956 Bu hadiste geçen “giyinmiş çıplak” ifadesi “bazı yerlerini örtüp bazı yerlerini açan veya ince/şeffaf veya dar elbise giyen kadınlardır” şeklinde açıklanmıştır. Bu ifadeyi, “örtülü olmalarına rağmen davranışları ile karşı cinsin cinsî duygularını tahrik eden kadınlar” şeklinde anlamak da mümkündür.
3) Kadın erkeğe, erkek de kadına benzemeye özenmeyecektir. Her iki cinsin kendilerine âit özellikleri ve buna uygun kıyafetleri vardır. Karşı cinse özenti bir ruh bozukluğu ve ahlâkî sapıklıktır. Bu sebeple Peygamberimiz erkeğin kadın, kadının da erkek elbisesi giymesini menetmiş, 3957 karşı cinse benzeme özentisini lânetlemiştir. 3958
e- Süslenme: İ’tidâl dini olan İslâm, insanların yaratılıştan mevcut özellik ve güzelliklerini belirli hale getiren süsü, boyamayı, takınma ve giyinmeyi -bazı şartlarla- mubah kılmıştır. Ancak fıtratı, yaratılışın verilmiş özellik ve şekilleri değiştirme mânâsında süs, makyaj ve değiştirmeleri yasaklamış, bunları şeytanî saymıştır; çünkü şeytan şöyle demişti: “Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.”3959 Yaygın olan bazı süsleme ve değiştirme çeşitlerini sıralayalım:
1) Dövme yaptırmak ve dişlerin şeklini değiştirmek: Hz. Peygamber (s.a.s.) vücuduna dövme yaptıran ve yapana, (normal) dişleri yontarak şeklini değiştiren ve bunu yaptırana lânet etmiştir. 3960 Tıbbî ve estetik bakımlardan normal olan dişleri, moda olan şekle uydurmak için söktürüp yaptırmak câiz değildir. Gerek iğne batırıp açılan deliklere boyalı maddeler dökerek yapılan dövme ve gerekse diş minelerini mahveden dişleri seyrekleştirme/yontma işinin sağlık yönünden de zararlı olduğu bilinmektedir.
2) Estetik ameliyat: Büyük paralar sarfıyla burun, çene, göğüsler gibi uzuvların şeklini değiştirmekten ibâret olan estetik ameliyatın da yukarıdaki âyet ve hadislerde belirtilen haram kapsamına girdiği anlaşılmaktadır. Ancak, insanı aşağılık kompleksine iten, toplum içinde mânen işkence çekmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık olursa bunun izâlesi tedâvi mâhiyetindedir. Peygamberimiz (s.a.s.) güzellik için dişlerini seyrekleştirenleri lânetlemiştir.3961 Burada geçen “güzellik için” kaydı, bir ihtiyaç sebebiyle yapılan ameliyeleri istisnâ etmektedir.
3) Kaş aldırmak: Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) lânetine kaş aldıran ve alanlar da dâhildir.3962 Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mâhiyetindedir. Ancak, kadının yüzünde biten kılları aldırmasını bir kısım İslâm ulemâsı câiz görür.
4) Peruk takmak: Rasûlullah’ın menettiği ve lânetlediği şeylerden biri de saçı
3956] Müslim, Libâs 125
3957] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
3958] Buhârî, Libâs 61; Ebû Dâvud, Libâs 27; Tirmizî, Edeb 34
3959] 4/Nisâ, 119
3960] Müslim, Libâs 119; Buhârî, Libâs 82-87
3961] Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120
3962] Ebû Dâvud, Teraccül 5; Buhârî, Libâs 82, 84; Müslim, Libâs 120
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dökülen veya dökülmeyen kimselerin başlarına başkalarının saçlarını koymaları veya bunları eklemeleridir. Saç takma ve eklemede hem tabii şekli değiştirmek, hem de karşısındakini yanıltmak, ona genç görünmek vardır ki, İslâm bunları hoş görmemiştir.
5) Saç ve sakalı boyamak: Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağında yahûdi ve hıristiyan ihtiyarları ağaran saç ve sakallarını boyamazlardı; onlara benzemesinler diye yaşlı sahâbiler boyamaya teşvik edilmişlerdir.3963 Boyanın rengi üzerinde durulmuş, siyaha boyamanın cevazı tartışılmıştır. Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı bitkisel boyalarla boyamak ittifakla câizdir. Kadınların siyaha boyamaları genellikle câiz görülmüştür. Rasûl-i Ekrem’in, kâfirlere benzememek için saç ve sakal boyama emri “teşvik emri” olarak telâkki edilmiş, bu sebeple Ebû Bekir, Ömer (r. anhumâ) gibi sahâbiler boyamış, Ali, Ubey, Enes (r. anhum) gibi sahâbiler ise boyamamışlardır.
6) Sakal bırakmak: Rasûlullah: “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” 3964 buyurmuştur. Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı Iyâd, bunun mekruh olduğunu söylemiştir. Aynı mâhiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler. Bazı çağdaş âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mubah olduğunu söylemektedirler. Kardavî, sakalı tıraş etmenin mekruh olduğu görüşündedir. 3965
Ev Eşyalarında ve Ev Gereçlerinde Haramlar
Ev Eşyası: Her canlının bir yuvası, bir meskeni vardır; insanın yuvası da evidir. Peygamberimiz: “Dört şey mutluluk vâsıtalarındandır: İyi (sâliha) eş, geniş ev, iyi komşu ve rahat binek”3966 buyurarak evin insan hayatındaki önemini belirtmiş, ayrıca temiz tutulmasını istemiştir.3967 “De ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı güzellikleri... kim haram kılmıştır?” 3968 âyeti evin çiçekler, nakışlar ve şekiller ile süslenmesini de câiz kılmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.): “Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremez” buyurunca, bir adam: ‘kişi, elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanıyor?’ diye sormuş, “Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever” cevabını almıştır. 3969 Ancak, bu izinler ve teşvikler mutlak değildir; bazı kayıtlar ve yasaklar vardır:
a- Altın ve gümüş kaplar, ipek sergiler: Sahâbeden Huzeyfe (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bizim, altın ve gümüş kaptan yiyip içmemizi, ipek giymemizi ve ipek sergi üzerine oturmamızı men etti ve şöyle buyurdu: “Bunlar dünyada onlar (kâfirler), âhirette ise bizim içindir.”3970 Bu hadis, altın ve gümüşün kap kacak ve ev eşyası, ipeğin de sergi vb. olarak kullanılmasını erkek ve kadın bütün müslümanlara haram kılmaktadır. Gazzâlî, bu mâdenlerin ekonomik hayattan çekilerek evde kullanılmasının topluma zararını, “bu, şehrin valisini, dokumacılık veya süpürgecilikte kullanmaya benzer ki, onu hapsetmekten daha kötüdür” sözleriyle
3963] Buhârî, Enbiyâ 50, Libâs 67; Müslim, Libâs 80
3964] Buhârî, Libâs 63, 64
3965] Kardavî, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 98-100
3966] İbn Hibbân rivâyet etmiştir
3967] Tirmizî, Edeb 41
3968] 7/A'râf, 32
3969] Müslim, İman 147
3970] Buhârî, Eşribe 28, Et'ıme 29; Müslim, Libâs 4, 5
HARAM - HELÂL
- 859 -
ifade ediyor. 3971
b- Heykel: “İçinde heykeller bulunan eve melekler (rahmet melekleri) girmez.” 3972; “Kıyâmet günü azâbı en şiddetli olacaklardan biri de bu sûretleri yapanlardır.”3973 gibi hadisler müslümanın evinde heykel bulundurmasına ve heykel yapmasına engeldir. Bunların haram kılınmalarının hikmet ve sebebine gelince:
1) Çeşitli devir, yaş ve çevrelerde heykele tapıldığı için bu hâtırayı silerek tevhidi korumak,
2) Heykeltıraşın yaratma vehmi gibi kula yakışmayan duygu ve düşüncelere kapılarak şirke veya günaha girmesini önlemek,
3) Heykel yapımının ve sanat anlayışının bir sınırı bulunmadığından sahte tanrılar, çağdaş tâğutlar, dinî semboller, çıplak kadınlar gibi İslâm’a zıt şeylerin heykelleştirilmelerine engel olmak,
4) Faydasız ve gereksiz sarfı, isrâfı, lüksü men etmek.
Heykeli büyüklere saygı ve kahramanların hâtıralarını ebedîleştirmek gâyelerine bağlayarak savunanlara karşı İslâm düşüncesi şöyledir:
1) Her zaman ve her yerde bu gibilerin heykelleri yapılmamıştır. Âdi, alçak, zâlim, müstebit, sahte kahramanların da heykelleri yapılmış, bu gerçek, mezkür hikmeti ortadan kaldırmıştır.
2) Müslümanın dünyada ebedîleşmek gibi bir gâyesi yoktur. Mü’min, Cemâl-i İlâhînin seyrinde, Fahr-i Kâinat’ın sohbetinde sonsuz mutluluklara ereceğini umduğu ebedî âlemlerin hasretini çeker.
3) İslâm’da hizmet Allah rızâsı için yapılır ve hizmet eden, bu niyeti (ihlâsı) bozulmasın diye teşhirden kaçar. İslâm’da güzel sanatların heykelden başka alanlara yönelmesinin sebebini de yukarıdaki maddelerde aramak gerekecektir. İlle heykel yapılacaksa, soyut heykelin çok geniş imkânlarından yararlanılabilir.
c- Heykel Şeklinde Oyuncak: Çocukların oynadığı bebek, hayvan vb. oyuncaklar, heykel mânâ ve mâhiyetinde olmadığı için câiz görülmüştür. Nitekim Hz. Âişe’nin evliliğinin ilk yıllarında çocukluk arkadaşlarıyla bu çeşitten oyuncaklar oynadığını Rasûl-i Ekrem görmüş ve tasvip etmiştir. 3974
d- Resim: Heykel şeklinde olmayan, kâğıt, sergi, örtü, duvar gibi yerlere yapılan resimler hakkındaki hadisler bunun mutlak olarak haram veya helâl olduğunu göstermiyor; resmin konusuna, ressam veya resmi kullananın maksadına ve kullanıldığı yere göre çeşitli hükümler getiriyor.
1) Mukaddes sayılan, tapınılan, tanrılık izâfe edilen şeylerin ve tâğutların resimlerin yapmak ve kullanmak haramdır.
2) İslâmî ahkâm ve ahlâka aykırı olan çıplak insan vb. resimlerini yapmak ve kullanmak da haramdır.
3971] İhyâ, Sabır ve Şükür Kitabı/Bölümü
3972] Buhârî, Bed'u'l-Halk 7, Meğâzî 12; Müslim, Libâs 87
3973] Buhârî, Edeb 75; Müslim, Libâs 96
3974] Buhârî, Edeb 81; Müslim, Edeb 54
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3) Bunların dışında kalan resimlerden canlılara ait olmayanları mubahtır, yapmak ve kullanmak serbesttir. Nitekim İbn Abbas bir ressama, resim yasağını naklettikten sonra şöyle demiştir: “İlle de yapacaksan ağaçların ve ruhu olmayan şeylerin resimlerini yapman gerekir.” 3975
4) Canlılara gelince, hadislerden bir kısmı Peygamberimiz’in bunları tasvip etmediğini, diğer kısmı ise, özellikle çiğnenen sergide, yaslanılan yastıkta, oturulan minderde... olduğu zaman câiz gördüğünü ifade etmektedir. Bunlardan çıkan netice, böyle resimlerin -dinî bir takdis ve ta’zîme götürmedikçe- câiz olduğudur. Titizlik gösterilen nokta, tevhîdin korunmasıdır. Tahâvî’nin şu ifadesi bu anlayışı destekliyor: “Rivâyet ettiğimiz hadisler, elbise üzerindeki resimleri, yasaklanan resimlerin dışına çıkarmaktadır. Yasaklanan resimler, hıristiyanların kilise duvarlarına yaptıkları veya bezlere yapıp astıkları resimler kabilinden olanlardır.” 3976
Resim (sûret) hakkındaki hadislerden anlaşıldığına göre Rasûlullah, önceleri, tevhid inancı ruhlara yerleşinceye kadar resim hakkında titiz davranmış, sonraları mahzuru olmayan noktalarda ruhsatlar vermiştir. Bazı âlimler, canlı-cansız ayrımını göz önüne alarak mücessem (üç boyutlu, gölgeli) olmayan veya hayatî bir uzvu eksik bulunan resimleri de cansızlara katmış, câiz görmüşlerdir. Çünkü bunların, mezkür şekil ve eksiklik içinde canlı olmaları mümkün değildir.
Geleneksel Görüşün Eleştirisi; Put Amaçlı Olmayan Resim ve Heykelin Cevazı
Allah’a teslim olmuş muvahhid bir müslüman için sorun, Kur’ânî ilkelerin yorumlanması ve hayata geçirilmesi noktalarında odaklaşacaktır. Haramlığında şüphe bulunan hususlarda cesaret fıska; ihtiyat ise takvâya götürür. “Üzümünü ye, bağını sorma!” anlayışı materyalist inancın (veya inançsızlığın) sonucudur. Haramdan kaçınmak için, bağını sorup öğrenmediğin üzümü yememek, haramlığına dair bir şüphe varsa, ihtiyatlı davranarak sakınmak müslümana yakışan takvâdır. Sanatçı gönül eri olduğundan, Allah’ın sanatına hayran bir ruha sahip bulunduğundan, takva herkesten önce ona yakışır. Takvanın getirileri sadece öteki dünya ile sınırlı değildir. Sanattaki bu ihtiyat da, yeni konulara, orijinal ürünlere kapılar açacaktır ve tarihsel süreç içinde de açmıştır.
Kur’an ve hadisin, dini emir, yasak ve uygulamalara ters düşmemek kaydıyla tasviri esastan ve temelden yasakladığını söylemek mümkün değildir. Tasvirin haram ve mubah olmasındaki ölçünün, onun mesajı ve kullanıldığı yer olduğu söylenebilir. Yoksa, salt olarak tasvir haram ise, Hz. Âişe’nin, üzerinde sûret bulunan minder ve yastık kullanması Peygamberimiz tarafından sükût ve takrirle karşılanmazdı. Salt olarak tasvir yasak kabul edilse, günümüzdeki fotoğrafın her türlüsünün haram olması icap ederdi. Bu da konusu ve amacı ne olursa olsun, sinema ve televizyondaki her türlü görüntünün de tamamıyla haram olmasını beraberinde getirecekti. (Hâlbuki hiçbir meşhur âlim böyle düşünmemekte.) Hz. Süleyman örneğinde görüldüğü gibi, Kur’an salt olarak heykeli yasaklamaz. Kur’an put amaçlı heykelleri kesin dille ve ısrarla yasaklar.
Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece sanat eseri
3975] Buhârî, Büyû' 104; Müslim, Libâs 99
3976] Tahâvî, Şerhu Maâni'l-Âsâr, 4/282-288
HARAM - HELÂL
- 861 -
olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakan, eleştirmeyen Kur’an’ın,3977 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi üstlendiği için put-heykellerle mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı “timsâl” (heykel) kelimesini Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti.”3978 O büyük peygamberin ateşe atılma pahasına heykelleri kırıp devirmesini Kur’an, tüm muvahhid mü’minlere örnek olsun diye geniş şekilde açıklar.
Saygı duymak ve tapmak amacıyla yapılmış veya bu amaca hizmet eden insan heykelinin, putlaştırılmaya yol açma ihtimali olan kişilerin duvarlara asılabilecek ve saygı duyulacak resimlerinin haramlığında ittifak vardır. Tevhid inancının temel esaslarını korumak bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, batıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar sarf etmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin dinen kaçınılması ve soğuk görülmesi için diğer hikmetler. Tasvir, kralların, diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. İster resim, ister heykel şeklinde olsun, tasvir, müstehcenliğin yayılmasında da, yığınların çeşitli şekillerde saptırılmasında da geniş olarak kullanılmıştır. Bu gerekçelerden yola çıkarak, tasvir tasvip görmemiştir. Tarih boyunca her türlü canlı resmine, özellikle insan figürüne âlimler ve müslüman sanatçılar soğuk ve ihtiyatlı yaklaşmıştır.
Resim ve heykelin soyut olanına İslam hiç bir yasak koymaz. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen ihtiyatlı müslüman için soyut resim ve heykelin kapıları ardına kadar açıktır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkân ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir. Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah’ı, âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
Put konumundaki resim ve heykeller… Hadis-i şeriflerdeki putperestliğe yol açan sûret yapmayı net şekilde yasaklayan ifadelerin, hangi amaçla olursa olsun gölgeli ve gölgesiz tüm sûret yapmaları kapsadığını düşünen eski âlimlerin değerlendirmesiyle canlıların resmi, özellikle insan figürü resimde yasak kabul edilmiş. Özellikle heykel için bu yasaklık daha net olarak vurgulanmış. Câhiliye devrinde insanların kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmalarına şâhid olan Hz. Peygamber’in şirk ve putperestliğe sert tavır almasından daha doğal bir şey olamazdı. Tevhid inancının temel esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın resim ve heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri, kutsallaştırılan tâğut sûretleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların betondan, demirden, tunçtan yontusu için büyük
3977] Bk. 34/Sebe', 13
3978] 21/Enbiyâ, 52
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
paralar sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasak kabul edilmesi için diğer hikmetler.
Kur’an’ın direkt yasaklamamasına rağmen, tarih boyunca İslâm düşünce ve fetvâlarında canlılara ait resim ve heykellerin yasak kabul edilmesinin, bazı iddiâ ve zanların aksine, sanat için çok olumlu etkileri vardır. Biyolojik bir vâkıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta olan diğer yeteneği takviye eder. Meselâ bir âmânın hâfızası ve hassâsiyeti normal insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim, yontma ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkârın kabiliyeti diğer sahalarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatındaki müslüman sanatçının başarıları bunun delilidir. Resim ve heykelin soyut olanına İslâm’ın hiçbir yasak koymadığını, bu konuda hiçbir ihtilaf olmadığını belirtelim. Canlı varlıkların ve özellikle insanın resim ve heykelini, putperestliğe hiç âlet edilmemiş olsa bile gelenek gereği yasak sayanların bu konuda da alternatifleri çoktur. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen için soyut resim ve heykelin kapıları ardına kadar açıktır, tarihsel süreçte de kimse bunu yasaklamamıştır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkân ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir. Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Allah’ı, âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan, canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
Put amaçlı veya tâğutların putlaştırılmasına hizmet eden insan ve hayvan figürlerine âit heykellerin ve dans, bale gibi etkinliklerin sanat kabul edilmesi bizim açımızdan mümkün değil. Herhangi bir şirke, küfre veya harama âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah’a yaklaştıran herhangi bir şey meşrû, Allah’tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana, nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması, estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
Resim ve heykele gelince... Canlı resmi, özellikle insan figürü resimde müslümanların tarihi boyunca soğuk karşılanmış. Özellikle heykel için bu soğukluk, haram ve put hükmü verilerek yasaklık yönüyle daha ileri boyutta algılanmıştır. Tevhid inancının temel esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte. Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasaklanması için diğer hikmetleri kabul edilir.
Ama klasik değerlendirmelerin aksine, Kur’an’dan yola çıkarak put özelliği taşımayan resim ve heykellerin câiz olacağı görüşünü benimsemek daha doğru olur diyebiliriz. Çünkü;
HARAM - HELÂL
- 863 -
İbrâhim (a.s.) döneminde, put görevi üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini ister. Vahyin emriyle bütün peygamberler ve muvahhid mü’minler, put-heykellerle mücâdele etmek zorunluluğunu hissetmiştir. “İbrâhim babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’ demişti.”3979 Ve heykellere tapınma şeklinde saygı duyanlara şöyle haykırır: “Yuh olsun size ve Allah’ın dışında tapmakta olduklarınıza (put heykellere), siz aklınızı hiç kullanmaz mısınız?”3980 Elbette, yaşadığı dönemde yine put görevi üstlenip saygı duyulan heykellere Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisi gibi tevhid önderi olan putkıran dedesi İbrâhim Peygamber gibi onları yeryüzünden kaldırmak için savaşları göze almış, her türlü mücadeleyi yaparak putları devirmiştir. Bununla birlikte, Kur’ân-ı Kerim, Süleyman (a.s.) döneminde, put görevi üstlenmediği ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle bakar, eleştirmez.3981 Biricik önderimiz Peygamberimiz’in de Hz. Âişe’nin küçük yaşlarda iken oyuncak olarak oynadığı kanatlı at heykeli gibi put özelliği taşımayan ve saygın konumda bulunmayan eserlere hiçbir yasak koymadığını değerlendirebiliriz.
Efendimiz (s.a.s.), Tebük ya da Hayber gazvesinden dönmüştü. Hz. Aişe’nin eşyalarını koyduğu rafların üzerinde örtü vardı. Rüzgâr esti ve Hz. Aişe’nin oyuncaklarının üzerinde bulunan örtüyü bir kenarından açtı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey Aişe bunlar nedir?” diye sordu. Aişe annemiz: “Kızlarım” diye cevap verdi. Hz. Peygamber oyuncakların arasında iki kanatlı at gördü ve: “Oyuncakların arasında gördüğüm bu nedir?” diye sordu. Hz. Aişe: “At” diye cevap verdi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Üzerindekiler nedir?” deyince. Hz. Aişe: “Kanatlarıdır” diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.s.): “Atın kanatları olur mu?” dediğinde Hz. Aişe: “Hz. Süleyman’ın atlarının kanatlarının olduğunu işitmedin mi?” şeklinde cevap verdi. Aişe annemiz der ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bunu işitince, azı dişleri görünecek kadar güldü.” 3982
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir seferden dönmüştü. (O yokken) ben, yüklüğün önüne, üzerinde resimler bulunan bir bez (perde) çekmiştim. Rasûlullah perdeyi görünce, çekip attı, (öfkeden) yüzü de renklenmişti. “Ey Âişe!” buyurdular, “Bil ki, kıyamet günü insanların en çok azap görecek olanı Allah’ın yarattıklarını taklit edenlerdir.” Hz. Âişe (r. anhâ) devamla: “Biz o bezi kestik, bir veya iki minder yaptık.” demiştir.3983 Bu hadîs-i şerîf, duvara asılı olduğu takdirde haram olan resmin minder yüzü yapılarak yere konulması halinde kullanılabileceğini ifade etmektedir. Yani, yasağın illeti olarak resmin yüceltilip kutsallaştırma ihtimali olunca, yasak olması söz konusudur. Yerde bulunması gibi, yüceltilip kutsallaştırılma, dolayısıyla put konumuna geçme riski olmadığında helâl hükmü taşıdığı değerlendirilir.
Ölçüyü şu şekilde güncelleştirebiliriz: Saygı duyulup putlaştırılan heykelleri ve hatta resim ve fotoğrafları bırakın sanat eseri olarak kabul etmeyi, kişiyi dinden çıkarıp müşrik yapan bir araç, put olduğu için çok çirkin ve yıkılıp yok edilesi bir nesne olarak görmek zorundadır muvahhid müslümanlar. Fakat, hiçbir put özelliği taşımayan ve salt sanat eseri kabul edilen ve başka haramlara da yol
3979] 21/Enbiyâ, 52
3980] 21/Enbiyâ, 67
3981] Bk. 34/Sebe', 13
3982] Ebû Dâvud, Edeb, 54, 62; Nesâi
3983] Buhârî, Libâs 91, 95
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açmayan, tâğut ve küfür önderlerini de çağrıştırmayan fotoğraf, resim ve hatta heykellere Kur’an ve Sünnet, haram hükmünü koymaz (Bu konuyla ilgili olarak gerekiyorsa, İslâm’da Helâl ve Haram konusunu işleyen kitaplara ve “put” kavramına bakınız). Ama bir harama sebep oluyorsa hükmünün haram, bir şirke sebep oluyorsa hükmünün şirk olacağı da unutulmamalıdır.
Tahâvî konumuzla ilgili olarak şunları söyler: “Peygamberimiz’in (s.a.s.) İslâmiyet’in ilk yıllarında her türlü put, sûret ve resimleri menetmesinin sebebi; putperestlik üzerinden uzun bir süre geçmemiş olmasıdır. Put ve benzeri şeylere bir daha dönülüp ibadet edilmesin diye put ve ona yol açan her sûret ve resim yasaklanmıştı. Sonra İslâmiyet yayılıp, esasları iyice yerleşip anlaşıldıktan sonra putlar ve benzeri şeyler hakkındaki yasak devam etti; ama bez ve kâğıt ya da benzeri şeyler üzerine yapılan resimlere dokunulmadı, bir bakıma serbest bırakıldı. Çünkü artık bu gibi resimlere saygı gösterenler olmazdı.”
Resme Olumsuz Bakanların Delillerine ve Takvâya Gelince…
Aşağıdaki hadîs-i şerifler de put amaçlı heykel yapmanın haramlığına delâlet etmektedir:
İbn Abbas (r.a) den: “Ebu Talha’nın Resulullah’tan (s.a.s) dinlediği şu hadisi ben de ondan dinledim: “Melekler, içinde köpek ve heykel (put) olan eve girmezler.” 3984
“Benim yarattığım gibi yaratma yoluna girmeye kalkışandan daha zalim kim vardır. Şu halde onlar, haydi bir zerre yaratsınlar, bir tane yaratsınlar, bu arpa yaratsınlar.” 3985
İslâm heykel edinmeyi yasakladığı gibi, gayri müslimler için yapsa bile, onun sanatıyla uğraşmayı da haram kılmıştır. Abdullah b. Ömer, Nâfi’ye Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “Şu sûretleri yapanlar, kıyamet gününde azab görecekler ve onlara: Yarattığınız bu sûretlere hayat verin “ denecek.” 3986
Said b. Ebû’l-Hasen’den: “Bir adam Abdullah b. Abbas’a gelerek, “Ben şu suretleri yapan (geçimini bundan sağlayan) birisiyim. Bunlar konusunda bana fetva ver.” dedi. İbn Abbas, “Bana yaklaş” dedi. Adam ona yaklaştı. Sonra, “Bana yaklaş” dedi. Adam ona yaklaştı, ta ki İbn Abbas elini onun başı üzerine koydu ve, “Resulullah (s.a.s)’den işittiğimi sana haber vereceğim; O şöyle buyurdu: “Her sûret yapan cehennemdedir. Onun yaptığı her sûrete bir can verilir ve bu, kendini yapana cehennemde azabeder.” Sen mutlaka bunu yapmak zorunda isen, ağaç veya cansız şeylerin resmini yap” dedi.” 3987
Ben bu konuda yasak içeren ifadelerin, henüz putperestliğin tüm kökleri kurutulmadığı ve yapılan sûretlerin (resim ve heykellerin) putlaştırılabileceği ihtimali ile ilgili olduğu kanaatini taşıyorum. Putlaştırılma ihtimali olmayan resim ve hatta soyut heykellerin caiz olduğu görüşüne katılıyorum. Bununla birlikte takvâ, şüpheli şeylerden kaçınmayı gerektirir. Eğer kalp tatmin olmazsa kişi şüpheli şeyleri terk etmelidir.
İslâm’da canlı resim ve heykellerin müslümanların tarihi boyunca tümden yasak kabul edilmesinin, bazı iddiâların aksine, sanat için çok olumlu etkileri
3984] Nevevî, Müslim Şerhi, Xll, 84
3985] Nevevî, Müslim Şerhi, XII, 90
3986] İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Şerhu Sahihi’l-Buharî, Xll, 508
3987] Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, XII, 93
HARAM - HELÂL
- 865 -
de olmuştur. Biyolojik bir vâkıadır ki, kullanılmayan bir kabiliyet, kullanılmakta olan diğer yeteneği takviye eder. Meselâ bir âmânın hâfızası ve hassâsiyeti normal insanlarınkinden kat kat üstündür. Meyvesini çoğaltmak için ağacın budanması gibi canlı yaratıkların resim, yontma ve heykellerinin tasvirinden uzak kalan sanatkârın kabiliyeti diğer sahalarda daha büyük kuvvetle kendini gösterir. Hat sanatı, minyatür, arabesk, stilizasyon ve her çeşit süsleme sanatındaki müslüman sanatçının başarıları bunun delilidir. Resim ve heykelin soyut olanına İslâm’ın yasak koyduğunu zaten hiçbir kimse iddia etmez. Dolayısıyla resimle veya heykelle uğraşmak isteyen için soyut resim ve heykelin kapıları tarihten bu yana ardına kadar açıktır. Modern resim ve heykel sanatı bile soyut resim ve heykele yöneldi. Minyatür modernize edilebilir, soyut resmin sınırsız imkân ve güzelliklerinden yararlanılabilir. Hat modern resme adapte edilebilir. Heykelden tebliğ amaçlı olarak da yararlanılabilir. Meselâ Allah’ı, âhireti, ölümü, kulluğu hatırlatan ve canlı figürlerden uzak, soyut heykel ve anıtlar gerekirse meydanlara dikilebilir. İsrafa kaçmadan ve yararlı bir şekilde müslümanca bu sanatlarla uğraşılabilir.
Sanat konusunda çok az yasak vardır. Yeme-içme konusundaki birkaç yasak gibi. Geniş olan alan, meşrû olan alandır. Yasakların çoğu putçuluk, seks, fitne, fesat, israf gibi, sanatın aslına âit olmayan unsurlardır ki, şeytanın süsleyip güzel gösterdiği ârızî dış etkenlerle ilgilidir. Bunlar sanatla birlikte olmasa da yasak olan inanç ve ahlâk dışı çirkinliklerdir. Müslüman sanatkârın önünde, kabiliyetini gösterebileceği çok geniş saha vardır. Ancak, oynamasını bilmeyen gelin “yenim dar, yerim dar” der.
e- Fotoğraf: Buraya kadar dinî hükmünü araştırdığımız heykeller ile elde yapma tablolar cinsinden resimler idi. Bilinen makine ile çekilen resme (Fotoğrafa) gelince:
1) Mücessem (heykel türünde üç boyutlu) olmayan resimleri, yasaklar içine sokmayan âlimlere göre fotoğraf çektirmek ve kullanmak câizdir; yarım olanların cevazı daha da kuvvetlidir. Ancak fotoğrafın konusu ve maksadı yine önemini muhâfaza etmektedir. Çıplak veya açık kadın ve erkek fotoğrafları ile hıristiyan azizlerine, tâğutlara ve benzerlerine ait fotoğraflar harama dâhildir.
2) Sûretin haram olması için mücessem (heykel) olmasını şart koşmayan âlimlerden bir kısmı fotoğrafta -ressamın yaptığı resimde mevcut- vasıfları (illeti) bulamadıkları için bunu câiz görmüşlerdir. Bu grubun diğer ulemâsı da kimlik, pasaport, tapu vb. yerlerde kullanılmak üzere fotoğraf kullanmak ve çektirmenin bir ihtiyaç (zarûret) olduğunu göz önüne alarak bunu câiz görmüşlerdir; çünkü “hâcet (ihtiyaç) umûmî olsun, husûsî olsun zarûret menzilesine tenzîl olunur (zarûret kabul edilir).” 3988
İslâm’da ressamlık ve fotoğrafçılık mesleğinin hükmü de yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacaktır. Câiz olanı yapmak da câizdir. Konusu veya maksadı itibarıyla câiz olmayanı yapmak ve çekmek de câiz değildir.
f- Köpek beslemek: Rasûl-i Ekrem şöyle buyuruyor: “Av, tarla, bahçe, sürü (çoban) köpekleri müstesnâ olmak üzere köpek besleyen kimsenin sevâbından her gün
3988] Mecelle, madde 32
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir miktar (kıyrât) eksilir.”3989 Köpek bulunan eve meleğin girmediğini bildiren hadisler3990 de yukarıdaki hadise eklenince çıkan netice şudur: Korunma ve avlanma gibi bir ihtiyaç bulunmadan evlerde köpek beslemek İslâm’da yasaklanmış; çünkü:
1) Köpek besleyecek kadar imkânı olanların bakım ve harcamalarına yoksul, kimsesiz insanlar daha lâyıktır.
2) Tıbbın kesin açıklamalarına göre köpeklerden insanlara geçen birçok tehlikeli hastalıklar mevcuttur.
3) Köpek yoldan gelip geçeni, misafiri ve bir şey çin geleni korkutur, havlamalarıyla etrafı rahatsız eder. Bununla beraber zararı olmayan köpekler itlâf edilmez; her canlıya merhamet edilir, yardım edilir ve onlar yüzünden de ecir alınır. Bir kuyunun başında susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkârın İlâhî afva mazhar olduğunu Rasûlullah haber vermiştir. 3991
İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
İş ve Meslekler: Allah Teâlâ, insanoğlunu akıl, bilgi ve emeği ile imkânları değerlendirerek ihtiyaçlarını bizzat karşılayacak kabiliyette yaratmıştır. Bu kabiliyetlerini kullanmamak ve değerlendirebilmek içinde yeteri kadar imkân vermiştir. “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur; öyleyse onun sırtında dolaşın, Allah’ın verdiği rızıktan yiyin.”3992 Yeryüzünün boyun eğmesi, işlemeye ve verimli kılmaya müsait oluşudur. Onun sırtında dolaşymak; adım adım, karış karış araştırarak insana faydalı olan imkânları ortaya çıkarmak, işlemek, istifade etmek ve ettirmektir. Birçok hadis-i şerif de mecbûriyet ve zarûret dışında, herkesin rızkını kendi gücü ile temin etmesini emretmektedir. “... Şu üç kişiden biri olmak müstesnâ, istemek (dilenmek) kimseye helâl değildir: 1- Bir angarya yüklenen kimse ki o verdiğini almak maksadıyla ister, alınca da artık istemez. 2- Mal varlığı bir felâkete uğrayan kimse ki, geçimini sağlayacak kadar istemesi ona da helâldır. 3- Çevresinden, aklı başında üç kişinin ‘filân kimse yoksul düştü’ diyeceği kadar yoksullaşan kimse; bu da geçimini temin edinceye kadar ister. Bunlar dışında kalan talep haramdır; bunu yiyen haram yemiş olur.” 3993 “Herhangi birinizin ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması -ve bununla Allah’ın onunla şerefini korumuş olması- halktan istemesinden daha hayırlıdır; onlar da ya verirler veya vermezler.” 3994 “Hiçbir kimse el emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah’ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi.” 3995
İslâm ulemâsı âyet ve hadisleri bir arada değerlendirerek şu neticeye varmışlardır: Müslümanların muhtaç olduğu her meslek, zanâat ve sanâyi farz-ı kifâyedir. Toplum içinde yeterince bulunmazsa bütün müslümanlar sorumlu olurlar.
Yasak Edilen Meslek ve İşler
a- Yasak Seks (Zinâ-Fuhuş): İslâm zinâyı bütün şekilleriyle haram kılmıştır. Bir
3989] Buhârî, Zebâih 6; Müslim, Müsâkat 46, 50, 56, 58
3990] Ebû Dâvud, Tahâret 89; Buhârî, Bed'u'l-Halk 7, 17, Libâs 77; Müslim, Libâs 81
3991] Buhârî, Şürb 9, Edeb 27; Müslim, Selâm 153
3992] 67/Mülk, 15
3993] Nesâî, Zekât 80, 86; Müslim, Zekât 109;Ebû Dâvud, Zekât 26
3994] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15; Müslim, Zekât 106
3995] Buhârî, Büyû’ 15
HARAM - HELÂL
- 867 -
kadın veya erkek, cinsî tahrik için çekilen resimlere modellik etmek, zinâ yaptıran açık veya gizli yerlerde çalışmak gibi bir meslek icrâ edemez.
b- Dans, Oyun vb. İslâm’da kadın-erkek ilişkileri sınırlanmış, haram ve helâl tasnifine tâbi tutulmuştur. Bunları çiğnemeyi gerektiren veya şehevî duyguları tahrik eden iş, meslek ve sanatlar haram çerçevesi içinde yer alır: Dans, bale, bazı temsil ve oyunlar, bazı gösteriler ve modellik/mankenlik burada örnek olarak anılabilir. Bunların sanat çerçevesine girmesi (daha doğrusu, sanat diye takdim edilmesi), helâl olmalarını gerektirmez; çünkü İslâm’da sanat, sanat için değil; İslâmî hedeflere ulaşmak içindir ve müslümana göre, Allah’a isyan olan hususlara sanat ve güzellik vasfı verilemez.
c- İçki ve Uyuşturucu Madde Yapımı ve Satımı
d- İslâm’a Karşı Olan veya İslâm’ın Yasak Ettiği İşlerde Çalışmak: Peygamberimiz (s.a.s.) fâiz ve içkiyi yasaklarken içkiyi îmal edip üreten, taşıyan, hizmet eden, yazan, şâhidlik eden... kimselerin de lânetlendiğini haber vermiştir: “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.”3996 İslâm, kazanç elde etmek için iş ve ticaret gibi yolları meşrû kılmakla beraber, kapitalist, pragmatist, maddeci görüşlerden farklı olarak üç ana tedbir ve prensip üzerinde duruyor: 1- Karşılıklı rızâ, 2- İyi niyet ve dürüstlük, 3- Menfaat temin ederken başkalarını zarara sokmamak. “Ey insanlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil; karşılıklı rızâ ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin; Allah şüphesiz ki size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 3997 Âyette geçen “kendinizi mahvetmeyin (öldürmeyin)” ifadesi çok düşündürücüdür. Bâtıl yollarla, başkalarının rızâ ve menfaatlerini gözetmeden elde edilen kazançlar görünüşte menfaat ise de aslında zarar ve intihardır. Dünyada intihardır; çünkü birçok suçların, cinâyetlerin, anarşinin temelinde bu âmilin önemli bir yeri vardı. Âhirette felâkettir; çünkü sağladığı haram kazanç kişiyi ateşten kurtaramayacaktır.
Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
a- Haram Olan Şeyleri Satmak: “Allah ve Rasûlü şarap, boğazlanmamış hayvan (meyte), domuz ve put satışını haram kılmıştır.” 3998; “Allah bir şeyi haram kılınca onun bedelini de haram kılar.” 3999 İçki, zina ve kumar gibi haram yollardan kazanç da haramdır: “İçki içilmesini yasaklayan Allah, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.” 4000; “Çirkin eylem ve sözlerin mü’minlerin arasında yayılmasını arzu edenler (yok mu?) Onlara dünyada da âhirette de pek acıklı bir azab vardır.” 4001; “Kazancın en şerlisi zinâ bedelidir.” 4002
b- Bir Yanı Meçhul Satış: Fıkıh ve hadis kitaplarının “cehâlet ve ğarar” diye ifade ettikleri şey, akdin unsurlarından biri meçhul kalan, yahut gerçekleşmesi
3996] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
3997] 4/Nisâ, 29-30
3998] Buhârî, Meğâzî 51, Büyû’ 105; Müslim, Büyû’ 93
3999] Ebû Dâvud, Büyû’ 38, 63, 64
4000] Müslim, hadis no: 930
4001] 24/Nûr, 19
4002] Müslim; S. Müslim ve Ter. M. Sofuoğlu, 5/87
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şüpheli bulunan satıştır. Eğer bu bilinmezlik, arada anlaşmazlık çıktığı takdirde çözüm ve icrâyı imkânsız kılacak ölçüde ise satım akdi fâsiddir. “Sürüden bir koyunu, başakları olgunlaşmadan buğdayı veya arpayı, denizdeki balığı...” satmak buna örnektir. Peygamberimiz (s.a.s.) anlaşmazlık çıkmasın, bir taraf zarara uğramasın diye bu nevi satışları yasaklamıştır. 4003
c- Narh Koymak: İslâm prensip olarak piyasaya müdâhale etmez; arz ve talep gibi tabiî ve iktisâdî kurallar içinde pazarı serbest bırakır. Nitekim Peygamberimiz’in zamanında fiyatlar yükselmiş, narh koyarak fiyatları sınırlaması için kendisine başvurmuşlardı; şöyle buyurdu: “Fiyatı ayarlayan, bolluk, darlık ve rızık veren Allah’tır. Şüphesiz ben, -hiçbir kimsenin, benden talep edeceği mal ve can hususundaki bir haksızlığım olmadan- Allah’a kavuşmak emelindeyim.”4004 Ancak, fertler bu hürriyeti toplumun zararına olacak şekilde kötüye kullanırlar, ihtikâr (karaborsa), stokçuluk, lüks tüketimi körüklemek gibi yollara saparlarsa müdâhale ve sınırlama zarûrî olarak câiz görülmüştür.
d- Fiyatlarla Oynamak: İslâm’da mukavele ve piyasa hürriyeti esas olmakla beraber, hürriyetin mutlak olmadığına, toplumun menfaati ile sınırlı bulunduğuna işaret etmiştik. Fiyatların yapay olarak artmasına sebep olanlar hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Pahalılığı arttırmak için müslümanların fiyatlarına müdâhale eden kimseyi, kıyâmet gününde büyük bir ateşe oturtmayı Allah üzerine almıştır.”4005 Üretimin az, tüketimin fazla olması gibi tabiî etkenler dışında fiyatların artması bazı müdâhalelerle olmaktadır; bunlardan birkaçını örnek olarak zikredelim:
İhtikâr/Karaborsacılık: İhtikâr, bir malı (fiyatı artınca satmak üzere) piyasadan çekmek, stok etmek veya piyasaya sürmemektir. “Pazara mal getiren merzuk (rızık verilmiş), ihtikâr yapan mel’undur (lânetlenmiştir).” 4006; “Fiyatını arttırmak gâyesiyle kırk gün ihtikâr eden kimse, Allah’tan uzaklaşır; Allah da ondan uzaklaşır.” 4007
Kabz-ı mallık ve Komisyonculukla Yapay Olarak Piyasaya Müdâhale: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), şehirdeki satıcının, köylü malını, pazara gelmeden teslim alarak azar azar pahalı satmasını yasaklamıştır.4008 Bu mânadaki birçok hadisin müşterek hedefi şudur: “Üretici malı doğrudan doğruya pazara arzedecek, araya başkaları girerek fiyatın sun’î (yapay) bir şekilde artmasına sebep olmayacaktır. Maksat bu olduğuna göre fiyat artışına sebep olmayan hizmetler, yardımlar, aracılıklar, pazarlama ve dağıtım işleri yasak değildir. Üreticinin malını tüketiciye arzeden, satıcıya müşteri bulan ve bunun için de belirli bir ücret veya yüzde alan hizmetler meşrûdur.
Menkul kıymetlerin fiyatlarını sun’î/yapay olarak artırmak veya düşürmek için başvurulan hileler, spekülatif faâliyetler de fiyatlarda oynamaktır ve câiz değildir.
4003] Müslim, Büyû’ 43; Ebû Dâvud, Büyû’ 24
4004] Tirmizî, Büyû’ 73; Ebû Dâvud, Büyû’ 49
4005] Ahmed bin Hanbel, 5/27, 50
4006] İbn Mâce, Ticâret 6
4007] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2896
4008] Buhârî, Büyû’ 58, 64, 68, 71; Müslim, Büyû’ 11, 12, 18, 19, 20-22
HARAM - HELÂL
- 869 -
e- Hileli Arttırma: Peygamberimiz’in men ettiği “necş” 4009 şöyle açıklanmıştır: Malı almak niyeti olmadığı halde üçüncü şahısları aldatmak için değerinden fazla fiyat vermek. Açık ve kapalı arttırma veya eksiltmelerde yapılan hile ve muvâzaalar (danışıklı pazarlıklar) da bu hadisin hükmüne dâhildir.
f- Hile ve Aldatma: Peygamberimiz bir gün pazarı dolaşırken tahıl satan birisinin yanına gelmiş, elini daldırmış, altının ıslak olduğunu görerek sormuştu: “Bu (ıslaklık) nedir?” ‘Yağmur ıslatmıştı!’ “Halkın görebilmesi için ıslak olanı üste getirseydin ya? Bizi aldatan bizden değildir.” 4010 Hadisin son cümlesi hile konusunda bir düstur mâhiyetindedir. Reklâm, malı tanıtma sınırını geçer, işe yalan ve abartma karışırsa hile ve aldatma gerçekleşmiş olur. (Şimdiki reklamların hemen hepsi helâl olan tanıtım sınırını aşmakta ve kazancı haram edecek aldatma ve yalan alanına girmektedir.)
g- Yemin: Peygamberimiz tüccarı, genel olarak çok yeminden ve özel olarak da yalan yere yeminden men etmiştir: “Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 4011
h- Eksik Ölçmek ve Tartmak: Ölçme ve tartma konusunda elden geldiği kadar dürüst davranmak, hile yapmamak, eksik ölçü ve tartı ile satış yapmamak Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetine konu teşkil etmiştir.4012 İstatistik, anket ve sayım hileleri de eksik ölçme ve tartma kavramına girer. “Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline...” 4013; “Kim bize hile yapar (karıştırılmış mallarla bizi) aldatırsa, bizim yaşayışımız üzerinde yaşayanlardan değildir.” 4014
i- Çalınan ve Gasbedilen Şeyi Satın Almak: Çalınan veya haksızlıkla sahibinden alınan bir şeyi bilerek satın almak bu haksız fiile yardımdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.” 4015
i- Fâiz: “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış veriş (ticaret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticareti helâl, fâizi haram kılmıştır...”4016 İslâm, bütün çeşitleri ve miktarlarıyla fâizi yasaklamış, haram kılmıştır. İçkinin günahı, nasıl yalnızca içenin üzerinde kalmıyorsa, fâizin vebali de sadece onu yiyene âit değildir. Fâizi ödeyen, mukaveleyi yazan ve şâhidlik edenler de günaha girmektedir. Hadiste “Allah Teâlâ’nın fâiz yiyeni, yedireni, şâhidlerini ve yazanı lânetlediği” 4017 ifade edilmiştir.
Fâiz yasağının sebep ve hikmetleri, şu maddelerle özetlenebilir:
1- Fâizli kredi kullananlar fâizi de maliyete ekledikleri için bu fazlalık sonunda tüketiciden (sermayesi olmayan, emekçi, zanaatkâr vb. dar gelirli ve
4009] Buhârî, Büyû’ 60; Müslim, Büyû’ 13
4010] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
4011] Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
4012] 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 35; 26/Şuarâ, 181-183; 83/1-6
4013] 83/Mutaffifîn, 1-6
4014] Riyâzu’s Sâlihîn Terc. 3/160
4015] Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, V/336
4016] 2/Bakara, 275
4017] Buhârî, Büyû’ 24, 113; Ebû Dâvud, Büyû’ 4; Tirmizî, Büyû’ 2
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fukarânın cebinden) çıkmaktadır. Böylece zengin daha zengin, fakir ise daha fakir hale gelmektedir.
2- Fâizli kapitalist sistemlerde zengin-fakir arasındaki refah farkı gittikçe büyüyeceği için bunun sonucu sosyal bunalımlar, anarşi ve fesât toplumu kasıp kavuracaktır.
3- Fâizsiz kredi insanları birbirine yaklaştırırken, fâiz uzaklaştırmakta, düşmanlık doğurmaktadır.
4- Fâizcilik, paradan para kazanan, rantiyeci, hortumcu, toplum içinde fâiz yiyip yatan, işsiz güçsüz ömür tüketen, topluma hizmetten uzak yaşayan bir sınıfın doğmasına sebep olmaktadır.
5- Fâizli kredi ile çalışan kimse gece gündüz çalışıp didinirken riziko içindedir; fâizci ise, hem emeksiz hem de endişesizdir. Bu durum, kişilerin adâlet duygusunu zedelemekte, ahlâka ve toplum dayanışmasına ters düşmektedir.
k- Sigorta Şirketi: İnsanoğlunun mutluluğu üzerinde güvenlik duygusunun büyük payı vardır. Malı, canı, değerleri üzerinde kaygısı ve korkusu olan kimse huzurlu ve mutlu olamaz. Hiçbir tedbir almadan Allah’a tevekkül, bazı havâssın hali ve kârı olabilir; ancak Rasûl’ün ümmetine tavsiyesi tedbirdir. Sigorta da dünyevî tedbirlerden biridir. Ancak sigorta, insanların istikbal endişesini, kaza ve felâkete uğrama korkusunu istismar ederse İslâm’ın bunu meşrû görmesi düşünülemez. Bilinen üç sigorta çeşidi vardır: Devlet sigortası, üyelik sigortası ve ücretli (özel) sigorta.
Bunlardan birincisi, İslâm’da en kâmil mânada gerçekleşmiştir. Bütün vatandaşların kazâ, felâket, angarya yüklenme ve yoksulluk karşısında İslâm devletine (beytü’l-mâle) başvurma hakkı vardır. Üyelik sigortası: Meselâ bir iş koluna mensup üyelerin içlerinden birisi kazâ veya felâkete uğradığı, yardıma muhtaç olduğu zaman yardım edilmek üzere periyodik bir meblâğ vermeleriyle gerçekleşir. Bu da meşrûdur, teşvike değer bir sigorta çeşididir. Ücretli (özel) sigortaya gelince; bir sigortacının kazâ, yangın, ölüm ve benzeri durumlarda zararı ödemek, bunlar meydana gelmezse hiçbir şey ödememek, para sigortacıya kalmak üzere bir şahısla ücretli sigorta akdi yapmasıyla vücut bulur. Bu şekil, özellikle sigortacının kazancı açısından İslâmî hükümlere aykırıdır. Ancak, zarûret halinde câiz olabilir. 4018
l- Tahvil: Tahvil, alınıp satılabilen fâizli borç senedi mâhiyetindedir. Tahvili ister devlet çıkarsın, ister özel şahıs ve şirketler çıkarsın, esası fâiz karşılığında borç almaktır. İslâm fâiz alıp vermeyi haram kıldığına göre tahvil alıp satmak, bu yoldan kazanç elde etmek de helâl değildir.
Dövize endeksli tahvil ve döviz karşılığı borç alma: Tahvil alanın parasının değerini de koruyarak gelir sağlamasını mümkün kılmak ve tahvil alım-satımını teşvik etmek için başvurulan yeni bir yol da tahvile yatırılan parayı, daha doğrusu tahvilin nominal değerini, tahvil ihracı sırasında geçerli kura göre dolar ve Euro gibi bir dövize bağlamak ve ana para, Türk lirası olarak iâde edilirken, iâde sırasındaki kura göre tahvil bedelini ödemektir. Dövize endeksli tahvillerde fâiz de ödendiği için bu işlem İslâm hukuku bakımından câiz olmamaktadır.
4018] Geniş bilgi için bk. Hayreddin Karaman, İslâm’a Göre Banka ve Sigorta
HARAM - HELÂL
- 871 -
Borçlanmaların karz-ı hasen (güzel borç, Allah rızâsı dışında karşılık beklemeden borç/ödünç para vermek) şeklinde olmasını Kur’an tavsiye etmektedir.4019 Dövize veya altına bağlı ödünç alıp verme işlemleri de paranın değer kaybını önlemeye, dolayısıyla borç verenin zarara girmesine engel olmaya yönelik tedbirlerdir.
m- Rüşvet: “(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Rüşvet alana, verene ve aracı olana Allah lânet etsin!” 4020
n- Emeği sömürmek: “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.” 4021; “Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” 4022
o- Hırsızlık, gasp: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır.” 4023
Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat içki, kumar, fuhuş ve fâiz parası gibi haram yollarla kazanılmış olan paralarla alınan gıda maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdalarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, helâl ve temiz gıdalardan yememizi emretmiş, maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdalar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette ilâhî azaba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 4024
Haramla beslenen kimse, Allah’tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. “...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?”4025 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda haramlardan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın getireceği nimet de büyük olacaktır: “Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.” 4026
Allah’a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip
4019] 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbün, 17; 73/Müzzemmil, 20
4020] Câmiu’s Sağîr, 2/124
4021] İbn Mâce, hadis no: 2443
4022] İbn Mâce, hadis no: 2442
4023] 4/Nisâ, 29-30
4024] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
4025] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
4026] Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet, 2640
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: “Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.” 4027
İslâm âlimlerine göre kazanç yollarının fazilet sırası şöyledir: 1. Cihad, 2. Ticaret, 3. Ziraat, 4. Zanâat. Bu yollarla kazanç sağlamanın hükmü:
a- Kendine, âilesine ve borçlarını ödemeye yetecek kadar kazanmak farzdır.
b- Fakirlere bakmak, akrabaya ikrâm etmek için bundan fazlasını kazanmak müstehaptır.
c- Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için kazanmak mubahtır.
d- Helâl kazanç ile de olsa övünmek, yarışmak, azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak mekrûh veya haramdır. 4028
Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayatıyla İlgili Haramlar
A- Kadın-Erkek İlişkilerinde Haramlar
Cinsî Duygu: İnsanların üremesi, nesillerinin devamı, birleşmeye, birleşme karşı cinse ilgi duymaya bağlı olduğundan Allah, onu şehvet denilen duygu ve cinsî uzuvlar ile teçhiz etmiştir. Buna göre, cinsî tatmin bir gâye değil, vâsıtadır; hedefi üremedir. Cinsî duygu ve meyil karşısında insanlar üç gruba ayrılır:
1. Hiçbir sınır tanımadan şehvete teslim olan ve tatmin arayanlar; Freudçular, haz ahlâkı sâlikleri kâfirler gibi.
2. Şehvet duygusunu ve meylini öldürmek isteyenler; bazı hıristiyan mezhepleri ve maniheistler gibi.
3. Bu kabiliyet ve duyguyu yaratılış gâyesine uygun bir şekilde kullananlar, hak din mensupları gibi. Hak din İslâm, şehvet duygusunun irâdî tatminini evlilik bağı içinde câiz görmüş, bunu teşvik etmiş, hem zinâyı ve ona götüren yolları, hem de bu duyguyu öldürme teşebbüslerini haram kılmıştır.
a- Zinâ: “Sakın zinâya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir, kötü bir yoldur.” 4029 âyeti zinâyı haram kılan delillerden biridir. İslâm’da evlilik dışı cinsî ilişki haramdır; çünkü bu, nesebin/soyun karışmasına, nesillerin mahvolmasına, âilelerin dağılmasına, hısımlık bağlarının kopmasına, bulaşıcı hastalıkların yayılmasına, kadının eşya gibi pazarlanmasına, şehvet duygusunun azarak ahlâkı dejenere etmesine sebep olmaktadır. Bu kadar zararlı ve çirkin bir fiili yalnızca ceza müeyyidesiyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Tahrik ederek zinâya götüren davranışları menetmek, yolları kapamak gerekir. İslâm sadece zinâyı yasaklamakla yetinmez; zinâya yaklaşmayı,4030 ona götüren yolları da yasaklar. İşte bu sebepledir ki İslâm
4027] 16/Nahl, 112-113
4028] El-İhtiyâr, IV/171-172
4029] 17/İsrâ, 32
4030] 17/İsrâ, 32
HARAM - HELÂL
- 873 -
aşağıdaki maddelerde zikredilen tedbirleri almıştır.
b- Yabancı Kadınla Yalnız Kalmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasın; çünkü -bu takdirde- üçüncüleri şeytandır.”4031 “Yanında mahremi olnayan kadınla kimse başbaşa kalmasın!” 4032 Bu hadisler, bir kimsenin eşi ve nikâh düşmeyen yakın akrabâ ve hısımları dışında kalan kadınlarla yalnız kalmasını haram kılmaktadır. Böyle bir durum hem karşı cins için tahrik edicidir, hem de dedikoduya sebep olabilmektedir.
İnsanların -nikâh düşecek, evlenmeleri câiz olacak- uzak akrabalarıyla beraber olmayı önemsemedikleri için Hz. Peygamber (s.a.s.) buna da dikkati çekmiştir: “Kadınların yanına habersiz/izinsiz girmekten sakının!” buyurunca, onlardan birisi; ‘kocanın akrabası hakkında (kayınbirâder gibi) ne dersiniz?’ diye sormuş ve şu cevabı almıştır: “İşte bunlar (mânevî) ölümdür.”4033 Bu hadise göre bir müslüman kadın, kocasının kardeşi, kocasının yeğenleri, kendisinin veya kocasının amcaoğulları ve dayıoğulları gibi hısımlarının yanına açık çıkmayacak, onlarla yalnız kalmayacaktır; çünkü bunlar ona (yengeye) yabancıdır, nâmahremdir.
c- Karşı Cinse Şehvetle Bakmak: Bir müslümanın şehvetle bakabileceği kadın, yalnızca eşidir. Bunun dışında hiçbir kimseye şehvetle bakmak câiz değildir. Şehvetle bakmanın objektif ölçüsü “devamlı bakmak”tır. Bir müslüman, yolda gözü kapalı veya devamlı başı önünde yürüyecek değildir. Karşısına gelen kadın ve erkeği de istemeyerek de olsa görecektir; ancak gördüğü kimseye tekrar bakınca veya bakışını devam ettirince yasak sınıra adımını atmış olur. Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ali’ye şöyle demiştir: “Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkındır, ama ikinci bakışa hakkın yoktur.” 4034; “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı bakıştır.” 4035 Şehvetsiz olarak bakmaya ve bakılabilecek yerlere gelince; bu konu Kur’an’da izah edilmiştir: “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar; ziynetlerini / süslerini, kendiliğinden görüneni müstesnâ, açmasınlar! Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar; ziynetlerini/süslerini, kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya câriyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler! Saâdete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.” 4036
Bu âyet kadına, avret yerlerini istisnâ edilen yakınları dışındaki kimselerden başkasına göstermemesini, erkeğe de yabancı kadınların avret yerlerine bakmamasını emrediyor. Rasûl-i Ekrem de bir hadisinde: “Erkek erkeğin avretine, kadın da kadının avretine bakmasın. Vücudunun bir kısmı çıplak iken erkek erkeğe, kadın kadına temas etmesin (çıplak vücutları birbirlerine değmesin).” 4037 Burada karşımıza ziynet ve
4031] Ahmed bin Hanbel, I/222, III/339
4032] Buhârî, Nikâh 111-112; Müslim, Hacc 424
4033] Buhârî, Nikâh 111; Müslim, Selâm 20
4034] Tirmizî, Edeb 28; Müslim, Edeb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 43
4035] Buhârî, İsti'zân 12; Müslim, Kader 20
4036] 24/Nûr, 30-31
4037] Müslim, Hayz 7, 74; Tirmizî, Edeb 38; Ahmed bin Hanbel, III/63
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
avret diye iki mefhum çıkıyor.
