Asim Şensaltık

Asim Şensaltık

DOKTORLUĞA SOYUNMAKTIR DÂVET VE TEBLİĞ

ÂYET:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ مَُّةٌ يَدْعُونَ لَِى لْخَيْرِ وَيَاأمُْروُنَ بِالْمَعْروُفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ لْمُنْكَرِۜ وَوُ۬لآئِٰكَ هُمُ

لْمُفْلِحُونَ

“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [1]

كُنْتُمْ خَيْرَ مَُّةٍ خُْرجَِتْ لِلنَّاسِ تَاأمُْروُنَ بالْمَعْروُفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ لْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ مَٰنَ

هَْلُ لْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرً لَهُمْۜ مِنْهُمُ لْمُؤِْمِنُونَ وَكَْثَرهُُمُ لْفَاسِقُونَ

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’lma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” [2]

وَلْمُؤْمِنُونَ وَلْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ وَْلِ آيَاءُ بَعْضٍۢ يَاأمُْروُنَ بالْمَعْروُفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ لْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ

لصَّلوٰةَ وَيُؤْتُونَ لزكَّٰوةَ وَيُط۪يعُونَ للّٰهَ وَرسَُولَهُۜ وُ۬لآئِٰكَ سَيَِرحَْمُهُمُ للّٰهُۜ نَِّ للّٰهَ عَزيِزٌ حَك۪يمٌ

“Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar).” [3]

وَمَنْ حَْسَنُ قَولْا مِمَّنْ دَ آعَِا لَِى للّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحا وَقَالَ نَِّن۪ي مِنَ لْمُسْلِم۪ينَ وَلَا تَسْتَويِ

لْحَسَنَةُ وَلَا لسَّيًِّئَةُۜ دِْفَعْ بالَّت۪ي هِيَ حَْسَنُ فَاذَِ لَّذ۪يً بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَوَةٌ كَانََّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ

“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 1404

دُِعُْ لِىٰ سَب۪يلِ ربَِّكَ بالْحِكْمَةِ وَلْمَِوْعِظَةِ لْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ حَْسَنُۜ نَِّ ربََّكَ هُوَ عَْلَمُ بمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِهِ۪ وَهُوَ عَْلَمُ بالْمُهْتَد۪ينَ

“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 1405

لََّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رسَِالَاتِ للّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ حََدً لَِّا للّٰهَۜ وكََفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

“Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”

1406

Dâvet ve tebliğ bilincine sahip emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker göreviyle mükellef olduğunu düşünen her dâvetçi, bazı mesleklerin özelliklerine sahip olmak zorundadır. Bunları kısaca açıklayalım:

1- Tebliğci, doktor olmalıdır (Kalp/gönül doktorluğu): Her münker, kalbe, mânevî hayata zarar veren bir hastalıktır. Bu hastalığı teşhis eden ve tedâvisini bilen kimse de gönül doktorudur. Doktor, hastasına kızmaz. O zavallılar, mânevî mikroplarla hastalananlar, kızılmaktan çok acınmaya lâyıktır. Düzenin ve çevrenin kurbanlarıdır onlar. Etraf salgın hastalık yayan bulaşıcı mikroplarla dolu olduğu için koruyucu (imanî) tedbirler alamayan kimseler doğal olarak hastalanacaktır. Mikroplarla mücâdele etmeden toplumsal hastalıkları yenmek mümkün değildir. Dâvetçi, önce hastasını iyi tanımalı, tahlil etmeli. Sonra doğru teşhis koymalı. Kendi uzmanlığı değilse, başka bir doktora onu yönlendirebilmeli. Hastasına ümit aşılamalı, sağlığı sevdirebilmeli. Dâvetçi, aynen doktor hassâsiyeti ile hastasını tedâvi etmeli, mânevî hastalıklarına reçeteler yazmalı, tavsiyelerine uyulmadığı için bağırıp çağırmamalı, tekrar ilaçlar sunmalı, gerektiğinde ilaçları değiştirip farklı bir tedavi uygulanmalı, hasta kontrol altında tutulmalı, mikroplu yerlerden uzaklaştırılmalıdır.

Uzman bir doktor olmak yetmez, başka meslekler de gerek bu dâvânın tebliği için. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker görevine soyunan her dâvetçi ve tebliğcinin başka güzel özelliklere de sahip olması gerekmektedir. Bu özellikleri, akılda daha iyi kalması açısından yine doktorluk gibi mesleklerle anlatmayı uygun buluyorum. Bir dâvetçi, şu gerekçelerden dolayı şu mesleklere mecâzen sahip olmalıdır.

  • 16/Nahl, 125
  • 33/Ahzâb, 39

DÂVETÇİNİN DİĞER MESLEKLERİ

  • İtfaiyeci olmalıdır (Muhâtapların çoğu, cehenneme doğru gidiyor, mânevî ateş içinde): Nerede bir yangın varsa oraya koşan, elinde ne imkân varsa o imkânları kullanarak yangını söndürmeye çalışan itfâiyecidir tebliğci. Yangında öncelikli kurtarılacak şeyleri iyi bilmelidir. Ateşin içinde bir canlı, bir insan varsa, kendi hayatını bile tehlikeye atarak onu ateşten kurtarmaya çalışmalıdır. Ama eteği tutuşan bir itfaiyeci, kendinden uzaklaştıramadığı ateşi nasıl söndürecek, muhâtaplarını yangından nasıl kurtaracaktır? Münkerlere kendi yakasını-paçasını kaptıran tebliğci, kendi üzerindeki ateşi görmeyen, kendini ateşten koruyamayan itfaiyeci gibidir.
  • Cankurtaran olmalıdır (Çoğu insan, gözümüzün önünde uçuruma yuvarlanıyor, isyan denizinde boğuluyor): Denize açılıp boğulma ile karşı karşıya kalanları kurtarma görevlisidir dâvetçi. Günah denizlerine dalıp sâhil-i selâmetten uzaklaşan kimseler kurtarıcı ve cankurtaran bekleyen felâketzededir. Yüzme bilmeyen insanın cankurtaran olmaya kalkmaması gerekir, yoksa başkasını kurtaracağım derken kendisi boğulur. Ölümcül dalışlar yapan ve münker denizinde ilerleyen kimseler için gözlerini dört açmalı, onları nasıl kurtaracağı konusunda usûl ve teknik bilmelidir tebliğci. Bilmelidir ki, boğulmaya yüz tutan nice insan, imdat diye bağıramayabilir, ya da sesini herkese ulaştıramayabilir.
  • Asker ve polis olmalıdır (Polislik, askerlik (Allah eri, Allah’ın görevlisi, Allah yolunda mücâhid): Her dâvâ adamı, cündullahtır, Allah’ın askeri ve polisidir. Şeytanın askerlerine karşı Allah’ın tarafında yer aldığı için hizbullah da denilen Allah eri, hilesi çok zayıf olan cin ve insan şeytanlarına karşı savaşçıdır. İşgallerin en kötüsü ve en tehlikelisi olan zihinleri ve gönülleri işgal eden işgal kuvvetlerine karşı savaşan ve gücünü askeri olduğu ve uğrunda savaştığı Zât’tan alan bir asker. Aynı zamanda polistir dâvetçi. Suçluları tesbit eden, onların suç işlemelerine fırsat tanımayan, münkerlere/suçlara engel olan Allah’ın polisi. Yetkiyi O’ndan alan O’nun cezasını hatırlatan bir görevli. Polise, bağlı bulunduğu devlet görev verdiği ve polis bu görevi ihmal edince nasıl suçlu oluyorsa, müslümanlara da Allah bu yetkiyi veriyor, yeryüzünde halife kılıyor. Aynı zamanda trafik polisidir o. Allah’ın, buraya girilmez dediği yasak yolları, burada durulmalı, geçilmemelidir dediği kırmızı ışıkları gösteren ve kaygan yolda hızlı gidenleri uyaran yoldaki işaretçidir, doğru yolu gösteren, tehlikeli yoldan insanları uzaklaştıran kılavuzdur tebliğci.
  • Dâvetçi, iyi bir şoför olmalıdır (Kaygan zemin, yavaşlanacakhızlanacak-fren yapılacak yerleri bilme): Kullandığı aracı, üzerindeki yolu, gideceği hedefi iyi tanıyıp bilmeli, aynı yoldaki başka araç ve sürücüleri hesaba katabilmelidir. Başka yolu tercih edenlerin sebebini, oradaki toplu taşıma araç ve şoförleri iyi tanıyabilmelidir. Yolun neresi kaygan, neresi düz, nerede hız yapılamaz; iyi bilmeli ve ona göre davranabilmelidir.

Sırât-ı müstakîm adlı o yol, insanlık tarihiyle yaşıttır ve dünyanın sonuna kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları bitmeyecektir. Ömür biter, yol bitmez; ama her yol cennete gitmez. Çıktığı yolda kurallara uygun şekilde yarışan, yol arkadaşlarıyla yardımlaşabilen, yola gelmeyen insanlara acıyıp yolun genişliğini ve güzelliğini onlara da göstermeye çalışarak yolculuğunu bitiş noktasına kadar sürdüren şoför, yolun sonunda ödül almaya hak kazanacaktır.

Çok yavaş gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli olmayan şoförün kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu insanların da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü gibi uzun ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının aynı yolun gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı şoför ve yolcu.

  • Hoca; vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır (Hocalık, vâizlik, öğretmenlik, müezzinlik; Hitabet gücü ve tekniği, gönle etki edecek sözler -Mesajı duyurmak için gereken görev-): Durum ve mekân neyi gerektiriyorsa, toplumun önüne geçmek gerektiğinde onları aydınlatmaya çalışan hoca, vâiz veya öğretmen olabilmelidir. İslâm’da ruhbanlık, din adamı sınıfı olmadığından, o bilir ki, hocalık özel bazi insanların görevi değildir sadece. Namaz kılan herkes, gerektiğinde imamlık da yapabileceğinden o iş kendine düştüğünde hocalık yapabilecek, toplumun önüne geçip insanlara Allah’a kulluk yaptırabilecektir, onlara imam/önder olabilecektir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de câhili olduğundan, bildiği doğrulari insanlara güzel ve etkili bir şekilde anlatan vâiz rolünü oynayabilecek, nasihat edebilecektir. Hakkı, özellikle tevhidi topluma haykırabilecek, insanlarınamaza ve namaz gibi güzelliklere çağıracak güzel ve gür sesli bir müezzin olabilmelidir. Bildiklerini öğreten muallim olmalıdır dâvetçi. Tabii, bu mesleklerin gerektirdiği formasyona sahip olmaya çalışacaktır. Yoksa, çocukların evcilik oyununa benzer bu yaptıkları. O, bilmek zorundadır: “Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar.” Bu işler, oyuncak değildir çünkü. Gerektiği zaman da cemaat, dinleyen ve öğrenci olabilmelidir. Çünkü o bilmelidir ki, bu meslekler, günümüzdeki memurluk gibi değildir; ihtiyaç ânında her mü’mine düşen görev taksimatıdı
  • Psikolog ve pedagog olmalıdır (Muhâtabın özelliklerine uygun, öğretim tekniğine muvâfık): İnsanları iyi tanıyan, her insanın psikolojisine uygun çözümler getiren bir yaklaşım içinde olmalıdır tebliğci. İnsanların akıllarına göre hitap edebilmeli, onların sosyal konumlarına uygun sözlerle mesajını sunabilmelidir. “Herkes kendi mizaç ve karakterine, meşrebine göre amel işler...”[4] Muhâtaplarının karakter tahlillerini iyi yapabilmeli, davranışlarının hangi psikolojik arka plana dayandığını anlayabilmelidir. Çok yakını ölen birinin durumu ile evlenme gibi sevinçli bir olay içindeki insanın psikolojisi aynı değildir. Her iki ortam da tebliğe müsâit olsa bile, aynı tarz ifâdelerle bu yapılırsa, bazen kaş yapmak isterken göz çıkartılmış olur. İnsan psikolojisi, günah ve şirk psikolojisi, toplum psikolojisi hakkında bilgi sahibi olunmalı, öğretim metotları bilinip, hangi şartlarda hangi usûlün en elverişli olduğu bilinip ona göre davranılmalıdır.
  • Aşçı ve garson olmalıdır (Sunduğumuzun doğru ve güzel olması gerektiği gibi; sunma şekli de çok önemli): Güzel, nefis, leziz yemekler pişirebilmelidir zihin mutfağında aşçılık yapan tebliğci. Ve bunları haliyle ve diliyle güzel bir şekilde sunabilen bir garson olabilmelidir. Güzel malzemeler katıldığı halde, kötü pişirilmiş, fazla ateşte tutulmuş ya da yeterli pişirilmemiş çiğ yiyecekler yakışmaz usta aşçıya. Kimse bu lokantadan yemek yemek istemez. Hasta etmemeli, iştah kaçırmamalı, tiksindirmemeli pişirilenler. Ve unutulmamalı ki, çok güzel bir yemek bile, güzel bir şekilde sunulmazsa, insanlar onu yemekten hoşlanmazlar. Karnı aç birisi, usta elinde pişmiş yiyeceği, üstü başı pis, kaba ve ısıracak kimse arayan yılan dilli bir garsonun yemeği sunmasıyla iştahı kaçacak, belki yemeden aç aç masadan kalkacaktır. Sunulan yemek çok güzel (Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri) de olsa, açlığını gidermek için gelen kimsenin suratına atar gibi masasına atıp giden bir garson, bir çuval inciri berbat etmiş olacak, lezzetli yemeklerin tadına bile bakmadan kişinin masadan kalkmasına sebep olacak, ya da lezzetli yemeği sabote etmiş olacaktır.
  • Tiyatrocu, aktör olmalıdır (Gerektiğinde rol yapma; kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali ve benzeri roller; öğrenci veya câhil rolü, anlaşmalı tartışma vb.): Özellikle ana-babalara ve kendilerine saygı duyulmasını bekleyen büyüklere karşı rol yapabilmelidir dâvetçi. Kimsenin artist olması, maskeyle dolaşması, hareket ve konuşmalarının sahte olması değil istenen; ama bazen “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” cinsinden tavırlar takınabilmelidir. Otobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında ve bekleme salonlarında, ortam uygunsa, etraftakileri rahatsız etmeyecek bir tarzda; iki arkadaştan biri karşı cepheden soru soran ve öğrenmek isteyen, bazen de eleştirip karşı çıkan bir rolü üstlenebilecek, arkadaşı da bildiği o konuda ona tebliğ ediyor izlenimi vererek kulak misafirlerine hakkı duyurabilecektir. Ana-babaya karşı bazen öğrenmek istercesine soru sorarak, bazen kendisi için okuyor hissi verip bir kitabı, dergi ve ya da yazıyı sesli olarak okuyabilecek, hoşlandığı hissi vererek bir kaseti onlar için çaktırmadan dinlemek isteyecek, onlara mesajı ulaştıracak farklı yollar arayışı içinde olacaktır. Ama bu rolleri, yalan söylemeden, ağzına yüzüne bulaştırmadan, ustaca becermeye çalışacaktır.
  • Terzi olmalı (Kişiye uygun elbise, muhâtabın vücuduna tam oturacak özellikte): Kişiye uygun özel elbise dikilebilmelidir. Giydirmek istediğimiz elbise, karşımızdakine ne büyük ne de küçük gelmeli, üzerine tam oturmalıdır. Konfeksiyon tipi, hazır kalıp, herkese giydirilecek tek tip elbiselerden kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, her insan ayrı bir dünyadır, dünyaya bakışında bazı farklılıklar vardır. Her insanın açık kapısı farklı olabilir, kilitli kapıları zorlamak yerine, o insanın açık ve tebliğe müsait tarafını bulmaya çalışmalıyız.
  • Çiftçi, ziraatçı olmalıdır (Tohum atıldıktan sonra, meyve vermesini sabırla beklemek): Toprağa attığı tohumu, diktiği fidanı, ektiği ekini sabırla ürüne dönüşmesini bekleyecek, aceleci olmayacaktır. Tedricîliği prensip kabul edecek, ektiği ekinin veya diktiği fidenin gerekli bakımını yapacak, sulayacak, etrafında biten ayrık otları, zarar vericileri temizleyecek ve ürün elde etmek için görevini yapıp sebeplere yapıştıktan sonra, duâ edip Allah’ın rahmetini beklemeye başlayacaktır. İnsana yatırımın en pahalı yatırım olduğu ve çokça ıskartaya çıkacağı bilinciyle moralini hiç bozmayacak. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın. Ustada kalırsa bu öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!” diyecek.

DÂVETÇİ İÇİN YASAK MESLEKLER

  • Konfeksiyonculuk (Herkese uyacak hazır kalıplar, ucuzcu ve toptancılık yapma; oriinal ve kişiye uygun mesajlar yerine; ezber ve kalıp ifadeleri tercih etme),
  • İşportacılık (Sağ gösterip sol vurma; halkı etkileyip kandırarak başına toplama, ama başka bir amaç gütme),
  • Reklâmcılık, pazarlamacılık (Kandırma, Yalanla ve hileyle de olsa muhatabı etkilemeye çalışma; Yüzsüz bir şekilde elindeki malı satmaya kalkma),
  • Çığırtkanlık (Garajlarda otobüs firmalarına adam toplayanlar gibi olmama),
  • Politikacılık, propagandacılık (Herkese mavi boncuk dağıtma, yapmayacağı sözler verme; kandırarak da olsa taraftar bulma),
  • Misyonerlik (Bir yüzüne tokat vurulsa öteki yüzünü çevirecek şekilde şahsiyetsizleşme, dinlenilmese ve fayda etmeyeceği kesin olsa da anlatma),
  • Paralı askerlik, Emir kulu, memur zihniyeti (Sadece Allah’a bağlı olmayıp emrine girip teslim olacağı bir yerleri olma, hür olmama).

Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. Tebliğ için en uygun ortam kollanmalı, bir boksör gibi, karşımızdakinin en zayıf ânını kollayarak indirici darbeyi o zamana saklamalıyız. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz.

En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun dayanağı olan diğer putları da savunmuş olacaktır. Ama nefis putunu ilk anda görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.

Tekrarın, ısrarın, kontrolün, tâkibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi, biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli, en tesirli olacak şekilde ve en güzel usûlle tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde, kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve mesel, hikmet ve mev’ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.

Dâvetçi; Sağlam iman sahibi, yeterli ilmî birikimi olan; dini, insanı, psikolojiyi, çağı ve dünyadaki fikir akımlarını, insanların münkerleri niçin işlediği gibi konuları iyi bilip tahlil edebilmelidir. Yüzmesini bilmeyen kişinin, başkasını boğulmaktan kurtarmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. İnsanlara ayna olmalı, kendi yanlışlarını bizim temiz ahlâkımızda/ aynamızda görüp düzeltebilmesine vesile olabilmeliyiz. Sevilmeyen bir insanın tebliği fayda getirmez. Gerekli maddî imkânlara sahip olunmalı, hiç değilse elindekilerle yetinen kanaatkâr ve gözü tok olmalı ve öyle bilinmelidir ki, tebliğ karşılığında hiçbir ücret ve karşılık beklememiş ve almamış olsun. Sabır ve azim sahibi olunmalı, ümitsizliğe yer vermemelidir. Kendisi ümitvar olduğu gibi, başkasına da umut bahşedebilmelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini ancak kâfirlerin kestiği unutulmamalıdır. Şefkat ve merhamet, af ve müsâmaha sahibi olunmalıdır. Adam kazanma gayreti içinde, zorluklara göğüs geren, fedâkâr ve sevecen tavırlar sergilenmelidir. Tevâzu sahibi ve olgun bir şahsiyet, karakter sahibi bir kişi ancak tebliğde mesâfeler kat edebilir. Dış görünüşü temiz, elbisesi düzgün, temiz ve güleryüzlü olmalı, neticeyi âhirette bekleyen ve yapıştığı sebepleri bereketlendirmesi ve başarı için Allah’a duâ etmelidir tebliğci.

Muhâtabın anlayıp anlamayacağı hesaba katılmadan, ilk elde hemen her şeyi anlatmak da doğru olmaz. Fikrî seviyesi hesaba katılmadan, hazmedemeyeceği ağır konuları gündeme getirmek, fayda yerine zarar verebilir. İhtilâflı konuların, dinin teferruat sayılabilecek ayrıntılarını tebliğ olarak öne çıkartırsak dini zorlaştırmış oluruz. İyiliği emretmek, ancak ümmetin, üzerinde ittifak ettiği şeylerde olmalıdır. Ümmetin, üzerinde ihtilâf ettiği şeyleri tebliğ etmek, kimseye şart değildir. Bu görevi, yumuşak huylu, sabırlı ve anlayışlı kimseler yapabilir.

İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini, ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı, sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun şekilde hitap edebilmelidir.

Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah’ın tâyin edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli. Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de İslâm’da yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting derdiyle sık sık başvurduğu tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz.”[5]; “(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran...”[6] Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü artırır.

Tebliğci, hakkı tanıtmak için muhâtaplarının özel zamanlarını fırsat bilmelidir. Hastalığında ziyâret, yakınlarından birinin ölümü için tâziye, düğününü tebrik, bayram ve benzeri günleri tebliğ için değerlendirmelidir. Sıkıntılı, dertli durumlarında sabır tavsiyesi ve hastalığında ziyaret edip Allah’tan şifâ talebi ile birlikte, bu durumların tebliğe kapıların açık olduğu zamanlar olduğunu bilerek, bu fırsatları Allah için değerlendirmelidir.

Tebliğ için câmiler, toplantı salonları, seminer ve dersler, arkadaşlık ve komşuluklar, spor karşılaşmaları gibi her şey fırsat bilinmeli ve o imkânlardan yararlanılmalıdır. Bilgisayar, internet, CD, disket, kaset, gazete, dergi, kitap, radyo, pankart, afiş, bildiri, tebrik kartları, mektup, telefon, faks gibi araçları meşrû şekilde tebliğ için kullanabiliriz.

“Öncelikle neler tebliğ edilmeli, tebliğe nereden başlamalı?” sorusuna cevap olarak şunu söyleyebiliriz: “Kur’an nereden başlamışsa oradan, peygamber nelere öncelik vermiş ise onları.” Kur’an ve Rasûlullah ilk olarak şirkin çirkinliğini, tevhidin önemini vurgulamış, öncelikle Allah’a kulluğa ve tâğutların egemenliğinden kurtulmaya çağırmıştır. Tebliğcinin öncelikleri de bunlar olmalıdır.

Herkese, özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sâkinlerine dâvet ulaştırılmalıdır. Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsâit ortam varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabâlarımız, iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda olduğumuz kimselerdir. Bununla birlikte tebliğ; kime yapılmalıdır? Herkese.

Nerede? Her yerde. Ne ile, nasıl? Meşrû her araç ile ve meşrû her yöntemle.