Avret: Açılması, gösterilmesi ve bakılması yabancılara veya herkese haram olan yerlere (organlara) avret denir.
1- Erkeğin erkeğe ve karısından başka kadınlara karşı avret yerleri: Göbeği ile diz kapağı arasında kalan bölgelerdir.
2- Kadının müslüman kadınlar ile mahrem (kendileriyle evlenmesi devamlı yasak/haram olan akraba ve yakınları; nâmahrem olmayanlar) akrabasına karşı avret yeri: Hanefî ve Şâfiîlere göre erkeğin erkeğe karşı olan avret yeri ölçüsündedir. Mâlikî ve Hanbelîlere göre yüz, baş, boyun, eller ve ayaklar (Hanbelîlere göre dizden aşağısı) müstesnâ olmak üzere bütün vücudu avrettir.
3- Kadının yabancı erkekler ile müslüman olmayan kadınlar karşısında avret yeri: Yüzü, elleri ve Hanefîlerde bir rivâyete göre ayakları müstesnâ olmak üzere bütün bedenidir.
4- Câriyenin yabancı erkekler karşısında avret yeri cumhûra göre göbeği ile dizkapağı arasıdır (Erkeğin erkeğe karşı avreti gibidir). Bu görüşün Peygamberimiz’e dayanan bir delili yoktur. Hz. Ömer’in kavli ile ihtiyaca dayandırılmıştır. Zâhirîlere göre bu bakımdan câriye ile hür kadın arasında fark yoktur, cariyenin de (el, yüz, ayak müstesnâ) bütün vücudu avrettir. Çünkü bu ikisinin avret konusundaki farklılığını ayırmak için naklî ve sağlam delil gerekir; sağlam delil de yoktur. Bu konuyu biraz daha geniş ele alalım:
Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: “Örtünmelerini Din Yasaklıyor!”
Câriyeler konusundaki tartışmalardan biri de, câriyelerin hür kadınlar gibi örtünmesinin yasak olduğu inancıdır. Bu konuda açık bir âyet ve hadis bulunmamaktadır. Hz. Ömer’in, rivâyetlere göre, başörtülü bir câriye gördüğünde (Y.Ö.K. gibi) onu kamçıladığı ve “Ey kokmuş câriye! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” dediği iddiâ edilmiştir. Bu rivâyet üzerine binâ edilen fıkhî hükümler, dinin nasıl yozlaştırıldığının önemli verilerindendir. (Kur’an’ın örtünme ile, fitne ve fuhşa giden yolların tıkanmasıyla, genel ahlâkla, câriyelerin normal kadın statüsüne çıkarılması ve câriyeliğin kaldırılmasına giden yolla... ilgili tüm hükümleri gözardı edilmiş, bu konulardaki âyetler görmezden gelinmiş, Rasûl’ün sünnetinden de aksine hiç delil bulunmamış olmasına rağmen bir sahâbeden gelen rivâyetin sıhhati de değerlendirilmemiş, sözgelimi, kütüb-i sitte gibi sahih kabul edilen hadis kitaplarında da olmamasına rağmen sahih kabul edilmiş ve de sahih olsa bile Kur’an ve Sünnet çerçevesinde te’vil ve yorumu yapılması gerektiği halde bu rivâyet, her hükmü iptal edecek şekilde tek başına hüküm kaynağı olmuştur.) Meselâ Hanefî mezhebine göre câriyenin başörtüsüz namaz kılması gerekir.
Dört mezhebe ve özellikle Mâlikî mezhebine göre, kadınların örtünmesi ile ilgili Kur’an âyetleri, sadece hür kadınlara mahsustur ve câriyenin avreti, erkek gibi diz kapağı ile göbeğinin arasıdır. Ayrıca câriyelerin satışında tanınmasını temin edecek kadar yerlerine bakılabilir, hatta göğüslerine ve benzeri yerlerine dokunulabilir, etinin yumuşaklığı-sertliği kontrol edilebilir4038 şeklinde4038]
Daha geniş bilgi için bkz. Hüseyin Hatemi, İlâhi Hikmette Kadın, İşaret Y. İst, 1995, s. 257 vd.
HARAM - HELÂL
- 875 -
ki fetvâlarla zihinlerimizde savaş esirlerinin satıldığı pazarlar canlanıyor ki, bu pazarlarda câriyelerin satılışında ahlâk kuralları da bir tarafa itiliyor ve iffetli olmak isteyen müslüman olmuş câriyeler emîru’l-mü’minîn tarafından kırbaçlanıyor. Oluşturulan bu tablo, Kur’an’ın insana verdiği değer ve Rasûlullah’ın kölelikle mücâdelesine karşı yapılmış bir ihânettir. Bir yandan İslâm’ın köleliği kaldırdığından övgüyle bahsedilirken öte yandan İslâm topraklarında köle pazarları düşünmek nasıl bağdaşabilir? Atalarının köle pazarları ve harem dairelerini meşrûlaştırma çabasıyla oluşturulan bu çarpık inancın Kur’anî ve mantıkî hiçbir temeli olamaz. 4039
Câriyenin avret yeri konusunda, sınırları tâyin eden bir âyet olmadığı gibi, sahih bir hadis de yoktur. Zâhirîlerin dışında cumhûrun görüşü, câriyenin avret yerinin erkeğinki gibi olduğudur. Fakat Zâhirîlerin dışında, bu görüşe katılmayan az da olsa âlimler vardır. Meselâ, el-Hasenu’l-Basrî’ye göre, evlenen veya kişinin kendi için edindiği câriyenin başını örtmesi gerekir. Atâ’ya göre câriyenin namazda başını örtmesi müstahaptır.
Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebinde, câriyenin avreti ile erkeğin avreti arasında ayrım yapılmamaktadır. Zâhirîlere göre ise câriye, bu konuda hür kadınlar gibidir. Hanefîlere göre câriyenin avreti, erkeğin avreti gibidir. (Erkeğin avretine ek olarak karnı ve sırtı ile iki yanı da avret sayılır.) Çünkü Hz. Ömer, bir câriyeye şöyle demiştir: “Ey Deffâr! Başörtüsünü at, yoksa hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” (Zeylaî bu hadis rivâyeti hakkında “gariptir” demiştir. Kütüb-i Sitte’de bulunmayan bu mânâdaki bir hadis rivâyetini -ehl-i sünnete göre sahâbenin sözü de hadis kabul edilmiştir- Abdürrazzak Hz. Ömer’den rivâyet etmiştir. Beyhakî de bu hadisi rivâyet etmiştir.) Aynı zamanda câriyeler, efendilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için âdet olarak iş elbiseleri ile dışarı çıkarlar, dolayısıyla güçlükleri gidermek için yabancılar, mahremleri gibi kabul edilmiştir. Mâlikî mezhebine göre, câriyeler avret konusunda aynen erkekler gibidir. Câriyenin namazda avret yeri, uyluklar ile birlikte iki müstehcen uzuvdur. Bu uzuvlardan bir kısmı açıldığı zaman, yahut kişi uyluğunun tamamını veya bir kısmını açtığı zaman, vakit içinde namazını kesin olarak iâde etmelidir. Şâfiîlere göre câriyenin avret yeri erkeğin avret yeri gibidir. Çünkü her ikisinin başı avret olmamak bakımından birbirine benzemektedirler. Baş ile kollarının açılmasına ihtiyaç vardır. Hanbelî mezhebine göre, câriyenin avret yeri erkeğinki gibi olup diz kapağı ile göbeği arasıdır. Çünkü Amr bin Şuayb’tan rivâyet edilen merfû hadiste şöyle buyurulmuştur: “Sizden biri erkek kölesini, câriyesi veya hizmetçisi ile evlendirirse, bu câriye yahut hizmetçinin avret yerine hiç bakmasın. Çünkü göbeği ile diz kapağı arası avret yeridir.” 4040
Bir fıkhî fetvâdan daha alıntı yapalım: “Kişi, kendi câriyesiyle istifraş edebilir, onu yatak hizmetlerinde nikâhsız olarak kullanabilir. Başkalarının câriyeleri de, mahrem olan kadınlar gibidir. Erkekler, mahrem (nikâhları kendilerine haram olan, birinci derecede yakın akrabalar) kadınların bakabilecekleri ziynet yerleri gibi, başkalarının câriyelerinin ziynet yerlerine de bakabilir ve dokunabilirler. Ama mahrem kadınlarında olduğu gibi göbekle diz kapağı arasına bakmaz ve dokunmazlar. Bu konuda kanıt, şu olaydır: Hz. Ömer, örtülü bir câriye görmüş,
4039] H. Koç, a.g.m., s. 40
4040] Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 1, s. 458-465
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çubukla örtüsüne dokunup: “Şu başörtünü at, ey kokmuş! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” demiş. Bu da câriyenin başına, saçına, kulağına... bakmanın helâl olduğunu gösterir. Yine Ömer (r.a.) satılmakta olan bir câriyenin yanına geldi, eliyle kadının göğsüne vurdu ve: “Haydi, alın!” dedi. Eğer câriyenin göğsü haram olsaydı, elbette Ömer ona dokunmazdı. Kaldı ki insanlar, câriyenin alım-satımı esnâsında kadının derisinin yumuşaklık ve sertliğini öğrenmek isterler. Çünkü buna göre kadının fiyatı değişir. Bundan dolayı câriyenin avreti de diğer mahrem kadınların avreti gibi sayılmıştır. Bunlarla yalnız başına bulunmak, beraber yola gitmek câizdir. Hem bakıp hem dokunduğu zaman şehvetinin uyanacağından korkan kimse, yalnız bakmakla yetinir. Fakat satın almak istediği câriyeye istek (şehvet) duysa da, yine bakabilir; hatta Ebû Hanife’ye göre (şehvetle) dokunabilir de.”4041 Bu anlayış sonucu, müslüman bir câriyenin namaz kılarken bile başını örtmesine müsâade edilmemiş; bu zulüm, kitaplarda müslümanlara İslâm adına tavsiye edilebilmiştir.
Bu fıkhî görüşlere rağmen, Kur’an ve Sünnet ekseninde olayı değerlendirdiğimizde, erkekleri fitneye düşürecek her türlü kıyafet ve açıklığın yasaklandığını, kadın ve kızların örtünmelerinin dinin şiarlarından olduğunu belirtmeliyiz. Kur’an, toplumu âdî şehvet duygularından korumak, güzel ahlâkı korumak için normal bir giyim emretmiştir. Kadının erkeklerin şehvet nazarlarını üzerine çekmeyecek biçimde sokağa çıkmasına müsaade edilmiştir. Müslüman câriyeler için tesettürün erkeklerinkiyle aynı olması, Kur’an ve Sünnetten değil; tarihin yanlış örfünden kaynaklandığı kanısındayız.
Âyet ve hadislerde kadının örtünmesi konusundaki emirlerde câriyelerin istisnâ edilmediği, emrin genel olduğu değerlendirilmelidir. “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak ve kulakları gibi yerlerini) açıp göstermesinler.”4042 Bu âyette Allah, mü’min kadınların örtünmelerini emrediyor. Mü’min câriyelerin açılmalarına izin veren herhangi bir âyet de kesinlikle yoktur. “Allah, bülûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.”4043 ve “Kadın bülûğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz.”4044 şeklindeki hadisleri, bu konuyla ilgili de değerlendirmek zorunda olduğumuz kanaatini taşıyoruz. Yoksa, çarşıda sokakta câriyelerin göbeklerinin üstü açık, yani üstsüz veya şeffaf bir giysiyle dolaştıklarını düşündüğünüzde bunun İslâm âdâbı ile ne kadar bağdaşacağını ve bunun dinin verdiği bir hak olduğunu nasıl iddiâ edersiniz?
Karı-kocanın birbirine karşı avreti: Yoktur.
Avrete bakmayı men eden hadise göre yukarıda açıklanan yerlere şehvetli veya şehvetsiz bakmak ve bunları açmak haramdır. Avret yerleri ancak kimsenin görmediği yerde (tuvalet ve banyo gibi) ve cimâ esnasında açılabilir. Bazı durumlarda zarûret miktarını aşmamak şartıyla doktor, ebe, sünnetçi, şâhid ve hâkim karşısında da açılabilir. Evlenecek kimse, aday kızın yüzüne -şehvetle de olsa- bakabilir.
4041] Bedâyiu's-Sanâyi fî Tertîbi'ş-Şerâyi', c. 6, s. 2956; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 3, s. 244
4042] 24/Nûr, 31
4043] İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259
4044] Ebû Dâvud, Libâs 31
HARAM - HELÂL
- 877 -
Ziynet: Yukarıda mealini verdiğimiz Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışında- kimseye ziynetlerini göstermemelerini emrediyordu. Ziynet, kadını güzel gösteren yüz, saç, makyaj, takı ve mücevherât, elbise gibi şeyleri içine almaktadır. Âyette bunlardan hangisi kastedilmiştir? “Kendiliğinden açılan, açılması, gösterilmesi doğal olan” ziynet nedir? Cumhûra göre elbise, kapanması gereken ziynete dâhil değildir. Buradaki ziynetten maksad; el, boyun, baş, kol, ayak gibi ziynet takılan yerlerdir. Peki, bunlardan hangisi “kendiliğinden açılan”a dâhildir? Eski müfessir ve fakîhler arasında “dış elbiseden başka her taraf örtülmelidir”, “eller ve yüz hâriç”, “eller, bilek ve yüz hâriç her taraf” diyenler olmuştur. Eller ve yüzün istisnâ edilmesi görüşü ağır basmaktadır.
Örtü ve Elbise: Zikredilen âyet ve hadisler kadın ve erkeğin avret yerlerini örtmelerini emrediyor ve açmalarını haram kılıyor; fakat örtmek için yeni bir elbise modeli getirmiyor; “hımâr: Başörtüsü”, “cilbâb: Dış giysi” gibi eskiden beri giydikleri elbise ile Şârî tarafından istenildiği gibi örtünmeleri emrediliyor. Bazı kimseler Kur’an’daki: “Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını (cilbâblarını bürünmelerini) söyle; bu onların tanımmalarını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.” 4045 âyetinde geçen “cilbâb” kelimesine “çarşaf” mânâsı vererek kadının ancak çarşafla dışarı çıkabileceğini, başka elbise ile örtünmenin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu iddiânın isâbetsiz olduğunu ve İslâm’ın istediği örtünmenin eşarp, pardesü, geniş ve kalın giysiler ile de, daha başka ülkelerdeki meşrû farklı giysilerle de olabileceğini gösteren deliller vardır:
1- Nûr sûresi 31. âyette başörtüsünden (hımâr) söz edilmektedir. Hımâr, başı ve yakayı örten başörtüsüdür, çarşaf değildir. Aynı âyette geçen “cüyûb” ise gömlek ve entârinin yakasıdır. Şu halde kadınlar geniş entâri ve başörtüsü ile örtünebileceklerdir. Âyet, o zaman kadınların böyle giyindiklerine delâlet etmektedir.
2- “Cilbâb” kelimesine tefsir ve lügatlerin verdiği mânâ şunlardan ibârettir: Başörtüsü, tepeden tırnağa örten örtü, dış elbise, örtü, başörtüsü ile ridâ arası bir elbise. Bu kadar mânâ içinden yalnız çarşafı almak ve diğerlerini reddetmek için bir delil yoktur.
3- Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre cilbâb âyeti gelince, ensâr kadınları etekliklerini ortadan yırtarak başörtüsü yapmış ve kargaları andıran siyah başlıkları ile Rasûlullah’ın arkasında namaz kılmışlardır. Bu rivâyet, cilbâba çarşaf değil; başörtüsü mânâsı verildiğini göstermektedir.
Netice olarak diyebiliriz ki, önemli olan usûlünce örtünmedir; elbisenin adı ve modeli muayyen değildir. Her kadın ve erkek, şart ve imkânlarına göre elsisesini seçer ve örtmesi gereken yerlerini örter. Avret yerlerini gösterecek kadar ince veya şehvet çeken yerlerini belirtecek kadar dar elbise giymekten sakınır. İnce, şeffaf elbiselerin giyilmemesi hakkında hadisler vardır.
d- Dokunmak: Mahrem (nikâhı haram) olan yakın akrabânın avret olmayan yerlerine bakmak câiz olduğu gibi, şehvetsiz dokunmak da câizdir. Yaşlı, şehvettten kesilmiş yabancı kadın ve erkeklerin mahrem olmayan yerlerine dokunmak, meselâ ellerini öpmek de câizdir. Çocuklar da bu hükümde yaşlılar gibidir. Genç
4045] 33/Ahzâb, 59
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve birbirine yabancı erkek ve kadınların -her ne kadar birbirinin avret olmayan (el-yüz gibi) yerlerine bakmaları câiz ise de- şehvetten emin olmaları halinde bile aynı yerlere dokunmalarını fukahâ ekseriyeti câiz görmemiş, bunun daha ziyâde tahrik edici olduğunu göz önüne almışlardır. Bazı âlimler ise burada da şehveti esas almış, şehvetin söz konusu olmadığı durumlarda, meselâ el sıkışmanın câiz olduğunu söylemişlerdir. Hadiste (eğer sahihse) yasaklanan “dokunma” ifadesi, Türkçe’ye “okşama” diye tercüme edeceğimiz şekilde cinsel yönden hoşlanarak dokunma anlamında ele alınmalıdır.
e- Kadın-erkek beraber bulunması: İslâm, kadın-erkek ilişkilerini sınırlamış olmakla beraber kadını dört duvar arasında hapsetmemiştir. İslâm’ın ilk devrinden beri müslüman kadınların savaşa katıldıklarını biliyoruz. Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.), eşi Sevde’ye: “Allah, ihtiyaçlarınız için evden çıkmanıza izin vermiştir.”4046 ve ümmetine hitâben: “Allah’ın hizmetçilerini (kadınları), Allah’ın mescidlerine gitmekten men etmeyin.”4047 buyurarak kadınların ilim, alış-veriş, düğün, ibâdet gibi meşrû sebeplerle dışarı çıkabileceklerini ifâde buyurmuştur.
Kadın ve erkeklerin küçük yaştan itibaren beraber bulunmaları ve serbest ilişki içinde yetişmelerinin saldırganlığı azaltacağı, birtakım komplekslerin doğmasını önleyeceği nazariyesi İslâmî toplumlar için geçerli değildir. Diğer toplumlar arasında da gerçeğin hayâle uymadğı âşikârdır. Bu sebeple İslâm, kız-erkek beraberliğini serbest bırakmamış, kayıt ve şartlara tâbi kılmıştır. Bir müslümanın evine, akrabâsı dışında kalan dost ve arkadaşlarının da gelmesi doğaldır. Bu durumda kadın ve erkeklerin beraber oturması ve evin kız ve kadınının misafirlere hizmet etmesi söz konusu olabilir. Ashâb-ı kirâmdan Ebu Üseyd evlenirken düğün gecesi, Hz. Peygamber ve dostlarını dâvet etmiş, fakat onlar için yemek hazırlamamış, bir şey de ikrâm edememiştir, anca eşi (gelin) geceden, bir taş kabın içinde hurma ıslatmış, Hz. Peygamber yemeğini bitirince bitirince bunu ezip sulandırmış (şerbet yapmış) ve misafirlere ikram etmiştir. 4048
İbn Hacer, Aynî gibi Buhârî şârihlerinin işaret ettiği üzere bu hadis-i şerif ve benzerlerinden şu netice çıkarılmıştır: Kadın, kocasının arkadaşlarına hizmet edebilir, ancak bu durumda tesettüre (örtünmeye) riâyet etmesi, tarafların kötü duygulara kapılmaktan emin olmaları, tahrik edici davranışlardan kaçınmaları şarttır. Evin dar olması, ancak bir odanın ısıtılmış bulunması, bir büyüğün sohbetinden kadınların da faydalanmalarını sağlamak gibi durumlarda -şartlara riâyet edilerek- kadınlar, erkeklerle beraber oturabilirler. Bu durumların dışında ayrı oturmak evlâdır. Müslüman kadın ve kızlarımızın çoğunun, gerektiğinde nâmahrem erkeklerle beraber oturduğunda kıyâfet ve davranışına gerekli titizliği göster(e)mediklerini gözden uzak tutmamalıyız. Özellikle böyle durumlarda kadın dişiliğiyle değil, kişiliğiyle bulunmalı, kadınsı tavır, gülüş, şaka, cana yakınlık vb. fitneye yol açabilecek tavırlardan uzak olmalıdır. Yine kıyâfetine, ev dışında gösterdiği (veya göstermesi gereken) itinâyı göstermelidir. Günümüzde yüz kızartıcı filmlerin gösterildiği tevizyon karşısında birbirine yabancı (nâmahrem) kadın ve erkeklerin, genç kız ve delikanlıların beraber oturmaları, çirkin sahneleri birlikte seyretmeleri hiç şüphesiz İslâm ahlâk ve ahkâmına tümüyle aykırıdır.
4046] Buhârî, Nikâh 115
4047] Müslim, Salât 136; Buhârî, Cum'a 13
4048] Buhârî, Nikâh 77; Müslim, Eşribe 86
HARAM - HELÂL
- 879 -
f- Cinsî Sapıklık; Homoseksüellik veya Sevicilik: Erkek veya kadının, kendi cinsinden birisi ile cinî ilişki kurması (homoseksüellik, sevicilik) bir sapıktır, yaratılış gâyesine, fıtrî ve doğal temâyüllere aykırıdır. Ahlâkî çöküntünün ve çürümüşlüğün bir tezâhürü olan bu çirkin fiilin çok eskilere dayandığını, Lut (a.s.) gibi bazı peygamberlerin bununla mücâdele ettiklerini, bazı kavimlerin bu yüzden helâk olduğunu Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz 4049. İslâm ulemâsı bu fiilin haram olduğunda birleşmiş, ancak dünyevî cezâsının zinadan ağır olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
g- El ile Tatmin: Eli ile oynayarak boşalma âdeti özellikle yeni yetişen gençler arasında yaygındır. İmam Mâlik: “Onlar eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar; doğrusu bunlar yerilmezler. Bu sınırları aşmak isteyenler; doğrusu bunlar aşırı gidenlerdir.” 4050 âyetine dayanarak “bu davranışın sınırı aşmaya dâhil ve haram olduğunu” ileri sürmüştür. Ahmed bin Hanbel ve İbn Hazm’a göre “menî, vücudun dışarı atmaya muhtaç olduğu bir şeydir; onu eliyle atan, kan aldıran gibidir ve câizdir.” Ancak Hanbelî fukahâsı bunu “zinâya düşme tehlikesi ve evlenme imkânından mahrum bulunma” şartlarına bağlamışlardır. Bu davranış, İmam Şâfiî’nin son ictihadına göre haramdır. Hanefîlere göre tahrîmen mekruhtur; ancak “yapmadığı takdirde zinâya düşeceğinden korkan bir gencin affedileceği umulur” denilmiştir. Alışkanlık yaptığı ve sıhhati bozduğu takdirde yasak fiiller arasına gireceği şüphesizdir.
h- Hayvan ile Cinsî Münâsebet: Cinsî sapıklık çeşitlerinden birisi de hayvan ile cinsî ilişki kurmaktır. Bu çirkin fiil, hem kadın ve hem de erkek için haramdır. Cumhûra göre zinâ sayılmadığı için yapana had gerekmez, ama tâzir cezâsı verilir.
Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar
1- Müşrik kadınlar: Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar iman edinceye kadar, evlenmeyin. (Allah’a ortak koşan hür kadın,) Hoşunuza gitse dahi, mü’min bir câriye, müşrik hür kadından iyidir. Ortak koşan erkekler de iman edinceye kadar, onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin. (Allah’a şirk koşan hür erkek) hoşunuza gitse dahi, mü’min bir köle, müşrik hür adamdan iyidir. (Zira) Onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor. İman edenlere âyetlerini açıklıyor ki öğüt alsınlar.”4051 Bu âyet, mü’minlere, Allah’a şirk koşanlarla evlenmeyi yasaklamakta, onlara kız verip onlardan kız almayı haram kılmaktadır. Müşriklerle yapılmış eski evlilikler sona erer.4052 Veya bir evli bir erkek veya kadın şirke düşünce nikâh bağı kopar.
Müslüman olmayanlar, ehl-i kitap da değil iseler onlarla evlenmek müslüman erkek ve kadınlar için haramdır.4053 Ehl-i kitap olan gayr-ı müslimlere gelince, bunlardan kız almak câizdir; müslüman erkekler yahûdi ve hıristiyan kadınlarla evlenebilirler.4054 Ancak, bunlara kız vermek câiz değildir; yani müslüman kadınlar müşrik ve dinsizlerle evlenemeyecekleri gibi, yahûdi ve hıristiyan erkekler ile
4049] 11/Hûd, 165-166; 26/Şuarâ, 77-81
4050] 23/Mü'minûn, 6
4051] 2/Bakara, 221
4052] 60/Mümtehine, 10
4053] 2/Bakara, 221
4054] 5/Mâide, 5
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de evlenemezler.4055 Genellikle evlerde erkekler hâkimdir, son söz çoğunlukla onlarındır. Bir müslüman kadın, müslüman olmayan erkekle evlenirse onun çevresine girecek, doğacak çocuklar da gâlip ihtimalle babanın dinine tâbi olacaktır. Ayrıca kadının dinî hayatı da tehlikeye girecektir. Müslüman erkek, gayr-ı müslim kadınla evlendiği takdirde hem bunun hidâyete kavuşması ihtimali artacak, hem de çocuklara baba hâkim olacaktır. Müşrik ve dinsiz kadının ruhu ilâhî bir dine yatkın olmadığı için onunla evlenmek her yönüyle daha çok rizikoludur, o yüzden haramdır.
2- İddetini Doldurmamış Kadınlar: Boşanmış, fakat iddetini doldurmamış kadınlarla evlenilemez. İddetini tamamlayan kadın, bir veya iki talakla boşanmış kocasıyla anlaşırsa tekrar kocasına dönebilir: “Boşanmış kadınlar, üç kur’ (üç âdet veya üç temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetlerler (hâmile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri (karınlarında çocuk bulunduğunu saklamaları) kendilerine helâl olmaz. Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin, kadınlar üzerinde(ki hakları), bir derece daha fazladır. Allah azîzdir, hakîmdir.”4056 Üç boşama hakkını da kullanmış olan koca, artık boşadığı karısına dönemez. Şâyet kadın başka biriyle evlendikten sonra boşanır da eski kocasıyla evlenmek isterse o zaman eski karı koca yeniden evlenebilirler. Bunun amacı, kadını erkeğin despotluğundan kurtarmak, onu oyuncak haline getirmesini önlemektir: “Erkek yine boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan, kendisine helâl olmaz. O (vardığı adam) da kadını boşarsa, Allah’ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde (eski karı-kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde kendilerine bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. (Allah) Bunları bilen bir toplum için açıklamaktadır. Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde, (eski) kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah’a ve âhiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Bu, sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”4057 Kocası ölen kadın, dört ay on gün bekledikten sonra istediğiyle evlenebilir. Ama iddetini tamamlamadan evlenemez. 4058
3- Neseb, Süt ve Nikâh Nedeniyle Haram Olanlar: “Geçmişte olanlar hâriç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu, edepsizlik ve iğrenç bir şeydir. Size (şunlarla evlenmek de) haram kılındı: Analarınız, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) analarınız, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, birleştiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -eğer onlarla henüz birleşmemişseniz, (kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur-, kendi sülbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hâriç. Allah bağışlayandır, merhamet edendir. (Savaşta esir olarak) ellerinize geçenler dışında, evli kadınlar(la evlenmeniz) de haramdır.”4059 Bu âyetlerde haram kılınanlar özetle: Üvey anne, anne, öz kız, kız kardeş, hala, teyze, kardeş kızı, bacı kızı, süt anne, süt kız kardeş, kayın vâlide, birleştiği kadının kızı, oğlunun karısı (gelin), iki kız kardeşi birlikte almak
4055] 2/Bakara, 221; 60/Mümtehine, 10
4056] 2/Bakara, 228
4057] 2/Bakara, 230, 232
4058] 2/Bakara, 234-235
4059] 4/Nisâ, 22-24
HARAM - HELÂL
- 881 -
ve evli kadınlarla evlenmektir. Bunlar içinde müşrik, iddetli ve yetim kızlar ve iki bacı ile evlenme yasağı geçicidir. Yani müşrik kadın tevbe edip şirkten dönerse; iddetli, süresini doldurursa; yetim kızlara adâlet uygulanırsa bunlarla evlenilebileceği gibi, kız kardeşlerden biri ölür veya boşanırsa diğeriyle evlenilebilir.
a- Neseb dolayısıyla haram kılınanlar: Nisâ sûresi, 23 ve 24. âyetlerde belirtildiği şekilde nesep (kan yoluyla yakınlık, akrabalık) sebebiyle evlenilmesi haram olan kadınlar 7’dir:
1. Anneler: kendi annesi, babasının ve annesinin anneleri, ne kadar yukarı çıkarsa çıksın bütün kök anneler, nineler haramdır.
2. Kızlar: Gerek kendi çocukları, gerekse oğlunun veya kızının kızları, torunları, ne kadar aşağı inerse insin, zürriyetinden türeyen bütün kızlar haramdır.
3. Kız kardeşler: Ana baba bir, anne bir yahut baba bir bütün kız kardeşleriniz. Anne veya baba tarafından nesep ortaklığı olmayan kız haram değildir. Kız kardeşin kız kardeşi eğer erkeğin kız kardeşi değilse haram olmaz. Meselâ Ali’nin baba bir kız kardeşinin, başka bir adamdan olan anne bir kız kardeşi, Ali’ye helâldır.
4. Halalar: Babaların, dedelerin kız kardeşleri olan bütün halalar.
5. Teyzeler: Annelerin ve ninelerin kız kardeşleri olan büyük, küçük bütün teyzeler.
6. Kardeşin kızları: torunları, bütün yeğenleri.
7. Kız kardeşin kızları: Bu yoldan olan bütün yeğenler.
b- Süt nedeniyle haram olanlar:
1. Kişiyi emzirmiş olan sütannesi. Ve nineleriniz. Sütanne, kişiyi emziren kadın yahut bu kadının nesep veya sütanneleri, nineleridir. Bunların hepsi emene haramdır.
2. Sütkızkardeşleri: “Doğum dolayısıyla haram olanlar, emzirme ile de haram olur.”4060 Bu hadis-i şerife göre süt yüzünden haram olanların da kıyas yoluyla yedi olduğu, fakat Kur’ân-ı Kerim’de yalnız ikisinin anılmasıyla yetinildiği anlaşılır.
c- Nikâh nedeniyle haram olan kadınlar:
1. Kadınlarınızın anneleri: Zifaf olsun olmasın, nikâhladığınız bütün kadınların anneleri (kayınvâlideleriniz) size haramdır.
2. Birleştiğiniz kadınlarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız.
3. Sülplerinizden olan oğullarınızın eşleri (gelinleriniz). Kur’an’daki bu ifade, bütün torunların eşlerini kapsar.
4. İki kız kardeşi birlikte almak da haramdır. İki kız kardeşi birlikte nikâhlamak bâtıldır. Nikâhın sahih olması için birinin ölmüş veya boşanmış olması ve boşananın iddetini tamamlaması lâzımdır.
4060] Buhârî, Nikâh 20, 27; Müslim, Radâ 2; Ebû Dâvud, Nikâh 6; İbn Mâce, Nikâh 34; Dârimî, Nikâh 48; Ahmed bin Hanbel, I/275
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5. Evli kadınlarla nikâhlamanız da haram kılınmıştır: Gerek müslümanların, gerek zimmîlerin, gerek harbîlerin nikâhı altında bulunan bütün kadınlarla evlenmek haramdır. Ancak, savaşta esir düşerek özgürlüğünü yitirip câriye alınanlarla evlenmek haram değildir.
4- Fuhuş kadınları/Fâhişeler: “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya şirk koşan kadından başkasıyla evlenmez. Zinâ eden kadın da zinâ eden veya ortak koşan erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleriyle evlenmek mü’minlere haram kılınmıştır.”4061 Bu âyette, zinâ eden erkeğin, ancak zinâ eden veya şirk koşan kadınla evleneceği; zinâ eden kadının da ancak zinâ eden veya şirk koşan bir erkekle evleneceği; böyle kimselerle evlenmenin, mü’minlere haram kılındığı bildirilmektedir.4062 Bir müslüman erkeğin fâhişe kadınla evlenmesi kesinlikle câiz değildir. Zinâ yapan ve bunu gizlemeyen erkek de böyledir.4063 Ancak, tevbe eden, nefsini ıslah eyleyenler müstesnâdır. Başından zinâ geçtiği bilinen, fakat buna devam etmeyen mü’min kadın ve erkek ile evlenmek mekruh olmakla beraber, nikâh akdi sahih (evlilik geçerli) olur. Ulemânın çoğu bu görüştedir.
B- Âile Hayatı ile İlgili Haramlar
Eşler Arasında İlişkide Haramlar:
a- Hayız ve lohusalık hallerinde birleşme: Bazı dinler, eşler arası cinsî münâsebet konusunda ifrâta düşmüş, hayız halinde bile yaklaşmayı mubah kılmış, bazıları ise bu durumda yatak ve odaları ayırmaya kadar gitmişlerdir. İslâm, hayız ve lohusalık hallerinde yalnızca birleşmeyi haram kılmış, bunun dışında bir yasak koymamıştır.4064 Bu durumlarda birleşmenin tıbbî ve psikolojik sakıncaları bilim adamlarınca ta tespit edilmiştir.
b- Kadınlara anüslerinden yaklaşma: Dinî irşâdın önem verdiği husus, insanlara birleşmenin şekil ve tekniği üzerine bilgi vermek değil; fıtrat ve hedefe aykırı davranışları düzeltmektir. Bu cümleden olarak, şekil ile ilgili bir soru üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin.” 4065 Bundan bir âyet önce “Allah’ın size buyurduğu yoldan yaklaşın” buyurulmuş, Peygamberimiz de “kadınlara anüslerinden (arkalarından) yaklaşmayın”4066 demiştir. Bu nasslara göre şekil/teknik konusunda bir sınırlama yoktur; ancak birleşme yolu tektir, bu da üremeyi mümkün kılacak yoldur.
c- Yatak odasında geçenleri başkalarına anlatma: Karı-koca arasındaki cinsî ilişkinin aralarında bir sır olarak kalması ve yatak odasında geçenlerin dışarıda anlatılmaması istenmiş, bu sırrı ifşâ edenlere “insanların kötüsü” ve “şeytan” denilmiştir. 4067
d- Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma): Evliliğin gâyelerinden birisi ve belki en başta geleni, neslin devamı, müslümanların çoğalmasıdır. Bu yüzden gebeliği önlemenin tamamen serbest/mubah olmadığı vurgulanmıştır. Bununla
4061] 24/Nûr, 3
4062] Ayrıca bk. 4/Nisâ, 25-26; 5/Mâide, 5
4063] 24/Nûr, 3
4064] 2/Bakara, 222
4065] 2/Bakara, 223
4066] Tirmizî, Tahâret 102, Radâ 12; Ahmed bin Hanbel, I/86; 6/305
4067] Buhârî, Nikâh 69; Müslim, Talâk 26
HARAM - HELÂL
- 883 -
birlikte, meşrû bir sebebe bağlı olarak, çocuk istemeyen çiftin, karşılıklı rızâ ile doğum olmasın diye tedbir alması câizdir. Alınan tedbirlerin en eskisi ve Hz. Peygamber zamanında tatbik edileni azildir. Azil, birleşmenin sonuna doğru erkeğin çekilmesi ve erlik suyunu dışarı akıtmasıdır. Sahâbeden Câbir’in ifâdesiyle Kur’ân-ı Kerim nâzil olurken sahâbe azli tatbik ederlerdi; bunu yasaklayan bir âyet nâzil olmadı.4068 Rasûlullah’a azlin hükmü sorulduğu zaman bunu men etmedi; ancak, Allah’ın dilediği zaman çocuğu yaratacağını, buna engel olunacağının düşünülmemesini ifade buyurdu. 4069
Çocuğu aldırmak veya ilkel usullerle düşürmek azle benzemez. Azilde henüz vücuda gelmemiş bir varlığın oluşmasını engelleme söz konusudur. Burada ise, hem bir insan çekirdeğinin imhâsı, hem de ana hayatının tehlikeye düşürülmesi bahis konusudur. Düşürme ile aldırma (kürtaj) arasındaki fark, ananın sağlığı yönünden önemlidir. Her ikisi de câiz olmamakla beraber düşürmede ananın hayatı tehlikeye girdiği için sakıncası daha da büyük olmaktadır. Uzman ve müslüman bir doktorun, anayı kurtarmak için ceninin alınmasına karar vermesi halinde zarûret prensibi işler ve bu takdirde çocuğu almak câiz olur.
e- Karı-koca haklarına riâyetsizlik: “Kadınların -normal ölçüler içinde- vazifeleri kadar hakları da vardır.”4070 Özellikle çocuklarına karşı, yalnız erkek değil, kadın da çobandır.4071 Bu hadisteki çobandan maksat, sorumluluk taşıyan, himâyesine verilenleri koruyan, muhâfaza edendir. Peygamberimiz bir soru üzerine kadının koca üzerindeki haklarını şöyle açıklamıştır: “Yediğin zaman ona da yedirmek, giydiğin zaman ona da giydirmek, yüzüne vurmamak, hakaret etmemek, küsüp evi terk etmemek.” 4072
Kocanın hakları ve kadının vazifeleri olarak da: “Kocanın istemediği kimseyi eve almamak, izinsiz dışarı çıkmamak, meşrû isteklerini yerine getirmek, yatağını terk etmemek, gücü yettiğince hoşnut kılmaya çalışmak” sayılmıştır.4073 Kusur ve aksaklıklarda karşılıklı sabır, tahammül, iyi niyet esastır: “Onlarla (kadınlarla) güzellikle geçinin, eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin; hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir.” 4074 Rasûl-i Ekrem şöyle buyuruyor: “Üç kimsenin namazı başından yukarı bir karış bile yükselmez: Kendisini istemedikleri halde bir cemaate imam olan kişi, eşi kendisine darılmış olduğu halde geceleyen kadın, birbirine hasım olan iki kardeş.” 4075
Geçimsizlik: Bütün iyi niyet ve gayretlere rağmen huzur bulunamaz, geçim sağlanamazsa ve suç kadında ise önce kocanın te’dib hakkı vardır: “... Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Site itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın...”4076 Koca te’dib hakkını sırayla öğüt, küsme ve hafifçe dövme şeklinde kullanacaktır. Dövme, son çaredir ve bazı kadınlar için başka çare bulunmadığı göz önüne alınarak izin verilmiş,
4068] Buhârî, Nikâh 96; Müslim, Talâk 26, 27
4069] Buhârî, Büyû' 109; İbn Mâce, Nikâh 30
4070] 2/Bakara, 228
4071] Buhârî, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâre 20
4072] Ebû Dâvud, Nikâh 41; İbn Mâce Nikâh 3
4073] Hâkim, el-Müstedrek, II/188-190
4074] 4/Nisâ, 19
4075] İbn Mâce, İkame 43; Tirmizî, Salât 149
4076] 4/Nisâ, 34
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fakat sınırlama yapılmıştır:
a- Peygamberimiz hayatı boyunca hiçbir zaman kadına el kaldırmamış, “(kadınlarınızı) dövenleriniz hayırlınız değildir.” 4077; “Akşam belki de birleşeceği karısını insan nasıl döver?” 4078 buyurmuştur.
b- Yüze, tehlikeli yerlere vurmayı ve iz bırakacak kadar vurmayı men etmiştir. Şu halde buna ancak mecâzen ve psikolojik tesiri bakımından “dövme” denebilir. Âile bağını koparmamak için son çare olarak gösterilmiş yine de acı bir ilaçtır. Bu tedbirler de problemi çözmezse hakemlere başvurulur: “Karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur...” 4079 Kusur erkekte olduğu takdirde kadının da hakeme ve hâkime başvurma hakkı vardır. Hakemlerin doğrudan veya hâkim vâsıtasıyla ayırma selâhiyetleri de vardır. Ayrıca kadın bir bedel üzerinde anlaşarak ayrılmayı talep edebilir.
f- Çocuğun haklarına riâyetsizlik: Çocuğun nafakası, bakımı, terbiyesi, tahsili, maddî yönleriyle babaya, mânevî yönleriyle ana ve babaya âit bir borçtur. Ana ve babanın çocukları arasında fark gözetmemesi, meşrû bir sebebe dayanmadan, birisine diğerinden fazla ayrıcalık göstermemesi gereklidir. Ana veya babanın sağlığında, hibe yoluyla çocuklarına farklı şeyler vermesi konusunda, Rasûl-i ekrem: “Çocuklarınıza eşit davranın, çocuklarınıza eşit davranın...” 4080
g- Ebeveynin haklarına riâyetsizlik: Çocuklarınana ve babalarına sevgi ve saygı duymaları, sözlerini dinlemeleri ve muhtaç oldukları zaman onlara bakmaları evlâtlık borçlarıdır. “Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira annesi onu, karnında güçlüklere göğüs gererek taşımış, onu acı çekerek doğurmuştur. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.” 4081; “Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı ‘öf!’ bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle.” 4082
İslâm’da kulun emrine itaat, bu emrin meşrû olmasına bağlıdır. Meselâ ana-baba evlâdını, Allah’a şirk koşmaya zorlasalar onlara itaat edilmez, fakat bu durumda bile onlara kötü söylemek câiz değildir.4083 Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “Size büyük günahların en büyük üçünü haber vereyim mi?” ‘Evet yâ Rasûlallah!’ “Allah’a şirk koşmak, ana babaya baş kaldırmak ve (yaslandığı yerden oturumuna gelerek) dikkat edin; yalan söz, yalan şâhidlik!” 4084
İnanışlar ve Taklit, Hurâfe ve Âdetlerde Haramlar
İslâm tevhid dinidir; zâtında ve sıfatlarında Allah Teâlâ’nın bir ve tek olduğunu, O’ndan başka hiçbir varlığın ibâdete, kulluğa, mutlak itaate lâyık bulunmadığını ilân etmiş, bu birliği dinin temeli kılmıştır. Bu temel inanca aykırı inançlar
4077] İbn Mâce, Nikâh 51; Ebû Dâvud; Nesâî, Ahmed bin Hanbel
4078] Ahmed bin Hanbel, 4/17; Buhârî, Nikâh 93
4079] 4/Nisâ, 35
4080] Ebû Dâvud, Büyû' 83; Buhârî, Hibe 12-13;Müslim, Hibât 13
4081] 46/Ahkaf, 15
4082] 17/İsrâ, 23
4083] 31/Lokman, 14-15
4084] Buhârî, Edeb 6, Şehâdât 10; Müslim, İman 143, 144
HARAM - HELÂL
- 885 -
küfür, bu tevhid inancına aykırı davranışlar ise en azından haramdır. Bu davranışlardan yaygın olanlarını kısaca saymaya çalışalım:
a- Câhiliye Âdet ve Gelenekleri: İslâm dini geldiği zaman insanlar, bugün olduğu gibi çeşitli kavimlere, büyük küçük topluluklara mensup bulunuyorlardı. Bu toplulukların kendilerine âit inançları, âdetleri, gelenek ve görenekleri vardı. İslâm’dan önceki çağa “câhiliye çağı”, bu çağın İslâm’a aykırı bulunan âdet ve inançlarına da “câhiliyye âdetleri” denilmektedir. Müslüman, saâdet dini islâm’a girerken câhiliyye inanç ve âdetlerinden soyunmak, arınmak, bu saâdet iklimine öyle girme mecbûriyetinde idi. Bu, Lâ ilâhe illâllah demenin, önce Allah’tan başka tüm ilâhları reddetmenin, tâğuta başkaldırmanın ve iman etmenin gereği idi. Rasûlullah ve O’nun yolundakiler, câhiliyye âdetleriyle mücâdele edip müslümanları bunlardan arındırmaya çalışmışlardır. İşte bu mücâdele ve arındırma faâliyetinin, bid’a ve gelenek kavramlarıyla yakın alâkası vardır.
b- Irkçılık: Farklı kavim ve kabileden olmayı bir üstünlük ve övünme, başkalarını hor görme, zulüm vâsıtası kılmak haramdır. İnsan ancak kendi irâdesiyle kazandığı vasıf ve özellikle övülür veya kınanır. İman, ibâdet, Allah korkusu (takvâ), güzel ahlâk, bilgi ve mârifet, hüner bunlar arasındadır. Arap, Türk, Kürt, İngiliz, beyaz, siyah, Batılı, Doğulu olmak kimsenin elinde değildir. Şu halde övme ve yerme konusu da yapılamaz. Hele ırkçılık yaparak güçlünün zayıfı ezmesi ve hor görmesi için bu konuları kullanması asla câiz olamaz. Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor: “Asabiyete çağıran, bunun için çarpışan, bunun için ölen Bizden değildir.” Sordular: ‘Asabiyet nedir yâ Rasûlallah?’ Cevap verdi: “Kavmine zulümde (haksız olduklarında) yardım etmendir.”4085 Efendimiz (s.a.s.) Vedâ Hutbesinde de bütün dünyaya şunları ilân etti: “Ey insanlar! Şüphe yok ki Rabbiniz birdir. Dikkat edin! Arabın yabancıya, yabancının Araba, kırmızının siyaha, siyahın kırmızıya -takvâ ölçüsü dışında- bir üstünlüğü yoktur; en üstün olanınız en takvâ olanınız, Allah’a karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” 4086
c- Bid’atler: Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında olmayan veya meşrû telakkî edilmeyen bir inanç, ibâdet veya dinî anlayış ve davranış bid’at kavramı içinde yer almaktadır. Herhangi birhareket, âlet veya anlayışın dinî yönü olmadıkça; yani iman ve ibâdet, sevap ve günah çerçevesine sokulmadıkça bid’atle alâkası yoktur. Hacca giderken deveye değil de uçağa binmek bid’at değildir; çünkü bunun inanç, ibâdet, sevap, günah kavramı ile bir ilgisi yoktur. Türbelere horoz ve mum adamak, ölünün başında mum yakmak bid’attir; çünkü bu bir inanca dayanmakta, bununla sevap umulmaktadır. Hâlbuki dinimizde böyle bir inanç, ibâdet ve sevap yolu yoktur.
d- Allah’tan Başkasına Yalvarıp Duâ: “Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” 4087 Duâ bir ibâdettir ve ibâdet ancak Allah’a yapılır. “Dikkak et, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım evliyâ/dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsanlar diye kulluk ediyoruz’ derler...”4088 Müşriklerin bu gerekçesine benzer şekilde tevessül anlayışına sahip olan ve Allah’la arasına mutlaka aracılar koymak ihtiyacını hissedenler, bu âyetlerin hükmünü iyi düşünmeliler. Türbe4085]
Ebû Dâvud, Edeb 112; Müslim, İmâre 57
4086] Beyhakî, Sünenu’l-Kübrâ, 5/139
4087] 1/Fâtiha, 5
4088] 39/Zümer, 3
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lerin etrafında toplanan, dede ve tekkelere, yatırlara kurbanlar kesen, adaklar adayan, ellerini kaldırarak ölülerden medet, imdat, şifâ... bekleyen kimselerin harama girmekle kalmadıkları ve imanlarını da tehlikeye düşürdükleri bir gerçektir.
e- Uğursuz Saymak: İnsanlar, eskiden beri bazı yer, zaman, şahıs ve şeyleri uğursuz veya uğurlu saymışlar, bu inanca göre karar verdikleri, hareket ettikleri olmuştur. Hiçbir ilmî ve dinî esasa dayanmayan bu inanç İslâm’da reddedilmiş, uğur veya uğursuzluğu insanların kendi inanç ve davranışlarında aramaları istenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “...Uğursuzluk diye bir şey yoktur; cüzzamlıdan -aslandan kaçar gibi- kaçın.”4089 Câhiliyye devrinde Araplar baykuşun, ölünün kemikleri veya ruhundan meydana geldiğine, ürküttükleri hayvanların sağ veya sollarından karşı yöne gidişlerine göre uğur veya uğursuzluğa inanırlardı. Bazı gün, şahıs, eşya ve yerleri uğursuz saymak, ölüm veya felâketten söz ederken kulak çekip tahtaya vurarak korunmaya çalışmak da aslı astarı olmayan inanç ve davranışlar arasındadır.
f- Nazarlık, Nal, Muska vb. Kullanmak: Birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara yakalanmamak veya tedâvi etmek üzere başvurulan birtakım tedbirler vardır. Nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir. Bunlar, tıb yönünden bir faydası olmadığı, üstelik bâtıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.) nazarlık kullanmayı men etmiş, bu gibi şeyleri asan kimselerin bey’atlerini kabul etmemiştir. 4090
Büyü, Gaybı Bilme İddiası ve Benzeri Konularda Haramlar
a- Büyü/Sihir: Dilimizde “büyü, afsun, cadılık, nirenk, füsun” gibi kelimelerle ifâde edilen “sihir”; “birtakım acâyip işler vâsıtasıyla alışılan ve bilenene uymayan (fevkalâde) tesirler meydana getirmektir” şeklinde târif edilmiştir. Sihrin gözbağcılık denilen ve gerçek olmayan çeşidi yanında, vesvese ve telkine dayanan insan psikolojisini etkileyen tesiri olan çeşidi de vardır. “Sihirbazlar mârifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar.”4091 âyetinin baş tarafı birinci çeşit sihre, sonu da ikinci nevine işaret sayılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim sihri yasaklamış, haram ve küfür saymıştır. Sihir, itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı için kötüye kullanıldığı ve aldatma, iğfal, zarar vâsıtası olduğu için haram kılınmış, sihirbazın/büyücünün felah bulamayacağı ifâde buyurulmuştur.4092 Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) sihir hakkında şöyle buyurmuştur: “(Fertleri ve toplumu) Mahveden yedi şeyden sakının!” Sordular: ‘Bunlar nedir yâ Rasûlallah?’ Buyurdu: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir, haksız olarak Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü düşmandan yüz çevirmek (kaçmak), mü’min ve habersiz namuslar kadınlara iftirâ etmek.” 4093
4089] Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
4090] Nesâî, Ziynet 17; İbn Mâce, Tıb 39
4091] 7/A’râf, 116
4092] 20/Tâhâ, 69
4093] Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48; Müslim, İman 144
HARAM - HELÂL
- 887 -
b- Allah’tan Başkası Gaybı Bilemez: İnsanoğlunun kendi bilgi vâsıtalarıyla bilmesi, öğrenmesi mümkün olmayan şeyler vardır: Allah, ruh, cennet, cehennem, sırat, mîzan, geleceğimiz bunlardan birkaçıdır. Bu gibi varlıklar “gayb âlemi”ni; görüp bildtiğimiz, kendi vâsıtalarımızla hakkında bilgi edinebildiğimiz şeylerin toplamı ise “şehâdet âlemi”ni oluşturur. Gayb âlemi hakkında Allah, kullarına vahiy gibi bir yolla bilgi verir. Çok eski zamanlardan beri insanlar, gayb âlemini merak etmiş, hakkında bilgi edinmek istemiş, bazı açıkgözler de bunu istismar ederek güya gâibden haber vermeye başlamışlardır. Eskiden bu işle meşgul olan kâhinler, arrâflar, falcılar, cinciler... vardı; günümüzde bunlara ek olarak medyumlar, ruhçular, astrologlar var. Bu kişiler, çeşitli vâsıtalardan istifâde ederek insanların geçmişi, geleceği, ruhlar âlemi gibi gayb haberleri verdiklerini iddiâ etmektedir. Bunlara inanmayanlar yanında inananlar da vardır. Hâlbuki Peygamberimiz, Allah’ın en seçkin kulu olmasına rağmen, O’nun hakkında Kur’an diliyle şöyle buyurulmuştur: “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendim bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Gaybı/görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi.” 4094 Allah’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilmediğini şu âyet kesin bir şekilde ortaya koymaktadır: “De ki: Göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur...” 4095
Peygamberimiz: “Gayb habercisine (arrâfa, kâhine) inanan kimsenin kırk gün namazının kabul olunmayacağını” 4096; “ona inanan kimsenin, kendisine gönderilen (Kitabı, vahyi) inkâr etmiş olacağını”4097 ifâde buyurmuştur. Kendisine, “bazı söyledikleri doğru çıkıyor” diyenlere, Allah’a âsi olan cinlerin, edindikleri bazı bilgileri, bir doğrunun yanına yüz yalan katarak bu kâhinlere ulaştırdıklarını, bunlar vâsıtasıyla halkın inancını bozduklarını, onları sapıklığa düşürdüklerini söylemiştir.4098 Bu kesin deliller karşısında müslümanların, gâipten haber verdiğini iddiâ eden kimseleri dinlememeleri, onlara inanmamaları gerekir. Onları dinlemeleri haramdır.
c- Ruh Çağırma Adı Verilen Cincilik: Günümüzde özellikle sosyete denilen tabaka arasında yaygın olan ruh çağırma olayı da bir nevi modern kâhinliktir. Birçok tecrübeler, medyumların madde ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir. Ancak bunun ruh olduğu ve söylediğinin gerçeğe uygunluğu sâbit değildir. Elmalılı merhûmun ifâdesiyle “bunların büyük ruhları ve şahsiyetleri çağırıp getirme iddiâları yalan olduğunda şüphe yok ise de habis ruhları ve sefil şahsiyetleri afsunlayıp topladıkları ve bu sûretle yüce ruhlara zarar vermeye çalıştıkları muhakkaktır.” 4099
Ruh çağırma seanslarında, gelenin ruh olduğu belli değildir; cin olması ihtimali daha kuvvetlidir. Gelen varlığın veya hayâlin verdiği haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile karışıktır. Dinimiz, maddî ve mânevî menfaat sağlamak gâyesiyle ve İslâm inancına uymayan telâkkîler, anlayışlar içinde bu işlerle uğraşmayı ve mesnetsiz iddiâlara inanmayı yasaklar.
d- Fal ve Falcılık: Eskiden yazılı oklarla, günümüzde burç, yıldız, kahve, bakla,
4094] 7/A’râf, 88
4095] 27/Neml, 65
4096] Müslim, Selâm 125; Ahmed bin Hanbel, II/429, IV/68
4097] Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
4098] Buhârî, Bed’u’l-Halk 6, 11, Tıb 46, Edeb 117; Müslim, Selâm 122, 123
4099] Hak Dini Kur’an Dili, 8/6365
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iskambil kâğıdı gibi vâsıtalarla yapılan falcılık da bir nevi gâipten haber vermedir; çünkü gelecek (müstakbel) gaybdır. Bu sebeple her çeşit falcılık ile bunlara inanmak haramdır. 4100
Eğlence Hayatı, Oyun, Sporla İlgili Haramlar ve Kumar
a- Şaka ve Mizahta Yasak Olan Hususlar:
1- Şaka, latife, nükte gibi mizahî özellikler, insan hayatında yemekteki tuz gibi olmalı, aşırıya kaçmamalı, kişinin işi gücü mizah olmamalıdır. Fazla şaka yapmak, kişinin ağırlığını ve ciddiyetini giderir, şaka ile gerçeğin karıştırılmasına sebep olur.