 

[1] ] 3/Âl-i İmrân, 104

[2] ] 3/Âl-i İmrân, 110

[3] ]1403]  941/Tevbe, /Fussılet, 71 33-34

[4] ] 17/İsrâ, 84

[5] ] 2/Bakara, 179

[6] ] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9

Pazartesi, 01 Mart 2021 12:41

62.HUTBE: 10 KASIM HUTBESİ

10 KASIM HUTBESİ

ÂYET:وَقَالَ للّهُ لاَ تَتَّخِذُوْ إلِهَيْنِ ثْنَيْنِ إنَِّمَا هُوَ إلِهٌ وَحِدٌ فَ إايَّايَ فَارهَْبُونِ

Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız benden korkun.”[1]

وَلَا تَجْعَلُو مَعَ للَّهِ إلَِهًا آ خَرَ إنِِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

“Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”1373

قُلْ هَلْ أنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكَ مَثُوبَةً عِندَ للهِ مَن لعَنَهُ للهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ لْقِردََةَ وَلْخَنَازيِرَ وَعَبَدَ لطَّاغُوتَ أوْلَئِكَ َشَرٌّ مَّكَاناً وَّأضَلُّ عََّن سَوَّء لسَّبِيلِ

“De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”[2]

وَلَّذِينَ جْتَنَبُو لطَّاغُوتَ أن يَعْبُدُوهَا وَأنَابُو إلَِى للَّهِ لَهُمُ لْبُشْرىَ فَبَشِّرْ عِبَادِ

“Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”[3]

İslâm kültüründe, ölüm yıldönümünü değerlendirmek diye bir şey yoktur. Peygamberimizin doğum tarihini Müslümanların çoğu bilir. Hicrî tarih olan 12 Rabîulevvel’de mevlit gecesi tertip edilir. Son yıllarda miladî olarak doğduğu tarih olan 20 Nisan’ı da kutlu doğum olarak kutlarlar.

Peygamberimiz ne zaman vefat etti, diye sorulunca hemen kimse bilmez. Çünkü Peygamber de olsa, herhangi bir kimsenin ölüm yıldönümü değerlendirilmez; Vefatı: 13 Rabîulevvel 11, miladi olarak da: 8 Haziran 632’de vefat etmiştir.

Peygamberimizin ölüm tarihinin kutlanmadığından bahsederek onunla hâşâ bir tâğutu karşılaştırma yaparak ikisini aynı terazide tartıyor değiliz. Sadece bir mukayese yaptık. Ama, üzülerek ifade edelim ki, ilkokulda okuyan herhangi bir çocuğa sorun bakalım: Atatürk mü büyük, Peygambermiz mi? Ve öğretmenler anlatıyor: Peygamberimizin doğum tarihi sorulduğunda nice öğrenci 1881 diye cevap veriyor. Devlet ve hükümet, Peygamberimizin doğum günü veya ölüm günü herhangi bir etkinlik düşünmezken, 10 Kasım günü ne etkinlikler yapıldığını bilirsiniz.

HALKIN ANITKABİR ZİYARETİNDE REKOR ÜSTÜNE REKOR

Halkımız; yüzde 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen halkımız, dünyada en iyi Müslümanlığın bizde olduğu söylenip örnek gösterilen halkımız, anıtkabir ziyaretlerinde rekor üstüne rekor kırıyor. TSK’nın resmi sitesinde yapılan açıklamaya göre 2018 yılında Anıtkabir’e giden kişi sayısı 6 milyon 581 bin 232 oldu. 10 Kasım 2018 günü sadece bir günde bir milyonunun üzerinde kişi anıtkabiri ziyaret etti. 29 Ekim günü ziyaretçileri de bir milyonun üzerinde idi. Geçen yıl hacca ve sene boyunca umreye gidenlerin toplam sayısına baktığımızda, anıtkabire gidenlerin onlardan 16 kat fazla olduğunu görüyoruz. Bu rakamlar da gösteriyor ki; düzen, kendi insanını yetiştirdi. Kemalizm, Kemalizmi benimsemediği düşünülen yöneticiler eliyle Cumhuriyet tarihindeki en fazla taraftar sayısına ulaştı. Beklenen değişim gerçekleşiyor. Gelecek denen şey demek ki bu imiş. Son yıllarda halkın anıtkabir ziyaretindeki sayısının kat kat artmasındaki en önemli sebebin; haklarını yemeyelim; bugünkü iktidar ve onun politikaları olduğunu söylemek gerekiyor. Yöneticilerin gösterdiği sevginin halk tarafından da benimsenip kabul gördüğünü, bu konuda da halkın, cumhurbaşkanlarını takip ettiklerini söyleyebiliriz.

Tapınmanın adına saygı duruşu demenin onu putperestlikten, şirkten çıkarmayacağını hepimiz biliriz. Bir put heykelinin veya anatkabirde mozolenin önünde huşû ile hazırol vaziyetinde durmanın putperestlik olmadığı söylenirse, dünyada puta tapan hiç kimse yok demiş oluruz. Bilirsiniz, ibadetlerde zaman önemlidir. Vakti girmeden ibadet yapılmaz. Bu ülkede yaz saati uygulanıyor. Saat 8 iken yaz saati olarak 9 kabul ediyoruz. Yani, 9’u beş geçe yapılması gereken âyin, bir saat önce yapıldı. Bu ibadeti Atıtürk kabul etmez. Çarpar onları. Sağlığında şapka giymedi diye hocaları, vatandaşları gözünü kırpmadan idam edip darağacında sallandıran kimse, gücü yetmiş olsa kendine yapılan ibadeti vaktinde edâ etmeyen insanlara ne cezalar verirdi kim bilir? İşin kötüsü, bu tapınmaların kazası da yok.

PAGANİZM/PUTPERESTLİK

Paganizm: Puta tapmak, putperestlik demektir. Paganist ise; puta tapan kimse; pagan anlamındadır. Genellikle politeist dinlerde tanrısal varlıkların çeşitli figürler ile sembolize edildiği ve bu sembollere tâzimde bulunulduğu gözlenir. Tanrıyı temsil eden put; ağaçtan, taştan ya da metalden yapılmış herhangi bir sûret şeklinde olabileceği gibi; bir bitki, bir hayvan veya bir başka doğal nesne de olabilir. Zannedildiğinin aksine, Ebû Cehiller, Mekke müşrikleri putları tanrı kabul etmiyorlar, onların rızık verdiğine, herhangi bir şey yarattığına inanmıyorlardı. Taptıkları heykele tanrısal ruhun hulûl ettiğine inanıyorlar ve bu nedenle ilgili heykelin temsil ettiği şeye, heykelin içinde mevcut olduğuna inandıkları tanrısal güce tapıyorlardı. Bu taptıkları heykeller, hayatlarında halkına hizmet etmiş, savaş kazanmış kahramanların heykelleri de, hayatlarında halka faydalı olan kimselerin heykelleri de olabiliyordu.

ANIT MEZAR/ANITKABİR; MODERN TÜRBE VE TAPINAK

Anıtkabir denilen tapınakların kökeni, çok eskilere, Firavunlara kadar gider. Anıtkabirler, mozole veya türbe olarak da bilinen büyük ve etkileyici mezarlardır. Bâtıl dinlerin kurucuları ya da tâğut konumundaki bazı önderler, ta’zim edilen veya ilâhlaştırılan kimselerin kabri/mezarı olarak yapılan görkemli binalara anıtkabir denir. Mısır’daki piramitler de anıtkabirdir. Ankara’da bulunan anıtkabire, İstanbul’da Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın anıtkabirleri de ilâve edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı padişah ve vezirleri için ve özellikle evliyâ sayılan tasavvuf büyükleri için (Mevlânâ Türbesi gibi) anıtkabir şeklinde türbeler yapılmış, bunlar da diğer anıtmezarlardan çok daha fazla şirk unsuru görevini yapmaya devam etmektedir. (Bugüne kadar yapılmış anıtmezarlardan en görkemlisi Babürşah’ın 1631’de ölen hanımı Şahcihan için yaptırdığı Tac Mahal’dir.)

SAYGI DURUŞU

Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan Müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin kutsal günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. 10 Kasım günlerinde ise, âyin saati geldiğinde trafik durur, hayat durur; herkes saygı duruşunda heykel gibi olur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. 1994 yılı 10 Kasım’ında Anıtkabirdeki törende, Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!” demişti. Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân edilivermişti. Ayrıca, Bu tavrının bedelini tam yedi yıl hapis yatarak ödemişti. Suçu anıtkabir denilen tapınakta slogan atmak, lâ ilâhe illâllah deyip anlamını vermekti.

Ölülere ve kabirlere saygı göstermek, şirkin çeşitlerindendir. Cenâb-ı Allah kabirlerin üzerlerinde mescidler edinilmesini yasaklamış, bunu yapanı da lânetlemiştir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir: “Allah, Yahudilerle Hristiyanlara lânet etsin; onlar nebîlerinin kabirlerini mescidler edindiler.” Peygamber kabirlerini mescid edinmek lânetlik bir suç olur da, tâğutların kabirlerini tapınak haline getirmek ne büyük suç olur, değerlendirilmelidir.

Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce Kâbe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının ifâdesi olarak saygı gösterirlerdi.[4] Böylece işlerinin düzgün gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir Mekke’li, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe başlayınca, Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden önce heykellere saygı duruşunda bulunuyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar, önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.[5]

Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip putların önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak; güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan beklemek![6]

Bazı şehirlerde ve İstanbul’un birçok ilçesinde AKP’li belediyeler, bu yıl Atatürkçülere hizmet için büyük gayretler sarfettiler; haklarını teslim edelim. Gerçekten çalışıyorlar. Beşiktan ve Şişli AKP ilçe başkanlıkları 10 Kasım’da Anıtkabir’de yapılacak puta tapma törenlerine katılacaklar için otobüs kaldırıyor. Bedava; aslında Müslüman halktan aldıkları vergilerle ödenmek üzere. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet Bayramı resepsiyonda ‘Aziz Atatürk’ diye seslendiği konuşmasının sonrasında AKP’de canlanan Atatürk ilgisi sürüyor.

TÂĞUTA İBÂDET

Şu âyette, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”[7] Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1380; “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik.”[8] Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir.

Nedir tâğut? Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, koydukları ve uyguladıkları kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı aşan yönetici ve Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.

Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir.

Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.[9]

Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibadettir.[10]

Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın ortak adı ve sembolüdür.

Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.

Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.”1384

İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.(...) İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi.(...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi.(...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”[11]; “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” [12]

Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları[13] heykellerin (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya[14] ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar[15] Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz.”[16] uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize ibâdet edin!”[17] diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.[18]

Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklardır.”[19]

Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddîmânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? [20][21]

“Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!” “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”[22]; “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”[23]; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…

[24]; “O (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını verdi…” [25] “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” [26]

Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?”[27]

Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!

Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim’in (a.s.) izinden giden tüm put düşmanlarına selâm olsun!

 

[1] ] 16/Nahl, 51

[2] ]1374]  515/Mâide, /Zâriyât, 6051

[3] ] 39/Zümer, 17

[4] ] Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121

[5] ] Ezkârî, a.g.e., I/121

[6] ] Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Marifet Y. s. 41-42

[7] ] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36 1380] 39/Zümer, 17

[8] ] 16/Nahl, 36

[9] ] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109

[10] ] Mevdudi, Dört Terim, s. 66 1384] 2/Bakara, 256

[11] ] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67

[12] ] 19/Meryem, 42

[13] ] 14/İbrâhim, 35

[14] ] 11/Hûd, 109

[15] ] 21/Enbiyâ, 98

[16] ] 21/Enbiyâ, 98

[17] ] 39/Zümer, 15

[18] ] 37/Sâffât, 22-34

[19] ] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6

[20] ] Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57;

[21] /Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.

[22] ] 21/Enbiyâ, 92

[23] ] 49/Hucurât, 10

[24] ] 3/Âl-i İmrân, 103

[25] ] 22/Hacc, 78

[26] ] 3/Âl-i İmrân, 19

[27] ] 21/Enbiyâ, 67

CUMHURIYET’İN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ:  O OLMASAYDI OLMAZ MIYDIK?

ÂYET:وَقَالَ للّهُ لاَ تَتَّخِذُوْ إلِهَيْنِ ثْنَيْنِ إنَِّمَا هُوَ إلِهٌ وَحِدٌ فَ إايَّايَ فَارهَْبُونِ

Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız benden korkun.”[1]

وَلَا تَجْعَلُو مَعَ للَّهِ إلَِهًا آ خَرَ إنِِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

“Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”1369

قُلْ هَلْ أنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكَ مَثُوبَةً عِندَ للهِ مَن لعَنَهُ للهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ لْقِردََةَ وَلْخَنَازيِرَ وَعَبَدَ لطَّاغُوتَ أوْلَئِكَ َشَرٌّ مَّكَاناً وَّأضَلُّ عََّن سَوَّء لسَّبِيلِ

“De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”[2]

وَلَّذِينَ جْتَنَبُو لطَّاغُوتَ أن يَعْبُدُوهَا وَأنَابُو إلَِى للَّهِ لَهُمُ لْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ

“Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”[3]

Bir 29 Ekim daha geldi. Devlet adamları ve silahlı kuvvetler yine Atatürk’ü göklere çıkartacak tarzda övgüler sunacak, hatta imamlara Cuma hutbesinde Cumhuriyetin ve Atatürk’ün faziletleri anlattırılacak. Ve kimi Ataperestlerin ağzından şu şirk sözü salyangoz satışı gibi halka arzedilecek: “Atatürk olmasaydı olmazdık”. Bu söz, Atatürk’ü ilâh yerine koymaktır. O olmasaydı, biz niye olmayalım? O bizim yaratıcımız mı? O mu yoktan var etti bizi? Atatürk kimdir, ne yapmıştır da bu söz söylenecek? Bir komutan ve bir devlet adamıdır. Onun gibi dünyaya nice komutan ve devlet adamı gelmiştir. Vatanı kurtardığı için bu söz söyleniyor denilecek olursa, bir kimse tek başına vatanı kurtaramaz, bu ancak Rambo, Malkoçoğlu, Superman filmlerinde olur. Akıllı bir kimsenin, savaşları tek kişinin kazanıp kazanamayacağını, bir komutanın bir ülkeyi kurtarıp kurtaramayacağını düşünmesi gerekir.

Dünyada hangi komutana “bu komutan (tek başına) vatanı kurtardı, o olmasaydı, şöyle olurdu” denilir? Denilse ne kadar doğru olur? Peygamberimiz için bile biz “Muhammed aleyhisselâm Bedir Savaşını kazandı, Hendek’te müşrikleri mağlup etti” demeyiz. “Müslümanlar galip geldi” deriz. Biz Müslümanlar Peygamberimiz için bile “O olmasaydı olmazdık” demeyiz. Hiçbir insan için böyle denilmesi doğru olmaz çünkü. Hem Atatürk gerçekten vatanı kurtardı mı? Kendi doğduğu şehir olan Selanik’i, kendi memleketini bile kurtaramayan şahıstan bahsediyoruz. Yemen, Arap yarımadası, Irak, Suriye, Ürdün, Kuzey Afrika, Yunanistan, Bulgaristan toprakları Atatürk’ten önce Osmanlı toprakları değil miydi? O kadar ki, Atatürk’ün gençliğindeki Osmanlı toprakları bugünkü toprakların tam 12 katı idi. 12’de 11’i kaybeden komutan nasıl vatan kurtarmış oluyor? “Atatürk olmasaydı olmazdık” sözü ile, daha çok şu kast ediliyor olabilir: “Atatürk olmasaydı, Anadolu toprakları da işgalden kurtulmazdı, İngilizlerin, Fransızların sömürüsü olurduk, Müslümanca ve özgür şekilde yaşayamazdık. Onun sayesinde, biz bağımsızlığımızı elde ettik. O olmasaydı, Türkleri İngilizler, Fransızlar yönetecekti.”

Cezayir, Libya gibi nice ülkeler de sömürge olmaktan kurtulacak şekilde kahramanca savaşlar yaptılar ve sonunda bu iki ülke gibi nice ülke, sömürge olmaktan kurtuldu. Ama, hiçbir komutan ve devlet adamı, Atatürk gibi putlaştırılmadı. Eğer Atatürk olmasaydı ve meselâ düşmanlardan İngilizler yönetseydi bu ülkeyi, ne yaparlardı? İslam kanunlarını geçersiz sayarlar, İngiltere’de uygulanan kanunlara benzer kanunlar oluşturur, içki yasağını kaldırır, zinayı serbest kılarlardı, faizi yaygınlaştırırlar, çarşaflı ve peçeli kadınları Avrupalı kadınlar gibi giydirirlerdi. Türkiye’yi küçük bir İngiltere yapmaya çalışırlardı. Peki, Atatürk ne yaptı? Yani ne fark etmiş oldu ülkenin İngiliz yönetimi altında yönetilmesinden? Atatürk vatanı kurtardı; doğru. Ama hangi şeyden ve kimlerden? “İslâm’dan ve Müslümanlardan”. Küfürden ve kâfirlerden değil. Halkını seven lider, vatandaşlarının yaşam biçimini düşmanlarının yaşayışına benzetir mi hiç? Düşmanlarına ait olan ve kendi halkının inancına ters devlet yönetimini, onların kanunlarını, putperestliğini, ahlaksızlığını ithal eder mi ülkeyi gerçek düşmanlardan kurtaran? Atatürk ne yaptı? İslam Devletini küfür devleti haline getirdi. Şeriatı ve halifeliği kaldırdı, kimsenin memnun olmayıp herkesin şikâyetçi olduğu bugünkü düzeni kurdu. Şeriatın yerine Cumhuriyet yönetimini getirdi. Şapka giymeyen binlerce insanı astı. Atatürk ne yaptı? İslâm’la ilgili ne varsa onları yok etmeye çalıştı.

“Atatürk olmasaydı olmazdık” sözünü bir kelime ilavesiyle doğru kabul edebiliriz: “Atatürk olmasaydı böyle olmazdık.” On vatandaşımızı haksız yere öldüren İsrail’e özür bile diletip tazminat alamayan, cezasını veremeyen, dünkü vilayetimiz olan Yunanistan’a bile sözünü geçiremeyen, dünyada hemen hiçbir dalda etkin olamayan, önemsenmeyen, sıradan küçük bir ülke olmazdık. Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tuttuğu son zamanlarında bile ona “Hasta Adam” diyordu Batılılar. Hastaydı ama adamdı, şimdi adam yerine koyan kim kaldı ki… Yıllardır PKK ile bile baş edemeyen bir konumda ülke. Biz Müslüman olarak inanırız ki; bizi Allah yarattı. Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Allah’a kimseyi şirk koşmayız. Bizi yaratan zât, bizi yaşatandır, bizi koruyan ve gözetendir. Rızkımızı veren, düşmanlarımıza karşı bize yardım edendir. O istemese hiçbir şey olmaz. O yardım etmezse biz hiçbir başarı kazanamayız. Hiçbir insan bizim ilâhımız olamaz. Biz hiçbir kimsenin sayesinde değil; sadece Allah’ın izni ve müsaadesiyle yaşıyoruz. O istedi, olduk. O istemeseydi olmazdık. Bizim ilahımız tek bir Allah’tır; biz O’na iman ederiz. Tâğutları da red ve inkâr ederiz. Atatürk olmasaydı da elbette olurduk. Ondan önce insanlar olduğu gibi. Başka ülkelerde insanlar olduğu gibi. Atatürk, bırakın başkalarını oldurmayı, kendi kendini oldurmaya kadir değildi. Onu da Allah yaratmıştı. Çok içki içtiği için genç sayılacak yaşta kendini ölmekten kurtaramayan âciz bir adam için “o olmasaydı, olmazdık” sözü zavallıların sözüdür, bir şahsı putlaştıranların sözüdür, Allah’ı tanımayanların sözüdür. Anıtkabirin bir tapınak, heykellerinin birer put işlevi görmesini ve milyonlarca öğrenciye saygı duruşu adı altında putperest âyini yaptırılmasını şiddetle kınıyoruz. Müslümanlar olarak biz, bütün bunlardan berîyiz. Tüm tâğutları reddediyor, Allah’tan başka hiçbir ilâh kabul etmiyoruz.

CUMHURİYETIN SAYESİNDE HEYKELLER DİKİLDİ HER YERE. BAYRAM YAPMASIN MI ÜLKE?

Çağ, modern cahiliyyenin hüküm sürdüğü putperest asır olduğu halde, heykeller pek fazla revaçta değil. Artık insanlar ne Rusya’da Lenin heykellerine tapıyor, ne Çin’de Mao heykellerine. Avrupa, heykelini dikip önünde eğileceği bir lider henüz bulamamış. İslâm heykel yapmayı ve önünde saygı duruşunu putperestlik olarak affedilmeyen suç ilan etmesine rağmen, Türkiye’nin danyada belki rekor kırarak açık ara şampiyon olduğu bir dal var. O da heykelcilik ve puta tapma. Zırt pırt her yeni olayda Anıtkabir’e gidip modern türbenin defterine yazı yazarak atalarına durumlarını arzedip ondan güç alanları, din adına kimse yadırgamıyor. 20 milyon civarında ilk ve ortaokul öğrencisine dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan heykel tapımı mecbur ediliyor. Dersliği olmayan okul olabiliyor, ama heykeli olmayan okul açılamıyor. Her öğrenci haftada iki vakit, atam demek zorunda bırakıldığı şahsın heykelinin karşısında kıyama durmak, putperest âyini yapmak zorunda bırakılıyor. Kimse, onun heykeline, hatta fotoğrafına yan gözle bakamıyor. Cumhuriyet, sen ne büyük rejimsin, senin sayende isteyen istediği sene hacca gidemiyor, ama istemeyen bile devamlı puta tapmak mecburiyetinde. Tapmama özgürlüğü, demokrasi ve cumhuriyete yakışmaz mı? Unuttun mu, burada Ata cumhuriyeti var; cısss, ağzına biber sürerler, Atatürk çarpar.

Kendi sağlığında diktirdiği heykelleriyle ölümünden sonra Atatürk razı olsun diye dikilen heykellerin sayısını kimse bilemez; denizdeki kumlar sayılsa heykeller de sayılabilir. Bayraklar asılmaya başlandı 29 Ekim’lerde camilere; Atatürk heykeli niye konulmaz? İmam-Hatip, Kur’an Kursu, Müftülükte var da orada niye yok? Her devlet dairesinde var da camiler de devlet dairesi değil mi? Heykeline gerek yok, onun hutbelere ilham veren ruhu yetiyor mu diyorsunuz? Devlet heykel diker, askeriye heykelleri yeterli görmez, bir de o diker. Belediyeler diker ve bakımını yapar. Bazı yalaka özel şirketler diker. Vergiler az geliyor, köylere kadar heykeller yayılmıyorsa, vergiler arttırılmalı, köylerimiz heykellerden mahrum kalmamalı. Onun izinde olduğumuz belli olmaz yoksa, memleketin kalkınması için heykel şart.

Ne kadar para harcanmıştır heykeller için diye mi soralım, ne kadar imanlar harcanmıştır diye mi? İkisi beraber oluyor nasıl olsa, hem para, hem iman… İnternetten öğrendiğimize göre her 590 kişiye bir doktor düşerken; 800 kişiye bir Atatürk heykeli düşüyormuş. 70 binin üzerinde okul olduğuna göre, 70 bin büst veya heykel sadece okullarda var. Bir büstün maliyetinin en az 5 bin lira olduğu, heykellerin parasının büyüklüğüne göre değiştiği bir konumda, ne miktar paranın nereye gittiğini siz hesaplayın. Bu paralarla neler yapılmaz ki diye düşünmeyin, kaç fabrika yapılabilir diye hesaplamayın. Cumhuriyet çocuğu böyle sorgulamaz, büyüklerimizin vardır bir bildiği der. Cami sayısı mı daha çok, heykel sayısı mı diye sormaz kimse. Zaten camilerin de heykellere karşı çıkmadığını, heykellere en azından karşı çıkmayarak destek olduğunu ispatlar Diyanet ve görevliler.