2- Hiçbir kimse ile alay edilmemeli, şeref ve nâmuslara dil uzatılmamalıdır. “Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.” 4101
3- Güldürmek için yalan söylenilmemelidir. Peygamberimiz şaka için de yalan söylemeyi kesin şekilde yasaklamaktadır. “Etrafındakiler gülsün diye konuşup da yalan söyleyene yazık, çok yazık!” 4102
b- Tavla Oyunu: “Tavla oynayan elini domuzun etine ve kanına batırmış gibi olur.”4103 “Tavla oynayan Allah ve Rasûlünün emrini dinlememiş olur.” 4104 hadislerini göz önüne alan cumhûr tavla oynamanın haram olduğu hükmünü benimsemişlerdir. İskambil kâğıdı ile oyunların da tavla gibi olduğu değerlendirilir. Tavla, şansa da dayanan ve zarla oynanan oyun olduğu, iskambil de yine şansa dayandığı ve kumar aracı/oyunu olduğu için câiz olmaz. Said bin el-Müseyyeb’in de dâhil bulunduğu bazı din bilginleri ise hadislerin kumara âit olduğunu, kumarsız tavla oynamanın (bunlara düşkünlük göstermemek ve kumara âlet etmemek şartıyla) câiz olduğunu söylemişlerdir.
c- Satranç: Satranç, sahâbe devrinde İslâm dünyasınca tanınmış ve hükmünde görüş ayrılığı meydana gelmiştir: Sahâbeden Hz. Ali, Abdullah İbn Ömer, mezheplerden Hanefî ve Hanbelîlere göre haramdır. İbn Abbas, Ebû Hüreyre, İbn Sîrîn, Said bin el-Müseyyeb, İbn Cübeyr gibi sahâbe ve tâbiûn fukahâsına göre mubah; Şâfiî ve Mâlikîlere göre haram değil, mekruhtur. Nevevî’nin nakline göre tenzîhen mekruh nev’indendir.
Satrancı haram saymak için sağlam bir delilin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Diğer mubah oyunlar gibi bunun da câiz olması, şu şartlara bağlıdır:
1- Oynamaya dalıp namazı geçirmemek; düşkün/hasta olup çokça zamanını bununla harcamamak,
2- Kumara âlet etmemek,
4100] 5/Mâide, 3
4101] 49/Hucurât, 11
4102] Tirmizî, Zühd 10; Ebû Dâvud, Edeb 80
4103] Müslim, Şi'r 15; İbn Mâce, Edeb 43
4104] Ebû Dâvud, Edeb 56
HARAM - HELÂL
- 889 -
3- Oyun sırasında dilini kötü sözlerden sakınmak; rakîbe veya ortalığa çirkin sözler sarfetmemek.
d- Kumar: İslâm kumarı kesin olarak yasaklamış, haram kılmıştır. Bunu yaparken belli bir şeklini kasd etmemiş, mânâ ve neticesini hedef almıştır. Hangi âlet ve metodla oynanırsa oynansın, oyunun -önceden belli olmayan- sonunda taraflardan biri veya birkaçı kâr ya da zarar edecekse kumar gerçekleşmiş demektir. Meselâ, birçok kişi, aralarında para toplayıp çekilecek kura veya yapılacak yarışma vb. sonunda içlerinden bir kısmı buna sahip olacak, diğerleri kaybedecekse kumardır. “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir; bunlardan kaçının ki saâdete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı zikirden/anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz değil mi?” 4105 meâlindeki âyet, kumarı hem haram kılmakta, hem de bu hükmün hikmetlerini sıralamaktadır. Kumarın haram kılınmasındaki hikmetleri şöyle sayabiliriz:
1- Müslüman, hayat ve kazancı şansa ve tesâdüfe değil; aldığı tedbir ve verdiği emeğin sonucuna bağlamalıdır.
2- Başkasının malı haramdır; bunu almanın yolu ya -çeşitli şekilleriyle- mübâdele (ticâret vb. yolla el değişimi) veya bağış vb. dir; kumar haksız kazanç yoludur.
3- Kaybeden, verdiğine râzı görünse bile, kalbinden üzüldüğü ve kazanana kin ve düşmanlık duyduğu şüphesizdir.
4- Kaybeden kazanmak, kazanan bu zevki yeniden tatmak için tekrar oynarlar ve bu hal, giderek alışkanlık kazandırır, kişiyi kumarcı yapar.
5- Kumar ibâdetlere engel olur.
6- Kumarın zararı bireylerle sınırlı kazmaz; topluma sirâyet eder. Üretime katılmayan, işsiz-güçsüz, kumar oynamakla vakit öldüren kimselerin çoğalmasına sebep olur.
e- Piyango ve Toto: Piyango, sayısal, spor toto, loto, altılı ganyan, müşterek bahis gibi düzenlenen ve oynananlar da kumardır. Bunlar, daha büyük kalabalıkların oynadığı, Milli Piyango gibi bazılarında devletin oynattığı ve bundan para kazandığı kumardır, kumarın bütün unsurlarını içine almaktadır. Bunlardan bazı tesis ve hayır(!) kurumlarının yararlanması, İslâmî açıdan mâzeret değildir; çünkü İslâm, kendi toplumu içinde, menfaat vaad etmeden hayra yardımcı olması mümkün olmayan fertlerin bulunacağını düşünmez. İslâm’ın getirdiği ve öngördüğü devlet, ekonomi, hukuk, toplum ve ahlâk düzeni gerçek hayır kurumlarını yaşatmak için kumar düzenlemeye muhtaç değildir. Müslümanların iyilik ve hayır yapmaları için “Allah rızâsı”, teşvik unsuru olarak yeterlidir.
f- Müzik: Müzik; kadın veya erkek tarafından ses ve âlet (çalgı) ile icrâ edilen bilinen sanatın bütün çeşitlerine şâmildir. Hatta sadece enstrümantel âletlerle veya sadece sesle de müzik icrâsı söz konusudur. İslâmî hüküm bakımından bu sınıf ve şekiller arasında fark vardır. Ayrıca müziğin icrâ edildiği yer ve maksadın, müzikle beraber sergilenen diğer yan unsurların da hükme tesiri söz konusudur.
4105] 5/Mâide, 90-91
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müziğin hükmünü tâyin eden delillere geçmeden önce fıkıh mezheplerinin telakkîsini özetleyelim:
1- Hanefî mezhebine göre müzik icrâsı ve bunu dinlemek haramdır. Bu hüküm, bir değnek ve çubuğun bir yere âhenkli bir şekilde vurulmasını dahi içine almakta ve haram sayılmaktadır. Hükmün bazı istisnâları vardır: Savaşta vurulan kös (büyük savaş davulu) ile düğünlerde çalınan tef. Müzik, başkalarına dinletme için değil de, kendini dinlendirmek ve yalnızlığı defetmek için yapılırsa İmam Serahsî’ye göre câizdir; Merğınânî’ye göre bu da haramdır. İmam Ebû Yusuf’a sormuşlar: “Düğün dışında, meselâ kadının ve çocuğun kendi evinde tef çalmasına ne dersin?” Şu cevabı vermiş: “Bunda kerâhet yoktur. Aşırı oyun ve teğannî olursa onu mekruh görürüm.” Hanbelî mezhebi de bu konuda -genel çizgileriyle- Hanefî mezhebi gibidir.
2- İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’ten ikişer görüş nakledilmişti. Bunlardan birine göre bu iki imam müziği mekruh saymışlar, diğerine göre ise -yanında bir haram işlenmediği, harama âlet edilmediği takdirde- mubah görmüşlerdir. (Şâfiî mezhebinden Gazzâlî ile Mâlikîlerden Kettânî’nin görüşlerine aşağıda daha genişçe yer verilecektir.)
3- Zâhiriyye mezhebi ile genellik tasavvuf tarikatları müziğin bütün çeşitleriyle mubah olduğunu müdâfaa etmişlerdir.
Müziğin lehinde ve aleyhinde görüş bildiren fıkıh bilginleri bazı âyetlerden delil getirmek istermişlerse de4106 bunların müziği hedef aldığı kesin değildir. Yani Kur’an’da direkt olarak müziğin haramlığı veya helâllığı ile ilgili bir hüküm yoktur. Hadislere gelince; Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) düğün, bayram, karşılama gibi münâsebetlerle icrâ edilen müziği tasvip ettiği, düğünlerde bunu teşvik eylediği sağlam rivâyetlere dayanmaktadır. Ayrıca, müziğin -bir harama âlet edilmeden- haram kılındığına dair sahih bir hadisin bulunmadığı belirtilmiştir.
El-Kettânî, Hz. Peygamber devri kültür ve medeniyetinden bahseden iki büyük ciltlik eserinde (et-Terâtibu’l-İdâriyye) müziğe 25 sayfa ayırmış, bütün çeşitleriyle câiz olduğunu gösteren deliller getirmiş, bu konuda yazılmış 20 eserin ismini vermiştir.4107 Bu müellifen tespitine göre sahâbeden Hz. Ömer, Osman, Abdurrahman bin Avf, Ubeyde bin el-Cerrâh, Sa’d bin Ebî Vakkas, Ebû Mes’ud, Bilâl, Abdullah bin ez-Zübeyr, Hassân, İbn Amr, el-Muğîre bin Şu’be gibi zatların müzik dinledikleri rivâyet edilmiştir.
İmam Gazzâli, İhyâ isimli eserinin 35 sayfasını bu meseleye ayırarak bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu neticeye varmıştır: Müzik, ister ses ister âlet ile olsun tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mubah ve müstehap olabilir. Şöyle ki:
1- Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.
2- Vakitlerinin çoğunu buna veren, müzikle meşgul olmayı âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
4106] 31/Lokman, 6; 39/Zümer, 18
4107] et-Terâtibu'l-İdâriyye II/120-145
HARAM - HELÂL
- 891 -
3- Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mubahtır, serbesttir.
4- Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları harekete geçiren kimse için müstahaptır.
Gazzâlî, incelemesini sürdürürken müziğin, duruma göre ya mubah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil; dıştan ârız olan beş sebepten ibâret bulunduğunu ifâde ederek şöyle devam ediyor:
1- Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil; kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’an okumasını bile dinlemek haram olur. (Hanefîlerden Buhârî şârihi allâme Aynî de “Bayramda iki câriyenin okuduğu şarkıyı Hz. Peygamber’in ve Ebû Bekir’in dinlediklerinden hareketle aynı neticeye varmıştır. 4108
2- Müzik âleti, içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mubah olmakta devam eder.
3- Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır. (Özellikle günümüzdeki bazı şarkı sözlerindeki Allah’a, Allah’ın kaderine isyan, sevgiliyi tanrılaştırma gibi küfür lafızlarını tepkisiz dinlemek veya dillendirmek, haramdan da öte küfür kabul edilebilir.)
4- Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşkün olur, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse onun müzikten uzak durması gerekir.
5- Sıradan bir insanın müzik, şehvetini de İlâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkorsa yine haram olur.
Müzik, sözleri ve ritmiyle kişiyi Allah’a yaklaştırıyorsa, haramlardan uzak olduğu ve Allah’a yaklaştırdığı oranda mubah, hatta müstahap olur. Tersine; kişiyi şeytana, yaklaştırıyor, haramlara dâvet ediyor veya haramlara âlet ediliyorsa, o oranda mekruh ve haram olur. Özellikle televizyon kanallarının çoğunda veya gazino gibi haram işlenen yerlerde müzik; günümüzde danssız, müstehcen kıyafetli kadınsız, içkisiz, yani çeşitli haramlar olmadan icrâ edilmiyorsa, müziğin bu şartlarla haram olduğu değerlendirilir. Ama bu müziğin kendisinden değil; icrâ edildiği ortamdan kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, yeşil pop da denilen ezgi türündeki ve daha çok dinî hisleri etkilemeye yarayan müzik parçalarını dinlemek veya söylemenin haram olduğunu söylemek için hiçbir ciddî delil yoktur.
g- Sinema ve Televizyon: Sinema ve televizyon hem göze hem de kulağa hitap eden önemli birer haber, öğretim, eğitim ve eğlence vâsıtasıdır. Bu araçların kendilerine haram demek mümkün değildir; onlarda gösterilen ve duyurulan şeylere bakarak hüküm vermek gerekir. Herhangi bir ülkenin televizyon ve sinemalarındaki durum göz önüne alınarak -genel mânada ve istisnâları dışarıda tutarak- helâl veya haram demek de uygun olabilir. Perde ve ekranlarında daha çok İslâm inanç, ahlâk ve ahkâmına aykırı filmler gösterilen, bu doğrultuda
4108] Aynî, Umdetu'l-Kari, c. 3, s. 360
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
propaganda ve reklamlar yapılan sinema ve televizyon yayınlarını seyretmenin haram olacağı âşikârdır. Ancak bu güçlü öğretim ve eğitim araçlarını hayra âlet etmek; iyi, doğru ve güzel olanı göstermek ve duyurmak da mümkündür.
h- Hayvan Dövüştürmek: İslâm öncesinden günümüze kadar uzanan bir âdet de horoz, manda, tosun, kaz gibi hayvanları dövüştürüp seyretmek ve eğlenmektir. Zevk ve eğlence uğruna hayvanlara eziyet etmekten ibâret olan bu âdeti Peygamberimiz yasaklamıştır 4109. Yine, av kasdı olmaksızın canlı hedefler üzerine atış yapmak, herhangi bir hayvanı hedef tahtası yapmak yasaklanmıştır. 4110
i- Boks, Pankreas Güreşi Gibi Sporlar: Rasûlullah (s.a.s.) yüze vurmayı ve yüzü damgalamayı yasakladı.” 4111 İslâm, spor adı altında da olsa, haksız olarak bir kimseye zarar vermeyi, ona acı çektirecek darbelerle dövmeyi, özellikle yüze vurmayı yasaklar. Boks ve pankreas güreşinde rakibe merhametsizce vurmak, acı çektirmek söz konusudur, o yüzden haramdır. Tehlikeli sporların, meselâ araba yarışlarının da câiz olmadığını söyleyebiliriz.
Yine, spor adı ve görüntüsü altında, müstehcen kıyafetler ve dans figürlerinin sergilendiği buz pateni gibi sporların yapılması ve seyredilmesi câiz değildir. Bayanların spor kıyafetlerinin (voleybol, basketbol, atletizm vb. hemen her spor dalında, bunları erkeklerin seyretmelerini câizlikten çıkaracak ölçü(süzlük)de olduğunu unutmamak gerekiyor.
Ayrıca, fanatik (aşırı tutkun, büyük fedâkârlıklar yapıp putlaştıracak) şekilde, bir takımı tutmak, o takım sporcularını yüceltip “Allah’ı sever gibi sevmek”, “en büyük şu takım, başka büyük yok” gibi küfür lafızlarıyla slogan atmak veya bu gibi sözleri söylemek de imanı tehlikeye götüren ve en azından haram olan hususlardır.
Yine, günümüzde nice sporun kumara âlet edildiği görülmektedir. At yarışları, aslî yapısıyla belki mâsum, meşrû ve güzel bir spordur, ama günümüzde hemen hiç kimse bunun spor tarafıyla meşgul olmamaktadır. Bu spor dalı, tümüyle kumar aracı olarak görev yapmaktadır. Altılı ganyan gibi adlarla insanlar spor adıyla kumarbaz yapılmaktadır. Yine Spor Toto, Loto gibi futbol maçlarıyla ilgili tahminler kumar olarak değerlendirilmektedir.
Sosyal İlişkilerde Haramlar
Müslümanların, âileden ümmete kadar uzanan küçük - büyük topluluklarında hâkim ilişki, esas doku ve temel yapı kardeşliktir. “Mü’minler, birbirleriyle ancak kardeştirler; öyle ise (dargın olan) kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah’tan sakının ki size merhamet etsin.”4112 Allah Rasûlü de şöyle buyurur: “Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyin, sırt çevirmeyin, kin beslemeyin, ey Allah’ın kulları, kardeş olun!” 4113; “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe, (gerçek ve kâmil) mü’min olamaz.” 4114 Bu din kardeşliğine zarar veren, karşılıklı haklara tecâvüz sayılacak söz, fiil ve davranışlar haram kılınmıştır. Bunların önemli bir kısmı şunlardır:
4109] Ebû Dâvud, Cihad 51; Tirmizî, Cihad 30
4110] Ebû Dâvud, Cihad 51; Tirmizî, Cihad 30
4111] Müslim, Libâs 106
4112] 49/Hucurât, 10
4113] Buhârî, Edeb 57; Müslim, Birr 24
4114] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71, 72
HARAM - HELÂL
- 893 -
a- Küsmek ve Darılmak: Meşrû bir sebeple ve terbiye maksadıyla olmaksızın bir müslümanın din kardeşine üç günden fazla küsmesi, selâmı-sabahı kesmesi câiz değildir. “Bir müslümanın, kardeşi ile üç günden fazla dagın durması helâl olmaz. Üç günü doldurunca hemen ona gidip selâm vermelidir; o da selâmına karşılık verrirse ikisi ecirde (sevapta) ortak olurlar, karşılık vermeyen günaha batmış, selâm veren dargınlıktan çıkmış olur.” 4115 Akraba arasında dargınlığın sorumluluğu daha büyüktür: “Hısımlık bağı arşa asılmıştır; şöyle der durur: ‘Benimle ilişki kuranla Allah da ilgilensin, benimle ilişkisini kesenden Allah da alâkasını kessin!” 4116 İlginin karşılıklı olduğunu, karşı taraf ilgiyi kestiği için ona alâka göstermemek hakkı doğduğunu söylemek mümkün değildir; çünkü şöyle buyurulmuştur: “İlgi gösteren, karşılık veren değil; sen ona ilgi göstermediğin halde akrabalık bağına riâyet edendir.” 4117
Fertler, kendi aralarındaki anlaşmazlık ve dargınlığı gidermek için bizzat gayret ve fedâkârlık etmeleri gerektiği gibi, onları tanıyan diğer müslümanların da görevi onları anlaştırmak ve barıştırmaktır. “...(Dargın olan) Kardeşlerinizin arasını ıslah edin/düzeltin...”4118 İlâhî emri ve Rasûl’ün bu konuda teşviki vardır: “Size namaz, oruç ve sadakadan daha üstün bir şey göstereyim mi?” ‘Evet, ey Allah’ın Rasûlü’ dediler. Devam buyurdu: “Arabulmak, barıştırmaktır; çünkü aranın bozulması kökünden kazır; ‘saçı kazır’ demiyorum, dini kazır.” 4119
Eğer küsme ve dargınlık, karşı tarafın meşrû olmayan bir fiil ve davranışından ileri geliyor ve onu yola getirmeyi hedef alıyorsa bu meşrûdur. Nitekim Peygamber Efendimiz ve ashâbı, Tebük seferine -mâzeretleri bulunmadığı halde- katılmayan üç sahâbîye böyle yapmışlar, affedildikleri âyetle bildirilinceye kadar elli gün onlara selâm vermemiş, yanlarında oturmamış ve konuşmamışlardır.
b- Alay Etmek, Ayıplamak, Ad Takmak: Kardeşlik bağlarını gevşeten veya koparan sebepler içinde bu üç davranışın önemli ve yaygın bir yeri vardır. Ne maksatla olursa olsun bir kimseyle alay etmek, ayıbını yüzüne vurmak ve hoşlanmadığı bir ad takmak câiz değildir. “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın; belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendinize dil uzatmayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; imandan sonra fâsıklık/yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Tevbe etmeyenler, işte onlar zâlimlerdir.” 4120
c- Kötü Zan (Sû-i Zan): Bir müslümana bütün din kardeşleri iyi insandır. Bir insanın iyiliği değil; kötülüğü isbata muhtaçtır. Aksi sâbit olmadıkça karşısındaki mü’min hakkında hüsn-i zan (iyi sanmak) ve iyi kanaat sahibi olmak esastır: “Ey iman edenler! Çok zanın çoğundan sakının; zira sanının (zannın) birkısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin, gıybet etmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bundan tiksindiniz. Allah’tan ittika edin/sakının. Şüphesiz Allah tevbeleri daima kabul edendir, çok merhametlidir.” 4121 Rasûlullah (s.a.s.)
4115] 23 Ebû Dâvud, Edeb 47; Buhârî, Edeb 57; Müslim, Birr
4116] Müslim, Birr 17; Ahmed bin Hanbel, II/164
4117] Buhârî, Edeb 15
4118] 49/Hucurât, 10
4119] Tirmizî, Kıyâmeh 56; Ebû Dâvud, Edeb 50
4120] 49/Hucurât, 11
4121] 49/Hucurât, 12
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de: “Zandan sakının; çünkü sanı, sözün en yalanıdır”4122 buyuruyor.
d- Kusur Araştırmak: Güvensizliğin içteki etkisi “kötü zan”, dıştaki etkisi ise, kötü zannı isbatlamak için, kişinin peşine düşüp onu göz hapsinde tutmak, kusurunu araştırmaktır (tecessüs). Yukarıda mealini verdiğimiz Hucurât, 12. âyeti bunu da yasaklamıştır. Eğer bir kimse kusurunu, günahını gizliyorsa bunu açığa vurmak, rezil etmek câiz değildir. “Kim bir ayıbı örterse, sanki kabrine diri gömülmüş bir yavruyu kurtarmış olur!” 4123 İnsanların gizli kusurlarını açıklamak, âleme duyurmak fayda yerine zarar getirir; onlardaki utanma duygusunu yok eder, sosyal kontrolün etkisini azaltır ve ıslâhı güçleştirir. Aynı sebeple, Peygamberimiz müslümanlara, izinsiz olarak evlerin içine bakan kimsenin gözünü çıkarabileceklerini söylemiş,4124 Kur’ân-ı Kerim, izin almadan bir kimsenin evine girmeyi men etmiştir. 4125
e- Gıybet (Arkadan Çekiştirmek): “... Kimse kimseyi çekiştirmesin, gıybet etmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Bundan tiksindiniz...” 4126 Bu âyet, arkadan çekiştirmeyi yasaklamakla kalmıyor, gıybetin çirkinli ve iğrençliğini gözler önüne sererek onu, ölmüş kardeşin etini yemeye, yani yamyamlığa benzetiyor. Hz. Âişe, Efendisine, eşi Safiyye’nin kısa boylu olduğundan bahsedince şöyle buyurdu: “Öyle bir söz söyledin ki, denize katsan onu kirletir!” 4127 Efendimiz ashâbına sordu: “Gıybet nedir, biliyor musunuz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. “Din kardeşini, hoşuna gitmeyen bir şey ile anmandır (arkasından hoşlanmayacağı bir sözü söylemendir). Söylediğin, gerçekten onda varsa gıybet etmiş olursun; söylediğin onda yoksa iftirâ etmiş olursun.” 4128 Hadise göre, bir kimsenin arkasından, duyduğu takdirde hoşlanmayacağı -dinî veya dünya işlerine âit, bedeniyle, ahlâkıyla, soyuyla ilgili- bir eksiklik veya kusurunu söylemek gıybettir ve haramdır. Eğer söylenen şey o kimsede yoksa iftirâ edilmiş olur ki, bu daha büyük bir günahtır ve haramdır.
Gıybet eden, yani arkadan çekiştiren haram işlediği gibi, bunu dinleyen ve önlemeyen kimse de ona katılmış olmaktadır. Bu sorumluluktan kurtulmak için ya önlemek veya -buna gücü yetmiyorsa- dinlememek gerekir. “Gıyâbında din kardeşinin nâmus ve şerefini koruyan kimseyi Allah cehennemden âzâd edecektir.” 4129; “Bir kimse, kardeşini bir kusur ile ayıplarsa, o kusuru işlemeden o kimse ölmez.” 4130 Bir kimseyi ister yüzüne karşı, ister arkasından kınamak, ayıplamak, kusurlarını yüzüne vurmak, başkaları içinde mahcup etmek; aradaki kardeşlik bağını gevşetir, gönülleri karartır, fayda yerine zarar getirir. Bunun için de haram kılınmıştır. Ancak, bazı durumlar, istisnâî haller, doğru olmak ve iyi niyete dayanmak şartıyla bunu daha faydalı ve zarûrî kılar; bu takdirde gıybete ruhsat verilmiştir:
1- Şikâyet: Haksızlığa uğrayan kimse, sırf kendisini tatmin, gazabını teskin için değil; hakkını almak veya suçluyu cezalandırmak için onun yaptıklarını
4122] Buhârî, Edeb 57, 58
4123] Ebû Dâvud, Edeb 38; Buhârî, Menâkıb 24
4124] Buhârî, Diyât 15; Müslim, Edeb 43, 44; Ebû Dâvud, Edeb 127
4125] 24/Nûr, 27-28
4126] 49/Hucurât, 12
4127] Tirmizî, Kıyâmeh 51; Ebû Dâvud, Edeb 35
4128] Müslim, Birr 70; Ebû Dâvud, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23
4129] Ahmed bin Hanbel, 6/461
4130] Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyâme 17, hadis no: 2620
HARAM - HELÂL
- 895 -
söyleyerek şikâyet edebilir.
2- Islah teşebbüsü: Bir kimsenin, meşrû olmayan bir davranışını gören kimse, bizzat onu düzeltmeye çalışır; eğer bir başkasının bu konuda daha başarılı olacağını umuyorsa ona da söyleyebilir.
3- Fetvâ sormak: Bir olayın dinî hükmünü öğrenmek şahısları zikretmeyi gerektiriyorsa, gerektiği kadarı söylenebilir.
4- Müslümanları korumak: Bir müslüman birisiyle evlenmek, ortak olmak, iş akdi yapmak... ister ve onun hakkında tanıyanlardan bilgi almak isterse -sırf soranı muhtemel zarardan korumak için- sorulanın kusurlu yönleri söylenebilir. Kezâ bir âlim veya mürşidin (böyle zannedilen birisinin) etrafında toplananlar saptırılmak, itikadları bozulmak gibi bir tehlikeye mâruz iseler ikaz edilebilirler. İmam Gazzâlî’nin deyişiyle bu ikazı yapanların kendilerini kontrol etmeleri gerekir; kendisini aleyhte konuşmaya, ikaz etmeye sevkeden duygu müslümanlara şefkat midir, yoksa hakkında konuştuğu kişiyi kıskanması, gözden düşrümek istemesi midir? İkinci ihtimal söz konusu ise, söylenen gıybete girer. Ayrıca, isnad edilen vasıf, bir zan ve kanaate değil; kesin delillere dayanacaktır; meselâ İslâm iman ve anlayışı çerçevesi içinde meydana gelmiş mezhep, meşrep, ictihad, yorum veya metoddan dolayı görüş ayrılıklarında taraflardan biri diğeri hakkında “kâfir, münâfık, sapık, fâsık” gibi vasıfları kullanamaz. Bu ağır vasıflar, ancak üzerinde ittifak edilen dinî esaslara kesin olarak aykırı inanç ve davranışlar için kullanılabilir.
5- Anlatmak/Tanıtmak için: Bir kimsenin kel, topal gibi bir lakabı olup bu söylenmeden onu tanıtmak mümkün değilse “Topal Hasan, Uzun Kemal” gibi bir ifâde kullanılabilir.
6- Fıskını, günahını gizlemeyen, açıkça yapan bir kimseyi o günah ile anmak da câiz görülmüştür.
7- Şahısların değil de topluluk ve grupların kusurlarını söylemek de gıybet sayılmamıştır.
f- Söz Taşımak: Kırıcı, üzücü, dargınlığa sebep verecek sözleri birinden diğerine taşımak (nemîme) haramdır. “Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyin!” 4131 meâlindeki âyet, kovuculuğu da kötü huylar arasında sayarak men etmiştir. “Kovucu cennete giremez.” 4132 hadisi de bununne büyük bir günah olduğunu göstermektedir.
g- İftirâ: Yukarıda sayılan gıybet, ayıp arama, sû-i zan yasakları, aynı zamanda nâmus ve şerefi koruma için tedbirlerdir. İftirâ ve özellikle nâmusa/iffete iftirâ da bunların başında gelir. “İffetli, habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâd edenler dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir. Kendi dilleri, elleri ve ayakları yapmış olduklarına şâhidlik ettikleri gün onlar büyük azâba uğrayacaklardır...” 4133; “Mü’min erkek ve kadınları, yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenler şüphesiz iftirâ etmiş ve apaçık bir günah yüklen4131]
68/Kalem, 10-14
4132] Buhârî, Edeb 50; Müslim, İman 169-170
4133] 24/Nûr, 23-24
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
miş olurlar.” 4134 meâlindeki âyetler, iftirânın, nâmus ve şereflere dil uzatmanın çirkinliğini, ağırılığını açık şekilde ortaya koymaktadır. İffete iftirânın (kazf) cezâsı yalnıca âhirette değildir; dünyada da maddî ve mânevî cezâsı vardır; İslâm devleti, müslüman ve ahlâklı kadınların nâmusuna dil uzatan, iffetli kadına fâhişe diyen kimselere çok ağır cezâlar vermek zorundadır.
h- Adam Öldürme: Müslümanların ve onlarla savaş halinde olmayan gayr-ı müslimlerin hayatı, İslâm’ın teminatı altındadır; hiç kimse böyle bir cana son veremez. “Kim bir kimseyi -öldürdüğü kimseye (kısas olarak) veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan- öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur; kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları kurtarmış olur...” 4135; “Kim bir mü’mini kasden öldürürse, cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir.” 4136 Rasûlulullah da şöyle buyurmuştur: “Dünyanın yok olup gitmesi, Allah yanında, bir müslümanın öldürülmesinden daha hafiftir.” 4137
Eğer öldürme olayı, bir müdâfaa sonucu olmayıp, iki tarafın katıldığı kavga sonunda meydana gelmişse, sorumluluk da ortakdır: “İki müslüman birbirine silah çekip saldırınca cehennemin kenarına gelmiş olurlar; biri diğerini öldürünce ikisi de oraya girer.” Sordular: ‘Katili anladık; öldürülen niçin giriyor yâ Rasûlallah?’ “O da diğerini öldürmek istemişti!” 4138
i- İntihar: Bir başkasının hayatına son vermek haram olduğu gibi, kendi canına kıymak da haramdır; çünkü hiçbir kimse hayatını satın alarak veya kendi irâdesi ve imkânıyla sahip olmamıştır; hayat Allah’ın emânetidir, onu alma hakkı yalnızca O’na âittir. “Kendinizi öldürmeyin; şüphesiz Allah size acımaktadır.” 4139 meâlindeki âyet -insan ne kadar acı çekerse çeksin- intiharı haram kılmaktadır. Çünkü ölüm, insan için daha hayırlı hale gelince insana -kendinden daha merhametli olan- Allah onun hayatına son verecektir.
“Haksız yere -Allah’ın haram kıldığı- cana kıymayın.” 4140 meâlindeki âyet, bazı durumlarda insanın ölümü hak edeceğini, ancak bu durumda toplumun (İslâm devletinin) -adâlet müessesesi vâsıtasıyla- onun hayatına son verebileceği ifâde etmektedir. Bu da şu yollarla olur:
1- Kısas: Birisini haksız yere öldüren ölüm cezasına çarptırılır: “Sizin için kısasta hayat vardır.” 4141
2- Hadd: Evli olan kimsenin, dört kişi fiil halinde görecek kadar açık zinâ yapması ölüm cezasına sebep teşkil eder.
3- İrtidâd: İslâm’a girdikten sonra ondan çıkarak küfrünü açıklamak. Bir hadis, bu üç durumu bir arada ihtivâ etmektedir: “Şu üç şeyden biri sebebiyle olmadıkça müslümanın kanı helâl olmaz: Cana karşı can, evli zinâkâr, dinini terkedip cemaatten
4134] 33/Ahzâb, 58
4135] 5/Mâide, 32
4136] 4/Nisâ, 93
4137] Nesâî, Tahrîm 2; Tirmizî, Diyât 7
4138] Buhârî, Fiten 7; Müslim, Birr 126, Fiten 16
4139] 4/Nisâ, 29
4140] 6/En'âm, 151
4141] 2/Bakara, 179
HARAM - HELÂL
- 897 -
ayrılan.” 4142
k- Mal Dokunulmazlığı: İslâm, özel mülkiyeti, kişilerin mal mülk sahibi olmalarını -helâl kazanç, hibe, miras gibi meşrû yollardan elde edilmiş olmak şartıyla- câiz görmüş, mülkiyet hakkını korumak için tedbirler almıştır. Bu tedbirler, sosyal adâleti temin ve ceza tedbirleri olmak üzere ikiye ayrılabilir.
Sosyal Adâlet: Sosyal adâletten maksat, toplumun her ferdine fırsat eşitliği tanımak ve herkesin insana yaraşır şekilde yaşam imkânlarını temin etmektir. Bu, İslâm devletine görev olarak verilmiştir. Ayrıca zekât, nafaka, yardımlaşma, fâizsiz borç verme, vakıf ve hayır kurumları da bu tedbirler arasında anılmaya değer.
Cezâ Tedbiri: Bir kimseyi, özel mülkiyet düşmanlığına sevkeden haklı sebepleri ortadan kaldırıp sosyal adâleti temin ettikten sonra sıra cezâ müeyyidesine gelir. Mal dokunulmazlığıyla ilgili yaptırımların hem maddî, hem de mânevî olan çeşitleri vardır:
l- Hırsızlık ve Gasp: Hırsızlık ve gasp haram kılınmış, hırsızlık suçuna karşı ağır cezalar konmuştur. “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” 4143
m- Haksız Kazanç: Bir başkasının malına, meşrû olmayan, rızâsına dayanmayan yollarla el uzatmak yasaklanmış, haram kılınmıştır.
n- Rüşvet: Haksız bir menfaat sağlamak üzere yetkili kişilere menfaat sağlamak şeklinde tarif edebileceğimiz rüşvet yasaklanmış, alan, veren ve aracı olan lânetlenmiştir.4144 “İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile günah işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.”4145 Rüşvet almayı câiz kılan hiçbir sebep yoktur. Ancak rüşvet vermeye iki durumda ruhsat verilmiştir:
1- Bir haksızlığı (zulmü) önlemek veya kaldırmak için başka çare yoksa,
2- Bir hakkı elde etmek için başka bir yol bunamazsa.
Gayr-i Müslimlerle ve Hayvanlarla İlgili Haramlar
A- Gayr-ı Müslimlerle İlişkiler
Müslüman olmayan insanlar (kâfirler), yahûdi ve hıristiyanlar gibi ehl-i kitap ile bunların dışında kalan müşrik, putperest ve dinsizler/ateistler olmak üzere iki gruba ayrılır. Müslümanlarla karşılıklı ilişkileri bakımından kâfirlerin ortak yönleri bulunduğu gibi, farklı yönleri de vardır. Şu âyet, bütün kâfirleri kapsamına almaktadır: “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah âdil olanları sever. Allah, ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasak eder. Kim onları dost edinirse, işte
4142] Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25, 26
4143] 5/Mâide, 38
4144] Tirmizî, Ahkâm 9; Ebû Dâvud, Akdıye 4
4145] 2/Bakara, 188
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlar zâlimlerdir.”4146 Âyetin açık ifâdesine göre müslümanlara karşı savaşmayan, düşmanca davranışlarda bulunmayan kâfirlere “birr” ve “adâlet” ile muâmele yapılacaktır. “Birr”den maksat, herkese kendi durum ve statüsü içinde iyi davranmak, iyilik etmektir. Kâfirlerin dost (evliyâ), sırdaş (bitâne) edinilmesini men eden âyetler4147 ile iyilik ve adâleti tavsiye eden âyetler nasıl te’lif edilecektir? Yapılan te’lif ve tefsirler arasında meâlini verdiğimiz âyete en uygun düşeni şudur: Kâfirler kendi hallerinde yaşıyor, İslâm’a ve müslümanlara karşı bir hareket ve davranışta bulunmuyor iseler onlarla ilişki “İslâm’a dâvet ve adâlet” çerçevesi içinde olacaktır. Kâfirler İslâm’a ve müslümanlara karşı bir tutum ve davranış içinde iseler onlara yardımcı olmak, sır vermek, taraflarını tutmak hiyânettir, haramdır.
Kâfirler içinde ehl-i kitabın ve ehl-i zimmetin (zimmîlerin) özellikleri vardır: Ehl-i kitabın yiyeceği -bazı istisnâlar dışında- müslümanlara helâldır. Ehl-i kitap kadınlarla müslüman erkeklerin evlenmesi câizdir. İslâm ülkesinin vatandaşı olmuş kâfirlere, arada bir ahid ve anlaşma (zimmet) olduğu için zimmî, ehl-i zimmet denir. Zimmîler, din ve inanç dışında kalan sahalarda, müslümanlarla eşit haklara sahiptirler. Bir hadise dayanan formül şöyledir: “Lehimize olan onların da lehine; aleyhimize olan onların da aleyhinedir.” Bu statüye tâbi olan gayr-ı müslimlerin haklarını savunmayı bizzat Rasûlullah üzerine almıştır: “Bizimle anlaşması olana (zimmî vb.) haksızlık eden veya gücünün üstünde yükleyen yahut da rızâsı olmadan bir şeyini alan kimse, kıyâmet günü karşısında Beni bulacaktır.” 4148
Kâfirlerle alış-veriş yapmak câizdir. Fakat müslümanlar, kâfirlerin dinlerine ve dinî davranışlarına katılma, benimseme, beğenme, taklit ve özenme mânâsı taşıyan davranışlardan sakınma hususunda titizlik göstermelidir. 4149
Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost kabul etmek haramdır. Onların İslâm’a zıt olan dinî inanç ve kutsallarını, dinî kıyâfet ve ibâdetlerini alıp taklit etmek, özellikle bu konularda onlara benzemek haramdır. Onların bayramlarını, İslâm dışı yaşayış biçimlerini, ideoloji ve dünya görüşlerini almak, bu konularda onlara benzemek onlardan sayılmaktır.
Hayvanlara Karşı Tavır ve Onlarla İlgili Haramlar
İslâm, müslümanın bir insana, gayr-ı müslim bile olsa kötülük yapmasını veya onu rahatsız etmesini nasıl mubah kılabilir? Hâlbuki her canlıya acımayı tavsiye etmekle ve yabanî hayvana bile sertliği yasaklamaktadır.
İslâm, bugün hayvana acıma düşüncesiyle kurulmuş dernek ve cemiyetleri on üç asır geçmişti. O, hayvana acımayı imanın bölümlerinden; hayvana şiddet ve katılığı cehennemin gereklerinden saymıştır. Hz. Peygamber’in ashâbına anlattığına göre; “Bir adam susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği görünce kuyuya inerek ayakkabısı ile su çıkarmış ve ona doyuncaya kadar içirmiştir. (Devamla Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:) “Allah onun bu hareketini hoş görmüş ve onu bağışlamıştır!” Bunun üzerine ashâb, ‘Yâ Rasûlallah! Hayvanlardan da sevabımız var mı?’ diye sormuşlar ve Hz. Peygamber de: “Her canlı yürekte bir sevap vardır” cevabını
4146] 60/Mümtehine, 8-9
4147] 5/Mâide, 52; 3/Âl-i İmrân, 119
4148] Ebû Dâvud, İmâret 33
4149] Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar (özetlenerek)
HARAM - HELÂL
- 899 -
vermiştir. Allah’ın mağfiretini gerektiren bu olayın yanıbaşında Hz. Peygamber, Allah’ın azâbını ve gazabını gerektiren bir başka durumu tasvir etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâb edildi ve bu sebeple cehenneme girdi. Hayvanı hapsettiğinde ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkân vermemişti.” 4150
Peygamberimiz, canlı bir hayvanı hedef tahtası yapmayı yasaklamıştır. Av kasdı olmaksızın canlı hedefler üzerine atış yapmak, herhangi bir hayvanı hedef tahtası yapmak yasaklanmıştır.4151 İbn Ömer (r.a.) atıcılığı öğrenmek için tavuğu nişan olarak kullanan kimseleri gördüğü zaman “Peygamber (s.a.s.) bu gibi hallede canlı bir varlığı vâsıta olarak kullanan kimseyi lânetlemiştir” 4152 dedi. Horoz vb. hayvanları döğüştürme yasaklanmıştır: Abdullah bin Abbas da der ki: “Peygamber (s.a.s.) hayvanları birbirine saldırtmayı nehyetmiştir.”4153 Yine zararlı haşerat da olsa hayvanları yakmayı yasaklar: “Ateşle (hayvanları) azâb etmek, ateşin yaratıcısından başka hiç kimse için uygun ve meşrû değildir.” 4154 Yüzü dağlanmış bir merkep gördüğü zaman, “hayvanın yüzünü dağlayan ve hayvanın yüzüne vuranları lânetlediğimi duymadınız mı?” 4155 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim, câhiliyye devri insanlarının, hayvanların kulaklarını yarmalarını ayıplamış ve bunu şeytanın işi olarak vasıflandırmıştır 4156. Hayvanları kurban veya et için keserken İslâm en kolay ve güzel şekilde hayvanların boğazlanmasını, bıçağın keskin olmasını ve hayvana gösterilmemesi gerektiğini, bir hayvanı bir diğerinin önünde kesmemeyi tavsiye eder. Dünya insanları, hayvan haklarını koruma dernekleri, hayvancılar... hayvana acıma hususunda hayal güçlerini bile geçen bu tür dikkati başka bir yerde görebilmiş değillerdir! 4157
Haramdan Temizlenmek; Haramı Elden Çıkarmak, Tevbe ve Helâlleşmek
Haram yoldan bir şey elde eden, kazanan kimse pişman olur, tevbe etmek ve sorumluluktan kurtulmak isterse üç şey yapması gerekecektir: Pişmanlık duygusu ile Allah’a kalbini açıp yalvarmak, bağışlanmasını dilemek, haramı mülkünden çıkarmak, sahibine/ehline vermek.
a- Tevbe: Kitap ve Sünnet, Allah Teâlâ’nın tevbeyi kabul buyurduğunu, pişman olup af dileyenleri bağışladığını ifâde eden sayısız nassı (âyet ve hadisi) içerir. Haram işleyen -ayrıca kul hakkına da tecâvüz etmiş olsun veya olmasın- Allah’a karşı suç işlemi, O’nun emrini tutmamış, yasaklarını çiğnemiştir. Bunun telâfî yolu, samîmî bir pişmanlık içinde Tevvâb, Rahmân, Rahîm, Ğafûr, Settâr... olan Allah’a yalvarmak, boyun eğip bağışlanmayı dilemektir.
b- Haramı Mülkünden Çıkarmak: Haram işlerken aynı zamanda kul hakkına tecâvüz etmiş, hırsızlık, gasp, aldatma, hile, fâizcilik, kumar gibi yollardan
4150] Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Selâm 151, 152, Birr 133, 134
4151] Ebû Dâvud, Cihad 51; Tirmizî, Cihad 30
4152] İbn Mâce; Nesâî
4153] Ebû Dâvud, Cihad 51; Tirmizî, Cihad 30
4154] Ebû Dâvud, Cihad 112, Âdâb 164
4155] Ebû Dâvud
4156] 4/Nisâ, 119
4157] Yusuf el-Karadavî, İslâm'da Helâl ve Haram, s. 358-360
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir mal ele geçirmiş ise bunu mülkünden çıkarması, uzaklaştırması gerekecektir. Haram mal, belli ve muayyen bir şey ise onu ayırmak kolaydır. Bir hayvan veya eşyayı gasbeden ve tüketmemiş bulunan kimse onu kolayca mal varlığından ayırır ve sahibine verir. Durum böyle değilse, ortaya çıkan ihtimalleri şöylece sıralamak mümkündür:
1- Haram mal, helâl ile karışmış olup tahıl, para, yağ gibi mislî (emsâli/denk olan benzeri ile ödenmesi mümkün) olursa, iki ihtimal vardır: Birincisi, haramın miktarı bellidir; bu takdirde o miktar mal (buğday, arpa, yağ...) ayrılır. İkinci ihtimal ise, haramın miktarı belli değildir; bu takdirde zann-ı gâlibe göre hareket edilir. Haram olması kuvvetle muhtemel olan miktar çıkarılır. Helâl olduğu kesin bulunan miktarı bırakıp şüpheli olanlar da dâhil olmak üzere geri kalanı çıkarmak ve ayırmak ise takvâ yoludur.
2- Helâl ile karışmış bulunan haram mal ev, toprak vb. gibi her biri ayrı değer taşıyan cinsten mal ise burada sulh ve karşılıklı rızâ esasına göre helâlleşmek söz konusu olacaktır. Helâlleşmede hak sahibine malını aynen iâde etmek esastır. Bu mümkün olmazsa misli (emsâli, benzeri), bu da mümkün olmazsa değeri verilir.
c- Haram Malın Verileceği Yer: Tevbe edenin, mal varlığından ayırdığı haram malı sahibine ve ehline vermesi de ona düşen bir vazifedir. Kime, nereye, nasıl vereceğine gelince karşımıza yine çeşitli ihtimaller ve şıklar çıkmaktadır:
1- Haram malın sahibi belli ise malı kendisine verilecektir. Sahibi ölmüş ise hak, vârislerine âittir. Malın, sahibi kaybolmuş ise -Fıkh’ın mefkud bahsinde açıklanan müddet geçinceye kadar- beklenecek, bu arada meydana gelen artışlar da sahibi adına muhâfaza edilecektir.
2- Malın sahibi belli olmakla beraber bulunmasından ümit kesilmiş, vâris bırakmadan ölmüş olabilir veya gizlice alınan, zimmete geçirilen ğânîmet malında olduğu gibi- hak sahipleri pek çok olabilir ve bunları bulup, teker teker haklarını kendilerine teslim etmek mümkün olamaz (Çünkü ğânîmetin beşte biri çıkarıldıktan sonra geri kalan, bütün gâzilerin hakkıdır). Bu takdirde haram malın fakirlere tasadduku söz konusudur. Haram malın, fakirlere sadaka olarak verilmesinin câiz olup olmadığı tartışılmıştır. İslâm âlimlerinden bir grup, haramın mülk olmadığını veya temiz bir mal olmadığını göz önüne alarak fakirlere, sadaka olarak verilemeyeceği görüşünü benimsemişlerdir.
Gazzâlî bu görüş ve açıklamayı da -yerine göre uygun ve tutarlı bulmakla beraber nakil ve kıyas delillerine dayanarak aksi görüşü; yani haramın tasadduk edilebileceği görüşünü benimsiyor. Delillerine gelince:
Naklî delil: Hz. Peygamber (s.a.s.) bir cenâze defninden dönerken bir Kureyşli kadının verdiği ziyâfete dâvet edilmiş, önüne konulan kızartılmış koyun, “haram olduğunu” bildirince “bunu kaldırın ve esirlere yedirin” buyurmuştur. Bu esirlerden maksadın, muhtaç mahpuslar (hapiste yatanlar) olduğu açıklanmıştır.4158Bizans’ın İran’a gâlip geleceğini bildiren Kur’an haberini4159 müşriklerin yalanlayıp alaya almaları üzerine Hz. Ebû Bekir onlarla iddiâya girmiş, Kur’an haberi tahakkuk edince iddiâya bağlı develeri karşı taraftan almıştı. Ancak bu arada kumar ha4158]
Tirmizî, Savm 3
4159] 30/Rûm, 1-5
HARAM - HELÂL
- 901 -
ram kılındığı -mezkûr iddiâ kumar hükmünde olduğu- için Rasûlullah (s.a.s.) bunları tasadduk etmesini emretmiştir. Sahâbe ve tâbiûndan bu konuda, aynı hükmü destekleyen başka nakiller de vardır.
Kıyas delili: Haram malın sahibi bulunmadığına göre, geriye iki ihtimal kalmaktadır: Ya imhâ etmek, örneğin denize atmak ya da fakirlere vermek. Denize atılırsa bunun ne adama, ne malın sahibine ve ne de fakirlere faydası olacaktır. Hâlbuki fakirlere verildiği zaman bunun hem onlara faydası dokunacak, hem de duâlarından malın malın sahibi faydalanacaktır. Karşı tarafın “biz ancak helâl ve temiz olanı tasadduk edebiliriz” sözü yerinde olmakla beraber, buraya uymamaktadır. Çünkü haramı yemeyip fakire veren kimse bu işten kendisi için ecir ve sevap beklemiyor; yalnızca haramdan kurtulmak istiyor; bunu da malı zâyi ederek değil; fakirlere vererek yapıyor. “Kendimiz haramı nasıl yemiyorsak fakirlere de yedirmeyiz” sözüne de Gazzâlî şu cevabı veriyor: Bu mal, haram yoldan kazanana haramdır; ancak yukarıda verdiğimiz nakiller bunun fakirlere helâl olduğunu ifâde etmektedir. Şu halde fakir için harama değil; helâle râzı olmak söz konusudur. (Bize göre, günümüzde böyle bir haram mal, temiz paraya karıştırılmadan vergi vb. yollarla devlete verilecek giderler için kullanılır. Haram mülk olmadığından aynı miktar temiz para Allah yolunda infak edilir. Bunun iki sebebi vardır: Bir; o haram para, kişinin kendi malı değildir; o olmasaydı, nasıl olsa temiz parasından giderini karşılayacaktı. İki: Ceza, amelin/suçun cinsinden olmalı, bir seyyieyi silmek için kendi cinsinden bir hasene işlemelidir. Para cinsinden bir suçun silinmesi, para cinsinden bir sevapla olur. Onun için temiz ve helâl paradan o miktar infak edilmelidir. Bu yapılınca, sadakanın/infakın sevabına da girmiş veya günahın keffâreti için bunu değerlendirmiş olacağız, Gazzâlî’nin tavsiyesine göre maddî kaybımız olmayacak; mânevî kazancımız olacaktır.)
3- Malın belli bir sahibi yoksa, meselâ devlet hazinesi veya âmme malından, haksız bir şekilde alınmış, zimmete geçirilmiş ise helâlleşmek için bu malın âmme menfaatlerine, bütün müslümanların faydalandıkları hizmet ve hayırlara sarfı gerekmektedir; meselâ yol, köprü vb. burada örnek olarak zikredilebilir 4160
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 4161
Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
Müslüman insanın müşrik düzenlerin egemenliği altında yaşamak zorunda kalması, başlıbaşına bir problemdir, aynı zamanda müslümanlar için ardı arkası gelmeyen problemlerin de kaynağıdır. İşte, uygun şartların gerçekleşmesi halinde müslümanlara hicret etme emrinin veriliş sebebi de budur. (Söz konusu bu şartlar:
1- Hicret edeceği yerin maksadına uygun olması,
2- Müslümanların bu konuda -varsa- yetkili emîrinin veya makamının hicret
4160] İhyâ, II/127-132; H. Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 189-193
4161] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etme emir ve isteği,
3- Hicret edebilecek imkâna sahip olmaktır. Çünkü müslüman insan, gayr-ı İslâmî müşrik düzenlerin egemenliğinde yaşadığı sürece, her zaman için islâmî bir hayat sürdürmek ve İslâm’a göre yaşamak isteği karşısında egemen düzenin sürekli olarak engeller ürettiğini görecektir.
Problem kimi zamanbazı müslümanlar için, özellikle böyle bir müşrik düzenin çatısı altında İslâm’ın özünü kavramak imkânını ve fırsatını yakalayamamış kimseler için, İslâmî bir hayatı sürdürememek boyutlarını daha da aşar, onun karşısında inancına mal olacak türden problemler çıkartır. Söz konusu bu problemler kimi zaman düzenin bu alanda özel olarak görevlendirdiği elemanlar aracılığı ile dahi üretilebilir. İslâm’ı gereği gibi bilmeyen, daha doğrusu kulaktan dolma, yarım yamalak bir şekilde çevrelerinden ya da atalarından öğrenegeldikleri yanlış ve haktan uzak, bilgi sanılan birikimlere dayanarak ahkâm kesenlerin tahribatını buna eklersek, islâmî olmayan bir düzenin çatısı altında yaşamak durumunda olan insanların -özellikle de İslâm’ı gereği gibi öğrenebilmek fırsatını bulamamış kimselerin- problemlerinin hangi boyutlara kadar ulaşabileceğini kestirmek gerçekten güçtür.
İşte müşrik ve câhilî düzenlerin egemenliği altında yaşayan birtakım müslümanların karşı karşıya kaldıkları problemlerden birisi de, birtakım işlerin devlet eliyle işlenmesi halinde, bunların işlenmesinden yalnızca devletin sorumlu olacağı, ferdin bu alanda herhangi bir sorumluluğunun olmayacağı ya da olsa bile çok az olacağı kanaatidir. Bu yanlış kanaatten hareketle birçok kimse, “eğer devlet eliyle fâizin alınıp verildiği kurumlar kurulmuş ise, vatandaşın fâiz alıp vermesinde bir sakınca yoktur; devlet eğer tesettürü emretmiyorsa, ana baba ya da koca da bu iş üzerinde o kadar durmuyorsa, şer’an mükellef bir hanımın örtünüp örtünmemesi, üzerinde fazlaca durulacak türden bir problem değildir; içkinin serbestçe içildiği, yahut fuhşun açıkça işlendiği, her türlü ahlâksızlığın eğlence ve sanat merkezleri adını taşıyan çatılar altında işlenebildiği ve devletin de bu alanda izin verdiği, hatta teşviklerde bulunduğu bir yerde artık bu gibi haramların işlenmesinin ciddî bir vebali olmasa gerek; devlet, bizzat kendisi çeştli yollarla kumar oyunlarını teşvik ediyorsa, artık bunun vebali -eğer varsa- herhalde devletin olmalıdır...” gibi kanaatler, müslümanın haramı kolaylıkla işlemesini sağlamakla kalmıyor, bu gibi kanaatlere kendisini kaptırması halinde itikadî bakımdan büyük bir sarsıntı geçirmesine sebep teşkil ediyor. Çünkü müslüman, böyle bir ortamın ve bu tür propagandaların etkisi altında kalarak, haramı helâl görmek, vebalsiz görmek gibi bir bakış açısına, bir anlayışa sürükleniyor. Haramı helâl kabul etmenin, itikadî bakımdan ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiğini söylemeye gerek yoktur.
Burada müslümanın dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır, onlara kısaca değinmekte yarar vardır:
1. İslâm’ın devletten beklediği ya da İslâm adına hükmetmek üzer var olan bir devletin varlığının asıl sebebi, Allah’ın emir ve hükümlerinin, İslâm şeriatinin istisnâsız bütün hükümlerinin yaşanmasını sağlamak ve kolaylaştırmaktır. Devleti, şeriatin emrettiklerinin kolaylıkla işlenebilmesini sağlamak için gerekli her şeyi sağlamakla görevli olduğu gibi, şeriatin yasakladığı ve toplum hayatında herhangi bir şekilde varolmasını istemediği her türlü ahlâkî, fikrî, amelî ve sosyal
HARAM - HELÂL
- 903 -
rahatsızlık, âfet ve kötülüğün kökünü kesmekle yükümlüdür. Hatta bu tür rahatsızlıkların başgöstermemesi için gereken ön tedbirleri almakla da yükümlüdür.
2. İslâm’ın meşrû gördüğü yollarla başa geçmemiş, İslâm’ın hedef ve maksatlarını gâye edinmemiş, İslâmî değerlere iman etmeyen kimselerin esasen müslümanları yönetebilme hak ve selâhiyetleri yoktur. Bu yönetimlerin mekanizmalarında yer alanlar hangi yolla başa geçmiş olurlarsa olsunlar ve yapısında yer aldıkları siyasal ve sosyal düzenin adı ne olursa olsun, durum değişmez. Dolayısıyla bu tür yönetimlerin yönetici kadroları, -gayri meşrû emir ve izinleri bir tarafa- şeriatın emrettiği ve izin verdiği şeyleri müslümanlara emretmek hak ve yetkisine dahi sahip değildirler. Çünkü emredebilmek yetkisine sahip olabilmek için şeriatın öngördüğü ve müsâade ettiği bir yolla başa geçmek ve gereken şart ve nitelikleri taşımak vazgeçilemez bir şarttır. Dolayısıyla, İslâm ile hükmetmemeyi esas alan düzenlerin, mâhiyetleri ne olursa olsun, verdikleri emir ve hükümlerin müslüman için en ufak bir değer taşımaları ve asgarî bir itibara dahi sahip olmaları mümkün değildir.
3. Hiç kimsenin Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı teşrî’ yapma (kanun koyma) yetkisi yoktur. Değil İslâm ile hükmetmemeyi esas amaç edinen beşerî düzenler, değiş İslâm’ın öngörmediği bir yolla müslümanların başına gelmiş yönetim ve yöneticiler, İslâm ile hükmeden yönetimlerin dahi, hatta bütün müslümanların ve hatta bütün beşeriyetin dahi Allah’ın ve Rasûlünün koyduğu bir hükmü olsun değiştirme yetkileri yoktur. Bu husus, dinin kesin gerçeklerinden biridir. Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı hüküm koymaların ve bunların kabul edilmesinin küfrü gerektirdiği, dinin apaçık gerçeklerindendir, yani zarûrât-ı diniyyedendir.
Buna göre, dinen yasak olduğuna dair kesin bilgiye sahip olunduktan sonra, çağımızda şu veya bu şekilde müslümanlara musallat olmuş beşerî düzenlerin helâl ve harama dair koydukları yasaları, yaptıkları teşrîleri/hükümleri kayıtsız ve şartsız olarak reddetmek gerekir. Onların bu haramların işlenmesini sağlayıcı ve kolaylaştırıcı bütün kurum ve mekanizmaları İslâm açısından reddedildiği gibi, bu kurumların işlemesinde ve işletilmesinde de herhangi bir görev ve fonksiyon yüklenmek de müslüman için câiz değildir. 4162
Bazı Haramlara veya Dinî Emirlere Karşı Tavır: Kur’ân-ı Kerim’in açık ve kesin hükümleriyle ya da mütevâtir sünnetle yasaklanan bir haram eylemin çağımızda geçersizliğini ya da yersizliğini söylemek ve bu haramları çiğneyenleri savunmak da günümüzde çokça görülen itikadî sapmalardan bir tanesidir. Esasında bu tür iddia ve itirazlar, İslâm’ın evrensel ve çağlarüstü bir din ve bu dini gönderenin insanların her zamandaki tüm ihtiyaçlarını bilen, çok merhametli bir zât olduğunu inkâr anlamındadır. “on dört asır önce gelmiş bir dinin ve bedevî Araplara gönderilmiş bir peygamberin öğretilerinin, modern çağın meselelerini ne oranda bir yeterlilikle ele alabileceği” hususunda tereddüt etmektedirler. İslâm’ın günümüz şartlarına uygun çözümler getiremediğini iddia etme cür’etinde bulunan hem itikadî ve hem kültürel anlamda câhiller, İslâm’ın başka çağların ve ortamların ürünü olduğunu söyleyerek bu tür şüpheleri topluma yaymak ve Allah’ın dinine iftira atmak istemektedirler.
4162] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 316-320
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yüce Rabbimiz, bütün insanların kıyâmete kadarki ihtiyaç ve problemlerinin neler olacağını bilerek Hz. Muhammed Mustafa’yı son peygamber, dinini ve şeriatını da son din ve şeriat yapmıştır.4163 O, Yüce Allah’ın bütün insanlığa göndermiş olduğu bir peygamberdir.4164 Onun şeriatı ve peygamberliği insanlık için bir zorluk ve sıkıntı sebebi değil; başka sona bir rahmettir.4165 Allah’ın ona göndermiş olduğu din, son din olduğu gibi, eksiksizdir. Bu eksiksizliği ve mükemmelliği ile o, insanlık için kâmil bir nimetinin ifadesi ve tecellîsidir.4166 Bu ve diğer özellikleri dolayısıyla Allah katında geçerli olan biricik din, İslâm’dır.4167
İslâm’ın her çağın, her kuşağın ve her türlü şart ve ortamın meselelerine çözüm getirecek kimlikte olduğunu bilip kabul etmek, İslâm’ın tüm haram ve helâllerinin, yani yasak ve müsâadelerinin en doğru, en âdil, en mükemmel çözümler olduğunu benimsemek bir iman meselesidir. Buna rağmen, İslâm’ın yetersiz olduğunu ileri sürmek ya da çağın gereklerine cevap veremeyeceği türünden iddialarda bulunmak, açık ve kesin delilleri yalanlamak, Allah’ın âyetlerine ters düşen bir iddiâ olacağından kesin ve apaçık bir küfürdür. Bu konuda şüphe ve tereddütün hükmü de aynıdır. Çünkü kat’i olaras sâbit olmuş naslarda şüphe ve tereddüt de küfürdür.
Fâizin gereğini savunmak, İslâm’ın bazı suçlar için öngördüğü cezâları kabul etmemek ya da olumsuz herhangi bir şekilde (ağır olmakla, zâlimlikle vs.) nitelemek, İslâm’ın kesin delille sâbit herhangi bir haram hükmünün günümüzde gereksizliğini ya da uygulanmasının imkânsızlığını ileri sürmek, İslâm’ın şu ya da bu şekilde düzeltilmesi gerektiğini, bazı hükümlerinin ve tümünün çağa uydurulması gerektiğini savunmak gibi iddiâlar hep küfürdür.
Bu tür iddiâ ve tezlerin ortak özellikleri şunlardır: Bu hükümler şu anda gereksizdir ya da bu haramlar bu çağa uygun değildir. Bu iddiâ ve ifadeler ise, doğrudan doğruya Allah’ın ilim ve hikmetine karşı girişilen bir hücumdur. Yani doğrudan doğruya Allah’a iman ile bağdaşmasına imkân olmayan yaklaşımlardır. İkinci olarak, kesin delillerle sâbit olmuş hükümlerin, haramların gereksizliğini veya günümüzde uygulanamayacak şekilde devrinin geçtiğini, yetersizliğini söyleyerek bu hükümlerin değiştirilmesini istemek demektir. Bu da, kesin delille sâbit olmuş hükümleri reddetmek anlamındadır. Allah’ın dininden başka bir din aramak, Allah’ın hükümlerinden başka hükümlerle hükmetmeye kalkışmak demektir. Bu ise küfürdür, zulümdür, fâsıklıktır.4168 Aynı zamanda Kur’an’ın hükümlerini beğenmeyen müşriklerin, başka bir Kur’an getirmesi veya onda değişiklikler yapması için teklifte bulunan müşriklerin tavırlarının aynısını şu kadar asır geçtikten sonra tekrarlamaktır. Oysa Peygamber de dâhil olmak üzere hiçbir kimseye böyle bir yetki verilmiş değildir: “Onlara âyetlerimiz açık açık okununca bizimle karşılaymayı ummayanlar dediler ki: ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir!’ De ki: ‘Onu kendiliğimden değiştiremem. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım...” 4169
4163] 33/Ahzâb, 40
4164] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28
4165] 21/Enbiyâ, 107
4166] 3/Mâide, 3
4167] 3/Âl-i İmrân, 19
4168] 5/Mâide, 44, 45, 47
4169] 10/Yûnus, 15
HARAM - HELÂL
- 905 -
Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında hükümler koymak, başlıbaşına ve tevbe edilmediği takdirde asla bağışlanmayacak, cezâsı ebediyyen cehennemde kalmak olan bağışlanmaz bir suçtur. Bundan ayrı olarak Allah’ın hükmünden başka bir hüküm gösterip bunun Allah’tan olduğunu ileri sürmek ise, Allah’a karşı bir iftirâdır ve ötekinden geri kalmayan ikinci bir suçtur: “Şüphe yok ki onlar, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurman için seni fitneye düşürmek istiyorlar (bunu yaptığın takdirde) o vakit seni dost edinirlerdi. O takdirde de Biz sana hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık.” 4170 “Eğer Bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar, sonra da onun şah damarını koparırdık.” 4171
Görüldüğü gibi, Kur’an’ın, İslâm’ın birtakım hükümlerinin değiştirilmesini ya da kaldırılmasını istemenin asıl amacı, mü’minleri fitneye düşürmek, ayaklarının hak yoldan kaymasına zemin hazırlamaktır. Çağdaş câhilî düzenlerin, müslümanlara ve İslâmî hareketlere karşı uygulama ve tavırlarında bu amaç ve doğrultudaki komplolar önemli bir yer tutmaktadır. Câhilî düzen ve yönetimler bunu başarabildikleri takdirde ve bu amaçlarına ulaşabildikleri oranda kendilerini başarılı kabul eder ve İslâm adına girişilen hareketlerden, asıl çizgiden uzaklaşıp sapmaları oranında hoşnut olurlar. Tabii aynı oranda da o hareketin İslâm’la, Kur’an’la ilişkisi kalmaz. 4172
Haramı Helâl ve Helâlı Haram Kılma
Helâl ve Haram Kılma Sadece Allah’ın Hakkıdır: İslâm, helâl ve haram kılma yetkisini sınırlandırmış, halkın nazarında veya Allah katında dereceleri ne olursa olsun bu yetkiyi insanların elinden almış ve onu yalnız Allah’ın hakkı olarak kabul etmiştir. Bir haram hükmünü Allah’ın kullarına yüklemeye ne hahamların, ne papazların, ne hocaların, ne devlet yetkililerin, meclis veya kanunların yetkisi vardır. Bu helâl ve haram hükmünü veren kimse, Allah’ın hakkını çiğnemiş ve yalnız Allah’a âit olan bu teşrîî hükümde haddini aşmış olur. Bu hükümleri koyan insan ve kurumların hükmünü kabul edip ona göre hareket eden insan da; onları Allah’ın ortağı kabul etmiş sayılır ve onun bu hareketi de küfür kabul edilir: “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?” 4173
Kur’ân-ı Kerim, helâl ve haram hükmünü hahamların ve papazların ellerine teslim eden ehl-i kitabı haber verir. “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Allah’tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.” 4174 Bir gün Adiy bin Hâtem, henüz müslüman olmadan önce, hıristiyanken Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelmişti. Peygamber’in bu âyeti okuduğunu duyunca; “Onlar, haham ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki?!” demiş ve bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: “Evet! Onlar helâlı haram, haramı da helâl yaptılar. Hıristiyanlar da onlara tâbi oldular. İşte bu, onların birbirlerine ibâdetidir.” 4175
Hiç kimsenin Allalh’ın emir ve hükümlerine aykırı kanun ve hüküm koyma, haram (yasak) ve helâl (serbest kılma) hükmü vermeye yetkisi yoktur. Bırakın
4170] 17/İsrâ, 73-75
4171] 69/Haakka, 44-46
4172] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. s. 264-266
4173] 42/Şûrâ, 21
4174] 9/Tevbe, 31
4175] Tirmizî, Tefsûru Sûre
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâfirleri, müslümanların, âlim ve müctehidlerin, İslâmî bir yönetimin, hatta bütün beşeriyetin dahi Allah’ın ve Rasûlünün koyduğu bir tek hükmü olsun değiştirme yetkileri yoktur. Allah’ın haramların helâl (yapılabilir, serbest), helâllarını da haram (yapılamaz, yasak) kabul etmek, Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı hüküm koymak ve bunları kabul etmek, bir mü’mini kâfir yapmaya yeterlidir. “... Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendisidir.” 4176; “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye idâresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” 4177
Beşerî düzenlerin helâl ve harama dair koydukları yasaları, yaptıkları teşrîleri/hükümleri kayıtsız ve şartsız olarak reddetmek gerekir. Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında hükümler koymak, Allah’ın haramlarını helâl, helâllarını haram etmek, başlıbaşına ve tevbe edilmediği takdirde asla bağışlanmayacak, cezâsı ebediyyen cehennemde kalmak olan affedilmez bir suçtur.
Tıpkı bunlar gibi, Kur’an, Allah’ın izni olmadan helâl ve haram hükümlerini kendi kafalarına göre veren müşrikleri de haber vermektedir: “De ki: ‘Bana söyleyin: Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldınız. Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?” 4178; “Dillerinizin yalan yere nitelemesinden ötürü, ‘Şu helâldir, bu haramdır’ demeyin. Sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.”4179 Bu âyetlerden İslâm hukukçuları ittifakla kabul etmişlerdir ki: Helâl ve haram kılma hakkı yalnız Allah’ındır. Kendilerinin görevi de helâl ve haramı sadece tebliğ etmektir.
Helâlı Haramlaştırma: İslâm, Allah’ın hükmünü değiştiren, bir delile dayanmadan kendi kafalarından helâllaştırma ve haramlaştırma yapanları, Allah’ın geniş tuttuğu alanı insanoğluna daraltanları çok ağır bir şekilde suçlamıştır. Hz. Peygamber, bu mutaassıp sapıklığa karşı her türlü silahı kullanarak savaş ilan etmiş, hükümleri değiştirenleri kötüleyerek onların helâk olacaklarını haber vermiştir: “Değiştirenler helâk olmuştur.” 4180 İslâm hanîf (tevhid ve fıtrat) dinidir. Bunun zıddı şirktir. Helâlı haram kılmak, haramı helâk kabul etmek de şirk özelliğidir: “Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîf (tevhid dini, sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 4181
Gerçekten helâlı haram kılmak, şirktir. Bunun için Kur’ân-ı Kerim, müşrik Arapları, bu şirklerinden, putlarından ve kendilerine helâl kılınan hubûbât ve hayvanları Allah’ın izni olmadan haramlaştırdıklarından şiddetli bir şekilde azarlamıştır. Meselâ, onların yaptıklarından bir tanesi bahîra’yı, sâibe’yi, vasîle’yi ve hâm’ı haram kılmışlardır. Câhiliyye devrinde müşrikler bir deve beş defa doğursa ve sonuncusu erkek olsa; o devenin kulaklarını yararlar, ona binmeyi haram sayarlar ve onu kesilmemek, üzerine yük yüklememek ve sudan yahut otlaktan uzaklaştırılmamak üzere ilâhları için serbest bırakırlar, tanrılarına adarlardı ki,
4176] 5/Mâide, 44
4177] 5/Mâide, 50
4178] 10/Yûnus, 59
4179] 16/Nahl, 116
4180] Ahmed bin Hanbel; Müslim; Ebû Dâvud
4181] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, 4/162
HARAM - HELÂL
- 907 -
buna “bahîra”, yani kulağı yarılmış ismini verirlerdi. Yine, bir insan yolculuktan dönse veya bir hastalıktan kurtulsa bir deveyi serbest bırakırdı ki buna bahîra gibi “sâibe” ismi verilirdi. Eğer bir hayvan dişi doğurursa; o, kendilerine âitti. Erkek doğurursa; ilâhlarına âitti. Her erkek, hem dişi doğurursa “bu kardeşine yetişti” derler, erkeği ilâhları için serbest bırakırlar, onu kesmezlerdi. İşte bu bırakılana “vasîle” ismi verilirdi. Bir erkek hayvan yavrusunun yavrusuna aşılarsa; onun için “sırtını korudu” derler ve ondan sonra o hayvana ne binilir, ne de bir şeyler yükletilirdi. Bu tür hayvanlara da “hâm” ismi verilirdi. Kur’ân-ı Kerim, onların bu türlü haram kılma hükümlerini reddederek bu dalâlette devam etme sebebi olarak babalarını taklit etmelerine hiçbir özür kabul etmez: “Allah bahîre’yi, sâibe’yi, vasîle’yi, hâm’ı (kulağı yarılan, salıverilen, erkek-dişi ikiz doğuran, on defa yavrulamasından dolayı yük vurulmayan hayvanların adanmasını) emretmemiştir. Fakat kâfirler Allah’a karşı yalan uydururlar ve çoğu da düşünmezler. Onlara, ‘gelin Allah’ın indirdiği kitaba ve peygambere uyun!’ denildiğinde, ‘atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyse?!” 4182
“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) zîneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (kâfirlerle birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. De ki: ‘Rabbim sadece açık ve gizli fenâlıkları, günahı ve haksız yere tecâvüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” 4183 Hicretten sonra müslümanlar arasında çok mutaassıp, çok katı, güzel şeyleri kendi nefsine haram kılmak gibi, acı bir hayata, hıristiyanlıktaki ruhbanlık gibi bir hayata yönelenler oldu. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, onları İlâhî sınırda durduracak ve İslâm yoluna döndürecek muhkem âyetler indirdi: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın, sınırı aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan korkup sakının.” 4184
Şüpheli Şeyler
Allah’ın rahmet pınarından bir damla da; helâl ve haram hususunda kullarını karanlıkta bırakmamasıdır. Helâlı beyan etmiş, haramı da açıkça bildirmiştir. “Allah haram olanları size uzun uzun anlatmıştır.” 4185 Helâl olduğu apaçık olan bir şeyi yapmakta herhangi bir sakınca yoktur. Fakat haram olduğu apaçık olan bir şeyi işlemek için de hiçbir izin yoktur.
Açık helâl ile açık haram arasında bir sınır vardır ki, o da helâl veya haram olduğu birçok insan tarafından anlaşılmayan veya haram olduğu karıştırılan şüpheli dediğimiz sınırdır. Bu anlaşılmama veya karıştırma, ya delillerin bu konulardaki kapalılığı veya bizzat delilin olaya tatbik edilmesinin şüpheli oluşu dolayısıyladır. Mü’minler, dinlerini koruyabilmek için helâllığı ve haramlığı şüpheli olan maddelerden de kaçınmakla yükümlüdürler. “Sana şüphe vereni bırak; Sana kuşku vermeyene sarıl! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.”4186 buyuran
4182] 5/Mâide, 103-104
4183] 7/A’râf, 32-33
4184] 5/Mâide, 87-88
4185] 6/En'âm, 119
4186] Tirmizî, Sıfatu'l Kıyâmet 22, hadis no: 2637; Nesâi, Eşribe 50, hadis no: 5677; Dârimî, Büyû 2, hadis no: 2535
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz’in bu konudaki emir ve tavsiyesi şöyledir: “Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, ırzını/insanî kıymetini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır. Haberiniz olsun, bedinin içinde bir küçük et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası), kalptir.” 4187
İslâm, müslümanın bu gibi şüpheli şeylere düşmekten sakınmasını takvâ kabul etmiştir. Müslüman, böylece apaçık bir harama sürüklenmekten kendini korumuş olur. Bu, İslâm’ın terbiye çeşitlerinden biridir. “Kul, mahzurlu olan şeye düşmekten çekinerek mahzurlu (sakıncalı) olmayan şeyi bırakmadıkça takvâlı kişilerden olma derecesine ulaşamaz.” 4188
4187] Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14, hadis no: 3984; Nesâi, Büyû’ 2, hadis no: 4431; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1219; Ebû Dâvud, Büyû’ 1, hadis no: 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
4188] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 14, hadis no: 2568; İbn Mâce, Zühd 24, hadis no: 4215
HARAM - HELÂL
- 909 -
Helâl ve Haram Konusuyla İlgili Âyetler
A- Haram kelimesi ve türevleriyle ilgili Âyetler (83 yerde): 2/Bakara, 85, 144, 149, 150, 191, 194, 194, 173, 194, 196, 198, 217, 217, 275; 3/Âl-i İmrân, 50, 93; 4/Nisâ, 23, 160; 5/Mâide, 1, 2, 2, 2, 3, 26, 72, 87, 95, 96, 96, 97, 97; 6/En’âm, 119, 138, 139, 140, 143, 144, 145, 146, 146,148, 150, 151, 151; 7/A’râf, 32, 33, 50, 157; 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 5, 7, 19, 28, 29, 29, 36, 37, 37, 37; 10/Yûnus, 59; 14/İbrâhim, 37; 16/Nahl, 35, 115, 116, 118; 17/İsrâ, 1, 33; 21/Enbiyâ, 95; 22/Hacc, 25, 30; 24/Nûr, 3; 25/Furkan, 68; 27/Neml, 91, 28/Kasas, 12, 57; 29/Ankebût, 67; 48/Fetih, 25, 27; 51/Zâriyât, 19; 56/Vâkıa, 67; 66/Tahrîm, 1; 68/Kalem, 27; 70/Meâric, 25.
B- Helâl kelimesi ve türevleriyle ilgili Âyetler (51 yerde): 2/Bakara, 168, 187, 196, 228, 229, 230, 275; 3/Âl-i İmrân, 50, 93; 4/Nisâ, 19, 23, 24, 160; 5/Mâide, 1, 1, 2, 2, 4, 4, 5, 5, 5, 87, 88, 96; 7/A’râf, 157; 8/Enfâl, 69; 9/Tevbe, 37, 37; 10/Yûnus, 59; 11/Hûd, 39; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 28; 16/Nahl, 114, 116; 20/Tâhâ, 27, 81, 81, 86; 22/Hacc, 30, 33; 33/Ahzâb, 50, 52; 35/Fâtır, 35; 39/Zümer, 40; 48/Fetih, 25; 60/Mümtehine, 10, 10; 66/Tahrîm, 1, 2; 90/Beled, 2.
C- Helâl ve Haram
a- Helâl ve Haramda On Emir: 6/En’âm, 151-153.
b- Haramla Helâl Bir Olmaz: 5/Mâide, 100
c- Helâlı Haram Kılmak: 5/Mâide, 87; 6/En’âm, 138-140, 143-144; 7/A’râf, 32.
d- İyice Bilmeden, Helâl ve Haram Hakkında Hüküm Vermenin Kötülüğü: 16/Nahl, 116-117.
e- Haramdan Tevbe: 5/Mâide, 93.
D- Helâl Olan Şeylerden Yemek
a- Helâl ve Temiz Olan Şeylerden Yemek: 2/Bakara, 168, 172; 5/Mâide, 5, 87-88; 6/En’âm, 118-119, 142; 16/Nahl, 114.
b- Yenmesi Helâl Olan Şeyler: 5/Mâide, 1, 4-5; 22/Hacc, 30.
c- Ehl-i Kitab’ın Kestiğini ve Yemeklerini Yemek: 5/Mâide, 5.
d- Allah’ın Adıyla Kesilenlerin Yenmesi: 6/En’âm, 118-119.
e- Yemede İçmede Zarûret (Şiddetli İhtiyaç, Çaresizlik): 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115.
E- Yenmesi Haram Olan Şeyler
a- Yenmesi Haram Olan Şeyler: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115.
b- Murdar (Ölü ve Boğazlanmayan Hayvan): 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115; 22/Hacc, 30.
c- Kan: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115.
d- Domuz Eti: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 115.
e- Allah’tan Başkası İçin Kesilenler: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 138, 145; 16/Nahl, 115.
f- Boğularak Ölen Hayvan: 5/Mâide, 3.
g- Düşerek Ölen Hayvan: 5/Mâide, 3.
h- Başka Bir Hayvan Tarafından Öldürülen Hayvan: 5/Mâide, 3.
i- Putlar Adına Kesilen Hayvan: 5/Mâide, 3.
j- Besmelesiz Kesilen Hayvan Eti: 6/En’âm, 121.
F- İçki (Alkol) ve Alkollü İçkiler:
a- İçkide Büyük Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
b- Sarhoşken Namaza Yaklaşmamak: 4/Nisâ, 43.
c- İçkinin Rızık Olması: 16/Nahl, 67.
d- İçki Yasağı: 5/Mâide, 90-91.
e- İçkinin Tevbesi: 5/Mâide, 93.
G- İçki Yasağı Hakkındaki Âyetlerin İniş Sırası
a- İçki Rızıktır: 16/Nahl, 67.
b- İçkide Büyük Zarar ve Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
c- Sarhoşken Namaza Yaklaşmamalıdır: 4/Nisâ, 43.
d- İçki Haramdır: 5/Mâide, 90-91.
H- Bazı Yiyecek Maddeleri
a- Kudret Helvası: 2/Bakara, 57; 7/A’râf, 160; 20/Tâhâ, 80.
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
b- Sirke: 16/Nahl, 67.
c- Soğan: 2/Bakara, 61.
d- Tuz: 25/Furkan, 53; 35/Fâtır, 12.
e- Mercimek: 2/Bakara, 61.
f- Kabak: 2/Bakara, 61.
g- Sarmısak: 2/Bakara, 61.
h- Sebze: 2/Bakara, 61.
j- Et: 2/Bakara, 173, 259; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 145; 16/Nahl, 14, 115; 22/Hacc, 5, 37; 23/Mü’minûn, 14; 35/Fâtır, 12; 49/Hucurât, 12; 52/Tûr, 22; 56/Vâkıa, 21.
k- Süt: 16/Nahl, 66; 47/Muhammed, 15.
l- Bal: 16/Nahl, 68-69; 47/Muhammed, 15.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 484-487
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 119
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 324-327
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 338-342
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 678-679
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 288-291
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 210-243
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 594-597
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 454-478
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 280-286
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 160-162
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 127-128
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 47
14. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 122-124
15. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 153-156
16. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 210-213
17. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 415-426
18. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 201-213
19. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu, Mahmud Sami, Erkam Y. s. 222-223
20. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 1, s. 123-134, 455-465
21. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 16, s. 97-106; c. 17, s. 173-178
22. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Hamdi Döndüren, c. 2, s. 334-337
23. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 289-367, c. 8, s. 168-172
24. İslâm’da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, c. 2, s. 229-231
25. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. Abdülaziz Bayındır, (Haram ve Helâl md:), c. 2, s. 140-141, 148-149; (Günah md:), c. 2, s. 126-129; (İsmet md:) Mehmet Bulut, c. 2, s. 284-287; (Tabu md:) Süleyman Sayar, c. 4, s. 37-39
26. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 252-256, 262-264
27. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 261-265
28. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. c. 2, s. 56-60
29. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 237-239
30. Sütun, Sezai Karakoç, Diriliş Y. c. 2, s. 410-412
31. Yazılar, Sezai Karakoç, Diriliş Y. s. 53
32. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 419-424
33. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Tushihiko İzutsu, Pınar Y. s. 310-317
34. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-210
35. Bu Böy ledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 2, s. 51-72, 139-162
36. İlâhi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 269-285
HARAM - HELÂL
- 911 -
37. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 264-266, 316-320
38. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 172-173, 182
39. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 126, 138-140
40. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Hazırlayan Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 423, 471
41. İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s.
42. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, Mrm. Üniv. İl. Fak. Vakfı Y.
43. Hukuku İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Y.
44. İslâm’da Helâl ve Haram, Yusuf el-Karadavi, Hilâl Y.
45. Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar, Hayreddin Karaman, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
46. Hayatın İçinden Fıkıh, Vecdi Akyüz, Rağbet Y.
47. Helâl-Haram, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
48. İslâm’da Helâler ve Haramlar, İbn Hace Heytemî, Kayıhan Y.
49. İslâm’da Helâller ve Haramlar, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
50. Haram Olan Eylemler, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
51. İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, Süleyman Uludağ, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
52. Büyük Günahlar, Hâfız Zehebî, Ankara Fazilet Y.
53. Büyük Günahlar, Bilâül Uzun, Hak Y.
54. Büyük Günahlar, Celal Yıldırım, Uysal Kitabevi Y.
55. İslâm Açısından Mûsiki ve Semâ, Süleyman Uludağ, İrfan Y.
56. İslâm’da Resim ve Heykelin Yeri, Osman Şekerci, Çanakkale Seramik Fabrikası Y.
57. İslâm’da Sanat, Resim ve Mimari, Nusret Çam, Şahsi Y.
58. Görsel Sanatlar ve İslâm, Heyet, İSAV İlmî Neşriyat Y.
59. Din veTıp Açısından Domuz Eti, Asaf Ataseven, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
60. Din ve Tıp Açısından Tüp Bebek, Muhammed Ali Barr, Nesil Y.
61. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y.
62. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.

HASTALIK
- 913 -
Kavram no 66
İmtihan 2
Bk. Fitne; Hayır-Şer; Hamd
HASTALIK
• Meraz/Hastalık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hastalık ve Şifâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hastalık ve Tıbb-ı Nebevî
• Duâ ile Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi
• Hasta Ziyâreti
• Hastalık ve Hikmetleri
• Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimini Topal Veya Sakat Yarattı?
• Şifâ İlâçta mı?
• Hastalık Hükümleri
• İbâdetler Sağlık Kaynağı; İslâm Dışı Hayat da Hastalık Sebebidir
• Esas Büyük Hastalık Mânevî Olandır, Kalbin Hastalığıdır
• Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
“Oruç size sayılı günler olarak yazıldı (farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere fidye gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü bir hayır yaparsa, bu, kendisi için daha hayırlıdır/iyidir. Eğer gerçekleri anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve hidâyeti/doğruyu eğriden ayırmanın (furkanın) açık delilleri olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim hilâli (Ramazan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başlasın). Kim o anda hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk dilemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Umulur ki, şükredersiniz. “ 4189
Meraz/Hastalık; Anlam ve Mâhiyeti
Hastalık, sağlık ve sıhhatin az veya çok, geçici veya kalıcı olarak bozulması, kaybolması demektir. Arapça’da hastalık karşılığı olarak “meraz” kelimesi kullanılır. “Meraz”, bedensel hastalıklar için kullanıldığı gibi, Kur’an’da çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma, nifak (ikiyüzlülük), hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/hayvanî duygular ve meyiller), fücur (günah ve zinâ arzusu şeklinde ahlâksızlığa) niyetlenme gibi nefsî hastalıklar için kullanılır.
Sağlık; Büyük Nimet: Sağlık, en büyük nimetlerden biridir. Onun değerini bilmek, korumak ve sağlıklı hayat için Allah’a hamd ve şükretmek gerekir. Hastalığın da, çoğunlukla bizim ihmal ve hatalarımızdan kaynaklandığını, ama her
4189] 2/Bakara, 184-185
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durumda bunun imtihan olduğunu değerlendirerek, sabretmeli ve tedâviye başvurup çaresini aramalıdır. “(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” 4190 Doğal ve daha güzel olan sağlıktır, âfiyettir. İnsanın psikolojik ve bedensel sağlığı yerinde olmayınca, çoğunlukla dinî görevlerini de aksatır, en azından sağlıklı gibi tüm şartlarını ikmâl edip yeterli bir huşû ile yapamaz. Vücudumuz ve gönlümüz, Allah’ın bize çoğunlukla sağlam olarak verdiği emânetidir. Sağlığımızı koruyup korumadığımızdan, onu hangi yolda kullandığımızdan, sıhhat ve vücut emânetine ihânet edip etmediğimizden sorguya çekileceğiz. “Allah, sıhhatte ve âfiyette olmanı sever.”4191; “Allah’a göre, kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir.”4192; “Her kim âilesi emniyette ve vücudu sıhhatli olarak sabahlarsa, yanında günlük yiyeceği de bulunursa, sanki bütün dünya ona verilmiştir.” 4193
“İnsanlardan çoğunun aldandığı (kıymetini bilemediği) iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit.”4194; “Yedi şey gelmeden önce iyi ameller işlemekte acele edin: ...(Bedenî güçleri bozan) hastalık...” 4195
Peygamberimiz’in sağlığı koruma (koruyucu hekimlik) ve tedâvi konusunda, bugün için de önemini hiç kaybetmeyen çok değerli tavsiyeleri vardır. Bu tavsiyelere “tıbb-ı nebevî” denilir. Sağlığın korunması için emredilen bu kurallara uyma yanında, hastalık durumunda bir yandan mümkün olan tedâvi yöntemlerine başvururken, bir yandan da güvenle Allah’a yönelmek ve gönülden gelen duâlarla O’ndan şifâ dilemek gerekir. Peygamberimiz, şifâ için hem maddî sebeplere yapışılarak tedâvi olmayı, hem de mânevî sebeplere yapışılıp Allah’a yönelip duâ edilmesini emretmiş ve her ikisini de uygulamıştır.
Kendi hatamız veya imtihan vesilesiyle hastalanınca, hem sabretmeli, hem duâ etmeli, hem de esas olarak tedâvi olmalıyız: “Her derdin bir devâsı vardır. Onun için, derdin devâsı bulunduğu zaman o dert iyi olur.”4196; “Ey Allah’ın kulları! Tedâvi olun, çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır. Ancak bir dert müstesnâ; o da ihtiyarlıktır.” 4197
Rasûlullah, Mescidinin yanında bir çadır hastane yaptırmıştı. İslâm tarihinde ilk hastane sayılan bu çadırda, Rufeyde isimli bir hanım sahâbî, hastabakıcılık görevi yapar, yardıma muhtaç olanların yardımına koşardı. Rufeyde, ilk müslüman hemşire ve doktor kadın sayılır.4198 Hendek Savaşında kol damarı kesilmiş bulunan Sa’d ibn Muâz da bu hanım sahâbînin çadırında tedâvi görmekte iken, Kurayza olayında hakem olarak atanınca buradan alınıp Kurayza yurduna götürülmüştür.
“Sonra o gün, naîmden (bütün nimetlerden) sorulacaksınız.”4199 Naîm: Lezzet alınan, zevk veren her türlü nimeti kapsar. Hayat, sağlık, âfiyet, hatta içilen bir yudum
4190] 26/Şuarâ, 80
4191] Tirmizî, Zühd 59
4192] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14
4193] Tirmizî, Zühd 34; İbn Mâce, Zühd 9
4194] Buhârî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; Ahmed bin Hanbel, I/258
4195] Tirmizî, Zühd 3
4196] Buhârî, Tıb 1; Müslim, Selâm 69, Fedâil 92; Ebû Dâvud, Tıb 1
4197] Tirmizî, Tıb 2; Ebû Dâvud, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed bin Hanbel, III/156
4198] Sîretu İbn Hişâm, II/5-6
4199] 102/Tekâsür, 8
HASTALIK
- 915 -
tatlı su dahi naîmdir. Zübeyr ibn el-Avvâm’ın şöyle dediği rivâyet olunur: “O gün, naîmden sorulacaksınız” âyeti indiği zaman dedim ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, biz hangi nimetten sorulacağız? Elimizde olan şu iki siyah; hurma ile sudur (başka nimetimiz yoktur).” Buyurdu ki: “İşte o olacaktır (onlardan sorulacaksınız).” 4200 Hadisin başka varyantına göre, bu âyet indiği zaman halk: “Yâ Rasûlallah, demişler, biz hangi nimetten sorulacağız? Bizdeki nimet, sadece iki siyah (hurma ile su)dur. Düşman karşımızda, silâhlarımız da omuzlarımızda (beklemekteyiz).” Allah’ın elçisi: “İşte o olacaktır (onlardan sorulacaksınız)” buyurmuştur. 4201
“Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nimet sorusu şöyledir: ‘Biz senin bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?” 4202; “Kıyâmet günü şu dört şeyden sorulmadıkça kul bırakılmaz: Ömrünü ne işte geçirdiği, malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve ne amel/iş yaptığı sorulur.” 4203
Bu hadis rivâyetlerinin temel esprisi, insanın, kendisine verilen nimetlerden sorgulanacağını belirtmektedir. Âyetlerin açık anlamı geneldir. Hadisler de kendisine verilen nimetlerden, sağlık ve âfiyetten sorgulanacağını bildirmektedir. Zaten hayatın amacı da sınavdır: “Allah, hanginizin daha güzel amel/iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” 4204 Kanuni Sultan Süleyman’ın:
“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!”
beytinde güzel ifâdesini bulduğu üzere, sağlıklı yaşam, nimetlerin en büyüğüdür. Allah insanı yaşadığı hayatta sınamaktadır. Bu ömür sonunda sağlığını, ömrünü nasıl geçirdiğini kendisine soracaktır. Allah’ım, Seni daima anmak ve Sana şükür halinde bulunmak için bize yardım eyle! 4205
Kur’ân-ı Kerim’de Hastalık ve Şifâ Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “meraz/merzâ (hasta ve hastalık) kelimesi ve türevleri 24 yerde geçer. “Şifâ” kelimesi ve türevleri ise, 8 yerde kullanılır.
Meraz/hastalık kelimesi, Kur’an’da fiziksel hastalıklar için de kullanılmakla birlikte, çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma, nifak (ikiyüzlülük), hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/hayvanî duygular ve meyiller), fücûra (günah ve zinâ arzusu şeklinde ahlâksızlığa) niyetlenme4206 gibi nefsî hastalıklar için kullanılır
Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan kimseye şifâ verendir.4207 Kur’an sûreleri ve âyetleri de, mü’minler için şifâ ve rahmettir.4208 Kur’an, doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır.4209 O, Rabbimizden bir öğüt, gönüllerde olan
4200] Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102
4201] Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357
4202] Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102
4203] Tirmizî, Kıyâmet 1
4204] 67/Mülk, 2
4205] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 18, s. 293-295
4206] 33/Ahzâb, 32-60; 47Muhammed, 20-29; 74/Müddessir, 31
4207] 26/Şuarâ, 80
4208] 17/İsrâ, 82
4209] 41/Fussılet, 44
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(dertlere) bir şifâdır, mü’minler için bir hidâyet ve rahmettir. 4210
Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip4211 onlara devâ olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını arttırmaktadır.4212 Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa, onların yalnızca ziyanını arttırır4213 İman etmeyenler için Kur’an bir körlüktür. 4214
Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde olan mânevî hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların kalplerinde hastalık (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır.4215 Kur’an açısından hastalığın en önemlisi, mânevî olduğu gibi; şifâ da, esas olarak mânevî alan için söz konusudur. Onun dışındaki hastalıklar, nice hikmetlerle ilgili olarak peygamberlere de verilmiştir. Bu hastalıkların imtihan, günahlara keffâret, derecelerin arttırılması, sabır ve direnme gücü vererek insanı olgunlaştırması... gibi olumlu yönleri de vardır. Hâlbuki kalbî hastalıkların hiçbir olumlu yönü yoktur.
Kâfir ve münâfıklarla savaş, onların mü’minler eliyle rezil edilip Allah’ın azâbına uğramaları için gerekli olduğu gibi, Allah’ın mü’minleri gâlip kılması ve mü’min toplumun kalplerine şifâ vermesi için de bir sebeptir.4216 Bu sünnetullahtan yola çıkarak, bugünkü toplumun stres gibi çeşitli bunalımlar ve problemler içinde yüzmesinin bir sebebi de Allah yolunda cihadı terk etmeleridir diyebiliriz.
Bazı yiyeceklerde şifâ olduğu ve bu şifâ kaynağında Rahmânî vahiy ve ilhâmın, İlâhî rahmetin olduğu da Kur’an’dan anlaşılmaktadır. Vahiy/ilham gereği meyvelerin her birinden yiyip onların içindeki özlerden bal çıkaran arının bu ürününde insanlar için bir şifâ vardır. 4217
Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler.4218 Allah insanlara kolaylık ister, zorluk dilemez.4219 Kim Ramazan ayında hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar.4220 İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlerden Ramazan orucu istenmez; onun yerine böyle bir hasta veya yaşlı, bir fakir doyumluluğu kadar fidye verir. 4221
Yine, mü’minler için önemli farzlardan/görevlerden olan Allah yolunda savaşa katılmamalarından ötürü zayıflara ve hastalara bir günah yoktur; ancak, onların boş durmamaları, dille cihad olan tebliğ ve insanlara öğüt vermeleri gerekmektedir. 4222
Yine, görme özürlüye, topala ve hastaya güçlük yoktur (Bunlara
4210] 10/Yûnus, 57
4211] 9/Tevbe, 124
4212] 2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125
4213] 17/İsrâ, 82
4214] 41/Fussılet, 44
4215] 2/Bakara, 10
4216] 9/Tevbe, 14
4217] 16/Nahl, 68-69
4218] 2/Bakara, 286
4219] 2/Bakara, 185
4220] 2/Bakara, 185
4221] 2/Bakara, 185
4222] 9/Tevbe, 91
HASTALIK
- 917 -
yapamayacakları görevler yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar). 4223
“Oruç size sayılı günler olarak yazıldı (farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere fidye gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü bir hayır yaparsa, bu, kendisi için daha hayırlıdır/iyidir. Eğer gerçekleri anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve hidâyeti/doğruyu eğriden ayırmanın (furkanın) açık delilleri olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim hilâli (Ramazan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başlasın). Kim o anda hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk dilemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Umulur ki, şükredersiniz. “ 4224
“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (elde olmayan bir sebeple) bunlardan alıkonursanız, kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından gelen bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye vermesi gerekir...” 4225
“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar-, cünüp iken de -yolcu olan müstesnâ- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse veya kadınlara dokunup da bir su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” 4226
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, veya biriniz tuvaletten gelirse, ya da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü (ve dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak istiyor; umulur ki şükredersiniz.” 4227
“Kalplerinde hastalık bulunanların: ‘Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların (yahûdi ve hıristiyanların) arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.” 4228
“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezîl etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerine şifâ versin.” 4229
“Allah ve Rasûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve
4223] 24/Nûr, 61
4224] 2/Bakara, 184-185
4225] 2/Bakara, 196
4226] 4/Nisâ, 43
4227] 5/Mâide, 6
4228] 5/Mâide, 52
4229] 9/Tevbe, 14
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok merhamet edendir.” 4230
“Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münâfıklık) olanlara gelince, (bu sûre) onların murdarlığına murdarlık katar. Onlar artık kâfirler olarak ölürler.” 4231
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir şifâ, mü’minler için bir hidâyet ve rahmet (olarak Kur’an) gelmiştir.” 4232
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek esirgeyendir.” 4233
“Rabbin bal arısına vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar.’ Onda insanlar için bir şifâ vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” 4234
“Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir; zâlimlerin ise yalnızca ziyanını arttırır.” 4235
“A’mâya güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur (Bunlara yapamayacakları görevler yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar)...” 4236
“(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” 4237
“Eğer Biz onu, yabancı bir (dilde) okunan bir kitap kılsaydık, diyeceklerdi ki, ‘Âyetleri tafsîlâtlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Muhâtapları Arap olduğu halde Arapça olmayan bir kitap mı geldi?’ De ki: ‘O, iman edenler için hidâyeti/doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara göre bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar.” 4238
“İman etmiş olanlar ‘Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı!’ derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!” 4239
“Köre vebâl yoktur, topala da vebâl yoktur, hastaya da vebâl yoktur (Bunlar savaşa katılmak zorunda değildir). Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azâba uğratır.” 4240
“(Rasûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibâdetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da
4230] 9/Tevbe, 91
4231] 9/Tevbe, 125
4232] 10/Yûnus, 57
4233] 10/Yûnus, 107
4234] 16/Nahl, 68-69
4235] 17/İsrâ, 82
4236] 24/Nûr, 61
4237] 26/Şuarâ, 80
4238] 41/Fussılet, 44
4239] 47/Muhammed, 20
4240] 48/Fetih, 17
HASTALIK
- 919 -
(böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüz (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah’tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizden hasta(lanan)lar olacak, diğer bir kısmınız Allah’ın lutfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, başka bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” 4241
Hadis-i Şeriflerde Hastalık
“İnsanlardan çoğunun aldandığı (kıymetini bilemediği) iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit.” 4242
“Allah’a göre, kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir.” 4243
“Allah, sıhhatte ve âfiyette olmanı sever.” 4244
“Her kim âilesi emniyette ve vücudu sıhhatli olarak sabahlarsa, yanında günlük yiyeceği de bulunursa, sanki bütün dünya ona verilmiştir.” 4245
“Yedi şey gelmeden önce iyi ameller işlemekte acele edin: (Kulluk vazifelerini) Unutturan yoksulluk, azdıran zenginlik, (bedenî güçleri bozan) hastalık, bunaklık getiren yaşlılık, ansızın gelen ecel, Deccal ve Kıyâmet. Kıyâmet daha ağır ve acıdır.” 4246
“Allah’ım! Bedenime, gözlerime ve kulaklarıma sıhhat bahşet.” 4247
“Ey Allah’ın kulları! Tedâvi olun, çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır. Ancak bir dert müstesnâ; o da ihtiyarlıktır.” 4248
“Her derdin bir devâsı vardır. Onun için, derdin devâsı bulunduğu zaman o dert iyi olur.” 4249
“Allah Teâlâ hastalığı da ilâcı da indirmiş ve her hastalığa bir ilâç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak, haram olan şeyle tedâvi olmayın.” 4250
Yaralanıp kanı kesilmeyen bir adam için Hz. Peygamber Benû Enmâr kabilesinden iki kişiyi çağırıp “Tıp ilmini hanginiz daha iyi biliyor?” diye sorunca, birisi “tıbbın faydası var mıdır?” diye sormuştu. O zaman Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Derdi veren dermânını da vermiştir.” 4251
“Bu (bulaşıcı vebâ) hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya gitmeyin. Hastalık sizin bulunduğunuz yerde ortaya çıkarsa ondan kaçmak için sakın o yerden
4241] 73/Müzzemmil, 20
4242] Buhârî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; Ahmed bin Hanbel, I/258
4243] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14
4244] Tirmizî, Zühd 59
4245] Tirmizî, Zühd 34; İbn Mâce, Zühd 9
4246] Tirmizî, Zühd 3
4247] Ebû Dâvud, Edeb 101; Ahmed bin Hanbel, V/42
4248] Tirmizî, Tıb 2; Ebû Dâvud, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed bin Hanbel, III/156
4249] Buhârî, Tıb 1; Müslim, Selâm 69, Fedâil 92; Ebû Dâvud, Tıb 1
4250] Ebû Dâvud, Tıb 11
4251] Muvattâ, Ayn, 16
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayrılmayın.” 4252
“Muska asan, ona bırakılır (Allah ondan elini çeker).” 4253
“Yarasını dağlayan, afsun yaptıran tevekkülden uzak olmuştur.” 4254
“Ümmetim içinde yetmiş bin kişi, hesapsız cennete girecektir. Onlar: Şûm tutmayan, yaralarını dağlamayan, afsun yapmayan ve yalnız Allah’a tevekkül eden kimselerdir.” 4255
“Birinizin yemeğine yahut içeceğine sinek düşerse onu yemeğine yahut içeceğine daldırsın da sonra atsın. Çünkü sinek bir kanadında hastalık taşıyorsa diğerinde de şifâ taşıyor.” 4256
“Kim tıptan anlamadığı halde tabîblik (doktorluk) yapmaya kalkarsa, zararı kendisine ödettirilir.” 4257
Hadislerde Hastalıklar ve Tedâvi Yolları
a) Perhiz:
“Hastanızı yemeye (ve içmeye) zorlamayın. Çünkü onlara Allah Teâlâ yedirir ve içirir.” 4258
“Allah bir kulu sevdiği vakit onu dünyadan korur; tıpkı sizden birinizin hastasını sudan koruması gibi.” 4259
“Telbîne (bulamaç şeklinde sütlü gıdâ) hastanın kalbine rahatlık verir, üzüntüleri de giderir.” 4260
Ümmü’l-Münzir’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ali ile bana geldi. Bizim de asılı hurma salkımlarımız vardı. Rasûl-i Ekrem onlardan yemeye başladı. Hz. Ali de onunla beraber yiyordu. Rasûlullah Hz. Ali’ye şöyle dedi: “Ali, sakın ha! (Yeme,) çünkü sen nekâhet devresindesin.” Bunun üzerine Hz. Ali oturdu. Rasûlullah ise yemeye devam ediyordu. Sonra onlara pancar ve arpa ekmeği pişirdim; o zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ey Ali, bundan çekinmeden ye. Bu senin için en münâsip yemektir.” 4261
b) Kan Aldırma: “Kan alan (hacamatçı) köle ne iyidir. Kan almak sulbün (yükünü) hafifletir ve gözleri kuvvetlendirir.” 4262
İbn Mes’ud’dan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber isrâ ve mi’râc gecesini anlattı: Meleklerden hangi topluluğa uğradı ise kendisine ‘ümmetine kan almayı emret’ dediler.” 4263
4252] Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 98
4253] Tirmizî, Tıb 24
4254] Tirmizî, Tıb 14
4255] Buhârî, Tıb 42
4256] Buhârî, Bed’u’l-Halk 17, Tıb, 58; Ebû Dâvud, Et’ıme 48; İbn Mâce, 31; Ahmed bin Hanbel, II/229, 246; Dârimî, Et’ıme 12
4257] Ebû Dâvûd, Diyet 23
4258] Tirmizî, Tıb 4; İbn Mâce, Tıb 4
4259] Tirmizî, Tıb 1
4260] Buhârî, Tıb 8, Et'ıme 24; Müslim, Selâm 90
4261] Tirmizî, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 3
4262] Tirmizî, Tıb 12; İbn Mâce, Tıb 20
4263] Tirmizî, Tıb 12; İbn Mâce, Tıb 20; Ahmed bin Hanbel, I/354
HASTALIK
- 921 -
Rasûl-i Ekrem, kan aldırmanın en iyi bir tedâvi şekli olduğunu 4264 söyler, aç karnına kan almayı tavsiye eder,4265 kendisi her ayın 17, 19 ve 21’inde4266 ensesinin yan iki damarından ve iki omur arasındaki damardan kan aldırırdı. 4267
c) Su ile Serinletme: “Hummâ (ateşli hastalığın harâreti) Cehennemin şiddetindendir. Sizler o harâreti su ile serinletin.” 4268
d) Hava Değişikliği, Tebdîl-i Mekân:
“Yolculuğa çıkın, sıhhat bulursunuz.” 4269
“Hz. Peygamber bahçelerde namaz kılmayı severdi.” 4270
“Biriniz güneşte oturur da ona gölge gelirse, yerini değiştirsin (vücudunun bir kısmı güneşte, bir kısmı gölgede kalmasın).” 4271
e) Haram Madde ile Tedâvi:
“Allah Teâlâ hastalığı da ilâcı da indirmiş ve her hastalığa bir ilâç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak, haram olan şeyle tedâvi olmayın.” 4272
“Allah, sizin için haram kıldıklarında şifâ yaratmamıştır.” 4273
“Şarap (alkollü içkiler) devâ değil; bilâkis derttir.” 4274
“Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.” 4275
“Kim zehir içerek kendini öldürürse, cehennem ateşinde ebedî kalarak daima o zehri içmekle meşgul olacaktır.” 4276
f) İlâçla Tedâvi:
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Rasûl-i Ekrem’e bir kişi gelerek ‘yâ Rasûlallah, kardeşimin karnı ağrıyor (ishal oldu) demişti. Rasûl-i Ekrem de: “Bal şerbeti içir” buyurdu. Sonra bu adam ikinci defa gelerek hastalığının geçmediğini söyledi. Hz. Peygamber yine “bal şerbeti içir” buyurdu. Adamın üçüncü gelişinde de Hz. Peygamber yine “bal şerbeti içirin” dedi. Adam, dördüncü gelişinde; “içirdim, (fakat ishali ve ağrısı geçmedi, arttı) deyince, Hz. Peygamber: “Allah sözünde doğrudur, fakat kardeşinin karnı yalancıdır, haydi yine bal şerbeti içir” buyurdu. Hasta, dördüncü defa içince iyileşti.” 4277
4264] Buhârî, Tıb 13; Müslim, Müsâkât 62
4265] İbn Mâce, Tıb22
4266] Tirmizî, Tıb 12; Ebû Dâvud, Tıb 5; Ahmed bin Hanbel, I/354
4267] İbn Mâce, Tıb 21
4268] Buhârî, Tıb 28; Müslim, Selâm 78
4269] Ahmed bin Hanbel, II/38
4270] Tirmizî, Salât 136
4271] Ahmed bin Hanbel, II/383
4272] Ebû Dâvud, Tıb 11
4273] Tâc, III/212
4274] Müslim, Eşribe 12; Ebû Dâvud, Tıb 11; Tirmizî, Tıb 8; Dârimî, Eşribe 6
4275] Ebû Dâvud, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 3
4276] Buhârî, Tıb 56; Müslim, İman 175; Ebû Dâvud, Tıb 11; Tirmizî, Tıb 7; Nesâî, Cenâiz 68; İbn Mâce, Tıb 11
4277] Buhârî, Tıb 4, 24; Müslim, Selâm 91
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şifâ üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, kan aldırmak, vücudu ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim.” 4278
“Şu kara tane (çörek otu) sâm’dan başka her hastalığa şifâdır.” Hz. Âişe sordu: ‘Sâm nedir?’ Rasûl-i Ekrem: “Ölümdür” diye cevap verdi. 4279
“Kim sabahleyin acve denilen hurmadan yedi tane yerse, o gün zehir ve sihir ona zarar vermez.” 4280
“Yer mantarının (kem’e) suyu göze şifâdır.” 4281
Gözü ağrıyan kimse için Hz. Peygamber (s.a.s.) “Gözlerini sabir ile tedâvi et” buyurmuştur. 4282
Rasûlullah, ramed denilen göz ağrısı için sürme taşını tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Sürme taşı (ismid) ile sürme çekin. Çünkü ismid, gözü açar ve kirpikleri besler.” 4283
“Niçin boğaz hastalığını çocuklarınızın boğazını elle sıkıştırıp dürtmek sûretiyle tedâvi ediyorsunuz? Şu ûd-i Hindîyi kullanmaya devam edin. Çünkü bu Hint bitkisinde yedi türlü şifâ vardır. Bu, aynı zamanda zâtü’l-cenb hastalığının da ilâcıdır. Uzre hastalığı için burundan, zâtu’l-cenb hastalığı için de ağızdan verilir.” 4284
Umeys’in kızı Esmâ’ya Rasûlullah (s.a.s.): “Müshil olarak ne kullanıyorsun?” diye sorduğunda Esmâ: ‘Şubrum kullanıyorum’ diye cevap verince Hz. Peygamber: “O keskin ve ağırdır” buyurdu. Esmâ diyor ki: ‘Sonra senâ otu (sinameki) kullandım, bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: “Kendisinde ölüme karşı şifâ bulunan bir ilâç olsaydı senada (sinamekide) olurdu.” buyurdu.’ 4285
g) Yarayı Dağlama:
“Şifâ üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, kan aldırmak, vücudu ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim.” 4286
İmrân bin Husayn (r.a.) diyor ki: “Hz. Peygamber, yarayı dağlamayı men etti, buna rağmen biz dağladık; fakat hastalıktan kurtulamadık.” 4287
h) Duâ:
“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyâret eder de onun başucunda yedi kere; ‘Es’elullahe’l-azîm Rabbe’l-arşe’l-azîm en yeşfiyeke (Büyük arşın sahibi Yüce Allah’tan seni iyi etmesini dilerim)’ diye duâ ederse, Allah o hastayı iyi eder.” 4288
İbn Abbas (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Nebî (s.a.s.), hasta bir bedevîyi
4278] Buhârî, Tıb 3, 4, 10; Müslim, Selâm 71
4279] Müslim, Selâm 88
4280] Buhârî, Et’ıme 43, Tıb 52
4281] Tirmizî, Tıb 22; Ahmed bin Hanbel, V/346, 351
4282] Müslim, Hacc 89; Ebû Dâvud, Menâsik 36; Tirmizî, Hacc 104
4283] Ebû Dâvud, Libâs 13; Tirmizî, Libâs 22
4284] Buhârî, Tıb 10, 23, 26; Müslim, Selâm 86, 87
4285] Tirmizî, Tıb 30; Ahmed bin Hanbel, II/369
4286] Buhârî, Tıb 3, 4, 10; Müslim, Selâm 71
4287] Tirmizî, Tıb 10; Ahmed bin Hanbel, IV/227, 430
4288] Ebû Dâvud, Cenâiz 8; Tirmizî, Tıb 32
HASTALIK
- 923 -
ziyâret etti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi ona da şöyle buyurdu: “Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!” 4289
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah hastalandığında kendi üzerine muavvizât sûreleri (İhlâs, Felak, Nâs sûreleri) okumak îtiyadında idi. Hastalığı şiddetlendiği zaman ona ben okur ve elinin bereketini ümit ederek kendi eliyle kendisini meshederdim.” 4290
Hadislerde Koruyucu Hekimlik
a) Temizlik:
“Temizlik imanın yarısıdır.” 4291
“Ellerinde et ve yağ kokusu olduğu halde yatan kimse hastalığa yakalanırsa ancak kendisini suçlu görsün.” 4292
“Uykudan uyandığınızda ellerinizi üç kere yıkamadıkça başka bir kap içine sokmayın; çünkü ellerinizin nerelerde gecelemiş olduğunu bilemezsiniz.” 4293
“Kim ki evinde Allah’ın bereketini arttırmasını istiyorsa, yemek hazırlandığı ve kaldırıldığı zaman abdest alsın (ellerini yıkasın).” 4294
Selmân (r.a.) anlatıyor: ‘Tevrat’ta okudum: ‘yemeğin bereketi, yemekten sonra (el ve ağzı) yıkamadadır’ diyordu. Bunu Rasûlullah (s.a.s.)’a söyledim. “Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır!” buyurdu.’ 4295
“Bir kimse küçük abdestini bozarken zekerini sağ eliyle tutmasın, tuvalette sağ eliyle silinmesin. (Bir şey içerken) kabın içine hohlamasın.” 4296
Hz. Peygamber (s.a.s.), en az haftada bir defa yıkanmayı lüzumlu görmüştür. Bu hususta Hz. Âişe şöyle der: “Halk Hz. Peygamber zamanında Medine civarındaki evlerinden ve köylerden gelerek nöbetleşe Cuma namazında bulunurlardı. Sırtlarındaki yün abalarından vücutlarına toz toprak sindiği için kendilerinden ter kokusu yayılırdı. Bir defa bunlardan birisi Hz. Peygamber (s.a.s.) benim yanımda iken Onun huzuruna gelince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Hiç olmazsa bugün iyice yıkanıp temizlenseniz!” buyurdu.” 4297
“Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.” 4298
“Eğer mü’minlere meşakkat verecek olmasaydım, onlara her namaz başında misvak kullanmayı emrederdim.” 4299
4289] Buhârî, Tevhid 31, Menâkıb 25, Merdâ, 10, 14
4290] Müslim, Selâm 51
4291] Müslim, Tahâret 1; Tirmizî, Deavât 86; Ahmed bin Hanbel, IV/260; Dârimî, Vudû’ 2
4292] Ebû Dâvud, Et’ıme 53, 54; Tirmizî, Et’ıme 48; İbn Mâce, Et’ıme 22
4293] Buhârî, Vudû’ 26; Müslim, Tahâret 87, 88
4294] Tirmizî, Et’ıme 39, 45
4295] Ebû Dâvud, Et’ıme 12; Tirmizî, Et’ıme 39
4296] Buhârî, Vudû 18; Müslim, Tahâret 63
4297] Müslim, Cum’a 1, 3, 5
4298] Buhârî, Savm 27; Nesâî, Tahâret 4; İbn Mâce, Tahâret 7
4299] Buhârî, Cum’a 8, Savm 27; Müslim, Tahâret 42; Ebû Dâvud, Tahâret 25; Tirmizî, Tahâret 18; Nesâî, Tahâret 6; İbn Mâce, Tahâret 7
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ümmetimden abdest alırken ve yemekten sonra ağızlarını ve dişlerini temizleyenler ne güzel iş yapmış olurlar.” 4300
“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları yolmak ve bıyıkları kısaltmak.” 4301
“Şu on şey fıtrattandır; bunların yapılmasında doğal ihtiyaç vardır: Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak (dişleri fırçalamak), burnu su çekerek yıkamak, tırnakları kesmek, (elleri güzelce yıkayıp) parmak aralarını temizlemek, koltuk ve kasıklardaki kılları gidermek, istincâ (tuvaletten sonra avret yerini temizlemek).” 4302
“Allah’ın, müslüman üzerindeki haklarından biri de müslümanın, haftada bir defa başını ve bütün vücudunu yıkamak sûretiyle yıkamasıdır.” 4303
“Sizden birine, ne oluyor da, Rabbine yönelmiş olduğu bir yerde önüne tükürüyor? Sizden birisi, yüzünü çevirdiğinde kendisine tükürülmesini ister mi? Eğer biriniz tükürmek zorunda kalırsa, sol tarafına ve ayağının (ayakkabısının) altına tükürsün; şâyet bu mümkün değilse, o zaman mendiline tükürsün.” 4304
b) Beslenme:
“Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır.” 4305
Her gün oruç tutan, geceyi tamamen ibâdetle geçiren Abdullah bin Amr bin Âs’a Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demişti: “Böyle yapma. Bazen oruç tut, bazen de tutma. Geceleyin hem ibâdet et, hem de uyu. Muhakkak ki vücudunun senin üzerinde hakkı vardır.” 4306
“Akşam yemeğini terk etmek ihtiyarlığa sebep olur.” 4307
“Hastanız bir şey isteyince, onu (iştahını çeken, kendisine zarar vermeyen şeylerden) yedirin!” 4308
“Zeytin yağı yiyin ve sürünün. Çünkü o, mübârek bir ağacın ürünüdür.” 4309
Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet ediliyor: “Nebî (s.a.s.)’ye pişmiş et getirildi, kendisine kol tarafı verildi ve o da yedi; çünkü bunu severdi.” 4310
Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.)’i tavuk eti yerken gördüm.” 4311
Hz. Peygamber sütü de severdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah
4300] Ahmed bin Hanbel, I/214
4301] Buhârî, Libâs 51, 63, 64; Müslim, Tahâret 49, 50; Ebû Dâvud, Teraccül 16; Tirmizî, Edeb 14; Nesâî, Tahâret 8, 10, Ziynet 1, 55; İbn Mâce, Tahâret 8
4302] Müslim, Tahâret 56; Ebû Dâvud, Tahâret 29; Nesâî, Ziynet 1
4303] Müslim, Cum’a 9; Buhârî, Cum’a 12; Ahmed bin Hanbel, II/10, V/363
4304] Buhârî, Salât 33-39, Ezân 94, Edeb 75; Müslim, Mesâcid 50-53, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât 22; Nesâî, Mesâcid 32, 35; İbn Mâce, Mesâcid 10, İkame 61
4305] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14; Ahmed bin Hanbel, II/366, 370
4306] Buhârî, Teheccüd 20; Müslim, Sıyâm 181
4307] Tirmizî, Et’ıme 46
4308] İbn Mâce, Tıb 2, Cenâiz 1
4309] İbn Mâce, Et’ıme 34
4310] Tirmizî, Et’ıme 34
4311] Buhârî, Zebâih 26; Müslim, Eymân 9
HASTALIK
- 925 -
ile (hicret esnâsında) Mekke’den Medine’ye doğru yola çıktığımız zaman bir çobana uğradık. Biraz süt sağarak Rasûlullah’a getirdim, o da içti. Ben de onun susuzluğunu giderdiğimi anlayıp sevindim.” 4312
“Rasûlullah (s.a.s.) hiçbir zaman herhangi bir yemeği ayıplamazdı. İştahı varsa yer, yoksa yemezdi.” 4313
“Mü’min karnını tamamen doyurmaz.” 4314
“Mü’min bir karın dolusu, kâfir ise yedi karın dolusu yer.” 4315
“Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (karnının) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden fazlasına yemek koymasın).” 4316
“Muhakkak suyu üç nefeste içmek; daha kandırıcı, zararsız (herhangi bir hastalığa sebep olmaz) ve boğazdan daha kolay akıcıdır.” 4317
“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki, üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da ‘elhamdü lillâh’ deyin.” 4318
“Bir kimse, bir şey içerken kabın içine hohlamasın.” 4319
“Sizden biriniz ayakta su içmesin.” 4320
“Sarhoşluk veren şeyi içmeyin.” 4321
“Sarhoşluk veren her şey haramdır.” 4322
c) Uyku:
Hz. Peygamber (s.a.s.) yatsıdan sonra konuşmayı sevmez 4323, gecenin ilk saatlerini uyuyarak, sonunu da namaz kılarak ihyâ ederdi (Buhârî, Teheccüd 15; Müslim, Müsâfirîn 129). İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “”Rasûlullah (s.a.s.) uykuya yatıp gece yarısı kalkarak bir miktar namaz kılar, sonra sabah namazına kadar tekrar uyurdu.”4324 Geceleri hiç uyumaksızın ibâdet eden Abdullah bin Amr bin Âs’a Hz. Peygamber: “Böyle yapma, gecenin bir kısmında ibâdet et, bir kısmında da uyu; muhakkak vücudunun senin üzerinde hakkı vardır”4325 buyurmuştu.