Bu haber de 12.09.2009 tarihli Vatan gazetesinden: “İzmir Buca’da 42 metrelik boyuyla Türkiye’nin en büyük dünyanın ise 10’uncu büyük rölyef projesi 3 yılda tamamlandı”…

“Mask, 42 metrelik boyuyla Brezilya Rio de Janeiro’da bulunan 38 metre yüksekliğindeki Hz. İsa heykelinden de yüksek.”

“… açılışı ertelenen Atatürk maskı dün CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ve Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da katıldığı törenle açıldı. 4. 2 milyon TL’lik fiyatıyla bazı tartışmalar yaratan, eski Başkan Cemil Şeboy ve proje ekibinin yargılanmasına yol açan maskın açılışı, 10’uncu Yıl Marşı eşliğinde yapıldı. Açılışta konuşan CHP’li yeni Başkan, ‘Ben olsam yaptırmazdım, 4 milyon TL’yi okul, yurt yapımına harcardım” dedi (“Vay irticacı vaaay!..” diyelim mi? Ama diyemeyiz: Çünkü CHP’li)…

Bugün 29 Ekim. Heykellerin önünde huşû ile saygı duruşunda bulunan tüm kullarının ibadetlerini Atatürk kabul etsin.

 

[1] ] 16/Nahl, 51

[2] ]1370]  515/Mâide, /Zâriyât, 6051

[3] ] 39/Zümer, 17

Pazartesi, 01 Mart 2021 12:02

60.HUTBE: CUMHURİYET, KİMİN BAYRAMI?

CUMHURİYET, KİMİN BAYRAMI?

ÂYET:

فََحُكْمَ لْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ حَْسَنُ مِنَ للّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟

“Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar. Kesin bilgi ile inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?”[1]

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ ذَِ قَضَى للهُ وَرسَُولُ آهُ مَْرً نَْ يَكُونَ لَهُمُ لْخِيَرةَُ مِنْ مَْرهِِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ للّٰهَ وَرسَُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪ينّٰاً

“Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”1362

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلىٰ َشَر۪يعَةٍ مِنَ لْامَْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ هَْ آوَءَ لَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzerinde kıldık; öyleyse sen ona uy ve [2]bilmeyenlerin hevalarına uyma.”وَلَا تَدعُْ مَعَ للّٰهِ لِهٰاً خَٰرَۢ آلَا لِهَٰ لَِّا هُوَ۠ كُلُّ َشَيْءٍ هَالِكٌ لَِّا وَجْهَهُۜ لَهُ لْحُكْمُ وَلَِيْهِ تُرجَْعُونَ

“Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.”1364

نَِّآا نَْزَلْ آـنَا لَِيْكَ لْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ لنَّاسِ بِ آمَا رَيٰكَ للّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْ آخَائِن۪ينَ خَص۪يماًۙ

“Şüphesiz Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hainlerin savunucusu olma.”[3]

Bugün, kimilerinin bayram kabul ettiği 29 Ekim. Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir devletin, yeni bir rejimin kuruluşunun üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş. İslâm şeriatının tümüyle kaldırılıp, yerine Batı tarzı demokratik, laik, Kemalist bir rejimin kurulduğu zaman dilimini biz kutlamıyoruz, bu vesileyle rejime karşı tavrımızı gündeme getiriyoruz. Tâğuta karşı çıkmayı imanî bir görev bilen mü’minler olarak, tağutî yönetimi reddettiğimiz gibi, böyle bir yönetimin başlatıldığı günü, şeriata, İslâmî devlet anlayışına düşmanlık günü olarak kabul ediyoruz. Devletin onca yönlendirmesi, belediyelerin katkıları, okulların ve medyanın onca teşviki olduğu halde, halkın da bu resmi bayram kabul ettirilen günleri bayram kabul etmediğini görüyoruz. Belediye zabıtalarının zorlamasıyla esnafın işyerlerine bayrak asmasından başka halkın bayramla herhangi bir ilgisinin olmadığını görüyoruz. Devletin hiçbir katkısı olmadığı halde, halk sadece Ramazan ve Kurban Bayramlarını bayram olarak kabul eder; o günlerde temiz elbiseler giyer, birbirini ziyaret ederek bayramlaşır; o günleri sevinçle kutlar. Yarın sanırım içinizden hiç kimse, hiçbir akraba ve dostunu ziyaret edip bayramını kutlamaya kalkmaz.

Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zaman, Medinelilerin iki bayramı olduğunu öğrendi. Medineliler bu bayramlarında oyun oynar ve eğlenirlerdi. Bu durumu gören Hz. Peygamber, bu günlerin bayram olarak devam etmesini kabul etmedi ve şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ size kutladığınız bu iki bayrama bedel olarak daha hayırlısını, Ramazan Bayramı ile Kurban bayramını lûtuf olarak vermiştir.”[4] Bu Peygamberî tavırdan yola çıkarak, bir müslüman, bu iki bayramın dışında başka bir bayram kabul edemez.

“Cumhur” halk, topluluk demektir. Fransızca république sözcüğünün Türkçe çevirisi olarak benimsenmiştir.

Latince res publica klasik kullanımda “kamusal olan” anlamındadır. Bir topluluğa onların birleştirmek suretiyle halk olma özelliğini kazandıran, kamusal nesne anlamına gelir. Bu hal monarşiye karşı, devlet başkanının halk tarafından seçildiği ve halk iradesince meşrulaştırıldığı devlet şekli anlamında kullanılmıştır.

Cumhuriyeti cumhuriyetçiler şöyle tanımlar: Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi. Hükûmet başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu oligarşi kavramının zıddıdır. Cumhuriyet kavramı, genel olarak temsili demokrasinin uygulanmasını ifade eder.

Cumhuriyet, cumhurun yani halkın egemen olması, onun dediğinin uygulanması demek olduğu halde; halkın inancı, nasıl bir yönetim istediği Cumhuriyet yönetiminde hiç önemsenmemektedir. Halk yönetimi demek olan cumhuriyet yönetiminde halk etken değil, edilgendir. Meselâ halkın kaçta kaçı kravat takar? Ama kravatsız, kendine benzeyen birini yönetici seçemez, yöneticiler hep kravatlıdır. Halkın kaçta kaçı Kur’an’ın kanun olarak uygulanmasına karşıdır? Ama cumhuriyet denilen güya halkın yönetimi, rejim ve yöneticileriyle Allah’ın kanunlarını yok sayar, halkın seçtikleri, kendileri kafalarından kanunlar çıkarırlar.

İslâm’ın idare tarzı, devlet anlayışı çok farklıdır. İslâm, halkın yönetimi değil; Hakkın yönetimi esasına dayanır. İslâm devleti, bey’atle işbaşına gelen, şûrâ denilen emin ve ehil şahsiyetlerin yönetime katıldığı, adâletle, yani Allah’ın indirdiği hükümlerle, kanunlarla halkın yönetildiği bir devlet ortaya koyar. Ehl-i hal ve’lakd denilen âlimlerin öncelikle uygun görüp tayin ettikleri, kendisine imam, halife, ülü’l-emr, İslam devlet başkanı gibi ad verilen yönetici, devlet başkanı, eğer adaletten ayrıldıysa, Allah’a isyan ediyor veya insanları Allah’ın kanunlarıyla yönetme görevini tam olarak yapmıyorsa onu makamından uzaklaştırır.

Demokrasi ve cumhuriyet; hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.

Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi, insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın bakışına göre esas itibarıyla birer dindir.

Dolayısıyla biz hakkı ve hakikati başarılarda, çoklukta, azlıkta, önde ve arkada olmakta değil; Allah’ın kitabına ve Rasûlün sünnetine mutabakatta ararız. Allah’ın Kitabına ve Rasûlün sünnetine uygun oldumu bir iş güzeldir; neticesi dünyevî olarak hiç olsa bile. Önemli olan Allah’ın vereceği değerdir. Dünyevî sonuçları Allah verirse ne âlâ, vermezse vermez. Hayatımız ve ölümümüz, Allah için olabiliyorsa, netice odur. İşte bu anlamıyla hayatı kuşatan biricik sistem, kâmil din, sadece Allah Teâlâ’nın dinidir.

Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi, bu doğru yolu göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru yolu göstermedi mi?” [5] İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken, bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir yol bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.

Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir. Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır.

Teslim olmadan, bir rabbe kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur. İnsan, “kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır. Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-Mü’min) teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir.

Hamdolsun, biz Atatürk’e ve onun düzenine değil; Allah’a ve onun nizamına teslim olanlarız.

 

 

[1] ] 5/Mâide, 50

[2] ]1363]  3345/Ahzab, /Câsiye, 3618

[3] ]1365]  284/Nisâ, /Kasas, 10588

[4] ] Ebû Davûd, Salât 239, Nesâî, Iydeyn 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/103, 178

[5] ] 93/Duhâ, 7

Pazartesi, 01 Mart 2021 12:00

59.HUTBE: 29 EKİM ÜZERİNE

29 EKİM ÜZERİNE

ÂYET:

وَلذ۪ينَ جْتَنَبُو لطَّاغُوتَ نَْ يَعْبُدُوهَا وَنََ آابُو لَِى للهِ لَهُمُ لْبُشْرىٰۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ لََّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ

لْقََّوْلَ فَيَتَّبِعُونَ حَْسَنَهُۜ وُ۬لآئِٰكَ لَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ للّٰهُ وَّٰوُ۬لآئِٰكَ هُمْ وُ۬لُو لْالَْبَابِ

“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” [1]

مَٰنَ لرسَُّولُ بِ آمَا نُْزلَِ لَِيْهِ مِنْ ربَِّه۪ وَلْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ مَٰنَ باللّٰهِ وَمَلآئِٰكَتِه۪ وكَُتُبِه۪ وَرسُُلِه۪ۜ لَا نُفَرُِّقُ بَيْنَ

حََدٍ مِنْ رسُُلِه۪۠ وَقَالُو سَمِعْنَا وَطََعْنَا غُفْرَنَكَ ربََّنَا وَلَِيْكَِ لْمَص۪يرُ

“Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”1323

آيَا يَُّهَا لَّذ۪ينَ مَٰ آنُو طَ۪يعُو للّٰهَ وَطَ۪يعُو لرسَُّولَ وَوُ۬لِي لْامَْرِ مِنْكُمْۚ

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”[2]

HADİS:

“Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”[3]

SABRET VE GAYRET ET EY MUVAHHİD; 29 EKİM’DEN 10 KASIM’A KAÇ GÜNLÜK ZAMAN VARDIR? KÜFRÜN ZEVALİ, SENİN GAYRETİNLE ÇABUKLAŞACAKTIR!

Cumhur; çoğunluk, ekseriyet anlamına gelir. İslâmî literatürde İslâm âlimlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel eğilimini yansıtmak için cumhûr-ı ulemâ terimi şeklinde kullanılır. Çoğunluk anlamındaki cumhûr kelimesinden türeyen cumhuriyet; terim olarak bir toplumu yönetme yetkisinin, seçimle halktan alındığı siyasal örgütlenme biçimine denir. Cumhuriyet, tek kişinin bir toplumu yönetmesi anlamındaki “monarşi”nin karşıtıdır. Cumhuriyet yönetiminde, toplumu yönetecek olanlar, halk tarafından seçilir. Monarşide ise böyle bir seçim yoktur; yönetim, babadan oğula veya kardeşe geçen bir sistemle iş başına gelen bir kişi tarafından yönetilir.

Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. 29 Ekim, Müslümanlara ne kazanım getirmiş, ne kayıplara sebep olmuştur, bunları iyi değerlendirmek zorundayız. Türkiye’de ilan edilip uygulanan şekliyle cumhuriyet rejimi, şeriatle bağların tümüyle koparılıp Batı tarzı laik ve demokratik yönetimi temsil etmektedir. Monarşiyi, padişahlığı savunan bir muvahhid Müslüman çıkmaz. Ona antitez olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti, 550 tane padişah çıkarmış, bu sultanlar, aynı zamanda tâğut vasfıyla insanlara ilâhlığa soyunmuştur. Peygamberimiz’in uyguladığı Kur’an’da özellikleri belirtilen İslâm Devletinden yana olan muvahhid mü’minler, padişahlığı savunmadığı gibi, Türkiye’de uygulanan şekliyle Cumhuriyet rejimini de savunamaz. Hele böyle İslâm’ın siyasal ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasının yıl dönümlerini bayram olarak hiç mi hiç kabul edemez.

Bu rejim, adı cumhuriyet de olsa, halkı, çoğunluğu temsil de etmemektedir. Halkı, halk değil; yattığı yerden Atatürk, silahlı güçler ve derin devlet, zenginler klübü, medya, bürokrasi, Amerika ve İsrail zihniyeti yönetmektedir.

Bugün insanlar huzurlu ve mutlu ise, memleket manevî ve maddî yönden kalkınmış ise, insanlar birbirine güvenebiliyor, ahlâklarından şikâyet edilmiyorsa, geçim problemleri insanların çoğunu kuşatmamışsa, her şeyden önemlisi insanlar cennete doğru yol alıyor, Allah’ın rızasına uygun yaşayabiliyorsa, o zaman bu rejimin kuruluş gününü bayram olarak kabul etmek tartışılabilir. Yok, her konuda rejim, yapacağını yapmış, insanlara vaad edeceği başka bir şey kalmamış, buna rağmen her kesim şikâyetçi ise, o zaman baş suçluyu rejim olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin problemlerinden Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yönetimden tümüyle uzaklaştırılan İslâm’ı kimse sorumlu gösteremez. Tüm problemlerin gerçek kaynağı bu rejimdir.

Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”[4] Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar, insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam ve yapılar kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken Müslüman, hangi günü, niçin, nasıl bayram kabul edecektir?

Kur’an’ın yönetim ilkeleri adalet ve şûrâ ve bey’at esaslarına dayanır.

Adâlet: “Şüphesiz Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.”[5] Adalet: Bir işi yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak hak sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına gelir. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye adalet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir. Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki ilişkilerde ilâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek; suçluya cezasını vermede gevşeklik yapmamak demektir.

“Allah adalete uyanları sever.”[6]; “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adalet ölçüsünü indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler.”[7]; “De ki: ‘Rabbim bana adaleti emretti.”[8]

Adâlet, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek, zulüm başka hüküm ve kanunlarla yönetip yönetilmektir. Allah’ın koyduğu sınırı (hududu) aşanlar zâlimdir.[9] Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi (nefis)lerine zulmederler.[10] Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler de zâlimdir.[11] Çünkü “Kâfirler (in tümü) zâlimdir.”[12];“Şirk en büyük zulümdür.”[13]; “Allah’ın

indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”[14]

Şûrâ: “Mü’minlerin işleri aralarında şûrâ (danışma, istişare) iledir.”[15]

Kavram olarak ‘bey’at’ veya ‘biat’ ise; müslümanların devlet başkanını (veliyyü’l-emr’i) seçme, belirleme ve İslâmî hükümlere uygun işlerde ona bağlılık göstermedir. Müslümanların içerisinden çıkan ehl-i hal ve’l akd (müslümanların işlerini görmek üzere seçilen yetkili şûra -danışma topluluğu-) tarafından tesbit edilen bir imama (halifeye ) itaat ve bağlılık sözüdür.

Bey’, yani alım-satım; bir değer karşılığında bir değeri vermek demektir. Araplar önceden alış-verişlerde yaptıkları satış akdini (anlaşmayı) kuvvetlendirmek üzere el sıkışırlardı. Buradan hareketle, müslümanlar da bir başkan seçerken el sıkışma örneğini almışlar ve aralarındaki benzerlikten dolayı buna da ‘biat/ bey’at’ demişlerdir. Sorumlu başkanı seçme konusunda yönetilenler haklarını seçtikleri kişiye, seçilen kişi de onların hakkına ve Allah’ın koyduğu sınırlara uymak şartıyla bunun karşılığını yönetilenlere, yani biat edenlere verir.

Bu, tıpkı rızâ ile bir mal alım-satımındaki anlaşma gibidir. Bir taraf kendi isteği ile, yönetim emanetini hakka-hukuka uyma şartıyla biat ettiği kimseye verir ve ona bağlı kalacağını ilân eder. Kendisine biat edilen de biat edenleri Allah’ın hükümleri doğrultusunda yöneteceğine söz verir.

Peygamber (s.a.s.) mü’minlerden biat aldığı gibi, mü’minlerin işlerini yürütmekle ve Allah’ın hudutlarını (koyduğu hükümleri) uygulamakla görevli ülü’l-emr, bir başka deyişle veliyyü’l-emr (müslüman yetki sahibi) de, müslümanlardan Allah’ın hükümleri doğrultusunda onların işlerini yerine getirmek üzere biat alır. Müslümanların, din ve dünya işlerini yürütmek, Allah’ın hudutlarını uygulamak, müslümanların çıkarını ve İslâm vatanını korumak, mazlumlara yardım etmek ve zâlimlerin zulmünü önlemek üzere aralarında uygun bir başkan seçmeleri gerekir. Bunun İslâmî bir görev olduğu noktasında İslâm âlimleri arasında icmâ, yani söz birliği bulunmaktadır. Bu yetkili kimseye imam, halîfe, başkan, veliyyü’l-emr ya da emîru’l-mü’minîn denilmesi yalnızca bir nitelemedir.

Müslümanların işlerini görmek üzere kendisine biat edilen başkan, bey’at denilen ümmetin bir çeşit serbest seçimi ile göreve gelir. Bu biat işinde karşılıklı rızâ esastır. Tıpkı alış-verişte olduğu gibi. Zorla ve dayatma ile alınan biatler geçersizdir, bir faydası da yoktur. Biat olayı, biat edenleri bağlar ve onlara bazı sorumluluklar yükler. Seçilen yetkili kişilere İslâm’a aykırı olmayan konularda itaat etmek gerekir. Biat ettikten sonra haklı bir gerekçe olmadan onlara karşı gelmek, onların tutarlı ve adâletli yönetimlerine keyfî tutumlarla isyan etmek, toplumda kargaşa doğurur ve zulme sebep olur.

“Şüphesiz sana bağlılık bildirerek bey’at edenler (ellerini verenler, bağlılıklarını bildirenler) Allah’la bey’at edip O’na el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden (ahidden) dönen, ancak kendi aleyhine dön müş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, o büyük ecir (ödül) verecektir.”[16]Bey’at; Kitap, sünnet ve sahâbe-i kirâm’ın icmâı ile sâbit olan sâlih bir ameldir. Bey’at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasî otorite ile olan münasebetlerinde, İslâm’ın hükümlerine râzı olduklarını ihlâsla ortaya koyan bir akiddir. Bilindiği gibi mü’minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû’lemr’e (siyasî otoriteye) itaat etmeleri kat’î nasslarla farz kılınmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’ de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”[17] emri verilmiştir.

İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hâdisedir. Bu sebeple fukahâ, bey’at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir. Şurası muhakkak ki, halîfe (ulû’l-emr), mü’minlerin irâde beyanı ve rızâları sonucu ortaya çıkabilir. Zorbalıkla ve kılıç zoruyla (ikrahla) alınan bey’at geçerli değildir. Zira Hz. Ömer (r.a.): “Bir kimse müslümanlara danışmadan ister kendisi başkan olmaya, isterse de başkasını başkanlığa geçirmeye kalkışırsa (vazgeçmediği tadirde) onu öldürmelisiniz” demiştir.[18] Öldürülmeye müstehak olan tiplerin “meşrû bir ulu’lemr” olarak değerlendirilebilmesi imkânsızdır.

Mü’minlerin kime ve hangi şartlarda itaat edecekleri kat’i naslarla sâbittir. Kâfirlerin kültürlerine boyun eğerek ve tâğûtî iktidarları kabullenerek yaşamayı esas alanların, “câhiliye ölümüyle ölmeleri” kaçınılmazdır. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Her kim ülü’l-emr’e itaatten bir karış kadar ayrılırsa kıyamet gününde Allah’a ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her kim de (ülü’l-emr’e) bey’at sorumluluğu olmadan ölürse, câhiliye ölümüyle ölür”[19] buyurduğu sâbittir. Mü’minler için iki yol vardır: Eğer meşrû bir ulu’l-emr mevcut ise, O’na bey’at etmeleri ve meşrû emirlerine itaat hususunda gayretli olmaları esastır. Yok, eğer tağûtî bir yönetimin istilâsı altında iseler; kendi içlerinden bir ulu’l-emr (cihad emîri) seçmek ve istilâyı ortadan kaldırmak için, dilleriyle, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek zorundadırlar,

“Kim (meşrû bir yöneticiye) itaatten elini çekerse, Kıyamet günü elinde hiçbir delil olmadan Allah’a kavuşur. Kim de boynunda biat (meşrû bir emîre bağlı) olmadan ölürse, câhiliyye ölümüyle ölmüş olur.”[20]

Seçim olayı ve biat konusunda önemli olan bir husus da, biatin/bey’atin bugünkü demokratik seçimlerle hiçbir şekilde uyum göstermediğidir. Demokrasi ile İslâm, hâkimiyet hakkının kime ait olduğu ve hangi ilkelerle hükmedileceği, kimin hakem ve ölçü olacağı gibi temel hususlarda birbiriyle tümüyle çelişen sistemlerdir. Biri, beşerî ideoloji, diğeri Allah’ın nizamıdır. Bu sistemlerin seçim sistemlerinin de farklı olacağı gâyet doğaldır. Biat, İslâm’a has özel bir seçim sistemidir; demokratik seçim sisteminden ayrılan birçok yönü vardır.

Bey’at; İslâmî terminolojide “siyasî veya askerî şartların gerektirdiği vasıflardan biriyle ehliyeti olan li dere, her türlü şartlarda itaat etmek üzere, ehl-i hal ve’l-akd sınıfına girenlerin ahidleşmesi”dir.

İMÂMET/HİLÂFET SİSTEMİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın indirdiğiyle hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu konudaki hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:

  • İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir. Bu, İslâm’ın her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik ve kapsamlılığını bize gösterir. Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar da tatbiki mümkündür. Bu ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı saâdet” örneğinde ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
  • İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla sâbittir. Bu ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin vekili olmaları bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve akd bu işte zayıflık gösterirse, bu vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her müslüman gayret göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip de bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
  • “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’ diye bir şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden farklı bir İslâm devletini kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
  • İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk yaparak O’nun rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve adâlet üzere kalmasını, hakkın hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya bir vesiledir. O ümmet ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanır; O’nun indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve dönüşümü için tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de, beşerî metotlara göre değil; Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî usûle göre ortaya koyar.
  • İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı da din ile yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin en önemlisidir. Zira din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı bu dinin dışında yöneten mü’min olamaz.[21] Dini siyasetten ayırıp “din başka, devlet başka” deyince; devlet dinsiz, din de devletsiz/güçsüz kalacaktır.
  • İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür. Dini koruyup müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî hilâfeti/imâmeti oluşturup onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
  • İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek şartıyla ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş şekilleri ve bey’atin yapılış tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler çağa uyarlanabilmelidir.
  • İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır. Bunlar; “bey’at” denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet” denilen Allah’ın indirdiğiyle hükmetme (5/Mâide, 45) ve zerre kadar haksızlık yapmama gayreti, “istişâre” denilen emin ve ehil kimselerle, işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi güvenilir kişilerle danışarak onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma şeklindeki uygulamadır.
  • İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd” diye isimlendirilen ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde olduğu gibi seçime bütün insanlar direkt olarak katılamaz. Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en akıllı olanlar seçilir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek için insanları iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça para harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
  • İmâmet, verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez. İslâm, bir ırka, bir soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul etmez. Krallıkla imâmetin bir farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/yetenek ve en uygun olanı belirlemenin öne çıkmasıdır.
  • Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın boynuna borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü ile ölmesini sonuçlandırabilir. Keyfî ve indî gerekçelerle bey’ati bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine en küçük bir itaatsizlik de haramdır.
  • Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir. İmâmet, ümmetin bey’ati olmaksızın gerçekleşmez.
  • İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait şartları taşıması gerekir.
  • İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir. Zaten bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan, faziletlilerden biri olması, müslümanlara en faydalı ve en uygun olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
  • Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok görev vardır. Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve sorumluluğu vardır. Fakat bu görevleri yerine getirebilmesi için kendisine yardım edilmesi, kendisinin ümmet üzerindeki haklarındandır.
  • Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır, büyük günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği ve ma’siyeti emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata ters düşen yerde, Allah’a isyan kabul edilecek durumlarda itaat ise haramdır. İmamların otoritesi, Kitap ve sünnete uygun davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe kendilerine itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir. Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat ederse, günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
  • Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın olması vâcip olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de şûrâ gereklidir. Bu, halkın direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek “Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek milletvekillerinden veya İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına uygun farklı şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
  • İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün uygulanan beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir. Güttüğü amaç, gâyeye götüren araçlar, vesileler, hedefler, dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği hedef... yönünden sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı bir sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak mümkün değildir.[22]

Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara, partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.

Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları gerektiğini anlatarak uyarıyor. “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).”[23]

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.”[24]

İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin ne anlama geldiğini bilirler.

Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme) çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”.

Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır. Bu topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi olan imamları kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah, Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.

Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek[25] ve “Ya Rabbi, Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim” diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir. Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.

Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim. Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada şâhidlik edeceklerdir.

Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam, tertemiz bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”[26]; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.”[27]

İşte Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş, Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen, özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur.[28]

Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur. İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.

Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş kimselerdir.

SİYASÎ REJİMLER, HÜKÜM VE YETKİYİ ALLAH’TAN ALMIYORSA TÂĞUTTUR

Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah’ın hükümlerine muhâlefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir.

Bir kimse; Allah’a, âhirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa; fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin hükümlerini kabul edip gönül rızâsıyla onlara itaat etse, böyle bir kimsenin irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah’tan başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah katında üstünlük, sadece takvâ iledir.[29] Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık” iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere isteyerek gönül rızâsıyla tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır. Tâğut, devlet sistemlerini, ahlâkî değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında, O’nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak mücadele etmek farzdır.[30]

Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hâkimiyet kayıtsız şartsız insanındır (ulusundur)” sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızâsına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî” özellikleri taşırlar. Kelime-i şehâdet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddettiklerini dillendiren müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.

Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten Müslümanları nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/ dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”[31]

İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.”[32] Allah, Firavun’u helâk edince, onları da helâk ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.”[33]; “Biz de onu (Firavun’u) ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!”[34]

Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara, tâğut olduklarını bile bile sevgi besleyen her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsin hevâsını, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.1357 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi, sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla mücadele etmek lâzımdır. Bu mücâdelenin gerekleri:

a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefsin

hevâsıyla mücâdele etmek, b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut

olan câhiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile mücâdele etmek.

Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esâret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.

“Rabb’in, yalnız Kendisine kulluk etmenizi... emretti.”[35]; “Hüküm, hâkimiyet/ egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/kulluk yapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”[36] Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.

Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” [37] Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!

 

[1] ] 39/Zümer, 17-18

[2] ]1324]  24/Bakara, /Nisâ, 59285

[3] ] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16

[4] ] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16

[5] ] 4/Nisâ, 58

[6] ] 60/Mümtehıne, 8

[7] ] 57/Hadid, 25

[8] ] 4/Nisâ, 105

[9] ] 2/Bakara, 229

[10] ] 2/Bakara, 35, 131

[11] ] 9/Tevbe, 23

[12] ] 2/Bakara, 254

[13] ] 31/Lokman, 13

[14] ] 5/Mâide, 45

[15] ] 42/Şûrâ, 39

[16] ] 48/Fetih, 10

[17] ] 4/Nisâ, 59

[18] ] Muhammed Ravvas Kal’aci, Mevsûatu fıkh Ömer b. el-Hattâb, 1401/1981, 103

[19] ] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, el-İmâre 58, h.no: 1851

[20] ] Müslim, İmâre 58, Hadis no: 1851

[21] ] 5/Mâide, 44

[22] ] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s. 491-493

[23] ] 28/Kasas, 5

[24] ] 8/Enfâl, 24

[25] ] 4/Nisâ, 41

[26] ] 3/Âl-i İmrân, 104

[27] ] 21/Enbiyâ, 92

[28] ] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62

[29] ] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178

[30] ] 42/Şûrâ, 10

[31] ] 2/Bakara, 285

[32] ] 42/Şûrâ, 21

[33] ] 9/Tevbe, 31

[34] ] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093 1357] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205

[35] ] 17/İsrâ, 23

[36] ] 12/Yûsuf, 40

[37] ] 39/Zümer, 17-18

15 TEMMUZ DARBESİNİN YILDÖNÜMÜ -2-

ÂYET:

آيَا يَُّهَا لذ۪يِنَ مَٰنُو عَلَيْكُمْ نَْفُسَكُمْۚ لَا يَضُركُُّمْ مَنْ ضَلَّ ذَِ هْتَدَيْتُمْۜ لَِى للّٰهِ مَرجِْعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمَّْ بمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı haber verecektir.”[1]

آيَا يَُّهَا لَّذ۪ينَ مَٰنُوِ كُونو قَوَّم۪ينَ لِلهِ ُشُهَ آدَءَ بالْقِسْطِِۘ وَلَا يَجْرمَِنَّكُمْ َشَنَانُٰ قَوْمٍ عَلآىٰ لََّا تَعْدِلُوۜ

عِْدِلُو۠ هُوَ قَْربَُ للتَّقْوٰىُۘ وَتَّقُو للّٰهَّٰۜ نَِّ للّٰهَ خَِب۪يرٌ بمَا تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten takvâya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”1306

لَذِ۪ينَ قَالَ لَهُمُ لنَّاسُ نَِّ لنَّاسَ قَدْ جَمَعُو لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَدَهُمْ ۪ يمَاناًۗ وَقَالُو حَسْبُنَا للّٰهُ وَنَّعْمَ لْوكَ۪يلُ

“Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, ‘insanlar size karşı toplanmışlar, onlardan korkun!’ dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.”[2]

SORULARLA DARBE VEYA HAYIRLI DARBE GİBİ SORULAR

Darbe girişimi başarıya ulaşamasa da, Müslümanlara darbe yapılmış oldu. Tevhidî inançlar darbe yedi. Artık demokrasi diyor insanımız, elinde bayrak sallayarak vatan diyor, devlet diyor; başka da bir şey demiyor. Önce darbeye nasıl bakmamız gerektiği konusunda yardımcı olacak bazı sorular soralım kendi kendimize ve cevaplarını vermeye çalışalım:

  • Hangi asker (subay) veya sivil vatandaş hâin sıfatını daha çok hak eder? Allah’a, O’nun nizamına karşı isyan eden veya hükümete karşı, rejime karşı isyan eden? Bizim esas düşmanlığımız Allah’ı ve O’nun dinini sevmeyenlere karşı mı olmalı, yoksa hükümeti sevmeyenlere mi? Devlete, düzene karşı olan ve bazı beşerî yasalara karşı gelene terörist; düzeni, hükümeti yıkmaya çalışana da darbeci deniyor. Peki, Allah’a karşı olan ve Allah’ın yasalarına karşı gelenler terörist; İlâhî yasalarla mücadele edenler darbeci yaftasını hak etmiyorlar mı diyorsunuz? Bunlardan hangisi daha büyük terörist ve daha büyük darbeci? Darbeye katılmayan İslâm düşmanı Kemalist subaylar mı, darbeci subaylar mı daha büyük teröristtir? Bu soruya hangi açıdan ve neyi ölçü alarak cevap vermeniz gerekir? Soruya devam edelim: Allah’ın hükmüne, kanunlarına, O’nun nizamına karşı başka alternatiflere sarılarak karşı çıkan yöneticiler ve onları destekleyenler de darbeci sayılmaz mı? “Allah’a ait olan kanunları, hükümleri uygulamayan, O’nun hükmüne fiilen karşı çıkan, Allah’ın egemenlik hakkını gasbedenler Allah’a karşı darbecidir, en zararlı darbe de bunların yaptıklarıdır” diyenlere karşı ne diyebilirsiniz?
  • Vatanı, halkın namusunu koruma iddiasında olan asker Mehmetçik, askerlik yaparken anasına ve karısına sövdürmeden askerlik yapma şansı bulamıyorsa; yani askerde kendi anasının ve karısının namusunu koruyamıyorsa, başkasının namusunu nasıl koruyacak? Vatanı koruma iddiasındaki asker, kendi vatandaşına kurşun sıkıyorsa, vatandaş askerine nasıl güvenecek? Ve, kendini koruyamayan Genel Kurmay ve kuvvet komutanları, askerini ve vatandaşını nasıl koruyacak?
  • Ebû Hanife, başında “halife”nin olduğu, zahiren şeriatla yönetilen bir ülkede İslâm’ı tümüyle uygulamıyor gerekçesiyle yönetime katkı mı sağladı, en küçük bir itaati bile caiz görmeyip, yönetime karşı ayaklananlara destek mi oldu? Yönetime itaat etmediği için zindanlara atılıp orada şehit mi oldu? Sebepleri ve o yönetimle bugünkü yönetimi, onun tavrıyla onun yolunu takip ettiklerini iddia eden Hanefîleri karşılaştırabilir misiniz? Ebu Hanife ve Hanefî (Ebu Haneficiler) çizgisi ile Tayyip Erdoğan ve Tayyibîler (Tayyipçiler) çizgisi arasında nasıl bir tercih yapılmalı?
  • Olmaz ama, Nebevî usûle de uygun görülmeyebilir, tamam ama varsayalım ki oldu; en sevdiğiniz, en güvendiğiniz, muttakî kabul ettiğiniz bir âlim, İslâm’ı hâkim kılma kasdı ile bugünkü yönetime darbe girişiminde bulunsaydı, kimin safında yer alırdınız? Halk kimin safını tercih ederdi? Bugünkü devletin mi, o âlimin darbesinin mi? Şeyh Said’in o gün yaptığı darbe girişiminde başarılı olmasını ister miydiniz? Peki, o zat, bugün yaşasaydı ve bu düzene karşı ayaklansaydı, ne yapardınız?
  • Bundan meselâ beş yıl önce bugün Fetö, Fetöş, terör ele başısı, paralelcibaşı denilen şahsın “Hoca Efendi” denilip Tayyip’lerce takdir gördüğü, tavsiye ve hatta işaret ettiklerinin devlet kadrolarına itirazsız yerleştirildiği dönemde aynı şahıs kadrolarıyla darbe yapsaydı, bugünkü iktidar ne derdi, bugünkü halk nasıl tepki gösterirdi? İktidarla ilişkisini eskisi gibi sürdürseydi, darbeye bile gerek kalır mıydı? Eski kabul gören Fetullah Gülen aynı çizgisi ile bugünkü darbede başarılı olsaydı, bugünkü tepki olur muydu?
  • Birileri iktidara gelmek için gayri İslâmî darbe yapmaya çalışıyor; diğerleri de iktidarı kaybetmemek için gayri İslâmî yöntemlere sarılıyor. Meselâ, demokrasiyi bayraklaştırıyor, Allah’ın hükmüyle hükmetmiyor. Her ikisi de laikliği savunuyor. Her ikisi de demokrasiyi övüyor. Her ikisi de Batıyı ve Batılı değerleri yüceltiyor. Yani, tren rayları gibi birbirine paralel; paralel raylar gibi aynı istikamete gidiyor ikisi de. Kavga, neyin kavgası? Fikir kavgası, inanç kavgası değil elbet; tabii ki çıkar çatışması. Peki, bu iki kavgalı kardeşin çatışması, nasıl hak-bâtıl mücadelesi oluyor? Bir zulme karşı çıkmak, başka bir zulmü onaylamayı mı gerektirir? Şirk en büyük zulümdür.[3] Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zâlim[4] ve Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmadığı rejimlerin zulüm yönetimi olduğu hesaba katılırsa, bir zulme karşı çıkarken, başka bir zulmü desteklemenin hükmü ne olur?
  • Darbeye karşı çıkmak, bu düzeni sahiplenmeyi, bu düzenin kutsalları altında demokrasi nöbetleri tutmayı gerektiriyorsa; “biz oraya Allah rızası için gidiyoruz” diyenlere ne diyeceğiz? Niyetlerin hak veya hayır olması yeterli midir? İyi niyetle haram veya şirk, helâl veya caiz olur mu? Toplantının adı: Demokrasi nöbeti, katılanların görevi: Devleti, demokrasiyi korumak; sloganlar, şarkı ve türkülerin arasında tekbirlerle, düzenin simgeleri, rejimin kutsalları ile beraber, Devlet’çilerin sloganı haline gelen “ya Allah, bismillâh, Allahu ekber” ifadeleriyle, hakla bâtılın karmakarışık hale getirildiği, hakkın, bâtılı güçlendirmek için istismar edilerek kullanıldığı iddiasına ne cevap verilebilir? Bütün bunlar gayr-ı meşrû ise, niyet kurtarır mı?
  • Meydanlara sığmayan bu kalabalıklar; “Şeriat istiyoruz, Kur’an’ın emir ve yasaklarının uygulanacağı Medine Devleti gibi bir devlet istiyoruz” demeleri için bir âlim halkı meydanlara dâvet etseydi; veya daha kolayı; “okullardaki heykelleri ve heykellere saygı duymayı” protesto edeceğiz diye çağrılsaydı, böyle koşarak gelirler miydi? Halkın kaçta kaçı gelirdi, kaçta kaçı kaçar giderdi? “Aynen gelirlerdi” diyen varsa, sözünü ispatlamak için deneyebilir mi?
  • Demokrasi yürüyüşlerini sona erdiren bir toplantı yapıldı Yenikapı’da 7 Ağustos 2016’da. Cumhurbaşkanı ve başbakanla birlikte CHP ve MHP Genel Başkanları da katıldı ve hepsi birer konuşma da yaptılar. Meydanlara dökülüp demokrasi nöbeti tutmaya onlar da sahip çıktılar. Özellikle CHP’nin zihniyeti ile Allah için şehid olanların zihniyetleri arasında ciddi bir fark varsa, bu durumu nasıl izah edeceğiz?
  • Düzenin sempatizanlarına, bağnaz particilere, demokrasi hayranlarına eklemlenmeden, gayri İslâmî şiar ve simgelerin altında bulunmadan, bâtıl ideolojilere sahip kalabalıkların sayılarını arttıracak ve onlardan biri gibi kabul edilecek şekilde olmaksızın; bağımsız İslâmî kimliğiyle kişinin özgün tevhidî mesajını sunması, tebliğini yapması ile; yukarıda anlatılan “uydum kalabalığa” anlayışı aynı mıdır? Sakıncaları nelerdir, gereği var mıdır?

Kızmayın, ben sadece soru sordum.

KİMİMİZ ÖLDÜK, KİMİMİZ GÜLDÜK

“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”[5] Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm, hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Yalnız unutulmamalıdır ki, zulüm bedenlere yapılan eziyetten önce, ruhlara yapılan eziyettir; kişinin rahatını kaçıran haksızlıktan önce, kişinin cennetini yok eden, âhiretini mahveden uygulamalardır. Müslümanca yaşayacağı ortam oluşturmamaktır esas zulüm. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”[6]

Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün bittiği yerdeyiz. Bize hep ölmeyi uygun görürler. Biz ölürüz, onlar yaşarlar. Ziya Paşa, yaklaşık yüz yıl önce aynı oyunu hatırlatır: “Kalkın ey ehl-i vatan! dediler; kalktık. Onlar oturdu, biz ayakta kaldık.” Orhan Veli de bu durumu şöyle hicveder: “Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik.”

15 TEMMUZ BAYRAM MI OLUYORMUŞ?

Eh, bir bu eksikti; artık tüm problemler hallolur. “Deliye her gün bayram” diye bir deyim var. Biz de tatil ve bayramları çoğaltalım; dünyaya nasıl olsa gülüp eğlenmeye geldik; öyle değil mi? Bahaneyle düzene biraz daha güç verilsin, düzenin ölümcül iskeletine kan pompalansın: Haydi demokrasi nöbetine! (“Haydi, şükür için namaz kılmaya!” demelerini beklemiyoruz elbet). Demokrasi kendini bile koruyamıyor ve onu korumak için nöbet tutulması gerekiyorsa, beni nasıl koruyacak demokrasi demiyor insanımız. Demokrasi seni koruyacak bir güç ise, o senin nöbetini tutsun. Kendini bile korumaktan âciz ise, çekiver kuyruğunu gitsin. “İnsanlardan bir kısmı, kendilerine yardım edecekleri ümidiyle, Allah’tan başka ilahlar, sahte tanrılar edindiler. Oysa bilmezler ki, o sahte tanrıları kendilerine, yardım edemezler. Ama o insanlar her hususta kendi tanrılarına karşı hazırlanmış askerlerdir, hazır bir ordu durumundadırlar.”[7]

Bırakalım zafer kazanmış kahraman edâsını. Bu gurur ve kibir, mahveder bizi ve çevremizi. Kazanılan bir zafer yok; dünkü duruma dönmüş oldu herkes. Ama dünkü, sırât-ı müstakîm miydi acaba? Zina, devletin koruması altında apaçık icrâ edilmiyor mu? Kumar, değişik şekillerde devlet eliyle oynatılmıyor mu? İçki, sigara serbest değil mi? Harama girmeden bir erkek sokağa çarşıya çıkma hak ve özgürlüğüne sahip mi? Hırsıza, katile Allah’ın uygulanmasını istediği yaptırımlar uygulanıyor mu? İnsanlar koşar adım Cehenneme doğru gitmiyor mu? Çoluk-çocuğuna söz dinletebilen kaç insan kaldı? Namazlardan ne haber? Huşû ile, namazın zevkini, tadını çıkararak edâ edenlerimiz ne kadar? Geleneksel ve modern hurafelere, devletin kutsallarına İslâm diye sarılmanın ve başkalarını onlara çağırmanın vebalini ne kadar düşünüyoruz? Faizsiz, yalan ve hilesiz ticaret kalmamış, putlara saygı duruşunda bulunmadan eğitim imkânı yok olmuş bir durumda, neyin bayramını yapıyoruz? Cennet müjdesi aldık da ona mı seviniyoruz? Küfrün hâkimiyetini kırdık, İslâm’ın devletini kurduk da onun bayramını mı yapıyor veya talep ediyoruz?

Fesat her tarafı kuşatmış; bu fesadın temel sorumlusu bizleriz: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”[8] Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebebi bizleriz: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”[9]; “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…”[10]

Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar bizden, içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı haber verecektir.”[11] Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek, yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra diğer rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi düzeltmek gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor: “(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”[12]

Kıyâmeti (kıyâmet gibi kaosu, dehşeti) dünyada yaşıyorsak, yeniden dirilişi de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların topyekûn ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden dirilişi, canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan kimseler olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak görmüyor, duymuyor musun, kalk borusu öttü; darbelerden önce Kur’an bizi uyanmaya ve göreve çağırıyor.

TAHLİLLER VE TAVSİYELER

  • Esas darbe, Allah’ın emirlerine, hükümlerine, yasalarına karşı yapılan başkaldırma, isyan hareketleridir. Darbeden ve darbecilerden şikâyet eden, aslında kimden ve nelerden şikâyet ettiğinin bilincinde olmalıdır.
  • 15 Temmuz darbe girişimini şiddetle ve nefretle kınıyoruz. Ama, bunun istisnâî bir durum olmadığını, Türkiye’nin mayasında darbelerin bulunduğunu, T.C.’nin de darbe ürünü olduğunu unutmamak gerekir. Askerlerin ayaklanması, ta 16. yüzyıllarda Yavuz zamanlarında başlayan Celali isyanlarına dayanır ve 2016 yılında da biteceğe benzemez.
  • On yıl birlikte bu devlete güç veren, her ikisi de demokrasiden, Cumhuriyetten, Amerika ile dostluktan, Nato ile işbirliğinden, Avrupa Birliğinden yana; bireysel anlamda tesettür ve namaz gibi emirleri yaşamaya çalışan, biri diğerine paralel, muhafazakâr zihniyete sahip olan güçler birbiriyle mücadele ederken, en büyük kazanç sistemin olmaktadır. Bu tür hesaplaşmalar en çok rejime yaramakta, rejim güçlenmekte, safrasını atarak kendini yenilemektedir. Darbe yapmanın maddî ve mânevî karşılığı olarak, dünyevî ve uhrevî cezalara aday olup şimdiden kendisi ağır darbe yiyen darbeci güçler gibi; neredeyse yıkılıyor imajı veren ve birçok zaafı ortaya çıkan hükümet de yaralanmış, darbeden ciddi hasarla çıkmıştır. Darbe neticesi, “demokrasi, halkın egemenliği, devletin önemi…” gibi sloganlar ve enerji pompalanmasıyla halkın desteğini daha çok üzerine çeken; rejimdir, TC sistemidir.
  • Darbenin arkasında kesinlikle ABD vardır. Paralelciler figürandır, piyondur. İncirlik kapatılmadan, casus örgütleri gibi çalışan Amerikan elçilikleri, Siyonist ve mason teşkilatları her istediği fesadı yapabilecek özgürlüğe sahip olduğu ortamda, işte bu tür darbe girişimleri ve darbeler kaçınılmaz olacaktır.
  • Hem Allah’a karşı başkaldırı ve hem de diğer darbelerin önlenmesi için laiklik, demokrasi, Kemalizm, halkın egemenliği gibi içi boş veya zararlı uygulamalar çözüm yerine, tam tersine darbelere davet etkisi oluşturmaktadır. Çözüm; ahlâk, hukuk, siyaset ve hayata ait her alanda Kur’an’ı hâkim kılmaktır. Darbeleri önlemenin tek yolu, insanları tevhid ehli, Kur’an talebesi yapmaktır. Atatürkçülük dersinin arasında ahlâktan bahsetmek, haftada üç saat İnkilâp Tarihi varsa, bir saat de Siyer dersi koymakla ancak şirk denilen hakla bâtıl koalisyonu oluşur. Çözüm; adına Mehmedçik deyip Atatürkçük yetiştirerek, Peygamber ocağı deyip çağdaş Ebu Cehiller oluşturarak, ancak potansiyel darbeciler yetiştirilir. Paralelciler çay içerken kimseye çaktırmadan masa başında îmâ ile namaz kılmak mecburiyetinde kaldığı; rütbeli askerlerin kahir ekseriyetini teşkil eden Atatürkçü laik subayların (istisnâ dışında) namazla ilişkilerinin hiç olmadığı bir kurumda darbelerin önü alınabilir mi?
  • Ashâbın, Peygamberin kurduğu devlete karşı darbe yapıp onu devirme ihtimali olabilir mi? Çözüm askeri ashab gibi yetiştirmek, devleti de Medine devletine benzetmektir. Sen gençlerine ve askerlerine Kur’an’a dayalı dosdoğru bir din öğret; öğret de Fetullah gibileri kendi bâtıl zihniyetlerini din diye takdim etmesin. Mü’minle kâfir, cennetle cehennem kadar birbirine zıt, birbirinden uzak kişilerdir. İslâm askeri ile Batılı küfür askeri de öyle olmalıdır. Madem “Peygamber ocağı”, öyleyse inancından, mücadele ettiği değerlere kadar her şeyini Peygamber’in sünneti ve yolu yön vermeli, Allah’ın askeri denilecek şekilde askerde insanlar Nebevî ölçüde ve Kur’anî çizgide yetişmelidir. Bunun için vatan, millet, Atatürk sloganlarından önce tevhidî içerik ve açılımlarıyla birlikte Allah, Kur’an kavramlarının öne çıkartılması gerekiyor. Kur’an’da Firavun’un askerlerinin Firavun’la birlikte azap göreceği, Peygamber’le birlikte cihad eden ashabın da Allah’ın rızasına erdiği belirtilir.