4312] Buhârî, Menâkıb 45; Müslim, Eşribe 90
4313] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Eşribe 187
4314] Dârimî, Vesâyâ 1, hadis no: 108
4315] Buhârî, Et’ıme 12; Müslim, Eşribe 182-186; Tirmizî, Et’ıme 20; İbn Mâce, Et’ıme 3
4316] Tirmizî, Zühd 47; İbn Mâce, Et’ıme 50
4317] Müslim, Eşribe 123
4318] Tirmizî, Eşribe 13
4319] Buhârî, Eşribe 25, Vudû 18-19; Müslim, Tahâret 63, 65, Eşribe 121; Ebû Dâvud, Eşribe 20; Tirmizî, Eşribe 15, 16; Nesâî, Tahâret 42
4320] Müslim, Eşribe 16
4321] Müslim, Edâhî 37; Nesâî, Cenâiz 100, Eşribe 40; İbn Mâce, Eşribe 14
4322] Buhârî, Vudû 71; Müslim, Eşribe 67, 68
4323] Buhârî, Mevâkît 13, 23; Müslim, Mesâcid 235
4324] Buhârî, Vudû 30; Müslim, Müsâfirîn 182
4325] Buhârî, Teheccüd 20; Müslim, Sıyâm 181
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
d) Bulaşıcı Hastalıklardan Korunma:
“Cüzzamlıdan arslandan kaçar gibi kaç.” 4326
“Bir yerde ‘tâun’un (vebâ) bulunduğunu işitirseniz oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde meydana gelmişse oradan da ayrılmayın.” 4327
“Yeryüzünde yaşayan, zararlı beş çeşit hayvanı öldürene hiçbir günah yoktur. Onlar şunlardır: Akrep, karga, çaylak, fare ve kuduz köpek.” 4328
“Köpek bir kabı yalarsa, onu hemen yedi defa yıkayın, sekizincide toprakla ovalayın.” 4329
Tıbb-ı Nebevî
Peygamberimiz’in tıpla ilgili bilgilerine, tavsiye ve uygulamalarına İslâmî literatürde ve İslâm tıp tarihi içinde “Tıbb-ı Nebevî” adı verilmiştir. Peygamberimiz, ciddî şekilde tıbbî bilgilere sahip olduğu, bizzat tıp ve sağlıkla yakından ilgilendiği, kendisinden bize ulaşan hadislerinden anlaşılmaktadır. Bu hadislerde tedâvi usulleri bulunduğu gibi, ilâç olarak tavsiye ettiği birtakım bitkilerin isimleri geçmekte, bazı hastalık çeşitleri sayılmakta ve bunlar için tedbirler tavsiye edilmektedir. Bütün bunlar, tıbb-ı nebevînin konusunu teşkil eder.
Peygamberimiz, koruyucu hekimlikle ilgili tavsiyelerde bulunmuş, hastalık, tedâvi ve ilâçlar hakkında bilgiler vermiş, mü’minlerin sağlığını korumak için ferdî ve genel sağlığa dikkat ve itina gösterilmesi konusunda kesin prensipler koymuştur. Temizlikle (ellerin, vücudun, dişlerin, çevrenin temizliği vb.), beslenme ile (faydalı/şifâlı ve zararlı/haram gıdalar, yeme ve içme âdâbı, perhiz, az yeme vb.), sağlığın önemi ve imtihan olduğu, sabredilmesi, perhiz, kan aldırma ve duâ ile tedâvi, çeşitli ilâçlarla tedâvi, hava değişikliği ile tedâvi vb.), bulaşıcı hastalıklara karşı tavır, mikrop ve mikroplu ortamlarla ilgili tavsiyeler gibi, tıbb-ı nebevîyi konulara ayırmak mümkündür.
Bu hadislerde zikredilen tıbbî esaslar ile o günün tıbbını karşılaştıracak olursak, Rasûl-i Ekrem ile yeni bir tıp anlayışının başladğını, tıpta devrim niteliğinde atılımlar olduğunu görmemek mümkün değildir. Meselâ, o günkü Arapların vebadan korunmak için eşek gibi anırdıklarını, göz şaşılığını, hastayı dönen değirmen taşına baktırarak tedâviye çalıştıklarını, üstlerinde bir tavşanın topuk kemiğini bulundurmakla hastalığa karşı muâfiyet kazanacaklarını zannettiklerini, yılan sokmuş adamı, vücuduna zehir yayılır diye uyutmadıklarını, bir devenin burnundaki yaranın iyi olması için başka ve sağlam bir deveyi dağladıklarını hatırlamak yeterli olur. Yine, bir şeyden korkan kadına yüreği soğumuş diye sıcak su içirdiklerini, çocukların çürük dişlerini güneşe doğru atıp, böyle yapmakla yeni dişlerin muntazam ve sağlam çıkacağını zannettiklerini biliyoruz. Tıbb-ı nebevîde ise bütün bu normal akla ve gerçeğe uymayan tedâvi şekillerinin reddedildiğini, o günün tıbbına müdâhale edildiği, yerlerine bugünkü modern
4326] Buhârî, Büyû 36, Tıb 19, 25, 43, 45, 53, 54; Müslim, Selâm 102-109, 111-114, 116; Ebû Dâvud, Tıb 24; Tirmizî, Siyer 46, Kader 9; İbn Mâce, Mukaddime 10, Tıb 43
4327] Buhârî, Tıb, 30, 168, 169; Müslim, Selâm 92, 93, 94, 98, 100
4328] Buhârî, Bed’u’l-Halk 16; Müslim, Hac 67-73, 76-79; Ebû Dâvud, Menâsik 39; Nesâî, Hac 82-84, 86-88, 113-119
4329] Müslim, Tahâret 93
HASTALIK
- 927 -
tıbbın bile tasvip ettiği prensiplerin getirildiğini görüyoruz. Her hastalık için bir devâ olduğu, bu devâyı bulabilmek için çeşitli ilâçlar yapıp denenmesi gerektiği, şâyet bu ilâç hastalığa uygun gelirse, Allah’ın izniyle hastanın iyileşebileceği zikredilmektedir. O günün tıbbında uygulanan kan almaya (hacamat) izin verilirken, yarayı dağlama yasaklanmakta, ancak son çare olarak istisnâî şekilde izin verilmektedir. Bütün bunlar Hz. Peygamber’in o günün tıbbında uygulanan âdetleri aynen devam ettirmediğini, onlara müdâhale edip tashih ettiğini, yeni prensipler koyduğunu göstermektedir.
Hadislerde o günün tıbbının tespit edemeyeceği açıklamaları da görmek mümkündür. Meselâ, bulaşıcı hastalık için karantina sistemi.4330 Meselâ, mikrop ve sineğin hastalık taşıyan mikroplara sahip olduğu. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Birinizin yemeğine yahut içeceğine sinek düşerse onu yemeğine yahut içeceğine daldırsın da sonra atsın. Çünkü sinek bir kanadında hastalık taşıyorsa diğerinde de şifâ taşıyor.” 4331
Hadis, sineğin mikrop ve kir taşıdığını inkâr etmiyor, “kanatlarından birinde mikrop var” diyor. Sinekle mücâdeleden de menetmiyor. Ancak, şâyet yiyecek ve içeceklere konarsa sineğin tamamını daldırmamızı, ondan sonra atmamızı, zira bir kanadında mikrop varsa da, ötekinde de şifâ bulunduğunu söylüyor ki, işte tartışma konusu burasıdır. İlk bakışta, hastalık taşıyan bu böceğin şifâ taşıması akla aykırı gibi gelir, insan da bunda şüpheye düşer. Fakat hadis, senet ve mânâ bakımından sahihtir. Hadis iki anlam taşımaktadır:
a) Sineğin mikrop taşıdığı ki, bugünkü bilim de bunu isbat etmiştir.
b) Diğer kanadında bu mikrobun şifâsını taşıdığı. İşte münâkaşa noktası burasıdır. Bilim, uzun zamandan beri Hz. Peygamber’in çok önceden haber vermiş olduğu sineğin mikrop taşıdığı gerçeğine ulaşıldığını ve sinekler ile mücâdele edilmesi, onlardan sakınılması gerektiğini açıklamaktadır. Fakat hadis, her çabaya rağmen şâyet sinek yine yiyeceklere konarsa, o zaman yiyeceği dökmek yerine, sineğin tamamını daldırıp sonra atmamızı söyleyerek, onun taşıdığı mikrop ilâcına (panzehire) işaret etmiştir.
Bu durum karşısında modern tıbbın görüşüne geçmeden önce birkaç önemli noktayı hatırlatalım:
a) Eskiden beri bazı zararlı hayvanların zehirlerinde fayda ve devâ olduğu bilinmektedir. Bazen İlâhî kudret, tek bir hayvanda iki zıddı birleştirmiştir. Meselâ akrebin iğnesindeki zehirden panzehir de yapılır. Âlim Torbustî diyor ki: “Sineğin bir kanadında mikrop, diğerinde şifâ ve devâ olması, Cenâb-ı Hakk’ın hârika yaratıklarının bir alâmetidir.” Arı da böyledir. Arı zehrini, romatizma, lumbago, ülser gibi hastalıkların tedâvisinde kullandıkları gibi trahom tedâvisinde de faydalı görülmüştür.
b) Tıpta yılan ve zehirli haşerât zehrinden, yılan ve akrep sokmalarına karşı kullanılan bir serum yapılmıştır. Bu, yerince hastalığı (seretan) ağrılarında da faydalı olmuştur.
c) Modern tıp, kirli maddelerden, tedâvi tekniğinde yeni bir çığır açan
4330] Buhârî, Tıb 30, 168, 169; Müslim, Selâm 92, 93, 94, 98, 100
4331] Buhârî, Bed’u’l-Halk 17, Tıb, 58; Ebû Dâvud, Et’ıme 48; İbn Mâce, 31; Ahmed bin Hanbel, II/229, 246; Dârimî, Et’ıme 12
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maddeler bulmuştur. Küften penisilin, kabir toprağından streptomicin elde edilmiştir. İş böyle olduğuna göre sinekte de taşıdığı mikropları imhâ edebilecek hayvancıkların bulunması, yani meydana getirdiği hastalığın devâsını taşımış olması mümkündür.
d) Hastalığı yapan, mikropların kendisi değil; onların salgıladıkları zehirler (toksinler)dir. Beden bu toksinlere karşı antitoksin çıkararak kendini korur. Acaba sineğin vücudunda bu toksinlere karşı antitoksin meydana gelemez mi?
Bu, aklen mümkün olduğu gibi, tıbben de birtakım deliller ile isbat edilmiştir Ama tıp, felsefe gibi teorik delil ve kıyas kabul etmez, tecrübeye, deneylere dayanır. Bu hususu tecrübe eden, inceleyen bilginler çıkmış mıdır ki, hadisin aklen ve ilmen sıhhati meydana çıksın?
1871’ye Alman profesörü Brifeild, Almanya halkı ev sineğinin, İmposa Mosouy adını verdiği mantar cinsinden bir parazite müptelâ olduğunu keşfetti. Bu asalak, devamlı olarak sineğin vücudunda yaşayıp geçinmektedir. Profesör yaptığı incelemede bu parazitin, İntomophteraly adında bağlı yahut birleşik yosun mantarları (Sygmomysis) denilen bir yosun mantarı türüne mensup olduğunu gördü. Bu parazit, su yosunu mantarı denen (Phycomclspristiti) nin ikinci çeşidindendir. Bu asalak, hayatını, sineğin vücudunda mevcut, içinde özel bir salgı olan yuvarlak hücreler şeklindeki yağ tabakasında geçirir. Sonra bu yuvarlak hücreler uzar, meydana gelen açıklıklardan yahut sineğin karın halkaları mafsallarından dışarıya çıkar ve sineğin vücudunun dışına çıkmış olur.
Bu çıkış devri, bu mantarın üreme devresidir. Bu devrede mantarın tohumları hücrenin içinde toplanır. Hücrenin iç basıncı artar. Nihâyet bu iç basınç o dereceye ulaşır ki hücre cidarları buna tahammül edemeyerek patlar ve içteki tohumlar itme kuvvetiyle hücrenin 2 cm. dışına fırlar. Cam içerisine bırakılmış ölü bir sineğe bakarsak iki şey görürüz: 1- Sineğin etrafında mantar tohumlarının dolanma alanı, 2- Sineğin son kısmı olan üçüncü kısımdan sineğin karnına ve sırtına doğru içinden tohumların fırladığı, uzun hücrelerin başları meydana çıkmış birtakım patlak hücreler.
Modern bilginlerin keşifleri, Brifeild’in teorisini kuvvetlendirecek şekilde gelişmiştir:
a) 1945’de mantar bilgisinde en büyük üstad olan Profesör Langiron devamlı olarak sineğin karnında yuvarlak hücreler şeklinde yaşayan bir mantarda Anzim denen ayrışma gücü yüksek bir salgı bulunduğunu açıkladı.
b)1947-1950 yılları arasında iki Alman bilgini Arnstaine, Cook ve İsviçreli bilgin Rolius, javaein dedikleri bir madde buldular. Bu maddeyi, sinekte yaşayan mantar türünden elde ettiler. Bu maddenin hayatiyete zıt olduğunu (antibiotive) tifo ve dizanteri gibi birçok mikropları öldürdüğünü anladılar.
c) 1948’de Berlin Courtes, Heming, Geferies ve Mackjohan, Clotinsine dedikleri hayatiyete zıt bir madde buldular. Bunu yine sinekte yaşayan aynı tür mantardan elde etmişlerdi. Tifo, dizanteri vs. mikroplara karşı etkiliydi.
d) 1949’da iki Alman bilgini Omcy ve Farmer ve İsviçre’den German, Roth, Athlenger ve Blathner, iniatin adını verdikleri tek hücrelilerin yaşamasına zıt bir madde elde ettiler. Bunu da sinekte yaşayan mantar türüne mensup bir
HASTALIK
- 929 -
mantardan elde etmişlerdi. Bu maddenin dizanteri, tifo ve kolera gibi hastalık mikroplarına karşı etkili olduğunu gördüler.
e) 1947’de Moftiş, sinek ve vücudunda yaşayan mantarlara mahsus bir kültürden tek hücreli canlılara zıt maddeler elde etti. Bunların dizanteri, tifo ve benzeri mikroplara karşı kuvvetle etkili olduğunu gördü. Yine bunlar, hummalı/ateşli hastalıklara sebep olan mikroplara karşı da tesirleri kuvvetli idi. Bu maddenin bir gramı, mezkûr mikroplarla pislenmiş yüz litre sütü koruyacak güçte idi.
Yiyecek ve içeceklere düşen sineği bu maddelere daldırma hareketi, sineğin vücudunda bulunan mantar hücresine basınç yapar, içindeki tohumları ve sıvıyı sıkıştırır, bu sıkışma neticesinde hücre patlar ve hücrenin içinden mikropları öldüren anzimler çıkar. Bunlar sineğin taşıdığı mikroplara saldırıp onları öldürür. Bu sûretle yiyecek ve içecekler, hastalık yapan mikroplardan temizlenmiş olur.
Modern ilim, zehirli mikropları şiddetle imhâ eden bir parazitin bulunduğunu, bu maddenin ancak sineğin düştüğü maddeye daldırılması sûretiyle meydana gelen basınç etkisiyle hücresinden çıkabileceğini isbat etmiştir. İşte hadiste ifâde edilen de budur. 4332
Netice olarak diyebiliriz ki; vahyin kontrolü ve irşâdı altında olan Hz. Peygamber (s.a.s.) yalnız şeriatı öğretmek için gönderilmiş olmayıp, dünyevî konularda, dolayısıyla tıp konusunda da en güzel örnektir. O, Arapların uyguladıkları tıbbı aynen almayıp, tashih ederek, ferdî ve genel sağlığa dikkat edilmesi hususunda kesin prensipler koyup yeni bir tıbbı başlatmış, birçok konuda bugünün tıbbının da dikkatini çekmiştir. Kendisi tedâvi olmuş, tedâvi şekillerini ve tecrübeyle faydası tespit edilen bazı ilâçları tavsiye etmiştir. Ashâb da diğer dünyevî konularda olduğu gibi, tıbbî konularda da Onu örnek edinmiştir. 4333
Duâ İle Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi
Doktora gidip tedâvi olmak, hastalığın ilâcını bulup kullanmak önemlidir, ama bunun yanında Allah’a duâ edip O’ndan şifâ dilemek de ihmal edilmemesi gereken öneme sahiptir. Hz. Muhammed (s.a.s.), hastalık ânında hem kendisi için, hem de âilesi için duâ ettiği gibi, kendisine gelen bazı hastalara da duâ etmiş ve duâ etmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü duâ, hem şifâ kaynağını doğru bilip O’na yönelmeye, sabır, kader ve tevekkül gibi inanç ve sâlih amelle ilgili prensiplere kapı açar, hem ibâdet sevâbına ulaştırır ve hem de en azından hasta için çok önemli olan ruh sağlığına büyük katkıda bulunur. Duâ, insana moral verir. İnsan gönülden duâ eder de duâsının kabul edileceğine inanırsa bu hal, ondaki ruh gücünü, hastalığa karşı savunma sistemini faâliyete geçirir. Yani insanın moral gücünü işleve geçiren duâ, vücutta da bir doping yapar. Zaten Yüce Allah, insan organizmasını son derece mükemmel yaratmış, dışarıdan gelecek mikroplara karşı gâyet güzel, düzenli bir savunma sistemiyle donatmıştır. Ama bu savunma sistemi tam çalışmazsa hastalıklar başgösterir. Bedende mikroplara karşı antikorlar vardır. İşte duâ, bu savunma sistemini tam kapasite ile işler duruma sokabilir. Psikologlar, psikiyatristler, duânın moral gücü üzerindeki olumlu etkisini tecrübe etmiş ve kanıtlamışlardır.
4332] Sadettin Raslan, Terc. Süleyman Ateş, Hakses Mecmuası, Mayıs 1966, sayı 17, s. 4
4333] Mahmud Denizkuşları, Peygamberimiz ve Tıb, s. 37
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Normal insan beyninin, ancak % 7-10 kadar bir kapasitesi kullanılmaktadır. Beynin % doksanı kullanılmamaktadır. En zekî insanlarda bile kapasite kullanımı, %12-15’i geçmez. Belki peygamberlerde ve Allah’ı hakkıyla tanıyan takvâ sahibi mücâhid âlimlerde daha yüksek oranda beyin kapasitesi kullanılınca basîret, ferâset, hikmet, irfan dediğimiz açılımlar olmaktadır. İhtimal ki, bedendeki savunma sisteminin de tamamı kullanılmış olsa, insan vücudu, her hastalığı yenebilir. İşte duânın, savunma sistemi kapasitesini arttırmada büyük rolü vardır.
Peygamberimiz’in hadislerine ve uygulamalarına bakarak rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah’tan şifâ istemek için duâ etmek ve âyet okumak câizdir, güzeldir. Ama, Peygamberimiz’in ve sahâbenin hastaya nüsha (muska) yazdıklarına veya muska taşıdıklarına veya buna cevaz verdiklerine dâir hiçbir delil yoktur. Şifâyı Allah’tan değil de, afsuncudan, muskacıdan beklemek, Allah’a tevekkülü bırakıp üfürükçülerin peşine düşmek de câiz değildir. Duâ ve Kur’an okumak, ruhsal bir telkin ve tedâvidir, birinin şifâsı için Allah’a niyazdan, yalvarmadan ibârettir. Şifâyı veren Allah’tır. Bunun ötesinde muskacılık, üfürükçülük yapıp bu yolla geçim sağlamak, İslâm dinine ve Peygamber yoluna aykırıdır. Muska yapanları görüp onların şahıslarında müslümanlıkla alay edenlere şaşmamak mümkün değildir. Bunlar, İslâm dininin muskacılığı, üfürükçülüğü emrettiğini; muskacılığın, bir İslâm geleneği veya emri olduğunu sanarak İslâm ile alay etmeye kalkarlar. Onların bu tutumu, cehâletlerinin sonucudur. Düğümlere okuyup üfleyenlerden Allah’a sığınmayı emreden, büyüyü haram kılan, büyü yapanı da en ağır biçimde cezâlandıran İslâm dininin, muskacılıkla ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. O tas kurup cin çıkarmalar, yazdıkları muskaların mikroplu mürekkeplerini hastalara içirip onları daha da perişan durumlara sokanlar elbette günah işlemektedirler. Peygamberimiz (s.a.s.): Bir düğüm bağlayıp ona üfleyen büyü yapmış olur. Büyü yapan şirk koşmuş olur. Vücuduna muska asan, ona havâle edilir (Allah ondan elini çeker, onu astığı muskaya bırakır).”4334 buyurmuştur. Bununla birlikte, iyi niyetle bir hastalığa Allah’tan şifâ dilemek için okumak, duâ etmek böyle değildir, bunu üfürükçülük ve muskacılıkla, büyücülükle karıştırmamak gerekir. Her şey Allah’ın yasaları çerçevesinde olur. Allah’a gönülden bağlılık ve içtenlikle O’na duâ, nice darlıkları, sıkıntıları kaldırır; nice onulmaz hastaları şifâya kavuşturur; nice umutsuzlara gönül ferahlığı, umut ve yaşama şevki verir. 4335
Duâ, En Tesirli İlâçtır
Meşhur bir tıp doktoru olan Lary Dossey, ibâdetin tedâvideki rolünden bahsederek, “İbâdetin iyileştirme gücü, artık bir iman meselesi olarak nazara alınacaktır” diyor. O, yirmi senelik tıbbî tecrübelerinden sonra iman eden bir insan oldu. Çünkü duâ ve ibâdetin bir iyileştirme faktörü olduğunu gösteren deliller gittikçe artıyor. Tıp şehri Dallas Hastahanesinde eski bir şef olan Dossey, bu meselenin tıpta en iyi gizlenen sırlardan biri olduğunu anladım, diyor. O, “İyileştiren Kelimeler: İbâdetin Gücü ve Tıbbî Tecrübeler” isimli kitabın yazarıdır. Dossey, kitabında tansiyon, kalp sektesi, yara, baş ağrıları ve vesveseden muzdarip hastalara ibâdetin nasıl faydalar sağladığını araştırmalarla izah ediyor.
O, çeşitli dinler ve ibâdetler üzerine çoğu 30 senedir yapılmış 130 araştırmadan deliller gösteriyor. “İnsan zihni, duâ durumuna girdiği zaman, duâ edilenlere
4334] Nesâî, Tahrîm 19
4335] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 7, s. 496
HASTALIK
- 931 -
güzel şeyler vuku bulmaya başlıyor” diyor. “Ancak, bu önemli araştırmalar, şimdiye kadar kasıtlı olarak gözardı edildi ve bir kenara atıldı” diye ekliyor.
Şimdi, araştırmacılar, duânın, sade psikolojik etkisinden yola çıkmıyorlar. Plisibo (placebo: İlâç tesiri olmayan maddelerin hastanın ilâç aldığına inanması) etksini bertaraf ederek hareket ediyorlar. Dindar bir kardiyolog olan Randolph Byrd duâda doğrudan doğruya Allah’ın müdâhalesi olduğunu gösteren şöyle bir deney yapıyor: Hiçbir özel ayrıma tâbi tutmadan rastgele 393 kalp hastası seçiyor. Fakat hastaların hiçbiri kendileri için duâ edildiğini bilmiyor. Bunları tedâvi eden doktor ve hemşireler de bilmiyorlar. Byrd araştırması sonunda kendileri için duâ edilen hastaların daha az antibiyotiğe ihtiyaç duyduklarını ve daha az sıkıntı çektiklerini tespit ve isbat ediyor.
Duâ ve kendisi için duâ edilenin de bunu bilmesi, etkiyi daha çok artırıyor. Nöroloji, hissiyat ve düşünce ile ilgili beyin sahasıyla, bağışıklık sistemleri arasındaki bağları duânın harekete geçirdiği değerlendiriliyor. Byrd’inki gibi çalışmalar ve bakteriler, su yosunları, kan hücreleri, bitkiler ve hayvanlar için yapılan duâlarla ilgili çalışmalar, duâda doğrudan doğruya Allah’ın tesir sahibi olduğunu araştırma ve tecrübelerle gösteriyor. 4336
Duânın etkisinin kabulü için, ille de Batıda ve adına bilimsel ya da tıbbî çalışma denen şeylerle isbatlanmasına müslümanın ihtiyacı yoktur. Bir müslüman kendi veya yakınları üzerinde de duânın faydalarını, duâ ile iyileşen nice kişileri görmüş, duymuştur. Hatta bunlara da şâhit olmasa bile, o şifâ verenin Allah olduğunu bilir; ilâçla tedâvi gibi duânın da birer sebep ve vesile olduğunu, esas sebebin Allah olduğunu kabul eder ve Allah’tan başka şifa veren gerçek bir etki olmadığı inancıyla Kur’an ve Sünnet esasları içinde O’na yönelir. Din tedâviyi emrettiği için tedâviyi önemser, ama onun şifa için esas değil, sadece bir sebep olduğunu unutmaz. Yine din, duâ etmeyi de ısrarla emrettiği için onu da ihmal etmez, Allah’ın faydasız bir şey emretmediğini, emrettiği her ibâdet ve amelin insana dünya ve âhirette nice kazanç; hastalıklar için çeşitli faydalar ve şifâlar sebebi olduğunu unutmaz. “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarında dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek merhametlidir.”4337
Allah, duâ edenin duâsını işitir, cevap verir. “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: ‘Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”4338 Duâ edene huzur ve ferahlık vererek sıkıntısını ve korkusunu giderir. Ancak icâbet etmek/cevap vermek, duâda mutlaka istenileni vermek demek değildir. Allah Teâlâ, hikmeti gereği ya istenilenin aynısını verir, ya da daha iyisini, daha hayırlısını verir ya da hiç vermez. Tıpkı hasta bir çocuğun doktordan tatlı bir şey istemesine karşılık doktorun şifâlı, fakat acı şurup vermesi gibi, Allah da duâ eden kuluna istediğinden daha hayırlı bir şey vererek duâsına icâbet edebilir. Duâ, bir ibâdet olduğundan onun esas mükâfatı âhirette verilecektir. Hastalık ve sıkıntılar, duânın önemli vakitleridir. Bu zamanlarda kul âcizliğini ve zayıflığını anlayıp Allah’a daha içten sığınmalıdır, O’na yönelip ilticâ
4336] H. Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşam ve Başarı, s. 85-86
4337] 10/Yûnus, 107. Bu konuda ayrıca Bk. 8/Enfal, 10; 42/Şûrâ, 31, 29/Ankebut, 22; 2/Bakara, 107
4338] 40/Mü’min, 60
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmelidir.
İbn-i Abbas (r.a.)’dan; O demiştir ki: Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler, Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah Teâlâ’nın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 4339
Alexis Carrel’e göre duânın aslında; rûhun maddî olmayan dünyaya doğru bir çekilişi, bir gerilimi olduğu gözlenmektedir. Bir başka deyimle denebilir ki duâ; rûhun Allah’a doğru yükselişi ve O’na açıkça tapınış durumudur. Duâ, hayat denilen mûcizeyi yaratan varlığa karşı derin sevgi ve ilticâ ifadesi, O’nunla ilişkiye geçme gayretidir. Muhammed İkbal’e göre duâ, kâinatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulabilmek için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzunun ifadesidir.
Belki dayatılan eğitim anlayışı ve hayat tarzının etkisiyle, belki de içinde yaşadığımız şartların baskıcı karakteri sebebiyle müslümanlar olarak bazılarımız da çoğu kez rasyonalist bir anlayışla meselelere yaklaşabiliyor. Sorunları tanımlarken ve çözmeye çalışırken gözetilmesi gereken hususları göz ardı edebiliyoruz. Çoğunlukla, yaptığımız amellerin/eylemlerin neticesini hemen almak ve somut bir şekilde görmek istiyoruz. Çoğu kez, sadece maddî boyutu yerine getirerek -ki bunu da yeterli yaptığımız şüphe götürür- sonuca gitmeye çalışıyoruz. Oysa bütün yapılanlardan sonra Allah’a yalvarmak ve yapılanın tesirini halk etmesi için O’na niyazda bulunmak da gerekmektedir. Allah’tan “sabır ve salâtla yardım talep etmemizi “ bizzat Allah öğütlüyor.4340 Yani, hem sabır ve direnme olacak, hem de duâ ile yardım talep edilecek.
“Duâlarımız kabul edilmiyor herhalde” diyerek karamsarlığa saplanmak da yanlıştır. İçinde bulunduğumuz şartların zorluğu hiçbir zaman bizi duâdan alıkoymamalıdır. Allah, kendi ifadesiyle duâ edenin dileğine karşılık vereceğini söylüyor. “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: ‘Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”4341 Allah’ın güzel isimleri arasında “Mücîb” i de zikreden Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir günah yahut sıla-i rahmi kesme gibi bir mâsiyet olmadıkça kulun Allah’a yapmış olduğu duânın karşılığında Allah ona ya istediğini verir, ya eş değerde bir belâyı ondan uzaklaştırır, ya da onun için âhirette daha iyisini hazırlar.” 4342
Duâ, Ruhun Gıdâsı ve İlâcıdır: Duâ; keyfiyetine, şiddetine ve güçlü söylenişine bağlı olarak ruh ve cismimizi etkiler. Gerek ihtiyaçlar ve hatalar sebebiyle Allah’a başvurmak, gerekse nimetleri sebebiyle O’nu hatırlamak ve anmak kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık, huzur ve mutluluk doğurur.
Allah, kulunun duâ etmesini ister; bunu yapmazsa kendisine değer vermeyeceğini bildirir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘(Kulluk ve) duânız/yalvarmanız olmasa, Rabbim
4339] Tirmizî
4340] 2/Bakara, 153
4341] 40/Mü’min, 60
4342] Tirmizî; Rûdânî, hadis No: 9223
HASTALIK
- 933 -
size ne diye değer versin?!”4343 Kendisini unutmuş, yabancı ellere düşmüş olanların hidâyete ermeleri için, “yalvarsınlar diye” musîbetler gönderir.4344 “Beni çağırın, Bana duâ ederek Benden isteyin, duânıza icâbet edeyim.” der.4345 Hikmeti gerektirirse, kulunun faydasına göre istenileni verir. 4346
Allah’ın çaresiz kalana icâbet ettiğini insanlar, hatta müşrikler bildikleri için, muztar kalınca O’na yalvarırlar. Kur’an, insanlardaki bu özelliği, çarpıcı tablolarıyla sergilemektedir. Dehşetlerin kendisini kuşattığı anda kalbine ve aklına bulaşmış olan pisliklerden insan sıyrılır ve Allah’ın kendisi üzerine yarattığı fıtratı, asâletiyle ortaya çıkar. Öyle anlarda insan; sığınağının, koruyucusunun yalnız Allah olduğunu, muhâkemesiz olarak şimşek hızıyla çakan bir sezgiyle fark eder, âdetâ bir refleksle O’na yalvarır. Etkisine mâruz kaldığı şokun ânî tesiriyle bir hâfıza kaybına uğramışcasına, koştuğu bütün ortakları unutmuştur. Fakat unutkan ve nankör insan, felâketi atlatınca “daha önce sızlanan, yakaran kendisi değilmiş gibi”4347 döner, bu kere de Allah’ı unutur. “Kullarım sana, Beni sorduğu vakit, de ki: Ben yakınım. Bana duâ edenin duâsını, Bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da Benim dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar.” 4348
Duânın Psikolojik Cephesi: Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, çeşitli iç sıkıntılarına yol açar. Duâ ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. İçimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginlikleri gideririz. Duâ ile kendimizi Allah’a daha yakın hissederiz. Duâsız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Duâ ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü duâ, engel ve uzaklıklar tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi Yüce Allah’ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda iç varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle değil, Allah’ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz.
Dolayısıyla duâ; ruhun, kalbin ve gönlün, kısacası insanın mânevî varlığının Allah’a yönelişidir. Duâ esnâsında insanın, bu yönelişe engel olan hususlardan ilgi ve alâkayı kesip duâ için hazır hale gelmesi gerekir. Duâ, çağırmak, dâvet etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza Rabbimizi dâvet edeceğimiz zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin rahatsız olacağı şeylerden iç mekânımızı temizlememiz gerekiyor. İçimizde O’na aykırı duygular olmaması gerekir. Meselâ, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu putu içinde taşıdığı müddetçe Allah’ı kalbine nasıl yerleştirecek?
Evimize çok saygı duyduğumuz bir kimse geleceği zaman tedirgin oluruz. Bu tedirginliği “acaba gereken hürmeti, saygıyı gösterebilecek miyiz? Rahat ettirebilecek miyiz? Bu konuda bir yanlışlık yapar mıyız?” diye yaşarız. İşte Rabbimiz
4343] 25/Furkan, 77
4344] 7/A'râf, 64
4345] 40/Mü'min, 60
4346] 2/Bakara, 216; 6/En'âm, 41; 17/İsrâ, 11
4347] 10/Yûnus, 12
4348] 2/Bakara, 186
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi, varlığımızın kendisine fedâ olduğu ve karşısında bir “hiç” olduğumuz varlık karşısında duâ ederken aynı his ve duyguları duymamız gerekir.
Duânın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, zillet ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve duâ ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Yoksulluğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.
Sözlü ve Fiilî Duâ Dille duâ, vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece dille yapılan duâ ile yetinmek, sünnetullahı, Allah’ın kanununu bilmemek ve ona uymamak demektir. İslâm’ın yeryüzüne hâkim kılınması, sadece duâ etmekle olacak olsaydı, insanlar içerisinde duâsı en çok kabul edilmesi gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)’di. O bu kadar eziyetlere katlanmaksızın duâ ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen sorumluluğu fiilî olarak yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp duâ etti. Allah da O’nu mahcup etmedi. Hastalıktan kurtulmak için de böyle. Sadece dille duâ yeterli olsaydı, Rasûlullah tedâvi olmaya gerek duymaz ve kimseye bunu tavsiye de etmezdi.
Biz bu noktadan hareketle duâyı iki kısma ayırabiliriz: Fiilî duâ, Sözlü duâ. Fiilî duâ, kişinin herhangi bir arzusu karşısında elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Meselâ, hastasına Allah’tan şifâ dileyen kimsenin tıbbın gerektirdiği şeyleri imkânları çerçevesinde yerine getirmesidir fiilî duâ. Bunu yerine getirmedikçe, ellerini açıp Allah’tan şifâ dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. Gerçi Cenâb-ı Hak, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz de verebilir, ama bunu beklemek, Allah’ın hayata koyduğu kanunlara aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz.
Sözlü duâ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah’tan yardım istemesidir. Fiilî duâ her zaman sözlü duâdan önce gelir. Ama ikisini birbirinden ayrı düşünemeyiz. Çünkü fiilî duâ bedenin eylemi ise; sözlü duâ da rûhun eylemidir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan bir varlıktır. İslâm, duâyı sorumluluktan veya işten kaçmak için emretmemiştir. İslâm’ın emrettiği duâ, tüm hazırlıklardan ve işten sonra yapılan duâdır. Ancak tüm hazırlıkları eksiksiz yerine getirdikten sonra “artık bu iş tamamdır” deyip de duâdan uzaklaşmak da yanlıştır. İşler ancak duâ ile tamam olur.
Duâyı, sorumluluktan kaçan, tembel, acz içerisinde olan insanların ellerinden alarak sorumluluğun bilincinde olan ehil insanların ellerine verirsek, o zaman duâ bir anlam ve aksiyon kazanacaktır. Duâ mert çehrelerde güzellik kazanır. Hz. Ali gibi, kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken, dili âcizliğini, inleyişini duyurur, gözleri yaş döker.
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah hastalandığında kendi üzerine muavvizât sûreleri (İhlâs, Felak, Nâs sûreleri) okumak îtiyadında idi. Hastalığı şiddetlendiği zaman ona ben okur ve elinin bereketini ümit ederek kendi eliyle kendisini meshederdim.” 4349
Osman bin Ebi’l-Âs, müslüman olduğu günden beri vücudunda bir rahatsızlık hissettiğini söyleyince Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Kendi elini vücudunda
4349] Müslim, Selâm 51
HASTALIK
- 935 -
ıstırap duyduğun yerin üzerine koyarak üç defa ‘bismillâh’ de, yedi defa: ‘Eûzü billâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ühâziru’ (Hissetmekte olduğum ve sakınıp sığınmağa çalıştığım şeyin şerrinden Allah’a ve O’nun kudretine sığınıyorum) de” buyurdu. Ben de bu şekilde yaptım ve Allah bendeki ağrıyı giderdi. Şimdi âileme ve başkalarına hep bunu tavsiye ediyorum.” 4350
Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hasta için şu şekilde şifâ temennîsinde bulunurdu: (Şehâdet parmağına tükrüğünden bulaştırarak parmağını toprağa sürer ve parmağına bulaşan toprakla hastayı mesheder ve şöyle derdi:) “Bismillâhi türbetü ardınâ, bi rîkati ba’dınâ, li yüşfâ bihî sakîmünâ bi-izni Rabbinâ’ (Allah’ın ismi ile (şifâ temennî ederim), şu bizim bazımızın tükrüğü ile yurdumuzun toprağıdır. Bundan Rabbimizin izni ile hastamız şifâlanır.” 4351
Hz. Âişe diyor ki: “Bir kimse hastalandığı zaman Rasûlullah onu sağ eli ile mesheder ve şöyle derdi: “Ezhibi’l-be’se Rabbe’n-nâsi, ve’şfi ente’ş-Şâfî lâ şifâe illâ şifâüke, şifâen lâ yüğâdiru sakamen’ (Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider. Şifâ ihsan et. Ancak Sen şifâ vericisin. Senin şifândan başka hiçbir şifâ yoktur. (Yâ Rabbi, bu hastaya) öyle bir şifâ ver ki, hasta üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın.)” 4352
“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyâret eder de onun başucunda yedi kere; ‘Es’elullahe’l-azîm Rabbe’l-arşe’l-azîm en yeşfiyeke (Büyük arşın sahibi Yüce Allah’tan seni iyi etmesini dilerim)’ diye duâ ederse, Allah o hastayı iyi eder.” 4353
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, Nebî (s.a.s.), hasta bir bedevîyi ziyâret etti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi ona da şöyle buyurdu: “Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!” 4354
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Cebrâil (a.s.), Nebî’ye (s.a.s.) gelerek: ‘Ey Muhammed, hasta mısın?’ diye sordu. Hz. Peygamber de: “Evet” dedi. Cebrâil (a.s.): “Allah’ın ismiyle, seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah sana şifâ versin. Allah’ın adıyla sana okurum” diye duâ etti. 4355
Rasûlullah bir müslüman hastayı ziyâret etmiş, ona şöyle duâ etmeyi öğretmiştir: “Allahumme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fi’l- âhireti haseneten ve gınâ azâbe’n-nâr (Allah’ım, bize dünyada her çeşit güzellik ve iyilik ver, âhirette de güzellik ve iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru).” 4356
“Kendisine isâbet eden bir zarardan dolayı sizden biriniz ölümü istemesin. Eğer mutlaka istiyorsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Benim için hayat hayırlı ise bana hayat ver, ölüm hayırlı ise beni öldür.” 4357
Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre’den (r.a.)n rivâyet edildiğine göre, bunlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğuna şâhit oldular:
4350] Müslim, Selâm 67; Tirmizî, Tıb 29, Deavât 125; İbn Mâce, Tıb 36; Ebû Dâvud, Tıb 19
4351] Buhârî, Tıb 38; Müslim, Selâm 54; Ebû Dâvud, Tıb 19; İbn Mâce, Tıb 36
4352] Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm 46-49; Ebû Dâvud, Tıb 18, 19; Tirmizî, Deavât 111; İbn Mâce, Cenâiz 64, Tıb 36, 39
4353] Ebû Dâvud, Cenâiz 8; Tirmizî, Tıb 32
4354] Buhârî, Tevhid 31, Menâkıb 25, Merdâ, 10, 14
4355] Müslim, Selâm 40
4356] 2/Bakara, 201; Tirmizî, Deavât 112
4357] Buhârî, VI/157
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kim, ‘lâ ilâhe illâllahu ve’llahu ekber (Allah’tan başka ilâh yoktur ve Allah büyüktür)’ derse; Allah onu doğrulayarak: ‘Benden başka ilâh yoktur, Ben büyüğüm’ buyurur. Kul:
‘Lâ ilâhe illâllah, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamd (Allah’tan başka ilâh yoktur. Mülk de O’nun, hamd de O’nundur)’ dediğinde Allah Teâlâ: ‘Benden başka ilâh yoktur, hamd de Benimdir, mülk de Benimdir’ buyurur. Kul:
Lâ ilâhe illâllah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan başka ilâh yoktur, güç kudret yalnız Allah’ındır)’ dediği zaman Allah Teâlâ: ‘Benden başka ilâh yoktur, kuvvet ve kudret ancak Benimdir, Benimledir’ buyurur.
Bu açıklamalardan sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) sözüne devam ederek; “Bu duâları bir kimse hastalığında söyler de sonra ölürse, cehennem ateşi ona dokunmaz” buyurdu. 4358
“Ölmek üzere olanlarınıza ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin ediniz!” 4359
“Kimin son sözü, ‘lâ ilâhe illâllah’ kelâmı olursa, o kişi cennete girer.” 4360
Hasta Ziyâreti
Hasta bir mü’mini ziyâret etmek, dinimizin önemli bir tavsiyesi, Peygamberimiz’in sünnetidir. Hasta birini ziyâret eden kişi, hem hastaya moral vermiş, hem de kendisi sevap kazanmış olur. 4361
Hastalıklar birer imtihan olduğu için, kazâ ve kadere iman eden bir mü’min için, hastalıklara karşı tevekkül ve sabır göstermek ve Allah’a teslimiyetle yönelmek gerekir. Allah’ın her hastalığın şifâsını yarattığı unutulmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.), hastaların ziyâret edilmesini, cenâzelerin tâkip edilmesini, zira bunların âhireti hatırlatacağını söylemiştir. 4362
Hasta ziyâreti, müslüman için bir görevdir. Çünkü Rasûlullah, mü’minleri bir vücudun organları gibi birbirine bağlı görmüş, “sevilmede, merhamet ve şefkatte mü’minleri bir vücut gibi görürsün. O vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa diğer uzuvlar da onunla beraber ıstırap duyarlar.”4363 buyurmuştur. Yine bir hadis-i şerifte müslümanın müslüman üzerindeki haklarından birinin hastalandığında, bir mü’min kardeşini ziyâret etmek olduğu belirtilmiştir.4364 En güzel ahlâkı yaygınlaştıran Rasûlullah, en insanî duygularla donatılmış bir yardımlaşma ve kardeşlik ortamı oluşturmuştur. Hasta ziyâreti, insanî duygulardan biridir. Çünkü hasta, böylece kendini yalnız hissetmekten kurtulur, acıları hafifler.
Mü’min bir kul, hastalığından dolayı, ziyâretçilerine şikâyet etmezse, Allah onu âzâd eder, hastalıktan önceki etine karşılık daha iyi et, kanına karşılık daha iyi kan verir, sonra sıhhat bulur ve yeniden işe başlar. Hastalık halinde hasta da ziyâretçiler de sabırsızlık göstermemelidir. Kahırlanmak, feryat ve figan ederek ağlayıp sızlanmak, hatta ölümü istemek iyi değildir. “Kendisine isâbet eden
4358] Tirmizî, Deavât 36
4359] Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16; Tirmizî, Cenâiz 7; Nesâî, Cenâiz 4; İbn Mâce, Cenâiz 3
4360] Ebû Dâvud, Cenâiz 20
4361] Tirmizî, Edep 45; Nesâî, Cenâiz 53
4362] Buhârî, Cihad 171, Et’ıme 1
4363] Buhârî, VII/12
4364] Tirmizî, Edeb 1; Nesâî, Cenâiz 52; İbn Mâce, Cenâiz 1
HASTALIK
- 937 -
bir zarardan dolayı sizden biriniz ölümü istemesin. Eğer mutlaka istiyorsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Benim için hayat hayırlı ise bana hayat ver, ölüm hayırlı ise beni öldür.”4365 Hastalığı gizlemek de, abartmak da yanlıştır. Fâsık müslüman da, gayr-i müslim hasta da ziyâret edilebilir. Hasta, tebliğe açıktır, his yönleri ön plandadır, hasta ziyâretinde sıkmadan onu sabra ve Allah’a yöneltmeye çağırmak uygun olur, özellikle ölümü beklenen hastalara tevhid telkini çok önemlidir. Hastaya canı çeken şeylerden hediye götürmek İslâmî edeplerdendir. Zaten hastalıkta, insanın canı çekip alamadığı, yiyemediği şeyler vardır.4366 Yine, hasta zaman zaman yakınlarından sorulmalıdır. Yasak savma kabilinden bir ziyâretten sonra hastayla ilgiyi kesmek, sünnetten kaçınmak gibidir. 4367
“Ashâbım! Hastaları ziyâret edin, açları doyun, elinizin altındaki köleleri salıverin.” 4368
“Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâm almak, hasta ziyâret etmek, cenâzenin arkasından yürümek, dâvete icâbet etmek ve aksırana ‘yerhamukellah’ demek.” 4369
“Bir müslüman, hasta bir müslüman kardeşini ziyârete gittiğinde, dönünceye kadar cennet hurfesi içindedir.” ‘Ey Allah’ın elçisi, cennet hurfesi nedir?’ diye sordular. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Cennet yemişidir.” 4370
“Bir müslüman, hasta olan bir müslüman kardeşini sabahleyin ziyârete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyâret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfâr eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır.” 4371
“Hastayı sormaya gittiğiniz zaman onu yaşamağa teşvik edin; rahatlatıcı, teselli edici sözler söyleyin. Çünkü bu, kaderi değiştirmez ama hastanın moralini düzeltir.” 4372
“Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle buyurur:
-‘Ey Âdemoğlu!’ Hastalandım, Beni ziyâret etmedin.’ Âdemoğlu:
-Sen âlemlerin Rabbi iken ben Seni nasıl ziyâret edebilirdim? der. Allah Teâlâ:
-‘Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, Beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin’ buyurur. Âdemoğlu:
-Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben Sana nasıl su verebilirdim? der. Allah Teâlâ:
-‘Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?’ buyurur.” 4373
Hz. Peygamber (s.a.s.) ashâbından birisi hasta olsa onu ziyârete giderdi. Hattâ kâfirlerden hasta olanları da ziyâret ederdi. Enes (r.a.)’den rivâyete göre
4365] Buhârî, VI/157
4366] İbn Mâce, Cenâiz 1
4367] Buhârî, isti’zân 29
4368] Buhârî, Et’ıme 1, Cihâd 171, Merdâ 4, Nikâh 71; Ahmed bin Hanbel, IV/299; Dârimî, Siyer 62
4369] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; İbn Mâce, Cenâiz 1
4370] Müslim, Birr 40-42; Tirmizî, Cenâiz 2
4371] Tirmizî, Cenâiz 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 3; İbn Mâce, Cenâiz 2
4372] Tirmizî, Tıb 35
4373] Müslim, Birr 43
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûl-i Ekrem’e hizmet eden bir yahûdi genci hastalanınca Peygamberimiz onu ziyârete gidip başucuna oturarak ona müslüman olmasını teklif etmiş o da babasına bakınca, babası: “Oğlum! Ebu’l-Kasıma’a itaat et” demiş, genç de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastanın yanından çıkınca; “Şu genci Cehennem azâbından kurtaran Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun” buyurdu. 4374
Hastalık ve Hikmetleri
Allah, insanı yaşadığı hayatta sınamaktadır. Bu ömür sonunda sağlığını, ömrünü nasıl geçirdiğini kendisine soracaktır. Her şey gibi hastalık da bir imtihandır. Hastalığın bildiğimiz ve bilemediğimiz büyük hikmetleri vardır. Mü’min açısından, hastalığın derece terfîine ve günahların affolunmasına sebep olacağı ümid edilir.
İmam Gazzâlî, insanların başına gelen musîbet ve hastalıkları üç kısma ayırmıştır:
1- Münâfığın hastalık ve musîbeti: Allah’a itirazda bulunduğu için ona gelen musîbet ve hastalıklar cezâ olur.
2- Mü’minin hastalık ve musîbeti: Allah’tan geldi diyerek sabrettiği için onun musîbeti günahlarına keffâret olur.
3- Şükür makamında olan mü’minin musîbeti: Bu da hastalığında Allah’a hamd ve şükürde bulunduğu için hastalığı Allah indinde derecesinin yükselmesine sebep olur.
“Hangi müslümana hastalık isâbet ederse ağacın hazan vakti yaprakları döküldüğü gibi, Allah onun hatâ günahlarını döker.” 4375
“Müslümana fenâlık, hastalık, keder, hüzün, eziyet ve iç sıkıntısından tutun da bir diken batmasına kadar uğradığı her musîbete karşılık Cenâb-ı Hak onun suçlarını ve günahlarını örter.” 4376
“En büyük imtihana tâbi olanlar peygamberlerdir.” 4377
“Allah, hayır dilediği kimseyi musîbetlerle imtihan eder.” 4378
“Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı, musibet ve belâlarla) imtihan eder. Artık kim bir (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) rızâ gösterirse, Allah’ın rızâsı (ve sevabı) o kimseyedir. Kim de (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) öfkelenir (İlâhî hükme rızâ göstermez) ise, Allah’ın gazabı (ve azâbı) o kimseyedir.” 4379
Sahabelerden Sa’d rivâyet ediyor: Dedim ki: ‘Yâ Rasûlallah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise, dini kadar belâ görür/imtihana tâbi tutulur.
4374] Buhârî, Cenâiz 80, Merdâ 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 2; Ahmed bin Hanbel, III/175
4375] Buhârî, Merdâ 13
4376] Müslim, Birr 52
4377] Buhârî, Merdâ 3; Tirmizî, Zühd 57; ibn Mâce, Fiten 23
4378] Buhârî, Merdâ 1
4379] İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4034
HASTALIK
- 939 -
Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.” 4380
“İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya mübtelâ olanları peygamberlerdir, sonra sâlihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 4381
İbn Mes’ûd’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Bir zaman Nebî’nin (s.a.s.) yanına girdim, kendisi sıtmaya yakalanmıştı. Elimi vücuduna dokundurdum ve: ‘Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz’ dedim. “Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ıstırap çekiyorum” buyurdu.” 4382
“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki O, bir mü’min için hayrına olmayan bir şeyle hükmetmez. Bu, ancak mü’minler içindir. Şâyet mü’mine bir iyilik isâbet ederse o buna şükreder ve kendisi için hayırlı olur. Şâyet bir sıkıntı isâbet ederse sabreder. Bu da kendisi için hayırlı olur.” 4383
“Mü’mine bir hastalık gelir, sonra da Allah ona şifa verirse, bu hastalık onun geçmiş günahlarına kefâret, geri kalan hayatı için de bir öğüt olur. Şâyet münâfık hastalanır, sonra da âfiyet verilirse o, sahibi tarafından bağlanıp sonra da salıverilen fakat niçin bağlandığını, niçin salıverildiğini bilmeyen bir deve gibidir.”