Tabii, bu Kur’an’ı öğrenip yaşamak isteyen kimse; laik, kapitalist, Kemalist devleti sevemeyeceği ve ona uygun gelmeyeceği için devletin de İslam Devleti olması gerekir. Yani, her iki anlamdaki darbenin bir daha tekrarlanmaması için tek şart, bireylerin ve devletin Kur’an’a uygun; Kur’an insanı (canlı Kur’an) ve Kur’an devleti (İslam Devleti) haline gelmesidir. Bu konuda ciddi hiçbir adım atılmadığına ve halkın da kuru beklentiden başka, oy verdiği kesimleri sıkıştırmadığına şahidiz. İki ay maaşını alamamış olsa, işçi ve memurlar nasıl sokağa dökülürler. Ama, Allah’ın dini hâkim olsun diye ciddi anlamda fedâkârlık yapmaya çalışanların sayılarının da, faaliyetlerinin de yetersiz bile olmadığı görülmektedir. Faizin ticaretle uğraşan tüm kesime kaçınılmaz şekilde dayatıldığı, zinanın devlet yardımı ve korumasıyla, özendirme ve kolaylaştırmasıyla bir alo kadar, bilgisayarda bir tık kadar yakınlaştırıldığı, kumarın devlet eliyle oynatıldığı, okullarda 20 milyona yakın gencin çağdaş putperestlik olarak heykellerin önünde saygı duruşunda bulunmak zorunda bırakıldığı, “Allah’a inandım” diyenlerin Allah’ın indirdiği hükümlerle değil de, insanların uydurduğu kanunlarla yönetildiği bir ülkede, bunca isyanın cezasının şu veya bu şekilde bekleneceği bir vâkıadır. “Darbelere son” diyenlerin öncelikle “Allah’a isyana son!” deyip Kitapsız bir devletten Kur’an’ı her yerde ve her yönüyle tatbik eden bir devlet uygulamasına doğru Nebevî usûlle yönelinmesi şarttır.

  • Bunun için de halkın Kemalizmi, laikliği, demokrasiyi, kapitalizmi savunmaktan vazgeçerek, o tür bâtıl ideolojileri reddedip uzlaşmaması gerektiğini kabullenmesi gerekiyor. Böyle olması gerekirken, başına gelen ve gelme ihtimali olan her musibetten Allah’a sığınması ve hangi toplumsal isyan ve günahların neticesi olduğunu hesaba katıp o haramlardan dönmesi gereken insan, rejimi destekliyor ise, Kur’an hükümleri yerine demokrasiyi savunuyorsa bunun sonu ne olacaktır? En büyük darbe olan kıyameti mi bekliyoruz?
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaverleri, Genelkurmay Başkanı Akar’ın Özel Kalem Müdürü ve Milli Savunma Bakanının Müsteşar Yardımcısı ve üst düzey komutanların emir subaylarının önemli bir bölümünün FETÖ/PDY üyesi olduğu tespit edildi ve gözaltına alındı. Bu durumu, darbeciler için başarılı bir takiyye ve gizlenme kabul edebiliriz de, bu taraf için basit bir dikkatsizlik diye geçebilir miyiz? Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları, en yakınındaki özel kalem müdürü, emir subay ve astsubayları ile korumaları tarafından rehin alınmaktan kurtulamadı. Kendi emrindekilerin emrine uymak zorunda kalanların, yakın çalışma arkadaşlarını seçmekte bu kadar yanılan kimselerin diğer işlerinde ne kadar isabetli davranabilecekleri gündeme gelmez. Darbe girişiminde Erdoğan’ın yaverleri ile üst düzey komutanların emir subaylarının önemli bir bölümünün rol almasını ne ile ve nasıl izah edeceğiz? Göklere çıkarılan büyük istihbaratçı Hakan Fidan’a ne demeli? Aylar öncesinden hazırlıkları yapılan ve bütün illerde örgütlenen koca darbe örgütünün büyük kalkışmasını olaydan birkaç saat önce ancak öğreneceksin. Sonra bilgini kiminle paylaşman gerektiğini de bilmeyerek saatlerce Genelkurmay’da pasifize edilip oyalandırılacaksın. Basit ihmal ve dikkatsizliği çok aşan bu durumlar yine devam edecek. On sene beraberce ülkeyi yönettikleri darbecileri tanımayanların, hemen yanındaki dostunu düşmanını karıştıran kimselerin, Avrupa’da ve Amerika’daki düşmanını dost sanması sürpriz mi olur? Firâset ve basiret denilen özellik, ancak Allah’a yakın olan kimselerde bulunur.
  • Darbe yapanlarla darbeye muhatap olan hükümetin aralarında ciddi anlamda fikir zıtlığı olduğunu sanmıyorum. Ama aralarında çıkar kavgası olduğunu herkes duydu, biliyor. Paralel; yan yana, aynı uzaklığı muhafaza ederek birleşmeden uzayıp giden çizgilerin haline ve bu çizgilerin her birine deniliyor. Paralel iki çizgi, tren rayları gibi aynı istikamette olan iki çizgidir. Birine paralel yapı deniliyor; diğeri de para yer yapı kabul edilmeli. Hatırlanacağı gibi, on yıl sürdürdükleri canciğer dostluk bağlarını ilk koparan darbecilerdi; muhataplarını para yemekle suçluyorlardı; para yemeyi üç bakana yüklediler, fazla önemsenmedi, unutulup gitti. Her iki fırkanın birbirine düşmanlıkta ve nice İslâmî hususlarda tutarsızlık ve ölçüsüzlüğünün temel sebebi, gurur, kibirdir. Menderes’i bu gururlu müstekbir tavrı mahvetmişti. Tâğutlar ve küfrü tercih eden her kesim için kibir ve şımarıklık önemli bir vasıftır. Ve kibirliliğin en anormal derecesi, tevazu kılıflarıyla ortaya konulur.
  • Minarelerden salâ verilerek demokrasi nöbetlerine ve hükümete destek verilmesi, yadırganmamalı; Diyanet, başbakanlığa bağlı bir devlet kuruluşudur, cami görevlileri de devlet memuru. Yani, yadırganacak bir durum yok. Başkan Görmez, “zerre kadar paralel yapıya gönül bağı olan bir görevlinin mihrapta yeri yoktur.” demişti. Atatürkçüler, laikler ve bağnaz particiler için de benzer şey söyledi mi? Onlara mihrap emanet edilebilir, ama paralelciye hayır! Yine, D. İ. Başkanı, “darbeci askerlerin salâsının okunmayacağını ve cenaze işlemlerinin yapılmayacağını ve namazlarının kılınmayacağını” açıkladı. Bunların arasına yanlışlıkla katılan, kandırılan, işin içyüzünü tam bilmediği için onların arasında bulunmuş olanlar çıkabilir. Katıldıktan sonra tevbe edip pişmanlık duymuş kimseler olabilir. Onlardan zannedilebilir. Mü’minim deyip kâfirliğine kesin bir delil olmadığı müddetçe camilerden hiçbir kimseyi kovamaz, lâ ilâhe illâllah diyen ve şirk koştuğu bilinmeyen bir kimsenin cenazesini açıkta bırakamazsınız. Bu fetvanın sadece paralelcilere yönelik olması şunu gösteriyor: Paralel yapılanma ile devlete şirk koşanın cenazesi kılınmaz, Allah’a şirk koşanın ise cenaze namazının kılınması açısından bir sakınca yoktur. Öyle mi bay başkan? Görmez olabilirsin, ama böyle bir çelişkiyi veya yanlış tercihi görmezden gelemezsin. Hz. Ali, devlete başkaldıran, devlet başkanı olduğu halde kendisi ile savaşan Hâricîlerin cenaze namazlarını kılmıştır. Kenan Evren’in cenazesi Kocatepe Camii imamı İsmail Coşar tarafından, İsmet İnönü gibi İslam’a karşı tavrı belli olan kişinin cenazesini yanlış hatırlamıyorsam Diyanet İşleri Başkanı tarafından kılınacak, İslâm düşmanı laik ve Atatürkçülerin cenazeleri Diyanet görevlilerince kılınacak, ama paralelcilerin namazı kılınmayacak. Bu fetvanın doğru olduğunu düşünmediğim gibi, insanlar ve cemaatler arası uçurumu daha büyüteceğini, tefrika ve tekfir zihniyetini körükleyeceğini söyleyebilirim.
  • Kamuda çalışan 50 bin’in üzerinde memur ve personel görevden alındı. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplam 36.200 öğretmenin görevine son verildi. Bunlar bir hafta dolmadan şimdiki rakamlar, daha artacağı bekleniyor. Bu durum, devletin sık sık birlik ve bütünlük nutuklarına, kimsenin inançlarından dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı anayasalarına ne kadar uyduğunu kimse sormuyor. “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten takvâya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[13]; “Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.”[14] Darbecilerin de, darbeye muhatap olanların da; her iki kesimin de tevbe edip Kur’an’a dönmeleri ve Kur’an’ın hükümlerini bulundukları cemaat ve birlikteliklerde ve de devlette uygula(t)maları duasıyla…

DEVAMI İNŞAALLAH GELMEZ; DARBELERİN VE  DARBEYLE İLGİLİ BU SÖZLERİN…

Not: Fikir özgürlüğü kısmen de olsa var olan bir ülkede bu hutbe, inşaAllah kimsenin başına şerli bir iş açmaz. Nöbeti tutulan demokrasi çarpmaz. “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, ‘insanlar size karşı toplanmışlar, onlardan korkun!’ dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.”[15] Eleştirenler lütfen, “şu cümlende şunu diyorsun ve bu ifaden Kur’an’daki şu âyete ters, Peygamber’in şu uygulamasına zıt” desinler. Kur’an’a ve Sünnete ters değilse eğer, hatta onların açılımı ise anlatılanlar, eleştirenler eleştirsin, pek de ciddiye almak doğru olmaz. “İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanıp tevekkül ettim. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz

Rabbimin (gösterdiği) yol dosdoğru bir yoldur.”[16]

 

[1] ] 5/Mâide, 105

[2] 6]1307]  53/Mâide, /Âl-i İmrân, 8            173

[3] ] 31/Lokman, 13

[4] ] 5/Mâide, 45

[5] ] 8/Enfâl, 25

[6] ] 11/Hûd, 113

[7] ] 36/Yâsin, 74-75

[8] ] 30/Rûm, 41

[9] ] 42/Şûrâ, 30

[10] ] 4/Nisâ, 79

[11] ] 5/Mâide, 105

[12] ] 7/A’râf, 23

[13] ] 5/Mâide, 8

[14] ] 35/Fâtır, 5

[15] ] 3/Âl-i İmrân, 173

[16] ] 11/Hûd, 56

15 TEMMUZ DARBESİNİN YILDÖNÜMÜ -1-

ÂYET:

وَتَّقُو فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ لَّذ۪ينَ ظَلَمُو مِنْكُمْ آخَاصَّةًۚ وَعْلَ آمُو نََّ للّٰهَ َشَد۪يدُ لْعِقَابِ

“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”[1]

وَلَا تَركَْ آـنُو لَِى لَّذ۪ينَ ظَلَمُو فَتَمَسَّكُمُ لنَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ للّٰهِ مِنْ وَْلِ آيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

“Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”1298  ظَ هَرَ لْفَسَادُ فِي لْبَرِّ وَلْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ يَْدِي لنَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ لَّذ۪ي عَمِلُو لَعَلَّهُمْيَرجِْعُونَ

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”[2]

وَ آمَا صََابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ يَْد۪يكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَث۪يرٍۜ

“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. 1300(Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”آمَا صََابَِكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ للّٰهِۘ وَ آمَا صََابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَرَسَْلْنَاكَ لِلنَّاسِ رسَُولاًۜ وكََفٰى باللّٰهِ َشَه۪يدً

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/ kendindendir…”[3]

15 TEMMUZ DARBESİNİN YILDÖNÜMÜNDE, DARBENİN HEMEN SONRASINDA YAZDIĞIM YAZIYI HATIRLAMANIN DAYANILMAZ ÖNEMİ SİLAH, BELDE SAKİN SAKİN DURMAYI SEVER Mİ?

Hani, içki için şöyle denir ya: “Şişede uslu durur, onu içen kudurur.” İnsanın içine giren içki, şişenin içinde durduğu gibi durmaz. Silah da öyledir. Tahrik eder sahibini; gıdıklar durur. Suriye devleti ile savaşan mücahidlerden bir sniperla konuşuyordum; öyle diyordu: “Elinizde attığınızda vuracağınız bir silahınız olunca, karşınızdaki insan istediğin zaman ayağının altına alıp ezivereceğin bir böcek gibi gözüküyor insanın gözüne.” Para ile silah sahibini değiştirir; daha doğrusu gücü olmadığı için zulüm ve fesat işleyemeyenin içyüzünü ortaya serer.

NİYE BAŞARILI OLAMADILAR?

Onların inancı karışık, Kitabın bir kısmına inanıyorlar; diğer kısmını da kırmızı kaplı kitaplarla, demokrasi ve cevşenlerle, celcelutiyelerle, hurafelerle tamamlıyorlar. İnancı yere düşenin silahı da yere düşer. İnsan zaferi önce gönlünde kazanır. Bize karşı silah taşıyan, bizden değildir. Bunlar Ağustos’ta askeriyeden atılacaklarını bilen, can havliyle nereye nasıl saldıracağını kestiremeyen gözü dönmüş, kinleri akıllarını bürümüş subay takımı. Subaylar, akıllarını çalıştırmayı öğrenmiş üretken, plancı, stratejist insanlar olmaktan önce; emir almayı, bir üste itaat etmeyi din haline getirmiş kimselerdir. Bunlara da talimatlar, darbe planları abdi oldukları ABD’den geliyor. ABD de kendi istediği şekilde planlama yapıyor. ABD açısından istedikleri tümüyle yerine gelmese de, yine de başarılı bir plan, başarılı bir girişim. ABD’nin tam istediği olsaydı, asker iki kampa ayrılıp birbirini kıracak, halk da müdahale edince iç savaş çıkacaktı. Türkiye Suriye’ye benzeyecekti. ABD’nin tutturduğu türkü makamıyla aranjmanı duymuyor musunuz? “Gönül ne kavga ister, ne darbe; gönül karışıklık ister, darbe bahane.” Ama, Fetullahçılar gitti, kavga bitti” diye düşünmeyin. Ülke, bugüne kadar Fetullahçı subaylardan çekmedi sadece. Darbe girişiminde bulunmasalardı, kendi hallerinde sakin şekilde yaşayıp kimseye zarar vermeyen, karınca ezmez kişi rolüyle bilinip gideceklerdi Fetullahçı subaylar. Esas Atatürkçü subaylar var, her an ihtilal yapmaya aday. Bugüne kadar onca ihtilalin faili olanlar, sabıkası kabarık olanlar. Alnı secdelileri büyük düşman bildiniz, ama esas alnı secde görmeyenlerdir, esas olarak alnı secdeliye düşman olanlardır düşmanlarımız. Demiyorum ki, her alnı secdeli bizim destekleyebileceğimiz dostumuzdur; ama diyorum ki, alnı secdeli olmayanlar bizim dostumuz değildir, olamazlar da. “Sizin velîniz, dostunuz, ancak Allah, Rasûlü, rukû edenler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.”[4] Esas düşmanımızı politikacılar belirlememeli, Kur’an’ın ilkeleri belirlemeli. Politikacılar ölçü olunca, en az on yıl bunları dost kabul etmenin, örnek bir “hocaefendi” imajını güçlendirip devleti yönetmede ortak kabul etmenin, bugün sana darbe yapanları işbaşına getirmenin doğru mu yanlış mı olduğunu nasıl tesbit edebiliriz?

DARBECİLERİN YAPTIĞI DARBELER, YIKTIKLARI HÂNELER YANLARINA KÂR MI KALIYOR?

Ergenekon’da bunca rezaletin ifşa olunmasına rağmen, en üst generaline kadar dün suçlu görülen subaylar mahkeme faslı tamamlanmadan Gülen’e gösterilen tepkinin bir sonucu olarak salıverildiği ve darbe yapanlardan bile hesap sorulamadığı unutulup gidiyor. Yakın zamanların zulmü en geniş ve en uzun süreli olanın 80 darbesinin fâilleri tantana ile yargılanıyordu; kamuoyu darbecilerden hesap sorulacağını sanıyordu. Ne oldu? Ne olacaktı, düzen kendi evladını yer miydi hiç? Kenan Evren yargılanmadan ölüp gitti, Çevik Bir’ler hâlâ çalım satıyor. Darbe yapanın yaptığı yanına kâr kalıyor. Düzen kendine çeki düzen verdi mi ki, silahlı kuvvetlere çekidüzen verecek? Ama, böyle devam ettiği müddetçe onlar fırsat buldukça düzenle ve halkla istediği gibi oynamaya devam edecek. Her on yılda bir darbe geleneği, hangi yüz yıllara kadar sürecek, kimse bilmiyor.

DARBE İSTATİSTİĞİ

Daha üç sene geçmeden başarısız darbe girişimi, Ergenekon’un içyüzü ve çalışma sistemi, unutuldu gitti; bize de istatistik bilgiler vermek kaldı; 1960’dan beri gelenekselleşen darbelerin çetelesini tutmak için:

27 Mayıs 1960: İhtilal adlı askerî darbe,

12 Mart 1971: Muhtıra adlı askerî darbe,

12 Eylül 1980: İhtilâl adlı askerî darbe,

28 Şubat 1997: Balans Ayarı adlı askerî darbe,

27 Nisan 2007: E-Muhtıra adlı askerî darbe,

2009: Ergenekon adıyla askerî ve sivil darbe girişimlerinin açığa çıkması.

17-25 Aralık 2013: Arkasında ABD’nin olduğu Pansilvanya merkezli darbe girişimi,

15 Temmuz 2016: Arkasında ABD’nin olduğu (öncekinden biraz daha ciddi) Pansilvanya merkezli darbe girişimi.

DARBELER BUNLARLA SINIRLI DEĞİL!

Aslında darbeler tarihi son 60 yılla sınırlı değil; çok daha derinlerde, köklerde. Türkiye Cumhuriyeti de darbe sonucu kurulmuştur, denilse yanlış olmaz. II. Abdulhamid, başında Atatürk’ün Kurmay Başkanı olarak görev aldığı, silahlı kuvvetlerden teşekkül etmiş Harekât Ordusu tarafından tahtından indirilmişti. T.C. de, başını askerlerin çektiği bir grup tarafından, içinden çıktıkları Osmanlı Devletine karşı silahsız darbe yapılarak kurulmuştu.

İLK DARBECİ KİMDİR DERSİNİZ?

Ve… ilk darbeci İblis’tir. Allah’ın hükmüne, O’nun sistemine, emrine karşı ayaklanmış, insanın yeryüzündeki halifeliğine karşı darbe planları yaparak icraya koymuştur. Allah’ın hükmüne ters planlar yapıp o doğrultuda uygulamalarda bulunanlar da onun darbeci askerleridir.

DARBE VAR, DARBE VAR!

Darbeler ikiye ayrılıyor artık; faydalı darbeler, zararlı darbeler diye. Hükümeti, yık(a)mayan her darbe (girişimi), iktidarı güçlendirir. Hükümetlerle birlikte rejimler de güçlenir her başarısız darbe sonunda. Vücudu güçlendiren aşı gibidir başarısız darbe. Osman Gazi’den bu yana bizim insanımız mağduru pek sever. Fakat, bu güçlenme hormonlu bir güçtür, yasak dopingli madde kullanımına benzer. Çünkü her darbe, ülkenin güvenilirliğini kemirir, ekonomisine kalıcı zararlar verir, Ortadoğunun ağabeyliği gibi prestijleri elinden aldırır, Batının ciddiye almadığı, geleceğinin belli olmadığı, ümit vaad etmediği, kimsenin koltuğunda devamlılık göremeyeceği, istikrarsız, depreme tutulmuş gibi sallantı halinde bir görünüm veren ülke konumuna düşürür. Faydasız da olsa darbeler aşıdır aşı olmasına, ama altın vuruşa benzeyen yüksek dozda uyuşturucu içeren bir aşıdır bu. O yüzden böyle anormalliği kim kendine yakıştırır da oyun olsun, tiyatro olsun diye kendi aleyhine darbe yapılmış görüntüsü verir? Böyle bir şey yapan kimse yüzde bir ihtimalle ileride açığa çıkmış olsa, sadece siyasi itibarı değil, insanî itibarlarını da sıfırlamış olur. Bunu kim niye yapsın?

EN BÜYÜK ASKER KİMİN ASKERİ?

“En büyük asker bizim asker!” Bu sloganın neresini eleştirelim? Sen böyle dersen asker, kendisinin en büyük olduğuna inanır ve en büyük olmaya kalkar. “Parmaklarıyla kurt işareti yapan gençlerin sloganı bu, bilindiği gibi. Bir taraftan böyle diyorlar, diğer taraftan başarısız darbenin başarısız askerlerini yakaladıkları yerde acımasızca dövüyorlar. “En büyük asker” unvanını yaptıkları darbeler sayesinde almış olmalılar. Ama, en büyüklerin büyüklükleri belli oldu. Burnundan kıl aldırmayan, yanına yaklaşılmayan omzu kalabalık rütbeliler süklüm püklüm, sivil polisin elinde emre hazır bekliyor.

TEPEDEN İNME DARBE SİSTEMİ

Tepeden inme zoraki değişim İslâmî bir yöntem olmasa da, Müslümanlar açısından da darbeler ikiye ayrılmalı değil mi? İslâm’ın hâkim olmasını amaçlayan darbeler; beşerî görüş ve ideolojiler için yapılan darbeler diye. Ama, egemen güçle iyi olan paralelin devletin en hassas kadrolarını ele geçirme imkânı ile, egemen güçlerle zıtlaşan aynı zihniyet ve aynı kadroların nasıl tü-kaka edildiği gözler önündedir. Aslında bugün darbeden şikâyet eden yöneticiler, kendilerini suçlamalıdır her şeyden önce. Darbecileri darbe yapacak güce kendileri getirmiş değil midir? Kendileri parayer yapı oluştururken paralel yapı da kendi kadrolarını tamamlıyordu. Darbenin tohumunu, darbeden en çok zarar görmesi gerekenler, ama tam tersine darbe ile güçlenenler ekiyor demek ki. Ve darbenin suçundan yüzde birlik hisse bile onlara verilmiyor. Haksızlık yapılıyor açıkça.