Ekrem Rasûl’ün etrafında oturanlardan biri: “Ey Allah’ın Rasûlü, eskâm (hastalıklar) nedir? Ben asla hiç hastalanmadım?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Kalk! Sen bizden değilsin” buyurdu.” 4384
Mü’min hastalanır ve tekrar sıhhate kavuşursa kendine gelir ve anlar ki, bu hastalık geçmiş günahlarının bir neticesidir. Derhal pişman olur, artık bir daha geçmişe dönmez. Böylece bu ona bir kefâret olur. Hadis münâfığın hastalıktan ders almayacağını, tevbeye yönelmeyeceğini, hastalığının ne geçmişteki hataların affı husûsunda, ne de gelecekte günah işlememek hususunda bir fayda te’min etmeyeceğini ifâde etmektedir. Bunlar, âyet-i kerîmenin ifâdesiyle, “Hayvanlar gibidir, hatta daha da beterdir, onlar gâfillerdir.” 4385
“Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Mü’min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumu bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın.” 4386
Sahâbelerden Abdullah ibn Mes’ûd diyor ki: ‘Rasûlullah’ın huzuruna girdim; Yâ Rasulallah, dedim, çok ateşin var. “Evet dedi, “Ben sizden iki kişinin hastalığı kadar hastalanırım.” Ben: ‘Şu halde, senin için ecir vardır’ deyince buyurdu ki: “Evet, aynen öyle. Hiçbir müslüman yoktur ki, ona bir diken ve daha küçük bir şey de olsa eziyet veren bir şey isâbet etsin de, Allah o şeyi, ağacın yapraklarını dökmesi gibi, o müslümanın günahlarına keffâret kılarak günahları ondan dökmesin.” 4387
4380] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
4381] Dârimî, c. 2, s. 320; Sabuni, Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesir, III/28; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr c. 1, s. 136; Keşfü’l-Hafâ, I/144
4382] Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45
4383] Müslim, Zühd 64; Ahmed bin Hanbel, V/24; Dârimî, Rikak 61
4384] Ebû Dâvud, Cenâiz 1, h. no: 3089
4385] 7/A'râf, 179
4386] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123
4387] Buhâri; Askalânî, S. Buhâri Şerhi, c. 10, s. 111
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah, bir kulu sevdiği zaman onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinizin hastasını sudan korumaya devam etmesi gibi.” 4388
“Allah Teâlâ buyurur ki: ‘Kulumu iki sevgilisiyle (iki gözüyle) imtihan edip de kulum (şikâyet etmeyip) sabrederse iki gözüne karşılık olarak ona Cenneti veririm.” 4389
“Bu hastalığa tutulup sabrederek ecir umarsan, karşılık olarak sana Cennet vardır.” 4390
İbn Abbas, bir arkadaşına şöyle demiştir: “Ey Atâ! Sana Cennet kadınlarından bir kadın göstereyim mi?” O da “evet, gösterin” demesi üzerine İbn Abbas şöyle demiştir: “Şu (gördüğün iri yapılı ve uzun boylu habeşî) siyah kadın yok mu? Bu kadın bir kere Nebî’ye (s.a.s.) gelip: ‘Yâ Rasûlallah! Ben sâra hastasıyım, sâra nöbetim gelince de (bayılıyor) açılıyorum, Allah’a benim için duâ buyurun’ dedi. Hz. Peygamber: “Ey kadın! İstersen hastalığına sabret. Buna karşılık sana Cennet vardır. Veya sıhhat vermesi için Allah’a duâ edeyim” buyurdu. Kadın ‘hastalığıma sabrederim; ancak, açılıyorum, açılmamam için Allah’a duâ buyurun’ deyince Rasûl-i Ekrem duâ buyurdu (Mahrem yerleri açılmaz oldu).”
“Bir musîbet, bin nasihatten iyidir.” (Atasözü)
Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimini Topal Veya Sakat Yarattı?
Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Evvelâ, kimse O’na karışamaz. O’nun icadına müdâhale edemez. Senin zerrelerini yaratan, terkibini düzenleyen Allah’tır. İnsanî hüviyeti bahşeden Allah’tır. Sen daha evvel bir şey vermemişsin ki, O’nun karşısında hak iddia edesin. Eğer karşılığında Allah’a bir şey vermiş olsaydın, “bir göz verme, iki göz ver!” demeye belki hak kazanırdın. “Bir el verme, iki el ver bana” demeye; “niye iki tanede değil de; bir ayak verdin?” diye itiraz etmeye belki hak kazanırdın. Sen Allah’a bir şey vermemişsin ki, -hâşâ- Allah’a adâletsizlik isnâdında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin ne hakkın var ki, yerine getirilmedi de haksızlık yapılmış olsun!
Allah Teâlâ, seni yokluktan çıkarıp var etmiş; hem de insan olarak... Dikkat etsen, senin altında birçok mahlûkat var ki, onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.
Yüce Allah bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında âhirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini Kendisine çevirtip o insanın duygularında inkişaf başlatırsa, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki, bu ona, Allah’ın lutfunun ifâdesidir. Tıpkı şehid etme gibi... Bir insan Allah yolundaki bir cihadda şehid olur ve büyük mahkemede, Allah’ın huzurunda, sıddıkların, sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları: “Keşke Allah bizi de cihad meydanında şehid ettirseydi!” derler. Dolayısıyla böyle bir insan, çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey, ona oranla çok daha büyüktür.
Çok nâdir olarak bazı kimseler bu konuda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile yoldan çıkıp azgınlaşsa bile, pek çok kimselerde bu çeşit
4388] Tirmizî, Tıbb 1, hadis no: 2107
4389] Buhârî, Merdâ 7; Ahmed bin Hanbel, III/144
4390] Buhârî, Edebü’l-Müfred, I, hadis no: 532
HASTALIK
- 941 -
eksiklikler, daha fazla Allah’a yönelmeye vesile olmuştur, olabilir. Zararlı haşereler çeşidinden bir kısım insanların bu meseledeki kayıplarının bahane edilmesi yerinde değildir. Bu konuda esas olan keyfiyettir. 4391
Yaratılışımızın icabı olarak, her kişi kendisinde noksan olan şeyin hasretini duymaktadır. Bunun yanında her şeyi tamam olan insan, sahip olduklarının kadrini bilmiyor ve çok kere, sanki bir mirasyedi gibi, onların farkında bile olamıyor. Konuyu şu meşhur örnek ile açıklayabiliriz: Bir çocuk, ayakkabısı olmadığı için ağlayıp dururken, birden bire gözüne iki ayağı bulunmayan sakat bir çocuk ilişiyor. Dehşete kapılmış durumdadır, gözyaşlarını silip “Yâ Rab, Sana şükürler olsun ki, benim ayaklarım var; meğer ben ne kadar şanslıymışım, beni affet Allah’ım!” diye, yalvarıp huzura kavuşuyor. O halde insan, haline şükredici olmalıdır. Kendisinde mevcut olanları iyi tanımalı ve onların kıymetini takdir etmelidir. Yoklukta kendimizden aşağı olanlara bakıp tesellî bulmalı. Varlıkta, ilimde ve takvada bizden üstün olanlara bakıp onlara yetişebilmek için gayret gösterebilmeliyiz.
İnsanoğlu bu dünyada daima adâlet aramıştır. Öncelikle bilmek lâzımdır ki, dünyada asla hakiki adâlet yoktur. Mutlak adâlet, kıyâmet gününde ortaya çıkacaktır. Dünya bir eğitim ve imtihan meydanıdır. Burada aklımızın ermediği, duygu ve hassalarımızın fark edemediği çok karışık meseleler vardır. Bazı örnekler verelim: Işıklar âlemi içinde görünür ışınların yeri, sadede % 4 kadar bir yer işgal eder. Diğerleri: Alfa, Beta, Gamma, Radyo, Televizyon, IKS, Ultrason, Infraruj, Ultraviole, Mion, Laser, Radar ve diğer kozmik ışınlardan ibâret, görünmeyen tabiattadırlar. O halde % 96’lık göremediğimiz yanında sadece % 4’lük görüş alanımız vardır. Dolayısıyla istatistikî yönden bizim görüyoruz zannettiklerimiz bile şüpheli mevkide kalıyorlar. Yani biz çok az şeyi görebiliyoruz.
Dokunma hissimizi ele alırsak, gözlerimizin göremediği nice küçük varlıkları ve uzaktaki galaksiler ve gezegenler gibi nice büyük yaratıkları temas ederek tanımamız mümkün değildir. Diğer hislerimizin güçleri de hemen hemen bu misallerdeki gibi zayıftır ve her şeyi anlamamıza yetmez. Ancak, hislerimizin üstünde “akıl” dediğimiz en kıymetli bir varlığımız mevcut. Birçok noksan yanlarımızı onunla tamamlamak mecbûriyetindeyiz. Nitekim aklımız sâyesinde birçok cihazlar imal edilmiş ve bazı meçhullerin bilinmesi veya farkedilmesi mümkün hale gelmiştir. Lâkin meçhullerin sayıları az değil ki...
Yine akıl sâyesinde, dünyada görülen bazı dengesizliklerin sebeplerini inceleyebiliriz. Meselâ, doğuştan bir organı eksik yaratılmış olan bir yavru üzerinde düşünelim. Bazılarımızın zannettiği gibi böyle bir doğuş, asla “Allah’ın adâletsizliği” değildir. Bu tabloda aklını çalıştıran insan için büyük ibretler vardır. Allah’ın mülkü olan bu dünyada, Cenâb-ı Hak insan neslinin devamını ve huzurlu olmasını ister. O sebeple diğer insanların hallerine şükretmeleri ve hallerinden memnun olmaları takdir olunmuştur. Genelde kendisi sağlam olan kişi, herkesin aynı şekilde bulunduğunu zannedecektir. Noksansız bir vücudun bir lütuf olduğunu fark edebilmek, ancak sakat kişileri görmekle mümkün hale gelebilir. İşte bu yüzden bizim nazarımızda birer zavallı gibi kabul edilen sakatların, insanlık âleminin selâmet yolunu bulabilmesinde büyük hizmetleri vardır. Dolayısıyla onlar, Allah katında birer gâzi kadar mübârek kişiler olabilirler. Ancak, insanoğlu buna benzeyen daha birçok hikmetleri anlamaktan uzaktır. Bizzat sakatların ve
4391] M. F. Dahhâk, Asrın Getirdiği Tereddütler, s. 35-36
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hastaların, Cenâb-ı Hakk’ın bu takdirinden haberleri bile olmayabilir.
O halde, tekrar edersek: Dünyaya noksanlıkla doğanlar veya sonradan sakatlananların durumlarında adâletsizlik yoktur. Ortada sadece çok anlamlı hizmetler ve derin hikmetler mevcuttur. Bir taraftan diğer insanların onları görerek, hallerine şükretmeleri ve gönül huzuruna kavuşmaları murat edilmiştir. Diğer taraftan alkol, sigara, uyuşturucu maddeler, zararlı ışınlara mâruz kalış, hastalıklar vesâir zararlı şeylerden ve tehlikelerden korunulmasının gerektiği, aksi halde o kişilerin kazanacağı yavruların bunlar gibi sakat olacağı -insanın gözüne sivri kalem batırılırcasına- hikmet olarak anlatılmak istenmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın bu lütuflarına rağmen, günden güne iz’ansız, ferâsetsiz, hissiz, şükürden uzak ve bencil özellikteki kişilerin sayıları artmakta ve sakat gençlerin sayıları da o oranda çoğalmaktadır.
Yine, gayrimeşrû çocuk edinmeler, boşanmalar, üveylikler, âile geçimsizlikleri gibi Allah Teâlâ’nın emirlerine uymayan bütün hareketlerin, netice olarak gençlik problemlerini arttırdığı herkesçe biliniyor. Fakat insan, dünyadaki bu hârikulâde ibret tabloları karşısında hissiz ve bir nevi kör hali ile hâlâ gönül huzuru ve saâdet arıyorsa, elbette bulamayacaktır. Genç nesil, hatalı ana ve babaların yanlışlarını görüp hiç olmazsa kendileri doğru istikamete yönelmezlerse, insanlığın gelecek nesilleri için çok daha karamsar olmak icap eder. 4392
Hastalık İnsanı Melekleştirir: Özellikle uzun süren hastalıklara yakalanan insanlar için hastalık, güzel bir mânevî hal verir. O kimseler, âdetâ bir ayağı dünyada, bir ayağı âhirette gibi yaşarlar. Her an Allah’a duâ eder, O’ndan medet isterler. Dünyayı kalben terk eder, gönüllerini âhirete bağlarlar. Meselâ, ölümcül bir hastalığa yakalanmak, dış görünüşü itibarıyla kötü olabilir; fakat sürekli âhirete hazır bir halde bulunmak, mânen çok lezzetlidir. Âdeta her an şehâdeti bekleyen bir Allah askeri gibi, hâlis ve sırf Allah rızâsını gözeten bir ruh hâleti vardır.
Bir de hastaya bakanların durumu vardır. Görünüşte çok zor, zahmetli, sıkıntılı olan bu hizmet de hem çok sevaplı, hem çok hikmetlidir. Hastanın kazandığı mânevî hal ve sevabın bir benzeri, hastaya bakanlar için de geçerlidir. Eğer evimizde baktığımız hasta, babamız veya annemiz ise, bu hizmet bize âhiretimizi kazandıracaktır. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s) bir gün: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün!’ dedi. ‘Kimin burnu sürtülsün ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sorulunca şu açıklamada bulundu: ‘Ebeveyninden her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cenneti kazanamayanın.” 4393 Demek ki onları memnun etmek, Cenneti kazandıran bir hizmettir.
İyileşmek İçin Çırpının! Tedâvisi uzun süren ağır hastaların karşılaştığı en büyük tehlike, moral bozukluğudur. Gerçekten de hastalığınızın kanser olduğunu öğrenseniz, duygu dünyanızda kopacak olumsuz fırtınayı tahmin edebilirsiniz. Oysa her olumsuzluk için olduğu gibi, ağır hastalıkları yenmek için de gerekli olan ilk ve en önemli kuvvet, yüksek moraldir. Aşırı kötümser hava, korku, panik, moral çöküntüsü, hastalığı artırmaktan başka bir işe yaramaz. “Hastayı sormaya gittiğiniz zaman onu yaşamaya teşvik edin; rahatlatıcı, teselli edici sözler söyleyin. Çünkü
4392] Münip Yeğin, Sakatlık ve Hastalıkta Ne Gibi Hikmetler Var, Merak Ettiklerimiz, s. 407-409
4393] Müslim, Birr 9; Tirmizî Deavât 110
HASTALIK
- 943 -
bu, kaderi değiştirmez ama hastanın moralini düzeltir.” 4394
Moralin yüksek tutulabilmesi için beynimize iyice yerleştirmemiz gereken ilk husus şudur: Her derdin bir devâsı, her meselenin bir hal çâresi vardır. Hastalık ne kadar ağır olursa olsun, mutlaka bunun bir çâresi, bir iyileşme yolu bulunur. Onu bulmak için hem duâ ederek hastalığı veren Şâfi-i Hakiki’den (Şifanın gerçek kaynağı, tek şifâ verici olan Allah’tan) yardım istemek, hem de O’nun dünya eczânesine yerleştirdiği ilâcı bulmak için gayret göstermek gerekir.
Şuna çok kimse şâhittir ki, nice ölümcül hastalar şifâ bulmuş, nice ümitsiz vak’alar tedâvi edilebilmiştir. Çünkü hayat bilemediğimiz fırsatlarla doludur. Cenâb-ı Hak bir anda geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirebilir. Diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkaran O’dur.
Uğradığı hastalığın mutlaka bir çâresi olduğuna inanan insan, iki bakımdan kâr eder. Birincisi, moralini yüksek tutmuş olur. İkincisi, çâre arayışlarını yılmadan sürdürür. Bakarsınız her şeyin bittiğini sandığınız bir anda Cenâb-ı Hak yepyeni bir ilâcın keşfini veya o güne dek uygulanmayan bir ameliyat şeklini ilham eder. Sizin dertleriniz bir anda biter, gözyaşlarınız gülmelere dönüşür, bayram edersiniz.
Acelecilik Mahveder, Sabır Yaşatır: Belki kendini kötümserliğe ve ümitsizliğe atan kimse, birkaç gün sonra öğreneceği yeni bir tedâvi usûlünü göremeden gitmiş veya ümitsiz yaklaşımından dolayı tedâviye kapılarını kapayarak kendini o hale mahkûm etmiş olacaktır. Medyaya yansıdığı şekliyle, 17 Ağustos depreminde iki kişi aynı göçük altında kalmış; birisi sabırla kurtarılmayı beklerken, diğeri dayanamayıp intihar etmiş. Oysa intihardan birkaç saat sonra enkaz açılmış ve kurtarıcılar gelmişti. Sabreden kurtuldu, diğeri güzel olmayan bir şekilde öldü. Sabırsızlığın sonunu görüyorsunuz. Aynı husus, hastalıklar için de geçerlidir.
Devamlı olarak sabır, şükür, duâ ve arayışla morali yüksek tutmak gerekir. Moral; sevinç, mutluluk, huzur ve gülümsemek demektir. Ağır bir hastalık geçiriyorsanız, ne yapıp edip sizi üzüntüye sevk edecek unsurlardan uzak durmalı, sizi sevindirecek yolları keşfedip uygulamalısınız. Tek başına “tebessüm”ün bile en zor hastalığı iyileştirdiği çokça görülen olaylardandır. Ağır hastaya kesinlikle kızmadan, onu kırmadan, sürekli iyi davranmak, güler yüzlü ve tatlı dilli olmak gerekir. Eğer hasta duâ ve tevekkülle kendisini besliyorsa iki kat mutlu olur.
Savaşıyorsanız Yeneceğinize İnanın: Evham, gereksiz korku, telâş ve panik, bir hastalığı belki de on katına çıkaracak kadar zararlıdır. Kişinin Allah’ın izniyle hastalığını yenebileceğine inanması ve onu küçük görmesi gerekir. Eğer savaşıyorsanız, karşınızdakini yenebileceğinize inanmalısınız. Basit bir nezle veya grip hastalığına yakalandınız diyelim. Eğer onu gözünüzde fazla büyütür, çalışmaya isteksiz görünürseniz yataktan kalkamazsınız. Ama onu yenebileceğinize inanır, azimli olursanız hastalığı ayakta atlatabilirsiniz.
Yüksek bir moralle birlikte maddî tedâvi için de mümkün olan her yola başvurmak gerekir. Bunun için ilk önce hastalığın doğru teşhisi gerekir. Bazen uzun süren hastalıklarda yanlış teşhis konabiliyor. Bunu yenmek için farklı, ama uzman doktorlara gidilebilir, iyi tahliller ve araştırmalar yaptırılabilir. Yanlış teşhis,
4394] Tirmizî, Tıb 35
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hastalığın ilerlemesini ve tedâvisinin başarısızlığını netice verir. Doğru teşhisten sonra tedâvinin muntazaman sürdürülmesi gerekir. Bunun için de sürekli arayış içinde olunmalıdır. Çünkü alternatif tıp denilen, farklı tedâvi usullerini bilmek, yeni gelişmeleri izlemek, kısa sürede iyileşmeyi sağlayabilir. Ağır ve uzun süren hastalıkların tedâvi giderleri çok fazladır. Bu konuda da arayış içinde bulunmak, sürekli fırsatları kollamak yeni ufuklar açabilir. 4395
Bitkisel ilâçların yan etkisi sıfıra yakın olduğundan, yan etkileri olan ve pahalı ilâçlar yerine onları tercih etmek gerekir.
Hastayı huzurlu ve mutlu edecek davranışların, duâ ve ibâdetlerin insan psikolojisi üzerinde çok büyük olumlu etkileri vardır ve fiziksel hastalıklar dâhil her çeşit rahatsızlığın kesinlikle psikolojik boyutu vardır. Yaşadığımız zaman diliminde psikolojik hastalıklar, fiziksel hastalıklardan daha yaygın. Bu tür rahatsızlıkların ıstırabı ve olumsuz etkisi de daha büyük olduğu gibi, fiziksel hastalıkların birçoğunun ortaya çıkması, iyileşme süreci ve şiddeti de kişinin ruhsal durumuyla bire bir irtibatlıdır. “Haberiniz olsun ki, vücutta bir et parçası vardır, o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur, o bozuk/kötü olursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat edin o kalptir.” 4396 hadisini konumuz yönüyle de değerlendirebiliriz.
Eyyûb (a.s.) ve Dertlerle İmtihanı
“Eyyûb’u da an. O, Rabbine: ‘Bu dert bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye duâ etmişti. Biz onun duâsını kabul ettik, kendisine bulaşan derdi kaldırdık; ona tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir öğüt olarak âilesini ve onlarla beraber bir katını daha verdik.”4397 Eyyûb’a (a.s.) dokunan dert hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazı tefsirlerde ve peygamberler tarihinde, bazen çok abartılı ve bir peygamber için düşünülmeyecek itici hastalıklar isnâd edilmiştir. Bunların sıhhati sâbit değildir. Şeklini tam olarak bilmesek de, şurası bir gerçektir ki, Eyyûb (a.s.) istenmedik bazı durumlarla imtihan edilmiş, bazı dertlerden muzdarip olmuştur. Bu istenmedik durumdan kurtulmayı, kendisine sıkıntı veren şartların değişmesini, dertlerin giderilmesini Allah’tan istemektedir. Fakat Eyyûb’un (a.s.) tutum ve düşüncesinde herhangi bir taşkınlık, isyan, bağırıp çağırıp sızlanma görülmemektedir. Allah’a olan güveni, O’na dayanması, derdinin giderilmesi için O’ndan yardım istemesi, dertten kaynaklanan fiziksel ve ruhsal acılara katlanmaya çalışması, içinde bulunduğu şartları olduğu gibi kabullenmesi, Eyyûb’u (a.s.) örnek bir kişilik olarak ön plana çıkarmıştır: “Gerçekten Biz onu sabreden bir kul bulmuştuk. Ne güzel kuldu. O daima Bize başvururdu.” 4398
Peygamberler de birer insan oldukları için, hastalanabilirler. Bu doğaldır ve câizdir. Gülerler, ağlarlar, ıstırap çekerler. Bunlarda hiçbir anormallik yoktur. Ama Eyyûb’a (a.s.) nisbet edilen hastalık üzerinde çok fazla durulmuş, hakkında ileri geri pek çok lüzumsuz ve anlamsız şeyler söylenmiştir. Peygamberler hakkında asla câiz görülmeyecek haller kendisine nisbet edilmiştir. Bu konudaki asılsız haberler, asırlardan beri, işin iç yüzünü bilmeyenlerce, bir gerçekmiş gibi halka anlatılmış, böylece de güya Eyyûb’un (a.s.) ne sabırlı bir peygamber olduğu
4395] Cemil Tokpınar, Hastalık Hikmet Deposu, Beyan 39, Mayıs 2002, s. 50-51Cemil Tokpınar, Hastalık Hikmet Deposu, Beyan 39, Mayıs 2002, s. 50-51
4396] Buhârî, İmân 39; Müslim, Musâkat 107
4397] 21/Enbiyâ, 83-84
4398] 38/Sâd, 44
HASTALIK
- 945 -
gösterilmeye çalışılmıştır. Gözyaşı döken cemaatler, hatipleri biraz daha coşturmuş ve böylece de Eyyûb Peygamber’in ismi etrafında söylentiler, hayallerin hızı nisbetinde her gün biraz daha mecrâsından saptırılmıştır. Hâlbuki gerçek, hiç de öyle değildir.
Eyyûb’un (a.s.) hastalığı ile ilgili bildiğimiz tek hak nokta, onun duâsı esnâsında Allah’a şöyle niyaz etmesidir: “Başıma bir belâ geldi (Sana sığındım), Sen merhametlilerin merhametlisisin.” 4399; “Kulumuz Eyyûb’u da an; Rabbine ‘Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azâb verdi’ diye seslenmişti.” 4400 Meal itibarıyla birbirine yakın bu iki cümle dışında Kur’an ve hadislerde Eyyûb’un (a.s.) hastalığının mâhiyeti ile ilgili hiçbir bilgi yoktur. O halde Kur’an’ın verdiği bu bilgi ile yetinmeli ve teferruata girmemelidir.
Bazı Tefsir ve İslâm Tarihi kitaplarında, Eyyûb’un (a.s.) hastalığının uyuz veya çiçek ya da cüzzam olduğu söylenmiştir. Fakat bunların hiçbirine itibar edilemez, doğruluklarına inanılamaz. Bu eserlerde anlatıldığına göre, güya yıllarca devam eden hastalık sonucu Eyyûb’un vücuduna kurtlar düşmüş ve bu kurtlar yaraların içinde ve dışında, sağda-solda fokur fokur kaynar vaziyete gelmişlerdir. Yaraların kurtlanması sonucu dayanılmaz kokular hâsıl olmuş ve yanına kimse sokulamamıştır. Bu halde iken bile Eyyûb (a.s.), yaralardan düşen kurtları geri koymuş ve “Ye! Senin daha nasibin var” demiştir.
Hz. Eyyûb’un sabrının ne dereceye ulaştığını isbat husûsunda ortaya atılan bu rivâyetler yalandır, asılsızdır. Bunlar reddi gerekli olan İsrâilyyât cinsindendir. Eyyûb’un ibtilâsı konusunda olduğu gibi, sabrı konusunda söylenenler de İsrâiyyatla dolmuş ve gerçekler gölgelenmiştir. Allah’ın seçkin bir kulu ve nebîsi olan bir kişiye yakıştırılan bu halleri kitaplara yazmak, bunları hak adına halka anlatmak günahtır. Bir peygamberin sabrını ortaya koymak için yaralarına kurt düşürmek şart mıdır? Kezâ düşen kurtları yerden alıp tekrar yaraya koymak çok mu gereklidir? Bunlarla insanlar dine ısındırılmak isteniyorsa, hata ortadadır. Temizliği bir ölçüde benimsemiş kişi bunları duyunca nefret eder. Hatta Eyyûb’a (a.s.) atıp tutar. Bu yolla da insanlar peygamberlerden soğur ve uzaklaşır. Bu tür rivâyetleri ortaya atan ve bunları halk arasında yayanların muhtemelen, böyle hâince maksatları da olabilir.
Rivâyetlere bakılacak olursa, Eyyûb’un yaralarına kurt düşüp çevreyi çok fena ve dayanılmaz bir koku sarınca kasaba halkı kendisini şehirden çıkarmış ve bir çöplüğe atmıştır. Eşinden başka herkes ondan uzaklaşmış, yanına kimsecikler uğramaz olmuştur. Kendisi yıllarca bu çöplükte kalmıştır.
Allah elçileri maddeten ve mânen temiz insanlardır. Görevleri gereği toplum içinde yaşarlar. Hiçbir peygamber, insanları nefrete boğacak, çöplüklere atılacak tarzda hasta olmaz. Bunlar, câiz görülmesi aklen ve naklen asla mümkün olmayan ve yalan olduğuna inanmanın gerekli olduğu İsrâiliyyat türündendir. Rivâyetleri doğrulayacak elimizde hiçbir sahih senet yoktur. Bilinmelidir ki, nefret uyandıran hastalık ile peygamberlik birbirine zıt şeylerdir. 4401
4399] 38/Sâd, 44
4400] 38/Sâd, 41
4401] Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, s. 103-105
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şifâ İlâçta mı?
Şifânın ilâçta olup olmadığı sorusunun bilimsel cevabını plâsebo’da bulabiliriz. Plâseboyu sözlükler “hastayı tatmin etmek için verilen etkisiz madde” veya “hastanın faydasına olmaktan çok, onu memnun etmek için uygulanan madde” olarak târif ederler. Yeni bulunan bir ilâcın başarılı olup olmadığı denenirken plâsebolardan faydalanılır. Hastaların bir kısmına, tesir ettiği iddiâ edilen madde; diğer kısmına ise içinde bir şey olmayan, tadlandırılmış boyalı su veya haplar verilir. İşte bu sahte ilâcın adı plâsebodur. Plâsebo, diğer maddeyle aynı ambalâj ve görünüşle sunulur. Ve aradaki tedâvi farkı değerlendirilerek, yeni ilâcın tesirli olup olmadığı ispat edilir.
Baş ağrısı, uykusuzluk, anksiete (yersiz endişe), çeşitli ağrılar, korku, sıkıntı, deniz tutması gibi pek çok rahatsızlıkta, plâsebo ile oldukça iyi sonuçlar alındığı dikkati çeker. Plâsebo verilen 10 hastadan 6’sının başağrısı geçmişse, analjezis (ağrı dindirici) alan 10 hastadan yine 6-7’sinin düzeldiği hayretle müşâhede edilir. (Bu durum, halk arasında “grip ilâçla bir haftada, ilâçsız yedi günde geçer” şeklinde dile getirilir.)
Doktorlar, uykusuzluk şikâyeti ile gelen hastalara, alışkanlık yaptığından dolayı uyku ilâcı vermek istemezler. Bunun yerine verilen plâsebonun genellikle ilâçlar gibi iyi sonuçlar verdiği görülür. Yani, tıbben uykuyu kolaylaştırıcı hiçbir tesirli maddeye sahip olmayan haplar, hastayı mışıl mışıl uyutabilmektedir. Tabii hasta, hapların kendini uyutacağına iknâ edilmişse...
Âcil servise bazen şiddetli sıkıntı, başağrısı, sancı gibi bir krizle ve “falanca” iğnenin kendisine vurulduğu zaman düzeldiğini söyleyen hastalar gelir. Bunlara, kendilerine iyi gelen iğnenin o olduğu söylenerek, “serum fizyolojik” adlı plâsebo enjekte edildiği zaman, hastanın gerçekten düzeldiği dikkat çeker. Krizi ilâç değil; hastanın inancı yenmiştir. Şu tip hastalarla sık sık karşılaşılaşılır: Hastanın iddiasına göre, bir doktorun verdiği ilâç yaramazken, bir başka doktorun yazdığı ilâcı “bu beni iyi etti” diye gösterirler. İki ilâç karşılaştırıldığında, sadece piyasa isimlerinin farklı olduğu ve içlerinde aynı maddeyi taşıdıkları görülür.
Plâsebonun tesiri üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Başarıda; tedâviye olan inançla, iyi olma arzusu ve irâdesi büyük bir rol oynar. Plâsebonun tesir edişinde, doktora güvenmenin veya hastaya bakan hemşirenin davranışlarının da rolü büyüktür. Meselâ hekimin öğretim üyesi olması, hastasını bıkmadan dinlemesi ve özenle muâyene ederek ona güven vermesi, tedâvinin başarısını büyük ölçüde arttırır.
Köylünün biri müzminleşen hastalığı için, ünlü bir doktora gitmişti. Doktor, hastasını muâyene etti ve reçeteyi yazarak: “Bu ilâcı kaynatıp suyunu günde üç kere içeceksin, bir şeyin kalmayacak” dedi. Bir süre sonra iyileşen köylü, doktora teşekküre gelerek, “Doktor bey, dedi. Tavsiyenize aynen uydum ve verdiğiniz kâğıdı (reçeteyi) kaynatıp günde üç kere suyunu içtim. Tamamen düzeldim, sağolun.”
Ağrı veya ıstırapların plâsebo ile birdenbire kaybolmasının, kuruntudan ibâret olmadığı da gösterilmiştir. Plâsebolar ve daha başka yardımcı araçlar, vücutta ölçülebilen tesirlere sebep olurlar. Plâseboya inanç, birtakım ağrı hafifletici maddeler (beyindeki endorphinler gibi) üretilmesine sebep olmaktadır. Bugün
HASTALIK
- 947 -
vücuttaki hastalıkların hepsinin % 50-80 oranında rûhî sistemimizle alâkalı olduğu kabul edildiğine göre, plâseboların bu geniş ölçüdeki tesirleri de şaşırtmamaktadır.
Plâsebonun bu kadar etkili oluşu, bize şifânın ilâçlardan olmadığını ve Allah’tan geldiğini göstermektedir. İlâç sadece vesiledir. Cenâb-ı Hak şifâ murâd ettimi, boyalı su bile faydalı olmakta, etmediğinde ise hasta için ne yapılsa fayda etmemektedir. 4402
Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan kimseye şifâ verendir. 4403 Kur’an sûreleri ve âyetleri de, mü’minler için şifâ ve rahmettir 4404 “(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” 4405
Hastalık Hükümleri
“...Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar...” 4406 Hastalık, namazın rükünlerinden bir kısmının düşmesine, oruç ve hac gibi ibâdetlerin ertelenmesine neden sayılır. Hasta olan kimse, ayakta duramayacak kadar halsiz veya ayakta durmak kendisine zararlı ise ayakta durmaz, oturduğu yerde rükû ve secdesini yaparak namazını kılabilir. Kolayına geldiği biçimde oturabilir: Diz çöker, kalçası üzerine çöküp dizlerini dikerek oturur, bağdaş kurar, nasıl rahat ediyorsa öyle oturabilir.
Rükû ve secde de yapamayacak durumda ise oturduğu yerde îmâ ile, yani başını eğip doğrultarak namazını kılar. Dinde güçlük yoktur. Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yüklerb.4407 Allah insanlara kolaylık ister, zorluk dilemez.4408 İmrân bin Husayn (r.a.) der ki: “Bende dizanteri vardı. Peygamber’e (s.a.s.) ‘nasıl namaz kılacağımı’ sordum. “Ayakta kıl, yapamıyorsan oturarak kıl, bunu da yapamıyorsan yan üzere yatarak kıl” buyurdu.” 4409
Hasta, yapabileceği kadar namazı ayakta kılar, hepsini kılamazsa bir-iki rekâtını ayakta kılar. İftitah tekbîrini alacak veya bir âyet okuyacak kadar ayakta durabiliyorsa bunları ayakta yapar; namaza ayakta başlar; bir rahatsızlık duyunca hemen oturur. Ayakta durabilen, fakat rükû ve secde yapamayan kimse ayakta durur, rükû ve secdeyi başını eğerek yapabilir, ama oturarak yapması daha iyidir. Kıyâmı ayakta yapar, rükû ve secde zamanında oturup îmâ ile rükû ve secdeleri yapar.
Oturamayan kimse, sırt üstü yatıp yüzü de kıbleye dönmesi için ensesine bir yastık koyar, başını eğip doğrultarak namazını kılar. Ayağını da kıbleye uzatmamak için mümkünse dizlerini toplar.
Ayakta idrarını tutamayıp oturarak tutabilen, oturarak namaz kılar.
Oturduğu yerde namaz kılarken birden iyileşen, namazın geri kalanını
4402] Sefâ Saygılı, Şifa İlâçta mı? Merak Ettiklerimiz, s. 181-183
4403] 26/Şuarâ, 80
4404] 17/İsrâ, 82
4405] 26/Şuarâ, 80
4406] 2/Bakara, 184
4407] 2/Bakara, 286
4408] 2/Bakara, 185
4409] Buhârî, Taksîru’s-Salâh 17
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayakta kalkıp normal biçimde tamamlar.
Cuma’ya gitmek, hastalığına zarar verecek olan kişilere Cuma namazı farz değildir. Hastabakıcı da hasta durumundadır. Hastaya kendisinden başka bakacak kimse yoksa o hastabakıcı da Cuma’ya gitmek zorunda değildir.
Hastalık, oruç borcunu ertelemeyi meşrû kılan özürlerdendir. Oruç tuttuğu takdirde hastalığının artacağından yahut geç iyileşeceğinden korkan kimse, oruç tutmayabilir veya başladığı orucu bozabilir. İyileştikten sonra tutamadığı günleri kazâ eder.
Kim Ramazan ayında hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar.4410 İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlerden Ramazan orucu istenmez; onun yerine böyle bir hasta veya yaşlı, bir fakir doyumluluğu kadar fidye verir. 4411
Yine, mü’minler için önemli farzlardan/görevlerden olan Allah yolunda savaşa katılmamalarından ötürü zayıflara ve hastalara bir günah yoktur; ancak, onların boş durmamaları, dille cihad olan tebliğ ve insanlara öğüt vermeleri gerekmektedir. 4412
Yine, görme özürlüye, topala ve hastaya güçlük yoktur (Bunlara yapamayacakları görevler yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar). 4413
İbâdetler Sağlık Kaynağı; İslâm Dışı Hayat da Hastalık Sebebidir
İman ve ibâdetler insanı rûhen yüceltir, cennete ehil hale getirir. Üstün ahlâklı ve sağlam karakterli kişiler, ancak imanı kuvvetli, ibâdetleri düzenli olan kişilerdir. İman ve ibâdetlerin mânevî ve ahlâkî faydalarının yanı sıra, bedenimize, sıhhatimize de faydalı olduğuna dâir bilinen ve tecrübe edilenlerin yanında, yeni bir tespit daha yapılmıştır. Bu tespit, hem de ezici çoğunluğun mâneviyattan uzak, maddeci bir hayat yaşadığı Amerika’da yapılmıştır. Araştırmaya, Purdue Üniversitesinden K. F. Ferraro başkanlık etmiştir. Bu araştırma neticesinde, düzenli ibâdet edenlerin, diğerlerinden daha sağlıklı oldukları tespit edilmiştir. Araştırmacılar, 1473 kişiyle yaptıkları mülâkatlarla şu neticeleri buldular:
Düzenli ibâdet etmeyenlerin % 9’u sağlıklarının kötü olduğunu söylemiştir. Hâlbuki düzenli ibâdet edenlerin sadece % 4’ü sağlıklarının kötü olduğunu belirtmişlerdir. Düzenli ibâdet etmeyenlerin sadece % 26’sı sağlıklarının çok iyi olduğunu söylerken, düzenli ibâdet edenlerin % 36’sı sağlığının çok iyi olduğunu söylemişlerdir.
Eğer bu araştırma, muntazam ibâdet eden müslümanlarla, etmeyenler ve dinsizler arasında yapılsaydı, ibâdetin vücudumuza faydası daha bâriz olarak görülecekti. Araştırmayı yapan Ferraro şöyle diyor: “Kendi inançlarında dindar olanlar, hayatlarını ona göre tanzim ediyorlar. Cemaatler, strese ve âilevî
4410] 2/Bakara, 185
4411] 2/Bakara, 185
4412] 9/Tevbe, 91
4413] 24/Nûr, 61
HASTALIK
- 949 -
meselelere karşı fertlerine destek veriyorlar. Birçok din, sigarayı, alkolü yasaklayarak sağlığı koruyor ve orta yolda harekete teşvik ediyor.”
İslâm, hem bu dünya, hem de âhiret için saâdet ve rahmet dinidir. Kur’an, Peygamberimizin âlemlere rahmet olarak gönderildiğini beyan eder.4414 Bu sebeple, tıbb-ı nebevîde, İslâm’ın emir, yasak ve tavsiyelerinde, ibâdet ve sünnete uygun yaşayışta derin hikmetler, hadsiz faydalar vardır. Başta tıp olmak üzere hiçbir ilim dalı İslâmî ibâdetler kadar sağlığı koruyucu rol oynayamaz. Namaz, oruç ve her çeşit sünnetlere uyma gibi ibâdetlerin, insan sağlığına kazandırdığı pekçok keşifler, tespitler yapılmıştır. Bunlardan bir-iki küçük örnekler verelim:
Meselâ namazda rükûa gitmenin beldeki kireçlenmeye iyi geldiği bilim adamlarınca tespit edilmiştir. Müslümanların Allah’a en yakın olduğu an olan secdede, kan beyne fazla gidiyor ve beyin o anda daha iyi besleniyor. Abdest alırken vücuda birikmiş olan zararlı elektrik boşalmaktadır. Müslümanların günde kıldığı en az 40 rekât namaz, aynı zamanda mükemmel bir spordur...
Almanya’da yapılan bir araştırmada oruç tutmanın, böbrek ve karaciğer hastalığı tehlikesini % 70 oranında azalttığı tespit edilmiştir. Almanya’da yayımlanan Bunte dergisinin haberine göre, senede en az 14 gün oruç tutan bir insanın böbrek ve karaciğeri, 10 sene gençleşmektedir. Araştırmacılara göre oruç esnâsında böbrek ve karaciğer zehirlerden arınmaktadır. Bu neticeye 1000 hasta üzerinde yapılan tecrübelerle varılmıştır. Orucun sadece bu iki uzvumuza değil; bütün vücudumuza faydası vardır. Çünkü oruç esnâsında vücut; yaşlı, hasta ve ölü hücreleri yaktığından, bütün hücreler yenilenip gençleşmektedir.
İbâdetler insana devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır ve vicdânî olan imanı korur ve sâbitleştirir. Böylece insan Allah korkusu ve sevgisiyle yaşayayışını bir kayıt ve disiplin altına alır, ifrat ve tefrite düşmekten kurtulur. İrâde-i cüz’iyesi, kısmî seçme özelliğiyle tekâmülünü sağlamak için insana, sınırı geniş şekilde şehvet, gazap, çeşitli hisler ve akıl kuvvetleri verilmiştir. Allah’tan korkmayan, İslâm’ın getirdiği emir ve yasaklar manzûmesine uymayan insandan, hem kendine, hem de etrafına zararlı davranışlar çıkar. Bu sebeple müslüman toplumlarda içki, kumar, zinâ, fuhuş, saldırı, cinâyet yoktur. Çünkü böyle günahlardan kaçınmak ibâdet cümlesindendir. Bugün batılı insanda ve müslümanım dediği halde batılı gibi yaşayanlarda iman yokluğu veya azlığından, ibâdet yok denecek hale geldiğinden, müthiş bir bunalım vardır. AIDS, alkolizm, uyuşturucu kullanımı, tecavüz gibi problemlerden insanlar ve toplumlar muzdariptir. 4415
İbâdetler için gerekli olan abdest gibi, diş, elbise, vücut ve çevre temizliği, haram gıdâlardan kaçınma, sağlığın emânet olduğu bilinciyle vücudun hakkını verme ve her çeşit Kur’ânî emirler ve hayli ayrıntılı tıbb-ı nebevî mü’minin sağlığı konusunda hem koruyucu, hem tedâvi edici büyük unsurlar taşır. Yine, hastalanınca duâ ve Kur’an okuma gibi ruhî tedâviye ve ziyâret gibi moral değerlere katkısında din ve ibâdetin faydaları gözden uzak tutulmamalıdır.
Ancak, ibâdetin rûhu ihlâstır. Yani, ibâdetler, sıhhat kazanmak veya başka bir dünyevî fayda için yapılmaz, Allah emrettiği için yerine getirilir. Aksi halde ibâdet için yaptığımız fiiller, ibâdet olmaktan çıkar, özelliğini kaybeder. Fakat
4414] 21/Enbiyâ, 107
4415] H. Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşama ve Başarı, s. 82-84
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ibâdetlerdeki dünyevî menfaatler, asıl gâye olmamak şartıyla ikinci, üçüncü derecede tercih sebebi, hikmet kaynağı olabilirler.
Esas Büyük Hastalık Mânevî Olandır, Kalbin Hastalığıdır
Meraz/hastalık kelimesi, Kur’an’da fiziksel hastalıklar için de kullanılmakla birlikte, çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma, nifak (ikiyüzlülük),4416 hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/hayvanî duygular ve meyiller), fücûra (günah ve zinâ arzusu şeklinde ahlâksızlığa) niyetlenme 4417 gibi nefsî hastalıklar için kullanılır
Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip,4418 onlara devâ olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını arttırmaktadır.4419 Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa; onların yalnızca ziyanını arttırır. 4420. İman etmeyenler için Kur’an bir körlüktür.4421
Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde olan mânevî hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların kalplerinde hastalık (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır.4422 Kur’an açısından hastalığın en önemlisi, mânevî olduğu gibi; şifâ da, esas olarak mânevî alan için söz konusudur.
Kur’an’da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş değişik durum ve özellikleri şöyle sıralanabilir: Galiz (kaba ve katı) kalpler,4423 eğri kalpler,4424 gâfil ve gaflete düşürülmüş kalpler,4425 taş gibi katı kalpler,4426 kılıflı kalpler, 4427 hasta kalpler, 4428 mühürlü kalpler, 4429 bağlı kalpler,4430 kapalı kalpler, 4431 kör kalpler, 4432 kilitli kalpler.4433
Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri: Kur’an’dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar, en sinsî hastalık: Nifak ve ölümcül hastalık: Şirk.
4416] 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12-32
4417] 33/Ahzâb, 32-60; 47Muhammed, 20-29; 74/Müddessir, 31
4418] 9/Tevbe, 124
4419] 2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125
4420] 17/İsrâ, 82
4421] 41/Fussılet, 44
4422] 2/Bakara, 10
4423] 3/Âl-i İmran, 159
4424] 3/Âl-i İmran, 7
4425] 18/Kehf. 28
4426] 2/Bakara, 74
4427] 2/Bakara, 88
4428] 2/Bakara, 10; 33/Ahzâb, 32
4429] 45/Câsiye, 23
4430] 7/A'râf, 100
4431] 41/Fussılet, 5
4432] 22/Hacc, 46
4433] 47/Muhammed, 24
HASTALIK
- 951 -
Kalp hastalıklarının ilâcı ise; Kur’an-ı Kerim’i düşünerek, anlayarak okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak. Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşû ve anlayış. Kalbi arındırma yollarına mürâcaat edip güzel ahlâk ve ihlâslı ibâdet üzere olmak. Cesâret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak.
Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir.4434 Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması; hastalıklı ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp, marazlı (hastalıklı) olmasını Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı gösterir. 4435 Bu âyetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:
Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyâkârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır.4436 Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık, hırs,4437rics (pislik, iğrençlik, sefihlik), şeytan fitnesine yataklık dikkat çeker (). Kalp marazı/hastalığı; kalp katılığı, kalp kararması (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve onu insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah’a giden yolunu tıkayan bir belâ olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş olanlara.”4438 Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır 4439. Kalp kasvetinin en tipik temsilcileri yahûdilerdir.
İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve hakikate açılabilecek pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur 83/Mutaffifin, 13-154440. Hastalanan ve paslanan kalp, nihâyet körleşir. Ve insan için esas körlük budur 4441. Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları dumûra uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an, kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir kalp gözünün akıl faâliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale getireceğine işaret etmiştir 4442. Kur’an, bu konuda “akıl işleten, akıl faâliyeti yürüten kalpler” deyimini kullanıyor. 7/A’râf, 179. âyeti ise, inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda gösterir.
Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi 4443; hatmedilmesi/mühürlenmesi 4444 ve kalbe kilit vurulması, kalbe perde
4434] Muhammed, 22
4435] 2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur, 50; 33/Ahzâb, 12
4436] 2/Bakara, 10
4437] bk. 33/Ahzâb, 32
4438] 39/Zümer, 22
4439] 57/Hadîd, 16
4440] 83/Mutaffifin, 13-15
4441] 22/Hacc, 46
4442] 22/Hacc, 46
4443] 7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56
4444] 2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çekilmesi4445 deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağına dikkat çekilir.
Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur.4446 Bu hal, kalp mühürlenmesi açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.
Bir insan, Allah’a karşı sorumluluk ve şükran hissi duymaz, takvâ özelliklerine sahip olmazsa; kalp, kulak ve gözünde meydana gelen cereyan kesilmesi (mühür ve perde) onun idrak cevherini yok eder. Ona gerçekleri en kesin bir dille anlatsanız da; o, bunu fark edemez. Çünkü Allah’ın yaratış sırrında güzellikler ve ihtişam vardır. Gözü perdeli, kalbi ve kulağı mühürlü olan bunu fark edemez. Dolayısıyla onların uyarılması ve uyarılmaması eşittir; inanmazlar.
Bütün kâfirlerin değil; insanî değerlerden soyutlanmış küfürde inatçı kimselerin kalpleri mühürlenir. Cenâb-ı Hak, küfre düşen bir kimseyi sonsuz rahmetiyle uzun süre gözetimde tutar; yani kalbini hemen mühürlemez. Ona dönüş şansı tanır. Fakat gurur, cimrilik ve azgınlıkta direnirse, İlâhî gazap mührünü vurur ve artık o iflâh olmaz. Artık bu kimse Fâtiha’daki “mağdûb-i aleyhim” grubuna girmiştir. Diğer kâfirler ise “dâllîn”dir; günün birinde, kendi tavırlarıyla liyâkat kesbettiğinde Rabbimiz hidâyet verebilir.
“Müslüman açısından kalplerin mühürlenmesi gerçekleşmez; öyleyse bu konu sadece azgın kâfirleri ilgilendirir” diyemeyiz. Günümüzde günahlar çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke, küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir müslümanın, kalplerin mühürlenmesi, Allah’ın lânetine uğramasına giden yolları iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli istikamete meyl etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tevbe edilmediği ve ısrar edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma te’villerle haramı helâlleştirmeye, kalp katılığına, dolayısıyla küfre açılan bir kapıdır. Kur’an, bu nedenle günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir. Bir insan günah işleye işleye, adım adım küfre yaklaşır. Günah işleyen, daima günah çevresinde günahkârlarla dost olacağından, yavaş yavaş günahkârlığı karakter çizgisi haline getirir.
Günah işleyen, suçuna karşılık te’vil yolları arar. En tehlikeli oyun da budur. Bu te’vil hastalığı ilerleyerek Kur’an’a saygıyı azaltır. Sonunda küfre götürebilir. Zaten tevbenin temel sırrı budur. Günah işleyen, hiçbir mâzeret, bahane icat etmeden, te’vile kapılmadan suçunu idrâk ve kendine itiraf etmelidir. Bu kabul, te’vilden ve küfürden kurtarır. Bu konuda İblis ile Hz. Adem’in işledikleri hata konusundaki tavırları Kur’an’da ibret alacağımız şekilde vurgulanır. Günah kompleksine düşerek de insan küfre doğru yönelebilir. Şeytanın bir oyunu da, günah işleyen insanı paniğe kaptırarak saflarına almaktır. Yani “sen nasıl olsa büyük günahkârsın; sen artık iflâh olmazsın, öyleyse günaha devam; battı balık yan gider” sloganıdır. Bu yorum, temelden yanlış bir yargıdır. “Allah’ın rahmetinden ümit
4445] 6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57
4446] 2/Bakara, 74
HASTALIK
- 953 -
kesmeyiniz. Allah, (vazgeçilip tevbe edilince) bütün günahları mağfiret eder.” 4447
Kalp hastalığı ve giderek kalbin mühürlenmesi, boş arzuları ilâh edinme, 4448 Allah’ın nimetlerine nankörlük,4449 azgınlık, zulüm,4450 bilgisizlik4451 gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler artık insanca ne görebelir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne de yaşayabilirler. 4452 Küfre götüren günahlar açısından önemli bir konu, günahın cinsidir. Her günah çirkindir, kaçınılması gereken bir yasaktır. Ama şeytan, bazen küçük günahları gözümüzde büyütürken; büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfâz-ı küfür, şirk ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle eş görünümünde olmalıdır. Namazı terk etmeyi alışkanlık haline getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini, hevâ ve hevesini putlaştırmaya götüren gurur ve istiğnâ çok önemli bir günahtır. Bir günah, zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zâlimin kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür.4453 Yine, küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara yataklık ederler. Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi uyarılar vardır.
Hastalık ve bozukluklardan arınmış bir kalp, Kur’an dilinde selîm kalp adını almaktadır.4454 Allah’ın, insandan son hesap gününde istediği tek şey, O’nun huzuruna selîm bir kalple gelmiş olmasıdır.4455 Din hayatının, müslümanca yaşayışın amacı, insana selîm kalbi kazandırmaktır. Selîm kalbin olmadığı kişide, din sadece bir kuru iddia ve aldanıştır. İlginçtir ki, gâye olan, kalbe sıfat yapılan “selîm” kelimesi, tevhid yolunun genel adı olan İslâm’la aynı köktendir. Yani selâm ve selâmet kökünden. O halde selîm kalp barış, huzur, güven, aklık ve sükûnetle dolu olan kalp demektir ki, İslâm da bu değerlerin elde ediliş yoludur. Bu değerlerin sembol ve ufuk adı Allah’tır. Bu yüzden İslâm’ın teknik anlamı, Allah’a teslimiyet olarak verilmiştir. Buradan bakınca selîm kalp, Allah’a gereğince teslim olmuş kalp demek olacaktır.
Kalbin imtihanını4456 başarıyla verenlerin onu rahmet ve re’fet (sıcaklık, merhamet, kaynaşma) ile doldurduklarını görüyoruz.4457 Bu kalpler kasvete uzaktır. Hasta kalbin yolu kasvete; rahmetle dolu kalbin yolu lînete, yani yumuşaklığa çıkar. Kalp yumuşaklığının yokluğu, kalp gılzatı, yani katılık ve kabalık getirir ki, bu, insanları nefretle kaçıran bir illettir. 4458 Kur’an, kalplerin, Allah’ı zikirle yumuşadığını belirtir.4459 Allah’ı zikir, yani şuurlu anma, kalbi titretir, yumuşatır ve
4447] 39/Zümer, 53
4448] 45/Câsiye, 23
4449] 7/A’râf, 101
4450] 10/Yûnus, 74
4451] 30/Rûm, 56; 9/Tevbe, 87, 93
4452] 2/Bakara, 7; 63/Münafıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46
4453] 31/Lokman, 13
4454] 26/Şuarâ, 89; 37/Saffât, 84
4455] 26/Şuarâ, 89
4456] 49/Hucurât, 3
4457] 57/Hadîd, 27
4458] 3/Âl-i İmrân, 159
4459] 39/Zümer, 23
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daha sonra da onu itmînân ile, yani sükûnet, ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Ve Kur’an’a göre kalplerin itmînânı yalnız ve yalnız Allah’ı zikirle mümkündür. Allah yerine başka şeylerin sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması beklenemez. 4460
Kur’an, mühürlenmiş kalplerin mütekebbir, müstekbir kalpler olduğunu beyan eder.4461 “Allah, mütekebbir cebbar (büyüklük taslayan her zorbanın) kalbini mühürler.”4462 Burada mütekebbir sıfatına, cebbar vasfının eklendiğini görüyoruz. Cebbar; cebre, şiddete, zora, dehşet ve baskıya başvuran demektir. Anlaşılan o ki, Kur’an, mütekebbirlerde cebbarlık sıfatının da kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.
Mühürlenmiş hastalıklı kalplerin bir dâvâ çevresinde birleşmeleri mümkün değildir. Çünkü onlar, birliğin en emin yolunu, tevhidi, yani Allah’ın birliğini kabullenmeyerek kaosa düşmüşlerdir; artık birleşemezler. Onların vücut verebilecekleri birlik ve beraberlik ancak dış planda bedensel ve maddesel olabilir. “Sen onları toplu, birlik ve beraberlik içinde sanırsın; oysaki onların kalpleri parça parçadır.” 4463
Kalp hastalığının ve bozukluğunun insan hayatındaki en tehlikeli pratik görünümü, insanın kalbiyle dilinin farklılığıdır. Kur’an bunu imansızlığın, şahsiyetsizliğin, dejenerasyonun bir belirişi olarak tespit ediyor. Kalple dilin uyuşmazlığı, insanın kalbine karşı günah işlemesi, kalbine ihânetidir. 4464
Kur’an’ı, tedebbürle yani düşünerek, anlayarak okumamak, kalbin kilitli olmasının en önemli belirtisidir. “Peki, bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 4465 Âyette geçe tedebbür, okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ın ne dediğini anlamadan okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur’an’ın mânâsı üzerinde düşünmemek veya “biz Kur’an’dan bir şey anlayamayız” diyerek Allah’ın kelâmını rafa kaldırmak, kalbin hasta olduğuna ve mühürlendiğine işarettir. Nitekim bu âyetin öncesinde4466 lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur’an’ı tedebbür etmeyenlerin kimler olduğuna dikkat çekilmiştir. “Kalpleri üzerinde kilitler mi var?” sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur’an’ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir.
“İman edenlerin, Allah’ı zikir ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürperip saygı dolu bir korku ile yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış fâsık kimselerdi.”4467 Âyet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah’ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan olan kitap ehli örnek gösterilmiştir. Hitap, son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri Allah’ın zikri4460]
13/Ra'd, 28; 57/Hadîd, 16; 22/Hacc, 35; 23/Mü'minûn, 60; 8/Enfâl, 3
4461] 16/Nahl, 22
4462] 40/Mü'min, 35
4463] 59/Haşr, 14
4464] 2/Bakara, 283; Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 269 ve devamı
4465] 47/Muhammed, 24
4466] 47/Muhammed suresi, 23. âyette
4467] 57/Hadîd, 16
HASTALIK
- 955 -
ne, yani Kur’an’a sırt dönmemek konusunda uyarılmaktadır. İkinci olarak, ehl-i kitabın zamanla bozulduklarına, kalplerinin hastalanıp karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kitabına uzak kalmanın sonucu örneklendirilmiştir. Bu âyet, zaman içinde Kur’an’a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslâm dünyasına mûcize bir Kur’an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur’an’ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir.
Kalplerin hastalanmasından ve katılaşmasından sonra fasıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Kur’an nûruyla aydınlandıktan sonra uzun bir süre Allah’ı zikretmekten uzak kalınca hastalanıp katılaşır, aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşû ve huzur ile Allah’ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emâresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah’ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır.4468 Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur’an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve ısındırır.
Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğz eden, onları dost kabul etmeyen mü’minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım eder. 4469
İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir eylem kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır, onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan ameller ise, insanın kalbini hastalandırır, sertleştirir, katılık getirir. İnsanın kalbi, Kur’an’dan ışığını kesip, Allah’ın nuruyla bağını koparınca öylesine hastalanıp kararır ki, Kur’an tâbiriyle artık onun işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır.
Takvâ sâyesinde Kur’an’ın hidâyetiyle, Allah’ın nûruyla bakıp, görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen insan; bu ışıkla irtibatı kendi irâdesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama sanki hiç görmemiş gibidir; sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş olur. Kalbi de imandan, sevgiden ibâdetten zevk almaz olur ve küfrü, isyânı, fesâdı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir; küfrün nedenleri değildir. “Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırmış, eğriltmiştir.” 4470
Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
Kur’ân-ı Kerim, hastalık nedenleri olarak rûhî etkilere büyük ölçüde yer verir. Üzüntü ve rûhî bunalımları hastalıkların baş nedeni sayar: “Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!”4471 Hastalıkların nedenlerini ge4468]
3/Âl-i İmrân, 27
4469] bk. 58/Mücadele, 22
4470] 61/Saff, 5
4471] 12/Yûsuf, 85
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nellikle rûhî etkenlerde gören Kur’an, ruh hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları özellikle psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir. Ruh hastalıkları daha çok, sıkıntı, elem, çatışma, kaldıramayacak kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.
Kur’an Allah’a, kadere, âhirete imanı, tevekkül ve sabrı emrederek, ruhsal gerilimleri hafifletici, sıkıntıları giderici, bunalımları yok edici esaslarıyla psikoz ve nevroz gibi hastalıkların büyük ölçüde önüne geçer.
Kur’anda ruhsal hastalıkları önlemeye yönelik genel esaslar vardır: “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” 4472; “Sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umut keser?” 4473; “Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden Sana sığınırım.” 4474; “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından dilediğine verir. O bağışlayan, merhamet edendir.” 4475
Kur’an, insanın ruh sağlığının esası olan iç huzurunun sağlanması yolunda somut adımlar atar. Bu somut adımların başında “zikrullah” gelir. İman eden insanlar Allah’ı zikredip anmakla, Allah’a bağlılıklarını hissetmekle iç huzuru elde ederler. Yalnızlıktan doğan tedirginlik ve gerginlikten kurtulurlar. Bu iddiâyı özellikle hastalar ve yaşlılar üzerinde yapılan gözlemler isbat etmektedir. Yalnız kimselerin “zikrullah”ın verdiği iç huzuru sâyesinde psikolojik bir dinamizm kazandıkları görülmüştür. Ruhun dinçleşmesi insan bedenine de müsbet bir şekilde yansımaktadır. Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifâdesini buluyor: “Onlar iman eden ve Allah’ı zikretmekle gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmekle gönüller huzur bulur.”4476 Bu âyet-i kerimede, ancak Allah’ın zikriyle gönüllerin mutmain olup huzur bulacağı belirtiliyor. Gönüllerin huzur bulacağı, doyuma ulaşacağı zikir; Kur’an okumak, dinlemek, sübhânallah, elhamdü lillâh, Allahu ekber, lâ ilâhe illâllah gibi ifâdelerle Allah’ı hatırlayıp anmak veya Allah’ı kalpte ve zihinde tutmaktır. Allah’ı zikir, insanın gönlüne sevinç ve huzur verir.
Gönüller Allah’tan başka hangi şeye yönelip ulaşsa, hepsinin ötesi bulunduğundan hiç birinde karar kılamaz, hiç biri ruhunu doyuramaz, heyecanını dindiremez. Haz ve lezzette daha yükseğe erişmek ister. Fakat Allah’ı zikretmekten zevk almağa başladığında bütün arzuların ve isteklerin Allah’a râci olduğunu anlar ve artık ondan yüksek bir mercî ve maksûda yönelmeye imkân bulunmadığını anlar. Bundan dolayıdır ki, iman etmeyenlerin ve gâfillerin kalpleri hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, iç huzuru bulamaz, çırpınır durur. Sıkıntı, bunalım ve huzursuzluklar ise ruh sağlığını tehdit eden en büyük etmenlerdendir. Bu etmenlere ve bunları doğurabileceği psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur’an reçetesi, “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder. 4477
“İnsan, iki nimet hakkında yanılgıdadır: Sağlık ve boş vakit.” (Hadis-i Şerif)
4472] 39/Zümer, 53
4473] 15/Hicr, 56
4474] 23/Mü’minûn, 97
4475] 10/Yûnus, 107
4476] 13/Ra’d, 28
4477] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 97-99
HASTALIK
- 957 -
“İki şeyin elden gitmeden değerini takdir etmek zordur: Sağlık ve gençlik.” (Hz. Ali)
“Biri bütün gece hastanın başında ağladı. Sabah olunca o öldü, hasta iyileşti.” (Sâdi)
“Acının ve hastalığın erişmediği ölümlü yoktur.”
“Hastalık, ruh ile vücut arasındaki dengenin bozulmasıdır.”
“Hastalık, hiç aldatmayan bir nasihatçi ve ikaz eden bir mürşiddir.”
“Hastalık, bazılarına önemli bir definedir, çok kıymetli bir İlâhî hediyedir.”
“Eğer hastalığın mânâsı güzel bir şey olmasa idi, Rahîm olan Yaratan, en sevdiği kullarına hastalıkları vermezdi.”
“Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.”
“Hastalıklar, kötü zevklerin ücretidirler.”
“Hastalık, ölümün hizmetçisidir.”
“Hastalık ölümün elçisidir; ondan yüz çevirme!”
“Hastalık seni hastalık olmayan âleme çağırır.”
“Hastalık hissedilir de, sağlık hissedilmez.”
“Kendini sağlam bilen hastanın tedâvisi olmaz.”
“Hastalık her şeyden çok, sağlığı korur.”
“Hastalık dediğin şey, atla gelir; yaya gider. Kiloyla girer; gram gram çıkar.”
“İnsan tuhaftır; binlerce hastalıktan bir-ikisine sahip, diğer yönlerden sağlıklı ise, çoğa bakarak şükredeceğine ‘hastayım’ der, şikâyet eder.”
“Musîbetlerden sonra, insanı terakkî ettiren ikinci faktör, hastalıklardır. İnsan, musîbetleri de, hastalıkları da Rabbinin ihsanlarından saymalı ve şükür içinde sabretmeli.”
“Hastalığın kaynağı mide, şifânın temeli perhizdir.”
“Ümitsiz bir hastaya mânevî bir teselli, bin ilâçtan daha faydalıdır.”
“Sağlıktan daha tatlı bir şey yoktur, derler. Ama hasta olmadan önce hiç de öyle düşünmezler.”
“Sağlığın değeri, hastalıkta belli olur.”
“Sağlık, bir vücut değil; bir kafa ve gönül işidir.”
“Bedenimizde görülen bazı hastalıklar, ruhlarımızda saklanan hastalıkların küçük parçalarıdır.”
“Sağlık, hiç kimsenin kesin olarak güvenemeyeceği tek nimettir.”
“Doktorlar, bedenin hastalığını iyileştirmeye çalışırlar, dâvetçi âlimler de ruhun/kalbin hastalığını.
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hazreti Eyüp’ten miras kalmıştır
Derde sabredene dermân bulunur.”
“Dertli derdini anlatırken dertsizin uykusu gelir.”
“Kendi dertlerini unutmak isteyenler, başkalarının dertlerine yardımcı olmaya çalışmalıdır.”
“Geçmiş bir dert için yakınmak, yeni dertler edinmektir.”
“Huzurlu ve mutlu olmak istiyorsan, derdini gözünde büyütme.”
“Bir dert atladıldıktan sonra insana bir kazanç olur.”
“Herkesin kendine göre birtakım derdi vardır; ama bu kiminde gramladır, kiminde kiloyla. Ya da kimi aynı derdi duymaz, kimi inlemeden duramaz.”
“Dünyada herkes dert çeker; Sen Allah için, O’nun yolunda dert çeken dâvâ adamı ol ki, dertler bitmeyen zevklere dönüşsün!”
“Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördükmü överiz; ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdilermi darılır, kızarız.”
“Hangi dertli, içini dökmeye doymuş, usanmıştır ki...”
“Gönülde olup da söylenmeyen dert cana benzer, ruh gibidir. Görünmezse de, eseri vücudun her tarafına yayılır.”
“Dert daima insana yol gösterir.”
“İnsanı kâmil olmaya iten derttir.”
“Derde dert ile devâ, zehire panzehir ile şifâ gerek.”
“Derdi veren dermânını da verir.”
“Derdini saklayan derman bulamaz.”
“Her derdin olur çâresi, her inleyen ölmez.
Her mihnete bir âhir olur, her gâma pâyân.”
“Muvakkıt u müneccim ne bilür şeb-i yeldâyı
Mübtelâ-yı gâma sor, giceler kaç saat?”
“Hepimizde başkalarının dertlerine dayanacak kadar güç vardır.”
“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!”
“Kader deyince ne anlardı, dinle bak ashâb:
Ebû Ubeyde’ye imdada eylemişti şitâb,
Maiyyetindeki askerle bir zaman Fârûk.
-Tereddüt etme sakın, çünkü vak’a pek mevsûk-
Tarîk-ı Şâm’ı tutup doğru “Surg”a indi Ömer.
HASTALIK
- 959 -
Ebû Ubeyde hemen koştu almasıyla haber.
Halîfe, Hazret-i Serdâr’a: “Nerdedir ordu?
Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?” deyip sordu.
Ebû Ubeyde: “Vebâ var!” deyince askerde;
Tevâbi’iyle Ömer durdu kalkacak yerde.
“Vebâya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?”
Muhâcirîn-i kirâmın soruldu hep re’yi.
Bu zümreden kimi: “Maksad mühim, gidilmeli” der;
“Hayır, bu tehlikedir” der, kalan muhâcirler.
Halîfe böyle muhâlif görünce efkârı;
Çağırdı: Aynı tereddüdde buldu ensârı.
Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı... Artık ona,
Muhâcirîn-i Kureyş’in müsinn olanlarına
Mürâcaat yolu kalmıştı; sordu onlara da.
Bu fırka işte bilâ-kayd-ı ihtilâf arada:
“Vebâya karşı gidilmek hatâ olur” dediler;
“Yarın dönün!” diye ashâba emri verdi Ömer.
Ale’s-seher düzülürken cemâatiyle yola,
Ebû Ubeyde çıkıp: “Yâ Ömer, uğurlar ola!
Firârınız kaderu’llah’tan mıdır şimdi?”
Demez mi, Hazret-i Fâruk döndü: “Doğru, dedi,
Şu var ki bir kaderu’llah’tan kaçarken biz,
Koşup öbür kaderu’llah’a doğru gitmedeyiz.
Zemîni otlu da, etrâfı taşlı bir derenin
İçinde olsa devenin yâ Ebû Ubeyde, senin;
Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,
Ya öyle yapmıyarak otlu semte çektirsen,
Düşün: Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?”
Ömer bu sözde iken İbn-i Avf olur zâhir,
Hemen rivâyete başlar hadîs-i tâûnu
Ebû Ubeyde tabîî susar duyunca bunu.
Muhâcirîn-i Kureyş’in, kibâr-ı ashâbın,
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şerîatin koca bir rüknü: İbn-i Hattâb’ın;
Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!...
Utanmadan yine kalkışma Hakk’a bühtâna. 4478
“Rabbimiz! Bize dünyada hasene (iyilik, güzellik, sağlık, âfiyet ve hayır), âhirette de hasene ver. Bizi ateş azâbından koru.” 4479
4478] Mehmed Âkif Ersoy, Safâhat, Fâtih Kürsüsünde, s. 235-236
4479] 2/Bakara, 201
HASTALIK
- 961 -
Hastalık Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de Meraz/Merzâ (Hasta ve Hastalık) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (24 yerde): 2/Bakara, 10, 10, 184, 185, 196; 4/Nisâ, 43, 102; 5/Mâide, 6, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 91, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50, 61; 26/Şuarâ, 80; 33/Ahzâb, 12, 32, 60; 47/Muhammed, 20, 29; 48/Fetih, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 31.
B- Kur’ân-ı Kerim’de Şifâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (8 yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 14; 9/Tevbe, 109; 10/Yûnus, 57; 16/Nahl, 69; 17/İsrâ, 82; 26/Şuarâ, 80; 41/Fussılet, 44.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 472-500, 18, s. 293-295
2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 358-360
3. Şübheler Üzerine, Safvet Senih, TÖV Y. s. 13-18, 47-51
4. Merak Ettiklerimiz, Adem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 175-197, 264-275, 407-409
5. Asrın Getirdiği Tereddütler, M. F. Dahhâk, Silm Ofset, s. 35-36
6. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 97-99
7. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 239-240
8. Âdem’den Hâtem’e Kişilik, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y. s. 52-53
9. Hadis ve Psikoloji, Muhammed Osman Necati, Terc. Mustafa Işık, Fecr Y. s. 307-309
10. İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem, Halûk Nurbaki, D.İ.B. Y.
11. İslâm’da Sağlığın Önemi, Mustafa Kapçı, Bayrak Y.
12. İslâm Geleneğinde Sağlık ve Tıp, Değişim ve Kimlik, Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y.
13. Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, Mahmut Denizkuşları, Marifet Y.
14. Peygamber Efendimizin Maddî-Mânevî Sağlık Öğütleri, İbn Kayyim Cevziyye, İslâmî Neşriyat
15. Peygamberimiz ve Tıp (Tıbb-ı Nebevî), Mahmud Denizkuşları, Marifet Y.
16. Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, Ali Rıza Karabulut, 2 cilt, Mektebe Y.
17. Tıbb-ı Nebevî, Hüseyin Remzi, Sümer Kitabevi Y.
18. Hadislerde Koruyucu Hekimlik, Ahmet Turhanoğlu, Rağbet Y.
19. Kur’an ve Hadislerde Çocuk Sağlığı, Murat Yurdakök, Altınkalem Y.
20. Hayatın Dert ve Üzüntülerine Peygamberimiz’den Teselliler, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
21. Hayat Umuttur, Şaban Döğen, Gençlik Y.
22. Doktorunuz Diyor ki, Sefa Saygılı, Timaş Y.
23. Alternatif Tıp, Andrew Stanway, İnsan Y.
24. Tıbbın Hastalığı, 1, 2, Brian İnglis, çev. Murad D. Çekin, İnkılâb Y.
25. Sağlık Kılavuzu, Ahmet Erdem, Seha Neşriyat
26. Tıbbî Gerçekler, Hakkı Gökbel, TÖV Y.
27. Âile Sağlığı Ansiklopedisi, Sefa Saygılı, Timaş Y.
28. Dengeli Beslenme ve Sağlıklı Zayıflama, Sefa Saygılı, Timaş Y.
29. Hastalıkta ve Sağlıkta Beslenme, Hüsrev Hatemi, Altın Kitaplar Y.
30. Sağlıklı Beslenme Kılavuzu, Sıdıka Bulduk, Seha Neşriyat
31. Bulaşıcı Hastalıklarla Savaş ve İslâm Dini, Ekrem Kadri Unat
32. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı, Seha Neşriyat
33. Sağlıklı Beslenmede Anne Sütü, H.İbrahim Erbıyık, Nesil Y.
34. İlk Yardım Kılavuzu, Ahmet Erdem, Seha Neşriyat
35. Kadının Sağlık Kılavuzu, Naciye Akyıldız, Seha Neşriyat
36. Âilede Herkesin Doktoru, Nuri Ergene, İnkılap Kitabevi Y.
37. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y.
38. Nasıl Sağlıklı Yaşanır? Hasan Günaydın, Türdav Y.
39. Türkiye’de Sağlık, Tüses Bilgi Kongar, Yeni Yüzyıl Kitaplığı
40. Sağlık Terimleri Sözlüğü, Mustafa Güler, Timaş Y.
41. Strese Son, Sefa Saygılı, Türdav A.Ş. Y.
42. Çocuk Hastalıkları, Hüseyin Akan, Seha Neşriyat
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
43. Çocuk Sağlığı, Olcay Neyzi, Çocuk Vakfı Y.
44. Çocuklarda ve Gençlerde Psiko-Sosyal Sağlık, Kemal Çakmaklı, Seha Neşriyat
45. Kur’ân-ı Kerim’de Besinler ve Şifa, Davut Aydüz, Timaş Y.
46. Şifalı Bitkiler ve Tıbb-ı Nebevî, Abdülkadir Eroğlu, 6 cilt, Demir Kitabevi Y.
47. Şifâlı Bitkiler, Âdil Âsımgil, Timaş Y.
48. Şifalı Bitkiler ve Reçeteleri, Vedat Sağlam, Kahraman Y.
49. Şifalı Bitkiler ve Doğal İlaçlarla Tedavi, Abdülmecid Yıldız, Risale Y.
50. Şifalı Bitkilerle Tedavi, Arif Pamuk, Pamuk Y.
51. Hastalar Risâlesi, B. Said Nursi, Envâr Y/İhlâs-Nur Y/Sözler Y/Yeni Asya Gaz. Neş.
52. Hastalar ve Işıklar, Rasim Özdenören, İz Y.
53. Hasta Toplum, Güçlü Millet; Abdülkadir Duru, Özden Y.
54. Hastahanede Karşılaşma, Şehid Bintü’l-Hudâ, Çev. Habeşî, Kültür Bas. Yay. Bir. Y.
55. Hastalar İnsandır, Mehmet Oğuz Yenidünya, Şûle Y.
56. Hasta Tedavileri, (Duâlar), Ömer Dönmez, Hisar Y.
57. Mutluluk Yolları Hayat Kitabı, Ahmed Muhtar Büyükçınar, Hikmet Y.
58. Mutluluk Esasları, Kemaleddin Tuncel, Marifet Y.
59. Mutluluğun Kazanılması, Râgıb el-İsfahanî, çev. Lütfi Doğan, Bahar Y.
60. Kitap ve Sünnete Göre Mutluluğun Kazanılması, M. Zekeriyya Kandehlevi, Terc. H. Ünal,VahdetY.
61. Angoisse (Sıkıntı), Dr. Mehmet Tevfik Özcan, Özel Y.
62. Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y.
63. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y.
64. İslâm’a Göre İnsan Psikolojisi, Muhammed Kutub, Hicret Y.
65. Kur’an’da Karakter Eğitimi, Musa Kâzım Gülçür, Işık Y.
66. Kur’an ve Psikoloji, Prof. Muhammed Osman Necati, Fecr Y.
67. Hadis ve Psikoloji, Prof. Muhammed Osman Necati, Fecr Y.
68. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y.
69. Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
70. Kur’an’da Kişilik Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
71. Strese Karşı Çözüm Yolları, Diyanet İşleri Başk. Y.
72. Doğal Âfetler ve Din, T. Küçükcan-Ali Köse
73. Sefer Vakti, Esma Yakar, Timaş Y.
74. İlaç Şirketleri Kızacak Ama, Neşe Kutlutaş, Kim Y.
HAYIR ŞER
- 963 -
Kavram no 67
İmtihan 3
Bk. İtaat-İsyan
HAYIR - ŞER
• Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
• Şer; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
• Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
• Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
• Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
• Hayrın İki Yönü
• Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
• İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
• Şerrin Ehveni Olur mu?
• Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
“Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” 4480
Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden sadaka) olan şeyler demektir. Yine aynı kökten gelen ‘ihtiyar’, seçmek, dilemek, irâdesini kullanmak; ‘muhtar’, özgür iradeyle seçilen, beğenilen şey; ‘istihâre’, hayırlı bir işi dilemek; ‘hıyare (çoğulu ahyâr)’, hayırlı kimseler, seçilmişler demektir.
Kur’an’ın geniş kapsamlı kavramlarından biri, hayır kelimesidir. Bu kelimenin hem dünya işlerini, hem de âhiretle ilgili değerleri anlatan birkaç boyutu bulunmaktadır. Hayır ve onun karşıtı olan şer meselesi İslâm tarihinde üzerinde çokça tartışılan konulardan biridir. İslâm ıstılahında “ma’rûf”, her türlü hayrı; “münker” de her türlü şerri ifade eder.
4480] 2/Bakara, 110
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şer; Anlam ve Mâhiyeti
‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır. Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir. ‘Şerr’in çoğulu “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin karşıtıdır.
Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur. Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır. Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ, mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir. Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü olan ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır 4481. Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.
Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini unutur, nankörlük yapar.4482 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri de günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görecektir. 4483
Şer, bazen sû’ yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve şer kavramları iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır. Âmentü’de hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin de Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına iman ettiğimizi söyleriz. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve şer Allah’tan geldiğine göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan, hür irâdeyle yaratılmış ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da şerri de seçme yeteneği vardır. Allah (c.c.) onu başıboş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan peygamberler de göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler, dileyen şer işler. Ancak hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir anlamda denemek için Allah’ın insana izin vermesi ve onu hareketlerinde serbest bırakmasıdır.
Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir.4484 Cimrilik edip de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları kendileri hakkında bir hayır değil, şerdir.4485 Bazı insanlar mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu4486 daha kötüdür.
4481] 8/Enfâl, 22, 55
4482] 41/Fussilet, 49-50
4483] 99/Zilzâl, 7-8
4484] 21/Enbiyâ, 35
4485] 3/Âl-i İmrân, 180
4486] 5/Mâide, 60
HAYIR ŞER
- 965 -
Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir.4487 Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin, düğümlere üfleyenlerin, hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden Allah’a sığınırlar. 4488
Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü de ancak Allah tarafından bütün insanlara gönderilen son din İslâm’dır. İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer hükümleri akılla anlaşılır ve uygulanır. 4489
İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
İnsan, nimetle/hayırla da sınava tâbi olur, külfetle/şerle de. Mutlak olanın dışındaki, kaynağı beşerî olan hayır ve şer, insan açısından göreceli olduğundan, denendiği şerrin ya da şer zannetiğinin kendisi için büyük hayırlara dönüşmesi mümkündür. Bazı insan, şerle imtihanı kazanır, ama hayırla imtihanda kaybeder veya tersi olabilir. Ama özellikle müslümanların mutlaka, korku, açlık ve fakirlikle sınanacağını4490 biliyoruz. İnsan bazen risk taşıyan mal, mülk, evlât ve sağlık gibi hayırlarla veya hayır zannedilenlerle; bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşmanlar gibi şerler ve şer zannedilenlerle imtihan edilir. İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle sınava çekilir4491 ki, o kişi için bu geçici nimetler, kalıcı hayırlara dönüşebilir. Mal, evlât, bu kabilden bir deneme aracıdır.4492 Bol rızık ve verilen nimetler birer sınama olduğu gibi,4493 başa gelen üzüntü ve kederler,4494 belâ ve musîbetler de birer imtihandır. 4495
İnsana bazen iyilik halinin bazen sıkıntının isâbet etmesi aslında bir denemedir: “Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.”4496 Şer ile imtihan karşısında müslümanın en önemli dayanağı sabır ve duâdır. Mü’min, kendine göre şer saydığı belâ, musibet, keder ve mahrumiyet anında, kararlı davranarak, bütün bunların bir deneme olduğunu düşünerek sabreder. Denemeyi başarmak için Rabbine niyaz eder. Yalnızca O’ndan yardım diler, halini yalnızca O’na arzeder. Çünkü mü’min duâ ile evrenin dehşet verici sessizliği içerisinde yalnız olmadığını anlar, duâ ile Rabbini yanı başında ve kalbinde bulur.
Hayır ve şer konusundaki hükümler, insanın onlardan hoşlanıp hoşlanmamasına göre değil, onların insanı götürdüğü sonuca göre verilmelidir. Çünkü bu konudaki değerlendirmeler çoğu zaman izafi (göreceli) olmakta ve karar vermekte acele edilmektedir. Kur’an, bu konuda tipik iki örnek vermektedir: “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz
4487] 98/Beyyine, 6
4488] 113/Felâk ve 114/Nâs Sûreleri
4489] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 623-624
4490] 2/Bakara, 155
4491] 20/Tâhâ, 131
4492] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
4493] 39/Zümer, 49
4494] 20/Tâhâ, 40
4495] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
4496] 21/Enbiyâ, 35
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilemezsiniz.” 4497 “…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.” 4498
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 4499 Bu âyet, insanın önemli bir psikolojik yönüne işaret etmektedir. Gerçekten insan, öfkelendiği, sıkıldığı ya da bir güçlükle karşılaştığında, sabır ve güzel duâ iplerine yapışmadıysa, öfkelendiklerine bedduâ eder, güçlüklerden kurtulmak için sabır ve metânetle çaba göstereceği yerde, acelecilik göstererek hemen kurtulmak ister. Halk deyimiyle denize düştüğünde yılana sarılır. Hemen kurtulamayınca da, ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, “Allah’ım, canımı al da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi kendisi için bile bedduâ eder. Elbette bu davranış, doğru değildir.
İnsanın bilgisi, hele Allah’ın ilmi ile kıyaslanınca yok sayılacak kadar azdır. O, kendi hayrına ve şerrine olan şeyleri de yeterince bilemez. Bir de hevâsı/kötü arzuları, geçici dünya rahatı işin içine girince hayır ve şer kavramlarını karıştırır. Bir şeyin hayırlı veya şerli oluşunun, bir insanın o şeyi sevmesi ya da ondan hoşlanmaması ile temelde hiçbir ilgisi yoktur. Asıl önemli olan, o şeyin bizi götürdüğü nihâî sonuca nazaran hüküm verilmesi gerekmektedir. Yani hayır, Allah’ın hoşlandığı şeydir; bu, bizim hoşlanmadığımız şey olabilir. Nefsin hoşlandığı her şeyi yerine getirmek, Kur’an tâbiriyle hevâyı ilâhlaştırmak 4500 ile Allah’ı râzı etmenin 4501 ayrıldığı noktadır hayır ve şer tanımı.
İşte bu noktada Vahy devreye girmekte ve Rahmân olan Rabbimiz, bize hayır ve şerri göstermekte, sırât-ı müstakîme hidâyet etmektedir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha şer/kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”4502 Savaş, aslında sevilen, nefsin hoşlandığı bir şey değildir. Fakat bazen insan savaşmak zorunda kalır. İslâm’ın emrettiği cihadda iki güzelden biri vardır: Şehid olup cennete gitmek veya gâzi olup zafer kazanmak, ğânîmet alıp zengin olmak. Savaş ve cihaddaki sırrı insan tümüyle bilemez; Allah bilir. Bazı toplumlar cezaya müstahak olunca, Allah onları çeşitli belâlarla cezalandırır. İşte onlardan biri de savaştır. Nitekim Kur’an, “Allah, insanları birbiriyle def etmeseydi (savıp hizaya getirmeseydi) yeryüzünde nizam bozulurdu”4503 buyrulmuştur.
Vahy, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır.“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.”4504 Bu âyette geçen “hikmet”, Kur’an ilimleri demektir. Derin ve yararlı ilme hikmet denir. Allah’ın, kendisine hikmet verdiği kimseler öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden âlimlerdir. İlim sahibi olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa faydalı olmak, onlara hayrı dokunmaktır. Doğruluk, adâlet, ihlâs, sevgi, saygı, başkalarına faydalı olmak, cömertlik gibi yüksek vasıfları Allah rızâsı için taşıyan kimseler de hikmet ehlinden sayılır;
4497] 2/Bakara, 216
4498] 4/Nisâ, 19
4499] 17/İsrâ, 11
4500] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
4501] 5/Mâide, 119
4502] 2/Bakara, 216
4503] 2/Bakara, 251
4504] 2/Bakara, 269
HAYIR ŞER
- 967 -
dolayısıyla hayırlı insan kabul edilir. Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız uygulamak için çaba sarfeden, tüm kötülüklerden uzak durma gayreti içinde olan kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
“Hayr” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 176 yerde, türevleriyle birlikte ise toplam 196 yerde geçer. “Şerr” kelimesi ise 31 yerde zikredilir. Kur’ân-ı Kerim’de hayır kavramı, “iyi, güzel, değerli, faydalı ve mal mülk gibi arzulanan şeyler” anlamlarında kullanılır. Hayır, kavram olarak bazen hem mal, hem de o malı Allah yolunda sarf etme iyiliğini veya infak anlayışını ifade etmektedir. Allah’ın insana verdiği mal, -her ne kadar bazıları için şer olsa da- bizzat hayrın kendisidir. Meselâ, Kur’an, Hz. Süleyman’a (a.s.) verilen atlara “hayır” demektedir. Bir başka yerde, ölen birisinin geride bir hayır/mal bırakması durumunda onunla ilgili vasiyette bulunması gerekir denilmektedir. 4505
Mü’minler, Allah yolunda hayırdan ne infak ederlerse; bu, kendileri içindir. Onlar hayır olarak infak ettiklerinin karşılığını tastamam alacaklardır.4506 Görüldüğü gibi burada hayır, hem sahip olunan mal, hem de bu maldan Allah yolunda infak edilen pay, sadaka anlamına gelmektedir. Bir başka âyette ise ‘hayr’ yine ikili bir anlam ifade ederek hem sahip olunan şey, hem takvâya bağlı olarak yapılan amel (iş) yerinde kullanılmaktadır: “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.”4507 Hayır, yine maddî anlamlarda refah, bolluk, zenginlik gibi anlamlarda kullanılır. 4508
Hayır kavramı Kur’an’da şu anlamlarda da kullanılmaktadır:
a) Allah’ın sayısız (maddî ve mânevî) nimeti anlamında,4509
b) Bütün hayırların kaynağı olan vahy ve peygamberlik anlamında, ki vahye uyan mü’minler birçok nimetlere, güzelliklere, sağlam bir inanca ve aralarında kardeşlik duygularına sahip olurlar. Bütün bunlar hayrın ta kendisidir, 4510
c) Gerçek iman, ya da iman etme eğilimi, samimiyet ve iyi niyet anlamında, 4511
d) İman etmenin güzel sonucu, imanın olumlu etkisi anlamında,
e) Sâlih amel, hayırlı iş, kulluk ve sonucu güzel olan işler anlamında, 4512
f) İslâm,4513
g) hikmet4514 anlamında “hayır” kavramı kullanılır. Bütün bu açıklamalardan sonra, hayır kelimesinin Kur’an’da “ma’rûf (iyilik)”, şer kelimesinin de “münker
4505] 2/Bakara, 180
4506] 2/Bakara, 272-273
4507] 2/Bakara, 215
4508] 6/En’âm, 17; 10/Yûnus, 107; 21/Enbiyâ, 35; 70/Meâric, 21
4509] 3/Âl-i İmrân, 26
4510] 2/Bakara, 105 ayrıca Bk. 16/Nahl, 30
4511] 8/Enfâl, 70
4512] 2/Bakara, 110; 5/Mâide, 48; 21/Enbiyâ, 90
4513] 3/Âl-i İmrân, 104; 68/Kalem, 12
4514] 2/Bakara, 269
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(kötülük)” anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz.
Hayır ve karşıtı olan şer, şu âyette birlikte kullanılmıştır: “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister (Hayra duâ eder gibi şerre de duâ etmektedir). İnsan pek acelecidir.” 4515 Âyette aceleci olan insanın, hayrı ister gibi şerri istediği; hayra duâ eder gibi şer için duâ ettiği belirtilmektedir. İnsanın hayrı ister gibi şerri istemesi, üç anlama gelebilir:
1) Bundan kasıt, Kur’an’a inanmayan kişilerin: “Allah’ım, eğer bu hak ise başımıza taş yağdır” gibi sözlerle Hz. Peygamber’le alay edip azap istemelerini kınamaktır. Allah Teâlâ, o insanların Kur’an’a inanıp doğru yola gelecekleri yerde bu hayrı bırakıp şerri istedikleri anlatılmakta, böyle doğru yoldan ayrıldıkları için türlü azaplara, sıkıntılara uğrayan yahûdilerin sonlarına benzer bir cezaya çarpılacaklarını îmâ etmektedir. Âyetlerin söz akışına en uygun mânâ budur.
2) İkinci ihtimale göre, insanın şer istemesi, bunaldığı zaman kendi aleyhine duâ (bedduâ) edip lânet okumasıdır. Bazı insanlar bunalınca “ölsem de kurtulsam!” gibi sözler söyler. Veya çoluk çocuğuna bedduâ eder. Hâlbuki o istediği şey, kendi lehine değil; aleyhinedir, yani şerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Canınız ve malınız aleyhine duâ (bedduâ) etmeyin. Sonra Allah’ın kabul saatine (zamanına) rastlarsınız da duânızı kabul eder.” 4516 buyurmuştur.
3) Üçüncü ihtimale göre insan, bazen aleyhine olacak bir şeyi hayır sanarak ister, olması için duâ eder, yalvarır, olmayınca üzülür. Gerçekten onun olması, kendi aleyhinedir, şerdir; olmaması hayırdır. Ama insan, işlerin içyüzünü bilmediği için farkına varmadan aleyhine olacak şeyleri ister. Hayrı istediği gibi o şerli şeyi de hayır sanarak ister. Âyette bu üç anlam da muhtemeldir. Daha doğrusu, âyet, bu mânâların hepsini kapsar; fakat siyak ve sibaka göre daha uygun ve temel anlam, birincisidir.4517 “Eğer Allah, insanlara, onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk olurlardı). Fakat Biz, Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” 4518
“Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.”4519 Bu âyette, hoşlarına gitmese de savaşın, mü’minlere farz kılındığı; hoşlarına gitmeyen bazı şeylerin yararlarına; hoşlarına giden bazı şeylerin de zararlarına olabileceği, işlerin içyüzünü ancak Allah’ın bildiği belirtilmektedir. Evet, insan ne kadar bilgili olsa da, onun bilgisi, ancak duyuların verilerine bağlıdır. Duyulara çarpan olaylardan gelir. Yargısı da görünüşlere göredir. İnsan, olayların iyi veya kötü olduğu, bunlardan doğacak yarar veya zararları deney ile bilir. Çoğu kez bir olayı denemeye imkân olmaz. Denemeye kalkıldığı zaman da iş işten geçmiş olur. İnsan, olayların ancak dışyüzünü bilir; hâlbuki Allah, her şeyi yaratan kendisi olduğundan, her şeyin dışını da içini de bilir. Bu bilgisi uyarınca insanın yararına olan şeyleri emreder, zararına olan şeyleri de yasaklar. O’nun emrettiği her şey, zâhiren hoş görünmese de gerçekte hoştur, hayırdır.
4515] 17/İsrâ, 11
4516] Müslim, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât
4517] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 8, s. 29-30
4518] 10/Yûnus, 11
4519] 2/Bakara, 216
HAYIR ŞER
- 969 -
Savaş da görünüşte hoş değildir; çünkü insanın ölümüne sebep olabilir. Ama birkaç kişinin ölümüyle bir toplumun hürriyeti, şeref ve nâmusu kurtarılır. Ölenler de cennette ebedî diriliğe ve mutluluğa erişirler. Peygamberlere arkadaş olmak şerefine ererler. Gerçekten, cihad eden İslâm toplumları yükselmişler, cihadı bırakınca dünya haritasındaki yerleri küçülmeye başlamış, sonunda güzelim ülkeleri yabancılar ve onların güdümündeki yerliler tarafından sömürülmüştür. Cihadı bırakmak, yalnız cepheye gitmemek değildir. Düşmana karşı kuvvet hazırlamayı ihmal etmek, düşman atom bombası yaparken piyade tüfeğiyle yetinmek de cihadı bırakmak demektir.
Âyetten çıkarılacak birinci hüküm, birinci ders cihada katılmak ve cihadı sürdürmektir. İkinci ders de, bazı hoşumuza gitmeyen şeylerin hakkımızda hayırlı olabileceğidir. Nice üzüldüğümüz şeyler vardır ki, sonunda bizim için çok hayırlı olmuş ve nice sevdiğimiz şeyler vardır ki, bizim için kötü sonuç doğurmuştur. O halde, biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar yararlı işler yapıp durumumuzu düzeltmeğe, kötü sonuç doğuracak işlerden kaçmaya, tehlikelerden sakınmaya çalışmalıyız. Fakat Allah’tan başımıza bir olay geldiği, hoşumuza gitmeyen, bizi üzen bir olayla karşılaştığımız zaman da kendimizi üzüntü girdâbına atmak yerine sabretmeli, işin sonunu beklemeliyiz. Bir babanın, küçük çocuğunu bazı şeylerden men etmesi, çocuğun zoruna gitse de onun yararınadır. Doktorun verdiği ilâç acı da olsa hastanın şifasına sebep olabilir. Doktor, zulmünden değil; şefkatinden ötürü o ilâcı hastasına vermektedir. Her arzu ettiğini vermek, hastayı ölüme sürükleyebilir. Şâyet Yüce Allah da sana istediğin bir şeyi vermiyorsa, seni yoksul yaşatıyorsa, seni çocuksuz yapmışsa veya çok sevdiğin bir şeyi elinden almışsa üzülme, sabret; bu hoşuna gitmeyen işlerin içinde senin için kim bilir nice faydalar, hayırlar olabilir. Ya bu vesile ile Allah sana ileride çok yararlı şeyler verecek yahut seni bu olaylarla deneyip ruhunu olgunlaştıracak, mânevî dereceni yükseltecektir.
Biz Rabbimizin her an, her nefes bin türlü nimetiyle besleniyoruz. Bir nefes alış, vücuda oksijen götürür; nefes veriş, vücutta biriken zehirli gazı dışarı atar. Bir nefes alış verişte Allah’ın bize iki lütfu, iki nimeti var. Bir vakit de O’ndan bir sınavla karşı karşıya kalırsak elbette sabretmemiz gerekir. Sabredersek acı olaylar tatlılaşır, Allah olayları hikmetle örmüştür. Bazen hayırlı sonuçları görünüşte insanın hoşuna gitmeyen olaylara bağlamıştır. Şerri hayır yapacak yine O’dur. “Allah tevbe edip güzel iş yapanların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” 4520 Meyveler güneşin karşısında dura dura tatlılaşır. Hakkın rızâsına boyun eğenler de rûhen olgunlaşır, iki cihan mutluluğuna ererler. 4521
“Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” 4522
“Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışın…” 4523
“...Hayır işlerden neyi yaparsanız Allah onu bilir. (Ey mü’minler!) Âhiret için azık toplayın. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvâdır (Allah korkusudur). Ey akıl sahipleri! Yalnız Benden
4520] 25/Furkan, 70
4521] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 308-309
4522] 2/Bakara, 110
4523] 2/Bakara, 148
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korkun.” 4524
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” 4525
“Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 4526
“İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır; âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 4527
“Güzel söylemek ve hoşgörü, peşinden başa kakılan, gönül inciten sadakadan daha hayırlıdır.” 4528
“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 4529
“...Hayır olarak infak ettiklerinizden (harcadıklarınızdan) hepsi, kendiniz içindir (ondan Allah değil; siz faydalanırsınız). Yapacağınız infakı/harcamayı, ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için harcayın. Hayır kasdıyla verdiğiniz ne varsa, size tam olarak noksansız verilir. Ve siz asla haksızlığa uğramazsınız.” 4530
“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir; dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 4531
“Sizden, insanları hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emredip münkeri (kötülüğü) men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 4532
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; ma’rûfu (iyiliği) emreder, (münkerden) kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz...” 4533
“Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman ederler; ma’rûfu/iyiliği emreder, münkerden/kötülükden men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar sâlihlerdendir. Onların, hayır cinsinden yaptıkları şeyler karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.” 4534
“Allah’ın, kereminden kendilerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o,
4524] 2/Bakara, 197
4525] 2/Bakara, 215
4526] 2/Bakara, 216
4527] 2/Bakara, 221
4528] 2/Bakara, 263
4529] 2/Bakara, 269
4530] 2/Bakara, 272
4531] 3/Âl-i İmrân, 26
4532] 3/Âl-i İmrân, 104
4533] 3/Âl-i İmrân, 110
4534] 3/Âl-i İmrân, 114-115
HAYIR ŞER
- 971 -
kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için şerdir. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 4535
“…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.” 4536
“...Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayrâtta (hayırlı/iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.” 4537
“Eğer Allah sana bir zarar verirse, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da giderecek yoktur), şüphesiz O her şeye kadirdir.” 4538
“Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir (Hakkı işitip kabul etmeyen kâfirlerdir).” 4539
“Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardır. Çünkü onlar (Allah’a) iman etmezler.” 4540
“Eğer Allah, insanlara, onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk olurlardı). Fakat Biz, Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” 4541
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 4542
“Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine hayırlar/faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varmıyorlar.” 4543
“Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.” 4544
“...Onlar (peygamberler) hayır işlerinde koştururlar; umarak ve korkarak Bize yalvarırlardı; onlar Bize huşû (derin saygı) duyarlardı.” 4545
“Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve hayır işleyin: umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 4546
“Doğrusu onlar (İbrâhim, İshak ve Ya’kub a.s.) Bizim yanımızda seçkin ve hayırlı/iyi kimselerdendir. İsmâil’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlılardandır.” 4547
“İnsan, hayır istemekten usanmaz (Her şeyinin olmasını ister). Fakat kendisine bir şer/
4535] 3/Âl-i İmrân, 180
4536] 4/Nisâ, 19
4537] 5/Mâide, 48
4538] 6/En’âm, 17
4539] 8/Enfâl, 22
4540] 8/Enfâl, 55
4541] 10/Yûnus, 11
4542] 17/İsrâ, 11
4543] 23/Mü’minûn, 55-56
4544] . 21/Enbiyâ, 35
4545] 21/Enbiyâ, 90
4546] 22/Hacc, 77
4547] 38/Sâd, 47-48
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kötülük dokunursa hemen karamsar olur, (Allah’ın rahmetinden) ümidini keser. Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra Biz ona bir rahmet tattırırsak, ‘Bu, benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını sanmıyorum. Rabbime götürülmüş olsam bile muhakkak O’nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır’ der. Biz o inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara ağır azaptan tattıracağız. İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendine yönelir. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” 4548
“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre ağırlığınca şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 4549
Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
“...Allah’ım! Hayrın tamamı Senin elindedir; şer ise Sana izâfe edilemez.” 4550
“İnsanlardan öylesi var ki, hayrın anahtarı, şerrin kilididir. Öylesi de var ki, şerrin anahtarı, hayrın kilididir. Eline Allah tarafından hayır anahtarları verilene müjdeler olsun! Eline şer anahtarları verilene de yazıklar olsun!” 4551
“Rıfktan (yumuşak huylu, şefkatli ve merhametli olmaktan) mahrum olan, her hayırdan mahrum olmuştur.” 4552
“Başınızdakiler en hayırlılarınız olduğu, zenginleriniz hoşgörülü davrandığı ve işleriniz aranızda görüşülüp danışılarak yürütüldüğü sürece sizin için yerin üstü, altından daha hayırlıdır.” 4553
“Allah, bir insanın ellerini hayrın anahtarı yapmışsa, ne mutlu ona!” 4554
“İnsanların en hayırlısı, iyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan kimsedir.” 4555
“İnsanların en hayırlısı, toplum içinde yaşarken bir taraftan o toplumun hakkını ödeyen, diğer taraftan Rabbine ibâdet eden, savaşa çıktığında ise düşmana korku salan kimsedir.” 4556
“Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 4557
“Kişinin kendinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı üç tanedir: Kendisine duâ edecek sâlih evlât, kendisine sevâbı ulaşacak olan sadaka-i câriye ve kendisinden sonra onunla amel edilecek ilim.” 4558
“İnsanların en hayırlısı, -savaş zamanında- malı ve canıyla savaşan, -barış zamanında- ise
4548] 41/Fussilet, 49-51
4549] 99/Zilzâl, 7-8
4550] Müslim, Müsâfirîn 26, 1/534; Tirmizî, Deavât 32, 5/485; Ebû Dâvud, Salât, 1/201; Nesâî, İftitah 17, 2/130
4551] İbn Mâce, Mukaddime 237, 1/86
4552] Müslim, Birr 75
4553] Tirmizî, Fiten 78
4554] İbn Mâce, Mukaddime 19
4555] Timizî, Fiten 76
4556] Tirmizî, Fiten 15
4557] Müslim, Zühd, 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, V/24
4558] İbn Mâce, Mukaddime 20
HAYIR ŞER
- 973 -
Rabbine ibâdet etmekle meşgul olup kendini insanlara zarar vermekten alıkoyan kimsedir.” 4559
“Üst el, alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır. Sen üst el olmaya bak! Sadakanın en hayırlısı da zenginlikten verilenidir. Kim haramdan sakınıp şerefini kurtarmak isterse, Allah onu iffet ve şerefli kılar. Kim de müstağnî davranırsa Allah onu zengin kılar.” 4560
“Andolsun ki, Allah yolunda bir sabah veya bir akşam savaşmak, dünyadan da, dünyada olan şeylerden de hayırlıdır.” (Diğer bir rivâyette:) ...Üzerine güneşin doğup battığı şeylerden hayırlıdır.” 4561
“Allah yolunda harcanan bir gün, o yolda harcanmayan bin günden hayırlıdır.” 4562
“Allah, hiçbir mü’mine, yaptığı tek hayrın bile karşılığını ihmal etmek sûretiyle zulümde bulunmaz. Yaptığı her hasenenin karşılığı hem dünyada, hem de âhirette kendisine verilir. Kâfir ise, yaptığı hayır sebebiyle dünyada öylesine yedirilir ki, âhirete varınca, karşılığı verilecek tek hayrı kalmaz.” 4563
“Allah Teâlâ bir kulun hayrını diledimi onu isti’mâl eder!” “Onu nasıl isti’mâl eder?” diye soruldu. “Ölümden önce sâlih amel işlemede muvaffak kılar” buyurdu. 4564
“Hiç kimse, elinin emeğinden (kendi kazancından) yediğinden daha hayırlı bir şey yiyemez. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da kendi elinin emeğini yiyip geçinirdi.” 4565
“Sizin hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” 4566
“Yâ Ebâ Zer! Sabahleyin kalkıp da Allah’ın Kitabından bir âyet öğrenmen, yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır. Ve yine sabahlayıp da ilimden bir bab (bölüm) öğrenmen bin rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.” 4567
“Bu ilme, henüz ortadan kalkmadan istekli olun, sarılın! Onun kalkması, yeryüzünden ref olunmasıdır. Âlim ile ilim öğrenen (öğrenci) ecirde müşterektirler. Diğer insanlarda ise, hayır yoktur.” 4568
“Allah Teâlâ katında, arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı olanıdır. Komşuların en hayırlısı, komşusuna en hayırlı olanlarıdır.” 4569
“Kıyâmet günü, Allah indinde, derece itibarıyla insanların en şerlisi, başkasının dünyası uğruna âhiretini hebâ eden kuldur.” 4570
“Allah’a andolsun ki, Allah’ın senin vâsıtanla bir adamı hidâyete erdirmesi, kızıl tüylü develerden oluşan sürülerden senin için daha hayırlıdır.” 4571
4559] Buhârî, Rikak 34; Nesâî, Zekât 74
4560] Buhâri, Zekât, 2/112; Müslim, Zekât 94, 2/717, hadis no: 1033
4561] Buhârî, Cihad 4/17; Müslim, İmâre 112, 115, 3/1499, hadis no: 1880
4562] Nesâî, Cihad, 6/40
4563] Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 56, hadis no: 2808
4564] Tirmizî, Kader 8, hadis no: 2134
4565] Buhârî
4566] Buhârî, Fazlu’l-Kur’an 6/108
4567] İbn Mâce, Mukaddime 219, 1/79
4568] İbn Mâce, Mukaddime 228, 1/83
4569] Tirmizî, Birr 28; Ahmed bin Hanbel hadis no: 6566
4570] Kütüb-i Sitte Terc. 4/265
4571] Buhârî, Ashâbu’n Nebî 9; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34, hadis no: 1787; Ebû Dâvud, İlm 10
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Âlimin âbide olan üstünlüğü, benim sizin en aşağınıza olan üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gökler ve yer ehli, hatta delikteki karınca, denizdeki balık bile insanlara hayır/iyilik öğretene salevât verirler (duâ ve istiğfârda bulunurlar).” 4572
Hadis-i şeriflere göre, insanların (veya müslümanların) en hayırlıları; “dostlarına ve komşularına hayrı dokunan”; 4573 “ömrü uzun, ameli güzel olan”; 4574 “geç öfkelenip çabuk yatışan”;4575 “borcunu güzellikle ödeyen kimse”dir.4576 Ticâret ehlinin en hayırlısı da borcunu güzellikle ödeyen, alacağını güzellikle isteyendir.4577 En hayırlı yönetici ise halkının kendisini sevip hayır duâda bulunduğu kişidir. 4578
“Amellerin en hayırlısı, namaz” 4579; “mescidlerin en hayırlısı geniş olanıdır.” 4580; “Oruç tutmak, sadaka vermek ve geceleyin namaz kılmak ‘hayır kapıları’dır.” 4581; “Hayâ, bütünüyle hayırdır.” 4582
Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde, şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme... hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi yapmaya sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah tarafından yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır. Göz fabrikası O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya da O’nun. O halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan Allah’tır. Baktığı helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet, belâ, felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ (isimler), sıfat ve fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların işlerinde ve insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin bir gereği olarak yaratmıştır.
Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın
4572] Tirmizî, İlm 10/157-158; Ebû Dâvud, İlm
4573] Tirmizî, Birr 28
4574] Tirmizî, Zühd 21, 22
4575] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19; Tirmizî, Fiten 26
4576] Buhârî, İstikrâz 4, 6; İbn Mâce, Ticâret 62
4577] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19
4578] Tirmizî, Fiten 77
4579] Muvattâ, Tahâret 36; İbn Mâce, Tahâret 4
4580] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18; Ebû Dâvud, Edeb 12
4581] Tirmizî, İman 8
4582] Müslim, İman 61; Ebû Dâvud, Edeb 6
HAYIR ŞER
- 975 -
yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu evrende insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru yolu göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”4583 Üstelik insanın ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş ve ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene, sonra da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha ermiştir.”4584
Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer için fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve hayırda/iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah, böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına) koyduğu bir ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz. Onun ne aklı ne de hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl, şuur, bilgi edinme ve irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti, zorlayarak ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest bir tercih ile yapılmayan hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün insanların hepsi iman ederlerdi.”4585 Allah böyle yapsaydı, insanlar akıllarını kullanarak, vicdanlarına tâbi olarak serbest irâdeleriyle hürriyet içinde iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasaydı iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli olurdu? Her şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin küfrü olmasaydı Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır. Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak, Allah’ın şerre yardımı ve rızâsı yoktur.
Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin ecirler kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir. Allah, bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile olması için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin kıymeti anlaşılamazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların esmesinde, insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen cüz’î şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok gibidir.
Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı hak eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere nisbetle şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
4583] 90/Beled, 10
4584] 91/Şems, 7-9
4585] 10/Yûnus, 99
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları yaratan âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin kaynağı/yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti sağlamak için sürekli mücâdele halindedirler.4586 Her şeyin yaratıcısının Allah olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş bâtıl dinlerde hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer için başka hâlık kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını ileri sürmüşlerdir. Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin hata olacağı düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden Kur’an, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır4587 buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu bildirilirken, hâlıkının Kendisi olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu (hayrı ve şerri) göstermedik mi?”4588 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü yapanın kul olduğu bildiriliyor. O yüzden şerri meydana getirenin Allah olduğunu söylemek doğru olmaz. Şerri meydana getirenin insan olduğunu, Allah’ın ise tek yaratıcı olmasından dolayı insanı ve onun fiillerini yaratan olduğu, birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır da şer de kulun fiilidir. Ama imkânları ve fiili meydana getiren kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi) dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin olmasını, insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna gitmeyen bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı gibi,4589 şerrin de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin sonucunda var edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır ve zerre miktarı şerrin karşılığını göreceği”4590 ilân edilir. Dolayısıyla Allah’ın, insanın şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil; tümüyle hayırdır; fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir. Eğer, kulun şerri kesbi neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı, bu defa, kul irâde sahibi olmuş olmazdı.
Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak şer değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan ve netice itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır. Yani, şeytanın azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne imtihan için gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o bu irâdesini kullanarak en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en yükseğe de çıkabilir. Ortada yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta olarak değer ifade eder; ama bir tavuğun altına konulsa ve yirmisi civciv olup sekseni bozulsa, o zaman yirmi civciv mi daha kıymetlidir; yoksa yüz yumurta mı? Civcivlerin yumurta yanındaki değerleri bir yana, ileride her civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce yeni yumurta verecektir. İşte, yeryüzünde insanların belki yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde yirmisi gerçekten insan olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi kalsa, o zaman insana ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi mahzâ şer varlıkların varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı ki, şeytanı şeytan yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi tutulduğu bir imtihanda bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayacak bir kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması yönüyle her şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer
4586] Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
4587] 13/Ra'd, 16
4588] 90/Beled, 10
4589] 2/Bakara, 216
4590] 99/Zilzâl, 7-8
HAYIR ŞER
- 977 -
kesb iledir ve mülk cihetindedir.4591
Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına elverişli imkânlardır. Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin hâlıkı olur. Çünkü O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur. Halk etme Allah’a mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir kullanılamaz. Çünkü kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli sebeplerden yalnız birinin (işi meydana getiren gücün) sahibidir. Kula fiilin hâlıkıdır demek, işin oluşmasında rol alan diğer bütün âmilleri hesap dışı bırakmak olur. Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır. Göz fabrikası O’nun. Işık hammaddesi O’nun. Görülen bütün eşya da O’nun. O halde insan, neye bakarsa baksın görmeyi yaratan Allah’tır. Baktığı helâl ise bu bakış “hayır” olur, haramsa “şer.”
Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
Kadere inanıyoruz. Ama, takdiri önceden bilemediğimize göre ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.4592
Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet edilmez:
“Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…” 4593
“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 4594
4591] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
4592] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
4593] 4/Nisâ, 79
4594] 42/Şûrâ, 30
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” 4595
“Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” 4596
“İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” 4597
“Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 4598
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 4599
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 4600
“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” 4601
Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır.4602 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür.4603 Allah, yaratıcıların en güzelidir.4604 Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır.4605 Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır.4606 Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.4607 Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir.4608 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür.4609 Bu yüzden, gü4595]
30/Rûm, 41
4596] 8/Enfâl, 53
4597] 30/Rûm, 41
4598] 2/Bakara, 251
4599] 17/İsrâ, 11
4600] 8/Enfâl, 25
4601] 11/Hûd, 116-117. Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
4602] Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
4603] 4/Nisâ, 79
4604] 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
4605] 2/Bakara, 138
4606] 5/Mâide, 50
4607] 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
4608] 39/Zümer, 23
4609] 39/Zümer, 55
HAYIR ŞER
- 979 -
zel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır.4610 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir.4611 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur. 4612
Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
İnsanlar, bazıları meraklarından, bazıları ateist anlayışları için fırsat ve bahane kabul ettiklerinden dolayı, şeytana bir kapı açmışlar ve şu soruya cevap aramaya çalışmışlardır: Merhametli Tanrı’nın şerleri yaratması veya O’na rağmen kâinattta şerlerin bulunmasını nasıl izah ederiz? Hâlbuki, insanların çoğunluk itibarıyla bedbaht ve kötü oldukları, şerrin kol gezdiği bir dünyada yaşıyoruz. Şer, dünyada olanca dehşetiyle vâki olduğuna göre, Allah’ın mutlak kudretini ve sırf hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz? Bazıları, bu kapıdan şeytana daha fazla dâvetiye çıkararak, şöyle demeye yeltenmişlerdir: “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor. Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa, diğerinin mevcut olmaması gerekir. Bundan dolayı eğer Tanrı var idiyse, şer olmamalıydı. Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?” Bu yoldan giderek bazı insanlar, şerrin varlığının Tanrı’nın yokluğuna delil olduğunu ileri sürmüşler, Tanrı’nın hayır isteyen ve ancak hayırların menbaı olması gerektiğine kail olmuşlardır. Günümüzün ateist, materyalist, hümanist Batı dünyasında bu anlayış(sızlık), giderek yayılıyor.
Kur’an, şerri bir vâkıa olarak kabul etmektedir. İster insanların isimlendirmelerine göre, ister hakikî mânâsında olsun “şer”, birtakım olay ve eşyanın vasfı olarak Kur’an’da geçmektedir. Fakat Kur’an’ın tenzih esasına dayanan ulûhiyet telâkkisi, bu gerçekle zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kudreti, irâdesi ve ilmi sonsuz, zerrece zulmetmekten münezzeh olan Allah Teâlâ’nın, kâinattaki şerleri dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçtır. Bu müşkil şu şekilde çözülür:
Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için yaratmıştır. İnsan da, Kur’an’ın ifadesiyle, ibâdet etsin diye yaratılmıştır.4613 İbâdet, çok geniş mânâlara gelmektedir. Bazı âyetlerde, insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile “ibâdet” içiçedir. İnsana, ibâdet mükellefiyetinden önce, kabiliyetler verilmiştir ve böylece, teklifin icaplarını yerine getirmeye hazırlanmıştır. İnsanın yetenekleri çift yönlüdür; hem hayra, hem şerre imkân verir. İnsan, bu çift özelliğiyle, bir savaş meydanını andırır. İnsanlara, Allah, iyilik yapmalarını emretmiş, kötülüklerden de onları nehyetmiştir. Ama O, iyilik yapmak için, kötülüğe meyilli nefsini ve onun en büyük destekçisi şeytanın vesveselerini altetmesi gerekmektedir. Bunun için, melek ilhamları desteğindeki kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin tebliğiyle sınırları belirtilmiş sorumluluklarının îfâsı için Allah’tan istimdât penceresi açıktır.