KUKLAYI CEZALANDIR, KUKLACIYI KENDİNE GÜLDÜR

Darbeyi esas planlayanlara, bizzat yürütenlere diş geçirilemiyor. Atını dövemeyen, semerine vururmuş kamçıyı hesabı, vatandaş kendi oğlu konumundaki rütbesiz er’i bir daha darbe yapamayacak hale getirecek kadar dövüyor, linç etmeye kalkıyor. Gücü yeten yetene. Gariban rütbesiz asker, emir eri, hatta emir kulu. Yat denilince yatmayı, kurşun at denilince atmayı, heykele tap denilince tapmayı ibâdet, kutsal bir görev olarak kabul eden, daha doğrusu kabul ettirilen bir müstaz’af. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu, “Darbenin arkasında Amerika Birleşik Devletleri var.” diyor ve bazı veriler sunuyor. Hükümet bunu biliyor da Amerika’ya karşı en küçük bir tavır alabiliyor mu? “Bugünkü kanunlar, büyük sineklerin delip geçtiği, küçük sineklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağıdır.” diyordu Balzac. Sadece Hindistan’da ineklere ayrıcalık verilmez; buralarda da büyük başlara ayrıcalık vardır, büyük arabaların geçiş üstünlüğü, büyüklerin söz kesme hakkı vardır. Küçük hırsızlar hapishaneyi boylarken büyük hırsızlar beydir, vekildir, büyük yöneticidir. Amerika’ya hesap sorulmaz, 1 numaralar ve onların arkasındakiler ne kadar ve nasıl sorgulanacak, göreceğiz. Kenan Evren’ler nasıl cezalandırıldıysa… Kuklalara ceza verilecek, kuklayı oynatanlara sevgiler gönderilecek.

AZİZ KILAN DA ZELİL EDEN DE ALLAH’TIR

“De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, şereflendirirsin, dilediğini de zelil eder, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye kadirsin, hakkıyla gücü yetensin.”[5] 15 Temmuz darbe girişiminde görüldüğü gibi, kocaman askerler, omzunda birçok yıldız bulunanlar ne kadar da âciz, nasıl da zavallı… Jandarma Genel Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Genel Kurmay başkanı, kendilerine bağlı (olması gereken) altlarındaki subaylar tarafından kaçırılabiliyor. İmzaları kullanılarak sahte belgeler yayınlanabiliyor.

ASKERLİK DENEN ŞEY

Tuz yiyecekleri kokmaktan korur. Tuz kokarsa yiyeceklerin hali ne olur? Askerlerin temel görevi, düşmandan bu ülkeyi korumaktır; peki, askerden bu ülkeyi kim koruyacak? Türkiye, bir türlü kurtarıcılardan kurtulamamıştır. Düşmandan korunmakası çok zor değildir; ama ya dost bildiklerinden? Dost bilinenlerin zararı, ölümcül yan etkisi olduğu bilinmeyen ilaç gibidir. Esas tedbir, içinde zehir olan ilaca karşı olmalı. Evet, cevabı zor soru: Asker bu ülkeyi koruyacak da, askerden bu ülkeyi kim koruyacak?

ASKERLİK; DEVLET TANRISINA KULLUK

Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması, sistem açısından bir vatandaşlık görevi kabul edilmektedir. Yani devlet, kendini vatandaşın tanrısı konumunda görür. Vatandaşa düşen de kayıtsız şartsız devlet tanrısına kulluk yapmaktır. Devlet tanrı, “yat” deyince yatacak, “sürün” deyince sürünecek, “öldür” deyince öldürecek bir kul istemektedir. Karşılığında bırakın yalancı da olsa bir cenneti, teşekkür bile etme zorunluluğunu duymaz devlet; çünkü vatandaş buna mecburdur, kendisini de bu kulluğa lâyık görür. Cenneti yoktur, ama cehenneme benzetmeye çalıştığı zindanları vardır, bu kulluğu kabul etmeyenler için. Bu durum, rütbesiz askerler içindir. Her ezilenin bir ezeni, her zulmün bir düzeni vardır. Askeri ezen de askerdir; rütbeli asker…

Vatandaşı askerlikten soğutmak kanunen suç. Ya askerlerden soğutmak? Askerlikten soğutmayalım, ısıtalım; sonra? Sonra sıcağı sıcağına, onlar da sana saldırsınlar, dinine saldırsınlar… Asker kimin askeri? Kendi halkına karşı kurşun sıkan, tankla halkın üzerine yürüyen askeri nereye koyacağız? Peki, kendi halkının dinine, imanına, tesettürüne, Müslümanca yaşayışına düşmanca davranan askerleri, yani subayları ne yapacağız? Halkı koruması gereken polisleri bugün askerden halk koruyor. Aynı polis dün Taksim’den tüm ülkeyi karıştırıyordu, daha önceki gün nice Müslümana zulmediyordu. Ne dediğini insan bilmeli: En büyük asker, bizim asker mi, gerçekten mi? Bize saldıran asker ve polis mi en büyük olan? Bir hadis rivayeti şöyledir: “Silahını bize karşı doğrultan, bizden değildir.” Gardiyanına âşık olan, celladını ölesiye, öldürülesiye seven zavallı insanımız…

Doğru teşhis olmadan sağlıklı tedavi olmaz. Düzeni doğru tanımlamadan doğru bir çözüme gidilemez. Tâğut kavramını tanımadan düzeni ve anlatılan konuları doğru bir yere koymak da mümkün değildir.

ÜLKEYİ HEP ASKERLER YÖNETMİŞTİR, YÖNETMEKTEDİR

Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Memleketi hep askerler yönetir. Asker Atatürk yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan askerler anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle. Her şehrin en mûtena yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir. “Bu memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen tavırları ile âdeta haykırırlar: Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine gerektiğinde canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar, istedikleri zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir. Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine hakaret etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok çalışsa da ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin (İslâm’dan ve Müslümanlardan) korunup kollanması onlara aittir. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı kuvvetlerin istemediklerini başa geçirdiğinde, ya da vatanseverlikleri depreşip canları istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. Can atarlar vatanı kurtarmaya(!), kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…

AYAĞA DÜŞEN DARBELER, YERDE SÜRÜNEN DARBECİLER

Son girişim gösteriyor ki; darbeler de ayağa düştü veya artık darbe yapmak, yapmış olsa halka benimsetmek, zorun da ötesinde bir şey oldu. Halkın en azından darbeler konusunda gözü açıldı. Artık dünya, öyle askerin baskısını, sıkıyönetimleri savunan ve “bize bu gerekir, biz bundan anlarız; bize astığı astık demir yumruklu komutan yöneticiler lâzım!” diyen pek kimse kalmadı. En azından özgürlüğünü kısıtlatmak istemiyor insanlar. “Halka yorum beğendiremiyorum, ne yazsam sert eleştiri alıyorum” diye yorumcu şikâyet ede dursun; darbeci darbe beğendiremiyor halka. “Darbe dediğin işte böyle olur” diyeceklerini bekliyor boşuna. Tam tersine; “Böyle darbe mi olur, bu tiyatro, tiyatro!” diye bağırıyor kimileri. Temel, mezar taşına yazdırmış: “hastayım, hastayım dedim, inanmadınız; gördünüz mü şimdi?” Adamlar ölüyorlar, öldürüyorlar; süklüm püklüm, yaka paça yakalanıyorlar; don gömlek soyunduruluyor, ellerine kelepçe takıyorlar; “hayır, böyle darbe olmaz, inanmayız” demeyi sürdürüyor bazıları. Taksim’deki daha usta işi miydi? Ama, yine de darbenin çok bilinmeyenli denklemleri var. Hakan Fidan saatlerce Genel Kurmay’dan niye çıkmadı? Darbeyi Başbakanına, Cumhurbaşkanına niye zamanında haber vermedi? Kuvvet komutanları ve Genel Kurmay Başkanı, nasıl kayboldu ve başlarına bir şey gelmeden darbe sonrasında nasıl serbest bırakıldılar? Fetöcü yaverler, Fetöcü sekreterler, yardımcılar niye korur gözüktükleri şahıslara dokunmadı? Erdoğan’ın eniştesinin haberi oluyor da, devletin niye haberi olmuyor? Hükümet biliyordu da, önlemek yerine “başarısız olsunlar bizim için daha iyi” mi dedi?

DİN ANLAYIŞLARI PROBLEMLİ OLANLARIN DARBELERİ DÖRT DÖRTLÜK OLUR MU?

Cemaat ve lider tercihlerinde çok akıllıca davranamayanlar, darbe işinde farklı mı davranabilecek? Din anlayışları problemli olanların darbe anlayışları mı dört dörtlük olacak? Sonra, kimden yanasınız? Darbeciler mükemmel bir planla halkın karşısına geçseydi, 1917 devrimi gibi milyonların ölümüne sebep olacak mükemmel bir darbe yapsalardı; biz de iyi hazırlanılmış bir darbe görseydik” (görseydik ve ölseydik) mi denilmek isteniyor? Bunlar otoriteden izinsiz bir şey yapmazlar. Otorite ABD olursa, onların ipiyle kuyuya ancak bu kadar inebilirsiniz. Tayyip’den razı olmayan ABD düne kadar sıfatı “hoca efendi” olan birinin yönetiminden veya onun talebelerinden razı olur, onu yönetici kabul eder mi? Her ikisine de ağır bir mesaj gönderir attığı tek bir taşla. Başarılı bir darbe olsa, alternatif yönetici kim olacak? Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak da var hani… Ama, Taksim mesajını anlamadığını düşündükleri Tayyib’e daha yüksek sesli ikinci bir mesaj daha sunmuş oldular. “İstersek başka yollarla senin ipini çekebiliriz. Bu açık bir uyarı olsun” demiş oldular. Aynı zamanda son kullanma tarihinin dolduğunu düşündükleri maşayı maşaAllah diyerek emekliye ayırmış oldular. O maşayı eski ortağına kaç paraya satacağının hesabını yapmaya başladılar bile. Darbe başarısız oldu denilse bile, ABD açısından başarılı oldu; o böyle istiyordu çünkü. Yaramaz çocuklarının kulağını çekmiş oldular, bir daha sözümüzden çıkarsan ağzına Fetullah biberi gibi daha acı biberler süreriz, gerekirse ipini de çekeriz demiş oldular; öteki emirerlerine de, “biz yeterince destek vermezsek siz hiçbir şey yapamazsınız” mesajını kan rengi kırmızı boyalı yazıyla yazıp sunmuş oldular. Ve Amerika’nın aynı taşla vurduğu diğer büyük kuş: Burnunu soktuğu her ülkede derin ihtilaflar, mü’min sayılabilecek halklar arasında yıllarca sona ermeyecek kavgalar, sürtüşmeler oluşturmak, İslam düşmanlarını bıraktırıp halkı bu sanal düşmanlarla uğraştırmak onun en ustalıkla becerdiği iş. Bakın Irak’a; Amerika girmezden önce halk birbiriyle nasıl geçiniyordu, Amerika’dan sonra nasıllar? Bakın Suriye’ye. Ve bakın Türkiye’ye.

FETULLAH DÜŞMANLIĞINDA DA HADDİ AŞMAK

Varsa yoksa Fethullah terör örgütü; kısa adıyla FETÖ. Sanırsınız ki gerçekten terörist ve terörde IŞİD’i de PKK’yı da geçti; resmî söylemlere bakarsanız, öyle. Artık Amerika veya İsrail’e düşmanlık bile Fetullah terör örgütüne düşmanlık yanında çok hafif kalıyor. Bunları yazdım diye beni de onlardan olmakla suçlayanlar çıkar mı çıkar. 1970’de Kestane Pazarı’nda tanıdığım Fethullah Gülen’in din anlayışını halk ona saygı duyup hoca efendi derken de daha önceleri de onu ağır şekilde eleştiren birkaç kişiden biri bendim. Onu savunacak kadar sapıtmadım. Ancak adaletli olmak gereğini duyuyorum. Allah, savaş yaptığımız küffara karşı bile aşırı gidip adaletten ayrılmayı yasaklar: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”[6] Duygusal bir toplumuz; çabuk gaza getirilebilen, sevdiğinde ölesiye seven, buğzettiğinde öldüresiye buğzeden, fıtrî ölçüyü koruyamayan, kontrolsüz güç, sahibinin kontrol edemediği, başkalarının yönlendirebildiği güç…

T.C. HÂLÂ MİLİTARİST BİR DEVLETTİR

T.C., Kurulduğundan bugüne, demokratik çizgiden çok; militarist bir özelliğe sahiptir. Hâlâ da bu hükmü boşa çıkaracak yola girilmiş değildir. Darbe, bu düzenin mayasında vardır. Darbeler sadece şekil değiştirmiş, ama darbe mantığı değişmemiştir. Darbelerin kanun kılıfı altında yapılması, olayın mâhiyetini değiştirmez. Esas darbeleri TSK yapsa da, Meclis de darbe yapar, Anayasa Mahkemesi de, bürokratlar da. Burası darbeler ülkesidir. Ata da darbe yapar GATA da. Beşerî düzenler zulme dayanır; Zulme, kandırmaya, hileye, ifsâda ve darbelere… “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar kendi tapar.” Elleriyle yaptıkları, tapıp halkı zorla taptırdıkları helvadan putlarını kendi elleriyle yiyip yuttukları da olur, yutturdukları da.

Türkiye, yönetim şekliyle nasıl bir ülkedir, bilen varsa beri gelsin. Anayasa’nın girişindeki ifadeleri sakın hatırlatmayın bana. Hukuk devleti mi, hatta dine karışmayan laik ülke mi, demokratik mi? Güldürmeyin insanı. “Bu ülke darbeler ülkesidir” derseniz, o başka. Darbeler de demokrasi için yapılır, demokrasiye demokrasi için ara verilir bu düzende. Ordu, tanklarla demokrasiye balans ayarı çeker. Tüm konularda olduğu gibi, bedelli askerlik konusunda da, hükümet askere sözünü geçirememekte, ama tersi devamlı sözkonusu olmaktadır. Ergenekon gibi bir fırsat, darbeci geleneği olmayan ve kendine karşı darbe yapılmasından korkmayan başka bir devletin başka bir yönetiminin eline geçmiş olsaydı… En azından herkese haddini bildirir, bir daha üzerine vazife olmayan şeylere kimsenin burnunu sokmasına izin vermezdi, darbecilere ve fırsat bulduğunda darbe yapacaklara büyük darbeyi indirirdi.

DEVLETE YAKIN OLAN ÂLİMLERİN DÜNYADA BİLE SONU HÜSRAN OLUR

PKK unutuldu, Apo değil idam edilmesi istenen; Tayyib’in daha dün adı konulmamış koalisyon ortağı “Hoca Efendi”. İktidara o kadar yakın olmaktan öte ortak olmak, kendisini aşırı şımarttı. Gülen iken ağlayan olmuştu; artık ağlayan iken gülen oldu. Eskiden mümkün ki samimiyetinden ağlıyordu, şimdi rol yapıp bazı yerlerde miş gibi yapıyor, sadece sümüğünü çekiyordu. Amerika’nın önünü açıp 150 civarındaki ülkede okul açtırıldığına bakarak kendine devlet de kurdurulabileceğine inandı saf saf (veya) cin cin. Devlet içinde (paralel) devlet olmaya alışanların bir devlet idaresinde bile şirki insanoğlu kabul edemediğinden bağımsız ve tek ilahlığını ilan etmeye kalktı. Şımarıklığının cezasını çekecek o da. Onun karşıtları ise; dün sevgide ve güvende aşırı gidenler bugün düşmanlıkta aşırı gidiyorlar. Ve ihtimal ki, Erdoğan ve müridleri her konuşmalarında en büyük düşman olarak bunları öne sürmeseydi, bunlar bugün Tayyip taraftarları diye halka silah sıkacak hale gelmezlerdi. Etrafınızda gördüğünüz, tanıdığınız Fetullahçılara bakın, halka silah sıkacak karakterde birini veya birilerini gördünüz mü hiç? Hani kediyi çok sıkıştırınca, kaçacak yer vermeyince üzerine atılır, aslan kesilir. Bunlar da sıkıştıkları için sırtlan kesildiler.

KAHVEHANELERDE DARBE DERSLERİ

Darbeciler, tüm darbelerin yapıldığı gün olan Cuma’yı seçmişlerdi, darbe için. Başlangıç saati konusu acemice diye düşünülür. Enformasyon çağında darbe hakkında öyle bilgilendik, öyle naklen yayınlara şahit olduk ki, artık halkın çoğu, herhangi bir Lise’de bir yıl sürecek Darbe Dersi verebilir; Darbe nasıl yapılır, darbeciler arası koordinasyon nasıl sağlanır, darbe nasıl önlenir… Zaten öğretmenler odası olmuş kahvehanelerin tümünde bu dersin müzakereleri yapılıyor; darbe öğretmenleri birbirlerine ilmî ve ictihadî deliller sunuyor. “Benim tespit ettiğim darbeler usûl ve esasları ilkelerinin 132. Maddesinin b fıkrasına terstir, köprüde akşamın dokuzunda tankların konuşlandırılması.” diyor biri. Diğeri sözünü keserek: “Tamam da, hiçbir darbeci mecbur olmadan o saatte darbe başlatmaz. Mit, Cuma günü saat 16’da o gece darbenin olacağı haberini alıp gerekli yerlere servis edince; adamlar darbe saatini bekleyecek değiller ya; b planını devreye sokmuşlar; her türlü uygulamayı 5 saat 20 dakika öne almışlar.” Bir diğeri lafa karışıyor: “Niye 15 Temmuz, ben söyleyeyim: 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Beştepe’de olmayacak, tatil için Marmaris’te bir otelde olacak; darbeciler bunu çok önceden tespit ediyorlar. Beştepe’ye saldırmak, saldırınca netice almak mümkün değil gibi. Ama, bir otele saldırmak çok kolay. O yüzden o günü seçtiler; kaldı ki, 15-20 gün daha bekleseler askerî şûra başlayacak, Fetullahçıların hemen hepsi ordudan atılacak, o tarihe kadar ellerini çabuk tutmazlarsa kendilerine darbe yapılmış olacaktı.” Bir diğeri söze daldı: “Yine de çok ustalıklı plan yapamamışlar, bu planla başarılı olunmaz ki…” “Darbe dediğin Türkiye’de, çocuk oyuncağı. Sanki daha önceki darbeler çok daha farklı mıydı, bunun kadar ayrıntılı planları bile yoktu. 60 İhtilalini hatırlayanlar veya araştıranlar bilirler ne kadar kolay olmuştu darbe.” “Tamam da o zamanlardan bugüne çok şey değişti; meselâ o zamanlar cep telefonu yok, televizyon yok; radyo tek iletişim aracı. Radyo da TRT’den ibaret. TRT binasını ele geçirip bir bildiri okutunca iş yarı yarıya halloluyordu. Birkaç tank da önemli yerlerde gezdirince işin diğer tarafı da tamamlanıyordu. Tabii, bu arada Hasan Mutlucan’ın efeler, seymenler eşliğiyle o gür Davudî sesiyle kahramanlık türküleri okuturdunuz radyodan. 80 ihtilalinde televizyondan okutulmaya başlandı; o türküleri duyanlar ihtilali kabullenirdi.” “Hayır, bunlar önemli değil; en önemli fark, halkın bilinçlenmesi; halkımız bilinçleniyor, sauna eşofmanları giyiyor. Şaka yaptım, halk artık eski suskun pasif halk değil; darbelere karşı çıkabilecek, tankların önünde dik duruş gösterebilecek bir halk; bu halkı hesaba katmadıkları için bu darbe başarılı olamadı.” “Tamam, bütün bu sosyolojik faktörlerin rolü var, ama en önemlisi bunlar değil; en önemli faktör “Re cep Tay yip Er do ğan, RecepTayyipErdoğan” Şekil a’da görüldüğü gibi, her biri darbeleri tahlil etme ve önleme okulu haline gelmiş kahvehaneler ve ev sohbetlerinde darbe kültürleri artmış insanımız, hele facebooka da girip çıkıyorsa, darbeleri değerlendirme profesörü olmuştur.

 

[1] ] 8/Enfâl, 25

[2] ]1299]  1130/Hûd, /Rûm, 11341

[3] ]1301]  424/Nisâ, /Şûrâ, 7930

[4] ] 5/Mâide, 55

[5] ] 3/Âl-i İmrân, 26

[6] ] 2/Bakara, 190

27 MAYIS: ASKERÎ DARBELERİN 60. YILDÖNÜMÜ

ÂYET:

وَسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي لْارَضِْ بغَيْرِ لْحَقِّ وَظَنُِّآو نََّهُمْ لَِيْنَا لَا يُرجَْعُونَ فَاخََذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي لْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَاِنَ عَاقِبَةُ لظَّالم۪ينَ وَجَعَلْنَاهُمْ ئَِمَّةً يَدْعُونَ لَِى لنَّارِۚ وَيَوْمَ

لْقِيٰمَةِ لَا يُنْصَروُنَ وَتَْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ لدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ لْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ لْمَقْبُوح۪ينَ۟

“O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır.”[1]

فَالْتَقَطَ آهُ لُٰ فِرعَْوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّ وَحَزنَاًۜ نَِّ فِرعَْوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُو خَاطِ أـ۪ينَ

1283“Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış yapıyorlardı.”وَلذ۪ينَ جْتَنَبُو لطَّاغُوتَ نَْ يَعْبُدُوهَا وَنََ آابُو لَِى للهِ لَهُمُ لْبُشْرىٰۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ لََّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ

لْقََّوْلَ فَيَتَّبِعُونَ حَْسَنَهُۜ وُ۬لآئِٰكَ لَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ للّٰهُ وَّٰوُ۬لآئِٰكَ هُمْ وُ۬لُو لْالَْبَابِ

“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”[2]

وَسَيَعْلَمُ لَّذ۪ينَ ظَلَ آمُو يََّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ

“(Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen) O zâlimler, çok yakında nasıl bir inkılâpla devrileceklerini görecekler.”[3]

Ergenekon’da bunca rezaletin ifşa olunmasına rağmen, en üst generaline kadar dün suçlu görülen subaylar mahkeme faslı tamamlanmadan Gülen’e gösterilen tepkinin bir sonucu olarak salıverildiği ve darbe yapanlardan bile hesap sorulamadığı unutulup gidiyor. Düzen kendine çeki düzen verdi mi ki, silahlı kuvvetlere çekidüzen verecek? Ama, böyle devam ettiği müddetçe onlar fırsat buldukça düzenle istediği gibi oynamaya devam edecek. Her on yılda bir darbe geleneği, hangi yüz yıllara kadar sürecek, kimse bilmiyor. Başarısız darbe girişimi Ergenekon’un içyüzü ve çalışma sistemi, unutuldu gitti; biz bugün elli altıncı yılını değer(siz)lendireceğimiz 1960’dan beri gelenekselleşen darbeleri bir hatırlayalım:

27 Mayıs 1960: İhtilal adlı askerî darbe, 12 Mart 1971: Muhtıra adlı askerî darbe, 12 Eylül 1980: İhtilâl adlı askerî darbe, 28 Şubat 1997: Balans Ayarı adlı askerî darbe, 27 Nisan 2007: E-Muhtıra adlı askerî darbe, 2009: Ergenekon adıyla askerî ve sivil darbe girişimlerinin açığa çıkması. 17-25 Aralık 2013: Pansilvanya merkezli darbe girişimi.

Aslında darbeler tarihi son 60 yılla sınırlı değil; çok daha derinlerde, köklerde. Türkiye Cumhuriyeti de darbe sonucu kurulmuştur, denilse yanlış olmaz. II. Abdulhamid, başında Atatürk’ün Kurmay Başkanı olarak görev aldığı, silahlı kuvvetlerden teşekkül etmiş Harekât Ordusu tarafından tahtından indirilmişti. T.C. de, başını askerlerin çektiği bir grup tarafından, içinden çıktıkları Osmanlı Devletine karşı silahsız darbe yapılarak kurulmuştu.