İnsan, ibâdet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir. Böylece çeşitli merhalelerden geçirilip kendisi için mukadder kemâle yöneltilir. Bunda insanın en büyük silâhı sabırdır. İnsanın terbiyesinde mühim bir yeri olan bu belâlar, şerrin bir çeşididir. Cenâb-ı Allah, insanı hayırlarla ve şerlerle terbiye ederek,
4610] 39/Zümer, 18
4611] 4/Nisâ, 125
4612] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
4613] 51/Zâriyât, 56
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rubûbiyetinin “terbiye” vechesini en güzel bir biçimde göstermektedir. Bu, müslümanlar içindir. Her ne kadar buna, insanların perspektifinden bakılarak “şer” ismi verilmişse de, bu belâlar hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda, imtihanın bitişi demek olan “ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza çıkan “nefs” ve “şeytan”, şer olmaktan öte, birçok kemâlâtın tezâhürünü temin eden, hayırlı vesilelerdir.
İnsan, imtihanında ve sorumluluklarında hatalar yapmaktadır. Ya âfâkî ve enfüsî çeşitli sebeplerle Allah’ı inkâr ederek, yaratılış gâyesinden tamamen sapmakta veya inanmakla birlikte, mükellefiyetini hakkıyla yerine getirememektedir. Kur’an’ın telâkkisinde bunlar da “şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse kötü fiilleri yaratan bizzat insan olmayıp, Allah Teâlâ ise de, İslâm âlimlerince “kesb” ve “irâde-i cüz’iyye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan fâildir ve yaptıklarından mes’uldür.
Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülüklerimizin cezası olarak karşımıza çıkan ve nefsimize “şer” görünen musîbetlerdir. Allah Teâlâ, kâinattaki sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve fikirlerine, kalbin mühürlenmesi gibi, aynı cinsten cezâlar vermektedir. Kur’an’da bu kabil “şer”ler, “şu işiniz sebebi ile”, “bu suçunuzdan dolayı” gibi kalıplarla takdim edilmiştir ki, bunların birer cezâ olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, gerek toplum olarak başımıza gelen felâketler; zelzeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, seller ve savaşlar, ya şerle imtihanın bir unsuru veya kötülüklerimizin cezâlarıdır. Binâenaleyh bunlar aslında şer değillerdir.
Hâdise ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir. Bu ölçüye göre, şerrin ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşaret ettiğimiz üzere, imtihan ve özellikle de terbiye vâsıtası olan hiçbir şey, selim akıl sahiplerince “şer” olarak tavsif edilemez. Adâletin tahakkuku demek olan cezâlandırma da, suçlu açısından hoş karşılanmadığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte, aslında “hayır”dır. Bunların Kur’an’da “şer” diye isimlendirilmesinin, Kur’an’ın bir üslûp özelliği olarak, Allah’ın “tenezzülât-ı ilâhiyye”lerle, bazı kavramları, insanların anladığı veya anlayabilecekleri şekillerde beyan etmesinin neticesi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bunun yanısıra, (kaynağı beşerî olan ve göreceli hayır ve şer anlayışları açısından) insanların yanılmamaları için, şer olduğu halde hayır zannedilen, hayır olduğu halde şer zannedilen hallerin bulunduğu da hatırlatılmıştır.
Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bu bir suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez;
HAYIR ŞER
- 981 -
elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir veya onun sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir. 4614
Hayrın İki Yönü
Hayrın mânâlarına bakarsak onun iki yönü bulunduğunu görürüz: Birincisi, kaynağı Allah olan hayır; ikincisi, kaynağı insan olan hayır. Bu iki durumda da hayrın anlamı, İslâm’ın bakış açısıyla faydalı, değerli olduğuna hükmedilecek bir şeydir.
Hayır ve şer ya mutlaktır (kesin), ya da izâfîdir (göreceli). Sözgelimi, adâlet, iyilik duygusu, akıl, erdem sahibi olmak gibi şeyler her durumda herkes için hayır’dır. Zulmetmek, haklara tecavüz, yalan, hırsızlık gibi şeyler de herkes için her zaman şerdir. �����������������������������������������������������������������İzâfî (göreceli) hayır ve şer nitelemesi, kişilere ve onların du-durumlarına göre değişiklik gösterebilir. İzâfî hayrın başında mal sahibi olmak gelir. Mal, servet, dünyalıklar bazılarına hayır olabilir, bazılarına da şer. Helâldan kazanılıp helâla harcanmayan bir mal, sahibi için hayır değildir. Kendisinden İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde faydalanılmayan mala “hayırlı mal” denilemez. Meselâ, cimrilik yüzünden Allah yolunda harcanmayan bir malda, onun sahibi bir hayr olduğunu sanmamalıdır.4615 Demek ki helâldan kazanılan ve Allah rızâsı uğruna harcanabilen bir mal veya kazanç, az da olsa, sahibi için hayırdır.
Allah (c.c.) mü’minlere gerektiği zaman kendi yolunda, kendi dini uğruna cihad etmeyi, savaşmayı emretmektedir. Mü’minlerden bazıları böyle bir şeyi kendileri için şer (zorluk, meşakkat, ağır bir imtihan, zararlı) sayabilirler. Ancak Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “…Olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” 4616 Kur’an, kadınlara güzel davranılmasını emrettikten sonra şöyle ilâve ediyor: “…Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda (sizin için) çok hayr yaratır.” 4617
Kur’an’ın ifadesine göre imtihan için yaratılan insan, çeşitli olaylarla, sıkıntı ve belâlarla imtihan edilir. Başına felâket gelir, zorluğa uğrar, malı elinden gider, yakını ölebilir, zulme uğrayabilir, baskı ve işkence görebilir, dinini yaşamak uğruna zorluklarla karşılaşabilir. Hepsi de denemek içindir. O yüzden insan çoğu zaman kendisi için neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemez. Allah (c.c.) insanları bir sınav olmak üzere hayır ve şer ile denemektedir.4618 Bazı insanlar kendisi hakkında hayırlı olanı, faydalı olanı durmadan ister. Bir şerle karşılaştığı zaman ümitsizliğe kapılır. Bir bolluğa ulaştığı zaman da Allah’ın nimet verici olduğunu
4614] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, s. 307-311
4615] 3/Âl-i İmrân, 180
4616] 2/Bakara, 216
4617] 4/Nisâ, 19
4618] 21/Enbiyâ, 35
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
unutur ve inkârcılığa kalkışır. 4619
Mutlak hayır insan tarafından bilinebilir. Daha doğrusu Büyük Yaratıcı görevlendirdiği elçiler aracılığıyla bütün insanlara hayrı da şerri de açıklamıştır. Bunun dışında olan ve insanların zaman zaman karşılaşacakları olayların, elde ettikleri şeylerin ve kendilerinden kaynaklanan bazı davranışların hayır olup olmadığını bilmek zordur. Ancak iman edip, imanın nuruyla basiret sahibi olan müttakî mü’minler, çoğunlukla kendileri hakkında hayır olan şeyleri anlarlar. Örneğin, bu gibi mü’minler başlarına gelen bir musibeti şer sayıp isyan etmezler. Bilakis onu bir imtihan sebebi sayar, sabreder ve o denemenin gereğini yaparlar.
Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
Mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler. Hayır sayılan işlerin takipçisi olurlar. Kendi irâdeleri dışında bir şerle karşılaştıkları zaman sabrederler, ya da şerri hayra çevirmeye çalışırlar. Hayrı ve şerri yaratan Allah’tır. İnsan, kendi özgür irâdesiyle bunlardan birini isteyerek yapar. Ancak onun tercih ettiği hayır ve şer işlerin yaratıcısı Allah’tır. Bir başka deyişle hayır ve şer olan işlerin yapılmasına izin veren, bu konuda insana hürriyet veren Rabbimizdir. Kimilerine göre Allah (c.c.) hayrı yaratır, şerre râzı olmaz. İnsanın hayır ve şer ile denendiğini, onun yaptığı bütün hareketlerden dolayı hesaba çekileceğini düşünürsek; insana şer işleme irâdesinin verilmesini anlarız. Şüphesiz ki mutlak yaratıcı yalnızca Allah’tır.
Hayır, bir anlamda Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün sâlih ameller, yapılan iyilikler, faydalı işlerdir. Bunun zıddı olan şer ise, bütün kötülükler, faydasız ve zararlı işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır. Kur’an şöyle diyor: “Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre ağırlığınca şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 4620
Allah (c.c.) kullarının şer işlemlerine izin verse bile, şer yapılmasını istemez; buna râzı değildir. O yüzden kullarını sürekli hayra ve hayır işlemeye dâvet eder. Kullarının yanlışlarını ve hatalarını hatırlatarak hayır olanı onlara göstermektedir.4621 Kur’an, bazı amelleri, davranışları ve pozisyonları daha hayırlı saymaktadır. Meselâ, en hayırlı azık, takvâdır.4622 Yetime bakmak,4623 başa kakılan bir sadakadan daha fazîletli olan güzel bir söz,4624 Allah yolunda tasaddukta bulunmak,4625 inkârcıların hilelerine karşı Allah’ın kurduğu tuzak, Allah’ın mü’minlere olan yardımı,4626 âhiret hayatı,4627 rızık verici olarak Allah,4628 eşler arasındaki sulh/barış 4629 ve bunlara benzer birçok şey, daha hayırlıdır.
4619] 41/Fussilet, 49-50
4620] 99/Zilzâl, 7-8
4621] 2/Bakara, 54, 103, 184, 281; 4/Nisâ, 25; 7/A’râf, 85 vd.
4622] 2/Bakara, 198
4623] 2/Bakara, 220
4624] 2/Bakara, 236
4625] 2/Bakara, 280
4626] 3/Âl-i İmrân, 150
4627] 6/En’âm, 32
4628] 5/Mâide, 114
4629] 4/Nisâ, 128
HAYIR ŞER
- 983 -
İslâm ümmeti insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluktur. Çünkü onlar Islâma iman eder, ma’rûfu emreder, münkerden sakındırırlar.4630 Kur’an, “Sizden, insanları hayra çağıran bir topluluk bulunsun…” 4631 buyurmaktadır. Tefsircilere göre buradaki hayır, İslâm’dır; İslâm’ın ilkeleridir, sâlih ameldir, faydalı olan her türlü iş ve ahlâktır.
Kur’an, her türlü hayrın kaynağı olarak vahyi göstermektedir. Hayra ulaşmak, hayırlı ameller işlemek ve bunların sonunda da hayırlı bir neticeye ulaşmak isteyen insan, vahyin doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Toplumların işlerinin hayır olması da iş başında hayra gönül vermiş kimselerin olmasına bağlıdır. En şerlilerin yönettiği toplumlarda hayır barınamaz. Dünyada da âhirette de gerçek kurtuluşun yolu, hayır sayılan amelleri işlemekle mümkün olur. Bu anlamda hayır, sâlih amelin ta kendisidir. “Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve hayır işleyin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 4632
İnsanlar farklı farklı hedeflere yönelirler. Kendilerince önemli buldukları işleri yaparlar. Birçokları da kendi yaptıklarıyla övünür. İslâm’a göre ise hayat bir hayır işleme yarışıdır: “Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışın…”4633 Mü’minlere düşen Allah’ın gösterdiği hayrı işlemek, hayırda yarışmak, hayrât sahibi olmak, hayırlı mal kazanıp hayra sarfetmek, hayırlı evlat yetiştirmek, ölmeden önce elinden geldiği kadar hayır olan şeyleri tercih etmek ve bütün bu güzel amellerle beraber Kur’an’ın övdüğü “ahyâr”dan/hayırlılardan olmaktır.4634 Mü’min, ölüm gelmeden önce hayırlı ameller konusunda acele eder. 4635
Kur’ân-ı Kerim ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda hayır kelimesinin, başta mâlî fedâkârlıklar olmak üzere her türlü yardım severliği ifade eden bir anlamda kullanılması ve müslümanların bu tür faâliyetlere teşvik edilmesi, erken dönemlerden itibaren müslümanlar arasında güçlü bir dayanışma ruhu geliştirdiği gibi çeşitli kişi ve kuruluşlarca başta vakıf kurumu olmak üzere, dâruşşifâ (hastane ve sağlık ocağı), dâruleytâm (yetimler yurdu), dârulaceze (düşkünler yurdu, huzur evi), dâruşşafaka (şefkat yurdu, öksüz, yetim ve mağdur çocuklar yurdu ve okulu), imâret (külliye, yoksullara yardım maksadıyla meydana getirilen kuruluş, fakirlere ve öğrencilere yiyecek verilen yer), sebil (yol kenarlarında kurulmuş olan Allah rızâsı için su dağıtılan yapı), köprü, câmi, mektep, medrese, Kur’an Kursu, İmam-Hatip gibi kamuya hizmet veren birçok hayır eserinin meydana getirilmesini sağlamıştır. İslâm dünyasının ekonomik, sosyal, költürül ve siyâsî krizlere mâruz bulunduğu 20. yüzyılda bu tür faâliyetlerde bir gerileme süreci yaşanmışsa da, yine de hayır faâliyetleri kesilmemiştir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları gibi çağdaş yöntemlerle faâliyet gösteren kurumlar günümüzde de oluşturulmakta; bunun yanında özellikle sivil toplum anlayışının yaygınlaşmasına paralel olarak sivil toplum kuruluşu olarak pek çok gayr-ı resmî kişi ve kurumlarca, başta eğitim ve öğretim olmak üzere pek çok alanda hayır faâliyetlerinde bulunan vakıf ve dernekler
4630] 3/Âl-i İmrân, 110
4631] 3/Âl-i İmrân, 104
4632] 22/Hacc, 77
4633] 2/Bakara, 148
4634] 38/Sâd, 47
4635] Tirmizî, Zühd 3, hadis no: 2306, 4/552; Nesâî, Cenâiz 123; Kütüb-i Sitte, 15/181; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 259-262
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurulmaktadır. 4636
İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
İslâm düşünürlerine göre şerrin varlığı, aslî değil; ârızîdir. Mutlak hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir. Şerrin zâtı yoktur. Çünkü şer, bir şeyin veya bir kemâlin yokluğudur; yani şer, bir tür eksikliktir. Varlıklarda şer olarak bilinen durumlardan her biri, bir şeyin yokluğuna sebep olan şerden ibârettir. Eğer var olan bir şey herhangi bir varlığın zâtına veya güzellik, îtidâl, yetkinlik gibi niteliğine halel getirmiyorsa, herhangi bir şekilde yokluğa sebebiyet vermiyorsa böyle bir şeyin varlığı bir zarar doğurmuyor demektir. Buna göre şerre sebep olmayan şeyin kendisi de şer değildir.
İslâm düşüncesinde hayır ve şer problemi, geniş ölçüde iyimser bir yaklaşımla ele alınmıştır. Konuya felsefî yöntemle ilk yaklaşan âlimlerden biri olan Câhiz, başlangıcından itibaren dünya düzenini hayırla şerrin, faydalı ile zararlının imtizâcına (bağdaşmasına) bağlar. Câhiz’e göre eğer dünyada yalnız şer bulunsaydı bütün varlıklar helâk olurdu. Aksine eğer sırf hayır bulunsaydı, o zaman da bir yükümlülük (imtihan, külfet) düzeninden söz edilemezdi. Ayrıca şerden kurtulup hayrı gerçekleştirmek için düşünmenin kalkmasıyla da hikmet yok olurdu.
İlâhî hikmet, âlemin en güzel, en mükemmel ve en sağlam bir şekilde kurulmasını gerektirmiştir. Âlem hayır olan bir asıldan meydana geldiği için, düzeni de hayır olmuştur. Her ne kadar dünyada bazı sebeplerin çatışmasından bir şer ve bozulma (fesâd) doğar ve meselâ âlem için sırf hayır olarak yaratılan yağmur bazen zarar verirse de bu husus, yağmurun genel düzendeki hayır işlevini sarsmayan cüz’î ve ârızî bir durumdur. Şu halde yağmurun büsbütün yokluğu küllî şer, ara sıra zarara sebebiyet vermesi de cüz’î şerdir. Âlem ise cüz’îye göre değil; küllî nizâma göre işler.
Allah’ın, evrendeki her varlığa genel düzen içindeki yeri bakımından lâyık olduğu hayrı eksiksiz vermesi O’nun cömertliğinin, merhametinin ve Rablığının bir sonucudur. Bununla birlikte İslâm düşünürleri, şerrin yokluğunun da savunulamayacağını, ancak şerrin varlık düzeninde amaçlanmış bir durum olmadığını, ayrıca dünyada hayrın şerden daha çok olduğunu belirterek ölçülü bir iyimserlik görüşüne sahip olmuşlardır. Meselâ su serinletir, ateş ısıtır ve onlardaki bu nitelikler varlık düzeni için tamamen hayırdır. Bir insanın suda boğulması veya ateşte yanması birer şer ise de, bunlar su ve ateşin yaratılışında birinci derecede amaçlanmış hususlar değildir; ayrıca bunlar, genel hayır düzenini ve hayrın mutlaklığını sarsacak sıklıkta vuku bulmayıp ara sıra ortaya çıkan kötülüklerdir. Bu iyimser anlayış, insanla ilgili durumlara da uygulanarak ilâhî irâde ve inâyetin, yeryüzünün halîfesi olan insan türünün kıyâmete kadar dünyada yaşayacak ve orayı hükümranlığı altına alıp îmar edecek şekilde düzenlediği belirtilir ve buna “birinci maksat” denilir. Buna karşılık tek tek kişilerin karşılaştığı durumlar, tâlî dereceden amaçlanmış olan ârızî olaylardır. Bu olaylara bütün halinde bakıldığında bunların küllî yapıya bir düzen olarak yansıdığı görülür. Nitekim canlı tabiattaki başlıca şer çeşitlerinden elemler (acılar, ağrılar, üzüntüler) görünüşte şer gibiyse de canlıların varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunması bakımından hayır sayılmalıdır. Meselâ açlık elemi, canlıya beslenme ihtiyacını hissettirmesi
4636] Mustafa Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 46
HAYIR ŞER
- 985 -
bakımından hayırdır.
İslâm düşünürlerinin evrende hayır düzeninin hâkim olduğu şeklindeki iyimser felsefesi, Gazzâlî’ye nisbet edilen ve zamanla bir vecîze haline gelen, “Leyse fi’l-imkân ebdau mimmâ kân -Var olandan daha mükemmeli mümkün değildir-” şeklinde özetlenmiştir. Gazzâlî, hem tertibindeki güzellik, hem de yaratılışındaki mükemmellik bakımından bu âlemin “sûret”inden daha mükemmelinin bulunmadığı şeklindeki düşüncesini açıklarken aksine bir görüşün Allah’ın cömertliği ve kudretiyle bağdaştırılamayacağını belirtir. Gazzâlî’nin devam ettirdiği bu iyimser felsefe, daha sonraki dönemlerde geniş kabul görmüştür.
İbn Teymiyye ise, şerri sırf yokluk ve kısmî yokluk şeklinde ikiye ayırarak var olan bir şeyin sırf şer olamayacağını ifade eder. Çünkü var olan her şeyde mutlaka bir yarar, bir hayır bulunması gerekir. Allah hiçbir şeyi hikmetsiz yaratmamıştır; bu hikmet, varlığın hayır tarafıdır. Özü itibarıyla yokluk sayılan şer ve kötülükler varlık değeri taşımadığından bunları Allah’ın yarattığı söylenemez. Çünkü Kur’an’da, “Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır” 4637 denilmiştir. Sonuç olarak küllî olgular yalnızca hayırdır ve kulların yararınadır.
İslâm düşünürleri ahlâkı da âlemdeki genel hayır düzeni çerçevesinde açıklamışlardır. Buna göre kötü fiiller ve bunların kaynağı olan kötü huylar, ruhun kendine has bazı yetkinliklerini kaybetmesinin sonucudur. Aslında insanın kötü denilen fiilleri de temelde onun yetkinliğinin bir parçası olan, dolayısıyla iyi sayılması gereken bazı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Meselâ İbn Sinâ’nın örneğiyle, nefsin öfke gücü hâkimiyet kurmak sûretiyle yetkinlik kazanır; fakat öfke ve hâkimiyet, bazen şerre de yol açabilir. Bu durum, yine nefsin bir gücü ve yetkinlik aracı olan aklın öfke gücüne baskın gelmesiyle önlenir. Bu şekilde akıl, hem nefiste kötü ahlâkın gelişmesini hem de zulüm gibi kötü fiillerin ortaya çıkmasını önlemiş olur. Bu sebeple insan, her türlü aşırılıktan kurtulmak için kendini sürekli olarak akıl ve düşüncenin denetimi altında bulundurmalıdır. 4638
Şerrin Ehveni Olur mu?
Özellikle Hakkın hâkim olmadığı, şer ve fesâdın devlet ve çevre eliyle mecbûrî istikamet olarak gösterildiği yerlerde çoğu zaman iki şerden birini kabul etme mecbûriyetinde kalırız. Bu takdirde yapılacak iş, şerrin ehvenini, yani daha hafifini kabul etmekten geçer. Burada hayırla şerrin karşılaştırması yapılıyor değil. Elbette ki hayırla, ehven-i şer karşı karşıya gelince hayır işlenecektir. İki şerden birinin tercih edilmesinden başka bir seçenek olmadığı durumda ne yapılacağı, nasıl hareket edileceğiyle ilgili olarak, ehven-i şerrin tercih edilmesi, zararın en az atlatılması olarak değerlendirilmelidir. Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusunda bu gerçek, “iki fesâd teâruz ettikde (karşı karşıya geldiğinde) ehaffı (daha hafifi) irtikâb olunur” şeklinde kurallaştırılır ve iki ayrı misalle açıklanır: “Yangında, yangın yerine yakın evlerin yıkılması, yangının büyümesini önleyecekse bu yola tereddütsüz gidilir.” “Batmaya yüz tutan geminin bir kısım yükleri denize atılır.”
Ehven-i şer için, naklî delil olarak, “Fitne, katilden daha büyüktür (beterdir).” 4639 âyet-i kerîmesi getiriliyor. Yani, fitneye sebep olacakları katletmek,
4637] 13/Ra’d, 16
4638] M. Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 45
4639] 2/Bakara, 191, 217
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fitneye yakalanmaktan daha ehven. Mutlak mânada, adam öldürme elbette arzulanmaz. Ama bu adamlar fitneye sebep olacaklar ve bu yüzden nice insanların maddî ve mânevî hayatları tehlikeye girecekse, bu katl olayı ehven kalır. “Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl kabul edilir.” Yani, çok hayır için, (başka bir yol yoksa) az bir şer kabul edilir. Büyük bir hayrın gelmesi, az bir kısım şerlere bağlıysa o şerler, istenmeyerek de olsa, kabul edilecektir. Kangren olmuş ve kesilmesi gereken bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki, zâhiren şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir; şerr-i kesîr olur.” Parmağın kesilmesi elbette şer. Ama elin kurtulması için bir parmağın fedâ edilmesi gerekiyorsa bunu yapmak gerekir; aksi halde şer büyür; parmak yerine el kaybedilir.
“Hayır”, bir tek hakikat olduğu halde, sonsuz denecek kadar çok şûbelere ayrıldığı gibi, şer de öyledir. Onun da nice alt birimleri, yan kolları vardır. Meselâ, sağ el ile yemek sünnet ve hayır; sol elle yemek ise bunun zıddı, yani şer. Aynı şekilde, namaz kılmak hayır, bunun terki ise şer. O halde, ehven-i şer yoktur diyerek, sol elle yemek yemeyi, namaz kılmamakla eşit tutmak mümkün mü? Ticarî hayatta da kâr gibi, zararın da nice dereceleri var. Zarar da şerdir, iflâs da. Ama bunları eşit kabul edemeyiz. “Zararın neresinden dönülürse kârdır” deriz. Kur’an’da, “mü’minlere en şiddetli düşmanlığı yahûdilerin ve müşriklerin yaptığı beyan edilir.4640 Hıristiyanlar ise, bu iki gruba göre daha ehven sayılır.4641 Kendi halinde, kimseye karışmayan sıradan bir kâfirle, İslâm’a karşı her imkânıyla savaşan İslâm düşmanı bir harbîyi eşit kabul edemeyiz.
Üç kişi düşününüz: Birisi alkolik olsun, diğeri hem alkol alsın, hem de kumarbaz olsun. Üçüncüsü ise, hem alkolik, hem kumarbaz ve hem de hırsız olsun. Bunların üçünün de yaptıkları şer ve bunların üçü de şerli kimseler. Ama birinci ikinciye, ikinci de üçüncüye göre ehven. Hepsi kara, ama tonları farklı.
Mü’min, mecbur kaldığında, ehven-i şerle amel ettiği gibi; onun en büyük düşmanı olan şeytan da tam aksine, “a’zam-ı şer” (şerrin en büyüğü) ve “ehven-i hayır” (hayrın en hafifi) ile amel eder ve ettirmeye çalışır. Bunlar, onun vazgeçilmez prensipleridir. Onun en büyük hedefi insanları şirke bulaştırmaktır. Bir mekruhu veya haramı gözde fazla büyüterek Allah’tan ümit kestirmek ya da “ölmüş eşek kurttan korkmaz” dedirterek, “bu yanlışı yaptın, öyleyse şu şirki ve küfrü de işle, nasıl olsa aynı şey” diye telkinlerde bulunarak insana yaklaşır. Böylece haramlarla şirki aynı terazide tartan şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zâlim bir müşrik yapmaya çalışır. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan İslâm düşmanı bir dâvâ adamına dönüştürmeye gayret eder. Bu onun son hedefidir. Zira dâvâ sahibi olmayan bir müşrik, şeytanın kölesi ise, şirki dâvâ edinen savaşçılar onun can yoldaşıdır; Kur’an tâbiriyle “şeytanın askerleri/hizbi.” Bütün bunlar, şeytanın, “a’zam-ı şer” ile amel ettiğine örneklerdir.
Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen mü’minlerde taktik değiştirir. Onlar hakkında ehven-i hayırla amel eder. Mü’minin imanına ilişemeyeceğini anladımı, onun ibâdetiyle uğraşır; ibâdetsiz bir mü’min olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nâfilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî ibâdetlerle meşgul olmasını, başkalarına tebliğ etmemesini arzu eder. Ve
4640] 5/Mâide, 82
4641] Bk. 5/Mâide, 82
HAYIR ŞER
- 987 -
mü’minlere şu yollu telkinlerde bulunur: “Her koyun, kendi bacağından asılır!”, “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar!” Şeytanın, “ehven-i hayır” ve “a’zam-ı şer” ile amel etmesi ne kadar desîse/entrika gereği ise; bizim de onun tam tersine, “a’zam-ı hayır” ve “ehven-i şer” ile amel etmemiz o kadar hikmetli olacaktır.4642 Tabii ki, hayrın ve hakkın olduğu veya uygulanabileceği yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.
Bazı müslümanlar, “şerrin ehveni olmaz!” derler. Bu söz, hiçbir günahın küçük görülmemesi mânâsına söyleniyorsa, takvâ kasdıyla ifade ediliyorsa, dinin temel esaslarından tâviz verilmemesi gerektiği dillendiriliyorsa, doğrudur. Siyasi ve sosyal küfrü savunmak amacıyla şerri ehven vasfıyla temize çıkararak bize sunan zihniyete karşı biz de haykırıyoruz: “Şerrin ehveni olmaz!” diye. Ama baş ağrısını kanserle bir tutma kabilinden, mekruhu haramla veya günahı şirk ve küfürle aynı görmek söz konusu ise, bu söze katılmak mümkün değildir. Edille-i şer’iyye dediğimiz dinin emir ve yasakları konusunda, “yapılması gerekenler” ve “yasaklar” gibi iki liste yoktur. Bu tür hikmetlerden dolayı, farzdan, vâcibe, sünnete, müstehaba ve mubaha varan bir merdiven vardır. Haramlar için de aynı durum söz konusudur: Şirk/küfür, haram, tahrîmen mekruh, tenzîhen mekruh gibi dereceler. Örneğin, bir müstahabı veya sünneti yerine getireceğim diye bir haramın işlenmesi hiçbir şekilde, naklen ve aklen uygun görülmez.
Bu konuda unutulmaması gereken husus, “hayır” ve “şer” tanımları ve hayrın/hakkın tercih edilmesi için bütün yolların tıkalı olmasıdır. “Hayrın çok olması”, mutlak hayır olması ve âhiretten bağımsız olmayan hayır anlamında ele alınmalıdır. “Şerrin az olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması, dinin temel yasaklarını içermemesi demektir. Yani bu konuda ölçü, dinin tâviz verilemeyecek esaslarından olmayan bir şer ile dünyâ ve âhiret hayrının kast edilmesidir. Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak”4643, “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak”4644, “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”4645 gibi konular hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ehven bir şer kabul edilemez. Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer ve tâviz” tanımları açısından önemlidir. Bu konu, şeytanın tâviz için insana yaklaşabileceği bir alan olması hasebiyle, çok dikkatli olunmasını gerektiren, hassâsiyet, ehliyet ve samimiyetle değerlendirilmesi zorunlu bir husustur.
Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır; râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah4646 sadece hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır; yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denmediği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir. Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının, hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın
4642] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 2, s. 104-108
4643] 2/Bakara, 86
4644] 2/Bakara, 41
4645] 2/Bakara, 42
4646] 3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emirlerindeki hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.
Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı kılmış olabilir.4647 Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar.4648 Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır. Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka bir hastaya bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya, bir zaman yasakladığı bir şeyi başka bir zaman tavsiye edebilir. Bu durum, doktorda çelişki ile izah edilemez. Aynen böyle. Küfürle bir haramı aynı gören ve her ikisini de şer kabul edip aralarında bir ayrım gözetmeyen kimseye, dememiz gereken şey; elbette: “İkisi de şerdir, ama biri ehvendir, diğeri daha büyük şerdir. Haramla küfür, şer yönüyle aynı değildir” demek olacaktır. Tam tersine, böyle birisine: “Tabii, şer şerdir, ehveni filan olmaz; haram da birdir, küfür/şirk de. Hangisini yaparsan yap!” diyebilir miyiz?
Ama, bir diğer şahıs: Dinin bazı konularını tâviz masasına yatırıp küfrün bir kutsalını övmek için dinden bir konuyla kıyas ediyor ve bir şerri (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükümeti desteklemeyi, demokrasiyi, oy vermeyi vb. şeyi) hayır olarak sunamadığı için şer kabul ediyor, ama ehven kabul ederek insanlara sevdirmeye çalışıyor ve böylece çok ciddi bir şerri “ehven” göstererek Müslümanlara tavsiye ediyorsa; o zaman “ne yapalım, İslâm yasaklıyor, ama bu önemli bir yasak değildir; şerdir, ama ehvendir, kabul edelim” mi dememiz gerekir? Elbette, böyle bir durumda: “Hayır var olduğu müddetçe; şer şerdir; ehveni filan olmaz; şerden Allah râzı olmaz; ehven de olsa, kötüdür” demek en doğrusudur.
Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Olaylara ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
Ehven-i şer, daha az kötü, daha az fena olan demektir. Hayrın ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.
Şer’î ise, şeraite uygun, şeraitle ilgili demektir. İslâmiyet’in temel kurallarına ve İslâm dininin emrettiği dünya nizamına uygun olan demektir. Şer kelimesiyle bir ilgisi yoktur; şeriat kelimesiyle aynı kökü paylaşır.
Müslümanlar olarak bu oyunların ne zaman farkına varacağız? Dişimizi kıran taşın, rengi pirince en çok benzeyen taş olduğunu, basit kazanımlar peşinde
4647] 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19
4648] 3/Âl-i İmrân, 110
HAYIR ŞER
- 989 -
bâtıl düzenlerin kurtarıcılarını desteklerken, aslında şer bataklığının içine çekildiğimizi ne zaman kavrayacağız? Ne zaman at gözlüklerimiz çıkartıp hayrı göreceğiz, duygularımızın esiri olmayı bırakacağız? Benimsenmesi ve giderek hayır zannedilip savunulması yönüyle en zararlı şerrin, ehven-i şer olduğunu ne zaman anlayacağız?
Beyazın siyahı, yakının uzağı, haksızın haklısı, güzelin çirkini… Bu tamlamalar ne kadar anlamsız ve saçma geliyor kulağımıza değil mi? Hiç beyazın siyahı olur mu? İçerisinde siyah bulunan renk, artık beyazlıktan çıkmamış mıdır? Ya haksızın haklısı!
Ama bunlara çok benzeyen ve de çok sık kullandığımız bir deyim var dilimizde. “kötünün iyisi” diye. Alıştık, alıştırıldık bu tamlamaya. Hiç düşünmedik bir şey hem kötü, hem de iyi nasıl olur diye. Bakışlarımızı sadece şer tarafına çevirmemiz istendi; taktığımız at gözlükleri başka şeyleri örneğin hayrı görmemize engeldi. Bu şer çöplüğünde sıtma da vardı, ölüm de. Ölümü gösterdiklerinde bize, sıtmaya razı olduk; sağlıklı bir ömrü aklımızın ucundan bile geçirmeden.
Gözümüz şer tarafına kaymış, burnumuzu bu pisliğin içine sokmuştuk ya işte bu şeytanın arayıp da bulamadığı bir fırsattı. Artık melek postuna bürünüp bizi kandırabilirdi, aynen Âdem ve eşine yaptığı gibi. Hani nasıl da onlara dost görünmüş, sonsuzluk ve güç vaad ederek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirmişti.4649 Deseydi ki “Ben sizin düşmanınızım, bu ağaçtan yiyin ki Allah sizi cezalandırsın”, o ağaçtan yerler miydi hiç? Şeytan, Allah’a giden dosdoğru yolun üzerinde oturuyordu4650 ve bu yaklaşım da şeytanın sağdan yanaşmasıydı,4651 şeytanın Allah ile aldatmasıydı. 4652
Popülist câhiliyye kültürünün, hayatımızın her alanında şerde hayır aramamızı empoze ettiğine şahit oluyoruz. Cehenneme giden yolların üzerindeki iyi niyet taşlarıdır “ehven-i şer” anlayışı. İman ve küfür arasındaki çizgiyi, hakla bâtıl, hayırla şer arasındaki sınırı silip atan bir anlayıştır bu.
Ehven-i şer anlayışının meşruiyeti var mıdır?
Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez; hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.
Şer şerdir. Hayra ulaşmak mümkün olduğu halde, şerler arasında tercih yapılamaz. Kur’an, ehven de olsa şerre tâbi olmayı, onunla uzlaşmayı hiçbir şekilde câiz görmez.
“Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir. Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir; yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan bir şer ile, ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze girdiği
4649] 7/A’râf, 21
4650] 7/A’râf, 16
4651] 7/A’râf, 17
4652] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak”,4653 “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak”,4654 “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”4655 gibi konular, bir muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer” tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim, “lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına, sosyalizmi ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler. PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için insana yaklaşabileceği bir alandır.
Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’ yani günah işleme duygusu da anlatılır.
Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır.4656 Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır. Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir. 4657
Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır. “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 4658
Şer olan bir sistemin herhangi bir kurumundan şer’î olan bir uygulama yapılması beklenebilir mi?
Cehennemden saraylar, köşkler beklenirse, şer olan bir sistemden veya onun bir kurumundan da şer’î bir uygulama beklenebilir. Şer, zaten şeriata ters olan, Allah’ın rızâsına uymayan işlerdir. Şerden şeraite uygun bir uygulama kesinlikle beklenemez. Şer şerrî bir uygulamayı neticelendirir, şer’î uygulamayı değil.
Şerden ancak şer doğar, mahzâ hayır olan şeriat (şer’î uygulama) değil. Şerre
4653] 2/Bakara, 86
4654] 2/Bakara, 41
4655] 2/Bakara, 42
4656] 8/Enfâl, 22, 55
4657] 21/Enbiyâ, 35
4658] 2/Bakara, 269
HAYIR ŞER
- 991 -
sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir; böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur. Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler, şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvada (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”4659 Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.
Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise, hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için, esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.
İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup yaşattığı cahili sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret etmek ve sistemle temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek esas olandır. Bilindiği üzere, ilk inen surelerle başlatılan cahiliye ile ayrışma süreci çok büyük titizlikle sürdürülmüş. Mekke’de egemen sistemle Rasûlullah’ın (s.a.s.) oluşturduğu yapı arasında tam ve çok yönlü bir kopuş yaşanmıştır. Cahilî toplumu değiştirme ve egemen sistemi dönüştürme iddiasıyla köklü bir inkılâbın temelleri atılmış, sistemle bütünleşmemek, uzlaşmamak için elden gelen gayret gösterilmiştir.
Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi, daha önemlisi Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için en gerekli ve en önemli mesele saf ve katışıksız bir İslâmi kimlikle ve İslâmi ölçüleri referans alarak mücadele sahasında yer alabilmektir. Gerek tağuti sistemlerin, kurum, kural ve yönlendirmelerinden, dayatmalarından bağımsız, gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından uzak olarak, uzlaşmacı, sentezci anlayışları, pratikleri bünyesinde bulundurmayan bir netlik ve tavizsizlikle, yalnızca vahyi ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahyi uygulamasını belirleyici kılmak İslâmî bir mücadelede vazgeçilemeyecek esası teşkil eder. Tevhidi ölçü ve ilkelerin belirleyici ve yönlendirici tesirinden sıyrılarak, pratikte dünyevi anlamda bazı başarılar(!) elde edilse de, o pratikler İslâmî olma özelliğini kaybedecek, Allah’ın rızasını da kazandırmayacaktır. Sistem içi alanlarda yer edinebilmek için sıklıkla meydana gelen İslâmi kimliğe yabancılaşma; kendini gayri İslâmi kavram, değer ve ilkelerle tanımlama, vasıflandırma eylem ve söylemleri, fıtri ve vahyi olandan, nefsi olumsuzluklara ve dünyevileşmeye doğru bir kaçış ve bir sapmadır. Bu tür bir yabancılaşma, tevhidi bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta, tevhidin belirleyiciliğinden ve İslâmi kimlikten sıyrılanlarda, kimlik çözülmesi meydana gelmektedir.
Bu mânada ülkemizde en büyük sorun olan tesettür sorununu ehven-i şer mantığıyla çözme girişimlerine ne dersiniz?
4659] 5/Mâide, 2
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Önce, sorunun adını doğru koyalım: Bu ülkede en büyük sorun, tesettür sorunu değil; tevhid sorunudur, iman sorunudur. İslâm’ın gönüllere, amellere, sosyal ve siyasal hayata hâkim olmaması sorunudur. Tesettür de bu temel sorunun bir uzantısıdır. Uzlaşmacı büyük kesim, tesettürü başörtüsüne indirgedi, istekleri de sadece üniversite öğrencileriyle sınırladı. Elbette tesettür büyük bir sorundur, özellikle okullarda okuyan müslüman öğrenciler açısından. Bu sorun da, bireysel çapta, uğrunda her çeşit fedakârlığı yapabilecek bir imana sahip olmakla, toplumsal alanda da topyekün İslâmî değişim ve dönüşümle çözüme kavuşabilir.
Ehven-i şer mantığı ile önemli hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir ki tesettür sorunu çözülsün. Çöpleri hasıraltına koymak, şimdilik sorun yokmuş havası estirmektir ehven-i şer mantığı. Çözümü erteleyip ötelemenin, herhangi bir sorun yokmuş gibi davranmanın, daha fecisi hakla-bâtılın karıştırılmasının adıdır ehven-i şer. Bu uzlaşmacı mantık, belirli oranda da olsa şerri kabul edip onayladığı için mutlak hayra giden yolu da tıkar. Yakın gelecekte Allah’ın râzı olduğu İslâm’ın tahrif edileceği ve muvahhid mü’minlerin tümüyle etkisiz hale getirileceği “ılıman İslâm” projesi, ehven-i şer anlayışı üzerinde bina edilmektedir. Tesettür konusunu yozlaştıran, daha karmaşık ve çözümsüz hale getiren en önemli etken, ehven-i şer mantığıdır. Bu mantık, “Rabbimizin kesin emridir, bundan zerre kadar taviz vermeyiz” diyen hayır taraflarına engel olan ve “peruk”, “şapka”, Artema usûlü “aç-kapa” (okul kapısına kadar kapa, okula girerken ve okulda aç) anlayışlarını din adına savundu. Hizmet için başın açılmasına fetvalar üretti. Tesettür düşmanları, karşılarında direnen bir ümmet göremedi. Bu anlayış, sadece tesettür meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmedi; aynı zamanda dini de tahrif eden bir çizgiyi savundu. Dinin emirlerini teferruat kabul eden, basit dünyevî çıkarları İlâhî emirlere tercih eden bir anlayışı “din” diye takdim etti.
Soruya cevabı tersinden vermek de mümkün: Evet, tesettür sorununu değilse de, başörtüsünü ehven-i şer mantığı tümüyle çözdü; bu mantık sayesinde artık başörtüler çözüldü, başörtülüler ve bunu savunanlar da çözüldü.
Öyleyse müslümanın (ferdî, âilevî ve toplumu kapsayan tüm alanlarda) şer olan bir sistemden ehven-i şer mantığıyla çözümler beklemesi meşrû mudur?
Hem meşrû değildir, hem de mantıklı değildir. Harama rızâ haram, küfre rızâ küfürdür. “İyilikte ve takvada yardımlaşın. Haram işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan sakının. Allah’ın cezâsı şiddetlidir.”4660 “Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı olan o şerri yapan gibidir” hükmüne göre, tekrar düşünelim: Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin devam etmesine oyuyla, sözüyle... yardımcı olanların, küfrün hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa farkında olmadan veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek, câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar? Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar veya müslüman zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor? “Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah’tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan bir toplum bilir.” 4661
İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır.
4660] 5/Mâide, 2
4661] 5/Mâide, 50
HAYIR ŞER
- 993 -
Kelime-i Tevhid’de bu ifâde tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta İslâm’ın dışındaki bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri evvelâ “lâ-hayır!” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hakiki İlâh’ın kabulü yerleşsin. “Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir.” 4662
İslâm, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla şerle (şerrin bir kısmıyla), tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona taviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği şirk ve şerle uzlaşma ve ehven kabulü nasıl mümkün olabilir? Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.”4663 Ehven-i şerre râzı, yani şerrin bir kısmını kabullenen tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı, dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.” 4664
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların ilâh ve rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık(!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve isyankârların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden altısı dışından bir din, her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek isteniyor.
Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” 4665
Nereden başlamalıyız? Kur’an’ın, Peygamber’in başladığı yerden başlamalıyız. Din “lâ” diye başlıyor. Biz de lâ diyerek başlamalıyız. İnançta lâ denmesi gerekenler var, ibâdette, hukukta, hükümde, itaat anlayışında, ahlâkta lâ denilmesi gereken yerler var: Tümüne lâ diyoruz.
“Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sapasağlam kulpa yapışmış olur.”4666 İllâllah’tan önce lâ diyor, imandan önce tâğuta küfrediyor, onu inkâr ve reddediyoruz. Her çeşit tâğuta, her gruptaki bel’amlara, her kesimden Karun’lara, her
4662] 2/Bakara, 256
4663] 17/İsrâ, 73-75
4664] 2/Bakara, 42
4665] 16/Nahl, 36
4666] 2/Bakara, 256
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görevdeki Hâmânlara lâ diye karşı çıkıyoruz. Tüm putlara ve sahte ilahlara hayır diyoruz. Şerle, küfürle uzlaşmıyor, şerrin tümüne, ehvenine de karşı çıkıyoruz.
İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak ehven-i şer anlayışı gibi tuzaklarla bilinçsizleştiriliyor, güzel duygulardan arındırılıyor, tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle ilgili oynanan oyunu anlamasın diye başka oyuncaklarla avutulup uyutuluyor. Top kafalı, müzik tutkunu, TV. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli kumarların esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine haline getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz budur. İnsanımızın kimliksizleştirilmesinden, inançsızlaştırılmasından ve buna seyirci kalınarak zulme dolaylı da olsa destek verilmesinden daha büyük kriz olamaz. Müslüman olduğunu iddia eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl itaat veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii, her şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye, fitne toplumun dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye başlayacaktır.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacak kimse bile kalmayacaktır.
Müslümanın asıl söylemi ve eylemi hangi minvalde olmalı, Rabbanî yol ve sünnetullah çerçevesinde nasıl bir yol izlenmelidir?
Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub’un dediği gibi; “Bu dine sahip çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir.” İslâm, öyle büyük bir nizamdır ki, onu vaz’ eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi, vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah’a kulluk, ibâdet ve O’nun rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab’ın hükümleri ve Rasûl’ün pratik uygulamalarıyla açıklanmıştır. Bir kimse İslâm’da zinânın, fâizin, içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi gerektiği) halde, “zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla İslâm’ı getireceğiz, bunlarla İslâm’a hizmet edeceğiz” demesi ne kadar İslâm dışı ve saçma ise, şer olan bir sistemin herhangi bir kurumunun şer’î zannettiği bir uygulaması da en az o kadar İslâm’a ve mantığa terstir. Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Şer’an pis kabul edilen bir sıvı ile, meselâ şarapla abdest alınmaz. Haram parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun atına binen onun kılıcını sallar. Bâtıl, ancak Hak’la zâil olur; Başka bir bâtılla değil.
Tevhidî bilince sahip, vahyin inşa ettiği bir iman ve hayat tasavvuruna sahip mü’minlerin, bu tür sistem içi değişimlere meyletmeleri, destek vermeleri ise, aydınlıktan karanlığa savrulmaktır, gerçek anlamda “irtica”dır, geriye gidiştir. Bilinçli bir mü’min, tevhidi bir yönelişle, her şartta Hak’ka bağlanmak, Hak’kı temsil etmek ve Hak’kı Batıla hâkim kılmak üzere çalışmak ve hiçbir sebeple hak ile batılı karıştıracak konumlara savrulmamak sorumluluğunu taşımak zorundadır.
HAYIR ŞER
- 995 -
Mü’min şahsiyet, “şer” (kötü) ile şerden bir şube olan “ehven-i şer” (daha az zararlı kötü) arasındaki tercihe kendisini kapatarak, “iyi ve maruf” olanı tercih dışı bırakma konumuna düşemez. Her şartta iyiyi arzulamak, ehven yolunda çaba göstermek ve bu tercihinden asla taviz vermeden uzun soluklu ilkeli bir duruş ve yürüyüşü istikrarlı bir biçimde sürdürmek mü’min olmanın en temel gereğidir... Bu sebeple hiçbir mü’min, ikrah olmadıkça, Hak ile Batılı karıştıran şirke dayalı düşünce, model, yol ve yöntemlere yönelemez, küfrü, şirki benimsediğini söyleyemez, küfre, şirke dayalı ideoloji ve ilkelere bağlılık sözü veremez ve İslâm şeriatını dışlayarak, Allah’ın kullarına, küfür ve şirk hükümleriyle hükmetmeyi tercih edemez.
Toplumu dönüştürme iddiası olan muvahhidlerin, öncelikle kendilerinin toplumu taşımak istedikleri değerler, ilkeler, ölçüler alanında istikameti koruyan tavizsiz bir yürüyüşü ve tutarlı bir örnekliği/şahidliği ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde sürdürmeleri gerekir. Allah’ın “emrolunduğun gibi dosdoğru ol, istikameti koruyun, aşırı gitmeyin” ve “zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur” uyarılarına rağmen, kendi ürettikleri kimi maslahatlar, çıkarlar ve marjinallikten kurtulmak adına istikameti terk edip toplumun cahili eğilimlerine, cahili sistemin partilerine savrulanların toplumu tevhidi istikamette dönüştürmeye vesile olmaları da, topluma Allah’ı razı edecek bir örneklik oluşturmaları da mümkün değildir.
Ehven-i şer Kur’an ve sünnette geçiyor mu? Geçiyorsa nasıl geçiyor?
Kur’an’da ve Sünnette “ehven-i şer” tâbiri yoktur. Yani “Kur’an ve Sünnet” şiarını öne çıkaran kimselerin “ehven-i şer” diye bir ölçüleri söz konusu değildir; onlar kendilerine göre şerlerin ehven olanlarını seçmekle değil; şerleri tümüyle yok etmeye çalışıp “hayr”a yapışmakla emrolunmuşlardır.
Tevhidî istikameti bulamayan kitlelerin özgürlük ve adâlet arayışı ile şer yerine “ehven-i şer”e yönelmeleri mazur, hatta şer’in en şedidinden kaçış anlamında görece bir olumluluk iken, muvahhid mü’minlerin “ehven-i şer”e yönelmeleri, ehveni teşkil eden tevhid yolunu alternatif olmaktan çıkarma, davetin muhatabı kitlelerin sığlığına sürüklenerek sıradanlaşmaları ve inkılabi (devrimci) ruhu kaybetmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu sebeple, Müslümanlar olarak, yukarıda bahsedilen dönüştürme projelerinin farkına vararak, her şart altında, tevhidi İslâmi kimlik ve ilkelerimize sadakati, sabiteler alanındaki değişmez değer ve ölçülerimizi savunup yaşamlaştırmayı ısrarla sürdürmeliyiz.
Görece bir özgürleşme ve zenginleşme uğruna, taktik ve konjonktürel özgürleşme ihtiyacımızı gidermek için, bizi biz yapan, bize şahsiyet, kimlik ve imanımızı kazandıran temel ilke ve değerlerimizi, yaratılış gâyemiz olan “sadece Allah’a kulluk” anlamındaki stratejik hedefimizi feda edebilir miyiz?”
Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için, toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidî akideye doğru dönüşümüne vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini âdil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara ihtiyaç vardır. Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan ve bunları bıkmadan usanmadan yaşayıp, topluma
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taşımaktan usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli Müslümanlara ihtiyaç vardır.
Müslümanların yozlaşmasında ehven-i şerrin yeri nedir?
Hakkı savunan insan için ise ehven-i şer diyerek şerle uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, şerrin ehvenine de rızâ göstermeyip tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, Allah’ın yasakladığı bir şerri ehven diye savunması, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasûller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir. 4667
Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bâtıl zihniyetin özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. Bu konuda oltaya taktıkları en önemli yemleri de “ehven-i şer” solucanıdır. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”4668
İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak,
4667] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
4668] 68/Kalem, 9
HAYIR ŞER
- 997 -
İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 4669
Ehven-i şer mantığı, şerle ve şerri dayatanlarla uzlaşma demektir. Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelîzmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah, kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak İlâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerinden tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.
Ehven-i şerciliği, tâvizi, uzlaşmayı reddetmek, geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek
4669] 2/Bakara, 256
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin, ibâdetlere tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…
Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın doğru anlaşılmasını zorlaştırır.
Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu, boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler öğretildi insanımıza.
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 4670
“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir; dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 4671
4670] 10/Yûnus, 107
4671] 3/Âl-i İmrân, 26
HAYIR ŞER
- 999 -
Hayır ve Şerle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Hayır” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 196 yerde): 2/Bakara, 54, 61, 103, 105, 106, 110, 148, 158, 180, 184, 184, 184, 197, 197, 215, 216, 220, 221, 221, 263, 269, 271, 272, 272, 273, 280; 3/Âl-i İmrân, 15, 26, 30, 54, 104, 110, 110, 114, 115, 150, 157, 178, 180, 198; 4/Nisâ, 19, 25, 46, 59, 66, 77, 114, 127, 128, 149, 170, 171; 5/Mâide, 48, 114; 6/En’âm, 17, 32, 57, 158; 7/A’râf, 12, 26, 85, 87, 89, 155, 155, 169, 188; 8/Enfâl, 19, 23, 30, 70, 70; 9/Tevbe, 3, 41, 61, 74, 88, 109; 10/Yûnus, 11, 58, 107, 109; 11/Hûd, 31, 84, 86; 12/Yûsuf, 39, 57, 59, 64, 80, 109; 16/Nahl, 30, 30, 76, 95, 126; 17/İsrâ, 11, 35; 18/Kehf, 36, 40, 44, 44, 46, 46, 81, 95; 19/Meryem, 73, 76, 76; 20/Tâhâ, 13, 73, 131; 21/Enbiyâ, 35, 73, 89, 90; 22/Hacc, 11, 30, 36, 58, 77; 23/Mü’minûn, 29, 56, 61, 72, 72, 109, 118; 24/Nûr, 11, 12, 27, 33, 60; 25/Furkan, 10, 15, 24; 28/Kasas, 24, 26, 60, 68, 68, 80, 84; 29/Ankebût, 16; 30Rûm, 38; 33/Ahzâb, 19, 25, 36; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 32; 37/Saffât, 62; 38/Sâd, 32, 47, 48, 76; 41/Fussılet, 40, 49; 42/Şûrâ, 36; 43/Zuhruf, 36, 52, 58; 44/Duhân, 32, 37; 46/Ahkaf, 11; 47/Muhammed, 21; 49/Hucurât, 5, 11, 11; 50/Kaf, 25; 54/Kamer, 43; 55/Rahmân, 70; 56/Vâkıa, 20; 58/Mücâdele, 12; 61/Saff, 11; 62/Cum’a, 9; 11, 11; 64/Teğâbün, 16; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 12, 32, 38; 70/Meâric, 21, 41; 72/Müzzemmil, 20, 20; 87/A’lâ, 17; 93/Duhâ, 4; 97/Kadr, 3; 98/Beyyine, 7; 99/Zilzâl, 7; 100/Âdiyât, 8.
B- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Şerr” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 31 yerde): 2/Bakara, 216; 3/Âl-i İmrân, 180; 5/Mâide, 60, 60; 8/Enfâl, 22, 55; 10/Yûnus, 11; 12/Yûsuf, 77; 17/İsrâ, 11, 83; 19/Meryem, 75; 21/Enbiyâ, 35; 22/Hacc, 72; 24/Nûr, 11; 25/Furkan, 34; 38/Sâd, 55, 62; 41/Fussılet, 49, 51; 70/Meâric, 20; 72/Cinn, 100; 76/İnsan, 7, 11; 77/Mürselât, 32; 98/Beyyine, 6; 99/Zilzâl, 8; 113/Felak, 2, 3, 4, 5; 114/Nâs, 4.
C- Hayır ve İyilik
a- Hayır ve Şer İmtihandır: 21/Enbiyâ, 35.
b- Allah, Bir Kişi Hakkında Hayır Dilerse Onu Geri Çevirecek Yoktur: 10/Yûnus, 114.
c- Allah’tan Hayır İstemek: 26/Şuarâ, 84.
d- Hoşa Gitmeyen Bir Şey Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
e- Hayır Allah’ın Elindedir: 3/Âl-i İmrân, 26.
f- Hayır İşlerinde Yarışmak: 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48; 23/Mü’minûn, 61.
g- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
D- Şer ve Kötülük
a- Hoşa Giden Bir Şey Şer Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
b- Kötülük Eden Kendi Aleyhine Eder: 41/Fussılet, 46; 45/Câsiye, 15.
c- Kötülük Yapmakta Yardımlaşmak Yasaktır: 5/Mâide, 2.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İstikrâz 4, 6; Rikak 34; Sahih-i Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 1/235; 5/185; 12/1984
Müslim, İman 61; Müsâfirîn, 201
Tirmizî, Zühd 3, 21, 22; İman 8; Fiten 15, 26, 76, 77, 78; Birr 28
Nesâî, Cenâiz 123; Zekât 74; İftitâh 17
İbn Mâce, Mukaddime 19, 20; Tahâret 4; Ticâret 62
Ebû Dâvud, Edeb 6, 12
Muvattâ, Tahâret 36
Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18, 19
Kütüb-i Sitte; 2/549; 3/401-402; 4/265; 13/37-38, 282; 14/16, 19, 23; 16/500; 17/168, 471, 551.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 245-248
2. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 257-261, 622-623
3. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 112, c. 2, s. 104-108
4. TDV. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, T.D.V. Y. c. 17, s. 43-49
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Halid Erboğa, Şâmil Y. c. 2, s, 83, 381-382; Muhiddin Bağçeci, 6/27-29
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 26-31; c. 19, s. 307-310
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
7. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 395-412
8. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 286-291
9. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
10. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hizmet Kitabevi Y.
11. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan 1 Milyar Müslüman, Muhammed Han Kayani, İnkılab Y.

Okunma 1250 kez Son değişiklik Çarşamba, 27 Ocak 2021 10:57
Ahmed Kalkan

Son ekleyen Ahmed Kalkan

Ortam