Ve… ilk darbeci Şeytan’dır. Allah’ın hükmüne, O’nun sistemine, emrine karşı ayaklanmış, insanın yeryüzündeki halifeliğine karşı darbe planları yaparak icraya koymuştur. Allah’ın hükmüne ters planlar yapıp o doğrultuda uygulamalarda bulunanlar da onun darbeci askerleridir.

Yönetimi belirleme hakkı olmayan, “tâğutların düzenini değil, Allah’ın hükmünü istiyorum” deme özgürlüğü verilmeyen halk, kendisine dayatılan düzenin zulümleri altında inleyedursun, taht kavgası olanca şiddetiyle sürmektedir. Kendini yönetecekleri belirleme hakkı halka âittir diye takdim edilse de, silahlı kuvvetlerin istemediği bir uygulamanın hiçbir yönetim tarafından icrâsı mümkün değildir. Kim seçilirse seçilsin, hangi parti iktidar olursa olsun, her dönem esas iktidar TSK’ya aittir. İktidarın icraatlarının şu veya bu oranda kendi siyasi çıkarlarıyla veya idare anlayışlarıyla uzlaşmadığını fark ettiklerinde silahlı kuvvetler hemen değişik darbe çeşitlerinden biriyle iktidara müdahale ederler. Muhtıra, ihtilal, darbe, yönetime el koymak, demokrasiye balans ayarı, postmodern darbe, sanal, modern, sözlü, yazılı ve benzeri darbelerden darbe beğenir askerler ve istedikleri şekilde düzeni ve halkı yönetir ve yönlendirirler. Referandum dönemi tekrar açılıyor nasıl olsa. Yarınların muhtemel referandum sorusu: “Darbeleri nasıl alırdınız?” Yok, darbesiz olmaz! Demokrasi bu; yönetim şeklini seçemez halk, ama mümkün yarın hangi tür darbe istediğini halka seçtirecekler; eski câhiliyye döneminde Kâbe içindeki ve civarındaki putlardan birini, tapmaları için halka seçtirdikleri gibi. Modern câhiliyyede herkese kendi tâğutunu, kendi cellâdını seçtirdikleri gibi.

Askerlerin kanlarında vardır darbe geleneği. Osmanlı Devleti, ne çekmişti Yeniçeri isyanlarından. Yeniçeriler, kazan kaldırarak, yani bugünün tabiriyle darbe yaparak siyasete açık müdâhalede bulunabiliyor, önce devlet adamlarını değiştirip idam ederken, sonraları, padişah değiştirmeyle, hatta bununla da yetinmeyip II. Osman örneğinde olduğu gibi sultan kanıyla, onların idamlarıyla tatmin oluyorlardı. Yeniçerinin çocukları, reddettiklerini iddia etseler de, Osmanlı mirasını özellikle darbe konusunda tepe tepe kullanıyorlar.

Tek parti dönemlerinde iki jandarma halka ne korkular yaşatmış, halk kendi çocuklarından nasıl korkar hale getirilmişti. Kendi vergilerinden kesilen para ile halk kendi gardiyanlarını, cellatlarını beslemek zorunda bırakılmıştı. Hâlâ Doğu Anadolu’da asker, “ben varım, buradayım!” diyor en olmadık yerlerde. Sıkı fıkı yönetimlerle yönetmeyi, silahın gücünden yararlanmayı pek sever bazıları. Normal zamanlarda da, başka ülkelerde askerin ancak darbe ile yapabileceği hususları, istediği şekilde yaptıran iktidarlar üstü bir yönetimin, Milli Güvenlik Kurulu gibi güçlerin, borusu öter hep bu ülkede. İstendiği kadar Anayasalar değişsin. Türkiye, “gizli anayasa” ile yönetilir öncelikle. Asker zihniyetiyle hazırlanmış devletin kutsal kitabı, nass gibi, yasa ve anayasa üstü kabul edilir. Kırmızı ciltli küçük bir kitap olduğu için “Kırmızı Kitap” denilen bu kitabın içinde ne yazdığını pek az kimse bilir. Ama halkın bilmediği bu kitapla, halk yönetilir. Allah’ın kitabını terk edenler, buna müstahaktır çünkü.

Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Evet, memleketi hep askerler yönetir; Asker Atatürk, yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan askerler, yaptıkları anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle… Her şehrin en mûtenâ yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir. “Bu memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen tavırları ile âdeta haykırırlar: Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine gerektiğinde canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar, istedikleri zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir. Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine hakaret etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok çalışsa da ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin (İslâm’dan ve Müslümanlardan) korunup kollanması onlara aittir. Bu görevi kendilerine Ata’larının verdiğini ileri sürerler. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı kuvvetlerin istemediklerini başa geçirdiğinde ya da vatanseverlikleri depreşip canları istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. “Büyük Kurtarıcı” kabul ettikleri şahsın izinden gitmenin ispatı olarak; can atarlar vatanı (İslâm’dan ve Müslümanlardan) kurtarmaya, kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…

Her Türk askerdir ya, her öğrenci de, asker olmak zorundadır. Milli Güvenlik Dersi, askere gitmeden asker olmayı öğretir öğrencilere. Okullar da sivil olmaktan çıkar böylece. Milli Güvenlik gibi, Milli Eğitim de, okullarda okuyan öğrencileri askerî disiplinle yetiştirir. “Sıra ol, rahat, hazır ol, rap rap rap!” (“Rab, Rab!” değil, adımlar ona benzemesin; irticanın ayak sesi diye bakarsın darbe olur.)

Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli âyetlerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun’un ailesi (âl-i Fir’avn), avanesi (mele’), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini göstermektedir. Kur’an, Firavun’un en önemli suç ortağı olarak onun askerlerinden/cunûdundan birçok âyette[4] bahseder. Hz. Mûsâ, insanlık tarihinde tevhid, hak, adâlet ve sağduyuyu temsil eden nübüvvet zincirinin bir halkasını oluştururken; Firavun da, Karun, Hâmân ve askerleri ile birlikte bunun karşısında yer alan bir zihniyeti temsil etmektedir.

Kur’an’da Hz. Mûsâ ve döneminden, Firavun ve çevresinden uzunca bahsedilmesi, hak-bâtıl mücadelesinde baş örneklik oluşturmasıyla ve evrensel İlâhî kanunlara, toplumsal sünnetlere örneklik teşkil etmesiyle ilgilidir. Mûsâ ve Hârun hak dâvâyı temsil ettikleri gibi, karşı cephenin tüm elemanları da mevcuttur bu yapıda.

Tarihî kişiliklerinden çok, sembol karakterleri oluşturur Firavun, Hâman, Karun, Bel’am, Sâmirî, hatta yahudileşme süreciyle benî İsrâil. Firavun, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen zâlim yöneticiye örnektir, tuğyan ve ifsâdın sembol kişisidir; tâğutların prototiplerindendir. Hâmân, zâlim tâğutî yönetimin bürokrat ve askerî yetkililerine örnek şahsiyettir. Cünûd: Firavun’un askerleri, ajanları ve polislerinin; Karun da, mal ve servet düşkünü emperyalist ve kapitalist para babalarının simgesidir. Allah ve Peygamber adıyla insanları aldatmayı da Bel’am ve Sâmiri adlı resmî din adamları temsil etmektedir. Bunlar, zulmün duayenleridir. Kur’an, başta bunlara ve yardımcılarına “âl-i Fir’avn” ve “mele-i Fir’avn” demektedir. Bütün bunlar, her tarih kesitinde ve her toplum kesiminde ortaya çıkan zâlim tâğutların ortak ve örnek isimleri olmuştur.

“O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır.”[5]; “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış yapıyorlardı.”[6]

Kur’an’a baktığımızda, Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum görürüz. Bu, davranış ve yaşayışta birlikte olmanın ve bir diğerine ayak uydurmanın ötesinde “uyarlanma” ürünü bir uyum, danışıklı bir uyumdur. Tepede oturuyor olmasına karşın Firavun, bu çevresi içinde kendince kararlar alıp uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan alıkoymak üzere “baskı” altında tutan bir ceberut olarak gözükmez. Öyle ki, en küçüğünden en büyüğüne dek yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/ çevrenin sözbirliği ve işbirliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun, yaptıkları ve yapacakları için onlardan (milli güvenlik gereği) “onay” alır. Görünen, bir Firavun saltanatı olmakla birlikte, gerçek olan, Mısır’da bir firavunlar saltanatının bulunduğudur. Nemrud’da gözlenen “tek adam” imajı, Firavun için pek sözkonusu değildir; Bu tarafıyla Firavun idaresi, günümüzdeki demokrasi yönetimine benzetilebilir. Firavun, tüm yetkiyi kendinde toplayan diktatörlerden çok, meclisinin ve kanunlarının ve de askerî bürokratların kararlarını, milli güvenlik kurulunun gerekli gördüklerini uygulayan basbayağı bir demokrat kişiliktir. Oradaki mele’in yerini, günümüzdeki meclisler almış; sihirbazların yerini de medya. Karun’un yerini kartel, holdingler ve TÜSİAD, Hâmân’ın yerini de rütbeli subaylar ve üst kademe bürokratları… Anlayacağımız, Firavunî yönetim cephesinde yeni bir şey yok.

Hz. Mûsâ ve Hârun, diğer peygamberlerin aksine, Firavun kavmine değil; Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/erkânına gönderilir. Bu erkân arasında Hâmân’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz. Doğal olarak bir de “aile” vardır. Kur’an’ın “Firavun ve erkânının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavminin bir kısım gençleri dışında, kimse Mûsâ’ya inanmamıştı”[7] mealindeki âyetinde gözlemlediğimiz bu çevre, öylesine etkin ki, Hz. Mûsâ ile tartışması sırasında Firavun, onlara dönerek “ne buyurursunuz?” diye sorma gereğini duymakta ve gösterdikleri önlemleri uygulamaya koymaktan da geri kalmamaktadır. Büyücülerin İslâm’ı kabullenmeleri üzerine İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkmaları için izin vermeye niyetlenen Firavun’a, bu çevre “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun?” sözleri ile karşı çıkınca, karar hemen değişebilmekte ve öneriler doğrultusunda “oğulları öldürüp kızlarını alıkoymak” türünden bir uygulama başlatılmaktadır.

Firavun ailesinden olan gizli mü’min ile Firavun’un yanında değeri büyük olan eşi Asiye’nin, imanlarının açığa çıkması üzerine şehid edilmiş olmaları ise, bu mele’nin (güncel deyimle etkili ve yetkili çevrenin, egemen güçlerin), aileden daha güçlü, daha baskın ve Firavun nezdinde daha sayılır olduğunu göstermesi açısından önemli bir noktadır. Günümüz açısından bu durumu şöyle güncelleştirebiliriz: Derin güçlerin ve her dönem zirvedikilerin hatırı için, yönetici gözükenlerin, namaz kılanları ordudan atması, cihad kavramını dillendirenlerin ağızlarına acı biber sürmesi, bâtılla mücadeleyi gündeme getirenleri terörist damgası vurup zindanlara tıkması… hep modern şekilde sürdürülen Firavunî yönetim tarzının ilkelliğinin, gericiliğinin göstergesidir.

Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan yönetici, yani “ülü’l-emr”[8] İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu “tâğut”. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor.[9] Güne kâfirlere ültimatomla başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn” sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim dinim bana!”[10] âyetlerini okur, kâfirlere ültimatom veririz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en son kıldığımız namaz, yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son rekâtında okuduğumuz kunut duâsı. Bu duada “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk” diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline terk ederiz.” Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd” denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye” hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce, hatta milyonlarca insanı Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik olması içi zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’ etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara ve her çeşit darbecilere bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.

Sınavların en güzeli, kazanma ihtimali küçük olmadığı halde zorluğu büyük olan sınavlardır… “Bir kısım insanlar mü’minlere, ‘düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir’ demişlerdir.”[11]

Herkes savaşçıdır; kendi dininin savaşçısı. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar, İslâm dışı düzenler ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni, hilesi ve tuzağı zayıftır.”[12]

Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”[13] Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!

T.C., Kurulduğundan bugüne, demokratik çizgiden çok; militarist bir özelliğe sahiptir. Hâlâ da bu hükmü boşa çıkaracak yola girilmiş değildir. Darbe, bu düzenin mayasında vardır. Darbeler sadece şekil değiştirmiş, ama darbe mantığı değişmemiştir. Darbelerin kanun kılıfı altında yapılması, olayın mâhiyetini değiştirmez. Esas darbeleri TSK yapsa da, Meclis de darbe yapar, Anayasa Mahkemesi de, YSHK da, bürokratlar da. Burası darbeler ülkesidir. Ata da darbe yapar GATA da. Beşerî düzenler zulme dayanır; Zulme, kandırmaya, hileye, ifsâda ve darbelere… “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar kendi tapar.” Elleriyle yaptıkları, tapıp halkı zorla taptırdıkları helvadan putlarını kendi elleriyle yiyip yuttukları da olur, yutturdukları da.

Türkiye, yönetim şekliyle nasıl bir ülkedir, bilen varsa beri gelsin.

Anayasa’nın girişindeki ifadeleri sakın hatırlatmayın bana. Hukuk devleti mi, hatta dine karışmayan laik ülke mi, demokratik mi? Güldürmeyin insanı. “Bu ülke darbeler ülkesidir” derseniz, o başka. Darbeler de demokrasi için yapılır, demokrasiye demokrasi için ara verilir bu düzende. Ordu, tanklarla demokrasiye balans ayarı çeker. Ergenekon rezilliğine rağmen hâlâ asker, tehdit içerikli demeçler verecek kadar küstahtır. Tüm konularda olduğu gibi, bedelli askerlik konusunda da, hükümet askere sözünü geçirememekte, ama tersi devamlı sözkonusu olmaktadır. Hükümetin başındaki parti, asker tarafından ihtilalle indirilme, mahkeme kararıyla kapatılma, Anayasa Mahkemesi tarafından yaptıklarının bozulması gibi değişik şekillerde kendisine karşı darbe yapılamayacağından emin değil ki, ülkeyi darbelerden ve darbecilerden korusun. Ergenekon gibi bir fırsat, darbeci geleneği olmayan ve kendine karşı darbe yapılmasından korkmayan başka bir devletin başka bir yönetiminin eline geçmiş olsaydı… En azından herkese haddini bildirir, bir daha üzerine vazife olmayan şeylere kimsenin burnunu sokmasına izin vermezdi, darbecilere ve fırsat bulduğunda darbe yapacaklara büyük darbeyi indirirdi.

Biz darbeci değiliz. Peygamberlerimizin hiçbiri darbeci değildiler. Müslümanlar olarak bizim darbe ile işimiz yok. Biz darbe ile yönetimi değiştirmeyi düşünmüyoruz, biz İslâmî inkılâptan yanayız. Halkı, tevhid açısından Allah’ın istediği tarzda tağyîr ederek değiştirip dönüştürmeyi, yani aslî/fıtrî çizgisine yöneltip İslâm’laştırmayı görev biliyor, bunları savunuyoruz. Bu görevlerimizi kuşanmanın neticesinde, Rabbimizin râzı olacağı yönetimsel bir değişim sürecine girip bu yolda her türlü bedeli ödemeye hazır olduğumuzu da ilan ediyoruz. Darbe başkadır, inkılâp denilen değişim ve dönüşüm başka: “(Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen) O zâlimler, çok yakında nasıl bir inkılâpla devrileceklerini görecekler.”[14]

Sonuç: “Demokrasi”, içinde bulunduğumuz ülkede uygulandığı tarzda, yönetimin ister direkt, isterse dolaylı yoldan, ister ihtilal adıyla, ister sanal şekilde darbelerle belirlenip oluşturulduğu, silahlı kuvvetlere rağmen kimsenin bir şey yapamadığı yönetim biçiminden başka bir şey değildir. Ve, Müslümanlar olarak biz, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen tüm yönetim ve yöneticileri sadece darbecilerin işbirlikçileri olarak değil; Allah’ın hükmüne karşı darbe ve darbeciler olarak görüyor ve reddediyoruz. Evet, silahsız kuvvetlerin de Allah’ın hükmüne boyun eğmedikleri müddetçe insanlığın huzuruna, Rabbe kulluğuna, cennet adaylığına karşı darbe içinde olduklarını iddia ediyor ve tüm darbeleri insanlık suçu olarak görüp reddediyoruz.

 

[1] ] 28/Kasas, 39-42

[2] ]1284]  2839/Kasas, /Zümer, 817-18

[3] ] 26/Şuarâ, 227

[4] ] 10/Yunus, 90; 20/Tâhâ, 28/Kasas, 6, 8, 39, 40; 51/Zâriyât, 40

[5] ] 28/Kasas, 39-42

[6] ] 28/Kasas, 8

[7] ] 10/Yûnus, 83

[8] ] 4/Nisâ, 59

[9] ] 2/Bakara, 256

[10] ] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6

[11] ] 3/Âl-i İmrân, 173

[12] ] 4/Nisâ, 76

[13] ] 39/Zümer, 17-18

[14] ] 26/Şuarâ, 227

Pazartesi, 01 Mart 2021 11:51

55.HUTBE: 19 MAYIS ADIM ATMA BAYRAMI!

19 MAYIS ADIM ATMA BAYRAMI!

ÂYET:

وَيَوْمَ يَعَضُّ لظَّالِمُ عَلىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي تَّخَذْتُ مَعَ لرسَُّولِ سَب۪يلاً يَِا وَيْلَتى لَيْتَن۪ي لَمْ تََّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً لَقَدْ ضََلَّن۪ي عَنِ لذكِّْرِ بَعْدَ ذِْ آجَاءَن۪يۜ وكََانَ لشَّيْطَانُ للْاِنْسَانِٰ خَذُولاً

“O gün zalim kişi ellerini ısırarak der ki: ‘Ah keşke Peygamberle birlikte bir yol edinmiş olsaydım.

Yazık bana! Keşke filancayı dost edinmeseydim!

Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu.

Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakıp rezil ediyor.”[1]

Adı konulmamış Peygamber taslağı, altı iman esasına alternatif olsun diye altı ok adıyla ilkeler koyar. “Elhamdu lillâh Müslümanım” cümlesine nazîre olarak “ne mutlu Türküm diyene” dedirtir. Peygamberimizin hicreti vardır; devlet kuran hicret. Peygamberimizin Medine’ye adım atmasına alternatif olarak o da Samsun’a adım attığı günü bayram ilan eder. Ne olmuş, ne olmuş; filan kimse Samsun’a ayak basmış! O da önemli sayar bir başka ülkeye gider gibi başka bir şehre gidişini. Cumhuriyet rejimi için atılan adımdır bu çünkü. “Bu adım attığım gün bayram olsun!” diye kükrer. Çocuklara, yok yok, çocuklara değil, gençlere bayram olsun. O olsun dedimi olur, o başpadişah.

Cumhur; çoğunluk, ekseriyet anlamına gelir. İslâmî literatürde İslâm âlimlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel eğilimini yansıtmak için cumhûr-ı ulemâ terimi şeklinde kullanılır. Çoğunluk anlamındaki cumhûr kelimesinden türeyen cumhuriyet; terim olarak bir toplumu yönetme yetkisinin, seçimle halktan alındığı siyasal örgütlenme biçimine denir. Cumhuriyet, tek kişinin bir toplumu yönetmesi anlamındaki “monarşi”nin karşıtıdır. Cumhuriyet yönetiminde, toplumu yönetecek olanlar, halk tarafından seçilir. Monarşide ise böyle bir seçim yoktur; yönetim, babadan oğula veya kardeşe geçen bir sistemle iş başına gelen bir kişi tarafından yönetilir. Her ikisi de İslâm’ın reddettiği yönetimlerdir. İslâmî sistem, bey’at denilen özel bir seçimle iş başına gelmiş, yönetimde ehil ve emin kişilerle istişare ederek Allah’ın indirdiği hükümlerle adâletli şekilde hükmeden, bizim gibi müslüman olan kişilerin yönettiği; Peygamberimizin Medine’deki yöneticiliğini örnek alan sistemdir. Bugünü bayram kabul etmek, işte böyle bir devlet sistemini istememek, yönetimde Peygamberimizi değil, Atatürk’ü örnek almak demektir.

Bu gün, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı imiş. Anma, yani zikir… Kaç defa çekmemiz gerekiyor ki… 1000 mi, 1500 mü, yoksa 1919 mu? Yüzüncü yılda daha çok tantana bekleniyordu. Herhalde heveslerini 2023’e saklıyorlar. Herkes atasının izinden gidiyor. Atalar yolu denen şey bu olsa gerek. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarını önce Ataist, sonra ateist yapılmaya uğraşan, okulları bu konuyla görevlendiren bir sistemsiz sistem, düzensiz düzen. Gençlerin hali, tam bayramlık gerçekten. İşsiz, dâvâsız, idealsiz; inanç ve ahlâk kalıplarından kurtulan özgür gençler. Kitapsız, namazsız yapabilen; ama telefonsuz, müziksiz, futbolsuz yapamayan gençler…

Sadece 19 Mayıs’ta değil, her gün bayram yapması gerekir gençlerin… Sporun da bayramı mı olurmuş, demeyin. T.C.’de olur. Spor demek buralarda, futbol demektir. Trabzon – Fener, Bursa-BJK örneklerinde olduğu gibi “ölmeye gelen” savaşa gider gibi gidilen maçlar. Demek ki bu bayram, sporun kurban bayramı. Kurbanlar da top olacak değil, top seyircisi gençlik.

Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. 19 Mayıs, Müslümanlara ne kazanım getirmiş, ne kayıplara sebep olmuştur, bunları iyi değerlendirmek zorundayız. Türkiye’de ilan edilip uygulanan şekliyle cumhuriyet rejimi, şeriatle bağların tümüyle koparılıp Batı tarzı laik ve demokratik yönetimi temsil etmektedir. Monarşiji, padişahlığı savunan bir muvahhid Müslüman çıkmaz. Ona antitez olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti, 550 tane padişah çıkarmış, bu sultanlar, aynı zamanda tâğut vasfıyla insanlara ilâhlığa soyunmuştur.

Peygamberimiz’in uyguladığı Kur’an’da özellikleri belirtilen İslâm Devletinden yana olan muvahhid mü’minler, padişahlığı savunmadığı gibi, Türkiye’de uygulanan şekliyle Cumhuriyet rejimini de savunamaz. Hele böyle İslâm’ın siyasal ve sosyal hayattan uzaklaştırılması için atılan adımın yıl dönümlerini bayram olarak hiç mi hiç kabul edemez. Bu rejim, adı cumhuriyet de olsa, halkı, çoğunluğu temsil de etmemektedir. Halkı, halk değil; yattığı yerden Atatürk, silahlı güçler ve derin devlet, zenginler klübü, medya, bürokrasi, Amerika ve İsrail zihniyeti yönetmektedir.

Bugün insanlar huzurlu ve mutlu ise, memleket manevî ve maddî yönden kalkınmış ise, insanlar birbirine güvenebiliyor, ahlâklarından şikâyet edilmiyorsa, geçim problemleri insanların çoğunu kuşatmamışsa, her şeyden önemlisi insanlar cennete doğru yol alıyor, Allah’ın rızasına uygun yaşayabiliyorsa, o zaman bu rejimin kuruluşu için atılan adım gününü bayram olarak kabul etmek tartışılabilir. Yok, her konuda rejim, yapacağını yapmış, insanlara vaad edeceği başka bir şey kalmamış, buna rağmen her kesim şikâyetçi ise, o zaman baş suçluyu rejim olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin problemlerinden 19 Mayısta ilk tohumlarının atıldığı Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yönetimden tümüyle uzaklaştırılan İslâm’ı kimse sorumlu gösteremez. Tüm problemlerin gerçek kaynağı bu rejimdir.

Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”[2] Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar, insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam ve yapılar kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken Müslüman, hangi günü, niçin, nasıl bayram kabul edecektir?

Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara, partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.

Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları gerektiğini anlatarak uyarıyor.

“Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).”[3]

“Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.”[4] İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin ne anlama geldiğini bilirler.

Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme) çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”. Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır.

Bu topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi olan imamları kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah, Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.

Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek[5] ve “Ya Rabbi, Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim” diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir. Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.

Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim. Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada şâhidlik edeceklerdir.

Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam, tertemiz bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”[6]; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.”[7]

İşte, Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş, Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen, özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur.[8]

Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur. İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.

Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş kimselerdir.

Safını Allah’tan yana belirlemiş olanlara selâm olsun!

 

[1] ] 25/Furkan, 27-29

[2] ] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16

[3] ] 28/Kasas, 5

[4] ] 8/Enfâl, 24

[5] ] 4/Nisâ, 41

[6] ] 3/Âl-i İmrân, 104

[7] ] 21/Enbiyâ, 92

[8] ] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62

Pazartesi, 01 Mart 2021 11:09

54.HUTBE: 23 NİSAN, ÖFKE DUYUYOR İNSAN!

23 NİSAN, ÖFKE DUYUYOR İNSAN!

ÂYET:

ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلىٰ َشَر۪يعَةٍ مِنَ لْامَْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ هَْ آوَءَ لَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun bilmeyenlerin hevâsına uymayın.”[1]

مَْ لَهُمْ ُشُرَ آكٰؤُ۬ َشَرَعُو لَهُمْ مِنَ لدّ۪ينِ مَا لَمْ يَاأذَْنْ بِهِ للّٰهُۜ وَلَولَْا كَلِمَةُ لْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَنَِّ

لظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَبٌ لَ۪يمٌ

“Yoksa Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı var?”[2]

Bir taraftan devlet dininin kutsalı Atatürk ve çocuk bayramı, diğer taraftan Diyanet’in yönlendirmesiyle 20-26 Nisan tarihleri arasında kutlanan Kutlu Doğum Haftası ve Peygamberimiz. Şimdi Kutlu Doğum Haftası kutlanmıyor artık. Sebep: Bid’at olduğu için değil; Kutlu Doğum, belki hatırlarsınız; Fetö’nün teklifiyle uygulanmaya başlanmıştı, onun için. Fetullah Gülen teklif ettiği ve kabul görüp onun girişimiyle kutlanmaya başlandığı için. O zaman Fetö değil; Hoca Efendi idi. Saray mollası ve koalisyon ortağı (gibi) idi. Şimdi, terörist başı kabul edilip onun girişimiyle uygulanan Kutlu Doğum Haftası iptal edildi. Artık dost değil düşman; eyvallah anladık. Ama, 23 Nisan kutlanmaya ve Atatürk anılmaya devam ediyor. Fetö kötü ve düşman ilan edildi, ama Çocuk Bayramı ve Atatürk’ten rahatsız olan yok. Birbirine düşman iki ayrı lider birlikte kutlanıyordu. Halkı iki dinli, iki peygamberli yaptılar. Şimdi Atatürk tek lider kabul ediliyor. Artık ona hiç kimse şirk koşturulmuyor. Hakla bâtıl karıştırılıyordu, şimdi ise sadece bâtıl hâkim.

23 Nisan Çocuk Bayramını camide hutbe okuyarak kutlamak ise, halkı çocuk yerine koymak anlamına geliyor aslında. Cemaatten “Burası devlet dairesi mi, biz de çocuk muyuz?” diyen çıkmıyor. Bazı camilerin ana kapısına rejimin simgesi Türk bayrağı asılıyor, cemaatten hiç tepki gelmiyor. Bu gidişle camilere heykel de konulsa kimse itiraz etmeyecek.

HALKIN EGEMENLİĞİ VE ÇOCUKÇA BAYRAM

23 Nisan’da ne olmuş? TBMM’nin Ankara’daki açılışı gerçekleştirilmiş. Gelin bu açılış gününe gidelim ve neler yaşandığına bir bakalım. Hacı Bayram Camiinde Cuma namazı kılıyorlar ondan sonra çıkıp hep birlikte tekbirlerle, tehlillerle ve Peygamberimizin sancağını önde taşıyarak meclise kadar yürüyorlar. Ve devamında bu sancağı kutsal bir sembol olarak kürsüye yerleştiriyorlar ve Kur’an okuyorlar. Hatimler indiriliyor, Kur’an hatminin yanında hurafe olarak da Buhari hatimleri bile indiriliyor. Meclis başkanın arkasına denk gelen duvara Şura Suresinin “Onların işleri aralarında şura iledir” ayeti asılıyor. Konuşmalar besmele ve Allah’a hamd ile başlıyor. İşte Meclis böyle açılıyor, ama bir süre sonra ülke yönetimini tümüyle ele geçiren Atatürk ve yandaşları tarafından bu ülkenin halkları tehdit ediliyor ve büyük bir baskı ve zulüm ortay çıkıyor; Kur’an öğrenmek, Arapça okumak, İslâm’ı tebliğ etmek yasak ilan ediliyor.

23 Nisan, Kemalist rejimin temelinin atıldığı bir gündür. Şeriat yerine beşerî yönetime gidişin adımları, bugünlerde gündeme gelmeye başladı. İslam şeriatı ilk tehdit ve düşman ilan edilmişti. Hâlbuki Rabbimiz “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun bilmeyenlerin hevâsına uymayın.”[3] buyuruyordu.

Meclis, kanun yapar, İslâmî kavramla söylersek teşrî yapar, yani insanların hangi kanunlarla yönetileceğini kendisi belirler. Kur’an ise şöyle buyurur: “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı var?”[4]

Meclis, kanun koyarken Allah’ın hükmünü, kitabını hiç kaale almaz, onu referans kabul etmez. Kur’an ise; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduğunu belirtir.[5]

Allah’ın şeriatına muhalif şekilde insanları yöneten, Batı devletlerini örnek alan ve Atatürk ilkelerini temel ölçü kabul eden bir rejim kurulmuştur.

Kur’an, bu tür rejimlere ve yöneticilerine tâğut adı vermekte ve bütün mü’minlerin tâğutu reddetmeleri gerektiğini bildirir.

23 Nisan’da meclis, namazla, Peygamber sancağı ile, Kur’an ve Buhari hatmi ile, tekbir ve tehlillerle, tabii dualarla açılmıştı. Sonra ipleri ellerine geçirenler İslâm’a savaş açarlar. 23 Nisan’la açılan meclisin kanunlarına göre; şeriat birinci tehdit olur, halkın dinine, Kitabına savaş açılır. Ezanlar susturulur, Allah demek bile yasaklanır.

Türk ulusalcılığı resmi ideoloji ve din haline getiriliyor. Devletin adı Türkiye, halk Türk vatandaşı, liderin soyadı Atatürk. Tabii, Kürtler ve diğer ırklar dışlanıyor. Kürt kimliği reddedilir, Kürtler ve diğer ırklar asimilasyona uğratılır.

Kur’an, üstünlüğün takvâda olduğunu belirtir. İslam, Arab’ın aceme, acemin Araba üstün olmadığını ilan eder.

Laiklik zorla halka dayatıldı. “Devletin dini İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı. Devlet dinsiz, din de devletsiz oldu. İslâm, laikliği reddeder ve Allah’ın hükmüyle hükmetmeyi temel görevlerden biri olarak görür.

Harbiye marşında “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” deniyor.

Evet, kanla kurdukları doğru ama irfan hiç bu ülkenin sisteminin içine girmedi.

Padişahlığı kaldırdı bu meclis, Ama başta Atatürk tam bir padişah ve diktatör idi. Milletvekilleri de yarı padişah kabul edildi.

Bu sistemi kabul ettirmek için çok kan döktüler. Büyük acılar çektirdiler, yaygın zulümler yaptılar ülke halklarına. Üstelik “Halka rağmen halk için” diye bir slogan da üretildi biliyorsunuz. “Halk cahildir, halk kendisinin menfaatinin nerede olduğunu bilmez, kendisi için neyin hayırlı olduğunu akledemez, halka rağmen ama halk adına tercihleri biz yapacağız.” dediler. Ondan sonra da utanmadan halkın egemenliği yalanını söylemeye devam ettiler.

Şirke, cahiliyeye dayalı anayasalar yapıldı sürekli. Sık sık değiştirilen halka rağmen yaptıkları anayasalar ülkenin insanlarına dayatıldı. Bu ülkede hiçbir zaman halkın sözü geçmedi. Zalim oligarşilerin egemenliği söz konusu oldu hep ve halk sürekli ezildi, horlandı.

Ulusal egemenlik ya da halkın egemenliği adı altında nasıl bir despotizmin süregeldiğini hepimiz yaşayarak biliyoruz. Halkın egemenliği diye halkı kandırdılar. Hep oligarşik bir zümrenin baskıcı diktatörlüğü söz konusu oldu. Gerçekten de halka yönelik çok büyük zulümler yapıldı. Kürt, Türk, Arap, Roman, Sünni, Alevi herkes ezildi, horlandı, sömürüldü, işkence gördü, hakları gasp edildi. Halkın egemenliği bile olsa, İslâm’a ters idi yönetim. İslâm Hakkın egemenliğini öne çıkarıyordu; ona son verip hevânın egemenliğini esas aldılar.

23 Nisan’la birlikte Atatürk diye biri ilâhlaştırıldı. Onun inkılapları, onun ilkeleri, onun kurtarıcılığı gibi ifadelerle onun putlaştırılması… Kovdukları padişahlar hiç değilse putlaştırılmıyordu. Biz, tabii ki padişahlığı değil, asr-ı saâdet yönetimini istiyoruz.

Hâlbuki İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığını ısrarla vurgular. Ve bu tevhid inancını dinin esası kabul eder.

Daha önce uygulanan şeriat kanunları kaldırıldı. Onun yerine İsviçre’den medeni kanun, İtalya’dan ceza kanunu, Almanya’dan Borçlar kanunu, Fransa’dan Laiklik ve giyim-kuşam alındı. Hani, TBMM kanun yapacaktı, bazen kanun yapma yerine, kanun ithal etmeyi tercih etti; yeter ki şeriat olmasın da dün savaştığın ülkelerin kanunu olsun, önemli değil dendi.

Aşağı yukarı her 10 yılda bir ihtilaller oldu, darbeciler Cumhuriyeti koruma ve kollama iddiasıyla ülkeyi sıkıyönetimlerle, Ohal ile, baskı ile yönetmeyi tercih ettiler. Gerekçe belli idi: Demokrasiyi rayına oturtmak. Bu görevi Atatürk orduya vermişti, onlar da seve seve bu görevi üstlenmiş oldular. ,

Böyle bir ülkede Çocuk bayramımı kutlanmalı yoksa ezilen sömürülen tecavüze uğrayan zihinleri işgal edilen fıtratları bozulan çocuklara mı ağlanmalı?

İşte “Halkın ya da ulus’un/’millet’in egemenliği “ yalanı böyle bir zeminde, böyle zulümlerle sürdürüldü. Şimdi de “Çocuk Bayramı” olma yalanı altında aslında bu ülkenin çocuklarına ne büyük zulümler yapıla geldiğinin üzerinde duralım. Bu ülkenin ezilen, horlanan ve harcanan çocuklarından bahsedebiliriz. Bu ülkede milyonlarca çocuk harcandı, ezildi. Her şeyden önce öğütüm sistemine dönüştürülen eğitim sisteminde esir alındı çocuklarımız. Zihinleri resmi ideoloji ile işgal edildi, ruhları kirletildi, fıtratları bozuldu. Sözde çocuk bayramı olduğu iddia edilen 23 Nisan’da bile çocuklara zulmediliyor. Bu günde de çocuklar zorla götürülüyor ve resmi ideolojiye bağlılığa zorlanıyorlar.

Bu ülkede “Sokak Çocukları” diye bir kavram üretilmiştir. “Tinerciler” diye nitelendirilen çocuklar vardır. Hâlbuki bu çocuklar, fıtraten tertemiz olarak emanet edilmişlerdi. Bu duruma getirilmelerinden bu ülkedeki yöneticiler mesuldürler. O çocukları Kemalist sistem tinerci yaptı, sokak çocuğu yaptı. Ondan sonra da utanmadan çocuk bayramı kutlamaları yapılıyor. Hangi çocuk bayramı? Çocuklar nasıl bir zulüm altındalar yıllardır? O çocuklar nasıl tinerci oldular? Nasıl sokak çocuğu oldular? Çocuk yaşında karın tokluğuna çalıştırılan on binlerce çocuk var. İstismar edilen, sömürülen, tecavüze uğrayan, çocuk pornografisinde taciz edilen çocuklar kimin eseri? Bunları niye önlemiyorsunuz? Mendil satmaya zorlanan çocuklar niye sokaklarda? O çocuklar çok mu zevk alıyorlar bunu yapmaktan? Trafiğin ortasında, her an bir araba çarpma ihtimali olan bir zeminde bir tane mendil satıp da evine bir şey götürebilme telaşında ve belki de onu kullananlara, istismar edenlere bir şeyler götürecek... Neden bunun önlemi alınmaz? Neden adaletle o çocuklar korunmaz? Neden merhametle kuşatılmaz? Neden merhametle o çocuklara kendilerini geliştirebilecekleri eğitim ortamları hazırlanmaz?

Ülkeye büyük zararlar veren yöneticiler, generaller serbest; 28 Şubat’ta darbe yapan generallere formalite icabı müebbet verildi, sonra hepsi salıverildi. Ama taş atan çocuk on beş yıla mahkûm ediliyor. İşte Kemalist sistemin adaleti… Evet, çocuk bayramı kutlayarak zulümlerini örtmeye çalışan ülkenin hukuk anlayışı bu. Hatırlayın bu ülkede Baklava çalan çocuğa on iki yıl hapis cezası verdiler, ama bankaları batıranlar serbest kaldılar. Bankaları boşaltıp fakir halkın yüz milyar dolarını çalanlar hep desteklendiler, korundular. Emekli generaller, batan bankaların yönetim kurullarında yer aldılar. Neden? Tabii ki, nüfuz ticareti ve dönen çarka şemsiyelik yapmak için.

Bu ülkeyi ne hale getirdiklerini görmemiz gerekiyor? Daha dün denilecek kadar yakın zamanda Özgecan olayı oldu. Unutuldu mu yoksa o zina teklifine direndiği için yapılan cinayet?

Müslümanlara Müslümanca faâliyet konusunda nice zorluklar, yasaklar, kınamalar revâ görülürken; cemaatler, dernek ve vakıflar kapatılma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bununla birlikte, her türlü ahlâksızlığa, cinsel azgınlığa sonuna kadar özgürlük veriliyor. Bir Müslüman, Müslümanca, günaha girmeden caddeye çıkamaz, denizden, deniz kenarından istifade edemezken; inlerinden çıkmış iki ayaklılar yatakta yapılacak şeyleri sokakta yapma özgürlüğünü doyasıya kullanıyor. Siz Allah’tan korkmazlar, siz düzenciler, siz laikler, Atatürkçüler, Batıcılar! Sizin Özgecan’ın katli ile ve her gün tecavüze uğrayan kızlarla ilgili sızlanmaya hiç mi hiç hakkınız yok. Siz öldürdünüz bu kızı. Sadece bu kızı değil, milyonlarca Özgecan’ı. Dünyasını da âhiretini mahvettiniz kızların. Eski Arap câhiliyesinde kızları diri diri toprağa gömerlermiş, sizler daha fecisini yapıyorsunuz, kızların âhiretlerini mahvederken. Dünyada iffetten, hayâdan, tesettürden, dinden-imandan soyarken. Düzenciler, laikler, Batılılar! Övünün eserlerinizle. Bu katiller sizin eseriniz. Sizin okullarınızda okudu, Allah’ın kanunu yerine Atatürk ilkelerini öğrendi. Siz azdırdınız bu gençleri. Açıkta bırakılan yerlerinin örtülen yerlerinden daha çok olduğu sözüm ona giysilerle siz baştan çıkardınız bu gençleri. Gâvuru bile utandıracak TV. Programlarıyla, bakılacak yeri okunacak yerinden çok fazla olan boyalı basında siz özendirdiniz fuhşu. Ahlâk nutukları atmaya hakkınız yok. İmansız ahlâk mı olurmuş hiç? Olsa olsa ne idüğü belirsiz “etik” olur. İmanın olmadığı ahlâk, delik kaba su doldurmaya benzer. Niye ahlâklı olsun ki çağdaş insan?! Hem, çıplaklık, zina, içki ahlâksızlık mıdır ki? Ahlâksızlık olsa, devlet ve hükümet ahlâksızlığa müsaade eder mi hiç? İmanı, tevhidi, Kur’an ahlâkını gündeme bile getirmeyen hükümetin, İslâm’a kapalı ama küfrün her çeşidine açık Kemalist düzenin, laik ve karma eğitim sisteminin aslan (aslında sırtlan) payı var Özgecan olayında ve her gün şahit olduğumuz yeni tecavüzlerde, vahşice öldürmelerde. Allah’ı hukuka, ahlâka, eğitime, devlete karıştırmayanlar, siz, evet siz suçlusunuz; katilleri, sapıkları siz yetiştirdiniz, onları bu hale siz getirdiniz, dolayısıyla katil ve saldırgan sizsiniz. Ülke sapıklar memleketine döndü. 3 yaşındaki bebeye de 70 yaşındaki nineye de namus güvenliği yok. Her an tecavüze uğrayabilirler. Akrabalar arası tecavüzler, kesip biçmeler… İlkokul ve hatta ortaokul öğrencisi çocuğunu anneler, kendi başlarına okula da sokağa da gönderemiyor artık. Herkes birbirinden çekiniyor, korkuyor. Mahvettiniz çocukları. Sonra çocuk bayramı, öyle mi?

Devletin bölünmez bütünlüğü putu adına, resmi ideoloji putları adına, ha bire ülkenin insanları, çocukları katledildi 98 yıldır. Unutturulan ötekileştirilen, cezaevlerinde çürütülen, ümitleri gelecekleri karartılan çocuklarımızı düşünelim.

Okullarda okuyacağım diye hayâdan, iffetten uzaklaştırılan çocukların hesabını kim verecek? İlköğretim ve ortaöğretim çağındaki okul çocuklarına Cuma ve pazartesi günleri heykellere taptırmak zulüm değil de nedir? Çocukların küfre girmesinin, çocukları müşrik hale getirmenin bayramı mı kutlanıyor? Bunca zulüm altındaki çocukların olduğu bir ülkede çocuk bayramı kutlama iddiası ülkenin tüm çocukları ve halklarıyla alay etmekten başka bir anlam taşır mı? Kendi halkına bu kadar zulüm yapan bir ülke, bir sistem nerede var? Çocukları okullarda, meydanlarda, salonlarda bugün zorla toplayıp bayram adı altında yine zulüm sürdürülüyor. Heykeller, putlar, tapınmalar, Atatürk’ü ilâh veya peygamber yerine koyan şiirler… “Bugün 23 Nisan, Neşe doluyor insan…” Hayır, biz neşe dolmuyoruz, demek ki onlara göre insan değiliz. Yani oyun çocuklarına tam bir oyun oynanıyor...

HALKIN EGEMENLİĞİ Mİ OLİGARŞİK DİKTATÖRLÜK MÜ?

İslam şeriatı ilk defa tehdit ve düşman ilan edilmişti. Hâlbuki Rabbimiz “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun; bilmeyenlerin hevâsına uymayın”[6] buyuruyordu. Yeni sistem bilmeyenlerin hevâsını tercih ediyor, zanlar ve hevâlar ilâhlaştırılıyor, üstelik Şûrâ sûresindeki şûrâ âyetini oraya asıyorlar. Aynı sûrenin başka bir âyetinde ne diyor Rabbimiz; “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı var?”[7] diye soruyor. Evet, tam da bu ayetin uyardığı gibi yaparak ortaklar ihdas ediyorlar Allah’a. Yani Allah’ın hükümlerine rağmen hüküm koyma yetkisini kendinde gören, kendini ilahlaştırılan bir kurum haline getiriyorlar oligarşinin tahakkümü altındaki TBMM’ni ve tabii ki esasta oligarşiyi.

Türk ulusalcılığı, Atatürkçülük ve pozivitizmin karışımından bir resmi ideoloji oluşturuyor ve bu ülkenin insanlarına dayatıyorlar. Türk ulusalcılığı resmi ideoloji ve din haline getirilince, bu sefer Türklerden sonra kalabalık nüfusu oluşturan Kürt halkı sebebiyle, Kürt kimliğini ve Kürt ana dilini tehdit ve düşman ilan ediyorlar. Bunun üzerine asimilasyon başlıyor ve on binlerce insan, haksız yere zulme uğruyor, katlediliyor. Seküler bir sistem zorla kabul ettirilmeye çalışılıyor. Zaten biliyorsunuz harbiye marşında “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” deniyor. Evet, kanla kurdukları doğru ama irfan hiç bu ülkenin sisteminin içine girmedi. Ama bu sistemi kabul ettirmek için çok kan döktüler. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız, öncelikle yattığı yerden Atatürk’ün ve onun ilkelerinin, silahlı kuvvetlerin, Sonra Amerika’nın, TÜSİAD gibi para babalarının, medyanın, bürokrat kesimindir. Ondan sonra bütün bu gruplara ters düşmemek şartıyla biraz da seçilenlerindir. Halkın bu egemenliklerle pek bir bağlantısı yoktur.

Allah rızası için aklımızı başımıza toplamalıyız ve tüm tâğutlara ve en başta tâğutî rejime karşı tavır almalıyız. Bu ülkenin insanlarına ve çektikleri ıstıraplara sahip çıkıp, zulme ve zalimlere karşı durmamız; İslâmî ve insanî sorumluluğumuzdur. En büyük zulmün şirk olduğunun bilinciyle, tevhidi ve adaleti ikame etme mücadelemizi ısrarla ve tavizsiz bir biçimde sürdürmeliyiz. Tevhidi ve adaleti ikame etmek için Kur’an toplumunu inşa etmemiz lazım. Bunun için mü’minler olarak adım adım vahdete doğru yürümemiz lâzım. Türkiye Kur’an Toplumu diyebileceğimiz bir yapıyla açıkça ve başımız dik olarak, ona layık olmak için seferber olmalıyız. Kur’an ahlakını kuşanıp, Kur’an Toplumunun inşasının ardından Ümmeti inşa etmek için; Kur’an’ın gösterdiği yolda ve ilk neslin bıraktıkları yoldaki işaretleri dikkate alarak hep birlikte yürüyeceğiz inşallah. Hiç değilse bu yolda öleceğiz.

 

[1] ] 45/Câsiye, 18

[2] ] 42/Şûrâ, 21

[3] ] 45/Câsiye, 18

[4] ] 42/Şûrâ, 21

[5] ] 5/Mâide, 44, 45, 47

[6] ] 45/Câsiye, 18

[7] ] 42/Şûrâ, 21